REAYA

Tarih 25 Haziran 2009

REAYA i. (ar. ra’yye’den re<âyâ, otlatılan hayvan sürüsü).

Esk. Bir hükümdarın yönetimi altında bulunan halk: Gadrede reayasına vali-i eyalet // Dünyada ve ukbada ne zillet, ne rezalet! (Ziya Pa­şa). Padişah Allah'ın vekili olarak bu top­rakları reayasına kiracı gibi vermiştir (Ke­mal Tahir). // Osmanlı imparatorluğunda müslüman olmayan tebaa: Hıristiyanlar Os­manlı devrinde gerçi reaya muamelesi gör­mekten şikâyetçidirler (F.R. Atay). // Teşm. yol. Hıristiyan (Zt. BERAYA.) || Terfih-i reaya, tebaanın refahını sağlama.

— ANSİKL. Teşk. tar. Başlangıçta, Osman­lı devletinin yönetimi altında bulunan müs­lüman ve hıristiyan, bütün halk topluluk­larına, yönetilen, hükümete bağlı olan topluluk anlamında reaya deniyordu. Son­raları halk, müslim ve gayrı müslim diye ayrılınca, gayri müslim adı altında toplanan bütün tebaaya reaya adı verildi, is­lâm dininin doğuşundan bir süre sonra, cizye denen özel bir vergi vermekle gö­revli olan ve islâm dininden başka bir dine bağlı bulunanlara ehli zimmet ve­ya zimmi denmeğe başlandı.'

Gayri müs­lim olan bu topluluğun verdiği vergiye kar­şılık bütün haklarının, can, mal ve mes­ken güvenliğinin sağlanması devlete bıra­kılıyordu. Devlet ödedikleri vergiden dola­yı, yönetimi altında bulunan bütün gayri müslimlerin hayatını korumakla görevliydi, islâm devletinin yönetimi altında bulunan gayri müslimlerle cizye karşılığı ilk anlaş­mayı Hz. Muhammed yaptı. Bu anlaşma gereğince devlet, reayanın (gayri müslim­lerin) bütün haklarını koruyacak; onların can, mal, ırz ve mesken güvenliğini sağ­layacak; inançlarında, ibadetlerinde onla­rı serbest bırakacak; buna karşılık onlar da devlete cizye vereceklerdi. Hz. Muhammed'in ölümünden sonra, Dört Halife ve daha sonra Halid bin Velid devrinde, gayri müslimlerle (reaya) yeni anlaşmalar yapıldı.

Hz. Muhammed'in koyduğu an­laşma hükümleri yürürlükte kaldı ve du­ruma göre bunlara bazı yeni maddeler ek­lendi. Yeni alınan ülkelerdeki gayri müs-limlere ve onların rahiplerine iyi davranıldı; inançlarına, geleneklerine, ibadetle­rine, sanat, ticaret yapmalarına engel olun­madı; yalnız, verecekleri cizyenin zamanı, miktarı belirtildi, bununla ilgili anlaşma­lar yapıldı. Savaşla girilen bir gayri müs­lim ülkesindeki halk barış isterse onlarla anlaşma yapılır, alınacak vergi (cizye) bir hükme bağlandıktan sonra gayri müslimler devletin yönetimi altına girerdi.

Ver­giler, reayanın sayısına ve malî durumu­na göre düzenlenirdi. Vergiyle ilgili anlaşmalarda gayri müslimlerin devlet ta­rafından her türlü saldırı ve haksızlığa kar­şı korunma gerekçesi özel bir madde olarak yer alırdı. Cizyeyi vermeyen gayri müs­limler, islâm devleti tarafından korunmaz, hayat ve malları güven altına alınmazdı. Hz. Muhammed'in kurduğu bir gelenek ge­reğince yeni ele geçirilen bir gayri müs­lim ülkesinde halka, önce anlaşma yap­mak için üç şart gösterilirdi.

Bunlar: Müs­lümanlığı, savaşı veya cizyeyi kabul etmek­ti. Müslümanlığı kabul edenler cizye vermezlerdi. Savaşı kabul edenler savaş ku­rallarına göre işlem görürdü. Cizye denen özel vergi ödemeyi kabullenenler de devle­tin yönetimi altına girer, reaya sayılırdı. Cizye vermeyen gayri müslimlerin hayat­ları, mal ve mesken güvenliği devlet tara­fından sağlanmazdı. Buna karşılık, müslümanlar yapılan anlaşmaların gereğini ye­rine getirmezlerse reaya da vergi vermezdi. Halife Ömer devrinde, reayadan alınan vergi belli bir düzene konuldu, bazı kurallara bağlandı.

