REPTANTİA

Tarih 29 Haziran 2009

REPTANTİA i. Tatlı su yengeci, ıstakoz, langust, pavurya gibi yürüyücü on ayaklı kabuklular grubu, (üç alttakıma ayrılır: macrura, anomura ve brachyura; bunların hepsi özellikle karın kısmiyle birbirinden ayırt edilir.) [L]

Republica (DE). Bk. DEVLET.

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REPTANTİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REOTOM

Tarih 29 Haziran 2009

REOTOM i. (fr. rheotome). Elektroradyo­loji. Bir akımın geçiş süresinin, hızlı kası­lan bir kasın uyarılmasında nasıl etki gös­terdiğini incelemek için kullanılan cihaz. (Kaslardan, çok kısa aralıklarla ve gayet hassas bir şekilde doğru akım geçirmeğe ya­rar.) [L]

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REOTOM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REOLOJİ

Tarih 29 Haziran 2009

REOLOJİ i. (yun. reos, akım ve logos, bilim’den fr. rheologie). Maddelerin katılığını, esnekliğini, viskozitesini ve genel olarak akışını inceleyen fizik dalı. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REOLOJİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REOGRAF

Tarih 29 Haziran 2009

REOGRAF i. (fr. rheographe). Elektr. Bir elektrik akımının şiddet değişimlerini gra­fik halinde kaydeden âlet. (Abraham reografı, hareketli parçalarının eylemsizliği ve sönümü elektrik devreleriyle dengelenen bir çeşit osilograftır.) [L]

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REOGRAF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REOBAZ

Tarih 29 Haziran 2009

REOBAZ i. (fr. rheobase). Fizyol. Uzun sü­re bir sinire veya kasa uygulanınca sinir ve­ya kasın irkilmesini sağlayan en küçük elektrik akımı şiddeti. Bk. KRONAKSİ. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REOBAZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REO

Tarih 29 Haziran 2009

REO—, yun. reos, akım’dan alınan ve bir­çok kelimenin yapısına giren önek. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REDÜKTÖR

Tarih 26 Haziran 2009

REDÜKTÖR i. (fr. reducteur). Elektr. Ters yönlü bir elektromotor kuvvet taşıyan ele­manları (akümülatör elemanları, trans­formatör veya indükleme bobini sarımları v.b.) bir devreye sokup çıkarmak için özel olarak yapılmış komütatör.

— Kim. Bk. İNDİRGEN.

— Mekan. Hız redüktörü, bir dönme ha­reketinin hızını küçültmek için kullanılan mekanizma. (Esanl. HIZ DÜŞÜRÜCÜ, HIZ KUTUSU, DİŞLİ KUTUSU.) [Bk. ANSİKL.]

|| Motorlu hız redüktörü, dengelenmiş pla­net dişlili bir redüktör üzerine tespit edil­miş asenkron bir motordan meydana gelen hız redüktörü. (Fazla yer kaplamayan bu tip bir redüktör, dört dişli serisiyle [basit, çiftli, üçlü veya bileşik], 1 ile 3′ten 1 ile 27 000′e kadar hız düşürme oranları için, saniyede dört devir ile saatte dört devir arasında hızlar ve 2 ile 800 mkg arasında bir kuvvet çifti elde edilmesini sağlar.)

— ANSİKL. Mekan. Enerjinin kullanıldığı çoğu durumlarda, mekanik enerji, dakikada N devir yapan bir transmisyon milinin veya bir motorun dönmesiyle elde edilir. Bu ener­jiyi kullanan organlar, motris organın dev­rinden daha büyük veya daha küçük olmak üzere, dakikada N’, N” devirle değişik hızlarda dönmek zorundadır.

Bu yüzden, başlangıçtaki dairesel dönme hareketini kul­lanma hareketine dönüştürmek gerekir; hız redüktörlerinin görevi de budur. Redüktörler, düşürülecek hızın yüksekliğine ve iletilecek gücün büyüklüğüne göre çok de­ğişik tiplerde yapılır. Hız değiştirme oranı 7/1′i geçmediği ve bu oranın biraz az ve­ya biraz fazla olmasında bir sakınca görülmediği zaman, kayışlar ve kasnaklar kul­lanılır; küçültme oranı 10/1′i geçmediği, fakat bu oranın kesinlikle sağlanması gerek­tiği zaman dişli çarklar ve zincirli transmis­yonlardan yararlanılır; nihayet bu oranı yu­karıdaki sınırların altına düşürmek gerektiği zaman, ya dişli takımları, ya episikloidal dişliler, ya da her çeşit hız küçültmeğe elve­rişli çark ve sonsuz vida mekanizması kulla­nılır.

Çoğu durumlarda (takım tezgâhları, oto­mobil motorları v.b.), enerjiyi kullanan or­ganın, yapılacak işe göre değişik hızlarda dönmesi gerekir. O zaman, hız küçültme oranını iki uç sınır arasında belirli ölçek­lerde değiştirme imkânı veren kademeli kas­nak kayış sistemleri veya hız kutuları kullanılır. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDÜKTÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Red-Poll

Tarih 26 Haziran 2009

Red-Poll («kırmızı baş» anlamında ing. k.), kırmızı tüylü, boynuzsuz ingiliz sığır ırkı; et ve süt verimi bakımından mükemmel bir ırktır. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Red-Poll hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REALİST

Tarih 25 Haziran 2009

REALİST sıf. (fr. realiste). Gerçekçi: Lâ­kin o, dar, sert ve realist köylü mantığıyle bu sergüzeştin mânâsını anlayabilecek mi? (Y. K. Karaosmanoğlu).

Araya menfaatlerimiz girmeyince hadiseleri [...] daha rea­list bir gözle görmeğe [...] ve yorumlamağa başlarız (A. H. Tanpınar).

* Sıf. ve i. Ed. ve G. santl. Gerçekçilik akımından yana olan: Akif, Mahalle kah­vesi ile, Küfesi ile, Seyfi Babası ile ve bunlara benzer manzumeleriyle bir realist sairdir (Y. Z. Ortaç). Fransız realistleri. (M)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REALİST hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REAKTANS

Tarih 25 Haziran 2009

REAKTANS i. (fr. reactance). Elektr. ve Radyotek. Belirli periyotta bir alternatif akım için bir devrenin empedansını belir­lemek üzere, bu devrenin direncine ekle­nen miktar. (Pülsasyonu olan bir alter­natif akım için magnetik indüklemesi L ve sığası C olan bir devrede, reaktansın değeri Lw – 1 / Cw dir.

Reaktans bobini, alternatif akımla beslenen bir devrenin akım şiddetini ferromagnetik bir çekirdek yar­dımıyle değiştirmek için bu devreye yerleş­tirilen, magnetik indükleme gücü yüksek bobin. (L)

REAKTİF i. (fr. reactif). Kim. Bk. AYI­RAÇ.
# Sıf. Bk. TEPKİN. (M)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAKTANS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAYBOND

Tarih 24 Haziran 2009

RAYBOND i. (ing. rail, ray ve bond, bağ’dan railbond). Dy. İki ray parçası arasın­da dirençsiz bir elektrik bağlantısı kurmak için kaynakla birleştirilen bağlantı elemanı.

