RETEZAT

Tarih 29 Haziran 2009

RETEZAT, Romanya’da kütle, Erdel Alpleri’nde; Peleaga’da. 2 509 m. Güney Karpatlar’ın yüksek kütlelerinin en batıda ola­nıdır; kuzeyde Demir Kapılar ile son bulur. Bitki ve hayvan bakımından zengin olan küt­lenin bir kısmı millî park haline getirilmiş­tir. (L) -

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RETEZAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REŞİTA

Tarih 29 Haziran 2009

REŞİTA, Romanya’da (Banat bölgesi) şe­hir, Retezat kütlesinin kıyısında;
46 000 nüf.

Romanya’nın, 1768′de kurulan, başlıca sa­nayi merkezlerinden biridir; yakınındaki maden kömürü yataklarından iyi cins kö­mürler, maden ocaklarından da demir ve manganez çıkarılır.
Şehir bugün önemli biı metalürji ve makine yapımı merkezidir (lo­komotifler, tarım âletleri v.b.). [L]

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞİTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Resim ve Heykel müzesi

Tarih 29 Haziran 2009

Resim ve Heykel müzesi, İstanbul’da Dolmabahçe sarayının veliaht dairesinde müze (açılışı 1937).

Devlet Güzel Sanatlar Aka­demisi müdürlüğüne bağlı bir müdürlükle yönetilir. Sergilenen eserler resim ve hey­kel konularında iki ayrı bölüme ayrılmış ve sanat akımlarına uygun biçimde, tarih sırasına göre düzenlenmiştir. Müzede primitif sanatçıların (Osman Nuri, Salih Molla Aşkî, Şekûr, Ahmed Bedri, Servili Ahmed Emin, Mustâfa, Fahri Kaptan, Münip, Hü­seyin Giritli v.d.); «İkinci kuşak» da deni­len klasiklerin (Şeker Ahmed Paşa, Osman Hamdi, Hüseyin Zekâyi Paşa, Ahmet Ziya Akbulut, Süleyman Seyit); izlenimcilerin (İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Ali Rıza, Nazmi Ziya, Ruhi Arel, Ahmed Ali, Namık İsmail, Hüseyin Avni Lifij, Hikmet Onat v.d.);

1919′dan itibaren her yıl ağustos ayın­da Galatasaray lisesinde eserlerini sergileyen ressamların (Sami Yetik, Şevket Dağ, Meh-med Ali Lâga, Hasan Vecih Bereketoğlu, Ali Samı Boyar, Mihri Müşfik, Ömer Adil, İsmail Hakkı, Tahsin); kübistlerin (Ali Çe­lebi, Cemal Tollu, Cevat Dereli, Zeki Kocamemi v.d.); gerçekçilerin (Mahmut Cü­da, İlhami Demirci, Şeref Akdik, Ayetullah Sümer, Fahri Arkunlar, Ali Karsan, Yvonne Karsan); çağdaş ressamların (Fik­ret Mu alla, Zeki Faik İzer, Nurullah Berk, Eşref Üren, Elif Naci, Abidin Dino, Zühtü Müridoğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu, Halil Dikmen, Arif Kaptan, Sab-ri Berkel, Hakkı Anlı, Eşref Üren v.d.); özgür ressamların (Ercüment Kalmık, Neşet Günal, Malik Aksel, İsmail Altınok, Fahrünnisa Zeyd, Aliye Berger, Salih Urallı, Nuri İyem, Selim Turan, Avni Arbaş, Ferruh Başağa, Fethi Karakaş, Hasan Kavruk, Nejat Devrim, Şükriye Dikmen, Selim Tu­ran v.d.); genç neslin (Fethi Kayaalp, Mus­tafa Aslıer, Orhan Peker, Gündüz Gölönü, Cihat Burak, Cemal Bingöl, Fahir Aksoy, Nedim Günsür, Orhan Tamer, Orhan Kılıç, Adnan Çöker, Devrim Erbil) eserleri vardır. Müzede bundan başka başlangıçtan bugüne kadar türk heykelciliğini temsil eden örnek­ler de sergilenmektedir (Yervant Oskan, Mehmed İhsan, Mahir Tomruk, Ratip Aşir, Kenan Yontuç, Nişat Sirel, Ali Hadi Bara, Zühtü Müridoğlu, Nusret Suman, Hüseyin Acar, Nermin Faruki, Zerrin Bölükbaşı, Tamer Başoğlu, Erdinç Bakla, Mehmet Ak­soy, Güdal Duyar, Ali Teoman Germaner, Gezer, Şadi Çalık, İlhan Koman, Kuzgun Sadi öziş, Saim Bugay, Gülten Devres, Alım Karamürsel, Ayla Bulut v.d.). Müzede ayrıca, Halk sanatları ve Seramik bölümleri vardır.

Ayrıca müzenin yabancı sanatçılar bölümün­de, Andre Derain, Leopold Levy, Pierre Bonnard, Muguet, Murice Utrillo, Picasso, Henry Matisse, Lurcat, Roul Dufy v.d.nin eserleri yer almaktadır. (M)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Resim ve Heykel müzesi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REOSTA

Tarih 29 Haziran 2009

REOSTA i. (fr. rheostat). Elektr. Bir devre­de, bağlantıları sökmeden direnç ayarı yapa­bilmek için değişken direnç olarak kullanı­lan âlet.

|| Ayar reostası, elektrikle ilgili bir büyüklüğü (şiddet, direnç v.b.) belli bir süre için belli sınırlar arasında ayarlamağas yarayan reosta. Asenkron motor hız ayar reostası, bir asenkron motorun hızını ayar­layan reosta. Asenkron motor yol verme reostası, rotoru sargılı asenkron bir motorun rotor sargılarına bağlanan reosta. || Geri­lim ayar reostası, bağlantıları sökmeden, bir devredeki gerilimin değerini değiştirebilen direnç. || Hız ayar reostası, bir makinenin hızını veya motor çiftini sürekli şekilde ayar­layan reosta. \\ ikaz reostası, bir makinenin uyarma akımını ayarlayan reosta. || Yol verme reostası, ilk hareket sırasında bir ma­kinenin yuttuğu akımı sınıflayan ve makine çalışma rejimine ulaştığında dirençleri dev­reden çıkarılan reosta. (İlk hareket reostası da denir.) || Yükleme veya şarj reostası, üreteçlerin yükleme denemesinde elektrik enerjisini soğurmağa yarayan reosta.

— ANSİKL. Reostalar elle veya otomatik olarak kumanda edilebilir. Otomatik kuman­dalı reostalarda, dirençlerin devreden çıka­rılması kontaktörlerle sağlanır; bu kontaktörler de kronometrik rölelerle harekete ge­çirilir.

Dirençler madenî (mayşor, çelik, özel dökme demir) veya sıvı (elekrolitik re­osta) olabilir. Yol verme reostaları, ilk ha­reket anında veya makineye her yol verişte, gelen aşırı akımı sınırlayacak şekilde hesap­lanmalıdır, îlk harekette akım şiddeti ola­rak, nominal akım şiddetinin 1,5 katı kabul edilir. Kaldırma makinelerinin motorları için, genellikle nominal akım şiddetinin 2,5 katı­na eşit ilk hareket şiddeti hesaplanır; bu­nun sebebi iyi bir ilk hareket çifti elde et­mektir. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REOSTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENKÖLÇER

Tarih 27 Haziran 2009

RENKÖLÇER blş. i. Bir rengin bileşenleri­ni belirlemeğe yarayan âlet.
(Bu inceleme sırasında, soğurucu kamalarla şiddetleri kontrol edilebilen üç temel renk [kırmızı, sarı ve mavi] optik bir sistem yardımıyle üst üste getirilir ve incelenecek renk elde edilir.

Böylece, herhangi bir rengin, Maxwell’in renkler üçgenindeki yeri tespit edi­lebilir.) [kolorimetre ve renk ayırıcı da denir.] // Soğurucu maddelerin (demir, nikel v.b. tuzları) derişikliğini belirlemekte kullanılan fotoselli fotometre. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENKÖLÇER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENDE

Tarih 27 Haziran 2009

RENDE i. (fars. rendtden, yontmak, düzlemek’ten). Marang. Ağaç parçaların yüzeyini ince talaş kaldırarak düzeltmeğe yarayan tığlı âlet. (Bk. ANSiKL.)

|| Rende tığı, bir rendenin kesici ağzını meydana getiren çe­lik lama. || Çift rende, tığı üzerinde kapak bulunan ve ince rendeleme işlerinde kullanı­lan rende. Dişli rende, tığının ucu dişli ve kesme açısı büyük olan, ağaçta kanallar açarak rendeleme yapan özel rende. || Ka­ba rende, tığının ağzı hafifçe eğik olduğu için kaba talaş kaldıran rende. (Bk. KABA.)

|| Kızak rendesi, kırlangıç kuyruğu kanal geçmede erkek parçayı rendelemeğe yarayan özel rende. || Kordon rendesi. Bk. KORDON. // Makta rendesi, masif ağaç baş­larını rendelemekte kullanılan, gövde kıs­mı dökme demirden yapılmış rende. (BAŞAğAÇ RENDESİ de denir.) || Perdah ren­desi, kesme açısı çift rendeden daha dik, tığı kapaklı, hassas yüzey işlerinde kullanı­lan küçük rende.

— Mutf. Üzerinde küçük delikler ve kesici çıkıntılar bulunan, bazı madelerî sürterek toz veya küçük parçalar haline getirmeğe yarayan mutfak âleti, // Rendeden geçirile­rek ufalanmş madde: Havuç rendesi. Sa­bun rendesi. || Rende reçeli, ağaçkavununu rendeleyerek yaplan reçel.
— Tütüncülük. Rende enfiyesi, iri kıyılmış enfiye.

— ANSiKL. Marang. Rende, yontucu âlet­lerin ilk örneğidir; planyalar da bu gruba girer. Yüzey bitirme işlerinde kullanılan bu hafif el âletinde asıl çalışan parça, kesici ağzı su verilmiş takım çeliğinden yapılan ve rende tığı denilen bir bıçaktır; tığ ge­nişlikleri normlaştırılmıştır ve 36 ile 70 mm arasında değişir. Tığa paralel bir kar­şılık demiri veya kapak, kaldırılan talaşı keser ve tığın ağaca çok derin girmesini, böylece ağacın lif lif kalkmasını önler. Rende gövdesi, ortalama 22 sm uzunluğun­da ve 7 sm yüksekliğinde bir dikdörtgen­ler prizmasıdır; gövdenin genişliği tığ geniş­liğine bağlıdır Tığ, gövde tabanından dı­şarıya doğru hafif bir çıkıntı yapar ve ağaca 45°’lik bir açı altında girer. Bk. Kes­me AÇI’sı.

♦ Rendeli sıf. Rendesi olan, rendesi bulu­nan. | Rendelenmiş: Rendeli tahta. (LM)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENDE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENAZZİT

Tarih 27 Haziran 2009

RENAZZİT i. (yer adı Renazzo’dan [italya] fr. renazzite).

Miner. Bileşiminde görünür taneler halinde madenî demir bulunan bir göktaşına Stanislas Meunier tarafından ve­rilen ad. (Böyle bir göktaşı 1824 yılında Renazzo [İtalya] civarına düştü.) [L]

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENAZZİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REKABET veya RAKABET

Tarih 27 Haziran 2009

REKABET veya RAKABET i. (ar. rakb’dan rekabet). Aynı amacı güden kimseler arasındaki çekişme: Kendi güzelliğine, ze­kâ ve tecrübesine güvendiği için, etrafı­na topladığı kızların ve kadınların rekabe­tinden korkmuyordu (Vâ-Nû).

Aralarında rekabet, haset, çekememezlîk gibi ihtiras­lar bulunduğu için bizzat münevverler de birbirlerini sevemezlerdi (Ziya Gökalp). || Kıskançlık: Rekabet hissiyle ikisinden bi­rinin veya ikisinin Melâhat’ı kışkırtmaya kalkışmalarından korkuyordu (H.R. Gür­pınar). || Esk. Gözleme, gözetleme. || Re­kabet etmek, birbiriyle yarışmak: Samsun’­da Hindi-Çini pirinci, Merzifon pirincine rekabet ederdi (Ş. S. Aydemir). Hava meh­tapla rekabet eden bir füsun gibiydi
(A.Ş. Hisar).

— Biyol. ve Fizyol. Yaşama rekabeti, ya­şamak için mücadele, tabiî ayıklanma. Bk.ANSİKL.
— Huk. Aynı mesleği yapanların, faaliyet gösterdikleri iş alanında, birbirlerinden da­ha fazla müşteri elde etmek için kanun sınırları içinde gösterdikleri çaba. [| Gay­ri kanunî rekabet, aldatıcı hareket veya iyi niyet kurallarına aykırı başka şekiller­le iktisadî rekabetin kötüye kullanılması
(Bk. HAKSIZ rekabet.) || Kanunî rekabet yasağı, kanunun belirli durumlarda, belirli kimselerin birbirleriyle rekabet etmelerini yasaklaması. (Bk. ANSİKL.) || Rekabet ya­sağı sözleşmesi, işçiyle işveren arasında yapılan ve işçinin, iş sözleşmesinin sona ermesinden sonra işverenle rekabette bu­lunmayacağına ilişkin sözleşme. Bk. AN­SİKL.

— ikt. özellikle daha iyi fiyat, nitelik ve görünüş gibi yollardan yararlanarak daha çok satış yapmak isteyen ticaret adamları ve kurumları arasındaki çıkar çekişmesi. (Bk. ANSİKL.) || Serbest rekabet rejimi, ö-zel işletmeler kurmanın serbest olduğu ve resmî makamların ancak iktisat kanunları­nın serbest uygulanışını teminat altında tutmak için müdahalede bulundukları rejim.

— ANSİKL. Kanunî rekabet yasağı ile ka­nun, belirli kişilerin birbirleriyle rekabet etmelerini, aralarındaki ilişkiye aykırı gö­rerek yasaklamıştır: gezici tüccar memur­larının ticarî işletmeyle rekabette bulun­ması, adî şirkette ortakların birbirleriyle rekabete girişmeleri gibi. Belirli durumlarda da, aynı konudaki işle ortaklardan birinin uğraşması, bazı hakları kaybetme­sine sebep olur. Meselâ, bir komandit şir­ket ortağı, ortaklık konusu işle meşgul olursa, ortaklığın defterlerini inceleme hak­kını kaybeder. Kanunî rekabet yasağı, ki­şiler arasındaki ilişki devam ettikçe var­dır, ilişki sona erince rekabet yasağı da sona erer. Ancak, tarafların bir sözleşmeyle bu yasağı devam ettirmeleri mümkündür.

• Rekabet yasağı sözleşmesi, kanunî re­kabet yasağının aksine, kişiler arasındaki ilişki bittikten sonra, rekabet yapılmama­sını gerektirir. Bu sözleşme, bağımsız bir şekilde yapılabileceği gibi, başka bir sözleş­meye konulan bir hükümle de gerçekleştiri­lebilir. Rekabet yasağı sözleşmesi, Borçlar kanununda sadece işçi ve işveren yönünden düzenlenmiştir. Bu sözleşmenin geçerli olması için, yazılı şekilde yapılması gerekir. Sözleşmeyle sadece işçi, rekabet yapmama borcu altına giriyorsa, onun imzası yeterli­dir. Buna karşılık işveren de bir karşılık ödüyorsa, her ikisinin imzası aranır.

Re­kabet yasağı yapan işçinin reşit olması ge­rekir; kanunî mümessili bile, onun adına rekabet yasağı sözleşmesi yapamaz. Ancak, reşit mahcur bir kişiyse onun adına, kanu­nî mümessili, rekabet yasağı anlaşması ya­pabilir. İşverenin, sözleşme yapılırken önemli bir çıkarı yoksa, sözleşme hüküm­süz olur; işverenin başlangıçtaki çıkarı so­na erdiği zaman, yasak da ortadan kalkar.
Borçlar kn. md. 348'e göre bu önemli çı­karlar şunlardır:
1. işçinin işinin niteliği sonucu işverenin müşterilerini tanıması, iş sırlarını öğrenmesi;
2. işçinin bu bilgilerden yararlanarak rekabette bulunması halinde işverenin açıkça görülecek derecede zarara uğrayabilmesi. Ayrıca, rekabet yasağı söz­leşmesi, yer ve zaman yönünden işçi ama­cına uygun olmalıdır; yani, işçinin, iktisadî gelişmesini tehlikeye sokmamalıdır.

Rekabet yasağının kararlaştırılması halin­de işçi, kendi adına, iş sahibiyle rekabet sayılacak bir işi yapamayacağı gibi, rakip bir işletmeye de herhangi bir sıfatla gire­mez, işçi bu şarta aykırı harekette bulu­nursa, işveren bu sebsple uğradığı zararın tazminini ister.

Rekabet yasağı şu durum­larda sona erer:
1. sürenin dolması. Reka­bet yasağı bir süreyle sınırlıysa, bu süre­nin dolmasıyle sona erer;
2. işverenin, re­kabet yasağının devamında bir çıkarının kalmaması;
3. taraflardan birinin kusuru sonucu öteki tarafın sözleşmeyi feshetmesi. Bu durumda kusursuz olan taraf sözleşme­yi fesh etmekle tazminat ödemek zorunda kalmaz.

— Biyol. ve Fizyol. Yaşama rekabeti. Tabi­atta canlılar sayılarını hızla artırmağa ça­lışır. Yaşama alanının ve besin miktarının sınırlı oluşu yüzünden bir miktar yumur­tanın, genç veya yetişkin canlının yok ol­ması gerekir. Yok olma sebepleri ise deği­şiktir. Bir bahçede yetiştirilen bitkiler yaşamak için mücadele hakkında basit bilgi verebilir. Yaşama için rekabet bitkiler arasında bir döllenme rekabetine yol açar. Aynı çevrede yetişen ve aynı ihtiyaçları duyan iki bitkiden döllenmeğe en elverişli olan, elverişli olmayanın yerini otomatikman alacaktır.

—■ İkt. «Mükemmel» bir rekabet rejimi üs­tüne oturtulmuş bir iktisadî hayat mode­li kurmayı amaç edinen klasik okulun yap­tığı analizlerden sonra, bu konuyu işleyen­ler, rekabet kavramının sınırlarını kesinlikle belirtmeğe gayret ettiler. Bu yazarlar ger­çeğe, mükemmel rekabetin teorik ve soyut şemasından çok daha yakın olan çeşitli rekabet durumlarını ele aldılar. Ama bu durumda, devletin veya özel üretici grup­larının iktisadî hayata müdahale etmeyiş­lerinden doğan bir rejim veya özel ve res­mî nizamnamelerin yokluğu olarak düşü­nülen rekabetten hayli uzaklaşılmış oluyor­du. «Mükemmel» rekabet'in uygulanabil­mesi için, başlıca üç özellik gereklidir: atomik olma, akışkanlık ve piyasanın ta­mamen berrak olması veya reklam; yani, piyasanın tüm unsurlarının alıcı ve satıcı tarafından ayrıntılı olarak bilinmesi.

Böy­le bir rekabet modeli, gerçeğe hiç bir za­man uymamıştır. Sade «atomik olma» şartı yerine getirildiğinde, bazı yazarlar, bu tip rekabete, katıksız rekabet adı verirler ve bu rekabetin mükemmel rekabete karşıt ol­duğunu söylerler. Fakat bu iki tipin ikisi de, çeşitli satıcıların piyasaya arzettikleri mallarda tam bir eşitlik ve benzeyişin bu­lunması şartına dayanır. Klasik yazarlar, mükemmel rekabete birçok: üstünlük atfe­derler ve bu rekabet şeklinin, arz ve ta­lebin serbestçe hareketi ve fiyatlar aracılığıyle, üretim ve tüketimi dengede tutabi­leceğini ileri sürerler. Ayrıca, teknik iler­lemeye önayak olacağını ve üretim mali­yetleri düşmesini zorunlu olarak izleyen satış fiyatları düşmesi yoluyle tüketiciye de fayda sallayacağını söylerler. XIX. ve XX. yy.lardaki buhranlar, yükselme istidadındaki fiyatları dondurma eğilimi gibi ger­çekler, yukarıdaki iyimser görüşü doğrula yacak mahiyette değildir.

XIX.yy. sonlarından beri ekonomilerin ya­pısını etkileyen derin değişiklikler, özellik­le toplaşma ve bütünleşme olgularının da yardımıyle, çok sayıdaki işletmeler arasın­daki klasik rekabet yerine, atomik olma, akıcı olma ve reklam şartlarının artık hiç bir anlam taşımadığı bir «az sayıdakiler arasında rekabet» (W. Fellner) durumu ya­rattı. Ayrıca, satışa arz edilen ürünler ara­sındaki farklılaşma da iyice belirginleşti. Böylece J. Robinson (The Economics of İmperfect Competition [Mükemmel Olma­yan Rekabet Ekonomisi], 1933) ve E. Chamberlin’in (La Theorie de la Concurrence Monopolistique [Tekelci Rekabet Teorisi], 1933) çalışmalarıyle gün ışığına kavuşturu­lan «mükemmel olmayan» rekabet ve te­kelci rekabet kavramları ortaya çıktı.

Pi­yasanın kusursuz olmayışı, giderek normal bir durum gibi görülmeğe başlandı ve so­mut piyasaların ifadesi olan oligopol iliş­kilerin incelenmesi, iktisadî analizi, katık­sız veya mükemmel rekabetin soyut ilişki­leri konusunda yapılan analizlerin yerini aldı.

• Mükemmel olmayan rekabet, alıcıların tamamen rekabet davranışı içinde bulun­madığı bir piyasanın durumudur. Bu re­kabet tekelci rekabetle sık sık karıştırılır. Gerçekte, iki tip arasında esaslı bir teorik fark vardır: mükemmel olmayan rekabet atomik olma, akıcı olma ve reklam şartlarını tam olarak yerine getirmez, ama için­de tekelci unsur da bulunmaz; daha çok alıcıların rekabet davranışı göstermemesi­nin sonucudur. Burada önemli unsur talep ve alıcı olduğu halde, tekelci rekabet, sa­tıcıların malları farklılaştırmaları sonucu o-larak arzda ortaya çıkan tekel unsurlarına dayanır.

Tekelci rekabet, hem rekabet, hem de tekel unsurlarını kapsayan bir piyasanın duru­mudur.
Bu durumda, piyasa rekabetçi olduğu ve çok sayıda satıcıyı kapsadığı halde, bu sa­tıcıların farklı mallar arz edebilmesinden dolayı tekelci unsurlar ortaya çıkabilir. Gerçekten de, satıcılar aynı türden, ama tamamıyle birbirinin benzeri olmayan malları alıcılara arz ederlerse, bu durumda her satıcı kendi sattığı mal üstünde bir çe­şit tekel kurmuş demektir. «Herhangi bir derecede bir farklılaşma varsa, her satı­cının kendi malı üstünde mutlak bir tekeli vardır. Ama her satıcı, şu veya bu ölçüde mükemmel olmayan ikame mallarının re­kabeti ile de karşı karşıyadır»
(E. Chamberlin). [LM]

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REKABET veya RAKABET hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENK veya RENG

Tarih 27 Haziran 2009

RENK veya RENG i. (fars. reng). Işığın, kendi öz yapısına veya cisimler tarafından yayılma şekline bağlı olarak göz üzerinde yaptığı etki: Hakikatte annecikler altın sa­rısı ve gök mavisinden başka renklerde de olabilirdi (R.N. Güntekin).

Sonra dizler­den aşağıya çizmelerin üstüne dökülen, açık gümüş renginde bir çerkes mantosu yap­tırdım (Ş.S. Aydemir). Bak! Dünya renk­ler içinde! // Bu güzel dünya içinde (O. V. Kanık). // Mec. Görünüş, tarz, şekil: «Hüsn-ü Aşk» devrin edebi hayatına yeni bir renk, yeni bir çeşni getirmiştir (N. A-raz). Pek rengine aldanma felek eski felek­tir; // Zira feleğin meşreb-i nâsazı dönektir (Ziya Paşa). // Esk. Hile, oyun, düzen: Bülbül-i surideve güller acep renk ettiler (Ba­ki).

— ÇEŞ. DEY. Renk almak, yeni bir renk kazanmak: Mavimsi bir renk aldı. // Renk cümbüşü, değişik renklerin oluşturduğu ka­rışım: Yalnız renk cümbüşünü değil, siyah beyazı öyle hünerle kaynaştırır ki (Y. Z. Ortaç). || Renk vermek (veya katmak), ne­şeli ve canlı bir özellik kazandırmak: Onun gelişi bu toplantılara bir başka renk verdi. // Renk vermemek (veya rengini belli et­memek), duygu veya düşüncesini saklamak, açığa vurmamak: Çok korkmasına rağmen renk vermedi. || Rengi atmak (kaçmak ve­ya uçmak), solmak: Elbisenin rengi attı. Korku, heyecan v.b. durumlarda benzi sa­rarmak: Hatçe’nin rengi attı (Yaşar Ke­mal).

|| Rengi çalık, solmuş, solgun. || Ren­gi çalmak, renk bakımından benzemek: Ren­gi sarıya çalıyor. || Rengi değişmek, eski durumunu yitirip yeni bir nitelik ve an­lam kazanmak: Sizi uzun, ince vücudunuz­la, menekşe gözlerinizle karşımda görünce her şeyin vengi değişti
(R. N. Güntekin). || Rengi tutmak (veya uymak), renk ton­ları birbirine benzemek: Bu iki kumaşın rengi birbirini tutuyor. \\ Renkten renge girmek, çek utanarak kızarıp bozarmak, sıkılmak: Nuri efendi renkten renge gi­rerek: — Ne oldu anne, çabuk söyle (H. R. Gürpınar).

— Esk. Reng-âmiz, renk renk, çeşitli renk­lerde: Ekseri rengâmiz şal ve harirden serbendler sarınıp… (Naima). || Reng-âver, hileci, düzenci, dalavereci.
— Bot. Bitkilerin renkleri. Bk. ANSiKL.

— Boyacılık. Çevre renkleri, belirli bir yerin değişik yüzeylerine görüş rahatlığını sağlamak amacıyle vurulan, genellikle bo­yalar aracılığıyle elde edilen renk. || Görevsel renkler, belirli bir çalışma yerinin değişik yüzeylerine, çalışanların görüş ra­hatlığını arttırmak, yorgunluklarının azalmasına katkıda bulunmak ve üretimlerinin verimini çoğaltmak amacıyle vurulan ve genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. // İşaret veya güvenlik renkleri, ça­lışma yerlerinde, değişik yüzeylere, çalı­şanların dikkatini belirli tehlikelere çek­mek, gidiş-geliş yollarını göstermek ve özellikle güvenlik aracılığıyle elde edilen renk. Bk. ANSiKL.

— Ed. ve G. santl. Yerel renk, bir mille­tin, bir dönemin medeniyetini, orijinal ni­teliklerini hatırlatmağa yarayan kavramlar bütünü. Bk. ANSiKL.

— Kim. Renk giderici, bazı maddelerin rengini kaybetme özelliği taşıyan kimyasal madde. (Bu renk giderme, ya boyarmad-denin soğurulmasından [hayvanî kömür] ya da bir redoks tepkimesinden [renk gi­derici klorürler] ileri gelir.)
— Metalürji. Meneviş ve tav renkleri, ısıt­ma sırasında çelik parçaların aldığı deği­şik renk tonları. Bk. ANSiKL.
— Mus. Rengi dil, türk musikisinde bir makam. Bk. ANSiKL.
— Opt. Bk. ANSİKL.

