RETEZAT
Tarih 29 Haziran 2009
RETEZAT, Romanya’da kütle, Erdel Alpleri’nde; Peleaga’da. 2 509 m. Güney Karpatlar’ın yüksek kütlelerinin en batıda olanıdır; kuzeyde Demir Kapılar ile son bulur. Bitki ve hayvan bakımından zengin olan kütlenin bir kısmı millî park haline getirilmiştir. (L) -
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RETEZAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENKTEŞLİK
Tarih 27 Haziran 2009
RENKTEŞLİK i. (renk’ten renkteş > denkteşlik). Biyol. Bir hayvanla yaşadığı ortam arasında renk benzerliği sağlayarak hayvanın görülmesini, hiç değilse insan gözüyle görülmesini zorlaştıran renk (ve daha geniş anlamda görünüş) özdeşliği. Eşanl homokromi.
— Ansikl. Aktif renkteşlik veya renk uyumu, hayvanın derisinde kromatoforların etkisiyle renk, hattâ şekil değişikliklerine yol açarak onun, bulunduğu çeşitli ortamlara göre çabucak renk almasını sağlayan bir değişikliktir (bukalemun, kalkanbalığı, ağaç-kurbağası). Resiflerde yaşayan bazı balıkların dağınık renkliliği de renkteşliğe yakındır; bunların üzerindeki koyu çizgiler hayvanın görülmesine imkân verir, fakat vücudun şekli ve duruşu hakkında insanı yanıltır.
Buna karşılık mimetizmde hayvan görülür, fakat başka bir hayvan veya bir bitki ile karıştırılır.
İster dağınık, ister benzeşik olsun renkteş bir görünüş, araştırıcıyı yanıltan aldatıcı bir görünüştür. Pasif renkteşlik, hayvanı yaşadığı ortamla karıştıran bir şekil ve renk özdeşliğidir (msl. yüksek otlar arasında yaşayan zebra, karda yaşayan beyaz tavşan). [L]
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENKTEŞLİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REMİZ
Tarih 27 Haziran 2009
REMİZ i. Biraz siyahla karışık esmerimsi veya kırmızımsı tüylü, küçük boylu (12 sm) ötücü kuş.
(Remiz’in özellikle yuvası ilgi çekicidir; kese biçiminde olan bu yuvanın kapısı yandadır; kuş bunu topladığı bitki lifleriyle yapar; kalın keçe gibi bir hal alan bu yuvayı genellikle esnek bir daim ucuna kurar. Remiz’in Asya ve Avrupa’da yaşayan türü çulha kuşudur [Remiz pendulinus]. Diğer türlerine Tropikal Afrika’da rastlanır. Baştankaragillerden.) [L]
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REMİZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENK veya RENG
Tarih 27 Haziran 2009
RENK veya RENG i. (fars. reng). Işığın, kendi öz yapısına veya cisimler tarafından yayılma şekline bağlı olarak göz üzerinde yaptığı etki: Hakikatte annecikler altın sarısı ve gök mavisinden başka renklerde de olabilirdi (R.N. Güntekin).
Sonra dizlerden aşağıya çizmelerin üstüne dökülen, açık gümüş renginde bir çerkes mantosu yaptırdım (Ş.S. Aydemir). Bak! Dünya renkler içinde! // Bu güzel dünya içinde (O. V. Kanık). // Mec. Görünüş, tarz, şekil: «Hüsn-ü Aşk» devrin edebi hayatına yeni bir renk, yeni bir çeşni getirmiştir (N. A-raz). Pek rengine aldanma felek eski felektir; // Zira feleğin meşreb-i nâsazı dönektir (Ziya Paşa). // Esk. Hile, oyun, düzen: Bülbül-i surideve güller acep renk ettiler (Baki).
— ÇEŞ. DEY. Renk almak, yeni bir renk kazanmak: Mavimsi bir renk aldı. // Renk cümbüşü, değişik renklerin oluşturduğu karışım: Yalnız renk cümbüşünü değil, siyah beyazı öyle hünerle kaynaştırır ki (Y. Z. Ortaç). || Renk vermek (veya katmak), neşeli ve canlı bir özellik kazandırmak: Onun gelişi bu toplantılara bir başka renk verdi. // Renk vermemek (veya rengini belli etmemek), duygu veya düşüncesini saklamak, açığa vurmamak: Çok korkmasına rağmen renk vermedi. || Rengi atmak (kaçmak veya uçmak), solmak: Elbisenin rengi attı. Korku, heyecan v.b. durumlarda benzi sararmak: Hatçe’nin rengi attı (Yaşar Kemal).
|| Rengi çalık, solmuş, solgun. || Rengi çalmak, renk bakımından benzemek: Rengi sarıya çalıyor. || Rengi değişmek, eski durumunu yitirip yeni bir nitelik ve anlam kazanmak: Sizi uzun, ince vücudunuzla, menekşe gözlerinizle karşımda görünce her şeyin vengi değişti
(R. N. Güntekin). || Rengi tutmak (veya uymak), renk tonları birbirine benzemek: Bu iki kumaşın rengi birbirini tutuyor. \\ Renkten renge girmek, çek utanarak kızarıp bozarmak, sıkılmak: Nuri efendi renkten renge girerek: — Ne oldu anne, çabuk söyle (H. R. Gürpınar).
— Esk. Reng-âmiz, renk renk, çeşitli renklerde: Ekseri rengâmiz şal ve harirden serbendler sarınıp… (Naima). || Reng-âver, hileci, düzenci, dalavereci.
— Bot. Bitkilerin renkleri. Bk. ANSiKL.
— Boyacılık. Çevre renkleri, belirli bir yerin değişik yüzeylerine görüş rahatlığını sağlamak amacıyle vurulan, genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. || Görevsel renkler, belirli bir çalışma yerinin değişik yüzeylerine, çalışanların görüş rahatlığını arttırmak, yorgunluklarının azalmasına katkıda bulunmak ve üretimlerinin verimini çoğaltmak amacıyle vurulan ve genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. // İşaret veya güvenlik renkleri, çalışma yerlerinde, değişik yüzeylere, çalışanların dikkatini belirli tehlikelere çekmek, gidiş-geliş yollarını göstermek ve özellikle güvenlik aracılığıyle elde edilen renk. Bk. ANSiKL.
— Ed. ve G. santl. Yerel renk, bir milletin, bir dönemin medeniyetini, orijinal niteliklerini hatırlatmağa yarayan kavramlar bütünü. Bk. ANSiKL.
— Kim. Renk giderici, bazı maddelerin rengini kaybetme özelliği taşıyan kimyasal madde. (Bu renk giderme, ya boyarmad-denin soğurulmasından [hayvanî kömür] ya da bir redoks tepkimesinden [renk giderici klorürler] ileri gelir.)
— Metalürji. Meneviş ve tav renkleri, ısıtma sırasında çelik parçaların aldığı değişik renk tonları. Bk. ANSiKL.
— Mus. Rengi dil, türk musikisinde bir makam. Bk. ANSiKL.
— Opt. Bk. ANSİKL.
— Oyun. İskambil kâğıtları üzerindeki dört değişik işaret; genel olarak iki renkten meydana gelir: kırmızı ve siyah (sinek, karo, kör, pik). i| Renge oynamak, rulette, kırmızı veya siyaha para basmak.
Petr. Bk. ANSiKL.
— Res. Renklerin bir tablo içindeki dağılımı, renk uyumu: Rubens’in, Tiziano’nun, Claude Lorraine’in rengi. Bk. ANSiKL.
— Sanay. Renk giderme, işlenmiş ürünü istenen renge getirebilmek için, bir üründeki tabiî pigmentlerin veya renkli ayrışma maddelerinin yok edilmesi. Bk. ANSiKL.
— Teknol. Ana renk, boyacılıkta, diğer renklerin tür ediği renkler.
— Tekst. Renk sağlamlığı, bir kumaş boyasının çeşitli etkinlere dayanma niteliği. (Tekstil boyalarının renk sağlamlıkları çeşitli usullerle denenmiş ve her boyanın ışığa, suya, asitlere, deterjanlara, dinklemeye deniz suyuna v.b.lerine karşı direnci ayrı rakamlarla belirtilmiştir.) || Sağlam renk, zamanla solmayan renk. || Zayıf renk, kumaş üzerinde iyi tutunmayan ve kullanıldıkça veya yıkandıkça solan renk.
— ANSiKL. Bot. Bitkilerin renkleri. Bitkilerde klorofilden ileri gelen yeşil renkten başka, en çok renkli olan kısımlar üreme organlarıdır (çiçek ve meyve).
Bununla beraber, yaprak ve sap gibi diğer organlarda ve asalaklı kısımlarda değişik renklere rastlanabilir (begonia rex, co-leus, firfiri kayın ve bazı mazılar).
Yaprak tamamen düşmeden önce klorofil kaybolur, sarı ve kırmızı gibi diğer boyalar ortaya çıkar ve ormanlara sonbahar rengini verir.
Suyosunlarının rengi doğrudan doğruya bunların su altında yaşadığı derinlikle ilgilidir ve sınıflandırılmalarına esas teşkil eder. Mantar sporlarının rengi çok önemli bir özelliktir. Sporlar beyaz, pembe, esmer ve siyah olur.
— Boyacılık, ön planda oynadığı estetik rol dolayısıyle, bir boya tabakasının rengi, kullanan için temel bir nitelik taşır. Buradan bir boya fabrikasında çalışan renk uzmanının yaptığı işin önemi anlaşılabilir. Bu kişinin görevi, firmanın imal ettiği temel renklerinden meydana gelen paleti ortaya çıkarmak ve sözü geçen renklere karşıt renkler bularak, bunları, mümkün olduğu kadar mükemmel bir yapım düzgünlüğü içinde, çeşitli hammaddeleri kesin sınırlarla tanımlanan oranlarda kullanarak, istek üzerine imal etmektir.
Bir kuru tabakanın rengi (az veya çok parıltılı), katı maddelerin (doku boyası ve yüküm maddeleri) ezilme inceliğine, katı maddelerin kendilerine has niteliklerine (boyama, kaplama), asıltı ortamının renk ve tabiatına bağlıdır. Renklerin nispî ölçüleri, laboratuvarlarda değişik modellerdeki renkölçerler yardımıyle yapılmaktadır.
— Ed. Resim terimlerinden olan yerel renk deyimi, ancak romantik devirde tiyatro üstüne, yapılan tartışmalar sırasında edebî bir anlam kazandı (1809′dan sonra B. Cons-tant’da: Reflexions Sur la Tragedie de Wallstein [Wallstein Trajedisi üstüne Düşünceler]). Saint-Evremond veya Racine’de (Bafazet’nin önsözü), daha sonra Volltaire’-de trajedilerin sahneye konuşu sırasında eski töreleri doğru olarak yansıtma kaygısı varsa da Chateaubriand’ın (Les Martyrs [Din Şehitleri]), W. Scott’un yazdığı romanların ve tarihçilerin yaptığı (A. Thierry, Michelet) çalışmaların etkileriyle medeniyetler veya tarih devirleri arasındaki farkların modern anlamda kesinlikle belirlenmesi için XIX. yy.ı beklemek gerekir. Romantik dramın tutkularından biri, geçmişin gerçeğe uygun bir tablosunu çizmekti; kişilerin psikolojisinde olduğu kadar töre veya dekorun çizilmesinde de (Cromwell’in önsözü) yerel renge uymak gerekirdi.
Bu tarihten sonra dramatik gerçeğin en eski şartlarından biri haline gelen yerel renk, aynı zamanda tarihî veya egzotik romanın ve tasvirî veya epik şiirin (Leconte de Lisle’in Poemes Antiques [Eskiçağ Şiirleri], V. Hugo’nun La Leğende des Siecles [Yüzyılların Efsanesi] adlı e-serleri) başlıca çekici yanı oldu. Günümüzde bir kavram, üstünde uzun süredir tartışılmasına rağmen edebiyat sanatının temel unsurlarından biri olarak ortaya çıkar; bu unsurlar, yazarlara göre, bazen insanın farklı yanlarını, bazen de tersine bütün insanlıkta ortak olan bazı özelliklerin, görüntülerin dışında süreliliğin değerini ortaya koyar.
— Metalürji. Bir fırında veya bir demirci ocağında, hava temasında tedricî olarak ısıtılan bir çelik veya demir lama, sıcaklık yükseldikçe, meneviş renkleri denilen aşağıdaki renk tonlarını alır: 260°C’ta açık saman sarısı; 280°C’ta saman sarısı; 300°C’ta kehribar rengi; 305°C’ta kahverengi; 310°C’ta güvercin boynu; 320°C’ta mavi; 336°C’ta gri-mavi; 350°C’ta yeşil;
360°C’ta gümüşî gri; 400°C’ta kurşunî. Bu meneviş renkleri donuktur.
Isıtmaya devam edilirse, bir süre sonra, tav renkleri denilen aşağıdaki renk tonları elde edilir: 570°C’ta koyu kırmızı; 635°C’ta koyu kiraz kırmızısı; 746°C’ta kiraz kırmızısı; 843°C’ta açık kiraz kırmızısı; 900°C’ta turuncu; 940°C’ta açık turuncu; 996°C’ta sarı; 1080°C’ta açık sarı; 1200°C’ta beyaz. Demirciler eskiden, çeliklerin sıcaklık derecesini anlamak için bu renk değişimlerinden yararlanırlardı. Bugün sanayide, yüksek sıcaklıklarn ölçülmesine yarayan çok hassas âletler vardır.
— Mus. Rengi dil, neveser birleşik makamının acemaşiran – fa perdesindeki şeddidir. Güçlüsü, beşinci derece olan çargâh -do perde sidir. Donanıma si ve mi koma ( d ), la ve re bakiye ( b ) bemolleri konulur. Seyri, inici çıkıcıdır. Dizisinde nisebi şerife sayısı 6 olduğu için gizli mütenafirdir. Orta sekizlideki sesleri peşten tize doğru, acemaşiran, rast, zengüle, segah, çargâh, hicaz, dikhisar ve acem tertibindedir. Bu makama örnek olarak Halis Beyin Yürük Semai’si, Sadettin Arel’in iki Saz Semai’si, iki Durak’ı ve iki Gazel’i gösterilebilir.
— Opt. Bazı eskiçağ düşünürlerinin sandıkları gibi renk, cisimlerin özgül ve maddesel özelliklerinden biri değildir. Cisimlerin kendilerini aydınlatan ışığa göre renk değiştirdiğini Epikuros daha o zamanlar fark etmiş ve buradan, cisimlerin kendiliklerinden renkli olmadıkları sonucuna varmıştı. Descartes ve Böyle da bu görüşe katılmışlar, fakat renk teorisi ilk defa Newton tarafından, Optik inceleme (Opticus) adlı kitabında açıklanmıştır. Güneş ışığı karmaşıktır; dalga boyları ve kırılma indisleri farklı sonsuz sayıda ışınımdan meydana gelir; bu durum, güneş ışığını bir prizmadan geçirerek elde edilen güneş tayfı’nın analizinde kolayca görülebilir. Newton güneş tayfında yedi renk ayırt etti: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı. Gerçekte, bir renkten öbürüne geçiş, ara ışınımlar sayesinde fark edilmez bile.
Demek ki, bu ışınımların tümünü alan bir yüzey hepsini olduğu gibi yansıtırsa, söz konusu yüzey beyaz’dır denir; fakat bir kısmını yutup, yalnız geri kalanları yansıtırsa, yansıyan ışınımların birleşmesinden doğan bir renklenme ortaya çıkar. Siyah cisimler ise, gelen ışığın hepsini yutar. Kırmızı bir cismin rengi kırmızılar hariç bütün ışınımları yutarak alıkoymasından veya hiç değilse, öbür ışınımları kırmızılardan daha büyük oranda yutmasından ileri gelir.
Eğer bütün ışınımlar eşit oranlarda yutu-lursa, cisim gri gözükür. Şu halde renk, maddenin ışık üzerine etkime tarzından başka bir şey değildir veya Tyndall’ın ifadesine göre ışığın uğradığı işlem’in sonucudur. Çeşitli ışık kaynakları farklı ışınımlar yaydığına göre bir cismin rengi kendisini aydınlatan ışık kayna-ğıyle değişir. Meselâ nesnelerin gün ışığında ve elektrik ışığında değişik renkte görünmesi bundan ileri gelir. Mavi bir nesne karanlık bir odada bir mum ışığıyle aydınlatılırsa, mavi olarak değil de solgun beyaz bir renkte gözükür. Sarı sodyum ışığı tutulan insan çehreleri, ölü yüzü gibi kirli-sarı bir renk alır. Saydam cisimlerin, sadece bazı ışınımları geçiren filtre rolü oynaması da. bu yüzdendir ve yayılan ışığın rengi, cisimden geçen ışınımlara bağlıdır.
Basit, bileşik, tamamlayıcı renkler. Basit renkler, her biri ayrı bir frekans veya ayrı bir dalga boyu ile belirlenen tayf ışınımlarıdır; bu ışınımların dalga boyu 0,4 mikron (mor) ile 0,8 mikron (kırmızı) arasında değişir. Basit renkler ikinci bir prizmadan geçerken yeniden ayrışmazlar. Birbirleriyle birleşerek, bileşik renkler denilen çeşitli renkleri verirler. Karıştıkları zaman beyaz hissini uyandıran renklere de tamamlayıcı renkler denir. Helmholtz, farklı ışınımlar aynı yerde kesişecek şekilde birçok tayfı üst üste getirerek, birçok rengin karışmasından elde edilen rengi incelemişti. Newton ise özel bir âlet kullanıyordu (renk çemberi), ikişer ikişer gruplaşmış tamamlayıcı basit renkler şunlardır: mor, yeşilimsi sarı; lâcivert, sarı; mavi, turuncu; yeşilimsi mavi, kırmızı.
Renk kontrastları. Yan yana gelmiş iki renk karşılıklı olarak birbirini etkiler. Chevreul, iki renkli bandı yan yana koyarak yaptığı deneylerden şu sonuçlara vardı:
1. renklerden her birinin tonu, öbürünün tamamlayıcı rengiyle karışarak değişir;
2. yan yana konan renkler tamamlayıcı renklerse, her biri daha canlı ve saf görünür;
3. bir renk beyazın veya siyahın yanına getirilirse, tamamlayıcı renginde bir haleyle çevriliymiş hissini verir ve daha canlı görünür;
4. iki renk arasında belli bir mesafe bulunsa bile, yine aynı etkiler az da olsa meydana gelir. Gölgelerin rengi bu yoldan açıklanabilir: bir mumun (alevi kırmızı-turuncudur) verdiği gölge maviye çalar.
Ressamların iyi bildiği bu özellikler, yeni-izlenimcilik a-kımına temel olmuştur. Kuvvetli bir ışıkla aydınlatılmış renkli bir nesneye dikkatle baktıktan sonra, bütün öbür nesnelerin belli bir süre, ilk nesnenin tamamlayıcı rengiyle değişikliğe uğramış renkte görülmesi olayına art arda kontrastlar denir. Renk gamı. Renklerin de tıpkı sesler gibi bir gamı, yani tabiatın verdiği bir bağıntı düzeni vardır. Bu gamda prizmanın yedi rengi yer alır: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı. Bu yedi renk arasında ana renk kabul edilebilecek üç renk vardır; bunlar sarı, kırmızı ve mavidir. Resim dilinde her renk bir ton olarak adlandırılır. Kendi temel tonunun çevresinde toplanmış tonların hepsine birden ton yelpazesi denir. Gam, müzikte neyse resimde de odur; yani yedi tonun kendilerine has bir sıra ve bağıntı içinde biraraya gelmesidir. Bu gam, kendi bileşim yönünden değilse bile, tonların açıklık-koyuluk dereceleri veya tonların yan yana getirilmesiyle elde edilebilen renk bileşimleri yönünden sonsuza kadar değişebilir. Girişim renkleri. Bk. GİRİŞİM.
— Petr. Renk, rafine edilmiş petrol ürünlerinin en önemli niteliklerinden biridir; ürünün içindeki yabancı maddelerin varlığı en kolay şekilde renginden anlaşılır. Nitekim özel benzinler, tıpta kullanılan yağlar ve bazı kerozenler «su beyazı» yani su gibi duru olmalıdır; dizel yağı uçuk sarı, yağlama yağları biraz daha koyu sarı renkte olursa kalitelidir. Buna karşılık, hidrokarbonlu yakıtların çoğu, kolayca tanmabilmesi için sunî olarak boyanır. Petrol ürünlerinin rengi, bir renkölçerle tespit edilir.
— Res. Renklerden yararlanabilmek için değişik renklere özgü ışıldama yeteneğini göz önünde bulundurmak gerekir. Bu renklerden bazıları, bitişik tonlara bulaşacak bir ışın saçımı gücüne sahiptir. Mavi, diğer renklerden daha çok, komşu renklerle aynı titreşime girerek onların rengini bozar; kırmızının yanında ise bu rengi morlaştırır; sarının yanında ise yeşilleştirir; beyazın yanında renklenmesini sağlar. Gözümüz en fazla mavi karşısında hassastır. Göz, mavi ton serisi içinde 1/205′ten 1/288′e kadar varan bir ışık şiddeti farkını algılayabilir, oysa kırmızı için bu ışık şiddeti farkı, 1/16′dan 1/70′e kadardır. Bu durumda kırmızının derecelenmeleri, mavininkine oranla daha az görülebilir niteliktedir. Gerçekten de, aydınlığın artmasıyle meydana gelen göz kamaşması mavide, kırmızıdan daha çoktur. Şüphesiz bu renk özellikleri, bir hareketten edindiğimiz duyuma benzettiğimiz duyumların kaynağını meydana getirir. Renkler, bizde bir mekanizma etkisi yaratır; ilerler veya geriler. Soğuk renkler (maviden mora kadar olan seri) ilerler; sıcak renkler (kırmızıdan yeşile kadar olan seri) geriler. Pilinius, «neşeli» renkleri, «ağır başlı» renk gruplardan ayırıyordu. Goethe, renk gruplarını «olumlu» ve «olumsuz» olarak, Fechner «etken» ve «kabul eden» olarak sınıflamıştı. Renklerin bu mekanizması, gözde bir üçüncü boyut etkisi yaratacak kadar tesirlidir ve renkli bölümlerinin değiştirilmesiyle bir kompozisyonu değişikliğe uğratmak mümkündür.
Tonlar, aynı çarpma gücüne sahip değildir; etkilen niceliklerine bağlıdır. Eşdengede bir duyum yaratabilmek için, sarı bir yüzeyin, dengelemek istediği kırmızı yüzeyden üçte bir oranında daha fazla alan kaplaması gerekir. Charles Henry, sarının asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 27 katının duyumuna eşit bir duyum yaratmak için, mavinin asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 100 katının gerektiğini hesaplamıştır, öyleyse verici kaynağın boyutları, doygunluğun temel unsurudur. Başka bir deyimle, geniş bir mavi yüzey, aynı maviye sahip daha küçük bir yüzeyden daha mavidir. Aynı şekilde hava perspektifi meselesi de doygunluk meselesine bağlıdır.
Alacalı bir nesneden meselâ renkli bir örnek kartından yavaş yavaş uzaklaşılırsa, kartın üzerindeki lekeler, kimliklerini kaybedinceye kadar gittikçe ufalan görüntüler sunarak yavaş yavaş daralır ve birbirleri üstüne taşar. Oysa böyle bir örnek kartında, birçok unsurun tamamlayıcı renklere sahip olmaması imkânsızdır; öyleyse bunlar birbirini ortadan kaldıracaktır; başlangıçtaki alacalılık, tamamlayıcı renklere sahip olduğu oranda çeşitliliğinden kaybedecek ve lekeler ne kadar dara bu kayıp o kadar tam ve çabuk olacaktır. Buradan, dekoratörlerin sanatı bakımından önemli bir sonuç çıkarılabilir. Bu sonuç uzaktan kimliklerini ve tonlarını koruyan yüzeylerin, sadece tek renkli yüzeyler olduğudur. Ayrıca titreşimleri yayan yüzeyin düz ve parlak olması gerekir. Aksi halde ışık, maden, kil veya kumaş gibi çoktaneli bir yüzeye çarparsa, renkli ışımalar, düzensiz bir şekilde dizilmiş pek çok küçük yüzeyden önemli miktarda saptırılacak; istenilen tarafa değil, bu sayısız yansıtıcı tarafından her yöne gönderilecek ve yansıyan ışınlar, değerlerini düşüren küçük gölgeler yüzünden zayıflayacaktır. Gerçekte de, rengin değeri saf renge karıştırılmış beyaz ve siyah renk vasıtasıyle tedricen belirlenen sapmadır. Beyazın etkisi altında buna, «yıkanmış» veya «kopmuş», siyahın etkisi altında ise «indirilmiş» denir. Değer, bir renk karışımını ifade eden «nüans»tan farklıdır. Ancak, bu tanımlamalar renklerin temel fenomenolojilerine değil, kullanılmalarına aittir.
Bununla birlikte, bir cisim tarafından yansıtılan belli bir tayf parçası ve enerjinin geçici bir durumu olan ve insan gözleri gibi değişken organizmalar tarafından algılanan renk, hiç olmazsa yaklaşık olarak tanımlanabilir. Fizik analiz bile, fizikçiler ve kimyacılar tarafından olduğu kadar, ressamlar, boyamacılar ve boyacılar tarafından da kabul edilen (1671 Colbert yönetmeliği ve eski korporatif tüzükleri) genel terimlere dayanmaktadır. Bu genel kabullerin, bir temel renk üçlemesini (mavi, kırmızı ve sarı) varsaymaları dikkat çekicidir.
