REMBRANDT

Tarih 29 Haziran 2009

REMBRANDT (Rembrandt Harmenszoon VAN RİJN, — denir), hollandalı ressam ve gravürcü (Leiden 1606-Amsterdam 1669).

Ba­bası değirmenci, anası bir fırıncı kızıydı. Çok dindar olan ana, oğlunu her gün yük­sek sesle incil’den parçalar okuyarak yetiş­tirdi. Rembrandt Latin okuluna gönderildi, 1620′de Leiden üniversitesine yazıldı; fakat küçük yaştan beri resme büyük bir eğilimi vardı. Zayıf bünyesi yüzünden babasının ye­rini alamayacağı anlaşılınca, ressam ve gra­vürcü olarak Leiden’de Jacob Van Swanenburg’un (1620-1623) sonra Amsterdam’da Pieter Lastman’ın (Caravaggio’ya hayrandı) [1623-1624] ve Jacop Pîjnas’ın yanına gön­derildi.

1625′te Leiden’e dönerek tek başına çalışmağa başladı. Babasının ölümünden sonra (1630) kesin olarak Amsterdam’a yer­leşti.
Rembrandt’ın ününü sağlayan ilk önemli Eseri Doktor Tulp’un Anatomi Dersi’dir (1632). Amsterdam’da, Van Uylenburgh adlı zengin bir tacirin evinde kalıyordu. Bu tacirin Friesland sarayında danışman olan babası Rembrandt’m estamplarından bir kıs­mını bastırmıştı. Van Uylenburgh’un Saskia adlı bir de kızkardeşi vardı. Yakınlarının karşı koymalarına rağmen Saskia 1634′te Rembrandt ile evlendi. Valinin himayesi al­tında geçen sekiz yıllık maddî ve manevî başarılar, parlak bir hayat ve mutlu bir ev­lilik süresince Saskia’nın güzelliği ve zerafeti ressamın başlıca tema’sı oldu (çeşitli desenler, gravürler, yağlıboyalar). Ama ara­ya üzüntüler de girdi: 1636, 1638 ve 1640′ta ilk 3 çocuğunun ölümü; 1640′ta Rembrandt’ın annesinin ölümü, 1642′de Saskia da ölün­ce Rembrandt 1641′de doğan oğlu Titus ile yalnız kaldı.

O sırada çok para kazanıyor­du. Jodenbreestraat’taki evi her çeşit değer­li sanat eşyasıyle doluydu (Raffaello, Van Eyck ve Giorgione’den yağlıboya tablolar; antika mermerler; Dürer, Cranach, Callot, Rubens ve Mantegna’dan gravürler; Bruegel’den desenler, iran minyatürleri, Saskia’ya giydirmekten zevk aldığı için ipeklileri; mücevherler ve altın zincirler, porselenler, silâhlar, tabiî veya egzotik ilgi çekici eşya, değerli mobilyalar).

Rembrandt borsa oyunlarına giriyor ve hesapsız para harcıyor­du. Saskia’nın Ölümü sırasında bitirdiği Ge­ce Devriyesi adlı tablo ısmarlayanlar tara­fından beğenilmedi; bu, portre geleneğinden kopan kolektif bir portreydi: ciddî bir poz alarak hareketsiz şekilde dizilmiş kişiler ye­rine etkili ve yaşanmış bir sokak sahnesi. Şaşkına dönen halk bile tabloyu beğenmedi. Satışlar seyrekleşti. İşsiz kalan Rembrandt tefecilere başvurmak zorunda kaldı. Hindistan’a deniz nakliyatı yapmayı denediyse de başarı sağlayamadı. Bu malî güçlüklere, Titus’un sütannesinin, aleyhine açtığı rezalet yaratan bir davanın sıkıntısı da eklendi.

1645′te Hendrickje Stoffels adlı yirmi beş yaşındaki bir köylü kızını hizmetçi olarak yanma aldı. Oğlunun geleceğini güvenlik al­tına almak isteyen Saskia’nın bıraktığı vasi­yetin bazı önleyici maddeleri olmasaydı Rembrandt hiç kuşkusuz bu kızla evlenecek­ti. Zaten Menno Simonnis’in anabatist mez­hebine girmesiyle bozulan ünü, bu kızı ha­yatına sokmasıyle daha da zarar gördü. Hendrickje Stoffels’i çıplak olarak gösteren Batşeba Yıkanırken adlı tablo ahlâksızlıkla suçlandı. Bu arada doğan Corneila adlı kız­ları 1654′te küçük yaşta öldü. Rembrandt’ın, devrin büyük kişileri yerine, model ola­rak ihtiyarları, yoksul insanları, komedi sa­natçılarını ve hattâ zencileri alması da ayrı­ca hoş karşılanmıyordu. 1656′da ikinci Ana­tomi Dersi’ni yaptığında alacaklıları harekete geçti; 1657′de mallarının envanterini çıkarttılar; bu da iflâs ve bütün mallarının açık artırmaya çıkarılmasıyle sonuçlandı. Rembrandt bir han odasına sığındı. Sonra Hendrickje ve Titus ile beraber Amster­dam’da Portekizliler sinagogu yakınında Rozengracht yahudi mahallesine yerleşti.

Ba­sit bir evde oturuyor, küçük çapta gravür, yağlıboya tablo ve enteresan eşya ticareti yapıyorlardı. Bu sırada ingiltere’de Yorkshire bölgesinde Hull’a birkaç aylık bir gezi yapan Rembrandt Amsterdam’a dönerek Kumaşçı Loncaları adlı tablosunu çizdi. Bu arada belediye binası için yaptığı Julius Civilis’e Suikast adlı tablosu reddedildi. 1662′de Hendrickje Stoffels’in ölümüyle kesin bir mutsuzluğa düştü; Hendrickje ressama re­sim sanatının yarattığı, gerçekten heyecan veren güzel kadın tiplerinden birini ilham etmiş ve ona muhtaç olduğu bağlılık ve iyi­likle destek olmuştu. Onun ölümünden son­ra yedi yıl daha yaşadı.

Birlikte çalıştığı Ti­tus dışında herkes tarafından terk edilmişti. Ondan bir yıl önce de Titus öldü. Bütün dünya müzelerinde Rembrandt’ın yüzlerce tablosu muhafaza edilmektedir. Louvre’da yirmiden fazla resmi vardır.

Bunlar arasında en ünlüleri: Düşünen Filozof (1633), Kenarsız Bir Şapka ve Altın Bir Zin­cir Takmış Rembrandt’m Portresi (1634), Melek Rafael Tobiaş’tan Ayrılırken (1637), Kutsal Aile (1640), Emvas Hacıları ve İyi Yürekli Samiriyeli (1648), Hendrickje Stof­fels’in Portresi (1652′ye doğr.), Batşeba Yı­kanırken (1654), Derisi Yüzülmüş öküz (1655), Yaşlı Adam Portresi (1660), Aziz Matta (1661). Rembrandt’m öbür önemli e-serleri arasında, Amsterdam’da Rijksmuseum’daki (Gece Devriyesi, Kumaşçı Loncala­rı, Profesör Jean Dayman’ın Anatomi Dersi, Nişanlı Yahudi Kızı), Berlin müzesindeki (Altın Miğferli Adam), Dresden müzesinde­ki (Ressam, Karısı Saskia ile); La Haye’de Rijksmuseum’daki (Rembrandt’m Annesi, Doktor Tulp’un Anatomi Dersi), Ermitaj müzesindeki (ibrahim’in Oğlunu Kurban Edişi, Haçın İndirilişi, isa ile Samiriyeli Kadın), Londra National gaîlery’deki {ilerlemiş Yaşta Sanatçı) tabloları sayılabilir.

En son gravür katoloğunda (1955) 299′u ger­çek, 98′i de şüpheli 397 eser vardır. Bu gra­vürlerin hemen hepsi Paris’te Bibliotheque Nationale’in Cabinet des Estampes bölü­münde toplanmıştır. Rambrandt gelmiş geç­miş ofort’çulann en büyüğü sayılır. Leiden’de yirmi yaşından beri gravür yapıyordu. Resam asıl üslûbunu 1653′ten sonra buldu. Resim ve gravürleri, üslûp gelişmesi ve seç­tiği konular . bakımından birbirine paralel­dir. Burada, hayatındaki gibi dört dönem göze çarpar: gençlik; Saskia ile mutlulu­ğu, acılarla dolu olgunluk; son.

Tevrat ve İncil’den ilham almadığı zaman (bütün kut­sal tarih’i resimlediği söylenir) gerek çevresinden, gerek kendinden (kendi portrele­rinden altmış ikisi bilinirse de bunların yüzü aştığı sanılır) yararlanarak insanı tasvir et­miş ve onun sırrını çözmeğe çalışmıştır, ön­celeri eşya ve canlıları bütün fizik gerçek­leri içinde çizdi, daha sonra ışık-gölge oyun­ları ve eşsiz tekniği (özellikle desenleri şaşır­tıcı bir modern anlayış içindedir) ile, iç dünya gerçeğini yansıtan görünüşü duygu­lu bir yoğunlulukla dile getirmeyi başardı. Rembrandt’ın Jodenbreestraat’taki evi 1906′da müze haline getirildi. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REMBRANDT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Rendu – Osler hastalığı

Tarih 27 Haziran 2009

Rendu – Osler hastalığı, kan damarların­daki bir anomaliye bağlı irsî hastalık; klinik olarak kanamalar (çoğunlukla burun kanamaları), anatomik olarak deri ve mukozalardaki kılcal damar ve damarcıkların genişlemesiyle (telanjiyektazi) belirir. (Has­talığın adı fransız hekimi Henri Rendu [1844-1902] ile ingiliz hekimi William Os­ler’den [1849-1919] gelir.) [L]

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Rendu – Osler hastalığı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REFORMATSKİY (Sergey Nikolayevic)

Tarih 26 Haziran 2009

REFORMATSKİY (Sergey Nikolayevic), rus kimyacısı (1860-1934).

Kiev üniversite­sinde ders verdi; organik kimya alanındaki araştırmalarıyle (terebik, sorbik, geranik asitler v.b., organometalik bileşikler v.b.) ünlüdür, a konumunda bir brom atomu bu­lunan alifatik asitler ile ketonlar arasında, çinko ve magnezyum eşliğinde meydana ge­len yoğunlaşma tepkimesine Reformatskiy tepkimesi denir:
RCOR + Br CH2COOR + H2O + Zn -» R2C(OH) CH2COOR + (ZnO.HBr). [M]

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFORMATSKİY (Sergey Nikolayevic) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REFLEKTÖR

Tarih 26 Haziran 2009

REFLEKTÖR i. /(lat. reflectere, yansıt­maktan fr. reflecteuf). Opt. Aldığı ışınımları geri gönderen cihaz. Bk. ANSiKL.

— Nükl. Nötron reflektörü, bir atom pilini veya bombasını çevreleyen ve içeriden kaç­mağa çalışan nötronların bir kısmını geri yansıtan grafit veya berilyum tabakası.

— Telekom. Anten reflektörü, yayınlanan dalgaları dar bir demet halinde toplamak için bir antenin arkasına konan, paraboloit reya parabolik silindir biçiminde bir kafesten meydana gelen madenî ayna.

— ANSiKL. Opt. Bir reflektör biçimi ve yansıtma katsayısıyle nitelenir. Gelen ışın­lan, ya parlak maden yüzeyleri veya ay­nalar gibi doğrudan doğruya, ya da kâğıt reya kumaş gibi dağıtarak yansıtır. As­lında gelen ışınımların dalga boyuna göre değişen yansıma, daima bir dolaysız yansıtma (yansıma açısı, yansıyan ışının gelme açısına eşittir) ile bir dağınık yan­sıtmanın birleşimidir ve her birinin oran­ları değişiktir.

Reflektörün biçimi, bir kay­naktan gelen ışığı çok farklı sınırlar için-de kontrol etmek ve dağıtmak imkânı verir: siddetlendirici (dar demetli), yayıcı (geniş demetli), parabolik (paralel demetli), toplayıcı (bir noktada) reflektörler vardır. Morötesi ışınlar, kızılaltı ışınlar ve ses dal­gaları ışıklı aynı kanunlara göre yansı­sıdıgından, bütün bu dalga ve ışınımlar için de reflektörler yapmak mümkündür. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFLEKTÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REDUVİİDAE

Tarih 26 Haziran 2009

REDUVİİDAE çoğl. i. Heteroptera takı­mından reduvius ile benzeri cinsleri kapsa­yan böcek familyası.

— ANSiKL. Reduviidae familyasındaki bö­cekler özellikle sıcak memleketlerde pek çoktur; etçil olan bu hayvanlar genellikle di­ğer böceklerin kanıyle beslenir.
Bunlardan bazıları (fruatoma, rhodrius, eratyrus), en çok da Amerika’da yaşayanlar, «chagas hastalığı» adiyle bilinen tripanozomiyaz gibi tehlikeli hastalıkları insanlara bulaştırır. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDUVİİDAE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REDRESÖR

Tarih 26 Haziran 2009

REDRESÖR i. (fr. redresseur, doğrultan­dan). Elektr. Alternatif akımı doğru akıma dönüştüren cihaz. (Eşanl. doğrultmaç.)

|| Mekanik redresör, bir devreye yerleştiri­len ve her periyotta alternatif akımın iki al-teınasından birini yok edecek hareketli ma­denî kontakları bulunan cihaz. || Statik red­resör, bir devreye sokulan ve alternatif a-kıma karşı, bir yönde öbür yönden çok da­ha fazla direnç gösteren cihaz. (Bk. ANSiKL.)

— Radyotek. Bk. doğrultmaç.
— Topogr. Düz bir arazinin eğik çekilmiş fotoğrafından, bu arazinin deforme olmamış görüntüsünü elde etmeğe yarayan özel fo­toğraf makinesi.

— ANSîKL. Elektr. • Mekanik redresör’ler kontaklı ve alternatif hareketlidir. Tit­reşim meydana getiren veya tireşimleri sür­düren bir veya iki tane madenî lamları var­dır.

• Statik redresör’ler üç tipe ayrılır:
1. arklı redresör’lcrin en yaygın tipi civa buharlı olanıdır. Tek veya çok anotlu olan bu âletler cam ampullüdür, en çok 600 A şiddetinde doğru akım ve 500 kW’lık bir güç sağlar. Eksitron ve ignitron gibi, ma­deni küvetli, hava akımlı ve vakumlu redresörler, metalürjide ve demiryollarında kul­lanılır; bu redresörlerle 3 000 A’îik bir şid­dete ulaşır;

2. kuru redresör’ler yarı iletkenlerin özel­liklerinden yararlanır. Bakır oksitli, selenyumlu, germanyumlu veya silisyumlu çeşit­leri vardır. Silisyumlu redresörlere, sm2 başı­na 170 A gibi çok yüksek yoğunlukta akım verilebilir. 3 mm3′lük etken bir hacim için ortalama doğrultulmuş güç 20 kW’a ulaşır. Elektrolizde ve elektrometalürjide, silisyum­dan yararlanarak 700 Vur altında 100 000 A’in.çok üstüne çıkılabilir;

3. termoelektronik redresör’ler arasında va­kumlu ve gazlı lambalar sayılabilir. Diyot, vakumlu lambaların en basiti ve en eskisi-dir. Radyo alıcılarında ve amplifikatörlerde redresör olarak kullanılır. Yüksek gerilimli diyotlar veya kenotron’lardan ise, X ışınlı lambalara akım vermekte faydalanılır.

Gazlı lambaların çalışması ise, bir gazın atomlarının elektronların çarpmasıyle pozitif iyonlar haline dönüşmesine dayanır.
En çok kullanılanları fanatron ve tiratron olan bu cihazlar, çok iyi bir verimle yüksek güçlere kumanda eder. Daha büyük güçler için bunların yerini arklı ve silisyumlu redresörler alır.
Redresörlerin yaygın olarak kullanılmağa başlamasıyle, elektronik ve sanayi elektri­ğinde önemli gelişmeler yapılmıştır.

Düşük güçlü kuru redresörler, amplifikatörlerde, ölçü âletlerinde, telekomünikasyon alıcı ve vericilerinde kullanılır. Elektromıknatısların doğru akımla beslenmesi, tam bir güvenlik içinde sessiz bir çalışma imkânı verir. Eksit­ron ve ignitronlar sayesinde sanayide kulla­nılan frekansta tek fazlı akım, demiryolu ta­şıtlarının cer sistemlerinde çok yaygın bir enerji kaynağı olmuştur. Silisyumlu redre­sörler ise, elektrokimya, elektrometalürji ve kaynak yapımında önemli uygulama alanı bulmuştur. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDRESÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REDOKS

Tarih 25 Haziran 2009

REDOKS i. (ing. red’ uction], indirgeme ve ox[idation], yükseltgeme ‘den, redox).

Kim. Yükseltgen bir maddenin indirgen bir madde üzerine yaptığı kimyasal etki; bu etki, hem indirgenin yükseltgenmesi, hem de yükseltgenin indirgenmesi şeklinde or­taya çıkar. || Redoks çifti, nötür bir atom ile iyonlaşmış aynı atomdan veya aynı atomu kapsayan biri indirgen öbürü yük­seltgen iki iyondan meydana gelen atom veya iyon çifti; bu atomlar veya iyonlar, elektron alışverişiyle tersinir olarak birbir­lerine dönüşürler. || Redoks potansiyeli. Bk. rH

— ANSiKL. Kim. Yükseltgenlerin ve indir­genlerin gücü. Belli bir yükseltgen, genel olarak bütün indirgenleri yükseltgeyemez: çözelti halindeki brom, bir iyodürü iyot halinde yükseltger, fakat bir klorürü klor halinde yükseltgeme gücü yoktur; tam ter­sine burada klor bromürlerden brom açığa çıkarır; klor, iyottan ve bromdan daha güçlü bir yükseltgendir; buna karşılık me­selâ I iyonu, CI – iyonundan daha güçlü bir indirgendir. Tepkimelerin sonuçlarını önceden bilmek için, yükseltgenleri ve in­dirgenleri güçlerine göre sınıflandırmak ge­rekir, bunun için de redoks çiftleri’ni ele almak faydalıdır: böylece, elektronların işe karıştığı yarı-tepkimelerle gösterilen sis­temleri belirtmek ve bunlar arasındaki re­doks tepkimelerini ayırt etmek mümkün olur; meselâ, çözelti halindeki

2 Fe3+ + Sn2 + -> 2 Fe2 + + Sn4 +
tepkimesi,
2 Fe3+ + 2 e -> 2 Fe2 +
ile
Sn2+ -> Sn4+ + 2e-

tepkimelerinin sonucu olarak düşünülebi­lir ve bu redoks sistemlerini genellikle den­geli kabul ederek, tepkimeye tekabül eden redoks çiftleri

Fe2+ > < Fe3+ + e- ‘ve Sn2+ > < Sn4 + + 2e- şeklinde, yani, indirgeme > < yükseltgeme + n e – şeklinde yazılabilir; çünkü, demir III iyonu kalay II iyonuyle indirgenirse, demir II iyonu da, meselâ, klor (CI > < CI + e-) ile yükseltgenebilir. Yükseltgenleri ve indirgenleri güçlerine gö­re sınıflandırmakla redoks çiftlerinin dü­zenli bir listesi en basit şekilde hazırlan­mış olur. Bu liste, tamamıyle kimyasal verilere göre düzenlenebilir, fakat aslında elektrot potansiyeli kavramına dayanarak redoks çiftlerinin nicel bir sınıflandırmasını veren piller teorisine başvurmak çok daha uygun olur. Elektrokimyasal piller, redoks tepkimele­riyle çalışan akım üreteçleridir. Meselâ, Daniell pilini ele alalım: Zn / ZnSO4 // CuSO4/Cu; pil akım üretmeğe başladığı zaman elektron­lar, pilin dışında, çinkodan bakıra doğru yol alır; öyleyse elektronların pilin içinde de bakırdan çinkoya doğru akmaları gerekir; bu eletkron akışı, iyonlarla ve elektrotların uçlarındaki alışverişle sağlanır: pozitif elekt­rot (Cu), bir Cu2+ iyonuna iki elektron ve­rerek bu iyonu Cu atomuna dönüştürür; bu bakır atomu da elektrot üzerine çökelir: Cu2 + + 2e- -> Cu; aynı anda negatif elekt­rot (Zn), bir Zn atomunun Zn2+ iyonuna dönüşmesinden arta kalan iki elektronu alır ve çinko atomu çözelti haline geçer:
Zn -> Zn2+ +2e-

Burada incelediğimiz piller, özellikle Dani­ell pili tersinirdir; yani, pilin devresi dışına yerleştirilmiş bir üreteçle akım yönünün bir miktar değiştirilmesi, elektrotlardaki kimya­sal olayların ters yönde gelişmesine yol açar: böylece bakır çözünür, çinko ise elekt­rotta birikir. Dış üretecin elektromotor kuv­veti hiç akım dolaşmayacak değerde ise, her elektrodun çevresinde denge meydana gelir:
Cu > < Cu2+ +2e- ve Zn > < Zn2+ +2e- ; bu den­ge durumları, yukarıda sözü edilen redoks çiftleriyle gösterilir. Bir pil, genellikle redoks dengelerinin kurul­duğu iki bölümden (iki yarım pilden) veya iki elektrottan meydana gelir. Bu dengele­rin türü çok çeşitlidir ve farklı elektrot tiple­rine tekabül eder; elektrotlar şu şekilde sı­nıflandırılabilir: 1. Katyon elektrodu. Tuz­larından birinin çözeltisine daldırılmış bir madenden meydana gelir; meselâ: Zn / Zn SO4; redoks dengesi M > < Mn+ + ne- şeklinde yazılır; indirgenmiş kimyasal mad­de, doğrudan doğruya madenin kendisidir; 2. Gazlı elektrot. En önemlisi hidrojenli elektrottur; parçalı, gözenekli, siyah platinle kaplanmış bir platin lamadan (platinle kap­lanmış platin lama) meydana gelen elektrot, bir asit çözeltisine (HC1) yarıya kadar dal­dırılır ve 1 atmosferlik hidrojenle temas et­tirilir; Jekabül eden redoks çifti 1/2 H2 > < H+ +e- ‘dir; hidrojenin basıncı 1 atmosfer ve H+I = 1 yani pH=0 olursa, elektrot’a «normal» denir; 3. Anyon elektrodu. En önemlilerinden biri kalomelli elektrottur; çok az çözünür bir tuz olan kalomel (civa-I klorür Hg2Cl») ile temas halindeki civadan meydan gelir; kalo­mel de bir KCI çözeltisine temas eder. Bu elektroda tekabül eden redoks çifti 2Hg +2 Cl > < Hg2Cl2 + 2e- ‘dir; diğer bir ör­nek de gümüş klorürlü elektrottur; 4. Asıl redeks elektrodu. Belli bir redoks dengesi olan bir çözeltiye daldırılmış etki­lenmeyen bir madenden (platin) meydana gelir; ör. demir II ve demir III tuzu, Fe2 + > < Fe 3+ + e-; asit permanganat ve man­ganez II tuzu. Mn04- + 8H+ > < Mn2 + +4H20+5 e- Elektronların çözeltiye veya dış devreye doğru hareket etmesini sağlayan madenî elektrot, redoks dengesinn de şu veya bu doğ­rultuya göre yer değiştirmesini sağlar. Bir elektrot, hangi tipten oluısa olsun, be­lirli şartlarda, madenî elektrot ile içine dal-dınldığı çözelti arasındaki belli bir potan­siyel farkıyla nitelenir: «mutlak elektrot gerilimi» denen E=Vmaden — V çözelti. Termodinamik görünüşü doğrulayan ve Nernst’in bulduğu formülü genelleştiren bir formül E bağıntısını verir: çözeltideki re­doks dengesinin, m1A1 + m2A2 +…> < n1B1 + n2B2 + ….+ ne-

şeklindeki kimyasal bir denklemle (burada
A1, A2, … B1, B2, ….. çözeltideki redoks dengesinde rol oynayan iyon veya molekül türleridir) ifade edildiği genel durumda

ML-P-494-2

olur. Bu formülde R, tükel gazların mole bağlı olan sabiti; T, Kelvin derecesi; F, fa­ra day (96 500 coulomb); Log bir Neper logaritmasıdır. Sayısal değerlere ve ondalık logaritmaya (log) geçilince, 25°C’ta

ML-P-495-1

olur. Meselâ, IA1|, A1 türünün çözelti içindeki etkinliğidir; çok seyreltik çözeltiler­de bu büyüklük molariteyle karışır ve deri­şiklik ne kadar fazla olursa molariteden o kadar uzaklaşır. Eo, ayrı ayrı ele alınan her elektrot için, teoriyle belirlenemeyen bir sa­bittir (verilen T ve p değeri için); Eo (nor­mal elektrot geriiimi»dir: bu, bütün etkinlik­ler birime eşit olduğu zaman, E’nin aldığı değerdir. E ve Eo deneysel olarak ölçüle­mez; çünkü bir potansiyel faikı ancak iki elektrot arasında ölçülebilir, yani çözeltiler arasında bir elektrik teması sağlayacak şe­kilde (normal olarak bir KCI çözeltisiyle) iki yarım pili birleştirmek gerekir, böyle yapmakla da bir pil elde edilmiş olur.

