REŞİD PAŞA Darbhor

Tarih 29 Haziran 2009

REŞİD PAŞA Darbhor, türk kumandanı (öl. İstanbul 1868). Sarayda yetişti.
Asakiri Mansure-i Muhammediye ordusunda subay oldu.

Revandizli Mehmed Paşa isyanını bastırdığı için ferik lütbesini aldı. 1842′de müşir oldu. Aynı yıl seraskerlik kaldırıla­rak yerine Mansure Müşirliği kuruldu ve Darbhor Reşid Paşa ilk mansure müşiri oldu. Daha sonra üç defa İstanbul’da Has­sa ordusu müşirliğine getirildi. (M)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞİD PAŞA Darbhor hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REŞİD BEY Şahingiray (Mehmed)

Tarih 29 Haziran 2009

REŞİD BEY Şahingiray (Mehmed), türk siyaset adamı (Kafkasya 1872-Istanbul 1919).

Beşiktaş Askerî rüştiyesi ve Kuleli idadi­sini bitirdi. Askerî tıbbiyeye girdi, hekim yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu (1894). Hay­darpaşa hastahanesinde alman profesörü Döring’in yardımcılığını yaptı (1894-1897). Bu süre içinde onunla birlikte Kastamonu’­ya giderek frengi üstünde inceleme ve çalış­malarda bulundu. Dönüşünde İttihat ve Te­rakki cemiyeti ilerigelenlerinden olduğu jur­nal edildi; rütbeleri geri alındı ve Trablusgarp’a sürüldü. Burada hekim olarak uzun süre çalıştı (1897-1908).

İkinci Meşru­tiyetten sonra İstanbul’a döndü. Askerlik­ten istifa etti. İstanköy kaymakamlığı (1909), Humus, Kozan, Rize, Karesi mutasarrıflığı yaptı (1910-1914). Diyarbakır, Basra ve Musul valiliklerinde bulundu (1914-1915). Son görevi Ankara valiliğiydi (1915-1917). Mond­ros mütakeresinden sonra Ermeni tehciri meselesiyle ilgili görülerek tutuklandı, iki ay sonra kaçtı. Yakalanacağını anlayınca inti­har etti. (M)

REŞİD EFENDİ. Bk. ahmed reşid efen­di.

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞİD BEY Şahingiray (Mehmed) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RESİMLİ

Tarih 29 Haziran 2009

RESİMLİ sıf. (resim’den resim-li). [Gazete dergi v.b. için] İçinde resimler bulunan: Hiç cevap vermedi. Ben resimli gazeteye bakıyordum (M. Ş. Esendal). Resimli ço­cuk kitapları. \\ Resimli roman, metinle birlikte sunulan resimler dizisi; resmin bu­lunduğu karenin içinde resmin anlaşılma­sına yardımcı olan metin de yer alır.

— ANSİKL. Ed. A.B.D.’de şimdiki halini almadan önce, metinsiz veya bir metni can­landırmak için yapılan resimlerden meyda­na gelen hikâyeler, resimli roman’ın öncü­sü sayılır. Resimli roman, 1880 yıllarında resimli magazinlerin rağbet görmesiyle ya­yıldı. Bu arada, mizahî dergilerin hızla ge­lişmesi ve New York basınının iki koda­manı olan Joseph-Pulitzer ile W.R. Hearst arasındaki mücadele, resimli romandaki iki unsuru yani resim ile yazının kaynaşmasını hızlandırdı. Bu gelişme özellikle Richard Outcault’un (Yellow Kid [1896], Buster Brown [1902]) ve Rudolph Dirks’in (The Katzenjammer Kids [1897], Little Tmmy [1905]) eserlerinde görülür.

İlk şekliyle resimli roman resimle sınırlan­madan devam eden bir metni süsleyen bir resimler dizişiydi. Ama daha 1900′de, re­simlerin içinde çoğu zaman şahısların ağ­zından çıkan sözlerin yer aldığı balonlar belirdi. Başlangıçta mizahî olan resimli ro­man (Comics adı buradan gelir) kısa zamanda, çeşitli konuları ele aldı: mitoloji, bilim ve teknik, fantastik” hikâyeler (Gustave Verbeck’in Upslde Downs’ı [1903]), rüya âlemi (Winsor Mc Cay’in Little Nemo in Slumberland’i [1905]). 15 Kasım 1907′de Bud Fisher, ertesi yıl Mutt and Jeff adını alacak olan Mr. A, Matt’in serüvenleriyle ilk günlük resimli romanı yarattı.

Avrupa’da Pinchon’un Becassine (1905) ve Louis Forton’un La Bande des Pieds-Nickeles’inde görüldüğü gibi metin, resimli romandaki önceliğini muhafaza ederken, amerikalı ressamlar ilk olarak comic’leri si­nemaya uyguladılar. Harry Hershfield, Desperate Desmond’da (1910) o çağın birçok kısımlı filmini hicvederken Winsor Mc Cay sanat değeri olan ilk canlı resmi (Gertie the Dinosaur) yaptı (1910). 1910′dan sonra resimli roman çizenler ara­sında başlıca iki eğilim belirdi: bunların bir kısmı resimli romanı sadece bir eğlen­ce aracı olarak kabul ediyor, bazıları da yeni bir ifade aracı olarak görüyordu. Krazy Kat’ın (1911) yaratıcısı George Herriman, canlı resimden Felix the Cat tipini alan (1921) Pat Sullivan ve özellikle Bringing up Father (1913) ile milletlerarası ün kazanan George Mc Manus, ikinci grup­ta yer alıyorlardı.

Basın dağıtım ajansla­rının (International News service, 1912; King Features syndicate, 1914) kuruluşuyle re­simli romanın yayılışı büyük ölçüde arttı. Ama aynı ajanslar, herhangi müstakbel bir
müşteriyi tedirgin etmemek için resimli ro­man yaratıcılarının ifade hürriyetini kısıt­ladılar. En fazla tavsiye edilen konu bur­juva ailesi ve hayatı idi (Sidney Smith’in The Gumpsi). Bu tür resimli romanın ör­neği, tek başına veya erkek kardeşiyle bir­likte, günlük hayatını bir maceralar âlemi haline sokan evin genç kızı tipi (Cliff Strett’in Polly and her Pals’i) ve Martin Branner’in Winnie Winkle’ı bu türden doğdu. Buna karşıt olarak da bıçkınları (Frank Villard’ın Moon Mullins’i), gayri ciddî kah­ramanları (Billy de Beck’in Barney Google’i), maceraperestleri ve .öksüzleri (Harold Gray’in Little Orphan Annie’si) ele alan resimli romanlar çıktı.

Daily Sketch, 1921′de J. Millar Watt’ın Pop’u ile Avrupa’da ilk olarak büyüklere mahsus günlük resimli romanı ortaya attı. Fakat A.B.D.’li sanatçıların çabasıyle re­simli macera romanları kısa zamanda bü­tün dünyaya yayıldı. Harold Foster’in re­simlediği Tarzan (1936′da, yerini Bürne Ho-garth aldı) ve Dicks Calkins ile Phil Nowlan’ın Buck Rogers’i (bu resimli romanda «hayalbilim» konuları işlenmektedir) aynı gün, yani 7 aralık 1929′da yayımlanmağa başladı. Bu yeni dizilerin kazandığı başarı, basın ajanslarının, «suspense» (heyecan) ve harekete önem vermesine yol açtı.
Böyle­ce, Chester Gould, Dick Tracey (1931) ile poli’s romanını resimli romana aktarırken Alexander Raymond (1911-1956), bir poli­siye macerayı (Secret Agent X-9), uzak ül­keleri ele alan bir hikâyeyi (Jungle Jim) ve bir bilimsel macerayı (Flash Gordon) yayımlamağa başladı. Bununla beraber Ha­rold Foster Prince Valianfı ile (1937) Es­kiçağ veya Ortaçağ maceralarıyle ilgi top­luyordu. Bu arada, ressamların çoğu, ge­leneksel sanat kurallarını resimli romana uygularken, Milton Caniff, Frank Robbins ve Frank Godvin (Connie, 1932) gibi sa­natçılar da resim veya sinemaya has usul­leri uygulayarak özel bir üslûp bulmağa çalıştılar. Böylece, kompozisyon (helezonî, piramit biçiminde v.b.) resimli romana gir­di.

Resimlerin çerçevesi, eşkenar dörtgen, elips ve daire şeklini aldı. Seçilen konu­lar genellikle cepheden çizilirken, ressam­lar yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yuka­rıya görüntülerden de yararlanmağa baş­ladılar. Rengin kullanılışı estetik bir de­ğer kazandı; renk çoğu zaman gerçeğe uy­gun olmuyor ama psikolojik ve dramatik etkileri pekiştirmek için kullanılıyordu. Ma­cera konularını işlemekte kullanılan bu ye­ni araçlar, 1933′te yayımlanan ilk resimli roman kitaplarının çok kısa zamanda ba­şarı kazanmasını sağladı.

Bu kitaplar önce basında çıkmış çeşitli bantları yeniden yayımlamakla yetiniyordu (New Fun, 1935); daha sonra sadece bir tek kahramanın maceralarını kapsadı (Superman, 1938).
Macera romanları türü, 1940′ta resimli ro­man üretiminin yarısına ulaşıyordu ama mizah romanları da kimi zaman ağır ba­sıyordu. Elzie Segar’ın Temel Reis’i (Po-pey) [1929], Murat Young’un Fatoş’u (Blondie) [1930] ve Al Capp’ın Hoş Memo’su (Lil’Abner) [1934] bunun örnekleridir. Ne var ki, mizahî resimli romanın ticarî ba­şarısı durmadan artarken, bu romanları yaratanların hayal gücü tükeniyor ve canlı resme (Miki Fare [Micket Mouse], Vakvaka Kardeş [Donald Duck, 1931]) ve ha­yalî konulara (Lee Falk’in Mandrake’si [Mandrake the Magician]) daha fazla baş­vuruluyordu.

Avrupa’da en çok ilgi gören resimli romanlar ise şunlardı: Almanya’­da Erich Ohser’in Vater und Sohn’u (1934), Fransa’da A. Daix’in Profesör Nimbus’u (Le Professeur Nimbus) [1934], İtalya’da Giovanni Scolari’nin Saturno Contro la Terra’sı ve özellikle Belçika’da Herge’nin Tenten’i (Tintin) [1929]. İkinci Dünya sa­vaşı sırasında, Dave Breger’in G. L. Joe’su, George Baker’in Sad Sack’ı, Milton Caniff’in Maie Call’u (1942) gibi, ameri­kan askerleri için özel olarak çizilmiş ye­ni resimli romanlar ortaya çıktı. Buna rağ­men günlük gazetelerde resimli roman bo­yutlarının küçültülmesi macera romanları­nın ve desenin gelişmesi üstünde olumsuz bir etkisi oldu. Crockett Johnson’un sa­vaş zihniyetine karşı koymak için yarat­tığı Barnaby (1942) bu devrenin en ilgi çe­kici eseridir.

Savaş sonrası, resimli romanlarda, ameri­kan toplumunun karışıklığı ve şaşkınlığı görülür. Burne Hogarth’ın Drago’su (1945), Alex Raymond’un Rip Kirby’si (1946) ve Milton Caniff’in Steve Canyon’ı (1947) gibi askerden yeni terhis edilmiş kahraman­lar, özellikle ahlâk ve fikir mesele­leri üstünde dururlar. Avrupa’da kâ­ğıt tüketiminin kısıtlanması, din ahlâkiy­le laik okulun karşı koyması ve siyasî kav­galar, resimli basının gelişmesini engelle­di. Bununla beraber Jean Ache (Arabelle la derniere Sirene) [1947], Edgar P. Jacobs (Professeur Mortimer) [1946] gibi genç ressamlar ilk eserlerini verdiler. Franquin, savaştan önce R. Velter’in yarattığı bir kahraman olan Sipru’yu (Spirou) yeniden ele aldı ve Maurice De Bevere sevimli kovboy Red Kit’i yarattı (1946). 1950 Yılı başlarında amerikan resimli ro­manının içine düştüğü acıklı hal, bu türün estetiğini ve ahlâkını tenkit eden eğitimci ve psikologların saldırısını haklı gösterecek gibidir.

Bu sırada Walt Kelly’nin resimli masal­ları (Pogo, 1949) ve Charles Schultz’un korkunç çocuksu dünyası (Peanuks, 1950) ile, resimli roman, önemli insanî ve siyasî meselelere el attı. Fikir yanı ağır basan bu resimli romanlar kısa zamanda tutundu ve Jules Feiffer (Feiffer) [1956], Mel Lazarus (Miss Peach) [1957] ve Johnny Hart (B.C.) [1958] tarafından taklit edildi. Fa­kat bu serilerin yanı sıra, Ailen Saunders’in Worth’s Family’si (1947) gibi melodram­ları da rağbet gördü ve bunlardan «sabun­lu opera» (soap opera) denilen tür doğdu. Stan Drake’ın The Heart of Juliet Jones’u (1953), Leonard Starr’ın On Stage’ı (1957) ve Alex Kotzy’nin Apartment 3-G’si (1962) bu son türün örnekleridir.
Amerika’daki yeniliğe paralel olarak, re­simli roman, bütün dünyada hızla gelişti. İngiltere’de yetişkinlerin okuduğu resimli romanların yapımı olağanüstü bir miktara ulaştı (Leslie Caswell’in Better or Worse’u, Peter O’Donnel’in Modesty Blaise’i, D. Wright’un Carol Day’i, Maz’ın İane, Da-ughter of Jane’i). Bu arada, arjantinli re­simli roman sanatçıları, kovboy hikâyele­rinde uzmanlaşmışlardı (Arturo del Castillo’nun Randall’i), 1959′dan bu yana Albert Uderzo ve Rene Goscinny, galyalı Asterix’in (Bücür) maceralarını canlandırarak fransız tarihî resimli roman geleneğine yeni bir hava getirdiler.

• Türkiye’de. Türkiye’de ilk resimli hi­kâye Salih Erimez tarafından Akşam gaze­tesinde çizildi (1935). Erimez, bu resimli hikâyelerde eski türk yaşayışını dile ge­tirdi. Bugünkü anlamıyle ilk resimli roman tercümesi Mehmet Faruk Gürtunca’nın çı­kardığı Çocuk Sesi dergisinde yayımlandı: Baytekin Meçhul Dünyalarda (Alexander Raymond) [1935]. İlk yerli resimli roman da aynı dergide Orhan Ural tarafından çizildi: Zıpzıp Ali ve Arkadaşları (1935). Günlük gazetede yayımlanan ilk resimli yerli roman Vatan gazetesinde Çetin özkırım’ın çizdiği Toprak Kokusu’dur. (1952). Resimli romanı yaygınlaştıran ve geliştire­rek çağdaş çizgiye ulaştıran Karaoğlan (Ak­şam gazetesi) [1961] ile Suat Yalaz oldu. Sezgin Burak’ın çizdiği Tarkan adlı re­simli roman da ün kazandı. Resimli roman türünde (Turhan Selçuk [Abdülcanbaz], Altan Erbulak [Cafer ile Hürmüz], Oğuz Aral [Hayk Mammer] v.d.) türk karikatü­ristleri de çeşitli örnekler verdiler. Bugün, Türkiye’de resimli romanlar gazete ve der­gilerde yayımlanmakta veya okura dergi halinde sunulmaktadır (Karaoğlan, Tarkan, Malkoçoğlu, Ergenekon v.d.). [LM]

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİMLİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RERES (Demetrio)

Tarih 29 Haziran 2009

RERES (Demetrio), arnavut subayı (XV. yy.). Askerleriyle birlikte Aragonlu Alfonso I’in hizmetine girdi ve Calabria’daki bir ayaklanmayı bastırdı. Buna mükâfat olarak Calabria’da görevlendirildi (1448).

Kendisin­den sonra gelenler, Amato, Andali, Arietta Casalnuovo, Vena ve Zangarona bölgelerinde arnavut kolonileri kurdular. İki oğlu, as­kerlerinin bir kısmını alarak Sicilya’ya geç­ti ve Sicilya’ya arnavut kolonilerini yerleş­tirdiler. (M)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RERES (Demetrio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REQUETE

Tarih 29 Haziran 2009

REQUETE i. (isp. k.). XIX. yy.da, Carlos ordularında gönüllü savaşçı (1833-1872). || 1936-1939 ispanya iç savaşında Carlos taraf­tarlarınca özellikle bask illerinde silâh altına alınarak Franko’nun safında savaşan birlik­lere katılmış asker. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REQUETE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REPİNGTON (Charles A’Court)

Tarih 29 Haziran 2009

REPİNGTON (Charles A’Court), ingiliz su­bayı ve askerî yazarı (Londra 1858-Hove, Sussex 1925).

Afganistan ve Sudan’da hiz­met gördükten sonra, 1902′de ordudan ayrıl­dı ve 1904′ten 1918′e kadar Times’ın sonra Morning Post’un askerî muhabirliğini yap­tı. Birinci Dünya savaşı üstüne birçok eser yazdı. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REPİNGTON (Charles A’Court) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENAU D’ELİÇAGARAY (veya ELİSSA-GARAY)

Tarih 27 Haziran 2009

RENAU D’ELİÇAGARAY (veya ELİSSA-GARAY) [Bernard], Küçük Renau veya Deniz şairi denir, fransız askerî mühendisi (Armendarits, Bearn 1652 – Pougues 1719), Büyük amiral kont de Vermandois ile bir­likte çalıştı (1679), matematik formüllere göre gemi inşasını kabul ettirdi, bombalı galyotları icat etti ve bunları Cezayir (1682) ile Cenova’ya (1683) karşı kullandı.

Nord’daki mevkilerin tahkiminde Vauban’a yar­dım etti. Philippsburg (1688), Mons (1691) ve Namur (1692) kuşatmalarını yönetti. Theorie de la Manoeuvre des Vaisseaux (Gemilerin Manevrası Üstüne Teori) [1689] adlı bir eser yazdı. Bahriye genel müfettişi oldu; ispanya hizmetinde çalıştı (1705-1710). (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENAU D’ELİÇAGARAY (veya ELİSSA-GARAY) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Reisebilder (Yolculuk Resimleri)

Tarih 27 Haziran 2009

Reisebilder (Yolculuk Resimleri), Hein­rich Heine’nin eseri
(1. kısım 1826; 2. kı­sım 1827; 3. kısım 1830). Heine, bu ese­rini meydana getirirken, kendi mizacına en uygun edebî anlatım biçimini bulmuştur.

Die Harzreise (Harz’ta Seyahat) adlı ese­rinde taslağı üstünkörü kurulmuş bir duy­gusal serüveni anlatır ve yücelerin temiz havasında üniversite hayatının yavanlıkla­rını unutmağa çalışır. Das Buch Legrand bölümünde, davulunu çalarak bütün Na­polyon destanını canlandıran eski bir imparatorluk askerini dinletir; Die Bader von Lucca (Lucca Banyoları) ile Die Stadt Lucca’da (Lucca’ Şehri) acı alaylarını şair August von Platen’e yöneltir ve çeşitli hıristiyan kiliseleri arasında eğlenceli bir kar­şılaştırma yapar.

İzlediği tarz, gezdiği yer­lerden çok hayal gücüyle yaptığı ideal yol­culuğun tasvirine dayanır. Reisebilder’âe, bize sunulan şey, «görülmüş şeyler»den çok bir seyircinin,’ yani Heine’nin, ruhudur. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Reisebilder (Yolculuk Resimleri) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİS

Tarih 27 Haziran 2009

REİS i. (ar. res’ten re’ls). Esk. Başkan: Yalnız kendisi İlhan namıyle bunların reisi mevkine geçerdi (Ziya Gökalp).

Bir kar­deşinin karısı Hıdiv ailesinden geliyordu, öbürününki bilmem hangi Kafkas kabilesi­nin reisinin kızıydı (A. H. Tanpınar). işte bu Jön Türklerden birîsi benim! Ben on­ların reisiyim
(Ömer Seyfeddin).

— Esk. Reis-i kabile, kabile reisi. Reis-i vükelâ, başbakan.
— Denize. Bir balıkçı kayığı veya teknesi­ne kumanda eden kişi. // Esk. Osmanlı donanmasında gemi kaptanına verilen ad. (Koca reis de denir.) [XVII. yy.a kadar osmanlı deniz ümerası bu adla anılırdı. XVIII. yy. başlarından itibaren bunun ye­rine kaptan denilmeğe başlandı.] || Reis gediği, reisliğe tayin edilmek üzere aday olarak seçilmiş denizci. (Kapudanei hüma­yunla, kalyonlar mürettebatı arasından se­çilirdi.) Reisi padişah, baştardai hüma­yun reislerine verilen ad. || Reisi paşa, kaptanpaşa gemisinin reisi.

— Tasav. Nakşibendî tarikatında yüksek sesle zikredenlerin («cehrî») toplandıkları tekkelerde ayakta yapılan âyini yöneten kimse. («Devir» adı verilen bu törende birtakım özel rakslar yapılır, bunların bir düzen içinde yürütülmesi reis tarafından sağlanırdı. Tekke musikisini de bilen bu görevliler zakirbaşının ve zâkirlerin oku­dukları ilâhilere uygun olarak zikri düzenler, duruma göre ağırlaştırır, tizleştirir ve genel ahengi sağlarlardı.)

— Teşk. tar. Reisül-küttâb (veya reis efen­di). Bk. REİSÜLKÜTTAP. || Reisül musevvidin, Şeyhülislâmlık dairesinin büyük me­murlarından biri. (Reisül musevvidin, Fet­vahanede çalışırdı; maiyetinde muhtelif müsevvidler bulunurdu. Müsevvidler, istenilen fetvaları fetva kitaplarından çıkarırlar ve kaleme alarak fetva eminine sunarlardı.) || Reisül ulema, Rumeli kazaskerliği yapanların en kıdemlilerine verilen unvan. (Bu unvan, ihtiyarlık veya bilimsel yete­neği değil, meslekte olan kıdemi gösterir­di. Yalnız bir paye olan bu unvanın maaş ve ödeneği yoktu.) [M]

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİMS

Tarih 27 Haziran 2009

REİMS, Fransa’da Marne idare bölgesin­de idare çevresi merkezi, Champagne’ın ku­zeyinde, İlede-France yamacı yakınların­da; 160 000 (banliyölerle birlikte
175 000′e yakın) nüf.

Üniversite. Dokumacılık (yün işçiliği) merkezi, Champagne şarapları ya­pımı, demircilik, elektrik malzemesi, maki­ne sanayii, camcılık v.b. önemli bir tica­ret merkezi.

• Tarih. Galyalı Remi’lerin başkenti olan eski Durocortorum şehri (bugün Reims), roma hâkimiyeti sırasında Gallia Belgica’nın merkezi oldu ve Belçika yolu üzerin­de önemli bir konak yeri haline geldi. 290′da bir piskoposluk merkeziydi. Aziz Remi’nin piskoposluğu sırasında Clovis, Hıristiyanlığı burada kabul etti; Fransa kral­ları, bu olaydan sonra bu şehirde taç giy­meğe başladılar; 1548′de bir üniversite ku­ruldu. Birinci ve İkinci Dünya savaşların­da şehir, bombardımanlardan büyük zarar gördü.

• Askerî tarih. Belçika ile Bourgogne ve Paris ile Lorraine arasındaki ulaşım yol­larının kavşak noktasında olan Reims he­men her devirde askerî açıdan önemli rol oynamıştır. 1 Eylül 1914′te Almanlar ta­rafından işgal edilen şehir, 13 eylülde Fran­sızlar tarafından geri alındı ve o tarihten itibaren Fransa sınırları içinde kalmakla beraber çeşitli savaşlara sahne oldu. Ge­neral Eisenhower ve müttefik genelkurmay başkanları, 7 mayıs 1945′te alman generali Jodl’un teslim olma teklifini burada ka­bul ettiler.

• Güzel sanatlar. Şehirde Roma devrin­den kalma birçok kalıntı vardır. Bunlar arasında «Mars kapısı» adı verilen bir za­fer takı ile bir amfiteatr sayılabilir. Reims’te Ortaçağdan kalma en eski kilise Saint-Remi’dir. Ayrıca, büyük bir kısmı XIII. yy.da yapılmış, ama birçok değişikliğe uğ­ramış ve Birinci Dünya savaşında çok za­rar görmüş olan Saint-Jacques kilisesini de anmak gerekir Şehrin katedrali ise, Ortaçağdan kalma en ilgi çekici binadır.

1211′de eski bir karolenj tapınağının ka­lıntıları üzerine inşa edilen bu katedralin yapımı ancak XIII. yy. sonuna doğru ta­mamlanabildi. Yapımında çalışan ustala­rın adları katedralin içindeki bir labirent­te yazılıdır: Jean d’Orbais, Bernard de Soissons ve ana cepheyi yapan Robert de Coucy. Çeşitli atelyelerde yapılmış olan ve katedralin dış kısmını süsleyen heykel grupları (Tebşir, Meryem’in Ziyareti, Mer­yem’in Kiliseye Takdim Yortusu; Gülüm­seyen Melek, Havva, «Philippe Auguste» adlı kral) gotik fransız sanatının en güzel örneklerindendir. Koro yerinin vitrayları XIII. yy.dan kalmadır. Reims, müzelerinin zenginliği bakımından da önemli bir şehir­dir. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİMS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİCHSWEHR

Tarih 26 Haziran 2009

REİCHSWEHR i. («devlet savunması» an­lamında alm. k.). Versailles antlaşması (1919) gereğince kurulan alman ordusuna 1921-1935 arasında verilen ad.
(Bk. ALMAN­YA, Askerî tarih.) [L]

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİCHSWEHR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGULARES

Tarih 26 Haziran 2009

REGULARES çoğl. i. (isp. k.). 1911′den itibaren Fas’ın eski ispanyol bölgesinden toplanan yerlilerle kurulan askerî birlikle­re verilen ad. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGULARES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGİLLİANUS veya REGALLİANUS (Quintus Nonnius —)

Tarih 26 Haziran 2009

REGİLLİANUS veya REGALLİANUS (Quintus Nonnius —), «otuz tiran»dan biri (öl. M.S. 263).

Daçyalı idi. Sarmatlarla yapılan çarpışmalarda başarı gösterdi. 259′da Carnuntum’da tahtı zorbalıkla ele ge­çirdi. Askerleri veya Gallienus tarafından öldürüldü. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGİLLİANUS veya REGALLİANUS (Quintus Nonnius —) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGGİO Dİ CALABRİA

Tarih 26 Haziran 2009

REGGİO Dİ CALABRİA, italya’da şe­hir, il idare merkezi, Calabria’da, Messina boğazı kıyısında; 153 400 nüf. Millî müze (eski eserler).

1908 Depreminden son­ra yeniden kurulan şehrin, birbirini -dik­lemesine kesen caddeleriyle modern bir gö­rünüşü vardır. — Reggio di Calahria ili, 609 100 nüf. İtalya yarımadasının güneybatısında uzanır; dağlık ekseninin kenarında kıyılara doğru tepeler yükselir. Halk geçi­mini tarımdan (özellikle turunçgiller) sağ­lar.

• Tarih. Reggio di Calabria (yun. Rhegion, lat. Regium), M.ö. 720 yıllarında, Eğriboz’daki Khalkis şehrinden gelen bir ko­loni tarafından kurulmuştu. M.ö. 600′de bu koloniye bir grup Messenia’lı da katıl­dı. Ülke, kanunlarını Kharandos’un hazır­ladığı bir oligarşi sistemiyle yönetiliyordu. 494′te, Messenia’lı Anaksilas, iktidara el-koyarak zorbalık rejimini kurdu.

Anaksilas’tan sonra kurulan demokratik hükümet 433′te Atina ile birleşti. 387′de şe­hir Syrakusai’liler tarafından hemen tamamıyle yıkıldı. Yeniden yapıldıktan sonra ancak 351′de hürriyetini kazanabildi. Roma bir garnizon yerleştirdiği (282) şehri Bruttium’lularla, Pyrrhos’a karşı korudu. M.ö. 89′da municipium olan şehir, Augustus’un emekli askerlerini yerleştirerek Regium Julium adını vermesinden sonra uzun süredir kaybettiği canlılığını yeniden kazandı. Hâ­lâ yunanca konuşulan şehir, sonradan bizans (piskoposluk metropolitlik haline ge­tirildi, bizans kültürü yerleşti, nüfus arttı) ve arap (901-909, 918-920, 922-936, 951-956, 975, 1001-1027) hâkimiyetini kabul etti.

1060′da Roberto Guiscardo’nun aldığı şe­hir, XVI. yy. da sık sık Osmanlıların hü­cumuna uğradı (Barbaros Hayreddin Paşa [1545], Mustafa Paşa [1550], Sinan Paşa [1595), 1783′te ve 1908′de depremlerle yı­kıldı. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGGİO Dİ CALABRİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Reform

Tarih 26 Haziran 2009

Reform, XVI. y.da Avrupa’nın büyük bir bölümünü papaların hâkimiyetinden çıka­ran ve protestan kiliselerinin kurulmasına yol açan dinî hareket.

XV. yy.ın sonunda, hıristiyan kiliselerince istenen dinî ve ahlâkî reform, birtakım vaizler tarafından başla­tılmıştı. Ne var ki Roma, dünyevî nüfuz siyasetinden caymadığı gibi yüksek kilise makamlarına tayin yapma sistemini de dü­zeltmeğe yanaşmıyordu. Halk derin bir hu­zursuzluk içindeydi ve bütün aydınlar bu duruma bir çözüm yolu bulunmasını istiyor­lardı. Erasmus’un eserleriyle, Kutsal Kitap üstünde filoloji incelemeleri başlamış, dinî inanç ve kurumların tenkidine girişilmişti.

10 Kasım 1483′te Saksonya’nın Eisleben şehrinde doğan Augustinus rahibi Martin Luther, uzun süren bir vicdan bunalımın­dan sonra, Aziz Paulus’un «Romalılara Mektup»unda, insanın manevî kurtuluşunu doğrudan doğruya iman’a bağlayan bir me­tin buldu. Bu metin bütün protestan kilise­leri için bir ilahiyat, bir ahlâk ve bir mis­tisizm kaynağı olacaktı. Johannes Tetzel’in yönetimindeki Dominiken rahipleri Sakson­ya’da gürültülü bir kampanya ile, papa Leo X’un San Pietro kilisesinin yeniden yapıl­ması için gereken maddî imkânları sağla­mak amacıyle satışa çıkardığı endüljans’lara müşteri toplamağa çalışırlarken, Luther, Wittenberg üniversitesinde kendi iman dok­trinini okutmağa başlamıştı bile. 31 Ekim 1517′de, endüljans’ların dayandığı ülkeye ve fiilî uygulamaya karşı doksan beş tez ilân etti.

Ama henüz papaya başkaldırmış değildi. Bu tutumundan doğacak devrimci so­nuçları, iki yıl içinde, yavaş yavaş geliştire­cekti. Sonunda, haziran 1519′da, Leipzig’de ilâhiyatçı Johann Eck’e karşı, Kutsal Ki­tap araştırmalarında tek otoritenin, serbest­çe kullanılan kişisel yargı olduğunu açıkla­dı.
Luther’in protestosu katolik dünyasında büyük bir yankı uyandırmıştı. İbranî dili uzmanı Johann Reuchlin’in yeğeni Melan-chthon gibi birçok genç ilâhiyatçı Luther’i destekliyordu; Ulrich von Hutten ona Rheinland ve Schwaben şövalyelerinin desteğini vaat etti. Erasmus da, Saksonya seçicisinin himayesini sağlamıştı. Bunun üzerine Luther 1520 haziranıyle eylülü arasında yayımladığı üç başlıca eserinde doktrinini açıkladı.

Dok­trinin anahatları şunlardı: evrensel ruhanîlik ilkesi, kutsal sırların üçe indirilmesi, kişi vicdanının hürriyete kavuşması ve aynı za­manda din bütünlüğü, kilise ve siyasî disip­lin zorunluğu. Luther, aralık 1520′de, ken­disini afaroz eden Leo X’un kararnamesini Wittenberg’de alenen yaktı. Ocak 1521′de imparator tarafından Worms diyetine çağrıl­dı ve fikirlerini cesaretle savundu. Sakson­ya seçicisi kendisine Wartburg’da inzivaya çekilebileceği bir yer sağladı. Luther orada «Reform»un eline bir silâh vermek için Kut­sal Kitap’ı Almancaya çevirmeğe koyuldu.

Luther’in Wittenberg’deki en ateşli taraftarı olan Andreas Karlstadt, bunun üzerine ra­hiplerin yemin mecburiyetini kaldırdı, din adamlarının da evlenebileceğini ilân etti ve kutsal resimlere tapınmaya son verdi. Missa âyini bir «kurban» olmaktan çıktı ve bir anma töreni haline geldi. Wartburg’dan dönen Luther bu oldubittileri onayladı. Da­ha o zamandan, doktrinlere sansür koyma fikrini benimsemeğe başlamıştı; nitekim faz­la radikal bulduğu Karlstadt’ı Saksonya’dan çıkarttı; eyalet içinde, tapınma âyinleri ve papazları olmayan dinî topluluklar kurmağa kalkışan Thomas Münzer Mülhausen’e sı­ğınmak zorunda kaldı.

1524′ten beri, Güney Almanya’da, Münzer tarafından kışkırtılan bir köylü ihtilâli gelişiyordu. Luther, prens­leri bu ihtilâli bastırmağa teşvik etti; o sı­ralarda bir «Devlet kilisesi» fikrini benimsemeğe başlamıştı. İmparator ve katoliklerle mücadelesinde prenslerin yardımına muhtaçtı. 1528′den beri devlet adına kilise­leri denetleyen «ziyaretçiler» de çok geç­meden bir çeşit yeni piskoposluk kurdular. Karlstadt’ın görüşü, İsviçre’de ve Ren hav­zasında kabul edilmeğe başlanmıştı. Antik hümanizme bağlı olan ve isviçre’den paralı asker alınmasına karşı gelmesiyle tanınan Uhich Zwingli, Luther’in çağrısına uydu ve tasarladığı reformlar gereğince 1525′te Zürich’te, 1528′de Bern’de Kutsal sırları reddetti ve litürjiyi çok sadeleştirdi. 1529′da Basel’de Oecoîampade, katoliklere ve hattâ Roma’ya sadık kalan Erasmus’a karşı Zvvingli mezhebini yaydı.

Bu mezhebi, Strassburg’ta da, 1524′te Martin Bucer kabul ettirmişti.
Kilise mülkünün el değiştirmesinde çıkar gö­ren alman prensleri Luther reformunu des­tekliyordu. 1525′te katolikler Dessau’da bir savunma birliği kurunca, Saksonya seçicisi ile Hessen İandgrafı Philipp, buna karşılık, Gotha’da bir «İncil birliği»nin başına geçti­ler (1526). Güney almanya şehirlerindeki Zvvingli taraftarları ise bu birliğin dışında bırakıldı. Avrupa siyasetinin papadan uzak­laştırdığı imparator, 1526′da devletlere ken­di sınırları içinde din meselesini istedikleri gibi çözümlemek yetkisini vermişti; ama papayı yendikten sonra bu tavizlerini in­kâr etti (1529).

Reform taraftarları bu tu­tumu «protesto» ettikleri için, bağlı olduk­ları kiliselere «protestan» adı verildi. 1529′da Marburg’da Luther ile Zvvingli arasında yapılan uzlaşma teşebbüsü sonuç vermedi. Ama imparator, fransız ve türk tehlikesi karşısında, 21 haziran 1530′da topladığı Augsburg diyetinde, Reform taraftarlarıyle Roma taraftarlarını birleştirmeğe çalıştı. Melalanchthon çok önemli tavizler verdi; ama ne zwingli’ciler ne de katolikler anlaş­maya hazır değildi. Sonunda Luther’in sab­rı taştı ve gürültülü tartışmaların ardından ilişkiler kesildi.

Mart 1531′de, Luther’in re­formunu kabul eden prensler ve şehirler Smalkalde birliğini kurdu. Zwingli’nin ölü­münden sonra (11 ekim 1531), taraftarları 25 mayıs 1536′da Luther ile Witenberg uzlaş­masını yaptılar. 1532′de Smalkalde birliğinin Fransa ile yaptığı ittifak karşısında impara­tor daha ılımlı bir siyaset benimsemek zo­runda kaldı. 1525 Köylü ihtilâlinin bir de­vamı olan ayaklanma, yani Strassburg’tan Amsterdam ve Münster’e kadar papazsız ve prenssiz bir toplum kurmak ve yetiş­kinlerin vaftiz edilmesini’ öngören bir ki­lise meydana getirmek amacında birleşen anabatistlerin ayaklanması karşısında, re­formcularla katolikler bir an için birleş­tiler.

Bir prenslik ordusu Münster’e girerek korkunç misilleme hareketlerinde bulundu. Ancak imparatorun Luther ve Zwingli ta­raftarlarını Roma ile uzlaştırmak için har­cadığı bütün çabalar (Hagenau ve Worms görüşmeleri ve 1541 Regensburg diyeti) ilâ­hiyatçıların inatçı tutumu yüzünden sonuç vermedi.

• Reform imparatorluk sınırlarını aşmağa başlıyordu. Anvers’te, Luther’in ilk yazılan 1518′den itibaren okunmağa başlanmıştı. Brüksel’de Marguerite d’Autriche’in hükü­meti danışma için Erasmus’u ve bazı erasmus’çulan çağırdı. Ama 1520 ile 1531 ara­sında imparator emirnameleri, Kiliseden ayrılanların ölüm cezasına çarptırılacağını ilân ederek hiç olmazsa görünüşte başarı sağladı. Ne var ki, yine de anabatist pro­pagandasının önü alınamamıştı. O sırada İsveç’te kral Gustaf I Vasa, İsveç’i Dani­marka boyunduruğundan kurtarıyor (1523), itibarını kaybetmiş bir papaz sınıfının mülk­lerini kamulaştırıyor ve 1529′dan itibaren de millî monarşiye sıkıca bağımılı resmî bir luther’ci kilise kurmağa çalışıyordu.

Dani­marka’da kral Christian II bir ihtilâlle dev­rilmiş, Friedrich I, Luther’ciliği resmî din haline getirmişti. Kısa bir süre sonra, Fri­edrich Iin tahtta hak iddia eden bir katoliği yenmesi Norveç’in protestan olmasına yol açtı (1537). İngiltere’de, kral Henry VIII, nazır Thomas Wolsey’in yardımıyle, aslında Luther’ciliğe kesinlikle karşı çıkan bir disiplin reformuna girişmişti. Ama Henry VIII, Kari V’in teyzesi olan karısı Catherine of Aragon ile evliliğinin bozulmasını isti­yordu. Papa ise, imparatorun etkisi dolayısıyle, bu evliliği bozmadı. Bunun üzerine, kralın danışmanı Cromwell, 11 şubat 1531′de, kiliseyi tahta bağımlı kılan bir tasarıyı parlamentodan geçirdi. Oysa nazır Thomas Mora sapkınlığı ezmeğe devam ediyor­du.

Cambridge’li bir ilâhiyatçı olan Thomas Cranmer, kralı papaya rağmen boşan­mağa teşvik etti. Sonunda, Henry VIII, 11 temmuz 1533′te Anne Boleyn ile evlenince papa tarafından afaroz edildi. Ocak 1534′te de anglikan sapkınlığının yerleşmesine yol açan eylemler başladı. Katolik birliğini sa­vunanlar, en ünlüleri Thomas More olan birçok kurban verdi. 1537′de ilân edilen Book of Ârticles, içinde yine de birçok katoliklik unsuru bulunan bir Protestanlık or­taya koyuyordu. İskandinavya’da olduğu gibi, İngiliz Protestanlığında da, kilise yö­neticilerinin kademeleşmesi muhafaza edil­di. Kilise mülkleri satışa çıkarıldı ve 1539′da ilân edilen 6 maddelik kararnameyle, sapkınlıkların kovuşturulması için engizis­yon usullerinin uygulanması öngörüldü.
Bu arada, Fransa kilisesinde de derin deği­şiklikler başlıyordu. Jacques Lefevre d’Etaples, 1521′de, Meaux piskoposu Guillaume tarafından bölgesindeki reform çalışmaları­na katılmağa çağrıldı ve ilk iş olarak da Yeni Ahit’i Fransızcaya çevirmeğe başladı. Bu arada tapınma usullerinde de sadeleşme­ye gidiliyordu.

Lyon ve Meaux’da, reform propagandası sosyal bir nitelik kazanmağa başlamıştı. 1525 Pavia yenilgisinde kralın esir düşmesinden sonra naip Luisa di Savoia bir süre sapkınlığı bastırma siyaseti güttü. Lefevre d’Etaples, Strassburg’a sığınmak zo­runda kaldı. Dört yıl sonra, Louis de Berquin’in ölüme mahkûm edilmesi Luther ve Zwingli propagandasını durdurdu. Kral François I, siyaset gereği papa. Clemens VII’ye yaklaşmıştı. 1534′te reform taraftar­ları propaganda afişleri asmağa başlayınca, Fransa hükümeti kıyıma geçti.

• Lefevre’in öğrencisi olan ve İsviçre’ye sığınan Guillaume Farel, Neuchâteld’e bir zwingli kilisesi ve faal bir propaganda mer­kezi kurmayı başarmıştı. 1535′te ise, Savoia dükünün ve piskoposunun boyunduruğundan kurtulan Cenevre’ye reform hareketini ge­tirdi. Bu arada,
1 kasım 1533′te fakültelerin açılışı dolayısıyle rektör Nicolas Cop’u reformcu bir konuşma yapmağa teşvik eden Jean Calvin Basel’e sığınarak orada Oecolampade’ın doktrinini benimsedikten sonra 1536 martında İnstitution de la Religion Chretienne (Hıristiyan Dinî Kurumu) adlı kitabını yayımladı.

