RETEZAT

Tarih 29 Haziran 2009

RETEZAT, Romanya’da kütle, Erdel Alpleri’nde; Peleaga’da. 2 509 m. Güney Karpatlar’ın yüksek kütlelerinin en batıda ola­nıdır; kuzeyde Demir Kapılar ile son bulur. Bitki ve hayvan bakımından zengin olan küt­lenin bir kısmı millî park haline getirilmiş­tir. (L) -

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RETEZAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENKTEŞLİK

Tarih 27 Haziran 2009

RENKTEŞLİK i. (renk’ten renkteş > denkteşlik). Biyol. Bir hayvanla yaşadığı ortam arasında renk benzerliği sağlayarak hayvanın görülmesini, hiç değilse insan gö­züyle görülmesini zorlaştıran renk (ve da­ha geniş anlamda görünüş) özdeşliği. Eş­anl homokromi.

— Ansikl. Aktif renkteşlik veya renk uyu­mu, hayvanın derisinde kromatoforların et­kisiyle renk, hattâ şekil değişikliklerine yol açarak onun, bulunduğu çeşitli ortamlara göre çabucak renk almasını sağlayan bir de­ğişikliktir (bukalemun, kalkanbalığı, ağaç-kurbağası). Resiflerde yaşayan bazı balık­ların dağınık renkliliği de renkteşliğe ya­kındır; bunların üzerindeki koyu çizgiler hayvanın görülmesine imkân verir, fakat vücudun şekli ve duruşu hakkında insanı yanıltır.

Buna karşılık mimetizmde hayvan görülür, fakat başka bir hayvan veya bir bitki ile karıştırılır.
İster dağınık, ister benzeşik olsun renkteş bir görünüş, araştırıcıyı yanıltan aldatıcı bir görünüştür. Pasif renkteşlik, hayvanı yaşadığı ortamla karıştıran bir şekil ve renk özdeşliğidir (msl. yüksek otlar arasında ya­şayan zebra, karda yaşayan beyaz tavşan). [L]

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENKTEŞLİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REMİZ

Tarih 27 Haziran 2009

REMİZ i. Biraz siyahla karışık esmerimsi veya kırmızımsı tüylü, küçük boylu (12 sm) ötücü kuş.

(Remiz’in özellikle yuvası ilgi çe­kicidir; kese biçiminde olan bu yuvanın ka­pısı yandadır; kuş bunu topladığı bitki lifleriyle yapar; kalın keçe gibi bir hal alan bu yuvayı genellikle esnek bir daim ucuna kurar. Remiz’in Asya ve Avrupa’da yaşa­yan türü çulha kuşudur [Remiz pendulinus]. Diğer türlerine Tropikal Afrika’da rastlanır. Baştankaragillerden.) [L]

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REMİZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENK veya RENG

Tarih 27 Haziran 2009

RENK veya RENG i. (fars. reng). Işığın, kendi öz yapısına veya cisimler tarafından yayılma şekline bağlı olarak göz üzerinde yaptığı etki: Hakikatte annecikler altın sa­rısı ve gök mavisinden başka renklerde de olabilirdi (R.N. Güntekin).

Sonra dizler­den aşağıya çizmelerin üstüne dökülen, açık gümüş renginde bir çerkes mantosu yap­tırdım (Ş.S. Aydemir). Bak! Dünya renk­ler içinde! // Bu güzel dünya içinde (O. V. Kanık). // Mec. Görünüş, tarz, şekil: «Hüsn-ü Aşk» devrin edebi hayatına yeni bir renk, yeni bir çeşni getirmiştir (N. A-raz). Pek rengine aldanma felek eski felek­tir; // Zira feleğin meşreb-i nâsazı dönektir (Ziya Paşa). // Esk. Hile, oyun, düzen: Bülbül-i surideve güller acep renk ettiler (Ba­ki).

— ÇEŞ. DEY. Renk almak, yeni bir renk kazanmak: Mavimsi bir renk aldı. // Renk cümbüşü, değişik renklerin oluşturduğu ka­rışım: Yalnız renk cümbüşünü değil, siyah beyazı öyle hünerle kaynaştırır ki (Y. Z. Ortaç). || Renk vermek (veya katmak), ne­şeli ve canlı bir özellik kazandırmak: Onun gelişi bu toplantılara bir başka renk verdi. // Renk vermemek (veya rengini belli et­memek), duygu veya düşüncesini saklamak, açığa vurmamak: Çok korkmasına rağmen renk vermedi. || Rengi atmak (kaçmak ve­ya uçmak), solmak: Elbisenin rengi attı. Korku, heyecan v.b. durumlarda benzi sa­rarmak: Hatçe’nin rengi attı (Yaşar Ke­mal).

|| Rengi çalık, solmuş, solgun. || Ren­gi çalmak, renk bakımından benzemek: Ren­gi sarıya çalıyor. || Rengi değişmek, eski durumunu yitirip yeni bir nitelik ve an­lam kazanmak: Sizi uzun, ince vücudunuz­la, menekşe gözlerinizle karşımda görünce her şeyin vengi değişti
(R. N. Güntekin). || Rengi tutmak (veya uymak), renk ton­ları birbirine benzemek: Bu iki kumaşın rengi birbirini tutuyor. \\ Renkten renge girmek, çek utanarak kızarıp bozarmak, sıkılmak: Nuri efendi renkten renge gi­rerek: — Ne oldu anne, çabuk söyle (H. R. Gürpınar).

— Esk. Reng-âmiz, renk renk, çeşitli renk­lerde: Ekseri rengâmiz şal ve harirden serbendler sarınıp… (Naima). || Reng-âver, hileci, düzenci, dalavereci.
— Bot. Bitkilerin renkleri. Bk. ANSiKL.

— Boyacılık. Çevre renkleri, belirli bir yerin değişik yüzeylerine görüş rahatlığını sağlamak amacıyle vurulan, genellikle bo­yalar aracılığıyle elde edilen renk. || Görevsel renkler, belirli bir çalışma yerinin değişik yüzeylerine, çalışanların görüş ra­hatlığını arttırmak, yorgunluklarının azalmasına katkıda bulunmak ve üretimlerinin verimini çoğaltmak amacıyle vurulan ve genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. // İşaret veya güvenlik renkleri, ça­lışma yerlerinde, değişik yüzeylere, çalı­şanların dikkatini belirli tehlikelere çek­mek, gidiş-geliş yollarını göstermek ve özellikle güvenlik aracılığıyle elde edilen renk. Bk. ANSiKL.

— Ed. ve G. santl. Yerel renk, bir mille­tin, bir dönemin medeniyetini, orijinal ni­teliklerini hatırlatmağa yarayan kavramlar bütünü. Bk. ANSiKL.

— Kim. Renk giderici, bazı maddelerin rengini kaybetme özelliği taşıyan kimyasal madde. (Bu renk giderme, ya boyarmad-denin soğurulmasından [hayvanî kömür] ya da bir redoks tepkimesinden [renk gi­derici klorürler] ileri gelir.)
— Metalürji. Meneviş ve tav renkleri, ısıt­ma sırasında çelik parçaların aldığı deği­şik renk tonları. Bk. ANSiKL.
— Mus. Rengi dil, türk musikisinde bir makam. Bk. ANSiKL.
— Opt. Bk. ANSİKL.

— Oyun. İskambil kâğıtları üzerindeki dört değişik işaret; genel olarak iki renkten mey­dana gelir: kırmızı ve siyah (sinek, karo, kör, pik). i| Renge oynamak, rulette, kır­mızı veya siyaha para basmak.
Petr. Bk. ANSiKL.
— Res. Renklerin bir tablo içindeki dağı­lımı, renk uyumu: Rubens’in, Tiziano’nun, Claude Lorraine’in rengi. Bk. ANSiKL.
— Sanay. Renk giderme, işlenmiş ürünü istenen renge getirebilmek için, bir ürün­deki tabiî pigmentlerin veya renkli ayrış­ma maddelerinin yok edilmesi. Bk. AN­SiKL.
— Teknol. Ana renk, boyacılıkta, diğer renklerin tür ediği renkler.

— Tekst. Renk sağlamlığı, bir kumaş bo­yasının çeşitli etkinlere dayanma niteliği. (Tekstil boyalarının renk sağlamlıkları çe­şitli usullerle denenmiş ve her boyanın ışı­ğa, suya, asitlere, deterjanlara, dinklemeye deniz suyuna v.b.lerine karşı direnci ayrı rakamlarla belirtilmiştir.) || Sağlam renk, zamanla solmayan renk. || Zayıf renk, ku­maş üzerinde iyi tutunmayan ve kullanıldıkça veya yıkandıkça solan renk.

— ANSiKL. Bot. Bitkilerin renkleri. Bitki­lerde klorofilden ileri gelen yeşil renkten başka, en çok renkli olan kısımlar üreme or­ganlarıdır (çiçek ve meyve).
Bununla beraber, yaprak ve sap gibi di­ğer organlarda ve asalaklı kısımlarda deği­şik renklere rastlanabilir (begonia rex, co-leus, firfiri kayın ve bazı mazılar).
Yaprak tamamen düşmeden önce klorofil kaybolur, sarı ve kırmızı gibi diğer boya­lar ortaya çıkar ve ormanlara sonbahar rengini verir.

Suyosunlarının rengi doğrudan doğruya bunların su altında yaşadığı derinlikle il­gilidir ve sınıflandırılmalarına esas teşkil eder. Mantar sporlarının rengi çok önem­li bir özelliktir. Sporlar beyaz, pembe, es­mer ve siyah olur.

— Boyacılık, ön planda oynadığı estetik rol dolayısıyle, bir boya tabakasının ren­gi, kullanan için temel bir nitelik taşır. Buradan bir boya fabrikasında çalışan renk uzmanının yaptığı işin önemi anla­şılabilir. Bu kişinin görevi, firmanın imal ettiği temel renklerinden meydana ge­len paleti ortaya çıkarmak ve sözü geçen renklere karşıt renkler bularak, bunları, mümkün olduğu kadar mükemmel bir ya­pım düzgünlüğü içinde, çeşitli hammadde­leri kesin sınırlarla tanımlanan oranlarda kullanarak, istek üzerine imal etmektir.

Bir kuru tabakanın rengi (az veya çok parıltılı), katı maddelerin (doku boyası ve yüküm maddeleri) ezilme inceliğine, katı maddelerin kendilerine has niteliklerine (boyama, kaplama), asıltı ortamının renk ve tabiatına bağlıdır. Renklerin nispî öl­çüleri, laboratuvarlarda değişik modeller­deki renkölçerler yardımıyle yapılmaktadır.

— Ed. Resim terimlerinden olan yerel renk deyimi, ancak romantik devirde tiyatro üs­tüne, yapılan tartışmalar sırasında edebî bir anlam kazandı (1809′dan sonra B. Cons-tant’da: Reflexions Sur la Tragedie de Wallstein [Wallstein Trajedisi üstüne Dü­şünceler]). Saint-Evremond veya Racine’de (Bafazet’nin önsözü), daha sonra Volltaire’-de trajedilerin sahneye konuşu sırasında eski töreleri doğru olarak yansıtma kay­gısı varsa da Chateaubriand’ın (Les Martyrs [Din Şehitleri]), W. Scott’un yazdığı romanların ve tarihçilerin yaptığı (A. Thierry, Michelet) çalışmaların etkileriyle me­deniyetler veya tarih devirleri arasındaki farkların modern anlamda kesinlikle belir­lenmesi için XIX. yy.ı beklemek gerekir. Romantik dramın tutkularından biri, geç­mişin gerçeğe uygun bir tablosunu çizmek­ti; kişilerin psikolojisinde olduğu kadar töre veya dekorun çizilmesinde de (Cromwell’in önsözü) yerel renge uymak gerekir­di.

Bu tarihten sonra dramatik gerçeğin en eski şartlarından biri haline gelen ye­rel renk, aynı zamanda tarihî veya egzo­tik romanın ve tasvirî veya epik şiirin (Leconte de Lisle’in Poemes Antiques [Es­kiçağ Şiirleri], V. Hugo’nun La Leğende des Siecles [Yüzyılların Efsanesi] adlı e-serleri) başlıca çekici yanı oldu. Günü­müzde bir kavram, üstünde uzun süredir tartışılmasına rağmen edebiyat sanatının temel unsurlarından biri olarak ortaya çı­kar; bu unsurlar, yazarlara göre, bazen insanın farklı yanlarını, bazen de tersine bütün insanlıkta ortak olan bazı özellik­lerin, görüntülerin dışında süreliliğin de­ğerini ortaya koyar.

— Metalürji. Bir fırında veya bir demirci ocağında, hava temasında tedricî olarak ısıtılan bir çelik veya demir lama, sıcak­lık yükseldikçe, meneviş renkleri denilen aşağıdaki renk tonlarını alır: 260°C’ta açık saman sarısı; 280°C’ta saman sarısı; 300°C’ta kehribar rengi; 305°C’ta kahverengi; 310°C’ta güvercin boynu; 320°C’ta mavi; 336°C’ta gri-mavi; 350°C’ta yeşil;
360°C’ta gümüşî gri; 400°C’ta kurşunî. Bu meneviş renkleri donuktur.

Isıtmaya devam edilirse, bir süre sonra, tav renkleri denilen aşağıdaki renk tonları elde edilir: 570°C’ta koyu kırmızı; 635°C’ta koyu ki­raz kırmızısı; 746°C’ta kiraz kırmızısı; 843°C’ta açık kiraz kırmızısı; 900°C’ta tu­runcu; 940°C’ta açık turuncu; 996°C’ta sa­rı; 1080°C’ta açık sarı; 1200°C’ta beyaz. Demirciler eskiden, çeliklerin sıcaklık de­recesini anlamak için bu renk değişimlerinden yararlanırlardı. Bugün sanayide, yüksek sıcaklıklarn ölçülmesine yarayan çok hassas âletler vardır.

— Mus. Rengi dil, neveser birleşik maka­mının acemaşiran – fa perdesindeki şeddidir. Güçlüsü, beşinci derece olan çargâh -do perde sidir. Donanıma si ve mi koma ( d ), la ve re bakiye ( b ) bemolleri konulur. Seyri, inici çıkıcıdır. Dizisinde nisebi şe­rife sayısı 6 olduğu için gizli mütenafirdir. Orta sekizlideki sesleri peşten tize doğ­ru, acemaşiran, rast, zengüle, segah, çargâh, hicaz, dikhisar ve acem tertibindedir. Bu makama örnek olarak Halis Beyin Yü­rük Semai’si, Sadettin Arel’in iki Saz Semai’si, iki Durak’ı ve iki Gazel’i gösteri­lebilir.

— Opt. Bazı eskiçağ düşünürlerinin san­dıkları gibi renk, cisimlerin özgül ve mad­desel özelliklerinden biri değildir. Cisim­lerin kendilerini aydınlatan ışığa göre renk değiştirdiğini Epikuros daha o zamanlar fark etmiş ve buradan, cisimlerin kendilik­lerinden renkli olmadıkları sonucuna var­mıştı. Descartes ve Böyle da bu görüşe katılmışlar, fakat renk teorisi ilk defa Newton tarafından, Optik inceleme (Opticus) adlı kitabında açıklanmıştır. Güneş ışığı karmaşıktır; dalga boyları ve kırılma indisleri farklı sonsuz sayıda ışınımdan meydana gelir; bu durum, güneş ışığını bir prizmadan geçirerek elde edilen güneş tayfı’nın analizinde kolayca görülebilir. Newton güneş tayfında yedi renk ayırt etti: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı. Gerçekte, bir renkten öbürüne ge­çiş, ara ışınımlar sayesinde fark edilmez bile.

Demek ki, bu ışınımların tümünü alan bir yüzey hepsini olduğu gibi yansıtırsa, söz konusu yüzey beyaz’dır denir; fakat bir kısmını yutup, yalnız geri kalanları yansı­tırsa, yansıyan ışınımların birleşmesinden doğan bir renklenme ortaya çıkar. Siyah cisimler ise, gelen ışığın hepsini yutar. Kır­mızı bir cismin rengi kırmızılar hariç bü­tün ışınımları yutarak alıkoymasından ve­ya hiç değilse, öbür ışınımları kırmızılar­dan daha büyük oranda yutmasından ileri gelir.

Eğer bütün ışınımlar eşit oranlarda yutu-lursa, cisim gri gözükür. Şu halde renk, maddenin ışık üzerine et­kime tarzından başka bir şey değildir ve­ya Tyndall’ın ifadesine göre ışığın uğradı­ğı işlem’in sonucudur. Çeşitli ışık kaynak­ları farklı ışınımlar yaydığına göre bir cis­min rengi kendisini aydınlatan ışık kayna-ğıyle değişir. Meselâ nesnelerin gün ışı­ğında ve elektrik ışığında değişik renkte görünmesi bundan ileri gelir. Mavi bir nesne karanlık bir odada bir mum ışığıyle aydınlatılırsa, mavi olarak değil de sol­gun beyaz bir renkte gözükür. Sarı sod­yum ışığı tutulan insan çehreleri, ölü yü­zü gibi kirli-sarı bir renk alır. Saydam cisimlerin, sadece bazı ışınımları geçiren filtre rolü oynaması da. bu yüzden­dir ve yayılan ışığın rengi, cisimden geçen ışınımlara bağlıdır.

Basit, bileşik, tamamlayıcı renkler. Basit renkler, her biri ayrı bir frekans veya ay­rı bir dalga boyu ile belirlenen tayf ışı­nımlarıdır; bu ışınımların dalga boyu 0,4 mikron (mor) ile 0,8 mikron (kırmızı) ara­sında değişir. Basit renkler ikinci bir priz­madan geçerken yeniden ayrışmazlar. Bir­birleriyle birleşerek, bileşik renkler deni­len çeşitli renkleri verirler. Karıştıkları za­man beyaz hissini uyandıran renklere de tamamlayıcı renkler denir. Helmholtz, fark­lı ışınımlar aynı yerde kesişecek şekilde birçok tayfı üst üste getirerek, birçok ren­gin karışmasından elde edilen rengi ince­lemişti. Newton ise özel bir âlet kullanı­yordu (renk çemberi), ikişer ikişer grup­laşmış tamamlayıcı basit renkler şunlardır: mor, yeşilimsi sarı; lâcivert, sarı; mavi, tu­runcu; yeşilimsi mavi, kırmızı.

Renk kontrastları. Yan yana gelmiş iki renk karşılıklı olarak birbirini etkiler. Chevreul, iki renkli bandı yan yana koya­rak yaptığı deneylerden şu sonuçlara var­dı:
1. renklerden her birinin tonu, öbürü­nün tamamlayıcı rengiyle karışarak deği­şir;
2. yan yana konan renkler tamamla­yıcı renklerse, her biri daha canlı ve saf görünür;
3. bir renk beyazın veya siyahın yanına getirilirse, tamamlayıcı renginde bir haleyle çevriliymiş hissini verir ve daha canlı görünür;
4. iki renk arasında belli bir mesafe bulunsa bile, yine aynı etkiler az da olsa meydana gelir. Gölgelerin rengi bu yoldan açıklanabilir: bir mumun (alevi kırmızı-turuncudur) ver­diği gölge maviye çalar.
Ressamların iyi bildiği bu özellikler, yeni-izlenimcilik a-kımına temel olmuştur. Kuvvetli bir ışıkla aydınlatılmış renkli bir nesneye dikkatle baktıktan sonra, bütün öbür nesnelerin bel­li bir süre, ilk nesnenin tamamlayıcı ren­giyle değişikliğe uğramış renkte görülme­si olayına art arda kontrastlar denir. Renk gamı. Renklerin de tıpkı sesler gibi bir gamı, yani tabiatın verdiği bir bağıntı dü­zeni vardır. Bu gamda prizmanın yedi ren­gi yer alır: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sa­rı, turuncu ve kırmızı. Bu yedi renk ara­sında ana renk kabul edilebilecek üç renk vardır; bunlar sarı, kırmızı ve mavidir. Resim dilinde her renk bir ton olarak ad­landırılır. Kendi temel tonunun çevresin­de toplanmış tonların hepsine birden ton yelpazesi denir. Gam, müzikte neyse re­simde de odur; yani yedi tonun kendilerine has bir sıra ve bağıntı içinde biraraya gel­mesidir. Bu gam, kendi bileşim yönünden değilse bile, tonların açıklık-koyuluk dere­celeri veya tonların yan yana getirilmesiy­le elde edilebilen renk bileşimleri yönün­den sonsuza kadar değişebilir. Girişim renkleri. Bk. GİRİŞİM.

— Petr. Renk, rafine edilmiş petrol ürün­lerinin en önemli niteliklerinden biridir; ürünün içindeki yabancı maddelerin varlığı en kolay şekilde renginden anlaşılır. Nitekim özel benzinler, tıpta kullanılan yağlar ve ba­zı kerozenler «su beyazı» yani su gibi duru olmalıdır; dizel yağı uçuk sarı, yağlama yağ­ları biraz daha koyu sarı renkte olursa kalitelidir. Buna karşılık, hidrokarbonlu ya­kıtların çoğu, kolayca tanmabilmesi için sunî olarak boyanır. Petrol ürünlerinin ren­gi, bir renkölçerle tespit edilir.

— Res. Renklerden yararlanabilmek için değişik renklere özgü ışıldama yeteneği­ni göz önünde bulundurmak gerekir. Bu renklerden bazıları, bitişik tonlara bula­şacak bir ışın saçımı gücüne sahiptir. Mavi, diğer renklerden daha çok, komşu renklerle aynı titreşime girerek onların rengini bozar; kırmızının yanında ise bu rengi morlaştırır; sarının yanında ise yeşilleştirir; beyazın yanında renklenmesini sağlar. Gözümüz en fazla mavi karşısın­da hassastır. Göz, mavi ton serisi içinde 1/205′ten 1/288′e kadar varan bir ışık şid­deti farkını algılayabilir, oysa kırmızı için bu ışık şiddeti farkı, 1/16′dan 1/70′e kadar­dır. Bu durumda kırmızının derecelenme­leri, mavininkine oranla daha az görülebi­lir niteliktedir. Gerçekten de, aydınlığın artmasıyle meydana gelen göz kamaşması mavide, kırmızıdan daha çoktur. Şüphesiz bu renk özellikleri, bir hareketten edindiğimiz duyuma benzettiğimiz duyumların kaynağını meydana getirir. Renkler, bizde bir mekanizma etkisi yaratır; ilerler veya geriler. Soğuk renkler (maviden mora kadar olan seri) ilerler; sıcak renkler (kır­mızıdan yeşile kadar olan seri) geriler. Pilinius, «neşeli» renkleri, «ağır başlı» renk gruplardan ayırıyordu. Goethe, renk grup­larını «olumlu» ve «olumsuz» olarak, Fechner «etken» ve «kabul eden» olarak sınıflamıştı. Renklerin bu mekanizması, göz­de bir üçüncü boyut etkisi yaratacak kadar tesirlidir ve renkli bölümlerinin değiştiril­mesiyle bir kompozisyonu değişikliğe uğrat­mak mümkündür.

Tonlar, aynı çarpma gücüne sahip değil­dir; etkilen niceliklerine bağlıdır. Eşdengede bir duyum yaratabilmek için, sa­rı bir yüzeyin, dengelemek istediği kırmı­zı yüzeyden üçte bir oranında daha fazla alan kaplaması gerekir. Charles Henry, sa­rının asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 27 katının duyumuna eşit bir duyum ya­ratmak için, mavinin asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 100 katının gerektiğini hesaplamıştır, öyleyse verici kaynağın bo­yutları, doygunluğun temel unsurudur. Baş­ka bir deyimle, geniş bir mavi yüzey, ay­nı maviye sahip daha küçük bir yüzeyden daha mavidir. Aynı şekilde hava perspek­tifi meselesi de doygunluk meselesine bağ­lıdır.

Alacalı bir nesneden meselâ renkli bir örnek kartından yavaş yavaş uzaklaşılırsa, kartın üzerindeki lekeler, kimlik­lerini kaybedinceye kadar gittikçe ufalan görüntüler sunarak yavaş yavaş daralır ve birbirleri üstüne taşar. Oysa böyle bir ör­nek kartında, birçok unsurun tamamlayıcı renklere sahip olmaması imkânsızdır; öy­leyse bunlar birbirini ortadan kaldıracak­tır; başlangıçtaki alacalılık, tamamlayıcı renklere sahip olduğu oranda çeşitliliğin­den kaybedecek ve lekeler ne kadar dara bu kayıp o kadar tam ve çabuk ola­caktır. Buradan, dekoratörlerin sanatı ba­kımından önemli bir sonuç çıkarılabilir. Bu sonuç uzaktan kimliklerini ve tonlarını koruyan yüzeylerin, sadece tek renkli yü­zeyler olduğudur. Ayrıca titreşimleri ya­yan yüzeyin düz ve parlak olması gerekir. Aksi halde ışık, maden, kil veya kumaş gibi çoktaneli bir yüzeye çarparsa, renkli ışımalar, düzensiz bir şekilde dizilmiş pek çok küçük yüzeyden önemli miktarda sap­tırılacak; istenilen tarafa değil, bu sayı­sız yansıtıcı tarafından her yöne gönderi­lecek ve yansıyan ışınlar, değerlerini dü­şüren küçük gölgeler yüzünden zayıflaya­caktır. Gerçekte de, rengin değeri saf renge karıştırılmış beyaz ve siyah renk vasıtasıyle tedricen belirlenen sapmadır. Be­yazın etkisi altında buna, «yıkanmış» ve­ya «kopmuş», siyahın etkisi altında ise «indirilmiş» denir. Değer, bir renk karışı­mını ifade eden «nüans»tan farklıdır. An­cak, bu tanımlamalar renklerin temel fenomenolojilerine değil, kullanılmalarına ait­tir.

Bununla birlikte, bir cisim tarafından yan­sıtılan belli bir tayf parçası ve enerjinin geçici bir durumu olan ve insan gözleri gibi değişken organizmalar tarafından al­gılanan renk, hiç olmazsa yaklaşık olarak tanımlanabilir. Fizik analiz bile, fizikçiler ve kimyacılar tarafından olduğu kadar, ressamlar, boyamacılar ve boyacılar tara­fından da kabul edilen (1671 Colbert yö­netmeliği ve eski korporatif tüzükleri) ge­nel terimlere dayanmaktadır. Bu genel ka­bullerin, bir temel renk üçlemesini (mavi, kırmızı ve sarı) varsaymaları dikkat çeki­cidir.