Buna göre, zenginler her yıl 48, orta durumda olanlar 24, yoksullar ise 12 dirhem gümüş cizye vermekle yükümlüydü. Ancak, bu miktarlar da dondurulmadı; dev­rin şartlarına göre, karşılıklı anlaşmalarla değiştirildi. Halifelik Emevilere geçtikten sonra, devletle reaya arasındaki ilişkiler eskisi gibi sürdürüldü. Ancak, devlet gi­derlerinin çokluğu ileri sürülerek, bazen cizyenin artırıldığı, ağırlaştırıldığı oldu. Bu­nun üzerine, reaya ile devlet yöneticileri ve hâkim sınıflar arasında bazı geçimsiz­likler ortaya çıktı. Reaya, emevî halifele­rinin aşırı masraflarından, gereksiz giderle­rinden yakınmağa, Hz» Muhammed ve Dört Halifenin yolundan gidilmediğini ileri sürme­ğe başladı. Bütün bunlara karşılık, önemli ve devlet düzenini sarsıcı bir olay çıkarmadıkları sürece reayaya fazla baskı yapılmadı.

Emevîler, reayadan yalnız cizye almakla yetinme­diler; onlara devlet işlerinde resmî görev­ler de verdiler. Hesap ve yazı işleri bilen gayri müslimler Divanda görev alırlardı. Bu durum, devletle reaya, özellikle müslümaniarla gayri müslimler arasında bir yakınlaşmanın, devlet düzeninde eşit işlem görmenin açık bir belirtisi sayılıyordu. Bu yüzden, devlet dairelerinde görev almak için, reaya çocukları arasında hesap, yazı ve tercüme işlerini görebilecek nitelikte bir eğitim ve öğretim düzeni uygulanıyordu. Bunun sonucu, Emevîler devrinde birçok gay­ri müslim yazar, bilgin, hekim yetişti. Ab­basîler devrinde de reaya ve müslümanlar arasındaki ilişkiler eskisi gibi sürdürüldü, Hz. Muhammed ve Dört Halife devrinde kurulan geleneğe uyuldu, Cizye, onların düzenlediği şartlar altında toplandı.

Bazen, devletin giderlerindeki durum gereğince, ciz­yenin miktarında değişiklikler yapıldı. Abbasîler devrinde ve onlardan sonra gelişen müslüman fetihleri sonucu reayanın sayısı çoğaldı. Alınan uzak ülkelerde reaya ile, müslümanlar, özellikle devlet yöneticileri arasında yeni yeni cizye anlaşmaları ya­pıldı, iran, Mısır, Kuzey Afrika, ispanya gibi ülkelerde kurulan islâm devletleri bu vergi usulünü sürdürdü; reaya ve müslüman halk ilişkilerini devrin ihtiyaçlarına göre dü­zenledi.
Anadolu, Selçuklular tarafından alındıktan sonra islâm devletlerinde uygulanan ver­gi usulü aşağı yukarı olduğu gibi benim­sendi. Reaya, vergisini ödediği sürece, bü­tün din ve dünya işlerinde bağımsız bıra­kıldı. Onların özel yaşayışlarına, öğretim ve eğitimlerine, ibadetlerine, gelenek ve göreneklerine dokunulmadı.

Osmanlı devletinde de, cizye usulü olduğu gibi bırakıldı. Yeni alman ülkelerde islâm di­nini kabul etmeyenler vergiye bağlanarak yerlerinde bırakıldı. Bunların mal, can ve mesken dokunulmazlıkları, inanç ve ibadet bağımsızlıkları devlet tarafından güven altı­na alındı. Osmanlı devletinin tebaası duru­munda olan reaya askere alınmıyordu. Re­aya ile müslümanlar arasında, hukuk yö­nünden ayrılık yoktu. Bütün ayrılık, reaya­dan alınan cizye idi. Osmanlı devletinde, zaman zaman, reayadan avarız akçesi de­nen özel bir vergi daha alınırdı, öşür, de­ğirmen vergisi, ağnam v.b. vergiler konu­sunda müslümanîarla reaya sınıfı eşit işlem görürdü. Reayadan alınan cizye, Halife Ömer devrinde olduğu gibi, edna (dü­şük), evsat (orta), ala (yüksek), diye üçe ayrılırdı.