Bu renklerin iki, üç v.b. yanlı bileşimleri çok geniş bir ton türemesini sağlar. Renklerin kullanılmasını düzenleyen sistemler de aynı şekilde bir üçleme üzerine kurulmuşlardır. Delacroix kendine, her biri üç temel renkle ayrılmış, 120 derecelik üç kısma bölünen çember şeklinde bir kadran yapmıştı. Çemberin bu üç parçasından her biri iki yanlı bir tonla ikiye ayrılıyor ve böylece meydana gelen bölümler de bileşik tonlarla bölünüyordu, üstat bu yolla, tam karşıtlığı yani, tamamlayıcı renkleri bulmasını sağlayan güvenilir kılavuzlar elde etmiş oluyordu. Chevreul’ün Gobbelins halı yapım evleri için yaptığı renk çemberinde de aynı ilke uygulanıyordu; üç parçadan her biri, kavuniçi, erguvan ve yeşille ve üçüncü bileşimlerle 720 bölüme ayrılıyordu. Diğer yandan çember, siyahın on değeriyle art arda indirilmiş on eşmerkezli bölgeye ayrılıyordu. Bilgin bu yolla, 14 400 ton elde ediyordu. Ama bu rakamın sınırlı olmasından başka, Chevreul’ün sisteminde bazı renklere hiç yer de verilmemişti. Chevreul, bunları nitens diye adlandırmıştır. Charles Henry ise, bir tondan diğerine geçiş bölümlerinden meydana gelen bir renk çemberi üstünde kullanılabilir bir «estetik iletici» yaptı. Fakat bütün bu kullanma metotları boyayıcı maddeler’e uygulanmıştır ve renkli ışıklar fenomenolojisi ile ilgili değildir.
Gerçekte, ressamın üç temel rengi, fizikçinin temel renkleri değildir. Göz siniri, kırmızı, yeşil ve morun yani görüntünün temel bölümlerinin uyandırdığı duyumu iletir. Gerçekte, Young’ı ve sonra Helmholtz’u bu sonuca götüren analizler, daha sonra, morun yerine maviyi koyan Maxwell tarafından kabul edilmemiştir. Hering, kırmızı, yeşil, sarı ve maviden meydana gelen dört temel renk kabul etmekte ve böylelikle Leonarda da Vinci’nin optiğine katılmaktadır. Renk etkileri, insan ağtabakasının dört konisi tarafından alındığına göre, organın bazen bir alanı, bazen diğer bir alanı dış uyartıdan etkilenmektedir.
Işık şiddetinin en çok olduğu kadar en az bulunduğu sırada da gözün, bazı önemli farkları algılayamaması yaptığı değerlendirmelerin kesin olmayışını yeterince açıklamaktadır. Çok aydınlık olduğu zaman nesneler bize çok açık, buna karşılık, loş ışıkta nesneler en koyu olanlar kadar koyu gözükmektedir. Gözümüzde, doygunluk ışıklılığa bağlanmaktadır. Rengin bu gücü duyarlığımız üzerinde büyük etki yapmaktadır: renk canlı varlıkların fizyolojisini bile şartlandırır, insan, renklerin psiko-fizyolojik etkilerini duymaktadır: mavi bir ortam yatıştırıcı, kırmızı bir ortam dürtücüdür. Bazı çizgisel üstünlüklere sahip oldukları zaman renkler, yasaklayıcı veya güç arttırıcıdır. Charles Henry renklerin «zevk veya engelleme duygusu» uyandırdığını söylemektedir. Konuşma dili, renklerin bu özelliğini «kaçıcı» tonlar ve «çekici» tonlar ayırımını yaparak belirtir.
Bu deneysel görüşler üstüne bir doktrin kurmak mümkündür.
Goethe kendiliğinden, morla sevinç fikrini, kırmızıyle güç fikrini, koyu mavi ile sükûn ve soğukluk fikrini birleştirirken ve yeşile çekicilik fikrini, canlı sarıya gülünç fikrini, açık sarıya soyluluk fikrini bağladığı zaman gerçeği ortaya koyuyordu. Aynı şey çağlar boyunca ve yerlere göre, değişik renklere atfedilen ve genellikle çelişen anlamlar için de geçerlidir. Ortaçağda sarı lânetlilerin, yeşil âşıkların rengi değil midir? Rimbaud’nun sonesinde renklere bağlanmış seslilerin sembolizmi sadece edebî bir buluştur. Buna karşılık, tedavi ve koruma alanında gerçek bir renk kullanma tekniği uygulanmıştır. Daha 1913′te, bir fransız hekimleri meclisi, hastahane salonları duvarlarının, bölümlerine uygun olarak boyanmasını öğütlemekteydi: «coşkunlar için mor, umutsuzlar için kırmızı, ağır kanlılar için sarı»; aynı zamanda okulların yeşile, kışlaların kavuniçiye boyanmasını da tavsiye etmekteydi.
Sanayi bugün renklerin özelliklerinden, gerek işçilerin dikkatlerini kolaylaştırıp yorgunluklarını azaltmak, gerekse her türlü tehlikeyi işaret ederek kazaları önleyebilmek amacıyle yararlanmaktadır. Ford fabrikalarında önlerinden ateşler fırlayan madenî parçalar, yanan gazin mavisinin karşıtlık yapabilmesi için kavuniçiye boyanmıştır. Bazı renkler, bugün, işaret olarak evrensel bir uygulama görmektedir: sarı şeritler mekanik bir tehlikeyi, kavuniçi şeritler termik bir tehlikeyi belirtmekte; yeşil haç yardım istasyonunu, canlı kırmızı bir fon yangın malzemesini işaret etmekte, mavi şekiller dikkat çekmek için kullanılmaktadır. Renk kullanılmasının kurallara bağlanmasından bu yana, iş kazalarında hafif bir azalış ve verimde büyük bir artış kaydedilmiştir. Diğer yandan mimarî, kendi yönünden, renkleri sadece zevklerin tatmini için değil fakat aynı zamanda, psiko-teknik amaçla da kullanılmaktadır.
— Sanay. Yağlı maddelerin bileşiminde, üretim sırasında hammaddeye uygulanan aşırı ısıtmanın etkisiyle meydana gelen renkli maddeler bulunur. Renk giderme, ya renk açıcı topraklar veya etkinleştirilmiş kömür üzerine soğurma ya da kimyasal etki (karbonlaştırma, yükseltgeme veya
indirgeme) yoluyle uygulanır. Yemeklik yağlar için özellikle yüze soğurma metotlarından yararlanılır; katı ve sıvı sanayi yağları, özellikle donyağlar için sodyum klorit kullanılması hızla yayılmaktadır. Tekstil sanayiinde, gerek kumaşları beyazlatmak, gerek kendisi renksiz olduğu halde yabancı maddelerle kirlenmiş organik eriyikleri arıtmak için renk giderme etkenlerine başvurulur. Bk. BEYAZLATMA, RAFİNERİ.
Basmacılıkta, bazı desenler renk gidermeyle elde edilir; top halinde tek renk boyanmış bir kumaşa, buharlaşma sırasında elyafa zarar vermeden boyarmaddeyi yok eden renk sökücü bir karışımla desen verilir. Böylece renkli fon üzerinde beyaz bir desen elde edilir.
Renk sökücü olarak ya yükseltgen (potasyum veya sodyum klorat, hipokloritler, nitratlar v.b.) ya da indirgen maddeler (çinko klorür, glikoz, sodyum hidrosülfit) kullanılır. Işık da renk giderici olarak etki eder; özellikle anilin türünden boyarmaddelerle elde edilmiş renkler üstünde etkilidir. Sülfüröz asit de çok etkili bir renk gidericidir.
Petrol ürünlerinin rengini gidermekte, ya sülfürik asit, ya da genellikle emici topraklar (tabiî veya etkinleştirilmiş) kullanılır. Perkolasyon metodu, yağı bir kuleden geçirdikten sonra, tekrar kullanmak üzere emici toprağı silindir biçiminde bir döner fırında kavurmağa dayanır. Daha yeni o-lan temas metodunda ise, toprak ve yağ sıcakta karıştırılır, sonra döner bir tambur veya özel bir filtreyle süzülür.
♦ Renk renk sıf. Her renkten olan, çok renkli, çeşitli renklerde görünen (şey): Karalı ve denizli ve renk renk memleketli, i Mektep hatırası bir haritam vardı benim
(C.S. Tarancı). Renk renk çiçekler. (LM)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENK veya RENG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REİNWARDTİA
Tarih 27 Haziran 2009
REİNWARDTİA i. Hindistan’da yetişen, dibi odunsu süs bitkisi; çoğu zaman Unum cinsinin bir türü sayılır. (Linaceae familyasından.) [L]
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİNWARDTİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENDZİN
Tarih 27 Haziran 2009
RENDZİN i. (lehçe k.). Pedoloji. İklim nasıl olursa olsun kalkerli yamaçlarda bulunan az yıkanmış toprak.
— ANSiKL. Rendzin’leri görüp tanımak kolaydır: karbonat ve kilce zengin ana kayaların üzerinde bulunur. Renklerine göre çeşitlere ayrılır: gri rendzin, kireççe zengin, humusça fakirdir; kara rendzin, humusça zengindir ve ormanlarla kaplıdır; kırmızı rendzin, demir oksitçe zengindir. Rendzin in yandan kesit görünüşü tek yataylıdır, ana kaya ile kesin bir çizgi meydana getirir, fakat içinde tek tük çakıllar bulunur. Rendzin’in yapısı taneciklidir. Rendzin genellikle kuru bir bitki örtüsüyle kaplıdır, çünkü yedek su rezervi bulunmaz. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENDZİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REİCHARDİA
Tarih 26 Haziran 2009
REİCHARDİA i. Sarı çiçekli, ince uzun dallı, 30-50 sm yüksekliğinde otsu bitki; Akdeniz bölgesinde yamaçlarda ve yolların üzerinde biter. (Bileşikgillerden.) [L]
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİCHARDİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REDOKS
Tarih 25 Haziran 2009
REDOKS i. (ing. red’ uction], indirgeme ve ox[idation], yükseltgeme ‘den, redox).
Kim. Yükseltgen bir maddenin indirgen bir madde üzerine yaptığı kimyasal etki; bu etki, hem indirgenin yükseltgenmesi, hem de yükseltgenin indirgenmesi şeklinde ortaya çıkar. || Redoks çifti, nötür bir atom ile iyonlaşmış aynı atomdan veya aynı atomu kapsayan biri indirgen öbürü yükseltgen iki iyondan meydana gelen atom veya iyon çifti; bu atomlar veya iyonlar, elektron alışverişiyle tersinir olarak birbirlerine dönüşürler. || Redoks potansiyeli. Bk. rH
— ANSiKL. Kim. Yükseltgenlerin ve indirgenlerin gücü. Belli bir yükseltgen, genel olarak bütün indirgenleri yükseltgeyemez: çözelti halindeki brom, bir iyodürü iyot halinde yükseltger, fakat bir klorürü klor halinde yükseltgeme gücü yoktur; tam tersine burada klor bromürlerden brom açığa çıkarır; klor, iyottan ve bromdan daha güçlü bir yükseltgendir; buna karşılık meselâ I iyonu, CI – iyonundan daha güçlü bir indirgendir. Tepkimelerin sonuçlarını önceden bilmek için, yükseltgenleri ve indirgenleri güçlerine göre sınıflandırmak gerekir, bunun için de redoks çiftleri’ni ele almak faydalıdır: böylece, elektronların işe karıştığı yarı-tepkimelerle gösterilen sistemleri belirtmek ve bunlar arasındaki redoks tepkimelerini ayırt etmek mümkün olur; meselâ, çözelti halindeki
2 Fe3+ + Sn2 + -> 2 Fe2 + + Sn4 +
tepkimesi,
2 Fe3+ + 2 e -> 2 Fe2 +
ile
Sn2+ -> Sn4+ + 2e-
tepkimelerinin sonucu olarak düşünülebilir ve bu redoks sistemlerini genellikle dengeli kabul ederek, tepkimeye tekabül eden redoks çiftleri
Fe2+ > < Fe3+ + e- ‘ve Sn2+ > < Sn4 + + 2e- şeklinde, yani, indirgeme > < yükseltgeme + n e – şeklinde yazılabilir; çünkü, demir III iyonu kalay II iyonuyle indirgenirse, demir II iyonu da, meselâ, klor (CI > < CI + e-) ile yükseltgenebilir. Yükseltgenleri ve indirgenleri güçlerine göre sınıflandırmakla redoks çiftlerinin düzenli bir listesi en basit şekilde hazırlanmış olur. Bu liste, tamamıyle kimyasal verilere göre düzenlenebilir, fakat aslında elektrot potansiyeli kavramına dayanarak redoks çiftlerinin nicel bir sınıflandırmasını veren piller teorisine başvurmak çok daha uygun olur. Elektrokimyasal piller, redoks tepkimeleriyle çalışan akım üreteçleridir. Meselâ, Daniell pilini ele alalım: Zn / ZnSO4 // CuSO4/Cu; pil akım üretmeğe başladığı zaman elektronlar, pilin dışında, çinkodan bakıra doğru yol alır; öyleyse elektronların pilin içinde de bakırdan çinkoya doğru akmaları gerekir; bu eletkron akışı, iyonlarla ve elektrotların uçlarındaki alışverişle sağlanır: pozitif elektrot (Cu), bir Cu2+ iyonuna iki elektron vererek bu iyonu Cu atomuna dönüştürür; bu bakır atomu da elektrot üzerine çökelir: Cu2 + + 2e- -> Cu; aynı anda negatif elektrot (Zn), bir Zn atomunun Zn2+ iyonuna dönüşmesinden arta kalan iki elektronu alır ve çinko atomu çözelti haline geçer:
Zn -> Zn2+ +2e-
Burada incelediğimiz piller, özellikle Daniell pili tersinirdir; yani, pilin devresi dışına yerleştirilmiş bir üreteçle akım yönünün bir miktar değiştirilmesi, elektrotlardaki kimyasal olayların ters yönde gelişmesine yol açar: böylece bakır çözünür, çinko ise elektrotta birikir. Dış üretecin elektromotor kuvveti hiç akım dolaşmayacak değerde ise, her elektrodun çevresinde denge meydana gelir:
Cu > < Cu2+ +2e- ve Zn > < Zn2+ +2e- ; bu denge durumları, yukarıda sözü edilen redoks çiftleriyle gösterilir. Bir pil, genellikle redoks dengelerinin kurulduğu iki bölümden (iki yarım pilden) veya iki elektrottan meydana gelir. Bu dengelerin türü çok çeşitlidir ve farklı elektrot tiplerine tekabül eder; elektrotlar şu şekilde sınıflandırılabilir: 1. Katyon elektrodu. Tuzlarından birinin çözeltisine daldırılmış bir madenden meydana gelir; meselâ: Zn / Zn SO4; redoks dengesi M > < Mn+ + ne- şeklinde yazılır; indirgenmiş kimyasal madde, doğrudan doğruya madenin kendisidir; 2. Gazlı elektrot. En önemlisi hidrojenli elektrottur; parçalı, gözenekli, siyah platinle kaplanmış bir platin lamadan (platinle kaplanmış platin lama) meydana gelen elektrot, bir asit çözeltisine (HC1) yarıya kadar daldırılır ve 1 atmosferlik hidrojenle temas ettirilir; Jekabül eden redoks çifti 1/2 H2 > < H+ +e- ‘dir; hidrojenin basıncı 1 atmosfer ve H+I = 1 yani pH=0 olursa, elektrot’a «normal» denir; 3. Anyon elektrodu. En önemlilerinden biri kalomelli elektrottur; çok az çözünür bir tuz olan kalomel (civa-I klorür Hg2Cl») ile temas halindeki civadan meydan gelir; kalomel de bir KCI çözeltisine temas eder. Bu elektroda tekabül eden redoks çifti 2Hg +2 Cl > < Hg2Cl2 + 2e- ‘dir; diğer bir örnek de gümüş klorürlü elektrottur; 4. Asıl redeks elektrodu. Belli bir redoks dengesi olan bir çözeltiye daldırılmış etkilenmeyen bir madenden (platin) meydana gelir; ör. demir II ve demir III tuzu, Fe2 + > < Fe 3+ + e-; asit permanganat ve manganez II tuzu. Mn04- + 8H+ > < Mn2 + +4H20+5 e- Elektronların çözeltiye veya dış devreye doğru hareket etmesini sağlayan madenî elektrot, redoks dengesinn de şu veya bu doğrultuya göre yer değiştirmesini sağlar. Bir elektrot, hangi tipten oluısa olsun, belirli şartlarda, madenî elektrot ile içine dal-dınldığı çözelti arasındaki belli bir potansiyel farkıyla nitelenir: «mutlak elektrot gerilimi» denen E=Vmaden — V çözelti. Termodinamik görünüşü doğrulayan ve Nernst’in bulduğu formülü genelleştiren bir formül E bağıntısını verir: çözeltideki redoks dengesinin, m1A1 + m2A2 +…> < n1B1 + n2B2 + ….+ ne-
şeklindeki kimyasal bir denklemle (burada
A1, A2, … B1, B2, ….. çözeltideki redoks dengesinde rol oynayan iyon veya molekül türleridir) ifade edildiği genel durumda
![]()
olur. Bu formülde R, tükel gazların mole bağlı olan sabiti; T, Kelvin derecesi; F, fara day (96 500 coulomb); Log bir Neper logaritmasıdır. Sayısal değerlere ve ondalık logaritmaya (log) geçilince, 25°C’ta

olur. Meselâ, IA1|, A1 türünün çözelti içindeki etkinliğidir; çok seyreltik çözeltilerde bu büyüklük molariteyle karışır ve derişiklik ne kadar fazla olursa molariteden o kadar uzaklaşır. Eo, ayrı ayrı ele alınan her elektrot için, teoriyle belirlenemeyen bir sabittir (verilen T ve p değeri için); Eo (normal elektrot geriiimi»dir: bu, bütün etkinlikler birime eşit olduğu zaman, E’nin aldığı değerdir. E ve Eo deneysel olarak ölçülemez; çünkü bir potansiyel faikı ancak iki elektrot arasında ölçülebilir, yani çözeltiler arasında bir elektrik teması sağlayacak şekilde (normal olarak bir KCI çözeltisiyle) iki yarım pili birleştirmek gerekir, böyle yapmakla da bir pil elde edilmiş olur.
Bu potansiyel farkının ölçümü için, sırasıyle her yarım pile, karşılaştırma elektrodu olarak seçilmiş bir yarım pil bağlanır ve Eo yaklaşık bir sabitle ölçülür; bu sabit bilinmemekle beraber bütün elektrotlar için aynıdır. Eo’ın bu şekilde ölçülen değeri, karşılaştırma elektroduna göre sıfırdır. Uzlaşma yoluyle seçilmiş karşılaştırma elektrodu, yukarıda tarif edildiği gibi normal bir hidrojenli elektrottur. Deneylerde, bu ölçmeleri, hidrojenli elektrottan daha kullanışlı olan ve hidrojenli elektroda oranla gerilimi kesin olarak bilinen ikinci bir karşılaştırma elektrodu tercih edilir; bu ikinci karşılaştırma elektrodu genellikle kalomelli elektrottur; 25°C’ta ve kalomelle temas eden KC1 çözeltisi doymuş ise, normal hidrojenli elektroda göre bu elektrodun normal gerilimi,
Eo = + 0,245 volttur. Böylece, herhangi bir yarım pilin volt cinsinden Eo değeri
E0(H2) = Eo(Hg) + 0,245
olacaktır. Her yarım pil için Eo’ın ölçülmesi (ki çoğu zaman güçtür) aşağıdaki tabloda kısmen gösterilen ve normal gerilimler ölçeği (veya normal elektrot ya da redoks potansiyelleri) denen bir listenin hazırlanmasını sağlar. Bu ölçek özellikle, her biri tuzlarından birinin çözeltisiyle temas eden çeşitli madenlerin normal elektrot gerilimlerini verir; bu şekilde elde edilen sınıflandırma, pek tabiîdir ki bir madenin iyon haline geçme eğilimiyle, yani az veya çok elektropozitif olma özelliğiyle veya indirgenliğiyle sıkı bir ilişki halindedir.
Meselâ, redoks çifti madenlerin redoks çiftine benzeyen hidrojen, bir maden olmadığı halde bu listede yer alabilmektedir; listede hidrojenin üstünde bulunan madenler, hidrojenden daha elektropozitiftir. Madenlerin elektrot gerilimlerinin bilinmesi, kullanılan çeşitli pillerin elektromotor küvetlerini yaklaşık olarak hesaplamak imkânı verir:
meselâ. Daniell pili Zn/ZnS04; Cu S04/ Cu için elektromotor kuvvet, açık devredeki potansiyel farkına eşittir; bu da
(VCu – Vcus04) + (VcuS04 — VZnSO4) + (VznS04 — VZn)
cebirsel toplamına eşit olur; gözenekli kap i-çinde birbirine değen çözeltiler arasındaki
Vcuso4 — VznSo4, potansiyel farkı bilinmez; fakat çok zayıf olduğunu düşünmemiz için çeşitli sebepler vardır; bu potansiyel farkı ihmal edilirse, pilin elektromotor kuvveti
e — (Vcu — VcuS04) — (Vzn — VzS04)
olur; yani, bakır ve çinkonun elektrot gerilimleri farkına (cebirsel fark) eşit olur; normal gerilimler yardımıyîe yaklaşık sonuç elde edilir: e := 0,34 — (—0,76) = 1,10 volt; sonucun pozitif olması, bu pilde bakırın pozitif kutup olduğunu gösterir. Bu liste ayrıca, «bir madenin başka bir madenle yer değiştirme» tepkimeleri denen kimyasal redoks tepkimelerinin yönünü önceden bilmek imkânı da verir. Meselâ, bir bakır II tuzu çözeltisine daldırılan demir lama hemen bakırla kaplanır; aynı anda demir, Fe2 + iyonları halinde çözeltiye karışır.
Kimyasal tepkime Fe + Cu2+ -> Fe2+ + Cu şeklinde yazılır; bu, bakırdan daha indirgen olan demirin, bakır II iyonlarını indirgeyerek onları madenî bakır haline getirdiği ve çözeltide bu bakır iyonlarının yerini aldığı bir redoks tepkimesidir. Demek ki prensip olarak, bu çeşit tepkimeler yukarıdaki listeye göre önceden anlaşılabilir: bir maden, listede kendisinin altında sıralanan bütün ö-bür madenleri açığa çıkarır; bu durum, kendisinin üstünde yer alan madenler tarafından açığa çıkarılabilen (sudan veya asit çözeltilerden) hidrojen için de geçerlidir.
Ayrıca, bir madenin elektrot geriliminin, diğer etkenlerin yanı sıra, çözeltideki maden iyonlarının derişikliğine de bağlı olduğunu kesinlikle belirtmek gerekir. Yukarıda verilen genel formülün bir katyon elektroduna uygulanması,
![]()
formülünü verir; burada / Mn+ /, çözeltideki maden iyonlarının etkinliğidir; formül Nerst (1890) tarafından hazırlanmıştır. Buradan özellikle şu sonuca varılır: iyonlarıyle temas halinde bulunan ve sadece maden iyonlarının derişikliği ve dolayısıyle etkinliği bakımından birbirinden farklı olan, aynı madenden yapılmış iki yarım pilin birleştirilmesiyle bir tek pil yapılabilir:

ve (a2) iki yarım pildeki maden iyonlarının etkinliğidir. Bu şekilde elde edilen ve «derişmeli (veya yoğunlaşmalı) piller» denilen pillerin elektromotor kuvveti genellikle çok düşüktür (birkaç santivolt kadar). Bu derişmeli pillerin özel bir şekli de, pH’1
(pH= —log /H+/ ) farklı çözeltilerin kullanıldığı hidıojenli elektrotlardan meydana gelen yarım pillerdir. Bunlardan biri normal hidrojenli elektrot ise, öbürü pH’1 bilinmeyen bir çözeltidir; pilin elektromotor kuvveti, 25°C’ta, e =0,059 pH formülüyle verilir ve bunun ölçülmesi, çözeltinin pH’ını hesaplamak imkânı sağlar; bu, pH’ların elektrometrik ölçü ilkesidir; bu usul, laboratuvarlarda ve sanayide çok kullanılır. Pratik yapımı için, derişmeli bir pilin, elektromotor kuvvetinde büyük bir değişiklik yapılmadıkça yeterli akım üretmeyeceğini bilmek gerekir: bu elektromotor kuvvetin, ya karşılaştırma metoduyle (kesin ve ideal olan bu metodun tek sakıncası çok vakit almasıdır) ya da bir voltmetreyle ölçülmesi gerekir. Yalnız voltmetrenin hassasiyeti yapılacak ölçmelere göre ayarlanmalıdır: bunun için genellikle bir milivoltmetre kullanılır; bu âletin iç direnci çok büyük olmalıdır (en az 1010Q). Yükseltici elektronik voltmetre bütün bu aranan şartlara cevap verir; doğrudan okumalı pH-metre’lerde genellikle bu âlet kullanılır; bu tip pH-metre’ler ise, çok hassas ve kullanışlı olduğundan pratikte çok tercih edilir ve yapımları sırasında volt cinsinden değil de pH birimleri cinsinden derecelenir.
Kutuplarındaki potansiyel farkının ölçüldüğü pil, içinde birkaç santimetre küp kadar pH’1 bilinmeyen çözeltinin bulunduğu küçük bir kaptan meydana gelir; bu çözeltiye şunlar daldırılır:
Karşılaştırma elektrodu (dış), kolaylık açısından gerekli olan ikinci bir karşılaştırma elektrodudur ve doymuş KC1 çözeltisiyle temas eden kalomelli elektrottan meydana gelir;
gösterici elektrot; birçok çeşidi vardır, fakat en çok kullanılanı cam elektrottur, alt tarafına küçük bir ampul yerleştirilmiş, yalnız H+ iyonlarını geçiren yumuşak camdan yapılmış, çok ince çeperli bir tüpten meydana gelir; bu ampulün içinde, tüpe yerleştirilmiş kalomelli elektroda değen ve bir karşılaştırma elektrodu (iç) meydana getiren bir HC1 N/10 çözeltisi vardır; uçları elektronik voltmetreye bağlanan bu sistem, şöyle bir şema ile gösterilebilir:

Bir cam elektrot kullanmakla, aşağı yukarı 12 pH’a kadar, 0,01 pH birimlik hassasiyetle ölçme yapılabilir; bu pH’ın daha üstünde yani daha bazik çözeltilerde alkali iyonları (Na+ veya Li+) bulunduğu için hata oranı artar.