— Oyun. İskambil kâğıtları üzerindeki dört değişik işaret; genel olarak iki renkten mey­dana gelir: kırmızı ve siyah (sinek, karo, kör, pik). i| Renge oynamak, rulette, kır­mızı veya siyaha para basmak.
Petr. Bk. ANSiKL.
— Res. Renklerin bir tablo içindeki dağı­lımı, renk uyumu: Rubens’in, Tiziano’nun, Claude Lorraine’in rengi. Bk. ANSiKL.
— Sanay. Renk giderme, işlenmiş ürünü istenen renge getirebilmek için, bir ürün­deki tabiî pigmentlerin veya renkli ayrış­ma maddelerinin yok edilmesi. Bk. AN­SiKL.
— Teknol. Ana renk, boyacılıkta, diğer renklerin tür ediği renkler.

— Tekst. Renk sağlamlığı, bir kumaş bo­yasının çeşitli etkinlere dayanma niteliği. (Tekstil boyalarının renk sağlamlıkları çe­şitli usullerle denenmiş ve her boyanın ışı­ğa, suya, asitlere, deterjanlara, dinklemeye deniz suyuna v.b.lerine karşı direnci ayrı rakamlarla belirtilmiştir.) || Sağlam renk, zamanla solmayan renk. || Zayıf renk, ku­maş üzerinde iyi tutunmayan ve kullanıldıkça veya yıkandıkça solan renk.

— ANSiKL. Bot. Bitkilerin renkleri. Bitki­lerde klorofilden ileri gelen yeşil renkten başka, en çok renkli olan kısımlar üreme or­ganlarıdır (çiçek ve meyve).
Bununla beraber, yaprak ve sap gibi di­ğer organlarda ve asalaklı kısımlarda deği­şik renklere rastlanabilir (begonia rex, co-leus, firfiri kayın ve bazı mazılar).
Yaprak tamamen düşmeden önce klorofil kaybolur, sarı ve kırmızı gibi diğer boya­lar ortaya çıkar ve ormanlara sonbahar rengini verir.

Suyosunlarının rengi doğrudan doğruya bunların su altında yaşadığı derinlikle il­gilidir ve sınıflandırılmalarına esas teşkil eder. Mantar sporlarının rengi çok önem­li bir özelliktir. Sporlar beyaz, pembe, es­mer ve siyah olur.

— Boyacılık, ön planda oynadığı estetik rol dolayısıyle, bir boya tabakasının ren­gi, kullanan için temel bir nitelik taşır. Buradan bir boya fabrikasında çalışan renk uzmanının yaptığı işin önemi anla­şılabilir. Bu kişinin görevi, firmanın imal ettiği temel renklerinden meydana ge­len paleti ortaya çıkarmak ve sözü geçen renklere karşıt renkler bularak, bunları, mümkün olduğu kadar mükemmel bir ya­pım düzgünlüğü içinde, çeşitli hammadde­leri kesin sınırlarla tanımlanan oranlarda kullanarak, istek üzerine imal etmektir.

Bir kuru tabakanın rengi (az veya çok parıltılı), katı maddelerin (doku boyası ve yüküm maddeleri) ezilme inceliğine, katı maddelerin kendilerine has niteliklerine (boyama, kaplama), asıltı ortamının renk ve tabiatına bağlıdır. Renklerin nispî öl­çüleri, laboratuvarlarda değişik modeller­deki renkölçerler yardımıyle yapılmaktadır.

— Ed. Resim terimlerinden olan yerel renk deyimi, ancak romantik devirde tiyatro üs­tüne, yapılan tartışmalar sırasında edebî bir anlam kazandı (1809′dan sonra B. Cons-tant’da: Reflexions Sur la Tragedie de Wallstein [Wallstein Trajedisi üstüne Dü­şünceler]). Saint-Evremond veya Racine’de (Bafazet’nin önsözü), daha sonra Volltaire’-de trajedilerin sahneye konuşu sırasında eski töreleri doğru olarak yansıtma kay­gısı varsa da Chateaubriand’ın (Les Martyrs [Din Şehitleri]), W. Scott’un yazdığı romanların ve tarihçilerin yaptığı (A. Thierry, Michelet) çalışmaların etkileriyle me­deniyetler veya tarih devirleri arasındaki farkların modern anlamda kesinlikle belir­lenmesi için XIX. yy.ı beklemek gerekir. Romantik dramın tutkularından biri, geç­mişin gerçeğe uygun bir tablosunu çizmek­ti; kişilerin psikolojisinde olduğu kadar töre veya dekorun çizilmesinde de (Cromwell’in önsözü) yerel renge uymak gerekir­di.

Bu tarihten sonra dramatik gerçeğin en eski şartlarından biri haline gelen ye­rel renk, aynı zamanda tarihî veya egzo­tik romanın ve tasvirî veya epik şiirin (Leconte de Lisle’in Poemes Antiques [Es­kiçağ Şiirleri], V. Hugo’nun La Leğende des Siecles [Yüzyılların Efsanesi] adlı e-serleri) başlıca çekici yanı oldu. Günü­müzde bir kavram, üstünde uzun süredir tartışılmasına rağmen edebiyat sanatının temel unsurlarından biri olarak ortaya çı­kar; bu unsurlar, yazarlara göre, bazen insanın farklı yanlarını, bazen de tersine bütün insanlıkta ortak olan bazı özellik­lerin, görüntülerin dışında süreliliğin de­ğerini ortaya koyar.

— Metalürji. Bir fırında veya bir demirci ocağında, hava temasında tedricî olarak ısıtılan bir çelik veya demir lama, sıcak­lık yükseldikçe, meneviş renkleri denilen aşağıdaki renk tonlarını alır: 260°C’ta açık saman sarısı; 280°C’ta saman sarısı; 300°C’ta kehribar rengi; 305°C’ta kahverengi; 310°C’ta güvercin boynu; 320°C’ta mavi; 336°C’ta gri-mavi; 350°C’ta yeşil;
360°C’ta gümüşî gri; 400°C’ta kurşunî. Bu meneviş renkleri donuktur.

Isıtmaya devam edilirse, bir süre sonra, tav renkleri denilen aşağıdaki renk tonları elde edilir: 570°C’ta koyu kırmızı; 635°C’ta koyu ki­raz kırmızısı; 746°C’ta kiraz kırmızısı; 843°C’ta açık kiraz kırmızısı; 900°C’ta tu­runcu; 940°C’ta açık turuncu; 996°C’ta sa­rı; 1080°C’ta açık sarı; 1200°C’ta beyaz. Demirciler eskiden, çeliklerin sıcaklık de­recesini anlamak için bu renk değişimlerinden yararlanırlardı. Bugün sanayide, yüksek sıcaklıklarn ölçülmesine yarayan çok hassas âletler vardır.

— Mus. Rengi dil, neveser birleşik maka­mının acemaşiran – fa perdesindeki şeddidir. Güçlüsü, beşinci derece olan çargâh -do perde sidir. Donanıma si ve mi koma ( d ), la ve re bakiye ( b ) bemolleri konulur. Seyri, inici çıkıcıdır. Dizisinde nisebi şe­rife sayısı 6 olduğu için gizli mütenafirdir. Orta sekizlideki sesleri peşten tize doğ­ru, acemaşiran, rast, zengüle, segah, çargâh, hicaz, dikhisar ve acem tertibindedir. Bu makama örnek olarak Halis Beyin Yü­rük Semai’si, Sadettin Arel’in iki Saz Semai’si, iki Durak’ı ve iki Gazel’i gösteri­lebilir.

— Opt. Bazı eskiçağ düşünürlerinin san­dıkları gibi renk, cisimlerin özgül ve mad­desel özelliklerinden biri değildir. Cisim­lerin kendilerini aydınlatan ışığa göre renk değiştirdiğini Epikuros daha o zamanlar fark etmiş ve buradan, cisimlerin kendilik­lerinden renkli olmadıkları sonucuna var­mıştı. Descartes ve Böyle da bu görüşe katılmışlar, fakat renk teorisi ilk defa Newton tarafından, Optik inceleme (Opticus) adlı kitabında açıklanmıştır. Güneş ışığı karmaşıktır; dalga boyları ve kırılma indisleri farklı sonsuz sayıda ışınımdan meydana gelir; bu durum, güneş ışığını bir prizmadan geçirerek elde edilen güneş tayfı’nın analizinde kolayca görülebilir. Newton güneş tayfında yedi renk ayırt etti: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı. Gerçekte, bir renkten öbürüne ge­çiş, ara ışınımlar sayesinde fark edilmez bile.

Demek ki, bu ışınımların tümünü alan bir yüzey hepsini olduğu gibi yansıtırsa, söz konusu yüzey beyaz’dır denir; fakat bir kısmını yutup, yalnız geri kalanları yansı­tırsa, yansıyan ışınımların birleşmesinden doğan bir renklenme ortaya çıkar. Siyah cisimler ise, gelen ışığın hepsini yutar. Kır­mızı bir cismin rengi kırmızılar hariç bü­tün ışınımları yutarak alıkoymasından ve­ya hiç değilse, öbür ışınımları kırmızılar­dan daha büyük oranda yutmasından ileri gelir.

Eğer bütün ışınımlar eşit oranlarda yutu-lursa, cisim gri gözükür. Şu halde renk, maddenin ışık üzerine et­kime tarzından başka bir şey değildir ve­ya Tyndall’ın ifadesine göre ışığın uğradı­ğı işlem’in sonucudur. Çeşitli ışık kaynak­ları farklı ışınımlar yaydığına göre bir cis­min rengi kendisini aydınlatan ışık kayna-ğıyle değişir. Meselâ nesnelerin gün ışı­ğında ve elektrik ışığında değişik renkte görünmesi bundan ileri gelir. Mavi bir nesne karanlık bir odada bir mum ışığıyle aydınlatılırsa, mavi olarak değil de sol­gun beyaz bir renkte gözükür. Sarı sod­yum ışığı tutulan insan çehreleri, ölü yü­zü gibi kirli-sarı bir renk alır. Saydam cisimlerin, sadece bazı ışınımları geçiren filtre rolü oynaması da. bu yüzden­dir ve yayılan ışığın rengi, cisimden geçen ışınımlara bağlıdır.

Basit, bileşik, tamamlayıcı renkler. Basit renkler, her biri ayrı bir frekans veya ay­rı bir dalga boyu ile belirlenen tayf ışı­nımlarıdır; bu ışınımların dalga boyu 0,4 mikron (mor) ile 0,8 mikron (kırmızı) ara­sında değişir. Basit renkler ikinci bir priz­madan geçerken yeniden ayrışmazlar. Bir­birleriyle birleşerek, bileşik renkler deni­len çeşitli renkleri verirler. Karıştıkları za­man beyaz hissini uyandıran renklere de tamamlayıcı renkler denir. Helmholtz, fark­lı ışınımlar aynı yerde kesişecek şekilde birçok tayfı üst üste getirerek, birçok ren­gin karışmasından elde edilen rengi ince­lemişti. Newton ise özel bir âlet kullanı­yordu (renk çemberi), ikişer ikişer grup­laşmış tamamlayıcı basit renkler şunlardır: mor, yeşilimsi sarı; lâcivert, sarı; mavi, tu­runcu; yeşilimsi mavi, kırmızı.

Renk kontrastları. Yan yana gelmiş iki renk karşılıklı olarak birbirini etkiler. Chevreul, iki renkli bandı yan yana koya­rak yaptığı deneylerden şu sonuçlara var­dı:
1. renklerden her birinin tonu, öbürü­nün tamamlayıcı rengiyle karışarak deği­şir;
2. yan yana konan renkler tamamla­yıcı renklerse, her biri daha canlı ve saf görünür;
3. bir renk beyazın veya siyahın yanına getirilirse, tamamlayıcı renginde bir haleyle çevriliymiş hissini verir ve daha canlı görünür;
4. iki renk arasında belli bir mesafe bulunsa bile, yine aynı etkiler az da olsa meydana gelir. Gölgelerin rengi bu yoldan açıklanabilir: bir mumun (alevi kırmızı-turuncudur) ver­diği gölge maviye çalar.
Ressamların iyi bildiği bu özellikler, yeni-izlenimcilik a-kımına temel olmuştur. Kuvvetli bir ışıkla aydınlatılmış renkli bir nesneye dikkatle baktıktan sonra, bütün öbür nesnelerin bel­li bir süre, ilk nesnenin tamamlayıcı ren­giyle değişikliğe uğramış renkte görülme­si olayına art arda kontrastlar denir. Renk gamı. Renklerin de tıpkı sesler gibi bir gamı, yani tabiatın verdiği bir bağıntı dü­zeni vardır. Bu gamda prizmanın yedi ren­gi yer alır: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sa­rı, turuncu ve kırmızı. Bu yedi renk ara­sında ana renk kabul edilebilecek üç renk vardır; bunlar sarı, kırmızı ve mavidir. Resim dilinde her renk bir ton olarak ad­landırılır. Kendi temel tonunun çevresin­de toplanmış tonların hepsine birden ton yelpazesi denir. Gam, müzikte neyse re­simde de odur; yani yedi tonun kendilerine has bir sıra ve bağıntı içinde biraraya gel­mesidir. Bu gam, kendi bileşim yönünden değilse bile, tonların açıklık-koyuluk dere­celeri veya tonların yan yana getirilmesiy­le elde edilebilen renk bileşimleri yönün­den sonsuza kadar değişebilir. Girişim renkleri. Bk. GİRİŞİM.

— Petr. Renk, rafine edilmiş petrol ürün­lerinin en önemli niteliklerinden biridir; ürünün içindeki yabancı maddelerin varlığı en kolay şekilde renginden anlaşılır. Nitekim özel benzinler, tıpta kullanılan yağlar ve ba­zı kerozenler «su beyazı» yani su gibi duru olmalıdır; dizel yağı uçuk sarı, yağlama yağ­ları biraz daha koyu sarı renkte olursa kalitelidir. Buna karşılık, hidrokarbonlu ya­kıtların çoğu, kolayca tanmabilmesi için sunî olarak boyanır. Petrol ürünlerinin ren­gi, bir renkölçerle tespit edilir.

— Res. Renklerden yararlanabilmek için değişik renklere özgü ışıldama yeteneği­ni göz önünde bulundurmak gerekir. Bu renklerden bazıları, bitişik tonlara bula­şacak bir ışın saçımı gücüne sahiptir. Mavi, diğer renklerden daha çok, komşu renklerle aynı titreşime girerek onların rengini bozar; kırmızının yanında ise bu rengi morlaştırır; sarının yanında ise yeşilleştirir; beyazın yanında renklenmesini sağlar. Gözümüz en fazla mavi karşısın­da hassastır. Göz, mavi ton serisi içinde 1/205′ten 1/288′e kadar varan bir ışık şid­deti farkını algılayabilir, oysa kırmızı için bu ışık şiddeti farkı, 1/16′dan 1/70′e kadar­dır. Bu durumda kırmızının derecelenme­leri, mavininkine oranla daha az görülebi­lir niteliktedir. Gerçekten de, aydınlığın artmasıyle meydana gelen göz kamaşması mavide, kırmızıdan daha çoktur. Şüphesiz bu renk özellikleri, bir hareketten edindiğimiz duyuma benzettiğimiz duyumların kaynağını meydana getirir. Renkler, bizde bir mekanizma etkisi yaratır; ilerler veya geriler. Soğuk renkler (maviden mora kadar olan seri) ilerler; sıcak renkler (kır­mızıdan yeşile kadar olan seri) geriler. Pilinius, «neşeli» renkleri, «ağır başlı» renk gruplardan ayırıyordu. Goethe, renk grup­larını «olumlu» ve «olumsuz» olarak, Fechner «etken» ve «kabul eden» olarak sınıflamıştı. Renklerin bu mekanizması, göz­de bir üçüncü boyut etkisi yaratacak kadar tesirlidir ve renkli bölümlerinin değiştiril­mesiyle bir kompozisyonu değişikliğe uğrat­mak mümkündür.

Tonlar, aynı çarpma gücüne sahip değil­dir; etkilen niceliklerine bağlıdır. Eşdengede bir duyum yaratabilmek için, sa­rı bir yüzeyin, dengelemek istediği kırmı­zı yüzeyden üçte bir oranında daha fazla alan kaplaması gerekir. Charles Henry, sa­rının asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 27 katının duyumuna eşit bir duyum ya­ratmak için, mavinin asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 100 katının gerektiğini hesaplamıştır, öyleyse verici kaynağın bo­yutları, doygunluğun temel unsurudur. Baş­ka bir deyimle, geniş bir mavi yüzey, ay­nı maviye sahip daha küçük bir yüzeyden daha mavidir. Aynı şekilde hava perspek­tifi meselesi de doygunluk meselesine bağ­lıdır.

Alacalı bir nesneden meselâ renkli bir örnek kartından yavaş yavaş uzaklaşılırsa, kartın üzerindeki lekeler, kimlik­lerini kaybedinceye kadar gittikçe ufalan görüntüler sunarak yavaş yavaş daralır ve birbirleri üstüne taşar. Oysa böyle bir ör­nek kartında, birçok unsurun tamamlayıcı renklere sahip olmaması imkânsızdır; öy­leyse bunlar birbirini ortadan kaldıracak­tır; başlangıçtaki alacalılık, tamamlayıcı renklere sahip olduğu oranda çeşitliliğin­den kaybedecek ve lekeler ne kadar dara bu kayıp o kadar tam ve çabuk ola­caktır. Buradan, dekoratörlerin sanatı ba­kımından önemli bir sonuç çıkarılabilir. Bu sonuç uzaktan kimliklerini ve tonlarını koruyan yüzeylerin, sadece tek renkli yü­zeyler olduğudur. Ayrıca titreşimleri ya­yan yüzeyin düz ve parlak olması gerekir. Aksi halde ışık, maden, kil veya kumaş gibi çoktaneli bir yüzeye çarparsa, renkli ışımalar, düzensiz bir şekilde dizilmiş pek çok küçük yüzeyden önemli miktarda sap­tırılacak; istenilen tarafa değil, bu sayı­sız yansıtıcı tarafından her yöne gönderi­lecek ve yansıyan ışınlar, değerlerini dü­şüren küçük gölgeler yüzünden zayıflaya­caktır. Gerçekte de, rengin değeri saf renge karıştırılmış beyaz ve siyah renk vasıtasıyle tedricen belirlenen sapmadır. Be­yazın etkisi altında buna, «yıkanmış» ve­ya «kopmuş», siyahın etkisi altında ise «indirilmiş» denir. Değer, bir renk karışı­mını ifade eden «nüans»tan farklıdır. An­cak, bu tanımlamalar renklerin temel fenomenolojilerine değil, kullanılmalarına ait­tir.

Bununla birlikte, bir cisim tarafından yan­sıtılan belli bir tayf parçası ve enerjinin geçici bir durumu olan ve insan gözleri gibi değişken organizmalar tarafından al­gılanan renk, hiç olmazsa yaklaşık olarak tanımlanabilir. Fizik analiz bile, fizikçiler ve kimyacılar tarafından olduğu kadar, ressamlar, boyamacılar ve boyacılar tara­fından da kabul edilen (1671 Colbert yö­netmeliği ve eski korporatif tüzükleri) ge­nel terimlere dayanmaktadır. Bu genel ka­bullerin, bir temel renk üçlemesini (mavi, kırmızı ve sarı) varsaymaları dikkat çeki­cidir.

Bu renklerin iki, üç v.b. yanlı bile­şimleri çok geniş bir ton türemesini sağ­lar. Renklerin kullanılmasını düzenleyen sistemler de aynı şekilde bir üçleme üze­rine kurulmuşlardır. Delacroix kendine, her biri üç temel renkle ayrılmış, 120 dere­celik üç kısma bölünen çember şeklinde bir kadran yapmıştı. Çemberin bu üç par­çasından her biri iki yanlı bir tonla ikiye ayrılıyor ve böylece meydana gelen bö­lümler de bileşik tonlarla bölünüyordu, üstat bu yolla, tam karşıtlığı yani, tamamlayıcı renkleri bulmasını sağlayan gü­venilir kılavuzlar elde etmiş oluyordu. Chevreul’ün Gobbelins halı yapım evleri için yaptığı renk çemberinde de aynı ilke uygu­lanıyordu; üç parçadan her biri, kavuniçi, erguvan ve yeşille ve üçüncü bileşimlerle 720 bölüme ayrılıyordu. Diğer yandan çember, siyahın on değeriyle art arda in­dirilmiş on eşmerkezli bölgeye ayrılıyor­du. Bilgin bu yolla, 14 400 ton elde ediyor­du. Ama bu rakamın sınırlı olmasından başka, Chevreul’ün sisteminde bazı renk­lere hiç yer de verilmemişti. Chevreul, bunları nitens diye adlandırmıştır. Charles Henry ise, bir tondan diğerine geçiş bö­lümlerinden meydana gelen bir renk çem­beri üstünde kullanılabilir bir «estetik ileti­ci» yaptı. Fakat bütün bu kullanma metot­ları boyayıcı maddeler’e uygulanmıştır ve renkli ışıklar fenomenolojisi ile ilgili de­ğildir.

Gerçekte, ressamın üç temel rengi, fizik­çinin temel renkleri değildir. Göz siniri, kırmızı, yeşil ve morun yani görüntünün temel bölümlerinin uyandırdığı duyumu iletir. Gerçekte, Young’ı ve sonra Helmholtz’u bu sonuca götüren analizler, daha sonra, morun yerine maviyi koyan Maxwell tarafından kabul edilmemiştir. Hering, kırmızı, yeşil, sarı ve maviden mey­dana gelen dört temel renk kabul etmekte ve böylelikle Leonarda da Vinci’nin opti­ğine katılmaktadır. Renk etkileri, insan ağtabakasının dört konisi tarafından alın­dığına göre, organın bazen bir alanı, ba­zen diğer bir alanı dış uyartıdan etkilen­mektedir.

Işık şiddetinin en çok olduğu kadar en az bulunduğu sırada da gözün, ba­zı önemli farkları algılayamaması yaptığı değerlendirmelerin kesin olmayışını yeterin­ce açıklamaktadır. Çok aydınlık olduğu zaman nesneler bize çok açık, buna karşı­lık, loş ışıkta nesneler en koyu olanlar ka­dar koyu gözükmektedir. Gözümüzde, doy­gunluk ışıklılığa bağlanmaktadır. Rengin bu gücü duyarlığımız üzerinde bü­yük etki yapmaktadır: renk canlı varlıkla­rın fizyolojisini bile şartlandırır, insan, renklerin psiko-fizyolojik etkilerini duy­maktadır: mavi bir ortam yatıştırıcı, kır­mızı bir ortam dürtücüdür. Bazı çizgisel üstünlüklere sahip oldukları zaman renk­ler, yasaklayıcı veya güç arttırıcıdır. Charles Henry renklerin «zevk veya engel­leme duygusu» uyandırdığını söylemekte­dir. Konuşma dili, renklerin bu özelliğini «kaçıcı» tonlar ve «çekici» tonlar ayırımını yaparak belirtir.
Bu deneysel görüşler üstüne bir doktrin kurmak mümkündür.

Goethe kendiliğinden, morla sevinç fikrini, kırmızıyle güç fikri­ni, koyu mavi ile sükûn ve soğukluk fik­rini birleştirirken ve yeşile çekicilik fik­rini, canlı sarıya gülünç fikrini, açık sa­rıya soyluluk fikrini bağladığı zaman ger­çeği ortaya koyuyordu. Aynı şey çağlar boyunca ve yerlere göre, değişik renkle­re atfedilen ve genellikle çelişen anlamlar için de geçerlidir. Ortaçağda sarı lânet­lilerin, yeşil âşıkların rengi değil midir? Rimbaud’nun sonesinde renklere bağlanmış seslilerin sembolizmi sadece edebî bir bu­luştur. Buna karşılık, tedavi ve koruma alanında gerçek bir renk kullanma tekniği uygulanmıştır. Daha 1913′te, bir fransız he­kimleri meclisi, hastahane salonları duvarlarının, bölümlerine uygun olarak boyanma­sını öğütlemekteydi: «coşkunlar için mor, umutsuzlar için kırmızı, ağır kanlılar için sarı»; aynı zamanda okulların yeşile, kış­laların kavuniçiye boyanmasını da tavsiye etmekteydi.

Sanayi bugün renklerin özel­liklerinden, gerek işçilerin dikkatlerini ko­laylaştırıp yorgunluklarını azaltmak, ge­rekse her türlü tehlikeyi işaret ederek ka­zaları önleyebilmek amacıyle yararlanmaktadır. Ford fabrikalarında önlerinden ateşler fırlayan madenî parçalar, yanan gazin mavisinin karşıtlık yapabilmesi için kavuniçiye boyanmıştır. Bazı renkler, bu­gün, işaret olarak evrensel bir uygulama görmektedir: sarı şeritler mekanik bir teh­likeyi, kavuniçi şeritler termik bir tehlikeyi belirtmekte; yeşil haç yardım istasyonunu, canlı kırmızı bir fon yangın malzemesini işaret etmekte, mavi şekiller dikkat çek­mek için kullanılmaktadır. Renk kullanıl­masının kurallara bağlanmasından bu ya­na, iş kazalarında hafif bir azalış ve ve­rimde büyük bir artış kaydedilmiştir. Di­ğer yandan mimarî, kendi yönünden, renk­leri sadece zevklerin tatmini için değil fakat aynı zamanda, psiko-teknik amaçla da kullanılmaktadır.

— Sanay. Yağlı maddelerin bileşiminde, üretim sırasında hammaddeye uygulanan aşırı ısıtmanın etkisiyle meydana gelen renkli maddeler bulunur. Renk giderme, ya renk açıcı topraklar veya etkinleştirilmiş kömür üzerine soğurma ya da kimya­sal etki (karbonlaştırma, yükseltgeme veya
indirgeme) yoluyle uygulanır. Yemeklik yağlar için özellikle yüze soğurma metot­larından yararlanılır; katı ve sıvı sanayi yağları, özellikle donyağlar için sodyum klorit kullanılması hızla yayılmaktadır. Tekstil sanayiinde, gerek kumaşları beyaz­latmak, gerek kendisi renksiz olduğu halde yabancı maddelerle kirlenmiş organik eri­yikleri arıtmak için renk giderme etkenle­rine başvurulur. Bk. BEYAZLATMA, RAFİNERİ.

Basmacılıkta, bazı desenler renk gidermey­le elde edilir; top halinde tek renk boyan­mış bir kumaşa, buharlaşma sırasında el­yafa zarar vermeden boyarmaddeyi yok eden renk sökücü bir karışımla desen ve­rilir. Böylece renkli fon üzerinde beyaz bir desen elde edilir.
Renk sökücü olarak ya yükseltgen (potas­yum veya sodyum klorat, hipokloritler, nit­ratlar v.b.) ya da indirgen maddeler (çin­ko klorür, glikoz, sodyum hidrosülfit) kul­lanılır. Işık da renk giderici olarak etki eder; özellikle anilin türünden boyarmaddelerle elde edilmiş renkler üstünde etki­lidir. Sülfüröz asit de çok etkili bir renk gidericidir.

Petrol ürünlerinin rengini gidermekte, ya sülfürik asit, ya da genellikle emici toprak­lar (tabiî veya etkinleştirilmiş) kullanılır. Perkolasyon metodu, yağı bir kuleden ge­çirdikten sonra, tekrar kullanmak üzere emici toprağı silindir biçiminde bir döner fırında kavurmağa dayanır. Daha yeni o-lan temas metodunda ise, toprak ve yağ sıcakta karıştırılır, sonra döner bir tam­bur veya özel bir filtreyle süzülür.

