RETÇE
Tarih 29 Haziran 2009
RETÇE i. Leng. Eski tarihlerde Kuzey İtalya’da konuşulan ve hint-avrupa ailesinden olmayan dil. (L)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RETÇE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REŞİD
Tarih 29 Haziran 2009
REŞİD, esk. Rosette, Mısır’da, Nil’in Reşid kolunun batı kıyısında şehir.
Reşid’de 750′de sonuç vermeyen bir kıptî isyanı oldu. Reşid valisi Ali Paşa şehrin eski ambarlarını ve hanlarını onarttı, yenilerini yaptırdı, limanı çamurdan temizletti. 1517′de Türklerin Mısır’ı fethinden ve iskenderiye’nin Avrupa ile ticaretinin azalmasından sonra Reşid, İstanbul ve Ege denizi kıyılarındaki türk ülkeleriyle yapılan deniz ticaretinin merkezi oldu.
Mehmed Ali Paşa devrinde İskenderiye ile Nil nehri arasında Mahmudiye kanalının açılmasından sonra ticarî bakımdan önemini kaybetti. Buna karşılık bitkisel yağ imalâthaneleri, dokuma fabrikaları açıldı ve bir balıkçılık şehri haline geldi. 1907′de nüfusu 16 660 idi. (M)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞİD hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RESZKE (Edouard de)
Tarih 29 Haziran 2009
RESZKE (Edouard de), polonyalı opera şarkıcısı (Varşova 1855-Garnek 1915).
Proskao Ziraat kolejinde okudu. 1876′da Paris’te Theâtre İtaliend’e, daha sonra Avrupa ve Amerika’nın büyük şehirlerinde sahneye çıktı. Torino’da Alfredo Catalini’nin Edda operasındaki kral rolünü ve Filippo Marehetti’nin Don Giovanni d’Austria’sındaki Carlo V rolünü yarattı, özellikle Faust’taki Mephistopheles, Romeo ve Jülyet’teki Frere Laurent ve Wagner’in operalarmdaki Hans Sachs, Wotan ve kral Mark rollerinde başarı kazandı. (L)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESZKE (Edouard de) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Restorasyon
Tarih 29 Haziran 2009
Restorasyon, Avrupa tarihinde, Viyana kongresi (1815) ile 1830-1831 devrim olayları (Fransa’da temmuz devrimi, Belçika ve Polonya devrimleri, Orta italya’da 1831 şubat devrimleri) arasındaki döneme verilen genel ad.
Başlangıçta sadece Fransa için kullanılan bu terim, daha sonra eski rejimlere geçişi belirtmek için bütün Avrupa’ya uygulanmıştır. (Fakat bu geçiş tam anlamıyle eski rejimlerin ihyası demek değildi; devrim rejimlerinin getirdiği hukukî, idarî ve sosyal değişiklikler ve hesaba katılmıştı.) Restorasyon devri monarşilerinde soylu sınıfın ve ruhban sınıfının hukukî ayrıcalıkları kaldırılmış ve bazı yerlerde de meselâ Fransa’da bu rejim ingiltere tipinde anayasal bir rejimin kurulmasına önayak olmuştur.
• Fransa’da Restorasyon. Birinci Restorasyon, Fransa’da Birinci imparatorluğun yıkılmasından sonra monarşinin Bourbon’lar lehine (Louis XVIII) yeniden kurulduğu dönem (6/24 nisan 1814-20 mart 1815). İmparatorluk senatosu 6 nisan 1814′te «Louis Stanislas Xavier de France»ı tahta çağıran bir anayasayı kabul etti. 13 Mayıs 1814′te, hükümdar, geçici hükümetin üyeleri Du-pont, Malouet ve Louis, eski Bonaparte’çılardan Talleyrand ve Reugnot, kralcılardan Montesquiou, Ferrand, Dambray ve Blacas ile ilk hükümeti kurdu. Bu hükümet 30 mayıs 1814′te birinci Paris antlaşmasını imzalayarak Fransa’yı barışı kavuşturdu ve vaadedilmiş olan anayasayı hazırlayarak aynı yılın 4 haziranında çıkardı.
Krallığın yeniden kurulması herhangi bir olaya yol açmamış, imparatorluk döneminin devlet memurları yeni yönetimi tutmuştu. Devlette en başta gelen yeri almayı uman din adamları, ayrıcalıklarına ve mallarına kavuşmayı kuran soylular sınıfı, krallık yönetiminde mülkiyet hakkının ve huzurun teminatını gören burjuvazi, yeni kurulan yönetimi destekliyordu. Ama kral, ihtilâl ve imparatorluk devirlerinin siyasî veya sosyal bakımlardan getirdiği yenilik ve kazançları kabul ettikçe bir eski devir kralı haline geliyordu.
Sonunda, Bassano dükü Maret, kraliçe Hortense, Drouet d’Erlon ve birçok subay tarafından, Napolyon’un iktidara dönmesini sağlamak amacıyle bir komplo hazırlandı ve 1 mart 1815 günü Napolyon Frejus yakınlarında karaya çıktı. İlkin tehlikenin büyüklüğünü pek iyi anlayamamış olan Louis XVIII, 19 mart günü acele Tuileries sarayından kaçmak zorunda kaldı ve 20 martta Lille’e, oradan da Gand’a geçti.
İkinci Restorasyon, Fransa’da Louis XVIII ile Charles X’un saltanatları sırasında yürürlükte olan siyasî rejimin adı (1815 -1830). İkinci Restorasyon, 18 haziran 1815′teki Waterloo yenilgisi ve Napolyon’un Yüzgün’ün sonunda ikinci defa’ işbaşından ayrılması sonucunda kuruldu. Bundan dolayı, Bourbon’ların yeniden tahta dönüşü, Paris’e giren ve Fransa topraklarında üç yıl kalan dört büyük müttefik devletin (İngiltere, Prusya, Avusturya ve Rusya) işgal bölgeleri kurmasıyle aynı zamana rastladı. Bu dört devlet, Bourbon’ları ikinci defa tahta getirmekte tereddüt ediyorlar, Yüzgün’ün onların beceriksizliğinden meydana geldiğine inanıyorlardı. Ama Birinci Restorasyonun hatalarını kabul etmek akıllılığını göstermiş ve Napolyon’un en yakın yardımcılarının dışında herkesi salıvermeyi öngören geniş bir genel af çıkarmayı vaadetmiş olan Louis XVIII, 8 temmuzda Paris’e dönerek kendini bütün Avrupa’ya kabul ettirdi. Ne var ki, Yüzgün döneminin etkisiyle, milletlerarası durum eskisinden daha kötüydü.
Müttefikler 20 kasım 1815 günü, Louis XVIII’e birincisinden daha ağır şartlar getiren ikinci Paris antlaşmasını imzalattılar. Bu arada içerideki durum da hiç parlak değildi. Louis XVIII’in 16 eylül 1824 günü ölmesi üzerine yerine Charles X adiyle kardeşi Artois kontu geçti. Ama iç siyasetteki çatışma ve çekişmelerin arkası kesilmedi. Bu duruma bir darbeyle son vermek isteyen Charles X, 25 temmuz 1830 günü, meşrutiyet yönetimini ve basın hürriyetini kaldırdı. Paris halkı bu davranışa sert bir tepki gösterdi. Kralın kararını takip eden 27, 28 ve 29 temmuz günleri şehirde çıkan ayaklanma sonucunda Charles X tahtından indirildi.
• İtalya’da Restorasyon. Viyana kongresinde kararlaştırılan sınırlar, Avusturya’nın hâkimiyetine imkân vermiş, dolayisiyle de bu hâkimiyet bağımsız ve birleşmiş bir italyan hükümetinin kurulmasına başlıca engel olmuştu. İtalyan yarımadasında, Restorasyon gergin bir siyasî hava yaratmıştı; buna sebep çeşitli italyan devletlerinde iktidara karşı cephe alan muhafazakâr grupların yaptığı baskıydı. Bu yüzden siyaset ve kültür alanında hükümetler, çok sert tedbirler almak zorunda kalıyorlardı (Milano’da çıkan Con-ciliatore dergisinin kapatılması [1819]; İki Sicilya imparatoru Ferdinando I’in bakanı prens Canosa’nın siyasî faaliyetleri).
İktisat alanında ise hükümetler genellikle himayeci ve güdücü bir tutum benimsemişlerdi. Bu baskı siyaseti Napoli ve Piemonte’de patlak veren 1820-1821 ayaklanmalarından sonra daha da artmış ve Restorasyon rejiminin ne kadar sınırlı bir temele dayandığını ortaya koymuştur. Bu arada, tek istisna olarak Toscana’da kurulan rejim gösterilebilir; büyük duka Lorena’lı Ferdinando IV ile bakanı V. Fossombroni ihtiyatlı ve dengeli birer siyasetçi olarak XVIII. yy.ın reformcu geleneklerini sürdürmüşler ve ülkenin fikir hareketlerini liberalizme doğru yönelten ölçülü ve toleranslı bir idare şekli kurabilmişlerdi.
• ingiltere’de Restorasyon, ingiltere tarihinde monarşinin yeniden kurulduğu ve kralın 1660′ta otoritesini yeniden sağladığı dönem. (Daha geniş anlamıyle bu ad 1660-1702 arasındaki döneme verilir.) Cromwell yönetimini izleyen uzun anarşi döneminden onra, Charles Stuart taraftarı «Pervasızlar» ile presbiteryenlerin koalisyonu sonucunda krallık yeniden kuruldu. Londra’da kral ilân edilen Charles II, vicdan hürriyetine saygı göstereceğini ve genel af çıkaracağını vaadettikten sonra Dover’e çıktı ve orada Monk tarafından karşılandı (1660).
Fakat halkın coşkunlukla karşıladığı kralın yeteneksizliği kısa zamanda büyük bir hayal kırıklığına yol açtı. Buna rağmen lord Clarendon’un yönetimi altında, Restorasyon sadece krallığın yeniden kurulmasıyla kalmadı; parlamentonun ve anglikan kilisesinin gücünü kesinlikle ortaya koymağa ve soyluların eski yerlerini kazanmalarına imkân verdi. Clarendon, krala düzenli bir gelir sağladı.
Ayrıca, parlamento yeniden düzenlendi ve milletvekillerine başlangıçtaki görevleri iade edildi (Long Parlament, 1660). Korporasyonlar kanunu, milletvekillerini Covenant’tan ve bazı durumlarda tebaanın, hükümdarlarına karşı kuvvete başvurma hakkı fikrinden vaz geçmek zorunda bıraktı. Ayrıca, bütün puriten eğilimleri ortadan kaldırıldı ve Common Prayer Book’u onaylamayan rahipler görevden uzaklaştırıldı. Restorasyondan sonra fikir ve sanat hareketleri büyük ölçüde gelişti ve bu dönem Büyük Britanya tarihinde bir dönüm noktası oldu. (L)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Restorasyon hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RESSAM
Tarih 29 Haziran 2009
RESSAM i. (ar. resm’den ressam). İşi resim yapmak olan kimse: Onlar romancının, ressamın uydurmaları… (R. N. Güntekin). Osman onu ileride bir çocuk resmi için hazırlanan, etrafını tetkik eden bir ressama benzetiyordu. (H. E. Adıvar).
Ressam değneği, ressamların fırça tutan ellerini dayamak için kullandıkları, ucu deri veya kumaş kaplı bir topuzla biten, hafif ağaçtan yapılmış değnek. Kitap ressamı, kitaplardaki resimleri çizen sanatçı.
Bk. ANSîKL.
— ANSİKL. Türkiye’de ressam’lar genellikle, sanat faaliyetlerinin yoğunlaştığı üç büyük ilde (Ankara, İstanbul, İzmir) toplanmıştır. Bu illerde çeşitli yerli ve yabancı sergiler düzenlenir. Ankara ve İstanbul’da, bir yıl içinde açılan resim sergilerin sayısı 100′ü aşar. Son yıllarda ikinci derecedeki bazı büyük illerde de galeriler açıldı. Ressamlar meslek formasyonlarını, sanat eğitimi yapan yüksekokullardan aldıkları gibi, yeteneklerini geliştiren çalışmalarla da kazanmaktadır.
Türkiye’de sanat eğitimi veren kuruluşlar, Devlet Güzel Sanatlar akademisi, eğitim enstitülerinin resim bölümleri, daha çok uygulamalı sanat kollarında faaliyet gösteren Tatbikî Güzel Sanatlar yüksekokuludur. Ressamların bir bölümü de, bu eğitim kuruluşlarında öğretim görevlisi olarak çalışırlar. Ortaöğretim okullarında resim öğretmeni olarak görev yapan ressamlar da önemli bir grup meydana getirirler. Asıl mesleği olan ressamlığın dışında başka işlerden geçimini sağlayanların sayısı oldukça kabarıktır. Türkiye’de hareketli bir resim piyasası bulunmadığı için ressamların tablolarını satarak geçinmesi zordur. Yağlıboya resmin Türkiye’de ressamlarca benimsendiği ilk yıllardan itibaren, resmî ve yarı resmî kuruluşlar ressamlara, eserlerini satın alarak maddî destek oldu.
1939′dan itibaren her yıl açılan «devlet resim ve heykel sergileri», ressamların eserlerinin ödüllerle değerlendirilmesine ve satılmasına imkân verdi. Türkiye’de ressamlar, 1908′den itibaren çeşitli kuruluşlarda biraraya geldiler. Bunların ilki 1908′de kurulan «Osmanlı Ressamlar cemiyetedir. Sonradan «Güzel Sanatlar birliği» olarak adını değiştiren bu kuruluşun, bir de yayın organı bulunuyordu. 1919′da kurulan «Türkiye Ressamlar cemiyeti», Galatasaray lisesi salonunda düzenlediği sergilerle ün kazandı. Bu cemiyet 1926′da dağıldı, önceleri Etnografya müzesi ve Türkocağı salonlarında düzenlenmiş olan Güzel Sanatlar birliği sergileri geniş ilgiyle karşılanıyor ve resim satışları da sağlıyordu. 1928′de Avrupa’daki eğitimlerini tamamlayarak yurda dönen genç sanatçılar grubunun oluşturduğu Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar birliği ile 1933′te beş ressam ve bir heykeltıraş tarafından kurulan «D» grubu, 1940 yılında ilk sergilerini açan Yeniler veya Liman Ressamları grubu ilk ressam kuruşları arasındadır.
• Kitap ressamı. En eski resimli elyazması örneklerinden biri, Codex Vaticanus adı verilen V. yy.dan kalma bir Vergilius’tur. Doğu’da olduğu kadar Batı’da da minyatürün kazandığı olağanüstü atılım bilinmektedir. XV. yy.da tahta kalıplarla basılan kitap resimleri arasında Mirouer de la Redemption de l’umain lignaige (Lyon, 1478), Breydenbach’ın Seyahati (Mayence, 1486) sayılabilir. Daha sonra, 1488′de Paris Dua Kitaplarında bakır üzerine işlemeler ortaya çıktı. O sıralarda adı en çok duyulmuş kitap ressamlarından biri parisli Pierre Le Rouge’du (La Mer des Histoires, 1488).
Ayrıca Fransa’da, Geoffroy Tory, Denis Janot, Mercure Jollat, Bernaıd Salomon (Küçük Bernard da denir), Jean Duvet, Pierre Woeiriot, Rene Boyvin, Rabel, Thomas de Leu sayılabilir. Aynı dönemde alman ve italyan basımevlerinde (özellikle Venedik’te) çok güzel resimli kitaplar yayımlanıyordu.
XVII. yy.da Fransa’da şu adlar önemlidir: çelik kalem alanında Leonard Gaultier, Crispin de Passe (Le Maneige royal, 1625), Valdo, Lasne; ofortta, Perelle’ler, Israel Sylvestre, Stefano della Bella, Abraham Bosse, Chauveau (Vergilius, 1649), Seb. Leelerc (Cl. Perrault’un Vitruve’ü, 1673), Le Pautre (Les Divertissements de Versailles [Versailles Eğlenceleri], 1676); XVIII. yy.da: Cocchin, Eisen, Larmessin, Tardieu, Gravelot (Decamerone, 1757), Moreau le Jeune (Benjamin de La Borde’un Chanson’u [Şarkı]), Marillier (Berquin’in Les İdylles’i [İdiller], 1775), Le Barbier, Monsiau; XIX.yy.da: Desenne, Duplessis-Berteaux, Tony Johannot (Notre-Dame de Paris), Gigoux, Celestin Nanteuil, Gavarni, Grandville (Un Autre Monde [Başka Bir Dünya], 1844), Gustave Dor6 (Dante’nin İnferno’su [Cehennem], 1861). XVIII. yy.da ortaya çıkan renkli gravürlerden sonra XIX.yy.da taşbaskı tekniği doğdu ve özellikle ilk fotoğraf çoğaltma metotlarının bulunması (1847-1882) kitap resmi tekniğini yavaş yavaş geliştirdi.
Günümüze kadar yetişen fransız gravürcüleri arasında şunlar sayılabilir: Daniel Vierge (L’Assommoir [Meyhane], 1878). Auguste Lepere, Rops, Steinlen, Louis Legrand, Chas -Laborde, Dignimont, Vertes, Boussingault, Sylvain Sauvage, Mariette Lydis, Daragnes, Laboureur, Gus Bofa, Pierre Falke, Luc-Albert Moreau, Dunoyer de Segonzac, Georg, Touchagues, Demeurisse, Clairin, Heuze, Brayer, Buffet. Kitap resmi yapan ressamların sayısı çoktur: Holbein (Les Simulacres de la Morı [ölümün Görüntüleri]), Dürer (Maximilien’in Le Livre de Prieres’i [Dualar Kitabı]). Poussin (bir Vergilius, bir Horatius ve bir Kutsal Kitap kapağı süsü), Oudry (Les Fables [Masallar], 1755-1759), De Troy ve Lemoine (La Henriade, 1728), Boucher; XIX. yy.da Deveria, Delacroix (Faust, 1828), Lami, Manet (Ch. Cros’un Le Fleuve’ü [Irmak], 1874), Maurice Deniş (Les Fioretti, 1913).
Bonnard’ın hazırladığı Parallelement (Paralel Olarak) [1900] ve Daphnis et Chloe (Daphnis ve Chloe) [1902], Desvallieres’in Rolla’sı (1906), Picasso’nun Başkalaşımlar’ı, Gromaire’in, Beaudelaire’in Nesir Şiirler’i, Salvador Dali’nin Les Chants de Maldoror’u, Mattisse’in, Mallarme’nin Şiirler’i, Dufy’nin Tarascon’lu Tartarin’i (Tartarin de Tarascon), Derain’in Heroides’i (Heroides’ler); Rouault’nun, Suares’nin La Passion’u (Çile), Dunoyer de Segonzac’ın Les Croix de Bois’sı (Tahta Haçlar) ve Louise Hervieu, Vlaminck, Chagall, Van Dongen, Othon Friesz ile Derain’in eserleri gibi birçok «Ressam Kitabı»nın hazırlanmasında Ambroise Vollard’ın ve kitapseverler derneklerinin rolü büyük oldu. Bu arada, «heykeltıraş kitapları» ile Rodin (Le Jardin des Supplices [işkenceler Bahçesi]), Maillol (Les Eglogues [Egloglar]), Bourdelle (Mozart Enfant [Çocuk Mozart]) ve Belmondo’yu da (Lucien de Samosate’ın Les Amours’u [Aşklar]) unutmamak gerekir. (L)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESSAM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RESİMLİ
Tarih 29 Haziran 2009
RESİMLİ sıf. (resim’den resim-li). [Gazete dergi v.b. için] İçinde resimler bulunan: Hiç cevap vermedi. Ben resimli gazeteye bakıyordum (M. Ş. Esendal). Resimli çocuk kitapları. \\ Resimli roman, metinle birlikte sunulan resimler dizisi; resmin bulunduğu karenin içinde resmin anlaşılmasına yardımcı olan metin de yer alır.
— ANSİKL. Ed. A.B.D.’de şimdiki halini almadan önce, metinsiz veya bir metni canlandırmak için yapılan resimlerden meydana gelen hikâyeler, resimli roman’ın öncüsü sayılır. Resimli roman, 1880 yıllarında resimli magazinlerin rağbet görmesiyle yayıldı. Bu arada, mizahî dergilerin hızla gelişmesi ve New York basınının iki kodamanı olan Joseph-Pulitzer ile W.R. Hearst arasındaki mücadele, resimli romandaki iki unsuru yani resim ile yazının kaynaşmasını hızlandırdı. Bu gelişme özellikle Richard Outcault’un (Yellow Kid [1896], Buster Brown [1902]) ve Rudolph Dirks’in (The Katzenjammer Kids [1897], Little Tmmy [1905]) eserlerinde görülür.
İlk şekliyle resimli roman resimle sınırlanmadan devam eden bir metni süsleyen bir resimler dizişiydi. Ama daha 1900′de, resimlerin içinde çoğu zaman şahısların ağzından çıkan sözlerin yer aldığı balonlar belirdi. Başlangıçta mizahî olan resimli roman (Comics adı buradan gelir) kısa zamanda, çeşitli konuları ele aldı: mitoloji, bilim ve teknik, fantastik” hikâyeler (Gustave Verbeck’in Upslde Downs’ı [1903]), rüya âlemi (Winsor Mc Cay’in Little Nemo in Slumberland’i [1905]). 15 Kasım 1907′de Bud Fisher, ertesi yıl Mutt and Jeff adını alacak olan Mr. A, Matt’in serüvenleriyle ilk günlük resimli romanı yarattı.
Avrupa’da Pinchon’un Becassine (1905) ve Louis Forton’un La Bande des Pieds-Nickeles’inde görüldüğü gibi metin, resimli romandaki önceliğini muhafaza ederken, amerikalı ressamlar ilk olarak comic’leri sinemaya uyguladılar. Harry Hershfield, Desperate Desmond’da (1910) o çağın birçok kısımlı filmini hicvederken Winsor Mc Cay sanat değeri olan ilk canlı resmi (Gertie the Dinosaur) yaptı (1910). 1910′dan sonra resimli roman çizenler arasında başlıca iki eğilim belirdi: bunların bir kısmı resimli romanı sadece bir eğlence aracı olarak kabul ediyor, bazıları da yeni bir ifade aracı olarak görüyordu. Krazy Kat’ın (1911) yaratıcısı George Herriman, canlı resimden Felix the Cat tipini alan (1921) Pat Sullivan ve özellikle Bringing up Father (1913) ile milletlerarası ün kazanan George Mc Manus, ikinci grupta yer alıyorlardı.
Basın dağıtım ajanslarının (International News service, 1912; King Features syndicate, 1914) kuruluşuyle resimli romanın yayılışı büyük ölçüde arttı. Ama aynı ajanslar, herhangi müstakbel bir
müşteriyi tedirgin etmemek için resimli roman yaratıcılarının ifade hürriyetini kısıtladılar. En fazla tavsiye edilen konu burjuva ailesi ve hayatı idi (Sidney Smith’in The Gumpsi). Bu tür resimli romanın örneği, tek başına veya erkek kardeşiyle birlikte, günlük hayatını bir maceralar âlemi haline sokan evin genç kızı tipi (Cliff Strett’in Polly and her Pals’i) ve Martin Branner’in Winnie Winkle’ı bu türden doğdu. Buna karşıt olarak da bıçkınları (Frank Villard’ın Moon Mullins’i), gayri ciddî kahramanları (Billy de Beck’in Barney Google’i), maceraperestleri ve .öksüzleri (Harold Gray’in Little Orphan Annie’si) ele alan resimli romanlar çıktı.
Daily Sketch, 1921′de J. Millar Watt’ın Pop’u ile Avrupa’da ilk olarak büyüklere mahsus günlük resimli romanı ortaya attı. Fakat A.B.D.’li sanatçıların çabasıyle resimli macera romanları kısa zamanda bütün dünyaya yayıldı. Harold Foster’in resimlediği Tarzan (1936′da, yerini Bürne Ho-garth aldı) ve Dicks Calkins ile Phil Nowlan’ın Buck Rogers’i (bu resimli romanda «hayalbilim» konuları işlenmektedir) aynı gün, yani 7 aralık 1929′da yayımlanmağa başladı. Bu yeni dizilerin kazandığı başarı, basın ajanslarının, «suspense» (heyecan) ve harekete önem vermesine yol açtı.
Böylece, Chester Gould, Dick Tracey (1931) ile poli’s romanını resimli romana aktarırken Alexander Raymond (1911-1956), bir polisiye macerayı (Secret Agent X-9), uzak ülkeleri ele alan bir hikâyeyi (Jungle Jim) ve bir bilimsel macerayı (Flash Gordon) yayımlamağa başladı. Bununla beraber Harold Foster Prince Valianfı ile (1937) Eskiçağ veya Ortaçağ maceralarıyle ilgi topluyordu. Bu arada, ressamların çoğu, geleneksel sanat kurallarını resimli romana uygularken, Milton Caniff, Frank Robbins ve Frank Godvin (Connie, 1932) gibi sanatçılar da resim veya sinemaya has usulleri uygulayarak özel bir üslûp bulmağa çalıştılar. Böylece, kompozisyon (helezonî, piramit biçiminde v.b.) resimli romana girdi.
Resimlerin çerçevesi, eşkenar dörtgen, elips ve daire şeklini aldı. Seçilen konular genellikle cepheden çizilirken, ressamlar yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya görüntülerden de yararlanmağa başladılar. Rengin kullanılışı estetik bir değer kazandı; renk çoğu zaman gerçeğe uygun olmuyor ama psikolojik ve dramatik etkileri pekiştirmek için kullanılıyordu. Macera konularını işlemekte kullanılan bu yeni araçlar, 1933′te yayımlanan ilk resimli roman kitaplarının çok kısa zamanda başarı kazanmasını sağladı.
Bu kitaplar önce basında çıkmış çeşitli bantları yeniden yayımlamakla yetiniyordu (New Fun, 1935); daha sonra sadece bir tek kahramanın maceralarını kapsadı (Superman, 1938).
Macera romanları türü, 1940′ta resimli roman üretiminin yarısına ulaşıyordu ama mizah romanları da kimi zaman ağır basıyordu. Elzie Segar’ın Temel Reis’i (Po-pey) [1929], Murat Young’un Fatoş’u (Blondie) [1930] ve Al Capp’ın Hoş Memo’su (Lil’Abner) [1934] bunun örnekleridir. Ne var ki, mizahî resimli romanın ticarî başarısı durmadan artarken, bu romanları yaratanların hayal gücü tükeniyor ve canlı resme (Miki Fare [Micket Mouse], Vakvaka Kardeş [Donald Duck, 1931]) ve hayalî konulara (Lee Falk’in Mandrake’si [Mandrake the Magician]) daha fazla başvuruluyordu.
Avrupa’da en çok ilgi gören resimli romanlar ise şunlardı: Almanya’da Erich Ohser’in Vater und Sohn’u (1934), Fransa’da A. Daix’in Profesör Nimbus’u (Le Professeur Nimbus) [1934], İtalya’da Giovanni Scolari’nin Saturno Contro la Terra’sı ve özellikle Belçika’da Herge’nin Tenten’i (Tintin) [1929]. İkinci Dünya savaşı sırasında, Dave Breger’in G. L. Joe’su, George Baker’in Sad Sack’ı, Milton Caniff’in Maie Call’u (1942) gibi, amerikan askerleri için özel olarak çizilmiş yeni resimli romanlar ortaya çıktı. Buna rağmen günlük gazetelerde resimli roman boyutlarının küçültülmesi macera romanlarının ve desenin gelişmesi üstünde olumsuz bir etkisi oldu. Crockett Johnson’un savaş zihniyetine karşı koymak için yarattığı Barnaby (1942) bu devrenin en ilgi çekici eseridir.
Savaş sonrası, resimli romanlarda, amerikan toplumunun karışıklığı ve şaşkınlığı görülür. Burne Hogarth’ın Drago’su (1945), Alex Raymond’un Rip Kirby’si (1946) ve Milton Caniff’in Steve Canyon’ı (1947) gibi askerden yeni terhis edilmiş kahramanlar, özellikle ahlâk ve fikir meseleleri üstünde dururlar. Avrupa’da kâğıt tüketiminin kısıtlanması, din ahlâkiyle laik okulun karşı koyması ve siyasî kavgalar, resimli basının gelişmesini engelledi. Bununla beraber Jean Ache (Arabelle la derniere Sirene) [1947], Edgar P. Jacobs (Professeur Mortimer) [1946] gibi genç ressamlar ilk eserlerini verdiler. Franquin, savaştan önce R. Velter’in yarattığı bir kahraman olan Sipru’yu (Spirou) yeniden ele aldı ve Maurice De Bevere sevimli kovboy Red Kit’i yarattı (1946). 1950 Yılı başlarında amerikan resimli romanının içine düştüğü acıklı hal, bu türün estetiğini ve ahlâkını tenkit eden eğitimci ve psikologların saldırısını haklı gösterecek gibidir.
Bu sırada Walt Kelly’nin resimli masalları (Pogo, 1949) ve Charles Schultz’un korkunç çocuksu dünyası (Peanuks, 1950) ile, resimli roman, önemli insanî ve siyasî meselelere el attı. Fikir yanı ağır basan bu resimli romanlar kısa zamanda tutundu ve Jules Feiffer (Feiffer) [1956], Mel Lazarus (Miss Peach) [1957] ve Johnny Hart (B.C.) [1958] tarafından taklit edildi. Fakat bu serilerin yanı sıra, Ailen Saunders’in Worth’s Family’si (1947) gibi melodramları da rağbet gördü ve bunlardan «sabunlu opera» (soap opera) denilen tür doğdu. Stan Drake’ın The Heart of Juliet Jones’u (1953), Leonard Starr’ın On Stage’ı (1957) ve Alex Kotzy’nin Apartment 3-G’si (1962) bu son türün örnekleridir.
Amerika’daki yeniliğe paralel olarak, resimli roman, bütün dünyada hızla gelişti. İngiltere’de yetişkinlerin okuduğu resimli romanların yapımı olağanüstü bir miktara ulaştı (Leslie Caswell’in Better or Worse’u, Peter O’Donnel’in Modesty Blaise’i, D. Wright’un Carol Day’i, Maz’ın İane, Da-ughter of Jane’i). Bu arada, arjantinli resimli roman sanatçıları, kovboy hikâyelerinde uzmanlaşmışlardı (Arturo del Castillo’nun Randall’i), 1959′dan bu yana Albert Uderzo ve Rene Goscinny, galyalı Asterix’in (Bücür) maceralarını canlandırarak fransız tarihî resimli roman geleneğine yeni bir hava getirdiler.
• Türkiye’de. Türkiye’de ilk resimli hikâye Salih Erimez tarafından Akşam gazetesinde çizildi (1935). Erimez, bu resimli hikâyelerde eski türk yaşayışını dile getirdi. Bugünkü anlamıyle ilk resimli roman tercümesi Mehmet Faruk Gürtunca’nın çıkardığı Çocuk Sesi dergisinde yayımlandı: Baytekin Meçhul Dünyalarda (Alexander Raymond) [1935]. İlk yerli resimli roman da aynı dergide Orhan Ural tarafından çizildi: Zıpzıp Ali ve Arkadaşları (1935). Günlük gazetede yayımlanan ilk resimli yerli roman Vatan gazetesinde Çetin özkırım’ın çizdiği Toprak Kokusu’dur. (1952). Resimli romanı yaygınlaştıran ve geliştirerek çağdaş çizgiye ulaştıran Karaoğlan (Akşam gazetesi) [1961] ile Suat Yalaz oldu. Sezgin Burak’ın çizdiği Tarkan adlı resimli roman da ün kazandı. Resimli roman türünde (Turhan Selçuk [Abdülcanbaz], Altan Erbulak [Cafer ile Hürmüz], Oğuz Aral [Hayk Mammer] v.d.) türk karikatüristleri de çeşitli örnekler verdiler. Bugün, Türkiye’de resimli romanlar gazete ve dergilerde yayımlanmakta veya okura dergi halinde sunulmaktadır (Karaoğlan, Tarkan, Malkoçoğlu, Ergenekon v.d.). [LM]
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİMLİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RETHEBERG (Elisabeth)
Tarih 29 Haziran 2009
RETHEBERG (Elisabeth), amerikan uyruklu alman kadın şarkıcı (Schwarzenberg 1894). Piyano ve şarkıya çalıştı, sanat hayatına 1915′te başladı, konserlerde ve operetlerde şarkı söyledi.
Dramatik soprano olarak kendini kabul ettirdikten sonra, ‘New York’a yerleşerek 1922′den 1942′ye kadar Metropolitan’da çalıştı, bu arada büyük avrupa şehirlerinde de sahneye çıktı. Yüzden fazla rol ve bin lied’i içine olan çok geniş bir repertuvara sahiptir. R. Strauss’un Mısır’lı Elena’sını ilk oynayan sanatçıdır (192S). [L]
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RETHEBERG (Elisabeth) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REN nehri
Tarih 27 Haziran 2009
REN nehri, alm. Rhein, hollanda dilinde Rijn, Batı Avrupa’da nehir, Alpler’de doğar ve Kuzey Denizi’ne dökülür; 1 298 km.
• Coğrafya. Ren’in yatağı geç bir tarihte yerleşti: Pliyosen çağın sonunda havzasının Alpler’de bulunan kısmındaki sular hâlâ Sundgau aracılığıyle Saöne ovalarına akıyordu. Dördüncü zamanın başında bu sular Kuzey Denizi’ne yöneldi. Ren’in çok değişik bölgelerden geçmesi, rejimini ve nehirden yararlanma şekillerini etkiler. Ama çok eski çağlardan beri set çekilen ve düzeltilen çığırı, Avrupa’nın başlıca nehir yoludur. Konstanz gölüne kadar uzanan yukarı çığır’ı Alp semtlerinin örnek tipidir; ön Ren (Vorderrhein) ile Arka Ren’in (Hinterrhein) birleşmesiyle meydana gelir: suların yüksek dağlardan inmesi yağmur-kar tipinde bir beslenme sağlar; debinin en yüksek olduğu dönem yaz mevsimidir (hazirandaki debisi Konstanz gölüne girdiği yerde 524 m3/saniye, şubat ayında ise 71,2 m3/saniye).
Vadisi dördüncü zaman Ren buzulunda oyulmuş bir buzyalağıdır; dibi çakılla doludur ve eğimi diktir. Burası Graobonder boğazına giden, Ortaçağda çok kullanılan, bugün de özellikle turistlerin geçtiği büyük bir yoldur. Ayrıca önemi günden güne artan bir elektrik üretimi bölgesidir. Konstanz gölünden sonra Ren, jüra çağı kalkerleriyle oyulmuş oldukça dar bir vadiye girer (Schaffhousen’de Ren çağlayanı). Yağmur-kar tipindeki mahallî beslenmenin ilkbahara ve sonbahara doğru ikinci derecede maksimumlara yol açması ve Konstanz gölünün etkisi, yaz mevsimindeki kesin debiyi değiştirmemekle beraber debileri büyük ölçüde düzenler. Basel’in yakınlığı isviçre ve Almanya tarafından ortaklaşa işletilen bir hidroelektrik santralı kurulmasına yol açmıştır (Birsfalden, Rheinau, Reckingen) Burası isviçre elektro-kimyasının başlıca merkezlerinden biridir.
Ren ve büyük kolu Aare’yi bu kesimde sefere elverişli hale getirmek için bir proje hazırlanmıştır. Ren, Basel’de havzasının Alp kısmından (havzasının yüzölçümünün yüzde 22,5′i olmasına karşılık bu kısım suların yüzde 43′ünü [1 000 m3/saniyeden çok] sağlar) çıkarak hersinyen bölgeye girer ve Dördüncü zamanda Alp ırmak-buzul çakıllarıyle örttüğü Alsace ve Baden çöküntü hendeğini takip eder; Würmiyen çağından kalma tortullar verimsizdir ve tarım çok az gelişmiştir. Tabiî haliyle Ren. çökmekte olan bu bölgede eskiden birçok menderes çizerdi. XIX yy.ın ikinci yarısında Baden’li mühendis Tulla’nın planlarına göre sunî bir yatak açıldı (nehir bugün bentler arasına sıkışmıştır).
Sellerin yol açtığı zararların büyük kısmı önlendi; ama nehrin kısaltılması, aşındırıcı gücünü artırdığından, alüvyonların örttüğü kalker damarlarının açığa çıkmasına yol açtı (İstem); çalışmaların başka bir sonucu olarak yeraltı örtüsünün göçmesi, tarım için çok tehlikeli bir olaydır. Almanlar direkler dikerek nehri Mannheim’a kadar sefere elverişli hale getirdiler. 1918′den sonra Fransa, Ren üzerinde seferi önce Strasbourg’a, sonra da Aşağı İstein’ı kuşatan Kambs kanalının açılmasıyle Basel’e kadar ilerletti. Düzenlenmekte olan Büyük Alsace kanalı, Reims’e modern bir suyolu eklemekte ve büyük ölçüde elektrik sağlamaktadır.
Bu kesimde Ren’in rejimi özellikle güney almanya sularını getiren Neckar ve Main ile kavuştuğu yerlerin aşağısında önemli ölçüde değişir. Bu nehirlerin kesinlikle yağmur-kar tipinde olan rejimi. Ren’in kış minimumlarını azaltır. Mannheim’dan sonraki düzenleme, daha kolay olduğundan, XIX. yy. sonundan itibaren gerçekleştirilmiştir. Bingen’in ötesinde Ren, çöküntü hendeğinden çıkar ve «Kahramanlık gediği» yoluyle şistli Ren kütlesini aşmağa başlar: Dördüncü zamanda da devam eden yükselme hareketinden daha eski olan bu gedik, kenarları çok dik vadidir, özellikle Loch’taki kuvarsit damarları, seferi uzun süre engelledi ve ancak XIX. yy. sonunda yapılan çalışmalarla yarıldı. Alman romantik yazarlarını büyük ölçüde etkileyen bu güzel vâdi, bugün büyük bir turizm bölgesidir. Ren’in Koblenz’te aldığı kolu Moselle, Main ve Neckar gibi, nehrin rejiminin alp özelliğini hafifletir. Köln’de, şistli Ren kütlesinden çıktığı yerde, su kabarmaları daha yağındır. Kış mevsimindeki su azalmalarının yerini daha az ölçüde sonbahar azalmaları alır. Şartlar sefere son derece elverişlidir: debi, suların alçaklığı dönemde 1 120 m3/saniye, orta dönemde 1 750 M3/saniye, kabardığı dönemde 10 000 m3/saniye.
Irmak, Köln havzası çöküntü hendeğinde biçimsiz taraçaların ve linyitli üçüncü zaman topraklarının ortasında büyük menderesler çizer. Hollanda sınırının biraz aşağısında, delta başlar: nehrin çığırı kollara ayrılır; kolların çizdiği yollar bentler yapılmasından önce çok değişmiştir: ijsel, Kampen yakınında eski Zuiderzee’ye ulaşır; Eski Ren, Utrecht ve Leyde’den geçer, hattâ bir.kolu Amsterdam’a varır; başlıca kolu Waal, Mouse’a kavuşmadan Biesboch’ta bir delta meydana getirir; Lek Rotterdam’a yönelir. Bütün bu bölgede X. yy.da başlanan bent yapımı sayesinde, sulanabilen ovaların balçıkları üzerinde güzel polderler meydana getirilmiş ve nehir kollarının yatak değiştirmesi engellenerek tabiî şartlar tamamıyle değiştirilmişti. Köln’ün aşağısında havzanın yüzde 15′ini temsil eden bir kısım, Ren’e sularının ancak yüzde 8′ini sağlar, bu yüzden rejim hiç değişmez. Eğimin yumuşaklığı kabarmaları azaltarak rejimi düzenler.
• iktisadî rolü. Ren, Basel’den denize doğru giden ilgi çekici bir ulaşım yoludur ve Ortaçağdan beri kıyılarındaki şehirlerin zenginleşmesine yol açmıştır. Nehrin yakınlığı, üzüm yetiştirmeyi ve şehirlere gönderilen ekmeklik buğday tarımını geliştirerek köylerin iktisadî gelişmesini bile etkiledi. Nehrin iktisadî rolü, modern sanayinin gelişmesiyle daha da arttı. Ren üzerinde sefer kolaylığı Ruhr’un canlanmasında büyük rol oynadı ve bölgede kıyı şehirlerinin yararlandığı elverişli şartları sağladı. Ren aynı zamanda da Ruhr kömür ve çeliğinin Güney Almanya’ya ve İsviçre’ye doğru sevk edilmesine imkân verir ve kıyılarıyla kollarının kıyılarında yerleşen imalât sanayii merkezlerine ikmal yapar. Basel, nehir sayesinde, 5 milyon ton yük trafiğiyle İsviçre’nin başlıca pazarı haline gelmiştir. Strasbourg, 6 milyon tonla önemli bir limandır. Köln’ün aşağısında, Aşağı Ren 40 milyon ton trafikle dünyanın en işler nehirlerinden biridir. Ren üzerinde sefer, Versailles antlaşmasından beri milletlerarası bir rejime bağlıdır.
Başlıca önemli filolar, alman, hollanda, sonra da fransız, isviçre, ingiliz ve belçika filolarıdır. ikinci Dünya savaşı ertesinde yeniden düzenlenen Fransız parkı, tek bir konsorsiyumda toplandı. Nehrin düzenlenmesi, ren ticaret filosuna kendine has özellikler sağladı: 2 000 beygir kuvvetinde römorkörler ve yüklü ağırlığı 2 000 tonu geçen mavnalar suların kabarık olduğu zamanlarda Strasbourg’a kadar çıkabilir. Moselle’in kanallaştırılmasıyle, nehrin 1 000 tonluk mavnaların girmesine elverişli hale getirilmesi, bu sanayi bölgesinin denizden uzak olma sakıncasını azaltacaktır. 1966′da Emmerich’te alman-hollanda sınırında 88 Mt trafik kaydedilmiştir.
• Seyrüsefer talimatnamesi. Viyana kongresi (1815), Ren üzerinde güvenliği sağlamakla görevli bir Ren Seyrüseferi Merkez kurulu meydana getirdi (merkezi Mainz’teydi); açık denize kadar sefer serbestliğini Hollanda’nın kabul etmemesi üzerine, bu kurul işlemez hale geldi. 1831′de Mainz antlaşmasında ve 1868′de Mannheim antlaşmasında Hollanda’nın hak iddialarının tanınmamasına karşılık Ren kıyısındaki devletlere tanındı. Versailles antlaşmasıyle (1919), Ren ile kıyısı olmayan devletler de Merkez kuruluna alındı ve kurula Mannheim kurulunda değişiklik yapma hakkı tanındı. Almanya 14 kasımdan sonra Versailles antlaşmasının nehirle ilgili maddelerini tanımadığı için, Yeni Ren statüsü daha yaratılmadan işe yaramaz hale geldi (4 mayıs 1936). 1945′te Merkez kurulu, Köln’den Strasbourg’a taşındı; Almanya, kurula 1950′de girdi. Nehir üstündeki idare ve gümrük kontrolünü hafifletmek için çeşitli tedbirler alındı. 1951′de Almanlarla Hollandalılar arasındaki anlaşma Ren’in aşağı kolunda milletlerarası trafiği daha da kolaylaştırdı. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REN nehri hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENARD (Georges)
Tarih 27 Haziran 2009
RENARD (Georges), fransız tarihçisi ve yazarı (Amillis Saine-et-Marne 1847-Paris 1930).
Paris komününe katıldı, İsviçre’ye sığındı. Sonra Fransa’ya döndü. Sırasıyle Monge okulunda, Conservatoire National des Arts et Metiers’de ders verdi. 1907′de College de France’ta Emek Tarihi kürsüsüne getirildi.