// Raybond takmak, elektrikli cer sistemin­de, dönüş akımının ve otomatik blok akı­mının geçmesi için hattın devamlılığını sağ­lamak üzere raylara elektrik bağlantıları­nın veya raybondlar’m kaynatılması. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAYBOND hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMPA

Tarih 22 Haziran 2009

RAMPA i. (ital k.). Bayınd. Bir arazi­nin, bir karayolunun, bir demiryolu hattının v.b., yatay doğrultuya göre eğimli olan kısmı. (Bk. ANSiKL.) || Çekme ram­pası, su altına doğru hafif bir eğimle inen dolgu toprak. // Giriş rampası, bir inşaata, bir rıhtıma v.b.ye giden eğimli yol.
— ÇEŞ. DEY. Rampa etmek. Argo. Davet edilmediği halde, birinin içki masasına oturmak.
— Dy. Bir vagonu raya sokmak veya ray­dan çıkarmak için kullanılan âlet. // Ayırma rampası, bir garın dışında, hatların çeşitli yönlere ayrıldığı yol ağının başlangıcında bulunan ve bağlantı takımları daha önceden çözülmüş trenlerin itilerek ayrılmasına ya­rayan iki tarafı eğimli yol.
(Ağır ağır itilen vagonlar, ayırma rampasından aşağıya doğru inerken, birbirlerinden uzaklaşmak ve ma­kasların yardımıyle değişik hatlara girmek için gerekli hızı kazanmış olur.) | Yanaş­ma rampası, vagonların, yüklenecek eşya­ya kolayca yanaşabilmesi için iki ambar hattının arasına yapılan yüksek set. || Yük­leme rampası, arabaları vagonlara kolay­lıkla yüklemek için, demiryolundan daha yüksek yapılmış platform.

— Denize. Esk. Kızaklara yerleştirilen ta­kozları birbirine kenetlemeyi sağlayan uçla­rı eğri ve çiviye benzeyen sivri demir. || Bir teknenin yanaşmasına elverişli olma­yan kıyı ile teknenin bağlantısını sağlayan iskele, duba veya sal. || Rampa alma, yel­kenli bir savaş gemisinin, savaşmak için başka bir tekneyle borda bordaya gelmesi. || Rampa baltası, rampacıların kullandıkla­rı iki yüzlü, kısa saplı bir çeşit balta. (Bu silâhlar rampacıların bellerindeki palaska­lara asılı dururdu.) | Rampa etme, bir tek­nenin başka bir tekneye veya rıhtıma ya­naşması. || Rampa harbesi, yelkenli savaş gemilerinde borda bordaya yapılan savaş­larda, bumbarları gözetlemekle görevli de­niz erlerinin kullandığı silâh, (üç köşeli, çelik namlulu ve ağaç saplı bir süngü bi­çimindeydi.)
— Havc. Bir pisti aydınlatmak için yerleş­tirilmiş projektörler dizisi.
— Mad. oc. Hava dönüş kuyusunu ana vantilatöre bağlayan eğik galeri.
— Mekan. Üzerine mekanik bir düzenek veya bir gale takılan eğik kısım.
— Petr. Yükleme rampası, tankerlerin ve sarnıç vagonların esnek borularla bağlana­rak akaryakıt yüklendiği doldurma kolektörü.
— Sil. Fırlatma rampası, bazı özitmeli mermilerin veya özel silâhların fırlatılma­sını sağlayan ve eğik düzlem halinde bir gövdeden meydana gelen düzenek: Füze rampası. Bk. ANSiKL.
— Teknol. Bağlantı elemanı olarak kulla­nılan, ucu eğik madenî parça.
— ANSiKL. Bayınd. Rampa’ların yarattığı büyük dirençleri pratikte mümkün olduğu kadar azaltma yoluna gidildi. Bunun için, rampanın uzandığı alan genişletilerek, eğim hafifletildi. Dağlık ülkelerde, yollara spi­ral veya salyangoz şeklinde kıvrımlar veril­di. Demiryollarında, rampaların eğimi en çok 8 ile 15 mm/m arasında değişir; fakat dağlar üzerinden geçen hatlarda 50 ve özel durumlarda 90 mm/m’ye kadar ulaşır. «Kre­mayerli» denen ve merkezî bir ray üzerin­de çalışan özel lokomotifler, genellikle 70 mm/m’yi aşan rampalarda kullanılır.
— Sil. Kalkış sırasında tepki kuvvetlerinin doğmaması, özitmeli mermilerin temel özelliğidir; bu yüzden, bu mermilerin fırla­tılması için ateşli silâhlar gerekmez, yalnız basit bir destek mermileri hedefe doğru yöneltir. Bununla birlikte, yeri terketmezden önce büyük bir hız verilmesi gereken V1′ler, fırlatma rampası denilen beton pistler üzerinden hareketli şaryolarla fır­latılırdı. Bugün de özel silâhların, füzele­rin çoğu rampalar yardımıyle fırlatılır. (LM)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMPA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAKIM

Tarih 20 Haziran 2009

RAKIM i. (ar. rakam’dan rakım). Bir yerin denizden yüksekliği. (Bk. kot.) // Erkek adı.
Mâl. Esk. Bir noktanın bir düzeyin hizasından yükseklik derecesi.
* Sıf. Esk. Yazan, rakamlayan. // Rakım-ı huruf (veya rakım-ül huruf), eski yazarla­rın tevazu için, kendilerinden bahsederken kullandıkları sıfat. (M)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKIM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Q-METRE

Tarih 16 Haziran 2009

Q-METRE i. (A.B.D.’de aşırı gerilim katsayısını belirtmek için kullanılan Q harfi> fr. Q-metre’den), üzerinden alternatif akım geçen bir devredeki indükleme bobininin aşırı gerilim katsayısını doğrudan doğruya okuyarak ölçen âlet. (Q-öLÇER de denir.) (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Q-METRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTEZ

Tarih 11 Haziran 2009

PROTEZ i. (yun. prothesis, ekleme’den fr. prothöse). Cerr. Eksik bir organın ye­rini tutmak, bir organın sakatlığını gider­mek ve mümkünse görev yapmasını sağlamak amacıyle sunî organ yapmayı öngö­ren cerrahî dalı. (Bk. ANSiKL.) || Bu amaç­la kullanılan cihaz veya parça. || İç pro­tez, kemik, eklem, damar ve kalp cer­rahîsinde eksik kısımları tamamlamağa ve­ya organları yerlerinde tutmağa yarayan parçaların tümü. Bk. ANSiKL.
— Diş cerr. Diş protezi, dişleri tamir et­meğe, eksik dişleri tamamlamağa ve orto­dontide diş kavsi üzerindeki dişleri nor­mal yerlerine kaydırmağa yarayan protez. Bk. ANSİKL.

— ANSiKL. Cerr. Dünya savaşlarından sonra, ameliyatla kesilen kol ve bacakla­rın yerine sunîlerinin takılması ortaya çe­şitli protez meseleleri çıkardı; estetik ve görev bakımından aslına oldukça yakın sunî or­ganlar yapmak için çeşitli çarelere başvu­ruldu. Bacakların yerine eklemli sunî ba­caklar yapıldı; kesilme noktası ne kadar aşağıdaysa o kadar başarılı sonuçlar alın­dı. Kesilen kolların yerine ustaca yapılmış protezler takıldı; bu protezler sakat kim­seye geniş hareket imkânı veren çengel, kıskaç, içe ve dışa dönmeyi de becerebilen yakalama-tutma aracı gibi kısımlarla do­natıldı.
• İç protezler. Kemik parçalarını birleş­tirmek ve eksik kısımları tamamlamak için girişilen protezler, komşu dokuların takı­lan parçaları kabul veya reddetmesiyle il­gili çeşitli meseleler ortaya çıkardı. Kı­rıklarda öteden beri kullanılan sunî par­çalar, kemik sağlamlaştıktan sonra çıkarıl-labildiği ve ağır sakıncalar doğurmadığı hal­de bir kısım sentetik maddelerle yapılan sunî protezler başlangıçta aynı sonucu ver­medi. Fakat sonradan iç protez yapımı için dayanıklı ve organizmaca tahammül edilir maddeler ortaya çıkarıldı. Bunlar plastik maddeler, sentetik dokular ve ma­denlerdir. En çok kullanılan madenler özel çelikler ve vitalyum’dur (yüzde 65 kobalt, yüzde 25 krom, yüzde 6 molibden).
I. ORTOPEDİK PROTEZLER. Bu çeşit pro­tezlerin en çok kullanılanı uyluk-kalça ek­lemi protezleridir.
Uyluk protezlerinin hepsi bugün için ma­denîdir. Plastik maddeler bu iş için yeteri kadar dayanıklı değildir. Bu protezlerin birçok boyda çeşitli modelleri (Moore, Judet v.b.) vardır.
Hokka çukuru protezleri, uyluk kemiği ba­şının eklemlendiği çukurun yerini tutmak üzere hazırlanan protezlerdir; vitalyumdan yapılan ve kadeh şeklinde olan bu pro­tezler, eski hokka çukuru oyulup içine yer­leştirilir.
Tam kalça protezleri, hem uyluk kemiği başı, hem hokka çukuru yerine kullanılır; koksartroz tedavisinde ileri bir adım teş­kil eder; ama bunların yerlerine konması çok nazik bir işlemdir; büyük asepsi ve kan durdurma tedbirlerine ihtiyaç gösterir.
II. DAMAR PROTEZLERİ, bir atardamarın veya çeperinin yerine kullanılır. Sentetik olan bu parçalar teflon veya dakron’dan yapılır. Parçalar atardamar plastisinin ti­pine, yerine ve çapma göre çeşitli şekil­lerde imal edilir (aort kavşağı için Y ve­ya torba şeklinde protezler). Hastaya atar­damar protezi takıldıktan sonra sürekli olarak pıhtılaşmayı önleyici ilâçlar veri­lir. Bu tedavinin herhangi bir sebeple ke­silmesi protezin tıkanmasına yol açabilir.
III. KALP PROTEZLERİ, madenî veya maden-plastik karışımı kapaklardır. Çeşitli şe­killeri vardır: bazıları, açık (bugün en çok kullanılan Starr kapağı) veya kapalı
(Mac Govern kapağı) bir kafes şeklindedir; ka­feslerin içinde maden veya plastikten bir bilya bulunur, öteki modeller şekil ve kan akıtma bakımından yukarıdaki modeller­den ayrılır; bunlar yassıdır ve kalp içinde daha küçük bir yer tutar (Alvarez, Servelle kapakları).