Bu potansiyel farkının ölçümü için, sırasıyle her yarım pile, karşılaştırma elektrodu olarak seçilmiş bir yarım pil bağlanır ve Eo yakla­şık bir sabitle ölçülür; bu sabit bilinmemek­le beraber bütün elektrotlar için aynıdır. Eo’ın bu şekilde ölçülen değeri, karşılaştır­ma elektroduna göre sıfırdır. Uzlaşma yoluyle seçilmiş karşılaştırma elektrodu, yuka­rıda tarif edildiği gibi normal bir hidrojen­li elektrottur. Deneylerde, bu ölçmeleri, hid­rojenli elektrottan daha kullanışlı olan ve hidrojenli elektroda oranla gerilimi kesin olarak bilinen ikinci bir karşılaştırma elekt­rodu tercih edilir; bu ikinci karşılaştırma elektrodu genellikle kalomelli elektrottur; 25°C’ta ve kalomelle temas eden KC1 çö­zeltisi doymuş ise, normal hidrojenli elekt­roda göre bu elektrodun normal gerilimi,
Eo = + 0,245 volttur. Böylece, herhangi bir yarım pilin volt cinsinden Eo değeri

E0(H2) = Eo(Hg) + 0,245

olacaktır. Her yarım pil için Eo’ın ölçül­mesi (ki çoğu zaman güçtür) aşağıdaki tabloda kısmen gösterilen ve normal ge­rilimler ölçeği (veya normal elektrot ya da redoks potansiyelleri) denen bir liste­nin hazırlanmasını sağlar. Bu ölçek özellikle, her biri tuzlarından biri­nin çözeltisiyle temas eden çeşitli madenle­rin normal elektrot gerilimlerini verir; bu şekilde elde edilen sınıflandırma, pek tabiî­dir ki bir madenin iyon haline geçme eğili­miyle, yani az veya çok elektropozitif olma özelliğiyle veya indirgenliğiyle sıkı bir ilişki halindedir.

Meselâ, redoks çifti madenlerin redoks çiftine benzeyen hidrojen, bir maden olmadığı halde bu listede yer alabilmekte­dir; listede hidrojenin üstünde bulunan ma­denler, hidrojenden daha elektropozitiftir. Madenlerin elektrot gerilimlerinin bilinme­si, kullanılan çeşitli pillerin elektromotor küvetlerini yaklaşık olarak hesaplamak im­kânı verir:

meselâ. Daniell pili Zn/ZnS04; Cu S04/ Cu için elektromotor kuvvet, açık devredeki potansiyel farkına eşittir; bu da
(VCu – Vcus04) + (VcuS04 — VZnSO4) + (VznS04 — VZn)

cebirsel toplamına eşit olur; gözenekli kap i-çinde birbirine değen çözeltiler arasındaki
Vcuso4 — VznSo4, potansiyel farkı bilin­mez; fakat çok zayıf olduğunu düşünmemiz için çeşitli sebepler vardır; bu potansiyel farkı ihmal edilirse, pilin elektromotor kuv­veti
e — (Vcu — VcuS04) — (Vzn — VzS04)

olur; yani, bakır ve çinkonun elektrot geri­limleri farkına (cebirsel fark) eşit olur; nor­mal gerilimler yardımıyîe yaklaşık sonuç el­de edilir: e := 0,34 — (—0,76) = 1,10 volt; sonucun pozitif olması, bu pilde bakırın po­zitif kutup olduğunu gösterir. Bu liste ayrıca, «bir madenin başka bir ma­denle yer değiştirme» tepkimeleri denen kimyasal redoks tepkimelerinin yönünü ön­ceden bilmek imkânı da verir. Meselâ, bir bakır II tuzu çözeltisine daldırılan demir la­ma hemen bakırla kaplanır; aynı anda de­mir, Fe2 + iyonları halinde çözeltiye karışır.

Kimyasal tepkime Fe + Cu2+ -> Fe2+ + Cu şeklinde yazılır; bu, bakırdan daha indirgen olan demirin, bakır II iyonlarını indirgeye­rek onları madenî bakır haline getirdiği ve çözeltide bu bakır iyonlarının yerini aldığı bir redoks tepkimesidir. Demek ki prensip olarak, bu çeşit tepkimeler yukarıdaki lis­teye göre önceden anlaşılabilir: bir maden, listede kendisinin altında sıralanan bütün ö-bür madenleri açığa çıkarır; bu durum, ken­disinin üstünde yer alan madenler tarafın­dan açığa çıkarılabilen (sudan veya asit çözeltilerden) hidrojen için de geçerlidir.

Ayrıca, bir madenin elektrot geriliminin, di­ğer etkenlerin yanı sıra, çözeltideki maden iyonlarının derişikliğine de bağlı olduğunu kesinlikle belirtmek gerekir. Yukarıda veri­len genel formülün bir katyon elektroduna uygulanması,

ML-P-495-5

formülünü verir; burada / Mn+ /, çözeltide­ki maden iyonlarının etkinliğidir; formül Nerst (1890) tarafından hazırlanmıştır. Bu­radan özellikle şu sonuca varılır: iyonlarıyle temas halinde bulunan ve sadece ma­den iyonlarının derişikliği ve dolayısıyle et­kinliği bakımından birbirinden farklı olan, aynı madenden yapılmış iki yarım pilin bir­leştirilmesiyle bir tek pil yapılabilir:

ML-P-495-7

ve (a2) iki yarım pildeki maden iyonları­nın etkinliğidir. Bu şekilde elde edilen ve «derişmeli (veya yoğunlaşmalı) piller» de­nilen pillerin elektromotor kuvveti genel­likle çok düşüktür (birkaç santivolt kadar). Bu derişmeli pillerin özel bir şekli de, pH’1
(pH= —log /H+/ ) farklı çözeltilerin kulla­nıldığı hidıojenli elektrotlardan meydana gelen yarım pillerdir. Bunlardan biri normal hidrojenli elektrot ise, öbürü pH’1 bilinme­yen bir çözeltidir; pilin elektromotor kuv­veti, 25°C’ta, e =0,059 pH formülüyle verilir ve bunun ölçülmesi, çözeltinin pH’ını he­saplamak imkânı sağlar; bu, pH’ların elektrometrik ölçü ilkesidir; bu usul, laboratuvarlarda ve sanayide çok kullanılır. Pratik yapımı için, derişmeli bir pilin, elekt­romotor kuvvetinde büyük bir değişiklik ya­pılmadıkça yeterli akım üretmeyeceğini bil­mek gerekir: bu elektromotor kuvvetin, ya karşılaştırma metoduyle (kesin ve ideal olan bu metodun tek sakıncası çok vakit alması­dır) ya da bir voltmetreyle ölçülmesi gere­kir. Yalnız voltmetrenin hassasiyeti yapıla­cak ölçmelere göre ayarlanmalıdır: bunun için genellikle bir milivoltmetre kullanılır; bu âletin iç direnci çok büyük olmalıdır (en az 1010Q). Yükseltici elektronik voltmetre bütün bu aranan şartlara cevap verir; doğ­rudan okumalı pH-metre’lerde genellikle bu âlet kullanılır; bu tip pH-metre’ler ise, çok hassas ve kullanışlı olduğundan pratikte çok tercih edilir ve yapımları sırasında volt cinsinden değil de pH birimleri cinsinden derecelenir.

Kutuplarındaki potansiyel farkının ölçüldü­ğü pil, içinde birkaç santimetre küp kadar pH’1 bilinmeyen çözeltinin bulunduğu kü­çük bir kaptan meydana gelir; bu çözeltiye şunlar daldırılır:
Karşılaştırma elektrodu (dış), kolaylık açı­sından gerekli olan ikinci bir karşılaştırma elektrodudur ve doymuş KC1 çözeltisiyle temas eden kalomelli elektrottan meydana gelir;
gösterici elektrot; birçok çeşidi vardır, fakat en çok kullanılanı cam elektrottur, alt ta­rafına küçük bir ampul yerleştirilmiş, yal­nız H+ iyonlarını geçiren yumuşak camdan yapılmış, çok ince çeperli bir tüpten mey­dana gelir; bu ampulün içinde, tüpe yerleş­tirilmiş kalomelli elektroda değen ve bir karşılaştırma elektrodu (iç) meydana geti­ren bir HC1 N/10 çözeltisi vardır; uçları elektronik voltmetreye bağlanan bu sistem, şöyle bir şema ile gösterilebilir:

ML-P-495-6

Bir cam elektrot kullanmakla, aşağı yukarı 12 pH’a kadar, 0,01 pH birimlik hassasiyet­le ölçme yapılabilir; bu pH’ın daha üstünde yani daha bazik çözeltilerde alkali iyonları (Na+ veya Li+) bulunduğu için hata oranı artar.
Daha genel bir şekilde, yukarıda verilen re­doks potansiyeleri listesi, redoks çiftlerinin kesin olarak sınıflandırılmasını ve redoks tepkimelerinin önceden bilinmesini sağlar;
msl., Sn2+ > < Sn4+ + 2e- ve Hg2/2+ > < 2 Hg2+ + 2e gibi iki redoks çifti olsun; Pt/Sn2+, Sn*4+ : Hg2/2+, Hg2+ /Pt pili, dışarıdaki bir devreye, Sn2+ iyon­larının yükseltgeneceği ve Hg2+ iyonla­rının indirgeneceği bir yönde kendiliğin­den akım verirse, Sn2+ + 2Hg2+ -> Sn4+ + Hg2/2+ tepkimesi gerçekleşebilir, yani kalay II iyonu civa II iyonunu indirger; kalay iyonlarından kopan elektronların civa iyonlarına geçmesi için, pil dışındaki akımın civalı yarım pilden kalaylı yarım pile doğru yol alması, yani, civalı yarım pil -> kalaylı yarım pil doğrultusunda hesaplanan elektro­motor kuvvetin pozitif olması gerekir;

böy­lece e = + 0,91 — (+0,15) = + 0,76 volt elde edilir. Zaten, deneyde de görülebilece­ği gibi, civa II iyonunun kalay II iyonu tarafından indirgenmesinin bir civa I tu­zunun oluşumunu engellemediği, fakat tepkimenin element halinde civa meydana ge­lene kadar sürdüğü önceden kolayca an­laşılabilir.

Bu arada, daha kesin bir şekilde söylemek gerekirse, elektrot gerilimleri çeşitli etken­lere ve özellikle indirgenmiş şekil ile yük-seltgenmiş şeklin derişikliğine bağlıdır: bu iurum, sadece elektrotların normal gerilimlerinden çıkarılan şematik sonuçlan (özel­likle ele alınan redoks çiftlerinde bu geri­limler birbirinden çok az farklı olduğu za­man) değiştirebilecek niteliktedir; bu du­rumda tepkime tam olmayacağı için kimya­sal denge kurulabilir.

Nihayet bazı redoks çiftlerinde, elektrot ge­riliminin, çözeltideki H+ iyonlarının derişik­liğine, yani pH’ına, az veya çok asitli ol­masına bağlı olduğu görülür: Mn2+ +4H2O > < MnO4 + 8H+ +5e- denkleminin tekabül ettiği redoks çiftinde durum böyledir ve bazı şartlarda, permanganat iyonunun yükseltgen özelliğini ifade eder. Bu yükseltgenliği niteleyen elektrot gerilimi

ML-P-496-2

ML-P-496-4

yazılabilir; bu da, pH’ın, permanganat iyo­nunun yükseltgen özelliği üzerindeki etkisini açıklar.
— Biyol. Redoks olayları, bitki ve hayvan metabolizmasında önemli bir rol oynar; me­selâ hücre Solunumunda pek çok redoks tepkimesi işe karışır. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDOKS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REDLİCH (Emil)

Tarih 25 Haziran 2009

REDLİCH (Emil), avusturyalı anatomi ve sinir hastalıkları uzmanı (Bruna, Moravya 1866-Viyana 1930).

Viyana’da nöroloji ders­leri verdi (1900), sonra Maria-Theresia -Schlössel Sinir Hastalıkları hastahanesine mü­dür oldu. özellikle tabes, ihtiyarlık buna­ması, sanrılar, aleksi, narkoleksi ve kafa içi yangıları üstüne incelemeler yaptı. (M)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDLİCH (Emil) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REAKTÖR

Tarih 25 Haziran 2009

REAKTÖR i. (fr. reacteur). Havc. Yakıt olarak çevre havayı kullanan ve pervane­lerin yardımı olmaksızın doğrudan doğruya tepki ile çalışan, iki ucu açık boru biçi­minde itici.
Bk. TEPKİLİ, PÜLSOREAKTÖR, STATOREAKTÖR, TÜRBOREAKTÖR.

— Nükl. içinde, fisyona uğrayarak (bk. ATOM), enerji üreten zincirleme bir tepki­me verebilecek bir madde bulunan cihaz. (Eşanl. Atom PİL’i.) [Bk. ANSiKL.]
|| Ha­vuzlu reaktör, içinde, fisyona uğrayacak maddenin daldırıldığı, hem soğutucu akış­kan, hem de biyolojik koruyucu görevi ya­pan sıvı bir yavaşlatıcı (su veya ağır su) bulunan nükleer reaktör.

— Petr. Cracking, reforming, alkiliasyon v.b. tepkimelerinin yapıldığı cihaz; içinde bir katalizör bulunan ve basınç altında tu­tulan silindir biçiminde bir hazneden mey­dana gelir.

— ANSiKL. Nükl. • ilke ve çalışma. Bir reaktör’ün vtya atom pilinin temel ele­manları şunlardır:
1. yakıt; bileşiminde, kozmik kaynaklı nöt­ronların reaktörde ilk tepkimeleri doğurabilmesi için, kolayca fisyona uğrayan bir madde bulunmalıdır. Kolayca fisyona uğ­radığı bilinen elementler şunlardıı: uran­yum 235 ( 235/92 U), tabiî uranyumda çok az miktarda (140 gr’da 1 gr) bulunan bu izo­top, kütle spektrografıyle izotop ayırma sırasında veya uranyum flüorür gazların yayınmasıyle elde edilebilir; uranyum 233, bir pilde toryum 232′yi nötronlarla bombar­dımana tutarak elde edilir; plütonyum 239 ( 239/94 Pu) tabiî uranyumun temel bileşeni olan bu izotop, pillerde uranyum 238′in (238/92 U) nötronlarla bombardımana tutul­masından elde edilir.

Demek ki reaktör yakıtlar, tabii uranyum (tabiî uranyumlu bir pil veya primer pil, hem enerji, hem de fisyona uğrayabilen bir yakıt 239/94 Pu üretir), 235 / U izotopu halinde zenginleştirilmiş uranyum ve plü­tonyumudur;

2. yavaşlatıcı (veya moderatör); nötronları atom çekirdeklerine çarptırarak, hızları or­tamın sıcaklığına tekabül eden termik çal­kalanma hızına eşit oluncaya kadar ya­vaşlatmağa ve böylece fisyonu meydana ge­tirebilecek ısıl nötronlar haline dönüştür­meğe yarar. Yavaşlatıcı, hafif çekirdekli elementlerden meydana gelmelidir; çünkü ağır bir çekirdeğe çarpan bir nötronun hızı değişmez.
Ayrıca, çarpmalar nötron­ların soğurulmasına yol açmamalıdır. Me­selâ su, nötronları soğursaydı iyi bir ya­vaşlatıcı olurdu: bu bakımdan, ancak zen­ginleştirilmiş uranyumla çalışan reaktörler­de kullanılabilir. Ağır su ise, tabiî uran­yumla çalışan reaktörler için çok uygun­dur. Ağır sudan daha az etkili olan gra­fitin tek üstünlüğü bol miktarda üretile-bilmesidir. Glüsin ve difenil de iyi birer yavaşlatıcı olabilir;
3. soğutucu akışkan; ısının işe dönüşümün­de yüksek bir verim sağlayabilmek için, yüksek sıcaklıklarda meydana gelen kalorileri mümkün olduğu kadar atmağa ya­rar. Su, ısı alışverişinde çek iyi bir etken olmakla beraber soğurucudur; ağır su, ta­biî uranyumla çalışan reaktörlerde basınç altında kullanılır.
Soğutucu, akışkan bir gaz, meselâ karbon dioksit olabilir; bu gaz, ısı alışverişinde pek iyi bir etken de­ğildir, fakat nötronları soğurmaz; soğu­tucu olarak, yüksek basınç altında hel­yum da kullanılabilir, ama pahalıdır. Ni­hayet, ısı alışverişinde çok güçlü etkenler olan sodyum, potasyum gibi ergimiş ma­denlerden de yararlanılabilir, fakat bunlar da dolaşım borularını aşındırır.

• Tabiî uranyumla çalışan bir reaktörün şeması. İçinde ağır su bulunan alüminyum­dan bir küvet içine, düşey olarak asılmış uranyum çubukları yerleştirilmiştir; bu çu­bukların her biri birçok eşmerkezli alü­minyum boru ile çevrilidir; borularda, açı­ğa çıkan kalorileri sıcaklık değiştiricisine ileten sıkıştırılmış gaz dolaşır. Alüminyum küvet, reflektör rolü oynayan bir grafit tabakasıyle çevrilmiştir; bu tabaka, tepkime ortamından kaçmağa çalışan nötronları ye­niden içeriye doğru fırlatır; böylece, fis­yona uğrayan maddenin kütlesindeki azal­manın önüne geçilir. Pilin içine az veya çok daldırılan kadmiyum çubuklar nötron­ları soğurur ve tepkimenin gidişini, dolayısıyle pilin gücünü ayarlar.

Reflektör, grafitte meydana gelen ısıyı bo­şaltan dökme demirden bir gömlekle ve za­rarlı ışımaları soğuran bir beton blokuyle çevrilidir. Şiddetli ışımalara tutulacak mad­deler, yan taraftaki bir kanaldan pilin içi­ne sokulur.

• Reaktörlerin kullanılması. Reaktörler, fisyona uğrayabilen maddeler (plütonyum, uranyum), bol miktarda radyoaktif izotop ve ısı enerjisi üretmekte kullanılır; bu ısı enerjisi, bir buhar (gemilerin itilmesi) veya gaz (uçakların itilmesi) türbiniyle mekanik enerjiye dönüştürülebildiği gibi, sırasında elektrik enerjisine de dönüştürülebilir.

• Geleceğin pilleri. Bugün, termonükleer reaktör’ler’in yapımı tasarı halindedir; bu reaktör, iki döteryum çekirdeğinin sente­ziyle bir helyum çekirdeği üretecek ve böy­lece kütleyi binde 1 oranında küçülterek çok yüksek enerji açığa çıkarabilecektir. Böyle bir tepkime, ancak bir noktadaki sıcaklık çok yüksek olduğu zaman sağla­nabilir; sonra bu sıcaklık yakıt kütlesinin içinde yayılır.
Ayrıca, sıvı hidrojenden bir u- mezonlar demeti geçirerek mezon hidrojen’nin elde edilebileceği de düşünülmektedir; bu mezon hidrojeni bir netron gibi davranacak ve bir döteryum atomunun bombardımanıyla 5 MeV’luk bir enerji açığa çıkararak bir helyum 3 atomu verebilecektir. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAKTÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAYMOND (Fulgence)

Tarih 24 Haziran 2009

RAYMOND (Fulgence), fransız hekimi (Saint-Christophe 1842 – Planche şatosu, Vienne 1910).

1878′de hastahaneler hekimi, 1880′de agreje profesör ve hocası Charcot’nun ölümünden sonra da Sinir Has­talıkları kliniği profesörü oldu. özellikle sinir ve akıl hastalıkları üstünde çalıştı.