Başlıca eserleri: La Republi-que de 1848 (1848 Cumhuriyeti) [1906];
G-. Weulersse ile birlikte yazdığı Le Travail dans l’Europe Moderne (Çağdaş Avrupa’da Emek) [1920]; Le Travail dans la Prehistoire (Tarihöncesinde Emek) [1928]. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENARD (Georges) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REMİZ
Tarih 27 Haziran 2009
REMİZ i. Biraz siyahla karışık esmerimsi veya kırmızımsı tüylü, küçük boylu (12 sm) ötücü kuş.
(Remiz’in özellikle yuvası ilgi çekicidir; kese biçiminde olan bu yuvanın kapısı yandadır; kuş bunu topladığı bitki lifleriyle yapar; kalın keçe gibi bir hal alan bu yuvayı genellikle esnek bir daim ucuna kurar. Remiz’in Asya ve Avrupa’da yaşayan türü çulha kuşudur [Remiz pendulinus]. Diğer türlerine Tropikal Afrika’da rastlanır. Baştankaragillerden.) [L]
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REMİZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Relay
Tarih 27 Haziran 2009
Relay, Telstar uydularına benzeyen bir dizi amerikan haberleşme uydusuna verilen ad.
Telstar’lar ile hemen hemen aynı ağırlık ve boyutlardaki bu uydular, çok kısa dalgalarla haberleşmeyi sağlayan Hertz röleleridir. Yörünge yükseltileri 2 000 ile 11 000 km arasında değişir. «Relay I», 13 aralık 1962′de uzaya fırlatıldı. Bir süre kendisinden beklenen görevi yerine getiremeyen bu uydu, sonradan Amerika, Avrupa ve Afrika arasında televizyon programlarını iletmeyi başardı. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Relay hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REİSENAUER (Alfred)
Tarih 27 Haziran 2009
REİSENAUER (Alfred), alman besteci ve piyanocusu (Königsberg 1863 – Libau 1907). Köhler ve Liszt’ten ders gördü, A.B.D. ve Avrupa’da birçok turneye çıktı. Daha çok piyano için besteler yaptı. (M)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİSENAUER (Alfred) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Persian
Tarih 27 Haziran 2009
Persiankiwi: Twitter devrimcisi İranlı.
Persian Farsça Ad:
Kökeni İran olan kimse.
Farsça:
[1] İran’ın resmi dili.
[2] Hint-Avrupa dil ailesinin, Hint-İran dil grubuna ait İran Dilleri alt grubunda yer alan dil.
Persian (İran Kedisi)
Temel Özellikleri
Tartışmasız ilk tercih edilen ev kedisi olan Persian, aileye ve dostluğa olan tüm düşkünlüğü ve zekası ile tanınır. Ancak bakımı oldukça dikkat gerektirir.
Görünüş ve Vücut Yapısı
Yüzünün etkileyici geniş ve yuvarlak kafasının kemik yapısı tamamen yuvarlaktır. Belirgin bir girintisi olan basık burnu kısa ve kalkıktır. Gözler iri, yuvarlak ve kabarıktır.
Uçları yuvarlak hafifçe öne eğik kulakları ufaktır ve alt tarafları fazla geniş değildir. Kulaklarının alçak oturuşu kafasının yuvarlaklığını bozmaz.
Bedeni alçak ve güçlü, asla kaba sayılmayacak bir tıknazlıktadır. Kemikleri ve kütlesi ona bir armağan gibidir. Kasları neredeyse abartıya kaçacak bir biçimde yapılıdır.
Dört ayağı da kısa ve kalındır, ön ayakları düz iner. Sırtı muntazamdır, iri patileri yuvarlak ve sıkıdır. Parmakları birbirine yakındır. Kuyruk uzun olmamakla beraber gövdenin uzunluğuna uygundur. Uzun, sık ve canlı tüyleri gövdeden aşağıya akıyormuş gibi kabarık durur. Omuzlar dahil tüm beden boyunda yelelenen ve oradan aşağı göğsü ve ön ayakları kaplayan uzun kürk gibi tüylerle kaplıdır. Pati altlarında ve kulak içlerinde dolgun fırçaya benzeyen tüyler vardır.
Tüy Bakımı
Her gün muntazaman fırçalanması şarttır. çok fazla sindirilmemiş tüyler bağırsak problemlerine yol açabilir. Yumuşak bir fırçayla ve yumuşak hareketlerle fırçalanmalıdır. Eğer şartlar başka türlüsünü gerektirmiyorsa mümkün olduğunca kuru şampuan kullanılması gerekir.
Kökeni
İran kedilerinin uzun tüylü Türk Ankara kedilerinden geldiği sanılmaktadır. Her iki cins de doğulu kediler olarak tanınır. Eski İran kedilerinin Ankara kedileriyle daha yoğun ve yünsü tüylü olmalarının dışında çok az farklılıkları vardı.
İran kedileri Avrupalılar tarafından tüylerinden ötürü beğenilerek yetiştirildiler ve tüm uzun tüylü kedi yarışmalarının vazgeçilmez galipleri oldular. İran kedisinin süregelen ısrarlı yetiştirilmesi sonucunda sarsılmaz yerleri olan İngiliz ve Amerikan Shorthair’ler bile kendi ana vatanlarında tahtlarını kaybettiler.
Örnekler:
tırmık, 3 yaşında, erkek, İran Kedisi (Persian).
shagy, 4 yaşında, erkek, İran Kedisi (Persian)
lokum, 4 aylık, dişi, İran Kedisi (Persian)
süleyman 2 yaşında, erkek, İran Kedisi (Persian)
İran Kedisi (Persian)
Tartışmasız ilk tercih edilen ev kedisi olan Persian, aileye ve dostluğa olan tüm düşkünlüğü ve zekası ile tanınır. Ancak bakımı oldukça dikkat gerektirir..
… kedi almaya niyetlenenlerin ilk baktığı, ancak bedava bulmanın imkansıza yakın olduğu bir kedi türüdür. yavru olanlar pethoplarda 250 $- 400 $ arası fiyatlara alıcı bulur. saf bir ırk değildir, ankara kedisi ve himayala kedisinin çiftleşmesi ile ortaya çıkmıştır. dediğim gibi şirinlikleri ile kedi almaya niyet edenleri hemen cezbeder ancak bir tane edinmeden önce defalarca düşünülmelidir. zira iran kedileri bakımı en zor kedilerdendir. gözleri ve kulaklarında sorunlar yaşamakla birlikte, yoğun tüy bakımı isterler ve pek çoğunun mama seçtiği görünmüştür. ayrıca uzun tüylerinden dolayı kendini temizlemesi zordur ve tüylerine yapışan kakalar önemli bir problem olur. sağırlık tıpkı kökenleri olan ankara kedileri gibi yaygın olmayan bir hastalıktır. bilindiği gibi sağırlık daha çok çift göz renkli van kedilerinde görünür. nispeten sorunsuz bir türü olan chinchilla, nadir ve aşırı güzel bir kedidir. ..
…Total ve Shell petrol firmalarının LNG Persian ve Pars projelerinden çekildikleri takdirde İran Gaz Sıvılaştırma Firması`nın söz konusu projelerin uygulamasında yer alabileceğini ve bununla ilgili olarak tüm hazırlıkları tamamladığını ilan etti……
Persian Gulf(İran Körfezi)
….Geçen hafta kutlanan Persian Gulf (İran Körfezi) gününde konuşan İran lideri Ayetullah Ali Hamaney`in danışmanı Ali Akbar Velayeti, `Doğru duruşumuzda ısrar etmeliyiz. Bu oyunların iptal edilmesine yol açsa bile duruşumuzu değiştirmeyeceğiz.` dedi……
…İsim değişikliği talebinin bölge istikrarına zarar verdiğini söyleyen İran meclis başkanı Ali Laricani, `Araplar bu büyük Körfez`in adını değiştirerek kendileri için faydasız girişimlerde bulunuyorlar.` dedi…..
Persiankiwi
Twitter devrimcisi İranlı, Tüm dünya İran’daki Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra olanları canlı yayın gibi aktaran Twitter müptelası, kim ve ne olduğu bilinmeyen bilgisayar tutkunu.
İlgili Haberler:
Ben şu anda öldürülüyorum!
23.06.2009 / 13:43:35
Tüm dünya İran’da olanları an be an Twitter’dan öğreniyor. Peki Twitter ne biliyor musunuz?
İran´da seçimlerden sonra ülke karıştı. Hergün protesto gösterileri oluyor, onlarca kişi hayatını kaybediyor. Reforcular ayakta… Ancak İran hala eski İran; ülkede gazeteciler hala yoğun baskı altında. Yabancı gazetecilere boykot var. Seçimler biter bitmez İran´dan çıkarıldılar. Ülkede kalmayı
başaranlar da kelle koltukta, fısıltıyla haber yapabiliyorlar. Ama tüm dünya orada yaşananları anında öğreniyor. Peki bu nasıl oluyor?
Cevap Fransız Liberation Gazetesi´nin manşetinde gizli: İran´da; Twitter devrimi mi? Belki de dünyada ilk kez bir internet sitesi belki de bir ülkenin kaderini değiştirecek.
Peki nedir bu Twitter?
www.twitter.com aynı facebook gibi bir sosyal iletişim ağı. Ancak bu sayfada tek bir soruya cevap veriyorsunuz. “What are you doing? – Şu anda ne yapıyorsun?” Ve bu soruya sadece 140 karakterle cevap verme şansınız var.
İlk anda bu uygulama insana saçma geliyor. “Kim benim ne yapmak istediğimle ilgilenir ki? Ya da banane hiç tanımadığım birinin yaptıklarından?” diyebilirsiniz. Bunu dedirtecek mesajlar da az değil. Çünkü twitter başlarda “Şu anda yatıyorum, duruyorum, tuvalete gidiyorum gibi mesajlarla” doluydu.
ÜNLÜLER DE TWİTTER´DA
Ancak gün geçtikçe bu ilginç ağın kullanıcıları da değişti. Birçok şirket, web sitesi ve ünlüler burada o anda ne yaptıklarını milyonlara duyurdu. “A şirketi şu anda x ürününü piyasaya sundu” gibi iletilerde gözle görülür bir artış oldu. Beğendiğiniz müzisyenler yeni albümlerini, konserlerini ya da sahne programlarını ilk kez twitter´la duyurdular. Hatta Martha Stewart köpeğinin bir propan patlamasında öldüğünü yine Twitter´dan duyurdu.
Asthon Kutcher karısı Demi Moore´un bikinili fotoğraflarını yine Twitter´da yayınladı. Amerika´nın en ünlü talk showcusu Oprah Winfrey de ilk ´twit´ini canlı yayında yazdı. Türkiye´den de Sertap Erener ve Demir Demirkan twitter üyesi…
İRAN´DAN GELEN SON MESAJDA ÖLÜM VAR
Cep telefonuyla internete girmek yaygınlaştıkça Twitter´ın kullanımı da boyut değiştirdi. Moldova´da protestocular Twitter sayesinde bir araya gelip ülkeyi salladılar. Çin´deki depremi de ilk duyuran yine bir Twitter kullanıcısı oldu. Gazze savaşından Hollanda´daki THY uçağının düşüşüne kadar birçok olay ilk olarak Twitter´da yer aldı. Hem de resimleriyle… Yani twitter üyesi herkes bir nevi gönüllü muhabir diyebiliriz.
AHMEDİNEJAD TWİTTER´I ENGELLEMEYE ÇALIŞIYOR
Şimdi de aynı şey İran için geçerli. Musavi yanlıları seçimin başından beri Twitter sayesinde bir araya gelip örgütleniyorlar. Seçimden sonra da aynı örgütlülüğü böyle sürdürüyorlar. Tabii tüm dünya da bu şekilde İran´da olup bitenlerden anında haberdar oluyor. Öyle ki 16 Haziran´daki server bakımı İran´daki genel seçimle aynı güne denk gelince ABD dışişleri bakanlığının ricasıyla şirket bakımı erteledi.
Ahmedinejad yönetimi protestocuları meydanlarda durdurmaya çalışırken, bir yandan da Twitter´ı ´susturmak´ için internet bağlantılarını engellemeye çalışıyor.
İran´dan gelen mesajlarda özellikle tek bir kullanıcı dikkat çekiyor. Persiankiwi ülkedeki son durumu anında dünyaya geçen gönüllü bir muhabir gibi çalışıyor. Haberi hazırlarken bile onun girdiği mesajlara yetişemedik. Persiankiwi´nin mesajlarını http://twitter.com/persiankiwi adresinden okuyabilirsiniz. Veya buraya tıalayınız >Persiankiwi Twitter
İşte Persiankiwi ‘nin son mesajları: Haber: http://www.habercinim.com
Dışişleri bakanlığına giden bütün yollar ve ara sokaklar güvenlik güçlerince kapatıldı.
Tahran´daki durum bugün çok karışık. Yolların çoğu kapatılmış durumda.
(Etemad Melli gazetesine saldırıldı.)
(Hapishalerdeki birçok özgürlükçü liderin açlık grevine başladığı söyleniyor. )
(Hamaney bu cuma yeniden vaaz verecek)
(Nobel ödüllü avukat Şirin Ebadi ´protestocuları öldürenlerin hepsini dava edeceğim)
(Allahu Ekber ve Rahmetullah- Barış size bağlı, bize destek veren herkese teşekkürler. )
(Eğer sokaklara çıkıp protesto etmekten korkuyorsanız, kan verin! Bu bile çok büyük yardım olacak.)
(Eğer milislerden birini görürseniz onları öldürmeyin, onlara kardeşiniz gibi davranın. )
DSL bağlantısını şu anda kesmek zorundayız. Çünkü bilgisayarın sahipleri gelmek üzere. Ama her zaman bağlantı kuracak bir yol bulacağız.
İran halkı gün bugündür. Bu yeni bir başlangıçtır. Umut ediyoruz ve hazırlanıyoruz.
Hükümet güçleri protestolara cevap olarak elektriği kestiler. Şu anda yemek pişirmek için bile evlere gaz girişi yapılamıyor.
Yiyecek kıtlığı başlayacak. Nakliye durduruldu. Bankalarda para sıkıntısı var.
Twitter devrimcisi İranlı’ya ne oldu
Emre KIZILKAYA 26 Haziran 2009
Twitter devrimcisi İranlı’ya ne oldu
Hürriyet:
Hürriyet’in, basına sıkı bir sansür uygulanan Tahran’daki haber kaynaklarından biri de, “Persiankiwi” takma adıyla internetten “canlı yayın” yapan cesur bir İranlı’ydı. Dünya basınının da yakından takip ettiği Twitter devrimcisi, önceki akşam “Bir arkadaşımı aldılar, işkence yapacaklar” dediği son mesajlarından sonra kayboldu.
DÜNYANIN dört bir yanında, aralarında dev basın kuruluşlarının da bulunduğu 37 bin abonesi olan tek kişilik bir medya ordusu…
“Mikro-mesajlaşma” temalı sosyal internet sitesi Twitter’ın İranlı kullanıcısı “Persiankiwi” (İranlı Kivi), işte böyle biri. Persiankiwi, Tahran’daki sokak olaylarının 12 gün önce başlamasından, önceki gün hükümetin artan baskılarıyla büyük ölçüde bastırılmasına dek, siteye tam 823 kısa mesaj gönderdi.
Esrarengiz Musevici
Persiankiwi’nin olay yerinden attığı bu mesajlar, aralarında Hürriyet’in de bulunduğu abonelerine, SMS ve eposta yoluyla anında iletiliyordu. Dehşeti birinci ağzından anlatan mesajlardaki bilgiler, geç de olsa hep doğrulanıyordu. Ajanslar, Persiankiwi’nin aktardığı bilgileri saatler sonra, bazen aynen haberleştiriyorlardı. Oysa Persiankiwi’nin erkek mi, kadın mı olduğu bile bilinmiyor.
Öldü mü, saklanıyor mu
Protestoların göbeğindeki bu “yurttaş gazeteci”, önceki akşam sustu. Twitter’da endişeli bir bekleyiş var. “Tammnesia” adlı kullanıcı “Hayatından endişe ediyorum” diyor.
Son mesajları, tutuklanmış veya öldürülmüş olabileceği şüphesini doğursa da, “Şu anda Baharistan civarında saklanıyor ve internet bağlantısı yok” iddiası da mevcut.
Son mesajları:
’Şehitleri hatırlayın Allahüekber’
PERSIANKIWI’nin önceki gün yazdığı son mesajlar şöyle:
Saat 16.15: Az önce Baharistan Meydanı’ndaydım. Bugün durum felaket. İnsanları hayvan gibi dövüyorlar. Kolu bacağı kırılmış, kafası yarılmış çok kişi gördüm. Savaş gibi.
Saat 17.34: Bütün dükkanlar kapalı. Kaçacak yer yok. İnsanları her yerde helikopterle takip ediyorlar.
Saat 18.12: Telefon hatlarını kullanıp internet kullanıcılarını buldukları söyleniyor. Şimdi buradan gitmem lazım.
Saat 18.22: Lalezar Meydanı da Baharistan gibi. İnanılmaz. Her yerde ölüler var.
Saat 18:42: Şimdi gitmeliyiz. İnternete ne zaman ulaşırım bilmiyorum. Birimizi aldılar, işkence yapacaklar, isim söyletmeye çalışacaklar. Hızlı hareket etmemiz şart.
Saat 18:52: Allahım, sen herşeyin yaratıcısısın ve herşey sana dönecek. Allahüekber.
’En önemli’ gazeteciden Obama’ya soru
LOS Angeles Times’dan El Cezire’ye, AFP’den Sky News’e, Daily Telegraph’dan MSNBC’ye kadar sayısız medya kuruluşu, Persiankiwi’nin Tahran’dan verdiği haberlerden yararlandı. Amerikalı gazeteci Spencer Ackerman, “Persiankiwi şu anda dünyanın en önemli gazetecisi” diye yazdı.
İhanet olmaz mı
Meçhul Twitter’cı, dolaylı yoldan bile olsa ABD Başkanı Barack Obama’ya kadar ulaştı. Persiankiwi, Amerikalı blog yazarı aracılığıyla Obama’ya basın toplantısında “Ahmedinejad’ın zaferini tanımanız, İranlı protestoculara ihanet olmaz mı” diye sordu./_np/7263/8277263.jpg
Seçim bitti geçim mesajı
Seçim sonuçlarına ilişkin tartışmalar sürerken, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, dün Tahran’ın güneyinde petrokimya tesisi açtı.
İran’ın ÖSS’si
Türbanlarını gevşetme mücadelesi veren birçok genç kız, protestolara ara verip, haremlik-selamlık salonlarda üniversite giriş sınavına katıldı.
Tahran’dan son gelişmeler
Prof’lara büyük gözaltı
AKADEMİK GÖZDAĞI:
Seçimi kaybeden aday Mir Hüseyin Musevi ile önceki gece bir araya gelen 70 üniversite profesörünün birkaç saatliğine gözaltına alındığı iddia edildi. Hükümet iddiayı yalanladı. 100 milletvekili, son gelişmeler nedeniyle Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın zafer kutlamasına katılmayacaklarını açıkladı.
WSJ’DEN ANKARA’YA:
Wall Street Journal Gazetesi, “Mahmud’ un Arkadaşları” başlıklı makalede, Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ı eleştirdi. “Kanaat” bölümündeki yazıda, Ankara hükümetinin İran’daki seçimin hemen ardından Ahmedinejad’ı kutlamasının büyük bir hata olduğu iddia edildi.
—–
Persiankiwi neden sustu
Dünya basınının yakından takip ettiği Twitter devrimcisi İranlı ortadan kayboldu.
İlgili Kelimeler: RAPAKİVİ i. (fr. rapakiwi)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Persian hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REİD (Thomas MAYNE)
Tarih 26 Haziran 2009
REİD (Thomas MAYNE), Yüzbaşı Mayne Reid diye tanınırdı, ingiliz romancısı (Bally-roney, Down 1818-Londra 1883).
Meksika’da, sonra A.B.D.’de Kızılderililerin bölgesinde avcılık yaptı. 1840′ta Texas seferine katıldı. 1843′ten 1846′ya kadar Philadelphia’da gazetecilik yaptı. 1845 Meksika savaşına gönüllü birliklerin kumandanı olarak katıldı. 1849′da ayaklanan Macarların yanında savaşmak için Avrupa’ya döndü. 1850′den sonra gençler için, Kızılderililerle ilgili serüven hikâyeleri yazdı:
The Rifles Rangers (Orman Bekçileri) [1850], The Scaîp Hun-ters (Kafatası Avcıları) [1851], The War Trail (Savaş izi) [1857], The White Chief (Beyaz Şef) [1859], The Headîess Horseman (Başsız Atlı) [1866], (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİD (Thomas MAYNE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REİCHSTETT
Tarih 26 Haziran 2009
REİCHSTETT, Fransa’da, Bas-Rhin idare bölgesinde (Strasbourg idare çevresi) komün, Strasbourg’un kuzeyinde; 1 666 nüf.
Güney Avrupa petrol boru hattının ham petrol taşıdığı petrol rafinerisi. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİCHSTETT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REİCHENBACH
Tarih 26 Haziran 2009
REİCHENBACH, Dzierzoniow’un eski almanca adı. Friedrich II’nin Daun Avusturyalılarına karşı kazandığı zafer (1762).
Avusturya’nın Türkiye üzerindeki hak iddialarını sınırlandırmak için çeşitli avrupa devletleri arasında uzlaşma (27 temmuz 1790) ve Napolyon’a karşı savaşı sürdürmekle ilgili olarak Rusya, Avusturya ve Prusya arasındaki antlaşma (27 haziran 1813) Reichenbach’ta imzalandı. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİCHENBACH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REGNAUD (Paul)
Tarih 26 Haziran 2009
REGNAUD (Paul), fransız şarkiyatçısı (Mantoche, Haute-Saöne 1838 – ay.y. 1910). Lyon üniversitesinde profesördü (1879).
Eserleri; La Rhetorigue Sanscrite (Sanskrit Belagatı) [1884]; Le Rig-Veda et les Ori-gines de la Mythologie tndo-Europeenne (Rig-Veda ve Hint-Avrupa Mitolojisinin Menşeleri) [1892]; Les Premieres Formes de la Religion et de la Tradition dans Vİnde et la Grece (Hindistan ve Yunanistan’da Din ve Geleneğin ilk Biçimleri) [1894] v.b. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGNAUD (Paul) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Regensburg diyeti
Tarih 26 Haziran 2009
Regensburg diyeti, 1630′da haziran ekim ayları arasında Regensburg’da toplanan imparatorluk diyeti, fransız temsilcisi rahip Joseph seçici prenslerin Ferdinand II’ye güvenini sarstı, Ferdinand II de oğlunu Roma kralı seçtirmedi.
Fransa, Mantova dukalıklarını Nevers düküne verdirdi. Rahip Joseph imparatorla barış imzaladı. Bu diyetle Fransa Avrupa’da üstünlük kurmağa başladı. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Regensburg diyeti hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REGALECUS
Tarih 26 Haziran 2009
REGALECUS i. Kordela gibi yassı ve u-zun gövdeli, kemikli balık; sırt yüzgeci ensesinden kuyruğuna kadar bütün sırtı boydan boya kaplar.
(Regalecus gladius, avrupa denizlerinde seyrek bulunur; gümüş rengindeki bu balığın boyu 2 m’yi bulur; eski bilginlerin ringa kralı dedikleri balık budur.) [L]
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGALECUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Reform
Tarih 26 Haziran 2009
Reform, XVI. y.da Avrupa’nın büyük bir bölümünü papaların hâkimiyetinden çıkaran ve protestan kiliselerinin kurulmasına yol açan dinî hareket.
XV. yy.ın sonunda, hıristiyan kiliselerince istenen dinî ve ahlâkî reform, birtakım vaizler tarafından başlatılmıştı. Ne var ki Roma, dünyevî nüfuz siyasetinden caymadığı gibi yüksek kilise makamlarına tayin yapma sistemini de düzeltmeğe yanaşmıyordu. Halk derin bir huzursuzluk içindeydi ve bütün aydınlar bu duruma bir çözüm yolu bulunmasını istiyorlardı. Erasmus’un eserleriyle, Kutsal Kitap üstünde filoloji incelemeleri başlamış, dinî inanç ve kurumların tenkidine girişilmişti.
10 Kasım 1483′te Saksonya’nın Eisleben şehrinde doğan Augustinus rahibi Martin Luther, uzun süren bir vicdan bunalımından sonra, Aziz Paulus’un «Romalılara Mektup»unda, insanın manevî kurtuluşunu doğrudan doğruya iman’a bağlayan bir metin buldu. Bu metin bütün protestan kiliseleri için bir ilahiyat, bir ahlâk ve bir mistisizm kaynağı olacaktı. Johannes Tetzel’in yönetimindeki Dominiken rahipleri Saksonya’da gürültülü bir kampanya ile, papa Leo X’un San Pietro kilisesinin yeniden yapılması için gereken maddî imkânları sağlamak amacıyle satışa çıkardığı endüljans’lara müşteri toplamağa çalışırlarken, Luther, Wittenberg üniversitesinde kendi iman doktrinini okutmağa başlamıştı bile. 31 Ekim 1517′de, endüljans’ların dayandığı ülkeye ve fiilî uygulamaya karşı doksan beş tez ilân etti.
Ama henüz papaya başkaldırmış değildi. Bu tutumundan doğacak devrimci sonuçları, iki yıl içinde, yavaş yavaş geliştirecekti. Sonunda, haziran 1519′da, Leipzig’de ilâhiyatçı Johann Eck’e karşı, Kutsal Kitap araştırmalarında tek otoritenin, serbestçe kullanılan kişisel yargı olduğunu açıkladı.
Luther’in protestosu katolik dünyasında büyük bir yankı uyandırmıştı. İbranî dili uzmanı Johann Reuchlin’in yeğeni Melan-chthon gibi birçok genç ilâhiyatçı Luther’i destekliyordu; Ulrich von Hutten ona Rheinland ve Schwaben şövalyelerinin desteğini vaat etti. Erasmus da, Saksonya seçicisinin himayesini sağlamıştı. Bunun üzerine Luther 1520 haziranıyle eylülü arasında yayımladığı üç başlıca eserinde doktrinini açıkladı.
Doktrinin anahatları şunlardı: evrensel ruhanîlik ilkesi, kutsal sırların üçe indirilmesi, kişi vicdanının hürriyete kavuşması ve aynı zamanda din bütünlüğü, kilise ve siyasî disiplin zorunluğu. Luther, aralık 1520′de, kendisini afaroz eden Leo X’un kararnamesini Wittenberg’de alenen yaktı. Ocak 1521′de imparator tarafından Worms diyetine çağrıldı ve fikirlerini cesaretle savundu. Saksonya seçicisi kendisine Wartburg’da inzivaya çekilebileceği bir yer sağladı. Luther orada «Reform»un eline bir silâh vermek için Kutsal Kitap’ı Almancaya çevirmeğe koyuldu.
Luther’in Wittenberg’deki en ateşli taraftarı olan Andreas Karlstadt, bunun üzerine rahiplerin yemin mecburiyetini kaldırdı, din adamlarının da evlenebileceğini ilân etti ve kutsal resimlere tapınmaya son verdi. Missa âyini bir «kurban» olmaktan çıktı ve bir anma töreni haline geldi. Wartburg’dan dönen Luther bu oldubittileri onayladı. Daha o zamandan, doktrinlere sansür koyma fikrini benimsemeğe başlamıştı; nitekim fazla radikal bulduğu Karlstadt’ı Saksonya’dan çıkarttı; eyalet içinde, tapınma âyinleri ve papazları olmayan dinî topluluklar kurmağa kalkışan Thomas Münzer Mülhausen’e sığınmak zorunda kaldı.
1524′ten beri, Güney Almanya’da, Münzer tarafından kışkırtılan bir köylü ihtilâli gelişiyordu. Luther, prensleri bu ihtilâli bastırmağa teşvik etti; o sıralarda bir «Devlet kilisesi» fikrini benimsemeğe başlamıştı. İmparator ve katoliklerle mücadelesinde prenslerin yardımına muhtaçtı. 1528′den beri devlet adına kiliseleri denetleyen «ziyaretçiler» de çok geçmeden bir çeşit yeni piskoposluk kurdular. Karlstadt’ın görüşü, İsviçre’de ve Ren havzasında kabul edilmeğe başlanmıştı. Antik hümanizme bağlı olan ve isviçre’den paralı asker alınmasına karşı gelmesiyle tanınan Uhich Zwingli, Luther’in çağrısına uydu ve tasarladığı reformlar gereğince 1525′te Zürich’te, 1528′de Bern’de Kutsal sırları reddetti ve litürjiyi çok sadeleştirdi. 1529′da Basel’de Oecoîampade, katoliklere ve hattâ Roma’ya sadık kalan Erasmus’a karşı Zvvingli mezhebini yaydı.
Bu mezhebi, Strassburg’ta da, 1524′te Martin Bucer kabul ettirmişti.
Kilise mülkünün el değiştirmesinde çıkar gören alman prensleri Luther reformunu destekliyordu. 1525′te katolikler Dessau’da bir savunma birliği kurunca, Saksonya seçicisi ile Hessen İandgrafı Philipp, buna karşılık, Gotha’da bir «İncil birliği»nin başına geçtiler (1526). Güney almanya şehirlerindeki Zvvingli taraftarları ise bu birliğin dışında bırakıldı. Avrupa siyasetinin papadan uzaklaştırdığı imparator, 1526′da devletlere kendi sınırları içinde din meselesini istedikleri gibi çözümlemek yetkisini vermişti; ama papayı yendikten sonra bu tavizlerini inkâr etti (1529).
Reform taraftarları bu tutumu «protesto» ettikleri için, bağlı oldukları kiliselere «protestan» adı verildi. 1529′da Marburg’da Luther ile Zvvingli arasında yapılan uzlaşma teşebbüsü sonuç vermedi. Ama imparator, fransız ve türk tehlikesi karşısında, 21 haziran 1530′da topladığı Augsburg diyetinde, Reform taraftarlarıyle Roma taraftarlarını birleştirmeğe çalıştı. Melalanchthon çok önemli tavizler verdi; ama ne zwingli’ciler ne de katolikler anlaşmaya hazır değildi. Sonunda Luther’in sabrı taştı ve gürültülü tartışmaların ardından ilişkiler kesildi.
Mart 1531′de, Luther’in reformunu kabul eden prensler ve şehirler Smalkalde birliğini kurdu. Zwingli’nin ölümünden sonra (11 ekim 1531), taraftarları 25 mayıs 1536′da Luther ile Witenberg uzlaşmasını yaptılar. 1532′de Smalkalde birliğinin Fransa ile yaptığı ittifak karşısında imparator daha ılımlı bir siyaset benimsemek zorunda kaldı. 1525 Köylü ihtilâlinin bir devamı olan ayaklanma, yani Strassburg’tan Amsterdam ve Münster’e kadar papazsız ve prenssiz bir toplum kurmak ve yetişkinlerin vaftiz edilmesini’ öngören bir kilise meydana getirmek amacında birleşen anabatistlerin ayaklanması karşısında, reformcularla katolikler bir an için birleştiler.
Bir prenslik ordusu Münster’e girerek korkunç misilleme hareketlerinde bulundu. Ancak imparatorun Luther ve Zwingli taraftarlarını Roma ile uzlaştırmak için harcadığı bütün çabalar (Hagenau ve Worms görüşmeleri ve 1541 Regensburg diyeti) ilâhiyatçıların inatçı tutumu yüzünden sonuç vermedi.
• Reform imparatorluk sınırlarını aşmağa başlıyordu. Anvers’te, Luther’in ilk yazılan 1518′den itibaren okunmağa başlanmıştı. Brüksel’de Marguerite d’Autriche’in hükümeti danışma için Erasmus’u ve bazı erasmus’çulan çağırdı. Ama 1520 ile 1531 arasında imparator emirnameleri, Kiliseden ayrılanların ölüm cezasına çarptırılacağını ilân ederek hiç olmazsa görünüşte başarı sağladı. Ne var ki, yine de anabatist propagandasının önü alınamamıştı. O sırada İsveç’te kral Gustaf I Vasa, İsveç’i Danimarka boyunduruğundan kurtarıyor (1523), itibarını kaybetmiş bir papaz sınıfının mülklerini kamulaştırıyor ve 1529′dan itibaren de millî monarşiye sıkıca bağımılı resmî bir luther’ci kilise kurmağa çalışıyordu.
Danimarka’da kral Christian II bir ihtilâlle devrilmiş, Friedrich I, Luther’ciliği resmî din haline getirmişti. Kısa bir süre sonra, Friedrich Iin tahtta hak iddia eden bir katoliği yenmesi Norveç’in protestan olmasına yol açtı (1537). İngiltere’de, kral Henry VIII, nazır Thomas Wolsey’in yardımıyle, aslında Luther’ciliğe kesinlikle karşı çıkan bir disiplin reformuna girişmişti. Ama Henry VIII, Kari V’in teyzesi olan karısı Catherine of Aragon ile evliliğinin bozulmasını istiyordu. Papa ise, imparatorun etkisi dolayısıyle, bu evliliği bozmadı. Bunun üzerine, kralın danışmanı Cromwell, 11 şubat 1531′de, kiliseyi tahta bağımlı kılan bir tasarıyı parlamentodan geçirdi. Oysa nazır Thomas Mora sapkınlığı ezmeğe devam ediyordu.
Cambridge’li bir ilâhiyatçı olan Thomas Cranmer, kralı papaya rağmen boşanmağa teşvik etti. Sonunda, Henry VIII, 11 temmuz 1533′te Anne Boleyn ile evlenince papa tarafından afaroz edildi. Ocak 1534′te de anglikan sapkınlığının yerleşmesine yol açan eylemler başladı. Katolik birliğini savunanlar, en ünlüleri Thomas More olan birçok kurban verdi. 1537′de ilân edilen Book of Ârticles, içinde yine de birçok katoliklik unsuru bulunan bir Protestanlık ortaya koyuyordu. İskandinavya’da olduğu gibi, İngiliz Protestanlığında da, kilise yöneticilerinin kademeleşmesi muhafaza edildi. Kilise mülkleri satışa çıkarıldı ve 1539′da ilân edilen 6 maddelik kararnameyle, sapkınlıkların kovuşturulması için engizisyon usullerinin uygulanması öngörüldü.
Bu arada, Fransa kilisesinde de derin değişiklikler başlıyordu. Jacques Lefevre d’Etaples, 1521′de, Meaux piskoposu Guillaume tarafından bölgesindeki reform çalışmalarına katılmağa çağrıldı ve ilk iş olarak da Yeni Ahit’i Fransızcaya çevirmeğe başladı. Bu arada tapınma usullerinde de sadeleşmeye gidiliyordu.
Lyon ve Meaux’da, reform propagandası sosyal bir nitelik kazanmağa başlamıştı. 1525 Pavia yenilgisinde kralın esir düşmesinden sonra naip Luisa di Savoia bir süre sapkınlığı bastırma siyaseti güttü. Lefevre d’Etaples, Strassburg’a sığınmak zorunda kaldı. Dört yıl sonra, Louis de Berquin’in ölüme mahkûm edilmesi Luther ve Zwingli propagandasını durdurdu. Kral François I, siyaset gereği papa. Clemens VII’ye yaklaşmıştı. 1534′te reform taraftarları propaganda afişleri asmağa başlayınca, Fransa hükümeti kıyıma geçti.
• Lefevre’in öğrencisi olan ve İsviçre’ye sığınan Guillaume Farel, Neuchâteld’e bir zwingli kilisesi ve faal bir propaganda merkezi kurmayı başarmıştı. 1535′te ise, Savoia dükünün ve piskoposunun boyunduruğundan kurtulan Cenevre’ye reform hareketini getirdi. Bu arada,
1 kasım 1533′te fakültelerin açılışı dolayısıyle rektör Nicolas Cop’u reformcu bir konuşma yapmağa teşvik eden Jean Calvin Basel’e sığınarak orada Oecolampade’ın doktrinini benimsedikten sonra 1536 martında İnstitution de la Religion Chretienne (Hıristiyan Dinî Kurumu) adlı kitabını yayımladı.
Calvin’in otoritesi, 1536 sonundan beri Farel’in ısrarı üzerine kaldığı Cenevre’de yayılıyordu. Calvin, Saint-Pierre vaizi olarak, institution Chretienne’i fransızca bir ilmihal biçiminde özetledi. 10 Kasım 1536′da Farel, her yurttaş için zorunlu olan iman düsturunu açıkladı. Ama bu çeşit bir kısıtlamayı ne liberal burjuva sınıfı, ne cumhuriyet topraklarına sığınmış anabatistler, ne de Kutsal Kitap’ın serbest yorumu sonucunda Arianus’çuluğa ve tabiî dine varan rasyonalist ilâhiyatçılar kabul ediyordu. Güçlü bir muhalefet, 23 nisan 1537′de alınan ve 26 mayıs 1538′de onaylanan bir kararla Farel ile.
Calvin’in sürgün edilmelerine yol açtı. Calvin, Strassburg’da Fransız Mültecileri kilisesini yeniden kurdu ve Hagenau’da, Worrns’ta, Regensburg’ta, iuther’cilerin Roma ile uzlaşmaması için mücadele etti. 1540 Seçimlerinde Protestanların kazanması Calvin’in 13 eylül 1541′de muzaffer olarak dönmesini sağladı. 20 Kasım 1541′de yayımlanan Orâonnances Ecclesiatiqueslerle hıristiyan reformu kesinleşti. Bu reforma uygun olarak kilise, kişilerin ve devlet memurlarının tutumunu denetleyen bir kurul tarafından yönetiliyordu. Muhalefet liderleri sürüldü veya ölümle cezalandırıldı. Aragon’lu bir doktor olan ve Teslis’i inkâr ederek bütün hıristiyan kiliselerini öfkelendiren Miguel Servet (Christianismi Restitutio, 1553) Calvin tarafından katolik engizisyonuna ihbar edildi.
Hapisten kaçarak Cenevre’ye sığman Servet tutuklandı ve 28 ekim 1553′te yakıldı. Bu gaddarlığın uyandırdığı kızgınlık uzun süre yatışmadı. Ama Calvin konseylerde, fransız mültecilerinden de destek gören sağlam bir çoğunluğa dayanıyordu. 1559′da Cenevre’de kurulan ve Theodore Beze’in yönetiminde bulunan Cenevre akademisi, Avrupa’nın en yüksek protestan okulu oldu. Wittenberg’in yapamadığını şimdi Cenevre başarıyordu. Yani şehir, militan Protestanlığın merkezi olmuştu. Kari V’in baskı siyaseti sonucunda Hollanda ve özellikle de Anvers’te gerileyen Protestanlığı Calvin’cilik yeniden canlandırdı.
İngiltere’de ise Henry VIII’in 28 ocak 1547′de ölmesinden sonra Calvin’cilik ikinci bir reformun ilham kaynağı oldu. Edward VI’nın henüz bir çocuk olmasından istifade eden Somerset ve daha sonra da Warwick, Cranmer’in yardımıyle, papazların evlenmemesini öngören hükmü ve kilise sunaklarını kaldırdılar ve sadece dinî görevlerde bir kademeleşmeyi kabul ettiler. Prayer Book’un (Dua Kitabı) 1549 ve 1552′de yayımlanan iki ayrı metni dua ve tapınmada birlik kurulmasını sağladı. Kral François I’in saltanatının son yıllarındaki kovuşturmalara ve sert kararnamelere rağmen Calvin’cilik krallığın hemen hemen bütün eyaletlerinde protestan kiliseleri kuruyordu. Ayrıca, Calvin’in üç delegesinin huzurunda mayıs 1559′da Paris’te ilk Sinod toplandı.
Bu arada, daha sonraları Karşı Reform adıyle anılacak olan hareket de teşkilâtlanıyordu. Bu hareket, gücünü, bazı küçük sapkın topluluklarının kolayca yok edildiği İspanya’dan ve İtalya’dan alıyordu. Ama Roma başlangıçta bazı hayal kırıklıklarına uğradı. 1545-1548 Arasında, Trento konsilinin ilk toplantıları Papalık kurumunda derin değişiklikler yapılması konusunu pek önemsememişti. Ayrıca, ne imparator ne de Fransa kralı, konsilin kararlarını kabul etmemişti. Protestan kiliseleri temsilcilerinin istemeyerek ve çok geç çağrıldıkları yeni görüşmelerse 1551′de başladı ve 28 nisan 1552′de savaşın taşlamasıyle yarıda kaldı.
18 Şubat 1546′da Luther öldüğü zaman. Karşı Reform, Lutherci’liğin yok olacağı umuduna kapıldı. Saksonya dükü Moritz’in yenilgisinden sonra Mühiberg’de galip gelen Kari V, 19 mayıs 1547′de Wittenberg’e girmişti. Ama imparator, Roma’nın beklediği tavizleri vermek istemedi. Augsburg’da yapılan bir antlaşma Protestanların temel hürriyetlerini ortadan kaldırmakla birlikte Trento konsilinin kararlarını da uygulatmadı. 1552′de Saksonyalı Moritz imparatorluk davasını terk etti ve savaş yeniden başladı. 3 Ekim 1555′te imzalanan Augsburg antlaşmasıyle de imparatorluğun sınırları içinde protestan kilise ve devletlerin varlığı resmen kabul ediliyor ve her yurttaşın kendi devletinin dinini kabul etmek zorunda olduğu belirtiliyordu. O sırada Protestanlık Almanya’nın üçte ikisine hâkim olmuş, Bohemya’yı ele geçirmiş ve etkisini kısmen Avusturya, Macaristan ve Polonya’ya da yaymıştı.
Reformun henüz iyice yaygın bir duruma gelmediği ingiltere’de katolikler, 3 ağustos 1553′te Henry VlII’in büyük kızı Mary Tudor’un tahta çıkışını sevinç gösterileriyle karşıladılar. Mary Tudor, kardinal Pole ile anlaşarak, İngiltere krallığını Papalık ile uzlaştırmak için çaba göstermeğe başladı. Oğlu Philipp’i kraliçeyle evlendirmiş olan imparatorun aracılığıyle, papa Julius III, kilisenin kamulaştırılmış malları üstünde hak iddiasından vaz geçti ve parlamento 30 kasım 1554′te ingiltere’nin yeniden katolik kilisesine döndüğünü ilân etti. Bundan sonra girişilen kıyımda, Anglikan kilisesi, başta Cramer olmak üzere 277 kurban verdi. Ama 17 kasım 1558′de Mary Tudor ve kardinal Pole öldüler.
Henry VIII ile Anne Boleyn’in kızı Elizabeth, ingiltere kraliçesi oldu. Katoliklikten nefret eden Elizabeth için din bir hükümet aracından başka şey değildi. Babasının reformunu Edward VI’nın reformuna tercih ediyor ve Calvin’ciliğin getirdiği cumhuriyetçi kurumlardan da hoşlanmıyordu. Üç karanameyle, tahtın kilise üstündeki hâkimiyetini yeniden kurdu. 1552 Tarihli Prayer Book (Dua Kitabı) bazı değişikliklerle yeniden yürürlüğe girdi, ingiltere’de «Tanrı çocuklarının katkısız serbestliğini» arayan küçük topluluklar belirmeğe başlamıştı.
Roma, Elizabeth’e karşı İskoçya’nın yardımına güvenebilirdi. Ama John Knox’un ateşli dinî konuşmaları, kişizadelerin düşmanlığı ve halkın hoşnutsuzluğu çok geçmeden kuzeyde de tamamıyle cumhuriyetçi ve piskopossuz bir kilisenin gelişmesine yol açtı.