Bu kapakların takılması vücut dışı kan do­laşımını ve açık kalp ameliyatını gerek­tirir; başarı oranı hastanın yaşına ve kalp hastalığının derecesine bağlıdır.
— Diş. cerr. Diş protezi’nin pek çok tek­niği vardır. Bu tekniklerde maden, plastik, porselen v.b. çeşitli maddeler kullanılır. Madenler arasında özellikle altın, platin, gümüş gibi kıymetli maden alaşımları, nikel-krom-kobalt ve molibden alaşımları sa­yılabilir.
Protezler, protez laboratuvarlarında ya biz­zat pratisyen tarafından veya genellikle «protezci» denen ve pratisyenin talimatıyle çalışan diş teknisyenleri tarafından yapılır. Laboratuvarlarda madenler için çok çe­şitli döküm usulleri, plastik ve seramik maddeleri için çeşitli pişirme, sıkma ve parlatma usulleri kullanılır. Son zaman­larda, porselen hamurunun doğrudan doğ­ruya altın alaşımları üzerinde pişirilmesi ve bir bağlayıcı yardımıyle madenle kay­naştırılması sonucu, estetik, tek parçalı ve sağlam kuronlar, köprüler yapılabilmekte­dir. Bu türlü protezlere «metal seramik» veya «altın seramik» protez denir.

Protez ayrıca ölçüden kalıp çıkarma, mo­del taslaklarını düzeltme, frezeleme gibi çok ince teknikleri gerektirir. Dişçilikle ilgili bütün kakmalar (inlay, onlay), ku­ronlar, kamalı dişler, sabit veya hareketli köprüler, emplantasyonlar, ortopedik diş-yüz ve ortodonti aygıtları diş protezleri arasındadır. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTEZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTEİT

Tarih 11 Haziran 2009

PROTEİT i. (fr. proteide’den). Biyokim. Polipeptitlerden daha karmaşık yapıdaki protitlerin cins adı.
— ANSiKL. Proteit’ler molekül ağırlığı çok yüksek maddelerdir; hidroliz yoluyle yalnız aminoasit veren holoproteitler ile heteroproteitleri kapsar; heteroproteitlerin hidrolizi yalnız aminoasitlerin değil, «prostetik gruplar» denilen protitsiz maddelerin de ortaya çıkmasını sağlar.

Proteitler ortak özellikler taşır. Bunlar, molekül ağırlığı çok yüksek, yani 36 000′den yukarı, hattâ bunun birkaç katı olan moleküllerdir. Bu moleküllerde sürekli o-larak dört element bulunur: karbon, ok­sijen, hidrojen, azot (yüzde 16); çoğu zaman fosfor ve kükürt de vardır. Proteitler su ile birleşince eriyerek koloidal eriyikler veya jeller verir; erime için en düşük pH derecesi 4 ve 5 arasıdır (izoelektrik nokta). Nötür tuzlar veya ağır metal tuzları proteitleri çökeltebilir. Nötür tuzlarla karıştığı ve pH derecesi izoelektrik noktaya yakın ol­duğu zaman, sıcağın ve maden asitlerinin etkisiyle de pıhtılaşır. Proteitler ayrıca bir­takım tepkimeler gösterebilir: biüre tepki­mesi, Millon tepkimesi, nihidrin tepkimesi, nitrik asitle sarıya boyanma, özgül olma­yan fakat peptitli bileşenlerin kimyasal gö­revlerinden ileri gelen tepkimeler. Elektroforeze ve kimyasal veya enzimsel yoldan hidrolize uğradığı zaman polipeptitler ve aminoasitlere parçalanır (heteroproteit du­rumunda olanlarda ayrıca prostetik bir ka­lıntı kalır). [L]

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTEİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRİNÇ

Tarih 11 Haziran 2009

PİRİNÇ i. (fars. piring’den). Bakır ve çinko alaşımı; sınaî bir alaşımda çinko oranı en fazla yüzde 46′dır.
Pirinç kaplama, bir parçanın yüzeyine, elektroliz yoluyle ince bir pirinç tabakası çökeltmeğe dayanan işlem.
• Bu işlemin sonucu.

— ANSiKL. Pirinç, en çok kullanılan bakır alaşımıdır. Tarihi M.ö. Vl.yy.’a kadar uzanır. Hattâ, daha çinkonun bile bilinme­diği devirlerde bu alaşım, «sementasyon» denen usulle hazırlanıyordu: bakır kırıntı­ları, çinko oksit (çinko karbonat cevheri, kalamin) ve kömürle birlikte potada ısıtı­lıyor, oksidin indirgenmesiyle meydana ge­len çinko bakır içine dağılıyor ve genellikle yüzde 20 çinkolu ergimiş alaşım elde edili­yordu. Pirinçlerin başlıca üstünlükleri şun­lardır: çok çeşitli şekillerde işlenmesini sağ­layan levha ve tel haline gelme özelliği; mekanik direnç; atmosferin aşındırıcı etki­sine karşı dayanıklılık; ergime ve döküm kolaylığı ve özellikle, ucuz bir maden olan çinkonun katılması sebebiyle maliyet fiyatının düşük olması. Ayrıca bazı pirinç­lerin parlaklığı ve rengi, bunların mücev­hercilikte de kullanılmasını sağlar: çinko­nun katılmasıyle pirincin rengi kırmızıdan pembeye, çinko oranı yüzde 30 ile 40′a çı­kınca da sarıya döner.
Pirinç dökümcülüğünün en büyük özelliği, çinkonun çok kolay oksitlenerek beyaz çin­ko oksit dumanları yay maşıdır; bu yüzden, banyo yüzeyini titizlikle korumak gerekir. Bileşimine göre pirinçler soğukta veya sı­cakta işlenir: çinko yüzdesi 10′dan düşük (a fazı) ve 38′den fazla olan pirinçler ge­nellikle sıcakta işlenir; yüzde 10 ile 38 ara­sında çinko katılmış pirinçler ise soğukta şekil değiştirir (p* fazı).
• Âdi pirinçler. Bileşiminde yüzde 20′ye kadar çinko bulunan âdi pirinçler, mücev­hercilik ve kuyumculukta, küçük dekoratif parçaların yapımında kullanılır (Paris bron­zu, altın taklidi, tombak, krizokal). Çinko yüzdesi 28 ile 36 arasında olanlar dövülgen alaşımlardır; bunlardan en önemlisi, fişek kovanlarının veya lamba duylarının yapı­mında kullanılan çekme pirinci’dir (67-33). Çinko oranı yüzde 40 veya daha fazla olan­lar talaş kaldırma pirinçleri3dir (60-40). O-tomatik takım tezgâhlarında kolayca işleye­bilmek için bunlara genellikle yüzde 1 kur­şun katılır.
• özel pirinçler. Mekanik direnci ve aşın­maya karşı, özellikle deniz aşındırmasına karşı dayanıklılığı arttırmak için pirinçle­re, yüzde 1 ile 5 oranında kalay, alümin­yum, demir, nikel, manganez gibi element­ler katılır. Bu alaşımlar, «yüksek mukave­metli pirinçler»i meydana getirir ve bazen yanlışlıkla «yüksek mukavemetli bronzlar» diye de adlandırılır. Bu pirinçlerde, kırılma yükü 50 kg/mm2′ye, uzama ise yüzde 30′a ulaşır; halbuki âdı pirinçlerde aynı nitelik­ler 40 kg/mm2 ile yüzde 30′dur. Bunlar, özellikle işlenmiş parçalar şeklinde (kondan­satör ve ısı değiştirici boruları) veya yüksek bir mekanik dirençle birlikte büyük bir sız-dırmazlık isteyen döküm parçaları şeklinde (vanalar, musluklar, basınçlı gaz ve sıvılar için karterler) kullanılır. Sınaî pirinçler üzerinde yapılabilen tek ısıl işlem tavlamadır.
♦ Sıf. Pirinç’ten yapılmış: Pirinç mangal. Pirinç kapı tokmağı. (İM)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİNÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİENE

Tarih 09 Haziran 2009

PRİENE, bugün. Güllübahçe. Esk. coğ. Anadolu’da (Karia bölgesi) Samsun (Mykale) dağının güney yamacında şehir. Strabon’a göre öteki adı Kadme’dır. Teleoneia kalesinin bulunduğu dik bir kayalığın altında yer alır. Eski yazarlar Priene den, kara şehri olarak söz ederler. Bugün Eski Menderes tepesi adını taşıyan Akro-polis’in eteğinde akan Büyük Menderes (Maiandros) ırmağının kollarından bin, es­ki devirlerde Naulochos limanına kadar kü­çük kayıklar ve çatanalar için trafiğe elve­rişliydi. Priene adının Yunanöncesı devre kadar indiği ve Praisos Priansos gibi Girit adalarının, Priene ile ilişkili olduğu sanılı­yor. Antik belgelere göre, Priene şehrinin kurucuları lon’lar ile karışmış Thebar’lılerdi ve başlarında Peneleos’un oğlu Phılotas ile Neleus’un oğlu Aipytos vardı. Şehrin ku­ruluşunun M.Ö. 2000′e kadar gittiği sanılır. Arkaik devre ait şehrin, bugünkü yerden daha içerilerde, Miletos’un yakınlarında ku­rulmuş olduğu sanılıyor. M.Ö. 645 yıllarında Lydia krallığının baş­kenti Sardeis’in düşüşünden sonra Priene, Trer’lerin ve Kimmer’lerin lideri Lygdamis tarafından ele geçirildi. Ancak bu sefer, ge­çici bir yağma niteliğinde olduğundan kısa süre sonra şehir, istilâdan kurtuldu; sonra da Lydia kralı Ardys tarafından ele geçirildi. Priene’deki Lydia hâkimiyetinin ne kadar sürdüğü bilinmiyor.

Şehrin, Kroisos devrin­de de Lydia krallığının hâkimiyetinde oldu­ğu kesindir. Herodotos ve Pausanias’a gö­re, Keyhüsrev’in kumandanı Media’lı Mazares M.Ö. 545 veya 544 yıllarında şehri tah­rip etti ve halkını köle yaptı, lonia şehirlerinin M.Ö. 499′da Perslere isyan etme­siyle başlayan lonia ihtilâline ve M.ö. 494′te lonia ihtilâline son veren Lade savaşına Priene de 12 gemiyle katıldı. Bu savaştan sonra Miletos, Priene ve birçok ion şehri, tapınaklar ve kutsal yerlerle birlikte yakı­lıp yıkıldı. M. ö. 353′te Karia satrapı Mausolos’un ölümünden sonra Priene’nin yeniden inşa edildiği M.ö. 334′te de Büyük İskender’in şehre geldiği sanılıyor. M.ö. 283 veya 282 yılında Sisam (Samos) ile Pri­ene arasında bir sınır olayı sonucunda çı­kan anlaşmazlıkta Lysimakhos araya gire­rek iki tarafı uzlaştırdı ve Dryussa’yı Priene’lilere, Batinetis’i ise Samos’lulara ver­di. M.ö. 246′da Selefkilere ait olan şehir Laodikeia savaşı sonucunda Ptolemaios’ların eline geçtiyse de M.ö. 196′da tekrar selefki hâkimiyetine girdi. Kısa bir süre sonra, Priene ile Samos arasında yeni bir anlaşmazlık başgösterdi. Rodosluların hakemliğiyle Priene, Karion ile Dryussa’yı elinde tuttu. M.ö. 188′de Manlius Volso, Küçük Asya’daki ilişkileri düzenleyince, Pri­ene ve Samos, Romalıların bağımsız mütte­fiki olmayı kabul etti.

M.ö. 155′te Kappa-dokia kralı Ariarathes V ile Bergama kralı Attalos II, Priene’ye karşı savaş açtı. M.ö. 133′te Bergama kralı Attalos II ölünce top­raklarını Roma’ya vasiyet etti ve Priene de roma hâkimiyeti altına girdi. Roma devrin­de şehir sayısız savaş gördü, Augustus za­manında düzenli bir duruma geldi. Bu sıra­larda Büyük Menderes ırmağının taşıdığı alüvyonlarla, deniz devamlı olarak şehirden uzaklaştığı için Priene’nin önemi de gittikçe azalıyordu. Bizans devrinde Priene, Andronikos II Palaiologos’a kadar bir piskopos­luk merkeziydi. Yazılı belgeler ve arkeolojik kalıntılar, şehirde, bizans yönetimi sı­rasında (XIII. yy.a kadar) yerleşme olduğu­nu ve bu tarihten sonra tamamen terk edil­diğini gösterir.