Bu renklerin iki, üç v.b. yanlı bile­şimleri çok geniş bir ton türemesini sağ­lar. Renklerin kullanılmasını düzenleyen sistemler de aynı şekilde bir üçleme üze­rine kurulmuşlardır. Delacroix kendine, her biri üç temel renkle ayrılmış, 120 dere­celik üç kısma bölünen çember şeklinde bir kadran yapmıştı. Çemberin bu üç par­çasından her biri iki yanlı bir tonla ikiye ayrılıyor ve böylece meydana gelen bö­lümler de bileşik tonlarla bölünüyordu, üstat bu yolla, tam karşıtlığı yani, tamamlayıcı renkleri bulmasını sağlayan gü­venilir kılavuzlar elde etmiş oluyordu. Chevreul’ün Gobbelins halı yapım evleri için yaptığı renk çemberinde de aynı ilke uygu­lanıyordu; üç parçadan her biri, kavuniçi, erguvan ve yeşille ve üçüncü bileşimlerle 720 bölüme ayrılıyordu. Diğer yandan çember, siyahın on değeriyle art arda in­dirilmiş on eşmerkezli bölgeye ayrılıyor­du. Bilgin bu yolla, 14 400 ton elde ediyor­du. Ama bu rakamın sınırlı olmasından başka, Chevreul’ün sisteminde bazı renk­lere hiç yer de verilmemişti. Chevreul, bunları nitens diye adlandırmıştır. Charles Henry ise, bir tondan diğerine geçiş bö­lümlerinden meydana gelen bir renk çem­beri üstünde kullanılabilir bir «estetik ileti­ci» yaptı. Fakat bütün bu kullanma metot­ları boyayıcı maddeler’e uygulanmıştır ve renkli ışıklar fenomenolojisi ile ilgili de­ğildir.

Gerçekte, ressamın üç temel rengi, fizik­çinin temel renkleri değildir. Göz siniri, kırmızı, yeşil ve morun yani görüntünün temel bölümlerinin uyandırdığı duyumu iletir. Gerçekte, Young’ı ve sonra Helmholtz’u bu sonuca götüren analizler, daha sonra, morun yerine maviyi koyan Maxwell tarafından kabul edilmemiştir. Hering, kırmızı, yeşil, sarı ve maviden mey­dana gelen dört temel renk kabul etmekte ve böylelikle Leonarda da Vinci’nin opti­ğine katılmaktadır. Renk etkileri, insan ağtabakasının dört konisi tarafından alın­dığına göre, organın bazen bir alanı, ba­zen diğer bir alanı dış uyartıdan etkilen­mektedir.

Işık şiddetinin en çok olduğu kadar en az bulunduğu sırada da gözün, ba­zı önemli farkları algılayamaması yaptığı değerlendirmelerin kesin olmayışını yeterin­ce açıklamaktadır. Çok aydınlık olduğu zaman nesneler bize çok açık, buna karşı­lık, loş ışıkta nesneler en koyu olanlar ka­dar koyu gözükmektedir. Gözümüzde, doy­gunluk ışıklılığa bağlanmaktadır. Rengin bu gücü duyarlığımız üzerinde bü­yük etki yapmaktadır: renk canlı varlıkla­rın fizyolojisini bile şartlandırır, insan, renklerin psiko-fizyolojik etkilerini duy­maktadır: mavi bir ortam yatıştırıcı, kır­mızı bir ortam dürtücüdür. Bazı çizgisel üstünlüklere sahip oldukları zaman renk­ler, yasaklayıcı veya güç arttırıcıdır. Charles Henry renklerin «zevk veya engel­leme duygusu» uyandırdığını söylemekte­dir. Konuşma dili, renklerin bu özelliğini «kaçıcı» tonlar ve «çekici» tonlar ayırımını yaparak belirtir.
Bu deneysel görüşler üstüne bir doktrin kurmak mümkündür.

Goethe kendiliğinden, morla sevinç fikrini, kırmızıyle güç fikri­ni, koyu mavi ile sükûn ve soğukluk fik­rini birleştirirken ve yeşile çekicilik fik­rini, canlı sarıya gülünç fikrini, açık sa­rıya soyluluk fikrini bağladığı zaman ger­çeği ortaya koyuyordu. Aynı şey çağlar boyunca ve yerlere göre, değişik renkle­re atfedilen ve genellikle çelişen anlamlar için de geçerlidir. Ortaçağda sarı lânet­lilerin, yeşil âşıkların rengi değil midir? Rimbaud’nun sonesinde renklere bağlanmış seslilerin sembolizmi sadece edebî bir bu­luştur. Buna karşılık, tedavi ve koruma alanında gerçek bir renk kullanma tekniği uygulanmıştır. Daha 1913′te, bir fransız he­kimleri meclisi, hastahane salonları duvarlarının, bölümlerine uygun olarak boyanma­sını öğütlemekteydi: «coşkunlar için mor, umutsuzlar için kırmızı, ağır kanlılar için sarı»; aynı zamanda okulların yeşile, kış­laların kavuniçiye boyanmasını da tavsiye etmekteydi.

Sanayi bugün renklerin özel­liklerinden, gerek işçilerin dikkatlerini ko­laylaştırıp yorgunluklarını azaltmak, ge­rekse her türlü tehlikeyi işaret ederek ka­zaları önleyebilmek amacıyle yararlanmaktadır. Ford fabrikalarında önlerinden ateşler fırlayan madenî parçalar, yanan gazin mavisinin karşıtlık yapabilmesi için kavuniçiye boyanmıştır. Bazı renkler, bu­gün, işaret olarak evrensel bir uygulama görmektedir: sarı şeritler mekanik bir teh­likeyi, kavuniçi şeritler termik bir tehlikeyi belirtmekte; yeşil haç yardım istasyonunu, canlı kırmızı bir fon yangın malzemesini işaret etmekte, mavi şekiller dikkat çek­mek için kullanılmaktadır. Renk kullanıl­masının kurallara bağlanmasından bu ya­na, iş kazalarında hafif bir azalış ve ve­rimde büyük bir artış kaydedilmiştir. Di­ğer yandan mimarî, kendi yönünden, renk­leri sadece zevklerin tatmini için değil fakat aynı zamanda, psiko-teknik amaçla da kullanılmaktadır.

— Sanay. Yağlı maddelerin bileşiminde, üretim sırasında hammaddeye uygulanan aşırı ısıtmanın etkisiyle meydana gelen renkli maddeler bulunur. Renk giderme, ya renk açıcı topraklar veya etkinleştirilmiş kömür üzerine soğurma ya da kimya­sal etki (karbonlaştırma, yükseltgeme veya
indirgeme) yoluyle uygulanır. Yemeklik yağlar için özellikle yüze soğurma metot­larından yararlanılır; katı ve sıvı sanayi yağları, özellikle donyağlar için sodyum klorit kullanılması hızla yayılmaktadır. Tekstil sanayiinde, gerek kumaşları beyaz­latmak, gerek kendisi renksiz olduğu halde yabancı maddelerle kirlenmiş organik eri­yikleri arıtmak için renk giderme etkenle­rine başvurulur. Bk. BEYAZLATMA, RAFİNERİ.

Basmacılıkta, bazı desenler renk gidermey­le elde edilir; top halinde tek renk boyan­mış bir kumaşa, buharlaşma sırasında el­yafa zarar vermeden boyarmaddeyi yok eden renk sökücü bir karışımla desen ve­rilir. Böylece renkli fon üzerinde beyaz bir desen elde edilir.
Renk sökücü olarak ya yükseltgen (potas­yum veya sodyum klorat, hipokloritler, nit­ratlar v.b.) ya da indirgen maddeler (çin­ko klorür, glikoz, sodyum hidrosülfit) kul­lanılır. Işık da renk giderici olarak etki eder; özellikle anilin türünden boyarmaddelerle elde edilmiş renkler üstünde etki­lidir. Sülfüröz asit de çok etkili bir renk gidericidir.

Petrol ürünlerinin rengini gidermekte, ya sülfürik asit, ya da genellikle emici toprak­lar (tabiî veya etkinleştirilmiş) kullanılır. Perkolasyon metodu, yağı bir kuleden ge­çirdikten sonra, tekrar kullanmak üzere emici toprağı silindir biçiminde bir döner fırında kavurmağa dayanır. Daha yeni o-lan temas metodunda ise, toprak ve yağ sıcakta karıştırılır, sonra döner bir tam­bur veya özel bir filtreyle süzülür.

♦ Renk renk sıf. Her renkten olan, çok renkli, çeşitli renklerde görünen (şey): Ka­ralı ve denizli ve renk renk memleketli, i Mektep hatırası bir haritam vardı benim
(C.S. Tarancı). Renk renk çiçekler. (LM)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENK veya RENG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİNWARDTİA

Tarih 27 Haziran 2009

REİNWARDTİA i. Hindistan’da yetişen, dibi odunsu süs bitkisi; çoğu zaman Unum cinsinin bir türü sayılır. (Linaceae famil­yasından.) [L]

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİNWARDTİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENDZİN

Tarih 27 Haziran 2009

RENDZİN i. (lehçe k.). Pedoloji. İklim na­sıl olursa olsun kalkerli yamaçlarda bulunan az yıkanmış toprak.

— ANSiKL. Rendzin’leri görüp tanımak ko­laydır: karbonat ve kilce zengin ana kaya­ların üzerinde bulunur. Renklerine göre çe­şitlere ayrılır: gri rendzin, kireççe zengin, humusça fakirdir; kara rendzin, humusça zengindir ve ormanlarla kaplıdır; kırmızı rendzin, demir oksitçe zengindir. Rendzin in yandan kesit görünüşü tek yataylıdır, ana kaya ile kesin bir çizgi meydana getirir, fakat içinde tek tük çakıllar bulunur. Rendzin’in yapısı taneciklidir. Rendzin genel­likle kuru bir bitki örtüsüyle kaplıdır, çünkü yedek su rezervi bulunmaz. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENDZİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİCHARDİA

Tarih 26 Haziran 2009

REİCHARDİA i. Sarı çiçekli, ince uzun dallı, 30-50 sm yüksekliğinde otsu bitki; Akdeniz bölgesinde yamaçlarda ve yolla­rın üzerinde biter. (Bileşikgillerden.) [L]

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİCHARDİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REDOKS

Tarih 25 Haziran 2009

REDOKS i. (ing. red’ uction], indirgeme ve ox[idation], yükseltgeme ‘den, redox).

Kim. Yükseltgen bir maddenin indirgen bir madde üzerine yaptığı kimyasal etki; bu etki, hem indirgenin yükseltgenmesi, hem de yükseltgenin indirgenmesi şeklinde or­taya çıkar. || Redoks çifti, nötür bir atom ile iyonlaşmış aynı atomdan veya aynı atomu kapsayan biri indirgen öbürü yük­seltgen iki iyondan meydana gelen atom veya iyon çifti; bu atomlar veya iyonlar, elektron alışverişiyle tersinir olarak birbir­lerine dönüşürler. || Redoks potansiyeli. Bk. rH

— ANSiKL. Kim. Yükseltgenlerin ve indir­genlerin gücü. Belli bir yükseltgen, genel olarak bütün indirgenleri yükseltgeyemez: çözelti halindeki brom, bir iyodürü iyot halinde yükseltger, fakat bir klorürü klor halinde yükseltgeme gücü yoktur; tam ter­sine burada klor bromürlerden brom açığa çıkarır; klor, iyottan ve bromdan daha güçlü bir yükseltgendir; buna karşılık me­selâ I iyonu, CI – iyonundan daha güçlü bir indirgendir. Tepkimelerin sonuçlarını önceden bilmek için, yükseltgenleri ve in­dirgenleri güçlerine göre sınıflandırmak ge­rekir, bunun için de redoks çiftleri’ni ele almak faydalıdır: böylece, elektronların işe karıştığı yarı-tepkimelerle gösterilen sis­temleri belirtmek ve bunlar arasındaki re­doks tepkimelerini ayırt etmek mümkün olur; meselâ, çözelti halindeki

2 Fe3+ + Sn2 + -> 2 Fe2 + + Sn4 +
tepkimesi,
2 Fe3+ + 2 e -> 2 Fe2 +
ile
Sn2+ -> Sn4+ + 2e-

tepkimelerinin sonucu olarak düşünülebi­lir ve bu redoks sistemlerini genellikle den­geli kabul ederek, tepkimeye tekabül eden redoks çiftleri

Fe2+ > < Fe3+ + e- ‘ve Sn2+ > < Sn4 + + 2e- şeklinde, yani, indirgeme > < yükseltgeme + n e – şeklinde yazılabilir; çünkü, demir III iyonu kalay II iyonuyle indirgenirse, demir II iyonu da, meselâ, klor (CI > < CI + e-) ile yükseltgenebilir. Yükseltgenleri ve indirgenleri güçlerine gö­re sınıflandırmakla redoks çiftlerinin dü­zenli bir listesi en basit şekilde hazırlan­mış olur. Bu liste, tamamıyle kimyasal verilere göre düzenlenebilir, fakat aslında elektrot potansiyeli kavramına dayanarak redoks çiftlerinin nicel bir sınıflandırmasını veren piller teorisine başvurmak çok daha uygun olur. Elektrokimyasal piller, redoks tepkimele­riyle çalışan akım üreteçleridir. Meselâ, Daniell pilini ele alalım: Zn / ZnSO4 // CuSO4/Cu; pil akım üretmeğe başladığı zaman elektron­lar, pilin dışında, çinkodan bakıra doğru yol alır; öyleyse elektronların pilin içinde de bakırdan çinkoya doğru akmaları gerekir; bu eletkron akışı, iyonlarla ve elektrotların uçlarındaki alışverişle sağlanır: pozitif elekt­rot (Cu), bir Cu2+ iyonuna iki elektron ve­rerek bu iyonu Cu atomuna dönüştürür; bu bakır atomu da elektrot üzerine çökelir: Cu2 + + 2e- -> Cu; aynı anda negatif elekt­rot (Zn), bir Zn atomunun Zn2+ iyonuna dönüşmesinden arta kalan iki elektronu alır ve çinko atomu çözelti haline geçer:
Zn -> Zn2+ +2e-

Burada incelediğimiz piller, özellikle Dani­ell pili tersinirdir; yani, pilin devresi dışına yerleştirilmiş bir üreteçle akım yönünün bir miktar değiştirilmesi, elektrotlardaki kimya­sal olayların ters yönde gelişmesine yol açar: böylece bakır çözünür, çinko ise elekt­rotta birikir. Dış üretecin elektromotor kuv­veti hiç akım dolaşmayacak değerde ise, her elektrodun çevresinde denge meydana gelir:
Cu > < Cu2+ +2e- ve Zn > < Zn2+ +2e- ; bu den­ge durumları, yukarıda sözü edilen redoks çiftleriyle gösterilir. Bir pil, genellikle redoks dengelerinin kurul­duğu iki bölümden (iki yarım pilden) veya iki elektrottan meydana gelir. Bu dengele­rin türü çok çeşitlidir ve farklı elektrot tiple­rine tekabül eder; elektrotlar şu şekilde sı­nıflandırılabilir: 1. Katyon elektrodu. Tuz­larından birinin çözeltisine daldırılmış bir madenden meydana gelir; meselâ: Zn / Zn SO4; redoks dengesi M > < Mn+ + ne- şeklinde yazılır; indirgenmiş kimyasal mad­de, doğrudan doğruya madenin kendisidir; 2. Gazlı elektrot. En önemlisi hidrojenli elektrottur; parçalı, gözenekli, siyah platinle kaplanmış bir platin lamadan (platinle kap­lanmış platin lama) meydana gelen elektrot, bir asit çözeltisine (HC1) yarıya kadar dal­dırılır ve 1 atmosferlik hidrojenle temas et­tirilir; Jekabül eden redoks çifti 1/2 H2 > < H+ +e- ‘dir; hidrojenin basıncı 1 atmosfer ve H+I = 1 yani pH=0 olursa, elektrot’a «normal» denir; 3. Anyon elektrodu. En önemlilerinden biri kalomelli elektrottur; çok az çözünür bir tuz olan kalomel (civa-I klorür Hg2Cl») ile temas halindeki civadan meydan gelir; kalo­mel de bir KCI çözeltisine temas eder. Bu elektroda tekabül eden redoks çifti 2Hg +2 Cl > < Hg2Cl2 + 2e- ‘dir; diğer bir ör­nek de gümüş klorürlü elektrottur; 4. Asıl redeks elektrodu. Belli bir redoks dengesi olan bir çözeltiye daldırılmış etki­lenmeyen bir madenden (platin) meydana gelir; ör. demir II ve demir III tuzu, Fe2 + > < Fe 3+ + e-; asit permanganat ve man­ganez II tuzu. Mn04- + 8H+ > < Mn2 + +4H20+5 e- Elektronların çözeltiye veya dış devreye doğru hareket etmesini sağlayan madenî elektrot, redoks dengesinn de şu veya bu doğ­rultuya göre yer değiştirmesini sağlar. Bir elektrot, hangi tipten oluısa olsun, be­lirli şartlarda, madenî elektrot ile içine dal-dınldığı çözelti arasındaki belli bir potan­siyel farkıyla nitelenir: «mutlak elektrot gerilimi» denen E=Vmaden — V çözelti. Termodinamik görünüşü doğrulayan ve Nernst’in bulduğu formülü genelleştiren bir formül E bağıntısını verir: çözeltideki re­doks dengesinin, m1A1 + m2A2 +…> < n1B1 + n2B2 + ….+ ne-

şeklindeki kimyasal bir denklemle (burada
A1, A2, … B1, B2, ….. çözeltideki redoks dengesinde rol oynayan iyon veya molekül türleridir) ifade edildiği genel durumda

ML-P-494-2

olur. Bu formülde R, tükel gazların mole bağlı olan sabiti; T, Kelvin derecesi; F, fa­ra day (96 500 coulomb); Log bir Neper logaritmasıdır. Sayısal değerlere ve ondalık logaritmaya (log) geçilince, 25°C’ta

ML-P-495-1

olur. Meselâ, IA1|, A1 türünün çözelti içindeki etkinliğidir; çok seyreltik çözeltiler­de bu büyüklük molariteyle karışır ve deri­şiklik ne kadar fazla olursa molariteden o kadar uzaklaşır. Eo, ayrı ayrı ele alınan her elektrot için, teoriyle belirlenemeyen bir sa­bittir (verilen T ve p değeri için); Eo (nor­mal elektrot geriiimi»dir: bu, bütün etkinlik­ler birime eşit olduğu zaman, E’nin aldığı değerdir. E ve Eo deneysel olarak ölçüle­mez; çünkü bir potansiyel faikı ancak iki elektrot arasında ölçülebilir, yani çözeltiler arasında bir elektrik teması sağlayacak şe­kilde (normal olarak bir KCI çözeltisiyle) iki yarım pili birleştirmek gerekir, böyle yapmakla da bir pil elde edilmiş olur.

Bu potansiyel farkının ölçümü için, sırasıyle her yarım pile, karşılaştırma elektrodu olarak seçilmiş bir yarım pil bağlanır ve Eo yakla­şık bir sabitle ölçülür; bu sabit bilinmemek­le beraber bütün elektrotlar için aynıdır. Eo’ın bu şekilde ölçülen değeri, karşılaştır­ma elektroduna göre sıfırdır. Uzlaşma yoluyle seçilmiş karşılaştırma elektrodu, yuka­rıda tarif edildiği gibi normal bir hidrojen­li elektrottur. Deneylerde, bu ölçmeleri, hid­rojenli elektrottan daha kullanışlı olan ve hidrojenli elektroda oranla gerilimi kesin olarak bilinen ikinci bir karşılaştırma elekt­rodu tercih edilir; bu ikinci karşılaştırma elektrodu genellikle kalomelli elektrottur; 25°C’ta ve kalomelle temas eden KC1 çö­zeltisi doymuş ise, normal hidrojenli elekt­roda göre bu elektrodun normal gerilimi,
Eo = + 0,245 volttur. Böylece, herhangi bir yarım pilin volt cinsinden Eo değeri

E0(H2) = Eo(Hg) + 0,245

olacaktır. Her yarım pil için Eo’ın ölçül­mesi (ki çoğu zaman güçtür) aşağıdaki tabloda kısmen gösterilen ve normal ge­rilimler ölçeği (veya normal elektrot ya da redoks potansiyelleri) denen bir liste­nin hazırlanmasını sağlar. Bu ölçek özellikle, her biri tuzlarından biri­nin çözeltisiyle temas eden çeşitli madenle­rin normal elektrot gerilimlerini verir; bu şekilde elde edilen sınıflandırma, pek tabiî­dir ki bir madenin iyon haline geçme eğili­miyle, yani az veya çok elektropozitif olma özelliğiyle veya indirgenliğiyle sıkı bir ilişki halindedir.

Meselâ, redoks çifti madenlerin redoks çiftine benzeyen hidrojen, bir maden olmadığı halde bu listede yer alabilmekte­dir; listede hidrojenin üstünde bulunan ma­denler, hidrojenden daha elektropozitiftir. Madenlerin elektrot gerilimlerinin bilinme­si, kullanılan çeşitli pillerin elektromotor küvetlerini yaklaşık olarak hesaplamak im­kânı verir:

meselâ. Daniell pili Zn/ZnS04; Cu S04/ Cu için elektromotor kuvvet, açık devredeki potansiyel farkına eşittir; bu da
(VCu – Vcus04) + (VcuS04 — VZnSO4) + (VznS04 — VZn)

cebirsel toplamına eşit olur; gözenekli kap i-çinde birbirine değen çözeltiler arasındaki
Vcuso4 — VznSo4, potansiyel farkı bilin­mez; fakat çok zayıf olduğunu düşünmemiz için çeşitli sebepler vardır; bu potansiyel farkı ihmal edilirse, pilin elektromotor kuv­veti
e — (Vcu — VcuS04) — (Vzn — VzS04)

olur; yani, bakır ve çinkonun elektrot geri­limleri farkına (cebirsel fark) eşit olur; nor­mal gerilimler yardımıyîe yaklaşık sonuç el­de edilir: e := 0,34 — (—0,76) = 1,10 volt; sonucun pozitif olması, bu pilde bakırın po­zitif kutup olduğunu gösterir. Bu liste ayrıca, «bir madenin başka bir ma­denle yer değiştirme» tepkimeleri denen kimyasal redoks tepkimelerinin yönünü ön­ceden bilmek imkânı da verir. Meselâ, bir bakır II tuzu çözeltisine daldırılan demir la­ma hemen bakırla kaplanır; aynı anda de­mir, Fe2 + iyonları halinde çözeltiye karışır.

Kimyasal tepkime Fe + Cu2+ -> Fe2+ + Cu şeklinde yazılır; bu, bakırdan daha indirgen olan demirin, bakır II iyonlarını indirgeye­rek onları madenî bakır haline getirdiği ve çözeltide bu bakır iyonlarının yerini aldığı bir redoks tepkimesidir. Demek ki prensip olarak, bu çeşit tepkimeler yukarıdaki lis­teye göre önceden anlaşılabilir: bir maden, listede kendisinin altında sıralanan bütün ö-bür madenleri açığa çıkarır; bu durum, ken­disinin üstünde yer alan madenler tarafın­dan açığa çıkarılabilen (sudan veya asit çözeltilerden) hidrojen için de geçerlidir.

Ayrıca, bir madenin elektrot geriliminin, di­ğer etkenlerin yanı sıra, çözeltideki maden iyonlarının derişikliğine de bağlı olduğunu kesinlikle belirtmek gerekir. Yukarıda veri­len genel formülün bir katyon elektroduna uygulanması,

ML-P-495-5

formülünü verir; burada / Mn+ /, çözeltide­ki maden iyonlarının etkinliğidir; formül Nerst (1890) tarafından hazırlanmıştır. Bu­radan özellikle şu sonuca varılır: iyonlarıyle temas halinde bulunan ve sadece ma­den iyonlarının derişikliği ve dolayısıyle et­kinliği bakımından birbirinden farklı olan, aynı madenden yapılmış iki yarım pilin bir­leştirilmesiyle bir tek pil yapılabilir:

ML-P-495-7

ve (a2) iki yarım pildeki maden iyonları­nın etkinliğidir. Bu şekilde elde edilen ve «derişmeli (veya yoğunlaşmalı) piller» de­nilen pillerin elektromotor kuvveti genel­likle çok düşüktür (birkaç santivolt kadar). Bu derişmeli pillerin özel bir şekli de, pH’1
(pH= —log /H+/ ) farklı çözeltilerin kulla­nıldığı hidıojenli elektrotlardan meydana gelen yarım pillerdir. Bunlardan biri normal hidrojenli elektrot ise, öbürü pH’1 bilinme­yen bir çözeltidir; pilin elektromotor kuv­veti, 25°C’ta, e =0,059 pH formülüyle verilir ve bunun ölçülmesi, çözeltinin pH’ını he­saplamak imkânı sağlar; bu, pH’ların elektrometrik ölçü ilkesidir; bu usul, laboratuvarlarda ve sanayide çok kullanılır. Pratik yapımı için, derişmeli bir pilin, elekt­romotor kuvvetinde büyük bir değişiklik ya­pılmadıkça yeterli akım üretmeyeceğini bil­mek gerekir: bu elektromotor kuvvetin, ya karşılaştırma metoduyle (kesin ve ideal olan bu metodun tek sakıncası çok vakit alması­dır) ya da bir voltmetreyle ölçülmesi gere­kir. Yalnız voltmetrenin hassasiyeti yapıla­cak ölçmelere göre ayarlanmalıdır: bunun için genellikle bir milivoltmetre kullanılır; bu âletin iç direnci çok büyük olmalıdır (en az 1010Q). Yükseltici elektronik voltmetre bütün bu aranan şartlara cevap verir; doğ­rudan okumalı pH-metre’lerde genellikle bu âlet kullanılır; bu tip pH-metre’ler ise, çok hassas ve kullanışlı olduğundan pratikte çok tercih edilir ve yapımları sırasında volt cinsinden değil de pH birimleri cinsinden derecelenir.