Fransız Protestanları arasında, krala bağlı subaylar, İtalya ve Fransa’da savaşmış kimseler ve en yüksek ailelerden bazı kişiler yer almağa başlamıştı. O zamana kadar sadece dinî nitelik taşıyan bu topluluk askerî bir kimlik kazanıyordu. Mayıs 1558′de, Preaux-Clercs’de 4 000 kişi, silâhlı kimselerin refakatinde, ilâhiler okuyarak Sen nehri boyunca yürüyüşe geçti. Kral Henri II durumdan kuşkulandı. Guise düklerinin kardeşi olan Lorraine kardinali 1550′den beri Cizvitleri Paris’e kabul etmişti. 1555 Aralık ayında Roma’da papa Paulus IV ile yaptığı görüşmeler sırasında Calvin’cilikle derhal mücadeleye girişmeğe söz vermiş, Roma engizisyonunun Fransa’ya yerleşmesini de memnuniyetle kabul etmişti. 3 Nisan 1559′da imzalanan Cateau-Cambresis antlaşmasiyle, altmış beş yıldan beri süregelen İtalya savaşları ispanya lehine sonuca bağlandı ve iki krallık din sapkınlarına karşı uzlaşmaya vardı.
Henri II Cenevre veya ingiltere’ye karşı bir haçlı seferi düzenlemek istiyordu. 2 Haziran 1559′da Ecouen’da imzalanan yeni bir kararname, Protestanlara kaçmak veya ayaklanmaktan başka bir çare bırakmadı. Paris parlamentosundan dört danışman Bastille’e hapsedilmişti. 10 Temmuzda kralın bir kaza sonucu ölümü, Fransa’da din savaşlarının başlamasını ancak üç yıl geciktirebildi. Bk. PROTESTANLIK. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Reform hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REFERANDUM
Tarih 26 Haziran 2009
REFERANDUM i. (fr. referendum’dan). Siyaset ve Huk. Siyasî iktidar tarafından alınan bir kararın idare edilenler tarafından kabul edilip edilmediğini ortaya koyan halkoyuna başvurma usulü.
— ANSİKL. Halkın doğrudan doğruya yönetime katılması iki şekilde olabilir. Birinde (buna «dolaysız demokrasi» adı verilir), vatandaşlar, belirli zamanlarda, siyasî ve idarî kararlara katılmak üzere genel kurul halinde toplanırlar. Eskiçağ sitelerinde bu kurul, gerçek bir hükümet organı ödevi görürdü ama site halkının yalnız bir kısmı vatandaş sayılıyordu.
İsviçre’nin üç kantonunda (Glaris, Appenzell, Unterwald) ve bazı amerikan komünlerinde, yılda bir kez toplanan genel kurulun görevi ancak yöneticileri denetlemekten ibarettir. Halkın yönetime katılmasının ikinci şeklinde ise (buna «yarı dolaysız demokrasi» denir) seçmenlerin görevi, basit temsilî rejimde olduğu gibi, temslicileri seçmekten ibaret değildir; seçmenler, günlük dilde çok zaman referandum ortak adı altında birbirine karıştırılan çeşitli ve değişik usullerle, gerek yasama yetkisine, gerek anayasa yapma yetkisine katılmış olurlar.
Bu çeşitli usuller şunlardır: .
• Halk vetosu. Kanun, parlamento tarafından hazırlanır ve yürürlüğe konmadan önce halka bildirilir. O zaman seçmenlerin bir dilekçe verme hakkı vardır; eğer kanuna karşı olanlar yeterince imza toplayabilirlere, bu kanunun onaylanması veya kaldırılması konusunda bir referanduma başvurulur; eğer referandum yapılması lehinde kullanılmış oylar yetersiz ise, kanun onaylanmış sayılır. Böyle bir sistem Fransız ihtilâlinden sonra, Yıl I’in «Montagnarde» Anayasasınca öngörülmüştü. Kuzey Amerika’nın bazı eyaletleri, mahallî anayasalarında bu sisteme yer vermişlerdir.
• Seçme. Hükümet, seçmenlere birkaç çözüm yolu sunar, seçmenler bunlar arasından birini seçerler. Meselâ 21 ekim 1945′te hükümet, Fransızlara şunu sormuştu:
a) aynı gün seçtikleri meclis, yeni bir anayasa hazırlamakla görevli bir kurucu meclis mi olacak, yoksa 1875 Anayasası kanunları çerçevesinde (senato o zaman iki ay içinde seçilirdi) çalışan bir milletvekilleri meclisi mi olacak;
b) bu meclis bir kurucu meclis ise, yetkileri sınırsız mı olacak, yoksa ek bir geçici anayasa mı yürürlüğe konacak?
• Anayasal referandum. Yeni anayasalar veya anayasa tadili tasarıları seçmenlere sunulur. Fransa’da birkaç anayasa için bu yola başvuruldu.
İsviçre’de, anayasal referandum, gerek federal alanda, gerek kantonlar alanında, mecburîdir.
• Yasama referandumu. Hükümet ve parlamento, organik veya alelade bir kanun teklif veya tasarısını halkın onayına sunar. 1952 Fransız Anayasası toplantılar süresince hükümetin veya iki meclisin, resmî gazetede yayınlanan teklifini referanduma sunma hakkını cumhurbaşkanına verir.
Ancak bunların, amme yetkilerinin teşkilâtlanmasına ilişkin veya Anayasaya aykırı olmamakla birlikte, kurumların çalışmasında aksaklıklar yaratması muhtemel bir devletlerarası antlaşmanın onaylanmasıyle ilgili kanun teklifleri olması gerekir. Burada sınırlı konular üstünde ihtiyarî bir referandum söz konusu demektir.
Kuzey Amerika’nın bazı eyaletleri ihtiyarî referandum, bazıları ise mecburî referandum usulünü uygular.
İsviçre’de, yasama referandumu, federal alanda ihtiyarîdir (30 000 vatandaşın veya 8 kanton hükümetinin talebi gerekir). Ama bütçe, malî kanunlar ve üyelerin mutlak çoğunluğuyle meclislerin âcil kararını aldıkları kanunlar için referanduma gidilemez. Kantonlar alanında ise bazen mecburî, bazen ihtiyarîdir.
• Danışmak referandum. Resmî makamlar, seçmenleri danışmalı bir referanduma da çağırabilirler. 1852 Fransız Anayasasının bu tür bir istişareyi öngördüğü anlaşılıyorsa da, bu yola hiç başvurulmamıştır.
• Halk teşebbüsü. Vatandaşların teşebbüsüne katılma hakkına bu ad verilir. Burada, kaleme alınmış bir kanun teklifi üstünde veya ilân edilmiş bir reform konusunda belirli sayıda imza toplamak söz konusudur (yazılı teşebbüs). Dilekçe kanunî sayıda imzayı toplayabildiği zaman (İsviçre’de federal kanunlar için 50 000) gerçek bir referanduma gidilir.
Bazı anayasalar (İsviçre, Kuzey Amerika’nın bazı eyaletleri) bir dolaysız teşebbüs öngörürler; bu yolla kabul edilen tasarı, kanun hükmündedir.
Bazı anayasalar (Kuzey Amerika’nın çeşitli eyaletleri) ise, dolaylı teşebbüsü öngörürler. Bu durumda teklif veya reform bildirisi parlamentoya sunulur; parlamento onaylar veya reddeder; bazı hallerde, parlamentonun kabul ettiği metin yeniden bir yasama referandumuna sunulur.
İsviçre’de, federal işlerde, halk teşebbüsü ancak Anayasa konusunda işe karışabilir. Bu sınırlamanın sakıncası, Anayasaya, amme yetkilerinin teşkilâtlanmasını hiç bir surette ilgilendirmeyen tedbirlerin sokulmasıdır. Kantonlarda ise, halk teşebbüsü, gerek Anayasa alanında, gerekse yasama alanında uygulanır.
* Referandum – hakemlik. İki savaş arasında yürürlüğe giren bazı avrupa anayasaları, yürütme kuvveti ile yasama kuvveti arasındaki anlaşmazlılkarda hakemliği reform aracılığıyle halka tevdi etmeyi öngörmüştür. General de Gaulle’ün de 1958 Anayasasını bu açıdan yorumladığı söylenebilir. Referandumun demokratik niteliği reddedilemez. Çünkü halka, bu yolla, bazı kararların alınmasına doğrudan doğruya katılma imkânı sağlanır (Duguit, seçmen kitlesinin şu veya bu kanun tasarısı üstünde fikir beyan ederken yetenekli temsilciler seçmek istediği zamankinden daha isabetli davrandığını öne sürer).
Ama buna karşılık referandum, bir yandan muhafazakâr niteliği dolayısıyle (İsviçre’de reform tasarılarının çoğu statükoyu korumak üzere reddedilmiştir) ve öte yandan da seçmenin çok zaman referandum kavramıyle plebisit kavramını birbirine karıştırıp metnin kendisinden çok kendisine bu metni sunan ve işbaşında bulunan devlet adamını göz önünde tutarak oy kullanması sebebiyle kınanmıştır.
• Türkiye’de 1961 Anayasası tasarısı, Kurucu meclis tarafından hazırlandıktan sonra halkoyuna sunuldu. Milletlerarası hukuk dışında yurt içinde ilk olarak başvurulan bu referandum, 28 mart 1961 tarihli ve 283 sayılı, Anayasanın Halkoyuna Sunulması Hakkında kanun hükümlerine uyularak yapıldı. Anayasa tasarısının halkoyuna sunulması Kurucu Meclis Teşkili Hakkında kanunla öngörülmüş, hattâ yine bu kanunla, referandum sonucunda Anayasanın reddi halinde, her 100 000 nüfus için bir üye hesabiyle ve yeni seçim kanunu hükümlerine göre yeni bir Temsilciler meclisinin seçileceği ve bu suretle yeni bir tasarı daha hazırlanacağı belirtilmişti.
Referandumu düzenleyen kanuna göre, seçme yeterliği bulunan her vatandaş, seçmen kütüğüne kayıtlı olmak şartıyle halkoyuna katılabilecekti. Anayasayı kabul eden seçmenler, üzerinde «evet», kabul etmeyenler de üzerinde «hayır» yazılı pusulaları kullandılar. Bu oy pusulaları değişik renklerde yapıldı. Seçim kurulu, Anayasanın halkoyuna sunulmasında uygulanacak esasları ayrıca açıklamıştı.
Bu açıklamaya göre, kendilerine oy verme gününe kadar seçme yeteneğini kaybettiğine dair yetkili mercilerden resmî belge gelmiş bulunanlar, seçmen kütüğünde yazılı olsalar bile oy veremeyeceklerdi. Oy verme süresi saat 8′den 17′ye kadardı. Seçim çevresi, seçim bölgesi ve sandık bölgeleriyle propaganda, araçların sağlanması, sandık kurulu üyelerinin ant içmeleri, görev ve yetkileriyle oy verme yeri, oy verme sırasındaki işler konusunda genel seçim kuralları uygulandı. Referandumda kullanılan oy pusulaları 7×10 sm ölçüsünde, 24 puntoluk harflerle beyaz renktekilerin üzerine «evet», açık kırmızı renktekilerin üzerine de «hayır» yazılmak suretiyle hazırlanmıştı.
Bu pusulaların içine konulacağı zarflar, ilçe seçim kurulu ve sandık kurulu mühürleriyle mühürlendi. Seçmen, çift mühürlü zarflardan birini aldıktan sonra kapalı oy verme yerine gidecek ve burada bulunan «evet» veya «hayır» ibaresini taşıyan pusulalardan dilediğini bu zarfa koyarak zarfın ağzını bizzat kapattıktan sonra, eliyle sandığa atacaktı. Her iki pusulanın da bulunduğu zarflar geçersiz sayıldı. Bir zarfta aynı renkte birden fazla oy pusulası çıktığı takdirde bu, bir oy sayıldı.
O tarihte Türkiye’nin nüfusu 27 818 248 idi ve bunun 18 992 740′ı köy ve bucaklarda, 8 825 508′i de şehirlerde yaşamaktaydı. Seçmen sayısı da şöyle tespit edilmişti: köy ve bucaklarda
8 693 465 (yüzde 45,8), şehirlerde 4 054 436 (yüzde 45,9); toplam 12 747 901 (yüzde 45,8). Referandum 15 temmuz 1961 günü yapıldı. Köy ve bucaklarda 42 256, şehirlerde 13 793 sandıkta oy kullanıldı. Sayım sonunda köy ve bucaklarda 7 245 158 (yüzde 83,3), şehirlerde ise 3 075 593 (yüzde 79,9) kişinin oy kullandığı anlaşıldı.
Geçerli oyların sayısı şöyleydi: köy ve bucaklarda 7 215 101 (yüzde 60,5), şehirlerde 3 066 935 (yüzde 64,7). Anayasa geçerli oyların yüzde 61,7’siyle onaylanmış oldu, oy sahiplerinin yüzde 38,3′ü de Anayasaya «hayır» dedi. Bu suretle referanduma sunulan 1961 Anayasası 9 temmuz 1961 günü 3 934 370 hayır oyuna karşı 6 348 191 evet oyuyle kabul edildi. (LM)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFERANDUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REDUVİUS
Tarih 26 Haziran 2009
REDUVİUS i. Kanatlı büyük böcek (15 -17 mm). [Heteroptera takımından reduviidae familyasının örnek tipi.]
— ANSiKL. Reduvius uzun gövdeli, esmer bir böcektir; geceleyin uçar, karanlık yerlerden, ağaç kovuklarından, köhne binalardan hoşlanır. Çok yırtıcı olduğundan başka böceklere saldırır, kıvrık hortumuyle kanlarını emer.
Sokması zehirli olduğundan çok acı verir. Avrupa’da yaşayan türü maskeli redivius’tur. (Reduvius personatus); bu böcek evlere dadanarak tahtakurularını yiyebilir. (L)
REDÜKSİYON i. (fr. reduction). Kim. Bk. İNDİRGEME.
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDUVİUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RECLUS (Elisee)
Tarih 25 Haziran 2009
RECLUS (Elisee), fransız coğrafyacısı (Sainte-Foyla-Grande 1830 – Thourout, Brug-ge yakınları 1905).
Cumhuriyetçi düşünceleri yüzünden 1851′de Fransa’dan ayrılmak zorunda kaldı, Avrupa’da gezdi, bir süre için Amerika’ya gitti, Paris’e dönünce (1857), La Terre, Description des Phenomenes de la Vie de Globe (Yeryüzü, Yerküredeki Hayat Olaylarının Tasviri) [1867-1868] adlı iki ciltlik eserini yayımladı. Enternasyonal’e girdi. Komün’e katıldığı için sürgün edildi.
Yurt dışında Geographîe üniverselle (Evrensel Coğrafya) [1875-1894] adlı büyük eserini yazmağa başladı; bu eser sayesinde 11892′de yeni Brüksel üniversitesinde profesör oldu.
Başlıca eserleri: Afrigue Australe (Güney Afrika) [1901], kardeşi Onesime ile birlikte yazdığı L”Em-pire du Milieu (1902), Homme et la Terre (İnsan ve Toprak) [1905-1908]. — Büyük kardeşi ELİE, fransız yazarı (Sainte-Foy-la-Grande 1827 – Brüksel 1904), 1848 cumhuriyetçi hareketine katıldı; iki defa sürgün edildi. Kardeşi Elisee Reclus’nün yazdığı kitaplara katkısı oldu.
Başlıca eseri: Les Primitifs, Etudes d’Ethnologie Comparee (İlk İnsanlar, Karşılaştırmalı Etnoloji İncelemeleri) [1855]. — ONESiME, fransız coğrafyacısı (Orthez 1837 – Paris 1916), öncekilerin kardeşi. Afrika ve Avrupa’nın birçok yerini dolaştı. Başlıca eserleri: La France et ses Colonies (Fransa ve Sömürgeleri) [1886-1889]; 1910-1914′te Nouvelle Geographîe Üniverselle Bong (Yeni Bong Dünya Coğrafyası) [1910-1914]. — ARAMAND (Orthez 1843 – Sainte-Foy-la-Grande 1927); öncekilerin kardeşi, Orta Amerika’yı dolaştı ve yolculuk hatıralarını yayımladı. — PAUL. fransız hekimi, öncekilerin kardeşi (Orthez 1847 – Paris 1914). Tüberküloz ve husye sifilisi üstüne incelemeler (Malaâie Kystique de la Mamelle [Memede Kist Hastalığı]) yayımladı ve lokal anestezi üstüne eserler verdi. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECLUS (Elisee) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RECKE (Elisabeth, von der)
Tarih 25 Haziran 2009
RECKE (Elisabeth, von der), alman kadın yazar (Schönburg şatosu, Kurland 1756 -Dresden 1833).
Bir kısmı A. Hiller tarafından müziklenen şiirlerinden (Geistliche Lieder [Ruhanî Şarkılar!, 1780; Elisens Geistliche Lieder [Elisa'nın Ruhanî Şarkıları], 1783; Gedichte [Şiirler], 1805; Geistliche Lieder [Ruhani Şarkılar], 1833) çok, günlükleriyle (Aufzeichnungen, Tagebücher und Briefe [Karalamalar, Günceler ve Mektuplar], 1900-1902′de yayımlandı; Mein Journal [Güncem], 1927′de) tanındı.
1787′de yayımladığı Nachricht von des Berühmten Cagliostro Aufenthalt in Mitau (ünlü Cagliostro’nun Mitau’daki Günleri üstüne Rapor) adlı eseri bütün Avrupa’da yankılar uyandırdı. Bu eser, çevirdiği dolaplarla Recke’nin Mitau’da göz altına alınmasına yol açan il Cagliostro’nun foyalarını meydana çıkardı. (M)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECKE (Elisabeth, von der) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REAYA
Tarih 25 Haziran 2009
REAYA i. (ar. ra’yye’den re<âyâ, otlatılan hayvan sürüsü).
Esk. Bir hükümdarın yönetimi altında bulunan halk: Gadrede reayasına vali-i eyalet // Dünyada ve ukbada ne zillet, ne rezalet! (Ziya Paşa). Padişah Allah'ın vekili olarak bu toprakları reayasına kiracı gibi vermiştir (Kemal Tahir). // Osmanlı imparatorluğunda müslüman olmayan tebaa: Hıristiyanlar Osmanlı devrinde gerçi reaya muamelesi görmekten şikâyetçidirler (F.R. Atay). // Teşm. yol. Hıristiyan (Zt. BERAYA.) || Terfih-i reaya, tebaanın refahını sağlama.
— ANSİKL. Teşk. tar. Başlangıçta, Osmanlı devletinin yönetimi altında bulunan müslüman ve hıristiyan, bütün halk topluluklarına, yönetilen, hükümete bağlı olan topluluk anlamında reaya deniyordu. Sonraları halk, müslim ve gayrı müslim diye ayrılınca, gayri müslim adı altında toplanan bütün tebaaya reaya adı verildi, islâm dininin doğuşundan bir süre sonra, cizye denen özel bir vergi vermekle görevli olan ve islâm dininden başka bir dine bağlı bulunanlara ehli zimmet veya zimmi denmeğe başlandı.'
Gayri müslim olan bu topluluğun verdiği vergiye karşılık bütün haklarının, can, mal ve mesken güvenliğinin sağlanması devlete bırakılıyordu. Devlet ödedikleri vergiden dolayı, yönetimi altında bulunan bütün gayri müslimlerin hayatını korumakla görevliydi, islâm devletinin yönetimi altında bulunan gayri müslimlerle cizye karşılığı ilk anlaşmayı Hz. Muhammed yaptı. Bu anlaşma gereğince devlet, reayanın (gayri müslimlerin) bütün haklarını koruyacak; onların can, mal, ırz ve mesken güvenliğini sağlayacak; inançlarında, ibadetlerinde onları serbest bırakacak; buna karşılık onlar da devlete cizye vereceklerdi. Hz. Muhammed'in ölümünden sonra, Dört Halife ve daha sonra Halid bin Velid devrinde, gayri müslimlerle (reaya) yeni anlaşmalar yapıldı.
Hz. Muhammed'in koyduğu anlaşma hükümleri yürürlükte kaldı ve duruma göre bunlara bazı yeni maddeler eklendi. Yeni alınan ülkelerdeki gayri müs-limlere ve onların rahiplerine iyi davranıldı; inançlarına, geleneklerine, ibadetlerine, sanat, ticaret yapmalarına engel olunmadı; yalnız, verecekleri cizyenin zamanı, miktarı belirtildi, bununla ilgili anlaşmalar yapıldı. Savaşla girilen bir gayri müslim ülkesindeki halk barış isterse onlarla anlaşma yapılır, alınacak vergi (cizye) bir hükme bağlandıktan sonra gayri müslimler devletin yönetimi altına girerdi.
Vergiler, reayanın sayısına ve malî durumuna göre düzenlenirdi. Vergiyle ilgili anlaşmalarda gayri müslimlerin devlet tarafından her türlü saldırı ve haksızlığa karşı korunma gerekçesi özel bir madde olarak yer alırdı. Cizyeyi vermeyen gayri müslimler, islâm devleti tarafından korunmaz, hayat ve malları güven altına alınmazdı. Hz. Muhammed'in kurduğu bir gelenek gereğince yeni ele geçirilen bir gayri müslim ülkesinde halka, önce anlaşma yapmak için üç şart gösterilirdi.
Bunlar: Müslümanlığı, savaşı veya cizyeyi kabul etmekti. Müslümanlığı kabul edenler cizye vermezlerdi. Savaşı kabul edenler savaş kurallarına göre işlem görürdü. Cizye denen özel vergi ödemeyi kabullenenler de devletin yönetimi altına girer, reaya sayılırdı. Cizye vermeyen gayri müslimlerin hayatları, mal ve mesken güvenliği devlet tarafından sağlanmazdı. Buna karşılık, müslümanlar yapılan anlaşmaların gereğini yerine getirmezlerse reaya da vergi vermezdi. Halife Ömer devrinde, reayadan alınan vergi belli bir düzene konuldu, bazı kurallara bağlandı.
Buna göre, zenginler her yıl 48, orta durumda olanlar 24, yoksullar ise 12 dirhem gümüş cizye vermekle yükümlüydü. Ancak, bu miktarlar da dondurulmadı; devrin şartlarına göre, karşılıklı anlaşmalarla değiştirildi. Halifelik Emevilere geçtikten sonra, devletle reaya arasındaki ilişkiler eskisi gibi sürdürüldü. Ancak, devlet giderlerinin çokluğu ileri sürülerek, bazen cizyenin artırıldığı, ağırlaştırıldığı oldu. Bunun üzerine, reaya ile devlet yöneticileri ve hâkim sınıflar arasında bazı geçimsizlikler ortaya çıktı. Reaya, emevî halifelerinin aşırı masraflarından, gereksiz giderlerinden yakınmağa, Hz» Muhammed ve Dört Halifenin yolundan gidilmediğini ileri sürmeğe başladı. Bütün bunlara karşılık, önemli ve devlet düzenini sarsıcı bir olay çıkarmadıkları sürece reayaya fazla baskı yapılmadı.
Emevîler, reayadan yalnız cizye almakla yetinmediler; onlara devlet işlerinde resmî görevler de verdiler. Hesap ve yazı işleri bilen gayri müslimler Divanda görev alırlardı. Bu durum, devletle reaya, özellikle müslümaniarla gayri müslimler arasında bir yakınlaşmanın, devlet düzeninde eşit işlem görmenin açık bir belirtisi sayılıyordu. Bu yüzden, devlet dairelerinde görev almak için, reaya çocukları arasında hesap, yazı ve tercüme işlerini görebilecek nitelikte bir eğitim ve öğretim düzeni uygulanıyordu. Bunun sonucu, Emevîler devrinde birçok gayri müslim yazar, bilgin, hekim yetişti. Abbasîler devrinde de reaya ve müslümanlar arasındaki ilişkiler eskisi gibi sürdürüldü, Hz. Muhammed ve Dört Halife devrinde kurulan geleneğe uyuldu, Cizye, onların düzenlediği şartlar altında toplandı.
Bazen, devletin giderlerindeki durum gereğince, cizyenin miktarında değişiklikler yapıldı. Abbasîler devrinde ve onlardan sonra gelişen müslüman fetihleri sonucu reayanın sayısı çoğaldı. Alınan uzak ülkelerde reaya ile, müslümanlar, özellikle devlet yöneticileri arasında yeni yeni cizye anlaşmaları yapıldı, iran, Mısır, Kuzey Afrika, ispanya gibi ülkelerde kurulan islâm devletleri bu vergi usulünü sürdürdü; reaya ve müslüman halk ilişkilerini devrin ihtiyaçlarına göre düzenledi.
Anadolu, Selçuklular tarafından alındıktan sonra islâm devletlerinde uygulanan vergi usulü aşağı yukarı olduğu gibi benimsendi. Reaya, vergisini ödediği sürece, bütün din ve dünya işlerinde bağımsız bırakıldı. Onların özel yaşayışlarına, öğretim ve eğitimlerine, ibadetlerine, gelenek ve göreneklerine dokunulmadı.
Osmanlı devletinde de, cizye usulü olduğu gibi bırakıldı. Yeni alman ülkelerde islâm dinini kabul etmeyenler vergiye bağlanarak yerlerinde bırakıldı. Bunların mal, can ve mesken dokunulmazlıkları, inanç ve ibadet bağımsızlıkları devlet tarafından güven altına alındı. Osmanlı devletinin tebaası durumunda olan reaya askere alınmıyordu. Reaya ile müslümanlar arasında, hukuk yönünden ayrılık yoktu. Bütün ayrılık, reayadan alınan cizye idi. Osmanlı devletinde, zaman zaman, reayadan avarız akçesi denen özel bir vergi daha alınırdı, öşür, değirmen vergisi, ağnam v.b. vergiler konusunda müslümanîarla reaya sınıfı eşit işlem görürdü. Reayadan alınan cizye, Halife Ömer devrinde olduğu gibi, edna (düşük), evsat (orta), ala (yüksek), diye üçe ayrılırdı.
Edna, yoksullardan, evsat, malî durumu orta derecede olanlardan, ala ise zenginlerden alınırdı. Osmanlı devletinde, bazı padişahlar, zaman zaman bazı yeni vergiler koydular. Savaş sırasında, savaş giderlerinin, ordu masraflarının çoğalması üzerine Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman avarız akçesi toplamayı belli bir kurala bağladılar, önceleri geçici nitelikte olan bu vergi sonraları emlâk vergilerine eklenerek sabit bir vergi durumuna getirildi. Reayadan, yapım işlerinde çalıştırmak yoluyle yararlanıldığı gibi, Yeniçeri ocağına asker yetiştirmek amacıyle özel bir eğitim ve öğretimden geçirilmek üzere çocuklar da alınırdı. Ayrıca, bunlar arasından isteyerek sipahi olanlar, köprü yapımında çalıştırılanlar, ordunun ulaştırma işlerinde görev alanlar davardı.
Yeniçeri ocağına alman reaya çocukları islâm dini kurallarına göre eğitim ve Öğretim görür; içlerinden yetenekli olanlar devlet ve ordu görevlerinde en yüksek basamaklara kadar çıkarlardı. Ayrıca kürekçilik, yol onarımı gibi işlerde çalışanlar vergi ödemekten kurtulur, gündelik de alırlardı. Divanda saklanan reaya defterleri otuz yılda bir «tahrir» yapılarak tutulur, sonra hükümet merkezine gönderilirdi. Bir süre, Yavuz Sultan Selim, reayadan «peksimet bahası» olarak avarız akçesi topladı. Bunu toplarken de, vergi ö-demekle görevli kimselerin malî durumlarının göz önünde tutulmasını, ödeyemeyecekleri bir miktarın toplanması yoluna gidilmemesini buyurdu.
Osmanlı devletinde, reayadan hizmeti görülenlere tımar verilir, bu tımarı kazanmak isteyenler sipahi yazılır, böylece vergiden kurtulurlardı. Yalnız, reayadan olan herkes, istediği zaman sipahi olamaz, tımar alamazdı. Bu konuda uygulanan bazı kurallar vardı. Atadan, babadan devlete hizmeti geçmiş olanlar seçilirdi. Bu usul, vergi vermekten kurtulmak için, herkesin sipahi yazılması sonucu devlet hazinesinin gelir kaynaklarından yoksun kalmasını önlemek içindi. Kanunî Sultan Süleyman, özel bir kanunla reayadan alınması gereken vergileri sınıflandırdı. Sonra Ahmed I tarafından yeniden düzenlenen ve uygulanan Reaya kanunu uzun zaman yürürlükte kaldı.
Osmanlı devletinin iç kurumlarında, yönetim düzeninde görülen sarsıntılar sonucu, reaya ile olan ilişkilerde de bazı aksaklıklar ortaya çıktı. Reayadan vergi toplamakla görevli kimseler, bazen aşırı davranışlarda bulundular; reayadan fazla vergi alma yoluna giderek, devletle reaya arasındaki bağların gevşemesine, birtakım geçimsizliklerin doğmasına yol açtılar, özellikle Murad III devrinde içkilerden vergi alınma yoluna gidilince reaya, durumundan yakınmağa başladı. Çünkü Osmanlı devletinde, içkiyi yapan ve satanlar, daha çok reayadan olan gayri müslimlerdi.
Reaya, Murad III'ün içkiden ayrı bir vergi alınmamasını ve bunun cizyeye eklenmesini istedi. Bunun üzerine yeni bir kanunla reayaya uygulanan vergi, zenginden 45, orta durumda olanlardan 30, yoksullardan 15 akçe olarak düzenlendi. Bu yeni vergi, bölgelerin durumuna göre de değişiyordu. Reayadan alınan bu cizye, sonraları bedeli askerî adını aldı. Tanzimat döneminde de reaya, eski durumunu korudu. Müslümanlarla reaya arasındaki ayrılıklar devletin koyduğu bazı kanunlarla sürdürüldü. Ancak, İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra, reayadan da asker alınmağa başlandı.
Bunun sonucu olarak bedeli askerî adı verilen cizye de kaldırıldı. Reaya ile müslüman halk arasında ayrılık zaman zaman yumuşadı; bütün devlet dairelerinde, okullarda, askerlikte reayadan olanlarla müslümanlara eşit işlem yapılma gereği konuldu.
Fatih Sultan Mehmed tarafından, Osmanlı devleti sınırları içinde reayaya tanınan bütün haklar İkinci Meşrutiyete kadar sürdü. Bu uzun dönem içinde reaya, din, eğitim, öğretim, ibadet ve geleneklerinde serbest bırakıldı. Osmanlı bilim kurumlarının yanı sıra, reayanın da geliştirdiği özel öğretim ve eğitim kuruluşları vardı. Buralarda da deneysel bilimler alanında, özellikle tıp, kimya ve matematikten birçok bilgin araştırıcı yetişti.
Sanatlarda, özellikle mimarîde başarılı sanatçılar yetişti. Tanzimat'tan sonra açılan osmanlı öğretim kurumlarının çoğunda reaya çocukları, daha çok yabancı dil ve deneysel bilimlerle ilgili derslerde öğretmenlik görevlerine getirildi. Bunlara elçiliklerde, saraylarda tercümanlık, yabancı devletler nezdinde elçilik görevleri verildi. Askerlik alanında yapılan yeniliklerde reayadan yetişen uzmanlardan da faydalanıldı. Reaya, başlangıçtan beri kendisine tanınan haklara dayanarak, Osmanlı devleti sınırları içinde özel din okulları, öğretim kurumları, ibadethaneler açtı.
Tanzimat'tan sonra azınlıklar kendi dillerinde öğretim ve eğitim yapan, ilkokuldan liseye kadar, özel okullar açtılar. Bunlar arasında fransızca, ingilizce, almanca, italyanca, rumca, ibranîce, ermenice öğretim yapan özel okullar vardır. Reaya, devletle olan ilişkilerinde, kamu düzeninde genel yasalara, din ve inançlarıyle ilgili konularda ise bağlı bulundukları din kurumlarının koyduğu özel kanunlara uymak zorundaydı. Tanzimat'tan sonra reayaya tanınan yeni haklar, İkinci Meşrutiyette genişletildi ve bu haklara yenileri eklendi. Bu yeni haklar, 1912'de reaya tarafından kötüye kullanıldı.
Osmanlı devletinin paylaşılmasını öngören bazı avrupa devletleri ve onların Türkiye'deki temsilcileri, reayanın haksızlıklara uğradığını, haklarının avrupa devletlerince korunması gereğini ileri sürdüler. Bu sebeple Osmanlı devletinin iç işlerine karışmağa başladılar. Birinci Dünya savaşında reaya, Osmanlı devleti içinde daha geniş ölçüde bölücü çalışmalara girişti; devletin genel düzenini sarsıcı, bölücü birtakım haklar istedi.
Savaş yılları süresince de Osmanlılar aleyhinde çalıştı. İzmir ve istanbul illerinde, Karadeniz kıyılarında devletin bütünlüğünü yıkıcı eylemlere girişti. Reaya arasında bağımsızlık isteyenler, Osmanlı devleti toprakları üstünde, özellikle Anadolu'da ayrı birer devlet kurmak için gizli gizli çalışanlar oldu. Birinci Dünya savaşından sonra Türkiye cumhuriyeti kurulunca (1923) Türkiye toprakları üzerinde bulunan bütün insanlar, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kabul edildi.
Osmanlı imparatorluğunun baştan beri, kendi toprakları üstünde ayrı bir topluluk olarak koruduğu reaya ile müslümanlar arasındaki ayrılık ortadan kaldırıldı. Türkiye cumhuriyeti uyrukluğunda olan bütün yurttaşlar kanun karşısında, vergi düzeninde, öğretim, eğitim ve din kurumlarında, askerlik alanında, adliye işlerinde eşitliğe kavuşturuldu; özel imtiyazlar ortadan kaldırıldı. (-> Bibliyo.) [M]
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REAU (Louis)
Tarih 25 Haziran 2009
REAU (Louis), fransız sanat tarihçisi (Poitiers 1881 – Paris 1961).
Nancy (1908-1911) ve Paris (1938-1951) fakültelerinde sanat tarihi okuttu.
Başlıca eserleri: Histoire de l’Expansion de l’Art Français (Fransız Sanatının Yayılış Tarihi) [1924-1933], Histoire de la Peinture Française au XVIII. s. (XVIII. yy.da Fransız Resim Tarihi) [1925] , L’ Europe Française au Siecle des Lumieres (Aydınlık Çağında Fransız Avrupası) [1938], L’Art Russe (Rus Sanatı) [1946], L’Art Roumain (Rumen Sanatı) [1946],
La Rayonnement de Paris au XVIII6 Siecle et I’Histoire de la Peinture au Moyen Age: Miniature (XVIII. yy.da Kültür Merkezi Paris ve Ortaçağda Resim Tarihi: Minyatür) [1946], Encyclopâdie de l’Art (Sanat Ansiklopedisi) [1951], İconographie de l’Art Chretien (Hıristiyan Sanatının İkonografyası) [1955]. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAU (Louis) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAZÎ (Ebubekir Zekeriya)
Tarih 24 Haziran 2009
RAZÎ (Ebubekir Zekeriya), hanlı bilgin ve filezof (Rey 841 – ? 926). önceleri musiki alanında çalıştı.
Bağdat’a gitti; orada zamanın ünlü bilginlerinden Ali bin Sehl bin Rabban’dan tıp öğremi gördü. Rey hastahanesi başhekimliğine, sonra Bağdat hastahanesi başhekimliğine getirildi. Doğu ülkelerinde geziye çıktı. Samanî hükümdarı Mansur bin İshak tarafından saraya alındı. Hippokrates ve Galenos üstünde çalıştı. İran, hint ve yunan felsefesini, özellikle Pythagoras ve Thales’i öğrendi. Anaksagoras ve Empedokles üstünde araştırmalar yaptı. Tabiiyim denen tabiatçı filozofların görüşlerini benimsedi. Tıp ve kimya alanında deneye ve gözleme önem verdi.
İslâm düşüncesinin ilk görgücü (ampirist) filozoflarından biri olan Razî’ye göre insan bilgisinin kaynağı duyulardır. Gerçek olan madde âlemidir. Ruh ile Tanrı evrenin dışındadır.
Varlık bütününde beş sonsuz (ezelî) ilke vardır: 1. Tanrı; 2. boşluk (mutlak mekân); 3. süre (mutlak zaman); 4. ruh (ışık, aydınlık); 5. madde (karanlık).
Razî felsefesinde iran inançlarının ışık ve karanlık anlayışı vardır. O, bu iki ilkeyi biraz değiştirerek yunan düşüncesindeki ruh ve madde niteliğinde birer ilke olarak benimser. Razî’ye göre insan aklı iyi ile kötüyü, Tanrı ile ilgili nitelikleri bilir. Akıl, evren işlerinin düzene konulmasında olduğu gibi bu konuda da yeterlidir. Ondan başka bir ilke gerekmez.
Halkın uyarılması için, üstün yetenekli kimselerin varlığı pek gerekli değildir. Peygamberlerin sözleri, düşünceleri birbiriyle çelişme halinde olduğundan akıl ilkeleriyle bağdaşmaz. Felsefe araştırmalarında tümevarım (el-istikra) metodunu benimseyen Razî’nin bütün görüşleri tabiat olaylarına, tabiat denen varlık bütününün tanınmasına, incelenmesine dayanır. Bütün yaratıkların başlangıcı salt ışıktır (nur). Madde (heyula) ile ışık ve nefs onunla vardır. Ruhanî denen basit tözler (cevherler) ondan çıkar, insanın ruhsal varlığı ondan doğar. Ruhun kaynağı «ruhanî heyula» denen bu ilk ve salt nur’dur (ışık).
Razî, felsefe dışında fizik (ışığın kırılması) ve kimya ile de (basit cisimler) ilgilendi; bu konularda çalışmalar, araştırmalar yaptı. Felsefeyle deney bilimleri arasında kesin bir bağlantının bulunması gerektiğini savundu, ölümünden sonra birçok islâm ve avrupa bilginini ve filozofunu etkiledi. Eserleri: Kitab fi’t-Tıbbi’r-Ruhânî (Manevî Hekimlik Kitabı); El-Havt (Kuşatan); El-ilm-ül-İlâhi (Tanrı Bilgisi). [M]
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAZÎ (Ebubekir Zekeriya) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAZİ
Tarih 24 Haziran 2009
RAZİ, müslüman tarihçiler yetiştiren endülüslü bir ailenin adı.
Tahran yakınında Rey asıllıdır. — MUHAMMED BİN MUSA BİN BEŞİR, arap tarihçisi (Rey-Elvira 886). öğrenimini doğduğu yerde gördü. Sonradan ticaret yapmak amacıyle Kurtuba’ya yerleşti (864). Emevi emirlerinden Muhammed bin Abdurrahman tarafından İspanya’da bazı resmî görevlere getirildi. Elvira’da elçilik yaptı.
Arap dili ve kültürü üstünde geniş ölçüde çalışmaları vardır. Eserlerinin çoğu kayboldu. Zamanında başkaları tarafından yazılan kitaplarda ondan aktarılan parçalar vardır. Muhammed bin Musa, daha çok İspanya’nın müslümanlar tarafından alınışı ve oraya göçen müslüman kabilelerin hayatlarını anlatan Kitab-ür Râyat (Bayraklar Kitabı) adlı küçük eseriyle ün kazandı.
Bu risalenin bugün avrupa kütüphanelerinde yazma nüshalaıı vardır. —AHMED BiN MUHAMMED (Kurtuba, ? 888-ay.y. 955). Muhammed bin Musa’nın oğlu. Ahmed bin Halid ve Kasım bin Asbag gibi çağının bilginlerinden ders gördü. Daha çok ispanya tarihi üstünde çalıştı. Babası gibi, o da İspanya’da yerleşen arap kabilelerini, yaşayışlarını inceledi. Tarih Muluk-ül-Endelus (Endülüs Melikleri Tarihi), Kitab fi Sıfat-il-Kurtuba (Kurtuba’nın Nitelikleri Üstüne Kitap) ve ispanya Araplarınm nesepleri üstüne Kitab-ül-istiâb (Tarih Konularını Kapsayan Kitap) adlı kitaplaıı yazdığı hayatı hakkında bilgi veren kaynaklarda belirtilir.
— İSA BİN AHMED BİN MUHAMMED (X. yy.sonları). Ahmed bin Muhammed’in oğlu. Hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Kurtuba sarayında hâciblik görevinde bulundu. Saray hâciblerinin hayatlarını, görevlerini anlatan Kitab-ül-Hücab li-l-Hülefa bi’l-Endelus (Endülüs Halifelerinin Hâcibleri Hakkında Kitap) adlı bir eseri vardır. (M)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAZİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAYNAL (Guillaume)
Tarih 24 Haziran 2009
RAYNAL (Guillaume), fransız tarihçisi ve filozofu (Saint-Geniez d’Olt 1713 – Paris 1796). Rahip oldu, sonra felsefe ve tarihe merak sarınca rahiplikten ayrıldı. Helvetius, d’Holbach ve Mme Geoffrin’in salonlarına devam etti.
Histoire du Stathou-derat (Stathouder’liğin Tarihi) [1748], Histoire du Parlement d’Angleterre (İngiltere Paılamentosunun Tarihi) [1748] adlı eserleri yayımladı. Büyük eseri Histoire Philosophique et Politique des Etablissement et du Commerce des Europeens dans les deux indes (İki Hindistan’da Avrupalıların Kurum ve Ticaretinin Felsefî ve Siyasî Tarihçesi) [1770'te gizlice yayımlandı] ömürgeci devletlerin siyasetine, rahipler sınıfına, Engizisyona karşı çıktı.
Bir yandan eseri yasaklanırken, bir yandan da hakkında parlamento tarafından tutuklama kararı alınan rahip Raynal, önce Friedrich II’nin, sonra Katerina II’nin yanına kaçtı. 1787′de Fransa’ya dönme izni aldı ve Toulon’a, Malouet’nin yanma yerleşti, fitats generaux’ya seçildi, fakat yaşı çok ileri olduğu için, Malouet lehine milletvekilliğinden çekildi. 31 Mayıs 1791′de Meclis’e bir mektup yazarak devrimci şiddet hareketlerini kınadı. Terör günlerinde saklandı, 1795′te Enstitü üyesi oldu, fakat göreve baş-layamadan öldü. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAYNAL (Guillaume) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAY veya WRAY
Tarih 24 Haziran 2009
RAY veya WRAY, lat. Raius, ingiliz tabiat bilgini (Black-Notley, Essex 1627-ay. y. 1705). Babası demirciydi.
Yirmi üç yaşında yunanca profesörü olan Ray, bir yandan da botanik öğrenimine devam etti. 1660′ta bir bitki katalogu yayımladı: Catalogus Plantarum circa Cantabrigiarn Nascentium. Anglikan papazı oldu. Sonra Willoughby ile birlikte Avrupa’da ve Akdeniz kıyılarında bilimsel inceleme gezilerine çıktı. Büyük eseri Methodus Plantarum Nova (1682) için malzeme topladı.
Bu eserinde bir çeneklilerle iki çeneklileri kesinlikle birbirinden ayırdı. Historia Platarum (Bitkilerin Tarihi) adlı eseri de (1686-1704) amîmağa değer. Ray, Willoughby’ın adiyle yayımlanan Synopsis Methodica Animalium Quadrupedum et Serpentini Generis (1693) ve Synopsis Methodica Avium et Piscium adlı iki eseriyle ingiliz zooloji biliminin kurucularından sayılır.
Coğrafya alanında, akarsuların toprağı aşındırmasını ve denizlerin karalara doğru yürümesini inceledikten sonra dünyanın eninde sonunda eriyeceği görüşünü savundu; bu bakımdan kötümser eğilimin öncülerindendir. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAY veya WRAY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAVEL (Maurice)
Tarih 24 Haziran 2009
RAVEL (Maurice), fransız bestecisi (Ciboure 1875-Paris 1937).
Paris konservatuvarında Anthiome, Ch.de Beriot, Pessard, Gedalge ve Faure’nin öğrencisiydi. Katıldığı birçok yarışma arasında yalnızca Roma ikincilik ödülünü kazandı. Daha çok Paris’te yaşadı. Birinci Dünya savaşında asker oldu. 1920′de Montford-l’Amaury’de yerleşti, Avrupa ve Amerika’yı dolaştı (1928). 1933′e doğru bir beyin kanaması geçirdi, son çare olarak ameliyata başvurulduysa da kurtarılamadı.
