REMBRANDT
Tarih 29 Haziran 2009
REMBRANDT (Rembrandt Harmenszoon VAN RİJN, — denir), hollandalı ressam ve gravürcü (Leiden 1606-Amsterdam 1669).
Babası değirmenci, anası bir fırıncı kızıydı. Çok dindar olan ana, oğlunu her gün yüksek sesle incil’den parçalar okuyarak yetiştirdi. Rembrandt Latin okuluna gönderildi, 1620′de Leiden üniversitesine yazıldı; fakat küçük yaştan beri resme büyük bir eğilimi vardı. Zayıf bünyesi yüzünden babasının yerini alamayacağı anlaşılınca, ressam ve gravürcü olarak Leiden’de Jacob Van Swanenburg’un (1620-1623) sonra Amsterdam’da Pieter Lastman’ın (Caravaggio’ya hayrandı) [1623-1624] ve Jacop Pîjnas’ın yanına gönderildi.
1625′te Leiden’e dönerek tek başına çalışmağa başladı. Babasının ölümünden sonra (1630) kesin olarak Amsterdam’a yerleşti.
Rembrandt’ın ününü sağlayan ilk önemli Eseri Doktor Tulp’un Anatomi Dersi’dir (1632). Amsterdam’da, Van Uylenburgh adlı zengin bir tacirin evinde kalıyordu. Bu tacirin Friesland sarayında danışman olan babası Rembrandt’m estamplarından bir kısmını bastırmıştı. Van Uylenburgh’un Saskia adlı bir de kızkardeşi vardı. Yakınlarının karşı koymalarına rağmen Saskia 1634′te Rembrandt ile evlendi. Valinin himayesi altında geçen sekiz yıllık maddî ve manevî başarılar, parlak bir hayat ve mutlu bir evlilik süresince Saskia’nın güzelliği ve zerafeti ressamın başlıca tema’sı oldu (çeşitli desenler, gravürler, yağlıboyalar). Ama araya üzüntüler de girdi: 1636, 1638 ve 1640′ta ilk 3 çocuğunun ölümü; 1640′ta Rembrandt’ın annesinin ölümü, 1642′de Saskia da ölünce Rembrandt 1641′de doğan oğlu Titus ile yalnız kaldı.
O sırada çok para kazanıyordu. Jodenbreestraat’taki evi her çeşit değerli sanat eşyasıyle doluydu (Raffaello, Van Eyck ve Giorgione’den yağlıboya tablolar; antika mermerler; Dürer, Cranach, Callot, Rubens ve Mantegna’dan gravürler; Bruegel’den desenler, iran minyatürleri, Saskia’ya giydirmekten zevk aldığı için ipeklileri; mücevherler ve altın zincirler, porselenler, silâhlar, tabiî veya egzotik ilgi çekici eşya, değerli mobilyalar).
Rembrandt borsa oyunlarına giriyor ve hesapsız para harcıyordu. Saskia’nın Ölümü sırasında bitirdiği Gece Devriyesi adlı tablo ısmarlayanlar tarafından beğenilmedi; bu, portre geleneğinden kopan kolektif bir portreydi: ciddî bir poz alarak hareketsiz şekilde dizilmiş kişiler yerine etkili ve yaşanmış bir sokak sahnesi. Şaşkına dönen halk bile tabloyu beğenmedi. Satışlar seyrekleşti. İşsiz kalan Rembrandt tefecilere başvurmak zorunda kaldı. Hindistan’a deniz nakliyatı yapmayı denediyse de başarı sağlayamadı. Bu malî güçlüklere, Titus’un sütannesinin, aleyhine açtığı rezalet yaratan bir davanın sıkıntısı da eklendi.
1645′te Hendrickje Stoffels adlı yirmi beş yaşındaki bir köylü kızını hizmetçi olarak yanma aldı. Oğlunun geleceğini güvenlik altına almak isteyen Saskia’nın bıraktığı vasiyetin bazı önleyici maddeleri olmasaydı Rembrandt hiç kuşkusuz bu kızla evlenecekti. Zaten Menno Simonnis’in anabatist mezhebine girmesiyle bozulan ünü, bu kızı hayatına sokmasıyle daha da zarar gördü. Hendrickje Stoffels’i çıplak olarak gösteren Batşeba Yıkanırken adlı tablo ahlâksızlıkla suçlandı. Bu arada doğan Corneila adlı kızları 1654′te küçük yaşta öldü. Rembrandt’ın, devrin büyük kişileri yerine, model olarak ihtiyarları, yoksul insanları, komedi sanatçılarını ve hattâ zencileri alması da ayrıca hoş karşılanmıyordu. 1656′da ikinci Anatomi Dersi’ni yaptığında alacaklıları harekete geçti; 1657′de mallarının envanterini çıkarttılar; bu da iflâs ve bütün mallarının açık artırmaya çıkarılmasıyle sonuçlandı. Rembrandt bir han odasına sığındı. Sonra Hendrickje ve Titus ile beraber Amsterdam’da Portekizliler sinagogu yakınında Rozengracht yahudi mahallesine yerleşti.
Basit bir evde oturuyor, küçük çapta gravür, yağlıboya tablo ve enteresan eşya ticareti yapıyorlardı. Bu sırada ingiltere’de Yorkshire bölgesinde Hull’a birkaç aylık bir gezi yapan Rembrandt Amsterdam’a dönerek Kumaşçı Loncaları adlı tablosunu çizdi. Bu arada belediye binası için yaptığı Julius Civilis’e Suikast adlı tablosu reddedildi. 1662′de Hendrickje Stoffels’in ölümüyle kesin bir mutsuzluğa düştü; Hendrickje ressama resim sanatının yarattığı, gerçekten heyecan veren güzel kadın tiplerinden birini ilham etmiş ve ona muhtaç olduğu bağlılık ve iyilikle destek olmuştu. Onun ölümünden sonra yedi yıl daha yaşadı.
Birlikte çalıştığı Titus dışında herkes tarafından terk edilmişti. Ondan bir yıl önce de Titus öldü. Bütün dünya müzelerinde Rembrandt’ın yüzlerce tablosu muhafaza edilmektedir. Louvre’da yirmiden fazla resmi vardır.
Bunlar arasında en ünlüleri: Düşünen Filozof (1633), Kenarsız Bir Şapka ve Altın Bir Zincir Takmış Rembrandt’m Portresi (1634), Melek Rafael Tobiaş’tan Ayrılırken (1637), Kutsal Aile (1640), Emvas Hacıları ve İyi Yürekli Samiriyeli (1648), Hendrickje Stoffels’in Portresi (1652′ye doğr.), Batşeba Yıkanırken (1654), Derisi Yüzülmüş öküz (1655), Yaşlı Adam Portresi (1660), Aziz Matta (1661). Rembrandt’m öbür önemli e-serleri arasında, Amsterdam’da Rijksmuseum’daki (Gece Devriyesi, Kumaşçı Loncaları, Profesör Jean Dayman’ın Anatomi Dersi, Nişanlı Yahudi Kızı), Berlin müzesindeki (Altın Miğferli Adam), Dresden müzesindeki (Ressam, Karısı Saskia ile); La Haye’de Rijksmuseum’daki (Rembrandt’m Annesi, Doktor Tulp’un Anatomi Dersi), Ermitaj müzesindeki (ibrahim’in Oğlunu Kurban Edişi, Haçın İndirilişi, isa ile Samiriyeli Kadın), Londra National gaîlery’deki {ilerlemiş Yaşta Sanatçı) tabloları sayılabilir.
En son gravür katoloğunda (1955) 299′u gerçek, 98′i de şüpheli 397 eser vardır. Bu gravürlerin hemen hepsi Paris’te Bibliotheque Nationale’in Cabinet des Estampes bölümünde toplanmıştır. Rambrandt gelmiş geçmiş ofort’çulann en büyüğü sayılır. Leiden’de yirmi yaşından beri gravür yapıyordu. Resam asıl üslûbunu 1653′ten sonra buldu. Resim ve gravürleri, üslûp gelişmesi ve seçtiği konular . bakımından birbirine paraleldir. Burada, hayatındaki gibi dört dönem göze çarpar: gençlik; Saskia ile mutluluğu, acılarla dolu olgunluk; son.
Tevrat ve İncil’den ilham almadığı zaman (bütün kutsal tarih’i resimlediği söylenir) gerek çevresinden, gerek kendinden (kendi portrelerinden altmış ikisi bilinirse de bunların yüzü aştığı sanılır) yararlanarak insanı tasvir etmiş ve onun sırrını çözmeğe çalışmıştır, önceleri eşya ve canlıları bütün fizik gerçekleri içinde çizdi, daha sonra ışık-gölge oyunları ve eşsiz tekniği (özellikle desenleri şaşırtıcı bir modern anlayış içindedir) ile, iç dünya gerçeğini yansıtan görünüşü duygulu bir yoğunlulukla dile getirmeyi başardı. Rembrandt’ın Jodenbreestraat’taki evi 1906′da müze haline getirildi. (L)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REMBRANDT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Rendu – Osler hastalığı
Tarih 27 Haziran 2009
Rendu – Osler hastalığı, kan damarlarındaki bir anomaliye bağlı irsî hastalık; klinik olarak kanamalar (çoğunlukla burun kanamaları), anatomik olarak deri ve mukozalardaki kılcal damar ve damarcıkların genişlemesiyle (telanjiyektazi) belirir. (Hastalığın adı fransız hekimi Henri Rendu [1844-1902] ile ingiliz hekimi William Osler’den [1849-1919] gelir.) [L]
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Rendu – Osler hastalığı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REFORMATSKİY (Sergey Nikolayevic)
Tarih 26 Haziran 2009
REFORMATSKİY (Sergey Nikolayevic), rus kimyacısı (1860-1934).
Kiev üniversitesinde ders verdi; organik kimya alanındaki araştırmalarıyle (terebik, sorbik, geranik asitler v.b., organometalik bileşikler v.b.) ünlüdür, a konumunda bir brom atomu bulunan alifatik asitler ile ketonlar arasında, çinko ve magnezyum eşliğinde meydana gelen yoğunlaşma tepkimesine Reformatskiy tepkimesi denir:
RCOR + Br CH2COOR + H2O + Zn -» R2C(OH) CH2COOR + (ZnO.HBr). [M]
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFORMATSKİY (Sergey Nikolayevic) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REFLEKTÖR
Tarih 26 Haziran 2009
REFLEKTÖR i. /(lat. reflectere, yansıtmaktan fr. reflecteuf). Opt. Aldığı ışınımları geri gönderen cihaz. Bk. ANSiKL.
— Nükl. Nötron reflektörü, bir atom pilini veya bombasını çevreleyen ve içeriden kaçmağa çalışan nötronların bir kısmını geri yansıtan grafit veya berilyum tabakası.
— Telekom. Anten reflektörü, yayınlanan dalgaları dar bir demet halinde toplamak için bir antenin arkasına konan, paraboloit reya parabolik silindir biçiminde bir kafesten meydana gelen madenî ayna.
— ANSiKL. Opt. Bir reflektör biçimi ve yansıtma katsayısıyle nitelenir. Gelen ışınlan, ya parlak maden yüzeyleri veya aynalar gibi doğrudan doğruya, ya da kâğıt reya kumaş gibi dağıtarak yansıtır. Aslında gelen ışınımların dalga boyuna göre değişen yansıma, daima bir dolaysız yansıtma (yansıma açısı, yansıyan ışının gelme açısına eşittir) ile bir dağınık yansıtmanın birleşimidir ve her birinin oranları değişiktir.
Reflektörün biçimi, bir kaynaktan gelen ışığı çok farklı sınırlar için-de kontrol etmek ve dağıtmak imkânı verir: siddetlendirici (dar demetli), yayıcı (geniş demetli), parabolik (paralel demetli), toplayıcı (bir noktada) reflektörler vardır. Morötesi ışınlar, kızılaltı ışınlar ve ses dalgaları ışıklı aynı kanunlara göre yansısıdıgından, bütün bu dalga ve ışınımlar için de reflektörler yapmak mümkündür. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFLEKTÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REDUVİİDAE
Tarih 26 Haziran 2009
REDUVİİDAE çoğl. i. Heteroptera takımından reduvius ile benzeri cinsleri kapsayan böcek familyası.
— ANSiKL. Reduviidae familyasındaki böcekler özellikle sıcak memleketlerde pek çoktur; etçil olan bu hayvanlar genellikle diğer böceklerin kanıyle beslenir.
Bunlardan bazıları (fruatoma, rhodrius, eratyrus), en çok da Amerika’da yaşayanlar, «chagas hastalığı» adiyle bilinen tripanozomiyaz gibi tehlikeli hastalıkları insanlara bulaştırır. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDUVİİDAE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REDRESÖR
Tarih 26 Haziran 2009
REDRESÖR i. (fr. redresseur, doğrultandan). Elektr. Alternatif akımı doğru akıma dönüştüren cihaz. (Eşanl. doğrultmaç.)
|| Mekanik redresör, bir devreye yerleştirilen ve her periyotta alternatif akımın iki al-teınasından birini yok edecek hareketli madenî kontakları bulunan cihaz. || Statik redresör, bir devreye sokulan ve alternatif a-kıma karşı, bir yönde öbür yönden çok daha fazla direnç gösteren cihaz. (Bk. ANSiKL.)
— Radyotek. Bk. doğrultmaç.
— Topogr. Düz bir arazinin eğik çekilmiş fotoğrafından, bu arazinin deforme olmamış görüntüsünü elde etmeğe yarayan özel fotoğraf makinesi.
— ANSîKL. Elektr. • Mekanik redresör’ler kontaklı ve alternatif hareketlidir. Titreşim meydana getiren veya tireşimleri sürdüren bir veya iki tane madenî lamları vardır.
• Statik redresör’ler üç tipe ayrılır:
1. arklı redresör’lcrin en yaygın tipi civa buharlı olanıdır. Tek veya çok anotlu olan bu âletler cam ampullüdür, en çok 600 A şiddetinde doğru akım ve 500 kW’lık bir güç sağlar. Eksitron ve ignitron gibi, madeni küvetli, hava akımlı ve vakumlu redresörler, metalürjide ve demiryollarında kullanılır; bu redresörlerle 3 000 A’îik bir şiddete ulaşır;
2. kuru redresör’ler yarı iletkenlerin özelliklerinden yararlanır. Bakır oksitli, selenyumlu, germanyumlu veya silisyumlu çeşitleri vardır. Silisyumlu redresörlere, sm2 başına 170 A gibi çok yüksek yoğunlukta akım verilebilir. 3 mm3′lük etken bir hacim için ortalama doğrultulmuş güç 20 kW’a ulaşır. Elektrolizde ve elektrometalürjide, silisyumdan yararlanarak 700 Vur altında 100 000 A’in.çok üstüne çıkılabilir;
3. termoelektronik redresör’ler arasında vakumlu ve gazlı lambalar sayılabilir. Diyot, vakumlu lambaların en basiti ve en eskisi-dir. Radyo alıcılarında ve amplifikatörlerde redresör olarak kullanılır. Yüksek gerilimli diyotlar veya kenotron’lardan ise, X ışınlı lambalara akım vermekte faydalanılır.
Gazlı lambaların çalışması ise, bir gazın atomlarının elektronların çarpmasıyle pozitif iyonlar haline dönüşmesine dayanır.
En çok kullanılanları fanatron ve tiratron olan bu cihazlar, çok iyi bir verimle yüksek güçlere kumanda eder. Daha büyük güçler için bunların yerini arklı ve silisyumlu redresörler alır.
Redresörlerin yaygın olarak kullanılmağa başlamasıyle, elektronik ve sanayi elektriğinde önemli gelişmeler yapılmıştır.
Düşük güçlü kuru redresörler, amplifikatörlerde, ölçü âletlerinde, telekomünikasyon alıcı ve vericilerinde kullanılır. Elektromıknatısların doğru akımla beslenmesi, tam bir güvenlik içinde sessiz bir çalışma imkânı verir. Eksitron ve ignitronlar sayesinde sanayide kullanılan frekansta tek fazlı akım, demiryolu taşıtlarının cer sistemlerinde çok yaygın bir enerji kaynağı olmuştur. Silisyumlu redresörler ise, elektrokimya, elektrometalürji ve kaynak yapımında önemli uygulama alanı bulmuştur. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDRESÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REDOKS
Tarih 25 Haziran 2009
REDOKS i. (ing. red’ uction], indirgeme ve ox[idation], yükseltgeme ‘den, redox).
Kim. Yükseltgen bir maddenin indirgen bir madde üzerine yaptığı kimyasal etki; bu etki, hem indirgenin yükseltgenmesi, hem de yükseltgenin indirgenmesi şeklinde ortaya çıkar. || Redoks çifti, nötür bir atom ile iyonlaşmış aynı atomdan veya aynı atomu kapsayan biri indirgen öbürü yükseltgen iki iyondan meydana gelen atom veya iyon çifti; bu atomlar veya iyonlar, elektron alışverişiyle tersinir olarak birbirlerine dönüşürler. || Redoks potansiyeli. Bk. rH
— ANSiKL. Kim. Yükseltgenlerin ve indirgenlerin gücü. Belli bir yükseltgen, genel olarak bütün indirgenleri yükseltgeyemez: çözelti halindeki brom, bir iyodürü iyot halinde yükseltger, fakat bir klorürü klor halinde yükseltgeme gücü yoktur; tam tersine burada klor bromürlerden brom açığa çıkarır; klor, iyottan ve bromdan daha güçlü bir yükseltgendir; buna karşılık meselâ I iyonu, CI – iyonundan daha güçlü bir indirgendir. Tepkimelerin sonuçlarını önceden bilmek için, yükseltgenleri ve indirgenleri güçlerine göre sınıflandırmak gerekir, bunun için de redoks çiftleri’ni ele almak faydalıdır: böylece, elektronların işe karıştığı yarı-tepkimelerle gösterilen sistemleri belirtmek ve bunlar arasındaki redoks tepkimelerini ayırt etmek mümkün olur; meselâ, çözelti halindeki
2 Fe3+ + Sn2 + -> 2 Fe2 + + Sn4 +
tepkimesi,
2 Fe3+ + 2 e -> 2 Fe2 +
ile
Sn2+ -> Sn4+ + 2e-
tepkimelerinin sonucu olarak düşünülebilir ve bu redoks sistemlerini genellikle dengeli kabul ederek, tepkimeye tekabül eden redoks çiftleri
Fe2+ > < Fe3+ + e- ‘ve Sn2+ > < Sn4 + + 2e- şeklinde, yani, indirgeme > < yükseltgeme + n e – şeklinde yazılabilir; çünkü, demir III iyonu kalay II iyonuyle indirgenirse, demir II iyonu da, meselâ, klor (CI > < CI + e-) ile yükseltgenebilir. Yükseltgenleri ve indirgenleri güçlerine göre sınıflandırmakla redoks çiftlerinin düzenli bir listesi en basit şekilde hazırlanmış olur. Bu liste, tamamıyle kimyasal verilere göre düzenlenebilir, fakat aslında elektrot potansiyeli kavramına dayanarak redoks çiftlerinin nicel bir sınıflandırmasını veren piller teorisine başvurmak çok daha uygun olur. Elektrokimyasal piller, redoks tepkimeleriyle çalışan akım üreteçleridir. Meselâ, Daniell pilini ele alalım: Zn / ZnSO4 // CuSO4/Cu; pil akım üretmeğe başladığı zaman elektronlar, pilin dışında, çinkodan bakıra doğru yol alır; öyleyse elektronların pilin içinde de bakırdan çinkoya doğru akmaları gerekir; bu eletkron akışı, iyonlarla ve elektrotların uçlarındaki alışverişle sağlanır: pozitif elektrot (Cu), bir Cu2+ iyonuna iki elektron vererek bu iyonu Cu atomuna dönüştürür; bu bakır atomu da elektrot üzerine çökelir: Cu2 + + 2e- -> Cu; aynı anda negatif elektrot (Zn), bir Zn atomunun Zn2+ iyonuna dönüşmesinden arta kalan iki elektronu alır ve çinko atomu çözelti haline geçer:
Zn -> Zn2+ +2e-
Burada incelediğimiz piller, özellikle Daniell pili tersinirdir; yani, pilin devresi dışına yerleştirilmiş bir üreteçle akım yönünün bir miktar değiştirilmesi, elektrotlardaki kimyasal olayların ters yönde gelişmesine yol açar: böylece bakır çözünür, çinko ise elektrotta birikir. Dış üretecin elektromotor kuvveti hiç akım dolaşmayacak değerde ise, her elektrodun çevresinde denge meydana gelir:
Cu > < Cu2+ +2e- ve Zn > < Zn2+ +2e- ; bu denge durumları, yukarıda sözü edilen redoks çiftleriyle gösterilir. Bir pil, genellikle redoks dengelerinin kurulduğu iki bölümden (iki yarım pilden) veya iki elektrottan meydana gelir. Bu dengelerin türü çok çeşitlidir ve farklı elektrot tiplerine tekabül eder; elektrotlar şu şekilde sınıflandırılabilir: 1. Katyon elektrodu. Tuzlarından birinin çözeltisine daldırılmış bir madenden meydana gelir; meselâ: Zn / Zn SO4; redoks dengesi M > < Mn+ + ne- şeklinde yazılır; indirgenmiş kimyasal madde, doğrudan doğruya madenin kendisidir; 2. Gazlı elektrot. En önemlisi hidrojenli elektrottur; parçalı, gözenekli, siyah platinle kaplanmış bir platin lamadan (platinle kaplanmış platin lama) meydana gelen elektrot, bir asit çözeltisine (HC1) yarıya kadar daldırılır ve 1 atmosferlik hidrojenle temas ettirilir; Jekabül eden redoks çifti 1/2 H2 > < H+ +e- ‘dir; hidrojenin basıncı 1 atmosfer ve H+I = 1 yani pH=0 olursa, elektrot’a «normal» denir; 3. Anyon elektrodu. En önemlilerinden biri kalomelli elektrottur; çok az çözünür bir tuz olan kalomel (civa-I klorür Hg2Cl») ile temas halindeki civadan meydan gelir; kalomel de bir KCI çözeltisine temas eder. Bu elektroda tekabül eden redoks çifti 2Hg +2 Cl > < Hg2Cl2 + 2e- ‘dir; diğer bir örnek de gümüş klorürlü elektrottur; 4. Asıl redeks elektrodu. Belli bir redoks dengesi olan bir çözeltiye daldırılmış etkilenmeyen bir madenden (platin) meydana gelir; ör. demir II ve demir III tuzu, Fe2 + > < Fe 3+ + e-; asit permanganat ve manganez II tuzu. Mn04- + 8H+ > < Mn2 + +4H20+5 e- Elektronların çözeltiye veya dış devreye doğru hareket etmesini sağlayan madenî elektrot, redoks dengesinn de şu veya bu doğrultuya göre yer değiştirmesini sağlar. Bir elektrot, hangi tipten oluısa olsun, belirli şartlarda, madenî elektrot ile içine dal-dınldığı çözelti arasındaki belli bir potansiyel farkıyla nitelenir: «mutlak elektrot gerilimi» denen E=Vmaden — V çözelti. Termodinamik görünüşü doğrulayan ve Nernst’in bulduğu formülü genelleştiren bir formül E bağıntısını verir: çözeltideki redoks dengesinin, m1A1 + m2A2 +…> < n1B1 + n2B2 + ….+ ne-
şeklindeki kimyasal bir denklemle (burada
A1, A2, … B1, B2, ….. çözeltideki redoks dengesinde rol oynayan iyon veya molekül türleridir) ifade edildiği genel durumda
![]()
olur. Bu formülde R, tükel gazların mole bağlı olan sabiti; T, Kelvin derecesi; F, fara day (96 500 coulomb); Log bir Neper logaritmasıdır. Sayısal değerlere ve ondalık logaritmaya (log) geçilince, 25°C’ta

olur. Meselâ, IA1|, A1 türünün çözelti içindeki etkinliğidir; çok seyreltik çözeltilerde bu büyüklük molariteyle karışır ve derişiklik ne kadar fazla olursa molariteden o kadar uzaklaşır. Eo, ayrı ayrı ele alınan her elektrot için, teoriyle belirlenemeyen bir sabittir (verilen T ve p değeri için); Eo (normal elektrot geriiimi»dir: bu, bütün etkinlikler birime eşit olduğu zaman, E’nin aldığı değerdir. E ve Eo deneysel olarak ölçülemez; çünkü bir potansiyel faikı ancak iki elektrot arasında ölçülebilir, yani çözeltiler arasında bir elektrik teması sağlayacak şekilde (normal olarak bir KCI çözeltisiyle) iki yarım pili birleştirmek gerekir, böyle yapmakla da bir pil elde edilmiş olur.