Kutuplarındaki potansiyel farkının ölçüldü­ğü pil, içinde birkaç santimetre küp kadar pH’1 bilinmeyen çözeltinin bulunduğu kü­çük bir kaptan meydana gelir; bu çözeltiye şunlar daldırılır:
Karşılaştırma elektrodu (dış), kolaylık açı­sından gerekli olan ikinci bir karşılaştırma elektrodudur ve doymuş KC1 çözeltisiyle temas eden kalomelli elektrottan meydana gelir;
gösterici elektrot; birçok çeşidi vardır, fakat en çok kullanılanı cam elektrottur, alt ta­rafına küçük bir ampul yerleştirilmiş, yal­nız H+ iyonlarını geçiren yumuşak camdan yapılmış, çok ince çeperli bir tüpten mey­dana gelir; bu ampulün içinde, tüpe yerleş­tirilmiş kalomelli elektroda değen ve bir karşılaştırma elektrodu (iç) meydana geti­ren bir HC1 N/10 çözeltisi vardır; uçları elektronik voltmetreye bağlanan bu sistem, şöyle bir şema ile gösterilebilir:

ML-P-495-6

Bir cam elektrot kullanmakla, aşağı yukarı 12 pH’a kadar, 0,01 pH birimlik hassasiyet­le ölçme yapılabilir; bu pH’ın daha üstünde yani daha bazik çözeltilerde alkali iyonları (Na+ veya Li+) bulunduğu için hata oranı artar.
Daha genel bir şekilde, yukarıda verilen re­doks potansiyeleri listesi, redoks çiftlerinin kesin olarak sınıflandırılmasını ve redoks tepkimelerinin önceden bilinmesini sağlar;
msl., Sn2+ > < Sn4+ + 2e- ve Hg2/2+ > < 2 Hg2+ + 2e gibi iki redoks çifti olsun; Pt/Sn2+, Sn*4+ : Hg2/2+, Hg2+ /Pt pili, dışarıdaki bir devreye, Sn2+ iyon­larının yükseltgeneceği ve Hg2+ iyonla­rının indirgeneceği bir yönde kendiliğin­den akım verirse, Sn2+ + 2Hg2+ -> Sn4+ + Hg2/2+ tepkimesi gerçekleşebilir, yani kalay II iyonu civa II iyonunu indirger; kalay iyonlarından kopan elektronların civa iyonlarına geçmesi için, pil dışındaki akımın civalı yarım pilden kalaylı yarım pile doğru yol alması, yani, civalı yarım pil -> kalaylı yarım pil doğrultusunda hesaplanan elektro­motor kuvvetin pozitif olması gerekir;

böy­lece e = + 0,91 — (+0,15) = + 0,76 volt elde edilir. Zaten, deneyde de görülebilece­ği gibi, civa II iyonunun kalay II iyonu tarafından indirgenmesinin bir civa I tu­zunun oluşumunu engellemediği, fakat tepkimenin element halinde civa meydana ge­lene kadar sürdüğü önceden kolayca an­laşılabilir.

Bu arada, daha kesin bir şekilde söylemek gerekirse, elektrot gerilimleri çeşitli etken­lere ve özellikle indirgenmiş şekil ile yük-seltgenmiş şeklin derişikliğine bağlıdır: bu iurum, sadece elektrotların normal gerilimlerinden çıkarılan şematik sonuçlan (özel­likle ele alınan redoks çiftlerinde bu geri­limler birbirinden çok az farklı olduğu za­man) değiştirebilecek niteliktedir; bu du­rumda tepkime tam olmayacağı için kimya­sal denge kurulabilir.

Nihayet bazı redoks çiftlerinde, elektrot ge­riliminin, çözeltideki H+ iyonlarının derişik­liğine, yani pH’ına, az veya çok asitli ol­masına bağlı olduğu görülür: Mn2+ +4H2O > < MnO4 + 8H+ +5e- denkleminin tekabül ettiği redoks çiftinde durum böyledir ve bazı şartlarda, permanganat iyonunun yükseltgen özelliğini ifade eder. Bu yükseltgenliği niteleyen elektrot gerilimi

ML-P-496-2

ML-P-496-4

yazılabilir; bu da, pH’ın, permanganat iyo­nunun yükseltgen özelliği üzerindeki etkisini açıklar.
— Biyol. Redoks olayları, bitki ve hayvan metabolizmasında önemli bir rol oynar; me­selâ hücre Solunumunda pek çok redoks tepkimesi işe karışır. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDOKS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAY veya WRAY

Tarih 24 Haziran 2009

RAY veya WRAY, lat. Raius, ingiliz ta­biat bilgini (Black-Notley, Essex 1627-ay. y. 1705). Babası demirciydi.

Yirmi üç ya­şında yunanca profesörü olan Ray, bir yan­dan da botanik öğrenimine devam etti. 1660′ta bir bitki katalogu yayımladı: Catalogus Plantarum circa Cantabrigiarn Nascentium. Anglikan papazı oldu. Sonra Willoughby ile birlikte Avrupa’da ve Akdeniz kıyılarında bilimsel inceleme gezilerine çık­tı. Büyük eseri Methodus Plantarum Nova (1682) için malzeme topladı.

Bu eserinde bir çeneklilerle iki çeneklileri kesinlikle birbirinden ayırdı. Historia Platarum (Bit­kilerin Tarihi) adlı eseri de (1686-1704) amîmağa değer. Ray, Willoughby’ın adiyle yayımlanan Synopsis Methodica Animalium Quadrupedum et Serpentini Generis (1693) ve Synopsis Methodica Avium et Piscium adlı iki eseriyle ingiliz zooloji biliminin ku­rucularından sayılır.

Coğrafya alanında, akarsuların toprağı aşındırmasını ve deniz­lerin karalara doğru yürümesini inceledik­ten sonra dünyanın eninde sonunda eriye­ceği görüşünü savundu; bu bakımdan kö­tümser eğilimin öncülerindendir. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAY veya WRAY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAVENT veya RAVEND

Tarih 24 Haziran 2009

RAVENT veya RAVEND i. (fars. ravend). Bot. Etli kaba gövdeli, büyük yapraklı, çokyıllık otsu bitki, (ilmî adı rheum. Ka­rabuğdaygillerden.)

— ANSiKL. Ravent’in bazı türleri (Rheum compactum, undulatum v.b) süs bitkisi olarak yetiştirilir. Fakat sebze olarak yetiş­tirilen türleri de vardır; yeni filiz ve sür­günlerle üretilir. Ravent’in yaprak sapla­rından reçel ve ezme yapılır.
— Eczc. Ravent, içindeki antrasen türevi heterozitlerden (antraglükozitler) dolayı iç yumuşatıcı nitelikler taşır; ayrıca içinde tanen bulunduğu için peklik verici ve kuvvet­lendiricidir. (L)

RAVESTEYN. Bk. VAN RAVESTEYN

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVENT veya RAVEND hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAUWOLFİA

Tarih 24 Haziran 2009

RAUWOLFİA i. Asya, Afrika, Amerika ve Okyanusya’nın sıcak bölgelerinde yetişen ağaç veya ağaççık; çiçeğinin taç kısmı bu­ruşuktur. (Zakkumgillerden.)

— ANSiKL. Eczc. Rauwolfia serpentina’nın kökü ve köksapı Hindistan’da halk ara­sında ateş düşürücü, âdet getirici, ishal durdurucu, böcek ve yılan sokmasını iyileş­tirici olarak kullanılır. Modern tedavide ise bu bitkinin yatıştırıcı ve tansiyon dü­şürücü niteliklerinden yararlanılır; bu nitelikler bitkinin taşıdığı on kadar alkaloitten ileri gelir; bu alkaloitlerin en iyi bilinenleri rezerpin ile raubazin’dir. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAUWOLFİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAUBAZİN

Tarih 24 Haziran 2009

RAUBAZİN i. (fr. raubasine). Eczc. Rauwolfia serpentina bitkisinin alkaloitlerinden biri; sempatolitik etkisi vardır.

(Adrenalin ve noradrenalin’in tansiyon yükseltici etki­sini tersine çevirir; onun için gayet iyi bir damar genişleticidir; tansiyon düşürücü olarak ve arteritlerin tedavisinde kullanılır.) (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAUBAZİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RATB

Tarih 24 Haziran 2009

RATB sıf. (ar. ratb). Esk. [Bitki için] Taze, yeşil. || Mec. Yumuşak.

|| Ratb ü yabis («kurudan yaştan»), münasebetli münase­betsiz. || Ratb-ül-lisan («dilde tazelik, yu­muşaklık»), güzel ve yeni sözler söyleme. || Meyve-i ratb, yaş meyve. (M)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATB hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RATANHİA

Tarih 24 Haziran 2009

RATANHİA i. («toprağın altında uzanan bitki» anlamında peru dilinde k.).

Ameri­ka’da yetişen birçok krameria (baklagiller­den) türüne verilen ad. (Peru ratanhia’sı [Krameria triandra], Savanil veya Yeni Granada ratanhia’sı [K. ixina veya K. tomentosa], Brezilya veya Para ratanhia’sı [K. argentea] bunlar arasında sayılabilir.)

— ANSiKL. Eczc. Krameria triandra’nın kö­kü toz halinde kullanılır. İçindeki tanen yü­zünden peklik verici özelliği olan ratanhia, ishale karşı şurup halinde, basura karşı po­mat veya fitil olarak da kullanılır. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATANHİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAPİSTRUM

Tarih 23 Haziran 2009

RAPİSTRUM i. Az veya çok soluk sarı çi­çekli otsu bitki: tarlalarda, şevlerde v.b.de biten çek değişik çeşitleri vardır. (Turpgil­lerden.) [L]

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAPİSTRUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANDİA

Tarih 22 Haziran 2009

RANDİA i. (ing. eczacısı J. Rand’ın adından). Gardenia’ya yakın bitki; bütün tropikal bölgelerde yüzden fazla türü var­dır. (Bunlar beyaz veya sarı çiçekli ağaç veya ağaççıklardır; çiçekleri yaprakların koltuğunda demet halinde bulunur. Meyve­si az veya çok etli ve çok tanelidir. Bazı türleri süs bitkisi olarak yetiştirilir. Kökboyasıgillerden.) [L]

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANDİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Rahip Mouret’nin Günahı (La Faute de l’Abbe Mouret)

Tarih 19 Haziran 2009

Rahip Mouret’nin Günahı (La Faute de l’Abbe Mouret), Emile Zola’nın romanı. Rougon-Macquart’lann beşinci cildi (1875). Mistik coşkunlukla bitkin düşen rahip Mou­ret bir beyin hummasından ansızın yata­ğa düşer. İyileşir ama inancı yok olmuş gibidir. Albine adında genç bir kıza bü­yük bir şehvetle bağlanır. Ama pişmanlık duymağa başlar. Albine’i terk eder. Ma­nastıra dönünce, arzularını yenmek için çırpınır. (-> Bibliyo.) [L]

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Rahip Mouret’nin Günahı (La Faute de l’Abbe Mouret) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAFFLESİA

Tarih 18 Haziran 2009

RAFFLESİA i. (sir Thomas Stamford Raf­fles’in adından). Büyütken dokusu son dere­ce az olan, klorofilsiz asalak bitki; Malez­ya takımadalarında, ağaçların köklerinde asalak yaşar. (Rafflesia Arnoidi’nin çiçeği yaklaşık olarak 30 sm çapındadır ve kadav­ra gibi kokar. Bitkinin yaşama tarzı mantarlarınkine benzer. Aristolochiales takımın­dan rafflesiaceae familyasının örnek tipi.) (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAFFLESİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYOAKTİFLİK

Tarih 18 Haziran 2009

RADYOAKTİFLİK i. (radyoaktiften rad­yoaktiflik). Nükl. Bir atom çekirdeğinin, ta­necikler veya elektromagnetik ışımalar ya­yarak kendiliğinden parçalanması. (RADYO­AKTİVİTE de denir.) [Bk. ANSİKL.] || Rad­yoaktiflik sabiti, radyoaktif bir elementin kütlesinin bir saniyede parçalanabilen kesri.
— ANSiKL. Nükl. Radyoaktiflik olayını ilk defa 1896 yılında, H. Becquerel uranyum­da keşfetti. Tabiatta, kendiliğinden radyoak­tif olan bazı ağır çekirdekli elementler var­dır. Bunlar dört grupta toplanır:
1. radyum ailesi (grubu); bu grup uranyum 238 ile başlar ve art arda parçalanmalarla bu çekirdek, kararlı olan kurşun 206 haline dönüşür;
2. aktinyum serisi; bu seri uranyum 235 ile başlar, kurşun 207′ye dönüşerek biter;
3. toryum serisi, toryum 232 ile başlar, kur­şun 208 ile son bulur;
4. neptünyum serisi, neptünyum 237′den başlar bizmut 209′a dönüşerek biter.

Bu serilerde, radyoaktifliğin çeşitli tipleriy­le karşılaşılır:
1. alfa (a) radyoaktiflik, iki nötron ve iki protondan meydana gelen bir helyum çekirdeği yaymaktır. (Meselâ: 92u238- 90 Th234 + a.) Bu radyoaktiflikte çekirdeğin yükü, iki birim oranında eksilir;
2. beta (B) radyoaktiflik, bir pozitif ve nega­tif elektron yayımıdır. (Meselâ: 90Th234 91Pa234 + B .) Bu radyoaktiflikte, elektron eksi yüklü ise çekirdek yükü bir birim ar­tar, artı yüklü ise bir birim azalır;
3. gamma (y) radyoaktiflik, bir çekirdeği uyarılmış bir halden, daha az uyarılmış veya kararlı hale getiren elektromagnetik bir Işınım kuvantumunun yayımıdır. Radyoaktif dönüşümler az veya çok hızlı olur. Göz önü­ne alınan element çekirdeğinin yarısının parçalanması için gerekli süreye «periyot» denir. Dış etkenlerin hiç birine bağlı değil­miş gibi görünen bu periyot çekirdekten çekirdeğe çok değişir. Bir saniyenin milyarda birinin binde biri (10-12 saniye) kadar sü­ren periyotlar olduğu gibi 1017 yıla ulaşanlar da vardır. Nükleer tepkimelerde, tabiatta bulunmayan radyoaktif çekirdekler elde edi­lebilir. Joliot tarafından keşfedilen bu ola­ya sunî radyoaktiflik denir; tıpta ve meta­lürjide kullanılan bütün radyoaktif izotop­lar bu buluştan sonra elde edilebilmiştir.

• Radyoaktifliğin uygulamaları. Radyoak­tiflik hemen hemen bütün bilimsel ve teknik alanlarda geniş bir uygulama alanı bulur. Radyoaktif izotopların nükleer tepkimelerin­den tekniğin birçok dalında kontrol aracı olarak faydalanılır; bu kontrolda, özellikle radyoaktif bir elementin radyoaktif olmayan bütün izotopiarıyle aynı kimsal özellikler göstermesinden yararlanılır. Bu özellikler belli atom gruplarının etiketlenmesine imkân vermiştir: böylece belli sayıda radyo­aktif atom taşıyan moleküllere «etiketlenmiş molekül» adı verilir. Burada radyoaktifliğin değişik bilim dallarındaki birkaç uygulama­sından söz edeceğiz.

a) Kimyada uygulamalar. «Işınım kimya­sı» adı altında yeni bir kimya dalı ge­lişmiştir. Bu dalın konusu ışıma altında gelişen yeni kimyasal tepkimelerin ince­lenmesidir. Böylece klasik kimyada bilin­meyen yüksek polimerler elde edilmiştir. Bu işlemlerde kobalt 60 gibi radyoaktif­lik derecesi çok yüksek kaynaklar kullanılır.
b) Biyoloji ve tarımdaki uygulamalar. Rad­yoaktiflik en geniş uygulamasını bu alanda bulur.
Etiketlenmiş moleküllerden metabolizmala­rın incelenmesinde yararlanılır. Bir bitkiye, içinde düşük oranda karbon 14 radyoaktif izotopu bulunan karbon dioksit. solunumu yaptırıldığında, bitkinin bünyesinde karbon izlenebilir.
Radyoaktif ışınımlar canlı hücreler üstünde çok büyük etkiler yapar; bu hücreleri önce değişikliğe uğratır; sonra da öldürür, insan için çok zararlı olan bu etkiler tarımda ya­rarlı sonuçlar verir. Böylece bu ışınımların etkisiyle değişime uğratılarak çok çabuk ol­gunlaşan yeni bir domates türü üretilmiştir. Bu yolla, iskandinav ülkelerinde domates ekimi çok geniş ölçüde geliştirilmiştir.

c) Tıbbî uygulamalar. Biyolojideki uygulamasıyle aynı ilkeye dayanır. Işınımla hücre­lerin yok edilmesi kanser ve tümör tedavisin­de bir metot haline gelmiştir; bu amaçla, uzun süredir X ışınları kullanılıyor. Fakat radyoaktif izotopların kullanılması bu meto­dun alanını çok genişletti. Hastalığın duru­muna göre mevziî bir uygulama (meselâ enjeksiyonla) yapılabileceği gibi bir dış ışınım kaynağı da (kobalt «bombası») kulla­nılabilir. Kobalt 60, fosfor 32, iyot 131 ve altın 198 tıpta en çok kullanılan izotoplar­dır. Bk. ALFATERAPİ, BETATERAPİ, RAD­YUM tedavisi. RADYOBİYOLOJİ, RADYO­TERAPİ.
ç) Metalürjideki uygulamalar. Radyoaktif izotoplardan, çeliğin kalıpta katılaşmasını metalürjik tepkimelerin kinetiğini v.b. ince­lemekte yararlanılır. Radyoaktif izotoplarla metallerin yayılması kolayca incelenir; me­selâ bir alaşımda bir metalin dağılımı filme alınabilir. Çok yoğun kobalt 60 kaynakları kullanılarak, büyük madenî parçaların rad­yografisi yapılıp hatalar bulunabilir.
d) Sanayideki çeşitli uygulamalar. Sıvıların seviyelerini ölçme âletleri, viskozimetreler gibi, ışınımın özelliklerinden yararlanan bir­çok cihaz yapılmıştır. Bir seviye kontrol âle­ti saydam olmayan kapalı bir kaptaki sıvının seviyesini belirlemeğe yarar.
Ayrıca bu ışınımlardan, seri halinde yapı­lan yassı parçaların kalınlıklarını ölçmede yaygın şekilde faydalanılır (bunun için par­ça ışınım kaynağıyle detektör arasına konur ve kalınlığın fonksiyonu olarak soğurulan ışınım miktarı ölçülür).
e) Öbür uygulamalar. Radyoaktiflik aynı za­manda tarih ve jeolojide de kullanılır. Ah­şap eşyanın veya kumaşların yapıldığı ta­rih, taşıdıkları karbon 14 miktarı tespit edi­lerek oldukça kesin bir şekilde bulunabilir. Bu usul, eski medeniyetlerin incelenmesinde büyük yararlar sağlar. (L)

RADYOAKTİVİTE i. (fr. radio-activite). Nükl. Bk. RADYOAKTİFLİK.

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOAKTİFLİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADİOLA

Tarih 17 Haziran 2009

RADİOLA i. (lat, radius, ışın’ın küçülmüş şekli). İplik gibi ince saplı
(en çok 10 sm uzun!.), tüysüz küçük bitki; nemli kumsal­larda yetişir. (Linaceae familyasından.) [L]

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİOLA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADERMACHERA veya RADERMACHİA

Tarih 17 Haziran 2009

RADERMACHERA veya RADERMACHİA i. Asya’da yetişen süs bitkisi.
(Başlıca tür­leri: Radermachera pentandra, R. sinica. Bignoniaceae familyasından.) [L]

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADERMACHERA veya RADERMACHİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAÇİBORSKİ (Marjan)

Tarih 17 Haziran 2009

RAÇİBORSKİ (Marjan), polonyalı botanik­çi (Brzostowa, Sandomierz 1863-Zakopane 1917). Botaniğin hemen bütün dallarında bi­limsel çalışmalar yaptı: sistematik, biyocoğrafya, paleobotanik, morfoloji ve bitki fiz­yolojisi v.b. ile uğraştı. (M)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAÇİBORSKİ (Marjan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RABEL (Jean)

Tarih 17 Haziran 2009

RABEL (Jean), fransız ressamı ve gravürcüsü (Beauvais 1545′e doğr. – Paris 1603). François I, Henri III, Henri IV, Üç Coligfıy Kardeşler, Jean d’Albret, Mary Stuart, Catherine de Medicis ve İngiltere kra­liçesi Elizabeth’in gravürlerini yaptı.
Gilles Corrozet’nin Antiquites de Paris (Pa­ris’in Eski Eserleri) adlı eserini resimledi (1588).
— Oğlu DANîEL (Paris 1578′e doğr. -ay.y. 1637), Marie Medicis tarafından is­panya’ya giderek Anne d’Autriche’in port­resini yapmakla görevlendirildi. Çiçekleri (Bitki Bahçesi kütüphanesi, Paris), moda­yı veya bale figürlerini (Le Ballet de la Douairiere du Billebahaut (Billebahaut Ki­bar Dulunun Balesi], Louvre ve Bibliotheque Nationale, 1626) canlandıran desenler veya suluboyalar ona mal edilir. Honore d’Urfe’nin Astree’sini de o resimledi (1633). [L]

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABEL (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUEDİUS

Tarih 16 Haziran 2009

QUEDİUS i. Nemli ve karanlık yerlerde barınan böcek; pek çok türü vardır ve dün­yanın her tarafında bulunur. (Kınkanatlıla­rın staphylinidae familyasından.)
— Ansıkl. Quedius’lar genellikle orman­larda, bitki kırıntılarının veya yosunların arasında yaşar. Bazıları karınca yuvaların­da, bazıları memeli hayvanların inlerinde barınır. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEDİUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİNOA

Tarih 16 Haziran 2009

QUİNOA i. Güney Amerika’da yetişen bir çeşit karabuğdayın cins adı. (Ispanakgil­lerden.)
— ANSİKL. Quinoa (Chenopodium quinoa) temrensi yapraklı, tıkız başak çiçekli bir bitkidir. Anayurdu Peru ve Şili’de «küçük pirinç» adiyle bilinir; besleyici tohumları için yetiştirilir. Avrupa’da yetiştirilmesi de­nenmiştir. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNOA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PYTHİA

Tarih 16 Haziran 2009

PYTHİA i. Ellobiidae familyasından, yan­dan basık oval kavkılı salyangoz çeşidi; kavkısının ağzı dar ve kenarları dişlidir. (Karada yaşayan bu salyangozlar, deniz kıyısında bitki kırıntıları arasında bulunur [Hint ve Pasifik okyanusları kıyıları].) [L]

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYTHİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİLLAJA

Tarih 16 Haziran 2009

QUİLLAJA i. Almaşık yapraklı, erkek ve dişi çiçekli ağaçsı bitki; Amerika’da yetişir. (Gülgillerden.)
— ANSİKL. Şili’de yetişen Quillafa saponaria’dan «panama odunu» denen bir kabuk çıkarılır.
6-8 mm kalınlıkta, kirli beyaz, kırılgan ve kıymıklı plakalar halindeki bu kabuktan tahriş edici bir toz elde edilir; içinde sapotolesin (nötür saponin) ve bir ki-layik asit bulunur; hidrolize uğratılınca, sapojenin ve şekerlere ayrılır. Bu tozun kaynatılmasından elde edilen bol köpüklü sıvı kirli çamaşırları arıtmağa yarar. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİLLAJA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PYCNOCOMON

Tarih 15 Haziran 2009

PYCNOCOMON i. Pembe veya san çiçek­li, tüysüz (veya çok az tüylü) bitki; kum­sallarda yetişir. (Tarakotugillerden.) [L]

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYCNOCOMON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PYCNANTHEMUM

Tarih 15 Haziran 2009

PYCNANTHEMUM i. Kömeç çiçekli otsu bitki; Kuzey Amerika’da yetişir. (Ballıbabagillerden.) [L]

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYCNANTHEMUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÜSKÜRTME

Tarih 15 Haziran 2009

PÜSKÜRTME i. (püskürtmek’ten püskürt­me). Püskürtmek işi.
— Elektr. Katodik püskürtme, seyreltilmiş bir gazdan elektrik akımı geçirmeğe da­yanan maden kaplama metodu. Eşanl. İYONOPLASTİ. Bk. ansikl.
— Metalürji. Püskürtme döküm, ergimiş madenî kalıp içine püskürterek yapılan dö­küm. || Tabanca ile püskürtme, bir parça yüzeyinin, tabancayle ergimiş maden veya alaşım (çinko, alüminyum v.b.) püskürtü­lerek korunması tekniği.
— Oto. Bir motorun yanma odasına, yan­mağa elverişli bir karışım meydana geti­rebilmek için belli oranda hava ile ka­rıştırılmış yakıtın basınç altında gönderil­mesi. (Eşanl. enjeksiyon.)
[Bk. ANSİKL] || Direk püskürtme, yakıtı doğrudan doğruya motorun yanma odasına püskürtme. (iç püskürtme de denir.) [Bk. ANSiKL] || Endirek püskürtme, yakıtın, motorun emme borularına püskürtülmesi. (Diş püskürt­me de denir.) Bk. ANSiKL.
— Zır. Püskürtme makinesi, bitkiler üze­rine böcek ve mantar öldürücü toz püs­kürtmeğe yarayan makine. || İlâç püskürt­me, hastalıklara karşı veya zararlı böcek­leri yok etmek için bitkilere toz ilâç saç­ma işlemi (msl. kükürt).
— Ansikl. Elektr. Fransa’da Houllevigue tarafından incelenen katodik püskürtme, ku­ru yoldan yapılan bir çeşit galvanoplasti-dir. içindeki gaz basıncı yüzde birkaç mi­limetre civa basıncına kadar düşürülmüş bir cam tüpün iki elektrodu vardır, in­dükleme bobini yardımıyle, bu iki elektrot arasında yüksek bir gerilim meydana geti­rilir. Tüpün içinde, katot ışınları halinde elektrik akımı meydana geldiği anda, tü­pün katot karşısına düşen iç çeperinin ya­vaş yavaş bir maden tabakasıyle kaplan­dığı görülür. Püskürtülen bu katot ışın­larının önüne bir cisim yerleştirilirse, bunun üzerinde oldukça ince ve düz bir ma­den tabakası birikir. Bu usuller, girişim­ölçerlerde kullanılan yarı sırlı cam levha­lar, fotoseller için tabakalar, çok yüksek değerli dirençler, koloidal maden eriyik­leri hazırlanır.
— Oto. Emme zamanında silindire gele­cek yakıt karışımını hazırlamakla görevli olan karbüratör, sayısız gelişimler geçir­diği halde birçok yönden hâlâ eksiklikleri vardır. Buharlaşma ile çalıştığı için, mo­tor rejim sıcaklığına ulaşmadıkça verimi düşük olmaktadır. Emme borusunun so­ğuk havalarda ısıtılmasına rağmen, karı­şım genellikle homogen değildir. Çalışması, pistonun inişiyle silindir içinde meydana gelen basınç düşmesinin değerine bağlıdır. Bu basınç düşmesi motorun dönme hızına göre değiştiğinden, hiç bir düzenek, re­jim ne olursa olsun hava ve yakıt oranı tam bir karışım sağlamağa yeterli değil­dir. Buharlaşma ile karbürasyon yerine, ya motorun yanma odasına, ya da emme su­pabı yakınında emme borusuna yakıt püs­kürtme yoluna gidilir. Böylece benzin ta­neciklerinin hava içinde asıltı halinde bu­lunduğu bir aerosol elde edilir; yoğunlaş­ma elektrik olaylarıyle önlendiği için bu karışım uzun süre kararlı kalır. Soğuk kar­bürasyon yerine sıcak karbürasyon uygu­lanırsa yakıt karışımı daha yoğun olur; bu da hem özgül gücün arttırılmasını, hem de, vuruntu tehlikesi yaratmadan sıkıştırma oranının yükseltilmesini sağlar.
Silindirler de daha iyi dolar; çünkü karbüratör memesi ortadan kalkmıştır. Püskürtülen yakıt miktarı yakıt pompasının ayarına bağlıdır; ya­kıt karışımı rejim ne olursa olsun sabit­tir.
• Direk püskürtme, dizel motorlarında uygulanan sistemden farklıdır. Püskürtme, sıkıştırma zamanında meydana gelir; pom­panın basıncı daha düşüktür (50 bar seviyesinde); fakat belli bir sürede verilen benzin miktarı çok daha azdır; bundan dolayı, pompa ve enjektör parçalarının ya­pımında aranan hassasiyet maliyet fiya­tının artmasına yol açar. üstelik, pompa ve enjektör bir kurutucu etkisi yapan ya­kıtla süpürüldüğü için bu organların yağlanması da önemli bir meseledir.
* Endirek püskürtme için direk püskürt­meden daha basit bir sistem yeterlidir; ay­rıca, direk püskürtmenin avantajlarından başka, yanma odasına girmeden önce gazların çalkalanması gibi bir üstünlük taşır, bu da yakıt karışımının homogenliğini arttırır. Karışımın oranı, motorun rejimine ve yüküne bağlıdır. Kalkış sırasında yakıt karışımını zenginleştirmek ve bazen yük­seltiye göre oranı ayarlamak iyi sonuç ve­rir. Yakıt beslenecek silindirlerin sayısı ka­dar enjektörle ve yalnız birkaç barlık bir basınçla basılır. Bu enjektörlerden her biri bir emme supabının yanına yerleştirilir; gaz karışımı, emme sırasmda, homogenliği­ni arttıran bir ön karışmaya uğrar.

