REŞİD PAŞA Darbhor
Tarih 29 Haziran 2009
REŞİD PAŞA Darbhor, türk kumandanı (öl. İstanbul 1868). Sarayda yetişti.
Asakiri Mansure-i Muhammediye ordusunda subay oldu.
Revandizli Mehmed Paşa isyanını bastırdığı için ferik lütbesini aldı. 1842′de müşir oldu. Aynı yıl seraskerlik kaldırılarak yerine Mansure Müşirliği kuruldu ve Darbhor Reşid Paşa ilk mansure müşiri oldu. Daha sonra üç defa İstanbul’da Hassa ordusu müşirliğine getirildi. (M)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞİD PAŞA Darbhor hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REŞİD BEY Şahingiray (Mehmed)
Tarih 29 Haziran 2009
REŞİD BEY Şahingiray (Mehmed), türk siyaset adamı (Kafkasya 1872-Istanbul 1919).
Beşiktaş Askerî rüştiyesi ve Kuleli idadisini bitirdi. Askerî tıbbiyeye girdi, hekim yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu (1894). Haydarpaşa hastahanesinde alman profesörü Döring’in yardımcılığını yaptı (1894-1897). Bu süre içinde onunla birlikte Kastamonu’ya giderek frengi üstünde inceleme ve çalışmalarda bulundu. Dönüşünde İttihat ve Terakki cemiyeti ilerigelenlerinden olduğu jurnal edildi; rütbeleri geri alındı ve Trablusgarp’a sürüldü. Burada hekim olarak uzun süre çalıştı (1897-1908).
İkinci Meşrutiyetten sonra İstanbul’a döndü. Askerlikten istifa etti. İstanköy kaymakamlığı (1909), Humus, Kozan, Rize, Karesi mutasarrıflığı yaptı (1910-1914). Diyarbakır, Basra ve Musul valiliklerinde bulundu (1914-1915). Son görevi Ankara valiliğiydi (1915-1917). Mondros mütakeresinden sonra Ermeni tehciri meselesiyle ilgili görülerek tutuklandı, iki ay sonra kaçtı. Yakalanacağını anlayınca intihar etti. (M)
REŞİD EFENDİ. Bk. ahmed reşid efendi.
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞİD BEY Şahingiray (Mehmed) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RESİMLİ
Tarih 29 Haziran 2009
RESİMLİ sıf. (resim’den resim-li). [Gazete dergi v.b. için] İçinde resimler bulunan: Hiç cevap vermedi. Ben resimli gazeteye bakıyordum (M. Ş. Esendal). Resimli çocuk kitapları. \\ Resimli roman, metinle birlikte sunulan resimler dizisi; resmin bulunduğu karenin içinde resmin anlaşılmasına yardımcı olan metin de yer alır.
— ANSİKL. Ed. A.B.D.’de şimdiki halini almadan önce, metinsiz veya bir metni canlandırmak için yapılan resimlerden meydana gelen hikâyeler, resimli roman’ın öncüsü sayılır. Resimli roman, 1880 yıllarında resimli magazinlerin rağbet görmesiyle yayıldı. Bu arada, mizahî dergilerin hızla gelişmesi ve New York basınının iki kodamanı olan Joseph-Pulitzer ile W.R. Hearst arasındaki mücadele, resimli romandaki iki unsuru yani resim ile yazının kaynaşmasını hızlandırdı. Bu gelişme özellikle Richard Outcault’un (Yellow Kid [1896], Buster Brown [1902]) ve Rudolph Dirks’in (The Katzenjammer Kids [1897], Little Tmmy [1905]) eserlerinde görülür.
İlk şekliyle resimli roman resimle sınırlanmadan devam eden bir metni süsleyen bir resimler dizişiydi. Ama daha 1900′de, resimlerin içinde çoğu zaman şahısların ağzından çıkan sözlerin yer aldığı balonlar belirdi. Başlangıçta mizahî olan resimli roman (Comics adı buradan gelir) kısa zamanda, çeşitli konuları ele aldı: mitoloji, bilim ve teknik, fantastik” hikâyeler (Gustave Verbeck’in Upslde Downs’ı [1903]), rüya âlemi (Winsor Mc Cay’in Little Nemo in Slumberland’i [1905]). 15 Kasım 1907′de Bud Fisher, ertesi yıl Mutt and Jeff adını alacak olan Mr. A, Matt’in serüvenleriyle ilk günlük resimli romanı yarattı.
Avrupa’da Pinchon’un Becassine (1905) ve Louis Forton’un La Bande des Pieds-Nickeles’inde görüldüğü gibi metin, resimli romandaki önceliğini muhafaza ederken, amerikalı ressamlar ilk olarak comic’leri sinemaya uyguladılar. Harry Hershfield, Desperate Desmond’da (1910) o çağın birçok kısımlı filmini hicvederken Winsor Mc Cay sanat değeri olan ilk canlı resmi (Gertie the Dinosaur) yaptı (1910). 1910′dan sonra resimli roman çizenler arasında başlıca iki eğilim belirdi: bunların bir kısmı resimli romanı sadece bir eğlence aracı olarak kabul ediyor, bazıları da yeni bir ifade aracı olarak görüyordu. Krazy Kat’ın (1911) yaratıcısı George Herriman, canlı resimden Felix the Cat tipini alan (1921) Pat Sullivan ve özellikle Bringing up Father (1913) ile milletlerarası ün kazanan George Mc Manus, ikinci grupta yer alıyorlardı.
Basın dağıtım ajanslarının (International News service, 1912; King Features syndicate, 1914) kuruluşuyle resimli romanın yayılışı büyük ölçüde arttı. Ama aynı ajanslar, herhangi müstakbel bir
müşteriyi tedirgin etmemek için resimli roman yaratıcılarının ifade hürriyetini kısıtladılar. En fazla tavsiye edilen konu burjuva ailesi ve hayatı idi (Sidney Smith’in The Gumpsi). Bu tür resimli romanın örneği, tek başına veya erkek kardeşiyle birlikte, günlük hayatını bir maceralar âlemi haline sokan evin genç kızı tipi (Cliff Strett’in Polly and her Pals’i) ve Martin Branner’in Winnie Winkle’ı bu türden doğdu. Buna karşıt olarak da bıçkınları (Frank Villard’ın Moon Mullins’i), gayri ciddî kahramanları (Billy de Beck’in Barney Google’i), maceraperestleri ve .öksüzleri (Harold Gray’in Little Orphan Annie’si) ele alan resimli romanlar çıktı.
Daily Sketch, 1921′de J. Millar Watt’ın Pop’u ile Avrupa’da ilk olarak büyüklere mahsus günlük resimli romanı ortaya attı. Fakat A.B.D.’li sanatçıların çabasıyle resimli macera romanları kısa zamanda bütün dünyaya yayıldı. Harold Foster’in resimlediği Tarzan (1936′da, yerini Bürne Ho-garth aldı) ve Dicks Calkins ile Phil Nowlan’ın Buck Rogers’i (bu resimli romanda «hayalbilim» konuları işlenmektedir) aynı gün, yani 7 aralık 1929′da yayımlanmağa başladı. Bu yeni dizilerin kazandığı başarı, basın ajanslarının, «suspense» (heyecan) ve harekete önem vermesine yol açtı.
Böylece, Chester Gould, Dick Tracey (1931) ile poli’s romanını resimli romana aktarırken Alexander Raymond (1911-1956), bir polisiye macerayı (Secret Agent X-9), uzak ülkeleri ele alan bir hikâyeyi (Jungle Jim) ve bir bilimsel macerayı (Flash Gordon) yayımlamağa başladı. Bununla beraber Harold Foster Prince Valianfı ile (1937) Eskiçağ veya Ortaçağ maceralarıyle ilgi topluyordu. Bu arada, ressamların çoğu, geleneksel sanat kurallarını resimli romana uygularken, Milton Caniff, Frank Robbins ve Frank Godvin (Connie, 1932) gibi sanatçılar da resim veya sinemaya has usulleri uygulayarak özel bir üslûp bulmağa çalıştılar. Böylece, kompozisyon (helezonî, piramit biçiminde v.b.) resimli romana girdi.
Resimlerin çerçevesi, eşkenar dörtgen, elips ve daire şeklini aldı. Seçilen konular genellikle cepheden çizilirken, ressamlar yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya görüntülerden de yararlanmağa başladılar. Rengin kullanılışı estetik bir değer kazandı; renk çoğu zaman gerçeğe uygun olmuyor ama psikolojik ve dramatik etkileri pekiştirmek için kullanılıyordu. Macera konularını işlemekte kullanılan bu yeni araçlar, 1933′te yayımlanan ilk resimli roman kitaplarının çok kısa zamanda başarı kazanmasını sağladı.
Bu kitaplar önce basında çıkmış çeşitli bantları yeniden yayımlamakla yetiniyordu (New Fun, 1935); daha sonra sadece bir tek kahramanın maceralarını kapsadı (Superman, 1938).
Macera romanları türü, 1940′ta resimli roman üretiminin yarısına ulaşıyordu ama mizah romanları da kimi zaman ağır basıyordu. Elzie Segar’ın Temel Reis’i (Po-pey) [1929], Murat Young’un Fatoş’u (Blondie) [1930] ve Al Capp’ın Hoş Memo’su (Lil’Abner) [1934] bunun örnekleridir. Ne var ki, mizahî resimli romanın ticarî başarısı durmadan artarken, bu romanları yaratanların hayal gücü tükeniyor ve canlı resme (Miki Fare [Micket Mouse], Vakvaka Kardeş [Donald Duck, 1931]) ve hayalî konulara (Lee Falk’in Mandrake’si [Mandrake the Magician]) daha fazla başvuruluyordu.
Avrupa’da en çok ilgi gören resimli romanlar ise şunlardı: Almanya’da Erich Ohser’in Vater und Sohn’u (1934), Fransa’da A. Daix’in Profesör Nimbus’u (Le Professeur Nimbus) [1934], İtalya’da Giovanni Scolari’nin Saturno Contro la Terra’sı ve özellikle Belçika’da Herge’nin Tenten’i (Tintin) [1929]. İkinci Dünya savaşı sırasında, Dave Breger’in G. L. Joe’su, George Baker’in Sad Sack’ı, Milton Caniff’in Maie Call’u (1942) gibi, amerikan askerleri için özel olarak çizilmiş yeni resimli romanlar ortaya çıktı. Buna rağmen günlük gazetelerde resimli roman boyutlarının küçültülmesi macera romanlarının ve desenin gelişmesi üstünde olumsuz bir etkisi oldu. Crockett Johnson’un savaş zihniyetine karşı koymak için yarattığı Barnaby (1942) bu devrenin en ilgi çekici eseridir.
Savaş sonrası, resimli romanlarda, amerikan toplumunun karışıklığı ve şaşkınlığı görülür. Burne Hogarth’ın Drago’su (1945), Alex Raymond’un Rip Kirby’si (1946) ve Milton Caniff’in Steve Canyon’ı (1947) gibi askerden yeni terhis edilmiş kahramanlar, özellikle ahlâk ve fikir meseleleri üstünde dururlar. Avrupa’da kâğıt tüketiminin kısıtlanması, din ahlâkiyle laik okulun karşı koyması ve siyasî kavgalar, resimli basının gelişmesini engelledi. Bununla beraber Jean Ache (Arabelle la derniere Sirene) [1947], Edgar P. Jacobs (Professeur Mortimer) [1946] gibi genç ressamlar ilk eserlerini verdiler. Franquin, savaştan önce R. Velter’in yarattığı bir kahraman olan Sipru’yu (Spirou) yeniden ele aldı ve Maurice De Bevere sevimli kovboy Red Kit’i yarattı (1946). 1950 Yılı başlarında amerikan resimli romanının içine düştüğü acıklı hal, bu türün estetiğini ve ahlâkını tenkit eden eğitimci ve psikologların saldırısını haklı gösterecek gibidir.
Bu sırada Walt Kelly’nin resimli masalları (Pogo, 1949) ve Charles Schultz’un korkunç çocuksu dünyası (Peanuks, 1950) ile, resimli roman, önemli insanî ve siyasî meselelere el attı. Fikir yanı ağır basan bu resimli romanlar kısa zamanda tutundu ve Jules Feiffer (Feiffer) [1956], Mel Lazarus (Miss Peach) [1957] ve Johnny Hart (B.C.) [1958] tarafından taklit edildi. Fakat bu serilerin yanı sıra, Ailen Saunders’in Worth’s Family’si (1947) gibi melodramları da rağbet gördü ve bunlardan «sabunlu opera» (soap opera) denilen tür doğdu. Stan Drake’ın The Heart of Juliet Jones’u (1953), Leonard Starr’ın On Stage’ı (1957) ve Alex Kotzy’nin Apartment 3-G’si (1962) bu son türün örnekleridir.
Amerika’daki yeniliğe paralel olarak, resimli roman, bütün dünyada hızla gelişti. İngiltere’de yetişkinlerin okuduğu resimli romanların yapımı olağanüstü bir miktara ulaştı (Leslie Caswell’in Better or Worse’u, Peter O’Donnel’in Modesty Blaise’i, D. Wright’un Carol Day’i, Maz’ın İane, Da-ughter of Jane’i). Bu arada, arjantinli resimli roman sanatçıları, kovboy hikâyelerinde uzmanlaşmışlardı (Arturo del Castillo’nun Randall’i), 1959′dan bu yana Albert Uderzo ve Rene Goscinny, galyalı Asterix’in (Bücür) maceralarını canlandırarak fransız tarihî resimli roman geleneğine yeni bir hava getirdiler.
• Türkiye’de. Türkiye’de ilk resimli hikâye Salih Erimez tarafından Akşam gazetesinde çizildi (1935). Erimez, bu resimli hikâyelerde eski türk yaşayışını dile getirdi. Bugünkü anlamıyle ilk resimli roman tercümesi Mehmet Faruk Gürtunca’nın çıkardığı Çocuk Sesi dergisinde yayımlandı: Baytekin Meçhul Dünyalarda (Alexander Raymond) [1935]. İlk yerli resimli roman da aynı dergide Orhan Ural tarafından çizildi: Zıpzıp Ali ve Arkadaşları (1935). Günlük gazetede yayımlanan ilk resimli yerli roman Vatan gazetesinde Çetin özkırım’ın çizdiği Toprak Kokusu’dur. (1952). Resimli romanı yaygınlaştıran ve geliştirerek çağdaş çizgiye ulaştıran Karaoğlan (Akşam gazetesi) [1961] ile Suat Yalaz oldu. Sezgin Burak’ın çizdiği Tarkan adlı resimli roman da ün kazandı. Resimli roman türünde (Turhan Selçuk [Abdülcanbaz], Altan Erbulak [Cafer ile Hürmüz], Oğuz Aral [Hayk Mammer] v.d.) türk karikatüristleri de çeşitli örnekler verdiler. Bugün, Türkiye’de resimli romanlar gazete ve dergilerde yayımlanmakta veya okura dergi halinde sunulmaktadır (Karaoğlan, Tarkan, Malkoçoğlu, Ergenekon v.d.). [LM]
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİMLİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RERES (Demetrio)
Tarih 29 Haziran 2009
RERES (Demetrio), arnavut subayı (XV. yy.). Askerleriyle birlikte Aragonlu Alfonso I’in hizmetine girdi ve Calabria’daki bir ayaklanmayı bastırdı. Buna mükâfat olarak Calabria’da görevlendirildi (1448).
Kendisinden sonra gelenler, Amato, Andali, Arietta Casalnuovo, Vena ve Zangarona bölgelerinde arnavut kolonileri kurdular. İki oğlu, askerlerinin bir kısmını alarak Sicilya’ya geçti ve Sicilya’ya arnavut kolonilerini yerleştirdiler. (M)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RERES (Demetrio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REQUETE
Tarih 29 Haziran 2009
REQUETE i. (isp. k.). XIX. yy.da, Carlos ordularında gönüllü savaşçı (1833-1872). || 1936-1939 ispanya iç savaşında Carlos taraftarlarınca özellikle bask illerinde silâh altına alınarak Franko’nun safında savaşan birliklere katılmış asker. (L)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REQUETE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REPİNGTON (Charles A’Court)
Tarih 29 Haziran 2009
REPİNGTON (Charles A’Court), ingiliz subayı ve askerî yazarı (Londra 1858-Hove, Sussex 1925).
Afganistan ve Sudan’da hizmet gördükten sonra, 1902′de ordudan ayrıldı ve 1904′ten 1918′e kadar Times’ın sonra Morning Post’un askerî muhabirliğini yaptı. Birinci Dünya savaşı üstüne birçok eser yazdı. (L)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REPİNGTON (Charles A’Court) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENAU D’ELİÇAGARAY (veya ELİSSA-GARAY)
Tarih 27 Haziran 2009
RENAU D’ELİÇAGARAY (veya ELİSSA-GARAY) [Bernard], Küçük Renau veya Deniz şairi denir, fransız askerî mühendisi (Armendarits, Bearn 1652 – Pougues 1719), Büyük amiral kont de Vermandois ile birlikte çalıştı (1679), matematik formüllere göre gemi inşasını kabul ettirdi, bombalı galyotları icat etti ve bunları Cezayir (1682) ile Cenova’ya (1683) karşı kullandı.
Nord’daki mevkilerin tahkiminde Vauban’a yardım etti. Philippsburg (1688), Mons (1691) ve Namur (1692) kuşatmalarını yönetti. Theorie de la Manoeuvre des Vaisseaux (Gemilerin Manevrası Üstüne Teori) [1689] adlı bir eser yazdı. Bahriye genel müfettişi oldu; ispanya hizmetinde çalıştı (1705-1710). (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENAU D’ELİÇAGARAY (veya ELİSSA-GARAY) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Reisebilder (Yolculuk Resimleri)
Tarih 27 Haziran 2009
Reisebilder (Yolculuk Resimleri), Heinrich Heine’nin eseri
(1. kısım 1826; 2. kısım 1827; 3. kısım 1830). Heine, bu eserini meydana getirirken, kendi mizacına en uygun edebî anlatım biçimini bulmuştur.
Die Harzreise (Harz’ta Seyahat) adlı eserinde taslağı üstünkörü kurulmuş bir duygusal serüveni anlatır ve yücelerin temiz havasında üniversite hayatının yavanlıklarını unutmağa çalışır. Das Buch Legrand bölümünde, davulunu çalarak bütün Napolyon destanını canlandıran eski bir imparatorluk askerini dinletir; Die Bader von Lucca (Lucca Banyoları) ile Die Stadt Lucca’da (Lucca’ Şehri) acı alaylarını şair August von Platen’e yöneltir ve çeşitli hıristiyan kiliseleri arasında eğlenceli bir karşılaştırma yapar.
İzlediği tarz, gezdiği yerlerden çok hayal gücüyle yaptığı ideal yolculuğun tasvirine dayanır. Reisebilder’âe, bize sunulan şey, «görülmüş şeyler»den çok bir seyircinin,’ yani Heine’nin, ruhudur. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Reisebilder (Yolculuk Resimleri) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REİS
Tarih 27 Haziran 2009
REİS i. (ar. res’ten re’ls). Esk. Başkan: Yalnız kendisi İlhan namıyle bunların reisi mevkine geçerdi (Ziya Gökalp).
Bir kardeşinin karısı Hıdiv ailesinden geliyordu, öbürününki bilmem hangi Kafkas kabilesinin reisinin kızıydı (A. H. Tanpınar). işte bu Jön Türklerden birîsi benim! Ben onların reisiyim
(Ömer Seyfeddin).
— Esk. Reis-i kabile, kabile reisi. Reis-i vükelâ, başbakan.
— Denize. Bir balıkçı kayığı veya teknesine kumanda eden kişi. // Esk. Osmanlı donanmasında gemi kaptanına verilen ad. (Koca reis de denir.) [XVII. yy.a kadar osmanlı deniz ümerası bu adla anılırdı. XVIII. yy. başlarından itibaren bunun yerine kaptan denilmeğe başlandı.] || Reis gediği, reisliğe tayin edilmek üzere aday olarak seçilmiş denizci. (Kapudanei hümayunla, kalyonlar mürettebatı arasından seçilirdi.) Reisi padişah, baştardai hümayun reislerine verilen ad. || Reisi paşa, kaptanpaşa gemisinin reisi.
— Tasav. Nakşibendî tarikatında yüksek sesle zikredenlerin («cehrî») toplandıkları tekkelerde ayakta yapılan âyini yöneten kimse. («Devir» adı verilen bu törende birtakım özel rakslar yapılır, bunların bir düzen içinde yürütülmesi reis tarafından sağlanırdı. Tekke musikisini de bilen bu görevliler zakirbaşının ve zâkirlerin okudukları ilâhilere uygun olarak zikri düzenler, duruma göre ağırlaştırır, tizleştirir ve genel ahengi sağlarlardı.)
— Teşk. tar. Reisül-küttâb (veya reis efendi). Bk. REİSÜLKÜTTAP. || Reisül musevvidin, Şeyhülislâmlık dairesinin büyük memurlarından biri. (Reisül musevvidin, Fetvahanede çalışırdı; maiyetinde muhtelif müsevvidler bulunurdu. Müsevvidler, istenilen fetvaları fetva kitaplarından çıkarırlar ve kaleme alarak fetva eminine sunarlardı.) || Reisül ulema, Rumeli kazaskerliği yapanların en kıdemlilerine verilen unvan. (Bu unvan, ihtiyarlık veya bilimsel yeteneği değil, meslekte olan kıdemi gösterirdi. Yalnız bir paye olan bu unvanın maaş ve ödeneği yoktu.) [M]
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REİMS
Tarih 27 Haziran 2009
REİMS, Fransa’da Marne idare bölgesinde idare çevresi merkezi, Champagne’ın kuzeyinde, İlede-France yamacı yakınlarında; 160 000 (banliyölerle birlikte
175 000′e yakın) nüf.
Üniversite. Dokumacılık (yün işçiliği) merkezi, Champagne şarapları yapımı, demircilik, elektrik malzemesi, makine sanayii, camcılık v.b. önemli bir ticaret merkezi.
• Tarih. Galyalı Remi’lerin başkenti olan eski Durocortorum şehri (bugün Reims), roma hâkimiyeti sırasında Gallia Belgica’nın merkezi oldu ve Belçika yolu üzerinde önemli bir konak yeri haline geldi. 290′da bir piskoposluk merkeziydi. Aziz Remi’nin piskoposluğu sırasında Clovis, Hıristiyanlığı burada kabul etti; Fransa kralları, bu olaydan sonra bu şehirde taç giymeğe başladılar; 1548′de bir üniversite kuruldu. Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında şehir, bombardımanlardan büyük zarar gördü.
• Askerî tarih. Belçika ile Bourgogne ve Paris ile Lorraine arasındaki ulaşım yollarının kavşak noktasında olan Reims hemen her devirde askerî açıdan önemli rol oynamıştır. 1 Eylül 1914′te Almanlar tarafından işgal edilen şehir, 13 eylülde Fransızlar tarafından geri alındı ve o tarihten itibaren Fransa sınırları içinde kalmakla beraber çeşitli savaşlara sahne oldu. General Eisenhower ve müttefik genelkurmay başkanları, 7 mayıs 1945′te alman generali Jodl’un teslim olma teklifini burada kabul ettiler.
• Güzel sanatlar. Şehirde Roma devrinden kalma birçok kalıntı vardır. Bunlar arasında «Mars kapısı» adı verilen bir zafer takı ile bir amfiteatr sayılabilir. Reims’te Ortaçağdan kalma en eski kilise Saint-Remi’dir. Ayrıca, büyük bir kısmı XIII. yy.da yapılmış, ama birçok değişikliğe uğramış ve Birinci Dünya savaşında çok zarar görmüş olan Saint-Jacques kilisesini de anmak gerekir Şehrin katedrali ise, Ortaçağdan kalma en ilgi çekici binadır.
1211′de eski bir karolenj tapınağının kalıntıları üzerine inşa edilen bu katedralin yapımı ancak XIII. yy. sonuna doğru tamamlanabildi. Yapımında çalışan ustaların adları katedralin içindeki bir labirentte yazılıdır: Jean d’Orbais, Bernard de Soissons ve ana cepheyi yapan Robert de Coucy. Çeşitli atelyelerde yapılmış olan ve katedralin dış kısmını süsleyen heykel grupları (Tebşir, Meryem’in Ziyareti, Meryem’in Kiliseye Takdim Yortusu; Gülümseyen Melek, Havva, «Philippe Auguste» adlı kral) gotik fransız sanatının en güzel örneklerindendir. Koro yerinin vitrayları XIII. yy.dan kalmadır. Reims, müzelerinin zenginliği bakımından da önemli bir şehirdir. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİMS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REİCHSWEHR
Tarih 26 Haziran 2009
REİCHSWEHR i. («devlet savunması» anlamında alm. k.). Versailles antlaşması (1919) gereğince kurulan alman ordusuna 1921-1935 arasında verilen ad.
(Bk. ALMANYA, Askerî tarih.) [L]
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİCHSWEHR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REGULARES
Tarih 26 Haziran 2009
REGULARES çoğl. i. (isp. k.). 1911′den itibaren Fas’ın eski ispanyol bölgesinden toplanan yerlilerle kurulan askerî birliklere verilen ad. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGULARES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REGİLLİANUS veya REGALLİANUS (Quintus Nonnius —)
Tarih 26 Haziran 2009
REGİLLİANUS veya REGALLİANUS (Quintus Nonnius —), «otuz tiran»dan biri (öl. M.S. 263).
Daçyalı idi. Sarmatlarla yapılan çarpışmalarda başarı gösterdi. 259′da Carnuntum’da tahtı zorbalıkla ele geçirdi. Askerleri veya Gallienus tarafından öldürüldü. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGİLLİANUS veya REGALLİANUS (Quintus Nonnius —) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REGGİO Dİ CALABRİA
Tarih 26 Haziran 2009
REGGİO Dİ CALABRİA, italya’da şehir, il idare merkezi, Calabria’da, Messina boğazı kıyısında; 153 400 nüf. Millî müze (eski eserler).
1908 Depreminden sonra yeniden kurulan şehrin, birbirini -diklemesine kesen caddeleriyle modern bir görünüşü vardır. — Reggio di Calahria ili, 609 100 nüf. İtalya yarımadasının güneybatısında uzanır; dağlık ekseninin kenarında kıyılara doğru tepeler yükselir. Halk geçimini tarımdan (özellikle turunçgiller) sağlar.
• Tarih. Reggio di Calabria (yun. Rhegion, lat. Regium), M.ö. 720 yıllarında, Eğriboz’daki Khalkis şehrinden gelen bir koloni tarafından kurulmuştu. M.ö. 600′de bu koloniye bir grup Messenia’lı da katıldı. Ülke, kanunlarını Kharandos’un hazırladığı bir oligarşi sistemiyle yönetiliyordu. 494′te, Messenia’lı Anaksilas, iktidara el-koyarak zorbalık rejimini kurdu.
Anaksilas’tan sonra kurulan demokratik hükümet 433′te Atina ile birleşti. 387′de şehir Syrakusai’liler tarafından hemen tamamıyle yıkıldı. Yeniden yapıldıktan sonra ancak 351′de hürriyetini kazanabildi. Roma bir garnizon yerleştirdiği (282) şehri Bruttium’lularla, Pyrrhos’a karşı korudu. M.ö. 89′da municipium olan şehir, Augustus’un emekli askerlerini yerleştirerek Regium Julium adını vermesinden sonra uzun süredir kaybettiği canlılığını yeniden kazandı. Hâlâ yunanca konuşulan şehir, sonradan bizans (piskoposluk metropolitlik haline getirildi, bizans kültürü yerleşti, nüfus arttı) ve arap (901-909, 918-920, 922-936, 951-956, 975, 1001-1027) hâkimiyetini kabul etti.
1060′da Roberto Guiscardo’nun aldığı şehir, XVI. yy. da sık sık Osmanlıların hücumuna uğradı (Barbaros Hayreddin Paşa [1545], Mustafa Paşa [1550], Sinan Paşa [1595), 1783′te ve 1908′de depremlerle yıkıldı. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGGİO Dİ CALABRİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Reform
Tarih 26 Haziran 2009
Reform, XVI. y.da Avrupa’nın büyük bir bölümünü papaların hâkimiyetinden çıkaran ve protestan kiliselerinin kurulmasına yol açan dinî hareket.
XV. yy.ın sonunda, hıristiyan kiliselerince istenen dinî ve ahlâkî reform, birtakım vaizler tarafından başlatılmıştı. Ne var ki Roma, dünyevî nüfuz siyasetinden caymadığı gibi yüksek kilise makamlarına tayin yapma sistemini de düzeltmeğe yanaşmıyordu. Halk derin bir huzursuzluk içindeydi ve bütün aydınlar bu duruma bir çözüm yolu bulunmasını istiyorlardı. Erasmus’un eserleriyle, Kutsal Kitap üstünde filoloji incelemeleri başlamış, dinî inanç ve kurumların tenkidine girişilmişti.
10 Kasım 1483′te Saksonya’nın Eisleben şehrinde doğan Augustinus rahibi Martin Luther, uzun süren bir vicdan bunalımından sonra, Aziz Paulus’un «Romalılara Mektup»unda, insanın manevî kurtuluşunu doğrudan doğruya iman’a bağlayan bir metin buldu. Bu metin bütün protestan kiliseleri için bir ilahiyat, bir ahlâk ve bir mistisizm kaynağı olacaktı. Johannes Tetzel’in yönetimindeki Dominiken rahipleri Saksonya’da gürültülü bir kampanya ile, papa Leo X’un San Pietro kilisesinin yeniden yapılması için gereken maddî imkânları sağlamak amacıyle satışa çıkardığı endüljans’lara müşteri toplamağa çalışırlarken, Luther, Wittenberg üniversitesinde kendi iman doktrinini okutmağa başlamıştı bile. 31 Ekim 1517′de, endüljans’ların dayandığı ülkeye ve fiilî uygulamaya karşı doksan beş tez ilân etti.
Ama henüz papaya başkaldırmış değildi. Bu tutumundan doğacak devrimci sonuçları, iki yıl içinde, yavaş yavaş geliştirecekti. Sonunda, haziran 1519′da, Leipzig’de ilâhiyatçı Johann Eck’e karşı, Kutsal Kitap araştırmalarında tek otoritenin, serbestçe kullanılan kişisel yargı olduğunu açıkladı.
Luther’in protestosu katolik dünyasında büyük bir yankı uyandırmıştı. İbranî dili uzmanı Johann Reuchlin’in yeğeni Melan-chthon gibi birçok genç ilâhiyatçı Luther’i destekliyordu; Ulrich von Hutten ona Rheinland ve Schwaben şövalyelerinin desteğini vaat etti. Erasmus da, Saksonya seçicisinin himayesini sağlamıştı. Bunun üzerine Luther 1520 haziranıyle eylülü arasında yayımladığı üç başlıca eserinde doktrinini açıkladı.
Doktrinin anahatları şunlardı: evrensel ruhanîlik ilkesi, kutsal sırların üçe indirilmesi, kişi vicdanının hürriyete kavuşması ve aynı zamanda din bütünlüğü, kilise ve siyasî disiplin zorunluğu. Luther, aralık 1520′de, kendisini afaroz eden Leo X’un kararnamesini Wittenberg’de alenen yaktı. Ocak 1521′de imparator tarafından Worms diyetine çağrıldı ve fikirlerini cesaretle savundu. Saksonya seçicisi kendisine Wartburg’da inzivaya çekilebileceği bir yer sağladı. Luther orada «Reform»un eline bir silâh vermek için Kutsal Kitap’ı Almancaya çevirmeğe koyuldu.
Luther’in Wittenberg’deki en ateşli taraftarı olan Andreas Karlstadt, bunun üzerine rahiplerin yemin mecburiyetini kaldırdı, din adamlarının da evlenebileceğini ilân etti ve kutsal resimlere tapınmaya son verdi. Missa âyini bir «kurban» olmaktan çıktı ve bir anma töreni haline geldi. Wartburg’dan dönen Luther bu oldubittileri onayladı. Daha o zamandan, doktrinlere sansür koyma fikrini benimsemeğe başlamıştı; nitekim fazla radikal bulduğu Karlstadt’ı Saksonya’dan çıkarttı; eyalet içinde, tapınma âyinleri ve papazları olmayan dinî topluluklar kurmağa kalkışan Thomas Münzer Mülhausen’e sığınmak zorunda kaldı.
1524′ten beri, Güney Almanya’da, Münzer tarafından kışkırtılan bir köylü ihtilâli gelişiyordu. Luther, prensleri bu ihtilâli bastırmağa teşvik etti; o sıralarda bir «Devlet kilisesi» fikrini benimsemeğe başlamıştı. İmparator ve katoliklerle mücadelesinde prenslerin yardımına muhtaçtı. 1528′den beri devlet adına kiliseleri denetleyen «ziyaretçiler» de çok geçmeden bir çeşit yeni piskoposluk kurdular. Karlstadt’ın görüşü, İsviçre’de ve Ren havzasında kabul edilmeğe başlanmıştı. Antik hümanizme bağlı olan ve isviçre’den paralı asker alınmasına karşı gelmesiyle tanınan Uhich Zwingli, Luther’in çağrısına uydu ve tasarladığı reformlar gereğince 1525′te Zürich’te, 1528′de Bern’de Kutsal sırları reddetti ve litürjiyi çok sadeleştirdi. 1529′da Basel’de Oecoîampade, katoliklere ve hattâ Roma’ya sadık kalan Erasmus’a karşı Zvvingli mezhebini yaydı.
Bu mezhebi, Strassburg’ta da, 1524′te Martin Bucer kabul ettirmişti.
Kilise mülkünün el değiştirmesinde çıkar gören alman prensleri Luther reformunu destekliyordu. 1525′te katolikler Dessau’da bir savunma birliği kurunca, Saksonya seçicisi ile Hessen İandgrafı Philipp, buna karşılık, Gotha’da bir «İncil birliği»nin başına geçtiler (1526). Güney almanya şehirlerindeki Zvvingli taraftarları ise bu birliğin dışında bırakıldı. Avrupa siyasetinin papadan uzaklaştırdığı imparator, 1526′da devletlere kendi sınırları içinde din meselesini istedikleri gibi çözümlemek yetkisini vermişti; ama papayı yendikten sonra bu tavizlerini inkâr etti (1529).
Reform taraftarları bu tutumu «protesto» ettikleri için, bağlı oldukları kiliselere «protestan» adı verildi. 1529′da Marburg’da Luther ile Zvvingli arasında yapılan uzlaşma teşebbüsü sonuç vermedi. Ama imparator, fransız ve türk tehlikesi karşısında, 21 haziran 1530′da topladığı Augsburg diyetinde, Reform taraftarlarıyle Roma taraftarlarını birleştirmeğe çalıştı. Melalanchthon çok önemli tavizler verdi; ama ne zwingli’ciler ne de katolikler anlaşmaya hazır değildi. Sonunda Luther’in sabrı taştı ve gürültülü tartışmaların ardından ilişkiler kesildi.
Mart 1531′de, Luther’in reformunu kabul eden prensler ve şehirler Smalkalde birliğini kurdu. Zwingli’nin ölümünden sonra (11 ekim 1531), taraftarları 25 mayıs 1536′da Luther ile Witenberg uzlaşmasını yaptılar. 1532′de Smalkalde birliğinin Fransa ile yaptığı ittifak karşısında imparator daha ılımlı bir siyaset benimsemek zorunda kaldı. 1525 Köylü ihtilâlinin bir devamı olan ayaklanma, yani Strassburg’tan Amsterdam ve Münster’e kadar papazsız ve prenssiz bir toplum kurmak ve yetişkinlerin vaftiz edilmesini’ öngören bir kilise meydana getirmek amacında birleşen anabatistlerin ayaklanması karşısında, reformcularla katolikler bir an için birleştiler.
Bir prenslik ordusu Münster’e girerek korkunç misilleme hareketlerinde bulundu. Ancak imparatorun Luther ve Zwingli taraftarlarını Roma ile uzlaştırmak için harcadığı bütün çabalar (Hagenau ve Worms görüşmeleri ve 1541 Regensburg diyeti) ilâhiyatçıların inatçı tutumu yüzünden sonuç vermedi.
• Reform imparatorluk sınırlarını aşmağa başlıyordu. Anvers’te, Luther’in ilk yazılan 1518′den itibaren okunmağa başlanmıştı. Brüksel’de Marguerite d’Autriche’in hükümeti danışma için Erasmus’u ve bazı erasmus’çulan çağırdı. Ama 1520 ile 1531 arasında imparator emirnameleri, Kiliseden ayrılanların ölüm cezasına çarptırılacağını ilân ederek hiç olmazsa görünüşte başarı sağladı. Ne var ki, yine de anabatist propagandasının önü alınamamıştı. O sırada İsveç’te kral Gustaf I Vasa, İsveç’i Danimarka boyunduruğundan kurtarıyor (1523), itibarını kaybetmiş bir papaz sınıfının mülklerini kamulaştırıyor ve 1529′dan itibaren de millî monarşiye sıkıca bağımılı resmî bir luther’ci kilise kurmağa çalışıyordu.
Danimarka’da kral Christian II bir ihtilâlle devrilmiş, Friedrich I, Luther’ciliği resmî din haline getirmişti. Kısa bir süre sonra, Friedrich Iin tahtta hak iddia eden bir katoliği yenmesi Norveç’in protestan olmasına yol açtı (1537). İngiltere’de, kral Henry VIII, nazır Thomas Wolsey’in yardımıyle, aslında Luther’ciliğe kesinlikle karşı çıkan bir disiplin reformuna girişmişti. Ama Henry VIII, Kari V’in teyzesi olan karısı Catherine of Aragon ile evliliğinin bozulmasını istiyordu. Papa ise, imparatorun etkisi dolayısıyle, bu evliliği bozmadı. Bunun üzerine, kralın danışmanı Cromwell, 11 şubat 1531′de, kiliseyi tahta bağımlı kılan bir tasarıyı parlamentodan geçirdi. Oysa nazır Thomas Mora sapkınlığı ezmeğe devam ediyordu.
Cambridge’li bir ilâhiyatçı olan Thomas Cranmer, kralı papaya rağmen boşanmağa teşvik etti. Sonunda, Henry VIII, 11 temmuz 1533′te Anne Boleyn ile evlenince papa tarafından afaroz edildi. Ocak 1534′te de anglikan sapkınlığının yerleşmesine yol açan eylemler başladı. Katolik birliğini savunanlar, en ünlüleri Thomas More olan birçok kurban verdi. 1537′de ilân edilen Book of Ârticles, içinde yine de birçok katoliklik unsuru bulunan bir Protestanlık ortaya koyuyordu. İskandinavya’da olduğu gibi, İngiliz Protestanlığında da, kilise yöneticilerinin kademeleşmesi muhafaza edildi. Kilise mülkleri satışa çıkarıldı ve 1539′da ilân edilen 6 maddelik kararnameyle, sapkınlıkların kovuşturulması için engizisyon usullerinin uygulanması öngörüldü.
Bu arada, Fransa kilisesinde de derin değişiklikler başlıyordu. Jacques Lefevre d’Etaples, 1521′de, Meaux piskoposu Guillaume tarafından bölgesindeki reform çalışmalarına katılmağa çağrıldı ve ilk iş olarak da Yeni Ahit’i Fransızcaya çevirmeğe başladı. Bu arada tapınma usullerinde de sadeleşmeye gidiliyordu.
Lyon ve Meaux’da, reform propagandası sosyal bir nitelik kazanmağa başlamıştı. 1525 Pavia yenilgisinde kralın esir düşmesinden sonra naip Luisa di Savoia bir süre sapkınlığı bastırma siyaseti güttü. Lefevre d’Etaples, Strassburg’a sığınmak zorunda kaldı. Dört yıl sonra, Louis de Berquin’in ölüme mahkûm edilmesi Luther ve Zwingli propagandasını durdurdu. Kral François I, siyaset gereği papa. Clemens VII’ye yaklaşmıştı. 1534′te reform taraftarları propaganda afişleri asmağa başlayınca, Fransa hükümeti kıyıma geçti.
• Lefevre’in öğrencisi olan ve İsviçre’ye sığınan Guillaume Farel, Neuchâteld’e bir zwingli kilisesi ve faal bir propaganda merkezi kurmayı başarmıştı. 1535′te ise, Savoia dükünün ve piskoposunun boyunduruğundan kurtulan Cenevre’ye reform hareketini getirdi. Bu arada,
1 kasım 1533′te fakültelerin açılışı dolayısıyle rektör Nicolas Cop’u reformcu bir konuşma yapmağa teşvik eden Jean Calvin Basel’e sığınarak orada Oecolampade’ın doktrinini benimsedikten sonra 1536 martında İnstitution de la Religion Chretienne (Hıristiyan Dinî Kurumu) adlı kitabını yayımladı.