Başlıca eserleri: Etudes Anatomiques, Physiologiques et Cliniques de l’Hemichoree, de l’Hemianesthesie et des Tremblements Symptomatiques (Hemikore, Hemianestezi ve Belirti Titremeleri Üstüne Anatomik, Fizyolojik ve Klinik İncelemeler) [1874], Atrophies Musculaires et Maladies Amyotrophiques (Kas Atrofileri ve Amyotrofik Hastalıklar) [1889], Clinique des Maladies du Systeme Nerveux (Sinir Sistemi Hasta­lıkları Kliniği) [1894-1903]. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAYMOND (Fulgence) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANDFONTEİN

Tarih 22 Haziran 2009

RANDFONTEİN, Güney Afrika cumhu­riyetinde (Transvaal) şehir, Witwatersrand’da, Johannesburg’un batısında; 34 600 nüf. Altın filizinden atom filizi çıkarımı. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANDFONTEİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Raman etkisi

Tarih 20 Haziran 2009

Raman etkisi, ışığın saydam ortamlarda da­ğılması sırasında meydana gelen ikincil etki. 1928′de, hintli fizikçi Raman tarafından keş­fedildi: fo frekansta tekrenkli bir ışıkla ay­dınlatılan saydam ve sıvı haldeki bir kimya­sal madde, uyarıcı ışınımdan başka, frekansları
f1, f2, … (fo’dan büyük) ve f1, f2 …… (fo’dan küçük) olan iki ışınım kümesi ya­yar; bu ışınımlar arasında:
f1 — fo — fo — f1′, f2— fo — fo — f2 v.b.
bağıntıları vardır; bu farklar fo’â, yani uyarıcı ışınıma ve sıcaklığa bağlı değildir, doğrudan doğruya incelenen kimyasal mad­denin niteliğine bağlıdır. Bu ışınım kümele­rinden herhangi biri, maddenin Raman tay­fını meydana getirir; bu tayf, molekülü mey­dana getiren atomların yapısına, yerleşme düzenlerine ve atomlar arasındaki bağların şekline bağlıdır. Raman tayfının incelenme­si, özellikle organik kimyada, moleküllerin yapısı hakkında değerli bilgiler sağlar; ka­rışımların incelenmesinde de bu tayftan ya­rarlanılabilir. Raman tayflarının elde edile­bilmesi için, ayırma gücü yüksek bir spekt­roskop kullanmak ve poz süresini oldukça uzun tutmak gerekir. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Raman etkisi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAFE

Tarih 18 Haziran 2009

RAFE i. (yun. raphe, dikiş). Anat. Deride­ki veya aponevrozlardaki dikişe benzeyen bazı çizgilere verilen ad. (Meselâ erbezi tor­baları ile apışarasını ikiye bölen rafe.)
— Bot. Anatrop yumurtacıklarda göbekbağının yumurtacığa yapışık olan kısmı. || Di­yatomelerde çenetlerin içinde bulunan uzun­lamasına bezek. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAFE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYOSTRONSİYUM

Tarih 18 Haziran 2009

RADYOSTRONSİYUM i. (fr. radiostrontium). Nükl. Stronsiyum’un radyoaktif izotopu. (Stronsiyum’un, stronsiyum 89 ve stronsiyum 90 olmak üzere iki radyoaktif atomu vardır, ikisi de radyoaktif beta’lardır; fakat birincisinin periyodu 51 gün, kincisinin periyodu ise
28 yıl sürer. Bu so­nuncusu, nükler reaktörlerde ve atom bombalarındaki fisyon olayı sırasında önemli miktarlarda meydana gelir. Bitkiler tara­fından kolaylıkla tutulan bu atom, kemik dokuları içinde birikebilir ve büyük tehlike yaratır.) Bk. STRONSİYUM. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOSTRONSİYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYOLİZ

Tarih 18 Haziran 2009

RADYOLİZ i. (fr. radiolyse). Kim. Kim­yasal maddelerin iyonlaştırıcı ışınımlar etkisiyle ayrışması.
— ANSiKL. Radyoliz, moleküllerin veya atomların sadece uyarılmasına imkân veren fotokimyadan ayrı bir kavramdır. Kullanı­lan iyonlaştırıcı ışınımlar bazen tanecik hız­landırıcıları tarafından sağlanırsa da, da­ha çok radyoaktif elementlerin yaydığı alfa, beta veya gamma ışınları kullanılır. Bu ışınların yol açtığı dönüşümler, ara iyonla­rın oluşumu ve elektronların açığa çıkması şeklinde . kendini gösterir. Böylece, suyun iyonlaştırıcı ışınımların etkisinde bırakılmasıyle, oksijen,’ hidrojen ve oksijenli su mey­dana gelir. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOLİZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYOKİMYA

Tarih 18 Haziran 2009

RADYOKİMYA i. (fr. radiochimie’den). Radyoaktifliğe bağlı kimya olaylarının in­celenmesi.
— ANSiKL. Kim. Nasıl ki ışık, «fotokimyasal» denen bazı tepkimeleri başlatabiliyorsa, radyoaktif maddelerin ve tanecik hızlandı­rıcılarının yaydığı çeşitli ışımalar da mo­lekülleri uyararak tepkimeler vermeğe el­verişli hale getirir ve kimyacıya geniş bir çalışma alanı sağlar. Bu amaçla radyokimya alanında, atom pillerinin verdiği radyoaktif kalıntılardan yararlanılabilir. En etkin olanlar beta ve gamma ışınlarıdır; bunlar, zincirleme tepkimelerin başlamasında rol oynar.

Bu taneciklerin, bilinen kimyasal madde molekülleriyle çarpışma ihtimali zayıf oldu­ğu için, böyle bir işlemin verimi de düşük olacaktır. Fakat büyük moleküler (elastomerler, plastikler, sentetik elyaf) alanında durum başkadır. Bu tür maddelerin ışınım­lara tutulması, maddenin özelliklerinde olumlu değişiklikler yapar, çünkü molekül zincirlerinin birbirine kaynaması madde­nin yapısında bir ağ dokusu meydana geti­rir, bu da kaynama noktasının yükselmesini ve kopmaya karşı direncin artmasını sağ­lar. Plastik maddelere uygulanan «aşı» iş­lemiyle, büyük moleküllü çeşitli maddeler aynı şekilde birbirine kaynatılabilir. Bir maddenin yüzeyinde uygulanan bu işlem, maddenin özelliklerini değiştirir. Böylece, meselâ pamuk ipliği daha az su emecek hale getirilir veya otomobil lastiği yapımında, kauçuğun beze yapışma niteliği arttı­rılabilir. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOKİMYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYOGRAM

Tarih 18 Haziran 2009

RADYOGRAM i. (fr. radiogramme). Kağıt üzerine basılmış radyografi negatifi. | Billûrsu bir lamdan geçerken kırınıma uğ­rayan X ışınlarıyle bir fotoğraf camı üze­rinde elde edilen diyagram. (Bu diyagram, atomların billur içindeki dizilişini belir­lemeğe yarar.) [L]

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOGRAM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYOAKTİF

Tarih 18 Haziran 2009

RADYOAKTİF sıf. (fr. radio-actif). Nükl. Radyoaktifliği olan. || Radyoaktif artıklar. Bk. ARTIK. || Radyoaktif denge. Bk. DEN­GE. || Radyoaktif element, radyoktiflik özel­liği taşıyan kimyasal element. (Eşani. RADYOELEMENT.) [Bk. ANSİKL.] Radyoaktif seri.
Bk. RADYOAKTİFLİK.
— Miner. Radyoaktif cevherler. Bk. ANSİKL.
— Teknel. Radyoaktif belirtici, bir cisme çok az miktarda katıldığında, bu cismin dö­nüşümlerini veya yer değişimlerini izlemeğe imkân veren radyoaktif izotop. Bk. ANSiKL.
— Tıbbî fiz. Radyoaktif işaretleme, incele­nen bir molekülün akıbetini görebilmek amacıyle o molekülün bir atomunu izotopuyle değiştirme işlemi.
— ANSiKL. Nükl. Radyoaktif elementler, kendiliğinden hızla veya yavaş yavaş parça­lanarak yapı değiştiren kararsız atomlardan meydana gelir. Çekirdekleri, duruma göre, negatif veya pozitif elektronlar (beta rad­yoaktiflik), ya da helyum çekirdekleri (al­fa radyoaktiflik) yayar. Birinci durumda element, periyodik sınıflandırmanın bir ha­nesinden hemen bitişik hanesine geçer; ikinci durumda iki hane atlar. Radyoaktif elementler çoğu zaman gamma ışınları da yayarlar.

Bazı radyoaktif elementlere tabiatta rastla­nır; bunlar, kendiliğinden başkalaşıma uğ­rayarak birbirinden türeyen dört basit cisim grubu meydana getirir: her üçü de kurşuna dönüşerek kararlı hale geçen uranyum, tor­yum ve aktinyum grupları ile bizmuta dönü­şerek kararlı olan neptünyum grubu F. ve i. Joliot-Curie’ler, 1934′te, kararlı atomları cisimcik bombardımanına tutarak, bilinen elementlerin kararsız izotopları olan sunî rad­yoaktif elementleri elde etmeyi başardılar. Bugün tedavi uygulamalarında radyumun ye­rini alabilen ve radyoaktif gösterge olarak kullanılan yüzlerce sunî radyoaktif element
vardır. Bk. RADYOAKTİFLİK.
— Miner. Radyoaktif cevher’ler iki grup­ta toplanır: uranyum ve toryum grup­ları. Uranyum grubuna giren başlıca cevher­ler şunlardır: pekblend, uraninit ve davidit; daha ender rastlanan cevherler ise, karnotit, tüyamanit, torbernit, otünit, uranofan ve şrökingerit’tir. Uranyum cevherleri, fosfat­lar ve altın cevherleriyle birleşmiş halde de bulunabilir. Pekblend aynı zamanda bir rad­yum cevheridir. Toryum’un en önemli cevhe­ri ise monazit’tir.
— Teknol. Radyoaktif belirtici’lerin kulla­nılması, bir yayılma olayı sırasında bir ma­denin başka bir maden içindeki dağılımını kolaylıkla inceleme imkânı verir. Bu incele­me, bir maden örneğinin bir yüzüne, ışıma­ya tutularak radyoaktif hale getirilmiş başka bir maden tabakası yaymağa dayanır; bu izotopun, zamana ve sıcaklığa bağlı olarak öteki madene içleme miktarı, bu madenden ince tabakalar alıp radyoaktifliğini bir sa­yaçla tespit ederek ölçülür. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOAKTİF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

R-R

Tarih 17 Haziran 2009

R-R i. Türk alfabesinin yirmi birinci, osmanlı alfabesinin on ikinci harfi; re, ra. || Sızmalı, titreşimli diş ünsüzü. [| Sıralama ve sınıflan­dırmada sayı yerine kullanıldığı zaman 20'yi (veya 21'i) gösterir. | Ebced hesabında re 200 sayısının karşılığıdır.

— Esk. Rom. Romen sayılarında R seksen'i, üstüne bir çizgi çizildiğinde seksen bin'i ifa­de ederdi.
— Fiz. R, tükei gazların formülünde mole­kül sabitini gösterir. (Tükel gazların pv = RT formülünde v, p basıncı altında, T mutlak sıcaklığında bir molekül-gramın kapladığı hacimdir. R bütün gazlar için aynı değeri taşıyan tükel gaz sabitidir. Litre-atmosfer sisteminde
R=0, 082 07, C.G.S. sisteminde R=8, 315 6 X lO'7'dir.)
— Kim. R, tek değerli, herhangi bir karbon­lu kökü gösteren semboldür. (Bu sembol, yalnız alkil kökleri için, yani ROH'ın bir alkol'ü gösterdiği durumlarda kullanılır; bir fenol kökü ise Ar sembolüyle, yani Ar OH'ın bir fenol'ü gösterdiği durumlarda kullanılır. Kök, birleşme değerini, doymamış bir karbon atomu üzerinde taşıyorsa, kökü açık olarak yazmak gerekir

[msl. R(R')C=C(R")—, R—C=C—].
Nihayet, R, bir veya iki değerli bir kökü asla göstermez; R(R’) C = , R—C= şeklin­de yazmak gerekir.)
— Mat. R, pozitif ve negatif gerçek sayıla­rın cümlesini gösteren semboldür. (R cüm­lesi toplama ve çıkarma için bir tam cisim­dir.) | R , pozitif gerçek sayılar cümlesini gösteren semboldür.
— Metrol. R, X veya y ışıma miktarı birimi olan röntgenim sembolüdür.

— ANSiKL. Leng. Harfin tarihi. Harfin Fenikecedeki ismi rös Yunancada muhafaza edildi: rhö. Anlamı: baş (profilden). Klasik latin biçimi, Batı Yunancadan gelir ve bazı itaiyot lehçelerinde de bulunur. İtalya’daki öbür dil veya lehçelerin çoğu (Etrüskçe da­hil), Klasik Yunancadaki gibi önünde ba­cak bulunmayan bir biçim kullandı; La­tince, bir süre iki biçim arasında karar­sız kaldı. Gotik yazılarda R’nin yeni bir biçimi (yuvarlak R) önce o’dan, daha sonra bütün karınlı harflerden sonra (b,d,p ve hattâ a) kullanılmağa başlan­dı. Karolenj küçük harfinde eski bir bağ­lama şekli görülür. Küçük harf yazıl­mış bir metinde kelime sonunda büyük harf R’ye rastlanması hiç de yadırgatıcı de­ğildir. Bu duruma IX.-XIII. yy.lar arasında özellikle satır veya sayfa sonunda çok sık rastlanır.
Göktürk (orhon) alfabesinde iki çeşit r har­fi kullanılmıştır: (a) r, (e) r. Uygur ve mani alfabelerinde birer tane r harfi yer almıştrr. Türk brahmi yazısında ra hecesi işaretinin yanında, bir de hece sonu r işareti vaıdır. Sogd yazısında r sesi bir işaretle temsil edil­miştir. Passepa yazısında hece değerleri farklı (moğolca ra, cince lo), bir işaret gö­rülür. Arap harflerini kullanan osmanlı al­fabesinde r on ikinci sırayı alır. Türkiye Türkçesinin latin harfli alfabesinde bir r harfi vaıdır.
• Fonetik (ses bilgisi). R sesi, sızmalı, tit­reşimli bir diş ünsüzüdür. Türkçede ön ses­te r sesi bulunmaz; sadece birkaç yansıma­da (ses taklidi) görülür: rap rap gibi. Türkçeye giren yabancı kelimelerden r’li örnek­ler çoktur: rab, radyo, recep, rimel, roket, romen, Rumeli, rüştiye, rüzgâr v.d. R ön sesli yabancı kelimelerin, özellikle anadolu ağızlarında, ön türeme bir ünlü aldığı görü­lür: rakı> ırakı, ramazan, ıramazan, renç-ber> irençper (ireçper), ruspi> orospu, rö-ka>öreke, rum>urum v.d. R ünsüzü, hem türkçe, hem de yabancı kelimelerde iç ve son seste bulunabilir: arkadaş, barınak, di­ri, irkilmek; gelir, gider, var, yazar v.d.; âhiret, arsenik, cüretkâr, klorofil, mert, mürebbiye; hazır, hüner, inkâr, kalantor, kan­ser, konser, manikür, parter, ser v.d. R sesi, iç seste ince ve kalın l ünsüzünden önce bazen tam bir benzeşmeye uğrar: kerli ferli> kelli felli, becerleşmek> becelleşmek v.d. Anadolu ağızlarında bu benzeşmeye çok rastlanır: gelirlef> gelille, toparlak> topallak, türlü> tüllü v.d. İç sesinde r ünsüzü bulunan yabancı kelimelerin bazen l’li ör­nekleri de kullanılır: güreş/güleş, merhem/ melhem, servi/selvi v.d. Ana Türkçede iç seste görülen r ünsüzünün sonraki dönemlerde bazı lehçelerde düştüğü görülür: berkr> pek, ermek> irmek> imek, v.d. Anadolu ağızlarında r sesi çoğu zaman düşer; düşerken de önceki ünlüyü genellik­le uzatır: bakıyö (bakıyor), insannâ (insan­lar), vâ (var) v.d. Anadolu ağızlarında ba­zen iç ses ğ’nin r olduğu görülür: bağdaşa bardaş v.b.
Türk lehçelerinde r ünsüzüyle ilgili birtakım ses değişmelerinin üstünde önemle durmak gerekir. Balkan ve rumeli türk lehçelerinin bazılarında (msl. Adakale Türkçesi) son ses­teki r, y olur: bakar> bakiy, gelir> geliy, olur> oliy v.b. Tarançı lehçesinde hece ve­ya kelime sonundaki r çoğunluk düşer: ko­şuk (kursak), yüt (yurt), kâga (karga) v.d. Altaycada da r sesi genel olarak önseste bulunmaz; fakat birkaç kelimede önsese geçtiği görülür: rak (uzak) [<ırak], rıs (kut, uğur) [ırıs v.d. Kırgızcada r ile başlayan yabancı kelimeler, bir ön türemeyle karşı­lanır: ıras (rast), ıramalı (rahmetli), ıran (renk) v.b. Türkçe ile Çuvaşça arasında ün­süz değişmelerinde z>r büyük bir önem ta­şır: her (kız), herle (kızıl), tıhır (dokuz) [tokuz], ser (yüz), kındır (gündüz, güneş) [r ve ş>l değişmelerini (bk. L, Ş ve Z harfleri) göz önünde tutarak Çuvaşçayı türk lehçeleri grubundan çıkar­mış ve ayrı bir dil olduğu görüşünü benim­semişlerdir. Bu değişmeler (z>r, ş>l), Çu­vaşça dışında diğer türk lehçelerinde de ser­pinti olarak görülür.

Kırgızca: ediz (yüksek yer) >adır, bilezik^ bilerik, sarar-> sazar- v.b. Türkmence: yazmaz> yazmar, bazısı> barizi v.b. Karagas ve Koybalca: erak (uzak), bora (boz) v.b. Bu durumda, Çuvaşçayı türk lehçeleri gru­bundan ayırma eğiliminde olan görüşlerin gerçekliği tartışma konusudur. Çuvaşçada, Ana Türkçedeki d(>d>y>z) se­si, r olarak geçer: ura (ayak) [

—R ek. Ortaç eki; fiil köklerine gelerek, bazen geçici (yürür [ayak], oturur [adam] v.b.), bazen de kalıcı isimler yapar (okur, düşünür, gelir, yatır v.b.). [M]

—R—ek. 1. Bir ismin taşıdığı niteliğe sa­hip olma anlamı veren fiil yapma eki: de-li-r-mek, beli-r-mek «belgü-r-mek) v.b., bugün özellikle, yansımalardan (onomato­pe) fiil yapmada kullanılmaktadır: an-ı-r-mak; çağ-ı-r-mak; üfü-r-mek v.b.
2. Ettirgenlik eki olma ve yapma anlatımı taşıyan fiil kök ve gövdelerine gelerek ol­durma ve yaptırma anlatımı veren fiiller yapar; bir başka deyişle geçişsiz fiilleri ge­çişli duruma getirir: piş-mek > piş-i-r-mek; düş-mek > düş-ü-r-mek; yat-mak > yat-ı-r-mak v.b. (M)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa R-R hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADON

Tarih 17 Haziran 2009

RADON i. (fr. k.). Kim. Soy gazlar gru­bundan sonuncu element.
— Ansikl. Radon, atom numarası 86, atom ağırlığı Rn=222 olan kimyasal element­tir. 1899′da Rutherford ve Owens, radyoak­tif maddelerin ışınımlarla birlikte bir de gaz yaydığını farkettiler. Radyoaktif tor­yum serisinde bulunduğu için bu gaza tor­yum emanasyonu veya kısaca emanasyon, daha sonra da toron adı verildi. 1900′de Dorn radyum emanasyonunu, kısa bir süre sonra da Giesel ile Debiern aktinyum emanasyonunu keşfetti; radyum emanasyonuna radon, aktinyum emanasyonuna da aktinon dendi.
Gerçekte bu üç madde de 86 atom numaralı elementtir ve hepsi bir­birinin izotopudur; 1923′ten itibaren asıl elemente radon denilmesi kararlaştırıldı. Bu üç izotop arasında, kütle numarası 219 olan aktinon, 3,92 saniyelik bir periyotla alfa ışınları yayarak bozunur ve polonyum 215 verir. Kütle numarası 220 olan toron da, 54,5 saniyelik bir periyotla alfa ışınları ya­yarak polonyum 216′ya dönüşür. Kütle nu­marası 222 olan radon ise 3,82 günlük bir periyotla polonyum 218 verir.
Radon, radyum tuzunun su ile işlenmesin­den, hidrojen ve oksijenle karışım halinde elde edilir ve boru yardımıyle sıvı hava i-çinden geçirilerek karışımdan ayrılır: —62° C’ta kaynayan radon —190°C’taki sıvı ha­vadan geçerken sıvılaşır ve boru içinde top­lanır. Radon, tıpta kanserli dokuların teda­visinde kullanılır; tüp içinde dokulara yer­leştirilen radon, yaydığı alfa ışınlarıyle kanserli hücreyi yok eder; meydana gelen po­lonyum 218, katı olduğu için tüp çeperine yapışarak dokulara yayılmaz. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÜSKÜRTEÇ

Tarih 15 Haziran 2009

PÜSKÜRTEÇ i. (püskürtmek’ten püskürt-eç). Sıvı veya toz halinde olan maddeleri püskürtmeğe yarayan âlet. Eşanl.PÜLVERİZATÖR ve FİKSATÖR.

— Büro. Bir resmin üstüne, görüntüyü tespit edecek bir sıvı püskürtmeğe yarayan, ince uzun iki tüpten meydana gelmiş âlet. (Aralarında bir dik açı yapacak şekilde bir­leştirilmiş iki tüpten birinin ucu tespit sı­vısının bulunduğu şişeye batırılır, öbürün­den de ağızla hava üflenerek püskürme sağ­lanır.)
— Ted. İlâçlı buhar veya duman püskürt­meğe yarayan aygıt. (Bk. ANSiKL.) | Du­man püskürteçi, ilâçlı bir maddeyi çok ince zerrelerden müteşekkil bir duman ha­line getirebilen püskürteç.
(Bu duman aerosolu andırır, ama onun kadar kalıcı de­ğildir.)
— Zır. âlet. Böcek ve mantar öldürücü sıvı ilâçları püskürtmeğe yarayan araç. (Aracın hortumu ucunda, depodan gelen sıvı ilâcı ince zerreler halinde fışkırtan parçaya büz denir.) Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Ted. Püskürteç’ler’in başlıca iki tipi vardır: oda sıcaklığında çalışan­lar, buharla çalışanlar. Birinciler, üst ucu ince bir delik halinde sivriltilmiş ve kıv­rılmış bir cam borudan meydana gelir. Alt ucu püskürtülecek sıvının içine batı­rılan borunun kıvrıntılı yerinde şiddetli bir hava akımı sağlayan yuvarlak bir lastik pompa bulunur.
Hava akımı tüpün dikey kısmmdaki havayı dışarıya atınca burada bir boşluk meydana gelir; yükselen sıvı çok küçük tanecikler halinde tüpün sivri ucundan dağılır. Buharlı püskürteç, küçük bir kazandan gelen su buharını kullanır. Buhar, dibi ilâçlı bir sıvıya batırılmış bir tüpün ince ucunu yalayarak fışkırır. Bu aygıtlar akciğer keseleri veya gırtlak içi­ne kreozot, timol v.b. değiştirici madde­ler göndermek, deri (abseler), göz, burun yapmak için kullanılır.
Bir de tozları püskürten püskürteçler var­dır; bunlardan lokal olarak antibiyotikleri kullanmak için yararlanılır.
— Zır. âlet. Püskürteçlerin birçok çeşidi vardır: küçük işler için insan sırtında ta­şınanlar; büyük araziler için yük hayvanı sırtında taşınanlar veya tekerlek üzerine monte edilenler. Birincilerde ilâç deposu sırt küfesi gibi insan sırtına askılarla tut­turulur. Sağda’ bir kol, depo içine yer­leştirilmiş emme basma tulumbayı çalış­tırır, işçi sol eliyle, ilâçlı sıvıyı buhar hâ­linde fışkırtması için ucuna bir parça yer­leştirilmiş hortumu kullanır.
Diğer püskürteçler bir traktör veya at ta­rafından çekilir veya taşınır. Depoları da­ha büyüktür, bir veya birkaç hortumu bir­den besler. Sıvıyı püskürtecek basıncı, te­kerlekle çekilen bir pompa yardımcı bir motor veya traktör sağlar. Böylece birkaç sıra bitki, ağaç veya asma birden ilaçlanabilir. Atomizör püskürteçler ve duman püskürteçleri, sis halinde, çok ince tane­cikli bir püskürme meydana getirir. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜSKÜRTEÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİ

Tarih 12 Haziran 2009

PSİ i. Yunan alfabesinin yirmi üçüncü harfi; bir yandan b, p veya ph, öte yandan s’nin karşılaşması sonucu çift dudaksı (p) ve ıslıklı (s) bir ünsüzü gösterir. (Fenike alfabesinde bulunmayan bu tamamlayıcı harf, yunan alfabesine geç dönemlerde gir­di.) || Sağ üst köşesine W’) işaret kondu­ğunda 700, sol alta işaret konduğunda (,W) ise 700 000 değerini alan yunan sayı işareti.
— Fiz. Psi (W) fonksiyonu. Eşanl. DALGA FONKSİYONU. Bk. ATOM.
— Zool. Acronycta cinsinden böcek türü. (Üst kanatlarında bulunan psi harfi şeklin­deki beyaz benekten dolayı bu ad veril­miştir.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROUT (William)

Tarih 11 Haziran 2009

PROUT (William), ingiliz kimyacısı ve he­kimi (Horton 1785-Londra 1850). Fizyolojik kimya ve özellikle mide usaresinde bulunan klorhidrik asitle ilgilendi. Daha çok 1815′te ortaya attığı ünlü varsayımıyle tanındı: elementlerin atom ağırlıklarının aşağı yukarı tam sayılar olduğunu görerek bütün kimya­sal elementlerin yoğunlaşmış hidrojenden ibaret olduklarını ileri sürdü. Bu varsayım, modern atom kimyasıyle bir ölçüde doğru­lanmıştır. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROUT (William) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTOPİNACEAE

Tarih 11 Haziran 2009

PROTOPİNACEAE çoğl. i. Hepsi aynı odun yapısında olan fosil kozalaklılar grubu. (Bu odunların yapısı ve anatomik gö­rünüşü bugün çok değişik cinsler arasında bulunan bitkilerin, özellikle araucaria’larla kozalaklılarınkini andırır. Bunlara ikinci zaman tabaklarında, özellikle jüra ve te­beşir tabakalarında bol rastlanır. Soyu tü­kenmiş olan bu bitkilerin, türlerin genel ev­rimi sırasında, bugünkü canlılardan önce yaşadığı sanılmaktadır.) [L]

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTOPİNACEAE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTON

Tarih 11 Haziran 2009

PROTON i. (fr. k.). Nükl. Elektronun yü­küne eşit pozitif bir yük taşıyan, hidrojen atomu çekirdeği. Bk. ANSiKL.
— Kim. Proton alma, bir molekülün elek­tron çiftine bir protonun (H +) katılması.
II3N : H+ -» NH4+.
(Meydana gelen maddeye, protonu bağlayan bileşiğin «eşlenik asidi» denir. Bir hidrok­silin proton alması, Suyun ayrışmasına yol açabilir:

R—OH + H+ -» R__ O -> H20 + R+.)

alkolün eşlenik asidi [karbenyum iyonu]

— ANSiKL. Nükl. Bugün kabul edilen teo­riye göre proton, bütün atom çekirdekle­rinin iki bileşeninden biridir; öbür bileşen ise nötron’dur. Kütlesi, elektron kütlesinin 1 837 katıdır. Hidrojenin iyonlaştırılmasıyle veya nükleer tepkimelerle, hızlandırılmış serbest protonlar elde edilir. Bu protonlar da, çarpma sonucu atom çekirdeklerinin parçalanmasına ve elementlerinin başkalaş­masına yol açar. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTAKTİNYUM

Tarih 11 Haziran 2009

PROTAKTİNYUM i. (fr. protactinium).Kim. Atom numarası 91 olan radyoaktif element (sembolü: Pa).
— ANSiKL. Protaktinyum, 1918′de, peş pe­şe, İngiltere’de Soddy ve Cranston, Alman­ya’da Hahn ve Lise Meitner tarafından keş­fedildi ve 1927′de amerikalı Grosse tarafın­dan elde edildi. En önemli hammaddesi, radyum’un elde edilmesi sırasında ortaya çıkan çözünmez tortulardır. 231 İzotopu, 34 000 yıllık yarılanma süresiyle, bir alfa ta­neciği ve aktinyum vererek kendi kendine parçalanır. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTAKTİNYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROPİYOLİK

Tarih 11 Haziran 2009

PROPİYOLİK sıf. (fr. propioligue). Kim. İçinde üç karbon atomu bulunan bazı ase-tilenik bileşikler için kullanılır.
— ANSİKL. Formülü CH = C — CHO olan propiyolik aldehit veya propinal, 54° C’ta kaynayan göz yaşartıcı bir sıvıdır; sodyum hidroksit etkisiyle asetilen ve sodyum for-miyat halinde ayrışır.
CH = C — CO2H formülündeki propiyolik veya propinoik asit potasyum asit tuzunun asetilendikarboksilik asitle ısıtılmasından meydana gelir. Bu, 144° C’ta ayrışarak kaynayan bir sıvıdır. Su, alkol ve eterde erir. Işık etkisiyle tri-mezik asit halinde polimerleşir. Bütün pro­piyolik bileşikleri patlayıcı gümüşlü türev­ler verir. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROPİYOLİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROPİLİDEN

Tarih 11 Haziran 2009

PROPİLİDEN i. (fr. propylidene). Kim. Formülü CH3 — CH2 — CH = olan iki de­ğerli kök; propilden bir hidrojen atomunun çıkarılmasıyle türer. (Formülü CH3—CH2 —CHCI2 olan propiliden klorür, probiyonik aldehidin fosfor pentaklorürle işlenme­sinden elde edilir.) [L]
PROPİLİK Sif. (propylique). Bk. PROPİL alkol.

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROPİLİDEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRİL

Tarih 11 Haziran 2009

PİRİL i. (fr. pyrryle’den). Kim. Pirol’ün a veya |3 konumundaki karbonlarının bir hidrojen atomu kaybetmesiyle türeyen tek değerli köklerden biri (a veya |3). [L]

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRİDİN

Tarih 11 Haziran 2009

PİRİDİN i. (fr. pyridine). Kim. Formülü C5H5N olan azotlu heterosiklik baz; Andersen tarafından, kemik yağında (Dippel yağı) bulunmuştur.

— ANSıKL. Piridin, taşkömür, bataklık kö­mürü ve şist katranlarında, nikotin ile sinkonin’in ayrışma ürünlerinde bulunur. Taş­kömür katranının hafif kısımlarından, sül­fürik asit yardımıyle diğer bazlarla birlik­te ayrılır. Serbest kalan piridin damıtma yoluyle arıtılır. Piridin, kendine has kuv­vetli bir kokusu olan akışkan bir sıvıdır; suda çözünür, 114,5°C’ta kaynar. Yapısı benzenin yapısına benzer, fakat bir CH gru­bunun yerini bir azot atomu almıştır. Şekil A’daki gibi bir Kekule formülüyle gösteri­lebilir; ancak, bu formül de Kekule’nin benzen formülü gibi tenkit edilmiştir. Şekil B’deki gibi uzlaşmalı bir formülle de göste­rilebilen piridin’in bu formülündeki ir harfi (piridinin baş harfi) ile benzen formülünde­ki qp harfinin anlamları aynıdır. Bununla beraber, bu yapı, piridinin suda çok fazla çözünmesini pek iyi açıklamaz; çünkü bu yapıya sadece derişik potasyum hidroksit etkiyebilir; bu yüzden polarlaşmış yapıyı ka­bul etmek daha doğrudur. Piridin, yükseltgen maddeler karşısında benzenden daha dayanıklıdır; buna karşılık, katalitik, hattâ kimyasal yolla (sodyum ve su) benzenden çok daha kolaylıkla hidrojenlenir ve ara ürün vermeden piperidin’t dönüşür. Piridin çekirdeği hemen her zaman (3 konumunda ornatılır (halojenlerin etkisi, nitrolama). Fa­kat, sodyum amidürün NH2 grubu a konu­munda çekirdeğe yerleşir.
Piridin oldukça zayıf bir bazdır, bununla birlikte ptridinyum tuzları denen tuzları ve­rir; ayrıca birçok karmaşık meydana getirir.
piridin kimyasal formül
— Eczc. 4-5 gr’lık dozlarda, bir kap içine dökülen piridin, astım krizlerine karşı inhalasyon şeklinde kullanılır. Etkisi her za­man aynı değildir ve çok çabuk alışkanlık yaratır. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİDİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRASEODİM

Tarih 08 Haziran 2009

PRASEODİM i. (yun. prasinos, pırasa ye­şili ve fr. didyme, didim fr. praseodyme’den). Kim. Nadir topraklar (lantanitler) grubundan maden.
— ANSiKL. Praseodim, atom numarası 59, atom ağırlığı Pr=140, 92 olan kimyasal elementtir. 1885′te, basit bir cisim sanılan didim’in bir praseodim ile neodim karışımı olduğunu ispatlayan Auer von Welsbach tarafından, neodim ile aynı zamanda keşfe­dildi. Muthmann tarafından element halin­de elde edilen praseodim, soluk sarı renkte bir katıdır, 940°C’ta ergir; tuzlan, çözelti halindeyken yeşil renktedir, adını da bura­dan almıştır. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRASEODİM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POZİTON

Tarih 08 Haziran 2009

POZİTON i. (fr. positon). Nükl. fiz. Pozitif elektron.
— ANSiKL. Poziton’ün kütlesi elektronun kütlesine eşittir, fakat pozitif bir elektrik yükü taşır; bu yükün mutlak değeri elek-tronunkiyle aynıdır. 1930′da ingiliz Dirac tarafından varlığı anlaşılan bu taneciği 1932′de amerikalı Anderson kozmik ışınlar­da keşfetti. Pozitonlar atomlarda serbest halde bulunmaz ve ortalama hayat süreleri çok kısadır; bu yüzden gözlemleri çok sey­rek yapılabilir. Bir foton’un maddeleşmesiyle meydana gelir, maddenin enerjiye dönüşmesiyle de yok olurlar.
Bk. MADDE­LEŞME. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZİTON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRAZİN

Tarih 07 Haziran 2009

PİRAZİN i. (fr. pyrazine). Kim. Bileşi­minde iki azot atomu bulunan C4H4N2 for­mülündeki heterosiklik bileşik. (Formülü, benzenin formülündeki karşılıklı iki CH grubunun yerine iki azot atomunun geçme-

07 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRAZİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRAMİT

Tarih 07 Haziran 2009

PİRAMİT i. (yun. pyramis, ehram’dan fr. pyramide). Mat. «Piramidin tabanı» deni­len bir düzlem çokgenle sınırlanan, «yanal yüzler» denilen bütün öbür yüzleri de, bu çokgenin çeşitli kenarlarmı taban olarak alan ve «piramidin tepesi» denilen ortak bir tepe noktasında birleşen üçgenlerden olu­şan çokyüzlü: üçgen piramit. (Bk. ANStKL.).Geometrik şekil.

Bir düzgün piramidin apotemi, pirami­din tepesinden, taban kenarlarından birine indirilen dikme.
Bir piramidin taban ay­rıtı, taban çokgeninin kenarlarından her­hangi biri.
Bir piramidin yüksekliği, te­peden taban düzlemine indirilen dikme.
Düzgün piramit, tabanı düzgün bir çokgen olan ve yüksekliğinin ayağı taban çokge­ninin merkezinde bulunan piramit.
Düz­gün kesik piramit, bir düzgün piramitten elde edilen, paralel tabanlı kesik piramit.
Kesik piramit, piramidin tabanı ile bü­tün yanal ayrıtları kesen bir düzlemin meydana getirdiği kesit arasında kalan pi­ramit parçası.
Paralel tabanlı kesik pi­ramit, tabanı ve kesiti birbirine paralel olan kesik piramit. (Bu durumda kesite, «kesik piramidin küçük tabanı» denir.)
Yanal ayrıt, piramidin tepesini, taban çok­geninin köşelerinden birine birleştiren doğ­ru parçalarından herhangi biri.
— Anat. Birçok anatomik elemana verilen ad.
Piramit hücre, beyin kabuğunun bazı tabakalarında bulunan sinir hücresi tipi.
Piramit kemik, bilek kemiklerinin birinci dizisinin üçüncü kemiği.
Piramit sinir de­metleri, beyin kabuğunun hareket bölge­sinden gelen sinir telleri kümesi.
Karın piramit kası, karındaki büyük doğru kasın bir dalı; çatı kemiğinden göbekaltma ka­dar uzar.
Kulak zarı piramidi, kulak da-vulcuğunun küçük çıkıntısı; içinde üzen­gi kası bulunur.
Lalouette piramidi, ti­roit bezi kıstağının üst kenarının meydana getirdiği uzantı; her zaman bulunmayabi­lir.
Malpighi ve Ferrecin piramitleri, böbrek özekdokusunun kesitinde görülen üçgen şeklindeki bölge.
ön pramit, soğaniliğin ön yüzünde, orta çizginin uzun­lamasına iki tarafında bulunan çok belir­gin kabarıklık, (ön piramitler, beyin ka­buğundan omurgaya giden hareket yolun­dan meydana gelir; piramit yolu adı bun­dan gelir.)
Uyluk piramit kası, kuyruk sokumu kemiğinin dış kısmından büyük trokanterin iç yüzüne eğrilemesine uzanan kas.
— Demogr. Yaş piramidi. Bk. YAŞ.
— Meyve. Piramit şekli, bazı meyve ağaç­larına (armut, elma) verilen şekil. Bk. AN-
S1KL.
— Patol. Piramit sendromu, piramit de­metlerinin hastalandığını gösteren sinir sendromu.
— Spor. insan piramidi, birçok akroba­tın, hepsinin ağırlığını taşıyan bir veya birkaç kişinin omuzları üzerine çıkarak bir piramit şeklinde birbiri üzerinde yüksel­meleri.
— Tar. Mısır piramitleri. Bk. EHRAMLAR.
— ANSIKL. Mat. Tabanları ve yükseklikleri eşit olan iki piramit birbirine eşittir; her­hangi bir piramidin hacmi, taban alanıyle yüksekliği çarpımının üçte birine eşittir. Bir düzgün piramidin yanal alanı, taban çevresiyle apoteminin çarpımının yarısına eşittir. Paralel tabanlı bir kesik piramidin V hacmi, bu kesik piramidin h yüksekli­ğini ortak yükseklik olarak kabul eden ve biri B büyük tabanını, öbürü b küçük ta­banını, üçüncüsü de bu tabanların ^Bb o-rantılı ortasını taban olarak alan üç pira­midin hacimleri toplamına eşittir:
h _ V = — (B + fc + V Bb). 3 (Matematik Formüller Eksik ve Yanlış olabilir)
Düzgün bir kesik piramitte bütün yanal yüzler, birbirine eşit ikizkenar yamuklar­dır ve bunlardan birinin yüksekliği «kesik piramidin apotemi»dir. Düzgün bir kesik piramidin yanal alanı, taban çevrelerinin toplamanın yarısı ile apoteminin çarpımına eşittir.
— Meyve. Piramit şekli, ağaçlara budama yoluyle verilir; bunun için ağacın gövdesi dikine yükselen bir eksen halinde tutulur; bundan çıkan yan dallar en alttakiler en uzun olmak üzere kat kat ve düzgün bir şekilde budanır. Böylece ağaç piramit şek­lini alır. Bk. BUDAMA. (L)

07 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRAMİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTASYUM

Tarih 06 Haziran 2009

POTASYUM i. (fr. potassium). Kim. Po­tasyum hidroksit içinde keşfedilen alkali maden.
— Toksikoloji. Potasyum zehirlenmesi, faz­la miktarda potasyum tuzu alınması so­nucunda meydana gelen zehirlenme olay­larının tümü (mide ve bağırsak bozukluk­ları, kalp atışının yavaşlaması, alkaloz olayları).
— ANSİKL. Kim. Potasyum, atom numa­rası 19, atom ağırlığı K = 39,1 (kalyum) olan kimyasal elementtir. 1807′de Davy ta­rafından, potasyum hidroksidin elektroliziyle keşfedildi. Yumuşak ve dövülgen bir madendir; yeni kesilmiş yüzeyleri gümüş parlaklığındadır, fakat daha sonra havada oksitlenerek kararır. Yoğunluğu 0,86′dır, 63°C’ta erir, 757°C’ta kaynar. Havanın et­kisinden korumak için vazelin yağı veya gazyağı içinde saklanır.

Çok kolay oksitlenen potasyum, ametalle­rin çoğuyle, özellikle halojenlerle, oksijen ve kükürtle birleşir. Güçlü bir indirgen özelliği taşıdığından, soğukta suyu ayrış­tırarak, açığa çıkan hidrojeni tutuşturur; ayrıca birçok oksijenli veya halojenli bi­leşiğin de ayrışmasına yol açar; öbür madenlerden çoğunu bileşiklerinden açığa çı­karır. Tabiatta çok yaygın olan potasyum, deniz suyunda klorür şeklinde ve birçok maden yatağında (Stassfurt’ta karnalit, Alsace’ta silvinit) çift klorür şeklinde bulu­nur. Ayrıca bitkisel küllerde de karbonat şeklinde rastlanır.
Erimiş potasyum hidroksidin elektrolizi ve­ya potasyum karbonatın kömürle indirgen­mesinden az miktarda potasyum elde edi­lir. Potasyum bazen indirgen olarak kul­lanılır; fakat, tepkimeleri daha az şiddetli ve maliyeti daha ucuz olduğu için genel­likle sodyum tercih edilir.

• Potasyum bileşikleri. Potasyum oksi­jenle brleşerek birçok oksit verir. Potas­yum oksit K2O suda çözününce, potasyum hidroksit KOH, potas kostik meydana gelir. Potasyum hidroksit veya potas kostik KOH, 360° C’ta ergiyen, akkor derecede uçucu olan, beyaz bir katıdır; suda ısı açığa çıka­rarak çözünür ve nem kaparak bozunur. Renkli baz ayıraçlarına, asitlere, tuzlara ve esterlere etki eden güçlü bir bazdır. Çok yakıcıdır, deriyi tahriş eder ve eti parçalar. Genellikle, suda erimiş potasyum klorürün elektroliziyle elde edilir; ancak anotta açı­ğa çıkan klorla birleşerek yeniden klorür haline dönüşmesini önlemek gerekir. Ayrı­ca, kaynar haldeki sulu potasyum karbo­nat çözeltisine kireç etki ettirilebilir; böy­lece elde edilen kireçli potasyum hidrok­sit saf değildir; alkolde çözündürülerek saflaştınlabilir (alkollü potasyum hidroksit). Potasyum hidroksit laboratuvarlarda, çö­zünmeyen hidroksitleri çökeltmek ve karbon dioksidi soğurmak için kullanılır; ayrıca, arap sabunu üretiminde ve boyaların te­mizlenmesinde işe yarar; eskiden eczacılık­ta dağlağı olarak kullanılırdı.
Potasyum klorür KC1, susuz haldeyken, 768° C’ta ergiyen renksiz küpler şeklinde billurlaşır. Tuzlu bataklıkların billûrlaşma sularından, varek küllerinden, Stassfurt ma­den yataklarındaki karnalit’ten KC1, Mg-CI2, 6H2O veya Mulhouse madenlerindeki silvinit’ten KC1, NaCl çıkarılır. Karnalit ve silvinitteki potasyum tuzu, ayrımsal çözündürmeyle açığa çıkarılır. Bu klorür, öbür potasyum bileşiklerinden çoğunun hazırlan­masında kullanılır.

Potasyum bromür KBr ile potasyum iyodür Kİ, çok çözünen, renksiz kübik billurlar halinde bulunur. Her ikisi de, potasyum karbonatın demir tuzlarına etkimesiyle el­de edilir, potasyum iyodür ayrıca vareklerden çıkarılır. Bu tuzlar tıpta vc fotoğrafçı­lıkta kullanılır.
Potasyum hipoklorit KCIO ve potasyum klorat KClO3. Bk. KLOR.

Potasyum sülfür K2S ve potasyum hidrojen sülfür KHS, kükürtlü hidrojenin potas­yum hidrokside etkimesiyle meydana gelir. Potasyum sülfür, susuz olduğu zaman ha­vada tutuşur (Gay-Lussac piroforu). Çözeltleri, havada yükseltgenerek sararır ve polisülfürler meydana getirir. Normal sül­fürlere kükürt katarak da elde edilebilen bu bileşikler arasında, potasyum pentasülfür K2S5, sunî kükürtlü banyoların hazır­lanmasında kullanılır.

Potasyum sülfat K2SO4, varek küllerinden ve pancar melaslarının yakılmasıyle elde edilen ham potasyum karbonattan çıkarılır; potasyum klorür üstüne sülfürik asidin et­kimesiyle de elde edilebilir. Susuz haldey­ken, ortorombik prizmalar şeklinde billur­laşır. Alüminyum sülfatla birleşerek şap meydana getirir. Ziraatta gübre olarak kul­lanılır. Potasyumun ayrıca bir hidrojen sül­fatı veya bisülfatı KHSO4 vardır; bu mad­de ısıtılınca potasyum pirosülfat K2S2O7 ha­line dönüşür.
Potasyum nitrat KNO3 Bk. GüHERÇiLE.
Potasyum karbonat K2CO3 ve potasyum bi­karbonat KHCO3. Potasyumun iki çeşit kar­bonatı vardır: potasyum karbonat K2CO3, akkor derecede ayrışmadan ergiyen, suda ve alkali çözeltilerde çözünen, susuz beyaz bir katıdır; potasyum bioksalatın kavrulmasıyle saf olarak elde edilir; asit karbonat da denen potasyum bikarbonat KHCO3, karbon dioksidin potasyum karbonata etkimesiyle elde edilen renksiz billûrsu bir katıdır. Piyasada satılan potasyum karbonatlar veya potaslar saf değildir ve çeşitli kaynaklardan çıkarılır: odun küllerinin yı­kanması ve meydana gelen derişik çözelti­nin buharlaştırılmasıyle elde edilen tortu­nun kavrulmasından; pancar melaslarının yakılmasıyle elde edilen ham ürünün ve imbik kalıntısının işlenmesinden v.b. Po­tasyum karbonat ayrıca, sodyum karbonat gibi, Leblanc usulüyle de elde edilebilir: potasyum sülfatın kömür ve kireç taşıyle birlikte kavrulmasından. Potasyum karbo­nat, potasyum nitrat ile potasyum hidrok­sitin üretiminde, kristal ve optik camların yapımında, kloratların, demir II siyanür ve silikatların üretiminde kulanılır.

Potasyum siyanür KCN. Bk. HİDROSİYA­NİK.
Potasyum demir II siyanür K4 Fe (C N)6 ve potasyum demir III siyanür K3 Fe (CN)6.
Bk. DEMİR bileşikleri.
Potasyum sülfosiyanat veya tiyosiyanat KCNS, potasyum karbonat ile kükürtün demir II siyanüre etkimesiyle elde edilir; demir III tuzlarının ayıracıdır ve bu tuzları kırmızıya boyar.

Silis ve potasyum hidroksit karışımlarının ısıtılmasıyle, potasyum metasilikat K2SİO3 gibi çeşitli potasyum silikatlar elde edilir. Bunların sulu çözeltileri, inşaatta kullanılan yumuşak kireçtaşlarını sertleştirmeğe yarar. Potasyum kromat K2CrO4 ve bikromat K2 Cr207 . Bk. KROM.

Potasyum permanganat KMnO4. Bk. MAN­GANEZ.

*Potasyum tuzlarının özellikleri. Derişik çözeltiler halinde çökelen sarı renkli potas­yum kloroplatinat K2PtCl6, potasyum flüorosilikat K2Sif6, potasyum perklorat ve pikrat dışında, bütün potasyum tuzları suda çözünür. Bir Bunsen bekinin alevine potas­yum tuzları tutulunca, alevin rengi mora döner.