Bu potansiyel farkının ölçümü için, sırasıyle her yarım pile, karşılaştırma elektrodu olarak seçilmiş bir yarım pil bağlanır ve Eo yaklaşık bir sabitle ölçülür; bu sabit bilinmemekle beraber bütün elektrotlar için aynıdır. Eo’ın bu şekilde ölçülen değeri, karşılaştırma elektroduna göre sıfırdır. Uzlaşma yoluyle seçilmiş karşılaştırma elektrodu, yukarıda tarif edildiği gibi normal bir hidrojenli elektrottur. Deneylerde, bu ölçmeleri, hidrojenli elektrottan daha kullanışlı olan ve hidrojenli elektroda oranla gerilimi kesin olarak bilinen ikinci bir karşılaştırma elektrodu tercih edilir; bu ikinci karşılaştırma elektrodu genellikle kalomelli elektrottur; 25°C’ta ve kalomelle temas eden KC1 çözeltisi doymuş ise, normal hidrojenli elektroda göre bu elektrodun normal gerilimi,
Eo = + 0,245 volttur. Böylece, herhangi bir yarım pilin volt cinsinden Eo değeri
E0(H2) = Eo(Hg) + 0,245
olacaktır. Her yarım pil için Eo’ın ölçülmesi (ki çoğu zaman güçtür) aşağıdaki tabloda kısmen gösterilen ve normal gerilimler ölçeği (veya normal elektrot ya da redoks potansiyelleri) denen bir listenin hazırlanmasını sağlar. Bu ölçek özellikle, her biri tuzlarından birinin çözeltisiyle temas eden çeşitli madenlerin normal elektrot gerilimlerini verir; bu şekilde elde edilen sınıflandırma, pek tabiîdir ki bir madenin iyon haline geçme eğilimiyle, yani az veya çok elektropozitif olma özelliğiyle veya indirgenliğiyle sıkı bir ilişki halindedir.
Meselâ, redoks çifti madenlerin redoks çiftine benzeyen hidrojen, bir maden olmadığı halde bu listede yer alabilmektedir; listede hidrojenin üstünde bulunan madenler, hidrojenden daha elektropozitiftir. Madenlerin elektrot gerilimlerinin bilinmesi, kullanılan çeşitli pillerin elektromotor küvetlerini yaklaşık olarak hesaplamak imkânı verir:
meselâ. Daniell pili Zn/ZnS04; Cu S04/ Cu için elektromotor kuvvet, açık devredeki potansiyel farkına eşittir; bu da
(VCu – Vcus04) + (VcuS04 — VZnSO4) + (VznS04 — VZn)
cebirsel toplamına eşit olur; gözenekli kap i-çinde birbirine değen çözeltiler arasındaki
Vcuso4 — VznSo4, potansiyel farkı bilinmez; fakat çok zayıf olduğunu düşünmemiz için çeşitli sebepler vardır; bu potansiyel farkı ihmal edilirse, pilin elektromotor kuvveti
e — (Vcu — VcuS04) — (Vzn — VzS04)
olur; yani, bakır ve çinkonun elektrot gerilimleri farkına (cebirsel fark) eşit olur; normal gerilimler yardımıyîe yaklaşık sonuç elde edilir: e := 0,34 — (—0,76) = 1,10 volt; sonucun pozitif olması, bu pilde bakırın pozitif kutup olduğunu gösterir. Bu liste ayrıca, «bir madenin başka bir madenle yer değiştirme» tepkimeleri denen kimyasal redoks tepkimelerinin yönünü önceden bilmek imkânı da verir. Meselâ, bir bakır II tuzu çözeltisine daldırılan demir lama hemen bakırla kaplanır; aynı anda demir, Fe2 + iyonları halinde çözeltiye karışır.
Kimyasal tepkime Fe + Cu2+ -> Fe2+ + Cu şeklinde yazılır; bu, bakırdan daha indirgen olan demirin, bakır II iyonlarını indirgeyerek onları madenî bakır haline getirdiği ve çözeltide bu bakır iyonlarının yerini aldığı bir redoks tepkimesidir. Demek ki prensip olarak, bu çeşit tepkimeler yukarıdaki listeye göre önceden anlaşılabilir: bir maden, listede kendisinin altında sıralanan bütün ö-bür madenleri açığa çıkarır; bu durum, kendisinin üstünde yer alan madenler tarafından açığa çıkarılabilen (sudan veya asit çözeltilerden) hidrojen için de geçerlidir.
Ayrıca, bir madenin elektrot geriliminin, diğer etkenlerin yanı sıra, çözeltideki maden iyonlarının derişikliğine de bağlı olduğunu kesinlikle belirtmek gerekir. Yukarıda verilen genel formülün bir katyon elektroduna uygulanması,
![]()
formülünü verir; burada / Mn+ /, çözeltideki maden iyonlarının etkinliğidir; formül Nerst (1890) tarafından hazırlanmıştır. Buradan özellikle şu sonuca varılır: iyonlarıyle temas halinde bulunan ve sadece maden iyonlarının derişikliği ve dolayısıyle etkinliği bakımından birbirinden farklı olan, aynı madenden yapılmış iki yarım pilin birleştirilmesiyle bir tek pil yapılabilir:

ve (a2) iki yarım pildeki maden iyonlarının etkinliğidir. Bu şekilde elde edilen ve «derişmeli (veya yoğunlaşmalı) piller» denilen pillerin elektromotor kuvveti genellikle çok düşüktür (birkaç santivolt kadar). Bu derişmeli pillerin özel bir şekli de, pH’1
(pH= —log /H+/ ) farklı çözeltilerin kullanıldığı hidıojenli elektrotlardan meydana gelen yarım pillerdir. Bunlardan biri normal hidrojenli elektrot ise, öbürü pH’1 bilinmeyen bir çözeltidir; pilin elektromotor kuvveti, 25°C’ta, e =0,059 pH formülüyle verilir ve bunun ölçülmesi, çözeltinin pH’ını hesaplamak imkânı sağlar; bu, pH’ların elektrometrik ölçü ilkesidir; bu usul, laboratuvarlarda ve sanayide çok kullanılır. Pratik yapımı için, derişmeli bir pilin, elektromotor kuvvetinde büyük bir değişiklik yapılmadıkça yeterli akım üretmeyeceğini bilmek gerekir: bu elektromotor kuvvetin, ya karşılaştırma metoduyle (kesin ve ideal olan bu metodun tek sakıncası çok vakit almasıdır) ya da bir voltmetreyle ölçülmesi gerekir. Yalnız voltmetrenin hassasiyeti yapılacak ölçmelere göre ayarlanmalıdır: bunun için genellikle bir milivoltmetre kullanılır; bu âletin iç direnci çok büyük olmalıdır (en az 1010Q). Yükseltici elektronik voltmetre bütün bu aranan şartlara cevap verir; doğrudan okumalı pH-metre’lerde genellikle bu âlet kullanılır; bu tip pH-metre’ler ise, çok hassas ve kullanışlı olduğundan pratikte çok tercih edilir ve yapımları sırasında volt cinsinden değil de pH birimleri cinsinden derecelenir.
Kutuplarındaki potansiyel farkının ölçüldüğü pil, içinde birkaç santimetre küp kadar pH’1 bilinmeyen çözeltinin bulunduğu küçük bir kaptan meydana gelir; bu çözeltiye şunlar daldırılır:
Karşılaştırma elektrodu (dış), kolaylık açısından gerekli olan ikinci bir karşılaştırma elektrodudur ve doymuş KC1 çözeltisiyle temas eden kalomelli elektrottan meydana gelir;
gösterici elektrot; birçok çeşidi vardır, fakat en çok kullanılanı cam elektrottur, alt tarafına küçük bir ampul yerleştirilmiş, yalnız H+ iyonlarını geçiren yumuşak camdan yapılmış, çok ince çeperli bir tüpten meydana gelir; bu ampulün içinde, tüpe yerleştirilmiş kalomelli elektroda değen ve bir karşılaştırma elektrodu (iç) meydana getiren bir HC1 N/10 çözeltisi vardır; uçları elektronik voltmetreye bağlanan bu sistem, şöyle bir şema ile gösterilebilir:

Bir cam elektrot kullanmakla, aşağı yukarı 12 pH’a kadar, 0,01 pH birimlik hassasiyetle ölçme yapılabilir; bu pH’ın daha üstünde yani daha bazik çözeltilerde alkali iyonları (Na+ veya Li+) bulunduğu için hata oranı artar.
Daha genel bir şekilde, yukarıda verilen redoks potansiyeleri listesi, redoks çiftlerinin kesin olarak sınıflandırılmasını ve redoks tepkimelerinin önceden bilinmesini sağlar;
msl., Sn2+ > < Sn4+ + 2e- ve Hg2/2+ > < 2 Hg2+ + 2e gibi iki redoks çifti olsun; Pt/Sn2+, Sn*4+ : Hg2/2+, Hg2+ /Pt pili, dışarıdaki bir devreye, Sn2+ iyonlarının yükseltgeneceği ve Hg2+ iyonlarının indirgeneceği bir yönde kendiliğinden akım verirse, Sn2+ + 2Hg2+ -> Sn4+ + Hg2/2+ tepkimesi gerçekleşebilir, yani kalay II iyonu civa II iyonunu indirger; kalay iyonlarından kopan elektronların civa iyonlarına geçmesi için, pil dışındaki akımın civalı yarım pilden kalaylı yarım pile doğru yol alması, yani, civalı yarım pil -> kalaylı yarım pil doğrultusunda hesaplanan elektromotor kuvvetin pozitif olması gerekir;
böylece e = + 0,91 — (+0,15) = + 0,76 volt elde edilir. Zaten, deneyde de görülebileceği gibi, civa II iyonunun kalay II iyonu tarafından indirgenmesinin bir civa I tuzunun oluşumunu engellemediği, fakat tepkimenin element halinde civa meydana gelene kadar sürdüğü önceden kolayca anlaşılabilir.
Bu arada, daha kesin bir şekilde söylemek gerekirse, elektrot gerilimleri çeşitli etkenlere ve özellikle indirgenmiş şekil ile yük-seltgenmiş şeklin derişikliğine bağlıdır: bu iurum, sadece elektrotların normal gerilimlerinden çıkarılan şematik sonuçlan (özellikle ele alınan redoks çiftlerinde bu gerilimler birbirinden çok az farklı olduğu zaman) değiştirebilecek niteliktedir; bu durumda tepkime tam olmayacağı için kimyasal denge kurulabilir.
Nihayet bazı redoks çiftlerinde, elektrot geriliminin, çözeltideki H+ iyonlarının derişikliğine, yani pH’ına, az veya çok asitli olmasına bağlı olduğu görülür: Mn2+ +4H2O > < MnO4 + 8H+ +5e- denkleminin tekabül ettiği redoks çiftinde durum böyledir ve bazı şartlarda, permanganat iyonunun yükseltgen özelliğini ifade eder. Bu yükseltgenliği niteleyen elektrot gerilimi


yazılabilir; bu da, pH’ın, permanganat iyonunun yükseltgen özelliği üzerindeki etkisini açıklar.
— Biyol. Redoks olayları, bitki ve hayvan metabolizmasında önemli bir rol oynar; meselâ hücre Solunumunda pek çok redoks tepkimesi işe karışır. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDOKS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REDLİCH (Emil)
Tarih 25 Haziran 2009
REDLİCH (Emil), avusturyalı anatomi ve sinir hastalıkları uzmanı (Bruna, Moravya 1866-Viyana 1930).
Viyana’da nöroloji dersleri verdi (1900), sonra Maria-Theresia -Schlössel Sinir Hastalıkları hastahanesine müdür oldu. özellikle tabes, ihtiyarlık bunaması, sanrılar, aleksi, narkoleksi ve kafa içi yangıları üstüne incelemeler yaptı. (M)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDLİCH (Emil) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REAKTÖR
Tarih 25 Haziran 2009
REAKTÖR i. (fr. reacteur). Havc. Yakıt olarak çevre havayı kullanan ve pervanelerin yardımı olmaksızın doğrudan doğruya tepki ile çalışan, iki ucu açık boru biçiminde itici.
Bk. TEPKİLİ, PÜLSOREAKTÖR, STATOREAKTÖR, TÜRBOREAKTÖR.
— Nükl. içinde, fisyona uğrayarak (bk. ATOM), enerji üreten zincirleme bir tepkime verebilecek bir madde bulunan cihaz. (Eşanl. Atom PİL’i.) [Bk. ANSiKL.]
|| Havuzlu reaktör, içinde, fisyona uğrayacak maddenin daldırıldığı, hem soğutucu akışkan, hem de biyolojik koruyucu görevi yapan sıvı bir yavaşlatıcı (su veya ağır su) bulunan nükleer reaktör.
— Petr. Cracking, reforming, alkiliasyon v.b. tepkimelerinin yapıldığı cihaz; içinde bir katalizör bulunan ve basınç altında tutulan silindir biçiminde bir hazneden meydana gelir.
— ANSiKL. Nükl. • ilke ve çalışma. Bir reaktör’ün vtya atom pilinin temel elemanları şunlardır:
1. yakıt; bileşiminde, kozmik kaynaklı nötronların reaktörde ilk tepkimeleri doğurabilmesi için, kolayca fisyona uğrayan bir madde bulunmalıdır. Kolayca fisyona uğradığı bilinen elementler şunlardıı: uranyum 235 ( 235/92 U), tabiî uranyumda çok az miktarda (140 gr’da 1 gr) bulunan bu izotop, kütle spektrografıyle izotop ayırma sırasında veya uranyum flüorür gazların yayınmasıyle elde edilebilir; uranyum 233, bir pilde toryum 232′yi nötronlarla bombardımana tutarak elde edilir; plütonyum 239 ( 239/94 Pu) tabiî uranyumun temel bileşeni olan bu izotop, pillerde uranyum 238′in (238/92 U) nötronlarla bombardımana tutulmasından elde edilir.
Demek ki reaktör yakıtlar, tabii uranyum (tabiî uranyumlu bir pil veya primer pil, hem enerji, hem de fisyona uğrayabilen bir yakıt 239/94 Pu üretir), 235 / U izotopu halinde zenginleştirilmiş uranyum ve plütonyumudur;
2. yavaşlatıcı (veya moderatör); nötronları atom çekirdeklerine çarptırarak, hızları ortamın sıcaklığına tekabül eden termik çalkalanma hızına eşit oluncaya kadar yavaşlatmağa ve böylece fisyonu meydana getirebilecek ısıl nötronlar haline dönüştürmeğe yarar. Yavaşlatıcı, hafif çekirdekli elementlerden meydana gelmelidir; çünkü ağır bir çekirdeğe çarpan bir nötronun hızı değişmez.
Ayrıca, çarpmalar nötronların soğurulmasına yol açmamalıdır. Meselâ su, nötronları soğursaydı iyi bir yavaşlatıcı olurdu: bu bakımdan, ancak zenginleştirilmiş uranyumla çalışan reaktörlerde kullanılabilir. Ağır su ise, tabiî uranyumla çalışan reaktörler için çok uygundur. Ağır sudan daha az etkili olan grafitin tek üstünlüğü bol miktarda üretile-bilmesidir. Glüsin ve difenil de iyi birer yavaşlatıcı olabilir;
3. soğutucu akışkan; ısının işe dönüşümünde yüksek bir verim sağlayabilmek için, yüksek sıcaklıklarda meydana gelen kalorileri mümkün olduğu kadar atmağa yarar. Su, ısı alışverişinde çek iyi bir etken olmakla beraber soğurucudur; ağır su, tabiî uranyumla çalışan reaktörlerde basınç altında kullanılır.
Soğutucu, akışkan bir gaz, meselâ karbon dioksit olabilir; bu gaz, ısı alışverişinde pek iyi bir etken değildir, fakat nötronları soğurmaz; soğutucu olarak, yüksek basınç altında helyum da kullanılabilir, ama pahalıdır. Nihayet, ısı alışverişinde çok güçlü etkenler olan sodyum, potasyum gibi ergimiş madenlerden de yararlanılabilir, fakat bunlar da dolaşım borularını aşındırır.
• Tabiî uranyumla çalışan bir reaktörün şeması. İçinde ağır su bulunan alüminyumdan bir küvet içine, düşey olarak asılmış uranyum çubukları yerleştirilmiştir; bu çubukların her biri birçok eşmerkezli alüminyum boru ile çevrilidir; borularda, açığa çıkan kalorileri sıcaklık değiştiricisine ileten sıkıştırılmış gaz dolaşır. Alüminyum küvet, reflektör rolü oynayan bir grafit tabakasıyle çevrilmiştir; bu tabaka, tepkime ortamından kaçmağa çalışan nötronları yeniden içeriye doğru fırlatır; böylece, fisyona uğrayan maddenin kütlesindeki azalmanın önüne geçilir. Pilin içine az veya çok daldırılan kadmiyum çubuklar nötronları soğurur ve tepkimenin gidişini, dolayısıyle pilin gücünü ayarlar.
Reflektör, grafitte meydana gelen ısıyı boşaltan dökme demirden bir gömlekle ve zararlı ışımaları soğuran bir beton blokuyle çevrilidir. Şiddetli ışımalara tutulacak maddeler, yan taraftaki bir kanaldan pilin içine sokulur.
• Reaktörlerin kullanılması. Reaktörler, fisyona uğrayabilen maddeler (plütonyum, uranyum), bol miktarda radyoaktif izotop ve ısı enerjisi üretmekte kullanılır; bu ısı enerjisi, bir buhar (gemilerin itilmesi) veya gaz (uçakların itilmesi) türbiniyle mekanik enerjiye dönüştürülebildiği gibi, sırasında elektrik enerjisine de dönüştürülebilir.
• Geleceğin pilleri. Bugün, termonükleer reaktör’ler’in yapımı tasarı halindedir; bu reaktör, iki döteryum çekirdeğinin senteziyle bir helyum çekirdeği üretecek ve böylece kütleyi binde 1 oranında küçülterek çok yüksek enerji açığa çıkarabilecektir. Böyle bir tepkime, ancak bir noktadaki sıcaklık çok yüksek olduğu zaman sağlanabilir; sonra bu sıcaklık yakıt kütlesinin içinde yayılır.
Ayrıca, sıvı hidrojenden bir u- mezonlar demeti geçirerek mezon hidrojen’nin elde edilebileceği de düşünülmektedir; bu mezon hidrojeni bir netron gibi davranacak ve bir döteryum atomunun bombardımanıyla 5 MeV’luk bir enerji açığa çıkararak bir helyum 3 atomu verebilecektir. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAKTÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAYMOND (Fulgence)
Tarih 24 Haziran 2009
RAYMOND (Fulgence), fransız hekimi (Saint-Christophe 1842 – Planche şatosu, Vienne 1910).
1878′de hastahaneler hekimi, 1880′de agreje profesör ve hocası Charcot’nun ölümünden sonra da Sinir Hastalıkları kliniği profesörü oldu. özellikle sinir ve akıl hastalıkları üstünde çalıştı.
Başlıca eserleri: Etudes Anatomiques, Physiologiques et Cliniques de l’Hemichoree, de l’Hemianesthesie et des Tremblements Symptomatiques (Hemikore, Hemianestezi ve Belirti Titremeleri Üstüne Anatomik, Fizyolojik ve Klinik İncelemeler) [1874], Atrophies Musculaires et Maladies Amyotrophiques (Kas Atrofileri ve Amyotrofik Hastalıklar) [1889], Clinique des Maladies du Systeme Nerveux (Sinir Sistemi Hastalıkları Kliniği) [1894-1903]. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAYMOND (Fulgence) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RANDFONTEİN
Tarih 22 Haziran 2009
RANDFONTEİN, Güney Afrika cumhuriyetinde (Transvaal) şehir, Witwatersrand’da, Johannesburg’un batısında; 34 600 nüf. Altın filizinden atom filizi çıkarımı. (L)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANDFONTEİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Raman etkisi
Tarih 20 Haziran 2009
Raman etkisi, ışığın saydam ortamlarda dağılması sırasında meydana gelen ikincil etki. 1928′de, hintli fizikçi Raman tarafından keşfedildi: fo frekansta tekrenkli bir ışıkla aydınlatılan saydam ve sıvı haldeki bir kimyasal madde, uyarıcı ışınımdan başka, frekansları
f1, f2, … (fo’dan büyük) ve f1, f2 …… (fo’dan küçük) olan iki ışınım kümesi yayar; bu ışınımlar arasında:
f1 — fo — fo — f1′, f2— fo — fo — f2 v.b.
bağıntıları vardır; bu farklar fo’â, yani uyarıcı ışınıma ve sıcaklığa bağlı değildir, doğrudan doğruya incelenen kimyasal maddenin niteliğine bağlıdır. Bu ışınım kümelerinden herhangi biri, maddenin Raman tayfını meydana getirir; bu tayf, molekülü meydana getiren atomların yapısına, yerleşme düzenlerine ve atomlar arasındaki bağların şekline bağlıdır. Raman tayfının incelenmesi, özellikle organik kimyada, moleküllerin yapısı hakkında değerli bilgiler sağlar; karışımların incelenmesinde de bu tayftan yararlanılabilir. Raman tayflarının elde edilebilmesi için, ayırma gücü yüksek bir spektroskop kullanmak ve poz süresini oldukça uzun tutmak gerekir. (L)
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Raman etkisi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAFE
Tarih 18 Haziran 2009
RAFE i. (yun. raphe, dikiş). Anat. Derideki veya aponevrozlardaki dikişe benzeyen bazı çizgilere verilen ad. (Meselâ erbezi torbaları ile apışarasını ikiye bölen rafe.)