• Arkeolojik kazılar ve araştırmalar. Şehir ilk defa 1673′te İzmir’den gelen ingiliz tüc­carları tarafından tespit edildi. 1894′te Ber­lin Müzeleri Eski Eserler bölümü müdürü R. Kekule” von Stradcnitz ve Kari Human şehri birlikte ziyaret ederek arkeolojik bir araştırma yapmağa karar verdiler. 1895′te K. Human ilk kazıya başladıysa da, anî ölümü sonucunda kazı başkanlığına Theoder Wiegand getirildi. Bu çalışmalar 1899′da so­na erdi.
Şehir, Hippodamos planı veya «ızgara plan» adı verilen bir plana göre yapılmıştır; yol­lar ve caddeler düzgün ve dik bir şekilde birbirlerini keser. Athena tapınağı, agora ve resmî yapılar şehrin merkezinde yer alır. Doğu-batı yönünde uzanan 6 yol, şehri düzgün parçalara böler. Bu yollardan en önemlisi agoranın yanından geçen Batı Kapı yolu (şehrin batı surlarında bir kapıya ulaşır), kayalık bîr arazinin oyuimasıyle ya­pılmıştır. Tiyatro yolunun, doğu ve batıda yer alan iki kapıyı birbirine bağladığı doğu­daki kapının da şehrin ana kapısı olduğu sanılıyor. Bu kapıdan çıkan bir yol da Magnisa’ya (Menderes Magnesia’sı), oradan da ülkenin içlerine kadar uzanıyordu. Ka­pının iç tarafında bulunan ve kenarları yu­varlak duvarlar tarafından kapatılmış olan avlu, kapıyı kırarak giren düşmanı yeniden geri püskürtmek için bir tuzak vazifesini görüyordu. Güneydeki Batı kapısı da ana kapı kadar önemliydi. Doğuda, Kaynaklar kapısı adı verilen önemli bir giriş daha var­dır. Şehrin kuzey-güney yönünde uzanan eksenlerinde çok eğimli yollar yer alır. Bü­yük bir kısmı merdivenlerden meydana ge­len bu yollar şehir ulaşımını büyük ölçüde etkiliyordu. Yatay ve dikey eksenler tara­fından sınırlandırılmış olan ev bloklarının (insulae) boyutları 47,20 X 35,40 m idi; her birinin üzerinde genellikle 4 ev vardı. Şehir akropolisi ve aşağı şehir arasındaki surlar kesintilidir. Yüksekte kurulmuş olan akropolisin yeri savunmaya elverişlidir. Akropolis üzerinde 10 kulenin bulunmasına kar­şılık, çok daha uzun olan şehir surları üze­rinde 16 kule vardır. Güneyde, stadionun yakınlarında testere biçiminde olan surlar, şehrin güneyinden gelen saldırılara karşı ba­şarılı bir şekilde savunulmasını sağlıyordu. Surlarda özellikle Bizans çağında bazı de­ğişiklikler ve onarımlar yapıldı. Şehrin nekropclis’leri hakkında fazla bilgi yoktur. Yal­nız doğudaki nekropolis’in önemli olduğu tespit edilmiştir.

Tapınak (Athena polias tapınağı). Şehrin en hâkim noktasında, kayalık bir teras üze­rindedir. Vitruvius’a göre, ünlü mimarPyt-heus tarafından yapıldı (M.Ö. IV yy.). Şeh­rin en önemli ve aynı zamanda en eski yapı­sıdır. Tapınak doğu-batı yönünde inşa edil­miş olduğundan, şehir planının bu yapının çevresinde geliştirildiği sanılıyor. Her ba­kımdan klasik bir yapı elan Athena tapınağı küçük asya-ion düzeninde ve 6 X 11 sütunlu peripteros planlı bir yapıdır. Uzun ve kısa taraflarındaki sütun sayısının birbiriyle oranı, klasik dor tapmağı etkisini gösterir. Tapınağın yapımı sırasında kullanılan ve esas ölçü olan «ayak» 29,4 sm’lik attike aya­ğıdır. Tapınak, içindeki kült tasviri ve kai­desinde bulunan sikkelere göre, Kappado-kia kralı Orophernes tarafından adanmıştı. Pausanias da bu kült tasvirinden söz eder. Tespit edilen kalıntılara göre, Athena’nın heykelinin mermerden ve Nike’nin kanat­larının altın suyuna batırılmış tunçtan ya­pıldığı ve ünlü heykeltıraş Pheidias’ın Part-henon tapmağı için yaptığı Athena Parthenos heykelinin kopyası olduğu anlaşıldı. Athena tapmağının dışında bir de sunak vardır; Priene’nin yeniden kuruluşu sıra­sında yapıldığı ve büyük Bergama sunağı tipinde olduğu sanılıyor. Athena Polias ta­pmağında ve sunağın baş tabanı üzerinde, roma imparatoru Augustus devrine ait, At­hena ve imparator için yazılmış bir adak yazıtı vardır.

Zeus veya Asklepios kutsal alanı. Agoranın doğusunda, kare planlı, kuzey ve güneyi ga­lerili bir alandır. Tapınak 8,50 X 13,50 m boyutlarındadır. Girişinde ion düzeninde 4 sütun vardır. Bunun dışında tapınak hakkın­da fazla bilgi yoktur; ilk defa M.Ö. 330′da yapımına başlandığı kabul edilir. Demeter kutsal alanı. Demeter tapmağının M.Ö. II.yy.dan önce, doğu ucundaki suna­ğın ise daha geç bir devirde yapıldığı sanı­lır.

Mısır tanrıları kutsal alanı. Tiyatro ve At­hena caddeleri arasında bir teras üzerinde­dir. Burada ele geçirilen III. yy.a ait yazıt­lara göre alan Serapis, Osiris, isis, Anubis ve Harpokrates gibi mısır tanrılarına adanmıştır. Bu alanda uzunluğu 14,60 m, genişliği de bunun yarısı kadar olan büyük bir sunak vardır. Alanın kuzeybatı köşesindeki propylaion ile, batı duvarı kenarındaki galerinin, daha geç devirlerde yapıldığı sanılıyor. M. S. III. yy.di Böyle bir kutsal alanın yapıl­ması, Ptölemaios III Euergetes’in Laodike-ia savaşından sonra mısır hâkimiyetini Ege bölgesine de yaymak istemesi ve bu yüzden Küçük Asya’nın batı kıyılarındaki stratejik mevkilerde yerleşmesiyle açıklanır. Meclis binası ve Prytaneion. Meclis, agora­nın kuzeydoğu köşesindeki kutsal stoanın doğu uzantısında yer alır. 20,25 X 21,06 m boyutiarındadır. Priene’nin en iyi korunmuş yapılarındandır. Binanın içinde üç tarafın­da çatıya doğru gittikçe yükselen oturma sı­raları, tam ortada da mermerden yapılmış ve çevresi kabartmalarla süslü, dört köşe bir sunak bulunur. Bu yapının bir «ekklesia» olması da mümkündür; fakat, Miletos’taki benzeri yapı ile karşılaştırılarak bu yapının bir «bulcuterion» olduğu genellikle kabul edilir. Prytaneion’un varlığı bir ya­zıttan öğrenildi. Bu yapı bir roma yapısının altında kalmıştır.
Agora ve kutsal stoa. Agora, kuzeyden kut­sal stoa ile sınırlandııılmıştır ve şehrin mer­kezinde yer alır. Şehrin planlanmasında, çı­kış noktası olarak agoranın alınmış olması da mümkündür. Pausanias’ın sözünü ettiği agora, tipik bir ion agorasını gösterir. Agorayı kuzeyden sınırlayan «kutsal stoa», agorayı çevreleyen galerilerin içinde en önemlisidir. M. Ö. III. yy .da daha eski bir ya­pının onarımı ve genişletilmesi sonucu mey­dana gelmiş olduğu sanılıyor. Bir teras üzerinde bulunan stoa 116 m uzunluğundadır ve 3 basamakla çıkılır. Mimarî bakımdan burada dor ve ion biçimlerinin birbiriyle karıştırıldığı görülür. Cephedeki 49 sütunun başlıkları dor düzenindedir ve gövdeleri üzerinde 20 adet yiv vardır. İç kısımda 24 adet ion sütunu yer alır. ön kısımdakilere göre daha aralıklı ve yüksek olan bu sütun­ların gövdelerinin alt kısımlarında yiv yok­tur. Arkeologlara göre, sütunların üzerinds ahşap bir semeıdam vardır. «Kutsal stoa» adının ilk defa Mithridates zamanında ve­rildiği sanılıyor.
Tiyatro. En önemli ve ilgi çekici yapıların taşında gelir. M.ö. 332-331 veya 331-330 yıllarına ait ve Apellis adına yazılmış şeref yazıtında, bir tiyatrodan söz edildiği için, Priene tiyatrosunun bu yıllar içinde yapıldığı sanılıyor. Çok düzgün bir şehir planının içine, 5 000 kişilik oturma yeri olan bir tiyatronun yerleştirilmesi vardır; fakat Priene’li mimarlar bu güçlüğü yenerek tiyat­royu agoranın kuzeyine yerleştirmişlerdir. Seyirci kademeleri bir yamacın içine oyula­rak yapılmıştır. Orkestra bölümü sıkıştırıl­mış topraktır.
Gymnasion’lar ve Stadion. Yukarı ve aşağı olmak üzere iki gymnasion vardır. Yukarı gymnasion, tiyatro ile meclis binası arasın­dadır. Buradaki araştırmalar yetersiz oldu­ğundan bu yapılar hakkında fazla bilgi yok­tur. Şehrin güneyindeki Aşağı gymnasion da­ha iyi bilinir. Aşağı gymnasionun sütunlu avlusu, doğu-batı uzantısında 34,35 m, kuzey-güney uzantısında
35,11 m uzunluğun­da Stadion, Priene’deki öteki yapılar gibi yüzyıllar boyunca değişikliklere uğramış­tır; 191 m uzunluğunda olduğu sanılıyor. Evler. Priene’deki tapınak, tiyatro, agora v.b. yapılar çok gelişmiş olduğu halde ev­ler çok az gelişmiştir. Şehirde ancak geç devirlere ait 4 adet peristilli ev ortaya çı­karıldı. Priene’deki evlerde prostaslı oikos (girişi stoalı ev) tipi yaygındır.