♦ Sıf, Püskürtme yoluyle yapılmış: Püs­kürtme boya.
— İnş. Püskürtme hava ile ısıtma, bir ter­mik santraldan elde edilen sıcak havayı bir körük sistemiyle binaların içine gön­dererek ısıtma tekniği. (Borular içinden geçen sıcak hava, özel ağızlardan bina­nın bütün odalarına püskürtülür.) [LM]

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜSKÜRTME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÜSKÜRTEÇ

Tarih 15 Haziran 2009

PÜSKÜRTEÇ i. (püskürtmek’ten püskürt-eç). Sıvı veya toz halinde olan maddeleri püskürtmeğe yarayan âlet. Eşanl.PÜLVERİZATÖR ve FİKSATÖR.

— Büro. Bir resmin üstüne, görüntüyü tespit edecek bir sıvı püskürtmeğe yarayan, ince uzun iki tüpten meydana gelmiş âlet. (Aralarında bir dik açı yapacak şekilde bir­leştirilmiş iki tüpten birinin ucu tespit sı­vısının bulunduğu şişeye batırılır, öbürün­den de ağızla hava üflenerek püskürme sağ­lanır.)
— Ted. İlâçlı buhar veya duman püskürt­meğe yarayan aygıt. (Bk. ANSiKL.) | Du­man püskürteçi, ilâçlı bir maddeyi çok ince zerrelerden müteşekkil bir duman ha­line getirebilen püskürteç.
(Bu duman aerosolu andırır, ama onun kadar kalıcı de­ğildir.)
— Zır. âlet. Böcek ve mantar öldürücü sıvı ilâçları püskürtmeğe yarayan araç. (Aracın hortumu ucunda, depodan gelen sıvı ilâcı ince zerreler halinde fışkırtan parçaya büz denir.) Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Ted. Püskürteç’ler’in başlıca iki tipi vardır: oda sıcaklığında çalışan­lar, buharla çalışanlar. Birinciler, üst ucu ince bir delik halinde sivriltilmiş ve kıv­rılmış bir cam borudan meydana gelir. Alt ucu püskürtülecek sıvının içine batı­rılan borunun kıvrıntılı yerinde şiddetli bir hava akımı sağlayan yuvarlak bir lastik pompa bulunur.
Hava akımı tüpün dikey kısmmdaki havayı dışarıya atınca burada bir boşluk meydana gelir; yükselen sıvı çok küçük tanecikler halinde tüpün sivri ucundan dağılır. Buharlı püskürteç, küçük bir kazandan gelen su buharını kullanır. Buhar, dibi ilâçlı bir sıvıya batırılmış bir tüpün ince ucunu yalayarak fışkırır. Bu aygıtlar akciğer keseleri veya gırtlak içi­ne kreozot, timol v.b. değiştirici madde­ler göndermek, deri (abseler), göz, burun yapmak için kullanılır.
Bir de tozları püskürten püskürteçler var­dır; bunlardan lokal olarak antibiyotikleri kullanmak için yararlanılır.
— Zır. âlet. Püskürteçlerin birçok çeşidi vardır: küçük işler için insan sırtında ta­şınanlar; büyük araziler için yük hayvanı sırtında taşınanlar veya tekerlek üzerine monte edilenler. Birincilerde ilâç deposu sırt küfesi gibi insan sırtına askılarla tut­turulur. Sağda’ bir kol, depo içine yer­leştirilmiş emme basma tulumbayı çalış­tırır, işçi sol eliyle, ilâçlı sıvıyı buhar hâ­linde fışkırtması için ucuna bir parça yer­leştirilmiş hortumu kullanır.
Diğer püskürteçler bir traktör veya at ta­rafından çekilir veya taşınır. Depoları da­ha büyüktür, bir veya birkaç hortumu bir­den besler. Sıvıyı püskürtecek basıncı, te­kerlekle çekilen bir pompa yardımcı bir motor veya traktör sağlar. Böylece birkaç sıra bitki, ağaç veya asma birden ilaçlanabilir. Atomizör püskürteçler ve duman püskürteçleri, sis halinde, çok ince tane­cikli bir püskürme meydana getirir. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜSKÜRTEÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUYA

Tarih 15 Haziran 2009

PUYA i. Bromeliaceae familyasından bitki; Şili ve Peru’da yetişir.
— ANSiKL. Puy a kalın, mantarsı, dik göv­deli bir bitkidir. Yaprakları almaşık, yap­rakların dibi kınlı, kenarları dikenlidir. Ba­şak biçiminde toplu bulunan çiçekleri bur­gülüdür; çiçek çanağında iki sıra üzerine di­zili altı tane çanak yaprağı bulunur. Mey­vesi kapsül biçimindedir. Bazı türleri bah­çelerde yetiştirilir: Puya Chilensis, P. gigas, P. caerulea. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUSCHKİNİA

Tarih 15 Haziran 2009

PUSCHKİNİA i. Arabistan’da yetiştirilen soğanlı küçük bitki. (Zambakgillerden.) [L]

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUSCHKİNİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PURPURA

Tarih 15 Haziran 2009

PURPURA i. Patol. Deri, mukoza veya özekdoku içindeki kılcal damarların kanaması. (Derideki purpura kırmızı bir leke halindedir ve cam basma ile kaybolmaz.)

— ANSiKL. Furpura’lar iki büyük gruba ayrılır: trombositopenik purpuralar ve trombositopenik olmayan purpuralar. Trombositopenik purpura’ların başlıca özelliği kan sisteminde önemli düzensizlikle­rin belirmesidir: kanda pulcukların sayısı azalır, kanama süresi artar, dirsek kıvrı­mında morartı görülür, kan pıhtısı büzül­mez, normal pıhtılaşma zamanı degişikliğe uğrar. Kanama belirtilerinden(burun,dişeti kanamaları.kan işeme) başka olayların üçte birinde dalak büyümesi görü­lür. Trombositopenik purpuralar kimyasal maddelerin (arsenik, benzol, Sülfamit, biz­mut v.b.) ve X ışınları gibi fizik etkenlerin etkisiyle birincil veya ikincil olarak, yahut kan hastalıklarından (lösemi, aplastik kan­sızlık, Biermer hastalığı v.b.) veya karaci­ğer bozukluklarından sonra ikincil olarak ortaya çıkar. Hastalık ya ikame yoluyle (tam kan veya. trombosit nakli) veya iyileş­tirici usullerle (dalak çıkarma, A.C.T.H. veya kortizon uygulama) tedavi edilir, ço­ğu zaman iki metot birarada kullanılır. Trombositopenik olmayan purpura’larda kan muayenesinin sonuçları normaldir; yal­nız, bazen dirsek kıvrımında morartı görü­lür. Bu purpuralardan «alerjik» denen Henoch purpurasinda romatizma ağrıları, ba­zen mide-bağırsak bozuklukları (ishaller, kusmalar) ve ateş görülür. Mikroplu hasta­lıkların birçoğunda da (tifo, kızıl v.b.) pur­pura görülebilir; bunlarda genellikle trombositopen yoktur. Trombositopenik olma­yan purpuralar C ve P vitaminleriyle ve ih­tiyatlı kullanılmak şartıyle kortizonla teda­vi edilir.
— Vet. Purpura, hayvanlarda, genellikle başka bir hastalıkla beraber, kılcal damar veya kan pulcukları bozukluğuna bağlı olarak birçok kan sızmasıyle kendini belli eder. Köpekte ve süt ineğinde karaciğer bozukluğu hallerinde, ferula veya eğreltiotu yiyen geviş getiren hayvanlarda mey­dana gelen bitki zehirlenmelerinde, etyolo­jisi belirsiz olmakla beraber sığırların bazı patolojik hallerinde de purpura görülür: charollais kan akıntısı, auvergne bağırsak-deri belirtisi, kanamalı ain belirtisi. Atanazarkı, zehirlenmeli ve intanî bir purpuradır. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PURPURA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUNCTARİALES

Tarih 13 Haziran 2009

PUNCTARİALES çoğl. i. Esmer suyosunları takımı. (Bunlarda gametli bitki olduk­ça büyük, çoğalma izogamdır; feosporlarla çoğalır.) [L]

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUNCTARİALES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUNA

Tarih 13 Haziran 2009

PUNA i. Peru Andları, Bolivya, Arjan­tin ve Şili’de enleme göre 3 000-5 000 m arasında yer alan «soğuk topraklar» katını tanımlamak için kullanılan terim. (Başlıca topografya özelliği geniş düz alanlar olan bu topraklar, kurak, soğuk ve rüzgârlıdır. Hidrografya yoksullaşmıştır ve Bolivya punası ile Atacama punasında içakışıklık hü­küm sürer; iç çöküntüler [salar'lar] kuzey afrika sollarına benzer. Çok derin olma­yan toprak genellikle taşlıdır. Alçak ve seyrek olan bitki örtüsünün başlıca özelliği ağaç bulunmaması, birbirinden uzak ichu kümeleriyle bodur lloreta ve tola çalıların­dan meydana gelmesidir. Puna’da lama, alpaga, ve koyun, yetiştiren kızılderililer yaşar.) [L]

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUNA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULSATİLLA

Tarih 13 Haziran 2009

PULSATİLLA i. Kazık köklü, zehirli, çok­yıllık otsu bitki. (Sel yatağı kenarlarında, kayalıklarda biten pek çok türü bulunur, pulmonaria Düğünçiçeğigillerden.) [L]

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULSATİLLA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULQUE

Tarih 13 Haziran 2009

PULQUE i. (meksika dilinde k.). Ameri­ka’da yetişen Agave americana adlı bitkiden çıkarılan özsuyun mayalanmasıyle yapı­lan ve özellikle Meksika’da içilen içki. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULQUE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULMONARİA

Tarih 13 Haziran 2009

PULMONARİA i. Mavi veya morumsu çi­çekli çokyıllık otsu bitki. (Hodangillerden.)
— ANSiKL. Pulmonaria officinalis eskiden göğüs yumuşatıcı bir ot sayılırdı. Bugün bahçelerde çiçek tarhlarının arasını süsle­mek için yetiştirilir. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULMONARİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULİCARİA

Tarih 13 Haziran 2009

PULİCARİA i. Sarı çiçekli, bir veya çokyıllık otsu bitki; nemli yerlerde, hattâ bazen balçıkta bile yetişir. (Bileşikgillerden.) [L]

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULİCARİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUGLİA veya PULYA

Tarih 13 Haziran 2009

PUGLİA veya PULYA, İtalya yarımadasın­da bölge, Apennin dağıyle Adriya denizi arasında, Fortore’den Salento yarımadasının ucuna kadar uzanır; 19 300 km2, 3 409 700 nüf. Beş ili içine alır: Bari, Brindisi, Foggia, Lecce ve Tarento. Bölgede birçok ke­sim ayırt edilir. Gargano, karst olayları ba­kımından zengin bir kalkerli burundur; kuzeyde iki büyük denizkulağı (Lesina ve Varano) kıyısında uzanır; büyük kısmı or­man ve makilerle kaplıdır. Gargano’nun arkasında, Fortore ile Ofanto arasındaki Tavoliere, Murge’ler ve Bari toprağı, kıyı­ya paraleldir; Murge dağları, yükseltisi 400 – 700 m arasında değişen kalkerli kayalar­dan meydana gelir; aşağıda, çok verimli pliyosen kumları ve killerinden meydana ge­len Bari toprağı uzanır. Salerno yarımada­sında kalkerli engebeler, killi çöküntüler ve kıyı bataklıkları birbirini takip eder.

Başlıcaları Fortore ve Ofanto olan Puglia ırmakları, yazın kuruyan sel sularıdır. Tavo­liere dışında (kara iklimi) bölgenin geri ka­lan her yerinde akdeniz iklimi hüküm sü­rer; yazın üç ay çok kurak geçer. Tabiî şartlar her yerde tarım hayatına el­verişli değildir ve bölge sık sık tırtıl, çekir-

ge veya köstebek akını gibi felâketlere uğ­rar. Yazın çoğu kavurucu olan rüzgârların yaladığı Puglia’nın nüfusu son derece ka­labalıktır. Bununla beraber çaba ve çalış­ma sayesinde topraktan oldukça yüksek verim elde edilir ve Puglia üzüm, şarap, zeytin, yağ, tütün, badem ve incir üretiminde İtalya bölgelerinin başında gelir. Su bakımından fakir olan bölge, Abruzzi’lerden geçerek Liri’den su getiren bir su kemeri inşasıyle değerlendirilmiştir. Tavoliere’nin başlıca ürünü olan buğday, kuru tarım sistemiyle geliştirilmiş ve bu sayede İtalya’da tek tip tarımın ender örneklerinden biri haline gelmiştir. Bari toprağı, Puglia’­nın en verimli ve en zengin kısmıdır; üzümü meşhurdur; alkol derecesi çok yüksek olan şarabı öbür italyan şaraplarına katılmak için kullanılır; badem hâlâ eskiden kalma usullerle yetiştirilir; ayrıca toprakların bü­yük kısmı zeytin ağaçlanyle örtülüdür. Salento’nun tarım ekonomisinde bağcılık ve zeytinlikler öteden beri ağır basar; ay­rıca meyveleri büyük bir ihracatı besleyen incir ağaçları ve Lecce eyaletinin temel ta­rımı olan tütün yetiştirilir; yemlik bitki fa­rımı Tarento dolaylarında gelişmektedir. Mülkiyet rejiminde de bir değişme başla­mıştır; Puglia eskiden bir latifundia’lar a-lanıydı. Bugün büyük mülkler toprak re­formunun uygulanmasından beri azalmak­tadır; fakat büyük mülkiyet meselesi hâlâ çözülememiştir ve köy nüfusunun artması önemli ölçüde işsizliğe yol açar. Yerleşme­de, tamamıyle köylülerden meydana gelen ve bazılarının nüfusu 60 000 kişiyi bulan merkezler ağır basar. Balıkçılık çok yaygın­dır, çok sayıda küçük liman vardır ve ba­lıkçı sayısı oldukça yüksektir. Tarento is­tiridye ve midye tarlalanyle meşhurdur. Puglia topraklarında italyan üretiminin yüz­de 80′ini sağlayan önemli boksit yatakları bulunur (San Giovanni Rotondo); fakat ge­ri kalan kısımda, sanayinin Bari toprağın­da toplanması, önemli bir ticaret merkezi Bari’nin genişlemesine sebep olmuştur. Sa­nayi, tarıma bağlıdır (yağ fabrikaları, un fabrikaları, makarna fabrikaları, şarap mahzenleri, tütün fabrikaları [Lecce'de]). Makine sanayii (Brindisi’de ve Tarento’da) ve petrol rafinerileri (Bari’de) gelişmiştir. Çeşitli işletmeler ve ihraç edilen tarım ü-rünlerinin çeşitliliği Bari’nin liman faali­yetini büyük ölçüde geliştirdi.
• — Tar. Batıya doğru, Eskiçağ Apulia’sından daha dar olan bölge, uzun süre Normanların işgali altında kaldı. 1057′de Robertoil Guiscardo, Puglia dükü olarak tanındı. Siyasî muhtariyetlerini kaybeden şehirler, yavaş yavaş gerilemeğe başladı. Bununla beraber, Bari, Trani ve Brindisi limanlan haçlı seferleri döneminde, insan nakli ve ticaret sayesinde çok canlıydı. Sicilya kral­lığının bir ili haline getirilen bölge 1861′de İtalya krallığına bağlandı. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUGLİA veya PULYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUERARİA

Tarih 13 Haziran 2009

PUERARİA i. Üçüz yapraklı, salkım ha­linde küçük kırmızı çiçekli, genellikle uzun tırmanıcı gövdeli ağaçsı bitki.
— ANSiKL. Pueraria’nın, çoğu Hindistan’­da yetişen on türü vardır; bunlardan Pueraria Thunbergiana Japonya’da yetişen çok arsız, sülüklü, sarılgan, sürüngen, çokyıllık bir bitkidir. Boyu 8-10 m’yi bulabilir. Yaprakları hayvan yemi olarak kullanılır; haşlanarak suya bastırılan gövdesinden el­de edilen ipliklerle hafif ve sağlam bez yapılır. Köklerindense mükemmel bir ni­şasta çıkarılır. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUERARİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTYCHOTİS

Tarih 13 Haziran 2009

PTYCHOTİS i. Çorak yerlerde biten, ka­zık köklü, tüysüz bitki. (Maydanozgillerden.) [L]

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTYCHOTİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTOMAİN

Tarih 13 Haziran 2009

PTOMAİN i. (yun. ptoma, ceset’ten fr. ptomaine). Biyokim. Ferment dekarboksilasyonu yoluyle bazı amino asitlerden olu­şan ve bitkisel alkaloitlere benzeyen ze­hirleyici baz maddeler grubu. (Bu parça­lanmayı [dekarboksilaz] sağlayan enzimler bakterilerde pek yaygın olduğundan protaminler cesetlerde [agmatin, kadaverin, pütresin] ve bazı iltihaplı durumlarda bağır­saklarda bulunur.) [L]

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTOMAİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTİNUS

Tarih 13 Haziran 2009

PTİNUS i. Hayvansal ve bitkisel kuru Mad-delerle beslenen böcek; Ptinus fur ve latro evlerde çok görülür. (Kınkanatlıların ptinidae familyasının örnek tipi.) [L]

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTİNUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTİLOTUS

Tarih 13 Haziran 2009

PTİLOTUS i. Dar yapraklı otsu bitki; çi­çekleri genellikle dal ucunda bulunur; bür-güleri parlak ve süreklidir. (Horozibiğigillerden.) [L]

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTİLOTUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSORALEA

Tarih 12 Haziran 2009

PSORALEA i. Tüysü veya üçgül yapraklı ağaçsı bitki; çiçekleri beyaz veya mor renk­te, başak, salkım yahut kömeç durumunda­dır. Meyvesi, tek taneli, çatlamaz tohumlu bir badıçtır. (Fasulyegillerden.)
— Ansikl. Psoralea bituminosa Akdeniz kıyılarında yetişir; P. glandulosa (paraguay çayı) solucan düşürücü şuruplar veya mayalı içkiler yapmakta kullanılır. P. esculenta veya picotiane, Kuzey Amerika’da yetişir; içinde fekül bulunan yumrulu bir kene. (Uyuzböceğigillerden.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSORALEA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİLURUS

Tarih 12 Haziran 2009

PSİLURUS i. Sapı ve başağı ipliğimsi olan otsu bitki; boyu 10-40 sm kadardır; ço­rak yerlerde yetişir. (Buğdaygillerden.) [L]
PSİŞİK sıf. (fr. psychiçue). Psikol. Bk. RUHSAL.

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİLURUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİLOTUM

Tarih 12 Haziran 2009

PSİLOTUM i. Basit gövdeli veya çatal dal­lı, küçük yapraklı, çiçeksiz, çokyıllık otsu bitki; tropikal bölgelerde yetişir, bireşeyli sporlarla çoğalır. (Lycopodiales takımından psilotaceae familyasının örnek tipi.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİLOTUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİLOTACEAE

Tarih 12 Haziran 2009

PSİLOTACEAE çoğl. i. Lycopodiales ta­kımından bitki familyası; bunlarda spor ke­seleri kibritotlarında (kibritotu, phyloglos-sus) olduğu gibi tek tek değildir; psilotum’da ikisi, tmesipteris’te üçü birarada kaynaşık bir küme halindedir. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİLOTACEAE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTİLİUM

Tarih 12 Haziran 2009

PTİLİUM i. Yarım milimetreye yakın bü­yüklükte küçücük böcek; bitki kırıntıları arasında, bazen çamların kabuğu altında ya­şar. (Kınkanatlıların trichopterygidae famil­yasından.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTİLİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTEROZAMİTES

Tarih 12 Haziran 2009

PTEROZAMİTES i. Liyas ve oolitik taba­kalarında bulunan fosil bitki (cycadaceae familyasından); yaprakları, ucu küt ve ge­niş yaprakçıklardan oluşur. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTEROZAMİTES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKOANALEPTİK

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKOANALEPTİK sıf. ve i. (yun. psycho, ruhsal ve analepsis, yeniden kuvvet kazanma’dan fr. psychoanaleptique). Psikofarmakoloji. Ruhsal bakımdan uyartıcı veya irkiltici etki gösteren maddelere denir.
— ANSiKL. Bellibaşlı psikoanaleptikler şunlardır:
— uyanıklık sağlayıcı maddeler (nooanaleptikler), uykuyu, yorgunluğu azaltır, ruhsal etkinliği çoğaltır (bu maddelerin bellibaşlıları kafein, anfetaminler ve türevleridir);
— canlandırıcı veya bitkinliği giderici mad­deler (timoanaleptikler), yeterli miktarda verilirse melankoli belirtilerini ortadan kal­dırır. (Bu maddeler de iki gruba ayrılır: monoamino oksidazı önleyenler ve iminodibenziller. Birincilerin örnek tipi ipronizayit, ikincilerinki imipramin’dir; dezipramin ise imipraminin türevidir.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOANALEPTİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİDİUM

Tarih 12 Haziran 2009

PSİDİUM i. Meyvesi yenen ağaççık. (Mer­singillerden.)
— ANSİKL. Psidium’lar telek damarlı, kar­şıt yapraklı, tüysüz veya tüylü ağaç, ağaç­çık veya dip kısmı odunsu bitkilerdir. Amerika’nın sıcak bölgelerinde yüz kadar tü­rü yetişir. Yeşil meyveleri ve kabuğu pek­lik vericidir. En makbul türü Psidium guayava’dır; bu ağacın meyvesi (hint armudu) tatlı ve ferahlık vericidir; çiğ olarak ye­nir veya tatlısı yapılır. P. cattleyanum tü­rü de geniş ölçüde yetiştirilir. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİDİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSEUDOCHİRUS

Tarih 12 Haziran 2009

PSEUDOCHİRUS i. Ağaç üzerinde yaşa­yan, bitkiyle beslenen, gececi ve sarılgan kuyruklu keseli memeli hayvan; Avustralya ve Yeni Gine’de bulunur. (Kuskusgillerden.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSEUDOCHİRUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSEUDERANTHEMUM

Tarih 12 Haziran 2009

PSEUDERANTHEMUM i. Sıcak bölgeler­de yetişen bitki. (Bunlar dağlarda yetişen, genellikle başak biçiminde büyük mavi ve­ya pembe çiçekli, dibi odunsu otsu bit­kiler veya çalılardır. Süs bitkisi olarak yetiştirilen başlıca türleri: Pseuderanthe-mum cinnabarinum,
P. lilacinum, P. malaccence. Acanthaceae familyasından.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSEUDERANTHEMUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSELAPHUS

Tarih 12 Haziran 2009

PSELAPHUS i. Kısa elitralı, kızıl sarı renkli, küçük (2-3 mm) böcek; su kıyılarında, bitki kırıntıları arasında yaşar, (il­mî adı Pselaphus Heisei. Kınkanatlılardan pselaphidae familyasının örnek tipi.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSELAPHUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSAMMA

Tarih 12 Haziran 2009

PSAMMA i. Buğdaygillerden bitki. (Kök­leri yüzeye yakın yayıldığından kumullara engel olmak için kullanılır.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSAMMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTERİSANTHES

Tarih 12 Haziran 2009

PTERİSANTHES i. îndonozya ve Malez­ya’da yetişen tırmanıcı bitki. (Çiçekliği bıçak ağzı gibi yassı, çiçeklerse bunun iki yüzüne yapışık durumdadır. Ampelidaceae familyasından.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTERİSANTHES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTENİDİUM

Tarih 12 Haziran 2009

PTENİDİUM i. Avrupa’da yaşayan küçük kınkanatlı böcek; boyu bir milimetreden az­dır; bitki kırıntıları arasında, bazen de ka­rınca yuvalarında görülür. (Trichopterygidae familyasından.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTENİDİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTELEA

Tarih 12 Haziran 2009

PTELEA i. Yapraklan nokta nokta say­dam benekli büyük ağaççık. (Sedefotugillerden.)
— ANSİKL. Ptelea’nın demet halindeki bi­leşik çiçekleri küçük ve yeşilimsidir. Mey­vesi ise kanatlı, tek çekirdekli ve kurudur.
Kuzey Amerika’da yetişen pek çok türü bi­linir, üç yapraklı karaağaç da denen Ptelea trifoliata’nın çok güzel bir görünüşü vardır; tohumla çoğaltılır. P. aptera Kaliforniya’da yetişir; bu da bazen süs bitkisi olarak ye­tiştirilir, ama pek dayanıklı değildir. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTELEA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSÖDOGAMİ

Tarih 12 Haziran 2009

PSÖDOGAMİ i. (fr. pseudogamie). Bot. Yabancı bir bitkiye ait çiçektozu borusu­nun, yumurtacığa girerek oosfere dokunmasıyle başlayan döllenmesiz (çünkü yabancı çiçektozu oosferi dölleyemez) çoğalma şekli­ni anlatmak için Focke’un ileri sürdüğü te­rim. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSÖDOGAMİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROVENCE Coğrafya

Tarih 11 Haziran 2009

PROVENCE Coğrafya
Provence’ın fizikî ve beşerî özellikleri, belir­li bir homogenliğin sonucudur. İklimin baş­lıca özelliği eyaletin her yerinde yazların kurak, kışların ise yağışlı ve oldukça yu­muşak geçmesidir. Yağışların şiddetliliği ve kuraklık, Provence’a çıplak bir görünüş ka­zandırır. Buğday ve zeytin tarımıyla küçük­baş hayvan yetiştiriciliğine dayanan gelenek­sel hayat tarzı bitki ve toprakların büyük ölçüde yozlaşmasına yol açmıştır. XIX. yy. sonundan itibaren yoksul bölgelerde yaşayan halkın o tarihe kadar sağlığa zararlı olan o-valara ve şehirlere göç etmesi, nüfusun da­ğınık kümeler halinde toplanmasına yol açtı. Eyalette yükseltiye göre iki bütün ayırt edi­lir:
Yukarı Provence ve Aşağı Provence.