— Coğ. Potasyum bileşikleri’nin üretimi, İkinci Dünya savaşından önce, başlıca Al­manya ve Fransa tarafından sağlanıyordu. Almanya, Stassfurt’taki zengin yatakların­dan ortalama
2 milyon ton çıkarırdı; Fran­sa, Alsace’ın güneyinde 0,5 milyon ton üretiyordu. Böylece bu iki ülke, dünya üre­timinin onda dokuzunu sağlıyordu. Savaş­tan sonra durum tamamıyle değişti. New Mexico ve Texas’taki yatakları işleten A.B. D., 2 milyon tonu aşan üretimiyle birin­ci sırayı aldı; üretim gücü azalan Batı Al­manya ise A.B.D.’yi yakından takip etmeğe başladı; Doğu Almanya da 600 000 tonu aşan üretimiyle Fransa’nın üretimine yak­laştı. Dünya pazarlarında Polonya ve is­panya’nın adı duyulmağa başlandı. S.S.C.B. ise belki de dünyanın en zengin yatağı olan Kama yataklarını işletir. 1960 ile 1965 yıl­ları arasında dünya üretimi 9 Mt’dan 14 Mt’a yükseldi. Üretim özellikle A.B.D. ve Batı Almanya (herbiri 3 Mt’a yakın), S.S.C. B. ve Fransa (her biri 2 Mt’dan fazla), Kanada (1965′te 1,3 Mt) tarafından sağlanır. Esterhazy yataklarının işletilmesiyle Kanada’nın üretimi hızla artmaktadır.

— Eczc. Potasyum bromür, iyodür, klorat, nitrat, tartarat gibi çok sayıda potasyum tuzu tedavide kullanılır. Potasyum iyonu idrar söktürücUdür. Ayrıca, tuzsuz perhizle birlikte uygulanan bazı idrar söktürme ve hormon tedavilerinde potasyum, klorür şek­linde kullanılır. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTASYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTRE

Tarih 06 Haziran 2009

PORTRE i. (fr. portrait). Bir kimsenin re­sim, fotoğraf v.b. ile yapılan tasviri: Du­vara dayalı yağlı boya ile kadın portresine dalgın dalgın baktı (Kemal Tahir).
— Ed. İnsanların görünüşlerini ve kişilikle­rini tanıtan yazı türü.
— ANSiKL. G. santl. Mısırlı heykeltıraşlar Eski İmparatorluk’tan itibaren portre ala­nında hayranlık uyandıran bir ustalığa erişmişlerdi (Ankhaf’ın büstü, Boston). Fi­ravun Amenofis IV’ün portreleri özellikle nesnelliğiyle dikkati çeker. Sümer sanatında da aynı özellikler görülür (Gudea’nın baş resimleri). Yunanistan’da ise, tersine, ki­şi portreleri çok yavaş ortaya çıktı ve baş­langıçta yalnız mezar heykelciliğinde gö­rüldü. Kişiye tapma eğiliminin ağır bastı­ğı İskender devrinde, kişisel portreler bü­yük önem kazandı. Bu devirden ve Iskender’in yerine geçen diadokhos’lardan kalan para resimlerinde (Makedonya, Bergama, Bithynia, Pontos, Suriye ve Mısır kralları­nın portreleri; Baktriana kralı Eukratides’in madalyonundaki portresi) kahramanlık havası ağır basar. Portreler Roma’da Etrüsklerin etkisiyle özellikle Etruria’da elve­rişli bir ortam buldu ve roma gerçekçiliği­nin temel taşlarından biri oldu. Bu gerçek­çilik, Cumhuriyet ve daha sonra İmpara­torluk devirlerinde yüksek mevki sahibi ve­ya halktan kişilerin sayısız heykellerinde, büstlerde ve paralarda kendini gösterdi (Cato, Caecilius Jucundus, Sezar, Pompeius, Augustus ve diğer imparatorlarla bun­ların aileleri). İmparatorluğun uzak eya­letlerinde portre özellikle Palmyra’da (me­zarlarda) ve Mısır’da (Fayyum’daki geniş anlatım gücüne sahip renkli portrelerde) görüldü.
Konstantinos devrinde, resmî port­reler tek kişinin resmi olma özelliğini kay­betti. Bizans sanatı bu tasvirlerden, hüküm­darlarla çevrelerinin şatafatını gösteren, incelik dolu çeşitlemeler meydana getirdi. Portre Batı’da uzun süre ortaya çıkmadı, mezar heykelciliğiyle eski çağlarda da bi­linen balmumu kalıp çıkarma usulü, port­renin Batı’da da zamanla yaygınlaşmasına yol açtı. Saint – Denis’de Philippe II’nin mezar heykeli ve Maineville’de kral Saint Louis’nin heykeli, kişisel özellik taşıyan ilk eserler sayılır. XIV. yy.da eserle modeli arasında yüz benzerliği sağlandı: Jean II’nin (Louvre) portresi ve Charles V’in tas­virleri (Louvre’daki baş heykeli, Saint-Denis’deki yatık mezar heykeli, yine Louvre müzesindeki Narbonne mihrap örtüsü) bu­nu açıkça gösterir. Ayrıca, Charles V’in ço­cuklarının (Berry dükü, Anjou dükü, Phi­lippe II, Bourgogne dükü) tasvirlerinde de aynı özellik göze çarpar. İtalya’da (Siena) Simone Martini (1328′e doğr.), kumandan Guıdorıccio da Fogliano’nun atlı heykeli­ni, 1407′de de İacopo Della Quercia, İllria del Carretto’nun (Lucca) güzelliğiyle ünlü yatık mezar heykelini yaptı. Verona’daki Scaligero’ların mezarları Gattamelata’ya ve Bartolomeo Colleoni’nin heykel­lerine örnek oldu. XV. yy.da batı sana­tında portrenin yaygınlaştığı ve büyük önem kazandığı görülür. Van Eyck (Niccolo Albergati, Viyana; Piskopos Van der Paele, Brugge), Van der Weyden (Meltadusa d’Este, New York), Memling (Marta Moreel, Brugge) veya Van Wassenhove (Juste de Gand) gibi flaman sanatçıları eserle­rinde şaşmaz bir gerçekçiliğe ve anatomik bir kesinliğe ulaştılar. Fransız portre sa­natı Jean Fouquet (Charles VII ve Juvenal’ des Ursins’in portreleri) ve Moulins Ustası (Bourbon’ların portreleri) gibi ün­lü sanatçılar yetiştirdi.

İtalya’da, mezar hey­kelciliği daha derin bir gerçekçiliğe yöne­lirken, Antonella da, Messina, Piero della Francesca, Botticelli, Giovanni Bellini ve madalya üzerine ilk olarak profil yapan (Konstantinos Palaiologos madalyası) Pisanello gibi sanatçlar, derin bir psikolojik kavrayışı dile getiren şaheserler yarattılar. Bunların arasında Portekizli Nuno Goncalves de sayılabilir.
XVI. yy.da portre batı sanatının en çok ilgi gören kollarından bi­ri oldu. Raffaello, Vinci, Tiziano, Lotto, Brenzino, Veronese, Tintoretto İtalya’da, DUrer, Cranach ve Holbein Almanya’da,
El Greco İspanya’da, resimlerini yaktıkla­rı modelleri ölümsüz bir üne kavuşturdu­lar. Fransa’da Clouet’lerin ve onların et­kisinde kalanların yaptığı «kara kalem» portreler özel bir ilgi gördü. XVII. yy.ın portre sanatçıları kibarların inceliğini (Beaubrun’ler, Mignard) veya toplumsal ayrıntıları canlandırmağa (Rigaud) yönelme­dikleri zaman, psikolojik gerçeğe önem verdiler (Philippe de Champaigne, François De Troy, Claude Lefebvre, Nanteuil, Le Brun). Van Dyck, Terborch ve Rubens, Rembrandt ve Frans Hals, Velasquez, gravürcülerden Mellau, Ausran veya Edelinck, büst ve mezar heykeli yapanlardan Sarazin, Girardon, Coysevox ve Anguier’ler mo­dellerinin kişisel özelliklerine büyük önem verdiler. Bunu izleyen dönemde yeni bir teknik olarak ortaya çıkan pastel, insan yüzündeki geçici ifadeleri canlandırmayı sağladı. Vivien, Latour, Perroneau, Rosal-ba Carriera ve daha sonra Ducreux ve Boze bu alanda Un kazandılar, öte yandan Fransızlardan Largilliere, Aved, Tocque, Natier, Greuze, Drouais, Mme Vigee-Lebrun, italyan Galgario, ingiliz Hogarth, Reynolds, Gainsborough, Romney, Lawrence, Raeburn gibi sanatçılar portre sa­natında yağlıboya kullandılar. Heykelcilik­te ise Lemoyne, Pigalle, Pajou, Falconet ve Houdon’un büstleri sayılabilir. Modellerine kimi zaman hain bir gözle, kimi zaman da derin bir sevgiyle bakma­yı bilen Goya, çağdaş portre sanatına ön­cülük etti. XIX. yy.da fransız portre sa­natı fizik ve manevî gerçekleri canlandı­ran şaheserler yarattı: David, Prud’hon, Gerard, Gros, Delacroix, Ingres, Chasseriau; Courbet. İzlenimciler ışığın yanardönerliğini cildin yüzeyine aktarmağa çalı­şarak portreyi manzara resmine yaklaştır­mayı denediler (Renoir). Degas, kendisin­den sonra Cezanne’ın da yaptığı gibi, ki­şiyi daha yalın anlatım imkânlarıyle canlandırmağa çalıştı. Van Gogh, sıcak renk­lerle dolu birkaç portre bıraktı. Kübistler art arda gelen düzeylerle insan yüzünü canlandırmağa çalıştılar (Picasso, Juan Gris, Gleizes). Bu sırada Helleu ve Boldini gibi kibar çevre ressamları aşırı özentili bir anlatımı benimsemişlerdi. Hey­kel dalında Dalou, Carpeaux, Rodin. Bourdelle Despiau, Wlerck, Gimond ve Belmondo’yu saymak gerekir.

— Ed. Eski türk edebiyatında ayrıntılı portrelere pek az rastlanır. Oğuz Kağan Destam’ında, Dede Korkut Kitabı’nda v.b., tabiat varlıklarına benzetmeler yapılarak çok kısa portrelere yer verilmiştir. Di­nî edebiyatın en tanınmış türlerinden olan hilye ve siyer gibi eserler Hz. Muhammed’in özellikle dış görünüşünü geniş öl­çüde tasvir eder. Kerbelâ olayını anlatan maktel’lerde, din ulularının biyografilerini toplayan tezkirelerde, mekanıbnamelerde çeşitli portreler yer alır. Yusuf ve Züleyha, Hüsrev ü Şirin, Leylâ ve Mecnun, Hüsn ü Aşk v.b. gibi mesnevilerde kahramanların portreleri çeşitli mazmunlar, benzetmeler kullanılarak gerçek dışı çizgilerle tanıtılır. Selâtinname, vakayiname gibi tarihlerde padişah ve devlet büyüklerinin genellikle dış görünüşlerini canlandıran portreler vardır. Divan nesrinde kahramanlar canlandırılırken kişiliklere de değinen işaretler ancak Naima ve Evliya Çelebi’nin eserlerinde görülür.

Tanzimat edebiyatından roman türünün ge­lişmesiyle birlikte dış görünüşler yanında kişilikleri de canlandıran portre yazıları gitgide ustalık kazandı. Namık Kemal, ro­manları dışında Evrak-ı Perişan adlı ese­rinde tarihî kişilerin portrelerini de başarıyle canlandırdı. Abdülhak Hâmid, bazı sanatçı ve bilim adamlarıyle tarihî kişile­rin manzum portrelerini yazdı. Edebiyatı cedide romanında Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmed Rauf edebî portrelerin­de ustalık gösterdi. Tevfik Fikret Aveng-i Tesavir’de bazı şairlerin manzum portre­lerini canlandırdı.

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halide Edib Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Re­fik Halid Karay, Reşat Nuri Güntekin, Abdülhak Şinasi Hisar, Sait Faik Abasıyanık, Yaşar Kemal, Kemal Tahir v.b. eserlerinde şehir ve köy insanlarına ait çe­şitli ve ayrıntılı portrelere yer verdi. Yah­ya Kemal Beyatlı (Siyasî ve Edebi Port­reler), Halit Fahri Ozansoy (Edebiyatçılar Geçiyor), Samet Ağaoğlu (Babamın Arka­daşları), Oktay Akbal (Şair Dostlarım) v.d., sanat ve siyaset adamlarının portrelerini dış görünüşlerle birlikte kişiliklere de eği­lerek canlandırdılar.

— Nümism. Sikkeler üzerindeki en eski portre, pers satrabı Pisaternes’e aittir (M. ö. 412). Helenistik devirde, sikkelere kral portreleri konulması yaygınlaştı. Bu port­reler arkaik devirde olduğu gibi kralın kudretini gösteren birer sembol değildi. He­lenistik devir sikkelerindeki portreler kra­lın gerçek çehresini gösteriyordu. Roma’­da ilk defa Sezar’a Roma sınırları içinde para bastırmak ve sikkesi üzerine portre­sini koydurmak hakkı verildi. Roma’da cumhuriyet devrinde kumandanların olan bu hakkı, imparatorluk devrinde impara­torlar aldı. Böylece, imparatorun, senato­nun ve müttefik şehirlerin ayrı ayrı sikke­leri basıldı. İmparator ve senato sikkeleri imparatorun portresini taşıyordu. Şehirler, sikkelerin üzerine imparatorun portresini
koymak zorunda değillerdi; ancak, impa­ratora saygı için koyarlardı. İmparatorluk devrinde hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun portresi, arka yüzünde de onun yapmış olduğu işler; kalkındırdığı ül­keleri, gezmiş olduğu yerleri anlatan tas­virler bulunur. Bazı sikkelerde de saray mensubu veya ilerigelenlerin portreleri var­dı. Bizanslılarda hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun veya ailesinin port­resi, arka yüzde ise çoğunluk dinî tasvir veya yazılar vardı. Sasanî sikkelerinde de portreler görülür. Ortaçağda madenî para­larda portre kullanılmadı.

XV. yy.dan iti­baren italyan paraları örnek tutularak gü­müş paralarda portreye yeniden yer verildi. Madalyalar üzerine portre yapılmasına 1439′da Pisanella önayak oldu. İslâm sikke­lerinde din yasağı yüzünden portre kulla­nılmadı. Türkiye cumhuriyetinde paraların üzerinde Atatürk’ün portrelerine yer ve­rildi.

— Pulculuk. Üzerinde portre bulunan ilk türk pulu, 1914′te basılmış olan, Birinci Londra serisinden 200 kuruşluk puldur. Bu pulda Mehmed V’in portresi vardı. Cumhu­riyet devrinde, ilk olarak 1924′te bastırı­lan Sulh Hatıra serisinde, Atatürk’ün port­resine yer verildi. Atatürk’ün çeşitli port­releri daha sonra birçok pul serisinde yer aldı. Ayrıca Namık Kemal, Barbaros Hayreddin Paşa, Farabi, Midhat Paşa, Abdül­hak Hâmid Tarhan, Ziya Gökalp, Zübeyde Hanım, Mehmed Akif Ersoy, Mimar Sinan, Fuzuli, Mevlânâ, Kâtip Çelebi, Şi­nasi, Agâh Efendi, Fatin Gökmen, Alp­arslan, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Şevket Dağ, Recaizade Mahmud Ekrem, Ahmed Rasim, Mustafa Reşid Paşa, Reşat Nuri Güntekin, Tevfik Fikret, Tamburi Cemil, Ahmed Vefik Paşa, Ömer Seyfeddin, Kemalettin Mimaroğlu, Halid Zıya Uşaklıgil, Yahya Kemal Beyatlı, Halide Edib Adı­var, Abdurrahman Şeref, Naima, Kanunî Sultan Süleyman, Ahmed Midhat Efendi, Turgut Reis, Sokullu Mehmed Paşa, Ne­dim, Osman Hamdi Bey, Selim Sırrı Tar-can, Ahmed Cevat Paşanın portrelerini ta­şıyan pullar çıkarıldı. Yabancı devlet baş­kanlarından İran şehinşahı Ali Rıza, Fe­deral Almanya cumhurbaşkanı Theodor Heuss, Afganistan kralı Muhammed Zahir Şah, Suudî Arabistan kralı Faysal, Fransa cumhurbaşkanı general de Gaulle gibi dev­let başkanlarının portreleriyle pullar çıka­rıldı.
• Türklerde. Turfan, Hotan, Haço gibi Uy­gur şehirlerinde yapılan kazılarda bulunan fresklerde Buddha’nın ve hükümdarların portrelerine rastlanır. Hoça’da bulunan uygur yazmalarında da portreler vardır. Sel­çuklularda Nakkaşı Rum diye anılan Aynüddevle, Mevlânâ’nın portrelerini yaptı. Osmanlılarda Mehmed II’nin İtalya’dan ge­tirttiği Gentile Bellini, Mate di Pasti, Constanza da Ferrara, hükümdarın çeşitli port­relerini yaptılar. Bu dönemde italya’da Mastori Pavli’nin yanında çalışan Nakkaş Si­nan Bey, Mehmed II’yi gül koklarken gös­teren portreyi yaptı. Süleyman I devrinde Nigârî, bir portresinde Barbaros’un yaşlı­lık dönemini canlandırdı. Nakkaş Hasan’ın Eğri Fetthnamesi’nde Mehmed III’ün za­ferden sonra düşman kumandanının kabul edişini gösteren minyatürü, portre niteliği taşır. Bu eserde Nakkaş Hasan’ın kendi­sini ve eserin yazarıyle hattatım gösteren minyatürler de portre niteliğindedir. XVIII. yy.da Levnî, Ahmed III’ü Damat İbrahim Paşa ile birlikte gösteren portreyi yaptı. XVIII. yy.dan itibaren osmanlı sultanlarının portrelerini toplu olarak gösteren al­bümler hazırlandı. XIX. yy.da batı resmi­nin izlerini taşıyan portreler yapıldı. Bun­lardan birinde Selim III, Koca Yusuf Paşa ile birlikte gösterilir. Batı etkisindeki türk resminde portreler önemli bir yer tu­tar. Bu eserler arasında Şeker Ahmed Pa­şanın yaptığı Abdülaziz portresi, Osman Hamdi Beyin Osmanlı devletindeki mahallî yaşayışı ve türk-islâm dünyasını yansıtan portreleri, Şehit Hasan Rıza’nın Tül Şap­kalı Kadın portresi dikkati çeker. İbra­him Çallı, Feyhaman Duran, Avni Lifij gibi sanatçılar portre ressamı olarak ta­nındı. Cumhuriyet devrinde Ali Avni Çe­lebi, Zeki Kocamemi, Refik Epikman, Cevat Dereli, Hamit Görele, Turgut Zaim, Ercüment Kalmık, Nurullah Berk, Zeki Faik İzer, Abidin Dino, Cemal Tollu, Bed­ri Rahmi Eyüboğlu, Halil Dikmen, Eşref Üren, Sabri Berkel, Nuri İyem, Avni Arbaş, Ferruh Başağa v.d. portre türünde eserler verdiler. (ML)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTAL

Tarih 05 Haziran 2009

PORTAL (Antoine, — baronu), fransız hekimi (Gaillac 1742 – Paris 1832). Montpellier’de hekim oldu (1764), Paris’e giderek kralın oğluna anatomi dersi vermekle görevlendirildi, sonra College’de France’a tıp profesörü oldu (1769). 1777′de, Buffon ona, Jardin des Plantes’taki Anatomi kürsüsünü verdirdi. Bourbon’ların dönüşünde, Louis XVIII’in hekimbaşı oldu, 1820′de Krallık Tıp akademisini kurdu. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTAL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORFİROJENİNLER

Tarih 05 Haziran 2009

PORFİROJENİNLER çoğl. i. (fr. porphyrogenines’den). Kim. Porfirinlere altı hidrojen atomunun bağlanmasıyle (ikisi azot atomları üzerine, dördü de pirol çekirdek­lerini bağlıyan CH grupları üzerine) mey­dana gelen maddeler. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORFİROJENİNLER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORFİRİN

Tarih 05 Haziran 2009

PORFİRİN i. (fr. porphyrine). Kim. Porfirindeki sekiz dış hidrojen atomunun sekiz kökle ornatılmasından türeyen heterosiklik bileşiklerin genel adı.
— ANSîKL. Kim. Porfirindi çok kararlı bileşiklerdir; madenî tuzlan (magnezyum, demir, bakır), klorofil, hemoglobin gibi ta­biî pigmentlerin protit olmayan kısımlarını meydana getirir. Karmaşık görünüşlerine rağmen, birçok tabiî porfirin sentetik olarak elde edilmiştir.
— Biyokim. Hemoglobin’in prostetik grubu, demirini kaybederse bir porfirin olur. (Bir porfirinle iki değerli bir demirin birleşme­sinden doğan cisim bir «hem»’dir. Porfirinler solunum olaylarında önemli bir rol oynar. Ayrıca, bu cisimlerin metabolizma­sında bir bozukluk olduğu zaman hasta sidiğinde de porfirin bulunabilir. Bk. PORFIRîA. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORFİRİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORFİN

Tarih 05 Haziran 2009

PORFİN i. (fr. porphine). Kim. Porfirinlerin türediği çok çevrimli karmaşık bileşik.
— ANSİKL. Porjin, ancak alt yapısı belirtilebilen mezomer bir molekülüdür. Orta­daki iki hidrojen atomunun ve çoklu bağ­ların yerleri belli değildir. (Bk. MEZOMERLiK.) Şekilden (265. sayfada) anlaşılacağı gibi poirfin birbirine dört CH grubuyle bağ­lanan dört pirol çekirdeğinden meydana ge­lir ve bir çevrimsel polipirilmeten meydana getirir. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORFİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POPESCU-GOPO(Ion)

Tarih 04 Haziran 2009

POPESCU-GOPO (Ion), rumen sahneye koyucusu (Bükreş 1923). Karton filimlerde avrupalı yapımcıların en önemli temsilcile­rinden biri olarak tanındı (Kısa Hikaye, 1957; Yedi Sanat, 1958; Homo Sapiens, 1960; Alo, Alo, 1962; Anatomi, 1967), sonra uzun metrajlı hayalî filimlere yöneldi: Bir Bom­ba Aşırdılar (1961), Aya Doğru Adımlar (1964), Harap-Alb Olsaydım (1965), Faust XX (1967). [L]

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPESCU-GOPO(Ion) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLONYUM

Tarih 03 Haziran 2009

POLONYUM i. (Marie Curie’nin doğduğu ülke, Polonya’dan fr. polonium). Kim. Pierre ve Marie Curie tarafından pekblend içinde keşfedilen (1898) ilk radyoaktif ele­ment; pekblend’de radyumla birlikte bu­lunur.
— ANSİKL. Polonyum, atom numarası 84, atom ağırlığı Po = 210 olan kimyasal ele­menttir. Kimyasal bakımdan etkisi bizmut ve tellür’ün etkisine benzer. Yaklaşık ola­rak 140 günlük bir devir içinde alfa tane­cikleri yayarak, kararlı kurşun haline dö­nüşen radyoaktif bir madendir. (L)

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİATOMİK,POLİAZOİK

Tarih 01 Haziran 2009

POLİATOMİK sıf. (fr. polyatomique). Kim. Eşanl. ÇOK atomlu.
POLİAZOİK i. ve sıf. (fr. polyazoique). Kim. Bileşiminde birçok azo grubu bulunan bileşik. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİATOMİK,POLİAZOİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLARMA

Tarih 30 Mayıs 2009

POLARMA i. (ing. polar’dan). Opt. Ya­yılma doğrultularının çevresindeki ışık tit­reşimlerinin yönüyle ilgili ışık olaylarını be­lirtmeğe yarayan terim. || Polarma açısı, polarmanın tam olması için gerekli gelme açısı. || Polarma düzlemi, polarılmış ışık­ta ışık titreşimlerinin doğrultusunu belirleyen düzlem. |] Dönmeli magnetik polar­ma, bir magnetik alanın etkisi altında po­larma düzleminin dönmesi. || Optik polar­ma, bazı şartlarda yansımış veya kırılmış olan ve artık yansımayan veya kırılmayan ışığın uğradığı değişim.