Daha genel bir şekilde, yukarıda verilen redoks potansiyeleri listesi, redoks çiftlerinin kesin olarak sınıflandırılmasını ve redoks tepkimelerinin önceden bilinmesini sağlar;
msl., Sn2+ > < Sn4+ + 2e- ve Hg2/2+ > < 2 Hg2+ + 2e gibi iki redoks çifti olsun; Pt/Sn2+, Sn*4+ : Hg2/2+, Hg2+ /Pt pili, dışarıdaki bir devreye, Sn2+ iyonlarının yükseltgeneceği ve Hg2+ iyonlarının indirgeneceği bir yönde kendiliğinden akım verirse, Sn2+ + 2Hg2+ -> Sn4+ + Hg2/2+ tepkimesi gerçekleşebilir, yani kalay II iyonu civa II iyonunu indirger; kalay iyonlarından kopan elektronların civa iyonlarına geçmesi için, pil dışındaki akımın civalı yarım pilden kalaylı yarım pile doğru yol alması, yani, civalı yarım pil -> kalaylı yarım pil doğrultusunda hesaplanan elektromotor kuvvetin pozitif olması gerekir;
böylece e = + 0,91 — (+0,15) = + 0,76 volt elde edilir. Zaten, deneyde de görülebileceği gibi, civa II iyonunun kalay II iyonu tarafından indirgenmesinin bir civa I tuzunun oluşumunu engellemediği, fakat tepkimenin element halinde civa meydana gelene kadar sürdüğü önceden kolayca anlaşılabilir.
Bu arada, daha kesin bir şekilde söylemek gerekirse, elektrot gerilimleri çeşitli etkenlere ve özellikle indirgenmiş şekil ile yük-seltgenmiş şeklin derişikliğine bağlıdır: bu iurum, sadece elektrotların normal gerilimlerinden çıkarılan şematik sonuçlan (özellikle ele alınan redoks çiftlerinde bu gerilimler birbirinden çok az farklı olduğu zaman) değiştirebilecek niteliktedir; bu durumda tepkime tam olmayacağı için kimyasal denge kurulabilir.
Nihayet bazı redoks çiftlerinde, elektrot geriliminin, çözeltideki H+ iyonlarının derişikliğine, yani pH’ına, az veya çok asitli olmasına bağlı olduğu görülür: Mn2+ +4H2O > < MnO4 + 8H+ +5e- denkleminin tekabül ettiği redoks çiftinde durum böyledir ve bazı şartlarda, permanganat iyonunun yükseltgen özelliğini ifade eder. Bu yükseltgenliği niteleyen elektrot gerilimi


yazılabilir; bu da, pH’ın, permanganat iyonunun yükseltgen özelliği üzerindeki etkisini açıklar.
— Biyol. Redoks olayları, bitki ve hayvan metabolizmasında önemli bir rol oynar; meselâ hücre Solunumunda pek çok redoks tepkimesi işe karışır. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDOKS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAY veya WRAY
Tarih 24 Haziran 2009
RAY veya WRAY, lat. Raius, ingiliz tabiat bilgini (Black-Notley, Essex 1627-ay. y. 1705). Babası demirciydi.
Yirmi üç yaşında yunanca profesörü olan Ray, bir yandan da botanik öğrenimine devam etti. 1660′ta bir bitki katalogu yayımladı: Catalogus Plantarum circa Cantabrigiarn Nascentium. Anglikan papazı oldu. Sonra Willoughby ile birlikte Avrupa’da ve Akdeniz kıyılarında bilimsel inceleme gezilerine çıktı. Büyük eseri Methodus Plantarum Nova (1682) için malzeme topladı.
Bu eserinde bir çeneklilerle iki çeneklileri kesinlikle birbirinden ayırdı. Historia Platarum (Bitkilerin Tarihi) adlı eseri de (1686-1704) amîmağa değer. Ray, Willoughby’ın adiyle yayımlanan Synopsis Methodica Animalium Quadrupedum et Serpentini Generis (1693) ve Synopsis Methodica Avium et Piscium adlı iki eseriyle ingiliz zooloji biliminin kurucularından sayılır.
Coğrafya alanında, akarsuların toprağı aşındırmasını ve denizlerin karalara doğru yürümesini inceledikten sonra dünyanın eninde sonunda eriyeceği görüşünü savundu; bu bakımdan kötümser eğilimin öncülerindendir. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAY veya WRAY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAVENT veya RAVEND
Tarih 24 Haziran 2009
RAVENT veya RAVEND i. (fars. ravend). Bot. Etli kaba gövdeli, büyük yapraklı, çokyıllık otsu bitki, (ilmî adı rheum. Karabuğdaygillerden.)
— ANSiKL. Ravent’in bazı türleri (Rheum compactum, undulatum v.b) süs bitkisi olarak yetiştirilir. Fakat sebze olarak yetiştirilen türleri de vardır; yeni filiz ve sürgünlerle üretilir. Ravent’in yaprak saplarından reçel ve ezme yapılır.
— Eczc. Ravent, içindeki antrasen türevi heterozitlerden (antraglükozitler) dolayı iç yumuşatıcı nitelikler taşır; ayrıca içinde tanen bulunduğu için peklik verici ve kuvvetlendiricidir. (L)
RAVESTEYN. Bk. VAN RAVESTEYN
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVENT veya RAVEND hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAUWOLFİA
Tarih 24 Haziran 2009
RAUWOLFİA i. Asya, Afrika, Amerika ve Okyanusya’nın sıcak bölgelerinde yetişen ağaç veya ağaççık; çiçeğinin taç kısmı buruşuktur. (Zakkumgillerden.)
— ANSiKL. Eczc. Rauwolfia serpentina’nın kökü ve köksapı Hindistan’da halk arasında ateş düşürücü, âdet getirici, ishal durdurucu, böcek ve yılan sokmasını iyileştirici olarak kullanılır. Modern tedavide ise bu bitkinin yatıştırıcı ve tansiyon düşürücü niteliklerinden yararlanılır; bu nitelikler bitkinin taşıdığı on kadar alkaloitten ileri gelir; bu alkaloitlerin en iyi bilinenleri rezerpin ile raubazin’dir. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAUWOLFİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAUBAZİN
Tarih 24 Haziran 2009
RAUBAZİN i. (fr. raubasine). Eczc. Rauwolfia serpentina bitkisinin alkaloitlerinden biri; sempatolitik etkisi vardır.
(Adrenalin ve noradrenalin’in tansiyon yükseltici etkisini tersine çevirir; onun için gayet iyi bir damar genişleticidir; tansiyon düşürücü olarak ve arteritlerin tedavisinde kullanılır.) (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAUBAZİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RATB
Tarih 24 Haziran 2009
RATB sıf. (ar. ratb). Esk. [Bitki için] Taze, yeşil. || Mec. Yumuşak.
|| Ratb ü yabis («kurudan yaştan»), münasebetli münasebetsiz. || Ratb-ül-lisan («dilde tazelik, yumuşaklık»), güzel ve yeni sözler söyleme. || Meyve-i ratb, yaş meyve. (M)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATB hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RATANHİA
Tarih 24 Haziran 2009
RATANHİA i. («toprağın altında uzanan bitki» anlamında peru dilinde k.).
Amerika’da yetişen birçok krameria (baklagillerden) türüne verilen ad. (Peru ratanhia’sı [Krameria triandra], Savanil veya Yeni Granada ratanhia’sı [K. ixina veya K. tomentosa], Brezilya veya Para ratanhia’sı [K. argentea] bunlar arasında sayılabilir.)
— ANSiKL. Eczc. Krameria triandra’nın kökü toz halinde kullanılır. İçindeki tanen yüzünden peklik verici özelliği olan ratanhia, ishale karşı şurup halinde, basura karşı pomat veya fitil olarak da kullanılır. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATANHİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAPİSTRUM
Tarih 23 Haziran 2009
RAPİSTRUM i. Az veya çok soluk sarı çiçekli otsu bitki: tarlalarda, şevlerde v.b.de biten çek değişik çeşitleri vardır. (Turpgillerden.) [L]
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAPİSTRUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RANDİA
Tarih 22 Haziran 2009
RANDİA i. (ing. eczacısı J. Rand’ın adından). Gardenia’ya yakın bitki; bütün tropikal bölgelerde yüzden fazla türü vardır. (Bunlar beyaz veya sarı çiçekli ağaç veya ağaççıklardır; çiçekleri yaprakların koltuğunda demet halinde bulunur. Meyvesi az veya çok etli ve çok tanelidir. Bazı türleri süs bitkisi olarak yetiştirilir. Kökboyasıgillerden.) [L]
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANDİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Rahip Mouret’nin Günahı (La Faute de l’Abbe Mouret)
Tarih 19 Haziran 2009
Rahip Mouret’nin Günahı (La Faute de l’Abbe Mouret), Emile Zola’nın romanı. Rougon-Macquart’lann beşinci cildi (1875). Mistik coşkunlukla bitkin düşen rahip Mouret bir beyin hummasından ansızın yatağa düşer. İyileşir ama inancı yok olmuş gibidir. Albine adında genç bir kıza büyük bir şehvetle bağlanır. Ama pişmanlık duymağa başlar. Albine’i terk eder. Manastıra dönünce, arzularını yenmek için çırpınır. (-> Bibliyo.) [L]
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Rahip Mouret’nin Günahı (La Faute de l’Abbe Mouret) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAFFLESİA
Tarih 18 Haziran 2009
RAFFLESİA i. (sir Thomas Stamford Raffles’in adından). Büyütken dokusu son derece az olan, klorofilsiz asalak bitki; Malezya takımadalarında, ağaçların köklerinde asalak yaşar. (Rafflesia Arnoidi’nin çiçeği yaklaşık olarak 30 sm çapındadır ve kadavra gibi kokar. Bitkinin yaşama tarzı mantarlarınkine benzer. Aristolochiales takımından rafflesiaceae familyasının örnek tipi.) (L)
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAFFLESİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADYOAKTİFLİK
Tarih 18 Haziran 2009
RADYOAKTİFLİK i. (radyoaktiften radyoaktiflik). Nükl. Bir atom çekirdeğinin, tanecikler veya elektromagnetik ışımalar yayarak kendiliğinden parçalanması. (RADYOAKTİVİTE de denir.) [Bk. ANSİKL.] || Radyoaktiflik sabiti, radyoaktif bir elementin kütlesinin bir saniyede parçalanabilen kesri.
— ANSiKL. Nükl. Radyoaktiflik olayını ilk defa 1896 yılında, H. Becquerel uranyumda keşfetti. Tabiatta, kendiliğinden radyoaktif olan bazı ağır çekirdekli elementler vardır. Bunlar dört grupta toplanır:
1. radyum ailesi (grubu); bu grup uranyum 238 ile başlar ve art arda parçalanmalarla bu çekirdek, kararlı olan kurşun 206 haline dönüşür;
2. aktinyum serisi; bu seri uranyum 235 ile başlar, kurşun 207′ye dönüşerek biter;
3. toryum serisi, toryum 232 ile başlar, kurşun 208 ile son bulur;
4. neptünyum serisi, neptünyum 237′den başlar bizmut 209′a dönüşerek biter.
Bu serilerde, radyoaktifliğin çeşitli tipleriyle karşılaşılır:
1. alfa (a) radyoaktiflik, iki nötron ve iki protondan meydana gelen bir helyum çekirdeği yaymaktır. (Meselâ: 92u238- 90 Th234 + a.) Bu radyoaktiflikte çekirdeğin yükü, iki birim oranında eksilir;
2. beta (B) radyoaktiflik, bir pozitif ve negatif elektron yayımıdır. (Meselâ: 90Th234 91Pa234 + B .) Bu radyoaktiflikte, elektron eksi yüklü ise çekirdek yükü bir birim artar, artı yüklü ise bir birim azalır;
3. gamma (y) radyoaktiflik, bir çekirdeği uyarılmış bir halden, daha az uyarılmış veya kararlı hale getiren elektromagnetik bir Işınım kuvantumunun yayımıdır. Radyoaktif dönüşümler az veya çok hızlı olur. Göz önüne alınan element çekirdeğinin yarısının parçalanması için gerekli süreye «periyot» denir. Dış etkenlerin hiç birine bağlı değilmiş gibi görünen bu periyot çekirdekten çekirdeğe çok değişir. Bir saniyenin milyarda birinin binde biri (10-12 saniye) kadar süren periyotlar olduğu gibi 1017 yıla ulaşanlar da vardır. Nükleer tepkimelerde, tabiatta bulunmayan radyoaktif çekirdekler elde edilebilir. Joliot tarafından keşfedilen bu olaya sunî radyoaktiflik denir; tıpta ve metalürjide kullanılan bütün radyoaktif izotoplar bu buluştan sonra elde edilebilmiştir.
• Radyoaktifliğin uygulamaları. Radyoaktiflik hemen hemen bütün bilimsel ve teknik alanlarda geniş bir uygulama alanı bulur. Radyoaktif izotopların nükleer tepkimelerinden tekniğin birçok dalında kontrol aracı olarak faydalanılır; bu kontrolda, özellikle radyoaktif bir elementin radyoaktif olmayan bütün izotopiarıyle aynı kimsal özellikler göstermesinden yararlanılır. Bu özellikler belli atom gruplarının etiketlenmesine imkân vermiştir: böylece belli sayıda radyoaktif atom taşıyan moleküllere «etiketlenmiş molekül» adı verilir. Burada radyoaktifliğin değişik bilim dallarındaki birkaç uygulamasından söz edeceğiz.
a) Kimyada uygulamalar. «Işınım kimyası» adı altında yeni bir kimya dalı gelişmiştir. Bu dalın konusu ışıma altında gelişen yeni kimyasal tepkimelerin incelenmesidir. Böylece klasik kimyada bilinmeyen yüksek polimerler elde edilmiştir. Bu işlemlerde kobalt 60 gibi radyoaktiflik derecesi çok yüksek kaynaklar kullanılır.
b) Biyoloji ve tarımdaki uygulamalar. Radyoaktiflik en geniş uygulamasını bu alanda bulur.
Etiketlenmiş moleküllerden metabolizmaların incelenmesinde yararlanılır. Bir bitkiye, içinde düşük oranda karbon 14 radyoaktif izotopu bulunan karbon dioksit. solunumu yaptırıldığında, bitkinin bünyesinde karbon izlenebilir.
Radyoaktif ışınımlar canlı hücreler üstünde çok büyük etkiler yapar; bu hücreleri önce değişikliğe uğratır; sonra da öldürür, insan için çok zararlı olan bu etkiler tarımda yararlı sonuçlar verir. Böylece bu ışınımların etkisiyle değişime uğratılarak çok çabuk olgunlaşan yeni bir domates türü üretilmiştir. Bu yolla, iskandinav ülkelerinde domates ekimi çok geniş ölçüde geliştirilmiştir.
c) Tıbbî uygulamalar. Biyolojideki uygulamasıyle aynı ilkeye dayanır. Işınımla hücrelerin yok edilmesi kanser ve tümör tedavisinde bir metot haline gelmiştir; bu amaçla, uzun süredir X ışınları kullanılıyor. Fakat radyoaktif izotopların kullanılması bu metodun alanını çok genişletti. Hastalığın durumuna göre mevziî bir uygulama (meselâ enjeksiyonla) yapılabileceği gibi bir dış ışınım kaynağı da (kobalt «bombası») kullanılabilir. Kobalt 60, fosfor 32, iyot 131 ve altın 198 tıpta en çok kullanılan izotoplardır. Bk. ALFATERAPİ, BETATERAPİ, RADYUM tedavisi. RADYOBİYOLOJİ, RADYOTERAPİ.
ç) Metalürjideki uygulamalar. Radyoaktif izotoplardan, çeliğin kalıpta katılaşmasını metalürjik tepkimelerin kinetiğini v.b. incelemekte yararlanılır. Radyoaktif izotoplarla metallerin yayılması kolayca incelenir; meselâ bir alaşımda bir metalin dağılımı filme alınabilir. Çok yoğun kobalt 60 kaynakları kullanılarak, büyük madenî parçaların radyografisi yapılıp hatalar bulunabilir.
d) Sanayideki çeşitli uygulamalar. Sıvıların seviyelerini ölçme âletleri, viskozimetreler gibi, ışınımın özelliklerinden yararlanan birçok cihaz yapılmıştır. Bir seviye kontrol âleti saydam olmayan kapalı bir kaptaki sıvının seviyesini belirlemeğe yarar.
Ayrıca bu ışınımlardan, seri halinde yapılan yassı parçaların kalınlıklarını ölçmede yaygın şekilde faydalanılır (bunun için parça ışınım kaynağıyle detektör arasına konur ve kalınlığın fonksiyonu olarak soğurulan ışınım miktarı ölçülür).
e) Öbür uygulamalar. Radyoaktiflik aynı zamanda tarih ve jeolojide de kullanılır. Ahşap eşyanın veya kumaşların yapıldığı tarih, taşıdıkları karbon 14 miktarı tespit edilerek oldukça kesin bir şekilde bulunabilir. Bu usul, eski medeniyetlerin incelenmesinde büyük yararlar sağlar. (L)
RADYOAKTİVİTE i. (fr. radio-activite). Nükl. Bk. RADYOAKTİFLİK.
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOAKTİFLİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADİOLA
Tarih 17 Haziran 2009
RADİOLA i. (lat, radius, ışın’ın küçülmüş şekli). İplik gibi ince saplı
(en çok 10 sm uzun!.), tüysüz küçük bitki; nemli kumsallarda yetişir. (Linaceae familyasından.) [L]
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİOLA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADERMACHERA veya RADERMACHİA
Tarih 17 Haziran 2009
RADERMACHERA veya RADERMACHİA i. Asya’da yetişen süs bitkisi.
(Başlıca türleri: Radermachera pentandra, R. sinica. Bignoniaceae familyasından.) [L]
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADERMACHERA veya RADERMACHİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAÇİBORSKİ (Marjan)
Tarih 17 Haziran 2009
RAÇİBORSKİ (Marjan), polonyalı botanikçi (Brzostowa, Sandomierz 1863-Zakopane 1917). Botaniğin hemen bütün dallarında bilimsel çalışmalar yaptı: sistematik, biyocoğrafya, paleobotanik, morfoloji ve bitki fizyolojisi v.b. ile uğraştı. (M)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAÇİBORSKİ (Marjan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RABEL (Jean)
Tarih 17 Haziran 2009
RABEL (Jean), fransız ressamı ve gravürcüsü (Beauvais 1545′e doğr. – Paris 1603). François I, Henri III, Henri IV, Üç Coligfıy Kardeşler, Jean d’Albret, Mary Stuart, Catherine de Medicis ve İngiltere kraliçesi Elizabeth’in gravürlerini yaptı.
Gilles Corrozet’nin Antiquites de Paris (Paris’in Eski Eserleri) adlı eserini resimledi (1588).
— Oğlu DANîEL (Paris 1578′e doğr. -ay.y. 1637), Marie Medicis tarafından ispanya’ya giderek Anne d’Autriche’in portresini yapmakla görevlendirildi. Çiçekleri (Bitki Bahçesi kütüphanesi, Paris), modayı veya bale figürlerini (Le Ballet de la Douairiere du Billebahaut (Billebahaut Kibar Dulunun Balesi], Louvre ve Bibliotheque Nationale, 1626) canlandıran desenler veya suluboyalar ona mal edilir. Honore d’Urfe’nin Astree’sini de o resimledi (1633). [L]
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABEL (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUEDİUS
Tarih 16 Haziran 2009
QUEDİUS i. Nemli ve karanlık yerlerde barınan böcek; pek çok türü vardır ve dünyanın her tarafında bulunur. (Kınkanatlıların staphylinidae familyasından.)
— Ansıkl. Quedius’lar genellikle ormanlarda, bitki kırıntılarının veya yosunların arasında yaşar. Bazıları karınca yuvalarında, bazıları memeli hayvanların inlerinde barınır. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEDİUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUİNOA
Tarih 16 Haziran 2009
QUİNOA i. Güney Amerika’da yetişen bir çeşit karabuğdayın cins adı. (Ispanakgillerden.)
— ANSİKL. Quinoa (Chenopodium quinoa) temrensi yapraklı, tıkız başak çiçekli bir bitkidir. Anayurdu Peru ve Şili’de «küçük pirinç» adiyle bilinir; besleyici tohumları için yetiştirilir. Avrupa’da yetiştirilmesi denenmiştir. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNOA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PYTHİA
Tarih 16 Haziran 2009
PYTHİA i. Ellobiidae familyasından, yandan basık oval kavkılı salyangoz çeşidi; kavkısının ağzı dar ve kenarları dişlidir. (Karada yaşayan bu salyangozlar, deniz kıyısında bitki kırıntıları arasında bulunur [Hint ve Pasifik okyanusları kıyıları].) [L]
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYTHİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUİLLAJA
Tarih 16 Haziran 2009
QUİLLAJA i. Almaşık yapraklı, erkek ve dişi çiçekli ağaçsı bitki; Amerika’da yetişir. (Gülgillerden.)
— ANSİKL. Şili’de yetişen Quillafa saponaria’dan «panama odunu» denen bir kabuk çıkarılır.
6-8 mm kalınlıkta, kirli beyaz, kırılgan ve kıymıklı plakalar halindeki bu kabuktan tahriş edici bir toz elde edilir; içinde sapotolesin (nötür saponin) ve bir ki-layik asit bulunur; hidrolize uğratılınca, sapojenin ve şekerlere ayrılır. Bu tozun kaynatılmasından elde edilen bol köpüklü sıvı kirli çamaşırları arıtmağa yarar. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİLLAJA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PYCNOCOMON
Tarih 15 Haziran 2009
PYCNOCOMON i. Pembe veya san çiçekli, tüysüz (veya çok az tüylü) bitki; kumsallarda yetişir. (Tarakotugillerden.) [L]
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYCNOCOMON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PYCNANTHEMUM
Tarih 15 Haziran 2009
PYCNANTHEMUM i. Kömeç çiçekli otsu bitki; Kuzey Amerika’da yetişir. (Ballıbabagillerden.) [L]
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYCNANTHEMUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PÜSKÜRTME
Tarih 15 Haziran 2009
PÜSKÜRTME i. (püskürtmek’ten püskürtme). Püskürtmek işi.
— Elektr. Katodik püskürtme, seyreltilmiş bir gazdan elektrik akımı geçirmeğe dayanan maden kaplama metodu. Eşanl. İYONOPLASTİ. Bk. ansikl.
— Metalürji. Püskürtme döküm, ergimiş madenî kalıp içine püskürterek yapılan döküm. || Tabanca ile püskürtme, bir parça yüzeyinin, tabancayle ergimiş maden veya alaşım (çinko, alüminyum v.b.) püskürtülerek korunması tekniği.
— Oto. Bir motorun yanma odasına, yanmağa elverişli bir karışım meydana getirebilmek için belli oranda hava ile karıştırılmış yakıtın basınç altında gönderilmesi. (Eşanl. enjeksiyon.)
[Bk. ANSİKL] || Direk püskürtme, yakıtı doğrudan doğruya motorun yanma odasına püskürtme. (iç püskürtme de denir.) [Bk. ANSiKL] || Endirek püskürtme, yakıtın, motorun emme borularına püskürtülmesi. (Diş püskürtme de denir.) Bk. ANSiKL.
— Zır. Püskürtme makinesi, bitkiler üzerine böcek ve mantar öldürücü toz püskürtmeğe yarayan makine. || İlâç püskürtme, hastalıklara karşı veya zararlı böcekleri yok etmek için bitkilere toz ilâç saçma işlemi (msl. kükürt).
— Ansikl. Elektr. Fransa’da Houllevigue tarafından incelenen katodik püskürtme, kuru yoldan yapılan bir çeşit galvanoplasti-dir. içindeki gaz basıncı yüzde birkaç milimetre civa basıncına kadar düşürülmüş bir cam tüpün iki elektrodu vardır, indükleme bobini yardımıyle, bu iki elektrot arasında yüksek bir gerilim meydana getirilir. Tüpün içinde, katot ışınları halinde elektrik akımı meydana geldiği anda, tüpün katot karşısına düşen iç çeperinin yavaş yavaş bir maden tabakasıyle kaplandığı görülür. Püskürtülen bu katot ışınlarının önüne bir cisim yerleştirilirse, bunun üzerinde oldukça ince ve düz bir maden tabakası birikir. Bu usuller, girişimölçerlerde kullanılan yarı sırlı cam levhalar, fotoseller için tabakalar, çok yüksek değerli dirençler, koloidal maden eriyikleri hazırlanır.
— Oto. Emme zamanında silindire gelecek yakıt karışımını hazırlamakla görevli olan karbüratör, sayısız gelişimler geçirdiği halde birçok yönden hâlâ eksiklikleri vardır. Buharlaşma ile çalıştığı için, motor rejim sıcaklığına ulaşmadıkça verimi düşük olmaktadır. Emme borusunun soğuk havalarda ısıtılmasına rağmen, karışım genellikle homogen değildir. Çalışması, pistonun inişiyle silindir içinde meydana gelen basınç düşmesinin değerine bağlıdır. Bu basınç düşmesi motorun dönme hızına göre değiştiğinden, hiç bir düzenek, rejim ne olursa olsun hava ve yakıt oranı tam bir karışım sağlamağa yeterli değildir. Buharlaşma ile karbürasyon yerine, ya motorun yanma odasına, ya da emme supabı yakınında emme borusuna yakıt püskürtme yoluna gidilir. Böylece benzin taneciklerinin hava içinde asıltı halinde bulunduğu bir aerosol elde edilir; yoğunlaşma elektrik olaylarıyle önlendiği için bu karışım uzun süre kararlı kalır. Soğuk karbürasyon yerine sıcak karbürasyon uygulanırsa yakıt karışımı daha yoğun olur; bu da hem özgül gücün arttırılmasını, hem de, vuruntu tehlikesi yaratmadan sıkıştırma oranının yükseltilmesini sağlar.
Silindirler de daha iyi dolar; çünkü karbüratör memesi ortadan kalkmıştır. Püskürtülen yakıt miktarı yakıt pompasının ayarına bağlıdır; yakıt karışımı rejim ne olursa olsun sabittir.