Wiegand, bu evlerde megaron tipinin etkileri olduğunu ileri sürer. Mykenai tarihöncesi evleriyle prie­ne evleri arasında ilişkilerin varlığı tespit edilmiştir. Şehirde bugün en iyi durumda bulunan ev, tiyatro caddesinin kenarında, Athena tapı­nağının yanındadır. Bu ev, megarotı tipi bir yapının daha geç tir devirde, peristilli bir ev olaıak değiştirilmesi sonucu ortaya çık­mıştır. Evin, yalnız kadınlara, hemen yakı­nındaki başka bir evin de erkeklere ait ol­duğu sanılıyor. Ortaya çıkarılan başka iki ev de aynı zamanda tapınak olarak kulla­nıldığı için ilgi çekicidir. Bu evlerden biri, ele geçirilen buluntulara göre tanrıça Kybele’ye adanmıştı, ötekinin de «Kutsal ev» adım taşıdığı tespit edidi. Evlerin yapı mal­zemesi ve tekniği çok basittir. Duvarları ge­nellikle çamur harçla tutturulmuş kırma tas­lardan veya kerpiç tuğlalardan yapılmıştır. İç yüzleri alçıyle sıvanmıştır. Pencereler çok az ve belki de çok yüksektedir.

Bizans yapıları,Andronikos ll Palaıologos devrine kadar bir piskoposluk meıkezi olan şehirde, İsaakios I Angelos ile Aleksios III Angelos devirlerinde selçuk ve osmanlı teh­likesine karşı bazı yapılar inşa edildi. Mese­lâ, Zeus tapınağının yanındaki küçük şato­nun bu devirde yapıldığı kabul edilir. Başka bir bızans yapısı da, tiyatronun yakınındaki 600 kişilik piskopos kilisesidir; bunun, VI. yy.da yapıldığı sanılıyor. (-»Bibliyo.) [M]

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİENE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pozitif Felsefe Dersleri

Tarih 08 Haziran 2009

Pozitif Felsefe Dersleri (Cours de Philosophie Positive), Auguste Comte’un eseri (6 cilt, 1830-1842). Çeşitli derslerden mey­dana gelen bu eser, ahlâk ve din dışında bütün Auguste Comte sisteminin açıklama­sıdır, önce Comte, ünlü «üç hal kanunu»nu ortaya koyar. İnsan zihni, yapısı gere­ği, her araştırmasında art arda üç düşünme metodu kullanır. Bunların nitelikleri özce ayrı ve hattâ karşıttır: teolojik metot, ol­guları tanrısal nedenlerle açıklamaya dayanır; olguları tabiatüstü güçlerle açıkla­yan metafizik metot, çok kere birtakım ke­limeler söylemekten ileri gitmez («boşluk korkusu», «uyutucu etki» gibi); bilime ya­kışan tek metot olan pozitif metot ise, ol­guları aralarındaki bağlantıları göstererek açıklar; nedenleri değil, kanunları; «niçin»i değil, «nasıl»ı araştırır. Bu bilimsel görece­lik, Comte pozitivizmininin özünü meyda­na getirir.
Bundan sonra yazar, bir temel bilimler sı­nıflaması yapar. Bunlar basitten karmaşı­ğa doğru gitmektedir: matematik, astrono­mi, fizik, kimya, biyoloji, sosyoloji. En karmaşık bilimler, en basitlere dayanır. Bu aynı zamanda bilimlerin ortaya çıkma ve pozitif çağa (pozitif metodu kullanmaya) ulaşma düzenidir de; ayrıca bilimleri bu sıraya göre öğretmek gerekir; en soyut olanından (matematikten) en somut olanına (sosyolojiye) gidilir. Auguste Comte altı te­mel bilimi gözden geçirir. Böylece, daha sonra pozitif bir ahlâk ve dinin temeli olacak pozitif bir sosyolojinin kurulmasına ulaşmak ister. (->Bibliyo.) [L]

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pozitif Felsefe Dersleri hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİR

Tarih 06 Haziran 2009

PİR sıf. (fars. pir). Esk. Yaşlı, koca, ih­tiyar: Tarihle yaşıt belki şu pir İstanbul, I Her gün yeni bir zevke esir İstanbul (R. Melûl Meriç).
Sıf. ve i. ihtiyar, yaşlı (kimse): Biz, bir babanın evlâdıyız ve pe­derimiz bir pir-i muhteremdir (Cevdet Pa­şa).
Herhangi bir konuda tecrübeli, üs­tat veya önder olan kimse: Büyük Itrî’ye eskiler derler, I Bizim öz musikîmizin piri (Yahya Kemal).

Pir ü berna (veya civan), ihtiyar ve genç. Mec. Herkes.
Pir ü pak. Bk. PIRüPAK.
Pir-zen (veya pire-zen). Bk. PiREZEN.
Pir-i berna, ihtiyar, fa­kat dinç kimse.
Pir-i çihl sale, kırk ya­şına gelmiş adam. Mec. Olgun kimse.
Pir-i dihkan (veya sal-hurde), ihtiyar adam. Mec. Eski, yıllanmış şarap.
Pir-i dumuy, saçları kırlaşmış yaşlı adam. Mec. iyi ve kötü günleri olan, insanı güldüren ve ağlatan hayat, dünya.
Pir-i duta (veya fertut), zayıf, güçsüz ve düşkün ihtiyar,
Pir-i fani, çok yaşlı ve zayıf kimse: işbu Yeman ile Sabit İbni Vakş pir-i fani olup harp ve darba yaramayacakları malûm ol­duğu cihetle… (Cevdet Paşa).
Pir-i fe­lek (veya çarh), dünya. Satürn.
Pir-i ha­rabat, yaşlı meyhaneci. Mec. Dünya tut­kularından arınmış, olgun kimse. Doğru yolu gösteren, mürşit.
Pir-i Kenan, Hz. Yakub.
Pir-i kühen (veya kühen-sal), ko-camış, yaşlı.
Pir-i mey, meyhaneci.
Pir-i mugan, mecusîîerin başrahibi. Mey haneci.
Pir-i serendib, Hz. Âdem.
Pir-i zal, saçı sakalı ağarmış ihtiyar.
— çeş. dey. Pir aşkına, gerçek bir sev­gi ve tam bir inançla: Vur pençe-i ÂIVdeki şemşir aşkına I Gülbangi asumanı tu­tan pir aşkına (Yahya Kemal). Tekiz. Kar­şılık beklemeden veya görmeden.
Pir ol! «Çok yaşa» anlamında beğenme ve övgü sözü olarak şaka yollu kullanılır.
Pir yo­luna gitmek, hiç uğruna ölmek.
— Ask. Esk. Pencik kanunu hükümlerine göre, erkek esirlerin yaşlı olanlarına veri­len ad.
— Tasav. Tarikat kurucusu (Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli v.d.) kimse. Tarikat ulusu. (Bk. AN s t Klı.)
Pır postu, Bektaşîlikte, meydan makamlarından biri.
Piri sâni, dervişlerin ikinci başkanı.
Piri tarikat, dervişlerin reisi, manevî mürşit.
— ANSIKL. Tasav. Pir kavramı tarikatla­rın doğuşundan sonra ortaya çıktı. Gerek sünnî, gerek şiî bütün tarikatlarda, bu kav­ram manevî derece bakımından en yük­sek aşamada bulunan kimseler için kullanılır. Tekke geleneğine göre pir, yol gös­terici, Tanrı yolunda canları uyarıcı, Hak’a ulaştırıcı anlamına gelir. Tarikat kurucula­rından başka tekke şeyhlerine, postnişin-îere, dedelere de pir denir. Bazı tekkeler­de, yaş bakımından en ileri durumda olan yetkili, yönetimi elinde bulundurduğu için pir olarak nitelenir. Bektaşîlerde önce Ali, sonra Nesimî, Mansur, Hacı Bektaş Veli, Şah İsmail, Pir Sultan, Usulî pir sayılır. Mevlevîlerin Alevî kolundan olanlar Ali ve Mevlâna’yı, sünnî inançlarına bağlanan­lar ise yalnız Mevlâna’yı pir alarak kabul ederler. Pir bütün tarikatlarda Allah, Hz. Muhammed ve Ali’den sonra gelir.
— örf. ve âdet. Eskiden gene tarikat niteliği taşıyan veya bir tarikata bağlanan meslek­lerin, özellikle lonca ve fütüvvet kuruluş­larının, başında bulunan yöneticilere de pir denirdi. (Bk. LONCA.) Mesleklere göre de­ğişik adla anılan her loncanın ayrı bir piri vardı. Bu pirlerin bazıları peygamberdi. Birer lonca olan bu değişik meslekler i-çinde berberlerin piri Selmanı Farisî, ter­zilerin İdris peygamber, demircilerin Davud peygamber v.d.
♦ Zf. Tam, adamakıllı: Bir vurdu, pir vur­du.
♦ Piran coğl. i. Esk. İhtiyarlar.
Ermiş kimseler.
♦ Pirane zf. Esk. İhtiyar olana yaraşır şekilde.
+ Pirî i. Esk. Pirlik.