— Nükl. Dinamik polarma, çekirdek spinleri üzerinde deneyler yapma imkânı ve­ren metot; bu metotta, çekirdek spinleri elektron spinleriyle etkileştirilerek magne­tik bir alana yöneltilir. Bk.ANSİKL.
— Telekom. Dalgaların polarma düzlemi, Hertz dalgalarının elektrik ve magnetik bi­leşenlerinin bulunduğu düzlem. Bu düzlem genellikle dalgaların yayılma doğrultusuna diktir.)
— ANSiKL. Opt. Doğrudan doğruya bir kaynaktan gelen (meselâ Güneş veya bir alev) ışığa «tabiî ışık» denir. Bu ışık bir ayna üzerinde yansıtılır ve gelme açısı de­ğiştirilmeden ayna döndürülürse, bütün açıklık açılarında ışığın şiddetinde bir de­ğişme olmaz. Fakat yansıma ve kırılma­dan sonra tabiî ışık polarma’ya uğrar ve elde ettiği yeni özelliklere polarma olay­ları denir. Yansımayle polarmayı meydana getirmek için en çok kullanılan cihaz Biot âletidir; bu âlet, madenî bir borunun iki ucuna yerleştirilen isli camdan iki ayna (polarıcı ve analizleyici) şeklindedir. İkin­ci ayna, borunun eksenine göre eğimi sa­bit kalmak şaıtıyle döndürülürse, yansıyan ışının şiddetinin, bir dönme süresi içinde iki maksimum ve iki minimumdan geçerek değiştiği görülür. Tam sönme olması için. gelen ışın, «Brewster gelme açısı» denen bir açı altında birinci ayna üzerine düşmelidir. Polarıcının ve analizleyicinin po­larma düzlemleri arasında bir s açısı bu­lunduğu zaman, çıkan ışının şiddeti l’e cos25 oranında küçülür (Malus kanunu). Polarma açısının tanjantı, maddenin kırıl­ma indisine eşittir (Brewster kanunu).

Basit kırılma, ışığı kısmen polarır. Bir ışm paralelyüzlü bir camlama dizisinden geç­tikten sonra bir analizleyici üstüne (ayna veya çiftkırıcı prizma) düşürülerek büyük ölçüde söndürülebilir. Polarmayı incelemek için fizikçiler çoğunlukla çiftkırılmaya baş­vurur ve özellikle Nicol veya Foucault prizmalarını kullanırlar. Bugün genellikle ince bir tabakaya katılmış (polaroit filim) dikroik maddelerden de (polarılmış iki ışık­tan birini geçirip diğerini soğuran) ya­rarlanılır. Renkser (kromatik) polarma de­nince, bir analizleyenle polarılmış ışıkta gözlenen billûrlu ince lamların aldığı ilgi çekici renkler anlaşılır. Arago bu olayları, bir polarlayan ve çiftkırıcı analizleyen ara­sına, eksenine dik yontulmuş bir kuvarsı koyarak görülen dönel polarma ile birlik­te keşfetti. Biot ise şu kanunları ortaya koydu: «polarma düzleminin dönmesi bil­lurun kalınlığıyle orantılı olarak değişir; dönme bazen sağa, bazen sola doğru olur.» O günden bu güne, kuvars gibi döndürme gücü olan birçok katı, sıvı veya gaz mad­de bulunmuştur; bu maddelerin döndürme gücü, polarimetre ve sakarimetrelerle öl­çülür.
Polarma olaylarına çok sık rastlanır: mavi göğün ışığı, suyun, camın yansıttığı ışık polarılmıştır ve bazı şartlarda polarıcı göz­lükler kullanılarak yansıma azaltılabilir.

• Dairesel polarma. Dairesel olarak po­larılmış bir ışığın özelliği, sabit modüllü fakat yayılma doğrultusu çevresinde düz­gün bir hareketle dönen bir titreşim vek­törüdür (elektrik alanı). Bu ışık, doğrusal bir polarıcı ve bir çeyrek dalga lamıyle meydana getirilebilir (ve söndürülebilir). Tabiî ışığın özelliklerini açıklamak için Fresnel, bu ışıkta, ışık ışınına dik olan titreşimlerin, doğrultusu sürekli olarak de­ğişen bir düzlem içinde meydana geldiğini farzediyordu. Bir polarıcının etkisi, titre­şimleri belirli bir düzlemde yönlendirmek­tir. Kabul edilegelen tanımlamaya göre po­larma düzlemi, ışını polarmış olan billu­run ana kesit düzlemidir. Maxwell teori­sinde bu düzlem, elektromagnetik dalgadaki elektrik titreşimlerinin düzlemine diktir.

• Dönmeli magnetik polarma. Faraday, güçlü bir elektromıknatısın kolları arasına yerleştirilen saydam bir cismin, geçici ola­rak döndürme gücü kazandığını keşfetmiş­ti. Verdet bu olayın kanununu açıkladı: «Polarılmış homogen bir ışık ışınında dön­me, magnetik alanda aşılan kalınlığa, ışık ışınının doğrultusu ile kuvvet çizgilerinin yaptığı açının kosinüsüne ve cismin cinsine bağlı bir katsayıya (Verdet sabiti) göre değişir.»

— Nükl. Bir atom çekirdeğinin spini var­sa magnetik momenti de vardır; fakat bu momentin M değeri her zaman çok küçük­tür. Atom çok zayıf bir H magnetik ala­nında bulunuyorsa, MH çarpımına eşit olan bağıl etkileşme enerjisi çok küçüktür, nor­mal sıcaklıktaki ısısal çalkalanma enerji­sinden de sonsuz derecede küçük olur. Dolayısıyle, Boltzmann kanununa göre mag­netik momentin ve spinin yönelecekleri çe­şitli doğrultular hemen hemen aynı ihti­mal dahilindedir; yani bütün çekirdekle­rin magnetik momentlerinin bileşkesi uygu­lamada sıfırdır ve gene uygulamada nük­leer magnetizma gözlenemez.
Fakat bazı olaylarda bu duruma bir çare bulunabilir; bunun için, ele alman örnek­te, elektron kaynaklı ve incelenen çekir­dek spinleriyle önemli etkileşmeleri olan başka atomların bulunması şarttır. Elek­tron spinlerin durumu elektronik rezonans­la değiştirilir ve mevcut etkileşme sayesinde, çekirdek spinlerinin durumunda da bir değişme meydana gelir.

Isıyle gevşeme daima, elektron ve çekir­dek spinlerini ilk durumlarına getirmek eğilimindedir; fakat elektronik rezonansın etkisi sürekliyse dinamik bir denge kuru­lur; bu dengede çekirdek spinlerinin bü­yük bir kısmı yönlenmiş veya polarılmış­tır.

Dinamik polarma, zayıf bir magnetik alan­da nükleer magnetik rezonansın gözlenme­sine imkân verir ve çift rezonanslı deney­ler dizisinden biridir. Sanayide dinamik polarma, zayıf magnetik alanların (Yer magnetik alanı) hassasiyetle ölçülmesine yarayan magnetometrelerin yapımında kul­lanılır. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLARMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLAR

Tarih 30 Mayıs 2009

POLAR sıf. (ing. k.). Kim. Uzaktan yap­tığı etki bir elektrik dipolünün etkisine benzeyen molekül için kullanılır.
— ANSiKL. Kim. Bir molekül, artı yüklü bir çekirdek çevresinde bu çekirdeğin et­kisiyle dolanan eksi yüklerden oluşmuş atomlardan meydana gelir; bu yüklerin da­ğılımı, artı yükler merkezinin eksi yükler merkeziyle çakışmasını sağlayabilecek bir simetride olursa, bu moleküle polar olmayan molekül denir. Soy gazların, hidroje­nin, azotun molekülü bu türdendir. Aksi halde moleküle polar denir (su ve diğer birçok madde); bu durumda molekülün iki kutuplu bir elektrik momenti vardır. Bu moment toplam artı yükün yük merkezleri arasındaki mesafeyle çarpımına eşittir. Polarlaşma iyon halindeki bileşiklerde çok fazladır; meselâ NaCl billuru Na ve Cl iyonlarının birleşmesinden meydana gelir; NaCl bütününde mutlak değer bakımından elektronunkine eşit iki yük birbirinden 2,8 X 10-8 sm mesafede bulunur; iki ku­tuplu elektrik momenti de 13,50 X 10-8 C.G.S.’dir (13,5 Debye birimi). Bu değerler genellikle polar moleküllerde daha küçük­tür; bununla birlikte maddenin özellikle­rinde, elektrik sabiti ve iyonlaşma gücü gi­bi önemli bir rol oynar. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLAR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POEY Y ALOY (Felipe)

Tarih 30 Mayıs 2009

POEY Y ALOY (Felipe), kübalı tabiat bil­gini (Havana 1799-ay.y. 1891). 1820′de Mad­rid Üniversitesi Hukuk fakültesinden mezun oldu. Fakat hukukçuluğu bırakarak, tabiat tarihi çalışmalarına yöneldi. 1827′de Paris’­te SociSte” Entomologique’in kurulmasında rol oynadı. 1833′te Küba’ya dönerek küba favnası üstüne çalışmalarda bulundu. 1842′de Havana üniversitesinin Karşılaştırmalı Anatomi ve Zooloji kürsüsünde profesör oldu. 1863′te Botanik, Mineraloji ve Jeo­loji kürsüsüne geçti. 1873′ten itibaren fel­sefe ve edebiyat profesörü oldu.
Başlıca eseri 10 ciltlik Catalogo Rozonado de los Peces Cubanos’tur (Küba’daki Balıkların Karşılaştırmalı Katalogu). Resimlerinin ço­ğunu kendi çizdiği bu kitapta 800 kadar balık tasvir etti. (M)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POEY Y ALOY (Felipe) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİL

Tarih 29 Mayıs 2009

PİL i. (fr. pile). Elektr. Kimyasal bir tep­kime sırasında açığa çıkan enerjiyi, doğ­rudan doğruya elektrik enerjisine dönüş­türen sistem. (Bk. ANSiKL.)

Gazlı pil. Bk. GAZ.
Güneş pili, güneş ışınlarını alarak elektrik akımı üreten, silisyumlu fotodiyot bataryası. (Yapma uydularda ener­ji kaynağı olarak kullanılır.) [Bk. ANSiKL.]
Kuru pil, elektroliti durgun olan pil.
ölçek pil, elektromotor kuvveti ölçmeğe ya­rayan pil: Weston ölçek pili.
Termoeelektrik pil, değişik cinsten iki . iletkenin, uçları ikişer ikişer birbirine değecek şe­kilde birleştirilmesiyle meydana gelen sis­tem; iletkenlerin değme noktalarında, sı­caklık farkına bağlı olarak bir elektromo­tor kuvvet meydana gelir.
Volta pili, bir sıvıya veya ayrı ayrı sıvılara batırılmış iki elektrottan meydana gelen ve bir elektro­motor kuvvet üreten sistem. (Volta pili, bugünkü elektrik pillerinin kaynağıdır.)
Yakıtlı pil, bir yakıtın yanmasından doğan kimyasal enerjiyi doğrudan doğruya elekt­rik enerjisine dönüştüren cihaz. Bk. AN­SİKL.
— Kim. Hidroelektrik piller teorisi. Bk. REDOKS.
— Nükl. Atom pili veya nükleer reaktör, atom fisyonundan yararlanan enerji kay­nağı. (Bk. ANSiKL.)
Yenileyici pil, uran­yum 235 (veya plütonyum) tüketiminden doğan açığın, uranyum 238′deki nötronların yakalanma siyle oluşan plütonyumla denge­lendiği özel atom pili. (Yenileyici piller, yakıt bakımından büyük bir tasarruf sağla­dığı için çok ilgi çekicidir. Yakıt yenilen­mesinde, toryum yoluyle uranyum 233 olu­şumundan da yararlanılır.)
elektrik pilleri
— ANSiKL. Elektr. Bir hidroelektrik pil, aralarında bakışımsız (iki elektrodu ayrı) bir voltametre bulunan bir iletkenler zin­cirinden meydana gelir. İlk pili Volta yap­mıştır (1800); bu pil, hafif asitli su emdi­rilmiş çuha veya karton rondelalarla bir­birinden yalıtılan, yuvarlak bakır ve çinko levhalar dizisinden meydana gelmişti. Son bakır levha son çinko levhaya bağlandığın­da madenî telden akım geçiyordu. Bu pilin sakıncalarını (asitli suyun sızarak kısa dev­re yapması) gidermek için Cruikshank, asitli su dolu bir çanak içine yatırılmış bir pilden meydana gelen çanaklı pil’i yaptı. 1826′da Becquerel, akım verildiği zaman bu pillerin elektromotor kuvvetinde mey­dana gelen azalmayı, dokunma yerlerin­deki bir değişikliğe, özellikle pozitif elekt­rot üzerinde elektroliz sonucu hidrojen ka­barcıkları birikmesine bağlayarak açıkladı. Elektrotlardaki bu kutuplaşmayı azaltmak için, hidrojen birikintilerini dağıtacak ok­sitleyiciler katmak gerekir. Bunun için, sıvı (kromik asit, potasyum bikromat, nitrik asit) ve katı (kurşun dioksit veya manganez dioksit) kutuplaşma önleyici maddeler ka­tılmış piller yapıldı. Poggendorff 1842′de potasyum bikromath pil’i tasarladı; bu pil, sırasıyle Grenct, Ducretet ve Trouve tara­fından geliştirildi. Bikromath pilin klasik tipi şöyle yapılmıştı: pozitif kutup vazifesi gören karni kömüründen iki levha, negatif kutup vazifesi gören bir çinko lamanın iki yanına yerleştirilmişti; üçü birden, potas­yum bikromatm asit çözeltisi içine daldı­rılıyordu. Madenî levha çözeltiye daldırılır daldırılmaz, şu tepkimeler sonucu akım meydana geliyordu: bir potasyum ve krom çift sülfatı oluşurken, tepkimede açığa çı­kan oksijen hidrojenle birleşerek kutuplaş­mayı önler. Elektromotor kuvveti 2 V olan bu pillerin debisi oldukça yüksektir. Bunsen pili’nde (1842), kutuplaşma önleyici olarak nitrik asit kullanılır. Kutuplaşma ön­leyicisi bir tek katı maddeden meydana ge­len piller arasında en kullanışlısı Leclanche pili’dir (1868); amonyum klorür eriyiği içine daldırılan bir çinko çubuk negatif kutup görevi yapar; ortada gözenekli bir kap veya bezden bir torba bulunur; bunun içine karni kömüründen bir çubuk (pozitif kutup) konup etrafına basınçla manganez dioksit doldurulur; elektromotor kuvveti 1,5 V olan bu pil, düşük şiddette akım üre­tir. Zil, telefon gibi kesik akımlı işlerde kullanılan bu pil Fery tarafından geliştiril­miştir. Fery pili’nde, bir çinko levhadan meydana gelen negatif elektrot kabın di­bine yatay olarak konur; pozitif elektrot, katalizör görevi yapan gözenekli kömürden yapılmıştır; elektrolit yine amonyum klorür çözeltisidir; sıvının üst kısmında eriyen ha­vanın oksijeni, kutuplaşma önleyici rolü oynar. Aynı ilkeyle, soğurucu (odun tala­şı) veya jelatinli bir maddeyle elektroliti durgun hale getirilen ve cep fenerlerinde kullanılan kuru pirler yapılır. Ayrıca, iki sivili kutuplaşmayan piller ger­çekleştirilmiştir; bu pillerde elektrotlar iki ayrı madenden yapılmıştır ve her biri ya­pıldığı maden tuzunun eriyiği içine daldı­rılır. Bu tür pillerden ilki 1836′da ortaya çıkan Daniell pili’din çinko sülfat; eriyiği bulunan bir kaba bir çinko çubuğu (nega­tif kutup) batırılır; bu kap içine konan gö­zenekli bir başka kapta doymuş bakır sül­fat eriyiğine batırılmış bakır bir silindir (pozitif kutup) vardır. Bu pil, 1,08 V’luk bir elektromotor kuvvet verir. Derişmeli (yoğunlaşmalı) piller de kutup­laşmayan pillerdendir; her iki elektrot da aynı madenden yapılır ve her biri bu ma­den tuzunun farklı derişiklikte eriyiklerine batırılır. Elektromotor kuvvet, eriyiklerin derişiklik derecesine bağlıdır; pil akım ve­rirken daha az derişik eriyikte bulunan elektrot (negatif kutup) erir; pozitif kutbu meydana getiren öbür elektrotun kütlesi, içinde bulunduğu daha derişik eriyik zara­rına artar; böylece her iki eriyiğin deri­şiklik derecesi eşit hale gelir. Gazlı piller’de (Grove, Gaugain, Zeuger) [Bk. GAZ, ANSiKL. Teknol bölümü.] elekt­rotlara gaz emdirilmiş ve bu elektrotlar ba­sınçlı bir gaz içine yerleştirilmiştir. Eri­yiklerin pH’ı derişmeli pillerden türeyen pillerle ölçülebilir (bunların elektrotları hidrojen içine konmuş platin levhalardan meydana gelir; iki levha, H+iyonu bakı­mından farklı derişiklikte iki eriyiğe batırı­lır). Bir pilin, elektromotor kuvvet, di­renç gibi sabitleri geleneksel metotlarla öl­çülebilir. Karşı koyma metodunda, Daniell pili, Lamiter Clark pili, JVeston pili gibi kutuplaşmayan ölçek pillere başvurulur; Weston pilinde, sodyum malgaması (nega­tif kutup), kadmiyum sülfat ve elektromo­tor kuvveti 2ü°C’ta 1,01830 V olan civa sülfat (pozitif kutup) bulunur.
meteoroloji uydusu Tiros Güneş Pilleri
Piller teorisi. Helmholtz tersinir piller için termodinamik bir teori tasarladı; bu teori, pil içinde meydana gelen enerji alış­verişine dayanır. Pillerin elektromotor kuv­vetinin, her elektrodun içinde bulunduğu eriyikle dokunma yüzeyinde, elektrottan eri­yiğe ve eriyikten elektroda iyonların geçme­sine dayandığı kabul edilerek, iyon teori­leri kurmak (Nernst) mümkün olmuştur. Elektromotor kuvvetleri düşük (1 V sevi­yesinde) ve dirençleri fazla (1 ohm seviye­sinde) olduğu için, piller zayıf güçte üre­teçlerdir; pilleri seri veya paralel bağlaya­rak bataryalar yapılabilir. Verdikleri enerji çok pahalıdır (bir dinamonun enerjisinden en az yirmi kat daha pahalı). En büyük avantajları taşınabilir olmalarıdır. Piller, tele­fonda, telgrafta, zillerde ve cep lambaların­da kullanılır; bunların yerine çoğu zaman akümülatörler tercih edilir. Ayrıca, elekt­roliz olayları meydana gelmeyen bazı üre­teçlere de «pil» denir: termoelektrik piller, fotoelektrik piller gibi. Yakıtlı p/Z’lerde, elektroliz olayındaki dö­nüşümün tersi meydana gelir. Bu piller, ha­reketli parçaları olmayan, verimi yüksek, sessiz ve bir bütün halinde üreteçlerdir. Çoğunda yakıt olarak hidrojen kullanılır; fa­kat hidrokarbonlarla, metanol, amonyak ve metollerle çalışan çeşitli örnekler de var­dır. Ancak bu pillerin yapımında daima güçlüklerle karşılaşılır.
Güneş pillerinin çalışma ilkesi, transistörlerin ilkesine benzer. Bu piller, yarı iletken cisimlerin monokristallerinden mey­dana gelir. Meselâ, iki bölgeye ayrılmış bir silisyum levha kullanılabilir: bu bölgeler­den biri ışık alır ve yabancı madde olarak bor taşır, yani P tipindendir; N tipinden olan ikinci bölgede ise yabancı madde ola­rak fosfor atomları vardır; P bölgesine gelen fotonlar silisyum atomlarına çarparak elektronları koparır; bu elektronlar, bütün yerleri tutulmuş olan N bölgesine giremez ve P tabakasında kalarak boşlukları dol­durur. Bu olayın sonucu olarak, iki bölge arasında 0,56 V’luk bir potansiyel farkı şeklinde ortaya çıkan bir elektron denge­sizliği meydana gelir. N bölgesine madenî bir levha, P bölgesine bir halka yapıştırı­larak bu potansiyel farkı toplanır. Bu şe­kilde düzenlenen güneş pillerinin verimi, yüzde 15 gibi yüksek bir seviyeye ulaşır, fa­kat maliyet fiyatlarının yüksekliği yüzünden henüz kullanmağa elverişli değildir.
— Nükleer. Atom pili. Bir uranyum veya plü­tonyum çekirdeğinin fisyonu sırasında bü­yük miktarda enerji açığa çıkar. Ayrıca yeni fisyonlara yol açabilecek birçok nöt­ron yayılır. Böylece zincirleme bir tepki­me doğar. Bu tepkime kontrol edilebilecek kadar ağır gelişirse bir atom pili elde edi­lir. eneda serbest kalan enerji ısı şek­linde açığa çıkar ve bir akışkanın (gaz, sıvı veya ergimiş maden) dolaşımıyle ısı pil­den alınır. Pillerin çok değişik tipleri var­dır. Meselâ bazı pillerde nötronlar, yavaş­latıldıktan sonra (ağır su veya grafitle), bazılarında da hızını kaybetmeden kullanı­lır. Fisyona uğrayan madde, tabiî uran­yum, plütonyum veya tabiî uranyumdan da­ha iyi özellikleri olan uranyum 233 ve uranyum 235 gibi izotoplar olabilir. Meselâ bir uranyum 235 çekirdeğinin fisyonu sıra­sında ortalama 2,5 nötron yayılır. Bunlar hızlı nötronlardır ve bir kısmı yeni fisyon­lara yol açar. Fakat genellikle bunların sayısı (büyük tedbirlerle saf uranyum 235′-in kullanılması dışında) çok düşüktür. Bu yüzden, uranyumun fisyonunun etkin süre­sini uzatmak için, nötronları yavaşlatma yollan aranır; bu amaçla uranyum, hafif çekirdekli bir ortam (su, ağır su, berilyum, grafit) içinde yayılır. Yavaşlatma sırasında nötronlar, pil malzemesinde, özellikle uran­yum 238 içinde yakalanarak kaybolur. Nöt­ronların bir kısmı da pilin dışına çıkar. Bu yüzden, zincirleme tepkimeyi meydana ge­tirmek için bir nötronu korumak güçleşir. Bu koruma için şu şartlar gereklidir:
1. nötronların pil dışına kaçışını azaltan ve «kritik hacim» denilen minimum bir ha­cim;
2. fazla miktarda nötron soğuran bazı ele­mentlerden (bor, hafniyum v.b.) temizlen­miş ve «nükleer saflık» denilen çok yüksek saflık derecesine getirilmiş malzemeler;
3. uranyum ve yavaşlatıcının en uygun şe­kilde yerleştirilmesi;
4. pili saran ve kaçacak nötronların bir kısmının çarparak geri dönmesini sağlayan, genellikle grafitten yapılmış bir reflektör. Bu şartlar, tabiî uranyum yerine 235 izo­topu veya plütonyumla zenginleştirilmiş uranyum kullanılırsa daha basitleşir; çünkü bu durumda nötron fazlalığı ve reaktiflik daha büyüktür. Pil, içine konan ve nöt­ronları soğuran bir maddeyle kontrol edilir. Bu alanda en çok kullanılan madde kad­miyumdur. Bu kontrol, fisyonda nötronların bir kısmının belli bir gecikmeyle (gecik­meli nötronlar) yayılmasına bağlıdır. Ge­ciken nötronların sayısı, bütün fisyon nöt­ronlarının yüzde birinden azdır; fakat reak­tiflik yeterince zayıfsa, nötronların 1 da­kikaya ulaşan gecikmelerinin kadmiyum kontrol çubuğunun yer değiştirmesiyle kü­çük reaktiflik değişimini dengeleyebilmesi için bu sayı yeterlidir.
• Atom pillerinin kullanılması. İlk atom pilleri, plütonyum üretmek için yapılmıştı. Plütonyum, uranyum 238′den bir nötron alarak meydana gelir. Bu madde ile atom bombası yapılabilir ve zaten ilk defa bu alanda kullanılmıştır. Plütonyum ayrıca, büyük bir reaktiflik taşıyan ve ikincil pil denilen yeni pillerin yapımında kullanıla­bilir; fakat kısa bir süre sonra pillerin kul­lanma alanları genişlemiştir. Radyoaktif izotopların hazırlanması. Tıpta, biyolojide v.b. kullanılan bu maddeler, ge­nellikle kararlı bir elementi pil içinde belli bir süre ışımaya tutarak elde edilir. Mese­lâ kobalt 60, kütle numarası 59 olan klasik madenî kobaltı ışımaya tutarak üretilir. Işımadan faydalanma. Pil, özellikle nötron bakımından çok yoğun bir ışıma kaynağıdır; bunlardan, fizik, teknoloji, biyoloji deney­lerinde yararlanılır. Meselâ fizikte yavaş­latılmış nötron*lar, katıların magnetik ya­pısını incelemekte kullanılır, öbür deney­ler, yoğun ışımaya tutulan malzemenin tepkisini incelemek amacını güder. Gerçek­ten birçok madde bu ışımanın etkisiyle önemli dönüşümlere uğrayan fiziksel ve me­kanik özellikler taşır. Bu olayın incelen­mesi, daha güçlü pillerin yapımı bakımın­dan önemlidir. Biyolojide, ışımaların yol açabileceği değşinimler incelenir; fakat pil­lerin temel uygulama alanı enerji üreti­midir. 1939′da birkaç fizikçinin dikkatini çeken bu üretim şekli, ancak 1954′ten son­ra gerçekleşmiştir. Bu enerji, gerek bir atom motorunun, gerek elektrik üreten sa­bit bir tesisin çalıştırılmasında kullanılır. Bir atom santralının çalışma ilkesi basit­tir: bir akışkan (gaz, sıvı, ergimiş maden) fisyonla yüksek bir sıcaklığa ulaşmış uranyum içinde dolaştırılır. Bu şekilde ısı­nan akışkan, ısı değiştiricilerinden geçer ve orada birkaç yüz derece sıcaklıkta su bu­harı üretir. Bu buhar, kömürle çalışan ter­mik santraldaki gibi kullanılır. Bu teknik en kolay olanıdır, fakat dünyanın her ya­nında, verimi daha yüksek başka tip santralların kurulmasına çalışılmaktadır. Mese­lâ Amerika’da yavaşlatıcı olarak sudan fay­dalanan bir pilin kullanılması düşünülmek­tedir. Bu su, pilin çalışması sırasında kay­namağa başlar ve elde edilen buhar doğru­dan doğruya bir türbini çalıştırmak için kullanılır. Çeşitli ülkelerde başka ilkeler de incelenmektedir (meselâ asıltı halinde dolaştırılan uranyumla yapılmış pil)-. 1 gr uranyum fisyonunun 3 ton kömürün yanmasıyle elde edilen enerjiyi verdiği bilinir­se, atom enerjisinin olağanüstü imkânları kolayca anlaşılır.
Teknisyenlerin amaçlarından biri, uran­yumun mümkün olduğu kadar fazla kısmı­nın fisyona uğrayabileceği piller yapmaktır, atom pili Tabiî uranyumdan faydalanan bir pilde uranyumun yalnız çok küçük bir kısmı kul­lanılabilmektedir. Gerçekten yalnız uranyum 235 (yüzkırkta bir kısmı) doğrudan doğruya zincirleme tepkimeye girer. Uygun miktarda kullanılınca zincirleme tepkime durur. Pi­lin ömrü, uranyum 238 içinde nötron yakalanması sonucunda meydana gelen plütonyumla uzatılır; fakat nötronları soğuran bazı fisyon ürünlerinin etkisiyle doğan pil zehirlenmesi, uranyumdan fay­dalanma oranını düşürür. Bununla birlikte gerçekten uranyumun büyük kısmını kulla­nacak pillerin yapılması mümkün görül­mektedir. Bunun için yenileyici piller de­nilen ikincil pillerde, uranyum 235 veya da­ha elverişli olan uranyum 233 veya plüton­yumla (primer pil denilen pil de toryumdan elde edilir) zenginleştirilmiş uranyum kul­lanılır. Bugün bir atom santralıyle sağlanan elektriğin fiyatı küçük çapta geleneksel te­sislerden sağlanan elektriğe göre daha yük­sektir. Fakat yeryüzü, geleneksel yakıtlar­dan çok daha büyük rezervleri olan yeni bir enerji kaynağına kavuşmuştur. Gerçek­ten fisyonla elde edilecek enerji rezervle­rinin kömürden ve diğer fosil yakıtlardan çıkarılan enerji kaynaklarından yirmi beş defa fazla olduğu tahmin edilmektedir. Bir atom motoru aynı ilkelere göre çalışır. Personeli ışımaya karşı korumak için atom pilini çok büyük bir İcap içine yerleştirmek gerektiğinden, atom motoru ancak büyük boyutlu taşıtlarda kullanılabilir; bu yüzden otomobillerde kullanılması mümkün görül­memektedir. A.B.D.’de atom denizaltıları (Nautilus) ve Rusya’da bir buzkıran ya­pılmıştır. Atom motorunun ilgi çekici yön­lerinden biri, taşıtın çok uzun süre yakıt ikmali yapmadan gidebilmesini sağlaması ve denizaltılarda yakıt artığı bırakmamasıdır.
• Tarihçe. Fisyon, 1938′de alman Hahn ve Strassman tarafından keşfedildi. Bu yeni olay, Fransa’da Halban, Joliot-Curie, Kowarski, F. Perrin ekibi, ingiltere’de Frisch, Amerika’da Feımi tarafından incelendi. Da­ha 1939′da fransız ekibi, nötronların fisyon sırasında yayıldığını ve sayılarının bir zin­cirleme tepkime doğurmağa yeterli oldu­ğunu ispatladı. Bir ağır su ve uranyum bü­tünü içinde zincirleme bir tepkime mey­dana getirmek için planlar yapıldı. Bu ça­lışmalar 1940 haziranında kesildi. Ameri­ka’da Fermi, 2 aralık 1942′de Chicago’da ilk atom pilini yaptı. Bu pil 50 ton uran­yum ve 500 ton grafit yığını halindeydi. Bu deneyin başarıya ulaşması Amerika hükü­metini askerî amaçlarla nükleer araştırma­lara çok büyük ölçüde maddî imkân sağ­lamağa yöneltti. Plütonyum üretmek için düşünülen piller Hanford’da yapıldı. Bu ilk plütonyum, atom bombası yapımında kullanıldı, ikinci Dünya savaşından sonra, büyük ülkeler (Amerika, Rusya, İngiltere ve Fransa) atom enerjisini geliştirme prog­ramları hazırladı. Birkaç kW gücündeki de­ney pilini daha güçlü yeni deney pilleri iz­ledi. 1955′te Amerika’da bir atom denizaltısının ve Rusya’da küçük bir elektrik sant­ralının (5 000 kW) çalışmağa başlamasıyle enerji üretimine geçildi; sonra ingiltere’de 1956′da yaklaşık olarak 500 000 kW gücün­de bir santral kuruldu. 1940′tan sonra çe­şitli ülkelerde çalışmalara devam edildi. 1955′te toplanan Cenevre konferansında, bütün ülkelerin bilim adamları aldıkları so­nuçları tartıştılar. Bu konferans, barışçı amaçlarla kullanılacak atom enerjisi devri­ni açtı. 19567da Birleşmiş Milletler bünye­sinde bir Milletlerarası Atom ajansı kurul­du.