• Direk püskürtme, dizel motorlarında uygulanan sistemden farklıdır. Püskürtme, sıkıştırma zamanında meydana gelir; pompanın basıncı daha düşüktür (50 bar seviyesinde); fakat belli bir sürede verilen benzin miktarı çok daha azdır; bundan dolayı, pompa ve enjektör parçalarının yapımında aranan hassasiyet maliyet fiyatının artmasına yol açar. üstelik, pompa ve enjektör bir kurutucu etkisi yapan yakıtla süpürüldüğü için bu organların yağlanması da önemli bir meseledir.
* Endirek püskürtme için direk püskürtmeden daha basit bir sistem yeterlidir; ayrıca, direk püskürtmenin avantajlarından başka, yanma odasına girmeden önce gazların çalkalanması gibi bir üstünlük taşır, bu da yakıt karışımının homogenliğini arttırır. Karışımın oranı, motorun rejimine ve yüküne bağlıdır. Kalkış sırasında yakıt karışımını zenginleştirmek ve bazen yükseltiye göre oranı ayarlamak iyi sonuç verir. Yakıt beslenecek silindirlerin sayısı kadar enjektörle ve yalnız birkaç barlık bir basınçla basılır. Bu enjektörlerden her biri bir emme supabının yanına yerleştirilir; gaz karışımı, emme sırasmda, homogenliğini arttıran bir ön karışmaya uğrar.
♦ Sıf, Püskürtme yoluyle yapılmış: Püskürtme boya.
— İnş. Püskürtme hava ile ısıtma, bir termik santraldan elde edilen sıcak havayı bir körük sistemiyle binaların içine göndererek ısıtma tekniği. (Borular içinden geçen sıcak hava, özel ağızlardan binanın bütün odalarına püskürtülür.) [LM]
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜSKÜRTME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PÜSKÜRTEÇ
Tarih 15 Haziran 2009
PÜSKÜRTEÇ i. (püskürtmek’ten püskürt-eç). Sıvı veya toz halinde olan maddeleri püskürtmeğe yarayan âlet. Eşanl.PÜLVERİZATÖR ve FİKSATÖR.
— Büro. Bir resmin üstüne, görüntüyü tespit edecek bir sıvı püskürtmeğe yarayan, ince uzun iki tüpten meydana gelmiş âlet. (Aralarında bir dik açı yapacak şekilde birleştirilmiş iki tüpten birinin ucu tespit sıvısının bulunduğu şişeye batırılır, öbüründen de ağızla hava üflenerek püskürme sağlanır.)
— Ted. İlâçlı buhar veya duman püskürtmeğe yarayan aygıt. (Bk. ANSiKL.) | Duman püskürteçi, ilâçlı bir maddeyi çok ince zerrelerden müteşekkil bir duman haline getirebilen püskürteç.
(Bu duman aerosolu andırır, ama onun kadar kalıcı değildir.)
— Zır. âlet. Böcek ve mantar öldürücü sıvı ilâçları püskürtmeğe yarayan araç. (Aracın hortumu ucunda, depodan gelen sıvı ilâcı ince zerreler halinde fışkırtan parçaya büz denir.) Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Ted. Püskürteç’ler’in başlıca iki tipi vardır: oda sıcaklığında çalışanlar, buharla çalışanlar. Birinciler, üst ucu ince bir delik halinde sivriltilmiş ve kıvrılmış bir cam borudan meydana gelir. Alt ucu püskürtülecek sıvının içine batırılan borunun kıvrıntılı yerinde şiddetli bir hava akımı sağlayan yuvarlak bir lastik pompa bulunur.
Hava akımı tüpün dikey kısmmdaki havayı dışarıya atınca burada bir boşluk meydana gelir; yükselen sıvı çok küçük tanecikler halinde tüpün sivri ucundan dağılır. Buharlı püskürteç, küçük bir kazandan gelen su buharını kullanır. Buhar, dibi ilâçlı bir sıvıya batırılmış bir tüpün ince ucunu yalayarak fışkırır. Bu aygıtlar akciğer keseleri veya gırtlak içine kreozot, timol v.b. değiştirici maddeler göndermek, deri (abseler), göz, burun yapmak için kullanılır.
Bir de tozları püskürten püskürteçler vardır; bunlardan lokal olarak antibiyotikleri kullanmak için yararlanılır.
— Zır. âlet. Püskürteçlerin birçok çeşidi vardır: küçük işler için insan sırtında taşınanlar; büyük araziler için yük hayvanı sırtında taşınanlar veya tekerlek üzerine monte edilenler. Birincilerde ilâç deposu sırt küfesi gibi insan sırtına askılarla tutturulur. Sağda’ bir kol, depo içine yerleştirilmiş emme basma tulumbayı çalıştırır, işçi sol eliyle, ilâçlı sıvıyı buhar hâlinde fışkırtması için ucuna bir parça yerleştirilmiş hortumu kullanır.
Diğer püskürteçler bir traktör veya at tarafından çekilir veya taşınır. Depoları daha büyüktür, bir veya birkaç hortumu birden besler. Sıvıyı püskürtecek basıncı, tekerlekle çekilen bir pompa yardımcı bir motor veya traktör sağlar. Böylece birkaç sıra bitki, ağaç veya asma birden ilaçlanabilir. Atomizör püskürteçler ve duman püskürteçleri, sis halinde, çok ince tanecikli bir püskürme meydana getirir. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜSKÜRTEÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUYA
Tarih 15 Haziran 2009
PUYA i. Bromeliaceae familyasından bitki; Şili ve Peru’da yetişir.
— ANSiKL. Puy a kalın, mantarsı, dik gövdeli bir bitkidir. Yaprakları almaşık, yaprakların dibi kınlı, kenarları dikenlidir. Başak biçiminde toplu bulunan çiçekleri burgülüdür; çiçek çanağında iki sıra üzerine dizili altı tane çanak yaprağı bulunur. Meyvesi kapsül biçimindedir. Bazı türleri bahçelerde yetiştirilir: Puya Chilensis, P. gigas, P. caerulea. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUSCHKİNİA
Tarih 15 Haziran 2009
PUSCHKİNİA i. Arabistan’da yetiştirilen soğanlı küçük bitki. (Zambakgillerden.) [L]
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUSCHKİNİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PURPURA
Tarih 15 Haziran 2009
PURPURA i. Patol. Deri, mukoza veya özekdoku içindeki kılcal damarların kanaması. (Derideki purpura kırmızı bir leke halindedir ve cam basma ile kaybolmaz.)
— ANSiKL. Furpura’lar iki büyük gruba ayrılır: trombositopenik purpuralar ve trombositopenik olmayan purpuralar. Trombositopenik purpura’ların başlıca özelliği kan sisteminde önemli düzensizliklerin belirmesidir: kanda pulcukların sayısı azalır, kanama süresi artar, dirsek kıvrımında morartı görülür, kan pıhtısı büzülmez, normal pıhtılaşma zamanı degişikliğe uğrar. Kanama belirtilerinden(burun,dişeti kanamaları.kan işeme) başka olayların üçte birinde dalak büyümesi görülür. Trombositopenik purpuralar kimyasal maddelerin (arsenik, benzol, Sülfamit, bizmut v.b.) ve X ışınları gibi fizik etkenlerin etkisiyle birincil veya ikincil olarak, yahut kan hastalıklarından (lösemi, aplastik kansızlık, Biermer hastalığı v.b.) veya karaciğer bozukluklarından sonra ikincil olarak ortaya çıkar. Hastalık ya ikame yoluyle (tam kan veya. trombosit nakli) veya iyileştirici usullerle (dalak çıkarma, A.C.T.H. veya kortizon uygulama) tedavi edilir, çoğu zaman iki metot birarada kullanılır. Trombositopenik olmayan purpura’larda kan muayenesinin sonuçları normaldir; yalnız, bazen dirsek kıvrımında morartı görülür. Bu purpuralardan «alerjik» denen Henoch purpurasinda romatizma ağrıları, bazen mide-bağırsak bozuklukları (ishaller, kusmalar) ve ateş görülür. Mikroplu hastalıkların birçoğunda da (tifo, kızıl v.b.) purpura görülebilir; bunlarda genellikle trombositopen yoktur. Trombositopenik olmayan purpuralar C ve P vitaminleriyle ve ihtiyatlı kullanılmak şartıyle kortizonla tedavi edilir.
— Vet. Purpura, hayvanlarda, genellikle başka bir hastalıkla beraber, kılcal damar veya kan pulcukları bozukluğuna bağlı olarak birçok kan sızmasıyle kendini belli eder. Köpekte ve süt ineğinde karaciğer bozukluğu hallerinde, ferula veya eğreltiotu yiyen geviş getiren hayvanlarda meydana gelen bitki zehirlenmelerinde, etyolojisi belirsiz olmakla beraber sığırların bazı patolojik hallerinde de purpura görülür: charollais kan akıntısı, auvergne bağırsak-deri belirtisi, kanamalı ain belirtisi. Atanazarkı, zehirlenmeli ve intanî bir purpuradır. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PURPURA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUNCTARİALES
Tarih 13 Haziran 2009
PUNCTARİALES çoğl. i. Esmer suyosunları takımı. (Bunlarda gametli bitki oldukça büyük, çoğalma izogamdır; feosporlarla çoğalır.) [L]
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUNCTARİALES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUNA
Tarih 13 Haziran 2009
PUNA i. Peru Andları, Bolivya, Arjantin ve Şili’de enleme göre 3 000-5 000 m arasında yer alan «soğuk topraklar» katını tanımlamak için kullanılan terim. (Başlıca topografya özelliği geniş düz alanlar olan bu topraklar, kurak, soğuk ve rüzgârlıdır. Hidrografya yoksullaşmıştır ve Bolivya punası ile Atacama punasında içakışıklık hüküm sürer; iç çöküntüler [salar'lar] kuzey afrika sollarına benzer. Çok derin olmayan toprak genellikle taşlıdır. Alçak ve seyrek olan bitki örtüsünün başlıca özelliği ağaç bulunmaması, birbirinden uzak ichu kümeleriyle bodur lloreta ve tola çalılarından meydana gelmesidir. Puna’da lama, alpaga, ve koyun, yetiştiren kızılderililer yaşar.) [L]
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUNA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PULSATİLLA
Tarih 13 Haziran 2009
PULSATİLLA i. Kazık köklü, zehirli, çokyıllık otsu bitki. (Sel yatağı kenarlarında, kayalıklarda biten pek çok türü bulunur, pulmonaria Düğünçiçeğigillerden.) [L]
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULSATİLLA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PULQUE
Tarih 13 Haziran 2009
PULQUE i. (meksika dilinde k.). Amerika’da yetişen Agave americana adlı bitkiden çıkarılan özsuyun mayalanmasıyle yapılan ve özellikle Meksika’da içilen içki. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULQUE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PULMONARİA
Tarih 13 Haziran 2009
PULMONARİA i. Mavi veya morumsu çiçekli çokyıllık otsu bitki. (Hodangillerden.)
— ANSiKL. Pulmonaria officinalis eskiden göğüs yumuşatıcı bir ot sayılırdı. Bugün bahçelerde çiçek tarhlarının arasını süslemek için yetiştirilir. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULMONARİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PULİCARİA
Tarih 13 Haziran 2009
PULİCARİA i. Sarı çiçekli, bir veya çokyıllık otsu bitki; nemli yerlerde, hattâ bazen balçıkta bile yetişir. (Bileşikgillerden.) [L]
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULİCARİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUGLİA veya PULYA
Tarih 13 Haziran 2009
PUGLİA veya PULYA, İtalya yarımadasında bölge, Apennin dağıyle Adriya denizi arasında, Fortore’den Salento yarımadasının ucuna kadar uzanır; 19 300 km2, 3 409 700 nüf. Beş ili içine alır: Bari, Brindisi, Foggia, Lecce ve Tarento. Bölgede birçok kesim ayırt edilir. Gargano, karst olayları bakımından zengin bir kalkerli burundur; kuzeyde iki büyük denizkulağı (Lesina ve Varano) kıyısında uzanır; büyük kısmı orman ve makilerle kaplıdır. Gargano’nun arkasında, Fortore ile Ofanto arasındaki Tavoliere, Murge’ler ve Bari toprağı, kıyıya paraleldir; Murge dağları, yükseltisi 400 – 700 m arasında değişen kalkerli kayalardan meydana gelir; aşağıda, çok verimli pliyosen kumları ve killerinden meydana gelen Bari toprağı uzanır. Salerno yarımadasında kalkerli engebeler, killi çöküntüler ve kıyı bataklıkları birbirini takip eder.
Başlıcaları Fortore ve Ofanto olan Puglia ırmakları, yazın kuruyan sel sularıdır. Tavoliere dışında (kara iklimi) bölgenin geri kalan her yerinde akdeniz iklimi hüküm sürer; yazın üç ay çok kurak geçer. Tabiî şartlar her yerde tarım hayatına elverişli değildir ve bölge sık sık tırtıl, çekir-
ge veya köstebek akını gibi felâketlere uğrar. Yazın çoğu kavurucu olan rüzgârların yaladığı Puglia’nın nüfusu son derece kalabalıktır. Bununla beraber çaba ve çalışma sayesinde topraktan oldukça yüksek verim elde edilir ve Puglia üzüm, şarap, zeytin, yağ, tütün, badem ve incir üretiminde İtalya bölgelerinin başında gelir. Su bakımından fakir olan bölge, Abruzzi’lerden geçerek Liri’den su getiren bir su kemeri inşasıyle değerlendirilmiştir. Tavoliere’nin başlıca ürünü olan buğday, kuru tarım sistemiyle geliştirilmiş ve bu sayede İtalya’da tek tip tarımın ender örneklerinden biri haline gelmiştir. Bari toprağı, Puglia’nın en verimli ve en zengin kısmıdır; üzümü meşhurdur; alkol derecesi çok yüksek olan şarabı öbür italyan şaraplarına katılmak için kullanılır; badem hâlâ eskiden kalma usullerle yetiştirilir; ayrıca toprakların büyük kısmı zeytin ağaçlanyle örtülüdür. Salento’nun tarım ekonomisinde bağcılık ve zeytinlikler öteden beri ağır basar; ayrıca meyveleri büyük bir ihracatı besleyen incir ağaçları ve Lecce eyaletinin temel tarımı olan tütün yetiştirilir; yemlik bitki farımı Tarento dolaylarında gelişmektedir. Mülkiyet rejiminde de bir değişme başlamıştır; Puglia eskiden bir latifundia’lar a-lanıydı. Bugün büyük mülkler toprak reformunun uygulanmasından beri azalmaktadır; fakat büyük mülkiyet meselesi hâlâ çözülememiştir ve köy nüfusunun artması önemli ölçüde işsizliğe yol açar. Yerleşmede, tamamıyle köylülerden meydana gelen ve bazılarının nüfusu 60 000 kişiyi bulan merkezler ağır basar. Balıkçılık çok yaygındır, çok sayıda küçük liman vardır ve balıkçı sayısı oldukça yüksektir. Tarento istiridye ve midye tarlalanyle meşhurdur. Puglia topraklarında italyan üretiminin yüzde 80′ini sağlayan önemli boksit yatakları bulunur (San Giovanni Rotondo); fakat geri kalan kısımda, sanayinin Bari toprağında toplanması, önemli bir ticaret merkezi Bari’nin genişlemesine sebep olmuştur. Sanayi, tarıma bağlıdır (yağ fabrikaları, un fabrikaları, makarna fabrikaları, şarap mahzenleri, tütün fabrikaları [Lecce'de]). Makine sanayii (Brindisi’de ve Tarento’da) ve petrol rafinerileri (Bari’de) gelişmiştir. Çeşitli işletmeler ve ihraç edilen tarım ü-rünlerinin çeşitliliği Bari’nin liman faaliyetini büyük ölçüde geliştirdi.
• — Tar. Batıya doğru, Eskiçağ Apulia’sından daha dar olan bölge, uzun süre Normanların işgali altında kaldı. 1057′de Robertoil Guiscardo, Puglia dükü olarak tanındı. Siyasî muhtariyetlerini kaybeden şehirler, yavaş yavaş gerilemeğe başladı. Bununla beraber, Bari, Trani ve Brindisi limanlan haçlı seferleri döneminde, insan nakli ve ticaret sayesinde çok canlıydı. Sicilya krallığının bir ili haline getirilen bölge 1861′de İtalya krallığına bağlandı. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUGLİA veya PULYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUERARİA
Tarih 13 Haziran 2009
PUERARİA i. Üçüz yapraklı, salkım halinde küçük kırmızı çiçekli, genellikle uzun tırmanıcı gövdeli ağaçsı bitki.
— ANSiKL. Pueraria’nın, çoğu Hindistan’da yetişen on türü vardır; bunlardan Pueraria Thunbergiana Japonya’da yetişen çok arsız, sülüklü, sarılgan, sürüngen, çokyıllık bir bitkidir. Boyu 8-10 m’yi bulabilir. Yaprakları hayvan yemi olarak kullanılır; haşlanarak suya bastırılan gövdesinden elde edilen ipliklerle hafif ve sağlam bez yapılır. Köklerindense mükemmel bir nişasta çıkarılır. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUERARİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTYCHOTİS
Tarih 13 Haziran 2009
PTYCHOTİS i. Çorak yerlerde biten, kazık köklü, tüysüz bitki. (Maydanozgillerden.) [L]
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTYCHOTİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTOMAİN
Tarih 13 Haziran 2009
PTOMAİN i. (yun. ptoma, ceset’ten fr. ptomaine). Biyokim. Ferment dekarboksilasyonu yoluyle bazı amino asitlerden oluşan ve bitkisel alkaloitlere benzeyen zehirleyici baz maddeler grubu. (Bu parçalanmayı [dekarboksilaz] sağlayan enzimler bakterilerde pek yaygın olduğundan protaminler cesetlerde [agmatin, kadaverin, pütresin] ve bazı iltihaplı durumlarda bağırsaklarda bulunur.) [L]
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTOMAİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTİNUS
Tarih 13 Haziran 2009
PTİNUS i. Hayvansal ve bitkisel kuru Mad-delerle beslenen böcek; Ptinus fur ve latro evlerde çok görülür. (Kınkanatlıların ptinidae familyasının örnek tipi.) [L]
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTİNUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTİLOTUS
Tarih 13 Haziran 2009
PTİLOTUS i. Dar yapraklı otsu bitki; çiçekleri genellikle dal ucunda bulunur; bür-güleri parlak ve süreklidir. (Horozibiğigillerden.) [L]
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTİLOTUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSORALEA
Tarih 12 Haziran 2009
PSORALEA i. Tüysü veya üçgül yapraklı ağaçsı bitki; çiçekleri beyaz veya mor renkte, başak, salkım yahut kömeç durumundadır. Meyvesi, tek taneli, çatlamaz tohumlu bir badıçtır. (Fasulyegillerden.)
— Ansikl. Psoralea bituminosa Akdeniz kıyılarında yetişir; P. glandulosa (paraguay çayı) solucan düşürücü şuruplar veya mayalı içkiler yapmakta kullanılır. P. esculenta veya picotiane, Kuzey Amerika’da yetişir; içinde fekül bulunan yumrulu bir kene. (Uyuzböceğigillerden.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSORALEA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSİLURUS
Tarih 12 Haziran 2009
PSİLURUS i. Sapı ve başağı ipliğimsi olan otsu bitki; boyu 10-40 sm kadardır; çorak yerlerde yetişir. (Buğdaygillerden.) [L]
PSİŞİK sıf. (fr. psychiçue). Psikol. Bk. RUHSAL.
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİLURUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSİLOTUM
Tarih 12 Haziran 2009
PSİLOTUM i. Basit gövdeli veya çatal dallı, küçük yapraklı, çiçeksiz, çokyıllık otsu bitki; tropikal bölgelerde yetişir, bireşeyli sporlarla çoğalır. (Lycopodiales takımından psilotaceae familyasının örnek tipi.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİLOTUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSİLOTACEAE
Tarih 12 Haziran 2009
PSİLOTACEAE çoğl. i. Lycopodiales takımından bitki familyası; bunlarda spor keseleri kibritotlarında (kibritotu, phyloglos-sus) olduğu gibi tek tek değildir; psilotum’da ikisi, tmesipteris’te üçü birarada kaynaşık bir küme halindedir. (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİLOTACEAE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTİLİUM
Tarih 12 Haziran 2009
PTİLİUM i. Yarım milimetreye yakın büyüklükte küçücük böcek; bitki kırıntıları arasında, bazen çamların kabuğu altında yaşar. (Kınkanatlıların trichopterygidae familyasından.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTİLİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTEROZAMİTES
Tarih 12 Haziran 2009
PTEROZAMİTES i. Liyas ve oolitik tabakalarında bulunan fosil bitki (cycadaceae familyasından); yaprakları, ucu küt ve geniş yaprakçıklardan oluşur. (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTEROZAMİTES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSİKOANALEPTİK
Tarih 12 Haziran 2009
PSİKOANALEPTİK sıf. ve i. (yun. psycho, ruhsal ve analepsis, yeniden kuvvet kazanma’dan fr. psychoanaleptique). Psikofarmakoloji. Ruhsal bakımdan uyartıcı veya irkiltici etki gösteren maddelere denir.
— ANSiKL. Bellibaşlı psikoanaleptikler şunlardır:
— uyanıklık sağlayıcı maddeler (nooanaleptikler), uykuyu, yorgunluğu azaltır, ruhsal etkinliği çoğaltır (bu maddelerin bellibaşlıları kafein, anfetaminler ve türevleridir);
— canlandırıcı veya bitkinliği giderici maddeler (timoanaleptikler), yeterli miktarda verilirse melankoli belirtilerini ortadan kaldırır. (Bu maddeler de iki gruba ayrılır: monoamino oksidazı önleyenler ve iminodibenziller. Birincilerin örnek tipi ipronizayit, ikincilerinki imipramin’dir; dezipramin ise imipraminin türevidir.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOANALEPTİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSİDİUM
Tarih 12 Haziran 2009
PSİDİUM i. Meyvesi yenen ağaççık. (Mersingillerden.)
— ANSİKL. Psidium’lar telek damarlı, karşıt yapraklı, tüysüz veya tüylü ağaç, ağaççık veya dip kısmı odunsu bitkilerdir. Amerika’nın sıcak bölgelerinde yüz kadar türü yetişir. Yeşil meyveleri ve kabuğu peklik vericidir. En makbul türü Psidium guayava’dır; bu ağacın meyvesi (hint armudu) tatlı ve ferahlık vericidir; çiğ olarak yenir veya tatlısı yapılır. P. cattleyanum türü de geniş ölçüde yetiştirilir. (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİDİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSEUDOCHİRUS
Tarih 12 Haziran 2009
PSEUDOCHİRUS i. Ağaç üzerinde yaşayan, bitkiyle beslenen, gececi ve sarılgan kuyruklu keseli memeli hayvan; Avustralya ve Yeni Gine’de bulunur. (Kuskusgillerden.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSEUDOCHİRUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSEUDERANTHEMUM
Tarih 12 Haziran 2009
PSEUDERANTHEMUM i. Sıcak bölgelerde yetişen bitki. (Bunlar dağlarda yetişen, genellikle başak biçiminde büyük mavi veya pembe çiçekli, dibi odunsu otsu bitkiler veya çalılardır. Süs bitkisi olarak yetiştirilen başlıca türleri: Pseuderanthe-mum cinnabarinum,
P. lilacinum, P. malaccence. Acanthaceae familyasından.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSEUDERANTHEMUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSELAPHUS
Tarih 12 Haziran 2009
PSELAPHUS i. Kısa elitralı, kızıl sarı renkli, küçük (2-3 mm) böcek; su kıyılarında, bitki kırıntıları arasında yaşar, (ilmî adı Pselaphus Heisei. Kınkanatlılardan pselaphidae familyasının örnek tipi.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSELAPHUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSAMMA
Tarih 12 Haziran 2009
PSAMMA i. Buğdaygillerden bitki. (Kökleri yüzeye yakın yayıldığından kumullara engel olmak için kullanılır.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSAMMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTERİSANTHES
Tarih 12 Haziran 2009
PTERİSANTHES i. îndonozya ve Malezya’da yetişen tırmanıcı bitki. (Çiçekliği bıçak ağzı gibi yassı, çiçeklerse bunun iki yüzüne yapışık durumdadır. Ampelidaceae familyasından.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTERİSANTHES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTENİDİUM
Tarih 12 Haziran 2009
PTENİDİUM i. Avrupa’da yaşayan küçük kınkanatlı böcek; boyu bir milimetreden azdır; bitki kırıntıları arasında, bazen de karınca yuvalarında görülür. (Trichopterygidae familyasından.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTENİDİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTELEA
Tarih 12 Haziran 2009
PTELEA i. Yapraklan nokta nokta saydam benekli büyük ağaççık. (Sedefotugillerden.)
— ANSİKL. Ptelea’nın demet halindeki bileşik çiçekleri küçük ve yeşilimsidir. Meyvesi ise kanatlı, tek çekirdekli ve kurudur.
Kuzey Amerika’da yetişen pek çok türü bilinir, üç yapraklı karaağaç da denen Ptelea trifoliata’nın çok güzel bir görünüşü vardır; tohumla çoğaltılır. P. aptera Kaliforniya’da yetişir; bu da bazen süs bitkisi olarak yetiştirilir, ama pek dayanıklı değildir. (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTELEA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSÖDOGAMİ
Tarih 12 Haziran 2009
PSÖDOGAMİ i. (fr. pseudogamie). Bot. Yabancı bir bitkiye ait çiçektozu borusunun, yumurtacığa girerek oosfere dokunmasıyle başlayan döllenmesiz (çünkü yabancı çiçektozu oosferi dölleyemez) çoğalma şeklini anlatmak için Focke’un ileri sürdüğü terim. (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSÖDOGAMİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROVENCE Coğrafya
Tarih 11 Haziran 2009
PROVENCE Coğrafya
Provence’ın fizikî ve beşerî özellikleri, belirli bir homogenliğin sonucudur. İklimin başlıca özelliği eyaletin her yerinde yazların kurak, kışların ise yağışlı ve oldukça yumuşak geçmesidir. Yağışların şiddetliliği ve kuraklık, Provence’a çıplak bir görünüş kazandırır. Buğday ve zeytin tarımıyla küçükbaş hayvan yetiştiriciliğine dayanan geleneksel hayat tarzı bitki ve toprakların büyük ölçüde yozlaşmasına yol açmıştır. XIX. yy. sonundan itibaren yoksul bölgelerde yaşayan halkın o tarihe kadar sağlığa zararlı olan o-valara ve şehirlere göç etmesi, nüfusun dağınık kümeler halinde toplanmasına yol açtı. Eyalette yükseltiye göre iki bütün ayırt edilir:
Yukarı Provence ve Aşağı Provence.