♦ Renk renk sıf. Her renkten olan, çok renkli, çeşitli renklerde görünen (şey): Ka­ralı ve denizli ve renk renk memleketli, i Mektep hatırası bir haritam vardı benim
(C.S. Tarancı). Renk renk çiçekler. (LM)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENK veya RENG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİNİT

Tarih 27 Haziran 2009

REİNİT i. (alman coğrafyacısı J. J. Rein’in [1835-1918] adından fr. reinite). Miner. Tabiî demir tungstat; psödomorf bir scheelit çeşididir. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİNİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİMS

Tarih 27 Haziran 2009

REİMS, Fransa’da Marne idare bölgesin­de idare çevresi merkezi, Champagne’ın ku­zeyinde, İlede-France yamacı yakınların­da; 160 000 (banliyölerle birlikte
175 000′e yakın) nüf.

Üniversite. Dokumacılık (yün işçiliği) merkezi, Champagne şarapları ya­pımı, demircilik, elektrik malzemesi, maki­ne sanayii, camcılık v.b. önemli bir tica­ret merkezi.

• Tarih. Galyalı Remi’lerin başkenti olan eski Durocortorum şehri (bugün Reims), roma hâkimiyeti sırasında Gallia Belgica’nın merkezi oldu ve Belçika yolu üzerin­de önemli bir konak yeri haline geldi. 290′da bir piskoposluk merkeziydi. Aziz Remi’nin piskoposluğu sırasında Clovis, Hıristiyanlığı burada kabul etti; Fransa kral­ları, bu olaydan sonra bu şehirde taç giy­meğe başladılar; 1548′de bir üniversite ku­ruldu. Birinci ve İkinci Dünya savaşların­da şehir, bombardımanlardan büyük zarar gördü.

• Askerî tarih. Belçika ile Bourgogne ve Paris ile Lorraine arasındaki ulaşım yol­larının kavşak noktasında olan Reims he­men her devirde askerî açıdan önemli rol oynamıştır. 1 Eylül 1914′te Almanlar ta­rafından işgal edilen şehir, 13 eylülde Fran­sızlar tarafından geri alındı ve o tarihten itibaren Fransa sınırları içinde kalmakla beraber çeşitli savaşlara sahne oldu. Ge­neral Eisenhower ve müttefik genelkurmay başkanları, 7 mayıs 1945′te alman generali Jodl’un teslim olma teklifini burada ka­bul ettiler.

• Güzel sanatlar. Şehirde Roma devrin­den kalma birçok kalıntı vardır. Bunlar arasında «Mars kapısı» adı verilen bir za­fer takı ile bir amfiteatr sayılabilir. Reims’te Ortaçağdan kalma en eski kilise Saint-Remi’dir. Ayrıca, büyük bir kısmı XIII. yy.da yapılmış, ama birçok değişikliğe uğ­ramış ve Birinci Dünya savaşında çok za­rar görmüş olan Saint-Jacques kilisesini de anmak gerekir Şehrin katedrali ise, Ortaçağdan kalma en ilgi çekici binadır.

1211′de eski bir karolenj tapınağının ka­lıntıları üzerine inşa edilen bu katedralin yapımı ancak XIII. yy. sonuna doğru ta­mamlanabildi. Yapımında çalışan ustala­rın adları katedralin içindeki bir labirent­te yazılıdır: Jean d’Orbais, Bernard de Soissons ve ana cepheyi yapan Robert de Coucy. Çeşitli atelyelerde yapılmış olan ve katedralin dış kısmını süsleyen heykel grupları (Tebşir, Meryem’in Ziyareti, Mer­yem’in Kiliseye Takdim Yortusu; Gülüm­seyen Melek, Havva, «Philippe Auguste» adlı kral) gotik fransız sanatının en güzel örneklerindendir. Koro yerinin vitrayları XIII. yy.dan kalmadır. Reims, müzelerinin zenginliği bakımından da önemli bir şehir­dir. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİMS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

R.E.N.F.E.

Tarih 27 Haziran 2009

R.E.N.F.E., Red Nacional de los Ferrocarriles Espanoles’in (İspanya Millî Demiryolları idaresi) kısaltılmış şekli. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa R.E.N.F.E. hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Persian

Tarih 27 Haziran 2009

Persiankiwi: Twitter devrimcisi İranlı.
Persian Farsça Ad:
Kökeni İran olan kimse.
Farsça:
[1] İran’ın resmi dili.
[2] Hint-Avrupa dil ailesinin, Hint-İran dil grubuna ait İran Dilleri alt grubunda yer alan dil.

Persian (İran Kedisi)

Temel Özellikleri
Tartışmasız ilk tercih edilen ev kedisi olan Persian, aileye ve dostluğa olan tüm düşkünlüğü ve zekası ile tanınır. Ancak bakımı oldukça dikkat gerektirir.

Görünüş ve Vücut Yapısı
Yüzünün etkileyici geniş ve yuvarlak kafasının kemik yapısı tamamen yuvarlaktır. Belirgin bir girintisi olan basık burnu kısa ve kalkıktır. Gözler iri, yuvarlak ve kabarıktır.

Uçları yuvarlak hafifçe öne eğik kulakları ufaktır ve alt tarafları fazla geniş değildir. Kulaklarının alçak oturuşu kafasının yuvarlaklığını bozmaz.

Bedeni alçak ve güçlü, asla kaba sayılmayacak bir tıknazlıktadır. Kemikleri ve kütlesi ona bir armağan gibidir. Kasları neredeyse abartıya kaçacak bir biçimde yapılıdır.

Dört ayağı da kısa ve kalındır, ön ayakları düz iner. Sırtı muntazamdır, iri patileri yuvarlak ve sıkıdır. Parmakları birbirine yakındır. Kuyruk uzun olmamakla beraber gövdenin uzunluğuna uygundur. Uzun, sık ve canlı tüyleri gövdeden aşağıya akıyormuş gibi kabarık durur. Omuzlar dahil tüm beden boyunda yelelenen ve oradan aşağı göğsü ve ön ayakları kaplayan uzun kürk gibi tüylerle kaplıdır. Pati altlarında ve kulak içlerinde dolgun fırçaya benzeyen tüyler vardır.

Tüy Bakımı
Her gün muntazaman fırçalanması şarttır. çok fazla sindirilmemiş tüyler bağırsak problemlerine yol açabilir. Yumuşak bir fırçayla ve yumuşak hareketlerle fırçalanmalıdır. Eğer şartlar başka türlüsünü gerektirmiyorsa mümkün olduğunca kuru şampuan kullanılması gerekir.

Kökeni
İran kedilerinin uzun tüylü Türk Ankara kedilerinden geldiği sanılmaktadır. Her iki cins de doğulu kediler olarak tanınır. Eski İran kedilerinin Ankara kedileriyle daha yoğun ve yünsü tüylü olmalarının dışında çok az farklılıkları vardı.

İran kedileri Avrupalılar tarafından tüylerinden ötürü beğenilerek yetiştirildiler ve tüm uzun tüylü kedi yarışmalarının vazgeçilmez galipleri oldular. İran kedisinin süregelen ısrarlı yetiştirilmesi sonucunda sarsılmaz yerleri olan İngiliz ve Amerikan Shorthair’ler bile kendi ana vatanlarında tahtlarını kaybettiler.
Örnekler:
tırmık, 3 yaşında, erkek, İran Kedisi (Persian).
shagy, 4 yaşında, erkek, İran Kedisi (Persian)
lokum, 4 aylık, dişi, İran Kedisi (Persian)
süleyman 2 yaşında, erkek, İran Kedisi (Persian)
İran Kedisi (Persian)
Tartışmasız ilk tercih edilen ev kedisi olan Persian, aileye ve dostluğa olan tüm düşkünlüğü ve zekası ile tanınır. Ancak bakımı oldukça dikkat gerektirir..
… kedi almaya niyetlenenlerin ilk baktığı, ancak bedava bulmanın imkansıza yakın olduğu bir kedi türüdür. yavru olanlar pethoplarda 250 $- 400 $ arası fiyatlara alıcı bulur. saf bir ırk değildir, ankara kedisi ve himayala kedisinin çiftleşmesi ile ortaya çıkmıştır. dediğim gibi şirinlikleri ile kedi almaya niyet edenleri hemen cezbeder ancak bir tane edinmeden önce defalarca düşünülmelidir. zira iran kedileri bakımı en zor kedilerdendir. gözleri ve kulaklarında sorunlar yaşamakla birlikte, yoğun tüy bakımı isterler ve pek çoğunun mama seçtiği görünmüştür. ayrıca uzun tüylerinden dolayı kendini temizlemesi zordur ve tüylerine yapışan kakalar önemli bir problem olur. sağırlık tıpkı kökenleri olan ankara kedileri gibi yaygın olmayan bir hastalıktır. bilindiği gibi sağırlık daha çok çift göz renkli van kedilerinde görünür. nispeten sorunsuz bir türü olan chinchilla, nadir ve aşırı güzel bir kedidir. ..

…Total ve Shell petrol firmalarının LNG Persian ve Pars projelerinden çekildikleri takdirde İran Gaz Sıvılaştırma Firması`nın söz konusu projelerin uygulamasında yer alabileceğini ve bununla ilgili olarak tüm hazırlıkları tamamladığını ilan etti……

Persian Gulf(İran Körfezi)
….Geçen hafta kutlanan Persian Gulf (İran Körfezi) gününde konuşan İran lideri Ayetullah Ali Hamaney`in danışmanı Ali Akbar Velayeti, `Doğru duruşumuzda ısrar etmeliyiz. Bu oyunların iptal edilmesine yol açsa bile duruşumuzu değiştirmeyeceğiz.` dedi……

…İsim değişikliği talebinin bölge istikrarına zarar verdiğini söyleyen İran meclis başkanı Ali Laricani, `Araplar bu büyük Körfez`in adını değiştirerek kendileri için faydasız girişimlerde bulunuyorlar.` dedi…..

Persiankiwi

Twitter devrimcisi İranlı, Tüm dünya İran’daki Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra olanları canlı yayın gibi aktaran Twitter müptelası, kim ve ne olduğu bilinmeyen bilgisayar tutkunu.

İlgili Haberler:

Ben şu anda öldürülüyorum!
23.06.2009 / 13:43:35
Tüm dünya İran’da olanları an be an Twitter’dan öğreniyor. Peki Twitter ne biliyor musunuz?
İran´da seçimlerden sonra ülke karıştı. Hergün protesto gösterileri oluyor, onlarca kişi hayatını kaybediyor. Reforcular ayakta… Ancak İran hala eski İran; ülkede gazeteciler hala yoğun baskı altında. Yabancı gazetecilere boykot var. Seçimler biter bitmez İran´dan çıkarıldılar. Ülkede kalmayı

başaranlar da kelle koltukta, fısıltıyla haber yapabiliyorlar. Ama tüm dünya orada yaşananları anında öğreniyor. Peki bu nasıl oluyor?

Cevap Fransız Liberation Gazetesi´nin manşetinde gizli: İran´da; Twitter devrimi mi? Belki de dünyada ilk kez bir internet sitesi belki de bir ülkenin kaderini değiştirecek.

Peki nedir bu Twitter?

www.twitter.com aynı facebook gibi bir sosyal iletişim ağı. Ancak bu sayfada tek bir soruya cevap veriyorsunuz. “What are you doing? – Şu anda ne yapıyorsun?” Ve bu soruya sadece 140 karakterle cevap verme şansınız var.

İlk anda bu uygulama insana saçma geliyor. “Kim benim ne yapmak istediğimle ilgilenir ki? Ya da banane hiç tanımadığım birinin yaptıklarından?” diyebilirsiniz. Bunu dedirtecek mesajlar da az değil. Çünkü twitter başlarda “Şu anda yatıyorum, duruyorum, tuvalete gidiyorum gibi mesajlarla” doluydu.

ÜNLÜLER DE TWİTTER´DA
Ancak gün geçtikçe bu ilginç ağın kullanıcıları da değişti. Birçok şirket, web sitesi ve ünlüler burada o anda ne yaptıklarını milyonlara duyurdu. “A şirketi şu anda x ürününü piyasaya sundu” gibi iletilerde gözle görülür bir artış oldu. Beğendiğiniz müzisyenler yeni albümlerini, konserlerini ya da sahne programlarını ilk kez twitter´la duyurdular. Hatta Martha Stewart köpeğinin bir propan patlamasında öldüğünü yine Twitter´dan duyurdu.

Asthon Kutcher karısı Demi Moore´un bikinili fotoğraflarını yine Twitter´da yayınladı. Amerika´nın en ünlü talk showcusu Oprah Winfrey de ilk ´twit´ini canlı yayında yazdı. Türkiye´den de Sertap Erener ve Demir Demirkan twitter üyesi…

İRAN´DAN GELEN SON MESAJDA ÖLÜM VAR

Cep telefonuyla internete girmek yaygınlaştıkça Twitter´ın kullanımı da boyut değiştirdi. Moldova´da protestocular Twitter sayesinde bir araya gelip ülkeyi salladılar. Çin´deki depremi de ilk duyuran yine bir Twitter kullanıcısı oldu. Gazze savaşından Hollanda´daki THY uçağının düşüşüne kadar birçok olay ilk olarak Twitter´da yer aldı. Hem de resimleriyle… Yani twitter üyesi herkes bir nevi gönüllü muhabir diyebiliriz.

AHMEDİNEJAD TWİTTER´I ENGELLEMEYE ÇALIŞIYOR

Şimdi de aynı şey İran için geçerli. Musavi yanlıları seçimin başından beri Twitter sayesinde bir araya gelip örgütleniyorlar. Seçimden sonra da aynı örgütlülüğü böyle sürdürüyorlar. Tabii tüm dünya da bu şekilde İran´da olup bitenlerden anında haberdar oluyor. Öyle ki 16 Haziran´daki server bakımı İran´daki genel seçimle aynı güne denk gelince ABD dışişleri bakanlığının ricasıyla şirket bakımı erteledi.
Ahmedinejad yönetimi protestocuları meydanlarda durdurmaya çalışırken, bir yandan da Twitter´ı ´susturmak´ için internet bağlantılarını engellemeye çalışıyor.

İran´dan gelen mesajlarda özellikle tek bir kullanıcı dikkat çekiyor. Persiankiwi ülkedeki son durumu anında dünyaya geçen gönüllü bir muhabir gibi çalışıyor. Haberi hazırlarken bile onun girdiği mesajlara yetişemedik. Persiankiwi´nin mesajlarını http://twitter.com/persiankiwi adresinden okuyabilirsiniz. Veya buraya tıalayınız >Persiankiwi Twitter

İşte Persiankiwi ‘nin son mesajları: Haber: http://www.habercinim.com
Dışişleri bakanlığına giden bütün yollar ve ara sokaklar güvenlik güçlerince kapatıldı.

Tahran´daki durum bugün çok karışık. Yolların çoğu kapatılmış durumda.

(Etemad Melli gazetesine saldırıldı.)

(Hapishalerdeki birçok özgürlükçü liderin açlık grevine başladığı söyleniyor. )

(Hamaney bu cuma yeniden vaaz verecek)

(Nobel ödüllü avukat Şirin Ebadi ´protestocuları öldürenlerin hepsini dava edeceğim)

(Allahu Ekber ve Rahmetullah- Barış size bağlı, bize destek veren herkese teşekkürler. )

(Eğer sokaklara çıkıp protesto etmekten korkuyorsanız, kan verin! Bu bile çok büyük yardım olacak.)

(Eğer milislerden birini görürseniz onları öldürmeyin, onlara kardeşiniz gibi davranın. )

DSL bağlantısını şu anda kesmek zorundayız. Çünkü bilgisayarın sahipleri gelmek üzere. Ama her zaman bağlantı kuracak bir yol bulacağız.

İran halkı gün bugündür. Bu yeni bir başlangıçtır. Umut ediyoruz ve hazırlanıyoruz.

Hükümet güçleri protestolara cevap olarak elektriği kestiler. Şu anda yemek pişirmek için bile evlere gaz girişi yapılamıyor.

Yiyecek kıtlığı başlayacak. Nakliye durduruldu. Bankalarda para sıkıntısı var.

Twitter devrimcisi İranlı’ya ne oldu

Emre KIZILKAYA 26 Haziran 2009
Twitter devrimcisi İranlı’ya ne oldu

Hürriyet:

Hürriyet’in, basına sıkı bir sansür uygulanan Tahran’daki haber kaynaklarından biri de, “Persiankiwi” takma adıyla internetten “canlı yayın” yapan cesur bir İranlı’ydı. Dünya basınının da yakından takip ettiği Twitter devrimcisi, önceki akşam “Bir arkadaşımı aldılar, işkence yapacaklar” dediği son mesajlarından sonra kayboldu.

DÜNYANIN dört bir yanında, aralarında dev basın kuruluşlarının da bulunduğu 37 bin abonesi olan tek kişilik bir medya ordusu…

“Mikro-mesajlaşma” temalı sosyal internet sitesi Twitter’ın İranlı kullanıcısı “Persiankiwi” (İranlı Kivi), işte böyle biri. Persiankiwi, Tahran’daki sokak olaylarının 12 gün önce başlamasından, önceki gün hükümetin artan baskılarıyla büyük ölçüde bastırılmasına dek, siteye tam 823 kısa mesaj gönderdi.

Esrarengiz Musevici

Persiankiwi’nin olay yerinden attığı bu mesajlar, aralarında Hürriyet’in de bulunduğu abonelerine, SMS ve eposta yoluyla anında iletiliyordu. Dehşeti birinci ağzından anlatan mesajlardaki bilgiler, geç de olsa hep doğrulanıyordu. Ajanslar, Persiankiwi’nin aktardığı bilgileri saatler sonra, bazen aynen haberleştiriyorlardı. Oysa Persiankiwi’nin erkek mi, kadın mı olduğu bile bilinmiyor.
Öldü mü, saklanıyor mu

Protestoların göbeğindeki bu “yurttaş gazeteci”, önceki akşam sustu. Twitter’da endişeli bir bekleyiş var. “Tammnesia” adlı kullanıcı “Hayatından endişe ediyorum” diyor.

Son mesajları, tutuklanmış veya öldürülmüş olabileceği şüphesini doğursa da, “Şu anda Baharistan civarında saklanıyor ve internet bağlantısı yok” iddiası da mevcut.

Son mesajları:

’Şehitleri hatırlayın Allahüekber’

PERSIANKIWI’nin önceki gün yazdığı son mesajlar şöyle:

Saat 16.15: Az önce Baharistan Meydanı’ndaydım. Bugün durum felaket. İnsanları hayvan gibi dövüyorlar. Kolu bacağı kırılmış, kafası yarılmış çok kişi gördüm. Savaş gibi.

Saat 17.34: Bütün dükkanlar kapalı. Kaçacak yer yok. İnsanları her yerde helikopterle takip ediyorlar.

Saat 18.12: Telefon hatlarını kullanıp internet kullanıcılarını buldukları söyleniyor. Şimdi buradan gitmem lazım.

Saat 18.22: Lalezar Meydanı da Baharistan gibi. İnanılmaz. Her yerde ölüler var.

Saat 18:42: Şimdi gitmeliyiz. İnternete ne zaman ulaşırım bilmiyorum. Birimizi aldılar, işkence yapacaklar, isim söyletmeye çalışacaklar. Hızlı hareket etmemiz şart.

Saat 18:52: Allahım, sen herşeyin yaratıcısısın ve herşey sana dönecek. Allahüekber.

’En önemli’ gazeteciden Obama’ya soru

LOS Angeles Times’dan El Cezire’ye, AFP’den Sky News’e, Daily Telegraph’dan MSNBC’ye kadar sayısız medya kuruluşu, Persiankiwi’nin Tahran’dan verdiği haberlerden yararlandı. Amerikalı gazeteci Spencer Ackerman, “Persiankiwi şu anda dünyanın en önemli gazetecisi” diye yazdı.

İhanet olmaz mı

Meçhul Twitter’cı, dolaylı yoldan bile olsa ABD Başkanı Barack Obama’ya kadar ulaştı. Persiankiwi, Amerikalı blog yazarı aracılığıyla Obama’ya basın toplantısında “Ahmedinejad’ın zaferini tanımanız, İranlı protestoculara ihanet olmaz mı” diye sordu./_np/7263/8277263.jpg

Seçim bitti geçim mesajı

Seçim sonuçlarına ilişkin tartışmalar sürerken, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, dün Tahran’ın güneyinde petrokimya tesisi açtı.

İran’ın ÖSS’si
Türbanlarını gevşetme mücadelesi veren birçok genç kız, protestolara ara verip, haremlik-selamlık salonlarda üniversite giriş sınavına katıldı.

Tahran’dan son gelişmeler

Prof’lara büyük gözaltı

AKADEMİK GÖZDAĞI:

Seçimi kaybeden aday Mir Hüseyin Musevi ile önceki gece bir araya gelen 70 üniversite profesörünün birkaç saatliğine gözaltına alındığı iddia edildi. Hükümet iddiayı yalanladı. 100 milletvekili, son gelişmeler nedeniyle Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın zafer kutlamasına katılmayacaklarını açıkladı.

WSJ’DEN ANKARA’YA:

Wall Street Journal Gazetesi, “Mahmud’ un Arkadaşları” başlıklı makalede, Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ı eleştirdi. “Kanaat” bölümündeki yazıda, Ankara hükümetinin İran’daki seçimin hemen ardından Ahmedinejad’ı kutlamasının büyük bir hata olduğu iddia edildi.
—–
Persiankiwi neden sustu
Dünya basınının yakından takip ettiği Twitter devrimcisi İranlı ortadan kayboldu.

İlgili Kelimeler: RAPAKİVİ i. (fr. rapakiwi)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Persian hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENDZİN

Tarih 27 Haziran 2009

RENDZİN i. (lehçe k.). Pedoloji. İklim na­sıl olursa olsun kalkerli yamaçlarda bulunan az yıkanmış toprak.

— ANSiKL. Rendzin’leri görüp tanımak ko­laydır: karbonat ve kilce zengin ana kaya­ların üzerinde bulunur. Renklerine göre çe­şitlere ayrılır: gri rendzin, kireççe zengin, humusça fakirdir; kara rendzin, humusça zengindir ve ormanlarla kaplıdır; kırmızı rendzin, demir oksitçe zengindir. Rendzin in yandan kesit görünüşü tek yataylıdır, ana kaya ile kesin bir çizgi meydana getirir, fakat içinde tek tük çakıllar bulunur. Rendzin’in yapısı taneciklidir. Rendzin genel­likle kuru bir bitki örtüsüyle kaplıdır, çünkü yedek su rezervi bulunmaz. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENDZİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REHBERLİK

Tarih 26 Haziran 2009

REHBERLİK i. (rehber”den rehber-lik). Rehber, kılavuz olma hali, yol gösterme, gezdirme.

Almanca dersleri, yahut Alman­ya için siyasi rehberlik kursları derken, meselâ bir ay sonra belki de Berlin’de ola­bilirdik (Ş. S. Aydemir). || Mec. önderlik. || Rehberlik etmek, yol göstermek, önder­lik etmek: Ancak devletin bu tanzim ve inşa işinde rehberlik etmesi lâzımdı (Ş. S. Aydemir.) [M]

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REHBERLİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REHBER

Tarih 26 Haziran 2009

REHBER i. (fars. reh ve -ber’den reh-ber). Yol gösteren kimse, kılavuz: Rehberimiz bi­ze şehri gezdirdi.

Turist rehberi. // Mec. Bir kimseye veya bir topluluğa iyi ile kötüyü görmesinde ve doğru yolu bulmasında yar­dımcı olan kimse veya şey: Şimdi inkı­lâpçının vazifesi, bilhassa genç nesle reh­ber olacak bu fikir sitemini nazari ölçüler [...] halinde izah ve tespit etmektir (Ş. S. Aydemir). Yalnız bu düşünce [...] Allah ka­dar tabiata da yer veriyor ve kendisine imandan ziyade aklı rehber ediyordu (P. Se­fa). Her meselede Rabia’nın hayatının reh­beri sendin, dostum. Hattâ evlenirken bile (H. E. Adıvar).

— Denize. Esk. Rehberi derya, kıyı ve li­manların normal ve olağanüstü durumlarını, çevredeki bozukluk ve işaretleri, akıntıları, gemilerin seyirleriyle ilgili her çeşit bilgiyi içine alan kılavuz kitap.
— Posta. Telefon rehberi, genelikle her yıl yeniden basılan ve içinde telefon abone­lerinin ad, adres ve telefon numaraları bu­lunan kılavuz kitap.
— Turizm. Turist ve ziyaretçilere, ziyaret etmek istedikleri yerlerde refakat ederek bilgi vermeyi meslek edinmiş kimse. Bk. ANSİKL.

— ANSiKL. Turizm, Türkiye’de rehber’ler, Turizm ve Tanıtma bakanlığının, 265 Sa­yılı Kn. Md. 26 gereğince açtığı kurslarda yetiştirilir. Bakanlık, kursları aynı kanu­nun 16. maddesine göre kurulan bölge mü­dürlüklerinin görev ve yetkileri hakkında­ki yönetmeliğin 7. maddesi ve II. Beş Yıl­lık Kalkmma planının turizm sektörü ted­birlerinde öngörülen esaslar içinde düzen­ler. Bölge müdürleri de, bölgelerinde çalı­şan rehberlerin kurs, sınav, çalışma izin­leri ve denetimleriyle ilgili işlemleri bakan­lığın talimatına göre düzenler ve yürütür.

♦ Rehberi i. Esk. Kılavuzluk, yol göste­ricilik. (ML)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REHBER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGÜLATÖR

Tarih 26 Haziran 2009

REGÜLATÖR i. (fr. regulateur). Teknol. Akım, gerilim, frekans, hız, güç, basınç, debi v.b. gibi bir çalışma elemanını sabit tutabilen veya belli bir kanuna göre değiştirebilen cihaz. (Bk. ANSİKL. )

|| Ana re­gülatör, bir başka regülatörün ayar nokta­sını belirleyen regülatör. || Direk etkili regülatör, hareket enerjisi ayarlanmış fi­ziksel bir büyüklükle sağlanan regüla­tör. (Bütün öteki hallerde, özellikle bağ­lantı organının röle’leri olduğu zaman, regülatöre endirek etkili denir.) // Otoma­tik regülatör, ayar noktası bir ana regüla­törle otomatik olarak değiştirilen regüla­tör. // Sınır regülatörü, fiziksel bir büyük­lüğü belli sınırlar içinde tutmağa yarayan regülatör.

— Bayınd. Su alma prizlerindeki su sevi­yesini, yatak debisi ne kadar olursa ol­sun sabit tutmak için kanallar üzerinde kurulan yapı.
— Elektr. Bk. ANSiKL.

— Oto. Bir motorun dönme hızını sınır­lamağa yarayan cihaz. (Ya Watt göster­gesine benzer bir dengeleme sistemiyle ey­lemsizlik ilkesine dayanara, ya da karbüratör kelebeğinin açıklığına etki ederek, yani açıklığın değişim genliğini sınırlayarak çalışır.) || Dinamonun verdiği akımın ge­rilim ve şiddetini bataryanın ihtiyaçlarına göre ayarlayan düzenek.