Calvin’in otoritesi, 1536 sonundan beri Farel’in ısrarı üzerine kaldığı Cenevre’de yayılıyordu. Calvin, Saint-Pierre vaizi olarak, institution Chretienne’i fransızca bir ilmihal biçiminde özetle­di. 10 Kasım 1536′da Farel, her yurttaş için zorunlu olan iman düsturunu açıkladı. Ama bu çeşit bir kısıtlamayı ne liberal burjuva sınıfı, ne cumhuriyet topraklarına sığınmış anabatistler, ne de Kutsal Kitap’ın serbest yorumu sonucunda Arianus’çuluğa ve tabiî dine varan rasyonalist ilâhiyatçılar kabul ediyordu. Güçlü bir muhalefet, 23 nisan 1537′de alınan ve 26 mayıs 1538′de onaylanan bir kararla Farel ile.

Calvin’in sürgün edil­melerine yol açtı. Calvin, Strassburg’da Fransız Mültecileri kilisesini yeniden kurdu ve Hagenau’da, Worrns’ta, Regensburg’ta, iuther’cilerin Roma ile uzlaşmaması için mücadele etti. 1540 Seçimlerinde Protestan­ların kazanması Calvin’in 13 eylül 1541′de muzaffer olarak dönmesini sağladı. 20 Ka­sım 1541′de yayımlanan Orâonnances Ecclesiatiqueslerle hıristiyan reformu kesin­leşti. Bu reforma uygun olarak kilise, kişilerin ve devlet memurlarının tutumu­nu denetleyen bir kurul tarafından yöne­tiliyordu. Muhalefet liderleri sürüldü ve­ya ölümle cezalandırıldı. Aragon’lu bir doktor olan ve Teslis’i inkâr ederek bü­tün hıristiyan kiliselerini öfkelendiren Miguel Servet (Christianismi Restitutio, 1553) Calvin tarafından katolik engizisyonuna ihbar edildi.

Hapisten kaçarak Cenevre’­ye sığman Servet tutuklandı ve 28 ekim 1553′te yakıldı. Bu gaddarlığın uyandırdığı kızgınlık uzun süre yatışmadı. Ama Calvin konseylerde, fransız mültecilerinden de des­tek gören sağlam bir çoğunluğa dayanıyor­du. 1559′da Cenevre’de kurulan ve Theodore Beze’in yönetiminde bulunan Cenevre akademisi, Avrupa’nın en yüksek protestan okulu oldu. Wittenberg’in yapamadığını şimdi Cenevre başarıyordu. Yani şehir, mi­litan Protestanlığın merkezi olmuştu. Kari V’in baskı siyaseti sonucunda Hollanda ve özellikle de Anvers’te gerileyen Protestan­lığı Calvin’cilik yeniden canlandırdı.

İngil­tere’de ise Henry VIII’in 28 ocak 1547′de ölmesinden sonra Calvin’cilik ikinci bir re­formun ilham kaynağı oldu. Edward VI’nın henüz bir çocuk olmasından istifade eden Somerset ve daha sonra da Warwick, Cranmer’in yardımıyle, papazların evlenmemesi­ni öngören hükmü ve kilise sunaklarını kal­dırdılar ve sadece dinî görevlerde bir kademeleşmeyi kabul ettiler. Prayer Book’un (Dua Kitabı) 1549 ve 1552′de yayımlanan iki ayrı metni dua ve tapınmada birlik kurul­masını sağladı. Kral François I’in saltanatı­nın son yıllarındaki kovuşturmalara ve sert kararnamelere rağmen Calvin’cilik krallığın hemen hemen bütün eyaletlerinde protestan kiliseleri kuruyordu. Ayrıca, Calvin’in üç delegesinin huzurunda mayıs 1559′da Pa­ris’te ilk Sinod toplandı.

Bu arada, daha sonraları Karşı Reform adıyle anılacak olan hareket de teşkilâtlanı­yordu. Bu hareket, gücünü, bazı küçük sap­kın topluluklarının kolayca yok edildiği İs­panya’dan ve İtalya’dan alıyordu. Ama Ro­ma başlangıçta bazı hayal kırıklıklarına uğ­radı. 1545-1548 Arasında, Trento konsilinin ilk toplantıları Papalık kurumunda derin de­ğişiklikler yapılması konusunu pek önemsememişti. Ayrıca, ne imparator ne de Fran­sa kralı, konsilin kararlarını kabul etme­mişti. Protestan kiliseleri temsilcilerinin is­temeyerek ve çok geç çağrıldıkları yeni görüşmelerse 1551′de başladı ve 28 nisan 1552′de savaşın taşlamasıyle yarıda kaldı.

18 Şubat 1546′da Luther öldüğü zaman. Karşı Reform, Lutherci’liğin yok olacağı umuduna kapıldı. Saksonya dükü Moritz’in yenilgisinden sonra Mühiberg’de galip gelen Kari V, 19 mayıs 1547′de Wittenberg’e gir­mişti. Ama imparator, Roma’nın beklediği tavizleri vermek istemedi. Augsburg’da ya­pılan bir antlaşma Protestanların temel hür­riyetlerini ortadan kaldırmakla birlikte Trento konsilinin kararlarını da uygulatma­dı. 1552′de Saksonyalı Moritz imparatorluk davasını terk etti ve savaş yeniden başladı. 3 Ekim 1555′te imzalanan Augsburg antlaşmasıyle de imparatorluğun sınırları içinde protestan kilise ve devletlerin varlığı res­men kabul ediliyor ve her yurttaşın kendi devletinin dinini kabul etmek zorunda ol­duğu belirtiliyordu. O sırada Protestanlık Almanya’nın üçte ikisine hâkim olmuş, Bo­hemya’yı ele geçirmiş ve etkisini kısmen Avusturya, Macaristan ve Polonya’ya da yaymıştı.

Reformun henüz iyice yaygın bir duruma gelmediği ingiltere’de katolikler, 3 ağustos 1553′te Henry VlII’in büyük kızı Mary Tudor’un tahta çıkışını sevinç gösterileriyle karşıladılar. Mary Tudor, kardinal Pole ile anlaşarak, İngiltere krallığını Papalık ile uzlaştırmak için çaba göstermeğe başladı. Oğlu Philipp’i kraliçeyle evlendirmiş olan imparatorun aracılığıyle, papa Julius III, ki­lisenin kamulaştırılmış malları üstünde hak iddiasından vaz geçti ve parlamento 30 ka­sım 1554′te ingiltere’nin yeniden katolik ki­lisesine döndüğünü ilân etti. Bundan sonra girişilen kıyımda, Anglikan kilisesi, başta Cramer olmak üzere 277 kurban verdi. Ama 17 kasım 1558′de Mary Tudor ve kardinal Pole öldüler.

Henry VIII ile Anne Boleyn’in kızı Elizabeth, ingiltere kraliçesi oldu. Katoliklikten nefret eden Elizabeth için din bir hükümet aracından başka şey değildi. Babasının reformunu Edward VI’nın refor­muna tercih ediyor ve Calvin’ciliğin getirdiği cumhuriyetçi kurumlardan da hoşlanmıyor­du. Üç karanameyle, tahtın kilise üstündeki hâkimiyetini yeniden kurdu. 1552 Tarihli Prayer Book (Dua Kitabı) bazı değişiklik­lerle yeniden yürürlüğe girdi, ingiltere’de «Tanrı çocuklarının katkısız serbestliğini» arayan küçük topluluklar belirmeğe başla­mıştı.

Roma, Elizabeth’e karşı İskoçya’nın yardımına güvenebilirdi. Ama John Knox’un ateşli dinî konuşmaları, kişizadelerin düş­manlığı ve halkın hoşnutsuzluğu çok geç­meden kuzeyde de tamamıyle cumhuriyetçi ve piskopossuz bir kilisenin gelişmesine yol açtı.

Fransız Protestanları arasında, krala bağlı subaylar, İtalya ve Fransa’da savaşmış kim­seler ve en yüksek ailelerden bazı kişiler yer almağa başlamıştı. O zamana kadar sa­dece dinî nitelik taşıyan bu topluluk askerî bir kimlik kazanıyordu. Mayıs 1558′de, Preaux-Clercs’de 4 000 kişi, silâhlı kimselerin refakatinde, ilâhiler okuyarak Sen nehri boyunca yürüyüşe geçti. Kral Henri II durumdan kuşkulandı. Guise düklerinin kardeşi olan Lorraine kardinali 1550′den beri Cizvitleri Paris’e kabul etmişti. 1555 Ara­lık ayında Roma’da papa Paulus IV ile yap­tığı görüşmeler sırasında Calvin’cilikle der­hal mücadeleye girişmeğe söz vermiş, Roma engizisyonunun Fransa’ya yerleşmesini de memnuniyetle kabul etmişti. 3 Nisan 1559′da imzalanan Cateau-Cambresis antlaşmasiyle, altmış beş yıldan beri süregelen İtalya savaşları ispanya lehine sonuca bağlandı ve iki krallık din sapkınlarına karşı uzlaşma­ya vardı.

Henri II Cenevre veya ingiltere’ye karşı bir haçlı seferi düzenlemek istiyordu. 2 Haziran 1559′da Ecouen’da imzalanan ye­ni bir kararname, Protestanlara kaçmak veya ayaklanmaktan başka bir çare bırak­madı. Paris parlamentosundan dört danış­man Bastille’e hapsedilmişti. 10 Temmuzda kralın bir kaza sonucu ölümü, Fransa’da din savaşlarının başlamasını ancak üç yıl geciktirebildi. Bk. PROTESTANLIK. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Reform hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİCH

Tarih 26 Haziran 2009

REİCH i. Eskiden, genel olarak «devlet» anlamına gelen almanca kelime; günümüz­de, Germen imparatorluğunu veya Alman devletinin öbür adlarını belirtmek için kul­lanılır.

— Ansikl. • İlk Reich veya Kutsal Roma-German imparatorluğu (962-1806). Milletler-üstü bir karakteri olan bu imparatorluk Or­taçağda kendini manevî gücüyle kabul ettir­di; fakat millî ve egemen bir devlet olmağa kalkışınca Otuzyıl savaşlarına sürüklendi ve Vestfalya antlaşmasryle bölündü (1648). Pressburg barışı (1805), Ren Konfederasyo­nu anayasası (12 temmuz 1806) ve özellikle hükümdar Franz von Habsburg’un Kutsal İmparatorluk tahtından çekilmesiyle
(6 Ağustos 1806) imparatorluk kesinlikle da­ğıldı.

• ikinci Reich (1871-1918). Bismarck, Prus­ya kontluğu yerine, egemen bir alman im­paratorluğu kurma fikrini yeniden ele aldı ve bunu Versailles’da gerçekleştirdi (1871).
II. Reich, gücünü askerî kuvvet ve iktisadî genişlemeden alan, federatif ve emperyalist bir devlet oldu. 1918 Devrimi imparatorluk rejimine son verdi ama Weimar cumhuri­yeti devrinde Reich’ın yapısı hiç değişmedi.

• Üçüncü Reich (1933-1945). Hitler, birleş­tirilmiş bir Almanya temeli üstüne totaliter
III. Reich’ı kurdu (1933). Hitler’in ırkçı ve ilhakçı siyaseti, Almanya’yı 1945 felâketine sürükledi. (Bk. hitler, nasyonal sosya­lizm.) Frankfurt parlamentosu tarafından 27 mart 1849′da ilân edilen rejime de Reich denildi. Ama Friedrich-Wilhelm IV’ün im­paratorluk tacını almayı reddetmesi üzerine bu rejim başarısızlığa uğradı. Weimar cum­huriyeti tarafından (1919-1933) kurulan rejime de aynı ad verildi. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİCH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REHİNE

Tarih 26 Haziran 2009

REHİNE i. (ar. rehîn’den rehine). Bir ant­laşma, sözleşme v.b. nin gereklerinin yerine getirilmesini sağlamak amacıyle hasım ta­rafa verilen veya hasım tarafın teminat olarak aldığı kimse.

— ANSiKL. Devl. huk. Eskiçağda ve Orta­çağda, rehine’lerden, antlaşmaların uygu­lanmasını teminat altına almak için fayda­landırdı. Bu usul modern devletlerce terk edilmişse de, önleyici tedbir olarak ve özellikle, halkı işgal kuvvetlerine karşı düş­manca davranışlarda bulunmaktan alıkoy­mak için rehine alındığı olmaktadır.

Bu tedbirler işe yaramadığı zaman, rehinler mi­silleme olarak öldürülür. Bu konu devletler hukuku bakımından, sivillerin korunması amacıyle ele alındı, özellikle savaş zamanın­da sivil halktan rehine alınmasını önleyebil­mek için 1949 Cenevre sözleşmesinin 34. maddesi kabul edildi; İkinci Dünya savaşı sırasında, işgal makamları sivil halktan rehi­neler toplayarak, bunları öldürmüşlerdi. Sa­vaştan sonra kurulan askerî mahkemeler bu fiilleri birer savaş suçu sayarak cezalandır­dı. (ML)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REHİNE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REDİF

Tarih 25 Haziran 2009

REDİF i. (ar. ridf’ten redif, arkadan gelen). Ask. Esk. Osmanlı devleti zamanında ihti­yat askerlerine verilen ad: Okumak bahsini geç. Çünkü o defter kapalı // Bir redif zabiti mektepleri debboy yapalt (M.Â. Ersoy). Bu­gün cuma. Gönüllüler geliyor. Redif taburu toplanıyor (Ömer Seyfeddin). Bk. ANSİKL.

— Ed. Her beytin sonunda kafiyeden sonra tekrarlanan takılar, kelimeler veya kelime grupları. Bk. ANSİKL.

— ANSİKL. Ask. Esk. İlk redif taburları 1835′te Karahisan Sahib (Afyonkarahisar), Ankara, Çankırı, Siroz (Serez) ve Menteşe sancaklarında kuruldu. Redif subayları nor­mal maaşın dörtte birini alırlar, haftada iki gün çalışırlar ve çalıştıkları gün üniforma giyerlerdi. 1837′de bir redif müşirliği kurul­du. 1843′te serasker Rıza Paşa zamanında çıkan askerlik kanununa göre 5 yıllık mu­vazzaflık devresinden sonra 7 yıllık bir re­diflik devresi konuldu.

Muvazzaflık görevi­ni bitiren herkesin 7 yıl süreyle yılda bir ay askerî talim ve terbiye görmesi kabul edildi. 1853′te redifler Hassa, Dersaadet, Ru­meli orduları adiyle teşkilâtlandırıldı; ay­rıca Arabistan ve Irak ordularının da ku­rulması planlandı. Hüseyin Avni Paşanın se­raskerliği sırasında çıkan kanunda 4 yıllık muvazzaf askerî hizmet, 1 yıl muvazzaf ih-tiyatlıktan sonra 6 yıllık bir rediflik dönemi kabul edildi (1869). Daha sonra rediflik dö­nemi 8 yıl olarak tespit edildi (1887). Redif ordusu subayları muvazzaf ordudakinin ay­nıydı; bu subaylar aynı zamanda askerlik şubelerinde memur olarak çalışıyorlardı. Re­dif teşkilâtı 1912′de kaldırıldı.

— Ed. Redif sayılan parçaların yapı ve an­lam bakımından benzer olması gerekir.
Meselâ
Kara gözden dökülen yaşlar içün
Kara bağırda biten bağlar içün

mısralarındaki içün kelimeleri rediftir. Ci­naslı mânilerde aralarında cinas bağı bulu­nan kelimeler redif sayılmaz. Mısra halinde aynen tekrarlanan rediflere nakarat adı veri­lir. (M)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDİF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Reconquista

Tarih 25 Haziran 2009

Reconquista, hıristiyanların, müslümaniarm elindeki İspanya’yı yeniden fethetmelerini belirtmek için tarihçilerin kullandığı ispan­yolca kelime.

Reconquista başlangıçta çok yavaş gelişti. Daha sonraları, her mevsimde tekrarlanan ve değişik sonuçlar veren a-kınlar (algarada) halini aldı, (Bu arada, meselâ 1064′te, Barbastro’ya kadar başarıyle ilerleyen bir akıncı birliği, yağmadan ve şehrin hareminde geçirdikleri eğlenceli saatlerden sonra baskına uğrayarak öldürül­düler.)

Bütün bu çabalar hıristiyanların sü­rekli olarak savaşa hazır durumda bulunma­sını ve henüz birbirinden kopamamış hıristiyan krallıklarında erken sayılabilecek bir millî bilincin uyanmasını gerektiriyordu. Reconquista, bu hıristiyan ülkeleriyle Avru­pa’nın öbür krallıkları arasında bir bağ ku­rulmasına da yaradı. Hıristiyanlık dünyası­nın uç eyaleti olan İberik yarımadası, Fran­sa’nın dört yanından koşup gelen şövalye­lerle doldu: Charlemagne’ın şövalyeleri, is­panya ordularına katılan Franklar ve XI. yy.da düzenlenen fransız haçlı seferlerinin kumandanları (Gui Geoffroi, Guillaume de Montreuil).
Rahipler de yardımda bulundu­lar. Bunlar, Compostela yoluyle gelerek ma­nastırlarını Aragon ve Castilla’da kuran ve yeniden ele geçirilen şehirlere piskopos sağ­layan Cluny rahipleriydi (XII. yy.da yerle­rini Citeaux rahiplerine bıraktılar). XII.yy.da ortaya millî askerî tarikatlar da çıktı: sayıları çok az olduğu için Calatrava’yı terk eden Templier tarikatı rahiplerinin yerine burayı korumak amacıyle kurulan calatrava tarikatı; önceleri hacıların korunması için kurulmuş olan santiago tarikatı ve alcan-tara tarikatı gibi.
Bu arada, İberik yarıma­dasındaki müslümaniarın durumu da fetih-çiler için elverişli bir ortam yaratmıştı. Kur-tuba halifeliğinin parçalanmasıyla (1031) or­taya çıkan ve çok zaman birbirleriyle çeki­şen Taifes müslüman hükümdarlıklarının kuvvetleri bu çekişmeler yüzünden dağılıyor­du. Toledo ve Badajoz hükümdarlıkları Se-villa krallığıyle mücadele etmek zorunda oldukları için kuvvetlerini biraraya getirerek hıristiyanlara tam manasıyle karşı koyacak değillerdi.

Hıristiyan prensleri, bu krallık­lardan birini diğerine karşı destekleyerek aralarındaki anlaşmazlıkları körüklüyor, ki­mine metbuluklarını kabul ettiriyor, kimin­den de haraç alıyorlardı. Reconquista’yı, Fransa’ya yaklaşmış ve bir başına kalmış olan Navarra’dan (Calahorra’nın alınması [1045]) çok Aragon’un ve özellikle Castilla’nın eseri saymak gerekir (Toledo kra­lının [1062] ve Sevilla’nın baş eğmesi [1063]). Fernando I, Valencia’ya 1065′te ulaştı ve hemen geri çekilmek zorunda kaldı. Alfonso VI Toledo’yu 1085′te yıl­larca süren bir savaş sonunda ele geçir­di, ispanya müslümanlarının kötü duru­mu, Fas’tan gelen Murabıtların müdaha­lesiyle (Yusuf bin Taşfin, 1086) yeniden, düzeldi: Murabıtlar Sagrajas’ta, (Zalaca) Al­fonso VI’yı yendiler. Hıristiyan orduları, büyük bir düzensizlik içinde geri çekilerek ancak Fransa’dan yeni takviyelerin gelme­siyle toparlanabildi.

Bundan sonra akınlar yeniden başladı ve Elcid 1094′te Valencia’­ya kadar ilerledi. Murabıt saldırısı devam etti ve hattâ 1114′te Barcelona’yı bile tehli­keli duruma düşürdü. Ama Murabıtlar sa­vaş güçlerini çok kısa bir sürede tükettikleri için bu başarıların arkası gelmedi. XII. yy.m ortasında yarımada yeniden fethedilmek ü-zere gibiydi. Muvahhidlerin gelişi ülkenin tü­müyle hıristiyanların eline geçmesini yeni­den geciktirdi. XIII. yy.ın başında ise, Cas-tilla ile Aragon’un tam bir anlaşmaya varmaları ve Leon birlikleri dışında bütün or­duların birleşmesi kesin sonuç veren Las Navas de Tolosa çarpışmasına (1212) yol açtı.

1238′de Jaime I’de Aragon, Balear adaları ile Valencia’yı aldı: Castilîa’lı Fernando III 1236′da Cordoba’yı, 1246′da Jaen’i, 1248′de de Sevilla’yı işgal etti. 1249′da Portekiz Algarva’yı ilhak etti. Bundan sonra, 1492′de Granada krallığının düşüşüyle Reconquista son buldu. Ama bu olay, arkasında, Iberik yarımadasında varlığını uzun zaman sürdü­recek izler bırakacaktı: tarikat mülklerinin yol açtığı latifundia meseleleri, kuzey ile güney arasındaki çıkar farkları ve değişik ruh hali, güneydeki halk geleneklerinde gö­rülen islâmî kalıntılar ve ispanyol ruhunun sürekli bir özelliği olmamasına rağmen, iç çekişmeler olduğu kadar denizaşırı fetihlere de yol açan bir haçlı zihniyeti. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Reconquista hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REAYA

Tarih 25 Haziran 2009

REAYA i. (ar. ra’yye’den re<âyâ, otlatılan hayvan sürüsü).

Esk. Bir hükümdarın yönetimi altında bulunan halk: Gadrede reayasına vali-i eyalet // Dünyada ve ukbada ne zillet, ne rezalet! (Ziya Pa­şa). Padişah Allah'ın vekili olarak bu top­rakları reayasına kiracı gibi vermiştir (Ke­mal Tahir). // Osmanlı imparatorluğunda müslüman olmayan tebaa: Hıristiyanlar Os­manlı devrinde gerçi reaya muamelesi gör­mekten şikâyetçidirler (F.R. Atay). // Teşm. yol. Hıristiyan (Zt. BERAYA.) || Terfih-i reaya, tebaanın refahını sağlama.

— ANSİKL. Teşk. tar. Başlangıçta, Osman­lı devletinin yönetimi altında bulunan müs­lüman ve hıristiyan, bütün halk topluluk­larına, yönetilen, hükümete bağlı olan topluluk anlamında reaya deniyordu. Son­raları halk, müslim ve gayrı müslim diye ayrılınca, gayri müslim adı altında toplanan bütün tebaaya reaya adı verildi, is­lâm dininin doğuşundan bir süre sonra, cizye denen özel bir vergi vermekle gö­revli olan ve islâm dininden başka bir dine bağlı bulunanlara ehli zimmet ve­ya zimmi denmeğe başlandı.'

Gayri müs­lim olan bu topluluğun verdiği vergiye kar­şılık bütün haklarının, can, mal ve mes­ken güvenliğinin sağlanması devlete bıra­kılıyordu. Devlet ödedikleri vergiden dola­yı, yönetimi altında bulunan bütün gayri müslimlerin hayatını korumakla görevliydi, islâm devletinin yönetimi altında bulunan gayri müslimlerle cizye karşılığı ilk anlaş­mayı Hz. Muhammed yaptı. Bu anlaşma gereğince devlet, reayanın (gayri müslim­lerin) bütün haklarını koruyacak; onların can, mal, ırz ve mesken güvenliğini sağ­layacak; inançlarında, ibadetlerinde onla­rı serbest bırakacak; buna karşılık onlar da devlete cizye vereceklerdi. Hz. Muhammed'in ölümünden sonra, Dört Halife ve daha sonra Halid bin Velid devrinde, gayri müslimlerle (reaya) yeni anlaşmalar yapıldı.

Hz. Muhammed'in koyduğu an­laşma hükümleri yürürlükte kaldı ve du­ruma göre bunlara bazı yeni maddeler ek­lendi. Yeni alınan ülkelerdeki gayri müs-limlere ve onların rahiplerine iyi davranıldı; inançlarına, geleneklerine, ibadetle­rine, sanat, ticaret yapmalarına engel olun­madı; yalnız, verecekleri cizyenin zamanı, miktarı belirtildi, bununla ilgili anlaşma­lar yapıldı. Savaşla girilen bir gayri müs­lim ülkesindeki halk barış isterse onlarla anlaşma yapılır, alınacak vergi (cizye) bir hükme bağlandıktan sonra gayri müslimler devletin yönetimi altına girerdi.

Ver­giler, reayanın sayısına ve malî durumu­na göre düzenlenirdi. Vergiyle ilgili anlaşmalarda gayri müslimlerin devlet ta­rafından her türlü saldırı ve haksızlığa kar­şı korunma gerekçesi özel bir madde olarak yer alırdı. Cizyeyi vermeyen gayri müs­limler, islâm devleti tarafından korunmaz, hayat ve malları güven altına alınmazdı. Hz. Muhammed'in kurduğu bir gelenek ge­reğince yeni ele geçirilen bir gayri müs­lim ülkesinde halka, önce anlaşma yap­mak için üç şart gösterilirdi.

Bunlar: Müs­lümanlığı, savaşı veya cizyeyi kabul etmek­ti. Müslümanlığı kabul edenler cizye vermezlerdi. Savaşı kabul edenler savaş ku­rallarına göre işlem görürdü. Cizye denen özel vergi ödemeyi kabullenenler de devle­tin yönetimi altına girer, reaya sayılırdı. Cizye vermeyen gayri müslimlerin hayat­ları, mal ve mesken güvenliği devlet tara­fından sağlanmazdı. Buna karşılık, müslümanlar yapılan anlaşmaların gereğini ye­rine getirmezlerse reaya da vergi vermezdi. Halife Ömer devrinde, reayadan alınan vergi belli bir düzene konuldu, bazı kurallara bağlandı.

Buna göre, zenginler her yıl 48, orta durumda olanlar 24, yoksullar ise 12 dirhem gümüş cizye vermekle yükümlüydü. Ancak, bu miktarlar da dondurulmadı; dev­rin şartlarına göre, karşılıklı anlaşmalarla değiştirildi. Halifelik Emevilere geçtikten sonra, devletle reaya arasındaki ilişkiler eskisi gibi sürdürüldü. Ancak, devlet gi­derlerinin çokluğu ileri sürülerek, bazen cizyenin artırıldığı, ağırlaştırıldığı oldu. Bu­nun üzerine, reaya ile devlet yöneticileri ve hâkim sınıflar arasında bazı geçimsiz­likler ortaya çıktı. Reaya, emevî halifele­rinin aşırı masraflarından, gereksiz giderle­rinden yakınmağa, Hz» Muhammed ve Dört Halifenin yolundan gidilmediğini ileri sürme­ğe başladı. Bütün bunlara karşılık, önemli ve devlet düzenini sarsıcı bir olay çıkarmadıkları sürece reayaya fazla baskı yapılmadı.

Emevîler, reayadan yalnız cizye almakla yetinme­diler; onlara devlet işlerinde resmî görev­ler de verdiler. Hesap ve yazı işleri bilen gayri müslimler Divanda görev alırlardı. Bu durum, devletle reaya, özellikle müslümaniarla gayri müslimler arasında bir yakınlaşmanın, devlet düzeninde eşit işlem görmenin açık bir belirtisi sayılıyordu. Bu yüzden, devlet dairelerinde görev almak için, reaya çocukları arasında hesap, yazı ve tercüme işlerini görebilecek nitelikte bir eğitim ve öğretim düzeni uygulanıyordu. Bunun sonucu, Emevîler devrinde birçok gay­ri müslim yazar, bilgin, hekim yetişti. Ab­basîler devrinde de reaya ve müslümanlar arasındaki ilişkiler eskisi gibi sürdürüldü, Hz. Muhammed ve Dört Halife devrinde kurulan geleneğe uyuldu, Cizye, onların düzenlediği şartlar altında toplandı.

Bazen, devletin giderlerindeki durum gereğince, ciz­yenin miktarında değişiklikler yapıldı. Abbasîler devrinde ve onlardan sonra gelişen müslüman fetihleri sonucu reayanın sayısı çoğaldı. Alınan uzak ülkelerde reaya ile, müslümanlar, özellikle devlet yöneticileri arasında yeni yeni cizye anlaşmaları ya­pıldı, iran, Mısır, Kuzey Afrika, ispanya gibi ülkelerde kurulan islâm devletleri bu vergi usulünü sürdürdü; reaya ve müslüman halk ilişkilerini devrin ihtiyaçlarına göre dü­zenledi.
Anadolu, Selçuklular tarafından alındıktan sonra islâm devletlerinde uygulanan ver­gi usulü aşağı yukarı olduğu gibi benim­sendi. Reaya, vergisini ödediği sürece, bü­tün din ve dünya işlerinde bağımsız bıra­kıldı. Onların özel yaşayışlarına, öğretim ve eğitimlerine, ibadetlerine, gelenek ve göreneklerine dokunulmadı.

Osmanlı devletinde de, cizye usulü olduğu gibi bırakıldı. Yeni alman ülkelerde islâm di­nini kabul etmeyenler vergiye bağlanarak yerlerinde bırakıldı. Bunların mal, can ve mesken dokunulmazlıkları, inanç ve ibadet bağımsızlıkları devlet tarafından güven altı­na alındı. Osmanlı devletinin tebaası duru­munda olan reaya askere alınmıyordu. Re­aya ile müslümanlar arasında, hukuk yö­nünden ayrılık yoktu. Bütün ayrılık, reaya­dan alınan cizye idi. Osmanlı devletinde, zaman zaman, reayadan avarız akçesi de­nen özel bir vergi daha alınırdı, öşür, de­ğirmen vergisi, ağnam v.b. vergiler konu­sunda müslümanîarla reaya sınıfı eşit işlem görürdü. Reayadan alınan cizye, Halife Ömer devrinde olduğu gibi, edna (dü­şük), evsat (orta), ala (yüksek), diye üçe ayrılırdı.

Edna, yoksullardan, evsat, ma­lî durumu orta derecede olanlardan, ala ise zenginlerden alınırdı. Osmanlı dev­letinde, bazı padişahlar, zaman zaman bazı yeni vergiler koydular. Savaş sıra­sında, savaş giderlerinin, ordu masrafla­rının çoğalması üzerine Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman avarız akçesi toplamayı belli bir kurala bağladı­lar, önceleri geçici nitelikte olan bu vergi sonraları emlâk vergilerine eklenerek sabit bir vergi durumuna getirildi. Reayadan, yapım işlerinde çalıştırmak yoluyle yarar­lanıldığı gibi, Yeniçeri ocağına asker ye­tiştirmek amacıyle özel bir eğitim ve öğ­retimden geçirilmek üzere çocuklar da alınırdı. Ayrıca, bunlar arasından isteyerek sipahi olanlar, köprü yapımında çalıştırı­lanlar, ordunun ulaştırma işlerinde görev alanlar davardı.

Yeniçeri ocağına alman re­aya çocukları islâm dini kurallarına göre eğitim ve Öğretim görür; içlerinden yetenek­li olanlar devlet ve ordu görevlerinde en yüksek basamaklara kadar çıkarlardı. Ay­rıca kürekçilik, yol onarımı gibi işlerde çalışanlar vergi ödemekten kurtulur, gün­delik de alırlardı. Divanda saklanan reaya defterleri otuz yılda bir «tahrir» yapıla­rak tutulur, sonra hükümet merkezine gönderilirdi. Bir süre, Yavuz Sultan Selim, reayadan «peksimet bahası» olarak avarız akçesi topladı. Bunu toplarken de, vergi ö-demekle görevli kimselerin malî durumlarının göz önünde tutulmasını, ödeyemeye­cekleri bir miktarın toplanması yoluna gidilmemesini buyurdu.

Osmanlı devletinde, reayadan hizmeti görülenlere tımar veri­lir, bu tımarı kazanmak isteyenler sipahi yazılır, böylece vergiden kurtulurlardı. Yal­nız, reayadan olan herkes, istediği zaman sipahi olamaz, tımar alamazdı. Bu konuda uygulanan bazı kurallar vardı. Atadan, ba­badan devlete hizmeti geçmiş olanlar seçi­lirdi. Bu usul, vergi vermekten kurtulmak için, herkesin sipahi yazılması sonucu dev­let hazinesinin gelir kaynaklarından yok­sun kalmasını önlemek içindi. Kanunî Sul­tan Süleyman, özel bir kanunla reayadan alınması gereken vergileri sınıflandırdı. Sonra Ahmed I tarafından yeniden düzen­lenen ve uygulanan Reaya kanunu uzun zaman yürürlükte kaldı.
Osmanlı devleti­nin iç kurumlarında, yönetim düzeninde görülen sarsıntılar sonucu, reaya ile olan ilişkilerde de bazı aksaklıklar ortaya çıktı. Reayadan vergi toplamakla görevli kim­seler, bazen aşırı davranışlarda bulundu­lar; reayadan fazla vergi alma yoluna gi­derek, devletle reaya arasındaki bağların gevşemesine, birtakım geçimsizliklerin doğ­masına yol açtılar, özellikle Murad III devrinde içkilerden vergi alınma yoluna gidilince reaya, durumundan yakınmağa başladı. Çünkü Osmanlı devletinde, içki­yi yapan ve satanlar, daha çok reayadan olan gayri müslimlerdi.

Reaya, Murad III'ün içkiden ayrı bir vergi alınmamasını ve bunun cizyeye eklenmesini istedi. Bunun üzerine yeni bir kanunla reayaya uygulanan vergi, zenginden 45, orta du­rumda olanlardan 30, yoksullardan 15 ak­çe olarak düzenlendi. Bu yeni vergi, böl­gelerin durumuna göre de değişiyordu. Reayadan alınan bu cizye, sonraları bede­li askerî adını aldı. Tanzimat döneminde de reaya, eski durumunu korudu. Müslü­manlarla reaya arasındaki ayrılıklar devle­tin koyduğu bazı kanunlarla sürdürüldü. An­cak, İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra, rea­yadan da asker alınmağa başlandı.

Bunun sonucu olarak bedeli askerî adı verilen cizye de kaldırıldı. Reaya ile müslüman halk arasında ayrılık zaman zaman yumuşadı; bütün devlet dairelerinde, okullarda, askerlikte reayadan olanlarla müslümanlara eşit işlem yapılma gereği konuldu.

Fatih Sultan Mehmed tarafından, Osman­lı devleti sınırları içinde reayaya tanınan bütün haklar İkinci Meşrutiyete kadar sür­dü. Bu uzun dönem içinde reaya, din, eğitim, öğretim, ibadet ve geleneklerinde serbest bırakıldı. Osmanlı bilim kurumla­rının yanı sıra, reayanın da geliştirdiği özel öğretim ve eğitim kuruluşları vardı. Buralarda da deneysel bilimler alanında, özellikle tıp, kimya ve matematikten bir­çok bilgin araştırıcı yetişti.

Sanatlarda, özellikle mimarîde başarılı sanatçılar yetişti. Tanzimat'tan sonra açılan osmanlı öğretim kurumlarının çoğunda reaya çocukları, da­ha çok yabancı dil ve deneysel bilimlerle ilgili derslerde öğretmenlik görevlerine ge­tirildi. Bunlara elçiliklerde, saraylarda ter­cümanlık, yabancı devletler nezdinde elçi­lik görevleri verildi. Askerlik alanında yapılan yeniliklerde reayadan yetişen uz­manlardan da faydalanıldı. Reaya, baş­langıçtan beri kendisine tanınan hakla­ra dayanarak, Osmanlı devleti sınırla­rı içinde özel din okulları, öğretim ku­rumları, ibadethaneler açtı.

Tanzimat'tan sonra azınlıklar kendi dillerinde öğretim ve eğitim yapan, ilkokuldan liseye kadar, özel okullar açtılar. Bunlar arasında fransızca, ingilizce, almanca, italyanca, rumca, ibranîce, ermenice öğretim yapan özel okullar vardır. Reaya, devletle olan ilişkile­rinde, kamu düzeninde genel yasalara, din ve inançlarıyle ilgili konularda ise bağ­lı bulundukları din kurumlarının koyduğu özel kanunlara uymak zorundaydı. Tanzi­mat'tan sonra reayaya tanınan yeni haklar, İkinci Meşrutiyette genişletildi ve bu hak­lara yenileri eklendi. Bu yeni haklar, 1912'de reaya tarafından kötüye kullanıldı.
Osmanlı devletinin paylaşılmasını öngören bazı avrupa devletleri ve onların Türkiye'­deki temsilcileri, reayanın haksızlıklara uğ­radığını, haklarının avrupa devletlerince korunması gereğini ileri sürdüler. Bu se­beple Osmanlı devletinin iç işlerine karış­mağa başladılar. Birinci Dünya savaşın­da reaya, Osmanlı devleti içinde daha geniş ölçüde bölücü çalışmalara girişti; dev­letin genel düzenini sarsıcı, bölücü birta­kım haklar istedi.

Savaş yılları süresince de Osmanlılar aleyhinde çalıştı. İzmir ve is­tanbul illerinde, Karadeniz kıyılarında dev­letin bütünlüğünü yıkıcı eylemlere girişti. Reaya arasında bağımsızlık isteyenler, Osmanlı devleti toprakları üstünde, özellik­le Anadolu'da ayrı birer devlet kurmak için gizli gizli çalışanlar oldu. Birinci Dün­ya savaşından sonra Türkiye cumhuriyeti kurulunca (1923) Türkiye toprakları üzerin­de bulunan bütün insanlar, Türkiye Cum­huriyeti vatandaşı olarak kabul edildi.

Os­manlı imparatorluğunun baştan beri, kendi toprakları üstünde ayrı bir topluluk olarak koruduğu reaya ile müslümanlar arasındaki ayrılık ortadan kaldırıldı. Türkiye cumhu­riyeti uyrukluğunda olan bütün yurttaşlar kanun karşısında, vergi düzeninde, öğre­tim, eğitim ve din kurumlarında, askerlik alanında, adliye işlerinde eşitliğe kavuştu­ruldu; özel imtiyazlar ortadan kaldırıldı. (-> Bibliyo.) [M]

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAYNAL (Paul)

Tarih 24 Haziran 2009

RAYNAL (Paul), fransız tiyatro yazarı (Narbonne 1885). Le Maître de son Coeur (Kalbinin Efendisi) [1920], Au Soleil de l’İnstinct (İçgüdünün Güneşinde) [1932] gi­bi psikolojik dramlardan başka.

Birinci Dünya savaşının askerler ve siviller ara­sında yarattığı ahlâk meselelerini cesaretle ele alan oyunlar yazdı: Le Tombeau sous l’Arc de Triomphe (Zafer Anıtı’nın Altın­daki Mezar) [1924], La Francerie (1933), Le Materiel Humain (insan Malzemesi) [1948].
Eserleri, tartışmalara yol açtı. İki tarihî dramı vardır: Napoleon Unigue (Tek Napolyon) [1937],
A Souffert sous Ponce-Pilate (Pontius Pilatus Zamanında Acı Çek­ti) [1939]. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAYNAL (Paul) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAVZA

Tarih 24 Haziran 2009

RAVZA, Nil nehri yatağında bulunan bir ada. Nil nehrinin sağ sahilinden Haliç ad­lı dar bir kanalla ayrılır.

Abbasî halifesi Müstain zamanında (862-866) adanın güney­batı sahillerinde Nil nehrinin ölçülmesi için gerekli tesislerle (mikyas), donanma yapımı için bir tersane kuruldu. Ada tehlikeli zamanlarda, Babelyun kalesi ile adayı bağ­layan ve dubalardan meydana getirilen köprünün tahribiyle valiler ve hükümdar­lar için, emniyetli bir yer olarak kullanılır­dı. Nitekim Mısır’ın Araplar tarafından fethi sırasında Mısır valisi Mukavkas hür­riyetini sağlamak üzere Araplarla görüşmelerde bulunmak istediği zaman bu köp­rüyü tahrip ederek adaya sığındı.

Adanın bu özelliğinden dolayı Ahmed bin Tolun (835-884) bir kale yaptırdı. Eyyubî hüküm­darı Meliküssalih bu kaleyi daha da bü­yüttü. Ada asıl önemini, müstahkem bir mevki olarak Bahriye Memlûkları devrin­de kazandı. Memlûklar, adanın sahilleri boyunca surlar inşa ettiler, tahkimatını kuv­vetlendirdiler. Ayrıca hükümdarların otur­maları için zengin malikâneler, köşkler, bir cami ve medrese yapıldı. Osmanlılar da Ravza’ya gereken önemi verdiler. Selim I adayı emin bir oturma yeri olarak gördü. Mısır fethi tamamlanınca, mikyasın üzeri­ne bir kubbe ve onun üstüne de bir köşk yapıldı.

Mısır ileri gelenleri ve halkı Se­lim I’e orada biat ettiler. Mısır’daki Os­manlı valisi ve askerleri Kahire’de otur­mağa başladıklarından Ravza terk edildi. Zamanla istihkâmlar harap oldu, eski güzellik ve bakımı kalmadı. Ada, hırsız ve eşkıya için bir sığmak durumuna geldi. Bundan sonra Mehmed Ali Paşa devrine kadar ada ile fazla ilgilenen olmadı, ib­rahim Paşa Ravza’da büyük bahçeler yap­tırdı. Yeni binalar inşa ettirdi. Kahire’ye iki, Gize’ye bir köprü ile bağlandı. Ravza’­da meşhur bir nilölçer vardır. (M)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVZA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Ravenna muharebesi

Tarih 24 Haziran 2009

Ravenna muharebesi, ordusu germen im­paratorluğu ve Ferrara dükalığı birliklerinin katılmasıyle büyüyen Gaston de Foix ku­mandasında fransız ordusunun ispanya ve papalık askerlerinden meydana gelen ordu­ya karşı kazandığı zafer (11 nisan 1512).