1. Yukarı Provence, Baronnies’den Kıyı Alpleri’ne kadar çeşitli Güney ön Alp kütlelerini içine alır.
2. Aşağı Provence, iç Provence’ı meydana getiren ovalar, havzalar ve kütleler bütününden meydana gelir. Güneyde Akdeniz’e açılır ve buradaki kıyı saçağına Provence maritime (Kıyı Provence’ı) adı verilir. İç Provence üç değişik bölgeyi içine alir:
a) Don-zere geçitlerinin aşağı kesiminde Camargue’a kadar uzanan Aşağı Rhöne ovalan; burası verimli tarım kesimleri (Vaucluse bataklık ovaları; pirinç yetiştirilen Camargue) ve ıssız alanlar (Crau, Camargue’ın güneyi) bölgesidir;
b) tepeler, kalkerli sıradağlar ve havzalar bölgesi: Provence’ın bu kesimi çok karmaşık bir yapıya sahiptir;
c) Eski Tiren kıtasının kalıntıları olan hersinyen Maures ve Esterel kütleleri. Provence maritime, Rhöne deltasından İtalya sınırına kadar uzanan çok çeşitli bir kıyıdan meydana gelir: doğuda büyük bir turizm bölgesi olan Cdte d’Azur; batıda To-ulon, Marsilya ve Berre kıyı gölü sanayi bölgeleri.
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVENCE Coğrafya hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROTONEMA
Tarih 11 Haziran 2009
PROTONEMA i. (yun. proto ve nema’dan fr. protonema). Karayosunu sporlarından oluşan ve tomurcuklanarak bitkinin yapraklı sapını meydana getiren önçim.
— ANSiKL. Protonema mantar miselyumuna benzer, fakat klorofillidir; ayrıca protonemadan çıkan uzantıların bir kısmı yüzeyde kalır, bir kısmı ise toprağa dalar. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTONEMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROTİUM
Tarih 11 Haziran 2009
PROTİUM i. Tropikal bölgelerde, özellikle Amazon havzasında yaygın her boyda doksan kadar ağaç türünü kapsayan bitki. (Burseraceae familyasından.)
— ANSİKL. Protium (İcica) heptaphyllum, P. Copal ve decandrum’dan, Amerika’da marangozlukta ve yapı işlerinde kullanılan bir kereste elde edilir; buna Antiller’de kopal ağacı veya kırmızı zamkağacı denir. Hakikî kırmızı zamk ağacına (Tetragastris Panamensis) benzeyen reçineli, kaba, gevrek bir odundur.
Protium’dan «takamak» denilen reçineler (brezilya elemi’si, kanur elemişi, saintelucie elemişi, yağlı takamak, beyazımsı takamak v.b.) elde edilir. (Odun elemi ile reçine elemi’yi karıştırmamak gerekir; odun elemi, çeşitli bursera türlerinden elde edilir.) [L]
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROTİT
Tarih 11 Haziran 2009
PROTİT i. (fr. protide’den). Biyokim. Bütün hayvansal ve bitkisel organizmalarda bulunan, hidrolize uğrayınca aminoasitlere ayrılan ve birbirinden türeyebilen maddelerin ortak adı. (Protitler grubu peptitlerle proteitleri içine alır.) [L]
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROTEA
Tarih 11 Haziran 2009
PROTEA i. Güney Afrika’da ve Avustralya’da yetişen küçük ağaç veya ağaççık. (Birçok türü limonluklarda süs bitkisi olarak yetiştirilir: Protea cynaroides [Güney Afrika], P. grandiflora [Avustralya], P. mellifera [Güney Afrika]. P. mellifera’nın bol miktarda çıkardığı balözü bazen şeker yerine [şurup halinde] kullanılır. Proteaceae familyasının örnek tipi.) [L]
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTEA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROSTANTHERA
Tarih 11 Haziran 2009
PROSTANTHERA i. Çiçekleri çok salgı bezli, kokulu, erkek organları mahmuzlu, gövdesi odunlu bitki. (Prostanthera nivea funda toprağında çok iyi yetişen güzel bir süs bitkisidir. Ballıbabagillerden.) [L]
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROSTANTHERA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROSOPİS
Tarih 11 Haziran 2009
PROSOPİS i. Yalnız yaşayan küçük arı. (Zarkanatlıların arıgiller familyasından.) — ansikl. Prosopis’lerin bacağında çiçektozu toplamağa yarayan fırçalar yoktur. Bunlar yuvalarını içi oyuk bitki saplarına, genellikle kuru böğürtlen saplarına veya yere kurar, kurtçuklarını beslemek için burada sıvı bal yaparlar. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROSOPİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROLAMİN
Tarih 11 Haziran 2009
PROLAMİN i. Biyokim. Glütamince zengin bitkisel holoproteitler grubu.
(Mısır’daki zein, buğday ve pirinçteki gliadin, arpadaki hordein bu gruptandır.) [L]
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROLAMİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİRİNÇ
Tarih 11 Haziran 2009
PİRİNÇ i. (fars. birine’den). Eski Dünya’-nın sıcak bölgelerinde yetişen taneli bitki (ilmî adı Oryza sativa. Buğdaygillerden): Babasından kalan topraklara pirinç ekmeğe başlamıştı (R.N. Güntekin). || Aynı bitkinin tanesi: Kızım hastaydı, Yusuf Ağamız pirinçle yağ aldı, hatır sormaya geldi (Sabahattin Ali). Bir asker pirinç ayıklamakla meşguldü (Ş. S. Aydemir).
— ÇEŞ. DEY. Pirinci su kaldırmamak, şakadan anlamamak; alıngan, çabuk darılır olmak.
Ayıkla pirincin taşını. Bk. AYIKLAMAK.
Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak. Bk. DİMYAT.
— Astron. Pirinç taneleri, Güneş’in ışık küresinin Yer’den görünen yüzeyindeki tanecikler.
— Bitki hastalıkları. Pirinç yanığı, piricularia oryzae mantarının çeltikte yaptığı hastalık.
— Eczc. Pirinç suyu, pirincin kaynatılmasıyle elde edilen su. (İshal kesici olarak tanınır.)
Pirinç unu, pirincin öğütülmesiyle elde edilen bir tür un. (Süt çocuklarını sütten kesme zamanında besin olarak kullanılır.)
— El işleri. Pirinç örgü, elde ve iki şişle; birinci sırada, bir ters, bir yüz olarak, ikinci sırada, tersin üstüne yüz, yüzün üstüne ters ilmek atarak düzenlenen yün örgüsü.
— Kozmetoloji. Pirinç pudrası. Bk. PUDRA.
— Mutf. Bk. ANSiKL.
Pirinç lokması, sütle haşlanmış pirinçten yapılan bir çeşit tatlı. (Sütün içinde haşlanarak hamur haline getirilen pirinç, lokmalar halinde yuvarlandıktan sonra önce yumurtaya, sonra galeta ununa bulanır, yağda kızartılır ve soğuk şuruba atılır.)
Pirinç çorbası, pirinci, et suyu, tavuk suyu veya sade suda domates ve maydanozla haşlayarak yapılan çorba. (Terbiyelisi de olur. Genellikle kırık pirinçten yapılır, perhiz yemeği olarak geçerli bir çorbadır.)
— Şapkacılık. Pirinç sapı, şapka konfeksiyonunda kullanılır.
— Tasav. Pirinç meydanı, mevlevîlerin mutfakta hep birlikte pirinç ayıklamalarına verilen ad. (Lokma hazırlanırken matbah canları pirinç ayıklamağa yetişemezse dergâhta bulunanların hepsi toplanarak pirinç meydanı yaparlardı.)
— Zootekn. Hayvanların beslenmesinde pirincin değeri arpanınkine yakındır; çeltik fabrikalarında, elde edilen pirinç kepeğinin ve kaba pirinç ununun besin değeri ise çok değişiktir.
— ANSiKL. Bot. ve Coğ. Beş altı türü bulunan pirinç’m her başakçığında bir çiçek ve her çiçekte altı erkek organ bulunur. İyice gelişen iki iç kavuzcuk kenarlarından birbirine bitişerek ileride meyveyi tamamen sarar. Bu durumdaki pirince «çeltik» denir. Pirinç ekimi için en elverişli yer nemli topraktır. Samanı dayanıklı olmadığı için pirinç sapı ancak tazeyken hayvan yemi olarak kullanılır veya gübre olur. Pirinç doğu asya halklarının temel yiyeceğidir. Pirinç tarımı iki yüzyıldan beri Afrika ve Kuzey Amerika’da da yaygınlaştı. İspanya, İtalya, Mısır ve Türkiye’de de pirinç yetiştirilir. Pirinç çeşitleri pek çoktur ve hemen hepsi Oryza sativa türündendir. Tarım pirinçleri başlıca dört tipe ayrılır: Oryza sativa var. dura; O. sativa var. montana; O. sativa var. glutinosa; O. sativa var. fluitans. Afrika’da ayrı bir pirinç türü daha yetiştirilir (O. glaberrime).
Ova pirinçleri sulanmak ve kötü otlardan ayıklanmak ister. Tohum, yani çeltik tanesi yirmi dört saat suda bırakıldıktan sonra, iyi bir toprak kesimine serpme usulüyle ekilir; üç dört gün içinde çimlenir; bitkinin boyu 15-20 sm’yi bulunca oradan sökülerek tarlaya dikilir. Filizler dikildikten sonra tarlaya yavaş yavaş su verilir. Pirinç çiçek açıncaya kadar su verilmeğe devam edilir. Çiçekten sonra başakların olgunlaşması için sulama azaltılır. Bölgelere göre, ekimden dört beş ay sonra hasat yapılır; eğer ülkenin iklimi elverişliyse, aynı yere yeni ekim yapılarak yılda iki ürün alınabilir.
• Dünya üretimi. Dünyadaki pirinç üretimi yılda çeltik olarak 250 milyon tonu aşar. Bunun yüzde 90′dan fazlası Asya’nın musonlar bölgesinde üretilir; buralarda halkın temel yiyeceği pirinçtir; arazi her yıl yeniden hazırlanır, düzeltilir, su yolları onarılır, yeni arklar yapılır ve pirinç fideleri çoğu zaman su içinde dikilir. Sıcak bölgelerde, Asya’nın güneydoğu ülkelerindeki alüvyonlu alçak ovalarda yılda bazen iki üç defa hasat yapılır.
Yoğun bir çalışma sayesinde, bu ovaların kenarındaki yamaçlarda teraslar yapıp sulamak suretiyle de pirinç yetiştirilir. Nüfusu az olan ve düzenli bir şekilde bol yağmur alan bölgelerde ormandan açılan yerlerde «ray» veya «ladang» sistemiyle dağ pirinci yetiştirilir. Çok su ve sıcaklık isteyen pirinç, bilinen pek çok çeşidine rağmen, ancak sıcak bölgelerde yetişir. Ilıman iklim kuşağında, meselâ Akdeniz bölgesinde ve Japonya’da pirinç, yazları yeteri kadar uzun ve sıcak olan yerlerde bir yaz ürünü olarak kesilir, öte yandan pirinç çok bakım istediğinden uzun süre yalnız el emeğinin bol olduğu ülkelerde üretilebilirdi. Şimdi mekanik âletlerin kullanıldığı ülkelerde el emeği eksikliği giderildi. İkinci Dünya savaşından sonra pirinç üretimi, bütün dünyada, özellikle Asya dışında büyük bir gelişme gösterdi. Afrika ve Amerika’nın tropikal bölgelerinde yiyecek maddesi üretiminin azlığı, A.B.D., Avustralya ve Güney Amerika’nın bazı kesimlerinde (Brezilya, Arjantin, Şili) tarımının iyice makineleşmiş olması dolayısıyle pirinç üretimi hızlandı. Türkiye’de de bu devrede pirinç üretiminde büyük hamleler görüldü. Ekim tarzının çok değişik olması sebebiyle ortalama verim rakamları, bölgelere göre çok büyük değişiklik gösterir. Güneydoğu Asya’daki ince tarım yapılan ülkelerde, fide dikim usulüne ve çift ürün alınmasına rağmen verim çok düşüktür (Hindistan’da hektar başına 10-12 kental, Çin’de 30 kental). Japonya ve Mısır’da gübre kullanılması ve pirinç tohumunun ıslahı ile ortalama verim 48-50 kentale ulaşır. Yalnız İspanya ve İtalya’da verim 50 kentalin üstüne çıkar. Kaba tarım yapılan, yani fide dikimine gitmeden makineyle ekim yapılan ülkelerde, Avustralya hariç, verim daha da düşüktür. Bütün bu farklara rağmen 100 milyon ton üretimle Çin ve 45 milyon tonla Hindistan başta gelir; bunları hayli geriden Japonya ve Pakistan takip eder. Fakat bu ülkelerde pirinç halkın temel yiyeceği olduğundan ve nüfus çok kalabalık bulunduğundan tüketim çok fazla, ihraç edilen pirinç çok azdır. Ayrıca iklimdeki düzensizlikler de her yıl alınan ürün miktarının önemli derecede farklı olmasına sebep olur. Bu sebeplerle pirinç ticareti dünya pirinç üretiminin çok az bir kısmını kapsar (yaklaşık olarak yüzde 5). Pirinç ticareti İkinci Dünya savaşı öncesinden başlayarak büyük bir değişikliğe uğradı.
Birmanya ve Tayland, Uzakdoğu’da tüketim fazlası en çok olan pirinç satıcı ülkelerdir; fakat bunlar pirinci batı ülkelerine satacağına şimdi asya ülkelerine satmaktadırlar (yaklaşık olarak 1 milyon ton). Çünkü batı ülkeleri şimdi amerikan ve akdeniz bölgesi pirinçlerini ithal etmektedirler. Nüfus artışından dolayı en çok pirinç satın alan ülkeler ise Hindistan, indonezya, Seylan, Japonya, Malezya ve Pakistan’dır. Dünyada birinci üretici ve tüketici olan Çin öteden beri pirinç ithal ederken, şimdi yılma göre bazen 1 milyon tona yakın pirinç ihraç etmektedir. Her zaman pirinç ihracatı yapan diğer bellibaşlı ülkeler A.B.D., Formoza ve italya’dır. Mısır, Vietnam, Kamboç, Pakistan ve Madagaskar gibi bir kısım ülkeler de zaman zaman pirinç ihraç etmektedir.
• Türkiye’ye Uzakdoğu’dan getirilen pirinç, Adana, Adıyaman, Ankara, Artvin, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Çorum, Diyarbakır, Edirne, Elazığ, Eskişehir, Gaziantep, Hatay, içel, Kars, Kastamonu, Kırklareli, Malatya, Maraş, Mardin, Rize, Sakarya, Samsun, Siirt, Sinop, Tekirdağ, Urfa illerinde üretilir. Çeltik tarımının gerektirdiği bol sulama, sıtmaya yol açtığından üretim işi kanunla düzenlenir. Osmanlı imparatorluğunda bu düzenleme 1908′e kadar nizamnamelerle yapıldı, ilk kanun 1910′da yayınlandı. Cumhuriyet döneminde 1936 tarihli 3039 sayılı kanunla çeltikçilik çalışmaları yeniden düzenlendi. Kanunda, çeltik ekimine izin verilmesi yetkisi illerde ve ilçelerde kurulacak çeltik kurullarına bırakıldı.
Türkiye’de üretilen pirinç çeşitleri çeltik özelliklerine göre şu adları alır: 1. kılçıksız; 2. sarı çeltik; 3. ak çeltik; 4. amberotu; 5. mısbak (ak çeltik); 6. kara kılçık; 7. kırmızı çeltik; 8. kasım beyazı; 9. japon pirinci; 10. viyolona siyahı; 11. pangina pirinci; 12. onsen pirinci.
Türkiye’de tüketim ihtiyacından daha fazla pirinç üretme gücü vardır. Ancak sınırlamada uygulanan siyaset yüzünden her zaman dışarıdan satın alınır. Çeltik kanununun yürürlüğe girdiği yıl (1936) çeltik ekilen arazi 40 000 hektar, elde edilen ürün de 74 000 tondu. 1940′ta ekim alanı 20 000 hektara, ürün ise 63 000 tona indi. 1945′te 18 000 hektardan 32 000 t pirinç alındı. Ziraat alanında ortaya çıkan gelişmelerin yardımıyle birim alanda verim yükseltilerek 1955′te 29 000 hektardan 61 000 t pirinç elde edildi. 1966′da ekilen alan 65 000 hektar, üretim de 150 000 t oldu. 1970′te 60 000 hektar araziden 160 000 t pirinç alındı.
— Mutf. Pirinç, nişasta bakımından çok zengin, kolay sindirilen bir besindir; kabızlık yaptığına inanılırsa da doğru değildir. Uzakdoğu halklarının çoğunun temel besinidir. Ülkemizde, pirinçten yapılan yemeklerin en yaygını pilav ve lapadır; dolmalara, bazı etli yemeklere, özellikle kıymaya katılır (sulu köfte); pirinç bazı tatlıların hazırlanmasında da kullanılır (sütlaç, zerde). Pirincin çeşitleri vardır ve her çeşidi ayrı bir yemek için kullanılır (pilavlık, lapalık pirinç v.b.); fakat her halde pişirmeden önce pirinci iyice yıkamak gerekir, ta ki süzülen su bulanık olmasın; böylece, pişirilen pirinç tane tane olur.
Pirinci pişirmenin başlıca üç usulü vardır: birincisinde, bol kaynar suda pişirildikten sonra pirinç soğuk sudan geçirilir; bu usulle pişen taneler hafif sert olur ve tek tek dişe gelir; doğu usulü pilavda pirinç hafifçe yağda kavrulur, sonra su veya et suyu katılıp pişirilir; üçüncüsü ise, sütle pişirme usulüdür, soğuk sudan geçirilmesi olumlu sonuç vermez; bu bakımdan, pirinç iki dakika süreyle kaynar suda tutulur, süzülür, sonra sütle pişirilir.
Batı usulü pirinç pişirmede, pirinç tanelerinin zarını yumuşatmak için önce kısa süre yarı kaynatılır yahut susuz tencerede hafifçe pembeleştirilir, bu işlem pilava ayrı bir koku verir. (ML)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİNÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROCRİS
Tarih 10 Haziran 2009
PROCRİS i. Genellikle mavi veya yeşil renkte parlak büyük kanatlı küçük kelebek. (Procris statices’in tırtılı kuzukulağıda, P. pruni’nin tırtılı frenküzümünde ve erikte,
P. ampelophagan’ınki asmada yaşar ve asmaya zarar verir. Pulkanatlıların zygenidae familyasından.)
— Bot. Çiçekleri kömeç veya yumak biçiminde ağaççık veya otsu bitki; Afrika, Asya ve Okyanusya’da on beş türü yetişir. (Isırgangillerden.) [L]
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROCRİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROBOSCİDEA
Tarih 10 Haziran 2009
PROBOSCİDEA i. Firfiri benekli altın sarısı renginde ve huni şeklinde çiçekleri olan otsu bitki; Fransa’da Montpellier dolaylarında bulunur. (Martyniaceae familyasından.) [L]
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROBOSCİDEA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRİTCHARDİA
Tarih 10 Haziran 2009
PRİTCHARDİA i. Fiji ve Hawaii adalarında yetişen yelpaze yapraklı palmiye. (Pritchardia Guadichaudii, P. pacifica, P. Martii, P. Wrightii v.b. ılık ülkelerde limonluklarda süs bitkisi olarak yetiştirilir.) [L)
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİTCHARDİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRİNSEPİA
Tarih 10 Haziran 2009
PRİNSEPİA i. Gülgillerden Asya ve Çin’de yetişen bitki. (Prinsepia Sinensis meyveleri yenen bir süs ağaççığıdır. P. unitlora ve utilis de süs için yetiştirilir.) [L]
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİNSEPİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRESLİA
Tarih 09 Haziran 2009
PRESLİA i. Naneye yakın, pembe çiçekli tüysüz bitki; bataklıklarda yetişir. (Ballıbabagillerden.) [L]
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRESLİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PREPUSA
Tarih 09 Haziran 2009
PREPUSA i. Brezilya’da yetişen, centiyangillerden otsu bitki; gövdesi yüksek ve az dallı, çiçek kısımları altılı, çanağı şişkin, tacı çan şeklindedir. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREPUSA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRENESTİNİ dağları
Tarih 09 Haziran 2009
PRENESTİNİ dağları, Apennin’in kenarına bağlı yüksek kalkerli tepeler topluluğu, Roma kırlarına hâkimdir; 1 218 m. Kısa bir bitki örtüsüyle kaplı olan bu küçük kütlenin gelir kaynakları azdır; bölgede yamaçlara kurulmuş güzel manzaralı birçok köy vardır. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRENESTİNİ dağları hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRENANTHES
Tarih 09 Haziran 2009
PRENANTHES i. Yüksek boylu (0,30-1,50 m) otsu bitki. (Genellikle tırmanıcı olan bu bitkinin çiçekleri menekşe veya firfiri rengindedir. Dağlık bölgelerde, nemli ormanlarda yetişir. Bileşikgillerden.) [L]
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRENANTHES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PREKAMBRİYEN
Tarih 09 Haziran 2009
PREKAMBRİYEN sıf. ve i. (fr. precambrien). Jeol. Kambriyen öncesi çağ için kullanılır,
— ANSiKL.Prekambriyen en eski jeolojik oluşumdur. Genellikle tanınabilir fosillerden yoksun olduğu için, sadece Kambriyenin altındaki stratigrafik konumuyle belirlenebilir. (Silürvenin alt katı, İlkçağın birinci dönemi). Prekambriyen toprakların varlığı, yeryüzünün yalnız bazı bölgelerinde kesinlikle bilinir: Kanada, İskandinavya, Sibirya «kalkanları». Prekambriyen kayaların çoğu başkalaşmıştır.
Prekambriyen devri son derece uzun sürdü: yerkürenin 3 300 milyon yıldan daha uzun sürdüğü sanılan oluşum devresinden, İlkçağın başlangıcına kadar olan 500 milyon yıl. Yerkürenin başlangıçta akışkan bir halde olduğu ve ısısının çok yüksek olduğu sanılır yüzeyi erimiş silikatlarla kaplıbir okyanustu; bu okyanusun üstünde su buharı, karbon dioksit ve amonyaktan oluşan bir atmosfer (260 atmosfer basınç) vardı. Isı 1 200-800′C’a inince yüzeysel bir kabuk katılaşmağa başladı. Isının 374°C düşmesi su buharının ansızın yoğunlaşmasına ve ilk okyanuslann meydan gelmesine yol açtı. Isı düşmeğe devam ederek 100-30°C ara sına inince atmosferdeki amonyak ve karkarbondoksidin okyanusların suyu ile birleleşerek ilk canlılara hayat verdiği sanılır, Bilinen ve pek ender rastlanan prekambriyen fosillerin hepsi deniz fosilidir ve bunlar değişik dallanmalara aittir. Prekambriyende de antrasitler vardır: suyosunu kömürlerinden meydan geldikleri sanılır. Bilinen en eski fosil, tekhücreli bir su yaratıkları topluluğu olması ihtimali olan «Corycium enigmaticum»dur; 1 400 milyon yıl önceden kalmadır.
Prekambriyenin başlıca özelliği çok yoğun kıvrılmalardır. En yeni prekambriyen sıradağlar hüronyen sıradağlardır. Prekambriyende su yüzüne çıkan topraklarda bitkisiz, hayatsız çöl şartları hüküm sürdüğü sanılır. Prekambriyen devirler «eyokambriyen» denen çok şiddetli bir buzullaşma ile son bulmuştur. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREKAMBRİYEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİRENELER
Tarih 09 Haziran 2009
PİRENELER, Fransa ile İspanya arasında sıradağlar, Akdeniz’den Gascogne körfezine kadar 130 km boyunca uzanır; Aneto doruğu’nda 3 404 m.
• Fizikî coğrafya. Pireneler Alpler’e oranla bir kütle halindedir: hersinyen unsurlardan meydana gelen önemli bir eksen bölgesi, Anie doruğundan Akdeniz’e kadar uzanır. Granitti batolitlerin aştığı ve buzulların şekillendirdiği kıvrılma geçirmiş birinci zaman kalkerleri, şistleri ve kumtaşları, orta kesimdeki en yüksek kütleleri (Maladetta, Neouville) meydana getirir. Ariege’in doğusunda Gerdana, Vallespir ve Conflent çöküntü havzaları yer alır. Hersinyen eksen bölgesinin devamlı olarak yükselmesi, üstündeki (kuzeyinde ve güneyinde) ikinci ve üçüncü zaman tortullarının kıvrılmasına yol açmıştır. Yalnız az yükselmiş ve kumtaşlarından (Okyanus kıyısında Rlıune kütlesini meydana getirir) temizlenmemiş olan batı kesim tepeler halinde yığılmış şistlerden meydana gelir. Akitanya’nm üzerinde ansızın yükselen kuzey yağışlı yamaç ile çok daha uzun olan, Ebro havzasına hâkim kurak güney yamaç arasında büyük bir bakışımsızlık vardır. A-ma bu bakışımsızlık Atlas okyanusu ve Akideniz uçlarında azalır. Güney yamaçta eksen bölgesinden başlayarak üç kısım birbirini izler: buzullarla aşındırılmış (Merbore) sert kalker sarplıklarından oluşan çok yüksek Perdu dağı bölgesi; Aragon ve Arga ırmaklarının uzunlamasına vadilerinin flişlere oyulmuş olduğu Aragon senklinali bölgesi; bir dağ eteğiyle Ebro ovasına hâkim olan eyosen kalkerleri (sierra de Guara, 2 070 m; Montsech, 1 685 m) bölgesi. Kuzey yamaçta ise ikinci zaman tabakalarından meydana gelen bir Pirene cephesi (Ariege bölgesi) ile önünde tebeşir çağı ve üçüncü zaman topraklarından meydana gelen ön Pirene bölgesi (Küçük Pireneler) ayırt edilir; ön Pirene bölgesinin kıvrımları dağeteği döküntüleri altında kaybolur. Bu çeşitli birimlerin Tebeşir çağında ve Lütesyende yerleşmesini bir aşınma dönemi izlemiştir; bu dönemin miyosen düzleşmelerini meydana getirdiği sanılır. Ama bugünkü bakışımsızlık ile dağlık kütle, yakın bir çağdaki (Pontiyenden sonra) genel yükselmenin (Lannemezan konisinin birikmesinin de gösterdiği gibi) sonucudur. Dördüncü zamanda yayla buzulları, bugün 2 200 gölün yer aldığı buzul yalaklarını şekillendirmiş ve sürgüler, ombilikler ve buzultaş vallumları (Lourdes, Arudy) bırakarak vadileri genişletmiştir. Kuzey yamaçta boydan boya uzanan kenarları dik vadiler bu yüzden bir duvarla veya çok yüksek bir «liman»la sonuçlanır (Gavarnie buzul yalağı). Buzul etkisinin Alpler’dekinden az olması dağın bulunduğu enlemden ileri gelir; büyük ölçüde kar düşmesine rağmen, 2 800 m’nin yukarısında yer alan bugünkü buzulların önemi azdır ve iklim değişikliklerinden çok etkilenir, iki yamaç arasındaki çelişme bu bakımdan da büyüktür: Gascogne körfezi basınç düşmelerinin etkisi altında olan Fransız Pireneleri’nde batıdan doğuya doğru yağışlılık azalır ve buna bağlı olarak bitki örtüsü katları yükselir (orman 2 000 m’yi hiç aşmaz), ispanya’dan yükselen auton rüzgârının etkisi altındaki vadiler, doğu havzaları gibi çok daha az yağış alır. İspanya’da Bask ve Katalonya Pireneleri nispeten yağışlıdır, ama Aragon çok kurak bir körfezdir (çam ormanları 2 600 m’ye ulaşır).