— Bot. Anatrop yumurtacıklarda göbekbağının yumurtacığa yapışık olan kısmı. || Diyatomelerde çenetlerin içinde bulunan uzunlamasına bezek. (L)
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAFE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADYOSTRONSİYUM
Tarih 18 Haziran 2009
RADYOSTRONSİYUM i. (fr. radiostrontium). Nükl. Stronsiyum’un radyoaktif izotopu. (Stronsiyum’un, stronsiyum 89 ve stronsiyum 90 olmak üzere iki radyoaktif atomu vardır, ikisi de radyoaktif beta’lardır; fakat birincisinin periyodu 51 gün, kincisinin periyodu ise
28 yıl sürer. Bu sonuncusu, nükler reaktörlerde ve atom bombalarındaki fisyon olayı sırasında önemli miktarlarda meydana gelir. Bitkiler tarafından kolaylıkla tutulan bu atom, kemik dokuları içinde birikebilir ve büyük tehlike yaratır.) Bk. STRONSİYUM. (L)
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOSTRONSİYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADYOLİZ
Tarih 18 Haziran 2009
RADYOLİZ i. (fr. radiolyse). Kim. Kimyasal maddelerin iyonlaştırıcı ışınımlar etkisiyle ayrışması.
— ANSiKL. Radyoliz, moleküllerin veya atomların sadece uyarılmasına imkân veren fotokimyadan ayrı bir kavramdır. Kullanılan iyonlaştırıcı ışınımlar bazen tanecik hızlandırıcıları tarafından sağlanırsa da, daha çok radyoaktif elementlerin yaydığı alfa, beta veya gamma ışınları kullanılır. Bu ışınların yol açtığı dönüşümler, ara iyonların oluşumu ve elektronların açığa çıkması şeklinde . kendini gösterir. Böylece, suyun iyonlaştırıcı ışınımların etkisinde bırakılmasıyle, oksijen,’ hidrojen ve oksijenli su meydana gelir. (L)
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOLİZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADYOKİMYA
Tarih 18 Haziran 2009
RADYOKİMYA i. (fr. radiochimie’den). Radyoaktifliğe bağlı kimya olaylarının incelenmesi.
— ANSiKL. Kim. Nasıl ki ışık, «fotokimyasal» denen bazı tepkimeleri başlatabiliyorsa, radyoaktif maddelerin ve tanecik hızlandırıcılarının yaydığı çeşitli ışımalar da molekülleri uyararak tepkimeler vermeğe elverişli hale getirir ve kimyacıya geniş bir çalışma alanı sağlar. Bu amaçla radyokimya alanında, atom pillerinin verdiği radyoaktif kalıntılardan yararlanılabilir. En etkin olanlar beta ve gamma ışınlarıdır; bunlar, zincirleme tepkimelerin başlamasında rol oynar.
Bu taneciklerin, bilinen kimyasal madde molekülleriyle çarpışma ihtimali zayıf olduğu için, böyle bir işlemin verimi de düşük olacaktır. Fakat büyük moleküler (elastomerler, plastikler, sentetik elyaf) alanında durum başkadır. Bu tür maddelerin ışınımlara tutulması, maddenin özelliklerinde olumlu değişiklikler yapar, çünkü molekül zincirlerinin birbirine kaynaması maddenin yapısında bir ağ dokusu meydana getirir, bu da kaynama noktasının yükselmesini ve kopmaya karşı direncin artmasını sağlar. Plastik maddelere uygulanan «aşı» işlemiyle, büyük moleküllü çeşitli maddeler aynı şekilde birbirine kaynatılabilir. Bir maddenin yüzeyinde uygulanan bu işlem, maddenin özelliklerini değiştirir. Böylece, meselâ pamuk ipliği daha az su emecek hale getirilir veya otomobil lastiği yapımında, kauçuğun beze yapışma niteliği arttırılabilir. (L)
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOKİMYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADYOGRAM
Tarih 18 Haziran 2009
RADYOGRAM i. (fr. radiogramme). Kağıt üzerine basılmış radyografi negatifi. | Billûrsu bir lamdan geçerken kırınıma uğrayan X ışınlarıyle bir fotoğraf camı üzerinde elde edilen diyagram. (Bu diyagram, atomların billur içindeki dizilişini belirlemeğe yarar.) [L]
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOGRAM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADYOAKTİF
Tarih 18 Haziran 2009
RADYOAKTİF sıf. (fr. radio-actif). Nükl. Radyoaktifliği olan. || Radyoaktif artıklar. Bk. ARTIK. || Radyoaktif denge. Bk. DENGE. || Radyoaktif element, radyoktiflik özelliği taşıyan kimyasal element. (Eşani. RADYOELEMENT.) [Bk. ANSİKL.] Radyoaktif seri.
Bk. RADYOAKTİFLİK.
— Miner. Radyoaktif cevherler. Bk. ANSİKL.
— Teknel. Radyoaktif belirtici, bir cisme çok az miktarda katıldığında, bu cismin dönüşümlerini veya yer değişimlerini izlemeğe imkân veren radyoaktif izotop. Bk. ANSiKL.
— Tıbbî fiz. Radyoaktif işaretleme, incelenen bir molekülün akıbetini görebilmek amacıyle o molekülün bir atomunu izotopuyle değiştirme işlemi.
— ANSiKL. Nükl. Radyoaktif elementler, kendiliğinden hızla veya yavaş yavaş parçalanarak yapı değiştiren kararsız atomlardan meydana gelir. Çekirdekleri, duruma göre, negatif veya pozitif elektronlar (beta radyoaktiflik), ya da helyum çekirdekleri (alfa radyoaktiflik) yayar. Birinci durumda element, periyodik sınıflandırmanın bir hanesinden hemen bitişik hanesine geçer; ikinci durumda iki hane atlar. Radyoaktif elementler çoğu zaman gamma ışınları da yayarlar.
Bazı radyoaktif elementlere tabiatta rastlanır; bunlar, kendiliğinden başkalaşıma uğrayarak birbirinden türeyen dört basit cisim grubu meydana getirir: her üçü de kurşuna dönüşerek kararlı hale geçen uranyum, toryum ve aktinyum grupları ile bizmuta dönüşerek kararlı olan neptünyum grubu F. ve i. Joliot-Curie’ler, 1934′te, kararlı atomları cisimcik bombardımanına tutarak, bilinen elementlerin kararsız izotopları olan sunî radyoaktif elementleri elde etmeyi başardılar. Bugün tedavi uygulamalarında radyumun yerini alabilen ve radyoaktif gösterge olarak kullanılan yüzlerce sunî radyoaktif element
vardır. Bk. RADYOAKTİFLİK.
— Miner. Radyoaktif cevher’ler iki grupta toplanır: uranyum ve toryum grupları. Uranyum grubuna giren başlıca cevherler şunlardır: pekblend, uraninit ve davidit; daha ender rastlanan cevherler ise, karnotit, tüyamanit, torbernit, otünit, uranofan ve şrökingerit’tir. Uranyum cevherleri, fosfatlar ve altın cevherleriyle birleşmiş halde de bulunabilir. Pekblend aynı zamanda bir radyum cevheridir. Toryum’un en önemli cevheri ise monazit’tir.
— Teknol. Radyoaktif belirtici’lerin kullanılması, bir yayılma olayı sırasında bir madenin başka bir maden içindeki dağılımını kolaylıkla inceleme imkânı verir. Bu inceleme, bir maden örneğinin bir yüzüne, ışımaya tutularak radyoaktif hale getirilmiş başka bir maden tabakası yaymağa dayanır; bu izotopun, zamana ve sıcaklığa bağlı olarak öteki madene içleme miktarı, bu madenden ince tabakalar alıp radyoaktifliğini bir sayaçla tespit ederek ölçülür. (L)
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOAKTİF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
R-R
Tarih 17 Haziran 2009
R-R i. Türk alfabesinin yirmi birinci, osmanlı alfabesinin on ikinci harfi; re, ra. || Sızmalı, titreşimli diş ünsüzü. [| Sıralama ve sınıflandırmada sayı yerine kullanıldığı zaman 20'yi (veya 21'i) gösterir. | Ebced hesabında re 200 sayısının karşılığıdır.
— Esk. Rom. Romen sayılarında R seksen'i, üstüne bir çizgi çizildiğinde seksen bin'i ifade ederdi.
— Fiz. R, tükei gazların formülünde molekül sabitini gösterir. (Tükel gazların pv = RT formülünde v, p basıncı altında, T mutlak sıcaklığında bir molekül-gramın kapladığı hacimdir. R bütün gazlar için aynı değeri taşıyan tükel gaz sabitidir. Litre-atmosfer sisteminde
R=0, 082 07, C.G.S. sisteminde R=8, 315 6 X lO'7'dir.)
— Kim. R, tek değerli, herhangi bir karbonlu kökü gösteren semboldür. (Bu sembol, yalnız alkil kökleri için, yani ROH'ın bir alkol'ü gösterdiği durumlarda kullanılır; bir fenol kökü ise Ar sembolüyle, yani Ar OH'ın bir fenol'ü gösterdiği durumlarda kullanılır. Kök, birleşme değerini, doymamış bir karbon atomu üzerinde taşıyorsa, kökü açık olarak yazmak gerekir
[msl. R(R')C=C(R")—, R—C=C—].
Nihayet, R, bir veya iki değerli bir kökü asla göstermez; R(R’) C = , R—C= şeklinde yazmak gerekir.)
— Mat. R, pozitif ve negatif gerçek sayıların cümlesini gösteren semboldür. (R cümlesi toplama ve çıkarma için bir tam cisimdir.) | R , pozitif gerçek sayılar cümlesini gösteren semboldür.
— Metrol. R, X veya y ışıma miktarı birimi olan röntgenim sembolüdür.
— ANSiKL. Leng. Harfin tarihi. Harfin Fenikecedeki ismi rös Yunancada muhafaza edildi: rhö. Anlamı: baş (profilden). Klasik latin biçimi, Batı Yunancadan gelir ve bazı itaiyot lehçelerinde de bulunur. İtalya’daki öbür dil veya lehçelerin çoğu (Etrüskçe dahil), Klasik Yunancadaki gibi önünde bacak bulunmayan bir biçim kullandı; Latince, bir süre iki biçim arasında kararsız kaldı. Gotik yazılarda R’nin yeni bir biçimi (yuvarlak R) önce o’dan, daha sonra bütün karınlı harflerden sonra (b,d,p ve hattâ a) kullanılmağa başlandı. Karolenj küçük harfinde eski bir bağlama şekli görülür. Küçük harf yazılmış bir metinde kelime sonunda büyük harf R’ye rastlanması hiç de yadırgatıcı değildir. Bu duruma IX.-XIII. yy.lar arasında özellikle satır veya sayfa sonunda çok sık rastlanır.
Göktürk (orhon) alfabesinde iki çeşit r harfi kullanılmıştır: (a) r, (e) r. Uygur ve mani alfabelerinde birer tane r harfi yer almıştrr. Türk brahmi yazısında ra hecesi işaretinin yanında, bir de hece sonu r işareti vaıdır. Sogd yazısında r sesi bir işaretle temsil edilmiştir. Passepa yazısında hece değerleri farklı (moğolca ra, cince lo), bir işaret görülür. Arap harflerini kullanan osmanlı alfabesinde r on ikinci sırayı alır. Türkiye Türkçesinin latin harfli alfabesinde bir r harfi vaıdır.
• Fonetik (ses bilgisi). R sesi, sızmalı, titreşimli bir diş ünsüzüdür. Türkçede ön seste r sesi bulunmaz; sadece birkaç yansımada (ses taklidi) görülür: rap rap gibi. Türkçeye giren yabancı kelimelerden r’li örnekler çoktur: rab, radyo, recep, rimel, roket, romen, Rumeli, rüştiye, rüzgâr v.d. R ön sesli yabancı kelimelerin, özellikle anadolu ağızlarında, ön türeme bir ünlü aldığı görülür: rakı> ırakı, ramazan, ıramazan, renç-ber> irençper (ireçper), ruspi> orospu, rö-ka>öreke, rum>urum v.d. R ünsüzü, hem türkçe, hem de yabancı kelimelerde iç ve son seste bulunabilir: arkadaş, barınak, diri, irkilmek; gelir, gider, var, yazar v.d.; âhiret, arsenik, cüretkâr, klorofil, mert, mürebbiye; hazır, hüner, inkâr, kalantor, kanser, konser, manikür, parter, ser v.d. R sesi, iç seste ince ve kalın l ünsüzünden önce bazen tam bir benzeşmeye uğrar: kerli ferli> kelli felli, becerleşmek> becelleşmek v.d. Anadolu ağızlarında bu benzeşmeye çok rastlanır: gelirlef> gelille, toparlak> topallak, türlü> tüllü v.d. İç sesinde r ünsüzü bulunan yabancı kelimelerin bazen l’li örnekleri de kullanılır: güreş/güleş, merhem/ melhem, servi/selvi v.d. Ana Türkçede iç seste görülen r ünsüzünün sonraki dönemlerde bazı lehçelerde düştüğü görülür: berkr> pek, ermek> irmek> imek, v.d. Anadolu ağızlarında r sesi çoğu zaman düşer; düşerken de önceki ünlüyü genellikle uzatır: bakıyö (bakıyor), insannâ (insanlar), vâ (var) v.d. Anadolu ağızlarında bazen iç ses ğ’nin r olduğu görülür: bağdaşa bardaş v.b.
Türk lehçelerinde r ünsüzüyle ilgili birtakım ses değişmelerinin üstünde önemle durmak gerekir. Balkan ve rumeli türk lehçelerinin bazılarında (msl. Adakale Türkçesi) son sesteki r, y olur: bakar> bakiy, gelir> geliy, olur> oliy v.b. Tarançı lehçesinde hece veya kelime sonundaki r çoğunluk düşer: koşuk (kursak), yüt (yurt), kâga (karga) v.d. Altaycada da r sesi genel olarak önseste bulunmaz; fakat birkaç kelimede önsese geçtiği görülür: rak (uzak) [<ırak], rıs (kut, uğur) [ırıs v.d. Kırgızcada r ile başlayan yabancı kelimeler, bir ön türemeyle karşılanır: ıras (rast), ıramalı (rahmetli), ıran (renk) v.b. Türkçe ile Çuvaşça arasında ünsüz değişmelerinde z>r büyük bir önem taşır: her (kız), herle (kızıl), tıhır (dokuz) [tokuz], ser (yüz), kındır (gündüz, güneş) [
Kırgızca: ediz (yüksek yer) >adır, bilezik^ bilerik, sarar-> sazar- v.b. Türkmence: yazmaz> yazmar, bazısı> barizi v.b. Karagas ve Koybalca: erak (uzak), bora (boz) v.b. Bu durumda, Çuvaşçayı türk lehçeleri grubundan ayırma eğiliminde olan görüşlerin gerçekliği tartışma konusudur. Çuvaşçada, Ana Türkçedeki d(>d>y>z) sesi, r olarak geçer: ura (ayak) [ —R ek. Ortaç eki; fiil köklerine gelerek, bazen geçici (yürür [ayak], oturur [adam] v.b.), bazen de kalıcı isimler yapar (okur, düşünür, gelir, yatır v.b.). [M] —R—ek. 1. Bir ismin taşıdığı niteliğe sahip olma anlamı veren fiil yapma eki: de-li-r-mek, beli-r-mek «belgü-r-mek) v.b., bugün özellikle, yansımalardan (onomatope) fiil yapmada kullanılmaktadır: an-ı-r-mak; çağ-ı-r-mak; üfü-r-mek v.b. 17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa R-R hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 17 Haziran 2009 RADON i. (fr. k.). Kim. Soy gazlar grubundan sonuncu element. 17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 15 Haziran 2009 PÜSKÜRTEÇ i. (püskürtmek’ten püskürt-eç). Sıvı veya toz halinde olan maddeleri püskürtmeğe yarayan âlet. Eşanl.PÜLVERİZATÖR ve FİKSATÖR. — Büro. Bir resmin üstüne, görüntüyü tespit edecek bir sıvı püskürtmeğe yarayan, ince uzun iki tüpten meydana gelmiş âlet. (Aralarında bir dik açı yapacak şekilde birleştirilmiş iki tüpten birinin ucu tespit sıvısının bulunduğu şişeye batırılır, öbüründen de ağızla hava üflenerek püskürme sağlanır.) 15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜSKÜRTEÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 12 Haziran 2009 PSİ i. Yunan alfabesinin yirmi üçüncü harfi; bir yandan b, p veya ph, öte yandan s’nin karşılaşması sonucu çift dudaksı (p) ve ıslıklı (s) bir ünsüzü gösterir. (Fenike alfabesinde bulunmayan bu tamamlayıcı harf, yunan alfabesine geç dönemlerde girdi.) || Sağ üst köşesine W’) işaret konduğunda 700, sol alta işaret konduğunda (,W) ise 700 000 değerini alan yunan sayı işareti. 12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 11 Haziran 2009 PROUT (William), ingiliz kimyacısı ve hekimi (Horton 1785-Londra 1850). Fizyolojik kimya ve özellikle mide usaresinde bulunan klorhidrik asitle ilgilendi. Daha çok 1815′te ortaya attığı ünlü varsayımıyle tanındı: elementlerin atom ağırlıklarının aşağı yukarı tam sayılar olduğunu görerek bütün kimyasal elementlerin yoğunlaşmış hidrojenden ibaret olduklarını ileri sürdü. Bu varsayım, modern atom kimyasıyle bir ölçüde doğrulanmıştır. (L) 11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROUT (William) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 11 Haziran 2009 PROTOPİNACEAE çoğl. i. Hepsi aynı odun yapısında olan fosil kozalaklılar grubu. (Bu odunların yapısı ve anatomik görünüşü bugün çok değişik cinsler arasında bulunan bitkilerin, özellikle araucaria’larla kozalaklılarınkini andırır. Bunlara ikinci zaman tabaklarında, özellikle jüra ve tebeşir tabakalarında bol rastlanır. Soyu tükenmiş olan bu bitkilerin, türlerin genel evrimi sırasında, bugünkü canlılardan önce yaşadığı sanılmaktadır.) [L] 11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTOPİNACEAE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 11 Haziran 2009 PROTON i. (fr. k.). Nükl. Elektronun yüküne eşit pozitif bir yük taşıyan, hidrojen atomu çekirdeği. Bk. ANSiKL. R—OH + H+ -» R__ O -> H20 + R+.) alkolün eşlenik asidi [karbenyum iyonu] — ANSiKL. Nükl. Bugün kabul edilen teoriye göre proton, bütün atom çekirdeklerinin iki bileşeninden biridir; öbür bileşen ise nötron’dur. Kütlesi, elektron kütlesinin 1 837 katıdır. Hidrojenin iyonlaştırılmasıyle veya nükleer tepkimelerle, hızlandırılmış serbest protonlar elde edilir. Bu protonlar da, çarpma sonucu atom çekirdeklerinin parçalanmasına ve elementlerinin başkalaşmasına yol açar. (L) 11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 11 Haziran 2009 PROTAKTİNYUM i. (fr. protactinium).Kim. Atom numarası 91 olan radyoaktif element (sembolü: Pa). 11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTAKTİNYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 11 Haziran 2009 PROPİYOLİK sıf. (fr. propioligue). Kim. İçinde üç karbon atomu bulunan bazı ase-tilenik bileşikler için kullanılır. 11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROPİYOLİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 11 Haziran 2009 PROPİLİDEN i. (fr. propylidene). Kim. Formülü CH3 — CH2 — CH = olan iki değerli kök; propilden bir hidrojen atomunun çıkarılmasıyle türer. (Formülü CH3—CH2 —CHCI2 olan propiliden klorür, probiyonik aldehidin fosfor pentaklorürle işlenmesinden elde edilir.) [L] 11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROPİLİDEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 11 Haziran 2009 PİRİL i. (fr. pyrryle’den). Kim. Pirol’ün a veya |3 konumundaki karbonlarının bir hidrojen atomu kaybetmesiyle türeyen tek değerli köklerden biri (a veya |3). [L] 11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 11 Haziran 2009 PİRİDİN i. (fr. pyridine). Kim. Formülü C5H5N olan azotlu heterosiklik baz; Andersen tarafından, kemik yağında (Dippel yağı) bulunmuştur. — ANSıKL. Piridin, taşkömür, bataklık kömürü ve şist katranlarında, nikotin ile sinkonin’in ayrışma ürünlerinde bulunur. Taşkömür katranının hafif kısımlarından, sülfürik asit yardımıyle diğer bazlarla birlikte ayrılır. Serbest kalan piridin damıtma yoluyle arıtılır. Piridin, kendine has kuvvetli bir kokusu olan akışkan bir sıvıdır; suda çözünür, 114,5°C’ta kaynar. Yapısı benzenin yapısına benzer, fakat bir CH grubunun yerini bir azot atomu almıştır. Şekil A’daki gibi bir Kekule formülüyle gösterilebilir; ancak, bu formül de Kekule’nin benzen formülü gibi tenkit edilmiştir. Şekil B’deki gibi uzlaşmalı bir formülle de gösterilebilen piridin’in bu formülündeki ir harfi (piridinin baş harfi) ile benzen formülündeki qp harfinin anlamları aynıdır. Bununla beraber, bu yapı, piridinin suda çok fazla çözünmesini pek iyi açıklamaz; çünkü bu yapıya sadece derişik potasyum hidroksit etkiyebilir; bu yüzden polarlaşmış yapıyı kabul etmek daha doğrudur. Piridin, yükseltgen maddeler karşısında benzenden daha dayanıklıdır; buna karşılık, katalitik, hattâ kimyasal yolla (sodyum ve su) benzenden çok daha kolaylıkla hidrojenlenir ve ara ürün vermeden piperidin’t dönüşür. Piridin çekirdeği hemen her zaman (3 konumunda ornatılır (halojenlerin etkisi, nitrolama). Fakat, sodyum amidürün NH2 grubu a konumunda çekirdeğe yerleşir. 11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİDİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 08 Haziran 2009 PRASEODİM i. (yun. prasinos, pırasa yeşili ve fr. didyme, didim fr. praseodyme’den). Kim. Nadir topraklar (lantanitler) grubundan maden. 08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRASEODİM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 08 Haziran 2009 POZİTON i. (fr. positon). Nükl. fiz. Pozitif elektron. 