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLLOCK (Jackson)

Tarih 02 Haziran 2009

POLLOCK (Jackson), amerikalı ressam (Cody, “Wyoming 1912-Long İsland 1955). A.B.D.’de modern resmin en büyük ustala­rından biri olan Pollock, başlangıçta alman anlatımcılığından, mexîco duvar resminden ve hint folklorundan etkilendi, bu kaynak­ları gergin, son derece kişisel bir üslûpta kaynaştırdı. Sonra soyut resme yönelerek bütünüyle hür bir ifade tarzına ulaştı; böy­lece tuvalin üstüne boya damlatmaya daya­nan dripping tekniği doğdu. Pollock’un tem­silcisi olduğu akıma verilen action-painting (hareket resmi) adı, sanatçının kendini ancak yaratıcı eylemde bulabileceğini, bu eylemin mutlak bir değer taşıdığını göstermek için­dir. Ressamın 1946′dan son dönemine kadar verdiği eserlerde çizgi, renk ve biçimlerin çılgınca dönmesi şeklinde beliren bir gerili­min günden güne arttığı görülür. (M)

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLLOCK (Jackson) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİNDAROS

Tarih 02 Haziran 2009

PİNDAROS, yunan lirik şairi (Kynoskephalai, Thebai yakınları M.ö. 518 – Argos? 438). Daiphantos’un oğlu. ünlü Aigeos soyundandı. Flütçü Skopelinos’un ve Korinna ile Myrtis adlarındaki ünlü kadın şair­lerin öğrencisi olan Pindaros, öğrenimini Atina’da tamamladı ve Simonides’i orada tanıdı. Yirmi yaşında onuncu Pythionikon’u (Pythiou’lu Apollon’u yücelten şiir) yazdı. Med savaşlarına katılmamış olduğu sanılır.

Salamin zaferinden sonra büyük ün kazan­dı. Ünlü Atina dithyrambos’larını (tanrı Dionysos’u öven coşkun şiirler) ve Syrakusai’li Hieron’a, Akragas’lı Theron’a, Kyrene’li Arkesilaos’a v.b.’ye adadığı od tar­zındaki şiirlerini bu dönemde yazdı. 476′-ya doğru, Sicilya, tiran Theron’un ve Hieron’un saraylarına gitti. Yaptığı başka yol­culuklar hakkındaki bilgiler yetersizdir. Ta­rihi kesinlikle bilinen son od’u sekizinci PythionikorfĞnr (446). Diagoras için yaz­dığı od’lardan biri, Lindos’taki Athena ta­pmağına altın harflerle kazınmıştı. Pinda­ros, ölümünden hemen sonra klasikler ara­sına girdi, önceleri on yedi kitapta topla­nan şiirlerini daha sonraları iskenderiye şairleri on üç kitaplık dokuz gruba ayırdı: 1. kitap, Hymnos’lar (ilâhiler); 2. kitap, Paian’lar (Zafer şenliği türküleri); 3. ve 4. kitaplar, Dithyrambos’lar (Lirik şiirler); 5. ve 6. kitaplar, Prosodios’lat (Güfteler); 7., 8. ve 9. kitaplar, Partheneion’lar (Bakire şarkılar); 10. ve 11. kitaplar, Hyporkhema’lar (Dans şarkıları); 12. kitap, Enkomion’lar (övgüler); 13. kitap, Threnos’lat (Ağıtlar); son 4 kitap, Epinikios’lar (Zafer şarkıların­dır, ilk sekiz gruptan sadece birkaç parça kalmıştır. Pindaros’un günümüze kalan tek şiir kitabı Epinikios’lar veya Zafer Şarkıları’dır. Şairin odları, fikirlerin yüceliği, benzetmelerin parlaklığı, ritimlerin zengin­liği ve çeşitliliği, üslûbun ahengi ve yüceli­ği bakımından yunan lirizminin şaheserle­ridir.

Pindaros dili, Pindaros’un ortaya attığı yapma edebiyat dili. (Ana dili boiotia leh­çesi yerine Pindaros, koro lirizminin gele­neksel dilini [Midilli (Lesbos) şairlerinden aktarılan ve Aiolis ve Homeros biçimlerini kapsayan bir dorca biçimi] kullandı. Pin­daros dilinin özellikleri, Theokritos gibi Edebiyat Dorcası ile yazan şairlerde de gö­rülür.) [L]

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİNDAROS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİGİNİ

Tarih 01 Haziran 2009

POLİGİNİ i. (önek poli, çok ve yun. güne, kadın > fr. polygynie’den). Zool. Arasında birçok kraliçe (yumurtlayan dişi) bulunan böcek topluluğunun özelliği.
— ANSİKL. Poligini bal arılarında görül­mez, karıncalarda ve diviklerde istisnaidir, fakat tropikal bölgelerde yaşayan yaban ve eşek arılarının birçok türünde her za­man görülür; cinsiyet bakımından nötür olan işçi arılar Amerika’da yaşayan nectarinia’larda çoğunlukta, icaria’larda azınlıkta­dır, Afrika’da yaşayan belanogaster’de ise hiç bulunmaz. Zt. MONOGİNi. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİGİNİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİFAJİ

Tarih 01 Haziran 2009

POLİFAJİ i. (fr. polyphagie). Biyol. Bir hayvan türünün değişik besinlerle beslen­me yeteneği. (Polifaji beslenme rejimini de­ğiştirmeğe ve boş alanların işgaline im­kân veren bir önuyumdur, bu bakımdan ya­şama tarzında büyük değişikliklere yol «açar. Polifajiye böceklerde çok sık rast­lanır.) Eşanl. ALOTROFî.
— Patol. Doyma duygusuyle sınırlanma­yan fazla yemek isteği. (Bazı hastalarda ve bazı ırklarda görülür; sadece ortam şart­larına değil, aynı zamanda doğuştan bu du­ruma elverişli olmaya da bağlıdır dene­bilir.) [L]

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİFAJİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Polichinelle