1. Yukarı Provence, Baronnies’den Kıyı Alpleri’ne kadar çeşitli Güney ön Alp kütleleri­ni içine alır.
2. Aşağı Provence, iç Provence’ı meydana getiren ovalar, havzalar ve kütleler bütünün­den meydana gelir. Güneyde Akdeniz’e açılır ve buradaki kıyı saçağına Provence maritime (Kıyı Provence’ı) adı verilir. İç Pro­vence üç değişik bölgeyi içine alir:
a) Don-zere geçitlerinin aşağı kesiminde Camargue’a kadar uzanan Aşağı Rhöne ovalan; burası verimli tarım kesimleri (Vaucluse bataklık ovaları; pirinç yetiştirilen Camargue) ve ıssız alanlar (Crau, Camargue’ın gü­neyi) bölgesidir;
b) tepeler, kalkerli sıradağ­lar ve havzalar bölgesi: Provence’ın bu ke­simi çok karmaşık bir yapıya sahiptir;
c) Eski Tiren kıtasının kalıntıları olan hersinyen Maures ve Esterel kütleleri. Provence maritime, Rhöne deltasından İtal­ya sınırına kadar uzanan çok çeşitli bir kıyıdan meydana gelir: doğuda büyük bir turizm bölgesi olan Cdte d’Azur; batıda To-ulon, Marsilya ve Berre kıyı gölü sanayi bölgeleri.

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVENCE Coğrafya hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTONEMA

Tarih 11 Haziran 2009

PROTONEMA i. (yun. proto ve nema’dan fr. protonema). Karayosunu sporlarından oluşan ve tomurcuklanarak bitkinin yaprak­lı sapını meydana getiren önçim.
— ANSiKL. Protonema mantar miselyumuna benzer, fakat klorofillidir; ayrıca protone­madan çıkan uzantıların bir kısmı yüzeyde kalır, bir kısmı ise toprağa dalar. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTONEMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTİUM

Tarih 11 Haziran 2009

PROTİUM i. Tropikal bölgelerde, özel­likle Amazon havzasında yaygın her boyda doksan kadar ağaç türünü kapsayan bitki. (Burseraceae familyasından.)
— ANSİKL. Protium (İcica) heptaphyllum, P. Copal ve decandrum’dan, Amerika’da marangozlukta ve yapı işlerinde kullanılan bir kereste elde edilir; buna Antiller’de kopal ağacı veya kırmızı zamkağacı de­nir. Hakikî kırmızı zamk ağacına (Tetragastris Panamensis) benzeyen reçineli, ka­ba, gevrek bir odundur.
Protium’dan «takamak» denilen reçineler (brezilya elemi’si, kanur elemişi, saintelucie elemişi, yağlı takamak, beyazımsı ta­kamak v.b.) elde edilir. (Odun elemi ile reçine elemi’yi karıştırmamak gerekir; odun elemi, çeşitli bursera türlerinden elde edi­lir.) [L]

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTİT

Tarih 11 Haziran 2009

PROTİT i. (fr. protide’den). Biyokim. Bü­tün hayvansal ve bitkisel organizmalarda bulunan, hidrolize uğrayınca aminoasitlere ayrılan ve birbirinden türeyebilen maddelerin ortak adı. (Protitler grubu peptitlerle proteitleri içine alır.) [L]

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTEA

Tarih 11 Haziran 2009

PROTEA i. Güney Afrika’da ve Avustral­ya’da yetişen küçük ağaç veya ağaççık. (Birçok türü limonluklarda süs bitkisi ola­rak yetiştirilir: Protea cynaroides [Güney Afrika], P. grandiflora [Avustralya], P. mellifera [Güney Afrika]. P. mellifera’nın bol miktarda çıkardığı balözü bazen şeker yerine [şurup halinde] kullanılır. Proteaceae familyasının örnek tipi.) [L]

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTEA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROSTANTHERA

Tarih 11 Haziran 2009

PROSTANTHERA i. Çiçekleri çok salgı bezli, kokulu, erkek organları mahmuzlu, gövdesi odunlu bitki. (Prostanthera nivea funda toprağında çok iyi yetişen güzel bir süs bitkisidir. Ballıbabagillerden.) [L]

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROSTANTHERA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROSOPİS

Tarih 11 Haziran 2009

PROSOPİS i. Yalnız yaşayan küçük arı. (Zarkanatlıların arıgiller familyasından.) — ansikl. Prosopis’lerin bacağında çi­çektozu toplamağa yarayan fırçalar yoktur. Bunlar yuvalarını içi oyuk bitki saplarına, genellikle kuru böğürtlen saplarına veya ye­re kurar, kurtçuklarını beslemek için bura­da sıvı bal yaparlar. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROSOPİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROLAMİN

Tarih 11 Haziran 2009

PROLAMİN i. Biyokim. Glütamince zen­gin bitkisel holoproteitler grubu.
(Mısır’­daki zein, buğday ve pirinçteki gliadin, ar­padaki hordein bu gruptandır.) [L]

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROLAMİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRİNÇ

Tarih 11 Haziran 2009

PİRİNÇ i. (fars. birine’den). Eski Dünya’-nın sıcak bölgelerinde yetişen taneli bitki (ilmî adı Oryza sativa. Buğdaygillerden): Babasından kalan topraklara pirinç ekmeğe başlamıştı (R.N. Güntekin). || Aynı bitkinin tanesi: Kızım hastaydı, Yusuf Ağamız pi­rinçle yağ aldı, hatır sormaya geldi (Sa­bahattin Ali). Bir asker pirinç ayıklamakla meşguldü (Ş. S. Aydemir).

— ÇEŞ. DEY. Pirinci su kaldırmamak, şaka­dan anlamamak; alıngan, çabuk darılır ol­mak.
Ayıkla pirincin taşını. Bk. AYIKLA­MAK.
Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak. Bk. DİMYAT.

— Astron. Pirinç taneleri, Güneş’in ışık küresinin Yer’den görünen yüzeyindeki ta­necikler.
— Bitki hastalıkları. Pirinç yanığı, piricularia oryzae mantarının çeltikte yaptığı has­talık.
— Eczc. Pirinç suyu, pirincin kaynatılmasıyle elde edilen su. (İshal kesici olarak ta­nınır.)
Pirinç unu, pirincin öğütülmesiyle elde edilen bir tür un. (Süt çocuklarını süt­ten kesme zamanında besin olarak kulla­nılır.)
— El işleri. Pirinç örgü, elde ve iki şişle; birinci sırada, bir ters, bir yüz olarak, ikinci sırada, tersin üstüne yüz, yüzün üstü­ne ters ilmek atarak düzenlenen yün ör­güsü.
— Kozmetoloji. Pirinç pudrası. Bk. PUDRA.
— Mutf. Bk. ANSiKL.
Pirinç lokması, süt­le haşlanmış pirinçten yapılan bir çeşit tatlı. (Sütün içinde haşlanarak hamur haline ge­tirilen pirinç, lokmalar halinde yuvarlan­dıktan sonra önce yumurtaya, sonra ga­leta ununa bulanır, yağda kızartılır ve so­ğuk şuruba atılır.)
Pirinç çorbası, pirin­ci, et suyu, tavuk suyu veya sade suda domates ve maydanozla haşlayarak yapılan çorba. (Terbiyelisi de olur. Genellikle kırık pirinçten yapılır, perhiz yemeği olarak ge­çerli bir çorbadır.)
— Şapkacılık. Pirinç sapı, şapka konfeksi­yonunda kullanılır.
— Tasav. Pirinç meydanı, mevlevîlerin mut­fakta hep birlikte pirinç ayıklamalarına ve­rilen ad. (Lokma hazırlanırken matbah canları pirinç ayıklamağa yetişemezse dergâh­ta bulunanların hepsi toplanarak pirinç meydanı yaparlardı.)
— Zootekn. Hayvanların beslenmesinde pi­rincin değeri arpanınkine yakındır; çeltik fabrikalarında, elde edilen pirinç kepeğinin ve kaba pirinç ununun besin değeri ise çok değişiktir.
— ANSiKL. Bot. ve Coğ. Beş altı türü bulunan pirinç’m her başakçığında bir çi­çek ve her çiçekte altı erkek organ bu­lunur. İyice gelişen iki iç kavuzcuk ke­narlarından birbirine bitişerek ileride mey­veyi tamamen sarar. Bu durumdaki pi­rince «çeltik» denir. Pirinç ekimi için en elverişli yer nemli topraktır. Samanı da­yanıklı olmadığı için pirinç sapı ancak ta­zeyken hayvan yemi olarak kullanılır ve­ya gübre olur. Pirinç doğu asya halkla­rının temel yiyeceğidir. Pirinç tarımı iki yüzyıldan beri Afrika ve Kuzey Amerika’­da da yaygınlaştı. İspanya, İtalya, Mısır ve Türkiye’de de pirinç yetiştirilir. Pirinç çe­şitleri pek çoktur ve hemen hepsi Oryza sativa türündendir. Tarım pirinçleri başlıca dört tipe ayrılır: Oryza sativa var. dura; O. sativa var. montana; O. sativa var. glutinosa; O. sativa var. fluitans. Afrika’da ay­rı bir pirinç türü daha yetiştirilir (O. glaberrime).
Ova pirinçleri sulanmak ve kötü otlardan ayıklanmak ister. Tohum, yani çeltik tanesi yirmi dört saat suda bırakıldıktan sonra, iyi bir toprak kesimine serpme usulüyle eki­lir; üç dört gün içinde çimlenir; bitkinin boyu 15-20 sm’yi bulunca oradan sökülerek tarlaya dikilir. Filizler dikildikten sonra tarlaya yavaş yavaş su verilir. Pirinç çiçek açıncaya kadar su verilmeğe devam edilir. Çiçekten sonra başakların olgunlaşması için sulama azaltılır. Bölgelere göre, ekimden dört beş ay sonra hasat yapılır; eğer ülke­nin iklimi elverişliyse, aynı yere yeni ekim yapılarak yılda iki ürün alınabilir.
• Dünya üretimi. Dünyadaki pirinç üreti­mi yılda çeltik olarak 250 milyon tonu aşar. Bunun yüzde 90′dan fazlası Asya’nın musonlar bölgesinde üretilir; buralarda hal­kın temel yiyeceği pirinçtir; arazi her yıl yeniden hazırlanır, düzeltilir, su yolları onarılır, yeni arklar yapılır ve pirinç fideleri çoğu zaman su içinde dikilir. Sıcak bölge­lerde, Asya’nın güneydoğu ülkelerindeki alüvyonlu alçak ovalarda yılda bazen iki üç defa hasat yapılır.
Yoğun bir çalışma sayesinde, bu ovaların kenarındaki yamaçlarda teraslar yapıp su­lamak suretiyle de pirinç yetiştirilir. Nü­fusu az olan ve düzenli bir şekilde bol yağ­mur alan bölgelerde ormandan açılan yer­lerde «ray» veya «ladang» sistemiyle dağ pi­rinci yetiştirilir. Çok su ve sıcaklık isteyen pirinç, bilinen pek çok çeşidine rağmen, ancak sıcak bölgelerde yetişir. Ilıman ik­lim kuşağında, meselâ Akdeniz bölgesinde ve Japonya’da pirinç, yazları yeteri kadar uzun ve sıcak olan yerlerde bir yaz ürünü olarak kesilir, öte yandan pirinç çok bakım istediğinden uzun süre yalnız el emeğinin bol olduğu ülkelerde üretilebilirdi. Şimdi mekanik âletlerin kullanıldığı ülkelerde el emeği eksikliği giderildi. İkinci Dünya sa­vaşından sonra pirinç üretimi, bütün dün­yada, özellikle Asya dışında büyük bir ge­lişme gösterdi. Afrika ve Amerika’nın tro­pikal bölgelerinde yiyecek maddesi üreti­minin azlığı, A.B.D., Avustralya ve Gü­ney Amerika’nın bazı kesimlerinde (Brezil­ya, Arjantin, Şili) tarımının iyice makine­leşmiş olması dolayısıyle pirinç üretimi hız­landı. Türkiye’de de bu devrede pirinç üretiminde büyük hamleler görüldü. Ekim tarzının çok değişik olması sebebiy­le ortalama verim rakamları, bölgelere göre çok büyük değişiklik gösterir. Güney­doğu Asya’daki ince tarım yapılan ülkeler­de, fide dikim usulüne ve çift ürün alın­masına rağmen verim çok düşüktür (Hin­distan’da hektar başına 10-12 kental, Çin’de 30 kental). Japonya ve Mısır’da gübre kul­lanılması ve pirinç tohumunun ıslahı ile orta­lama verim 48-50 kentale ulaşır. Yalnız İs­panya ve İtalya’da verim 50 kentalin üstü­ne çıkar. Kaba tarım yapılan, yani fide di­kimine gitmeden makineyle ekim yapılan ülkelerde, Avustralya hariç, verim daha da düşüktür. Bütün bu farklara rağmen 100 milyon ton üretimle Çin ve 45 milyon tonla Hindistan başta gelir; bunları hayli geri­den Japonya ve Pakistan takip eder. Fakat bu ülkelerde pirinç halkın temel yiyeceği ol­duğundan ve nüfus çok kalabalık bulundu­ğundan tüketim çok fazla, ihraç edilen pi­rinç çok azdır. Ayrıca iklimdeki düzensiz­likler de her yıl alınan ürün miktarının önemli derecede farklı olmasına sebep olur. Bu sebeplerle pirinç ticareti dünya pirinç üretiminin çok az bir kısmını kapsar (yak­laşık olarak yüzde 5). Pirinç ticareti İkinci Dünya savaşı öncesinden başlayarak büyük bir değişikliğe uğradı.
Birmanya ve Tayland, Uzakdoğu’da tüketim fazlası en çok olan pirinç satıcı ülkelerdir; fakat bunlar pirinci batı ülkelerine satacağı­na şimdi asya ülkelerine satmaktadırlar (yaklaşık olarak 1 milyon ton). Çünkü ba­tı ülkeleri şimdi amerikan ve akdeniz böl­gesi pirinçlerini ithal etmektedirler. Nüfus artışından dolayı en çok pirinç satın alan ülkeler ise Hindistan, indonezya, Seylan, Japonya, Malezya ve Pakistan’dır. Dünyada birinci üretici ve tüketici olan Çin öteden beri pirinç ithal ederken, şimdi yılma göre bazen 1 milyon tona yakın pirinç ihraç et­mektedir. Her zaman pirinç ihracatı yapan diğer bellibaşlı ülkeler A.B.D., Formoza ve italya’dır. Mısır, Vietnam, Kamboç, Pa­kistan ve Madagaskar gibi bir kısım ülke­ler de zaman zaman pirinç ihraç etmekte­dir.
• Türkiye’ye Uzakdoğu’dan getirilen pirinç, Adana, Adıyaman, Ankara, Artvin, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Çorum, Diyarbakır, Edirne, Elazığ, Eskişehir, Gaziantep, Hatay, içel, Kars, Kastamonu, Kırklareli, Malat­ya, Maraş, Mardin, Rize, Sakarya, Sam­sun, Siirt, Sinop, Tekirdağ, Urfa illerinde üretilir. Çeltik tarımının gerektirdiği bol sulama, sıtmaya yol açtığından üretim işi kanunla düzenlenir. Osmanlı imparatorlu­ğunda bu düzenleme 1908′e kadar nizamna­melerle yapıldı, ilk kanun 1910′da yayınlan­dı. Cumhuriyet döneminde 1936 tarihli 3039 sayılı kanunla çeltikçilik çalışmaları yeni­den düzenlendi. Kanunda, çeltik ekimine izin verilmesi yetkisi illerde ve ilçelerde ku­rulacak çeltik kurullarına bırakıldı.
Türkiye’de üretilen pirinç çeşitleri çeltik özelliklerine göre şu adları alır: 1. kılçıksız; 2. sarı çeltik; 3. ak çeltik; 4. amberotu; 5. mısbak (ak çeltik); 6. kara kılçık; 7. kırmızı çeltik; 8. kasım beyazı; 9. japon pirinci; 10. viyolona siyahı; 11. pangina pirinci; 12. onsen pirinci.
Türkiye’de tüketim ihtiyacından daha fazla pirinç üretme gücü vardır. Ancak sınırla­mada uygulanan siyaset yüzünden her za­man dışarıdan satın alınır. Çeltik kanunu­nun yürürlüğe girdiği yıl (1936) çeltik eki­len arazi 40 000 hektar, elde edilen ürün de 74 000 tondu. 1940′ta ekim alanı 20 000 hek­tara, ürün ise 63 000 tona indi. 1945′te 18 000 hektardan 32 000 t pirinç alındı. Ziraat alanında ortaya çıkan gelişmelerin yardı­mıyle birim alanda verim yükseltilerek 1955′te 29 000 hektardan 61 000 t pirinç elde edildi. 1966′da ekilen alan 65 000 hektar, üretim de 150 000 t oldu. 1970′te 60 000 hektar araziden 160 000 t pirinç alındı.
— Mutf. Pirinç, nişasta bakımından çok zengin, kolay sindirilen bir besindir; kabız­lık yaptığına inanılırsa da doğru değildir. Uzakdoğu halklarının çoğunun temel besi­nidir. Ülkemizde, pirinçten yapılan yemek­lerin en yaygını pilav ve lapadır; dolmala­ra, bazı etli yemeklere, özellikle kıymaya katılır (sulu köfte); pirinç bazı tatlıların hazırlanmasında da kullanılır (sütlaç, zer­de). Pirincin çeşitleri vardır ve her çeşidi ayrı bir yemek için kullanılır (pilavlık, lapalık pirinç v.b.); fakat her halde pişirme­den önce pirinci iyice yıkamak gerekir, ta ki süzülen su bulanık olmasın; böylece, pi­şirilen pirinç tane tane olur.
Pirinci pişirmenin başlıca üç usulü vardır: birincisinde, bol kaynar suda pişirildikten sonra pirinç soğuk sudan geçirilir; bu usul­le pişen taneler hafif sert olur ve tek tek dişe gelir; doğu usulü pilavda pirinç hafif­çe yağda kavrulur, sonra su veya et suyu katılıp pişirilir; üçüncüsü ise, sütle pişirme usulüdür, soğuk sudan geçirilmesi olumlu sonuç vermez; bu bakımdan, pirinç iki dakika süreyle kaynar suda tutulur, süzülür, sonra sütle pişirilir.
Batı usulü pirinç pişirmede, pirinç taneleri­nin zarını yumuşatmak için önce kısa süre yarı kaynatılır yahut susuz tencerede hafif­çe pembeleştirilir, bu işlem pilava ayrı bir koku verir. (ML)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİNÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROCRİS

Tarih 10 Haziran 2009

PROCRİS i. Genellikle mavi veya yeşil renkte parlak büyük kanatlı küçük kelebek. (Procris statices’in tırtılı kuzukulağıda, P. pruni’nin tırtılı frenküzümünde ve erikte,
P. ampelophagan’ınki asmada ya­şar ve asmaya zarar verir. Pulkanatlıların zygenidae familyasından.)
— Bot. Çiçekleri kömeç veya yumak biçi­minde ağaççık veya otsu bitki; Afrika, As­ya ve Okyanusya’da on beş türü yetişir. (Isırgangillerden.) [L]

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROCRİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROBOSCİDEA

Tarih 10 Haziran 2009

PROBOSCİDEA i. Firfiri benekli altın sarısı renginde ve huni şeklinde çiçekleri olan otsu bitki; Fransa’da Montpellier do­laylarında bulunur. (Martyniaceae familya­sından.) [L]

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROBOSCİDEA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİTCHARDİA

Tarih 10 Haziran 2009

PRİTCHARDİA i. Fiji ve Hawaii ada­larında yetişen yelpaze yapraklı palmiye. (Pritchardia Guadichaudii, P. pacifica, P. Martii, P. Wrightii v.b. ılık ülkelerde li­monluklarda süs bitkisi olarak yetiştirilir.) [L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİTCHARDİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİNSEPİA

Tarih 10 Haziran 2009

PRİNSEPİA i. Gülgillerden Asya ve Çin’­de yetişen bitki. (Prinsepia Sinensis meyve­leri yenen bir süs ağaççığıdır. P. unitlora ve utilis de süs için yetiştirilir.) [L]

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİNSEPİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRESLİA

Tarih 09 Haziran 2009

PRESLİA i. Naneye yakın, pembe çiçekli tüysüz bitki; bataklıklarda yetişir. (Ballı­babagillerden.) [L]

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRESLİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREPUSA

Tarih 09 Haziran 2009

PREPUSA i. Brezilya’da yetişen, centiyangillerden otsu bitki; gövdesi yüksek ve az dallı, çiçek kısımları altılı, çanağı şişkin, tacı çan şeklindedir. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREPUSA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRENESTİNİ dağları

Tarih 09 Haziran 2009

PRENESTİNİ dağları, Apennin’in kenarına bağlı yüksek kalkerli tepeler topluluğu, Ro­ma kırlarına hâkimdir; 1 218 m. Kısa bir bitki örtüsüyle kaplı olan bu küçük küt­lenin gelir kaynakları azdır; bölgede ya­maçlara kurulmuş güzel manzaralı birçok köy vardır. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRENESTİNİ dağları hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRENANTHES

Tarih 09 Haziran 2009

PRENANTHES i. Yüksek boylu (0,30-1,50 m) otsu bitki. (Genellikle tırmanıcı olan bu bitkinin çiçekleri menekşe veya firfiri rengindedir. Dağlık bölgelerde, nemli or­manlarda yetişir. Bileşikgillerden.) [L]

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRENANTHES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREKAMBRİYEN

Tarih 09 Haziran 2009

PREKAMBRİYEN sıf. ve i. (fr. precambrien). Jeol. Kambriyen öncesi çağ için kulla­nılır,
— ANSiKL.Prekambriyen en eski jeolojik oluşumdur. Genellikle tanınabilir fosillerden yoksun olduğu için, sadece Kambriye­nin altındaki stratigrafik konumuyle belir­lenebilir. (Silürvenin alt katı, İlkçağın bi­rinci dönemi). Prekambriyen toprakların varlığı, yeryüzünün yalnız bazı bölgelerinde kesinlikle bilinir: Kanada, İskandinavya, Sibirya «kalkanları». Prekambriyen kayaların çoğu başkalaşmıştır.
Prekambriyen devri son derece uzun sür­dü: yerkürenin 3 300 milyon yıldan daha uzun sürdüğü sanılan oluşum devresinden, İlkçağın başlangıcına kadar olan 500 milyon yıl. Yerkürenin başlangıçta akışkan bir halde olduğu ve ısısının çok yüksek olduğu sanılır yüzeyi erimiş silikatlarla kaplıbir okyanustu; bu okyanusun üstünde su bu­harı, karbon dioksit ve amonyaktan oluşan bir atmosfer (260 atmosfer basınç) vardı. Isı 1 200-800′C’a inince yüzeysel bir kabuk katılaşmağa başladı. Isının 374°C düşmesi su buharının ansızın yoğunlaşmasına ve ilk okyanuslann meydan gelmesine yol açtı. Isı düşmeğe devam ederek 100-30°C ara­ sına inince atmosferdeki amonyak ve kar­karbondoksidin okyanusların suyu ile birle­leşerek ilk canlılara hayat verdiği sanılır, Bilinen ve pek ender rastlanan prekambriyen fosillerin hepsi deniz fosilidir ve bunlar değişik dallanmalara aittir. Prekambriyende de antrasitler vardır: suyosunu kömürle­rinden meydan geldikleri sanılır. Bilinen en eski fosil, tekhücreli bir su yaratıkları topluluğu olması ihtimali olan «Corycium enigmaticum»dur; 1 400 milyon yıl önceden kalmadır.
Prekambriyenin başlıca özelliği çok yoğun kıvrılmalardır. En yeni prekambriyen sıra­dağlar hüronyen sıradağlardır. Prekambri­yende su yüzüne çıkan topraklarda bitkisiz, hayatsız çöl şartları hüküm sürdüğü sanı­lır. Prekambriyen devirler «eyokambriyen» denen çok şiddetli bir buzullaşma ile son bulmuştur. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREKAMBRİYEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRENELER

Tarih 09 Haziran 2009

PİRENELER, Fransa ile İspanya arasında sıradağlar, Akdeniz’den Gascogne körfe­zine kadar 130 km boyunca uzanır; Aneto doruğu’nda 3 404 m.