Calvin’in otoritesi, 1536 sonundan beri Farel’in ısrarı üzerine kaldığı Cenevre’de yayılıyordu. Calvin, Saint-Pierre vaizi olarak, institution Chretienne’i fransızca bir ilmihal biçiminde özetledi. 10 Kasım 1536′da Farel, her yurttaş için zorunlu olan iman düsturunu açıkladı. Ama bu çeşit bir kısıtlamayı ne liberal burjuva sınıfı, ne cumhuriyet topraklarına sığınmış anabatistler, ne de Kutsal Kitap’ın serbest yorumu sonucunda Arianus’çuluğa ve tabiî dine varan rasyonalist ilâhiyatçılar kabul ediyordu. Güçlü bir muhalefet, 23 nisan 1537′de alınan ve 26 mayıs 1538′de onaylanan bir kararla Farel ile.
Calvin’in sürgün edilmelerine yol açtı. Calvin, Strassburg’da Fransız Mültecileri kilisesini yeniden kurdu ve Hagenau’da, Worrns’ta, Regensburg’ta, iuther’cilerin Roma ile uzlaşmaması için mücadele etti. 1540 Seçimlerinde Protestanların kazanması Calvin’in 13 eylül 1541′de muzaffer olarak dönmesini sağladı. 20 Kasım 1541′de yayımlanan Orâonnances Ecclesiatiqueslerle hıristiyan reformu kesinleşti. Bu reforma uygun olarak kilise, kişilerin ve devlet memurlarının tutumunu denetleyen bir kurul tarafından yönetiliyordu. Muhalefet liderleri sürüldü veya ölümle cezalandırıldı. Aragon’lu bir doktor olan ve Teslis’i inkâr ederek bütün hıristiyan kiliselerini öfkelendiren Miguel Servet (Christianismi Restitutio, 1553) Calvin tarafından katolik engizisyonuna ihbar edildi.
Hapisten kaçarak Cenevre’ye sığman Servet tutuklandı ve 28 ekim 1553′te yakıldı. Bu gaddarlığın uyandırdığı kızgınlık uzun süre yatışmadı. Ama Calvin konseylerde, fransız mültecilerinden de destek gören sağlam bir çoğunluğa dayanıyordu. 1559′da Cenevre’de kurulan ve Theodore Beze’in yönetiminde bulunan Cenevre akademisi, Avrupa’nın en yüksek protestan okulu oldu. Wittenberg’in yapamadığını şimdi Cenevre başarıyordu. Yani şehir, militan Protestanlığın merkezi olmuştu. Kari V’in baskı siyaseti sonucunda Hollanda ve özellikle de Anvers’te gerileyen Protestanlığı Calvin’cilik yeniden canlandırdı.
İngiltere’de ise Henry VIII’in 28 ocak 1547′de ölmesinden sonra Calvin’cilik ikinci bir reformun ilham kaynağı oldu. Edward VI’nın henüz bir çocuk olmasından istifade eden Somerset ve daha sonra da Warwick, Cranmer’in yardımıyle, papazların evlenmemesini öngören hükmü ve kilise sunaklarını kaldırdılar ve sadece dinî görevlerde bir kademeleşmeyi kabul ettiler. Prayer Book’un (Dua Kitabı) 1549 ve 1552′de yayımlanan iki ayrı metni dua ve tapınmada birlik kurulmasını sağladı. Kral François I’in saltanatının son yıllarındaki kovuşturmalara ve sert kararnamelere rağmen Calvin’cilik krallığın hemen hemen bütün eyaletlerinde protestan kiliseleri kuruyordu. Ayrıca, Calvin’in üç delegesinin huzurunda mayıs 1559′da Paris’te ilk Sinod toplandı.
Bu arada, daha sonraları Karşı Reform adıyle anılacak olan hareket de teşkilâtlanıyordu. Bu hareket, gücünü, bazı küçük sapkın topluluklarının kolayca yok edildiği İspanya’dan ve İtalya’dan alıyordu. Ama Roma başlangıçta bazı hayal kırıklıklarına uğradı. 1545-1548 Arasında, Trento konsilinin ilk toplantıları Papalık kurumunda derin değişiklikler yapılması konusunu pek önemsememişti. Ayrıca, ne imparator ne de Fransa kralı, konsilin kararlarını kabul etmemişti. Protestan kiliseleri temsilcilerinin istemeyerek ve çok geç çağrıldıkları yeni görüşmelerse 1551′de başladı ve 28 nisan 1552′de savaşın taşlamasıyle yarıda kaldı.
18 Şubat 1546′da Luther öldüğü zaman. Karşı Reform, Lutherci’liğin yok olacağı umuduna kapıldı. Saksonya dükü Moritz’in yenilgisinden sonra Mühiberg’de galip gelen Kari V, 19 mayıs 1547′de Wittenberg’e girmişti. Ama imparator, Roma’nın beklediği tavizleri vermek istemedi. Augsburg’da yapılan bir antlaşma Protestanların temel hürriyetlerini ortadan kaldırmakla birlikte Trento konsilinin kararlarını da uygulatmadı. 1552′de Saksonyalı Moritz imparatorluk davasını terk etti ve savaş yeniden başladı. 3 Ekim 1555′te imzalanan Augsburg antlaşmasıyle de imparatorluğun sınırları içinde protestan kilise ve devletlerin varlığı resmen kabul ediliyor ve her yurttaşın kendi devletinin dinini kabul etmek zorunda olduğu belirtiliyordu. O sırada Protestanlık Almanya’nın üçte ikisine hâkim olmuş, Bohemya’yı ele geçirmiş ve etkisini kısmen Avusturya, Macaristan ve Polonya’ya da yaymıştı.
Reformun henüz iyice yaygın bir duruma gelmediği ingiltere’de katolikler, 3 ağustos 1553′te Henry VlII’in büyük kızı Mary Tudor’un tahta çıkışını sevinç gösterileriyle karşıladılar. Mary Tudor, kardinal Pole ile anlaşarak, İngiltere krallığını Papalık ile uzlaştırmak için çaba göstermeğe başladı. Oğlu Philipp’i kraliçeyle evlendirmiş olan imparatorun aracılığıyle, papa Julius III, kilisenin kamulaştırılmış malları üstünde hak iddiasından vaz geçti ve parlamento 30 kasım 1554′te ingiltere’nin yeniden katolik kilisesine döndüğünü ilân etti. Bundan sonra girişilen kıyımda, Anglikan kilisesi, başta Cramer olmak üzere 277 kurban verdi. Ama 17 kasım 1558′de Mary Tudor ve kardinal Pole öldüler.
Henry VIII ile Anne Boleyn’in kızı Elizabeth, ingiltere kraliçesi oldu. Katoliklikten nefret eden Elizabeth için din bir hükümet aracından başka şey değildi. Babasının reformunu Edward VI’nın reformuna tercih ediyor ve Calvin’ciliğin getirdiği cumhuriyetçi kurumlardan da hoşlanmıyordu. Üç karanameyle, tahtın kilise üstündeki hâkimiyetini yeniden kurdu. 1552 Tarihli Prayer Book (Dua Kitabı) bazı değişikliklerle yeniden yürürlüğe girdi, ingiltere’de «Tanrı çocuklarının katkısız serbestliğini» arayan küçük topluluklar belirmeğe başlamıştı.
Roma, Elizabeth’e karşı İskoçya’nın yardımına güvenebilirdi. Ama John Knox’un ateşli dinî konuşmaları, kişizadelerin düşmanlığı ve halkın hoşnutsuzluğu çok geçmeden kuzeyde de tamamıyle cumhuriyetçi ve piskopossuz bir kilisenin gelişmesine yol açtı.
Fransız Protestanları arasında, krala bağlı subaylar, İtalya ve Fransa’da savaşmış kimseler ve en yüksek ailelerden bazı kişiler yer almağa başlamıştı. O zamana kadar sadece dinî nitelik taşıyan bu topluluk askerî bir kimlik kazanıyordu. Mayıs 1558′de, Preaux-Clercs’de 4 000 kişi, silâhlı kimselerin refakatinde, ilâhiler okuyarak Sen nehri boyunca yürüyüşe geçti. Kral Henri II durumdan kuşkulandı. Guise düklerinin kardeşi olan Lorraine kardinali 1550′den beri Cizvitleri Paris’e kabul etmişti. 1555 Aralık ayında Roma’da papa Paulus IV ile yaptığı görüşmeler sırasında Calvin’cilikle derhal mücadeleye girişmeğe söz vermiş, Roma engizisyonunun Fransa’ya yerleşmesini de memnuniyetle kabul etmişti. 3 Nisan 1559′da imzalanan Cateau-Cambresis antlaşmasiyle, altmış beş yıldan beri süregelen İtalya savaşları ispanya lehine sonuca bağlandı ve iki krallık din sapkınlarına karşı uzlaşmaya vardı.
Henri II Cenevre veya ingiltere’ye karşı bir haçlı seferi düzenlemek istiyordu. 2 Haziran 1559′da Ecouen’da imzalanan yeni bir kararname, Protestanlara kaçmak veya ayaklanmaktan başka bir çare bırakmadı. Paris parlamentosundan dört danışman Bastille’e hapsedilmişti. 10 Temmuzda kralın bir kaza sonucu ölümü, Fransa’da din savaşlarının başlamasını ancak üç yıl geciktirebildi. Bk. PROTESTANLIK. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Reform hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REİCH
Tarih 26 Haziran 2009
REİCH i. Eskiden, genel olarak «devlet» anlamına gelen almanca kelime; günümüzde, Germen imparatorluğunu veya Alman devletinin öbür adlarını belirtmek için kullanılır.
— Ansikl. • İlk Reich veya Kutsal Roma-German imparatorluğu (962-1806). Milletler-üstü bir karakteri olan bu imparatorluk Ortaçağda kendini manevî gücüyle kabul ettirdi; fakat millî ve egemen bir devlet olmağa kalkışınca Otuzyıl savaşlarına sürüklendi ve Vestfalya antlaşmasryle bölündü (1648). Pressburg barışı (1805), Ren Konfederasyonu anayasası (12 temmuz 1806) ve özellikle hükümdar Franz von Habsburg’un Kutsal İmparatorluk tahtından çekilmesiyle
(6 Ağustos 1806) imparatorluk kesinlikle dağıldı.
• ikinci Reich (1871-1918). Bismarck, Prusya kontluğu yerine, egemen bir alman imparatorluğu kurma fikrini yeniden ele aldı ve bunu Versailles’da gerçekleştirdi (1871).
II. Reich, gücünü askerî kuvvet ve iktisadî genişlemeden alan, federatif ve emperyalist bir devlet oldu. 1918 Devrimi imparatorluk rejimine son verdi ama Weimar cumhuriyeti devrinde Reich’ın yapısı hiç değişmedi.
• Üçüncü Reich (1933-1945). Hitler, birleştirilmiş bir Almanya temeli üstüne totaliter
III. Reich’ı kurdu (1933). Hitler’in ırkçı ve ilhakçı siyaseti, Almanya’yı 1945 felâketine sürükledi. (Bk. hitler, nasyonal sosyalizm.) Frankfurt parlamentosu tarafından 27 mart 1849′da ilân edilen rejime de Reich denildi. Ama Friedrich-Wilhelm IV’ün imparatorluk tacını almayı reddetmesi üzerine bu rejim başarısızlığa uğradı. Weimar cumhuriyeti tarafından (1919-1933) kurulan rejime de aynı ad verildi. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİCH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REHİNE
Tarih 26 Haziran 2009
REHİNE i. (ar. rehîn’den rehine). Bir antlaşma, sözleşme v.b. nin gereklerinin yerine getirilmesini sağlamak amacıyle hasım tarafa verilen veya hasım tarafın teminat olarak aldığı kimse.
— ANSiKL. Devl. huk. Eskiçağda ve Ortaçağda, rehine’lerden, antlaşmaların uygulanmasını teminat altına almak için faydalandırdı. Bu usul modern devletlerce terk edilmişse de, önleyici tedbir olarak ve özellikle, halkı işgal kuvvetlerine karşı düşmanca davranışlarda bulunmaktan alıkoymak için rehine alındığı olmaktadır.
Bu tedbirler işe yaramadığı zaman, rehinler misilleme olarak öldürülür. Bu konu devletler hukuku bakımından, sivillerin korunması amacıyle ele alındı, özellikle savaş zamanında sivil halktan rehine alınmasını önleyebilmek için 1949 Cenevre sözleşmesinin 34. maddesi kabul edildi; İkinci Dünya savaşı sırasında, işgal makamları sivil halktan rehineler toplayarak, bunları öldürmüşlerdi. Savaştan sonra kurulan askerî mahkemeler bu fiilleri birer savaş suçu sayarak cezalandırdı. (ML)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REHİNE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REDİF
Tarih 25 Haziran 2009
REDİF i. (ar. ridf’ten redif, arkadan gelen). Ask. Esk. Osmanlı devleti zamanında ihtiyat askerlerine verilen ad: Okumak bahsini geç. Çünkü o defter kapalı // Bir redif zabiti mektepleri debboy yapalt (M.Â. Ersoy). Bugün cuma. Gönüllüler geliyor. Redif taburu toplanıyor (Ömer Seyfeddin). Bk. ANSİKL.
— Ed. Her beytin sonunda kafiyeden sonra tekrarlanan takılar, kelimeler veya kelime grupları. Bk. ANSİKL.
— ANSİKL. Ask. Esk. İlk redif taburları 1835′te Karahisan Sahib (Afyonkarahisar), Ankara, Çankırı, Siroz (Serez) ve Menteşe sancaklarında kuruldu. Redif subayları normal maaşın dörtte birini alırlar, haftada iki gün çalışırlar ve çalıştıkları gün üniforma giyerlerdi. 1837′de bir redif müşirliği kuruldu. 1843′te serasker Rıza Paşa zamanında çıkan askerlik kanununa göre 5 yıllık muvazzaflık devresinden sonra 7 yıllık bir rediflik devresi konuldu.
Muvazzaflık görevini bitiren herkesin 7 yıl süreyle yılda bir ay askerî talim ve terbiye görmesi kabul edildi. 1853′te redifler Hassa, Dersaadet, Rumeli orduları adiyle teşkilâtlandırıldı; ayrıca Arabistan ve Irak ordularının da kurulması planlandı. Hüseyin Avni Paşanın seraskerliği sırasında çıkan kanunda 4 yıllık muvazzaf askerî hizmet, 1 yıl muvazzaf ih-tiyatlıktan sonra 6 yıllık bir rediflik dönemi kabul edildi (1869). Daha sonra rediflik dönemi 8 yıl olarak tespit edildi (1887). Redif ordusu subayları muvazzaf ordudakinin aynıydı; bu subaylar aynı zamanda askerlik şubelerinde memur olarak çalışıyorlardı. Redif teşkilâtı 1912′de kaldırıldı.
— Ed. Redif sayılan parçaların yapı ve anlam bakımından benzer olması gerekir.
Meselâ
Kara gözden dökülen yaşlar içün
Kara bağırda biten bağlar içün
mısralarındaki içün kelimeleri rediftir. Cinaslı mânilerde aralarında cinas bağı bulunan kelimeler redif sayılmaz. Mısra halinde aynen tekrarlanan rediflere nakarat adı verilir. (M)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDİF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Reconquista
Tarih 25 Haziran 2009
Reconquista, hıristiyanların, müslümaniarm elindeki İspanya’yı yeniden fethetmelerini belirtmek için tarihçilerin kullandığı ispanyolca kelime.
Reconquista başlangıçta çok yavaş gelişti. Daha sonraları, her mevsimde tekrarlanan ve değişik sonuçlar veren a-kınlar (algarada) halini aldı, (Bu arada, meselâ 1064′te, Barbastro’ya kadar başarıyle ilerleyen bir akıncı birliği, yağmadan ve şehrin hareminde geçirdikleri eğlenceli saatlerden sonra baskına uğrayarak öldürüldüler.)
Bütün bu çabalar hıristiyanların sürekli olarak savaşa hazır durumda bulunmasını ve henüz birbirinden kopamamış hıristiyan krallıklarında erken sayılabilecek bir millî bilincin uyanmasını gerektiriyordu. Reconquista, bu hıristiyan ülkeleriyle Avrupa’nın öbür krallıkları arasında bir bağ kurulmasına da yaradı. Hıristiyanlık dünyasının uç eyaleti olan İberik yarımadası, Fransa’nın dört yanından koşup gelen şövalyelerle doldu: Charlemagne’ın şövalyeleri, ispanya ordularına katılan Franklar ve XI. yy.da düzenlenen fransız haçlı seferlerinin kumandanları (Gui Geoffroi, Guillaume de Montreuil).
Rahipler de yardımda bulundular. Bunlar, Compostela yoluyle gelerek manastırlarını Aragon ve Castilla’da kuran ve yeniden ele geçirilen şehirlere piskopos sağlayan Cluny rahipleriydi (XII. yy.da yerlerini Citeaux rahiplerine bıraktılar). XII.yy.da ortaya millî askerî tarikatlar da çıktı: sayıları çok az olduğu için Calatrava’yı terk eden Templier tarikatı rahiplerinin yerine burayı korumak amacıyle kurulan calatrava tarikatı; önceleri hacıların korunması için kurulmuş olan santiago tarikatı ve alcan-tara tarikatı gibi.
Bu arada, İberik yarımadasındaki müslümaniarın durumu da fetih-çiler için elverişli bir ortam yaratmıştı. Kur-tuba halifeliğinin parçalanmasıyla (1031) ortaya çıkan ve çok zaman birbirleriyle çekişen Taifes müslüman hükümdarlıklarının kuvvetleri bu çekişmeler yüzünden dağılıyordu. Toledo ve Badajoz hükümdarlıkları Se-villa krallığıyle mücadele etmek zorunda oldukları için kuvvetlerini biraraya getirerek hıristiyanlara tam manasıyle karşı koyacak değillerdi.
Hıristiyan prensleri, bu krallıklardan birini diğerine karşı destekleyerek aralarındaki anlaşmazlıkları körüklüyor, kimine metbuluklarını kabul ettiriyor, kiminden de haraç alıyorlardı. Reconquista’yı, Fransa’ya yaklaşmış ve bir başına kalmış olan Navarra’dan (Calahorra’nın alınması [1045]) çok Aragon’un ve özellikle Castilla’nın eseri saymak gerekir (Toledo kralının [1062] ve Sevilla’nın baş eğmesi [1063]). Fernando I, Valencia’ya 1065′te ulaştı ve hemen geri çekilmek zorunda kaldı. Alfonso VI Toledo’yu 1085′te yıllarca süren bir savaş sonunda ele geçirdi, ispanya müslümanlarının kötü durumu, Fas’tan gelen Murabıtların müdahalesiyle (Yusuf bin Taşfin, 1086) yeniden, düzeldi: Murabıtlar Sagrajas’ta, (Zalaca) Alfonso VI’yı yendiler. Hıristiyan orduları, büyük bir düzensizlik içinde geri çekilerek ancak Fransa’dan yeni takviyelerin gelmesiyle toparlanabildi.
Bundan sonra akınlar yeniden başladı ve Elcid 1094′te Valencia’ya kadar ilerledi. Murabıt saldırısı devam etti ve hattâ 1114′te Barcelona’yı bile tehlikeli duruma düşürdü. Ama Murabıtlar savaş güçlerini çok kısa bir sürede tükettikleri için bu başarıların arkası gelmedi. XII. yy.m ortasında yarımada yeniden fethedilmek ü-zere gibiydi. Muvahhidlerin gelişi ülkenin tümüyle hıristiyanların eline geçmesini yeniden geciktirdi. XIII. yy.ın başında ise, Cas-tilla ile Aragon’un tam bir anlaşmaya varmaları ve Leon birlikleri dışında bütün orduların birleşmesi kesin sonuç veren Las Navas de Tolosa çarpışmasına (1212) yol açtı.
1238′de Jaime I’de Aragon, Balear adaları ile Valencia’yı aldı: Castilîa’lı Fernando III 1236′da Cordoba’yı, 1246′da Jaen’i, 1248′de de Sevilla’yı işgal etti. 1249′da Portekiz Algarva’yı ilhak etti. Bundan sonra, 1492′de Granada krallığının düşüşüyle Reconquista son buldu. Ama bu olay, arkasında, Iberik yarımadasında varlığını uzun zaman sürdürecek izler bırakacaktı: tarikat mülklerinin yol açtığı latifundia meseleleri, kuzey ile güney arasındaki çıkar farkları ve değişik ruh hali, güneydeki halk geleneklerinde görülen islâmî kalıntılar ve ispanyol ruhunun sürekli bir özelliği olmamasına rağmen, iç çekişmeler olduğu kadar denizaşırı fetihlere de yol açan bir haçlı zihniyeti. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Reconquista hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REAYA
Tarih 25 Haziran 2009
REAYA i. (ar. ra’yye’den re<âyâ, otlatılan hayvan sürüsü).
Esk. Bir hükümdarın yönetimi altında bulunan halk: Gadrede reayasına vali-i eyalet // Dünyada ve ukbada ne zillet, ne rezalet! (Ziya Paşa). Padişah Allah'ın vekili olarak bu toprakları reayasına kiracı gibi vermiştir (Kemal Tahir). // Osmanlı imparatorluğunda müslüman olmayan tebaa: Hıristiyanlar Osmanlı devrinde gerçi reaya muamelesi görmekten şikâyetçidirler (F.R. Atay). // Teşm. yol. Hıristiyan (Zt. BERAYA.) || Terfih-i reaya, tebaanın refahını sağlama.
— ANSİKL. Teşk. tar. Başlangıçta, Osmanlı devletinin yönetimi altında bulunan müslüman ve hıristiyan, bütün halk topluluklarına, yönetilen, hükümete bağlı olan topluluk anlamında reaya deniyordu. Sonraları halk, müslim ve gayrı müslim diye ayrılınca, gayri müslim adı altında toplanan bütün tebaaya reaya adı verildi, islâm dininin doğuşundan bir süre sonra, cizye denen özel bir vergi vermekle görevli olan ve islâm dininden başka bir dine bağlı bulunanlara ehli zimmet veya zimmi denmeğe başlandı.'
Gayri müslim olan bu topluluğun verdiği vergiye karşılık bütün haklarının, can, mal ve mesken güvenliğinin sağlanması devlete bırakılıyordu. Devlet ödedikleri vergiden dolayı, yönetimi altında bulunan bütün gayri müslimlerin hayatını korumakla görevliydi, islâm devletinin yönetimi altında bulunan gayri müslimlerle cizye karşılığı ilk anlaşmayı Hz. Muhammed yaptı. Bu anlaşma gereğince devlet, reayanın (gayri müslimlerin) bütün haklarını koruyacak; onların can, mal, ırz ve mesken güvenliğini sağlayacak; inançlarında, ibadetlerinde onları serbest bırakacak; buna karşılık onlar da devlete cizye vereceklerdi. Hz. Muhammed'in ölümünden sonra, Dört Halife ve daha sonra Halid bin Velid devrinde, gayri müslimlerle (reaya) yeni anlaşmalar yapıldı.
Hz. Muhammed'in koyduğu anlaşma hükümleri yürürlükte kaldı ve duruma göre bunlara bazı yeni maddeler eklendi. Yeni alınan ülkelerdeki gayri müs-limlere ve onların rahiplerine iyi davranıldı; inançlarına, geleneklerine, ibadetlerine, sanat, ticaret yapmalarına engel olunmadı; yalnız, verecekleri cizyenin zamanı, miktarı belirtildi, bununla ilgili anlaşmalar yapıldı. Savaşla girilen bir gayri müslim ülkesindeki halk barış isterse onlarla anlaşma yapılır, alınacak vergi (cizye) bir hükme bağlandıktan sonra gayri müslimler devletin yönetimi altına girerdi.
Vergiler, reayanın sayısına ve malî durumuna göre düzenlenirdi. Vergiyle ilgili anlaşmalarda gayri müslimlerin devlet tarafından her türlü saldırı ve haksızlığa karşı korunma gerekçesi özel bir madde olarak yer alırdı. Cizyeyi vermeyen gayri müslimler, islâm devleti tarafından korunmaz, hayat ve malları güven altına alınmazdı. Hz. Muhammed'in kurduğu bir gelenek gereğince yeni ele geçirilen bir gayri müslim ülkesinde halka, önce anlaşma yapmak için üç şart gösterilirdi.
Bunlar: Müslümanlığı, savaşı veya cizyeyi kabul etmekti. Müslümanlığı kabul edenler cizye vermezlerdi. Savaşı kabul edenler savaş kurallarına göre işlem görürdü. Cizye denen özel vergi ödemeyi kabullenenler de devletin yönetimi altına girer, reaya sayılırdı. Cizye vermeyen gayri müslimlerin hayatları, mal ve mesken güvenliği devlet tarafından sağlanmazdı. Buna karşılık, müslümanlar yapılan anlaşmaların gereğini yerine getirmezlerse reaya da vergi vermezdi. Halife Ömer devrinde, reayadan alınan vergi belli bir düzene konuldu, bazı kurallara bağlandı.
Buna göre, zenginler her yıl 48, orta durumda olanlar 24, yoksullar ise 12 dirhem gümüş cizye vermekle yükümlüydü. Ancak, bu miktarlar da dondurulmadı; devrin şartlarına göre, karşılıklı anlaşmalarla değiştirildi. Halifelik Emevilere geçtikten sonra, devletle reaya arasındaki ilişkiler eskisi gibi sürdürüldü. Ancak, devlet giderlerinin çokluğu ileri sürülerek, bazen cizyenin artırıldığı, ağırlaştırıldığı oldu. Bunun üzerine, reaya ile devlet yöneticileri ve hâkim sınıflar arasında bazı geçimsizlikler ortaya çıktı. Reaya, emevî halifelerinin aşırı masraflarından, gereksiz giderlerinden yakınmağa, Hz» Muhammed ve Dört Halifenin yolundan gidilmediğini ileri sürmeğe başladı. Bütün bunlara karşılık, önemli ve devlet düzenini sarsıcı bir olay çıkarmadıkları sürece reayaya fazla baskı yapılmadı.
Emevîler, reayadan yalnız cizye almakla yetinmediler; onlara devlet işlerinde resmî görevler de verdiler. Hesap ve yazı işleri bilen gayri müslimler Divanda görev alırlardı. Bu durum, devletle reaya, özellikle müslümaniarla gayri müslimler arasında bir yakınlaşmanın, devlet düzeninde eşit işlem görmenin açık bir belirtisi sayılıyordu. Bu yüzden, devlet dairelerinde görev almak için, reaya çocukları arasında hesap, yazı ve tercüme işlerini görebilecek nitelikte bir eğitim ve öğretim düzeni uygulanıyordu. Bunun sonucu, Emevîler devrinde birçok gayri müslim yazar, bilgin, hekim yetişti. Abbasîler devrinde de reaya ve müslümanlar arasındaki ilişkiler eskisi gibi sürdürüldü, Hz. Muhammed ve Dört Halife devrinde kurulan geleneğe uyuldu, Cizye, onların düzenlediği şartlar altında toplandı.
Bazen, devletin giderlerindeki durum gereğince, cizyenin miktarında değişiklikler yapıldı. Abbasîler devrinde ve onlardan sonra gelişen müslüman fetihleri sonucu reayanın sayısı çoğaldı. Alınan uzak ülkelerde reaya ile, müslümanlar, özellikle devlet yöneticileri arasında yeni yeni cizye anlaşmaları yapıldı, iran, Mısır, Kuzey Afrika, ispanya gibi ülkelerde kurulan islâm devletleri bu vergi usulünü sürdürdü; reaya ve müslüman halk ilişkilerini devrin ihtiyaçlarına göre düzenledi.
Anadolu, Selçuklular tarafından alındıktan sonra islâm devletlerinde uygulanan vergi usulü aşağı yukarı olduğu gibi benimsendi. Reaya, vergisini ödediği sürece, bütün din ve dünya işlerinde bağımsız bırakıldı. Onların özel yaşayışlarına, öğretim ve eğitimlerine, ibadetlerine, gelenek ve göreneklerine dokunulmadı.
Osmanlı devletinde de, cizye usulü olduğu gibi bırakıldı. Yeni alman ülkelerde islâm dinini kabul etmeyenler vergiye bağlanarak yerlerinde bırakıldı. Bunların mal, can ve mesken dokunulmazlıkları, inanç ve ibadet bağımsızlıkları devlet tarafından güven altına alındı. Osmanlı devletinin tebaası durumunda olan reaya askere alınmıyordu. Reaya ile müslümanlar arasında, hukuk yönünden ayrılık yoktu. Bütün ayrılık, reayadan alınan cizye idi. Osmanlı devletinde, zaman zaman, reayadan avarız akçesi denen özel bir vergi daha alınırdı, öşür, değirmen vergisi, ağnam v.b. vergiler konusunda müslümanîarla reaya sınıfı eşit işlem görürdü. Reayadan alınan cizye, Halife Ömer devrinde olduğu gibi, edna (düşük), evsat (orta), ala (yüksek), diye üçe ayrılırdı.
Edna, yoksullardan, evsat, malî durumu orta derecede olanlardan, ala ise zenginlerden alınırdı. Osmanlı devletinde, bazı padişahlar, zaman zaman bazı yeni vergiler koydular. Savaş sırasında, savaş giderlerinin, ordu masraflarının çoğalması üzerine Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman avarız akçesi toplamayı belli bir kurala bağladılar, önceleri geçici nitelikte olan bu vergi sonraları emlâk vergilerine eklenerek sabit bir vergi durumuna getirildi. Reayadan, yapım işlerinde çalıştırmak yoluyle yararlanıldığı gibi, Yeniçeri ocağına asker yetiştirmek amacıyle özel bir eğitim ve öğretimden geçirilmek üzere çocuklar da alınırdı. Ayrıca, bunlar arasından isteyerek sipahi olanlar, köprü yapımında çalıştırılanlar, ordunun ulaştırma işlerinde görev alanlar davardı.
Yeniçeri ocağına alman reaya çocukları islâm dini kurallarına göre eğitim ve Öğretim görür; içlerinden yetenekli olanlar devlet ve ordu görevlerinde en yüksek basamaklara kadar çıkarlardı. Ayrıca kürekçilik, yol onarımı gibi işlerde çalışanlar vergi ödemekten kurtulur, gündelik de alırlardı. Divanda saklanan reaya defterleri otuz yılda bir «tahrir» yapılarak tutulur, sonra hükümet merkezine gönderilirdi. Bir süre, Yavuz Sultan Selim, reayadan «peksimet bahası» olarak avarız akçesi topladı. Bunu toplarken de, vergi ö-demekle görevli kimselerin malî durumlarının göz önünde tutulmasını, ödeyemeyecekleri bir miktarın toplanması yoluna gidilmemesini buyurdu.
Osmanlı devletinde, reayadan hizmeti görülenlere tımar verilir, bu tımarı kazanmak isteyenler sipahi yazılır, böylece vergiden kurtulurlardı. Yalnız, reayadan olan herkes, istediği zaman sipahi olamaz, tımar alamazdı. Bu konuda uygulanan bazı kurallar vardı. Atadan, babadan devlete hizmeti geçmiş olanlar seçilirdi. Bu usul, vergi vermekten kurtulmak için, herkesin sipahi yazılması sonucu devlet hazinesinin gelir kaynaklarından yoksun kalmasını önlemek içindi. Kanunî Sultan Süleyman, özel bir kanunla reayadan alınması gereken vergileri sınıflandırdı. Sonra Ahmed I tarafından yeniden düzenlenen ve uygulanan Reaya kanunu uzun zaman yürürlükte kaldı.
Osmanlı devletinin iç kurumlarında, yönetim düzeninde görülen sarsıntılar sonucu, reaya ile olan ilişkilerde de bazı aksaklıklar ortaya çıktı. Reayadan vergi toplamakla görevli kimseler, bazen aşırı davranışlarda bulundular; reayadan fazla vergi alma yoluna giderek, devletle reaya arasındaki bağların gevşemesine, birtakım geçimsizliklerin doğmasına yol açtılar, özellikle Murad III devrinde içkilerden vergi alınma yoluna gidilince reaya, durumundan yakınmağa başladı. Çünkü Osmanlı devletinde, içkiyi yapan ve satanlar, daha çok reayadan olan gayri müslimlerdi.
Reaya, Murad III'ün içkiden ayrı bir vergi alınmamasını ve bunun cizyeye eklenmesini istedi. Bunun üzerine yeni bir kanunla reayaya uygulanan vergi, zenginden 45, orta durumda olanlardan 30, yoksullardan 15 akçe olarak düzenlendi. Bu yeni vergi, bölgelerin durumuna göre de değişiyordu. Reayadan alınan bu cizye, sonraları bedeli askerî adını aldı. Tanzimat döneminde de reaya, eski durumunu korudu. Müslümanlarla reaya arasındaki ayrılıklar devletin koyduğu bazı kanunlarla sürdürüldü. Ancak, İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra, reayadan da asker alınmağa başlandı.
Bunun sonucu olarak bedeli askerî adı verilen cizye de kaldırıldı. Reaya ile müslüman halk arasında ayrılık zaman zaman yumuşadı; bütün devlet dairelerinde, okullarda, askerlikte reayadan olanlarla müslümanlara eşit işlem yapılma gereği konuldu.
Fatih Sultan Mehmed tarafından, Osmanlı devleti sınırları içinde reayaya tanınan bütün haklar İkinci Meşrutiyete kadar sürdü. Bu uzun dönem içinde reaya, din, eğitim, öğretim, ibadet ve geleneklerinde serbest bırakıldı. Osmanlı bilim kurumlarının yanı sıra, reayanın da geliştirdiği özel öğretim ve eğitim kuruluşları vardı. Buralarda da deneysel bilimler alanında, özellikle tıp, kimya ve matematikten birçok bilgin araştırıcı yetişti.
Sanatlarda, özellikle mimarîde başarılı sanatçılar yetişti. Tanzimat'tan sonra açılan osmanlı öğretim kurumlarının çoğunda reaya çocukları, daha çok yabancı dil ve deneysel bilimlerle ilgili derslerde öğretmenlik görevlerine getirildi. Bunlara elçiliklerde, saraylarda tercümanlık, yabancı devletler nezdinde elçilik görevleri verildi. Askerlik alanında yapılan yeniliklerde reayadan yetişen uzmanlardan da faydalanıldı. Reaya, başlangıçtan beri kendisine tanınan haklara dayanarak, Osmanlı devleti sınırları içinde özel din okulları, öğretim kurumları, ibadethaneler açtı.
Tanzimat'tan sonra azınlıklar kendi dillerinde öğretim ve eğitim yapan, ilkokuldan liseye kadar, özel okullar açtılar. Bunlar arasında fransızca, ingilizce, almanca, italyanca, rumca, ibranîce, ermenice öğretim yapan özel okullar vardır. Reaya, devletle olan ilişkilerinde, kamu düzeninde genel yasalara, din ve inançlarıyle ilgili konularda ise bağlı bulundukları din kurumlarının koyduğu özel kanunlara uymak zorundaydı. Tanzimat'tan sonra reayaya tanınan yeni haklar, İkinci Meşrutiyette genişletildi ve bu haklara yenileri eklendi. Bu yeni haklar, 1912'de reaya tarafından kötüye kullanıldı.
Osmanlı devletinin paylaşılmasını öngören bazı avrupa devletleri ve onların Türkiye'deki temsilcileri, reayanın haksızlıklara uğradığını, haklarının avrupa devletlerince korunması gereğini ileri sürdüler. Bu sebeple Osmanlı devletinin iç işlerine karışmağa başladılar. Birinci Dünya savaşında reaya, Osmanlı devleti içinde daha geniş ölçüde bölücü çalışmalara girişti; devletin genel düzenini sarsıcı, bölücü birtakım haklar istedi.
Savaş yılları süresince de Osmanlılar aleyhinde çalıştı. İzmir ve istanbul illerinde, Karadeniz kıyılarında devletin bütünlüğünü yıkıcı eylemlere girişti. Reaya arasında bağımsızlık isteyenler, Osmanlı devleti toprakları üstünde, özellikle Anadolu'da ayrı birer devlet kurmak için gizli gizli çalışanlar oldu. Birinci Dünya savaşından sonra Türkiye cumhuriyeti kurulunca (1923) Türkiye toprakları üzerinde bulunan bütün insanlar, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kabul edildi.
Osmanlı imparatorluğunun baştan beri, kendi toprakları üstünde ayrı bir topluluk olarak koruduğu reaya ile müslümanlar arasındaki ayrılık ortadan kaldırıldı. Türkiye cumhuriyeti uyrukluğunda olan bütün yurttaşlar kanun karşısında, vergi düzeninde, öğretim, eğitim ve din kurumlarında, askerlik alanında, adliye işlerinde eşitliğe kavuşturuldu; özel imtiyazlar ortadan kaldırıldı. (-> Bibliyo.) [M]
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAYNAL (Paul)
Tarih 24 Haziran 2009
RAYNAL (Paul), fransız tiyatro yazarı (Narbonne 1885). Le Maître de son Coeur (Kalbinin Efendisi) [1920], Au Soleil de l’İnstinct (İçgüdünün Güneşinde) [1932] gibi psikolojik dramlardan başka.
Birinci Dünya savaşının askerler ve siviller arasında yarattığı ahlâk meselelerini cesaretle ele alan oyunlar yazdı: Le Tombeau sous l’Arc de Triomphe (Zafer Anıtı’nın Altındaki Mezar) [1924], La Francerie (1933), Le Materiel Humain (insan Malzemesi) [1948].
Eserleri, tartışmalara yol açtı. İki tarihî dramı vardır: Napoleon Unigue (Tek Napolyon) [1937],
A Souffert sous Ponce-Pilate (Pontius Pilatus Zamanında Acı Çekti) [1939]. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAYNAL (Paul) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAVZA
Tarih 24 Haziran 2009
RAVZA, Nil nehri yatağında bulunan bir ada. Nil nehrinin sağ sahilinden Haliç adlı dar bir kanalla ayrılır.
Abbasî halifesi Müstain zamanında (862-866) adanın güneybatı sahillerinde Nil nehrinin ölçülmesi için gerekli tesislerle (mikyas), donanma yapımı için bir tersane kuruldu. Ada tehlikeli zamanlarda, Babelyun kalesi ile adayı bağlayan ve dubalardan meydana getirilen köprünün tahribiyle valiler ve hükümdarlar için, emniyetli bir yer olarak kullanılırdı. Nitekim Mısır’ın Araplar tarafından fethi sırasında Mısır valisi Mukavkas hürriyetini sağlamak üzere Araplarla görüşmelerde bulunmak istediği zaman bu köprüyü tahrip ederek adaya sığındı.
Adanın bu özelliğinden dolayı Ahmed bin Tolun (835-884) bir kale yaptırdı. Eyyubî hükümdarı Meliküssalih bu kaleyi daha da büyüttü. Ada asıl önemini, müstahkem bir mevki olarak Bahriye Memlûkları devrinde kazandı. Memlûklar, adanın sahilleri boyunca surlar inşa ettiler, tahkimatını kuvvetlendirdiler. Ayrıca hükümdarların oturmaları için zengin malikâneler, köşkler, bir cami ve medrese yapıldı. Osmanlılar da Ravza’ya gereken önemi verdiler. Selim I adayı emin bir oturma yeri olarak gördü. Mısır fethi tamamlanınca, mikyasın üzerine bir kubbe ve onun üstüne de bir köşk yapıldı.
Mısır ileri gelenleri ve halkı Selim I’e orada biat ettiler. Mısır’daki Osmanlı valisi ve askerleri Kahire’de oturmağa başladıklarından Ravza terk edildi. Zamanla istihkâmlar harap oldu, eski güzellik ve bakımı kalmadı. Ada, hırsız ve eşkıya için bir sığmak durumuna geldi. Bundan sonra Mehmed Ali Paşa devrine kadar ada ile fazla ilgilenen olmadı, ibrahim Paşa Ravza’da büyük bahçeler yaptırdı. Yeni binalar inşa ettirdi. Kahire’ye iki, Gize’ye bir köprü ile bağlandı. Ravza’da meşhur bir nilölçer vardır. (M)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVZA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Ravenna muharebesi
Tarih 24 Haziran 2009
Ravenna muharebesi, ordusu germen imparatorluğu ve Ferrara dükalığı birliklerinin katılmasıyle büyüyen Gaston de Foix kumandasında fransız ordusunun ispanya ve papalık askerlerinden meydana gelen orduya karşı kazandığı zafer (11 nisan 1512).