— Radyotek. Feyding regülatörü, bir rad­yo alıcısında, alınan işaretin feyding etki­sinden ileri gelen şiddet değişimlerini azalt­mağa, yavaşlatmağa yarayan düzenek.
— Zır. âletleri. Pulluklarda sapan demirini kaldırmağa veya indirmeğe yarayan dü­zen. Bk. ANSİKL.

— ANSiKL. Teknol. Bir regülatör’de temel olarak bir bulucu eleman, bir yayım orga­nı ve bir servomotor vardır; bulucu ele­man, ayarlanmış büyüklüğün değişimlerini ölçer; yayım organı, ayarlayıcı büyüklüğün değişimlerini, ayarlanmış büyüklük ile bu büyüklüğün sabit tutulacak değeri arasın­daki farka bağlı olarak düzenler; servomo­tor, ayarlayıcı büyüklüğün yayım organı tarafından belirtilen değişimlerini yerine getirmek için gerekli gücü uygular.

Emni­yet elemanları regülatörden tamamıyle ay­rıdır ve genellikle regülatör bozulduğu za­man çalışmağa başlayarak makineyi dur­durur. Bir regülatör, kumanda devresinin tamamıyle kapanması veya tamamıyle açılmasıyle işler ya da bu devrenin yarım açılıp kapanmasıyle çalışır. Regülatör di­rek etkili (bu durumda bulucu organ aynı zamanda taşıyıcıdır) veya röleli olabilir (bu durumda bulucu eleman, taşıyıcı bir sıvı üzerine bir kılavuz aracılığıyle etki eder). Direk etkili regülatörlerin en eski modeli Watt regülatörüdür.

Tamamen mekanik çalışma sistemine dayanan bu regülatör, bir milin dönme hızını merkezkaç kuvvetten yararlanarak ayarlar. Pnömatik regülatör­de, körüklü bir düzenek, bir supabın açılıp kapanmasına, gaz basıncı belli bir değeri geçtiği zaman fazla gazı boşaltacak şekil­de kumanda eder.
Çok değişik elektrik regülatörleri içinde en tanınmışı, hassas cihazlara takılan geri­lim ayarlayıcılarıdır. Elektronik veya her­hangi bir türden olan bu düzenekler, belli bir bölgedeki beslenme gerilimi ne olursa olsun sabit bir gerilim sağlar.

— Elektr. Elektrik regülatörleri’nden ba­zılarının amacı, elektrik enerjisi etkenlerin­den birini sabit tutmak, bazılarının ise elek­trik akımından yararlanarak mekanik veya fizik olaylarını ayarlamaktır. Birinci ka­tegoriye gerilim ve akım regülatörleri, ikin­cisine ise hız, basınç, sıcaklık, elektrik ar­kı v.b. regülatörleri girer.
— Zır. âletleri. Regülatör, pullukların belir­li genişlik ve derinlikte çalışmasını sağlar. Regülatörler birinci ve ikinci olmak üzere ikiye ayrılır. Birincisi veya boyut regüla­törü genellikle vidalıdır ve pulluğun duru­munu toprağa göre ayar eder. İkincisi ve­ya çekme regülatörü ise delikli ve kama­lıdır; pulluğun durumunu çekme vasıtası­na göre ayar eder. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGÜLATÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGNOLİT

Tarih 26 Haziran 2009

REGNOLİT i. (C. Regnoli’nin adından fr. regnolite). Miner. Tabii demir, çinko ve bakır arsenyosülfür. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGNOLİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGGİO NELL’EMİLİA

Tarih 26 Haziran 2009

REGGİO NELL’EMİLİA, italya’da şehir, Emilia’da, il idare merkezi, Po’nun kolu olan Crostolo ırmağı kıyısında; 116 400 nüf.

Emilia yolu üzerinde kurulan bu şe­hir, önemli ve büyük bir tarım pazarıdır. Besin sanayii. Demiryolu malzemesi yapı­mı. Konfeksiyon. —Reggio nell’Emilia ili, 379 700 nüf. Enza ile Secchia arasında Po’dan Apenninler’e kadar uzanır. Toprakla­rının verimliliği sayesinde İtalya’nın en zengin illerinden biri haline gelmiştir. Be­sin sanayii. Dağda yazlık ve kışlık birçok dinlenme yeri vardır.

• Tarih. M.ö. II. yy.ın başlangıcında M. Aemilius Lepidus tarafından kurulan bu roma kolonisi (Regium Lepidi), 410′da Gotlar tarafından yıkıldı. Bir Lombardia dukalığının (584), sonra bir kontluğun merkezi haline geldi ve piskoposları tara­fından yönetilmeğe başlandı; XII. yy.da serbest komün oldu. 1290′a doğru Este sü­lâlesinin hâkimiyeti ele geçirmesiyle iç ve dış çatışmalar dönemi sona erdi.

Ama bu çatışmalar burjuvazinin ticarî faaliyetini baltalamadı. Reggio sonradan Modena dukalığının kaderini paylaştı. İtalya kral­lığına katıldı ve Napolyon tarafından du­kalık haline getirilerek mareşal Oudinot’ya verildi. 1815′te Modena dukasına bağışlan­dı, 1831′de isyan etti ve Avusturyalılar ta­rafından alındı. 1847′de yeniden ayaklan­dıktan sonra 1860′ta oylama sonucunda Piemonte’ye katıldı. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGGİO NELL’EMİLİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REDRESÖR

Tarih 26 Haziran 2009

REDRESÖR i. (fr. redresseur, doğrultan­dan). Elektr. Alternatif akımı doğru akıma dönüştüren cihaz. (Eşanl. doğrultmaç.)

|| Mekanik redresör, bir devreye yerleştiri­len ve her periyotta alternatif akımın iki al-teınasından birini yok edecek hareketli ma­denî kontakları bulunan cihaz. || Statik red­resör, bir devreye sokulan ve alternatif a-kıma karşı, bir yönde öbür yönden çok da­ha fazla direnç gösteren cihaz. (Bk. ANSiKL.)

— Radyotek. Bk. doğrultmaç.
— Topogr. Düz bir arazinin eğik çekilmiş fotoğrafından, bu arazinin deforme olmamış görüntüsünü elde etmeğe yarayan özel fo­toğraf makinesi.

— ANSîKL. Elektr. • Mekanik redresör’ler kontaklı ve alternatif hareketlidir. Tit­reşim meydana getiren veya tireşimleri sür­düren bir veya iki tane madenî lamları var­dır.

• Statik redresör’ler üç tipe ayrılır:
1. arklı redresör’lcrin en yaygın tipi civa buharlı olanıdır. Tek veya çok anotlu olan bu âletler cam ampullüdür, en çok 600 A şiddetinde doğru akım ve 500 kW’lık bir güç sağlar. Eksitron ve ignitron gibi, ma­deni küvetli, hava akımlı ve vakumlu redresörler, metalürjide ve demiryollarında kul­lanılır; bu redresörlerle 3 000 A’îik bir şid­dete ulaşır;

2. kuru redresör’ler yarı iletkenlerin özel­liklerinden yararlanır. Bakır oksitli, selenyumlu, germanyumlu veya silisyumlu çeşit­leri vardır. Silisyumlu redresörlere, sm2 başı­na 170 A gibi çok yüksek yoğunlukta akım verilebilir. 3 mm3′lük etken bir hacim için ortalama doğrultulmuş güç 20 kW’a ulaşır. Elektrolizde ve elektrometalürjide, silisyum­dan yararlanarak 700 Vur altında 100 000 A’in.çok üstüne çıkılabilir;

3. termoelektronik redresör’ler arasında va­kumlu ve gazlı lambalar sayılabilir. Diyot, vakumlu lambaların en basiti ve en eskisi-dir. Radyo alıcılarında ve amplifikatörlerde redresör olarak kullanılır. Yüksek gerilimli diyotlar veya kenotron’lardan ise, X ışınlı lambalara akım vermekte faydalanılır.

Gazlı lambaların çalışması ise, bir gazın atomlarının elektronların çarpmasıyle pozitif iyonlar haline dönüşmesine dayanır.
En çok kullanılanları fanatron ve tiratron olan bu cihazlar, çok iyi bir verimle yüksek güçlere kumanda eder. Daha büyük güçler için bunların yerini arklı ve silisyumlu redresörler alır.
Redresörlerin yaygın olarak kullanılmağa başlamasıyle, elektronik ve sanayi elektri­ğinde önemli gelişmeler yapılmıştır.

Düşük güçlü kuru redresörler, amplifikatörlerde, ölçü âletlerinde, telekomünikasyon alıcı ve vericilerinde kullanılır. Elektromıknatısların doğru akımla beslenmesi, tam bir güvenlik içinde sessiz bir çalışma imkânı verir. Eksit­ron ve ignitronlar sayesinde sanayide kulla­nılan frekansta tek fazlı akım, demiryolu ta­şıtlarının cer sistemlerinde çok yaygın bir enerji kaynağı olmuştur. Silisyumlu redre­sörler ise, elektrokimya, elektrometalürji ve kaynak yapımında önemli uygulama alanı bulmuştur. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDRESÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REDONDİT

Tarih 26 Haziran 2009

REDONDİT i. (Redonda adacığının [Küçük Antiller] adından fr. redondite). Miner. Hid­ratlı tabiî demir ve alüminyum fosfat. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDONDİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REDOKS

Tarih 25 Haziran 2009

REDOKS i. (ing. red’ uction], indirgeme ve ox[idation], yükseltgeme ‘den, redox).

Kim. Yükseltgen bir maddenin indirgen bir madde üzerine yaptığı kimyasal etki; bu etki, hem indirgenin yükseltgenmesi, hem de yükseltgenin indirgenmesi şeklinde or­taya çıkar. || Redoks çifti, nötür bir atom ile iyonlaşmış aynı atomdan veya aynı atomu kapsayan biri indirgen öbürü yük­seltgen iki iyondan meydana gelen atom veya iyon çifti; bu atomlar veya iyonlar, elektron alışverişiyle tersinir olarak birbir­lerine dönüşürler. || Redoks potansiyeli. Bk. rH

— ANSiKL. Kim. Yükseltgenlerin ve indir­genlerin gücü. Belli bir yükseltgen, genel olarak bütün indirgenleri yükseltgeyemez: çözelti halindeki brom, bir iyodürü iyot halinde yükseltger, fakat bir klorürü klor halinde yükseltgeme gücü yoktur; tam ter­sine burada klor bromürlerden brom açığa çıkarır; klor, iyottan ve bromdan daha güçlü bir yükseltgendir; buna karşılık me­selâ I iyonu, CI – iyonundan daha güçlü bir indirgendir. Tepkimelerin sonuçlarını önceden bilmek için, yükseltgenleri ve in­dirgenleri güçlerine göre sınıflandırmak ge­rekir, bunun için de redoks çiftleri’ni ele almak faydalıdır: böylece, elektronların işe karıştığı yarı-tepkimelerle gösterilen sis­temleri belirtmek ve bunlar arasındaki re­doks tepkimelerini ayırt etmek mümkün olur; meselâ, çözelti halindeki

2 Fe3+ + Sn2 + -> 2 Fe2 + + Sn4 +
tepkimesi,
2 Fe3+ + 2 e -> 2 Fe2 +
ile
Sn2+ -> Sn4+ + 2e-

tepkimelerinin sonucu olarak düşünülebi­lir ve bu redoks sistemlerini genellikle den­geli kabul ederek, tepkimeye tekabül eden redoks çiftleri

Fe2+ > < Fe3+ + e- ‘ve Sn2+ > < Sn4 + + 2e- şeklinde, yani, indirgeme > < yükseltgeme + n e – şeklinde yazılabilir; çünkü, demir III iyonu kalay II iyonuyle indirgenirse, demir II iyonu da, meselâ, klor (CI > < CI + e-) ile yükseltgenebilir. Yükseltgenleri ve indirgenleri güçlerine gö­re sınıflandırmakla redoks çiftlerinin dü­zenli bir listesi en basit şekilde hazırlan­mış olur. Bu liste, tamamıyle kimyasal verilere göre düzenlenebilir, fakat aslında elektrot potansiyeli kavramına dayanarak redoks çiftlerinin nicel bir sınıflandırmasını veren piller teorisine başvurmak çok daha uygun olur. Elektrokimyasal piller, redoks tepkimele­riyle çalışan akım üreteçleridir. Meselâ, Daniell pilini ele alalım: Zn / ZnSO4 // CuSO4/Cu; pil akım üretmeğe başladığı zaman elektron­lar, pilin dışında, çinkodan bakıra doğru yol alır; öyleyse elektronların pilin içinde de bakırdan çinkoya doğru akmaları gerekir; bu eletkron akışı, iyonlarla ve elektrotların uçlarındaki alışverişle sağlanır: pozitif elekt­rot (Cu), bir Cu2+ iyonuna iki elektron ve­rerek bu iyonu Cu atomuna dönüştürür; bu bakır atomu da elektrot üzerine çökelir: Cu2 + + 2e- -> Cu; aynı anda negatif elekt­rot (Zn), bir Zn atomunun Zn2+ iyonuna dönüşmesinden arta kalan iki elektronu alır ve çinko atomu çözelti haline geçer:
Zn -> Zn2+ +2e-

Burada incelediğimiz piller, özellikle Dani­ell pili tersinirdir; yani, pilin devresi dışına yerleştirilmiş bir üreteçle akım yönünün bir miktar değiştirilmesi, elektrotlardaki kimya­sal olayların ters yönde gelişmesine yol açar: böylece bakır çözünür, çinko ise elekt­rotta birikir. Dış üretecin elektromotor kuv­veti hiç akım dolaşmayacak değerde ise, her elektrodun çevresinde denge meydana gelir:
Cu > < Cu2+ +2e- ve Zn > < Zn2+ +2e- ; bu den­ge durumları, yukarıda sözü edilen redoks çiftleriyle gösterilir. Bir pil, genellikle redoks dengelerinin kurul­duğu iki bölümden (iki yarım pilden) veya iki elektrottan meydana gelir. Bu dengele­rin türü çok çeşitlidir ve farklı elektrot tiple­rine tekabül eder; elektrotlar şu şekilde sı­nıflandırılabilir: 1. Katyon elektrodu. Tuz­larından birinin çözeltisine daldırılmış bir madenden meydana gelir; meselâ: Zn / Zn SO4; redoks dengesi M > < Mn+ + ne- şeklinde yazılır; indirgenmiş kimyasal mad­de, doğrudan doğruya madenin kendisidir; 2. Gazlı elektrot. En önemlisi hidrojenli elektrottur; parçalı, gözenekli, siyah platinle kaplanmış bir platin lamadan (platinle kap­lanmış platin lama) meydana gelen elektrot, bir asit çözeltisine (HC1) yarıya kadar dal­dırılır ve 1 atmosferlik hidrojenle temas et­tirilir; Jekabül eden redoks çifti 1/2 H2 > < H+ +e- ‘dir; hidrojenin basıncı 1 atmosfer ve H+I = 1 yani pH=0 olursa, elektrot’a «normal» denir; 3. Anyon elektrodu. En önemlilerinden biri kalomelli elektrottur; çok az çözünür bir tuz olan kalomel (civa-I klorür Hg2Cl») ile temas halindeki civadan meydan gelir; kalo­mel de bir KCI çözeltisine temas eder. Bu elektroda tekabül eden redoks çifti 2Hg +2 Cl > < Hg2Cl2 + 2e- ‘dir; diğer bir ör­nek de gümüş klorürlü elektrottur; 4. Asıl redeks elektrodu. Belli bir redoks dengesi olan bir çözeltiye daldırılmış etki­lenmeyen bir madenden (platin) meydana gelir; ör. demir II ve demir III tuzu, Fe2 + > < Fe 3+ + e-; asit permanganat ve man­ganez II tuzu. Mn04- + 8H+ > < Mn2 + +4H20+5 e- Elektronların çözeltiye veya dış devreye doğru hareket etmesini sağlayan madenî elektrot, redoks dengesinn de şu veya bu doğ­rultuya göre yer değiştirmesini sağlar. Bir elektrot, hangi tipten oluısa olsun, be­lirli şartlarda, madenî elektrot ile içine dal-dınldığı çözelti arasındaki belli bir potan­siyel farkıyla nitelenir: «mutlak elektrot gerilimi» denen E=Vmaden — V çözelti. Termodinamik görünüşü doğrulayan ve Nernst’in bulduğu formülü genelleştiren bir formül E bağıntısını verir: çözeltideki re­doks dengesinin, m1A1 + m2A2 +…> < n1B1 + n2B2 + ….+ ne-

şeklindeki kimyasal bir denklemle (burada
A1, A2, … B1, B2, ….. çözeltideki redoks dengesinde rol oynayan iyon veya molekül türleridir) ifade edildiği genel durumda

ML-P-494-2

olur. Bu formülde R, tükel gazların mole bağlı olan sabiti; T, Kelvin derecesi; F, fa­ra day (96 500 coulomb); Log bir Neper logaritmasıdır. Sayısal değerlere ve ondalık logaritmaya (log) geçilince, 25°C’ta

ML-P-495-1

olur. Meselâ, IA1|, A1 türünün çözelti içindeki etkinliğidir; çok seyreltik çözeltiler­de bu büyüklük molariteyle karışır ve deri­şiklik ne kadar fazla olursa molariteden o kadar uzaklaşır. Eo, ayrı ayrı ele alınan her elektrot için, teoriyle belirlenemeyen bir sa­bittir (verilen T ve p değeri için); Eo (nor­mal elektrot geriiimi»dir: bu, bütün etkinlik­ler birime eşit olduğu zaman, E’nin aldığı değerdir. E ve Eo deneysel olarak ölçüle­mez; çünkü bir potansiyel faikı ancak iki elektrot arasında ölçülebilir, yani çözeltiler arasında bir elektrik teması sağlayacak şe­kilde (normal olarak bir KCI çözeltisiyle) iki yarım pili birleştirmek gerekir, böyle yapmakla da bir pil elde edilmiş olur.

Bu potansiyel farkının ölçümü için, sırasıyle her yarım pile, karşılaştırma elektrodu olarak seçilmiş bir yarım pil bağlanır ve Eo yakla­şık bir sabitle ölçülür; bu sabit bilinmemek­le beraber bütün elektrotlar için aynıdır. Eo’ın bu şekilde ölçülen değeri, karşılaştır­ma elektroduna göre sıfırdır. Uzlaşma yoluyle seçilmiş karşılaştırma elektrodu, yuka­rıda tarif edildiği gibi normal bir hidrojen­li elektrottur. Deneylerde, bu ölçmeleri, hid­rojenli elektrottan daha kullanışlı olan ve hidrojenli elektroda oranla gerilimi kesin olarak bilinen ikinci bir karşılaştırma elekt­rodu tercih edilir; bu ikinci karşılaştırma elektrodu genellikle kalomelli elektrottur; 25°C’ta ve kalomelle temas eden KC1 çö­zeltisi doymuş ise, normal hidrojenli elekt­roda göre bu elektrodun normal gerilimi,
Eo = + 0,245 volttur. Böylece, herhangi bir yarım pilin volt cinsinden Eo değeri

E0(H2) = Eo(Hg) + 0,245

olacaktır. Her yarım pil için Eo’ın ölçül­mesi (ki çoğu zaman güçtür) aşağıdaki tabloda kısmen gösterilen ve normal ge­rilimler ölçeği (veya normal elektrot ya da redoks potansiyelleri) denen bir liste­nin hazırlanmasını sağlar. Bu ölçek özellikle, her biri tuzlarından biri­nin çözeltisiyle temas eden çeşitli madenle­rin normal elektrot gerilimlerini verir; bu şekilde elde edilen sınıflandırma, pek tabiî­dir ki bir madenin iyon haline geçme eğili­miyle, yani az veya çok elektropozitif olma özelliğiyle veya indirgenliğiyle sıkı bir ilişki halindedir.

Meselâ, redoks çifti madenlerin redoks çiftine benzeyen hidrojen, bir maden olmadığı halde bu listede yer alabilmekte­dir; listede hidrojenin üstünde bulunan ma­denler, hidrojenden daha elektropozitiftir. Madenlerin elektrot gerilimlerinin bilinme­si, kullanılan çeşitli pillerin elektromotor küvetlerini yaklaşık olarak hesaplamak im­kânı verir:

meselâ. Daniell pili Zn/ZnS04; Cu S04/ Cu için elektromotor kuvvet, açık devredeki potansiyel farkına eşittir; bu da
(VCu – Vcus04) + (VcuS04 — VZnSO4) + (VznS04 — VZn)

cebirsel toplamına eşit olur; gözenekli kap i-çinde birbirine değen çözeltiler arasındaki
Vcuso4 — VznSo4, potansiyel farkı bilin­mez; fakat çok zayıf olduğunu düşünmemiz için çeşitli sebepler vardır; bu potansiyel farkı ihmal edilirse, pilin elektromotor kuv­veti
e — (Vcu — VcuS04) — (Vzn — VzS04)

olur; yani, bakır ve çinkonun elektrot geri­limleri farkına (cebirsel fark) eşit olur; nor­mal gerilimler yardımıyîe yaklaşık sonuç el­de edilir: e := 0,34 — (—0,76) = 1,10 volt; sonucun pozitif olması, bu pilde bakırın po­zitif kutup olduğunu gösterir. Bu liste ayrıca, «bir madenin başka bir ma­denle yer değiştirme» tepkimeleri denen kimyasal redoks tepkimelerinin yönünü ön­ceden bilmek imkânı da verir. Meselâ, bir bakır II tuzu çözeltisine daldırılan demir la­ma hemen bakırla kaplanır; aynı anda de­mir, Fe2 + iyonları halinde çözeltiye karışır.

Kimyasal tepkime Fe + Cu2+ -> Fe2+ + Cu şeklinde yazılır; bu, bakırdan daha indirgen olan demirin, bakır II iyonlarını indirgeye­rek onları madenî bakır haline getirdiği ve çözeltide bu bakır iyonlarının yerini aldığı bir redoks tepkimesidir. Demek ki prensip olarak, bu çeşit tepkimeler yukarıdaki lis­teye göre önceden anlaşılabilir: bir maden, listede kendisinin altında sıralanan bütün ö-bür madenleri açığa çıkarır; bu durum, ken­disinin üstünde yer alan madenler tarafın­dan açığa çıkarılabilen (sudan veya asit çözeltilerden) hidrojen için de geçerlidir.

Ayrıca, bir madenin elektrot geriliminin, di­ğer etkenlerin yanı sıra, çözeltideki maden iyonlarının derişikliğine de bağlı olduğunu kesinlikle belirtmek gerekir. Yukarıda veri­len genel formülün bir katyon elektroduna uygulanması,

ML-P-495-5

formülünü verir; burada / Mn+ /, çözeltide­ki maden iyonlarının etkinliğidir; formül Nerst (1890) tarafından hazırlanmıştır. Bu­radan özellikle şu sonuca varılır: iyonlarıyle temas halinde bulunan ve sadece ma­den iyonlarının derişikliği ve dolayısıyle et­kinliği bakımından birbirinden farklı olan, aynı madenden yapılmış iki yarım pilin bir­leştirilmesiyle bir tek pil yapılabilir:

ML-P-495-7

ve (a2) iki yarım pildeki maden iyonları­nın etkinliğidir. Bu şekilde elde edilen ve «derişmeli (veya yoğunlaşmalı) piller» de­nilen pillerin elektromotor kuvveti genel­likle çok düşüktür (birkaç santivolt kadar). Bu derişmeli pillerin özel bir şekli de, pH’1
(pH= —log /H+/ ) farklı çözeltilerin kulla­nıldığı hidıojenli elektrotlardan meydana gelen yarım pillerdir. Bunlardan biri normal hidrojenli elektrot ise, öbürü pH’1 bilinme­yen bir çözeltidir; pilin elektromotor kuv­veti, 25°C’ta, e =0,059 pH formülüyle verilir ve bunun ölçülmesi, çözeltinin pH’ını he­saplamak imkânı sağlar; bu, pH’ların elektrometrik ölçü ilkesidir; bu usul, laboratuvarlarda ve sanayide çok kullanılır. Pratik yapımı için, derişmeli bir pilin, elekt­romotor kuvvetinde büyük bir değişiklik ya­pılmadıkça yeterli akım üretmeyeceğini bil­mek gerekir: bu elektromotor kuvvetin, ya karşılaştırma metoduyle (kesin ve ideal olan bu metodun tek sakıncası çok vakit alması­dır) ya da bir voltmetreyle ölçülmesi gere­kir. Yalnız voltmetrenin hassasiyeti yapıla­cak ölçmelere göre ayarlanmalıdır: bunun için genellikle bir milivoltmetre kullanılır; bu âletin iç direnci çok büyük olmalıdır (en az 1010Q). Yükseltici elektronik voltmetre bütün bu aranan şartlara cevap verir; doğ­rudan okumalı pH-metre’lerde genellikle bu âlet kullanılır; bu tip pH-metre’ler ise, çok hassas ve kullanışlı olduğundan pratikte çok tercih edilir ve yapımları sırasında volt cinsinden değil de pH birimleri cinsinden derecelenir.

Kutuplarındaki potansiyel farkının ölçüldü­ğü pil, içinde birkaç santimetre küp kadar pH’1 bilinmeyen çözeltinin bulunduğu kü­çük bir kaptan meydana gelir; bu çözeltiye şunlar daldırılır:
Karşılaştırma elektrodu (dış), kolaylık açı­sından gerekli olan ikinci bir karşılaştırma elektrodudur ve doymuş KC1 çözeltisiyle temas eden kalomelli elektrottan meydana gelir;
gösterici elektrot; birçok çeşidi vardır, fakat en çok kullanılanı cam elektrottur, alt ta­rafına küçük bir ampul yerleştirilmiş, yal­nız H+ iyonlarını geçiren yumuşak camdan yapılmış, çok ince çeperli bir tüpten mey­dana gelir; bu ampulün içinde, tüpe yerleş­tirilmiş kalomelli elektroda değen ve bir karşılaştırma elektrodu (iç) meydana geti­ren bir HC1 N/10 çözeltisi vardır; uçları elektronik voltmetreye bağlanan bu sistem, şöyle bir şema ile gösterilebilir:

ML-P-495-6

Bir cam elektrot kullanmakla, aşağı yukarı 12 pH’a kadar, 0,01 pH birimlik hassasiyet­le ölçme yapılabilir; bu pH’ın daha üstünde yani daha bazik çözeltilerde alkali iyonları (Na+ veya Li+) bulunduğu için hata oranı artar.
Daha genel bir şekilde, yukarıda verilen re­doks potansiyeleri listesi, redoks çiftlerinin kesin olarak sınıflandırılmasını ve redoks tepkimelerinin önceden bilinmesini sağlar;
msl., Sn2+ > < Sn4+ + 2e- ve Hg2/2+ > < 2 Hg2+ + 2e gibi iki redoks çifti olsun; Pt/Sn2+, Sn*4+ : Hg2/2+, Hg2+ /Pt pili, dışarıdaki bir devreye, Sn2+ iyon­larının yükseltgeneceği ve Hg2+ iyonla­rının indirgeneceği bir yönde kendiliğin­den akım verirse, Sn2+ + 2Hg2+ -> Sn4+ + Hg2/2+ tepkimesi gerçekleşebilir, yani kalay II iyonu civa II iyonunu indirger; kalay iyonlarından kopan elektronların civa iyonlarına geçmesi için, pil dışındaki akımın civalı yarım pilden kalaylı yarım pile doğru yol alması, yani, civalı yarım pil -> kalaylı yarım pil doğrultusunda hesaplanan elektro­motor kuvvetin pozitif olması gerekir;

böy­lece e = + 0,91 — (+0,15) = + 0,76 volt elde edilir. Zaten, deneyde de görülebilece­ği gibi, civa II iyonunun kalay II iyonu tarafından indirgenmesinin bir civa I tu­zunun oluşumunu engellemediği, fakat tepkimenin element halinde civa meydana ge­lene kadar sürdüğü önceden kolayca an­laşılabilir.