Fransız ordusunun genç kumandanı bu sa­vaşta düşmanlarını yok etmeyi veya dağıt­mayı başardı, fakat savaş sırasında öldü. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Ravenna muharebesi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAVALPİNDİ

Tarih 24 Haziran 2009

RAVALPİNDİ Batı Pakistan’da (Pencap) şehir, Himalaya dağeteğinde İndus’un doğusunda; 404 300 nüf.

Pakistan ordu­sunun genel karargâh merkezi olan Raval-pindi, İndus ovasını Himalaya’ya bağlayan karayollarını ve kervan yollarını kontrol altında tutan çok önemli bir askerî şehir­dir. Sanayi büyük ölçüde gelişmektedir: demir-çelik fabrikası, makine yapımı, elektrik malzemesi, dokuma sanayii. Attok ile Cihlam bölgesini Ravalpindi’ye bağlayan pet­rol boruları, kimya sanayiinin kalkınmasını destekleyen bir petrol rafinerisini besler. Şehrin Keşmir ile ticareti canlıdır. Hava­alanı yakınında eski Taksila’nın yıkıntı­ları.

— Tar. Sikhî birlikleri, 1849′da Gucerat sa­vaşından sonra burada teslim oldu. Afga­nistan’ın bağımsızlık antlaşmasını İngiliz­ler 1919′da burada imzaladılar. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVALPİNDİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RATIB EFENDİ (Ebubekir)

Tarih 24 Haziran 2009

RATIB EFENDİ (Ebubekir), türk devlet adamı (Tosya 1747-Rodos 1798). Amedî odasına girdi.

Selim III’ün şehzadeliğinde ona yazı hocalığı yaptı. Selim III’ün Fran­sa kralıyle mektuplaşmasını sağladı. Ziştovi (bugün Sviştov) barışından sonra Avus­turya’ya elçi olarak gönderildi (1791). Avusturya’nın askerî, sosyal ve iktisadî ku­rumlarını inceleyerek görüşlerini padişaha bir sefaretname şeklinde sundu.
Viyana dönüşünden sonra reisülküttap oldu (1792). Fransa’dan uzman subaylar getirtti. Fransızların Mısır’a saldırısı üzerine Rodos’a sürüldü ve orada boğduruldu. (M)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATIB EFENDİ (Ebubekir) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RASTLANTI veya RASLANTI

Tarih 23 Haziran 2009

RASTLANTI veya RASLANTI i. (rastla­mak veya raslamak’tan rastla-n-tı veya ras-la-n-tî).

Yeni. Önceden kararlaştırılmamış olduğu halde karşılaşmak, rastlamak eylemi, karşılaşma; iki olayın aynı zamana düşme­si: Onlar aslında subayı değil, askerliği seviniyorlar. Hepsinin asker kaçağı olması rastlantı değil (Kemal Tahir). Esanl. tesa­düf. (M)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASTLANTI veya RASLANTI hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAŞİD TAHSİN Doktor

Tarih 23 Haziran 2009

RAŞİD TAHSİN Doktor, türk hekimi (?, 1870 – İstanbul 1936).

Askerî tıbbiyeyi he­kim yüzbaşı olarak bitirdi (1891). Berlin’de akıl ve sinir hastalıkları üstünde ihtisas yaptı. Dönüşünde Askerî tıbbiyeye öğretmen oldu. Miralaylığa kadar yükseldikten sonra emekliye ayrıldı. Darülfünunda 1932′ye ka­dar 39 yıl hocalık yaptı. Mesleğiyle ilgili bazı çalışmaları vardır. (M)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAŞİD TAHSİN Doktor hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAŞİD MEHMED

Tarih 23 Haziran 2009

RAŞİD MEHMED, türk tarihçisi ve şairi (istanbul, ?-ay.y. 1735).

Medrese öğrenimini bitirdikten (1693), sonra Hacıilyas medrese­sine tayin edildi (1704). Oradan Ambergazi medresesine (1711) ve sonra Halilpaşa med­resesine geçti. Sadrazam Ali Paşa tarafından vakanüvislikle görevlendirildi (1714), Ahmed III’ün tahta çıkışından sonra mey­dana gelen olayları yazmağa başladı.
Mora ve Varadin seferlerine vakanüvis olarak ka­tıldı. Nevşehirli Damat ibrahim Paşa ken­disinden Naima Tarihi’ni yazarının kaldığı yerden yazmasını istedi. Raşid efendi bu is­teğe uyarak 1723′e kadar meydana gelen olayları yazdı. Bayrampaşa, iki yıl sonra da Ayasofya medresesi müderrisliğine ta­yin edildi. Daha sonra Süleymaniye medre­sesi müderrisliğine getirildi ve bu göreve ek olarak haremeyn müfettişliği verildi (1723).
Aynı yıl Halep kadılığına tayin edildi. İran’a elçi olarak gönderildi. Rumeli beylerbeyi pa­yesi verildi (1728). Dönüşünde Zülâli Ha­san Efendinin yerine İstanbul kadılığına geldi (1729). Patrona Halil isyanından son­ra istanköy’e, sonra Bursa’ya, oradan da Limni adasına sürüldü (1731). Üç yıl sür­günde kaldıktan sonra hiç bir siyasî faa­liyete katılmamak şartıyle affedildi. Hekimoğlu Ali Paşanın sadrazamlığı sırasında Anadolu kazaskerliğine getirildi (1734) ve bu görevdeyken öldü.

Eserleri: Münşeat (Ne­sirler); Sıhhatâbâd (Sağlık Ülkesi); Divan; Vekayiname (Olaylar Kitabı). [-> Bibliyo.] (M)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAŞİD MEHMED hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANAVALONA III

Tarih 22 Haziran 2009

RANAVALONA III (1862 – Cezayir 1917), Madagaskar kraliçesi (1883 – 1897). Ranavalona II’nin kuzinidir.
Prens Ratrima’dan dul kalınca tahta çıktı (1883) ve daha ön­ceki iki kraliçeden dul kalmış olan başbakan Rainilaiarivony ile evlendi. Fransız donanmasının ablukasından sonra imzala­dığı antlaşma ile Diego-Suarez limanını ve dış siyasetinin yönetimini Fransa’ya bıraktı (17 aralık 1885). Antlaşmanın uygulanma­sında gösterilen kötüniyet, Fransa’nın 1895 seferine ve asker göndererek ülkede himaye idaresi kurmasına yol açtı (eylül). Himaye yönetiminin sömürge yönetimi haline getirilmesinden sonra çıkan ayaklanma üzerine Gallieni’nin tahttan indirdiği kraliçe (şubat 1897) önce Reunion’a, sonra da Cezayir’e sürüldü. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANAVALONA III hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAN (Nâzım Hikmet)

Tarih 22 Haziran 2009

RAN (Nâzım Hikmet), türk şairi (Selanik 1902-Moskova 1963). Matbuat Umum mü­dürlüğü ve Hamburg konsolosluğu yapmış olan Hikmet Nâzım Beyin oğlu, şair ve mevlevî Nâzım Paşanın torunu. Göztepe’de Taşmektep’te, bir süre Galatasaray lisesinde okudu.

Nişantaşı Numune mektebinden Heybeliada Bahriye mektebine geçti. Beş yıl sonra, hastalanınca okuldan ve asker­likten ayrıldı. Kurtuluş savaşı sırasında Anadolu’ya geçti (1920). Bir süre Bolu’da öğ­retmenlik yaptı. Sonra, İnebolu yoluyle Rusya’ya geçti. Moskova üniversitesinde sosyoloji ve ekonomi öğrenimi yaptı. 1928 Yılında Türkiye’ye döndü. 1931-1936 Yılları arasında çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. 1938 Yılında Harp okulunda komünizm propagandası yapmak suçuyla tutuklandı ve 28 yıl 4 ay hapse mahkûm oldu. 1950 Temmuzunda çıkan af kanunundan ya­rarlandı, hapisten çıktı. Resmî makamlar­dan habersiz olarak Türkiye’yi terk etti. Rusya’ya gitti.

Türkiye aleyhinde faaliyette bulunma gerekçesiyle 15 ağustos 1951 tarihli Resmî Gazete de türk vatandaşlığından çı­karıldığı ilân edildi. Polonya tabiiyetine girdi ve Borzecki soyadını aldı. Lehistan Mektubu adlı şiirinde dedelerinden birinin Polonya’dan geldiğini, onun da kendisi gibi ihtilâlci olduğunu ve bu dedesiyle övündü­ğünü anlatması bu olaya bağlanabilir. Bun­dan sonraki yılları Sofya, Varşova, Mos­kova’da geçti.

İlk şiirleri Alemdar gazetesinde Yarın der­gisinde ve Celâl Sahir Erozan’ın aylık şiir dergilerinde yayımlandı. Moskova’ya ilk gidişinden sonra yazdığı şiirlerde hece vez­nini, ölçülü, kafiyeli şiir tarzını bıraktı. Rusya’da sıkı bir komünist terbiyesi gören şair 19 Yaşım başlıklı şiirinde bu yıllarını anlatır ve «24 saatte 24 saat Lenin / 24 saat Marks, 24 saat Engels» sözleriyle kendisine öğretilen doktrinin niteliğini ve yoğunluğu­nu belirtir. Yine kendi deyimiyle «beyninin kıvrımlarına kadar materyalist» olan Nâzım, bu ilk gençlik yıllarında aldığı fikrî telkini, ömrü boyunca muhafaza etti. 1920′lerin Rusya’sında kendisini tamamıyle Komünist partisinin emrine verdi.

O sırada Rus Ko­münist partisi bütün sanatçıları, işçilere marksist-leninist dünya görüşünü telkin et­mek için seferber etmişti. Komünist şair­ler yazdıkları şiirleri fabrikalarda işçilere okuyorlardı. Nâzım Hikmet de bu yolda şiirler yazdı. İşçinin seviyesine ve zevkine hitap eden bu şiirler, çok hareketli ve gü­rültülü bir hitabet edası taşır. 1909′da orta­ya çıkan ve niteliği bakımından ihtilâlci olan fütürizm, Rusya’da Mayakovskiy tara­fından yüksek bir sanat seviyesine çıkarıl­mış bulunuyordu. Nâzım Hikmet onun ve diğer rus şairlerinin kendi dillerinde yap­tıklarını Türkçeye uyguladı. 1928 Yılında Türkiye’ye dönünce, şiirlerini 1938 yılma kadar Resimli Ay dergisinde yayımladı, birkaç şiir kitabı çıkardı. Nâzım’ın bu yıl­lara ait şiirleri şekil bakımından fütürist, muhteva bakımından ideolojiktir. Şair, fikirlerini ifade ederken bol bol fantastik hayallere de başvurur.
Sosyalizm ile sa­nayileşmeyi bir tutan Nâzım, makineyi yü­celtir ve insanı makineye uydurmağa çalışır. Trrrum trrrum trrrum trak tiki tak/Makinalaşmak istiyorum mısraları bu düşün­ceyi özetler. Nâzım’ın bu yıllarda yazdığı şiir­lerde sanayi sahasından alınma hayaller büyük bir yer tutar. Şiirlerden çoğuna me­kanik sesleri taklit eden bir gürültü hâkim­dir. Geniş türk okuyucusu komünizmi red­detmekle birlikte, şekil bakımından çok ye­ni, sanayileşme ideali ile kendi istek ve hayallerine cevap veren bu şiirleri sevmiş­tir. Nâzım’dan önce Tevfik Fikret, Mehmed Âkif ve Mehmed Emin, çağdaş medeniyeti öven, sosyal muhtevalı şiirler yazmışlardı.

Nâzım, türk edebiyatında esasen var olan bu akıma, fütürist bir şekil, marksist ve leninist bir muhteva verdi. Daha önce Ahmed Hâşim’in aruz ile denediği serbest müstezat tarzını heceye uyguladı. 1938′den başlayarak hapishanede, kalabalıktan uzak kalan ve kendine dönen Nâzım’ın şiirlerin­de ton, muhteva ve üslûp bakımından bü­yük bir değişiklik oldu. Daha önceki şiir­lerine hâkim olan ve makine gürültüsünü hatırlatan çok sesli ve çok hareketli üs­lûbun yerini yumuşak bir ifade tarzı, ideo­lojinin yerini şahsî günlük yaşantılar ve özlemler aldı. Nâzım Hikmet’in bu devreye ait şiirlerinde hapishane hayatının zarurî kıldığı hareketsizlik ve içe dönüş kadar, Orhan Veli ve arkadaşlarının ikinci Dünya savaşı yıllarında vücuda getirdikleri düz, sade, günlük yaşantı şiirlerinin de etkisi vardır. Şiirde ses ve benzetmeyi reddeden Orhan Veli, Nâzım’ın daha önceki şiirle­rinin başlıca özelliğini teşkil eden gürültülü retoriği öldürmüştür, denilebilir. 1950 Yı­lından sonra Nâzım Hikmet, Moskova’da tekrar komünist âlemin gürültülü ve gürül­tücü havasına daldı.

Türkiye’de Bursa ha­pishanesinde kazandığı lirik üslûbu kaybetti. Bu yıllarda A.B.D.’ye karşı dünya çapında ideolojik bir savaşa giren Sovyet Rusya, bü­yük şöhret kazanan Nâzım Hikmet’i dün­yanın çeşitli ülkelerine propagandacı olarak yolladı. Nâzım’ın 1951 yılından sonra yaz­mış olduğu şiirlerden çoğu Parti’nin emriy­le ve onun hoşuna gitmek için yazılmış propaganda şiirlerinden ibaret kaldı. 1960 Yılında Moskova’da yazdığı bir şiirde ken­disinin Rusya’ya ne kadar bağlı olduğunu belirtmek için «Lenin, diyorum da, Vladimir ilic Lenin, diyorum ve 40 yıldır onun peşince parti biletimle gidiyorum» demek ihtiyacını duyar. Nâzım, bu döneme ait faz­la ideolojik şiirleri yanında çeşitli ülkelere yaptığı yolculuk izlenimlerini ve Türkiye’­ye ait hatıralarını anlatan lirik şiirler de yazdı. Annesi bir ressam olan Nâzım’da kuvvetli bir görme ve gördüğünü kaydetme duygusu vardı.
Seyahat intihalarında Nâ­zım’ın bu kabiliyeti açıkça görülür. 1941 Yılında Bursa hapishanesinde yazdığı çok uzun Memleketimden İnsan Manzaraları adlı şiirlerinde hayatına ait hatıra ve inti­baları gerçeküstücü bir metotla anlatan Nâzım, hayatının son yıllarına ait şiirlerin­de de bu metoda başvurur. Bir bütün olarak ele alınacak olursa Nâ­zım Hikmet’in şiirleri, marksizm ideoloji­sinin emrinde olmakla beraber, şekil ve muhteva bakımından çok zengindir. Bu zen­ginlik basit ve basmakalıp olan ideolojik sistemden değil, şairin yaratma gücünden, dünyayı bütün duyu organlarıyle kavrama, hemen hemen her şeyi şiire sokma çaba­sından, gözlem ve tasvir kabiliyetinden ileri gelir. Türk ve dünya şiirinin bütün anlatım araçlarını kullanan Nâzım, bu zengin muh­tevayı ses, kafiye, kelime ve cümle oyunlarıyle çok değişik ve çarpıcı bir şekilde verir.

Nâzım Hikmet’in şiirlerinde mark­sizm ve materyalizm bir tür din haline gel­miştir. Bir şiirinde kendisinden bahsederken «tepeden tırnağa iman» sözlerini kullanır. «Hâfız-ı Kapital» olmak istediğini belirtir. Başka bir şiirinde tıpkı mistikler gibi Tan-rı’nm her yerde «toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve plastikte» tecelli ettiğini söyler. Onu dindar mistiklerden ayıran ta­raf, maddeyi reddedecek yerde ona tapmasıdır.

Şiir kitapları: 835 Satır (1929); Jokond ile Si-Ya-u (1929); Varan 3 (1930); 1+1 = 1 (1930); Sesini Kaybeden Şehir (1931); Benerci Kendini Niçin Öldürdü (1931);
Ge­ce Gelen Telgraf (1932); Taranta Babu’ya Mektuplar (1935); Portreler (1935); Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Des­tanı (1936); Saat 21-22 Şiirleri (1965); Kur­tuluş Savaşı Destanı (1965); Şu 1941 Yılın­da («Memleketimden insan Manzaralarının 3. kitabı) [1965]; Dört Hapishaneden (1966); Rubailer (1966); Yeni Şiirler (1966); Memle­ketimden insan Manzaraları (ilk bölüm) [1966]; Memleketimden İnsan Manzaraları (1966-1967); Kuvayı Milliye (1968).

Oyunla­rı: Kafatası (1932); Bir ölü Evi (veya Mer­humun Hanesi) [1932]; Unutulan Adam (1935); Ferhad ile Şirin (1965); Sabahat (1965); İnek (1965); Ocak Başında Yolcu (iki oyun birarada) [1966]; Yusuf ile Menofis (1967); Romanları: Kan Konuşmaz (1965); Yeşil Elmalar (yedi yazardan derleme) [1965]; Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim
(1967) ;
Fıkraları: İt Ürür, Kervan Yürür (Orhan Selim adiyle gazetelerde yazdığı ya­zılar) [1965]. Masal kitabı: Sevdalı Bulut (1968) . [M]

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAN (Nâzım Hikmet) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMPUR

Tarih 22 Haziran 2009

RAMPUR, Hindistan’da (Uttar Pradeş) şehir, Delhi’nin doğusunda; 135 600 nüf. Pamuk, kimyasal madde ve elektrik malze­mesi fabrikaları.
• Tarih. Hindistan’da müslüman hâkimi­yetinin kurulmasından sonra Rohilkhand’a göç eden Afganlılar ile Patanlar, bu­rada zamanla kuvvetlendiler. Kuzey Hin­distan’da XV. yy.ın ikinci yarısında Lûdilerin Şir Şahlar devrinde de Surların yö­netiminde hâkimiyet kurdular. Evrengzib’in ölümünden sonra dağılan Hint – Türk imparatorluğunun yerine birçok afgan ida­rî bölgesi kuruldu.
Bu sırada ünlü kuman­danları Davud Han idi. Onun evlâtlığı Ali Muhammed Han, ücretli askerleriyle kuv­vetini artırdı. Bir süre sonra da bağlı bu­lunduğu iran hükümdarı Nadir Şaha ver­gi ödememeğe başladı. Ali Muhammed’in kuvvetlenmesini kendisi için tehlikeli gören üz hâkimi Safder Ceng’in de kışkırttığı Nadir Şah, Rohilkhand üstüne yürüdü; Ali Muhammed esir alındı.

Bir süre sonra affedilerek ülkesine döndü (1748). ölümün­den sonra oğulları küçük oldukları için dev­letin yönetimi, Hafız Rahmet Han ile Dundi Han adlı iki kumandanın eline geç­ti. Onların zamanında çıkan karışıklıklar devletin durumunu sarstı. Rohilkhand’a saldıran (1771) Maratalara karşılık Üz nevvabı (vezir) Şücaüddevle’den yardım iste­yen Hafız Rahmet Han, bu yardıma karşılık ona 40 lak (4 milyon) rupi vermeyi kabul etti; fakat parayı ödemedi. Şücaüd-devle, Hindistan valisi ingiliz Warren Hastings’ten yardım alarak Rohillalar üstüne yürüdü ve onları yenerek, Rampur’u ele geçirdi. Bu savaşta Hafız Rahmet Han öl­dü. Rohillaların başına geçen Ali Muham­med Hanın oğlu Feyzullah Han, Şücaüd-devle ile yaptığı anlaşmaya göre Rampur ve öteki bölgeleri içine alan bir dirlik elde etti. Şücaüddevle’nin ölümünden (1775) sonra yerine oğlu Asavüddevle geldi. Rohilk­hand 1801′de ingilizlerin eline geçti. (M)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMPUR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMORİNO (Gerolamo)

Tarih 22 Haziran 2009

RAMORİNO (Gerolamo), italyan generali (Cenova 1792 – Torino 1849). 1807′de La Fleche askerî okulunu bitirdi. İmparator­luk devrinin bütün savaşlarına katıldı ve Waterloo’da albay rütbesiyle görev aldı. Daha sonra İtalya (1821) ve Polonya (1831) ayaklanmalarına katıldı; Mazzini ile birlik­te bir gizli dernek kurdu. 1848 ve 1849 sa­vaşlarına katıldı. Novara’dan sonra ihanetle suçlandı; bir harp divanı tarafından mah­kûm ve idam edildi. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMORİNO (Gerolamo) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMON BERENGUER IV

Tarih 22 Haziran 2009

RAMON BERENGUER IV (1115′e doğr.— Borgo San Dalmazzo, Piemonte 1162), Barcelona kontu (1131-1162), Aragon prensi (1137-1162) ve Provence’ın vasi kontu (1144-1162). Ramiro II’nin kızı Petronila de Ara­gon ile evlenerek (1137′den beri tasarlanan bu evlilik ancak 1151′de gerçekleşti) Ara­gon ile Katalonya’yı birleştirdi.
Ramiro II’nin çekilmesinden (1137) sonra, Aragon prensi unvanı ile Aragon kıratlığını yönetti ve rahip-kralın askerî tarikatlere tanıdığı kraliyet haklarını toprak bağışları yaparak geri aldı (1143). Castilla’lı Alfonso VII’yi Almeria fethinde (1147) destekleyerek Tortosa (1148) ve Lerida’yı (1149) geri aldı ve Katalan dağlarındaki son müslümanlan uzaklaştırdı (1154).

Kardeşi Berenguer Ra-mon’un ölümü (1144) üstüne Provence’ı Raimond Berenger II (1144-1162) adiyle ve Toulouse kontları ile Baux senyörlerinin (1142-1162) hak iddialarına karşı yeğeni Raimond Berenger III’ün vasisi olarak yö­netti, imparator Friedrich I Barbarossa’nın kontluk üstündeki metbuluğunu kabul etti, ama kontluğun ailesinde kalmasını şart koş­tu. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMON BERENGUER IV hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMEAU (Claude)

Tarih 22 Haziran 2009

RAMEAU (Claude), fransız orgcu, klavsenci ve besteci (Dijon 1690 – Autun 1761). Jean-Philippe Rameau’nun kardeşi. Baba­sından boşalan ve kısa bir süre kardeşinin görevlendirildiği Dijon’daki Notre-Dame ki­lisesi orgcüluğuna getirildi; asker olmak için Dijon’dan ayrıldı fakat orduda çok kalamadı. Dönüşünde Saint-Benigne ma­nastırının orgcusu oldu; bir müzik okulu kurdu ve 1738′e kadar bu kurumun ba­şında kaldı. Veliahtın doğuşu şerefine bes­telediği senfoni kaybolmuştur. Elde bulu­nan tek eseri, bas ses için yazdığı Buveur Amoureux (Âşık İçkici) adlı kısa kantat’tır. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMEAU (Claude) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMAZANOĞLU AHMED MUHTAR PA­ŞA

Tarih 20 Haziran 2009

RAMAZANOĞLU AHMED MUHTAR PA­ŞA, türk devlet adamı (öl. 1863). Defterdarlık Mektupçu kaleminde memurluğa baş­ladı. Feshane müdürlüğü, Meclisi Vâlâ üye­liği, serasker mektupçuluğu yaptı. Viyana elçisi oldu (1843). İki defa Tophane, üç defa Maliye nazırlığı yaptı. Hazinei Hassa nazırlığında da bulundu. (m)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMAZANOĞLU AHMED MUHTAR PA­ŞA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMAZAN bayramı

Tarih 20 Haziran 2009

RAMAZAN bayramı, müslümanlarm oruç ayı olan ramazanın bitiminde 3 gün kutla­nan bayram.
Ramazan bayramı, Hicretin ikinci yılın­dan sonra kutlanmağa başlandı. Bu bay­ramda yapılması gereken bütün törenler ve ibadetler (bayram namazı) Hz. Muhammed tarafından düzenlendi. İlk Rama­zan bayramiyle ilgili işlemler de onun ta­rafından yapıldı. Bayram, ramazan ayının son günü olan arefeden sonra başlar ve üç gün sürer. Bu süre içinde bütün resmî ku­rumlar tatile girer. Sabah ezanınından sonra bayram namazı kılınır. Bayram namazını yalnız erkekler kılar. Namazın bitmesiyle bayrama girilir.
Ramazan bayramının üç ay­rı özelliği vardır:
1. müslümanlar zekât gö­revini bu bayramda yerine getirir;
2. müslü­manlar arasında karşılıklı görüşme, barışma ve birbirini ziyaret etme ve hediyeleşme adettir;
3. müslümanlar bu bayramda, özel­likle bayram namazından sonra yakınlarının kabirlerini ziyaret ederler.
Ramazan bayra­mı oruç süresinin bitmesi dolayisiyle yapı­lan bir tören niteliğindedir. Bu bayramda, ziyaretçilere şeker sunmak töresi yerleşmiş bir gelenek olduğu için bayrama, Şeker bay­ramı da denir. Ramazan ayında olduğu gibi, Ramazan bayramında das yoksullara yardım etmek; hastaları, kimsesizleri, çocukları se­vindirmek; sadaka ve zekât vermek gerekli­dir. Bayramın önemli özelliklerinden biri de büyüklerin küçüklere hediyeler vermesi, hiç değilse bir mendil armağan ederek gönül al­masıdır. Yaş bakımından küçük olanların, büyükleri ziyaret etmeleri gereklidir. Rama­zan ayında geceleri aydınlatılan ibadet yer­leri, bayram süresince de aydınlatılır. Ra­mazanın son haftasında bayrama hazırlık olarak evler temizlenir, bayramlık elbiseler dikilir.
Anadolu köylerinde, Ramazan bayra­mında şenlikler düzenlenir; davul, zurna, ke­mence gibi yerli çalgılar çalınır, halk oyun­ları oynanır. Bazı yerlerde bayramda yoksul­lara yemek yedirilir. Şehirlerde, özellikle askerî birliklerin bulunduğu bölgelerde bay­ramın gelişi topla bildirilir; bayram günleri­nin belli saatlerinde (genellikle namaz va­kitleri) top atılır. Bayram yerlerinde ço­cuklar için salıncaklar, atlıkarıncalar v.b. eğlenceleriyle lunaparklar kurulur. Bazı Anadolu kasabalarında, halk tarafından ge­ce eğlenceleri, küçük fener alayları dü­zenlenir. Osmanlı imparatorluğunda, dev­let düzeni, islâm dini kurallarına dayan­dığı için Ramazan bayramı da resmî bir bayram olarak kutlanırdı. Geceleri fener alayları, şenlikler düzenlenir, geçit tören­leri yapılırdı. Devlet büyükleri rütbe sı­rasına göre padişahın huzuruna çıkar ve bayram tebriklerini bildirirlerdi. Cumhu­riyetin ilânından sonra (1923) Ramazan bayramı resmî bayramlar arasına sokulma­dı, ama bayram günleri resmî tatil olarak kabul edildi. Bir dinî bayram olarak kaldı. Bugün, şeriata göre yönetilen bazı islâm ül­kelerinde Ramazan bayramı devletin resmî bayramı olarak kutlanır. (M)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMAZAN bayramı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİF PASA Köse

Tarih 19 Haziran 2009

RAİF PASA Köse (Mehmed,— denir), türk devlet adamı (Girit 1836-Istanbul 1911). Girit meclis reisi İbrahim Edhem Efendinin oğlu.
Küçük yaşta İstanbul’a gelerek ilk öğrenimini Mektebi İrfan’da yaptı. Seras­kerlik dairesine kâtip oldu. Midhat Paşa Tuna valiliğine giderken onu evrak müdürü olarak götürdü. Midhat Paşa Bağdat vali­liğine getirilince Raif Efendi de vali mua­vini oldu. Midhat Paşanın sadrazamlığında Babıâli evrak müdürlüğüne getirildi. Ro­dos, Kıbrıs ve Beyrut mutasarrıflıklarında bulundu. Midhat Paşa, Abdülhamid II ta­rafından istanbul’dan uzaklaştırıldığı za­man Raif Efendi başkentte bırakıldı; padi­şah tarafından kendisine rütbe ve nişanlar verildi. Ticaret, ziraat ve nafıa nazırlığı
(1881) yaptı. Vezir rütbesiyle paşa oldu(1882) .

Adana, Musul ve Beyrut valiliklerin­de bulundu. Rüsumat eminliğine (1888), ikinci defa ticaret ve ziraat nazırlığına ge­tirildi (1889). ikinci defa rüsumat emini ol­du (1892). Halep valiliğine gönderilerek beş yıl bu görevde kaldı. Azledildi ve Halep’te sürgün kalması saray tarafından karar al­tına alındı; fakat bazı aracılarla bunu ön­ledi, İstanbul’a döndü. Bir süre sonra teç­hizatı askeriye nazırlığı, Şûrayı Devlet re­isliği ve üçüncü defa rüsumat eminliği yap­tı. Ayan üyesi seçildi; Şûrayı Devlet reisi oldu. (M)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİF PASA Köse hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAGIB PAŞA Koca

Tarih 18 Haziran 2009

RAGIB PAŞA Koca, türk devlet adamı ve şairi (istanbul 1699-ay.y. 1763). Defterhane kâtiplerinden Şevki Mustafa Efendinin oğlu. Medrese öğrenimi gördü, Defterhane kale­mine devam etti.
İran savaşları sırasında alınan toprakların deftere kaydı işi için Revan valisi Ârifî Paşanın mektupçusu oldu (1724). Tebriz seraskeri Köprülüzade Abdullah Pa­şa ile Hekimoğlu Ali Paşanın hizmetinde bulundu. Bir yıl Revan defterdarlığı yaptık­tan sonra, istanbul’a döndü (1729). Riyaset vekâleti payesiyle, Hemedan eyaletinin tı­mar ve zeametini yeniden düzenlemeğe gitti. 1730′da defterdarlık göreviyle Bağdat’a gön­derildi. İran savaşı sırasında Nadir Şah ile yapılan görüşmelere delege olarak katıldı. 1733′te Nadir Şah’ın Bağdat’ı kuşatmasından sonra, istanbul’a çağırılarak, maliye tezkireciliğine getirildi. Erzurum seraskeri Ahmed Paşanın yanına ordu defterdarı ve rei-sülküttap vekili olarak verildi (1736). Nadir Şah tarafından İstanbul’a gönderilen elçiler­le yapılacak görüşmelere katılmak üzere, İstanbul’a çağırıldı.

Cizye muhasebeciliğiyle görevlendirildi. Sadrazam mektupçuluğu ma­kamına yükseltilerek, Avusturya ve Rusya delegeleriyle yapılacak görüşmeler için roisülküttap Mustafa Efendinin başkanlığında­ki heyetle Nemirove’ye (Nemirov) gönderil­di. Belgrad seferi ve antlaşması (1739) sırala­rında büyük yararlığı görülen Ragıb Efen­di, 1741 şubatında reisülküttaplığa yüksel­tildi. 1744′te, vezirlik payesiyîe Mısır valiligine gönderildi. 5 Yıl kadar süren bu gö­revi sırasında, kölemen beylerini ortadan kaldırarak, ülkede bir süre güvenliği sağla­dı. 1748′de, kubbe vezirliği ve nişancılıkla İstanbul’a çağrıldı, daha yoldayken, kendi­sine aydın muhassılîığı, malikâne olarak ve­rildi. Sayda, Rıkka ve Halep valiliklerin­de bulundu. Şam valiliğine tayin edilmesin­den birkaç gün sonra, istanbul’a gelerek sadrazam oldu; kendisi için tehlikeli olabi­lecek kişileri İstanbul’dan uzaklaştırdı. Hayatının sonuna kadar sadrazamlıkta kal­dı. Ragıb Paşa, yabancı devletlere karşı başarılı bir barış siyaseti güttü.
Avusturya, Fransa ve Rusya’nın saldırılarına uğrayan Prusya kralı Friedrich II, Osmanlı devleti­nin askerî yardımını kazanmağa çalıştı. Fa­kat Ragıb Paşa, askerî anlaşma yerine bir ticaret antlaşması imzalamakla yetin­di (29 mart 1761). Bir yandan da, Avusturya’yı baskı altında tuttu. Ragıb Pa­şanın divan edebiyatı geleneğini sürdüren şiirleri, mensur yazıları, bilimsel makale­leri vardır. Çoğu gazel türünde olan şi­irleri tasavvuf ve felsefe konularını işler. Dili bazen ağır ve ağdalı, bazen kolay an­laşılır niteliktedir. Gazellerinde halk deyim­leri, atasözleri, özdeyişleri geniş yer tutar. Bazı beyit ve mısraları atasözleri arasına girdi. Şiirde, bazen divan edebiyatı geleneği dışına çıkarak, tasvir ve anlatımdan çok, anlama ve mantık kurallarına göre düşün­meye önem verir. Bilim konularını işleyen mensur yazılarının çoğu çağının anlayışına uygun olarak Arapçadır. Bazı yazıları dev­let işleriyle ilgilidir.
Eserleri: Telhisat (özetlemeler); Fethiye-i Belgrad (Belgrad’ın Alınışı); Münşeat (Mektuplar); Sefinetül-Ragıb (Ragıb’ın Gemisi); Dîvan. (-> Bibliyo.) [M]

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGIB PAŞA Koca hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAGIB PAŞA Ferik

Tarih 18 Haziran 2009

RAGIB PAŞA Ferik, türk bilgini (Kütahya, ? – İstanbul 1916). Harbiyeyi bitirdi. Askerî okullarda öğretmenlik yaptı. Eserleri: Miftah-ül-Hendese (Geometri Anahtarı); Cebri Âdi (Basit Cebir); Cebri Ala (Yüksek Ce­bir); ilmi Hey’et (Astronomi). [M]

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGIB PAŞA Ferik hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADİKALİZM

Tarih 17 Haziran 2009

RADİKALİZM i. (ing. radicalism’den). Si­yaset. Büyük Britanya’da ve bazı ülkelerde, geçmişteki kurumlardan tamamıyle kurtul­mak amacını güdenlerin düşünce tarzını ve öğretisini belirten terim. Bk. ansikl.
— Fels. Bilgi alanındaki çağrışımcılıkla ik­tisat ve siyaset alanındaki liberalizmi kay­naştıran felsefî, siyasî ve iktisadî öğretile­rin genel adı. (özellikle, Beutham, James ve J. Stuart Mili tarafından temsil edilir.)
— ansikl. Siyaset. • Büyük Britanya’da, «radikal» sıfatı whig’ler, sonra da onların yerini alan liberaller arasında en kararlı reformcuları belirtmek için kullanıldı. Te­rim, aralarında, kurulu düzene ve özellikle monarşi ile kiliseye karşı belirli bir düş­manlıktan başka hiç bir ortak yan bulunmayan çeşitli eğilimleri karşılar. İlk radi­kalizm, George III devrinde onun otoriter siyasetine tepki olarak Wilkes meselesi sı­rasında ortaya çıktı. Amerika savaşı pat­lak verince, ayaklanan kolonları tutan ra­dikaller Cartwright’ın çevresinde toplana­rak, bir parlamento reformunun gerekliliği üstünde ısrarla durmağa başladılar. Fran­sız devrimi, Paine’in yazılarıyle destekle­nen ve Fox tarafından hoşgörüyle izlenen yeni bir hareketin doğmasına yol açtı. Ar­tık sosyal kaygıları da yansıtan siyasî ta­lepler daha şiddetlendi ve hükümetin sert tepkilerine yol açtı (1795).

1815′ten sonra, Birleşik krallığın yeni şartlara ayak uyduramayışı yüzünden içine düştüğü buhran, ra­dikalizmi yeniden canlandırdı. Bentham’ın çırakları olan faydacı filozofların etkisi al­tında radikalizm yepyeni bir şekil aldı. Li­beral burjuvazinin ön saflarında bulunan radikaller, seçim reformu için canlabaşla çalıştılar ve sonunda istediklerini elde etti­ler (1832). Ama 1834 tarihli Yoksullar Hak­kındaki kanunun hazırlanmasına katılma­ları ve çartizme karşı çekimser davranışları onları halkın gözünden düşürdü. Radi­kalizm, 1867 seçim reformu sırasında, tek­rar ortaya çıktı ve bu tarihten itibaren halka gitgide daha çok dönük bir nitelik kazandı. Bundan dolayı, 1874 ile 1892′de Avam kamarasına seçilen tradeunions (sen­dika) üyeleri, kendilerini «radikal» olarak adlandırdılar.
Victoria çağı sonundaki bu radikalizmin sözcülüğünü J. Chamberlain yaptı ve emperyalist «mesihçilik» manisiy­le modası geçmiş sayılan iktisadî libera­lizme karşı duyduğu küçümsemeyi bu akı­ma aşıladı. Bir yandan siyasî reformların tamamlanması, öte yandan bir sosyalist partinin kurulması, XX. yy. başlarında radikalizmin ortadan kalkmasına yol açtı.

• Birleşik Amerika’da, radikalizm terimi, çeşitli siyasî aşırılıkları belirtmek için kul­lanıldı: böylece köleleri hürriyete kavuş­turma işinde Lincoln’u pek ılımlı bularak köklü tedbirler yoluyle «Güneyin yeniden kurulması» amacını güden ve köleliğin kal­dırılmasından yana olan Blaine, Stevens, Sumner gibi kimselere (bunlar kuzeydoğu sanayicilerinin temsilcileriydi) ve kuzeydo­ğu kapitalizmine karşı çıkan tarımsal ve sosyal reform taraftarlarının hepsine «ra­dikal» dendi.

• isviçre’de, katolik kilisesinin siyaset ala­nında ağır basmak istemesine karşı çıkan Radikal parti, 1830′dan sonra gelişti; mer­keziyetçiliğe yönelen 1848 ve 1874 Anaya­sa reformlarının hazırlanmasına yardımcı cldu ve Millî mecliste çok uzun bir süre mutlak çoğunluğu elinde tuttu.

• Fransa’da, «radikal» sözü Louis Philippe zamanında ortaya çıktı ve Ledru-Rollin’in çevresinde toplanan cumhuriyetçileri (1834) belirtmek için kullanıldı. Radikal hareketin başlıca hedefi, Fransız devrimi mirasını tam anlamıyle geliştirmek, laikliği ve kişi haklarını garantileyen bir demokratik cum­huriyet kurmak ve sosyalist tipte bir plan­lamayı gerçekleştirmekti. Sivrilmiş kişiler (Gambetta, Clemenceau, Pelletan), bu akım çevresinde toplanarak, parlamento grupları meydana getirdiler.

ilk tutarlı radikal kabine ancak birkaç ay (1895-1896) dayanabildi. Dreyfus olayının yarattığı kargaşalık ve çeşitli cumhuriyetçi ve radikal kişilerin yeniden gruplaşması, Radikal Cumhuriyetçi ve Radikal Sosyalist partinin kurulmasına yol açtı. Bu teşkilât daha çok, Radikal parti olarak tanındı (1901). Bu tarihten Birinci Dünya savaşına kadar Radikal parti ülkenin en önemli partisiydi. 1902 ile 1914 arasında çeşitli hü­kümetlerin yönetimini üstüne aldı.