Doğuştan müzikçi olan Ravel benimsediği her tarzda ustalığını ortaya koydu; bu arada, en orijinal ifadesi çalgı müziği alanında belirdi. Ravel, Wagner hayranlığına kapılmadı, Bayreuth’deki çeşitli tartışmalara da hiç katılmadı. Habanera adlı eseriyle daha 1895′te gerçek kişiliğini bulduğunu ortaya koydu. Chabrier gibi, melodi çizgisine ve akorların uyuşumlu bir şekilde birbirini izlemesine dikkat ederek eski fransız klavsencilerinin ve lavtacılarının geleneğini sürdürdü. En katı akademiciliği, en aşırı cüretlerle birleştirerek her türlü taklitten uzak kaldı. Ravel Chabrier ve Rus bestecilerinden çok Saint-Saens, hattâ Liszt’e yakındır.
Bütün sanatına hâkim olan melodi anlayışı onu makam düzenini kullanmağa yöneltti. Müzik dili alanında gösterdiği cüret ve buluşlara, lirik ve senfonik eserlerinden çok önce, piyano eserlerinde rastlanır. Habanera, Noctuelles (Miroirs), Gaspard de la Nuit, Les Valses Nobles et Sentimentales (Soylu ve Duygulu Valsler) bu yolda birer aşamadır. Ravel’in yaratıcı gücü hiç bir zaman teknik düzeniyle bozulmadı.
Ravel’in ses için yazdığı eserler, ayrı ayrı yayımlanmış 22 melodi ve derlemelerden meydana gelir: şarkı ve orkestra için Şehrazat (Tristan Kling-sor, 1903), Histoires Naturelles (J. Renard, 1906), Stephane Mallarme’nin Üç Şiiri (orkestra ve şarkı için, 1913), Madagaskar Şarkıları (ses ve çalgılar için, Parny, 1925, 1926), Don Kişot Dulcinea’da (P. Mo-rand, 1932). Bunlara üç uyumlu melodi derlemesini (Beş Yunan Halk Melodisi [1907], Dört Halk Şarkısı [1910], İki İbranî Melodisi [1914] ve a cappelîa karışık koro için Üç Şarkı’yı [M. Ravel, 1915]) eklemek gerekir.
Çalgı için bestelediği eserler: piyano için, Habanera (iki piyano için, 1895), Menuet Antiçue (1895), Pavane pour une İnfante Defunte (ölmüş Bir İnfanta İçin Pavan) [1899], Jeux d’Eaux (Fıskiyeler) [1901], Sonatine (1905), Miroirs (1905), Ma Mere l’Oye (dört elle piyano için, 1908), Gaspard de la Nuit (1908), Valses Nobles et Sentimentales (1911), Le Tombeau de Couperin (Coupe-rin’in Mezarı) [1917], iki piyano konçertosu (1931) [ikincisi yalnız sol içindir].
Oda müziği alanındaki eserleri: yaylı çalgılar için fa’lı dörtlü (1902-1903), İntroduction et Allegro (flüt, klarinet ve yaylı çalgılar eşliğinde arp için, 1905-1906), piyano, keman ve viyolonsel için la üçlüsü (1914), iki sonat, keman ve piyano için bir rapsodi, Çigan (1924); senfonik müziği: İspanyol Rapsodisi (orkestra için, 1907), Vals (1919-1920), Bolero (1928). Tiyatro eserleri, lirik tiyatro (L’Heure Espagnole [Franc-Nohain], 1907; l’Enfant et les Sortileges [Çocuk ve Büyücüler], Gölette 1920-1925) ve baleler (Daphnis ve Chloe [1909-1912] ve dört elle piyanonun orkestra aktarması olan Ma Mere VOye [1912]) olmak üzere iki bölüme ayrılır. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVEL (Maurice) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAUMER (Friedrich Ludwig von)
Tarih 24 Haziran 2009
RAUMER (Friedrich Ludwig von), alman tarihçisi (Wöriitz, Dessau yakınları 1781 -Berlin 1873). Breslau’da siyasal bilgiler profesörlüğü yaptı (1811).
Geschichte der Hohenstaufen (Hohenstaufen’lar Tarihi) [1823] adlı bir eser yayımladı. Sonra Berlin’de profesör oldu ve Geschichte Europas seit Ende des 15. Jahrhundert’i (XV. yy.ın Sonuna Kadar Avrupa Tarihi) [1832]. yazdı. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAUMER (Friedrich Ludwig von) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAU (Charles)
Tarih 24 Haziran 2009
RAU (Charles), amerikalı arkeolog (Verviers, Belçika 1825-Philadelphia, Pennsylvania 1887). 1848′de A.B.D.’ye giderek birkaç yıl Midwest’te ders verdi.
1875′ten ölümüne kadar A.B.D. Millî müzesinin (Smithsonian enstitüsünün bir bölümü) müdürlüğünde bulundu. Titiz ve metotlu çalışan bir bilgindi, Amerika’nın en önde gelen arkeologu olarak ün sağladı. Yerli teknoloji çalışmalarının önemini belirterek antropoloji araştırmalarını geniş ölçüde etkiledi.
Eserleri: Early Man in Europe (Avrupa’daki ilk İnsanlar) [1876] ve Prehistoric Fishing in Europe and North America (Avrupa ve Kuzey Amerika’da Tarihöncesi Balık Avları) [1885]. 1859-1882 Arasındaki yazıları, 1882′-de, Proceedings of the United States National Museum’un (A.B.D. Millî Müzesi Yayımları) 4. cildinde yayımlandı. (M)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAU (Charles) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
READ (Thomas Buchanan)
Tarih 24 Haziran 2009
READ (Thomas Buchanan), amerikalı şair ve ressam (Chaster idare bölümü, Pennsyl-vania 1822-New York 1872). Babası çiftçiydi.
Okula çok az devam edebildi ve gençliğinin büyük bir kısmını Philadelphia, Cincinnati, New York ve Boston’da geçirdi. Zaman buldukça, portreler çizdi, şiirler yazdı. Bunun yanı sıra geçinmek için tabelâ ressamlığı, puro yapımı, oyunculuk gibi işlerde çalıştı. İlk şiirleri 1843-1844 arasında, Boston Courier’de yer aldı.
Daha sonra Paul Reading adlı devrimci hikâye (1845) ve Poems’i (Şiirler) [1846], Philadelphia’da The Female Poets of America’yı (Amerika’nın Kadın Şairleri) [1848] ve Lays and Ballads’ı (Şiirler ve Baladlar) [1849] yayımladı.
1850′de Avrupa’ya gitti ve Roma’da yaşayan amerikalı sanatçıların çevresine girdi. Bu şehirde resim konusunda ciddî bir şekilde çalışma fırsatını elde etti ve Amerika’ya yaptığı bazı gezilerin dışında, ömrünün sonuna kadar burada kaldı. Beyaz Hayalet, Kaybolmuş Pleiad, Beytüllahm Yıldızı, Sheridan ve Atı gibi tabloları çok beğenildi. Mr. Browning’in, eski Napoli kraliçesinin, Henry W. Long-fellow’un ve Longfellow’un çocuklarının portrelerini yaptı.
George Peabody’nin portresi Baltimore enstitüsündedir. General Sheridan’ın büstünü hayatının son yıllarında yaptı. Şair olarak, özellikle hatip ve oyuncu James E. Murdock için yazdığı dokunaklı Sheridans’s Ride (Sheridan’ın Ata Binişi) ve son derece ahenkli lirik şiiri Drifting (Sürükleniş) ile dikkati çeker.
Şiir kitapları: The New Pastoral (Yeni Pastoral) [1855]; Sylvia or the Last Shepherd (Sylvia veya Son Çoban) [1857]; The Vagoner of the Alleghanies (Alleghanie’lerin Arabacısı). Toplu şiirleri 1882′de yayımlandı. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa READ (Thomas Buchanan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RASPUTİTSA
Tarih 23 Haziran 2009
RASPUTİTSA i. («yolların sefere açık olmadığı mevsim» anlamında rusça k.).
Doğu Avrupa’da buzların çözüldüğü ve bazen sonbaharda geçici sıcakların ilk karları erittiği sırada toprakların sularla karışması. (Bu durumda yollar çamurdan geçilmez hale gelir.) [L]
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASPUTİTSA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAKAM
Tarih 23 Haziran 2009
RAKAM i. (ar. rakam). Sayıları göstermeğe yarayan işaretlerin genel adı: Romen rakamları. (Bk. ANSiKL. Mat. bölümü.) || Bu işaretlerle yazılan sayı: Bu rakamlar uzayın büyüklüğü hakkında bize bir fikir vermektedir. Deprem bölgesinden alınan son rakamlar. || Miktar, nicelik. // Astronomik rakam, son derece büyük rakam.
— Esk. Yazı yazma. // Hesap bilgisi ve kurallarının genel adı. || Rakam dökmek, hesap etmek, hesaplamak. || Rakam-keş, rakam yazan. || Rakam-pezir, rakam haline getirilebilir. || Rakam-zede, yazıya geçirilmiş. || Rakam-zen, yazan.
— Müz. Bk. ANSİKL.
— Psikopatol. Rakam, tanıyamama, aritmetik işaretlerini ve sayıları tanıyamama hastalığı; bu çeşit hastalar işaret ve sayıları resim gibi görür. (Bozukluğun sebebi, artkafa ve yankafa bölgelerindeki lezyonlardır. Çoğu zaman konuşma bozukluklarıyle birlikte görülür.)
— ANSİKL. Mat. Sayıları basit olarak gösterebilmek: için genellikle kabul edilen sembol niteliğindeki rakam’lara, arap rakamları denir; ancak böyle denmesinin sebebi, bu rakamları bugünkü şekliyle Araplardan almış olmamız değil, kullandığımız sayılama sisteminin Araplardan bize geçmiş olmasıdır. Gerçekten de, ilk on rakamın: 1,2,3,4,5,6,7,8,9,0′ın kaynağı bugüne kadar ortaya atılan en akıllıca hipotezlere rağmen hâlâ gizli kalmıştır. X. yy.da papa Sylvestre II (Gerbert d’Aurillac) tarafından Avrupa’ya tanıtılan bu rakamlar, bütün avrupa ülkelerince aynı anda benimsenmemiş ve bütün yazı biçimlerine uyabilmesi için şekilleri çoğu zaman değiştirilmiştir.
ibranîlerde sayılar harflerle gösterilir ve yan yana iki harften sağda bulunanı en büyük değeri ifade ederdi. Binler, on binler ve yüz binleri göstermek için de, üstüne iki nokta koyarak yine aynı harfler kullanılırdı. (Bu sayılama sisteminin yandaki kısaltılmış tablosuna bakınız.)
Yunanlılar da buna benzer bir sistem kullanıyorlardı; fakat fark olarak, bu sistemde büyük rakamlar küçük rakamların soluna getiriliyordu. Yunanlıların kullandığı başlıca semboller şunlardır:

Bununla birlikte, yunan sisteminde tam bir uyuşma yoktu: on binler çok çeşitli şekillerde yazılabiliyor, bazen romen sistemindeki gibi büyük harfler kullanılıyordu. İç içe yazılmış harfler çarpmayı gösteriyordu; meselâ:

olarak kabul ediyorlardı. Romalıların da, bazı büyük harflerden yararlanan kullanışsız bir sayılama sistemi vardı. Bu sistemin başlıca harfleri şunlardır:
Bugün bile bazı özel durumlarda kullanılan romen sitemi zamanla bir parça değiştirilmiştir ve iki temel ilkeye dayanır: 1. kendinden daha yüksek veya eşit değerde bir harfin sağma konan her harfin değeri soldakine eklenir; 2. kendisinden daha büyük değerdeki bir harfin soluna konan harfin değeri sağdaki harfin değerinden çıkarılır. Meselâ: 46 = 50 — 10 + 5 + 1=XLVI.

— Müz. Rakamların müzikte birçok görevi vardır. Meselâ ölçüleri, piyano ile telli çalgılarda da her nota için hangi parmağın kullanılması gerektiğini göstermeğe yarar. J. -J. Rousseau’nunki gibi bazı not alama sistemlerinde de notaların yerine rakam kullanılmıştır. Rakam, bundan başka, rakamlı baslarda akort’u, yani armoniyi meydana getiren notaların her birini belirtir.
Parmak işaretlerindeyse, 1 rakamı piyanoda baş parmağı, kemanda da, bu parmak kullanılmadığı için, işaret parmağını gösterir. Armonide rakam kullanma daha karmaşık bir iştir ve akort’ları rakamlamağa, yani rakamlı bas kurmağa yaradığı için rakamla-ma adiyle anılır.
♦ Rakamî sıf. Esk. Rakamla ilgili, rakama ait.
♦ Rakamlı sıf. içinde rakam bulunan, rakamı olan: Üç rakamlı sayılar. Beş rakamlı sayılar. (LM)
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKAM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RASATHANE veya RASADHANE
Tarih 23 Haziran 2009
RASATHANE veya RASADHANE blş. i. (ar. raşad, gözleme ve fars. hane, ev’den raşâd-hâne).
Esk. Astronomi veya meteororoloji gözlemlerine uygun şekilde tasarlanmış ve donatılmış yapı: Rasathaneler nasıl gökleri ve yıldızları temaşa için havaya uzanmış bir fen gözü ise…
(H.R. Gürpınar). Rasathaneler de her gün haber veriyorlar (B. Felek).
Eşanl. GÖZLEMEVİ.
— ANSiKL. Astron. Gök olaylarını incelemek için ayrılan rasathane’lerin eski çağlarda kurulduğu sanılır: Babil’deki Belus kulesi, Mısır’daki Osimandias mezarı. Eratosthenes’in kurduğu İskenderiye rasathanesi V. yy.a kadar çalışıyordu. Araplar, Hintliler ve Çinliler de erken çağlarda bu tür binalar yapmışlardı.
Avrupa’da, bir prens tarafından kurulan ilk rasathane Kassel’de Hessen landgrafı Wilhelm IV tarafından yaptırıldı (1561) ve 1593′te kapatıldı. 1576′da, Tycho-Brahe, Elseneur ile Kopenhag arasındaki Hven adasında Uranienborg rasathanesini kurdu. Bu tarihten itibaren de Avrupa’nın bütün bellibaşlı şehirlerinde rasathaneler yapılmağa başladı. Astronomi incelemeleri Almanya, İngiltere, Rusya, İtalya’da ve özellikle de özel bağışlar sayesinde A.B.D.’de büyük bir önem kazandı.
Bütün büyük devletlerin resmî rasathaneleri vardır. Ayrıca çok sayıda özel rasathane de bulunur. Çağımızda gök incelemeleri fotoğrafçılık ve tayf ölçümünün büyük çapta uygulanması yüzünden rasathane kurulacak yerlerde atmosfer şartlarının ve hava berraklığının çok iyi olmasına dikkat edilir. En gelişmiş ve güçlü donatım A.B.D. rasathanelerindedir. Kaliforniya’daki Mont-Wilson rasathanesinde teleskop aynasının çapı 2,50 m’dir; Chicago’da Yerkes rasathanesindeki dürbünün objektifi 1 metre çapındadır.
Rasathane çalışmaları. Yıldızların gök koordinatlarının kesin olarak belirlenmesi, büyük rasathanelerin günlük işlerindendir. Bu gözlemler için özellikle meridyen âletleri denen, bir tek dönme eksenli ve mümkün olduğu kadar dengeli âletlerden yararlanılır; meridyen âletleri, dürbünün dereceli bir daireyi harekete geçirmesiyle iki koordinatı aynı zamanda verir. Bu tür gözlemler, çoğu zaman «meridyen servisi» denen bir servis tarafından yapılır. Bundan başka, her büyük rasathanede, astronomi saatleri ve radyotelgraf alıcı cihazlarıyle donatılmış bir saat servisi, gökyüzünün fotoğraf haritasını hazırlamak üzere bir fotoğraf servisi (1880′de yapılmağa başlanan bu harita milletlerarası bir teşebbüstür ve sık sık gözden geçirilerek düzeltilir) ve nihayet önemi son otuz yılda gitgide daha çok artan bir astrofizik servisi vardır. Bazı rasathaneler, Güneş gözlemlerinde veya. gezegen ve kuyrukluyıldız gözlemlerinde uzmanlaşmıştır. Meteroloji gözlemleri astronomi servislerinden bağımsız rasathanelerde yapılır.
• İslâm dünyasında kısa süreli bazı özel çalışmalar için geçici rasat (gözlem) yerleri kuruldu; ayrıca, zamanı belirtmeğe yarayan muvakkıthaneler de vardı. Bu bakımdan ilk yüzyıllarda rasathane ile geçici rasat yerleri arasında kesin bir ayırım yapmak güçtür. Her rasathanenin, bilimsel ve yönetim işlerine bakan görevlileri, gözlem araçları ve kütüphanesi vardı. Bu bakımdan rasathaneler, akademik niteliği olan birer öğretim kurumu sayılırdı, islâm rasathaneleri hükümdarların veya devlet adamlarının desteğiyle kurulan devlet kurumlarıdır.
Her rasathanenin çalışma programı otuz yıllık bir süre içindi; âletlerin saklanması ve bakımları için sınırlamalar ve hükümdarların her zaman rasathaneye karşı ilgi duymamaları islâm rasathanelerinin gelişmesini kısıtlardı, özel rasathaneler daha uzun ömürlü ve verimli oldu.
İslâm rasathanelerinin kuruluşunda, hükümdarların astrolojiye karşı ilgisinin ve günlük ve gelecekle ilgili tedbirlerin alınmasında yıldızların güvenilir birer kılavuz sayılmalarının da önemi vardı, islâm rasathaneleri gerçekte birer astrolojik çalışma kurumu değil, bilimsel niteliği olan kuruluşlardı. Bu bilim dalının adı heyet’ti ve heyet (astronomi) yardımıyle birtakım matematik hesaplara dayanan gök cetvelleri (zîc’ler) düzenlenir ve takvimler hazırlanırdı. Çağma göre gelişmiş bir nitelik taşıyan rasat araçlarıyle yapılan ilk gözlemler, IX. yy.ın başlangıç yıllarında Cündişapur’da (Güneybatı tran) yapıldı. Ahmed Nihavendi, Zîc el-Muştemil (Gezegenlerin Hareketini Kapsayan Zayiçe) adlı eserini düzenlerken bu rasatlardan yararlandı, islâm astronomisinin en parlak dönemi abbasî halifesi Memun (813-833) devridir.
Bağdat’ta Eş Şemmasiye mahallesinde bulunan rasathanede halifenin astronomları, Yahya bin Ebi Mansur’un (öl. 830) emrinde, gökcisimlerinin hareketlerini sürekli olarak gözetlerlerdi. Bunlar, El Macisti’de belirtilen eğim, gece-gündüz eşitliği, şemsî yılın güneş süresi gibi konuları da incelediler. Şam’ın 3-4 km kuzeyinde Kasiyan dağı üzerinde, aynı halifenin başka bir rasathanesinde yapılan gözlemlerden de yararlanarak Zîc el-Mumtahan (Denenmiş Zayiçe) düzenlediler. 850′den 870′e kadar Musa bin Şakir’in oğullarından Muhammed ve Ahmed, Bağdat’ın Dicle üzerinde Babüttak’ta bulunan evlerinde kurdukları rasathanede düzenli gözlemler yaptılar.
Ebu Hanife Ahmed Dinaverî (öl. 895), 850′de heyet rasatları yapmak için İsfahan’da oturdu; gözlemlerini Kitab-ür-Rasad adındaki eserinde topladı. Battâni 887-918 yıllarında Fırat üzerindeki Rakka’da çok önemli rasat çalışmaları yaptı. Sabit bin Kurra, Güneşin hareketlerini yeniden incelemek için eskilerin rasatlarından yararlandı. Amâcûr ailesinden üç veya dört kişinin 885-933 yılları arasında rasat yaptıkları biliniyor. Büveyhîlerden Rüknüddevle adına Rey şehrinde Vezir Ebul Fazl bin el-Amid tarafından 950′de, tutulma yüzeyinin eğimi ölçtürüldü.
Ebul Fazl Herereî, Ebu Cafer Habini gibi astronomlar güneş tutulmasıyle ilgili gözlemler yaptılar. Yine Büveyhîlerden Adududevle için, Abdurrahman Sûfî ve başka astronomlar tarafından Şiraz’da rasatlar yapıldı. Ebul Vefa Buzcani, Bağdat’ta bir süre önemli rasatlar yaptı (975). ibnülalâm’ın 982′de yaptığı rasatlar Adududdevle tarafından desteklendi. Bağdat’ta büveyhî hükümdarı Şerefüddevle (982-989) adına bir rasathane kuruldu. Ebu Muhammed Hucendî 994′te Büveyhîlerden Fahrüddevle için Rey şehrinde süds-i fahri (sekstant) adlı bir âletin yardımıyle tutulma düzlemi eğimini tayin etti. X. yy.ın sonunda büveyhî melikleri kendi saraylarında birer rasathane kurarak Abdurrahman Sûfî, ibnülalâm, Ebul Vefa gibi astronomları orada topladılar. İbni Sina, Alaüddevle adına Hemedan’da başka bir rasathane kurdu (1025).
Mısır’da astronomi gözlemleri fatımî halifelerinden Aziz (öl. 996) devrinde başladı. Onun Kahire’de kurduğu rasathaneye halife Hakim de yardımda bulundu. İbni Yunus (öl. 1009) Zîc el-Hakimî (Hakimî’nin Zayiçesi) adlı eserme kaynak olan rasatlarını 977′den 1008′e kadar orada yaptı. Memun devri rasathanelerinde, rasat âletleri, özel çalışma yeri ve bir bilimsel kurul vardı, islâm ülkelerinde, ramazan ayının başlangıç ve bitiminin hesaplanmasında ilk hilâli gözlemeye dayanan çalışmalar buralarda yapılırdı. Dinî günlerin ve namaz vakitlerinin tayininde, kıble yönünün tespitinde yararları dolayısıyle, astronomiye ayrı bir önem verildi.
Memun devrinde kurulan ilk rasathanelerin çalışma programları yalnız güneş ve ay rasatlarını kapsıyordu. Şemmasiye’deki gözlemlerden alınan olumlu sonuçlara dayanılarak Kalsiyum rasathanesi kuruldu. Şerefüddevle rasathanesinde bütün gezegenlerin rasadını kapsayan geniş bir çalışma programı vardı. Burada çalışan astronomlar arasında Ebu Sehl Kûhî, Ebül Vefa Buzcânî bulunuyordu. Hemedan’da İbni Sina tarafından kurulan rasathanede ölçü duyarlığını sağlamak için mikrometreye benzer bir aracın kullanıldığı biliniyor. 1075′te İsfahan’da kurulan Melikşah rasathanesinde çalışma programının 30 yıl sürmesi gerektiğini’ gösteren belgeler vardır. Bütün gezegen gözlemlerinin rasathane çalışma programına alınması, rasathanenin çalışma süresini uzatmak bakımından bir aşamadır. Melikşah adına düzenlenen celâli takvimi’nin de bu rasathanede yapıldığı sanılıyor. Bu kurumda Ömer Hayyam, Ebu Muzaffer İsfizarî, Meyimin bin Necile, Vasıtî gibi bilginler çalıştı.
1118′den sonra astronom Hazinî, Sultan Sencer namına Zîc-es-Sencerî’yi (Sencer’in Zayiçesi) hazırladı. Bundan sonra Efdal ve Memun Bataihi adlı iki fatımî veziri tarafından 1120-1125 yılları arasında Kahire’de bir rasathane kuruldu. Ebul Kasım Usturlabî 1130′da Bağdat’taki selçuklu sarayında gözlemler yaptı. XI. yy.da Tuley-tule’de (Toledo) Ebu İbrahim Zerkal ile arkadaşlarının önemli rasatlar yaptıkları biliniyor; bu rasatlar Seyid Endülusî’nin yaptığı rasatların bir devamı niteliğindedir. İbni Bacce de (öl, 1139) kendi evinin damında bazı rasatlar yaptı. 1325′te Yezd şehrinde Rükneddin Ahmed bin Nizamel-Huseynî adında biri tarafından Rasad-ı Vaktü’l-Hüseynî adı verilen rasathane kuruldu. XIV. yy.da İbnî Şatır’ın (öl. 1879) Şam’daki özel rasathanesi de önemlidir.
1272′de Kırşehir’de kurulan Cacabey medresesinde ve Kütahya’nın Vacidiye medresesinde özellikle XIV. yy.ın ilk yarısında gözlemler yapıldığı veya astronomi dersleri verildiği biliniyor. 1300′de Gazan Han, Tebriz’de, 1420′de Uluğ Bey Semerkand’da birer rasathane kurdular: Uzakdoğu’da geliştirilen astronomi çalışmaları Selçuklular tarafından islâm dünyasına aktarıldı. Uzakdoğu etkisi, selçuklu sanat eserlerinde görülen tutulma düzlemi burçlarının resimlerinde göze çarpar. Astronomi alanında en önemli aşama İlhanlılar devrindedir. 1259′da kurulan Maraga rasathanesi islâm rasathanelerinin gelişmesinde etkili oldu. İlhanlı hükümdarı Hulâgu’nun yanında bulunan ünlü astronom Nasirüddin Tusî, yeni gözlemler yapılması gerektiğini hükümdara bildirdi. O zamanlar, bazı çevrelerde yıldızları gözleyerek gelecekteki olayları önceden görme inancına dayanan astroloji (ilmi nücum) ile astronomi arasında benzerlikler bulunduğuna inanılıyordu. ilhanlı hükümdarı Hulâgu Han da astronomiyle astroloji arasında bir yakınlık bulunduğu kanısındaydı. Bu amaçla Nasırüddin Tusî’nin rasathanesi âletlerle donatıldı.
Burada, gözlem âletleri ve astronomiye ait her türlü araç, zayiçe, takvim, usturlap, yükseklik ölçme âletleri, yıldızların ve burçların durumlarını gösteren âletler ve mücessem küre vardı. Bu kurum, gerek âletlerinin zenginliği, gerek içinde çalışan bilim adamlarının sayısı ve seçkinliği bakımından, büyük önem taşırdı, ismaililerden kalan çok zengin bir kütüphanesi olan bu kurumun 45 yıl çalıştığı biliniyor. Nasrüddin bu rasathanede hükümdar adına Zîc-i Hâniyi (veya Zîc-i İlhanı) [ilhanlı Zayiçesi] düzenledi. Bu eserde Kûşiyâr, Fahir, Âlâî, Şâhî, Battânî zîclerinde bulunmayan birtakım cetveller vardır. Ayrıca onların yanlışlarını da düzeltmektedir. Hulâgu ölünce Zîc-i ilhanı, onun yerine geçen Abaka’ya adandı. Müeyyedüddin Urzî, Fahreddin Meragî, Fahreddin Ahlatı, Necmeddin Kazvinî gibi çağın tanımış matematik ve astronomi bilginleri de rasat işlerinde Nasirüddin’e yardım ettiler. Onun ölümünden sonra yerine oğlu Asılüddin rasathane müdürlüğüne getirildi. İslâm geleneğinin devamı olarak Mihrace Cay Sing tarafından 1728 – 1734 yılları arasında Caybur, Delhi, Benares, Ocayın ve Mathura şehirlerinde Muhammed Şah adına rasathaneler kuruldu. Bunların kuruluşunda eski hint ve avrupa etkisi açıkça görülür. Türkiye’de modern rasathane Fatin Hoca (Gökmen) tarafından kuruldu (1911). Kandilli’de olan bu rasathane bugün de Türkiye’nin tam teşekküllü rasathanesidir (bk.KANDİLLİ RASATHANESİ.) 23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASATHANE veya RASADHANE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 22 Haziran 2009 RAPACKİ (Adam), polonyalı siyaset adamı (doğ. 1909), Komünist partisi militanlarındandı. Partinin yürütme komitesi üyesi oldu (1946-1948). Millî eğitim (1950) ve dış işleri (1956) bakanlığı yaptı. Orta Avrupa’nın atom silâhlarından arınmasını öngören bir tasarı hazırladı. «Rapacki planı» adı verilen bu tasan, İngiltere ve Amerika tarafından kabul edilmedi (mayıs 1958). 22 Aralık 1968′de dışişleri bakanlığından istifa etti. (L) 22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAPACKİ (Adam) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 22 Haziran 2009 RANCİT SİNGH, Sikh imparatorluğunun kurucusu (Pencap 1780 – öl. 1839). Babası Maha Singh’in ölümünden sonra (1792) Sikh konfederasyonuna bağlı bir kolun basına geçti; Lahor (1799) ve Amritsar’ı ilhak etti (1802). Güneydeki Sutlec arazisini işgal etmeğe kalkınca İngiltere’nin bu bölgedeki hak iddialarıyle karşılaştı ve teşebbüsünden vaz geçti 22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANCİT SİNGH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 22 Haziran 2009 RANAVALONA I (1790′a doğr. – Tananarive 1861), Madagaskar kraliçesi (1828-1861). Radama I’in karısıydı; ondan sonra tahta çıktı, başbakan Rainiharo ile evlendi. Yabancı nüfuzuna karşı savaş açtı, misyonerlere baskı yaptı; bu yüzden Fransa Tintingue’i işgal etti (1829) ve İngiltere ile Fransa Tamatave’ı bombaladı (1845). Ranavalona, Merina’ların adayı işgal etmesini ve etkin bir yönetimi kurmasını sağlamağa çalıştı. Rainiharo’nun ölümünden (1852) sonra oğlu Raharo misyonerlerin geri gelmesine izin verdi. Bunlar arasında bulunan ingiliz Ellis, kraliçeyi kışkırtarak fransız tacirlerinden Laborde ve Lastelle’e zorluk çıkarttı. Veliaht Rakoto (sonradan Radama II. adını aldı) ile Fransızların bir komplo hazırladıklarını Ellis’ten öğrenen Ranavalona I bütün Avrupalıları sınır dışı ederek (1857) bircok hıristiyanı öldürdü.(L) 22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANAVALONA I hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 22 Haziran 2009 RANATRA i. Tatlı sularda bitkilerin üzerinde yaşayan etçil böcek. (Heteroptera takımının nepidae familyasından.) 22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANATRA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 22 Haziran 2009 RAMON BERENGUER el Viejo I («ihtiyar») [1024'e doğr. - 1076], Barcelona kontu (1035-1076). 22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMON BERENGUER el Viejo I hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 22 Haziran 2009 RAMİ i. Değerli tekstil bitkilerinden Çin’de yetişen Boehmeria nivea ile Malezya’da yetişen B. tenacissima’nm (B. utilis) yaygın adı. (Isırgangillerden.) || Aynı bitkiden elde edilen lif. — ANSİKL. Ramı lifi, sanayide kullanılan tekstil liflerinin en uzun, dayanıklı ve en parlak olanıdır. Bu lif bitkinin sapını çevreleyen esnek soymuk tabakası içinde bulunur. Lif ayırma ve arıtma makinelerindeki son gelişmeler sayesinde rami sanayii yeni bir hız kazandı; rami Avrupa’ya Vietnam, Çin, Sonda adaları ve Japonya’dan gelir; keten dokumalarla rekabet edebilecek bez ve dokumaların, dikiş ipliklerinin yapımında kullanılır; ramiden yapılan dikiş iplikleri çok dayanıklıdır. Hammadde sağlamaktaki güçlükler yüzünden bu sanayinin gelişmesi bazen engellere uğrar. (L) 22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 20 Haziran 2009 RAKİÇ (Milan), sırp şairi (Belgrad 1876 -Zagreb 1938). Çeşitli Avrupa ülkelerinde elçi olarak bulundu, fransız şiirinin (Verlaine, Baudelaire) etkisinde kaldı. Az sayıdaki eserleri sırp şiirinin gelişmesinde önemli bir dönüm noktasıdır. Çağının karamsariığmdan ilham alan şiiri, tam bir olgunluk ve duru ifade örneğidir. (L) 20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKİÇ (Milan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 19 Haziran 2009 RAİMONDİ (Marcantonio), italyan gravürcüsü (Bologna 1480′e doğr. – ay.y. 1534′e doğr.). Ressam Francia’nın kardeşine ait kuyumcu atelyesinde çalıştı. Albrecht Dürer’in bazı gravürlerini ‘ gördükten sonra gravüre heveslendi, bu gravürlerin taklitlerini yaptığı için Venedik senatosu tarafından mahkûm edildi (1510). Daha sonra Raffaello’nun gravürcüsü oldu, onun resimlerini Avrupa’da yaydı. (L) 19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMONDİ (Marcantonio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 19 Haziran 2009 RAGUSA, Dalmaçya kıyısında eski cumhuriyet. Venedik Ragusa’ya dukayı temsil eden bir kont yerleştirdi ve şehirde kurumlan kendisininkini örnek alan aristokratik bir komün meclisi kurdu. Ama macarların baskısı Ragusa’yı macar kralının otoritesini kabul etmek zorunda bıraktı (1358). 1403′te patriciierinin akıllıca ve ustaca siyaseti, Ragusa’nın Venedik boyunduruğu altına düşmeksizin bağımsızlığını kazanmasına yol açtı. Balkanlar’ın deniz kapılarından biri olan Ragusa, Osmanlıların Akdeniz doğusunu ve Balkanlar’ı fethettikleri sırada kazanılan bu bağımsızlık sayesinde Floransa ve Barcelona’nın ticaret acentaları kurdukları bir yer haline geldi. Şehir zaten uzun süreden beri Balkanlar’da köle ticaretini ve tuz ticaretini kontrol altında tutan büyük bir ticaret yeriydi. Daha XIV. yy. sonunda gümüş üretimiyle ilgilenen Ragusa tüccarları, maden ülkelerinde (Bosna ve Sııbistan) koloniler kurmuşlar ve Batı Avrupa’ya gümüş sevkıyatı tekelini ele geçirmişlerdi; sonradan bakır, kurşun ve XV. yy.da bulunan (1420′ye doğru) yeni maden filizlerinin (özellikle 1430′dan sonra işletilen zencefre) ticaretini de ele geçirdiler. Şehir bu sayede XV. yy.da büyük ölçüde zenginleşti, edebiyat ve sanat gelişti. Osmanlıların Macarîara karşı Mohaç zaferinden (1526) sonra, Ragusa osmanlı padişahının otoritesini kabul etmek ve her yıl vergi ödemek akıllığını gösterdi. Böylece, XIII. yy.a kadar Venedik’in Bizans imparatorluğu sınırında yaşadığı gibi, Osmanlı imparatorluğunun sınırında yaşamağa başlayan Ragusa, Akdeniz kıyısındaki hıristiyan ve müslüman ülkelerin aracısı haline geldi. Avrupa’nın en büyük filolarından birini kurdu ve gemilerini gerek Atlas okyanusunda gerek Akdeniz’de çalıştırılmak üzere her isteyene kiraladı. Böylece XVI. ve XVIII. yy.da, yeni bir burjuvazinin gelişmesine rağmen aristokratların hâkim olduğu bir rejim altında en parlak dönemini yaşadı. Ama şehri hemen tamamıyle yıkan ve halkın yarısından çoğunun ölmesine yol açan 6 nisan 1667 depremi kesin bir darbe oldu. O tarihten sonra şehirde islav unsurların nüfuzu günden güne arttı ve Ragusa fiilî bağımsızlığını muhafaza etmesine rağmen bir şehir cumhuriyeti olarak büyük kara devletleri dünyasında çağ dışı bir hal aldı. 1806′da Fransızlarla Ruslar arasında kalınca Napolyon’un Fransız – italyanlarına teslim oldu; Ragusa dükü mareşal Marnı on 1808′de şehrin hükümetini ve senatosunu dağıttı, şehri önce Fransa’nın işgal ettiği Venedik’in Dalmaçya topraklarına bağladı, sonra da İllyria eyaletlerine kattı (1809). Viyana antlaşmasında (1815) şehri alan Avusturya 1918′e kadar muhafaza etti. Ragusa o tarihte islavca Dubrovnik adiyle, yeni kurulan Yugoslavya’ya katıldı. • Edebiyat ve bilimler. Komşu İtalya’da parlak bir şekilde gelişen hümanizm, dalmaçya şehirlerinde de yayıldı ve bu şehirlerde, Şişgoriç (Georgius Sisgoreus) [1440-1509] ve Crijeviç (Cerva) [1460'a doğr, -1520] gibi meşhur hümanistler yetişti; islavca edebiyat ise özellikle Ragusa’da büyük ölçüde gelişti. İtalyan edebiyatı etkisi kalmış olan ragusa edebiyatında devrin bütün önemli tarzlarına rastlanır. XV. yy.da Sisko Mençetiç (1457-1527) ve Dzore Drziç (1451-1501) trubadur üslûbunda aşk şiirleri yazdılar. XVI. yy.da Ragusa, Güney İslavlarının gerçek fikir merkezi haline geldi. Trajedi ve felsefî şiirin temsilcisi verimli yazar Mavro Vetranoviç’tir (1482-1576). Komediyi Marin Drziç (1507-1567) doruğuna ulaştırdı: gerçek bir rönesans adamı olan Drziç eserlerinde zengin bir dille ve yer yer halk ağzıyla coşkun bir yaşama sevincini dile getirdi. XVI. yy. sonunda aşk şiirinde Petrarca ve Bembo tarzında yeni bir gelişme oldu: bu tarzın en orijinal temsilcisi Dominko Zlatariç’tir (1550′ye doğr. – 1609). Karşı Reform Ragusa’da çok değişik bir atmosfer yarattı: aşk şiirinin ve komedinin yerini, dinî veya yurtsever edebiyat aldı. Bu yeni akımın XVII. yy. başında en etkili temsilcisi ivan Gunduliç’ti (1589-1638). Yeni denizyollarının keşfi Venedik gibi Ragusa’ya da öldürücü bir darbe indirdi. 19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGUSA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 18 Haziran 2009 RADYO i. (fr. radio). Radyo yayınlarını alıcı cihaz. (Bk. alici.) || Düzenli bir şekilde radyo yayınları yapan radyoelektrik istasyonu. — Telekom. Radyo gazetesi, radyo vericileri tarafından yayımlanan çeşitli haber, yorum ve makalelerin tümü. || Radyo muhabiri, radyo haber ve röportajlarını hazırlayan gazeteci, Radyo reklamı, radyolar aracılığıyle söz ve müzikten faydalanılarak yapılan reklam. (Türkiye radyoları 1951′den itibaren reklam yayımlamağa başladı. İlk reklamlar, radyonun kendi spikerleri tarafından sözlü olarak yapılırken daha sonra reklam saatleri ayrıldı; reklam şirketleri sözlü, müzikli reklam yayımına başladı. — Telekom. Radyo yayını yapan istasyonların sayısı radyoelektriğin temel ilkeleri ortaya konduktan sonra hızla arttı. Bugün 400′den fazlası Avrupa’da ve 4 000 civarında (özel istasyon) A.B.D.’de olmak üzere binlerce istasyon vardır. Fakat Amerika’dakilerin 800′ü dört büyük program ve reklâm dağıtıcı şebekesinden (networks) birine bağlıdır. Türkiye’de, 10 tane devlet verici radyo istasyonu (istanbul, Ankara, izmir, Çukurova, Erzurum, Kars, Diyarbakır, Gaziantep, Trabzon, Antalya) vardır. Dünyadaki radyo dinleyicisi sayısı 1959′da yaklaşık olarak 365 milyondu, bu sayı yeryüzü ölçüsünde her 1 000 kişide 127 kişi gibi bir ortalama verir. Kuzey Amerika 183 milyonla birinci sırayı alır (binde 707); Avrupa’da 133 milyon (binde 211); Asya’da 28 milyon (binde 17); Güney Amerika’da 13 milyon (binde 95); Afrika’da 4,5 milyon (binde 19) ve Okyanusya’da 3,7 milyon (binde 23) dinleyici vardır. Radyo yayını için ayrılan frekans bantları, uzun dalga için 150-285 kHz (1 050 – 2 000 m arası), orta dalga için de 525 – 1 605 kHz’tir (187-560 m arası). Kısa dalgada ise, 2 300 kHz’lik frekans bandıyle eski bantlardan yüzde 33 oranında fazla olmasına rağmen ancak 180 kanala yer verilebilmektedir. Bütün dünyadaki kısa dalga yayın-larıyle ilgili kanalları çeşitli milletler arasında dağıtmakla görevli Meksiko konferansı çok karışık teorik bir plan kararlaştırarak 10 nisan 1949′dan sona ermiştir. Yayın alanı sınırlı olan uzun ve orta dalgaların çeşitli ülkeler arasında dağılımı için, dünya bağımsız bölgelere bölündü. Avrupa bölgesi, Greenwicb’in batısında 10., doğusunda 40. meridyen ve güneyde 30. kuzey paraleliyie sınııiandı. Bu bölge için Kopenhag’da 1948′de 25 hazirandan 16 eylüle kadar toplanan Avrupa Radyo Yayını konferansı 15 mart 1950′de yürürlüğe giren frekans (veya dalga boyu) dağılım planını tespit etti. Uzun dalgada, 18 kanala 21 istasyon yerleştirildi. Buna karşılık ortak dalgaların kullanılması (millî veya milletlerarası) ve senkron çalışan millî şebekelerde ortak dalgalardan yararlanılması sayesinde, 121 orta dalga kanalına 300′den fazla istasyon yerleştirilebildi. Bu planın birçok üstünlüğü vardır. Bir yandan istasyonların birbirine karışmasını büyük ölçüde önler, öte yandan aralarında yeterince frekans farkı bulunan bölge radyo vericilerinin aynı binada çalışmasını sağlayarak kuruluş ve işletme giderlerini azaltır. 18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 18 Haziran 2009 RAFİNESQUE (Constantine Samuel), amerikalı botanikçi (Galata, İstanbul 1783-Philadelphia, Pennsylvania 1840). Pennsylvania ve Delaware’de botanik araştırmaları yaptı. 1805′te topladığı botanik örnekleriyle Palermo’ya (Sicilya) gitti ve 1851′e kadar orada kaldı. 1815′te, A.B.D.’ye doğru yol alırken, içinde bulunduğu geminin Long island açıklarındaki Fisher adasında, kazaya uğraması sonucu yirmi yıllık koleksiyonu kayboldu. A.B.D.’ye yerleşti ve Lexing’ton’daki (Kentucky) Transylvania üniversitesinde botanik profesörü oldu (1818-1826). Geniş kültürlü bir insandı, fakat durmadan yenilik arama arzusu çalışmalarında karışıklıklar yarattı ve sık sık yanlışlıklara düştü. 