POZNAN

Tarih 08 Haziran 2009

POZNAN, Polonya’da şehir, voyvodalık merkezi, Büyük Polonya ovasının ortasın­da, Warta ırmağı kıyısında; 422 700 nüf. Üniversite. Poznan, özellikle siyaset, idare, din ve kültür alanındaki önemi sayesinde büyük bir şehir haline geldi. Ama bugün başlıca gelişme etkeni sanayidir: Poznan bu sayede eski Polonyanın Gniezno gibi öbür tarihî merkezlerini geçti. Çok süslü katedral (XV.-XVIII. yy.); XVI. yy.dan kalma belediye sarayı. Şehirde bütün sana­yi kolları temsil edilir: metalürji (demir­yolu ve tarım malzemesi), kimya, dokuma ve besin sanayii, deri işçiliği v.b.
— Poznan voyvodalığı, 2 065 000 nüf. Poznan, yaklaşık olarak, XVIII. yy.da Polonya bölüşülurken sınırları Prusya lehine çizilen Poznan eyaletini içine alır.Bugün Polonya’nın büyük coğrafî bölgelerinden biridir. Poznan eyaleti Polonya’nın tarihî merkezi­dir: ilk islav halklarının meydana gelmesi ve ilk Polonya devletlerinin ortaya çıkmasıyle ilgili en önemli arkeoloji buluşları bu sınırlar içinde yapıldı. Tarım bakımından Poznan eyaleti, soğuk topraklı, sert iklimli büyük Kuzey Avrupa ovasının özelliklerini taşır: ince bakım isteyen ürünlere elveriş­li olmamasına karşılık, büyük ölçüde çav­dar, patates ve yemlik bitki tarımına imkân verir. Ayrıca keten de yetiştirilir. Buğday tarımı yalnız güney kısımdadır. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZNAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POWER

Tarih 08 Haziran 2009

POWER (Edna le POER, Eileen — denir), ingiliz kadın iktisatçı
(Altrincham, Cheshire 1889-Londra 1940). 1921′de Londra İktisat fakültesine girdi. 193l’de aynı fakültenin ik­tisat tarihi profesörlüğüne tayin edildi. Bir ingiliz kumaşçı ailesi üstüne yazdığı The Paycockes of Coggeshall’den (1919) sonra ortaçağlardaki iktisadî ve soyal hayat üstü­ne birçok önemli çalışma yayımladı: Some Medieval People (Bazı Ortaçağ İnsanları) [1924]; The Wool Trade in English Medieval History (İngiliz Ortaçağ Tarihinde Yün Ti­careti) [bu eser, ölümünden sonra 1941'de basılan, 1938-1939 arası Oxford'da verdiği konferansların derlemesidir] v.b. Kitapları yalnız içindeki mükemmel ve orijinal bilgi­den dolayı değil, aynı zamanda son derece ilgi çekici bir biçimde sunuluşları yönünden de dikkate değer. Ayrıca John H. Clapham ile Dirlikte, The Cambridge Economic His­tory of Europe’utı (Avrupa’nın Ekonomi Tarihi) [2 cilt; 1941-1952] ilk cildini ve Studies in English Trade in the Fifteenth Century’yi
(XV. yy.daki İngiliz Ticareti Üstü­ne İncelemeler) [1933] yayımladı. (M)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POWER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POURBUS (Frans)

Tarih 08 Haziran 2009

POURBUS (Frans), Küçük denir, flaman ressamı (Anvers 1569-Paris 1622). Büyük Pourbus’un oğlu. Portre ressamı olarak Avrupa çapında bir ün kazandı. 1600′den itibaren Brüksel sarayında çalıştı ve Mantova’da Gonzago’arın ressamı oldu. İnnsbruck, Napoli ve Torino’da çalıştı. 1609′da Paris’e çağırıldı, Marie de Medicis’in em­riyle Louvre’a alındı, orada birçok portre yaptı, önce babasının, sonra da Pantoja della Cruz’un etkisinde kaldı. Paris beledi­yesi için yaptığı, Louis XIII’ün hayatını can­landıran iki tablosu 1789′da kayboldu. Louvre’da bulunan eserleri: Aziz Francesco Dağlanırken ve bir Cena (Son Yemek) ile Henri IV’ün, Marie de Medicis’nin, Guillaume de Vair’in, Pierre Camus’nün, Belley Piskoposunun portreleri. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POURBUS (Frans) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRAUSTA

Tarih 07 Haziran 2009

PİRAUSTA i. Avrupa’dan Kuzey Ameri­ka’ya giden ve orada tarıma büyük zarar­lar veren böcek (Pyralidae familyasından.)

07 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRAUSTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRANESİ (Giovan Battista)

Tarih 07 Haziran 2009

PİRANESİ (Giovan Battista), italyan gravürcüsü ve mimarı (Mogliano di Mestre 1720-Roma 1778). Dayısı mühendis Lucehesi’nin yanında yetişti, sonra Roma’ya gitti (1740), Giuseppe Vasi’den ofort tek­niğini öğrendi. 1743′te Venedik’e dönün­ce, ofortla çalışmağa başladı ve yaptığı eserlerle bu alanda en büyük ustalar ara­sında yer aldı.
Büyük boy 2 000′den fazla eserinin yalnız 1 000′e yakını imzasını taşır. 1745′te Roma’ya yerleşen sanatçı, 1745 ile 1764 arasında Hapishaneler ve Eski Roma Manzaraları adlı ünlü gravür dizilerini yaptı. Mimar olarak, Roma’da barok üs­lûptaki Santa Maria del Priorato’nun ona­rımına katıldı (1764-1765). Dekoratif de­ğer taşıyan gravürlerinin, 1768′den itiba­ren, yeni-klasik zevkin bütün Avrupa’da yayılmasında büyük rolü oldu. Daha son­raları, eskiz defterlerinde Mısır sanatından ilham aldı. Bu eskizler, sonradan ampir üslûbunun temeli oldu. 1778′de Paestum Manzaralarım yaptı. Başlangıçta kullan­dığı açık renklere zamanla kattığı belirli ve keskin siyah renkler, çok etkileyici bir karşıtlık meydana getirdi. Çizdiği manzaralardaki şiir havası, hayal gücü kadar ar­keolojiden de ilham alır. Piranesi, eserle­rinin bir kenarda saklanmasını değil, du­varlara asılmasını öngörürdü. Fransız Ro­mantik çağında, Piranesi’nin harabe man­zaraları çok beğenilirdi. Fakat sonraları sanatçı yavaş yavaş unutuldu, ancak XX. yy. başlarında yeniden hatırlandı. Eserleri­nin katalogu 1918′de yayımlandı. Piranesi’­nin, çalışmalarında kendisine yardım eden üç çocuğu vardı: lAURA (Roma 1755-Paris? 1785), FRANCESCO (Roma 1758 – Paris 1810), PiETRO (?). Çocuklarının üçü de Fran­sa’ya yerleşti (1799). Güzel Sanatlar Yük­sek Okulu kütüphanesinde, Piranesi’nin de­senleri vardır. Fransa’da Cabinet des Estampes arşivinde albümlerinden bir kolek­siyon bulunur. Roma Kalkografi arşivinde ise çok sayıda bakır levhası vardır. Ayrıca, bunların XVIII. yy.da yapılan baskıları değerli sayılır. (L)

07 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRANESİ (Giovan Battista) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTAMOLOJİ

Tarih 06 Haziran 2009

POTAMOLOJİ i. (fr. potamologie). Akarsuları inceleyen bilim.
— ANSİKL. Potamoloji’nın alanı büyük ır­makların incelenmesinden, derelerin ve ge­çici su akıntılarının incelenmesine kadar uzanır. Bu incelemeler iki büyük kısma ay­rılır: ırmakların rejimlerini, debilerini ve bunların değişimlerini inceleyen ırmak hid­rolojisi; ırmak akıntılarını, özelliklerini, çe­kici ve aşındırıcı güçlerini, derelerin ve ır­mak yataklarının katı cisim taşımalarını
(şe­killeri ve değişmeleri akıntıların gücünün başlıca sebebidir) inceleyen ırmak dinamiği.

Irmak hidrolojisinin sayısal temelleri
Su yükseklikleri bir istasyondaki kabarma­lar üstüne mukayese bilgileri verir, fakat rejimlerin temel unsuru debilerdir. Motor gücü imkânları, sulama imkânları, kabar­maların yüksekliği bu niceliklere bağlıdır; nehir hidrolojisinin kanunları, yağış mik­tarları arasındaki ilişkiler ve rejimin çeşitli özellikleri de debiyle ilişkilidir. Debiler öl­çeklerle veya doğrudan doğruya Ölçme yoluyle elde edilir. Bu ölçmelerin en çok kul­lanılanı, her su kesitinin bir noktasıyle baş­ka bir noktası arasında değişebilen akış hız­larını belirlemektir: elden geldiğince çok ortalama mevzii hız Vm, bu akışların geç­tiği kısmî su kesitleri ile çarpılır; bulunan sonuçların toplamı bütün enine profilin Q debisini verir; toplam ortalama hız, S top­lam su kesiti olmak üzere Vm = Q/S’dir. ölçme sonuçlarına bağlı olarak çizilen yükseklik-debi eğrileri üzerinden ölçeğin herhan­gi bir yüksekliğine tekabül eden debi oku­nur. Mahallî akış şartlan (derinlikler, ge­nişlikler, eğintiler) değişmediği sürece eğri geçerlidir.

Irmak rejimleri bazen, yıllık veya aylık de­biler, maksimum ve minimumların ortalama­sı, bilinen veya mümkün olan uç sayılar, bir yıl içinde veya uzun bir süre boyunca değişik frekanslı debiler şeklinde ayırt edilir, ölç­meler ya saniyede metre küp cinsinden brüt debiler olarak veya alıcı alanların kilomet­re karesi başına saniyede litre cinsinden öz­gül debiler olarak yapılır. Meselâ, Kızılır­mak üzerinde Ankara doğusundaki Yahşihan’da ölçülen en yüksek debi 924 m3, en düşük debi ise 12 m3′tür. Fırat ırmağının Birecik’teki ortalama debisi ise 648 m3′tür.

Irmak debilerinin tayini, yıllık gözlemler ne kadar çoksa o kadar değerlidir. Olağanüstü kabarmalar veya etiyajlar için elli veya yüz yılla sınırlı gözlemler büyük ölçüde yanılta­bilir. Fakat eldeki veriler üstüne ihtimal hesapları, akıllıca ve ustaca yapılırsa, de­ğerli bilgiler sağlar.

• İzafî modül veya özgül modül. Bu mo­dül kilometre kare başına litre saniye ola­rak hesaplanır; uzun yıllar için 31,557 ile çarpılan bu değer milimetre cinsinden bütün alıcı yüzeye tekabül eden akıtılan yağış miktarını verir.

• Yıllık yağışlar ve debiler bilançosu. Akış açığı. Akıtılan P yağmurunu düşen P’ yağmuruyle karşılaştıralım. P7P oranı yıl­lık akış katsayısını veya bölümünü göste­rir. Bu sayı dünyada, O’dan yüzde 95′e ve­ya biraz daha fazlasına kadar değişir. Büyük bir bölgede yıllık akış açıkları D veya dü­şen yağmur P ile akan yağmur P’ arasın­daki farklar daha azdır, özel bir yılda top­rak altında, göllerde veya kar şeklinde, ge­lecek yıl lehine birikmeler dolayısıyle D artmış görünür. Çok sayıda yıl, bütünüyle ele alınınca, D önemsiz sayılacak kadar aza­lır ve açık toplamı, başlıca sebebi olan bu­harlaşma ile eşitleşir. Uzun yıllar boyunca toplam akış açığı, dünyada yaklaşık ola­rak 1 400 mm’yi bulur; Sibirya’daki bü­yük ırmaklarda 175-200 mm’yi geçmez. Fransa’daki dört büyük ırmak (Ren dışın­da) için 475-510 mm’dir.

Irmak akışı açığı, fizikî coğrafyada çok önemli bir veridir. Açık önce yıllık yağış miktarıyle artar ve her şeyden önce sıcak­lıkların düzenlediği bölgesel tavanlara ula­şır: Sibirya’nın, Rusya’nın ve Finlandiya’nın kuzeyinde kayıp 100 mm’nin altına düşebi­lir. Eşit olan yıllık yağış ve sıcaklık ortalamalarında yazlar ne kadar sıcak ve yağışlı olursa açık da o kadar çoktur. Dağ havza­larında sıcaklıkların düşük olması açığı azaltır.

Kalkerli topraklarda yağışan hızla de­rinlere sızması, buharlaşarak terlemeleri ve yıllık akış açığını önemli ölçüde düşürür (maksimum için yüzde 20-30 arası). Bataklıklardaki durgunluk, hattâ geçirgen olma­yan arazilerde akışın sadece yavaş yavaş olması, kayıpları artırır. Kayıplar havanın nemliliğiyle ters orantılı olarak değişir: ku­ru rüzgârlar kayıpları çoğaltır. Genellikle bitki örtüsünün zenginliği de kayıpları ar­tırır.

• Dünyada özgül modüller. Yağış ortalama­larının ve akış açıklarının çok büyük ölçü­de değişmesi bölgelere göre ırmakların öz­gül modüllerindeki farklılıkları açıklar: Fransa’da Sen ırmağının ağzındaki debisi kilometre başına saniyede 5,75 litredir; Loire’ınki 7′den çok, Garonne’unki (Dordogne hariç) 11, Rhöne’unki 18,5 litredir. Fakat Alpler’deki ve Pireneler’deki bazı küçük ırmakların debisi saniyede kilometre kare başına 65 litreyi bulur; eşit yüzeyler için Şili’nin güneyinde veya Yeni Zelanda Alpleri’nin kuzeybatısında saniyede kilo­metre kareye 250 litre kaydedilebilir. Buna karşılık toplam olarak az sulanan ve sıcak olan bölgelerde özellikle yazın, özgül modül 1,5 litreyi (Missouri) geçmez: A.B.D.’de büyük ovaların batısındaki bazı ırmaklarda, Kuzey Afrika’daki birçok ırmakta 0,5′i bul­maz. Nil’de 1′den az, Avustralyanın başlıca ırmağı olan Murray’de 1 milyon kilometre kare için yalnız 0,4, Çin’deki Sarınehir ve Kuzey Vietnam’daki Kırmızınehir’de en çok 2′dir. Akış açığının düşüklüğü sayesinde Si­birya’daki iki büyük ırmak yıllık yağış or­talamasının azlığına rağmen (40 mm’den az) nispeten iyi beslenir: Yenisey’de 6,5; Lena’da 6,3.

• Brüt bolluk. Brüt bolluk, alıcı yüzeyle­rin özgül modüllerle çarpımıdır. Bazı değer­lendirmeleri sıralayalım: Amazon için 90 000-110 000 m3, Kongo için 40 000, Yangdzı Kiang için 30 000, Mississippi için 18 000, Yenisey için 17 000, Orinoco ve belki Brahmaputra için 15 000, Ganj için 14 000, Nijer için ancak 6 000, Nil için 300 m3. Avrupa’­da brüt bolluk, Volga için Volgagrad’da an­cak 8 000 m3, Tuna için 6 300, Ren için 2 200, Rhöne için 1 800, Vistül için 1 450, Duero için 630, Odra için 600, Garonne için 630, Sen ve Taio için 450 m3′tür. Küçük ırmak­lar ve ağızlarından uzak ırmaklar incele­nince şu değerlendirmeler elde edilir: Madeira için 16 000-18 000 m3, Rio Negro için 10 000-11 000, Kasai için 18 000, Ohio için 7 000, Missouri için 2 000, Tuna için Viyana’da ve Belgrad’da 1 900, Rhöne için Lyon’­da 375, İşere için 350, Yon ve Marn için 95 m3.

Kabarmalar

• Kabarmaların sebepleri. Debiler çok yük­sek değilse bile, engellerden önceki kısım­larda ırmak sularının birikmesi çok tehli­keli kabarmalara yol açabilir; bu engeller dağlarda toprak kaymalarıdır. Ovalarda, bazı ırmaklarda her kış (Doğu Avrupa, Ka­nada), bazılarında (Tuna, Ren) ise az çok düzenli olarak buzların yüzeydeki kabuğun parçalamasından sonra harekete geçerek dar yerlerde üst üste yığılması su baskınla­rına yol açar (1784 şubat-martında Ren’in Köln ve Koblenz’i basması, 1838′de Tuna’nın Budapeşte’yi basması). Tabiî veya sunî yüksek barajların yıkılması, debileri, akış­larının dayanılmaz şiddeti ve gelişleri bakımından çok daha tehlikeli kabarmalara yol açabilir. 1950 Yılında Porsuk ırmağının taşması sonucunda Eskişehir’in uğradığı sel felâketi buna misal olarak verilebilir. Aşırı su gelişlerinin yol açtığı kabarmalar çok daha sıktır: kalın kar tabakalarının hızla eri­mesi veya aşırı sağnaklar. Yüksek dağlar­dan çıkan akarsularda kış taşkınları veya yaz kabarmalarının başlıca sebebi genellik­le karların erimesine mal edilir: oysa bu görüş çoğunlukla yanlıştır veya tehlikeli bir mübalâğadır. Gerçekten, Rusya ve Kanada ovalarındaki veya Alpler’deki karla ilgili yıllık kabarmalar birçok bölgeyi tehdit eden yağmurlara bağlı kabarmalarla mukayese edilemez; Rusya’da ve Sibirya’da yüz bin­lerce veya milyonlarca kilometre kareyi kaplayan ırmak kabarmalarının eşine dün­yanın başka yerinde rastlanmaz. Aşın olma­yan erime suları taşkın sırasında akış mik­tarını dörtte bir, üçte bir, hattâ yarı yarıya çoğaltabilir; bu çoğalma özel bir tehlike göstermeyen ırmak kabarmalarını felâkete dönüştürmeğe yeter (1930′da New England ırmaklarının taşması).
• Yağmurlar ve kabarmalar. Hemen bü­tün bölgelerde küçük ve orta büyüklükte havzalar için en şiddetli ve yıkıcı kabarma­lar aşırı yağmurların yol açtıklarıdır. Fa­kat bunların, söz konusu bölgelerde ve hav­zalarda yol açabileceği felâketlerin kısaca tanımlanması imkânsızdır. Paris’in yukarı­sında bütün Sen havzasında iki üç günde düşen 72 mm’lik yağmur (ocak 1910) ilgi çe­kicidir; buna karşılık, aynı dönemde Ardeche havzasına (2 230 km2) düşen 250 mm’­lik yağış hiç önemli değildir. Orta Teksas’ta «Thrall» adı verilen korkunç sağnak (9-10 eylül 1921) 18 saatte 25 900 km2′ye 250 mm su bırakmıştı. Fransa’da bazı noktalarda bir günde 720 mm’ye kadar (Ardeche’te ekim 1827′de), Reunion adasındaki bazı is­tasyonlarda ise 1 000 ve 1 500 mm’den çok yağışlar kaydedilmişti; ekim 1951′de Calabria’da bir istasyonun 1 495 mm yağış aldı­ğı bilinir, En yüksek kabarmalar çok şid­detli olmayan fakat uzun süren veya art arda birçok gün (Sen, Rhöne havzası) veya birkaç hafta (Mississippi) tekrarlanan yağış­ların sonucudur. Arızalı bölgelerdeki küçük havzalar için azamî debiler, bazı denklem­lerle birkaç saat içindeki yağışların şidde­tine bağlıdır. Hemen her yerde olayların önemli bir unsuru kabarma katsayısı, yani kabarma süresince akan yağmur suyu ile bu kabarmaya yol açan yağmur veya erime suyu miktarı arasındaki orandır; bu katsayı kışın tamamıyle sıvı haldeki çok büyük yağışlar için yüzde 80′e yükselir veya bu oranı aşar. Yaz ortasında, buharlaşmalar ve yer altına sızmalar büyük su miktarlarının et­kisini yok eder ve kabarma katsayısı ancak olağanüstü sağnaklarda çok yüksek sayılara ulaşır. Çoğunlukla kabarmaların katsayısı yazın (büyük zararlara yol açsa da) yüzde 40-50′yi geçmez: sonbahardaki ilk kabarma­lar çoğunlukla yüksek değildir. Daha önce­ki doymuşluktan başka, yoğunluk sonra da yağışların toplamı ve süresi kesin rol oy­nar: belirli yağmur toplamlarından sonra sızma durur veya çok büyük ölçüde aza­lır ve buharlaşma daha fazla artmaz.
• Kabarmaların yayılması ve çoğalması. Kabarmaların debisi sular taşmadığı zaman akış hızına yakın bir hızla aşağı kesime doğru yayılır, takat geniş su baskınlarında çok azalır. Eğimi yüksek olan ırmakların yayılma hızı saatte 12 veya 15 km’yi, hat­tâ taşma yapmayan büyük su kabarmala­rında saatte 15 ve 20 km’yi bulur. Düşük eğimli ova ırmaklarında, su altında kalma­yan yüksek yamaçlar arasında su 5 km’den az hızla, çok büyük su baskınlarında ise saatte 2 km hızla ilerler. Belirli bir yerde, kabarmaların çeşitli ilerleme tipleri akış hı­zı, su mecrasının uzunluğu ve yağmurun süresine bağlıdır: kabarma bazı sel suların­da fırtınalı havalarda on beş dakikada, Cevennes’lerdeki ırmakların yukarı çığırların­da birkaç saat içinde, Aşağı Ardeche’te sekız-on iki saatte, Grenoble’da, İşere üze­rinde yirmi dört-otuz altı saatta yükselir. Bu yükselme Lyon’da Rhone üzerinde iki veya üç gün, aynı yerde Saöne üzerinde ve Paris’te Sen üzerinde dokuz veya on gün, Aşağı Mississippi ve Yangdzı-Kiang üzerin­de birkaç hafta sürer. Yükselmeyi büyük debili bir kol çok artırabilir. Ayrıca bazı küçük ırmaklarda, şiddetli sağnakların yol açtığı kabarmalar sırasında sular özellikle başlangıçta, yıldırım hızıyle yükselebilir; hattâ buzların parçalanması sonucu meyda­na gelen dalga cephelerini hatırlatan ger­çek «su duvarı» baskınları meydana gelebi­lir.

• Kabarmaların maksimal gücü. Belirli bir kabarma sırasında azamî debiler alıcı yüzey­lerin artmasına bağlı olarak azalır. New Mexico’da 1945 haziranında rio Pecos’un
9 100 km2 için saniyede ve kilometre kare başına 2-25 m3′ten çok; 1915′te arızalı hav­zada Pears River’ın 325 000 km2’si için sa­niyede ve kilometre kareye 200 litre. Brüt maksimum debiler için şu değerler sayılabilir:Po için, Piacenza’da 1951′de 12 800 m3; Ren için
Almanya-Hollanda sınırında 12-500 m3; Volga için 1926′da 61 000 m3. Brüt debi rekorları Yenisey (120 000 m3), Lena (110 000 m3) ve özellikle Amazon’dadır (160 000 m3 kadar).

Kabarmaların yükseklikleri, belirli bir debi için genişliklere, derinliklere ve hızlara gö­re değişir. Yangdzı-Kiang boğazlarında YiÇang’dan önce bazı kabarmalar alçak su­larda 60-70 m’yi bulur. Aralık 1909′da, Aşağı Duero’da etiyaj’ın 24-34 m üstünde yükseklikler kaydedilmiştir. Loire ırmağı yaklaşık olarak 1 500 km2′yi tehdit eder. Rhöne, Fransa’da 1 600′ü Tarascon ve Beaucaire’den sonra olmak üzere 2 400 km2′yi basabilir. Mississippi, Cairo’dan sonra 1882′de 90 000 km2 (Belçika ile Hollanda’nın toplam yüzölçümüne eşit) kadar yeri su altında bırakmıştır. Yangdzı-Kiang da 1931 ve 1954′te buna eşit bir araziyi su altında bıraktı. Bu iki baskınla sular 20 milyondan çok insanın evini yıktı ve 1931′de baskın yüz binlerce insanın ölümüne sebep oldu. Hou-ang-ho’nun baskınları daha büyük felâket­lere yol açar: tabiî yatağı ve dış su bent­leri arasındaki sunî su basma alanı 600 km’­den uzun bir delta üstündedir. Bazı kabar­malarda ırmak yatak değiştirerek Şandung yarımadasının kuzey ve güneyinde önceki ağzından yüzlerce kilometre ötede denize dökülür. 1887′de sular güneye yönelerek Yangdzı-Kiang’ın yatağını geçici olarak de­ğiştirdi ve bir milyon kişiyi çamurlu suları altında bıraktı. 1935′te bir süre için buna benzer bir yatakta aktı. Bu ölçüsüz geniş­liğe ulaşmasa da büyük su baskınları ço­ğunlukla millî âfetlerdir. Temmuz 1951′de Kansas ırmaklarının taşması bir milyar do­larlık zarara yol açtı: Japonya’nın aşırı ka­labalık topraklarında anî ve şiddetli su bas­kınları felâketleri daha da artırır. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTAMOLOJİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POSTİŞ

Tarih 06 Haziran 2009

POSTİŞ i. (ital. posticcio’dan). Kadınla­rın süs için başlarının arka kısmına taktık­ları saç.
— Ansikl. Birkaç yıldan beri postiş ve peruka modası çok yaygınlaştı. Bu sebep­le büyük mağazalar bunlar için özel bö­lümler açtılar. Postiş ve peruka satışları 1964-1965 arasında yüzde 30 oranında bir artış gösterdi. Kadın berberlerinin çoğu bugün müşterilerine postiş satmağa çalış­makta, hattâ onları kiraya bile vermekte­dirler. Postiş yapımında kullanılan saçlar Avrupa’ya Sicilya, İspanya, İskandinavya v.d.den veya Asya’dan (Çin, Hong Kong, Kore, Japonya, Hindistan) getirilir. 1964′te yalnız Çin, 5,5 milyon dolar karşılığın­da 5 000 t tabiî saç ihraç etti. Bu saçlar etüvlerde dezenfekte edildikten sonra renk ve boylarına göre ayrılır, gerekirse renk­leri açılır veya yeniden boyanır, daha son­ra da postişin yapımına geçilir.

Saçlar ya bir iğ yardımıyle yuvarlak bir şekilde montüre dikilen bir tül üzerine elle takılır
(en pahalı postişler bunlardır) veya tül şerit­ler üzerine makineyle geçirilir veya ender olarak bir çeşit ütüyle montüre yapıştırı­lır. En uzun postişler 75 sm, en kısa pos­tişler 30 sm’dir. Tabiî postişlerden daha pahalı olan naylon postişler de yapılmak­tadır. Bunların montaj işi sona erince saç­lar kesilir ve daha sonra onlara bir biçim verilir. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSTİŞ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Posta birliği

Tarih 06 Haziran 2009

Posta birliği (MİLLERARASI), posta kurumunun ilk ortaya çıktığı günlerden beri milletlerarası bir postanın önemi üstünde duruldu, fakat bu sistemin nasıl işlediği pek iyi bilinmez. XVI. yy.da Londra ile Fransa’daki Calais şehri arasında düzenli bir servisin kurulduğu sanılır. 1670′te yapılan bir anlaşma ile İngiltere ile Fransa arasın­daki posta ilişkileri düzenlendi. Bu anlaş­ma, 1698′deki Rijsvvijk anlaşmasıyle yeni­lendi. Paris-Londra arasında haftada iki posta işliyordu. Dover – Calais postasını İngilizler yönetiyor; Calais’den sonra işi fransız postası yükleniyordu. Yalnız Paris, Rouen veya Lyons’a giden mektupların üc­reti önceden ödenebiliyordu. Daha uzağa giden mektupların posta farkı alıcıdan tah­sil ediliyordu. İngiltere, İtalya’ya gidecek mektuplar için Fransa’ya mektup başına 21 sol ödüyordu. Türkiye’ye gidecek bir mek­tubun göndericisi Marsilya’ya kadar olan yol için 17 sol ödüyordu. 1802′de yapılan bir anlaş­ma, yürürlükte olan bu sisteme pek az de­ğişiklik getirdi. Milletlerarası mektuplar ço­ğaldıkça sistemde karışıklıklar başladı. Ağır­lığa göre alınan ücretler her ülkede değişi­yordu. Mektubun ücreti bazen zorunlu ola­rak gönderici tarafından ödeniyordu. Ancak göndericinin ödediği ücret genellikle belli bir noktaya kadar geçerli oluyor, ötesi alı­cıya kalıyordu. XIX. yy.daki sanayileşmeyle mektuplaşma büyük ölçüde arttı. Mevcut posta sistemi ihtiyaca cevap veremez ol­du. Çeşitli ülkelerde aynı paranın ödenme­si bir dereceye kadar sağlandı, fakat bu ödemeler posta giderlerini karşılamıyordu. Milletlerarası bir posta servisi kurma tekli­fi ilk olarak A.B.D.’den geldi. 1863′te bu amaçla Paris’te bir konferans toplandı. Konferansta 31 ilke kabul edildiyse de, Ame­rika İç savaşı ve Alman-Fransız savaşı bu alandaki çalışmaları durdurdu. Bu arada posta konusunda büyük bir reformcu olan Kuzey Alman Posta konfederasyonu üyesi Heinrich von Stephan, Milletlerarası Posta birliği için bir plan hazırladı. Bu plan Pa­ris konferansında alman kararları göz önünde tutuyor, Almanya’nın deneylerinden de yararlanıyor, Almanya’yı ve bütün al­man ülkelerini içine alan bir posta birliği kuruyordu. Bu birlikte toplam 20 ülke var­dı. Almanya’nın teklifi üzerine 1874′te Bern’­de bir kongre yapıldı. Kongre’ye, A.B.D. ve Mısır ile birlikte bütün avrupa devletle­rinin de bulunduğu 22 ülke katıldı. Konfe­ransın sonunda varılan bir anlaşma ile Mil­letlerarası Posta konvansiyonu kuruldu. Bu konvansiyonda Genel Posta birliğinin adı Milletlerarası Posta birliği olarak değişti­rildi. Kuruluşundan 10 yıl sonra üye sayısı 55′e çıktı. XIX. yy.ın ortalarında hemen he­men bütün dünya ülkeleri, birliğe dahildi. 1960′larda üye sayısı 100′ü aştı. 1875′ten itibaren milletlerarası postanın te­melini meydana getiren konvansiyon beş esas ilke kabul etti. Bunlar bazı değişiklik­lere uğramakla birlikte günümüzde de ge­çerlidir.
Birinci ilkeye göre birliğe dahil olan bütün ülkeler posta servisi konusunda tek bir ül­ke sayılıyordu. Bu ilkenin uygulanması, ula­şım bağımsızlığı doktrinine dayanıyordu. Her ülke başka ülkeden gelen postaya ken­di postasına gösterdiği ilgiyi göstermek zo­rundaydı. Her ülke bütün dünyadaki ulaşım olanaklarını kendi postası için kullanmak hakkına sahipti, ikinci ilkeye göre, belli ağırlıklar için öngörülen ücretler bütün ülkelerde aynı olacaktı. 15 Gramlık bir mek­tup 25 santim (altın) tutuyordu. Şartlara gö­re bu ücret belli bir artış ve azalma gös­terebilirdi, ikinci Dünya savaşı sonunda bu ilke çiğnendi; yalnız ağırlık birliği (ortala­ma ağırlık olarak 15-20 gr kabul edilmesin­den başka) önemli bir değişikliğe uğramadı. üçüncü ilke posta İle iletilecek malzemeyi üç gruba ayırıyordu: mektuplar, kartlar ve diğer evrak (basın, ticarî evrak gibi).
Bu üç grup için belirli şartlar konuldu. Neyin daha ucuz yollanabileceği, neyin mektup muamelesi göreceği tespit edildi. Dördüncü ilke, bir ülkenin, başka bir ülkenin ulaşım araçlarını kullandığı zaman ne ödemesi ge­rektiğini tespit eder. Ancak iki ülke ara­sındaki mektup alışverişinin aşağı yukarı aynı olduğu durumlarda ödeme yapılmaz. Beşinci ilke kayıt ve tazminatlar üstünedir. Ancak milletlerarası tazminat belli bir mik­tarı aşmaz ve kayıtlı paketin tümü, kaybol­duğu zaman ödenir. Meselâ paket, yerine bazı kısımları eksik olarak ulaşırsa ödeme yapılmaz. Daha sonraki yıllardaki bazı değişikliklere göre, «önemli şeyler» için bir sigorta kuruldu. Bu önemli şeylerin kapsa­mına ticarî veya resmî evraklarla, altın, el­mas gibi değerli maddeler de alındı. Paket postası geliştirildi. 1947′de birlik, Birleşmiş Milletlere bağlandı. Birliğin İsviçre’de Bern’de bir genel merkez bürosu vardır. 5 Yılda bir bütün üyelerin katıldığı bir kongre toplanır. Ayrıca 20 üyelik bir Yürüt­me ve İlişkiler komitesi her yıl toplanır. Bir de gene 20 üyelik danışma komisyonu vardır. Bu komisyon iktisadî, teknik mese­leler ve uygulama meseleleri üstünde çalı­şır. (M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Posta birliği hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POSTA

Tarih 06 Haziran 2009

POSTA i. (ital. k.). Bir yerden gönderilen veya bir yere gelen para, mektup v.b. emanetlerin tümü: Sabah postası geldi, fa­kat akşam postası henüz gelmedi. (Bk. ANSİKL. Ulaştırma bölümü.) || Bu emanet­leri toplayıp dağıtan teşkilât ve bu teşkilâ­tın bulunduğu yer:
— Benim seni postaya yolladığımı kimseye söyleme; adresi postahanenin içinde yırt at
(H.E. Adıvar). || Be­lirli zamanlarda sefer yapan ve genellikle posta ulaştırılmasında kullanılan taşıt: Dün de bizim vapur Bandırma postaları gibi ağzına, hattâ burnuna kadar dolu idi
(B. Felek). Pos­ta vapuru. Posta treni. || Takım, kol, sı­ra: // Gidip gelme, sefer: Araba şu kadar eşyayı üç postada taşıdı. || Posta arabası, posta ile gönderilen nesneleri taşıyan ara­ba: İki gün evvel buradan geçen bir posta arabası benim için dört mektup bırakmış (R. N. Güntejcin). // Posta havalesi, posta ile gönderilen havale, para. || Posta kutusu. Bk. KUTU. || Posta polisi, nöbet tutan veya nöbette olan polis. // Posta pulu, para kar­şılığında posta ile gönderilen şeylerin üze­rine yapıştırılan pul.
— CEŞ. DEY. (Birini) Posta etmek, bir kim­seyi karakola götürmek. // (Birine) Posta koymak (veya atmak), birini korkutmak, teh­dit etmek. || (Bir yere) Posta yapmak, bir yere sefer yapmak, gidip gelmek. || Postayı kesmek, bir kimseyle ilgisini kesmek veya bir şeyi yapmaktan vaz geçmek.
— Ask. Hedef postası, hedefli atış talimi sırasında hedefleri gözetleyen ve atışlardaki isabet derecesiyle ilgili işlemlerin ve ka­yıtların tutulmasına yardım eden personel.

— Avc. Avlanacak hayvanı beklemek için yerleşilen yer.
— Dy. Posta treni, posta ve yolcu vagon­larından meydana gelen süratli tren. || Pos­ta vagonu, yalnız posta hizmetine ayrılan vagon. || Cer postası, buhar lokomotifinin sevk ve idaresini sağlayan, bir makinistle bir ateşçiden meydana gelen, çoğu kere sürekli birlikte görev yapan ekip. (Başka tip lokomotiflerde çalışan makinist ve yar­dımcısının meydana getirdiği posta, özel bir ekip değildir.)
— Denize. Gemi teknesinin enlemesine olan tutucu parçalarından her biri, bunla­rın tümü gemi gövdesini (iskeletini) mey­dana getirir. (Bk. ANSİKL.) || Posta yolcu vapuru, posta seferi yapan ticaret gemisi. || Dobil bltum postası, dip su sarnıçlarına (Water-ballast) giriş çıkışı sağlayan delik­ler bulunan posta. || Döşekbaşı postası, ağaç gemi inşaatında döşek postalarını di­key postalara bağlayan dışarıya kıvrık pos­ta. || Karkas döşek postası, L veya U bi­çiminde köşebentlerden yapılmış, dikey ve düzey, uçları parçalarla pekleştirilmiş dö­şek postası. // Kepçe döşekbaşı postası, çe­likten yapılan savaş gemilerinde teknenin sağlam bir parçası. (Bu posta, bodoslama­nın hemen hemen düzey olarak uzatılması­dır. Kıç tarafta [kepçe] su hattının ve zırh güvertenin altındaki bütün çıkıntıları bir­birine bağlar ve onlara dayaklık, yataklık eder.) // Sintine döşek postası, bir postanın (kuburga, eğri, iskarmoz) alt kısmını mey­dana getiren iki kenarlı parça. || Yukarı (üst) posta, diğer döşek postalarından da­ha yukarıda bulunan, geminin baş ve kıç taraflarına yakın postalar; tekneyi takviye etmeğe yarar.

— Huk. Posta çekleri. Bk. ANSiKL. || Pos­ta gizliliği. Bk. ANSİKL. || Posta idaresi, tüzel kişiliği olan T. C. Posta Telgraf ve Telefon işletmesine verilen ad. (Bk. P.T.T.) || Posta kolileri.
Bk. ANSİKL. || Posta mas­rafı. Bk. ANSİKL.
— Sanay. 24 Saatlik çalışma gününün ça­lışma bölümlerinden her biri: Gece posta­sı.
(Eşanl. VARDİYA.) || Bir sanayi veya ti­caret işletmesinde aynı zamanda çalışan iş­çilerin tümü.// Çalışma postası, bir çalış­mada bir bölümün yapıldığı yer; açıkça be­lirli bir iş yapımına gerekli her şeyi (maki­ne, âletler, malzeme v.b.) kapsayan çalış­ma merkezi: Çalışma postasının düzeni ve donatımı, çalışanın verimi ve yorgunluğu üstünde büyük etki yapar.
— Teşk. tar. Posta tatarı. Bk. TATAR.
— Zool. Posta güvercini, özel surette ye­tiştirilen, küçük kâğıtlara yazılmış haberle­ri bir yerden bir yere iletmek için kullanı­lan güvercin.
— ANSİKL. Ulaştırma. Eskiden mektup ve yolcu ulaşımı için belli yerlere atlar «yerleştirilir», bunlar hazır beklerdi. Oysa posta bugünkü medeniyetin en önemli ku­rumlarından biri haline gelmiştir. Jül Sezar zamanında Roma imparatorluğu sınırları içinde kuryeler son derece düzenli işliyor­du. Sezar’ın İngiltere’den Roma’daki Cicero’ya yolladığı iki mektup, biri 26, biri 28 günde, yani iki gün ara ile Roma’ya ulaş­mıştı. Mektup yollamak İsteyen özel kişiler ise mektuplarını ya köleleriyle göndermek, ya da aynı yönde giden ve mektubu götür­meyi kabul eden birine vermek zorunday­dılar. Özel kişiler için çalışan bir posta sistemini ilk kuran imparator Diocletianus oldu (III. yy. sonu). Daha sonraki tarih­lerde Büyük Theodorius, Charlemagne gibi kralların ülkesinin her yeriyle haberleşme­lerini sağlayan düzenli posta servisleri vardı.

• Resmî Posta Servisinin başlangıcı. En eski posta sistemi Fransa’da Paris üniver­sitesi tarafından kuruldu. XIII. yy.ın so­nunda bu kuruma bağlı kuryeler belli dö­nemlerde yola çıkarlar ve Paris’te toplu bulunan öğrenciler için Avrupa’nın çeşitli bölgelerinden para ve mektup toplarlardı. XI. Louis kendisi için atlı haberciler kul­landığı gibi, 19 haziran 1464′teki fermanıyla Fransa’nın bellibaşiı yollarında posta istasyonları kurdu. Bu sistem daha sonraki krallar zamanında da devam etti; sonunda özel kişiler de kendi mektupları için kral­lığa bağlı kuryeleri kullanmağa başladılar. XIII. Louis zamanında genel bir posta de­netimi merkezinin kurulmasıyle fransız pos­tası daha düzenli bir hal aldı.

• Almanya’da ilk posta Tirol’de XV. yy.­ın ikinci yarısında Thurn, Taxis ve Valsassina kontu Roger I tarafından kuruldu. Roger I’in oğlu imparator Maximilian I’in isteği üzerine 1516′da Viyana’dan Brük­sel’e uzanan bir posta servisi sağladı. 1522′de Viyana ile Nürnberg arasında bir pos­ta servisi açıldı; çok geniş topraklara sa­hip olan Kari V, ülkenin her köşesinden çabuk haber almak istediği için Taxis ve Thurn prensi Leonhard’a Hollanda’dan İtalya’ya bir posta servisi kurdurdu. Bu ser­vis Liege, Trier, Speyer, Rheinhausen, Württemberg, Augsburg ve Tirol’den geçiyordu. İtalya’da ilk posta Piemonte’de başladı. 1561′e kadar mektupların ulaşımı şirketlerin ve özel kişilerin elindeydi. Devlet bunlara hizmetleri karşılığında değişik şartlara uy­gun olarak belli bir miktarda para almak hakkını tanımıştı. 1561′de Savoia dükü Emanuele Philiberto bütün postaları bir pos­ta genel müdürüne bağladı. Bu durum 1697′ye kadar sürdü. 1697′de dük Vittorio II Amadeo postanın gelirlerini devlet gelir­leri arasına kattı ve posta genel müdürü­ne aylık bağladı. 1710′dan sonra posta doğ­rudan doğruya devlet tarafından yönetil­meğe başlandı.

• ingiliz postası. İngiltere’de Edward III zamanında özel postalar kurulmuştu. 1635′te Londra ile Edinburgh arasında resmî bir posta servisi kuruldu. 1644′te o sırada Avam kamarası üyesi olan Edmund Prideaux posta genel müdürlüğüne tayin edildi. Prideaux ilk iş olarak haftada bir, ülkenin her tarafına posta kuryeleri yol­lamağa başladı. 1683′te başkentte bir «penny» postası kuruldu. William III zamanın­da parlamentodan İskoçya’daki posta siste­mini düzenlemek üzere birçok kanun çıktı. Kraliçe Anne’in çıkardığı dokuzuncu fer­manla ingiltere’deki posta sistemi o zaman için modern bir şekilde teşkilâtlandırıldı. Londra’da Britanya ülkeleri için genel bir posta merkezi açıldı.
Bu merkezin Edinburgh, Dublin ve diğer bazı şehirlerde şubeleri vardı. Bütün sis­temin başında bir genel müdür bulunuyor­du. Bu genel müdürün başlıca şubelerin müdürlerini tayin etme yetkisi vardı. Bu sırada 15 millik bir yere gidecek bir mek­tubun ücreti 8 sentti, 300 mil içinse 25 sent ödeniyordu. 1837′de sir Rowland Hilî Posta servisinde reform yapılması için ha­rekete geçti. 1839′da «penny» usulü kabul edildi. 6 Mayıs 1840′ta W. Mulready ta­rafından çizilen ilk posta pulu kullanıldı. Aynı yıl kayıt ve posta ile para yollama usulleri kabul edildi. 1855′te posta kutuları ortaya çıktı. Londra, şehir içi mek­tup dağıtımında kolaylık sağlanması için 10 bölgeye ayrıldı, ingiltere postahane sis­temi hızla gelişti, paket postası, para de­ğiştirme ve telgrafçılık yerleşti, ingiliz Pos­ta servisinin başında posta genel müdürü bulunur. Yardımcısı Londra postahanesinin genel sekreteridir. Büyük şehirlerde de genel müdürler vardır. Posta genel müdürü danıştay üyeleri arasından seçilir: ayrıca ka­bine üyesi de olabilir.

• Neale’in amerikan postası. Amerika’da posta 17 şubat 1691′de posta patentinin Thomas Neale’e verilmesiyle başlar. 4 Ni­sanda Neale ve krallık posta genel mü­dürü Andrew, Hamilton’u amerikan posta genel müdürlüğüne seçtiler. Hamilton ko­loniler arasında bir posta servisi kurmak gibi zor bir işe girişti. Bütün kolonileri dolaştı ve herkesi yeteneğine ve bu işin başarılacağına inandırdı. Virginia dışında bütün koloniler işbirliği yapmayı kabul et­ti, 1 mayıs 1693′te servisler başladı. Posta, Portmouth – New Haven, Boston, Saybrook, New York, Philadelphia ve Maryland ile Virginia’daki bazı noktalar arasında işli­yordu. Haftada bir posta vardı, beş atlı bu istasyonlardan haftada iki kere geçmiş oluyordu. Kışın servis 15 günde bir yapı­lıyordu.

A.B.D. postası. 26 Temmuz 1775′te Phila-delphia’da toplanan kongre bir postahane sistemi kurdu ve başına yılda 1 000 dolar ücretle Benjamin Franklin’i getirdi. 1782′de Kongre, posta genel müdürüne New Hampshire ve Georgia arasında ve Kong-re’nin uygun göreceği diğer yerlerde posta yolu ve servisleri açma yetkisini verdi. İ799′da posta kanunları yeniden düzenlendi, posta soyguncularına ölüm cezası ge­tirildi. Daha sonra ölüm cezası kaldırıldı. 1813′te posta ilk defa buharlı gemiyle bir şehirden bir şehire götürüldü. 1845′te 30 milden uzağa gitmeyecek bir sayfalık mek­tuptan 6 sent, 80 mile kadar 10 sent, 150 mile kadar 12,5 sent, 400 mile kadar 18,75 sent, daha uzak mesafeler için 25 sent alınıyordu.
İngiltere’de pul sisteminin başarıya ulaş­masından sonra, pul A.B.D.’de de kulla­nılmağa başlandı. 1847′de 5 ve 10 sentlik, 1851′de 1 ve 3 sentlik pullar çıktı, tik dam­galı zarflar 1853′te kullanıldı. Başkan Lin­coln zamanında mektuplar bedava teslim edilmeğe başlandı. Daha sonra mektubu alandan 2 sent alındı. 1863′te bu 2 sentten yeniden vaz geçildi. İlk posta kartı da 1873′te ortaya çıktı.

• Türkiye’de. Osmanlı devletinde posta hiz­metleri Mahmud II zamanına kadar yalnız devlet haberleşmeleri için yapılıyordu. Koso-va (1389) ve Çaldıran (1514) seferleri sırasın­da halkın da resmî postadan yararlanması sağlandı. Fakat bu, bugünkü anlamda posta­cılığın başlangıcı niteliğinde değildi. Mah­mud II, halka ait mektupların İstanbul ile öteki vilâyetler arasında taşınmasını, bu işler­den gelir sağlanmasını, mektuplara fesat karıştırılmamasını ve mektup dağıtımında is­lâm, reaya ve yabancı ahaliye eşit muamele yapılmasını bir fermanla emretti (1838). Tan­zimat fermanıyle posta hizmetleri kamu hiz­metleri arasına alındı (1839). Konuyle ilgili hazırlıkları yapmakla görevlendirilen komisyonun kararına uyularak ilk Posta nezareti kuruldu (1840). Aynı yıl ilk pos­tahane istanbul’da, Yenicami avlusunda, Postahanei Amire adiyle açıldı. Bunu, Bağ­dat, Sivas, Musul ve Diyarbakır’da açılan postahaneler takip etti (1843). Posta idaresi­ne paralel, fakat ayrı bir kuruluş olarak ça­lışan Telgraf idaresi de nezaret durumuna getirildi (1855). Posta nazırı gazeteci Agâh Efendinin teklifiyle posta ücretinin pul olarak alınmasına başlandı (1863). Posta ve Telgraf nezaretleri tek bir nazırlık altında birleştirildi (1871). Sonra bu nazırlık kal­dırıldı ve son nazır vekili Mustafa Fuad Bey zamanında teşkilât, umum müdürlük seviyesine indirildi (1909); iki yıl sonra tekrar nazırlık oldu (1911). 1919′ra ise umum müdürlük kademesine dönülerek umum müdürlüğe de Refik>Halid Bey (Karay) tayin edildi. Bu arada Ankara’da T. B. M. M. Hükümeti Posta müdürlüğü kuruldu (1920); başına da önce Sırrı Bey (Bellioğlu), sonra da Refet Bey (Bele) getirildi. Ankara hükümetinin Posta müdürlüğü ay­nı yıl içinde genel müdürlük oldu. İlk ge­nel müdür olarak Sabri Bey (Toprak) görevlendirildi (1920). İstanbul’daki umum müdürlük de 1922′ye kadar çalıştı.

— Denize. Genel bir anlamda kullanılan posta terimiyle üç elemanın hepsi anlaşı­lır; asıl posta, sintine postası, döşek pos­tası. Asıl postalar üç tiptir: kompozayt posta (posta ve kontra) iki köşebendi bir­birine perçinlemekle yapılır, L biçiminde­dir; yekpare posta tek bir profilden yapılmış, L biçiminde, çıkık kenarlı L veya U posta biçimindedir. Son olarak bir ana be­denle onu bordaya bağlayan çift kenarlı posta çok yer tuttuğundan şileplerde kul­lanılmaz. Fakat tankerlerde, özellikle boy­lam yapım usulüyle yapılan tankerlerde her zaman kullanılır.
— Huk. Posta çekleri. Posta idaresi, adına bir çek hesabının açılmasını isteyen kim­selere, bu hesabın açılabilmesi için gerekli ön paranın verilmesi şartıyle posta çekleri verebilir. Posta çekleri düzenlendiği günle birlikte iki ay için geçerlidir. Bu süre bi­tince, kabulleri keşidecinin onamasına bağ­lıdır. P.T.T. idaresi, belli paraları gösteren yolculuk posta çekleri de çıkarabilir.

• Posta gizliliği. P.T.T.’de görevli memur­ların posta gizliliğine uymaları zorunludur. Posta kanununa göre, kendilerine posta servisinde bir iş verilmiş olanların, belli kişilerin posta ilişkilerini açığa vurmaları, kapalı mektupları açmaları, içlerinde ne olduğunu araştırmaları veya haberleşme ka­ğıtlarındaki yazılar hakkında üçüncü kişi­lere bilgi vermeleri yahut herhangi birinin bunlan yapmasına meydan bırakmaları ya­saktır.

• Posta kolileri, ayrıca ücret ödendiği tak­dirde, alıcının konutunda teslim edilebilir. Bunun dışında, posta kolileri Posta ida­resinden alınır. Ancak, idarenin gösterece­ği süre içinde kolilerini almayanlardan ta­rifesine göre ücret alınır.

• Posta masrafı. Davacı, dilekçesinin, da­valıya tebliğ edilmesi için gerekli olan pos­ta masrafını peşin olarak mahkeme kale­mine ödemekle yükümlüdür. Bunu yapma­ması halinde, mahkeme, kendisine bir me­hil verir. Bu mehil içinde davacı, posta masrafını ödemezse, tebligat yapılmasından vaz geçmiş olduğu kabul edilir. Aynı du­rum, mahkemenin vermiş olduğu kararın temyiz edilmesi halinde de söz konusudur. Temyiz eden, posta ücretini baştan ödemezse, kendisine ödemesi için bir süre verilir. Bu süre içinde de posta masrafını ödemeyecek olursa, temyiz isteminden vaz geçmiş sayılır. Temyiz isteminden posta ücretinin ödenmemesi sebebiyle vaz geçil­miş sayıldığına karar verecek merci, ma­hallî mahkemedir. (LM)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POSSEVİNO (Antonio)

Tarih 06 Haziran 2009

POSSEVİNO (Antonio), italyan rahibi (Mantova 1533′e doğr. – Ferrara 1611). 1559′da cizvit tarikatına girdi, bu tarikatın Savoia ve Fransa’da yayılmasına çalıştı, 1572′de Lyon’da rektör, 1573-1577 arasında da cizvit tarikatı başrahibinin sekreteri ol­du ve İsveç’e gönderildi, kral Johan III Vasa’ya Hıristiyanlığı kabul ettirmeğe ça­lıştı. Yeni bir görevle Polonya’ya Istvan Bathori’nin (1581), daha sonra da Rusya’ya Korkunç İvan’ın (1581) yanına gönderildi. Çarla ilahiyat konusunda tartışmalara gi­rişti, fakat Roma kilisesi için hiç bir yarar sağlayamadı. 1582′den 1585′e kadar, Viyana ile Varşova arasında aracılık yapmağa zor­landı, daha sonra Papalık tartından Orta Avrupa’ya gönderilerek orada birçok ko­lej kurdu. Padova’da profesör oldu, Fransa kralı Henri IV ile Roma’nın arasını bul­mağa çalıştı ve bu arada fransız cizvitlerinin imtiyazlarını yeniden elde etmelerini sağladı. Protestan ve Ortodokslarla dinî tartışmalar üstüne birçok kitap, Moskova, Moldavya ve Transilvanya ile ilgili tarihî incelemeler, ayrıca Biblotheca Selecta (Seç­me Eserler Kütüphanesi) ve Apparatus Sacer adlı iki bilimsel eser yazdı. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSSEVİNO (Antonio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Portsmouth antlaşması

Tarih 06 Haziran 2009

Portsmouth antlaşması, Japonya ile Rus­ya arasında, 5 eylül 1905′te
(rus takvimine göre 23 ağustosta), Portsmouth’ta (New Hampshire eyaleti, A.B.D.), başkan
T. Roo-sevelt’in arabuluculuğuyle imzalanmış olan ve rus-japon savaşına son veren antlaşma.
Bu antlaşmaya göre Rusya, Güney Mançurya demiryolunu, bu yolun geçtiği top­rak şeridinin yönetim ve denetim hakkıyle birlikte, Sahalin adasının 50° kuzey para­lelinin güneyinde kalan kesimini ve Leaotong kiralık toprakları üstündeki haklarını (Port-Arthur ve Dairen [Ta-lien] ile birlikte) Japonya’ya bıraktı. Buna göre Ja­ponya, Kore üstünde himaye idaresi kura­bilecekti. Rusya’nın Doğu’ya doğru geniş­leme siyasetinin sona erdiğini gösteren bu antlaşma aynı zamanda asyalıların avrupalılara karşı kazandığı ilk zaferdir. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Portsmouth antlaşması hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTO NOVO

Tarih 06 Haziran 2009

PORTO NOVO, Hindistan’da (Madras) şehir, Koromandel kıyısında, Kudalor’un güneydoğusunda. Burası pamuklu al­mağa gelen avrupalıların çok erken bir ta­rihte uğradıkları bir karakoldu. İngilizler 1683′ten sonra şehri önemli bir ticaret mer­kezi haline getirdiler, sir Eyre Coote 1781 de Haydar Ali’nin büyük ordusunu bura­da yenerek Madras’ı ele geçirdi. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTO NOVO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTT (August Friedrich)

Tarih 06 Haziran 2009

POTT (August Friedrich), alman dilbilimcisi (Nettelrede, Hannover 1802-Halle 1887). Etymologische Forschungen (Etimo­loji Araştırmaları) [1833-1836] adlı bir eseri vardır. Hint-avrupa dillerinin etimolojisi ve karşılaştırmalı fonetiğiyle ilgili çalışmalara önayak oldu. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTT (August Friedrich) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTSDAMİYEN

Tarih 06 Haziran 2009

POTSDAMİYEN sıf. ve i. (Potsdam [A.B.-D.] şehir adından fr. potsdamien). Jeol. Kambriyen sistemin üst katına denir. (Postdamiyen, Avrupa’da ve Kuzey Amerika’nın doğusunda olenus türünden, Kuzey Ameri­ka’nın batısında ise dicellocephallus türün­den trilobitlerle nitelenir.) [L]

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTSDAMİYEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTOSİ

Tarih 06 Haziran 2009

POTOSİ, Bolivya’da şehir, idare bölgesi merkezi, 3 960 m yüksl. 53 500 nüf. Potosi, eski sömürge şehri havasını muhafaza eder. Ulaşım güçlüklerine rağmen küçük çapta madencilik devam etmektedir.
—Potosi idare bölgesi, Bolivya’nın güneybatı­sında uzanır; 609 200 nüf.
— Tar. Daha takalar zamanında bilinen Cerro Rico gümüş madenini 1545′te işlet­meğe başlayan İspanyolların burada kur­dukları şehre Kari V, Villa lmperial (1547) adını verdi. Avrupa ekonomisini alt üst eden ve beşte biri (quinto) krala verilen binlerce ton gümüş Potosi ocağından çı­karıldı; ocağın işletilmesi için takalar ör­nek alınarak uygulanan angarya sistemiyle (mita) kütle halinde kızılderili toplandı, bunların çoğu ocakta çalışırken öldü. Şeh­rin nüfusu çağ için olağanüstü ölçüde art­tı: 1572′de 120 000, 1650′de 160 000 nüf. Cıva ile alaşım usulünün geliştirdiği (1585) gümüş üretimi, yukarı yaylalarda köle ola­rak çalıştırılan halkın ücretli işçilerin ça­lıştırıldığı kıyı ovalarına kaçması yüzün­den, XVII. y.ın ortalarında azalmağa baş­ladı; bu yüzden maden işçlerine de ücret verilmeğe başlandı. Ama hiç bir teknik ilerleme olmadığından, üretim XVIII. yy.da yerini kalay üretimine bıraktı. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTOSİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEKİZ GÜZEL SANATLAR

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEKİZ GÜZEL SANATLAR
Mimarî
Roma devrinin en önemli kalıntıları Evora’da bulunur. Vizigot tarzında Sao Pedro de Balsemao kilisesi, Braga yakınlarında, Bi­zans etkisindeki Sac Frutuoso kilisesi (VII. yy.ın ikinci yarısı) ve mustarip üslûpta Lourosa kilisesi o zamanın İberik yarımadası medeniyetinin tanıklarıdır.
Çizgilerinin yalınlığı ve fransız etkisindeki süsiemeleriyle belirgin roma anıtları arasın­da en dikkati çeken eser Coimbra’daki SeVelha veya Eski Katedral’dir. Komşu is­panyol eyaletlerinde bulunan kiliselere ben­zeyen birçok küçük kilise vardır. Avrupa’­nın en iyi korunmuş değirmi yapısı olan Tomar Şövalyeleri kilisesi, bunlar arasında apayrı bir yer tutar.

Portekiz’in ilk gotik anıtı, Alcobaça’daki Citeaux manastırıdır. Batalha manastırı, bundan iki yüzyıl sonra yapılan başka bir şaheserdir. Portekiz’de XV. yy.ın sonuna doğru, büyük deniz keşifleri sırasında çok yüksek bir oiijinallik ve zengin süsleme dü­zeyine ulaşan Manuel sanatının doğduğu görüldü. Bu sanatın şaheserleri arasında To­mar ve Batalha’da yapılan ilâvelerin dışında, Jeronimos manastırı ile Lizbon yakı­nındaki Belem kulesi sayılabilir. İtalyan et­kisindeki Rönesans ve Karşıreformun kla­sik sanatından sonra barok sanatı ortaya çıktı. Bu sanat, italyan ve milletlerarası kay­naklı bir baroktan başlayarak açıkça portekiz zevki taşıyan çok belirgin bir barok sa­natına dönüştü. 1755′te Lizbon’u yerle bir eden ve bu şehrin çağdaş bir şehircilik planına, göre yeniden düzenlenmesine yol açan deprem önemli bir olaydır. Bu devirde içbü­key ve dışbükey kemerlerle çin tarzında kal­kık alınlıklar bol bol görülür (Mafra ma­nastırı, Lizbon Topçu müzesi). XIX. yy.da Portekiz’de, özellikle yabancı sanatçılar yeni klasisizm mimarî üslûbunu uyguladılar. XX. yy.ın başında mimar Raul Lino, Lizbon’da hem millî hem de modern eğilimleri temsil etti.
Heykeltıraşlık
Vizigot veya mustarip tarzındaki heykel ka­lıntıları Portekiz’de çok azdır. Auvergne veya Galiçya etkisi taşıyan roma heykel­tıraşlık eserlerinin çoğu dekoratif ve geo­metriktir. Bu sanatta çok az olan ikona ör­nekleri kabalıkları ve sağlamlıklarıyle belir­lenir.
Portekiz heykeltıraşlığı. Evora ana kapı­sının yapıldığı gotik devirde Portekiz özel­likle mezar sanatında üstünlük kazandı. Bu alandaki şaheserler: Alcobaça’daki kral Pedro I ve İne» de Castro (1360′a doğr.) ile Coimbra’da Santa Clara manastırındaki Azize Isabelle’in mezarları (1614). Manuel devrinden sonra (Belem büyük kapıları), fransız Nicolas Chantereine Coimbra’ya İtalyan Rönesansının inceliğini taşıyan bir sanat getirdi. Houdart ve Jean de Rouen gibi başka Fransızlar da Portekiz’de çalış­tılar. Çok renkli tahta üstüne yapılan is­panyol tarzındaki XVII. ve XVIII. yy. ba­rok heykeltıraşlığının yanı sıra, bir yan­dan dinî heykeltıraşlıkla (Aziz Bernadus’un ölümü; Alcobaça’da, pişmiş boyalı topraktan yapılmış heykel grubu), öte yan­dan (Portekiz’de önemli örnekleri bulu­nan çok renkli ve yaldızlı tahta üzerine yapılan) mihrap arkalığı sanatını da ay­rıca belirtmek gerekir. Aynı zamanda, da­ha çok XVIII. yy.da, özellikle bahçelerin ve sarayların süslemeciliğinde kullanılan taş heykeltıraşlığındaki fransız veya italyan et­kisinin yanı sıra, mezar heykeltıraşlığı ile Joaquim Machado de Castro’nun (1732 -1822) pişmiş topraktan heykelcikleri de be­lirtilmelidir.
Resim
Portekiz resmi XV. yy.da Sao Vicente Po-liptiği’nm (Lizbon müzesi) yaratıcısı Nuno Gon Gonçalves ile başladı. Bu dâhi öncü­den sonra, portekiz resmi, önce Portekiz’e gelen flaman ustalarının etkisiyle, sonra Lizbon ve Viseu gibi gerçek okulların kurulmasıyle özellik kazandı. Bu okullarda özellikle, Francisca Henriques, Joge Afonso (Presentation au Tertiple, Viseu müzesi), Gregorio Lopes, Cristovao de Figueiredo, Garcia Fernandes ve Cristovao Lopes gibi sanatçılar yetişti. Rönesans ile birlikte dinî resim de italyan etkisi ağır bastı, fakat bü­yük portekiz geleneği portre sanatında genç kral Sebastiao’nun portresini yapan Cristo­vao da Morais (1570) ve 1557′de Valladolid’e, 1580′de Felipe II’nin ressamı olarak Madrid’e giden Sanchez Coello ile devam etti. Burada Valesquez’in portekiz etkisinde kaldığını belirtmek gerekir. İtalyan ve fran­sız etkisindeki XVIII. yy.da, özellikle tavan ressamı ile saray ressamı çok görülür.

Bu yüzyıla iki büyük sanatçı hâkim oldu: Fran­cisco Vieira Portuense (1765-1805) ve özel­likle orijinal ışık-gölge etkilerine yer veren portre ressamı Domingos de Sequeira (1768-1837). Romantik devirden itibaren, sanat faaliyetleri büyük avrupa akımlarını (özel­likle Fransa) yansıttı.
Bu devrin sanatçıları arasında, Angelc Lupi (1826-1883), Jose Julio de Sousa Pinto (1856-1939) ve Colombano adiyle tanınan portre ressamı Bordalo Pinheiro sayılabilir.

Süsleme sanatları
Portekiz süsleme sanatlannda ancak XVI. yy.ın ikinci yarısından sonra bir gelişme başladı. Arzila’nın Alınışı ve Tanca’nın İşgali’ni canlandıran halılar 1480′e doğru, muhtemelen Tournai’de, Nuno Gonçalves’in karton modellerine göre dokundu. Kuyumcu­lukta, som altından torques’ler (Saint-Ger-main müzesi, Fransa), Coimbra müzesinin Kutsal kâsesi (XII. yy.) ve Lizbon müzesi’nin âyin haçı (XIII. yy. başı) sayılabilir.
XV. yy. sonunda keşişler bütün Avrupa’nın mücevhercilerini, kuyumcularını ve değerli taş yontucularını Lizbon’a çekti. Portekiz,

XVI. yy. başlangıcıyle birlikte kısa bir süre içinde Lizbon’da da taklit edilen çin porse­lenlerinin büyük ithalâtçısı oldu. Rönesans devrinde parlak bir tezhipçilik okulu Leitura Nova harikalarını, dua kitaplarını (Pier-pont Morgan koleksiyonu ve Mayer Van der Bergh müzesi), atlasları ve deniz hari­talarını meydana getirdi. Portekiz sanat ta­rihinin ilgi çekici başka bir bölümü de, uzakdoğu (Japonya, Çin) ve afrika sanatları­nı etkilediği bölümdür.

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ GÜZEL SANATLAR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PIPTANTHUS

Tarih 05 Haziran 2009

PIPTANTHUS i. Kışın yapraklarını dök­meyen ağaççık; yaprakları üçlü yaprakçık şeklinde, sarı çiçekleri toplu salkım biçi­mindedir; Hindistan’ın yüksek dağlık böl­gelerinde yetişir. (Piptanthus Nepalensis orta avrupa iklimine pek iyi uyar. Fasulye­gillerden.) [L]

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PIPTANTHUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİPO

Tarih 05 Haziran 2009

PİPO i. (halk lat. pipa, kamış, boru > fr. pipe’ten). Ucundaki lüle içine tütün konulan ve yakılarak dumanı çekilen çubuk biçimindeki tütün içme aracı: Ağzındaki piposu keyfinin yerinde olduğuna işaret (R. H. Karay). Delikanlı, tahta koltuğun ke­narına vurarak, piposunu silkti (Vâ-Nû).

ANSİKL. Tar. Pompei’deki fresklerden birinde görülen pipo, tütünün ortaya çıkı­şından çok önce bulunmuştur. Avrupa’da Keltlere mal edilen kil ve demirden yapıl­mış çok sayıda pipo ele geçmiştir. A.B.D.’-de de pipolara rastlanmıştır (Delaware). Bu­nunla beraber pipo, tütünün ortaya çıkı­şından daha sonra yaygınlaştı. Afrika’da kocaman, taştan pipolar, Doğu’da esrar çekilen zarif pipolar, iran’da ve Türkiye’de çubuklar ve nargileler, Avrupa’da da top lüleler yapıldı. Büyük Britanya ve Hol­landa’da daha 1625′te pipo fabrikaları var­dı.
Pipo yapımında çok çeşitli maddeler kul­lanılmıştır. Fırınlanmış kilden yapılan top­rak lülelerin Fransa’da başlıca yapım mer­kezleri Givet, Saint Ömer, Marsilya ve Nîmes şehirleriydi. Çubuk ve nargile de pişmiş topraktan yapılırdı. Orta Avrupa ve Alsace’ta günümüzde de yaygın olan porselen pipo avusturyalı doktor Jacob Vilarus tarafından bulunmuştu. Anadolu’da bulunan magnezit lüle taşından pipolar yapmağa yarar, bunların ağzında genellikle kehribardan halkalar bulunurdu. Yanmış magnezit de katran ağacından pipoların yapımında kullanılmıştır. Kurşunî, fildişi, kehribar, cam, gümüş, mısır sapından ya­pılmış pipolar da vardır. Fakat pipo ya­pımında en çok kullanılan madde ağaç, özellikle Akdeniz bölgesinden ve daha çok Cezayir ve Konstantin’den getirilen ak fun­da köküdür.
Pipo imalinde yapılması gereken başlıca işlemler şunlardır: çaplama, taslağını çı­karma ve delme, potayı oyma, rendeleme, frezeden geçirme, sapı delme ve en sonun­da başı rendeleme. Pipo, boyalı veya bo­yasızdır, cilalanır, parlatılır, markalanır ve pipoya ebonit, pleksiglas veya kehribar bir halka geçirilir. Saint Claude (Jüra) ak fun­da köklerinden pipoların yapıldığı dünyaca tanınmış bir şehirdir. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİPO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEKİZ EDEBİYAT

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEKİZ EDEBİYAT
• Başlangıçtan XV. yy.a kadar. Portekiz edebiyatı başlangıcından beri bağımsız ol­muştur. Bunu, ülkenin dil bakımından muh­tar bir durumda oluşunun yanı sıra ta­rihiyle de kolayca açıklamak mümkündür. Hattâ daha da ileri giderek XV. yy.ın ba­sına kadar iberik yarımadasında Galicia ve Portekiz cancioneiro’lanmhkinĞen baş­ka şiir dili olmadığını da belirtmeden geç­memek gerekir. Fransız edebiyatının etki­sine rağmen bu cancioneiro’ların yapı ve biçim bakımından vardığı orijinallik, At­las okyanusu kıyılarının havasını yansıtan ve yer yer iç burkucu bir üslûba bürünen catiga’larda olanca gücüyle görülür.

Daha sonraki tarihlere rastlayan ve daha kararsız olan nesrin ortaya çıkışı ise özel­likle manastırların ve üniversitelerin geliş­mesine ve Saray hümanizmine bağlıdır. Bu mensur edebiyatın başlıca örnekleri, «soy kütüğü defterleri», «soydan kişiler defter­leri», breton çevrimini sürdüren romanlar ve Aviz hanedanı prenslerinin didaktik nesirleridir. Bu didaktik eserlerin arasında da kral Duarte’nin Leal Conselheiro’su (Dürüst Danışman) ile Coimbra dükü Pedrc’nun Tratado de Virtuosa Bemfeitoria’sı (Er­demli iyilikseverlik Kitabı) özellikle anıl­mağa değer.
• ön klasik devir, ön klasik edebiyatın Aljubarrota muharebesi (1385) ile Manuel I arası dönem boyunca bütün XV. yy.ı kapsayan gelişmesi portekiz emperyalizmi­nin başlangıcıyle atbaşı gider. Dolayısıyle de «milliyetçi burjuva» niteliğindeki bu ye­ni bilincin kendini en yetkin biçimde ta­rihçilerde ve özellikle de bunların en de­ğerlisi olan Fernao Lopes’te (1380-1459) gös­termiş olmasına şaşmamak gerekir. Lopes, halefleri Gomes Eanes de Zurara (1410-1474) ve Rui de Pina (1440′a doğr. – 1520′ye doğr.) ile, malzeme (tarihî kronikler ve keşifler), metot ve kesinlik bakımından ortak yanlara sahip olmakla beraber usta­lık ve kavrayış bakımından onlardan çok üstündür.