+ Pilli sıf. Pili olan, pille çalışan: Ben önde, Nezir arkada, çamurlu yoldan, yağ­mur yiye yiye elimdeki pilli fenerin ışığın­da yürüyoruz (R.H. Karay). Pilli radyo. (LM)

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHRACTOLEMUS

Tarih 28 Mayıs 2009

PHRACTOLEMUS i. Nijer deltasında ya­şayan ve pek çok anatomik özellik taşıyan kemikli balık. (Ağzı hortum gibi uzayabi­lir, ağzının üzerinde küçük bıyıklar bulu­nur; solunum delikleri de çok dardır.) [L]

28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHRACTOLEMUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PFANNENSTİEL (Hermann Johannes)

Tarih 27 Mayıs 2009

PFANNENSTİEL (Hermann Johannes), al­man jinekologu (Berlin 1862-Kiel 1909). ön­ce Giessen, sonra Kiel üniversitesine pro­fesör oldu. Bir ameliyat sırasında mikrop kaparak öldü. Dölyatağı ve yumurtalık ur­ları üstünde çalıştı, ovariektomi’yi geliştir­di. Laparatomi ameliyatına ilişkin bir usul buldu (Pfannestiel usulü kesme). [m]
Pfannenstiel hastalığı, yeni doğmuş ço­cuklarda görülen tehlikeli sarılık. (m)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PFANNENSTİEL (Hermann Johannes) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİCK (Ludwig)

Tarih 27 Mayıs 2009

PİCK (Ludwig), anatomi patolojisi uzmanı (Landsberg 1868-01. 1935). Daha çok Ber­lin’de çalışmalarda bulundu. Niemann Pick hastalığı denen bir hastalık üzerine yaptığı incelemelerle ün kazandı. (M)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCK (Ludwig) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PEYREFİTTE (Alain)

Tarih 27 Mayıs 2009

PEYREFİTTE (Alain), fransız siyaset ada­mı (Najac 1925). Belçika Ortak Pazar ve Euratom konferansında fransız delegasyonu üyesi (1955-1957), 1958′de Dışişleri bakan­lığında danışman oldu. Avrupa Parlamento heyetinde Fransa temsilciliği (1959-1962), Birleşmiş Milletlerde delegelik (1959-1960) yaptı. 1962′de devlet bakanı, 1962-1966 ara­sında istihbarat bakanı, daha sonra bilim­sel araştırmalarla atom ve uzay meseleleriyle görevli bakan (1966-1967) ve millî eği­tim bakanı oldu. 1965′ten beri Provins bele­diye başkanıdır. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEYREFİTTE (Alain) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PEYER (Hans Conrad),Peyer plakaları,

Tarih 27 Mayıs 2009

PEYER (Hans Conrad), isviçreli anatomi bilgini (Schaffhausen 1653 – ay.y. 1712). Schaffhausen’da dersler verdi. Bağırsak bezlerini buldu. (L)
Peyer plakaları, bağırsak mukozasında kapalı foliküllerden meydana gelmiş lenf dokusu; özellikle kıvrımbağırsağın son kıs­mı ile sağ kalınbağırsakta bulunur. (L)
PEYGAM i. Bk. PEYAM.

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEYER (Hans Conrad),Peyer plakaları, hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETTY (sir William)

Tarih 27 Mayıs 2009

PETTY (sir William), ingiliz hekimi ve ik­tisatçısı (Romsey, Hampshire 1623-Londra 1687). Oxford üniversitesinde anatomi pro­fesörüydü; Irlanda’daki ingiliz askerî birlik­lerinin hekimi (1652) oldu. Değerli bir ista­tistikçiydi; önce Cromwell’in sonra Charles II’nin danışmanlığına getirildi. 1654-1655 Arasında İrlanda’da elkonulan toprakların dağıtımı konusunda büyük bir soruşturma yaptı ve bu toprakları yeni bir kadastro te­meline göre düzenledi. Merkantilistlere kar­şı bir çeşit ticaret hürriyetini savundu ve fiyatların, üretimin gerektirdiği emekle be­lirlendiğini ortaya koydu. Royal society’nin ilk üyelerinden biriydi. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETTY (sir William) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Petrol-lş sendikası

Tarih 26 Mayıs 2009

Petrol-lş sendikası, petrol, kimya, azot ve atom iş kollarında çalışan işçileri bünyesin­de toplayan ve merkezi istanbul’da bulu­nan, Türk-iş’e bağlı işçi sendikası (kuru­luşu 1950). Başlangıçta sendikanın adı is­tanbul Akaryakıt İşçileri sendikası’ydı, şu­belerin artması ve sayılarının 13′ü bulması üzerine bu adı aldı. Sendika 1970′e kadar 157 toplu sözleşme yaptı ve bu sözleşmeler­den 18 000 işçi yararlandı. (M)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Petrol-lş sendikası hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHLEA

Tarih 26 Mayıs 2009

PHLEA i. Yaprak gibi çok yassı gövdeli böcek; kurumuş yaprağa benzer; Brezilya’­da yaşar. (Heteroptera takımının pentatomidae familyasından.) [L]
PHLEBOTOMUS i. Böcekbil. Bk. TATAR­CIK.

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHLEA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHILOKSENOS

Tarih 26 Mayıs 2009

PHILOKSENOS, yunanlı dithyrambos şairi (Kythera M.Ö. 435-Efes 380). Sicilya ti­ranı Eski Dionysios tarafından çağırılan şair, az sonra tiranın gözünden düştü, Latomeion denilen eski taş ocaklarına attırıldı. Syrakusai’nin açık hapishanesi olarak kullanılan Latomeion’dan kaçmayı başaran Philoksenos Güney italya’da Taras’a yer­leşti. Sonradan yazdığı Kyklops adlı ese­rinde tiran’la alay ederek ondan öcünü aldı. Suidas Philoksenos’a «Şairler Lûgati»nde 24 dithyrambos mal eder. (L)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHILOKSENOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERRİN (Jean)

Tarih 21 Mayıs 2009

PERRİN (Jean), fransız fizikçisi (Lille 1870-New York 1942). ficole Normale Su-perieure’de okudu (1891) ve agreje yaptı; 1898′de Paris Fen fakültesinde fiziko-kimya dersleri verdi. 1910′da aynı fakültede profesör oldu. Katot ışınları üzerindeki çalışmalara 1895 yılında başladı; ünlü bir deneyi ile, bu ışınların, negatif elektrik yüklü cisimciklerin yörüngelerinden meydana geldiğini gösterdi. Sonra bu buluşun sonuçlarını X ışınlarına uyguladı; Avogadro sayısını belirlemek için emülsiyonlar, Brown hareketi, ince lamlar üzerinde incelemeler yaptı ve atomun varlığını gösteren kesin deliller verdi. 1901′de atomu ilk defa küçük bir güneş sistemi şeklinde yorumladı. Birinci Dünya savaşında istihkâm subayı olarak orduya katıldı ve sesle yer tespiti konusuyle ilgilenerek çeşitli akustik cihazlar tasarladı. Daha sonra, özellikle ışığın kimyasal tepki-melerdeki etkisi ve flüorışı olaylarını inceleyerek yeniden bilimsel çalışmalarına başladı.

Deneyci olduğu kadar teorici de olan Perrin, 1920′de, hidrojenin helyum haline dönüşmesiyle maddenin uğradığı enerji kaybının güneş ışımasını açıklamakta yararlı olacağını ispatladı. Fransız Bilimsel Araştırma merkezinin ve bilimin halka inmesini sağlamak için Palais de la Decauverte’in kurulmasına büyük katkıda bulundu. 1936 Eylülünde LĞon Blum kabinesinde bilimsel araştırma müsteşarlığına getirildi. 1940′ta A. B.D.’ye gitti ve Ne w York’ta Fransız üniversitesinin müdürlüğünü aldı. Eserleri içinde şunları sayabiliriz: tez çalışması olan Rayons Cathodiques et Rayons Roentgen (Katot Işınları ve Röntgen Işınları) [1897], Osmose et Parois Semipermeables (Geçişme ve Yarı Geçirimli Çeperler) [1900], Les Principes (tikeler) [1901], Les Atomes (Atomlar) [1921], Les Elements de la Physique (Fiziğin Elemanları) [1930], Grains de Matieres et de la Lumiere (Maddenin ve Işığın Tanecikleri) [1935]. (Nobel fizik ödülü, 1926.) [L]

21 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERRİN (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERRİN (Francis),

Tarih 21 Mayıs 2009

PERRİN (Francis), fransız fizikçisi (Paris 1901). Jean Perrin’in oğlu; 1918′de Ecole Normale Superieure’e girdi. Kimya ve Fizik okulunda asistanlık, Sorbonne’da teorik fizik profesörlüğü yaptı (1933). 1941-1944 Yılları arasında New York’ta Columbla üniversitesinde misafir profesör oldu; 1944′te Cezayir danışma meclisine delege seçildi. 1946′da College de France’ın atom ve molekül fiziği profösörlüğüne getirildi; 1951′de atom enerjisi yüksek komiseri oldu.

Fiziko-kimya alanındaki ilk çalışmalarını eriyiklerin flüorışısı, makro moleküllü ortamlarda ışığın yayınımı üzerinde yaptı. Ayrıca ışımanın maddeleştirilmesini inceledikten sonra nükleer fiziğe yöneldi. 1939′-da F. Joliot Curie ve arkadaşları ile işbirliği yaparak, zincirleme nükleer tepkimelerin gerçekleştirilebileceğini ve bundan enerji elde edilebileceğini teorik olarak ortaya koyarak gerekli kritik boyutları hesapladı. (X.)

21 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERRİN (Francis), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PEROKSOASİT

Tarih 20 Mayıs 2009

PEROKSOASİT i. (fr. peroxoacide). Kim. Bir oksoasitteki oksijen atomunun yerine —O—O— grubunun geçmesiyle türeyen asit. (Msl. peroksonitrik asit HNOı.) [L]

20 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEROKSOASİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PEROKSIDAZ

Tarih 20 Mayıs 2009

PEROKSIDAZ i. (fr. peroxydase). Biyokim. Oksidaz grubundan enzim.

— ANSiKL. Peroksidaz’lar peroksitlerden oksijen alarak başka maddelere veren katalizörlerdir; peroksidazla birarada bulunan peroksit bir atom oksijenini serbest bırakır, bu oksijen oksitlenebilen başka bir maddeye gider tutunur. Hemoglobin bir peroksidazdır. Peroksidazlar akyuvarlarda (miyeloperoksidaz), taze sütte ve özellikle bitkiler âleminde de bulunur. (L)

20 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEROKSIDAZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PEREY (Marguerite)

Tarih 14 Mayıs 2009

PEREY (Marguerite), fransız kadın fizikçi (Villemomble 1909). Paris’teki Radyum enstitüsünde Marie Curie’nin özel laborantıydı (1929), 1940′ta Bilimsel araştırmalar millî merkezinde çalışmağa başladı. 1949′dan beri Strasbourg Fen fakültesinde nükleer kimya profesörüdür. Çeşitli tabiî ve suni radyoaktif maddelerin fiziksel, kimyasal ve biyolojik özellikleri üstüne araştırmalar yaptı. 1939′da, 87 atom numaralı kimyasal element olan fransiyum’u buldu. Marguerite Perey, Bilimler akademisine seçilen (1962) ilk kadındır. (L)

14 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEREY (Marguerite) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PENTİCTON, PENTİYOFEN, PENTİYOFEN, PENTITOL

Tarih 12 Mayıs 2009

PENTİCTON, Kanada’da (İngiliz Kolombiyası) şehir, Okanagan gölünün güneyinde; 12 000 nüf. Tarım merkezi (meyve). [L]

PENTITOL veya PENTİT i. (fr. pentitol veya pentite). Kim. Bileşiminde beş alkol fonksiyonu bulunan bileşiklerin genel adı.

— ANSiKL. En basit pentitol’lerin formülü CH2OH—(CHOH)s- CH2OH’dır. İzomerlerinin stereokimyasal bir yapısı vardır. Teorik olarak, hepsi bilinen, dört izomerinin bulunduğu kabul edilir. İkisi optik bakımdan etkindir; d- ve l-arabit, diğer ikisi ise optik bakımdan etkisizdir: ksilit ve adonit. Kendilerine tekabül eden pentoz’larm indir-genmesiyle elde edilirler. Yalnız, adonit’e tabiatta (Adonis vernalis bitkisinde) rastlanır.

Ramnit, altı karbon atomlu (Ce) bir pentittir. Tatlı olan bu maddeler katı veya şurup kıvamında sıvılardır. (L)

PENTİYOFEN i. (fr. penthiobarbitaî). Eczc. Etilmetilbütiltiyobarbitürik asidin kısa adı. Bu asidin sodyum tuzu, yüzde 5′lik çözelti halinde, yaklaşık olarak 1 gr’lık dozlarda, damar içine şırınga edilerek, kısa süreli genel anestezilerde kullanılır. (L)

PENTİYOFEN i. (fr. penthiofene). Kim. Piran’la aynı yapıya sahip, kükürtlü heterosiklik bileşik; pirandaki oksijen atomu yerine kükürt atomu geçmiştir. (Formülü CsHeS olan bu bileşik serbest olarak elde edilememiştir, fakat bazı türevleri bilinir.) [Eşanl. T i YAP i HAN.] (L)

12 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENTİCTON, PENTİYOFEN, PENTİYOFEN, PENTITOL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PENTOMIK

Tarih 12 Mayıs 2009

PENTOMIK sıf. (fr. pentomique). Amerikan ordusunda 1956-1961 arasında bir atom savaşında kullanılmak üzere ayrılan tümenlerin teşkilâtına verilen ad. —

ANS1KL. Atom faktörünün taktik alanda ortaya çıkması, arazi üzerinde dağılmalarını sağlamak üzere tümenler teşkilâtının hafifletilmesini zorunlu kıldı. 1957′de Amerikan ordusu tarafından kabul edilen pen-tomik tümen bu isteği karşılıyordu. 13 000 Mevcutlu olan (16 000 – 18 000 yerine) bu tümen, geritepmesiz toplar ve 1,5 mm’lik havan toplarıyle donatılmış atom araçları, uçaklar ve helikopterlerle desteklenen sınıf-lararası beş alaydan kuruluydu. Birçok  NATO ordusu tarafından kabul edilen bu teşkilâtın yerini 1960′ta tugay tipinde, daha hafif olan taktik bir birlik aldı. (L) PENTE—. Bk. PENT—.