18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAFİNESQUE (Constantine Samuel) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 18 Haziran 2009 RAFİNAJ i. (fr. raffinage, arıtma). Kâ-ğıtç. Kâğıt hamuruna uygulanan son işlem. || Hamura, kâğıt haline gelebilmesi için gerekli fiziksel özellikleri kazandırma işlemi. Rafinaj çok karmaşık bir işlemdir. Kâğıt tabakalarının yapımı sırasında, liflerin birbirine iyice geçmesi için lif yüzeyinin durum ve yapısı değiştirilir. Bu işlem değişik cihazlarda yapılır.) • Beyaz ürünlerin rafinajı. Rafineriye tanker veya pipeline ile getirilen ham petrolde tuzlu su vardır; bu tuzlu su, stok haznelerinde durultularak veya kimyasal ya da elektrostatik bir işlemle giderilir. Rafinajın temel işlemlerinden ilki ham petrolün damıtılmasıdır (topping). İşlem, tablalı sütunlarda yapılır, ham petrol kısmen buharlaşarak ayrılır ve sırasıyle gaz, kaba benzin, nafta veya ağır benzin, gazyağı, iki ayrı kalitede gazoil ve fuel-oil denilen bir artık ürün verir. Kaba benzinde, propan ve bütan gibi hafif hidrokarbonlar vardır ve bu hidrckaıbonlar dengeleme denen yeni bir damıtma işlemiyle ayrılır. Damıtma ve cracking benzinlerinde, kokuları ve aşındırıcı etkileri sebebiyle istenmeyen kükürtlü bileşikler (merkaptanlar gibi) bulunur. Bu maddeler bir ayıraçla (sodyum plombit, bakır klorür v.b.) nötürleştirilir veya solutizer kalıtılmış sodyum hidroksitle ortamdan çıkarılır: bu, benzinleri yumuşatma işlemidir. Nafta’nın ve hattâ bazı ham petrollerden elde edilen kaba benzinin oktan indisi, modern motorlarda yakıt clarak kullanılmayacak kadar düşüktür ve bunlar reforming işlemiyle ıslah edilir. Bu usulde, izopaıafin ve olefin oranını arttırarak bazı molekülleri farklı bir şekilde ayrıştırmak ve birleştirmek için sıcaklık ve basınç etkisinden faydalanılır, işlem platin eşliğinde yapılırsa, oktan indisi çok yüksek olan benzen gibi aromatikler elde edilir. Bu katalitik reforming, kükürtsüz bir benzin ve hidrojen bakımından zengin bir gaz meydana getirir. Gazyağının ana maddesi olan kerozen’de genellikle kötü kokan kükürtlü ürünler ve gazyağını isli yapan aromatikler bulunur; bu aromatikler, kükürt dioksit gibi bir eritici yardımıyle giderilir (Edeleanu usulü). Kükürt oranı çok yüksek ham petrollerden damıtılarak elde edilen gazoil’in dizel motorlarında yakıt olarak kullanılmadan önce işlenmesi gerekir. Rafinerilerde, katalitik re-forming’den elde edilen hidrojen kullanıldığı zaman, bu işleme hidrojenle kükürt giderme denir. Cracking, sıvı yakıt oranını azaltarak benzin oranını piyasanın ihtiyacına göre arttırmak imkânı veren mükemmel bir usuldür; 500°C’tan itibaren, ağır hidrokarbonlar basınç veya katalizör etkisiyle ayrılır. Vakum altında damıtma ile bitümlü bir artık ürün elde edilir ve asfaltı tasfiye edilerek bu üründen yararlanılır: propan gibi bir eritici etkisiyle asfalt çökelir ve geriye asfaltı giderilmiş bir yağ kalır. Bu yağın cracking işleminden veya damıtma ürünlerine uygulanan rafinaj işlemlerinden geçirilmesiyle ağır yağlama yağı veya «bright stock» elde edilir. Nihayet damıtma ürünleriyle bright stock karıştırılır ve istenilen viskozitede ince yağlar elde edilir; bunlara, kullanılacakları yere göre bazı katkı maddeleri eklenir. *özel imalâtlar. Büyük fabrikalarda birbirinden farklı yüzlerce ürün imal edilir. Ayrımsal damıtma ve kimyasal temizleme tesisleri özel benzinlerin ikinci defa damıtılması için gereklidir. Petrokimya her ne kadar rafinaja bağlıysa da gene de başlıbaşına bir sanayidir. Kömür azalmakta, nükleer enerji ise şimdilik bu ihtiyaçların çok az bir kısmını karşılamakta olduğuna göre, bunlar ancak petrol ve tabiî gazlar tarafından karşılanabilir; bu yüzden, bu maddelerin yüzyılın sonuna kadar yüzde 15 oranında bir artış göstermesi gerekir. Halen Avrupa’da inşa edilen rafineriler şu işlemleri yapabilmek üzere tasarlanmıştır: ham petrolün atmosfer basıncında damıtılması, benzinlerin hidrojenle işlenmesi, yanıcı gazlardan kükürdün çıkarılması, benzinlerin katalitik reformingi, gazoillerdeki ve kerozendeki kükürtün hidrojenle giderilmesi atmosfer basıncında biriken tortuların bitüm üretmek için vakum altında damıtılması. Bazı büyük rafineriler ayrıca parafinler, yağlama yağları, balmumu ve özel eriticiler üretir. Bu basitleştirilmiş şema genellikle her türlü ham petrolün işlenmesine yeterlidir. Bununla birlikte, bazen benzin randımanını artırmak için bazı ek usullere başvurmak gerekir. Uygulanan başlıca usuller şunlardır: alkilasyon (çok pahalı olan bu metot A.B.D. dışında uygulanmaz ve damıtma ile cracking ürünü oıan sıvı gazlardan oktan indisi yüksek yakıtlar elde etmeğe yarar); benzinlerin, gazoillerden veya diğer ağır damıtma ürünlerinden itibaren elde edildiği katalitik cracking; ağır fuellerin daha az ağdalı fuellere dönüştürüldüğü vis-breaking*; ortamda hidrojen bulunması sebebiyle, daha ağır herhangi bir petrol ürününün benzin haline dönüştürüldüğü, çok yeni bir usul olan hidrocracking; düz moleküllü bir hidrokarbonun, dallı zincirli bir hidrokarbon haline dönüştürüldüğü ve böylece yakıtların oktan indisinin büyük ölçüde ıslah edildiği izomerleşme; artık ürünlerin kullanıldığı ve cracking ilşeminden geçirilen ağır gazoil tipi damıtma ürünlerinin elde edildiği vakum altında damıtma; vakum altında damıtma artıklarının işlendiği ve yağlama yağlarının veya cracking işleminden geçirilen yağların hammaddelerinin elde edildiği propanla asfalt giderme işlemi. Katalitik reforming, benzinlerin oktan indisini iktisadî bir şekilde yükselterek ve rafinajcılara, uzun bir süreden beri ihtiyaç duydukları hidrojeni düşük bir fiyatla sağlayarak, rafinaj tekniklerinde gerçek bir devrim yaptı. Katalizör olarak kullanılan platinin alüminyum oksitten bir destek üzerine çö-keltildiği reforming işleminde, bazı naften sınıfı hidrokarbonlar, aşağıdaki örneğe göre Toplanan kükürt ısıtılmış bir depoda stok edilir ve genellikle sıvı halde, kamyonlarla tüketiciye gönderilir, Kükürtün giderilmesi, sağlık bakımından çok önemlidir. (Baca ve egzos dumanları v.b.) [L] 18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAFİNAJ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 17 Haziran 2009 RADLOFF veya RADLOV (Friedrich Wilhelm), alman asıllı rus türkoloğu (Berlin 1837-Petrograd 1918). Berlin üniversitesini bitirdi; Jena üniversitesine sunduğu Über den Einfluss der Religion auf die Völker Asiens (Asya Halklarında Dinin Etkisi Üstüne) [1858]‘ adlı teziyle felsefe doktoru oldu. Sonra Petersburg’a gitti; Batı Sibirya’daki Barnaul şehrinde Yüksek Madencilik mektebinde almanca ve latince dersleri verdi; 1859-1871 arasında kışları öğretmenlik yaptı; yazları dil, tarih ve etnografya malzemesi toplamak üzere Sibirya ve Türkistan’da yaşayan türk boyları arasında geziler düzenledi. 17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADLOFF veya RADLOV (Friedrich Wilhelm) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 17 Haziran 2009 RADİÇ (Stjepan), hırvat siyaset adamı (Trebarjevo Desno 1871-Zagreb 1928). Milliyetçi militandı, 1895′te bir macar bayrağını yakmakla suçlanarak hapse atıldı. 1902′de Narodna Misao (Millî Düşünce) gazetesini ve 1904′te Hırvat Köylü partisini kurdu. 1910′da milletvekili seçildi, ama 1911-1912 arasında hapiste kaldı. Sırbistan ile birleşmeye karsı olduğu için yeniden hapse atıldı (1919-1920). Kasım 1920 seçimleri sırasında serbest bırakıldı, partisine bağlı milletvekillerinin Belgrad’a gitmelerine engel oldu ve Hırvatların bağımsızlık davasını savunmak için Avrupa’yı dolaştı. 1923′te yeniden hapse atıldı. İtalyanların emellerine karşı Aleksandr I’in safına geçti ve eğitim bakanlığına getirildi (1925-1926). Tekrar muhalefete geçti, mecliste, yeğeni Pavel Radiç ile birlikte Karadağ milletvekili Punis-Raçiç tarafından ağır şekilde yaralandı (20 haziran 1928). Birkaç hafta sonra öldü. (L) 17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİÇ (Stjepan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 17 Haziran 2009 RADAMA II (1830-1863), Madagaskar kralı (1861-1863). Kraliçe Ranavalona I’in oğlu prens iiatoko annesinin sert davranışlarını yumuşatmağa çalıştı. Radama II adiyle kral olunca imerina’yı tekrar avrupalılara açtı ve madagaskarlı hıristiyanlara yapılan zulümleri durdurdu. Ama giriştiği reform hareketlerinin yaşlı Hovas’lar tarafından tepkiyle karşılanması ve danışmanlarının tedbirsizlikleri bir komploya yol açtı ve Radama II öldürüldü. Bir rivayete göre ise 17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADAMA II hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 17 Haziran 2009 RADAMA I (1791-1828). Andrianampoinimerina’nın küçük oğlu. Babası imerina’yı fethetmiş ama avrupalılarla teması önlemek için kıyılardan uzak kalmıştı. Radama ise İngilizlerin desteğiyle ülkesini genişletti. Doğu Kıyı’yı ve Fort Dauphin’i hâkimiyeti altına aldı, protestan misyonerleri kabul etti ve devletini modernleştirmeğe çalıştı. (L) 17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADAMA I hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 17 Haziran 2009 RABENHORST (Gottlob Ludwig), botanikçi (Treuenbrietzen 1806 – Meisen 1881). Çiçeksiz bitkilerle ilgili eserleri büyük önem taşır: Deutschlands Kryptogamenflora (Almanya’daki Çiçeksiz Bitkiler) [1844-1853]; Flora Europaea Algarum (Avrupa’daki Suyosunları) [1864 - 1868]; Kryptogamenflora von Sachsen (Saksonya’daki Çiçeksiz Bitkiler) [1863-1870]. (M) 17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABENHORST (Gottlob Ludwig) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 17 Haziran 2009 RABEARİVELO (Jean-Joseph), madagaskarlı şair ve yazar (Tananarive 1903-ay.y. 1937). On üç yaşında, genel kültürünü ve edebiyat bilgisini tek başına geliştirmek amacıyle öğrenimini yarıda bıraktı. 17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABEARİVELO (Jean-Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 17 Haziran 2009 RAALFE (Albert van), hollandalı orkestra şefi (doğ. Amsterdam 1890). Köln konservatuvarını bitirdi (1909). Birçok avrupa şehrinde orkestra şefliği yaptı. Alman işgali sırasında toplama kampına atıldı. 1945′te Hilversum radyosu orkestra yöneticiliğine tayin edildi ve bu orkestrayı Hollanda’nın en önemli orkestralarından biri haline getirdi. (M) 17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAALFE (Albert van) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 16 Haziran 2009 QUAKER (titreyen anlamında ing. k.). «Dostlar derneği» denen protestan mezhebi üyesi. Quaker’ler XVII. yy.da, özellikle 1650′den itibaren büyük gelişmeler gösterdiler, iskoçya’ya yayılarak Fox’un şahsında presbiteryen kilisesine karşı geldiler. 1654-1656 Arasında ilk misyonerlerini Amerika’ya göndererek kısa zamanda Rhode İsland, 1676′da Batı New Jersey, 1682′de Doğu New Jersey yönetimini ele geçirdiler. Pennsyîvania toprağı 1681 şartı ile W. Penn’in mülkiyetine verildi ve quakerlerin üssü haline geldi. Başlangıçta hem İngiltere’de, hem Amerika’da zulüm gördüler. İngiltere’de Restorasyon’dan sonra Charles II’nin Clarendon yasası ile kırbaç ve hapis cezasına çarptırıldılar. Kuzey Amerika’da boston püritenleri birçok quaker’i ölüme mahkûm ettiler (1660-1661 Boston infazları). Ancak bu zulüm çok geçmeden yatıştı. Birçok dinî okul açmalarına elverişli kültürleri, liberal anlayışları ve çalışma şevkleri sayesinde quaker’ler XVIII. yy.da refaha kavuştular, fakat barışçı olduklarından Yediyıl savaşında Fransa’ya karşı savaşmak için asker toplamayı reddettikleri gibi, Pennsylvania meclisinden de çekildiler ve böylece, bu sömürgedeki siyasî etkilerini kaybettiler. Aynı şekilde savaş aleyhtarı olduklarından 1776 Amerikan ayaklanmasında yurtseverlere katılmadılar. XVIII. yy.dan itibaren «Dostlar derneği» gerilemeğe başladı ve bu gerileme XIX. yy.’da devam etti. Quaker’ler kabuklarına çekilerek, dünyada saflıklarını savunmaya koyuldular. «Sekinci» denen bu dönem, aynı zamanda bir tasavvuf dönemidir. Dünyada, gününmüzde bir dünya komitesi halinde teşkilâtlanmış bulunan 250 000′e yakın quaker vardır. Bunların büyük kısmı anglosakson ülkelerinde yaşamakla beraber, Avrupa, Asya ve Afrika’ya da yayılmışlardır. Fransa’da birkaç quaker grubu vardır. (L) 16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUAKER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 16 Haziran 2009 QUİNOA i. Güney Amerika’da yetişen bir çeşit karabuğdayın cins adı. (Ispanakgillerden.) 16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNOA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 16 Haziran 2009 PYRGOMORPHA i. Güney avrupa çekirgesi. (İlmî adı Pyrgomorpha conica. Düzkanatlılardan pyrgomorphidae familyasının örnek tipi.) [L] 16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYRGOMORPHA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 15 Haziran 2009 PÜCKLER-MUSKAU (Hermann, – prensi), alman yazarı (Muskau 1785-Cottbus yakınında Branitz şatosu 1871). 1814 Seferine subay olarak katıldı, sonra Avrupa’da ve Doğu’da seyahatler yaptı. Biri Muskau’da, diğeri Branitz’te yaptırdığı çok güzel iki park ile dikkati çekti. Edebi ününü, Briefe Eines Verstorbenen (Bir ölünün Mektupları) [1830-1832] ile kazandı. (L) PÜERİKÜLTÜR i. (fr. puericulture). Bk. ÇOCUK bakımı. 15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜCKLER-MUSKAU (Hermann, – prensi) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 15 Haziran 2009 PUŞKAŞ (Ferenc), macar asıllı ispanyol futbolcusu (Budapeşte 1927). Macar millî takımı kaptanlığı yaptı. Bu takım 1954 yılında Dünya kupası final maçını kaybetti. Puşkaş 1957′de Real Madrid’e geçti ve Di Stefano ile birlikte takımına Avrupa Kupa Galipleri şampiyonası maçlarında başarı kazandırdı ve bu takımda futbolu bıraktı (1960). Sol ayağını çok iyi kullanan Puşkaş, sol iç mevkiinde bir oyun kurucu ve golcü idi. Oyunculuğu bıraktıktan sonra antrenörlük yaptı ve ticaretle uğraştı. Bugün Yunanistan’ın Panathinaikos takımında antrenörlük yapan Puşkaş, takımını Avrupa Şampiyon Kulüpler şampiyonasında i-kinci yaptı. (LM) 15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUŞKAŞ (Ferenc) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 15 Haziran 2009 PUSULA veya PUSLA i. (ital. bussola, küçük kutu’dan). Magnetik. Mıknatıslanmayan bir maddeden yapılmış, ortasında, uçları daima Yer’in magnetik kutuplarına yönelerek kuzey doğrultusunu gösteren mıknatıslanmış bir ibre bulunan kutu; ibre, bir eksen üzerinde serbestçe döner veya hükümsüz bir ipliğin ucuna asılmıştır: Pusula, uzun deniz seferlerinin yapılabilmesine imkân verdi. Eğilim pusulası. Mıknatıslanmış bir iğne, ağırlık merkezi çevresinde ve magnetik meridyen düzlemi içinde serbestçe hareket ederse, ufukla, eğilim açısı denilen bir açı yapacak şekilde bir doğrultu alır; bu açıyı ölçmeğe yarayan bütün âletlere eğilim pusulası denir. Eğilim açısını ilk gözleyen ingiliz fizikçisi Robert Norman’dır (XVI. yy.). Eğilim pusulasında mıknatıslanmış iğnenin ağırlık merkezinden bir eksen geçer; bu eksen, ayrıtları aynı yatay düzlem içinde olan iki prizma üzerine oturtulmuştur. Eğilim iğnesi magnetik meridyen düzleminin doğrultusunu verir; eğilim açısını hemen okuyabilmek için eğilim iğnesinin ekseni bu düzleme dik konuma getirilir. Fakat âlet kendi kendine yeterlidir: gerçekten, herhangi bir magnetik açıklıkta gözlemi yapılan görünür eğilim açısı i, yukarıkine dik magnetik açıklıkta okunan eğilim açısı i” ve gerçek eğilim açısı i ile gösterilirse, cotg2 i = cotg2 + cotg2 i” bağıntısı elde edilir. Sapma pusulası. Yatay bir düzlem içinde hareket eden mıknatıslanmış bir iğnenin kuzey-güney Yandaki şekil, gözlemi yapılacak ve ölçülecek FO’G ile DOE açılarını göstermektedir: BAC açısı bunların farkına eşittir. Ha-ritacılıkta çok yararlı taşınabilir aletler yapılmıştır. i’nin değerini bulmak için a’nın ölçülmesi yeterlidir. Sivili pusula, sözü edilen bu sakıncayı önler. Bu pusulanın magnetik düzeni, pusula kartının yapışık olduğu alüminyum bir diske bağlı iki büyük mıknatıstan meydana gelir. Şamandıralarla donatılan bu disk, normal pusuladaki gibi bir sapanla pusula kabının ortasındaki düşey mil üzerine yerleştirilmiştir; kabın içi, pusula kartının salı-nımlarını kısa sürede sönümleyen bir su ve alkol karışımıyle doldurulur. Şamandıraların görevi, mil üzerindeki sapanın mile sürtünmesini bir dereceye kadar önlemek için pusulanın ağırlığını hafifletmektir. Ahşap bir gemide bu tür pusulalar magnetik kuzeyi gösterir. Çelik gemiler Yer’in magnetik alanının şiddetini ve yönünü büyük ölçüde değiştirir; bu yüzden geminin bazı konumlarında pusulayı kullanılmaz hale getiren önemli sapmalar doğar. Onun için geminin demir kısımlarının etkisini, pusulanın çevresine uygun şekilde yerleştirilen kompansatörlerle giderme yolları aranır. (L) 15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUSULA veya PUSLA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 15 Haziran 2009 Purim veya Furim bayramı veya Kuralar bayramı (fars. purim, kuralar), musevî bayramı. Perslerden geldiği sanılır. Musevilerin Ahasverus devrinde, gününü Aman’ın kura çekerek tespit ettiği katliamdan nasıl kurtulduklarını anmak için düzenlenir. Arife günü oruç tutulan bayram 14 ve 15 adar’da (veya azar; yahudi takviminin altıncı ayı) kutlanır. Bu süre cinde Esther’in kitabı okunur ve Doğu Avrupa’da geleneksel olarak çeşitli eğlence ve gösteriler (çocuklar kamaralı, içki âlemleri, Aman’nın kuklasını asma töreni gibi) düzenlenirdi. (L) 15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Purim veya Furim bayramı veya Kuralar bayramı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 15 Haziran 2009 PUPİPARLAR çoğl. i. Yumurtası karnında açılarak kurtçuğu karnında gelişen kısa duyargalı ortoraf çift kanatlı böcekleri kapsayan böcekler grubu. (Pupiparlar başlıca üç familyaya ayrılır: streblidae, nycteribiidae, atsineğigiller. Avrupa’da seyrek bulunan streblidae familyasındakiler, sırf yarasalarda asalak yaşayan böceklerdir.) [L] 15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUPİPARLAR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 13 Haziran 2009 PUNCTUM i. Endodontidae familyasından salyangoz çeşidi. (Kavkısı yassı, göbekli, ince, pütürsüz veya üstderiden oluşma lamellerle süslüdür; hemen bütün Avrupa’da serin ve gölgelik yerlerde yaşar.) [L] 13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUNCTUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 13 Haziran 2009 PULLUK i. (alm. pflug’dan), Zır. Toprağı sürmek için kullanılan tarım aracı. || Derin sürme pulluğu, toprağı derin sürerek ufalamak için kullanılan özel pulluk. — ANSİKL. Pulluk, VI. yy.dan beri Orta Avrupa’da kullanılan bir araçtır. Ağır bir araç olduğundan işlenmesi güç toprakları sürmek için kullanılır; direnç ekseni çekiç ekseniyle aynı değildir, yani araç bakışımsız çalışır, bu yüzden karasabana göre daha kuvvetli bir çekim gücü gerektirir. Koşum akımında sağlanan ilerlemeler (atlara hamut takılması) pulluğun daha yaygın hale gelmesini kolaylaştırdı. Karasabandan farklı olarak pulluk toprağı daha derin işler ve yalnız bir tarafa devirir; bu araçla hem düz sürme (döner kulaklı pulluk), hem tahtamsı sürme (nemli topraklarda) yapılabilir (sabit kulaklı pulluk). Âdi pulluk, çatı ve işlek parçalar diye başlıca iki kısma ayrılır: çatı kısmında kol, sap, payanda ve demirselik (pulluğun taban ve ökçesini taşıyan parça) bulunur. Kol, J veya V şeklinde çelikten uzun bir parçadır; arka tarafında pulluğu yöneltmeğe yarayan sap (tutamak) bulunur; payanda ve demirselik, kolu pulluk demirine bağlayan parçalardır; pulluğun toprağa dayanıp kaymasını sağlayan ökçe ve taban bu payanda ve demirseliğe bağlıdır. Pulluktaki işlek parçalar uç demiri, bıçak, kulak, ökçe, demirselik payandası ve keskidir; uç demiri toprağı yatay olarak, bıçak ise dikey olarak kesmeğe yarar; kulak, kesilen toprak şeridini devirir; demirselik payandası kesilen toprağın koptuğu yan çepere sürtünen ve demirseliğin aşınmasını önleyen bir plakadır; ökçe pulluğun izinde dibe dayanan kısımdır; keski, kulağın önünde giderek toprağın yüzey kısmını kesip esas toprak şeridinden önce deviren eğri madenî bir parçadır. • Derin sürme pulluğu, bazen âdi pulluğa benzer, ama demiri mızrak ucu gibi sivridir; bazen de genel görünüşüyle daha çok «toprak kabartma makinesi» veya «kültivatör» denen âleti andırır; bu takdirde mızrak ucu şeklindeki üç, beş veya yedi pulluk, iki tekerlekle çekilen bir şaseye monte edilir. Aynı zamanda toprağı hem bölen, hem altüst eden derin sürme pullukları da vardır. (LM) 13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULLUK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 13 Haziran 2009 PULLMAN veya PULMAN i. (George Pullman’ın adından), önceleri Amerika’da, sonra İngiltere ve Avrupa’nın diğer ülkelerindeki demiryollarında kullanılan lüks vagon. (L) 13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULLMAN veya PULMAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 13 Haziran 2009 PUL i. Eskiden kullanılan akçeden küçük madenî para: Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul (N. F. Kısakürek). Gerçi ne parası, ne pulu, ne malı, ne mülkü var Üzerlerinde çeşitli sayıda şekiller bulunan posta pulları, ülkeye ve çıkış tarihine göre değişen tabakalar halinde basılır. Bu pulların birbirinden kolayca ayrılmasını sağlamak için de iki pul arası dantel biçiminde delikli olur. Otomatik dağıtıcılar için tek pul dizisi veya birkaç pulluk tabakalar halinde satışa sunulan pullar da vardır. Genellikle dikdörtgen biçiminde olan posta pulu bazen kare, hattâ üçgen veya herhangi bir geometrik şekilde de yapılmış olabilir. Yüzeyi genellikle 4 ilâ 20 sm2 arasında değişir. Çok zaman, pulun değeriyle birlikte yüzeyi de büyür. Ayrıca bu yüzey, seçilen konuya göre de değişir. Bazı olağanüstü durumlarda, piyasaya gerekli sayıda pul çıkarmak konusundaki güçlükler dolayısıyle veya belirli bir yerde gerekli sayıda pul bulunmaması sebebiyle pulların ikiye bölünerek değerinin yarısı hesabiyle kullanıldığı da olmuştur. 1915′te Rusyada kalın kağıt üzerine basılan bazı zamksız pullar para yerine piyasaya sürülmüştü.Büyük parçalar halinde gönderilen matbu evrak önceden iptal edilmiş pullarla postaya verilir ve böylece de idarenin postaya verme işlemi sırasında pul iptal etme zorunluluğu önlenmiş olur. Bu konuda 1893′te yapılan denemeler kesin bir sonuç vermedi. Ama bu usul 1920′den beri yine kullanılmaktadır. Pulların kullanım süresi genellikle sınırlı değildir. Kullanım bakımından kolaylıkları dolayısıyle posta idareleri çok zaman, telekomünikasyon idareleriyle işbirliği yaparak, mektupların üzerindeki pulların tarifenin gerektirdiğinden eksik olması halinde ödenecek fark ücretleri konusunda, taahhütlü, özel ulak mektuplar, posta paketleri, telgraf, telefon v.b. ücretleri için de pul kullanılması yoluna gitmiştir. • Türkiye’de ilk posta pulu ince kâğıtlara basılmıştı ve üzerinde tuğra ile «Devleti Âliyyei Osmaniye» yazısı vardı. 1865′te pulun biçimi değiştirildi; tuğra çıkarıldı ve dikine bir oval zenmin üzerine ayyıldız yerleştirildi; ayrıca pulun üzerine «Postai Devleti Osmaniye» yazısı kondu. 1876′da yapılan değişiklikle de bu yazı, ayın ortasına yerleştirildi ve yıldız kaldırıldı. 1892′de pulun çevresi türk motifleriyle süslendi, ortaya osmanlı arması basıldı. 1898′de Osmanlı-Yunan savaşının başarıyle sonuçlanışını kutlamak üzere altı köşeli bir pul çıkarıldı. Bu pulun” üzerinde «Bilâdı Meftuha’dan Tisalya Kıt’ası Postasına Mahsustur» kaydı kondu ve tuğraya da yer verildi. İkinci Meşrutiyetin ilânı (1908) üzerine çıkarılan pulda «Hatırai Meşrutiyet» yazısı yer aldı. Bundan sonraki dönemde Sultan Reşad’ın bazı vilâyetlere yaptığı ziyaretler de pullarda sürşarjla belirtildi. 1913′e kadar çıkarılan türk pullarında resim kullanılmadı. İlk resimli posta pulu Edirne’nin düşman işgalinden kurtarılışının hatırasına ve Edirne’deki Selimiye camii’nin resmiyle süslenerek Londra’da bastırıldı. Birinci Dünya savaşı sırasında eski pullar sürşarjlı olarak kullanıldı; savaşın sonuna doğru (1917) tedavüle çıkarılan pullar Viyana’da bastırıldı. 1920′de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından daha önce Avrupa’da bastırılan pullar ikiye bölünerek kullanıldı; bu da ihtiyacı karşılamayınca mahakim ve devairi adliye, mahakimi şer’iye, kâtibi âdil, amele pasaportu, defteri hakanî, tiyatro, müze, Hicaz demiryolu, donanma ve maliye pullarından bir kısmı önce elle, daha sonra makineyle sürşarj edilerek posta pulu yerine kullanıldı; ihtiyaç bu yolla da karşılanamayınca İtalya’da, üzerinde «Kelimei Tevhid» yazısı bulunan pullar bastırıldı (1922). Kurtuluş savaşının kazanılmasından sonra 1 ocak’ 1924′te Lozan antlaşmasının hatırasına bastırılan ve satışa çıkarılan pullarda Atatürk’ün resmi ve «Hatırai Sulh» yazısı yer aldı. Dünyada ilk kabartma posta pulu Türkiye’de basıldı (1968). PTT idaresince, Ankara’daki Ajans Türk kurumuna bastırılan ve anma grubundan olan bu pullarda türk çinileri desen olarak kullanıldı. Bu pullar üç türlüdür: 1. Yeşiltürbe kubbe tavan motifi; Posta pulları. Türkiye’de posta pulu bastırma ve piyasaya sürme yetkisi 5584 Sayılı kn. md. 7 ile PTT Genel müdürlüğüne verildi. Genel müdürlük Postada Kullanılan Değerli Kâğıtlar yönetmeliğinde posta pullarıyle ilgili yıllık emisyon programlarının nasıl hazırlanacağını, pullara basılacak resimlerin nasıl sağlanacağını, pulların basımlarıyle ilgili kuralları, pulların teşkilâta dağıtımını, piyasaya çıkarılış zamanını satışta kalma ve geçerlik sürelerini belirtti. Aynı genel müdürlük 5584 Sayılı kn. md. 20′ye göre resmî daire ve kuruluşlarda, anma törenlerinde, bir yardım ve hizmet karşılığı görülen işlerde kullanılmak üzere üç ayrı türden pul çıkarmakla görevlendirildi. Bu pulların baskı sayısı, abonelerin ihtiyacı, serbest satış durumu, satısta kalma süreleri hesaplanarak 300 000 -600 000 arasında tespit edildi. PTT idaresinin üyesi bulunduğu Dünya Posta birliğinin (UPU) Dünya Posta sözleşmesinde ve tüzüğünün 7., 105., 173. ve 174. maddelerinde de posta pullarıyle ilgili hükümler vardır. Yardım pulları, postada kullanılan fakat geliri ilgili derneklere giden, çeşitli tarihlerde çıkarılan pullardır. — Süs. santl. Zanaatçıların en çok beğendiği pul, karet kaplumbağalarının kabuklarından elde edilir. Bu kabuklar, siyah renkli ve sarı veya açık kahverengi beneklidir. Pul elde etmek için kabuk ilkin kaynar suda yumuşatılır; ardından da bakır kalıplara dökülür. Pul yapımında, XIX. yy.ın ortasından beri, yüksek basınçta birbirine eklenen yumuşatılmış parçalar da kullanılmaktadır. Eskiler hayvan kabuklarını ve kabuklardan elde edilen pulları çeşitli işlerde kullanırlardı. Meselâ lir’lerin. gövdesi içi boş bir kabuktu, Vergilius, Ovidius ve Juvânal üzeri hayvan kabuğu pullarıyle süslenmiş döşeme eşyasından söz ederler. Bu usulün Uzakdoğu’da da bilindiği Avrupa’da XV. yy.dan itibaren portekiz denizcilerinin tanıklıkları dolayısıyle öğrenildi. Bundan sonra da Rönesans döneminin ince marangozluğu artık tümüyle bu usulü benimsedi ve . tahtadan yapılmış döşeme eşyası, 1670′e doğru, pul veya (kalay ve bakır gibi) yumuşak bir madenden yapılmış gömme süslerle donatılmağa başlandı. Bu süsleme tarzı XVIII, yysın sonuna kadar (Jacob, Montigny, Levvaseur gibi) en ünlü ince marangozlar tarafından kullanıldı. Fransa’da İkinci imparatorluk döneminde aynı süsleme tarzı yeniden geçerli kılınmak istendi ama pulları meydana getiren ana maddelerin zamanla pulun biçiminin değişmesine yol açması ahşap üzerine yapılan süslemelerde artık bu maddenin kullanılmaması sonucunu doğurmuştu. Bundan dolayı da, Madagaskar’dan, Seychelles adalarından veya Venezüella’dan gelen kabukların kullanım alanı daraldı ve bu kabuklar yalnız küçük yüzeyler halinde, tütün takımı, fırça sapı, pudra kutusu kapağı, tarak ve yelpaze,yapımında kullanılmağa başlandı. 13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 13 Haziran 2009 PUHU i. Çeşitli baykuş türlerine verilen ad. 13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUHU hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 13 Haziran 2009 Döviz piyasaları İşlemlerin çekirdeğinde aracı ticari bankalardır. Merkez bankaları kur ve faiz istikrarı sağlar. Bankalar doğrudan, Interbank ile, aracılar ve brokerlar ile, merkez bankaları ile, Hazine ile çalışırlar. Bankaların döviz piyasasındaki riskleri politik, transfer riskleri olarak sistematik olabilir. Riskler finansal da olabilir ve kur ve faiz riskleri şu pozisyonları içermektedir: spot, forward, swap, opsiyon. Ayrıca çalışanların riskleri de işlemleri etkiler: performans, zayıflık, hırs, eğitimsizlik, stres, yanlış anlamalar, dil sorunu, yazım hataları, takım uyumsuzluğu, headhunters, iletişim sistemleri. Döviz piyasaları bir ülke parasının başka bir ülke parasıyla değişimi işlemleridir. Yabancı para ve mevduat hesaplarının değişimi olarak aktifler spot ve forward biçimlerinde para fonlarında dönüşür. Kullanılan ortam elektroniktir. Kur, bir para biriminin diğer para birimi karşısındaki fiyatıdır. Kotasyonları çift taraflıdır: alış-satış. Alış ve satış arasındaki farka spread denir. Bir para, baz döviz alınır ki, bu ABD dolarıdır. Kurlar, direkt veya dolaylı olarak gösterilir. Yurtiçi piyasalarda, yerli para içermeyen gösterimler çapraz kur, uluslararası piyasalarda ABD dolarını içermeyen kurlar çapraz kur olarak tanımlanır. Türkiye’de para piyasaları [değiştir] Türkiye’de modern para ve döviz piyasaları 24 Ocak 1980 Kararları ile harekete geçmiştir. Bu tarihten önce ithal ikameci, korumacı sistem vardı. Devletçe belirlenen sabit kur sistemi, karaborsa ve yastıkaltı sektörlerine yol açıyordu. 24 Ocak Kararlarıyla ABD doları 47.70′ten 70.00 liraya yükseltilerek devalüasyon yapıldı. Esnek ve günlük kur sistemine geçildi, fiyatlar serbestçe piyasada belirmeye başladı. TPKKK 29 aralık 1983′te kaldırıldı, kredi ve mevduat faizleri serbest bırakıldı. 30 temmuz 1981′de SPK kabul edildi. Döviz girişi her tür yoldan serbestleştirildi. 1989′da altın piyasası kuruldu. Türkiye’de döviz işlemleri Serbest piyasada, TCMB denetimindeki döviz ve efektif piyasasında, bankalararası piyasasında olmak üzere üç piyasada gerçekleştirilmektedir. Serbest piyasada işlemler efektiftir. Merkez bankası piyasasında ise, Merkez Bankası, bankalararası döviz hareketlerini yönetiyor, kaynakları etkin olarak kullandırıyor, Türk lirasının yabancı paralar karşısındaki değerini ayarlıyor. Döviz işlemleri en yoğun olarak bankalararası piyasada gerçekleşmektedir. Para piyasaları Finansal piyasalar, işlem gören ürünlerin vadesine göre para piyasaları ve sermaye piyasaları olarak ikiye ayrılmaktadır. Para piyasalarında işlem 1 yıldan kısa, sermaye piyasalarında bir yıldan uzundur. Para piyasalarında kısa vadeli likidite açığı olanla fazlası olan karşılaşır. Likidite fazlası olan faiz talep eder, açığı olan faiz öder. Mekana göre yurtiçi ve yurtdışı olarak ikiye ayrılan para piyasalarında işlemler ulusal parayla sınırlıysa yurtiçi (Interbank), uluslararası paralarla yapılanı yurtdışı piyasadır (Euromarket). Örgütlü, kurumsal, profesyonel, kredibilitesi yüksek, ürün standardı olan bir piyasadır. Para piyasalarında müşteriler, bankalar aracılığıyla karşı karşıya gelirler. Döviz piyasalarına, alım satım, fonlar, repolar, mevduatlara bankalar aracılık eder. Bankalar müşterilerle, diğer bankalarla, finansal aracılar ve brokerlarla, merkez bankalarıyla ve Hazine ile çalışırlarken kar amacı ve kendi pozisyonlarını hedef alma gayesiyle hareket ederler. Bankalar para piyasası risklerine karşı hedging (koruma) yöntemi uygular. Bunun için forward, futures, opsiyon yöntemleri kullanırlar. Para piyasası fon transferleri ile piyasanın likidite sorununu çözer. En önemli aktörü olan bankalar topladıkları mevduat fonlarını işletmelere kredi olarak verir, hükümetlere Hazine Bonosu adıyla kısa vadeli borçlanma araçları satın alarak fon aktarırlar. Fonların fiyatı olan faiz oranı, vade, para birimi, kredibilite, enflasyon, arz ve talep tarafından belirlenir.Faiz oranları dalgalanmaları, bankaların açık ve kapalı pozisyonlarını, fiyat riskini belirler. Piyasalarda her gün belirli bir zamanda bir Interbank Oranı belirlenir. Mesela Londra’da LIBOR olan bu oran piyasadaki referans bankaların her gün saat 11′de diğer bankalara 1 ile 12 ay arasındaki sürelerde borç vermeye razı oldukları oranı gösterir. Faiz oranları yanında faiz periyotları belirlenmektedir.İşlem süreleri, günlerin fiili sayılarıyla veya bütün ayları 30 gün kabul etmekle yapılır. Takvim yılının hesaplanması da ya yılın 365 gün olarak kabul edilmesi (sterlin, belçika frangı, singapur doları) yahut yılın 360 gün olarak kabulüyle (diğer paralar) olur. Para piyasası işlem türleri unsecuritised ve securitised olarak iki türdür. Unsecuritised işleme over teh counter denir ve doğrudandır. Securitised’de ise ikincil piyasa olabilir. Banka kredileri sabit veya fixed term loans ve periyodik veya roll over credits olarak ikiye ayrılır. Tasarrufçuların banka işlemleri de call money, day to day money, fixed term deposits, fiduciary deposits diye farklı türlere ayrılmaktadır. İkincil para piyasası enstrümanları hazine bonoları, mevduat sertifikaları, banka kabulleri, finansman bonoları, euro commercial paper, repo’dur. Türkiye para piyasaları Türk lirası ve sermaye piyasası işlemlerini gerçekleştirir. Para piyasası da organize ve organize olmayan olarak ikiye ayrılır. Organize piyasalar Interbank, devlet iç borçlanma senetleri piyasası, TCMB repo ve tersrepo işlemleri piyasası, İMKB tahvil ve bono piyasası, borsa para piyasası’dır. Organize olmayan piyasalar Bankalararası Serbest para piyasası, bankalararası repo piyasası, bankalararası tahvil ve bono piyasası’dır. Bankalararası Döviz Piyasası 1990′dan beri çalışan piyasada bankalar, kurumlar ve özel finans kurumları işlem yapar. Bankalar, birbirleriyle ve sadece line’ı olan bankalarla sadece line limitleriyle iş yapar. Bu iş için teminat talep etmezler. Reuters’de, bir Amerikan Doları için alış satış kotasyonları ilan edilir. Bu kotasyonlar ancak 1.000.000 ABD Doları için geçerlidir. Fiyat, pazarlıklıdır. Merkez Bankası bu piyasaya müdahale edebilmektedir. Piyasanın 10′da açılmasını takiben kotasyonları izler, eğer kotasyonlar tolere edilebilen seviyeyi aşarsa müdahaleye başlar. Merkez Bankası Döviz ve Efektif Piyasaları Müdürlüğü,en yüksek dolar alış kuru veren bankalardan başlayarak telefonla, minimum işlem limiti olan 1.000.000 dolarlık satışlar yapar ve satışlar hedeflenen fiyata kadar devam eder. Bankalar, aldıkları dolar karşılığı TL’yi EFT sistemi kapanıncaya kadar Merkez Bankası’na yatırır. Bankalar, TL yükümlülüğünü karşılayamazsa cezai işlem yapılır. Döviz Interbankında Londra kaynaklı işlemlerde büyük bankalarla Türk bankaları brokerlar aracılığıyla işlem yapmaktadırlar. Döviz Ekonomik açıdan bakıldığında döviz, iktisadi anlamda bir mal niteliğindedir. Döviz borsaları bazı özel nitelikleri olan piyasalardır. Kısaca belirtmek gerekirse, New York, Londra, Tokyo, Frankfurt, Zürich ve Paris en büyük döviz borsaları arasında bulunmaktadır. Ancak, döviz piyasalarını belirli bir yer veya mekanla sınırlı piyasalar olarak düşünmek doğru değildir. Döviz borsaları, muayyen coğrafi bölgelerde faaliyet gösterseler de, çeşitli elektronik haberleşme araçlarıyla birbirleriyle sürekli olarak ilişki içinde bulunurlar. Denilebilir ki, günün her saatinde dünyadaki döviz piyasalarından herhangi birisi açık bulunur. Mesela ABD’in batısında yer alan San Fransisco’da borsalar kapandığında Uzak Doğuda Tokyo, Hong Kong ve Singapur borsaları, ayrıca bu borsalardaki çok uluslu Amerikan ve Avrupa bankalarının şubeleri yeni açılmışlardır. Uzak Doğu borsaları kapandığında ise Orta Doğunun mali piyasaları ve merkezleri iki saatten beri çalışmakta olup Avrupa borsaları mesaiye yeni başlamaktadır. Avrupa ile ortak çalışma saatleri sırasında New York borsasında faaliyet hacmi yoğunlaşmaktadır. Londra bankaları coğrafi konumları dolayısıyla, günlük çalışma süresi içinde öteki Avrupa piyasaları ve Kuzey Amerika dahil olmak üzere, Uzak Doğu ve Orta Doğu piyasalarıyla işlem yapabilmektedirler. Milletlerarası döviz borsaları 24 saat sürekli olarak çalıştıkları için döviz fiyatları (kurları) sürekli olarak değişirler. Döviz bir iktisadi mal gibi işleme tabi tutulduğundan, dövizin bir arz ve talebi ve dolayısıyla da bir fiyatı vardır. Döviz fiyatlarına döviz kuru (exchange rate) denmektedir. Döviz kurları genellikle bir birim döviz başına (veya bununla değiştirilebilen) milli para miktarı olarak tanımlanır. Döviz kurları 1 birim milli paranın karşılığı olan döviz miktarı olarak da tanımlanabilir. Bu şekilde düşünüldüğünde kurlar 1 USD = 1,35 TL veya 1 TL = 0,74 USD olarak ifade edilebilir. Bu iki sistem birbirinin tersidir. Birincisinde dövizin, milli para cinsinden değeri ifade ediliyor; buna direkt-kotasyon sistemi deniyor. İkincisinde ise milli paranın dış değeri, yani döviz cinsinden fiyatı gösteriliyor; buna da indirekt kotasyon sistemi deniyor. Milletlerarası borsalarda döviz kurları ABD dolarıyla milli paralar arasındaki değişim oranı şeklinde ifade edilince, ABD doları dışında iki para arasındaki değişim oranı bunların dolar cinsinden fiyatlarına göre dolaylı olarak hesaplanabilir. Mesela, 1 USD = 1,35 TL ve 1 USD = 0,83 EUR ise; 1 EUR = 1,63 TL olur. Bu şekilde dolar dışındaki paralar arasında hesaplanan kurlara çapraz kur (cross-rate) denilmektedir. Yani iki para arasındaki dolaylı değişim oranına çapraz kur adı verilir. Yabancı paraların çapraz kurları arasında da bir uyum vardır. Çapraz kurlar arasındaki uyum bozulur, yani dövizin ucuz olduğu yerden satın alınıp pahalı olduğu yerde satılması işleri ortaya çıkabilir. Bu farklardan yararlanarak kazanç sağlanması işlemine arbitraj denir. Geniş anlamda döviz ticareti; döviz bazında mevduat bulundurmayı, döviz piyasaları arasındaki kur farkından kar elde etmeyi (döviz arbitrajı), zaman içindeki kur değişmelerinden kar elde etmeyi (döviz spekülasyonu) de kapsamına almaktadır. Döviz piyasaları vadeli piyasa (forward market) ve vadesiz piyasa (spot market) olmak üzere ikiye ayrılırlar. Vadesiz piyasalarda döviz işlemleri herhangi bir işgününde o günün döviz kuru üzerinden yapılmaktadır. Vadeli piyasalarda ise tarafların sözleşme ile tesbit ettikleri gelecekteki bir gün ve döviz kuru üzerinden (vadeli döviz kuru) döviz alım ve satımının taahhüt edilmesi şeklinde yapılmaktadır. Vaktiyle altın para sisteminin yürürlükte olduğu yıllarda ülke paraları, bulundurdukları veya temsil ettikleri altın miktarına göre birbirleriyle mübadele edilirlerdi. Mesela Türk lirası 2 gr altını, dolar 6 gram altını temsil ediyorsa, 1 dolar = 3 TL olarak belirlenirdi. Böylece belirlenmiş olan kurların değişmeleri de mümkün olmazdı. Altın para sisteminin çok önemli bir üstünlüğü olarak nitelenen bu husus, daha sonra kâğıt para sistemine geçirilmesiyle birlikte geçerliliğini kaybetti. Döviz kurları sabit veya esnek olarak belirlenebilmesinin fayda ve mahzurlarını esas alan tartışmalar iktisat literatüründeki canlılığını hala korumaktadır. II. Dünya Savaşı sonlarından 1973 başlarına kadar dünyada geçerli olan ve Bretton Woods Sistemi diye bilinen para sistemi bir sabit kur sistemiydi. 