Lirik olmak özelliğini hiç bir zaman yitir­meyen şiir, Garcia de Resende’nin (1470′e doğr. – 1536) iki yüz elliyi aşkın şairin eserlerini kapsayan Canciortneiro Geral’i (1516) sayesinde bilinir. Halktan çok sara­ya bağlı olan bu şiir yapmacıklı dili ve alegorilere geniş yer vermesi bakımından günlük olayların büsbütün dışındadır; fa­kat dinî bir Stoa’cılığa bağlılığı, belgesel değeri ve biçim ustalığı bakımından sağlam bir geleneğe dayandığı ve klasik edebiya­tın öncüsü olduğu inkâr edilemez. Avrupa Rönesansının Portekiz’e yerleşme­ğe başladığı bu dönem bir yandan Ortaça­ğın etkisini taşıyan bir iberya geleneğine bir yandan da fetih isteğinin ağır bastığı bir hümanizme dayanır. Yüzyılın başında iberya geleneği daha çok roman ve tiyatroda görülür. Joao de Barros (1496-1570), Diego Mendes de Vasconcelos; (1523-1599) ve özellikle de Palmeirim de inglaterra adlı eseriyle Francisco de Morais (1500-1572), Amadis’in etkisinde ka­larak belirli bir tarzın yerleşmesini ve tu­tunmasını sağladılar. Fakat asıl hizmetle­ri bir Bernardim Ribeiro’nun (1500-1552) Ortaçağ ile romantizmi birbirine bağlayan bir Cristovao de Sousa Falcao’nun (1518-1557′ye doğr.) lirik nesirlerine götüren yo­lu açmak oldu. Tiyatro alanında da Jorge Ferreira de Vasconcelos (1515-1585′ten ön­ce) oldukça ılımlı bir pikaro geleneğini takip ederek hümanist komedinin sunî çer­çevesini kırarken, Gil Vicente de (1470′e doğr. – 1536′ya doğr.) gerçek bir yaratıcı olduğunu gösterdi. Vicente’nin çok çeşitli eseri lirizmi ve halka dayanması bakımın­dan kendisiyle boy ölçüşebilecek taklitçi­lerin çıkmasına imkân veremezdi. Fakat auto türünü en olgun şekline vardırarak klasik İspanya’nın comedia’sını hazırlamış oldu. Klasisizmin ikinci unsuru olan hü­manizm ile ülkeyi rönesans Avrupası’na bağladı, Damiao de Gois (1502-1574), Gouviea’lar (Andre, 1497 – 1548; Antonio 1505-1566) gibi Gerasmuscular, prenses Dona Maria’nın (1521-1577) çevresi bu evrensel­liğin başlıca tanıkları olduğu kadar da ge­rek şiir alanındaki devrimin gerek lirizmde italy anlaşmanın belirtileridir. Bu devrin gözde şairleri Francisco Sa de Miranda (1485′e doğr. – 1558), Antonio de Ferreira (1528-1569), Pedro de Andrade Caminha (1540-1594) ve Diogo Bernardes’tir (1530′a doğr. – 1605).
Avrupa’nın etkisinde kalmakla beraber Por­tekiz hümanizminin Avrupa’da yepyeni bir bilime yol açtığı ve bilimsel devrimi ger­çekleştirdiği de inkâr edilemez. Bu akı­mın öncüleri arasında Pedro Nunez (1492-1577′ye doğr.) gibi kozmografyacıların, Gar­cia de Orta (1490′a doğr – 1570) gibi bo­tanikçilerin yabancı ülkelerin tanınmasın­da büyük bir rol oynayan Mendes Pinto’yu (1509-1583), imparatorluğun haşmetini gözler önüne seren ve Portekiz’in Titus Livus’u sayabileceğimiz Joao de Barros’un (1496-1570) çevresinde toplanan Diego de Couto (1542-1616), Fernao Lopes de Castanheda (öl. 1559), Gaspar Correia (öl. 1560) gibi tarihçileri sayabiliriz. Bütün bu kişilerin arasında sanatçı kişili­ği en üstün olan Luiz de Camoes’ti (1524-1580). Asker, saray adamı, seyyah ve şair Camoes 1572′de imparatorluğun ve mille­tin son döneminde çıkan Os Lusiades adlı eserinde gelenekçi, hümanist ve fetihçi yüz­yılın büyük bir sentezini yaptı.

• Portekiz baroku (1580-1706). ispanya ile siyasî birleşme, ülkenin 1640′ta yeniden ba­ğımsız oluşundan sonra bile dil ve ideo­loji bakımından zaman zaman tehlikeli ola­bilen bir kaynaşmaya yol açtı. Bundan dolayı da, portekiz edebiyatının en sağlam değerleri, hemen hemen her alanda bu kay­naşma akımına karşı cephe alarak başa­rıya ulaştı. Jeronimo Corte Real (1535-1588), Gâbriel Pereira de Castro (1571-1632), Bras Garcia de Mascarenhas (1595-1656) ve Francisco Sa de Meneses (1600′e doğr. – 1664) ile destan türü olduğu yerde sayarken Fenix Renascida (Dirilen Phoenix) şairlerinin ispanya etkisini taşıyan yap­macıklı fakat çok büyük bir ustalığa da­yanan eserleri, Violante do Ceu (1601-1693) ve Madalena da Gloria (1672-1759) gibi rahibelerin derin duygulu ve mistik şiir­lerine yol açtı. Bu devirdeki diğer büyük şairler arasında renkli ve canlı bir üslûbu olan brezilyalı Gregorio de Matos (1623 veya 1633-1696) ve ahlâkçı şiirler yazan Francisco Rodriguez Lobo’yu (1580-1625′e doğr.) anmak gerekir.
Nesir ise vakayiname türünde, değerleri tartışmalı olmakla birlikte, Bernardo de Brito (1569-1617) ve Antonio Brandao (1584-1637) gibi kimselerle altın çağını yaşıyor­du. Ahlâkçı edebiyatta başta P. Manuel Bernades (1664-1710) olmak üzere Joao Lucena (1550-1600), Luis de Sousa (1555-1632) ve Jacinto Freire de Andrade (1597-1657) dikkati çeker.

Bu devri gereğince yansıtabilecek en önem­li iki yazardan biri, coşkun vaızcı ve yol gösterici mektuplarıyle dikkati çeken An­tonio Vieira (1608-1697) ile şair ve tarihçi, siyasetçi ve ahlâkçı hem ispanyol hem de Portekizli olan, İberya yarımadasının bütün çelişmelerini eserlerinde yansıtan Francis­co Manuel de Melo’dur (1611-1667).

• Aydınlanma çağı (1706-1816). Portekiz dehası, Ispanya’daki taht kavgaları dola­yısıyle daha da kesin bir nitelik kazanan bağımsızlıktan yararlanarak, zamanın ihtiyaçlarını karşılamak ve bu iş için de ilk olarak fransız etkisine açılmak imkânını buldu. Gelenekçilerin ve pombal’cilerin kar­şıt yönlere çekmeğe çalıştıkları edebiyat dünyası her şeyden önce pombal’cilerin sa­vunduğu ansiklopedi zihniyetinin etkisinde kaldı (Tarih akademisi, 1720; Üniversite’nin reformu, 1772). Aynı etki Luis Anto­nio Verney’in (1713-1792) pedagojik eserlerinde, Oliveira şövalyesinin (1702 – 1783) veya Antonio Nunes Ribeiro Sanches’in (1699-1782) çeşitli çalışmalarında görülür. Pombalin siyasetinin de desteklediği akılcı, laikleştirici ve yenilikçi eğilim 1756′dan iti­baren şiirde de ağır basmağa başladı: Do­mingo dos Reis Quita’nın (1728-1770) pas­toral lirizmi, Pedro Antonio Correia Garçao (1724-1772) ile Manuel de Figueiredo’nun (1725-1801) «yeni tiyatro»su, Antonio Diniş da Cruz e Silva’nın (1731-1799) hiciv­leri; yerli kaynaklardan beslenen Minas o-kuluna bağlı Jose de Santa Rita Durao (1717′ye doğr. – 1784), Claudio Manuel da Costa (1729-1789), Jose Basilio da Gama (1740-1795), Tomas Antonio Gonzaga (1744-1810); eski edebiyata karşı cephe alan ve hürriyet özlemini çeken Francisco Manu­el do Nascİmento (1734-1819) ve Manuel Maria Barbosa (1765-1805); romantizmin öncüsü sayabileceğimiz Alorna markizi v.b.

• XIX. yy. (1816-1910). Iberik yarımada­sındaki savaşlar ve krallık yönetiminin uzun süren can çekişmesi: portekiz roman­tizminin doğmasına yol açtı. öbür ülkelerdekinden çok daha geç bir tarihe rast­layan ve gerek aşırı milliyetçiliğiyle gerek hürriyetçi yanıyle dikkati çeken bu akım aynı zamanda bir orta yol hareketiydi. Temsilcileri üç kişidir: dokunaklı ve zarif lirizmiyle, gerek ele aldığı konular gerek kazandığı başarı bakımından oyunları ger­çekten milli olan ve eserleri savunduğu siyasî görüşün izlerini taşıyan Almeida Garrett (1799-1854); tarihî konulan işlemek konusundaki başarısı kadar da bu konu­larda bilgili olan Alexandre Herculano (1810-1877) ve romantizmin katılaşmasını ve kalıplaşmasını temsil eden şair Antonio Feliciano de Castilho (1800-1875). Roman­tizmin hemen ardından da, bağımsızlar adıyle ve romantizmin gerçekçiliğe bağlan­masını sağlayan yazarlar geldi. Bunlar ro­manda Luis Augusto Rebelo da Silva (1822 -1871) ile Julio Diniş (1839-1871), şiir ve tiyatro alanında da Joao de Lemos (1819-1889), Antonio Augusto Soares de Passos (1826-1860), Jose da Silva Mendes Leal (1818-1886), Tomas Ribeiro (1831-1901) ve Raimundo Antonio de Bulhao Pato’dur (1829-1912). Bu tablonun içinde, ayrı ola­rak belirtilmesi gereken iki ad vardır: eserleri son derece duru ve duygulu olan şair Joao de Deus Ramos (1830-1896) ve Sue’den hareket ederek Balzac’a kadar va­ran Castelo Branco (1825-1890). Ama yi­ne de, bunların hepsinden önemli olan akım, Coimbra okuludur. 1860 Yıllarında çıkmış olan ve pek çok yanıyle de yerini aldığı romantizm akımını andıran bu hare­ketin başlangıcı 1848′e dayanır. Bundan dolayı da, yüzyılın sonunun habercisi sa­yılabilecek olan bu anlayış Hugo, Proudhon, Quinet, Comte ve Hegel’e dayanarak edebiyatı aşan bir meseleyi ele alır: bu mesele, bir burjuva devriminin başarısızlığı karşısında uyanan millî bilinç meselesidir. Böylece de, toplumcu anlayışa yakın, gerçekçi ve kozmopolit bir yeni-romantizmin ortaya çıkmasına yol açarak, gerçek siya­sî etkinliği ne olursa olsun, devrin Por­tekiz’inde büyük eserler yazılmasına yol açtı: öncü ve tenkitçi Teofilo Braga’nın (1843-1924) anıtsal ve tartışmalı eseri; bu­nalımları ve aydınlık zekâsıyle büyük şair olduğunu ispat eden Antero Tarquinio de Quental’ın (1842-1891) şiirleri; gerçekçi ro­manın büyük ustası olan Jose Maria Eça de Queiros’un (1845-1900) romanları; eşsiz üslûpçu ve polemikçi Jose Duarte Ramalho Ortigao’nun (1836-1915) denemeleri; yepyeni fikirler getiren dâhi tarihçi Joaquim Pedro de Oliveira Martins’in (1845-1894) incelemeleri.

Mücadeleci şiirleriyle, Abilio Guerra Jun-queiro (1850-1923) ve Antonio Duarte Gomes Leal (1849-1921) ile büyük hikayeci Jose Valentim Fialho de Almeida (1857-1911) ise doğrudan doğruya bugünün me­selelerini ele alan yazarlardır.

• XX. yy. Son elli yıl içinde edebiyat ala­nında görülen gelişme cumhuriyetin kurul­ması (1910), ülkenin Birinci Dünya sava­şına katılması ve Salazar diktatörlüğünün yol açtığı kargaşalıklara bağlıdır. Bu ede­biyatın özelliği Portekiz’in diğer avrupa ülkelerinden kopmasına karşı cephe alma­sıdır: parnas’çı Antonio Candido Gonçalves Crespo (1846-1883) ve Jose Joaquim Cesario Verde (1855-1886) ile sembolizmin büyük ustası olan Eugenio de Castro (1869-1944). Bu devrin öteki yazarları arasında Antonio Nobre (1867-1900), Teixeira de Pascoasis (1878-1952), Antonio Sardinha (1888-1925), Camillo Pessanha (1867-1926), Jose Regio (doğ. 1901), Miguel Torga (doğ. 1907), Adolfo Casais Monteiro (doğ. 1908) ve özellikle de bir Fernando Antonio de Seabra Pessoa (1888-1935) sayılabilir. Bu arada, Antonio Patricio (1878-1930) ile Ju-lio Dantas’ın (doğ. 1876) pek değişik seviyelerdeki eserlerle çağdaş tiyatroyu tem­sil etmelerinin yanı sıra, roman ve dene­me alanlarında da, uzun bir natüralist dönemden sonra, çeşitli yazarlar kendini gös­terdi: Aquilino Ribeiro (doğ. 1885), Jose Maria Ferreira de Castro (doğ. 1898), Fer­nando Gonçalves Namora (doğ. 1919). Tenkit alanında Jose Leite de Vasconcelos (1858-1941), Reinaldo dos Santos (doğ. 1880), Jaime Zuzarte Cortesao (doğ. 1884), Fidelino de Figueiredo (doğ. 1889) ve An­tonio Jose Saraiva (doğ. 1917) üstünde du­rulabilir.

• Şiir. Cadernos de Poesia dergisinin çev­resinde toplanan sairlerin (Jorge de Sena [doğ. 1919], Natercia Freire [doğ. 1920], Eugenio de Andrade [doğ. 1923]) insansı tepkisinden ve gerçeküstücülüğün (Antonio Pedro [1906-1966], Alvaro de Campos, Mario Cesariny de Vasconcelos, Alexandre O’-Neill [doğ. 1924], Antonio Ramos Rosa [doğ. 1924], Jose Terra [doğ. 1928]) ortaya çıkmasından sonra şiir, Tavola Redonda (1950-1954) grubuyle Ortaçağın «cancioneiros» kaynaklarına ve geleneksel lirizme dön­dü: Antonio Couto Viana (doğ. 1923), Sebastiao da Gama (1924-1952), Luis Macedo (doğ. 1925), Fernanda Botelho (doğ.k1926), Alberto Lacerda (doğ. 1928). Bu yenilik Lusitania Brezilya ilhamını meydana çıkaran Carlos Lemonde de Macedo (doğ. 1921) ile metafizk ve din meseleleriyle uğra­şan Joao Maia (doğ. 1923), Vitor Matos e Sa (doğ. 1926), Ruy Bello’nun (doğ. 1933) eserlerinde devam etti. Reinaldo Ferreira (1922-1959) ile Cristovam de Pavia (doğ. 1933), «psişik araştırmalar» kaygısı gözetir­ken yeni şiir, Antonio Gedeao (doğ. 1906), Herberto Helder (doğ. 1930), Maria Alberta Meneres (doğ. 1930), Luiza Nete Jorge (doğ. 1939) ve Ernesto Melo e Castro ile «deneysel» olmağa yöneldi.
• Nesir. Portekiz nesrinde, İkinci Dünya savaşından sonra belirmeğe başlayan özel­likler son on yıl içinde arttı. Eça de Queiros gerçekçiliğinin mirası olan, toplumun tenkitli çözümü Jose Rodrigues Mugieis (doğ. 1902) ve Joaquim Paço de Arcos’un (doğ. 1908) eserine konu olmakla beraber, Proust tarzındaki iç özlem Jose Osorio de Oliveira (1900-1964), Domingos Monteiro (doğ. 1903), Pereira Gomes (1909-1949), Alves Redol (değ. 1911), Luis Forjaz Trigueiros (doğ. 1915) üstünde kendini duyurur. Bununla birlikte bölgesel gelenek Tomas de Figueiredo (doğ. 1901) ve Vitorino Nemesio (doğ. 1901) ile devam eder. Fakat yeni ro­mancılar okulu, fransız varoluşçuluğundan özelikle Albert Camus’nün fikir ve estetiğin­den etkilenir: Vergilio Ferreira (doğ. 1914) ve Urbano Tavares Rodrigues (doğ. 1926). Tenkit bugün Joao Gaspar Simoes (doğ. 1903), Delfim Santos (1908-1966), Oscar Lopes (doğ. 1918), Alvaro Ribeiro, Jose Marinho ve Joao Ameal ile özel bir canlılık kazanır.

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ EDEBİYAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEKİZ TARİH

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEKİZ TARİH
Portekiz milletinden önce
Ülkeye tarihin başlangıcında Kartacalılarla yakınlığı olan kabileler yerleşti (M.ö. III. yy.); bu kabilelerin başlıcası, II. yy. boyunca ve I. yy.ın ortasına kadar Ro­malılarla savaşan Lusitania’lılardır. Augustus’un kurduğu Lusitania eyaletinin sınır­ları Portekiz’in bugünkü sınırlarından ol­dukça farklıydı. Eyalet V. yy.da Alanlar ve Süevler, daha sonra da Vizigotlar ta­rafından işgal edildi. 711′de başlayan müslüman hâkimiyetini, Porto bölgesini işgal eden Asturia kralı Alfonso III (869-910) ve Duero ile Mondego arasındaki toprakları alan (1064) Castilla kralı Fernando I sarstılar.

ortekiz krallığının kuruluşu, Bourgogne hanedanı
Tajo’ya sefere çıkan Leon kralı Alfonso VI, Portekiz kontluğu’nu (Porto bölgesi) evlilik dışı kızı Teresa’nın kocası Bourgogne’lu Henri’ye verdi; böylece bu arazi aynı lehçenin konuşulduğu Galicia’dan ve yarımadanın geri kalan kısmından sunî olarak ayrıldı (1097); Henri, Braga’yı piskoposluk haline getirerek (1104), Porte­kiz’i dinî alanda Castilla’nın hâkimiyetin­den kurtardı; ama müslümanların Lizbon ve Santarem’i işgal etmelerini engelleyeme­di, ölümünde (1114) karısı Teresa iktidarı ele geçirdi ve üvey kızkardeşi Castilla kra­liçesi Urraca ile savaştı. Castilla’da Urraca zamanındaki karışıklıklar, kontluğun Castilla’ya bağımlılık ilişkilerini gevşetti. Kraliçenin Galicia’lı kont Fernando Peres de Trava ile sevişmesine ve metbu olarak Castilla’lı Alfonso VII’ye başvurmasına kı­zan soylu sınıf, Henri’nin oğlu Alfonso I Henriques (1128-1185) yönetiminde ayak­landı. Alfonso I, Castilla’lıları Guimaraes yakınında, Sao Mamede’de ezdi (1128), Portekiz’i fiilî bağımsızlığa kavuşturdu, «Portekizliler kralı» unvanını aldı (1139) ve birkaç ay sonra müslümanları Ourique’de yendi (1139); 1143′te önce papanın, son­ra imparator Alfonso VII’nin (Castilla kralı) metbuluğunu kabul ederek kendini Portekiz kralı olarak ilân ettirdi.

Portekiz, müslümanları çekilmeğe zorlaya­rak güneye doğru genişlemeğe devam etti. Coimbra’yı başkenti haline getiren, Mon­dego ve Tajo arasına templier ve hospitalier tarikatı şövalyelerini yerleştiren Al­fonso I Henriques, 1147′de Sintra, Santa-rem ve Lizbon’u aldı, 1158-1166 arası Alentejo’yu işgal etti. Kısa süre içinde portekizlileşen ispanyol santiago ve calatrava tarikatlarına dayanan ve müslümanları gü­neyden uzaklaştırmak için Kudüs’e giden haçlıları yolundan saptıran halefleri, fetih seferlerine devam ettiler. Aslında, Alfon­so II’nin (1211-1223) portekizli birliklerinin katıldığı Muvahhidîlerin Los Navas de Tolosa bozgunundan (1212) sonra hızlanan fe­tih, Alfonso III zamanında (1248-1279), Algarve’nin almmasıyle tamamlandı (1249). Müslümanların ve yahudilerin 1497′ye ka­dar yaşamağa devam ettiği fethedilen top­raklar, yalnız kuzeyden gelen ve porto leh­çesini yayan kolonlar tarafından değil, ge­rek laik, gerek din adamı yabancılar ta­rafından da değerlendirilmeğe başlandı, özellikle Sancho I zamanında (1185-1211) gelen birçok göçmen daha önceki derebey­liklere bağımlı olmayan merkezlerde top­landı ve hükümdardan imtiyaz fermanları elde etti.

Portekiz’in XII. yy. ortasında toprak bütünlüğünün tamamlanması anaya­sal kurumların tamamlanmasıyle aynı ta­rihte gerçekleşti; XI. yy.dan beri soydan geçen monarşi, iktidarın fiilî hâkimiydi; ama kralın Vizigotlar zamanındaki seçim­le işbaşına gelme dönemini hatırlatan hal­kın onayı usulünün uygulanması, corteslerin kurulmasıyle sonuçlandı; bilinen ilk cortes’ler henüz sadece rahip ve soylu sı­nıfının temsil edildiği (1212) ve portekiz ka­nunlarının ilk unsurlarını hazırlayan Coimbra cortes’leridir. O tarihe kadar kral­lık otoritesi ancak çok zengin rahip sını­fının imtiyazlarıyle ve topraklarında yargı­lama yetkisini ve vergi toplama hakkını el­de eden soylu sınıfın birkaç imtiyazıyle sınırlıydı; kralın yetkisi, en güçlü unsur­ları yıllık belirli bir askerlik hizmetiyle yükümlü olan ve savaş zamanında önceden tespit edilmiş miktarda asker vermek zorunda olan etkili bir derebeylik sisteminin kadroları arasına sızmıştı. Ama derebeyli­ğin ve rahip sınıfının gelişmesi Alfonso II’yi kaygılandırdı; Alfonso, babasının kan­çıları Juliao’nun yardımıyle bütün mülki­yet unvanlarını kontrol ettirerek (inquiroçoes) ve amortizaçao ile rahip sınıfının gayrimenkul sabihi olmasını yasaklayarak derebeyliğe ilk darbeyi vurdu. Fakat Sanc­ho II’nin (1223-1248) yeteneksizliği ve bu­nun yol açtığı anarşi, rahiplerin ilerigelenlerinin papaya başvurarak Sancho’nun taht­tan indirilmesini ve yerine kardeşi Alfon­so III’ün getirilmesini istemelerine sebep oldu; Boulogne kontesiyle evli olan Al­fonso III tahta çıkmasına karşılık kilisenin haklarına saygı göstermeğe söz vere­cekti (Paris antlaşması, 1245). ülkenin ku­zeyine çekilen Sancho, Castilla’nın desteği­ne rağmen sonunda Toledo’ya sığınmak zorunda kaldı (1298).
Bunun üzerine Alfon­so III Portekiz kralı ilân edildi; ama Pa­ris antlaşmasının maddelerini uygulamayı reddetti ve rahip sınıfının haklarını da­ha da kısmakla kalmayarak Leiria cortes’inde (1254) ilk olarak şehirlerin temsil edilmesine izin verme yoluyle derebeylerin XIII. yy. başında kazandıkları imtiyazları kaldırmak için burjuvalara dayandı. Bu yeni sosyal sınıfın
«kraliyet curie’sine» (görev­leri ayrılmağa başlamıştı ve en iyi öğrenim görmüş üyeleri
[kanun adamları] kralın imti­yazlılara karşı hazırlanan ordenoçoes’leri uygulamasına yardım ediyorlardı) girme­sine imkân verdi. Coimbra üniversitesini kuran (1290-1308) ve porto lehçesini millî dil haline getiren Deniş zamanında (1279-1325), krallık yetkilerini artırma siyaseti burjuvazi tarafından desteklendi; buna kar­şılık burjuvazinin iktisadî faaliyetleri teş­vik edildi. XII. yy.dan sonra portekizli tüccarlar, Brugge ve Londra’ya giderek, balık, tuz, şeker, yağ, deri sattılar. Denis’in vârisleri eserini devam ettirdiler. Alfonso IV (1325-1357) ve Pedro I, özel­likle soylu sınıfın imtiyazlarını kısarak ve papalık kararnamelerinin kralın onaylama­sı olmadan yayımlanmasını yasaklayarak adaleti yeniden teşkilâtlandırdılar.

Ayrıca ülkenin denizaşırı genişleme siyaseti Fernando I (1367-1383) zamanında güçlendi; hükümdar XIV. yy.da, Avrupa’nın öbür ülkeleri gibi Portekiz’de de patlak veren iktisadî buhranı atlatmak için, armatörlere kraliyet ormanlarının kerestelerini bedel­siz vermeğe, ama sigorta sistemini besle­mek için gemilerin yüklerinden vergi alma­ğa karar verdi; ayrıca, işletilmeyen toprak­lara elkoyma kararını alarak mülk sahip­lerini tarlalarını ekmeğe zorladı (1875) ve aylakları zorla çalıştırdı.

Aviz sülâlesi ve deniz hâkimiyeti
Fernando’nun ölümünde tek kızı Beatriz’-in Fransa’nın müttefiki Castilla’lı Juan I ile nişanlı olması, tehlikeli bir veraset buhranına yol açtı; bu buhran sırasında Castilla hanedanının tahta çıkmasına taraftar olan soylularla, millî bir prensin yetkisi altında Portekiz’in bağımsızlığını koruma­ğa kararlı olan burjuvazi açıkça çatıştı (1383-1385). Yüzyıl savaşları Iberik yarım­adasını da etkileyince, ingiltere, Portekiz tahtına Pedro I’in evlilik dışı oğlu ve Fer­nando’nun üvey kardeşi olan aviz tarikatı başkanı Juan’m geçmesini destekledi; Co­imbra cortes’leri bu adaylığı onayladı (1385). Juan I ve başkumandanı Nuno Alvares Pereira, Castilla’lıları Aljubarrota’da ingiliz paralı askerlerinin yardımıyle ye­nerek (1385) Portekiz’in bağımsızlığını sağ­lamlaştırdılar; bağımsızlık 1411′de Castilla ile imzalanan barışla ve İngiltere ile yapılan ittifakla onaylandı;
Juan I’in 1387′de Lancaster’li Philippa ile evlenmesi İn­giltere ile yapılan ittifakı daha da pekiş­tirdi.

Buhran yeni kralın, cortes’lerde ağır basmağa başlayan burjuvalara dayanarak soyluların isteklerini sınırlamasına imkân verdi. Cortes’in yetkileri XV. yy.da Alfon­so V’in saltanatı başında naip Coimbra dükü Pedro’nun teklifi üzerine çıkarılan «Alfonso kararnameleri» ile belirlendi.
Portekizliler yeni topraklar keşfine ve iş­letilmesine Joao I zamanında (1385-1433) başladılar; ama bu işletmelerin tarihini mil­liyetçi efsaneler gölgelemiştir. Bütün bir milletin çabasını yansıtan XV. yy.daki teh­likeli yolculuklar uzun bir bilimsel araştır­ma (Alfonso X ile İber Yahudilerinin astronomi cetvelleri) dönemi ve gemi yapımının gelişmesi (kıç dümeni; 1439-1440′ta ilk kadırganın yapılması) sayesinde gerçek­leştirildi. Bu çalışmalar, önemi çağlara gö­re değişen birçok sebeple açıklanır: Por­tekiz’in nispî kalabalıklığı; kıtada güçlü Castilla’nın zararına bir genişleme siyaseti gütmenin imkânsızlığı; buğday, balık, deri ve boya maddesi sıkıntısının artması; şe­kerkamışı tarımına uygun yeni ülkelerin araştırılması; Algarve’de kurulan şeker değirmenleri için zenci köle ihtiyacı; batı ile mübadeleleri güçleştiren altın sıkıntısı.

Yö­netici sınıflar çok değişik teşebbüslere gi­rişmelerine rağmen başlangıçta anlaşmış gi­bi görünüyorlardı. İktisadî buhranın iflâs ettirdiği şövalyeler Fas’ta Septe limanını işgal ettiler (1415); burjuvalar Madera ta­kımadalarının (1418′den sonra) ve Asor adalarının (1432′den sonra) sömürgeleştirilmesini ve altın ülkesine ulaşmak amacıyle Afrika kıyılarının keşfini teşkilâtlandırdı­lar; Bojador burnu aşıldı (1434)) ve Rio de Oro’ya ulaşıldı (1436). Kral Edoardo’nun güçsüzlüğünden (1433-1438) yararlanan soy­lular, Fas’a savaş açılmasını kabul ettirdi­ler. Tanca önündeki bozgun (1437) ve kral Alfonso V’in (1438-1481) henüz ergen olmaması Coimbra dükü Pedro’yu ön plana geçirdi; cortes, naipliği yengesi kraliçe Aragon’lu Eleonora yerine (1440) Pedro’ya ver­di. Pedro, burjuvaların çok işine yarayan barış içinde genişleme siyasetini yönetti; Madera ve Asor adaları önce buğday tarla­ları, sonra şekerkamışı işletmeleriyle ör­tüldü; gezginler Sahra kıyısını aştılar ve daha elverişli ticaret ilişkileri kurdukları zenciler ülkesine ulaştılar; 1447′de ilk por­tekiz altın lirası cruzado basıldı. Ama de­rebeylerin kışkırttığı genç kralın tutumu yüzünden naip isyan etti ve Alfarrobeira’-da öldürüldü (1449);
o tarihten sonra, o gü­ne kadar yapılan işler, bu kavgaya karış­mamak ihtiyatlılığını gösteren kardeşi Henrique’ye (Gemici denir) mal edildi. Fas’a karşı tekrar savaş açılarak Alcazarseguer (1438), Tanca ve Arzila (1471), Safi (1508), Azemmuz, Mazagan alındı; buna karşılık Castilla’lılar bu sefer Magrıp’a doğru de­ğil doğuya doğru (Oran ve Tlemsen böl­gesi) yayılmağa başladılar. Ama güneyle ticaret öyle kazançlıydı ki (altın, köle, fil­dişi, zamk), yalnız özel teşebbüsün bile sür­dürülmesine yetiyordu. 1469′da bu ticaret Fernao Gomes’te yılda 200 000 reis öden­mesi ve her yıl kıyıda Sierra Leone’nin ötesinde 400 km’nin işletilmesi şartıyle sağlamlaştırıldı. 1474′te bu imtiyaz, tacın vârisi prens Joao’ya geçti. Krallığın artık iki hedefi vardı: Batı’daki toprakları ve adaları taramak; Afrika’nın güneyinden Hindistan’a bir denizyolu bulmak. Batı’da 1456′ya doğru bulunan Cabo Verde adaları ve Asor adaları Portekizlilerin Newfoundland ve Brezilya kıyılarına (bu yolculuklardan yararlanan Kolomb’dan önce) yaptıkları yolculukların hareket üssü oldu. Afrikada 1471′de yapılan yolculukla Sao Tome ve Annobon (Ano Bom) bulundu ve ekvator aşıldı.
Kendinden önceki krallar gibi, Castilla’nın güçlenmesinden çekinen kral Alfonso V, son yıllarında Henrique IV’ün (öl. 1474) gelecekteki vârisi Castilla’­lı Juana ile evlenerek (1455) bu krallıkta söz sahibi olmağa çalıştı. Oğlu Joao II (1481-1495) soyluları sindirmeğe karar vere­rek Braganza (1483) ve Viseu (1484) dükle­rini idam ettirdi, keşif seferlerini ve bu­lunan toprakların işletilmesini teşkilâtlan­dırdı. Diego de Azembuja Gine’de (bugün Gana) sonraki seferlerin iskelesi haline ge­len Sao Jorge de Mina kalesini kurdu (1482). 1482′den sonra Diego Cam, Zaire’ye (Kon­go) ve Angola’da Santa Maria burnuna portekizli padroes’ler (topraklara elkonulduğunu gösteren kolonlar) yerleştirdi. Pero da Covilha, Hindistan’a çıktı ve Ha­beşistan’a gitti, Bartolemau Dias, Fırtına­lar burnunu (bugün ümit burnu), Hint okyanusunu buldu (1487). Ama Portekiz kralının gemi vermeyi reddettiği Kolomb, Castilla kralı hesabına yaptığı ilk yolculuktan (1492-1493) dönerek Hindistan’a batı yo­lundan ulaştığını bildirdi. Joao II, doğu yolunun üstünlüğüne inanmağa devam ettiy­se de papa Alexander 1493′te bir fermanla Portekiz’in denizlerde sefer hakkını Ca­bo Verde adalarının 400 km doğusundan geçen bir hatla sınırladı; ama esrarlı Batı adaları hayalinden vaz geçmeyen Porte­kiz, sınırı Cabo Verde adasının 1 480 km batısına naklettirdi (Tordesillas antlaşması, 1494). Talihli Manuel I zamanında (1495-1521), Vasco da Gama o tarihe kadar uzakdoğu ticaretini elinde tutan müslüman tacirlerin engellemelerine rağmen Hindis­tan’a ilk olarak denizden gitmeyi başardı.

Gemi ve toplarının üstünlüğünden yararla­nan Portekizliler müslümanların ticaretini iflâs ettirdiler ve birkaç yıl içinde boğaz­lardaki kaleleri ele geçirerek Hint okya­nusuna hâkim oldular: Vasco da Gama Kalküta’yı topa tuttu (1502); Koçin, Cannanore ve Quiloa genel valiliğine tayin edilen Francisco de Almeida, Afrika kıyısın­da kaleler inşa ettirdi, mısır donanması­nı Diu’da batırdı (1508); Albuquerque 1507 -1515 arasında Socatora, Maskat, Goa, Malakka ve Hürmüz’ü ele geçirdi. 1509′da Malakka’ya varan Portekizliler baharatın daha doğudaki Molük adalarından geldiği­ni öğrenerek 1512′ye doğru orada bir ti­caret acentası (Amboina) kurdular. Macellan’ın bütün çabalarına rağmen (1521), takımadaları Zaragoza antlaşmasından son­ra Portekiz ele geçirdi (1529). Portekiz­liler Asya imparatorlukları ve pazarları­nın keşfini Siyam, Kamboç, Day Viet ve Çin’e (1514 veya 1517) ayak basarak ta­mamladılar (Makao’nun Portekiz’e bırakıl­ması 1557) ve Japonya’ya ulaştılar (1557). O tarihten sonra «kıta ve kıtaötesi Porte­kiz kralı, Afrika’da, Gine senyörü, Habe­şistan, İran, Arabistan ticaretinin, fethinin ve seferinin hâkimi» unvanını taşıyan ve Goa’da bir genel valiyle temsil edilen hü­kümdar bu keşiflerin kârını kendine ayır­mayı düşünüyordu; uzak deniz ticaretinin kontrolünü bir rejiye bıraktı: Casa da Gui­nea; reji 1452-1483 arası Casa da Guinea e Mina adını aldıktan sonra 1499′da Casa da İndia e da Guinea şirketine katıldı. Filolar halinde birleşen gemiler Lizbon’­dan Paskalya yortusunda yola çıkıyor ve muson sayesinde eylül ayında Kaliküt, Ko­çin veya Goa’ya ulaşıyordu; bu limanlar­dan kalkan başka gemiler, Malakka ve Ternate’ye gidip baharat yüklüyor, sonra da başka gemiler bu baharatı Japonya, Çin ve iran’a götürüyor, o arada da avrupa tekniğinin son buluşlarını (saat, arkebüz, top), Lizbon’da kurulan metalürji sa­nayiinin ürünlerini o ülkelere taşıyorlardı. Filo geri dönüşte Portekiz kralına asya ba­haratını, adaların şekerini ve zenci köle­ler getiriyordu.

Portekiz’in denizler ötesin­de kalelerden başka toprakları yoktu. Ama Portekizlilerin faaliyeti sadece ticarî de­ğildi; cizvitlerin misyon faaliyeti ve yerli­lerin zorla hıristiyanlaştırılması Uzakdoğu’da birçok hıristiyan topluluğunun kurul­masıyle sonuçlandı ve Çin ile Japonya’nın hıristiyanlaştırılmasını hazırladı; avrupa medeniyeti Portekizliler aracılığıyle Kongo krallığından Japon imparatorluğuna kadar, değişik çevrelere sızdı.

Yolculukların uzunluğu, deniz kazaları, do­nanmaların yarıya yakınını yok eden türklerin hücumları, asker ve tayfalara ödenen ücretler, gelen ürünlerin Avrupa’da yeni­den dağıtımını yapan Anvers’lilerin ve hansalıların istekleri, Portekiz kralının kârını çok azaltıyordu. XVI. yy. başındaki ilk coşkunluk geçtikten sonra Lizbon sarayı Uzakdoğu ile ilgisini gevşetti, Fas’taki topraklarını bırakmağa (Tanca, Septe, Azemmur ve Mazagan dışında) başladı ve daha yakındaki Atlas okyanusuna döndü. He­men hemen bir portekiz tekeli haline gelen şekerkamışını yetiştirmek için adalar (Madera, Asor, Cabo Verde, Sao Tome ada­ları) kâfi gelmiyordu; buna karşılık Ped­ro Alvares Cabral’in 1500′de Portekiz top­rağı ilân ettiği «Brezilya ormanı» şekerkamışı tarımı için çok büyük imkânlar sağ­layabilecekti. Brezilya’yı fransız korsanla­rına kaptırmak istemeyen Joao III’ün em­ri üzerine Martim Afonso de Sousa, Sao Vicente’den başlayarak ülkeyi sömürgeleş­tirmeğe koyuldu (1532). Brezilya’daki plan­tasyonlar Gine’deki, sonra XVI. yy.ın ikin­ci yarısında Angola’daki köle ticaret acentalarına yeni imkânlar sağladı; köle tica­reti yapan tek ülke olan Portekiz, koloni­lerini ve İspanyol Amerikası’nı köleyle doldurarak uzakdoğu ticareti için gerekli pa­rayı sağladı. Ekonominin yanı sıra hamle yapan fikir ve sanat hayatı Joao III (1521-1557) zamanında en parlak dönemini ya­şadı; papadan, cizvitlerin Portekiz’e yerleş­mesi (Evora’da üniversitelerini kurdular) iznini alan kral, Lizbon üniversitesini de Coimbra’ya nakletti (1537). Ressam Nuno Gonçalves’in koruyucusu hümanist Alfonso V (1438-1481) sayesinde kültür, afrika ve asya medeniyetinin etkisiyle gelişti (Manuel üslûbu). Camoes’in Os Lusiadas’ı Vas­co da Gama’nın başarılarını dile getirir. Reform’un hemen hemen hiç etkisinde kal­mayan fakat büyük bir papaz sıkıntısı çe­ken din, Cizvitler ve yahudilerle Hıristiyan­lığı benimsemek istemeyen müslümanları yakmak isteyen Engizisyon ile hâkimiyetini sürdürüyordu.

ispanya ile birleşme (1580-1640)
öteden beri Castilla’nın genişlemesinden çekinen Portekiz kralları evlenmeler yoluyle iki sülâlenin kendi lehlerine birleş­mesini hazırlamışlardı. Ama önce Aviz sü­lâlesi söndü: hâlâ haçlı seferlerine çıkmayı hayal eden kral Sebastiao (1557-1578), Alkaçar-Quivir’de Faslılar karşısında bozgu­na uğradıktan sonra ortadan kayboldu. Ai­lenin son temsilcisi olan halefi kardinal Henrique 1580 ocağında öldü. Crato baş­piskoposu dom Antonio’nun hak iddiasına rağmen, portekizli prenseslerin oğlu ve to­runu olan ispanya kralı Felipe II’nin or­dusu Portekiz’i ele geçirdi ve Felipe II Santarem’de kral ilân edildi. Aslında iki taç sadece tek kralın şahsında birleştiğin­den ilhak tam değildi ve Felipe II Porte­kiz’in hürriyetlerine saygı göstermeğe söz vermişti.

Daha sonra, ispanya’ya kin du­yan Portekizliler bu 1580 yılını mutsuzluk­larının başlangıcı ve ülkenin gerilemesinin onaylanması saydılar. Gerçekteyse, küçük krallıkta hayat eskisi gibi devam ediyordu; hattâ Portekiz halkı bu birleşme sayesinde ispanyol sömürgelerine sızıyor ve bu sömürgeleri kendi lehine işletebiliyordu. Ne var ki bir süre sonra şartlar değişti: Abbas zamanında İran’ın kalkınması, Hindis­tan’da moğol imparatorluğunun kurulması ve Japonya’da çoğunluğun yerleşmesi, Por­tekizlilerin bu ülkelere eskisi gibi söz ge­çirmelerine imkân bırakmadı. Felipe II, Lizbon baharat pazarını ayaklanan Hollan­dalılara, düşmanı İngilizlere kapatınca, uzakdoğu yolculuğuna çıkan kuzeyli gemi­ciler Portekizlilerin yanıbaşına yerleşerek baharat ticareti tekelini Portekizlilere bı­rakmadılar. Asyalı hükümdarlar, İngilizler ve özellikle Hollandalılar yavaş yavaş uzun bir hat boyunca birbirini takip eden Portekiz acentalarına bir bir elkoymağa başladılar; bununla beraber Portekizlilerin kaybı ancak 1640′tan sonra ispanyol do­nanmasının himayesi ortadan kalkınca çok büyük oldu. Birleşme döneminde Portekiz’­in zararı sadece Doğu’da ancak Molük adalarındaki tekelinin bölüşülmesi, Amboina (1605) ile Hürmüz’ün (1622) kaybı ve Japonya pazarlarının kapatılmasıydı. 1642′ye kadar Makao-Manila-Acapulco-Veracruz-Sevilla yolu sayesinde Uzakdoğu ile ilişkilerini muhafaza edebildi.

Brezilya’nın sömürülmesi ve Portekiz
Hollandalılar Brezilya’ya (1630), Afrika kö­le acentalıklarına (Sao Tome, Sao Paolo de Luanda) [1641] yerleşince, Portekizliler bu durumun sorumluluğunu İspanya’ya yük­lediler. Sonra da Katalonya’da patlak ve­ren isyanı fırsat bilerek ve Fransa başba­kanı Richelieu’nün dolaylı desteğinden ya­rarlanarak 1640′ta ayaklandılar, bazı hü­kümet üyelerini (bu arada Vasconcelos) öldürdüler ve Braganza dükünü Joao IV adiyle (1640-1656) kral ilân ettiler. Hollan­dalıları önce Afrika’daki ticaret merkez­lerinden (1643-1648), sonra Lizbon sarayı lehine ayaklanan Brezilya’dan (1657) çıkar­mayı başardılar, buna karşılık Asya’daki birçok mevkii kaybettiler (Malakka [1641], Maskat [1650'ye doğr.]; Tidore [1657]; Koçin [1663]; Seylan [1638-1658].

Portekiz mo­narşisi Tanca, Azemmur ve Bombay’ı ken­disini Hollandalılara karşı koruyan ingilizlere bıraktı. Uzun ve masraflı bir savaştan sonra portekiz soylularının önemli bir ke­siminin desteğine rağmen ispanya, yeniden fethetmeyi başaramadığı, hattâ bazen ordu­larının istilâsı altında kaldığı komşu devle­tin bağımsızlığını Septe’nin kendine bırakıl­ması karşılığında (Lizbon antlaşması, 1668′-de imzalandı) kabul etmek zorunda kaldı. Portekiz o tarihten sonra ispanyol kültü­ründen uzaklaştı: castilla-portekiz dilleri­nin birarada kullanılması ortadan kalktı; önce fransız edebiyatının, sonra fransız fel­sefesinin etkisi arttı. Tehlikeli bir monarşi buhranı (1667′de Alfonso VI’nın [1656-1683] Asor dağlarına sürülmesi; Pedro II’nin ön­ce naiplik [1667-1683], sonra krallık döne­mi [1683-1706]) ve bir Colbert’cilik dene­mesinden sonra Portekiz, iktisadî bakım­dan ingiltere’ye bağlandı: İspanyol veraset savaşı dolayısıyle (Pedro II önce Anjou’lu Philippe, sonra arşidük Kari lehine savaşa müdahale etti ve Madrid’i bir süre işgal altında tuttu [1705]) imzalanan lord Methuen antlaşmasıyle (1703), madera ve por­to şarapları ingiliz pazarına ayrıldı; buna karşılık ingiltere, artık sadece tek tip üzüm tarımıyle uğraşacak olan Portekiz’de, yünlü kumaş ve buğdaylarını serbestçe sa­tabilecek ve Brezilya ticaretine iştirak edecekti.

Ayrıca Hindistan’da, Doğu Afrika’da, Zan-zibar’da, Mombasa’da (1698) ticaret acentalarını (1698), Batı Afrika’da bazı ada­ları (Annabon, Fernando Poo, 1778) terkeden, Fas’ı elden çıkaran (Mazagan, 1769), millî ekonomiyi canlandırmaktan vaz geçen Portekiz monarşisi, Tordesillas antlaşması ile ispanya’ya verilen toprakları terkederek batıya uzanan Amerikan sömürgesini işletmeğe koyuldu. 1696′da Minas Gerais’te bulunan altın (XVIII. yy.da Portekiz’e 983 ton sevkedildi), elmas ticareti (1728′de Diamantina kuruldu) sağlayacağı gelir ba­kımından, Antiller’in gelişmesiyle Porte­kiz’in tekelini kaybettiği, ama hâlâ çok sayıda zenci köleye ihtiyaç duyan şeker, tütün ve kakao ticaretinden daha üstün­dü. Ayrıca Brezilya ispanyol sömürgeleriyle kaçakçılığa dayanan ticaretin sürdü­rülmesine imkân verdiği için Portekiz rio de la Plata bölgesindeki Sacramento böl­gesini elden çıkarmamakta direniyordu. Bu kale sonunda 1778′de, XVIII. yy.da Porte­kiz’in istemeden sürüklendiği birçok ispanyol-ingiliz savaşından biri sırasında kay­bedildi.

Joao V’in (1706-1750) oğlu Jose (1750-1797), 1770′te Pombal markiliğine yükseltilecek olan Carvalho e Melo’yu hükümetin başına getirdi. Sert bir polis rejimini uygulayan ve bir çeşit aydın zorbalık denemesine gi­rişen Pombal, Kilisenin Portekiz üstündeki hâkimiyetini azalttı; derebeylerini sindirdi ve cizvitleri uzaklaştırdı, manastırları ka­pattı; Lizbon’un 1755 depreminden sonra yeniden kurulmasını sağlayan Brezilya’nın altını, Lizbon ile Brezilya arasında nakli­yat yapan imtiyazlı şirketlerin kalkınması, Alto Duero Şarap şirketinin, dokuma sa­nayiinin v.b. kalkınmasına harcandı. Ama Pombal, Portekiz’i iktisadî bağımsızlığa ka­vuşturmayı başaramadı. Jose’nin kızı ve vâ­risi Maria I’in (1777-1816) tahta çıkar çık­maz bakanı görevinden almasıyle birlikte reform anlayışı ve Fransa’nın edebî etkisi ortadan kalktı; 1792′de bunayan kraliçe­nin yerine oğlu (sonradan Joao VI adım aldı) geçti. Portekiz 1793′te Devrim Fransası’na savaş açtı.
Fransızların bütün ısrar­larına rağmen, ispanya, ingiliz ticaretinin üssü olduğu için, Portekiz’i işgale yanaş­madı. Bunun üzerine 1807′de fransız gene­rali Junot, Lizbon’a girdi. O arada kral ailesi bir gemiyle Rio de Janeiro’ya kaç­mıştı. Portekizliler mayıs-haziran 1808′de fransız işgalcilere karşı ayaklandılar. Por­tekiz’e ayak basan Wellesley (1 ağustos 1808), Junot’yu Sintra’da teslim aldı (30 ağustos 1808). Kadrosu ingiliz subaylarla takviye edilen portekiz ordusu güçlü Torres Vedras tabyalarının arkasında Fran­sa’ya karşı savaşa karıştı. Soult (1809) ve Massena’nın (1810-1811) hücumlarının ba­şarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, Por­tekiz Fransızlardan kesinlikle kurtuldu.

Portekiz’in gerilemesi
Bir krallık haline getirilen Brezilya’da kal­mayı tercih eden Joao VI (1816-1826), Por­tekiz hükümetinin yönetimini naibe ve or­du kumandanı general Beresford’a bırak­tı, ispanya’yı örnek alan Porto’da bir as­kerî ayaklanma mutlakıyetçi rejimi devirdi (ağustos 1820). 1821′de toplanan cortes’ler, Engizisyon’a son verdiler ve kralın ül­keye dönmesini istediler. Lizbon’a dönen ve liberal bir anayasa çıkaran (eylül 1822) Joao VI, liberallerin oyuncağı oldu. Cortes’lerin beceriksiz tutumundan yararlanan Joao VI’nın oğlu Pedro kendini Brezilya kralı ilân etti. Joao VI’nın ikinci oğlu Miguel, mutlakıyet idaresinin yeniden ku­rulmasında babasına yardımcı oldu; ama Joao VI, Canning’in öğüdü üzerine elde ettiği zaferden yararlanmağa kalkışmadı ve 1825′te Brezilya’nın bağımsızlığını kabul et­ti. Hükümdar ölünce, Brezilya kralı Pedro I (Portekiz kralı Pedro IV), yedi yaşında­ki kızı Maria II’yi kraliçe ilân ederek da­yısı Miguel’e nişanladı; sonra 1826 Anayasasıyle Portekiz’e iki meclisli bir rejim tanıdı. Canning’in himaye ettiği genç kra­liçeyi uzaklaştıran (1828) Miguel, kendini kral ilân etti ve korkunç bir baskı rejimi kurdu, ama 1830 Devriminde taraftarlarının desteğini kaybetti. Pedro I, Brezilya’dan ayrıldı (1831), Miguel’e karşı ayaklanan Asor adalarına gitti, sonra Porto’ya geçti (1832); Lizbon’a dönünce (1833), Dörtlü ittifaka Miguel’in kovulmasını kabul ettirdi; Miguel, Evora Monte’de teslim oldu (1834). 1826 Anayasası yeniden yürürlüğe kondu, dinî tarikatlar kaldırıldı, siyasî hayat iki rakip parti etrafında düzenlendi: bir yanda ılımlı anayasacılar; öte yanda da 1822 Ana­yasasının uygulanmasını isteyen eylülcüler. Kamuoyu meseleyle ilgilenmeyince her gru­bun kendi tarafına çekmeğe çalıştığı ordu sık sık ayaklanmağa başladı, birçok hü­kümet darbesine yol açan siyasî çatışmayı yalnız ingiliz etkisi yumuşatabiliyordu. 1852′de çok az vergi verenlere de seçmenlik hakkı tanıyan tek dereceli bir seçim sistemi­nin kabul edilmesi Portekiz’de seçmenle­rin sayısını yüzde 25′e yükseltti; oysa ülke halkının yüzde 80′i okuma yazma bilmi­yordu. Parlamento rejimi bir gösterişten ibaretti: seçimleri, krallığı destekleyen ve yönetici sınıfları (yüksek din adamları, subaylar, büyük mülk sahipleri) hoşnut et­mek zorunda olan hükümet hazırlıyordu.

Kamu yatırımlarının kötü yönetilmesi ik­tisadî gelişmeyi yavaşlattı. Kral Pedro V (1853-1861) ve Luis zamanında (1861-1869), birkaç reform yapıldı: kilise mallarının sa­tışa çıkarılması; sömürgelerde köleliğin kaldırılması; Medenî kanunun kabulü (1867). Kamuoyu bütçeyi büyük ölçüde aksatma­sına rağmen sömürgelere bağlı kaldı. Liz­bon Coğrafya derneği, hükümeti Afrika’nın bölünmesinde Portekiz’in haklarını sa­vunmağa davet etti. Serpa Pinto gibi de­ğerli subaylar 1877′den sonra Angola ile Mozambik arasındaki bölgeleri keşfe çık­tılar. Ama Portekiz, Leopoldo II’nin Kon­go’da giriştiği harekâtla karşılaştı ve Ber­lin kongresinden de (1885) ancak sağ kı­yıdaki iki kasabayı koparabildi. Bunun ardından Kap’tan Kahire’ye kadar ingilte­re’ye bağlı bir hat kurmak isteyen Cecil Rhodes’un teşebbüsleri başladı ve Nyassa’daki bir isyan dolayısıyle İngiltere’nin verdiği ültimatom karşısında Portekiz, Afrika’daki iki sömürgesini birbirine bağlamaktan vaz geçmek zorunda kaldı (1891). Carlos I zamanında (1889-1908), monarşi bütçe sıkıntılarını artıran ve cumhuriyetçi propagandayı kolaylaştıran israfıyle halkın gözünden düştü. Memleketin geri kalmış­lığı soyut ve kişisel siyasî ihtirasları daha da kamçılıyordu. Joao Franco’nun bir dik­tatörlük kurmasına (1906-1908) ses çıkar­mayan kral, büyük oğlu ile birlikte sokak or­tasında vuruldu. İkinci oğlu Manuel II (1908 -1910), otoriter rejimden vaz geçti ve bir hükümet darbesiyle devrildi; darbe, cum­huriyetçilerin işine yarayan papaz düşman­lığının patlak vermesine yol açtı; 4 ekim 1910′da ayaklanan cumhuriyetçiler 5 ekim­de cumhuriyeti ilân ettiler. Devrimci eği­limli sendikalar ve çoğunluktaki kralcılar arasında sıkışıp kalan ve kamuoyu tarafından pek desteklenmeyen aydın cumhu­riyetçiler kısa süre sonra otoriter metot­lara başvurmak zorunda kaldılar. Bir ku­rucu meclis, tarikatları dağıttı, kilise ile devlet arasındaki bağları kopardı, askerlik yoklaması ve laik mecburî eğitim sistem­lerini koydu, grev hakkını tanıdı. Tam mâ-nâsıyle demokratik olan 1911 Anayasası iş­leyemez hale gelmişti; kralcı ayaklanma­lar (özellikle Porto’da 1919), askerî şiddet tedbirlerinin yanı sıra hükümet istikrarsız­lığı, 1919-1926 arası 20 kadar ayaklanmaya ve 40 kadar hükümet değişikliğine yol aç­tı. Birinci Dünya savaşı sırasında, 1914 eylülünde portekiz sömürgelerine hücum eden Almanya 9 mart 1916′da Portekiz’e savaş ilân etti. Savaş sırasında, müttefik­lerin safında yer alması Portekiz’e küçük Kionga idare bölümünden başka bir şey kazandırmadı.

Birlikçi korporatif cumhuriyet
1926 Mayısında general Gomes da Costa, Braga garnizonunu ayaklandırarak parla­mento rejimini devirdi; kısa süre sonra Go-mes’in ayağını kaydıran general Oscar Car-mona, 1928 nisanında cumhurbaşkanı seçil­dikten sonra, ölümüne kadar (1951′de) ye­di yılda bir sürekli olarak tekrar seçildi. 1928′de başkan Carmona’nın maliye ba­kanlığına getirdiği profesör Salazar 1932′de meclis başkanı oldu.
Salazar, anayasası 1933′te yürürlüğe giren yeni rejimin en kuvvetli adamıydı. Millî İş kanunu (1933) işçileri millî sendikalara yazılmağa zorladı; işverenler gremıVlara (korporasyonlar) bağlandı. 1934′te grev ya­saklandı. Para meseleleri uzmanı olan Sa­lazar, bütün gücünü bütçeyi dengeleştirmeğe harcadı ve 1928′de bunu başardı. Por­tekiz ile Vatikan’ı barıştıran yeni devlet, dış siyasette ölçülü davranmağa dikkat et­ti. İspanya iç savaşında Franco’dan yana olduğunu belirtti, İkinci Dünya savaşının başında tarafsız kaldı, sonra da Büyük Bri­tanya (1943) ve A.B.D.’nin (1944), Atlas okyanusunu denetlemek için Asor adala­rından yararlanmalarına izin verdi. Savaş sonrasında huzursuzluk arttı. 1949′da hü­kümet serbest seçimlerin yapılacağını ilân etti, ama Carmona’ya karşı çıkarılan kuk­la bir aday önce büyük bir faaliyet gös­terdi, fakat kampanyasının baltalandığını ileri sürerek seçimden önce çekildi. Aynı olay 1951′de, ölen Carmona’nın yerine ge­neral Francisco Higino Craveiro Lopes ge­çince tekrarlandı; resmî aday amiral Americo Tomas’m seçildiği 1958 seçimlerinde muhalefet adayı general Humberto Delgado oyların yüzde 25′ini topladı. Delgado 1959 ocağında Brezilya konsolosluğuna sı­ğındı, sonra yurt dışına kaçtı. Porto pis­koposu A. Ferreira Gomes’in Portekiz’e dönmesi yasaklandı (şubat 1960). O tarih­te Delgado ile ilişki kuran yüzbaşı Galvao’nun Santa Maria gemisine elkoyması bütün dünyanın dikkatini Portekiz rejimine çekti. 13 Nisan 1961′de Salazar üç bakanın istifa ettiğini ve kurmay başkanı ile iki askerî bölge kumandanının görevlerin­den alındığını açıkladı. 1 Ocak 1962′de Beja’da patlak veren bir ayaklanma hemen bastırıldı; 1962 mayısında yeni ayaklanma­lar oldu.
Çok geniş sömürgeleri olan Portekiz bu yönde de güçlüklerle karşılaştı. Hindis­tan, Portekiz sömürgelerinin (Goa, Diu. Damao) kendisine iadesi için görüşme tek­lifinde bulundu, fakat Portekiz bu teklifi resmen reddetti (1953); 1955′te iki ülke ara­sında diplomatik ilişkiler kesildi. 17 Ara­lık 1961′de hint birlikleri Portekiz sömür­gelerini işgal ettiler; direnme kısa süre içinde kesildi. 1955′ten beri Birleşmiş Mil­letler teşkilâtı üyesi olan Portekiz, 1961 şubatında ayaklanmalar olan Angola ko­nusunda milletlerarası kurulun kendisine karşı karar almasını önleyemedi. Bugünkü siyasetin başlıca özelliği denizaşı­rı bölgelerdeki (Angola ve özellikle Mozambik) bağımsızlık hareketlerine karşı, Portekiz hükümetinin tutumunun sertleşmesidir. Bütçenin yüzde 40′ı, millî savun­maya ayrılır, öte yandan askerlik hizmeti süresi on sekiz aydan dört yıla çıkarıl­mıştır ve gençlerin yurt dışına göçmesi kontrola bağlıdır. Birleşmiş Milletler teşkilâtının Güvenlik konseyi portekiz sömür­gelerinin kendi kaderlerini kendileri tayin etme hakkı üstünde dururken, Lizbon bu sömürgelerin birer «denizaşırı il» olduğu için doğrudan doğruya kendi yargı siste­mine bağlı olduğunu savunmaktadır. Bu tutum afrika devletlerinin çoğunu Portekiz aleyhine çevirdi.

içte, Salazar hükümeti korporasyoncu ve^ birlikçidir; özellikle her türlü komünist ve­ya ilerici harekete karşı bir siyaset güder. Başkanlık seçimleri 25 temmuz 1965′te ya­pıldı. Tek aday bir önceki dönemin baş­kanı ve Uniao Nacional’in adayı amiral Americo Tomas idi. 13 Karşı oy ve 16 çekimser oya karşı 556 oyla yedi yıl için tekrar seçildi. Portekiz Millî Kurtuluş cep­hesi başkanı Humberto Delgado’nun öldü­rülmesi, siyasî atmosferi gerginleştirdi, öte yandan yeni Millet meclisi seçimleri (130 üye) yaklaşıyordu. Hıristiyan demokratla­rın desteksizlik yüzünden seçim mücadele­sine katılmaktan vaz geçmesine karşılık, başlıca muhalefet partisi olan Demokratik ve Sosyal Eylem partisi aday göstermeğe karar verdi. Ama hükümete seçim süresi boyunca basın sansürünün kaldırılmasını kabul ettiremeyince adaylarını çekti (18 ekim). 7 Kasımda 130 milletvekili tek lis­teden (Uniao Nacional adayları) seçildi; halkın yüzde 25′i sandık başına gitmedi. 28 Mayıs 1966′da başkan Salazar, hükü­metten ayrılmama kararını açıkladı.

• Sel felâketi. 26 Kasım 1967′de Lizbon dolaylan büyük bir sel felâketine uğradı. 1775 Yılındaki depremden bu yana Porte­kiz’in uğradığı en büyük tabiî felâket sa­yılan sellerde 464 kişi öldü, binlerce insan da evsiz kaldı. Şiddetli yağmurların Tajo nehri ve kollarını taşırması sebebiyle mey­dana gelen sellerden en çok zarar gören bölge Lizbon’un 29 km kuzeyindeki Quintas köyü oldu.
• Salazar’ın hastalanması. 1932 Yılından beri başbakan olan Dr. Salazar, 6 eylül 1968′de beyinde bir kan pıhtılaşması se­bebiyle hastahaneye kaldırıldı. O yaz Estoril’deki yazlık evinde koltuktan düşerek ba­şını şiddetle yere çarpmış olan Salazar, bir süreden beri şiddetli baş ağrılarından rahatsızdı. Lizbon’daki Kızılhaç hastahanesinde bir ameliyat geçirdikten sonra sağ­lık durumu iyileşirken, 16 eylülde bir beyin kanamasıyle komaya girdi.

Salazar’ın komaya girmesi, Portekiz’de bir anayasa krizine sebep oldu. Portekiz ana­yasası başbakanın ancak ölüm, istifa veya azledilme halinde yenilenebileceği konu­sunda emredici bir hüküm taşıdığından, Sa­lazar’m işbaşından uzaklaştırılması önemli bir mesele haline gelmişti. 13 Kişilik Devlet konseyi cumhurbaşkanı amiral Tomas’ın başkanlığında toplanarak durumu görüştü. Bu arada hastahaneden, Dr. Salazar’ın ya­rı felçli durumda bulunduğu ve şuuruna hemen de hiç malik olmadığı açıklandı. Ülkenin daha uzun bir süre başbakansız kalmaması gerekçesiyle amiral Tomas, as­ker ve sivil liderlerle yaptığı müzakereler­den sonra, anayasal yetkilerini kullanarak Dr. Salazar’ı görevden azletmek zorunda kaldığını açıkladı. Amiral Tomas, başba­kanlığa prof. Marcelo Jose Das Neves Caetano’yu tayin ettiğini bildirdi. Prof. Caetano başkanlığında kurulan yeni hükümetin, Dr. Salazar yönetimine göre daha liberal bir siyaset güdeceği intibaını veren ilk kararlarından biri, muhalefet lideri Dr. Mario Soares’in serbest bırakılması ol­du. Sosyalist ve demokrat muhalefetin li­deri general Delgado’nun esrarengiz şartlar altında öldürülmesinden sonra, onun en yakın arkadaşı ve avukatı olan Dr. Soares, 15 mart 1968′de, kendisine hiç bir suç isnat edilmeden, bizzat Dr. Salazar’ın emriyle tu­tuklanmış ve Sao Tome adasına sürgüne gönderilmişti.

Yeni hükümet bir yıl sonra, 26 ekim 1969′-da Millet meclisi seçimlerinin yapılmasına da karar verdi. 1968′in yaz aylarında mu­halefet, hükümetin izin verdiği ölçüde, fa­aliyet gösterdi.
16-18 Mayıs 1968′de Avei-ro’da toplanan İkinci Cumhuriyetçi kongre (ilki 1957′de) bir beyanname kabul etti. Sos­yalistlerden ilerici katoliklere kadar de­mokrat muhalefete mensup çeşitli grupları temsil eden İkinci Cumhuriyetçi kongrenin beyannamesinde hükümetten, söz ve düşünce hürriyetinin tanınması, bütün siyasî mah­kûmların affedilmesi, siyasî görüşlerinden dolayı işten atılanların görevlerine iadesi, toplanma hürriyetinin tanınması ve mille­tin temsilcilerini serbestçe seçebilmesini sağ­layacak bir seçim kanununun hazırlanması istendi.
Vaat edilen tarihte yapılan Millet meclisi seçimlerini Dr. Caetano’nun iktidar partisi olan Uniao Nacional partisi, meclis­teki 130 sandalyenin hepsini almak suretiy­le kazandı. 1 Aralık 1969′da toplanan ye­ni meclisi açış konuşmasında devlet başka­nı amiral Tomas, anayasanın değiştirilmesinin söz konusu olmadığını söyledi. Böyle­ce hükümetin, muhalefet tarafından öne sürülen istekleri olumsuz karşıladığı belir­tilmiş oluyordu.

• Salazar’ın ölümü ve son gelişmeler. Por­tekiz eski başbakanı Dr. Antonio De Oliviera Salazar, 16 eylül 1968′den beri koma­da bulunduğu hastahanede öldü (27 temmuz 1970). Salazar’ın cenazesi Lizbon’da XV. yy.dan kalma Sao Jeronimo manas­tırında katafalka kondu; 30 temmuzda da doğduğu köy olan Santa Comba Dao’ya gö­müldü.

1970 Ağustosunda hükümet muhalefete kar­şı yeniden sert bir tavır aldı. 1968′de Sao Tome adasındaki sürgünlük cezası kaldırı­lan Dr. Mario Soares, Avrupa ve A.B.D.’ye yaptığı geziler sırasında hükümeti tenkit ettiği gerekçesiyle, ülkeyi terk etmek veya tevkif edilmek şıklarından birini seçmek zorunda bırakıldı. Buna karşılık bir süre sonra hükümet, anayasayı değiştiren bazı
önemli kanunlar çıkardı. Bunlardan biri, basın hürriyetinin kısıtlanması devam et­mekle birlikte sansürün kaldırılmasıyle il­giliydi, öte yandan 1971 ekiminde hükü­met Ekonomik ve Sosyal Kalkınma cemiye­ti adiyle kurulan cemiyetin faaliyet göster­mesine izin verdi.
Bir muhalefet partisinin çekirdeğini meydana getirecek şekilde ku­rulmuş olan bu cemiyete izin verilmesi, hükümet siyasetinde yeni bir yumuşama belirtisi olarak yorumlandı.

1971 Sonu Portekiz’de meşru muhalefet imkânlarını araştıran demokrat aydın grup­larının dışında, silâhlı gerilla faaliyeti gös­teren gruplar türedi. «Silâhlı Devrimci Ey­lem» adını taşıyan bu gizli teşkilât, Liz­bon Merkez postahanesini bombalama, Lük-semburg’daki Portekiz büyükelçiliğini ba­sarak pasaport ve resmî mühürleri çalma, Angola’ya silâh götüren gemi kargosunu tahrip gibi çeşitli tedhişçi faaliyete giriş­ti. Bu gizli tedhiş teşkilâtı, amacının ül­kedeki faşist diktatörlüğü devirmek, Angola ve Portekiz’in denizaşırı topraklarında yü­rütülen sömürgeci savaşa ve ülkedeki em­peryalist hâkimiyete son vermek olduğunu belirtti; hükümet, olağanüstü durum ilân etti.

Osmanlı – Portekiz ilişkileri
XV. yy.ın ikinci yansında Memlûk sul­tanlığı, Mısır ve Suriye yoluyle Batı’ya gön­derilen hint mallarından alınan vergileri ağırlaştırdı, yeni liman vergileri koydu, Por­tekiz’in ticaret hayatı bu yüzden büyük bir buhranla karşılaştı. Transit vergilerinin ağırlığı Portekizlileri Hindistan’a giden yeni bir deniz yolu arama zorunda bıraktı. Por­tekiz denizcisi Vasco da Gama, arap deniz­cisi İbni Macid’in kılavuzluğuyle Hindis­tan’a giden denizyolunu buldu (1497). Por­tekizliler, Hindistan kıyılarına yerleşti­ler. Böylece, Memlûk sultanlığı, en önemli gelir kaynağından yoksun kaldı.