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRENELER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİREKAPAN
Tarih 08 Haziran 2009
PİREKAPAN blş. i. Bileşik yapraklı, beyaz çiçekli çokyıllık bitki, (ilmî adı Pyrethrum. Bileşikgillerden.)
— ANSİKL. Pirekapan, kasımpatıya yakın bir bitkidir. Aynı cinsten olan büyük papatyalar (Pyrethrum [veya Chrysanthemum] parthenium) bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilir. P. cinerariaefolium’dan elde edilen toz, böcek öldürücü olarak kullanılır. Bitkinin çiçek kömeçleri kurutulup iyice ezilerek toz haline getirilir. Kongo, Ruanda ve Burundi, pirekapanı en çok üreten ülkeler arasındadır. (L)
PİREHEN. i. Bk. PiRAHEN.
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİREKAPAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRANGOS
Tarih 08 Haziran 2009
PRANGOS i. Kazık köklü, çokyıllık otsu bitki; kökünden çok parçalı, derin yarıklı sık yapraklar çıkar. (Doğu Akdeniz bölgelerinde yetişen kırk kadar türü bilinir. Maydanozgillerden.) [L]
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRANGOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEKTOZ
Tarih 08 Haziran 2009
PEKTOZ i. (yun. pektos, peltede: pectose). Biyokim. Bazı bitkilerde rastlanan glüsit kompleksi.
— ANSİKL. Meyvelerin olgunlaşmasında pektiğe dönüşen madde pektozûmL Dokumacılıkta veya kâğıtçılıkta kullanılan liflerin yumuşatılarak temizlenmesi sıranda da buna benzer bir dönüşme görülür. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEKTOZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Pön savaşları
Tarih 08 Haziran 2009
Pön savaşları, M. ö. 264 ile 146 arasında Roma ile Kanaca arasındaki savaşlara verilen ad.
• Birinci Pön savaşının M.ö. 264′e kadarki menşeleri. Roma, önce Campania’daki yunan siteleri, sonra da Büyük Yunanistan siteleri üstünde nüfuzunu yaydığı sırada durumu sarsılmış olan Kartaca (V. yy.), Atina’nın deniz hâkimiyetini kaybetmesi üzerine Doğu Akdeniz’in kendisine yeniden açılması ve Ptolemaios’iar yönetimindeki Mısır ile iktisadî ilişki kurması (IV. yy.) sonucunda eski dinamizmini yeniden kazanmakta idi. Himera’da uğradıkları bozgundan (480) beri Sicilya’nın batısına çekilmiş olan Kartacalılar, tahıl üretimini denetimleri altında bulundurmak amacıyle bütün adaya hâkim olmayı tasarlıyorlardı. Pyrros’un giriştiği seferin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra da Osklardan olan Mamortinus’un (osk soyundan ücretli askerler) çağrısı üzerine Messina’ya yerleştiler. Mamortinus’lar şehri kısa bir süre önce ele geçirmişlerdi. Ama burada, Romalıların müttefiki Syrakusai’li Hieron’un tehdidi altındaydılar. Syrakusai’li Hieron 269′da onları yenilgiye uğratmıştı. Kartacalıların, Messina boğazını kapatmak ve Sicilya’yı tekellerine almak tehdidinde bulunmaları Güney İtalya Yunanlılarının çıkarlarına dokunuyordu; bu durum Roma’yi da, Kartaca ile imzaladığı antlaşmalara (306 ve 279-278) rağmen, konfederasyonun sağlamlığını korumak amacıyle adaya müdahale etmek zorunda bıraktı ve Kartaca’nın tahakkümünden usanan Mamertinus’lar sayesinde Roma, M.ö. 264′te Messina’yr işgal etti.
• Birinci Pön savaşı (264-241). Messina’daki kolonilerini ve boğaz üstündeki kontrol haklarını kabul ettirmekten başka düşünceleri olmayan Romalılar Syrakusai’li Hieron ile ittifak kurduktan (263) ve Agrigento’yu ele geçirdikten (262) sonra Kartacalıları tecrit ettiler. Ama denizlere hâkim olan düşmanlarına boyun eğdirtemeyince, bütün adayı ele geçirmenin zorunlu olduğunu anladılar ve bu iş için müttefiklerine 150 gemilik ilk roma donanmasını yaptırdılar. Bu donanma 260′ta corvus’un (karga) sayesinde Mylae’de önemli bir deniz savaşı kazandı. Ardından, 256′da, Kartaca’ya Afrika’da saldırarak Sicilya’yı bırakmasını sağlamak amacıyle ikinci bir denemeye girişildi ve 256 yazında Eknomon’da kartaca donanmasına önemlı kayıplar verdirdikten sonra 256-255′te Afrika’ya çıkan Regulus, Clupea’yı ele geçirdi, Kartaca’nın nüfuzunu sarstı (Numidia’lıların ayaklanması), ama yenildi ve Xantippus’un para ile tuttuğu yunanlı askerlere esir düştü, öte yandan, kartaca donanmasını Hermaion burnunda bozguna uğratan roma donanması da Camarina açıklarında battı. Bunun üzerine Roma yeniden Sicilya’yı ele geçirmeğe çalıştı ve 255-254′te 220 parça gemi yaptıktan sonra Panormus’u aldı. Ama 253 yılında Lucania’da Palinurum burnundaki ikinci bir deniz kazasında bu donanma da battı. Roma bundan sonra, ancak 250 yılında yeni bir donanma ile Lilybaeum ve Drepanum’u ablukaya aldıysa da kartaca donanmasının kuşatılanlara yiyecek sağlaması ve Drepanum önünde roma gemilerinin bir kısmını batırması, bu teşebbüsün de başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açtı.. Romalılar bu abluka sırasında kartaca donanmasının batırdığı gemilerden başka zararlara da uğramış ve kalan gemilerini de Camarina’da bir fırtınada kaybetmişlerdi (249). Ama Kartaca bu elverişli durumdan yararlanmayı bilemedi ve Hannon’un teşvikiyle, Afrika’yı fethe yönelerek Sicilya’da sadece Drepanum ile Lilybaeum’u savunmakla yetindi (Hamilkar Barkas’ın Heirkte ve Eryks dağlarındaki direnme hareketi). Bundan dolayı Roma, 243 yılında büyük bir çaba göstererek 200 parça gemi donatınca, Kartaca gafil avlanmış oldu ve Drepanum ile Lilybaeum’u savunamadığı gibi, donanmasının da Aegates adalarında bozguna uğramasını önleyemedi; sonuç olarak on yılda 3 200 talent ödemek, Sicilya’yı ve Aegates adalarıyle Lipari adalarını terk etmek zorunda kaldı (241 tarihli barış antlaşması).
*Birinci Pön savaşından İkinci Pön savaşına (241-219). Savaşı kazanan Roma, kartaca donanmasını Kartaca’ya bırakıyor, ama Korsika ın Sardinya’yı ele geçirerek (238-237) Batı Akdeniz’deki üstünlüğünü sağlamış oluyordu. Buysa, 241 tarihli antlaşmaya aykırıydı ve az daha yeni bir çatışmaya yol açacaktı. Çünkü, Kartaca’nın bu konudaki savaşçı tutumu karşısında Roma Kartaca’yı yeni bir savaşla tehdit etmiş ve onu hem bu oldubittiyi kabul etmek, hem de 1 200 talent’lik yeni bir tazminat vermek zorunda bırakmıştı. Roma, böylelikle de Birinci Pön savaşının yol açtığı pek büyük insan ve para kaybını çarçabuk telâfi etmiş, aynı zamanda da, kazandığı zafer sayesinde, zararları şüphesiz kendi zararlarından çok daha büyük olan müttefiklerin ayaklanma ihtimalini önlemiş oluyordu. Bitkin düşen ve iktisadî çöküntü içinde bulunan Kartaca ise, paralaıım ödeyemediği ücretli askerlerinin başkaldırmasına göğüs germek (241-237) ve yeni gelir kaynakları bulmak zorunda kaldı. Barkas’larla birlikte, 237′den itibaren, İspanya’da yeni bir imparatorluk kurmağa kalkıştı. Bu imparatorluk, insan ve maddî kaynaklarıyle Gades (Cadiz), Hamilkar Barkas’ın kurduğu Alicante (237-229/228) ve Hasdrubal’in kurduğu Carthagen (228-221) gibi önemli üsler sayesinde Akdeniz’de yeniden hâkim olabilecekti, önceleri, Kartaca’nın Sicilya’dan uzaklaşarak kendi çıkan bulunmayan İspanya’ya yönelmesinden pek hoşnut olan Roma, zamanla Kartaca’nın yeniden artan gücünden tedirginlik duymağa başladı. Bunun üzerine Kartaca genişleme sınırını Ebro nehri olarak tespit etti (226 antlaşması). Bundan sonra da iki ülke arasında savaş artık kaçınılmaz bir duruma geldi: Saguntum olayı bir savaş vesilesi oldu. Roma’nın müttefiki olan ve Ebro’nun güneyinde bulunan Saguntum, 219′da Hannibal tarafından zaptedildi. O sırada İllyria’da meşgul olan Roma geç harekete geçti ve görünüşü kurtarmak için, Kartaca’ya kabulü imkânsız bir ültimatom gönderdi. Hannibal’in teslimini ve Saguntum’un da geri verilmesini isteyen bu ültimatom üzerine iki taraf arasında savaş çıktı.
• İkinci Pön savaşı (M.ö. 218-201). Savaş ilân edildiği zaman nüfusu muhtemelen Kartaca’nınkine eşit, ordusu daha kalabalık olan ve yedek kuvvetlere sahip bulunan, üstelik denizlerde de durumu üstün görünen Roma, Aemilii’lerle birlikte saldırıya geçerek, düşmanı en güçlü olduğu İspanya ve Afrika’da vurmayı düşündü. Kartaca’nın gücüne güvenen, ama donanması olmayan Hannibal ise Roma’yı İtalya’da yenilgiye uğratarak kazanacağı başarılarla Roma imparatorluğunun İtalya’daki nüfuzunu ortadan kaldırmak, böylece de İtalya yarımadasında yaşayan halkların bağımsızlık ve hürriyet isteklerini kamçılamak istiyordu. Bunun için, 218 ilkbaharında İspanya’nın savunmasını kardeşi Hasdrubal’e bırakarak, Alpler üzerinden İtalya’ya doğru yola çıktı. Bu yolculuk beş ay sürdü ve sonunda iberlerle Numidia’lılardan meydana gelen ve otuz yedi fille takviye edilmiş olan ordusu Kuzey İtalya’ya vardı. Burada kısa bir süre içinde roma konsülleri P. Cornelius Scipio ile Tiberius Sempronius Longus’a karşı kazandığı zaferler (Ticinum, Trebia, 218) sayesinde (Salyalıların desteğini kazandı ve Cisalpina’yı denetimi altına aldı. 217 İlkbaharından itibaren de, Galyalılarla takviye edilmiş olan kartaca ordusu, Apenninler’i aşarak konsül Flaminius’un ordusuna bir baskın yaptı ve Trasimenus gölünün kuzey kıyısında onu bozguna uğrattı. Bu sırada, Roma’da seferberlik ilân edilmişti. Ama bir kuşatma için gerekli araç ve gereçleri olmadığı için Hannibal, Roma’ya yürümedi; buğday ve yem bakımından zengin olan Piccnum ile Apulia bölgelerine geçti. Bu sırada da Roma’nın müttefiklerine hoş görünmeğe çalışarak bir yandan karşı tarafta çözülmeler yaratmağa, bir yandan da Makedonyalı Philippos V’in yardımını sağlamağa çalışıyordu. Ama karşı tarafta bir çözülme olmadı. Çünkü Hannibal’in Galyalılarla ittifakı İtalyanları korkuya düşürmüştü. Ayrıca, comice centuriate’ler tarafından diktatör seçilmiş olan Fabius Maximus Cunctator da, savaştan kaçınmakla beraber, Kartacalıların ardından ayrılmıyor, böylece de Roma’nın varlığını korumuş oluyordu. Kartacalıların İspanya ilt bağlan da kesilmiş durumdaydı. Çünkü Publius Cornelius Scipio’nun kumandasındaki bir roma ordusu Ebro ile Terragona nehirlerinin ağızlarını denetim altında tutuyor ve Hasdrubal’in harekete geçmesine engel oluyordu. Ama yine de, Roma senatosunun sabırsızlığı ve sanıldığına göre, senatör Paulus Aemilius’un aykırı düşüncede olmasına rağmen yeni konsül C, Terentius Varro’nun, Fabius tarafından ileri sürülen ve düşmanı oyalayarak uygun zamanı kollamaya dayanan savaş kurnazlığını doğru bulmaması, Hannibal’in 2 ağustos 216 günü Cannes muharebesinde roma ordusunu ezmesine yol açtı. Bu yenilgi sonunda Roma konfederasyonu parçalanmağa başladı. Böylece, bazı Apulia’lılar, Samnit’ler, Lucania’lılar, Bruttium’lular Capua (216 sonbaharı), soma da Tarentum, Metapontum, Thurioi ve Herakleia (213-212) Hannibal ile birleştiler. Hannibal de, o sırada Makedonyalı Philippos V ile görüşerek, Roma’nın müttefiki Syrakusai’li Hieron’un ölümünden (215 sonu) sonra Sicilya’da da bazı destekler elde etmekteydi. Ama, Roma’nın çevresindeki Etruria, Ombria ve Latium Roma’ya bağlı kaldı. Güneydeki öbür yunan siteleri ise kararsızdı. Aslında Hannibal, Güney İtalya’da abluka altında ve takviyeden yoksun
(kati kuvvetler İspanya, Sicilya ve Korsika’daki savaşlarda kullanılmaktaydı) haldeydi.
Romalılar bir yandan Adriyatik’e hâkim oldukları, öte yandan da İlliria’da karşısına bazı engeller çıkardıklan için (Birinci Makedonya savaşı), Hannibal, Philippos V’ten de doğrudan doğruya bir yardım göremeyecek durumdaydı. Roma’ya yürüyormuş gibi yaparak bir şaşırtma hareketine başvurmasına rağmen, 211′de Romalıların Capua’yı geri almalarını önleyemedi. İtalya’nın dışında, kartaca orduları İspanya’da son ve çok önemli bir başarı kazandıktan (211′de roma ordusunun yok edilmesi ve bu ordunun kumandanları Publius ile Cneius Cornelius Scipio’nun ölmesi) kısa bir süre sonra bütün cephelerde savunma durumuna geçmek zorunda kaldılar. Sicilya’da, Kartaca’nın yardımından yoksun kalan Syrakusai, Arkhimedes’in sağladığı mancınıklara rağmen M. ö. 211′de konsül M. Claudius Marcellus tarafından saldırıyle ele geçirildi. İspanya’da ise, Genç Cornelius Scipio, 209 başında Carthagena’yı ele geçirdi, Ama Hasdrubal’in, Pireneler’in batı geçitlerinden kaçarak İtalya’ya geçmesini önleyemedi. Sonunda da, Hasdrubal M.ö. 207′de, Metaureus kıyılarında C. Claudius Nero tarafından usta bir manevra ile yenilerek öldürüldü. Altık kesinlikle yalnız kalmış olan Hannibal de, Bruttium’a çekildi, 205′te Lclcroi’yi terk etti ve ancak Corotone çevresinde tutunabildi. Bu durumda Romalıların ülkeye yeniden sahip olmalarını kabul etmek ve 206′da İlipa’da kazandıkları zaferden sonra İspanya’nın da tamamıyle ellerine geçmesine razı olmak zorunda kaldı. Barkas imparatorluğunun yok olmasından sonra ve Hannibal’in diğer kardeşi Magon’un Liguria’da yeni bir köprübaşı kurmasına rağmen (205-203) Scipio, savaşı Afrika’da sürdürmek konusunda senatodan yetki aldı. Bunun üzerine de 204′te Afrika’ya çıktı ve Massyli’lerin kralı Syphax’a (numidialı bir başka prens) karşı Massyli’lerin kralı numidialı prens Masinissa ile birleşti ve Kartaca’nın müttefiki olan bu prensi esir aldı. Bunun üzerine, Kartaca 203 sonbaharında Magon ile Hannibal’i geri çağırmak zorunda kaldı. Sonunda, 202 sonbaharında Zama’da Hannibal’i yenen Scipio, bir barış antlaşması kabul ettirmeyi başarabildi. Bu antlaşmaya göre Kartaca, İspanya’yı geri veriyor, fillerini ve (on gemisi dışındaki) bütün donanmasını teslim ediyor, yıllık taksitler halinde elli taksitte 10 000 talent vergi ödemeyi ve roma halkının rızası olmadan hiç bir savaşa girişmemeyi taahhüt ediyordu. Bu durum, Kartaca’yı toprakları, Syphax’ın ve Cirta şehrinin de katılmasıyle genişlemiş ve Roma ile ittifak kurmuş olan Masinissa’nın muhtemel saldırılarına karşı savunmasız bırakmış oluyordu (M.ö. 201). Dış siyasetinde Roma’ya bağımlı duruma gelen ve elinde yalnız Afrika’daki topraklar kalmış olan Kartaca, bu durumda artık büyük devlet olmaktan çıkmış ve yerini de İspanya ile Afrika’nın hâkimi, Doğu Akdeniz’de egemen Roma’ya bırakmış oluyordu. Kuşkusu yine de yatışmamış oları Roma, Kartaca’dan, ülkesinin toplumsal yapısını değiştirmeğe çalrşan Hannibal’in sürgüne gönderilmesini istedi (195) ve Afrika’da yeni bir tehlike baş gösterir göstermez bu şehrin yerle bir edilmesini kararlaştırdı.
* Üçüncü Pön savaşı (149-146). 153′e doğdu, Kartaca’nın Afrika’daki topraklarında sağladığı bolluk karşısında şaşkınlığa düşen Cato korkuya kapıldı ve Kartaca’nın yıkılması gerektiği sonucuna vardı. (Sık sık, Delenda est Carthago [Kartaca'yı yerle bir etmek gerekir] dediği ileri sürülmektedir.) Kartaca ile Masinissa arasında sık sık çıkan çatışmaların Kartaca’yı Massinissa’ya karşı M.ö. 201 tarihli antlaşmaya aykırı olarak silâhlanmak zorunda bırakması, yeni bir savaş vesilesi oldu. Bu savaş, Kartaca’nın bir afrika devleti tarafından ele geçirilerek kendi çıkarına uygun bir afrika gücü haline getirilmesinden çekinen Roma’nın işine geliyordu. Böylece 149-146 arasında üçüncü Pön savaşı çıkmış oldu. Bu savaş sırasında Romalılar iki yıl boyunca yaptıkları sürekli saldırılardan bir sonuç alamayınca, kuşatmanın yönetimini Scipio Aemilianus’a bıraktılar. O da, ülkenin ovalık bölümünü elinde tutan kartaca birliklerini bozguna uğrattı ve Kartacalıların kıskaçtan kurtulmak amacıyle gösterdikleri kahramanca çabalara (donanmanın abluka altında bulunduğu limandan çıkmasını sağlamak için kazılan kanal) rağmen şehrin kara ve denizle bağlantısını kesti. Sonunda, Byrsa tepesi on günlük bir kuşatmadan sonra düştü ve hayatta kalan son Kartacalılar Eşmun tapınağının yıkıntıları altında can verdiler. Bundan sonra, Kartaca yerle bir edildi, toprağı lanetlendi, şehrin yeniden kurulması yasaklandı ve toprakları da senatonun karanyle kazıları fossa regia’nın sınırları içine alındı. Böylece, Pön savaşları, birçok defa rakibini yenilgiye uğratabilecek kadar zorlamış olan Kartaca’nın, bütün çabalarına rağmen, yok edilmesiyle sonuçlanmış oluyordu. Kartaca’nın bazı önderlerinin yeteneksizliği, Barkas ve Hannon aileleri arasındaki rekabet, paralı askerlerin ordu içindeki aşırı derecede önemli rolü, İkinci Pön savaşı sırasında donanmanın şaşılacak kadar güçsüz oluşu v.b. sebepler, bu devletin, kazanması mümkün olabilecek bir savaştan yenik çıkmasına yol açmıştı.
• Pön savaşlarının sonuçları. Pön savaşları, Kartaca’nın yok olması dışında, birçok önemli Sonuç daha doğurdu. Bu sonuçlar kısaca şöyle özetlenebilir: Roma’nın ve İtalya’nın nüfus yoğunluğunun azalması; işlenmekte olan bazı toprakların yeniden işlenmeyen toprak haline gelmesi; küçük toprak Sahiplerinin elinde bulunan topraklarına, nobilitas tarafından düşük fiyatlarla satın alınması veya ager publicus topraklarının düşük ücretlerle kiralanması yoluyle geniş latifundia’iar (ağaç ve özellikle yoğun bir biçimde sığır yetiştirilmesi) kurulması ve yine bu kimselerin yabancı illerdeki kazançlı işletmelerle zenginleşmesi; bunun yanı sıra, ordulara donatım Sağlayarak ve vergi toplayarak, şövalyelerin servet yapması; küçük toprak sahiplerinin de katılmasıyle şehir plebleri sayısının artması ve bu sınıfın yoksullaşması; savaş sırasında yasama görevini halk meclislerine önem vermeyerek çoğu zaman tek başına yürüten Senatonun güçlenmesi, cursus honorum’a değer verilmemesi ve zafer kazanan generallere aşırı bir saygınlık sağlanması (meselâ Afrikalı Scipio) sonucunda roma demokrasisinin bozulması; gelenek ve göreneklerin (gösteriş merakı), dinin (Hannibal’in zafer kazanmasını önlemek amacıyle Roma’ya Cybele kültünün sokulması) ve siyasetin doğululaşması. Bu doğululaşma, yönetimini ele almayı umdukları yeni iller bulmak amacıyle Senatörlerin ve haraca bağlayacakları yeni iller veya kazançlı işler peşinde koşan şövalyelerin Batı Akdeniz’de hâkim durumda olan Roma’yı, doğuda sonu belli olmayan bir yayılmaya sürüklemek istemelerinin sonucuydu. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pön savaşları hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POZNAN
Tarih 08 Haziran 2009
POZNAN, Polonya’da şehir, voyvodalık merkezi, Büyük Polonya ovasının ortasında, Warta ırmağı kıyısında; 422 700 nüf. Üniversite. Poznan, özellikle siyaset, idare, din ve kültür alanındaki önemi sayesinde büyük bir şehir haline geldi. Ama bugün başlıca gelişme etkeni sanayidir: Poznan bu sayede eski Polonyanın Gniezno gibi öbür tarihî merkezlerini geçti. Çok süslü katedral (XV.-XVIII. yy.); XVI. yy.dan kalma belediye sarayı. Şehirde bütün sanayi kolları temsil edilir: metalürji (demiryolu ve tarım malzemesi), kimya, dokuma ve besin sanayii, deri işçiliği v.b.
— Poznan voyvodalığı, 2 065 000 nüf. Poznan, yaklaşık olarak, XVIII. yy.da Polonya bölüşülurken sınırları Prusya lehine çizilen Poznan eyaletini içine alır.Bugün Polonya’nın büyük coğrafî bölgelerinden biridir. Poznan eyaleti Polonya’nın tarihî merkezidir: ilk islav halklarının meydana gelmesi ve ilk Polonya devletlerinin ortaya çıkmasıyle ilgili en önemli arkeoloji buluşları bu sınırlar içinde yapıldı. Tarım bakımından Poznan eyaleti, soğuk topraklı, sert iklimli büyük Kuzey Avrupa ovasının özelliklerini taşır: ince bakım isteyen ürünlere elverişli olmamasına karşılık, büyük ölçüde çavdar, patates ve yemlik bitki tarımına imkân verir. Ayrıca keten de yetiştirilir. Buğday tarımı yalnız güney kısımdadır. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZNAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POUZOLZİA
Tarih 08 Haziran 2009
POUZOLZİA i. Almaşık basit yapraklı otsu bitki veya ağaççık; çiçekleri rami çiçeğine benzer, ama şerit şeklindeki tepecikleri olgunlaşınca düşer; Eski Dünya’nın tropikal bölgelerinde yetişen elli kadar türü kapsar. (Isırgangillerden.) [L]
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POUZOLZİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POTHOS
Tarih 06 Haziran 2009
POTHOS i. Bütün yapraklı, erdişi çiçekli tırmanıcı bitki; çiçekleri yaprakların koltuğunda bir sapın ucunda koçan halinde bulunur. (Sıcak bölgelerde elli kadar türü yetişir; ağaçlara sarılma özelliğinden dolayı bunların bir kısmı limonluklarda yetiştirler.