Fransız ordusunun genç kumandanı bu savaşta düşmanlarını yok etmeyi veya dağıtmayı başardı, fakat savaş sırasında öldü. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Ravenna muharebesi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAVALPİNDİ
Tarih 24 Haziran 2009
RAVALPİNDİ Batı Pakistan’da (Pencap) şehir, Himalaya dağeteğinde İndus’un doğusunda; 404 300 nüf.
Pakistan ordusunun genel karargâh merkezi olan Raval-pindi, İndus ovasını Himalaya’ya bağlayan karayollarını ve kervan yollarını kontrol altında tutan çok önemli bir askerî şehirdir. Sanayi büyük ölçüde gelişmektedir: demir-çelik fabrikası, makine yapımı, elektrik malzemesi, dokuma sanayii. Attok ile Cihlam bölgesini Ravalpindi’ye bağlayan petrol boruları, kimya sanayiinin kalkınmasını destekleyen bir petrol rafinerisini besler. Şehrin Keşmir ile ticareti canlıdır. Havaalanı yakınında eski Taksila’nın yıkıntıları.
— Tar. Sikhî birlikleri, 1849′da Gucerat savaşından sonra burada teslim oldu. Afganistan’ın bağımsızlık antlaşmasını İngilizler 1919′da burada imzaladılar. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVALPİNDİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RATIB EFENDİ (Ebubekir)
Tarih 24 Haziran 2009
RATIB EFENDİ (Ebubekir), türk devlet adamı (Tosya 1747-Rodos 1798). Amedî odasına girdi.
Selim III’ün şehzadeliğinde ona yazı hocalığı yaptı. Selim III’ün Fransa kralıyle mektuplaşmasını sağladı. Ziştovi (bugün Sviştov) barışından sonra Avusturya’ya elçi olarak gönderildi (1791). Avusturya’nın askerî, sosyal ve iktisadî kurumlarını inceleyerek görüşlerini padişaha bir sefaretname şeklinde sundu.
Viyana dönüşünden sonra reisülküttap oldu (1792). Fransa’dan uzman subaylar getirtti. Fransızların Mısır’a saldırısı üzerine Rodos’a sürüldü ve orada boğduruldu. (M)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATIB EFENDİ (Ebubekir) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RASTLANTI veya RASLANTI
Tarih 23 Haziran 2009
RASTLANTI veya RASLANTI i. (rastlamak veya raslamak’tan rastla-n-tı veya ras-la-n-tî).
Yeni. Önceden kararlaştırılmamış olduğu halde karşılaşmak, rastlamak eylemi, karşılaşma; iki olayın aynı zamana düşmesi: Onlar aslında subayı değil, askerliği seviniyorlar. Hepsinin asker kaçağı olması rastlantı değil (Kemal Tahir). Esanl. tesadüf. (M)
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASTLANTI veya RASLANTI hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAŞİD TAHSİN Doktor
Tarih 23 Haziran 2009
RAŞİD TAHSİN Doktor, türk hekimi (?, 1870 – İstanbul 1936).
Askerî tıbbiyeyi hekim yüzbaşı olarak bitirdi (1891). Berlin’de akıl ve sinir hastalıkları üstünde ihtisas yaptı. Dönüşünde Askerî tıbbiyeye öğretmen oldu. Miralaylığa kadar yükseldikten sonra emekliye ayrıldı. Darülfünunda 1932′ye kadar 39 yıl hocalık yaptı. Mesleğiyle ilgili bazı çalışmaları vardır. (M)
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAŞİD TAHSİN Doktor hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAŞİD MEHMED
Tarih 23 Haziran 2009
RAŞİD MEHMED, türk tarihçisi ve şairi (istanbul, ?-ay.y. 1735).
Medrese öğrenimini bitirdikten (1693), sonra Hacıilyas medresesine tayin edildi (1704). Oradan Ambergazi medresesine (1711) ve sonra Halilpaşa medresesine geçti. Sadrazam Ali Paşa tarafından vakanüvislikle görevlendirildi (1714), Ahmed III’ün tahta çıkışından sonra meydana gelen olayları yazmağa başladı.
Mora ve Varadin seferlerine vakanüvis olarak katıldı. Nevşehirli Damat ibrahim Paşa kendisinden Naima Tarihi’ni yazarının kaldığı yerden yazmasını istedi. Raşid efendi bu isteğe uyarak 1723′e kadar meydana gelen olayları yazdı. Bayrampaşa, iki yıl sonra da Ayasofya medresesi müderrisliğine tayin edildi. Daha sonra Süleymaniye medresesi müderrisliğine getirildi ve bu göreve ek olarak haremeyn müfettişliği verildi (1723).
Aynı yıl Halep kadılığına tayin edildi. İran’a elçi olarak gönderildi. Rumeli beylerbeyi payesi verildi (1728). Dönüşünde Zülâli Hasan Efendinin yerine İstanbul kadılığına geldi (1729). Patrona Halil isyanından sonra istanköy’e, sonra Bursa’ya, oradan da Limni adasına sürüldü (1731). Üç yıl sürgünde kaldıktan sonra hiç bir siyasî faaliyete katılmamak şartıyle affedildi. Hekimoğlu Ali Paşanın sadrazamlığı sırasında Anadolu kazaskerliğine getirildi (1734) ve bu görevdeyken öldü.
Eserleri: Münşeat (Nesirler); Sıhhatâbâd (Sağlık Ülkesi); Divan; Vekayiname (Olaylar Kitabı). [-> Bibliyo.] (M)
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAŞİD MEHMED hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RANAVALONA III
Tarih 22 Haziran 2009
RANAVALONA III (1862 – Cezayir 1917), Madagaskar kraliçesi (1883 – 1897). Ranavalona II’nin kuzinidir.
Prens Ratrima’dan dul kalınca tahta çıktı (1883) ve daha önceki iki kraliçeden dul kalmış olan başbakan Rainilaiarivony ile evlendi. Fransız donanmasının ablukasından sonra imzaladığı antlaşma ile Diego-Suarez limanını ve dış siyasetinin yönetimini Fransa’ya bıraktı (17 aralık 1885). Antlaşmanın uygulanmasında gösterilen kötüniyet, Fransa’nın 1895 seferine ve asker göndererek ülkede himaye idaresi kurmasına yol açtı (eylül). Himaye yönetiminin sömürge yönetimi haline getirilmesinden sonra çıkan ayaklanma üzerine Gallieni’nin tahttan indirdiği kraliçe (şubat 1897) önce Reunion’a, sonra da Cezayir’e sürüldü. (L)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANAVALONA III hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAN (Nâzım Hikmet)
Tarih 22 Haziran 2009
RAN (Nâzım Hikmet), türk şairi (Selanik 1902-Moskova 1963). Matbuat Umum müdürlüğü ve Hamburg konsolosluğu yapmış olan Hikmet Nâzım Beyin oğlu, şair ve mevlevî Nâzım Paşanın torunu. Göztepe’de Taşmektep’te, bir süre Galatasaray lisesinde okudu.
Nişantaşı Numune mektebinden Heybeliada Bahriye mektebine geçti. Beş yıl sonra, hastalanınca okuldan ve askerlikten ayrıldı. Kurtuluş savaşı sırasında Anadolu’ya geçti (1920). Bir süre Bolu’da öğretmenlik yaptı. Sonra, İnebolu yoluyle Rusya’ya geçti. Moskova üniversitesinde sosyoloji ve ekonomi öğrenimi yaptı. 1928 Yılında Türkiye’ye döndü. 1931-1936 Yılları arasında çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. 1938 Yılında Harp okulunda komünizm propagandası yapmak suçuyla tutuklandı ve 28 yıl 4 ay hapse mahkûm oldu. 1950 Temmuzunda çıkan af kanunundan yararlandı, hapisten çıktı. Resmî makamlardan habersiz olarak Türkiye’yi terk etti. Rusya’ya gitti.
Türkiye aleyhinde faaliyette bulunma gerekçesiyle 15 ağustos 1951 tarihli Resmî Gazete de türk vatandaşlığından çıkarıldığı ilân edildi. Polonya tabiiyetine girdi ve Borzecki soyadını aldı. Lehistan Mektubu adlı şiirinde dedelerinden birinin Polonya’dan geldiğini, onun da kendisi gibi ihtilâlci olduğunu ve bu dedesiyle övündüğünü anlatması bu olaya bağlanabilir. Bundan sonraki yılları Sofya, Varşova, Moskova’da geçti.
İlk şiirleri Alemdar gazetesinde Yarın dergisinde ve Celâl Sahir Erozan’ın aylık şiir dergilerinde yayımlandı. Moskova’ya ilk gidişinden sonra yazdığı şiirlerde hece veznini, ölçülü, kafiyeli şiir tarzını bıraktı. Rusya’da sıkı bir komünist terbiyesi gören şair 19 Yaşım başlıklı şiirinde bu yıllarını anlatır ve «24 saatte 24 saat Lenin / 24 saat Marks, 24 saat Engels» sözleriyle kendisine öğretilen doktrinin niteliğini ve yoğunluğunu belirtir. Yine kendi deyimiyle «beyninin kıvrımlarına kadar materyalist» olan Nâzım, bu ilk gençlik yıllarında aldığı fikrî telkini, ömrü boyunca muhafaza etti. 1920′lerin Rusya’sında kendisini tamamıyle Komünist partisinin emrine verdi.
O sırada Rus Komünist partisi bütün sanatçıları, işçilere marksist-leninist dünya görüşünü telkin etmek için seferber etmişti. Komünist şairler yazdıkları şiirleri fabrikalarda işçilere okuyorlardı. Nâzım Hikmet de bu yolda şiirler yazdı. İşçinin seviyesine ve zevkine hitap eden bu şiirler, çok hareketli ve gürültülü bir hitabet edası taşır. 1909′da ortaya çıkan ve niteliği bakımından ihtilâlci olan fütürizm, Rusya’da Mayakovskiy tarafından yüksek bir sanat seviyesine çıkarılmış bulunuyordu. Nâzım Hikmet onun ve diğer rus şairlerinin kendi dillerinde yaptıklarını Türkçeye uyguladı. 1928 Yılında Türkiye’ye dönünce, şiirlerini 1938 yılma kadar Resimli Ay dergisinde yayımladı, birkaç şiir kitabı çıkardı. Nâzım’ın bu yıllara ait şiirleri şekil bakımından fütürist, muhteva bakımından ideolojiktir. Şair, fikirlerini ifade ederken bol bol fantastik hayallere de başvurur.
Sosyalizm ile sanayileşmeyi bir tutan Nâzım, makineyi yüceltir ve insanı makineye uydurmağa çalışır. Trrrum trrrum trrrum trak tiki tak/Makinalaşmak istiyorum mısraları bu düşünceyi özetler. Nâzım’ın bu yıllarda yazdığı şiirlerde sanayi sahasından alınma hayaller büyük bir yer tutar. Şiirlerden çoğuna mekanik sesleri taklit eden bir gürültü hâkimdir. Geniş türk okuyucusu komünizmi reddetmekle birlikte, şekil bakımından çok yeni, sanayileşme ideali ile kendi istek ve hayallerine cevap veren bu şiirleri sevmiştir. Nâzım’dan önce Tevfik Fikret, Mehmed Âkif ve Mehmed Emin, çağdaş medeniyeti öven, sosyal muhtevalı şiirler yazmışlardı.
Nâzım, türk edebiyatında esasen var olan bu akıma, fütürist bir şekil, marksist ve leninist bir muhteva verdi. Daha önce Ahmed Hâşim’in aruz ile denediği serbest müstezat tarzını heceye uyguladı. 1938′den başlayarak hapishanede, kalabalıktan uzak kalan ve kendine dönen Nâzım’ın şiirlerinde ton, muhteva ve üslûp bakımından büyük bir değişiklik oldu. Daha önceki şiirlerine hâkim olan ve makine gürültüsünü hatırlatan çok sesli ve çok hareketli üslûbun yerini yumuşak bir ifade tarzı, ideolojinin yerini şahsî günlük yaşantılar ve özlemler aldı. Nâzım Hikmet’in bu devreye ait şiirlerinde hapishane hayatının zarurî kıldığı hareketsizlik ve içe dönüş kadar, Orhan Veli ve arkadaşlarının ikinci Dünya savaşı yıllarında vücuda getirdikleri düz, sade, günlük yaşantı şiirlerinin de etkisi vardır. Şiirde ses ve benzetmeyi reddeden Orhan Veli, Nâzım’ın daha önceki şiirlerinin başlıca özelliğini teşkil eden gürültülü retoriği öldürmüştür, denilebilir. 1950 Yılından sonra Nâzım Hikmet, Moskova’da tekrar komünist âlemin gürültülü ve gürültücü havasına daldı.
Türkiye’de Bursa hapishanesinde kazandığı lirik üslûbu kaybetti. Bu yıllarda A.B.D.’ye karşı dünya çapında ideolojik bir savaşa giren Sovyet Rusya, büyük şöhret kazanan Nâzım Hikmet’i dünyanın çeşitli ülkelerine propagandacı olarak yolladı. Nâzım’ın 1951 yılından sonra yazmış olduğu şiirlerden çoğu Parti’nin emriyle ve onun hoşuna gitmek için yazılmış propaganda şiirlerinden ibaret kaldı. 1960 Yılında Moskova’da yazdığı bir şiirde kendisinin Rusya’ya ne kadar bağlı olduğunu belirtmek için «Lenin, diyorum da, Vladimir ilic Lenin, diyorum ve 40 yıldır onun peşince parti biletimle gidiyorum» demek ihtiyacını duyar. Nâzım, bu döneme ait fazla ideolojik şiirleri yanında çeşitli ülkelere yaptığı yolculuk izlenimlerini ve Türkiye’ye ait hatıralarını anlatan lirik şiirler de yazdı. Annesi bir ressam olan Nâzım’da kuvvetli bir görme ve gördüğünü kaydetme duygusu vardı.
Seyahat intihalarında Nâzım’ın bu kabiliyeti açıkça görülür. 1941 Yılında Bursa hapishanesinde yazdığı çok uzun Memleketimden İnsan Manzaraları adlı şiirlerinde hayatına ait hatıra ve intibaları gerçeküstücü bir metotla anlatan Nâzım, hayatının son yıllarına ait şiirlerinde de bu metoda başvurur. Bir bütün olarak ele alınacak olursa Nâzım Hikmet’in şiirleri, marksizm ideolojisinin emrinde olmakla beraber, şekil ve muhteva bakımından çok zengindir. Bu zenginlik basit ve basmakalıp olan ideolojik sistemden değil, şairin yaratma gücünden, dünyayı bütün duyu organlarıyle kavrama, hemen hemen her şeyi şiire sokma çabasından, gözlem ve tasvir kabiliyetinden ileri gelir. Türk ve dünya şiirinin bütün anlatım araçlarını kullanan Nâzım, bu zengin muhtevayı ses, kafiye, kelime ve cümle oyunlarıyle çok değişik ve çarpıcı bir şekilde verir.
Nâzım Hikmet’in şiirlerinde marksizm ve materyalizm bir tür din haline gelmiştir. Bir şiirinde kendisinden bahsederken «tepeden tırnağa iman» sözlerini kullanır. «Hâfız-ı Kapital» olmak istediğini belirtir. Başka bir şiirinde tıpkı mistikler gibi Tan-rı’nm her yerde «toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve plastikte» tecelli ettiğini söyler. Onu dindar mistiklerden ayıran taraf, maddeyi reddedecek yerde ona tapmasıdır.
Şiir kitapları: 835 Satır (1929); Jokond ile Si-Ya-u (1929); Varan 3 (1930); 1+1 = 1 (1930); Sesini Kaybeden Şehir (1931); Benerci Kendini Niçin Öldürdü (1931);
Gece Gelen Telgraf (1932); Taranta Babu’ya Mektuplar (1935); Portreler (1935); Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı (1936); Saat 21-22 Şiirleri (1965); Kurtuluş Savaşı Destanı (1965); Şu 1941 Yılında («Memleketimden insan Manzaralarının 3. kitabı) [1965]; Dört Hapishaneden (1966); Rubailer (1966); Yeni Şiirler (1966); Memleketimden insan Manzaraları (ilk bölüm) [1966]; Memleketimden İnsan Manzaraları (1966-1967); Kuvayı Milliye (1968).
Oyunları: Kafatası (1932); Bir ölü Evi (veya Merhumun Hanesi) [1932]; Unutulan Adam (1935); Ferhad ile Şirin (1965); Sabahat (1965); İnek (1965); Ocak Başında Yolcu (iki oyun birarada) [1966]; Yusuf ile Menofis (1967); Romanları: Kan Konuşmaz (1965); Yeşil Elmalar (yedi yazardan derleme) [1965]; Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim
(1967) ;
Fıkraları: İt Ürür, Kervan Yürür (Orhan Selim adiyle gazetelerde yazdığı yazılar) [1965]. Masal kitabı: Sevdalı Bulut (1968) . [M]
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAN (Nâzım Hikmet) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAMPUR
Tarih 22 Haziran 2009
RAMPUR, Hindistan’da (Uttar Pradeş) şehir, Delhi’nin doğusunda; 135 600 nüf. Pamuk, kimyasal madde ve elektrik malzemesi fabrikaları.
• Tarih. Hindistan’da müslüman hâkimiyetinin kurulmasından sonra Rohilkhand’a göç eden Afganlılar ile Patanlar, burada zamanla kuvvetlendiler. Kuzey Hindistan’da XV. yy.ın ikinci yarısında Lûdilerin Şir Şahlar devrinde de Surların yönetiminde hâkimiyet kurdular. Evrengzib’in ölümünden sonra dağılan Hint – Türk imparatorluğunun yerine birçok afgan idarî bölgesi kuruldu.
Bu sırada ünlü kumandanları Davud Han idi. Onun evlâtlığı Ali Muhammed Han, ücretli askerleriyle kuvvetini artırdı. Bir süre sonra da bağlı bulunduğu iran hükümdarı Nadir Şaha vergi ödememeğe başladı. Ali Muhammed’in kuvvetlenmesini kendisi için tehlikeli gören üz hâkimi Safder Ceng’in de kışkırttığı Nadir Şah, Rohilkhand üstüne yürüdü; Ali Muhammed esir alındı.
Bir süre sonra affedilerek ülkesine döndü (1748). ölümünden sonra oğulları küçük oldukları için devletin yönetimi, Hafız Rahmet Han ile Dundi Han adlı iki kumandanın eline geçti. Onların zamanında çıkan karışıklıklar devletin durumunu sarstı. Rohilkhand’a saldıran (1771) Maratalara karşılık Üz nevvabı (vezir) Şücaüddevle’den yardım isteyen Hafız Rahmet Han, bu yardıma karşılık ona 40 lak (4 milyon) rupi vermeyi kabul etti; fakat parayı ödemedi. Şücaüd-devle, Hindistan valisi ingiliz Warren Hastings’ten yardım alarak Rohillalar üstüne yürüdü ve onları yenerek, Rampur’u ele geçirdi. Bu savaşta Hafız Rahmet Han öldü. Rohillaların başına geçen Ali Muhammed Hanın oğlu Feyzullah Han, Şücaüd-devle ile yaptığı anlaşmaya göre Rampur ve öteki bölgeleri içine alan bir dirlik elde etti. Şücaüddevle’nin ölümünden (1775) sonra yerine oğlu Asavüddevle geldi. Rohilkhand 1801′de ingilizlerin eline geçti. (M)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMPUR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAMORİNO (Gerolamo)
Tarih 22 Haziran 2009
RAMORİNO (Gerolamo), italyan generali (Cenova 1792 – Torino 1849). 1807′de La Fleche askerî okulunu bitirdi. İmparatorluk devrinin bütün savaşlarına katıldı ve Waterloo’da albay rütbesiyle görev aldı. Daha sonra İtalya (1821) ve Polonya (1831) ayaklanmalarına katıldı; Mazzini ile birlikte bir gizli dernek kurdu. 1848 ve 1849 savaşlarına katıldı. Novara’dan sonra ihanetle suçlandı; bir harp divanı tarafından mahkûm ve idam edildi. (L)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMORİNO (Gerolamo) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAMON BERENGUER IV
Tarih 22 Haziran 2009
RAMON BERENGUER IV (1115′e doğr.— Borgo San Dalmazzo, Piemonte 1162), Barcelona kontu (1131-1162), Aragon prensi (1137-1162) ve Provence’ın vasi kontu (1144-1162). Ramiro II’nin kızı Petronila de Aragon ile evlenerek (1137′den beri tasarlanan bu evlilik ancak 1151′de gerçekleşti) Aragon ile Katalonya’yı birleştirdi.
Ramiro II’nin çekilmesinden (1137) sonra, Aragon prensi unvanı ile Aragon kıratlığını yönetti ve rahip-kralın askerî tarikatlere tanıdığı kraliyet haklarını toprak bağışları yaparak geri aldı (1143). Castilla’lı Alfonso VII’yi Almeria fethinde (1147) destekleyerek Tortosa (1148) ve Lerida’yı (1149) geri aldı ve Katalan dağlarındaki son müslümanlan uzaklaştırdı (1154).
Kardeşi Berenguer Ra-mon’un ölümü (1144) üstüne Provence’ı Raimond Berenger II (1144-1162) adiyle ve Toulouse kontları ile Baux senyörlerinin (1142-1162) hak iddialarına karşı yeğeni Raimond Berenger III’ün vasisi olarak yönetti, imparator Friedrich I Barbarossa’nın kontluk üstündeki metbuluğunu kabul etti, ama kontluğun ailesinde kalmasını şart koştu. (L)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMON BERENGUER IV hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAMEAU (Claude)
Tarih 22 Haziran 2009
RAMEAU (Claude), fransız orgcu, klavsenci ve besteci (Dijon 1690 – Autun 1761). Jean-Philippe Rameau’nun kardeşi. Babasından boşalan ve kısa bir süre kardeşinin görevlendirildiği Dijon’daki Notre-Dame kilisesi orgcüluğuna getirildi; asker olmak için Dijon’dan ayrıldı fakat orduda çok kalamadı. Dönüşünde Saint-Benigne manastırının orgcusu oldu; bir müzik okulu kurdu ve 1738′e kadar bu kurumun başında kaldı. Veliahtın doğuşu şerefine bestelediği senfoni kaybolmuştur. Elde bulunan tek eseri, bas ses için yazdığı Buveur Amoureux (Âşık İçkici) adlı kısa kantat’tır. (L)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMEAU (Claude) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAMAZANOĞLU AHMED MUHTAR PAŞA
Tarih 20 Haziran 2009
RAMAZANOĞLU AHMED MUHTAR PAŞA, türk devlet adamı (öl. 1863). Defterdarlık Mektupçu kaleminde memurluğa başladı. Feshane müdürlüğü, Meclisi Vâlâ üyeliği, serasker mektupçuluğu yaptı. Viyana elçisi oldu (1843). İki defa Tophane, üç defa Maliye nazırlığı yaptı. Hazinei Hassa nazırlığında da bulundu. (m)
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMAZANOĞLU AHMED MUHTAR PAŞA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAMAZAN bayramı
Tarih 20 Haziran 2009
RAMAZAN bayramı, müslümanlarm oruç ayı olan ramazanın bitiminde 3 gün kutlanan bayram.
Ramazan bayramı, Hicretin ikinci yılından sonra kutlanmağa başlandı. Bu bayramda yapılması gereken bütün törenler ve ibadetler (bayram namazı) Hz. Muhammed tarafından düzenlendi. İlk Ramazan bayramiyle ilgili işlemler de onun tarafından yapıldı. Bayram, ramazan ayının son günü olan arefeden sonra başlar ve üç gün sürer. Bu süre içinde bütün resmî kurumlar tatile girer. Sabah ezanınından sonra bayram namazı kılınır. Bayram namazını yalnız erkekler kılar. Namazın bitmesiyle bayrama girilir.
Ramazan bayramının üç ayrı özelliği vardır:
1. müslümanlar zekât görevini bu bayramda yerine getirir;
2. müslümanlar arasında karşılıklı görüşme, barışma ve birbirini ziyaret etme ve hediyeleşme adettir;
3. müslümanlar bu bayramda, özellikle bayram namazından sonra yakınlarının kabirlerini ziyaret ederler.
Ramazan bayramı oruç süresinin bitmesi dolayisiyle yapılan bir tören niteliğindedir. Bu bayramda, ziyaretçilere şeker sunmak töresi yerleşmiş bir gelenek olduğu için bayrama, Şeker bayramı da denir. Ramazan ayında olduğu gibi, Ramazan bayramında das yoksullara yardım etmek; hastaları, kimsesizleri, çocukları sevindirmek; sadaka ve zekât vermek gereklidir. Bayramın önemli özelliklerinden biri de büyüklerin küçüklere hediyeler vermesi, hiç değilse bir mendil armağan ederek gönül almasıdır. Yaş bakımından küçük olanların, büyükleri ziyaret etmeleri gereklidir. Ramazan ayında geceleri aydınlatılan ibadet yerleri, bayram süresince de aydınlatılır. Ramazanın son haftasında bayrama hazırlık olarak evler temizlenir, bayramlık elbiseler dikilir.
Anadolu köylerinde, Ramazan bayramında şenlikler düzenlenir; davul, zurna, kemence gibi yerli çalgılar çalınır, halk oyunları oynanır. Bazı yerlerde bayramda yoksullara yemek yedirilir. Şehirlerde, özellikle askerî birliklerin bulunduğu bölgelerde bayramın gelişi topla bildirilir; bayram günlerinin belli saatlerinde (genellikle namaz vakitleri) top atılır. Bayram yerlerinde çocuklar için salıncaklar, atlıkarıncalar v.b. eğlenceleriyle lunaparklar kurulur. Bazı Anadolu kasabalarında, halk tarafından gece eğlenceleri, küçük fener alayları düzenlenir. Osmanlı imparatorluğunda, devlet düzeni, islâm dini kurallarına dayandığı için Ramazan bayramı da resmî bir bayram olarak kutlanırdı. Geceleri fener alayları, şenlikler düzenlenir, geçit törenleri yapılırdı. Devlet büyükleri rütbe sırasına göre padişahın huzuruna çıkar ve bayram tebriklerini bildirirlerdi. Cumhuriyetin ilânından sonra (1923) Ramazan bayramı resmî bayramlar arasına sokulmadı, ama bayram günleri resmî tatil olarak kabul edildi. Bir dinî bayram olarak kaldı. Bugün, şeriata göre yönetilen bazı islâm ülkelerinde Ramazan bayramı devletin resmî bayramı olarak kutlanır. (M)
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMAZAN bayramı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAİF PASA Köse
Tarih 19 Haziran 2009
RAİF PASA Köse (Mehmed,— denir), türk devlet adamı (Girit 1836-Istanbul 1911). Girit meclis reisi İbrahim Edhem Efendinin oğlu.
Küçük yaşta İstanbul’a gelerek ilk öğrenimini Mektebi İrfan’da yaptı. Seraskerlik dairesine kâtip oldu. Midhat Paşa Tuna valiliğine giderken onu evrak müdürü olarak götürdü. Midhat Paşa Bağdat valiliğine getirilince Raif Efendi de vali muavini oldu. Midhat Paşanın sadrazamlığında Babıâli evrak müdürlüğüne getirildi. Rodos, Kıbrıs ve Beyrut mutasarrıflıklarında bulundu. Midhat Paşa, Abdülhamid II tarafından istanbul’dan uzaklaştırıldığı zaman Raif Efendi başkentte bırakıldı; padişah tarafından kendisine rütbe ve nişanlar verildi. Ticaret, ziraat ve nafıa nazırlığı
(1881) yaptı. Vezir rütbesiyle paşa oldu(1882) .
Adana, Musul ve Beyrut valiliklerinde bulundu. Rüsumat eminliğine (1888), ikinci defa ticaret ve ziraat nazırlığına getirildi (1889). ikinci defa rüsumat emini oldu (1892). Halep valiliğine gönderilerek beş yıl bu görevde kaldı. Azledildi ve Halep’te sürgün kalması saray tarafından karar altına alındı; fakat bazı aracılarla bunu önledi, İstanbul’a döndü. Bir süre sonra teçhizatı askeriye nazırlığı, Şûrayı Devlet reisliği ve üçüncü defa rüsumat eminliği yaptı. Ayan üyesi seçildi; Şûrayı Devlet reisi oldu. (M)
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİF PASA Köse hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAGIB PAŞA Koca
Tarih 18 Haziran 2009
RAGIB PAŞA Koca, türk devlet adamı ve şairi (istanbul 1699-ay.y. 1763). Defterhane kâtiplerinden Şevki Mustafa Efendinin oğlu. Medrese öğrenimi gördü, Defterhane kalemine devam etti.
İran savaşları sırasında alınan toprakların deftere kaydı işi için Revan valisi Ârifî Paşanın mektupçusu oldu (1724). Tebriz seraskeri Köprülüzade Abdullah Paşa ile Hekimoğlu Ali Paşanın hizmetinde bulundu. Bir yıl Revan defterdarlığı yaptıktan sonra, istanbul’a döndü (1729). Riyaset vekâleti payesiyle, Hemedan eyaletinin tımar ve zeametini yeniden düzenlemeğe gitti. 1730′da defterdarlık göreviyle Bağdat’a gönderildi. İran savaşı sırasında Nadir Şah ile yapılan görüşmelere delege olarak katıldı. 1733′te Nadir Şah’ın Bağdat’ı kuşatmasından sonra, istanbul’a çağırılarak, maliye tezkireciliğine getirildi. Erzurum seraskeri Ahmed Paşanın yanına ordu defterdarı ve rei-sülküttap vekili olarak verildi (1736). Nadir Şah tarafından İstanbul’a gönderilen elçilerle yapılacak görüşmelere katılmak üzere, İstanbul’a çağırıldı.
Cizye muhasebeciliğiyle görevlendirildi. Sadrazam mektupçuluğu makamına yükseltilerek, Avusturya ve Rusya delegeleriyle yapılacak görüşmeler için roisülküttap Mustafa Efendinin başkanlığındaki heyetle Nemirove’ye (Nemirov) gönderildi. Belgrad seferi ve antlaşması (1739) sıralarında büyük yararlığı görülen Ragıb Efendi, 1741 şubatında reisülküttaplığa yükseltildi. 1744′te, vezirlik payesiyîe Mısır valiligine gönderildi. 5 Yıl kadar süren bu görevi sırasında, kölemen beylerini ortadan kaldırarak, ülkede bir süre güvenliği sağladı. 1748′de, kubbe vezirliği ve nişancılıkla İstanbul’a çağrıldı, daha yoldayken, kendisine aydın muhassılîığı, malikâne olarak verildi. Sayda, Rıkka ve Halep valiliklerinde bulundu. Şam valiliğine tayin edilmesinden birkaç gün sonra, istanbul’a gelerek sadrazam oldu; kendisi için tehlikeli olabilecek kişileri İstanbul’dan uzaklaştırdı. Hayatının sonuna kadar sadrazamlıkta kaldı. Ragıb Paşa, yabancı devletlere karşı başarılı bir barış siyaseti güttü.
Avusturya, Fransa ve Rusya’nın saldırılarına uğrayan Prusya kralı Friedrich II, Osmanlı devletinin askerî yardımını kazanmağa çalıştı. Fakat Ragıb Paşa, askerî anlaşma yerine bir ticaret antlaşması imzalamakla yetindi (29 mart 1761). Bir yandan da, Avusturya’yı baskı altında tuttu. Ragıb Paşanın divan edebiyatı geleneğini sürdüren şiirleri, mensur yazıları, bilimsel makaleleri vardır. Çoğu gazel türünde olan şiirleri tasavvuf ve felsefe konularını işler. Dili bazen ağır ve ağdalı, bazen kolay anlaşılır niteliktedir. Gazellerinde halk deyimleri, atasözleri, özdeyişleri geniş yer tutar. Bazı beyit ve mısraları atasözleri arasına girdi. Şiirde, bazen divan edebiyatı geleneği dışına çıkarak, tasvir ve anlatımdan çok, anlama ve mantık kurallarına göre düşünmeye önem verir. Bilim konularını işleyen mensur yazılarının çoğu çağının anlayışına uygun olarak Arapçadır. Bazı yazıları devlet işleriyle ilgilidir.
Eserleri: Telhisat (özetlemeler); Fethiye-i Belgrad (Belgrad’ın Alınışı); Münşeat (Mektuplar); Sefinetül-Ragıb (Ragıb’ın Gemisi); Dîvan. (-> Bibliyo.) [M]
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGIB PAŞA Koca hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAGIB PAŞA Ferik
Tarih 18 Haziran 2009
RAGIB PAŞA Ferik, türk bilgini (Kütahya, ? – İstanbul 1916). Harbiyeyi bitirdi. Askerî okullarda öğretmenlik yaptı. Eserleri: Miftah-ül-Hendese (Geometri Anahtarı); Cebri Âdi (Basit Cebir); Cebri Ala (Yüksek Cebir); ilmi Hey’et (Astronomi). [M]
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGIB PAŞA Ferik hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADİKALİZM
Tarih 17 Haziran 2009
RADİKALİZM i. (ing. radicalism’den). Siyaset. Büyük Britanya’da ve bazı ülkelerde, geçmişteki kurumlardan tamamıyle kurtulmak amacını güdenlerin düşünce tarzını ve öğretisini belirten terim. Bk. ansikl.
— Fels. Bilgi alanındaki çağrışımcılıkla iktisat ve siyaset alanındaki liberalizmi kaynaştıran felsefî, siyasî ve iktisadî öğretilerin genel adı. (özellikle, Beutham, James ve J. Stuart Mili tarafından temsil edilir.)
— ansikl. Siyaset. • Büyük Britanya’da, «radikal» sıfatı whig’ler, sonra da onların yerini alan liberaller arasında en kararlı reformcuları belirtmek için kullanıldı. Terim, aralarında, kurulu düzene ve özellikle monarşi ile kiliseye karşı belirli bir düşmanlıktan başka hiç bir ortak yan bulunmayan çeşitli eğilimleri karşılar. İlk radikalizm, George III devrinde onun otoriter siyasetine tepki olarak Wilkes meselesi sırasında ortaya çıktı. Amerika savaşı patlak verince, ayaklanan kolonları tutan radikaller Cartwright’ın çevresinde toplanarak, bir parlamento reformunun gerekliliği üstünde ısrarla durmağa başladılar. Fransız devrimi, Paine’in yazılarıyle desteklenen ve Fox tarafından hoşgörüyle izlenen yeni bir hareketin doğmasına yol açtı. Artık sosyal kaygıları da yansıtan siyasî talepler daha şiddetlendi ve hükümetin sert tepkilerine yol açtı (1795).
1815′ten sonra, Birleşik krallığın yeni şartlara ayak uyduramayışı yüzünden içine düştüğü buhran, radikalizmi yeniden canlandırdı. Bentham’ın çırakları olan faydacı filozofların etkisi altında radikalizm yepyeni bir şekil aldı. Liberal burjuvazinin ön saflarında bulunan radikaller, seçim reformu için canlabaşla çalıştılar ve sonunda istediklerini elde ettiler (1832). Ama 1834 tarihli Yoksullar Hakkındaki kanunun hazırlanmasına katılmaları ve çartizme karşı çekimser davranışları onları halkın gözünden düşürdü. Radikalizm, 1867 seçim reformu sırasında, tekrar ortaya çıktı ve bu tarihten itibaren halka gitgide daha çok dönük bir nitelik kazandı. Bundan dolayı, 1874 ile 1892′de Avam kamarasına seçilen tradeunions (sendika) üyeleri, kendilerini «radikal» olarak adlandırdılar.
Victoria çağı sonundaki bu radikalizmin sözcülüğünü J. Chamberlain yaptı ve emperyalist «mesihçilik» manisiyle modası geçmiş sayılan iktisadî liberalizme karşı duyduğu küçümsemeyi bu akıma aşıladı. Bir yandan siyasî reformların tamamlanması, öte yandan bir sosyalist partinin kurulması, XX. yy. başlarında radikalizmin ortadan kalkmasına yol açtı.
• Birleşik Amerika’da, radikalizm terimi, çeşitli siyasî aşırılıkları belirtmek için kullanıldı: böylece köleleri hürriyete kavuşturma işinde Lincoln’u pek ılımlı bularak köklü tedbirler yoluyle «Güneyin yeniden kurulması» amacını güden ve köleliğin kaldırılmasından yana olan Blaine, Stevens, Sumner gibi kimselere (bunlar kuzeydoğu sanayicilerinin temsilcileriydi) ve kuzeydoğu kapitalizmine karşı çıkan tarımsal ve sosyal reform taraftarlarının hepsine «radikal» dendi.
• isviçre’de, katolik kilisesinin siyaset alanında ağır basmak istemesine karşı çıkan Radikal parti, 1830′dan sonra gelişti; merkeziyetçiliğe yönelen 1848 ve 1874 Anayasa reformlarının hazırlanmasına yardımcı cldu ve Millî mecliste çok uzun bir süre mutlak çoğunluğu elinde tuttu.
• Fransa’da, «radikal» sözü Louis Philippe zamanında ortaya çıktı ve Ledru-Rollin’in çevresinde toplanan cumhuriyetçileri (1834) belirtmek için kullanıldı. Radikal hareketin başlıca hedefi, Fransız devrimi mirasını tam anlamıyle geliştirmek, laikliği ve kişi haklarını garantileyen bir demokratik cumhuriyet kurmak ve sosyalist tipte bir planlamayı gerçekleştirmekti. Sivrilmiş kişiler (Gambetta, Clemenceau, Pelletan), bu akım çevresinde toplanarak, parlamento grupları meydana getirdiler.
ilk tutarlı radikal kabine ancak birkaç ay (1895-1896) dayanabildi. Dreyfus olayının yarattığı kargaşalık ve çeşitli cumhuriyetçi ve radikal kişilerin yeniden gruplaşması, Radikal Cumhuriyetçi ve Radikal Sosyalist partinin kurulmasına yol açtı. Bu teşkilât daha çok, Radikal parti olarak tanındı (1901). Bu tarihten Birinci Dünya savaşına kadar Radikal parti ülkenin en önemli partisiydi. 1902 ile 1914 arasında çeşitli hükümetlerin yönetimini üstüne aldı.
Sosyalist parti yüzünden işçi sınıfının desteğini kaybeden Radikal parti, gitgide «orta»ya kaydı. Partinin getirdiği başlıca yenilikler laik bir öğretimin gerçekleştirilmesi ve devletle kilisenin birbirinden ayrılması olmuştu (1905). Birinci Dünya savaşından sonra sola doğru bir dönüş yapan Radikal parti, çeşitli koalisyonların vaz geçilmez bir unsuru haline geldi.
Sol kanatları yönetememesi üzerine (1924-1926), 1932′den sonra yeniden teşkilâtlandırılan ve Halk cephesinin sağ kanadını meydana getiren parti (1936-1938) ılımlılarla birlikte hükümette tekrar görev almayı başardı (1938-1940). Vichy rejimi sırasında bölünen radikaller, III. Cumhuriyetin kurumlarına bağlı olduklarını açıkladılar; ama kamuoyu 1940 bozgununun sorumluluğunu III. Cumhuriyete yüklediği için 1945 seçimlerinde büyük kayıplara uğradılar. Ortanın solundaki partilerle bağlarını yeniden kuran radikal parti, 1948′den itibaren «üçüncü kuvvet» haline geldi ve kiliseye karşı takındığı sert tavırdan vaz geçmek zorunda kaldı. Partiyi ılımlı bir yönetim altında (E. Faure) ya da solcu bir doğrultuda (Mendes – France) gençleştirme hareketi başarısızlıkla sonuçlandı. General de Gaulle’ün başa geçmesiyle bir kere daha bölünen parti, F. Gaillard ve M. Faure gibi radikalizmin liberal yanma daha çok bağlı olan kişilerin eline geçti.