Sosyalist parti yüzünden işçi sınıfının des­teğini kaybeden Radikal parti, gitgide «orta»ya kaydı. Partinin getirdiği başlıca ye­nilikler laik bir öğretimin gerçekleştirilme­si ve devletle kilisenin birbirinden ayrılması olmuştu (1905). Birinci Dünya savaşından sonra sola doğru bir dönüş yapan Radi­kal parti, çeşitli koalisyonların vaz geçil­mez bir unsuru haline geldi.
Sol kanatları yönetememesi üzerine (1924-1926), 1932′den sonra yeniden teşkilâtlan­dırılan ve Halk cephesinin sağ kanadını meydana getiren parti (1936-1938) ılımlı­larla birlikte hükümette tekrar görev al­mayı başardı (1938-1940). Vichy rejimi sı­rasında bölünen radikaller, III. Cumhuriyetin kurumlarına bağlı olduklarını açıkla­dılar; ama kamuoyu 1940 bozgununun sorumluluğunu III. Cumhuriyete yüklediği için 1945 seçimlerinde büyük kayıplara uğradı­lar. Ortanın solundaki partilerle bağlarını yeniden kuran radikal parti, 1948′den iti­baren «üçüncü kuvvet» haline geldi ve ki­liseye karşı takındığı sert tavırdan vaz geçmek zorunda kaldı. Partiyi ılımlı bir yönetim altında (E. Faure) ya da solcu bir doğrultuda (Mendes – France) gençleştirme hareketi başarısızlıkla sonuçlandı. General de Gaulle’ün başa geçmesiyle bir kere da­ha bölünen parti, F. Gaillard ve M. Faure gibi radikalizmin liberal yanma daha çok bağlı olan kişilerin eline geçti.
• ispanya’da, liberalizmin belirmesiyle, ra­dikalizme benzeyen görüşler de ortaya çık­mıştı. Ama «radikal» teriminin tam anla­mıyle belli gruplara verilmesi ancak 1868 ile 1874 arası dönemde gerçekleşti. XIX. yy.ın ortalarından itibaren, Demokrat par­tinin ortaya çıkmasıyle, radikalizmin hedefleri (demokratik kurumlara bağlılık, kişisel hürriyetlerin garanti altına alınma­sı, genel seçim, cumhuriyetçi formüllerin ortaya konması, sosyalist tipte bir plan­lamanın gerçekleştirilmesi) bizzat bu parti ve ilericilerin sol kanatları tarafından sa­vunuldu.
1868 Devrimiyle bu terim, ispanyol siyasî hayatına yerleşti ve Prim tarafından, kraliyetçi demokratları tanımlamak için kul­lanıldı. Ama bir radikal parti ancak Amadeo I’in krallığı sırasında kurulabildi. 1872 Seçimlerinden önce, Ruiz Zorrilla, Radikal (veya Demokrat Radikal) partiyi, kendi taraftarlarını ve eski demokratları biraraya getirerek kurdu. Eski demokratlar arasın­da Marcos ve Rivero gibi gişiler vardı. Bun­lar cumhuriyetçi görüşleri savunuyorlardı. Ağustos 1872 seçimleri sonucunda radikal­ler ezici bir çoğunluk sağladılar ve Martos’un liderliğinde, parlamento mücadelele­rine etkili bir biçimde katıldılar. Daha son­ra cumhuriyetçi rejimden yavaş yavaş ayrılarak muhafazakâr güçlerle aynı paralele geldiler. Ama XIX. yy. sonlarından itiba­ren, yeniden toparlanmağa çalıştılar.
L”erroux’nun kişiliğine sıkı sıkıya bağlı bir radikal partinin kurulması ancak 1908′de mümkün oldu. Onun yönetimi altında, Ra­dikal parti, küçük burjuvalarla bir kısım proletarya tarafından desteklendi. Daha sonra, halk kütlelerinin gözünden düştü ve radikaller, işçi sınıfını etkileri altı­na, alma niyetinden vaz geçerek kütlele­ri etkilemeyen fesatçı ve tertipçi bir si­yaset güttüler. Siyasetlerini, kişi hürriyet­lerinin savunulması, devletin kiliseden ay­rılması, laik eğitim sisteminin gerçekleş­tirilmesi, küçük toprak sahiplerinin ve şehirde yaşayan orta sınıfı savunacak ted­birlerin alınması gibi ilkelere dayandır­mışlardı. Diktatörlük sırasında, parti çe­şitli başkaldırma teşebbüslerine katıldı ve San Sebastian antlaşmasının imzalanma­sında önemli bir rol oynadı. 1929′da, Ra­dikal Sosyalist partinin kurulmasıyle, Ra­dikal parti içinde bir bölünme oldu. Ra­dikaller haziran 1931 seçimlerinde büyük başarı elde ettiler ve sosyalistlerden sonra ikinci önemli parti durumuna geçtiler.
Sosyalistlerle solcu cumhuriyetçiler birleşe­rek Sol bloku meydana getirdikleri zaman Lerroux ve partisi sağa doğru keskin bir dönüş yaptı. 1933 Seçimlerinde Radikal parti çoğunluğu sağladı ve 1933 ile 1935 arasında hükümetin başına geçti. Lerroux ile radikaller, gittikçe daha gerici bir tutumu benimsediler (toprak karşı reformu, kilise siyaseti, seçim sistemini yeni baştan düzenlemeğe teşebbüs) ve bundan ötürü partinin prestijini kaybetmesine sebep ol­dular. Parti de bu yüzden yıkıldı. Bu yıkılış, karaborsa ve Nombela skandallarının ortaya çıkmasıyle kesinleşti. Çün­kü bunlara karışmış kimselerin çoğun­luğu, Radikal partinin ilerigelenleriydi. Martinez Barrio yönetiminde partiden ay­rılan bir grup bu kargaşalıktan sıyrılabilmiş, şubat 1936 seçimlerinde, «Union Republicana» (Cumhuriyetçi birlik) adı altın­da 39 milletvekili çıkarmıştı. Bu olaylar sonunda Radikal parti fiilen ortadan kalk­mış oldu.
• Latin Amerika’da radikalizm taraftarı siyasî toplulukların teşkilâtlandırılması, XX.yy.ın sonuna rastlar ve liberalizmin muhafazakâr eğilimlerine tepki olarak ken­dini gösterir.
Şili Radikal partisi, 1888′de bu ad altında teşkilâtlandırıldı. Bu parti, 1857′de muhafa­zakârlarla birleşmeye karşı olan liberal bir grubun bölünmesinden doğmuş ve art arda gelen liberal koalisyonların bir unsuru ol­muştu. Alessandri’nin sağcı siyaseti (1920-1924) ve daha da solda yer alarak orta sı­nıfın desteğini kazanan teşkilâtların (De­mokrat parti) ortaya çıkması, radikallerin siyasetlerinde bir dönüş yapmalarına yol açtı. Böylece radikaller, işçi partilerinin halk cephesi çizgisine yaklaşmışlardı. Bu siyaset, Aguirre Cerda’yı cumhurbaşkanlı­ğına getirdi. Fakat partinin yeni siyaseti sağ kanat tarafından hiç bir şekilde kabul edilmemişti. Bu durum 1941′de, iktidarın sağ kanat adayı Juan Antonio Rios’a geç­mesine yol açtı. Rios’un cumhurbaşkanlığın­dan itibaren ve özellikle halefi Gonzales Videla (o da radikal bir sağcıydı) devrinde (1946-1951) halk cephesi rejimi yozlaşarak yeni muhafazakâr bir tutum benimsedi ve Amerika’nın desteklediği soğuk harp siya­setinden yana çıktı. Ama sonunda halk cephesi parçalandı ve cepheyi meydana ge­tiren partiler kanun dışı ilân edildi. Şili radikalizmi bundan sonra kendini bir merkez gruplaşması olarak tanıtmak istedi. Ama başarılı olamadı. Halk üstündeki et­kisini yavaş yavaş kaybederek sonunda fır­satçı bir siyaset takip etti. Bundan ötürü, 1964′te Frei’nin Hıristiyan-Demokrat partisi­ni, 1970′te de Allende’nin Sosyalist partisini destekledi. Arjantin’deki Medenî Radikal birlik, 1891′de kuruldu ve 1916′da Yrigoyen’in seçilmesiyle iktidarı ele geçirdi.

İleri sürdüğü siyasî reform programı saye­sinde halk kitlelerinin desteğini kazandı. Partinin tutarlı olmayan yapısı, yani bir yandan Buenos Aires orta sınıfının etkisi, öte yandan oligarşik grup liderlerinin ha­kimiyetindeki bir kadro tarafından yönetil­mesi, Yrigoyen’in arjantin siyasî bünyesinde gerçek bir değişiklik yapabilmesini en­gelledi. Buna karşılık, radikalizmin muha­fazakâr tabanı, 1919′daki «kanlı hafta» ve patagonyalı rençberlerin 1921′deki grevi gi­bi olaylar dolayısıyle kendini açığa vur­muş ve ağır bastırma tedbirlerinin alınma­sına yol açmıştı. Alvear’ın cumhurbaşkan­lığı sırasında, kişileri putlaştırmağa karşı olanlar, oligarşiye daha yakın kanatları biraraya topladı. Bundan kuvvet alan grup, Yrigoyen’den ayrıldı ve onu aşırı demago­jiyle suçladı. Bu ayrılmadan en fazla Yrigoyen faydalandı; 1928 seçimlerinde kendini tam bir halk taraftarı olarak ileri sürdü ve adaylığını koydu.
Ancak, 1930′daki askerî darbe Yrigoyen ta­raftarlarının bu sola dönüşlerini boşa çı­kardı. Bir süre taraf tutmayan yrigoyen’ciler (1930-1934 arası) parlamento muhale­fet grubu olarak yeni rejime katılma ka­rarı aldılar. Peron devrinde, radikalizm et­kisini daha da kaybetti. Yeni bölünmeler ortaya çıktı. Halkçı radikallerle görünürde daha solda olan uzlaşmaz radikaller birbi­rinden ayrıldı.
Bunlardan ikinci grup Frondizi vasıtasıyle peron’cu kütleleri kendine çekmeğe çalış­tı. Bu arada sanayi burjuvazisiyle A.B.D. kapitalizminin desteğini kazanmayı da amaç edindi. Frondizi, 1963′te, uzlaşmaz radikalizmi terk ederek Movimiento de ingegracion y Desarrollo’yu (Birleşme ve Ge­lişme Hareketi) kurdu. (ML)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİKALİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADETZKY VON RADETZ (Joseph, — kontu)

Tarih 17 Haziran 2009

RADETZKY VON RADETZ (Joseph, — kontu), avusturyalı feldmareşal (Trzebnitz, Bohemya 1766 – Milano 1858). 1784>te im­paratorluk ordusuna girdi.

Türklere (1788-1789) ve Fransızlara karşı (1792-1815) sa­vaştı, italya’daki Avusturya işgal ordusunun başkumandanı oldu (1831), 1848′de italyan ihtilâlini bastırdı. Bir ayak­lanma sonunda Milano’dan atıldı, fakat birkaç ay sonra, muzaffer olarak aynı şeh­re döndü. Sardinyalıları Custozza (1848) ve Novara’da (1849) yenilgiye uğrattı. Meslek hayatını Lombardia-Venedik krallığı genel valisi ve askerî kumandanı olarak tamam­ladı. Brescia, Venedik ve Milano ayaklanmalarını bastırdı. 1850′de Prusya ile Avusturya arasında çıkmak üzere olan sa­vaşı önlemek için aracılık yaptı. 1857′de emekliye ayrıldı. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADETZKY VON RADETZ (Joseph, — kontu) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADAR

Tarih 17 Haziran 2009

RADAR i. (ing. RAdİO Detection And Ranging’in kısaltması). Elektron. Radyoelek­trik dalgalarının bir engel üzerine çarpıp geri dönmesiyle o engelin konumunu ve uzaklığını belirleyen cihaz.
(Bk. ANSiKL.) || Gözetleme radarı, hava savunması için ka­raya yerleştirilmiş radar.
(Bk. ANSiKL.) || Topçu veya atış radarı, elektronik bir hesaplayıcı ile birleşmiş olan ve topçu atışlarını düzenlemeğe yarayan radar. Bk. AN­SiKL,

— ANSiKL. • Tarihçe. Radar’ın ilkesini daha 1911′de amerikalı Hugo Gernsback Ralph 124 C 41 + adlı romanında anlatmıştı. 1928′de Pierre David, uçakların yerini bul­mak için bir elektromagnetik sistem, pro­jesi hazırladı ve bunu 1934′te Bourget’de başarıyle uyguladı. Bu âletler, 5 000 m yük­seltiye kadar geçen bütün uçakları haber veriyordu. Başka bir fransız araştırmacısı, Maurice Ponte, 1930′da çok yüksek fre­kansta kuvvetli elektrik titreşimleri yayın­layan ve çok kısa dalga üreten, radarın ana parçası magnetron’u buldu.

Henri Gutton ile işbirliği yaparak, elektromagnetik deteksiyon cihazlarını geliştirdi; bu âletler­den biri, 1935′te, bir engelin yaklaştığını bildirerek çarpışmayı önlemek için Normandie gemisine yerleştirildi, İkinci Dünya savaşı başında Watson – Watt yönetiminde ingiliz teknisyenleri, radar tekniğini daha geliştirerek düşman uçaklarını tespit etme amacı güden birçok istasyon kurdular. Bu merkezler, İngiltere muharebesinde kesin bir rol oynadı. Savaştan sonra radar, de­nizcilik ve havacılık alanlarında yaygın­laştı.
• Tasvir. Radar, çok dar ve çok kısa sü­reli bir demet halinde yayınlanan radyo­elektrik dalgaların engele çarptıktan son­ra yansıyarak vericiye dönmesi ilkesine da­yanır. Dalgaların gidiş geliş süresinin (ışık hızıyle) bilinmesi, engelin uzaklığını hesap­lamak imkânı verir. Engelin yönü, dalga­ların yayınlanmasına ve alınmasına yara­yan antenin o andaki konumuyle anlaşılır. Bu cihaz, yön verilebilen ortak antenli bir alıcı ile bir verici ve genellikle katodik bir osiloskoptan meydana gelen ve sonuçları veren bir göstergeden başka bir şey değil­dir. İlk radarlar metre cinsinden dalgalar üstünden çalışırdı; sonra desimetre cinsin­den dalgalara geçildi, şimdi ise çoğu za­man santimetre cinsinden dalgalar kulla­nılır. Dalgalar ne kadar kısa olursa dar bir demet haline getirilmesi o derece kolay­laşır ve dar bir yansıtma yüzü olan küçük engellerin bulunmasına daha elverişli olur. Dalgalar, çok kısa zamanlı (mikrosaniye-nin kesri) ve yüksek güçlü (birçok megawat) empülsiyonlar halinde yayınlanır. Yön verici bir anten (parabcloyit reflektör) dal­gaları engele doğru gönderir. Aynı za­manda empülsiyon osiloskopun zaman ayarını, yani katot ışınının çıkışını sağlar, özel bir düzenek kısa’süreli yayın sırasında alı­cının duyarlığını minimuma indirir; bunun amacı, aşırı bir enerji yüklenmesinden âle­ti korumaktır.

Engelden yansıyan dalgalar antene geldiği zaman alıcı, bu dalgaları maksimum duyarlıkla alır ve osiloskop ek­ranı üzerinde spotun sapması veya parlak­lığın artışı şeklinde görülür. Ekranda taramayı başlatan yayın anı ile yankının alın­ma anı arasında spotun katettiği yol, en­gelin uzaklığını gösterir. Yansıyan dalgayı alan antenin yönü engelin doğrultusunu verir. Gözetleme radarlarında, ufkun bütün azimutlarını tarayan dönel antenler veya büyük açılı antenler kullanılır.

Eğer katodik tüpün taraması kutupsal ko­ordinatlara göre oluyorsa, spotun art ar­da çizdiği yarıçaplar antenle aynı açı al­tında yöneldiğinden, ekran üzerinde, mer­kezde bulunan bir gözlemcinin görebileceği bütün engeller ortaya çıkar. Ekran merke­zine göre uzaklıklar, engelin radara olan gerçek uzaklığına tekabül eder. Bu tür ci­hazlar havaalanlarında kullanılır.

• Bellibaşlı kullanımları: Radarlar en ke­sif siste bile gemilerin çarpışmalarını ön­ler, doğrudan doğruya görüş olmadan, li­man ve dar kanalların girişlerinde ma­nevra yapma imkânı verir.
Radarlar aynı zamanda hava trafiğinin kont­rol ve düzenlenmesinde kullanılan başlıca araçtır. Havaalanına yerleştirilen radarlar uçakları belli bir arazide yüzlerce kilomet­re uzaklıklara kadar (bölgesel kontrol) ini­şe geçerken veya kalkerken (yaklaşma kont­rolü) kontrol eder. Radarların düz hat ola­rak ulaşabileceği yayın alanı çok büyük­tür. Ay’ın ve sonra da Mars gezegeninin incelenmesinde başarıyle kullanıldı. Ancak bunun için, yayımda çok yüksek bir güç, zayıf yankıları alışta da büyük bir duyarlık gerekmiştir.

• Askerî uygulamalar. Radarın hava sa­vunmasında kullanılması ikinci Dünya sa­vaşında başladı. Bombardıman uçaklarının gittikçe artan hızı karşısında, alarm ver­mede geç kalmıyor ve hava savunması et­kisini kaybediyordu; düşman uçakları sesle veya gözle keşfedildiği zaman genellikle iş işten geçmiş oluyor ve avcı uçakları an­cak bombardıman bittikten sonra müdaha­le edebiliyordu. Havada düşman uçakları­nı zamanında avlayabilmek için daha ke­sin ve uzaktayken keşfetmek gerekti. İngil­tere’de radar adını alan elektromagnetik deteksiyonun, 1939-1940 arasında alarm süre­sini kısaltmada büyük yardımı oldu. Ra­darın, hava şartları ne olursa olsun daha iyi ve daha uzağı görebilmesi yüzünden eski hava gözetleme sistemleri çok değiş­ti. Radarın gelişmesinde, askerî uygula­maların büyük payı olmuştur. Radara bü­yük bir hassasiyet sağlayan santimetre cin­sinden dalgaların 1942′de bulunması, 1943′te Almanların Atlantik’teki denizaltı hü­cumunu Sonuçsuz bıraktı; çünkü peris­kop ve snorkeller artık görülebiliyordu.
Aynı dalga demetinin yankısındaki frekans farkının (Doppler-Fizeau etkisi) ölçülme­si sonucunda hareket eden bir cismin hızını tespit etme imkânı bulundu ve 1944′te V1′lere karşı başarılı bir savunma yapılabildi. Daha sonraları da, radar füzeleri hazırla­nabildi ve radar dalgalarını bozan parazit yayınlarını önleme imkânı bulundu. Ra­darın gelişmesi o kadar geniş imkânlar sağ­ladı ki, her belirli iş için ayrı bir radar tipi yapmak gerekti. Havacılıkta ana radar uzayın bir bölgesinin gerçek ve tam gö­rüntüsünü verir, buna karşılık sekonder radar, ekranı üzerinde, İFF kumandalı (ingiliz İ.F.F. sistemi: İdentification Friend or Foe) uçakları gösterir ve böylece dost uçaklar izlenip ayırt edilebilir. Ayrı­ca askerî havacılık da, kendi ihtiyaçları için çeşitli tipte radarlar kullanır; yaklaş­tırıcı radarlar, inişi kolaylaştırmak için kul­lanılır; uçuş, bombardıman ve atış radar­ları, ister yerde, ister uçaklarda olsun mü­rettebata görmeden ve büyük bir kesinlikle görevlerini yerine getirme imkânı sağlar. Güdümlü mermi alanındaki bütün buluş­lar bu yeni tekniğin gelişmesine dayanır. Kara ordusuna radar, yer gözetleme ve topçu radarlarının yapımıyle girmiştir; 1962′de yer gözetleme radarları, 30 ile 40 km ara­sında, hareketli engelleri (taşıt, insan top­luluğu) tespit etme imkânı vermiştir.
Topçu radarları (tip AN/MPQ 10 veya Cotal) düşman topçusunun yerini tespit eder ve kendi topçusunun mermi yörüngelerini iz­leyerek atışları düzenler. Bununla birlikte, radarlar ancak 20°’lik bir atış açısından sonra etkili olabildiği için, daha çok mer­minin yükseliş yörüngesini tespit ederek havan toplarının mevzilerini bulmada kul­lanılır. Uçaksavar topçu radarları, hedefi, sürekli olarak nişangâhta tutup izler ve top­çuya yalnız mermi sürüp ateşleme görevi kalır.

Radarın başarısı sürekli çalışmasına (her mevsimde gece ve gündüz) ve teorik. ola­rak etkili olduğu alanın sonsuzluğuna da­yanır. Bununla birlikte bugüne kadar ra­darın engelleri aşmasına, yani dolaysız gö­rüşten kurtulmasına imkân bulunamadığı için, radarın burada kullanım alanı çok dar­dır ve alçaktan uçan uçaklara karşı etkisi yoktur. Meselâ 1961′de bir amerikan F 104 avcı uçağı radarlar tarafından görülmeden Amerika’yı boydan boya geçebilmiştir. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADAR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RACA

Tarih 17 Haziran 2009

RACA i. (sanskritçe k.). Kral. (Veda gele­neğine göre, soylu bir kişi ya da tam bir kshatriya’dır ve racasuya âyininde kutsandı. Askerî ve dinî önderdir. Dinî kişiliği dolayısıyle tanrıların kralı İndra’nın eşiti veya cisimleşmiş karşılığı sayılır.
Tahta seçilmiş veya tahtın vârisi olarak adaletin yönetici-sidir.) || Moğol imparatorlarına bağımlı hükümdar. || Delhi hükümdarlarına bağımlı, tımar sahibi müslüman. || İngiliz işgali altın­daki Hindistan’ın krala bağımlı büyük de­rebeyi. Bk. MİHRACE. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RABİA

Tarih 17 Haziran 2009

RABİA sıf. (râbit’den rabKa). Esk. Dör­düncü.
♦ İ. Esk. Salisenin altmışta biri: Devrinin en mühim saatçisi. Hattâ Graham’dan ev­vel rabia hesaplarını bulmuş diyorlar (A. H. Tanpınar). || Kadın adı.
— Teşk, tar. Tanzimattan sonraki sivil rüt­belerden yukarıdan aşağıya dördüncüsü.
— ANSİKL. Teşk. tar. Rabia, «dördüncü rütbe» anlamma gelir ve «rabia rütbesi» şeklinde kullanılıp söylenirdi. Hâmise rüt­besinden büyük, saliseden küçüktü. Askerî rütbelerden yüzbaşının karşılığıydı, öteki rütbelerle birlikte ihdas edildi. Sonradan me­muriyetle ilgisi kaldırılarak yalnız rütbe olarak verilmeğe başlandı; özel nişanı da sahiplerinden geri alındı (1851). Bu rütbe­den olanlar resmî günlerde özel, sırmalı bir elbise giyer, kılıç takarlardı. Ancak, protokola girmezlerdi. Kendileri için «fütüvvetlû» lakabı kullanılır, okumuşlarına «efen­di», okumamışlarına «ağa» diye hitap edi­lirdi. İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra öteki rütbelerle birlikte rabia da kaldırıldı. (M)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RABAT

Tarih 17 Haziran 2009

RABAT, Fas’ta şehir, ülkenin idarî baş­kenti, Atlas okyanusu kıyısında, Bu Regreg’in ağzının sol kıyısında, Sale’nin karşı­sında 227 500 nüf. Bir tepenin eteğinde uza­nan eski şehirde bugün halkın ancak üçte biri yaşar. Yeni şehir, güneybatıya doğru ge­lişmiştir. «Yeni şehrin» yeni semtleri ve Habbu, Akkari, Yakup el-Mansur «siteleri» ile gecekondu semtleri nüfusun büyük kıs­mını toplar.
—Rabat ili, vad Sebu’nun al­çak ovalarında ve Meseta’nın bir kısmında uzanır; 1 156 000 nüf.
— Tar. Muvahhidler hanedanı kurucusu Abdülmümin tarafından kuruldu (1150). Abdülmümin İspanya’ya cihada gidecek ordu­ları için burada bir ordugâh kurdu ve şehri daha da geliştirerek Mehdiye adını verdi. Kendisi ispanya’ya hareket etmeğe hazır­landığı sırada burada öldü. Bu hanedandanx Yakup el-Mansur zamanında şehir büyüdü. 1195′te Alarcos’ta Castilla kralı Alfons VlII’e karşı kazandıkları zaferin hatırasına bu şehre Ribatülfeth adı verildi; şehir, bir surla çevrildi.

Yakup el-Mansur burada bü­yük bir cami yapımına başladı; 16 kapısı, 3 avlusu ve 200′den fazla sütuna dayanan ce­maat ve ibadet yeri olan cami, islâm dünya­sının en büyük dinî yapılarındandır. Cami­nin minaresi ve külah kısmı yarım kalmış­tır. Şehir 1248′de Marunilerin eline geçince basit bir askerî bölge oldu. ispanya’dan çı­karılan (1610) ve Morisko adı ile anılan fas­lı ispanyol sürgünlerinin toplandığı bir mer­kez haline geldi. Bunların başlattığı korsan­lık hareketi sonucu Rabat, kısa zamanda küçük bir deniz cumhuriyetinin merkezi ol­du. Burada korsanlığı teşkilâtlandıran ve gemi yapımına başlayan hükümdar Filâli Sultan Seyyidi Muhammed bin Abdullah devrinde, bir fransız donanması Rabat’ı bombaladı (1765). Böylece Rabat Deniz cumhuriyeti yıkıldı. XX. yy.da şehir önemi­ni kaybetti ve 1911′de Fransızlar tarafından işgal edildi.

Fransız sömürge idaresinin kurulmasından conra Rabat, Fas sultanlarının sürekli otur­duğu yer oldu. Şehir gelişti. Demiryollarıyle güneyde Casablanca ve Marakeş, kuzey­de Tanca, doğuda Fas ve Cezayir’e bağlan­dı. Fas sultanlığının bağımsızlığına kavuş­masından (1956) sonra Rabat, bu yeni devle­tin merkezi oldu.
Şehir asıl halkın yaşadığı Hazeriye ile Şerif devleti sultanlarının oturduğu Mahzeniye olmak üzere iki kısımdır. Rabat’ta XVIII. yy.ın ikinci yarısından kalma Cami üssünne Mevlay Süleyman’ın yaptırdığı cami ile Marunilere ait türbeler ve tarihî kapılar vardır. (ML)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİSLİNG (Vidkun)

Tarih 17 Haziran 2009

QUİSLİNG (Vidkun), norveçli siyaset adamı (Fyredal, Telemark 1887 – Oslo 1945). Finlandiya’da askerî ataşe olarak bulundu (1918). 1921 Kıtlığında, Milletler Cemiyeti tarafından Nansen ile birlikte Rusya’nın iaşesiyle görevlendirildi. Savaş bakanlığına getirildi (1931-1933), nazi eğilimli Millî par­tiyi kurdu. Alman istilâsından sonra silâh­sızlanma komiseri, sonra da (şubat 1942) hükümet başkanı oldu. Kurtuluş’ta idam edildi. Adı «düşmanla işbirlikçi»liğin sembolü haline geldi. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİSLİNG (Vidkun) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADOWİTZ (Joseph Maria von)

Tarih 17 Haziran 2009

RADOWİTZ (Joseph Maria von), macar asıllı prusyalı general (Blankenburg 1797 -Berlin 1853). Westfalen ordusuna girdi (1812), sonra prusya crdusuna geçti (1823).

Friedrich-Wilhelm IV’ün gözde adamı oldu. Frankfurt parlamentosuna sağcı milletvekili seçildi (1848). önceler Avusturya ile tam birleşmeden yanaydı, sonra kralı sınırlı bir birleşmeye teşvik etti (1849). Dışişleri baka­nı oldu (eylül-kasım 1850). Avusturya’ya karşıkoyma siyasetini gerçekleştiremeden gö­revinden ayrıldı. Siyaseti, ancak Olmütz gerileyişinden sonra başarı kazandı. Radowitz, 1852′de askerî okullar genel müfettişi oldu.
—Oğlu JOSEPH MARİA (Frankfurt-am-Main 1839-Berlin 1912). Türkiye’de (1882), sonra Madrid’de (1892-1908) büyükelçilik yaptı. El-Cezire konferansına katıldı (1906), burada Fransız tezlerine karşı çıktı. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADOWİTZ (Joseph Maria von) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADOVİÇ (Andrija)

Tarih 17 Haziran 2009

RADOVİÇ (Andrija), yugoslav siyaset adamı (Martiniçi, Karadağ 1872-Belgrad 1947).
Torino Askerî akademisinde okudu. Karadağ Milliyetçi partisine girdi. 1906′da maliye bakanı oldu. 1907′de meclis başkan­lığına seçilince, prens Nikola ile anlaşmaz­lığa düştü ve yurt dışına kaçtı. Aynı yıl Çetine’ye döndü ve 16 yıl hapse mahkûm edildi. Affedildikten (1913) sonra, yeniden maliye bakanı (1915) ve meclis başkanı ol­du. Kral Nikola ile ilişkilerini kesti ve Ka­radağ’ın Yugoslavya’ya verilmesine çalıştı. 1919-1920 Barış konferansında Güney İslavlarını temsil etti. (M)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADOVİÇ (Andrija) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUEİPO DE LLANO Y SİERRA (Gonzalo)

Tarih 16 Haziran 2009

QUEİPO DE LLANO Y SİERRA (Gonzalo), ispanyol generali (Tordesillas 1875 -Gambada, Sevilla yakınları 1951). ispanyol-Amerikan savaşma katıldı ve Fas’ta hizmet gördü.

Cumhuriyetçi görüşleri benimsediği için Primo de Rivera’nın diktatörlüğüne karşı çıktı. Görevinden alındı; 1928′de bir ayaklanmaya kalkıştı. Paris’e sığındı ve ispanya’ya ancak 1931′de cumhuriyet kurulduğu zaman döndü; cumhurbaşkanı Alcala Zamora’nın askerî kabine şefi oldu. 1936′daki milliyetçi ayaklanmada önemli bir rol oynadı, atak bîr saldırıyle Sevilla’yı ve sonra Malaga’yı zaptetti (1937). Radyo yaymlarıyle düşman üstünde psikolojik etki yaratmağa çalıştı ve bu sebeple general RADİO lakabını aldı. Daha sonra, Madrid’­de kalmış olan milliyetçi elemanlarla ba­ğıntı kurdu. İç savaştan sonra İtalya’daki ispanyol Askerî heyetini yönetti (1939-1942). [L]

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEİPO DE LLANO Y SİERRA (Gonzalo) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUEBEC

Tarih 16 Haziran 2009

QUEBEC,fr. Kanada’da şehir,Quebec eyaletinin merkezi,Saint-Charles ile Saint-Laurent’ın kavşağında; 171 000 nüf.(banliyölerile birlikte 310 000 nüf,).
Laval üniversitesi Şehir, bu kesimde Diamant burnu ile (100 m yüksl.) Levis tepeleri arasında akan Saint-Laurent halicinin ağzında kuruldu. Hisarı ırmağa hâkimdir; kuzeyde Saint -Charles ırmağının kıvrımlar çizerek aktığı geniş bir çöküntü uzanır. Askerî ve idarî bir şehir olan Quebec, XVIII. yy. sonunda, limanı sayesinde bir ticaret merkezi haline geldi; ama XIX. yy.ın ikinci yarısında Mont­real’in rekabetinden oldukça zarar gördü. Sanayi de aynı dönemde gelişti (dericilik, ayakkabı yapımı, konfeksiyon, kürk, makine yapımı, kâğıt fabrikaları). Limanı hâlâ canlı ve buğday trafiği önemlidir. Ama Quebec her şeyden önce bir idare, din ve fikir merkezidir. Her yıl birçok turist çe­ken şehir, Fransızlardan kalma anılarla do­ludur.

— Tar. Champlain’in, yerli köyü Stadacona’nın yerinde kurduğu yerleşme merkezi bugünkü Quebec’in çekirdeğidir. Kirke ku­mandasındaki İngilizlerin eline geçen Quebec (1629), 1632 antlaşmasıyle, Fransa’ya ge­ri verildi. Bir cizvit okulu (1635) ve büyük bir papaz okulu inşa edildi (1663). 1674′te bir piskoposluk kurularak başına piskopos Laval getirildi. Quebec garnizonu’na hü­cum eden ingilizler (Phipps) püskürtüldüler (1690). 1759 Eylül’ünde Abraham ovaların­da Montcalm’ın ölümünden sonra, garnizon­daki 600 kişi (Ramezay’ın emrinde) teslim oldu.

Paris antlaşmasıyle (1763) İngiltere’ye bırakılan şehri, James Murray (1763-1766) ve Guy Carleton gibi valiler sertliğe kaç­madan yöneterek Londra’yı ingiliz huku­kunu zorla uygulamak isteğinden vaz geçir­diler. 1791′de çıkarılan bir kanunla Aşağı Kanada, Yukarı Kanada’dan ayrıldı; Quebec, Yukarı Kanada’nın merkezi olarak kal­dı. Papineau’nun ayaklanmasından sonra (1837) iki eyalet Birlik kanunuyle (temmuz 1840) yeniden birleştirildi ve Kingston mer­kez oldu. 1864′te Quebec’te Londra konfe­ransının kararlarını hazırlayan (aralık 1866) bir konferans toplandı; Londra kon­feransında şartları tespit edilen Kanada fe­derasyonu, 1867 Kuzey Amerika anlaşmasıyle kuruldu. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEBEC hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUAKER

Tarih 16 Haziran 2009

QUAKER (titreyen anlamında ing. k.). «Dostlar derneği» denen protestan mezhe­bi üyesi.
— ANSiKL. George Fox’un hâkim Bennet’i «Tanrı’ya saygı göstermeye ve Kelâmı önünde titremeye» (ingilizce to guake) davet eden sözlerinden kinaye ile «Dostlar der­neği» üyelerine takılan alaylı lakap. Bu la­kap, 1654′ten sonra kullanılmağa başlandı, XVII. yy. sonunda yerleşti. 1638′de Ame­rika’da Rhode İsland sömürgesini kuran ve insan vicdanının kutsal olduğunu ileri süren püriten Roger Williams, tarikatın öncülerindendir. Derneğin kurucusu, doktrinini ilk defa 1647′de vazeden kunduracı George Fox, kanunkoyucu William Penn ve tek ilâhi­yatçısı da Robert Barclay’dir. «Dostlar»ın iman düsturları: hıristiyana, hayatının bü­tün hallerinde yol gösteren üstün otorite, kalbine hitap eden kutsal ruhtur (buna göre Kutsal Kitap dogma kıstası olmaktan çıkmaktadır); bütün kutsal sırlar ortadan kaldırılmıştır (communio manevî bir işlem­dir); andîçme yasaklanmıştır; nefis müda­faası hakkı yoktur; teşkilâtlanmış bir papaz sınıfı gerekmez; evrensel papazlık kadınlara da açıktır; kült ihtiyarîdir, hiç bir dogma yoktur, insan tabiatının günah sonucu le­kelendiği teorisini reddeden quaker’ler, Calvin’in takdiri ilâhi ile ilgili fikirlerini, lütuf nazariyesini, îman sayesinde bağışlanma na­zariyelerine de karşı çıkıp, sadece ibadet âdetlerini muhafaza etmişlerdir. Quaker’ler birbirlerine «sen» diye hitap eder, üstlerine şapka çıkararak selâm vermeyi ve giyecekle­rinde düğme taşımayı reddederlerdi.

Quaker’ler XVII. yy.da, özellikle 1650′den itibaren büyük gelişmeler gösterdiler, iskoçya’ya yayılarak Fox’un şahsında presbiteryen kilisesine karşı geldiler. 1654-1656 Ara­sında ilk misyonerlerini Amerika’ya gönde­rerek kısa zamanda Rhode İsland, 1676′da Batı New Jersey, 1682′de Doğu New Jersey yönetimini ele geçirdiler. Pennsyîvania top­rağı 1681 şartı ile W. Penn’in mülkiyetine verildi ve quakerlerin üssü haline geldi. Başlangıçta hem İngiltere’de, hem Ameri­ka’da zulüm gördüler. İngiltere’de Restorasyon’dan sonra Charles II’nin Clarendon yasası ile kırbaç ve hapis cezasına çarptı­rıldılar. Kuzey Amerika’da boston püritenleri birçok quaker’i ölüme mahkûm etti­ler (1660-1661 Boston infazları). Ancak bu zulüm çok geçmeden yatıştı. Birçok dinî okul açmalarına elverişli kültürleri, liberal anlayışları ve çalışma şevkleri sayesinde quaker’ler XVIII. yy.da refaha kavuştular, fakat barışçı olduklarından Yediyıl sava­şında Fransa’ya karşı savaşmak için asker toplamayı reddettikleri gibi, Pennsylvania meclisinden de çekildiler ve böylece, bu sö­mürgedeki siyasî etkilerini kaybettiler. Aynı şekilde savaş aleyhtarı olduklarından 1776 Amerikan ayaklanmasında yurtseverlere ka­tılmadılar. XVIII. yy.dan itibaren «Dostlar derneği» gerilemeğe başladı ve bu gerileme XIX. yy.’da devam etti. Quaker’ler kabuklarına çekilerek, dünyada saflıklarını sa­vunmaya koyuldular. «Sekinci» denen bu dönem, aynı zamanda bir tasavvuf dönemi­dir.
Quaker’ler o zamanlar büyük toplum içinde küçük bir toplum halinde yaşamak­taydılar, giydikleri ve biraz da gülünç bir çeşit üniformayı terkettiler. XIX. yy.da quaker mezhebinde iki büyük skhisma mey­dana geldi: katıksız bir deizmi savunan Elis Hicks skhisması (1827-1828) ve muhafa­zakâr olan John Wilbur skhisması (1845-1854). Sonunda, mezhep dört gruba ayrıl­dı: Ortodoks Dostlar derneği (bunlar ger­çek quaker’lerdir); Hicks’ci Dostlar derne­ği; Wilbur’cu Ortodoks Muhafazakâr Dost­lar ve bunlardan ayrılan Philadelphia Dost­ları Dinî derneği. Bununla birlikte, XIX. yy. başından beri, quaker’lerin esirlikle sa­vaşta, halk eğitiminde, hapishanelerin reformunda önemli payları oldu. Aslında anglosakson olan dernek, Birinci Dünya sa­vaşından beri hemen hemen bütün dünyaya yayıldı ve «Milletlerarası Quaker Yardımı» teşkilâtını kurdu. 1947′de ingiliz ve amerikan quaker komiteleri Nobel Barış ödülünü kazandı.