Edna, yoksullardan, evsat, ma­lî durumu orta derecede olanlardan, ala ise zenginlerden alınırdı. Osmanlı dev­letinde, bazı padişahlar, zaman zaman bazı yeni vergiler koydular. Savaş sıra­sında, savaş giderlerinin, ordu masrafla­rının çoğalması üzerine Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman avarız akçesi toplamayı belli bir kurala bağladı­lar, önceleri geçici nitelikte olan bu vergi sonraları emlâk vergilerine eklenerek sabit bir vergi durumuna getirildi. Reayadan, yapım işlerinde çalıştırmak yoluyle yarar­lanıldığı gibi, Yeniçeri ocağına asker ye­tiştirmek amacıyle özel bir eğitim ve öğ­retimden geçirilmek üzere çocuklar da alınırdı. Ayrıca, bunlar arasından isteyerek sipahi olanlar, köprü yapımında çalıştırı­lanlar, ordunun ulaştırma işlerinde görev alanlar davardı.

Yeniçeri ocağına alman re­aya çocukları islâm dini kurallarına göre eğitim ve Öğretim görür; içlerinden yetenek­li olanlar devlet ve ordu görevlerinde en yüksek basamaklara kadar çıkarlardı. Ay­rıca kürekçilik, yol onarımı gibi işlerde çalışanlar vergi ödemekten kurtulur, gün­delik de alırlardı. Divanda saklanan reaya defterleri otuz yılda bir «tahrir» yapıla­rak tutulur, sonra hükümet merkezine gönderilirdi. Bir süre, Yavuz Sultan Selim, reayadan «peksimet bahası» olarak avarız akçesi topladı. Bunu toplarken de, vergi ö-demekle görevli kimselerin malî durumlarının göz önünde tutulmasını, ödeyemeye­cekleri bir miktarın toplanması yoluna gidilmemesini buyurdu.

Osmanlı devletinde, reayadan hizmeti görülenlere tımar veri­lir, bu tımarı kazanmak isteyenler sipahi yazılır, böylece vergiden kurtulurlardı. Yal­nız, reayadan olan herkes, istediği zaman sipahi olamaz, tımar alamazdı. Bu konuda uygulanan bazı kurallar vardı. Atadan, ba­badan devlete hizmeti geçmiş olanlar seçi­lirdi. Bu usul, vergi vermekten kurtulmak için, herkesin sipahi yazılması sonucu dev­let hazinesinin gelir kaynaklarından yok­sun kalmasını önlemek içindi. Kanunî Sul­tan Süleyman, özel bir kanunla reayadan alınması gereken vergileri sınıflandırdı. Sonra Ahmed I tarafından yeniden düzen­lenen ve uygulanan Reaya kanunu uzun zaman yürürlükte kaldı.
Osmanlı devleti­nin iç kurumlarında, yönetim düzeninde görülen sarsıntılar sonucu, reaya ile olan ilişkilerde de bazı aksaklıklar ortaya çıktı. Reayadan vergi toplamakla görevli kim­seler, bazen aşırı davranışlarda bulundu­lar; reayadan fazla vergi alma yoluna gi­derek, devletle reaya arasındaki bağların gevşemesine, birtakım geçimsizliklerin doğ­masına yol açtılar, özellikle Murad III devrinde içkilerden vergi alınma yoluna gidilince reaya, durumundan yakınmağa başladı. Çünkü Osmanlı devletinde, içki­yi yapan ve satanlar, daha çok reayadan olan gayri müslimlerdi.

Reaya, Murad III'ün içkiden ayrı bir vergi alınmamasını ve bunun cizyeye eklenmesini istedi. Bunun üzerine yeni bir kanunla reayaya uygulanan vergi, zenginden 45, orta du­rumda olanlardan 30, yoksullardan 15 ak­çe olarak düzenlendi. Bu yeni vergi, böl­gelerin durumuna göre de değişiyordu. Reayadan alınan bu cizye, sonraları bede­li askerî adını aldı. Tanzimat döneminde de reaya, eski durumunu korudu. Müslü­manlarla reaya arasındaki ayrılıklar devle­tin koyduğu bazı kanunlarla sürdürüldü. An­cak, İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra, rea­yadan da asker alınmağa başlandı.