08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZİTON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 07 Haziran 2009 PİRAZİN i. (fr. pyrazine). Kim. Bileşiminde iki azot atomu bulunan C4H4N2 formülündeki heterosiklik bileşik. (Formülü, benzenin formülündeki karşılıklı iki CH grubunun yerine iki azot atomunun geçme- 07 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRAZİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 07 Haziran 2009 PİRAMİT i. (yun. pyramis, ehram’dan fr. pyramide). Mat. «Piramidin tabanı» denilen bir düzlem çokgenle sınırlanan, «yanal yüzler» denilen bütün öbür yüzleri de, bu çokgenin çeşitli kenarlarmı taban olarak alan ve «piramidin tepesi» denilen ortak bir tepe noktasında birleşen üçgenlerden oluşan çokyüzlü: üçgen piramit. (Bk. ANStKL.).Geometrik şekil. Bir düzgün piramidin apotemi, piramidin tepesinden, taban kenarlarından birine indirilen dikme. 07 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRAMİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 06 Haziran 2009 POTASYUM i. (fr. potassium). Kim. Potasyum hidroksit içinde keşfedilen alkali maden. Çok kolay oksitlenen potasyum, ametallerin çoğuyle, özellikle halojenlerle, oksijen ve kükürtle birleşir. Güçlü bir indirgen özelliği taşıdığından, soğukta suyu ayrıştırarak, açığa çıkan hidrojeni tutuşturur; ayrıca birçok oksijenli veya halojenli bileşiğin de ayrışmasına yol açar; öbür madenlerden çoğunu bileşiklerinden açığa çıkarır. Tabiatta çok yaygın olan potasyum, deniz suyunda klorür şeklinde ve birçok maden yatağında (Stassfurt’ta karnalit, Alsace’ta silvinit) çift klorür şeklinde bulunur. Ayrıca bitkisel küllerde de karbonat şeklinde rastlanır. • Potasyum bileşikleri. Potasyum oksijenle brleşerek birçok oksit verir. Potasyum oksit K2O suda çözününce, potasyum hidroksit KOH, potas kostik meydana gelir. Potasyum hidroksit veya potas kostik KOH, 360° C’ta ergiyen, akkor derecede uçucu olan, beyaz bir katıdır; suda ısı açığa çıkararak çözünür ve nem kaparak bozunur. Renkli baz ayıraçlarına, asitlere, tuzlara ve esterlere etki eden güçlü bir bazdır. Çok yakıcıdır, deriyi tahriş eder ve eti parçalar. Genellikle, suda erimiş potasyum klorürün elektroliziyle elde edilir; ancak anotta açığa çıkan klorla birleşerek yeniden klorür haline dönüşmesini önlemek gerekir. Ayrıca, kaynar haldeki sulu potasyum karbonat çözeltisine kireç etki ettirilebilir; böylece elde edilen kireçli potasyum hidroksit saf değildir; alkolde çözündürülerek saflaştınlabilir (alkollü potasyum hidroksit). Potasyum hidroksit laboratuvarlarda, çözünmeyen hidroksitleri çökeltmek ve karbon dioksidi soğurmak için kullanılır; ayrıca, arap sabunu üretiminde ve boyaların temizlenmesinde işe yarar; eskiden eczacılıkta dağlağı olarak kullanılırdı. Potasyum bromür KBr ile potasyum iyodür Kİ, çok çözünen, renksiz kübik billurlar halinde bulunur. Her ikisi de, potasyum karbonatın demir tuzlarına etkimesiyle elde edilir, potasyum iyodür ayrıca vareklerden çıkarılır. Bu tuzlar tıpta vc fotoğrafçılıkta kullanılır. Potasyum sülfür K2S ve potasyum hidrojen sülfür KHS, kükürtlü hidrojenin potasyum hidrokside etkimesiyle meydana gelir. Potasyum sülfür, susuz olduğu zaman havada tutuşur (Gay-Lussac piroforu). Çözeltleri, havada yükseltgenerek sararır ve polisülfürler meydana getirir. Normal sülfürlere kükürt katarak da elde edilebilen bu bileşikler arasında, potasyum pentasülfür K2S5, sunî kükürtlü banyoların hazırlanmasında kullanılır. Potasyum sülfat K2SO4, varek küllerinden ve pancar melaslarının yakılmasıyle elde edilen ham potasyum karbonattan çıkarılır; potasyum klorür üstüne sülfürik asidin etkimesiyle de elde edilebilir. Susuz haldeyken, ortorombik prizmalar şeklinde billurlaşır. Alüminyum sülfatla birleşerek şap meydana getirir. Ziraatta gübre olarak kullanılır. Potasyumun ayrıca bir hidrojen sülfatı veya bisülfatı KHSO4 vardır; bu madde ısıtılınca potasyum pirosülfat K2S2O7 haline dönüşür. Potasyum siyanür KCN. Bk. HİDROSİYANİK. Silis ve potasyum hidroksit karışımlarının ısıtılmasıyle, potasyum metasilikat K2SİO3 gibi çeşitli potasyum silikatlar elde edilir. Bunların sulu çözeltileri, inşaatta kullanılan yumuşak kireçtaşlarını sertleştirmeğe yarar. Potasyum kromat K2CrO4 ve bikromat K2 Cr207 . Bk. KROM. Potasyum permanganat KMnO4. Bk. MANGANEZ. *Potasyum tuzlarının özellikleri. Derişik çözeltiler halinde çökelen sarı renkli potasyum kloroplatinat K2PtCl6, potasyum flüorosilikat K2Sif6, potasyum perklorat ve pikrat dışında, bütün potasyum tuzları suda çözünür. Bir Bunsen bekinin alevine potasyum tuzları tutulunca, alevin rengi mora döner. — Coğ. Potasyum bileşikleri’nin üretimi, İkinci Dünya savaşından önce, başlıca Almanya ve Fransa tarafından sağlanıyordu. Almanya, Stassfurt’taki zengin yataklarından ortalama — Eczc. Potasyum bromür, iyodür, klorat, nitrat, tartarat gibi çok sayıda potasyum tuzu tedavide kullanılır. Potasyum iyonu idrar söktürücUdür. Ayrıca, tuzsuz perhizle birlikte uygulanan bazı idrar söktürme ve hormon tedavilerinde potasyum, klorür şeklinde kullanılır. (L) 06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTASYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 06 Haziran 2009 PORTRE i. (fr. portrait). Bir kimsenin resim, fotoğraf v.b. ile yapılan tasviri: Duvara dayalı yağlı boya ile kadın portresine dalgın dalgın baktı (Kemal Tahir). İtalya’da, mezar heykelciliği daha derin bir gerçekçiliğe yönelirken, Antonella da, Messina, Piero della Francesca, Botticelli, Giovanni Bellini ve madalya üzerine ilk olarak profil yapan (Konstantinos Palaiologos madalyası) Pisanello gibi sanatçlar, derin bir psikolojik kavrayışı dile getiren şaheserler yarattılar. Bunların arasında Portekizli Nuno Goncalves de sayılabilir. — Ed. Eski türk edebiyatında ayrıntılı portrelere pek az rastlanır. Oğuz Kağan Destam’ında, Dede Korkut Kitabı’nda v.b., tabiat varlıklarına benzetmeler yapılarak çok kısa portrelere yer verilmiştir. Dinî edebiyatın en tanınmış türlerinden olan hilye ve siyer gibi eserler Hz. Muhammed’in özellikle dış görünüşünü geniş ölçüde tasvir eder. Kerbelâ olayını anlatan maktel’lerde, din ulularının biyografilerini toplayan tezkirelerde, mekanıbnamelerde çeşitli portreler yer alır. Yusuf ve Züleyha, Hüsrev ü Şirin, Leylâ ve Mecnun, Hüsn ü Aşk v.b. gibi mesnevilerde kahramanların portreleri çeşitli mazmunlar, benzetmeler kullanılarak gerçek dışı çizgilerle tanıtılır. Selâtinname, vakayiname gibi tarihlerde padişah ve devlet büyüklerinin genellikle dış görünüşlerini canlandıran portreler vardır. Divan nesrinde kahramanlar canlandırılırken kişiliklere de değinen işaretler ancak Naima ve Evliya Çelebi’nin eserlerinde görülür. Tanzimat edebiyatından roman türünün gelişmesiyle birlikte dış görünüşler yanında kişilikleri de canlandıran portre yazıları gitgide ustalık kazandı. Namık Kemal, romanları dışında Evrak-ı Perişan adlı eserinde tarihî kişilerin portrelerini de başarıyle canlandırdı. Abdülhak Hâmid, bazı sanatçı ve bilim adamlarıyle tarihî kişilerin manzum portrelerini yazdı. Edebiyatı cedide romanında Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmed Rauf edebî portrelerinde ustalık gösterdi. Tevfik Fikret Aveng-i Tesavir’de bazı şairlerin manzum portrelerini canlandırdı. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halide Edib Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halid Karay, Reşat Nuri Güntekin, Abdülhak Şinasi Hisar, Sait Faik Abasıyanık, Yaşar Kemal, Kemal Tahir v.b. eserlerinde şehir ve köy insanlarına ait çeşitli ve ayrıntılı portrelere yer verdi. Yahya Kemal Beyatlı (Siyasî ve Edebi Portreler), Halit Fahri Ozansoy (Edebiyatçılar Geçiyor), Samet Ağaoğlu (Babamın Arkadaşları), Oktay Akbal (Şair Dostlarım) v.d., sanat ve siyaset adamlarının portrelerini dış görünüşlerle birlikte kişiliklere de eğilerek canlandırdılar. — Nümism. Sikkeler üzerindeki en eski portre, pers satrabı Pisaternes’e aittir (M. ö. 412). Helenistik devirde, sikkelere kral portreleri konulması yaygınlaştı. Bu portreler arkaik devirde olduğu gibi kralın kudretini gösteren birer sembol değildi. Helenistik devir sikkelerindeki portreler kralın gerçek çehresini gösteriyordu. Roma’da ilk defa Sezar’a Roma sınırları içinde para bastırmak ve sikkesi üzerine portresini koydurmak hakkı verildi. Roma’da cumhuriyet devrinde kumandanların olan bu hakkı, imparatorluk devrinde imparatorlar aldı. Böylece, imparatorun, senatonun ve müttefik şehirlerin ayrı ayrı sikkeleri basıldı. İmparator ve senato sikkeleri imparatorun portresini taşıyordu. Şehirler, sikkelerin üzerine imparatorun portresini XV. yy.dan itibaren italyan paraları örnek tutularak gümüş paralarda portreye yeniden yer verildi. Madalyalar üzerine portre yapılmasına 1439′da Pisanella önayak oldu. İslâm sikkelerinde din yasağı yüzünden portre kullanılmadı. Türkiye cumhuriyetinde paraların üzerinde Atatürk’ün portrelerine yer verildi. — Pulculuk. Üzerinde portre bulunan ilk türk pulu, 1914′te basılmış olan, Birinci Londra serisinden 200 kuruşluk puldur. Bu pulda Mehmed V’in portresi vardı. Cumhuriyet devrinde, ilk olarak 1924′te bastırılan Sulh Hatıra serisinde, Atatürk’ün portresine yer verildi. Atatürk’ün çeşitli portreleri daha sonra birçok pul serisinde yer aldı. Ayrıca Namık Kemal, Barbaros Hayreddin Paşa, Farabi, Midhat Paşa, Abdülhak Hâmid Tarhan, Ziya Gökalp, Zübeyde Hanım, Mehmed Akif Ersoy, Mimar Sinan, Fuzuli, Mevlânâ, Kâtip Çelebi, Şinasi, Agâh Efendi, Fatin Gökmen, Alparslan, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Şevket Dağ, Recaizade Mahmud Ekrem, Ahmed Rasim, Mustafa Reşid Paşa, Reşat Nuri Güntekin, Tevfik Fikret, Tamburi Cemil, Ahmed Vefik Paşa, Ömer Seyfeddin, Kemalettin Mimaroğlu, Halid Zıya Uşaklıgil, Yahya Kemal Beyatlı, Halide Edib Adıvar, Abdurrahman Şeref, Naima, Kanunî Sultan Süleyman, Ahmed Midhat Efendi, Turgut Reis, Sokullu Mehmed Paşa, Nedim, Osman Hamdi Bey, Selim Sırrı Tar-can, Ahmed Cevat Paşanın portrelerini taşıyan pullar çıkarıldı. Yabancı devlet başkanlarından İran şehinşahı Ali Rıza, Federal Almanya cumhurbaşkanı Theodor Heuss, Afganistan kralı Muhammed Zahir Şah, Suudî Arabistan kralı Faysal, Fransa cumhurbaşkanı general de Gaulle gibi devlet başkanlarının portreleriyle pullar çıkarıldı. 06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 05 Haziran 2009 PORTAL (Antoine, — baronu), fransız hekimi (Gaillac 1742 – Paris 1832). Montpellier’de hekim oldu (1764), Paris’e giderek kralın oğluna anatomi dersi vermekle görevlendirildi, sonra College’de France’a tıp profesörü oldu (1769). 1777′de, Buffon ona, Jardin des Plantes’taki Anatomi kürsüsünü verdirdi. Bourbon’ların dönüşünde, Louis XVIII’in hekimbaşı oldu, 1820′de Krallık Tıp akademisini kurdu. (L) 05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTAL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 05 Haziran 2009 PORFİROJENİNLER çoğl. i. (fr. porphyrogenines’den). Kim. Porfirinlere altı hidrojen atomunun bağlanmasıyle (ikisi azot atomları üzerine, dördü de pirol çekirdeklerini bağlıyan CH grupları üzerine) meydana gelen maddeler. (L) 05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORFİROJENİNLER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 05 Haziran 2009 PORFİRİN i. (fr. porphyrine). Kim. Porfirindeki sekiz dış hidrojen atomunun sekiz kökle ornatılmasından türeyen heterosiklik bileşiklerin genel adı. 05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORFİRİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 05 Haziran 2009 PORFİN i. (fr. porphine). Kim. Porfirinlerin türediği çok çevrimli karmaşık bileşik. 05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORFİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 04 Haziran 2009 POPESCU-GOPO (Ion), rumen sahneye koyucusu (Bükreş 1923). Karton filimlerde avrupalı yapımcıların en önemli temsilcilerinden biri olarak tanındı (Kısa Hikaye, 1957; Yedi Sanat, 1958; Homo Sapiens, 1960; Alo, Alo, 1962; Anatomi, 1967), sonra uzun metrajlı hayalî filimlere yöneldi: Bir Bomba Aşırdılar (1961), Aya Doğru Adımlar (1964), Harap-Alb Olsaydım (1965), Faust XX (1967). [L] 04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPESCU-GOPO(Ion) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 03 Haziran 2009 POLONYUM i. (Marie Curie’nin doğduğu ülke, Polonya’dan fr. polonium). Kim. Pierre ve Marie Curie tarafından pekblend içinde keşfedilen (1898) ilk radyoaktif element; pekblend’de radyumla birlikte bulunur. 03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 01 Haziran 2009 POLİATOMİK sıf. (fr. polyatomique). Kim. Eşanl. ÇOK atomlu. 01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİATOMİK,POLİAZOİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 30 Mayıs 2009 POLARMA i. (ing. polar’dan). Opt. Yayılma doğrultularının çevresindeki ışık titreşimlerinin yönüyle ilgili ışık olaylarını belirtmeğe yarayan terim. || Polarma açısı, polarmanın tam olması için gerekli gelme açısı. || Polarma düzlemi, polarılmış ışıkta ışık titreşimlerinin doğrultusunu belirleyen düzlem. |] Dönmeli magnetik polarma, bir magnetik alanın etkisi altında polarma düzleminin dönmesi. || Optik polarma, bazı şartlarda yansımış veya kırılmış olan ve artık yansımayan veya kırılmayan ışığın uğradığı değişim. — Nükl. Dinamik polarma, çekirdek spinleri üzerinde deneyler yapma imkânı veren metot; bu metotta, çekirdek spinleri elektron spinleriyle etkileştirilerek magnetik bir alana yöneltilir. Bk.ANSİKL. Basit kırılma, ışığı kısmen polarır. Bir ışm paralelyüzlü bir camlama dizisinden geçtikten sonra bir analizleyici üstüne (ayna veya çiftkırıcı prizma) düşürülerek büyük ölçüde söndürülebilir. Polarmayı incelemek için fizikçiler çoğunlukla çiftkırılmaya başvurur ve özellikle Nicol veya Foucault prizmalarını kullanırlar. Bugün genellikle ince bir tabakaya katılmış (polaroit filim) dikroik maddelerden de (polarılmış iki ışıktan birini geçirip diğerini soğuran) yararlanılır. Renkser (kromatik) polarma denince, bir analizleyenle polarılmış ışıkta gözlenen billûrlu ince lamların aldığı ilgi çekici renkler anlaşılır. Arago bu olayları, bir polarlayan ve çiftkırıcı analizleyen arasına, eksenine dik yontulmuş bir kuvarsı koyarak görülen dönel polarma ile birlikte keşfetti. Biot ise şu kanunları ortaya koydu: «polarma düzleminin dönmesi billurun kalınlığıyle orantılı olarak değişir; dönme bazen sağa, bazen sola doğru olur.» O günden bu güne, kuvars gibi döndürme gücü olan birçok katı, sıvı veya gaz madde bulunmuştur; bu maddelerin döndürme gücü, polarimetre ve sakarimetrelerle ölçülür. • Dairesel polarma. Dairesel olarak polarılmış bir ışığın özelliği, sabit modüllü fakat yayılma doğrultusu çevresinde düzgün bir hareketle dönen bir titreşim vektörüdür (elektrik alanı). Bu ışık, doğrusal bir polarıcı ve bir çeyrek dalga lamıyle meydana getirilebilir (ve söndürülebilir). Tabiî ışığın özelliklerini açıklamak için Fresnel, bu ışıkta, ışık ışınına dik olan titreşimlerin, doğrultusu sürekli olarak değişen bir düzlem içinde meydana geldiğini farzediyordu. Bir polarıcının etkisi, titreşimleri belirli bir düzlemde yönlendirmektir. Kabul edilegelen tanımlamaya göre polarma düzlemi, ışını polarmış olan billurun ana kesit düzlemidir. Maxwell teorisinde bu düzlem, elektromagnetik dalgadaki elektrik titreşimlerinin düzlemine diktir. • Dönmeli magnetik polarma. Faraday, güçlü bir elektromıknatısın kolları arasına yerleştirilen saydam bir cismin, geçici olarak döndürme gücü kazandığını keşfetmişti. Verdet bu olayın kanununu açıkladı: «Polarılmış homogen bir ışık ışınında dönme, magnetik alanda aşılan kalınlığa, ışık ışınının doğrultusu ile kuvvet çizgilerinin yaptığı açının kosinüsüne ve cismin cinsine bağlı bir katsayıya (Verdet sabiti) göre değişir.» — Nükl. Bir atom çekirdeğinin spini varsa magnetik momenti de vardır; fakat bu momentin M değeri her zaman çok küçüktür. Atom çok zayıf bir H magnetik alanında bulunuyorsa, MH çarpımına eşit olan bağıl etkileşme enerjisi çok küçüktür, normal sıcaklıktaki ısısal çalkalanma enerjisinden de sonsuz derecede küçük olur. Dolayısıyle, Boltzmann kanununa göre magnetik momentin ve spinin yönelecekleri çeşitli doğrultular hemen hemen aynı ihtimal dahilindedir; yani bütün çekirdeklerin magnetik momentlerinin bileşkesi uygulamada sıfırdır ve gene uygulamada nükleer magnetizma gözlenemez. Isıyle gevşeme daima, elektron ve çekirdek spinlerini ilk durumlarına getirmek eğilimindedir; fakat elektronik rezonansın etkisi sürekliyse dinamik bir denge kurulur; bu dengede çekirdek spinlerinin büyük bir kısmı yönlenmiş veya polarılmıştır. Dinamik polarma, zayıf bir magnetik alanda nükleer magnetik rezonansın gözlenmesine imkân verir ve çift rezonanslı deneyler dizisinden biridir. Sanayide dinamik polarma, zayıf magnetik alanların (Yer magnetik alanı) hassasiyetle ölçülmesine yarayan magnetometrelerin yapımında kullanılır. (L) 30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLARMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 30 Mayıs 2009 POLAR sıf. (ing. k.). Kim. Uzaktan yaptığı etki bir elektrik dipolünün etkisine benzeyen molekül için kullanılır. 30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLAR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 30 Mayıs 2009 POEY Y ALOY (Felipe), kübalı tabiat bilgini (Havana 1799-ay.y. 1891). 1820′de Madrid Üniversitesi Hukuk fakültesinden mezun oldu. Fakat hukukçuluğu bırakarak, tabiat tarihi çalışmalarına yöneldi. 1827′de Paris’te SociSte” Entomologique’in kurulmasında rol oynadı. 1833′te Küba’ya dönerek küba favnası üstüne çalışmalarda bulundu. 1842′de Havana üniversitesinin Karşılaştırmalı Anatomi ve Zooloji kürsüsünde profesör oldu. 1863′te Botanik, Mineraloji ve Jeoloji kürsüsüne geçti. 1873′ten itibaren felsefe ve edebiyat profesörü oldu. 30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POEY Y ALOY (Felipe) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 29 Mayıs 2009 PİL i. (fr. pile). Elektr. Kimyasal bir tepkime sırasında açığa çıkan enerjiyi, doğrudan doğruya elektrik enerjisine dönüştüren sistem. (Bk. ANSiKL.) Gazlı pil. Bk. GAZ. + Pilli sıf. Pili olan, pille çalışan: Ben önde, Nezir arkada, çamurlu yoldan, yağmur yiye yiye elimdeki pilli fenerin ışığında yürüyoruz (R.H. Karay). Pilli radyo. (LM) 29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 28 Mayıs 2009 PHRACTOLEMUS i. Nijer deltasında yaşayan ve pek çok anatomik özellik taşıyan kemikli balık. (Ağzı hortum gibi uzayabilir, ağzının üzerinde küçük bıyıklar bulunur; solunum delikleri de çok dardır.) [L] 28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHRACTOLEMUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 27 Mayıs 2009 PFANNENSTİEL (Hermann Johannes), alman jinekologu (Berlin 1862-Kiel 1909). önce Giessen, sonra Kiel üniversitesine profesör oldu. Bir ameliyat sırasında mikrop kaparak öldü. Dölyatağı ve yumurtalık urları üstünde çalıştı, ovariektomi’yi geliştirdi. Laparatomi ameliyatına ilişkin bir usul buldu (Pfannestiel usulü kesme). [m] 27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PFANNENSTİEL (Hermann Johannes) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 27 Mayıs 2009 PİCK (Ludwig), anatomi patolojisi uzmanı (Landsberg 1868-01. 