Dünyada, gününmüzde bir dünya komitesi halinde teşkilâtlanmış bulunan 250 000′e ya­kın quaker vardır. Bunların büyük kısmı anglosakson ülkelerinde yaşamakla beraber, Avrupa, Asya ve Afrika’ya da yayılmışlar­dır. Fransa’da birkaç quaker grubu vardır. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUAKER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUAESTOR

Tarih 16 Haziran 2009

QUAESTOR i. (lat. k.). Rom. tar. özellikle malî görevlerle yükümlü magistratus.
— ANSiKL. Başlangıçta sadece konsüllerin yardımcısı olan iki guaestor, konsüller ta­rafından, patrici sınıfından seçilirdi. Bunlar M.Ö. V. yy.da magistratus oldular ve comicia tributa’lar tarafından seçildiler. Sayıları dörde çıkarıldı ve pleb sınıfına da quaestorluğa seçilme hakkı tanındı. O tarihten sonra, suçların soruşturmasıyie ve amme hazinesi­nin yönetimiyle görevli iki şehir quaestoru ile, konsüllerle birlikte orduya katılan, or­duda ödemeleri yapan, aylıkları dağıtan ve ganimetten amme hazinesinin payına düşen kısmın satışını yapan iki askerî quaestor ayırt edildi.
Askerî quaestor ayırt edildi. Askerî quaestor’lar, ordu kumandasında, konsüllerin yerini de tutabiliyorlardı. Yeni teşkilâtlandırılan roma deniz kuvvetlerinin yönetimi ve kıyı zabıta işleriyle yükümlü yeni donanma quaestorluğu’nun kurulması quaestor’ların sayısının sekize çıkmasına yol açtı (M.Ö. 267). Valiler nezdine, eyaletlerin malî durumunu yönetmek ve askerî quaestor’lar gibi şehir quaestor’larına hesap ver­mekle görevli quaestor’lar gönderilmesi kararlaştırılınca, bu görevlilerin sayısı yirmiyi buldu (M.Ö. 81). Quaestor sayısının artırıl­masının bir sebebi de, bazı kimselerin se­natoya girmelerini kolaylaştırmaktı; gerçek­ten de o tarihten itibaren quaestor’lar, cursus honorum’un gerektirdiği diğer görevler­de bulunmadan doğrudan doğruya senatoya geçebiliyorlardı. Sezar tarafından sayıları kırka yükseltilen (M.Ö. 45) quaestor’lar, Augustus tarafından tekrar yirmiye indirildi, imparatorluk devrinde, senato tarafından se­çilen quaestor’lar yetkilerini, yavaş yavaş imparatorun seçtiği memurlara kaptırdılar. Bununla birlikte eskiden aedilislerin elinde olan oyunları düzenleme yetkisi onlara ve­rildi. Constantius tarafından ihdas edilen (M.S. 372) saray quaestor’u, senatoda ve ruhban meclisinde imparatorun sözcüsüydü. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUAESTOR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİNTİLLUS (Marcus Aurelius)

Tarih 16 Haziran 2009

QUİNTİLLUS (Marcus Aurelius), Roma imparatoru (öl. Aquileia 270). Kardeşi Claudius II’nin ölümü üzerine, askerleri tara­fından imparator ilân edildi. Kendisine kar­şı Aurelianus imparator ilân edilince, Quintillus birkaç gün hüküm sürdükten sonra intihar etti. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNTİLLUS (Marcus Aurelius) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİNTİLİUS VARUS (Publius)

Tarih 16 Haziran 2009

QUİNTİLİUS VARUS (Publius), romalı general (M. ö. 50′ye doğr. – Teutoburg or­manı M. S. 9). 22 Yılında Akhaia’da quaestor, 16 yılında Asya’da prokonsüllük vali­si, 13 yılında konsül, sonra Afrika’da prokonsül oldu.
M.ö. 4′teki yahudi ayaklan­masını bastırdı. M.S. 6′da Germania’da pa­palık valisi oldu: memleketi düzene sokma­ğa çalıştı, fakat aşırı vergiler koyması yü­zünden tam anlamıyle kontrol altına alamadığı bu savaşçı halkın düşmanlığına yol açtı. Arminius adlı romalılaşmış bir ger­men, Teutoburg ormanında Varus ve kıta­larına yollarını şaşırttı. Varus âsi germen­lerin saldırısına uğradı. Lejyon askerlerinin hepsi öldürüldü. Bu olay, Roma için unu­tulmaz bir yıkım oldu. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNTİLİUS VARUS (Publius) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PYRROS II

Tarih 16 Haziran 2009

PYRROS II, Epir kralı (M. ö. 318′e doğr. -Argos 272), sürgünde yaşayan Epir kralı Aiakides’in oğlu. Çocukluğunu İllyria kra­lı Glaukias’ın yanında geçirdi.
Daha son­ra Demetrios Poliorketes’in öğrencisi oldu ve onun yanında İpsos’ta savaştı (301). Epir’e döndü (297), İktidarı rakibi Neoptolemos ile paylaştı, sonra onu zehirleyerek tek başına kral oldu. İyi bir general olan Pyrros, başarısz bir siyasetçiydi. Poliorketes’e karşı Trakyalı Lysimakhos ile birleşti; 287′de Makedonya’yı onunla bölüştü ama, payını ortağına kaptırdı (284); Sicilya’yı, İtalya’yı ve Afrika’yı fethetmek hevesine ka­pıldı. 281 Yılı ilkbaharında, Roma’ya kar­şı savaşan Taras’ların yardım çağrısına uyarak İtalya’ya çıktı. 280′de, çok kanlı bir seferden sonra Herakleia’da, fillerinden ür­ken roma lejyonlarına karşı kesin bir zafer kazandı.
Anlaşma yapmayı geciktirdi. Da­ha sonra Roma’ya yaklaştı, ardından Si­cilya’ya geçti, Kartacalıları kaçırdı, ama haksız vergilerle halkı bezdirdi. Paralı as­kerler tutup İtalya’ya döndü; epirli asker­leri iyice kırılmıştı. 275′te Benevento ya­kınında yaptığı önemsiz bir çarpışma so­nunda, gemilerine binerek ayrılma kararı aldı. Daha sonra Makedonya’yı istilâ et­ti, Peloponnesos’a geçti; Argos’ta, bir so­kak savaşında öldü. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYRROS II hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PYOTR III Fyodoroviç

Tarih 15 Haziran 2009

PYOTR III Fyodoroviç (Kiei 1728 – Peterhof [bugün Petrodvorets] yakınlarında Ropşa sarayı 1762), Rusya imparatoru (ocak-haziran 1762), Karl-Friedrich von Holstein-Gottorp ile Büyük Petro’nun torunu Anna Petrovna’nın oğlu. 4 Mart 1762′de ölen teyzesi çariçe Yelizaveta’nın yerine tah­ta çıktı.
Pek zeki olmayan ve şöyle böyle bir eğitim görmüş bulunan bu alman pren­si, rus geleneklerini az çok küçümsüyor ve Friedrich II’nin aydın istibdadına ve ma­nevralarına yersiz bir hayranlık duyuyordu. Tahta çıkışının hemen ertesinde, Prusya’nın büyük bir bölümü rus ordularının işgali al­tındayken, askerlerini Silezya’dan geri çek­ti, sonra da Doğu Prusya ile Pomeranya’yı karşılıksız olarak Friedrich II’ye geri verdi (5 mayıs 1762 barışı); ayrıca askerî yardım­da bulunacağını da vaat etti. Böylece itti­fakların birdenbire Avusturya ile Fransa aleyhine dönmesine yol açtı. Bu devletler de çok geçmeden barış yapmak zorunda kaldı.
İç siyaset alanında ise, Münnich gibi sür­günde bulunan devlet adamlarını geri ça­ğırdı, gizli şansölyeliği lâğvetti; ayrıca, Or­todoks kilisesi aleyhine çalışan mezheple­ri destekledi, şapelleri kapattırdı, ikonala­rı kırdırttı ve toprak sahibi soyluları des­teklemek amacıyle kilisenin mallarına el-koydurttu; ayrıca soyluları devlet hizme­tinden bağışık tuttu (17 ocak 1762 tarihli ferman) ve alkollü içki yapımı tekelini on­lara verdi. Bu siyaset, kiliseden başka, se­natoyu, sarayı ve İmparatorluk Muhafız birliğini de memnun etmemişti. Haris bir kimse olan karısı Sophie (Sofiya) von Anhalt-Zerbst (Yekaterina II), Pyotr III ile anlaşamıyordu (birbirlerini karşılıklı ola­rak aldatıyorlardı).
Çar kendisini bir ma­nastıra kapatmadan önce, Sofiya onu or­tadan kaldırmak amacıyle muhalifleriyle bir­leşti; Orlov kardeşler ile birlik olarak mu­hafız alaylarını çara karşı başkaldırmağa şevketti. Tahttan çekilmek zorunda bıra­kılan (28 haziran – 10 temmuz 1762) çar, tutuklandı ve sonunda Aleksey Orlov tara­fından öldürüldü (24 temmuz). Ne gibi şartlar altında ortadan kalktığının rus halkın­dan gizlenmiş olması, Pugaçov’un Pyotr III adı ile ayaklanabilmesini açıklamakta­dır. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYOTR III Fyodoroviç hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÜSKÜL

Tarih 15 Haziran 2009

PÜSKÜL i. Bir ucundan bazı şeylere süs olarak takılan saçak biçimindeki iplik de­meti: Çiçekli uzun çoraplarının konçların­dan renkli bağlar, püsküller dökülürdü
(Ş. S. Aydemir). || Fes püskülü (veya ibiği). Bk. FES. // ibrişim püskül, ibrişimle ya­pılan püskül. || Kendinden püskül, kuma­şın ucuna, atkıyı veya çözgüyü sökerek ya­pılan püskül. || Perde püskülü, perdeyi a-çık tutmağa yarayan bağların ucuna takı­lan, kordonetten yapılmış püskül. || Sırma (veya tel) püskül, üzeri sırma ile sarılmış iplikten yapılan püskül. || Tespih püskülü, tespihin ucuna takılan ibrişim püskül. || Top püskül, eski kumaş perdelerin kena­rına dikilen küçük ponponlardan yapılmış püskül.
— DEY. Mısır püskülü gibi. Bk. MISIR.
— Bot. Bazı tohumların ucunda bulunan tüy demeti.
— Kıyf. Bk. ANSİKL.
— ANSİKL. Kıyf. Püskül, ipekten, iplikten, sırma telden yapılır ve kemer, bere, fes, perde gibi yerlere ve tespihlerin ucuna ta­kılır; üst yanı düğümlü, toplu, aşağısı da­ğınıktır.

Fese püskül takılması, bu başlığın Osman­lılar tarafından giyilmesiyle başladı (1832). Püskül, son biçimini alıncaya kadar bir­çok değişikliğe uğradı, önceleri bükülme­miş ipekten yapılır ve böyle püsküllerin düzgün durması için taranması gerekirdi. Bu iş için bugünkü ayakkabı boyacıla­rı gibi dolaşan ve çoğu yahudi çocukları olan, püskül tarayıcıları vardı. Daha son­raları zabit ve memur sınıfı, bükülmüş ipekten püskül kullanmağa başladı. Asker­ler ayrıca feslerinin tepesine ferah denilen madenî bir düğme takıyor, püskül bura­ya bağlanıyordu. Püsküllerin, biçimlerine göre değişik adları vardı; omuz döğen, baygın, orta, mülki, askeri, Fes püskülleri’nin renkleri genellikle mavi ve seyrek ola­rak da siyahtı (Rumeli yöresinde). Sadrazam Reşid Paşanın kullandığı püskül baygın püsküldü.
Tunus feslerine omuz döğen püs­kül takılır; bazılarının ağırlığı yarım ok­kayı bulurdu. Bu tür fesleri kabadayılar veya kabadayı geçinenler takardı. Püskülün yana veya öne sarkmasına ayrı ayrı anlam­lar verilirdi. Kabadayılar, hovardalar, çap­kınlar, külhanbeyler feslerini kaşları üstü­ne eğer, püskülü öne doğru sarkıtırlardı. İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra bazı gençlerin feslerine püskül takmamaları top­lum tarafından yadırgandı. (M)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜSKÜL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUTVİNSKAS (Vlades)

Tarih 15 Haziran 2009

PUTVİNSKAS (Vlades), leton yurtseveri ve yazarı (Riga 1873-Kaunas 1929). ülkenin yeniden bağımsızlığa kavuştuğu dönemde, gönüllü «serbest nişancılar» askerî teşkilâ­tını kurdu. Giedra (Sakin) ve Ne Uzmusk! (öldürme!) adlı hikâyeler ve çok sayıda ma­kale yazdı. (M) PUVAN i. Bk. puan.
PUVANLAMAK geçi. f. Bk. puanlamak.
PUVANTAJ i. Bk. puantaj.
PUVANTÖR i. (fr. pointeur). Bk. puantör.

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUTVİNSKAS (Vlades) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUSU veya PUŞİ

Tarih 15 Haziran 2009

PUSU veya PUŞİ i. (fars. püş’dan püşî). Kıyf. Esk. Askerlerin başlarına sardığı ince sarık. (Puşu, özellikle tersane kalyoncularıyle topçular tarafından kullanılır ve çıp­lak başa sarılırdı. Karadeniz bölgesinde oturan halkın giydiği mahallî kara kukuleta başlıkları andırırdı. Altın tellerle işlenmiş pusular da vardı.) [M]
PUŞUM i. Zool. Bk.

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUSU veya PUŞİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUSATÇI

Tarih 15 Haziran 2009

PUSATÇI i. (pusat’tan pusat-çi). Esk. Ortaoyununda tahta kılıç, şakşak v.b. kul­lanan oyuncu.
— Tar. Cenge giden askerlerin önünde raks ederek onları eğlendiren kimse. (M)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUSATÇI hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Purple Heart (MiLiTARY ORDER OF THE)

Tarih 15 Haziran 2009

Purple Heart (MiLiTARY ORDER OF THE) [lâl rengi yürek askerî nişanı ],
7 ağustos 1782′de Washington tarafından askerlikte yararlık gösterenleri mükâfatlandırmak amacıyle ihdas edilmiş nişan. En eski ame­rikan askerî nişanıdır. Bağımsızlık sava­şından sonra kimseye verilmedi; fakat 1932′-de savaşta yaralanan kimselere dağıtılmak üzere yeniden konuldu. Kenarları beyaz çizgili lâl rengi kurdeleyle takılır. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Purple Heart (MiLiTARY ORDER OF THE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUPiENUS

Tarih 15 Haziran 2009

PUPiENUS (Marcus Clodius — Maxi-mus) [öl. 238], Roma imparatoru. Orta halli bir ailedendi. Çeşitli eyaletlerde vali­lik yaptı. Gordianus I ve Gordianus II’nin ölümünden sonra, Maximilianus’a karşı, se­nato tarafından Balbinius ile birlikte im­parator ilân edildi. Maximilianus askerler tarafından öldürüldü ama az sonra Pupienus ile Balbinius da imparatorluk muhafız erleri tarafından vuruldular. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUPiENUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUNTA DEL ESTE

Tarih 13 Haziran 2009

PUNTA DEL ESTE, Uruguay’da şehir. Atlas okyanusu kıyısında, Maldonado yakı­nında; 6 500 nüf. 17 Ağustos 1961′de Ame­rika Devletleri teşkilâtı (OEA) üyeleri bu­rada «İlerleme ittifakı»nın temelini atan bir antlaşma imzaladılar.
31 Ocak 1962′de OEA dışişleri bakanlarının yaptığı toplantıda Kü­ba teşkilâttan çıkarıldı.
12-14 Nisan 1967′de OEA devletleri başkanları başkan John­son ile burada toplandılar; genellikle latin amerika devletleri, A.B.D.’den uzaklaşarak birbirlerine yaklaştı, Vietnam savaşında
A. B.D.’ye yardım etmeğe yanaşmadı ve Latin Amerika’da yıkıcı faaliyet gösteren si­lâhlı kuvvetlere karşı mücadelenin tek mer­kezden yönetilmesi teşkilâtlandırılamadı. Ama iktisadî kararlar alındı; bu kararlar 1970′ten sonra bir ortak pazar yaratılma­sını, döviz ithalini çoğaltmak için gerekli çabaları, köylerdeki hayat şartlarının modernleştirilmesini, eğitimin teşvikini, sağlık programlarının düzenlenmesini ve askerî masrafların kısıtlanmasını öngörüyordu. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUNTA DEL ESTE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUMPURS (Andrejs)

Tarih 13 Haziran 2009

PUMPURS (Andrejs), leton şairi (Liel-jumprava-Livonya 1841-Riga 1902). 1874′te Riga’ya yerleşti, gönüllü olarak savaşmak için Balkanlar’a gitti, askerî öğrenim gör­dü ve subay oldu. Pumpurs, halk arasında ünü yaygın bir şairdir, Leton halkının Es­kiçağdaki romantik bir görüntüsünü çizen Laçplesis (Ayı Avcısı) destanı bir şaheser­dir (1888). [L]

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUMPURS (Andrejs) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULA

Tarih 13 Haziran 2009

PULA, ital. Pola, Yugoslavya’da (Hırva­tistan) şehir, İstria’nın batı kıyısında; 36 800 nüf. ikinci Dünya savaşından önce 57 000 kişi olan şehir nüfusu, italyan halkın göçmesiyle azaldı. Pula bir savaş ve ticaret limanıdır (gemi yapımı). Romalılardan kal­ma güzel anıtlar (arena, Herakles kapısı, Aurea kapısı, tiyatro, Roma ve Aügustus tapınağı); XV. yy.dan kalma katedral; XVII. yy.dan kalma zengin eski eserler mü­zesi.
— Tar. Daha M.Ö. II. yy.da Romalıların eline geçen ve Augustus sömürgesi (Pietas Julia) haline getirilen, VI. yy.da piskopos­luk, 1334′ten sonra da Venedik sömürge­si olan şehir, 1379′da Cenevizliler tarafın­dan yıkıldı ve hemen yeniden inşa edildi. XVII. yy.da sıtma salgını yüzünden boşaltılan Pula, önce Avusturya-Macaristan’ın askerî limanı, italya’ya bağlanmasından sonra da (Rapallo antlaşması, 1920) bir sanayi merkezi .haline geldi. 1947′de Yu­goslavya’ya geçti. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUGNANİ (Gaetano)

Tarih 13 Haziran 2009

PUGNANİ (Gaetano), italyan kemancısı ve bestecisi (Torino 1731 – ay.y. 1798). G. B. Somis’in öğrencisi, Torino Krallık kapellası kemancısı olduktan sonra V. L. Ciampi ile kontrapunto çalışmak üzere Roma’ya gitti. Torino’ya dönüşünde Krallık kapellasında birinci kemancı olarak işe baş­ladı (1770) ve 1776′da orkestra genel yönet­meni, 1786′da askerî bando yönetmeni ol­du. Keman virtüözü olarak Paris’e, Lon­dra’ya (Krallık tiyatrosu, 1767, 1768) gitti, 1780′de ise öğrencisi Viotti ile birçok sanat merkezinde konserler verdi. Bestecilik ala­nında keman için sonat derlemeleri, duo’lar, üçlüler, beşliler ve senfoniler, bir keman konçertosu, bir orkestra süiti (Werther), bir oratoryo (Betuli Liberata), iki kantat ve sekiz opera yazdı (özellikle Nanetta e Lubino [Londra, 1769] ve Achille in Sciro [Torino, 1785]). Pugnani, kemanda tekniği sadece «ifade»nin bir aracı olarak göründü. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUGNANİ (Gaetano) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Puglia veya Pulya seferleri

Tarih 13 Haziran 2009

Puglia veya Pulya seferleri, Osmanlı im­paratorluğunun Fatih Sultan Mehmed (1479) ve Kanunî Sultan Süleyman (1537) devirle­rinde İtalya’nın Puglia (Pulya) bölgesine yapılan seferler. (Fatih devrinde yapılan Puglia seferi için bk. otranto seferi.) Barbaros Hayreddin Paşanın Osmanlı dev­leti hizmetine girmesiyle Akdeniz mesele­leri önem kazandı. Barbaros İtalya kıyıla­rına birçok akın yaptı ve Tunus’u ele ge­çirdi. Tunus daha sonra Kari V tarafın­dan alındı. Bu savaşlar sırasında Venedik, Kari V ve Andrea Doria’ya yardım etti ve osmanlı gemilerine saldırdı. Osmanlı dev­leti de Venedik’e savaş açtı (1537). Ordu­nun başına geçen Kanunî karadan, Bar­baros ve Lutfi Paşa da donanma ile deniz­den hareket ettiler. Lutfi Paşa Puglia’ya çı­karak birçok kaleyi ele geçirdi. Otranto ka­lesi teslim oldu. Osmanlı askerleri Puglia’da bir ay kalarak çevreyi yağmaladılar. Da­ha sonra Venedik’e ait Korfu adası kuşa­tıldı. (M)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Puglia veya Pulya seferleri hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUDOVKİN (Vsevolod İllarionoviç)

Tarih 13 Haziran 2009

PUDOVKİN (Vsevolod İllarionoviç), sovyet sinema yönetmeni ve oyuncusu (Penza 1893-Moskova 1953). Kimya mühendisi ol­du. 1917 Devriminden sonra oyun yazar­lığı, dekorculuk ve oyunculuk yaptı. Bir çok filimde rol aldı.. 1922′de belgesel bir filim çevirdi: Golod! Golod! Golod! (Aç­lık! Açlık! Açlık!). 1926′da yaptığı ilk bü­yük filmi Ana (Mat) Pudovkin’in şaheseri sayılır. Bu tarihten sonra birçok filim çek­ti: Konyits Sankt-Peterburga (Petersburg’un Sonu) [1927]; montaj üstüne görüşle­rini uyguladığı Cengiz Hanın Oğlu (Potomok Çingiz Hana) [1928]; Dezertir (Asker Kaçağı) [1933]; Minin ve Pojarskiy (1939), Suvorov (1941); Vasilyev ile Amerikalı Nahimov (1947); Hasat (Jatva) [1953]. Oy­nadığı filimlerin başlıcaları, Yaşayan Ceset (1929) ve Korkunç İvan’dır (İvan Grozmy) [1945]. Pudovkin değerli bir sinema naza­riyecişidir. Kuleşov’un öğrencisiydi; özel­likle, bir yaratma unsuru olarak montajı inceledi. Eserlerinde her zaman insanın iç gerçeğini araştırdı, dış gerçek, görünüş ve olayları ön plana almadı. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUDOVKİN (Vsevolod İllarionoviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Publicus (CURCUS)

Tarih 13 Haziran 2009

Publicus (CURCUS), Roma’da imparatorluk posta idaresi. Devlet görevlilerini ve mal­zemesini taşımakla yükümlü bir kamu hiz­metiydi. Cumhuriyet döneminde, roma yük­sek görevlileri bir yere gidecekleri zaman ulaşım araçlarını devlet sağlardı. Ayrıca bu görevlilerin yol boyunca gerekli bulduk­ları elkoyma işlemlerini yapmağa da hak­ları vardı. Augustus, imparatorluk sınırlan içinde emirlerin ulaştırılmasını ve edinilen bilgilerin Roma’da toplanmasını sağlamak amacıyle askerî yollar üzerinde ilkin ha­berciler, daha sonraları da arabalar için konak yerleri kurdu. Atlı haberciler (speculatores), yolları boyunca, kendileri için hazır at bulundurulan bu konaklara (mutationes) uğrayarak günde birkaç kere at değiştirirlerdi.

Ayrıca, akşam menzile varınca, geceyi ge­çirmeleri için hazırlanmış bir barınakta (mansio) kalırlardı. İmparatorluk görevli­lerinin (procuratores cursus publici) yöne­timinde olan bu konak yerlerinde, çeşitli hizmetleri sağlamak amacıyle baytar, nal­bant, sürücü, seyis v.b. gibi çevreden sağ­lanmış görevliler, hayvanların yem ihtiya­cını karşılamak üzere samanlıklar bulunur­du. Her güzergâhın üzerindeki konaklama yerleri bîr praefectus vehicularum’a (ikinci sınıf yurttaş) verilmişti. Düzenli bir biçim­de çalışması denetçiler tarafından sağlanan bu idarî teşkilâtın genel yönetimini önce­leri vali, IV. yy.dan itibaren de impara­torluk sarayının başgörevlisi (magister of-ficiorum) sağlardı. Bütün bu hizmetlerin masrafları güzergâh üzerindeki bucaklar ta­rafından, karşılanırdı. Personeli, malzeme­yi ve hayvanları sağlayan bu bucaklardı. Septimus Severus (193-211), belediye yük­sek görevlilerinin böyle ağır bir yük al­tında kalmasını doğru bulmayarak onları bir süre bu işten bağışık tuttu ve cursus publicus masraflarının devlet tarafından karşılanmasına karar verdi. Bu hizmetten pa­rasız olarak yararlanmak hakkı devlet me­murlarına ve IV. yy.dan itibaren, ellerin­de vali tarafından onaylanmış özel bir bel­ge bulunan din adamlarına verilmişti. Ama gerçekte, resmî yasaklara ve öngörülmüş olan para veya hapis gibi cezalara rağmen, evectiones adındaki bu belgeler, çok zaman, resmî görevi olmayan kimselere ve­rildi, öte yandan, bu yolcu taşıma hizme­tine, kısa bir süre sonra, her biri iki çift öküzün çektiği (angariae) arabalarla yapı­lan bir mal taşıma (clabularis cursus) hiz­meti de eklendi. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Publicus (CURCUS) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTOLEMAİOS XI (X veya IX) Alek­sandros I

Tarih 13 Haziran 2009

PTOLEMAİOS XI (X veya IX) Alek­sandros I (öl. denizde M.ö. 88), Pto­lemaios X Soter II’nin kardeşi, Mısır kralı (M.ö. 107-88). Annesinin desteğiyle karde­şinin yerine tahta geçti. 101′de annesini öldürttüğü sanılır. Sema’ya. (iskender’in me­zarı) karşı Saygısız davranışı (89) yüzün­den halk ve askerler ayaklandı. Mısır’dan kovulan Ptolemaios az sonra öldürüldü. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTOLEMAİOS XI (X veya IX) Alek­sandros I hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTOLEMAİOS IV Philopator I

Tarih 13 Haziran 2009

PTOLEMAİOS IV Philopator I (M.ö. 244′e doğr. – 203), Ptolemaios III EuergeteS’in oğlu, Mısır kralı (M.ö. 221-204/ 203). Düşük ahlâklı ve tembel bir adamdı, iktidar sorumluluğunu daha baştan baka­nı Sosibios’a bıraktı; aile faciaları (ailesi­ni öldürttü), Koile Syria valisi Theodotos’un ihaneti ve siyasî alandaki becerik­sizlik, onun Antiokhos III Megas’ı Raphia savaşında (217) yenmesine engel olma­dı; Ptolemaios, bu savaşı 20 000 fellâhtan kurulu bir yerli ordu, trakyalı ve galyalı paralı askerler sayesinde kazandı. Fakat bu millî zaferden gururlanan yerliler, pa­paz sınıfının desteğiyle ayaklandılar ve çe­tin bir gerilla savaşına giriştiler. Ptole­maios, 217′de, kendi kültüne ortak olan (theoi Philopatores) kızkardeşi Arsinoe III ile evlenmişti. Dionysos kültünü Mısır’da yaydı. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTOLEMAİOS IV Philopator I hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTOLEMAİOS III Euergetes

Tarih 13 Haziran 2009

PTOLEMAİOS III Euergetes («iyilikse­ver»), Tryphon da denir (M.ö. 280′e doğr. – 221), Ptolemaios II Philadelphos’un oğ­lu, Mısır kralı (246-221). Seleukos Kallinikos’a karşı uzun ve inatçı bir mücadeleye girişti; Batı Asya’nın bir kısmını Babil ya­kınlarına kadar hâkimiyeti altına aldı (245) ve pers krallarının götürdüğü firavun dev­ri putlarını Mısır’a getirtti. Bu, Lagos’luların en büyük zaferi oldu. Ptolemaios, 240 sıralarında Seleukos ile barış imzaladı ve ücretli helen askerlerini Fayyum’a yer­leştirebildi. Kral ve kraliçe (Berenike II), yani «Euergetes tanrılar» kültünü geliştirdi, birçok tapınak (Edfu) yaptırdı. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTOLEMAİOS III Euergetes hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTOLEMAİOS II Philadelphos

Tarih 13 Haziran 2009

PTOLEMAİOS II Philadelphos (İstanköy [Kos] M.ö. 309/308 – 246), Ptolemaios I Soter’in oğlu, Mısır kralı (283-246). ihti­yatlı, gösterişi seven, güçlü bir hükümdar­dı. Babasının itibar siyasetini kuvvetlendir­di. Mısır dışında kendisi pek faaliyet gös­termedi, ama amiralleri denizleri taraya­rak krallığın baskısını sürdürdüler: gerçek­ten de Koilesyria’da mücadele bitmemişti ve Makedonya düşmanlığı çeşitli fırsat­larda kendini gösteriyordu. Ptolemaios, galyalı ücretli askerlerin bir isyanını bastırdı. Siyasî nüfuzu güçlü olan kızkardeşi Arsinoe II (Arsinoe I’in sürgün edilmesinden son­ra) onunla evlendi ve ailede şüpheli gör­düklerini öldürttü. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTOLEMAİOS II Philadelphos hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTOLEMAİOS I Soter

Tarih 13 Haziran 2009

PTOLEMAİOS I Soter («Kurtarıcı») [Ma­kedonya'da M.ö. 360-283], Mısır’da yunan Lagos hanedanının kurucusu, Mısır kralı (M.ö. 305-283), Lagos adlı bir makedonyalı soylunun oğlu. Muhafız olarak iskender ile Asya’ya gitti, bu seferin hikâyesini yazdı, Sonra Philippos III Arridaios tarafından Mısır ve Libya satraplığma getirildi (323). İskender’in cesedini iskenderiye’ye (Berna’­da) gömdürdüğü sanılır. Kendisine yardım­cı (hyparkhos) tayin edilen Naukratis’li Kleomenes’i öldürttü, hâkimiyetini Kyrene’ye kadar genişletti ve Makedonya’nın fiilî hükümdarı olan ve onu Mısır’dan atmayı başaramayan (321) Perdikkas’a karşı ko­laylıkla direndi. Sahra ve Nil gibi iki bü­yük engel sayesinde ülkesini koruyabildi, iskender’in vârisleri arasındaki çatışmaya katılmadı, onlarla anlaşma yaptı (Triparadisos, 321), Suriye’yi, Kudüs’ü (bir sabbat günü) ve az sonra Kıbrıs’ı fethetti. Ken­disine sığınan Seleukos’u kabul etti ve Antigonos Monophtalmos’a karşı onunla bir­leşti. Antigonos Monophtalmos’un Filistin’i işgal altında tutan oğlu Demetrios’u (müs­takbel Poliorketes) Gaze’de yendi (312). Sonra Anadolu ve Yunanistan şehirlerinde garnizonlar kurdu. Fakat donanması Kıb­rıs’ın Salamis açıklaıında anîden yenilince (306), Ptolemaios’un elinde Sadece Mısır ile Kyrene kaldı. Ptolemaios, buna karşı­lık, kral unvanını aldı, bu unvanla bir­likte de firavunların unvan ve imtiyazla­rına da sahip oldu. 301′den sonra, Anti-gonos’a karşı kurulan bir birliğe katıldı, Koile Syria’yı (Ipsos 301), Kıbrıs’ı (295-294), Kyklades üstündeki protektorayı (287′ye doğr.) geri aldı. Makedonyalı yunan göçmenlerini, İskenderiye ve Ptolemais şe­hirlerine, nispeten tecrit edilmiş bir top­luluk halinde yerleştirdi ve helen medeni­yetine bağlı bu topluluktan ordusuna asker sağlamak için yararlandı, iskenderiye’ye Serapis kültünü soktu ve hem kral-firavu­nun, hem Yunanlıların kurtarıcı kralının (Soter), hem de kahramanlaştırılmış isken­der’in kültü olan hanedan kültünü kurdu. Başkent iskenderiye’yi güzelleştirdi ve ora­ya bilginlerle filozofları toplayarak bir kü­tüphane ve bir müze kurdu. Berenike I’den olan oğlunu tahta ortak etmişti (285); bu oğlu Ptolemaios II adiyle babasının ye­rini aldı. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTOLEMAİOS I Soter hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKOTEKNİK

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKOTEKNİK i. (fr. psychotechnique). Kişilerin psikolojik ve fizyolojik tepkilerini değerlendirmeğe yarayan bilimsel metotla­rın tümü.
— ANSİKL. Psikoteknik, herhangi bir kim­senin bir mesleğe yöneltilmesinde veya telli bir iş için başvuran adayların seçilmesinde kullanılır. Bir yandan testler metoduna, öte yandan da karakter ve davranışın incelen­mesine dayanan bu bilim dalı, hem psikofizyolojinin hem de deneysel psikolojinin sonuçlarından faydalanır. Psikoteknik, ön­celeri, kişilerin sadece el ile yapılan zanaatlardaki kabiliyetleri hakkında hüküm ver­meğe yarıyordu; sonraları, zihnî kabiliyet­lerin incelenmesine de uygulandı.
— Ask. Psikotekniğin askerî alandaki uy­gulamaları. Muvazzaf ve yedek personel kaynaklarını orduların ihtiyacına göre kısa zamanda hazırlamak için, bilimsel psikoloji metotlarını askerlik alanında ilk uygulama deneyleri, 1917′de A.B.D.’de yapıldı. Bu de­neyler, aynı zamanda hem sivil ve askerî uzmanlıkların karşılaştırmalı incelenmesini, hem uzmanların meslekî niteliklerinin testlerle ortaya çıkarılmasını sağlamak, hem de askerî yetenek seviyelerini tespit etmek ve özellikle, assubayları, subayları, havacıları v.b. seçmek için, bir buçuk milyon kura erine, yetişme derecelerini değerlendiren testler uygulamayı hedef tutuyordu. Alman­ya’da yapılan ve savaşın çeşitli durumlarında askerin psikolojik tepkilerini incelemeyi ön­gören yeni deneylerin başarısızlıkla sonuç­lanmasından sonra, İkinci Dünya savaşı, özellikle amerikan ve ingiliz ordularında, askerî psikoteknik servislere, büyük bir ge­lişme sağladı. İncelenen meseleler hemen hemen 1917′dekinin aynı oldu; ama alan­ları, eğitim metotlarını, daha iyi bir verim için malzemenin insana göre hazırlanma­sını, savaşan taraftaki asker ve sivillerin moralinin korunmasını (Amerika’da Gaîîup tipi kamuoyu yoklamalanyle) kapsayacak kadar genişledi.

• Türkiye’de psikoteknik çalışmaları 1945-1950 yıllan arasında İ.E.T.T. işletmesinde küçük bir laboratuvarda başlatıldı. Daha sonra hastahane ve dispanserlerde (ilk de­fa Gureba hastahanesinde Psikiyatri klini­ğine bağlı olarak) tatbik edildi. Milli Eği­tim bakanlığında öğrenim psikoîojisiyle ilgili olarak test ve araştırma yapan bir labora-tuvar kuruldu. (LM)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOTEKNİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSAMMETİK

Tarih 12 Haziran 2009

PSAMMETİK, Mısır’da XXVI. Sülâleden üç kralın adıdır: hanedanın kurucusu Psam-metik I (M.ö. 663-609), yun. Psammetikhos, Sais valisi prens Nekhao’nun oğlu. Rakiplerine rağmen bütün Mısır’ı hâkimi­yeti altına almayı başardı. Yurtluklara ve kalelere yerleştirdiği yunanlı ve asyalı pa­ralı askerlere dayanarak derebeylikle mü­cadele etti;
—Psammetik II (M.ö. 594 -588), yun. Psammis, öncekinin torunu. Nübye’ye ve Habeşistan’a sefer yaptı; Habeşis­tan seferinde Nil’in beşinci cavlanma kadar ulaştığı sanılır. Ayrıca Fenike’ye diploma­tik bir ziyarette bulunduğu söylenir;
— Psammetik III, yun. Psammenitos, Ahmes II’nin oğlu. Altı ay hükümdarlık yaptı (M.ö. 526-525), Pelusa savaşında tahtını kay­betti. Esir düştü ve kendisini yenen pers kralı Kambis’in emriyle öldürüldü. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSAMMETİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Prusya Sefaretnamesi

Tarih 12 Haziran 2009

Prusya Sefaretnamesi, Mustafa III dev­rinde Prusya’ya geçici sefir olarak gönderi­len Ahmed Resmî Efendinin yazdığı sefaretname. Mustafa III, Prusya kralı Büyük Fredrich’in elçisi Rexin’e karşılık Ahmed Resmî Efendiyi Prusya’ya gönderdi. Res­mî Efendinin bir görevi de, o sırada mey­dana gelen Prusya – Rusya yakınlaşmasının Osmanlılar için zararlı olup olmadığını an­lamaktı. Ahmed Resmî Efendi, 1763 tem­muzunda istanbul’dan yola çıktı. Roman­ya, Lehistan yoluyle 5 ay sonra Berlin’e vardı; 6 ay Berlin’de kaldı, istanbul’a dö­nüşünde
(14 temmuz 1764) padişaha sundu­ğu sefaretnamede elçiliği sırasında gördük­lerini, Friedrich ile olan konuşmasını yaz­dı. Sefaretnamede, yolu üzerindeki Kalas, İbrail ve Yaş şehirlerini ve Hotin’i, lehistan şehirlerini, ticaret limanlarını, Berlin’i anlattı. Prusya’nın genişleme savaşları ve bunların sebepleri üstünde durdu. Baş­vekil ve kral tarafından kabulünü, kralla Potsdam’da yaptığı özel görüşmeyi, Ber­lin’de gördüğü tiyatro ve baloları, Prusya’­nın askerî durumunu ve kurumlarını, Sak­sonya’nın durumunu, Friedrich’in yaptığı savaşları dile getirdi. (M)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prusya Sefaretnamesi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRUSYA Genel tarih

Tarih 12 Haziran 2009

PRUSYA Genel tarih

• ilk yıllar. Vistül ile Neman arasındaki Prusya topraklarına ilkin bir baltık halkı olan Prusyalılar veya Boruslar yerleşti; bunları Oliva rahipleri (Oliva’lı Christian. 1215′te ilk Prusya piskoposu) ve Polonyalı­lar boş yere hıristiyanlaştırmağa uğraştılar.

Yenilen Mazovyalı Konrad, töton şövalye­lerinden yardım istedi (1225). İmparator ve papanın desteklediği, alman, polonyalı, çek v.d. haçlılardan da yardım gören Tötonlar, Kulm (Chelmno) bölgesinde üslenerek güç bir fethe başladılar (1228); Prusyalıları zor­la hıristiyanlaştırdılar, çoğunu kılıçtan ge­çirdiler ve topraklarına elkoyarak alman kolonlara dağıttılar. 1260′a doğru Mazurya gölleri dışında ülkenin hemen her yerini ele geçiren toton şövalyeleri, 1265-1295 yıllarında Prusyalıların isyanlarını kesinlikle bastırdı­lar.Kolonlar tahıl üretimiyle zenginleştiler; bu tahılı Danzig (Gdansk), Elbing (Elblag), Torun v.b. şehirlerin tacirleri ihraç ediyor­du; şehirlerin hepsi Hansa’ya katılmış ve Magdeburg ile Lübeck yasaları uyarınca kendi kendilerini yönetme hakkını elde et­mişti.

Ama toton tarikatı şövalyeleriyle iliş­kiler kısa süre içinde gerginleşti ve Totonların merkezi Marienburg’a nakledildi (1309). Köylüler, soylular ve özellikle alman tacirler tarikat başkanlarını ülkeyi mutlaka hükümdarlar gibi yönetmek ve sayılarını artırmak için günden güne daha çok yaban­cı asker çağırmakla suçluyorlardı. Zaten to­ton tarikatı Brandenburg’a yaklaşmak ve tehlikeli Polonya-Litvanya birleşmesine (1386) karşı denge unsuru olmak için Pomerelya ve Danzig’i ilhak ederek (Kalisz anlaşması 1343), ve Neumark’ı satın alarak (1402) hâ­kimiyetini yaymıştı. Tötonlar birliği kurmak için Polonya’ya savaş açtılar, fakat 1410′da Grunwald’de (Tannenborg), «Lucertole» bir­liğini kuran soylu ve burjuva tebaaları (sonradan Marienwerder birliğini kurdular [1440]) tarafından savaş Sırasında yüzüstü bı­rakılınca yenildiler.

Tötonların isteğine uy­gun olarak imparator Friedrich, Marien-werder birliğini dağıttı (1453); bunun üzeri­ne soylular ve şehirler, Polonya kralı Kazimierz IV’ün desteğiyle ayaklandı; Kazimierz bu ikinci savaştan sonra Doğu Prus­ya’nın kendisine bırakılmasını sağladı ve ta­rikata Polonya’nın metbuluğunu kabul et­tirdi (Torun anlaşması, 1466). O tarihten sonra köylüler, şehir burjuvazisi ve toprak Sahibi soylular arasındaki dayanışma çözül­düğünden Tötonlar kesinlikle gerilemeğe başladılar. Hansa’nın gücünü kaybetmesin­den (XV. yy.) ve tahıl fiyatlarının yüksel­mesinden (XVI. yy) yararlanan soylular ön­ce XIV. yy.daki salgın ve kıtlıklar ile XV. yy. savaşları sonucunda boş kalan toprak­ları ele geçirdiler; Sonra köylülerin toprak­larına el atarak köylüleri XVI. yy.da toprak kölesi haline getirdiler.

O tarihten sonra be­dava işçi çalıştıran toprak sahibi soylular tahıllarını çok düşük fiyatla, ama dolgun kârlarla Batı Avrupa’ya Sattılar; hattâ üre­tim ve kazancı çoğaltmak için ülkeye yeni­den kolon yerleştirmeğe başladılar.

• Prusya düklüğü. Üçüncü bir savaş (1519-1521) sonunda Toton tarikatı başkanı Bran­denburg’lu Albrecht, Prusya’nın laik ve soydan geçen; bir düklük haline getirilmesini sağladı; düklük doğrudan doğruya Polon­ya tacına bağlı bir fief’ti (Krakow, 1525). Hohenzollern sülâlesinden Brandenburg’lu Albrecht, Prusya dükü oldu (1525-1568), Luther reformunu benimsedi, tarikat başka­nı unvanından vaz geçti ve tarikatın mülk­lerini laikleştirdi.

Albrecht devletini yeniden teşkilâtlandırma­yı denedi; ama illerin yönetiminde Tötonla­rın koyduğu taksimatı değiştirmedi. Ayrıca soylulara ve şehir burjuvazisine Lanstande’de (bu iki sosyal sınıfın denetlediği meclis) vergi miktarını tayin etmek hakkını tanıdı. Ama hükümette yabancılara önemli yerler vermesinden hoşnut olmayan soylu ve bur­juvalar, Polonya kralına başvurdular; kra­lın yaptığı soruşturma sonucunda subayların sayısı sınırlandı. Albrecht Friedrich (1568-1618), Polonya ve Brandenburg seçici prensi Joachim II ile yaptığı görüşmeler Sonucun­da hüküm süren sülâle söndüğü takdirde Prusya düklüğünün Joachim II’ye geçmesini kabul etti (1569). Joachim II (1573), Polonya düklüğünün yönetimini önce Ansbach markgrafı Georg-Friedrich’e (1577-1613), sonra Brandenburg maıkgraflarına verdi.

Böyle­ce seçici prens Johann Sigismund, Prusya dükü oldu (1618-1619). Düklük ve Seçici prenslik kurumları resmen muhafaza edildi ve Polonya’nın desteklediği il hükümetleri, boyun eğmeleri karşılığında, her hükümdar değişmesinde yeni yeni tavizler kopardılar; Hohenzollern’ler illeri Otuzyıl savaşına sürükleyince istekler daha da arttı. Aciz se­çici prens Georg-Wilheln (1619-1640), ül­kesi için isveç Vasa’ları (Gustaf II Adolf, 1611-1632) ve Polonya arasındaki (Zygmunt III, 1587-1632) çekişmelere seyirci kaldıktan sonra, isveç Vasa’larına katılmayı kabul etti. Bununla birlikte oğlu ve vârisi Friedrich-Wilhelm I (1640-1688), Doğu Pomeranya (Kamien piskoposluğu dahil) ile Minden, Halberstadt ve Magdeburg piskoposlukla­rının kendisine bırakılmasını sağladı (Vest-falya anlaşmaları, 1648); sonra Polonya-isveç savaşına (1655-1660) katılmasına karşılık, Prusya’yı Polonya metbuluğundan kurtardı (Wehlau, 1657) ve bu düklük üstünde kendi otoritesini kabul ettirdi (Oliva, 1660). Prus­ya o tarihten sonra Brandenburg devletine katıldı ve bu devlete bağlı eyaletler arasın­da Hohenzollern’lerin rakipsiz bir hâkimi­yet kurdukları tek ülke oldu.

• Prusya devletinin doğması. Bu başarılara rağmen yeni devletin durumu nazikti: Neman-Ren arasında çok dağınık, savaşlarla yakılıp yıkılmış ve ıssızlaşmış topraklar; Prusyalı luther’ciler ile Rheinland bölge­sindeki katolikler ve calvin’ciler arasındaki çekişmeler; özellikle doğudaki Junker’lerle (soylu mülk sahipleri) toprak kölesi köylü­ler arasındaki Sosyal gerilim. İl meclislerinin (Landstande) düzenli vergiler ödemeyi red­dettiği (1662 ve 1667) Prusya’da, imtiyazlar tehlikeli ve güçlüydü.