Portekiz­lilerin yeni hindistan donanması kumanda­nı Afonso Albuquerque, Maskat ve Horfe-kân’a saldırarak Hürmüz’ü aldı ve Fars körfezini kapattı. Portekiz kralı Manuel, Hindistan’daki müslümanlara baskı yapma­ğa başladı. Ticaret gemilerine güçlükler çı­kardı. Bunun üzerine Kızıldeniz’deki Moha, Cidde, Kuseyr limanlarıyle ticarî ilişkileri olan Gucerat ve Kambay gibi hükümetler, Mısır Memlûk sultanından yardım istemek için Kahire’ye elçiler gönderdiler. Memlûk sultanı Kansu Gavri de, Mekke’nin limanı sayılan Benderi Cidde’yi sur ve burçlarla sağlamlaştırdı; müslümanların koruyucusu olarak deniz kumandanı Emîr Hüseyin ve magrıplı Hoca Nureddin emrinde bulunan bir memlûk donanmasını Portekizliler üstüne gönderdi. Gucerat’taki Diu valisi Melik İyaz’ın kürekli gemilerden kurulu donanmasıyle birleşen memlûk donanması, Albuquerque’in oğlu Lorenzo kumandasındaki portekiz donanmasını 1508′de Hindistan’ın Şaul limanında yendi; fakat hemen harekete geçen genel vali Albuquerque, 1509′da Diu limanında yatan memlûklu donanmasına baskın yaptı; Melik lyas savaştan çekildiği için onları yenilgiye uğrattı. Kuvvetli bir portekiz donanması Benderi Aden’i tehdit etmeğe başladı. Süveyş’te güçlü bir donan­ma kurmanın gereğine inanan Kansu Gavri, osmanlı padişahı Bayezid II’ye başvurarak ondan anadölu leventlerini Memlûk sultan­lığının yardımına göndermesini, kereste, demîr, halat gibi gemi yapımı için gerekli malzeme ile top, barut gibi ateşli silâhlar istedi. Bayezid II yardım kafilesini yo­la çıkardı. Bu kafile Alaiye (Alanya) yö­resinde Rodos (Saint – Jean de Hospitalier) şövalyelerinin baskınına uğradı; fakat anadö­lu leventleri Süveyş’e gitmeyi başardılar. Memlûklu yazarı ibni iyas, Selman Reis ku­mandasında Süveyş’e giden 1000 denizci türk ve Portekizlilere karşı girişilen hazırlık­lar hakkında bilgi verir. Benderi Cidde beyi Emîr Hüseyin ve türk denizcilerinin çabalarıyle 20 gemilik bir donanma kuran Selman Reis, 1515′te Portekizlilere karşı se­fere çıktı. Bu seferde yenilen Selman Reis ile Emîr Hüseyin, ertesi yıl 22 gurâb ve iki kalyondan kurulu bir donanma ile Ben­deri Aden’i kuşattılar, fakat başarı kazana­madılar ve Benderi Cidde’ye döndüler; ge­milerinden bir kısmı Süveyş’e gönderildi. Bu sırada Mısır’ın Yavuz Sultan Selim tarafından alındığını Öğrenen Selman Reis, bu durumdan yararlanarak Benderi Cidde’ye saldıran Lopo Soares de Albergaria kuman­dasındaki portekiz donanmasını yenilgiye uğrattı. Sonra Kahire’ye giderek, burada bulunan Yavuz’un hizmetine girdi. Yavuz’­un ölümünden sonra Benderi Cidde sancak­beyi Hüseyin el -Turkî ile birlikte Yemen’e gitti. Zebid’i ele geçirdikten sonra Kahire’de bulunan Makbul İbrahim Paşanın ya­nına gitti ve ona Hint seferinin yararlı ola­cağını bildirerek Hindistan’ın bellibaşlı mer­kezleriyle portekiz kuvvetlerinin durumunu gösteren bir lâyiha verdi.

Doğu ticareti­nin önemiyle Osmanlı devletine sağladığı çı­karları değerlendiren İbrahim Paşa, bu lâyiha üzerine, eski memlûk donanmasının dü­zenlenmesi görevini Selman Reis’e verdi. Selman Reis denizci Hayreddin Beyle bir­likte baharat ticaretinin merkezi olan Yemen’i aldı (1527). Osmanlılar böylece, Por­tekizlilerin Kızıldeniz’de ticaret merkezleri kurma çabalarını önlediler. 1524 Tarihli Mısır kanunnamesinden anlaşıldığına göre, baharat ticareti Osmanlılar çıkarına gelişiyordu. Ancak Selman Reis’in Hayreddin Bey tarafından öldürülmesi, bu çalışmayı aksattı; yeğeni Bayramoğlu Mustafa, Hay­reddin Beyi öldürerek kendisine bağlı türk denizcileriyle birlikte Gucerat hükümetinin (hint kaynaklarına göre Rumî Nasır Han) hizmetine girdi ve Diu kalesinin Portekiz­lilere karşı savunulmasında başarı sağladı (1531).

• Hint seferi. Gucerat hükümdarı Bahadır Şah, 1535′te Delhi sultanı Hümayun Şah ile yaptığı savaşta yenilerek Diu kalesine sığın­dı. Hümayun Şaha karşı Goa’daki Portekiz valisiyle anlaştı. Portekizliler de Diu lima­nına hâkim tepede bir kale yaptırarak lima­nı denetimleri altına aldılar. Bunun üzerine hatasını anlayan Bahadır Şah, Portekizlileri Diu’dan çıkarmak amacıyle Kanunî Sultan Süleyman’a başvurdu ve bir ihtiyat tedbiri olmak üzere de hazinelerini Mekke’de gü­ven altına aldırdı. Kanunî de Hindistan ile Akdeniz arasındaki güvenliği sağlamak ama­cıyle, doğu ticaretini ellerinde bulunduran ve Kızıldeniz’de serbestçe dolaşan Portekizlilere karşı harekete karar verdi. Doğu müslümanlarının koruyucusu olarak Mısır valisi Hadım Süleyman Paşaya Süveyş’te cenovalı mühen­disler yönetiminde bir donanma yaptırmasını emretti. Bu hazırlık arasında Bahadır Şahın öldürüldüğü öğrenilince Mekke’de bulunan hazinesi İstanbul’a gönderildi. Mısır vali­si Hadım Süleyman Paşa, 13 haziran 1538′de 20 000 kişi ve 74 gemiden meydana gelen bir donanma ile Süveyş’ten yola çıktı. Kameran ve Babülmendeb’i geçerek Benderi Aden ö-nüne geldi; Portekizliler ile işbirliği yapan Âmir bin Davud’u astırdıktan sonra 4 ey­lül 1538′de Gucerat kıyılarına geldi. Gokalat (Benderi Türk) ve Kat adlarındaki iki kaleyi alarak eylül başlarında Diu kalesini ku­şattı. 20 Gün süren kuşatma sırasında, Por­tekizliler bütün güçleriyle karşı koydular; osmanlı ordusunda kıtlık çıktı. Yeni Guce­rat hükümdarı Mahmud III’ün Portekizliler tarafını tutarak Osmanlılara yiyecek sağla­maması, sıkıntının artmasına yol açtı. As­ker, gemilerine çekildi. Bunun üzerine Ha­dım Süleyman Paşa kuşatmayı kaldırarak Yemen’e döndü. Ertesi yıl bir portekiz filo­su, Kızıldeniz’e girdi ve Süveyş’e kadar ilerledi; fakat Osmanlıların karşı koyması ü-zerineı geri dönmek zorunda kaldı. Bundan sonra, Hindistan hedef tutularak, Portekizlilere karşı girişilen deniz sefer­leri, Batı’daki önemli olaylar yüzünden ba­şarısızlıkla sonuçlandı. Kitabı Bahriye ya­zarı ünlü denizci Pirî Reis’in 1552′de bir donanma ile Süveyş’ten hareket ederek ön­ce Benderi Aden’i, sonra da Hürmüz kale­sini Portekizlilerden almak üzere giriştiği hazırlık, Basra beylerbeyi Kubad Paşanın olumsuz tutumu yüzünden sonuç vermedi. Pirî Reis, üç gemiyle Süveyş’e kaçmak zo­runda kaldı; merkezden gelen emir üzerine Mısır valisi tarafından öldürüldü (1552). Er­tesi yıl Pirî Reis’in yerine hint donanması kumandanlığına getirilen Murad Reis de, Hürmüz boğazı yakınlarında Portekizlilerle yaptığı deniz savaşında yenilince Basra’ya çekildi (1553). Hint seferiyle görevlendirilen galatah kâtip Şeydi Ali Reis, 1554′te, 15 ka­dırgadan kurulu bir donanmayı Süveyş’e ge­tirmek üzere harekete geçti; fakat 9 ağus­tosta Hcrfekân ve 25 ağustosta Maskat önünde portekiz donanma siyle yaptığı deniz savaşlarında yenildi; savaştan kalan kadır­galarla yoluna devam ederken fırtınaya tutul­du. Gucerat kıyılarına sürüklendi ve Demen limanı önüne geldiği sırada kadırgalarından üç tanesi karaya oturdu; geri kalan 6 kadırgayı Surat limanına götüren Şeydi Ali Reis, tayfalarından isteyenleri Gucerat hü­kümeti hizmetine girmekte serbest bıraka­rak, onunla birlikte gelen 50 kişiyle karadan yola çıktı ve dört yıllık bir yolculuktan son­ra Türkiye’ye döndü (mayıs 1557). 1559′da Lahsa beylerbeyi Mustafa Paşanın Bahreyn adasına yaptığı bir sefer de, Portekizlilerin işe karışmaları yüzünden, başarısızlığa uğ­radı.

Osmanlı devleti, asya müslüman devletlerine karşı takip ettiği siyasete uygun olarak Portekizlilere karşı yardım isteyenlerin yanın­da yer aldı. Kanunî devrinde Osmanlı dev­letinden yardım isteyen Sumatra’daki Açe hükümdarı Sultan Alâeddin’i desteklemek amacıyle İskenderiye kaptanı Kurdoğlu Hı­zır Bey kumandasında top ve tüfek gibi ateşli silâhlarla dolu 19 kadırgadan kurulu bir osmanlı donaması 1569′da Sumatra’ya gönderildi. Donanma ile giden türk topçu ustaları, Sumatralılara top dökmesini ve Portekizlilere karşı savaşma kurallarını öğrettiler. Bunların bir kısmı yerlilerle evlene­rek Sumatra’da kaldı. Bu arada Portekizli­lere karşı girişilen seferlerde uğranılan ye­nilgilerin sebeplerini araştıran Osmanlı dev­leti, Kızıldeniz’e uygun gemiler yaptırdı ve Akdeniz donamasının bu denize geçirilmesi­ni sağlamak için Süveyş kanalının açılması görüşü üstünde durdu. Kanal için bir plan hazırlandı; fakat bu plan bir musevî tarafından çalınarak ispanya’ya kaçırıldı.

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ TARİH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEKİZ HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEKİZ HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME
Kişi başına millî gelirin 1952′den beri art­masına karşılık (yıllara göre yüzde 1-6), Portekizlilerin hayat seviyesi kişi başına yılda 300 dolarla (1965) Avrupa’nın en düşüklerinden biridir;

Yunanlılarınkiyle eşit, İspanyollarınkinden biraz yüksek, Fransız-larınkinden 3-4 defa az. Otuz yıldan beri olağanüstü bir para istikrarından yararla­nan Portekiz, önemli bir döviz rezervine sahiptir; bunun sonucu olarak kamu hiz­metleri seviyesi, özellikle hastahane ve okullar alanında tartışılmaz bir şekilde yük­seldi; çeşitli alanlarda (şehircilik, mesken, elektrik ve inşaat, gemi yapımı) gelişme­ler oldu. Bununla beraber, bu başarılar ik­tisadî gelişmenin yavaşlığını gizleyemez. Portekiz ekonomisinin iki temel özelliği, gelirlerdeki büyük eşitsizlik ve ülkenin güney ile kuzeyi arasındaki dengesizliktir. Gerçekten de Portekiz’de orta köylü sı­nıfı yoktur. Hiç yatırım yapmayan büyük mülk sahiplerinin yanı sıra, yılın bir kıs­mında iş bulamayan ve hayat şartları çok kötü olan bir tarım proletaryası vardır.

Ama kırlarda işçi sayısının hızla artması ve nüfut fazlalığının büyük kısmını temsil etmesi (yılda yaklş. 100 000 kişi, yani yüz­de 1-2), bu fazlalığın yarısından çoğunun göç etmesine rağmen oldukça ciddî bir me­seleye yol açmıştır. Tam işsizlik düşüktür, ama tarım işçilerinin eksik istihdamı önem­lidir ve iş prodüktivitesinin düşüklüğüne eklenir. Kuzeydeki aşırı kalabalık bölgelerle, güneydeki büyük toprak bölgeleri arasındaki eşitsizliği yumuşatabilecek gibi görünen toprak reformu bugüne kadaı par­ça parça çözümlenebilen ciddî bir mesele­dir. Sanayi gelişmesi hammadde ve ser­maye eksikliğinin sıkıntısını çeker ve ül­kenin iç iktisadî yapısına bağlı bazı engellerle karşılaşır: satın alma gücünün düşüklüğü yüzünden daha da artan iç pazar darlığı; yatırımdan çok tasarruf ve spekü­lasyon eğilimi fazlalığının ortaya koyduğu iktisadî teşebbüs anlayışının fazla gelişme­miş olması; kısa vadeli krediye ağırlık veren bir bankacılık sisteminin kötü işleme­si; aşırı uzmanlaşmış dış ticaretin nazikliği, öte yandan işçilerin teknik yetişmesini sağ­lama ihtiyacı ve okuryazar olmamaya kar­şı savaş da (7 yaşından büyük olanların yüzde 40′ı okuma yazma bilmez) hızla çö­zülmesi gereken meselelerdir.

• Son durum. İkinci plan (1959-1964) dö­neminde ve geçici değerlendirme planının (1965-1967) başlangıcında, özellikle 1959-1965 arasında iktisadî durum hızla gelişti
(millî üretim artışının yıllık oranı yüzde 7′ye ulaştı); bununla birlikte 1965′in son aylarında gelişme yavaşladı (1966′da yüz­de 5′ten az), iktisadî kalkınma sanayi ke­siminin gelişmesine bağlıydı; iç üretim oluş­ması payı 1960′ta yüzde 40 iken 1965′te yüz­de 45′e yükselen toplam sanayi üretimi, 1960-1966 arası yüzde 50 arttı. Temel me­talürji ve imalât metalürjisi en hızlı geli­şen dallardır. Sanayide 1960′tan beri en büyük kuruluş, 1966′da 300 000 ton kadar çelik üreten Lizbon yakınındaki Seixal demir-çelik tesisidir. Elektrik üretimi 1960-1966 arası 3,2′den 5,6 tW/saate yükseldi. Kalay ve tungsten yetersizliği, kömür, lin­yit ve demir çıkarımının gelişmemesi, ma­den sanayiinde gerilemeye yol açtı. Hâlâ faal nüfusun yüzde 35′ini istihdam eden, ama 1965′teki iç üretiminin ancak beşte, birini karşılayabilen tarım kesiminde ge­lişme yavaştır. Yalnız üzüm üretimi bugü­ne kadar görülmemiş ölçüde artarak 1962′de 15 Mhl’yi, 1965′te 14,5 Mhl’yi aştı. Alentejo’da sulama işlerine devam edilmekte­dir.

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTAKAL

Tarih 05 Haziran 2009

PORTAKAL i. (fr. Portugal, Portekiz’den). Akdeniz çevresinde yetişen meyve ağacı. (İlmî adı Citrus aurantium. Turunçgiller­den). || Aynı ağacın meyvesi. || Portakal çiçeği suyu, pastacılıkta ve tatlıcılıkta çe­şitli yiyeceklere koku vermek için kullanı­lan hoş kokulu su.
— ANSîKL. Portakal bileşik veya ayrı yap­raklı, bazısı dikenli bir ağaçtır. Yapraklan meşin gibi sert, dayanıklı ve düz kenarlı­dır.
Portokalın anayurdu muhtemelen, Hindistan’dan Çin’e kadar doğu Asya’dır. Oralardan yavaş yavaş bütün sıcak bölgelere yayılmış­tır. Portakal, yaz sıcaklık ortalaması yak­laşık olarak 23° C, en düşük kış sıcaklığı —2°C olan yerlerde yetişebilir. Batı Avrupa’­ya 1550 yılına doğru girmiştir. Bugün Ak­deniz kıyılarında yetiştirilen en gözde mey­ve ağaçlarındandır. Portakal ağacının boyu 10 m’yi bulabilir; bu büyüklükteki bir ağaç on bin meyve verebilir. Fakat genellikle bo­yu 2-3 m’yi ve ağaç başına verimi beş yüz meyveyi aşmaz. Tohumla, turunç üzerine aşıyle, daldırma ve çelikle üretilir. Portakal bahçeleri güney yerlere, ortalama 8 m ara­lıklı diziler halinde ve 6′şar metre aralıkla dikilir. Budama ile ağaca yuvarlak bir şe­kil verilir. İyi ürün almak için toprağa her yıl gübre vermek ve zaman zaman sulamak gerekir. Kuzey memleketleri portakalı süs bitkisi olarak sandıkların içinde yetiştirir, kış gelince limonluklara alırlar. Portakal, üst ve dip tarafı hafifçe basık sulu bir meyvedir. Üzeri pütürlü bir kabuk­la kaplıdır; kabuğun dışı kızıla çalan sarı, içi beyaz renktedir; kalınlığı portakalın cin­sine göre değişir. Kabuğun altında sarım­tırak, bazılarında kırmızı renkte, sulu ve di­limli bir öz bulunur. Dilimlerden her birinde bir veya iki çekirdek vardır (bazı çeşitleri çekirdeksizdir). Portakal kabuğunun içinde, uçucu bir yağla dolu minik kesecikler, yü­zünde ise içi tatlı bir sıvıyle dolu küçük ka­barcıklar, acı meyvelerde ise küçük çukur­luklar bulunur.
• Türkiye’de. Portakal Anadolu’da çok es­kiden beri yetiştirilmektedir.
Başlıca yetiş­tirme bölgeleri: 1. Hatay-Adana-Mersin böl­gesi; 2. Antalya ve dolayları; 3. Büyük Men­deres vadisi (Sultanhisar [Denizli]); 4. İz­mir dolayları; 5. Rize ili.

Anadolu’nun Özellikle Akdeniz kıyılarında, büyük portakal bahçeleri vardır. Türkiye’de yetiştirilen başlıca portakal çeşitleri yafa, finike, vaşington tipleridir. Son yıllarda vaşington tipi (çekirdeksiz) çok yaygınlaşmış ve portakal üretimi büyük gelişme göster­miştir; 1930 yılında ortalama üretim 5 000 t iken 1970 yılında bu miktar 335 000 t’u bul­muş ve bunun 17 000 t’u ihraç edilmiştir.
— Mutf. şeker ve C vitamini bakımından zengin bir meyve olan portakal soyularak dilim dilim yenir veya suyu sıkılarak içilir.

Ayrıca şerbeti, likörü ve reçeli yapılır. Çe­şitli tatlı, pasta ve dondurmada kullanılır.
— Eczc. Tatlı portakalın taze kabuğu alkolatür şeklinde, acı portakalın kuru kabuğu ise tentür, tatlı şurup ve mide ilâcı yapımın­da kullanılır. Yapraklarının kaynatılmasıyle elde edilen su antispazmodiktir. Çiçeklerindense portakal çiçeği esansı yapılır. Por­takal suyunda’C vitamini pek boldur. (LM)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTAKAL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORSUK

Tarih 05 Haziran 2009

PORSUK i. Sert kıllı, etçil, memeli hayvan. Avrupa’da ve Kuzey Asya’da yaşar.
— ANSiKL. Porsuk (meles) tabanına basa­rak yürüyen, kısa bacaklı, tıknaz, ağır göv­deli bir hayvandır; sadece bir türü (Meles taxus) Avrupa’da bulunur. Üzeri sarımtııak kül rengindedir; başı ve boynunun altı he­men hemen tüm beyazdır; başının her iki yanında siyah bir şerit bulunur; vücudunun alt tarafı siyahtır. Uzunluğu 0,75 m, yük­sekliği 0,30 m dir. İnini derin kazar; yalnız kuzeyde yaşayanlar kış uykusuna yatar, ılı­man bölgelerde yaşayanlar bütün yıl faal­dir. Bitki kökü, mantar, bal, yumuşakça, kurbağa, kuş, küçük hayvan yiyerek besle­nir; tarım ürünlerine (mısır, bağ) bazen cid­dî zararlar verir. Pis kokan bir hayvandır; köpeklerle kovalanıp inine kıstırıldıktan sonra orada yakalanır. Eti yenir; kılların­dan fırça yapılır. Bayağı porsuğa Avrupa’­nın her tarafında ve Kuzey Asya’dan Ti­bet’e kadar rastlanır. Sansargillerden sayı­lır; fakat ayıgillere de yakındır. (LM)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORSUK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORSUK

Tarih 05 Haziran 2009

PORSUK i. Bot. Kalkerli bölgelerde yetişen ağaç; yapraklan insanlar ve atlar için ze­hirlidir. (İlmî adı Taxus baccata. Porsuk­gillerden.)
— Ansikl. Bot. Porsuk çok yavaş büyüyen bir ağaçtır. Bütün Avrupa’da ve Akdeniz havzasında bulunur; yer yer, tek olarak ye­tişir; boyu 13 m’yi aşar; son derece uzun ömürlü olduğu için iyice irileşebilir; göv­desi dik, çevresi oluklu veya kabarık çizgili olur. Esmer damarlı kırmızı-kestane rengin­deki odunu marangozlukta, heykel ve torna işlerinde kullanılır. Sivri uçlu, yassı yap­rakları uzun süre dökülmez ve taraklı köknarınkini andırır, fakat rengi daha koyu yeşildir, yaprakların alt yüzünde, köknarınkindeki iki beyaz çizgiden farklı olarak iki tirşe çizgi bulunur. Taze sürgünlerinde ol­duğu gibi bu yapraklarda da zehirli bir al­kaloit vardır. Bahçelerde porsuğa budama yoluyle istenilen her türlü şekil verilir. Por­suk batıda mezarlıklarda, ölülere saygı için yetiştirilen ağaçlardandır. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORSUK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORSELEN

Tarih 05 Haziran 2009

PORSELEN i. (ital. porcellana, dişi domu­zun [porca] ferci biçiminde kabuk’tan fr. porcelaine). Seram. Genellikle beyaz, aşın camiaştırılmış, inceltilince yarı saydamlaşan, çoğunlukla renksiz ve saydam sırla kaplı, ince ve sıkı bir hamurdan yapılmış seramik parça. (Bk. ANSiKL.) || Laboratuvar porseleni, yumuşama derecesinin yüksek olması için feldispat oranı düşük tutulan ısı farklarına dayanıklı olan, bu sayede de özel amaçlarla, genellikle laboratuvar malze­mesi yapımında kullanılabilen sert porselen. || Feldispatlı porselen, hamuru genellikle yüz­de 50 kaolin, yüzde 25 ile 30 arasında feldis­pat, yüzde 20 ile 25 arasında kuvars karışı­mından meydana gelen sert porselen. (ÇİN PORSELENİ de denir.) | Fritli porselen, kum, soda, tuz, şap ve alçıtaşı karışımın­dan meydana gelen bir frit sayesinde camlaşan ve yumuşama derecesine kadar pişirilen porselen. (Bugün ancak tarihî bakımdan bir önemi vardır.) || Fosfatlı porselen, eritici olarak, kemik külü halinde ve yüksek oran­larda kalsiyum fosfat karıştırılmış bir ha­murdan yapılan yumuşak porselen. || Sıhhî tesisat porseleni, sıhhî tesisat yapımında kullanılan, sert porselenden daha az camiaş­tırılmış ve daha gözenekli porselen. || Yalıtkan porselen, yüksek veya alçak gerilim için yalıtkan olarak kullanılan, feldispattan yapılmış sert porselen.
— Camc. Reaumur porseleni, çok yavaş so­ğutularak elde edilen, porselen taklidi do­nuk beyaz cam (XVIII. yy.).
— Diş cerr. Porselen, odontostomatolojide protez yapımında kullanılır: inlaylar, köprü üzerine takılan dişler, hareketli protezler, giydirme kuronlar porselenden yapılabilir. (Porselen tabiî bir diş görünüşündedir ve normal bir çiğneme sağlar.)
— Zool. Sıcak denizlerin kıyılarında yaşa­yan, kavkısı porselenli, karındanbacaklı yu­muşakça; kavkısındaki son sarım bütün öteki sarımları örter. (Cypreidae familyasının örnek tipi.)
Bk. ANSİKL.
— ANSİKL. Seram.
• Teknoloji. Porselen, 2-3 mm kalınlığa kadar yan saydamdır; yo­ğunluğu 2,20′nin üstünde, suyu emme özel­liği yüzde 0,5′in altındadır. Hamur, özlü (yağlı) bir madde (kaolin), mümkün olduğu kadar demirsiz bir pekleştirici (kuvars, çak­maktaşı) ile bir eritici’den (feldispat, kalsi­yum fosfat veya sunî bir frit) meydana ge­lir.
Seramikçilik bakımından, pişmesi için ge­rekli ısı derecelerine göre, iki tür porselen vardır: sert porselen 1 400° c’ta, yumuşak porselen 1 250° C’ta pişer. Sert porselen hamuru önce 1 000° C civarında fırınlanır (yarı pişim) ve sırlanmağa elverişli hale ge­tirilir. Parça sırlandıktan sonra, 1 400° C’­ta yeniden pişirilir ve sır üstü boyalarla süs­lemeler yapılırsa, üçüncü kere alçak sıcak­lıkta fırınlanır. Pişmiş hamur ortalama yüz­de 25 müllit billurları ve yüzde 75 camlaşmış bir maddeden meydana gelir. Sırsız, sa­rımsı porselene bisküvi veya tam pişim de­nir. Yumuşak hamur 1 250°C’ta pişirilir ve yarı saydam bir bisküvi elde edilir. Camlaşmış maddesi, demirli yabancı maddeler­den ileri gelebilecek lekeleri hafifleten bir silikofosfat karışımıdır. Sırlanmış parça 1 000°C civarında yeniden fırınlanır.

• Tarihçe. Porseleni, yeşim taşını taklit et­meğe çalışan Çinliler keşfetti. O zamanki fırınlarda elde edilebilecek sıcaklığın yavaş yavaş yükseltilmesiyle porselen tekniği de gittikçe gelişti. Efsaneye göre porselenin bu­lunması M.ö. IV. binyıla rastlar. Bununla birlikte Çin’de kesinlikle bilinen ilk imalât­haneler M.S. VI. yy .dan kalmadır. İlk çöm­lekler alçak derecede pişirilirdi ve yüksek derecede seramikleri (gre ve porselen) veya dzı’lar yapılabildi (tao); M. ö. II binyılda 1 000° C’a varıldı. Gerçek porselen için çok saf kaolin ve sırlanmış halde ikinci pişirme için en az 1 300° C’a ulaşan bir sıcaklık ge­rekir (kömür bu imkânı vermiştir). İlk ger­çek porselenler Toug devrinde (M.S. 618 -907) yapıldı; Sung devri (960-1280) ile Yûen devrinde (1280-1368) porselen en olgun şek­lini buldu. King-dı-cın (Kingsi), çin porseleninin merkezi haline geldi. Yüksek derece renkleri (kobalt mavisi, bakır kır­mızısı) ve alçak derece emayları porselen üzerinde çok değişik süslemeler yapma im­kânı verdi. Koryo hanedanı devrinde (918-1392), kaliteli seramik yapımında Çin ile rekabet eden Kore yoluyle porselen Japon­ya’ya girdi ve koreli çömlekçilerin XVII. yy. başlarında, Arita civarında kaolin ya­takları bulmalarından sonra, Japonya’da da yapılmağa başlandı. Kakiemon ailesi, Ja­ponya’da alçak derece renklerini kullandı.

Hollandalılar, Avrupa’da çok tutulan aşırı süslemeli iri parçalar yaptılar. Günümüzde, Japonya’da en önemli seramik merkezleri Arita ve Seto’dur (Nagoya yakınlarında). Küçük Asya’da yaygın olan çin porselen­lerinin örneklerinin Avrupa’da tanınmasına şüphesiz ki haçlı seferleri sebep olmuştur. Daha sonra, XIII. yy.ın sonunda, Marco Polo sayesinde porselen hamuru hakkında az da olsa bir bilgi edinildi. Çin porseleni­ni taklit etmek isteyenlerin başarısızlığa uğ­ramalarına sebep, porseleni uzun süre cam­sı bir maden sanmalarıydı (meselâ 1470 yılma doğru Venedik’te yapılan ilk denemeler). Ca-millo da Urbino (öl. 1576), 1587′de Pisa’ya taşman büyük bir Floransa imalâthanesinde çalışan Bernardo Buontalenti (1536 – 1608) denemelere devam ettiler; Vicenza’da çıkan beyaz bir toprağı kullandıkları için, ancak yu­muşak hamur
(1 100° C ile 1 150° C arasın­daki ilk pişimden ve barbotin sürüldükten sonra 1 050° C ile
1 100° C civarında ikinci pişimi yapılan kum, kuvars, güherçile, de­niz tuzu, şap ve kaymak taşı tozu karışımı hamur ile sert porselen arası bir porselen elde edebiliyorlardı; dekorlar
(çiçek, hayvan), kobalt veya manganez mavisiyle be­lirtiliyordu. 1553′e doğru Portekiz acentalarının açılması, misyonların çoğalması (özellikle 1580′den sonra), Doğu Hint şirketleri­nin kurulması (1600 yılında ingiliz, 1602 yı­lında hollanda ve 1604′te fransız) porselenin Avrupa’da çok tutulmasının başlıca sebebi oldu; o devirde Avrupa’nın en büyük por­selen ithal merkezi Amsterdam idi.

Bu ara­da Fransa’da yumuşak hamur sanayii, fa­yans sanayiiyle birlikte gelişerek Avrupa’­nın bir kısmına yayıldı: Tournai, Alcora, Marieberg, İtalya v.b. Bu fritli porselen XVII. yy. sonlarında Fransa’da Claude Reverent (1664′de imalât imtiyazını almıştı), Rouen’li Louis Poterat (1693′te imtiyaz aldı) ve Chicaneau ailesi (Saint-Cloud 1702) ta­rafından çok geliştirilmişti.

1725 Yılında Chantilly imalâthanesi kuruldu; burada Ciquaire Cirou, «Kakiemon»u taklit etti; aynı imalâthaneden ayrılan Dubois kardeşler 1738′de Vincennes imalâthanesini açtılar. Mennecy Sceaux, Bourgla-Reine, Crepyen -Valois gibi birçok imalâthane Paris yakın­larına yerleşti; 1756 yılında Sevres’e nakle­dilen Vincennes imalâthanesinde sert por­selen yapılmağa başlandı.

Bu imalâthane başarısını, Boucher ve Fakonet gibi heykel­tıraş ve dekoratörlere borçluydu.
Taşrada Hannong ailesi 1719 yılında Stras-bourg’da bir imalâthane kurdu, fakat Vin­cennes tekeli yüzünden Frankthal’e göç et­ti, 1768′de tekrar yurda döndü. XVIII. yy. da Orleans, Arras, Marsilya ve Limoges’da fabrikalar kuruldu. Avrupa’nın öteki ül­kelerinde sert porselen üstünde çalışan baş­lıca sanatçılar arasında, Milano’m rahip Manfredo Settala (1600 -1680), ingiliz Dwight (1636-1703) ve Francis Place (doğ. York 1650), hollandalı Aelbregt de Keizer sayılabilir. İlk sert porseleni ya­panın Saksonya’lı, Walter Von Tschirnhaus (1651-1708) olduğu sanılmaktadır. Johann Friedrich Böttger adlı simyacının (1682 -1719), 1707′de bir porselen imalâthanesi kur­duran Saksonya seçicisi ve Polonya kralı August II’nin desteğiyle sert porselen yaptı­ğı kesinlikle bilinmektedir. Daha sonra 1710 yılında Meissen imalâthanesi kuruldu.

Bu imalâthanede, Saksonya’lı fabrikacı Schnorr’un 1698′de, San Andıes’de bulduğu ilk kaolin yatağından çıkarılan toprak kulla­nılıyor, dolayısıyle de üretimde bir gelişme olmuyordu, imalât çok gizli tutuluyor, fa­kat porselen hamurunun formülü yavaş ya­vaş bütün Almanya’ya yayılıyordu: 1718′de Viyana’da, 1750′de Höchst, 1753′te Nymp-henburg ve daha birçok şehirde porselen fabrikaları kuruldu. Süsleme tekniği de ay­nı şekilde gizli tutulurdu. Meissen’de en ta­nınmış sanatçılar, emaycı Johann Gregor Höroldt (1696-1775) ve heykeltıraş Kândler (1750′den önce) idi. 1735′e kadar çin por­selenleri taklit ediliyordu, 1740′a doğru çi­çek motifleri hâkim oldu; üretim 1750′ye doğru en yüksek seviyesini buldu ve 1756 yılında da gerileme devrine girdi.

1748′de Meissen’den ayrılan Viyana imalâthanesi, heykelci Niedermayer’in mitolojik heykelcik­leri sayesinde, 1760 sıralarında Avrupa’da büyük üne kavuştu; bu imalâthane 1778′e doğru modelci Anton Grassi’nin, 1784′ten sonra ise Konrad Von Sorgenthal’in eserleriyle ününü korudu. Bu arada, Nymphenburg’da Bustelli’nin 1760 yılına doğru yaptığı Commedia dell’arte figürlerini saymak yerinde olur. XVII. yy.da kurulan imalât­hanelerin hemen hepsi XIX. yy.da kapan­dı. 1830 Yılında Berlin’de, değişik kalın­lıklarda yarı saydam porselen işleyen litofani tekniği bulundu.

Avrupa’nın bellibaşlı porselen merkezleri olarak şunlar sayılabilir: İsveç’te Marie-berg (Stockholm karşısındaki Kunrgsholm adasında, 1758); Danimarka’da Kopenhag (Krallık imalâthanesi, 1775); Hollanda’da Amsterdam yakınındaki Weesp (1757), Oud-Loosdrecht (1774-1782) ve Ouder-Amstel (1782); Belçika’da Tournai (1751), Schaerbeek’teki Monplaisir (1786) ve Etterbeek (1787); İsviçre’de Zürich yakınlarındaki Schoren (1763) ve Nyon (1781); Rusya’da 1745′ten sonra kurulan Moskova Krallık imalât­hanesi; Portekiz’de, 1773′te bir kaolin ya­tağının bulunmasından sonra kurulmuş Vista Alegre (1824); Robert Hancock’un 1755′te «transfert painting» süsleme tekniğini bulduğu ve W. Cookworthy’nin 1768 yılında kaolinli hamurun bileşimini tek başına keşf­ettiği İngiltere’de ise çok sayıda porselen merkezi vardı: Chelsea, Derby, Bow, Lowertoft, Lougton Hail, Bristol, Worcester, Liverpool, Plymouth, Rockingham v.b.;

İtalya’nın başlıca imalâthaneleri ise, Vene­dik (1720), Le Nove (1761), kısa süre çalış­mış olmakla birlikte yumuşak hamj$r bakı­mından önemli olan Treviso, hâlâ” çalışan Doccia (1737), Capodimonte ve Napoli Krallık imalâthaneleri (1740), Portici, Tori-no, Vinovo, Roma imalâthaneleridir. Carlo IIl’ün 1754 yılında Sicilya krallığından vaz geçmesi üzerine, Capodimonte imalâthanesi Madrid’e taşınarak, Buen Retiro krallık imalâthanesi adını aldı ve bütün salonlar porselenle süslenmeğe başlandı. Diğer bir krallık imalâthanesi 1817 yılında Moncloa’da kuruldu; Valencia yakınlarında Alcora’da 1751′den beri frit yapılıyordu; 1851 yılında ise Limoges’dan ayrılan Baignol, Pasajes’te bir imalâthane kurdu.

Çin porseleni avrupa porseleninden pek farklı değildir. Hamurundaki kaolin miktarı çok düşüktür, bir tek pişim yapılır ve bi­leşimdeki kalsiyum yüzünden yeşilimsi renk alır; daldırma yoluyle değil de püskürtme yoluyle sırlanır. Avrupa porseleninde feldispata göre kaolin oranının yüksek olması, bu porselenin yüksek derecelere dayanmasını ve uzun ömürlü olmasını sağlar.

• Türkiye’de porselen sanayii son yıllarda gelişme gösterdi. Bugün şu müesseselerin modern tesislerinde porselen yapılmaktadır: Sümerbank Yıldız Porselen Sanayii müesse­sesi (1962), Sümerbank Yarımca Porselen, Seramik ve Çini Sanayii müessesesi (1968), İstanbul Porselen Sanayii müessesesi (1963).

— Zool. «Porselen»ler bombeli oval kavkılı hayvanlardır; kavkı ağzı, dişli kenarında uzun ve dar bir yarık şeklindedir. Parlak, sağlam ve cilâlı olan kavkısı genellikle deği­şik ve dilim dilim renklidir. Kaplanpostu porselen (Cypraea tigris) kızıl sarı veya pembemsi renkte, esmer harelidir, Hint okyanusunda çok bulunur. (LM)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORSELEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POROY (Nâzım)

Tarih 05 Haziran 2009

POROY (Nâzım), türk hukukçusu ve gaze­tecisi (Selanik 1884-lstanbul 1957). Hukuk öğrenimi gördü (1908). Bir süre Yeni Gaze­temde çalıştı; Paris’te hukuk ihtisası yaptı (1914). Türkiye’ye döndükten sonra Osmanlı bankası ve Posta Telgraf nezaretinde hukuk işleri müdürlüklerinde bulundu; Tercümanı Hakikat, ikdam, Tasviri Efkâr ve Vakit ga­zetelerinde çalıştı. Memleket gazetesinde başyazarlık yaptı (1946-1950). T.B.M.M.’nin dördüncü döneminde Tokat’tan milletvekili seçildi.
Eserleri: İcra ve İflâs Kanunu Esasları ve Şerhi (Sait Azmi ile) [1932]; Fran­sa İnkılâbı (1944); Savaş Sonunda Avrupa (1946); İstanbul’da Gömülü Paşalar (1947); Anayasamızda Tekâmüle Doğru (1950). [M]

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POROY (Nâzım) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİPE-LİNE

Tarih 05 Haziran 2009

PİPE-LİNE [payplayn] i. (ing. pipe, boru ve line, hat). Akışkanların uzak mesafelere, nakledilmesinde kullanılan uzun boru hattı.

— ansikl. Pipe-line’lar, gazların (tabiî gaz, sınaî gaz, basınçlı hava),; sıvıların (ham petrol, rafine edilmiş ürünler, su, süt) ve akıcı hale getirilmiş katıların (katalizörler, toz kömür) naklinde kullanılır. Bu nakil hattı, kaynakla uç uca birleştirilen ve ya toprak yüzeyine, ya da sonradan dolduru­lacak hendekler içine yerleştirilen borular­dan (genellikle çelik borulardan) meydana gelir. Boruların çapı, çoğu zaman 80 sm kadardır.
Pipe-line’lar, önce, ülkenin iç kısmında­ki yataklardan çıkarılan ham petrolün ra­finerilere veya tanker yükleme limanları­na, daha sonra da, büyük bir tüketime ce­vap veren işlenmiş ürünlerin (benzin, gasoil, ender olarak fuel-oil) rafinerilerden sanayi merkezlerine nakledilmesini sağlar. İlk pipe-line’lardan biri Karadeniz’de, Ba­kü ile Batum arasında döşendi. Dünyanın en geniş pipe-line şebekesine sahip olan A.B.D.’de pipe-line’lar, ham petrolü ve ürünlerini binlerce kilometre mesafeye ka­dar ulaştırarak, mevsimlik ürün talepleri­ne, nakliye fiyatlarına göre sanayide düzen­leyici bir rol oynar.
Ortadoğu’daki pipe-line’lar, İran, Irak ve Arabistan petrollerini Basra körfezine veya Akdeniz’e taşır; Arabistan ötesi pipe-line (T.A.P. line), tankerlerin Süveyş kanalı. Kızıldeniz ve Hint okyanusunda uzun se­ferler yapmasını önler. Fransa’da, Paris bölgesini, Aşağı Sen’deki rafinerilerden iti­baren, çift yollu bir pipe-line besler. Mil­letlerarası bir pipe-line da, Ren havzasını Marsilya yakınındaki petrol limanlarından besler.
Askerî taşıtları besleyen yakıt pipe-line’ları ise, hava birlikleri ve modern motorlu birlikler için vaz geçilmeyecek kadar önemli­dir; meselâ, 1944′te Müttefiklerin Norman-diya ve Provence çıkarmaları sırasında, Manş denizinin dibine döşenen borularla, cephe ile ingiltere arasında doğrudan doğ­ruya bağlantı sağlanabilmiştir.
Bugün en ucuz enerji kaynağı olan tabiî gaz ulaşımı için A.B.D.’de, bütün kıtayı kate-den büyük bir pipe-line şebekesi kurulmuş­tur. Cezayir’de, Hasi R’MePden çıkarılan tabiî gaz, kıyı bölgelerine kadar (Arzev) iletilir. Avrupa’da tabiî gaz, Kuzey İtalya pipe-line’larıyle nakledilir; Fransa’nın gü­neybatısındaki Lacq gazı, Lyon’a Paris böl­gesine ve Nantes’a kadar çeşitli bölgelere gönderilir. Eğer hattın geçtiği yerlerdeki seviye farkları çok fazlaysa, pipe-line bo­yunca ve eşit aralıklarla, pompalardan ve­ya kompresörlerden meydana gelen aşın basınç istasyonları veya «boosting»ler ku­rulur. Varış yerindeki depoya pipe-line «terminal»i denir.
Toprak altına gömülecek pipe-line’ların ya­pımı sırasında, toprağın kaldırılması, hen­deklerin açılması, boruların yerleştirilmesi ve kaynak yapılması, bataklık derelerden hattın geçirilebilmesi için güçlü makineler gerekir. Aşınmaya karşı sarma makinele­riyle borulara sarılan kauçuklu veya kat­ranlı bezler kullanılır. Temizleme işi, özel kapaklardan boru içine sokulan kazıyıcı­larla yapılır.
Pipe-line tekniğindeki son aşamalar, bu sis­temin, kıtalararası enerji nakliyatında en ucuz şekil olmasını sağladı. Bugün, çapı 1 m’yi aşan binlerce kilometre uzunluğunda hatlar yapılmaktadır. Büyük bir ham pet­rol pipe-line’ı, aynı miktardaki enerjiyi, yüksek gerilimli elektrik hatlarındaki mali­yet fiyatının onda birine ve en güçlü yük trenlerininkinin beşte birine nakletmektedir. Pipe-line’lar, ham petrol nakledenler, işlen­miş ürün ve tabiî gaz nakledenler şeklinde de sınıflandırılır.
• Ham petrol pipe-line’ları. 1960′tan bu yana Avrupa, büyük tonajlı tankerlerin gi­rebildiği geniş limanlardan başlayarak, iç bölgelerdeki rafinerileri besleyen bir pipe-line şebekesiyle kaplandı.
— Güney-Avrupa pipe-line‘ı, Lavera lima­nından (Bouches-du-Rhöne) ve Fos yakı­nındaki terminalden başlar. 860 mm çapın­daki pipe-line Rhöne vadisini aşar, Jüra ve Alsace’tan geçerek fransız bölgesinde 760 km yol alır, sonra daha küçük çaplı bir boruyle Ren-Tuna hattından ingolstadt’a (Bavyera) kadar uzanır. Bu hatta, her biri 1 800 kW’lık yedi pompalama istasyonu bu­lunur. Yılda 35 milyon ton petrol nakleden hat, başlangıçta Strasbourg’daki iki rafine­ri ile Karlsruhe’deki iki rafineriyi beslemek için tasarlanmıştı; sonra yavaş yavaş Lyon, Neuchâtel (İsviçre), Lorraine ve Saar, Pfalz ve Bavyera’dan da talepler çoğaldı.
— Orta Avrupa pipe-line’ı, Cenova’dan başlayarak Milano, İsviçre ve Bavyera’daki rafineleri besler. Boru çapı ortalama 500 mm, kapasitesi de yılda 10 milyon tondur. Bu hattın bir özelliği de Büyük Sankt-Bernhard tünelinden geçerek Alp dağlarını aşmasıdır.
— Rotterdam-Ruhr pipe-line‘ı, Rotterdam’-dan başlayarak 300 km’lik bir yol yaptık­tan sonra Köln bölgesine ulaşır. Ortalama çapı 600 mm, yıllık kapasitesi 15 milyon tondur.
— Kuzeybatı Almanya pipe-line‘ı, Wilhel-mshaven’dan başlayarak Wesel ile Köln a-rasında Ren vadisindeki yedi rafineriyi bes­ler. Çapı 700 mm, yıllık kapasitesi 22 mil­yon tondur.
Alpötesi pipe-line, 760 mm çapındadır ve Trieste’den başlayarak Bavyera ile Avusturya’yı besler.
— Dostluk pipe-line’ı Avrupa’nın en önem­li şebekesidir. Binlerce kilometre uzunlu­ğundaki bu hat, Ural ile Yukarı Volga arasında bulunan ve «ikinci Baku» denen petrol alanını, Polonya, Macaristan, Çe­koslovakya ve Doğu Almanya’daki rafi­nerilere bağlar. Son olarak, Sahra petro­lünü Cezayir (Arzev, Bugil), Tunus (La Skhira ve Libya kıyılarına ulaştıran hamu petrol pipe-line’larından da bahsetmek ge­rekir.
— Türkiye’de de, Batman bölgesinden İs­kenderun limanma kadar uzanan bir ham petrol pipe-line’ı döşenmiştir.
• işlenmiş ürün pipe-line’ları. Avrupa’daki bu tür pipe-line’lar arasıda en önemlisi, yılda 20 milyon ton kapasitesi olan Le Havre-Paris arasındaki üç hattır. İşlenmiş ürün nakliyatının en önemli başarısı, her türlü şartlarda işletme güvenliği olması ve uçak benzinlerinden hafif yakıtlara kadar, taşınan ürünler arasmda en ufak bir karışmaya meydan vermemesidir. Ayrıca, şu hatlar da inşa veya tasarı halindedir: İngiltere’de, Liverpool-Londra ve Southampton-Londra arası; Fransa’da, Lav6ra-Lyon-Dijon arası (Cenevre’ye doğru ayrılan bir dal ile) ve belki, Dunkerque-Lille arası. Almanya da, hidrokarbon trafiğini azaltmak için, Ren nehri boyunca pipe-line’lar kurmayı tasar­lamıştır.
Sanayi açısından pipe-line’lar o kadar ö-nemlidir ki, uzun mesafelerde, boruları ya­lıtmak ve yeniden ısıtmak gerektiği için ma­liyetin artmasına rağmen, fuel-oü’ler ve di­ğer ağır ürünler için pipe-line yapımına başlanmıştır. Yeniden ısıtma, hat boyun­ca belirli aralıklarla yerleştirilen buharlı ısıtıcılar ve pipe-line’ın içine veya dışına yerleştirilen ısıya dayanıklı kablolarla yapı­labilir.
Tabiî gaz pipe-line’lan. Nakliye işi, kay­nakları genellikle sanayi merkezlerinden çok uzakta bulunan tabiî gaz sanayiinin ana meselelerinden biridir. Bk. gaz. (lm)

Doğal gaz hattı, petrol boru hattı, petrol nakliyet, doğalgaz boru,

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİPE-LİNE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORESCU – GOPO (ton)

Tarih 05 Haziran 2009

PORESCU – GOPO (ton), rumen filim yö­netmeni (Bükreş 1923). Kendini, Avrupa’­nın en önemli canlı resim yapımcılarından biri olarak kabul ettirdi. Bir Kısa Hikâye (1957); Yedi Sanat (1958); Homo Sapiens (1960); Alo, Alo (1962); Anatomi (1967), sonra uzun metrajlı filimler çevirdi: Bir Bomba Çalındı (1964); Harap-Alb Olsay­dım (1965); Faust XX (1967). [L]

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORESCU – GOPO (ton) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTER (Katherine Anne)

Tarih 05 Haziran 2009

PORTER (Katherine Anne), amerikalı ka­dın romancı ve hikayeci (İndian Creek, Texas 1894). Orta Amerika’yı ve Avrupa’yı dolaştı, eserlerinden çoğunun konusunu ha­yatından seçti: Flowering Judas (Çiçek­li Yahudiye) [1930] ve Hacienda (1934) adlı romanların konusu Meksika’da, The Leaning Tower’inki (Eğri Kule) [1944] ise Berlin’de geçer. Noon Wine (öğle Vakti Şarabı) [1937] adlı eseri Texas’taki ço­cukluk hatıralarını canlandırır. Ship of Fools (Deliler Gemisi) [1962] adlı son ro­manı Sebastian Brant’ın taşlamasından il­ham almıştır. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTER (Katherine Anne) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Portekiz Sömürge imparatorluğu

Tarih 05 Haziran 2009

Portekiz Sömürge imparatorluğu, Porte­kiz’in sömürge leştirdiği ülke ve toprakların hepsine verilen ad. Portekiz’in XV. yy.da başlayan toprak genişlemesinin sebepleri çeşitlidir: bunların en başında din yayma ça­bası gelir. Rahip Joao, Fas’ın güneyinde, bir hıristiyan krallığında hüküm sürüyordu. Aynı kıyılarda, Avrupa’da bulunmayan al­tının (sudan altını) bol olduğu sanılıyordu. Kısa süre sonra altın araştırmalarının yanı sıra baharat araştırmasına da başlandı. Ce­neviz ile Afrika’nın simsarlar aracılığıyle yürütülen iktisadî ilişkileri Türklerin Doğu Akdeniz havzasına hâkim olmalarıyle bozul­du. Portekizliler Türklerin aracılığından kurtulmak için Hindistan’a doğrudan doğru­ya giden denizyolunu açtılar.
Portekizlilerin teknik üstünlüğü ve gemici Henrique’in teşviki, Afrika kıyıları boyun­ca ilerlemeyi geliştirdi. Cabo Ver de’ye (1444), sonra ekvatora (1471) ulaşıldı. Bartolomeu Dias, Ümit burnunu aştı (1487). Tordesillas antlaşmasıyle (1494) Portekizli­ler, Hint okyanusunda fetih tekelini ele ge­çirdiler. Fırtınanın Brezilya kıyılarına attı­ğı Cabral 1500′de ülkeye elkoydu. Covilha ve Vasco da Gama’nın Kaliküt ve Goa’ya (1498) yaptıkları yolculuklarla Portekizli­ler Doğu Hindistan’a yerleştiler. Joao IH’ün ölümünde (1588) Portekiz im­paratorluğu en parlak dönemini yaşıyordu, Fas’ın Atlas okyanusu kıyısındaki müstah­kem mevkiler ve Brezilya (Amazon’dan rio de la Plata’ya kadar uzanan kıyı kesimi) dışında, Doğu Hint yolu üzerinde bir dizi sömürgeyi içine alıyordu: Madera, Asor a-daları, Cabo-Verde, Gine (Fernando Poo, Aseension) ve Afrika’nın batı kıyılarında bugünkü Angola topraklarındaki karakol­lar. Ümit burnunun doğusunda Delagoa, Sofala, Mozambik (bugünkü Portekiz Doğu Afrikası), Madagaskar ve Basra körfezinin ağzında Hürmüz ticaret acentaları, Doğu Hindistan’da Diu’dan (1575) Koçin’e (1500) kadar, Malabar kıyısında Seylan (1505) ve daha doğuda Tegu, Malakka (1511), Makao (1516′da ulaşıldı) gibi birçok sömürgeye sa­hip olan Portekizliler tarafından işgal edil­di. Ama bu büyük imparatorluktan yarar­lanmak için geniş kapsamlı bir siyaset uy­gulanmadı.

Zenci Afrika’da Portekizliler devamlı ola­rak yerleşebilirlerdi. Inter Caetera (1493) fermanı bu bölgeyi hıristiy anlaştırma tekeli­ni Portekizlilere verdi; batıda, Kongo kralı, Joao adiyle vaftiz edildi (1492); başkenti Mbali’ye Sao-Salvador adı verildi; Joao’nun yerine geçen Afonso (Alfonso) [1507-1540], Lizbon ile latince yazışmalar yaptı ve oğlu Henricjue, Sao-Salvador piskoposu oldu; doğuda, komşu yerli devletleriyle (Zambezi ırmağının kıvrımında Monomotapa) anlaş­malar yapılması portekiz yerleşmesini sağ­layacak gibi görünüyordu; kolonlar ülkeye akın etmeğe başladı. Fakat kolonların, özellikle doğu kıyıdaki melez pvmbeiro’lann aç gözlülüğü, köle haline getirilen zencilere karşı çok sert davranılması ve rahiplerin En­gizisyon aracılığıyle Hıristiyanlığı yayabile­ceklerini sanmaları, afrikalıların kabukları­na çekilmelerine yol açtı. Afonso’nun oğlu Diogo tarafından Sao-Salvador’dan kovulan Portekizliler, yalnız kıyıda, özellikle Sao Pa­ulo de Luanda’da tutunabildiler. O tarihe kadar Portekiz’in Afrika’daki sömürgelerin­den köle pazarları ve Hindistan yolu üzerin­de iskele olarak yararlanılıyordu. İskeleler Hindistan imparatorluğunun çökmesiyle kısa süre içinde ortadan kalktı. Köle pazarların­dan yararlanma ise uzun süre Atlas okya­nusu adaları ve Brezilya’nın değerlendiril­mesi çerçevesi içinde kaldı. Ümit burnunun doğusunda 1505′tç yaratılan «Estado da İndia» sömürgesi başlıyordu. Sömürge Diu, Malakka ve başşehri Goa gi­bi, doğrudan doğruya Portekiz’e bağlı şe­hirleri, Portekizlilerin kaleleri bulunan hi­maye bölgelerini (Seylan), yabancı toprak­lardaki ticaret acentalarını (Çittagong, Ma­kao, Bantam, Makassar) içine alıyordu. Vali (bazen kral naibi unvanını taşıyordu) üç yıl için tayin edilir ve görev süresi ender olarak uzatılırdı, şaşaalı bir hayat süren vali­ler Gca’da oturur ve Albuquerque zamanın­dan (1508-15İ5) beri para basarlardı. Her bölgede bir «yüzbaşı» ve onun yardımcısı olan bir «kale yüzbaşısı» bulunurdu. Estado da İndia’nın filosu ve özel ordusu vardı. Albuquerque’nin öne sürdüsü bölgesel yerleştirme tasarısının başarıya ulaşmasından sonra ihtilas ve disiplinsizliğin âdet haline geldiği, Estado idaresine, çok ağır malî yü­kümler yüklendi.

Portekiz yönetiminin yetersizliğinin sebebi, Portekizlilerin kolonlara sağlanan menfaat­lere rağmen Hindistan’a yerleşmemeleridir. Kolonlar gelir, zengin olur ve vatanlarına dönerlerdi. Sömürgede din adamları daha kalabalıktı; fakat sertlikleri ve çoğunlukla yapıcı olmayan yaşayışları Aziz Francisco Javier misyonlarına rağmen devamlı bir hıristiyanlaştırma çalışmasını engelledi. Hint ve Çin denizlerine çıkan Portekizliler, se­fere hâkim olan müslüman arap ve acem tacirlerinin meydana getirdiği bir ticaret ağı buldular; Malakka, Hint ve Çin dünya­sının ilişki noktasında büyük bir depoydu. Ticaretin bazı dallarından müslümanlarm ayağını kaydıran Portekizliler, onların böl­gesel ürünleri toplayan aracılar olma özel­liğine dokunmadılar. Portekizliler, bütün yabancı gemilere, tahrip tehdidiyle el çekti­rerek büyük ticaret tekelini ele geçirdiler. Bu ticaret, yılda bir kere Lizbon’a Mala­bar’dan karabiber (kralın mutlak tekelinde), Surate’tan pamuklu kumaş, Molük adala­rından karanfil, Cava’dan hindistancevizi, Çin’den porselen ve çini mürekkebi taşıyan portekiz «filo»sunun elindeydi. Karabiber yükü Lizbon’a ulaşınca Avrupa’daki yabancı firmalara dağıtımını kendi üstüne alan kral bu sayede büyük kazançlar sağlar. Ama bu kazançlar şatafatlı bir siyaset yüzünden ça­bucak erirdi. Lizbon’un siyaseti başlangıç­tan itibaren mutlak portekiz tekeline ve bu çerçeve içinde bazı maddeler için, kral te­keline dayanıyordu. Aslında mübadeleyi tek başına sağlamada yetersiz kalan portekiz donanması, 1578′den sonra bir kısmını bir Augsburg firmasına bırakmak zorunda kal­dı.
Portekizliler Afrika ve Asya’da yayılmaları yüzünden birçok düşman kazandılar: Afrika altınını elden kaçırmaktan ve Kızıldeniz’in kapanmasından kaygılanan Türkler (Aden’in işgali [1538]; Diu’ya hücum [1546]; Sofala’-ya hücum [1585-1586]); Sofala’ya hücum eden (1602) Ekber Şah. Bununla birlik­te en tehlikeli rakipler Hollandalılar ve İngilizlerdi; Hollandalılar Amboina’yı (1605), Malakka’yı (1641), Kolombo’yu, Koçin’i al­dılar; İngilizler Hürmüz’ü (1622), Maskat’ı (1647) işgal ettiler. Böylece, 1578′de Magrıp ümitlerinin kırılmasıyle
(Sebastiao’nun Alcaçar-Quivir muharebesinde ölümü) başla­yan Portekiz’in tekrar İspanya’ya bağlan­ması döneminde (1580-1640), Portekiz’in Asya’daki sömürgeleri dağıldı. Bragança sülâlesinin tekrar tahta çıkmasından ve Bragança’ın Catarina’nın İngiltere kralı Charles II ile evlenmesinden cihaz olarak Bombay’ı ve Portekiz’in sömürgelerinde ticaret hakkını aldı; sonra, Portekiz’in elinde parlak Hin­distan imparatorluğundan afrika limanları dışında Goa, Diu, Damao, Makao kaldı. İlk işletme yılları dışında Portekiz, işletme tekelini sağlamakta ve güneydoğu asya de­nizlerini öbür avrupa ticaret filolarına ka­pamakta yetersiz kalmıştı. Portekiz XVII. yy. ortasında hâlâ önemli bir sömürge devleti olmasını özellikle çeşit­li kolonilere köklü bir şekilde kolonlar yer­leştirmesine borçludur: bir yanda Brezilya’­ya, öte yanda Madera, Asor adaları, Cabo Verde’ye. Her iki yerde de, kolonlara çok geniş topraklar bırakıldı. Her iki bölgede de zenci işçi çalıştırmak gerekiyordu; bü­tün bu topraklarda Joao III (1548), mahallî güçlerin zararına Corregedore’ler, ve Sao Salvador’a (Bahia) bir genel vali tayin ede­rek iktidarı ele almağa çalıştı. Fakat Atlas Okyanusu adaları Portekiz’in denetimi al­tında gelişirken, Brezilya çok erken bir tarihte ayrıldı.
İlke olarak Portekiz kralı Brezilya’ya da hükmediyordu, ülkeye yabancı tüccarların girmesini yasakladı; bununla birlikte Methuen antlaşmasıyle (1703) İngilizlere karşı yasak kaldırıldı ve o tarihten sonra ingiliz­ler Brezilya ticaretini hemen tamamıyle ele geçirdiler. Kral tuz ve boya çıkarılan or­manların işletme tekelini muhafaza etti; üzüm, zeytin, dut yetiştirilmesini yasakladı; şeker ve tütün işlenmesine engel oldu. Me­murlar tayin etti ve bir genel valilik kur­du (1720).
Uygulamada ise çeşitli olaylar Brezilya’nın nispî muhtariyetini ortaya koydu, ilk yıl­lardan sonra ırk büyük ölçüde karıştı: önce beyazlarla kızılderililer, sonra beyazlarla zenciler. Sömürgelerde doğan avrupa asıl­lıların yanı sıra pek çok melez yaşıyordu (Mameluco’lar); bunlar XVII. yy. sonunda 1525′ten sonra Gine’den getirilen zenci ve kızılderililere hâkim bir sosyal sınıf meyda­na getirdi.

Seçkin sınıf erken bir tarihte gücünü sağ­lamlaştırdı; köylerde kölelik tehdidi altında­ki krzılderilileri kurtarmak isteyen cizvitlerle çatıştı (Sao Paulo eyaletinde XVII. yy. sonuna kadar cizvitlerle «Paulo’lular» ara­sındaki uyuşmazlık); şehirlerde Hollanda­lıları Brezilya’dan çıkaran ayaklanmayı yö­netti (1653-1654) ve Portekiz ile ilişkilerin kesildiği bu dönemde önemli siyasî ve idarî sorumluluklar yüklendi. XVIII. yy. ortalarına doğru Brezilya, ispan­yol sömürgelerinde ingiliz kaçakçılığı ve Minas Gerais genel valiliğinde bulunan (1714) madenler (altın, elmas) sayesinde zen­ginlenince, menfatleri Pompal valisinin kral­lık gücünü artırıcı tedbirler (anavatanla ti­caret tekelini elde tutan şirketler kurulması, altından yüzde 20 kral hakkı alınması, 1751) aldığı sırada (1750-1777) Portekiz’inkilerle çelişti. Tekel rejimi Brezilya’da daha güç katlanılır hale geldi. Napolyon’un Portekiz’i işgal ettiği sırada Joao VI’nın Brezilya’da yaşamasından ve fransız işgalinden sonraki karışıklıkların (1807-1821) Portekiz’in ismî metbuluğunun zayıflığını bir kere daha or­taya koymasından sonra Brezilya, komşu ispanyol sömürgelerindeki karışıklıkların tersine kan dökülmeden bağımsızlığa kavuş­tu. Portekiz son çağa, dünyanın birinci sö­mürge imparatorluğunun kalıntılarıyle girdi. Elinde kalan Sunda adalarından birkaçını (Flores 1859) kaybetti ve Gabon’da ve Ginedeki sömürgelerinin büyük kısmından vaz geçti. Serta Pinto’nun keşiflerinin ortaya çıkardığı, Angola’dan Mozambik’e kadar uzanacak bir Portekiz Orta Afrikası kurma hayali, Berlin kongresinde (1884) yıkıldı; avrupa devletleri Portekiz’e aldırış etmeden Afrika’daki etki bölgelerini paylaştı; ancak Kongo halicinin kuzey kıyısında küçük bir araziyi (Cabinda) muhafaza edebilen Por­tekiz «Chartered» birliklerine yenildikten sonra, arasına ingiliz sömürgeleri sıkıştırı­lan Angola ve Mozambik sınırlarını kabul etmek zorunda kaldı (1891 antlaşması). Böy­lece Portekiz’in Afrika’daki başlıca iki sö­mürgesi birbirinden ayrılarak ingiliz (Mo­zambik) ve alman (Angola) etki böl­gelerine katılmak tehlikesiyle karşı kar­şıya kaldı ve Boer’ler savaşı ile ingiliz-alman ilişkilerinin kesilmesi sayesinde kurtulabildi. Bugün Portekiz’in Afrika’daki sö­mürgeleri (Mozambik, Angola, Gine’de) yak­laşık olarak 15 milyon kişiyi barındırır ve anavatanın bir ili gibi yönetilir. Hindistan ve Çin’deki sömürgeler de (Goa, Damao, Makao) aynı statüye bağlıdır. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Portekiz Sömürge imparatorluğu hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEKİZCE

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEKİZCE i. Portekiz’de konuşulan dil.
— ANSiKL. Leng. Genel bilgiler. Hıristi­yanların İberik yarımadasını Moritanyalı­lardan alması yarımadadaki bütün diller gibi Portekizce’nin tarihini de büyük ölçü­de etkiledi.
(Bk. BECONOUiSTA.) Porte­kizce coğrafya ve dil açısından galicia leh­çesine dayanır. Tarihî şartlar yarımadanın bütün batı kıyılarına yayılan bu dil öbeği­nin ikiye bölünerek iki ayrı ülkede konuşulmasına yol açtı. (Bk. PORTEKİZ.) Doğu -batı yönünde gelişen hıristiyan fetihlerinin çeşitli evreleri galicia lehçesi ile Portekizceyi içine alan dil bölgesinin lehçelere ayrıl­masına sebep oldu. Genellikle üç öbek ayırt edilir: kuzeyde Galicia ve Entre-Douro-e-Minho ile TrasosMontes; ortada Beira; güneyde Estremadura, Alentejo ve Algarve ağızları. Ayrıca Ispanya-Portekiz sınırı bo­yunca bazı bölgelerde de, belli bir lehçe öbeğine sokulması çok güç olan karma ağız­lar konuşulur.
• Avrupa Portekizcesi.
a) Fonetik, ünlü sistemi, şiddet vurgusunun yerine bağlıdır. Aynı fonem vurgulu olduğu zaman başka (açık, kuvvetli tipte), vurgusuz olduğu za­man başka söylenir (daha kapalı, zayıf tip­te). Meselâ dorme (dorm okunur) dormir (durmir okunur) ile, fâlo (konuşuyorum, falu okunur) ise falar (follar okunur) ile karşıtlaşır. Bundan başka, birçok genizsi ünlüden meydana gelen bir diziyle genizsi [i] (port. fim) ve genizsi [u] (port. um) var­dır. Castilla dilinde meydana gelenden fark­lı olarak, Portekizce açık veya kapalı ün­lü tınılarına dayanan ses karşıtlıklarına yer verir; meselâ avo «büyük baba», avo «büyük anne» ile karşıtlaşır v.b. Ünsüz sistemi de çok zengindir (castilla dilinde bulunmayan ş, j, z, v sesleri Portekizce’de vardır). Tarihsel gelişme sonucu iki ünlü arasındaki [l] ve [n]‘nin düşmesi dilde önemli evrimlerin oluşmasına yol açtı
(la = castilla dilinde lana; ceu = castilla di­linde cielo).

b) Morfoloji ve sözdizimi. Diminütif iç-ekler (sevgi belirten) ve geliştirme ekleri (kö­tü anlam getirenler) çok kullanılır (amigodan amig-alh-aç-o, casa’dan, cas-inh-ot-a v.b.). İyelik zamiri genellikle tanım edatıy-le birlikte kullanılır (a sua pena, onun kale­mi). Şahıs zamirleri ve bazı fiil biçimleri bireşimlere girdikleri zaman bozuşur (nos + os = no — los; falar + o = falâ-lo) İki olmak fiili vardır: ser (ayrılmazlık nite­liği için) ve estar; birleşik zamanların yar­dımcı fiili ise ter’dir. Gelecek zaman ve şart kipi eski castilla dilinde olduğu gibi yardımcı zamiri iç-ek olarak alır
(dir Iho — emos = dir [dizer] + Ihe + o + e-mos, «biz onu ona söyleyeceğiz»). Latince bildirme kipinin plusquoperfectum’u mu­hafaza edilmiştir (tivera, onun vardı). Mas­tarın çok kullanılan şahıslı bir çekimi var­dır (dizerem — «söylemek, onlara», «onların söyleme eylemi», sem o sabermos — «biz, o-nu bilmeden»).
c) Sözlük. Portekizce kelime hazinesinin büyük kısmı Latince’den gelir; ama bunun yanı sıra Arapça (alferes, «süvari sancakta­rı»; alcachöfra, «dikenli demir engel»), germen dilleri (orgulho, «gurur»; albergar, «konuk etmek»; roubar, «aşırmak»), İtal­yanca (embaixada, «elçilik»; pilöto, «pilot»), Fransızca (pajem «hizmetkâr»; detalhar, «parçalara ayırmak»), Amerikanca (tapio-ca; tocaio, «adaş») ve Asya’daki sömürge­lerden gelme kelimelere de (charuto, «pu­ro» [Hindistan], leaue «yelpaze» [Japonya]) rastlanır.
d) İmlâ. Portekizce’de bir imlâ meselesi or­taya çıkar. İmlâyı birleştirmek (diftonglar, yazı vurgulan; çift ünsüzler v.b.) için Portekiz ile Brezilya arasında birçok an­laşma yapıldı ve imlâ sözlükleri yayımlan­dı.

• Avrupa dışında konuşulan Portekizce,
a) Portekizce Avrupa dışında en yaygın ola­rak Brezilya’da konuşulur. Portekizce, Bre­zilya’da anavatanda olduğundan daha açık seçik olarak telaffuz edilir ve brezilya te­laffuzu daha çok castilla lehçesininkine benzer (ünlüler vurgusuz oldukları zaman çok hafif bir tını değişikliğine uğrar); dif­tongların telaffuzunda bazı farklar, keli­me sonundaki .s’lerde değişme eğilimi (bu durum tek biçimde birleşme yolunda olan fiil çekim eklerini büyük ölçüde etkiler) ve kelime sonundaki r’lerde yumuşama gö­ze çarpar. Kelime sırasında (meselâ, para eu ver, para mim ver olur). Kelime ha­zinesinde birçok özellik görülür. Portekiz­ce comboio, «tren»e karşılık brezilya dili trem verir; Portekiz’de «tereyağı» anlamı­na gelen manteriga Brezilya’da «sıvı yağ»ı belirtir. Birçok kelimeye ise yalnız Bre­zilya’da rastlanır: o cangaceiro, «haydut»; defuntear, «öldürmek» v.b. b) Madere, Açores ve Afrika kıtasının başka bölgelerinde konuşulan Portekizce, güney portekiz ağızlarına bağlanır, ama güney portekiz ağızlarıyle Afrika Portekiz­cesi arasında özellikle telaffuz alanında bazı farklar vardır. Hindistan Portekizcesi (Seylan, Goa, Diu v.b.) diftongların sayı­sını azaltma, Ih’ı y’ye dönüştürme eğilimi gösterir ve morfosentaks bakımından alt tabaka dillerinin etkisinde kalır; bu durum Macao ve Malezya’da da görülür. (L)
PORTEKİZ DOĞU AFRİKASI. Bk. MO­ZAMBİK.
PORTEKİZ GİNESİ. Bk. GİNE (POBTE-Kiz — si).

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZCE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEKİZ MÜZİK

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEKİZ MÜZİK
Portekiz’de ilk müzik belirtilerinde magrıp ve provence etkileri görülür. XII. yy.da mü­ziğin, kilisede olduğu gibi sarayda ve halk arasında da değerli bir yeri vardır. Keşiş­lerin dualarına basit bir org eşlik ederdi. Odivelas ve Coimbra’daki Santa Cruz ma­nastırlarının koroları Braga, Guimaraes, Santarem, Lizbon’daki kapella yöneticileri kadar ünlüydü. Guimaraes Sarayında, Egas Moniz ve Gonçalo gibi jonglör (ortaçağ halk şarkıcısı) ve trubadurlar çok beğenili­yordu. Halktan doğan din dışı şarkılar (villancico) kiliselerde âyin şarkılarıyle nöbet­leşe okunurdu.