1935). Daha çok Berlin’de çalışmalarda bulundu. Niemann Pick hastalığı denen bir hastalık üzerine yaptığı incelemelerle ün kazandı. (M) 27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCK (Ludwig) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 27 Mayıs 2009 PEYREFİTTE (Alain), fransız siyaset adamı (Najac 1925). Belçika Ortak Pazar ve Euratom konferansında fransız delegasyonu üyesi (1955-1957), 1958′de Dışişleri bakanlığında danışman oldu. Avrupa Parlamento heyetinde Fransa temsilciliği (1959-1962), Birleşmiş Milletlerde delegelik (1959-1960) yaptı. 1962′de devlet bakanı, 1962-1966 arasında istihbarat bakanı, daha sonra bilimsel araştırmalarla atom ve uzay meseleleriyle görevli bakan (1966-1967) ve millî eğitim bakanı oldu. 1965′ten beri Provins belediye başkanıdır. (L) 27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEYREFİTTE (Alain) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 27 Mayıs 2009 PEYER (Hans Conrad), isviçreli anatomi bilgini (Schaffhausen 1653 – ay.y. 1712). Schaffhausen’da dersler verdi. Bağırsak bezlerini buldu. (L) 27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEYER (Hans Conrad),Peyer plakaları, hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 27 Mayıs 2009 PETTY (sir William), ingiliz hekimi ve iktisatçısı (Romsey, Hampshire 1623-Londra 1687). Oxford üniversitesinde anatomi profesörüydü; Irlanda’daki ingiliz askerî birliklerinin hekimi (1652) oldu. Değerli bir istatistikçiydi; önce Cromwell’in sonra Charles II’nin danışmanlığına getirildi. 1654-1655 Arasında İrlanda’da elkonulan toprakların dağıtımı konusunda büyük bir soruşturma yaptı ve bu toprakları yeni bir kadastro temeline göre düzenledi. Merkantilistlere karşı bir çeşit ticaret hürriyetini savundu ve fiyatların, üretimin gerektirdiği emekle belirlendiğini ortaya koydu. Royal society’nin ilk üyelerinden biriydi. (L) 27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETTY (sir William) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 26 Mayıs 2009 Petrol-lş sendikası, petrol, kimya, azot ve atom iş kollarında çalışan işçileri bünyesinde toplayan ve merkezi istanbul’da bulunan, Türk-iş’e bağlı işçi sendikası (kuruluşu 1950). Başlangıçta sendikanın adı istanbul Akaryakıt İşçileri sendikası’ydı, şubelerin artması ve sayılarının 13′ü bulması üzerine bu adı aldı. Sendika 1970′e kadar 157 toplu sözleşme yaptı ve bu sözleşmelerden 18 000 işçi yararlandı. (M) 26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Petrol-lş sendikası hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 26 Mayıs 2009 PHLEA i. Yaprak gibi çok yassı gövdeli böcek; kurumuş yaprağa benzer; Brezilya’da yaşar. (Heteroptera takımının pentatomidae familyasından.) [L] 26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHLEA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 26 Mayıs 2009 PHILOKSENOS, yunanlı dithyrambos şairi (Kythera M.Ö. 435-Efes 380). Sicilya tiranı Eski Dionysios tarafından çağırılan şair, az sonra tiranın gözünden düştü, Latomeion denilen eski taş ocaklarına attırıldı. Syrakusai’nin açık hapishanesi olarak kullanılan Latomeion’dan kaçmayı başaran Philoksenos Güney italya’da Taras’a yerleşti. Sonradan yazdığı Kyklops adlı eserinde tiran’la alay ederek ondan öcünü aldı. Suidas Philoksenos’a «Şairler Lûgati»nde 24 dithyrambos mal eder. (L) 26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHILOKSENOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 21 Mayıs 2009 PERRİN (Jean), fransız fizikçisi (Lille 1870-New York 1942). ficole Normale Su-perieure’de okudu (1891) ve agreje yaptı; 1898′de Paris Fen fakültesinde fiziko-kimya dersleri verdi. 1910′da aynı fakültede profesör oldu. Katot ışınları üzerindeki çalışmalara 1895 yılında başladı; ünlü bir deneyi ile, bu ışınların, negatif elektrik yüklü cisimciklerin yörüngelerinden meydana geldiğini gösterdi. Sonra bu buluşun sonuçlarını X ışınlarına uyguladı; Avogadro sayısını belirlemek için emülsiyonlar, Brown hareketi, ince lamlar üzerinde incelemeler yaptı ve atomun varlığını gösteren kesin deliller verdi. 1901′de atomu ilk defa küçük bir güneş sistemi şeklinde yorumladı. Birinci Dünya savaşında istihkâm subayı olarak orduya katıldı ve sesle yer tespiti konusuyle ilgilenerek çeşitli akustik cihazlar tasarladı. Daha sonra, özellikle ışığın kimyasal tepki-melerdeki etkisi ve flüorışı olaylarını inceleyerek yeniden bilimsel çalışmalarına başladı. Deneyci olduğu kadar teorici de olan Perrin, 1920′de, hidrojenin helyum haline dönüşmesiyle maddenin uğradığı enerji kaybının güneş ışımasını açıklamakta yararlı olacağını ispatladı. Fransız Bilimsel Araştırma merkezinin ve bilimin halka inmesini sağlamak için Palais de la Decauverte’in kurulmasına büyük katkıda bulundu. 1936 Eylülünde LĞon Blum kabinesinde bilimsel araştırma müsteşarlığına getirildi. 1940′ta A. B.D.’ye gitti ve Ne w York’ta Fransız üniversitesinin müdürlüğünü aldı. Eserleri içinde şunları sayabiliriz: tez çalışması olan Rayons Cathodiques et Rayons Roentgen (Katot Işınları ve Röntgen Işınları) [1897], Osmose et Parois Semipermeables (Geçişme ve Yarı Geçirimli Çeperler) [1900], Les Principes (tikeler) [1901], Les Atomes (Atomlar) [1921], Les Elements de la Physique (Fiziğin Elemanları) [1930], Grains de Matieres et de la Lumiere (Maddenin ve Işığın Tanecikleri) [1935]. (Nobel fizik ödülü, 1926.) [L] 21 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERRİN (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 21 Mayıs 2009 PERRİN (Francis), fransız fizikçisi (Paris 1901). Jean Perrin’in oğlu; 1918′de Ecole Normale Superieure’e girdi. Kimya ve Fizik okulunda asistanlık, Sorbonne’da teorik fizik profesörlüğü yaptı (1933). 1941-1944 Yılları arasında New York’ta Columbla üniversitesinde misafir profesör oldu; 1944′te Cezayir danışma meclisine delege seçildi. 1946′da College de France’ın atom ve molekül fiziği profösörlüğüne getirildi; 1951′de atom enerjisi yüksek komiseri oldu. Fiziko-kimya alanındaki ilk çalışmalarını eriyiklerin flüorışısı, makro moleküllü ortamlarda ışığın yayınımı üzerinde yaptı. Ayrıca ışımanın maddeleştirilmesini inceledikten sonra nükleer fiziğe yöneldi. 1939′-da F. Joliot Curie ve arkadaşları ile işbirliği yaparak, zincirleme nükleer tepkimelerin gerçekleştirilebileceğini ve bundan enerji elde edilebileceğini teorik olarak ortaya koyarak gerekli kritik boyutları hesapladı. (X.) 21 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERRİN (Francis), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 20 Mayıs 2009 PEROKSOASİT i. (fr. peroxoacide). Kim. Bir oksoasitteki oksijen atomunun yerine —O—O— grubunun geçmesiyle türeyen asit. (Msl. peroksonitrik asit HNOı.) [L] 20 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEROKSOASİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 20 Mayıs 2009 PEROKSIDAZ i. (fr. peroxydase). Biyokim. Oksidaz grubundan enzim. — ANSiKL. Peroksidaz’lar peroksitlerden oksijen alarak başka maddelere veren katalizörlerdir; peroksidazla birarada bulunan peroksit bir atom oksijenini serbest bırakır, bu oksijen oksitlenebilen başka bir maddeye gider tutunur. Hemoglobin bir peroksidazdır. Peroksidazlar akyuvarlarda (miyeloperoksidaz), taze sütte ve özellikle bitkiler âleminde de bulunur. (L) 20 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEROKSIDAZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 14 Mayıs 2009 PEREY (Marguerite), fransız kadın fizikçi (Villemomble 1909). Paris’teki Radyum enstitüsünde Marie Curie’nin özel laborantıydı (1929), 1940′ta Bilimsel araştırmalar millî merkezinde çalışmağa başladı. 1949′dan beri Strasbourg Fen fakültesinde nükleer kimya profesörüdür. Çeşitli tabiî ve suni radyoaktif maddelerin fiziksel, kimyasal ve biyolojik özellikleri üstüne araştırmalar yaptı. 1939′da, 87 atom numaralı kimyasal element olan fransiyum’u buldu. Marguerite Perey, Bilimler akademisine seçilen (1962) ilk kadındır. (L) 14 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEREY (Marguerite) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 12 Mayıs 2009 PENTİCTON, Kanada’da (İngiliz Kolombiyası) şehir, Okanagan gölünün güneyinde; 12 000 nüf. Tarım merkezi (meyve). [L] PENTITOL veya PENTİT i. (fr. pentitol veya pentite). Kim. Bileşiminde beş alkol fonksiyonu bulunan bileşiklerin genel adı. — ANSiKL. En basit pentitol’lerin formülü CH2OH—(CHOH)s- CH2OH’dır. İzomerlerinin stereokimyasal bir yapısı vardır. Teorik olarak, hepsi bilinen, dört izomerinin bulunduğu kabul edilir. İkisi optik bakımdan etkindir; d- ve l-arabit, diğer ikisi ise optik bakımdan etkisizdir: ksilit ve adonit. Kendilerine tekabül eden pentoz’larm indir-genmesiyle elde edilirler. Yalnız, adonit’e tabiatta (Adonis vernalis bitkisinde) rastlanır. Ramnit, altı karbon atomlu (Ce) bir pentittir. Tatlı olan bu maddeler katı veya şurup kıvamında sıvılardır. (L) PENTİYOFEN i. (fr. penthiobarbitaî). Eczc. Etilmetilbütiltiyobarbitürik asidin kısa adı. Bu asidin sodyum tuzu, yüzde 5′lik çözelti halinde, yaklaşık olarak 1 gr’lık dozlarda, damar içine şırınga edilerek, kısa süreli genel anestezilerde kullanılır. (L) PENTİYOFEN i. (fr. penthiofene). Kim. Piran’la aynı yapıya sahip, kükürtlü heterosiklik bileşik; pirandaki oksijen atomu yerine kükürt atomu geçmiştir. (Formülü CsHeS olan bu bileşik serbest olarak elde edilememiştir, fakat bazı türevleri bilinir.) [Eşanl. T i YAP i HAN.] (L) 12 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENTİCTON, PENTİYOFEN, PENTİYOFEN, PENTITOL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 12 Mayıs 2009 PENTOMIK sıf. (fr. pentomique). Amerikan ordusunda 1956-1961 arasında bir atom savaşında kullanılmak üzere ayrılan tümenlerin teşkilâtına verilen ad. — ANS1KL. Atom faktörünün taktik alanda ortaya çıkması, arazi üzerinde dağılmalarını sağlamak üzere tümenler teşkilâtının hafifletilmesini zorunlu kıldı. 1957′de Amerikan ordusu tarafından kabul edilen pen-tomik tümen bu isteği karşılıyordu. 13 000 Mevcutlu olan (16 000 – 18 000 yerine) bu tümen, geritepmesiz toplar ve 1,5 mm’lik havan toplarıyle donatılmış atom araçları, uçaklar ve helikopterlerle desteklenen sınıf-lararası beş alaydan kuruluydu. Birçok NATO ordusu tarafından kabul edilen bu teşkilâtın yerini 1960′ta tugay tipinde, daha hafif olan taktik bir birlik aldı. (L) PENTE—. Bk. PENT—. 12 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENTOMIK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 11 Mayıs 2009 PENT ATOM A i. Ağaçların yaprakları tize rinde yaşayan böcek, (nemli türleri Pe% t at oma juniperina ve P. rufipes’div, H11 roptera takımından pentatomidae fam:.’. ■ . sının örnek tipi.) [L] PENTATONIK i. (önek penta, beş n toniçue, eksen’den). Müzik. İçinde yarım sesi aralıklar bulunmayan beş dereceli dizi — ANSiKL. Uzakdoğu ve Orta Asya’da kullanılırdı. Türk boylarının Batı’ya akınları arasında, Hunlar ve Kumanların aracılıyla Orta Avrupa’ya kadar yayıldı. Anadöta. halk ezgilerinde, macar ve romen foH müziğinde bugün de izlerine rastlan:-mel sesi la kabul edilecek olursa şöyle I pentatonik .dizi elde edilir: la, do, re m sol I sol, mi, re, do, la. Altaylar, Kazar, ortayları ve Başkırteli gibi türkçe sözler türkü söyleyen boy ve oymaklarda. penta tonik ezgiler çoğunluktadır. (M) 11 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENT ATOM,PENTATONIK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 11 Mayıs 2009 PENTASTATERON i. (yun. k.). Lagos hanedanı zamanında Mısır’da basılan ve : lios Polydeukes tarafından sözü edilen stater değerinde madenî para. On drahmilik altın para anlamında dekadrak idadiyle de bilinir. (l) PENTASTIL i. (fr. pentastyle). Mim. Ce: hesinde beş sütunlu bir dizi bulunan yunar tapınağı. (l) PENTASTOMIDAE çoğl. i. Zool. Yılanlarda, bazı memelilerde ve kuşlarda asabi yaşayan ip gibi ince, silindirimsi gövdd omurgasız hayvanlar grubu. (İki takım 1 ayrılır: cephalobenida ve procephalidz Her iki takımda altmış kadar tür bulur Birçok özelliği bakımından eklembacaklı lara benzeyen bu hayvanların hangi şube bağlanacağı henüz belli değildir.) Efilinguatula. (l) PENTASÜLFÜR i. (fr. pentasulfure). Kimya, Molekülünde beş kükürt atomu bulur: sülfür. (L) ^x Pentateukhos i. Eski Ahit’in ilk beş I tabına, onları Yunancaya çevirenlerin verdikleri ad. Bu beş kitap, Tekvin, G:. Levi kabilesi, Kutsal sayılar ve eski mu s: vî fıkhının tekrarı olan Deuteronomion c (L) PENTATİYONAT i. (fr. pentathionate Kim. Pentatiyonik asidin tuzu. (l) PENTATIYON1K sıf. (fr. pentathioniqm Kim. Bk. t iyonik. 11 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENTASTATERON, PENTASÜLFÜR, PENTATİYONAT, hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 11 Mayıs 2009 PENTADOYİT i. (fr. pintadoite). Miner. Hidratlı tabiî kalsiyum vanadat. (L) PENTAKLORETAN i. (fr. pentachlorethane). Kim. Etanm C2HCI5 formülünde ve 1,7 yoğunluğundaki klorlu türevi; 162°C’ta kaynar. (L) PENTAKLORÜR i. (fr. pentachlorure). Kim. Molekülünde beş klor atomu bulunan klorür: Fosfor pentaklorür PCİs. (L) 11 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENTADOYİT, PENTAKLORETAN, PENTAKLORÜR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 11 Mayıs 2009 PENCERE i. (fars. k.). Binaları aydınlatmağa ve gerektiğinde havalandırmağa yarayan, duvarda bırakılan bir açıta yerleştirilmiş cam ve çerçeveden meydana gelen bütün. Pencere Çeşitleri. (Bk. ANSiKL. inş. bölümü.) \\ Pencere dişi, duvardaki girinti ve çıkıntıları sabit çerçeve (telöre) üzerine taşımasını önlemek için pencerenin üst kirişine ve söve dikmelerine verilen çıkıntı. || Pencere eteği, pencere ile döşemenin arasında kalan kısım. || Pencere kanadı, sabit veya menteşe yardımıyle açılıp kapanan pencere elemanı. || Bileşik pencere, sövelerle ayrılan, yan yana veya üst üste yerleştirilmiş (benzer veya değişik yapıda) birçok sabit ya da hareketli çerçeveden meydana gelen pencere. || Çiçek penceresi, çiçek yetiştirmek ve bahçe zevkini salona getirmek için özel olarak yapılmış pencere. || Çift pencere, pencere boşluğuna arka arkaya yerleştirilmiş iki pencere. |l Düşey eksenli döner pencere, herhangi bir düşey eksen etrafında dönerek açılan bir veya yan yana konmuş birçok çerçevesi bulunan pencere. || Düşey sürme pencere, düşey öteleme hareketiyle açılan bir veya üst üste konmuş birçok çerçeveden meydana gelen pencere. || Katlanır (akordiyon) pencere, düşey dönme ve yatay öteleme hareketiyle bir akordiyon körüğü gibi açılan çok kanatlı pencere. || Madenî pencere, malzemesi alüminyum ve profile demir olan pencere. || Yatay eksenli döner pencere, herhangi bir yatay eksen etrafında dönerek açılan, bir veya üst üste konmuş birçok çerçevesi bulunan pencere. (Bu dönme ekseni, genellikle, çerçevenin ağırlık merkezinden geçen yatay eksenle çakışır.) || Yatay sürme pencere, yatay öteleme hareketiyle açılan bir veya yan yana yerleştirilmiş birçok çerçeveden meydana gelen pencere. — ÇEŞ. DEY. Bakılacak yüze pencere bırakmak. Halk dili. İleride yeniden konuşmak gerekeceği düşüncesiyle bir kimse ile yapılan kavga veya tartışmada, ağır sözler söylememeğe ve elden geldiğince az kırıcı olmağa çalışmak. ||.’[....] ya açılan pencere, [...] hakkında aydınlatıcı bilgi veren, [...] [...] dan aktarılan yeni bir görüş açısı ihtiva eden fikir, eser v.b. yi belirtmek için kullanılır. — ANSİKL. Anatomi. Kulakzarı pencereleri,kulakzarı boşluğunu içkulakla birleştiren ve ince birer zarla örtülü iki deliktir; oval pencere sesleri, kemikçilerden iç dalıza iletir, yuvarlak pencere hava titreşimlerini, kulakzarı boşluğundan salyangoz borusuna geçilir. — inşaat. ve Mimari. Bir pencere’yi meydana getiren başlıca kısımlaı şunlardır: telöre denen ve pencere kanatlarını duvara bağlayan sabit kasa; dayanak veya açıtın alt kısmı; etek veya dayanağm altındaki ince duvar; aynanın arkasında kasanın söve yuvası olan lamba; ve bazı durumlarda şev, yani lambayı duvarın iç yüzüne kadar uzatan kısım. (Bk. ÇERÇEVE.) Pencerenin büyüklüğü ve çerçeve bölmeleri, binanın mimarîsine uygun olarak yapılır, imar yönetmeliği, pencerelerin toplam alanının, o-danın döşeme alanının onda birinden az olmamasını gerekli kılar. Bugün yapılan binalarda büyük ve bol pencere yapılmasına dikkat edilmektedir. Pencere yapımında dikkat edilecek ilk nokta, odanın döşemesiyle pencere arasındaki yüksekliktir. Bu, binanın veya odanın kullanılacağı işe göre değişir. Meselâ, oturma odalarında 78-90 sm, mutfakta 125 sm, bürolarda 100 sm v.b. s Kanatlan duvara bağlayan telöre, çam, meşe, dişbudak gibi ağaçlardan yapılır. Belli ölçülerde lamba açılarak hazır duruma getirilen telöre, duvar boşluğunda bulunan tuğla dişine oturtulur. Boş kalan kenarlar katranlı kâğıtla doldurularak üzeri sıvanır. Bütün telörelerin alt başlıkları su geçirmez şekilde yapılır; sızıntıyı önlemek için telöre önündeki kasaya denizlik denen bir oluk açılır, buraya biriken su, kurşun veya çinko boru geçirilmiş küçük çapta deliklerden dışarı akar. Ahşap duvarlarda telöre yerine, kapılarda olduğu gibi, kasa yapılarak alt başlığı ve üst kısmı çinko ile kapatılır. Yağmur sularının içeri sızmasını önlemek için uç kısmın altına yarım yuvarlak kiniş açılır. Açıta yerleştirilmiş iki pencereden meydana gelen çift pencereler”e soğuk bölgelerde ihtiyaç duyulur; kasaya bağlanışına göre, açılıp kapanma durumları değişiktir. Sürme pencereler ise daha çok büro penceresi olarak kullanılır. Bunlar, makara veya kızak düzeniyle serbest bir kanal içinde hareket ederek yatay veya düşey doğrultuda açılıp kapanırlar. Yatay doğrultuda hareket eden sürme pencereler iki veya üç kanatlı olabilir. Düşey doğrultuda açılıp kapanan sürme pencerelerin bazı tipleri makara ve karşı ağırlık yardımıyle hareket eder ve dengeli olarak her yükseklikte durabilir. Döner pencereler, ekseninin yatay veya düşey oluşuna göre iki gruba ayrılır. Düşey eksenli döner pencereler tek veya iki kanatlı, yatay eksenli döner pencereler tek kanatlı yapılır; kanatlar bir kayıtla ortasından bölünür. Her iki pencerede de kanatlar açılınca, yarısı içeride yarısı dışarıda kalır. Dönme hareketi yanlara takılan millerle sağlanır. Telöresi ve kanatları demir veya alüminyumdan yapılan madenî pencereler büyük iş hanı, otel v.b. gibi binalar için uygundur. Kullanılan lama, köşebent ve demir doğramaların paslanmasını önlemek için yüzeylerine yağlı boya sürülür. Bugün daha çok, hafif olan alüminyum malzeme kullanılır. Madenî pencerelerin de çift, sürme, döner v.b. tipleri yapılabilir. • Türklerde. Türk mimarîsinde pencereler biri düz atkılı, öteki kemerli olmak üzere iki türlü yapılır. Kemerli pencereler daire yaylı veya sivri kemerli olur. Daire yaylı kemer pencereler ancak kubbe kasnaklarında ve bazı küçük pencerelerde kullanılır. Bunlar planın iç düzenine göre gerekli görülen yerlere açılır. Cephelerde simetri meydana getirmemek için gereksiz pencereler açılmaz. Pencerelerin simetrik olmadan ışık ihtiyacına göre açılmaları bazen o cephelere pitoresk bir görünüş verir. Fakat içi, ev gibi odalara bölünmeyen, büyük bir mekân meydana getiren camilerin pencereleri, kemer düzenine uymak gereğinden dolayı genellikle simetrik olarak yapılır. Büyük kagir yapılarda duvarların taşıyıcı gücünü azaltmamak için pencereler destek kemerli kısımlar içine alınır, bunların üzerlerine büyük bir ağırlık bindirilmez; binanın ağırlığı pencere kemeri üzerindeki destek kemerine yüklenir. Osmanlı devrinde içeriye fazla ışık girmesini sağlamak amacıyle binaların bahçe ve avlu taraflarına çok sayıda pencere açıldı. Ancak cami gibi ibadetle ilgili binalarda kışın sıcaklığı, yazın serinliği koruyabilmek için çok pencere açılmasından kaçınıldı. Bu pencerelerin zemine yakın olanları camiyi havalandırmak için açılır kapanır durumda olduğundan kemerli yapılmaz. Daha yük-sektekiler açılmadığından kemerli olur, nakışlı camlarla süslenirdi. Dörtgen biçimli alt pencerelerin geçme ve oymalı alt ke-penklerinin dış taraflarında parmaklıklar vardır. Duvarların kalın oluşu yüzünden nakışlı camların dış tarafında bir boşluk meydana gelir. Bu boşluğun meydana getirdiği gölge, güneşin durumuna göre cephenin mimarîsini değiştireceği için cephenin yüzeyi ile bir seviyede olmak üzere pencereye camlı ikinci bir alçı çerçeve geçirilirdi. Reyzen denilen bu alçı pencerelerin sade camlı olan dıştakilerine dıştık ve nakışlı camlarla süslü olan içtekilerine içlik adı verilir. Pencerelere takılan renkli camlar bina içinde mimarî bir süsleme meydana getirir. 