• ispanya’da, liberalizmin belirmesiyle, radikalizme benzeyen görüşler de ortaya çıkmıştı. Ama «radikal» teriminin tam anlamıyle belli gruplara verilmesi ancak 1868 ile 1874 arası dönemde gerçekleşti. XIX. yy.ın ortalarından itibaren, Demokrat partinin ortaya çıkmasıyle, radikalizmin hedefleri (demokratik kurumlara bağlılık, kişisel hürriyetlerin garanti altına alınması, genel seçim, cumhuriyetçi formüllerin ortaya konması, sosyalist tipte bir planlamanın gerçekleştirilmesi) bizzat bu parti ve ilericilerin sol kanatları tarafından savunuldu.
1868 Devrimiyle bu terim, ispanyol siyasî hayatına yerleşti ve Prim tarafından, kraliyetçi demokratları tanımlamak için kullanıldı. Ama bir radikal parti ancak Amadeo I’in krallığı sırasında kurulabildi. 1872 Seçimlerinden önce, Ruiz Zorrilla, Radikal (veya Demokrat Radikal) partiyi, kendi taraftarlarını ve eski demokratları biraraya getirerek kurdu. Eski demokratlar arasında Marcos ve Rivero gibi gişiler vardı. Bunlar cumhuriyetçi görüşleri savunuyorlardı. Ağustos 1872 seçimleri sonucunda radikaller ezici bir çoğunluk sağladılar ve Martos’un liderliğinde, parlamento mücadelelerine etkili bir biçimde katıldılar. Daha sonra cumhuriyetçi rejimden yavaş yavaş ayrılarak muhafazakâr güçlerle aynı paralele geldiler. Ama XIX. yy. sonlarından itibaren, yeniden toparlanmağa çalıştılar.
L”erroux’nun kişiliğine sıkı sıkıya bağlı bir radikal partinin kurulması ancak 1908′de mümkün oldu. Onun yönetimi altında, Radikal parti, küçük burjuvalarla bir kısım proletarya tarafından desteklendi. Daha sonra, halk kütlelerinin gözünden düştü ve radikaller, işçi sınıfını etkileri altına, alma niyetinden vaz geçerek kütleleri etkilemeyen fesatçı ve tertipçi bir siyaset güttüler. Siyasetlerini, kişi hürriyetlerinin savunulması, devletin kiliseden ayrılması, laik eğitim sisteminin gerçekleştirilmesi, küçük toprak sahiplerinin ve şehirde yaşayan orta sınıfı savunacak tedbirlerin alınması gibi ilkelere dayandırmışlardı. Diktatörlük sırasında, parti çeşitli başkaldırma teşebbüslerine katıldı ve San Sebastian antlaşmasının imzalanmasında önemli bir rol oynadı. 1929′da, Radikal Sosyalist partinin kurulmasıyle, Radikal parti içinde bir bölünme oldu. Radikaller haziran 1931 seçimlerinde büyük başarı elde ettiler ve sosyalistlerden sonra ikinci önemli parti durumuna geçtiler.
Sosyalistlerle solcu cumhuriyetçiler birleşerek Sol bloku meydana getirdikleri zaman Lerroux ve partisi sağa doğru keskin bir dönüş yaptı. 1933 Seçimlerinde Radikal parti çoğunluğu sağladı ve 1933 ile 1935 arasında hükümetin başına geçti. Lerroux ile radikaller, gittikçe daha gerici bir tutumu benimsediler (toprak karşı reformu, kilise siyaseti, seçim sistemini yeni baştan düzenlemeğe teşebbüs) ve bundan ötürü partinin prestijini kaybetmesine sebep oldular. Parti de bu yüzden yıkıldı. Bu yıkılış, karaborsa ve Nombela skandallarının ortaya çıkmasıyle kesinleşti. Çünkü bunlara karışmış kimselerin çoğunluğu, Radikal partinin ilerigelenleriydi. Martinez Barrio yönetiminde partiden ayrılan bir grup bu kargaşalıktan sıyrılabilmiş, şubat 1936 seçimlerinde, «Union Republicana» (Cumhuriyetçi birlik) adı altında 39 milletvekili çıkarmıştı. Bu olaylar sonunda Radikal parti fiilen ortadan kalkmış oldu.
• Latin Amerika’da radikalizm taraftarı siyasî toplulukların teşkilâtlandırılması, XX.yy.ın sonuna rastlar ve liberalizmin muhafazakâr eğilimlerine tepki olarak kendini gösterir.
Şili Radikal partisi, 1888′de bu ad altında teşkilâtlandırıldı. Bu parti, 1857′de muhafazakârlarla birleşmeye karşı olan liberal bir grubun bölünmesinden doğmuş ve art arda gelen liberal koalisyonların bir unsuru olmuştu. Alessandri’nin sağcı siyaseti (1920-1924) ve daha da solda yer alarak orta sınıfın desteğini kazanan teşkilâtların (Demokrat parti) ortaya çıkması, radikallerin siyasetlerinde bir dönüş yapmalarına yol açtı. Böylece radikaller, işçi partilerinin halk cephesi çizgisine yaklaşmışlardı. Bu siyaset, Aguirre Cerda’yı cumhurbaşkanlığına getirdi. Fakat partinin yeni siyaseti sağ kanat tarafından hiç bir şekilde kabul edilmemişti. Bu durum 1941′de, iktidarın sağ kanat adayı Juan Antonio Rios’a geçmesine yol açtı. Rios’un cumhurbaşkanlığından itibaren ve özellikle halefi Gonzales Videla (o da radikal bir sağcıydı) devrinde (1946-1951) halk cephesi rejimi yozlaşarak yeni muhafazakâr bir tutum benimsedi ve Amerika’nın desteklediği soğuk harp siyasetinden yana çıktı. Ama sonunda halk cephesi parçalandı ve cepheyi meydana getiren partiler kanun dışı ilân edildi. Şili radikalizmi bundan sonra kendini bir merkez gruplaşması olarak tanıtmak istedi. Ama başarılı olamadı. Halk üstündeki etkisini yavaş yavaş kaybederek sonunda fırsatçı bir siyaset takip etti. Bundan ötürü, 1964′te Frei’nin Hıristiyan-Demokrat partisini, 1970′te de Allende’nin Sosyalist partisini destekledi. Arjantin’deki Medenî Radikal birlik, 1891′de kuruldu ve 1916′da Yrigoyen’in seçilmesiyle iktidarı ele geçirdi.
İleri sürdüğü siyasî reform programı sayesinde halk kitlelerinin desteğini kazandı. Partinin tutarlı olmayan yapısı, yani bir yandan Buenos Aires orta sınıfının etkisi, öte yandan oligarşik grup liderlerinin hakimiyetindeki bir kadro tarafından yönetilmesi, Yrigoyen’in arjantin siyasî bünyesinde gerçek bir değişiklik yapabilmesini engelledi. Buna karşılık, radikalizmin muhafazakâr tabanı, 1919′daki «kanlı hafta» ve patagonyalı rençberlerin 1921′deki grevi gibi olaylar dolayısıyle kendini açığa vurmuş ve ağır bastırma tedbirlerinin alınmasına yol açmıştı. Alvear’ın cumhurbaşkanlığı sırasında, kişileri putlaştırmağa karşı olanlar, oligarşiye daha yakın kanatları biraraya topladı. Bundan kuvvet alan grup, Yrigoyen’den ayrıldı ve onu aşırı demagojiyle suçladı. Bu ayrılmadan en fazla Yrigoyen faydalandı; 1928 seçimlerinde kendini tam bir halk taraftarı olarak ileri sürdü ve adaylığını koydu.
Ancak, 1930′daki askerî darbe Yrigoyen taraftarlarının bu sola dönüşlerini boşa çıkardı. Bir süre taraf tutmayan yrigoyen’ciler (1930-1934 arası) parlamento muhalefet grubu olarak yeni rejime katılma kararı aldılar. Peron devrinde, radikalizm etkisini daha da kaybetti. Yeni bölünmeler ortaya çıktı. Halkçı radikallerle görünürde daha solda olan uzlaşmaz radikaller birbirinden ayrıldı.
Bunlardan ikinci grup Frondizi vasıtasıyle peron’cu kütleleri kendine çekmeğe çalıştı. Bu arada sanayi burjuvazisiyle A.B.D. kapitalizminin desteğini kazanmayı da amaç edindi. Frondizi, 1963′te, uzlaşmaz radikalizmi terk ederek Movimiento de ingegracion y Desarrollo’yu (Birleşme ve Gelişme Hareketi) kurdu. (ML)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİKALİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADETZKY VON RADETZ (Joseph, — kontu)
Tarih 17 Haziran 2009
RADETZKY VON RADETZ (Joseph, — kontu), avusturyalı feldmareşal (Trzebnitz, Bohemya 1766 – Milano 1858). 1784>te imparatorluk ordusuna girdi.
Türklere (1788-1789) ve Fransızlara karşı (1792-1815) savaştı, italya’daki Avusturya işgal ordusunun başkumandanı oldu (1831), 1848′de italyan ihtilâlini bastırdı. Bir ayaklanma sonunda Milano’dan atıldı, fakat birkaç ay sonra, muzaffer olarak aynı şehre döndü. Sardinyalıları Custozza (1848) ve Novara’da (1849) yenilgiye uğrattı. Meslek hayatını Lombardia-Venedik krallığı genel valisi ve askerî kumandanı olarak tamamladı. Brescia, Venedik ve Milano ayaklanmalarını bastırdı. 1850′de Prusya ile Avusturya arasında çıkmak üzere olan savaşı önlemek için aracılık yaptı. 1857′de emekliye ayrıldı. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADETZKY VON RADETZ (Joseph, — kontu) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADAR
Tarih 17 Haziran 2009
RADAR i. (ing. RAdİO Detection And Ranging’in kısaltması). Elektron. Radyoelektrik dalgalarının bir engel üzerine çarpıp geri dönmesiyle o engelin konumunu ve uzaklığını belirleyen cihaz.
(Bk. ANSiKL.) || Gözetleme radarı, hava savunması için karaya yerleştirilmiş radar.
(Bk. ANSiKL.) || Topçu veya atış radarı, elektronik bir hesaplayıcı ile birleşmiş olan ve topçu atışlarını düzenlemeğe yarayan radar. Bk. ANSiKL,
— ANSiKL. • Tarihçe. Radar’ın ilkesini daha 1911′de amerikalı Hugo Gernsback Ralph 124 C 41 + adlı romanında anlatmıştı. 1928′de Pierre David, uçakların yerini bulmak için bir elektromagnetik sistem, projesi hazırladı ve bunu 1934′te Bourget’de başarıyle uyguladı. Bu âletler, 5 000 m yükseltiye kadar geçen bütün uçakları haber veriyordu. Başka bir fransız araştırmacısı, Maurice Ponte, 1930′da çok yüksek frekansta kuvvetli elektrik titreşimleri yayınlayan ve çok kısa dalga üreten, radarın ana parçası magnetron’u buldu.
Henri Gutton ile işbirliği yaparak, elektromagnetik deteksiyon cihazlarını geliştirdi; bu âletlerden biri, 1935′te, bir engelin yaklaştığını bildirerek çarpışmayı önlemek için Normandie gemisine yerleştirildi, İkinci Dünya savaşı başında Watson – Watt yönetiminde ingiliz teknisyenleri, radar tekniğini daha geliştirerek düşman uçaklarını tespit etme amacı güden birçok istasyon kurdular. Bu merkezler, İngiltere muharebesinde kesin bir rol oynadı. Savaştan sonra radar, denizcilik ve havacılık alanlarında yaygınlaştı.
• Tasvir. Radar, çok dar ve çok kısa süreli bir demet halinde yayınlanan radyoelektrik dalgaların engele çarptıktan sonra yansıyarak vericiye dönmesi ilkesine dayanır. Dalgaların gidiş geliş süresinin (ışık hızıyle) bilinmesi, engelin uzaklığını hesaplamak imkânı verir. Engelin yönü, dalgaların yayınlanmasına ve alınmasına yarayan antenin o andaki konumuyle anlaşılır. Bu cihaz, yön verilebilen ortak antenli bir alıcı ile bir verici ve genellikle katodik bir osiloskoptan meydana gelen ve sonuçları veren bir göstergeden başka bir şey değildir. İlk radarlar metre cinsinden dalgalar üstünden çalışırdı; sonra desimetre cinsinden dalgalara geçildi, şimdi ise çoğu zaman santimetre cinsinden dalgalar kullanılır. Dalgalar ne kadar kısa olursa dar bir demet haline getirilmesi o derece kolaylaşır ve dar bir yansıtma yüzü olan küçük engellerin bulunmasına daha elverişli olur. Dalgalar, çok kısa zamanlı (mikrosaniye-nin kesri) ve yüksek güçlü (birçok megawat) empülsiyonlar halinde yayınlanır. Yön verici bir anten (parabcloyit reflektör) dalgaları engele doğru gönderir. Aynı zamanda empülsiyon osiloskopun zaman ayarını, yani katot ışınının çıkışını sağlar, özel bir düzenek kısa’süreli yayın sırasında alıcının duyarlığını minimuma indirir; bunun amacı, aşırı bir enerji yüklenmesinden âleti korumaktır.
Engelden yansıyan dalgalar antene geldiği zaman alıcı, bu dalgaları maksimum duyarlıkla alır ve osiloskop ekranı üzerinde spotun sapması veya parlaklığın artışı şeklinde görülür. Ekranda taramayı başlatan yayın anı ile yankının alınma anı arasında spotun katettiği yol, engelin uzaklığını gösterir. Yansıyan dalgayı alan antenin yönü engelin doğrultusunu verir. Gözetleme radarlarında, ufkun bütün azimutlarını tarayan dönel antenler veya büyük açılı antenler kullanılır.
Eğer katodik tüpün taraması kutupsal koordinatlara göre oluyorsa, spotun art arda çizdiği yarıçaplar antenle aynı açı altında yöneldiğinden, ekran üzerinde, merkezde bulunan bir gözlemcinin görebileceği bütün engeller ortaya çıkar. Ekran merkezine göre uzaklıklar, engelin radara olan gerçek uzaklığına tekabül eder. Bu tür cihazlar havaalanlarında kullanılır.
• Bellibaşlı kullanımları: Radarlar en kesif siste bile gemilerin çarpışmalarını önler, doğrudan doğruya görüş olmadan, liman ve dar kanalların girişlerinde manevra yapma imkânı verir.
Radarlar aynı zamanda hava trafiğinin kontrol ve düzenlenmesinde kullanılan başlıca araçtır. Havaalanına yerleştirilen radarlar uçakları belli bir arazide yüzlerce kilometre uzaklıklara kadar (bölgesel kontrol) inişe geçerken veya kalkerken (yaklaşma kontrolü) kontrol eder. Radarların düz hat olarak ulaşabileceği yayın alanı çok büyüktür. Ay’ın ve sonra da Mars gezegeninin incelenmesinde başarıyle kullanıldı. Ancak bunun için, yayımda çok yüksek bir güç, zayıf yankıları alışta da büyük bir duyarlık gerekmiştir.
• Askerî uygulamalar. Radarın hava savunmasında kullanılması ikinci Dünya savaşında başladı. Bombardıman uçaklarının gittikçe artan hızı karşısında, alarm vermede geç kalmıyor ve hava savunması etkisini kaybediyordu; düşman uçakları sesle veya gözle keşfedildiği zaman genellikle iş işten geçmiş oluyor ve avcı uçakları ancak bombardıman bittikten sonra müdahale edebiliyordu. Havada düşman uçaklarını zamanında avlayabilmek için daha kesin ve uzaktayken keşfetmek gerekti. İngiltere’de radar adını alan elektromagnetik deteksiyonun, 1939-1940 arasında alarm süresini kısaltmada büyük yardımı oldu. Radarın, hava şartları ne olursa olsun daha iyi ve daha uzağı görebilmesi yüzünden eski hava gözetleme sistemleri çok değişti. Radarın gelişmesinde, askerî uygulamaların büyük payı olmuştur. Radara büyük bir hassasiyet sağlayan santimetre cinsinden dalgaların 1942′de bulunması, 1943′te Almanların Atlantik’teki denizaltı hücumunu Sonuçsuz bıraktı; çünkü periskop ve snorkeller artık görülebiliyordu.
Aynı dalga demetinin yankısındaki frekans farkının (Doppler-Fizeau etkisi) ölçülmesi sonucunda hareket eden bir cismin hızını tespit etme imkânı bulundu ve 1944′te V1′lere karşı başarılı bir savunma yapılabildi. Daha sonraları da, radar füzeleri hazırlanabildi ve radar dalgalarını bozan parazit yayınlarını önleme imkânı bulundu. Radarın gelişmesi o kadar geniş imkânlar sağladı ki, her belirli iş için ayrı bir radar tipi yapmak gerekti. Havacılıkta ana radar uzayın bir bölgesinin gerçek ve tam görüntüsünü verir, buna karşılık sekonder radar, ekranı üzerinde, İFF kumandalı (ingiliz İ.F.F. sistemi: İdentification Friend or Foe) uçakları gösterir ve böylece dost uçaklar izlenip ayırt edilebilir. Ayrıca askerî havacılık da, kendi ihtiyaçları için çeşitli tipte radarlar kullanır; yaklaştırıcı radarlar, inişi kolaylaştırmak için kullanılır; uçuş, bombardıman ve atış radarları, ister yerde, ister uçaklarda olsun mürettebata görmeden ve büyük bir kesinlikle görevlerini yerine getirme imkânı sağlar. Güdümlü mermi alanındaki bütün buluşlar bu yeni tekniğin gelişmesine dayanır. Kara ordusuna radar, yer gözetleme ve topçu radarlarının yapımıyle girmiştir; 1962′de yer gözetleme radarları, 30 ile 40 km arasında, hareketli engelleri (taşıt, insan topluluğu) tespit etme imkânı vermiştir.
Topçu radarları (tip AN/MPQ 10 veya Cotal) düşman topçusunun yerini tespit eder ve kendi topçusunun mermi yörüngelerini izleyerek atışları düzenler. Bununla birlikte, radarlar ancak 20°’lik bir atış açısından sonra etkili olabildiği için, daha çok merminin yükseliş yörüngesini tespit ederek havan toplarının mevzilerini bulmada kullanılır. Uçaksavar topçu radarları, hedefi, sürekli olarak nişangâhta tutup izler ve topçuya yalnız mermi sürüp ateşleme görevi kalır.
Radarın başarısı sürekli çalışmasına (her mevsimde gece ve gündüz) ve teorik. olarak etkili olduğu alanın sonsuzluğuna dayanır. Bununla birlikte bugüne kadar radarın engelleri aşmasına, yani dolaysız görüşten kurtulmasına imkân bulunamadığı için, radarın burada kullanım alanı çok dardır ve alçaktan uçan uçaklara karşı etkisi yoktur. Meselâ 1961′de bir amerikan F 104 avcı uçağı radarlar tarafından görülmeden Amerika’yı boydan boya geçebilmiştir. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADAR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RACA
Tarih 17 Haziran 2009
RACA i. (sanskritçe k.). Kral. (Veda geleneğine göre, soylu bir kişi ya da tam bir kshatriya’dır ve racasuya âyininde kutsandı. Askerî ve dinî önderdir. Dinî kişiliği dolayısıyle tanrıların kralı İndra’nın eşiti veya cisimleşmiş karşılığı sayılır.
Tahta seçilmiş veya tahtın vârisi olarak adaletin yönetici-sidir.) || Moğol imparatorlarına bağımlı hükümdar. || Delhi hükümdarlarına bağımlı, tımar sahibi müslüman. || İngiliz işgali altındaki Hindistan’ın krala bağımlı büyük derebeyi. Bk. MİHRACE. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RABİA
Tarih 17 Haziran 2009
RABİA sıf. (râbit’den rabKa). Esk. Dördüncü.
♦ İ. Esk. Salisenin altmışta biri: Devrinin en mühim saatçisi. Hattâ Graham’dan evvel rabia hesaplarını bulmuş diyorlar (A. H. Tanpınar). || Kadın adı.
— Teşk, tar. Tanzimattan sonraki sivil rütbelerden yukarıdan aşağıya dördüncüsü.
— ANSİKL. Teşk. tar. Rabia, «dördüncü rütbe» anlamma gelir ve «rabia rütbesi» şeklinde kullanılıp söylenirdi. Hâmise rütbesinden büyük, saliseden küçüktü. Askerî rütbelerden yüzbaşının karşılığıydı, öteki rütbelerle birlikte ihdas edildi. Sonradan memuriyetle ilgisi kaldırılarak yalnız rütbe olarak verilmeğe başlandı; özel nişanı da sahiplerinden geri alındı (1851). Bu rütbeden olanlar resmî günlerde özel, sırmalı bir elbise giyer, kılıç takarlardı. Ancak, protokola girmezlerdi. Kendileri için «fütüvvetlû» lakabı kullanılır, okumuşlarına «efendi», okumamışlarına «ağa» diye hitap edilirdi. İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra öteki rütbelerle birlikte rabia da kaldırıldı. (M)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RABAT
Tarih 17 Haziran 2009
RABAT, Fas’ta şehir, ülkenin idarî başkenti, Atlas okyanusu kıyısında, Bu Regreg’in ağzının sol kıyısında, Sale’nin karşısında 227 500 nüf. Bir tepenin eteğinde uzanan eski şehirde bugün halkın ancak üçte biri yaşar. Yeni şehir, güneybatıya doğru gelişmiştir. «Yeni şehrin» yeni semtleri ve Habbu, Akkari, Yakup el-Mansur «siteleri» ile gecekondu semtleri nüfusun büyük kısmını toplar.
—Rabat ili, vad Sebu’nun alçak ovalarında ve Meseta’nın bir kısmında uzanır; 1 156 000 nüf.
— Tar. Muvahhidler hanedanı kurucusu Abdülmümin tarafından kuruldu (1150). Abdülmümin İspanya’ya cihada gidecek orduları için burada bir ordugâh kurdu ve şehri daha da geliştirerek Mehdiye adını verdi. Kendisi ispanya’ya hareket etmeğe hazırlandığı sırada burada öldü. Bu hanedandanx Yakup el-Mansur zamanında şehir büyüdü. 1195′te Alarcos’ta Castilla kralı Alfons VlII’e karşı kazandıkları zaferin hatırasına bu şehre Ribatülfeth adı verildi; şehir, bir surla çevrildi.
Yakup el-Mansur burada büyük bir cami yapımına başladı; 16 kapısı, 3 avlusu ve 200′den fazla sütuna dayanan cemaat ve ibadet yeri olan cami, islâm dünyasının en büyük dinî yapılarındandır. Caminin minaresi ve külah kısmı yarım kalmıştır. Şehir 1248′de Marunilerin eline geçince basit bir askerî bölge oldu. ispanya’dan çıkarılan (1610) ve Morisko adı ile anılan faslı ispanyol sürgünlerinin toplandığı bir merkez haline geldi. Bunların başlattığı korsanlık hareketi sonucu Rabat, kısa zamanda küçük bir deniz cumhuriyetinin merkezi oldu. Burada korsanlığı teşkilâtlandıran ve gemi yapımına başlayan hükümdar Filâli Sultan Seyyidi Muhammed bin Abdullah devrinde, bir fransız donanması Rabat’ı bombaladı (1765). Böylece Rabat Deniz cumhuriyeti yıkıldı. XX. yy.da şehir önemini kaybetti ve 1911′de Fransızlar tarafından işgal edildi.
Fransız sömürge idaresinin kurulmasından conra Rabat, Fas sultanlarının sürekli oturduğu yer oldu. Şehir gelişti. Demiryollarıyle güneyde Casablanca ve Marakeş, kuzeyde Tanca, doğuda Fas ve Cezayir’e bağlandı. Fas sultanlığının bağımsızlığına kavuşmasından (1956) sonra Rabat, bu yeni devletin merkezi oldu.
Şehir asıl halkın yaşadığı Hazeriye ile Şerif devleti sultanlarının oturduğu Mahzeniye olmak üzere iki kısımdır. Rabat’ta XVIII. yy.ın ikinci yarısından kalma Cami üssünne Mevlay Süleyman’ın yaptırdığı cami ile Marunilere ait türbeler ve tarihî kapılar vardır. (ML)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUİSLİNG (Vidkun)
Tarih 17 Haziran 2009
QUİSLİNG (Vidkun), norveçli siyaset adamı (Fyredal, Telemark 1887 – Oslo 1945). Finlandiya’da askerî ataşe olarak bulundu (1918). 1921 Kıtlığında, Milletler Cemiyeti tarafından Nansen ile birlikte Rusya’nın iaşesiyle görevlendirildi. Savaş bakanlığına getirildi (1931-1933), nazi eğilimli Millî partiyi kurdu. Alman istilâsından sonra silâhsızlanma komiseri, sonra da (şubat 1942) hükümet başkanı oldu. Kurtuluş’ta idam edildi. Adı «düşmanla işbirlikçi»liğin sembolü haline geldi. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİSLİNG (Vidkun) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADOWİTZ (Joseph Maria von)
Tarih 17 Haziran 2009
RADOWİTZ (Joseph Maria von), macar asıllı prusyalı general (Blankenburg 1797 -Berlin 1853). Westfalen ordusuna girdi (1812), sonra prusya crdusuna geçti (1823).
Friedrich-Wilhelm IV’ün gözde adamı oldu. Frankfurt parlamentosuna sağcı milletvekili seçildi (1848). önceler Avusturya ile tam birleşmeden yanaydı, sonra kralı sınırlı bir birleşmeye teşvik etti (1849). Dışişleri bakanı oldu (eylül-kasım 1850). Avusturya’ya karşıkoyma siyasetini gerçekleştiremeden görevinden ayrıldı. Siyaseti, ancak Olmütz gerileyişinden sonra başarı kazandı. Radowitz, 1852′de askerî okullar genel müfettişi oldu.
—Oğlu JOSEPH MARİA (Frankfurt-am-Main 1839-Berlin 1912). Türkiye’de (1882), sonra Madrid’de (1892-1908) büyükelçilik yaptı. El-Cezire konferansına katıldı (1906), burada Fransız tezlerine karşı çıktı. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADOWİTZ (Joseph Maria von) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADOVİÇ (Andrija)
Tarih 17 Haziran 2009
RADOVİÇ (Andrija), yugoslav siyaset adamı (Martiniçi, Karadağ 1872-Belgrad 1947).
Torino Askerî akademisinde okudu. Karadağ Milliyetçi partisine girdi. 1906′da maliye bakanı oldu. 1907′de meclis başkanlığına seçilince, prens Nikola ile anlaşmazlığa düştü ve yurt dışına kaçtı. Aynı yıl Çetine’ye döndü ve 16 yıl hapse mahkûm edildi. Affedildikten (1913) sonra, yeniden maliye bakanı (1915) ve meclis başkanı oldu. Kral Nikola ile ilişkilerini kesti ve Karadağ’ın Yugoslavya’ya verilmesine çalıştı. 1919-1920 Barış konferansında Güney İslavlarını temsil etti. (M)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADOVİÇ (Andrija) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUEİPO DE LLANO Y SİERRA (Gonzalo)
Tarih 16 Haziran 2009
QUEİPO DE LLANO Y SİERRA (Gonzalo), ispanyol generali (Tordesillas 1875 -Gambada, Sevilla yakınları 1951). ispanyol-Amerikan savaşma katıldı ve Fas’ta hizmet gördü.
Cumhuriyetçi görüşleri benimsediği için Primo de Rivera’nın diktatörlüğüne karşı çıktı. Görevinden alındı; 1928′de bir ayaklanmaya kalkıştı. Paris’e sığındı ve ispanya’ya ancak 1931′de cumhuriyet kurulduğu zaman döndü; cumhurbaşkanı Alcala Zamora’nın askerî kabine şefi oldu. 1936′daki milliyetçi ayaklanmada önemli bir rol oynadı, atak bîr saldırıyle Sevilla’yı ve sonra Malaga’yı zaptetti (1937). Radyo yaymlarıyle düşman üstünde psikolojik etki yaratmağa çalıştı ve bu sebeple general RADİO lakabını aldı. Daha sonra, Madrid’de kalmış olan milliyetçi elemanlarla bağıntı kurdu. İç savaştan sonra İtalya’daki ispanyol Askerî heyetini yönetti (1939-1942). [L]
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEİPO DE LLANO Y SİERRA (Gonzalo) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUEBEC
Tarih 16 Haziran 2009
QUEBEC,fr. Kanada’da şehir,Quebec eyaletinin merkezi,Saint-Charles ile Saint-Laurent’ın kavşağında; 171 000 nüf.(banliyölerile birlikte 310 000 nüf,).
Laval üniversitesi Şehir, bu kesimde Diamant burnu ile (100 m yüksl.) Levis tepeleri arasında akan Saint-Laurent halicinin ağzında kuruldu. Hisarı ırmağa hâkimdir; kuzeyde Saint -Charles ırmağının kıvrımlar çizerek aktığı geniş bir çöküntü uzanır. Askerî ve idarî bir şehir olan Quebec, XVIII. yy. sonunda, limanı sayesinde bir ticaret merkezi haline geldi; ama XIX. yy.ın ikinci yarısında Montreal’in rekabetinden oldukça zarar gördü. Sanayi de aynı dönemde gelişti (dericilik, ayakkabı yapımı, konfeksiyon, kürk, makine yapımı, kâğıt fabrikaları). Limanı hâlâ canlı ve buğday trafiği önemlidir. Ama Quebec her şeyden önce bir idare, din ve fikir merkezidir. Her yıl birçok turist çeken şehir, Fransızlardan kalma anılarla doludur.
— Tar. Champlain’in, yerli köyü Stadacona’nın yerinde kurduğu yerleşme merkezi bugünkü Quebec’in çekirdeğidir. Kirke kumandasındaki İngilizlerin eline geçen Quebec (1629), 1632 antlaşmasıyle, Fransa’ya geri verildi. Bir cizvit okulu (1635) ve büyük bir papaz okulu inşa edildi (1663). 1674′te bir piskoposluk kurularak başına piskopos Laval getirildi. Quebec garnizonu’na hücum eden ingilizler (Phipps) püskürtüldüler (1690). 1759 Eylül’ünde Abraham ovalarında Montcalm’ın ölümünden sonra, garnizondaki 600 kişi (Ramezay’ın emrinde) teslim oldu.
Paris antlaşmasıyle (1763) İngiltere’ye bırakılan şehri, James Murray (1763-1766) ve Guy Carleton gibi valiler sertliğe kaçmadan yöneterek Londra’yı ingiliz hukukunu zorla uygulamak isteğinden vaz geçirdiler. 1791′de çıkarılan bir kanunla Aşağı Kanada, Yukarı Kanada’dan ayrıldı; Quebec, Yukarı Kanada’nın merkezi olarak kaldı. Papineau’nun ayaklanmasından sonra (1837) iki eyalet Birlik kanunuyle (temmuz 1840) yeniden birleştirildi ve Kingston merkez oldu. 1864′te Quebec’te Londra konferansının kararlarını hazırlayan (aralık 1866) bir konferans toplandı; Londra konferansında şartları tespit edilen Kanada federasyonu, 1867 Kuzey Amerika anlaşmasıyle kuruldu. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEBEC hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUAKER
Tarih 16 Haziran 2009
QUAKER (titreyen anlamında ing. k.). «Dostlar derneği» denen protestan mezhebi üyesi.
— ANSiKL. George Fox’un hâkim Bennet’i «Tanrı’ya saygı göstermeye ve Kelâmı önünde titremeye» (ingilizce to guake) davet eden sözlerinden kinaye ile «Dostlar derneği» üyelerine takılan alaylı lakap. Bu lakap, 1654′ten sonra kullanılmağa başlandı, XVII. yy. sonunda yerleşti. 1638′de Amerika’da Rhode İsland sömürgesini kuran ve insan vicdanının kutsal olduğunu ileri süren püriten Roger Williams, tarikatın öncülerindendir. Derneğin kurucusu, doktrinini ilk defa 1647′de vazeden kunduracı George Fox, kanunkoyucu William Penn ve tek ilâhiyatçısı da Robert Barclay’dir. «Dostlar»ın iman düsturları: hıristiyana, hayatının bütün hallerinde yol gösteren üstün otorite, kalbine hitap eden kutsal ruhtur (buna göre Kutsal Kitap dogma kıstası olmaktan çıkmaktadır); bütün kutsal sırlar ortadan kaldırılmıştır (communio manevî bir işlemdir); andîçme yasaklanmıştır; nefis müdafaası hakkı yoktur; teşkilâtlanmış bir papaz sınıfı gerekmez; evrensel papazlık kadınlara da açıktır; kült ihtiyarîdir, hiç bir dogma yoktur, insan tabiatının günah sonucu lekelendiği teorisini reddeden quaker’ler, Calvin’in takdiri ilâhi ile ilgili fikirlerini, lütuf nazariyesini, îman sayesinde bağışlanma nazariyelerine de karşı çıkıp, sadece ibadet âdetlerini muhafaza etmişlerdir. Quaker’ler birbirlerine «sen» diye hitap eder, üstlerine şapka çıkararak selâm vermeyi ve giyeceklerinde düğme taşımayı reddederlerdi.
Quaker’ler XVII. yy.da, özellikle 1650′den itibaren büyük gelişmeler gösterdiler, iskoçya’ya yayılarak Fox’un şahsında presbiteryen kilisesine karşı geldiler. 1654-1656 Arasında ilk misyonerlerini Amerika’ya göndererek kısa zamanda Rhode İsland, 1676′da Batı New Jersey, 1682′de Doğu New Jersey yönetimini ele geçirdiler. Pennsyîvania toprağı 1681 şartı ile W. Penn’in mülkiyetine verildi ve quakerlerin üssü haline geldi. Başlangıçta hem İngiltere’de, hem Amerika’da zulüm gördüler. İngiltere’de Restorasyon’dan sonra Charles II’nin Clarendon yasası ile kırbaç ve hapis cezasına çarptırıldılar. Kuzey Amerika’da boston püritenleri birçok quaker’i ölüme mahkûm ettiler (1660-1661 Boston infazları). Ancak bu zulüm çok geçmeden yatıştı. Birçok dinî okul açmalarına elverişli kültürleri, liberal anlayışları ve çalışma şevkleri sayesinde quaker’ler XVIII. yy.da refaha kavuştular, fakat barışçı olduklarından Yediyıl savaşında Fransa’ya karşı savaşmak için asker toplamayı reddettikleri gibi, Pennsylvania meclisinden de çekildiler ve böylece, bu sömürgedeki siyasî etkilerini kaybettiler. Aynı şekilde savaş aleyhtarı olduklarından 1776 Amerikan ayaklanmasında yurtseverlere katılmadılar. XVIII. yy.dan itibaren «Dostlar derneği» gerilemeğe başladı ve bu gerileme XIX. yy.’da devam etti. Quaker’ler kabuklarına çekilerek, dünyada saflıklarını savunmaya koyuldular. «Sekinci» denen bu dönem, aynı zamanda bir tasavvuf dönemidir.
Quaker’ler o zamanlar büyük toplum içinde küçük bir toplum halinde yaşamaktaydılar, giydikleri ve biraz da gülünç bir çeşit üniformayı terkettiler. XIX. yy.da quaker mezhebinde iki büyük skhisma meydana geldi: katıksız bir deizmi savunan Elis Hicks skhisması (1827-1828) ve muhafazakâr olan John Wilbur skhisması (1845-1854). Sonunda, mezhep dört gruba ayrıldı: Ortodoks Dostlar derneği (bunlar gerçek quaker’lerdir); Hicks’ci Dostlar derneği; Wilbur’cu Ortodoks Muhafazakâr Dostlar ve bunlardan ayrılan Philadelphia Dostları Dinî derneği. Bununla birlikte, XIX. yy. başından beri, quaker’lerin esirlikle savaşta, halk eğitiminde, hapishanelerin reformunda önemli payları oldu. Aslında anglosakson olan dernek, Birinci Dünya savaşından beri hemen hemen bütün dünyaya yayıldı ve «Milletlerarası Quaker Yardımı» teşkilâtını kurdu. 1947′de ingiliz ve amerikan quaker komiteleri Nobel Barış ödülünü kazandı.
Dünyada, gününmüzde bir dünya komitesi halinde teşkilâtlanmış bulunan 250 000′e yakın quaker vardır. Bunların büyük kısmı anglosakson ülkelerinde yaşamakla beraber, Avrupa, Asya ve Afrika’ya da yayılmışlardır. Fransa’da birkaç quaker grubu vardır. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUAKER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUAESTOR
Tarih 16 Haziran 2009
QUAESTOR i. (lat. k.). Rom. tar. özellikle malî görevlerle yükümlü magistratus.
— ANSiKL. Başlangıçta sadece konsüllerin yardımcısı olan iki guaestor, konsüller tarafından, patrici sınıfından seçilirdi. Bunlar M.Ö. V. yy.da magistratus oldular ve comicia tributa’lar tarafından seçildiler. Sayıları dörde çıkarıldı ve pleb sınıfına da quaestorluğa seçilme hakkı tanındı. O tarihten sonra, suçların soruşturmasıyie ve amme hazinesinin yönetimiyle görevli iki şehir quaestoru ile, konsüllerle birlikte orduya katılan, orduda ödemeleri yapan, aylıkları dağıtan ve ganimetten amme hazinesinin payına düşen kısmın satışını yapan iki askerî quaestor ayırt edildi.
Askerî quaestor ayırt edildi. Askerî quaestor’lar, ordu kumandasında, konsüllerin yerini de tutabiliyorlardı. Yeni teşkilâtlandırılan roma deniz kuvvetlerinin yönetimi ve kıyı zabıta işleriyle yükümlü yeni donanma quaestorluğu’nun kurulması quaestor’ların sayısının sekize çıkmasına yol açtı (M.Ö. 267). Valiler nezdine, eyaletlerin malî durumunu yönetmek ve askerî quaestor’lar gibi şehir quaestor’larına hesap vermekle görevli quaestor’lar gönderilmesi kararlaştırılınca, bu görevlilerin sayısı yirmiyi buldu (M.Ö. 81). Quaestor sayısının artırılmasının bir sebebi de, bazı kimselerin senatoya girmelerini kolaylaştırmaktı; gerçekten de o tarihten itibaren quaestor’lar, cursus honorum’un gerektirdiği diğer görevlerde bulunmadan doğrudan doğruya senatoya geçebiliyorlardı. Sezar tarafından sayıları kırka yükseltilen (M.Ö. 45) quaestor’lar, Augustus tarafından tekrar yirmiye indirildi, imparatorluk devrinde, senato tarafından seçilen quaestor’lar yetkilerini, yavaş yavaş imparatorun seçtiği memurlara kaptırdılar. Bununla birlikte eskiden aedilislerin elinde olan oyunları düzenleme yetkisi onlara verildi. Constantius tarafından ihdas edilen (M.S. 372) saray quaestor’u, senatoda ve ruhban meclisinde imparatorun sözcüsüydü. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUAESTOR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUİNTİLLUS (Marcus Aurelius)
Tarih 16 Haziran 2009
QUİNTİLLUS (Marcus Aurelius), Roma imparatoru (öl. Aquileia 270). Kardeşi Claudius II’nin ölümü üzerine, askerleri tarafından imparator ilân edildi. Kendisine karşı Aurelianus imparator ilân edilince, Quintillus birkaç gün hüküm sürdükten sonra intihar etti. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNTİLLUS (Marcus Aurelius) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUİNTİLİUS VARUS (Publius)
Tarih 16 Haziran 2009
QUİNTİLİUS VARUS (Publius), romalı general (M. ö. 50′ye doğr. – Teutoburg ormanı M. S. 9). 22 Yılında Akhaia’da quaestor, 16 yılında Asya’da prokonsüllük valisi, 13 yılında konsül, sonra Afrika’da prokonsül oldu.
M.ö. 4′teki yahudi ayaklanmasını bastırdı. M.S. 6′da Germania’da papalık valisi oldu: memleketi düzene sokmağa çalıştı, fakat aşırı vergiler koyması yüzünden tam anlamıyle kontrol altına alamadığı bu savaşçı halkın düşmanlığına yol açtı. Arminius adlı romalılaşmış bir germen, Teutoburg ormanında Varus ve kıtalarına yollarını şaşırttı. Varus âsi germenlerin saldırısına uğradı. Lejyon askerlerinin hepsi öldürüldü. Bu olay, Roma için unutulmaz bir yıkım oldu. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNTİLİUS VARUS (Publius) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PYRROS II
Tarih 16 Haziran 2009
PYRROS II, Epir kralı (M. ö. 318′e doğr. -Argos 272), sürgünde yaşayan Epir kralı Aiakides’in oğlu. Çocukluğunu İllyria kralı Glaukias’ın yanında geçirdi.