Bu arada, daha kesin bir şekilde söylemek gerekirse, elektrot gerilimleri çeşitli etken­lere ve özellikle indirgenmiş şekil ile yük-seltgenmiş şeklin derişikliğine bağlıdır: bu iurum, sadece elektrotların normal gerilimlerinden çıkarılan şematik sonuçlan (özel­likle ele alınan redoks çiftlerinde bu geri­limler birbirinden çok az farklı olduğu za­man) değiştirebilecek niteliktedir; bu du­rumda tepkime tam olmayacağı için kimya­sal denge kurulabilir.

Nihayet bazı redoks çiftlerinde, elektrot ge­riliminin, çözeltideki H+ iyonlarının derişik­liğine, yani pH’ına, az veya çok asitli ol­masına bağlı olduğu görülür: Mn2+ +4H2O > < MnO4 + 8H+ +5e- denkleminin tekabül ettiği redoks çiftinde durum böyledir ve bazı şartlarda, permanganat iyonunun yükseltgen özelliğini ifade eder. Bu yükseltgenliği niteleyen elektrot gerilimi

ML-P-496-2

ML-P-496-4

yazılabilir; bu da, pH’ın, permanganat iyo­nunun yükseltgen özelliği üzerindeki etkisini açıklar.
— Biyol. Redoks olayları, bitki ve hayvan metabolizmasında önemli bir rol oynar; me­selâ hücre Solunumunda pek çok redoks tepkimesi işe karışır. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDOKS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REDİNGTONİT

Tarih 25 Haziran 2009

REDİNGTONİT i. (Redington madeninin [Kaliforniya] adından fr. redingtonite). Miner. Hidratlı tabiî alüminyum, demir ve krom sülfat. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDİNGTONİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RECOARO TERME

Tarih 25 Haziran 2009

RECOARO TERME, İtalya’da komün, Veneto’da (Vicenza ili), Agno’nun yukarı va­disinde; 8 600 nüf.
Ilıca merkezi (karbonat­lı, sülfatlı ve demirli kaynaklar). [L]

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECOARO TERME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RECİFE

Tarih 25 Haziran 2009

RECİFE, esk. Pernambuco (fr. Perrıambouc) veya Fernambuco, Brezilya’nın ku­zeydoğusunda şehir, Pernambuco eyaletinin merkezi; 788 600 nüf.

Şehir 1548′de Atlas okyanusu kıyısında, Capibaribe ve Beberi-be ırmaklarının denize döküldüğü alüv­yonlu ovada, az çok kurutulmuş, yer yer ırmak kollarıyle yarılı, günlük gelgitlerin örttüğü topraklarda kuruldu. En büyük üç adada şehrin başlıca üç semti yer alır: şehre adını veren Recife adası limanın ku­rulduğu adadır; merkez semti, Santo Antonio adası’ndadır; Boa Vista adası ise üçüncü semti kapsar. Recife, güzel Boa Viagem kumsalıyle güneye, Apipucos semtiyle de iç kısma doğru uzanır; kuzeyde ise eyaletin eski başkenti Olinda’ya ulaşmıştır.

• Tarih. Başlangıçtaki küçük portekiz te­sisini XVII. yy.da, limandan yararlanmak isteyen Hollandalılar tahkim ettiler. Şehir­de o dönemden kalma birkaç katlı ve gö­rünüşte portekiz evlerinden çok flaman ev­lerini andıran evler vardır. Hollandalıların şehir yakınındaki Guararapes tepesinde ye­nilmesinden sonra (1645), Portekizliler Re­cife limanını denizden ulaşılması daha güç olan Olinda’ya tercih ettiler. XVII. yy.da ve XVIII. yy.ın büyük kısmında Recife, Brezilya’nın doğu ucunda ve verimli şeker­kamışı tarlalarının yakınında bulunmanın sağladığı üstünlüklerden yararlandı, kısa zamanda büyük bir çiftçi ve tacir şehri haline geldi.

Ama XVIII. yy.da şeker ih­racatının azalmasıyle gerilemeğe başladı; o dönemden sömürge üslûbunda eski evler ve birkaç güzel kilise (barok üslûbunda) kalmıştır. Bugünkü zenci azınlığın atala­rı şekerkamışı zamanında getirilen zenci kölelerdir. Recife demir ve karayolları ile kabotajı sayesinde bugün de bir ticaret merkezidir. Ayrıca birkaç sanayi tesisi de kurulmuştur. Kuzeydoğu bölgesinin başken­ti olan şehre, kuraklıktan kaçan iç ülke hal­kı akın eder ve derme çatma kulübelere (mocambolar) yerleşir.

Şehir nüfus yo­ğunluğu bakımından batı medeniyetinin ek­vator enlemlerindeki en büyük şehridir. Limanından tropikal ürünler (şeker, tütün, ananas, kakao, pamuk) ihraç edilir, ma­kine ve mamul maddeler alınır. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECİFE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REBAP veya REBAB

Tarih 25 Haziran 2009

REBAP veya REBAB i. (fars. ve ar. rebâb). Esk. Gövdesi hindistancevizi kabuğundan yapılmış, uzun saplı saz: Mevlânâ, rebap dinlemeyi seviyor ve bid’at addetmiyor ya [...] mesele orada (N. Araz). || Rebab-zen, rebap çalan kimse.

— ANSiKL. Mus. Rebap adı ilk olarak Câhiz’in (öl. 869) Mecmuatür-Resail adlı ese­rinde geçer. Bir endülüs efsanesine göre re­bap, İberik yarımadasında yapıldı. Arap­lar rebabı İranlılardan aldıklarını söyler­ler. İran’da mızrap veya elle çalınan rebap, Araplara geçince yayla çalınmağa başlan­dı. Yedi türlü rebap vardır:
1. müstatil re­bap, dikdörtgene yakın «Y» biçiminde ağaç bir çerçevedir, üst ve alt yüzlerine in­ce bir deri gerilir. Ağaçtan ve silindir bi­çimli, boynu demirden ayağı vardır. Bir veya iki teli bulunur; 2. yuvarlak rebap, yuvarlak ağaç bir kasnaktır, üst yüzü, ba­zen de alt yüzü ince bir deriyle kaplıdır. Ayağı yoktur. Bir tellidir;
3. kayık biçi­mi rebap, kayık biçiminde oyulan bir ağaç parçasıdır ve yalnız Magrıp’ta kulla­nılır. Oyuk bölümün üstü ince bir deriyle kaplıdır. Genellikle iki tellidir;
4. armut biçimi rebap hakkında yeterli bilgi yoktur. Üç telliydi;
5. yarım küre rebap, gövdesi yarım küre biçimindedir. Ağaçtan, hindis-tancevizinden veya kantar kapağından ya­pılır. Açık bölümün üzerine ince bir deri gerilir. Demirden bir ayağı olduğu gibi, ayaksız da olabilir. Boynu silindir biçimin­de bir ağaçtandır. İki tellidir. Kemençe ve­ya şişak adları da verilir;
6. tambur re­babı, tambur biçimindedir. Beş tellidir, ay­rıca birkaç ahenk teli vardır. Bazılarının gövdesinin altında bir tavus resmi bulunur. Genellikle Hindistan’da kullanılır;
7. açık gövdeli rebap, Ortadoğu’da genellikle hal­kın kullandığı bir türdür. Türkmenistan’­da kullanılan kopuza benzer. İki teli var­dır, gövde yüzünün üstü açıktır.

♦ Rebabî sıf. Esk. Rebapla ilgili. \\ Lirik, // Rebap çalan veya yapan kimse. (M)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REBAP veya REBAB hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REAUMUR (Rene’ Antoine ferhault de)

Tarih 25 Haziran 2009

REAUMUR (Rene’ Antoine ferhault de), fransız fizikçisi ve tabiat bilgini
(La Rochelle 1683 – Saint-Julien du-Terroux 1757).

Daha yirmi yaşındayken birçok geo­metri incelemesi yayımladı. Çok geçme­den Bilimler akademisi tarafından Deseription des Divers Arts et Metlers (Çeşitli Sanatların ve Mesleklerin Tasviri) adlı ya­yımı yönetmekle görevlendirildi.

1730′a doğ­ru yaptığı ve 0-80 dereceye bölünmüş al­kollü termometreyle adını duyurdu. Demir alaşımlarıyle ilgili araştırmaları daha önem­lidir: dökme demiri, maden veya oksit ha­linde demir katarak, çelik haline dönüştür­meyi başardı; L’Art de Convertir le Fer Forge en Acier et l’Art d’Adoucir le Fer Fondu (Dövme Demiri Çeliğe Dönüştür­me ve Ergimiş Demiri Sertleştirme Sanatı) [1722] adlı eserinde çeliğin semantasyonunu ve tavlanmasını İnceledi.

Madenlerin tel haline gelebilme özellikleri, kablo telleri­nin direnci ve demirin mıknatıslanması üstünde çalıştı. 1722′de, madenlerin bileşimi­ni incelemek için mikroskoptan yararlan­mayı öne sürdü ve böylece metalografinin temelini attı. «Reaumur porseleni» adiyle bilinen buzlu camı keşfetti. Tabiat bilim­leriyle de ilgilendi ve ilk olarak omurga­sızların yaşama şartlarını inceledi. Memoi-res Pour Servir a l’Histoire des tnsectes (Böcekler Tarihi İçin Yardımcı İnceleme­ler) [1734-1742] adlı eseri büyük bir önem taşır.

Bu çalışmaları dolayısıyle ona XVIII. YÜZYIL PLiNiUS’U adı verildi.
Başlıca eser­leri: Examen de la Soie des Araignees (örümcek Ağlarının İncelenmesi) [1710], Sur l’Art de Faire Eclore et d’Alever en Toute Saison des Oiseaux Domestiques (Her Mevsimde Evcil Kuşları Üretme ve Bakım Sanatı Üstüne) [1749]. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAUMUR (Rene’ Antoine ferhault de) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REAKTÖR

Tarih 25 Haziran 2009

REAKTÖR i. (fr. reacteur). Havc. Yakıt olarak çevre havayı kullanan ve pervane­lerin yardımı olmaksızın doğrudan doğruya tepki ile çalışan, iki ucu açık boru biçi­minde itici.
Bk. TEPKİLİ, PÜLSOREAKTÖR, STATOREAKTÖR, TÜRBOREAKTÖR.

— Nükl. içinde, fisyona uğrayarak (bk. ATOM), enerji üreten zincirleme bir tepki­me verebilecek bir madde bulunan cihaz. (Eşanl. Atom PİL’i.) [Bk. ANSiKL.]
|| Ha­vuzlu reaktör, içinde, fisyona uğrayacak maddenin daldırıldığı, hem soğutucu akış­kan, hem de biyolojik koruyucu görevi ya­pan sıvı bir yavaşlatıcı (su veya ağır su) bulunan nükleer reaktör.

— Petr. Cracking, reforming, alkiliasyon v.b. tepkimelerinin yapıldığı cihaz; içinde bir katalizör bulunan ve basınç altında tu­tulan silindir biçiminde bir hazneden mey­dana gelir.

— ANSiKL. Nükl. • ilke ve çalışma. Bir reaktör’ün vtya atom pilinin temel ele­manları şunlardır:
1. yakıt; bileşiminde, kozmik kaynaklı nöt­ronların reaktörde ilk tepkimeleri doğurabilmesi için, kolayca fisyona uğrayan bir madde bulunmalıdır. Kolayca fisyona uğ­radığı bilinen elementler şunlardıı: uran­yum 235 ( 235/92 U), tabiî uranyumda çok az miktarda (140 gr’da 1 gr) bulunan bu izo­top, kütle spektrografıyle izotop ayırma sırasında veya uranyum flüorür gazların yayınmasıyle elde edilebilir; uranyum 233, bir pilde toryum 232′yi nötronlarla bombar­dımana tutarak elde edilir; plütonyum 239 ( 239/94 Pu) tabiî uranyumun temel bileşeni olan bu izotop, pillerde uranyum 238′in (238/92 U) nötronlarla bombardımana tutul­masından elde edilir.

Demek ki reaktör yakıtlar, tabii uranyum (tabiî uranyumlu bir pil veya primer pil, hem enerji, hem de fisyona uğrayabilen bir yakıt 239/94 Pu üretir), 235 / U izotopu halinde zenginleştirilmiş uranyum ve plü­tonyumudur;

2. yavaşlatıcı (veya moderatör); nötronları atom çekirdeklerine çarptırarak, hızları or­tamın sıcaklığına tekabül eden termik çal­kalanma hızına eşit oluncaya kadar ya­vaşlatmağa ve böylece fisyonu meydana ge­tirebilecek ısıl nötronlar haline dönüştür­meğe yarar. Yavaşlatıcı, hafif çekirdekli elementlerden meydana gelmelidir; çünkü ağır bir çekirdeğe çarpan bir nötronun hızı değişmez.
Ayrıca, çarpmalar nötron­ların soğurulmasına yol açmamalıdır. Me­selâ su, nötronları soğursaydı iyi bir ya­vaşlatıcı olurdu: bu bakımdan, ancak zen­ginleştirilmiş uranyumla çalışan reaktörler­de kullanılabilir. Ağır su ise, tabiî uran­yumla çalışan reaktörler için çok uygun­dur. Ağır sudan daha az etkili olan gra­fitin tek üstünlüğü bol miktarda üretile-bilmesidir. Glüsin ve difenil de iyi birer yavaşlatıcı olabilir;
3. soğutucu akışkan; ısının işe dönüşümün­de yüksek bir verim sağlayabilmek için, yüksek sıcaklıklarda meydana gelen kalorileri mümkün olduğu kadar atmağa ya­rar. Su, ısı alışverişinde çek iyi bir etken olmakla beraber soğurucudur; ağır su, ta­biî uranyumla çalışan reaktörlerde basınç altında kullanılır.
Soğutucu, akışkan bir gaz, meselâ karbon dioksit olabilir; bu gaz, ısı alışverişinde pek iyi bir etken de­ğildir, fakat nötronları soğurmaz; soğu­tucu olarak, yüksek basınç altında hel­yum da kullanılabilir, ama pahalıdır. Ni­hayet, ısı alışverişinde çok güçlü etkenler olan sodyum, potasyum gibi ergimiş ma­denlerden de yararlanılabilir, fakat bunlar da dolaşım borularını aşındırır.

• Tabiî uranyumla çalışan bir reaktörün şeması. İçinde ağır su bulunan alüminyum­dan bir küvet içine, düşey olarak asılmış uranyum çubukları yerleştirilmiştir; bu çu­bukların her biri birçok eşmerkezli alü­minyum boru ile çevrilidir; borularda, açı­ğa çıkan kalorileri sıcaklık değiştiricisine ileten sıkıştırılmış gaz dolaşır. Alüminyum küvet, reflektör rolü oynayan bir grafit tabakasıyle çevrilmiştir; bu tabaka, tepkime ortamından kaçmağa çalışan nötronları ye­niden içeriye doğru fırlatır; böylece, fis­yona uğrayan maddenin kütlesindeki azal­manın önüne geçilir. Pilin içine az veya çok daldırılan kadmiyum çubuklar nötron­ları soğurur ve tepkimenin gidişini, dolayısıyle pilin gücünü ayarlar.

Reflektör, grafitte meydana gelen ısıyı bo­şaltan dökme demirden bir gömlekle ve za­rarlı ışımaları soğuran bir beton blokuyle çevrilidir. Şiddetli ışımalara tutulacak mad­deler, yan taraftaki bir kanaldan pilin içi­ne sokulur.

• Reaktörlerin kullanılması. Reaktörler, fisyona uğrayabilen maddeler (plütonyum, uranyum), bol miktarda radyoaktif izotop ve ısı enerjisi üretmekte kullanılır; bu ısı enerjisi, bir buhar (gemilerin itilmesi) veya gaz (uçakların itilmesi) türbiniyle mekanik enerjiye dönüştürülebildiği gibi, sırasında elektrik enerjisine de dönüştürülebilir.

• Geleceğin pilleri. Bugün, termonükleer reaktör’ler’in yapımı tasarı halindedir; bu reaktör, iki döteryum çekirdeğinin sente­ziyle bir helyum çekirdeği üretecek ve böy­lece kütleyi binde 1 oranında küçülterek çok yüksek enerji açığa çıkarabilecektir. Böyle bir tepkime, ancak bir noktadaki sıcaklık çok yüksek olduğu zaman sağla­nabilir; sonra bu sıcaklık yakıt kütlesinin içinde yayılır.
Ayrıca, sıvı hidrojenden bir u- mezonlar demeti geçirerek mezon hidrojen’nin elde edilebileceği de düşünülmektedir; bu mezon hidrojeni bir netron gibi davranacak ve bir döteryum atomunun bombardımanıyla 5 MeV’luk bir enerji açığa çıkararak bir helyum 3 atomu verebilecektir. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAKTÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REAKSİYON

Tarih 25 Haziran 2009

REAKSİYON i. (fr. reaction). Tepki: Mü­tarekeyi imzalayan İzzet Paşa kabinesinden sonra, Büyük Harbe giren İttihad ve Terakki’ye karşı siyasî bir reaksiyon ola­rak Hürriyet ve İtilâf partisi iktidara gel­mişti (P. Safa).

Uzayan ve cıvıklaşan bir harbin melankolisi içinde subayların reak­siyonları ise, o zaman çeşitliydi
(Ş. S. Ay­demir).
— Kim. Bk. TEPKİME. (M)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAKSİYON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAY veya WRAY

Tarih 24 Haziran 2009

RAY veya WRAY, lat. Raius, ingiliz ta­biat bilgini (Black-Notley, Essex 1627-ay. y. 1705). Babası demirciydi.

Yirmi üç ya­şında yunanca profesörü olan Ray, bir yan­dan da botanik öğrenimine devam etti. 1660′ta bir bitki katalogu yayımladı: Catalogus Plantarum circa Cantabrigiarn Nascentium. Anglikan papazı oldu. Sonra Willoughby ile birlikte Avrupa’da ve Akdeniz kıyılarında bilimsel inceleme gezilerine çık­tı. Büyük eseri Methodus Plantarum Nova (1682) için malzeme topladı.

Bu eserinde bir çeneklilerle iki çeneklileri kesinlikle birbirinden ayırdı. Historia Platarum (Bit­kilerin Tarihi) adlı eseri de (1686-1704) amîmağa değer. Ray, Willoughby’ın adiyle yayımlanan Synopsis Methodica Animalium Quadrupedum et Serpentini Generis (1693) ve Synopsis Methodica Avium et Piscium adlı iki eseriyle ingiliz zooloji biliminin ku­rucularından sayılır.

Coğrafya alanında, akarsuların toprağı aşındırmasını ve deniz­lerin karalara doğru yürümesini inceledik­ten sonra dünyanın eninde sonunda eriye­ceği görüşünü savundu; bu bakımdan kö­tümser eğilimin öncülerindendir. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAY veya WRAY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAVENNA

Tarih 24 Haziran 2009

RAVENNA, İtalya’da şehir, Emilia’da, il idare merkezi, Adriya denizi yakınında; 115 500 nüf.

Eskiden zengin bir deniz tica­ret merkezi olan Ravenna, denize uzaklığı yüzünden önemini kaybetti. Şeker rafineri­leri. Dokumacılık (jüt). Petrol rafinerileri; kimya sanayii (gübre). Tabiî gaz işletmesi. Corsini kanal-limanı oldukça canlıdır.
— Yakınında, deniz kıyısında Marina di Ra­venna şehrin sayfiye merkezidir; buraya Dante ve Byron’ın şiirlerinde dile getir­dikleri San Vitale çam ormanından geçe­rek ulaşılır.
—Ravenna ili, 329 600 nüf. Lamone ırmağı boyunca, Apennin dağla­rının kenarında ve Adriya denizi kıyısın­daki alçak ovalarda uzanır. Gelir kaynak­ları tarıma dayanır: ovada tahıl ve kene­vir; dağlık bölgede üzüm ve mısır. Sanayi faaliyeti tarıma bağlıdır (şeker rafinerile­ri, gübre fabrikaları). Tuzlu bataklıklar.

• Tarih. Umbria’lıların kurduğu Raven­na, III. yy.da Roma ile ittifak yaptı; Ro­malılar Ariminum yolu üzerindeki şehrin stratejik konumundan yararlandılar. Rubico ırmağının aşılmasından önce Sezar’ın genel karargâhı (M.ö. 53-50) olan şehrin bir ön limanı vardı: Roma impara­torluğunun iki büyük donanmasından biri­nin demirli olduğu Classis (Fossa Augıtsta).

Şehir M.S. II. yy.da Flaminia’nın, IV. yy.da da Emilia’nın başkenti oldu. 402′de imparator Honorius, Ravenna’yı bataklık­larla çevrili olması ve Doğu ile deniz bağ­lantılarının kolaylığı sebebiyle Batı Roma imparatorluğunun merkezi haline getirdi; Stilicho’yu bu şehirde idam ettirdi (408). Çok uzun bir kuşatmadan sonra Odoaker şehri Ostrogot kralı Theodorich’e teslim etti (şubat 493) ve bir ziyafet sırasında bu­rada onun tarafından öldürtüldü (mart 493). Ostrogotlar devrinde hükümdarın ikamet merkezi olan şehir Belisarius’un bizans orduları tarafından işgal edildi (ma­yıs 540) ve İtalya eyaletinin başkenti ha­line getirildi.

İmparatorluk başkenti oldu­ğu için papanın otoritesinden kurtulduğu­nu iddia eden ve «Trescapitali» kavgasına katılan Ravenna, Lombardia’nın tehdidi karşısında Roma’nın hâkimiyetini kabul et­mek zorunda kaldı (568), fakat, 595′e ka­dar pallium’dan geniş ölçüde yararlanmak istedi; Bizans imparatoru Mauricius şeh­rin savunmasını 584′ten sonra devamlı olarak şehirde oturan bir eksark’a (patricius et exarchus) verdi. Eksarklığı içten ve dıştan kemiren karışıklıklardan yararlanan Ravenna piskoposu, imparator Konstantos’tan hürriyet fermanı aldı (663); ama fermanı Konstantinos’un yerine geçen Konstantinos IV iptal etti (681).

Şehir son­radan İstanbul patriğinin eşitlik iddiaları­na karşı papa Sergius I’i desteklediği için (şehir milislerinin ayaklanması; VII. yy. sonu), özelikle de bir gasıpı tanıdığı (695-705) için lustinianos’un emriyle Sicilya ku­mandanı tarafından yağmalandı (709 veya 710); bunun üzerine yeni eksark loannes Rizokopos, 710) öldürüldü ve şehir ba­ğımsız bir devlet halinde teşkilâtlandı; im­parator Philippikos Vartan’a boyun eğ­dikten sonra (712) bile milis kuvvetini mu­hafaza etti. Classis’in Liutprando tarafın­dan geçici olarak işgaliyle bir başına ka­lan Ravenna’yı bu Lombard kralı üç yıl süreyle kuşattı ve halefi Aistolf aldı (751).

Bunun üzerine Kısa Pepin, şehri papaya vermeyi kararlaştırarak (754 ve 756) Aistolf’u şehri ve eksarklığı terk etmek zo­runda bıraktı. Bologna’nın gelişmesinden önce roma hukuku eğitim merkezi olan Ravenna, İtalya krallığına geçti (889). Uzun süre, şehirde Germania krallarına sa­dık kaldıktan sonra aristokratik bir şehir haline geldi (XII. yy.) ve imparatorlukla­ra karşı Romagna ve Marche şehirleri birliğini kurdu (1198). Friedrich II tarafın­dan işgal edildikten (1240) sonra Polenta’ların derebeylik yönetimine boyun eğdi (1275-1441). Kanalların kumla dolması limanının gerilemesine yol açtı.

XIII. yy.da Venediklilerin iktisadî kontrolü altına gi­ren şehir, 1449-1509 arası Venedikliler tarafından işgal edildi, sonra Papalığa geri verildi. 1512 Savaşı sırasında yağmalanan şehir, sıtma salgını sonucunda ıssızlaştı. Fransızların 1797′de papadan aldıkları Ra­venna, Csalpina cumhuriyetine (1792), İtalya cumhuriyetine (1802) ve İtalya kral­lığına (1805) katıldı, 1815′te papaya geri verildi. 1859 Haziranında ayaklandı ve bir referandum sonucunda Piemonte’ye katıl­dı (mart 1860).
• Güzel sanatlar. Ravenna’da bir amfi­teatr, surlar ve bir porta Aurea (Claudius zamanından) ve Trajanus zamanından kal­ma bir su kemeri vardır. Müzede birçok roma kabartması bulunur. Şehirde ayrıca Bizanslılardan kalma birçok anıt vardır: 424′te Gala Placidia tarafından yaptırılan ve XI., XIII. ve XIV. yy.da (Giotto’nun duvar resimleri) onarılan San Giovanni Evangelista kilisesi, Sant’Agorta Maggiore kilisesi (V. yy.), eski bir roma hamamı o-lan ve V. yy.da yenilenen San Giovanni in Fonte vaftiz yeri (X. yy.dan kalma silindir biçimi kule), VI. yy.dan kalma kabartma çinilerle kaplı sekizgen planlı bir yapı olan San Vitale bazilikası, Dello Spirito Santo kilisesi ve Ari’ler vaftiz yeri, IX. yy.dan kalma San Francesco çan kulesi ve eğik «torre del Publico».
Şehrin dışında da anıt­lar vardır: Theodorich’in inşa ettirdiğ Sant’-Opollinare Nuovo (V. yy.dan kalma çini­ler). «Palazzo teodorico» sarayı; yekpare taştan kubbesi olan «Rotonda» veya Theodorich’in mezarı (520), XI. yy.dan kalma Santa Maria in Porto Fuori (Giotto oku­lunun freskleri), 594′te inşa edilen, XII. yy. dan kalma birçok çini kapsayan üç sahınlı Sant’Apollinare in Classe kilisesi, Palazzo Comunale (XV. yy.), 1483′te Pietro Soîari’-nin tamamladığı Dante’nin mezarı, XVIII. yy.dan kalma katedral, Eski Eserler müzesi (Galla Placidia’nın mezarı). Güzel Sanatlar akademisi (Madonna’lar), Classense kütüp­hanesi. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVENNA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAVALPİNDİ

Tarih 24 Haziran 2009

RAVALPİNDİ Batı Pakistan’da (Pencap) şehir, Himalaya dağeteğinde İndus’un doğusunda; 404 300 nüf.

Pakistan ordu­sunun genel karargâh merkezi olan Raval-pindi, İndus ovasını Himalaya’ya bağlayan karayollarını ve kervan yollarını kontrol altında tutan çok önemli bir askerî şehir­dir. Sanayi büyük ölçüde gelişmektedir: demir-çelik fabrikası, makine yapımı, elektrik malzemesi, dokuma sanayii. Attok ile Cihlam bölgesini Ravalpindi’ye bağlayan pet­rol boruları, kimya sanayiinin kalkınmasını destekleyen bir petrol rafinerisini besler. Şehrin Keşmir ile ticareti canlıdır. Hava­alanı yakınında eski Taksila’nın yıkıntı­ları.