11 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENCERE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 08 Mayıs 2009 Halikarnassos, Bodrum’un antik çağlardaki ismi. Dor Birliği’nin altı üyesinden biri olan Halikarnassos ve yöresinin yerli halkı Lelegler ve Karialılar’dır. Müsgebi ve Çömlekçi’de ortaya çıkan mezarlar ve buluntuları bölgede Miken kültürü ile çağdaş bir yerleşim olduğunu göstermektedir. M.Ö. 6. yüzyılın ilk yarısında Lydia egemenliğinde olan şehir daha sonra Perslerin egemenliği altına girmiştir. Persler kendilerine yakın yerli bir aile olan Halikarnassos’lu Lygdamis ailesini kenti yönetmesi için görevlendirmişlerdir. M.Ö. 387’de Karia satraplığının Mylasa’da oturan Hekatomnos’a geçtiği bilinmektedir. Hekatomnos’un oğlu Maussolos M.Ö. 377’de Karia satrapı olmuş ve merkezi Mylasa’dan Halikarnassos’a taşımıştır. Maussolos öldükten sonra II. Artemisia yönetime gelmiştir. Büyük İskender şehri kuşattığında yönetimde Orontobates vardı. İskender, Alinda Kraliçesi Ada’yı bütün Karia bölgesinin hâkimi yapmıştır. İskender’den sonra II. Ptolemaios’un hâkimiyeti altına giren Halikarnassos Roma döneminde Rodos yönetimine verilmişse de bağımsız kabul edilmiştir. M.Ö. 1. yüzyılda korsanların akınları yüzünden fakirleşen kentin yeniden canlanması Augustus zamanıdır. M.S. 4. yüzyılda Roma eyaletleri düzenlenirken Karia ayrı bir eyalet, Halikarnassos metropolisi Aphrodisias olan bu eyalete bağlı bir şehir olmuştur. Şehir 11. yüzyılda Türklerin eline geçmiş, toprakları içinde kalmıştır. 1402 yılında Rodos Şövalyeleri tarafından ele geçirilen şehrin, eski Dor akropolünün olduğu yerde kale inşa edilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos’u almasına kadar şövalyelerin elinde kalmıştır. Halikarnassos’ta 1857 yılında Newton tarafından bulunarak frizleri Londra’daki British Museum’a taşınan Maussoleion, dünyanın yedi harikasından biri olarak tanımlanmaktadır. Maussoleion, Maussolos için karısı II. Artemisia tarafından yaptırılan bir mezar anıtıdır. Bugün sadece temel izleri ile frizlerinden bir parça kalmıştır. Halikarnassos’taki görülebilen diğer kalıntılar ise; yer yer poligonal ve rektagonal tekniğin kullanıldığı surlar ile Roma Çağı tiyatrosudur. Halikarnas Balıkçısı (d. 17 Nisan 1890, Girit – ö. 13 Ekim 1973, İzmir), asıl adı Cevat Şakir Kabaağaçlı olan, Bodrum’a olan aşkı ile tanınan ünlü Türk roman ve hikâye yazarı. Abdülhamit devri sadrazamlarından Cevat Paşa’nın yeğeni, valilik ve ordu kumandanlığı yapan Şakir Paşa’nın oğludur. İlk öğrenimini Büyükada’da, orta ve liseyi 1907′de Robert Kolej’de tamamladı. Denizci olmak istemesine rağmen ailesinin ısrarı ile İngiltere’ye gitti. Londra ve Oxford Üniversitelerinde Çağdaş Tarih öğrenimi gördü. İstanbul’a dönünce gazete ve dergilerde yazıları çıkmaya başladı. Aile içi bir sorundan ötürü babası Mehmet Şakir Paşa’yı öldürdüğü için yargılandı ve kısa bir süre (3 yıl kadar) hapis yattı. 1925′te kurulan İstiklal Mahkemeleri’ni yeren 13 Nisan 1925 tarihli “Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler” başlıklı öyküsünden ötürü İstanbul İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. Mahkeme başkanı Ali Çetinkaya tarafından idama mahkum edilmek istendiyse de, Kılıç Ali Bey’in önerisiyle kalbentlikle Bodrum’a sürüldü. 3 yıl süren cezası 1924′te sona erdi. Cezasının son yarısını İstanbul’da tamamladıktan sonra, çok sevdiği insanları ve doğal güzellikleriyle kaynaştığı Bodrum’dan uzak kalamadı ve Bodrum’a yeniden dönüp yaklaşık 25 yıl kaldı. Bodrum’un antik çağdaki adı olan Halikarnas’ı mahlas olarak benimsedi. Bodrum’da balıkçılık dahil çeşitli işlerde çalıştı. 1947′de taşındığı İzmir’de yazarlık ve turist rehberliği yaptı. 13 Eylül 1973′te İzmir’de vefat etti. Vasiyeti üzerine Bodrum’a gömüldü. Edebi Hayatı 1926′dan sonra deniz hikâyeleriyle tanındı. Konularını Ege Bölgesi ve Akdeniz Bölgesi kıyı ve açıklarında gelişen, denize bağlı olaylardan çıkardı. İçinde yaşadığı, en küçük ayrıntılarına kadar bildiği hür ve asi denizi, kaderleri denizin elinde olan balıkçıları, dalgıçları, sünger avcılarını ve gemileri zengin bir terim ve mitologya hazinesinden güçlenerek, denize karşı sonsuz bir hayranlıktan gelen şiirli, yer yer aksayan, ama sürükleyip götüren bir anlatımla hikâye ve romana geçirdi. Yazı ve düşünceleriyle Azra Erhat gibi döneminin önemli aydınlarını etkilemiş bir kişi olarak, çeşitli dillerden yüz kadar da kitap çevirmiş olan ve kendi eserlerinin sonraki baskıları yapılagelen Halikarnas Balıkçısı’na Kültür Bakanlığınca 1971 Devlet Kültür Armağanı verilmiştir. Geniş bibliyografyası Yeni Yayınlar dergisinin Ekim 1974 sayısındadır. Bütün Eserleri Bilgi Yayınevi’nce toplanıp yayımlanmaktadır. Cevat Şakir Bodrum’da yaşadığı dönemde arkadaşları ile ilk Mavi Yolculuk fikirini ve uygulamasını gerçekleştirmişlerdir. Bu mavi yolculuklarda yanlarına aldıkları şeyler: Peynir, su, istanköy peksimeti, tütün ve rakı idi. Mavi yolculukta gazete okumaz radyo dinlemezlerdi. Amaç dünyadan kaçmak ve medeniyetten uzak olarak kafayı dinlemektir. Haftalarca denizde kalınır sadece acil ihtiyaçları temin etmek için karaya çıkılırdı. Oysa ki bugün yapılan mavi yolculuklarda her türlü lüks mevcuttur. Bu yolcuklar yazarın edebî eserlerini de büyük oranda etkilemiştir. http://tr.wikipedia.org/wiki/Halikarnas Balıkçısı 08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Halikarnassos hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 07 Mayıs 2009 PEİSİSTRATOS, atinalı tiran (M.ö. 600-527). Hayat hikâyesi efsanelerle karışıktır. Megarahları yendi ve Diakreia veya Diak-ria çoban ve oduncularının meydana getirdiği halkçı dağ partisinin başına geçti. Diktatör olmasından korkan Solon’un muhalefetine rağmen kişisel bir muhafız birliği kurdu. Buna dayanarak 560′ta Akropo-lis’i ve iktidarı ele geçirmeyi başardı. Bir veya iki sürgün devresinin dışında iktidarı elinde tuttu ve siyasî düşmanlarının çokluğuna rağmen bu iktidarı gitgide sağlamlaştırmayı başardı. Solon’un sosyal reformlarını muhafaza etti, soylulardan müsadere edilen sürülmemiş topraklan dağıtarak araziyi parçalara ayırdı, zeytinciliği teşvik etti. Trakya ve Çanakkale’ye (Hellespontos) uzandı, Troas’ta Yenişehir’i (Sigeion) işgal etti ve öteki tiranları destekledi. Düşmanlarının geçimsizliklerinden yararlanmasını bildi ve hattâ evlenme yoiuyîe bir süre için Alkmeon’cularla uzlaştı. Kuvvet kullanarak çeşitli hizipleri ortadan kaldırdı ve Atina, onun uranlığı sırasında ilk vergi sistemi ve altın çağını yaşadı, başkent oldu, vergi sistemi ve sağlam maliyesi sayesinde çeşitli anıtlara (Enneakrunos, Hekatompedon, Olympieion, Eleusis Telesterion’a) kavuştu, ayrıca Peisistratos Homeros devrinin bütün eserlerini biraraya getirerek şehirde ilk genel kütüphaneyi açtı. Peisistratos zamanında bayramlar, şenlikler göz kamaştırıcı bir şekilde yapılırdı. Oğulları (Hippias ve Hip-parkhos) babalarının eserini devam ettiremediler. Peisistratos’un başlattığı kalkınmayı tamamlayan, VI, yy.ın sonunda Kleisthenes oldu. (L) 07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEİSİSTRATOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
2. Ettirgenlik eki olma ve yapma anlatımı taşıyan fiil kök ve gövdelerine gelerek oldurma ve yaptırma anlatımı veren fiiller yapar; bir başka deyişle geçişsiz fiilleri geçişli duruma getirir: piş-mek > piş-i-r-mek; düş-mek > düş-ü-r-mek; yat-mak > yat-ı-r-mak v.b. (M)RADON
— Ansikl. Radon, atom numarası 86, atom ağırlığı Rn=222 olan kimyasal elementtir. 1899′da Rutherford ve Owens, radyoaktif maddelerin ışınımlarla birlikte bir de gaz yaydığını farkettiler. Radyoaktif toryum serisinde bulunduğu için bu gaza toryum emanasyonu veya kısaca emanasyon, daha sonra da toron adı verildi. 1900′de Dorn radyum emanasyonunu, kısa bir süre sonra da Giesel ile Debiern aktinyum emanasyonunu keşfetti; radyum emanasyonuna radon, aktinyum emanasyonuna da aktinon dendi.
Gerçekte bu üç madde de 86 atom numaralı elementtir ve hepsi birbirinin izotopudur; 1923′ten itibaren asıl elemente radon denilmesi kararlaştırıldı. Bu üç izotop arasında, kütle numarası 219 olan aktinon, 3,92 saniyelik bir periyotla alfa ışınları yayarak bozunur ve polonyum 215 verir. Kütle numarası 220 olan toron da, 54,5 saniyelik bir periyotla alfa ışınları yayarak polonyum 216′ya dönüşür. Kütle numarası 222 olan radon ise 3,82 günlük bir periyotla polonyum 218 verir.
Radon, radyum tuzunun su ile işlenmesinden, hidrojen ve oksijenle karışım halinde elde edilir ve boru yardımıyle sıvı hava i-çinden geçirilerek karışımdan ayrılır: —62° C’ta kaynayan radon —190°C’taki sıvı havadan geçerken sıvılaşır ve boru içinde toplanır. Radon, tıpta kanserli dokuların tedavisinde kullanılır; tüp içinde dokulara yerleştirilen radon, yaydığı alfa ışınlarıyle kanserli hücreyi yok eder; meydana gelen polonyum 218, katı olduğu için tüp çeperine yapışarak dokulara yayılmaz. (L)PÜSKÜRTEÇ
— Ted. İlâçlı buhar veya duman püskürtmeğe yarayan aygıt. (Bk. ANSiKL.) | Duman püskürteçi, ilâçlı bir maddeyi çok ince zerrelerden müteşekkil bir duman haline getirebilen püskürteç.
(Bu duman aerosolu andırır, ama onun kadar kalıcı değildir.)
— Zır. âlet. Böcek ve mantar öldürücü sıvı ilâçları püskürtmeğe yarayan araç. (Aracın hortumu ucunda, depodan gelen sıvı ilâcı ince zerreler halinde fışkırtan parçaya büz denir.) Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Ted. Püskürteç’ler’in başlıca iki tipi vardır: oda sıcaklığında çalışanlar, buharla çalışanlar. Birinciler, üst ucu ince bir delik halinde sivriltilmiş ve kıvrılmış bir cam borudan meydana gelir. Alt ucu püskürtülecek sıvının içine batırılan borunun kıvrıntılı yerinde şiddetli bir hava akımı sağlayan yuvarlak bir lastik pompa bulunur.
Hava akımı tüpün dikey kısmmdaki havayı dışarıya atınca burada bir boşluk meydana gelir; yükselen sıvı çok küçük tanecikler halinde tüpün sivri ucundan dağılır. Buharlı püskürteç, küçük bir kazandan gelen su buharını kullanır. Buhar, dibi ilâçlı bir sıvıya batırılmış bir tüpün ince ucunu yalayarak fışkırır. Bu aygıtlar akciğer keseleri veya gırtlak içine kreozot, timol v.b. değiştirici maddeler göndermek, deri (abseler), göz, burun yapmak için kullanılır.
Bir de tozları püskürten püskürteçler vardır; bunlardan lokal olarak antibiyotikleri kullanmak için yararlanılır.
— Zır. âlet. Püskürteçlerin birçok çeşidi vardır: küçük işler için insan sırtında taşınanlar; büyük araziler için yük hayvanı sırtında taşınanlar veya tekerlek üzerine monte edilenler. Birincilerde ilâç deposu sırt küfesi gibi insan sırtına askılarla tutturulur. Sağda’ bir kol, depo içine yerleştirilmiş emme basma tulumbayı çalıştırır, işçi sol eliyle, ilâçlı sıvıyı buhar hâlinde fışkırtması için ucuna bir parça yerleştirilmiş hortumu kullanır.
Diğer püskürteçler bir traktör veya at tarafından çekilir veya taşınır. Depoları daha büyüktür, bir veya birkaç hortumu birden besler. Sıvıyı püskürtecek basıncı, tekerlekle çekilen bir pompa yardımcı bir motor veya traktör sağlar. Böylece birkaç sıra bitki, ağaç veya asma birden ilaçlanabilir. Atomizör püskürteçler ve duman püskürteçleri, sis halinde, çok ince tanecikli bir püskürme meydana getirir. (L)PSİ
— Fiz. Psi (W) fonksiyonu. Eşanl. DALGA FONKSİYONU. Bk. ATOM.
— Zool. Acronycta cinsinden böcek türü. (Üst kanatlarında bulunan psi harfi şeklindeki beyaz benekten dolayı bu ad verilmiştir.) [L]PROUT (William)
PROTOPİNACEAE
PROTON
— Kim. Proton alma, bir molekülün elektron çiftine bir protonun (H +) katılması.
II3N : H+ -» NH4+.
(Meydana gelen maddeye, protonu bağlayan bileşiğin «eşlenik asidi» denir. Bir hidroksilin proton alması, Suyun ayrışmasına yol açabilir:PROTAKTİNYUM
— ANSiKL. Protaktinyum, 1918′de, peş peşe, İngiltere’de Soddy ve Cranston, Almanya’da Hahn ve Lise Meitner tarafından keşfedildi ve 1927′de amerikalı Grosse tarafından elde edildi. En önemli hammaddesi, radyum’un elde edilmesi sırasında ortaya çıkan çözünmez tortulardır. 231 İzotopu, 34 000 yıllık yarılanma süresiyle, bir alfa taneciği ve aktinyum vererek kendi kendine parçalanır. (L)PROPİYOLİK
— ANSİKL. Formülü CH = C — CHO olan propiyolik aldehit veya propinal, 54° C’ta kaynayan göz yaşartıcı bir sıvıdır; sodyum hidroksit etkisiyle asetilen ve sodyum for-miyat halinde ayrışır.
CH = C — CO2H formülündeki propiyolik veya propinoik asit potasyum asit tuzunun asetilendikarboksilik asitle ısıtılmasından meydana gelir. Bu, 144° C’ta ayrışarak kaynayan bir sıvıdır. Su, alkol ve eterde erir. Işık etkisiyle tri-mezik asit halinde polimerleşir. Bütün propiyolik bileşikleri patlayıcı gümüşlü türevler verir. (L)PROPİLİDEN
PROPİLİK Sif. (propylique). Bk. PROPİL alkol.PİRİL
PİRİDİN
Piridin oldukça zayıf bir bazdır, bununla birlikte ptridinyum tuzları denen tuzları verir; ayrıca birçok karmaşık meydana getirir.

— Eczc. 4-5 gr’lık dozlarda, bir kap içine dökülen piridin, astım krizlerine karşı inhalasyon şeklinde kullanılır. Etkisi her zaman aynı değildir ve çok çabuk alışkanlık yaratır. (L)PRASEODİM
— ANSiKL. Praseodim, atom numarası 59, atom ağırlığı Pr=140, 92 olan kimyasal elementtir. 1885′te, basit bir cisim sanılan didim’in bir praseodim ile neodim karışımı olduğunu ispatlayan Auer von Welsbach tarafından, neodim ile aynı zamanda keşfedildi. Muthmann tarafından element halinde elde edilen praseodim, soluk sarı renkte bir katıdır, 940°C’ta ergir; tuzlan, çözelti halindeyken yeşil renktedir, adını da buradan almıştır. (L)POZİTON
— ANSiKL. Poziton’ün kütlesi elektronun kütlesine eşittir, fakat pozitif bir elektrik yükü taşır; bu yükün mutlak değeri elek-tronunkiyle aynıdır. 1930′da ingiliz Dirac tarafından varlığı anlaşılan bu taneciği 1932′de amerikalı Anderson kozmik ışınlarda keşfetti. Pozitonlar atomlarda serbest halde bulunmaz ve ortalama hayat süreleri çok kısadır; bu yüzden gözlemleri çok seyrek yapılabilir. Bir foton’un maddeleşmesiyle meydana gelir, maddenin enerjiye dönüşmesiyle de yok olurlar.
Bk. MADDELEŞME. (L)PİRAZİN
PİRAMİT
Bir piramidin taban ayrıtı, taban çokgeninin kenarlarından herhangi biri.
Bir piramidin yüksekliği, tepeden taban düzlemine indirilen dikme.
Düzgün piramit, tabanı düzgün bir çokgen olan ve yüksekliğinin ayağı taban çokgeninin merkezinde bulunan piramit.
Düzgün kesik piramit, bir düzgün piramitten elde edilen, paralel tabanlı kesik piramit.
Kesik piramit, piramidin tabanı ile bütün yanal ayrıtları kesen bir düzlemin meydana getirdiği kesit arasında kalan piramit parçası.
Paralel tabanlı kesik piramit, tabanı ve kesiti birbirine paralel olan kesik piramit. (Bu durumda kesite, «kesik piramidin küçük tabanı» denir.)
Yanal ayrıt, piramidin tepesini, taban çokgeninin köşelerinden birine birleştiren doğru parçalarından herhangi biri.
— Anat. Birçok anatomik elemana verilen ad.
Piramit hücre, beyin kabuğunun bazı tabakalarında bulunan sinir hücresi tipi.
Piramit kemik, bilek kemiklerinin birinci dizisinin üçüncü kemiği.
Piramit sinir demetleri, beyin kabuğunun hareket bölgesinden gelen sinir telleri kümesi.
Karın piramit kası, karındaki büyük doğru kasın bir dalı; çatı kemiğinden göbekaltma kadar uzar.
Kulak zarı piramidi, kulak da-vulcuğunun küçük çıkıntısı; içinde üzengi kası bulunur.
Lalouette piramidi, tiroit bezi kıstağının üst kenarının meydana getirdiği uzantı; her zaman bulunmayabilir.
Malpighi ve Ferrecin piramitleri, böbrek özekdokusunun kesitinde görülen üçgen şeklindeki bölge.
ön pramit, soğaniliğin ön yüzünde, orta çizginin uzunlamasına iki tarafında bulunan çok belirgin kabarıklık, (ön piramitler, beyin kabuğundan omurgaya giden hareket yolundan meydana gelir; piramit yolu adı bundan gelir.)
Uyluk piramit kası, kuyruk sokumu kemiğinin dış kısmından büyük trokanterin iç yüzüne eğrilemesine uzanan kas.
— Demogr. Yaş piramidi. Bk. YAŞ.
— Meyve. Piramit şekli, bazı meyve ağaçlarına (armut, elma) verilen şekil. Bk. AN-
S1KL.
— Patol. Piramit sendromu, piramit demetlerinin hastalandığını gösteren sinir sendromu.
— Spor. insan piramidi, birçok akrobatın, hepsinin ağırlığını taşıyan bir veya birkaç kişinin omuzları üzerine çıkarak bir piramit şeklinde birbiri üzerinde yükselmeleri.
— Tar. Mısır piramitleri. Bk. EHRAMLAR.
— ANSIKL. Mat. Tabanları ve yükseklikleri eşit olan iki piramit birbirine eşittir; herhangi bir piramidin hacmi, taban alanıyle yüksekliği çarpımının üçte birine eşittir. Bir düzgün piramidin yanal alanı, taban çevresiyle apoteminin çarpımının yarısına eşittir. Paralel tabanlı bir kesik piramidin V hacmi, bu kesik piramidin h yüksekliğini ortak yükseklik olarak kabul eden ve biri B büyük tabanını, öbürü b küçük tabanını, üçüncüsü de bu tabanların ^Bb o-rantılı ortasını taban olarak alan üç piramidin hacimleri toplamına eşittir:
h _ V = — (B + fc + V Bb). 3 (Matematik Formüller Eksik ve Yanlış olabilir)
Düzgün bir kesik piramitte bütün yanal yüzler, birbirine eşit ikizkenar yamuklardır ve bunlardan birinin yüksekliği «kesik piramidin apotemi»dir. Düzgün bir kesik piramidin yanal alanı, taban çevrelerinin toplamanın yarısı ile apoteminin çarpımına eşittir.