Daha sonra Demetrios Poliorketes’in öğrencisi oldu ve onun yanında İpsos’ta savaştı (301). Epir’e döndü (297), İktidarı rakibi Neoptolemos ile paylaştı, sonra onu zehirleyerek tek başına kral oldu. İyi bir general olan Pyrros, başarısz bir siyasetçiydi. Poliorketes’e karşı Trakyalı Lysimakhos ile birleşti; 287′de Makedonya’yı onunla bölüştü ama, payını ortağına kaptırdı (284); Sicilya’yı, İtalya’yı ve Afrika’yı fethetmek hevesine kapıldı. 281 Yılı ilkbaharında, Roma’ya karşı savaşan Taras’ların yardım çağrısına uyarak İtalya’ya çıktı. 280′de, çok kanlı bir seferden sonra Herakleia’da, fillerinden ürken roma lejyonlarına karşı kesin bir zafer kazandı.
Anlaşma yapmayı geciktirdi. Daha sonra Roma’ya yaklaştı, ardından Sicilya’ya geçti, Kartacalıları kaçırdı, ama haksız vergilerle halkı bezdirdi. Paralı askerler tutup İtalya’ya döndü; epirli askerleri iyice kırılmıştı. 275′te Benevento yakınında yaptığı önemsiz bir çarpışma sonunda, gemilerine binerek ayrılma kararı aldı. Daha sonra Makedonya’yı istilâ etti, Peloponnesos’a geçti; Argos’ta, bir sokak savaşında öldü. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYRROS II hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PYOTR III Fyodoroviç
Tarih 15 Haziran 2009
PYOTR III Fyodoroviç (Kiei 1728 – Peterhof [bugün Petrodvorets] yakınlarında Ropşa sarayı 1762), Rusya imparatoru (ocak-haziran 1762), Karl-Friedrich von Holstein-Gottorp ile Büyük Petro’nun torunu Anna Petrovna’nın oğlu. 4 Mart 1762′de ölen teyzesi çariçe Yelizaveta’nın yerine tahta çıktı.
Pek zeki olmayan ve şöyle böyle bir eğitim görmüş bulunan bu alman prensi, rus geleneklerini az çok küçümsüyor ve Friedrich II’nin aydın istibdadına ve manevralarına yersiz bir hayranlık duyuyordu. Tahta çıkışının hemen ertesinde, Prusya’nın büyük bir bölümü rus ordularının işgali altındayken, askerlerini Silezya’dan geri çekti, sonra da Doğu Prusya ile Pomeranya’yı karşılıksız olarak Friedrich II’ye geri verdi (5 mayıs 1762 barışı); ayrıca askerî yardımda bulunacağını da vaat etti. Böylece ittifakların birdenbire Avusturya ile Fransa aleyhine dönmesine yol açtı. Bu devletler de çok geçmeden barış yapmak zorunda kaldı.
İç siyaset alanında ise, Münnich gibi sürgünde bulunan devlet adamlarını geri çağırdı, gizli şansölyeliği lâğvetti; ayrıca, Ortodoks kilisesi aleyhine çalışan mezhepleri destekledi, şapelleri kapattırdı, ikonaları kırdırttı ve toprak sahibi soyluları desteklemek amacıyle kilisenin mallarına el-koydurttu; ayrıca soyluları devlet hizmetinden bağışık tuttu (17 ocak 1762 tarihli ferman) ve alkollü içki yapımı tekelini onlara verdi. Bu siyaset, kiliseden başka, senatoyu, sarayı ve İmparatorluk Muhafız birliğini de memnun etmemişti. Haris bir kimse olan karısı Sophie (Sofiya) von Anhalt-Zerbst (Yekaterina II), Pyotr III ile anlaşamıyordu (birbirlerini karşılıklı olarak aldatıyorlardı).
Çar kendisini bir manastıra kapatmadan önce, Sofiya onu ortadan kaldırmak amacıyle muhalifleriyle birleşti; Orlov kardeşler ile birlik olarak muhafız alaylarını çara karşı başkaldırmağa şevketti. Tahttan çekilmek zorunda bırakılan (28 haziran – 10 temmuz 1762) çar, tutuklandı ve sonunda Aleksey Orlov tarafından öldürüldü (24 temmuz). Ne gibi şartlar altında ortadan kalktığının rus halkından gizlenmiş olması, Pugaçov’un Pyotr III adı ile ayaklanabilmesini açıklamaktadır. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYOTR III Fyodoroviç hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PÜSKÜL
Tarih 15 Haziran 2009
PÜSKÜL i. Bir ucundan bazı şeylere süs olarak takılan saçak biçimindeki iplik demeti: Çiçekli uzun çoraplarının konçlarından renkli bağlar, püsküller dökülürdü
(Ş. S. Aydemir). || Fes püskülü (veya ibiği). Bk. FES. // ibrişim püskül, ibrişimle yapılan püskül. || Kendinden püskül, kumaşın ucuna, atkıyı veya çözgüyü sökerek yapılan püskül. || Perde püskülü, perdeyi a-çık tutmağa yarayan bağların ucuna takılan, kordonetten yapılmış püskül. || Sırma (veya tel) püskül, üzeri sırma ile sarılmış iplikten yapılan püskül. || Tespih püskülü, tespihin ucuna takılan ibrişim püskül. || Top püskül, eski kumaş perdelerin kenarına dikilen küçük ponponlardan yapılmış püskül.
— DEY. Mısır püskülü gibi. Bk. MISIR.
— Bot. Bazı tohumların ucunda bulunan tüy demeti.
— Kıyf. Bk. ANSİKL.
— ANSİKL. Kıyf. Püskül, ipekten, iplikten, sırma telden yapılır ve kemer, bere, fes, perde gibi yerlere ve tespihlerin ucuna takılır; üst yanı düğümlü, toplu, aşağısı dağınıktır.
Fese püskül takılması, bu başlığın Osmanlılar tarafından giyilmesiyle başladı (1832). Püskül, son biçimini alıncaya kadar birçok değişikliğe uğradı, önceleri bükülmemiş ipekten yapılır ve böyle püsküllerin düzgün durması için taranması gerekirdi. Bu iş için bugünkü ayakkabı boyacıları gibi dolaşan ve çoğu yahudi çocukları olan, püskül tarayıcıları vardı. Daha sonraları zabit ve memur sınıfı, bükülmüş ipekten püskül kullanmağa başladı. Askerler ayrıca feslerinin tepesine ferah denilen madenî bir düğme takıyor, püskül buraya bağlanıyordu. Püsküllerin, biçimlerine göre değişik adları vardı; omuz döğen, baygın, orta, mülki, askeri, Fes püskülleri’nin renkleri genellikle mavi ve seyrek olarak da siyahtı (Rumeli yöresinde). Sadrazam Reşid Paşanın kullandığı püskül baygın püsküldü.
Tunus feslerine omuz döğen püskül takılır; bazılarının ağırlığı yarım okkayı bulurdu. Bu tür fesleri kabadayılar veya kabadayı geçinenler takardı. Püskülün yana veya öne sarkmasına ayrı ayrı anlamlar verilirdi. Kabadayılar, hovardalar, çapkınlar, külhanbeyler feslerini kaşları üstüne eğer, püskülü öne doğru sarkıtırlardı. İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra bazı gençlerin feslerine püskül takmamaları toplum tarafından yadırgandı. (M)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜSKÜL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUTVİNSKAS (Vlades)
Tarih 15 Haziran 2009
PUTVİNSKAS (Vlades), leton yurtseveri ve yazarı (Riga 1873-Kaunas 1929). ülkenin yeniden bağımsızlığa kavuştuğu dönemde, gönüllü «serbest nişancılar» askerî teşkilâtını kurdu. Giedra (Sakin) ve Ne Uzmusk! (öldürme!) adlı hikâyeler ve çok sayıda makale yazdı. (M) PUVAN i. Bk. puan.
PUVANLAMAK geçi. f. Bk. puanlamak.
PUVANTAJ i. Bk. puantaj.
PUVANTÖR i. (fr. pointeur). Bk. puantör.
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUTVİNSKAS (Vlades) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUSU veya PUŞİ
Tarih 15 Haziran 2009
PUSU veya PUŞİ i. (fars. püş’dan püşî). Kıyf. Esk. Askerlerin başlarına sardığı ince sarık. (Puşu, özellikle tersane kalyoncularıyle topçular tarafından kullanılır ve çıplak başa sarılırdı. Karadeniz bölgesinde oturan halkın giydiği mahallî kara kukuleta başlıkları andırırdı. Altın tellerle işlenmiş pusular da vardı.) [M]
PUŞUM i. Zool. Bk.
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUSU veya PUŞİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUSATÇI
Tarih 15 Haziran 2009
PUSATÇI i. (pusat’tan pusat-çi). Esk. Ortaoyununda tahta kılıç, şakşak v.b. kullanan oyuncu.
— Tar. Cenge giden askerlerin önünde raks ederek onları eğlendiren kimse. (M)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUSATÇI hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Purple Heart (MiLiTARY ORDER OF THE)
Tarih 15 Haziran 2009
Purple Heart (MiLiTARY ORDER OF THE) [lâl rengi yürek askerî nişanı ],
7 ağustos 1782′de Washington tarafından askerlikte yararlık gösterenleri mükâfatlandırmak amacıyle ihdas edilmiş nişan. En eski amerikan askerî nişanıdır. Bağımsızlık savaşından sonra kimseye verilmedi; fakat 1932′-de savaşta yaralanan kimselere dağıtılmak üzere yeniden konuldu. Kenarları beyaz çizgili lâl rengi kurdeleyle takılır. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Purple Heart (MiLiTARY ORDER OF THE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUPiENUS
Tarih 15 Haziran 2009
PUPiENUS (Marcus Clodius — Maxi-mus) [öl. 238], Roma imparatoru. Orta halli bir ailedendi. Çeşitli eyaletlerde valilik yaptı. Gordianus I ve Gordianus II’nin ölümünden sonra, Maximilianus’a karşı, senato tarafından Balbinius ile birlikte imparator ilân edildi. Maximilianus askerler tarafından öldürüldü ama az sonra Pupienus ile Balbinius da imparatorluk muhafız erleri tarafından vuruldular. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUPiENUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUNTA DEL ESTE
Tarih 13 Haziran 2009
PUNTA DEL ESTE, Uruguay’da şehir. Atlas okyanusu kıyısında, Maldonado yakınında; 6 500 nüf. 17 Ağustos 1961′de Amerika Devletleri teşkilâtı (OEA) üyeleri burada «İlerleme ittifakı»nın temelini atan bir antlaşma imzaladılar.
31 Ocak 1962′de OEA dışişleri bakanlarının yaptığı toplantıda Küba teşkilâttan çıkarıldı.
12-14 Nisan 1967′de OEA devletleri başkanları başkan Johnson ile burada toplandılar; genellikle latin amerika devletleri, A.B.D.’den uzaklaşarak birbirlerine yaklaştı, Vietnam savaşında
A. B.D.’ye yardım etmeğe yanaşmadı ve Latin Amerika’da yıkıcı faaliyet gösteren silâhlı kuvvetlere karşı mücadelenin tek merkezden yönetilmesi teşkilâtlandırılamadı. Ama iktisadî kararlar alındı; bu kararlar 1970′ten sonra bir ortak pazar yaratılmasını, döviz ithalini çoğaltmak için gerekli çabaları, köylerdeki hayat şartlarının modernleştirilmesini, eğitimin teşvikini, sağlık programlarının düzenlenmesini ve askerî masrafların kısıtlanmasını öngörüyordu. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUNTA DEL ESTE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUMPURS (Andrejs)
Tarih 13 Haziran 2009
PUMPURS (Andrejs), leton şairi (Liel-jumprava-Livonya 1841-Riga 1902). 1874′te Riga’ya yerleşti, gönüllü olarak savaşmak için Balkanlar’a gitti, askerî öğrenim gördü ve subay oldu. Pumpurs, halk arasında ünü yaygın bir şairdir, Leton halkının Eskiçağdaki romantik bir görüntüsünü çizen Laçplesis (Ayı Avcısı) destanı bir şaheserdir (1888). [L]
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUMPURS (Andrejs) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PULA
Tarih 13 Haziran 2009
PULA, ital. Pola, Yugoslavya’da (Hırvatistan) şehir, İstria’nın batı kıyısında; 36 800 nüf. ikinci Dünya savaşından önce 57 000 kişi olan şehir nüfusu, italyan halkın göçmesiyle azaldı. Pula bir savaş ve ticaret limanıdır (gemi yapımı). Romalılardan kalma güzel anıtlar (arena, Herakles kapısı, Aurea kapısı, tiyatro, Roma ve Aügustus tapınağı); XV. yy.dan kalma katedral; XVII. yy.dan kalma zengin eski eserler müzesi.
— Tar. Daha M.Ö. II. yy.da Romalıların eline geçen ve Augustus sömürgesi (Pietas Julia) haline getirilen, VI. yy.da piskoposluk, 1334′ten sonra da Venedik sömürgesi olan şehir, 1379′da Cenevizliler tarafından yıkıldı ve hemen yeniden inşa edildi. XVII. yy.da sıtma salgını yüzünden boşaltılan Pula, önce Avusturya-Macaristan’ın askerî limanı, italya’ya bağlanmasından sonra da (Rapallo antlaşması, 1920) bir sanayi merkezi .haline geldi. 1947′de Yugoslavya’ya geçti. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUGNANİ (Gaetano)
Tarih 13 Haziran 2009
PUGNANİ (Gaetano), italyan kemancısı ve bestecisi (Torino 1731 – ay.y. 1798). G. B. Somis’in öğrencisi, Torino Krallık kapellası kemancısı olduktan sonra V. L. Ciampi ile kontrapunto çalışmak üzere Roma’ya gitti. Torino’ya dönüşünde Krallık kapellasında birinci kemancı olarak işe başladı (1770) ve 1776′da orkestra genel yönetmeni, 1786′da askerî bando yönetmeni oldu. Keman virtüözü olarak Paris’e, Londra’ya (Krallık tiyatrosu, 1767, 1768) gitti, 1780′de ise öğrencisi Viotti ile birçok sanat merkezinde konserler verdi. Bestecilik alanında keman için sonat derlemeleri, duo’lar, üçlüler, beşliler ve senfoniler, bir keman konçertosu, bir orkestra süiti (Werther), bir oratoryo (Betuli Liberata), iki kantat ve sekiz opera yazdı (özellikle Nanetta e Lubino [Londra, 1769] ve Achille in Sciro [Torino, 1785]). Pugnani, kemanda tekniği sadece «ifade»nin bir aracı olarak göründü. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUGNANİ (Gaetano) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Puglia veya Pulya seferleri
Tarih 13 Haziran 2009
Puglia veya Pulya seferleri, Osmanlı imparatorluğunun Fatih Sultan Mehmed (1479) ve Kanunî Sultan Süleyman (1537) devirlerinde İtalya’nın Puglia (Pulya) bölgesine yapılan seferler. (Fatih devrinde yapılan Puglia seferi için bk. otranto seferi.) Barbaros Hayreddin Paşanın Osmanlı devleti hizmetine girmesiyle Akdeniz meseleleri önem kazandı. Barbaros İtalya kıyılarına birçok akın yaptı ve Tunus’u ele geçirdi. Tunus daha sonra Kari V tarafından alındı. Bu savaşlar sırasında Venedik, Kari V ve Andrea Doria’ya yardım etti ve osmanlı gemilerine saldırdı. Osmanlı devleti de Venedik’e savaş açtı (1537). Ordunun başına geçen Kanunî karadan, Barbaros ve Lutfi Paşa da donanma ile denizden hareket ettiler. Lutfi Paşa Puglia’ya çıkarak birçok kaleyi ele geçirdi. Otranto kalesi teslim oldu. Osmanlı askerleri Puglia’da bir ay kalarak çevreyi yağmaladılar. Daha sonra Venedik’e ait Korfu adası kuşatıldı. (M)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Puglia veya Pulya seferleri hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUDOVKİN (Vsevolod İllarionoviç)
Tarih 13 Haziran 2009
PUDOVKİN (Vsevolod İllarionoviç), sovyet sinema yönetmeni ve oyuncusu (Penza 1893-Moskova 1953). Kimya mühendisi oldu. 1917 Devriminden sonra oyun yazarlığı, dekorculuk ve oyunculuk yaptı. Bir çok filimde rol aldı.. 1922′de belgesel bir filim çevirdi: Golod! Golod! Golod! (Açlık! Açlık! Açlık!). 1926′da yaptığı ilk büyük filmi Ana (Mat) Pudovkin’in şaheseri sayılır. Bu tarihten sonra birçok filim çekti: Konyits Sankt-Peterburga (Petersburg’un Sonu) [1927]; montaj üstüne görüşlerini uyguladığı Cengiz Hanın Oğlu (Potomok Çingiz Hana) [1928]; Dezertir (Asker Kaçağı) [1933]; Minin ve Pojarskiy (1939), Suvorov (1941); Vasilyev ile Amerikalı Nahimov (1947); Hasat (Jatva) [1953]. Oynadığı filimlerin başlıcaları, Yaşayan Ceset (1929) ve Korkunç İvan’dır (İvan Grozmy) [1945]. Pudovkin değerli bir sinema nazariyecişidir. Kuleşov’un öğrencisiydi; özellikle, bir yaratma unsuru olarak montajı inceledi. Eserlerinde her zaman insanın iç gerçeğini araştırdı, dış gerçek, görünüş ve olayları ön plana almadı. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUDOVKİN (Vsevolod İllarionoviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Publicus (CURCUS)
Tarih 13 Haziran 2009
Publicus (CURCUS), Roma’da imparatorluk posta idaresi. Devlet görevlilerini ve malzemesini taşımakla yükümlü bir kamu hizmetiydi. Cumhuriyet döneminde, roma yüksek görevlileri bir yere gidecekleri zaman ulaşım araçlarını devlet sağlardı. Ayrıca bu görevlilerin yol boyunca gerekli buldukları elkoyma işlemlerini yapmağa da hakları vardı. Augustus, imparatorluk sınırlan içinde emirlerin ulaştırılmasını ve edinilen bilgilerin Roma’da toplanmasını sağlamak amacıyle askerî yollar üzerinde ilkin haberciler, daha sonraları da arabalar için konak yerleri kurdu. Atlı haberciler (speculatores), yolları boyunca, kendileri için hazır at bulundurulan bu konaklara (mutationes) uğrayarak günde birkaç kere at değiştirirlerdi.
Ayrıca, akşam menzile varınca, geceyi geçirmeleri için hazırlanmış bir barınakta (mansio) kalırlardı. İmparatorluk görevlilerinin (procuratores cursus publici) yönetiminde olan bu konak yerlerinde, çeşitli hizmetleri sağlamak amacıyle baytar, nalbant, sürücü, seyis v.b. gibi çevreden sağlanmış görevliler, hayvanların yem ihtiyacını karşılamak üzere samanlıklar bulunurdu. Her güzergâhın üzerindeki konaklama yerleri bîr praefectus vehicularum’a (ikinci sınıf yurttaş) verilmişti. Düzenli bir biçimde çalışması denetçiler tarafından sağlanan bu idarî teşkilâtın genel yönetimini önceleri vali, IV. yy.dan itibaren de imparatorluk sarayının başgörevlisi (magister of-ficiorum) sağlardı. Bütün bu hizmetlerin masrafları güzergâh üzerindeki bucaklar tarafından, karşılanırdı. Personeli, malzemeyi ve hayvanları sağlayan bu bucaklardı. Septimus Severus (193-211), belediye yüksek görevlilerinin böyle ağır bir yük altında kalmasını doğru bulmayarak onları bir süre bu işten bağışık tuttu ve cursus publicus masraflarının devlet tarafından karşılanmasına karar verdi. Bu hizmetten parasız olarak yararlanmak hakkı devlet memurlarına ve IV. yy.dan itibaren, ellerinde vali tarafından onaylanmış özel bir belge bulunan din adamlarına verilmişti. Ama gerçekte, resmî yasaklara ve öngörülmüş olan para veya hapis gibi cezalara rağmen, evectiones adındaki bu belgeler, çok zaman, resmî görevi olmayan kimselere verildi, öte yandan, bu yolcu taşıma hizmetine, kısa bir süre sonra, her biri iki çift öküzün çektiği (angariae) arabalarla yapılan bir mal taşıma (clabularis cursus) hizmeti de eklendi. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Publicus (CURCUS) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTOLEMAİOS XI (X veya IX) Aleksandros I
Tarih 13 Haziran 2009
PTOLEMAİOS XI (X veya IX) Aleksandros I (öl. denizde M.ö. 88), Ptolemaios X Soter II’nin kardeşi, Mısır kralı (M.ö. 107-88). Annesinin desteğiyle kardeşinin yerine tahta geçti. 101′de annesini öldürttüğü sanılır. Sema’ya. (iskender’in mezarı) karşı Saygısız davranışı (89) yüzünden halk ve askerler ayaklandı. Mısır’dan kovulan Ptolemaios az sonra öldürüldü. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTOLEMAİOS XI (X veya IX) Aleksandros I hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTOLEMAİOS IV Philopator I
Tarih 13 Haziran 2009
PTOLEMAİOS IV Philopator I (M.ö. 244′e doğr. – 203), Ptolemaios III EuergeteS’in oğlu, Mısır kralı (M.ö. 221-204/ 203). Düşük ahlâklı ve tembel bir adamdı, iktidar sorumluluğunu daha baştan bakanı Sosibios’a bıraktı; aile faciaları (ailesini öldürttü), Koile Syria valisi Theodotos’un ihaneti ve siyasî alandaki beceriksizlik, onun Antiokhos III Megas’ı Raphia savaşında (217) yenmesine engel olmadı; Ptolemaios, bu savaşı 20 000 fellâhtan kurulu bir yerli ordu, trakyalı ve galyalı paralı askerler sayesinde kazandı. Fakat bu millî zaferden gururlanan yerliler, papaz sınıfının desteğiyle ayaklandılar ve çetin bir gerilla savaşına giriştiler. Ptolemaios, 217′de, kendi kültüne ortak olan (theoi Philopatores) kızkardeşi Arsinoe III ile evlenmişti. Dionysos kültünü Mısır’da yaydı. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTOLEMAİOS IV Philopator I hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTOLEMAİOS III Euergetes
Tarih 13 Haziran 2009
PTOLEMAİOS III Euergetes («iyiliksever»), Tryphon da denir (M.ö. 280′e doğr. – 221), Ptolemaios II Philadelphos’un oğlu, Mısır kralı (246-221). Seleukos Kallinikos’a karşı uzun ve inatçı bir mücadeleye girişti; Batı Asya’nın bir kısmını Babil yakınlarına kadar hâkimiyeti altına aldı (245) ve pers krallarının götürdüğü firavun devri putlarını Mısır’a getirtti. Bu, Lagos’luların en büyük zaferi oldu. Ptolemaios, 240 sıralarında Seleukos ile barış imzaladı ve ücretli helen askerlerini Fayyum’a yerleştirebildi. Kral ve kraliçe (Berenike II), yani «Euergetes tanrılar» kültünü geliştirdi, birçok tapınak (Edfu) yaptırdı. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTOLEMAİOS III Euergetes hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTOLEMAİOS II Philadelphos
Tarih 13 Haziran 2009
PTOLEMAİOS II Philadelphos (İstanköy [Kos] M.ö. 309/308 – 246), Ptolemaios I Soter’in oğlu, Mısır kralı (283-246). ihtiyatlı, gösterişi seven, güçlü bir hükümdardı. Babasının itibar siyasetini kuvvetlendirdi. Mısır dışında kendisi pek faaliyet göstermedi, ama amiralleri denizleri tarayarak krallığın baskısını sürdürdüler: gerçekten de Koilesyria’da mücadele bitmemişti ve Makedonya düşmanlığı çeşitli fırsatlarda kendini gösteriyordu. Ptolemaios, galyalı ücretli askerlerin bir isyanını bastırdı. Siyasî nüfuzu güçlü olan kızkardeşi Arsinoe II (Arsinoe I’in sürgün edilmesinden sonra) onunla evlendi ve ailede şüpheli gördüklerini öldürttü. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTOLEMAİOS II Philadelphos hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTOLEMAİOS I Soter
Tarih 13 Haziran 2009
PTOLEMAİOS I Soter («Kurtarıcı») [Makedonya'da M.ö. 360-283], Mısır’da yunan Lagos hanedanının kurucusu, Mısır kralı (M.ö. 305-283), Lagos adlı bir makedonyalı soylunun oğlu. Muhafız olarak iskender ile Asya’ya gitti, bu seferin hikâyesini yazdı, Sonra Philippos III Arridaios tarafından Mısır ve Libya satraplığma getirildi (323). İskender’in cesedini iskenderiye’ye (Berna’da) gömdürdüğü sanılır. Kendisine yardımcı (hyparkhos) tayin edilen Naukratis’li Kleomenes’i öldürttü, hâkimiyetini Kyrene’ye kadar genişletti ve Makedonya’nın fiilî hükümdarı olan ve onu Mısır’dan atmayı başaramayan (321) Perdikkas’a karşı kolaylıkla direndi. Sahra ve Nil gibi iki büyük engel sayesinde ülkesini koruyabildi, iskender’in vârisleri arasındaki çatışmaya katılmadı, onlarla anlaşma yaptı (Triparadisos, 321), Suriye’yi, Kudüs’ü (bir sabbat günü) ve az sonra Kıbrıs’ı fethetti. Kendisine sığınan Seleukos’u kabul etti ve Antigonos Monophtalmos’a karşı onunla birleşti. Antigonos Monophtalmos’un Filistin’i işgal altında tutan oğlu Demetrios’u (müstakbel Poliorketes) Gaze’de yendi (312). Sonra Anadolu ve Yunanistan şehirlerinde garnizonlar kurdu. Fakat donanması Kıbrıs’ın Salamis açıklaıında anîden yenilince (306), Ptolemaios’un elinde Sadece Mısır ile Kyrene kaldı. Ptolemaios, buna karşılık, kral unvanını aldı, bu unvanla birlikte de firavunların unvan ve imtiyazlarına da sahip oldu. 301′den sonra, Anti-gonos’a karşı kurulan bir birliğe katıldı, Koile Syria’yı (Ipsos 301), Kıbrıs’ı (295-294), Kyklades üstündeki protektorayı (287′ye doğr.) geri aldı. Makedonyalı yunan göçmenlerini, İskenderiye ve Ptolemais şehirlerine, nispeten tecrit edilmiş bir topluluk halinde yerleştirdi ve helen medeniyetine bağlı bu topluluktan ordusuna asker sağlamak için yararlandı, iskenderiye’ye Serapis kültünü soktu ve hem kral-firavunun, hem Yunanlıların kurtarıcı kralının (Soter), hem de kahramanlaştırılmış iskender’in kültü olan hanedan kültünü kurdu. Başkent iskenderiye’yi güzelleştirdi ve oraya bilginlerle filozofları toplayarak bir kütüphane ve bir müze kurdu. Berenike I’den olan oğlunu tahta ortak etmişti (285); bu oğlu Ptolemaios II adiyle babasının yerini aldı. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTOLEMAİOS I Soter hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSİKOTEKNİK
Tarih 12 Haziran 2009
PSİKOTEKNİK i. (fr. psychotechnique). Kişilerin psikolojik ve fizyolojik tepkilerini değerlendirmeğe yarayan bilimsel metotların tümü.
— ANSİKL. Psikoteknik, herhangi bir kimsenin bir mesleğe yöneltilmesinde veya telli bir iş için başvuran adayların seçilmesinde kullanılır. Bir yandan testler metoduna, öte yandan da karakter ve davranışın incelenmesine dayanan bu bilim dalı, hem psikofizyolojinin hem de deneysel psikolojinin sonuçlarından faydalanır. Psikoteknik, önceleri, kişilerin sadece el ile yapılan zanaatlardaki kabiliyetleri hakkında hüküm vermeğe yarıyordu; sonraları, zihnî kabiliyetlerin incelenmesine de uygulandı.
— Ask. Psikotekniğin askerî alandaki uygulamaları. Muvazzaf ve yedek personel kaynaklarını orduların ihtiyacına göre kısa zamanda hazırlamak için, bilimsel psikoloji metotlarını askerlik alanında ilk uygulama deneyleri, 1917′de A.B.D.’de yapıldı. Bu deneyler, aynı zamanda hem sivil ve askerî uzmanlıkların karşılaştırmalı incelenmesini, hem uzmanların meslekî niteliklerinin testlerle ortaya çıkarılmasını sağlamak, hem de askerî yetenek seviyelerini tespit etmek ve özellikle, assubayları, subayları, havacıları v.b. seçmek için, bir buçuk milyon kura erine, yetişme derecelerini değerlendiren testler uygulamayı hedef tutuyordu. Almanya’da yapılan ve savaşın çeşitli durumlarında askerin psikolojik tepkilerini incelemeyi öngören yeni deneylerin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, İkinci Dünya savaşı, özellikle amerikan ve ingiliz ordularında, askerî psikoteknik servislere, büyük bir gelişme sağladı. İncelenen meseleler hemen hemen 1917′dekinin aynı oldu; ama alanları, eğitim metotlarını, daha iyi bir verim için malzemenin insana göre hazırlanmasını, savaşan taraftaki asker ve sivillerin moralinin korunmasını (Amerika’da Gaîîup tipi kamuoyu yoklamalanyle) kapsayacak kadar genişledi.
• Türkiye’de psikoteknik çalışmaları 1945-1950 yıllan arasında İ.E.T.T. işletmesinde küçük bir laboratuvarda başlatıldı. Daha sonra hastahane ve dispanserlerde (ilk defa Gureba hastahanesinde Psikiyatri kliniğine bağlı olarak) tatbik edildi. Milli Eğitim bakanlığında öğrenim psikoîojisiyle ilgili olarak test ve araştırma yapan bir labora-tuvar kuruldu. (LM)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOTEKNİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSAMMETİK
Tarih 12 Haziran 2009
PSAMMETİK, Mısır’da XXVI. Sülâleden üç kralın adıdır: hanedanın kurucusu Psam-metik I (M.ö. 663-609), yun. Psammetikhos, Sais valisi prens Nekhao’nun oğlu. Rakiplerine rağmen bütün Mısır’ı hâkimiyeti altına almayı başardı. Yurtluklara ve kalelere yerleştirdiği yunanlı ve asyalı paralı askerlere dayanarak derebeylikle mücadele etti;
—Psammetik II (M.ö. 594 -588), yun. Psammis, öncekinin torunu. Nübye’ye ve Habeşistan’a sefer yaptı; Habeşistan seferinde Nil’in beşinci cavlanma kadar ulaştığı sanılır. Ayrıca Fenike’ye diplomatik bir ziyarette bulunduğu söylenir;
— Psammetik III, yun. Psammenitos, Ahmes II’nin oğlu. Altı ay hükümdarlık yaptı (M.ö. 526-525), Pelusa savaşında tahtını kaybetti. Esir düştü ve kendisini yenen pers kralı Kambis’in emriyle öldürüldü. (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSAMMETİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Prusya Sefaretnamesi
Tarih 12 Haziran 2009
Prusya Sefaretnamesi, Mustafa III devrinde Prusya’ya geçici sefir olarak gönderilen Ahmed Resmî Efendinin yazdığı sefaretname. Mustafa III, Prusya kralı Büyük Fredrich’in elçisi Rexin’e karşılık Ahmed Resmî Efendiyi Prusya’ya gönderdi. Resmî Efendinin bir görevi de, o sırada meydana gelen Prusya – Rusya yakınlaşmasının Osmanlılar için zararlı olup olmadığını anlamaktı. Ahmed Resmî Efendi, 1763 temmuzunda istanbul’dan yola çıktı. Romanya, Lehistan yoluyle 5 ay sonra Berlin’e vardı; 6 ay Berlin’de kaldı, istanbul’a dönüşünde
(14 temmuz 1764) padişaha sunduğu sefaretnamede elçiliği sırasında gördüklerini, Friedrich ile olan konuşmasını yazdı. Sefaretnamede, yolu üzerindeki Kalas, İbrail ve Yaş şehirlerini ve Hotin’i, lehistan şehirlerini, ticaret limanlarını, Berlin’i anlattı. Prusya’nın genişleme savaşları ve bunların sebepleri üstünde durdu. Başvekil ve kral tarafından kabulünü, kralla Potsdam’da yaptığı özel görüşmeyi, Berlin’de gördüğü tiyatro ve baloları, Prusya’nın askerî durumunu ve kurumlarını, Saksonya’nın durumunu, Friedrich’in yaptığı savaşları dile getirdi. (M)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prusya Sefaretnamesi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRUSYA Genel tarih
Tarih 12 Haziran 2009
PRUSYA Genel tarih
• ilk yıllar. Vistül ile Neman arasındaki Prusya topraklarına ilkin bir baltık halkı olan Prusyalılar veya Boruslar yerleşti; bunları Oliva rahipleri (Oliva’lı Christian. 1215′te ilk Prusya piskoposu) ve Polonyalılar boş yere hıristiyanlaştırmağa uğraştılar.
Yenilen Mazovyalı Konrad, töton şövalyelerinden yardım istedi (1225). İmparator ve papanın desteklediği, alman, polonyalı, çek v.d. haçlılardan da yardım gören Tötonlar, Kulm (Chelmno) bölgesinde üslenerek güç bir fethe başladılar (1228); Prusyalıları zorla hıristiyanlaştırdılar, çoğunu kılıçtan geçirdiler ve topraklarına elkoyarak alman kolonlara dağıttılar. 1260′a doğru Mazurya gölleri dışında ülkenin hemen her yerini ele geçiren toton şövalyeleri, 1265-1295 yıllarında Prusyalıların isyanlarını kesinlikle bastırdılar.Kolonlar tahıl üretimiyle zenginleştiler; bu tahılı Danzig (Gdansk), Elbing (Elblag), Torun v.b. şehirlerin tacirleri ihraç ediyordu; şehirlerin hepsi Hansa’ya katılmış ve Magdeburg ile Lübeck yasaları uyarınca kendi kendilerini yönetme hakkını elde etmişti.
Ama toton tarikatı şövalyeleriyle ilişkiler kısa süre içinde gerginleşti ve Totonların merkezi Marienburg’a nakledildi (1309). Köylüler, soylular ve özellikle alman tacirler tarikat başkanlarını ülkeyi mutlaka hükümdarlar gibi yönetmek ve sayılarını artırmak için günden güne daha çok yabancı asker çağırmakla suçluyorlardı. Zaten toton tarikatı Brandenburg’a yaklaşmak ve tehlikeli Polonya-Litvanya birleşmesine (1386) karşı denge unsuru olmak için Pomerelya ve Danzig’i ilhak ederek (Kalisz anlaşması 1343), ve Neumark’ı satın alarak (1402) hâkimiyetini yaymıştı. Tötonlar birliği kurmak için Polonya’ya savaş açtılar, fakat 1410′da Grunwald’de (Tannenborg), «Lucertole» birliğini kuran soylu ve burjuva tebaaları (sonradan Marienwerder birliğini kurdular [1440]) tarafından savaş Sırasında yüzüstü bırakılınca yenildiler.
Tötonların isteğine uygun olarak imparator Friedrich, Marien-werder birliğini dağıttı (1453); bunun üzerine soylular ve şehirler, Polonya kralı Kazimierz IV’ün desteğiyle ayaklandı; Kazimierz bu ikinci savaştan sonra Doğu Prusya’nın kendisine bırakılmasını sağladı ve tarikata Polonya’nın metbuluğunu kabul ettirdi (Torun anlaşması, 1466). O tarihten sonra köylüler, şehir burjuvazisi ve toprak Sahibi soylular arasındaki dayanışma çözüldüğünden Tötonlar kesinlikle gerilemeğe başladılar. Hansa’nın gücünü kaybetmesinden (XV. yy.) ve tahıl fiyatlarının yükselmesinden (XVI. yy) yararlanan soylular önce XIV. yy.daki salgın ve kıtlıklar ile XV. yy. savaşları sonucunda boş kalan toprakları ele geçirdiler; Sonra köylülerin topraklarına el atarak köylüleri XVI. yy.da toprak kölesi haline getirdiler.
O tarihten sonra bedava işçi çalıştıran toprak sahibi soylular tahıllarını çok düşük fiyatla, ama dolgun kârlarla Batı Avrupa’ya Sattılar; hattâ üretim ve kazancı çoğaltmak için ülkeye yeniden kolon yerleştirmeğe başladılar.
• Prusya düklüğü. Üçüncü bir savaş (1519-1521) sonunda Toton tarikatı başkanı Brandenburg’lu Albrecht, Prusya’nın laik ve soydan geçen; bir düklük haline getirilmesini sağladı; düklük doğrudan doğruya Polonya tacına bağlı bir fief’ti (Krakow, 1525). Hohenzollern sülâlesinden Brandenburg’lu Albrecht, Prusya dükü oldu (1525-1568), Luther reformunu benimsedi, tarikat başkanı unvanından vaz geçti ve tarikatın mülklerini laikleştirdi.
Albrecht devletini yeniden teşkilâtlandırmayı denedi; ama illerin yönetiminde Tötonların koyduğu taksimatı değiştirmedi. Ayrıca soylulara ve şehir burjuvazisine Lanstande’de (bu iki sosyal sınıfın denetlediği meclis) vergi miktarını tayin etmek hakkını tanıdı. Ama hükümette yabancılara önemli yerler vermesinden hoşnut olmayan soylu ve burjuvalar, Polonya kralına başvurdular; kralın yaptığı soruşturma sonucunda subayların sayısı sınırlandı. Albrecht Friedrich (1568-1618), Polonya ve Brandenburg seçici prensi Joachim II ile yaptığı görüşmeler Sonucunda hüküm süren sülâle söndüğü takdirde Prusya düklüğünün Joachim II’ye geçmesini kabul etti (1569). Joachim II (1573), Polonya düklüğünün yönetimini önce Ansbach markgrafı Georg-Friedrich’e (1577-1613), sonra Brandenburg maıkgraflarına verdi.
Böylece seçici prens Johann Sigismund, Prusya dükü oldu (1618-1619). Düklük ve Seçici prenslik kurumları resmen muhafaza edildi ve Polonya’nın desteklediği il hükümetleri, boyun eğmeleri karşılığında, her hükümdar değişmesinde yeni yeni tavizler kopardılar; Hohenzollern’ler illeri Otuzyıl savaşına sürükleyince istekler daha da arttı. Aciz seçici prens Georg-Wilheln (1619-1640), ülkesi için isveç Vasa’ları (Gustaf II Adolf, 1611-1632) ve Polonya arasındaki (Zygmunt III, 1587-1632) çekişmelere seyirci kaldıktan sonra, isveç Vasa’larına katılmayı kabul etti. Bununla birlikte oğlu ve vârisi Friedrich-Wilhelm I (1640-1688), Doğu Pomeranya (Kamien piskoposluğu dahil) ile Minden, Halberstadt ve Magdeburg piskoposluklarının kendisine bırakılmasını sağladı (Vest-falya anlaşmaları, 1648); sonra Polonya-isveç savaşına (1655-1660) katılmasına karşılık, Prusya’yı Polonya metbuluğundan kurtardı (Wehlau, 1657) ve bu düklük üstünde kendi otoritesini kabul ettirdi (Oliva, 1660). Prusya o tarihten sonra Brandenburg devletine katıldı ve bu devlete bağlı eyaletler arasında Hohenzollern’lerin rakipsiz bir hâkimiyet kurdukları tek ülke oldu.
• Prusya devletinin doğması. Bu başarılara rağmen yeni devletin durumu nazikti: Neman-Ren arasında çok dağınık, savaşlarla yakılıp yıkılmış ve ıssızlaşmış topraklar; Prusyalı luther’ciler ile Rheinland bölgesindeki katolikler ve calvin’ciler arasındaki çekişmeler; özellikle doğudaki Junker’lerle (soylu mülk sahipleri) toprak kölesi köylüler arasındaki Sosyal gerilim. İl meclislerinin (Landstande) düzenli vergiler ödemeyi reddettiği (1662 ve 1667) Prusya’da, imtiyazlar tehlikeli ve güçlüydü.