Başlıca türleri: Pothos nitens Malezya’da, P. aureus Salomon adalarında,
P. argentaus Borneo’da yetişir. Sarmaşıkgillerden.) [L]
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTHOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POTASYUM
Tarih 06 Haziran 2009
POTASYUM i. (fr. potassium). Kim. Potasyum hidroksit içinde keşfedilen alkali maden.
— Toksikoloji. Potasyum zehirlenmesi, fazla miktarda potasyum tuzu alınması sonucunda meydana gelen zehirlenme olaylarının tümü (mide ve bağırsak bozuklukları, kalp atışının yavaşlaması, alkaloz olayları).
— ANSİKL. Kim. Potasyum, atom numarası 19, atom ağırlığı K = 39,1 (kalyum) olan kimyasal elementtir. 1807′de Davy tarafından, potasyum hidroksidin elektroliziyle keşfedildi. Yumuşak ve dövülgen bir madendir; yeni kesilmiş yüzeyleri gümüş parlaklığındadır, fakat daha sonra havada oksitlenerek kararır. Yoğunluğu 0,86′dır, 63°C’ta erir, 757°C’ta kaynar. Havanın etkisinden korumak için vazelin yağı veya gazyağı içinde saklanır.
Çok kolay oksitlenen potasyum, ametallerin çoğuyle, özellikle halojenlerle, oksijen ve kükürtle birleşir. Güçlü bir indirgen özelliği taşıdığından, soğukta suyu ayrıştırarak, açığa çıkan hidrojeni tutuşturur; ayrıca birçok oksijenli veya halojenli bileşiğin de ayrışmasına yol açar; öbür madenlerden çoğunu bileşiklerinden açığa çıkarır. Tabiatta çok yaygın olan potasyum, deniz suyunda klorür şeklinde ve birçok maden yatağında (Stassfurt’ta karnalit, Alsace’ta silvinit) çift klorür şeklinde bulunur. Ayrıca bitkisel küllerde de karbonat şeklinde rastlanır.
Erimiş potasyum hidroksidin elektrolizi veya potasyum karbonatın kömürle indirgenmesinden az miktarda potasyum elde edilir. Potasyum bazen indirgen olarak kullanılır; fakat, tepkimeleri daha az şiddetli ve maliyeti daha ucuz olduğu için genellikle sodyum tercih edilir.
• Potasyum bileşikleri. Potasyum oksijenle brleşerek birçok oksit verir. Potasyum oksit K2O suda çözününce, potasyum hidroksit KOH, potas kostik meydana gelir. Potasyum hidroksit veya potas kostik KOH, 360° C’ta ergiyen, akkor derecede uçucu olan, beyaz bir katıdır; suda ısı açığa çıkararak çözünür ve nem kaparak bozunur. Renkli baz ayıraçlarına, asitlere, tuzlara ve esterlere etki eden güçlü bir bazdır. Çok yakıcıdır, deriyi tahriş eder ve eti parçalar. Genellikle, suda erimiş potasyum klorürün elektroliziyle elde edilir; ancak anotta açığa çıkan klorla birleşerek yeniden klorür haline dönüşmesini önlemek gerekir. Ayrıca, kaynar haldeki sulu potasyum karbonat çözeltisine kireç etki ettirilebilir; böylece elde edilen kireçli potasyum hidroksit saf değildir; alkolde çözündürülerek saflaştınlabilir (alkollü potasyum hidroksit). Potasyum hidroksit laboratuvarlarda, çözünmeyen hidroksitleri çökeltmek ve karbon dioksidi soğurmak için kullanılır; ayrıca, arap sabunu üretiminde ve boyaların temizlenmesinde işe yarar; eskiden eczacılıkta dağlağı olarak kullanılırdı.
Potasyum klorür KC1, susuz haldeyken, 768° C’ta ergiyen renksiz küpler şeklinde billurlaşır. Tuzlu bataklıkların billûrlaşma sularından, varek küllerinden, Stassfurt maden yataklarındaki karnalit’ten KC1, Mg-CI2, 6H2O veya Mulhouse madenlerindeki silvinit’ten KC1, NaCl çıkarılır. Karnalit ve silvinitteki potasyum tuzu, ayrımsal çözündürmeyle açığa çıkarılır. Bu klorür, öbür potasyum bileşiklerinden çoğunun hazırlanmasında kullanılır.
Potasyum bromür KBr ile potasyum iyodür Kİ, çok çözünen, renksiz kübik billurlar halinde bulunur. Her ikisi de, potasyum karbonatın demir tuzlarına etkimesiyle elde edilir, potasyum iyodür ayrıca vareklerden çıkarılır. Bu tuzlar tıpta vc fotoğrafçılıkta kullanılır.
Potasyum hipoklorit KCIO ve potasyum klorat KClO3. Bk. KLOR.
Potasyum sülfür K2S ve potasyum hidrojen sülfür KHS, kükürtlü hidrojenin potasyum hidrokside etkimesiyle meydana gelir. Potasyum sülfür, susuz olduğu zaman havada tutuşur (Gay-Lussac piroforu). Çözeltleri, havada yükseltgenerek sararır ve polisülfürler meydana getirir. Normal sülfürlere kükürt katarak da elde edilebilen bu bileşikler arasında, potasyum pentasülfür K2S5, sunî kükürtlü banyoların hazırlanmasında kullanılır.
Potasyum sülfat K2SO4, varek küllerinden ve pancar melaslarının yakılmasıyle elde edilen ham potasyum karbonattan çıkarılır; potasyum klorür üstüne sülfürik asidin etkimesiyle de elde edilebilir. Susuz haldeyken, ortorombik prizmalar şeklinde billurlaşır. Alüminyum sülfatla birleşerek şap meydana getirir. Ziraatta gübre olarak kullanılır. Potasyumun ayrıca bir hidrojen sülfatı veya bisülfatı KHSO4 vardır; bu madde ısıtılınca potasyum pirosülfat K2S2O7 haline dönüşür.
Potasyum nitrat KNO3 Bk. GüHERÇiLE.
Potasyum karbonat K2CO3 ve potasyum bikarbonat KHCO3. Potasyumun iki çeşit karbonatı vardır: potasyum karbonat K2CO3, akkor derecede ayrışmadan ergiyen, suda ve alkali çözeltilerde çözünen, susuz beyaz bir katıdır; potasyum bioksalatın kavrulmasıyle saf olarak elde edilir; asit karbonat da denen potasyum bikarbonat KHCO3, karbon dioksidin potasyum karbonata etkimesiyle elde edilen renksiz billûrsu bir katıdır. Piyasada satılan potasyum karbonatlar veya potaslar saf değildir ve çeşitli kaynaklardan çıkarılır: odun küllerinin yıkanması ve meydana gelen derişik çözeltinin buharlaştırılmasıyle elde edilen tortunun kavrulmasından; pancar melaslarının yakılmasıyle elde edilen ham ürünün ve imbik kalıntısının işlenmesinden v.b. Potasyum karbonat ayrıca, sodyum karbonat gibi, Leblanc usulüyle de elde edilebilir: potasyum sülfatın kömür ve kireç taşıyle birlikte kavrulmasından. Potasyum karbonat, potasyum nitrat ile potasyum hidroksitin üretiminde, kristal ve optik camların yapımında, kloratların, demir II siyanür ve silikatların üretiminde kulanılır.
Potasyum siyanür KCN. Bk. HİDROSİYANİK.
Potasyum demir II siyanür K4 Fe (C N)6 ve potasyum demir III siyanür K3 Fe (CN)6.
Bk. DEMİR bileşikleri.
Potasyum sülfosiyanat veya tiyosiyanat KCNS, potasyum karbonat ile kükürtün demir II siyanüre etkimesiyle elde edilir; demir III tuzlarının ayıracıdır ve bu tuzları kırmızıya boyar.
Silis ve potasyum hidroksit karışımlarının ısıtılmasıyle, potasyum metasilikat K2SİO3 gibi çeşitli potasyum silikatlar elde edilir. Bunların sulu çözeltileri, inşaatta kullanılan yumuşak kireçtaşlarını sertleştirmeğe yarar. Potasyum kromat K2CrO4 ve bikromat K2 Cr207 . Bk. KROM.
Potasyum permanganat KMnO4. Bk. MANGANEZ.
*Potasyum tuzlarının özellikleri. Derişik çözeltiler halinde çökelen sarı renkli potasyum kloroplatinat K2PtCl6, potasyum flüorosilikat K2Sif6, potasyum perklorat ve pikrat dışında, bütün potasyum tuzları suda çözünür. Bir Bunsen bekinin alevine potasyum tuzları tutulunca, alevin rengi mora döner.
— Coğ. Potasyum bileşikleri’nin üretimi, İkinci Dünya savaşından önce, başlıca Almanya ve Fransa tarafından sağlanıyordu. Almanya, Stassfurt’taki zengin yataklarından ortalama
2 milyon ton çıkarırdı; Fransa, Alsace’ın güneyinde 0,5 milyon ton üretiyordu. Böylece bu iki ülke, dünya üretiminin onda dokuzunu sağlıyordu. Savaştan sonra durum tamamıyle değişti. New Mexico ve Texas’taki yatakları işleten A.B. D., 2 milyon tonu aşan üretimiyle birinci sırayı aldı; üretim gücü azalan Batı Almanya ise A.B.D.’yi yakından takip etmeğe başladı; Doğu Almanya da 600 000 tonu aşan üretimiyle Fransa’nın üretimine yaklaştı. Dünya pazarlarında Polonya ve ispanya’nın adı duyulmağa başlandı. S.S.C.B. ise belki de dünyanın en zengin yatağı olan Kama yataklarını işletir. 1960 ile 1965 yılları arasında dünya üretimi 9 Mt’dan 14 Mt’a yükseldi. Üretim özellikle A.B.D. ve Batı Almanya (herbiri 3 Mt’a yakın), S.S.C. B. ve Fransa (her biri 2 Mt’dan fazla), Kanada (1965′te 1,3 Mt) tarafından sağlanır. Esterhazy yataklarının işletilmesiyle Kanada’nın üretimi hızla artmaktadır.
— Eczc. Potasyum bromür, iyodür, klorat, nitrat, tartarat gibi çok sayıda potasyum tuzu tedavide kullanılır. Potasyum iyonu idrar söktürücUdür. Ayrıca, tuzsuz perhizle birlikte uygulanan bazı idrar söktürme ve hormon tedavilerinde potasyum, klorür şeklinde kullanılır. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTASYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POTAMOLOJİ
Tarih 06 Haziran 2009
POTAMOLOJİ i. (fr. potamologie). Akarsuları inceleyen bilim.
— ANSİKL. Potamoloji’nın alanı büyük ırmakların incelenmesinden, derelerin ve geçici su akıntılarının incelenmesine kadar uzanır. Bu incelemeler iki büyük kısma ayrılır: ırmakların rejimlerini, debilerini ve bunların değişimlerini inceleyen ırmak hidrolojisi; ırmak akıntılarını, özelliklerini, çekici ve aşındırıcı güçlerini, derelerin ve ırmak yataklarının katı cisim taşımalarını
(şekilleri ve değişmeleri akıntıların gücünün başlıca sebebidir) inceleyen ırmak dinamiği.
Irmak hidrolojisinin sayısal temelleri
Su yükseklikleri bir istasyondaki kabarmalar üstüne mukayese bilgileri verir, fakat rejimlerin temel unsuru debilerdir. Motor gücü imkânları, sulama imkânları, kabarmaların yüksekliği bu niceliklere bağlıdır; nehir hidrolojisinin kanunları, yağış miktarları arasındaki ilişkiler ve rejimin çeşitli özellikleri de debiyle ilişkilidir. Debiler ölçeklerle veya doğrudan doğruya Ölçme yoluyle elde edilir. Bu ölçmelerin en çok kullanılanı, her su kesitinin bir noktasıyle başka bir noktası arasında değişebilen akış hızlarını belirlemektir: elden geldiğince çok ortalama mevzii hız Vm, bu akışların geçtiği kısmî su kesitleri ile çarpılır; bulunan sonuçların toplamı bütün enine profilin Q debisini verir; toplam ortalama hız, S toplam su kesiti olmak üzere Vm = Q/S’dir. ölçme sonuçlarına bağlı olarak çizilen yükseklik-debi eğrileri üzerinden ölçeğin herhangi bir yüksekliğine tekabül eden debi okunur. Mahallî akış şartlan (derinlikler, genişlikler, eğintiler) değişmediği sürece eğri geçerlidir.
Irmak rejimleri bazen, yıllık veya aylık debiler, maksimum ve minimumların ortalaması, bilinen veya mümkün olan uç sayılar, bir yıl içinde veya uzun bir süre boyunca değişik frekanslı debiler şeklinde ayırt edilir, ölçmeler ya saniyede metre küp cinsinden brüt debiler olarak veya alıcı alanların kilometre karesi başına saniyede litre cinsinden özgül debiler olarak yapılır. Meselâ, Kızılırmak üzerinde Ankara doğusundaki Yahşihan’da ölçülen en yüksek debi 924 m3, en düşük debi ise 12 m3′tür. Fırat ırmağının Birecik’teki ortalama debisi ise 648 m3′tür.
Irmak debilerinin tayini, yıllık gözlemler ne kadar çoksa o kadar değerlidir. Olağanüstü kabarmalar veya etiyajlar için elli veya yüz yılla sınırlı gözlemler büyük ölçüde yanıltabilir. Fakat eldeki veriler üstüne ihtimal hesapları, akıllıca ve ustaca yapılırsa, değerli bilgiler sağlar.
• İzafî modül veya özgül modül. Bu modül kilometre kare başına litre saniye olarak hesaplanır; uzun yıllar için 31,557 ile çarpılan bu değer milimetre cinsinden bütün alıcı yüzeye tekabül eden akıtılan yağış miktarını verir.
• Yıllık yağışlar ve debiler bilançosu. Akış açığı. Akıtılan P yağmurunu düşen P’ yağmuruyle karşılaştıralım. P7P oranı yıllık akış katsayısını veya bölümünü gösterir. Bu sayı dünyada, O’dan yüzde 95′e veya biraz daha fazlasına kadar değişir. Büyük bir bölgede yıllık akış açıkları D veya düşen yağmur P ile akan yağmur P’ arasındaki farklar daha azdır, özel bir yılda toprak altında, göllerde veya kar şeklinde, gelecek yıl lehine birikmeler dolayısıyle D artmış görünür. Çok sayıda yıl, bütünüyle ele alınınca, D önemsiz sayılacak kadar azalır ve açık toplamı, başlıca sebebi olan buharlaşma ile eşitleşir. Uzun yıllar boyunca toplam akış açığı, dünyada yaklaşık olarak 1 400 mm’yi bulur; Sibirya’daki büyük ırmaklarda 175-200 mm’yi geçmez. Fransa’daki dört büyük ırmak (Ren dışında) için 475-510 mm’dir.
Irmak akışı açığı, fizikî coğrafyada çok önemli bir veridir. Açık önce yıllık yağış miktarıyle artar ve her şeyden önce sıcaklıkların düzenlediği bölgesel tavanlara ulaşır: Sibirya’nın, Rusya’nın ve Finlandiya’nın kuzeyinde kayıp 100 mm’nin altına düşebilir. Eşit olan yıllık yağış ve sıcaklık ortalamalarında yazlar ne kadar sıcak ve yağışlı olursa açık da o kadar çoktur. Dağ havzalarında sıcaklıkların düşük olması açığı azaltır.
Kalkerli topraklarda yağışan hızla derinlere sızması, buharlaşarak terlemeleri ve yıllık akış açığını önemli ölçüde düşürür (maksimum için yüzde 20-30 arası). Bataklıklardaki durgunluk, hattâ geçirgen olmayan arazilerde akışın sadece yavaş yavaş olması, kayıpları artırır. Kayıplar havanın nemliliğiyle ters orantılı olarak değişir: kuru rüzgârlar kayıpları çoğaltır. Genellikle bitki örtüsünün zenginliği de kayıpları artırır.
• Dünyada özgül modüller. Yağış ortalamalarının ve akış açıklarının çok büyük ölçüde değişmesi bölgelere göre ırmakların özgül modüllerindeki farklılıkları açıklar: Fransa’da Sen ırmağının ağzındaki debisi kilometre başına saniyede 5,75 litredir; Loire’ınki 7′den çok, Garonne’unki (Dordogne hariç) 11, Rhöne’unki 18,5 litredir. Fakat Alpler’deki ve Pireneler’deki bazı küçük ırmakların debisi saniyede kilometre kare başına 65 litreyi bulur; eşit yüzeyler için Şili’nin güneyinde veya Yeni Zelanda Alpleri’nin kuzeybatısında saniyede kilometre kareye 250 litre kaydedilebilir. Buna karşılık toplam olarak az sulanan ve sıcak olan bölgelerde özellikle yazın, özgül modül 1,5 litreyi (Missouri) geçmez: A.B.D.’de büyük ovaların batısındaki bazı ırmaklarda, Kuzey Afrika’daki birçok ırmakta 0,5′i bulmaz. Nil’de 1′den az, Avustralyanın başlıca ırmağı olan Murray’de 1 milyon kilometre kare için yalnız 0,4, Çin’deki Sarınehir ve Kuzey Vietnam’daki Kırmızınehir’de en çok 2′dir. Akış açığının düşüklüğü sayesinde Sibirya’daki iki büyük ırmak yıllık yağış ortalamasının azlığına rağmen (40 mm’den az) nispeten iyi beslenir: Yenisey’de 6,5; Lena’da 6,3.
• Brüt bolluk. Brüt bolluk, alıcı yüzeylerin özgül modüllerle çarpımıdır. Bazı değerlendirmeleri sıralayalım: Amazon için 90 000-110 000 m3, Kongo için 40 000, Yangdzı Kiang için 30 000, Mississippi için 18 000, Yenisey için 17 000, Orinoco ve belki Brahmaputra için 15 000, Ganj için 14 000, Nijer için ancak 6 000, Nil için 300 m3. Avrupa’da brüt bolluk, Volga için Volgagrad’da ancak 8 000 m3, Tuna için 6 300, Ren için 2 200, Rhöne için 1 800, Vistül için 1 450, Duero için 630, Odra için 600, Garonne için 630, Sen ve Taio için 450 m3′tür. Küçük ırmaklar ve ağızlarından uzak ırmaklar incelenince şu değerlendirmeler elde edilir: Madeira için 16 000-18 000 m3, Rio Negro için 10 000-11 000, Kasai için 18 000, Ohio için 7 000, Missouri için 2 000, Tuna için Viyana’da ve Belgrad’da 1 900, Rhöne için Lyon’da 375, İşere için 350, Yon ve Marn için 95 m3.
Kabarmalar
• Kabarmaların sebepleri. Debiler çok yüksek değilse bile, engellerden önceki kısımlarda ırmak sularının birikmesi çok tehlikeli kabarmalara yol açabilir; bu engeller dağlarda toprak kaymalarıdır. Ovalarda, bazı ırmaklarda her kış (Doğu Avrupa, Kanada), bazılarında (Tuna, Ren) ise az çok düzenli olarak buzların yüzeydeki kabuğun parçalamasından sonra harekete geçerek dar yerlerde üst üste yığılması su baskınlarına yol açar (1784 şubat-martında Ren’in Köln ve Koblenz’i basması, 1838′de Tuna’nın Budapeşte’yi basması). Tabiî veya sunî yüksek barajların yıkılması, debileri, akışlarının dayanılmaz şiddeti ve gelişleri bakımından çok daha tehlikeli kabarmalara yol açabilir. 1950 Yılında Porsuk ırmağının taşması sonucunda Eskişehir’in uğradığı sel felâketi buna misal olarak verilebilir. Aşırı su gelişlerinin yol açtığı kabarmalar çok daha sıktır: kalın kar tabakalarının hızla erimesi veya aşırı sağnaklar. Yüksek dağlardan çıkan akarsularda kış taşkınları veya yaz kabarmalarının başlıca sebebi genellikle karların erimesine mal edilir: oysa bu görüş çoğunlukla yanlıştır veya tehlikeli bir mübalâğadır. Gerçekten, Rusya ve Kanada ovalarındaki veya Alpler’deki karla ilgili yıllık kabarmalar birçok bölgeyi tehdit eden yağmurlara bağlı kabarmalarla mukayese edilemez; Rusya’da ve Sibirya’da yüz binlerce veya milyonlarca kilometre kareyi kaplayan ırmak kabarmalarının eşine dünyanın başka yerinde rastlanmaz. Aşın olmayan erime suları taşkın sırasında akış miktarını dörtte bir, üçte bir, hattâ yarı yarıya çoğaltabilir; bu çoğalma özel bir tehlike göstermeyen ırmak kabarmalarını felâkete dönüştürmeğe yeter (1930′da New England ırmaklarının taşması).
• Yağmurlar ve kabarmalar. Hemen bütün bölgelerde küçük ve orta büyüklükte havzalar için en şiddetli ve yıkıcı kabarmalar aşırı yağmurların yol açtıklarıdır. Fakat bunların, söz konusu bölgelerde ve havzalarda yol açabileceği felâketlerin kısaca tanımlanması imkânsızdır. Paris’in yukarısında bütün Sen havzasında iki üç günde düşen 72 mm’lik yağmur (ocak 1910) ilgi çekicidir; buna karşılık, aynı dönemde Ardeche havzasına (2 230 km2) düşen 250 mm’lik yağış hiç önemli değildir. Orta Teksas’ta «Thrall» adı verilen korkunç sağnak (9-10 eylül 1921) 18 saatte 25 900 km2′ye 250 mm su bırakmıştı. Fransa’da bazı noktalarda bir günde 720 mm’ye kadar (Ardeche’te ekim 1827′de), Reunion adasındaki bazı istasyonlarda ise 1 000 ve 1 500 mm’den çok yağışlar kaydedilmişti; ekim 1951′de Calabria’da bir istasyonun 1 495 mm yağış aldığı bilinir, En yüksek kabarmalar çok şiddetli olmayan fakat uzun süren veya art arda birçok gün (Sen, Rhöne havzası) veya birkaç hafta (Mississippi) tekrarlanan yağışların sonucudur. Arızalı bölgelerdeki küçük havzalar için azamî debiler, bazı denklemlerle birkaç saat içindeki yağışların şiddetine bağlıdır. Hemen her yerde olayların önemli bir unsuru kabarma katsayısı, yani kabarma süresince akan yağmur suyu ile bu kabarmaya yol açan yağmur veya erime suyu miktarı arasındaki orandır; bu katsayı kışın tamamıyle sıvı haldeki çok büyük yağışlar için yüzde 80′e yükselir veya bu oranı aşar. Yaz ortasında, buharlaşmalar ve yer altına sızmalar büyük su miktarlarının etkisini yok eder ve kabarma katsayısı ancak olağanüstü sağnaklarda çok yüksek sayılara ulaşır. Çoğunlukla kabarmaların katsayısı yazın (büyük zararlara yol açsa da) yüzde 40-50′yi geçmez: sonbahardaki ilk kabarmalar çoğunlukla yüksek değildir. Daha önceki doymuşluktan başka, yoğunluk sonra da yağışların toplamı ve süresi kesin rol oynar: belirli yağmur toplamlarından sonra sızma durur veya çok büyük ölçüde azalır ve buharlaşma daha fazla artmaz.
• Kabarmaların yayılması ve çoğalması. Kabarmaların debisi sular taşmadığı zaman akış hızına yakın bir hızla aşağı kesime doğru yayılır, takat geniş su baskınlarında çok azalır. Eğimi yüksek olan ırmakların yayılma hızı saatte 12 veya 15 km’yi, hattâ taşma yapmayan büyük su kabarmalarında saatte 15 ve 20 km’yi bulur. Düşük eğimli ova ırmaklarında, su altında kalmayan yüksek yamaçlar arasında su 5 km’den az hızla, çok büyük su baskınlarında ise saatte 2 km hızla ilerler. Belirli bir yerde, kabarmaların çeşitli ilerleme tipleri akış hızı, su mecrasının uzunluğu ve yağmurun süresine bağlıdır: kabarma bazı sel sularında fırtınalı havalarda on beş dakikada, Cevennes’lerdeki ırmakların yukarı çığırlarında birkaç saat içinde, Aşağı Ardeche’te sekız-on iki saatte, Grenoble’da, İşere üzerinde yirmi dört-otuz altı saatta yükselir. Bu yükselme Lyon’da Rhone üzerinde iki veya üç gün, aynı yerde Saöne üzerinde ve Paris’te Sen üzerinde dokuz veya on gün, Aşağı Mississippi ve Yangdzı-Kiang üzerinde birkaç hafta sürer. Yükselmeyi büyük debili bir kol çok artırabilir. Ayrıca bazı küçük ırmaklarda, şiddetli sağnakların yol açtığı kabarmalar sırasında sular özellikle başlangıçta, yıldırım hızıyle yükselebilir; hattâ buzların parçalanması sonucu meydana gelen dalga cephelerini hatırlatan gerçek «su duvarı» baskınları meydana gelebilir.
• Kabarmaların maksimal gücü. Belirli bir kabarma sırasında azamî debiler alıcı yüzeylerin artmasına bağlı olarak azalır. New Mexico’da 1945 haziranında rio Pecos’un
9 100 km2 için saniyede ve kilometre kare başına 2-25 m3′ten çok; 1915′te arızalı havzada Pears River’ın 325 000 km2’si için saniyede ve kilometre kareye 200 litre. Brüt maksimum debiler için şu değerler sayılabilir:Po için, Piacenza’da 1951′de 12 800 m3; Ren için
Almanya-Hollanda sınırında 12-500 m3; Volga için 1926′da 61 000 m3. Brüt debi rekorları Yenisey (120 000 m3), Lena (110 000 m3) ve özellikle Amazon’dadır (160 000 m3 kadar).