— Meyve. Piramit şekli, ağaçlara budama yoluyle verilir; bunun için ağacın gövdesi dikine yükselen bir eksen halinde tutulur; bundan çıkan yan dallar en alttakiler en uzun olmak üzere kat kat ve düzgün bir şekilde budanır. Böylece ağaç piramit şeklini alır. Bk. BUDAMA. (L)POTASYUM
— Toksikoloji. Potasyum zehirlenmesi, fazla miktarda potasyum tuzu alınması sonucunda meydana gelen zehirlenme olaylarının tümü (mide ve bağırsak bozuklukları, kalp atışının yavaşlaması, alkaloz olayları).
— ANSİKL. Kim. Potasyum, atom numarası 19, atom ağırlığı K = 39,1 (kalyum) olan kimyasal elementtir. 1807′de Davy tarafından, potasyum hidroksidin elektroliziyle keşfedildi. Yumuşak ve dövülgen bir madendir; yeni kesilmiş yüzeyleri gümüş parlaklığındadır, fakat daha sonra havada oksitlenerek kararır. Yoğunluğu 0,86′dır, 63°C’ta erir, 757°C’ta kaynar. Havanın etkisinden korumak için vazelin yağı veya gazyağı içinde saklanır.
Erimiş potasyum hidroksidin elektrolizi veya potasyum karbonatın kömürle indirgenmesinden az miktarda potasyum elde edilir. Potasyum bazen indirgen olarak kullanılır; fakat, tepkimeleri daha az şiddetli ve maliyeti daha ucuz olduğu için genellikle sodyum tercih edilir.
Potasyum klorür KC1, susuz haldeyken, 768° C’ta ergiyen renksiz küpler şeklinde billurlaşır. Tuzlu bataklıkların billûrlaşma sularından, varek küllerinden, Stassfurt maden yataklarındaki karnalit’ten KC1, Mg-CI2, 6H2O veya Mulhouse madenlerindeki silvinit’ten KC1, NaCl çıkarılır. Karnalit ve silvinitteki potasyum tuzu, ayrımsal çözündürmeyle açığa çıkarılır. Bu klorür, öbür potasyum bileşiklerinden çoğunun hazırlanmasında kullanılır.
Potasyum hipoklorit KCIO ve potasyum klorat KClO3. Bk. KLOR.
Potasyum nitrat KNO3 Bk. GüHERÇiLE.
Potasyum karbonat K2CO3 ve potasyum bikarbonat KHCO3. Potasyumun iki çeşit karbonatı vardır: potasyum karbonat K2CO3, akkor derecede ayrışmadan ergiyen, suda ve alkali çözeltilerde çözünen, susuz beyaz bir katıdır; potasyum bioksalatın kavrulmasıyle saf olarak elde edilir; asit karbonat da denen potasyum bikarbonat KHCO3, karbon dioksidin potasyum karbonata etkimesiyle elde edilen renksiz billûrsu bir katıdır. Piyasada satılan potasyum karbonatlar veya potaslar saf değildir ve çeşitli kaynaklardan çıkarılır: odun küllerinin yıkanması ve meydana gelen derişik çözeltinin buharlaştırılmasıyle elde edilen tortunun kavrulmasından; pancar melaslarının yakılmasıyle elde edilen ham ürünün ve imbik kalıntısının işlenmesinden v.b. Potasyum karbonat ayrıca, sodyum karbonat gibi, Leblanc usulüyle de elde edilebilir: potasyum sülfatın kömür ve kireç taşıyle birlikte kavrulmasından. Potasyum karbonat, potasyum nitrat ile potasyum hidroksitin üretiminde, kristal ve optik camların yapımında, kloratların, demir II siyanür ve silikatların üretiminde kulanılır.
Potasyum demir II siyanür K4 Fe (C N)6 ve potasyum demir III siyanür K3 Fe (CN)6.
Bk. DEMİR bileşikleri.
Potasyum sülfosiyanat veya tiyosiyanat KCNS, potasyum karbonat ile kükürtün demir II siyanüre etkimesiyle elde edilir; demir III tuzlarının ayıracıdır ve bu tuzları kırmızıya boyar.
2 milyon ton çıkarırdı; Fransa, Alsace’ın güneyinde 0,5 milyon ton üretiyordu. Böylece bu iki ülke, dünya üretiminin onda dokuzunu sağlıyordu. Savaştan sonra durum tamamıyle değişti. New Mexico ve Texas’taki yatakları işleten A.B. D., 2 milyon tonu aşan üretimiyle birinci sırayı aldı; üretim gücü azalan Batı Almanya ise A.B.D.’yi yakından takip etmeğe başladı; Doğu Almanya da 600 000 tonu aşan üretimiyle Fransa’nın üretimine yaklaştı. Dünya pazarlarında Polonya ve ispanya’nın adı duyulmağa başlandı. S.S.C.B. ise belki de dünyanın en zengin yatağı olan Kama yataklarını işletir. 1960 ile 1965 yılları arasında dünya üretimi 9 Mt’dan 14 Mt’a yükseldi. Üretim özellikle A.B.D. ve Batı Almanya (herbiri 3 Mt’a yakın), S.S.C. B. ve Fransa (her biri 2 Mt’dan fazla), Kanada (1965′te 1,3 Mt) tarafından sağlanır. Esterhazy yataklarının işletilmesiyle Kanada’nın üretimi hızla artmaktadır.PORTRE
— Ed. İnsanların görünüşlerini ve kişiliklerini tanıtan yazı türü.
— ANSiKL. G. santl. Mısırlı heykeltıraşlar Eski İmparatorluk’tan itibaren portre alanında hayranlık uyandıran bir ustalığa erişmişlerdi (Ankhaf’ın büstü, Boston). Firavun Amenofis IV’ün portreleri özellikle nesnelliğiyle dikkati çeker. Sümer sanatında da aynı özellikler görülür (Gudea’nın baş resimleri). Yunanistan’da ise, tersine, kişi portreleri çok yavaş ortaya çıktı ve başlangıçta yalnız mezar heykelciliğinde görüldü. Kişiye tapma eğiliminin ağır bastığı İskender devrinde, kişisel portreler büyük önem kazandı. Bu devirden ve Iskender’in yerine geçen diadokhos’lardan kalan para resimlerinde (Makedonya, Bergama, Bithynia, Pontos, Suriye ve Mısır krallarının portreleri; Baktriana kralı Eukratides’in madalyonundaki portresi) kahramanlık havası ağır basar. Portreler Roma’da Etrüsklerin etkisiyle özellikle Etruria’da elverişli bir ortam buldu ve roma gerçekçiliğinin temel taşlarından biri oldu. Bu gerçekçilik, Cumhuriyet ve daha sonra İmparatorluk devirlerinde yüksek mevki sahibi veya halktan kişilerin sayısız heykellerinde, büstlerde ve paralarda kendini gösterdi (Cato, Caecilius Jucundus, Sezar, Pompeius, Augustus ve diğer imparatorlarla bunların aileleri). İmparatorluğun uzak eyaletlerinde portre özellikle Palmyra’da (mezarlarda) ve Mısır’da (Fayyum’daki geniş anlatım gücüne sahip renkli portrelerde) görüldü.
Konstantinos devrinde, resmî portreler tek kişinin resmi olma özelliğini kaybetti. Bizans sanatı bu tasvirlerden, hükümdarlarla çevrelerinin şatafatını gösteren, incelik dolu çeşitlemeler meydana getirdi. Portre Batı’da uzun süre ortaya çıkmadı, mezar heykelciliğiyle eski çağlarda da bilinen balmumu kalıp çıkarma usulü, portrenin Batı’da da zamanla yaygınlaşmasına yol açtı. Saint – Denis’de Philippe II’nin mezar heykeli ve Maineville’de kral Saint Louis’nin heykeli, kişisel özellik taşıyan ilk eserler sayılır. XIV. yy.da eserle modeli arasında yüz benzerliği sağlandı: Jean II’nin (Louvre) portresi ve Charles V’in tasvirleri (Louvre’daki baş heykeli, Saint-Denis’deki yatık mezar heykeli, yine Louvre müzesindeki Narbonne mihrap örtüsü) bunu açıkça gösterir. Ayrıca, Charles V’in çocuklarının (Berry dükü, Anjou dükü, Philippe II, Bourgogne dükü) tasvirlerinde de aynı özellik göze çarpar. İtalya’da (Siena) Simone Martini (1328′e doğr.), kumandan Guıdorıccio da Fogliano’nun atlı heykelini, 1407′de de İacopo Della Quercia, İllria del Carretto’nun (Lucca) güzelliğiyle ünlü yatık mezar heykelini yaptı. Verona’daki Scaligero’ların mezarları Gattamelata’ya ve Bartolomeo Colleoni’nin heykellerine örnek oldu. XV. yy.da batı sanatında portrenin yaygınlaştığı ve büyük önem kazandığı görülür. Van Eyck (Niccolo Albergati, Viyana; Piskopos Van der Paele, Brugge), Van der Weyden (Meltadusa d’Este, New York), Memling (Marta Moreel, Brugge) veya Van Wassenhove (Juste de Gand) gibi flaman sanatçıları eserlerinde şaşmaz bir gerçekçiliğe ve anatomik bir kesinliğe ulaştılar. Fransız portre sanatı Jean Fouquet (Charles VII ve Juvenal’ des Ursins’in portreleri) ve Moulins Ustası (Bourbon’ların portreleri) gibi ünlü sanatçılar yetiştirdi.
XVI. yy.da portre batı sanatının en çok ilgi gören kollarından biri oldu. Raffaello, Vinci, Tiziano, Lotto, Brenzino, Veronese, Tintoretto İtalya’da, DUrer, Cranach ve Holbein Almanya’da,
El Greco İspanya’da, resimlerini yaktıkları modelleri ölümsüz bir üne kavuşturdular. Fransa’da Clouet’lerin ve onların etkisinde kalanların yaptığı «kara kalem» portreler özel bir ilgi gördü. XVII. yy.ın portre sanatçıları kibarların inceliğini (Beaubrun’ler, Mignard) veya toplumsal ayrıntıları canlandırmağa (Rigaud) yönelmedikleri zaman, psikolojik gerçeğe önem verdiler (Philippe de Champaigne, François De Troy, Claude Lefebvre, Nanteuil, Le Brun). Van Dyck, Terborch ve Rubens, Rembrandt ve Frans Hals, Velasquez, gravürcülerden Mellau, Ausran veya Edelinck, büst ve mezar heykeli yapanlardan Sarazin, Girardon, Coysevox ve Anguier’ler modellerinin kişisel özelliklerine büyük önem verdiler. Bunu izleyen dönemde yeni bir teknik olarak ortaya çıkan pastel, insan yüzündeki geçici ifadeleri canlandırmayı sağladı. Vivien, Latour, Perroneau, Rosal-ba Carriera ve daha sonra Ducreux ve Boze bu alanda Un kazandılar, öte yandan Fransızlardan Largilliere, Aved, Tocque, Natier, Greuze, Drouais, Mme Vigee-Lebrun, italyan Galgario, ingiliz Hogarth, Reynolds, Gainsborough, Romney, Lawrence, Raeburn gibi sanatçılar portre sanatında yağlıboya kullandılar. Heykelcilikte ise Lemoyne, Pigalle, Pajou, Falconet ve Houdon’un büstleri sayılabilir. Modellerine kimi zaman hain bir gözle, kimi zaman da derin bir sevgiyle bakmayı bilen Goya, çağdaş portre sanatına öncülük etti. XIX. yy.da fransız portre sanatı fizik ve manevî gerçekleri canlandıran şaheserler yarattı: David, Prud’hon, Gerard, Gros, Delacroix, Ingres, Chasseriau; Courbet. İzlenimciler ışığın yanardönerliğini cildin yüzeyine aktarmağa çalışarak portreyi manzara resmine yaklaştırmayı denediler (Renoir). Degas, kendisinden sonra Cezanne’ın da yaptığı gibi, kişiyi daha yalın anlatım imkânlarıyle canlandırmağa çalıştı. Van Gogh, sıcak renklerle dolu birkaç portre bıraktı. Kübistler art arda gelen düzeylerle insan yüzünü canlandırmağa çalıştılar (Picasso, Juan Gris, Gleizes). Bu sırada Helleu ve Boldini gibi kibar çevre ressamları aşırı özentili bir anlatımı benimsemişlerdi. Heykel dalında Dalou, Carpeaux, Rodin. Bourdelle Despiau, Wlerck, Gimond ve Belmondo’yu saymak gerekir.
koymak zorunda değillerdi; ancak, imparatora saygı için koyarlardı. İmparatorluk devrinde hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun portresi, arka yüzünde de onun yapmış olduğu işler; kalkındırdığı ülkeleri, gezmiş olduğu yerleri anlatan tasvirler bulunur. Bazı sikkelerde de saray mensubu veya ilerigelenlerin portreleri vardı. Bizanslılarda hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun veya ailesinin portresi, arka yüzde ise çoğunluk dinî tasvir veya yazılar vardı. Sasanî sikkelerinde de portreler görülür. Ortaçağda madenî paralarda portre kullanılmadı.
• Türklerde. Turfan, Hotan, Haço gibi Uygur şehirlerinde yapılan kazılarda bulunan fresklerde Buddha’nın ve hükümdarların portrelerine rastlanır. Hoça’da bulunan uygur yazmalarında da portreler vardır. Selçuklularda Nakkaşı Rum diye anılan Aynüddevle, Mevlânâ’nın portrelerini yaptı. Osmanlılarda Mehmed II’nin İtalya’dan getirttiği Gentile Bellini, Mate di Pasti, Constanza da Ferrara, hükümdarın çeşitli portrelerini yaptılar. Bu dönemde italya’da Mastori Pavli’nin yanında çalışan Nakkaş Sinan Bey, Mehmed II’yi gül koklarken gösteren portreyi yaptı. Süleyman I devrinde Nigârî, bir portresinde Barbaros’un yaşlılık dönemini canlandırdı. Nakkaş Hasan’ın Eğri Fetthnamesi’nde Mehmed III’ün zaferden sonra düşman kumandanının kabul edişini gösteren minyatürü, portre niteliği taşır. Bu eserde Nakkaş Hasan’ın kendisini ve eserin yazarıyle hattatım gösteren minyatürler de portre niteliğindedir. XVIII. yy.da Levnî, Ahmed III’ü Damat İbrahim Paşa ile birlikte gösteren portreyi yaptı. XVIII. yy.dan itibaren osmanlı sultanlarının portrelerini toplu olarak gösteren albümler hazırlandı. XIX. yy.da batı resminin izlerini taşıyan portreler yapıldı. Bunlardan birinde Selim III, Koca Yusuf Paşa ile birlikte gösterilir. Batı etkisindeki türk resminde portreler önemli bir yer tutar. Bu eserler arasında Şeker Ahmed Paşanın yaptığı Abdülaziz portresi, Osman Hamdi Beyin Osmanlı devletindeki mahallî yaşayışı ve türk-islâm dünyasını yansıtan portreleri, Şehit Hasan Rıza’nın Tül Şapkalı Kadın portresi dikkati çeker. İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Avni Lifij gibi sanatçılar portre ressamı olarak tanındı. Cumhuriyet devrinde Ali Avni Çelebi, Zeki Kocamemi, Refik Epikman, Cevat Dereli, Hamit Görele, Turgut Zaim, Ercüment Kalmık, Nurullah Berk, Zeki Faik İzer, Abidin Dino, Cemal Tollu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Halil Dikmen, Eşref Üren, Sabri Berkel, Nuri İyem, Avni Arbaş, Ferruh Başağa v.d. portre türünde eserler verdiler. (ML)PORTAL
PORFİROJENİNLER
PORFİRİN
— ANSîKL. Kim. Porfirindi çok kararlı bileşiklerdir; madenî tuzlan (magnezyum, demir, bakır), klorofil, hemoglobin gibi tabiî pigmentlerin protit olmayan kısımlarını meydana getirir. Karmaşık görünüşlerine rağmen, birçok tabiî porfirin sentetik olarak elde edilmiştir.
— Biyokim. Hemoglobin’in prostetik grubu, demirini kaybederse bir porfirin olur. (Bir porfirinle iki değerli bir demirin birleşmesinden doğan cisim bir «hem»’dir. Porfirinler solunum olaylarında önemli bir rol oynar. Ayrıca, bu cisimlerin metabolizmasında bir bozukluk olduğu zaman hasta sidiğinde de porfirin bulunabilir. Bk. PORFIRîA. (L)PORFİN
— ANSİKL. Porjin, ancak alt yapısı belirtilebilen mezomer bir molekülüdür. Ortadaki iki hidrojen atomunun ve çoklu bağların yerleri belli değildir. (Bk. MEZOMERLiK.) Şekilden (265. sayfada) anlaşılacağı gibi poirfin birbirine dört CH grubuyle bağlanan dört pirol çekirdeğinden meydana gelir ve bir çevrimsel polipirilmeten meydana getirir. (L)POPESCU-GOPO(Ion)
POLONYUM
— ANSİKL. Polonyum, atom numarası 84, atom ağırlığı Po = 210 olan kimyasal elementtir. Kimyasal bakımdan etkisi bizmut ve tellür’ün etkisine benzer. Yaklaşık olarak 140 günlük bir devir içinde alfa tanecikleri yayarak, kararlı kurşun haline dönüşen radyoaktif bir madendir. (L)POLİATOMİK,POLİAZOİK
POLİAZOİK i. ve sıf. (fr. polyazoique). Kim. Bileşiminde birçok azo grubu bulunan bileşik. (L)POLARMA
— Telekom. Dalgaların polarma düzlemi, Hertz dalgalarının elektrik ve magnetik bileşenlerinin bulunduğu düzlem. Bu düzlem genellikle dalgaların yayılma doğrultusuna diktir.)
— ANSiKL. Opt. Doğrudan doğruya bir kaynaktan gelen (meselâ Güneş veya bir alev) ışığa «tabiî ışık» denir. Bu ışık bir ayna üzerinde yansıtılır ve gelme açısı değiştirilmeden ayna döndürülürse, bütün açıklık açılarında ışığın şiddetinde bir değişme olmaz. Fakat yansıma ve kırılmadan sonra tabiî ışık polarma’ya uğrar ve elde ettiği yeni özelliklere polarma olayları denir. Yansımayle polarmayı meydana getirmek için en çok kullanılan cihaz Biot âletidir; bu âlet, madenî bir borunun iki ucuna yerleştirilen isli camdan iki ayna (polarıcı ve analizleyici) şeklindedir. İkinci ayna, borunun eksenine göre eğimi sabit kalmak şaıtıyle döndürülürse, yansıyan ışının şiddetinin, bir dönme süresi içinde iki maksimum ve iki minimumdan geçerek değiştiği görülür. Tam sönme olması için. gelen ışın, «Brewster gelme açısı» denen bir açı altında birinci ayna üzerine düşmelidir. Polarıcının ve analizleyicinin polarma düzlemleri arasında bir s açısı bulunduğu zaman, çıkan ışının şiddeti l’e cos25 oranında küçülür (Malus kanunu). Polarma açısının tanjantı, maddenin kırılma indisine eşittir (Brewster kanunu).
Polarma olaylarına çok sık rastlanır: mavi göğün ışığı, suyun, camın yansıttığı ışık polarılmıştır ve bazı şartlarda polarıcı gözlükler kullanılarak yansıma azaltılabilir.
Fakat bazı olaylarda bu duruma bir çare bulunabilir; bunun için, ele alman örnekte, elektron kaynaklı ve incelenen çekirdek spinleriyle önemli etkileşmeleri olan başka atomların bulunması şarttır. Elektron spinlerin durumu elektronik rezonansla değiştirilir ve mevcut etkileşme sayesinde, çekirdek spinlerinin durumunda da bir değişme meydana gelir.POLAR
— ANSiKL. Kim. Bir molekül, artı yüklü bir çekirdek çevresinde bu çekirdeğin etkisiyle dolanan eksi yüklerden oluşmuş atomlardan meydana gelir; bu yüklerin dağılımı, artı yükler merkezinin eksi yükler merkeziyle çakışmasını sağlayabilecek bir simetride olursa, bu moleküle polar olmayan molekül denir. Soy gazların, hidrojenin, azotun molekülü bu türdendir. Aksi halde moleküle polar denir (su ve diğer birçok madde); bu durumda molekülün iki kutuplu bir elektrik momenti vardır. Bu moment toplam artı yükün yük merkezleri arasındaki mesafeyle çarpımına eşittir. Polarlaşma iyon halindeki bileşiklerde çok fazladır; meselâ NaCl billuru Na ve Cl iyonlarının birleşmesinden meydana gelir; NaCl bütününde mutlak değer bakımından elektronunkine eşit iki yük birbirinden 2,8 X 10-8 sm mesafede bulunur; iki kutuplu elektrik momenti de 13,50 X 10-8 C.G.S.’dir (13,5 Debye birimi). Bu değerler genellikle polar moleküllerde daha küçüktür; bununla birlikte maddenin özelliklerinde, elektrik sabiti ve iyonlaşma gücü gibi önemli bir rol oynar. (L)POEY Y ALOY (Felipe)
Başlıca eseri 10 ciltlik Catalogo Rozonado de los Peces Cubanos’tur (Küba’daki Balıkların Karşılaştırmalı Katalogu). Resimlerinin çoğunu kendi çizdiği bu kitapta 800 kadar balık tasvir etti. (M)PİL
Güneş pili, güneş ışınlarını alarak elektrik akımı üreten, silisyumlu fotodiyot bataryası. (Yapma uydularda enerji kaynağı olarak kullanılır.) [Bk. ANSiKL.]
Kuru pil, elektroliti durgun olan pil.
ölçek pil, elektromotor kuvveti ölçmeğe yarayan pil: Weston ölçek pili.
Termoeelektrik pil, değişik cinsten iki . iletkenin, uçları ikişer ikişer birbirine değecek şekilde birleştirilmesiyle meydana gelen sistem; iletkenlerin değme noktalarında, sıcaklık farkına bağlı olarak bir elektromotor kuvvet meydana gelir.
Volta pili, bir sıvıya veya ayrı ayrı sıvılara batırılmış iki elektrottan meydana gelen ve bir elektromotor kuvvet üreten sistem. (Volta pili, bugünkü elektrik pillerinin kaynağıdır.)