— Tar. Sikhî birlikleri, 1849′da Gucerat sa­vaşından sonra burada teslim oldu. Afga­nistan’ın bağımsızlık antlaşmasını İngiliz­ler 1919′da burada imzaladılar. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVALPİNDİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Raulin sıvısı

Tarih 24 Haziran 2009

Raulin sıvısı. Biyol. Küf elde etmede kul­lanılan sıvı kültür ortamı. (Raulin sıvısı, içinde azot. fosfor ve çok az miktarda me­tal [demir, manganez, magnezyum, çinko] bulunan ekşi, şekerli bir eriyiktir.

Bu sıvı sayesinde klorofilsiz bitkiler topraksız ye­tiştirilebilir; çünkü bitkilerin muhtaç oldu­ğu çeşitli maddeleri gerektiği oranda sağ­lar.) [L]

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Raulin sıvısı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RATEAU (Aguste)

Tarih 24 Haziran 2009

RATEAU (Aguste), fransız mühendisi (Royan 1863-Neuilly-sur-Seine 1930). Akışkanla­rın (hava, su, buhar) motris gücü ve bu akışkanların itme gücünden yararlanan, «turbo-makine» adını verdiği makinelerle ilgi­lendi.

Çalışmalarının tümünü Traite des Turbomachines (Turbo – makineler Üstüne inceleme) [1898-1900] adlı eserinde topladı. 1900′den itibaren buhar türbinlerinin çalış­masını inceleyerek, buharın tam genleşme­sini sağlayacak bir boru profili ortaya attı. 1901′de, kendi adını taşıyan çok hücreli etki türbinini keşfetti.
Ayrıca, kademeli çarklı bir çeşit türbokompresör, yüksek debili sant­rifüj tulumbalar, maden ocaklarının hava­landırılması için özel vantilatörler yaptı. Türbinlerin küçük basınç düşmeleriyle çalışabilmesi özelliğine dayanarak, bir fabrika­daki bütün makinelerin egzos dumanlarını bir akümülatörde toplamayı ve bu artık enerjiyle «karmaşık türbin» denen düşük ba­sınç türbinlerini çalıştırmayı düşündü; böy­lece özellikle maden işletmelerinde büyük bir tasarruf sağladı.

Sayısız buluşları ara­sında özellikle bir türbokompresör çok önemlidir; uçak motorunun egzos gazlarıyle çalışan cihaz motora basınçlı hava basar ve böylece yükseltide hava basıncının azalması sonucu motor gücünün düşmesini ön­ler. Bu yeni teknik ilk defa Birinci Dünya savaşında uygulandı; sonra, özellikle deniz­cilikte itme ve demiryollarında çekme gü­cü veren içten yanmalı motorlarda kulla­nıldı. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATEAU (Aguste) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

READ (Nathan)

Tarih 24 Haziran 2009

READ (Nathan), amerikalı mucit (Warren, Worcester idare bölümü 1759-Belfast ya­kınları, Maine 1849).

1781′de Harvard üni­versitesini bitirdi. 1795′te birkaç arkadaşıyle birlikte Salem Demir dökümhanesini kurdu. 1788′de buharlı deniz araçlarına me­rak sardı ve bir kazan yapmağa girişti. Bu kazanın küçük, hafif ve sağlam olmasına dikkat etti. 1788 veya 1789′da «taşınabilir ocak kazanı»nın hazırlıklarına başladı. Bu­harlı taşıtlar ve istimbotlarda kullanılmak üzere yaptığı bu kazanın patentini 1791′de aldı. 1789′da bir istimbot yapmıştı.

Yan çarklarla ve elle çalıştırılan bir kolla dona­tılmış olan bu tekneyi ilk denediği zaman, teknelerin ilerlemesi için buhar uygulama metodunun başarılı olduğunu gördü. Bu arada, çok borulu dikey ocak kazanını icat etti. Bu kazandan uzun zaman standart bi­çim olarak yararlanıldı. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa READ (Nathan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RASTLAMAK veya RASLAMAK

Tarih 23 Haziran 2009

RASTLAMAK veya RASLAMAK geçi. f. (rast’tan rast-la-mak, ras-la-mak).

Bir kimse ile karşı karşıya gelmek, karşılaşmak: Her dönüşünde bir tanıdığa rastlıyor ve gülmekten katıla katıla selamlaşıyorduk (A.H. Tanpınar).
Aşağıçarşı’dan geçerken uzun zaman­dan beri görmediği Hacı Rifat’ın İhsan’a rastladı ve ondan akıl sordu (Sabahattin Ali).
|| Tanımak, tanışmak: Nihayet bir gün Batum’da ve ilk rastladığım Türk kızıyle ev­lendim
(Ş.S. Aydemir).
| Aynı sıraya, bir hizaya gelmek: Başını omuzuma koydu, ağzı boynuma rastlıyordu
(R.H. Karay). Ve tam benim baş ucuma rastlayan köşede… (A.H. Tanpınar).
// İsabet etmek, ulaşmak: Atılan taş ona rastladı. || Karşılamak, tesadüf et­mek:
Buna karşılık halk edebiyatı, kuru­luşundan, yani ilk metinlerine rastladığımız çağdan beri yaşayan halkın malı olarak bugüne kadar gelmiştir (A. Gölpınarlı). Eşyanın konusunda ve kullanılışında taklit acemiliğine rastlamışsınızdır (F. R. Atay). Salataya alışanı da olurmuş, ama ben rastlamadım (N. Ataç). Esanl. rast gelmek. (M)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASTLAMAK veya RASLAMAK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RASPA

Tarih 23 Haziran 2009

RASPA i. (ital. k.). Demir veya tahta bir zeminin üstündeki boyaları çıkarmakta, bir saç levhanın paslarını kazımakta kullanılan el âleti. || Raspa etmek, bu âletle boyalan veya pasları kazımak.

— Denize. Güverte, karina gibi yerlerin üze­rini kazımakta kullanılan, bir sapa takılmış, üçgen biçiminde, kenarları keskin madenî levha. || Raspa taşı, gemilerin güvertelerini temizlemekte kullanılan sünger görünüşün­de yumuşak taş.
— Kunduracılık. «Ağaç çivili» ayakkabı yapımında, tabana çakılan ağaç çivileri tıraşlamağa yarayan kunduracı âleti.
— Mekan, işlenmiş bir yüzeyin pürüzlerini gidermeğe yarayan, su verilmiş ekstra-sert kromlu çelikten yapılmış ve kenarları hafif­çe yuvarlatılmış yassı el âleti: Raspa, çok ince bir biley taşında bilenir. | Boru ras­pası, bir kazanın borularında birikmiş ku­rumları (duman borularında) veya kireç tor­tularını (su borularında) temizlemek için, boruların içini kazımağa yarayan âlet. | Çapak raspası, madenlerin çapaklarını te­mizlemekte kullanılan âlet. (Dikdörtgen bi­çiminde, kılağısız bir çeşit raspadır.) [LM]

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASPA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RASİ

Tarih 23 Haziran 2009

RASİ sıf. (ar. raşâ veya reşâ’den râşî). Esk. Sabit duran, kımıldamayan. || [Gemi için] Demir atmış, hareket etmeyen. (M)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAPORTÖR

Tarih 23 Haziran 2009

RAPORTÖR i. (fr. rapporteur). Bir dava­nın, bir işin durumunu, bir komisyonun bir tasarı üstündeki görüşünü açıklamakla gö­revli kimse: Ben bu komisyonun raportörü oldum
(Ş. S. Aydemir). Eşanl. Sözcü.
— Metrol. Bk. iletki.
♦ Raportörlük i. Sözcülük. (M)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAPORTÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANKİNE (William John Macquorn)

Tarih 22 Haziran 2009

RANKİNE (William John Macquorn), iskoçyalı mühendis ve fizikçi (Edinburgh 1820-Glasgow 1872). Demiryolları yaptı, 1835′te Glasgow üniversitesinde mekanik profesörü oldu. Termodinamikte «enerji» terimini ileri sürdü, mekanikte potansiyel enerjiyle kinetik enerji arasındaki farkı or­taya koydu ve bu sayede enerjetiği kurdu. Dalgaların hareketi, pervaneler, buhar ma­kinesi, esneklik teorisi, sürtmenlerin etkisi üstünde incelemeler yaptı. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANKİNE (William John Macquorn) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANİGANC

Tarih 22 Haziran 2009

RANİGANC, Hindistan’da (Batı Bengal), şehir, Damodar vadisinde, Asansol’un gü­neydoğusunda; 30 100 nüf. 1774′ten beri kömür çıkarılan Raniganc’ın, Damodar’ın kalkınmasında büyük payı oldu. Demir fi­lizinde demir yüzdesinin çok düşük olma­sına rağmen kömür ve demir madenleri­nin yan yana olması ağır sanayinin geliş­mesine yol açtı. Şehirde başka sanayi kol­ları da gelişmiştir (kimyasal ürünler, cam fabrikaları, kâğıt fabrikaları, çimento fab­rikaları). [L]

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANİGANC hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANGOON

Tarih 22 Haziran 2009

RANGOON, Birmanya’nın başkenti ve Pegu idare bölümünün merkezi, Rangoon ır­mağı kıyısında, Martaban körfezine 34 km uzaklıkta; 737 000 nüf. Ülkenin en büyük şehri ve başlıca limanı olan Rangoon, Bir­manya demiryolu ağının merkezidir. Tersa­neler; bıçkıhaneler; çeltik fabrikaları.
• Tarih. Modern şehrin gerisinde pirinç tar­laları ve mangrov bataklıklarıyle örtülü ge­niş deltanın tek tepesi yükselir. Daha Tarih öncesinde yerleşilen şehirde M.S. ilk yüzyıllarda önemli bir buddha tapınağı (bugün Şve Dagon pagodası) kuruldu, O ta­rihte çok küçük olan şehrin adı Asitnagora Paukkaravati idi; Ortaçağda, Aşağı Birmanya’ya hâkim oîan Mon kralları zama­nında Okkala adını aldı. Şehrin geçmişiyle ilgili ük tarihî kayıt 1372′de Hanthavaddi kralı Binya U’nun ziyaretini anlatır.
Yavaş yavaş güneye doğru inen birmanyalı fatih Alompra (Alaungpaya) Mon ha­nedanınım yendi ve 1755′te ele geçirdiği Okkala’ya (Dagon) «savaşın sonu» anlamı­na gelen «Yangon» adını verdi. Eski pagoda’nın yanında gelişen şehir, kral Bagyidav zamanında (1819-1837) kıyıya doğru kaydı, çevresi tahkim edildi. 1824′te İngilizler ta­rafından işgal edilen şehir iki yıl sonra Birmanyalılara geçti. Fakat İngilizler 1852′de burayı yeniden ele geçirdiler ve 90 yıl sü­reyle hâkimiyetleri altında tuttular.
Rangoon’daki bütün eski evler bambudandı; İn­gilizler Asya’da hiç rastlanmayan, düzgün planlı, sokakları birbirini dik açılarla kesen modern bir şehir kurdular; büyük blok apartmanlar inşa ettiler; anacaddeleri Şu­le Pagoda’sına bağladılar. Ticarî bir antrepo ve ingiliz idaresinin merkezi haline gelen yeni şehir hızla gelişti: 1871′de Birmanya kralı Mandalay’dan Şve Dgon Pagoda’sına altın bir hti (şemsiye-taç) yolladı. 1882′den sonra Belediye meclisinin üçte ikisi seçimle işbaşına gelmeğe başladı. 1922′de çıkan Be­lediye kanunu ile Ragoon muhtar bir şehir haline geldi.
XIX. yy.in sonuna doğru Rangoon’un et­nik yapısında büyük bir değişiklik oldu.

Hint sermayelerinin ve işçilerinin şehre akın etmesiyle yerli halk ancak varoşlarda tutunabildi. Zenginlik ve bereket yılları olan 1920′lerde hintli akını en yüksek nok­tasına ulaştı. 1931 Sayımına göre 400 415 kişi olan toplam nüfusun (şehir sınırları içinde) 212 929′u hintliydi. Bu arada şehirde çeşitli kurumlar gelişti. 1920′de ku­rulan Rangoon üniversitesine inya yakının­daki kırlık bölgede 1 600 km2′lik bir alan eklendi, önce üniversite koleji ile Judson koleji sonra mühendislik, tıp ve öğretmen okulları inşa edildi.
Gelişme dönemini bir durgunluk ve sana­yide huzursuzluk dönemi izledi. 1931′de hint aleyhtarı birçok kanlı ayaklanma patlak verdi. 1942 Martında Rangoon Japonların eline geçince hintlilerin çoğu kaçtı ve ge­ri dönmedi, ikinci Dünya savaşında müt­tefikler tarafından bombalanan şehrin deniz cephesinde büyük yıkıntılar oldu. 3 Ma­yıs 1945′te geri dönen ingiliz-hint birlikleri harap bir şehirle karşılaştılar: yıkılan dok­ları eski haline getirmek için büyük çaba sarfedildi. 1947′de savaş öncesinde yüklenen mal oranının ancak yüzde 40′ına ulaşıla­bildi.
• Bağımsızlık sonrası. 1948′de Birmanya’­nın bağımsızlığa kavuşmasından sonra ülke­de birçok ayaklanma oldu; hattâ Rangoon bir süre için hükümet denetimindeki tek şehirdi. 1950′ye kadar gerilemeğe devam eden ticaret o tarihten sonra kalkındıysa da şehir eski ticarî önemini kazanamadı. Bu­nun sebeplerinden biri kıyı sularının taraklanmaması ve ırmakların bakımsızlığıdır. Nitekim büyük gemiler Rangoon ırmağına giremez.

Hükümet sosyalist ilkelere uygun millî bir kalkınma siyaseti uygulamakta­dır; bu kalkınma programı başkent çevre­sinde yoğunlaşmıştır. Devlet yatırımıyle kurulan iki dokuma, bir çelik, bir de ecza fabrikası henüz masrafını çıkarmamıştır. Bu arada yakılıp yıkılan bölgeden göçenler, şe­hir nüfusunu büyük ölçüde artırdı. 1958 Eylül-ekiminde yapılan hükümet darbesiyle Birmanya’da ordu yönetime elkoydu. Avnı yılın aralığında şehir muhtariyetine son verildi ve albay Tun Şeyn şehir yönetici­liğine tayin edildi. Tun Şeyn’in başkanlı­ğında şehri temizlemek ve göçmenleri şehir sınırları dışındaki yeni yerleşme bölgeleri­ne aktarmak için büyük çabalar harcandı. 1962′de ordu yeniden yönetime elkoyunca, tek protesto üniversite öğrencilerinden gel­di, öğrenci gösterileri, aynı yılın temmuz ayında 17 öğrencinin vurulması ve öğrenci­ler Birliği binasının yıkılmasıyle bastırıl­dı. Şehirde 1967 haziranında çin aleyhtarı kanlı gösteriler yapıldı; birçok çinli öldü­rüldü. Çin elçiliğine ve çinlilere ait evler ve dükkânlara saldırılar oldu. (M)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANGOON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANDIMAN

Tarih 22 Haziran 2009

RANDIMAN i. (fr. rendement’dan). Verim: Bu gibi işlerde en doğrusu randımanı sağla­maktır (A. H. Tanpınar). Araştırmalar kalkınma planları, istihsali artırmak, randımanları yükseltmek, tekniğe sahip olmak v.s. (Ş. S. Aydemir).

♦ Randımanlı sıf. Verimli: Randımanlı bir çalışma.
* Randımansız sıf. Verimsiz. (M)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANDIMAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANSOMİT

Tarih 22 Haziran 2009

RANSOMİT i. (amerikah jeolog F.L. Ransome’un adından fr. ransomite). Miner Hidratlı tabiî demir ve bakır sülfat. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANSOMİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAM

Tarih 20 Haziran 2009

RAM sıf. (fars. ram, boyun eğen’den). [Yalnız ram etmek ve ram olmak şeklinde kullanılır] Ram etmek, boyun eğdir­mek, itaat ettirmek: Her yerden o, hem aynı güzellikle göründü // Sandım bu biten gün beni ram ettiği gündü (Yahya Kemal).
Avrat gibi mağlub-ı heva olma er ol er // Nefsin seni ram etmeye, sen nefsini ram et (Ziya Paşa). || Ram olmak, buyruk altına girmek, itaat etmek, mağlup olmak: Bun­lar bir bakışta uysal, fakat hakikatte hiç bir şeye ram olmayan âsi, hattâ hoyrat insan­lardır (Ş. S. Aydemir). Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol // Yol varsa bu­dur, bilmiyorum başka çıkar yol (M. Â. Ersoy).
— Tasav. İnsanın bütün varlığıyle Tanrı’ya bağlanması, Tanrı dışında bütün varlık türlerinden sıyrılması. (Mutasavvıflar ram sözünü, dervişin bütün gönlüyle şeyhine bağlanması anlamında da kullanırlar.) [M]

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİSMES

Tarih 20 Haziran 2009

RAİSMES, Fransa’da Nord idare bölge­sinde (Valenciennes idare çevresi) komün, kömür havzasında (Valenciennes grubu), Valenciennes’in kuzeybatısında; 18 737 nüf. Maden kömürü. Metalürji sanayii. Demir­yolu ve madencilik malzemesi. Dökümha­neler. Kazancılık. Makine yapımı. Zincir fabrikaları. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİSMES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİPUR veya RACPUR

Tarih 20 Haziran 2009

RAİPUR veya RACPUR, Hindistan (Madhya Pradeş) şehir, Nagpur’un 260 km doğu­sunda; 146 700 nüf. Çhattisgarh’ın başlıca şehri elan Raipur, pirinç ve kereste ticareti merkezidir. Bıçkıhaneler. Makine yapımı. Şehir, bölgeyi Vişakhapatnam’a bağlayan demiryolunun döşenmesiyle (1932) gelişti. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİPUR veya RACPUR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYOTRANSFORMATÖR

Tarih 18 Haziran 2009

RADYOTRANSFORMATÖR i. (fr. radiotransformateur). Elektr. Demir çekirde­ği olmayan bobinlerden yararlanarak, iki devrenin indüklemeyle bağlanmasını sağ­layan cihaz. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOTRANSFORMATÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYOMETALOGRAFİ

Tarih 18 Haziran 2009

RADYOMETALOGRAFİ i. (fr. radiometal-lographie). Madenî parçaların bileşimini ve­ya yapısını bozmadan incelemeğe yarayan radyografi.
— ANSİKL. Tıbbî radyografi ile aynı fizik ilkeler üstüne kurulan radyometalografi, ge­rek kimyasal bileşim değişikliklerini, gerek madenin iç yapısındaki kusurları meydana çıkarmak için, madenî bir parçanın çeşitli kısımlarının X ışınlarını farklı şekilde so­ğurması özelliğinden yararlanır, özellikle
X ışınımlarını daha az soğurarak filim üze­rinde normal bölgelerden daha koyu leke­ler halinde görülen boşlukların ve az yo­ğun kısımların belirlenmesini sağlar. Aynı şekilde, parçaya karışmış bulunan ve so­ğurma katsayısı parçanın yapıldığı maden­den farklı olan yabancı maddeler de filim üzerinde daha açık veya daha koyu lekeler halinde görülür. Ayrıca radyometalografi sa­yesinde, bakır alaşımlarındaki bâzı bileşen­lerin veya madenlerin (soğurma gücü yüksek olan kurşun gibi) yapısal ve kimyasal ba­kımdan homogen olup olmadıklarını denet­lemek kolaylaşır.

Sanayide, radyometalografinin uygulama alanı çok geniştir; kaynağın kalitesini, dö­küm parçalarının sıkılığını kontrol etmek, demir döküm parçalarındaki kusurları ve yabancı maddeleri meydana çıkarmak, mon­tajdan sonra hassas birleştirmeleri denetle­mek v.b. için kullanılır.
Bazı uygulamalar­da (kalın, ağır, yanma varılamayan par­çalar), X ışınlarıyle radyometalografinin ye­rini gammagrali alır. (L)
RADYOMETRE i. (fr. radiometre’den). FİZ. Bk. IŞINÖLÇER.

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOMETALOGRAFİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYATÖR

Tarih 18 Haziran 2009

RADYATÖR i. (lat. radius, ışın’dan fr. radiateur). Oto. Motorun soğutma organı; motordan gelen sıcak su, içinden geçen ha­vaya ısısını aktararak soğur. (Bk. ansikl.) || Radyatör kılıfı, bir otomobil radyatörü­nü soğuktan koruyan örtü.
—- Termik. Bir akaryakıtın yanmasından ve­ya sıcak bir akışkandan aldığı ısının önemli bir kısmını ışıma yolüyle ileten ısıtma ciha­zı. || Radyatör peteği, radyatörün merkez kısmını meydana getiren boru ve kanatçık­ların tümü. (Eşanl. radyatör bloku.) || Elektrikli radyatör, elektrik akımıyle ısıtılan bir direnci ısı kaynağı olarak kullanan ısıt­ma cihazı. Bk. Ansikl.
— Ansikl. Oto. Radyatör «arı peteği» bi­çiminde birbirine dik boru şebekesinden meydana gelir ve soğutma yüzeyini artırmak için kanatçıklarla donatılır. Bu borular bir boşaltma musluğu ve bîr taşma ağzı bulunan iki hazneye kaynakla bağlanır. Su, borular­dan geçerken bir vantilatörün de yardımıy­İe ısısını çabucak kaybeder. Radyatör oto­mobile esnek olarak monte edilir ve bir ka­fesle korunur.
— Termik Radyatörler dökme demir, çelik veya alüminyumdan yapılır. Dökme demir radyatörler genellikle «nipel» denilen bağ­lantı parçalanyle uçlarından birleştirilmiş, sökülebilir elemanlardan meydana gelir. Bu radyatörler ya kendi ayaklan üzerinde du­rur ya da duvara tutturulmuş mesnetler üzertne oturtulur. Gazlı radyatör’lerin daima bir boşaltma memesi ve ateşleme memesiyle donatılması gerekir; dökme demir veya saçtan yapılabibilir.

Saatte 1 400 mth’lik etkin güçten yukarısı i-çin, bir debi regülatörüne ihtiyaç gösterir. Işımalı radyatör çoğu zaman gaz brülörleriyle akkor hale getirilmiş ısıya dayanıklı bir maddeden yapılar bir yayıcı taşır. Işıyan enerji, hemen hemen daima parlak ma­denî bir reflektörle toparlanır. Konveksiyonlu radyatör’] er, çeperlerine değecek ha­vayı ısıtacak şekilde tasarlanmıştır. Işımalı ve konveksiyonlu radyatörler ise, ısıyı hem ışıma, hem de konveksiyonla iletecek şekil­de yapılmıştır. Işıyan ısı yüzdesinin en az 20 oranında olması gerekir.

• Elektrikli radyatörler genellikle çok ça­buk ısı verir; fakat ısıyı iyi muhafaza ede­medikleri için, akım kesilir kesilmez ısı yayı­mı durur. Isı birikimli radyatörler kendi hacimlerinde kalori depo eder ve sonradan bu kaloriyi, cihazın içinden geçen havaya sürekli olarak aktarır. Işımalı radyatör’lerde yayılan ısı genellikle ışıma yoluyle iletilir. Çoğu zaman parlak bir madenden yapılan reflektör, ısı akısını istenilen yöne .çevirme imkânı verir. Konveksiyonlu radyatör’lerde koruyucu bir gömlek içine yer­leştirilen ısıtıcı elemanlar, tam çalışma sı­rasında görünür şekilde akkorlaşmazlar. Vantilatörlü radyatör’ler ise arkadan em­diği havayı ısıtıcı elemanlar üzerine gönderen bir vantilatörle donatılmıştır. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYATÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RACİBORZ

Tarih 17 Haziran 2009

RACİBORZ, esk. alm. Ratibor, Polonya’da şehir, Yukarı Silezya’da (Opole voyvo­dalığı), Oder ırmağı kıyısında; ırmak üze­rinde seferin başlangıç noktasıdır; 37 000 nüf. Metalürji; demiryolu malzemesi; kim­yasal ürünler; deri işçiliği; kâğıt fabrikala­rı; besin sanayii. 1283-1532 Arasında şehir Bohemya imparatorluğuna bağlı Raciborz prensliği’nin başkenti oldu. 1532′de Avus­turya’ya bağlandı; 1742′de Prusya, sonra Almanya topraklarına katıldı, Versailles antlaşmasıyle (1919) Çekoslovakya’ya geçti: 1921′de Yukarı Silezya’nın yaptığı bir ple­bisit sonucu Polonya’ya bırakıldı. (LM)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACİBORZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADOMSKO

Tarih 17 Haziran 2009

RADOMSKO, Polonya’da (Lodz voyvoda­lığı) şehir, Radomka ırmağı kıyısnıda; 29 500 nüf. Demir dökümhanesi. Mobilya fabrika­ları. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADOMSKO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUEENSLAND

Tarih 16 Haziran 2009

QUEENSLAND, Avustralya’da Common-wealth üyesi devlet, Avustralya’nın kuzey­doğusunda; 1 736 000 km2; 1 569 100 nüf. Merkezi, Brishanei Queensland («Kraliçe’nin toprağı»), Avustralya’nın tropikal kesimindedir. Kıyı bölgeleri ve Cordilera’nın küt­leleri bol yağış alır; ama yağmurlar, ül­kenin iç kısmına doğru gittikçe azalır. Kıyı ovalarında tropikal ürünler (şekerkamışı, ananas), daha çorak bölgelerde ise güney­batıda koyun, kuzeyde özellikle sığır yetiştirilir. Kıyı ovasından başlayan demir­yolları tarım ürünlerinin ve iç kısmın ma­den filizlerinin ihracını sağlar. (L)
Queensland humması veya Q. humması. Tıp. Bk. humma.

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEENSLAND hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUEBEC eyaleti

Tarih 16 Haziran 2009

QUEBEC eyaleti, Kanada’nın doğusunda eyalet; 1 539 843 km2; 5 744 000 nüf. Merke­zi, Quebec; başlıca şehri, Montreal.
• Coğrafya. Quebec eyaletinin toprakları Kanada’daki üç büyük coğrafî bütün üze­rinde uzanır: Kanada «kalkanı», Laurenti­des bölgesi, Apalaş bölgesi. Güney (Laurentides) ve doğu (Nouveau Quebec) kısmını içine aldığı Kanada «kal­kanı» geniş ormanlarla kaplı ve birçok göl, çukur ve tepeciklerden meydana gelen bir labirent görünüşündedir. Laurentides böl­gesi ırmağın her iki kıyısında (Saint – Laurent ülkesi, Montreal ovası) uzanan bir alçak topraklar bölgesidir. Apalaş bölgesi ise tepe çizgilerinin hâkim olduğu’bir yay­lalar (Gaspesie, halicin güney yaylaları, do­ğu kantonları) kesimidir, iklim kışın sert (Quebec’te ocak ortalaması: —12,4°C), ya­zın sıcaktır (Ouebec’te ağustos ortalaması: 18,7°C); bol yağmur yağar (Quebec’te 1 070 mm); kar Quebec’te beş altı ay kalkmaz.