Kabarmaların yükseklikleri, belirli bir debi için genişliklere, derinliklere ve hızlara göre değişir. Yangdzı-Kiang boğazlarında YiÇang’dan önce bazı kabarmalar alçak sularda 60-70 m’yi bulur. Aralık 1909′da, Aşağı Duero’da etiyaj’ın 24-34 m üstünde yükseklikler kaydedilmiştir. Loire ırmağı yaklaşık olarak 1 500 km2′yi tehdit eder. Rhöne, Fransa’da 1 600′ü Tarascon ve Beaucaire’den sonra olmak üzere 2 400 km2′yi basabilir. Mississippi, Cairo’dan sonra 1882′de 90 000 km2 (Belçika ile Hollanda’nın toplam yüzölçümüne eşit) kadar yeri su altında bırakmıştır. Yangdzı-Kiang da 1931 ve 1954′te buna eşit bir araziyi su altında bıraktı. Bu iki baskınla sular 20 milyondan çok insanın evini yıktı ve 1931′de baskın yüz binlerce insanın ölümüne sebep oldu. Hou-ang-ho’nun baskınları daha büyük felâketlere yol açar: tabiî yatağı ve dış su bentleri arasındaki sunî su basma alanı 600 km’den uzun bir delta üstündedir. Bazı kabarmalarda ırmak yatak değiştirerek Şandung yarımadasının kuzey ve güneyinde önceki ağzından yüzlerce kilometre ötede denize dökülür. 1887′de sular güneye yönelerek Yangdzı-Kiang’ın yatağını geçici olarak değiştirdi ve bir milyon kişiyi çamurlu suları altında bıraktı. 1935′te bir süre için buna benzer bir yatakta aktı. Bu ölçüsüz genişliğe ulaşmasa da büyük su baskınları çoğunlukla millî âfetlerdir. Temmuz 1951′de Kansas ırmaklarının taşması bir milyar dolarlık zarara yol açtı: Japonya’nın aşırı kalabalık topraklarında anî ve şiddetli su baskınları felâketleri daha da artırır. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTAMOLOJİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POTAMOGETON
Tarih 06 Haziran 2009
POTAMOGETON i. Derelerde ve havuzlarda sık rastlanan çokyıllık su bitkisi. (Potamogetonaceae familyasından.)
— ANSiKL. Potamogeton’lar ya tamamen suyun içinde bulunur ya da sadece yaprakları suyun yüzünde olur. Havuzları süslemek için yetiştirilir. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTAMOGETON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POSİDONİA
Tarih 06 Haziran 2009
POSİDONİA i. Yeşilimsi çiçekli su bitkisi; yapraklarının boyu 50 sm’yi, eni
7 mm’yi bulabilir; deniz altında derinlerde yetişir. (Deniz bu bitkinin yapraklarını büyük yığınlar halinde kıyıya atar; bunlara «deniz otu» veya «deniz yumağı» adı verilir. Potamogetonaceae familyasından.) [L]
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSİDONİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİQUERİA
Tarih 06 Haziran 2009
PİQUERİA i. Bileşikgillerden bitki cinsi; Amerika’nın sıcak bölgelerinde yetişir. (Bu bitkinin bütün türleri dibi odunlu veya odunsuz otsu bitkilerdir; yaprakları karşıt, çiçekleri demet veya bürçük halinde bileşik ve beyaz renklidir. Meksika’da yetişen Piqueria trinervia kışın çiçek açar.) [L]
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİQUERİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POTOMETRE
Tarih 06 Haziran 2009
POTOMETRE i. (fr. potomitre’den). Bot. Bir bitkinin su soğurma derecesini ölçmeğe yarayan aygıt. (Bitkinin kökü, ağzı kapalı, içi su dolu bir kaba daldırılır; kabın dışarısıyle tek bağlantısı yan tarafta bulunan kılcal bir borudur, ölçekli olan bu boru ile kaptaki suyun, deneyden önceki ve sonraki miktarları ölçülür.) [L]
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTOMETRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİPERONAL
Tarih 05 Haziran 2009
PİPERONAL i. (fr. piperonal). Kim. Bir difenol aldehidin CH2O2 — C6H3 — CHO formülündeki formik asetali; piperik asidin yükseltgenmesinden elde edilir. Esanl. HELYOTROPİN.
ANSİKL. Piperonal, keçisakalı bitkisinin esansında bulunur. Sanayide, izosafrolün yükseltgenmesiyle hazırlanır; 37° C’ta ergiyen beyaz billurlar meydana getirir. 263° C’ta kaynar. Suda az, alkol ve eterde çok çözünür. Bambulotu’nun başlıca koku maddesidir; daha çok parfümcülükte, bazen de ateş düşürücü olarak kullanılır. (L)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİPERONAL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTEKİZ COĞRAFYA
Tarih 05 Haziran 2009
PORTEKİZ COĞRAFYA
Fizikî coğrafya
• Yüzey şekilleri. Portekiz’in yüzey şekilleri Iber mesetası tabanının kenarından meydana gelir; bu taban Tajo’nun iki kıyısında çok farklıdır. Irmağın güneyindeki tekdüze Alentojo ovalarının yükseltisi 400 m’yi hiç geçmez. Bu ovalar ispanyol Est-remadurası peneplenini batıya doğru devam ettirir ve ağır ağır, Atlas okyanusu kenarındaki alçak kıyılar yönünde, üçüncü zaman toprak dalgasının altına süzülür. Bu bölgeler ancak çok yüksek olmayan fay sarplıkları (Vigueira ve Ossa serraları) ve kenarlarında yükselen bazı kalıntı şekilleriyle (güneybatıda Grandola ve Carcal serraları, kuzeydoğuda serra de Sao Mamede) engebelidir. Güneye doğru, batı-doğu yönünde uzanan Algarve, şistli Malhao serralanndan ve siyenitli serra de Monchique çıkıntısından meydana gelir. Kalkerli bir tepeler şeriti alçak ve kumlu güney kıyı bölgesine geçişi sağlar.
Tajo’nun kuzeyinde eski taban çok daha yüksektir ve büyük kırıklarla doludur. En yüksek engebeler Vuga le Tajo arasında uzanan ve kuzeydoğu-güneydoğu yönünü takip eden horst’lardır. Bu horst’lar Merkezî Iber cordillerasının ucudur (serra de Estrala, 1 981 m; Serra de Gardunha 1 224 m). Kuzeye doğru, Mondego hendeğinin ötesinde yükseltiler 1 500 m’yi aşmaz; ama yüzey şekillerinin parçalanmışlığı devam eder. Duero’nun kuzeyinde horst’lar Marao (1 419 m), Padrela ve Barnes serralarını meydana getirir. Kuzey-kuzeybatı,
güney-güneydoğu yönünde uzanan büyük bir engebe, Atlas okyanusuna doğru bu dağlık bütünü keser, Duero halicinin kuzeyinde kıyı şeritini meydana getirir, sonra güneybatıda kıyı ovaları yanında yükselir.
Estremadura’da küçük kalkerli veya püskürük kütleler ortaya çıkar: Aire, Montejunto, Sintra ve Arrabida dağları. Portekiz toprakları altındaki büyük parçalanmalar bugün hâlâ devam eder. özellikle Aşağı Tajo bölgesi ve Algarve kıyısı henüz yerleşmemiştir; bu bölgeler birçok depremden (özellikle 1755′te) zarar görmüştür.
• iklim. Portekiz’de akdeniz iklimi hüküm sürer: yazlar kuraktır. Ama denizin yakınlığı bu kuraklığın uzun sürmesini önler ve özellikle kışın düşen toplam yağış miktarını çoğaltır. Yağmurlar kuzeyden güneye ve batıdan doğuya doğru azalır. Kuzeyde Minho ve Beira Alta engebeleri 2 500 mm’ye yakın yağış alır. Daha koruntulu olan iç bölgede yağışlar daha azdır (Alto Duero’da 600 mm). Güney ovalarında kuraklık artar. Kıyı bölgesinde okyanus etkisi sıcaklığı düzenler. Trasos-Montes’de kışlar uzun ve serttir; Iç Alentejo yazın sağanak halinde yağışlar alır.
• Bitki örtüsü. İlkel bitki örtüsü hemen tamamıyle ortadan kalkmıştır. Kuzeybatıdaki yağışlı bölgede yapraklarını döken meşelerle, yapraklarını dökmeyen akdeniz meşeleri (mantar meşesi ve lusitaina meşesi) birarada görülür; bunlar 700 metreden daha yükseklerde görülmez. Tepeler fundalıklarla örtülüdür, ülkenin geri kalan kısmı, genellikle «garrigue» veya maki halini almış tipik akdeniz ormanıyle örtülüdür. Mantar meşesi daha çok kıyıda, yeşil meşe iç bölgede yetişir. Kumsallar, gözün alabildiğine uzanan çam ormanlarıyle kaplıdır.
• Hidrografya. Iber yarımadasındaki birçok büyük ırmağın aşağı çığırları Portekiz’dedir. Kuzeyde Minho, güneyde Gua-diana ırmakları sınır sayılmıştır, ülkenin kuzeyindeki yüksek engebeleri dar boğazlarla aşan Duero’nun beslenmesi oldukça düzensizdir. Tajo’nun eğintileri çok daha yumuşaktır; ama aşırı etiyajların etkisi altındadır. Duero’nun Portekiz’deki kolları, Mondego şebekesi ve Tajo’nun kuzey kıyıdan aldığı kollar önemli hidroelektrik tesislerinin kurulmasına elverişlidir.
iktisadî ve beşerî coğrafya
* Nüfus. Portekiz’de nüfus yoğunluğu km2′ye 99 kişidir. Sanayii bu kadar az gelişmiş bir ülke için yüksek sayılabilecek bus rakam, son zamanlardaki nüfus artışının sonucudur. 1527′de yapılan ilk sayımda nüfus Roma çağındakini aşmıyordu. XVI. yy.da denizaşırı macera hevesi, birçok kişinin ülkeden göçmesine ve gerçek bir nüfus seyrelmesine yol açtı. Yüz yıldır nüfusun büyük ölçüde çoğalmasının yanı sıra birçok kişi ülkeden göçtü (1910′da 80 000 kişi); bu hareket bugün yavaşlamaktadır. Göçmenler özellikle Brezilya’ya, Venezuela’ya ve Afrika’daki illere (özellikle Angola) gider.
Şehirler gelişmelerine rağmen, nüfusun ancak dörtte birini barındırır. Minhao ve Mondego arasında aşırı ölçüde yoğun olan (bazı conselho’laıda km2′yeı 200 kişi) kır nüfusu, Estremadura’da kalabalıktır (km2′ye 60-150 kişi); doğu kısımda ve Algarve’de seyrekleşir. Ama en ıssız alanlar Alentejo ve Ribatejo’dadır (km2′ye 25 kişi). Nüfus dağılımının bu eşitsizliği, toprağa yerleşme evreleri, tarım sistemleri ve mülkiyet rejimiyle bağıntılıdır.
• Tarım ve köy hayatı. Minho portekiz köy hayatının en orijinal beşiğidir. Toprak çok küçük parseliere ayrılmış, evler geniş bir alana yayılmıştır; çeşitli ince tarım yapan nüfus çok yoğundur: mısır, patates, tırmanıcı asma ve meyve ağaçları birarada yetiştirilir. Kalabalık sığır sürüleri, sulak çayırlarda otlatılır. Nüfusun artmasıyle bu kır ekonomisi
Trasos-Montes havzalarına doğru uzanmış, güneye ise, daha «yeniden fetih» zamanında Beira ve Estre-madura yoluyle girmiş ve o kalabalık bölgelere yerleşmişti. Buna karşılık, yetiştiriciliğin ağıt baslığı yüksek doğu bölgelerine pek yayılmadı. Hemen hemen ıssız denilebilecek bölgelerde «yeniden fetih» hareketinden sonra geniş ölçüde işletilen büyük mülklerkuruldu.
«Latifundia»lar, işçilerini büyük tarım işçisi köylerinden toplar. Bu bölgelerde kaba tahıl tarımı yapılır, zeytin ağaçları ve koyun yetiştirilir. Şehir burjuvazisinin sermaye yatırımı bu büyük mülklerin kuzeye doğru Güney Estremadura ve Beira’da genişlemesine imkân verdi. Daha yoğun bir nüfusun çok küçük topraklarda tahıl, meyve ve sebze yetiştirdiği Algarve’yi ayrı incelemek gerekir. Ama burada da yarıcılık yaygındır. Tarım üretimi, hızlı gelişmesine rağmen, her zaman halkın ihtiyacına karşılık vermez. Buğday ithalâtı, azalmakla beraber, büsbütün kesilmemiştir. Ülkenin güneyinde başlıca besin mısırdır. Vuga, Moncıego, Tajo ve Sado vadilerinde çeltik tarlaları günden güne yayılır. Zeytinlikler yüz yılda üç kat artmış ve zeytinyağı üretimi ihtiyacı karşılamağa başlamıştır. Şarapçılık önemli bir yer tutar: hafif şaraplar (kuzeybatıda vinho verde), Estremadura’da kırmızı şaraplar, Porto ve Madera’da kalite şaraplar. Bu üretimin pazarlanması ekonominin bugünkü en büyük meselelerinden biridir.
• Sanayi. Günden güne bir sanayi kolu haline gelmekte olan balıkçılık yavaş yavaş birkaç büyük limanda, önemli konserve fabrikalarını besleyen birkaç armatör şirketin elinde toplandı. Kıyı sularında sar-dalya, Algarve açıklarında ten balığı, Newfoundland setlerinde morina avlanır. Bununla birlikte halkın beslenmesinde temel rol oynayan morinanın, tutulan miktar ihtiyacı karşılamağa yetmediğinden, ithal edilmesi gerekir; işçi ücretlerinin düşüklüğü Portekiz’in konservelerini dış ülkede kolayca pazarlamasına imkân verir. Sanayi yavaş gelişmektedir. Sermayeler, özellikle yabancı sermayeler yalnız maden yataklarına, özellikle demirsiz madenlere (kurşun, gümüş, tungsten) yatırılır. Ama yalnız Sao Domingos ve Aljustrel bakır yataklarıyle Beira kalay yatakları sürekli bir işletmenin masraflarını karşılayacak güçtedir. Bragança yakınındaki Moncorvo demir madeni kısa süre önce kapatıldı. Çözülmesi gereken en önemli meselelerden biri enerji kaynakları meselesidir. Yetersiz maden kömürü rezervleri (Porto’nun kuzeyinde Sao Pedro da Cova yatakları) henüz az ölçüde işletilir ve ithalât zorunludur, ülkenin kuzeyindeki akarsuların hidroelektrik donatımına geç bir tarihte başlanmıştır; Duero üzerindeki Picote tesisi 180 000 kW/saat üretir. Hiç bir ağır metalürji tesisinin bulunmaması ve imalât metalürjisinin azlığı, dış ticaret bilançosundaki açığı günden güne artırır, önemli tek sanayi dokumacılıktır: Estrela dolaylarında yün, Minho ve Lizbon’da pamuk. Sermaye azlığı, sanayinin gelişmesini frenler.
• Ticaret. Ticaret bilançosu devamlı olarak açık verir. Portekiz, maden ürünleri, bazı tarım ürünleri (şarap, mantar) ve balık konserveleri ihraç eder; fakat porto şarabını pazarlamada büyük güçlüklerle karşılaşır. Son zamanlarda tarım kesimine harcanan çaba sonucunda, ithalâtta besin maddelerinin payı azaltılmıştır; fakat hasadın dönem dönem azalması bu durumu sık sık tehlikeye düşürür. Ayrıca devlet, yakacak ve metalürji maddelerini de dışarıdan almak zorundadır. Sanayi makineleri ithali de, geçici olarak, ticaret bilançosu açığını artırmaktadır.
1960-1965 Arası ithalât kuvertürü oranı yüzde 50-60 arasında değişti. Bu açık, göçmenlerin denizaşırı ülkelerden gönderdikleri paralar, denizaşırı toprakların (Angola ve Mozambik) bilanço fazlaları ve özellikle turizmden elde edilen gelirlerle (Algarve’nin değerlendirilmesi) kapatılır. Turizm gelirleri (1965′te 1,5 milyon turist) toplam ihracat tutarının yüzde 15′ine eşittir. 1965′te mamul madde ithalâtın yüzde 60′mı, ihracatın da hemen hemen eşit miktarını meydana getirmekteydi. Sırasıyle İngiltere, Federal Almanya ve A.B.D., Portekiz’in ticaret yaptığı başlıca ülkelerdir.
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ COĞRAFYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTAKAL
Tarih 05 Haziran 2009
PORTAKAL i. (fr. Portugal, Portekiz’den). Akdeniz çevresinde yetişen meyve ağacı. (İlmî adı Citrus aurantium. Turunçgillerden). || Aynı ağacın meyvesi. || Portakal çiçeği suyu, pastacılıkta ve tatlıcılıkta çeşitli yiyeceklere koku vermek için kullanılan hoş kokulu su.
— ANSîKL. Portakal bileşik veya ayrı yapraklı, bazısı dikenli bir ağaçtır. Yapraklan meşin gibi sert, dayanıklı ve düz kenarlıdır.
Portokalın anayurdu muhtemelen, Hindistan’dan Çin’e kadar doğu Asya’dır. Oralardan yavaş yavaş bütün sıcak bölgelere yayılmıştır. Portakal, yaz sıcaklık ortalaması yaklaşık olarak 23° C, en düşük kış sıcaklığı —2°C olan yerlerde yetişebilir. Batı Avrupa’ya 1550 yılına doğru girmiştir. Bugün Akdeniz kıyılarında yetiştirilen en gözde meyve ağaçlarındandır. Portakal ağacının boyu 10 m’yi bulabilir; bu büyüklükteki bir ağaç on bin meyve verebilir. Fakat genellikle boyu 2-3 m’yi ve ağaç başına verimi beş yüz meyveyi aşmaz. Tohumla, turunç üzerine aşıyle, daldırma ve çelikle üretilir. Portakal bahçeleri güney yerlere, ortalama 8 m aralıklı diziler halinde ve 6′şar metre aralıkla dikilir. Budama ile ağaca yuvarlak bir şekil verilir. İyi ürün almak için toprağa her yıl gübre vermek ve zaman zaman sulamak gerekir. Kuzey memleketleri portakalı süs bitkisi olarak sandıkların içinde yetiştirir, kış gelince limonluklara alırlar. Portakal, üst ve dip tarafı hafifçe basık sulu bir meyvedir. Üzeri pütürlü bir kabukla kaplıdır; kabuğun dışı kızıla çalan sarı, içi beyaz renktedir; kalınlığı portakalın cinsine göre değişir. Kabuğun altında sarımtırak, bazılarında kırmızı renkte, sulu ve dilimli bir öz bulunur. Dilimlerden her birinde bir veya iki çekirdek vardır (bazı çeşitleri çekirdeksizdir). Portakal kabuğunun içinde, uçucu bir yağla dolu minik kesecikler, yüzünde ise içi tatlı bir sıvıyle dolu küçük kabarcıklar, acı meyvelerde ise küçük çukurluklar bulunur.
• Türkiye’de. Portakal Anadolu’da çok eskiden beri yetiştirilmektedir.
Başlıca yetiştirme bölgeleri: 1. Hatay-Adana-Mersin bölgesi; 2. Antalya ve dolayları; 3. Büyük Menderes vadisi (Sultanhisar [Denizli]); 4. İzmir dolayları; 5. Rize ili.
Anadolu’nun Özellikle Akdeniz kıyılarında, büyük portakal bahçeleri vardır. Türkiye’de yetiştirilen başlıca portakal çeşitleri yafa, finike, vaşington tipleridir. Son yıllarda vaşington tipi (çekirdeksiz) çok yaygınlaşmış ve portakal üretimi büyük gelişme göstermiştir; 1930 yılında ortalama üretim 5 000 t iken 1970 yılında bu miktar 335 000 t’u bulmuş ve bunun 17 000 t’u ihraç edilmiştir.
— Mutf. şeker ve C vitamini bakımından zengin bir meyve olan portakal soyularak dilim dilim yenir veya suyu sıkılarak içilir.
Ayrıca şerbeti, likörü ve reçeli yapılır. Çeşitli tatlı, pasta ve dondurmada kullanılır.
— Eczc. Tatlı portakalın taze kabuğu alkolatür şeklinde, acı portakalın kuru kabuğu ise tentür, tatlı şurup ve mide ilâcı yapımında kullanılır. Yapraklarının kaynatılmasıyle elde edilen su antispazmodiktir. Çiçeklerindense portakal çiçeği esansı yapılır. Portakal suyunda’C vitamini pek boldur. (LM)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTAKAL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORSUK
Tarih 05 Haziran 2009
PORSUK i. Sert kıllı, etçil, memeli hayvan. Avrupa’da ve Kuzey Asya’da yaşar.
— ANSiKL. Porsuk (meles) tabanına basarak yürüyen, kısa bacaklı, tıknaz, ağır gövdeli bir hayvandır; sadece bir türü (Meles taxus) Avrupa’da bulunur. Üzeri sarımtııak kül rengindedir; başı ve boynunun altı hemen hemen tüm beyazdır; başının her iki yanında siyah bir şerit bulunur; vücudunun alt tarafı siyahtır. Uzunluğu 0,75 m, yüksekliği 0,30 m dir. İnini derin kazar; yalnız kuzeyde yaşayanlar kış uykusuna yatar, ılıman bölgelerde yaşayanlar bütün yıl faaldir. Bitki kökü, mantar, bal, yumuşakça, kurbağa, kuş, küçük hayvan yiyerek beslenir; tarım ürünlerine (mısır, bağ) bazen ciddî zararlar verir. Pis kokan bir hayvandır; köpeklerle kovalanıp inine kıstırıldıktan sonra orada yakalanır. Eti yenir; kıllarından fırça yapılır. Bayağı porsuğa Avrupa’nın her tarafında ve Kuzey Asya’dan Tibet’e kadar rastlanır. Sansargillerden sayılır; fakat ayıgillere de yakındır. (LM)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORSUK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PO ovası
Tarih 04 Haziran 2009
PO ovası, Kuzey İtalya’da Po ve kollarının akaçladığı ova. Alp yayı, Kuzey Apennin dağı ve Adriya denizi arasında yaklaşık olarak 46 000 km2′lik bir alanı içine alır, Piemonte, Lombardia, Emilia ve Veneto toprakları üzerinde uzanır. Tarım ve hayvancılığın zenginliği, sanayi faaliyetlerinin çeşitliliği sayesinde Po ovası İtalya’nın en zengin bölgesi olmuş ve nüfusu 100 000-’den fazla olan şehirlerin yarısı bu bölgede toplanmıştır. Eski bir pliyosen körfezin yerinde bulunan bu ova, doldurulmuş alanlar, ırmak-buzul taraçaları ile daha yeni bir alüvyon ovasından meydana gelir, üçüncü zaman topraklarının kalınlığı 8 000 m’ye ulaşır. Irmak-buzul döküntülerinden meydana gelen yüksek taraçalar çakıltaşlı, kuraktır ve ırmakların alçak killi taraçalarına hâkimdir. Bu iki taraça dizisi arasında kuzeyde Cuneo’dan Gorizia’ya kadar çok düzenli, güneyde daha dağınık olan fontanili çizgisi uzanır.
Ovanın her yeri değerlendirilir. Tarım toprakların cinsine göre değişir; yüksek kısımlarda tahıl, yemlik bitki ve meyve ağaçları, alçak kısımlarda nemli çayırlar ve pirinç yetiştirilir. Delta daha Eskiçağda büyük çabalar harcanarak kurutulmuş ve akaçlanmıştır. Islah çalışmaları bugün 335 km2′lik bir alanı kapsar (bundan 450 000 kişi yararlanır). Comacchio denizkulakları kurutulmuş ve toprak dağıtımı yapılmıştır. Bu kesimde başlıca tarım, kenevir, şeker pancarı (italya’daki şeker pancarı tarlalarının yüzde 80′i) ve meyve (elma ve erik) ağacı yetiştiriciliğidir. Sanayi kaynakları çeşitlidir: bütün ovaya dağıtılan tabiî gazın çıkarılması (Cortemaggiore, Bordolano, Ripalta), Cortemaggiore’de, Rovigo ve Ravenna’da petrol rafinerileri. Bölgede her çeşit sanayi vardır, metalürji, kimya ve dokuma sanayii şehirlerin çevresinde, besin sanayii (şeker fabrikaları, konservecilik) deltada toplanmıştır. İlgili dört bölgenin sanayi kollarında iki milyon kişi çalışır. Şehirler özellikle ovanın çevresinde su baskınlarının erişmediği ve savunmanın daha kolay olduğu yerlerde kurulmuştur. Güneyde, hem idare hem de sanayi merkezleri olan Parma, Reggio, Modena, Bologna gibi şehirler güneyde Emilia yolu boyunca sıralanır. Kuzeydeki şehirler ise yüksek taraçalarda asalp tepelerinin eteğinde kurulmuştur ve çoğu zaman ötekilerden daha hareketlidir: Bergamo, Brescia, Verona, Vicenza. Venedik ve özellikle limanı Mestre, ovanın Adriya denizine çıkış noktalarıdır. Batıda Torino ve Milano ikinci derecedeki Biella ve Novara şehirlerinin hayatına hâkimdir, iki otoban tarafından aşılan ve iki başka otobanla İtalya’nın diğer kısımlarına bağlanan Po ovası Alp geçitleri ağızlarında yer aldığı için Avrupa’nın çeşitli bölgeleriyle devamlı bağlantı halindedir. Tarih boyunca çeşitli çekişmelere yol açmış zengin Po ovası bugün italya’nın can damarıdır. (L)
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PO ovası hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PONTEDERİA
Tarih 04 Haziran 2009
PONTEDERİA i. (italyan botanikçisi Giulio Pontedera’nın [1688-1757] adından). Amerika’da bataklıklarda yetişen su bitkisi. (Pontederiaceae familyasının örnek tipi.)
— ANSiKL. Pontederia çokyılık otsu bir bitkidir; yaprakları yürek biçiminde ve uzun saplı, çiçekleri başak veya salkım durumunda ve mavi renklidir. Üst yaprakları dile benzeyen yürek yapraklı pontederia (Pontederia cordate) limonluklarda süs bitkisi olarak yetiştirilir. (L)
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTEDERİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|