Yakıtlı pil, bir yakıtın yanmasından doğan kimyasal enerjiyi doğrudan doğruya elektrik enerjisine dönüştüren cihaz. Bk. ANSİKL.
— Kim. Hidroelektrik piller teorisi. Bk. REDOKS.
— Nükl. Atom pili veya nükleer reaktör, atom fisyonundan yararlanan enerji kaynağı. (Bk. ANSiKL.)
Yenileyici pil, uranyum 235 (veya plütonyum) tüketiminden doğan açığın, uranyum 238′deki nötronların yakalanma siyle oluşan plütonyumla dengelendiği özel atom pili. (Yenileyici piller, yakıt bakımından büyük bir tasarruf sağladığı için çok ilgi çekicidir. Yakıt yenilenmesinde, toryum yoluyle uranyum 233 oluşumundan da yararlanılır.)

— ANSiKL. Elektr. Bir hidroelektrik pil, aralarında bakışımsız (iki elektrodu ayrı) bir voltametre bulunan bir iletkenler zincirinden meydana gelir. İlk pili Volta yapmıştır (1800); bu pil, hafif asitli su emdirilmiş çuha veya karton rondelalarla birbirinden yalıtılan, yuvarlak bakır ve çinko levhalar dizisinden meydana gelmişti. Son bakır levha son çinko levhaya bağlandığında madenî telden akım geçiyordu. Bu pilin sakıncalarını (asitli suyun sızarak kısa devre yapması) gidermek için Cruikshank, asitli su dolu bir çanak içine yatırılmış bir pilden meydana gelen çanaklı pil’i yaptı. 1826′da Becquerel, akım verildiği zaman bu pillerin elektromotor kuvvetinde meydana gelen azalmayı, dokunma yerlerindeki bir değişikliğe, özellikle pozitif elektrot üzerinde elektroliz sonucu hidrojen kabarcıkları birikmesine bağlayarak açıkladı. Elektrotlardaki bu kutuplaşmayı azaltmak için, hidrojen birikintilerini dağıtacak oksitleyiciler katmak gerekir. Bunun için, sıvı (kromik asit, potasyum bikromat, nitrik asit) ve katı (kurşun dioksit veya manganez dioksit) kutuplaşma önleyici maddeler katılmış piller yapıldı. Poggendorff 1842′de potasyum bikromath pil’i tasarladı; bu pil, sırasıyle Grenct, Ducretet ve Trouve tarafından geliştirildi. Bikromath pilin klasik tipi şöyle yapılmıştı: pozitif kutup vazifesi gören karni kömüründen iki levha, negatif kutup vazifesi gören bir çinko lamanın iki yanına yerleştirilmişti; üçü birden, potasyum bikromatm asit çözeltisi içine daldırılıyordu. Madenî levha çözeltiye daldırılır daldırılmaz, şu tepkimeler sonucu akım meydana geliyordu: bir potasyum ve krom çift sülfatı oluşurken, tepkimede açığa çıkan oksijen hidrojenle birleşerek kutuplaşmayı önler. Elektromotor kuvveti 2 V olan bu pillerin debisi oldukça yüksektir. Bunsen pili’nde (1842), kutuplaşma önleyici olarak nitrik asit kullanılır. Kutuplaşma önleyicisi bir tek katı maddeden meydana gelen piller arasında en kullanışlısı Leclanche pili’dir (1868); amonyum klorür eriyiği içine daldırılan bir çinko çubuk negatif kutup görevi yapar; ortada gözenekli bir kap veya bezden bir torba bulunur; bunun içine karni kömüründen bir çubuk (pozitif kutup) konup etrafına basınçla manganez dioksit doldurulur; elektromotor kuvveti 1,5 V olan bu pil, düşük şiddette akım üretir. Zil, telefon gibi kesik akımlı işlerde kullanılan bu pil Fery tarafından geliştirilmiştir. Fery pili’nde, bir çinko levhadan meydana gelen negatif elektrot kabın dibine yatay olarak konur; pozitif elektrot, katalizör görevi yapan gözenekli kömürden yapılmıştır; elektrolit yine amonyum klorür çözeltisidir; sıvının üst kısmında eriyen havanın oksijeni, kutuplaşma önleyici rolü oynar. Aynı ilkeyle, soğurucu (odun talaşı) veya jelatinli bir maddeyle elektroliti durgun hale getirilen ve cep fenerlerinde kullanılan kuru pirler yapılır. Ayrıca, iki sivili kutuplaşmayan piller gerçekleştirilmiştir; bu pillerde elektrotlar iki ayrı madenden yapılmıştır ve her biri yapıldığı maden tuzunun eriyiği içine daldırılır. Bu tür pillerden ilki 1836′da ortaya çıkan Daniell pili’din çinko sülfat; eriyiği bulunan bir kaba bir çinko çubuğu (negatif kutup) batırılır; bu kap içine konan gözenekli bir başka kapta doymuş bakır sülfat eriyiğine batırılmış bakır bir silindir (pozitif kutup) vardır. Bu pil, 1,08 V’luk bir elektromotor kuvvet verir. Derişmeli (yoğunlaşmalı) piller de kutuplaşmayan pillerdendir; her iki elektrot da aynı madenden yapılır ve her biri bu maden tuzunun farklı derişiklikte eriyiklerine batırılır. Elektromotor kuvvet, eriyiklerin derişiklik derecesine bağlıdır; pil akım verirken daha az derişik eriyikte bulunan elektrot (negatif kutup) erir; pozitif kutbu meydana getiren öbür elektrotun kütlesi, içinde bulunduğu daha derişik eriyik zararına artar; böylece her iki eriyiğin derişiklik derecesi eşit hale gelir. Gazlı piller’de (Grove, Gaugain, Zeuger) [Bk. GAZ, ANSiKL. Teknol bölümü.] elektrotlara gaz emdirilmiş ve bu elektrotlar basınçlı bir gaz içine yerleştirilmiştir. Eriyiklerin pH’ı derişmeli pillerden türeyen pillerle ölçülebilir (bunların elektrotları hidrojen içine konmuş platin levhalardan meydana gelir; iki levha, H+iyonu bakımından farklı derişiklikte iki eriyiğe batırılır). Bir pilin, elektromotor kuvvet, direnç gibi sabitleri geleneksel metotlarla ölçülebilir. Karşı koyma metodunda, Daniell pili, Lamiter Clark pili, JVeston pili gibi kutuplaşmayan ölçek pillere başvurulur; Weston pilinde, sodyum malgaması (negatif kutup), kadmiyum sülfat ve elektromotor kuvveti 2ü°C’ta 1,01830 V olan civa sülfat (pozitif kutup) bulunur.

• Piller teorisi. Helmholtz tersinir piller için termodinamik bir teori tasarladı; bu teori, pil içinde meydana gelen enerji alışverişine dayanır. Pillerin elektromotor kuvvetinin, her elektrodun içinde bulunduğu eriyikle dokunma yüzeyinde, elektrottan eriyiğe ve eriyikten elektroda iyonların geçmesine dayandığı kabul edilerek, iyon teorileri kurmak (Nernst) mümkün olmuştur. Elektromotor kuvvetleri düşük (1 V seviyesinde) ve dirençleri fazla (1 ohm seviyesinde) olduğu için, piller zayıf güçte üreteçlerdir; pilleri seri veya paralel bağlayarak bataryalar yapılabilir. Verdikleri enerji çok pahalıdır (bir dinamonun enerjisinden en az yirmi kat daha pahalı). En büyük avantajları taşınabilir olmalarıdır. Piller, telefonda, telgrafta, zillerde ve cep lambalarında kullanılır; bunların yerine çoğu zaman akümülatörler tercih edilir. Ayrıca, elektroliz olayları meydana gelmeyen bazı üreteçlere de «pil» denir: termoelektrik piller, fotoelektrik piller gibi. Yakıtlı p/Z’lerde, elektroliz olayındaki dönüşümün tersi meydana gelir. Bu piller, hareketli parçaları olmayan, verimi yüksek, sessiz ve bir bütün halinde üreteçlerdir. Çoğunda yakıt olarak hidrojen kullanılır; fakat hidrokarbonlarla, metanol, amonyak ve metollerle çalışan çeşitli örnekler de vardır. Ancak bu pillerin yapımında daima güçlüklerle karşılaşılır.
— Güneş pillerinin çalışma ilkesi, transistörlerin ilkesine benzer. Bu piller, yarı iletken cisimlerin monokristallerinden meydana gelir. Meselâ, iki bölgeye ayrılmış bir silisyum levha kullanılabilir: bu bölgelerden biri ışık alır ve yabancı madde olarak bor taşır, yani P tipindendir; N tipinden olan ikinci bölgede ise yabancı madde olarak fosfor atomları vardır; P bölgesine gelen fotonlar silisyum atomlarına çarparak elektronları koparır; bu elektronlar, bütün yerleri tutulmuş olan N bölgesine giremez ve P tabakasında kalarak boşlukları doldurur. Bu olayın sonucu olarak, iki bölge arasında 0,56 V’luk bir potansiyel farkı şeklinde ortaya çıkan bir elektron dengesizliği meydana gelir. N bölgesine madenî bir levha, P bölgesine bir halka yapıştırılarak bu potansiyel farkı toplanır. Bu şekilde düzenlenen güneş pillerinin verimi, yüzde 15 gibi yüksek bir seviyeye ulaşır, fakat maliyet fiyatlarının yüksekliği yüzünden henüz kullanmağa elverişli değildir.
— Nükleer. Atom pili. Bir uranyum veya plütonyum çekirdeğinin fisyonu sırasında büyük miktarda enerji açığa çıkar. Ayrıca yeni fisyonlara yol açabilecek birçok nötron yayılır. Böylece zincirleme bir tepkime doğar. Bu tepkime kontrol edilebilecek kadar ağır gelişirse bir atom pili elde edilir. eneda serbest kalan enerji ısı şeklinde açığa çıkar ve bir akışkanın (gaz, sıvı veya ergimiş maden) dolaşımıyle ısı pilden alınır. Pillerin çok değişik tipleri vardır. Meselâ bazı pillerde nötronlar, yavaşlatıldıktan sonra (ağır su veya grafitle), bazılarında da hızını kaybetmeden kullanılır. Fisyona uğrayan madde, tabiî uranyum, plütonyum veya tabiî uranyumdan daha iyi özellikleri olan uranyum 233 ve uranyum 235 gibi izotoplar olabilir. Meselâ bir uranyum 235 çekirdeğinin fisyonu sırasında ortalama 2,5 nötron yayılır. Bunlar hızlı nötronlardır ve bir kısmı yeni fisyonlara yol açar. Fakat genellikle bunların sayısı (büyük tedbirlerle saf uranyum 235′-in kullanılması dışında) çok düşüktür. Bu yüzden, uranyumun fisyonunun etkin süresini uzatmak için, nötronları yavaşlatma yollan aranır; bu amaçla uranyum, hafif çekirdekli bir ortam (su, ağır su, berilyum, grafit) içinde yayılır. Yavaşlatma sırasında nötronlar, pil malzemesinde, özellikle uranyum 238 içinde yakalanarak kaybolur. Nötronların bir kısmı da pilin dışına çıkar. Bu yüzden, zincirleme tepkimeyi meydana getirmek için bir nötronu korumak güçleşir. Bu koruma için şu şartlar gereklidir:
1. nötronların pil dışına kaçışını azaltan ve «kritik hacim» denilen minimum bir hacim;
2. fazla miktarda nötron soğuran bazı elementlerden (bor, hafniyum v.b.) temizlenmiş ve «nükleer saflık» denilen çok yüksek saflık derecesine getirilmiş malzemeler;
3. uranyum ve yavaşlatıcının en uygun şekilde yerleştirilmesi;
4. pili saran ve kaçacak nötronların bir kısmının çarparak geri dönmesini sağlayan, genellikle grafitten yapılmış bir reflektör. Bu şartlar, tabiî uranyum yerine 235 izotopu veya plütonyumla zenginleştirilmiş uranyum kullanılırsa daha basitleşir; çünkü bu durumda nötron fazlalığı ve reaktiflik daha büyüktür. Pil, içine konan ve nötronları soğuran bir maddeyle kontrol edilir. Bu alanda en çok kullanılan madde kadmiyumdur. Bu kontrol, fisyonda nötronların bir kısmının belli bir gecikmeyle (gecikmeli nötronlar) yayılmasına bağlıdır. Geciken nötronların sayısı, bütün fisyon nötronlarının yüzde birinden azdır; fakat reaktiflik yeterince zayıfsa, nötronların 1 dakikaya ulaşan gecikmelerinin kadmiyum kontrol çubuğunun yer değiştirmesiyle küçük reaktiflik değişimini dengeleyebilmesi için bu sayı yeterlidir.
• Atom pillerinin kullanılması. İlk atom pilleri, plütonyum üretmek için yapılmıştı. Plütonyum, uranyum 238′den bir nötron alarak meydana gelir. Bu madde ile atom bombası yapılabilir ve zaten ilk defa bu alanda kullanılmıştır. Plütonyum ayrıca, büyük bir reaktiflik taşıyan ve ikincil pil denilen yeni pillerin yapımında kullanılabilir; fakat kısa bir süre sonra pillerin kullanma alanları genişlemiştir. Radyoaktif izotopların hazırlanması. Tıpta, biyolojide v.b. kullanılan bu maddeler, genellikle kararlı bir elementi pil içinde belli bir süre ışımaya tutarak elde edilir. Meselâ kobalt 60, kütle numarası 59 olan klasik madenî kobaltı ışımaya tutarak üretilir. Işımadan faydalanma. Pil, özellikle nötron bakımından çok yoğun bir ışıma kaynağıdır; bunlardan, fizik, teknoloji, biyoloji deneylerinde yararlanılır. Meselâ fizikte yavaşlatılmış nötron*lar, katıların magnetik yapısını incelemekte kullanılır, öbür deneyler, yoğun ışımaya tutulan malzemenin tepkisini incelemek amacını güder. Gerçekten birçok madde bu ışımanın etkisiyle önemli dönüşümlere uğrayan fiziksel ve mekanik özellikler taşır. Bu olayın incelenmesi, daha güçlü pillerin yapımı bakımından önemlidir. Biyolojide, ışımaların yol açabileceği değşinimler incelenir; fakat pillerin temel uygulama alanı enerji üretimidir. 1939′da birkaç fizikçinin dikkatini çeken bu üretim şekli, ancak 1954′ten sonra gerçekleşmiştir. Bu enerji, gerek bir atom motorunun, gerek elektrik üreten sabit bir tesisin çalıştırılmasında kullanılır. Bir atom santralının çalışma ilkesi basittir: bir akışkan (gaz, sıvı, ergimiş maden) fisyonla yüksek bir sıcaklığa ulaşmış uranyum içinde dolaştırılır. Bu şekilde ısınan akışkan, ısı değiştiricilerinden geçer ve orada birkaç yüz derece sıcaklıkta su buharı üretir. Bu buhar, kömürle çalışan termik santraldaki gibi kullanılır. Bu teknik en kolay olanıdır, fakat dünyanın her yanında, verimi daha yüksek başka tip santralların kurulmasına çalışılmaktadır. Meselâ Amerika’da yavaşlatıcı olarak sudan faydalanan bir pilin kullanılması düşünülmektedir. Bu su, pilin çalışması sırasında kaynamağa başlar ve elde edilen buhar doğrudan doğruya bir türbini çalıştırmak için kullanılır. Çeşitli ülkelerde başka ilkeler de incelenmektedir (meselâ asıltı halinde dolaştırılan uranyumla yapılmış pil)-. 1 gr uranyum fisyonunun 3 ton kömürün yanmasıyle elde edilen enerjiyi verdiği bilinirse, atom enerjisinin olağanüstü imkânları kolayca anlaşılır.
Teknisyenlerin amaçlarından biri, uranyumun mümkün olduğu kadar fazla kısmının fisyona uğrayabileceği piller yapmaktır, atom pili Tabiî uranyumdan faydalanan bir pilde uranyumun yalnız çok küçük bir kısmı kullanılabilmektedir. Gerçekten yalnız uranyum 235 (yüzkırkta bir kısmı) doğrudan doğruya zincirleme tepkimeye girer. Uygun miktarda kullanılınca zincirleme tepkime durur. Pilin ömrü, uranyum 238 içinde nötron yakalanması sonucunda meydana gelen plütonyumla uzatılır; fakat nötronları soğuran bazı fisyon ürünlerinin etkisiyle doğan pil zehirlenmesi, uranyumdan faydalanma oranını düşürür. Bununla birlikte gerçekten uranyumun büyük kısmını kullanacak pillerin yapılması mümkün görülmektedir. Bunun için yenileyici piller denilen ikincil pillerde, uranyum 235 veya daha elverişli olan uranyum 233 veya plütonyumla (primer pil denilen pil de toryumdan elde edilir) zenginleştirilmiş uranyum kullanılır. Bugün bir atom santralıyle sağlanan elektriğin fiyatı küçük çapta geleneksel tesislerden sağlanan elektriğe göre daha yüksektir. Fakat yeryüzü, geleneksel yakıtlardan çok daha büyük rezervleri olan yeni bir enerji kaynağına kavuşmuştur. Gerçekten fisyonla elde edilecek enerji rezervlerinin kömürden ve diğer fosil yakıtlardan çıkarılan enerji kaynaklarından yirmi beş defa fazla olduğu tahmin edilmektedir. Bir atom motoru aynı ilkelere göre çalışır. Personeli ışımaya karşı korumak için atom pilini çok büyük bir İcap içine yerleştirmek gerektiğinden, atom motoru ancak büyük boyutlu taşıtlarda kullanılabilir; bu yüzden otomobillerde kullanılması mümkün görülmemektedir. A.B.D.’de atom denizaltıları (Nautilus) ve Rusya’da bir buzkıran yapılmıştır. Atom motorunun ilgi çekici yönlerinden biri, taşıtın çok uzun süre yakıt ikmali yapmadan gidebilmesini sağlaması ve denizaltılarda yakıt artığı bırakmamasıdır.
• Tarihçe. Fisyon, 1938′de alman Hahn ve Strassman tarafından keşfedildi. Bu yeni olay, Fransa’da Halban, Joliot-Curie, Kowarski, F. Perrin ekibi, ingiltere’de Frisch, Amerika’da Feımi tarafından incelendi. Daha 1939′da fransız ekibi, nötronların fisyon sırasında yayıldığını ve sayılarının bir zincirleme tepkime doğurmağa yeterli olduğunu ispatladı. Bir ağır su ve uranyum bütünü içinde zincirleme bir tepkime meydana getirmek için planlar yapıldı. Bu çalışmalar 1940 haziranında kesildi. Amerika’da Fermi, 2 aralık 1942′de Chicago’da ilk atom pilini yaptı. Bu pil 50 ton uranyum ve 500 ton grafit yığını halindeydi. Bu deneyin başarıya ulaşması Amerika hükümetini askerî amaçlarla nükleer araştırmalara çok büyük ölçüde maddî imkân sağlamağa yöneltti. Plütonyum üretmek için düşünülen piller Hanford’da yapıldı. Bu ilk plütonyum, atom bombası yapımında kullanıldı, ikinci Dünya savaşından sonra, büyük ülkeler (Amerika, Rusya, İngiltere ve Fransa) atom enerjisini geliştirme programları hazırladı. Birkaç kW gücündeki deney pilini daha güçlü yeni deney pilleri izledi. 1955′te Amerika’da bir atom denizaltısının ve Rusya’da küçük bir elektrik santralının (5 000 kW) çalışmağa başlamasıyle enerji üretimine geçildi; sonra ingiltere’de 1956′da yaklaşık olarak 500 000 kW gücünde bir santral kuruldu. 1940′tan sonra çeşitli ülkelerde çalışmalara devam edildi. 1955′te toplanan Cenevre konferansında, bütün ülkelerin bilim adamları aldıkları sonuçları tartıştılar. Bu konferans, barışçı amaçlarla kullanılacak atom enerjisi devrini açtı. 19567da Birleşmiş Milletler bünyesinde bir Milletlerarası Atom ajansı kuruldu.PHRACTOLEMUS
PFANNENSTİEL (Hermann Johannes)
Pfannenstiel hastalığı, yeni doğmuş çocuklarda görülen tehlikeli sarılık. (m)PİCK (Ludwig)
PEYREFİTTE (Alain)
PEYER (Hans Conrad),Peyer plakaları,
Peyer plakaları, bağırsak mukozasında kapalı foliküllerden meydana gelmiş lenf dokusu; özellikle kıvrımbağırsağın son kısmı ile sağ kalınbağırsakta bulunur. (L)
PEYGAM i. Bk. PEYAM.PETTY (sir William)
Petrol-lş sendikası
PHLEA
PHLEBOTOMUS i. Böcekbil. Bk. TATARCIK.PHILOKSENOS
PERRİN (Jean)
PERRİN (Francis),
PEROKSOASİT
PEROKSIDAZ
PEREY (Marguerite)
PENTİCTON, PENTİYOFEN, PENTİYOFEN, PENTITOL
PENTOMIK
PENT ATOM,PENTATONIK
PENTASTATERON, PENTASÜLFÜR, PENTATİYONAT,
PENTADOYİT, PENTAKLORETAN, PENTAKLORÜR
PENCERE
— Anatomi. Kulakzarı boşluğunun iç çeperinde bulunan iki açıklığa verilen ad. Bk.
ANSİKL.
—■ Kıyafet. Bir giyeceğin üstünde geniş yırtmaç veya delik biçimindeki açıklık.
— Mimari. Pencere tertibi, bir binanın cephesinde pencerelerin dağılış biçimi. || Sağır pencere, duvarda herhangi bir delik açmaksızın yalnız oyma ve kabartmalar yaparak meydana getirilen ve karşıdan bakıldığında pencere izlenimi veren mimarî süs. (Eski mimarî yapılarda görülür.)
— Tar. Prag’daki pencereden atma olayları. 30 Temmuz 1419′da Hus’çu savaşın başlangıcında Wenceslas’ın yedi katolik danışmanı, halk tarafından belediye sarayının penceresinden dışarı atıldı. Daha çok tanınan ikinci pencereden atma olayı, Otuz-yıl savaşının işareti olan olaydır; 23 mayıs 1618 günü Thurn kontunun yönetimindeki bohemyalı protestan asiller, Hradçin’de (kral sarayı) dört vali yardımcısının toplantı halinde bulundukları salona girdiler. Slawata ve Martinic adlı iki vali yardımcısı ile Fabricius adlı kâtibi şatonun hendeğine attılar. Bunlardan biri ağır yaralandı, ötekiler bir gübre yığını üzerine düştüklerinden yaralanarak kaçtılar. Bu olay Almanya’da Karşı Reformcular tarafından rejim unsuru olarak kullanıldı.Halikarnassos
PEİSİSTRATOS