Bunun sonucu olarak bedeli askerî adı verilen cizye de kaldırıldı. Reaya ile müslüman halk arasında ayrılık zaman zaman yumuşadı; bütün devlet dairelerinde, okullarda, askerlikte reayadan olanlarla müslümanlara eşit işlem yapılma gereği konuldu.

Fatih Sultan Mehmed tarafından, Osman­lı devleti sınırları içinde reayaya tanınan bütün haklar İkinci Meşrutiyete kadar sür­dü. Bu uzun dönem içinde reaya, din, eğitim, öğretim, ibadet ve geleneklerinde serbest bırakıldı. Osmanlı bilim kurumla­rının yanı sıra, reayanın da geliştirdiği özel öğretim ve eğitim kuruluşları vardı. Buralarda da deneysel bilimler alanında, özellikle tıp, kimya ve matematikten bir­çok bilgin araştırıcı yetişti.

Sanatlarda, özellikle mimarîde başarılı sanatçılar yetişti. Tanzimat'tan sonra açılan osmanlı öğretim kurumlarının çoğunda reaya çocukları, da­ha çok yabancı dil ve deneysel bilimlerle ilgili derslerde öğretmenlik görevlerine ge­tirildi. Bunlara elçiliklerde, saraylarda ter­cümanlık, yabancı devletler nezdinde elçi­lik görevleri verildi. Askerlik alanında yapılan yeniliklerde reayadan yetişen uz­manlardan da faydalanıldı. Reaya, baş­langıçtan beri kendisine tanınan hakla­ra dayanarak, Osmanlı devleti sınırla­rı içinde özel din okulları, öğretim ku­rumları, ibadethaneler açtı.

Tanzimat'tan sonra azınlıklar kendi dillerinde öğretim ve eğitim yapan, ilkokuldan liseye kadar, özel okullar açtılar. Bunlar arasında fransızca, ingilizce, almanca, italyanca, rumca, ibranîce, ermenice öğretim yapan özel okullar vardır. Reaya, devletle olan ilişkile­rinde, kamu düzeninde genel yasalara, din ve inançlarıyle ilgili konularda ise bağ­lı bulundukları din kurumlarının koyduğu özel kanunlara uymak zorundaydı. Tanzi­mat'tan sonra reayaya tanınan yeni haklar, İkinci Meşrutiyette genişletildi ve bu hak­lara yenileri eklendi. Bu yeni haklar, 1912'de reaya tarafından kötüye kullanıldı.
Osmanlı devletinin paylaşılmasını öngören bazı avrupa devletleri ve onların Türkiye'­deki temsilcileri, reayanın haksızlıklara uğ­radığını, haklarının avrupa devletlerince korunması gereğini ileri sürdüler. Bu se­beple Osmanlı devletinin iç işlerine karış­mağa başladılar. Birinci Dünya savaşın­da reaya, Osmanlı devleti içinde daha geniş ölçüde bölücü çalışmalara girişti; dev­letin genel düzenini sarsıcı, bölücü birta­kım haklar istedi.

Savaş yılları süresince de Osmanlılar aleyhinde çalıştı. İzmir ve is­tanbul illerinde, Karadeniz kıyılarında dev­letin bütünlüğünü yıkıcı eylemlere girişti. Reaya arasında bağımsızlık isteyenler, Osmanlı devleti toprakları üstünde, özellik­le Anadolu'da ayrı birer devlet kurmak için gizli gizli çalışanlar oldu. Birinci Dün­ya savaşından sonra Türkiye cumhuriyeti kurulunca (1923) Türkiye toprakları üzerin­de bulunan bütün insanlar, Türkiye Cum­huriyeti vatandaşı olarak kabul edildi.

Os­manlı imparatorluğunun baştan beri, kendi toprakları üstünde ayrı bir topluluk olarak koruduğu reaya ile müslümanlar arasındaki ayrılık ortadan kaldırıldı. Türkiye cumhu­riyeti uyrukluğunda olan bütün yurttaşlar kanun karşısında, vergi düzeninde, öğre­tim, eğitim ve din kurumlarında, askerlik alanında, adliye işlerinde eşitliğe kavuştu­ruldu; özel imtiyazlar ortadan kaldırıldı. (-> Bibliyo.) [M]

25 Haziran 2009 saat 25 Haziran 2009 de hazırlanan bu sayfa REAYA hakkında bilgi içermektedir.|