XIII.-XIV. yy’larda truba­dur kral Dionisio, Coimbra üniversite­sinde bir müzik sınıfı kurdu. Cancioneiro da Ajuda’nı dışında hiç biri notalanmamış şarkı derlemeleri elyazması halinde günü­müze kadar gelmiştir; bu derlemeler kendi­lerine yaylı çalgıyle eşlik eden penola jong­lör’leri, üflemeli çalgı çalarak şarkı söyleyen boca jonglör’leri ve vurmalı çalgı çalarak şarkı söyleyen tam bores jonglör’leri için ya­zılmıştı. Jonglör Martin Codax’tan (XIII. yy.) Yedi Aşk Şarkısı günümüze kaldı. XV. yy.da krallar, Duarte ve Alfonso V özellik­le müzik sanaüyle ilgilendiler. Alfonso V’in zamanında eşlikli ses üslûbu kendini iyiden iyiye duyurmağa başladı (Tristao da Silva, Los Amables de la Musica). İlk portekizli viyolacılar olan (vihuelistas) Madeira, Aguiar, Silva,Pero Vaz,Peixoto da Cunha Rodrigues da covilha,Coimbra dükü ve kral Felipe’ler devrinde kendilerini tanıttılar. XVI. yy.da Gil Vicente, dramlarında müzik unsuruna daha çok önem verdi; cantos, komedi, traji-komedi alanlarında yazdığı eserler yakında operanın geleceğini duyuruyordu.

Flandre bölgesinde uzun zaman kal­dıktan sonra yurduna dönen Damiao de Gois, eşlikli veya eşliksiz 3 ve 4 sesli koro için şarkı ve motet modasını getirdi; böylece eşlikli şarkı üslûbuyle «kapella» üslûbu arasında bir geçiş sağlandı, bu çığır XVII. yy.da, Evora ve Villa Viçosa okullarıyle al­tın çağına ulaştı. Manuel Mendes çoksesli müziğin havarisi sayıldı; çömezleri rahip Duarte Lobo, Manuel Cardoso, Felipe de Magalhaes ustalarının eserini sürdürdüler. Bu polifonicilerin sonuncusu Dias Melgaço, yeni tonal siteme geçişi belirten biı tekniğin (baixo cifrado) kurucusudur. Değişik bir tekniği benimseyen Vila Viçosa okulunun en ünlü temsilcileri kral Joao IV ve Joao Soares Rebelo idi. Pedro de Cristo, Heliodoro de Paiva ve Francisco de Santa Maria gibi ünlü sanatçılar da Coimbra okuluna bağlan­mışlardı. XVII. yy.da metotlar ve öğretim kitapları çoğaldı: Arte de Cantochao (Ped­ro Thalesio’nun, 1618), Flores de Musica (Manuel Rodrigues Coelho’nun, 1620), Ar­te de Musica (Antonio Fernandes’in, 1626), Lyra de Arco ou Arte de Tanger Rabeca (Frei Agostinho da Cruz’un, 1639).

XVIII. yy. italyan operası Portekiz’de 1708′e doğru ortaya çıktı. Joao V İtalya ile Porte­kiz arasındaki sanat alışverişini destekledi. Antonio Texeira ve Francisco Antonio de Almeida İtalya’ya gitti, napolili çembalocu Domenico Scarlatti, Krallık kapellası baş yöneticisi ve Joao V’in kızı prenses Maria Barbara’nın müzik hocası olarak Portekiz’e geldi. Scarlatti’nin, yedi yüzden fazla toc-cata’nm yazarı Carlos de Seixas üstündeki etkisi büyük oldu. Bir başka napolili, David PereS ise italyan estetiğinin etkisini güçlen­dirdi ve bu estetik Sao Carlos Krallık tiyat­rosunun açılışına (1793) rastlayan opera tem­sillerinde doruğuna ulaştı. 1770′te portekizli bir kadın opera şarkıcısı, Luisa Rosa de Aguiar Todi Avrupa çapında bir üne erişti. Kral Joao V ve Jose tarafından İtalya’ya gönderilen Joao de Sousa Carvalho, dönü­şünde Peres’in yerine geçti ve çevresinde bir­çok çömez topladı: Antonio Leal Moreira, Domingos Bontempo ve bu italyanlaşmış bestecilerin en parlağı, Marcos Portugal.
XIX. yy.da Napolyon’un işgali ve iç savaş­lar Portekiz’in sanat hareketini bir süre için yavaşlattı. Joao Domingos Bontempo, Lusi-tania romantizminin en sivrilen temsilcisi­dir: piyanocu, besteci, orkestra yöneticisi ve Krallık Müzik konservatuvannm yönet­meni (1835) olan sanatçı, Lizbon’daki ilk Senfonik konserlerin de kurucusudur. XIX. yy. sonunda ve XX. yy.da besteciler millî bir müzik yaratma amacıyle folklora yönel­diler: Alfredo Keil’in Serrana operası (1889). Ayrıca Guimaraes, Arroio, operet bestecisi Joaquim Casimiro, Liszt ve Hans von Bü-low’un öğrencisi Jose Viana da Mota, pi­yanocu ve besteci, Vineent d’Indy’nin öğ­rencisi Francisco de Lacerda, Luis ve Pedro de Freitas Branco, Francisco ve Antonio de Andrade, Guilhermina Suggia, Oscar da Silva, Rui Coelho, Ivo Cruz. Operalar, sen­fonik orkestralar, korolar, oda müziği toplulukları, çeşit çeşit gösteriler Portekiz’de müzik hayatını ayakta tuttu.
Kökü cister’e dayanan ve parmakla çalınan guitarra (gitar) tipik bir portekiz çalgısıdır; bunun gibi birçok müzik âleti Portekiz’den çıktı­ğı gibi bir halk romansı olan fado da por­tekiz folklorunun malıdır. Portekiz Millî marşını 1822′de kral Pedro IV besteledi. (LM)
PORTEKİZ BATI AFRİKASI. Bk. AN­GOLA.

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ MÜZİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POPESCU-GOPO(Ion)

Tarih 04 Haziran 2009

POPESCU-GOPO (Ion), rumen sahneye koyucusu (Bükreş 1923). Karton filimlerde avrupalı yapımcıların en önemli temsilcile­rinden biri olarak tanındı (Kısa Hikaye, 1957; Yedi Sanat, 1958; Homo Sapiens, 1960; Alo, Alo, 1962; Anatomi, 1967), sonra uzun metrajlı hayalî filimlere yöneldi: Bir Bom­ba Aşırdılar (1961), Aya Doğru Adımlar (1964), Harap-Alb Olsaydım (1965), Faust XX (1967). [L]

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPESCU-GOPO(Ion) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PO ovası

Tarih 04 Haziran 2009

PO ovası, Kuzey İtalya’da Po ve kolları­nın akaçladığı ova. Alp yayı, Kuzey Apennin dağı ve Adriya denizi arasında yakla­şık olarak 46 000 km2′lik bir alanı içine alır, Piemonte, Lombardia, Emilia ve Veneto toprakları üzerinde uzanır. Tarım ve hayvancılığın zenginliği, sanayi faaliyetleri­nin çeşitliliği sayesinde Po ovası İtalya’nın en zengin bölgesi olmuş ve nüfusu 100 000-’den fazla olan şehirlerin yarısı bu bölgede toplanmıştır. Eski bir pliyosen körfezin ye­rinde bulunan bu ova, doldurulmuş alanlar, ırmak-buzul taraçaları ile daha yeni bir alüvyon ovasından meydana gelir, üçüncü zaman topraklarının kalınlığı 8 000 m’ye ulaşır. Irmak-buzul döküntülerinden meyda­na gelen yüksek taraçalar çakıltaşlı, ku­raktır ve ırmakların alçak killi taraçalarına hâkimdir. Bu iki taraça dizisi arasında ku­zeyde Cuneo’dan Gorizia’ya kadar çok dü­zenli, güneyde daha dağınık olan fontanili çizgisi uzanır.
Ovanın her yeri değerlendirilir. Tarım top­rakların cinsine göre değişir; yüksek kısım­larda tahıl, yemlik bitki ve meyve ağaçla­rı, alçak kısımlarda nemli çayırlar ve pi­rinç yetiştirilir. Delta daha Eskiçağda bü­yük çabalar harcanarak kurutulmuş ve akaçlanmıştır. Islah çalışmaları bugün 335 km2′lik bir alanı kapsar (bundan 450 000 ki­şi yararlanır). Comacchio denizkulakları ku­rutulmuş ve toprak dağıtımı yapılmıştır. Bu kesimde başlıca tarım, kenevir, şeker pan­carı (italya’daki şeker pancarı tarlalarının yüzde 80′i) ve meyve (elma ve erik) ağacı yetiştiriciliğidir. Sanayi kaynakları çeşitli­dir: bütün ovaya dağıtılan tabiî gazın çı­karılması (Cortemaggiore, Bordolano, Ripalta), Cortemaggiore’de, Rovigo ve Ravenna’da petrol rafinerileri. Bölgede her çeşit sanayi vardır, metalürji, kimya ve do­kuma sanayii şehirlerin çevresinde, besin sanayii (şeker fabrikaları, konservecilik) del­tada toplanmıştır. İlgili dört bölgenin sanayi kollarında iki milyon kişi çalışır. Şehirler özellikle ovanın çevresinde su baskınlarının erişmediği ve savunmanın daha kolay olduğu yerlerde kurulmuştur. Güneyde, hem idare hem de sanayi merkezleri olan Parma, Reggio, Modena, Bologna gibi şehirler güneyde Emilia yolu boyunca sıralanır. Ku­zeydeki şehirler ise yüksek taraçalarda asalp tepelerinin eteğinde kurulmuştur ve çoğu zaman ötekilerden daha hareketlidir: Bergamo, Brescia, Verona, Vicenza. Vene­dik ve özellikle limanı Mestre, ovanın Adriya denizine çıkış noktalarıdır. Batıda Torino ve Milano ikinci derecedeki Biella ve Novara şehirlerinin hayatına hâkimdir, iki otoban tarafından aşılan ve iki başka oto­banla İtalya’nın diğer kısımlarına bağlanan Po ovası Alp geçitleri ağızlarında yer al­dığı için Avrupa’nın çeşitli bölgeleriyle de­vamlı bağlantı halindedir. Tarih boyunca çeşitli çekişmelere yol açmış zengin Po ova­sı bugün italya’nın can damarıdır. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PO ovası hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POORTER

Tarih 04 Haziran 2009

POORTER i. («limanda oturan» anlamında hollanda dilinde k.). Flandre’da, BURjUVA’nın eşanlamlısı. (Bu sonuncu anlam VIII.-IX. yy.lar arasında Batı Avrupa’daki büyük ırmak boylarında ve bu ırmakların ağızların­da portus denen ilk ticarî yerleşme merkez­lerinin ortaya çıkışıyle ilgilidir. Bu portus’lar, başlangıçta, Ortaçağ Flandre’ı ile çağ­daş Flandre’ın [Gand, Brugge, Anvers v.b.] büyük ticaret şehirleri olduğu için es­ki iktisadî düzende, «poorter» terimi, burjuvazinin haklarından yararlanan imtiyaz­lı tüccar ve zanaatçıları belirtmek için kulla­nıldı. Poorter çok zaman oldukça ağır bir vergi ödemekle yükümlüydü ve şehrin res­mî makamları da bazen bu kimseye onun poorter aşamasına kabul edildiğini gösteren bir poorterij belgesi verirdi.) [L]

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POORTER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POOL

Tarih 04 Haziran 2009

POOL [pul] i. («tüccar birliği» anlamında ing. k.). Çoğu zaman yanlış olarak tröst veya kartel ile karıştırılan üreticiler birliği veya sendikası. (Tröst gibi, amerikan kaynaklıdır. Ama tröst, kartel gibi sürekli bir işbirliği olduğu halde, pool, ürün piyasasını elde tut­mak amacıyle üretimi kontrol altına almak isteyen üreticiler arasında yapılan geçici bir anlaşmadır.)
— ANSiKL. A.K.Ç.B (Avrupa Kömür Çe­lik birliği) dolayısıyle bir Avrupa Kömür ve Çelik Pool’undan da söz edilmişti. A.K. Ç.B.’nin amaçlan arasında, yüksek ve sü­rekli kazançların elde edilmesi değil de tü­keticiler lehine millileştirme ve piyasa ge­nişletilmesi yoluyle, hem üretimin hem de üretkenliğin artırılması yer aldığından, bu deyimi kullanmak doğru olmaz, öte yan­dan, A.K.Ç.B. üreticiler arasında geçi­ci olarak yapılmış bir anlaşma değil; mil­letler üstü nitelikte sürekli bir kuruluştur. Aynı kelime, yanlış olarak avrupa tarım (yeşil pool) veya sağlık (beyaz pool) kuru­luşlarının meydana getirilmesi için yapılan teşebbüsleri belirtmek için de kullanılmış­tır. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POOL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONTOKASPİYEN

Tarih 04 Haziran 2009

PONTOKASPİYEN sıf. (lat. Pontus, Ka­radeniz ve fr. Caspien, Hazar denizi’nden fr. pontocaspien). Karadeniz ve Hazar deniziyle ilgili.
— ANSiKL. Jeol. Pontokaspiyen çöküntü, Miyosen ve Pliyosende Doğu Avrupa ve Batı Asya’yı kaplayan geniş çukur; Kara­deniz ve Hazar denizi bu çukurun en derin kısımlarıdır. (Bu çukur, Aral çöküntüsüyle doğuya uzanır; çok yakın bir jeoloji döne­minde Aral gölünün Hazar denizine bağlı olduğu sanılır.) [L]

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTOKASPİYEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POMORZE veya POMERANYA

Tarih 04 Haziran 2009

POMORZE veya POMERANYA, alm. Pommern, Polonya’da coğrafî bölge, Aşağı Odra koridoru ile Aşağı Vistül koridoru arasında. Pomorze, yüzey şekilleri karma­şık tepelerden meydana gelir; bu tepeler, güney yamaçta Vistül, Warta ve Odra’nın vadileri ile kuzey yamaçtaki Baltık denizi­ne doğrudan doğruya dökülen küçük akar­sular arasında suları ayıran bir eşiktir ve Kuzey Avrupa ovasının Dördüncü zaman­daki son kıta buzullaşmasının («Baltık göl sırtları») kalmtısıdır. Bölgede birçok göl vardır. Denizin yakın olmasına rağmen, ik­lim serttir: Szczecinek’te üç ayın sıcaklık ortalaması sıfırın altındadır. Yazlar serin ve çoğunlukla sisli geçer. Pomorze’de tarım oldukça verimsizdir: ça­yırlar ve otlaklar ekili topraklardan çoktur. Hayvancılık yapılır (at, sığır, domuz), bi­raz çavdar ve patates yetiştirilir, turba çıkarılır. Düzeltilmiş olan kıyı mahfuz de­ğildir, ancak birkaç balıkçı limanına rast­lanır (Kolobrzeg, Ustka, Leba). Doğuda Pomorze kıyısı, Gdansk ve Gdynia koyunu kuzey rüzgârlarından koruyan uzun bir kum şeridiyle devam eder. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POMORZE veya POMERANYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POMARE III

Tarih 03 Haziran 2009

POMARE III, asıl adı Teriitaria (Tahiti 1819 – ay.y. 1827), Tahiti kralı (1821-1827), Pomare II’nin oğlu. 1824′te Avrupa usulün­ce taç giydi, ingiliz misyonerlerinin elinde oyuncak oldu. (L)

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POMARE III hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLYSTİCTA

Tarih 03 Haziran 2009

POLYSTİCTA i. Gövdesi siyah ve beyaz, göğsü, karnı ve böğrü kızıl renkli ördek; Sibirya tundralarında yaşar. (Polysticta Stelleri bazen kışın Avrupa’da görülür.) [L]

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLYSTİCTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLYRHİZODUS

Tarih 03 Haziran 2009

POLYRHİZODUS i. Avrupa’da karbonifer tabakasında bulunan fosil vatoz. (L)

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLYRHİZODUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLYOMMATUS

Tarih 03 Haziran 2009

POLYOMMATUS i. Genellikle parlak es­mer veya yaldızlı, değişik benekli kanatları olan kelebek. (Polyommatus coridon Batı Avrupa’da yaygındır. Pulkanatlıların lycenidae familyasından). [L]

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLYOMMATUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLYERGUS

Tarih 03 Haziran 2009

POLYERGUS i. Camponotus’a benzeyen büyük karınca.
— ANSiKL. Polyergus’lar savaşçı karınca­lardır, diğer karıncaları tutsak eder. Tut­sak karıncalar yuvayı yapmakla ve içinde barınanları beslemekle yükümlüdür: çünkü alt çenelerinin özel yapısından dolayı polyerguslar yiyeceklerini ancak ağızlarına ve­rilmek şartıyle yiyebilir. Yalnız Polyergus rufescens türüne Avrupa’da rastlanır. Bun­lar daha kurtçukken yuvaya aldığı külrengi karıncaları (Formica fusca) tutsak eder. (L)

POLYESIYE. Bk. POLEZYA veya POLYE-SİYE.

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLYERGUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLYCHROSİS

Tarih 03 Haziran 2009

POLYCHROSİS i. Tırtılı XX. yy. başla­rından beri Batı Avrupa’da bağlara büyük zarar veren küçük kelebek. (îlmî adı Polychrosis botrana. Pulkanathların tortricidae familyasından.) [L]

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLYCHROSİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLYCERA

Tarih 03 Haziran 2009

POLYCERA i. Kavkısız, uzun gövdeli, gözalıcı renkte, arttan solungaçlı deniz yu­muşakçası; sümüklüböceğe benzer; telek biçiminde beş veya yedi katlı bir solunga­cı Yardır; Avrupa denizlerinde ve Hint ok­yanusunda yaşar. (Polyceridae familyasının örnek tipi.) [L]

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLYCERA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLTAVA

Tarih 03 Haziran 2009

POLTAVA, S. S. C. B. de (Ukrayna) şehir, Vorskla kıyısında, Dnieper’in kuzeyinde, ka­ra topraklar bölgesinde; 141 000 nüf. Keres­te ve besin sanayii.
— Tar. Şehir Büyük Petro’nun burada İs­veçlileri yenmesiyle (8 temmuz 1709) ünlü: dür. Kari XII, 30 000 kişiyle (18 000 isveçli ve Mazepa Kazakları) burada depolanan buğdayları ele geçirmek için 5 000 rusun savunduğu bu müstahkem mevkiyi üç ay­dır kuşatıyordu. Büyük Petro 70 000 kişi­ye yakın bir kuvvetle Poltava’nın yardımı­na koştu. Kralın bacağından yaralanması ve yiyecek sıkıntısı yüzünden maneviyatı bozulan ordusu, Ruslar tarafından sarıldı; 10 OO0′den çok kayıp verdi; geri kalanlar esir düştü: sadece Kari XII, Mazepa Ye bazı isveçliler Türklere sığınabildiler, bu muharebeyle Rusya, Avrupa topluluğuna girdi ve İsveç’in Baltık’taki hâkimiyeti so­na erdi. (L)

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLTAVA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Polonya’dan Türkiye’ye İhracat

Tarih 03 Haziran 2009

POLONYA’DA YABANCI YATIRIM ORANI:
“DEĞERLENDİRME”

Yabancı firmaların geçtiğimiz yıl yani 2006′da Polonya’ya rekor düzeyde yatırım yapmış olmalarına karşın, yatırım tutarı kişi başına vurulduğunda, ör. Çek Cumhuriyeti ve Macaristan gibi bölgemizin başka ülkelerine göre hala sönük kalındı.

Polonya gittikçe daha fazla dış yatırım alıyor. Başta LCD ekranlar olmak üzere elektronik cihaz üretiminde yavaş yavaş bir üretim devine dönüşüyoruz. Toshiba, Funai, Sharp, LG Philips ya da Dell gibi dünya devleri Polonya’da fabrikalar kuruyorlar. Bunu da otomobil, yakıt ya besin sektörleri için yapılan (özellikle Toyota, Bridgestone, Shell ya da Carlsberg şirketleri tarafından) yapılan yatırımlar izliyor. Bu şirketler, binlerce yeni iş yeri yaratırken, yeni teknolojilerin Polonya’ya akarılmasına da etki ediyorlar. Onlar sayesinde ekonomi daha çabuk gelişiyor. Yabancı konsorsiyumlar, 2006 yılı sonuna kadar Polonya’da yaklaşık 180 milyar Dolar yatırım yaptılar. Bu, kişi başına 2,8 bin Dolar’ı aşkın bir yatırım demek. Ancak bu rakam, sıradan bir Çek vatandaşı için 6,3 bin Dolar’ın, bir Macar içinse 6,7 bin Dolar’ın üzerinde gerçekleşiyor.

Geçen yıl, Polonya için bir rekor yılı oldu; Polonya Merkez Bankası’nın ilk verilerine göre yatırımlar 14,7 milyar Dolar’a erişti. Bu rakam, geçen yıla göre 5 milyar Dolar’ın üzerinde bir artış demek.
Polonya şirketlerinin yurtdışındaki doğrudan yatırımları da artıyor. 2006 yılında 4,3 milyar Dolarlık dış yatırımla rekor bir rakam yakalandı. Bu rakamda, Litvanya’nın Mozejki rafinerisinin PKN Orlen tarafından 2, 34 milyar Dolara alınmasının büyük payı var. Peki, yabancı şirketleri Polonya’ya çeken şey ne? Dünya Bankası’nın Polonyalı iktisatçılarından Leszek Kasek’e göre, sanayide çalışma verimliliğinin dinamik gelişimi, talep piyasasının büyüklüğü ve Avrupa şartlarına göre hala ucuz olmayı sürdüren iş gücü, bu çekiciliğin nedenleri. Yurtdışı yatırımlar, sadece ekonominin modernleşmesine etki etmekle kalmıyor, ama aynı zamanda Polonya’nın dış ticaretini de şekillendiriyorlar.

Yabancı sermayeli şirketlerin Polonya’nın ithalatında ve ihracatında %60′ı aşan payları var. Özellikle onlar sayesinde ticaret çabuk gelişiyor. Polonya Merkez Bankası verilerine göre, Polonya’da faaliyet sürdüren şirketler geçtiğimiz yıl (2005 yılına göre %19,8′lik bir artışla) 93 milyar Dolarlık mal ihracı gerçekleştirmişler. Aynı dönemde ithalat yaklaşık 97 milyar Dolar artarak bir önceki yıla göre %21,5 daha fazla olarak gerçekleşmiş.

http://www.ankara.polemb.net

Ticaret, ekonomi ve yatırım konularında işbirliğinin durumu
(seviyesi, dinamiği, yapısı ve bilançosu)

Polonya’da Gümrük Giriş ve Çıkış Beyannamelerindeki verilere göre hazırlanan istatistiki bilgiler doğrultusunda, Türkiye ile karşılıklı ticari cirolar aşağıdaki şekildedir (yıllardaki ihracat ve ithalat tutarlarının değişiklikleri yüzde olarak ve 1999 yılındaki değerler baz alınarak hesaplanmıştır):

(milyon ABD Dolari)

Yıllar

1999

%

2000

%

2001

%

2002

%

İhracat

84,4

100

132,9

157,4

138,0

163,5

255,3

302,0

İthalat

193,6

100

215,8

111,4

399,1

206,1

629,3

325,0

Toplam

278,0

100

348,7

125,4

537,1

193,2

884,6

318,2

Fark

-109,2

x

-83,0

x

-261,1

x

-374,0

x

T.C Devlet İstatistik Enstitüsü ‘nün verilerine göre ise karşılıklı ticari cirolar aşağıda gibidir :

Yıllar

1999

2000

2001

2002

Polonya’dan Türkiye’ye İhracat

81,2

163,9

168,1

244,2

Polonya’nın Türkiye’den İthalatı

219,6

173,4

240,7

340,5

Toplam

300,0

337,3

408,8

584,7

Fark

-138,4

-10,0

-72,6

-96,0

Yukarıdaki bilgilere göre Polonya ve Türk istatistikleri arasında ciddi farklar mevcuttur. Türk istatistikleri Polonya’ya ihracatı düşük göstermektedir. Dokuma ürünleri gibi kalemlerde yaklaşık 100 milyon ABD Doları tutarında ihracat gösterilmiş, Polonya istatistiklerine göre ise bu ürünlerin ithalatı 222 milyon ABD Doları tutarında kaydedilmiştir. Motorlu araç kaleminde Türk verileri 90 milyon ABD Doları tutarında ihracat gösterilmekte, Polonya istatistiklerinde ise bu tutar 156 milyon ABD Dolarıdır.

Bu farklar, Türk mallarının Polonya gümrük sahasına üçüncü ülkeler (örneğin Almanya veya İtalya) üzerinden girebilme ihtimalinden dolayı kısmen açıklanabilir.

2002 yılında karşılıklı ticaret hacminde önemli artış kaydedilmiştir. 2001 yılına göre Polonya’nın ihracatı % 85, ithalatı ise % 57′ye yakın oranda büyümüştür.

2002 yılında Polonya’nın Türkiye’ye ihracatındaki başlıca ürünler
(bir önceki yılın aynı dönemi ile karşılaştırma)

No.

PCN
kodu

Ürün adı

2002
İhracat
mln USD

İhracat
dinamiği
%

İhracattaki
payı
%

1

8540

Sıcak ve soğuk katotlu elektronik lambalar, fotoseller, vakumlu lambalar, vs.

90,635

164,9

35,50

2

8905

Fener gemileri, itfaiye gemileri, yüzen vinç, dok, platform

23,963

9,38

3

2701

Taş kömürü, briketler ve kömürden mamul diğer yakıtlar

14,556

241,3

5,70

4

8539

Flamalı ampul ve lambalar, far setleri, ultraviole ve infrared ışın kaynakları

6,745

123,8

2,64

5

7216

Alaşımsız çelikten köşebent ve profiller

5,564

582,2

2,18

6

8212

Usturalar, tıraş makineleri, jiletler (yarı mamul şeritler halinde olanlar dahil)

5,472

102,1

2,14

7

4804

Kükürtlü, kaplamasız kağıt ve mukavva, rulo ve tabaka halinde, 4802. veya 4803. maddedekiler hariç

5,092

214,9

1,99

8

4011

Araç dış lastikleri, yeni

4,306

120,3

1,69

9

3904

PVC ve diğer klorlu alkenler, basit formlarda

4,145

327,6

1,62

10

8708

Motorlu araçların parça ve aksamları, 8701 – 8705′e göre

3,819

80,6

1,50

11

7308

9406. madde hariç konstrüksiyonlar ve çelik konstrüksiyonların parçaları

3,672

832,7

1,44

12

8503

Sadece 8501. ve 8502. Maddelerdeki makineler için parçalar

3,445

1,35

13

7204

Çelik ve demir döküm hurda ve atıkları, ve onların tekrar eritmede kullanılan kaplar

3,362

1,32

14

3902

Basit formlarda propilen veya diğer alkenlerin polimerleri

3,129

139,8

1,23

15

8408

Kendinden ateşlemeli akaryakıt motorları

2,419

111,0

0,95

16

3214

Camcı macunu, reçine esaslı macunlar, boyacılıkta kullanılan dolgu malzemeleri ve diğerleri

2,222

261,6

0,87

17

3105

Nitrat, fosfor veya potasyum arasından iki veya üçünü içeren mineral ve kimyasal gübreler

2,194

0,86

18

8413

Ölçüm cihazı olan olmayan sıvı için pompalar,sıvı için liftler

2,008

223,7

0,79

2002 yılında Polonya’nın Türkiye’den ithalatındaki başlıca ürünler
(bir önceki yılın aynı dönemi = %100)

No.

PCN
kodu

Ürün adı

2002
İthalat
mln USD

İthalat
dinamiği
%

İthalattaki
Payı
%

1

8703

Motorlu araçlar, binek, binek-yük araçları (8702. maddedekiler hariç) ve yarış araçları 104,147 160,3 16,55
2

8528

TV yayını için alıcı cihazlar, monitör ve video projektörleri 27,543 129,5 4,38
3

8413

Ölçüm cihazı olan veya olmayan sıvı için pompalar, sıvı için liftler 26,442 4,20
4

2401

İşlenmemiş tütün, tütün atıkları 23,873 272,4 3,79
5

5209

Pamuk oranı % 85 ve daha fazla olan ve ağırlığı 200g/m2′den fazla olan pamuklu kumaşlar 23,242 106,4 3,69
6

5801

Kaplamalı ve şenil kumaşlar, 5802. ve 5806. maddeler hariç 16,758 324,8 2,66
7

6110

Örme kumaştan bluzlar, kazaklar, hırkalar, yelekler vs. 16,714 216,1 2,66
8

6204

Bayan ve kız çocuğu için giyim eşyaları, takımlar, ceketler, elbiseler, etekler ve pantolonlar 15,170 221,6 2,41
9

6109

Örme kumaştan her türlü tişört, atlet 13,466 218,0 2,14
10

8708

Motorlu araçların parça ve aksamları, 8701 – 8705′e göre 13,312 156,7 2,12
11

3401

Sabun ve sabun olarak kullanılan organik, yüzeysel aktif maddeler, sabun içeren kağıtlar vs. 12,928 112,5 2,05
12

5509

Sentetik elyaftan iplik (dikiş ipliği hariç), perakende satış amaçlı olmayan 12,288 420,0 1,95
13

0805

Taze veya kurutulmuş narenciye meyveleri 11,110 115,2 1,77
14

8504

Elektrik transformatörleri, redresörler ve benzerleri, ikaz cihazları 11,043 156,1 1,75
15

5407

Sentetik elyaf ipliğinden kumaş, 5404. maddedeki malzemeden yapılan kumaşlar dahil 10,459 139,0 1,66
16

8702

Sürücü dahil on veya daha fazla kişinin taşınması için motorlu araçlar 10,322 129,5 1,64
17

0802

Taze veya kurutulmuş kabuklu yemiş, 0801. maddedekiler hariç 9,806 120,0 1,56

http://www.ankara.polemb.net

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Polonya’dan Türkiye’ye İhracat hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLONYA HABERLEŞME

Tarih 03 Haziran 2009

POLONYA HABERLEŞME

XVI. yy.da şehirlerde tek yaprak gazete­ler yayımlanıyordu, Lublin’de yayımlanan mahallî Nowny gazetesi bunlardandır. 1661′de Krakow’da ilk haftalık gazete yayım­landı: Merkuriusz Polski Ordynaryjny; ge­nel haberler veren bu gazeteden sonra, XVII. y. sonlarında benzer dört yayın da­ha ortaya çıktı.
1729, Polonya basınının doğum yılı sayıla­bilir; bu tarihte piarist papazlar Kurier Polski’yi kurdular. Polonya basını bundan son­ra sürekli olarak gelişti. 1737′de ilk aylık yayın organı doğdu: Merkuriusz Historyczny. «Işıklar Avrupası»nı oluşturacak olan büyük harekete katılan Polonya kralı Stanislaw – August, Monitör (1765-1784) adlı bir siyasî ve kültürel gazetenin kuruluşuna yardımcı oldu; gazete İngiltere’deki gaze­teler örnek alınarak Fr. Bohomolec tarafından kurulmuştu. 1770′te Naruszevvicz ad­lı tarihçi Zabawy’yi çıkardı; 1791′de J. U. Niemcewicz’in gayretiyle Gazeta Narodowa kuruldu; bu gazete, Büyük Diyet sırasında ilerici yurtseverlerin sözcülüğünü yaptı. Ay­nı dönemde taşrada çeşitli iller (Lwow Wil-no, Krakow, Poznan) ilk gazete ve dergile­rini yayımladı.

1830 Millî ayaklanmasının başarısızlığa uğ­ramasından sonra, Paris’te birçok siyasî ga­zete çıkarıldı, Mickiewicz’in Tribüne des Peuples’ü bunlardandır; hür düşünce me­şalesi 1846-1848 arasında Printemps des Peuples ile canlandırıldı.
1870′ten sonra A.B.D.’de polonyalı göçmen­ler leh dilinde gazeteler yayımladılar. Ba­sın, Polonya’da gelişimini sürdürdü: 1800′de 10, 1830′da 77, 1850′de 96, 1844′te 230, 1905′te 523, 1914′te 1 058, 1928′de 2 338, 1935′te 2 854 gazete ve dergi yayımlanıyordu. 1939-1944 Olayları yüzünden Polonya’da bütün eski gazeteler kapandı.

1944′ten sonra devlet yönetiminde yeni bir basın hayatı başladı. En yüksek tirajlı ga­zete Komünist Partisi Merkez komitesi ta­rafından çıkarılan günlük Trybuna Luda ol­du. Trybuna Robotnicza adlı Katowice ga­zetesi de yüksek tirajlı gazetelerdendir. Express Wieczorny (Varşova) ile Zycie Warszavvy’nin (Varşova) tirajları da oldukça önemlidir.

Resmî basın ajansı Polska Agencja Prasowa 1945′te resmen kuruldu; bu kurum S.S. C.B.’de 1943′ten beri çalışmaktadır. Polonya Radyo Televizyon kurumu bir dev­let kuruluşudur. Bütçesi alıcı cihazlara ko­nan vergiyle ve resmî yardımla sağlanır.
— Zootekn. Polonya tavşanı, güzel postlu tavşan ırkı. (Tavşan ırklarının en ufağıdır; çok kısa, son derece ince, gümüşî beyaz, parlak tüylerle kaplı postu kakum postu­na [ermin] benzer.) [L]

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA HABERLEŞME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Polonyalı ve Türk Dilbilimcileri ve Çevirmenleri I. Kongresi

Tarih 03 Haziran 2009

Polonyalı ve Türk Dilbilimcileri ve Çevirmenleri I. Kongresi

Her iki kültürün birbirlerine daha da yakınlaşmasını temin edecek edebiyat çevirisi alanında bugüne kadar hiç de küçümsenmeyecek çalışmalar yapılmış olmakla birlikte, bunlar çoğu zaman kişilerin kendi çabaları ya da Büyükelçiliğin ve Türk aydınlarının maddi ve manevi desteğiyle yayınlanmaktadırlar. Bu yüzden, Nisan ayında Türkiye’deki resmi ziyaretleri sırasında P.C. Dışişleri Bakanı, Polonya’nın takdir duygularının ifadesi olarak iki Türk çevirmenini “Şükran Mektubu” ile ödüllendirdi. Yine Mayıs ayında P.C. Bilim ve Yüksek Eğitim Bakanı’nın ziyareti sırasında A.Ü. D.T.C.F. Leh Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Başkanı’na Liyakat Nişanı da törenle verildi.

11-12 Aralık 2006 tarihleri arasında, Ankara’da, Polonya Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği ile – T.C. Dışişleri Bakanlığı tarafından verilmiş tavsiyede – Ankara Üniversitesi tarafından ortaklaşa olarak “I. Leh ve Türk Tercümanları ve Edebiyatbilimcileri Kongresi” gerçekleştirilmiştir.

Aralık aynda gerçekleştirilen kongrenin temel amacı da, bu tür çalışmaları yürütenlere hem destek olabilecek hem de sorumluluk yükleyebilecek bir çeşit kurumsal yapı oluşturabilmektir. Buna takiben gelecek yıllarda sürekliliği ve somut etkileri olacak bir işbirliği zemini kurabilmektir. Bu amaçla, Türk Lehkologlar ile bazı Polonyalı Türkologlara (Polonya heyeti 9 kişiden ibarettir) kongreye katılım davetiyesi yapılmıştır.

Kongrenin Büyükelçilik salonlarında gerçekleştirilen ilk gün oturumlarına, çeşitli üniversitelerden Türk edebiyat bilimcilerinin de davet edilmesi ve böylece Türk edebiyatının, ancak bir Türk okuyucu tarafından derinlemesine hissedilebilecek bazı boyutlarının Polonya heyetine doyurucu ve çok yönlü bir biçimde tanıtılması öngörülmektedi.

İkinci gün ise T.C. Dışişleri Bakanlığı’ndan, T.C. Kültür Bakanlığı’ndan ve diğer ilgili kurumlardan yetkililerin katılmasının öngörüldüğü ve özellikle projelerin finanse edilme programları (mesela TOBB, Yapı Kredi Bankası, Vakıf Bank, basın-yayın organları temsilcileri gibi) ve kongrenin devamlılığının sağlanması gibi teknik konuların konuşulduğu bir toplantının, Ankara Üniversitesi himayesinde yapılması üstlenmiştir.

Ankara, 11-12 Aralık 2006

Polonyalı ve Türk Dilbilimcileri ve Çevirmenleri I. Kongresi KATILIMCILARI’ nın SONUÇ BİLDİRİSİ

Polonya Cumhuriyeti’nin Ankara Büyükelçiliği ile Ankara Üniversitesi tarafından ortaklaşa düzenlenen ”Polonyalı ve Türk Dilbilimcileri ve Çevirmenleri I. Kongresi”, Leh ve Türk edebiyatlarının çevirisi alanında her iki ülkede bugüne değin süregelen durumda, mevcut entellektüel potansiyelin gerektiği şekilde kullanılması ve her iki ülke okuyucusuna da Leh ve Türk edebiyatı yapıtlarının daha yakından tanıtılması yoluyla bir değişim gerçekleştirilmesi ödevini üstlenmiştir.
Kongre katılımcıları, bu insiyatif geliştiği ölçüde aslen bütünleşme, kültürler arası diyalog ve anlaşma süreçlerine katkı sağlayacağına samimi olarak inanmakta olduklarını beyan ederler.

I. Kongre sırasında aşağıda sıralanan tespitlerde bulunulmuştur:
- Edebiyat yapıtlarının çevirisi alanında belirleyici olmaları gereken unsurlar aşağıdaki gibidir:

a) Yapıtın sanatsal düzeyi,

b)Bilgilendirici ve evrensel değerler,

c)Mali kaynakların temin edilmesi,

d)Yayıncıların bu insiyatife kazanılması.

- Başlıkları aşağıda verilen Leh ve Türk edebiyatları yapıtlarının çevrilmelerine karar verilmiştir:

Türkçe Yapıtlar:

Kemal Tahir „Devlet Ana”,

Halide Edip”Sinekli Bakkal”,

Ferid Edgü „O”,

Oğuz Atay „Tutunamayanlar”,

Cengiz Dağcı „Korkunç Yıllar”,

Dede Korkut;

Türk Şiir Antolojisi; Tekke Şiiri Antolojisi; Türk Halk Şiir Antolojisi; Türk Masalları (Seçme), Türk Çağdaş Oyunu Antolojisi, Türk Öyküleri Seçkisi; “Türk Çağdaş Oyunu Antolojisi”, Çocuk Edebiyatı,

Cengiz Dağcı „Korkunç Yıllar”, „Yurdunu Kaybeden Adam”;

Hıfzı Topuz tarihsel romanlar ms. „Meyyale”;

Y. Çetiner „Haremde Bir Venedikli”, „Nurbanu Sultan”,

Ayşe Kulin „Köprü” (öyküler),

Elif Şafak „Kem Gözlerle Anadolu”(öyküler), „Baba ve Piç”, ”Bit Palas”, „Şehrin Aynaları”, “Pinhan”;

Aziz Nesin ”Öyküler”; “Zübük”;

Ahmet Umit „Kavim”, „Nihatta’nin Bileziği”;

“Mesnevi”;

Adalet Ağaoğlu “Fikrimin İnce Gülü”, “Bir Düğün Gecesi Ölmeye Yatmak”;

Sevgi Soysal “Yürümek”, “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti”;

Buket Uzuner “Gelibolu”,”İki Yeşil Su Samuru”;

Füruzan “47′liler”, “Benim Sinemalarım”,

Ahmet Altan “Gece Yarısı Şarkıları”,

Mehmet Eroğlu “Issızlığın Ortasında”;

İnci Aral “Ölü Erkek Kuşlar”;

Duygu Asena “Kadının Adı Yok”;

Murathan Mungan “Yüksek Topuklar”;

Erendiz Atasü “Dağın Öteki Yüzü”;

Latife Tekin “Sevgili Arsız Ölüm”;

Çetin Altan “Bir Avuç Gökyüzü”;

Vedat Türkali “Bir Gün Tek Başına”;

Orhan Pamuk ”Kara Kıtap”,

Barış Müstecaplıoğlu “Per efsaneleri”,

İpek Çalışlar ”Latife Hanım”.

Lehçe Yapıtlar:

W. Gombrowicz „Günlük”;

90 kuşağı edebiyatı; Polonya Öyküleri Seçkisi; çocuk edebiyatı

S. I. Witkiewicz (Witkacy)- dram „Küçük Köşkte” ve diğer drama yaptları;

G. Herling-Grudziński „İki Kule ve Diğer Öyküler”;

Andrzej Sapkowski – Bilimkurgu edebiyat serisi;

Z. Herbert „Bahçedeki Barbar”;

O. Tokarczuk „Çağ Öncesi ve Diğer Zamanlar”;

P. Huelle „Weiser Dawidek”;

T. Trzyna „Bayan Hiçkimse”;

J. Brzechwa „Masallar”,

Hanna Krall „Tanrıdan Önce Yetişmek”,

Halina Poswiatowska ”Şiir seçkisi”, ”Biografik roman”,

Maria Pawlikowska-Jasnorzewska ”Şiir seçkisi”,

Marek Hłasko ”Öyküler”, J. Pılsudskı’nın biografisi,

Deyimler Sözlüğü.

Ayrıca Nazlı Eray, Pınar Kür, Sait Faik Abasıyanık, Gülten Dayıoğlu,­ Tezer Özlü, Bilge Karasu, Melih Cevdet Anday, Haydar Ergüles’in yapıtlarının çevirilmesi önerildi.

- Yukarıda belirtilen projelere destek verebileceklerini umut ettiğimiz ve Kongremize katılan Polonya ve Türk yayınevleri aşağıdaki gibidir:

-Polonya’nın ZNAK Yayınevi; W.A.B. Yayınevi, Warsaw University Press, Edebiyat Yayınevi (Wydawnictwo Literackie) (iyi niyet metupları ektedir),

-Türkiye’den Yapı Kredi ve Kültür Sanat Yayınları; Dost Yayınevi; Arkadaş Yayınları, İMGE Yayınevi, Atatürk Araştırma Merkezi.

Katılımcılar, aşağıdaki faaliyet biçimlerini belirlemişlerdir:

3a. Türk edebiyatı yapıtlarının Lehçe’ye çevrilmesine, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın TEDA projesi çerçevesinde maddi destek sağlanması imkanı (projenin destek alınabilmesi için belirli belgelerin sağlanması şartıyla).

3c. Lehçe’ye yapılacak çevirilerin Kitap Enstitüsü tarafından mali destek sağlanması.

3d. Edebiyat yapıtlarının çevirisi her iki ülkede de Polonya ve Türkiye’deki çağdaş yaşam, toplumsal sorunlar ve gelenekler üzerine bilgilenme düzeyinin artması yol açacağından, yapılan bu işbirliği, Avrupa Birliği tarafından Türkiye nezdinde başlatılan „toplumsal diyalog” programı ve aynı zamanda kültürel değişim programı kapsamına girebilir.

Varşova ve Jagiellon üniversiteleri ile Ankara Üniversitesi arasında (diğer bir ifadeyle AB üyesi bir ülkenin kurumlarıyla ve bir aday ülkenin kurumları arasında) Polonya ve Türk toplumları arasındaki diyalogu güçlendirecek edebiyat çevirisi alanındaki işbirliğinin kurumsallaşması için AB fonlarından yararlanabilme imkanları, ileride yapılacak konsültasyonların konusunu oluşturmaktadır.

Kongre kapsamında sunulan projelerin gerçekleştirilebilmeleri açısından, bu tür toplantıların devamlılığının sağlanması ve bundan sonraki II. Kongrenin 2007 yılında Varşova’da Türkiye Cumhuriyeti’nin Varşova Büyükelçiliği ile Varşova ve Jagiellon Üniversiteleri Türkoloji kürsüleri himayelerinde gerçekleştirilebilmesi hayati bir önem arz etmektedir. Kongrede belirlenen projelerin gerçekleştirilebilmeleri için, her iki ülkenin de Dışişleri Bakanlarıklarının, Kültür Bakanlıklarının, diğer kamu kurumları ve sivil toplum kuruluşlarının desteğinin alınması şarttır.

Ankara 12 Aralık 2006.

POLONYA’DA YABANCILAR İÇİN EĞİTİM

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Polonya Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Bilim, Eğitim ve Kültür Alanlarındaki Anlaşma temelinde, yüksek öğrenim görmüş ve yüksek lisans derecesi almış her Türk vatandaşı, P. C. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bilim araştırmaları bursu için başvuruda bulunabilir. Bu tür bir bursun süresi, azami 8 aydır.

Polonya’da bilimsel staj görmek isteyenlere uygulanan sınavın hangi dönemlerde yapıldığı, T.C. Milli Eğitim Bakanlığı Dış Ilişkiler Genel Müdürlüğü’nden öğrenilebilir. Adayın Türk Tarafı’nca kabul edilen belgeleri, P.C. Milli Eğitim Bakanlığı’na gönderilir ve ilgili kişiye burs verilmesi konusundaki son karar bu bakanlık tarafından alınır. Temel şartlardan bir tanesi, adayın herhangi bir yabancı dili – ki İngilizce tercih edilmektedir – iyi derecede bilmesidir (bunun dışında söz konusu burslarda adayın Lehçe biliyor oluşu da tercih nedeni olabilir, ancak şart değildir).

Leh Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencileri ve bu bölümün bilim adamı kadrosu da, Polonya’da yaz aylarında, tatil döneminde düzenlenen bir ya da iki aylık dil kursları için burs başvurusunda bulunabilirler. Buradaki prosedür, yukarıda bilim araştırma bursları için verilenin aynısıdır. Polonya’da yüksek lisans ya da doktora eğitimi ise tümüyle ayrı bir konudur.

Bazı Polonya üniversiteleri, yabancılar için özel (İngilizce ya da Almanca) programlar uygulamaktadırlar. Ancak çoğu üniversitede, yabancıların üniversiteye kabulü için Lehçe bilme şartı aranmaktadır. Polonya’da yüksek öğrenim öncesi dil hazırlığı için dokuz aylık yoğunlaştırılmış dil kursu, örneğin Sopot Lehçe Okulu (Sopocka Szkola Jezyka Polskiego) tarafından verilmektedir (burada eğitim ücreti, haftalık ders saatine göre 3200-3500 Amerikan Doları tutmaktadır) .

Ayrıca Polonya üniversitelerinin birçoğu, yabancılar için değişik eğitim sürelerinde Lehçe kursu düzenlemektedirler. En önemli Polonya okullarının adreslerine, Polonya Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği’nin internet sayfasında ulaşılabilir. Ancak, yabancı dilde (Lehçe dışındaki yabancı dillerde) eğitim veren okullarla ilgili güncel bilgilere (İngilizce olarak) ulaşmak isteyenlere, P.C. Milli Eğitim Bakanlığı Uluslararası Değişim ve Denklik Bürosu’nun (Biuro Uznawalnosci Wyksztalcenia i Wymiany Miedzynarodowej Ministerstwa Edukacji Narodowej RP) resmi internet sayfasını özellikle tavsiye ederiz.

Üniversiteye ve eğitimin türüne göre (yüksek lisans ya da doktora) bir akademik yıl 2500-7000 Amerikan Doları tutmaktadır. Maddi sıkıntı çeken öğrenciler, P.C. Hükümeti parasız eğitim bursuna başvurabilirler. Böyle bir durumda, söz konusu öğrenci, eğitim görmek istediği üniversitenin şart koştuğu belgelerin tümünü bir dosya halinde Polonya Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği’ne vermek durumundadır. Büyükelçilik, söz konusu belgeleri inceleyip bir görüş yazısıyla P.C. Milli Eğitim Bakanlığı’na gönderir.
Ancak şunu da dikkate almak gerekir ki; bazı yüksek okullar (örneğin Lodz Film, Televizyon ve Tiyatro Devlet Yüksek Okulu ya da sanat ve tıp eğitimi veren bazı okullar) eğitim maliyetinin yüksek oluşundan ötürü burslu öğrenci kabul etmemektedirler.

Türkiye’de Lehçe öğrenmek isteyenlere de Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde Leh Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı’na başvurmalarını öneririz.

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Polonyalı ve Türk Dilbilimcileri ve Çevirmenleri I. Kongresi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLONYA EDEBİYAT

Tarih 03 Haziran 2009

POLONYA EDEBİYAT

• Ortaçağ ve XVI. yy. Edebiyatını XII. yy.dan XV. yy.a kadar özellikle Gallus Anonymus, Kadlubek (1160-1223) ve J. Dlugosz’un (1415-1480) latin kronikleri temsil eder; bununla ‘beraber XII. yy.dan itiba­ren halk diliyle yazılmış bazı değerli dinî şiirlerle karşılaşıyoruz. En eski polonya şii­ri Bogurodzica (Meryem) adlı dinî şarkı (XII. yy.) ve en eski nesir Kazanla Swietokrzyskie (Kutsal Haç Masalları) [XIV. yy. başı] adlı vaaz derlemesidir. Hümanizm, re­form ve rönesans ile fikrî faaliyet canlandı. 1364′te Büyük Kazimierz tarafından kurulan, Sonra 1400′de kraliçe Hedwige’in bağışları sayesinde yeniden teşkilâtlandırılan Krakow üniversitesi, iki yüzyıl boyunca Avrupa’nın ünlü bir bilim merkezi olarak kaldı.

Kopernik bu üniversitede okudu. Konstanz ve Basel konsillerinden gelen polonyalı hu­kukçular ve kilise hukukçuları, polonya’nm italyan üniversitelerine yolladığı öğrenciler, piskoposlarla aydın soyluların himaye et­tiği italyan veya alman asıllı bilginler, eski­çağ bilimini yaydılar, önce bir latin hüma­nist şair nesli ortaya çıktı: Sanok’lu Grzegorz (1406′ya doğr.-1477), Jan Ostrorog (1436-1501), Andrzej Krzycki (1482′y% döğr.-1537), J. Dantyszek (1485-1548) ve K. Janicki (1516-1543). Ama, tarihçi ve yayımcıların uzun süre kullandığı Latince, Protestanlı­ğın yayılmasıyle edebiyattaki üstünlüğünü kaybetti: Protestanlık elli yıl içinde yöne­tici sınıf arasında yayıldı, öte yandan, soy­lu demokrasisinin siyasî hayatında halk dili kendini kabul ettiriyordu. Doğu eyaletleri halkı latin geleneklerine yabancıydı.

1513′te, ilk lehçe (veya polca) kitap yayım­landı: Lublin’li Biernat’nm Raj Duszy (Ruh­lar Cenneti). 1543′te Mikolaj Rej (1505 -1569) millî bir edebiyatın temelini attı. Ta­biat güzelliklerine tutkun bir taşra soylusu, ateşli calvin’ci, mizaçça kavgacı ve alaycı olan Mikolaj, dinî, öğretici ve ahlâkî konu­larda birçok manzum ve mensur yazı yazdı. Eserlerinde Ortaçağ etkisi ağır basmakla beraber Rönesans’ın etkisi de kendini gös­termektedir. Mikolaj Rej’den az sonra, Jan Kochanowski (1530-1584), lirik ve içli şiir­lerinde estetik güzellikle Hıristiyanlığı bağ­daştırdı. Bu dönemde bolluk içinde ve güç­lü olan Polonya, tehlikeli komşularına da söz geçirerek «altınçağ»ını yaşamaktaydı. 1614′te Szymon Szymonowic (1558-1629), idillerinde helenizmin bütün güzelliklerinden yararlandığı günlerde, altın çağ henüz sona ermemişti. Nesir, Lukasz Gornicki (1527-1603) ile vaiz P. Skarga’nın (1536-1612) di­linde mükemmelliğe ulaştı. Tarih ve coğraf­ya alanındaki bilgiler yayılmağa başladı. Marcin Bielski (1495-1575), dünyadaki yeni buluşlara da yer veren bir dünya tarihi de­nemesine girişti; S. Klonowic (1545-1602) burjuva ve halk sınıfının törelerini dile ge­tirdi. Doktrin tartışmaları sayesinde, düşün­ce hayatı olgunlaştı. Batı mutlakıyetçiliği ve Moskova despotluğu ilkelerinin Polonya’da ağır basmak üzere olduğu bir sırada, hu­kukçu ve ilâhiyatçılar (Modrzewski-Frycz [1503-1572], S. Orzechowski [1513-1566] si­yasî hürriyeti ve milletlerarasında barışı öv­mekteydiler.

• XVII. ve XVIII. yy. XVII. yy .da Polon­ya devleti, «birçok el tarafından sarsılan ve birçok darbe yiyen bu ağaç», çökmeğe başladı. Ama art arda gelen istilâlar sıra­sında kahramanlık duygusu kamçılandı. Bü­yük ataman’ların savaşçı Polonya’sı bir ef­sane havası içinde yaşamağa başladı. 1618′de P. Kochanowski (1566-1620), Tasso’nun Gerusalemme Liberatta’&mm (Kurtarılmış Kudüs) eşsiz bir tercümesini polonya şairle­rine model olarak sundu. Türklerle yapılan savaşlar, doğu dünyasını ve medeniyetini Polonyalılara tanıttı. Mitoloji motifleri bu dekorla kaynaşarak bazen çekici, bazen tu­haf bir süsleme halini aldı. Bu barok Sa­nat, düzensiz bir şekilde alabildiğine geliş­ti. Hiç bir edebiyat okulunun kurulmasına yol açmadı ve büyük sayıda yazarı bilinme­yen metinlerin (özellikle gezgin sanatçıların yazdığı komediler) ortaya çıkmasına imkân verdi. Bundan sonra italyan edebiyatı, po­lonya edebiyatını fransız edebiyatına oranla daha fazla etkilemeğe başladı. Bununla bir­likte iki fransız kraliçe elli yıl boyunca Polonya tahtını paylaştı.

Gonzaga’lı Luisa -Maria’nın yalnız bir tek saray şairi vardı: Andrzej Morsztyn (1613-1693). Maria-Kazimierza’nın kocası J. Sobieski (1624-1696), Astree’yz duyduğu hayranlık dolayısıyle sa­rayına «francuski (fransız) havası» verdi. (Jan Sobieski, aynı zamanda ülkesinin mek­tup tarzını kullanan en büyük yazarlarından biridir.) Mistik hayal ürünü olan birçok messias dışında, barok eserler, gerçekçilik ve mahallî renkleriyle ağır basar. Polon­ya romantizmi bunları benimseyecektir. Gü­nümüzde, J. C. Pasek’in (1636′ya doğr.-1701) Pamietnikİ’si (Hatıralar) çok okunmakta­dır. Coşkun, ama saf ve kahraman ruhlu bir şair olan W. Potocki, epik ve dinî şiir alanında ön safta yer alır. Wespazjan Kochowski de (1633′e doğr. – 1700) dinî eserler verir.
S. Twardowski’nin (1600′e doğr.-1661) usta tasvirleri, Zimorowic kardeşlerin (Jozef [1597-1677] ve Szymon’un [1608-1629]) bükolik yumuşaklığı, L. Opalinski’nin (1612-1662) sert yergileri bugün hâlâ okunur. Bu arada cizvit Maciej Kazimierz Sarbievski’nin (1595-1640) eserini de saymak gerekir. Sakson kralı devrindeki düşünce durgunlu­ğunu, XVIII. yy .m ikinci yarısında tarihin en güzel rönesanslarından biri takip etti. Jean Fabre, «yirmi yıllık kültür, Polonya’ya, yüzyıllık bilgiççe çabaların Almanya’ya ver­diğinden çok daha fazla eser kazandırdı» der. Bu mucize, devlet idaresinde o kadar ba­şarılı olamayan bir hükümdarın zekâsı ve diplomasisi sayesinde gerçekleşti: Stanislaw August Poniatowski (1732-1798) eğitimini yeniden teşkilâtlandırmakla başladı ve bu alanda ilk reformu yapan pedagog S. Konarski’nin eserini tamamladı; 1773′te, bir eğitim komisyonu, Avrupa’da ilk defa olarak bir millî eğitim bakanlığı projesi hazırladı. Ansiklopedi ile fizyokratların nazariyeleri, Condillac’ın felsefesi ve yüzyılın bütün bil­gileri, polonya düşünce dünyasının verimini arttırdı, insancı düşüncelere tutkun olmakla beraber, millî kalkınmaya büyük önem veren akılcı bir neslin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu neslin edebiyatı her şeyden önce öğretici ve millî bir edebiyattır. Bu zihni­yet, yalnız siyasî yazarlarda (H. Kollataj [1750-1812], S. Staszic [1755-1826], J. U. Niemcewicz [1757-1841]) değil, bütün öteki ya­zar ve şairlerde açıkça görülür. Başta, ese­rinin niteliği, kapsamı ve değeriyle ismi yüz­yıllar boyunca unutulmayan Warmie pisko­posu ve çağdaş edebiyatm prensi I. Krasicki (1735-1801) gelir. Onun yanında A. Naruszevvicz (1738-1796), S. Trembecki (1739-1812), Tomasz Kajetan Wegierski (1755-1787) gibi isimler yer alır. XVIII. yy.ın sonlarında, F. Karpinski (1741-1825) ve F.D. Kniaznin’in (1750-1807) temsil ettikleri duygusalcılığın etkisi kendini göstermeğe başladı. Stanislaw devrinin en iyi eserleri (masal, yergi, manzum mektup), klasik bir mükem­melliğe varmıştır. Körü körüne taklide kaçmaksızın, fransız edebiyatının iki yüzyılını örnek alan bu edebiyat, inceliği, sevimliliği, alaycılığıyle dikkati çeker. Fransız eserle­ri örnek alınarak (F. Bohommolec [1720 -1784], F. Zablocki [1754-1821]) yazılan tö­re komedileri yanı sıra, vatan temalarını işleyen tiyatro eserlerinin (J. U. Niemcewicz, W. Boguslawski’nin [1754-1821] eser­leri) oynadığı önemli rolü de unutmamak gerekir.

• XIX. ve XX. yy. 1795-1822 Arasında, sı­ra ile Pulawy’deki Czartoryski’lerin prens­lik saraymca tutulan ağlamaklı bir önromantizm, yankılar yapan bir mücadeleden sonra yerini romantizme bırakan sahte bir varşova klasisizmi (K. Kozmian [1771-1856] ve A. Felinski [1771-1820]) hüküm sürdü. Polonya şiiri bu devirde en üstün seviye­sine ulaştı. Ama, artık yalnız anılar ve umutlarla yaşama zorunda olan bu boyunduruk altındaki ülkede birbirini takip eden ta­rihî olaylar romantik akıma olağanüstü bir nitelik kazandırdı. Coşkun bireycilik, Polon­ya’ca yurtseverlik ateşine ve fedakârlık tut­kusuna dönüştü. Mutlu bir çağın geleceğine olan inanç, Polonya’yı dünyada kahraman­lığın örneğini sunan bir millet haline ge­tirdi. Şairler, tutsak millete manevî ön­derlik ve kılavuzluk yaptılar. A. Mickiewicz (1798-1855) bu konuda akla gelen en büyük isim, ülkesi için efsanenin, de öte­sinde bir semboldür. Modern çağın tek des­tanı olan Pan Tadeusz, onun ününü bütün Avrupa’ya yaydı. Yetenekleri ve inancı ile, 1848 Jiberal Fransa’sını, Risorgimento İtal­ya’sını, islav milletlerini ve doğu ülkelerini etkiledi. A. Mickiewicz’in yanı sıra, ancak öldükten sonra üne kavuşan J. Slowacki (1809-1849), büyüleyici hayalgücü, büyük ustalığı, şiirleri ve dramlarıyle polonya dü­şünce hazinesine paha biçilmez eserler kat­tı. Z. Krasinski’ye (1812-1859), gelince onun düşünürlük yönü sanatçı ve şair yönünden üstündür.

Romantizmin öbür üç temsilcisi olan Malczewski (1793-1826), S. Goszczynski (1801-1876) ve J. B. Zaleski (1802-1886) ukrayna tarihî ve manzaralarından ilham al­dılar. Sembolizmin öncüsü C. Norvvid (1821-1883) İlk şiirlerini 1840′ta yayımladı. Bu dönemin başlıca eserleri göç sırasında ya­zıldı. Aynı döneme doğru Polonya’da A. Fredro (1793-1876) komediyi avrupaî bir se­viyeye çıkardı; J.İ. Kraszevvski de (1812-1887) roman türünü geliştirdi. Bu büyük ismlerin yanı sıra, romantizmin en iyi tem­silcileri arasında şu şairler sayılabilir: Wincenty Pol (1802-1872), Teofil Lenartowicz (1822-1893) ve Wladyslaw Syrokomla (1823-1862). 1863′ten ve başarısızlığa uğrayan ikin­ci ayaklanmadan sonra «pozitivizm» adı ve­rilen yeni bir çağ açıldı. Yayımcıların ve sosyoloji bilginlerinin (özellikle A. Swietochovvski [1849-1938]) desteğiyle romantiz­min ülke siyasetine yapmış olduğu etkiye karşı bir tepki başladı. Gerçekçi eğilimler ve toplumsal değişiklikler birçok romancı­nın yetişmesine yol açtı. Bunların en ünlüsü tarih (Ogniem i Mieczem [Meçle ve Ateşle], Krzyzrary [Toton Şövalyeleri], Quo Vadis) ve töre romanları (Bez Dogmatu [Dogmasız], Rodzina Polanieckich [Polaniecki Ai­lesi]) yazan H. Sienkievvicz’tir (1846-1916) [1905 Nobel edebiyat ödülü]. Ayrıca Eliza Orzeszkovva (1841-1910) ile halka (Bebek) ve Faraon (Firavun) adlı eserlerin yazarı Boleslaw Prus (1847 – 1912) çok ünlüdür. XIX. yy. sonunda gerçekçi nesir fransız natüralizminin ve özellikle Zola’nın etkisin­de kaldı (Adolf Dygasinski [1839-1902 ve tiyatro eserleriyle de ün kazanan Gabriela Zapolska [1860-1921]). A. Asnyk (1838-1897), Maria Konopnicka (1840-1910) lirik şiirin temsilcileridir.
1890′dan 1910′a kadar, S. Przybyszewski (1868-1927), J. Kasprowicz (1860-1926) ve Miriam (1861-1944), K. Tetmajer (1865-1940), L. Staff (1878-1957) tarafından başlatılan es­tetik «Genç Polonya» hareketi ince bir sana­tın doğmasına yol açtı. Patetik gücü eşsiz S. Zeromski (1864-1925), Nobel ödülünü alarak ününü dünyaya yayan W.S. Reymont ve Wladyslaw Orkan (1875-1930), biçim anlayışlarındaki modemizmle bu akıma girer­ler. Ama işledikleri temalar, zamanlarının sorunlarına bağlı kalmıştır, öte yandan bü­yük dramaturg S. Wyspianski (1869-1907) milliyetçilik meseleleri üstünde büyük bir titizlikle durdu. İki savaş arasında şiir, L. Staff (1878-1957), B. Lesmian (1879-1937) ve Skamander dergisi çevresinde toplanan genç şairler grubu tarafından temsil edil­mekte idi: J. Tuwim (1894-1953), K. Wierzynski (doğ. 1894), A. Slonimski (doğ. 1895), J. Lechon (1899-1956). öncü şiirin temsilci­leri: J. Przybos (doğ. 1901), J.Czechowicz (1903-1939) ve A. Wazyk’dir (doğ. 1905). W. Broniewski (1897-1962), devrimci Marks’çılığın şairidir ve ancak 1945′ten sonra ünü gitgide artmıştır. Romancılardan F. Sieros-zewski (1858-1945), J. Weyssenhoff (1860-1932), A. Strug (1871-1937), W. Berent (1873-1941), J. Kaden-Bandrowski (1885-1944), Zofia Nalkowska (1885-1954), Maria Dabrowska (doğ. 1889), J. İwaszkiewicz (doğ. 1894); denemeci J. Parandowski (doğ. 1895); tenkit­çilerden T. Boy-Zelenski (1874-1941) ve K. İrzykowski (1873-1944); dramaturglardan K. H. Rostworowski (1877-1938) ve J. Szaniawski (doğ. 1887) o sıralarda ünlerinin zirvesindeydi. S.İ. Witkiewicz (1885-1939), B. Schulz (1892-1942), W. Gombrowicz (doğ. 1905) öncü yazarların en ilgi çekenleridir. İkinci Dünya savaşından sonra, polonya edebiyatının gelişiminde üç ayrı evreye rast­lanır. Birinci evre 1945-1956 yıllarını kap­sar.

Bu dönemde, isteyerek benimsenen ve­ya zorla kabul ettirilen bir gerçekçilik, ba­zen kabaya kaçan öğreticilik ağır basmak­ta ve genellikle sosyalizmin kuruluşu mese­lesiyle ilgili günlük olaylardan alman te­malar işlenmektedir. İkinci evre, Stalin dö­neminin düşüncelerine sınırlı da olsa, baş­kaldırma dönemidir. Yazarlar, bireyle top­lum, hayatın amaçîarıyle sanatın gerekleri arasındaki çelişmeyi ortaya koymakta, edebiyata yüklenen öğretici görevleri alaya almakta ve sanatta yeni ifadeler getirmeğe çalışılmaktadır. 1960 veya 1961 yıllarında başlayan üçüncü evre, ilk iki evrede görü­len eğilimlerin uzlaşma dönemidir. Açıkça itiraf edilmemesine rağmen bu evrede ede­biyat bir ölçüde, eğitme, ahlâkî düşünce ve değerleri yayma aracı oldu. Bu üç evreden hiç birinde, sembol haline gelen bir yazara rastlanmaz. Roman türü, özellikle Z. Kossak-Szczucka (doğ. 1890), T. Breza (doğ. 1905), J. Stryjkowski (doğ. 1905), T. Parnicki (doğ. 1908), J. Andrzejemski (doğ. 1909), J. Putrament (doğ. 1910), A. Malewska (doğ. 1911), A. Rudnicki (doğ. 1912), S. Dygat (doğ. 1914), K. Brandys (doğ. 1916), W. Mach (1917-1966) tarafından işlendi. Bu­nunla birlikte, Z. Nowakowski (1891-1963), J. Wittlin (doğ. 1896), C. Straszewicz (1904-1963), W. Gombrowicz (doğ. 1905), G. Herling-Grudzinski (doğ. 1919), M. Hlasko (doğ. 1923) gibi, yabancı ülkelerde yaşayan romancıların eserleri, Polonya’da ki çalkan­tıların dışında kaldı.

Bir ölçüde romanın evrimine benzeyen bir evrim geçiren şiirde üç ayrı akım görülür. T. Rozevvicz (doğ. 1921), A. Miedzyrzecki (doğ. 1922), Z. Herbert (doğ. 1924) ve W. Woroszylski’nin (doğ. 1927) temsil ettiği birinci ve en başarılı akım, şairanelikten arınmış şiiri, kesinliği, süssüz ve yapmacık­sız eserleri benimseyen şairleri biraraya ge­tirdi.

Daha savaş öncesinde isimlerini duyuran K. İllakowicz (doğ. 1892), K. Wierzynski (doğ. 1894), A. Slonimski (doğ. 1895), A. Stern (doğ. 1899) K.î. Galczynski (1905-1953), C. Milosz (doğ. 1911) gibi şairleri kapsayan ikinci grup, genellikle «yeni-klasik» grup diye anılır, öncü adı verilen üçüncü grup ise, T. Peiper (doğ. 1891), J. Kürek (doğ. 1904), P. Piechal (doğ. 1905) ile eski fütürizmi andırır. Eserlerinde zarif bir anlatım çabası ve derin bir metafizik bunalım görülen M. Jastrun, edebiyatta ayrı bîr yer tutar. Dram yazarları arasında, L. Kruczkowski (1900-1962), T. Zawieyski (doğ. 1902), özellikle de, yergili ve parodili piyesleri birçok ülkede büyük başarı kazanan S. Mrozek (doğ. 1929) anılmağa değer.

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA EDEBİYAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLONYA TARİH

Tarih 02 Haziran 2009

POLONYA TARİH
Piast’lar döneminde Polonya

• İlk Polonya devletinin toprak bütünlü­ğünün kurulması (V.-X11. yy.). V. veya VI. yy. başından sonra geniş Odra havzasına ve Vistül havzasının bir kısmına batıdan ge­len birkaç islav kabilesi yerleşti. Polonya milletinin meydana gelmesinde bu kabile­lerin (Polanlar, Vislanlar, Pomeranyalılar v.b.) katkısı oldu. Bu topluluklar, yavaş yavaş ilk şehir çekirdekleri olan ve kısa süre sonra yanlarında zanaatçı varoşları ku­rulan tahkimli castra veya grody’lerin (Poz­nan, Kruszwica, Kalisz) etrafında toplandılar.

IX. yy.ın ortasından sonra Gniezno ve Poznan dolaylarında kurulan ilk Polonya devleti çevresinde yavaş yavaş Büyük Po­lonya, Küçük Polonya, Mazovya, Silezya ve Pomeranya biraraya geldiler. Piastlar hanedanının bilinen ilk atası Mieszko I (960′a doğru-992) bu devleti Polonya dev­leti haline getirdi: ırk birliği ekonomileri­nin benzerliği, Büyük Polonya, Litvanya, Mazovya ve Podlakya ovalarının geniş bir orman kuşağıyle çevrili olması, batıda Ger­men imparatorluğu (963′te ilk askerî temas­lar), güneyde Bohemya devletleri, doğuda Kiev (945′ten sonra), kuzeyde Veletlerin Polonya topraklarını çepeçevre kuşatmaları Polonya milliyetçiliğinin doğmasını kolay­laştırdı; Mieszko, bazı derebeyleri ve ki­lisenin yardımıyle (966′da Hıristiyanlığı kabul etti ve Poznan’da ilk piskoposluk ku­ruldu) geniş bir bölgede hâkimiyetini kura­bilmek için bu milliyetçilik duygusundan yararlandı.