Eyalet, ülkenin büyük tarım bölgelerinden bi­ridir. Bununla birlikte toprağın ancak onda biri (Montreal ovası, Doğu kantonları, Saint-Jean gölü bölgesi, Abitibi-Temiseamingue çukuru) tarıma elverişlidir. Eyalet, zen­ginliğini toprakların çok eski tarihlerden beri yoğun bir şekilde değerlendirilmesine borçludur. Tarla açma işine Saint-Laurent’dan ormana doğru birbirini takip eden «rang»lar halinde başlandı. XIX. yy. ortala­rında ırmağın kıyılarından çok öteye yerle­şildi (Saint-Jean gölü bölgesi, Abitibi-Temis-camingue). Tarım sisteminde çeşitli tarım, küçük ve orta mülkiyet ağır basar. Fransız asıllı kanada köylüsü toprağına bağlıdır ve kendi işlediği tarlasında tahıl, yemlik bitki, sebze yetiştirir; her çiftliğin kendi bostanı ve meyve bahçesi, çoğunlukla da akça ağaç diktiği ormanı ve içinde sütçül inek, koyun ve domuz beslediği ağılambarı vardır.

Bununla birlikte Quebec sütçülüğe yönelmiş olduğu için tarımda yemlik bitkiler ağır basar. İdare bölümlerinde tek tip tarım yapılır. Joliette’te tütün, Orleans adasında meyve, Montreal’e doğru sebze, Napierville’de patates v.b. Balıkçılık (Gaspesie), kürk hayvanı yetiştiriciliği (gümüşü tilki, vizon), birçok bıçkıhaneye ve büyük kâğıt hamuru ve kâğıt fabrikalarına hammadde sağlayan ormanlar, ek gelir kaynaklarıdır. Quebec, Ontario’dan sonra ülkenin en bü­yük sanayi bölgesidir. Yeraltı altın ve bakır (Noranda-Rouyn, Malartic, .Vald’Or), am­yant (Asbestos, Thetford Mines v.b.), de­mir (Lac-Allard) bakımından zengindir; ay­rıca ormanlar önemli bir gelir kaynağıdır, üstelik Saint-Laurent suyolu ve beyaz kö­mür de eyaletin zenginliğini artırır. Saguenay (lle-Maligne, Chutea-Caron, Ship-shaw), Saint Laurent (Beauharnois, Les Cedres), Saint-Maurice (Shawinigan, Grand, Mere, La Tuque), Gatineau, Ottawa v.b. ırmakları üzerinde büyük hidroelektrik santralları kurulmuştur. Bu santralların üret­tiği elektriğin üçte birini kâğıt hamuru ve özellikle alüminyum (Arvida, Shawinigan Falls, Beauharnois) sanayileri tüketir. Çok çeşitli olan imalât sanayii, Montreal, Doğu kantonları, Saint-Maurice, Quebec, Saguenay ve Ottawa bölgelerinde toplanmıştır. Turizm de (Laurentides, Gaspesie) önemli bir gelir kaynağıdır.

• iktisat.. Eyaletin nüfusu 1961′den beri 500 000 kişi kadar arttı; bu artışın başlıca sebebi doğumların ölümlerden fazla olma­sıdır. Toplam artışın yarısını eyalet nüfu­sunun yüzde 40′ından fazlasının yaşadığı Montreal çekmiştir.1964′te Quebec değer bakımından kanada maden üretiminin yüzde 19,8′ini sağladı. Bu oldukça yüksek orana, demir filizi çı­karımı (Jeannine ve Wabush göllerindeki yataklarla Knob Lake [Schefferville] yatak­ları) ile altın, çinko (Mattagami gölü çev­resinde) ve amyant üretimi (dünya üreti­minin yarısından çoğu) sayesinde ulaşıldı. 1965 Başında Quebec, hidroelektrik alanında Kanada’nın toplam üretiminin üçte birin­den fazlasını (büyük kısmı Hydro-Quebec’in kontrolü altında olan 10 000 MW) üretiyordu. 1964′te Carillon santralının tamam­lanmasından sonra Manicouagane ve Outardes ırmakları üzerinde girişilen çalışma­larla Quebec’in ülkedeki üstünlüğünün art­ması beklenmektedir. Ayrıca termik enerji de önemlidir: Sorel yakınında Tracy’de 600 MW’lık bir santral kurulmuştur. Eyaletin kanada imalât üretimindeki payı 1964′te yüzde 29,7 iken Ontario’nunki yüz­de 50 idi. Kişi başına üretim Ontario’dakinden çok azdır.
Quebec’te daha çok ek değeri az olan sanayiler yerleşmiştir. Dokumacılık, kereste sanayii. Sanayinin bu yapısı hayat seviyesinin millî ortalamadan epeyce, komşu eyaletinkinden ise çok düşük olmasını açıklar. 1964′te kişi başına ma­lî gelir Quebec’te 1 567 dolar, Ontario’da 2 113 dolardı (bütün Kanada için 1 812 do­lar). Enerji elde edebilme imkânlarına (hiç olmazsa elektrik alanında, maden üretimi­nin önemine, Saint-Laurent denizyoluna ve ülkenin en, büyük merkezinin burada ol­masına rağmen giderilemeyen bu eşitsizliğin sebebinin iç yatırımların yönelimiyle ilgili olduğu ve kısa vadede değiştirilemeyeceği sanılır.

• Tarih. Tarihi Kanada’nınkiyle eşit olan bu büyük eyaletin sınırları 1763′te çizildi. 1791 Antlaşmasından sonra Aşağı Kanada adını aldı ve 3867′de Kanada konfederasyonunun ilk dört eyaletinden biri haline geldi. İkinci Dünya savaşından beri Quebec siyasetinin başlıca özelliği, muhafazakâr başbakan Maurice Duplessis’in uzun süre (1944-1960) iktidarda kalmasıdır. Duplessis’i rakipleri geçmişe dönük siyaseti ve seçim geleneklerini yozlaştırması bakımından tenkit ettiler.
1960 Seçimlerinde büyük bir zafer kazanan liberaller, Millî Birlik’in çı­kardığı 44 milletvekiline karşılık 50 millet­vekili çıkardılar. Jean Lesage yönetiminde kurulan yeni hükümetin başlattığı reform­lar, «sessiz devrim»i meydana getirdi: ik­tisadî alanda reformlardan bir kısmının he­defi Amerikalıların veya ingiliz asıllı Ka­nadalıların işletmelerinin ve sermayelerinin etkisini azaltmak (elektrik üretiminin dev­letleştirilmesi gibi) ve sanayileşmeyi geliş­tirmekti; sosyal alanda eski sosyal yapılara el atıldı ve meselâ ‘Katolik kilisesinin eği­timdeki fiilî tekeli, bir Kamu Eğitimi bakanlığının kurulmasıyle yumuşatıldı. Ama kamuoyunun, Kanada federasyonu yapısı­nın değiştirilmesini isteyen unsurları, bu re­formları çok yetersiz buldular. Bunlardan bir kısmı bağımsız ama Kanada’nın öbür eyaletleriyle ilişkili bir Quebec devleti kurul­masını istediler. Bazılarıyse çeşitli kuruluş­lar çerçevesinde tam bağımsızlık için savaş­maktadırlar: başlıca «bağımsızlıkçı» teşki­lât Millî Bağımsızlık birliğidir. Top­lulukların bazısı ise millî kurtuluş mücadelelerine «sömürgecilik aleyhtarı» bir savaş gözüyle bakıyordu. Bu görüş açısından hareket eden bazı militanlar şiddet hareketle­rine başvurulmasını öğütlediler. 1963′te Montreal’de patlayan bombalar birçok kişi­nin ölümüne sebep oldu. «İki dillilik» üs­tüne yapılan bir soruşturmanın (1965) açığa vurduğu gibi, Kanada’da kamuoyunun bü­tün kesimleri Fransızca konuşanların aşa­ğılanmasına karşıdır.
Soruşturma bu eşit­sizliğin Kanada’nın bütünlüğünü tehlikeye düşürdüğünü açığa vurdu. Quebec ile Ka­nada’nın geri kalan kısmı arasındaki buh­ranı, 1966 seçimlerini Daniel Johnson’un yönettiği Millî Birlik partisinin kazanması (51 liberale karşılık, 55 milletvekili) daha da artırdı. Muhafazakârlar Fransızca konu­şulan eyaletle Ottawa arasındaki ilişkilere, milliyetçi bir eğilim vermeğe kalkıştılar. General de Gaulle’ün Montreal Dünya ser­gisini ziyareti (temmuz 1967), olayların hız­lanmasına yol açtı. Quebec halkının coş­kunlukla karşıladığı De Gaulle, nutukların­da kaderlerine hâkim olmaları gereken «Kanadalı Fransızlar»ın hürleştirilmeleri zorunluğunu kesinlikle ortaya koydu; Mont­real’de verdiği kısa nutku «Yaşasın hür Quebec» diye bağırarak bitirmesi, federal hükümetin şiddetli tepkisiyle karşılaştı; bu­nun üzerine De Gaulle, Ottawa’ya yapa­cağı ziyareti iptal etti. O tarihten sonra Quebec ile Fransa arasında Ottawa’yı işe karıştırmadan önemli iktisadî ve kültürel anlaşmalar imzalandı.

1970 Nisanındaki eyalet seçimlerinde Millî Birlik hükümeti yenilgiye uğradı ve seçimi Liberal parti kazandı. Partinin lideri Jean Roberc Bourrassa’nın 12 mayısta göreve başlayan hükümeti, ilk adımda kargaşalık­larla uğraşmak zorunda kaldı. Montreal’­deki ingiliz ticaret ataşesi Cross (5 ekim) ve Quebec çalışma bakanı Pierre Laporte (10 ekim), Quebec Bağımsızlık hareketi mensuplarınca kaçırıldılar. Olağanüstü tedbirlere rağmen Laporte öldürüldü (17 ekim). İngi­liz ataşesi Cross ise, onu kaçıranlarla mü­badele edilmek suretiyle kurtarılabildi. Ça­lışma bakanını öldürmekle suçlanan iki kişi ise müebbet hapse mahkûm edildi. (LM)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEBEC eyaleti hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUANTZ (Johann Joachim)

Tarih 16 Haziran 2009

QUANTZ (Johann Joachim), alman beste­cisi ve flütçüsü (Oberscheden, Hannover 1697-Potsdam 1773). Bir demircinin oğluy­du.
Müzik öğrenimini Merseburg, Radeberg, Pirna, Dresden’de yaptı (1716), daha sonra Viyana’da Zelenka’dan ders gördü (1717). 1716′da obuacı olarak Dresden ve Varşova saray kapellalarında çalıştı. Fransız Buffardin’den flüt dersleri; bir ital­ya yolculuğundan yararlanarak Fr. Gasparini’den kontrapunto dersleri aldı. Lond­ra’dan geçerek, 1727′de Dresden’e döndü. O zamanlar tahtın vârisi olan Prusya pren­si Friedrich, onu kendine flüt öğretmeni seçti, kral olduktan sonra da saray orkestrasına aldı ve saray bestecisi yaptı, ölü­müne kadar kralın hizmetinde çalışan sa­natçı, kral için bir veya iki flüt için üç yüz kadar konçerto ve iki yüze yakın çeşitli müzik eseri besteledi:

sololar, üçlü­ler, dörtlüler. Quantz’ın sağlığında bası­lan eserleri: altı sonat (1734), 6 ikili (1759), flüt için beş sonat, Neue Kirchenmelodien (Yeni Kilise Melodileri), Gellent’in od’ları üstüne 22 melodi (1760). 1752′de hazırladı­ğı Anweisung die Flöte Traverslere zu Spielen (Yan Flüt Metodu) değerli bir me­tot olmakla kalmaz, XVIII. yy.ın müzik estetiğini de yansıtır. Quantz’a göre bu müziğin ideali, çeşitli millî üslûplardan, özellikle italyan ve fransız üslûplarından oluşan bir «zevkler karışımı»dir. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUANTZ (Johann Joachim) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PYRENEES ORİENTALES idare bölgesi

Tarih 16 Haziran 2009

PYRENEES ORİENTALES idare bölgesi, Fransa’da idare bölgesi; 4 144 kme; 251 200 nüf. Merkezi, Perpignan.
İdare bölgesinin ortasında ve kuzeyinde alüvyonlu Roussillon ovaları uzanır; bu ovaların en yüksek kısımlarını meydana ge­tiren kurak topraklar (aspres) bugün meş­hur şarapların yapıldığı bir bağcılık bölge­sidir. Roussillon’un Tet ve Teche tarafın­dan sulanan en alçak kısımları, meyve (kayısı, şeftali) bahçeleriyle örtülüdür. Ro­ussillon, güneyde Alberes dağlarıyle sınırlı­dır; yükseltisi Neulos’da 1 275 m’yi bulan bu dağların denize bakan yamaçları bağlar­la kaplıdır; kıyıda birkaç balıkçı ve tica­ret limanı (Port-Vendres) yer alır.
Batıda idare bölgesi, Doğu Pireneler üze­rinde uzanır; bu kesimde hayvancılık çok önemlidir; kuzeyde Corbieres dağlarının ucu, bir hayvancılık ve çeşitli tarım bölge­si olan Fenouillet çöküntüsü yanında ansı­zın yükselir. İdare bölgesinin ortasında, Tefin orta vadisi, Conflenfi meydana ge­tirir; Prades havzası meyve bahçeleriyle örtülüdür. Fransa ile ispanya arasında bölüşülmüş olan Cerdagne ovaları, verimli bir tarım bölgesidir. İdare bölgesinin gü­neyinde Canigou kütlesi Conflent’i çeşitli tarım ve hayvancılık yapılan Tech’in yuka­rı vadisinden (Vallespir) ayırır.
İdare bölgesinde sanayi çok gelişmemiştir: Canigou’da demir filizi işletmesi, besin sa­nayii (içki, konserve), ayakkabıcılık, man­tar işlenmesi ve dokuma atelyeleri. Turizm hızla gelişmektedir:
ılıca merkezleri ve yaz sayfiyeleri. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYRENEES ORİENTALES idare bölgesi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUE QUE

Tarih 16 Haziran 2009

QUE QUE, Zambiya’nın ortasında kasaba; 5 100 nüf. Altın ve demir madenleri. Ağır metalürji (dökme ve çelik) ve imalât me­talürjisi. (L)
QUERCİA (İacopo DELLA). Bk. İACOPO DELLA QUECİA

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUE QUE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÜSKÜL

Tarih 15 Haziran 2009

PÜSKÜL i. Bir ucundan bazı şeylere süs olarak takılan saçak biçimindeki iplik de­meti: Çiçekli uzun çoraplarının konçların­dan renkli bağlar, püsküller dökülürdü
(Ş. S. Aydemir). || Fes püskülü (veya ibiği). Bk. FES. // ibrişim püskül, ibrişimle ya­pılan püskül. || Kendinden püskül, kuma­şın ucuna, atkıyı veya çözgüyü sökerek ya­pılan püskül. || Perde püskülü, perdeyi a-çık tutmağa yarayan bağların ucuna takı­lan, kordonetten yapılmış püskül. || Sırma (veya tel) püskül, üzeri sırma ile sarılmış iplikten yapılan püskül. || Tespih püskülü, tespihin ucuna takılan ibrişim püskül. || Top püskül, eski kumaş perdelerin kena­rına dikilen küçük ponponlardan yapılmış püskül.
— DEY. Mısır püskülü gibi. Bk. MISIR.
— Bot. Bazı tohumların ucunda bulunan tüy demeti.
— Kıyf. Bk. ANSİKL.
— ANSİKL. Kıyf. Püskül, ipekten, iplikten, sırma telden yapılır ve kemer, bere, fes, perde gibi yerlere ve tespihlerin ucuna ta­kılır; üst yanı düğümlü, toplu, aşağısı da­ğınıktır.

Fese püskül takılması, bu başlığın Osman­lılar tarafından giyilmesiyle başladı (1832). Püskül, son biçimini alıncaya kadar bir­çok değişikliğe uğradı, önceleri bükülme­miş ipekten yapılır ve böyle püsküllerin düzgün durması için taranması gerekirdi. Bu iş için bugünkü ayakkabı boyacıla­rı gibi dolaşan ve çoğu yahudi çocukları olan, püskül tarayıcıları vardı. Daha son­raları zabit ve memur sınıfı, bükülmüş ipekten püskül kullanmağa başladı. Asker­ler ayrıca feslerinin tepesine ferah denilen madenî bir düğme takıyor, püskül bura­ya bağlanıyordu. Püsküllerin, biçimlerine göre değişik adları vardı; omuz döğen, baygın, orta, mülki, askeri, Fes püskülleri’nin renkleri genellikle mavi ve seyrek ola­rak da siyahtı (Rumeli yöresinde). Sadrazam Reşid Paşanın kullandığı püskül baygın püsküldü.
Tunus feslerine omuz döğen püs­kül takılır; bazılarının ağırlığı yarım ok­kayı bulurdu. Bu tür fesleri kabadayılar veya kabadayı geçinenler takardı. Püskülün yana veya öne sarkmasına ayrı ayrı anlam­lar verilirdi. Kabadayılar, hovardalar, çap­kınlar, külhanbeyler feslerini kaşları üstü­ne eğer, püskülü öne doğru sarkıtırlardı. İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra bazı gençlerin feslerine püskül takmamaları top­lum tarafından yadırgandı. (M)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜSKÜL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUTREL

Tarih 15 Haziran 2009

PUTREL i. (fr. poutrelle). İnş. Kiriş ola­rak kullanılan I kesitli demir malzeme. Bk. kiriş. [M]

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUTREL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUT

Tarih 15 Haziran 2009

PUT i. (fars. büt’ten). Bir ilâhı temsil eden ve bazı insanların taptıkları resim veya heykel: Bu ümmet, mukaddema taştan ve ağaçtan yapma putlara tapardı (Cevdet Pa­şa), insanlar putlarını kendileri yaparlar (Ş.S. Aydemir). || Haç.

— ÇEŞ. DEY. Put gibi, hiç kımıldamadan ve bir şey söylemeden: Delikanlı, cevap vermeden bu sözleri put gibi dinledi (H.R. Gürpınar). || Put kesilmek, sessiz ve hare­ketsiz bir durum almak: «Şunu kurşuna di­zin!» dedi. Donduk put kesildik! (Kemal Tahir).
— Ansikl. Arkeol. Mezopotamya’da puf­lara M.ö. 3000′e doğru rastlanır. Bunlar pişmiş topraktan veya taştan yapılmış kü­çük kaba heykellerdir. Çoğunlukla kadın heykelcikleri olan bu putların üzeri çeşitli şekillerle süslüydü. Susa’da ve İndus vadi­sine kadar uzanan bölgelerde birçok put bulunmuştur. Irak’ta (Yukarı Suriye) ele geçirilen gizli putlar da aynı döneme aittir. Birkaç santimetre boyunda siyah ve beyaz kaymak taşından yapılan bu heykellerin gövdeleri az çok dikdörtgen biçimindedir; bir veya iki çift gözü vardır; Kültepe’de (Kappadokia) bulunan ve üçgen biçimli bir, iki veya üç başlı taş putların bu tipten il­ham alınarak yapıldığı sanılır (M.ö. 2200′e doğr.). Eski Ahit’te de putlardan söz edi­lir (Hâkimler, XVII, 3-4) ama biçimlerinin nasıl olduğu açıklanmamıştır. Bk. TANRI.
— Mant. Bacon, bu terimi, gerçek bilime zarar verebilecek bazı yanlış fikirleri belirt­mek için kullanır ve şu putları ayırt eder: kabile putları (idola tribus) veya sosyal ön­yargılar; mağara putları (idola specus) ve­ya eğitimden ve karakterden gelen ön yar­gılar; alan putları (idola fori) veya dilin yetersizliklerinden doğan yanlışlar; tiyatro putları (idola theatri) veya yanlış ve yanıl­tıcı sistemleştirmelerin yol açtığı hatalı dü­şünceler. (LM)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUSULA veya PUSLA

Tarih 15 Haziran 2009

PUSULA veya PUSLA i. (ital. bussola, kü­çük kutu’dan). Magnetik. Mıknatıslanma­yan bir maddeden yapılmış, ortasında, uç­ları daima Yer’in magnetik kutuplarına yönelerek kuzey doğrultusunu gösteren mıkna­tıslanmış bir ibre bulunan kutu; ibre, bir eksen üzerinde serbestçe döner veya hüküm­süz bir ipliğin ucuna asılmıştır: Pusula, uzun deniz seferlerinin yapılabilmesine im­kân verdi.
(Bk. ANSİKL.) || Eğitim pusulası, yatay bir eksen üzerine yerleştirilen ve mag­netik eğilimi, yani bulunulan bölgedeki Yer magnetik alanının doğrultusuyle ufuk ara­sındaki açıyı ölçmeğe yarayan mıknatıslan­mış ibre. || Magnetik değişim pusulası, bü­tün bir gün boyunca mıknatıslı ibrenin küçük oynamalarını gösteren âlet. (İbrenin oynamaları, magnetik çalkalanma günlerin­de çok daha büyük olabilir.) || Sapma pu­sulası, herhangi bir yerdeki sapmayı, yani magnetik meridyenin coğrafî meridyenle yaptığı değişken açıyı ölçen klasik pusula.
— DEY. Pusulayı şaşırmak, güç bir durum karşısında ne yapacağını bilememek: —Pey­gamberimiz kimdir? deyince, onlar da pu­sulayı şaşırdılar (Ş. S. Aydemir).
— Denize, ve Havc. Bütün doğrultuları magnetik kuzey doğrultusuna göre değer­lendirmeğe yarayan âlet. (Magnetik kuzey ile gerçek kuzey veya coğrafî kuzey ara­sında, sapma açısı denilen bir açı bulunur; harita üzerinde işaretlenen bu açı yardımıyle pilot veya kaptan, uçağının veya gemisinin gidiş yönünü tayin edebilir.)
[Bk. ANSİKL.] || Pusula dolabı veya sehpası, içine pusula, mıknatıs çubuklar ve pusulayı aydınlatan lambaların konulduğu silindir biçiminde dolap, (üzerinde pusulayı su, toz v.b.den korumağa yarayan meşin bir kılıf vardır.) || Pusula feneri, eski pusulalarda, pusula dolabının içindeki fener. || Pusula kartı, pusula kadranına yapıştırılan, yüzeyi otuz iki bölüme ayrılmış yuvarlak kart. (Pusula gülü de denir.) || Açıklık pusulası, magnetik güney açısını (açıklık) belirlemek için Güneş’in veya herhangi bir gökcismi­nin yerini tayin eden pusula.
(KERTERİZ PUSULASI da denir.) || Cayro pusula veya cayroskopik pusula. Bk. CAYROPUSULA. || Elektronik pusula, magnetik pusula ile oto­matik pilot arasında röle görevi yapan elektronik donatım. || El pusulası, deniz ge­zintilerinde, amatör denizcilerin kerteriz yapmak için kullandığı kenarına bir sap takılmış pusula. || Sivili pusula, pusula kartının salınımlarını önlemek için, kabında su ve alkol karışımı bulunan pusula. Bk. ANSİKL.
— İda. Esk. Pusula odası, Şeyhülislâm dairesine bağlı Fetvahanedeki üç kalemden bi­ri. (Burada fetva, isteyenlerin istekleri ya­zılırdı; müracaat edenler, bu yazıyle modaya giderek fetvayı yazılı veya ağızdan dinler­lerdi.)
— Ansikl. Magnetik. Pusula, Yer magnetik alanının doğrultusunu gösterecek şekil­de yerleştirilmiş mıknatıslı bir ibreden baş­ka bir şey değildir. Hareketli bir mıknatısla yapılmış elektromagnetik ölçü âletleri de bu adla anılır. Mıknatısın kutuplanma özelliği­ni ve Yer’in mıknatıs üstündeki yönlendirici etkisini ilk fark eden Çinliler oldu: M. ö. 120 yıllarına doğru yazılmış Cung Vey lügatinde bu olayların ifadesine rastlanır; cinli denizciler VII.-VIII. yy.larda mıknatıs­lı iğneyi kullandılar. Pusulanın kullanılışını Çinlilerden öğrenen Araplar da Avrupa’ya yaydılar. 1180 Yılına doğru yazılmış bir şiirde, «denizcilerin yoldaşı» çirkin kara bir taştan söz edilir. Yine o devirde yaşamış bir yazarın açıkladığına göre, bu «denizci­lerin yoldaşı», yarısına kadar su dolu bir cam kap çine konmuş mıknatıslı bir iğne­dir: iki saman çöpü üzerinde yüzen bu iğ­neye kalamit adı verilmiştir,
Gerçek pusulanın hikâyesi kesinlikle bilinmi­yor; bununla birlikte 1294′te Saint-Nicolas gemisinin demirbaş defterinde calamita cum apparitibus suis ve bir bussula de ligno kay­dına rastlanmıştır; bu da, pusula kelimesi­nin sicilya dilinden geldiğini gösterir. Rüzgârgülüyle birlikte, eksiksiz ilk pusulanın 1483′te portekizli Ferranda tarafından ya­pıldığı sanılır.

Eğilim pusulası. Mıknatıslanmış bir iğne, ağırlık merkezi çevresinde ve magnetik meridyen düzlemi içinde serbestçe hare­ket ederse, ufukla, eğilim açısı denilen bir açı yapacak şekilde bir doğrultu alır; bu açıyı ölçmeğe yarayan bütün âlet­lere eğilim pusulası denir. Eğilim açısı­nı ilk gözleyen ingiliz fizikçisi Robert Norman’dır (XVI. yy.). Eğilim pusulasında mıknatıslanmış iğnenin ağırlık merkezinden bir eksen geçer; bu eksen, ayrıtları aynı yatay düzlem içinde olan iki prizma üze­rine oturtulmuştur. Eğilim iğnesi magnetik meridyen düzleminin doğrultusunu verir; eğilim açısını hemen okuyabilmek için eğilim iğnesinin ekseni bu düzleme dik konuma ge­tirilir. Fakat âlet kendi kendine yeterlidir: gerçekten, herhangi bir magnetik açıklıkta gözlemi yapılan görünür eğilim açısı i, yukarıkine dik magnetik açıklıkta okunan eği­lim açısı i” ve gerçek eğilim açısı i ile gösterilirse,

cotg2 i = cotg2 + cotg2 i” bağıntısı elde edilir.

Sapma pusulası. Yatay bir düzlem içinde hareket eden mıknatıslanmış bir iğnenin kuzey-güney
doğrultusunu tam almadığını ilk defa sezen, belki de, Kristof Kolomb olmuştur. Bugünkü sapma pusulaları mag­netik teodolit veya pusulalı teodolitler türü­ne girer. Bk. magnetometre. Topografya pusulası. Uçları taksimatlı bir çember üzerinde hareket eden mıknatıslan­mış yatay iğne, dikdörtgen bir kutuya yer­leştirilmiştir. Kutunun yan tarafında, taksi­matlı çemberin bir çapma paralel bir dür­bün veya iki düşey çizgi vardır; bu çaptan başlanarak taksimat okunur. Bu cihaz ara­zide köşesi ulaşılmayan bir noktada olduğu zaman bir BAC açısını ölçmeğe yarar.