Büyük seçici prens, siyasetini kabul ettirebilmek için asker göndermek (1662) ve il meclislerine ülkenin yönetiminde görev alacak Brandenburg’lu memurların bulunmasını kabul ettirmek zorunda kaldı. Bu sonuç ancak Friedrich – Wilhelm’in kurduğu modern ordunun desteğiyle sağlanabildi; bu ordunun bakımı; için de birçok vergi kondu, idarî reformun, memurlar kadrosunun, pazarcılığa yönelmiş bir ekonominin, yeni kurulan donanmalın (1688 de 12 gemi), Afrika Brandenburg şirketinin (merkezi Königsberg’de) ve çağrılan yabancı teknisyenlerin (1683′ten sonra fransız Protestanları) güçlü bir devlet haline getirdiği Brandenburg-Prusya, bu gücünü İsveçlileri Fehrbellin’de yenip (1675) Riga’ya kadar kovalayarak (1678 sonu) ortaya koydu. Louis XIV’ü büyük seçici prense yaklaşmağa yönelten (1681 gizli antlaşması) bu askerî güç, Friedrich III’te krallığını ilân etme isteği uyandırdı. Ama bunun için imparatorun ve büyük devletlerin onayı gerekiyordu.
Prusya ordusu Louis XIV’e karşı Avusturya imparatorunun emrine verildi (1689 -> 1697) ve imparator, İspanya Veraset Savaşına katılmasını sağlamak için Prusya hükümran düklüğünü krallık haline getirmeğe karar verdi (1700). Friedrich Königsberg’de törenlerle taç giyerek (18 ocak 1701) Friedrich I adını aldı (1701-1713) ve Fransa’ya karşı savaşa katıldı; ama İsveç’e karşı savaşta önce tarafsız kaldı (1710).
• Prusya askerî devletinin kurulması (1713-1740). «Çavuş-kral» denen Friedrich-Wilhelm I, isveç’in ön Pomeranya, Stettin (Szczecyn) ve Odra’nın ağızlarını kendisine bırakmasını sağladıktan (Stockholm antlaşması, 21 ocak 1720) sonra, bütün gücünü ordu ve idareye dayandırdı; orduyu devletin temel direği haline getirdi, hükümdarlığı boyunca bütün çabalarını ordu için harcadı ve ordunun bakımını şahsî gelirleriyle karşıladı.
Yoksul toprak Sahibi soyluların ailelerinden gelen, Kadetler okulunda parasız yetiştirilen (Berlin, 1722) subaylar, devletin en yüksek sınıfı haline geldi. Ordunun yansı askerî kantonlardan (1665 kanton Sistemi) toplanıyor, yarısını ise paralı askerler meydana getiriyordu. Bu ordu mekanizmasının büyük harcamalar gerektirmesine rağmen sıkı bir tasarruf siyaseti ve sağlam bir vergi sistemi (imtiyaz ve muafiyetlerin kaldirılması) sayesinde tasarruf yapıldı. Buna paralel olarak kral ülke içi yerleşme harekeketine de hız verdi; 1709-1710 vebasının kırıp geçirdiği Prusya düklüğüne 17 000 Salz-burg’lu yerleştirdi (1732). Memurlarına namusluluk ve mutlak disiplin anlayışı kazandıran Friedrich-Wilhelm’in yönetimi kusursuzdu; ülkeyi maliye, Savaş ve topraklar yüce direktuvarının yardım ettiği kabinesi yardımıyle yönetiyordu ve bakanlar ancak birer yürütme görevlisiydi.
• Prusya’nın büyük bir devlet haline gelmesi (1740-1786). Prusya ordusu Friedrich II’nin elinde eşsiz bir kudret aracı oldu. Avusturya’dan Silezya’nın alınması, Berlin antlaşmasında imzalandı (1742) ve Dresden’de onaylandı (1745). Fransa, Avusturya ve Rusya’ya karşı bir kuvvet denemesi olan Yediyi! savaşlarını Prusya büyük güçlüklere ve ağır kayıplara (kısa Süre içinde yeni kolonlar getirilmesiyle telâfi edildi) rağmen kazandı (Rossbach, kasım 1757; Leuthen aralık, 1757; Hubertsburg anlaşması, 1763). Friedrich, Avusturya ve Rusya’ya kabul ettirdiği Polonya’nın ilk bölüşülmesiyle Batı Prusya veya Polonya Prusyası’nı ele geçirerek (1772) ve Prusya ile Brandenburg’u toprak bakımından birleştirerek Junker’lere iktisadî menfaatler sağladı.
O tarihten sonra devamlı olarak imparatora karşı Almanya’nın meselelerine müdahale etti; imparatorun Bavyera’yı ilhak etmesini engelledi (1778-1779) ve birleşmiş alman prenslerinin (Fürstenbund) yardımıyle Almanya’da Hohenzollern’lerin yerini almağa çalıştı (1765). O tarihte 160 000-200 000 kişilik daimî bir ordusu, 55 milyonluk hazinesi, 22 milyonluk geliri vardı; üstelik çoğu XIX. yy.da Hıristiyanlığı kabul eden saray yahudilerinden de (bankacı, ordu müteahhidi v.b.) malî yardım görüyordu (bu yardım Prusya’nın 1812′de yahudilere hürriyetler tanımasını kısmen açıklar). Ama köylerde toprak köleliği rejiminin devam etmesi, şehirlerdeki katı lonca rejimi ve Soyluların devlette önemli rol oynamaması sosyal gelişmeyi köstekliyordu. Friedrich II, babasının mutlakıyet idaresini daha da sağlamlaştırdı; ama rejiminin dış görünüşünü filozofça düşüncelerini uygulayarak yumuşattı: din hürriyeti, adlî reform, Prusya hukukunun derlenmesi (1774), idare ve adaletin ayrılması. Bütün dikkatini iktisadî gelişmeye toplayarak bataklıkların tarla haline getirilmesini ve iskânını, Emden ve Swinemünde limanlarının düzenlenmesini ve ticarî gelişmeyi (A.B.D. ile ticaret anlaşması, 1785) destekledi.
• Prusya devletinin gerilemesi ve yeniden doğması (1786-1815). Friedrich II’nin eseri kısa süre içinde yeğeni Friedrich -Wilhelm II’nin (1786-1797) beceriksizliği yüzünden bozuldu. İdareyi bir gözdeler kabinesine bırakan Friedrich-Wilhelm II, din ve fikir hürriyetini kaldırdı, devlet hâzinesini saçıp Savurdu, prusya ordularını menfaat sağlamayan serüvenlere sürükledi (Felemenk 1787, Valmy 1792) ve Sonunda orduyu İngiltere’ye kiraladı. Gelir kaynakları tükenince, Fransa’ya Kuzey Almanya’nın tarafsızlaştırılmasını sağlayan Basel antlaşmasını (1795) imzaladı. O tarihten sonra eyaletlerini Polonya’nın zararına genişletmekle uğraştı (1793 ve 1795 bölüşmesi). Prusya’nın o tarihte yüzölçümü 300 000 km2′yi, nüfusu ise 8 700 000 kişiyi bulmuştu; ama ülke borç içindeydi, ordusu zayıflamıştı, idarî teşkilâtı bozulmuştu.
Friedrich-Wilhelm III, gerilemenin önünü almağa çalıştı. Aşırılıkları azaltarak malî durumu düzeltti; ama yaşlı kadrolarını muhafaza ettiği orduda reform yapmadı. Fransa’ya karşı elverişli bir tutum takınması sayesinde Almanya’da birkaç toprak kazandı (1803); Napolyon, Kleve, Ansbach ve Neuchâtel’e karşılık Prusya’ya Hannover’i verdi (Schönbrunn, 15 aralık 1805) . Fakat Ren konfederasyonunun kurulması Prusya’yı Rusya ile ittifaka sürükledi; Napolyon’a bir ültimatom gönderen Prusya’nın ordusu ezildi (Jena, Auerstedt, 14 ekim 1806), Berlin işgal edildi
(27 ekim 1806) , Tilsit antlaşmasıyle (1807) Prusya, topraklarının yarısını kaybetti; savaş tazminatlarını ödeyemeyen krallık işgal edildi ve Fransızların metbuu haline geldi.
Ama barış yapılır yapılmaz, kral reformlara girişti ve Fransız devriminin yaydığı hürriyetleri tanıdı: Stein toprak köleliğini kaldırdı (9 ekim 1807) ve köylüler kralın şahsî mülkü olarak işledikleri topraklara sahip oldular. Bu reformlar kamuoyunda önemli gelişmelere yol açtı ve 1810′da kurulan Berlin üniversitesi, Fichte’nin etkisiyle alman milliyetçiliğinin ocağı haline geldi. Scharahorst ve Gneisenau, kadroları tasfiye ederek, talimatnameleri yeniden hazırlayarak, ordu reformuna giriştiler. Ama Stein’ın entrikalarını haber alan Napolyon, onun görevden alınmasını sağladı (1808) ve ordu mevcudunu 42 000 kişi olarak sınırladı. Bununla birlikle 1810′da Hardenberg, Stein’ın eserini yeniden ele aldı; malî imtiyazları kaldırdı, kilisenin mallarına elkoydu, sanayi hürriyetini ilân etti, gençleri askerî eğitimden geçirerek (krümperler sistemi), orduyu çoğaltma yasağını işlemez hale soktu.
Prusya, Almanya’nın ayaklanmasında kesin rol oynayacak hale gelmişti. General Yorck’un Tauroggen’de bozguna uğraması (30 aralık 1812) ayaklanmaya işaret oldu. Doğu Prusya ayaklandı; kral topyekûn seferberlik i-lân ederek Fransa’ya savaş açtı (17 mart 1813) . 278 000 kişilik ordusuyle Avusturya’yı koalisyona sürükledi.
Bu çaba ve fedakârlıklar Viyana kongresiyle mükâfatlandırıldı (1814-1815). Prusya yeniden kurularak Saksonya’nın kuzey yarısı, Westfalen ve Rheinland’ı aldı; bir german devleti haline gelmişti ve Almanya’nın en zengin bölgelerini içine alıyordu.
• Almanya’da Prusya hâkimiyeti (1815 -1870). 1814′te girişilen idarî reformla krallık illere bölündü; iller de idare bölümleri ve çevrelerine ayrılıyordu. Yönetim, devlet kançılarının başkanlık ettiği bir meclisteydi. Prusya’nın yönetimi altında Zollvere’in (1834), öbür kuzey alman devletleriyle birleşmeyi hazırladı. Bununla birlikte kralın vaat ettiği anayasa Kutsal İttifak’ın etkisiyle çıkarılmadı: üniversite derneklerine (Burschenschalten) kötü davranıldı.
Eski prusya ailelerinden meydana gelen soylular, Friedrich II’den beri devleti yönetiyor ve yerlerini yüksaltmekte olan burjuvaziye çok ağır bırakıyorlardı; öyle ki, XX. yy. başında Prusya’nın gücünün iki temel direği olan ordu ve bürokrasinin kilit noktaları hâlâ soyluların elindeydi. Luther’ci kiliselerin birleşmesine ve devlet tarafından yönetilen bir kilise haline getirilmesine muhalefet eden Köln ve Poznan piskoposları tutuklandı. Daha liberal olan Friedrich Wilhelm IV (1840-1861), piskoposları serbest bıraktı ve genel af ilân etti (1844). Kamuoyunun baskısı karşısında temsilî meclise benzer bir meclis kurdu: Berlin «Birleşmiş Landtag’ı» (1847).
Berlin’deki 1848 ayaklanmasından bunalınca, bir kurucu meclis topladı ve liberal bir anayasa çıkardı (1849). Ama Frankfurt parlamentosunda, Avusturya’nın dışta bırakılacağı bir Almanya’yı hâkimiyeti altına almağa cüret edemedi; Avusturya kendi ülkesinde düzeni sağladıktan sonra Friedrich’i bu yoldaki bütün denemelerinden vaz geçmek zorunda bıraktı (Olmütz, 1850). Bunun üzerine Muhafazakâr parti ile luther’ci kilisenin Prusya devletini yönetmeğe başlaması, Hıristiyanlığın halkın gözünden düşmesine ve alman birliğini gerçekleştirmeyi hedef alan Real Politik’in hazırlanmasına yol açtı. İki meclisten meydana gelen bir parlamento (senyörler meclisi [Herrenhaus] büyük mülk sahiplerini temsil ediyordu; ikinci meclis sınıflar Sistemine göre seçiliyordu) kuran 31 Ocak 1850 Anayasasını kabul ettikten sonra Friedrich -Wilhelm IV, Avusturya’nın tutumunun etkisi altında kalarak yeniden bir tepki siyasetine döndü; fakat bir delilik buhranı geçirerek naipliği kardeşine bıraktı; kardeşi Wilhelm I adiyle hüküm sürdü (1861-1888).
Güçlü bir monarşi taraftarı olan yeni hükümdar, Roon’un 1860′ta sunduğu askerî reform projesini (üç yıl silâhlı hizmet; ihtiyat hizmeti süresinin artırılması, kadroların ve askerî bütçenin çoğaltılması) destekledi. Yeni kralın iktidara çağırdığı Bismarck, bütçenin parlamentoda oylanmasına son verdi ve dış siyaseti muhalefete aldırış etmeden yürüttü. Gücünü Düklükler savaşında denedikten sonra Avusturya’yı Sadowa’da ezdi ve 1866 seçimlerinde başarı kazandı. Prusya, Schleswig, Holstein, Hannover, Hessen Seçici prensliği, Hessen-Nassau ve Frankfurt’u ilhak etti. Kuzey Almanya konfederasyonuna giren öbür devletleri kontrolü altına aldı ve güney almanya devletlerini askerî ittifaklarla kendine bağladı. 1870 Savaşı Bismarck’a alman birliğini gerçekleştirmek imkânını verdi: Prusya kralı Versailles’da (1871), Almanya imparatoru ilân edilerek taç giydi.
• Prusya’nın sonu. Prusya’nın son yılları krallığın askeri teşkilâtını aktardığı Almanya’nınkiyle karışır. Bismarck aynı zamanda hem imparatorluk kançıları, hem de Prusya başbakanıydı. Yeteneği ve otoritesi sayesinde, Reichstag (genel oyla Seçiliyordu ve nispeten soldaydı) ile Landtag’ın (sınıflar seçim sistemi gereğince kendiliğinden muhafazakârdı) birbirine ters kararlar almasının ortaya koyduğu nazik meseleleri çözebildi.
Prusya’nın, imparatorluk işlerini yöneten prusyalı personele ve kilit bölgeleri Prusya’da olan iktisadî güce dayanan önceliği, Almanya’yı Birinci Dünya savaşına sürükledi. Bu yüzden bozgun ve 1918 Devrimi en çok Prusya’ya zarar verdi; Almanya’dan ayrılan toprakların hepsi prusya toprağıydı. Sosyalistlerin etkisiyle demokratik bir anayasa çıkarıldı; bu anayasaya göre güç, meclis başkanını (sosyal demokrat Braun [1920-1932]) seçen Landtag aracılığıyle halktaydı. 1933-1935 Birleşme kanunlarıyle nasyonal sosyalizm, millet hükümranlığını yavaş yavaş Reich’a aktardı. Prusya o tarihten sonra pratikte ortadan kalktı ve 1945 çözülmesiyle kesinlikle yok oldu. Gücünü sağlayan toprakların büyük kısmı, S.S.C.B. veya Polonya’ya verildi; gerisi Doğu ve Batı Almanya’yı meydana getiren çeşitli Lander’ler arasında bölüştürüldü (1947). Milletlerarası kontrol kurulu Prusya devletinin sembolik dağıtılmasını ilân eden bir kanun çıkarınca Prusya’nın adı bile haritalardan silindi.
Osmanlı-Prusya ilişkileri
Prusya ile Osmanlı devleti arasında diplomatik ilişkiler, XVIII. yy. başlarına kadar uzanır. 1718′de sadrazam Tevkiî Mehmed Paşa, Osmanlı devletinin Avusturya savaşla rıyle uğraştığı sırada, Prusya kralı Friedrich Wilhelm I’e bir dostluk mektubu gönderdi. 1720 Yılında Prusya kralı, Jurgowski adlı memurunu at satın almak için İstanbul’a gönderdi. 1739′da Friedrich Wilhelm, Mahmud I’e gönderdiği bir mektubunda Prusya’nın, imparatorun ordusuna asker toplamak mecburiyetinde olduğu halde iki yıldan beri bunu yapamadığını bildiriyor ve Osmanlı devletiyle Prusya arasında bir ticaret anlaşması imzalanmasını teklif ediyordu.
Prusya’nın bu teklifinden bir sonuç çıkmamakla birlikte Osmanlı devletiyle Prusya krallığı arasındaki ilişkiler kesilmedi, özellikle Yediyıl savaşları (1756-1763) başladıktan sonra ilişkiler daha da sıklaştı. Prusya kralı Friedrich II, Rusya, Avusturya ve Fransa’nın saldırısına uğrayınca Osmanlı devletiyle askerî bir anlaşma yapmak istedi. Bu amaçla, Adolf von Rexin adındaki elçisini İstanbul’a gönderdi.
Prusya’nın teklifi sadrazam Ragıb Paşanın başkanlığında toplanan divan tarafından incelendi. Rusya ve Avusturya ile harbi gerektirecek bir durum olmadığı için kabul edilmedi; fakat bu ittifak teklifi kesin olarak da reddedilmedi. Elçiye verilen cevapta askerî ittifakın daha uygun bir zamana bırakılması, şimdilik bir ticaret anlaşmasıyle yetinilmesi gerektiği bildirildi. Prusya ile bir ticaret anlaşması imzalandı (1761) Friedrich 1762′de rus çarı olan Pet-ro III ile anlaşarak rus cephesindeki savaşlara son verdi ve Osmanlı devletiyle Avusturya’ya karşı bir anlaşma yapmak istedi. Kesin olarak barış taraftarı olan sadrazam Ragıb Paşa bunu da kabul etmedi. Ahmed Resmî Efendi bu sırada Berlin’e gönderildi (1764). Osmanlı – Avusturya – Rusya savaşları sırasında (1787-1792), Osmanlı-Prusya ittifakı için yeniden teşebbüse geçildi.
Rus-Avusturya ittifakı karşısında yalnız kaldığını anlayan Prusya, hem bu iki devlete karşı kendi güvenliğini sağlamak, hem de Osmanlı devletinin kendisiyle yapacağı bir ittifakı bu iki devlete karşı bir tehdit vasıtası olarak kullanmak için, Osmanlı devletine Avusturya ve Rusya’ya karşı bir ittifak teklif etti. Bu teklif Osmanlı devleti tarafından kabul edildi. 5 Maddelik bir antlaşma meydana getirildi (1 şubat 1790). Bu antlaşma gereğince Avusturya ve Rusya, Tuna’yı geçerek nehrin güneyindeki osmanlı topraklarına saldırırsa, Prusya bu iki devlete savaş açacak, Osmanlı devleti çıkarlarına uygun bir barış yapana kadar savaşa devam edecekti. Buna karşılık Osmanlı devleti yapılacak barış antlaşmasında Avusturya’nın Lehistan’dan almış olduğu Galiçya’nın tekrar Lehlilere verilmesine çalışacaktı.
Antlaşmanın ikinci maddesinde 1761 yılında imzalanmış olan ticaret anlaşmasının yürürlükte olduğu tasdik ediliyor; Osmanlı devleti, Akdeniz’de gidip gelen prusya ticaret gemilerinin kuzey afrika korsanlarına karşı korunmasını taahhüt ediyordu. Antlaşmanın üçüncü maddesi gereğince Osmanlı devleti Avusturya ve Rusya ile barış yapmadıkça Prusya da bu iki devletle barış yapmayacaktı. Buna karşılık Prusya, Lehistan ve İsveç; Rusya ve Avusturya ile barış yapmadıkça, Osmanlı devleti de bu iki devletle barış yapamayacaktı. Antlaşmanın dördüncü maddesinde barış antlaşmasından sonra Prusya, Osmanlı devletinin toprak bütünlüğüne kefil oluyor, barıştan sonra Rusya ve Avusturya, Osmanlı devletine savaş açarsa, bu iki devlete savaş açmayı taahhüt ediyordu. Yine bu maddede Fransa ve İngiltere’nin osmanlı toprakları üstünde sahip olduğu haklara Prusya’nın da sahip olması şart koşuluyordu. Prusya bu antlaşma gereğince Avusturya sınırına askerî kuvvetler gönderdi.
Osmanlı devleti de Prusya’nın isteği üzerine kendisi için tehlikeli olan rus cephesine küçük birlikler göndererek asıl büyük ordusunu Avusturya sınırına şevketti. Antlaşmanın imzasından sonra Avusturya ve Prusya kralları Reichenbach’da buluşarak Avusturya ve Osmanlı devleti arasında savaştan önceki sınır üstünden barış yapılmasına karar verdiler (1790). Prusya, Osmanlı devletinin bu isteğine rağmen Rusya’ya savaş açmaktan çekindi. Selim III’ün Prusya’nın Rusya’ya savaş açmasını sağlamak amacıyle Berlin’e gönderdiği Ahmed Azmi Efendinin çalışmaları bir sonuç vermedi. Prusya, Osmanlı devletiyle olan antlaşmasını bir tehdit aracı olarak kullandı. 1793′te Avusturya ile Rusya’nın Lehistan’ı taksiminden kendisi için pay çıkardı. Baltık kıyısındaki Danzig ve Thorn limanları ile çevresindeki toprakları aldı. Selim III zamanında Osmanlı devleti Berlin’de devamlı elçilik kurdu (1793). Mahmud II yeniçeri ocağını kaldırdıktan sonra Prusya’dan başta Moltke olmak üzere pek çok uzman subayı yeni osmanlı ordusunun yetiştirilmesi için getirtti.
Askeri tarih
Prusya ordusunu, XVII. ve XVIII. yy.da devletlerini kurmanın tek şartı olarak gören Hohenzollern’ler meydana getirdiler. Ordunun yaratıcısı, oğluna 30 000 kişilik daimî bir ordu (alman devletleri arasında en kuvvetli ordu) miras bırakan Friedrich-Wilhelm idi (1640-1688). Ama bu orduya sonradan modern alman ordusunun benimsediği temel özellikleri, «çavuş-kral» Friedrich Wilhelm I (1713-1740) ve Friedrich II (1740-1786) kazandırdı. Friedrich I, 1733′te mecburî askerlik hizmeti (her alay belirli bir «kanton»dan toplanıyordu) koyarak ve birlikleri sert bir disiplin ve talime (drill) tabi tutarak ordunun temelini kurdu; bu arada da iktisat ve etkililik ilkeleri altında yönetimi kontrol eden sıkı bir idare (Heeresverwaltung) kuruldu. Ordu 1713′te 40 000 kişiyken, 1740′ta 83 000′e yükseldi.
Bu yüksek nitelikli araca Friedrich II, aynı zamanda hem bir devlet doktrini hem bir savaş doktrini hazırlayarak bir düşünce kazandırdı; siyaset ve stratejiyi sıkıca birbirine bağlayan bu doktrinler, daha sonra haleflerini (Bismarck, Moltke, Schlieffen, Seeckt, Hitler) aynı zekâ yapısı ve tek bir eylem isteğinde birleştirdi. 200 000 Kişiyi bulan Friedrich II’nin ordusu, zaferleri ve metotlarının yaygınlaşması (eğik düzen; prusya tarzı eğitim) sayesinde Avrupa’nın başlıca askerî gücü haline geldi. Friedrich II’nin ölümünden sonra şaşkınlığa düşen ordu, gerileyerek Jena’da çöktü (1806) ve Tilsit barışıyle mevcudu 42 000 kişiye indirildi.
Fakat bu felâket büyük bir gelişmenin başlangıcı oldu; 1807′de Ordu Reformu komisyonunun başına getirilen Scharnhorst’un hırslı yönetimi altında, bir vatansever subaylar grubu Napolyon’a karşı savaşı yeniden başlatmayı sağlayacak imkânları yaratmağa çalıştı. 1808′de Savaş bakanlığı ve Genelkurmay kuruldu; aktif birlikler altı bölgesel tümende toplanıyordu ve yedeklerin hızla silâh altına çağrılması (krümperler sistemi) sayesinde kolayca savaşa hazır hale geliyordu. Boyen’in (savaş bakanı, 1848) ve Gneisenau’nun yönetimi altında, prusya ordusu 1813-1814 kurtuluş savaşında büyük rol oynadı. 1815′ten sonra bu çabaya ara verilmeden devam edildi: eski tümenlerin yerini 8 bölgesel kolordu aldı; yalnız muhafız alayı askerleri bütün krallıktan toplanıyordu. Otuz yıla çıkarılan askerî hizmet dönemi, muvazzaf alaylar ve kolordulara tugaylar halinde dağıtılmış Landwehr ile orduyu kurmağa imkân verdi.
Ama başlıca reform subayların ve kumanda heyetinin yetiştirilmesinde yapıldı. Ordu, devlet ve halk arasındaki birliği sağlam temellere dayandırmak isteyen Scharnhorst’un dileği uyarınca subaylar artık soylular arasından olduğu kadar, burjuvalardan da seçiliyordu. Okulların ve birliklerin verdiği bilgilerde Friedrich geleneği, çağın yeni değerleriyle birleştirildi ve Napolyon’un seferleri Fransa’da değil de Prusya’da inceden inceye öğrenildi. Yaratıcı düşüncenin bu yenilenmesinde başlıca ad Clausewitz’dir; Clausewitz, Vom Kriege (Savaş üstüne) [1832] adlı meşhur kitabiyle bütün çağdaş askerlik düşüncesini etkiledi. Ders verdiği Harp okulu ve Grol-man’ın «ordunun üst kademesinin yetiştirildiği okul» diye nitelediği Genelkurmay bu alanda kesin rol oynadı. Grolman’ın görevden ayrılmasından sonra sırasıyle Müffling (1820-1828), Grauseneck (1829-1848), Reyher (1848-1857) ve Moltke (1857-1888) tarafından yönetilen Genelkurmay ordunun fikrî hazırlanmasıyle ilgili her şeyi üstüne aldı; ordunun yönetimi Genelkurmaya (Generalstab) verildi. Doğrudan doğruya Genelkurmay başkanlığına bağlı olan üyeleri orduya tevazu (sloganları «Mehr sein als scheinen», «Göründüğünden fazla olmak» kaldı), teşebbüs ve sorumluluk anlayışından oluşan bir düşünce birliği kazandırdı; bu düşünce bütün savaşlarda kesinlikle ortaya kondu.
Bismarck iktidara geldiğinde Friedrich II’nin siyasetini yeniden ele alınca, Moltke ona ender bulunur bir yardımcı oldu. Ordu yeniden geliştirildi; bu gelişmeyi bakan olan Roon, şansölye ile parlamento arasında ciddî bir mücadeleden sonra gerçekleştirdi (1882). 1830-1848 Arası beklenileni vermemiş olan Landwehr’in birlikleri yerine orduyu mütecanis ve iyi talimli dokuz kolordu haline getiren yeni birlikler kurdu; bu arada Dreyse tüfekleri ve namlu dibinden doldurulan yivli Krupp topları sayesinde donatım da modernleştirilmişti. Bismarck bu 350 000 kişilik ordu ile isteklerini Sadowa’da (1866) Avusturya’ya kabul ettirdi.
Bundan sonraki ilhaklar sonunda Prusya, kuvvetlerine üç kolordu daha ekledi ve Bismarck ile Moltke’nin kurnazlığı sayesinde 1867′de gizli askerî antlaşmalarla bir yıl önce yendiği alman devletlerinin hemen hepsini kendine bağladı. Alman devletleri 1870′te Prusya’nın emrine üç kolordu (bir Saksonya, iki Bavyera’dan) ve üç tümen (bir Hessen, bir Württemberg, bir Baden’den) verdiler. Gerek askerî bakımdan (Moltke’nin Fransa’ya karşı 500 000′den çok askerli bir ordusu vardı), gerek Prusya kumandasının önceliğini onayladığı için siyasî bakımdan, bu yardım kesin sonuç verdi. Sefer başa-rıyle sonuçlanınca Prusya ve Moltke’nin hâkimiyeti altında ama müttefiklerin hâlâ canlı askerî geleneklerine de saygı gösterilerek II. Reich ordusu kuruldu. 1871′de kurulan bu ordu «alman ordusu» adlı ilk ordudur. Bk. ALMANYA Askeri tarih bölümü. (LM)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSYA Genel tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRUSİAS
Tarih 12 Haziran 2009
PRUSİAS, üç Bithynia kralının ortak adı.
— Prusias I Aksak (hük. M.ö. 230-182). Kral Zielas’ın oğlu. Babasının ölümünden sonra tahta çıktı (M.ö. 230).Krallığının ilk yıllarında kime karşı kazanıldığı bilinmeyen bir zafer gününü bayram ilân etti (M.ö. 220). Bu yıllarda Byzantion şehriyle iyi ilişkiler kurdu. Polybios’a göre, Byzantion’lular Prusias I’in kendilerine yaptığı büyük hizmetler sebebiyle birçok yere onun heykellerini dikmeyi kararlaştırdılar. Fakat bu gerçekleşmedi. Prusias I bu olaya gücendi. Byzantion’luiar onun düşmanlarıyle de iyi ilişkiler kurunca Rodoslularla birleşerek Byzantion’a savaş açtı. Rodoslular denizde, Prusias I karada savaşmayı kabul etti. Uzun süre devam eden savaş, Prusias I’in kiraladığı traklı askerlerle şehri kuşatıncaya kadar devam etti (M.ö. 220 veya 219). Sonra Prusias I, Byzantion ile bir dostluk ve saldırmazlık paktı imzaladı. Ayrıca fethettiği bölgeleri karşılıksız geri vermeyi kabul etti. Birinci Makedonya savaşı sırasında Asya’da Philippos V’i destekleyerek Attalos I (Bergama kralı) ile savaştı. Prusias I ile Attalos I arasındaki savaş, onun Bergama krallığına hücumu ile başladı. Bu anî hücum karşısında şaşıran Attalos I, çareyi geri çekilmekte buldu. Savaşın sonucu hakkında herhangi bir bilgi yoktur. M. ö. 202′de Philippos V, Prusias I’in iyi niyetlerine karşılık Kios şehrini hediye etti. Strabon’a göre şehrin adı bu tarihten sonra «deniz kenarındaki Prusias» olarak değiştirildi.
Bergama kralı Eumenes II’nin tahta geçtiği yıllarda Bergamalılara ait olan Phrygia Epiktetos bölgesini işgal etti, bu yüzden de Eumenes II ile savaşmak zorunda kaldı. Eski yazar Mnemon’a göre, Romalıların Küçük Asya’ya sızmalarından az evvel Prusias I, Pontos kıyısındaki Herakleia şehrine savaş açtı. ilk adımda Heraklia’lılara ait olan Kieros ve Tieion şehirlerini ele geçirdi. Bundan sonra, Herakleia şehrine hücum etti. Fakat beklemediği bir savunma ile karşılaştı ve bacağından ağır şekilde yaralandı. Bu yara yüzünden kuşatmaya son verdi. Bundan sonra da «Aksak» lakabını aldı. M.ö. 190′da Antiokhos III’ün müttefiki oldu. Savaş süresince tarafsızlığını kısmen koruduysa da, bu savaşın sonunda imzalanan Apameia antlaşmasında, kendisinden Attalos I ve Eumenes II’den aldığı toprakları geri vermesi istendi. Prusias I bunu reddedince Bithynia krallığıyle Bergama krallığı arasında savaş başladı (M.ö. 188). Karada ve denizde devam eden savaşlarda Prusias I’in orduları yalnız denizde başarı sağladı. Savaş, Prusias I’in anlaşmaya zorlanmasıyle sona erdi. Strabon’a göre Prusias I eline geçirdiği Phrygia Epiktetos bölgesini Bergama’ya geri vermeğe mecbur kaldı. İki krallık arasındaki bu savaşın hayli önemli olduğu, Hannibal gibi bir kişinin Bithynia kralı Prusias I’in safında savaşmış olmasından ve kral Eumenes H’nin zafer kutlama törenlerinin intizamından anlaşılır. Bu zafer, Eumenes II’nin Galatia bölgesini de eline geçirmesini sağladı. Prusias I kendi sülâlesinin en kuvvetli idarecilerinden biriydi, öldükten sonra yerine oğlu Prusias II geçti.
— Prusias II Avcı (hük. 182-149). Prusias I ile onun Makedonya kral soyundan gelen karısının oğlu. Doğum tarihi bilinmiyor. Polybius’un bildirdiğine göre, ilk evliliğini Philippos V’in kızı ve Perseus’un kızkardeşi olan Apame ile yaptı. Bu evlilikten, daha sonra kral olan Nikomedes II Epiphanes doğdu. Prusias II’nin ikinci bir kadınla daha evlendiği, bu evlilikten çocukları olduğu eski yazarlar tarafından belirtiliyorsa da bu husus çelişkilidir. Prusias II, M.ö. 182 yılında Bergama kralı Eumenes II ile Pharnakes I arasındaki savaşta Bergama kralının yanında yer aldı.
Savaş sonunda imzalanan anlaşma gereğince (M. ö. 179), Pharnakes diğer şehirlerin yanı sıra Tieion şehrini de Eumenes II’ye geri verdi. Eumenes II de bu şehri Prusias II’ye hediye etti. Daha sonra Üçüncü Makedonya savaşı sırasında Eumenes II ile arası bozuldu ve Eumenes II’yi şikâyet etmek için Roma’ya devamlı elçiler yolladı. Böylece Bithynia ile Bergama krallıklarının arası açıldı. M.ö. 156′da Prusias II Bergama topraklarına saldırdı. Bu savaş sırasında Bergama kralı elçisi Andranikos’u Prusias II’yi şikâyet etmesi için Roma’ya gönderdi. Bunun hemen ardından yapılan savaşta Attalos yenildi ve Bergama’ya çekildi. Prusias II Bergama’yı uzun süre kuşattıysa da bir sonuç alamayarak geri döndü. Bu sırada Anadolu’ya gelen elçiler, Roma’ya döndüklerinde, senatoya Prusias II’nin Roma senatosunun emirlerine karşı geldiğini ve kendilerini Bergama şehrinde hapsettiğini bildirdiler. Bunun üzerine senato ikinci bir heyet yollayarak Prusias II’yi Bergama krallığına savaş tazminatı ödemeğe mahkûm etti. Prusias II bunu reddedince elçiler Roma’nın bundan böyle Prusias II’yi desteklemeyeceğini ileri sürerek Bergama’ya gittiler. Senato bundan sonra üçüncü bir heyet daha yolladı. Prusias II bu defa 20 gemiyle 500 talent tutarındaki cezayı Bergama krallığına ödemeyi kabul etti. M.ö. 149 yılında Prusias II öz oğlu Nikomedes ile yaptığı savaşta öldü.
— Prusias III, Prusias II’nin ikinci oğlu. Prusias II’nin birinci evliliğinden olan oğlu Nikomedes adını taşıdığı için, Prusias III’ün Prusias II’nin ikinci evliliğinden olan erkek çocuklarından biri olması kuvvetle muhtemeldir. Bu kral hakkında hemen hiç bir bilgi yoktur. (M)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSİAS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROVINCİA
Tarih 11 Haziran 2009
PROVINCİA i. (lat. k.). Esk. Rom. İtalya dışında ele geçirilen, roma kanunlarına bağlı olan ve bir romalı vali tarafından yönetilen ülke.