Mieszko I’in oğlu ve vârisi Boleslaw I (992-1025) kilisenin desteğiyle Otto III’ten Polonya kilisesinin imparatorluk kilisesinden ayrılmasına imkân veren Gniezno başpiskoposluğunu ve Krakow, Wroclaw ve Kolobrzeg piskoposluklarını kurdu; öte yandan geçici olarak batıda Odra’nın ağızlarını ve Lâusitz’i, güneyde Moravya’yı, Çekler ve Slovaklar ülkesini ilhak etti ve doğuda Kiev’e ulaştı. Başarıları Bautzen barışlanyle (1018) ve ilk Polonya kralı olarak taç giymesiyle onaylandı. Ama oğlu Mieszko II (1025-1034), doğudan rus prens­lerinin, kuzeyden Danimarkalıların (Pomeranya’da), güneyden Çeklerin, batıda Po­lonyalıları Odra’nın doğusuna çekilmeğe zorlayan (1031-1032) imparator Franken’li Konrad II’nin hücumları karşısında topraklarının bütünlüğünü koruyamadı; iç kar­gaşalıklar ve kardeşlerinin taht üstünde hak iddia etmeleri yüzünden sınırları daralan devletini ancak imparatora bağımlılık ye­mini ederek kurtarabildi.
Başlıca olayları iç düzenin kısa süre içinde bozulması (halk ayaklanması ve Mazovya’nın ayrılma dene­mesi) ve Bohemya. Bratislava dükünün anî istilâsı (1036) olan bir döneminden sonra Yenilikçi Kazimierz I (1040′a doğru-1058) Kilisenin ve Devletin bütünlüğünü yeniden sağladı, başkenti Krakow’a nakletti. Ama kendisini tahta çıkaran aristokrasinin gün­den güne artan denetimini kabul etmek ve yardımı sayesinde Silezya’yı Çeklerden, Mazovya’yı da kontrolü ele geçirmiş olan Maslaw’dan kurtaran imparator Heinrich III’ün metbuluğunu kabul etmek zorunda kaldı. Oğlu Atak Boleslaw II (1058-1079) bu iki vesayetten de kurtulmayı başardı: önce aristokrasinin denetiminden kurtuldu; son­ra rus prenslikleri arasındaki anarşiden ya­rarlanarak Kiev’de harekete geçti (1069) ve Çekleri Silezya üstündeki hak iddiaların­dan vaz geçmeğe zorladı; Heinrich IV’e karşı ayaklanan Saksonların tarafını tuta­rak Berat kavgasından yararlandı ve papa Gregorius VII’den krallık tacını giymeyi başardı; böylece Polonya’nın imparatora hiç bir bağımlılığı kalmıyordu.
Ama impara­torun yardım ettiği muhalifleri destekleyen Krakow piskoposu Stanislaw’ın (Aziz Stanislas) idamı (veya öldürülmesi) derebeylerin ayaklanmasına yol açtı; derebeyler tahta kralın kardeşi Wladyslaw (veya Ladislas) Herman’ı çıkardılar. Boleslaw kral unvanını kaybetti (1079), kaçtı ve ülke Bohemya’ya yıllık bir haraç ödemek zorunda kaldı.

Polonya’nın soyluların temsilcisi voy­voda SieciechT tarafından yönetilmesini ka­bul etmek zorunda kalan Wladislaw I Herman’dan (1079-1102) sonra Polonya, Boleslaw III zamanında toprak bütünlüğüne ye­niden kavuştu. Kardeşi Zbignievv ile bö­lüştüğü Polonya topraklarını kendi çıkarına birleştirmeyi başaran Boleslaw III, germen himayesinden kurtuldu ve Baltık kıyısında geniş bir bölgeyi ele geçirdi (Pomeranya’nın Vistül ve Odra ırmakları arasındaki kısmının fethi); Macarlar ve Rutenyahlar ile ittifak yaparak imparatorun 1109 da gi­riştiği harekâtı durdurdu; sonra feth ettiği topraklardaki halkı hıristiyanlaştırdı, fakat ülkesini dört oğlu arasında bölmekle, elde ettiği parlak sonuçları tehlikeye düşürmüş oldu.

• Millî düklükler ve Polonya’da anarşi (1139-1305). En büyük oğlu dük Wladislaw II’nin (1139-1146) kardeşlerinin metbuu ilân edilmesi, onların siyaset alanında ba­ğımsız davranmalarını ve ülkelerini kendi oğulları arasında bölüştürmelerini engelle­yemedi; böylece 1250′den sonra her birinde bölgeciliğin ağır bastığı yirmi dört kadar düklük ortaya çıktı. Bunların hiç biri üs­tünlüğünü kabul ettirecek güçte olmadı­ğından her birinin, özellikle de en büyü­ğün, bu yoldaki her denemesi bir iç savaş halini alıyordu; bunu fırsat bilen polonya aristokrasisi hükümdarı kendi tayin ede­rek monarşiyi kendi hâkimiyeti altına sok­tu. Meselâ Yaşlı Mieszko III’ün (1173-1177) tahttan indirilmesi ve yerine daha yumuşak başlı görünen genç kardeşi Âdil Kazimierz’in (1177-1194) geçirilmesi, Polonya’da seçi­me dayanan bir monarşinin kurulmasına yol açtı. İş başına getirilen kral, seçilmesi­nin karşılığında devletin yüksek otoritesini zedeleyen birtakım siyasî ve malî tavizler­de bulunmak zorunda kalıyordu (Leczyca meclisi, 1180).

Bu anarşi döneminde Hı­ristiyanlığı geniş halk tabakalarına yayan (XII.-XIII. yy.) Kilise, Polonya birliğinin hanedandan daha sağlam bir temsilcisiydi. Yüksek rahip sınıfı, üyeleri büyük toprak sahibi soylu ailelerden geldiği halde, za­man zaman yetkisini köylü sınıfını ezen soylulara karşı kullanıyordu (Papalık fer­manı, 1233). Bu anarşi ortamında soylular sınıfı da ikiye ayrılmıştı:

prensliklerin yö­netiminde görev alan ama krallık gücünün artmasına şiddetle karşı koyan magnat’lar (eski derebey aileleri); üyeleri prensler ta­rafından şövalye unvanıyle topraklara dağıtılan küçük soylular veya szlachta. Bu siya­sî ve sosyal çözülmeden yararlanan Alman­lar, Nordmark’tan başlayarak kuzeyden ve doğudan ilerlediler; Nordmark (geleceğin Brandenburg’u) 1134′te Ayı Albrecht’in pa­yına düştü. 1138-1181 Arasında Baltık’ın Elbe ve Odra arasındaki kıyısı Ayı Albrecht ile Saksonya dükü Aslan Heinrich tarafın­dan işgal edildi; Polonya Odra’nın batısın­daki bütün toprakları, hattâ Aşağı Warta’yı kaybetti; Almanlar Aşağı Warta’da Yeni Uçilin’i (Neuemark) kurdular (1272); ayrıca Prusyalıların kuzeyden yaptığı tehlikeli baskıya tek başına karşı koya­mayan Mazovya dükleri toton şövalyelerine başvurdular; ne var ki 1283′te Prusyalıları Neman’ın ötesine püskürten Tötonların püskürttükleri düşmandan daha belâlı ol­dukları çok geçmeden anlaşıldı.

Baltık ile ilişkisi kesilen, Litvanya devletinin kurulmasıyle (XIII. yy.ın ikinci yarısı) doğudan ve kuzeydoğudan tehdit edilen, üstelik de Silezya dükü Dindar Henryk’in 1241′de Legnica’da boş yere durdurmağa çalıştığı moğol istilâsıyle harebeye dönen Polonya artık Almanlar için kolaylıkla ele geçirilebilecek bir avdı. Almanların memlekete girmeleri birçok bakımdan olumlu oldu: XII. ve XIII. yy.da Avrupa’da genel nüfus artışına pa­ralel olarak polonyalı kolonların orman­larda tarla açma işi hızlandı; yeni kır top­lulukları kuruldu; şehirlerde ticaret gelişti ve batıyı örnek alan Polonya prensleri, Özellikle Wroclaw (1242), Poznan (1253), Krakow’a (1257) tanınan Magdeburg yasasını benimseyerek şehirlere hürriyet «şartları» verdiler.

Buna karşılık, almanlar ticarî faa­liyeti ele geçirerek imparatorluk ve Bo­hemya ile çeşitli alışverişe girdiler ve ser­vetlerine dayanarak onlar sayesinde yeni bir aristokrasinin kurulmağa başladığı şe­hirlere hâkim oldular. Burjuvazi özellikle Silezya’da alman dilini ve geleneklerini yaydı.
İktisadî güçlerinden ve fikir üstün­lüklerinden gurur duyan alman mülteciler, Polonya’ya istedikleri kralları kabul ettir­diler: önce gerçek bir Piast olan Silezya dükü Namuslu Henryk II (1288-1290); son­ra Polonya kralı ilân edilen (1300) ve Piast’ların anarşi dolu kavgalarına karşı bir ga­ranti gibi görünen Bohemya kralı (1291) Venceslav (Vaclav). Ama bir yabancının tahta çıkması, Piast ailesinden Wladislaw I Lokietek’e millî hoşnutsuzluğu istismar et­me fırsatını verdi. Polonya’nın bir kısmını ayaklandıran Wladislaw I, Venceslav’ın ölümünde ülkeye hâkim olmayı başardı (1305) ve Krakovv’un alman belediye reisi Albrecht’in yönettiği şehir burjuvalarının
isyanını ezdikten sonra, 1320′de Polonya kralı olarak taç giydi: monarşiyle birlikte ülkenin bütünlüğü de yeniden sağlanmıştı. Bununla birlikte Wladislaw I’in devleti, çeklerin derece derece kendilerine bağladık­ları Silezya’yı da, Pomeranya’yı da içine al­mıyordu.

• Polonya devletinin yeniden kurulması ve Piast’ların sonu (1305-1370). iyi hesap­lanmış evliliklerle yararlı ittifaklar kuran Polonya kralı, Brandenburg’ların toprak ge­nişlemesini durdurdu ve Pomeranya konu­sunda uzun ve boş bir çekişmeden sonra Tötonları Plowce’ta yenmeyi başardı (1331); fakat Kujawy’yi Tötonlara kaptırdı. Oğlu Büyük Kazimierz III (1333-1370), onun eserini tamamladı. Bohemya’nın Polonya tahtındaki hak iddialarını bertaraf ettikten sonra Pomeranya’yı belli bir süre için Tö­tonlara bırakarak (1343) onları yatıştırdı; Anjou’lu Luigi’yi vâris tanıyarak (1339), bu­na karşılık da Kızıl Rutenya’nın kesinlikle kendisine bırakılmasını sağlayarak macar tehlikesini ortadan kaldırdı.

Böylece batı dışında her yerde Polonya toprak bütün­lüğüne yeniden kavuştu: Kazimierz III, gelenekleri kanun halinde toplayarak yasama ve adalet birliği ilkesini gerçekleştirdi (Wislica yasası, 1347); köylülerin yükümlerini azalttı; kolonlar için yeni köyler kurdu; ti­carî gelişmeyi destekledi (ambar, yol ve şe­hirler çevresinde müstahkem surlar inşası; yabancı ülkelerden kovulan yahudilere im­tiyazlar tanınması); Polonya’nın Almanya ve Bohemya’ya karşı fikrî muhtariyetini sağlayan Krakow üniversitesini kurdu. Ma­zovya düküne metbuluğunu kabul ettirdi, küçük soyluların muhalefetini kırdı.

• Piast’lardan Jagellon’lara: Geçiş döne­mi (1370-1384-1386). Piast’lar sülâlesi Kazimierz III ile sona erdi: çünkü Kazimierz tahtını uzak akrabalarından biri yerine, yeğeni Anjou sülâlesinden Macaristan kralı Lajos’a (1370-1382) bırakmayı tercih etmiş­ti; Lajos’a, kalkınmış ama hiç deniz kıyısı olmayan ve dışta hep toton tarikatıyle gücü gittikçe artan Litvanya’nın tehdidi altında yaşayan, içte ise hep büyük soyluların ba­ğımsızlığının tehdit ettiği bir Polonya’yı miras bıraktı. Vârisini tayin etmek için bü­yük soyluların fikrini almak zorunda kalması, Polonya kurumlarının seçimle iş ba­şına gelecek bir monarşi kurulmasına doğ­ru geliştiğini ortaya koydu.
Bu olay polonya tarihinde kesin bir dönemeçti; çün­kü soylularla yapılan pazarlık sonucunda (soylulara ağır gelen bütün vergilerin kal­dırılması: Koszyce imtiyazı, 1374) tahta ya­bancı bir sülâle çıkıyordu ve Macaristanlı Lajos’un saltanatı aslında Jagellon’lar dev­rine doğru bir geçiş dönemiydi.

Jagellon’lar Polonyası (1386-1572)
• Doğu Avrupa’da Polonya’nın gücünün artması (1386-1505). Yabancı bir prens olan ve hemen hep yurt dışında yaşayan Lajos’­un ölümü, Polonya’da iç savaşı başlattı: Macaristan ile birlik bozuldu, laik ve dinî büyük soylular devletin önemli mevkilerini paylaştılar. Bu durumun yarattığı huzur­suzluğu gidermek için Polonyalılar tekrar monarşiyi kurdular: Lajos Fin kızı Hedwige, Polonya kraliçesi oldu (1384-1399) ve Litvanya büyük dükü Jagellon ile evlenme­ce zorlandı; Wladislaw adiyle vaftiz olan ve şahsî topraklarını krallığa katmağa söz veren Jagellon ortak Polonya kralı seçildi (1386-1434). Bu seçimle Polonya aristokra­sisi ülkeye anarşiye son verebilecek bir sü­lâle kazandırıyor, doğu ile yakınlık kuru­yor ve ülkeyi toton şövalyelerinin tehlikeli baskısından kurtarıyordu; gerçekten Polonya-Litvanya koalisyonu birlikleri, Tötonları Grunwald’de ezdi (15 temmuz 1410).

Wladislaw II Jagellon Moldavya (1387), Eflak (1389) ve Besaıabya (1396) hüküm­darlarının kendisine saygı yemini etmesini de sağladığından Polonya artık Baltık de­nizinden Karadeniz’e kadar uzanan ve ba­zı çatışmalara, özellikle Litvanya büyük dükü Witold’un sebep olduğu çatışmalara rağmen, iki ülkenin soyluları arasında im­zalanan Horodlo birliğiyle bütünlüğü sağlanmış görünen bir devlet haline geldi: da­ha eski medeniyeti, toprak bütünlüğünün daha sağlam ve nüfusunun daha kalaba­lık olması dolayısıyle, kral olarak Litvan­ya’nın soydan geçen büyük düklerini seç­mek (her ikisi de Wladislaw II’nin oğul­ları olan Wladislaw III [1439-1444] ve Ka­zimierz IV [1445-1491]) kurnazlığını göste­ren Polonya, yavaş yavaş bu iki başlı dev­letin siyasî merkezi haline geldi: Macaris­tan tahtına Wladislaw (Laszlo) III’ün se­çilmesiyle (1440), Krakow çok büyük bir katolik devletin coğrafî merkezi oldu; bu devlet germenciliği önlemekle ve kilisenin baskısıyle (kralın vasisi ve Krakovv pisko­posu Olesnicki’nin büyük rolü) Ortodoks­luğun ve Müslümanlığın yayılmasını, püs­kürtmeğe değilse bile durdurmağa (Wladislaw III’ün 1444′te Varna’da Osmanlılara yenilmesine rağmen) yönelmişti. Wladislaw III’ün vârisi Kazimierz IV ise Polonya-Litvanya devletinin güneydoğuya doğru ge­nişletilmesi işini bir yana bırakarak kendi­ni önce Polonya’da monarşinin kuvvetlen­mesine adadı: bu iş için Nieszewa imtiyaz­larını (1454) verdiği şövalyelerle, artık do­ğu topraklarının işletilmesine yönelen magnat’lar arasındaki geleneksel çelişkiden ya­rarlandı.

Toton tarikatının rakipleriyle itti­fak yaptı ve Onüç yıl savaşlarından sonra (1454-1466), toton tarikatına metbuluğunu kabul ettirerek Pomeranya ve Gdansk’ın kendisine bırakılmasını sağladı; böylece Po­lonya, buğdaylarının sevk edileceği bir deniz kapısı sağlıyordu (Torun barışı, 1466). Ayrıca Albrecht II’nin kızı Habsburg’lu Elisabeth ile evlenerek (1454), Bohemya tacı ve Macaristan üstünde haklar elde etti (bu haktan oğlu Wladislaw 1471′de Bohemya tacında, 1490′da Macaristan’da yararlandı). Polonya germenciliğe hücuma geçmişti; bu­na karşı koyabilmek için imparator Friedrich III, Litvanya’nın tabiî rakibi İvan III Vasiliyeviç ile ittifak yaptı; alman tehli­kesi azalırken bu sefer de rus tehlikesi baş­lıyordu.

• Monarşi gücünün azalması ve szlachta’nın zaferi. XV, yy. sonunda, krallığın si­yasî, iktisadî ve sosyal yapısı da değişti. Rahip ve magnat sınıfının hırslarını önle­mek için szlachta’ya dayanan Jagellon’lar, szlachta üyelerinin her türlü yargıya karşı dokunulmazlıklarını kabul etmekle (Krakovv imtiyazı, 1433) kalmayarak, askerî ve malî yükümler yüklemeden önce mahallî szlachta meclislerinin fikrini almayı da ka­bul etti; ayrıca 1493′te Piotrkow’da genel bir diyet toplandı; bu, monarşi gücünün küçük soylular lehine azalmasının mantıkî bir sonucuydu. Her ikisi de Kazimierz IV’ün oğulları olan Jan I Adalbert (1492-1501) ve Alexsander I’in (1501-1506) saltanatları­nın çok kısa sürmesi, Jan I’in Moldavya’­nın bağımsızlığını engelleyememesi ve Bukovina’da ağır bir bozguna uğraması (1497) karşısında cüreti artan szlachta Aleksander I’e, milletin üç sınıfından oluşan genel di­yeti kabul ettirerek, meşrutî bir krallık ku­rulmasını sağladı.

Kral, senatörler ve mil­letvekillerinden meydana gelen bu genel di­yetin onayı, kanunların kabul edilmesi, ver­gilerin alınması ve seferberliğin ilân edil­mesi için şarttı (Nihil Novi anayasası, 1505). Böylece çok kötü sonuçlar veren oybirliği sistemi ortaya çıkmış oldu ve XVII. yy.ın liberum veto’suna yol açtı. Szlachta, Baltık’a açılmanın kendisine sağlayacağı büyük ka­zancı anladı: Polonya’nın iktisadî (hattâ siyasî) ağırlık merkezi kuzeye doğru kaydı (kısa süre sonra Varşova’nın başkent olması) ve batıda daha elverişli bir yerde bulunan Poznan, Almanya ile Baltık denizi arasın­daki mübadelelerin kontrolünü ele geçirdi, iktisadî değişiklikler ve özellikle tarım ürün­leri fiyatlarının artması, szlachta’ya ait çift­liklerin yüzölçümünü ve önemini arttırdı.

Szlachta, hükümdara şehir halkının toprak sahibi olmasını yasaklayan, köylülerin yal­nız derebeylik mahkemelerinde yargılanma­sını ve aile başına bir erkek evlât dışında toprağa bağlanmalarını öngören bir kanu­nu kabul ettirdi (Piotrkow diyeti, 1496); 1520′de köylülere angarya yüklendi; genel-leşen bu sistem, XV. ve XVIII. yy.da da­ha da arttı.

• Son Jagellon’lar (1506-1572). Kazimierz IV’ün üçüncü oğlu ve üçüncü mirasçısı Zygmunt I (15044548), oğlu Zygmunt II August’u Litvanya büyük dükü olarak ta­nıtmayı ve Polonya kralı seçtirerek taç giy­dirmeyi (1530) başardı. Soydan geçen mo­narşinin kurulmuş gibi göründüğü bu dö­nemde Polonya, Jagellon’lar sülâlesinin Ma­caristan’ın kontrolünü kaybetmesine Lajoş II’nin Mohaç’ta ölümü [1526], Habsburg’lu Ferdinand I’in tahta çıkışı) ve Mosko­valıların Smolensk’i ele geçirmelerine (1514) rağmen, en güçlü devresini yaşadı. Toton tarikatı başrahibi Brandenburglu Albrecht, tarikatı laikleştirince (1525) Zygmunt I, soydan geçen Prusya düklüğünün metbuluğunu kabul ettirdi; ayrıca Varşova düklüğünü kendine bağladı (1526); litvanya soylularına, polonya soylularının yararlan­makta olduğu imtiyazları tanımak (1556′da ilk Litvanya meclisinin toplanması) kurnaz­lığını gösteren Zygmunt II August, Litvanya’ya, «Lublin daimî birleşmesi»ni kabul et­tirmeyi başardı; buna göre krallık ve büyük düklük artık tek bir meclis ve ortaklaşa se­çilecek tek bir kral tarafından idare edile­cekti (1569). Soylularla anlaşarak, içeride bir soylu «res publica»sı kurulmasıyle so­nuçlanan reformlar yaptı.

Bir deniz siyaseti hazırladı ve donanmanın inşaını başlattı; Schwerttıâger tarikatı şövalyelerinin çözül­mesinden yararlanarak Güney Livonya’yı ele geçirdi: Polonya, Krakow üniversitesi sayesinde XV. ve XVI. yy.da Avrupa’nın geri kalan kısmındaki kültür yenilenme­sine katıldı; Krakow’lu dinbilimci Pawel Wlodkowic, toton tarikatının bağımsızlık isteklerine Konstanz konsilinde karşı çıktı; aynı üniversiteden başka dinbilimciler, soy­lular ve burjuvalar arasında taraftar bul­masına rağmen hus’çu sapkınlığı yendiler; ama aynı zamanda konsillerin papadan üstün olduğunu iddia ettiler. Polonya, bil­ginleri yeni düşüncelerle büyük ölçüde il­gilenen (De Revolutionibus Orbium Caelestium, Kopernik) canlı bir bilim ve ede­biyat merkezi haline geldi; hattâ Reformu kabul etmeğe bile hazır görünüyordu.

Kral­lar Protestanlığın Prusya, Kurzeme ve Livonya’da yerleşmesini kabul ettiler. Katolik veya ortodoks magnatlar ve soylular kısa süre içinde Protestanlığı kabul ettiler, Soy­lular meclisinde çoğunluğu ele geçirdiler ve Zygmunt II’den Büyük Polonya’da luther’ci bir kilise, Küçük Polonya ve Litvanya’da da calvin’ci iki kilise kurma iznini aldılar (1552). 1573′te bu fiilî hoşgörü, Var­şova konfederasyonunca da onaylandı. Ay­nı zamanda, hümanizm, italya ile ilişkiler, basımevlerinin gelişmesi ve din tartışmaları millî edebiyatın gelişmesine katkıda bulun­du.

ilk gerilemeler ve Altın çağın sonu (1572-1648)

• Monarşide istikrarsızlık ve Karşı Refor­mun başarıları (1572-1587). 1572′de Zyg­munt II August, vâris bırakmadan ölünce, artık hepsi yeni kralın seçimine katılan (Varşova diyetinin kararı, 1573) soylular, valois’lı Henri’yi kral seçmeğe karar ver­diler (1573); ama aynı zamanda da krallık gücünü sınırlayan birçok şartı kabul et­tirdiler (pacha conventa); Henri’nin Fran­sa’ya kaçmasından sonra Osmanlı devleti­nin de yardımıyle Erdel prensi Istvan Bathory’yi kral seçtiler (1576-1586); Bathoky, Gdansk isyanını ezdi ve savaşı başarıyle devam ettirerek Moskovalılardan Livonya’­yı geri aldı, ataman Jan Zamoyski’nin des­teğini sağlayarak onu kançılarlığa getirdi. Kiliseye Reformla mücadele imkânlarını sağladı (kardinal Hosius’un [Hozjusz] yazı­larının yayılması; Wilna’da [Vilnius] Isa tarikatının bir üniversite kurması, 1578).

Bunun üzerine Calvin’cilik hızla geriledi ve Luther’cilik ancak krallık Prusya’sı top­raklarında tutunabildi.
Annesi Jagellon sü­lâlesinden olan Zygmunt III Vasa’nın (1507-1632) tahta çıkmasından sonra, katolik tep­ki daha güçlü bir hal aldı ve Brzeşç bir­liği (Roma ile Kiev) metropoliti ve hemen bütün ortodoks piskoposlar tarafından ka­bul edildi; bununla birlikte her yerden ko­vulan teslis aleyhtarları 1638′e kadar Rakow’da bir okul ve bir basımevini yaşat­tılar, «polonyalı rahipler» veya «socini’ciler» adiyle Avrupa’nın her tarafına yayıldılar.

• Kazakların isyanına kadar Vasa (Wasa) sülâlesi (1587-1648). Tahta Vasa (Wasa) sülâlesinden bir kralın çıkması ve eyaletle­rini elinden almayı düşündüğü akrabası İs­veç krallarıyle çatışması, Polonya’nın siya­setini Baltık’a yönelttiğini ortaya koydu: bu yönde Moskova ile ve özellikle İsveç ile çatışan Polonya, ülkenin üç defa bölüşülmesine yol açan bir döneme girmiş oldu. Bazı başarılar kazanılmasına (Smolensk’in Deulino antlaşmasında geri alınması, 1618) karşılık, krallık Livonya kıyılarını ve tazmi­nat olarak Gustaf-Adolf’a bıraktığı Gdansk gümrüklerini kaybetti (Altmark mütarekesi, 1629). Zygmunt III Vasa’nın Habsburg’lara yardım etmesi, ancak güçlükle karşı ko­nulabilen türk istilâlarına (1620-1621) yol açtı. Bununla birlikte Wladislaw IV (1632-1648), Otuzyıl savaşları sırasında, Fransa ve Habsburg’ların müdahale etmesini istemelerine rağmen tarafsız kaldı, Moskova ile savaşı başarılı bir şekilde bitirdi (Polanowa barışı, 1634) ve İsveç ile son çatış­maları halletti (Sztumska Wies mütareke­si, 1635), ama krallık gücünü artıramadı. Kazimierz IV (Jan II Kazimierz) [1648-1688], Litvanya birliğinden sonra Litvanya’nın Ukrayna’daki topraklarının (Kiev’in gü­neyinde) kötü işletilmesi tehlikeli iç mese­lelere yol açtı.

Tatar istilâlarına açık ol­masına rağmen Ukrayna hem Kazakları, hem de onlardan sonra hürriyete ve ko­layca işlenebilecek topraklara hasret kolon­ları çekmişti. Ama İstvan Bathory ve Zygmunt III, bu geniş ülkeyi büyük latifundialar haline getirip birkaç büyük mag­ri at ailesine vererek kolonları düşman et­tiler; bunun üzerine başlayan Kazak savaş­larında, Kazakların başına 1648′de isyan etmiş bir köylü olan Bogdan Hamelnitskiy geçti.

Polonya’nın gerilemesi (1648-1795)

• Vasa’ların sonu (1648-1688). 1370′ten teri yabancı prenslerin idaresinde’bulunan, soyluların özel çıkarını devletinkinden üstün tutan bir sistemle yönetilen Polonya’yı, Ka­zakların isyanı temelden sarstı; bu isyanı bahane ederek ülkeye müdahale eden Rus­lar, Smolensk ve Vilnius’u (1654) ele geçir­di; isveçliler ise bir an için bütün ülkeyi işgal ettiler ama sonunda püskürtüldüler. Bununla birlikte hükümdar Jan II Kazimicrz. Prusya düklüğü üstündeki metbuluğunu kaldırmak (1657), Iç Livonya’yı isveç’e Oliva antlaşması, 1660), Dnieper’in doğusunda kalan Ukrayna topraklarını da Rusya’ ya bırakmak (Andrusova barışı, 1667) zorunda kaldı. Polonya bu buhrandan iflâs etmiş olarak çıktı: ürünler tahrip edilmiş, ticaret durmuş, nüfus azalmıştı. Hüküm­dar (Lubomirski’nin isyanı, 1665), liberumveto’nun (ilk olarak 1652′de kullanıldı) kal­dırılmasını, daimî vergiler konmasını ve hükümdarlara vârislerini kendileri seçme hakkının tanınmasını kabul ettirmeğe uğraştı.

• Millî tepki (1669-1696). Olumlu bir so­nuç elde edemeyince umutları kırılan çocuğu olmayan Jan II Kazimierz, tahta bir fransız prensini seçtirebilmek için tahttan feragati denedi (1668); fakat millî bir tepkiyle karşılaştığı için başarı sağlayama­dı ve sonunda Polonyalı olmaktan başka bir özelliği bulunmayan Michal Korybut
Wisniowiecki (1699-1673) kral seçildi, Wisniovviecki’nin ölümü (1673) ertesinde Sobieski Jan III adiyle (1674-1696) Polonya kralı oldu.

• Gerileme ve Polonya’nın bölünmesi 1697-1795). Podalya’nın ve Ukrayna’nın bü­yük kısmının Karlofça barışıyle (1699) geri alınmasına rağmen, Polonya kralın başarılarının kurbanı oldu. İflâs eden ve nüfusu azalan ülke gerilemeğe başladı. Iç işlerine yabancı devletlerin müdahalesi günden güne arttı ve özellikle kral seçimi sırasın­ız Fransa, Avusturya ve Rusya tahta kendi adaylarını çıkarmağa çalıştılar. Sonunda
Avusrurya ve Rusya, Polonya’ya kral ola­rak, Wettin sülâlesinden prensleri, Sak­sonya seçici prenslerini (August II [1697-1788] ve August III [1733-1763]) kabul et­tirdiler. Polonya yabancı devletlerin reka­bet alanı haline gelmişti. Yeni tebaalarının hürriyetçi geleneklerinden habersiz olan August II, çar Büyük Petro ve Danimarka kralıyle ittifak yaptı; isveç’in Baltık kıyısında ele geçirdiği (1648 Westfalen antlaş­maları ve 1660 Oliva antlaşması) mevzilere hücum etti.

Ama Karl XII’nin askerî dehası karşısında şaşkına dönen ve birlikleri bozguna uğrayan hükümdar, isveçlilere ye­nildi; İsveçliler Varşova’ya başka bir kra­lın seçilmesini kabul ettirdiler: Stanislaw I Leszczynski (1704). August II, Varşova’ya tocak Rusların Poltava zaferinden sonra 1709), Büyük Petro’nun yardımıyle döne­bildi. Bu ikinci Kuzey savaşı Polonya için büyük felâketlerle sonuçlandı: 1710-1720 arası nüfus azalması en yüksek dereceye ulaştı. üstelik o tarihten sonra ülke Sandomierz konfederasyonunu kuran (1702) August II taraftarlarıyle, sakson mutlakıyetçiliğine karşı olan ve Tarnogrod kon­federasyonunu kuran (1715) Stanislaw I ta­raftarları arasında ikiye bölündü. Bu iki reşkilât çarın müdahalesiyle dağıtıldı ve ma elçisi yeni bir anayasa hazırlanmasına yardım etti; bu anayasa ile yeni vergiler kondu, ordu 24 000 kişiye indirildi ve sak­son birlikleri seçici prensliğe çekildi (1717 Dilsiz diyeti). Her türlü merkezî otoriteden yoksun olan, askerî ve malî sıkıntılar çe­ken Polonya, güçlü komşularının körükle­diği bir anarşi içinde yaşıyordu.

Komşuları tacını önce oğluna (sonradan August III). sonra Rusların muhalefeti karşısında Stanislaw I Leszczynski’ye geçirmek isteyen (karşılığında Fransa’nın oğlunun Avustur­ya tacına adaylığını destekleyeceğini san­dığından) August II’nin siyasetine karşı çıktılar. Avusturya durumdan kaygılanınca Prusya ve Rusya, Berlin antlaşmasını imzaladılar; antlaşma Polonya’yı anarşiden kur­tarabilecek bir prens seçilmesini önlemek için bu üç devletin ortak çalışmasını öngö­rüyordu (1732).

Stanislaw I Leszczynski’nin Fransa ve Potocki’lerin desteğiyle kral seçilmesi bu an­laşma yüzünden Polonya Veraset savaşına ve Rusya’nın August III lehine duruma mü­dahale etmesine yol açtı. August III kur­nazlık ederek Kurzeme düklüğünü çariçenin gözdesi Biron’a bıraktı; bu sırada Viyana barışıyle (1735 ön görüşmeleri, 1736 uzlaş­ması, 1738 barışı) Stanislaw I, Polonya’nın ismen kralı, Lorraine ve Bar dükü oldu. Ordusu 20 000 kişiye indirilen, liberum ve­to ile meclislerinin eli kolu bağlanan (1736′dan sonra hiç bir meclis normal süresini dolduramadı)

Polonya, Friedrich II’nin Silezya’yı işgal etmekle büyük bir çıkar sağ­layacağını bildiği halde Avusturya Veraset savaşında tarafsız kalmayı tercih etti. Yok­sullaşan krallık geçirdiği buhrandan ağır ağır kurtulabildi. Toprakların yeniden işlen­mesine özellikle Ukrayna’da başlandı, şe­hirler kendiliğinden kalabalıklaştı (Gdansk’ın nüfusu 50 000 kişiye, Varşova ‘nınki 40 000 kişiye ulaştı). Ama vatandaşlık duy­gusunun henüz gelişmemiş olması kalkın­mayı frenledi. Bu büyük eksikliğe karşı sa­vaşan Stanislaw Konarski, öğretimde re­form yaptı, soylular kolejindeki (1740′ta Varşova’da kuruldu) genç magnatlar gibi öğrencilerine siyasî (liberum veto’nun kaldırılması), iktisadî (sanayi tesisleri kurulması) ve sosyal (angarya sisteminin bırakıl­ması ve makûl bir kira karşılığı köylülere toprak verilmesi) reformlar yapılması ge­rektiğini öğretti.

Reformcu fikirler Czartoryski prens sülâlesi gibi bazı magnatlar arasında bile yayıldı. Czartoryski’ler, yeğen­leri Stanislaw August Poniatowski’yi kral seçtirebilmek (1764-1795) için Rusya’ya baş­vurdular. Diyet’in kabul ettiği (1764) bir­takım reformları kral daha da geliştirdi. Polonya ve Litvanya’da birer ordu ve hazine komisyonu kuruldu: orduya vatansever kad­rolar sağlamak için bir kadet (subay) oku­lu açıldı; Taç Giydirme meclisi, konfe­derasyonun süresini uzattığından liberum veto geçici olarak kaldırıldı.

Durumdan hoşnut olmayan Friedrich II ve özellikle Katerina II müdahale ettiler; liberum ve­to’yu yeniden uygulatmayı başardılar (1766 diyeti), güçlü bir merkeziyetçi idareye kar­şı olanlardan meydana gelen Radom konfederasyonunu kurdular; Repnin diyeti de­nen olağanüstü bir diyeti, Polonya’yı güç­süz kalmağa mahkûm eden «temel yasa­lar»! (hükümdarın seçimle iş başına gelmesi; liberum veto; soyluluk imtiyazları) çıkar­mağa zorladılar. Bu karara karşı olanlar Bar konfederasyonunu kurarak rus birlik­leriyle çarpışmağa başladı (1768-1772).
Durumdan yararlanan Friedrich II ve Ka­terina II, görüşlerini Maria-Theresia’ya da benimseterek Polonya’yı ilk olarak paylaşmağa karar verdiler; Friedrich II, Gdansk ve Torun dışında krallık Prusya’sını, Ka­terina II, Duna’nın kuzeyindeki ve Yukarı Dnieper’in doğusundaki litvanya toprakla­rını, Maria-Theresia ise, Lwow (Lvov) ile birlikte Galiçya’yı ilhak etti. Polonya’yı ger­çek bir himaye ülkesi haline getiren Rus­ya, ülkede daimî bir meclisi öngören yeni bir anayasa kabul ettirdi (1775). Bu hima­yeye rağmen Stanislaw II Poniatowski ül­kede yapıcı bir idare uyguladı; İsa tarika­tının kaldırılması sırasında bir millî eği­tim kurumu kurdu; bu kurum özellikle vergi sisteminde reform yapma (topraklar­dan vergi alma) üstünde durarak Konarski’nin eserini devam ettirdi; Krakow (Kollataj’ın rolü) ve Wilno üniversiteleri ise ay­dın kadrolar yetiştirmeğe girişti. Rusya’nın hareket kabiliyetini ortadan kaldıran Türk-Rus savaşından yararlanan (1788-1792) Bü­yük meclis ordu mevcudunu artırdı (100 000 kişi) ve fransız devrimcilerini örnek alarak 3 Mayıs 1791 anayasasını oyladı:

Saksonya sülâlesine soydan geçecek monarşi, bakan­ların sorumluluğu, burjuvaziye bazı siyasî haklar tanınması. Durumdan hoşnut olma­yan Rusya, ülkeye ordularını soktu; köy­lülere verilen bazı imtiyazlara kızan bir­kaç magnat’ın yardımıyle Targowica kon­federasyonunu kurdu (mayıs 1792) ve re­formları durdurdu. Grodno diyeti ikinci bir bölünmeyi imzalamak zorunda kaldı (1793); buna göre Rusya, Minsk, Volhinya ve Podolya’yı, Prusya ise Gdansk, To­run ve Büyük Polonya’yı alıyordu. Bu ağır şartlar, millî bir devrim hareketine yol açtı; devrimin siyasî yönetimini İgnacy Potocki ve Kollataj aldılar; ordunun başı­na geçen Kosciuszko ise Krakow’a gire­rek milleti Rusya ve Prusya’ya karşı sa­vaşa çağırdı; Varşova (17 nisan) ve Wilno’dan (13 nisan) Ruslar kovuldu. Ama Krakow’u alan (15 haziran) Prusyalılar, Varşova’yı kuşattılar (haziran-eylül 1794). Kosciuszko sonunda yenildi ve Maciejowice’de Ruslara esir düştü (10 ekim); Ruslar Praga varoşunu yıktıktan (4 ekim) sonra Varşova’yı teslim aldılar. Galipler Polonya’dan artakalan kısmı paylaştı; Prusya, Varşova’yı ve Neman ile Bug’a ka­dar olan toprakları aldı; Rusya bu hattın doğusundaki toprakları, Avusturya ise Krkow’u, Sandomierz’i, Lublin’i ve Mazovya’nın bir kısmını ele geçirdi (24 ekim 1795 antlaşmaları). Ayrıca Stanislaw II Au-gust, tahttan çekilmek zorunda kaldı (27 kasım 1795) ve Polonya krallığı adının «ebediyen kullanılmamasına karar verildi.

• Yabancı işgali (1795-1807). üç devlet hemen ülkeyi sömürgeleştirmeğe giriştiler. Avusturya ve özellikle Prusya fethettikleri kısımları almanlaştırmağa başladı; Avus­turya, soyluları köylülere karşı çıkarmayı denedi; Prusya rahip ve soylu sınıflarının mallarına el koydu ve bu mülkleri bölgeyi yönetmekle görevli bir Oberprasident aracılığıyle alman kolonlara dağıttı. Rusya ise, bir tek piskoposluk dışında bütün katolik piskoposlukları kaldırdı ve halkı Ortodoks­luğu kabule zorladı. ‘ Milliyetçiliklerinden vaz geçmeyen burjuvazi ile soylular iki ay­rı yönde destek aradılar: büyük kısmı Fransa’ya sığınan göçmenler Napolyon’a bağlandılar; Nâpolyon’un lejyonlar halinde teşkilâtlandırdığı bu göçmenler (Tuna Lej­yonu, 1800), Luneville, barışından (1801) sonra dağıtılınca, çar Pavel I’in daha ön­ce Kosciuszko ve birçok başka tutukluyu serbest bıraktığı Rusya’ya yöneldiler. Pavel’in yerine geçen Aleksandr I, Rusya’nın dışişleri bakanlığına getirdiği (1804) dostu prens Adam Czartoryski’nin öğütleri üze­rine Polonya’yı kendi lehine birleştirmeyi tasarladı. Çar, mahallî işlerin yönetimini soylulara bırakarak muhafazakârları ka­zandı. Ama Polonyalılar onu Prusyalıları desteklemekle suçladılar ve Jena’dan sonra prens Czartoryskî istifa etti (1806).

• Varşova Büyük düklüğü (1807-1814). Bu­nun üzerine Napolyon, yenilen Prusya’dan aldığı illerle (Tilsit, 7 temmuz 1807) Var­şova Büyük düklüğü adı altında bir Po­lonya devletinin kurulmasını kabul ettirdi. Fransız anayasasını örnek alan bir ana­yasa hazırlandı; ama angarya sistemi de­vam ettiği ve köylüler sık sık çatıştıkları soylulara bağımlı olduğu için köleliğin kaldırılmasının toplum yapısında bir değişik­lik yapmadığı yeni devletin hükümdar­lığına Saksonyalı Friedrich-August getiril­di. Jozef Poniatowski, Leipzig’de ölümüne kadar (1813), durup dinlenmeden savaşan ve sağ kalanları 1814′te çarı takip eden bir ordu kurdu. Avusturya’ya karşı kaza­nılan zafer Büyük düklüğün eline Krakow ve Lublin ile birlikte Galiçya’nın büyük kısmını geçirdi; ama düklük iki impara­torun rekabet mücadelesine hedef oldu.

• 1815-1830 Arası Polonya. Napolyon ye­nilince, Aleksandr I Viyana kongresinde isteğini gerçekleştirdi (1815). Avusturya’­nın kendine düşen kısımla bir Galiçya ve Lodomiria krallığı kurmasına göz yumarak Poznanya’yı bir Posen Büyük düklüğü mey­dana getiren Prusya’ya bıraktı ve Krakow’u hür şehir ilân etti (Krakow cumhuri­yeti); ayrıca Polonya’nın geri kalan kısmın­da kesinlikle Rusya ile birleştirilen bir Po­lonya krallığı kurdu. Anayasa hazırlandı, hükümet, idarî teşkilât ve millî bir ordu kuruldu; ama en yüksek görevler Rusların elindeydi: çarın kardeşi ve gelecekteki vâ­risi Konstantin önce ordunun başkuman­danıydı, sonra krallığın yönetimini ve dı­şişlerini de ele aldı; Novosiltsov, Bakan­lar kurulunca imparatorluk komiseri tayin edildi (1822).

Polonyalılar birleşmeyi ümit ediyorlardı; ama Aleksandr I, Litvanya ve Rutenya eyaletlerinin birleşmesini kabul et­mekle birlikte Viyana anlaşmasına uymağa devam etti. Avantajlı gümrük uzlaşmaların­dan yararlanan krallığın ekonomisi hızla ge­lişiyordu (Gdansk’tan tarım ürünleri ihracatı, dokuma sanayii, Prusya rekabetinden korunan Varşova’da metalürji sanayii, Po­lonya bankasının kurulması), Galiçya’da eyalet meclisleri (yalnız soylular katılıyordu) Metternich tarafından yeniden kuruldu (1817). Poznanya’da toprak reformu, Po­lonya milletini yabancılara karşı ikiye bö­len köylülerle mülk sahipleri arasındaki ça­tışmaya son verdi. Fikir hayatı Krakow, Varşova (1866′da Stanislaw Potocki kurdu), Wilno (Adam Czartoryski vasisiydi) üniversitelerinde yoğunlaştı.

Liberalizmin yuvası sayılan üniversiteler, mutlakıyetçilik taraftarlarının kurbanı oldu: Krakow (1820); mason Potocki’nin görevinden alın­dığı Varşova (1821); gizli teşkilâtların üye­si olan öğrencilerin 3 Mayıs 1791 anaya­sasının yıldönümünü kutladıkları için Rus­ya’ya gönderildikleri Wilno; bu arada Novosiltsov’un yerine Czartoryski getirildi.

• Ayaklanma yoluyle direnmeler ve ba­şarısızlıkları: 1830, 1846, 1848, 1863. 29 Ka­sım 1830′da teğmen Wysocki’nin öğretmen okulunda kurduğu bir gizli dernek Konstantın’i öldürmeyi, rus birliklerini kovmayı ve Polonya alaylarıyle halkı ayaklandırma­yı denedi. Büyük dük suikastten kurtuldu; ama savaşı önlemek için yayılan isyanı bas­tırmayı reddetti; general Chlopicki kendini diktatör ilân etti (5 aralık); Diyet, millî bir hükümet kurdu. Poznanya, Galiçya ve Krakow’dan gelen gönüllüler, Chlopicki’nin ordusuna katıldılar; Chlopicki, Avusturya ve Prusya sınırlarının kapatılmasına ve Louis Philippe’in yardım etmeyi reddet­mesine rağmen, Rusları Varşova yakınında Grochovv’da yendi (25 şubat 1831); ama Ostroleka bozgunundan sonra Paskyeviç kumandasında Ruslar harekete geçtiler ve Varşova teslim oldu (8 eylül).

İsyanın bastırılmasından sonra çar Nikolay I eski anayasayı kaldırıp lağvedilmiş sayarak kral­lığa yeni bir anayasa hazırladı (26 şubat 1832); ordu ve Diyet dağıtıldı; Ruslara bı­rakılan idare, imparatorluk senatosuna bağlandı, üniversiteler (Varşova) kapatıldı; yabancı ülkelerde öğrenim yapma yasaklandı, ama Rusya’daki üniversitelere gide­ceklere burslar dağıtıldı; bütün Ortodoks olmayanlara baskı yapıldı, ülkeden göçen­ler Polonya’yı kurtarmak için direnmeye geçtiler (1833′te bastırılan ayaklanma de­nemesi). Paris’e kaçan Czartoryski bir avrupa savaşma, Demokratlar derneği ise bir iç köylü isyanına bel bağlamıştı. Krasinski, Slowacki, Adam Mickiewicz gibi şair­ler milliyetçilik duygusunu coşturdular. 1846′da bir ayaklanma patlak verdi; ama kısa süre içinde bastırıldı ve Krakow cum­huriyetini Avusturya’nın ilhak etmesine ba­hane oldu. 1848′de Berlin isyancıları 1846 ayaklanmasının önderlerinden Mieroslawski’yi serbest bıraktılar.

Friedrich-Wilhelm IV, Poznan Büyük düklüğüne muhtariyet vaat etti ye rus müdahalesinden çekindiği için bir ordu kurarak başına Mieroslawski’yi getirdi; ama rus tehlikesi savuşturu­lunca poznanlılar görevden alındı ve yeni Anayasa hiç bir muhtariyet getirmedi. Galiçya’daki Polonyalılar muhtariyet ve tem­silî bir rejim istiyorlardı. Angarya kaldı­rıldı. Ama Polonyalıların macar isyancıları­na yardım etmesi ve Viyanalıların onlar lehine ayaklanması (ekim 1848), başkentin düşmesinden sonra Galiçya’da sıkıyönetimin ilân edilmesiyle sonuçlandı.

Krallıkta sana­yi Dabrowa maden kömürü ocakları sa­yesinde gelişti ve toprak sahipleriyle işadamlarını ve aydınları toplayan bir tarım derneği kuruldu; tarım derneği üyeleri ik­tisadî ve sosyal gelişme yolunda çalıştılar (angaryanın kaldırılması), italya birliği için savaş (1861) sonucunda Varşova’da çalkantı yeniden başladı. Vali Gorçakov’un yardım istediği Polonyalı Wielopolski bir idare (seçimle iş başına gelen meclisler) ve eğitim (ilkokul ve orta­okulların çoğalması) reformu yapmakla görevlendirildi: rus memurların yerine Po­lonyalı memurlar getirildi; Varşova üniver­sitesi yeniden açıldı, ama Tarım derneği kapatıldı (1861). Polonyalılar 17 ağustos 1861 gösterisi (Lublin birliğinin yıldönümü) sırasında ülkenin birleştirilmesini istediler. Varşova’da sıkıyönetim ilân edildi; hükü­met birçok kişiyi tutuklattı: yetkilerini ar­tırdı; ama beyazlar (ılımlı soylular) ve kızılların (devrimciler) mukavemetiyle kar­şılaştı.

Kızıllar rus nihilistlerinden ilham alarak gizli dernekler kurdular. Varşova üniversitesinden başlayarak işçiler ve zanaat­çılar arasında bütün krallığa yayılan bir propaganda ağı kurdular, vatanseverlik gösterileri düzenlediler ve tedhişçiliği destek­lediler (liberal düşüncelere epeyce yatkın olan ve Wielopolski’nin isteğiyle tayin edilen Konstantin’e karşı başarısızlıkla so­nuçlanan suikastler [8 haziran 1862]). Konstantin şüpheli gençlerin çoğunu zorla as­kere alarak kızıllardan kurtulmak istedi; çoğu kaçmayı başaran kızıllar rus karakol­larına hücum ettiler ama alamadılar (22 ocak). Bağımsızlık ve köylü hürriyeti parolalarıyle devrim patlak verdi. İlke olarak devrime karşı olmalarına rağmen beyazlar da harekete yardım ettiler: soylulardan ve rahiplerden partizanlara katılanlar oldu. Wielopolski istifa etti; ama köylülerin ka­tılmaması hareketin başarısızlığa uğraması­na yol açtı. Ukrayna ve Podolya’ya katıl­mış olan illerde de ayaklanma durdu; ama ormanlarda gerilla savaşı devam etti. Güç­ler bölünmüştü: Bismarck çara yardım teklif ederken Paris, Londra ve Viyana, Vi­yana antlaşmasını imzalayan devletlerin bir konferansta toplanmasını ileri sürdüler (ha­ziran). Çar bu isteği reddetti ve Muravyov’u Litvanya’ya gönderdi: isyancıların diktatör ilân ettiği Traugutt, Litvanya’da yakalanın­caya kadar (nisan 1864) Muravyov’a di­rendi. Traugutt’un Varşova’da asılması çar­pışmalara son verdi.

• Meşru direnme ve başarıları (1864-1914). Ülkeyi paylaşan devletlerin ortak bir siya­seti yoktu; Ruslar ve Prusyalılar, halka kendi kültürlerini benimsetmeğe çalışıyor­lardı; Avusturyalılar muhtariyeti genişletti­ler. Rus Polonyası’nda çar, köleliğin kal­dırılması sırasında halkı bölmeyi denedi (1861); litvanya ve rutenya köylülerine öbür impratorluk eyaletlerindekinden daha düşük fiyatla ve daha geniş topraklar verdi; kral­lıkta kır komünlerine muhtariyet tanınırken, şehirlere tanınmadı ve seçimle iş başına ge­len kurumlar kaldırıldı (jüri ve sulh hâhimleri dışında). 1832 yasasından beri ka­zanılan haklar yavaş yavaş kaldırıldı. Kato­lik kilisesiyle mücadele hızlandı (manas­tırların kapatılması, rahiplerin mallarına elkonması, 1864; dinî derneklerin kapatılması; Vatikan ile ilişkilerin yasaklanması, 1870). Varşova üniversitesi ve ikinci de­recede kamu tesisleri ruslaştırıldı ve özel kolejlerde lehçe yasaklandı. Bununla bir­likte ruslaştırma yüzeyde kaldı. Poznanya’da halk Bismarck’ın germenleştirme si­yasetine başarıyle direndi; Bismarck okul­larda ve idarî işlerde almancayı mecburî dil haline getirdi; Katolik kilisesiyle (başpiskopos Ledochowski tutuklandı) ve Po­lonya’da mülkiyetle mücadeleyi başlattı:

Polonyalıların topraklarını satın almak is­teyen almanlara yardım etmekle görevli bir sömürgeleştirme komisyonu kurdu (1886). Ama iyi teşkilâtlanan Polonyalılar benzer şirketler kurdular; Poznan Malî bankasını yarattılar (1888) ve Almanlarla kendi usul­leriyle mücadele ederek sonunda sattıkla­rından daha fazla toprak satın aldılar. Caprivi’nin iyimser yönetimi (1890-1894), Bülow’un iktidara gelmesinden önce Polon­yalıların bu sonuçları sağlamlaştırmalarına imkân verdi. Buna karşılık Avusturya Galiçyası’nda Polonya ayrıcalığına saygı gös­teren 1861 Anayasası iyi karşılandı; Almancanın yerini Lehçe aldı; memurlar Galiçyalılardan seçildi (1869). Ülke mareşalinin başkanlık ettiği Daimî Diyet meclisi ve Di­yet, muhtariyeti sağladı. Eyalet, İmparator­luk meclisine göndereceği temsilcileri seçti ve o tarihten sonra başkanı zaman zaman bir polonyalı olan Avusturya kabinesinde hep galiçyalı temsilciler yer aldı. Diyet, büt­çeyi çok zayıf olan iktisadî gelişmeye ve kamu eğitimine ayırdı.

Okula gitme oranı öyle yüksekti ki, Galiçya Polonya’nın yeni kadrolarını sağladı. 1870′ten beri polonyalılaştırılan üniversitesi ve 1873′te kurulan bi­lim ve edebiyat fakültüleriyle Krakow ve Lwow, prusya ve rusyalı öğrenci ve bilgin­lerin akın ettikleri birer fikir merkezi haline geldi. O tarihten sonra ayaklanmanın yerini meşru direnme aldı. Direnmeyi Varşova’da Mîllî Birlik dergisini (1886), sonra da Lwow’da Polonya Birliği dergisini (1895) çıkaran Jan Poplawski yönetti. Dmowski, amacı pangermanizm ve panislavizmle dü­zenli bir şekilde savaşmak ve ülke bütünlüğünü sağlamak olan Milliyetçi Demokrat partiyi kurdu (1897). Aynı zamanda işçi hareketi büyüdü (grevler, gizli dernekler ku­rulması).

Avusturya parlamentosundaki temsilcilerin artması (1897) milliyetçi de­mokratların Galiçya diyetinde de aynı hakkı istemelerine yol açtı (1902). Kı­zıllar Marks’çılığı ve Rosa Luxemburg’un yönettiği Polonya ve Litvanya Kral­lığı Sosyal Demokrat partisinin etkisiy­le milletlerarası sosyalizmi benimserken, Limanowski Paris’te vatansever eğilimli Po­lonya Sosyalist partisini kurdu (1892). Bu partinin merkez komitesi üyesi Pilsudski önce Lodz’a yerleşerek gizli bir gazete (Ro-botnik [İşçi]) çıkardı; 1900′de tutuklanıp kaçmasından sonra da Galiçya’da yerleşti. Rus-Japon savaşı sırasında bir ayaklanma denemesi yaptı (13 kasım 1904), sonra sa­vaş birlikleriyle karışıklıklar çıkarttı; bu sı­rada milliyetçi demokratlar düzeni sağla­mak için kendi birliklerini teşkilâtlandırı­yorlardı. Köylü birliği köylerde gizli olarak çalışıyor; Duma’nın en kuvvetli partisi olan Milliyetçi Demokrat parti, polonya kamuoyunu temsil ediyordu. Litvanyahlar, beyaz ruslar, Ukraynalılar ve yahudiler de milli­yetçilik hareketine başladı ve ülkeyi pay­laşan devletler bu azınlıkların Polonyalı­larla anlaşmazlıklarından yararlandı. 1910′dan sonra «atış grupları» (avusturya yetki­lilerinin desteklediği sosyalist topluluklar) bir geçici Bağımsızlık Partileri komisyonu kurarak başkanlığına Pilsudski’yi getirdiler; bu partiler Ruslara karşı savaşa girişilme­si halinde iktidarı teşkilâtlandırmak için birleşmişti (1912). Ama muhafazakârların Habsburg’ları tutmasına karşılık milliyetçi demokratlar Rusya’ya bel bağlamışlardı.

• Polonya ve Birinci Dünya savaşı. Krakow’da toplanan «Avcılar»ın başına geçen Pilsudski, rus sınırını aştı; orada toplanan Yüce Millî meclis (N.K.N.) Polonya lej­yonlarını kurdu (6 ağustos 1914); bu lej­yonları Pilsudski’nin yanı sıra Wladislaw Sikorski gibi nizamî ordu subayları yönetiyordu. Ama genelkurmayın bu millî or­duyu desteklemesine karşılık Avusturya hükümeti siyasî alanda herhangi bir vaadde bulunmadı.

Nikolay II’nin muhtariyet vaat ettiği krallık Polonyalıları, Millî mec­lise katılmadı: Lublin’i lejyonların alma­sından sonra Avusturyalılar, Varşova (ağustos 1915) ve Wilno’nun alınmasından sonra da Almanlar, krallığı iki bölgeye ayır­dılar (Lublin çevresinde Avusturya bölge­si, Varşova’yı da içine alan Alman bölgesi); sonra bu iki bölgeyi meşrutî, bağımsız ve soydan geçen bir Polonya krallığı halino getirmeyi vaat ederek birleştirdiler (5 kasım 1916). [Bk. polonya seferleri.] Aslında söz konusu olan şey Verdun’deki kayıpları dolduracak bir polonya ordusu kurmaktı. Bu ordunun en seçme birlikleri olması gereken lejyonlar, avusturya ordusuna katıl­dı.

Bir almanın başkumandanlığa getirilme­sine karşı çıkan Pilsudski, Magdeburg’a sü­rüldü (27 temmuz 1917). Kısa süre sonra geçici Devlet konseyi istifa etti. Merkez imparatorluklarının 12 eylül 1917′deki karar-larıyle bir naiplik konseyi, bir bakanlık kabinesi, bir devlet konseyi kuruldu; ama Brest-Litovsk anlaşmasından önce imparatorluklar Naiplik meclisine danışmadan Chelm bölgesini Yeni Ukrayna’ya verdiler (9 şubat 1918). Albay Haller’in lejyonerleri firar ettiyse de çoğu yakalandı (şu­bat). Rusya’da Dowbor Musnickfnin ku­manda ettiği polonya birlikleri, bolşevikleri tanımadılar ve Polonya’ya dönmeğe çalıştılar; ama çoğu alman kuvvetleri tara­fından silâhsızlandırıldı (mart).

Bununla birlikte 15 ağustos 1917′de Lo­zan’da kurulan ve Paris’e yerleşen Millî komiteyi batılılar «resmî Polonya teşkilâtı» olarak tanımışlardı; başkanlığını Dmowski’nin, başkan yardımcılığını Paderewski’nin yaptığı bu komite, bir gönüllüler ordu­su toplayarak başkumandanlığına Haller’i getirdi ( 4 ekim). Wilson’un «deniz sınırı olan bağımsız ve birleşmiş bir Polonya dev­leti kurulması»yle ilgili on üçüncü madde­sini (Paderewski’nin telkiniyle hazırlanmış­tı), barış isteyen (5 ekim 1918) merkez im­paratorlukları kabul etti.

Bağımsız Polonya (1918-1939)
• Polonya demokrasisinin kuruluşu. Avusturya-Macaristan ‘imparatorluğunun parçalanması ve Alman devrimi, Naiplik mec­lisinin Polonya devletinin kurulduğunu ilân etmesine (8 ekim 1918) ve Pilsudski’nin Varşova’ya geri dönmesine imkân verdi; Naiplik meclisinin başkumandan tayin et­tiği Pilsudski, alman birliklerinin Alman­ya’ya dönmesini müzakereye koyuldu; sonra lublin sosyalistleri (11 kasım) ve naipler tarafından hükümeti kurmakla görevlendiril­di. Ama milliyetçi demokrat Paris komitesi ve sosyalist Varşova hükümeti, başkanlığını Paderewski’nin yaptığı bir birlik kabinesi kurmak için anlaştılar (16 ocak 1919).

Dmowski Barış konferansına delege gönderildi, genel oy sistemiyle yapılan ocak 1919 seçimlerinde Kongre krallığında ve Batı Galiçya’da seçilen Kurucu meclisin üçte bi­ri milliyetçi demokratlar, onda biri sosya­listlerden meydana geliyordu; merkezdeki halkçılar ikiye bölündü, bir kısmı nasyonal demokratları, bir kısmı da sosyalistleri des­tekledi. Meclis Pilsudski’yi devlet başkan­lığına seçti. Pilsudski, bakanlar gibi mec­lise karşı sorumluydu (20 şubat 1919 ana­yasası); ama aynı zamanda dâ başkuman­dan olduğundan bu sıfatla denetimsiz hare­ket ediyordu. Versailles antlaşmasıyle batı sınırı hemen hemen 1772 paylaşmasından önceki şekline sokuldu. Ama Danzig (Gdansk) hür şehir ilân edildi. Doğu Prus­ya’da (temmuz 1920) ve Yukarı Silezya’da (mart 1921) yapılan plebisitlerde halk Al­manya’yı tuttu; Teschen (Cieszyn) Silezyası Çekoslovakya’ya verildi: böylece 400 000 Polonyalı’dan olan Polonya’ya, buna kar­şılık olarak 230 000 almanın bulunduğu Katowice bölgesi düştü.

Doğuda Ukraynalılar Lwow’dan çıkarıldı (kasım 1918); Pilsudski Kızılorduyu kuzeye doğru püskürttü ve Wilno’ya girdi (nisan 1919); Haller, Romanya sınırına dayandı. Ama Müttefiklerarası Yü­ce meclis Polonya- S.S.C.B. sınırı olaralc Bug’u kararlaştırması (Curzon hattı, aralık 1919) zaten iç meseleler arasında bunalan Padrewski’nin istifasına yol açtı.
Beyaz ve kızıl Rusların tehdidi altındaki Ukrayna cumhurbaşkanı Petlyura Polonya’ya kısa sü­re önce Ukrayna ile birleştirilen Doğu Galiçya’yı geri verdi ve Volhinya’nın yarısını bıraktı; mareşalliğe yükseltilen Pilsudski ile ittifak yaptı (22 nisan 1920) ve onunla birlikte Kiev’e girdi
(7 mayıs). [Bk. polonya-sovyet savaşi.] Tuhaçevskiy’in karşı hücumuyle polonya birlikleri Varşo­va, Torun ve Lwow’a kadar püskürtüldü (ağustos).

Milliyetçi tepki ve general Weygand’ın yardımı, Pilsudski’ye Kızılorduyu Varşova önünde durdurmak (14 ağustos) Sikorski’ye de bu orduyu Aşağı Vistül’e püskürtmek imkânını verdi. Ruslar önce Riga mütarekesini (12 ekim 1920), sonra barışı (18 mart 1921) imzaladılar: Polonya Curzon hattının 200 km ötesine kadar uza­nan bir toprak şeridini geri aldı. İçte, Ku­rucu meclis bir ordu topladıktan ve top­rakların yönetimini birleştirdikten sonra, bir toprak reformuna girişti. 1919′da kurulan ve 15 temmuz 1920 toprak kanunuyle büyük arazileri kamulaştırma yetkisini alan Toprak ofisi 1920-1925 arasında 936 000 hektar toprağı köylülere dağıttı. 17 Mart 1921 anayasasıyle genel oy sistemiyle seçi­len iki meclis kuruldu: diyet ve senato.

Cumhurbaşkanı bu meclisler tarafından se­çiliyor ve senatörlerin dörtte üç müspet oyu ile diyeti dağıtabiliyordu. Sağ kanat çoğun­lukta olduğu bu meclisler yardımıyle Pilsudski’nin güçlü kişiliğini dengeleyebildi. Seçimlerde çoğunluk değişmedi (5 kasım 1922), fakat ortak liste çıkaran millî azınlık­ların önemi ortaya çıktı. Pilsudski cumhurbaşkanlığını kabul etmeyince, sosyalistlerin yardımıyle Narutowicz seçildi (9 aralık 1922); Narutowicz’in öldürülmesinden (16 aralık) sonra da soyalist Wojciechowski cum­hurbaşkanı oldu.

Sağ kanat polonya mar­kının devalüasyonu ve Krakow’daki sosyal karışıklıklar (mayıs – aralık 1923) sonucu devrilen Witos kabinesini ve parayı yeni­den değerlendiren (zloty’nin tedavüle çıka­rılması) Grabski kabinesini destekledi. Cum­hurbaşkanlığı dönemi sonunda genelkurmay başkanlığına getirilen Pilsudski, YVitos ka­binesi kurulunca istifa etmişti.

• Pilsudski’nin diktatörlüğü (1926-1935). Pilsudski ile milliyetçi demokratlar arasın­daki uzlaşma denemelerinin başarısızlığın­dan sonra, bir rakibinin savaş bakanlığı­na getirilmesi (11 mayıs 1926) üzerine Pil­sudski bir hükümet darbesi yaptı (12-14 mayıs 1926): başkanlığa Bartel’in, savaş bakanlığına Pilsudski’nin getirildiği yeni bir hükümet kuruldu; Pilsudski dostu Moscicki lehine cumhurbaşkanlığını kabul et­medi ve yürütme gücünü kuvvetlendirdi. Tam yetki alarak idare ve orduda temizlik yap­tı ve kendisini her desteklemeyişinde diye­tin toplantılarını erteledi. Kömür ihracatı ve amerikan yardımı sayesinde malî durum düzeldi. İkinci diyette (7 mart 1928′de se­çildi), sağ ezildi ve parlamenter rejim taraftarlarıyle diktatörlük taraftarlarının çatış­tığı hükümet bloku ağır bastı.

Pilsudski parlamenter rejim taraftarı Bartel’e işten el çektirdi ve albay Slawek askerlerin çoğun­lukta olduğu bir kabine kurdu. Ama ikti­sadî buhran siyasî durumda büyük bir de­ğişiklik yarattı; muhalifler artık sağda de­ğil, merkezde ve soldaydı. Krakow kongresinde Pilsudski’nin diktatörlüğü aleyhine gösteri yapan ve istifa etmesini isteyen (29 haziran 1930) sol muhalifler, hükümet blokunun seçimleri kazanmasından sonra (16 kasım) tutuklandılar veya yurt dışına kaç­tılar.

• Albaylar diktatörlüğü ve savaşa gidiş (1935-1939). Diktatörün ölümünden sonra (12 mayıs 1935), yardımcıları yeni anayasa (23 nisan) ve seçim reformu sayesinde iktidarı muhafaza ettiler; o tarihten sonra muhale­fet seçimlere katılmama şeklinde işledi. Yetkileri artırılan cumhurbaşkanı Moscicki, askerlerle anlaşmazlık halindeydi; komü­nistlere maledilen karışıklıklardan (mart-nisan 1936) sonra askerler, mücadeleyi ka­zandılar; general Skladkowski-Slawoj kabi­neyi kurdu; önce genel ordu müfettişliğine, sonra mareşalliğe tayin edilen Rydz-Smigly hükümette çok önemli rol oynadı ve bir sertlik siyaseti uyguladı (köylü grevlerinin bastırılması, ağustos 1937).

Çekoslovakya’­nın sınırlarını Almanya lehine değiştiren Münih konferansı (30 eylül 1938) üzerine dışişleri bakanı (1932-1939) ve S.S.C.B. (1932) ve Almanya ile (26 ocak 1934) saldır­mazlık paktlarının imzalayıcısı albay Beck, Teschen’i (Cieszyn) [2 ekim] işgal etti. Danzig’i ve Polonya koridorunda bir geçit isteyen Hitler’in baskısı karşısında, Chamberlain bağımsızlığı tehdit edildiği takdirde, İngiltere’nin Polonya’yı destekleyeceğini açıkladı (31 mart 1939). Bunun üzerine Al­manya ve S.S.C.B. Polonya’ya karşı ittifak yaparak (2 ağustos) bir saldırmazlık antlaş­ması imzaladılar (23 ağustos).

Polonya’nın istilâsı ve işgal dönemi (1939-1945)

Alman birlikleri savaş ilân etmeksizin Po­lonya’yı istilâ ettiler (1 eylül). [Bk. polon­ya seferleri.] Sovyetler’in doğu illerine girdiği sırada sivil ve askerî yetkililer Ro­manya’ya geçtiler (17 eylül). Çarpışmalar Varşova’nın teslim olmasıyle (27 eylül) so­na erdi. Ruslar ve Almanlar Polonya’yı paylaştılar: S.S.C.B. Batı Ukrayna’yı ve Bug hattına kadar Beyaz Rusya’yı işgal etti:

Almanya Varşova’ya kadar Batı Po­lonya’yı Reich’a kattı ve toprakların geri kalan kısmını bir genel valilik haline ge­tirdi; her iki devlet ülke halkını çeşitli bölgelere sürmeğe başladı. Polonyalılar Fransa’da general Sikorski başkanlığında bir hükümet kurdular. Yeni kurulan bir ordu Fransa harekâtı sırasında (mayıs-haziran 1940) ve mütarekeden sonra Büyük Britanya saflarında çarpıştı. Hitler’in S.S. C.B.’ye hücumundan sonra, Sikorski, Rus­ya’da general Anders’in kumanda ettiği (1942 yazı) bir ordu kurulmasıyle sonuçla­nan askerî bir antlaşma imzaladı; bu or­du kısa süre sonra Uzakdoğu yoluyle Ku­zey Afrika’daki müttefik cephesine katıldı. Sikorski’nin ölümünden sonra, Polonya gizli Antant komitesinin onayıyle yerine geçen Mikolajczyk, direnmeyi teşkilâtlandırdı; ve Londra’dan verdiği direktiflerle bir yurt içi millî ordu kurdu (şubat 1942); bu arada Moskova «Tadeusz Kosciuszko» tümenini meydana getirerek (mayıs 1943); bir millî halk meclisi kurulmasını destek­ledi (31 aralık 1943); başkanı Osobka-Morawski olan bu meclis Polonya Millî Kur­tuluş komitesini meydana getirdi ve Kosci­uszko tümeninin Curzon hattını aşmasın­dan sonra Lublin’e yerleşti.