Büyük seçici prens, siyasetini kabul ettirebilmek için asker gön­dermek (1662) ve il meclislerine ülkenin yö­netiminde görev alacak Brandenburg’lu memurların bulunmasını kabul ettirmek zorun­da kaldı. Bu sonuç ancak Friedrich – Wilhelm’in kurduğu modern ordunun desteğiy­le sağlanabildi; bu ordunun bakımı; için de birçok vergi kondu, idarî reformun, me­murlar kadrosunun, pazarcılığa yönelmiş bir ekonominin, yeni kurulan donanmalın (1688 de 12 gemi), Afrika Brandenburg şirketinin (merkezi Königsberg’de) ve çağrılan yabancı teknisyenlerin (1683′ten sonra fransız Protes­tanları) güçlü bir devlet haline getirdiği Brandenburg-Prusya, bu gücünü İsveçlileri Fehrbellin’de yenip (1675) Riga’ya kadar kovalayarak (1678 sonu) ortaya koydu. Louis XIV’ü büyük seçici prense yaklaşmağa yönelten (1681 gizli antlaşması) bu askerî güç, Friedrich III’te krallığını ilân etme is­teği uyandırdı. Ama bunun için imparatorun ve büyük devletlerin onayı gerekiyordu.

Prusya ordusu Louis XIV’e karşı Avustur­ya imparatorunun emrine verildi (1689 -> 1697) ve imparator, İspanya Veraset Savaşına katılmasını sağlamak için Prusya hüküm­ran düklüğünü krallık haline getirmeğe ka­rar verdi (1700). Friedrich Königsberg’de tö­renlerle taç giyerek (18 ocak 1701) Friedrich I adını aldı (1701-1713) ve Fransa’ya karşı savaşa katıldı; ama İsveç’e karşı savaşta önce tarafsız kaldı (1710).

• Prusya askerî devletinin kurulması (1713-1740). «Çavuş-kral» denen Friedrich-Wilhelm I, isveç’in ön Pomeranya, Stettin (Szczecyn) ve Odra’nın ağızlarını kendisine bırakmasını sağladıktan (Stockholm antlaşma­sı, 21 ocak 1720) sonra, bütün gücünü ordu ve idareye dayandırdı; orduyu devletin te­mel direği haline getirdi, hükümdarlığı bo­yunca bütün çabalarını ordu için harcadı ve ordunun bakımını şahsî gelirleriyle karşı­ladı.

Yoksul toprak Sahibi soyluların aile­lerinden gelen, Kadetler okulunda parasız yetiştirilen (Berlin, 1722) subaylar, devletin en yüksek sınıfı haline geldi. Ordunun yan­sı askerî kantonlardan (1665 kanton Sistemi) toplanıyor, yarısını ise paralı askerler mey­dana getiriyordu. Bu ordu mekanizmasının büyük harcamalar gerektirmesine rağmen sı­kı bir tasarruf siyaseti ve sağlam bir vergi sistemi (imtiyaz ve muafiyetlerin kaldirılması) sayesinde tasarruf yapıldı. Buna pa­ralel olarak kral ülke içi yerleşme harekeketine de hız verdi; 1709-1710 vebasının kı­rıp geçirdiği Prusya düklüğüne 17 000 Salz-burg’lu yerleştirdi (1732). Memurlarına na­musluluk ve mutlak disiplin anlayışı kazan­dıran Friedrich-Wilhelm’in yönetimi kusur­suzdu; ülkeyi maliye, Savaş ve topraklar yü­ce direktuvarının yardım ettiği kabinesi yardımıyle yönetiyordu ve bakanlar ancak birer yürütme görevlisiydi.

• Prusya’nın büyük bir devlet haline gel­mesi (1740-1786). Prusya ordusu Friedrich II’nin elinde eşsiz bir kudret aracı oldu. Avusturya’dan Silezya’nın alınması, Berlin antlaşmasında imzalandı (1742) ve Dresden’de onaylandı (1745). Fransa, Avusturya ve Rusya’ya karşı bir kuvvet denemesi olan Ye­diyi! savaşlarını Prusya büyük güçlüklere ve ağır kayıplara (kısa Süre içinde yeni kolon­lar getirilmesiyle telâfi edildi) rağmen ka­zandı (Rossbach, kasım 1757; Leuthen ara­lık, 1757; Hubertsburg anlaşması, 1763). Fri­edrich, Avusturya ve Rusya’ya kabul ettir­diği Polonya’nın ilk bölüşülmesiyle Batı Prusya veya Polonya Prusyası’nı ele geçire­rek (1772) ve Prusya ile Brandenburg’u top­rak bakımından birleştirerek Junker’lere iktisadî menfaatler sağladı.

O tarihten son­ra devamlı olarak imparatora karşı Alman­ya’nın meselelerine müdahale etti; imparato­run Bavyera’yı ilhak etmesini engelledi (1778-1779) ve birleşmiş alman prensleri­nin (Fürstenbund) yardımıyle Almanya’da Hohenzollern’lerin yerini almağa çalıştı (1765). O tarihte 160 000-200 000 kişilik da­imî bir ordusu, 55 milyonluk hazinesi, 22 milyonluk geliri vardı; üstelik çoğu XIX. yy.da Hıristiyanlığı kabul eden saray yahudilerinden de (bankacı, ordu müteahhidi v.b.) malî yardım görüyordu (bu yardım Prusya’nın 1812′de yahudilere hürriyetler tanımasını kısmen açıklar). Ama köylerde top­rak köleliği rejiminin devam etmesi, şehir­lerdeki katı lonca rejimi ve Soyluların dev­lette önemli rol oynamaması sosyal ge­lişmeyi köstekliyordu. Friedrich II, babası­nın mutlakıyet idaresini daha da sağlam­laştırdı; ama rejiminin dış görünüşünü filo­zofça düşüncelerini uygulayarak yumuşattı: din hürriyeti, adlî reform, Prusya hukuku­nun derlenmesi (1774), idare ve adaletin ay­rılması. Bütün dikkatini iktisadî gelişmeye toplayarak bataklıkların tarla haline getiril­mesini ve iskânını, Emden ve Swinemünde limanlarının düzenlenmesini ve ticarî ge­lişmeyi (A.B.D. ile ticaret anlaşması, 1785) destekledi.

• Prusya devletinin gerilemesi ve yeniden doğması (1786-1815). Friedrich II’nin ese­ri kısa süre içinde yeğeni Friedrich -Wilhelm II’nin (1786-1797) beceriksizliği yüzün­den bozuldu. İdareyi bir gözdeler kabine­sine bırakan Friedrich-Wilhelm II, din ve fikir hürriyetini kaldırdı, devlet hâzinesini saçıp Savurdu, prusya ordularını menfaat sağlamayan serüvenlere sürükledi (Felemenk 1787, Valmy 1792) ve Sonunda orduyu İngil­tere’ye kiraladı. Gelir kaynakları tükenin­ce, Fransa’ya Kuzey Almanya’nın tarafsızlaştırılmasını sağlayan Basel antlaşmasını (1795) imzaladı. O tarihten sonra eyaletlerini Polonya’nın zararına genişletmekle uğraş­tı (1793 ve 1795 bölüşmesi). Prusya’nın o tarihte yüzölçümü 300 000 km2′yi, nüfusu ise 8 700 000 kişiyi bulmuştu; ama ülke borç içindeydi, ordusu zayıflamıştı, idarî teşkilâtı bozulmuştu.

Friedrich-Wilhelm III, gerile­menin önünü almağa çalıştı. Aşırılıkları azaltarak malî durumu düzeltti; ama yaşlı kadrolarını muhafaza ettiği orduda reform yapmadı. Fransa’ya karşı elverişli bir tutum takınması sayesinde Almanya’da birkaç top­rak kazandı (1803); Napolyon, Kleve, Ans­bach ve Neuchâtel’e karşılık Prusya’ya Hannover’i verdi (Schönbrunn, 15 aralık 1805) . Fakat Ren konfederasyonunun kurul­ması Prusya’yı Rusya ile ittifaka sürükledi; Napolyon’a bir ültimatom gönderen Prus­ya’nın ordusu ezildi (Jena, Auerstedt, 14 ekim 1806), Berlin işgal edildi
(27 ekim 1806) , Tilsit antlaşmasıyle (1807) Prusya, topraklarının yarısını kaybetti; savaş tazminatlarını ödeyemeyen krallık işgal edildi ve Fransızların metbuu haline geldi.

Ama ba­rış yapılır yapılmaz, kral reformlara girişti ve Fransız devriminin yaydığı hürriyetleri ta­nıdı: Stein toprak köleliğini kaldırdı (9 ekim 1807) ve köylüler kralın şahsî mülkü olarak işledikleri topraklara sahip oldular. Bu reformlar kamuoyunda önemli gelişme­lere yol açtı ve 1810′da kurulan Berlin üni­versitesi, Fichte’nin etkisiyle alman milli­yetçiliğinin ocağı haline geldi. Scharahorst ve Gneisenau, kadroları tasfiye ederek, ta­limatnameleri yeniden hazırlayarak, ordu re­formuna giriştiler. Ama Stein’ın entrikala­rını haber alan Napolyon, onun görevden alınmasını sağladı (1808) ve ordu mevcudu­nu 42 000 kişi olarak sınırladı. Bununla birlikle 1810′da Hardenberg, Stein’ın eseri­ni yeniden ele aldı; malî imtiyazları kaldır­dı, kilisenin mallarına elkoydu, sanayi hürriyetini ilân etti, gençleri askerî eğitimden geçirerek (krümperler sistemi), orduyu ço­ğaltma yasağını işlemez hale soktu.

Prusya, Almanya’nın ayaklanmasında kesin rol oy­nayacak hale gelmişti. General Yorck’un Tauroggen’de bozguna uğraması (30 aralık 1812) ayaklanmaya işaret oldu. Doğu Prus­ya ayaklandı; kral topyekûn seferberlik i-lân ederek Fransa’ya savaş açtı (17 mart 1813) . 278 000 kişilik ordusuyle Avusturya’­yı koalisyona sürükledi.
Bu çaba ve fedakârlıklar Viyana kongre­siyle mükâfatlandırıldı (1814-1815). Prusya yeniden kurularak Saksonya’nın kuzey ya­rısı, Westfalen ve Rheinland’ı aldı; bir german devleti haline gelmişti ve Almanya’nın en zengin bölgelerini içine alıyordu.

• Almanya’da Prusya hâkimiyeti (1815 -1870). 1814′te girişilen idarî reformla krallık illere bölündü; iller de idare bölümleri ve çevrelerine ayrılıyordu. Yönetim, devlet kançılarının başkanlık ettiği bir meclisteydi. Prusya’nın yönetimi altında Zollvere’in (1834), öbür kuzey alman devletleriyle birleşmeyi hazırladı. Bununla birlikte kralın vaat ettiği anayasa Kutsal İttifak’ın etkisiy­le çıkarılmadı: üniversite derneklerine (Burschenschalten) kötü davranıldı.

Eski prusya ailelerinden meydana gelen soylular, Friedrich II’den beri devleti yönetiyor ve yerlerini yüksaltmekte olan burjuvaziye çok ağır bırakıyorlardı; öyle ki, XX. yy. başında Prusya’nın gücünün iki temel direği olan or­du ve bürokrasinin kilit noktaları hâlâ soy­luların elindeydi. Luther’ci kiliselerin bir­leşmesine ve devlet tarafından yönetilen bir kilise haline getirilmesine muhalefet eden Köln ve Poznan piskoposları tutuklandı. Daha liberal olan Friedrich Wilhelm IV (1840-1861), piskoposları serbest bıraktı ve genel af ilân etti (1844). Kamuoyunun baskı­sı karşısında temsilî meclise benzer bir meclis kurdu: Berlin «Birleşmiş Landtag’ı» (1847).

Berlin’deki 1848 ayaklanmasından bunalınca, bir kurucu meclis topladı ve li­beral bir anayasa çıkardı (1849). Ama Frankfurt parlamentosunda, Avusturya’nın dışta bırakılacağı bir Almanya’yı hâkimi­yeti altına almağa cüret edemedi; Avustur­ya kendi ülkesinde düzeni sağladıktan son­ra Friedrich’i bu yoldaki bütün denemele­rinden vaz geçmek zorunda bıraktı (Olmütz, 1850). Bunun üzerine Muhafazakâr parti ile luther’ci kilisenin Prusya devletini yönet­meğe başlaması, Hıristiyanlığın halkın gö­zünden düşmesine ve alman birliğini ger­çekleştirmeyi hedef alan Real Politik’in ha­zırlanmasına yol açtı. İki meclisten meydana gelen bir parlamento (senyörler meclisi [Herrenhaus] büyük mülk sahiplerini temsil ediyordu; ikinci meclis sınıflar Sistemine göre seçiliyordu) kuran 31 Ocak 1850 Ana­yasasını kabul ettikten sonra Friedrich -Wilhelm IV, Avusturya’nın tutumunun et­kisi altında kalarak yeniden bir tepki siya­setine döndü; fakat bir delilik buhranı ge­çirerek naipliği kardeşine bıraktı; kardeşi Wilhelm I adiyle hüküm sürdü (1861-1888).

Güçlü bir monarşi taraftarı olan yeni hü­kümdar, Roon’un 1860′ta sunduğu askerî reform projesini (üç yıl silâhlı hizmet; ihti­yat hizmeti süresinin artırılması, kadroların ve askerî bütçenin çoğaltılması) destekle­di. Yeni kralın iktidara çağırdığı Bismarck, bütçenin parlamentoda oylanmasına son ver­di ve dış siyaseti muhalefete aldırış etmeden yürüttü. Gücünü Düklükler savaşında de­nedikten sonra Avusturya’yı Sadowa’da ezdi ve 1866 seçimlerinde başarı kazandı. Prusya, Schleswig, Holstein, Hannover, Hessen Seçici prensliği, Hessen-Nassau ve Frank­furt’u ilhak etti. Kuzey Almanya konfede­rasyonuna giren öbür devletleri kontrolü altına aldı ve güney almanya devletlerini askerî ittifaklarla kendine bağladı. 1870 Sa­vaşı Bismarck’a alman birliğini gerçekleştir­mek imkânını verdi: Prusya kralı Versailles’da (1871), Almanya imparatoru ilân edilerek taç giydi.

• Prusya’nın sonu. Prusya’nın son yılları krallığın askeri teşkilâtını aktardığı Alman­ya’nınkiyle karışır. Bismarck aynı zaman­da hem imparatorluk kançıları, hem de Prusya başbakanıydı. Yeteneği ve otoritesi sayesinde, Reichstag (genel oyla Seçiliyor­du ve nispeten soldaydı) ile Landtag’ın (sınıflar seçim sistemi gereğince kendiliğin­den muhafazakârdı) birbirine ters kararlar almasının ortaya koyduğu nazik meseleleri çözebildi.

Prusya’nın, imparatorluk işlerini yöneten prusyalı personele ve kilit böl­geleri Prusya’da olan iktisadî güce daya­nan önceliği, Almanya’yı Birinci Dünya savaşına sürükledi. Bu yüzden bozgun ve 1918 Devrimi en çok Prusya’ya zarar ver­di; Almanya’dan ayrılan toprakların hepsi prusya toprağıydı. Sosyalistlerin etkisiyle de­mokratik bir anayasa çıkarıldı; bu ana­yasaya göre güç, meclis başkanını (sosyal demokrat Braun [1920-1932]) seçen Landtag aracılığıyle halktaydı. 1933-1935 Bir­leşme kanunlarıyle nasyonal sosyalizm, mil­let hükümranlığını yavaş yavaş Reich’a ak­tardı. Prusya o tarihten sonra pratikte or­tadan kalktı ve 1945 çözülmesiyle kesinlik­le yok oldu. Gücünü sağlayan toprakla­rın büyük kısmı, S.S.C.B. veya Polonya’­ya verildi; gerisi Doğu ve Batı Almanya’yı meydana getiren çeşitli Lander’ler ara­sında bölüştürüldü (1947). Milletlerarası kontrol kurulu Prusya devletinin sembolik dağıtılmasını ilân eden bir kanun çıkarın­ca Prusya’nın adı bile haritalardan silindi.

Osmanlı-Prusya ilişkileri

Prusya ile Osmanlı devleti arasında diplo­matik ilişkiler, XVIII. yy. başlarına kadar uzanır. 1718′de sadrazam Tevkiî Mehmed Pa­şa, Osmanlı devletinin Avusturya savaşla rıyle uğraştığı sırada, Prusya kralı Fried­rich Wilhelm I’e bir dostluk mektubu gön­derdi. 1720 Yılında Prusya kralı, Jurgowski adlı memurunu at satın almak için İs­tanbul’a gönderdi. 1739′da Friedrich Wilhelm, Mahmud I’e gönderdiği bir mektubunda Prusya’nın, imparatorun ordusuna asker toplamak mecburiyetinde olduğu hal­de iki yıldan beri bunu yapamadığını bil­diriyor ve Osmanlı devletiyle Prusya ara­sında bir ticaret anlaşması imzalanmasını teklif ediyordu.

Prusya’nın bu teklifinden bir sonuç çıkmamakla birlikte Osmanlı devletiyle Prusya krallığı arasındaki ilişki­ler kesilmedi, özellikle Yediyıl savaşları (1756-1763) başladıktan sonra ilişkiler da­ha da sıklaştı. Prusya kralı Friedrich II, Rusya, Avusturya ve Fransa’nın saldırısına uğrayınca Osmanlı devletiyle askerî bir an­laşma yapmak istedi. Bu amaçla, Adolf von Rexin adındaki elçisini İstanbul’a gön­derdi.
Prusya’nın teklifi sadrazam Ragıb Paşanın başkanlığında toplanan divan ta­rafından incelendi. Rusya ve Avusturya ile harbi gerektirecek bir durum olmadığı için kabul edilmedi; fakat bu ittifak teklifi ke­sin olarak da reddedilmedi. Elçiye verilen cevapta askerî ittifakın daha uygun bir za­mana bırakılması, şimdilik bir ticaret anlaşmasıyle yetinilmesi gerektiği bildirildi. Prusya ile bir ticaret anlaşması imzalandı (1761) Friedrich 1762′de rus çarı olan Pet-ro III ile anlaşarak rus cephesindeki savaşlara son verdi ve Osmanlı devletiyle Avusturya’ya karşı bir anlaşma yapmak istedi. Kesin olarak barış taraftarı olan sadrazam Ragıb Paşa bunu da kabul et­medi. Ahmed Resmî Efendi bu sırada Ber­lin’e gönderildi (1764). Osmanlı – Avustur­ya – Rusya savaşları sırasında (1787-1792), Osmanlı-Prusya ittifakı için yeniden teşeb­büse geçildi.

Rus-Avusturya ittifakı karşı­sında yalnız kaldığını anlayan Prusya, hem bu iki devlete karşı kendi güvenliğini sağ­lamak, hem de Osmanlı devletinin kendi­siyle yapacağı bir ittifakı bu iki devlete karşı bir tehdit vasıtası olarak kullanmak için, Osmanlı devletine Avusturya ve Rus­ya’ya karşı bir ittifak teklif etti. Bu teklif Osmanlı devleti tarafından kabul edildi. 5 Maddelik bir antlaşma meydana getirildi (1 şubat 1790). Bu antlaşma gereğince Avusturya ve Rusya, Tuna’yı geçerek neh­rin güneyindeki osmanlı topraklarına saldırırsa, Prusya bu iki devlete savaş aça­cak, Osmanlı devleti çıkarlarına uygun bir barış yapana kadar savaşa devam edecek­ti. Buna karşılık Osmanlı devleti yapıla­cak barış antlaşmasında Avusturya’nın Le­histan’dan almış olduğu Galiçya’nın tekrar Lehlilere verilmesine çalışacaktı.

Antlaş­manın ikinci maddesinde 1761 yılında im­zalanmış olan ticaret anlaşmasının yürürlükte olduğu tasdik ediliyor; Osmanlı dev­leti, Akdeniz’de gidip gelen prusya ticaret gemilerinin kuzey afrika korsanlarına karşı korunmasını taahhüt ediyordu. Antlaşma­nın üçüncü maddesi gereğince Osmanlı devleti Avusturya ve Rusya ile barış yapmadıkça Prusya da bu iki devletle barış yapmayacaktı. Buna karşılık Prusya, Le­histan ve İsveç; Rusya ve Avusturya ile barış yapmadıkça, Osmanlı devleti de bu iki devletle barış yapamayacaktı. Antlaşma­nın dördüncü maddesinde barış antlaşma­sından sonra Prusya, Osmanlı devletinin toprak bütünlüğüne kefil oluyor, barıştan sonra Rusya ve Avusturya, Osmanlı dev­letine savaş açarsa, bu iki devlete savaş açmayı taahhüt ediyordu. Yine bu mad­dede Fransa ve İngiltere’nin osmanlı top­rakları üstünde sahip olduğu haklara Prusya’nın da sahip olması şart koşuluyor­du. Prusya bu antlaşma gereğince Avus­turya sınırına askerî kuvvetler gönderdi.

Osmanlı devleti de Prusya’nın isteği üzerine kendisi için tehlikeli olan rus cep­hesine küçük birlikler göndererek asıl bü­yük ordusunu Avusturya sınırına şevketti. Antlaşmanın imzasından sonra Avusturya ve Prusya kralları Reichenbach’da buluşa­rak Avusturya ve Osmanlı devleti arasında savaştan önceki sınır üstünden barış ya­pılmasına karar verdiler (1790). Prusya, Os­manlı devletinin bu isteğine rağmen Rusya’­ya savaş açmaktan çekindi. Selim III’ün Prusya’nın Rusya’ya savaş açmasını sağlamak amacıyle Berlin’e gönderdiği Ahmed Azmi Efendinin çalışmaları bir sonuç ver­medi. Prusya, Osmanlı devletiyle olan ant­laşmasını bir tehdit aracı olarak kullandı. 1793′te Avusturya ile Rusya’nın Lehistan’ı taksiminden kendisi için pay çıkardı. Baltık kıyısındaki Danzig ve Thorn limanları ile çevresindeki toprakları aldı. Selim III zamanında Osmanlı devleti Berlin’de de­vamlı elçilik kurdu (1793). Mahmud II ye­niçeri ocağını kaldırdıktan sonra Prusya’­dan başta Moltke olmak üzere pek çok uzman subayı yeni osmanlı ordusunun yetiştirilmesi için getirtti.

Askeri tarih

Prusya ordusunu, XVII. ve XVIII. yy.da devletlerini kurmanın tek şartı olarak gö­ren Hohenzollern’ler meydana getirdiler. Ordunun yaratıcısı, oğluna 30 000 kişilik daimî bir ordu (alman devletleri arasında en kuvvetli ordu) miras bırakan Friedrich-Wilhelm idi (1640-1688). Ama bu orduya sonradan modern alman ordusunun benim­sediği temel özellikleri, «çavuş-kral» Friedrich Wilhelm I (1713-1740) ve Friedrich II (1740-1786) kazandırdı. Friedrich I, 1733′te mecburî askerlik hizmeti (her alay be­lirli bir «kanton»dan toplanıyordu) koya­rak ve birlikleri sert bir disiplin ve talime (drill) tabi tutarak ordunun temelini kur­du; bu arada da iktisat ve etkililik ilkeleri altında yönetimi kontrol eden sıkı bir ida­re (Heeresverwaltung) kuruldu. Ordu 1713′te 40 000 kişiyken, 1740′ta 83 000′e yüksel­di.

Bu yüksek nitelikli araca Friedrich II, ay­nı zamanda hem bir devlet doktrini hem bir savaş doktrini hazırlayarak bir düşün­ce kazandırdı; siyaset ve stratejiyi sıkıca birbirine bağlayan bu doktrinler, daha son­ra haleflerini (Bismarck, Moltke, Schlieffen, Seeckt, Hitler) aynı zekâ yapısı ve tek bir eylem isteğinde birleştirdi. 200 000 Ki­şiyi bulan Friedrich II’nin ordusu, zafer­leri ve metotlarının yaygınlaşması (eğik düzen; prusya tarzı eğitim) sayesinde Av­rupa’nın başlıca askerî gücü haline geldi. Friedrich II’nin ölümünden sonra şaşkın­lığa düşen ordu, gerileyerek Jena’da çök­tü (1806) ve Tilsit barışıyle mevcudu 42 000 kişiye indirildi.

Fakat bu felâket büyük bir gelişmenin başlangıcı oldu; 1807′de Or­du Reformu komisyonunun başına getiri­len Scharnhorst’un hırslı yönetimi altında, bir vatansever subaylar grubu Napolyon’a karşı savaşı yeniden başlatmayı sağlayacak imkânları yaratmağa çalıştı. 1808′de Savaş bakanlığı ve Genelkurmay kuruldu; aktif birlikler altı bölgesel tümende toplanıyor­du ve yedeklerin hızla silâh altına çağrıl­ması (krümperler sistemi) sayesinde kolay­ca savaşa hazır hale geliyordu. Boyen’in (savaş bakanı, 1848) ve Gneisenau’nun yö­netimi altında, prusya ordusu 1813-1814 kurtuluş savaşında büyük rol oynadı. 1815′ten sonra bu çabaya ara verilmeden devam edildi: eski tümenlerin yerini 8 bölgesel ko­lordu aldı; yalnız muhafız alayı askerleri bütün krallıktan toplanıyordu. Otuz yıla çıkarılan askerî hizmet dönemi, muvazzaf alaylar ve kolordulara tugaylar halinde dağıtılmış Landwehr ile orduyu kurmağa im­kân verdi.

Ama başlıca reform subayla­rın ve kumanda heyetinin yetiştirilmesinde yapıldı. Ordu, devlet ve halk arasındaki birliği sağlam temellere dayandırmak iste­yen Scharnhorst’un dileği uyarınca subay­lar artık soylular arasından olduğu kadar, burjuvalardan da seçiliyordu. Okulların ve birliklerin verdiği bilgilerde Friedrich geleneği, çağın yeni değerleriyle birleştirildi ve Napolyon’un seferleri Fransa’da değil de Prusya’da inceden inceye öğrenildi. Yara­tıcı düşüncenin bu yenilenmesinde başlıca ad Clausewitz’dir; Clausewitz, Vom Kriege (Savaş üstüne) [1832] adlı meşhur kitabiy­le bütün çağdaş askerlik düşüncesini et­kiledi. Ders verdiği Harp okulu ve Grol-man’ın «ordunun üst kademesinin yetiştirildiği okul» diye nitelediği Genelkurmay bu alanda kesin rol oynadı. Grolman’ın görevden ayrılmasından sonra sırasıyle Müffling (1820-1828), Grauseneck (1829-1848), Reyher (1848-1857) ve Moltke (1857-1888) tarafından yönetilen Genelkurmay ordunun fikrî hazırlanmasıyle ilgili her şeyi üstüne aldı; ordunun yönetimi Genelkurmaya (Generalstab) verildi. Doğrudan doğruya Ge­nelkurmay başkanlığına bağlı olan üyele­ri orduya tevazu (sloganları «Mehr sein als scheinen», «Göründüğünden fazla olmak» kaldı), teşebbüs ve sorumluluk anlayışından oluşan bir düşünce birliği kazandırdı; bu düşünce bütün savaşlarda kesinlikle orta­ya kondu.

Bismarck iktidara geldiğinde Friedrich II’­nin siyasetini yeniden ele alınca, Moltke ona ender bulunur bir yardımcı oldu. Or­du yeniden geliştirildi; bu gelişmeyi ba­kan olan Roon, şansölye ile parlamento arasında ciddî bir mücadeleden sonra ger­çekleştirdi (1882). 1830-1848 Arası beklenileni vermemiş olan Landwehr’in birlik­leri yerine orduyu mütecanis ve iyi talim­li dokuz kolordu haline getiren yeni bir­likler kurdu; bu arada Dreyse tüfekleri ve namlu dibinden doldurulan yivli Krupp topları sayesinde donatım da modernleş­tirilmişti. Bismarck bu 350 000 kişilik or­du ile isteklerini Sadowa’da (1866) Avus­turya’ya kabul ettirdi.

Bundan sonraki il­haklar sonunda Prusya, kuvvetlerine üç kolordu daha ekledi ve Bismarck ile Moltke’nin kurnazlığı sayesinde 1867′de gizli askerî antlaşmalarla bir yıl önce yendiği alman devletlerinin hemen hepsini kendine bağladı. Alman devletleri 1870′te Prusya’­nın emrine üç kolordu (bir Saksonya, iki Bavyera’dan) ve üç tümen (bir Hessen, bir Württemberg, bir Baden’den) verdiler. Gerek askerî bakımdan (Moltke’nin Fran­sa’ya karşı 500 000′den çok askerli bir or­dusu vardı), gerek Prusya kumandasının önceliğini onayladığı için siyasî bakımdan, bu yardım kesin sonuç verdi. Sefer başa-rıyle sonuçlanınca Prusya ve Moltke’nin hâkimiyeti altında ama müttefiklerin hâlâ canlı askerî geleneklerine de saygı göste­rilerek II. Reich ordusu kuruldu. 1871′de kurulan bu ordu «alman ordusu» adlı ilk ordudur. Bk. ALMANYA Askeri tarih bölü­mü. (LM)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSYA Genel tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRUSİAS

Tarih 12 Haziran 2009

PRUSİAS, üç Bithynia kralının ortak adı.
— Prusias I Aksak (hük. M.ö. 230-182). Kral Zielas’ın oğlu. Babasının ölümün­den sonra tahta çıktı (M.ö. 230).Krallığı­nın ilk yıllarında kime karşı kazanıldığı bi­linmeyen bir zafer gününü bayram ilân etti (M.ö. 220). Bu yıllarda Byzantion şehriyle iyi ilişkiler kurdu. Polybios’a göre, Byzantion’lular Prusias I’in kendilerine yaptığı büyük hizmetler sebebiyle birçok yere onun heykellerini dikmeyi kararlaştırdılar. Fakat bu gerçekleşmedi. Prusias I bu ola­ya gücendi. Byzantion’luiar onun düşmanlarıyle de iyi ilişkiler kurunca Rodoslularla birleşerek Byzantion’a savaş açtı. Rodoslular denizde, Prusias I karada savaşmayı ka­bul etti. Uzun süre devam eden savaş, Prusias I’in kiraladığı traklı askerlerle şehri kuşatıncaya kadar devam etti (M.ö. 220 veya 219). Sonra Prusias I, Byzantion ile bir dostluk ve saldırmazlık paktı imzaladı. Ay­rıca fethettiği bölgeleri karşılıksız geri ver­meyi kabul etti. Birinci Makedonya savaşı sırasında Asya’da Philippos V’i destekle­yerek Attalos I (Bergama kralı) ile savaş­tı. Prusias I ile Attalos I arasındaki sa­vaş, onun Bergama krallığına hücumu ile başladı. Bu anî hücum karşısında şaşıran Attalos I, çareyi geri çekilmekte buldu. Savaşın sonucu hakkında herhangi bir bil­gi yoktur. M. ö. 202′de Philippos V, Pru­sias I’in iyi niyetlerine karşılık Kios şeh­rini hediye etti. Strabon’a göre şehrin adı bu tarihten sonra «deniz kenarındaki Pru­sias» olarak değiştirildi.

Bergama kralı Eume­nes II’nin tahta geçtiği yıllarda Bergamalılara ait olan Phrygia Epiktetos bölgesini işgal etti, bu yüzden de Eumenes II ile savaş­mak zorunda kaldı. Eski yazar Mnemon’a göre, Romalıların Küçük Asya’ya sızma­larından az evvel Prusias I, Pontos kıyı­sındaki Herakleia şehrine savaş açtı. ilk adımda Heraklia’lılara ait olan Kieros ve Tieion şehirlerini ele geçirdi. Bundan sonra, Herakleia şehrine hücum etti. Fakat bekle­mediği bir savunma ile karşılaştı ve baca­ğından ağır şekilde yaralandı. Bu yara yü­zünden kuşatmaya son verdi. Bundan son­ra da «Aksak» lakabını aldı. M.ö. 190′da Antiokhos III’ün müttefiki oldu. Savaş sü­resince tarafsızlığını kısmen koruduysa da, bu savaşın sonunda imzalanan Apameia antlaşmasında, kendisinden Attalos I ve Eumenes II’den aldığı toprakları geri ver­mesi istendi. Prusias I bunu reddedince Bithynia krallığıyle Bergama krallığı arasında savaş başladı (M.ö. 188). Karada ve denizde devam eden savaşlarda Prusias I’­in orduları yalnız denizde başarı sağladı. Savaş, Prusias I’in anlaşmaya zorlanmasıyle sona erdi. Strabon’a göre Prusias I eli­ne geçirdiği Phrygia Epiktetos bölgesini Bergama’ya geri vermeğe mecbur kaldı. İki krallık arasındaki bu savaşın hayli önemli olduğu, Hannibal gibi bir kişinin Bithynia kralı Prusias I’in safında savaş­mış olmasından ve kral Eumenes H’nin zafer kutlama törenlerinin intizamından anlaşılır. Bu zafer, Eumenes II’nin Galatia bölgesini de eline geçirmesini sağladı. Prusias I ken­di sülâlesinin en kuvvetli idarecilerinden biriydi, öldükten sonra yerine oğlu Pru­sias II geçti.
— Prusias II Avcı (hük. 182-149). Prusias I ile onun Makedonya kral soyundan gelen karısının oğlu. Doğum ta­rihi bilinmiyor. Polybius’un bildirdiğine gö­re, ilk evliliğini Philippos V’in kızı ve Perseus’un kızkardeşi olan Apame ile yaptı. Bu evlilikten, daha sonra kral olan Nikomedes II Epiphanes doğdu. Prusias II’nin ikinci bir kadınla daha evlendiği, bu evlilikten çocukları olduğu eski yazarlar tarafından belirtiliyorsa da bu husus çelişkilidir. Pru­sias II, M.ö. 182 yılında Bergama kralı Eumenes II ile Pharnakes I arasındaki sa­vaşta Bergama kralının yanında yer aldı.

Savaş sonunda imzalanan anlaşma gereğin­ce (M. ö. 179), Pharnakes diğer şehirlerin yanı sıra Tieion şehrini de Eumenes II’ye geri verdi. Eumenes II de bu şehri Pru­sias II’ye hediye etti. Daha sonra Üçüncü Makedonya savaşı sırasında Eumenes II ile arası bozuldu ve Eumenes II’yi şikâyet etmek için Roma’ya devamlı elçiler yolla­dı. Böylece Bithynia ile Bergama krallıkla­rının arası açıldı. M.ö. 156′da Prusias II Bergama topraklarına saldırdı. Bu savaş sı­rasında Bergama kralı elçisi Andranikos’u Prusias II’yi şikâyet etmesi için Roma’ya gönderdi. Bunun hemen ardından yapılan savaşta Attalos yenildi ve Bergama’ya çe­kildi. Prusias II Bergama’yı uzun süre kuşattıysa da bir sonuç alamayarak geri dön­dü. Bu sırada Anadolu’ya gelen elçiler, Ro­ma’ya döndüklerinde, senatoya Prusias II’­nin Roma senatosunun emirlerine karşı gel­diğini ve kendilerini Bergama şehrinde hapsettiğini bildirdiler. Bunun üzerine se­nato ikinci bir heyet yollayarak Prusias II’­yi Bergama krallığına savaş tazminatı ödemeğe mahkûm etti. Prusias II bunu red­dedince elçiler Roma’nın bundan böyle Prusias II’yi desteklemeyeceğini ileri sü­rerek Bergama’ya gittiler. Senato bundan sonra üçüncü bir heyet daha yolladı. Pru­sias II bu defa 20 gemiyle 500 talent tu­tarındaki cezayı Bergama krallığına öde­meyi kabul etti. M.ö. 149 yılında Prusias II öz oğlu Nikomedes ile yaptığı savaşta öldü.
— Prusias III, Prusias II’nin ikinci oğlu. Prusias II’nin birinci evliliğinden olan oğlu Nikomedes adını taşıdığı için, Pru­sias III’ün Prusias II’nin ikinci evliliğin­den olan erkek çocuklarından biri olması kuvvetle muhtemeldir. Bu kral hakkında hemen hiç bir bilgi yoktur. (M)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSİAS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROVINCİA

Tarih 11 Haziran 2009

PROVINCİA i. (lat. k.). Esk. Rom. İtal­ya dışında ele geçirilen, roma kanunlarına bağlı olan ve bir romalı vali tarafından yönetilen ülke.
— ANSIKL. Esk. Rom. Provincia kelimesi önce bir savaşın yükümlülüğünü, yani bir askerî kumandanlık (imperium) görevini, sonra, bir magistratus’a verilen her türlü işi belirtir; nihayet italya dışında bulunan ve roma hâkimiyetine boyun eğen toprak­lar için kullanılır. İlk provinca’lar, Sicil­ya (227), Sardinya-Korsika (227), Aşağı ve Yukarı ispanya’dır (197). Ele geçirilmiş ül­ke olarak provincia, askerî hükümete bağ­lıdır: vali, jus gladii (hayat hakkı ve ölüm hakkı) ile birlikte imperium’u (iktidar) el­de tutar. Lex Provinciae’yi (Provincia ka­nunu) muzaffer general, on senato temsil­cisinin yardımıyle uygulatır ve gerekirse boşlukları valilik fermanları (edictum) ile doldurur. Kanun, valinin ikametgâhını, provincia’larm durumunu (hür siteler, municipes, bağlı siteler), malî yükümlülükleri­ni (municipes’ten toplanan gayrimenkul vergisi, stipendium [haraç] ve bağlı sitelerden toplanan salmalar) belirler. Bu siteler, stipendium’u toplamakla görevli vergi me­murlarının ve valilerin fazla vergi isteme­lerine karşı tamamen savunmasızdır; vali­ler, görevlerini yürütmek için girdikleri masrafları provincia’lardan elde ederler. Başlangıçta, görevli (konsül, praetof) veya görevleri uzatılmış (prokonsül, propraetof) magistratus’lara, provincia’ları senato veri­yordu. Magistratuslar da, bu provincia’ları ya uzlaşma, ya da kura yoluyle aralarında paylaşırlardı. Lex Sempronia de Provinciis Consularibus (123-122) konsüller arasındaki rekabeti önlemek için bunların seçiminden önce bu paylaştırma işinin yapılmasını zorunlu kılmıştı. Lex Cornelia de Provinciis Ordinandis (81) ile, Sulla, o güne kadar istisnaî olan görev uzatmasını, olağan bir tedbir haline getirdi. Bir askerî kumandan­lığa ihtiyaç gösteren sınır provincia’larını konsüllere ayırdı, öteki provincia’ların, gö­rev bitiminde sekiz praetor’a bölüştürülmesi işini de senatoya bıraktı. Bu praetorlar, bir yıl görevde kalırlardı. M.ö. I. yy .ın olağanüstü kumanda görevleriyle geçersiz hale gelen bu emirname, valileri tayin işini üstüne alan Sezar çağında ortadan kalktı (M.ö. 49). M.ö. 27′de, Octavianus (bk.AUGUSTUS),

provincia’lan iki kategoriye ayırdı:
1. senato provincia’lan, genellikle Akdeniz kıyısında bulunan, barışın sağlan­dığı, dolayısıyle de garnizon bulundurmağa lüzum kalmayan Akdeniz kıyısındaki provincia’lardı. Ancak bir sivil iktidar sahibi olan ve M.ö. 52′de konan Lex Pompeia uyarınca senato tarafından seçilen senato prokonsüVlzr’mce yönetilirlerdi. Lex Pom­peia (M.ö. 52) bir magistratusluk (konsül’lük veya praetoriluk) göreviyle bir provincia valiliğinin verilmesi arasında en az beş yıllık bir süre geçmesini şart koşardı. Uygulamak istedikleri hukuk kurallarını (edictum proyinciale) tespit edenler, vali­lerdi; gerçekte, yalnız iki provincia (Afri­ka ile Asya) prokonsüTlerin yönetiminde, ötekiler ise sadece propraetoriann yöneti­mindeydi; bunların gelir kaynakları, sena­to aerarium’umı beslerdi;
2. imparatorluk provincia’ların, genellikle barışın tam ola­rak sağlanamadığı, düşman tehdidi altında bulunan ve askerî birliklerin bulundurul­masını gerektiren bölgelerdi. Yeni toprak­ların eklenmesi, bazı himaye bölgelerinin provincia haline yükseltilmesi, önceden var olan bir provincia’nın birkaç vilâyete bölünmesi sonucunda (197′de Yukarı Bre-tagne ve Aşağı Bretagne olarak ikiye ay­rılan Bretagne gibi) asker sayısı yükselmiş­ti, öte yandan, procurator provincia’lan da praetor (Marcus Aurelius zamanında Norique ile Retya) veya konsül (Vespasianus zamanında Kappadokia) provincia’lan ha­line gelebilirdi. İmparatorluk provincia’larını elinde tutan Augustus, onları, senato emrindeki legali Augusti pro praetore’ye veya şövalyelere (Mısır’da praefectus, küçük provincia’larda procuratores) vermişti; bun­ların tümü de imparator tarafından seçilir ve zora başvurmalarını önlemek için de sa­bit bir ücret alırlardı. Roma ve Augustus imparatorluk kültü provincia meclislerinin her yıl toplanmasını (consilia’lar) öngörüyor ve bu meclisler sayesinde hükümet, valileri daha iyi denetleyebiliyordu. Caracalla za­manında (212) bütün provincia’lara site hakkının tanınması, Pax Romana’dan ya­rarlanan provincia’lar ile İtalya arasında hukukî bakımdan bir fark bırakmadı, öte yandan, senato provincia’lanyle imparator­luk provincia’lan arasında süregelen ayırım da imparatorun yani Severus