Fizikî coğrafya. Pireneler Alpler’e oranla bir kütle halindedir: hersinyen un­surlardan meydana gelen önemli bir eksen bölgesi, Anie doruğundan Akdeniz’e ka­dar uzanır. Granitti batolitlerin aştığı ve buzulların şekillendirdiği kıvrılma geçirmiş birinci zaman kalkerleri, şistleri ve kumtaşları, orta kesimdeki en yüksek kütleleri (Maladetta, Neouville) meydana getirir. Ariege’in doğusunda Gerdana, Vallespir ve Conflent çöküntü havzaları yer alır. Hersinyen eksen bölgesinin devamlı olarak yük­selmesi, üstündeki (kuzeyinde ve güneyin­de) ikinci ve üçüncü zaman tortullarının kıvrılmasına yol açmıştır. Yalnız az yüksel­miş ve kumtaşlarından (Okyanus kıyısında Rlıune kütlesini meydana getirir) temizlen­memiş olan batı kesim tepeler halinde yı­ğılmış şistlerden meydana gelir. Akitanya’nm üzerinde ansızın yükselen ku­zey yağışlı yamaç ile çok daha uzun olan, Ebro havzasına hâkim kurak güney yamaç arasında büyük bir bakışımsızlık vardır. A-ma bu bakışımsızlık Atlas okyanusu ve Ak­ideniz uçlarında azalır. Güney yamaçta ek­sen bölgesinden başlayarak üç kısım bir­birini izler: buzullarla aşındırılmış (Merbore) sert kalker sarplıklarından oluşan çok yüksek Perdu dağı bölgesi; Aragon ve Arga ırmaklarının uzunlamasına vadi­lerinin flişlere oyulmuş olduğu Aragon senklinali bölgesi; bir dağ eteğiyle Eb­ro ovasına hâkim olan eyosen kalkerle­ri (sierra de Guara, 2 070 m; Montsech, 1 685 m) bölgesi. Kuzey yamaçta ise ikin­ci zaman tabakalarından meydana gelen bir Pirene cephesi (Ariege bölgesi) ile önünde tebeşir çağı ve üçüncü zaman top­raklarından meydana gelen ön Pirene böl­gesi (Küçük Pireneler) ayırt edilir; ön Pi­rene bölgesinin kıvrımları dağeteği dökün­tüleri altında kaybolur. Bu çeşitli birimlerin Tebeşir çağında ve Lütesyende yerleşmesini bir aşınma dönemi izlemiştir; bu dönemin miyosen düzleşmelerini meydana getirdiği sanılır. Ama bugünkü bakışımsızlık ile dağ­lık kütle, yakın bir çağdaki (Pontiyenden sonra) genel yükselmenin (Lannemezan ko­nisinin birikmesinin de gösterdiği gibi) so­nucudur. Dördüncü zamanda yayla buzul­ları, bugün 2 200 gölün yer aldığı buzul ya­laklarını şekillendirmiş ve sürgüler, ombilikler ve buzultaş vallumları (Lourdes, Arudy) bırakarak vadileri genişletmiştir. Ku­zey yamaçta boydan boya uzanan kenar­ları dik vadiler bu yüzden bir duvarla ve­ya çok yüksek bir «liman»la sonuçlanır (Gavarnie buzul yalağı). Buzul etkisinin Alpler’dekinden az olması dağın bulunduğu enlemden ileri gelir; büyük ölçüde kar düşmesine rağmen, 2 800 m’nin yukarısında yer alan bugünkü buzulların önemi azdır ve iklim değişikliklerinden çok etkilenir, iki yamaç arasındaki çelişme bu bakım­dan da büyüktür: Gascogne körfezi basınç düşmelerinin etkisi altında olan Fransız Pireneleri’nde batıdan doğuya doğru yağışlılık azalır ve buna bağlı olarak bitki ör­tüsü katları yükselir (orman 2 000 m’yi hiç aşmaz), ispanya’dan yükselen auton rüz­gârının etkisi altındaki vadiler, doğu hav­zaları gibi çok daha az yağış alır. İspan­ya’da Bask ve Katalonya Pireneleri nispe­ten yağışlıdır, ama Aragon çok kurak bir körfezdir (çam ormanları 2 600 m’ye ula­şır).

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRENELER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİREKAPAN

Tarih 08 Haziran 2009

PİREKAPAN blş. i. Bileşik yapraklı, be­yaz çiçekli çokyıllık bitki, (ilmî adı Pyrethrum. Bileşikgillerden.)

— ANSİKL. Pirekapan, kasımpatıya yakın bir bitkidir. Aynı cinsten olan büyük pa­patyalar (Pyrethrum [veya Chrysanthemum] parthenium) bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilir. P. cinerariaefolium’dan elde edilen toz, böcek öldürücü olarak kullanılır. Bitkinin çiçek kömeçleri kurutulup iyice ezilerek toz haline getirilir. Kongo, Ruanda ve Burundi, pirekapanı en çok üreten ülke­ler arasındadır. (L)

PİREHEN. i. Bk. PiRAHEN.

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİREKAPAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRANGOS

Tarih 08 Haziran 2009

PRANGOS i. Kazık köklü, çokyıllık otsu bitki; kökünden çok parçalı, derin yarıklı sık yapraklar çıkar. (Doğu Akdeniz böl­gelerinde yetişen kırk kadar türü bilinir. Maydanozgillerden.) [L]

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRANGOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PEKTOZ

Tarih 08 Haziran 2009

PEKTOZ i. (yun. pektos, peltede: pectose). Biyokim. Bazı bitkilerde rastlanan glüsit kompleksi.
— ANSİKL. Meyvelerin olgunlaşmasında pektiğe dönüşen madde pektozûmL Dokumacılıkta veya kâğıtçılıkta kullanılan liflerin yumuşatılarak temizlenmesi sıranda da buna benzer bir dönüşme görülür. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEKTOZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pön savaşları

Tarih 08 Haziran 2009

Pön savaşları, M. ö. 264 ile 146 arasında Roma ile Kanaca arasındaki savaşlara ve­rilen ad.
• Birinci Pön savaşının M.ö. 264′e kadarki menşeleri. Roma, önce Campania’daki yu­nan siteleri, sonra da Büyük Yunanistan si­teleri üstünde nüfuzunu yaydığı sırada du­rumu sarsılmış olan Kartaca (V. yy.), Ati­na’nın deniz hâkimiyetini kaybetmesi üzerine Doğu Akdeniz’in kendisine yeniden açıl­ması ve Ptolemaios’iar yönetimindeki Mısır ile iktisadî ilişki kurması (IV. yy.) sonucun­da eski dinamizmini yeniden kazanmakta idi. Himera’da uğradıkları bozgundan (480) beri Sicilya’nın batısına çekilmiş olan Kartacalılar, tahıl üretimini denetimleri altında bulundurmak amacıyle bütün adaya hâkim olmayı tasarlıyorlardı. Pyrros’un giriştiği seferin başarısızlıkla sonuçlanmasından son­ra da Osklardan olan Mamortinus’un (osk soyundan ücretli askerler) çağrısı üzerine Messina’ya yerleştiler. Mamortinus’lar şehri kısa bir süre önce ele geçirmişlerdi. Ama burada, Romalıların müttefiki Syrakusai’li Hieron’un tehdidi altındaydılar. Syrakusai’­li Hieron 269′da onları yenilgiye uğratmıştı. Kartacalıların, Messina boğazını kapatmak ve Sicilya’yı tekellerine almak tehdidinde bulunmaları Güney İtalya Yunanlılarının çı­karlarına dokunuyordu; bu durum Roma’yi da, Kartaca ile imzaladığı antlaşmalara (306 ve 279-278) rağmen, konfederasyonun sağ­lamlığını korumak amacıyle adaya müdaha­le etmek zorunda bıraktı ve Kartaca’nın tahakkümünden usanan Mamertinus’lar sa­yesinde Roma, M.ö. 264′te Messina’yr işgal etti.
• Birinci Pön savaşı (264-241). Messina’daki kolonilerini ve boğaz üstündeki kontrol haklarını kabul ettirmekten başka düşünce­leri olmayan Romalılar Syrakusai’li Hieron ile ittifak kurduktan (263) ve Agrigento’yu ele geçirdikten (262) sonra Kartacalıları tec­rit ettiler. Ama denizlere hâkim olan düş­manlarına boyun eğdirtemeyince, bütün ada­yı ele geçirmenin zorunlu olduğunu anladı­lar ve bu iş için müttefiklerine 150 gemilik ilk roma donanmasını yaptırdılar. Bu donan­ma 260′ta corvus’un (karga) sayesinde Mylae’de önemli bir deniz savaşı kazandı. Ar­dından, 256′da, Kartaca’ya Afrika’da saldı­rarak Sicilya’yı bırakmasını sağlamak ama­cıyle ikinci bir denemeye girişildi ve 256 ya­zında Eknomon’da kartaca donanmasına önemlı kayıplar verdirdikten sonra 256-255′te Afrika’ya çıkan Regulus, Clupea’yı ele ge­çirdi, Kartaca’nın nüfuzunu sarstı (Numidia’lıların ayaklanması), ama yenildi ve Xantippus’un para ile tuttuğu yunanlı asker­lere esir düştü, öte yandan, kartaca donan­masını Hermaion burnunda bozguna uğra­tan roma donanması da Camarina açıkların­da battı. Bunun üzerine Roma yeniden Si­cilya’yı ele geçirmeğe çalıştı ve 255-254′te 220 parça gemi yaptıktan sonra Panormus’u aldı. Ama 253 yılında Lucania’da Palinurum burnundaki ikinci bir deniz kazasında bu donanma da battı. Roma bundan sonra, an­cak 250 yılında yeni bir donanma ile Lilybaeum ve Drepanum’u ablukaya aldıysa da kartaca donanmasının kuşatılanlara yiyecek sağlaması ve Drepanum önünde roma gemi­lerinin bir kısmını batırması, bu teşebbüsün de başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açtı.. Romalılar bu abluka sırasında kartaca do­nanmasının batırdığı gemilerden başka za­rarlara da uğramış ve kalan gemilerini de Camarina’da bir fırtınada kaybetmişlerdi (249). Ama Kartaca bu elverişli durumdan yararlanmayı bilemedi ve Hannon’un teşvi­kiyle, Afrika’yı fethe yönelerek Sicilya’da sadece Drepanum ile Lilybaeum’u savun­makla yetindi (Hamilkar Barkas’ın Heirkte ve Eryks dağlarındaki direnme hareketi). Bundan dolayı Roma, 243 yılında büyük bir çaba göstererek 200 parça gemi donatınca, Kartaca gafil avlanmış oldu ve Drepanum ile Lilybaeum’u savunamadığı gibi, donan­masının da Aegates adalarında bozguna uğ­ramasını önleyemedi; sonuç olarak on yılda 3 200 talent ödemek, Sicilya’yı ve Aegates adalarıyle Lipari adalarını terk etmek zorun­da kaldı (241 tarihli barış antlaşması).

*Birinci Pön savaşından İkinci Pön savaşı­na (241-219). Savaşı kazanan Roma, kartaca donanmasını Kartaca’ya bırakıyor, ama Korsika ın Sardinya’yı ele geçirerek (238-237) Batı Akdeniz’deki üstünlüğünü sağla­mış oluyordu. Buysa, 241 tarihli antlaşmaya aykırıydı ve az daha yeni bir çatışmaya yol açacaktı. Çünkü, Kartaca’nın bu konudaki savaşçı tutumu karşısında Roma Kartaca’yı yeni bir savaşla tehdit etmiş ve onu hem bu oldubittiyi kabul etmek, hem de 1 200 talent’lik yeni bir tazminat vermek zorunda bırakmıştı. Roma, böylelikle de Birinci Pön savaşının yol açtığı pek büyük insan ve pa­ra kaybını çarçabuk telâfi etmiş, aynı zamanda da, kazandığı zafer sayesinde, zarar­ları şüphesiz kendi zararlarından çok daha büyük olan müttefiklerin ayaklanma ihtima­lini önlemiş oluyordu. Bitkin düşen ve ikti­sadî çöküntü içinde bulunan Kartaca ise, paralaıım ödeyemediği ücretli askerlerinin başkaldırmasına göğüs germek (241-237) ve yeni gelir kaynakları bulmak zorunda kal­dı. Barkas’larla birlikte, 237′den itibaren, İspanya’da yeni bir imparatorluk kurmağa kalkıştı. Bu imparatorluk, insan ve maddî kaynaklarıyle Gades (Cadiz), Hamilkar Bar­kas’ın kurduğu Alicante (237-229/228) ve Hasdrubal’in kurduğu Carthagen (228-221) gibi önemli üsler sayesinde Akdeniz’de ye­niden hâkim olabilecekti, önceleri, Karta­ca’nın Sicilya’dan uzaklaşarak kendi çıkan bulunmayan İspanya’ya yönelmesinden pek hoşnut olan Roma, zamanla Kartaca’nın yeniden artan gücünden tedirginlik duymağa başladı. Bunun üzerine Kartaca genişleme sınırını Ebro nehri olarak tespit etti (226 antlaşması). Bundan sonra da iki ülke ara­sında savaş artık kaçınılmaz bir duruma gel­di: Saguntum olayı bir savaş vesilesi oldu. Roma’nın müttefiki olan ve Ebro’nun güne­yinde bulunan Saguntum, 219′da Hannibal tarafından zaptedildi. O sırada İllyria’da meşgul olan Roma geç harekete geçti ve görünüşü kurtarmak için, Kartaca’ya ka­bulü imkânsız bir ültimatom gönderdi. Hannibal’in teslimini ve Saguntum’un da geri verilmesini isteyen bu ültimatom üzerine iki taraf arasında savaş çıktı.

• İkinci Pön savaşı (M.ö. 218-201). Savaş ilân edildiği zaman nüfusu muhtemelen Kartaca’nınkine eşit, ordusu daha kalabalık olan ve yedek kuvvetlere sahip bulunan, üs­telik denizlerde de durumu üstün görünen Roma, Aemilii’lerle birlikte saldırıya geçerek, düşmanı en güçlü olduğu İspanya ve Afrika’da vurmayı düşündü. Kartaca’nın gü­cüne güvenen, ama donanması olmayan Hannibal ise Roma’yı İtalya’da yenilgiye uğratarak kazanacağı başarılarla Roma im­paratorluğunun İtalya’daki nüfuzunu orta­dan kaldırmak, böylece de İtalya yarımada­sında yaşayan halkların bağımsızlık ve hür­riyet isteklerini kamçılamak istiyordu. Bu­nun için, 218 ilkbaharında İspanya’nın sa­vunmasını kardeşi Hasdrubal’e bırakarak, Alpler üzerinden İtalya’ya doğru yola çık­tı. Bu yolculuk beş ay sürdü ve sonun­da iberlerle Numidia’lılardan meydana ge­len ve otuz yedi fille takviye edilmiş olan ordusu Kuzey İtalya’ya vardı. Bu­rada kısa bir süre içinde roma konsül­leri P. Cornelius Scipio ile Tiberius Sempronius Longus’a karşı kazandığı zafer­ler (Ticinum, Trebia, 218) sayesinde (Sal­yalıların desteğini kazandı ve Cisalpina’yı denetimi altına aldı. 217 İlkbaharından itibaren de, Galyalılarla takviye edilmiş olan kartaca ordusu, Apenninler’i aşarak konsül Flaminius’un ordusuna bir baskın yaptı ve Trasimenus gölünün kuzey kıyısın­da onu bozguna uğrattı. Bu sırada, Roma’da seferberlik ilân edilmişti. Ama bir kuşat­ma için gerekli araç ve gereçleri olmadığı için Hannibal, Roma’ya yürümedi; buğday ve yem bakımından zengin olan Piccnum ile Apulia bölgelerine geçti. Bu sırada da Ro­ma’nın müttefiklerine hoş görünmeğe çalı­şarak bir yandan karşı tarafta çözülmeler yaratmağa, bir yandan da Makedonyalı Philippos V’in yardımını sağlamağa çalışıyordu. Ama karşı tarafta bir çözülme olmadı. Çün­kü Hannibal’in Galyalılarla ittifakı İtal­yanları korkuya düşürmüştü. Ayrıca, comice centuriate’ler tarafından diktatör seçilmiş olan Fabius Maximus Cunctator da, savaştan kaçınmakla beraber, Kartacalıların ardın­dan ayrılmıyor, böylece de Roma’nın varlı­ğını korumuş oluyordu. Kartacalıların İs­panya ilt bağlan da kesilmiş durumdaydı. Çünkü Publius Cornelius Scipio’nun ku­mandasındaki bir roma ordusu Ebro ile Terragona nehirlerinin ağızlarını denetim al­tında tutuyor ve Hasdrubal’in harekete geç­mesine engel oluyordu. Ama yine de, Ro­ma senatosunun sabırsızlığı ve sanıldığına göre, senatör Paulus Aemilius’un aykırı dü­şüncede olmasına rağmen yeni konsül C, Terentius Varro’nun, Fabius tarafından ileri sürülen ve düşmanı oyalayarak uygun za­manı kollamaya dayanan savaş kurnazlığını doğru bulmaması, Hannibal’in 2 ağustos 216 günü Cannes muharebesinde roma ordusunu ezmesine yol açtı. Bu yenilgi sonunda Roma konfederasyonu parçalanmağa başladı. Böy­lece, bazı Apulia’lılar, Samnit’ler, Lucania’lılar, Bruttium’lular Capua (216 sonbaharı), soma da Tarentum, Metapontum, Thurioi ve Herakleia (213-212) Hannibal ile bir­leştiler. Hannibal de, o sırada Makedon­yalı Philippos V ile görüşerek, Roma’­nın müttefiki Syrakusai’li Hieron’un ölümünden (215 sonu) sonra Sicilya’da da bazı destekler elde etmekteydi. Ama, Ro­ma’nın çevresindeki Etruria, Ombria ve Latium Roma’ya bağlı kaldı. Güneydeki öbür yunan siteleri ise kararsızdı. Aslın­da Hannibal, Güney İtalya’da abluka al­tında ve takviyeden yoksun
(kati kuvvetler İspanya, Sicilya ve Korsika’daki savaş­larda kullanılmaktaydı) haldeydi.

Romalı­lar bir yandan Adriyatik’e hâkim olduk­ları, öte yandan da İlliria’da karşısına bazı engeller çıkardıklan için (Birinci Makedon­ya savaşı), Hannibal, Philippos V’ten de doğrudan doğruya bir yardım göremeyecek durumdaydı. Roma’ya yürüyormuş gibi ya­parak bir şaşırtma hareketine başvurmasına rağmen, 211′de Romalıların Capua’yı geri al­malarını önleyemedi. İtalya’nın dışında, kartaca orduları İspanya’da son ve çok önemli bir başarı kazandıktan (211′de roma ordusunun yok edilmesi ve bu ordunun ku­mandanları Publius ile Cneius Cornelius Scipio’nun ölmesi) kısa bir süre sonra bü­tün cephelerde savunma durumuna geçmek zorunda kaldılar. Sicilya’da, Kartaca’nın yardımından yoksun kalan Syrakusai, Arkhimedes’in sağladığı mancınıklara rağmen M. ö. 211′de konsül M. Claudius Marcellus ta­rafından saldırıyle ele geçirildi. İspanya’da ise, Genç Cornelius Scipio, 209 başında Carthagena’yı ele geçirdi, Ama Hasdrubal’in, Pireneler’in batı geçitlerinden kaçarak İtalya’ya geçmesini önleyemedi. Sonunda da, Hasdrubal M.ö. 207′de, Metaureus kıyı­larında C. Claudius Nero tarafından usta bir manevra ile yenilerek öldürüldü. Altık kesinlikle yalnız kalmış olan Hannibal de, Bruttium’a çekildi, 205′te Lclcroi’yi terk et­ti ve ancak Corotone çevresinde tutunabildi. Bu durumda Romalıların ülkeye yeniden sahip olmalarını kabul etmek ve 206′da İlipa’da kazandıkları zaferden sonra İspanya’­nın da tamamıyle ellerine geçmesine razı ol­mak zorunda kaldı. Barkas imparatorlu­ğunun yok olmasından sonra ve Hanni­bal’in diğer kardeşi Magon’un Liguria’da yeni bir köprübaşı kurmasına rağmen (205-203) Scipio, savaşı Afrika’da sürdür­mek konusunda senatodan yetki aldı. Bu­nun üzerine de 204′te Afrika’ya çıktı ve Massyli’lerin kralı Syphax’a (numidialı bir başka prens) karşı Massyli’lerin kralı nu­midialı prens Masinissa ile birleşti ve Kar­taca’nın müttefiki olan bu prensi esir al­dı. Bunun üzerine, Kartaca 203 sonbaha­rında Magon ile Hannibal’i geri çağırmak zorunda kaldı. Sonunda, 202 sonba­harında Zama’da Hannibal’i yenen Scipio, bir barış antlaşması kabul ettirmeyi başara­bildi. Bu antlaşmaya göre Kartaca, İspan­ya’yı geri veriyor, fillerini ve (on gemisi dı­şındaki) bütün donanmasını teslim ediyor, yıllık taksitler halinde elli taksitte 10 000 talent vergi ödemeyi ve roma halkının rızası olmadan hiç bir savaşa girişmemeyi ta­ahhüt ediyordu. Bu durum, Kartaca’yı top­rakları, Syphax’ın ve Cirta şehrinin de katılmasıyle genişlemiş ve Roma ile ittifak kurmuş olan Masinissa’nın muhtemel saldı­rılarına karşı savunmasız bırakmış oluyor­du (M.ö. 201). Dış siyasetinde Roma’ya ba­ğımlı duruma gelen ve elinde yalnız Afrika’daki topraklar kalmış olan Kartaca, bu durumda artık büyük devlet olmaktan çık­mış ve yerini de İspanya ile Afrika’nın hâ­kimi, Doğu Akdeniz’de egemen Roma’ya bı­rakmış oluyordu. Kuşkusu yine de yatışma­mış oları Roma, Kartaca’dan, ülkesinin top­lumsal yapısını değiştirmeğe çalrşan Hanni­bal’in sürgüne gönderilmesini istedi (195) ve Afrika’da yeni bir tehlike baş gösterir gös­termez bu şehrin yerle bir edilmesini karar­laştırdı.

* Üçüncü Pön savaşı (149-146). 153′e doğ­du, Kartaca’nın Afrika’daki topraklarında sağladığı bolluk karşısında şaşkınlığa düşen Cato korkuya kapıldı ve Kartaca’nın yıkıl­ması gerektiği sonucuna vardı. (Sık sık, Delenda est Carthago [Kartaca'yı yerle bir etmek gerekir] dediği ileri sürülmektedir.) Kartaca ile Masinissa arasında sık sık çıkan çatışmaların Kartaca’yı Massinissa’ya karşı M.ö. 201 tarihli antlaşmaya ay­kırı olarak silâhlanmak zorunda bırak­ması, yeni bir savaş vesilesi oldu. Bu sa­vaş, Kartaca’nın bir afrika devleti tara­fından ele geçirilerek kendi çıkarına uy­gun bir afrika gücü haline getirilmesinden çekinen Roma’nın işine geliyordu. Böylece 149-146 arasında üçüncü Pön savaşı çıkmış oldu. Bu savaş sırasında Romalılar iki yıl boyunca yaptıkları sürekli saldırılardan bir sonuç alamayınca, kuşatmanın yönetimini Scipio Aemilianus’a bıraktılar. O da, ülke­nin ovalık bölümünü elinde tutan kartaca birliklerini bozguna uğrattı ve Kartacalıların kıskaçtan kurtulmak amacıyle gösterdik­leri kahramanca çabalara (donanmanın ab­luka altında bulunduğu limandan çıkmasını sağlamak için kazılan kanal) rağmen şehrin kara ve denizle bağlantısını kesti. Sonun­da, Byrsa tepesi on günlük bir kuşatmadan sonra düştü ve hayatta kalan son Kartacalılar Eşmun tapınağının yıkıntıları altında can verdiler. Bundan sonra, Kartaca yerle bir edildi, toprağı lanetlendi, şehrin yeniden kurulması yasaklandı ve toprakları da sena­tonun karanyle kazıları fossa regia’nın sınırları içine alındı. Böylece, Pön savaşları, birçok defa rakibini yenilgiye uğratabilecek kadar zorlamış olan Kartaca’nın, bütün ça­balarına rağmen, yok edilmesiyle sonuçlan­mış oluyordu. Kartaca’nın bazı önderlerinin yeteneksizliği, Barkas ve Hannon aileleri arasındaki rekabet, paralı askerlerin ordu içindeki aşırı derecede önemli rolü, İkinci Pön savaşı sırasında donanmanın şaşılacak kadar güçsüz oluşu v.b. sebepler, bu devle­tin, kazanması mümkün olabilecek bir savaştan yenik çıkmasına yol açmıştı.

• Pön savaşlarının sonuçları. Pön savaşla­rı, Kartaca’nın yok olması dışında, birçok önemli Sonuç daha doğurdu. Bu sonuçlar kı­saca şöyle özetlenebilir: Roma’nın ve İtalya’nın nüfus yoğunluğunun azalması; işlen­mekte olan bazı toprakların yeniden işlen­meyen toprak haline gelmesi; küçük toprak Sahiplerinin elinde bulunan topraklarına, nobilitas tarafından düşük fiyatlarla satın alınması veya ager publicus topraklarının düşük ücretlerle kiralanması yoluyle geniş latifundia’iar (ağaç ve özellikle yoğun bir biçimde sığır yetiştirilmesi) kurulması ve yi­ne bu kimselerin yabancı illerdeki kazançlı işletmelerle zenginleşmesi; bunun yanı sıra, ordulara donatım Sağlayarak ve vergi top­layarak, şövalyelerin servet yapması; küçük toprak sahiplerinin de katılmasıyle şehir plebleri sayısının artması ve bu sınıfın yok­sullaşması; savaş sırasında yasama görevini halk meclislerine önem vermeyerek çoğu za­man tek başına yürüten Senatonun güçlen­mesi, cursus honorum’a değer verilmemesi ve zafer kazanan generallere aşırı bir say­gınlık sağlanması (meselâ Afrikalı Scipio) sonucunda roma demokrasisinin bozulması; gelenek ve göreneklerin (gösteriş merakı), dinin (Hannibal’in zafer kazanmasını önle­mek amacıyle Roma’ya Cybele kültünün so­kulması) ve siyasetin doğululaşması. Bu doğululaşma, yönetimini ele almayı umdukları yeni iller bulmak amacıyle Senatörlerin ve haraca bağlayacakları yeni iller veya ka­zançlı işler peşinde koşan şövalyelerin Batı Akdeniz’de hâkim durumda olan Roma’yı, doğuda sonu belli olmayan bir yayılmaya sürüklemek istemelerinin sonucuydu. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pön savaşları hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POZNAN

Tarih 08 Haziran 2009

POZNAN, Polonya’da şehir, voyvodalık merkezi, Büyük Polonya ovasının ortasın­da, Warta ırmağı kıyısında; 422 700 nüf. Üniversite. Poznan, özellikle siyaset, idare, din ve kültür alanındaki önemi sayesinde büyük bir şehir haline geldi. Ama bugün başlıca gelişme etkeni sanayidir: Poznan bu sayede eski Polonyanın Gniezno gibi öbür tarihî merkezlerini geçti. Çok süslü katedral (XV.-XVIII. yy.); XVI. yy.dan kalma belediye sarayı. Şehirde bütün sana­yi kolları temsil edilir: metalürji (demir­yolu ve tarım malzemesi), kimya, dokuma ve besin sanayii, deri işçiliği v.b.
— Poznan voyvodalığı, 2 065 000 nüf. Poznan, yaklaşık olarak, XVIII. yy.da Polonya bölüşülurken sınırları Prusya lehine çizilen Poznan eyaletini içine alır.Bugün Polonya’nın büyük coğrafî bölgelerinden biridir. Poznan eyaleti Polonya’nın tarihî merkezi­dir: ilk islav halklarının meydana gelmesi ve ilk Polonya devletlerinin ortaya çıkmasıyle ilgili en önemli arkeoloji buluşları bu sınırlar içinde yapıldı. Tarım bakımından Poznan eyaleti, soğuk topraklı, sert iklimli büyük Kuzey Avrupa ovasının özelliklerini taşır: ince bakım isteyen ürünlere elveriş­li olmamasına karşılık, büyük ölçüde çav­dar, patates ve yemlik bitki tarımına imkân verir. Ayrıca keten de yetiştirilir. Buğday tarımı yalnız güney kısımdadır. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZNAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POUZOLZİA

Tarih 08 Haziran 2009

POUZOLZİA i. Almaşık basit yapraklı ot­su bitki veya ağaççık; çiçekleri rami çiçe­ğine benzer, ama şerit şeklindeki tepecik­leri olgunlaşınca düşer; Eski Dünya’nın tropikal bölgelerinde yetişen elli kadar türü kapsar. (Isırgangillerden.) [L]

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POUZOLZİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTHOS

Tarih 06 Haziran 2009

POTHOS i. Bütün yapraklı, erdişi çiçekli tırmanıcı bitki; çiçekleri yaprakların koltuğunda bir sapın ucunda koçan halinde bulunur. (Sıcak bölgelerde elli kadar türü yetişir; ağaçlara sarılma özelliğinden dolayı bunların bir kısmı limonluklarda yetiştirl­er.
Başlıca türleri: Pothos nitens Malezya’­da, P. aureus Salomon adalarında,
P. argentaus Borneo’da yetişir. Sarmaşıkgiller­den.) [L]

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTHOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTASYUM

Tarih 06 Haziran 2009

POTASYUM i. (fr. potassium). Kim. Po­tasyum hidroksit içinde keşfedilen alkali maden.
— Toksikoloji. Potasyum zehirlenmesi, faz­la miktarda potasyum tuzu alınması so­nucunda meydana gelen zehirlenme olay­larının tümü (mide ve bağırsak bozukluk­ları, kalp atışının yavaşlaması, alkaloz olayları).
— ANSİKL. Kim. Potasyum, atom numa­rası 19, atom ağırlığı K = 39,1 (kalyum) olan kimyasal elementtir. 1807′de Davy ta­rafından, potasyum hidroksidin elektroliziyle keşfedildi. Yumuşak ve dövülgen bir madendir; yeni kesilmiş yüzeyleri gümüş parlaklığındadır, fakat daha sonra havada oksitlenerek kararır. Yoğunluğu 0,86′dır, 63°C’ta erir, 757°C’ta kaynar. Havanın et­kisinden korumak için vazelin yağı veya gazyağı içinde saklanır.