1973 başlarından itibaren Batılı ülkeler esnek veya değişken kur sistemini benimsemişlerdir. Ne var ki, Avrupa Topluluğu ülkeleri gibi bazı sanayileşmiş ülkeler paralarını sabit kurlardan birbirine bağlayarak bir para sahası oluşturmuşlardır. Belirtmek gerekir ki, günümüzde tam bir esnek kur sistemi hemen hemen hiçbir ülkede uygulanmamaktadır. Hemen hemen her ülke döviz kurlarının nisbi de olsa istikrarlı oluşunu özlemektedir. İstikrar arayışları ise döviz piyasalarına müdahaleyi zorunlu kılmaktadır. Türkiye’de 1929 yılına kadar Lozan Antlaşmasında yer alan hükümler dolayısıyla döviz piyasalarına fazla bir müdahalede bulunulamamıştır. Lozan Antlaşmasının koyduğu sınırlamaların sona ermesiyle birlikte, 20 Şubat 1930 tarihinde çıkartılan 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu ile döviz işlemlerini düzenleme yetkisi Maliye Bakanlığına verilmiş ve yoğun bir şekilde döviz kontrolu uygulanmaya başlanmıştır. Özellikle 1983′ten sonra Türk Lirasına konvertibilite sağlamak yönünde getirilen bazı düzenlemelerle 1567 sayılı kanunun uygulamaları yerine geniş ölçüde bir serbesti ortamı getirilmiştir. Sabit döviz kuru sistemi fiilen terk edilmiş ve kurların önce kısa aralıklarla, sonraları Merkez Bankasınca her gün belirlenmesi yoluna gidilmiştir. Hükümet 1989′da aldığı bir kararla banka ve yetkili kurumlara 3000 dolar veya eşdeğer döviz satabilme hakkı verildi. Mart 1990′da 32 sayılı karar olarak bilinen Türk Parasını Koruma Hakkındaki Karar’da yapılan değişiklikle, Türkiye’de yerleşik kişilere sınırsız döviz bulundurma ve transfer etme gibi haklar tanındı (1993). Para piyasalarında spot işlemler: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası 13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Forex ve Döviz Piyasaları hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 12 Haziran 2009 PTERYGOTUS i. Avrupa, Amerika ve Avustralya’da silüryen ve devonyen tabakasında bulunan fosil hayvan. (Eurypteridae familyasından.) 12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTERYGOTUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 12 Haziran 2009 PTEROSTiCHUS i. Basık gövdeli ağılı böcek; pronotumu iplik biçiminde, duyargaları uzundur (15 mm kadar); Avrupa’nın her tarafına yaygın pek çok türü vardır; bazıları çileğe zarar verir. (Kınkanatlıların carabidae familyasından.) [L] 12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTEROSTiCHUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 12 Haziran 2009 PTEROGON i. Kanatları fistolu, parlak renkli, tıknaz gövdeli küçük kelebek. (Küpeçiçeğinde yaşayan Pterogon prosperina Batı Avrupa’da oldukça yaygındır. Pulkanatlıların sphengidae familyasından.) [L] 12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTEROGON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 12 Haziran 2009 PSAMMODUS i. Yüzeyi kırışık büyük yassı dişli köpekbalığı. (Avrupa ve Amerika’da karbonifer kalkerlerde pek çok bulunur.) [L] 12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSAMMODUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 12 Haziran 2009 PRUT, rumence Prutul, esk. Pruth, Doğu Avrupa’da ırmak, Tuna’nın kolu (sol kıyı); 950 km. Ukrayna’da Kuzey Karpatlar’da doğan Prut, Çernovtsıy’dan geçer ve bu şehrin otuz kilometre kadar aşağısında S.S.C.B. ile Romanya arasında sınırı çizer. Leova’nın aşağısında sefere elverişlidir. (L) 12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 12 Haziran 2009 PRUSYA Genel tarih • ilk yıllar. Vistül ile Neman arasındaki Prusya topraklarına ilkin bir baltık halkı olan Prusyalılar veya Boruslar yerleşti; bunları Oliva rahipleri (Oliva’lı Christian. 1215′te ilk Prusya piskoposu) ve Polonyalılar boş yere hıristiyanlaştırmağa uğraştılar. Yenilen Mazovyalı Konrad, töton şövalyelerinden yardım istedi (1225). İmparator ve papanın desteklediği, alman, polonyalı, çek v.d. haçlılardan da yardım gören Tötonlar, Kulm (Chelmno) bölgesinde üslenerek güç bir fethe başladılar (1228); Prusyalıları zorla hıristiyanlaştırdılar, çoğunu kılıçtan geçirdiler ve topraklarına elkoyarak alman kolonlara dağıttılar. 1260′a doğru Mazurya gölleri dışında ülkenin hemen her yerini ele geçiren toton şövalyeleri, 1265-1295 yıllarında Prusyalıların isyanlarını kesinlikle bastırdılar.Kolonlar tahıl üretimiyle zenginleştiler; bu tahılı Danzig (Gdansk), Elbing (Elblag), Torun v.b. şehirlerin tacirleri ihraç ediyordu; şehirlerin hepsi Hansa’ya katılmış ve Magdeburg ile Lübeck yasaları uyarınca kendi kendilerini yönetme hakkını elde etmişti. Ama toton tarikatı şövalyeleriyle ilişkiler kısa süre içinde gerginleşti ve Totonların merkezi Marienburg’a nakledildi (1309). Köylüler, soylular ve özellikle alman tacirler tarikat başkanlarını ülkeyi mutlaka hükümdarlar gibi yönetmek ve sayılarını artırmak için günden güne daha çok yabancı asker çağırmakla suçluyorlardı. Zaten toton tarikatı Brandenburg’a yaklaşmak ve tehlikeli Polonya-Litvanya birleşmesine (1386) karşı denge unsuru olmak için Pomerelya ve Danzig’i ilhak ederek (Kalisz anlaşması 1343), ve Neumark’ı satın alarak (1402) hâkimiyetini yaymıştı. Tötonlar birliği kurmak için Polonya’ya savaş açtılar, fakat 1410′da Grunwald’de (Tannenborg), «Lucertole» birliğini kuran soylu ve burjuva tebaaları (sonradan Marienwerder birliğini kurdular [1440]) tarafından savaş Sırasında yüzüstü bırakılınca yenildiler. Tötonların isteğine uygun olarak imparator Friedrich, Marien-werder birliğini dağıttı (1453); bunun üzerine soylular ve şehirler, Polonya kralı Kazimierz IV’ün desteğiyle ayaklandı; Kazimierz bu ikinci savaştan sonra Doğu Prusya’nın kendisine bırakılmasını sağladı ve tarikata Polonya’nın metbuluğunu kabul ettirdi (Torun anlaşması, 1466). O tarihten sonra köylüler, şehir burjuvazisi ve toprak Sahibi soylular arasındaki dayanışma çözüldüğünden Tötonlar kesinlikle gerilemeğe başladılar. Hansa’nın gücünü kaybetmesinden (XV. yy.) ve tahıl fiyatlarının yükselmesinden (XVI. yy) yararlanan soylular önce XIV. yy.daki salgın ve kıtlıklar ile XV. yy. savaşları sonucunda boş kalan toprakları ele geçirdiler; Sonra köylülerin topraklarına el atarak köylüleri XVI. yy.da toprak kölesi haline getirdiler. O tarihten sonra bedava işçi çalıştıran toprak sahibi soylular tahıllarını çok düşük fiyatla, ama dolgun kârlarla Batı Avrupa’ya Sattılar; hattâ üretim ve kazancı çoğaltmak için ülkeye yeniden kolon yerleştirmeğe başladılar. • Prusya düklüğü. Üçüncü bir savaş (1519-1521) sonunda Toton tarikatı başkanı Brandenburg’lu Albrecht, Prusya’nın laik ve soydan geçen; bir düklük haline getirilmesini sağladı; düklük doğrudan doğruya Polonya tacına bağlı bir fief’ti (Krakow, 1525). Hohenzollern sülâlesinden Brandenburg’lu Albrecht, Prusya dükü oldu (1525-1568), Luther reformunu benimsedi, tarikat başkanı unvanından vaz geçti ve tarikatın mülklerini laikleştirdi. Albrecht devletini yeniden teşkilâtlandırmayı denedi; ama illerin yönetiminde Tötonların koyduğu taksimatı değiştirmedi. Ayrıca soylulara ve şehir burjuvazisine Lanstande’de (bu iki sosyal sınıfın denetlediği meclis) vergi miktarını tayin etmek hakkını tanıdı. Ama hükümette yabancılara önemli yerler vermesinden hoşnut olmayan soylu ve burjuvalar, Polonya kralına başvurdular; kralın yaptığı soruşturma sonucunda subayların sayısı sınırlandı. Albrecht Friedrich (1568-1618), Polonya ve Brandenburg seçici prensi Joachim II ile yaptığı görüşmeler Sonucunda hüküm süren sülâle söndüğü takdirde Prusya düklüğünün Joachim II’ye geçmesini kabul etti (1569). Joachim II (1573), Polonya düklüğünün yönetimini önce Ansbach markgrafı Georg-Friedrich’e (1577-1613), sonra Brandenburg maıkgraflarına verdi. Böylece seçici prens Johann Sigismund, Prusya dükü oldu (1618-1619). Düklük ve Seçici prenslik kurumları resmen muhafaza edildi ve Polonya’nın desteklediği il hükümetleri, boyun eğmeleri karşılığında, her hükümdar değişmesinde yeni yeni tavizler kopardılar; Hohenzollern’ler illeri Otuzyıl savaşına sürükleyince istekler daha da arttı. Aciz seçici prens Georg-Wilheln (1619-1640), ülkesi için isveç Vasa’ları (Gustaf II Adolf, 1611-1632) ve Polonya arasındaki (Zygmunt III, 1587-1632) çekişmelere seyirci kaldıktan sonra, isveç Vasa’larına katılmayı kabul etti. Bununla birlikte oğlu ve vârisi Friedrich-Wilhelm I (1640-1688), Doğu Pomeranya (Kamien piskoposluğu dahil) ile Minden, Halberstadt ve Magdeburg piskoposluklarının kendisine bırakılmasını sağladı (Vest-falya anlaşmaları, 1648); sonra Polonya-isveç savaşına (1655-1660) katılmasına karşılık, Prusya’yı Polonya metbuluğundan kurtardı (Wehlau, 1657) ve bu düklük üstünde kendi otoritesini kabul ettirdi (Oliva, 1660). Prusya o tarihten sonra Brandenburg devletine katıldı ve bu devlete bağlı eyaletler arasında Hohenzollern’lerin rakipsiz bir hâkimiyet kurdukları tek ülke oldu. • Prusya devletinin doğması. Bu başarılara rağmen yeni devletin durumu nazikti: Neman-Ren arasında çok dağınık, savaşlarla yakılıp yıkılmış ve ıssızlaşmış topraklar; Prusyalı luther’ciler ile Rheinland bölgesindeki katolikler ve calvin’ciler arasındaki çekişmeler; özellikle doğudaki Junker’lerle (soylu mülk sahipleri) toprak kölesi köylüler arasındaki Sosyal gerilim. İl meclislerinin (Landstande) düzenli vergiler ödemeyi reddettiği (1662 ve 1667) Prusya’da, imtiyazlar tehlikeli ve güçlüydü. Büyük seçici prens, siyasetini kabul ettirebilmek için asker göndermek (1662) ve il meclislerine ülkenin yönetiminde görev alacak Brandenburg’lu memurların bulunmasını kabul ettirmek zorunda kaldı. Bu sonuç ancak Friedrich – Wilhelm’in kurduğu modern ordunun desteğiyle sağlanabildi; bu ordunun bakımı; için de birçok vergi kondu, idarî reformun, memurlar kadrosunun, pazarcılığa yönelmiş bir ekonominin, yeni kurulan donanmalın (1688 de 12 gemi), Afrika Brandenburg şirketinin (merkezi Königsberg’de) ve çağrılan yabancı teknisyenlerin (1683′ten sonra fransız Protestanları) güçlü bir devlet haline getirdiği Brandenburg-Prusya, bu gücünü İsveçlileri Fehrbellin’de yenip (1675) Riga’ya kadar kovalayarak (1678 sonu) ortaya koydu. Louis XIV’ü büyük seçici prense yaklaşmağa yönelten (1681 gizli antlaşması) bu askerî güç, Friedrich III’te krallığını ilân etme isteği uyandırdı. Ama bunun için imparatorun ve büyük devletlerin onayı gerekiyordu. Prusya ordusu Louis XIV’e karşı Avusturya imparatorunun emrine verildi (1689 -> 1697) ve imparator, İspanya Veraset Savaşına katılmasını sağlamak için Prusya hükümran düklüğünü krallık haline getirmeğe karar verdi (1700). Friedrich Königsberg’de törenlerle taç giyerek (18 ocak 1701) Friedrich I adını aldı (1701-1713) ve Fransa’ya karşı savaşa katıldı; ama İsveç’e karşı savaşta önce tarafsız kaldı (1710). • Prusya askerî devletinin kurulması (1713-1740). «Çavuş-kral» denen Friedrich-Wilhelm I, isveç’in ön Pomeranya, Stettin (Szczecyn) ve Odra’nın ağızlarını kendisine bırakmasını sağladıktan (Stockholm antlaşması, 21 ocak 1720) sonra, bütün gücünü ordu ve idareye dayandırdı; orduyu devletin temel direği haline getirdi, hükümdarlığı boyunca bütün çabalarını ordu için harcadı ve ordunun bakımını şahsî gelirleriyle karşıladı. Yoksul toprak Sahibi soyluların ailelerinden gelen, Kadetler okulunda parasız yetiştirilen (Berlin, 1722) subaylar, devletin en yüksek sınıfı haline geldi. Ordunun yansı askerî kantonlardan (1665 kanton Sistemi) toplanıyor, yarısını ise paralı askerler meydana getiriyordu. Bu ordu mekanizmasının büyük harcamalar gerektirmesine rağmen sıkı bir tasarruf siyaseti ve sağlam bir vergi sistemi (imtiyaz ve muafiyetlerin kaldirılması) sayesinde tasarruf yapıldı. Buna paralel olarak kral ülke içi yerleşme harekeketine de hız verdi; 1709-1710 vebasının kırıp geçirdiği Prusya düklüğüne 17 000 Salz-burg’lu yerleştirdi (1732). Memurlarına namusluluk ve mutlak disiplin anlayışı kazandıran Friedrich-Wilhelm’in yönetimi kusursuzdu; ülkeyi maliye, Savaş ve topraklar yüce direktuvarının yardım ettiği kabinesi yardımıyle yönetiyordu ve bakanlar ancak birer yürütme görevlisiydi. • Prusya’nın büyük bir devlet haline gelmesi (1740-1786). Prusya ordusu Friedrich II’nin elinde eşsiz bir kudret aracı oldu. Avusturya’dan Silezya’nın alınması, Berlin antlaşmasında imzalandı (1742) ve Dresden’de onaylandı (1745). Fransa, Avusturya ve Rusya’ya karşı bir kuvvet denemesi olan Yediyi! savaşlarını Prusya büyük güçlüklere ve ağır kayıplara (kısa Süre içinde yeni kolonlar getirilmesiyle telâfi edildi) rağmen kazandı (Rossbach, kasım 1757; Leuthen aralık, 1757; Hubertsburg anlaşması, 1763). Friedrich, Avusturya ve Rusya’ya kabul ettirdiği Polonya’nın ilk bölüşülmesiyle Batı Prusya veya Polonya Prusyası’nı ele geçirerek (1772) ve Prusya ile Brandenburg’u toprak bakımından birleştirerek Junker’lere iktisadî menfaatler sağladı. O tarihten sonra devamlı olarak imparatora karşı Almanya’nın meselelerine müdahale etti; imparatorun Bavyera’yı ilhak etmesini engelledi (1778-1779) ve birleşmiş alman prenslerinin (Fürstenbund) yardımıyle Almanya’da Hohenzollern’lerin yerini almağa çalıştı (1765). O tarihte 160 000-200 000 kişilik daimî bir ordusu, 55 milyonluk hazinesi, 22 milyonluk geliri vardı; üstelik çoğu XIX. yy.da Hıristiyanlığı kabul eden saray yahudilerinden de (bankacı, ordu müteahhidi v.b.) malî yardım görüyordu (bu yardım Prusya’nın 1812′de yahudilere hürriyetler tanımasını kısmen açıklar). Ama köylerde toprak köleliği rejiminin devam etmesi, şehirlerdeki katı lonca rejimi ve Soyluların devlette önemli rol oynamaması sosyal gelişmeyi köstekliyordu. Friedrich II, babasının mutlakıyet idaresini daha da sağlamlaştırdı; ama rejiminin dış görünüşünü filozofça düşüncelerini uygulayarak yumuşattı: din hürriyeti, adlî reform, Prusya hukukunun derlenmesi (1774), idare ve adaletin ayrılması. Bütün dikkatini iktisadî gelişmeye toplayarak bataklıkların tarla haline getirilmesini ve iskânını, Emden ve Swinemünde limanlarının düzenlenmesini ve ticarî gelişmeyi (A.B.D. ile ticaret anlaşması, 1785) destekledi. • Prusya devletinin gerilemesi ve yeniden doğması (1786-1815). Friedrich II’nin eseri kısa süre içinde yeğeni Friedrich -Wilhelm II’nin (1786-1797) beceriksizliği yüzünden bozuldu. İdareyi bir gözdeler kabinesine bırakan Friedrich-Wilhelm II, din ve fikir hürriyetini kaldırdı, devlet hâzinesini saçıp Savurdu, prusya ordularını menfaat sağlamayan serüvenlere sürükledi (Felemenk 1787, Valmy 1792) ve Sonunda orduyu İngiltere’ye kiraladı. Gelir kaynakları tükenince, Fransa’ya Kuzey Almanya’nın tarafsızlaştırılmasını sağlayan Basel antlaşmasını (1795) imzaladı. O tarihten sonra eyaletlerini Polonya’nın zararına genişletmekle uğraştı (1793 ve 1795 bölüşmesi). Prusya’nın o tarihte yüzölçümü 300 000 km2′yi, nüfusu ise 8 700 000 kişiyi bulmuştu; ama ülke borç içindeydi, ordusu zayıflamıştı, idarî teşkilâtı bozulmuştu. Friedrich-Wilhelm III, gerilemenin önünü almağa çalıştı. Aşırılıkları azaltarak malî durumu düzeltti; ama yaşlı kadrolarını muhafaza ettiği orduda reform yapmadı. Fransa’ya karşı elverişli bir tutum takınması sayesinde Almanya’da birkaç toprak kazandı (1803); Napolyon, Kleve, Ansbach ve Neuchâtel’e karşılık Prusya’ya Hannover’i verdi (Schönbrunn, 15 aralık 1805) . Fakat Ren konfederasyonunun kurulması Prusya’yı Rusya ile ittifaka sürükledi; Napolyon’a bir ültimatom gönderen Prusya’nın ordusu ezildi (Jena, Auerstedt, 14 ekim 1806), Berlin işgal edildi Ama barış yapılır yapılmaz, kral reformlara girişti ve Fransız devriminin yaydığı hürriyetleri tanıdı: Stein toprak köleliğini kaldırdı (9 ekim 1807) ve köylüler kralın şahsî mülkü olarak işledikleri topraklara sahip oldular. Bu reformlar kamuoyunda önemli gelişmelere yol açtı ve 1810′da kurulan Berlin üniversitesi, Fichte’nin etkisiyle alman milliyetçiliğinin ocağı haline geldi. Scharahorst ve Gneisenau, kadroları tasfiye ederek, talimatnameleri yeniden hazırlayarak, ordu reformuna giriştiler. Ama Stein’ın entrikalarını haber alan Napolyon, onun görevden alınmasını sağladı (1808) ve ordu mevcudunu 42 000 kişi olarak sınırladı. Bununla birlikle 1810′da Hardenberg, Stein’ın eserini yeniden ele aldı; malî imtiyazları kaldırdı, kilisenin mallarına elkoydu, sanayi hürriyetini ilân etti, gençleri askerî eğitimden geçirerek (krümperler sistemi), orduyu çoğaltma yasağını işlemez hale soktu. Prusya, Almanya’nın ayaklanmasında kesin rol oynayacak hale gelmişti. General Yorck’un Tauroggen’de bozguna uğraması (30 aralık 1812) ayaklanmaya işaret oldu. Doğu Prusya ayaklandı; kral topyekûn seferberlik i-lân ederek Fransa’ya savaş açtı (17 mart 1813) . 278 000 kişilik ordusuyle Avusturya’yı koalisyona sürükledi. • Almanya’da Prusya hâkimiyeti (1815 -1870). 1814′te girişilen idarî reformla krallık illere bölündü; iller de idare bölümleri ve çevrelerine ayrılıyordu. Yönetim, devlet kançılarının başkanlık ettiği bir meclisteydi. Prusya’nın yönetimi altında Zollvere’in (1834), öbür kuzey alman devletleriyle birleşmeyi hazırladı. Bununla birlikte kralın vaat ettiği anayasa Kutsal İttifak’ın etkisiyle çıkarılmadı: üniversite derneklerine (Burschenschalten) kötü davranıldı. Eski prusya ailelerinden meydana gelen soylular, Friedrich II’den beri devleti yönetiyor ve yerlerini yüksaltmekte olan burjuvaziye çok ağır bırakıyorlardı; öyle ki, XX. yy. başında Prusya’nın gücünün iki temel direği olan ordu ve bürokrasinin kilit noktaları hâlâ soyluların elindeydi. Luther’ci kiliselerin birleşmesine ve devlet tarafından yönetilen bir kilise haline getirilmesine muhalefet eden Köln ve Poznan piskoposları tutuklandı. Daha liberal olan Friedrich Wilhelm IV (1840-1861), piskoposları serbest bıraktı ve genel af ilân etti (1844). Kamuoyunun baskısı karşısında temsilî meclise benzer bir meclis kurdu: Berlin «Birleşmiş Landtag’ı» (1847). Berlin’deki 1848 ayaklanmasından bunalınca, bir kurucu meclis topladı ve liberal bir anayasa çıkardı (1849). Ama Frankfurt parlamentosunda, Avusturya’nın dışta bırakılacağı bir Almanya’yı hâkimiyeti altına almağa cüret edemedi; Avusturya kendi ülkesinde düzeni sağladıktan sonra Friedrich’i bu yoldaki bütün denemelerinden vaz geçmek zorunda bıraktı (Olmütz, 1850). Bunun üzerine Muhafazakâr parti ile luther’ci kilisenin Prusya devletini yönetmeğe başlaması, Hıristiyanlığın halkın gözünden düşmesine ve alman birliğini gerçekleştirmeyi hedef alan Real Politik’in hazırlanmasına yol açtı. İki meclisten meydana gelen bir parlamento (senyörler meclisi [Herrenhaus] büyük mülk sahiplerini temsil ediyordu; ikinci meclis sınıflar Sistemine göre seçiliyordu) kuran 31 Ocak 1850 Anayasasını kabul ettikten sonra Friedrich -Wilhelm IV, Avusturya’nın tutumunun etkisi altında kalarak yeniden bir tepki siyasetine döndü; fakat bir delilik buhranı geçirerek naipliği kardeşine bıraktı; kardeşi Wilhelm I adiyle hüküm sürdü (1861-1888). Güçlü bir monarşi taraftarı olan yeni hükümdar, Roon’un 1860′ta sunduğu askerî reform projesini (üç yıl silâhlı hizmet; ihtiyat hizmeti süresinin artırılması, kadroların ve askerî bütçenin çoğaltılması) destekledi. Yeni kralın iktidara çağırdığı Bismarck, bütçenin parlamentoda oylanmasına son verdi ve dış siyaseti muhalefete aldırış etmeden yürüttü. Gücünü Düklükler savaşında denedikten sonra Avusturya’yı Sadowa’da ezdi ve 1866 seçimlerinde başarı kazandı. Prusya, Schleswig, Holstein, Hannover, Hessen Seçici prensliği, Hessen-Nassau ve Frankfurt’u ilhak etti. Kuzey Almanya konfederasyonuna giren öbür devletleri kontrolü altına aldı ve güney almanya devletlerini askerî ittifaklarla kendine bağladı. 1870 Savaşı Bismarck’a alman birliğini gerçekleştirmek imkânını verdi: Prusya kralı Versailles’da (1871), Almanya imparatoru ilân edilerek taç giydi. • Prusya’nın sonu. Prusya’nın son yılları krallığın askeri teşkilâtını aktardığı Almanya’nınkiyle karışır. Bismarck aynı zamanda hem imparatorluk kançıları, hem de Prusya başbakanıydı. Yeteneği ve otoritesi sayesinde, Reichstag (genel oyla Seçiliyordu ve nispeten soldaydı) ile Landtag’ın (sınıflar seçim sistemi gereğince kendiliğinden muhafazakârdı) birbirine ters kararlar almasının ortaya koyduğu nazik meseleleri çözebildi. Prusya’nın, imparatorluk işlerini yöneten prusyalı personele ve kilit bölgeleri Prusya’da olan iktisadî güce dayanan önceliği, Almanya’yı Birinci Dünya savaşına sürükledi. Bu yüzden bozgun ve 1918 Devrimi en çok Prusya’ya zarar verdi; Almanya’dan ayrılan toprakların hepsi prusya toprağıydı. Sosyalistlerin etkisiyle demokratik bir anayasa çıkarıldı; bu anayasaya göre güç, meclis başkanını (sosyal demokrat Braun [1920-1932]) seçen Landtag aracılığıyle halktaydı. 1933-1935 Birleşme kanunlarıyle nasyonal sosyalizm, millet hükümranlığını yavaş yavaş Reich’a aktardı. Prusya o tarihten sonra pratikte ortadan kalktı ve 1945 çözülmesiyle kesinlikle yok oldu. Gücünü sağlayan toprakların büyük kısmı, S.S.C.B. veya Polonya’ya verildi; gerisi Doğu ve Batı Almanya’yı meydana getiren çeşitli Lander’ler arasında bölüştürüldü (1947). Milletlerarası kontrol kurulu Prusya devletinin sembolik dağıtılmasını ilân eden bir kanun çıkarınca Prusya’nın adı bile haritalardan silindi. Osmanlı-Prusya ilişkileri Prusya ile Osmanlı devleti arasında diplomatik ilişkiler, XVIII. yy. başlarına kadar uzanır. 1718′de sadrazam Tevkiî Mehmed Paşa, Osmanlı devletinin Avusturya savaşla rıyle uğraştığı sırada, Prusya kralı Friedrich Wilhelm I’e bir dostluk mektubu gönderdi. 1720 Yılında Prusya kralı, Jurgowski adlı memurunu at satın almak için İstanbul’a gönderdi. 1739′da Friedrich Wilhelm, Mahmud I’e gönderdiği bir mektubunda Prusya’nın, imparatorun ordusuna asker toplamak mecburiyetinde olduğu halde iki yıldan beri bunu yapamadığını bildiriyor ve Osmanlı devletiyle Prusya arasında bir ticaret anlaşması imzalanmasını teklif ediyordu. Prusya’nın bu teklifinden bir sonuç çıkmamakla birlikte Osmanlı devletiyle Prusya krallığı arasındaki ilişkiler kesilmedi, özellikle Yediyıl savaşları (1756-1763) başladıktan sonra ilişkiler daha da sıklaştı. Prusya kralı Friedrich II, Rusya, Avusturya ve Fransa’nın saldırısına uğrayınca Osmanlı devletiyle askerî bir anlaşma yapmak istedi. Bu amaçla, Adolf von Rexin adındaki elçisini İstanbul’a gönderdi. Rus-Avusturya ittifakı karşısında yalnız kaldığını anlayan Prusya, hem bu iki devlete karşı kendi güvenliğini sağlamak, hem de Osmanlı devletinin kendisiyle yapacağı bir ittifakı bu iki devlete karşı bir tehdit vasıtası olarak kullanmak için, Osmanlı devletine Avusturya ve Rusya’ya karşı bir ittifak teklif etti. Bu teklif Osmanlı devleti tarafından kabul edildi. 5 Maddelik bir antlaşma meydana getirildi (1 şubat 1790). Bu antlaşma gereğince Avusturya ve Rusya, Tuna’yı geçerek nehrin güneyindeki osmanlı topraklarına saldırırsa, Prusya bu iki devlete savaş açacak, Osmanlı devleti çıkarlarına uygun bir barış yapana kadar savaşa devam edecekti. Buna karşılık Osmanlı devleti yapılacak barış antlaşmasında Avusturya’nın Lehistan’dan almış olduğu Galiçya’nın tekrar Lehlilere verilmesine çalışacaktı. Antlaşmanın ikinci maddesinde 1761 yılında imzalanmış olan ticaret anlaşmasının yürürlükte olduğu tasdik ediliyor; Osmanlı devleti, Akdeniz’de gidip gelen prusya ticaret gemilerinin kuzey afrika korsanlarına karşı korunmasını taahhüt ediyordu. Antlaşmanın üçüncü maddesi gereğince Osmanlı devleti Avusturya ve Rusya ile barış yapmadıkça Prusya da bu iki devletle barış yapmayacaktı. Buna karşılık Prusya, Lehistan ve İsveç; Rusya ve Avusturya ile barış yapmadıkça, Osmanlı devleti de bu iki devletle barış yapamayacaktı. Antlaşmanın dördüncü maddesinde barış antlaşmasından sonra Prusya, Osmanlı devletinin toprak bütünlüğüne kefil oluyor, barıştan sonra Rusya ve Avusturya, Osmanlı devletine savaş açarsa, bu iki devlete savaş açmayı taahhüt ediyordu. Yine bu maddede Fransa ve İngiltere’nin osmanlı toprakları üstünde sahip olduğu haklara Prusya’nın da sahip olması şart koşuluyordu. Prusya bu antlaşma gereğince Avusturya sınırına askerî kuvvetler gönderdi. Osmanlı devleti de Prusya’nın isteği üzerine kendisi için tehlikeli olan rus cephesine küçük birlikler göndererek asıl büyük ordusunu Avusturya sınırına şevketti. Antlaşmanın imzasından sonra Avusturya ve Prusya kralları Reichenbach’da buluşarak Avusturya ve Osmanlı devleti arasında savaştan önceki sınır üstünden barış yapılmasına karar verdiler (1790). Prusya, Osmanlı devletinin bu isteğine rağmen Rusya’ya savaş açmaktan çekindi. Selim III’ün Prusya’nın Rusya’ya savaş açmasını sağlamak amacıyle Berlin’e gönderdiği Ahmed Azmi Efendinin çalışmaları bir sonuç vermedi. Prusya, Osmanlı devletiyle olan antlaşmasını bir tehdit aracı olarak kullandı. 1793′te Avusturya ile Rusya’nın Lehistan’ı taksiminden kendisi için pay çıkardı. Baltık kıyısındaki Danzig ve Thorn limanları ile çevresindeki toprakları aldı. Selim III zamanında Osmanlı devleti Berlin’de devamlı elçilik kurdu (1793). Mahmud II yeniçeri ocağını kaldırdıktan sonra Prusya’dan başta Moltke olmak üzere pek çok uzman subayı yeni osmanlı ordusunun yetiştirilmesi için getirtti. Askeri tarih Prusya ordusunu, XVII. ve XVIII. yy.da devletlerini kurmanın tek şartı olarak gören Hohenzollern’ler meydana getirdiler. Ordunun yaratıcısı, oğluna 30 000 kişilik daimî bir ordu (alman devletleri arasında en kuvvetli ordu) miras bırakan Friedrich-Wilhelm idi (1640-1688). Ama bu orduya sonradan modern alman ordusunun benimsediği temel özellikleri, «çavuş-kral» Friedrich Wilhelm I (1713-1740) ve Friedrich II (1740-1786) kazandırdı. Friedrich I, 1733′te mecburî askerlik hizmeti (her alay belirli bir «kanton»dan toplanıyordu) koyarak ve birlikleri sert bir disiplin ve talime (drill) tabi tutarak ordunun temelini kurdu; bu arada da iktisat ve etkililik ilkeleri altında yönetimi kontrol eden sıkı bir idare (Heeresverwaltung) kuruldu. Ordu 1713′te 40 000 kişiyken, 1740′ta 83 000′e yükseldi. Bu yüksek nitelikli araca Friedrich II, aynı zamanda hem bir devlet doktrini hem bir savaş doktrini hazırlayarak bir düşünce kazandırdı; siyaset ve stratejiyi sıkıca birbirine bağlayan bu doktrinler, daha sonra haleflerini (Bismarck, Moltke, Schlieffen, Seeckt, Hitler) aynı zekâ yapısı ve tek bir eylem isteğinde birleştirdi. 200 000 Kişiyi bulan Friedrich II’nin ordusu, zaferleri ve metotlarının yaygınlaşması (eğik düzen; prusya tarzı eğitim) sayesinde Avrupa’nın başlıca askerî gücü haline geldi. Friedrich II’nin ölümünden sonra şaşkınlığa düşen ordu, gerileyerek Jena’da çöktü (1806) ve Tilsit barışıyle mevcudu 42 000 kişiye indirildi. Fakat bu felâket büyük bir gelişmenin başlangıcı oldu; 1807′de Ordu Reformu komisyonunun başına getirilen Scharnhorst’un hırslı yönetimi altında, bir vatansever subaylar grubu Napolyon’a karşı savaşı yeniden başlatmayı sağlayacak imkânları yaratmağa çalıştı. 1808′de Savaş bakanlığı ve Genelkurmay kuruldu; aktif birlikler altı bölgesel tümende toplanıyordu ve yedeklerin hızla silâh altına çağrılması (krümperler sistemi) sayesinde kolayca savaşa hazır hale geliyordu. Boyen’in (savaş bakanı, 1848) ve Gneisenau’nun yönetimi altında, prusya ordusu 1813-1814 kurtuluş savaşında büyük rol oynadı. 1815′ten sonra bu çabaya ara verilmeden devam edildi: eski tümenlerin yerini 8 bölgesel kolordu aldı; yalnız muhafız alayı askerleri bütün krallıktan toplanıyordu. Otuz yıla çıkarılan askerî hizmet dönemi, muvazzaf alaylar ve kolordulara tugaylar halinde dağıtılmış Landwehr ile orduyu kurmağa imkân verdi. Ama başlıca reform subayların ve kumanda heyetinin yetiştirilmesinde yapıldı. Ordu, devlet ve halk arasındaki birliği sağlam temellere dayandırmak isteyen Scharnhorst’un dileği uyarınca subaylar artık soylular arasından olduğu kadar, burjuvalardan da seçiliyordu. Okulların ve birliklerin verdiği bilgilerde Friedrich geleneği, çağın yeni değerleriyle birleştirildi ve Napolyon’un seferleri Fransa’da değil de Prusya’da inceden inceye öğrenildi. Yaratıcı düşüncenin bu yenilenmesinde başlıca ad Clausewitz’dir; Clausewitz, Vom Kriege (Savaş üstüne) [1832] adlı meşhur kitabiyle bütün çağdaş askerlik düşüncesini etkiledi. Ders verdiği Harp okulu ve Grol-man’ın «ordunun üst kademesinin yetiştirildiği okul» diye nitelediği Genelkurmay bu alanda kesin rol oynadı. Grolman’ın görevden ayrılmasından sonra sırasıyle Müffling (1820-1828), Grauseneck (1829-1848), Reyher (1848-1857) ve Moltke (1857-1888) tarafından yönetilen Genelkurmay ordunun fikrî hazırlanmasıyle ilgili her şeyi üstüne aldı; ordunun yönetimi Genelkurmaya (Generalstab) verildi. Doğrudan doğruya Genelkurmay başkanlığına bağlı olan üyeleri orduya tevazu (sloganları «Mehr sein als scheinen», «Göründüğünden fazla olmak» kaldı), teşebbüs ve sorumluluk anlayışından oluşan bir düşünce birliği kazandırdı; bu düşünce bütün savaşlarda kesinlikle ortaya kondu. Bismarck iktidara geldiğinde Friedrich II’nin siyasetini yeniden ele alınca, Moltke ona ender bulunur bir yardımcı oldu. Ordu yeniden geliştirildi; bu gelişmeyi bakan olan Roon, şansölye ile parlamento arasında ciddî bir mücadeleden sonra gerçekleştirdi (1882). 1830-1848 Arası beklenileni vermemiş olan Landwehr’in birlikleri yerine orduyu mütecanis ve iyi talimli dokuz kolordu haline getiren yeni birlikler kurdu; bu arada Dreyse tüfekleri ve namlu dibinden doldurulan yivli Krupp topları sayesinde donatım da modernleştirilmişti. Bismarck bu 350 000 kişilik ordu ile isteklerini Sadowa’da (1866) Avusturya’ya kabul ettirdi. Bundan sonraki ilhaklar sonunda Prusya, kuvvetlerine üç kolordu daha ekledi ve Bismarck ile Moltke’nin kurnazlığı sayesinde 1867′de gizli askerî antlaşmalarla bir yıl önce yendiği alman devletlerinin hemen hepsini kendine bağladı. Alman devletleri 1870′te Prusya’nın emrine üç kolordu (bir Saksonya, iki Bavyera’dan) ve üç tümen (bir Hessen, bir Württemberg, bir Baden’den) verdiler. Gerek askerî bakımdan (Moltke’nin Fransa’ya karşı 500 000′den çok askerli bir ordusu vardı), gerek Prusya kumandasının önceliğini onayladığı için siyasî bakımdan, bu yardım kesin sonuç verdi. Sefer başa-rıyle sonuçlanınca Prusya ve Moltke’nin hâkimiyeti altında ama müttefiklerin hâlâ canlı askerî geleneklerine de saygı gösterilerek II. Reich ordusu kuruldu. 1871′de kurulan bu ordu «alman ordusu» adlı ilk ordudur. Bk. ALMANYA Askeri tarih bölümü. (LM) 12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSYA Genel tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 12 Haziran 2009 PRURİGO i. (lat. prurire, kaşınma’dan). Şiddetli kaşıntı yapan çeşitli hastalıkları ifade eden terim. 12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRURİGO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 12 Haziran 2009 PTENİDİUM i. Avrupa’da yaşayan küçük kınkanatlı böcek; boyu bir milimetreden azdır; bitki kırıntıları arasında, bazen de karınca yuvalarında görülür. (Trichopterygidae familyasından.) [L] 12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTENİDİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 12 Haziran 2009 PSYLLA i. Bacakları sıçramağa elverişli çok küçük ağustosböceği. (Armut psyllası [Psylla pyri veya pyrisuga] ile şimşir psyllası [P. huxi] Batı Avrupa’da yaygındır. Eşkanatlılardan psyllidae familyasının örnek tipi.) [L] 12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSYLLA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 11 Haziran 2009 PROVO sıf. ve i. (felemenkçe k.). Merkezi Amsterdam’da bulunan bir gençlik hareketine verilen ad; Hollanda’nın öteki şehirlerinde de taraftarları ve Avrupa’nın bazı merkezlerinde taklitçileri vardır. (Programı bakımından hayli kötü tanımlanan Provo hareketi [sekste serbestlik, anarşi siyaseti, barışseverlik] 1966′da Amsterdam’da özellikle krallığa karşı şiddetli bir şekilde ortaya çıktı.) || Provo hareketini benimseyen kimse. (L) 11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 11 Haziran 2009 PROTRİTON i. Avrupa’da permiyen tabakalarında fosil olarak bulunan branchiosaurus kurtçuğunun bir şekline eskiden verilen ad. (Protriton petrolei Autun permiyen şistlerinde pek çoktur. Amfibyumlar sınıfının zırhlıbaşlılar takımından.) [L] 11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTRİTON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 11 Haziran 2009 PROLETERLEŞTİRME i. (proleter > proleterleşmek > proleterleştirmek’ten proleter-leştir-me). Bağımsız bir üretici kategorisini (çiftçiler, zanaatçılar, esnaf), işgüçlerini üretim veya mübadele araçlarına sahip olanların emrine vermek zorunda bırakma. 11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROLETERLEŞTİRME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 10 Haziran 2009 PROCERUS i. Çok iri, ağılı böcek (uzunluğu 6 sm’yi bulur); Doğu Avrupa’da ve Küçük Asya’da yaygındır; gövdesi kalın ve pütürlü, genellikle yer yer madenî yansımalıdır. (Kınkanatlıların carabidae familyasından.) [L] 10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROCERUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 10 Haziran 2009 PRJİHODA (Vaşa), çek kemancısı (doğ. Vodnany 1900 – Viyana 1960). Jan Marak’ın öğrencisidir, ilk konserini 1913′te veren Prjihoda daha sonra Avrupa ve Amerika’da yaptığı turnelerde büyük başarı kazandı. (M) 10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRJİHODA (Vaşa) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 10 Haziran 2009 PRİNS (Pierre), fransız ressamı (Paris 1838-ay.y. 1913). Corot’nun ve 1830 ustalarının etkisinde kaldı. Manet ile yakın dostluk kurduktan sonra izlenimciliğe yöneldi. Birçok yağlıboya ve pasteli, devlet koleksiyonlarında ve çeşitli avrupa müzelerindedir. (L) 10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİNS (Pierre) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 09 Haziran 2009 PRİMİTİF sıf. ve i. (fr. k.). İlkel. G. santl. özellikle XIV. ve XV. yy. italyan ressamlarını ve teşm. yol. Ortaçağ sonlarındaki öbür avrupalı (flaman, fransız, alman ve ispanyol) ressamları belirtmek için kullanılan terim, jl Yapmacıksız üslûbu primitifleri andıran kendi kendini yetiştirmiş ressamlar için de kullanılır. (L) 09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİMİTİF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 09 Haziran 2009 PRİMA DONNA i. («birinci kadın, başkadın» anlamında ital. k.). Kadınların tiyatroda oynaması kabul edildikten sonra italyan operalarında başrole çıkan kadın şarkıcı. 09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİMA DONNA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 09 Haziran 2009 PREVİTALİ (Fernando), italyan orkestra yöneticisi ve bestecisi (doğ. Adria 1907). öğrenimini Torino konservatuvannda yaptı. 1928′den 1936′ya kadar Floransa Senfoni orkestrasının yönetimini V. Gui ile paylaştı. 