Alexandrus’un bir senato provincia’sında görev alarak kon­sül ve praetorların listesini bizzat kendi ha­zırlamağa başlayınca sona erdi. III. yy.da imparator, statüleri ne olursa olsun, bütün provincia’ların valilerini kendi seçmeğe baş­ladı ve 261′de de imparatorluk provincia’larının idaresinden senatörleri büsbütün uzaklaştırdı. Diocletianus (284-305), İtalya’­yı provincia’lara böldü; senato ve impara­torluk provincia’ları ayırımını ortadan kal­dırdı ve her ikisine de eşit sayıda asker gönderdi. Ayrıca sayılarını artırdı (Trajanus zamanındaki kırk iki vilâyet yerine, III, yy. sonunda yüz kadar vilâyet vardı) ve on iki diyakosluk halinde teşkilâtlandırdı. Ar­tık sadece sivil magistratuslar haline gel­miş olan valiler veya rectores şu şekilde sınıflandırıldı: spectabiles (prokonsül); clarissimi (consulares veya correetores) ve riri perfeetissimi (praesides). Askerî yetki­ler ise, dux’lara verildi. Büyük İstilâlar devrinde (M.S. V. yy.) Roma provincia’sı ortadan kalktı. Bunun yerini kontluk, sınır vilâyeti veya dukalık aldı. Ne var ki bu terim, latin ülkelerinde Rönesans devrinde ortaya çıkacaktı. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVINCİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROVENCE Tarih

Tarih 11 Haziran 2009

PROVENCE Tarih

Phokaia’lılar M. ö. VI. yy.da Massaliaryı (Marsilya) kurdukları sırada Ligürler de Rhöne’un doğusunda Akdeniz kıyısına yer­leştiler; Massalia gerek doğrudan doğruya, gerek ticaret acenteleri aracılığıyle yerli­ler arasında yunan asıllı bir tarım (bağcılık, zeytinlikler) ve sanayiyi (çanak çömlek ya­pımı) yaydı. Keltler, Ligürlerle karıştılar (M.ö. IV.-III. yy.). Galya’da bir koalisyon kurulması (125-121), Romalıları ülkeyi işgal etmeğe teşvik etti (salyen kalesi Entromont’un yıkılması; Aix’in kurulması 122); bu iş­galin hedefi, İspanya’ya geçişi kolaylaştırmaktı (via Domitia’nın inşası). İlk Alp ötesi eyalet (Provincia Romana) meydana geldi ve bölgeye adını verdi:
Provence. Son­radan Narbonnensis (Narbonne’un kurul­ması, 118) adını alan bu eyalete Tötonların yenilmesinden (Aix, 102) ve barışın sağlan­masından (90-83) sonra tüccarlar ve şöval­yeler akın etti. Marsilya’ya boyun eğdirilmesinden sonra (49) Sezar emekli askerlerini Arles, Bezieıs ve Frejus’e yerleştirdi; Augustus da, Orange, Vienne, Avignon v.b. kolonilerini kurarak eyaletin yasasını tespit etti. Alp kesimi (Alp e s-M arıt ime s) impara­torun yetkisi altına verildi; bölgenin geri kalan kısmı senato eyaleti haline getirildi ve bir vali ile bir meclis (her ikisi de Narbonne’da [Narbonnensis]) tarafından yöne­tilmeğe başlandı. İlk barbar akınlarından sonra (M.S. 250′ye doğr.) Narbonnensis iki­ye bölündü; Rhöne’un doğusundaki kısım (Alpes Maritimes buraya bağlıydı) Viennoise adını aldı (293-305). Yeni barbar akınları ön­ce Viennoise’ın doğusunda ikinci bir Nar­bonnensis kurulmasını (381), sonra Galyalar valisinin Treves’den Arles’e çekilmesini ge­rektirdi. Arles, Batı imparatorluğunun de­vamı boyunca (395-476), Vizigotlara direndi. Batı Roma imparatorluğu yıkılınca bölgenin güneyini Vizigotlar, kuzeyini ise Burgondlar işgal ettiler. Vizigotların Vouills’de bozguna uğramasından (507) sonra yerlerini Ostrogotlar aldı; sonra Franklar Provence’ı krallık­larına kattılar (536). Bourgogne krallığına bağlanan Provence, muhtariyetini bir ölçü­de korudu; ama Araplar Septimania bölge­sini işgal edince (VIII. yy.) Charles Mart el Arapların tarafını tutan Provence’lılara bo­yun eğdirdi (736-739). Martel’in birliklerinin yakıp yıktığı Provence, Karolenjler zamanın­da büyük ölçüde geriledi. Verdun antlaşmasıyle (843) Lothar’a geçen eyalette, oğlu Kari ilk Provence krallığını (855-363) kur­du. Mirasçılar arasındaki on beş yıl süren mücadeleden sonra Kel Charles’ın kayınbi­raderi Boson, Bourgogne ve Provence kralı seçildi (879); Boson’un ölümünden sonra birçok defa el değiştiren eyalette, 947′de Bourgogne-Provence krallığı kuruldu. Bura­nın hükümdarı Konrad, Arles, Apt ve Avignon’da üç kontluk kurarak yönetimi elinde topladı. Bu sayede Boson’un oğlu Guillaume, derebeylere hâkimiyetini kabul ettire­rek, kıyıya yerleşmiş olan Arapları ülkeden çıkardı; şehirlerde ticaretin yeniden başla­ması sayesinde burjuvazi gelişmeğe başladı. Bourgogne Provence krallığı imparatora ge­çene kadar (1032) Guillaume’un sülâlesi iktidarı elinde tuttu. Toprakların kadın vâris­ler elinde bölünmesini önlemek için 1112′de Gevaudan’lı Beauce ile evlenen Barcelona kontu Ramon Berenguer III ve Toulouse kontu Alphonse Jourdain 1125′te Provence’ı bölüştüler. Berenguer III, Rhöne, Durance, Alpler ve deniz arasında kalan toprakları (kontluk), Alphonse Jourdain ise Rhöne’un batısındaki kısmı (markilik) aldı. Baux de­rebeyleri (Baux savaşları, 1142-1162), Forcalquier kontları ve Toulouse kontlarıyle çatışan katalonyalı Provence kontları, din adamlarının desteğini sağladılar; savaşı kazanınca evlilik yoluyle Forcalquier kontlu­ğunu ele geçirdiler (1196). Kontların Toulon’da ve Balear adalarında müslümanlarla savaştıkları sırada, doğu ticaretiyle zengin­leşen burjuvalar birçok hürriyet elde ettiler. Tutumları kont Ramon Berenguer IV’ü (1209-1245) kontluğu yeniden teşkilâtlandır­mağa şevketti. Berenguer IV, Provence’ı «baillie»liklere (adalet görevlisi) böldü; ken­dinden öncekilerin siyasetinden vaz geçti ve Fransa ile ilişki kurdu (1235′e doğr). ölümü üzerine yerine damadı Anjou’lu Charles geçti (1246-1285); sık sık yurt dışına çıkmak zorunda kalan Charles, Provence’ta katalan asıllı bir senechal tarafından yönetilen ger­çek bir merkezî hükümet kurdu; senechal’e bir kurul yardım ediyordu; Charles iki yeni «baillie» kurdu ve Baux derebeylerinin des­teklediği bir komün isyanından yararlanarak konsüllüklerin yerine «viguerie»leri (hâkim) getirdi (1251-1262). Ramon Berenguer IV-ün ustaca maliye siyasetiyle biriken bütçe fazlası, Charles I’in İtalya’da, özellikle Na­poli’de (1266) bir ittifak ve fetih siyasetine girişmesine imkân verdi. Ama Sicilya kat­liamı (1282) ertesinde, Napoli Deniz savaşında Charles I’in bozguna uğramasından sonra, oğlu Charles II’nin (1285-1309) fid­yesini ödemek için ilk Provence meclisleri toplandı (1286) ve vergi işleri düzenlendi. Provence’ın zenginliği, Sicilya’nın ve Akka’-yı müslümanların almasından (1291) sonra doğu ticaretinin kaybedilmesinden, Ara-gon’a karşı savaştan ve korsanlardan büyük zarar gördü. ülke o tarihte halkının üçte ikiye yakınını kaybetti. Kra­liçe Jeanne I, Anjou’lunun (1343 – 1382) siyaseti, şirketlerin (1357-1358), Aragon çe­telerinin (1361) ve fransız çetelerinin (1365-1369) akınları durumu daha da ağırlaştır­dı. Jeanne I’in evlat edindiği (1380) Anjou’­lu Louis I’in (1383-1384) ölümünden sonra dul karısı, Nice, Puget-Theniers, Lantosque vadisi ve Barcelonette’i Savoia’ya bıraktı. Vârisleri Louis II (1384-1417) ve Louis III (1417-1434), Napoli’yi yeniden ele geçirmek için giriştikleri seferler yüzünden hazineyi boşalttılar. Rene (1434-1450) Napoli’yi kesinlikle kaybetti ve barış yeniden sağlanın­ca Provence’ın iktisadî kalkınmasına katkı­da bulundu. Yerine geçen yeğeni Maine’li Charles (öl. 1480) ölürken Provence’ı Fran­sa kralı Louis XI’e miras bıraktı. Fransa kralı bir barış ve birliği sağlama siyaseti güttü. Fransız-lspanyol savaşları sırasında François I’in isviçreli ve alman birlikleri, Provence’a («Valdo’culuğu» ve Luther’ciliği soktular (1545). Aix parlamentosu sapkınlı­ğa savaş açtı ve «valdo’cular» ezildi (1545). Din savaşı sırasında katolikler «Ligue» (birlik) adı altında birleşirken Protestanlar krala ve «siyasetçilere» yanaştılar (1584). Ligue başkanı Cassaubc (1591-1596), Marsil­ya’da zorbalığını sürdürürken vali, Proven­ce’ın ortasına ve güneyine hâkimdi. Aix parlamentosu, Henri IV’ün mezhep de­ğiştirmesinden sonra tanıdı (1594). Her üç yılda bir toplanan meclisler vergi kanunları çıkarmada çekimser davrandığından, 1639′dan sonra toplanmağa çağrılmadılar; yerleri­ni kralın iktidarını destekleyen bir komün­ler genel meclisi aldı; bu mecliste Aix konsülleri, Provence’ın savunucusuydu. Bir dilekçe meclisi kurulması ve üye­lerine parlamento başkanı ve danışmanı olma imkânı tanınması (1647) soyluların is­yanına yol açtı; isyanı Mazarin’in Provence valiliğine tayin ettiği Merceur dükü bastır­dı (1652-1653). Marsilya’ya boyun eğdirilme-sinden sonra (mart 1660), Provence’ı krali­yet idaresi yönetti.

XVIII. yy.da kral birliklerinin avusturyalı istilâcıları püskürttükleri (1707-1746) ve ve­banın Provence’ı kırıp geçirdiği (1720) sı­rada, Provence’lı korsanlar bir yağma hare­ketine giriştiler. Paris parlamentosu gibi Aix parlamentosu da Jansenius’çuluk lehine mücadele etti ve civzitlerin suçla­narak sürgün edilmesinde önemli rol oynadı (1764). Maupeou tarafından kaldırı­lan (1771) Aix parlamentosu yeniden toplan­dıktan sonra (1775) siyasetle ancak ikinci derecede rol oynadı, imtiyazlılar 1770′ten itibaren Provence meclislerinin toplanma­sını istediler; ama komünlerin genel meclis­lerine çoğunluk vermeyi ve vergilerde yeni bir dağılım yapmayı kabul etmediler. Bunun üzerine halk imtiyazlılara karşı şiddet hareketlerine girişince, imtiyazlılar muafi­yetlerinden hemen vazgeçtiler. 1789 Etats generaux seçimlerinde seçilen iki Provence’lı-nın devrimin yönetiminde kesin etkisi oldu. Aix ve Marsilya’da Mirabeau; Paris’te, Sieyes. Provence üç idare bölgesine bölündü (26 şubat-4 mart 1790): Bouches-du-Rhöne, Var ve Basses-Alpes idare bölgeleri: bu bö­lünmeyle Provence’ın son siyasî imtiyazları da ortadan kalktı.

— Leng. Provence dili teriminin dilbilimde iki kullanımı vardır: geniş anlamıyle oc dili lehçeleri bütününü ve özellikle eski proven­ce dilini veya trubadurların dilini, dar anla­mıyle de bugün Eski Provence, Nice kont­luğu, Venaissin kontluğu, Dauphine’nin gü­neyi ve Nîmes ile Uzes idare çevrelerini kap­sayan topraklar üzerinde konuşulan dili belirtir. Şüphesiz bu iki anlamlılık biraz rahatsız edicidir; bazı dilbilimciler, provence dili teriminin geniş anlamını belirtmek için Oc’tan türeyen Oksitan kelimesini kullan­dılar; ama bu kelime de iki anlamlıdır, çün­kü günümüzde oc dili lehçelerinin tümü için ortak bir dil kurmak isteyen ve trubadur­ların imlâsını kullanan bir grup modern ya­zar (özellikle languedoc lehçesiyle yazanlar) tarafından Özel bir anlamda ele alınır.

Dar anlamıyle provence dilinin en azından dört değişik biçimi vardır: Rhöne’un her iki kı­yısında konuşulan rhâne lehçesi; Martigues ve Marsilya’dan Cannes’a ve Apt’tan Draguignan’a kadar uzanan kıyı lehçesi; nice lehçesi ve Forcalquer ile Castellane ve Sisteron ile Allos arasında oknuşulan gap leh­çesi; buna Yukarı Alpler’de konuşulan alp provence lehçesi de eklenebilir; bir geçiş lehçesi sayılan bu lehçe, fransız-provence lehçesi özellikleri kapsayan gap lehçesinin değişik bir biçimidir. Bü lehçelerin her biri­nin değişik biçimleri vardır: lehçesel parça­lanma çok yaygındır ama farklar yalnız fo­netikte görülür; lehçelerin kelime hazinesi, morfolojisi ve sözdizimi ortaktır; yalnız, nice lehçesinin bu konuda ayrıcalık gösterdiği söylenebilir; çünkü 3388′de Provence’ın geri kalan bölümüyle bağlarını koparan ve bu yüzden özel bir evrim geçirerek birçok eski biçimi muhafaza eden bu lehçe, kendine has bir görünüm kazanmıştır. Bu lehçelerden rhâne lehçesi, Mistral ve çö­mezleri (Felibrige okulundan şairler) saye­sinde edebiyat dili oldu ve çok zengin bir edebiyatın ifade aracı haline geldi. Mistral, Aubanel, Roumanille,
J. d’Arbaud, V. Bernard’ın eserleri milletlerarası bir üne ulaştı. Provence dili, Mistral’den önce de sürekli ve çoğunlukla başarılı olarak yazılmıştı; XVI. yy.da Bellaud de la Bellaudiere, XVII. ve XVIII. yy.da Brueys, Zerbin, T. Gros, J.de Cabanes, XIX. yy.da marsilyalı şarkı yazarı Victor Gelu tarafından işlendi. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVENCE Tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROPAGANDA

Tarih 11 Haziran 2009

PROPAGANDA i. (lat. k.). Bir öğreti, dü­şünce, inanç v.b.ni başkalarına tanıtmak, benimsetmek amacını güden ve söz, yazı v.b. araçlarla gerçekleştirilen eylem: Kahvelerde okunan bu kaside, halk arasında fesi tutanları çoğaltmakta iyi bir propaganda olmuştu (Cahit öztelli). Papanın vekili müte­madiyen herif aleyhinde propaganda yapar, Selim Paşayı taciz ederdi (H. E. Adıvar). Seçim propagandaları.

— Huk. Bk. ANSİKL. || Seçim propagan­dası, seçimlere katılan kişilerin veya siyasî partilerin görüş veya programlarını kabul ettirebilmek ve vatandaş oylarını alabilmek için yürüttükleri çalışmalar. Bk. ANSİKL.

— ANSİKL. Huk. Siyasî propaganda, siya­sî rekabetin doğuşundan beri fiilen vardır: Demosthenes’in Philippos’a, sonra da Cicero ve Catilina’ya karşı giriştiği kampanya, bir çeşit propaganda kampanyasıydı. Ama modern siyasî propaganda, fransız devrimi sırasında ortaya çıktı. Halk yığınlarının or­taya çıkması ve düşünceyi yaymak için bulu­nan yeni teknikler, siyasî propagandanın et­kisini geniş ölçüde yaymıştır. Eski yaşayış tarzlarının değişmesi, şehirlere yerleşme, ha­berleşmenin ilerlemesi, fertlerin birbirine bağlı kitleler halinde toplanmasını daha da kolaylaştırmış, gazete, afiş, el ilânları, mik­rofon, radyo, fotoğraf, sinema, televizyon, yığınları etkileme imkânlarını sağlamıştır. Lenin, rus ordusundaki milyonlarca köylü askerin iki temel isteğini bir formülde top­layarak modern siyasî propagandanın ön­cülüğünü yapmıştır: «Toprak ve barış». S.S.C.B.’de ve sovyet rejimine uyan ülke­lerde, halkı Komünist partisine bağlayan propaganda, devletin ve vatandaşların tüm faaliyetlerini etkiler.

Bu propagandanın baş­vurduğu başlıca usuller, dış görünüşlerden, sınıf mücadelesi düzeyinde bulunan gerçe­ğe çıkmağa kalkışarak her olayı açıklayan «siyasî açıklama» ve ihtilâl taktiğinin bir safhasını dile getiren «slogan»dır. Hitler ile Goebbeîs de siyasî propagandadan geniş öl­çüde yararlanmışlardı. Nazi propagandası bir yandan kan saflığını ve cinayet ile yakıp yıkmaya karşı duyulan ilkel ilgiyi yücelte­rek köklerini bilinçaltının en karanlık böl­gelerine daldırmış, öte yandan da kalabalık­ları o anki imkânlar içinde etkilemek amacıyle birbiri ardından çeşitli, hattâ çelişik temaları öne sürmüştür. Çok yönlü ve çok partili demokrasilerde ise propaganda, ik­tidarın olduğu kadar, siyasî partilerin ve çe­şitli gerçek veya tüzel kişilerin de başvur­dukları bir araçtır.

Türk Anayasası, bir yandan, düşünce ve ifade hürriyetiyle düşün­ce ve kanaatlerin çeşitli yollarla yayılabile­ceğini kabul etmiş; bir yandan da, propapandanın asıl önem kazandığı ve uygulandı­ğı alan olan seçimlerde, siyasî partilerin ve adayların propaganda faaliyetini bazı temel ilkeleriyle sınırlayarak, düzenlenmesini ka­nuna bırakmıştır. Anayasanın, düşünce ve kanaatlerin yayılması, toplantı ve gösterile­rin önceden izin alınmadan yapılabilmesi konularındaki hükümleri, vatandaşların propaganda yapabileceklerini gösterir. Kişile­rin veya siyasî olmayan toplulukların da özel bir sınırlama olmadıkça, siyasî nitelikte propaganda faaliyetinde bile bulunmaları mümkündür. Anayasa, toplantı ve gösteri hürriyetini siyasî iktidarın muhtemel baskı­larından kurtarmak için bir izne bağlı tut­mamıştır. Siyasî iktidar ise, asıl tepkiyi si­yasî nitelikte propagandaya karşı gösterir.

• Seçim propagandası. Türkiye’de, dünya­nın birçok ülkesinde olduğu gibi, propagan­da teriminin önemli anlamı seçim konusun­dadır. Nitekim toplantı ve gösteri hür­riyetini düzenleyen kanun, seçim zamanla­rında yapılacak propaganda toplantılarını saklı (mahfuz) tutmuş, meseleyi seçim mev­zuatına bırakmıştır. Seçimlerin Temel Hü­kümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında ka­nun, seçim propagandasını da ayrıntılarıyle düzenlemiştir. Türkiye’de, propaganda faaliyetini sınırlayan genel ve özel hüküm­ler vardır.

Bu genel hükümler, Anayasanın, bütün hak ve hürriyetlerin kullanılmasına ilişkin 11. maddesiyle, siyasî partilerin faaliyetlerini sınırlayan 57. maddesinde yer alır. Hiç bir hak ve hürriyet, insan hak ve hürriyetlerini, Türk devletinin bütünlüğü­nü, cumhuriyeti ortadan kaldırmak, dil, din, ırk, sınıf ve mezhep ayırımları yaratmak amacıyle kullanılamaz ve böyle bir propagan­da da yapılamaz. Siyasî partiler için de ay­nı yasak söz konusudur; ayrıca laikliğe ay­kırı siyasî parti propagandası da bir kapat­ma sebebidir. Anayasada yer alan özel bir sınırlama da ormanlar konusundadır. Ormanların tahribine yol açacak hiç bir siyasî propaganda yapılamaz (Anayasa md. 131).

Seçim propagandasına ilişkin öteki dü­zenleme ve yasaklar seçimlerle ilgili kanun­da yer almıştır. Bu kanuna göre, seçim propagandası, açık ve kapalı yerlerde, rad­yolarda yapılabilir. Ayrıca, hoparlörle, du­var ve el ilânlarıyle, basılı şeylerin dağıtı-mıyle propaganda yapılması da mümkündür. Propaganda, oy verme gününden 21 gün önce sabah başlar ve oy verme gününden önceki gün saat 18′de sona erer. Açık yerler­de, güneş battıktan doğuncaya kadar top­lu olarak sözlü propaganda yapılamaz.

Ge­nel yollar üzerinde, mabetlerde, kamu hiz­meti görülen bina ve tesislerde, seçim kurul­larınca gösterilecek meydanların dışında da propaganda yasaktır. Kapalı yerlerde, yet­kililere haber vermek şartıyle propagan­da toplantısı yapılabilir. Ancak yine belli binalarda ve askerî yerlerde böyle toplantı yapılamaz. Seçimlere katılan siyasî partiler, oy verme gününden 15 gün önce başlamak ve 4 gün önce saat 2i’de sona ermek üzere, radyolarla propaganda yapabilir. Kanun, televizyonda propaganda henüz öngörülme­diği gibi, öteki propaganda araçlarından farklı olarak bağımsız adaylara radyoda propaganda imkânı tanınmamıştır. Radyo konuşmalarının birincisi 20 dakikayı, bundan sonrakiler ise günde 10 dakikayı aşamaz. Radyo propagandalarının yayın zamanlarını Yüksek Seçim kurulu tespit eder.

Tespit iş­lemi ad çekmeyle olur. Kanun öteki propaganda araçları hakkında da çeşitli sınır­layıcı hükümler koymuştur. Propaganda ya­sağının bir hükmü de, seçimin başlangıç tari­hinden seçim sonuçları ilân edilinceye kadar bazı törenlerin yapılmamasıdır; başbakan, bakanlar, milletvekilleri ve Cumhuriyet se­natosu üyelerinin makam arabasıyle veya resmî hizmete ayrılmış araçlarla gezi yap­maları, protokol gereği karşılama ve uğur­lamalar, törenler yapılması ve resmî ziya­fet verilmesi yasaklanmıştır. (ML)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROPAGANDA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRONUNCİAMİENTO

Tarih 11 Haziran 2009

PRONUNCİAMİENTO i. (isp. k.). Meşru hükümete karşı askerî ayaklanma. (Bu ke­lime, özellikle, İspanya tarihi boyunca ve kuruluşlarından beri Güney Amerika cum­huriyetlerinde sık sık görülen askerî hükü­met darbelerini belirtir.) [L]

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRONUNCİAMİENTO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRİNÇ

Tarih 11 Haziran 2009

PİRİNÇ i. (fars. birine’den). Eski Dünya’-nın sıcak bölgelerinde yetişen taneli bitki (ilmî adı Oryza sativa. Buğdaygillerden): Babasından kalan topraklara pirinç ekmeğe başlamıştı (R.N. Güntekin). || Aynı bitkinin tanesi: Kızım hastaydı, Yusuf Ağamız pi­rinçle yağ aldı, hatır sormaya geldi (Sa­bahattin Ali). Bir asker pirinç ayıklamakla meşguldü (Ş. S. Aydemir).

— ÇEŞ. DEY. Pirinci su kaldırmamak, şaka­dan anlamamak; alıngan, çabuk darılır ol­mak.
Ayıkla pirincin taşını. Bk. AYIKLA­MAK.
Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak. Bk. DİMYAT.

— Astron. Pirinç taneleri, Güneş’in ışık küresinin Yer’den görünen yüzeyindeki ta­necikler.
— Bitki hastalıkları. Pirinç yanığı, piricularia oryzae mantarının çeltikte yaptığı has­talık.
— Eczc. Pirinç suyu, pirincin kaynatılmasıyle elde edilen su. (İshal kesici olarak ta­nınır.)
Pirinç unu, pirincin öğütülmesiyle elde edilen bir tür un. (Süt çocuklarını süt­ten kesme zamanında besin olarak kulla­nılır.)
— El işleri. Pirinç örgü, elde ve iki şişle; birinci sırada, bir ters, bir yüz olarak, ikinci sırada, tersin üstüne yüz, yüzün üstü­ne ters ilmek atarak düzenlenen yün ör­güsü.
— Kozmetoloji. Pirinç pudrası. Bk. PUDRA.
— Mutf. Bk. ANSiKL.
Pirinç lokması, süt­le haşlanmış pirinçten yapılan bir çeşit tatlı. (Sütün içinde haşlanarak hamur haline ge­tirilen pirinç, lokmalar halinde yuvarlan­dıktan sonra önce yumurtaya, sonra ga­leta ununa bulanır, yağda kızartılır ve so­ğuk şuruba atılır.)
Pirinç çorbası, pirin­ci, et suyu, tavuk suyu veya sade suda domates ve maydanozla haşlayarak yapılan çorba. (Terbiyelisi de olur. Genellikle kırık pirinçten yapılır, perhiz yemeği olarak ge­çerli bir çorbadır.)
— Şapkacılık. Pirinç sapı, şapka konfeksi­yonunda kullanılır.
— Tasav. Pirinç meydanı, mevlevîlerin mut­fakta hep birlikte pirinç ayıklamalarına ve­rilen ad. (Lokma hazırlanırken matbah canları pirinç ayıklamağa yetişemezse dergâh­ta bulunanların hepsi toplanarak pirinç meydanı yaparlardı.)
— Zootekn. Hayvanların beslenmesinde pi­rincin değeri arpanınkine yakındır; çeltik fabrikalarında, elde edilen pirinç kepeğinin ve kaba pirinç ununun besin değeri ise çok değişiktir.
— ANSiKL. Bot. ve Coğ. Beş altı türü bulunan pirinç’m her başakçığında bir çi­çek ve her çiçekte altı erkek organ bu­lunur. İyice gelişen iki iç kavuzcuk ke­narlarından birbirine bitişerek ileride mey­veyi tamamen sarar. Bu durumdaki pi­rince «çeltik» denir. Pirinç ekimi için en elverişli yer nemli topraktır. Samanı da­yanıklı olmadığı için pirinç sapı ancak ta­zeyken hayvan yemi olarak kullanılır ve­ya gübre olur. Pirinç doğu asya halkla­rının temel yiyeceğidir. Pirinç tarımı iki yüzyıldan beri Afrika ve Kuzey Amerika’­da da yaygınlaştı. İspanya, İtalya, Mısır ve Türkiye’de de pirinç yetiştirilir. Pirinç çe­şitleri pek çoktur ve hemen hepsi Oryza sativa türündendir. Tarım pirinçleri başlıca dört tipe ayrılır: Oryza sativa var. dura; O. sativa var. montana; O. sativa var. glutinosa; O. sativa var. fluitans. Afrika’da ay­rı bir pirinç türü daha yetiştirilir (O. glaberrime).
Ova pirinçleri sulanmak ve kötü otlardan ayıklanmak ister. Tohum, yani çeltik tanesi yirmi dört saat suda bırakıldıktan sonra, iyi bir toprak kesimine serpme usulüyle eki­lir; üç dört gün içinde çimlenir; bitkinin boyu 15-20 sm’yi bulunca oradan sökülerek tarlaya dikilir. Filizler dikildikten sonra tarlaya yavaş yavaş su verilir. Pirinç çiçek açıncaya kadar su verilmeğe devam edilir. Çiçekten sonra başakların olgunlaşması için sulama azaltılır. Bölgelere göre, ekimden dört beş ay sonra hasat yapılır; eğer ülke­nin iklimi elverişliyse, aynı yere yeni ekim yapılarak yılda iki ürün alınabilir.
• Dünya üretimi. Dünyadaki pirinç üreti­mi yılda çeltik olarak 250 milyon tonu aşar. Bunun yüzde 90′dan fazlası Asya’nın musonlar bölgesinde üretilir; buralarda hal­kın temel yiyeceği pirinçtir; arazi her yıl yeniden hazırlanır, düzeltilir, su yolları onarılır, yeni arklar yapılır ve pirinç fideleri çoğu zaman su içinde dikilir. Sıcak bölge­lerde, Asya’nın güneydoğu ülkelerindeki alüvyonlu alçak ovalarda yılda bazen iki üç defa hasat yapılır.
Yoğun bir çalışma sayesinde, bu ovaların kenarındaki yamaçlarda teraslar yapıp su­lamak suretiyle de pirinç yetiştirilir. Nü­fusu az olan ve düzenli bir şekilde bol yağ­mur alan bölgelerde ormandan açılan yer­lerde «ray» veya «ladang» sistemiyle dağ pi­rinci yetiştirilir. Çok su ve sıcaklık isteyen pirinç, bilinen pek çok çeşidine rağmen, ancak sıcak bölgelerde yetişir. Ilıman ik­lim kuşağında, meselâ Akdeniz bölgesinde ve Japonya’da pirinç, yazları yeteri kadar uzun ve sıcak olan yerlerde bir yaz ürünü olarak kesilir, öte yandan pirinç çok bakım istediğinden uzun süre yalnız el emeğinin bol olduğu ülkelerde üretilebilirdi. Şimdi mekanik âletlerin kullanıldığı ülkelerde el emeği eksikliği giderildi. İkinci Dünya sa­vaşından sonra pirinç üretimi, bütün dün­yada, özellikle Asya dışında büyük bir ge­lişme gösterdi. Afrika ve Amerika’nın tro­pikal bölgelerinde yiyecek maddesi üreti­minin azlığı, A.B.D., Avustralya ve Gü­ney Amerika’nın bazı kesimlerinde (Brezil­ya, Arjantin, Şili) tarımının iyice makine­leşmiş olması dolayısıyle pirinç üretimi hız­landı. Türkiye’de de bu devrede pirinç üretiminde büyük hamleler görüldü. Ekim tarzının çok değişik olması sebebiy­le ortalama verim rakamları, bölgelere göre çok büyük değişiklik gösterir. Güney­doğu Asya’daki ince tarım yapılan ülkeler­de, fide dikim usulüne ve çift ürün alın­masına rağmen verim çok düşüktür (Hin­distan’da hektar başına 10-12 kental, Çin’de 30 kental). Japonya ve Mısır’da gübre kul­lanılması ve pirinç tohumunun ıslahı ile orta­lama verim 48-50 kentale ulaşır. Yalnız İs­panya ve İtalya’da verim 50 kentalin üstü­ne çıkar. Kaba tarım yapılan, yani fide di­kimine gitmeden makineyle ekim yapılan ülkelerde, Avustralya hariç, verim daha da düşüktür. Bütün bu farklara rağmen 100 milyon ton üretimle Çin ve 45 milyon tonla Hindistan başta gelir; bunları hayli geri­den Japonya ve Pakistan takip eder. Fakat bu ülkelerde pirinç halkın temel yiyeceği ol­duğundan ve nüfus çok kalabalık bulundu­ğundan tüketim çok fazla, ihraç edilen pi­rinç çok azdır. Ayrıca iklimdeki düzensiz­likler de her yıl alınan ürün miktarının önemli derecede farklı olmasına sebep olur. Bu sebeplerle pirinç ticareti dünya pirinç üretiminin çok az bir kısmını kapsar (yak­laşık olarak yüzde 5). Pirinç ticareti İkinci Dünya savaşı öncesinden başlayarak büyük bir değişikliğe uğradı.
Birmanya ve Tayland, Uzakdoğu’da tüketim fazlası en çok olan pirinç satıcı ülkelerdir; fakat bunlar pirinci batı ülkelerine satacağı­na şimdi asya ülkelerine satmaktadırlar (yaklaşık olarak 1 milyon ton). Çünkü ba­tı ülkeleri şimdi amerikan ve akdeniz böl­gesi pirinçlerini ithal etmektedirler. Nüfus artışından dolayı en çok pirinç satın alan ülkeler ise Hindistan, indonezya, Seylan, Japonya, Malezya ve Pakistan’dır. Dünyada birinci üretici ve tüketici olan Çin öteden beri pirinç ithal ederken, şimdi yılma göre bazen 1 milyon tona yakın pirinç ihraç et­mektedir. Her zaman pirinç ihracatı yapan diğer bellibaşlı ülkeler A.B.D., Formoza ve italya’dır. Mısır, Vietnam, Kamboç, Pa­kistan ve Madagaskar gibi bir kısım ülke­ler de zaman zaman pirinç ihraç etmekte­dir.
• Türkiye’ye Uzakdoğu’dan getirilen pirinç, Adana, Adıyaman, Ankara, Artvin, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Çorum, Diyarbakır, Edirne, Elazığ, Eskişehir, Gaziantep, Hatay, içel, Kars, Kastamonu, Kırklareli, Malat­ya, Maraş, Mardin, Rize, Sakarya, Sam­sun, Siirt, Sinop, Tekirdağ, Urfa illerinde üretilir. Çeltik tarımının gerektirdiği bol sulama, sıtmaya yol açtığından üretim işi kanunla düzenlenir. Osmanlı imparatorlu­ğunda bu düzenleme 1908′e kadar nizamna­melerle yapıldı, ilk kanun 1910′da yayınlan­dı. Cumhuriyet döneminde 1936 tarihli 3039 sayılı kanunla çeltikçilik çalışmaları yeni­den düzenlendi. Kanunda, çeltik ekimine izin verilmesi yetkisi illerde ve ilçelerde ku­rulacak çeltik kurullarına bırakıldı.
Türkiye’de üretilen pirinç çeşitleri çeltik özelliklerine göre şu adları alır: 1. kılçıksız; 2. sarı çeltik; 3. ak çeltik; 4. amberotu; 5. mısbak (ak çeltik); 6. kara kılçık; 7. kırmızı çeltik; 8. kasım beyazı; 9. japon pirinci; 10. viyolona siyahı; 11. pangina pirinci; 12. onsen pirinci.
Türkiye’de tüketim ihtiyacından daha fazla pirinç üretme gücü vardır. Ancak sınırla­mada uygulanan siyaset yüzünden her za­man dışarıdan satın alınır. Çeltik kanunu­nun yürürlüğe girdiği yıl (1936) çeltik eki­len arazi 40 000 hektar, elde edilen ürün de 74 000 tondu. 1940′ta ekim alanı 20 000 hek­tara, ürün ise 63 000 tona indi. 1945′te 18 000 hektardan 32 000 t pirinç alındı. Ziraat alanında ortaya çıkan gelişmelerin yardı­mıyle birim alanda verim yükseltilerek 1955′te 29 000 hektardan 61 000 t pirinç elde edildi. 1966′da ekilen alan 65 000 hektar, üretim de 150 000 t oldu. 1970′te 60 000 hektar araziden 160 000 t pirinç alındı.
— Mutf. Pirinç, nişasta bakımından çok zengin, kolay sindirilen bir besindir; kabız­lık yaptığına inanılırsa da doğru değildir. Uzakdoğu halklarının çoğunun temel besi­nidir. Ülkemizde, pirinçten yapılan yemek­lerin en yaygını pilav ve lapadır; dolmala­ra, bazı etli yemeklere, özellikle kıymaya katılır (sulu köfte); pirinç bazı tatlıların hazırlanmasında da kullanılır (sütlaç, zer­de). Pirincin çeşitleri vardır ve her çeşidi ayrı bir yemek için kullanılır (pilavlık, lapalık pirinç v.b.); fakat her halde pişirme­den önce pirinci iyice yıkamak gerekir, ta ki süzülen su bulanık olmasın; böylece, pi­şirilen pirinç tane tane olur.
Pirinci pişirmenin başlıca üç usulü vardır: birincisinde, bol kaynar suda pişirildikten sonra pirinç soğuk sudan geçirilir; bu usul­le pişen taneler hafif sert olur ve tek tek dişe gelir; doğu usulü pilavda pirinç hafif­çe yağda kavrulur, sonra su veya et suyu katılıp pişirilir; üçüncüsü ise, sütle pişirme usulüdür, soğuk sudan geçirilmesi olumlu sonuç vermez; bu bakımdan, pirinç iki dakika süreyle kaynar suda tutulur, süzülür, sonra sütle pişirilir.
Batı usulü pirinç pişirmede, pirinç taneleri­nin zarını yumuşatmak için önce kısa süre yarı kaynatılır yahut susuz tencerede hafif­çe pembeleştirilir, bu işlem pilava ayrı bir koku verir. (ML)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİNÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRÎ MEHMED PAŞA

Tarih 11 Haziran 2009

PİRÎ MEHMED PAŞA, türk devlet ada­mı (öl. Edirne 1532). Amasya’da öğrenim gördü;
Mahkemei Şer’iyeye kâtip olarak girdi; başkâtipliğe yükseldi.

Bayezid II tah­ta geçince, İstanbul’a geldi. Sofya, Silivri, Siroz (Serez), Galata kadılıklarında bulun­duktan sonra, istanbul’da Fatihsultanmehmet imareti mütevellisi oldu. 1508′de Hazine defterdarlığına tayin edildi. Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran seferine Rumeli defterdarı olarak katıldı. Savaştan bir gün önce yapılan toplantıda ordunun beklemeden savaşa gir­mesini savundu, padişahın ilgisini çekti. Çal­dıran zaferinden sonra, ikinci vezir Dukakinzade Ahmed Paşa ile birlikte, Tebriz’in ele geçirilmesi ve korunması için görevlen­dirildi. Sefer dönüşü görevden alman Mus­tafa Paşanın yerine, üçüncü vezirliğe tayin edilerek (15 ekim 1514), erzak toplaması için, ordunun kışlayacağı Amasya’ya gön­derildi. Sefer sırasında askeri isyana kışkır­tan sadrazam Dukakinzade Ahmed Paşa, Yavuz Sultan Selim tarafından öldürüldü. Bu arada görevinden alınan Pirî Mehmed Paşa Silivri’deki çiftliğine çekildi. Fakat 3 gün sonra (22 ağustos 1515) divana gelerek el öpen Pirî Mehmed Paşanın vezirliği geri verildi. Bir süre sonra sadrazam Hersekzade Ahmed Paşa ile birlikte tekrar göre­vinden alındı; elleri bağlı olarak, Yedikule’ye hapsedildi (26 nisan 1516). Ancak ye­ni sadrazam Sinan Paşanın yardımıyle aynı günün akşamı serbest bırakıldı. Bir ay son­ra Yavuz Sultan Selim Mısır seferine gider­ken, Pirî Mehmed Paşayı istanbul’un korun­ması için görevlendirdi (31 mayıs 1516). Pa­dişah, Mısır’dan dönerken sadrazam Yunus Paşayı öldürtimce ordugâha çağırılan Pirî Mehmed Paşa, sadrazam oldu; Yavuz Selim’in saltanatının sonuna kadar bu görevde kaldı. Kanunî Sultan Süleyman’ın ilk yıl­larında da aynı görevde bulundu. Hasodabaşı ibrahim Ağayı sadrazam yapmak isteyen Kanunî 27 haziran 1523′te Pirî Meh­med Paşayı görevinden aldı ve 200 000 akçelik vezaret haslarıyle emekliye ayırdı. Pirî Mehmed Paşa, Silivri’deki çiftliğine çekil­di. Padişahın ilgisini kaybetmediği için tekrar göreve çağrılmasından kuşkulanan sadrazam İbrahim Paşa, Edirne’de bulunan Pirî Mehmed Paşayı oğlu Mehmed Efendi­ye zehirleterek öldürttü. (M)
Pirîmehmedpaşa tekkesi mescidi veya Konuktekkesi mescidi,, İstanbul’da Mollagürani semtinde mescit. Karamanlı Pirî Mehmed Paşa tarafından yaptırıldı. Bugün yıkık bir durumdadır. (M)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRÎ MEHMED PAŞA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROKONSÜL

Tarih 10 Haziran 2009

PROKONSÜL i, (önek pro ve lat. consul, konsül’den proconsul, konsülün yerine). Rom. tar. Bir konsülün bütün yetkilerine sa­hip olan yüksek görevli.
— ANSîKL. Rom. tar. Prokonsül, görev sü­resini dolduran, ama bir askerî seferi ta­mamlaması veya bir ili yönetmesi için da­ha bir süre bu görevde bırakılan bir konsül­dü. Sulla, konsüllüğün askerî ve sivil gö­revlerini birbirinden ayırdı ve askerî görev­leri prokonsüllere verdi. Ama uygulamada onun bu kararı her zaman göz önünde tu­tulmadı. Prokonsüllük, kişisel iktidarların başlangıcı oldu. Meselâ Pompeius M. ö. 67′de süresiz prokonsül kalmak hakkını el­de etti. M.ö. 59′da Sezar ve 23′te Augustus da aşağı yukarı aynı hakları kazandılar. İmparatorluk döneminde, senatörlük illerinin yöneticilerine, konsül olmasalar bile, «prokonsül» unvanı verilirdi. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROKONSÜL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROJEKTÖR

Tarih 10 Haziran 2009

PROJEKTÖR i. (lat. projicere, ileriye fır-latmak’tan projectum > fr. projecteur). Bir kaynağın ışığını, çok şiddetli bir veya bir­kaç demet halinde uzağa iletmeğe yarayan âlet. Eşanl. IŞILDAK. Bk. ansikl.
— Oto. Bk. far. || Projktör karşılaşma huzmesi, iki taşıtın karşılaşması halinde, projektör ışığını, projektörün eksenine dik düşey bir ekranla kesip 15° sağa saptırarak elde edilen huzme.