Çok kolay oksitlenen potasyum, ametalle­rin çoğuyle, özellikle halojenlerle, oksijen ve kükürtle birleşir. Güçlü bir indirgen özelliği taşıdığından, soğukta suyu ayrış­tırarak, açığa çıkan hidrojeni tutuşturur; ayrıca birçok oksijenli veya halojenli bi­leşiğin de ayrışmasına yol açar; öbür madenlerden çoğunu bileşiklerinden açığa çı­karır. Tabiatta çok yaygın olan potasyum, deniz suyunda klorür şeklinde ve birçok maden yatağında (Stassfurt’ta karnalit, Alsace’ta silvinit) çift klorür şeklinde bulu­nur. Ayrıca bitkisel küllerde de karbonat şeklinde rastlanır.
Erimiş potasyum hidroksidin elektrolizi ve­ya potasyum karbonatın kömürle indirgen­mesinden az miktarda potasyum elde edi­lir. Potasyum bazen indirgen olarak kul­lanılır; fakat, tepkimeleri daha az şiddetli ve maliyeti daha ucuz olduğu için genel­likle sodyum tercih edilir.

• Potasyum bileşikleri. Potasyum oksi­jenle brleşerek birçok oksit verir. Potas­yum oksit K2O suda çözününce, potasyum hidroksit KOH, potas kostik meydana gelir. Potasyum hidroksit veya potas kostik KOH, 360° C’ta ergiyen, akkor derecede uçucu olan, beyaz bir katıdır; suda ısı açığa çıka­rarak çözünür ve nem kaparak bozunur. Renkli baz ayıraçlarına, asitlere, tuzlara ve esterlere etki eden güçlü bir bazdır. Çok yakıcıdır, deriyi tahriş eder ve eti parçalar. Genellikle, suda erimiş potasyum klorürün elektroliziyle elde edilir; ancak anotta açı­ğa çıkan klorla birleşerek yeniden klorür haline dönüşmesini önlemek gerekir. Ayrı­ca, kaynar haldeki sulu potasyum karbo­nat çözeltisine kireç etki ettirilebilir; böy­lece elde edilen kireçli potasyum hidrok­sit saf değildir; alkolde çözündürülerek saflaştınlabilir (alkollü potasyum hidroksit). Potasyum hidroksit laboratuvarlarda, çö­zünmeyen hidroksitleri çökeltmek ve karbon dioksidi soğurmak için kullanılır; ayrıca, arap sabunu üretiminde ve boyaların te­mizlenmesinde işe yarar; eskiden eczacılık­ta dağlağı olarak kullanılırdı.
Potasyum klorür KC1, susuz haldeyken, 768° C’ta ergiyen renksiz küpler şeklinde billurlaşır. Tuzlu bataklıkların billûrlaşma sularından, varek küllerinden, Stassfurt ma­den yataklarındaki karnalit’ten KC1, Mg-CI2, 6H2O veya Mulhouse madenlerindeki silvinit’ten KC1, NaCl çıkarılır. Karnalit ve silvinitteki potasyum tuzu, ayrımsal çözündürmeyle açığa çıkarılır. Bu klorür, öbür potasyum bileşiklerinden çoğunun hazırlan­masında kullanılır.

Potasyum bromür KBr ile potasyum iyodür Kİ, çok çözünen, renksiz kübik billurlar halinde bulunur. Her ikisi de, potasyum karbonatın demir tuzlarına etkimesiyle el­de edilir, potasyum iyodür ayrıca vareklerden çıkarılır. Bu tuzlar tıpta vc fotoğrafçı­lıkta kullanılır.
Potasyum hipoklorit KCIO ve potasyum klorat KClO3. Bk. KLOR.

Potasyum sülfür K2S ve potasyum hidrojen sülfür KHS, kükürtlü hidrojenin potas­yum hidrokside etkimesiyle meydana gelir. Potasyum sülfür, susuz olduğu zaman ha­vada tutuşur (Gay-Lussac piroforu). Çözeltleri, havada yükseltgenerek sararır ve polisülfürler meydana getirir. Normal sül­fürlere kükürt katarak da elde edilebilen bu bileşikler arasında, potasyum pentasülfür K2S5, sunî kükürtlü banyoların hazır­lanmasında kullanılır.

Potasyum sülfat K2SO4, varek küllerinden ve pancar melaslarının yakılmasıyle elde edilen ham potasyum karbonattan çıkarılır; potasyum klorür üstüne sülfürik asidin et­kimesiyle de elde edilebilir. Susuz haldey­ken, ortorombik prizmalar şeklinde billur­laşır. Alüminyum sülfatla birleşerek şap meydana getirir. Ziraatta gübre olarak kul­lanılır. Potasyumun ayrıca bir hidrojen sül­fatı veya bisülfatı KHSO4 vardır; bu mad­de ısıtılınca potasyum pirosülfat K2S2O7 ha­line dönüşür.
Potasyum nitrat KNO3 Bk. GüHERÇiLE.
Potasyum karbonat K2CO3 ve potasyum bi­karbonat KHCO3. Potasyumun iki çeşit kar­bonatı vardır: potasyum karbonat K2CO3, akkor derecede ayrışmadan ergiyen, suda ve alkali çözeltilerde çözünen, susuz beyaz bir katıdır; potasyum bioksalatın kavrulmasıyle saf olarak elde edilir; asit karbonat da denen potasyum bikarbonat KHCO3, karbon dioksidin potasyum karbonata etkimesiyle elde edilen renksiz billûrsu bir katıdır. Piyasada satılan potasyum karbonatlar veya potaslar saf değildir ve çeşitli kaynaklardan çıkarılır: odun küllerinin yı­kanması ve meydana gelen derişik çözelti­nin buharlaştırılmasıyle elde edilen tortu­nun kavrulmasından; pancar melaslarının yakılmasıyle elde edilen ham ürünün ve imbik kalıntısının işlenmesinden v.b. Po­tasyum karbonat ayrıca, sodyum karbonat gibi, Leblanc usulüyle de elde edilebilir: potasyum sülfatın kömür ve kireç taşıyle birlikte kavrulmasından. Potasyum karbo­nat, potasyum nitrat ile potasyum hidrok­sitin üretiminde, kristal ve optik camların yapımında, kloratların, demir II siyanür ve silikatların üretiminde kulanılır.

Potasyum siyanür KCN. Bk. HİDROSİYA­NİK.
Potasyum demir II siyanür K4 Fe (C N)6 ve potasyum demir III siyanür K3 Fe (CN)6.
Bk. DEMİR bileşikleri.
Potasyum sülfosiyanat veya tiyosiyanat KCNS, potasyum karbonat ile kükürtün demir II siyanüre etkimesiyle elde edilir; demir III tuzlarının ayıracıdır ve bu tuzları kırmızıya boyar.

Silis ve potasyum hidroksit karışımlarının ısıtılmasıyle, potasyum metasilikat K2SİO3 gibi çeşitli potasyum silikatlar elde edilir. Bunların sulu çözeltileri, inşaatta kullanılan yumuşak kireçtaşlarını sertleştirmeğe yarar. Potasyum kromat K2CrO4 ve bikromat K2 Cr207 . Bk. KROM.

Potasyum permanganat KMnO4. Bk. MAN­GANEZ.

*Potasyum tuzlarının özellikleri. Derişik çözeltiler halinde çökelen sarı renkli potas­yum kloroplatinat K2PtCl6, potasyum flüorosilikat K2Sif6, potasyum perklorat ve pikrat dışında, bütün potasyum tuzları suda çözünür. Bir Bunsen bekinin alevine potas­yum tuzları tutulunca, alevin rengi mora döner.

— Coğ. Potasyum bileşikleri’nin üretimi, İkinci Dünya savaşından önce, başlıca Al­manya ve Fransa tarafından sağlanıyordu. Almanya, Stassfurt’taki zengin yatakların­dan ortalama
2 milyon ton çıkarırdı; Fran­sa, Alsace’ın güneyinde 0,5 milyon ton üretiyordu. Böylece bu iki ülke, dünya üre­timinin onda dokuzunu sağlıyordu. Savaş­tan sonra durum tamamıyle değişti. New Mexico ve Texas’taki yatakları işleten A.B. D., 2 milyon tonu aşan üretimiyle birin­ci sırayı aldı; üretim gücü azalan Batı Al­manya ise A.B.D.’yi yakından takip etmeğe başladı; Doğu Almanya da 600 000 tonu aşan üretimiyle Fransa’nın üretimine yak­laştı. Dünya pazarlarında Polonya ve is­panya’nın adı duyulmağa başlandı. S.S.C.B. ise belki de dünyanın en zengin yatağı olan Kama yataklarını işletir. 1960 ile 1965 yıl­ları arasında dünya üretimi 9 Mt’dan 14 Mt’a yükseldi. Üretim özellikle A.B.D. ve Batı Almanya (herbiri 3 Mt’a yakın), S.S.C. B. ve Fransa (her biri 2 Mt’dan fazla), Kanada (1965′te 1,3 Mt) tarafından sağlanır. Esterhazy yataklarının işletilmesiyle Kanada’nın üretimi hızla artmaktadır.

— Eczc. Potasyum bromür, iyodür, klorat, nitrat, tartarat gibi çok sayıda potasyum tuzu tedavide kullanılır. Potasyum iyonu idrar söktürücUdür. Ayrıca, tuzsuz perhizle birlikte uygulanan bazı idrar söktürme ve hormon tedavilerinde potasyum, klorür şek­linde kullanılır. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTASYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTAMOLOJİ

Tarih 06 Haziran 2009

POTAMOLOJİ i. (fr. potamologie). Akarsuları inceleyen bilim.
— ANSİKL. Potamoloji’nın alanı büyük ır­makların incelenmesinden, derelerin ve ge­çici su akıntılarının incelenmesine kadar uzanır. Bu incelemeler iki büyük kısma ay­rılır: ırmakların rejimlerini, debilerini ve bunların değişimlerini inceleyen ırmak hid­rolojisi; ırmak akıntılarını, özelliklerini, çe­kici ve aşındırıcı güçlerini, derelerin ve ır­mak yataklarının katı cisim taşımalarını
(şe­killeri ve değişmeleri akıntıların gücünün başlıca sebebidir) inceleyen ırmak dinamiği.

Irmak hidrolojisinin sayısal temelleri
Su yükseklikleri bir istasyondaki kabarma­lar üstüne mukayese bilgileri verir, fakat rejimlerin temel unsuru debilerdir. Motor gücü imkânları, sulama imkânları, kabar­maların yüksekliği bu niceliklere bağlıdır; nehir hidrolojisinin kanunları, yağış mik­tarları arasındaki ilişkiler ve rejimin çeşitli özellikleri de debiyle ilişkilidir. Debiler öl­çeklerle veya doğrudan doğruya Ölçme yoluyle elde edilir. Bu ölçmelerin en çok kul­lanılanı, her su kesitinin bir noktasıyle baş­ka bir noktası arasında değişebilen akış hız­larını belirlemektir: elden geldiğince çok ortalama mevzii hız Vm, bu akışların geç­tiği kısmî su kesitleri ile çarpılır; bulunan sonuçların toplamı bütün enine profilin Q debisini verir; toplam ortalama hız, S top­lam su kesiti olmak üzere Vm = Q/S’dir. ölçme sonuçlarına bağlı olarak çizilen yükseklik-debi eğrileri üzerinden ölçeğin herhan­gi bir yüksekliğine tekabül eden debi oku­nur. Mahallî akış şartlan (derinlikler, ge­nişlikler, eğintiler) değişmediği sürece eğri geçerlidir.

Irmak rejimleri bazen, yıllık veya aylık de­biler, maksimum ve minimumların ortalama­sı, bilinen veya mümkün olan uç sayılar, bir yıl içinde veya uzun bir süre boyunca değişik frekanslı debiler şeklinde ayırt edilir, ölç­meler ya saniyede metre küp cinsinden brüt debiler olarak veya alıcı alanların kilomet­re karesi başına saniyede litre cinsinden öz­gül debiler olarak yapılır. Meselâ, Kızılır­mak üzerinde Ankara doğusundaki Yahşihan’da ölçülen en yüksek debi 924 m3, en düşük debi ise 12 m3′tür. Fırat ırmağının Birecik’teki ortalama debisi ise 648 m3′tür.

Irmak debilerinin tayini, yıllık gözlemler ne kadar çoksa o kadar değerlidir. Olağanüstü kabarmalar veya etiyajlar için elli veya yüz yılla sınırlı gözlemler büyük ölçüde yanılta­bilir. Fakat eldeki veriler üstüne ihtimal hesapları, akıllıca ve ustaca yapılırsa, de­ğerli bilgiler sağlar.

• İzafî modül veya özgül modül. Bu mo­dül kilometre kare başına litre saniye ola­rak hesaplanır; uzun yıllar için 31,557 ile çarpılan bu değer milimetre cinsinden bütün alıcı yüzeye tekabül eden akıtılan yağış miktarını verir.

• Yıllık yağışlar ve debiler bilançosu. Akış açığı. Akıtılan P yağmurunu düşen P’ yağmuruyle karşılaştıralım. P7P oranı yıl­lık akış katsayısını veya bölümünü göste­rir. Bu sayı dünyada, O’dan yüzde 95′e ve­ya biraz daha fazlasına kadar değişir. Büyük bir bölgede yıllık akış açıkları D veya dü­şen yağmur P ile akan yağmur P’ arasın­daki farklar daha azdır, özel bir yılda top­rak altında, göllerde veya kar şeklinde, ge­lecek yıl lehine birikmeler dolayısıyle D artmış görünür. Çok sayıda yıl, bütünüyle ele alınınca, D önemsiz sayılacak kadar aza­lır ve açık toplamı, başlıca sebebi olan bu­harlaşma ile eşitleşir. Uzun yıllar boyunca toplam akış açığı, dünyada yaklaşık ola­rak 1 400 mm’yi bulur; Sibirya’daki bü­yük ırmaklarda 175-200 mm’yi geçmez. Fransa’daki dört büyük ırmak (Ren dışın­da) için 475-510 mm’dir.

Irmak akışı açığı, fizikî coğrafyada çok önemli bir veridir. Açık önce yıllık yağış miktarıyle artar ve her şeyden önce sıcak­lıkların düzenlediği bölgesel tavanlara ula­şır: Sibirya’nın, Rusya’nın ve Finlandiya’nın kuzeyinde kayıp 100 mm’nin altına düşebi­lir. Eşit olan yıllık yağış ve sıcaklık ortalamalarında yazlar ne kadar sıcak ve yağışlı olursa açık da o kadar çoktur. Dağ havza­larında sıcaklıkların düşük olması açığı azaltır.

Kalkerli topraklarda yağışan hızla de­rinlere sızması, buharlaşarak terlemeleri ve yıllık akış açığını önemli ölçüde düşürür (maksimum için yüzde 20-30 arası). Bataklıklardaki durgunluk, hattâ geçirgen olma­yan arazilerde akışın sadece yavaş yavaş olması, kayıpları artırır. Kayıplar havanın nemliliğiyle ters orantılı olarak değişir: ku­ru rüzgârlar kayıpları çoğaltır. Genellikle bitki örtüsünün zenginliği de kayıpları ar­tırır.

• Dünyada özgül modüller. Yağış ortalama­larının ve akış açıklarının çok büyük ölçü­de değişmesi bölgelere göre ırmakların öz­gül modüllerindeki farklılıkları açıklar: Fransa’da Sen ırmağının ağzındaki debisi kilometre başına saniyede 5,75 litredir; Loire’ınki 7′den çok, Garonne’unki (Dordogne hariç) 11, Rhöne’unki 18,5 litredir. Fakat Alpler’deki ve Pireneler’deki bazı küçük ırmakların debisi saniyede kilometre kare başına 65 litreyi bulur; eşit yüzeyler için Şili’nin güneyinde veya Yeni Zelanda Alpleri’nin kuzeybatısında saniyede kilo­metre kareye 250 litre kaydedilebilir. Buna karşılık toplam olarak az sulanan ve sıcak olan bölgelerde özellikle yazın, özgül modül 1,5 litreyi (Missouri) geçmez: A.B.D.’de büyük ovaların batısındaki bazı ırmaklarda, Kuzey Afrika’daki birçok ırmakta 0,5′i bul­maz. Nil’de 1′den az, Avustralyanın başlıca ırmağı olan Murray’de 1 milyon kilometre kare için yalnız 0,4, Çin’deki Sarınehir ve Kuzey Vietnam’daki Kırmızınehir’de en çok 2′dir. Akış açığının düşüklüğü sayesinde Si­birya’daki iki büyük ırmak yıllık yağış or­talamasının azlığına rağmen (40 mm’den az) nispeten iyi beslenir: Yenisey’de 6,5; Lena’da 6,3.

• Brüt bolluk. Brüt bolluk, alıcı yüzeyle­rin özgül modüllerle çarpımıdır. Bazı değer­lendirmeleri sıralayalım: Amazon için 90 000-110 000 m3, Kongo için 40 000, Yangdzı Kiang için 30 000, Mississippi için 18 000, Yenisey için 17 000, Orinoco ve belki Brahmaputra için 15 000, Ganj için 14 000, Nijer için ancak 6 000, Nil için 300 m3. Avrupa’­da brüt bolluk, Volga için Volgagrad’da an­cak 8 000 m3, Tuna için 6 300, Ren için 2 200, Rhöne için 1 800, Vistül için 1 450, Duero için 630, Odra için 600, Garonne için 630, Sen ve Taio için 450 m3′tür. Küçük ırmak­lar ve ağızlarından uzak ırmaklar incele­nince şu değerlendirmeler elde edilir: Madeira için 16 000-18 000 m3, Rio Negro için 10 000-11 000, Kasai için 18 000, Ohio için 7 000, Missouri için 2 000, Tuna için Viyana’da ve Belgrad’da 1 900, Rhöne için Lyon’­da 375, İşere için 350, Yon ve Marn için 95 m3.

Kabarmalar

• Kabarmaların sebepleri. Debiler çok yük­sek değilse bile, engellerden önceki kısım­larda ırmak sularının birikmesi çok tehli­keli kabarmalara yol açabilir; bu engeller dağlarda toprak kaymalarıdır. Ovalarda, bazı ırmaklarda her kış (Doğu Avrupa, Ka­nada), bazılarında (Tuna, Ren) ise az çok düzenli olarak buzların yüzeydeki kabuğun parçalamasından sonra harekete geçerek dar yerlerde üst üste yığılması su baskınla­rına yol açar (1784 şubat-martında Ren’in Köln ve Koblenz’i basması, 1838′de Tuna’nın Budapeşte’yi basması). Tabiî veya sunî yüksek barajların yıkılması, debileri, akış­larının dayanılmaz şiddeti ve gelişleri bakımından çok daha tehlikeli kabarmalara yol açabilir. 1950 Yılında Porsuk ırmağının taşması sonucunda Eskişehir’in uğradığı sel felâketi buna misal olarak verilebilir. Aşırı su gelişlerinin yol açtığı kabarmalar çok daha sıktır: kalın kar tabakalarının hızla eri­mesi veya aşırı sağnaklar. Yüksek dağlar­dan çıkan akarsularda kış taşkınları veya yaz kabarmalarının başlıca sebebi genellik­le karların erimesine mal edilir: oysa bu görüş çoğunlukla yanlıştır veya tehlikeli bir mübalâğadır. Gerçekten, Rusya ve Kanada ovalarındaki veya Alpler’deki karla ilgili yıllık kabarmalar birçok bölgeyi tehdit eden yağmurlara bağlı kabarmalarla mukayese edilemez; Rusya’da ve Sibirya’da yüz bin­lerce veya milyonlarca kilometre kareyi kaplayan ırmak kabarmalarının eşine dün­yanın başka yerinde rastlanmaz. Aşın olma­yan erime suları taşkın sırasında akış mik­tarını dörtte bir, üçte bir, hattâ yarı yarıya çoğaltabilir; bu çoğalma özel bir tehlike göstermeyen ırmak kabarmalarını felâkete dönüştürmeğe yeter (1930′da New England ırmaklarının taşması).
• Yağmurlar ve kabarmalar. Hemen bü­tün bölgelerde küçük ve orta büyüklükte havzalar için en şiddetli ve yıkıcı kabarma­lar aşırı yağmurların yol açtıklarıdır. Fa­kat bunların, söz konusu bölgelerde ve hav­zalarda yol açabileceği felâketlerin kısaca tanımlanması imkânsızdır. Paris’in yukarı­sında bütün Sen havzasında iki üç günde düşen 72 mm’lik yağmur (ocak 1910) ilgi çe­kicidir; buna karşılık, aynı dönemde Ardeche havzasına (2 230 km2) düşen 250 mm’­lik yağış hiç önemli değildir. Orta Teksas’ta «Thrall» adı verilen korkunç sağnak (9-10 eylül 1921) 18 saatte 25 900 km2′ye 250 mm su bırakmıştı. Fransa’da bazı noktalarda bir günde 720 mm’ye kadar (Ardeche’te ekim 1827′de), Reunion adasındaki bazı is­tasyonlarda ise 1 000 ve 1 500 mm’den çok yağışlar kaydedilmişti; ekim 1951′de Calabria’da bir istasyonun 1 495 mm yağış aldı­ğı bilinir, En yüksek kabarmalar çok şid­detli olmayan fakat uzun süren veya art arda birçok gün (Sen, Rhöne havzası) veya birkaç hafta (Mississippi) tekrarlanan yağış­ların sonucudur. Arızalı bölgelerdeki küçük havzalar için azamî debiler, bazı denklem­lerle birkaç saat içindeki yağışların şidde­tine bağlıdır. Hemen her yerde olayların önemli bir unsuru kabarma katsayısı, yani kabarma süresince akan yağmur suyu ile bu kabarmaya yol açan yağmur veya erime suyu miktarı arasındaki orandır; bu katsayı kışın tamamıyle sıvı haldeki çok büyük yağışlar için yüzde 80′e yükselir veya bu oranı aşar. Yaz ortasında, buharlaşmalar ve yer altına sızmalar büyük su miktarlarının et­kisini yok eder ve kabarma katsayısı ancak olağanüstü sağnaklarda çok yüksek sayılara ulaşır. Çoğunlukla kabarmaların katsayısı yazın (büyük zararlara yol açsa da) yüzde 40-50′yi geçmez: sonbahardaki ilk kabarma­lar çoğunlukla yüksek değildir. Daha önce­ki doymuşluktan başka, yoğunluk sonra da yağışların toplamı ve süresi kesin rol oy­nar: belirli yağmur toplamlarından sonra sızma durur veya çok büyük ölçüde aza­lır ve buharlaşma daha fazla artmaz.
• Kabarmaların yayılması ve çoğalması. Kabarmaların debisi sular taşmadığı zaman akış hızına yakın bir hızla aşağı kesime doğru yayılır, takat geniş su baskınlarında çok azalır. Eğimi yüksek olan ırmakların yayılma hızı saatte 12 veya 15 km’yi, hat­tâ taşma yapmayan büyük su kabarmala­rında saatte 15 ve 20 km’yi bulur. Düşük eğimli ova ırmaklarında, su altında kalma­yan yüksek yamaçlar arasında su 5 km’den az hızla, çok büyük su baskınlarında ise saatte 2 km hızla ilerler. Belirli bir yerde, kabarmaların çeşitli ilerleme tipleri akış hı­zı, su mecrasının uzunluğu ve yağmurun süresine bağlıdır: kabarma bazı sel suların­da fırtınalı havalarda on beş dakikada, Cevennes’lerdeki ırmakların yukarı çığırların­da birkaç saat içinde, Aşağı Ardeche’te sekız-on iki saatte, Grenoble’da, İşere üze­rinde yirmi dört-otuz altı saatta yükselir. Bu yükselme Lyon’da Rhone üzerinde iki veya üç gün, aynı yerde Saöne üzerinde ve Paris’te Sen üzerinde dokuz veya on gün, Aşağı Mississippi ve Yangdzı-Kiang üzerin­de birkaç hafta sürer. Yükselmeyi büyük debili bir kol çok artırabilir. Ayrıca bazı küçük ırmaklarda, şiddetli sağnakların yol açtığı kabarmalar sırasında sular özellikle başlangıçta, yıldırım hızıyle yükselebilir; hattâ buzların parçalanması sonucu meyda­na gelen dalga cephelerini hatırlatan ger­çek «su duvarı» baskınları meydana gelebi­lir.

• Kabarmaların maksimal gücü. Belirli bir kabarma sırasında azamî debiler alıcı yüzey­lerin artmasına bağlı olarak azalır. New Mexico’da 1945 haziranında rio Pecos’un
9 100 km2 için saniyede ve kilometre kare başına 2-25 m3′ten çok; 1915′te arızalı hav­zada Pears River’ın 325 000 km2’si için sa­niyede ve kilometre kareye 200 litre. Brüt maksimum debiler için şu değerler sayılabilir:Po için, Piacenza’da 1951′de 12 800 m3; Ren için
Almanya-Hollanda sınırında 12-500 m3; Volga için 1926′da 61 000 m3. Brüt debi rekorları Yenisey (120 000 m3), Lena (110 000 m3) ve özellikle Amazon’dadır (160 000 m3 kadar).