Bu arada al­man işgal kuvvetleri toplama kampları kurmuş (Auschwitz [Oswiecim], Maydanek v.b.), milliyetçilere karşı misilleme hare­ketlerine girişmiş, sürgün ve idamlarını artırmış, polonya milletini yok etmek için var gücüyle çalışmağa koyulmuştu. 1943 Nisan-mayısında Varşova gettosunun isyanı burada toplanan yahudilerin hepsinin öl­dürülmesiyle sonuçlandı. Direnmeciler Al­manlara karşı mücadeleye devam ettiler: sabotajlar, suikastler (msl. general Kutschera’ya karşı), partizan çarpışmaları birbirini takibediyordu. İç ordunun başkuman­danı general Bor-Komorowski yönetiminde ayaklanan Varşova (1 ağustos 1944), kah­ramanca bir direnişten sonra Vistül’ün sağ kıyısındaki rus birliklerinin müdahale et­memesi üzerine teslim olmak «zorunda kal­dı; şehir yıkıldı, halkı sürgün edildi. Var­şova’nın sovyet ve Polonya birlikleri tarafından kurtarılmasından (17 ocak 1945) sonra, Lublin hükümeti «Geçici hükümet» adiyle şehre yerleşti. (Bk. polonya se­ferleri.)

Polonya Halk cumhuriyeti
Yalta konferansında (11 şubat 1945), Po­lonya’nın sınırları doğuda Curzon hattı, ba­tıda Oder-Neisse (Odra-Nysa) olarak tes­pit edildi ve hükümetin daha geniş bir de­mokrasi temeline dayandırılması ileri sü­rüldü. İlk millî birlik hükümeti başbakan Osobka-Morawski Gomulka (Polonya İşçi partisinin komünist genel sekreteri) ve Mi­kolajczyk (Polonya Köylü partisi başkanı) tarafından kuruldu. Komünist Bierut cum­hurbaşkanlığına getirildi. Sınır düzenleme­leri ve azınlıklar meselesi nüfus aktarmalarıyle çözüldü: bir buçuk milyon polonyalı S.S.C.B.’den memleketin doğusuna getirildi, buna karşılık 400 000 Ukraynalı Chelim bölgesinden ayrıldı; batıdaki halk Odra’nın ötesine nakledildi veya Polonya uyrukluğuna alındı (1 milyon kişi).

Hüküme­tin görevi serbest seçimleri hazırlamaktı. Bakanlıkların çoğunu elde tutan Hükümet bloku (Polonya İşçi partisi, Polonya Sos­yalist partisi, Köylü partisi, Demokrat parti), tek bir liste hazırladı; buna karşı çıkan Mikolajczyk ise ayrı bir liste hazır­lamıştı. Blok, oyların yüzde 90′ını aldı (ocak 1947). Seçimler ertesinde Millî Birlik hükümeti parçalandı ve Mikolajczyk gizli­ce yurt dışına kaçtı (ekim 1947); Cyrankiewicz’in başkanlık ettiği hükümet koalisyonu 19 Şubat 1947 anayasasını oylattı. İşçi par­tisi bir iç buhranı çözdükten sonra (Gomulka’nın partiden çıkarılması, 1949) bir­leşik bir işçi partisi kurdu (sosyalistlerle komünistlerin birleşmesi) ve bu partinin ge­nel sekreterliğe getirilen Bierut (22 aralık 1948), partinin bütün kilit noktaların ele geçirdi. Varşova doğumlu rus mareşali Rokosovskiy savaş bakanı ve ordu genel müfettişi oldu (kasım 1949). 22 Temmuz 1952′de çıkarılan yeni bir anayasa ile cum­hurbaşkanının yerini bir devlet konseyi al­dı.
30 Hektardan büyük topraklara elkonması ve bu toprakların parsellenmesi, elli kişiden çok işçi çalışan işletmelerin dev­letleştirilmesi ve ekonominin planlanması (üç, sonra altı yıllık planlar), varlıklı sı­nıfları sarsarken, ne köylüleri hoşnut ede­bildi (kolektif işletmeler lehine baskı), ne de işçileri (üretimi artırmak için büyük çabalar istenmesi).

Bilimler akademisinin fikir hareketini marks’çı çizgiye yöneltme­sine karşılık, hükümet, etkisi hâlâ büyük olan kiliseyle uğraşmak zorunda kaldı; ki­lise devletle bir modus vivendi (1950) kur­mayı başardıysa da kardinal Wyszynski’nin görevinden alınmasıyle (eylül 1953) uzlaş­ma imkânı ortadan kalktı.
Bununla birlik­te kilise gücünü katbetmedi (Varşova Kato­lik İlahiyat kademisinin kurulması 1954); işçi ve köylü çevrelerinin iktidardakilerin temsil ettiği komünizme ve sovyet etkisine karşı muhalefetleri günden güne arttı. Poznan’da ayaklanmalar patlak verdi (28 haziran 1956). Natolin grubu bu sıkıntıları emniyet teşkilâtını kuvvetlendirerek çözme­yi önerirken; merkez komitesindeki muha­lif kanat bu teşkilâtın hükümetin denetimi altında olmasını, adlî sisteme bağımsızlık tanınmasını, kolektifleştirme ve planlama­nın yumuşatılmasını, bürokratik merkeziyetçiliğin azaltılmasını ve işletmelere ve müdürlerine daha fazla sorumluluk tanın­masını istiyordu. Bu eğilim sonunda başarı kazandı; programı hazırlamış olan Gomul­ka, Ochab ve Cyrankiewicz’in (1954′ten be­ri hükümet başkanı) desteğiyle partiye geri alındı.

21 Ekimde iktidara geldi ve mareşal Rokosovskiy politbürodan atıldı. Bunun üzerine Gomulka arkadaşlarıyle birlikte ha­zırladığı siyasî programı uygulamağa baş­ladı. S.S.C.B. ile ilişkiler yeniden gözden geçirildi, devlet kiliseye karşı daha yumu­şak bir tutum benimsedi: kardinal Wyszynski’ye görevi iade edildi (ekim 1956), yeni bir modus vivendi hazırlandı (aralık 1956) ve Wyszynski, devlet ve kilisenin barış içinde işbirliği lehinde bir bildiri yayımladı. 1956 «Polonya ekim»inden beri Polonya Birleşmiş işçi partisinin genel sekreteri olan Wladislaw Gomulka, 1959 parti kong­relerinde tekrar seçildi. Resmî tatil sayılan, bununla birlikte doğum kontrolü (ocak-mart 1960) ve dinî bayramları kaldıran (ka­sım 1960) kanunlar çatışmalara yol açtı.

1961′deki Millet meclisi (Sejm) seçimleri sonucunda Millî Cephe içinde 17 yeni mil­letvekili kazanan (1957′deki 236′ya oranla 255 milletvekili) Polonya Birleşik İşçi par­tisinin durumu daha da sağlamlaştı; Birle­şik Köylü partisi, 1 milletvekili fazla çıkar­dı (116 yerine 117); Demokrat partinin 39 milletvekili yeniden seçildi, öbür partiler ise (bu arada Polonya Katolik partisi) 20 milletvekilliği kaybettiler. 1964′te Gomulka, tekrar parti genel sekreteri seçildi; Ochab meclis başkanı oldu. 30 Mayıs 1965 seçimlerinde millet meclisinde durum de­ğişmedi. Bu dönem boyunca hükümet ay­nı kaldı. 1954′ten beri başbakan olan Jozef Cyrankiewicz 1961 ve 1965 seçimlerinden sonra da görevine devam etti. 1952′den beri devlet başkanı olan (Devlet konseyi baş­kanı) Aleksander Zawadzki, 1961′de tekrar seçildi ve 7 ağustos 1964′te ölümü üzerine meclis, Komünist partisinin siyasî büro üyesi Edward Ochab’ı seçti (24 haziran 1965); Ochab 24 temmuz 1965′te tekrar se­çildi. Fakat 1968′de istifa etti. Birleşik İşçi partisinin (1 ocak 1959′da 1 072 000 üye) üçüncü kongresinde (mart 1959) «dogmacılar» (stalin’ciler) tasfiye edildi.

Partinin 1 640 000 üyesini temsil eden 1 630 delege ile toplanan dördüncü kong­rede (15-20 haziran 1964) 1961-1965 planı­na oranla, yatırımları yüzde 38 artırmayı öngören yeni bir beş yıllık plan (1966-1970) kabul edildi. Polonya İşçi partisi, bütün ça­basını iktisadî durumu düzeltmeğe verdi; bütçenin yarısından çoğu millî ekonomiye ayrıldı. Rejim, bu çabasından dolayı halkı hoşnut etmesine rağmen aydınların ve ki­lisenin muhalefetiyle karşılaşmaktadır. Par­ti ile aydınlar arasında bir anlaşmazlık vardır. Bu anlaşmazlık özellikle «revizyo­nist» aydınlar grubunun önderi olan, Var­şova üniversitesi felsefe profesörü Leszek Kolakowski’nin partiden ihraç edilmesiyle (ekim 1966) su yüzüne çıktı; ayrıca batılı Marx uzmanlarına benzer oportünist teori­lerinden dolayı suçlanan filozof Adam Schaff ile hükümet arasındaki ilişkiler de gergindir. Halkın büyük kısmının bağlı ol­duğu katolik kilisesiyle muhalefet de öte­den beri devam etmektedir; ancak devlet ile kilise (Polonya başpiskoposu kardinal Wyszynski temsil eder) arasındaki ilişkiler karşılıklı olarak birbirlerinin gücünü kabul etmeğe ve ciddî bir mücadelenin gereksiz­liğine dayanır. Polonya’nın dış siyasetinin temeli Sovyet Rusya ile dostluk ve ittifaka ve Oder-Neisse sınırının dokunulmazlığına dayanmağa devam eder.

Polonyalıların Al­manlara karşı duydukları güvensizlik ve kin ise hiç azalmamıştır. 8 Nisan 1965′te yirmi yıllık bir Polonya-Rusya yardımlaşma anlaşması imzalandı. 11 Haziran 1966′da Polonya ile Rusya arasındaki bilimsel ve teknik işbirliği anlaşması yenilendi. Büyük komşusunun çizgisinden ayrılmayan Polon­ya, öteden beri çin idarecilerinin «bölücü siyasetçine karşı çıkmaktadır. Bununla bera­ber, şubat 1966′da Arnavutluk ile siyasî i-lişkilerini tekrar kurdu ve bu tarihte Ti­ran’daki Polonya maslahatgüzarı elçiliğe yükseltildi. Polonya ile Doğu Almanya ara­sında 15 mart 1967′de, Polonya ile Bulga­ristan arasında da 6 nisanda birer ittifak ve yardımlaşma anlaşması imzalandı. Bütün sosyalist cumhuriyetler gibi, Polon­ya da, teknik ve kültürel alanda büyük ba­tı devletleriyle işbirliği anlaşmaları yaptı.
Bunların başlıcaları, 25 mart 1965 İtalya-Polonya anlaşması ve 20 mayıs 1966 Fran­sız-Polonya anlaşmasıdır.
1968′de Polonya’da büyük karışıklıklar ol­du. İlk önemli huzursuzluk, üniversite öğ­rencilerinin ayaklanmalarıyle ortaya çıktı. 8 Mart günü Varşova üniversitesi öğrencileri, Polonya Kültür bakanlığının bir piyesi ya­saklamasını protesto eden iki arkadaşları­nın üniversiteden atılması üzerine gösterile­re başladı; yüzlerce polis ve milis, üniver­site içinde 3 000-4 000 kadar öğrenciyle çar­pıştı. 11 Martta öğrenciler Kültür bakanlı­ğına ait bir binayı tahrip etti; öğrenci olmayan kalabalık gruplar tarafından da des­teklenen ayaklanmalar bir hafta içinde bü­yük sokak çarpışmaları halini aldı. Polon­ya Birleşik İşçi partisi (Komünist parti) organı Tryhuna Ludu gazetesinin, öğrenci­lerin siyonistlerce kışkırtıldıklarını öne sür­mesi yahudi aleyhtarı bir kampanyanın başlamasına yol açtı. Varşova’da patlak veren ayaklanmalar, Krakow, Lublin, Poznan, Gdansk (eski Danzig) şehirlerine de yayıldı.

19 Martta bir parti toplantısında konuşan Gomulka öğrencilerin «sosyalizme ^ düşman kuvvetler tarafından aldatıldıklarını» öne sürerek, öğrenci önderlerini «pis provokaskon metotlarına baş vurmakla» suçla­dı. Gomulka, ayaklanan öğrencilerin «kah­rolsun komünizm», «kahrolsun Rusya» gibi sloganlar kullandıklarını da sözlerine ekle­di. 8-15 Mart arasında 1 208 kişinin tevkif edildiğini belirten Gomulka, sözlerini olay­larda en faal rol oynayanların yahudiler ol­duğunu öne sürerek bitirdi. Gomulka’nın demeci üstünden henüz 24 saat bile geçme­mişken Varşova Politeknik öğrencileri otur­ma grevine başladı. Olaylar gelişirken Po­lonya Katolik kilisesinin başı kardinal Wyszinski, bir mesaj yayımlayarak dolaylı yol­dan hükümeti kınadı. 25 Martta aralarında Prof. Leszek Kolakowski gibi ünlü bir fi­lozofun da bulunduğu 6 üniversite öğretim üyesinin «revizyonist» oldukları gerekçesiy­le işlerine son verildi.

30 Martta hükümet üniversitenin birçok bölümünü kapattı. 8 Nisan 1968′de Devlet konseyi başkanı (cumhurbaşkanı) Edward Ochab istifa etti; Polonya parlamentosu (Sejm) bir gün son­ra toplanarak Komünist partisi adayı ma­reşal Marian Spychaîski’yi Devlet konseyi başkanlığına getirdi.

Yahudilerin parti ve devlet teşkilâtlarından «temizlenmesi» kam­panyası daha da şiddetlendi: Varşova’da yayımlanan Zycie Warszawi gazetesi Komü­nist partisinden 6 951 kişinin ihraç edildiği­ni açıkladı.

Polonya’daki karışıklıklar Komünist partisi içinde önemli bir bunalıma yol açtı. «Par­tizanlar» adiyle bilinen aşırı milliyetçi ko­münistlerin önderi içişleri bakanı general Mieczislaw Moczar’ın parti yönetimine hâ­kim duruma gelmesi, yahudilere karşı uy­gulanan baskıların artmasına sebep oldu; bu yüzden binlerce yahudi Polonya’dan göç etmek zorunda kaldı. Çekoslovakya olayları, Polonya’daki buna­lımı daha da yoğunlaştırdı. 11 Kasım 1968′de toplanan Komünist Partisi kongre­sinde Gomulka, Sovyetler’in Çekoslovakya’yı işgalini savundu.

Bununla birlikte 1969 sınır direklerini başından sonra durumda bir yumuşama görüldü.Gomulka yahudi aleyhtarı kampanyaya son verilmesini istedi; İçişleri bakanlığına bağlı olarak kurulmuş olan Yahudi dairesi Gomulka’nın emriyle feshedildi. İç Siyaset alanındaki bu yumuşamanın etkileri, Polonya’nın dış ilişkilerinde de yansıdı.
Mayıs ortalarında Gomulka, Oder-Ne­isse hattının iki ülke arasında kesin ve de­ğişmez bir sınır olarak kabul edilmesi ha­linde Federal Alman hükümetiyle bir an­laşma yapmağa hazır olduklarını söyledi. Gomulka böylece, o yıl Federal Almanya şansölyeliğine seçilmiş olan Willy Brandt’ın iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşti­rilmesi konusundaki teşebbüslerini olumlu karşılamış oluyordu. Bununla birlikte, iç siyaset alanındaki nispî huzur ve yumuşa­ma uzun sürmedi. 1969 Yazının özellikle kurak geçmesi ve kötü hasat şartları, kü­çük tarım işletmelerine dayanan polonya tarımını alt üst etti. İktisadî durumun kö­tüleşmeğe yüztutması üzerine, hükümet 1970 yılı sonlarında yiyecek (özellikle et, süt, peynir v.b.), kömür ve akaryakıt fi­yatlarını büyük ölçüde yükseltmek zorun­da kaldı. Bu artış, özellikle, işçi sınıfını etkiledi; bunun üzerine önce Baltık kıyılarındaki Gdansk, Gdynia, ve Szczecin’de (esk. Stettin) liman ve dok işçileri genel greve başladı; bu grev kısa zamanda bü­yük gösteriler halini aldı. Gdansk’ta dok iş­çileri limandaki bir sovyet ticaret gemisini ateşe verdi; Szczecin’de de işçiler Komü­nist partisi binasını tahrip etti; hükümet ayaklanan işçilerin üstüne tanklar ve askerî birlikler sevk etti.

20 Aralık 1970′te Gomulka, Polonya Komünist partisi birinci sekreterliği görevinden istifa etti. Parti Merkez komitesi toplana­rak bu göreve Edward Gierek’i getirdi, ön­derler kademesindeki değişiklik bununla kalmadı: 23 aralıkta Polonya parlamento­sunun olağanüstü toplantısında Devlet kon­seyi başkanı mareşal Spychalski ile başba­kan Cyrankiewicz de istifa ettiklerini açıkladılar. Partinin yeni sekreteri Gierek’in teklifi üzerine Cyrankiewicz Devlet konse­yi başkan Jaroszewicz de başbakan seçildi.

Polonya – Osmanlı ilişkileri

Türkler Vilâyet-i Leh ve Lehistan adını ver­dikleri Polonya ile, Jagellon’lar zamanında ilişki kurdular. Wladislaw (Vladislav) [1386-1434], Osmanlıların zaferiyle sonuçlanan Niğbolu savaşına kuvvet göndererek macar kralı Zsigmond’u destekledi; 1441′de Ma-carlara karşı Murad II’nin ileri sürdüğü birleşmeyi kabul etmedi. Torunu Wladislaw III, 1444′te Segedin antlaşmasını bo­zan Macarlarla anlaştı, fakat Varna sa­yasında Türklere yenildi. Kazimierz IV Jagellon ve Albrecht II, Eflak’a yapılan Os­manlı saldırıları sırasında Vlad III Drakul’u destekledi.

Bayezid II, 1485′te Kili ve Akkerman’ı alarak Lehistan’a karşı gi­rişeceği seferler için üs yaptı. Boğdan be­yi Büyük Ştefan IV bu iki şehri geri al­mak için Lehistan kralı Kazimierz IV’ten yardım istedi (1485); fakat kral bu isteği cevapsız bıraktı; Lehistan kralı Jan I Adalbert, Türkler üzerine yürümek bahanesiyle Boğdan’ı istilâ ve tahrip etti. Bayezid II ile Polonya kralı Kazimierz IV Jagellon arasında ilk antlaşma 1490′da yapıldı. Bu ilk antlaşma Boğdan meselesinin çözümlenmesi bakımından önemlidir. 1495′te, bir haç­lı seferi düzenlemek isteyen Fransa kralı Charles VIII’e Polonyalılar yardım edecek­lerine söz verdiler; ayrıca Almanya impara­toru Maximilian’ın Osmanlı imparatorluğu­na karşı yapılmasını düşündüğü haçlı sefe­ri projesine de katıldılar. Papa Alexander VI Borgia da Polonya’nın Türklerle barış anlaşmaları yapmasını önlemeğe ça­lıştı. Bunun üzerine Polonya kralr Jan I Adalbert 1497′de antlaşmayı bozarak Boğdan’a saldırdı, fakat yenilerek geri çekildi; Polon­yalıların 1490 antlaşmasını bozmaları üzerine, 1498′de Silistre sancak beyi Malkoçoğlu Bali Bey, Bayezid II’nin emriyle 40 000 ki­şilik bir kuvvetle Polonya’ya akın yaptı; Dniester ırmağını geçerek Polonya’ya girdi ve Czarnkow, Gologory ve Glemiany kale­lerini aldı; Lwow (Leopol) ve Sandomierz (Sandomir) şehirlerini yağma, Brzeziny ve Varşova şehirlerini tahrip ederek Polon­yalıların Vistül ırmağı çevresindeki tahki­matını yardı, Polonya kuvvetlerini yendi; 10 000 esir ve birçok ganimetle Akkerman’a döndü. Bali Bey aynı yıl bir se­fer daha düzenleyerek Halicz, Zydaczew, Samber ve Droholiyez şehirlerini yağma etti; kış bastırınca geri dönmek zorunda kaldı.

Bu durum üzerine Jan I Adalbert, macar kralı Wladislaw (Ladislas) ve Litvanya bü­yük dukası Alexandjce ile Türklere karşı bir antlaşma yaptı; Boğdan voyvodası Ştefan da müttefikler tarafını tuttu. Bu sırada ya­pılan Türkiye-Polonya antlaşması savaşı önledi. Polonyalılar Mohaç savaşına yar­dımcı kuvvetler göndererek macar kralı Lajos II’yi desteklediler, fakat Macar krallığının yıkılması üzerine Polonya kralı Zygmunt I, 1532′de Piotr Opalinski’yi elçi olarak İstanbul’a gönderdi ve 1499′da yapı­lan antlaşmayı genişleterek yeniledi. Bu yeni antlaşma esaslarına göre Osmanlı dev­leti Kırım hanlığı ile Boğdan voyvodalığı tarafından Polonya sınırlarına saldırmamayı, savaş halinde Polonya’ya yardım et­meyi kabul ediyor, buna karşılık Polonya krallığı da Türkiye’nin düşmanlarıyle bir-leşmeyeceğine ve onlara yardım etmeyece­ğine söz veriyordu. Polonya kralı Zygmunt I’in kızı, macar kralı Zapolya Janos’un karısı ve Zsigmond Janos’un da annesiydi.

Sonradan Erdel ban’ı olan Zsigmond Janos Polonya – Türkiye ilişkilerinde önem­li rol oynadı, Osmanlılar Selim II ve Murad III devirlerinde Lehistan’in iç iş­leriyle yakından ilgilendiler. Sokullu Mehmed Paşa, İvan III ve Habsburgları tehdit ederek, Polonya krallarını bu devletin nü­fuzunda olmayan Polonya asilzadelerinden seçilmelerini istedi; Fransa ile işbirliği yaparak 1 mayıs 1573′te Polonya kral­lığına seçilen Charles IX’un kardeşi Henri de Valois’yı tuttu; fakat bu prensin Henri III adiyle Fransa’ya dönme­si üzerine (1574), kendi adamı olan Erdel voyvodası İstvan Bathory’yi Polonya kral­lığına seçtirdi (1575).

Bathory, Osmanlılar­la 24 maddelik bir antlaşma imzalayarak Kırım hanlığıyle Polonya arasındaki ilişki­leri düzeltti. Türklere olan bağlılığını kuv­vetlendirdi. Kazak, Kırım ve Boğdan mese­lelerinden dolayı bozulan Osmanlı-Polonya ilişkileri 1617′de yapılan yeni bir antlaş­ma ile düzenlendi. Polonya başkumandanı Stanislaw Zolkiewski’nin ordusuyle savaş­mak için Dniester ırmağı boylarına giden Bosna valisi iskender Paşa, antlaşmadan sonra geri döndü. 1620′de aynı meseleler yü­zünden İskender Paşa, Stanislaw Zolkiewski’yi Yaş yakınında yendi; Polonyalılar ağır kayıplar verdiler; Dniester (Turla) ırmağını geçmeğe çalışanlar yok edildi (1621). Bu­nun üzerine Osman II, Seferi Hotin (Chocim) diye anılan Polonya seferine çıktı (bk. osman II).

Osmanlılar, Polonyalıların istek­lerine uyarak antlaşma yaptılar (6 ekim 1621). Ancak Ukrayna Kazakları hatmant Doroşenko’yu Polonya kralına karşı koru­mak zorunda kalan Mehmed IV, 1672′de Polonya seferine çıktı;

Podolya eyaletinin merkezi olan Kamaniçe’yi kuşattı. 27 Ağus­tos 1672′de Kamaniçe teslim oldu, 18 es­kimde Bucaş antlaşması yapıldı; fakat ant­laşmanın Polonya Diyet meclisi tarafın­dan reddi ve başkumandan Jan Sobieski’nin de türk ordusu çekildikten sonra Lwow (Leopol) ve Lublin kalelerini ge­ri alması üzerine 1673′te Mehmed IV, İkin­ci Lehistan seferine çıktı; Osmanlı or­dusu Hotin önünde yenildi; bunun üze­rine Mehmed IV, Kazakları desteklemek ve Ruslara da bir darbe vurmak amacıyle Uk­rayna üstüne yürüdü. Bu sırada Polonya kralı Michal Korybut Wisnowiecki ölmüş, yerine başkumandan Jan Sobieski geçmişti. Yeni kralın barış isteği reddedildi; 1677′de osmanlı orduları başkumandanı İbrahim Pa­şa ordusunu Zurawno’da toplayan Polonya kralı Jan Sobieski’yi sıkıştırdı; kral barış istemek zorunda kaldı.

Antlaşma uyarın­ca Podolya ile Ukrayna Osmanlı devletine bırakıldı. Ancak, Polonya kralı Jan Sobi­eski 1683′te Viyana’yı kuşatan osmanlı or­dusuna saldırarak barışı bozdu. 1683 – 1699 Arasında yapılan Osmanlı – Polonya savaş­larında Osmanlılar üstün gelmekle bera­ber Karlofça antlaşması uyarınca Kama­niçe kalesiyle Ukrayna ve Podolya eyalet­leri Polonya’ya geri verildi. Katerine II Polonya kralı Friedrich-Augusta III ölünce (1763) Polonya’ya asker göndererek, Prusya kralı büyük Friedrich ile anlaştı, 1764′te kont Stanislaw-August Poniatowski’yi Po­lonya Diyet meclisine baskı yaparak kral seçtirdi. 1768′de polonyalı milliyetçiler rus saldırılarına karşı ayaklandılar; Bar şehrinde toplanarak osmanlı hükümdarı Mus­tafa III’ten yardım istediler; Osmanlılar Ruslara savaş açtılar, fakat yenilerek top­rak kaybettiler. Osmanlı – Rus savaşları devam ederken Polonya, Rusya, Avusturya ve Prusya arasında paylaşıldı (1772). 1848 Mülteciler meselesinde Osmanlılar Polonya­lıları tuttu. (Bk. mülteciler meselesi.)

Askerî tarih

Polonya ordularının tarihi, hudutları ikide bir değişen bu devletin kuvvetli komşularıyle (Türkler, Almanlar, isveçliler ve Ruslar) yaptıkları savaşlarla karışır. Bu tarihin en meşhur dönemlerinden biri WIadislaw Ja­gellon emrindeki birliklerin Tannenberg’de (Grünwald) toton şövalyelerine karşı kazan­dığı zaferdir (1410). XVI.-XVIII. yy. arası polonya kuvvetleri, gerçekte biri krallıkta, öteki Litvanya büyük düklüğünde iki ordu­dan meydana geliyordu; bunların her birine, kaydı hayat şartıyle tayin edilen ve yalnız meclise karşı sorumlu olan bir ataman ku­manda ederdi. Soylu sınıf yalnız süvari kuvvetlerinde hizmet etmeyi kabul ettiğin­den, piyade kuvvetleri ancak birkaç bin kişiydi; topçu kuvveti ise yok denecek kadar azdı. İstilâ halinde Polonya, toptan sefer­berlik (pospoiita) usulüne göre askere alınan soylu sınıfa güvenirdi.

Kosciuszko ku­mandasındaki âsilerin rusya, avusturya ve prusya kuvvetleri karşısında kahramanca direnerek (1794) Fransız devrimi ordularının zaferine yardım etmesine rağmen, Polonya devletinin parçalanması sırasında (1772-1795) ortadan kalkan bu ordu, Dabrowski’nin po­lonya lejyonlarıyle İtalya’da (1797) ve Napolyon ordusundaki polonya alaylarıyle Fransa’da yaşamağa devam etti. 1807′de Varşova büyük düklüğü harbiye nazırı prens Jozef Poniatowski’nin kurduğu 3 tümenlik polonya ordusu 1809′dan sonra Napolyon’un bütün savaşlarında yararlık gösterdi. Polonya millî kuvvetleri yeniden ancak Bi­rinci Dünya savaşında Pilsudski kumanda­sındaki polonya; lejyonları (Avusturya-Macâristan’da) ve Haller’in ordusuyle (Fran­sa’da) kurulabildi. 1918′den sonra bir fran­gız askerî heyeti yeni polonya ordusunu teş­kilâtlandırdı; bu ordu 1920′de Sovyet isti­lâsını başarıyle püskürttü. (Bk. polonya-sovyet savaşi.)

Batı orduları örnek alına­rak (mecburî askerlik hizmeti) kurulan ve on askerî bölgeye ayrılan polonya kuvvet­leri, 1939′da 39 piyade tümenini, 11 süvari tugayını ve 2 motorize tugayı kapsıyordu ve barıştaki mevcudu 270 000 kişiydi.

Eylül 1939 seferi sırasında alman ordusu­nun yok ettiği polonya ordusu, önce Fran­sa’da yeniden kuruldu; bu ordunun üç tü­meni ve birçok havacısı Fransa’da mayıs -haziran 1940 harekâtına katıldı. Polonyalı­ların Büyük Britanya’ya, Lübnan’a ve S.S. C.B.’ye dağılmaları, sığındıkları ülkenin or­dularını örnek alan, hür Polonya Silâhlı kuvvetlerinin kurulmasına yol açtı. Kuzey Afrika’nın, italya’nın, Fransa’nın ve Po­lonya’nın kurtarılmasına katılan bu birlik­lerin mevcudu 1945′te Batı Avrupa’da 215 000 kişi (general Anders ordusu) ve Alman-Sovyet cephesinde 400 000 kişiyi (iki ordu meydana getiren 10 tümen) bulmuştu. 1944-1945′te bu çeşitli unsurlara ve direnme topluluklarına dayanılarak yeniden kurulan polonya ordusu, 1949-1956 arası sovyet ma­reşali Rokosovskiy’in emrine verildi.

S.S.C. B.’nin bu sıkı kontrolü (silâhları, teşkilâtı ve yüksek rütbelileri S.S.C.B.’den) ekim 1956 buhranından sonra gevşedi; bu buhran Rokosovskiy’in istifası ve sovyet subayları­nın ülkeden ayrılmasıyle ordunun yeniden polonyalılaştırılmasına yol açtı; kumanda heyeti, iç hizmetler ve üniformalar değişti­rildi. Askerî birliklere benzer dernekler (Gençlik, Polonya Askerinin Dostları bir­liği), Gomulka’nm yeni halk rejimi anlayışı­na uygun düşen askerî ve millî bir propa­gandanın yayılmasına yardım etti.

Bununla birlikte sovyet kuvvetleri, Varşova paktı antlaşmaları gereğince polonya toprakla­rında kalmağa devam eder. 1963′te yeniden düzenlenen askerlik hizmeti, sınıflara göre iki-üç yıldır. Polonya’da üç askerî bölge vardır: Varşova, Silezya, Pomeranya. Su­baylarının yüzde 70′i Komünist partisi üye­si olan kara ordusu, 1%5′te sovyet malze­mesiyle donatıldı ve tamamıyle makineleştirilmiş 14 tümeni kapsıyordu.

• Hava ordusu. 1919′da kurulan ve 1939′da yok edilen hava ordusu, 1942′de yeniden ku­ruldu; 8′i av filosu olmak üzere 13 filoyu kapsayan bu kuvvetler ingiltere’de üslene­rek 1944-1945′te ingiliz Hava kuvvetleri sa­fında başarıyle çarpıştı. S.S.C.B.’nin kont­rolü altında yeniden teşkilâtlandırılan Po­lonya Hava kuvvetleri 1966′da yaklaşık ola­rak 50 000 kişiyi ve bin kadar sovyet yapı­sı (Av: 17, 19 ve 21 Mig: bombardıman: ilyuşin v.b.) veya sovyet lisansı altında Polonya’da yapılmış uçak ve helikopteri kap­sıyordu. Ayrıca kara – hava füzeleriyle do­natılmış uçaksavar birlikleri önemlidir. Po­lonya’da yüz kadar havaalanı vardır, önemli üslerin çoğunu 1939-1945′te Alman Hava kuvvetleri kurmuştur.

• Polonya Deniz kuvvetleri, 1919′da fransız donanması örnek alınarak kuruldu. 1940′ta ingiltere (on birlik), sonra 1945′te birçok ge­mi veren S.S.C.B. tarafından genişletilen de­niz kuvvetleri 1966′da 3 refakat gemisini, 9 denizaîtıyı ve otuz kadar küçük birliği (20 000 kişi) ve 40 mayın tarama ve sahil mu­hafaza birliğini kapsıyordu; 40 kadar da avcı uçağına sahipti. Başlıca üssü Gdynia’dır. Bu silâhlı kuvvetler (yaklaşık olarak 500 000 kişi) dışında Polonya’da, bütün halk de­mokrasilerinde olduğu gibi, içişleri bakanlı­ğına bağlı önemli birlikler de vardır: güven­lik birlikleri, sınır muhafızları, polis. Millî savunma bütçesi millî bütçenin yaklaşık ola­rak yüzde 10′unu teşkil eder.
öbür halk demokrasilerinin orduları gibi, polonya orduları da Varşova paktı sistemi içinde kalmağa devam eder; ama 1962′den Sonra alman yeni kararlarla birtakım geliş­meler sağlandı.
1963′te askere müracat edenlerin ihtiyaçtan çok fazla olması, askerlik hizmetinde deği­şiklikler yapılmasına yol açtı.

Askerlik hizmeti genel ve mecburî olmağa devam etti ama üç şekilde yapılma imkânı tanındı: sınıfına göre 2 veya 3 senelik nor­mal hizmet; üç yıla dağıtılmış devrelerde yapılmak üzere toplam olarak 18 aylık ça­lışma hizmeti; kadro fazlalarına kara birlik­leri emrinde ve günlük mesai satleri dı­şında askerî eğitim yaptırılması, içişleri ba­kanlığı emrindeki Iç Emniyet teşkilâtı (yaklş. 35 000 kişi) ve sınır muhafızları (yaklş. 10 000 kişi) 1965′te silâhlı kuvvet­lere bağlandı.
Ayrıca, Rusya’nın yardımları sayesinde, Po­lonya’nın Silâh sanayii günden güne kendi kuvvetlerinin ihtiyacını sovyet modeli si­lâh ve donatımla karşılayacak hale geldi. Böylece kara küvetleri tamamıyle moto­rize kıtalar haline getirildi.

1966′da kara kuvvetleri (emniyet kuvvetleri ve sınır muhafızları dışında yaklş. 190 000 kişi) 5 zırhlı tümen, 8 motorize piyade tü­meni, 1 havadan indirme tümeni, 1 sahil mu­hafaza tümenini kapsıyordu. Tankların hepsi hem karada, hem suda gider ve atom etkisi­ne karşı korunmuştur. Ordunun karadan karaya füze ihtiyaçlarını Ruslar karşılar.

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA TARİH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME

Tarih 02 Haziran 2009

HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME
Polonya’nın hayat seviyesi, 1950′den beri yükselmesine rağmen, hâlâ düşüktür: A.B.D.’dekinden beş kat, Fransa veya Batı Almanya’nınkinden yaklaşık olarak yarı ya­rıya az. Bunun sebebi Polonya’nın savaş­tan önce azgelişmiş ve çok sanayileşmemiş bir ülke olmasıdır, öte yandan ülke, İkin­ci Dünya savaşının kökünden sarstığı eko­nomisini (ülkenin yüzde 38′inin yıkılması) yeniden kalkındırmak için dev çabalara girişmişti. Üstelik toprak değişiklikleri ye yeni kazanılan batı illerindeki halkın kitle halinde nakli, iktisadî durumu bir süre için karıştırdı. Böylesine güç bir durumu düzeltmek, iktisadî hayatı yeniden canlan­dırmak için Polonya üç yıllık (1947-1949) bir plan hazırladı. Eldeki gelir kaynakları­nın büyük kısmı ekonominin ulaşım, mesken ve madenler gibi hayatî kesimlerinin kalkınmasına harcandı: imalât sanayiinde önce, nispeten önemsiz yatırımlarla çabuk sonuç alınabilecek en az zarar görmüş te­sisler onarıldı.

Savaşı takip eden ilk yıllarda millî gelir kaynakları dış yardımlarla ta­mamlandı: yalnız 1946 yılında, UNRRA’nın yardımı millî gelirin yaklaşık olarak yüzde ll’ini temsil ediyordu. Aynı şekilde, S.S.C.B.’nin Polonya’ya verdiği kredilerin 100 milyon dolarlık kısmı, öncelikle ithali gereken ürünlerin satın alınmasında kulla­nıldı. Bu kalkınma döneminin sonunda, planın başlıca hedeflerine ulaşıldı: tarım üretimi savaştan önce ulaştığı miktarın yak­laşık olarak yüzde 80′ini buldu ve kişi ba­şına üretim 1939 öncesinin hemen hemen eşiti oldu. Fakat millî ekonomi hâlâ den­gesizdi; bu dengesizlik yeni bir sanayi üre­timi yeteneğinin hızla kurulmasını hedef alan altı yıllık (1950-1955) planla da düzen­lenemedi. Planın hedefine çok geçmeden ulaşıldı; fakat, makine sanayiinde, meta­lürjide ve kimya sanayiinde çok büyük ge­lişmelere karşılık inşaat malzemesi, yakıt ve enerji yönünden beslenmenin yetersizliği, ekonominin geri kalan kesimlerini sürekli olarak frenledi; ayrıca, tarım üretimi plan döneminin sonunda, 1949-1950 yılları ortalamasını pek az geçebildi. Ağır sanayiye öncelik tanınması, gerçek hayat seviyesinde alçalmağa yol açtı ve bu alçalma sanayi işçilerini durumlarını düzeltmek için kaçak iş yapmağa yönelterek üretimi önemli öl­çüde baltaladı. Tarım verimi de, hükümetin zora başvurarak uyguladığı tarımsal kolek-tifleşme siyaseti yüzünden zayıflamaktaydı. Halktan istenen fedakârlıklar çok ağırdı; hedeflere ulaşabilmek için hayat seviyesi ihmal edilmişti. Bu yüzden 1956-1960 döne­mi için öngörülen yeni beş yıllık planın, halkın tepkilerini göz önünde tutmak amacıyle çok kısa zamanda yeniden gözden ge­çirilmesi gerekti. Tarım alanında, köyler­deki mecburî kolektifleştirme siyasetinden vaz geçildi; bununla birlikte, bütün modern­leştirme çabalarına (sunî gübre kullanıl­ması, makineleşme, elektriklendirme) rağ­men tarım polonya ekonomisinin zayıf nok­tası olarak kaldı. İktisadî faaliyetin öteki kesimlerinde 1956-1960 beş yıllık planının başlıca özelliği mesken yapımına ve sosyal hizmetlere ayrılan yatırımların artırılmasıdır. Plan aynı zamanda sanayideki denge­sizliği düzeltme kaygısını da yansıtır ve dar boğazların (kömür madenleri; elektrik ve inşaat malzemesi) açılmasına önem verilmiştir. Plan döneminin sonunda, sanayi ve tarım üretimindeki gelişme millî hasılanın yüzde 40 oranında artmasını sağladı. Bu­nunla birlikte, alınan tedbirlerin sanayi üre­timini toplu olarak artırmasına rağmen ekonomi uyumlu bir şekilde gelişmiyordu. Gerçekten de, planın tamamıyle uygulan­ması, hattâ ağır sanayi işletmelerinin ço­ğunda aşılması, ancak tüketim maddeleri alanında tespit edilmiş amaçların ihmaliyle gerçekleşebildi. Polonya ekonomisinin ge­lişmesini sınırlayan temel etken, enerji ke­siminin yetersizliğiydi. 1956-1960 Arası sa­nayi üretiminin yüzde 59,6 oranında art­masına karşılık, kömür üretimi ancak yüz­de 13,8 oranında gelişebilmişti; ayrıca, elektrik tesislerinin gücü, elektrik enerjisi ihtiyacını karşılamağa yetmiyordu. 1961″de Polonya ikinci beş yıllık planı uygulamağa girişti: sanayi üretimi yüzde 52 artırılacak, maden kömürü ve çelik üretimi 9,3 mil­yon tona yükseltilecek, makine sanayii üre­timi yüzde 75 oranında, kimya sanayii de iki kat artacaktı. Tarım üretiminde ise, o günkü seviyesine oranla yüzde 22 yük­selme olacaktı. Gerçek ortalama ücretin ve halk gelirinin yüzde 23 artırılması, şehir­lerde bir milyon sekiz yüz bin, köylerde ise dokuz yüz elli bin mesken yapılması tasarlandı. Bu planı gerçekleştirmek için, üretimin çeşitli dallarında büyük yatırım­lar öngörüldü. İktisadî .gelişme, ticaret bi­lançosunun dengelenmesine, özellikle besin maddelerinin ve tarım ürünlerinin ihracatını artırmaya bağlandı, bu artış ise dışarıdan, özellikle S.S.C.B.’den ithal edilen mallara bağlı temel sanayilerin düzenli bir şekilde çalışabilmesi için tarımın daha geniş ölçü­de geliştirilmesine dayanmaktadır.

• Son durum. Beş yıllık (1961-1965) planın hedeflerine ancak kısmen ulaşılabildi. Bek­lenen yüzde 40 oranına karşılık millî gelir ancak yüzde 33 arttı. Buna sebep, faal nü­fus artışının, planda öngörülen oranı aşmasıdır (7,7 milyon yerine 8,2 milyon işçi); beklenen yüzde 40′a karşılık üretimdeki ar­tış ancak yüzde 28′dir. ücret yükseltilme­si planda yılda yüzde 4,6 olarak öngörül­müşken, ancak yüzde 1,6′ya ulaşabildi. İk­tisadî gelişme hızı da eşit olmadı: 1962 ve 1963′te üretim orta derecede, 1961 ve 1964′te ise yüksekti; 1965 üretimi ise yeterliydi. Kalkınma sanayi kesiminin gelişmesine bağ­lıdır: toplanan sanayi üretimi, dallara gö­re değişen bir artışla beklenen yüzdeyi bi­raz aştı (yüzde 50 yerine yüzde 50,9). Do­natım malları üretimi öngörülen hedefi yüz­de 3,1 aştı; tüketim malları üretimi ise hedefin ancak yüzde 97,5′ine ulaştı. Ta­rım yavaş bir şekilde gelişti ve beklenen yüzde 4,4′e karşılık ancak yüzde 2,8′e ulaş­tı. Ticaret bilançosundaki açık, planın son yıllarında azaltıldı (hattâ 1964′te biraz ka­zanca geçti). 1960′ta yürürlüğe giren pla­nın hedefleri daha mütevazidir. öngörülen millî gelir artış oranı yılda ancak yüzde 3,7′dir. Tüketim mallarının arz ve talebi arasındaki dengesizliğin azaltılması gerekir.

Sayısı günden güne artan birçok eşyanın üretim seviyesi serbest bırakıldı. İşletmeler­de ücretlerin tespiti konusunda daha büyük serbestlik tanınırken verimlilik hesabı bir iyiye gidiş ölçüsü kabul edildi. Bu çeşitli tedbirler ekonominin oldukça liberalle ştiril-diğini ortaya koyar; bu liberalleşme daha önceki ağır sanayii geliştirme dönemine oranla hayat seviyesini daha hızlı yükseltme isteğinin sonucudur.

• Üretim. 1965′te tarım, yarısından çoğu sanayi kesimi tarafından sağlanan maddî üretime ancak yüzde 23 oranında (1960′ta yüzde 26) katılıyordu. 1961-1965 Planı sıra­sında henüz faal nüfusun yaklaşık olarak üçte birini (sanayideki gibi) istihdam eden tarımda, buğday ve şeker pancarı üretimiy­le sığır ve domuz yetiştiriciliği gelişirken patates üretimi aynı kaldı, yulaf ve çavdar üretimi geriledi. Balıkçılık günden güne gelişmektedir. Besin maddeleri üretimi mil­lî ihtiyacı karşılamağa henüz yetmez ve Polonya hâlâ yılda 1,5-2,5 Mt buğday ithal etmek zorundadır.
Sanayide imalât metalürjisi, kimya sanayii ve elektrik üretimi en çabuk gelişen dallar­dır. İmalât metalürjisindeki gelişme (özel­likle gemi yapımı) kısmen demir-çelik tesis­lerinin gelişmesine bağlıdır (plan süresi içinde çelik üretimi 6,7′den 9 Mt’a çıktı). Kimya sanayii «Dostluk» boru hattıyle bes­lenen Plock petrol rafinerisinin inşaatıyle desteklendi. Elektrik üretimi 29′dan 44 tW/saate çıktı.1 Maden sanayiinde, üretimi 104′ten 119 Mt’a yükselen Silezya kömür iş­letmeleri hâlâ birinci plandadır.
• Ticaret. Dış ticaret 1961-1965 planı sü­resinde yüzde 60′tan çok arttı. İhracatta sanayi ürünlerinin payı 1965′te yüzde 40′a yükseldi. Ancak bu ürünlerin hemen hemen hepsi başka sosyalist ülkelere sevk edilir ve kapitalist ülkelerle mübadelenin serbest­leştirilmesi, ticaret siyasetinin başlıca amaçlarından biridir.
• Hayat seviyesi. Hayat seviyesi ortala­ması sosyalist Avrupa’nın sınırlı çerçevesi içinde bile henüz oldukça düşüktür. Kişi başına düşen ortafama gelir 1967′de 500 do­lar olarak hesaplandı. 120 Kişiye bir araba, 15 kişiye bir televizyon, 1,5 kişiye bir oda düşer. Sosyal alanda durum daha iyidir (900′den az kişiye bir doktor) ve temel sa­nayi ürünlerini kullanma imkânı Batı Av­rupa’dakine yakındır: kişi başına 400 kg’dan fazla çelik ve 150 kW/saat elektrik. Hayat şartlarının düzelmesi sanayi kesimi­nin çeşitli dallara ayrılmasına ve buna pa­ralel olarak tarım verimliliğinin artırılma­sına (sanayinin ihtiyacı olan önemli ölçüde işçiyi serbest bırakır) bağlıdır.

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLONYA

Tarih 02 Haziran 2009

POLONYA, polca Polska, Orta Avrupa’­da devlet; batıda Demokratik Alman cum­huriyeti; doğuda S.S.C.B., güneyde Çe­koslovakya arasında; 311 730 km2; 31 161 000 nüf. Başkenti, Varşova. Başlıca şehirle­ri: Lodz, Krakow, Wroclaw, Poznan, Gdansk, Szczecin.
Polonya’nın kara sınırları 3 566 km boyun­ca uzanır; Baltık denizi kenarında uzanan kıyıları 497 m uzunluğundadır. Bugünkü Polonya’nın doğu sınırı hemen hemen, Bi­rinci Dünya savaşından sonra Polonya hal­kı ile, Litvanya, Beyaz Rusya ve Ukrayna halklarının yaşadığı bölgeleri ayırmak için çizilen eski Curzon çizgisini takip eder. Güneyde ve batıda Polonya, Çekoslovak­ya’dan ayrıldığı Bohemya kütlesinin doğu kenarıyle ve Demokratik Alman cumhu­riyeti sınırını çizen Lausitz Nysası (alm. Neisse) ve Odra (alm. Oder) ile sınırlı­dır.

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLO (Niccolo ve Matteo),

Tarih 02 Haziran 2009

POLO (Niccolo ve Matteo), Venedikli gez­gin ve tacir kardeşler (XIII.-XIV. yy.). Kırım’dan Aşağı Volga’ya gitmek için yola çıktılar (1261) ve Altınordu devletinde tica­retle uğraştılar. Sonra Buhara’ya geçerek üç yıl kaldılar. İran diplomatik heyetine katılarak Pekin yakınındaki moğol Şangtu sarayına kadar sokuldular (Polo kardeşler Çin’e giren ilk Avrupalılardan sayılır); 1269′da yurtlarına döndüler; kısa süre sonra Niccolo’nun oğlu Marco Polo ile Doğu yolculuğuna çıktılar. İtalya’ya döndükten (1295) sonra XIV. yy.ın ilk yıllarında kısa aralık­larla öldüler. (M)

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLO (Niccolo ve Matteo), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLKA

Tarih 02 Haziran 2009

POLKA i. (lehçe k.). Polonya kaynaklı 2/4′lük dans. (1830′da Prag’da ortaya çıktı ve kısa zamanda bütün Avrupa’ya yayıldı.) || Polka dansının müziği.
— ANSİKL. Polka eşit dört hareketten mey­dana gelir ve basit bir adım değiştirmeyle sonuçlanır. Polka – mazurka, polka ve ma­zurka unsurlarının birleşmesinden doğar; ölçüsü valste olduğu gibi 3/4′tür, ama tem­posu daha yavaştır. (L)

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLKA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİTİS (Nikolaos Sokratis), POLİTONALİTE

Tarih 02 Haziran 2009

POLİTİS (Nikolaos Sokratis), yunanlı hu­kukçu ve siyaset adamı (Korfu 1872-Cannes 1942). Fransa’da hukuk okudu. Balkan sa­vaşı sırasında, Venizelos tarafından, Yu­nanistan delegesi olarak Londra (1912), Pa­ris ve Bükreş (1913) konferanslarına gön­derildi; daha sonra dışişleri genel sekreter­liğine getirildi (1914-1915). Dışişleri bakanı oldu (1917-1920), 1919 Barış konferansına katıldı, sonra Milletler Cemiyetine delege seçildi. Venizelos’un istifasından sonra, La Haye’de Yüksek Adalet divanı üyesi oldu. 1922′de yeniden dışişleri bakanlığına geti­rildi, 1923′te ikinci defa Milletler Cemiye­tinde delege oldu, 1932′de de Milletler Ce­miyeti başkanlığına getirildi. 1927′den sonra ise büyükelçi payesiyle, Yunanistan’ın Avrupa’daki temsilciliklerinde hukuk danış­manlığı yaptı.
Eserleri: Les Emprunts d’Etat en Droit International (Milletlerarası Hukukta Devlet Borçlanmaları); La Justice Internationale (Milletlerarası Adalet). [L]

POLİTONALİTE i. (fr. polytonalite). Müz. Bk. çok tonluluk.

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİTİS (Nikolaos Sokratis), POLİTONALİTE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİNGUİCULA

Tarih 02 Haziran 2009

PİNGUİCULA i. Bataklık ve turbalık yer­lerde yetişen rozet çiçekli bitki. (Utriculariaceae familyasından.)

— ANSiKL. Pinguicula, kalın yapraklı, çok yıllık bir bitkidir. Avrupa ve kuzey Ame­rika’nın bataklık bölgelerinde beş on türü bulunur. Bayağı pinguicula’nın içinde ital­yan Alpleri’nde peynir mayası olarak kul­lanılan bir madde vardır. (L)

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİNGUİCULA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Polis teşkilâtı

Tarih 01 Haziran 2009

Polis teşkilâtı (Mîlletlerarasi ağir ce­za), daha çok interpol (önceleri teşki­lâtın telgraf adresiydi) adiyle bilinen bu teş­kilât, aşağı yukarı 90 ülkede şubesi olan ağır ceza polis kuvvetlerinin milletlerarası suçlarla mücadelede birlikte çalışmasını kolaylaştırmak amacıyle kurulmuştur. Teş­kilâtın yönetim merkezi (genel sekreterlik) Paris’tedir ve en büyük yetkilisi olan genel kurulda her yıl başka bir başkentte toplanır. Komünist ülkeler dışında (Yugoslavya ha­riç) hemen bütün batı dünyası ülkelerini kapsayan bu teşkilâtın amaçlan şunlardır:

1. üye ülkelerin bütün ağır ceza polis ma­kamları arasında ve bu ülkelerin kanun sı­nırları içinde karşılıklı yardımı sağlamak ve geliştirmek;
2. sıradan suçların önlenmesi ev ortadan kaldırılmasına etkili bir şekilde katkıda bulunmak üzere kuruluşlar meyda­na getirmek ve geliştirmektir. Interpol’ün siyasî, askerî, dinî ve ırkçı faaliyetlerde bu­lunması kesinlikle yasaktır.

Radyo, televizyon ve sinema, Interpol’ü hal­ka, bütün dünyada ülkeden ülkeye dolaşa­rak, istediği yerde tutuklamalar yapabilen ajanlara sahip esrarengiz bir milletlerarası ağır ceza soruşturma kuvveti olarak tanıt­mıştır. Oysa bu tanıtma gerçeğe uymaz. Çün­kü dünyadaki ülkeler değişik kanun sis­temlerine sahip bağımsız devletlerdir, ay­rıca bu devletlerin ceza kanunları ve da­valara bakma usulleri esas itibariyle birbi­rinden farklıdır. Hiç bir bağımsız devlet, yabancı bir teşkilâtın, kendi polis teşkilâ­tına karışmasını veya kanunlarını hiçe say­masını kabul etmez. Ağır Ceza Polis teşkilâ­tının elindeki başlıca silâh her ülkede ça­lışabilen bir polis ajanı değil, suçluları iade anlaşmasıdır. Interpol’ün uğraştığı kimse, başlıca üç kategoride ele alınabilir.

Bu ka­tegorilerin birincisi millî sınırları aşar ve çeşitli ülkelerde suç işleyen kimseleri kap­sar. (Meselâ, altın ve uyuşturucu madde kaçakçıları gibi.) İkinci kategoride ise, ya­bancı ülkelere gitmeyen, ama işledikleri suçlarla bu ülkeleri etkileyenler yer alır. (Meselâ, kalpazanlar.) Nitekim, Londra’da yaşayan bir kimse sahte dolar basarak A. B.D.’yi de ilgilendiren bir suç işleyebilir. Bir ülkede suç işleyerek yakalanmak korkusuyle diğer bir ülkeye kaçan kimseler ise üçüncü kategoriyi meydana getirir. (Me­selâ, bir adam Paris’te suç işler ve iki saat sonra Londra’da olabilir.) Interpol’ün genel kurulu, teşkilatın siyasetini denetler, üyeliğe kabul konusunda olumlu veya olumsuz ka­rarlar alır, yürütme komitesini seçer ve bü­tün ülkelerin polis teşkilâtlarıyle ilgili ko­nuları tartışır. Yürütme komitesinin dokuz üyesi vardır (bir başkan, iki başkan yardım­cısı ve altı üye). Başkan dört yıl, diğer üye­ler ise üç yıl için göreve seçilirler. Komite­nin görevleri, genel kurul kararlarının uygu­lanmasına nezaret etmek, kurulun yıllık top­lantısı için gündem hazırlamak ve bir ba­kıma genel sekreterliği denetlemektir. Genel sekreterlik, özellikle fransız polis teş­kilâtı subaylarından meydana gelir. Başın­da, Interpol’ün günlük çalışmalarını denet­leyen bir genel sekreter bulunur. En önemli görevlerinden biri, haberleri derlemek, kaydetmek, incelemek ve yaymaktır. Bu iş, suç araştırmasında önemli bir yer tutar. Ge­nel sekreterliğin başlıca bölümlerinden bi­ri, bu işi merkezden yöneten milletlerarası bir bürodur. Genet sekreterliğin bir kayıt bürosu vardır. Milletlerarası suçluları, özellikleri, suç ortakları ve çalışma tarzları hakkında üye ülkeler polisinin verdiği bil­giler bu büroda toplanır. Bu bilgiler ilgili ülkelere radyo-telsizle ve bazı gizli bildiri­lerle iletilir.

İnterpol’ün özel bir telsiz şebekesi vardır. Bu şebekenin merkezî kontrol istasyonu Pa­ris’in hemen dışında kurulmuştur ve Londra, Tel-Aviv, Yafa, Stockholm ve Rio de Janeiro gibi birbirinden çok uzak yerlerdeki istasyonlara bağlantılıdır. Ayrıca, mesajla­rın şifrelenmesinde de özel bir kod kulla­nılır.

Bu gizli bildiriler dört çeşittir. Birincisi ia­de işleminin başlayabilmesi için sanığın gö­zaltına alınmasını ister. İkincisi, suçlu ve çalışma tarzı hakkındaki bilgileri bu kimse­nin geçici olarak kalabileceği ülkelerin po­lisine bildirir. Üçüncüsü, kişilerle değil, de­ğerli eşyalarla ilgilenir. Suçun işlendiği ül­kede çalındığı sanılan mücevherler veya sa­nat eserleri konusunda bilgi verir. Dördüncüsü ise kimliği tespit edilmeyen ceset­lerle ilgilidir ve bu kimselerin kimliklerini bulmak amacını güder. Genel sekreterliğin Lahaye’de, sahtekârlık ve kalpazanlık dai­resi adında bir şubesi de vardır. Ayrıca, ti­ye ülkelerin her birinde, bu ülkelerdeki po­lis teşkilâtının genel sekreterlikle veya öbür üye ülkelerin polis teşkilâtıyle haber­leşmesini sağlayacak bir haberleşme bürosu vardır. Bu büro Millî Merkezî büro (Natio­nal Central bureau) [N.C.B.] adiyle bilinir. Birleşik Krallık ve sömürgelerinin N.C.B.’si Londra’da, New Scotland Yard’daki Met­ropolitan Polis merkezinde kurulmuştur. A. B.D.’ninki de Washington’dadır. İnterpol çalışmalarına Avrupa’da 1923′te başladı. Bu şaşırtıcı bir olay değildir, çünkü birçok avrupa ülkesi ortak sınırlara sahipti.

Bu yüzden, meselâ Belçika’da suç işleyen bir suçlu, bir saat içinde öbür dört ülkeden birinde olabilirdi. Uçak yolculuğu, öbür ül­kelere kaçma fırsatlarını geniş ölçüde art­tırdı. Birinci Dünya savaşından sonra suç­larda büyük bir artış görüldü. Bu suçlardan en çok zarar gören ülkelerden biri Avustur­ya oldu. Bundan dolayı da Viyana Polis idaresi başkanı Johann Schober 1923′te, öbür ülkelerin ağır ceza polis temsilcilerini biraraya toplamak için hükümetin desteğini sağladı. 20 Ülkenin temsilcileri karşılaştıkla­rı meseleleri tartıştılar ve böylece Milletler­arası ağır ceza polis komisyonu kuruldu. Teşkilâtın ilk merkezi Viyana ve ilk başka­nı da Schober oldu. 1923′ten 1938′e kadar komisyon hayli gelişti.

1938′de naziler Avusturya’yı ve böylece İnterpol’ü de ele geçirdiler; teşkilâttaki bütün belgeler Berlin’e götürüldü. İkinci Dünya savaşının patlak vermesi teşkilâtın faaliyet­lerine ara verdi. Savaştan sonra, Belçika Adalet bakanlığının polis teşkilâtı genel mü­fettişi Florent Louwage, milletlerarası suç­larda yeniden bir artış olacağını anladı. Dört devletin işgali altında bulunan Avus­turya artık merkez olamazdı. Ayrıca Bel­çika da bu sorumluluğu yüklenemezdi. Ama Fransa hükümeti, Interpole yönetim mer­kezinin Paris olmasını teklif etti. Ayrıca bu yönetim merkezinde fransız polis me­murlarından kurulu bir genel sekreterlik bulunacaktı. Bu teklif büyük bir memnuniyetle kabul edildi. Böylelikle İnterpol, Louwage’ın başkanlığında ve dört kişilik bir yürütme komitesiyle yeniden kuruldu. Ama savaş öncesi belgelerin kaybolması ve­ya tahrip edilmesi dolayısıyle Interpol’ün yeniden teşkilâtlandırılması gerekiyordu. İnterpol gelişti ve 1940 yılında 19 olan üye ülke sayısı 1955′te 55′e çıktı. 1955′te genel kurul modern ve eksiksiz bir tüzük meyda­na getirmeğe karar verdi. 1956′da kabul edilen bu tüzükle teşkilât Milletlerarası Ağır Ceza Polis teşkilâtı adnı aldı. Teşki­lâttaki gelişmeler devam etti ve 1960′tan sonraki yıllarda üye ülkelerin sayısı 90′a çıktı, özellikle 1960-1961 yıllarında bağım­sızlığını kazanan birçok ülkenin katılmasıyle üye sayısı önemli ölçüde arttı. (M)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Polis teşkilâtı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİNEZYALI

Tarih 01 Haziran 2009

POLİNEZYALI i. (Polinezya’dan polinez-ya-lı). Polinezya halkından veya bu halkın soyundan olan kimse.

— ANSiKL. Antropol. ve Etnol. Ada ve takımadalarının çokluğuna rağmen, Polinezya’da polinezya ırkı denen ve hayli homogen bir insan soyu yaşar. Bu yerliler, esmer tenli, uzun boylu, vücut ölçüleri avrupalılarınkini andıran, brakisefal, ince yüz­lü, düz veya kıvırcık saçlı insanlardır, Ba­zı antropologlar onları sarı ırktan, bazıları da beyaz ırktan ve özellikle beyaz ırkın Akdeniz’de yaşayan grubundan sayarlar. Menşeleri meselesi de, ortaya atılan bir­çok teoriye rağmen belirsizdir. Bazı kim­seler Malezyalılarla yakınlıkları olduğunu ve Mikronezya veya Melanezya yoluyle Gü­neydoğu Asya’dan geldiklerini öne sürerler. Kimine göre de Hindistan’dan, Eski İran dünyasından veya Japonya’dan gelmişler­dir. Thor Heyerdahl, balsa tahtasından yapılmış Kon-Tiki adındaki bir salın üzerinde Peru ile Tuamotu kıyıları arasında yaptığı bir gezinin sonuçlarına dayanarak amerika asıllı oldukları sonucuna varmıştır. Çok iyi denizci olan Polinezyalılar, iki uçlu tek kürekle çekilen oyma kayıklarla kabi­leler halinde yer değiştirirlerdi.

Eskiden, kademeli ve karmaşık bir toplum teşkilât­ları, tabiatın gücü mana’ya. dayanan bir dinleri vardı. Tanrıları için marae deni­len, dev boyutlu tapmaklar kurmuşlardı. Balıkçılık yapar, patates, hindistancevizi v.b. yetiştirirlerdi. Barınakları, özellikle bitkisel maddelerden yapılmış ve ancak belirli işler için kullanılan dikdörtgen veya yuvarlak bölmelerden meydana gelirdi. Av­rupalılarla temasa başladıktan sonra Polinezyalıların çoğu Hıristiyanlığı kabul etti. Beyazların törelerini, yaşayış tarzlarını be­nimseyerek, kabile teşkilâtlarını ve gele­neksel yiyecek iktisatlarını terkettiler. Bu arada yok olma tehlikesiyle karşı karşıya geldiler; savaşlar, çocuk katliamı ve kıt­lıklar nüfusun azalmasına yol açtı. XIX. yy.daki sömürgeleşmeyle bu azalma daha da belirli bir hal aldı. XX. yy. başlarında misyonerlerin ve idarecilerin çabalarıyle du­rum düzeldi, üstelik nüfus yeniden artmağa başladı. Bk. POLİNEZYA. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİNEZYALI hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİNCEVENT

Tarih 01 Haziran 2009

PİNCEVENT, Fransa’da Sen vadisinde (Monterau komünü, Seine-et-Marne idare bölgesi) Tarihöncesinden kalma yer. 1964′-ten sonra bulunan Pincevent, A. Leroi-Gourhan yönetiminde bir heyet tarafından kazıldı.

Burası Avrupa’da Magdaleniyenden kalma başlıca sitlerden biridir. M. ö. 15 000 – 10 000′e doğru Ren avcılarının buraya Sen nehrinin geçitini aşan sürüleri gözlemeğe geldikleri sanılır. Bu avcıların geçilin yanıbaşmdaki tebeşirli yardan elde ettikleri bol çakmaktaşlarını ilşedikleri atelyeler bulunmuştur. Bu âletler nispeten yakın bir Magdalenyen çağdan kalmadır. Yapılan incelemeler bu avcıların boyutları 2 m’ye 6 m olan bir çadırda birarada yaşadıklarını ortaya koydu; çadırın içinde üç ocak, uzunlamasına bir yol ve kenarlarda yatacak yerler olduğu, birbirine dikilmiş ve büyük kazıklara gerilmiş ren postlarıyle örtüldüğü sanılır. Ayrıca âlet imalâtından döküntüler, kullanılmamış büyük âletler ve yüzlerce ren geyiği bulundu. 1900′de 100 km kadar uzakta yapılan bir kazıda buna benzer bir yatak daha ortaya çıkarıldı. Pincevent belgesel çalışma, öğretim ve araştırma yapan bir arkeoloji merkezi haline geldi. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİNCEVENT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİNAY (Antoine)

Tarih 01 Haziran 2009

PİNAY (Antoine), fransız siyaset adamı (Saint-Symphorien-sur-Coise 1891). Bağımsız Radikal partiden milletvekili (1936-1938), sonra senatör (1938-1940) oldu. Bağımsız milletvekilliğine (1946-1958) seçildi.

İktisat bakanlığına (1949) getirildi. Bayındırlık bakanlığı (temmuz 1950-Ocak 1952), maliye bakanlığı ve aynı zamanda başbakanlık (mart-aralık 1952) yaptı. «Pinay deneyi» nin hedefi, fiyatların dondurulup ilân edilmesi, vergilerin artırılmaması, altın karşılığı bulunan yüzde 3,5 faizli devlet tahvilleri çıkarılması ve böylece sosyal çatışmaları önlemekti. Bu siyaset kamuoyunca iyi karşılandı. Dış siyasette Avrupa Kömür ve Çelik birliği uygulandı. Kuzey Afrika’da karşılaşılan güçlükler kabineyi zayıf düşürdü. Cumhuriyetçi Halk kareketi de kendisini bırakınca Pinay istifa etti. Bağımsızlar Millî merkezinin fahrî başkanı olarak (1953), parlamento grubunu yönetti (1956-1958). Dışişleri bakanı olarak (şubat 1955-ocak 1956) Paris antlaşmalarını onaylattı. Fas sultaniyle, bu ülkede bağımsızlığın başlangıcı olan La Celle-Saint-Cloud antlaşmalarını imzaladı. De Gaulle hükümetinde maliye bakanı oldu (1958). Yeniden Loire milletvekili seçildikten sonra Debre” kabinelerinde maliye ve iktisat bakanlığına getirildi (mayıs 1959). Atlantik antlaşması ve iktisadî siyaset konusunda kabine arkadaşlanyle anlaşamayınca 13 ocak 1960′ta bakanlıktan çekildi. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİNAY (Antoine) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİGNAC ailesi,

Tarih 01 Haziran 2009

POLİGNAC ailesi, Velay’li fransız ailesi, Yukarı Ortaçağdan beri tanınmış olmakla beraber, MELCHiOR’un (Le Puy 1661-Paris 1742) rahipliğe kabul edildikten sonra Roma’ya giderek (1689) Papalık hükümetiyle Fransa’nın uzlaşmasına yardım etmesiyle, XVIII. yy.dan itibaren ün kazandı; Melchior Polonya’ya elçi olarak gönderildi, Conti prensi François Joseph’i Jan III Sobieski’nin ölümünden (1696) sonra kral seçtirtti. Conti prensi krallığına çok geç sahip olmuş­tu, Louis XIV’ün bu başarısızlığı Melchior’a yüklemesi onu gözden düşürdü. Kralın danışmanı olarak (1706), Hollanda ve ingil­tere ile yapılan görüşmelerde Fransa’yı tem­sil etti (1710-1713), kardinalliğe yükseldi (1712), Naiplik devrinde Maine dükü ile çevirdiği entrikalar yüzünden yeniden göz­den düştü; Auch başpiskoposu oldu. Anti-Eucrkce (Lucretius’a Karşı) adlı büyük şii­rini bitiremedi. — JULES FRANÇOİS (Claye 1743-Petersburg 1817), Melchior’un yeğeni­nin oğlu, irsî dük unvanı elde etti ve bir­çok önemli görevde bulundu.

—YOLANDE MARTİNE GABRiELLE (1749-Viyana 1793), Jules François’nın karısı Polastron’dan dünyaya geldi, Marie Antoinette’ten ailesi için birçok olağanüstü çıkar elde etti; bu durum Polignac’ların 1789′da halkın gözünden düş­mesine yol açtı. Çabucak Fransa’dan göç etmek zorunda kaldılar. —ARMAND jULES MARİE HERACLİUS (Paris 1771-Saint Ger-mainen-Laye 1847), Jules François ile Po-lastron’un oğlu; babasıyle birlikte Rusya’­ya gitti, Fransa’ya dönerek Cadoudal ile birlikte hükümete karşı bir komplo hazır­larken tutuklanarak ölüm cezasına çarptı­rıldı (1804). Cezası müebbet hapse çevrildi, sonra kaçmayı başardı (1813). Artois kontunun emir subaylığını yaptı, yaveri seçildi (1815) ve babası ölünce dük ve ayan üyesi oldu. Louis-Philippe’e bağlı kalacağına ye­min etmediği için Ayan meclisinden atıldı.

— JULES AUGUSTE ARMAND MARİE (Versailles 1780-Paris 1847); öncekinin kardeşi. Cadoudal komplosuna katıldı; iki yıla mah­kûm edildiği halde, kardeşiyle daha uzun süre hapis yattı ve onunla birlikte kaçtı. Ar­tois kontu ile Paris’e döndü (1814), Bourbons’larla birlikte Gand’a gitti (1815). Louis XVIII zamanında (Mersan köşkünde) Ar­tois dükünün etrafında toplanarak krallığın ve kilise nüfuzunun yeniden kurulmasını is­teyenlere katıldı. Ayan üyesi olduktan son­ra önce Charte’a bağlı kalacağına yemin etmek istemedi, ona göre bunda, dine karşı saygısızlık niteliğinde maddeler vardı. Kato­likliğe aşırı bağlılığı kendisine Vatikan ta­rafından prenslik verilmesini sağladı (1820). Londra elçisi oldu (1823-1829), 6 temmuz 1827 tarihli antlaşmayı imzaladı; bu ant­laşma gereğince İngiltere, Rusya ve Fran­sa, Osmanlılarla Yunanlılar arasında ara­buluculuklarını kabul ettirerek Yunanistan’­ın muhtariyetini sağlıyorlardı. Dışişleri ba­kanlığına (8 ağustos 1829), sonra başbakan­lığa (17 kasım) getirildi ve liberal düşünce­nin kendisini İngiltere’ye ve kiliseye boyun eğmekle suçlaması üzerine halkın gözün­den düştü. Osmanlı imparatorluğunun par­çalanmasından sonra, Avrupa siyasî harita­sının yeniden düzenlenmesi için bir tasarı ileri sürdü; Prusya’nın muhalefeti üzerine kesin olarak kenara itildikten sonra prens Polignac, Cezayir seferlerini hazırladı ve bu yüzden hükümeti, İngilizlerin dostluğunu kaybetti.