— Ansikl. Uçakların gelişini izlemek, gemi­leri korumak, düşman kuvvetlerini aydınlat­mak v.b. zorunluğu, şiddetli bir kaynaktan çıkan ışık demetini her yöne çevirebilen projektör’lerin kullanılmasına yol açtı. Pro­jektörde, arka tarafı parabolik bir reflek­tör (gümüş kaplanmış cam, altın kaplanmış maden) vazifesi gören bir silindir vardır; bu reflektörün odağında, odak noktasının sabit kalmasını sağlamak için yatay kömürlü bir elektrik arkının ışık krateri veya çok güçlü bir akkor lamba bulunur. Âletin ön tarafı, ışığı dağıtan yollu bir camla veya farlardaki gibi büyütücü bir optik sistemle ka­patılmıştır. Arklı tipten çok kuvvetli pro­jektörlerde, bir kaş veya diyafram yardımıyle ışık geçici olarak ve tamamıyle ör­tülebilir. Gerektiğinde uzağa yerleştirilen bir yöneltme düzeneği, reflektörün alt kıs­mında bulunan iki motoru çalışarak, pro­jektörü istenilen doğrultuya çevirebilir ve hareketli bir hedefi takip edecek şekilde döndürebilir.

Projektörler sabittir veya ay­rıca bir elektrojen grubu taşıyan otomobil­lerin üzerine yerleştirilir. Bu iki tipten baş­ka, askerlikte, belli aralıklarla yakıp sön­dürerek işaret vermek için, pille çalışan kü­çük el projektörleri kullanılır.
Ticaret filosunda da, şantiyeleri ve ayırma garlarını aydınlatmak için yine projektörler­den yararlanılır. Tiyatro Sahnelerinin aydın­latılmasında, genellikle arklı veya akkor lambalı projektörler kullanılır. Bunların optik sistemlerinin önüne, renki filtrelerle donatılmış döner bir pano yerleştirilir. Sinemada, renkli film çekimi için, özel kö­mür çubukları olan arklı projektörler kul­lanılır; fakat 3 200° K’lik (Kelvin) özel lam­balarla donatılmış projektörler gittikçe gelişmektedir, çünkü bunlar arklı projektör­lerden daha kullanışlıdır: çok fazla ısı ya­yarak sanatçıları rahatsız etmediği gibi, verdiği ışığın renk kararlılığı da daha fazla­dır. Aydınlatmada, «Ses ve ışık» gösterile­rinde, şantiyelerde, büyük barajlarda, Spor sahalarında 500 ilâ 1 000 W’lık projektörler kullanılır. Aydınlatılacak yer, bol ışığa ih­tiyaç gösterecek kadar büyükse, üstelik ışı­ğı tam randımanla kullanmak gerekiyorsa özel bir tekniğe dayanan infranor projektörlere başvurulur. Bu güçlü ve etkili âlet­te, 3 kW’lık bir lamba gümüş kaplı parabo­lik bir reflektörle donatılmıştır. Lambanın akısı kontrol edilerek projektörün dibine gönderilir; burada bulunan ayarlanabilir lameller, akıyı, istenen açıklıkta dikdörtgen kesitli bir demet haline getirir. Bu demet, aydınlatılacak yüzeyi tamamıyle kaplayabi­leceği için, infranor projektörlerin kullanılması çok kolay ve sağlanan verim çok yük­sektir.
Taşıtlarda kullanılan projektörler, otomo­billerin, bisikletlerin, lokomotiflerin önüne veya yanlarına takılan küçük farlardır. Oto­mobillerde kullanılan bazı projektörler is­tenilen yöne çevrilebilir. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROJEKTÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROBUS (Marcus Aurelius)

Tarih 10 Haziran 2009

PROBUS (Marcus Aurelius) [Sirnium 232 -ay.y. 282], Roma imparatoru (276-282). Usta bir generaldi, Afrika’da ve Mısır’da çar­pıştı. Tacitus ölünce başkumandanı olduğu Doğu ordusu tarafından imparator ilân edil­di. Senatonun imtiyazlarına karşı oldukça saygılı davrandı. Barbar (Burgundlar, Van­dallar, Gepidler, Gotlar, Franklar) istilâ­sına karşı koymak için, kimi zaman sa­vaştı, kimi zaman da barbarları impara­torluk topraklarına yerleştirdi. Toprağın işletilmesini teşvik ederek, Galya ve ispan­ya’da bağcılık yapılmasına izin verdi. Di­siplinin sıkılığından yakınan askerleri, bir doğu seferine hazırlandığı sırada ayakla­narak onu öldürdüler. Probus, Tetrachia tapınağında tanrılaştırıldı. (L)
PROBUS (Marcus Valerius). Bk. VALE-RİUS.

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROBUS (Marcus Aurelius) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİEUR – DUVERNOiS (Claude Antoine, kont)

Tarih 09 Haziran 2009

PRİEUR – DUVERNOiS (Claude Antoine, kont), Frieur de la Coted’Or, denir, fransız siyaset adamı (Auxonne 1763-Dijon 1832). Konvansiyon meclislerine milletvekili olarak girdi; Halk Kurtuluş komitesi üyesi (ağustos 1793-ekim 1794) oldu, bu komitede Lindet ve Carnot ile birlikte ordu meselele­riyle uğraştı. Thermidor’culara karşı Barrere ve Collot d’Herbois’yı savundu, değerli bir bilgin olduğu için tutuklanmaktan kur­tuldu (mayıs 1795). ölçü ve ağırlıklarda bir birliğe varılmasını kabul ettirdi, Bayındırlık İşleri enstitüsü ve ficole Centrale’in (sonra­dan ficole Polytechnique oldu) kurulmasına yardım etti (1795).
Eserleri: Art du Militaire (Askerin Sanatı) [1793], Nouvelle instrucion sur les Poids et Mesures et sur le Calcul Decimal (Ağırlıklar, ölçüler ve Onda­lık Hesap üstüne Yeni Bilgiler) [1795]. De la Decomposition de la Lumiere en ses Elements les plus Simples (Işığın En Basit Ele­manlarına Ayrılışı üstüne) [1816]. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİEUR – DUVERNOiS (Claude Antoine, kont) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Preveze Deniz savaşı

Tarih 09 Haziran 2009

Preveze Deniz savaşı, Barbaros Hayreddin Paşanın kumandasındaki osmanlı donanmasıyle, Andrea Doria kumandasındaki haçlı donanması (venedik, ceneviz, portekiz, pa­palık, malta donanmaları) arasında Preveze’de yapılan (28 eylül 1538) deniz savaşı. Barbaros Hayreddin Paşa, Osmanlı devleti hizmetine girerek kaptanıderya olduk­tan sonra Türkler ile avrupa devletleri ara­sındaki deniz savaşları şiddetlendi. Osmanlı donanması Balear adalarını tahrip etti (1535); Ege denizinde Venedik’in elinde bulunan adaları ele geçirdi; Girit’in pek çok kale ve köyünü yağmaladı. Bunun üze­rine papa ile Carlo V’in teşvikiyle ispan­ya, venedik, portekiz, malta, floransa do­nanmaları Türklere karşı birleştiler. Mey­dana gelen donanmanın başına Andrea Do­na getirildi. Haçlı donanması Korfu ada­sında toplandı; daha sonra Preveze kale­sini kuşattı. Barbaros Hayreddin Paşa, Preveze düşman donanması tarafından bom­balandığı sırada İstanköy (Kos) körfezindeydi. Durumu öğrenince Eğriboz (Euboia) adasında Khalkis limanına geldi. Düş man hakkında bilgi edinmek için 20 par­çalık bir donanma ile Turgut Reis’i Preve­ze’ye gönderdi; kendi de asıl osmanlı donan­ması ile Modon’a girdi. Barbaros’un yaklaş­tığını öğrenen Andrea Doria, Preveze kuşat­masını kaldırarak Korfu’ya çekildi. Bar­baros da Modon’dan ayrıldı. Venedik’in elinde olan Kefalonya (Kephallonia) ada­sını bombaladıktan sonra Preveze’ye gel­di. Preveze kalesini tamir ettirdi ve donanmayle birlikte Narda (Arta) körfezine girdi. Bunu haber alan Andrea Doria, Korfu’dan ayrılarak Preveze’ye geldi; fakat çok dar olan Narda körfezinin ağzı, Pre­veze kalesinin toplarıyle korunduğundan körfeze giremedi. Bu sırada haçlı donan­masında 60 000 asker ve 308′i büyük savaş gemisi olmak üzere 600′den fazla gemi vardı. Türk donanması ise 122 savaş gemisi ve 20 000 askerden meydana geliyordu. Türk do­nanmasında 166, haçlı donanmasında ise 2 500 top vardı. Barbaros, gemisinde topla­nan mecliste, öteki kumandanların düşünce­lerine uymayarak, körfezden çıkacağını ve haçlı donanmasına saldıracağını bildirdi; ona göre, bu kadar büyük bir haçlı do­nanması yenilirse, Akdeniz’de Türklerin üs­tünlüğü uzun süre devam edebilirdi. 27 Eylül 1538′de osmanlı donanması Narda körfezinden çıktı; yarım daire şeklinde ya­yılarak düşman donanmasına ateş açtı. Os­manlı donanmasının bu saldırısı karşısın­da Andrea Doria, savaşı kabul etmedi; kendisi için daha elverişli bir durumda sa­vaşa girmek üzere Santa Maura (Leukas) adasıyle Ithake adası arasına çekildi. 28 Eylül gecesi iki donanma tekrar karşılaş­tı. Osmanlı donanmasının merkezine Bar­baros Hayreddin Paşa, sağ kanadına Sa­lih Reis, sol kanadına Şeydi Ali Reis ku­manda ediyordu. Turgut Reis de yedek donanmanın kumandanıydı. Osmanlı do­nanması çektiri cinsi (kürekli) gemiler­den meydana geliyordu. Haçlı donanma­sında ise hem kalyon, hem de kürekli ge­miler vardı. Savaş boyunca haçlı donan­ması yelkenli gemilerle kürekli gemilerin hareketlerini düzenleyemedi. Savaşın baş­langıcında kuvvetli bir güney rüzgârı türk donanmasının hareketine engel oluyordu; fakat bir süre sonra rüzgâr hafifleyince Barbaros hareketsiz kalan düşman gemilerini çevirerek uzaktan top ateşine tuttu; 128 düş­man savaş gemisi ve birçok nakliye gemisi battr. Türk donanması gemi kaybetmedi; sa­dece yüz ölü ve 800 yaralı verdi. Barbaros’­un karşısında başarılı olamayan Andrea Do­ria, o zamanın geleneklerine göre büyük bir şerefsizlik sayılan bir hareket yaptı: ami­rallik fenerini söndürerek kaçtı. Preveze ye­nilgisinden en çok zarar gören ülke Venedik oldu: savaştan sonra Osmanlı devletiyle yap­tığı barış antlaşmasıyle Mora ve Adriya kıyılarında elinde bulunan kaleleri ve Barbaros’un ele geçirdiği Ege denizi adalarını Os­manlı devletine bıraktı; 300 000 altın da sa­vaş tazminatı vermek zorunda kaldı. Bk. osmanlılar renkli sayfası. (-»Bibliyo.) [m]
PREVEZELİ MUSTAFA PAŞA. Bk. mus­tafa paşa Prevezeli.

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Preveze Deniz savaşı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRESTES (Luis Carlos)

Tarih 09 Haziran 2009

PRESTES (Luis Carlos), brezilyalı siyaset adamı (Porto Alegre 1898). Meslekten yetiş­me subaydı; 1924′te ayaklanan bir grubun başına geçti; Brezilya’nın güneyinden Rio de Janeiro’ya yönelen bu grubun ordu tara­fından yolu kesilince Bolivya’ya sığındı. Ko­münizmi benimsedi ve Moskova’ya gitti, orada Komintern tarafından Latin Amerika’­da komünist hareketi yönetmekle görevlen­dirildi. 1934′te Brezilya’ya döndü, ertesi yıl G. Vargas’a karşı bir askerî ayaklanma te­şebbüsüne katıldı, fakat tutuklandı ve kırk altı yıl hapse mahkûm oldu. İkinci Dünya savaşından sonra serbest bırakıldı ve yeni­den komünistlerin (bunlar o sıralarda ka­nun dışı ilân edilmişlerdi) başına geçti (1947). Goulart düşünce (1964) Prestes gı­yaben otuz yıl hapse mahkûm edildi. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRESTES (Luis Carlos) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRENS

Tarih 09 Haziran 2009

PRENS i. (lat. princeps, birinci’den fr. prince). Hükümdar veya hükümdar ailesinden olan erkek: Nermin Bey itiraz etti: — Nasıl prens oluyorsunuz? Ceddiniz lord imiş! (Ömer Seyfeddin). Oranın oteline her zaman [...] Avrupa aristokrasisinden, prenslerden, kont, marki ve baronlardan birkaçı davetlidirler (F. R. Atay). || Bazı ülkelerde en yüksek soyluluk unvanı. // Bir prensliğin başında bulunan kimse: Monaco prensi.

— Tar. Bk. ANSiKL. || Eski Roma’da birin­ci ve ikinci yüzyıllarda imparatora verilen ad.
(Bk. PRİNCEPS.) || Derebeylik çağın­da yetkisini doğrudan doğruya imparator­dan alan kimse. || XII. yy.dan sonra hü­kümdardan bu unvanı alan ve asker sınıfının bütün ayrıcalıklarından yararlanan kimse. (Bk. ANSiKL.) || Soydan prens, iktidardaki hanedandan olan prens. (Evlenebilmesi için ailenin başı sayılan hükümdardan izin al­ması gerekir.) || Vâris prens, tahtın intikal edeceği prens, veliaht. (Çeşitli ülkelerde ayrı ayrı terimlerle [meselâ Fransa'da Dauphin, Almanya'da Kronprinz, İngiltere'de Prince of Wales (Galler prensi), İspanya'da Asturia prensi] anılan vâris prenslere hu­kukî ve malî birçok imtiyaz tanınır.) // Konsor prensi. Bk. KONSOR. || Büyük prens, Ortaçağ Rusya’sında Riyurikoviç ailesinin yaşça en büyük olan prenslerinin unvanı. (Bk. ANSİKL.) || imparatorluk prensi, Eugene Louis Napoleon Bonaparte. // Meşrulaştırılmış prensler, Fransa krallarının,’ baba­ları tarafından evlât olarak tanınmış evlen­me dışı çocukları (meselâ Louis XIV’ün Madame de Montespan’dan olan çocukları). II Kara Prens, İngiltere kralı Edward III’ün oğlu Galler prensi Edward’ın lakabı. // Prensler birliği.
Bk. FüRSTENBUND. || Ost prensi. Bk. OST.

— ANSiKL. Tar. Geç İmparatorluk sonun­da kaybolan prens unvanı, Ortaçağda bir küçük devletin hükümdarını belirtmek için latinee şekliyle ortaya çıktı: 774′te Benevento’nun Lombardia’lı dukası Arici Pavia mo­narşisinin yıkılmasıyle bağımsızlığa kavuşur kavuşmaz princeps unvanını aldı. Ardından, Benevento prensliğinin parçalanması (IX. yy.) üzerine de,
XI. – XII. yy.larda Capua ve Salerno prenslikleri kuruldu ve bunlar da Roberto Guiscardo’nun norman hane­danı tarafından ilhak edildi. Hıristiyan doğuya bu unvanı götürenler her halde Normanlardı: Antakya (Antiokheia) prensliği (1098-1268), Celile veya Teberiye prenslik­leri. İtalya’da Ortaçağın sonundan itibaren prenslik unvanları çoğalmağa başladı (Ro­ma, Napoli ve Sicilya prensleri). Almanya’da prens (Fürst) önceleri; dük, markgraf, saray kontu unvanlarını alan bir görevliydi. Prenslik veraset hakkını ancak XII. yy.da kazandı. 1180′den sonra da, imparatorluk kançılarlığı, prens unvanını yal­nız, doğrudan doğruya imparatora bağlı ve İmparatorluk Diyanet meclisinde (Reich-stag) hazır bulunmakla yükümlü derebeylik soyluları için tanıdı. Bu kimselerin sayısı gitgide arttı ve sonunda da Altın Mühürlü fermanla, içlerinden yalnız yedi tanesine imparatoru seçmek hakkı tanındı. Bunun üzerine, imparatorluğun basit prensleri Reichstag’da artık İkinci curia’nın (meclisin ikinci dereceden olan topluluğu) üyelerini meydana getirdiler. XVI. yy.ın başında otuz kadar kilise prensi (başpiskoposlar, pis­koposlar, başrahipler ve tarikat başkanları) ve altmış kadar laik prens vardı. Zaten geniş olan prens muhtariyeti, Vestfalya ant­laşmalarından da (1648) anlaşılacağı gibi XVII. yy.da daha da arttı.
1803 İmparatorluk fermanıyle bütün dinî prenslikler laikleştirildi, nihayet 1806′da imparatorluğun kalkmasıyle birlikte Alman­ya’da prenslik unvanı da kullanılmaz ol­du. Fransa’da Charles V soydan prensler sınıfını ihdas etti. Devrimin 1790′da kaldır­dığı bütün unvanları Napolyon 1808′de tek­rar koydu. Bütün yüksek mevkilerde bulu­nanlara ve birkaç mareşale prens unvanı verdi ve prenslik unvanını soyluluk unvan­larının en büyüğü saydı. Rusya’da Kiev prensi Vladimir’in (1015) çocukları prens unvanını alarak, memleketi aralarında bö­lüştüler. İçlerinden birini de büyük prens unvanıyle başa geçirdiler. Bu durum ilke­nin aşırı derecede parçalanmasına yol açtı­ğından, Moskova büyük prensleri küçük prenslere metbuluklannı kabul ettirerek Rusya’yı eski birliğine kavuşturdular. Kor­kunç İvan ve Büyük Petro gibi otokrasi peşinde koşan çarların tutmadığı prensler yavaş yavaş bütün siyasî etkilerini kaybettiler. (LM)
Prens, Macchiavelli’nin eseri. Bk. PRiNCiPE (il).

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRENS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pireneler Askerî tarih

Tarih 09 Haziran 2009

Pireneler Askerî tarih. Pireneler, ancak uçları as­kerî harekâta elverişli olan stratejik bir settir. Katalonya ve Cerdana genellikle Fransa’nın İspanya’ya seferlerinde savaş alanı olmuştur. Yiğit Philippe III, Aragon’a Massine boğazından geçerek girmişti; 1707′-de Bervvick, 1794′te Dugommier, Puigcerda üzerine Perthus’dan yürüdüler. Buna kar­şılık Aşağı Pireneler genellikle İspanyol­ların Fransa’ya yaptıkları seferlerde kulla­nıldı; Moncey 1794′te ispanyolları Roncevaux’da yendi; ama 1813′te Wellington. Pamplona’da Soult’un Pireneler ordusunu yendikten sonra onu Gascogne’un ortasına kadar kovaladı. (L)
Pireneler barışı, 7 kasım 1659′da imzala­nan ve fransız-ispanyol savaşına son veren barış. Madrid’de, de Lionne’un başlattığı (1656) ve Conde’nin affı meselesi yüzün­den yarıda kalan görüşmelerden sonra Du-nes’de Fransa’nın kazandığı zafer (haziran 1658), ispanya’yı uzlaşmaya yöneltti, ön antlaşmalar Paris’te imzaladı (4 hazi­ran 1659) ve Faisans adasında Bidassoa’da Mazarin ile don Luis de Haro arasındaki görüşmeler bir antlaşma ile sonuçlandı.
ispanya, Roussillon’u, Cerdana’nm bir kıs­mını, Artois’yı (Aire ile Saint-Omer dışında), Gravelines’i, Bourbourg’u, Saint – Venant’ı, Landrecies’i, Le Quesnoy’u, Avesnes’i, Montmedy’yi, Philippeville’i, Marienbourg’u ve Thionville’i bıraktı. Charles IV, Lorraine’i (Stenay, Clermont, Dun ve Jamelz dışında), geri alması karşılığında Fransa’ya, ordularını düklük topraklarından geçirme iznini verdi. Fransa, Conde’yi af­fetti ve Louis XIV’ün Felipe IV’ün kızı Maria Teresa ile evlenmesi kararlaştırıldı; gelin 500 000 ekülük çeyiz getirecekti. Bu miktarın tamamen ödenmemesi halinde Ma­ria Teresa ispanya tahtı üstündeki haklarını muhafaza edecekti; Felipe IV’ün malî du­rumunun pek iyi olmadığını bilen Mazarin antlaşmaya büyük bir kurnazlıkla bu mad­deyi katmıştı. Bk. “VERASET SAVAŞI. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pireneler Askerî tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİNCEPS

Tarih 09 Haziran 2009

PRİNCEPS i. («birinci» anlamında lat. k.). Rom. tar. Kişiliği, askerî ve mülkî alan­lardaki yararlıkları ve Roma şehrine yap­tığı hizmetlerle Roma’nın siyasî hayatın­da büyük bir rol oynamış romalı devlet adamı. // Teşm. yol. Roma imparatoru (özellikle, M.S. I. ve II. yy.larda).
[Bk. PRiNCIPATUS.] || Princeps juventutis («gençliğin hükümdarı»), imparatorun vâ­rislerine verilen unvan, (ilk olarak, Agrippa’nın oğlu ve Augustus’un torunu Caius Sezar ile Lucius’a verildi.) || Princeps praetorii, legio mahkemesine bağlı olan ve idarî işlerle uğraşan centurio. || Princeps senatus, adı censor’lar tarafından senato albümü’nün başına yazılmış olan ve senato toplantılarında görüşünü birinci olarak açıklayan fildişi iskemlede oturmak hakkına sahip yüksek görevli. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİNCEPS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİM Y PRATS (Juan)

Tarih 09 Haziran 2009

PRİM Y PRATS (Juan), Castillejas mar­kisi, ispanyol generali ve siyaset adamı (Reus 1814 – Madrid 1870). Don Carlos taraftar­larına karşı yapılan savaşta yararlık gösterdi (1833-1839), Espartero’nun mallarının istirda­dına yardım etti (1843). Bu davranışı, Madrid Askerî hükümetinin başına geçmesini ve kont payesini almasını sağladı. Narvaez’e karşı komplo kurmakla suçlandı, memleketinden göçmek zorunda kaldı. 1854 Devriminden son­ra İspanya’ya döndü, Fas savaşına (1859-1860) katıldı ve marki unvanını aldı. Meksika seferi birliklerinin başına geçti, Meksika’ya karşı İspanya’nın güttüğü siyaseti açıkladı: borç­lar meselesinin halli, Meksika’nın bağımsığlığına saygı (1862). Prim, başarısız birkaç komplodan sonra Topete ve Serrano ile an­laşarak kraliçe İsabel’i tahtından indirmeyi başardı (1868). Cumhuriyet yönetimini red­detti ve monarşiyi kabul eden bir anayasa çıkardı (1869). Serrano naip olunca, kendisi de başbakan oldu ve bir kral aradı: Leopold von Hohenzollern’in kabul etmemesi üzeri­ne, duc Amedeo d’Aosta’ya başvurdu. Dük teklifi kabul etti; fakat Prim, kralın gelişin­den birkaç gün önce bir suikaste kurban gitti. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİM Y PRATS (Juan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRE (Jules)

Tarih 08 Haziran 2009

PİRE (Jules), belçikalı general (Hannut 1878-Brüksel 1953). 1900′de Krallık Askerî okulunu, sonra Harp okulunu bitirdi. Bi­rinci Dünya savaşında yararlık gösterdi. 1934′te general oldu. iki yıl sonra Arden-ne’li Avcılar kolordusunu kurdu. 1940 Sa­vaşında bir tümene kumanda etti. Direnme teşkilâtına girdi. Ocak 1944′te gizli ordu­nun kumandasını ele aldı. Belçika’nın kur­tuluşunda bu ordunun mevcudu 60 000 ki­şiyi geçiyordu. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRE (Jules) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRANGA veya PIRANGA

Tarih 08 Haziran 2009

PRANGA veya PIRANGA i. (ital. branca, iki şeyi birbirine bağlayan şey’den). Huk. Esk. Hapishanelerde kullanılan zin­cirli demir: Hasretinden prangalar eskittim // Terketmedi sevdan beni (Ahmed Arif).
— ÇEŞ. DEY. Pranga kaçağı) azılı haydut. || Prangaya vurmak, ayağına pranga bağ­lamak.
— Tar. Çin’de hükümlülerin başına geçirilen delikli tablanın değişik bir biçimi olan iş­kence aracı.
— ANSIKL. Huk. Esk. 1869 Tarihli Askerî Ceza kanunu hükümlerine göre, pranga bazı mahkûmların bellerine bağlanarak ayakla­rına takılır, böylelikle hükümlü oldukları yerden kaçmamaları sağlanırdı. Sivil hapishanelerde ise bu tür, ceza disiplinini bozan­lara uygulanırdı. Pranga, halkalarıyle bir­likte iki okka yüz dirhem ağırlığında olur­du.
—Tar. İran’da, Çin’de v.b. uygulanmış olan bu işkence tarzı ya cezalıyı ayakta’ve­ya yatar durumda bir direk ya da parmaklı­ğa bağlamağa yahut yer değiştirmesini ön­lemek amacıyle boynuna ağır bir ağaç, de­mir parçası geçirmeğe dayanırdı. Yürüme­yi engellemek için de iki bacak bir zincirle birbirine bağlanırdı.

♦ Prangalı sıf. Prangaya vurulmuş: Pran­galı mahkûm. (ML)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRANGA veya PIRANGA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAG çekçe Praha

Tarih 08 Haziran 2009

PRAG çekçe Praha, Çekoslovakya’nınbaşkenti, Bohemya’nın merkez kesiminde, Vltava kıyısında, ırmağın Elbe (Labe) ile kavuştuğu yerin yukarısında; 1 030 330 nüf. Üniversite.
• Coğrafya ve güzel sanatlar. Prag, Vltava vadisindeki küçük bir çanakta, ırmağın Polabi ve asıl Labe’ye ulaşmak için boğaz­lara girmeden önce menderesler çizerek akışının ağırlaştığı yerde kuruldu. Kraliyet şeh­ri olarak, Vltava’nın sol kıyısında, bir çeşit resmî şehir olan ve içinde surla çev­rili büyük bir katedral (XIV. yy.da Aras’lı Mathien ve P. Parler tarafından inşa edildi; Aziz Jan Nepomuklu’nun mezarı), saray ve saraya ait askerî ve idarî yapılar bulunan Hradçany’den itibaren geliş­ti. Aşağıda set set kiliseler ve genellik­le italyan mimarlarının eserleri olan Mala Strana semtinin sarayları sıralanır. Mala Strana, azizlerin heykelleriyle süslü Karel köprüsüyle (XIV. yy.) eski tacirler şeh­rine bağlanır; burada eskiden çeklerin tüc­car mahalleleri, alman semti Havel ve getto yer alırdı. Şehrin ırmağın sağ kı­yısındaki bu kısmı, Stare Mesto («eski şehir») adını taşır. Gerçekten sivil ve di­nî anıtları, dar sokakları ve sık mesken adalarıyle eski bir şehrin bütün özellik­lerine sahiptir. Başlıca anıtları İkinci Dün­ya savaşında kısmen yıkılan Belediye sa­rayı (mekanik saat), Havel kilisesi, Tynsky kilisesi ve eski kervansaraydır. Modern çağ­da dev kapılar açılan surlar eskiden Hrad-çany, Mala Strana ve Stare Mesto’nun meydana getirdiği bütünü çevrelerdi. Şehrin bu eski sınırı bugün kolayca göz önüne ge­tirilebilir: nitekim Na Prikope ve Narodni Trida ana caddelerini takip eder. XVIII. yy.da, Stare Mesto’nın ötesinde, başlangıç­ta bir çeşit geniş panayır yeri olan büyük Vaclavkse namesti’nin (Vaclavkse meydanı) çevresinde yeni semtler kuruldu. Böylece Kari IV’ün XIV. yy.da inşa ettirdiği Nove Mesto («yeni şehir») gelişti. Ama bu geniş­lemelere rağmen Prag’ın nüfusu 1850′de an­cak 150 000 kişiydi. İlk sanayi tesislerinin kurulması ortaya yoksul ve kasvetli semt­lerin çıkmasına yol açtı: özellikle Vlatava’nın büyük menderesinin sağ kıyısında Karlin semtinde kısa süre içinde un fabrikaları, se­pi yerleri, bira ve içki fabrikaları, iplikhane ve dokumahaneler, küçük makine ateîyeleri, mobilya fabrikaları kuruldu. Aynı dönemde şehrin yukarısında, ırmağın sol kıyısında Smichov sanayi semti gelişti. Bu arada, ırmağın sağ kıyısına hâkim olan yumuşak eğimli yamaçta, Çesky Brod ve Brno yol­ları boyunca mesken semtleri kuruluyor­du.
XX. yy. başında ve ilk Çekoslovak cumhu­riyeti döneminde şehir büyük ölçüde gelişti. Gerçekten o tarihte Prag çok büyük bir sa­nayi şehri haline geldi: yeni kurulan fab­rikalar ilk sanayi tesisleriyle oranlanamayacak kadar büyüktü. Eski şehrin aşağı kesi­minde, ırmağın menderesinin içbükey kısmını kapsayan büyük bir batı-doğu çöküntüsündeki serbest alanlara el atıldı: burada
Bubeneç ve Holeşovice semtleri kuruldu; Vlatava’nın küçük bir kolu olan ve büyük ölçüde çamurla dolan Rokytka’nın vadisinde Vysoçany ve Hloubetin semtleri inşa edildi, Bir yan kanalla Vltava ve Labe’ye bağlanan bir ırmak limanı (Bubeneç menderesinin alçak taraçalannın iç kısmında) düzenle­nerek sanayi bögesinin ulaşım imkânları genişletildi. Sanayi bölgesi Karlin semtini genişletip, şehrin Prag çanağını sınırlayan yamaçların eteğindeki kuzey kısmını da içine alarak, büyük bir bütün meydana getirdi. Bu bölgede önemli metalürji tesisleri; vagon ve sanayi makineleri fabrikaları, otomobil ve motor fabrikaları toplandı. Bubeneç’in menderesinde ve Holeşovice’de ise kimya ve besin sanayii tesisleri yer aldı. 1921′de şehrin yeniden bağımsız bir devletin başkenti olması ve sanayinin gelişmesi nüfus artışını hızlandırdı. Nüfus 1913′e doğru yarım mil­yondan azken, 1936′da bir milyona yaklaştı. Bunun üzerine şehrin bütünü için bir plan yapılmaksızın, semtler çevresinde en çeşitli şehircilik ve inşaat denemelerine girişildi. Şehrin doğusu özellikle büyük yapılarla do­lu semtlerden meydana gelir; bu semtler gü­neye doğru, Karel üniversitesinin enstitü ve laboratuvarları çevresindeki Vyşehrad’da da uzanır. Sol kıyıda, Hradçany’nin kuzeyinde XX. yy. başında yeni sanayiciler ve tacirler sınıfının oturduğu özenle yapılmış binalar­dan meydana gelen bir semt kuruldu; ku­zeydoğuya doğru bu semtten, meşhur Prag fuarı çevresindeki orta sınıfların oturduğu semte geçilir.

Şehir büyümeğe devam etmektedir: eski şeh­rin batısındaki Beyaz dağa (Bila Hora) ka­dar tırmanan karayolları boyunca genişle­mektedir. Başkent, Kobylisy’ye doğru Prag çanağının kuzey yamaçlarına da tırmanır; güneyde eski banliyöleri Libus ve Kunratice’ye ulaşır. Bugün başlıca hedefi şehir merkezinin düzenlenmesi olan bir şehir pla­nı uygulanmaktadır.

• Tarih. Ticarî olduğu kadar stratejik ko­numu da önemli olan Prag, Prensmyl’lerin iki şatosu (Hradçany ve Vyşehrad) çevresin­de, ırmağın her iki kıyısında gelişti; ırma­ğın geçit veren yerleri yakınında birçok ta­cir ve zanatçı (yahudi, italyan, fransız, ama özellikle alman) yerleşti. Bunlar daha X. yy.dan itibaren nispî muhtariyetler elde etti­ler; ama Prag’ın şehir derecesine yükseltil­mesini ancak şehre Nürnberg hakkını tanı­yan (1232-1235) Venceslav (Vaclav) I zama­nında sağlayabildiler. Bu eski şehir (Stare Mesto), Venceslav (Vaclav) I’in şansölyesi Eberhard tarafından inşa ettirilen yeni bir merkezle birleşti ve surlarla çevrildi (1253). 1257′de eski şehir halkıyle devam eden çatış­maların önünü alabilmek için Ottokar II yalnız alman kolonlar için yeni bir merkez (Mala Strana veya «küçük şehir») kurdu; kolonlara Magdeburg hakkı tanmdı ve muh­tar bir komün haline gelmeleri onaylandı (1338). XIV. yy.da birçok manastır kurulan ve çok zenginleşen Prag’ı Kari IV (1336-1378) imparatorluğun başkenti haline ge­tirdi (1344) ve çek milliyetçiliğinin mer­kezi olan üniversiteyi kurdu (1348). Vyşeh­rad çevresindeki köylerin birleştirilmesiy­le kurulan, çeklerin yerleştirildiği üçün­cü bir yeni şehir de (Nove Mesto) mil­liyetçiliği destekliyordu. Bir süre için Çek­lerin ülkeye kesinlikle hâkim olmasını sağ­layan Jan Hus taraftarlarının savaşı sı­rasında kızışan milliyet çatışmaları, Jîrji Podebrady zamanında yeniden başladı. Bu­nunla birlikte 1518′de tek bir komün ha­linde birleşen şehir, Habsburg’lar zamanın­da, Ferdinand I’in otoritesine karşı patlak veren isyandan sonra (1547) başkentini Viyana’ya nakletmesiyle önemini kaybetti, öm­rünü Prag’da geçiren Rudolf II’nin (1583-1610) büyük ilgisi sayesinde şehir yeni­den milletlerarası önemini kazandıysa da, yeni bir almanlaştırma denemesi açık bir is­yana yol açtı (23 mayıs 1618). Bila Hora sa­vaşını takip eden sert bastırma hareketiyle Prag, bir il haline getirildi. Dinî baskıdan kaçan iki bin burjuva ailesi göçtü; birçok defa yabancılar tarafından işgal edilen şe­hir (Saksonlar, 1631-1632; İsveçliler 1634, 1639 ve 1648), ancak XVII. yy. sonunda ve XVIII. yy.da
(barok çağ) yeniden canlan­dı. 1558′den beri krallık şehri olan Hrad­çany, öbür üç siteyle eşit haklara sahip olan dördüncü bir site haline getirildi (1756). Ama Josef II, dört siteyi tek bir komün ha­linde birleştirdi (1784). XIX. yy.da çek köy­lülerinin büyük ölçüde şehre göçmesine yol açan sanayileşmenin yanı sıra Bohemya soylularının mahallî fikir hayatına gösterdik­leri büyük ilgi sayesinde milliyetçi hareket yeniden canlandı. Windischgraetz’in 1548′de şiddetli bir şekilde bastırdığı milliyetçi hareketin (islav birliği toplantısından sonra ayaklanmalar) 1861 seçimlerinde, başarı gös­termesi, kısa süre sonra tamamıyle Çekle­rin elinde olan bir idare ve öğretim kurulmasına imkân verdi. Prusyalılar tarafından kuşatılan (1866) ve kendi adını taşıyan ba­rıştan sonra (ağustos 1866) Prag, modern­leşmeğe, sanayileşmeğe ve XX. yy.da çek milliyetçiliğini yönetmeğe devam etti. Çe­koslovakya’nın bağımsızlığı burada ilân edildi (28 ekim 1918) ve 14 kasım 1918′de Habsburg’ların tanınmadığını bildiren ve Tomaş Masaryk’i Çekoslovak cumhuriyeti­nin başkanı ilân eden devrimci millet mec­lisi burada toplandı. Birinci Dünya savaşından sonra kurulan Çekoslovakya’nın başkenti olan, fikir ve sanat merkezi haline gelen şehri, Hitler’in Çekoslovakya’yı par­çalamasından sonra 14 mart 1939′da Wehrmacht işgal etti. İkinci Dünya savaşı so­nunda Patton kumandasındaki A.B.D. bir­likleri hükümetlerinin emri üzerine şehre 90 km uzakta olan Plzen bölgesinde durdu­lar. Konyev kumandasında Dresden’den ve Malinovskiy kumandasında Viyana’dan ge­len sovyet birlikleri 6 mayıs 1945′te Prag’­da birleşti. (Bk. ALMANYA-RUSYA SAVAŞI.) 1948 Şubatında Prag’da yapılan hükümet darbesiyle idareyi bir komünist hükümet ele geçirdi. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAG çekçe Praha hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAETOR

Tarih 08 Haziran 2009

PRAETOR i. (lat. k.). Rom. tar. Roma’da hâkimlik yapan veya Roma imparatorluğunda bir ili yöneten yüksek görevli. Bk. ANSİKL.
— Ask. Praetor birlikleri, önce praetor, daha sonra da imparatoru muhafaza et­mekle görevli askerler. Bk. ANSİKL.
— ANSİKL. M.ö. 367′de ihdas edilen ve hukuk davalarına bakan praetor, konsül­lerin bazı görevlerini devralarak yükle­rini hafifletmiş oluyordu. Praetorlar, Halk meclisi (comitiae centuriatae’ler) tarafından seçilir, pleb sınıfından olabilir, Roma’da oturur ve şehir praetoru adiyle anılırdı. M.ö. 243′ten itibaren yanına yardımcı ola­rak, yabancılar arasındaki uyuşmazlıkları yargılamakla görevli bir gezici praetor ve­rildi. Daha sonraları ise, ağır ceza dava­larının hâkim kurullarına başkanlık etmek amacıyle illerde de praetor’luklar ihdas edildi, imparatorluk döneminde toplam olarak on sekiz praetor vardı. Görevleri, aralarında, senato kararlarına uygun ola­rak ve kura ile bölüşürlerdi. Hem hâkim, hem de yasamacı olan praetor, göreve başladığı zaman, uyacağı hukuk kurallarını kapsayan bir yönetmelik (edictum praetoris) ilân ederdi. Praetorluk hukukunun kaynağı bu yönetmeliklerdir. Yargılama ile ilgili bu görevlerinden başka, praetor kon­sülün yokluğunda onun yetkilerini de alır, senatoyu toplantıya çağırır. Halk mecli­sine başkanlık eder, görevinden ayrıldık­tan sonra da propraetor sıfatıyle bir ili yönetirdi. M.S. III. yy.da şehir valileri ve vigilia’lann yetkileri arttı, buna karşı­lık praetor’ların yetkileri azaldı. Bu görev, senato üyeliğine ve taşra illerinin kuman­danlıklarına geçmeyi sağladığı için cursus honorum’da önemli bir dönem noktası ol­muştur.
— Ask. Cumhuriyet döneminde bir gene­ralin, İmparatorluk döneminde de impara­torun muhafız birliği olan praetorianus bir­liklerinin Roma’da Quirinalis tepesinde dai­mî bir ordugâhı vardı (les castra praetoria). O zamanlar bu birliğin nüfuzu pek büyüktü. Birliğin büyük ailelerin çocuklarından meydana gelen mevcudu (9, daha sonraları ise 10 bölük halinde) birkaç bin kişiyi bulurdu. Bu birlik, imparator seçi­minde gitgide daha önemli bir rol oynaya­rak istediği kimseyi imparator ilân etmeğe veya hoşuna gitmeyen imparatoru öldürme­ğe, dolgun bir donativum vermeyi kabul edene imparatorluk vaat etmeğe başladı. Her zaman birtakım istekleri olan ve praetorlukların güçlü başkanlarının kumanda­sında bulunan bu imtiyazlı birlikler sevil­mezdi. Septimus Severus bu birliklerden kurtulmak isteyerek silâhlarını ellerinden aldı ve onları Roma’nın dışına sürdü. Ama daha sonra da aynı birlikleri taşralılarla yeniden kurmak zorunda kaldı. 312 Yı­lında Constantinus, başka bir muhafız bir­liği olan protectores’in yararına praetorianus’ların görevine kesin olarak son verdi. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAETOR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAENESTE

Tarih 08 Haziran 2009

PRAENESTE. Esk. coğ. Latium’da (ital­ya yarımadası) şehir, Tibur’un güneyinde. Daha M.ö. VIII. yy.da zenginleşen şehir, M.ö. 338′de Roma’nın müttefiki ve M. ö. 90 da bir Roma municipium’u oldu. Genç Marius, Sulla’nın generallerinden biri ta­rafından burada kuşatıldı ve kendini öldür­dü (M.ö. 82); şehir askerî bir sömürge ha­line geldi. Via Praenestina (Praenestina yolu ile Roma’ya bağlanan şehir, Ortaçağ­da Roma’nın savunmasına yararlı bir kale haline geldi; Colonna’larla papalar arasın­da çekişmelere yol açtı ve 1297 ile 1436′da yıkıldı. 1630′da Barberini’lere geçti. 1849′da Garibaldi, zaferini burada kazandı. Foru­mu ve toprak bir kaptan çekilen tabletler üzerindeki kehanetleriyle ünlü tapmağı ku­şatan dev duvarların yıkıntıları. Bugün, Palestina. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAENESTE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Sonraki sayfa »