1936-1953 Arasında Roma Radyo Senfoni orkestrasını yönetti. 1953′ten sonra Roma’da, Santa Cecilia akademisinde sanat yöneticisi oldu. Avrupa ve Amerika’da sayısız konser verdi. Birkaç bestesi ve müzik üstüne yazıları vardır. (M) 09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREVİTALİ (Fernando) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 09 Haziran 2009 Preveze Deniz savaşı, Barbaros Hayreddin Paşanın kumandasındaki osmanlı donanmasıyle, Andrea Doria kumandasındaki haçlı donanması (venedik, ceneviz, portekiz, papalık, malta donanmaları) arasında Preveze’de yapılan (28 eylül 1538) deniz savaşı. Barbaros Hayreddin Paşa, Osmanlı devleti hizmetine girerek kaptanıderya olduktan sonra Türkler ile avrupa devletleri arasındaki deniz savaşları şiddetlendi. Osmanlı donanması Balear adalarını tahrip etti (1535); Ege denizinde Venedik’in elinde bulunan adaları ele geçirdi; Girit’in pek çok kale ve köyünü yağmaladı. Bunun üzerine papa ile Carlo V’in teşvikiyle ispanya, venedik, portekiz, malta, floransa donanmaları Türklere karşı birleştiler. Meydana gelen donanmanın başına Andrea Dona getirildi. Haçlı donanması Korfu adasında toplandı; daha sonra Preveze kalesini kuşattı. Barbaros Hayreddin Paşa, Preveze düşman donanması tarafından bombalandığı sırada İstanköy (Kos) körfezindeydi. Durumu öğrenince Eğriboz (Euboia) adasında Khalkis limanına geldi. Düş man hakkında bilgi edinmek için 20 parçalık bir donanma ile Turgut Reis’i Preveze’ye gönderdi; kendi de asıl osmanlı donanması ile Modon’a girdi. Barbaros’un yaklaştığını öğrenen Andrea Doria, Preveze kuşatmasını kaldırarak Korfu’ya çekildi. Barbaros da Modon’dan ayrıldı. Venedik’in elinde olan Kefalonya (Kephallonia) adasını bombaladıktan sonra Preveze’ye geldi. Preveze kalesini tamir ettirdi ve donanmayle birlikte Narda (Arta) körfezine girdi. Bunu haber alan Andrea Doria, Korfu’dan ayrılarak Preveze’ye geldi; fakat çok dar olan Narda körfezinin ağzı, Preveze kalesinin toplarıyle korunduğundan körfeze giremedi. Bu sırada haçlı donanmasında 60 000 asker ve 308′i büyük savaş gemisi olmak üzere 600′den fazla gemi vardı. Türk donanması ise 122 savaş gemisi ve 20 000 askerden meydana geliyordu. Türk donanmasında 166, haçlı donanmasında ise 2 500 top vardı. Barbaros, gemisinde toplanan mecliste, öteki kumandanların düşüncelerine uymayarak, körfezden çıkacağını ve haçlı donanmasına saldıracağını bildirdi; ona göre, bu kadar büyük bir haçlı donanması yenilirse, Akdeniz’de Türklerin üstünlüğü uzun süre devam edebilirdi. 27 Eylül 1538′de osmanlı donanması Narda körfezinden çıktı; yarım daire şeklinde yayılarak düşman donanmasına ateş açtı. Osmanlı donanmasının bu saldırısı karşısında Andrea Doria, savaşı kabul etmedi; kendisi için daha elverişli bir durumda savaşa girmek üzere Santa Maura (Leukas) adasıyle Ithake adası arasına çekildi. 28 Eylül gecesi iki donanma tekrar karşılaştı. Osmanlı donanmasının merkezine Barbaros Hayreddin Paşa, sağ kanadına Salih Reis, sol kanadına Şeydi Ali Reis kumanda ediyordu. Turgut Reis de yedek donanmanın kumandanıydı. Osmanlı donanması çektiri cinsi (kürekli) gemilerden meydana geliyordu. Haçlı donanmasında ise hem kalyon, hem de kürekli gemiler vardı. Savaş boyunca haçlı donanması yelkenli gemilerle kürekli gemilerin hareketlerini düzenleyemedi. Savaşın başlangıcında kuvvetli bir güney rüzgârı türk donanmasının hareketine engel oluyordu; fakat bir süre sonra rüzgâr hafifleyince Barbaros hareketsiz kalan düşman gemilerini çevirerek uzaktan top ateşine tuttu; 128 düşman savaş gemisi ve birçok nakliye gemisi battr. Türk donanması gemi kaybetmedi; sadece yüz ölü ve 800 yaralı verdi. Barbaros’un karşısında başarılı olamayan Andrea Doria, o zamanın geleneklerine göre büyük bir şerefsizlik sayılan bir hareket yaptı: amirallik fenerini söndürerek kaçtı. Preveze yenilgisinden en çok zarar gören ülke Venedik oldu: savaştan sonra Osmanlı devletiyle yaptığı barış antlaşmasıyle Mora ve Adriya kıyılarında elinde bulunan kaleleri ve Barbaros’un ele geçirdiği Ege denizi adalarını Osmanlı devletine bıraktı; 300 000 altın da savaş tazminatı vermek zorunda kaldı. Bk. osmanlılar renkli sayfası. (-»Bibliyo.) [m] 09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Preveze Deniz savaşı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 09 Haziran 2009 PRENS SABAHADDİN, türk sosyologu ve siyasetçisi (İstanbul 1877 – İsviçre, Neuchâtel 1948). Damat Mahmud Celâleddin Paşanın oğlu. Annesi, Sultan Abdülmecid’in kızı Seniha Sultan’dır. Saray geleneğince özel öğrenim gördü. Sonra babası ve kardeşiyle Paris’e gitti (1899). Paris’te jön türkler içinde bir grubun başına geçti. İkinci Meşrutiyetin ilânı (1908) üzerine Türkiye’ye döndü. Avrupa’da bulunduğu sürede La Revue dergisindeki yazılarıyle ilgi çekti. 1906-1908 Yılları arasında Terakki adlı aylık bir dergi çıkardı. Sosyal ve siyasî düşüncelerini Birinci İzah, İkinci İzah ve Üçüncü izah (İttihat ve Terakki ile kendi arasındaki görüş ayrılıklarını açıklar) adlan altında yayımladı. 31 Mart olayından bir süre sonra tutuklandı (1909); Mahmud Şevket ve Hurşid Paşaların araya girmeleri üzerine serbest bırakıldı. «Teşebbüsü şahsî ve ademi merkeziyet» (özel teşebbüs ve merkeze bağlı olmadan yönetim) diye adlandırdığı görüşleri yayılmağa başlayınca «Nesli Cedid kulübü adı verilen bir ocak kuruldu. Prens Sabahaddin’in düşüncesini benimseyen gençler bu ocağın çevresinde toplandılar. Zamanla ocağın faaliyetleri siyasî bir nitelik kazanmağa başladı, bunun üzerine ocak kanatıldı (1911). Prens Sabahaddin, ademi merkeziyetçi bir görüşü savunuyor, İttihat ve Terakki’ye karşı çıkıyordu. Bu tutum ve düşüncelerine rağmen Türkiye’de liberal görüşü benimseyenlerle açıkça birleşmedi, onları üstü kapalı bir şekilde tutar göründü. İttihat ve Terakki ile bağdaşmayan düşüncelerini yazılarıyle açığa vurunca gerginlik daha da arttı. Bir ara padişaha hitaben Tembellik ve merkeziyetçilik bizi mahvedi-or diye bir yazı yazdı. Balkan savaşının çaktığı yıllarda yazdığı bu yazı ittihatçıları büsbütün öfkelendirdi. Mahmud Şevket Pasa suikastine adı karıştı; mahkûm edildi. Bunun üzerine Paris’e kaçtı. Birinci Dünya savaşının çıkması üzerine padişaha barış yapılmasını ileri süren mektuplar yazdı. Savaş bitince Türkiye’ye döndü (1919). Türkiye’de bulunduğu sürece sosyal ve siyasî virüslerini açıklayan yazılar yayımladı. Bir süre sonra tekrar Avrupa’ya gitti (1920). Cumhuriyetin ilânından sonra Osmanlı hanedanın Türkiye’den çıkarılması üzerine bir daha yurda dönemedi, İsviçre’de yerleşti. Prens Sabahaddin, Türkiye’de Durkheim sosyolojisine karşı, kaynağını Le Play ve Edmond Demoulins’de bulan ferdiyetçi (bireyci) sosyoloji anlayışının kurucusu ve tanıtıcısı sayılır. Ona göre bir toplumun, bir devletin temelini fertler teşkil eder. Toklumu kuran, ona varlık bütünlüğü, yaşama gücü kazandıran fert olduğu için, sosyolojinin işe fertleri ele alarak başlaması gerekir. Ferdin varlık kurallarını, toplum içindeki yerini, görevlerini, fertler arasındaki karşılıklı davranışları, fertlerin birbirleri karşısındaki tutumlarını, sorumluluklarını araştırmak, açıklamak sosyolojinin görevleridir. Fert, toplum için değil, toplum fert içindir. Devlet, fertlerin ortak bir başarısı olduğu için, ferde yönelmeli ye onun varlık ilkelerine göre düzenlenmelidir. . Devletin görevi ferdin mutlusunu sağlamaktır. Toplum ve devlet ancak fertlerle açıklanabilir; devletten ferde değil, fertten devlete varılır. Fert, devletin temel taşıdır. Devlet fertleri sağlam, yetenekli, yetişkin ve başarılı oldukları ölçüde bütünlük ve süreklilik kazanır. Başta devlet olmak üzere, bütün sosyal kurumlardan önce vardır, öğretim ve eğitimin amacı ferdin yetişmesi, devletin görevi ferdin güvenliğidir. Prens Sabahaddin Durkheim’in görüşlerini benimseyen, içlerinde Ziya Gökalp’in de bulunduğu ittihatçılarla anlaşamıyordu. özellikle Paris’te bulunduğu yıllarda yazmıs olduğu mektuplarda bu görüşleri savundu. Türkiye’nin kalkınmasını özel teşebbüsün geliştirilmesinde buluyordu. Ona göre üretimin düzenlenmesi, üretici güçlerin geliştirlmesi, bir tarım üfkesi olan Türkiye’de ırana geniş ölçüde önem verilmesi gereklidir. Bunların gerçekleştirilmesi de özel teşebbüsün gelişmesine, tekelci, belli ve tek bir merkeze bağlanmama anlamına gelen ademi merkeziyetçilik anlayışının yerleştirilmesine bağlıdır. Türkiye’nin sosyal kuruluşu, eski geleneklere, ferde önem vermeyen bir anlayışa dayandığından çağdaş gelişime ayak uydurulamamaktadır. Bu yüzden, bütün toplum kurumlarında ferdiyetçi bir görüşe bağlanılmalı, yönetim düzeninde «idarî merkeziyetsizlik» ilkesi uygulanmalıdır. Osmanlı devleti Sınırları içinde bulunan bölgeler de İstanbul’a bağlanmaktan kurtarılmalıdır. Devletin yönetim biçimini değiştirmekle yenileşme ve reform olmaz. Reform, ancak fert hayatının gelişimini durduran, özel teşebbüsü önleyen kurumların değiştirilmesi, yenilerinin kurulmasıyle olur. Türkiye’de yapılması gereken en önemli yenilik eğitim ve öğretim düzeninde olmalı, öğretim kurumları, tüketici memur Sınıfı yetiştirmekten kurtarılarak üretici eleman yetiştirebilecek bir nitelikte düzenlenmelidir, öğretim ve eğitim, uygulamalı (pratik) bir nitelik kazanırsa, bilim hayata, üretici kurumlara yardımcı olur. Prens Sabahaddin bu görüşleriyle, Türkiye’de bilimin hayata uygulanmasını, eğitim ve öğretim kurumlarının üretici eleman yetiştirici nitelikte düzenlenmesini savunan ilk aydın oldu. Bilimde deneye, olayların açıklanışında sebep-sonuç ilkesine inanıyordu. Ona göre olayları birbirine bağlayan temel oluşumlar anlaşılırsa hem geçmiş, hem de onun bir süreci olan gelecek daha kolay kavranır. 09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRENS SABAHADDİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 09 Haziran 2009 PRENS i. (lat. princeps, birinci’den fr. prince). Hükümdar veya hükümdar ailesinden olan erkek: Nermin Bey itiraz etti: — Nasıl prens oluyorsunuz? Ceddiniz lord imiş! (Ömer Seyfeddin). Oranın oteline her zaman [...] Avrupa aristokrasisinden, prenslerden, kont, marki ve baronlardan birkaçı davetlidirler (F. R. Atay). || Bazı ülkelerde en yüksek soyluluk unvanı. // Bir prensliğin başında bulunan kimse: Monaco prensi. — Tar. Bk. ANSiKL. || Eski Roma’da birinci ve ikinci yüzyıllarda imparatora verilen ad. — ANSiKL. Tar. Geç İmparatorluk sonunda kaybolan prens unvanı, Ortaçağda bir küçük devletin hükümdarını belirtmek için latinee şekliyle ortaya çıktı: 774′te Benevento’nun Lombardia’lı dukası Arici Pavia monarşisinin yıkılmasıyle bağımsızlığa kavuşur kavuşmaz princeps unvanını aldı. Ardından, Benevento prensliğinin parçalanması (IX. yy.) üzerine de, 09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRENS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 09 Haziran 2009 PREMYSL’LER veya PRJEMYSL’LER, ek boylarını birleştirerek devlet haline getiren efsanevî (bk. premysl) çek hanedanı. Macarlara karşı birlikte savaştıkları (Lechfeld, 955) germen imparatorlarının bağımlılığı altında bulunan Premysl’ler germen imparatorlarından ilkin kaydı hayat şartıyle (Vratislav II, 1085-1092), daha sonra da babadan oğula geçen (Ottokar I, 1198′de taç giydi) krallık unvanını aldılar. Orta Avrupa’ya bir süre hâkim olan Ottokar II (1253-1278) zamanında gücünün en yüksek derecesine çıkan hanedan, 1306′da Venceslac (Vaclav) III’ün öldürülmesiyle birlikte söndü. Hanedan tahtta kaldığı sürece, boşalan tahta kimin geçeceği hiç bir zaman düzene konamamış ve büyük derebeylerinin bağlılığı sağlanamamıştı. (L) 09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREMYSL’LER veya PRJEMYSL’LER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 09 Haziran 2009 PİRENNE (Henri), belçikalı tarihçi (Ver-viers 1862-üccle, Brüksel yakını 1935). Gand üniversitesinde profesör (1886-1930), Belçika Krallık akademisi üyesi oldu; yayımladığı bir dizi dikkate değer eserde daha çok, iktisadî ve sosyal tarihle ilgilendi: Bibliographie de VHistoire de Belgique des Origines â 1830 (Başlangıçtan 1830′a Kadar Belçika Tarihi Bibliyografyası) [1893], La Hanse Flaman d e de Londres (Londra Flaman Hansa’sı) [1899], Le Soulevement de la Flandre Maritime en 1323-1328 (1323-1328 Tarihlerinde Kıyı Flandre’ı Ayaklanması) [1900], büyük eseri olan Histoire de la Belgiçue (Belçika Tarihi) [7 cilt, 1889-1932], Les Villes au Moyen Âge (Ortaçağda Şehirler) [1927]. ölümünden sonra yayımlanan eserİeri: Histoire de l’Europe des Invasions au XVI. Siecle (Akınlar Devrinden XVI. Yüzyıla Kadar Avrupa Tarihi) [1936], Mahomet et Charlemagne (Hz. Muhammed ve Charlemagne) [1937], Les Villes et les insiitutions Urbaines (Şehircilik Açısından Kentler ve Kurumlar) [1939]. Birinci Dünya savaşında Henri Pirenne, Almanlara karşı direnme hareketine cesaretle katıldı. — Oğlu JACQUES (Gand 1891), Brüksel’de (1921-1930), Grenoble’de (1940), Cenevre’de (1941-1944) profesör olarak çalıştı, Belçika Krallık akademisi üyeliğine seçildi; başlıca eseri 7 ciltlik Büyük Dünya Tarihi (Les Grands Courants de l’Histoire Üniverselle [Evrensel Tarihin Büyük Akınları]) 1945-1956 yıllarında yayımlandı. Yayımına başladığı diğer eserleri: Histoire de la Civilisation de TAncienne Egypte (Eski Mısır Medeniyeti Tarihi) [3. cildi 1963], Histoire de l’Europe, du Traite de Versailles au Pacte Atîantique (Versailles Antlaşmasından Atlantik Paktına Kadar Avrupa Tarihi) [4. cildi 1963]; 1935′ten bu yana Archives d’Histoire du Droit Oriental (Doğu Hukuk Tarihi Arşivi) dergisini yönetti. (L) 09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRENNE (Henri) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 08 Haziran 2009 PİRE (Dominique Georges), belçikalı din adamı (Dinant 1910-Louvain 1969). Dominiken tarikatına bağlıydı; felsefe profesörü oldu, İkinci Dünya savaşında gizli orduya rahiplik yaptı. 1949′da «Avrupa Gönülbirliği» hareketini kurdu, mültecilerle ilgilendi (Yurdundan Ayrılmışlara Yardım ve Belçika, Avusturya, Almanya v.b. ülkelerde kurulan «Avrupa Köyleri» Milletlerarası teşkilâtı). Ayrıca 1960′ta Mahatma Gandhi Milletlerarası Gençlik merkezini kurdu, Siyahlarla Beyazlar arasındaki ikili görüşmeleri sağladı (1959). 1958 Nobel Barış ödülünü kazandı. (L) 08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRE (Dominique Georges) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 08 Haziran 2009 PRAKRİT i. Sanskritçenin türediği biçime çok yakın bir biçimden türeyen ve Eski Hindistan’da konuşulan ortak dillere verilen ad. 08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAKRİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 08 Haziran 2009 Prag müzeleri. 1891′de mimar J. Schulz’un inşa ettiği (1891) binada MiLLî MÜZE, belediye müzesi (şehrin tarihiyle ilgili eserler), rorolphinum (eski şatoda); modern galerî. Bütün bu müzelerde orlaçağ (Detrich, Vişşy Brod, Rajhrad, Trebon), barok çağ (Şkreta, Brandl, Kapeck, Raine) çek ressamlarının eserleri, gravürcü Vaclav’ın XVII. yy.), XIX. yy. ustalarının (Mikulaş Aleş, Josef Manes), modern okulun eserleri (A. Slaviçek, E. Filla) muhafaza edilir. Avrupa okullarını Dürer, Rubens, Rembrant, XVII. ve XVIII. yy. holîanda ustaları, XIX.-XX. yy. fransız ustaları (İngres, Delacroix, Henri Rousseau, Matisse) temsil eder. (L) 08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prag müzeleri hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 08 Haziran 2009 Pragmatique Sanction de 1713 (1713 Dinî yönetmeliği), 19 nisan 1713′te germen imparatorluğu (1711′den beri) ile İspanya krallığını (1714′e kadar) otoritesi altında birleştirmiş olan Kari VI tarafından yapıldı. Bu yönetmelikle, 1703 Leopold kararı’nı 08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pragmatique Sanction de hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 08 Haziran 2009 Prag islav Birliği kongresi (2-26 haziran 1848), Palacky başkanlığında toplanan ve Habsburg imparatorluğu içinde veya dışında yaşayan islavların 343 delegesini biraraya getiren kongre: delegelerin büyük çoğunluğunu çekler ve Slovaklar (256) teşkil ediyordu; güney islavları, polonyalılar, ruslar (Bakunin) azınlıktaydı. Hâkimiyeti altında oldukları çeşitli hükümetlerin teklif ettiği şartları tartışan delegeler, özellikle Frankfurt parlamentosunun tutumunu (Büyük Almanya siyaseti) protesto ettiler; çünkü Avusturya monarşisinin İslavların çoğunlukta olacağı federal bir devlet haline getirilmesini, Almanlara oranla azınlıkta olacakları bir Büyük Almanya kurulmasına tercih ediyorlardı. Palacky’yi avrupa halkları için bir bildiri hazırlamakla görevlendirdiler, fakat şehirde patlak veren devrimci kargaşalıklar (16 haziran), kongrenin dağılmasına yol açtı. (L) 08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prag islav Birliği kongresi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 08 Haziran 2009 Prag barışı (23 ağustos 1866), Mikulov öngörüşmelerini (26 temmuz 1866) onaylayarak 1866 Avusturya-Prusya savaşma son verdi. Avusturya, Prusya’nın Almanya’nın kuzeyine hegemonyasını kabul ettirmesine (Kuzey Almanya federasyonu kurulacaktı) karışmayacaktı. Prusya Schlesvig’de bir plebisit yapma şartıyle (bu şarta sonradan uymadı) danimarka düklüklerini ilhak edebilecekti. Prag barışı sayesinde Bismarck, Alman birliği ve ülkesinin Avrupa’da üstünlük sağlaması konusunda kesin bir merhaleyi aşmış oldu. (L) 08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prag barışı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.| Tarih 08 Haziran 2009 PÖL’LER, Batı Afrika’da halk. Dilleri Pölce olan ve Pöl’lerin iktisadî düzeninin içinde yer alan Zenci Pöl’lerle birlikte sayıları 4 500 000 kadardır. Senegal’den Çat gölünün doğusuna kadar uzanan Sudan bölgesinde dağınık olarak yaşarlar. Etnik kaynakları bilinmez; ama antropolojik özellikleri bakımından Zencilerden ve Büyük Sahra’nm göçebe beyazlarından değişik, ortalama 1,74 m boyunda, ince yüzlü, hiç bir zaman basık olmayan düz veya kemerli burunlu, ten renkleri bakır rengiyle siyah arasında değişen insanlardır. Göçebe olarak yaşayanlar yerleşik zenci köylerinin sürülerine (sığır, koyun) çobanlık yaparlar. Yerleşik düzene geçmiş olanlarda ise ırkın iyice melezleşmiş olduğu görülür. Ama asıllarını hiç bir zaman unutmamışlardır. Bugün çoğu müslüman olan Pöl’lerin batı zenci afrika tarihi ve sosyolojisi üstünde büyük etkileri olmuştur. • Tarih. Pöl’lerin menşei konusunda çeşitli varsayımlar öne sürülmüştür. Kesin olarak bilinen Bu krallık 1888 ile 1896 arasında Fransızların hâkimiyeti altına girdi. İlk Pöl’lerin daha XIII. yy.da girdikleri Nijerya’da Osman dan Fodio (1754-1810) paganlaşmış olan Pöl’lere yeniden Müslümanlığı kabul ettirdi, Havsa’ları yendi (1804) ve bir müslüman devleti kurdu. Ayaklanmalar dolayısıyle zayıf düşen bu devlet 1885′te ingilizler tarafından kolayca boyunduruk altına alındı. XVIII. yy.dan itibaren yavaş yavaş girmeğe başladıkları Adamaua’da da Zencilere boyun eğmiş olan Pöl’ler, Osman dan Fodio’nun çağrısı üzerine ayaklandılar; Osman dan Fodio harekâtın yönetimini Adama’ya bıraktı (1805) ve o da adını ölümüne kadar (1848) hüküm sürdüğü bu ülkeye verdi. Bundan sonra da, Adamaua kralığı, ülkenin Almanlarla İngilizler arasında paylaşılmasına kadar yavaş yavaş parçalandı ve avrupalıların ülkeye tam olarak elkoyması 1901′de tamamlandı. (L) 08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÖL’LER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Bu rasathanede çalışan biri Çinli olmak üzere 15 bilim adamı hakkında bilgiler vardır. Gazan Han tarafından Tebriz’de Ebvabül-Birr (Güzellik Kapıları) adlı bir yerde ikinci bir rasathane kuruldu; fakat bu rasathanedeki çalışmalar hakkında fazla bilgi yoktur. Yalnız Ebvabül Birr’in vakfiyesinde belirtildiğine göre, bu rasathanenin de vakıf gelirlerinden yararlandığı, bir rasathaneden çok astronomiyle ilgili öğretim yapan bir kurum olduğu sanılıyor. Meraga ve Gazan Harı rasathaneleri aracılığıyle islâm dünyası ve Uzakdoğu arasında astronomi alanında yakınlaşmalar oldu.
XV. yy.da kurulan Semerkand rasathanesi de önemli bir kurumdur. Bu rasathane, özellikle, meridyen âletinin büyüklüğü, 30 yıl kadar süren çalışmaları ve Uluğ Beyin yönetimi altında bulunuşuyle tanınır.
Uluğ Bey, eski zayiçeleri düzeltmekle kalmadı; yıldızları doğrudan doğruya gözledi, önsözünü kendi yazdığı yeni bir zayiçe (Fihrist-i Kevakib [Yıldızlar Fihristi]) hazırlattı (1449). Bu rasathanede, Uluğ Beyden başka, Gıyaseddin Kâşî, Kadızade Rumî ve Ali Kuşçu gibi o çağın ünlü astronomları çalıştı. Baburname’de, bu rasathane binasının üç katlı olduğu belirtilir. Yıldızların hareketlerini gözlemek için kullanılan başlıca gözlem âletlerinin saklandıkları bölüm, yer altında bulunuyordu.
1575′te Murad III, Tophane tepesinde İstanbul rasathanesini yaptırdı. Başında astronom Takiyüddin Mehmed’in bulunduğu bu rasathanede 15 bilim adamı çalışıyordu.
Takiyüddin’in gözlemler yaparak, zayiçeier düzenlediği bu rasathane 1580 sonunda şeyhülislâmın işe karışmasıyle yıktırıldı. Şeyhülislâm Kadızade, Murad III’e bir mektup göndererek <
Cumhuriyet’in ilânından sonra üniversitelerin açılmasıyle İstanbul, Ankara ve izmir’de fen fakültelerine bağlı rasathaneler kuruldu. Erzurum üniversitesinde de fen fakültesine bağlı bir rasathanenin açılması için çalışmalar yapılmaktadır. (ML)RAPACKİ (Adam)
RANCİT SİNGH
(Amritsar antlaşması. 1809). Avrupalı uzmanlardan yararlanarak modern bir ordu kurdu. Bu ordu sayesinde topraklarını, Keşmir’i de içine alacak şekilde genişletti (1823). Kendisini Afganlılara karşı koruyan İngiltere’ye yardım etti. (L)RANAVALONA I
RANATRA
— ANSiKL. Ranatra çok uzun gövdelidir; karın kısmının sonunda ince uzun iki tel bulunur; bataklıklarda dip çamurlarında yaşar ve oralardaki su böceklerini avlayarak beslenir. Avrupa’da bulunan tek türü Ranatra linearis’tir. (L) RAMON BERENGUER el Viejo I
Rodrigo Diaz’ın (el Cid) kızlarından biriyle evlendi; hıristiyanların giriştiği yeniden fetih hareketine katıldı, topraklarını Aşağı Ebro ırmağı yönünde genişletti, Ampurdan ve Pallars kontlarına metbuluğunu kabul ettirdi; aralarında Zaragoza hükümdarı da bulunan birçok müslüman prensini haraca bağladı. Akrabalık bağlarından yararlanarak Languedoc’a hâkim oldu. Beziers, Narbonne ve Carcassonne kontlarına metbuluğunu kabul ettirdi. Avrupa’nın ilk feodal yasası olan Usatges’i (Barcelona töreleri) yazdırdı. İkinci karısının, ilk evliliğinden olan oğlu Pedro Ramon tarafından öldürülmesi (1071) ve iki oğlunu birbirine düşüren amansız rekabet yüzünden son yılları sıkıntı içinde geçti. (L)RAMİ
RAKİÇ (Milan)
RAİMONDİ (Marcantonio)
RAGUSA
• Tarih. Ragusa, yunan şehri Epidauros’un Adriya denizinde, Dalmaçya kıyısı yakınında kurduğu koloniden doğdu. Roma dünyasına katılan ve uzun süre Batı Roma imparatorluğuna bağlı olarak yaşayan Ragusa, on iki yüzyıl boyunca Doğu dünyasının kenarında kurulmuş, deniz ticaretiyle uğraşan bir latin şehri olarak kaldı. Bizans imparatorluğunun gücünün devam ettiği ve Güney İtalya’ya hâkim olduğu süre boyunca Ragusa da Venedik gibi ona bağlıydı. Şehir 1000′de Bizans imparatorluğu sınırları içinde kalmağa devam etmekle beraber Venedik dukasının idarî hâkimiyetini kabul etmek zorunda kaldı. Sonra, Venedik 1204′te Bizans imparatorluğunun deniz parçasını ele geçirince, sırp tehlikesine karşı yunan desteğinden yoksun kalan Ragusa kendiliğinden Venedik’e teslim oldu (1205).
O tarihten sonra yavaş yavaş sönen ragusa edebiyatı, cumhuriyetin 1805′te yıkılmasından sonra hırvat edebiyatıyle karıştı. Hırvat edebiyatının başlıca ragusalı yazarları Medo Puçiç (1821-1882) ve İvo Vojnoviç’tir (1857-1929). Ragusa başlıca edebiyat merkeziyse de, öbür dalmaçya şehirlerinde de değerli yazarlar yetişti: meşhur hümanist Maruliç (1460-1524) Split’li, ilk kır romanı (Dağ) yazarı Petar Zoraniç, Zadar’lı, ilk dindışı dram (Köle) yazarı Hanibal Luciç (1485-1533) ve Petar Hektoroviç (1486-1572) Hvar adasındandı.
Ragusa cumhuriyetinde birçok bilgin de yetişti: XV. yy.da latince ilk ticaret nazariyesini yayımlayan ragusalı Georgi, cebiri geometriye ilk; olarak uygulayan Getaldiç, «mizaç»lara, aşırı önem verilmesine ilk karşı çıkan hekim Baglivi (1688-1707), büyük matematikçi Boşkoviç
(öl. 1787), İmperium Orientale’nin yazarı Banduri (1670 – Paris 1743). [L]RADYO
— Radyotek. Otomobil radyosu, otomobilde kullanılmak üzere yapılmış radyo alıcısı. Bk. ANSİKL.
Bugün radyo reklamlarının ilgi çekmesi için söz ve müziğin yanı sıra yarışmalara, eğlence programlarına, skeçlere v.b. yer verilmektedir.) || Radyo röportajı, radyo ile yayımlanan röportaj. Radyo yayını, radyo alıcısı bulunanlar için, Hertz dalgalarıyle haber, konferans, konser, sanat, edebiyat, bilim v.b. programların nakli. (Bk. ANSiKL.) || İl radyosu, ancak yayımın yapıldığı ilde dinlenebilecek güçteki radyo istasyonu; bu istasyonun yayımı. (Türkiye’de büyük şehirlerde il radyoları asıl radyo istasyonlarının yanı sıra yayın yapar ve programlarında yalnız batı müziğine yer verir. Bu yayınlar «ikinci program» adiyle anılmaktadır. Antalya, Kars, Van, Gaziantep, Trabzon, Diyarbakır il radyolarının programlarında her türlü söz ve müzik programı yer almaktadır.)
— ANSiKL. Radyotek. Başlangıçta elektron lambalı olan otomobil radyosu, anotların beslenmesi için gerekli yüksek gerilimi sağlayacak bir vibrörlü konvertisörün kullanılmasını gerektiriyordu. Transistorlu olan modern alıcılar doğrudan doğruya arabanın bataryasıyle beslenir. Taşıtın elektrik donatımı parazite karşı korunmuş olmalı, yani kıvılcım üreten organların (dinamo, bujiler, akım kesiciler) yaydığı parazitleri yok etmeğe veya hiç olmazsa önemli bir şekilde azaltmağa yarayan elemanlar (kondansatörler ve dirençler) kullanılmalıdır. Otomobil radyolarının hemen hepsinde, bir tuşa basmakla istenen yayını seçme imkânı veren bir kumanda klavyesi vardır.
• Milletlerarası yönetmelik. Bir yayında taşıyıcı dalganın modülasyonu yan bantlar meydana getirir. Çok yakın frekanslı bir yayın yüzünden parazit olmaması için frekans tayfında her yayma bir kanal ayırmak gerekir, öbür yandan Hertz dalgalarını kullanan yalnız radyo yayınları değildir. Başlıca kamu hizmetleri (havacılık, denizcilik) alanında telsiz telgraf ve telsiz telefon için de frekans tayfında bantlar ayırmak gerekir. Bu amaçla 1947′de Atlantic City’de imzalanan Milletlerarası Telekomünikasyon antlaşmasıyle bazı kurallar tespit edilmiştir.
• Programlar. Radyo yayın programlarında, her tür müzik, konuşmalar, haberler, röportajlar, eğlenceler, tiyatro oyunları (bunların bazıları özel olarak radyo için hazırlnamıştır), eğitim ve büyük bir gelir kaynağı olan reklamlar yer alır. Eskiden genellikle canlı yayın yapılırken bugün hemen hemen bütün programlar plak ve banda kaydedildikten sonra yayımlanır. Radyo ile müzik yayını. Doğrudan doğruya veya, plak ve banda alınarak yaprlan müzik yayınları, ülkelere göre bütün yayınların yüzde 50 ilâ 75′ini tutar. İstanbul radyosunun on iki devamlı hafif batı müziği orkestrası vardır; ayrıca Şehir orkestrası ve Küçük orkestranın klasik batı müziği yayınlarına yer verilir. Radyo arşivinde ise, çeşitli plak ve bantlardan başka, türk halk musikisinden derlenmiş bir koleksiyon bulunur. (LM)RAFİNESQUE (Constantine Samuel)
Başlıca eserleri: Ancient History or Annals of Kentucky (Kentucky’nin Eski Tarihi veya Kentucky Yıllıkları) [1824]; Medical Flora of the United States (A.B.D.’nin Tıp Florası) [1828-1830]; A Life of Travels and Re-searches in North America and South Europe (Kuzey Amerika ve Güney Avrupa’da Yolculuk ve Araştırmalar) [1836], Pleasures and Duties of Wealih (Servetin Verdiği Zevk ve Görevleri) [1840]. (M)RAFİNAJ
— Petr. Petrol ürünlerini (yakıt, yağlayıcı v.b.) üretme usullerinin tümü. || Bu usullerden herhangi biri. Esanl. TASFİYE. Bk. ANSİKL.
— Şekercilik. Şekere, yeniden eritme, berraklaştırma ve renk giderme işlemlerinin uygulanması.
— ANSiKL. Petr. Dönüşüm sanayilerinin en önemlilerinden biri haline gelen petrol rafinaj’ı, herhangi bir ham petrolün bileşimindeki bütün ürünlerin elde edilmesini sağlar.
Ayrımsal damıtma işlemi üstüne kurulan ilk usuller serisinde, karmaşık hidrokarbon karışımı temel ürünlerine ayrılır. Daha sonra ikinci bir üretim usulüyle, bu ürünlerin nitelikleri ıslah edilerek saflaştırilir. Nihayet. sentez yoluyle yeni maddeler veya tabiî halde ender olarak bulunan, maddeler elde edilir.
• Gazların işlenmesi. Bu amaçla yapılan ilk işlemde, gazlar sıvılaştırma ve sogurma ile ayrılır ve fırınların ısıtılmasında kullanılan en hafif gazlar tasfiye edilir. Daha sonra, polimerleşme ünitelerinde, propilen ve butilen gibi gaz halindeki olefin sınıfı hidrokarbonlar uygun bir katalizör etkisiyle yeniden birleştirilerek yüksek kaliteli bir benzin elde edilir. Alkilasyonla (izcoktan sentezi) elde edilen izocktan, nazarî olarak, oktan indisi 100 olan bir benzindir. Bir asidi katalizör gibi kullanarak, özellikle cracking gazlarında bulunan izobütilen, daha çok damıtma gazlarında bulunan izobütanla birleştirilir. Bu tepkimelere katılmayan hidrokarbonlar sıvılaştırılmış gazlar halinde toplanır ve basınç altında tüplere konularak, bütan ve propan gazı halinde piyasaya sürülür.
• Benzinlerin hazırlanması. İstenilen oktan indisini ve uçuculuğu elde etmek için temel benzinler (kaba benzin, cracking ve reforming benzini, polimerler, alkilat) belli oranlarda karıştırılarak ve kurşun tetraetil (oktan indisini arttırmak için), tortu ve renk önleyici maddeler katılarak değişik kaliteli yakıtlar elde edilir.
• Yağların rafinajı. Petrol yağları genellikle özel ham petrollerden üretilir. Bu amaçla birinci damıtma tortusu fırınlarda ısıtılır ve güçlü bir vakum altındaki bir veya birkaç tablalı sütunda ayrımsal damıtma işleminden geçirilir. Yağların, üç veya dört kere çekilerek elde edilen hammaddesine «damıtma ürünleri» denir ve viskoziteleri en hafiflerinden en ağırlarına kadar gittikçe artar. Bu indirgeme veya vakum altında damıtma sonunda, normal bir sıcaklıkta sertleşen bir tortu elde edilir. Damıtma ürünlerinde giderilmesi gereken çeşitli maddeler vardır: parafin (düşük sıcaklıklarda yağın akışkan olarak kalması isteniyorsa, tasfiye edilmesi gerekir), arematikler, yağın viskozite indisini düşüren, yani sıcaklık etkisiyle çok farklı viskozite değişikliklerine yol açan kararsız bileşikler. Demek ki her damıtma ürünü, fürfürol veya fenol gibi bir eriticinin etkisine bırakılır ve bu etkiyle iki faza ayrılır: birincisi işlenmiş yağ, öbürü de, fuel-oillere katılan veya petrokimyada kullanılan aromatik ve ağır bir alt üründür. Daha sonra, metiletilketon veya propan gibi bir eritici yardımıyle parafini giderilir ve billurlar, işlenmiş yağ
— 10° C veya — 20° C’a doğru soğutulunca ayrılır.
Vakum altındaki döner tamburlarda, sürekli süzme işleminden sonra, parafini giderilmiş bir yağ ile yumuşak yağımsı bir parafin veya «gaç» elde edilir. Son işlem, ağır reçinelerin özel topraklarla yüze soğurulduğu renk giderme işlemidir: uygun bir sıcaklığa kadar ısıtılan yağ hemen toprakla karıştırılır ve «precoat» tipi bir tamburdan süzülür. Son zamanlarda, bazı yağlayıcılar için toprakla işleme yerine katalitik hidrojenleme işlemi uygulanır.
Rafinaj sanayii ve petrokimya, yakıt ve kimyasal madde ihtiyaçlarının her on yılda iki misline çıkması sebebiyle günümüzde çok hızlı bir gelişme temposu göstermektedir.
C6H12-> C6H6 + 3H2 sikloheksan benzen hidrojen
hidrojen açığa çıkararak aromatik hidrokarbonlara dönüşür. Böylece elde edilen önemli miktardaki hidrojen (orta büyüklükteki bir rafineride, günde 10 ton), on yıldan beri uygulanan birçok yeni hidrojenleme usulünün geliştirilmesini sağladı: kükürt giderme ve cracking usulleri. İşlenecek üründeki kükürtlü bileşiklerin kükürdü, kükürtlü hidrojen şeklinde ayrılır ve Claus yükseltgeme metoduyle dönüştürülür: H2S + 1/2 O2 ->S + H2O. RADLOFF veya RADLOV (Friedrich Wilhelm)
Barnaul’dan Petersburg’a döndü. Halk okulları üstünde araştırma yapmak amacıyle Batı Avrupa’ya gitti. Kazan bölgesinde Tatar, Başkırt ve Kazan mektepleri müfettişliğiyle görevlendirildi, Kazan’da kaldığı (1872-1883) özellikle pedagoji, felsefe ve genel lengüistik üstünde çalışmalar yaptı. Petersburg İlimler akademisinin Tarih ve Eski Eserler bölümüne üye seçildi (1873). Petersburg akademisi tarafından Orhon bölgesindeki arkeolojik buluntuları incelemek üzere kurulan heyetin başına getirildi (1891); daha sonra Turfan’a (1898) ve etnografya müzelerinde inceleme yapmak amacıyle Batı Avrupa’ya gitti (1907). Son yıllarında Orta Asya türk boylarının tarihi, etnografyası, dili, folkloruyle ilgili yoğun çalışmalar yapan
W. Rodloff, aynı zamanda Türkçenin hemen her tarihsel dönemine ait yazma eserler üzerinde de durdu; bu eserleri bilim dünyasına tanıttı.
Başlıca eserleri: Propen der Volksliteratur der Türkischen Stamme (Türk Boylarının Halk Edebiyatı Denemeleri) [X. cilt, 1866-1910]; Vergleichende Grammatik der Nördlichen Türkosprachen, I Phonerik (Kuzey Türk Dilleri Karşılaştırmalı Grameri, I Fonetik) [1882]; Sibirya’dan (Aus Sibirien) [1884]; Das Türkische Sprachmaterial des Codex Comanicus (Codex Cumanicus’taki Türk Dili Malzemesi) [1887]; Das Kudatku Biiik des Jusuf Chass-Hadschib aus Balasagun (Balasagun’lu Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i) [2 bölüm, 1891-1910]; Versuch e ine s Wörterbuches des Türk Dialekte (Türk Ağızları İçin Sözlük Denemesi) [4 cilt, 1893-1911, yeni basımı: 1963]; Drevnetyurkskiye Nadpis v Bongolii (Moğolların Eski Türkçe Yazıtları) [3 cilt, 1894-1899]; Uigurishe Sprachdenkmaler (Uygur Dili ürünleri) [1928]. (M)RADİÇ (Stjepan)
RADAMA II
yaralandıktan sonra kırk yıl yaşamıştır. (L) RADAMA I
RABENHORST (Gottlob Ludwig)
RABIH sıf. Bk. RÂBIH.RABEARİVELO (Jean-Joseph)
Hova dilini öğrendi; ayrıca fransızca ve ispanyolca da yazmağa başladı. Klasik türdeki eserlerden (La Coupe de Cendres [Küllerden Kadeh], 1924) sonra geleneksel nazım ölçüsünü bıraktı ve serbest nazım tarzını seçerek avrupa kültürünün mitleriyle ülkesinin geleneksel temalarım birleştirdi: Presque Songes (Düş gibi) [1934], Chants pour Abeone, Abeone İçin Şarkılar) [1934]. Sahne için, korolu bir kantat şeklinde, İmaitsoanala, Fille d’Oiseau (İmaitse anala, Kuşun Kızı) adlı bir eser yazdı; ama güç hayat şartlarına ve kızı Voahangy’nin ölümüne dayanamayarak intihar etti. Bir romanı (L’Aube Rouge [Kızıl Tanyeri]), bir şiir derlemesi (Trefles [Yoncalar]), bir madagaskar şiiri antolojisi, Vieilles Chansons de s Pays d’imerina (imerina Ülkelerinden Eski Şarkılar) [1939], günlüğü (Calepins Bleus [Mavi Defterler]) ölümünden sonra yayımlandı. (L)RAALFE (Albert van)
QUAKER
— ANSiKL. George Fox’un hâkim Bennet’i «Tanrı’ya saygı göstermeye ve Kelâmı önünde titremeye» (ingilizce to guake) davet eden sözlerinden kinaye ile «Dostlar derneği» üyelerine takılan alaylı lakap. Bu lakap, 1654′ten sonra kullanılmağa başlandı, XVII. yy. sonunda yerleşti. 1638′de Amerika’da Rhode İsland sömürgesini kuran ve insan vicdanının kutsal olduğunu ileri süren püriten Roger Williams, tarikatın öncülerindendir. Derneğin kurucusu, doktrinini ilk defa 1647′de vazeden kunduracı George Fox, kanunkoyucu William Penn ve tek ilâhiyatçısı da Robert Barclay’dir. «Dostlar»ın iman düsturları: hıristiyana, hayatının bütün hallerinde yol gösteren üstün otorite, kalbine hitap eden kutsal ruhtur (buna göre Kutsal Kitap dogma kıstası olmaktan çıkmaktadır); bütün kutsal sırlar ortadan kaldırılmıştır (communio manevî bir işlemdir); andîçme yasaklanmıştır; nefis müdafaası hakkı yoktur; teşkilâtlanmış bir papaz sınıfı gerekmez; evrensel papazlık kadınlara da açıktır; kült ihtiyarîdir, hiç bir dogma yoktur, insan tabiatının günah sonucu lekelendiği teorisini reddeden quaker’ler, Calvin’in takdiri ilâhi ile ilgili fikirlerini, lütuf nazariyesini, îman sayesinde bağışlanma nazariyelerine de karşı çıkıp, sadece ibadet âdetlerini muhafaza etmişlerdir. Quaker’ler birbirlerine «sen» diye hitap eder, üstlerine şapka çıkararak selâm vermeyi ve giyeceklerinde düğme taşımayı reddederlerdi.