— ANSIKL. Esk. Rom. Provincia kelimesi önce bir savaşın yükümlülüğünü, yani bir askerî kumandanlık (imperium) görevini, sonra, bir magistratus’a verilen her türlü işi belirtir; nihayet italya dışında bulunan ve roma hâkimiyetine boyun eğen topraklar için kullanılır. İlk provinca’lar, Sicilya (227), Sardinya-Korsika (227), Aşağı ve Yukarı ispanya’dır (197). Ele geçirilmiş ülke olarak provincia, askerî hükümete bağlıdır: vali, jus gladii (hayat hakkı ve ölüm hakkı) ile birlikte imperium’u (iktidar) elde tutar. Lex Provinciae’yi (Provincia kanunu) muzaffer general, on senato temsilcisinin yardımıyle uygulatır ve gerekirse boşlukları valilik fermanları (edictum) ile doldurur. Kanun, valinin ikametgâhını, provincia’larm durumunu (hür siteler, municipes, bağlı siteler), malî yükümlülüklerini (municipes’ten toplanan gayrimenkul vergisi, stipendium [haraç] ve bağlı sitelerden toplanan salmalar) belirler. Bu siteler, stipendium’u toplamakla görevli vergi memurlarının ve valilerin fazla vergi istemelerine karşı tamamen savunmasızdır; valiler, görevlerini yürütmek için girdikleri masrafları provincia’lardan elde ederler. Başlangıçta, görevli (konsül, praetof) veya görevleri uzatılmış (prokonsül, propraetof) magistratus’lara, provincia’ları senato veriyordu. Magistratuslar da, bu provincia’ları ya uzlaşma, ya da kura yoluyle aralarında paylaşırlardı. Lex Sempronia de Provinciis Consularibus (123-122) konsüller arasındaki rekabeti önlemek için bunların seçiminden önce bu paylaştırma işinin yapılmasını zorunlu kılmıştı. Lex Cornelia de Provinciis Ordinandis (81) ile, Sulla, o güne kadar istisnaî olan görev uzatmasını, olağan bir tedbir haline getirdi. Bir askerî kumandanlığa ihtiyaç gösteren sınır provincia’larını konsüllere ayırdı, öteki provincia’ların, görev bitiminde sekiz praetor’a bölüştürülmesi işini de senatoya bıraktı. Bu praetorlar, bir yıl görevde kalırlardı. M.ö. I. yy .ın olağanüstü kumanda görevleriyle geçersiz hale gelen bu emirname, valileri tayin işini üstüne alan Sezar çağında ortadan kalktı (M.ö. 49). M.ö. 27′de, Octavianus (bk.AUGUSTUS),
provincia’lan iki kategoriye ayırdı:
1. senato provincia’lan, genellikle Akdeniz kıyısında bulunan, barışın sağlandığı, dolayısıyle de garnizon bulundurmağa lüzum kalmayan Akdeniz kıyısındaki provincia’lardı. Ancak bir sivil iktidar sahibi olan ve M.ö. 52′de konan Lex Pompeia uyarınca senato tarafından seçilen senato prokonsüVlzr’mce yönetilirlerdi. Lex Pompeia (M.ö. 52) bir magistratusluk (konsül’lük veya praetoriluk) göreviyle bir provincia valiliğinin verilmesi arasında en az beş yıllık bir süre geçmesini şart koşardı. Uygulamak istedikleri hukuk kurallarını (edictum proyinciale) tespit edenler, valilerdi; gerçekte, yalnız iki provincia (Afrika ile Asya) prokonsüTlerin yönetiminde, ötekiler ise sadece propraetoriann yönetimindeydi; bunların gelir kaynakları, senato aerarium’umı beslerdi;
2. imparatorluk provincia’ların, genellikle barışın tam olarak sağlanamadığı, düşman tehdidi altında bulunan ve askerî birliklerin bulundurulmasını gerektiren bölgelerdi. Yeni toprakların eklenmesi, bazı himaye bölgelerinin provincia haline yükseltilmesi, önceden var olan bir provincia’nın birkaç vilâyete bölünmesi sonucunda (197′de Yukarı Bre-tagne ve Aşağı Bretagne olarak ikiye ayrılan Bretagne gibi) asker sayısı yükselmişti, öte yandan, procurator provincia’lan da praetor (Marcus Aurelius zamanında Norique ile Retya) veya konsül (Vespasianus zamanında Kappadokia) provincia’lan haline gelebilirdi. İmparatorluk provincia’larını elinde tutan Augustus, onları, senato emrindeki legali Augusti pro praetore’ye veya şövalyelere (Mısır’da praefectus, küçük provincia’larda procuratores) vermişti; bunların tümü de imparator tarafından seçilir ve zora başvurmalarını önlemek için de sabit bir ücret alırlardı. Roma ve Augustus imparatorluk kültü provincia meclislerinin her yıl toplanmasını (consilia’lar) öngörüyor ve bu meclisler sayesinde hükümet, valileri daha iyi denetleyebiliyordu. Caracalla zamanında (212) bütün provincia’lara site hakkının tanınması, Pax Romana’dan yararlanan provincia’lar ile İtalya arasında hukukî bakımdan bir fark bırakmadı, öte yandan, senato provincia’lanyle imparatorluk provincia’lan arasında süregelen ayırım da imparatorun yani Severus
Alexandrus’un bir senato provincia’sında görev alarak konsül ve praetorların listesini bizzat kendi hazırlamağa başlayınca sona erdi. III. yy.da imparator, statüleri ne olursa olsun, bütün provincia’ların valilerini kendi seçmeğe başladı ve 261′de de imparatorluk provincia’larının idaresinden senatörleri büsbütün uzaklaştırdı. Diocletianus (284-305), İtalya’yı provincia’lara böldü; senato ve imparatorluk provincia’ları ayırımını ortadan kaldırdı ve her ikisine de eşit sayıda asker gönderdi. Ayrıca sayılarını artırdı (Trajanus zamanındaki kırk iki vilâyet yerine, III, yy. sonunda yüz kadar vilâyet vardı) ve on iki diyakosluk halinde teşkilâtlandırdı. Artık sadece sivil magistratuslar haline gelmiş olan valiler veya rectores şu şekilde sınıflandırıldı: spectabiles (prokonsül); clarissimi (consulares veya correetores) ve riri perfeetissimi (praesides). Askerî yetkiler ise, dux’lara verildi. Büyük İstilâlar devrinde (M.S. V. yy.) Roma provincia’sı ortadan kalktı. Bunun yerini kontluk, sınır vilâyeti veya dukalık aldı. Ne var ki bu terim, latin ülkelerinde Rönesans devrinde ortaya çıkacaktı. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVINCİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROVENCE Tarih
Tarih 11 Haziran 2009
PROVENCE Tarih
Phokaia’lılar M. ö. VI. yy.da Massaliaryı (Marsilya) kurdukları sırada Ligürler de Rhöne’un doğusunda Akdeniz kıyısına yerleştiler; Massalia gerek doğrudan doğruya, gerek ticaret acenteleri aracılığıyle yerliler arasında yunan asıllı bir tarım (bağcılık, zeytinlikler) ve sanayiyi (çanak çömlek yapımı) yaydı. Keltler, Ligürlerle karıştılar (M.ö. IV.-III. yy.). Galya’da bir koalisyon kurulması (125-121), Romalıları ülkeyi işgal etmeğe teşvik etti (salyen kalesi Entromont’un yıkılması; Aix’in kurulması 122); bu işgalin hedefi, İspanya’ya geçişi kolaylaştırmaktı (via Domitia’nın inşası). İlk Alp ötesi eyalet (Provincia Romana) meydana geldi ve bölgeye adını verdi:
Provence. Sonradan Narbonnensis (Narbonne’un kurulması, 118) adını alan bu eyalete Tötonların yenilmesinden (Aix, 102) ve barışın sağlanmasından (90-83) sonra tüccarlar ve şövalyeler akın etti. Marsilya’ya boyun eğdirilmesinden sonra (49) Sezar emekli askerlerini Arles, Bezieıs ve Frejus’e yerleştirdi; Augustus da, Orange, Vienne, Avignon v.b. kolonilerini kurarak eyaletin yasasını tespit etti. Alp kesimi (Alp e s-M arıt ime s) imparatorun yetkisi altına verildi; bölgenin geri kalan kısmı senato eyaleti haline getirildi ve bir vali ile bir meclis (her ikisi de Narbonne’da [Narbonnensis]) tarafından yönetilmeğe başlandı. İlk barbar akınlarından sonra (M.S. 250′ye doğr.) Narbonnensis ikiye bölündü; Rhöne’un doğusundaki kısım (Alpes Maritimes buraya bağlıydı) Viennoise adını aldı (293-305). Yeni barbar akınları önce Viennoise’ın doğusunda ikinci bir Narbonnensis kurulmasını (381), sonra Galyalar valisinin Treves’den Arles’e çekilmesini gerektirdi. Arles, Batı imparatorluğunun devamı boyunca (395-476), Vizigotlara direndi. Batı Roma imparatorluğu yıkılınca bölgenin güneyini Vizigotlar, kuzeyini ise Burgondlar işgal ettiler. Vizigotların Vouills’de bozguna uğramasından (507) sonra yerlerini Ostrogotlar aldı; sonra Franklar Provence’ı krallıklarına kattılar (536). Bourgogne krallığına bağlanan Provence, muhtariyetini bir ölçüde korudu; ama Araplar Septimania bölgesini işgal edince (VIII. yy.) Charles Mart el Arapların tarafını tutan Provence’lılara boyun eğdirdi (736-739). Martel’in birliklerinin yakıp yıktığı Provence, Karolenjler zamanında büyük ölçüde geriledi. Verdun antlaşmasıyle (843) Lothar’a geçen eyalette, oğlu Kari ilk Provence krallığını (855-363) kurdu. Mirasçılar arasındaki on beş yıl süren mücadeleden sonra Kel Charles’ın kayınbiraderi Boson, Bourgogne ve Provence kralı seçildi (879); Boson’un ölümünden sonra birçok defa el değiştiren eyalette, 947′de Bourgogne-Provence krallığı kuruldu. Buranın hükümdarı Konrad, Arles, Apt ve Avignon’da üç kontluk kurarak yönetimi elinde topladı. Bu sayede Boson’un oğlu Guillaume, derebeylere hâkimiyetini kabul ettirerek, kıyıya yerleşmiş olan Arapları ülkeden çıkardı; şehirlerde ticaretin yeniden başlaması sayesinde burjuvazi gelişmeğe başladı. Bourgogne Provence krallığı imparatora geçene kadar (1032) Guillaume’un sülâlesi iktidarı elinde tuttu. Toprakların kadın vârisler elinde bölünmesini önlemek için 1112′de Gevaudan’lı Beauce ile evlenen Barcelona kontu Ramon Berenguer III ve Toulouse kontu Alphonse Jourdain 1125′te Provence’ı bölüştüler. Berenguer III, Rhöne, Durance, Alpler ve deniz arasında kalan toprakları (kontluk), Alphonse Jourdain ise Rhöne’un batısındaki kısmı (markilik) aldı. Baux derebeyleri (Baux savaşları, 1142-1162), Forcalquier kontları ve Toulouse kontlarıyle çatışan katalonyalı Provence kontları, din adamlarının desteğini sağladılar; savaşı kazanınca evlilik yoluyle Forcalquier kontluğunu ele geçirdiler (1196). Kontların Toulon’da ve Balear adalarında müslümanlarla savaştıkları sırada, doğu ticaretiyle zenginleşen burjuvalar birçok hürriyet elde ettiler. Tutumları kont Ramon Berenguer IV’ü (1209-1245) kontluğu yeniden teşkilâtlandırmağa şevketti. Berenguer IV, Provence’ı «baillie»liklere (adalet görevlisi) böldü; kendinden öncekilerin siyasetinden vaz geçti ve Fransa ile ilişki kurdu (1235′e doğr). ölümü üzerine yerine damadı Anjou’lu Charles geçti (1246-1285); sık sık yurt dışına çıkmak zorunda kalan Charles, Provence’ta katalan asıllı bir senechal tarafından yönetilen gerçek bir merkezî hükümet kurdu; senechal’e bir kurul yardım ediyordu; Charles iki yeni «baillie» kurdu ve Baux derebeylerinin desteklediği bir komün isyanından yararlanarak konsüllüklerin yerine «viguerie»leri (hâkim) getirdi (1251-1262). Ramon Berenguer IV-ün ustaca maliye siyasetiyle biriken bütçe fazlası, Charles I’in İtalya’da, özellikle Napoli’de (1266) bir ittifak ve fetih siyasetine girişmesine imkân verdi. Ama Sicilya katliamı (1282) ertesinde, Napoli Deniz savaşında Charles I’in bozguna uğramasından sonra, oğlu Charles II’nin (1285-1309) fidyesini ödemek için ilk Provence meclisleri toplandı (1286) ve vergi işleri düzenlendi. Provence’ın zenginliği, Sicilya’nın ve Akka’-yı müslümanların almasından (1291) sonra doğu ticaretinin kaybedilmesinden, Ara-gon’a karşı savaştan ve korsanlardan büyük zarar gördü. ülke o tarihte halkının üçte ikiye yakınını kaybetti. Kraliçe Jeanne I, Anjou’lunun (1343 – 1382) siyaseti, şirketlerin (1357-1358), Aragon çetelerinin (1361) ve fransız çetelerinin (1365-1369) akınları durumu daha da ağırlaştırdı. Jeanne I’in evlat edindiği (1380) Anjou’lu Louis I’in (1383-1384) ölümünden sonra dul karısı, Nice, Puget-Theniers, Lantosque vadisi ve Barcelonette’i Savoia’ya bıraktı. Vârisleri Louis II (1384-1417) ve Louis III (1417-1434), Napoli’yi yeniden ele geçirmek için giriştikleri seferler yüzünden hazineyi boşalttılar. Rene (1434-1450) Napoli’yi kesinlikle kaybetti ve barış yeniden sağlanınca Provence’ın iktisadî kalkınmasına katkıda bulundu. Yerine geçen yeğeni Maine’li Charles (öl. 1480) ölürken Provence’ı Fransa kralı Louis XI’e miras bıraktı. Fransa kralı bir barış ve birliği sağlama siyaseti güttü. Fransız-lspanyol savaşları sırasında François I’in isviçreli ve alman birlikleri, Provence’a («Valdo’culuğu» ve Luther’ciliği soktular (1545). Aix parlamentosu sapkınlığa savaş açtı ve «valdo’cular» ezildi (1545). Din savaşı sırasında katolikler «Ligue» (birlik) adı altında birleşirken Protestanlar krala ve «siyasetçilere» yanaştılar (1584). Ligue başkanı Cassaubc (1591-1596), Marsilya’da zorbalığını sürdürürken vali, Provence’ın ortasına ve güneyine hâkimdi. Aix parlamentosu, Henri IV’ün mezhep değiştirmesinden sonra tanıdı (1594). Her üç yılda bir toplanan meclisler vergi kanunları çıkarmada çekimser davrandığından, 1639′dan sonra toplanmağa çağrılmadılar; yerlerini kralın iktidarını destekleyen bir komünler genel meclisi aldı; bu mecliste Aix konsülleri, Provence’ın savunucusuydu. Bir dilekçe meclisi kurulması ve üyelerine parlamento başkanı ve danışmanı olma imkânı tanınması (1647) soyluların isyanına yol açtı; isyanı Mazarin’in Provence valiliğine tayin ettiği Merceur dükü bastırdı (1652-1653). Marsilya’ya boyun eğdirilme-sinden sonra (mart 1660), Provence’ı kraliyet idaresi yönetti.
XVIII. yy.da kral birliklerinin avusturyalı istilâcıları püskürttükleri (1707-1746) ve vebanın Provence’ı kırıp geçirdiği (1720) sırada, Provence’lı korsanlar bir yağma hareketine giriştiler. Paris parlamentosu gibi Aix parlamentosu da Jansenius’çuluk lehine mücadele etti ve civzitlerin suçlanarak sürgün edilmesinde önemli rol oynadı (1764). Maupeou tarafından kaldırılan (1771) Aix parlamentosu yeniden toplandıktan sonra (1775) siyasetle ancak ikinci derecede rol oynadı, imtiyazlılar 1770′ten itibaren Provence meclislerinin toplanmasını istediler; ama komünlerin genel meclislerine çoğunluk vermeyi ve vergilerde yeni bir dağılım yapmayı kabul etmediler. Bunun üzerine halk imtiyazlılara karşı şiddet hareketlerine girişince, imtiyazlılar muafiyetlerinden hemen vazgeçtiler. 1789 Etats generaux seçimlerinde seçilen iki Provence’lı-nın devrimin yönetiminde kesin etkisi oldu. Aix ve Marsilya’da Mirabeau; Paris’te, Sieyes. Provence üç idare bölgesine bölündü (26 şubat-4 mart 1790): Bouches-du-Rhöne, Var ve Basses-Alpes idare bölgeleri: bu bölünmeyle Provence’ın son siyasî imtiyazları da ortadan kalktı.
— Leng. Provence dili teriminin dilbilimde iki kullanımı vardır: geniş anlamıyle oc dili lehçeleri bütününü ve özellikle eski provence dilini veya trubadurların dilini, dar anlamıyle de bugün Eski Provence, Nice kontluğu, Venaissin kontluğu, Dauphine’nin güneyi ve Nîmes ile Uzes idare çevrelerini kapsayan topraklar üzerinde konuşulan dili belirtir. Şüphesiz bu iki anlamlılık biraz rahatsız edicidir; bazı dilbilimciler, provence dili teriminin geniş anlamını belirtmek için Oc’tan türeyen Oksitan kelimesini kullandılar; ama bu kelime de iki anlamlıdır, çünkü günümüzde oc dili lehçelerinin tümü için ortak bir dil kurmak isteyen ve trubadurların imlâsını kullanan bir grup modern yazar (özellikle languedoc lehçesiyle yazanlar) tarafından Özel bir anlamda ele alınır.
Dar anlamıyle provence dilinin en azından dört değişik biçimi vardır: Rhöne’un her iki kıyısında konuşulan rhâne lehçesi; Martigues ve Marsilya’dan Cannes’a ve Apt’tan Draguignan’a kadar uzanan kıyı lehçesi; nice lehçesi ve Forcalquer ile Castellane ve Sisteron ile Allos arasında oknuşulan gap lehçesi; buna Yukarı Alpler’de konuşulan alp provence lehçesi de eklenebilir; bir geçiş lehçesi sayılan bu lehçe, fransız-provence lehçesi özellikleri kapsayan gap lehçesinin değişik bir biçimidir. Bü lehçelerin her birinin değişik biçimleri vardır: lehçesel parçalanma çok yaygındır ama farklar yalnız fonetikte görülür; lehçelerin kelime hazinesi, morfolojisi ve sözdizimi ortaktır; yalnız, nice lehçesinin bu konuda ayrıcalık gösterdiği söylenebilir; çünkü 3388′de Provence’ın geri kalan bölümüyle bağlarını koparan ve bu yüzden özel bir evrim geçirerek birçok eski biçimi muhafaza eden bu lehçe, kendine has bir görünüm kazanmıştır. Bu lehçelerden rhâne lehçesi, Mistral ve çömezleri (Felibrige okulundan şairler) sayesinde edebiyat dili oldu ve çok zengin bir edebiyatın ifade aracı haline geldi. Mistral, Aubanel, Roumanille,
J. d’Arbaud, V. Bernard’ın eserleri milletlerarası bir üne ulaştı. Provence dili, Mistral’den önce de sürekli ve çoğunlukla başarılı olarak yazılmıştı; XVI. yy.da Bellaud de la Bellaudiere, XVII. ve XVIII. yy.da Brueys, Zerbin, T. Gros, J.de Cabanes, XIX. yy.da marsilyalı şarkı yazarı Victor Gelu tarafından işlendi. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVENCE Tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROPAGANDA
Tarih 11 Haziran 2009
PROPAGANDA i. (lat. k.). Bir öğreti, düşünce, inanç v.b.ni başkalarına tanıtmak, benimsetmek amacını güden ve söz, yazı v.b. araçlarla gerçekleştirilen eylem: Kahvelerde okunan bu kaside, halk arasında fesi tutanları çoğaltmakta iyi bir propaganda olmuştu (Cahit öztelli). Papanın vekili mütemadiyen herif aleyhinde propaganda yapar, Selim Paşayı taciz ederdi (H. E. Adıvar). Seçim propagandaları.
— Huk. Bk. ANSİKL. || Seçim propagandası, seçimlere katılan kişilerin veya siyasî partilerin görüş veya programlarını kabul ettirebilmek ve vatandaş oylarını alabilmek için yürüttükleri çalışmalar. Bk. ANSİKL.
— ANSİKL. Huk. Siyasî propaganda, siyasî rekabetin doğuşundan beri fiilen vardır: Demosthenes’in Philippos’a, sonra da Cicero ve Catilina’ya karşı giriştiği kampanya, bir çeşit propaganda kampanyasıydı. Ama modern siyasî propaganda, fransız devrimi sırasında ortaya çıktı. Halk yığınlarının ortaya çıkması ve düşünceyi yaymak için bulunan yeni teknikler, siyasî propagandanın etkisini geniş ölçüde yaymıştır. Eski yaşayış tarzlarının değişmesi, şehirlere yerleşme, haberleşmenin ilerlemesi, fertlerin birbirine bağlı kitleler halinde toplanmasını daha da kolaylaştırmış, gazete, afiş, el ilânları, mikrofon, radyo, fotoğraf, sinema, televizyon, yığınları etkileme imkânlarını sağlamıştır. Lenin, rus ordusundaki milyonlarca köylü askerin iki temel isteğini bir formülde toplayarak modern siyasî propagandanın öncülüğünü yapmıştır: «Toprak ve barış». S.S.C.B.’de ve sovyet rejimine uyan ülkelerde, halkı Komünist partisine bağlayan propaganda, devletin ve vatandaşların tüm faaliyetlerini etkiler.
Bu propagandanın başvurduğu başlıca usuller, dış görünüşlerden, sınıf mücadelesi düzeyinde bulunan gerçeğe çıkmağa kalkışarak her olayı açıklayan «siyasî açıklama» ve ihtilâl taktiğinin bir safhasını dile getiren «slogan»dır. Hitler ile Goebbeîs de siyasî propagandadan geniş ölçüde yararlanmışlardı. Nazi propagandası bir yandan kan saflığını ve cinayet ile yakıp yıkmaya karşı duyulan ilkel ilgiyi yücelterek köklerini bilinçaltının en karanlık bölgelerine daldırmış, öte yandan da kalabalıkları o anki imkânlar içinde etkilemek amacıyle birbiri ardından çeşitli, hattâ çelişik temaları öne sürmüştür. Çok yönlü ve çok partili demokrasilerde ise propaganda, iktidarın olduğu kadar, siyasî partilerin ve çeşitli gerçek veya tüzel kişilerin de başvurdukları bir araçtır.
Türk Anayasası, bir yandan, düşünce ve ifade hürriyetiyle düşünce ve kanaatlerin çeşitli yollarla yayılabileceğini kabul etmiş; bir yandan da, propapandanın asıl önem kazandığı ve uygulandığı alan olan seçimlerde, siyasî partilerin ve adayların propaganda faaliyetini bazı temel ilkeleriyle sınırlayarak, düzenlenmesini kanuna bırakmıştır. Anayasanın, düşünce ve kanaatlerin yayılması, toplantı ve gösterilerin önceden izin alınmadan yapılabilmesi konularındaki hükümleri, vatandaşların propaganda yapabileceklerini gösterir. Kişilerin veya siyasî olmayan toplulukların da özel bir sınırlama olmadıkça, siyasî nitelikte propaganda faaliyetinde bile bulunmaları mümkündür. Anayasa, toplantı ve gösteri hürriyetini siyasî iktidarın muhtemel baskılarından kurtarmak için bir izne bağlı tutmamıştır. Siyasî iktidar ise, asıl tepkiyi siyasî nitelikte propagandaya karşı gösterir.
• Seçim propagandası. Türkiye’de, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi, propaganda teriminin önemli anlamı seçim konusundadır. Nitekim toplantı ve gösteri hürriyetini düzenleyen kanun, seçim zamanlarında yapılacak propaganda toplantılarını saklı (mahfuz) tutmuş, meseleyi seçim mevzuatına bırakmıştır. Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında kanun, seçim propagandasını da ayrıntılarıyle düzenlemiştir. Türkiye’de, propaganda faaliyetini sınırlayan genel ve özel hükümler vardır.
Bu genel hükümler, Anayasanın, bütün hak ve hürriyetlerin kullanılmasına ilişkin 11. maddesiyle, siyasî partilerin faaliyetlerini sınırlayan 57. maddesinde yer alır. Hiç bir hak ve hürriyet, insan hak ve hürriyetlerini, Türk devletinin bütünlüğünü, cumhuriyeti ortadan kaldırmak, dil, din, ırk, sınıf ve mezhep ayırımları yaratmak amacıyle kullanılamaz ve böyle bir propaganda da yapılamaz. Siyasî partiler için de aynı yasak söz konusudur; ayrıca laikliğe aykırı siyasî parti propagandası da bir kapatma sebebidir. Anayasada yer alan özel bir sınırlama da ormanlar konusundadır. Ormanların tahribine yol açacak hiç bir siyasî propaganda yapılamaz (Anayasa md. 131).
Seçim propagandasına ilişkin öteki düzenleme ve yasaklar seçimlerle ilgili kanunda yer almıştır. Bu kanuna göre, seçim propagandası, açık ve kapalı yerlerde, radyolarda yapılabilir. Ayrıca, hoparlörle, duvar ve el ilânlarıyle, basılı şeylerin dağıtı-mıyle propaganda yapılması da mümkündür. Propaganda, oy verme gününden 21 gün önce sabah başlar ve oy verme gününden önceki gün saat 18′de sona erer. Açık yerlerde, güneş battıktan doğuncaya kadar toplu olarak sözlü propaganda yapılamaz.
Genel yollar üzerinde, mabetlerde, kamu hizmeti görülen bina ve tesislerde, seçim kurullarınca gösterilecek meydanların dışında da propaganda yasaktır. Kapalı yerlerde, yetkililere haber vermek şartıyle propaganda toplantısı yapılabilir. Ancak yine belli binalarda ve askerî yerlerde böyle toplantı yapılamaz. Seçimlere katılan siyasî partiler, oy verme gününden 15 gün önce başlamak ve 4 gün önce saat 2i’de sona ermek üzere, radyolarla propaganda yapabilir. Kanun, televizyonda propaganda henüz öngörülmediği gibi, öteki propaganda araçlarından farklı olarak bağımsız adaylara radyoda propaganda imkânı tanınmamıştır. Radyo konuşmalarının birincisi 20 dakikayı, bundan sonrakiler ise günde 10 dakikayı aşamaz. Radyo propagandalarının yayın zamanlarını Yüksek Seçim kurulu tespit eder.
Tespit işlemi ad çekmeyle olur. Kanun öteki propaganda araçları hakkında da çeşitli sınırlayıcı hükümler koymuştur. Propaganda yasağının bir hükmü de, seçimin başlangıç tarihinden seçim sonuçları ilân edilinceye kadar bazı törenlerin yapılmamasıdır; başbakan, bakanlar, milletvekilleri ve Cumhuriyet senatosu üyelerinin makam arabasıyle veya resmî hizmete ayrılmış araçlarla gezi yapmaları, protokol gereği karşılama ve uğurlamalar, törenler yapılması ve resmî ziyafet verilmesi yasaklanmıştır. (ML)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROPAGANDA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRONUNCİAMİENTO
Tarih 11 Haziran 2009
PRONUNCİAMİENTO i. (isp. k.). Meşru hükümete karşı askerî ayaklanma. (Bu kelime, özellikle, İspanya tarihi boyunca ve kuruluşlarından beri Güney Amerika cumhuriyetlerinde sık sık görülen askerî hükümet darbelerini belirtir.) [L]
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRONUNCİAMİENTO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİRİNÇ
Tarih 11 Haziran 2009
PİRİNÇ i. (fars. birine’den). Eski Dünya’-nın sıcak bölgelerinde yetişen taneli bitki (ilmî adı Oryza sativa. Buğdaygillerden): Babasından kalan topraklara pirinç ekmeğe başlamıştı (R.N. Güntekin). || Aynı bitkinin tanesi: Kızım hastaydı, Yusuf Ağamız pirinçle yağ aldı, hatır sormaya geldi (Sabahattin Ali). Bir asker pirinç ayıklamakla meşguldü (Ş. S. Aydemir).
— ÇEŞ. DEY. Pirinci su kaldırmamak, şakadan anlamamak; alıngan, çabuk darılır olmak.
Ayıkla pirincin taşını. Bk. AYIKLAMAK.
Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak. Bk. DİMYAT.
— Astron. Pirinç taneleri, Güneş’in ışık küresinin Yer’den görünen yüzeyindeki tanecikler.
— Bitki hastalıkları. Pirinç yanığı, piricularia oryzae mantarının çeltikte yaptığı hastalık.
— Eczc. Pirinç suyu, pirincin kaynatılmasıyle elde edilen su. (İshal kesici olarak tanınır.)
Pirinç unu, pirincin öğütülmesiyle elde edilen bir tür un. (Süt çocuklarını sütten kesme zamanında besin olarak kullanılır.)
— El işleri. Pirinç örgü, elde ve iki şişle; birinci sırada, bir ters, bir yüz olarak, ikinci sırada, tersin üstüne yüz, yüzün üstüne ters ilmek atarak düzenlenen yün örgüsü.
— Kozmetoloji. Pirinç pudrası. Bk. PUDRA.
— Mutf. Bk. ANSiKL.
Pirinç lokması, sütle haşlanmış pirinçten yapılan bir çeşit tatlı. (Sütün içinde haşlanarak hamur haline getirilen pirinç, lokmalar halinde yuvarlandıktan sonra önce yumurtaya, sonra galeta ununa bulanır, yağda kızartılır ve soğuk şuruba atılır.)
Pirinç çorbası, pirinci, et suyu, tavuk suyu veya sade suda domates ve maydanozla haşlayarak yapılan çorba. (Terbiyelisi de olur. Genellikle kırık pirinçten yapılır, perhiz yemeği olarak geçerli bir çorbadır.)
— Şapkacılık. Pirinç sapı, şapka konfeksiyonunda kullanılır.
— Tasav. Pirinç meydanı, mevlevîlerin mutfakta hep birlikte pirinç ayıklamalarına verilen ad. (Lokma hazırlanırken matbah canları pirinç ayıklamağa yetişemezse dergâhta bulunanların hepsi toplanarak pirinç meydanı yaparlardı.)
— Zootekn. Hayvanların beslenmesinde pirincin değeri arpanınkine yakındır; çeltik fabrikalarında, elde edilen pirinç kepeğinin ve kaba pirinç ununun besin değeri ise çok değişiktir.
— ANSiKL. Bot. ve Coğ. Beş altı türü bulunan pirinç’m her başakçığında bir çiçek ve her çiçekte altı erkek organ bulunur. İyice gelişen iki iç kavuzcuk kenarlarından birbirine bitişerek ileride meyveyi tamamen sarar. Bu durumdaki pirince «çeltik» denir. Pirinç ekimi için en elverişli yer nemli topraktır. Samanı dayanıklı olmadığı için pirinç sapı ancak tazeyken hayvan yemi olarak kullanılır veya gübre olur. Pirinç doğu asya halklarının temel yiyeceğidir. Pirinç tarımı iki yüzyıldan beri Afrika ve Kuzey Amerika’da da yaygınlaştı. İspanya, İtalya, Mısır ve Türkiye’de de pirinç yetiştirilir. Pirinç çeşitleri pek çoktur ve hemen hepsi Oryza sativa türündendir. Tarım pirinçleri başlıca dört tipe ayrılır: Oryza sativa var. dura; O. sativa var. montana; O. sativa var. glutinosa; O. sativa var. fluitans. Afrika’da ayrı bir pirinç türü daha yetiştirilir (O. glaberrime).
Ova pirinçleri sulanmak ve kötü otlardan ayıklanmak ister. Tohum, yani çeltik tanesi yirmi dört saat suda bırakıldıktan sonra, iyi bir toprak kesimine serpme usulüyle ekilir; üç dört gün içinde çimlenir; bitkinin boyu 15-20 sm’yi bulunca oradan sökülerek tarlaya dikilir. Filizler dikildikten sonra tarlaya yavaş yavaş su verilir. Pirinç çiçek açıncaya kadar su verilmeğe devam edilir. Çiçekten sonra başakların olgunlaşması için sulama azaltılır. Bölgelere göre, ekimden dört beş ay sonra hasat yapılır; eğer ülkenin iklimi elverişliyse, aynı yere yeni ekim yapılarak yılda iki ürün alınabilir.
• Dünya üretimi. Dünyadaki pirinç üretimi yılda çeltik olarak 250 milyon tonu aşar. Bunun yüzde 90′dan fazlası Asya’nın musonlar bölgesinde üretilir; buralarda halkın temel yiyeceği pirinçtir; arazi her yıl yeniden hazırlanır, düzeltilir, su yolları onarılır, yeni arklar yapılır ve pirinç fideleri çoğu zaman su içinde dikilir. Sıcak bölgelerde, Asya’nın güneydoğu ülkelerindeki alüvyonlu alçak ovalarda yılda bazen iki üç defa hasat yapılır.
Yoğun bir çalışma sayesinde, bu ovaların kenarındaki yamaçlarda teraslar yapıp sulamak suretiyle de pirinç yetiştirilir. Nüfusu az olan ve düzenli bir şekilde bol yağmur alan bölgelerde ormandan açılan yerlerde «ray» veya «ladang» sistemiyle dağ pirinci yetiştirilir. Çok su ve sıcaklık isteyen pirinç, bilinen pek çok çeşidine rağmen, ancak sıcak bölgelerde yetişir. Ilıman iklim kuşağında, meselâ Akdeniz bölgesinde ve Japonya’da pirinç, yazları yeteri kadar uzun ve sıcak olan yerlerde bir yaz ürünü olarak kesilir, öte yandan pirinç çok bakım istediğinden uzun süre yalnız el emeğinin bol olduğu ülkelerde üretilebilirdi. Şimdi mekanik âletlerin kullanıldığı ülkelerde el emeği eksikliği giderildi. İkinci Dünya savaşından sonra pirinç üretimi, bütün dünyada, özellikle Asya dışında büyük bir gelişme gösterdi. Afrika ve Amerika’nın tropikal bölgelerinde yiyecek maddesi üretiminin azlığı, A.B.D., Avustralya ve Güney Amerika’nın bazı kesimlerinde (Brezilya, Arjantin, Şili) tarımının iyice makineleşmiş olması dolayısıyle pirinç üretimi hızlandı. Türkiye’de de bu devrede pirinç üretiminde büyük hamleler görüldü. Ekim tarzının çok değişik olması sebebiyle ortalama verim rakamları, bölgelere göre çok büyük değişiklik gösterir. Güneydoğu Asya’daki ince tarım yapılan ülkelerde, fide dikim usulüne ve çift ürün alınmasına rağmen verim çok düşüktür (Hindistan’da hektar başına 10-12 kental, Çin’de 30 kental). Japonya ve Mısır’da gübre kullanılması ve pirinç tohumunun ıslahı ile ortalama verim 48-50 kentale ulaşır. Yalnız İspanya ve İtalya’da verim 50 kentalin üstüne çıkar. Kaba tarım yapılan, yani fide dikimine gitmeden makineyle ekim yapılan ülkelerde, Avustralya hariç, verim daha da düşüktür. Bütün bu farklara rağmen 100 milyon ton üretimle Çin ve 45 milyon tonla Hindistan başta gelir; bunları hayli geriden Japonya ve Pakistan takip eder. Fakat bu ülkelerde pirinç halkın temel yiyeceği olduğundan ve nüfus çok kalabalık bulunduğundan tüketim çok fazla, ihraç edilen pirinç çok azdır. Ayrıca iklimdeki düzensizlikler de her yıl alınan ürün miktarının önemli derecede farklı olmasına sebep olur. Bu sebeplerle pirinç ticareti dünya pirinç üretiminin çok az bir kısmını kapsar (yaklaşık olarak yüzde 5). Pirinç ticareti İkinci Dünya savaşı öncesinden başlayarak büyük bir değişikliğe uğradı.
Birmanya ve Tayland, Uzakdoğu’da tüketim fazlası en çok olan pirinç satıcı ülkelerdir; fakat bunlar pirinci batı ülkelerine satacağına şimdi asya ülkelerine satmaktadırlar (yaklaşık olarak 1 milyon ton). Çünkü batı ülkeleri şimdi amerikan ve akdeniz bölgesi pirinçlerini ithal etmektedirler. Nüfus artışından dolayı en çok pirinç satın alan ülkeler ise Hindistan, indonezya, Seylan, Japonya, Malezya ve Pakistan’dır. Dünyada birinci üretici ve tüketici olan Çin öteden beri pirinç ithal ederken, şimdi yılma göre bazen 1 milyon tona yakın pirinç ihraç etmektedir. Her zaman pirinç ihracatı yapan diğer bellibaşlı ülkeler A.B.D., Formoza ve italya’dır. Mısır, Vietnam, Kamboç, Pakistan ve Madagaskar gibi bir kısım ülkeler de zaman zaman pirinç ihraç etmektedir.
• Türkiye’ye Uzakdoğu’dan getirilen pirinç, Adana, Adıyaman, Ankara, Artvin, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Çorum, Diyarbakır, Edirne, Elazığ, Eskişehir, Gaziantep, Hatay, içel, Kars, Kastamonu, Kırklareli, Malatya, Maraş, Mardin, Rize, Sakarya, Samsun, Siirt, Sinop, Tekirdağ, Urfa illerinde üretilir. Çeltik tarımının gerektirdiği bol sulama, sıtmaya yol açtığından üretim işi kanunla düzenlenir. Osmanlı imparatorluğunda bu düzenleme 1908′e kadar nizamnamelerle yapıldı, ilk kanun 1910′da yayınlandı. Cumhuriyet döneminde 1936 tarihli 3039 sayılı kanunla çeltikçilik çalışmaları yeniden düzenlendi. Kanunda, çeltik ekimine izin verilmesi yetkisi illerde ve ilçelerde kurulacak çeltik kurullarına bırakıldı.
Türkiye’de üretilen pirinç çeşitleri çeltik özelliklerine göre şu adları alır: 1. kılçıksız; 2. sarı çeltik; 3. ak çeltik; 4. amberotu; 5. mısbak (ak çeltik); 6. kara kılçık; 7. kırmızı çeltik; 8. kasım beyazı; 9. japon pirinci; 10. viyolona siyahı; 11. pangina pirinci; 12. onsen pirinci.
Türkiye’de tüketim ihtiyacından daha fazla pirinç üretme gücü vardır. Ancak sınırlamada uygulanan siyaset yüzünden her zaman dışarıdan satın alınır. Çeltik kanununun yürürlüğe girdiği yıl (1936) çeltik ekilen arazi 40 000 hektar, elde edilen ürün de 74 000 tondu. 1940′ta ekim alanı 20 000 hektara, ürün ise 63 000 tona indi. 1945′te 18 000 hektardan 32 000 t pirinç alındı. Ziraat alanında ortaya çıkan gelişmelerin yardımıyle birim alanda verim yükseltilerek 1955′te 29 000 hektardan 61 000 t pirinç elde edildi. 1966′da ekilen alan 65 000 hektar, üretim de 150 000 t oldu. 1970′te 60 000 hektar araziden 160 000 t pirinç alındı.
— Mutf. Pirinç, nişasta bakımından çok zengin, kolay sindirilen bir besindir; kabızlık yaptığına inanılırsa da doğru değildir. Uzakdoğu halklarının çoğunun temel besinidir. Ülkemizde, pirinçten yapılan yemeklerin en yaygını pilav ve lapadır; dolmalara, bazı etli yemeklere, özellikle kıymaya katılır (sulu köfte); pirinç bazı tatlıların hazırlanmasında da kullanılır (sütlaç, zerde). Pirincin çeşitleri vardır ve her çeşidi ayrı bir yemek için kullanılır (pilavlık, lapalık pirinç v.b.); fakat her halde pişirmeden önce pirinci iyice yıkamak gerekir, ta ki süzülen su bulanık olmasın; böylece, pişirilen pirinç tane tane olur.
Pirinci pişirmenin başlıca üç usulü vardır: birincisinde, bol kaynar suda pişirildikten sonra pirinç soğuk sudan geçirilir; bu usulle pişen taneler hafif sert olur ve tek tek dişe gelir; doğu usulü pilavda pirinç hafifçe yağda kavrulur, sonra su veya et suyu katılıp pişirilir; üçüncüsü ise, sütle pişirme usulüdür, soğuk sudan geçirilmesi olumlu sonuç vermez; bu bakımdan, pirinç iki dakika süreyle kaynar suda tutulur, süzülür, sonra sütle pişirilir.
Batı usulü pirinç pişirmede, pirinç tanelerinin zarını yumuşatmak için önce kısa süre yarı kaynatılır yahut susuz tencerede hafifçe pembeleştirilir, bu işlem pilava ayrı bir koku verir. (ML)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİNÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİRÎ MEHMED PAŞA
Tarih 11 Haziran 2009
PİRÎ MEHMED PAŞA, türk devlet adamı (öl. Edirne 1532). Amasya’da öğrenim gördü;
Mahkemei Şer’iyeye kâtip olarak girdi; başkâtipliğe yükseldi.
Bayezid II tahta geçince, İstanbul’a geldi. Sofya, Silivri, Siroz (Serez), Galata kadılıklarında bulunduktan sonra, istanbul’da Fatihsultanmehmet imareti mütevellisi oldu. 1508′de Hazine defterdarlığına tayin edildi. Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran seferine Rumeli defterdarı olarak katıldı. Savaştan bir gün önce yapılan toplantıda ordunun beklemeden savaşa girmesini savundu, padişahın ilgisini çekti. Çaldıran zaferinden sonra, ikinci vezir Dukakinzade Ahmed Paşa ile birlikte, Tebriz’in ele geçirilmesi ve korunması için görevlendirildi. Sefer dönüşü görevden alman Mustafa Paşanın yerine, üçüncü vezirliğe tayin edilerek (15 ekim 1514), erzak toplaması için, ordunun kışlayacağı Amasya’ya gönderildi. Sefer sırasında askeri isyana kışkırtan sadrazam Dukakinzade Ahmed Paşa, Yavuz Sultan Selim tarafından öldürüldü. Bu arada görevinden alınan Pirî Mehmed Paşa Silivri’deki çiftliğine çekildi. Fakat 3 gün sonra (22 ağustos 1515) divana gelerek el öpen Pirî Mehmed Paşanın vezirliği geri verildi. Bir süre sonra sadrazam Hersekzade Ahmed Paşa ile birlikte tekrar görevinden alındı; elleri bağlı olarak, Yedikule’ye hapsedildi (26 nisan 1516). Ancak yeni sadrazam Sinan Paşanın yardımıyle aynı günün akşamı serbest bırakıldı. Bir ay sonra Yavuz Sultan Selim Mısır seferine giderken, Pirî Mehmed Paşayı istanbul’un korunması için görevlendirdi (31 mayıs 1516). Padişah, Mısır’dan dönerken sadrazam Yunus Paşayı öldürtimce ordugâha çağırılan Pirî Mehmed Paşa, sadrazam oldu; Yavuz Selim’in saltanatının sonuna kadar bu görevde kaldı. Kanunî Sultan Süleyman’ın ilk yıllarında da aynı görevde bulundu. Hasodabaşı ibrahim Ağayı sadrazam yapmak isteyen Kanunî 27 haziran 1523′te Pirî Mehmed Paşayı görevinden aldı ve 200 000 akçelik vezaret haslarıyle emekliye ayırdı. Pirî Mehmed Paşa, Silivri’deki çiftliğine çekildi. Padişahın ilgisini kaybetmediği için tekrar göreve çağrılmasından kuşkulanan sadrazam İbrahim Paşa, Edirne’de bulunan Pirî Mehmed Paşayı oğlu Mehmed Efendiye zehirleterek öldürttü. (M)
Pirîmehmedpaşa tekkesi mescidi veya Konuktekkesi mescidi,, İstanbul’da Mollagürani semtinde mescit. Karamanlı Pirî Mehmed Paşa tarafından yaptırıldı. Bugün yıkık bir durumdadır. (M)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRÎ MEHMED PAŞA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROKONSÜL
Tarih 10 Haziran 2009
PROKONSÜL i, (önek pro ve lat. consul, konsül’den proconsul, konsülün yerine). Rom. tar. Bir konsülün bütün yetkilerine sahip olan yüksek görevli.
— ANSîKL. Rom. tar. Prokonsül, görev süresini dolduran, ama bir askerî seferi tamamlaması veya bir ili yönetmesi için daha bir süre bu görevde bırakılan bir konsüldü. Sulla, konsüllüğün askerî ve sivil görevlerini birbirinden ayırdı ve askerî görevleri prokonsüllere verdi. Ama uygulamada onun bu kararı her zaman göz önünde tutulmadı. Prokonsüllük, kişisel iktidarların başlangıcı oldu. Meselâ Pompeius M. ö. 67′de süresiz prokonsül kalmak hakkını elde etti. M.ö. 59′da Sezar ve 23′te Augustus da aşağı yukarı aynı hakları kazandılar. İmparatorluk döneminde, senatörlük illerinin yöneticilerine, konsül olmasalar bile, «prokonsül» unvanı verilirdi. (L)
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROKONSÜL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROJEKTÖR
Tarih 10 Haziran 2009
PROJEKTÖR i. (lat. projicere, ileriye fır-latmak’tan projectum > fr. projecteur). Bir kaynağın ışığını, çok şiddetli bir veya birkaç demet halinde uzağa iletmeğe yarayan âlet. Eşanl. IŞILDAK. Bk. ansikl.