Kabarmaların yükseklikleri, belirli bir debi için genişliklere, derinliklere ve hızlara gö­re değişir. Yangdzı-Kiang boğazlarında YiÇang’dan önce bazı kabarmalar alçak su­larda 60-70 m’yi bulur. Aralık 1909′da, Aşağı Duero’da etiyaj’ın 24-34 m üstünde yükseklikler kaydedilmiştir. Loire ırmağı yaklaşık olarak 1 500 km2′yi tehdit eder. Rhöne, Fransa’da 1 600′ü Tarascon ve Beaucaire’den sonra olmak üzere 2 400 km2′yi basabilir. Mississippi, Cairo’dan sonra 1882′de 90 000 km2 (Belçika ile Hollanda’nın toplam yüzölçümüne eşit) kadar yeri su altında bırakmıştır. Yangdzı-Kiang da 1931 ve 1954′te buna eşit bir araziyi su altında bıraktı. Bu iki baskınla sular 20 milyondan çok insanın evini yıktı ve 1931′de baskın yüz binlerce insanın ölümüne sebep oldu. Hou-ang-ho’nun baskınları daha büyük felâket­lere yol açar: tabiî yatağı ve dış su bent­leri arasındaki sunî su basma alanı 600 km’­den uzun bir delta üstündedir. Bazı kabar­malarda ırmak yatak değiştirerek Şandung yarımadasının kuzey ve güneyinde önceki ağzından yüzlerce kilometre ötede denize dökülür. 1887′de sular güneye yönelerek Yangdzı-Kiang’ın yatağını geçici olarak de­ğiştirdi ve bir milyon kişiyi çamurlu suları altında bıraktı. 1935′te bir süre için buna benzer bir yatakta aktı. Bu ölçüsüz geniş­liğe ulaşmasa da büyük su baskınları ço­ğunlukla millî âfetlerdir. Temmuz 1951′de Kansas ırmaklarının taşması bir milyar do­larlık zarara yol açtı: Japonya’nın aşırı ka­labalık topraklarında anî ve şiddetli su bas­kınları felâketleri daha da artırır. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTAMOLOJİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTAMOGETON

Tarih 06 Haziran 2009

POTAMOGETON i. Derelerde ve havuz­larda sık rastlanan çokyıllık su bitkisi. (Potamogetonaceae familyasından.)
— ANSiKL. Potamogeton’lar ya tamamen suyun içinde bulunur ya da sadece yap­rakları suyun yüzünde olur. Havuzları süs­lemek için yetiştirilir. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTAMOGETON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POSİDONİA

Tarih 06 Haziran 2009

POSİDONİA i. Yeşilimsi çiçekli su bitki­si; yapraklarının boyu 50 sm’yi, eni
7 mm’yi bulabilir; deniz altında derinlerde yeti­şir. (Deniz bu bitkinin yapraklarını büyük yığınlar halinde kıyıya atar; bunlara «de­niz otu» veya «deniz yumağı» adı verilir. Potamogetonaceae familyasından.) [L]

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSİDONİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİQUERİA

Tarih 06 Haziran 2009

PİQUERİA i. Bileşikgillerden bitki cinsi; Amerika’nın sıcak bölgelerinde yetişir. (Bu bitkinin bütün türleri dibi odunlu veya odunsuz otsu bitkilerdir; yaprakları karşıt, çiçekleri demet veya bürçük halinde bileşik ve beyaz renklidir. Meksika’da yetişen Piqueria trinervia kışın çiçek açar.) [L]

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİQUERİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTOMETRE

Tarih 06 Haziran 2009

POTOMETRE i. (fr. potomitre’den). Bot. Bir bitkinin su soğurma derecesini ölçme­ğe yarayan aygıt. (Bitkinin kökü, ağzı ka­palı, içi su dolu bir kaba daldırılır; kabın dışarısıyle tek bağlantısı yan tarafta bulu­nan kılcal bir borudur, ölçekli olan bu boru ile kaptaki suyun, deneyden önceki ve sonraki miktarları ölçülür.) [L]

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTOMETRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİPERONAL

Tarih 05 Haziran 2009

PİPERONAL i. (fr. piperonal). Kim. Bir difenol aldehidin CH2O2 — C6H3 — CHO formülündeki formik asetali; piperik asi­din yükseltgenmesinden elde edilir. Esanl. HELYOTROPİN.

ANSİKL. Piperonal, keçisakalı bitkisinin esansında bulunur. Sanayide, izosafrolün yükseltgenmesiyle hazırlanır; 37° C’ta ergiyen beyaz billurlar meydana getirir. 263° C’ta kaynar. Suda az, alkol ve eterde çok çözünür. Bambulotu’nun başlıca koku mad­desidir; daha çok parfümcülükte, bazen de ateş düşürücü olarak kullanılır. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİPERONAL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEKİZ COĞRAFYA

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEKİZ COĞRAFYA

Fizikî coğrafya

Yüzey şekilleri. Portekiz’in yüzey şekil­leri Iber mesetası tabanının kenarından meydana gelir; bu taban Tajo’nun iki kıyı­sında çok farklıdır. Irmağın güneyindeki tekdüze Alentojo ovalarının yükseltisi 400 m’yi hiç geçmez. Bu ovalar ispanyol Est-remadurası peneplenini batıya doğru devam ettirir ve ağır ağır, Atlas okyanusu kena­rındaki alçak kıyılar yönünde, üçüncü za­man toprak dalgasının altına süzülür. Bu bölgeler ancak çok yüksek olmayan fay sarplıkları (Vigueira ve Ossa serraları) ve kenarlarında yükselen bazı kalıntı şekille­riyle (güneybatıda Grandola ve Carcal ser­raları, kuzeydoğuda serra de Sao Mamede) engebelidir. Güneye doğru, batı-doğu yönünde uzanan Algarve, şistli Malhao serralanndan ve siyenitli serra de Monchique çıkıntısından meydana gelir. Kalkerli bir tepeler şeriti alçak ve kumlu güney kıyı bölgesine geçişi sağlar.
Tajo’nun kuzeyinde eski taban çok daha yüksektir ve büyük kırıklarla doludur. En yüksek engebeler Vuga le Tajo arasında uzanan ve kuzeydoğu-güneydoğu yönünü takip eden horst’lardır. Bu horst’lar Mer­kezî Iber cordillerasının ucudur (serra de Estrala, 1 981 m; Serra de Gardunha 1 224 m). Kuzeye doğru, Mondego hendeğinin ötesinde yükseltiler 1 500 m’yi aşmaz; ama yüzey şekillerinin parçalanmışlığı devam eder. Duero’nun kuzeyinde horst’lar Marao (1 419 m), Padrela ve Barnes serralarını meydana getirir. Kuzey-kuzeybatı,
güney-güneydoğu yönünde uzanan büyük bir en­gebe, Atlas okyanusuna doğru bu dağlık bütünü keser, Duero halicinin kuzeyinde kıyı şeritini meydana getirir, sonra güney­batıda kıyı ovaları yanında yükselir.
Estremadura’da küçük kalkerli veya püskü­rük kütleler ortaya çıkar: Aire, Montejunto, Sintra ve Arrabida dağları. Portekiz toprakları altındaki büyük par­çalanmalar bugün hâlâ devam eder. özellikle Aşağı Tajo bölgesi ve Algarve kı­yısı henüz yerleşmemiştir; bu bölgeler bir­çok depremden (özellikle 1755′te) zarar gör­müştür.

• iklim. Portekiz’de akdeniz iklimi hü­küm sürer: yazlar kuraktır. Ama denizin yakınlığı bu kuraklığın uzun sürmesini ön­ler ve özellikle kışın düşen toplam yağış miktarını çoğaltır. Yağmurlar kuzeyden gü­neye ve batıdan doğuya doğru azalır. Ku­zeyde Minho ve Beira Alta engebeleri 2 500 mm’ye yakın yağış alır. Daha koruntulu olan iç bölgede yağışlar daha azdır (Alto Duero’da 600 mm). Güney ovalarında ku­raklık artar. Kıyı bölgesinde okyanus et­kisi sıcaklığı düzenler. Trasos-Montes’de kışlar uzun ve serttir; Iç Alentejo yazın sağanak halinde yağışlar alır.
• Bitki örtüsü. İlkel bitki örtüsü hemen tamamıyle ortadan kalkmıştır. Kuzeybatı­daki yağışlı bölgede yapraklarını döken me­şelerle, yapraklarını dökmeyen akdeniz meşeleri (mantar meşesi ve lusitaina meşesi) birarada görülür; bunlar 700 metreden da­ha yükseklerde görülmez. Tepeler funda­lıklarla örtülüdür, ülkenin geri kalan kıs­mı, genellikle «garrigue» veya maki halini almış tipik akdeniz ormanıyle örtülüdür. Mantar meşesi daha çok kıyıda, yeşil me­şe iç bölgede yetişir. Kumsallar, gözün ala­bildiğine uzanan çam ormanlarıyle kaplı­dır.
• Hidrografya. Iber yarımadasındaki bir­çok büyük ırmağın aşağı çığırları Porte­kiz’dedir. Kuzeyde Minho, güneyde Gua-diana ırmakları sınır sayılmıştır, ülkenin kuzeyindeki yüksek engebeleri dar boğaz­larla aşan Duero’nun beslenmesi oldukça düzensizdir. Tajo’nun eğintileri çok daha yumuşaktır; ama aşırı etiyajların etkisi al­tındadır. Duero’nun Portekiz’deki kolları, Mondego şebekesi ve Tajo’nun kuzey kı­yıdan aldığı kollar önemli hidroelektrik te­sislerinin kurulmasına elverişlidir.

iktisadî ve beşerî coğrafya

* Nüfus. Portekiz’de nüfus yoğunluğu km2′ye 99 kişidir. Sanayii bu kadar az gelişmiş bir ülke için yüksek sayılabilecek bus ra­kam, son zamanlardaki nüfus artışının sonucudur. 1527′de yapılan ilk sayımda nü­fus Roma çağındakini aşmıyordu. XVI. yy.da denizaşırı macera hevesi, birçok kişi­nin ülkeden göçmesine ve gerçek bir nü­fus seyrelmesine yol açtı. Yüz yıldır nü­fusun büyük ölçüde çoğalmasının yanı sıra birçok kişi ülkeden göçtü (1910′da 80 000 kişi); bu hareket bugün yavaşlamaktadır. Göçmenler özellikle Brezilya’ya, Venezuela’ya ve Afrika’daki illere (özellikle An­gola) gider.

Şehirler gelişmelerine rağmen, nüfusun an­cak dörtte birini barındırır. Minhao ve Mondego arasında aşırı ölçüde yoğun olan (bazı conselho’laıda km2′yeı 200 kişi) kır nüfusu, Estremadura’da kalabalıktır (km2′ye 60-150 kişi); doğu kısımda ve Algarve’de seyrekleşir. Ama en ıssız alanlar Alen­tejo ve Ribatejo’dadır (km2′ye 25 kişi). Nü­fus dağılımının bu eşitsizliği, toprağa yer­leşme evreleri, tarım sistemleri ve mülki­yet rejimiyle bağıntılıdır.

• Tarım ve köy hayatı. Minho portekiz köy hayatının en orijinal beşiğidir. Toprak çok küçük parseliere ayrılmış, evler geniş bir alana yayılmıştır; çeşitli ince tarım yapan nüfus çok yoğundur: mısır, patates, tırmanıcı asma ve meyve ağaçları birarada yetiştirilir. Kalabalık sığır sürüleri, sulak çayırlarda otlatılır. Nüfusun artmasıyle bu kır ekonomisi
Trasos-Montes havzalarına doğru uzanmış, güneye ise, daha «yeniden fetih» zamanında Beira ve Estre-madura yoluyle girmiş ve o kalabalık böl­gelere yerleşmişti. Buna karşılık, yetiştiri­ciliğin ağıt baslığı yüksek doğu bölgeleri­ne pek yayılmadı. Hemen hemen ıssız de­nilebilecek bölgelerde «yeniden fetih» ha­reketinden sonra geniş ölçüde işletilen bü­yük mülklerkuruldu.
«Latifundia»lar, işçi­lerini büyük tarım işçisi köylerinden toplar. Bu bölgelerde kaba tahıl tarımı yapılır, zeytin ağaçları ve koyun yetiştirilir. Şehir burjuvazisinin sermaye yatırımı bu büyük mülklerin kuzeye doğru Güney Estremadura ve Beira’da genişlemesine imkân verdi. Daha yoğun bir nüfusun çok küçük top­raklarda tahıl, meyve ve sebze yetiştirdiği Algarve’yi ayrı incelemek gerekir. Ama bu­rada da yarıcılık yaygındır. Tarım üretimi, hızlı gelişmesine rağmen, her zaman halkın ihtiyacına karşılık ver­mez. Buğday ithalâtı, azalmakla beraber, büsbütün kesilmemiştir. Ülkenin güneyinde başlıca besin mısırdır. Vuga, Moncıego, Tajo ve Sado vadilerinde çeltik tarlaları günden güne yayılır. Zeytinlikler yüz yılda üç kat artmış ve zeytinyağı üretimi ihtiya­cı karşılamağa başlamıştır. Şarapçılık önemli bir yer tutar: hafif şaraplar (kuzeybatıda vinho verde), Estremadura’da kır­mızı şaraplar, Porto ve Madera’da kalite şaraplar. Bu üretimin pazarlanması eko­nominin bugünkü en büyük meselelerinden biridir.

• Sanayi. Günden güne bir sanayi kolu haline gelmekte olan balıkçılık yavaş yavaş birkaç büyük limanda, önemli konserve fabrikalarını besleyen birkaç armatör şir­ketin elinde toplandı. Kıyı sularında sar-dalya, Algarve açıklarında ten balığı, Newfoundland setlerinde morina avlanır. Bu­nunla birlikte halkın beslenmesinde temel rol oynayan morinanın, tutulan miktar ihtiyacı karşılamağa yetmediğinden, ithal edil­mesi gerekir; işçi ücretlerinin düşüklüğü Portekiz’in konservelerini dış ülkede ko­layca pazarlamasına imkân verir. Sanayi yavaş gelişmektedir. Sermayeler, özellikle yabancı sermayeler yalnız maden yataklarına, özellikle demirsiz madenlere (kurşun, gümüş, tungsten) yatırılır. Ama yalnız Sao Domingos ve Aljustrel bakır yataklarıyle Beira kalay yatakları sürekli bir işletmenin masraflarını karşılayacak güçte­dir. Bragança yakınındaki Moncorvo de­mir madeni kısa süre önce kapatıldı. Çö­zülmesi gereken en önemli meselelerden biri enerji kaynakları meselesidir. Yeter­siz maden kömürü rezervleri (Porto’nun kuzeyinde Sao Pedro da Cova yatakları) henüz az ölçüde işletilir ve ithalât zorunludur, ülkenin kuzeyindeki akarsuların hid­roelektrik donatımına geç bir tarihte başlanmıştır; Duero üzerindeki Picote tesisi 180 000 kW/saat üretir. Hiç bir ağır metalürji tesisinin bulunmaması ve imalât me­talürjisinin azlığı, dış ticaret bilançosundaki açığı günden güne artırır, önemli tek sanayi dokumacılıktır: Estrela dolaylarında yün, Minho ve Lizbon’da pamuk. Serma­ye azlığı, sanayinin gelişmesini frenler.

• Ticaret. Ticaret bilançosu devamlı ola­rak açık verir. Portekiz, maden ürünleri, bazı tarım ürünleri (şarap, mantar) ve ba­lık konserveleri ihraç eder; fakat porto şarabını pazarlamada büyük güçlüklerle karşılaşır. Son zamanlarda tarım kesimine harcanan çaba sonucunda, ithalâtta besin maddelerinin payı azaltılmıştır; fakat ha­sadın dönem dönem azalması bu durumu sık sık tehlikeye düşürür. Ayrıca devlet, yakacak ve metalürji maddelerini de dışarı­dan almak zorundadır. Sanayi makineleri ithali de, geçici olarak, ticaret bilançosu açığını artırmaktadır.

1960-1965 Arası ithalât kuvertürü oranı yüz­de 50-60 arasında değişti. Bu açık, göç­menlerin denizaşırı ülkelerden gönderdikle­ri paralar, denizaşırı toprakların (Angola ve Mozambik) bilanço fazlaları ve özellikle turizmden elde edilen gelirlerle (Algarve’nin değerlendirilmesi) kapatılır. Turizm ge­lirleri (1965′te 1,5 milyon turist) toplam ih­racat tutarının yüzde 15′ine eşittir. 1965′te mamul madde ithalâtın yüzde 60′mı, ihra­catın da hemen hemen eşit miktarını mey­dana getirmekteydi. Sırasıyle İngiltere, Fe­deral Almanya ve A.B.D., Portekiz’in ti­caret yaptığı başlıca ülkelerdir.

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ COĞRAFYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTAKAL

Tarih 05 Haziran 2009

PORTAKAL i. (fr. Portugal, Portekiz’den). Akdeniz çevresinde yetişen meyve ağacı. (İlmî adı Citrus aurantium. Turunçgiller­den). || Aynı ağacın meyvesi. || Portakal çiçeği suyu, pastacılıkta ve tatlıcılıkta çe­şitli yiyeceklere koku vermek için kullanı­lan hoş kokulu su.
— ANSîKL. Portakal bileşik veya ayrı yap­raklı, bazısı dikenli bir ağaçtır. Yapraklan meşin gibi sert, dayanıklı ve düz kenarlı­dır.
Portokalın anayurdu muhtemelen, Hindistan’dan Çin’e kadar doğu Asya’dır. Oralardan yavaş yavaş bütün sıcak bölgelere yayılmış­tır. Portakal, yaz sıcaklık ortalaması yak­laşık olarak 23° C, en düşük kış sıcaklığı —2°C olan yerlerde yetişebilir. Batı Avrupa’­ya 1550 yılına doğru girmiştir. Bugün Ak­deniz kıyılarında yetiştirilen en gözde mey­ve ağaçlarındandır. Portakal ağacının boyu 10 m’yi bulabilir; bu büyüklükteki bir ağaç on bin meyve verebilir. Fakat genellikle bo­yu 2-3 m’yi ve ağaç başına verimi beş yüz meyveyi aşmaz. Tohumla, turunç üzerine aşıyle, daldırma ve çelikle üretilir. Portakal bahçeleri güney yerlere, ortalama 8 m ara­lıklı diziler halinde ve 6′şar metre aralıkla dikilir. Budama ile ağaca yuvarlak bir şe­kil verilir. İyi ürün almak için toprağa her yıl gübre vermek ve zaman zaman sulamak gerekir. Kuzey memleketleri portakalı süs bitkisi olarak sandıkların içinde yetiştirir, kış gelince limonluklara alırlar. Portakal, üst ve dip tarafı hafifçe basık sulu bir meyvedir. Üzeri pütürlü bir kabuk­la kaplıdır; kabuğun dışı kızıla çalan sarı, içi beyaz renktedir; kalınlığı portakalın cin­sine göre değişir. Kabuğun altında sarım­tırak, bazılarında kırmızı renkte, sulu ve di­limli bir öz bulunur. Dilimlerden her birinde bir veya iki çekirdek vardır (bazı çeşitleri çekirdeksizdir). Portakal kabuğunun içinde, uçucu bir yağla dolu minik kesecikler, yü­zünde ise içi tatlı bir sıvıyle dolu küçük ka­barcıklar, acı meyvelerde ise küçük çukur­luklar bulunur.
• Türkiye’de. Portakal Anadolu’da çok es­kiden beri yetiştirilmektedir.
Başlıca yetiş­tirme bölgeleri: 1. Hatay-Adana-Mersin böl­gesi; 2. Antalya ve dolayları; 3. Büyük Men­deres vadisi (Sultanhisar [Denizli]); 4. İz­mir dolayları; 5. Rize ili.

Anadolu’nun Özellikle Akdeniz kıyılarında, büyük portakal bahçeleri vardır. Türkiye’de yetiştirilen başlıca portakal çeşitleri yafa, finike, vaşington tipleridir. Son yıllarda vaşington tipi (çekirdeksiz) çok yaygınlaşmış ve portakal üretimi büyük gelişme göster­miştir; 1930 yılında ortalama üretim 5 000 t iken 1970 yılında bu miktar 335 000 t’u bul­muş ve bunun 17 000 t’u ihraç edilmiştir.
— Mutf. şeker ve C vitamini bakımından zengin bir meyve olan portakal soyularak dilim dilim yenir veya suyu sıkılarak içilir.

Ayrıca şerbeti, likörü ve reçeli yapılır. Çe­şitli tatlı, pasta ve dondurmada kullanılır.
— Eczc. Tatlı portakalın taze kabuğu alkolatür şeklinde, acı portakalın kuru kabuğu ise tentür, tatlı şurup ve mide ilâcı yapımın­da kullanılır. Yapraklarının kaynatılmasıyle elde edilen su antispazmodiktir. Çiçeklerindense portakal çiçeği esansı yapılır. Por­takal suyunda’C vitamini pek boldur. (LM)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTAKAL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORSUK

Tarih 05 Haziran 2009

PORSUK i. Sert kıllı, etçil, memeli hayvan. Avrupa’da ve Kuzey Asya’da yaşar.
— ANSiKL. Porsuk (meles) tabanına basa­rak yürüyen, kısa bacaklı, tıknaz, ağır göv­deli bir hayvandır; sadece bir türü (Meles taxus) Avrupa’da bulunur. Üzeri sarımtııak kül rengindedir; başı ve boynunun altı he­men hemen tüm beyazdır; başının her iki yanında siyah bir şerit bulunur; vücudunun alt tarafı siyahtır. Uzunluğu 0,75 m, yük­sekliği 0,30 m dir. İnini derin kazar; yalnız kuzeyde yaşayanlar kış uykusuna yatar, ılı­man bölgelerde yaşayanlar bütün yıl faal­dir. Bitki kökü, mantar, bal, yumuşakça, kurbağa, kuş, küçük hayvan yiyerek besle­nir; tarım ürünlerine (mısır, bağ) bazen cid­dî zararlar verir. Pis kokan bir hayvandır; köpeklerle kovalanıp inine kıstırıldıktan sonra orada yakalanır. Eti yenir; kılların­dan fırça yapılır. Bayağı porsuğa Avrupa’­nın her tarafında ve Kuzey Asya’dan Ti­bet’e kadar rastlanır. Sansargillerden sayı­lır; fakat ayıgillere de yakındır. (LM)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORSUK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PO ovası

Tarih 04 Haziran 2009

PO ovası, Kuzey İtalya’da Po ve kolları­nın akaçladığı ova. Alp yayı, Kuzey Apennin dağı ve Adriya denizi arasında yakla­şık olarak 46 000 km2′lik bir alanı içine alır, Piemonte, Lombardia, Emilia ve Veneto toprakları üzerinde uzanır. Tarım ve hayvancılığın zenginliği, sanayi faaliyetleri­nin çeşitliliği sayesinde Po ovası İtalya’nın en zengin bölgesi olmuş ve nüfusu 100 000-’den fazla olan şehirlerin yarısı bu bölgede toplanmıştır. Eski bir pliyosen körfezin ye­rinde bulunan bu ova, doldurulmuş alanlar, ırmak-buzul taraçaları ile daha yeni bir alüvyon ovasından meydana gelir, üçüncü zaman topraklarının kalınlığı 8 000 m’ye ulaşır. Irmak-buzul döküntülerinden meyda­na gelen yüksek taraçalar çakıltaşlı, ku­raktır ve ırmakların alçak killi taraçalarına hâkimdir. Bu iki taraça dizisi arasında ku­zeyde Cuneo’dan Gorizia’ya kadar çok dü­zenli, güneyde daha dağınık olan fontanili çizgisi uzanır.
Ovanın her yeri değerlendirilir. Tarım top­rakların cinsine göre değişir; yüksek kısım­larda tahıl, yemlik bitki ve meyve ağaçla­rı, alçak kısımlarda nemli çayırlar ve pi­rinç yetiştirilir. Delta daha Eskiçağda bü­yük çabalar harcanarak kurutulmuş ve akaçlanmıştır. Islah çalışmaları bugün 335 km2′lik bir alanı kapsar (bundan 450 000 ki­şi yararlanır). Comacchio denizkulakları ku­rutulmuş ve toprak dağıtımı yapılmıştır. Bu kesimde başlıca tarım, kenevir, şeker pan­carı (italya’daki şeker pancarı tarlalarının yüzde 80′i) ve meyve (elma ve erik) ağacı yetiştiriciliğidir. Sanayi kaynakları çeşitli­dir: bütün ovaya dağıtılan tabiî gazın çı­karılması (Cortemaggiore, Bordolano, Ripalta), Cortemaggiore’de, Rovigo ve Ravenna’da petrol rafinerileri. Bölgede her çeşit sanayi vardır, metalürji, kimya ve do­kuma sanayii şehirlerin çevresinde, besin sanayii (şeker fabrikaları, konservecilik) del­tada toplanmıştır. İlgili dört bölgenin sanayi kollarında iki milyon kişi çalışır. Şehirler özellikle ovanın çevresinde su baskınlarının erişmediği ve savunmanın daha kolay olduğu yerlerde kurulmuştur. Güneyde, hem idare hem de sanayi merkezleri olan Parma, Reggio, Modena, Bologna gibi şehirler güneyde Emilia yolu boyunca sıralanır. Ku­zeydeki şehirler ise yüksek taraçalarda asalp tepelerinin eteğinde kurulmuştur ve çoğu zaman ötekilerden daha hareketlidir: Bergamo, Brescia, Verona, Vicenza. Vene­dik ve özellikle limanı Mestre, ovanın Adriya denizine çıkış noktalarıdır. Batıda Torino ve Milano ikinci derecedeki Biella ve Novara şehirlerinin hayatına hâkimdir, iki otoban tarafından aşılan ve iki başka oto­banla İtalya’nın diğer kısımlarına bağlanan Po ovası Alp geçitleri ağızlarında yer al­dığı için Avrupa’nın çeşitli bölgeleriyle de­vamlı bağlantı halindedir. Tarih boyunca çeşitli çekişmelere yol açmış zengin Po ova­sı bugün italya’nın can damarıdır. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PO ovası hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONTEDERİA

Tarih 04 Haziran 2009

PONTEDERİA i. (italyan botanikçisi Giulio Pontedera’nın [1688-1757] adından). Amerika’da bataklıklarda yetişen su bitkisi. (Pontederiaceae familyasının örnek tipi.)
— ANSiKL. Pontederia çokyılık otsu bir bitkidir; yaprakları yürek biçiminde ve uzun saplı, çiçekleri başak veya salkım du­rumunda ve mavi renklidir. Üst yaprakları dile benzeyen yürek yapraklı pontederia (Pontederia cordate) limonluklarda süs bit­kisi olarak yetiştirilir. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTEDERİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Sonraki sayfa »