Quaker’ler o zamanlar büyük toplum içinde küçük bir toplum halinde yaşamaktaydılar, giydikleri ve biraz da gülünç bir çeşit üniformayı terkettiler. XIX. yy.da quaker mezhebinde iki büyük skhisma meydana geldi: katıksız bir deizmi savunan Elis Hicks skhisması (1827-1828) ve muhafazakâr olan John Wilbur skhisması (1845-1854). Sonunda, mezhep dört gruba ayrıldı: Ortodoks Dostlar derneği (bunlar gerçek quaker’lerdir); Hicks’ci Dostlar derneği; Wilbur’cu Ortodoks Muhafazakâr Dostlar ve bunlardan ayrılan Philadelphia Dostları Dinî derneği. Bununla birlikte, XIX. yy. başından beri, quaker’lerin esirlikle savaşta, halk eğitiminde, hapishanelerin reformunda önemli payları oldu. Aslında anglosakson olan dernek, Birinci Dünya savaşından beri hemen hemen bütün dünyaya yayıldı ve «Milletlerarası Quaker Yardımı» teşkilâtını kurdu. 1947′de ingiliz ve amerikan quaker komiteleri Nobel Barış ödülünü kazandı.QUİNOA
— ANSİKL. Quinoa (Chenopodium quinoa) temrensi yapraklı, tıkız başak çiçekli bir bitkidir. Anayurdu Peru ve Şili’de «küçük pirinç» adiyle bilinir; besleyici tohumları için yetiştirilir. Avrupa’da yetiştirilmesi denenmiştir. (L)PYRGOMORPHA
PÜCKLER-MUSKAU (Hermann, – prensi)
PUŞKAŞ (Ferenc)
PUSULA veya PUSLA
(Bk. ANSİKL.) || Eğitim pusulası, yatay bir eksen üzerine yerleştirilen ve magnetik eğilimi, yani bulunulan bölgedeki Yer magnetik alanının doğrultusuyle ufuk arasındaki açıyı ölçmeğe yarayan mıknatıslanmış ibre. || Magnetik değişim pusulası, bütün bir gün boyunca mıknatıslı ibrenin küçük oynamalarını gösteren âlet. (İbrenin oynamaları, magnetik çalkalanma günlerinde çok daha büyük olabilir.) || Sapma pusulası, herhangi bir yerdeki sapmayı, yani magnetik meridyenin coğrafî meridyenle yaptığı değişken açıyı ölçen klasik pusula.
— DEY. Pusulayı şaşırmak, güç bir durum karşısında ne yapacağını bilememek: —Peygamberimiz kimdir? deyince, onlar da pusulayı şaşırdılar (Ş. S. Aydemir).
— Denize, ve Havc. Bütün doğrultuları magnetik kuzey doğrultusuna göre değerlendirmeğe yarayan âlet. (Magnetik kuzey ile gerçek kuzey veya coğrafî kuzey arasında, sapma açısı denilen bir açı bulunur; harita üzerinde işaretlenen bu açı yardımıyle pilot veya kaptan, uçağının veya gemisinin gidiş yönünü tayin edebilir.)
[Bk. ANSİKL.] || Pusula dolabı veya sehpası, içine pusula, mıknatıs çubuklar ve pusulayı aydınlatan lambaların konulduğu silindir biçiminde dolap, (üzerinde pusulayı su, toz v.b.den korumağa yarayan meşin bir kılıf vardır.) || Pusula feneri, eski pusulalarda, pusula dolabının içindeki fener. || Pusula kartı, pusula kadranına yapıştırılan, yüzeyi otuz iki bölüme ayrılmış yuvarlak kart. (Pusula gülü de denir.) || Açıklık pusulası, magnetik güney açısını (açıklık) belirlemek için Güneş’in veya herhangi bir gökcisminin yerini tayin eden pusula.
(KERTERİZ PUSULASI da denir.) || Cayro pusula veya cayroskopik pusula. Bk. CAYROPUSULA. || Elektronik pusula, magnetik pusula ile otomatik pilot arasında röle görevi yapan elektronik donatım. || El pusulası, deniz gezintilerinde, amatör denizcilerin kerteriz yapmak için kullandığı kenarına bir sap takılmış pusula. || Sivili pusula, pusula kartının salınımlarını önlemek için, kabında su ve alkol karışımı bulunan pusula. Bk. ANSİKL.
— İda. Esk. Pusula odası, Şeyhülislâm dairesine bağlı Fetvahanedeki üç kalemden biri. (Burada fetva, isteyenlerin istekleri yazılırdı; müracaat edenler, bu yazıyle modaya giderek fetvayı yazılı veya ağızdan dinlerlerdi.)
— Ansikl. Magnetik. Pusula, Yer magnetik alanının doğrultusunu gösterecek şekilde yerleştirilmiş mıknatıslı bir ibreden başka bir şey değildir. Hareketli bir mıknatısla yapılmış elektromagnetik ölçü âletleri de bu adla anılır. Mıknatısın kutuplanma özelliğini ve Yer’in mıknatıs üstündeki yönlendirici etkisini ilk fark eden Çinliler oldu: M. ö. 120 yıllarına doğru yazılmış Cung Vey lügatinde bu olayların ifadesine rastlanır; cinli denizciler VII.-VIII. yy.larda mıknatıslı iğneyi kullandılar. Pusulanın kullanılışını Çinlilerden öğrenen Araplar da Avrupa’ya yaydılar. 1180 Yılına doğru yazılmış bir şiirde, «denizcilerin yoldaşı» çirkin kara bir taştan söz edilir. Yine o devirde yaşamış bir yazarın açıkladığına göre, bu «denizcilerin yoldaşı», yarısına kadar su dolu bir cam kap çine konmuş mıknatıslı bir iğnedir: iki saman çöpü üzerinde yüzen bu iğneye kalamit adı verilmiştir,
Gerçek pusulanın hikâyesi kesinlikle bilinmiyor; bununla birlikte 1294′te Saint-Nicolas gemisinin demirbaş defterinde calamita cum apparitibus suis ve bir bussula de ligno kaydına rastlanmıştır; bu da, pusula kelimesinin sicilya dilinden geldiğini gösterir. Rüzgârgülüyle birlikte, eksiksiz ilk pusulanın 1483′te portekizli Ferranda tarafından yapıldığı sanılır.
doğrultusunu tam almadığını ilk defa sezen, belki de, Kristof Kolomb olmuştur. Bugünkü sapma pusulaları magnetik teodolit veya pusulalı teodolitler türüne girer. Bk. magnetometre. Topografya pusulası. Uçları taksimatlı bir çember üzerinde hareket eden mıknatıslanmış yatay iğne, dikdörtgen bir kutuya yerleştirilmiştir. Kutunun yan tarafında, taksimatlı çemberin bir çapma paralel bir dürbün veya iki düşey çizgi vardır; bu çaptan başlanarak taksimat okunur. Bu cihaz arazide köşesi ulaşılmayan bir noktada olduğu zaman bir BAC açısını ölçmeğe yarar.
Elektromagnetik ölçü âletleri. Bazı elektromagnetik ölçü âletleri de pusula adı altında anılır. Bu âletlerde, akımın mıknatıslar üstündeki etkisi esas alınmıştır ve bu âletler özellikle akım şiddetini ölçer. Akım geçen yassı bir bobin halinde, düşey bir çerçeve düşünelim; merkezinde mıknatıslanmış yatay bir iğne bulunsun; bu çerçevenin düzlemi magnetik meridyen düzlemiyle çakışırsa, iğne denge halinde olur; fakat akım geçtiğinde, Yer’in magnetik alanına dik bir alan doğurur; birbirine dik bu iki alanın bileşke alanı etkisinde kalan iğne bir a açısı kadar sapar; a açısı ile i akım şiddeti arasında
Gi = Bo tga
bağıntısı vardır; Bo Yer magnetik alanının yatay bileşeninin değerini, G âletin bir sabitini gösterir. Çerçeve a yarıçapında, çember biçiminde, sarım sayısı n olan bir bobinse ve iğne bunun merkezine yerleştirilmişse, hesaplar bağıntısının bulunduğunu gösterir; bu bağıntıdan
i = _1o7 Boa_ tga
2x
çıkarılır.
Tanjantlar pusulası, Pouillet tarafından bulunmuş ve Gaugain tarafından geliştirilmiştir. Bu âletle yukarıdaki formül doğrudan doğruya uygulanabilir. Hareketli mıknatıslı galvanometre, çok gelişmiş, bir tanjantlar pusulasıdır.
— Denize, ve Havc. Pusula, ahşap bir ayak içindeki kadrana asılı, üzeri camla kapatılmış bir kaptan meydana gelir. Bu kabın ortasında, düşey olarak yerleştirilmiş, sivri uçlu bir mil bulunur; bu milin üzerine de bir sapan oturtulmuştur. Sapan, alüminyumdan yapılmış hareketli bir halkayı taşır; halkanın üzerine bir pusula kartı yapıştırılmıştır; karta da, ipek ipliklerle, birbirine paralel birçok mıknatıslı iğneden meydana gelen magnetik bir düzenek asılır. Geminin yalpalaması ve baş vurması, pusula kartının sönümlenmesi uzun süren salmımlara sebep olur.Purim veya Furim bayramı veya Kuralar bayramı
PUPİPARLAR
PUNCTUM
PULLUK
İyi ayarlanmış tekerlekli bir pulluk, sürekli olarak sapla düzeltilmeğe ihtiyaç göstermez. Atla çekilen pulluklar bir veya iki kulaklı ve çoğunlukla saplı olur. Motorlu pulluklarda ise sap bulunmaz; bunlar bir veya çok kulaklı ve tekerleklidir; genellikle bir traktörle çekilir. Pulluklar çeşitli tiptedir: döner kulaklı pulluk her iki yönde gittiği zaman toprağı hep aynı tarafa devirme imkânı verir; aynı amaçla terazili pulluklar icat edilmiştir; bunlar ortasında değişik çapta iki tekerlek bulunan V şeklindeki bir çatının iki ucuna bağlı iki pulluk halindedir, gidiş yönüne göre sıra ile çalışır.
Traktörle çekilen bağcı pulluklarında çekim eksenine göre bakışık veya ters bakışık olarak iş gören iki pulluk yer alır; bu sayede asma diplerini doldurur veya açar. Alt pulluğunun (köstebek pulluk) kolu çok kuvvetlidir; bunlar toprağı devirmeden keser, ucunda pençeli bir bıçak bulunan pulluk demiri toprağı derinden işler, akaçlanacak suların akmasını kolaylaştırır. Diskli pulluklar, âdi pulluktan farklı olarak kulak yerinde disk bulunan pulluklardır; değirmi saç biçimindeki diskler bir mil üzerinde dönerken toprağı bıçak gibi keser ve devirir. PULLMAN veya PULMAN
PUL
(N. Araz).
— ÇEŞ.DEY. Bir pul etmemek, değersiz olmak. || Bir pula satmak, hiç önem vermemek, (birine karşı) sadakatsiz davranmak: Ben senin âşıkınım / Bir pula satma beni (Halk türküsü). || Para pul. Bk. PARA.
— Bot. üzerinde bulunduğu organa sımsıkı yapışık, şekil ve yapıca çok basit yaprakların her biri. Bk. ANSiKL.
— Böcekbil. Çiftkanatlı böceklerde kaşıkçık. || Diviklerde düşen kanatın yerinde kalan çotuk. || Kelebeklerde ufacık bir sivri nokta ile kanatların derisine tutunan çok küçük plak. (Kelebeklerin kanadında sürekli olarak «toz» görünüşünde yer alan ve onlara gerek yansıma yoluyle [kimyasal renkler], gerek ışığın enterferans oyunlarıyle [fizik renkler] çeşitli renkler veren ve renklere parlaklık kazandıran kısımlar, bu pullardır.)
— Huk. Pul sahtekârlığı, devlet tarafından çıkartılan kıymetli evrakın bir türü olan pulun, yetkili olmayan kişilerce basılması. (Resmî evrakta sahtekârlık suçu sayılır. [Bk. sahtekârlık.])
— înş. Çatı kaplama işlerinde madenî örtü elemanıyle çivi başı arasına konan küçük boyutlu çinko veya bakır parçası.
— Mim. üst üste konmuş, düz veya hafif kabarık dairesel küçük plakalardan meydana gelen süsleme.
— Oyun. Tavla oyununda kullanılan yuvarlak küçük levha.
— Pulc. PTT idaresi tarafından, postanın alacağı ücretleri göstermek üzere çıkarılan basılı kâğıt. (POSTA pulu da denir.) [Bk. ANSiKL.] || Damga pulu. Bk. DAMGA.
— Saatçilik. Bir mihvere desteklik etmesi için, bir kol veya duvar saatinin platinine perçinlenmiş pirinç parça.
— Sürüngenler bilimi. Bazı deniz kaplumbağalarının bağasını kaplayan ve çeşitli eşya yapımında kullanılan madde.
— Süs. santl. Ortası delik maden levhacık. (Bk. ANSIKL.) || Pul iğnesi, pulun deliğinden geçecek kadar küçük ve ince iğne.
— Teknol. Vida, cıvata v.b. şeylerin boynuna geçirilen ortası delik madenî levha.
— Terz. Bir kumaşın üzerine süs olarak dikilen küçük, yuvarlak, ince ve delikli, maden, jelatin, sedef v.b. parçası. (Bk. ANSiKL.) || Pul işlemek, bir kadın elbisesinin üzerine pullar işleyerek süslemek.
— Zool. Balıkların, sürüngenlerin ve bir kısım kuşlarla memelilerin vücudunu kaplayan boynuzsu, sert levha. Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Bot. Pul’lara köksaplarda, bazı asalak bitkilerin (canavarotu) yer üstü saplarında, soğanlarda, bileşikgillerin bürümlerinde rastlanır. Bunlar ya tomurcuklarda olduğu gibi koruyucu veya soğanlarda olduğu gibi besleyici bir görev yapabilir. Kozalaklıların meyve yapraklarına da pul denir.
— Pulc. Ortaçağdan beri, yolların güvensizliği yüzünden, ağırlık ve mesafeye göre hesaplanan gönderme ücretini mektubu alan kimsenin ödemesi âdet olmuştu. Ama bu ödeme şekli dağıtım işini güçleştiriyordu. Kendisine bir şey gönderilen kimseye kabul etmemek hakkının tanınması da mektuplaşanların birtakım hilelere başvurmalarına yol açıyordu (adres üzerinde belirli değişiklikler yaparak veya zarfın üzerine önceden kararlaştırılmış bazı işaretler koyarak parasız haberleşmeyi sağlamak gibi). Ayrıca, ücret tarifesinin yüksekliği dolayısıyle gizli yapılan mektup ulaştırma işleri de büyükçe bir para kaybına sebep oluyordu. Buna karşı ilk defa, 8 ağustos 1653′te Paris’te petite poste’un kuruluşu sırasında, Paris parlamentosu danışmanı Renouard de Villayer bir çare bularak taşıma ücretinin önceden ödenmesi usulünü getirdi. Bu usule göre, gönderilmek istenen mektubun gönderme ücreti mektubun varışında alıcıdan değil de, mektup gönderildiği zaman mektubu gönderen kimse tarafından ödeniyor ve bu durum da bugünkü posta pullarının yerini tutan bir belgeyle mektubun üzerinde belirtiliyordu. Ancak, mektup gönderen kimsenin bu önceden ödeme işini postahanede yapması zorunluluğu bu usulün yaygınlaşmasını önledi. Bu durumu önlemenin tek yolu, ücret tarifesini hafifletmek ve sadeleştirmek (ücret değişikliklerini mektubun ağırlığına göre değil de gideceği yere göre uygulamak), ayrıca ödeme muamelesini elden geldiğince basitleştirmekti. İsveç’te De Treffenberg (1823), İngiltere’de Charles Knight (1834) ve Charles Whiting (1837-1838), Fransa’da da Piron (1838) ile Grasset (1839) bunun için, basılı veya üzeri damgalı kâğıt veya zarflar kullanmayı tasarladılar. 1819-1836 Arasında, bu sistem özellikle, gönderme işlerini tekelinde bulunduran Sardunya krallığı tarafından bile kullanıldı. Bu ülkedeki posta idaresi, yazışmaların ulaşımını tekelinde bulundurarak, özel ulaklarla gönderdiği mektuplar için bir çeşit mektup kâğıdı satıyordu. İngiliz James Chalmers’ın denemeleri pula son biçimini verdi (1834-1838). Chalmers’ın bu buluşu, birçok tartışmadan sonra, Rowland Hill’in teklifi üzerine 1840′tan itibaren İngiltere’de kullanılmağa başlandı (10 ocakta bütün İngiltere toprakları üzerinde tek ücret uygulaması başladı; 6 mayısta da ilk posta pulu olan 1 penny’lik siyah pul çıkarıldı), ücretin peşin ödendiğini gösteren bir belge olduğu için de, 28 ağustos 1848′den itibaren, Posta idaresi genel müdürü Etienne Arago’nun isteği üzerine, posta pulu usulünü Fransa da kabul etti. Oysa Fransa’da bu yenilik, daha önceleri, ücret indirimleri dolayısıyle hazinenin zorunlu olarak kayba uğrayacağı gerekçesiye birkaç kere reddedilmişti. 1 Ocak 1849′da Fransa’da posta ücretleri yeniden düzenlendi.
2. İstanbul’daki Hürremsultan türbesinde bulunan kabartma bahar çiçeği motifi;
3. iznik çinisi.
Aynı kurum daha sonra İstiklâl mâdalyasıyle madalya ve beratını birarada veren iki kabartma pul daha bastı (1968). Gene Ajans Türk’e, 1971′-de Hava kuvvetlerinin 60. kuruluş yıldönümünü anma dolayısıyle pul bastırıldı.
• Pullar genel olarak üçe ayrılır: hazine pulları; posta pulları; yardım pulları.
Hazine pulları”nın hangi belgelere ne ölçüde yapıştırılacağı, ilgili kanunlarla belirtilir ve bedeli hazineye kalır. Türkiye’de hazine pullarının kullanılmasına Düyunu Umumiye tarafından ve damga resminin toplanması amacıyle 1880′de başlandı. Meşrutiyet döneminde Hicaz demiryolunun yapımına yardım için hazine pulu çıkarıldı, bunlar postada kullanılmadı. Postada kullanılan ve geliri hazineye kalan pullar: 1. evlâdı şüheda pulları (1915); 2. tayyare müdafaa pulları (1937); 3. millî müdafaa pullarıdır (1941).
Başlıcaları: muhacirun ianesi pulları (1890); Müdafaai Milliye cemiyeti pulları (1915); Osmanlı Donanma cemiyeti pulları (1918); Kızılay şefkat pullan (1910); Türk Hava kurumu pulları (1926); Çocuk Esirgeme kurumu şefkat pulları (1928).
— Terz. Pullar, yuvarlak, dört köşe, uzun, sivri uçlu, düz, üzeri hafifçe kabarık, tek renkli veya ortası göz göz delik olabilir ve tek sıra halinde, bir desen meydana getirecek biçimde veya bir boncuğun çevresine işlenir.
— Zool. Zooloji bilginleri derideki yassı uzantıların her çeşidine pul adını verirler. Pullar çok değişik yapıda olduğu için daima homolog organlar olmayabilir. Balıkların pulları altderiden oluşan küçücük plaklardır; bunların oluşumunda üst derinin payı genellikle pek önemsizdir. Pulların yapısı türlere göre çok değişiktir. Köpekbalıklarında pullar plakoid şeklinde, yani diş yapısında ve biçimindedir. Mersin balıklarında pullar ganoyittir; yani üzerleri parlak bir mine ile kaplıdır. Kemikli balıklarda pullar ince ve esnek, kenarları ya dişli (taraksı pullar) veya değirmidir (değirmi pullar). Ayrıca balıkların pulları birbirinden bağımsız ve kiremit düzeninde dizilidir; bunların tedricî büyümelerine bakılarak balıkların yaşı tahmin edilebilir. Sürüngenlerde pullar balıklarınkinden çok farklıdır. Bunlarda pullar üstderiden oluşur ve kiremit düzeninde değildir; derinin üzerinde yüzeysel bir tabaka halinde yer alır ve zamanla birbirine bitişip kaynaşarak bir bütün olur.
Bunların hepsi birden bir çeşit kılıf meydana getirir. Hayvan büyüyebilmek için bu kılıfı zaman zaman atmak zorundadır (deri değiştirme). Kertenkelelerle yılanlarda pullar çok basittir. Timsahlarla kaplumbağalarda pulların altında ayrıca altderiden oluşan kemik plakalar bulunur. Böylece tam bir dış iskelet halini alan pullar kamlumbağalarda esas iskeletle birleşerek bağayı meydana getirir. Sürüngenlerinkine tıpatıp benzeyen pullara kuşların bacaklarında rastlanır ve bu iki sınıfın ortak bir soydan geldiğini gösterir. Bazı memelilerde (pangolin, tatu) görülen bağalar da tıpkı timsahlarınkini andırır. Kelebeklere verilen pulkanatlılar adı, kanatlarını ince bir toz tabakası gibi örten mikroskopik pullardan dolayı verilmiştir. Bir kısım kelebeklerin madenî ebrulu, kadifemsi, yanardöner güzelim renkleri kanat pulları üzerine düşen ışığın yansıma ve enterferasyonlarından ileri gelir.
♦ Sıf. Pula benzeyen, pulu andıran. | İnce bir tabaka halinde olan. || Pul şişe, yeşil camdan yapılan çok ince çeperli şişe.
— Jeol. Pul kaya, yaprak yaprak ayrılan taşların genel adı. Eşanl. ŞiST.
♦ Pul pul blş. sıf. Pullar, küçük parçalar halinde. (LM)PUHU
— Ansikl. Büyük puhu (Bubo bubo), Avrupa’da yaşayan yırtıcı gece kuşlarının en büyüğüdür; koyu kahverengi gövdesi, daha koyu benek ve çizgilerle kaplıdır; uzunluğu 0,70 m’yi bulur. Bütün Avrupa’da, Asya’da ve Kuzey Afrika’da, yaşar. Benzer türleri dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunur. Küçük puhu veya cüce baykuş (Otus scops) bütün akdeniz ülkelerinde, Orta Rusya’da ve Orta Sibirya’ya kadar batı palearktik Asya’da yaşar. (LM)Forex ve Döviz Piyasaları
Yatırım, hedging, spekülasyon amacıyla yapılan hareketlerin gerçekleştiği döviz piyasaları 24 saat açıktır. Açılış Sidney ve Tokyo’da olur, Hong Kong ve Singapur, Bahreyn ile sürer Avrupa piyasalarına geçer. Frankfurt, Zürih, Londra’dan New York, Chicago piyasalarına ve Los Angeles ve San Fransisco’ya devam eder. İşlem hacmi, dünya ticaret hacminin 50 katından fazladır. İşlemlerde ağırlık Amerikan doları ve Alman markı, Amerikan doları ve yen üzerindedir. Günlük işlem hacmi, milyar dolar temelinde en fazla İngiltere, ABD, Japonya, Singapur’dadır.
Döviz, dar anlamda (çek, poliçe gibi) yabancı parayı temsil eden belgeler. Türkçede yabancı ülkelerin paralarına döviz denmektedir. Herhangi bir ülkenin parasının, başka bir ülkenin (veya ülkelerin) parasına dönüştürülmesiyle ilgili işlemlere de döviz işlemi veya kambiyo işlemi denir. Döviz kelimesi dilimize Fransızca’daki deviseden geçmiştir. Genel olarak döviz dendiğinde milletlerarası ödemelerde kullanılan ödeme araçlarının tamamı ifade edilir.
Para ve döviz piyasaları, dünya coğrafyasının zaman dilimine göre yapıldığından işlemlerde işlem tarihiyle teslim tarihi (valör) farklıdır. Döviz ticareti fiziki değil, muhabir hesaplar üzerinden olur. Teslimatlar işlem gününden iki gün sonradır. Örneğin, Amerika’dan getirteceğim bir mal için x dolara ihtiyacım var. Bankamı arar, kuru sorarım. Banka, alış ve satış rakamı verir. Bu fiyatlar bankanın yabancı parayı alış ve satış rakamlarıdır. Banka, iki işgünü sonra x doları kredi eder, yani çekme izni verir, hesabımdan satış rakamı olan YTL’yi düşer.
Merkez Bankası, banknot ihraç eden, hükümetin para ve kredi politikasını yürüten, veznedarlık görevini üstlenmis ve devletin iktisadi ve mali danışmanlığını yapan bağımsız bir ekonomik kurumdur. Kağıt para (banknot) basma tekelini elinde bulundurur ve bu yetkiye istinaden bağımız olarak para politikasını belirler. Ayrıca Hazine Müsteşarlığı’na bağlı olan Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü’nce basılan madeni paraların tedavülü de Merkez Bankası’nca sağlanmaktadır. Merkez Bankası Elektronik Fon Transferi EFT, Elektronik Menkul Kıymet Transferi EMKT sistemlerinin Türkiye’deki sahibi olup[2], Tüm Dünya Bankalararası Mali İletişim Topluluğu’in (Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication – SWIFT) Türkiye ayağını yürütmektedir[3]. Banka büyük Elektronik Veri Dağıtım Sistemi (EVDS) olarak adlandırılan büyük bir veri tabanına sahiptir. Bu veri tabanındaki bilgiler İngilizce ve Türkçe olarak kullanıcıların hizmetine açılmıştır.
Vikipedi, özgür ansiklopediPTERYGOTUS
— ANSİKL. Pterygotus, boyu 2 m’yi bulan eklemli iri bir hayvandı. Gövdesi uzun, orta kısmı şişkin, arkaya doğru dar ve kuyrukyüzgeci yassıydı; ön bacaklarında uzun fakat oldukça zayıf kıskaçlar bulunuyordu. (L)PTEROSTiCHUS
PTEROGON
PSAMMODUS
PRUT
PRUSYA Genel tarih
(27 ekim 1806) , Tilsit antlaşmasıyle (1807) Prusya, topraklarının yarısını kaybetti; savaş tazminatlarını ödeyemeyen krallık işgal edildi ve Fransızların metbuu haline geldi.
Bu çaba ve fedakârlıklar Viyana kongresiyle mükâfatlandırıldı (1814-1815). Prusya yeniden kurularak Saksonya’nın kuzey yarısı, Westfalen ve Rheinland’ı aldı; bir german devleti haline gelmişti ve Almanya’nın en zengin bölgelerini içine alıyordu.
Prusya’nın teklifi sadrazam Ragıb Paşanın başkanlığında toplanan divan tarafından incelendi. Rusya ve Avusturya ile harbi gerektirecek bir durum olmadığı için kabul edilmedi; fakat bu ittifak teklifi kesin olarak da reddedilmedi. Elçiye verilen cevapta askerî ittifakın daha uygun bir zamana bırakılması, şimdilik bir ticaret anlaşmasıyle yetinilmesi gerektiği bildirildi. Prusya ile bir ticaret anlaşması imzalandı (1761) Friedrich 1762′de rus çarı olan Pet-ro III ile anlaşarak rus cephesindeki savaşlara son verdi ve Osmanlı devletiyle Avusturya’ya karşı bir anlaşma yapmak istedi. Kesin olarak barış taraftarı olan sadrazam Ragıb Paşa bunu da kabul etmedi. Ahmed Resmî Efendi bu sırada Berlin’e gönderildi (1764). Osmanlı – Avusturya – Rusya savaşları sırasında (1787-1792), Osmanlı-Prusya ittifakı için yeniden teşebbüse geçildi. PRURİGO
— ANSiKL. Prurigo’nun birçok çeşidi vardır, özellikle çocuklarda diş çıkarma sırasında görülen basit had prurigo (strofulus), kırmızı dairelerle çevrili küçük kabarcıklarla belirir. Sadece Orta Avrupa’da görülen Hehra prurigo’su, genellikle birinci yaşta başlar ve on beş-yirmi yaşına kadar sürer. Besnier prurigo’su bir diyatez prurigo’sudur; çocuklukta sık görülür; art arda egzama ve astma krizleriyle belirir. Düğümcüklü prurigo kol ve bacaklarda yerleşen fındık büyüklüğünde papüllerdir; şiddetli kaşıntı yapar. Asalak prurigo’su pire, bit v.b. asalaklardan ileri gelir. (L)PTENİDİUM
PSYLLA
PROVO
PROTRİTON
PROLETERLEŞTİRME
— ANSîKL. Emekçilerin, şehirlerde yığınlar halinde toplanmasına sebep olan ve hem işçilerin hem de işverenlerin kendi aralarında rekabetine yol açan sanayi gelişimiyle birlikte, proleterlik modern sanayinin tabiî bir parçası halini aldı. Marx’a göre, sanayi ülkelerinde nüfusun gittikçe artan bir bölümü proleterleşmiş, yani yalnız emeğiyle yaşamak ve emeği sermayeyi artırdığı oranda iş bulabilmek durumunda kalmıştır. Bu proleterleşme’nin yanı sıra, gene Marx’a göre kütleler gittikçe daha fazla fakirleşecek ve bu fakirleşme, kütlelerin başkaldırmasına ve kapitalizmin ve sınıfların ortadan kalkması sürecini hızlandırmalarına yol açacaktır. Bütün XIX. yy. boyunca ve XX. yy.ın başında, sanayileşmiş büyük ülkelerdeki iktisadî gerçek, bu tahmini doğrular gibi görünmüştü.
Bu ülkelerde, emekçiler zamanla teşkilâtlandı ve böylece bilinçsiz bir proletaryanın yerini, yönetici çevrelere sözünü geçirmeyi bilen bir işçi sınıfı aldı; yöneticiler de özellikle hıristiyan kiliselerince benimsenmiş sosyal doktrinlerin etkisiyle kendilerine düşen görevi daha iyi anlamışlardı. Bunun içindir ki XX. yy. ortasında, «gelişmiş» ülkelerdeki sosyal gerçek Marx’ın ileri sürdüğü tahminden çok farklıdır. Alman marksistlerinin «Lumpenproletariat» diye adlandırdıkları ve özellikle bedenî, fikri, zihnî ve sosyal bakımdan intibaksız kimselerden meydana gelen zümrenin dışında, bütün sosyal çevrelerin hayat seviyesinde yükselme görüldü. Aynı zamanda, daha az yorucu ve çoğunlukla ücret bakımından daha tatmin edici üçüncül iktisadî faaliyetler, birincil ve ikincil iktisadî faaliyetlerin aleyhine gelişti. Bir ülkede büyük çoğunluğun (İngiltere’de yüzde 90) ücretinden başka geliri olmaması, hiç bir zaman bu çoğunluğun proleterleştirildiği anlamına gelmez. Gerçekten de idareci kadroda bulunan birçok kimse emekçilere tanınan sosyal ve malî imtiyazlardan yararlanabilmek için ücretli statüsüne geçmeyi menfaatlerine daha uygun bulmuştur. (Hattâ millî gelirde ücretlilere düşen nispî pay artışının bu «ücretlileşme»den doğduğu ileri sürülebilir.) Ne var ki, yukarıdaki açıklamalarla çelişen iki olaydan da söz etmek gerekir:
1. A.B.D.’de oldukça büyük sayıda işsiz bulunması. Her krizden sonra iktisadî faaliyet yeniden canlandığı zaman, işsiz sayısının azaldığı doğrudur. Ama bazı bilim adamları işsizlik azalma yüzdesinin, iktisadî faaliyetin canlanma yüzdesinden daha düşük olduğunu ve aradaki bu farkın her canlanmada biraz daha arttığını ileri sürmüşlerdir. Bu yüzden federal hükümet «otomasyon»un bu olayı daha belirgin bir hale getirmesinden şüphelenmeğe başlamıştır; bu da sermaye birikiminin sonuçları hakkında Marx’ın ileri sürdüğü fikirleri bir dereceye kadar doğrular gibidir;
2. üretim araçları ve zenginlikleri artmasına oranla dünya nüfusunun çok daha büyük bir hızla çoğalmasına yol açan azgelişmiş ülkelerin durumu; ortalama hayat seviyesinin yükseldiği gelişmiş ülkelerle ortalama hayat seviyesinin düştüğü azgelişmiş ülkelerin birarada yaşamaları bazı halk veya milletlerden proleter diye söz edilmesine imkân vermiştir. Gelişmiş ülkeler, Afrika’nın, Güney Amerika’nın ve Asya’nın azgelişmiş ülkelerine kısa zamanda, etkili bir yardım yapma yolunu bulamazlarsa, millî planda (Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da) yalanlanmış gibi görünen proletedeştirme ve fakirleşme teorileri, milletlerarası planda doğrulanabilir. (L)PROCERUS
PRJİHODA (Vaşa)
PRİNS (Pierre)
PRİMİTİF
PRİMİTİVİZM i. (fr. primitivisme). Bk. İLKELCİLİK.
PRİMO DE RİVERA (Jose Antonio). Bk. DE Ri VER A (Jose Antonio).
PRİMO DE RİVERA Y ORBANEJA (Miguel). Bk. DE RİVERA Y ORBANEJA.PRİMA DONNA
(Sekiz ile on yıl arası öğrenim gören prima donna’lar İtalya dışında, bütün avrupa başkentlerinde, XIX. yy.dan itibaren de Amerika’da çalışmak imkânını buldular. Kaprisleri acayiplikleriyle de ün salan prima donna’lar Benedetto Marcello’nun Teatro alla Moda (Modern Tiyatro; 1720′ye doğr.) adlı eserinde tasvir edilir.) [L]PREVİTALİ (Fernando)
Preveze Deniz savaşı
PREVEZELİ MUSTAFA PAŞA. Bk. mustafa paşa Prevezeli.PRENS SABAHADDİN
Prens Sabahaddin’in çeşitli dergilerde çıkan yazıları biraraya toplanmadı. Basılan tek eseri: Türkiye Nasıl Kurtarılabilir’dir (1911). [-> Bibliyo.] (M)PRENS
(Bk. PRİNCEPS.) || Derebeylik çağında yetkisini doğrudan doğruya imparatordan alan kimse. || XII. yy.dan sonra hükümdardan bu unvanı alan ve asker sınıfının bütün ayrıcalıklarından yararlanan kimse. (Bk. ANSiKL.) || Soydan prens, iktidardaki hanedandan olan prens. (Evlenebilmesi için ailenin başı sayılan hükümdardan izin alması gerekir.) || Vâris prens, tahtın intikal edeceği prens, veliaht. (Çeşitli ülkelerde ayrı ayrı terimlerle [meselâ Fransa'da Dauphin, Almanya'da Kronprinz, İngiltere'de Prince of Wales (Galler prensi), İspanya'da Asturia prensi] anılan vâris prenslere hukukî ve malî birçok imtiyaz tanınır.) // Konsor prensi. Bk. KONSOR. || Büyük prens, Ortaçağ Rusya’sında Riyurikoviç ailesinin yaşça en büyük olan prenslerinin unvanı. (Bk. ANSİKL.) || imparatorluk prensi, Eugene Louis Napoleon Bonaparte. // Meşrulaştırılmış prensler, Fransa krallarının,’ babaları tarafından evlât olarak tanınmış evlenme dışı çocukları (meselâ Louis XIV’ün Madame de Montespan’dan olan çocukları). II Kara Prens, İngiltere kralı Edward III’ün oğlu Galler prensi Edward’ın lakabı. // Prensler birliği.
Bk. FüRSTENBUND. || Ost prensi. Bk. OST.
XI. – XII. yy.larda Capua ve Salerno prenslikleri kuruldu ve bunlar da Roberto Guiscardo’nun norman hanedanı tarafından ilhak edildi. Hıristiyan doğuya bu unvanı götürenler her halde Normanlardı: Antakya (Antiokheia) prensliği (1098-1268), Celile veya Teberiye prenslikleri. İtalya’da Ortaçağın sonundan itibaren prenslik unvanları çoğalmağa başladı (Roma, Napoli ve Sicilya prensleri). Almanya’da prens (Fürst) önceleri; dük, markgraf, saray kontu unvanlarını alan bir görevliydi. Prenslik veraset hakkını ancak XII. yy.da kazandı. 1180′den sonra da, imparatorluk kançılarlığı, prens unvanını yalnız, doğrudan doğruya imparatora bağlı ve İmparatorluk Diyanet meclisinde (Reich-stag) hazır bulunmakla yükümlü derebeylik soyluları için tanıdı. Bu kimselerin sayısı gitgide arttı ve sonunda da Altın Mühürlü fermanla, içlerinden yalnız yedi tanesine imparatoru seçmek hakkı tanındı. Bunun üzerine, imparatorluğun basit prensleri Reichstag’da artık İkinci curia’nın (meclisin ikinci dereceden olan topluluğu) üyelerini meydana getirdiler. XVI. yy.ın başında otuz kadar kilise prensi (başpiskoposlar, piskoposlar, başrahipler ve tarikat başkanları) ve altmış kadar laik prens vardı. Zaten geniş olan prens muhtariyeti, Vestfalya antlaşmalarından da (1648) anlaşılacağı gibi XVII. yy.da daha da arttı.
1803 İmparatorluk fermanıyle bütün dinî prenslikler laikleştirildi, nihayet 1806′da imparatorluğun kalkmasıyle birlikte Almanya’da prenslik unvanı da kullanılmaz oldu. Fransa’da Charles V soydan prensler sınıfını ihdas etti. Devrimin 1790′da kaldırdığı bütün unvanları Napolyon 1808′de tekrar koydu. Bütün yüksek mevkilerde bulunanlara ve birkaç mareşale prens unvanı verdi ve prenslik unvanını soyluluk unvanlarının en büyüğü saydı. Rusya’da Kiev prensi Vladimir’in (1015) çocukları prens unvanını alarak, memleketi aralarında bölüştüler. İçlerinden birini de büyük prens unvanıyle başa geçirdiler. Bu durum ilkenin aşırı derecede parçalanmasına yol açtığından, Moskova büyük prensleri küçük prenslere metbuluklannı kabul ettirerek Rusya’yı eski birliğine kavuşturdular. Korkunç İvan ve Büyük Petro gibi otokrasi peşinde koşan çarların tutmadığı prensler yavaş yavaş bütün siyasî etkilerini kaybettiler. (LM)
Prens, Macchiavelli’nin eseri. Bk. PRiNCiPE (il).PREMYSL’LER veya PRJEMYSL’LER
PİRENNE (Henri)
PİRE (Dominique Georges)
PRAKRİT
— ANSiKL. Prakrta teriminin «tabiî, kullanılagelen» anlamına geldiği sanılır. Bir prakrit, bir konuşma ve halk dilidir ve «kusursuz» bir edebiyat dili olan Sanskritçe ile karşıtlaşır.
Başlıcaları: Ardha-Magadhi, Avanta, Magadhi, Maharaştri, Şauraseni. Buddha’cılığın kutsal dili Pali, bazı bakımlardan bir prakrit sayılabilir. Prakritler özellikle şu yönleriye Sanskritçeden ayrılır: hint-avrupa fonetik ve morfolojisini daha fazla bozmuşlardır; eski biçimleri atıp yenilerini yaratmışlardır; ayrıca hint-avrupa dillerinden gelmeyen öbür hint dillerinden aktarmalar yapmışlardır. (L)Prag müzeleri
PRAHA. Bk. prag.Pragmatique Sanction de
(bk. leopold I) iptal etti; bununla güttüğü amaç, Avrupa’ya karşı, Habsburg ülkesinin bölünmezliğini ve verasetini, iktidardaki imparatorun sülâlesi («Karolin» kolu) lehine teminat altına almaktı; bu kol tamamıyle kadınlardan ibaret olduğu ve daha büyük olan kolun («Josephin» kolu) tamamıyle «kadınlardan» meydana gelmiş olmasına rağmen, bu dinî yönetmelik uygulandı. Tek oğlu arşidük Leopold’un ölümü (1716) ve Maria-Theresia’nın doğuşu (1717) üzerine Kari VI bu dinî yönetmeliği büyük kolun mirasçılarına evlenmeleri sırasında
(Mari – Josepha ve Maria – Amalia), Avusturya hanedanının çeşitli devletlerine (1720 ile 1723 arasında) kabul ettirdi; bu da 1724′te P. Sanction’u ilân etmesine imkân verdi; buna karşılık Kari VI büyük devletlerin muvafakatini elde edebilmek için, hükümdarlık döneminin büyük bir kısmını kaplayan ve pahalıya mal olan güç müzakerelere girişti (İspanya ile Viyana anatlaşmasıyle, 1731; İngiltere ile İkinci Viyana antlaşmasının, gizli maddeleriyle, 1731; Birleşik Eyaletler’le 1731′de; Ostende kumpanyasının terk edilmemesi için; 1732 ocak ayında Diyet’in oyu ile Kutsal imparatorlukla; Saksonya ile 1733 temmuz antlaşması; Fransa ile 1735 ve 1738 antlaşmaları ile yapılan müzakereler). Bununla birlikte yönetmelik ölümünden (1740) sonra bâtıl addedildi; bu davranışta bulunan yalnız Joseph I’in damatları (Saksonya seçicisi August III, 1721′den beri Maria-Josepha’nın kocası ve özellikle 1722′den beri Maria-Amalia’nın kocası olan ve kendisini imparator seçtiren [1742-1745] Bavyera seçicisi Karl-Albrecht) ve aynı zamanda Fransa (Belle-İsle’in savaşçı siyaseti, 1741′de Fleury’ninkine baskın çıktı) ile Prusya idi; bu yönetmelik Avusturya Hanedan savaşlarının başlıca sebeplerinden olmuştur; fakat sonunda Maria-Theresia’nın yararına olarak muhafaza edildi (1740-1780) ve 1919′a kadar Avusturya devletlerinin birliğini sağlayan yeni kamu hukukunun temelini teşkil etti. (L)Prag islav Birliği kongresi
Prag barışı
PÖL’LER
XI. yy.da Senegal’e yerleşmiş olduklarıdır. Yüzyılın sonunda ise içlerinden bazıları doğuya doğru yer değiştirmeğe başladı. Yerleşme tarzları, XIV. yy.ın sonunda Macina’da, XVIII. yy.da Futa-Calon’da, XIII. – XVIII. yy.lar arasında Nijerya’da, XVIII. yy.da Adamaua’da hep aynı biçimde olmuştur. Geleneksel olarak hayvancılık yapan Pöl’ler, çiftçilerin sürülerine çobanlık yapmak için gelir, içlerinden bazıları yerleşik düzene geçerek bölge halkına karışır ve melez halklar ortaya çıkmasına yol açardı. Ama göçebe kalmış ve Müslümanlığı kabul etmiş olan öteki Pöl’ler kendilerini Zencilerden üstün sayarlardı. Bunlar, gerek hayat tarzı gerek ırk ve din bakımından Zencilerden farklıdırlar ve zenci boyunduıuğu altında yaşamağa katlanmak istemezler; bundan dolayı da ayaklanır, bazı toprakları ve sürüleri ellerine geçirir, bu topraklar üzerinde bağımsız pöl devletleri kurarlardı. XIV. yy.ın sonunda kurulmuş olan Maeina krallığı Ahmadu I (1818-1845) devrinde tamamıyle bağımsız oldu. Ama 1862′de Bani nehrinin üstündeki Saeval’de bu ülkeyi yenen Melez Fatih Hacı Ömer tarafından yıkıldı ve toprakları da 1889-1893 arasında geçen dört yıl içinde fransız hâkimiyeti altına alındı. 1694′te Futa-Calon’a giren Pöl’ler XVIII. yy.da (1725′e doğr.) burada dikkate değer bir vergi sistemi kuran ve 1725′ten beri de sürekli olarak din savaşları yapan feodal bir krallık kurdular.