Tarih 01 Haziran 2009

Polichinelle, çifte kamburlu, kırmızı ve çarpık burunlu, süslü elbiseli ve şapkasının garipliğiyle dikkati çeken gülünç kişi. Görünüşü bakımından napolili Pulcinella’ dan farklıdır. Fransa’da ilk defa Henri IV zamanında ortaya çıktığı söylenen Polichi­nelle Paris’te Fronde devrinde çok sevilen bir tip oldu. Moliere Psyche adlı balenin başlangıcında dört Polichinelle’e yer verdi. Polichinelle ayrıca yazarın Hastalık Hastası piyesinin birinci intermezzo’sunun da .baş oyuncusudur. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Polichinelle hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLDER

Tarih 01 Haziran 2009

POLDER i. (hollanda dilinde «set çekilmiş toprak» anlamında k.). Irmak veya deniz sularının basmasını önlemek için setle çev­rilmiş, sonra da akaçlanarak değerlendirilmiş bölge.
— ANSiKL. Polder’ler tekniğinin geliştiği ve en mükemmel hale geldiği yer Hollanda’­dır. Bazı polderler alçak kıyılarda, denizin örttüğü yüzeylere set çekilmesiyle elde edil­miştir; bunlar özellikle ılıman ülkelerin kı­yılarında çok yaygındır ve en eski polder tipidir. Bu polderlerde insanlar yerleşmenin tabii süreçlerini hızlandırmak ve bitki ör­tüsünün kaplamağa başladığı kısımlarda aşınmayı önlemekle yetinmişlerdir (schorre). XVI. yy.da Friz’de çamur yataklarını (slikke) kıyıya dikey harklarla dörtgen bölme­lere ayırma usulü de uygulanıyordu.
Böyle­ce, asıltı haldeki çamurun yerleşebileceği sa­kin bölgeler tecrit ediliyordu. Tuzlu toprak­lara uyan tuzcul bitkiler dikilmesi de tortul­laşmanın hızlanmasına yardım eder. Başka polderler bataklıkların veya göl ve ırmak kıyılarının kurutulmasıyle yaratılmış­tır. Hem denize veya kuvvetli taşkınlara karşı bir korunma setleri, hem de iç kısım­daki suları atmak için akaçlama ve tulum­ba sistemleri vardır: Fens (ingiltere) ve Or­ta Hollanda poldeıleri. Her türlü deniz etki­sinden uzakta olan Fucino gölü (italya), Alaotra gölü (Madagaskar) ve Çat ırmağı kıyılarındaki polderler bu tiptendir.
Bugün en Önemli polderler hem set çekme, hem tulumbalama yoluyle denizden kazanı­lır: Zuiderzec. Bu iki usulün birleştirilmesi daha kısa süre içinde daha geniş topraklar elde etmeyi sağlar. Bununla beraber, bu şekilde elde edilen alçak topraklar deniz veya kıyı akıntılarının hücumundan çok ça­buk zarar görür. Bu zayıflık zamanla artar; çünkü yüzyıldan yüzyıla yükselen kabarık sularla, akaçlama veya aşınmanın çöktürdüğü polderlerin tabanı arasındaki seviye farkı artar. Tatlı sulara karşı alınan korun­ma tedbirleri de özellikle çok farklı iklim­lerin hüküm sürdüğü bölgelerde uzun bir kuraklık döneminden sonra ansızın başla­yan şiddetli ırmak taşkınlarından büyük za­rar görür.
Polderlerin korunması için, önce kumullarda ve kıyı şeritlerinde toprağı tu­tabilecek ağaç türleri (oyatlar, uzun köklü bitkiler, çam) dikilmesiyle tabiî müdafaa şartlarının sağlamlaştırılması, zayıf veya breşlerle kesilen bölgelerde ise beton bloklar veya taş levhalar döşemek lâzımdır: ırma­ğa dikey olarak yerleştirilen beton veya tah­ta direkler yan aşınmayı önler; ayrıca ku­mulların altındaki yeraltı su örtüsü, kumda birleşmeyi sağlayacak nemlilik derecesinin kaybolmaması için dikkatle gözlenir. Setler sert darbelere karşı koyacak şekilde inşa edilmiştir. Irmakların taşkın suyuna karşı, bataklığın kenarında uzanan basit bir ku­şak kanalı küçük taşkınlar için yeterlidir; kabarık sular zamanında su altında kalan toprak çıkıntıları, büyük taşkınlarda küçük yatağı kuşatır; büyük yatağı ise daha yük­sek setler sınırlar. Dış sulardan böylece ko­runan polderlerin değerlendirilmesinde hâlâ birtakım meselelerle karşılaşılır. Yağışlı ik­limlerde, bitki örtüsü ve yağmur suyunun etkisiyle, set çekilmiş kıyı topraklarının tu­zu hızla giderilir (Wash’ta [ingiltere] çayır yetiştirmeğe bir yıl yeter). Tulumbalama yo­luyle kurutulan deniz polderlerinde, kurut­ma ancak eski tuzlu su örtüsünün bir tatlı su gölü haline getirilmesinden sonra yapılır ve birbirine yakın hendeklerle uygulanan akaçlama, tuzlu suların boşaltılmasını kolay­laştırır.
Bazı durumlarda toprakta, tuz ve magnezyumun yerini kalsiyumun alması de­mek olan kimyasal süreçleri hızlandırmak için alçıtaşı serpilir. Sıtma ile savaş da her zaman poldedeştirme ile birarada yürütül­müştür.
Setlerin veya alavere hazuzlarının içine sü­zülen sular ve fazla yağmur suları, topla­yıcılara ulaşan bir hendekler ve harklar ağıyle yapılır. En basit durumlarda (meselâ cezir sırasında) boşaltma klapeli vanalar ile yapılır ama genellikle tulumbalama (es­kiden yeldeğirmenleri, bugün Diesel veya elektrik motorlu tulumbalar) fazla suları hazne yerine geçen su örtülerine sevkeder. Daha sonra, fazla sular yerçekimi etkisiyle ırmaklara ve denize doğru akar. Bu gibi su hazneleri, kurak dönemde hendekler ağı­nın ve akaçlama kanallarının ters yöne kul­lanılma siyle tatlı su ikmalini sağlar. Büyük modern polderlerde açık tavanlı ilk ağ, son­radan kısmen beton veya toprak borularla yer altından geçirilmiştir. Polderlerin tecrit edilmişliği hâlâ işleyenleri toprağın yoksullaşması meselesiyle karşı karşıya bırakır. XI. ve XII. yy.daıı beri polderlerde oturan­lar yeni toprakların değerlendirilmesini ve korunmasını ortaklaşa sağlamak için gruplaşmışlardır. Çağımızda malî yüküm an­cak devletin sağlayabileceği kadar yükselmiştir.

Hollanda’da merkeziyetçilik fran­sız işgaliyle aynı tarihte (1798) başlamış ve çalışmalar ya devlet ya da bir reji eliyle yü­rütülmüştür. On yıllık ilk doğrudan işletme (3-6 yıl) döneminden sonra orta büyüklük­te aile ilşetmelerine toprak bağışlanmıştır. Hollanda’da Dollart’dan Zeeland Flandre’ına kadar pek çok polder uzanır. Hollan­dalılar Ortaçağdan itibaren devamlı çabalar pahasına denizden önemli topraklar kazan­mışlardır. Bugün girişilen Zuiderzee’nin bir kısmını kurutma işi bunların en önemlisidir ve Hollanda topraklarını yaklaşık ola­rak yüzde on genişletecektir. Birçok başka ülkede de (özellikle ingiltere, Belçika, Almanya, Danimarka, Japonya) polderler vardır. Akdeniz bölgelerinde özellikle italya’da ıslah çalışmaları çerçeve­sinde büyük polderler yaratılmıştır. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLDER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLAROGBAM

Tarih 30 Mayıs 2009

POLAROGBAM i. (fr. polarogramme). Kim. Akım şiddetinin değerini, bir polarografi ölçüsüyle ilgili kutuplanma gerilimine göre veren eğri. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLAROGBAM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|