— Oto. Bk. far. || Projktör karşılaşma huzmesi, iki taşıtın karşılaşması halinde, projektör ışığını, projektörün eksenine dik düşey bir ekranla kesip 15° sağa saptırarak elde edilen huzme.
— Ansikl. Uçakların gelişini izlemek, gemileri korumak, düşman kuvvetlerini aydınlatmak v.b. zorunluğu, şiddetli bir kaynaktan çıkan ışık demetini her yöne çevirebilen projektör’lerin kullanılmasına yol açtı. Projektörde, arka tarafı parabolik bir reflektör (gümüş kaplanmış cam, altın kaplanmış maden) vazifesi gören bir silindir vardır; bu reflektörün odağında, odak noktasının sabit kalmasını sağlamak için yatay kömürlü bir elektrik arkının ışık krateri veya çok güçlü bir akkor lamba bulunur. Âletin ön tarafı, ışığı dağıtan yollu bir camla veya farlardaki gibi büyütücü bir optik sistemle kapatılmıştır. Arklı tipten çok kuvvetli projektörlerde, bir kaş veya diyafram yardımıyle ışık geçici olarak ve tamamıyle örtülebilir. Gerektiğinde uzağa yerleştirilen bir yöneltme düzeneği, reflektörün alt kısmında bulunan iki motoru çalışarak, projektörü istenilen doğrultuya çevirebilir ve hareketli bir hedefi takip edecek şekilde döndürebilir.
Projektörler sabittir veya ayrıca bir elektrojen grubu taşıyan otomobillerin üzerine yerleştirilir. Bu iki tipten başka, askerlikte, belli aralıklarla yakıp söndürerek işaret vermek için, pille çalışan küçük el projektörleri kullanılır.
Ticaret filosunda da, şantiyeleri ve ayırma garlarını aydınlatmak için yine projektörlerden yararlanılır. Tiyatro Sahnelerinin aydınlatılmasında, genellikle arklı veya akkor lambalı projektörler kullanılır. Bunların optik sistemlerinin önüne, renki filtrelerle donatılmış döner bir pano yerleştirilir. Sinemada, renkli film çekimi için, özel kömür çubukları olan arklı projektörler kullanılır; fakat 3 200° K’lik (Kelvin) özel lambalarla donatılmış projektörler gittikçe gelişmektedir, çünkü bunlar arklı projektörlerden daha kullanışlıdır: çok fazla ısı yayarak sanatçıları rahatsız etmediği gibi, verdiği ışığın renk kararlılığı da daha fazladır. Aydınlatmada, «Ses ve ışık» gösterilerinde, şantiyelerde, büyük barajlarda, Spor sahalarında 500 ilâ 1 000 W’lık projektörler kullanılır. Aydınlatılacak yer, bol ışığa ihtiyaç gösterecek kadar büyükse, üstelik ışığı tam randımanla kullanmak gerekiyorsa özel bir tekniğe dayanan infranor projektörlere başvurulur. Bu güçlü ve etkili âlette, 3 kW’lık bir lamba gümüş kaplı parabolik bir reflektörle donatılmıştır. Lambanın akısı kontrol edilerek projektörün dibine gönderilir; burada bulunan ayarlanabilir lameller, akıyı, istenen açıklıkta dikdörtgen kesitli bir demet haline getirir. Bu demet, aydınlatılacak yüzeyi tamamıyle kaplayabileceği için, infranor projektörlerin kullanılması çok kolay ve sağlanan verim çok yüksektir.
Taşıtlarda kullanılan projektörler, otomobillerin, bisikletlerin, lokomotiflerin önüne veya yanlarına takılan küçük farlardır. Otomobillerde kullanılan bazı projektörler istenilen yöne çevrilebilir. (L)
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROJEKTÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROBUS (Marcus Aurelius)
Tarih 10 Haziran 2009
PROBUS (Marcus Aurelius) [Sirnium 232 -ay.y. 282], Roma imparatoru (276-282). Usta bir generaldi, Afrika’da ve Mısır’da çarpıştı. Tacitus ölünce başkumandanı olduğu Doğu ordusu tarafından imparator ilân edildi. Senatonun imtiyazlarına karşı oldukça saygılı davrandı. Barbar (Burgundlar, Vandallar, Gepidler, Gotlar, Franklar) istilâsına karşı koymak için, kimi zaman savaştı, kimi zaman da barbarları imparatorluk topraklarına yerleştirdi. Toprağın işletilmesini teşvik ederek, Galya ve ispanya’da bağcılık yapılmasına izin verdi. Disiplinin sıkılığından yakınan askerleri, bir doğu seferine hazırlandığı sırada ayaklanarak onu öldürdüler. Probus, Tetrachia tapınağında tanrılaştırıldı. (L)
PROBUS (Marcus Valerius). Bk. VALE-RİUS.
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROBUS (Marcus Aurelius) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRİEUR – DUVERNOiS (Claude Antoine, kont)
Tarih 09 Haziran 2009
PRİEUR – DUVERNOiS (Claude Antoine, kont), Frieur de la Coted’Or, denir, fransız siyaset adamı (Auxonne 1763-Dijon 1832). Konvansiyon meclislerine milletvekili olarak girdi; Halk Kurtuluş komitesi üyesi (ağustos 1793-ekim 1794) oldu, bu komitede Lindet ve Carnot ile birlikte ordu meseleleriyle uğraştı. Thermidor’culara karşı Barrere ve Collot d’Herbois’yı savundu, değerli bir bilgin olduğu için tutuklanmaktan kurtuldu (mayıs 1795). ölçü ve ağırlıklarda bir birliğe varılmasını kabul ettirdi, Bayındırlık İşleri enstitüsü ve ficole Centrale’in (sonradan ficole Polytechnique oldu) kurulmasına yardım etti (1795).
Eserleri: Art du Militaire (Askerin Sanatı) [1793], Nouvelle instrucion sur les Poids et Mesures et sur le Calcul Decimal (Ağırlıklar, ölçüler ve Ondalık Hesap üstüne Yeni Bilgiler) [1795]. De la Decomposition de la Lumiere en ses Elements les plus Simples (Işığın En Basit Elemanlarına Ayrılışı üstüne) [1816]. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİEUR – DUVERNOiS (Claude Antoine, kont) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Preveze Deniz savaşı
Tarih 09 Haziran 2009
Preveze Deniz savaşı, Barbaros Hayreddin Paşanın kumandasındaki osmanlı donanmasıyle, Andrea Doria kumandasındaki haçlı donanması (venedik, ceneviz, portekiz, papalık, malta donanmaları) arasında Preveze’de yapılan (28 eylül 1538) deniz savaşı. Barbaros Hayreddin Paşa, Osmanlı devleti hizmetine girerek kaptanıderya olduktan sonra Türkler ile avrupa devletleri arasındaki deniz savaşları şiddetlendi. Osmanlı donanması Balear adalarını tahrip etti (1535); Ege denizinde Venedik’in elinde bulunan adaları ele geçirdi; Girit’in pek çok kale ve köyünü yağmaladı. Bunun üzerine papa ile Carlo V’in teşvikiyle ispanya, venedik, portekiz, malta, floransa donanmaları Türklere karşı birleştiler. Meydana gelen donanmanın başına Andrea Dona getirildi. Haçlı donanması Korfu adasında toplandı; daha sonra Preveze kalesini kuşattı. Barbaros Hayreddin Paşa, Preveze düşman donanması tarafından bombalandığı sırada İstanköy (Kos) körfezindeydi. Durumu öğrenince Eğriboz (Euboia) adasında Khalkis limanına geldi. Düş man hakkında bilgi edinmek için 20 parçalık bir donanma ile Turgut Reis’i Preveze’ye gönderdi; kendi de asıl osmanlı donanması ile Modon’a girdi. Barbaros’un yaklaştığını öğrenen Andrea Doria, Preveze kuşatmasını kaldırarak Korfu’ya çekildi. Barbaros da Modon’dan ayrıldı. Venedik’in elinde olan Kefalonya (Kephallonia) adasını bombaladıktan sonra Preveze’ye geldi. Preveze kalesini tamir ettirdi ve donanmayle birlikte Narda (Arta) körfezine girdi. Bunu haber alan Andrea Doria, Korfu’dan ayrılarak Preveze’ye geldi; fakat çok dar olan Narda körfezinin ağzı, Preveze kalesinin toplarıyle korunduğundan körfeze giremedi. Bu sırada haçlı donanmasında 60 000 asker ve 308′i büyük savaş gemisi olmak üzere 600′den fazla gemi vardı. Türk donanması ise 122 savaş gemisi ve 20 000 askerden meydana geliyordu. Türk donanmasında 166, haçlı donanmasında ise 2 500 top vardı. Barbaros, gemisinde toplanan mecliste, öteki kumandanların düşüncelerine uymayarak, körfezden çıkacağını ve haçlı donanmasına saldıracağını bildirdi; ona göre, bu kadar büyük bir haçlı donanması yenilirse, Akdeniz’de Türklerin üstünlüğü uzun süre devam edebilirdi. 27 Eylül 1538′de osmanlı donanması Narda körfezinden çıktı; yarım daire şeklinde yayılarak düşman donanmasına ateş açtı. Osmanlı donanmasının bu saldırısı karşısında Andrea Doria, savaşı kabul etmedi; kendisi için daha elverişli bir durumda savaşa girmek üzere Santa Maura (Leukas) adasıyle Ithake adası arasına çekildi. 28 Eylül gecesi iki donanma tekrar karşılaştı. Osmanlı donanmasının merkezine Barbaros Hayreddin Paşa, sağ kanadına Salih Reis, sol kanadına Şeydi Ali Reis kumanda ediyordu. Turgut Reis de yedek donanmanın kumandanıydı. Osmanlı donanması çektiri cinsi (kürekli) gemilerden meydana geliyordu. Haçlı donanmasında ise hem kalyon, hem de kürekli gemiler vardı. Savaş boyunca haçlı donanması yelkenli gemilerle kürekli gemilerin hareketlerini düzenleyemedi. Savaşın başlangıcında kuvvetli bir güney rüzgârı türk donanmasının hareketine engel oluyordu; fakat bir süre sonra rüzgâr hafifleyince Barbaros hareketsiz kalan düşman gemilerini çevirerek uzaktan top ateşine tuttu; 128 düşman savaş gemisi ve birçok nakliye gemisi battr. Türk donanması gemi kaybetmedi; sadece yüz ölü ve 800 yaralı verdi. Barbaros’un karşısında başarılı olamayan Andrea Doria, o zamanın geleneklerine göre büyük bir şerefsizlik sayılan bir hareket yaptı: amirallik fenerini söndürerek kaçtı. Preveze yenilgisinden en çok zarar gören ülke Venedik oldu: savaştan sonra Osmanlı devletiyle yaptığı barış antlaşmasıyle Mora ve Adriya kıyılarında elinde bulunan kaleleri ve Barbaros’un ele geçirdiği Ege denizi adalarını Osmanlı devletine bıraktı; 300 000 altın da savaş tazminatı vermek zorunda kaldı. Bk. osmanlılar renkli sayfası. (-»Bibliyo.) [m]
PREVEZELİ MUSTAFA PAŞA. Bk. mustafa paşa Prevezeli.
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Preveze Deniz savaşı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRESTES (Luis Carlos)
Tarih 09 Haziran 2009
PRESTES (Luis Carlos), brezilyalı siyaset adamı (Porto Alegre 1898). Meslekten yetişme subaydı; 1924′te ayaklanan bir grubun başına geçti; Brezilya’nın güneyinden Rio de Janeiro’ya yönelen bu grubun ordu tarafından yolu kesilince Bolivya’ya sığındı. Komünizmi benimsedi ve Moskova’ya gitti, orada Komintern tarafından Latin Amerika’da komünist hareketi yönetmekle görevlendirildi. 1934′te Brezilya’ya döndü, ertesi yıl G. Vargas’a karşı bir askerî ayaklanma teşebbüsüne katıldı, fakat tutuklandı ve kırk altı yıl hapse mahkûm oldu. İkinci Dünya savaşından sonra serbest bırakıldı ve yeniden komünistlerin (bunlar o sıralarda kanun dışı ilân edilmişlerdi) başına geçti (1947). Goulart düşünce (1964) Prestes gıyaben otuz yıl hapse mahkûm edildi. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRESTES (Luis Carlos) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRENS
Tarih 09 Haziran 2009
PRENS i. (lat. princeps, birinci’den fr. prince). Hükümdar veya hükümdar ailesinden olan erkek: Nermin Bey itiraz etti: — Nasıl prens oluyorsunuz? Ceddiniz lord imiş! (Ömer Seyfeddin). Oranın oteline her zaman [...] Avrupa aristokrasisinden, prenslerden, kont, marki ve baronlardan birkaçı davetlidirler (F. R. Atay). || Bazı ülkelerde en yüksek soyluluk unvanı. // Bir prensliğin başında bulunan kimse: Monaco prensi.
— Tar. Bk. ANSiKL. || Eski Roma’da birinci ve ikinci yüzyıllarda imparatora verilen ad.
(Bk. PRİNCEPS.) || Derebeylik çağında yetkisini doğrudan doğruya imparatordan alan kimse. || XII. yy.dan sonra hükümdardan bu unvanı alan ve asker sınıfının bütün ayrıcalıklarından yararlanan kimse. (Bk. ANSiKL.) || Soydan prens, iktidardaki hanedandan olan prens. (Evlenebilmesi için ailenin başı sayılan hükümdardan izin alması gerekir.) || Vâris prens, tahtın intikal edeceği prens, veliaht. (Çeşitli ülkelerde ayrı ayrı terimlerle [meselâ Fransa'da Dauphin, Almanya'da Kronprinz, İngiltere'de Prince of Wales (Galler prensi), İspanya'da Asturia prensi] anılan vâris prenslere hukukî ve malî birçok imtiyaz tanınır.) // Konsor prensi. Bk. KONSOR. || Büyük prens, Ortaçağ Rusya’sında Riyurikoviç ailesinin yaşça en büyük olan prenslerinin unvanı. (Bk. ANSİKL.) || imparatorluk prensi, Eugene Louis Napoleon Bonaparte. // Meşrulaştırılmış prensler, Fransa krallarının,’ babaları tarafından evlât olarak tanınmış evlenme dışı çocukları (meselâ Louis XIV’ün Madame de Montespan’dan olan çocukları). II Kara Prens, İngiltere kralı Edward III’ün oğlu Galler prensi Edward’ın lakabı. // Prensler birliği.
Bk. FüRSTENBUND. || Ost prensi. Bk. OST.
— ANSiKL. Tar. Geç İmparatorluk sonunda kaybolan prens unvanı, Ortaçağda bir küçük devletin hükümdarını belirtmek için latinee şekliyle ortaya çıktı: 774′te Benevento’nun Lombardia’lı dukası Arici Pavia monarşisinin yıkılmasıyle bağımsızlığa kavuşur kavuşmaz princeps unvanını aldı. Ardından, Benevento prensliğinin parçalanması (IX. yy.) üzerine de,
XI. – XII. yy.larda Capua ve Salerno prenslikleri kuruldu ve bunlar da Roberto Guiscardo’nun norman hanedanı tarafından ilhak edildi. Hıristiyan doğuya bu unvanı götürenler her halde Normanlardı: Antakya (Antiokheia) prensliği (1098-1268), Celile veya Teberiye prenslikleri. İtalya’da Ortaçağın sonundan itibaren prenslik unvanları çoğalmağa başladı (Roma, Napoli ve Sicilya prensleri). Almanya’da prens (Fürst) önceleri; dük, markgraf, saray kontu unvanlarını alan bir görevliydi. Prenslik veraset hakkını ancak XII. yy.da kazandı. 1180′den sonra da, imparatorluk kançılarlığı, prens unvanını yalnız, doğrudan doğruya imparatora bağlı ve İmparatorluk Diyanet meclisinde (Reich-stag) hazır bulunmakla yükümlü derebeylik soyluları için tanıdı. Bu kimselerin sayısı gitgide arttı ve sonunda da Altın Mühürlü fermanla, içlerinden yalnız yedi tanesine imparatoru seçmek hakkı tanındı. Bunun üzerine, imparatorluğun basit prensleri Reichstag’da artık İkinci curia’nın (meclisin ikinci dereceden olan topluluğu) üyelerini meydana getirdiler. XVI. yy.ın başında otuz kadar kilise prensi (başpiskoposlar, piskoposlar, başrahipler ve tarikat başkanları) ve altmış kadar laik prens vardı. Zaten geniş olan prens muhtariyeti, Vestfalya antlaşmalarından da (1648) anlaşılacağı gibi XVII. yy.da daha da arttı.
1803 İmparatorluk fermanıyle bütün dinî prenslikler laikleştirildi, nihayet 1806′da imparatorluğun kalkmasıyle birlikte Almanya’da prenslik unvanı da kullanılmaz oldu. Fransa’da Charles V soydan prensler sınıfını ihdas etti. Devrimin 1790′da kaldırdığı bütün unvanları Napolyon 1808′de tekrar koydu. Bütün yüksek mevkilerde bulunanlara ve birkaç mareşale prens unvanı verdi ve prenslik unvanını soyluluk unvanlarının en büyüğü saydı. Rusya’da Kiev prensi Vladimir’in (1015) çocukları prens unvanını alarak, memleketi aralarında bölüştüler. İçlerinden birini de büyük prens unvanıyle başa geçirdiler. Bu durum ilkenin aşırı derecede parçalanmasına yol açtığından, Moskova büyük prensleri küçük prenslere metbuluklannı kabul ettirerek Rusya’yı eski birliğine kavuşturdular. Korkunç İvan ve Büyük Petro gibi otokrasi peşinde koşan çarların tutmadığı prensler yavaş yavaş bütün siyasî etkilerini kaybettiler. (LM)
Prens, Macchiavelli’nin eseri. Bk. PRiNCiPE (il).
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRENS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Pireneler Askerî tarih
Tarih 09 Haziran 2009
Pireneler Askerî tarih. Pireneler, ancak uçları askerî harekâta elverişli olan stratejik bir settir. Katalonya ve Cerdana genellikle Fransa’nın İspanya’ya seferlerinde savaş alanı olmuştur. Yiğit Philippe III, Aragon’a Massine boğazından geçerek girmişti; 1707′-de Bervvick, 1794′te Dugommier, Puigcerda üzerine Perthus’dan yürüdüler. Buna karşılık Aşağı Pireneler genellikle İspanyolların Fransa’ya yaptıkları seferlerde kullanıldı; Moncey 1794′te ispanyolları Roncevaux’da yendi; ama 1813′te Wellington. Pamplona’da Soult’un Pireneler ordusunu yendikten sonra onu Gascogne’un ortasına kadar kovaladı. (L)
Pireneler barışı, 7 kasım 1659′da imzalanan ve fransız-ispanyol savaşına son veren barış. Madrid’de, de Lionne’un başlattığı (1656) ve Conde’nin affı meselesi yüzünden yarıda kalan görüşmelerden sonra Du-nes’de Fransa’nın kazandığı zafer (haziran 1658), ispanya’yı uzlaşmaya yöneltti, ön antlaşmalar Paris’te imzaladı (4 haziran 1659) ve Faisans adasında Bidassoa’da Mazarin ile don Luis de Haro arasındaki görüşmeler bir antlaşma ile sonuçlandı.
ispanya, Roussillon’u, Cerdana’nm bir kısmını, Artois’yı (Aire ile Saint-Omer dışında), Gravelines’i, Bourbourg’u, Saint – Venant’ı, Landrecies’i, Le Quesnoy’u, Avesnes’i, Montmedy’yi, Philippeville’i, Marienbourg’u ve Thionville’i bıraktı. Charles IV, Lorraine’i (Stenay, Clermont, Dun ve Jamelz dışında), geri alması karşılığında Fransa’ya, ordularını düklük topraklarından geçirme iznini verdi. Fransa, Conde’yi affetti ve Louis XIV’ün Felipe IV’ün kızı Maria Teresa ile evlenmesi kararlaştırıldı; gelin 500 000 ekülük çeyiz getirecekti. Bu miktarın tamamen ödenmemesi halinde Maria Teresa ispanya tahtı üstündeki haklarını muhafaza edecekti; Felipe IV’ün malî durumunun pek iyi olmadığını bilen Mazarin antlaşmaya büyük bir kurnazlıkla bu maddeyi katmıştı. Bk. “VERASET SAVAŞI. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pireneler Askerî tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRİNCEPS
Tarih 09 Haziran 2009
PRİNCEPS i. («birinci» anlamında lat. k.). Rom. tar. Kişiliği, askerî ve mülkî alanlardaki yararlıkları ve Roma şehrine yaptığı hizmetlerle Roma’nın siyasî hayatında büyük bir rol oynamış romalı devlet adamı. // Teşm. yol. Roma imparatoru (özellikle, M.S. I. ve II. yy.larda).
[Bk. PRiNCIPATUS.] || Princeps juventutis («gençliğin hükümdarı»), imparatorun vârislerine verilen unvan, (ilk olarak, Agrippa’nın oğlu ve Augustus’un torunu Caius Sezar ile Lucius’a verildi.) || Princeps praetorii, legio mahkemesine bağlı olan ve idarî işlerle uğraşan centurio. || Princeps senatus, adı censor’lar tarafından senato albümü’nün başına yazılmış olan ve senato toplantılarında görüşünü birinci olarak açıklayan fildişi iskemlede oturmak hakkına sahip yüksek görevli. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİNCEPS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRİM Y PRATS (Juan)
Tarih 09 Haziran 2009
PRİM Y PRATS (Juan), Castillejas markisi, ispanyol generali ve siyaset adamı (Reus 1814 – Madrid 1870). Don Carlos taraftarlarına karşı yapılan savaşta yararlık gösterdi (1833-1839), Espartero’nun mallarının istirdadına yardım etti (1843). Bu davranışı, Madrid Askerî hükümetinin başına geçmesini ve kont payesini almasını sağladı. Narvaez’e karşı komplo kurmakla suçlandı, memleketinden göçmek zorunda kaldı. 1854 Devriminden sonra İspanya’ya döndü, Fas savaşına (1859-1860) katıldı ve marki unvanını aldı. Meksika seferi birliklerinin başına geçti, Meksika’ya karşı İspanya’nın güttüğü siyaseti açıkladı: borçlar meselesinin halli, Meksika’nın bağımsığlığına saygı (1862). Prim, başarısız birkaç komplodan sonra Topete ve Serrano ile anlaşarak kraliçe İsabel’i tahtından indirmeyi başardı (1868). Cumhuriyet yönetimini reddetti ve monarşiyi kabul eden bir anayasa çıkardı (1869). Serrano naip olunca, kendisi de başbakan oldu ve bir kral aradı: Leopold von Hohenzollern’in kabul etmemesi üzerine, duc Amedeo d’Aosta’ya başvurdu. Dük teklifi kabul etti; fakat Prim, kralın gelişinden birkaç gün önce bir suikaste kurban gitti. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİM Y PRATS (Juan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİRE (Jules)
Tarih 08 Haziran 2009
PİRE (Jules), belçikalı general (Hannut 1878-Brüksel 1953). 1900′de Krallık Askerî okulunu, sonra Harp okulunu bitirdi. Birinci Dünya savaşında yararlık gösterdi. 1934′te general oldu. iki yıl sonra Arden-ne’li Avcılar kolordusunu kurdu. 1940 Savaşında bir tümene kumanda etti. Direnme teşkilâtına girdi. Ocak 1944′te gizli ordunun kumandasını ele aldı. Belçika’nın kurtuluşunda bu ordunun mevcudu 60 000 kişiyi geçiyordu. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRE (Jules) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRANGA veya PIRANGA
Tarih 08 Haziran 2009
PRANGA veya PIRANGA i. (ital. branca, iki şeyi birbirine bağlayan şey’den). Huk. Esk. Hapishanelerde kullanılan zincirli demir: Hasretinden prangalar eskittim // Terketmedi sevdan beni (Ahmed Arif).
— ÇEŞ. DEY. Pranga kaçağı) azılı haydut. || Prangaya vurmak, ayağına pranga bağlamak.
— Tar. Çin’de hükümlülerin başına geçirilen delikli tablanın değişik bir biçimi olan işkence aracı.
— ANSIKL. Huk. Esk. 1869 Tarihli Askerî Ceza kanunu hükümlerine göre, pranga bazı mahkûmların bellerine bağlanarak ayaklarına takılır, böylelikle hükümlü oldukları yerden kaçmamaları sağlanırdı. Sivil hapishanelerde ise bu tür, ceza disiplinini bozanlara uygulanırdı. Pranga, halkalarıyle birlikte iki okka yüz dirhem ağırlığında olurdu.
—Tar. İran’da, Çin’de v.b. uygulanmış olan bu işkence tarzı ya cezalıyı ayakta’veya yatar durumda bir direk ya da parmaklığa bağlamağa yahut yer değiştirmesini önlemek amacıyle boynuna ağır bir ağaç, demir parçası geçirmeğe dayanırdı. Yürümeyi engellemek için de iki bacak bir zincirle birbirine bağlanırdı.
♦ Prangalı sıf. Prangaya vurulmuş: Prangalı mahkûm. (ML)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRANGA veya PIRANGA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRAG çekçe Praha
Tarih 08 Haziran 2009
PRAG çekçe Praha, Çekoslovakya’nınbaşkenti, Bohemya’nın merkez kesiminde, Vltava kıyısında, ırmağın Elbe (Labe) ile kavuştuğu yerin yukarısında; 1 030 330 nüf. Üniversite.
• Coğrafya ve güzel sanatlar. Prag, Vltava vadisindeki küçük bir çanakta, ırmağın Polabi ve asıl Labe’ye ulaşmak için boğazlara girmeden önce menderesler çizerek akışının ağırlaştığı yerde kuruldu. Kraliyet şehri olarak, Vltava’nın sol kıyısında, bir çeşit resmî şehir olan ve içinde surla çevrili büyük bir katedral (XIV. yy.da Aras’lı Mathien ve P. Parler tarafından inşa edildi; Aziz Jan Nepomuklu’nun mezarı), saray ve saraya ait askerî ve idarî yapılar bulunan Hradçany’den itibaren gelişti. Aşağıda set set kiliseler ve genellikle italyan mimarlarının eserleri olan Mala Strana semtinin sarayları sıralanır. Mala Strana, azizlerin heykelleriyle süslü Karel köprüsüyle (XIV. yy.) eski tacirler şehrine bağlanır; burada eskiden çeklerin tüccar mahalleleri, alman semti Havel ve getto yer alırdı. Şehrin ırmağın sağ kıyısındaki bu kısmı, Stare Mesto («eski şehir») adını taşır. Gerçekten sivil ve dinî anıtları, dar sokakları ve sık mesken adalarıyle eski bir şehrin bütün özelliklerine sahiptir. Başlıca anıtları İkinci Dünya savaşında kısmen yıkılan Belediye sarayı (mekanik saat), Havel kilisesi, Tynsky kilisesi ve eski kervansaraydır. Modern çağda dev kapılar açılan surlar eskiden Hrad-çany, Mala Strana ve Stare Mesto’nun meydana getirdiği bütünü çevrelerdi. Şehrin bu eski sınırı bugün kolayca göz önüne getirilebilir: nitekim Na Prikope ve Narodni Trida ana caddelerini takip eder. XVIII. yy.da, Stare Mesto’nın ötesinde, başlangıçta bir çeşit geniş panayır yeri olan büyük Vaclavkse namesti’nin (Vaclavkse meydanı) çevresinde yeni semtler kuruldu. Böylece Kari IV’ün XIV. yy.da inşa ettirdiği Nove Mesto («yeni şehir») gelişti. Ama bu genişlemelere rağmen Prag’ın nüfusu 1850′de ancak 150 000 kişiydi. İlk sanayi tesislerinin kurulması ortaya yoksul ve kasvetli semtlerin çıkmasına yol açtı: özellikle Vlatava’nın büyük menderesinin sağ kıyısında Karlin semtinde kısa süre içinde un fabrikaları, sepi yerleri, bira ve içki fabrikaları, iplikhane ve dokumahaneler, küçük makine ateîyeleri, mobilya fabrikaları kuruldu. Aynı dönemde şehrin yukarısında, ırmağın sol kıyısında Smichov sanayi semti gelişti. Bu arada, ırmağın sağ kıyısına hâkim olan yumuşak eğimli yamaçta, Çesky Brod ve Brno yolları boyunca mesken semtleri kuruluyordu.
XX. yy. başında ve ilk Çekoslovak cumhuriyeti döneminde şehir büyük ölçüde gelişti. Gerçekten o tarihte Prag çok büyük bir sanayi şehri haline geldi: yeni kurulan fabrikalar ilk sanayi tesisleriyle oranlanamayacak kadar büyüktü. Eski şehrin aşağı kesiminde, ırmağın menderesinin içbükey kısmını kapsayan büyük bir batı-doğu çöküntüsündeki serbest alanlara el atıldı: burada
Bubeneç ve Holeşovice semtleri kuruldu; Vlatava’nın küçük bir kolu olan ve büyük ölçüde çamurla dolan Rokytka’nın vadisinde Vysoçany ve Hloubetin semtleri inşa edildi, Bir yan kanalla Vltava ve Labe’ye bağlanan bir ırmak limanı (Bubeneç menderesinin alçak taraçalannın iç kısmında) düzenlenerek sanayi bögesinin ulaşım imkânları genişletildi. Sanayi bölgesi Karlin semtini genişletip, şehrin Prag çanağını sınırlayan yamaçların eteğindeki kuzey kısmını da içine alarak, büyük bir bütün meydana getirdi. Bu bölgede önemli metalürji tesisleri; vagon ve sanayi makineleri fabrikaları, otomobil ve motor fabrikaları toplandı. Bubeneç’in menderesinde ve Holeşovice’de ise kimya ve besin sanayii tesisleri yer aldı. 1921′de şehrin yeniden bağımsız bir devletin başkenti olması ve sanayinin gelişmesi nüfus artışını hızlandırdı. Nüfus 1913′e doğru yarım milyondan azken, 1936′da bir milyona yaklaştı. Bunun üzerine şehrin bütünü için bir plan yapılmaksızın, semtler çevresinde en çeşitli şehircilik ve inşaat denemelerine girişildi. Şehrin doğusu özellikle büyük yapılarla dolu semtlerden meydana gelir; bu semtler güneye doğru, Karel üniversitesinin enstitü ve laboratuvarları çevresindeki Vyşehrad’da da uzanır. Sol kıyıda, Hradçany’nin kuzeyinde XX. yy. başında yeni sanayiciler ve tacirler sınıfının oturduğu özenle yapılmış binalardan meydana gelen bir semt kuruldu; kuzeydoğuya doğru bu semtten, meşhur Prag fuarı çevresindeki orta sınıfların oturduğu semte geçilir.
Şehir büyümeğe devam etmektedir: eski şehrin batısındaki Beyaz dağa (Bila Hora) kadar tırmanan karayolları boyunca genişlemektedir. Başkent, Kobylisy’ye doğru Prag çanağının kuzey yamaçlarına da tırmanır; güneyde eski banliyöleri Libus ve Kunratice’ye ulaşır. Bugün başlıca hedefi şehir merkezinin düzenlenmesi olan bir şehir planı uygulanmaktadır.
• Tarih. Ticarî olduğu kadar stratejik konumu da önemli olan Prag, Prensmyl’lerin iki şatosu (Hradçany ve Vyşehrad) çevresinde, ırmağın her iki kıyısında gelişti; ırmağın geçit veren yerleri yakınında birçok tacir ve zanatçı (yahudi, italyan, fransız, ama özellikle alman) yerleşti. Bunlar daha X. yy.dan itibaren nispî muhtariyetler elde ettiler; ama Prag’ın şehir derecesine yükseltilmesini ancak şehre Nürnberg hakkını tanıyan (1232-1235) Venceslav (Vaclav) I zamanında sağlayabildiler. Bu eski şehir (Stare Mesto), Venceslav (Vaclav) I’in şansölyesi Eberhard tarafından inşa ettirilen yeni bir merkezle birleşti ve surlarla çevrildi (1253). 1257′de eski şehir halkıyle devam eden çatışmaların önünü alabilmek için Ottokar II yalnız alman kolonlar için yeni bir merkez (Mala Strana veya «küçük şehir») kurdu; kolonlara Magdeburg hakkı tanmdı ve muhtar bir komün haline gelmeleri onaylandı (1338). XIV. yy.da birçok manastır kurulan ve çok zenginleşen Prag’ı Kari IV (1336-1378) imparatorluğun başkenti haline getirdi (1344) ve çek milliyetçiliğinin merkezi olan üniversiteyi kurdu (1348). Vyşehrad çevresindeki köylerin birleştirilmesiyle kurulan, çeklerin yerleştirildiği üçüncü bir yeni şehir de (Nove Mesto) milliyetçiliği destekliyordu. Bir süre için Çeklerin ülkeye kesinlikle hâkim olmasını sağlayan Jan Hus taraftarlarının savaşı sırasında kızışan milliyet çatışmaları, Jîrji Podebrady zamanında yeniden başladı. Bununla birlikte 1518′de tek bir komün halinde birleşen şehir, Habsburg’lar zamanında, Ferdinand I’in otoritesine karşı patlak veren isyandan sonra (1547) başkentini Viyana’ya nakletmesiyle önemini kaybetti, ömrünü Prag’da geçiren Rudolf II’nin (1583-1610) büyük ilgisi sayesinde şehir yeniden milletlerarası önemini kazandıysa da, yeni bir almanlaştırma denemesi açık bir isyana yol açtı (23 mayıs 1618). Bila Hora savaşını takip eden sert bastırma hareketiyle Prag, bir il haline getirildi. Dinî baskıdan kaçan iki bin burjuva ailesi göçtü; birçok defa yabancılar tarafından işgal edilen şehir (Saksonlar, 1631-1632; İsveçliler 1634, 1639 ve 1648), ancak XVII. yy. sonunda ve XVIII. yy.da
(barok çağ) yeniden canlandı. 1558′den beri krallık şehri olan Hradçany, öbür üç siteyle eşit haklara sahip olan dördüncü bir site haline getirildi (1756). Ama Josef II, dört siteyi tek bir komün halinde birleştirdi (1784). XIX. yy.da çek köylülerinin büyük ölçüde şehre göçmesine yol açan sanayileşmenin yanı sıra Bohemya soylularının mahallî fikir hayatına gösterdikleri büyük ilgi sayesinde milliyetçi hareket yeniden canlandı. Windischgraetz’in 1548′de şiddetli bir şekilde bastırdığı milliyetçi hareketin (islav birliği toplantısından sonra ayaklanmalar) 1861 seçimlerinde, başarı göstermesi, kısa süre sonra tamamıyle Çeklerin elinde olan bir idare ve öğretim kurulmasına imkân verdi. Prusyalılar tarafından kuşatılan (1866) ve kendi adını taşıyan barıştan sonra (ağustos 1866) Prag, modernleşmeğe, sanayileşmeğe ve XX. yy.da çek milliyetçiliğini yönetmeğe devam etti. Çekoslovakya’nın bağımsızlığı burada ilân edildi (28 ekim 1918) ve 14 kasım 1918′de Habsburg’ların tanınmadığını bildiren ve Tomaş Masaryk’i Çekoslovak cumhuriyetinin başkanı ilân eden devrimci millet meclisi burada toplandı. Birinci Dünya savaşından sonra kurulan Çekoslovakya’nın başkenti olan, fikir ve sanat merkezi haline gelen şehri, Hitler’in Çekoslovakya’yı parçalamasından sonra 14 mart 1939′da Wehrmacht işgal etti. İkinci Dünya savaşı sonunda Patton kumandasındaki A.B.D. birlikleri hükümetlerinin emri üzerine şehre 90 km uzakta olan Plzen bölgesinde durdular. Konyev kumandasında Dresden’den ve Malinovskiy kumandasında Viyana’dan gelen sovyet birlikleri 6 mayıs 1945′te Prag’da birleşti. (Bk. ALMANYA-RUSYA SAVAŞI.) 1948 Şubatında Prag’da yapılan hükümet darbesiyle idareyi bir komünist hükümet ele geçirdi. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAG çekçe Praha hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRAETOR
Tarih 08 Haziran 2009
PRAETOR i. (lat. k.). Rom. tar. Roma’da hâkimlik yapan veya Roma imparatorluğunda bir ili yöneten yüksek görevli. Bk. ANSİKL.
— Ask. Praetor birlikleri, önce praetor, daha sonra da imparatoru muhafaza etmekle görevli askerler. Bk. ANSİKL.
— ANSİKL. M.ö. 367′de ihdas edilen ve hukuk davalarına bakan praetor, konsüllerin bazı görevlerini devralarak yüklerini hafifletmiş oluyordu. Praetorlar, Halk meclisi (comitiae centuriatae’ler) tarafından seçilir, pleb sınıfından olabilir, Roma’da oturur ve şehir praetoru adiyle anılırdı. M.ö. 243′ten itibaren yanına yardımcı olarak, yabancılar arasındaki uyuşmazlıkları yargılamakla görevli bir gezici praetor verildi. Daha sonraları ise, ağır ceza davalarının hâkim kurullarına başkanlık etmek amacıyle illerde de praetor’luklar ihdas edildi, imparatorluk döneminde toplam olarak on sekiz praetor vardı. Görevleri, aralarında, senato kararlarına uygun olarak ve kura ile bölüşürlerdi. Hem hâkim, hem de yasamacı olan praetor, göreve başladığı zaman, uyacağı hukuk kurallarını kapsayan bir yönetmelik (edictum praetoris) ilân ederdi. Praetorluk hukukunun kaynağı bu yönetmeliklerdir. Yargılama ile ilgili bu görevlerinden başka, praetor konsülün yokluğunda onun yetkilerini de alır, senatoyu toplantıya çağırır. Halk meclisine başkanlık eder, görevinden ayrıldıktan sonra da propraetor sıfatıyle bir ili yönetirdi. M.S. III. yy.da şehir valileri ve vigilia’lann yetkileri arttı, buna karşılık praetor’ların yetkileri azaldı. Bu görev, senato üyeliğine ve taşra illerinin kumandanlıklarına geçmeyi sağladığı için cursus honorum’da önemli bir dönem noktası olmuştur.
— Ask. Cumhuriyet döneminde bir generalin, İmparatorluk döneminde de imparatorun muhafız birliği olan praetorianus birliklerinin Roma’da Quirinalis tepesinde daimî bir ordugâhı vardı (les castra praetoria). O zamanlar bu birliğin nüfuzu pek büyüktü. Birliğin büyük ailelerin çocuklarından meydana gelen mevcudu (9, daha sonraları ise 10 bölük halinde) birkaç bin kişiyi bulurdu. Bu birlik, imparator seçiminde gitgide daha önemli bir rol oynayarak istediği kimseyi imparator ilân etmeğe veya hoşuna gitmeyen imparatoru öldürmeğe, dolgun bir donativum vermeyi kabul edene imparatorluk vaat etmeğe başladı. Her zaman birtakım istekleri olan ve praetorlukların güçlü başkanlarının kumandasında bulunan bu imtiyazlı birlikler sevilmezdi. Septimus Severus bu birliklerden kurtulmak isteyerek silâhlarını ellerinden aldı ve onları Roma’nın dışına sürdü. Ama daha sonra da aynı birlikleri taşralılarla yeniden kurmak zorunda kaldı. 312 Yılında Constantinus, başka bir muhafız birliği olan protectores’in yararına praetorianus’ların görevine kesin olarak son verdi. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAETOR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRAENESTE
Tarih 08 Haziran 2009
PRAENESTE. Esk. coğ. Latium’da (italya yarımadası) şehir, Tibur’un güneyinde. Daha M.ö. VIII. yy.da zenginleşen şehir, M.ö. 338′de Roma’nın müttefiki ve M. ö. 90 da bir Roma municipium’u oldu. Genç Marius, Sulla’nın generallerinden biri tarafından burada kuşatıldı ve kendini öldürdü (M.ö. 82); şehir askerî bir sömürge haline geldi. Via Praenestina (Praenestina yolu ile Roma’ya bağlanan şehir, Ortaçağda Roma’nın savunmasına yararlı bir kale haline geldi; Colonna’larla papalar arasında çekişmelere yol açtı ve 1297 ile 1436′da yıkıldı. 1630′da Barberini’lere geçti. 1849′da Garibaldi, zaferini burada kazandı. Forumu ve toprak bir kaptan çekilen tabletler üzerindeki kehanetleriyle ünlü tapmağı kuşatan dev duvarların yıkıntıları. Bugün, Palestina. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAENESTE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|