Bakanlarından Peyronnet ile yaz­dığı temmuz 1830 emirnameleri yüzünden iktidardan çekilmek zorunda kaldı (29 tem­muz), ingiltere’ye kaçmağa çalıştığı bir sı­rada Granville’de tutuklandı (15 ağustos), Ayan meclisinin önünde yargılandı ve mü­ebbet hapse mahkûm edildi, ayrıca unvanları ve medenî hakları da elinden alındı (21 aralık 1830). Ham kalesine kapatıldı; fakat 1836′da cezası affedildi.
—CHARLES MARİE (Londra 1827-Bouzarea 1904), Heraclius’un oğlu, ficole Polytechnique’i bitirdi; Ceza­yir Arap bürolarında subay olarak çalıştı (1857). 1862′de Cezayirli tuareg kabileleriyle, Fransa’nın Sudan’a girmesini kolaylaştıran bir antlaşmanın görüşmelerini yaptı. Tunus seferine katıldıktan (1881) sonra, Fransa’nın güney topraklarına sızma hareketlerinin gelişmesine çalıştığı Cezayir’de emekli oldu. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİGNAC ailesi, hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİNANGA

Tarih 01 Haziran 2009

PİNANGA i. Çok büyük palmiye.

— ANSİKL. Pinanga, ayrık tüysü veya parçalı yapraklı büyük bir ağaçtır. Çiçekleri üçlü kümeler halindedir, yalnız ortadaki dişidir. Tropikal Asya ve Okyanusya’da elli kadar türü bilinir. Bunların bir kısmı Avrupa’da limonluklarda yetiştirilir. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİNANGA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİLLEMENT (Jean)

Tarih 31 Mayıs 2009

PİLLEMENT (Jean), fransız ressamı (Lyon 1728-ay.y. 1808). Geniş bir hayal gücü ve fantezi eğilimi olan Pillement, günlük ha­yat sahneleri, çiçekler ve peyzajlar, sulubo­ya resimler ve gravürler yaptı, özellikle ka­rakalem desenleri ve guvaşlarıyle ün ka­zandı. Avrupa ülkelerinin çoğunu dolaştı, uzun süre Polonya’da ve İngiltere’de kaldı; Polonya kralı ve kraliçe Marie Antoinette’ in ressamı unvanlarını aldı. Birçok fransız müzesinde ve Madrid ile Floransa müzele­rinde eserleri vardır. (L)

31 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİLLEMENT (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POİRET (Jean Louis Marie)

Tarih 30 Mayıs 2009

POİRET (Jean Louis Marie), fransız tabiat bilgini (Saint-Quentin 1755-Paris 1834). La-marck ile birlikte çalıştı. Encyclopedie’nin botanik kısmı hemen tamamen onun kaleminden çıktı.
Başlıca eseri: Histoire Phîlosöphique, Litteraire, Economique, des Plantes Usuelles de l’Europe (Avrupa’da Yaygın Olan Bitkilerin Felsefi, Edebî, ik­tisadî Tarihi) [1825-1829]. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POİRET (Jean Louis Marie) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POGROM

Tarih 30 Mayıs 2009

POGROM i. (rusça k.). Yahudi aleyhtarı halk hareketi; bazen çarlık yetkilileri tara­fından da desteklenen bu hareket yağmala­ra ve kıyımlara kadar varırdı.
— ANSiKL. Ortaçağda yahudi aleyhtarı halk ayaklanmaları bütün Avrupa’da yay­gındı. Doğu Avrupa’da bu çeşit hareketler hemen hiç aralıksız XX. yy.a kadar sürdü­ğü için, hareketi rusça terimiyle (pogrom) belirtmek âdet oldu. Getto sisteminin mu­hafaza edildiği Rusya’da halktan tecrit edilen (bazı mesleklere girme yasağı, üniver­sitelerdeki numerus clausus gibi) ve çarlık yetkililerinden zulüm gören yahudiler, ikide bir halkın gazabına uğrarlardı. Nikolay I devrinde çar hükümeti, ırk ayrımıyle ilgili kararları çoğaltarak ve ağırlaştırarak halkı yahudilere karşı kışkırtıyor, sık sık katliam halini alan bu yağmalara (Nijni-Novgorod, hareketleri destekliyordu. İç savaş sırasında -1882; Kişinev, 1903) göz yumuyor, hattâ bu da, beyaz orduların işgal ettiği yerlerde sık sık pogromlar görülürdü. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POGROM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POE (Edgar Allan)

Tarih 30 Mayıs 2009

POE (Edgar Allan), amerikalı yazar (Bos­ton 1809 – Baltimore 1849). Gezgin tiyatro oyuncusu olan ana-babası sefalet içindeydi; iki yaşında öksüz kalan Edgar’ı Richmond’lu tarım işletmecisi John Allan hi­mayesine aldı ve öğrenimi için hiç bir fe­dakârlıktan kaçınmadı. 1815-1825 Yılları arasında Edgar, onu evlât edinen aileyle birlikte İngiltere’ye gitti ve öğrenimine Londra’da devam etti. 1825′te Richmond’a döndü, ama kötü davranışları yüzünden Virginia üniversitesinde bir yıldan fazla barınamadı (1826).
John Allan onu kendi işyerine aldıysa da, Edgar orada da durma­yarak kaçtı. Orduya girdi (1827), West Point Askerî okuluna kaydolmayı başardı, ama disiplinsizlik yüzünden kovuldu (1831). O zaman zengin olmanın yollarını aramak üzere New York’a gitti; ilgi uyandırma­yan küçük bir şiir kitabından sonra yaz­mağa başladığı hikâyelerle dikkati çekti. Dul ve fakir halası Maria Clemm’in ya­nma sığındığı Baltimore’a yerleşti, 1835′ten başlayarak, Richmond’da çıkan Sout­hern Literary Messenger dergisine yazı göndermeğe ara vermedi; çalışmağa ve yoksulluğa alışıyor, ama bu arada, ilha­mını ve gerçeği unutmanın çaresini gittik­çe artan bir tutkuyle içkide arıyordu. He­nüz on dört yaşında olan yeğeni Virginia Clemm ile evlendi (1836); 1837′de New York’a yerleştiler. The Narrative of Arthur Gordon Pym (Arthur Gbrdon Pym’in Hikâyesi) o yıl, sonra 1840′ta, daha önce gazetelerde çıkmış hikâyeler derlemesi ola­rak İşitilmedik Hikâyelerim (Tales of the Grote’sque and Arabesque) birinci cildi ya­yımlandı. Ertesi yıllarda Edgar Poe’nun çeşitli dergilerle ilişkisi, ardı gelmeyen huy­suzlukları ve alkol krizleri yüzünden çok düzensiz oldu. İşitilmedik Hikâyeler’in yeni bir cildi 1845′te yayımlandı, The Raven-(Karga) adlı şiiri de bu yılın eseridir. Genç karısı 1847′de öldü. ümitsiz ve hastaydı, delirium tremens krizleri geçiriyordu; birara kendini toparlayacak gibi oldu, yaşlı ve zengin bir kadınla evlenmek üzereydi ki, Baltimore’da bir sabah onu, geceyi ge­çirdiği meyhanenin kapısında can çekişir buldular.

Poe’nun dehası hayatına benzer; alabildiği­ne sıkıntılı, acılı ve dokunaklıdır. Muhay­yilesi cehennemi konulardan kurtulamaz ve o, duyduğu dehşet ürperişini okuyucuya iletmekte benzersizdir. Oysa Poe, Eureka’da (1848) ve The Poetic Principle’de (Şii­rin İlkeleri) belirdiği üzere, romantizmin lirik boşalışlarına karşıdır; ilhama güvenmez ve şaire sadece Güzeli arama ihtiya­cının yol göstermesi gerektiğine inanır. Çağdaşlarınca anlaşılmayan bu eser Baudelaire’i derinden etkileyecek ve Poe’yu, Fransa’ya ve Avrupa’ya tercümeleriyle o tanıtacak; The Raven adlı şiiri ise Fransızcaya Mallarme’nin kalemiyle kazandırı­lacaktır. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POE (Edgar Allan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİATTOLİ (Scipione)

Tarih 29 Mayıs 2009

PİATTOLİ (Scipione), italyan yazarı ve siyaset adamı (Floransa 1749 – Löbichau 1809). Papazdı, Modena üniversitesinde ders verirken (1772-1782) kiliselere ölü gömülme­sine karşı yazdığı bir yazı dolayısıyle göre­vinden uzaklaştırıldı. Prens Lubomirski tarafından Polonya kralı Stanislaw’a tanıştırıldı ve kralın güvenilir adamı oldu (1879); kral ile Polonya Vatanseverler partisi ara­sındaki ilişkilerde önemli rol oynadı ve 1791 Anayasasının tamamlanmasını sağladı. Gö­revle Dresden’e gönderildi (1792) ve Avus­turyalılar tarafından tutuklandı (1794). 1800′de serbest bırakılınca Petersburg’da eski öğrencisi Adam Czartoryskiy ile buluş­tu; bu buluşmadan Rusların Avrupa’ya ye­ni düzen verme planlan doğdu. Piattoli, bu planı özellikle fransızca yazdığı Sur le Systeme Politique que Devrait Suivre la Russie (Rusya’nın izlemesi Gereken Siyasî Sis­tem Üstüne) adlı kitabında açıkladı. Büyük ölçüde değiştirilen (1805) bu plan, Pitt ta­rafından Tilsit antlaşmasından sonra bir ke­nara bırakıldı ve ancak Viyana kongresinde (o da kısmen) yeniden ele alındı. Tolstoy Harp ve Sulh adlı romanında rahip Mario tipiyle Piattoli’yi canlandırdı. (M)

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİATTOLİ (Scipione) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHYSOCAULUS

Tarih 29 Mayıs 2009

PHYSOCAULUS i. Boyu 1 m’yi bulan ot­su bitki; oldukça seyrek rastlanan beyaz çiçekli, kalın köklü bir bitkidir; Avrupa’nın güneyinde gölgelik yerlerde bulunur. (Maydanozgillerden.) [L]

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHYSOCAULUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHYLLOSCOPUS

Tarih 29 Mayıs 2009

PHYLLOSCOPUS i. Az veya çok yeşile çalan açık esmer tüylü küçük ötücü kuş; genellikle üzerinde limon sarısı benekler bulunur, (öteğengillerden.)
— ANSiKL. Phylloscopus’lar Avrupa ve As­ya’da, çalılıklarda, koruluklarda, ağaçlık yerlerde yaşayan küçük öteğen kuşlardır; soğuk ve ılıman bölgelerde yaşayanlar göç eder. Phylloscopus collybita ilkbaharda en erken gelen göçmen kuşlardandır. (L)

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHYLLOSCOPUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHYLLOMORPHA

Tarih 29 Mayıs 2009

PHYLLOMORPHA i. Gövdesi yaprağı an­dırır şekilde acayip parçalı böcek; çok gü­neşli yerlerde dolamaotu üzerinde yaşar: Avrupa ve Asya’nın ılıman bölgelerinde bu­lunur. (Heteroptera takımının coreidae fa­milyasından.) [L]

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHYLLOMORPHA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHOSPHAENUS

Tarih 28 Mayıs 2009

PHOSPHAENUS i. Çok basit elitralı, kü­çük ateşböceği. (Phosphaenus hemopterus Batı Avrupa’da her tarafta yaygındır; fakat dişisi çok seyrek bulunur. Kınkanatlıların ateşböceğigiller familyasından.) [L]

28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHOSPHAENUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHORODESMA

Tarih 28 Mayıs 2009

PHORODESMA i. Genellikle sarı ile karı­şık yeşil renkli avrupa kelebeği. (Phorodesma veya Comibaena pustulata’nın tırtılı me­şede yaşar. (Pulkanatlıların geometridae familyasından.) [L]

28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHORODESMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHOLCUS

Tarih 28 Mayıs 2009

PHOLCUS i. Uzun ince gövdeli, çok uzun ince bacaklı örümcek. (Pholcus phalangioides Avrupa’da evlerde ve örtülü yerlerde çok görülür. Dişisi, içinde yavru bulunan kundağını zehir çengellerinin içinde tutar. Pholcidae familyasının örnek tipi.) [L]

28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHOLCUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHİLİP (Andre)

Tarih 28 Mayıs 2009

PHİLİP (Andre), fransız siyaset adamı (Pont – Saint – Esprit 1902). Lyon üniver­sitesinde iktisat profesörlüğü yaptı (1928), Rhöne bölgesinden sosyalist milletvekili se­çildi (1936). Direnişe katıldı ve «Güney Kurtuluş Cephesi» hareketini yönetti. 1942′-de Londra içişleri bakanlığında, sonra Fran­sız Millî Kurtuluş komitesinde geçici görev­de bulundu. Kurucu Meclis Anayasası ko­misyonu başkanı (1946-1948), maliye baka­nı (1947), Avrupa İktisadî topluluğunun fransız delegasyonu başkanı (1947-1951) ve Avrupa Birleşik Devletleri Sosyalist hare­ketinin başı oldu. Halen Paris Hukuk fa­kültesinde profesördür. En önemli eserleri: Europe Unie (Birleşik Avrupa) [1953]; Le Socialisme Trahi (İhanete Uğrayan Sosya­lizm) [1958]. (L)

28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİP (Andre) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHASİDUS,PHASİS,PHASİS’LİLER

Tarih 28 Mayıs 2009

PHASİDUS i. Kamerun ormanlarında ya­şayan kara beçtavuğu (Phasidus niger). [L]
PHASİS. Esk. coğ. Kolkhis’te ırmak. Es­kiçağda Avrupa ve Asya arasında sınır sa­yılır. Bugün Rion. (L)
PHASİS. Esk. coğ. Kolkhis’te şehir, Phasis ırmağının ağzı yakınında. Miletos koloni­si. (L)
PHASİS’LİLER, lat. Phasiani. Esk. coğ. ön Asya’da halk, yukarı Araks kıyısında yaşardı. (L)

28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHASİDUS,PHASİS,PHASİS’LİLER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİETA

Tarih 27 Mayıs 2009

PİETA i. («merhamet» anlamında ital. k.). Meryem’i üzüntülü, kimi zaman yalnız, ki­mi zaman Aziz Yuhanna ile birlikte ve di­zinde çarmıha gerilmiş oğlunun cesediyle temsil eden kompozisyon.
*— ANSiKL. Pieta heykellerinden ilki Naumburg katedralindeki heykeldir (1320′ye doğr.). XVI. yy.a kadar Almanya’da pek çok pieta vardı. Pieta aynı zamanda da avrupa halk sanatının en sık rastlanan, en dokunaklı ve en başarılı biçimde işlenen te­malarından biridir. Michelangelo’nun dört pietası vardır: biri 1496′da bir Fransa kar­dinali tarafından Roma’daki San Pietro ki­lisesi için ısmarlanan Pieta, diğer Floransa katedrali için yapılan Pieta (1550-1555), Palestrina Pieta’sı (Floransa akademisi) ve sanatçının ölümüyle yarım kalan Pieta Ren-danini (Milano, Castello Sforaesso). Resim alanında, ilk başta, XV. yy. fransız ilkelleri­nin eserlerini saymak gerekir: Küçük Yu­varlak Pieta (Louvre), Jean Malouel’e mal edilen Yuvarlak Pieta (Louvre), Pieta (Troyes), Jean Fouquet okulunun eseri olan Nouansles-Fontaines Pieta’sı, Louis Brea’-nın Cimiez mihrap arkalığı pietası, Saint -Germain-des-Pres Pieta’sı (Louvre) ve özellikîe Bruno tarikatı manastırından gelen ve bugün Louvre’da yer alan Villeneuve-les-Avignon Pietası. Fransız sanatının 1,62/ 2,18 m boyutlarındaki bu şaheseri Meryem’­in Zaferi (XV. yy.) tablosunu yapan Enguerrand Charonton’a maledilir. italyan res­samlarından, özellikle Fra Angelico, Cario Crivelli, Cosimo Tura, Giovanni Bellini, il Perugino, Corregio, Sebastiona del Piombo, Tintoretto, Bassano, Bronzino, Annibale Carraccie ve Rosso bu temayı ele almışlar­dır. Aynı tema Van der Weyden, Dierick, Bouts, Dürer, Van Dyck, Tournier ve Delacroix tarafından da işlenmiştir. (l)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİETA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHACELİA

Tarih 27 Mayıs 2009

PHACELİA i. Tüysü almaşık yapraklı bir yıllık otsu bitki: Tropikal Amerika’nın sı­cak ve ılıman bölgelerinde yetişir. (Çiçek­leri güzel mavi, bazıları keten grisi rengin­de, yaprakları parçalı ve çok güzel görü­nüşlüdür. Yüzden fazla türü vardır; bun­ların birçoğu çiçeklerinin güzelliğinden do­layı Avrupa’da limonluklarda yetiştirilir: Phacelia viscida, Ph. Withlavia, Hydrophyîlaceae familyasından.) [L]

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHACELİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PFLİMLİN (Pierre)

Tarih 27 Mayıs 2009

PFLİMLİN (Pierre), fransız siyaset ada­mı (Roubaix 1907).

Strasbourg’da avukat­lık yaptı (1933), Bas-Rhin milletvekili (1946), tarım bakanı (1948-1951), ticaret ba­kanı (1951-1952), maliye bakanı (1955-1956 ve 1957-1958) oldu. Gaillard kabinesinin düşmesinden sonra başbakanlığa (14 mayıs 1958) getirildi, fakat Cezayir Güvenlik ko­mitesinin ve emniyet komitelerinin protestolarıyle karşılaştı.

Yürütme organını güçlendirmek amacıyle anayasada değişiklik yapılması için bir tasarı hazırladı, ama ge­neral de Gaulle ile uzlaşmak gerektiğini anlayarak, Saint-Cloud’da onunla görüştü (26 mayıs), sonra istifa etti (28 mayıs) ve devlet bakanı olarak de Gaulle hükümetin­de görev aldı (1 haziran 1958-8 ocak 1959). Avrupa konseyinde Fransa temsilcisi ve Strasbourg belediye başkanı (1959) oldu, 1956-1959 arasında Cumhuriyetçi halk ha­reketini yönetti. 15 Nisan-16 mayıs 1962 arasında Pompidou hükümetinde çalıştı. 1962′de yeniden Bas-Rhin milletvekilliğine seçildi. 1967 Seçimlerine katılmadı. 1963 Mayısından. 1966 mayısına kadar Avrupa Konseyi Danışma meclisine başkanlık etti. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PFLİMLİN (Pierre) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİCKERİNG (John)

Tarih 27 Mayıs 2009

PİCKERİNG (John), amerikalı dilbilimci ve lûgatçi (Salem, Massachusetts 1777-Boston, Massachusetts 1846). 1796′da Harvard Üniversitesi Hukuk fakültesini bitirdi, 1797′-de, A.B.D. Lizbon elçiliğine kâtip tayin edildi. 1799′da İngiltere’de A.B.D. büyük­elçisi Rufus King’in özel sekreteri olarak çalıştı. 1801′de A.B.D.’ye döndü. Baroya kabul edildikten sonra 1827′ye kadar Sa-km’de avukatlık, 1827-1846 arasında da Boston’da savcılık yaptı. Avrupa, asya, mı­sır ve kızılderili dilleri hakkında geniş bil­gisi vardı. Başlıca eserleri: Adoption of an Uniform Orthography for the İndian Languages (Kızılderili Dilleri İçin Ortak Bir İmlânın Kabulü Üstüne) [1820]; Vocabulary of JVords and Phrases Peculiar to the United States (A.B.D.’ye Has Kelime ve Deyimler) [1816]; A Comprehensive Dictionary of the Greek Language (Yunan Dili Mufassal Lügati) [1826]. (l)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCKERİNG (John) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PEYREFİTTE (Alain)

Tarih 27 Mayıs 2009

PEYREFİTTE (Alain), fransız siyaset ada­mı (Najac 1925). Belçika Ortak Pazar ve Euratom konferansında fransız delegasyonu üyesi (1955-1957), 1958′de Dışişleri bakan­lığında danışman oldu. Avrupa Parlamento heyetinde Fransa temsilciliği (1959-1962), Birleşmiş Milletlerde delegelik (1959-1960) yaptı. 1962′de devlet bakanı, 1962-1966 ara­sında istihbarat bakanı, daha sonra bilim­sel araştırmalarla atom ve uzay meseleleriyle görevli bakan (1966-1967) ve millî eği­tim bakanı oldu. 1965′ten beri Provins bele­diye başkanıdır. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEYREFİTTE (Alain) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PEYNİR

Tarih 27 Mayıs 2009

PEYNİR i. (fars. penîr’dtn). Peynir maya­sı ile mayalanıp pıhtılaştırılan sütten elde edilen besin. (Bk. ANSîKL.) Peynir ma­yası, sütü çökelterek pıhtılaştıran diyastaz. (Bk. ANSiKL.) / Beyaz peynir, (mayalandı­rılmış) sütten yapılan, taze olarak veya sala­murada bekletilerek yenen beyaz renkli pey­nir. / Dil peyniri, kaşar hamurundan yapıl­mış tuzsuz, yağlı peynir. / Edirne peyniri, Trakya bölgesinde, genellikle koyun sütün­den yapılan yumuşak beyaz peynir. / Eritme peynir. Bk. eritme peyniri. / İman­sız peynir, yağı alınmış sütten yapılan tu­lum peyniri. / Kaşar peyniri. Bk. kaşar. / Kaşkaval peyniri. Bk. kaşkaval. / Lor peyniri. Bk. lor. / Mihalıç peyniri. Bk. kelle. / Tulum peyniri, yapıldıktan son­ra tuzlanarak tuluma doldurulan yağlı veya yağsız her şekil ve kıvamdaki peynirlerin genel adı.
— ANSİKL. Türkiye’de peynir en çok koyun sütünden yapılır; fakat inek, keçi ve man­da sütü de peynir yapımında kullanılır. Bazı ülkelerde daha başka hayvanların (deve, eşek, kısrak, ren geyiği v.b.) sütünden de bu amaçla yararlanılır.
XIX. yy.ın ortalarına kadar peynir yapımı ev ekonomisi çerçevesini aşmazdı; bu ta­rihten sonra özellikle batı ülkelerinde pey­nir üretimi sanayi halini aldı; şimdi birçok ülkede peynircilik önemli bir sanayi dalıdır. Bütün peynirler süte peynir mayası katı­lıp sütün kazeini ve yağı pıhtılaştırılarak yapılır. 10 Litre süt 1 gr peynir mayası ile mayalanır. Ortalama 5 kilo sütten 1 kg peynir elde edilir. Peynirin yağlı veya yağ­sız olması sütten alınacak yağın miktarı­na göre değişir. Süt önce birkaç kat bez­den süzülür. Sonra ısıtılmağa başlanır; 32-35° C’a geldiği zaman, süt miktarına göre ayrılan maya ılık su ile sulandırılarak azar azar süte katılır ve 5 dakika devamlı ka­rıştırılır. Süt pelteleşinceye kadar aynı sı­caklıkta olması gerekir. Süt kesilip pelteleşince peynir, cinsine göre özel muame­lelere tabi tutulur. Çünkü peynirin maya­lanma derecesi, pıhtılaşma süresi, baskılanmadı, süzülüp tuzlanması peynir çeşit­lerine göre değişir. Hemen yenecek pey­nir (teleme) tuzlanmaz; diğer çeşitleri tuz­lanır. Peynir mayasıyle yapılan peynirler üçe ayrılır: 1. yumuşak peynirler (taze peynir, çayır peyniri, kaşkaval, isviçre peyniri, dil peyniri, lor ve kaymak pey­niri); 2. olgunlaştırılan peynirler (salamura beyaz peyniri, kirli hanım, kamamber, tu­lum peyniri); 3. sert kabuklu peynirler; a.) küflü olanlar (rokfor); b) küf süz olanlar (kaşar peyniri, felemenk peyniri, mihalıç peyniri, gravyer). Süte maya katılmadan kendi halinde ekşimeye bırakılarak veya içine sirke ruhu karıştırılarak yapılan pey­nirler de vardır. Bu peynirler mayalı peynirlerden daha yağsızdır ve pek makbul sayılmaz.
*Türkiye’de, başlıca dört çeşit peynir üretilir: 1. beyaz peynir; 2. kaşar; 3. tulum peyniri; 4. mihalıç peyniri. Bunlara ek olarak mahallî adlar taşıyan ve üretim usul­ler indeki küçük farklarla bu ana gruplar­ca yer alan peynirler de vardır. Genel peyniı tüketiminde değişik türlerin dağılışı şöyledir: beyaz peynir yüzde 60, kaşar peyniri yüzde 17, tulum ve mihalıç peynirleri yüzde 12. ötekiler yüzde 11. Peynir üretimi 1962′de 108 374 ton olarak tespit edildi; bu miktar. birinci plan dönemi sonunda (1967), 151998 tona yükseldi ve 1972 üretiminin 203 405 ton olacağı tahmin edildi. Peynir üretimindeki temel işlemler şunlardır: sütün muayenesi ve süzülme, pişirilme (pastöri­zasyon), mayalama, pıhtılaşma, pıhtının iş­lenmesi, tuzlama, kalıplama, olgunlaştırma, Aynı cins ve karışımdaki sütten elde edilen peynirlerin randımanları, peynir cinslerine göre değişir: 1. ‘beyaz peynir için yağı alınmamış koyun sütünde randıman yüzde 42-43; yağı alınmış sütte yüzde 28-31; 2. kaşar peyniri için koyun sütünde randıman yüzde 17-19, koyun ve inek sütü karışı­mında yüzde 12, koyun ve keçi sütü karışımında yüzde 11; 3. tulum peyniri için, tam yağlı sütte randıman yüzde 13-14,5, yavan sütte yüzde 9; 4. mihalıç peyniri için, tam yağlı sütte randıman yüzde 22′ye kadar. (Bu peynir genellikle tam yağlı kı­vırcık koyunu sütünden yapılır.) Bu peynirlerin hepsinde genel yapım işlem­leri hemen hemen aynıdır. Kaşar peynirin­de ayrıca mayalanma kontrolü, tat muaye­nesi, yaprak açma muayenesi, sicim çekme muayenesi gibi özel işlemlere; tulum peyni­rinde ise tuluma basma işlemine başvurulur. Bölgelere göre özellikleri olan bu peynirde tuzluluk oranı yüzde 4-5′tir. 200 Yıllık geç­mişi olduğu bilinen mihalıç peynirinde yüz­de 15 tuzluluk derecesinde salamura kulla­nılır. İkinci safhada salamuranın tuzluluk oranı yüzde 15-17′ye yükseltilir. Bu peyni­rin olgunlaşması yaklaşık olarak üç ay sü­rer. Türkiye’deki peynir mandıralarında genel olarak ilkel metotlar uygulanmakla birlikte elde edilen ürün genellikle yeter­lidir. Avrupa ülkelerinde geliştirilmiş tip­lere uygun peynir türleri elde edilebilmesi amacıyle ikinci plan döneminde Konya’da Fransızlar ile işbirliği yapılarak bazı dene­melere girişilmiştir.
• Peynir mayası» normal olarak körpe hayvanların midesince salgılanan ve kazei­ni çökelten bir diyastazdır. Eskiden bu­zağı veya kuzu şirdeni kurutulduktan son­ra tuzlu suya bastırılmak suretiyle elde edilirdi. Daha sonra bu su yoğunlaştırılırdı. Peynir mayasının gücü, 1 sm3 mayanın be­lirli bir sürede (40 dakika) ve belirli bir sıcaklıkta (35° C) pıhtılaştırdığı süt miktarıyle ölçülür. Peynir mayası suda eri­yebilen toz halinde de olabilir. Fennî peynir mayası, mikrop kültürlerin­den özüt olarak elde edilen ve sütü pıhtılaştırabilen enzimdir. (Bütün süt üreten ülkelerde peynir yapımının büyük ölçüde artması peynir mayasına da büyük ölçüde ihtiyaç doğurdu. Dana veya kuzu şirdenin­den yapılan mayalar yetmediği için başka kaynaklar araştırıldı A.B.D.’de Endothia Parastica, Japonya’da Mucor Pusillus Lindt adlı küf mantarlarından fennî olarak pey­nir mayası elde edildi. Bu mayalar da ge­leneksel mayalar gibi sıvı veya toz şeklin­de piyasaya çıkarıldı. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEYNİR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETTORUTİ (Emilio)

Tarih 27 Mayıs 2009

PETTORUTİ (Emilio), arjantinli ressam (La Plata 1894). Kendi kendini yetiştirdi, 1913′te, ailesinin vatanı Floransa’ya gitti ve fütürist akıma katıldı. 1922′de Almanya’da kaldı, 1924′teki ilk Paris yolculuğu sırasın­da Juan Gris ve Gino Severini ile dost ol­du. İngiltere’ye gitti, sonra Arjantin’e dön­dü (1925-1952 arası). 1953′te Paris’e yerleşti, 1956′da Guggenheim ödülünü kazandı. Cordoba ve Rosario müzelerinde, Buenos Aires’teki înstituto Di Tella’da eserleri var­dır. Tablolarında Avrupa öncü (avangard) resminin başlıca akımlarının sentezini yap­tı ve bu zevkin Güney Amerika’da yayılma­sına katkıda bulundu. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETTORUTİ (Emilio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETTIFORD

Tarih 27 Mayıs 2009

PETTIFORD (Oscar collins, Opie — denir), amerikalı caz kontrbasçısı (Okmulgee, Oklahoma 1922 – Kopenhag 1960). 1943′te Charlie Barnet orkestrasına girdi, Roy Eldridge ile çalıştı, Minton’s kulübün­de çaldı; Dizzy Gillespie ile ilk bop orkest­ralarından birini kurdu. 1945′te Boyd Raeburn ve Coleman Hawkins ile, 1945-1948 arasında Duke Ellington ile, 1949′da Woody Herman ile çalıştı. 1952-1958 Arasında New York’ta Charlie Mingus, Max Roach, Henri Renaud’nun topluluklarında çaldı. 1958′de Avrupa’ya yerleşti. Ray Brovvn ile birlikte savaş sonrasının en ünlü basçısıdır. Doldurduğu plaklar arasında The Man I Love (Hawkins ile, 1943), Stardust (1954), I Don’t Mean a Thing (T. Monk ile), Oscar’s Blues (1959) sayılabilir. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETTIFORD hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİDGİN

Tarih 26 Mayıs 2009

PİDGİN [piçin] i. Farklı diller konuşan halkların birbirleriyle temasa geçmeleri so­nucu ortaya çıkan ve bu dillerdeki bazı unsurların karışımından meydana gelen ilişki dili.
özellikle Uzakdoğu’daki, te­meli ingilizce olan karma dillerin tümü.
— ANSiKL. Pidgin’ler genel ilişki dilleri­dir (bu bakımdan, özel diller olan sabir’lerden ayrılır). Pidginler halkların asıl dil­lerinin (bu diller, belirli toplulukların kul­landığı tek dil olan kreol’lere karşıttır) ya­nı sıra yaşayan yardımcı dillerdir. Meselâ, Uzakdoğu’da yalnız Avrupalılar ile yerliler arasında değil, farklı diller konuşan yerli­ler arasında da pidginlerle anlaşma sağla­yan ilişki dilleri bu türdendir. Pidginin iki çeşidi vardır: ortadan kalkmakta olan çin pidgini (veya pidgin-english [ingilizce-pidgin]) ve çok kullanılan, gitgide bir «yeni melanezya dili» haline gelen melanezya pidgini (bichlamar). [L]

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİDGİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PICTET (Adolphe)

Tarih 26 Mayıs 2009

PICTET (Adolphe), isviçreli yazar ve dil­bilimci (Cenevre 1799-ay.y. 1875). Yüksek topçu subayıydı; edebiyat, estetik ve dil­ler üstüne çalışmalar yaptı. En tanınmış eseri: Les Origines İndo Europeennes ou îes Aryas Primitifs, Essai de Paleontologie Linguistiçue (Hint Avrupa Dillerinin Baş­langıç Dönemleri veya İlk Aryalar, Dilbilimsel Paleontoloji Denemesi) [1859-1863]. Bu eserde Pictet, kelimelere dayanan tü­mevarımlarla Arîlerin dağılmadan önceki medeniyetlerini meydana çıkarmağa çalışır. (L)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PICTET (Adolphe) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETRONİA

Tarih 26 Mayıs 2009

PETRONİA i. Çizgili esmer tüylü, serçeye yakın, küçük boylu ötücü kuş; Avrupa’nın bir kısmında, Asya’da ve Afrika’nın kaya­lık bölgelerinde yaşar. (Ev serçesinden biraz daha büyük olan Petronia petronia’nın ger­danında limon sarısı küçük bir benek var­dır. Dokumacıkuşugillerden.) [L]

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRONİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Petrol sanayii

Tarih 26 Mayıs 2009

Petrol sanayii
Yuda bitümü gibi petrol aflörmanları, Es­kiçağdan beri, eczacılıkta veya kaba yağla­mada kullanılmak için işletilmiştir. Daha XVIII. yy.da Rusya ve Alsace’ta petrol da­mıtıldığı halde, gerçek petrol sanayii 1859′da TitusvilleMe (Pennsylvania), Drake tarafın­dan açılan ilk petrol kuyusuyle başladı. Teknik gelişmenin bunu izleyen büyük aşamaları şöyle sıralanabilir: 1860-1885, gazyağı devri; diğer damıtma ürünleri henüz uygulama alanına girmemiş­tir;
1885-1900, petrol yağlarının, sanayide ve evlerde yağlama yağı olarak kullanılan bit­kisel yağların yerini alması;
1900-1914, benzin devri; otomobilin yaygın­laşması yeni petrol bölgelerinin bulunması­nı ve işletilmesini gerektirdi; 1914-1930, sürekli damıtma, ısıl cracking iş­lemlerinin ortaya çıktığı, fuel’lerin kulla­nıldığı devir;
1930-1940, ısıl reforming ve eriticiyle işleme usullerinin uygulandığı devir; bu usuller ürünlerin kalitesini arttırmıştır.
1940′tan günümüze kadar, katalizörler yardımıyle rafinaj işleminin ve petrokimyanın doğması.
Petrol sanayiinin yüzyıllık tarihi, petrol­den elde edilen işlenmiş ürün sayısının, kalite ve miktarı olarak sürekli bir artış gösterdiğini ortaya koyar; Batı Avrupa’da kişi başına yılda 500 kg petrol ürünü tü­ketildiği halde, A.B.D.’de bu miktar 2 500 kg’ı bulur.
• Araştırma ve arazinin incelenmesi. Pet­rol araştırmalarına yön veren tek kesin bilgi, petrolün yalnız tortul havzalarda bu­lunmasıdır. Petrol yatakları bakımından o güne kadar incelenmemiş bir arazide pet­rol aranacağı zaman, havzanın tortul yapı­sını belirleyebilmek için yüzeyin jeolojik durumunu dikkatle incelemek ve sızıntı olup olmadığını araştırmak gerekir; daha sonra yüzeyde ve toprak yüzeyine yakm yerlerde ya yerçekiminin veya tabiî magnetizmanın, ya da sunî olarak yaratılan es­nek dalgaların ölçülmesini hedef tutan jeo­fizik araştırmalara başvurulur; çünkü bu büyüklükler toprak altındaki tabakaların yapısına göre değiştiğinden arazi hakkında bilgi verir. Magnetik metot ile kayaların mık­natıslanma özelliklerinde ve kalıcı mıkna­tıslanma değerlerinde meydana gelen de­ğişikliklere bağlı olan yer magnetik alanı­nın distorsiyonları kaydedilir. Tortul ara­ziler genellikle magnetik olmadığı için, bu araştırma özellikle tabanın, eski yanardağ kayalarının incelenmesini sağlar. Uçakla yapılan magnetik alan ölçümleri, çok ge­niş bölgelerin rölövesinin çıkarılmasını ve önemli yapı aykırılıklarının tespit edilmesini sağlar. Bu araştırmalarda kullanılan uçağın altında, Yer’in magnetik alanının vektörüne göre otomatik olarak yönelen ve Yer magnetik alanının toplam şiddetini öl­çen bir cihaz bulunur.
Yerçekimi metodu’yla, değişik yoğunlukta­ki tortul kayaların etkisiyle Yer’in çekim alanında meydana gelen değişimler ölçü­lür. Pratikte, yerçekimi ivmesinin g değer­lerini birbiriyle karşılaştırmak yeterlidir; bu karşılaştırma «gravimetre» denen kü­çük bir burulma terazisiyle yapılır.
Sismik metot’ta, patlayıcı maddelerle yara­tılan sunî dalga alanı meydana getirilir; bu alanın yayılması, toprak altındaki tabakala­rın esnekliğine bağlıdır. Toprak yüzeyine yer­leştirilen detektörler, kırılarak (kayalar ta­rafından kırılan ve incelenen kayaların de­rinliğinden çok daha büyük mesafeleri aşa­rak geri dönen dalgalar) veya yansıyarak (sismograflar empülsiyon yayma bölgesine daha fazla yaklaştırıldığında, çeşitli tabakalar tarafından peş peşe yansıtılan dalga­lar) geri dönen empülsiyonları kaydeder. Diğer bütün usuller arasında, yapı aykırılık­larının muhtemel konumu üzerine en fazla bilgi veren bu usuldür, fakat, araştırmanın en emin yolu yine de kuyu açmadır. Yal­nız, maliyetinin çok yüksek olması (en ucuz kuyularda 50 000 ile 100 000 dolar, «wild-cat» tipi kuyular için 1 milyon dolar) jeofizik metotların daha çok kullanılmasına yol açar.
• Kuyu açma, kontrol ve üretime başla­ma. Petrol kuyuları, «matkap ucu» deni­len bir âletin döndürülmesiyle «rotary» me­toduna göre açılır; bu usul, darbeli sonda veya darbeli kuyu açma usulünün yerini ta­mamen almıştır. Matkap ucu, iç içe geçerek vidalanan sondaj çubuklarına bağlıdır; son­da çubuğu bir Dizel motoruyle veya ender olarak bir buhar makinesiye çalıştırılır. Bununla beraber, kuyu dibine indirilen dö­ner bir cihaz da (elektrik motoru veya hid­rolik türbin) matkabı döndürebilir. Türbin­le kuyu açma denemeleri çok başarılı sonuçlar vermiş ve bu yeni usul S.S.C.B.’de oldukça yaygınlaşmıştır. Kullanılan metot ne olursa olsun, tahkimat borularının ve delgi çubuklarının kuyuya yerleştirilmesi için «derrick» denen bir kule gerekir. Yu­muşak bir arazide âletin dönme hızı da­kikada 500 devire çıkabilir ve saatte bir­kaç metre ilerler; fakat sert bir kayaya rastlandığı zaman hız dakikada 30 devire, ilerleme ise 15 sm’ye düşer ve matkap ucu birkaç saat içinde tamamen aşınabilir. Bu durumda, bütün boru dizisini, bocurgat ve makaralı palanga yardımıyle yukarıya çekerek matkap ucunu değiştirmek gerekir. Bu fırsattan yararlanarak, kuyunun içine, hem delme sırasında, hem de petrol fışkırdığı zaman kuyu çeperlerini destekleye­cek bir boru sistemi döşenir ve çimentoy­la sağlamlaştırılır. Bu boruların çapı kuyu dibine doğru küçülür ve kuyu açma işlemi gitgide daha küçük bir matkap ucuyle yü­rütülür; böylece kuyu, 200 m’ye kadar 38 sm, 1 200 m’ye kadar 28 sm, 2 000 m’ye kadar 20 sm, daha sonra da 15 sm çapında kademeli bir görünüş kazanır. Kuyu açma tekniğinde kaydedilen çok önemli bir geliş­me de, kuyu dibine akıtılan sondaj çamur­larının en iyi şekilde değerlendirilmesi ol­muştur; bu çamurlar, kuyu içindeki kaya parçalarını dışarı atmağa ve petrol bulun­duğu zaman, yatak basıncını dengeleyerek fışkırma tehlikesini azaltmağa yarar. Yo­ğunluğu ve başka özellikleri dikkatli bir şekilde incelenen çamur, pompalar yardimiyle, kuyu açma borularının içinden kuyu dibine gönderilir ve kuyu çeperiyle boru arasındaki halka şeklinde boşluktan yer­yüzüne çıkar; burada toplanarak süzülür ve yeniden kuyuya gönderilir. Çamur için­den toplanan artıkların analizi, jeologa, kuyu açılan arazi hakkında fikir verir; fa­kat gerektiğinde incelemek için, özel bir matkap ucuyle araziden silindir şeklinde bir eşantiyon, «karot» kesilerek çıkarılabi­lir. Petrol arazileri okyanusların altında da uzanır ve denizde kuyu açma usulleri, son on yılda büyük bir hızla gelişmiştir; der­rick ve bütün kuyu açma malzemesi bir sal üzerine veya su derin değilse, bir platform üzerine yerleştirilir. «Off shore» denen bu kuyu açma usulü tabiî ki karada yapılan­ları daha pahalıya mal olur; fakat petrol yataklarının, özellikle A.B.D.’dekilerin git­gide kuruması, petrolü karalardan çok açık denizlerde arama zorunluğunu doğurmuş pek yakında binlerce metre derinlikteki okyanuslarda kuyu açarak petrole rastlanacağı ümit edilmektedir.

• Petrol yataklarının en verimli şekilde işletilmesi ve üretim. Açılan kuyu bir petrol yatağına ulaştığı zaman, hidrokarbonların varlığı, çamur ve artıklarda rastlanan petrol veya gazla belli olur ve kuyunun işletilmesine karar verilir; o zaman, bir üretim sütunu petrol yatağına kadar indirilir ve kuyunun başına, değişik boyutlu vanalarla kuyunun üretim debisini ayarlarlamağa yarayan rakorlar yerleştirilir; bu bütüne Verimi arttırmak için, ikinci üretim metotları kullanılarak (kuyudan çıkan gazın yeniden kuyuya gönderilmesi, petrolün bulunduğu oluşumun altına basınç altında supüskürtmesi) basıncı aynı seviyede tutmak gerekir.Böylece, hidrokarbonların yaklaşık olarak yarısı çıkarılabilir; verimli usullerle çıkarılamayan diğer yarısı da yatak içinde kalır.
*Petrolün ve tabii gazın nakli. Petrol alanları,çogu zaman kullanma yerlerinden çok uzakta bulunur; bu yüzden petrolü ra­finerilere iletmek için, kuyudan en yakın yükleme limanlarına kadar uzanan pipeline’lar günden güne daha büyükleri yapı­lan tankerler kullanmak gerekir; günümüz­de 150 000 t’luk akaryakıt gemileri servise konmuştur. Hava şartlarının bozuk olması veya bazı imkânsızlıklar yüzünden seyrüse­ferde doğacak aksaklıkları karşılamak için gereken stoklar, yükleme ve boşaltma li­manlarındaki depolarda yapılır. Kuveyt’teki dünyanın en büyük deposu, yakaşık olarak 100 000 m3 kapasitededir. Tabiî gaz uzun zaman yalnız pipeline’larla iletildi; fakat «metan gemisi» denen ve düşük sıcaklıkta sıvılaştırılmış gaz taşıyan özel gemilerin ser­vise konması, nakliyatın ucuza mal olmasını ve gazın daha rahat nakledilmesini sağladı.
• Rafinaj. Hem belirli nitelikte ürünler elde etmek, hem de elde edilen değişik da­mıtma ürünlerini en verimli şekilde kullan­mak için, hammadde, «rafinaj» adı altında toplanan bazı işlemlerden ve dönüşümler­den geçirilir.
Bir laboratuvar analizi, önce ham petrol­den elde edilebilecek işlenmiş ürünlerin miktarı ve kalitesi hakkında bilgi verir; bu­har basıncının yüksek olması petrolde gaz­ların bulunduğunu, viskozite ve yoğunlu­ğun fazla olması da, benzin oranının dü­şük veya parafin ile bitüm oranının yük­sek olduğunu gösterir. Daha sonra ya­pılan damıtma denemeleri, ayrımsal damıt­ma ürünlerinin toplanmasını ve analizini sağlar; ürünler, bütün rafinaj işlemlerinin küçük ölçeklerde yapıldığı «pilot tesisler»de tam olarak incelenir; bu rafinaj işlemleri üç grupta toplanır: karmaşık hidrokarbon karışımlarının ayrılması istenmeyen ele­mentlerin ayrılması; yeni maddelerin sen­tezi. Gerçekten de petrolün kimyasal yapı­sı çok değişkendir: sadece her yatağa göre değişen dört temel hidrokarbonun (para­finler, olefinler, naftenik ve aromatik hid­rokarbonlar) oranına değil, kısmen veya tamamen giderilmesi gereken çeşitli mad­delerin (gaz, kükürt [kükürtlü hidrojen ve merkaptan gibi bileşikleriyle oranı yüzde 3'e kadar çıkabilir], az veya çok tuzlu su, oksijenli ve azotlu bileşikler, eser halinde madenler v.b.) oranına da bağlıdır. İşleme usulleri, katalizörler, sıcaklıklar, ba­sınçlar, karışım oranlan ve diğer işlem şart­ları, ticarî ve iktisadî incelemelerle elde edi­len verilere (işlenecek ham petrolün ve elde edilecek işlenmiş ürünlerin niceliği ve niteli­ği) göre seçildiği için, başlıca iki tip rafi­neri usulü ayırt edilir: en çok kullanılan ürünlerin (yakıtlar) üretildiği rafineri usul­leri ve bunlardan başka yağlama yağlan, parafinler, bitümler gibi ikinci dereceden maddelerin üretildiği rafineri usulleri. Rafinajın temel işlemi, sürekli ayrım­sal damıtmadır, önceden 360°C’a kadar ısıtılan ham petrol, hafif ürünlerin ay­rıldığı bir veya birkaç tablalı sütuna gön­derilir; hafif ürünler damıtma kuleleri­nin baş kısımlarında damıtılarak yoğun­la ştırılır; ara ürünler yan kısımlardan, ar­tıklar ise kulelerin dibinden alınır. Bu ilk damıtmadan elde edilen ham ürünlerin, satışa çıkarılmadan önce mutlaka arıtılma­sı ve işlenmesi gerekir. Ham petrolden da­mıtılan hafif benzinlerin kararlı hale geti­rilmesi, yani bileşimindeki bütan ve pıo-panın giderilmesi, daha sonra da aşındırıcı ve kötü kokulu kükürtlü bileşikleri yok eden bir katalizör veya ayıraç yardımıyle temizlenmesi gerekir.
Ağır benzinler, patlamalı motorlarda kulla­nılmak üzere reforming işleminden geçiril­melidir. Bu işlem, 500° C’ta ve 35 kg/sm2′lik bir basınç altında, bir platin katalizör eşliğinde yapıiır; hidrojen açığa çıkan ti­pik bir tepkime sırasında, düşük kaliteli naftenler aromatik hidrokarbonlara dönü­şür. Bu tepkimeye, diğer tepkimeler, özel­likle kükürt giderme tepkimeleri eşlik eder ve sıkıştırma oranı yüksek motorlarda kul­lanılan, oktan indisi yüksek süperyakıt el­de edilir.
Uçak benzinleri, gaz halindeki hidrokar­bonlardan sentez yoluyle elde edilir. «Alkilasyon» adı verilen bu işlemde, katali­zör olarak sülfürik asit veya hidroflüorik asit kullanılır ve sadece, çok büyük bazı rafinerilerde uygulanır. Yakıtların kalitesi,en son kurşun tetraetil ve diğer bazı katıl­ma ürünleri ilâve ederek arttırılır.
Gazyağı, ham petrolün damıtılmasıyle elde edilen ürünler içinde, uzun süre, en çok kul­lanılanı oldu; elektrikle aydınlanmanın ge­nelleşmesinden önce fitilli lambalarda yakıt olarak kullanılıyor ve petrolden elde edildiği için bu lambalara kısaca «petrol lambası» de­niyordu. Gazyağı, lambalardan başka soba yakıtı olarak da çok kullanılır. Çabuk tu­tuşmasına yol açan benzinin gazyağına ka­rışmasını bir dereceye kadar önlemek için, gazyağının parlama noktası 40° C’ı geçme­melidir. İşlenmemiş gazyağlarında, gazyağını isli yapan aromatik hidrokarbonlar bu­lunur ve bunların, sülfürik asitli, kükürt dioksitîi özel rafinaj işlemlerinden veya diğer aromatik hidrokarbonları giderme iş­leminden geçirilmesi gerekir. Gazyağının günümüzdeki en önemli uygulama alanların­dan biri de, reaktör yakıtı veya tepkili uçaklarda özel yakıt olarak kullanılmasıdır. Hızlı Dizel motorlarının yakıtı olan gazoil, katalitik hidrojenleme işlemiyle kükürtten temizlenmelidir. Ham petrolde benzinden daha fazla kükürt varsa, 500° C’ta, ko­balt – molibden’li bir katalizör eşliğinde cracking işleminden geçirilebilir; böylece elde edilen benzin yüksek kalitelidir. Crac­king ve damıtma işlemlerinin ağır artıkları, sanayide ve evlerde ısıtma için kullanılan “fuel-oilleri veya ağır mazotları meydana getirir.
Ağır ürünler (yağlar, parafinler ve bitüm­ler), ilk ayrımsal damıtma artığının vakum altında damıtılmasıyle ve bu artığın vakum altında asfalt giderme işleminden geçiril­mesiyle elde edilir.
Bileşimlerindeki kararsız ve aromatik bile­şiklerin çıkarılması için bu maddelerin bir eritici (fenol veya fürfürol) yardımıyle işlen­mesi, sonra da döner tamburlar üzerinde, —20°C’ta filtre edilerek parafin giderme iş­leminden geçirilmesi gerekir. Parafin’in ve parafindeki petrol mumlarının ayrılması, propan veya keton gibi bir eriticiyle kolay-laştırılır; ayırma işleminden sonra, 200°C’ta, soğurucu killer yardımıyle yağın rengi açılır. Bazı rafinerilerde, yağlama yağlarının elde edilmesi veya renginin açılması yerine, ka­talitik hidrojenleme işlemi uygulanır. Çatı ve yol kaplamalarında kullanılan bitüm’ler, eritici vazifesi gören propanla çökeltiîen değişik miktardaki asfaltın katılmasından sonra, vakum altında yapılan damıtmanın artığı olarak elde edilir. Bazı rafineriler­de, ağır ürünlerin ayrılması, kauçuk, mü­rekkep ve elektrot üretiminde kullanılan petrol koku’na. kadar sürdürülür.
• işlenmiş ürünlerin dağıtımı. Rafineriler­den çıkar perol ürünleri, sadece diğer sa­nayi kollarını beslemekle (gaz, fuel-oil, ter­mik santrallar da, demir-çelik sanayiinde ve şebekelerde kullanılan diğer yakıtlar, kim­yasal maddelerin üretiminde hammadde olarak kullanılan gaz ve benzin) kalmaz, ülkedeki sınaî ve özel kuruluşların ihtiya­cını da karşılar. «Dağıtım» adı altında top­lanan stoklama, kalite kontrolü, satış ve alıcıya teslim işlemleri, evlerde büyük öl­çüde kullanılan bütan, çeşitli benzinler, ya­kıtlar fuel-oil, motor yağları gibi ürünler ağır bastığı için, çok güçlü bir ticarî ve teknik teşkilâtlanma gerektirir. Dağıtım şekli, rafinerilerin bulunduğu yere de bağ­lıdır. Başlangıçta, rafinerilerin üretim yer­lerinde kurulması (Pensylvania, Kafkasya, Romanya, İran) ve işlenmiş ürünlerin denizyoluyle kıyılardaki depolara nakledil­mesi daha ucuza mal oluyordu. Fransa, büyük limanlarında (Dunkerque, Le Havre, Rouen, Bordeaux, Sete ve Berre gölü) petrol rafinerisi kuran ülkelerin ilkidir. Pipe-line tekniğinde ki ilerlemeler, bu çeşit petrol nakliyatı ile denizyollanyle yapılan nakliyat arasında rekabete yol açtı ve bu­nun sonucu, büyük tüketim merkezlerinde rafineriler kurulmağa taşlandı; nitekim, kı­ta Avrupa’sının petrol ihtiyacı, AVilhelms-haven, Rotterdam, Lavera ve Genes’den ge­len pipeline’larla beslenen, Renanie, Alsace, Bavyera ve İsviçre’deki yeni rafineri­lerle karşılanmaktadır.
Rafinerilerden çıkan ürünlerin kamyon veya vagonlarla nakledilmesi ve bu ürünlerden bazılarının nakledilebilir hale getirilmesi için, biçok ara stoklama deposu kullanılır; nitekim propan ve bütan büyük alıcılara konteynerlerle, küçük tüketicilere ise tüp­lerle teslim edilir; yağlama yağları fıçılarda veya bidonlarda, bitümler fıçılarda veya çantalarda, parafinler karton kutularda, özel benzinler bidonlarda veya bazen cerikan’larda satılır. Buna karşılık fuel-oil gibi yakıtlar alıcıya tankerlerle teslim edilir; benzin ve mazotun büyük bir kısmı kara yollarındaki servis istasyonlarında satılır; uçak yakıtları ve reaktör yakıtları havaalan­larındaki depolara teslim edilir, buradan da tankerlerle uçaklara doldurulur; bazı büyük havaalanları, ucunda bir dağıtım ağzı bulunan yeraltı şebekeleriyle donatılmıştır. Gemilerin mazot yakıt ikmali, limanlarda fuel-oil ve mazot depolarından yapılır. Kı­yılardaki depolar tankerlerle, diğer depo­lar da kamyonlarla, demiryolu veya pipe-line’larla rafineriler tarafından beslenir.
• Petrolle ilgili sanayiler. Petrol sanayii, bir kısmı petrol şirketleri tarafından denet­lenen, deniz ve nehir donanımı, pipe-line’la nakliyat, tabiî gaz sanayii, petrokimya* gi­bi çeşitli yan kuruluşlarla tamamlanır.

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Petrol sanayii hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETRO I

Tarih 26 Mayıs 2009

PETRO I (Pyotr Velikiy ALEKSEYEViÇ, Büyük — denir), rusça Pyotr Velikiy (Moskova 1672 – Saint – Petersburg 1725), Rusya imparatoru (1682 – 1725). Çar Aleksey’in, ikinci karısı Nataliya Narıyşkina’dan olan oğlu. Petro, babası ölünce, çarın ilk karısı Mariya Miloslavskaya’nın oğulla­rı tarafından Kremlin’den uzaklaştırıldı (1676).

Gençliği, Preobrajenskoye’de ve Moskova yakınlarındaki Semyonovskoye’de geçti. Fyodor III ölünce (nisan 1682) Petro, Moskova patriğinin ve Boyarların desteğiy­le çar ilân edildi; fakat Miloslavskaya ta­raftarları, strelets’lerden (streltsıy) yardım görerek bir darbe yaptılar: Petro’nun yanı sıra Ivan V de çar oldu; naipliği ise üvey kızkardeşleri Sofiya aldı (mayıs 1682). Sofiya Petro’yu köyüne gönderdi. Bu köyde Petro yoksul bir hayat sürdü, çok basit bir öğrenim gördü. Sık sık yabancılar Sloboda’sına gidiyor, zanaatkarların işleriyle il­gileniyor, Hollandalılardan bilimleri (mimar Timmermans) ve gemiciliği (dülger Brandt), yabancı askerlerden askerlik sanatını öğre­niyor, savaş oyunları (kuşatma ve muhare­be tatbikatları) düzenliyordu.
Ayrıca, eğlen­mesi için model bir kale yapıldı. Petro ken­disine oyuncak askerler yaptırdı. Bunları örnek alarak 1687′de Preobrajenskiy ve Selmyonovskiy adlı muhafız alaylarını kur­du. Daha sonra bunlar yeni rus ordusunun çekirdeğini meydana getirecekti. Sloboda’da gelecekteki kılavuzu isviçreli François Lefort, ingiliz Patrick Gordon ve daha son­ra metresi olan Anna Mons ile dostluk kur­du; bütün hayatı boyunca unutamadığı genç­lik zevk ve eğlencelerini burada tattı. So­fiya tarafından öldürülmekle tehdit edilen Petro, önce yakınlarını uzaklaştırdı, sonra da Sofiya’yı bir manastıra kapattırdı (1689). Annesi ölünce (1694), Rusya’nın tek hâki­mi oldu, ordusunu ve inşa ettirdiği donan­masını hem maddî, hem de manevî yönden güçlendirdi.

İkinci Viyana kuşatmasından sonra türklere karşı kurulan ittifaka girdi. Kuvvetlerini Don nehri kıyısında bir türk kalesi olan Azak üstüne sürdü; topçu birlik­lerinin yıkamadığı (1695) kale, 95 gün dayan­dı, fakat sonunda kendiliğinden teslim oldu (1696). Bu olaydan sonra Petro, her şeyi tanımak, öğrenmek maksadıyle Avrupa’yı do­laştı (1697 – 1698). Kimliğini gizleyerek el altından gemi inşaatı uzmanlarıyle anlaştı, bizzat kendi bir işçi gibi Hollanda tersane­lerinde çalıştı. Petro 14 temmuz 1700′de Os­manlılarla Karlofça muahedesini tamamla­yan İstanbul antlaşmasını yaparak Friedrich III ile, daha sonra, isveç’e karşı yapılacak bir ittifakın esaslarını koymak üzere, Da­nimarka ve Polonya krallarıyle görüşmelere girişti. Fakat dönüşte, strelets’lerin (strelt­sıy) ayaklanmasıyle karşılaştı. Şiddetle bastırabildiği bu ayaklanma (1698) ona, Rusya’daki durumunun sarsıntıda olduğunu gösterdi; dışta, Türkiye’nin hâkimiyeti altın­da bulunan Azak denizine çıkabildi. Oysa asıl amacı Karadeniz’e ve Boğazlar’a açıla­bilmekti (istanbul antlaşması, 1700). Po­lonya ve Danimarka krallarıyle ittifaka gi­ren (gizli Preobrajenskoye antlaşması 1699) Petro, İsveç’e saldırdı. Fakat iyi hazırlan­mamış ve donatılmamış birlikleri Kari XII tarafından Narva önünde bozguna uğratıl­dı (19 kasım 1700).
Bu yıkımın etkisiyle Petro, Rusya’daki bütün kaynakları hare­kete geçirdi. Manastırların çanlarını bile eritip, top döktürerek 200 000 kişilik (bun­ların yarısı, özellikle Estonya ve Litvanya üstüne yapılan harekât sırasında ölecektir) bir ordu meydana getirdi; askerî harcama­lar için (bütçenin yüzde 95′i) ağır vergiler koydu, Onega ve Ladoga gölleri bölgesinde maden sanayiini geliştirdi, top ve gemi ya­pımında kullanılacak teknik kadroyu meydana getirmek için yabancı uzmanlar (Saksonlardan) çağırdı. İngriya’yı, Estonya’yı, Livonya’yı ele geçirdi; Neva nehri üstünde Petersburg (Petrograd) şehrini kurdu. Hal­kı çalışmağa zorladı (1703), her soyluya en aşağı iki katlı bir ev yapma mecburiyetini koydu. Baltık denizinde köprü başı olan bu liman, dış ülkelerle yapılan ticaretin merkezi Arhangelsk’in yerini alacaktı; Petro 1706′da bu yeni şehri Moskova’ya ve Ladoga gölüne bağlayacak olan kanalları yaptırttı; bu son çalışmalar general Münnich’in sorumlulu­ğuna verildi. Halktan istenen fedakârlıklar, sık ve bastırılması güç ayaklanmalara (ya­bancılara karşı Astrahan ayaklanması [1705];
Güneydoğu [1707] ve Don Kazakla­rının isyanları [1708]) sebep oldu. Ama bu fedakârlıklar semeresini de verdi: iyi dona­tılmış ve savaşa hazırlıklı bir orduya sahip olan Petro, Kari XII’yi kış ortasında Rus­ya içlerine doğru çekti ve Poltava’da kralın ordusunu ağır yenilgiye uğrattı (1709). Po­lonya’da August II’yi krallığa yerlestirtti ve kendini Polonya hükümdarıyle Diyet meclisi arasında arabulucu olarak kabul ettirdi (1716).

Filvaki Prut’ta Baltacı Mehmed Paşa emrindeki Türk kuvvetlerine yeni­lerek (1711) Azak kalesini kaybettiyse de, Baltık’taki yayılma siyasetini yürüttü: Danimarka’daki boğazları ele geçirmek için is­veç ile yakınlaşmayı (Görtz) bile kabul etti, böylece onun Norveç’i ele geçirmesine göz yumacaktı. Bu siyaseti başarıya ulaştırmak için Fransa’nın ve Birleşik Eyaletlerin des­teğini sağlamağa çalıştı ve bu maksatla ikinci Avrupa gezisine çıktı (1717). Fakat, Büyük Petro’nun çabalarını engellemek için isveç ile çarın eski müttefikleri arasındaki barış antlaşmalarının (1719-1720) sonuçlan­masına yardımcı olan İngiltere yüzünden, başarısızlığa uğradı.

İngiltere’nin amacı bu ülkeleri Petro’ya karşı bir güçbirliği içinde toplamaktı. Böylece rus-isveç görüşmeleri hiç bir sonuç elde edilmeden kesildi (eylül 1719); ama Petro Baltık’taki fetihlerini (Livonya, Estonya, Karelya’nın bir kısmı, ösel adası, Ingriya) Nystad antlaşmasıyle (10 eylül 1721) korudu. Dış tehlikeler uzak­laştırılınca Petro, batılılarda gördüğü yeni­likleri gerçekleştirmeğe koyuldu. İyi düzen­lenmiş bir ordu ve polis teşkilâtı sayesinde, bunları zorla kabul ettirme yolunu tuttu. «Genel yarar» için çalışan, soyut hayaller­den çok, pratik uygulamalara değer veren bu kendi kendini yetiştirmiş devlet adamı­nın kişisel bir doktrini yoktu; siyasetinin un­surlarını yabancı danışmanların (ingiliz, al­man v.b.) raporlarından sağlardı.

Bizans’ın ve Fransa’nın mutlakçı ilkeleri kadar Prus­ya ve isveç’in pratik tecrübelerinden ilham alarak, devlet teşkilâtını temelden değiş­tirdi: imparatorluğu askerî ve malî bakımdan bütünlüğü olan sekiz idare bölgesine, onları da kırk üç vilâyete ve ilçelere böldü; zirvede, kendine yardımcı olacak özel bir şansölyelik kurdu (1700); daha sonra, gide­rek bu ilk kuruluşun yerini alacak, idarî ve malî işleyişi denetleyecek ve yokluğu sıra­sında çarm görevlerini yüklenecek dokuz ki­şilik bir senato meydana getirdi (1711); çe­şitli dinî kademeler için (bunlardan biri olan Svyatoy Sinod [Kutsal Sinod] Moskova patrikliğinin yerini aldı, rahip ve papazları çarın temsilcisi olan Svyatoy Sinod yöneti­cisinin denetimi altına soktu), yönetici ye­tiştiren yüksek din okulları açtı. Petro kişi başına götürü bir vergi koydu. Bu verginin ağırlığı köylülere yükletildi; imparatorluk hazinesine giren verginin toplanması işi de senyörlere verildi. Aynı şekilde hür veya serf, bütün köylülerin topraklarını terk et­meleri yasaklandı.
Rusya’nın baş taciri ola­rak Petro, Nerçinsk antlaşmasından (1689) beri, Moğolistan’da (1698) serbestçe geliş­mekte olan ticareti destekledi, hattâ iran pazarlarından da (ticaret antlaşması [1715]; Derbent’in [1722] ve Baku’nun [1723] ele geçirilmesi; Hazar denizinin doğusundaki [Dağıstan ve Şirvan] ve güneyindeki vilâyet­lerin Rusya’ya bırakılması [Petersburg ant­laşması, 1723]) yararlanmayı tasarladı. Ay­rıca sanayinin doğmasına yardımcı oldu (özellikle Ural bölgesindeki imtiyazlı fabri­kaların kurulması), önce himayeci bir ikti­sat siyaseti güttü; 1714′ten sonra mübade­leyi yavaş yavaş serbest bıraktı. Aynı yıl başkenti, dış ticaretin büyük bir kısmının yürütüldüğü Petersburg’a taşıdı. Avrupa’daki ilk gezisinden beri reformlar yapmak istiyordu; ama bunlar topluma batılı bir görünüş vermek isteyen zorlama ve şekilci reformlardı (1698′de erkeklerin sakal bırak­masının, kadınların peçe, uzun elbise, terem giymesinin yasaklanması; fransız ve macar biçimi elbiselerin giyilmesi, tütün kullanılması ve Jülyen takviminin kabulü). Soylular atalarından kalan topraklarını tek bir mirasçıya bırakacaklardı; böylece, işletmelerin verimliliği düşmeyecek öte yan­dan soyluların öbür çocukları ticaret (asil­lerin bazı mesleklerde çalışması yasağının kaldırılması) ve devlet hizmetleri (asillere üç türlü hizmet imkânı veren çin teşkilâtı; bu hizmetler askerî, sivil hizmetler ve sa­ray hizmetleriydi; bazı kademelerin [1722] dışında, bu hizmetler miras yoluyle geçemi­yordu) için serbest kalacaklardı. Devlet hizmetinde çalışanların yetişmesi için, te­mel öğretimini matematiğe dayandıran ilk ve orta dereceli okullar, yüksekokullar vardı.

Petro bunları mühendislik, topçuluk ve denizcilik okullarıyle tamamladı. Vergi­lendirme sisteminde, şehir halkını iki sınıfa ayırdı. Köylüleri soylu mülk sahiplerinin iradesine terk ederek serfliği destekledi. Ya­bancılardan ve uzmanlardan aldığı eğitime çok bağlı kalan Petro sık sık yanıldı; âdet­leri ve dini hedef alan reformları kadar, se­fahatle geçen hayatı ve yabancılara tanıdığı üstünlük, rus halkının millî ve dinî tepkile­riyle karşılaştı. Petro’nun kabasabalığı yü­zünden bir kat daha artan bu genel düşman­lık duygusunu çareviç Aleksey de paylaşı­yordu; muhalefeti yürüten eski rus aristokrasisi, 1715′ten sonra, umutlarını ona bağla­mıştı. Bir komploya karışmakla suçlanan Aleksey babasının emriyle işkenceye uğradı ve 1718′de öldü. Nystad anlaşmasından (1721) sonra senatonun kendisine verdiği «Rusya imparatoru» payesine ve ikinci yol­culuğunda (1717) büyük itibar görmesine rağmen, Petro, iktidarının son yıllarında eserinin yıkılmasından korkmağa başlamış­tı. Gerçekte ise bu eser yaşamağa devam etti; çünkü çar ustaca davranmış, çin’i ku­rarak, devlet görevlisi soyluların çıkarıylc devletin çıkarını birbirine bağlamıştı. Dev­letin yok olması bu sınıf için de ölüme mah­kumiyet demekti. Zaten Büyük Petro bütün geriye dönüş tehlikelerini yok etmek için, çarın kendi vârisini kendi tayin etmesine (1721 fermanı) karar vermişti; böylece eski Rusya’nın geleneklerine dönmekten yana olan vârisler safdışı kalacaktı.

— Ikonogr. Nikitin, çarın portresini yaptı (Büyük Petro ölüm Döşeğinde, Leningrad). Petersburg’da birini Carlo Rastrelli’nin, öbüriinü Katerina II’nin isteği üzerine Falconet’nin yaptığı’, at üzerinde iki heykeli var­dır. (L)

PETRO BEY. Bk. MAVROMiKHALiS (Petros).