12 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENTOMIK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PENT ATOM,PENTATONIK

Tarih 11 Mayıs 2009

PENT ATOM A i. Ağaçların yaprakları tize rinde yaşayan böcek, (nemli türleri Pe% t at oma juniperina ve P. rufipes’div, H11 roptera takımından pentatomidae fam:.’. ■ . sının örnek tipi.) [L]

PENTATONIK i. (önek penta, beş n toniçue, eksen’den). Müzik. İçinde yarım sesi aralıklar bulunmayan beş dereceli dizi — ANSiKL. Uzakdoğu ve Orta Asya’da kullanılırdı. Türk boylarının Batı’ya akınları arasında, Hunlar ve Kumanların aracılıyla Orta Avrupa’ya kadar yayıldı. Anadöta. halk ezgilerinde, macar ve romen foH müziğinde bugün de izlerine rastlan:-mel sesi la kabul edilecek olursa şöyle I pentatonik .dizi elde edilir: la, do, re m sol I sol, mi, re, do, la. Altaylar, Kazar, ortayları ve Başkırteli gibi türkçe sözler türkü söyleyen boy ve oymaklarda. penta tonik ezgiler çoğunluktadır. (M)

11 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENT ATOM,PENTATONIK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PENTASTATERON, PENTASÜLFÜR, PENTATİYONAT,

Tarih 11 Mayıs 2009

PENTASTATERON i. (yun. k.). Lagos hanedanı zamanında Mısır’da basılan ve : lios Polydeukes tarafından sözü edilen stater değerinde madenî para. On drahmilik altın para anlamında dekadrak idadiyle de bilinir. (l)

PENTASTIL i. (fr. pentastyle). Mim. Ce: hesinde beş sütunlu bir dizi bulunan yunar tapınağı. (l)

PENTASTOMIDAE çoğl. i. Zool. Yılanlarda, bazı memelilerde ve kuşlarda asabi yaşayan ip gibi ince, silindirimsi gövdd omurgasız hayvanlar grubu. (İki takım 1 ayrılır: cephalobenida ve procephalidz Her iki takımda altmış kadar tür bulur Birçok özelliği bakımından eklembacaklı lara benzeyen bu hayvanların hangi şube bağlanacağı henüz belli değildir.) Efilinguatula. (l)

PENTASÜLFÜR i. (fr. pentasulfure). Kimya, Molekülünde beş kükürt atomu bulur: sülfür. (L) ^x

Pentateukhos i. Eski Ahit’in ilk beş I tabına, onları Yunancaya çevirenlerin verdikleri ad. Bu beş kitap, Tekvin, G:. Levi kabilesi, Kutsal sayılar ve eski mu s: vî fıkhının tekrarı olan Deuteronomion c (L)

PENTATİYONAT i. (fr. pentathionate Kim. Pentatiyonik asidin tuzu. (l)

PENTATIYON1K sıf. (fr. pentathioniqm Kim. Bk. t iyonik.

11 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENTASTATERON, PENTASÜLFÜR, PENTATİYONAT, hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PENTADOYİT, PENTAKLORETAN, PENTAKLORÜR

Tarih 11 Mayıs 2009

PENTADOYİT i. (fr. pintadoite). Miner. Hidratlı tabiî kalsiyum vanadat. (L)

PENTAKLORETAN i. (fr. pentachlorethane). Kim. Etanm C2HCI5 formülünde ve 1,7 yoğunluğundaki klorlu türevi; 162°C’ta kaynar. (L)

PENTAKLORÜR i. (fr. pentachlorure). Kim. Molekülünde beş klor atomu bulunan klorür: Fosfor pentaklorür PCİs. (L)

11 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENTADOYİT, PENTAKLORETAN, PENTAKLORÜR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PENCERE

Tarih 11 Mayıs 2009

PENCERE i. (fars. k.). Binaları aydınlatmağa ve gerektiğinde havalandırmağa yarayan, duvarda bırakılan bir açıta yerleştirilmiş cam ve çerçeveden meydana gelen bütün. Pencere Çeşitleri. (Bk. ANSiKL. inş. bölümü.) \\ Pencere dişi, duvardaki girinti ve çıkıntıları sabit çerçeve (telöre) üzerine taşımasını önlemek için pencerenin üst kirişine ve söve dikmelerine verilen çıkıntı. || Pencere eteği, pencere ile döşemenin arasında kalan kısım. || Pencere kanadı, sabit veya menteşe yardımıyle açılıp kapanan pencere elemanı. || Bileşik pencere, sövelerle ayrılan, yan yana veya üst üste yerleştirilmiş (benzer veya değişik yapıda) birçok sabit ya da hareketli çerçeveden meydana gelen pencere. || Çiçek penceresi, çiçek yetiştirmek ve bahçe zevkini salona getirmek için özel olarak yapılmış pencere. || Çift pencere, pencere boşluğuna arka arkaya yerleştirilmiş iki pencere. |l Düşey eksenli döner pencere, herhangi bir düşey eksen etrafında dönerek açılan bir veya yan yana konmuş birçok çerçevesi bulunan pencere. || Düşey sürme pencere, düşey öteleme hareketiyle açılan bir veya üst üste konmuş birçok çerçeveden meydana gelen pencere. || Katlanır (akordiyon) pencere, düşey dönme ve yatay öteleme hareketiyle bir akordiyon körüğü gibi açılan çok kanatlı pencere. || Madenî pencere, malzemesi alüminyum ve profile demir olan pencere. || Yatay eksenli döner pencere, herhangi bir yatay eksen etrafında dönerek açılan, bir veya üst üste konmuş birçok çerçevesi bulunan pencere. (Bu dönme ekseni, genellikle, çerçevenin ağırlık merkezinden geçen yatay eksenle çakışır.) || Yatay sürme pencere, yatay öteleme hareketiyle açılan bir veya yan yana yerleştirilmiş birçok çerçeveden meydana gelen pencere.

— ÇEŞ. DEY. Bakılacak yüze pencere bırakmak. Halk dili. İleride yeniden konuşmak gerekeceği düşüncesiyle bir kimse ile yapılan kavga veya tartışmada, ağır sözler söylememeğe ve elden geldiğince az kırıcı olmağa çalışmak. ||.’[....] ya açılan pencere, [...] hakkında aydınlatıcı bilgi veren, [...] [...] dan aktarılan yeni bir görüş açısı ihtiva eden fikir, eser v.b. yi belirtmek için kullanılır.
— Anatomi. Kulakzarı boşluğunun iç çeperinde bulunan iki açıklığa verilen ad. Bk.
ANSİKL.
—■ Kıyafet. Bir giyeceğin üstünde geniş yırtmaç veya delik biçimindeki açıklık.
— Mimari. Pencere tertibi, bir binanın cephesinde pencerelerin dağılış biçimi. || Sağır pencere, duvarda herhangi bir delik açmaksızın yalnız oyma ve kabartmalar yaparak meydana getirilen ve karşıdan bakıldığında pencere izlenimi veren mimarî süs. (Eski mimarî yapılarda görülür.)

— ANSİKL. Anatomi. Kulakzarı pencereleri,kulakzarı boşluğunu içkulakla birleştiren ve ince birer zarla örtülü iki deliktir; oval pencere sesleri, kemikçilerden iç dalıza iletir, yuvarlak pencere hava titreşimlerini, kulakzarı boşluğundan salyangoz borusuna geçilir.

— inşaat. ve Mimari. Bir pencere’yi meydana getiren başlıca kısımlaı şunlardır: telöre denen ve pencere kanatlarını duvara bağlayan sabit kasa; dayanak veya açıtın alt kısmı; etek veya dayanağm altındaki ince duvar; aynanın arkasında kasanın söve yuvası olan lamba; ve bazı durumlarda şev, yani lambayı duvarın iç yüzüne kadar uzatan kısım. (Bk. ÇERÇEVE.) Pencerenin büyüklüğü ve çerçeve bölmeleri, binanın mimarîsine uygun olarak yapılır, imar yönetmeliği, pencerelerin toplam alanının, o-danın döşeme alanının onda birinden az olmamasını gerekli kılar. Bugün yapılan binalarda büyük ve bol pencere yapılmasına dikkat edilmektedir.

Pencere yapımında dikkat edilecek ilk nokta, odanın döşemesiyle pencere arasındaki yüksekliktir. Bu, binanın veya odanın kullanılacağı işe göre değişir. Meselâ, oturma odalarında 78-90 sm, mutfakta 125 sm, bürolarda 100 sm v.b. s

Kanatlan duvara bağlayan telöre, çam, meşe, dişbudak gibi ağaçlardan yapılır. Belli ölçülerde lamba açılarak hazır duruma getirilen telöre, duvar boşluğunda bulunan tuğla dişine oturtulur. Boş kalan kenarlar katranlı kâğıtla doldurularak üzeri sıvanır. Bütün telörelerin alt başlıkları su geçirmez şekilde yapılır; sızıntıyı önlemek için telöre önündeki kasaya denizlik denen bir oluk açılır, buraya biriken su, kurşun veya çinko boru geçirilmiş küçük çapta deliklerden dışarı akar. Ahşap duvarlarda telöre yerine, kapılarda olduğu gibi, kasa yapılarak alt başlığı ve üst kısmı çinko ile kapatılır. Yağmur sularının içeri sızmasını önlemek için uç kısmın altına yarım yuvarlak kiniş açılır.

Açıta yerleştirilmiş iki pencereden meydana gelen çift pencereler”e soğuk bölgelerde ihtiyaç duyulur; kasaya bağlanışına göre, açılıp kapanma durumları değişiktir. Sürme pencereler ise daha çok büro penceresi olarak kullanılır. Bunlar, makara veya kızak düzeniyle serbest bir kanal içinde hareket ederek yatay veya düşey doğrultuda açılıp kapanırlar. Yatay doğrultuda hareket eden sürme pencereler iki veya üç kanatlı olabilir. Düşey doğrultuda açılıp kapanan sürme pencerelerin bazı tipleri makara ve karşı ağırlık yardımıyle hareket eder ve dengeli olarak her yükseklikte durabilir. Döner pencereler, ekseninin yatay veya düşey oluşuna göre iki gruba ayrılır. Düşey eksenli döner pencereler tek veya iki kanatlı, yatay eksenli döner pencereler tek kanatlı yapılır; kanatlar bir kayıtla ortasından bölünür. Her iki pencerede de kanatlar açılınca, yarısı içeride yarısı dışarıda kalır. Dönme hareketi yanlara takılan millerle sağlanır. Telöresi ve kanatları demir veya alüminyumdan yapılan madenî pencereler büyük iş hanı, otel v.b. gibi binalar için uygundur. Kullanılan lama, köşebent ve demir doğramaların paslanmasını önlemek için yüzeylerine yağlı boya sürülür. Bugün daha çok, hafif olan alüminyum malzeme kullanılır. Madenî pencerelerin de çift, sürme, döner v.b. tipleri yapılabilir.

• Türklerde. Türk mimarîsinde pencereler biri düz atkılı, öteki kemerli olmak üzere iki türlü yapılır. Kemerli pencereler daire yaylı veya sivri kemerli olur. Daire yaylı kemer pencereler ancak kubbe kasnaklarında ve bazı küçük pencerelerde kullanılır. Bunlar planın iç düzenine göre gerekli görülen yerlere açılır. Cephelerde simetri meydana getirmemek için gereksiz pencereler açılmaz. Pencerelerin simetrik olmadan ışık ihtiyacına göre açılmaları bazen o cephelere pitoresk bir görünüş verir. Fakat içi, ev gibi odalara bölünmeyen, büyük bir mekân meydana getiren camilerin pencereleri, kemer düzenine uymak gereğinden dolayı genellikle simetrik olarak yapılır. Büyük kagir yapılarda duvarların taşıyıcı gücünü azaltmamak için pencereler destek kemerli kısımlar içine alınır, bunların üzerlerine büyük bir ağırlık bindirilmez; binanın ağırlığı pencere kemeri üzerindeki destek kemerine yüklenir. Osmanlı devrinde içeriye fazla ışık girmesini sağlamak amacıyle binaların bahçe ve avlu taraflarına çok sayıda pencere açıldı. Ancak cami gibi ibadetle ilgili binalarda kışın sıcaklığı, yazın serinliği koruyabilmek için çok pencere açılmasından kaçınıldı. Bu pencerelerin zemine yakın olanları camiyi havalandırmak için açılır kapanır durumda olduğundan kemerli yapılmaz. Daha yük-sektekiler açılmadığından kemerli olur, nakışlı camlarla süslenirdi. Dörtgen biçimli alt pencerelerin geçme ve oymalı alt ke-penklerinin dış taraflarında parmaklıklar vardır. Duvarların kalın oluşu yüzünden nakışlı camların dış tarafında bir boşluk meydana gelir. Bu boşluğun meydana getirdiği gölge, güneşin durumuna göre cephenin mimarîsini değiştireceği için cephenin yüzeyi ile bir seviyede olmak üzere pencereye camlı ikinci bir alçı çerçeve geçirilirdi. Reyzen denilen bu alçı pencerelerin sade camlı olan dıştakilerine dıştık ve nakışlı camlarla süslü olan içtekilerine içlik adı verilir. Pencerelere takılan renkli camlar bina içinde mimarî bir süsleme meydana getirir.
— Tar. Prag’daki pencereden atma olayları. 30 Temmuz 1419′da Hus’çu savaşın başlangıcında Wenceslas’ın yedi katolik danışmanı, halk tarafından belediye sarayının penceresinden dışarı atıldı. Daha çok tanınan ikinci pencereden atma olayı, Otuz-yıl savaşının işareti olan olaydır; 23 mayıs 1618 günü Thurn kontunun yönetimindeki bohemyalı protestan asiller, Hradçin’de (kral sarayı) dört vali yardımcısının toplantı halinde bulundukları salona girdiler. Slawata ve Martinic adlı iki vali yardımcısı ile Fabricius adlı kâtibi şatonun hendeğine attılar. Bunlardan biri ağır yaralandı, ötekiler bir gübre yığını üzerine düştüklerinden yaralanarak kaçtılar. Bu olay Almanya’da Karşı Reformcular tarafından rejim unsuru olarak kullanıldı.

11 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENCERE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Halikarnassos

Tarih 08 Mayıs 2009

Halikarnassos, Bodrum’un antik çağlardaki ismi. Dor Birliği’nin altı üyesinden biri olan Halikarnassos ve yöresinin yerli halkı Lelegler ve Karialılar’dır.

Müsgebi ve Çömlekçi’de ortaya çıkan mezarlar ve buluntuları bölgede Miken kültürü ile çağdaş bir yerleşim olduğunu göstermektedir.

M.Ö. 6. yüzyılın ilk yarısında Lydia egemenliğinde olan şehir daha sonra Perslerin egemenliği altına girmiştir. Persler kendilerine yakın yerli bir aile olan Halikarnassos’lu Lygdamis ailesini kenti yönetmesi için görevlendirmişlerdir. M.Ö. 387’de Karia satraplığının Mylasa’da oturan Hekatomnos’a geçtiği bilinmektedir. Hekatomnos’un oğlu Maussolos M.Ö. 377’de Karia satrapı olmuş ve merkezi Mylasa’dan Halikarnassos’a taşımıştır.

Maussolos öldükten sonra II. Artemisia yönetime gelmiştir. Büyük İskender şehri kuşattığında yönetimde Orontobates vardı. İskender, Alinda Kraliçesi Ada’yı bütün Karia bölgesinin hâkimi yapmıştır. İskender’den sonra II. Ptolemaios’un hâkimiyeti altına giren Halikarnassos Roma döneminde Rodos yönetimine verilmişse de bağımsız kabul edilmiştir. M.Ö. 1. yüzyılda korsanların akınları yüzünden fakirleşen kentin yeniden canlanması Augustus zamanıdır. M.S. 4. yüzyılda Roma eyaletleri düzenlenirken Karia ayrı bir eyalet, Halikarnassos metropolisi Aphrodisias olan bu eyalete bağlı bir şehir olmuştur.

Şehir 11. yüzyılda Türklerin eline geçmiş, toprakları içinde kalmıştır. 1402 yılında Rodos Şövalyeleri tarafından ele geçirilen şehrin, eski Dor akropolünün olduğu yerde kale inşa edilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos’u almasına kadar şövalyelerin elinde kalmıştır.

Halikarnassos’ta 1857 yılında Newton tarafından bulunarak frizleri Londra’daki British Museum’a taşınan Maussoleion, dünyanın yedi harikasından biri olarak tanımlanmaktadır. Maussoleion, Maussolos için karısı II. Artemisia tarafından yaptırılan bir mezar anıtıdır. Bugün sadece temel izleri ile frizlerinden bir parça kalmıştır.

Halikarnassos’taki görülebilen diğer kalıntılar ise; yer yer poligonal ve rektagonal tekniğin kullanıldığı surlar ile Roma Çağı tiyatrosudur.

Halikarnas Balıkçısı (d. 17 Nisan 1890, Girit – ö. 13 Ekim 1973, İzmir), asıl adı Cevat Şakir Kabaağaçlı olan, Bodrum’a olan aşkı ile tanınan ünlü Türk roman ve hikâye yazarı.

Abdülhamit devri sadrazamlarından Cevat Paşa’nın yeğeni, valilik ve ordu kumandanlığı yapan Şakir Paşa’nın oğludur. İlk öğrenimini Büyükada’da, orta ve liseyi 1907′de Robert Kolej’de tamamladı. Denizci olmak istemesine rağmen ailesinin ısrarı ile İngiltere’ye gitti. Londra ve Oxford Üniversitelerinde Çağdaş Tarih öğrenimi gördü. İstanbul’a dönünce gazete ve dergilerde yazıları çıkmaya başladı. Aile içi bir sorundan ötürü babası Mehmet Şakir Paşa’yı öldürdüğü için yargılandı ve kısa bir süre (3 yıl kadar) hapis yattı.

1925′te kurulan İstiklal Mahkemeleri’ni yeren 13 Nisan 1925 tarihli “Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler” başlıklı öyküsünden ötürü İstanbul İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. Mahkeme başkanı Ali Çetinkaya tarafından idama mahkum edilmek istendiyse de, Kılıç Ali Bey’in önerisiyle kalbentlikle Bodrum’a sürüldü. 3 yıl süren cezası 1924′te sona erdi. Cezasının son yarısını İstanbul’da tamamladıktan sonra, çok sevdiği insanları ve doğal güzellikleriyle kaynaştığı Bodrum’dan uzak kalamadı ve Bodrum’a yeniden dönüp yaklaşık 25 yıl kaldı. Bodrum’un antik çağdaki adı olan Halikarnas’ı mahlas olarak benimsedi. Bodrum’da balıkçılık dahil çeşitli işlerde çalıştı. 1947′de taşındığı İzmir’de yazarlık ve turist rehberliği yaptı. 13 Eylül 1973′te İzmir’de vefat etti. Vasiyeti üzerine Bodrum’a gömüldü.

Edebi Hayatı

1926′dan sonra deniz hikâyeleriyle tanındı. Konularını Ege Bölgesi ve Akdeniz Bölgesi kıyı ve açıklarında gelişen, denize bağlı olaylardan çıkardı. İçinde yaşadığı, en küçük ayrıntılarına kadar bildiği hür ve asi denizi, kaderleri denizin elinde olan balıkçıları, dalgıçları, sünger avcılarını ve gemileri zengin bir terim ve mitologya hazinesinden güçlenerek, denize karşı sonsuz bir hayranlıktan gelen şiirli, yer yer aksayan, ama sürükleyip götüren bir anlatımla hikâye ve romana geçirdi.

Yazı ve düşünceleriyle Azra Erhat gibi döneminin önemli aydınlarını etkilemiş bir kişi olarak, çeşitli dillerden yüz kadar da kitap çevirmiş olan ve kendi eserlerinin sonraki baskıları yapılagelen Halikarnas Balıkçısı’na Kültür Bakanlığınca 1971 Devlet Kültür Armağanı verilmiştir.

Geniş bibliyografyası Yeni Yayınlar dergisinin Ekim 1974 sayısındadır. Bütün Eserleri Bilgi Yayınevi’nce toplanıp yayımlanmaktadır.

Cevat Şakir Bodrum’da yaşadığı dönemde arkadaşları ile ilk Mavi Yolculuk fikirini ve uygulamasını gerçekleştirmişlerdir. Bu mavi yolculuklarda yanlarına aldıkları şeyler: Peynir, su, istanköy peksimeti, tütün ve rakı idi. Mavi yolculukta gazete okumaz radyo dinlemezlerdi. Amaç dünyadan kaçmak ve medeniyetten uzak olarak kafayı dinlemektir. Haftalarca denizde kalınır sadece acil ihtiyaçları temin etmek için karaya çıkılırdı. Oysa ki bugün yapılan mavi yolculuklarda her türlü lüks mevcuttur. Bu yolcuklar yazarın edebî eserlerini de büyük oranda etkilemiştir.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Halikarnas Balıkçısı

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Halikarnassos hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PEİSİSTRATOS

Tarih 07 Mayıs 2009

PEİSİSTRATOS, atinalı tiran (M.ö. 600-527). Hayat hikâyesi efsanelerle karışıktır. Megarahları yendi ve Diakreia veya Diak-ria çoban ve oduncularının meydana getirdiği halkçı dağ partisinin başına geçti.

Diktatör olmasından korkan Solon’un muhalefetine rağmen kişisel bir muhafız birliği kurdu. Buna dayanarak 560′ta Akropo-lis’i ve iktidarı ele geçirmeyi başardı. Bir veya iki sürgün devresinin dışında iktidarı elinde tuttu ve siyasî düşmanlarının çokluğuna rağmen bu iktidarı gitgide sağlamlaştırmayı başardı. Solon’un sosyal reformlarını muhafaza etti, soylulardan müsadere edilen sürülmemiş topraklan dağıtarak araziyi parçalara ayırdı, zeytinciliği teşvik etti. Trakya ve Çanakkale’ye (Hellespontos) uzandı, Troas’ta Yenişehir’i (Sigeion) işgal etti ve öteki tiranları destekledi. Düşmanlarının geçimsizliklerinden yararlanmasını bildi ve hattâ evlenme yoiuyîe bir süre için Alkmeon’cularla uzlaştı. Kuvvet kullanarak çeşitli hizipleri ortadan kaldırdı ve Atina, onun uranlığı sırasında ilk vergi sistemi ve altın çağını yaşadı, başkent oldu, vergi sistemi ve sağlam maliyesi sayesinde çeşitli anıtlara (Enneakrunos, Hekatompedon, Olympieion, Eleusis Telesterion’a) kavuştu, ayrıca Peisistratos Homeros devrinin bütün eserlerini biraraya getirerek şehirde ilk genel kütüphaneyi açtı. Peisistratos zamanında bayramlar, şenlikler göz kamaştırıcı bir şekilde yapılırdı. Oğulları (Hippias ve Hip-parkhos) babalarının eserini devam ettiremediler. Peisistratos’un başlattığı kalkınmayı tamamlayan, VI, yy.ın sonunda Kleisthenes oldu. (L)

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEİSİSTRATOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|