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRO I hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETRİCOLİDAE

Tarih 26 Mayıs 2009

PETRİCOLİDAE çoğl. i. Yuvarlak veya uzunca, renkli küçük kavkılı, iki çenetli yu­muşakçalar familyası; başlıca cinsleri: petricola mysia v.b. avrupa denizlerinde, Kızıldeniz’de, Hint okyanusunda ve Pasifik’­te yaşar. (L)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRİCOLİDAE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETRAŞEVSKİY BUTAŞEVÎÇ

Tarih 26 Mayıs 2009

PETRAŞEVSKİY BUTAŞEVÎÇ (Mihail Vasilyeviç), rus siyaset adamı (1821-Byels-koye 1866). Dışişleri bakanlığında çalıştı; Petersburg’da, Avrupa’daki sosyalist fikirle­ri, özellikle Fourier’nin görüşlerini yaymak amacıyle çevresine aydınlan topladı. Petraşevskiy’in «cuma toplantıları» kısa za­manda ün kazandı; bu toplantılara katılan­lar arasında özellikle yazar Saltıykov-Şçedrin ve 1848 yılı sonbaharından sonra da Dostoyevski vardı. Bu çevreye katılanlar komplo hazırlamakla suçlandırıldı; bir kıs­mı tutuklandı, bir kısmı da sürgüne gönde­rildi (1849). [L]

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRAŞEVSKİY BUTAŞEVÎÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHNOM PENH veya PNOM PENH

Tarih 26 Mayıs 2009

PHNOM PENH veya PNOM PENH, Kamboç’un başkenti ve Kandal ilinin idare mer­kezi, Dört-Kol yakınında, Tonle-Sap’ın gü­ney kıyısında; 500 000 nüf. (üçte biri çinli, dörtte biri annamlı). Geleneksel el sanat­larının (kuyumculuk ve mücevhercilik) de­vam ettiği eski şehir kral sarayı çevresinde yayılmıştır. Şehir XX. yy.ın başından sonra gelişti; Çinliler ve Annamlılar, kuzeyde es­ki şehir boyunca uzanan bir ticaret semti kurdular; daha kuzeye doğru tepenin ete­ğinde avrupa tarzında bir konut mahallesi inşa edildi. Kamboç ırmağının başlıca lima­nı olan, deniz trafiğine açık bulunan ve bir havaalanı kurulan Phnom Penh’te tüketim sanayii tesisleri vardır (çeltik fabrikaları, damıtma yerleri, bira fabrikaları). Kereste ve dokuma sanayii ülke üretiminde önemli rol oynar.
— Tar. Şehir XV. yy.da bir kadın (Penh) tarafından yapılan dinî bir tümseğin (Phom) eteğinde kuruldu. Kral Ponhea Yat, başken­tini Angkor’dan buraya taşıdı (1434). Baş­kentin XVI. yy.ın başında Lovek’e, XVII. yy. başında da Udong’a nakledilmesinden sonra kral Nordom I (1867) zamanında Phnom Penh yeniden başkent oldu. (L)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHNOM PENH veya PNOM PENH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHILODROMUS

Tarih 26 Mayıs 2009

PHILODROMUS i. Batı Avrupa’da görü­len örümcek. (Thomasidae familyasından.) [L]
PHİLOHELA i. Kuzey amerika çulluğunun ilmî cins adı (Philohela minör). [L]

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHILODROMUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHİLİPS (Anton Frederik)

Tarih 25 Mayıs 2009

PHİLİPS (Anton Frederik), hollandalı sa­nayici (Zaltbommel 1874-Eindhoven 1951 1894′ie, kardeşinin Eindhoven’deki elektrik lambaları fabrikasına girdi. Bu şirketin hacmini beş yılda 25 katına çıkardı ve bütün Avrupa ile ticarî ilişkiler kurdu. 1922′de şirketin genel müdürü oldu, kendini, özellikle bu firmanın araştırma laboratuvarlarının ge­lişmesine verdi. 1921′de, kısa dalgalarla uzun mesafelerde ilk radyoelektrik bağlan­tının kurulması onun, elektronik lamba ve sonra radyo lambaları yapımına yönel­mesine yol açtı; bu yeni yönelim, firmayı milletlerarası elektronik üretimde ön plana çıkardı. (L)

25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPS (Anton Frederik) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETRARCA (Francesco)

Tarih 25 Mayıs 2009

PETRARCA (Francesco), italyan şairi ve hümanisti (Arezzo 1304-Arquana 1374). Ba­bası Albizzo Franzesi ile aralarında çıkan anlaşmazlık yüzünden 1304′te Floransa’dan sürüldü. Francesco, Arezzo’da dünyaya geldi, çocukluğa Incisa’da (yaklaşık olarak 1310′a kadar) ve baba dostu Dante Alighieri ile tanıştığı Pisa’da geçti (bu tanışma­nın Cenova’da olduğu da ileri sürülür). 1311′de Petrarca ailesi (ailenin öbür oğlu Gherardo’nun 1307′de doğduğu sanılır) Avignon’a yerleşti, kadınlar ve çocuklar Carpentras’a gönderildi.

Petrarca Carpentras’ta dört yıl boyunca Convenevole da Prato’dan ders aldı. 1316′da hukuk öğreni­mi için Montpellier’ye gitti. Bugün elde bulunan en eski eserlerini latince olarak 1318 veya 1319′da kaybettiği annesinin acısıyle yazdı. 1320′den sonra hiç istememe­sine rağmen hukuk öğrenimine kardeşiy­le birlikte Bologna’da devam etti; ama 1326′da bu öğrenimi yarıda bıraktı. Pet­rarca’nın halk diliyle ilk mısraları Bolog­na’da yazdığı sanılır. Avignon’a döndük­ten kısa süre sonra, kilisenin desteğini sağ­lamak için tarikata girdi; bu olay, şairin hayatında çok önemli bir yer tutar. Petrar­ca’nın Laura’ya olan aşkı kesinlikle bilinir; ama şairin bu isim altında anlattığı ka­dının kimliği üstüne hiç bilgi yoktur. Pet­rarca’nın hayatı göz önüne alındığı zaman bir hikâyeden başka bir şey olmadığı anla­şılan bu aşkı, şiirlerinin başlıca konusu haline getirmiştir. Kendi anlattığına göre, 6 nisan 1327′de Laura’ya, Avignon’daki Sainte Claire kilisesinde ilk gördüğü anda âşık oldu. Bu aşk, 21 yıl boyunca sürdü ve Laura’nın 6 nisan 1348′de ölümünden sonra da devam etti. 1330′da Petrarca, Guascogna’daki Dombez piskoposluğuna getirilen Giacomo Colanna ile birlikte yola çıktı; Lombez’den, Avignon’a Giacomo’nun kar­deşi kardinal Giovanni’nin sarayına gitti. 1333′te Kuzey Fransa’ya (Flandre, Brabant) uzun bir seyahat yaptı. Liege’de, birçok metnin yanı sıra Cicero’nun söylevini (Pro Archia [Archias Davası]) buldu; bu buluş hümanist keşiflerinin ilkidir. Ama aynı dö­nemde, kutsal metinleri ve daha önceleri hor görülen eski hıristiyan yazarların eser­lerini okumağa başladı. 1336 Sonlarına doğ­ru italya’ya ve Orso dell’Anguillara’ya ko­nuk olduğu Capranica’ya döndü. 1337′de Sorga kaynağı yakınındaki Valchiusa’ya yerleşti, aşkına sahne olarak burasını seçti ve eserinin büyük kısmını burada ta­sarladı.

1 Eylül 1340′ta en büyük şair ta­cını giyme töreni için Paris ve Roma’dan davetlileri geldi; ama taç giyme olayını yü­celtmek amacıyle Petrarca önce Napoli kra­lı Roberto’nun sınavından geçmek istedi. Tören 8 nisan 1341′de Campidoglio’da ya­pıldı ve tacı senatör Orso dell’Anguillara giydirdi; Petrarca, Campidoglio’dan San Pietro’ya gitti ve tacını mihrap üzerine bı­raktı. Roma’dan Parma’ya geçti, Azzo da Correggio’ya misafir oldu; sonra, Parma yakınında Selvapiana’ya (burası Petrarca’­nm herkesten uzak yaşamak için italya’da seçtiği yerdir) yerleşti. 1342′de Avignon’a döndü ve Roma’dan elçi olarak gönderilen Cola di Rienzo ile tanıştı. 1343′te kızı Francesca doğdu; bu sırada erkek kardeşi Gherardo’nun Montreux’deki Chartreux ma­nastırına rahip olması (paskalya 1343) Pet­rarca’yı önemli ölçüde etkiledi ve şairde büyük sarsıntılara yol açtı. Petrarca Secretum’u (sır) ve kesinlikle bilinmemekle bera­ber Salmi Penitenziali’yi (Mezmurlar) bu buhranlı dönemde yazdı. 1343 Yılı ekim ayın­da kardinal Colonna’dan aldığı bir görevle Napoli’ye döndü; Napoli’den Parma’ya geç­ti; Parma’yı ele geçirmek isteyenler arasın­da çıkan savaşa katıldı ve serüven dolu bir yolculukla Bologna’ya, sonra Verona’ya kaçtı. Genel kanıya göre, Cicero’nun Ad Atticum (Attike’ye), Ad Quintum (Quintus’a) ve Ad Brutum (Brutus’a) adlı mek­tuplarını Verona kapitolü kütüphanesinde buldu. 1345 Yılı sonlarına doğru Avignon’a döndü ve birçok yazısını bu sırada yazdı. Ama, mart 1347′de Roma’da Cola di Rien­zo ayaklanması patlak verince Petrarca bu olaydan büyük ölçüde duygulandı, büyük bir heyecanla ayaklanmayı destekledi ve Cola’-nın yanında fiilî mücadeleye giremediği için yakındı. Petrarca kasım ayında Cola’mn gizlice yanına gitmek amacıyle Provence’tan ayrıldı; ama Cenova’da, Cola’mn yıldızının sönmeğe başladığını ve Colonna taraftarla­rının yeniden şehre girdiğini haber aldı. Petrarca’nm bu olayda Cola’yı tutması kar­dinal Colonna ile ilişkilerini kesmesine yol açmamışsa da oldukça nazik hale getirmiş­tir.
Cenova’dan Verona’ya ve buradan da Parma’ya gitti; mayıs 1348′den sonra iki yıl boyunca sık sık yer değiştirdi (siyasî görevler aldı). 1350′de Roma’ya giderken doğduğu şehir Floransa’dan geçti; Floransa’da Petrarca’nın dostları, hayranları var­dı ve hepsinden önemlisi Boccaccio ile ilk defa bu şehirde karşılaştı. Bu karşılaşma hümanizm tarihi ve Petrarca’yı örnek ala­rak edebî faaliyetini kökünden hümanist bir yöne çeviren Boccaccio için çok önem­lidir. Ertesi yıl Boccaccio, Petrarca’yı da­vet eden Floransa senyörlüğünün elçisi ola­rak Petrarca’yı görmek için Padova’ya git­ti: şair daveti ret etmedi, geleceğini söy­ledi ama sonra hiç bir harekette bulunma­dı. Bu sırada, Petrarca Avignon’a döndü, dağınık durumdaki büyük eserini düzenle­mek için yoğun bir çalışmaya girişti. 1352 Yılı aralık ayında papa Clemens VI öldü ve yerine Innocentius VI geçti; Innocentius Vl’dan yardım göremeyeceğini bilen Pet­rarca nisan 1353′te erkek kardeşini ziyaret ettikten sonra kesinlikle italya’ya döndü. Nereye yerleşeceğini kestiremeyen Petrar­ca’yı başpiskopos Giovanni Visconti Mila­no’da alıkoydu ve himaye etti; dostlarının tenkitlerine rağmen Petrarca önemli siyasî hizmetler görerek ve Visconti’lerin siyase­tini savunarak sekiz yıl Milano’da kaldı.
Yoğun siyasî çalışmalarına rağmen Mila­no’da oturduğu dönem Petrarca’nın edebi­yat alanındaki en verimli çağıdır. 1362′de oğlu Giovanni ve dostu Ludovico di Campinia vebadan öldü; Petrarca Padova’ya ve buradan da Venedik’e gitti; Venedik cum­huriyeti Petrarca’ya Schiavoni ırmağı kıyı­sında bir ev verdi. Petrarca, kızı Frances­ca ile damadı Francescuolo da Brossano’yu da Venedik’e getirtti, 1370′te kızı ve damadıyle birlikte Arqua’da Euganei tepeleri eteğinde küçük bir şehire yerleşti (biri iki yaşında ölen, öbürüne Petrarca’nm anne­sinin ismi [Eletta] verilen iki torunu oldu). Bu yıllarda Ferrara’da geçirdiği bir buhranı atlattıktan sonra ölünceye kadar siyasî gö­revler almağa ve özellikle bıkıp usanmadan yazmağa devam etti.

Çağdaşları ve bütün XIV. yy., Petrarca’ya bin yıllık bir aradan sonra, klasik latin yazarlarının izinde yü­rüyerek ve onlarla boy ölçüşecek parlak­lıkta latince bir edebiyatı İtalya ve hattâ Avrupa’da yeniden canlandıran çok zarif bir yazar olarak hayranlık duydu; Petrar­ca, daha sonra hümanizm adı verilen dü­şünce ve kültür hareketinin öncüsü olarak sevildi ve kabul edildi, yaşadığı yüzyılda, uzun süre, halk diliyle yazdıklarından üstün tutulan latince eserleriyle Avrupa’da hâkim oldu. Çağdaşları, Petrarca’nm Eskiçağ epik şiir biçimlerini kendi dünya ve sanat görü­şü ve Hıristiyanlıkla bağdaşacak şekilde ye­niden canladırmasma hayranlık duyamadı­lar; çünkü bu maksatla yazdığı Afrika’­yı (1338-1341); 1343′ten sonra yeniden sık sık elden geçirmiş ve eser ancak 1396′da yayımlanabilmişti. Buna karşılık latince yazdığı eserlerden Epistolae Metricae (66 manzum mektup; 1333-1354 arasında ya­zılan bu mektuplardan yalnız annesinin ölümü üzerine yazılanların tarihi bilinir; mektupların derlenmesi ve yeniden elden geçirilmesi üç evrede yapıldı: 1350, 1357, 1363) ve Bucolicum Carmen (Çoban Şiirleri) [12 eglog; 1346-1348; daha sonra birçok de­ğişiklik ve düzeltme yaptı] hayranlık uyan­dırdı. Bu eserlerde birçok mektup yer alır; büyük bir özenle yazılmış bu mektuplara Petrarca’nm hayranları tarafından sahiple­rine ulaşamadan el konduğu sanılır. Pet­rarca, fazla gördüğü veya çok kişisel bul­duğu mektupları atarak, sürekli olarak sağ­lam bir edebiyat örneği ve soylu bir eği­tim aracı meydana getirebilecek ve Roma’nın sayılı kişilerinin biyograflarına benze­yecek şekilde kendi hayatını aktaran bir derleme hazırlamak istedi. Familiarium Rerum Libri XXIV, 350 mektuptan meydana gelir (bu mektuplardan tarihlendirilebilen en eskisi 1325 yılında yazılmıştır); mektupları seçme ve uyarlama işlemi 1349 (bazılarına göre 1345)-1360 arasında çeşitli evrelerde yapıldı. Birkaç istisna dışında derleme Pet­rarca’nm 1361′e kadar yazdığı mektupları kapsar; çünkü bu tarihte Petrarca ikinci bir derlemeye başlamıştır: Seniles (Yaşlı­lık Mektupları) [17 kitap içinde 125 mek­tup]. Bu ikinci derleme tamamlanmamış bir otobiyografya (şairin 1351 yılına kadarki hayatını anlatır) olan, gelecek kuşaklara ya­zılmış bir mektupla biter: Posteritati. Kü­çük Sine Nomine (Adsız) şiddetli yergileri kapsayan 19 mektuptan meydana gelir (1342-1358). Petrarca’nın yazdığı başka mektuplar ise derlemelerde yer almadı.
Düşünce tarzı­nı yansıtan çok önemli bir belge olan Secretum’u Petrarca 1342 – 1343 arasında yaz­dı. 1353′te yeniden elden geçirdi ama başlığını yalancı çıkarmamak için eseri or­taya çıkarmadı (bu eserin gerçek başlığı Secretum Meıım’dm [Sırlarım]). Petrar­ca, bu eserde sık sık ve açık bir şekilde kendini tahlil eder.
iki incelemesi De Vita Solitaria (Yalnız Hayat üstüne) [1346'da yazdı, daha sonra genişletti] ve De Otio Religioso’dai (Dinî Tembellik) [1347'de yazdı, sonra birçok de­fa gözden geçirdi] Petrarca’nın birçok kitap ve birkaç seçme dost veya Tanrı ile başbaşa kalma isteğini ortaya koyar; ama onun bu isteği tembellik yapmak değil de tutkuların verdiği yorgunluktan kaçmaktır. Bu ahlâkî-dinî yazılar dizisine yazıldığı tarih belirsiz olan yedi Psalmi Poenitentiales, bir İtinerarium Breve de ianua Usque ad lerusalem et Terram Sanctam (daha çok İtinerarium Syriacum [1358] adiyle ünlüdür: Italya’da kutsal topraklara ulaşmak için aşılacak ülkeleri anlatır) sayılabilir. Tarihî yazıları da çok ünlüdür: De Viris lllustribus (Ünlü Kişiler) ve Rerum Memorandarum (Unutulmayan Şeyler) [her ikisi de yarım kalmıştır]. Petrarca’nın, önce 1338 veya 1339′da başladığı, 1343′te yarıda kes­tiği De Viris adlı eseri romalı ünlü ki­şileri veya Roma tarihi aracılığıyle bili­nen kişileri kapsar; Petrarca esere 1315-1353 arasında devam etti ve sınırlarını ge­nişleterek Âdem’den çağına gelinceye ka­dar her yüzyıldan ünlü kişilere kitabında yer verdi (eser, paganlık ve Hıristiyanlığın hayat anlayışını bağdaştırmak ve kaynaştır­mak amacını güder). Bağımsız bir eser olan De Gestis Caesaris (Sezar’ın Hayatı) daha sonra De Viris’in içinde yer aldı. 1343-1345 Arasında yazılan Rerum Memorandarum’un kitaplarından 4′ü ile öbür kitap­lardan bazı parçalar günümüze kadar ula­şabildi. De Remediis Utriusque Fortunae (Alınyazısma Karşı İlâçlar) [1356'da başla­dı, 1366'da tamamladı ve yayımladı] ahlâ­kî bir eserdir.
Petrarca’nın bazı polemik eserleri çok canlıdır: kendisini «namuslu ama bilgisiz bir adam» olarak niteleyen dört Venedikli Ibni Rüşt’çü bilgine karşı yaz­dığı De Sui İpsius et Multorum Ignorantia (Kendi Bilgisizliğim ile Başkalarının Bilgisiz­likleri üstüne) [1367]; «mekanik sanatlara» karşı şiiri savunduğu 4 kitap (Invectivarum Contra Medicum Quendam [1352-1355]; aleyhine konuşan kardial Giovanni de Caraman’a karşı yazdığı tnvectiva Contra Quendam Magni Status Hominem sed Nullius Scientie Aut Virtutis [1355'ten sonra yazıldığı sanılır]; papalık merkezinin Avignon’dan Roma’ya taşınması konusunda fransız tezini savunan Giovanni di Hes-din’e karşı yazdığı tnvectiva Contra Eum Qui Maîedixit İtaliae [İtalya'yı Lanetleyen Kimseye Sövgü], 1373). Petrarca’nın hüma­nist eserlerinin önemi, şairin birçok eski metni keşfetmesinden değil, kendisinden ön­ceki hümanistlere oranla Latinceyi çok da­ha iyi bilmesinden ileri gelir; Latince öğ­renmenin önemini ilk kavrayanlardan biri Petrarca’dır: Petrarca, Roma Eskiçağını dolaysız ve doğru bir şekilde öğrenebilmek için klasik latin yazarlarına baş vurmak ve bu yazarların eserlerini karşılaştırarak kont­rol etmek gerektiğini savundu. XV.yy.da en parlak dönemine ulaşan filoloji alanın­daki hümanizm çalışmalarının temelini atan Petrarca’dır.
Bu yüzyılda, klasik latin yazarlarının eser­leri üstüne bilgiler çoğaldıkça Petrarca’nın ünü azaldı; katı gramer ve üslûp kuralları bir yana bırakıldı, Petrarca’nın tanıyamadı­ğı yunan dünyası tanınmağa başlandı. Ama hümanist Petrarca’nın yıldızı sönerken, halk diliyle yazan şair Petrarca’nın ünü ulaşıl­mayacak ölçüde genişledi: XV. yy .m ikinci yarısında Petrarca İtalya içinde ve dışında en büyük lirik şair olarak kabul edildi. Petrarca’cılık, XVI. yy.da, bir yazma tar­zından çok şiir anlayışını ve şairlerin ya­şayışını etkileyen bir yaşama şekli olarak kabul edildi. Canzoniere (Mısralar) ve Trionfi’de (Zaferler) aşk daha çok bir edebî hayal, şairin çelişkilerle dolu kararsız ruh hallerini yönelttiği olağanüstü bir merkez­dir. (M)

25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRARCA (Francesco) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETiNZADE (Mehmed Atıf)

Tarih 25 Mayıs 2009

PETiNZADE (Mehmed Atıf), türk tarihçi­si (Hanya 1831 – ay.y. 1909). Tarih ve siya­set konularında yazılar yazdı. Girit’te hıris­tiyan ayaklanmaları sırasında adanın müslüman türk mebusu olarak istanbul’a gön­derildi. Abdülaziz’in Avrupa seyahati sıra­sında onunla birlikte Büyük Fuat Paşa tara­fından Paris’e götürüldü. Hanya’da istinaf azalığı ve reisliğiyle Muhaceret komisyonu reisliği yaptı. Genel tarihe ait Hülâsat-üt Tevarih (Tarihlerin özeti) adlı bir eseri var­dır. (M)

25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETiNZADE (Mehmed Atıf) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETERSON (Emmanuel Oscar)

Tarih 25 Mayıs 2009

PETERSON (Emmanuel Oscar), kanadalı zenci caz piyanocusu (Montreal 1925). NewYork’ta JATP’ın (Jazz at the Philarmonic) Carnegie Hall’da verdiği konserlerden bi­rinde Norman Granz tarafından halka ta­nıtıldı (1949), bir süre topluluğa katıldı, son­radan yine topluluğa bağlı bir üçlü kurdu ve JATP ile birçok turneye çıktı: özellikle Avrupa’yı dolaştı. Çok sayıda plak doldur­du; en başarılı olanları: Tenderly (1950); Blues for Big Scotia (1959); Chicago (1960) ve Blues Etude’dür (1966). [L]

25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETERSON (Emmanuel Oscar) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERUKA veya PERUK

Tarih 22 Mayıs 2009

PERUKA veya PERUK i. (ital. perruca’-dan). Takma saç.
— Berberlik. Bk. postiş. —ansikl. Arkeol. Mısırlılar saçlarını di­binden tıraş eder, ama törenlerde ve açık-havaya çıktıkları zaman, güneşten korun­mak için, bitki veya at kılından örülü peruka’ları takarlardı. Medyalılar, Kaideliler ve Asurlular da peruka kullanırlardı. Roma’da, erkekler saçsız kafalarını gizlemek, kadınlar da gösterişli görünmek için peruka takarlar­dı. Avrupa’da XVI.N yy.dan itibaren bütün başı kaplayan perukalar yapılmağa başladı. O devirde en çok sarı renkli peruka takı­lırdı. Perukalar, ince bir kumaş üzerine iğ­neyle saç geçirilerek yapılırdı. (IM)

22 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERUKA veya PERUK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERU

Tarih 22 Mayıs 2009

PERU i. Bk. pero.

PERU, Güney Amerika’da devlet, Büyük Büyük Okyanus kıyısında; 1 285 215 km2; 12 012 000 nüf. Başkenti, Lima (1 716 000 nüf.). Başlıca şehirleri: Calloa (161 300 nüf.); Arequipa (156 700 nüf.); Trujillo (100 100 nüf.), Chiclayo (86 900 nüf.); Cuzco (78 300 nüf.); İquitos (58 200 nüf.).

COĞRAFYA Fizikî coğrafya

• Yüzey şekilleri. Peru’nun yüzey şekilleri üç büyük bölgeye ayrılır: Andîar, Amazon bölgesi, kıyı bölgesi.

1. Merkezde Andlar, arazinin üçte birini içine alır. Hemen her yerinde başlıca üç unsura rastlanır: 4 000 m yükseltiye doğru puna veya pampa denen yüksek alanlar, 5 000 m’den yukarıda çoğu 6 000 m’yi aşan ve eskiden sanıldığı gibi düğümler değil, basamaklar meydana getirerek kuzeybatıdan güneydoğuya uzanan kalıntı engebeleri, Amazon şebekesine bağlı akarsular (Urubamba, Apurimac, Mantaro, Huallaga, Maranon) tarafından aşıldığı halde başları çoğunlukla Büyük Okyanus’a yakın olan dar ve derin vadiler.

And dağlarının en geniş kısmı Güney Peru’dadır. Bu bölgede üç kısım ayırt edilir:

Huancayo Andları’nı, Abancay’ı Cuzco ve Carabaya’yı kapsayan doğu cordillera; Titicaca gölüne doğru çoğunlukla bazaltlar ve volkan külleriyle örtülü olan (Bolivya sınırı dışında) ve büyük ölçüde yarılan punalar; Chachani (6 035 m), Misti (5 842 m), Tutucapa (5 780 m) gibi yanardağların bulunduğu batı cordillerası. Orta ve Kuzey Peru’da, Andlar kıyı bölgesinden uzaklaşır; kütle özelliği taşıyan dağlar kalıntı engebeleridir: Huayhuash cordilleralan; Huascaran dağında yükseltisi 6 768 m’yi bulan ve güzel buzulların yer aldığı cordillera filanca, Serra Negra (5 000 m). Ekvador sınırına yaklaştıkça Cajamarca Andları’nda genel yükselti azalır ve boğazların yüksekliği 2 500 m’yi aşmaz. Puna alanlarının yerini Mantaro’nun doğduğu Junin pampası ve Rio Santo’nun başladığı Conocacha pampası gibi yüksek bataklık ovalar alır.

2. Andların doğusunda Peru Amazon bölgesi (Amazonas) uzanır; Rio dağeteğiyle bir alüvyon ovasından meydana gelen bu geniş bölgedeki ırmakların başlıcaları (Ucayali, Maranon ve Rio Napo) önandlar’dan çıktıkları boğazlar ve çağlayanlardan sonra (Maranon kıyısında, 150 m yükseltide Pongo de Manseriche) genişler. Peru Amazon bölgesi, ülke topraklarının yarısını içine alır. Bk. AMAZON.

3. Kıyı bölgesi, bir dolma ovasında veya Chincha ile Canete arasında yükseltisi 170 m’yi bulan konglomera yarlarından meydana gelir, Batı Andlar ile temas bölgesi, ancak Pisco ile Narca arasında yüksektir.

• Peru İklim ve bitki örtüsü. Başlıca iklim olayı kıyı ile Amazon bölgesi arasındaki bakışımsızlıktır. Dünyanın en kurak bölgelerinden biri olan kıyıda sıcaklık farkları çok düşüktür: Lima’da on dokuz yılda yıllık yağış ortalaması 37 mm’dir. Bu çok az yağışlar gökyüzünü kışın örten buharların (garva) yoğunlaşmasının sonucu olan ince yağmurlar halinde düşer; bununla birlikte yükseltisi 500 m’yi geçen tepelerde (paranalar) seyrek otların yetişmesine imkân verir. Kıyı bölgesi, Batı Andlar’dan inen sel sularının ağzındaki vahalarla yer yer kesilen bir taş ve kum çölüdür. Buna karşılık Peru Amazon bölgesi bol yağış alır (ovada 3 m’den çok): bu yağışlar ve ekvator bölgesinin aşırı sıcaklığı montana denen ve yapraklarını dökmeyen sık bir ormanın yetişmesine imkân vermiştir. Montana adı, teşmil yoluyle bütün bölgeyi de ifade eder. Doğu Andlar’ın yamaçlarında orman seyrekleşir: burası otlu bozkırlar ve çalılarla örtülü ceja da montana bölgesidir. Doğu sierralarda yükselti sıcaklığın düşmesine yol açar. Cuzco’da yıllık sıcaklık ortalaması 20°C, en yüksek sıcaklık 26°C ve en düşük sıcaklık —5°C’tır. Mayıs Kasım aylarında yağış düşmez ve yağışlar aralık-nisan ayları arasında toplanır. Yağışlar yükseltiyle birlikte azalır: kuzeyde yıllık yağış ortalaması 900 mm, güneyde ise 300 mm’dir; ancak sert ve ender bir otun yetiştiği punalar çöllerle örtülüdür. Ağaçlar yalnız vadilerde ortaya çıkar (salkım söğüde benzeyen molle ahlat ağacı). Dikenli ağaçsılar ve cereus katlarıyle (3 800 – 1 500 m yükselti arasında) Batı And punalarından kıyı çöllerine geçilir. Buzullar ve daimî karlar yüksek kalıntı engebelerinde toplanmıştır ve 4 500 m’nin altına pek ender iner. Cordillera Blanca’nın adını buzullardan almasına karşılık, Misti’-de, yükseltisine rağmen, daimî karlar yoktur.

PERU Beşeri coğrafya

Peru, eski kızılderili medeniyetlerinin ülkesidir. Halkın çoğu hâlâ quechua ve aymara dillerini konuşur. Nüfusta kızılderililerin oranı yüksektir: bütün ülkede yüzde 47, Sierra’da yüzde 80. Melezlerin sayısı da hemen hemen aynıdır ve şehirlerde özellikle Lima’da yaşayan safkan beyazların sayısı ancak 600 000′dir. ülkede hâlâ 40 000 asyalı (özellikle cinli) ve 30 000′den az zenci yaşar. Hızla çoğalan nüfus son kırk yılda iki kat kadar artmıştır. Doğum oranının binde 30′dan çok, ölüm oranının ise binde 8,2′den az olduğu sanılır. Ortalama nüfus yoğunluğu km2′de 8,1 kişidir. Ama, Sierra’-daki yoğun nüfuslu vadilerle Puna’nın ve Amazon ormanmdaki birbirine uzak toplulukların nüfusu çok farklıdır. Peru’nun öteden beri bir köylü ülkesi olmasına karşılık şehir nüfusu zaman zaman tehlikeli bir ritimle artar. Bunun sebebi, Kızılderililerin yoksulluk yüzünden dağlardan kaçmasıdır: 1925′te 250 000 kişi olan Lima’nın nüfusu bugün Calles limanıyle birlikte bir milyonu aşar. öbür Peru şehirleri çoğunlukla sanayinin az ölçüde geliştiği büyük tarım pazarlarıdır: şekerkamışı ve pirinç tarlalarıyle Trujillo ve Chiclayo, vahasıyle Arequipa, pamuk tarlalarıyle Ica ve Piura, güzel tarlalarıyle Cuzco. Bununla birlikte yeraltı kaynaklarının işletilmesi Andlar’da, Cerro de Pasco ve La Oroya, Tacna (bakır), Chimbote (çelik fabrikası) gibi şehir çekirdeklerinin kurulmasına yol açmıştır. Büyük Okyanus kıyısında Bolivya’nın limanı olan Mollendo, Peru’nun Amazon kıyısındaki limanı tquitos ve Titicaca gölünün limanı Puno’da ulaşım sayesinde sanayi gelişmiştir.

Peru iktisadî coğrafya

• Tarım ve balıkçılık. Tabiî bölgelerin çeşitliliği üretimin ve kır faaliyetlerinin büyük ölçüde çeşitlenmesine imkân verdi: Amazon bölgesinde kerestecilik, tropikal ürünler tarımı (pirinç, mısır, manyoka, yerfıstığı, şekerkamışı, pamuk, kahve, kakao, çay), akdeniz ve ılıman iklim bitkileri (buğday, arpa, asma, zeytin, mercimek, bakla, fasulye), patatesin ağır bastığı And bitkileri tarımı. Ama çoraklık sulamayı gerektirir ve tarımı devamlı olarak kuraklık tehdit eder. Amazon ırmaklarının sularını kıyıya ulaştırmak için büyük çalışmalar tasarlanmıştır. Sömürgecilerden kalma büyük mülkler veya tersine bazı sulak bölgelerde toprakların aşırı derecede parçalanmış olması genellikle çok yoksul olan kızılderili köylülerin hayat seviyesinin yükselmesini engeller. Dağlardaki geniş alanların teknik bakımdan çoğunlukla geri olmasına karşılık, kıyılardaki daha modern büyük çiftliklerde şekerkamışı ve pamuk yetiştirilir; kimyevî gübre ile tohum seçimi Mısır elyafına benzer bir pamuk üretilmesine imkân vermiştir. İhracat bitkileri tarımının gelişmesi, besin tarımıyle atbaşı yürümez: oysa beslenecek insan sayısı günden güne artmaktadır. Et üretimi ülke ihtiyacını karşılamağa yetmez. Bununla birlikte And sürüleri (koyun, lama, vicuro, alpaka) yün ihracatına imkân verir. Peru doğudaki sıcak ve yağışlı bölgelerin değerlendirilmesini (Tingo Mario yerleşme merkezi) desteklemektedir. Ayrıca Büyük Okyanus’un soğuk sularında büyük ölçüde balıkçılık yapılır. Ton balığı avcılığının teşkilâtlandırılması, hamsi setlerinin yakın bir tarihten beri büyük ölçüde işletilmesi ve büyük tesisler inşa edilmesi Peru’nun birkaç yıl içinde yabancı sermaye ve teknisyenler yardımıyle dünyada balıkçılığının en gelişmiş olduğu devletlerden biri haline gelmesine imkân verdi. 1960-1965 Arası gayrısafi millî hasıla, yılda yüzde 6 oranında arttı; ama hızlı nüfus artışı bu oranı yaklaşık olarak yüzde 3,5′e düşürdü. Bu ilerlemenin başlıca sebebi, Jbalık unu sanayiinin gelişmesidir. 1960-1964 Arasında, tutulan balık miktarı 3,6′dan 9,1 Mt’a çıktı ve Peru dünyada birinci sıraya yükseldi (1966′da 8,8 Mt). Bir toprak reformu başlatılarak 60 000′den çok köylüye toprak verildi.

• Madenler. Yeraltı kaynaklarının işletilmesi Peru ekonomisinin sağlam olmayan dengesini sağlar. Sömürge dönemindeki altın ve gümüş, özellikle XIX. yy .da işletilen guano, bugün ikinci plana düşmesine rağmen hâlâ önemlidir. Peru dünyanın dördüncü gümüş üreticisidir; guano hâlâ kıyıdaki çorak adalarda elde edilir. Demirsiz madenler üretimi önemlidir: kurşun, bakır (La Oroya’da işlenir), Cerro de Pasco bölgesinde çinko daha az ölçüde çıkarılır ama ticarî önemi büyük olan vanadyum, bizmut, antimon, tungster, molibden, kadmiyum, uranyum, manganez. Demir filizi üretimi hızla gelişmektedir: 1953′ten beri işletilen Marcona yatağı; Lima’nın güneyinde Acari madenleri; zengin filizlerin bulunduğu ve Japonların ilgilendiği güneydeki Chala limanı yakınında yataklar. Peru Maden bankası yeraltı kaynaklarının değerlendirilmesini destekler ve yabancı şirketlere (başlıcaları amerikan şirketleri) arama ve işletme imtiyazları verir. Madenlerin dağlarda, çoğunlukla 3 500 m’den yüksekte olması, bunların işletilmesini güçleştirir ve masrafları artırır.

• Enerji kaynakları. Peru enerji” sıkıntısı çeker: Ancak idare bölgesinde, Santa vadisinde ve Arequipa ile Tuna arasında, maden kömürü üretimi 160 000 tonu pek az geçer; hidroelektrik üretimi çorak iklim, akarsuların sel rejimi ve Andlar’ın yüksek eğimi yüzünden sınırlıdır; bununla birlikte petrolün katkısı önemlidir: en verimli yataklar kıyı bölgesinin kuzeyindedir: Lobitos ve Negritos (bir ingiliz şirketi tarafından işletilir), Talara (Standart Oil’un kolu olan bir şirket), Zorritos (devlet şirketi) petrol merkezleri. Amazon yamacında Amerikan-Peru şirketinin üretimi artmaktadır. Aynı zamanda And dağeteğinde araştırmalar yoğunlaşmakta ve Manaus’ta (Brezilya) inşa edilecek rafineriye ham petrol sevkıyatı tasarlanmaktadır.

PERU için Machupiccu’da harabeleri önem arzetmektedir. Andların en yüksek zirvelerinden Salcantay ‘dır.

• Sanayi. Peru’da sanayi son yıllarda gelişti. Geleneksel besin ve dokuma sanayii (Lima, Cuzco, Arequipa) dökümcülük, çinko, bakır ve kurşun tasfiyesinin yanı sıra modern sanayiye ve temel donatıma yönelmiştir (Chimbote Çelik fabrikası). Gelişen kimya sanayii, gübre, patlayıcı madde, ecza ve antikriptogam malzemesi, sunî dokuma üretir. Ayrıca seramik, sıcağa dayanıklı maddeler oto lastiği fabrikaları kurulmuştur.

Peru’da sanayide en büyük gelişme, üretimi üçte iki artan demir çıkarımında oldu (1966′da 5,3 Mt); petrol üretimi daha ağır gelişmesine rağmen 1966′da 3 Mt’u geçti. Bakır, kurşun, çinko, değerli madenler, 1960′-tan sonra en yüksek seviyesine ulaştı; kurşun, özellikle de çinko üretiminin bir kısmı yerinde değerlendirilmeğe başladı.

• Ulaşım. Hükümetin sürekli çabalarına rağmen ulaşım yolları ağı henüz yetersizdir. 4 000 km’yi aşan demiryollarının çoğu özel şirketlerindir (başlıcası bir kanada şirketi); hatların çoğu 1951′den sonra And şehirleriyle maden merkezlerini kıyı limanlarına bağlamak için inşa edildi ve inşaat sırasında dünyanın en yüksek seviye farklarıyle karşılaşıldı. Başlıca hatlar Lima’yı Cerro de Pasco ve Huancayo’ya bağlar; Çuzco, Puna, Arequipa ye Mollendo’ya bağlanmıştır. En iyi karayolu, Büyük Okyanus kıyısını takip eden Panamerika karayoludur. Devam eden inşaatlarla karayolları And yamacına doğru uzatılmaktadır; And yamacında ırmak ulaşımı da düzenlenmektedir (tquitos limanı). Ayrıca hava ulaşımı hem milletlerarası (Lima havalimanının donatılması), hem de mahallî rol oynar. Başlıca limanlar Talara (petrol ihracatı), Paita ve Pisco (pamuk), San Juan (Marcona’nm demiri), Bolivya dış ticaretine katkıda bulunan Chimbote, Mollendo ve Matarani, donatımı çok modern olan ve çeşitli malların mübadelesi yapılan Callao’dur.

• Dış ticaret. Peru’nun dış ticareti, hâlâ hammadde ihracatıyle sanayi ürünleri ithalâtına dayanır. Maden filizi, maden ve tropikal ürünlere (pamuk, şekerkamışı) yönelen ihracat oldukça çeşitlidir. Besin ürünleri ve yeni sanayiler için gerekli donatım mallarını ithal etme zorunluğu ticaret ?çığını artırmış, peru parasını zayıflatmıştır. Latin Amerika’da Peru’nun özelliği serbest mübadeleci siyaseti ve dış yatırımları geniş ölçüde kabul etmesidir.

Genellikle tek tip üretime dayanan nispî refahın sağlam temellere oturtulmadığı 1965′te balık unu ihracatındaki gerilemeyle ortaya kondu; pamuk ve şeker fiyatlarının düşmesi durumu daha da ciddîleştirdi. Balıkçılığın gelişmesi 1960′tan sonra, eskiden beri hep açık veren ticaret bilançosunu dengelemeğe imkân vermişti. Bu sanayinin gerilemesi ihracatta duraklamaya yol açtı; oysa ithalat artmağa devam ediyordu. Ticarî bilanço 1965′te yeniden açık verdi, aynı yıl altın ve döviz rezervlerinin yarısı eridi. Durum güç çözülür bir hal aldı; çünkü ihracatta beklenen yeni gelişme 1959-1964 dönemindeki kadar hızlı olmadı (o dönemdeki olağanüstü artış henüz dizginlenemeyen bir enflasyona yol açmıştı). Latin Amerika serbest mübadele bölgesinin kurulması (1960-1961) 1960-1964 arası öteki tiye devletlerle ticareti iki kat. artırchysa da, 1966′da A.B.D. hâlâ Peru’nun ticaret yaptığı başlıca ülkeydi (ithalâtın yüzde 37’si, ihracatın yüzde 35′i).

TARİH

ilk medeniyetler

En eski medeniyetin kuzey kıyıdaki Huaca Prieta medeniyeti olduğu (M.ö. 1500′e doğru) sanılır: M.ö. 1000′e doğru ortaya çıkan mısır ve seramik, kıyıda Viru ve Chavin (yaklaşık olarak M.S. 300′den 600′e), Mochicas (Moche anıtları) ve Nozca (M.S. 500′e doğru) kültürlerinin gelişmesine yardım etti. Sonra büyük siteler çağı başladı: yaylada Aymaraların Tiahuanaco sitesi, kıyıda Chimaların başkenti Chanchan (M.S. 1200′e doğru). Bütün bu medeniyetlerin ortak özelliği mısır ve patates tarımı, lama yetiştiriciliği, bakır, tunç ve altın metalürjisidir: ayrıca hepsi yazıları olmadığından hatıra bırakmak için quipu kullanırlardı. 1200′e doğru tnkalar Güneş sülâlesi Cuzco vadisi Quechua’larında hüküm sürmeğe başladı: XV. yy.da Viracocha İnka, Pachacutec, Tunas, Yupanqui ve Huayna Capac zamanında 5° kuzey enlemi ile 37° güney enlemi arasındaki And yayları ve kıyı halklarının hepsine hâkimiyetini kabul ettirdi, özellikle mimarîsi (bk. cuzco, machupicchu) ve idarî kurumlarıyle ilgi çeken inka medeniyeti boyun eğdirdiği bütün halklara silinmez damgasını vurdu.

ispanyol fethi ve hâkimiyeti

Devletini iki oğlu Atahualpa (Quito) ve Huascar (Cazco) arasında bölüştüren Huayna Capac’ın ölümünde (1525′e doğru), iç savaş İnka imparatorluğuna büyük zarar verdi. Panama İspanyolları, Balboa’dan beri, daha güneyde altın bakımından zengin bir ülke bulunduğunu biliyorlardı ve bazıları kıyı bölgesini keşfe gitmişlerdi. Bu serüvencilerden Francisco Pizarro, Kari V tarafından henüz fethedilmemiş olan Yeni Castilla’nın genel valiliği ve başkumandanlığına tayin edildi (1529). Atahualpa’nın kardeşini öldürttüğü (1532) sırada inka topraklarına ayak basmıştı (1531). Pizarro birkaç asker ile İnka’yı tutukladı ve boğdurdu (1533 ağustosu); İspanyollar Cuzco’yu ve hazinelerini ele geçirirken ülkeyi Pizarro’dan sonra onun tayin ettiği kukla valiler yönetti. İnka Manco Capac II ayaklandı, genel valinin kardeşini büyük şehirde kuşattı (1533-1536) sonra ormanlara çekildi. İnka imparatorluğunun candamarını Cajamarca ortadan kaldırdı ve yenilenler ya kendilerini öldürerek veya İspanyolları çekmiş olan hazineleri tahrip ederek direndiler. Birbirlerine düşman olan Pizarro ve arkadaşları (bk. almagro) 1538-1542 arası ortadan kalktılar.

1542′de Kari V «Yeni yasalara çıkarttı ve bunların uygulanması için Peru Kral naipliğini kurdu; sınırsız bir arazi olan bu naiplik Güney Amerika’da devam eden fethin hareket üssü olarak yararlanıldı: ilk genel vali Blasco Nunez Vela, 1543′te, kıyı yakınında Pizarro tarafından kurulan (1535) ve 1542′de bfr audiencia merkezi olan Lima’ya yerleşti. Genel valiye bir meclis (Real acuerdo) ve yerlerini 1582′de sekiz mültezimin aldığı il valileri (corregidoreler) yardım ediyordu. Canete markisi genel vali (1556-1561) Andres Hurtado de Mendora’nın hazırladığı sömürge sistemini Francisco de Toledo (1563-1581) inka örneğini kopya ederek teşkilâtlandırdı: bu sistem tarım toplulukları halinde biraraya toplanmış olan kızılderililerin sömürülmesine dayanıyordu: toplulukların bazıları kendilerini sömüren bir ispanyol yöneticinin vesayeti altındaydı (encomienda’laı); öbürleri kabilenin kamu yetkisine ve mita’ya (Inkaların kurduğu angarya sistemi) karşı borçluydular (çoğu bu yüzden Lima’ya ve kıyı bölgelerine kaçtı). Kızılderilileri paganlıktan kurtararak hıristiyan kültürüne bağlamak (Juli cizvit misyonu) ve orijinalliklerini muhafaza etmek için (Kari II’nin Recopilacion de las Ley es do indias’ı çıkarması [1680]) rahipler büyük çaba harcadılar, inka kralı Tupac Amaru I’in (öl. 1571) ve 1780′de Tupac Amaru II’nin (öl. 1781) isyanlarının da gösterdiği gibi inka klanı toplum yapısında ağırlığını uzun Süre muhafaza etti. İspanyol kolonları And yaylalarında zeytin, buğday ve üzüm yetiştirmeğe başladılar; kıyıda kurdukları şekerkamışı işletmelerinde çalıştırmak için zenci köleler getirdiler: boyalar, mobilyalar, dinî süslemeler, meksika dokumaları v.b. satın aldılar. Ama Peru’nun başlıca zenginliği yeraltı kaynaklarıydı. Huancavelica civa madeni sayesinde Meksika’da (1567), sonra Peru’da (1572′de veya en geç (1585′te) gümüş malgamasına başlandı. 1545′te bulunan Potosi gümüş madeni XVIII.yy.a kadar dünya üretimine hâkim oldu ve Callao de Lima’dan Panama (başlıca yol) ve Tehuantepec kıstaklarına (Huatulca, XVI.yy.dan sonra da Novidad limanlan) doğru giden ticarî akınların büyük kısmını besledi. İspanya’nın ve bütün Avrupa’nın ekonomisini bozan bu para, sömürge toplumunu zenginleştirdi: Peru’da şehirler, barok üslûbunda kiliseler ve bir üniversite (1551′de Lima’da San Marcos üniversitesi) inşa edildi; ayrıca ülkenin lüks eşya ithalâtı günden güne ar­tıyordu.
Ama bu refah dönemi uzun sürmedi; Potosi’nin gümüş üretimi, 1610-1630 arası en yüksek seviyesine eriştikten sonra, işletme­nin teknik yetersizliği ve kızılderili halkın mita’nın uygulanmadığı kıyıya, tarım işlet­meler ine ve şehirlere (özellikle Lima) kaç­ması yüzünden çöktü: ücretli işçi sınıfının doğması bu süreci engellemedi; zaten nüfus da XVII. yy., sonuna kadar büyük ölçüde azaldı. XVIII. yy.da nüfus yeniden art­mağa başladı, ama Potosi tekrar kalkma­madır bunda, ispanya ile Büyük Okyanus ve Panama kıstağı aracılığıyle kurulan iliş­kilerin kesilmesi ve ispanya ile tek bağlantının uzun ve tehlikeli Buenos Aires yo­lundan başka bir bağlantının bulunmaması büyük bir rol oynadı. Avrupa ile bağlantı­ları kesilen, birbirinden iyice uzak ve her birinde ayrı bir hayat tarzı gelişen coğrafî birimlerden kurulur ve aslında bütün Gü­ney Amerika’yı içine alan yedi audencia’ya (Panama, Santa Fe de Bogota, Quita, Li­ma, Charcas, Şili ve Buenos Aires) bölün­müş büyük Peru Genel valiliği yavaş yavaş bugünkü sınırlarına yerleşti. Tierra Firma veya Yeni Granada (1718) Genel valiliği 1739′da kesinlikle teşkilâtlanarak Peru’dan bugünkü Venezuela, Kolombiya ve Ekvador’u aldı; 1776′da La Plata Genel valiliğin (Arjantin, Uruguay, Paraguay) kurulmasıyle Peru Charcas audienca’sım (Yukarı Pe­ru, bugünkü Bolivya) bile kaybetti. Ayrıca 1778′de kurulan Şili Genel valiliği Lima’­ya karşı oldukça muhtardı ve ticaret ser­bestisinin ilânı (1778) ispanyol sınırlarını tehlikeye düşürerek bağımsızlığı hazırladı.
Peru’ nun Kurtuluşu ve Siyasî bağımsızlık
Kral naibi J.F. Abascal (1804-1816), Kreollere ispanyol hâkimiyetini kolaylıkla kabul ettirdi ve isyan eden arjantin ordusunu püs­kürttü. Ama Cadiz ayaklanmasından (1820) sonra, San Martin, Arjantinli ve Şilililerin başında hücuma geçti, ayaklanan Lima’ya girdi, Peru’nun bağımsızlığını ilân ederek «Koruyucu» unvanını aldı (28 temmuz 1821); ama Bolivar ile Guayakuil’de görüştükten (temmuz 1822) sonra 1822 eylülünde bu un­vandan vaz geçti. Kurtarıcı adı verilen Bo­livar ordusu (eylül 1823) ispanyol ordusunu kesinlikle yok etti (Junin ve Ayacucho 1824): son ispanyol garnizonu (Callao gar­nizonu) 1826 ocağında teslim oldu. Ama topluma hâlâ beyaz azınlık, büyük mülk sahipleri ve kilise hâkimdi. Daha o tarih: e siyasî kargaşa başladı; Bolivar’m ülke; kaderine terk etmesinden (eylül 1826) er­ce iki yıl içinde iki cumhurbaşkanı değişi: Peru’da birçok pronunciamento ve Anaya­sa değişikliği olurken XIX. yy. Avrupa siyasî belâgatinin altında CaudillolariK şahsî rekabetleri gizleniyordu.
Aşağı ve Yukarı Peru arasındaki gelenek­sel bağlar, mareşal Santa Cruz’un bir Peru-Bolivya konfederasyonu kurmasına (1836 imkân verdi: bu birliği şili ordusu dağıttı (1839). iki defa cumhurbaşkanı seçilen Ramon Castilla (1845-1851 ve 1855-1862), dik­tatörlüğünü kabul ettirdi, kızılderililerder. vergi alınmasını ve zencilerin köleliğini kal­dırdı, millî ekonomiyi geliştirdi: avrupa sermayelerinin guano ve güherçile işletme­leriyle ilgilenmesi, ülkeye çok kötü şartlar altında yaşayan cinli işçiler getirilmesin: başlattı (1849′dan sonra). Bir borç meselesi ispanyol donanmasının guano bakımından zengin olan Chinehar adalarını işgal etme­sine (1864), sonra Callao’yu topa tutmasına yol açtı (1866); sonunda ispanya sömür­geyi yeniden fethetme hevesinden vaz geç­mek zorunda kaldı. Tarapuca güherçilelerinin yol açtığı Pasifik savaşında, Şili, Bo­livya (1879-1881) ve Peru’yu (1879-1883) yen­di. Peru, Tarapaca ilini Şili’ye bıraktı. Şi­li Tacna ve Arica’nın öbür illerini de işgal ederek, plebisit yapılıncaya kadar on yn elinde tuttu. Aslında mesele ancak 1929′ d a Şili’nin Tacna’yı iade etmesi ve Arica’y: muhafaza etmesiyle çözüldü. Brezilya (1909 ve Kolombiya ile daha az önemli sınır ça­tışmaları çözüldü (Leticia trapeze’nin bıra­kılması, 1934); buna karşılık, Ekvador ile anlaşmazlık (Maranon’un kuzeyindeki böl­ge) Peru’nun anlaşmazlık konusu amazon arazilerinin büyük kısmında hâkimiyetin: onaylayan Rio de Janeiro antlaşmasına (1942) rağmen henüz gerçekten çözümlenememiştir.
Pasifik savaşı ve Şili işgali yüzünden iflâs eden Peru, devletin yönetimini askerlere (general Iglesias, sonra Caceres [1886-1890 ve 1894-1895]), maliye ve ekonominin yöne­timini ise bir avrupa konsorsiyumuna (Peruvian Corporation) bıraktı. Maden işletme­si (altın, gümüş, bakır, çinko, petrol), XX. yy. başında yeniden gelişti. 1908-1912, sonra 1919-1930 arası cumhurbaşkanı seçilen A.B. Leguia, Birinci Dünya savaşından sonra şiddet yerine rüşveti tercih eden ve büyük iktisadî buhran sırasında ortadan kalkan bir diktatörlük kurdu. V.R. Haya de la Torre tarafından 1924′te Paris’te kurulan ve 1933′te kanun dışı ilân edilen marksist eğilimli ve A.B.D. düşmanı A.P.R.A. (Alienza Popular Revolucionaria Americana [Amerikan Devrimci Halk birliği]) ülkede yeni bir siyasî kuvvet oldu. Manuel Prado Ugarteche’nin (1939-1945) başkan­lığı sırasında temel hürriyetler yeniden or­taya çıktı. L. Bustamente y Rivero’nun cumhurbaşkanlığı sırasında (1945-1948) A. P.R.A.’nm siyasete katılmasını ve bir hü­kümet darbesi denemesini (1948), iktidarı general M.A. Odria’ya veren bir Pronun-ciamiento takip etti; M.A. Odria, A.P.R. A.’yı ve Komünist partisini kanun dışı ilân etti (1948) ve cumhurbaşkanı seçildi (1950-1956). 1956 Seçimlerinin serbestçe yapılma­sı «apriste»lerin ve liberallerin M. Prado Ugartache’yi yeniden cumhurbaşkanı seç­melerine (şubat 1960) imkân verdi. Haziran 1962′de, başkanlık seçimleri sonuçları, A. P.R.A. Kurucusu Haya de la Torre lehine gibi göründü. Günden güne basit bir «reformizm»e yönelen Torre’nin durumunun de­vamlı olarak gerilemesine rağmen, ordu vadenin yaklaşmasından kaygılandı ve dar­beye baş vurdu: general Ricardo Perez Godoy seçimleri iptal etti ve geçici bir askeri hükümet kurdu. Haziran 1963′te, yeni se­çimler sonucunda Halk Hareketi partisinin adayı olan ve hıristiyan demokratlara da­yanan liberal Belaunde Terry başkan se­çildi. Fakat sosyal reformlar sınırlı kaldı. Yönetici çevrelerin dağlı köylülerle pek il­gilenmemesi, Castro’yu örnek tutarak si­lâhlı mücadeleyi genişletmeğe çabalayan ger iller o hareketlerinin gelişmesine yol aç­tı, özellikle, M.I.R. (Movimiento de la îzquierda Revolucionaria [Devrimci Sol hare­keti]), 1965′ten sonra birçok çete kurdu: hareketin kurucularından avukat Luis de la Puente Uceda, aynı yıl savaşırken öldü ve hükümet çevreleri âsilerin yok edildiğini açıkladı.
Gerilla faaliyetinin önlenmesi üzerine hü­kümetçe temmuz 1965′te kaldırılan anayasal haklar iade edildi (1966). 3 Ekim 1968′de başkan Belaımde Terry bir askerî hükümet darbesiyle devrilerek Buenos Aires’e sürül­dü. Darbeyi takip eden günlerde birtakım öğrenci hareketleri patlak verdi. Askerî dar­be hareketini yöneten genelkurmay başkanı general Juan Velasco Alvarado, başkan, ge­neral Ernesto Montagne ise başbakan oldu; askerlerden meydana gelen 12 kişilik bir hü­kümet kuruldu. Yeni hükümet, önceki an­laşmaları iptal ederek ülke petrolleri ve şe­ker plantasyonları devletleştirdi. Toprak reformunun gerçekleştirilmesi doğrultusun­dan köklü tedbirler alındı. Petrol şirketleri­nin devletleştirilmesi, dolayısıyle A.B.D.’-nin Peru ile olan anlaşmazlığı devam eder­ken, Peru hükümetinin ülke karasularını 200 mile çıkarma konusundaki kararını uy­gulaması iki ülke arasındaki ilişkileri büs­bütün gerginleştirdi. Peru askerî hükümeti sanayi kesiminde de köklü reform ve devlet­leştirme tedbirlerine girişti. Peru’da 31 mayıs 1970′te meydana gelen bü­yük deprem 50 000 kişinin ölümüyle sonuç­landı; 800 000 kişi açıkta kaldı.

Pizarro ile Atahualpa’nın Cajamarca’da karşılanması (1532) The de Bry’ın gravürü Cabinet des Estampes, Paris.

AN AY AS A
1933 Anayasasında birçok defa değişiklik yapıldı. Okuma yazma bilen erkek ve ka­dınlar (1956′dan beri) seçmendir (21-60 yaş arası oy kullanma mecburîdir). Cumhurbaş­kanı, iki başkan yardımcısıyle birlikte altı yıl için seçilir, yürütme gücünü elinde tu­tar; meclislere karşı sorumlu olan on iki bakan vardır. Devlet güvenliği gerektirdi­ğinde cumhurbaşkanı hürriyetlerin tamamı­nı veya bir kısmını kaldırabilir ve sınırı kanunla tespit edilen olağanüstü yetkiler alır. Yasama gücü tek dereceli genel oy sistemiyle altı yıl için seçilen senato (53 üyeli) ve millet meclisindedir (182 üye). Ülke bir vali tarafından idare edilen 24 idare bölgesi ile illere (onlar da idare böl­gelerine) bölünmüştür, ilke olarak belediye meclisleri seçimle iş başına gelir. Kızılderili topluluklarına kanunî haklar tanınmıştır.
GÜZEL SANATLAR
Kolomböncesi eski peru sanatı Güney Ame­rika’nın en önemli sanatıdır ve Inka im­paratorluğunun bütünlüğü sağlamasından önce çeşitli bölgelerde gelişen farklı medeniyetlerin sonucudur. (Bk. KOLOMBÖNCE­Sİ.) Fetihten sonra Peru, ispanyol barok sanatının bir eyaleti haline geldi: ama yerli sanatçıların etkisi ve katkısı, bu sanata eski sanatları hatırlatan hayalî süsleme temalarıyle orijinal bir görünüş kazandırdı. Başlıca anıtlar Cuzco katedrali ve Pamata kilise sidir. XVI. ve XVII. yy .da Cuz­co’da gelişen bir resim okulundan inka ilerigelenlerinin portreleri, dinî tablolar ve inka sembollerinin hıristiyan temalarına ka­rıştığı eserler kalmıştır. XVII. ve XVIII. yy.da bol altın kullanan şatafatlı süsleme sanatı oymalarla süslü koltuklar, kumaş­lar, çerçeveler bıraktı. Halk sanatı, sera­miklerde, giyeceklerde ve dinî eşyalarda ispanyol sanatı ile kolomböncesi sanatı kay­naştırır. XIX.yy. ressamlarından Jose Gilde Casho portreler, F. Laso, L. Merino ve F. Fierro halk hayatından sahneler bıraktı­lar.
EDEBİYAT
Kolomböncesi edebiyat için bk. İNKA İM­PARATORLUĞU; sömürge döneminin edebî faaliyeti için bk. İSPANYOLCA.
• Şiir. XVIII. yy.ın mirasçısı olan hiciv şairleri Felipe Pardo y Aliağa (1806-1868) ve Manuel Asensio Segura’dan (1805-1871) sonra, romantik nesli şu şairler temsil eder: Lamartine hayranı Jose Arnaldo Marquez (1830-1904): ağıtlar yazan Carlos Augusto Saloverri (1831-1890); V. Hugo’nun etki­sinde kalan Clemente Althaus (1835-1881); daha çek nesirleriyle tanınan Ricardo Palma (1833-1919), millî edebiyatı ispanyol ge­leneklerinden kur!atmağa çalışan Manuel Gonzalez Prada (1844-1918). Ama Peru’da modernciliğin gerçek önderi, Ruben Dario’ nun çömezinden çok rakibi olan epik ve romantik şair Jose Santos Chocano’dur (1875-1934): has Santas (Kutsal öfkeler), Alma America, Epopeya de los Libertadores (Kurtarıcıların Destanı) güçlü ve coş­kun bir lirizmle kaleme alınmıştır. Aynı ne­silde ı Jose Maria Eguren (1882-1942) daha ahenkli bir şiirin yaratıcısıdır. Bu iki usta­nın açtığı yolu şu şairler takip etti: şeh­vetli ve umutsuz şair Victor Vallejo (1895-1938); fütürizmden geçtikten sonra yumu­şayan ama hâlâ Güney Amerika’da edebî bağımsızlık hareketinin başlıca temsilcilerin­den olan Alberto Hidalgo (doğ. 1893). Çağdaş Peru edebiyatının başlıca özelliği halk ruhunu ve modern iktisadî gelişmenin ortaya koyduğu toplum meselelerini anlat­ma kaygısmdadır.
ispanyol tç savaşının yürekten sarstığı Cesar Valleionun (1892-1938) ölümünden son­ra Cesar Mor o (1904-1956), Xavier Abril idce. 1905). Enrique Pena Barrenchea (doğ. 1905), Emilic Adolfo Westphalen (doğ. 1911), Martın Adan (doğ. 1918) sayesinde şairler avrupa edebiyat okul ve araştırma­larını yakından takip ettiler. Ama Julio Garrido Malaver (doğ. 1909), Felipe Arias Larreta (1910-1955) ve Mario Florian’ın (doğ. 1917) sanatı, siyasî amaçlarla dolu militan bir lirizmdir. Jorge Eduardo Eielson (doğ. 1922), Javier Sologuren (doğ. 1922), Sebastian Salazar Bondy (1924-1965), Washington Delgado (doğ. 1926), Leopoldo Chariarse (doğ. 1928), Alberto Escobar (doğ. 1929) ve Pablo Guevara (doğ. 1930) ile, yeni neslin bir kısmı yalnız estetik amaçlara yönelirken, Gustavo Valcarceî (doğ. 1921), Alejandro Romualdo Valle (doğ. 1926), Juan Gonzalo Rose (doğ. 1928) ve Manuel Scorza (doğ. 1929) geleneksel yoldan ayrılmadılar.
• Roman. Romances Historicos del Peru’­nun ve Helenc’in Dostları romanının ya­zarı Fernando Casos’tan (1828-1882) sonra ispanyol-amerika edebiyatının en iyi hika­yecilerinden biri olan Ricardo Palma (1833-1919) gelir; Peru Gelenekleri adlı eserinde fıkralar ve efsanelerle ülkesinin bütün geç­mişini canlandırır. Paralvillo ve Sisebuto yazarı Guiterrez de Quintarilla (1858-1935) ve iki kadın romancı onu örnek almıştır: çok güzel bir psikolojik roman (Blanco Sol) yaza a Mercedes Cabello de Corbonero (1852-1909) kızılderili meselesini ilk ola­rak ele alan Yuvasız Kuşlar romanının ya­zarı Clorinda Mateo de Turner (1854-1909).
• Tugsten adlı romanında ülkesinin sosyal meseleleriyle uğraşan Victor Vallejo ve Abraham Valdelomar (1887-1919) ile peru ro­manı yeni bir çığıra girdi. Enrique Lopez Albujar’m (doğ. 1872) çok iyi bir hikayeci olmasına rağmen, peru hikâyesi en mükem­mel şeklini Ventura Garcia Calderon ile (1887-1959) buldu: Akbabanın İntikamı, ölüm Tehlikesi, Kan Rengi’nde, kızılderililer ve melezler büyük bir ustalık ve trajik bir anlayışla canlandırılmıştır. Aynı zaman­da çok zarif şiirler de (Cantilenas) yazan Ventura Garcia Calderon’u, Lois Valcarceî (doğ. 1891), Aurora Caceres (doğ. 1880) ve Tanrısız Halk romanında kızılderili mesele­sine eğilen Cesar Falcon örnek aldılar. Ama kızıldenülerin en ateşli savunucusu Ci­ro Alegria’dır (doğ. 1909).
Yerli edebiyat geleneğinde, çağdaş roman­cı Ciro Alegria (1909-1967) ve Jose Maria Arguedas’ın (doğ. 1911) eserleri hâkimdir. Bu yazarların etkisi, Arturic Demetrio Hernandez (doğ. 1903), Jose Diez Canseco (1904-1949), Francisco Vega Seminario (doğ. 1903) Fernando Romero (doğ. 1908) ve Francisco lzquierdo Rios’un (doğ. 1910), hikâye ve anlatılarında görülür. Eleodero Vaıgas Vicuna (doğ. 1924), Carlos Zavaleta (doğ. 1928), Julio Ramon Riberro (doğ. 1929), Enrique Congrains Martin (doğ. 1932), Mario Vargas Lİosa (doğ. 1936) gibi genç romancılar daha çok gerçekçi konu­lara yönelmekte ve ingiliz-amerikan anla­tım tekniklerinden ilham almaktadır.
• Deneme. Şair Manuel Gonzalez Prada aynı zamanda da bağımsız düşünceli atak bir polemikçidir: Serbest Sayfalar ve Sa­vaş Saatleri adlı denemeleri yüce bir dü­şünceyi yansıtır. Hikayeci Ventura’nın kar­deşi Francisco Garcia Calderon (1833-1953), Latin Amerika Demokrasileri, Kaygılı Av­rupa ve Yeni Almanya Anlayışı adlı eser­leriyle Latin Amerika’da siyasî düşüncenin temsilcisidir. Luis Alberto Sanchez (doğ. 1900), ispanyol-amerika düşünce hareketin­de kitaplarıyle önemli rol oynadı:

Amerika’da Kültür Hayatı ve Tutkusu, La­tin Amerika Yaşıyor mu? Bu son eserde bütün kıtanın etnik meselelerini inceler ve bu meselelerin çeşitli ırkların kaynaşmasıyle çözüleceğini söyler.
• Tiyatro. XIX. yy.dâki gelişmeden sonra peru tiyatrosunda sadece Juan Rio s (doğ. 1914) ve Enrique Solari Sfayne’dan (doğ. 1918) söz edilebilir.
Edebî tenkit alanında, E. Nunez (doğ. 1908), Alberto Tauro (doğ. 1914), Augusto Tamayo Vargas (doğ. 1914): Jorge Puccinelîi (doğ. 1920), Manuel Suarez Miravaî (doğ. 1922) ile çok başarılı eserler veril­mektedir. (l)

PERU akıntısı. Bk. humboldt akıntısı.

22 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERU hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERSLER

Tarih 21 Mayıs 2009

PERSLER, hint-avrupa soyundan halk. M. ö. 2000 yıllarına doğru Güney Rusya ve Kafkasya’dan bugün bulundukları yerlere geldiler. Buralarda kendileriyle aynı soydan olan Medlerle, samı oldukları kabul edilen Elamlılar vardı. Persîer önceleri Elamlılann, daha sonra da Medlerin yönetiminde yaşadılar M.ö. 553 yılında Büyük Keyhüsrev, Medleri yenilgiye uğratarak Med imparatorluğunun yerine Pers imparatorluğunu kurdu; Küçük Asya’yı, Hindistan’a kadar bütün İran’ı, Lidya’yı, Mezopotamya’yı ve Akdeniz’e kadar da Yeni Babil imparatorluğu adı verilen bölgeyi sınırları içine kattı. Dara I (M.ö. 521-486) imparatorluk topraklarını en geniş sınırlarına ulaştırdı, Asya’daki yunan sitelerini kontrol altına aldı, İstanbul boğazını geçerek Trakya üstünde hâkimiyet kurdu. İndus ırmağı imparatorluğun doğu sınırını meydana getiriyordu. Dara I, Yunanlılara karşı sefere çıktı ve Marathon’da bozguna uğradı. Oğlu KserkSes I de Yunanlıları boyunduruk altına alamadı (M.ö. 486-465). Bir duraklama devri başladı. Pers imparatorluğu, Büyük İskender’in Akamanışlarm son kralı Dara III’ü Gaugamela’da yenmesiyle sona ermiştir (M.ö. 331). İskender Dara’nın kızıyle evlenerek kendisini Pers imparatorluğunun mirasçısı ilân etti. Yunan-Makedonya hâkimiyetinin, Persler üstünde kısa sürmekle birlikte, kültür bakımından derin bir etkisi oldu.

Pers hâkimiyetinin Akamanış ve Sasanîler zamanında bütün İran’a yayılması, coğrafya dilindeki İran teriminin de geniş bir anlam kazanmasına yol açmıştır. Pers tarihi, Akamanış devrinden başlayarak XVI. yy. da kurulan ve 1935′ten beri İran imparatorluğu adını alan bugünkü devlete kadaı, İran’da birbiri ardınca hüküm süren imparatorlukların tarihidir. Yunanlıların barbarlar dedikleri Akambnışlar, aslında, İlkçağın en parlak medeniyetini kurmuşlardı. PerSlerin hoşgörürlükleri hayret uyandırıcı bir ölçüye varmıştı: yendikleri milletlere iyi davranmaları; Babil’de tutsak yahudilerin yurtlarına dönmesine izin verilmesi (M.ö. 538-537) v.b. Pers dini veya Mezdekîlik, ilk çağlardaki en ileri dinlerdendi. M.ö. VI. yy.da Zerdüşt’ün Doğu İran’da geliştirdiği bu dinin ilkeleri ve buyrukları Zend-Avesta’da yazılıydı. Mezdekîliğe Zerdüşt dini de denir. Akamanış sanatının büyüklüğü, Sus ve Persepolis (Parsa) yıkıntıları ile Nakşi Rüstem’de kral mezarlarında kendini gösterir. Bk. İRAN. (M) Persler (Persai), Aiskhylos’un trajedisi (M. ö. 472). Olay Sus’ta, kralın sarayı ö-nünde, Darios’un mezarının yakınlarında geçer, önce Büyük Kralın danışmanları ile hükümdarın annesi Atossa’dan meydana gelen koro, uğursuz kehanetlerini dile getirir. O sırada Perslerin Salamine’de bozguna uğradıklarını bildiren bir haberci gelir. Bundan büyük bir üzüntü duyan Atossa ile koro, Darios’un görüntüsünü çağırarak ondan bu bozgunun eski kehanetlerin bir gerçekleşmesi olduğunu ve felâketlerin devam edeceğini öğrenirler. Bundan sonra da yenik düşen ve umutlarını yitiren Kserkses görünür ve oyun sızlanmalar içinde son bulur. Persler’de az olay yer almaktadır. Eser daha çok, şairin millî duygularını dile getiren lirik tablolardan meydana gelmiştir. Şair burada sekiz yıl önce Perslere karşı kazanılan zaferi kutlar ve Kserkses’in uğradığı yenilgiyi, gururunun bir cezası olarak yorumlar. (-> Bibliyc.) [L]

21 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERSLER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

« Önceki sayfaSonraki sayfa »