Yandaki şekil, gözlemi yapılacak ve ölçü­lecek FO’G ile DOE açılarını göstermekte­dir: BAC açısı bunların farkına eşittir. Ha-ritacılıkta çok yararlı taşınabilir aletler yapılmıştır.
Elektromagnetik ölçü âletleri. Bazı elekt­romagnetik ölçü âletleri de pusula adı al­tında anılır. Bu âletlerde, akımın mıknatıs­lar üstündeki etkisi esas alınmıştır ve bu âletler özellikle akım şiddetini ölçer. Akım geçen yassı bir bobin halinde, düşey bir çerçeve düşünelim; merkezinde mıknatıslanmış yatay bir iğne bulunsun; bu çerçeve­nin düzlemi magnetik meridyen düzlemiyle çakışırsa, iğne denge halinde olur; fakat akım geçtiğinde, Yer’in magnetik alanına dik bir alan doğurur; birbirine dik bu iki alanın bileşke alanı etkisinde kalan iğne bir a açısı kadar sapar; a açısı ile i akım şiddeti arasında
Gi = Bo tga
bağıntısı vardır; Bo Yer magnetik alanının yatay bileşeninin değerini, G âletin bir sa­bitini gösterir. Çerçeve a yarıçapında, çem­ber biçiminde, sarım sayısı n olan bir bobinse ve iğne bunun merkezine yerleştiril­mişse, hesaplar bağıntısının bulunduğunu gösterir; bu ba­ğıntıdan
i = _1o7 Boa_ tga
2x
çıkarılır.

i’nin değerini bulmak için a’nın ölçülmesi yeterlidir.
Tanjantlar pusulası, Pouillet tarafından bu­lunmuş ve Gaugain tarafından geliştirilmiş­tir. Bu âletle yukarıdaki formül doğrudan doğruya uygulanabilir. Hareketli mıknatıslı galvanometre, çok gelişmiş, bir tanjantlar pusulasıdır.
— Denize, ve Havc. Pusula, ahşap bir ayak içindeki kadrana asılı, üzeri camla kapatıl­mış bir kaptan meydana gelir. Bu kabın or­tasında, düşey olarak yerleştirilmiş, sivri uçlu bir mil bulunur; bu milin üzerine de bir sapan oturtulmuştur. Sapan, alüminyum­dan yapılmış hareketli bir halkayı taşır; halkanın üzerine bir pusula kartı yapıştırıl­mıştır; karta da, ipek ipliklerle, birbirine paralel birçok mıknatıslı iğneden meydana gelen magnetik bir düzenek asılır. Geminin yalpalaması ve baş vurması, pusula kartının sönümlenmesi uzun süren salmımlara sebep olur.

Sivili pusula, sözü edilen bu sakıncayı ön­ler. Bu pusulanın magnetik düzeni, pusula kartının yapışık olduğu alüminyum bir dis­ke bağlı iki büyük mıknatıstan meydana ge­lir. Şamandıralarla donatılan bu disk, nor­mal pusuladaki gibi bir sapanla pusula ka­bının ortasındaki düşey mil üzerine yerleş­tirilmiştir; kabın içi, pusula kartının salı-nımlarını kısa sürede sönümleyen bir su ve alkol karışımıyle doldurulur. Şamandırala­rın görevi, mil üzerindeki sapanın mile sür­tünmesini bir dereceye kadar önlemek için pusulanın ağırlığını hafifletmektir. Ahşap bir gemide bu tür pusulalar magnetik ku­zeyi gösterir. Çelik gemiler Yer’in magne­tik alanının şiddetini ve yönünü büyük öl­çüde değiştirir; bu yüzden geminin bazı ko­numlarında pusulayı kullanılmaz hale geti­ren önemli sapmalar doğar. Onun için ge­minin demir kısımlarının etkisini, pusulanın çevresine uygun şekilde yerleştirilen kompansatörlerle giderme yolları aranır. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUSULA veya PUSLA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PURPURİT

Tarih 15 Haziran 2009

PURPURİT i, (fr. purpurite’ten). Miner. Tabiî manganez ve demir fosfat; kırmızı renklidir, Haute-Vienne’de bulunur. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PURPURİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUR

Tarih 15 Haziran 2009

PUR i. Sivas çevresinde çok yaygın olan jips (alçıtaşı) formasyonuna bu çevre halkı­nın verdiği ad. (Kolay eriyen jipsli tabaka­larda, bu erime sonucu meydana gelen ka­palı çukurlara da pur denilir. Purlarda suların birikmesiyle meydana gelen göllere de pur gölleri adı verilir. Bunlardan en önemlisi Sivas’ın doğusunda Hafik ile Zara arasındaki Tödürge [Demiryurt] gölüdür.) [M]

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pupin bobini

Tarih 15 Haziran 2009

Pupin bobini, konuşmaların daha anlaşı­lır şekilde iletilmesini sağlamak için, bir telefon kablosuna belli aradıklarla yerleşti­rilen özindükleme bobini. Sıkıştırılmış yu­muşak demir tozlarından yapılma bir çekir­dekten meydana gelir; demir tanecikleri yalıtkan bir vernikle kaplıdır, bunun üzerine de yalıtılmış spiral teller sarılmıştır. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pupin bobini hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUNTARENAS

Tarih 13 Haziran 2009

PUNTARENAS, Kosta Rika’da liman şeh­ri, Nicoya körfezi (Büyük Okyanus) kıyısında, il idare merkezi; 19 400 nüf. Antil denizi kıyısında Limon’a giden demiryo­lunun ilk istasyonu. Turistik merkez.
— Puntaneras ili, 155 600 nüf. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUNTARENAS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUNO

Tarih 13 Haziran 2009

PUNO, Peru’da şehir, idare bölgesi mer­kezi, Titicaca gölü kıyısında; 29 400 nüf. Gölün başlıca limanı ve Cuzco ile Arequipa demiryollarının son istasyonu.
— Tuna idare bölgesi, 687 000 nüf. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUNO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULUÇ

Tarih 13 Haziran 2009

PULUÇ sıf. Esk. Cinsel gücü bulunmayan (erkek).
*Puluçluk i. Esk. Puluç olma hali. (M)
PULUR. Bk. DEMiRöZü.

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULUÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULLUK

Tarih 13 Haziran 2009

PULLUK i. (alm. pflug’dan), Zır. Toprağı sürmek için kullanılan tarım aracı. || De­rin sürme pulluğu, toprağı derin sürerek ufalamak için kullanılan özel pulluk.

— ANSİKL. Pulluk, VI. yy.dan beri Orta Avrupa’da kullanılan bir araçtır. Ağır bir araç olduğundan işlenmesi güç toprakları sürmek için kullanılır; direnç ekseni çekiç ekseniyle aynı değildir, yani araç bakışım­sız çalışır, bu yüzden karasabana göre daha kuvvetli bir çekim gücü gerektirir. Koşum akımında sağlanan ilerlemeler (atlara ha­mut takılması) pulluğun daha yaygın hale gelmesini kolaylaştırdı. Karasabandan fark­lı olarak pulluk toprağı daha derin işler ve yalnız bir tarafa devirir; bu araçla hem düz sürme (döner kulaklı pulluk), hem tahtamsı sürme (nemli topraklarda) yapılabi­lir (sabit kulaklı pulluk). Âdi pulluk, çatı ve işlek parçalar diye başlıca iki kısma ayrılır: çatı kısmında kol, sap, payanda ve demirselik (pulluğun taban ve ökçesini ta­şıyan parça) bulunur. Kol, J veya V şek­linde çelikten uzun bir parçadır; arka ta­rafında pulluğu yöneltmeğe yarayan sap (tu­tamak) bulunur; payanda ve demirselik, ko­lu pulluk demirine bağlayan parçalardır; pulluğun toprağa dayanıp kaymasını sağla­yan ökçe ve taban bu payanda ve demirseliğe bağlıdır. Pulluktaki işlek parçalar uç demiri, bıçak, kulak, ökçe, demirselik payandası ve keskidir; uç demiri toprağı ya­tay olarak, bıçak ise dikey olarak kesmeğe yarar; kulak, kesilen toprak şeridini devi­rir; demirselik payandası kesilen toprağın koptuğu yan çepere sürtünen ve demirseliğin aşınmasını önleyen bir plakadır; ökçe pul­luğun izinde dibe dayanan kısımdır; keski, kulağın önünde giderek toprağın yüzey kıs­mını kesip esas toprak şeridinden önce deviren eğri madenî bir parçadır.
İyi ayarlanmış tekerlekli bir pulluk, sürek­li olarak sapla düzeltilmeğe ihtiyaç göster­mez. Atla çekilen pulluklar bir veya iki kulaklı ve çoğunlukla saplı olur. Motorlu pulluklarda ise sap bulunmaz; bunlar bir veya çok kulaklı ve tekerleklidir; genellik­le bir traktörle çekilir. Pulluklar çeşitli tip­tedir: döner kulaklı pulluk her iki yönde gittiği zaman toprağı hep aynı tarafa de­virme imkânı verir; aynı amaçla terazili pulluklar icat edilmiştir; bunlar ortasında değişik çapta iki tekerlek bulunan V şek­lindeki bir çatının iki ucuna bağlı iki pul­luk halindedir, gidiş yönüne göre sıra ile çalışır.
Traktörle çekilen bağcı pulluklarında çe­kim eksenine göre bakışık veya ters bakı­şık olarak iş gören iki pulluk yer alır; bu sayede asma diplerini doldurur veya açar. Alt pulluğunun (köstebek pulluk) kolu çok kuvvetlidir; bunlar toprağı devirmeden ke­ser, ucunda pençeli bir bıçak bulunan pul­luk demiri toprağı derinden işler, akaçlanacak suların akmasını kolaylaştırır. Diskli pulluklar, âdi pulluktan farklı olarak kulak yerinde disk bulunan pulluklardır; değirmi saç biçimindeki diskler bir mil üzerinde dö­nerken toprağı bıçak gibi keser ve devirir.

• Derin sürme pulluğu, bazen âdi pullu­ğa benzer, ama demiri mızrak ucu gibi siv­ridir; bazen de genel görünüşüyle daha çok «toprak kabartma makinesi» veya «kültivatör» denen âleti andırır; bu takdirde mızrak ucu şeklindeki üç, beş veya yedi pulluk, iki tekerlekle çekilen bir şaseye monte edilir. Aynı zamanda toprağı hem bölen, hem altüst eden derin sürme pullukları da vardır. (LM)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULLUK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULLMAN veya PULMAN

Tarih 13 Haziran 2009

PULLMAN veya PULMAN i. (George Pullman’ın adından), önceleri Amerika’da, sonra İngiltere ve Avrupa’nın diğer ülkele­rindeki demiryollarında kullanılan lüks va­gon. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULLMAN veya PULMAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUL

Tarih 13 Haziran 2009

PUL i. Eskiden kullanılan akçeden küçük madenî para: Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul (N. F. Kısakürek). Gerçi ne parası, ne pulu, ne malı, ne mülkü var
(N. Araz).
— ÇEŞ.DEY. Bir pul etmemek, değersiz olmak. || Bir pula satmak, hiç önem ver­memek, (birine karşı) sadakatsiz davran­mak: Ben senin âşıkınım / Bir pula satma beni (Halk türküsü). || Para pul. Bk. PA­RA.
— Bot. üzerinde bulunduğu organa sım­sıkı yapışık, şekil ve yapıca çok basit yap­rakların her biri. Bk. ANSiKL.
— Böcekbil. Çiftkanatlı böceklerde kaşıkçık. || Diviklerde düşen kanatın yerin­de kalan çotuk. || Kelebeklerde ufacık bir sivri nokta ile kanatların derisine tutunan çok küçük plak. (Kelebeklerin kanadında sürekli olarak «toz» görünüşünde yer alan ve onlara gerek yansıma yoluyle [kimyasal renkler], gerek ışığın enterferans oyunlarıyle [fizik renkler] çeşitli renkler veren ve renklere parlaklık kazandıran kısımlar, bu pullardır.)
— Huk. Pul sahtekârlığı, devlet tarafından çıkartılan kıymetli evrakın bir türü olan pulun, yetkili olmayan kişilerce basılması. (Resmî evrakta sahtekârlık suçu sayılır. [Bk. sahtekârlık.])
— înş. Çatı kaplama işlerinde madenî ör­tü elemanıyle çivi başı arasına konan kü­çük boyutlu çinko veya bakır parçası.
— Mim. üst üste konmuş, düz veya hafif kabarık dairesel küçük plakalardan mey­dana gelen süsleme.
— Oyun. Tavla oyununda kullanılan yuvarlak küçük levha.
— Pulc. PTT idaresi tarafından, postanın alacağı ücretleri göstermek üzere çıkarılan basılı kâğıt. (POSTA pulu da denir.) [Bk. ANSiKL.] || Damga pulu. Bk. DAMGA.
— Saatçilik. Bir mihvere desteklik etmesi için, bir kol veya duvar saatinin platinine perçinlenmiş pirinç parça.
— Sürüngenler bilimi. Bazı deniz kaplum­bağalarının bağasını kaplayan ve çeşitli eş­ya yapımında kullanılan madde.
— Süs. santl. Ortası delik maden levhacık. (Bk. ANSIKL.) || Pul iğnesi, pulun deliğin­den geçecek kadar küçük ve ince iğne.
— Teknol. Vida, cıvata v.b. şeylerin boy­nuna geçirilen ortası delik madenî levha.
— Terz. Bir kumaşın üzerine süs olarak dikilen küçük, yuvarlak, ince ve delikli, maden, jelatin, sedef v.b. parçası. (Bk. AN­SiKL.) || Pul işlemek, bir kadın elbisesinin üzerine pullar işleyerek süslemek.
— Zool. Balıkların, sürüngenlerin ve bir kısım kuşlarla memelilerin vücudunu kap­layan boynuzsu, sert levha. Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Bot. Pul’lara köksaplarda, ba­zı asalak bitkilerin (canavarotu) yer üstü saplarında, soğanlarda, bileşikgillerin bürümlerinde rastlanır. Bunlar ya tomurcuk­larda olduğu gibi koruyucu veya soğan­larda olduğu gibi besleyici bir görev yapa­bilir. Kozalaklıların meyve yapraklarına da pul denir.
— Pulc. Ortaçağdan beri, yolların güven­sizliği yüzünden, ağırlık ve mesafeye göre hesaplanan gönderme ücretini mektubu alan kimsenin ödemesi âdet olmuştu. Ama bu ödeme şekli dağıtım işini güçleştiriyordu. Kendisine bir şey gönderilen kimseye ka­bul etmemek hakkının tanınması da mektuplaşanların birtakım hilelere başvurmala­rına yol açıyordu (adres üzerinde belirli değişiklikler yaparak veya zarfın üzerine önceden kararlaştırılmış bazı işaretler ko­yarak parasız haberleşmeyi sağlamak gibi). Ayrıca, ücret tarifesinin yüksekliği dolayısıyle gizli yapılan mektup ulaştırma işleri de büyükçe bir para kaybına sebep olu­yordu. Buna karşı ilk defa, 8 ağustos 1653′te Paris’te petite poste’un kuruluşu sıra­sında, Paris parlamentosu danışmanı Renouard de Villayer bir çare bularak taşı­ma ücretinin önceden ödenmesi usulünü ge­tirdi. Bu usule göre, gönderilmek istenen mektubun gönderme ücreti mektubun varı­şında alıcıdan değil de, mektup gönderil­diği zaman mektubu gönderen kimse tara­fından ödeniyor ve bu durum da bugünkü posta pullarının yerini tutan bir belgeyle mektubun üzerinde belirtiliyordu. Ancak, mektup gönderen kimsenin bu önceden öde­me işini postahanede yapması zorunluluğu bu usulün yaygınlaşmasını önledi. Bu du­rumu önlemenin tek yolu, ücret tarifesini hafifletmek ve sadeleştirmek (ücret deği­şikliklerini mektubun ağırlığına göre değil de gideceği yere göre uygulamak), ayrıca ödeme muamelesini elden geldiğince basit­leştirmekti. İsveç’te De Treffenberg (1823), İngiltere’de Charles Knight (1834) ve Charles Whiting (1837-1838), Fransa’da da Piron (1838) ile Grasset (1839) bunun için, basılı veya üzeri damgalı kâğıt veya zarflar kullanmayı tasarladılar. 1819-1836 Arasın­da, bu sistem özellikle, gönderme işlerini tekelinde bulunduran Sardunya krallığı ta­rafından bile kullanıldı. Bu ülkedeki posta idaresi, yazışmaların ulaşımını tekelinde bu­lundurarak, özel ulaklarla gönderdiği mek­tuplar için bir çeşit mektup kâğıdı satı­yordu. İngiliz James Chalmers’ın denemeleri pula son biçimini verdi (1834-1838). Chalmers’ın bu buluşu, birçok tartışma­dan sonra, Rowland Hill’in teklifi üzerine 1840′tan itibaren İngiltere’de kullanılmağa başlandı (10 ocakta bütün İngiltere toprak­ları üzerinde tek ücret uygulaması başladı; 6 mayısta da ilk posta pulu olan 1 penny’lik siyah pul çıkarıldı), ücretin peşin öden­diğini gösteren bir belge olduğu için de, 28 ağustos 1848′den itibaren, Posta idaresi genel müdürü Etienne Arago’nun isteği üzerine, posta pulu usulünü Fransa da kabul etti. Oysa Fransa’da bu yenilik, daha ön­celeri, ücret indirimleri dolayısıyle hazi­nenin zorunlu olarak kayba uğrayacağı gerekçesiye birkaç kere reddedilmişti. 1 Ocak 1849′da Fransa’da posta ücretleri yeniden düzenlendi.

Üzerlerinde çeşitli sayıda şekiller bulunan posta pulları, ülkeye ve çıkış tarihine gö­re değişen tabakalar halinde basılır. Bu pulların birbirinden kolayca ayrılmasını sağ­lamak için de iki pul arası dantel biçi­minde delikli olur. Otomatik dağıtıcılar için tek pul dizisi veya birkaç pulluk tabaka­lar halinde satışa sunulan pullar da var­dır. Genellikle dikdörtgen biçiminde olan posta pulu bazen kare, hattâ üçgen veya herhangi bir geometrik şekilde de yapıl­mış olabilir. Yüzeyi genellikle 4 ilâ 20 sm2 arasında değişir. Çok zaman, pulun değe­riyle birlikte yüzeyi de büyür. Ayrıca bu yüzey, seçilen konuya göre de değişir. Ba­zı olağanüstü durumlarda, piyasaya gerekli sayıda pul çıkarmak konusundaki güçlük­ler dolayısıyle veya belirli bir yerde ge­rekli sayıda pul bulunmaması sebebiyle pul­ların ikiye bölünerek değerinin yarısı he­sabiyle kullanıldığı da olmuştur. 1915′te Rusyada kalın kağıt üzerine basılan bazı zamksız pullar para yerine piyasaya sürülmüştü.Büyük parçalar halinde gönderilen matbu evrak önceden iptal edilmiş pullarla pos­taya verilir ve böylece de idarenin posta­ya verme işlemi sırasında pul iptal etme zorunluluğu önlenmiş olur. Bu konuda 1893′te yapılan denemeler kesin bir sonuç ver­medi. Ama bu usul 1920′den beri yine kullanılmaktadır. Pulların kullanım süresi ge­nellikle sınırlı değildir.

Kullanım bakımından kolaylıkları dolayısıy­le posta idareleri çok zaman, telekomüni­kasyon idareleriyle işbirliği yaparak, mek­tupların üzerindeki pulların tarifenin gerektirdiğinden eksik olması halinde ödenecek fark ücretleri konusunda, taahhütlü, özel ulak mektuplar, posta paketleri, telgraf, telefon v.b. ücretleri için de pul kullanıl­ması yoluna gitmiştir.

• Türkiye’de ilk posta pulu ince kâğıtlara basılmıştı ve üzerinde tuğra ile «Dev­leti Âliyyei Osmaniye» yazısı vardı. 1865′te pulun biçimi değiştirildi; tuğra çıkarıldı ve dikine bir oval zenmin üzerine ayyıldız yerleştirildi; ayrıca pulun üzerine «Postai Devleti Osmaniye» yazısı kondu. 1876′da yapılan değişiklikle de bu yazı, ayın ortası­na yerleştirildi ve yıldız kaldırıldı. 1892′de pulun çevresi türk motifleriyle süslen­di, ortaya osmanlı arması basıldı. 1898′de Osmanlı-Yunan savaşının başarıyle so­nuçlanışını kutlamak üzere altı köşeli bir pul çıkarıldı. Bu pulun” üzerinde «Bilâdı Meftuha’dan Tisalya Kıt’ası Postasına Mah­sustur» kaydı kondu ve tuğraya da yer verildi.

İkinci Meşrutiyetin ilânı (1908) üze­rine çıkarılan pulda «Hatırai Meşrutiyet» yazısı yer aldı. Bundan sonraki dönemde Sultan Reşad’ın bazı vilâyetlere yaptığı zi­yaretler de pullarda sürşarjla belirtildi. 1913′e kadar çıkarılan türk pullarında re­sim kullanılmadı. İlk resimli posta pulu Edirne’nin düşman işgalinden kurtarılışının hatırasına ve Edirne’deki Selimiye camii’nin resmiyle süslenerek Londra’da bastı­rıldı. Birinci Dünya savaşı sırasında eski pullar sürşarjlı olarak kullanıldı; savaşın sonuna doğru (1917) tedavüle çıkarılan pul­lar Viyana’da bastırıldı. 1920′de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından daha önce Avrupa’da bastırılan pullar ikiye bölünerek kullanıldı; bu da ihtiyacı karşılamayınca mahakim ve devairi adliye, mahakimi şer’iye, kâtibi âdil, amele pasaportu, defteri hakanî, tiyatro, müze, Hicaz demiryolu, donanma ve mali­ye pullarından bir kısmı önce elle, daha sonra makineyle sürşarj edilerek posta pu­lu yerine kullanıldı; ihtiyaç bu yolla da karşılanamayınca İtalya’da, üzerinde «Kelimei Tevhid» yazısı bulunan pullar bas­tırıldı (1922). Kurtuluş savaşının kazanılma­sından sonra 1 ocak’ 1924′te Lozan antlaş­masının hatırasına bastırılan ve satışa çı­karılan pullarda Atatürk’ün resmi ve «Ha­tırai Sulh» yazısı yer aldı. Dünyada ilk kabartma posta pulu Türki­ye’de basıldı (1968). PTT idaresince, Ankara’daki Ajans Türk kurumuna bastırı­lan ve anma grubundan olan bu pullarda türk çinileri desen olarak kullanıldı.

Bu pullar üç türlüdür: 1. Yeşiltürbe kubbe ta­van motifi;
2. İstanbul’daki Hürremsultan türbesinde bulunan kabartma bahar çiçeği motifi;
3. iznik çinisi.
Aynı kurum daha sonra İstiklâl mâdalyasıyle madalya ve be­ratını birarada veren iki kabartma pul da­ha bastı (1968). Gene Ajans Türk’e, 1971′-de Hava kuvvetlerinin 60. kuruluş yıldönümünü anma dolayısıyle pul bastırıldı.
• Pullar genel olarak üçe ayrılır: hazine pulları; posta pulları; yardım pulları.
Hazine pulları”nın hangi belgelere ne öl­çüde yapıştırılacağı, ilgili kanunlarla belir­tilir ve bedeli hazineye kalır. Türkiye’de hazine pullarının kullanılmasına Düyunu Umumiye tarafından ve damga resminin toplanması amacıyle 1880′de başlandı. Meş­rutiyet döneminde Hicaz demiryolunun yapımına yardım için hazine pulu çıkarıldı, bunlar postada kullanılmadı. Postada kul­lanılan ve geliri hazineye kalan pullar: 1. evlâdı şüheda pulları (1915); 2. tayyare mü­dafaa pulları (1937); 3. millî müdafaa pul­larıdır (1941).

Posta pulları. Türkiye’de posta pulu bas­tırma ve piyasaya sürme yetkisi 5584 Sa­yılı kn. md. 7 ile PTT Genel müdürlüğüne verildi. Genel müdürlük Postada Kullanı­lan Değerli Kâğıtlar yönetmeliğinde posta pullarıyle ilgili yıllık emisyon programları­nın nasıl hazırlanacağını, pullara basılacak resimlerin nasıl sağlanacağını, pulların basımlarıyle ilgili kuralları, pulların teşkilâ­ta dağıtımını, piyasaya çıkarılış zamanını satışta kalma ve geçerlik sürelerini belirt­ti. Aynı genel müdürlük 5584 Sayılı kn. md. 20′ye göre resmî daire ve kuruluşlar­da, anma törenlerinde, bir yardım ve hiz­met karşılığı görülen işlerde kullanılmak üzere üç ayrı türden pul çıkarmakla gö­revlendirildi. Bu pulların baskı sayısı, abo­nelerin ihtiyacı, serbest satış durumu, satısta kalma süreleri hesaplanarak 300 000 -600 000 arasında tespit edildi. PTT idare­sinin üyesi bulunduğu Dünya Posta birliğinin (UPU) Dünya Posta sözleşmesinde ve tüzüğünün 7., 105., 173. ve 174. madde­lerinde de posta pullarıyle ilgili hükümler vardır.

Yardım pulları, postada kullanılan fakat geliri ilgili derneklere giden, çeşitli tarih­lerde çıkarılan pullardır.
Başlıcaları: muhacirun ianesi pulları (1890); Müdafaai Milliye cemiyeti pulları (1915); Osmanlı Donanma cemiyeti pulları (1918); Kızılay şefkat pullan (1910); Türk Hava kurumu pulları (1926); Çocuk Esirgeme kurumu şef­kat pulları (1928).

— Süs. santl. Zanaatçıların en çok beğen­diği pul, karet kaplumbağalarının kabuk­larından elde edilir. Bu kabuklar, siyah renkli ve sarı veya açık kahverengi be­neklidir. Pul elde etmek için kabuk ilkin kaynar suda yumuşatılır; ardından da bakır kalıplara dökülür. Pul yapımında, XIX. yy.ın ortasından beri, yüksek basınçta bir­birine eklenen yumuşatılmış parçalar da kul­lanılmaktadır.

Eskiler hayvan kabuklarını ve kabuklardan elde edilen pulları çeşitli işlerde kullanır­lardı. Meselâ lir’lerin. gövdesi içi boş bir kabuktu, Vergilius, Ovidius ve Juvânal üze­ri hayvan kabuğu pullarıyle süslenmiş dö­şeme eşyasından söz ederler. Bu usulün Uzakdoğu’da da bilindiği Avrupa’da XV. yy.dan itibaren portekiz denizcilerinin ta­nıklıkları dolayısıyle öğrenildi. Bundan son­ra da Rönesans döneminin ince marangoz­luğu artık tümüyle bu usulü benimsedi ve . tahtadan yapılmış döşeme eşyası, 1670′e doğru, pul veya (kalay ve bakır gibi) yu­muşak bir madenden yapılmış gömme süs­lerle donatılmağa başlandı. Bu süsleme tar­zı XVIII, yysın sonuna kadar (Jacob, Montigny, Levvaseur gibi) en ünlü ince ma­rangozlar tarafından kullanıldı. Fransa’da İkinci imparatorluk döneminde aynı süs­leme tarzı yeniden geçerli kılınmak istendi ama pulları meydana getiren ana maddele­rin zamanla pulun biçiminin değişmesine yol açması ahşap üzerine yapılan süslemelerde artık bu maddenin kullanılmaması sonu­cunu doğurmuştu. Bundan dolayı da, Madagaskar’dan, Seychelles adalarından veya Venezüella’dan gelen kabukların kullanım alanı daraldı ve bu kabuklar yalnız küçük yüzeyler halinde, tütün takımı, fırça sapı, pudra kutusu kapağı, tarak ve yelpaze,ya­pımında kullanılmağa başlandı.
— Terz. Pullar, yuvarlak, dört köşe, uzun, sivri uçlu, düz, üzeri hafifçe kabarık, tek renkli veya ortası göz göz delik olabilir ve tek sıra halinde, bir desen meydana ge­tirecek biçimde veya bir boncuğun çevresi­ne işlenir.
— Zool. Zooloji bilginleri derideki yassı uzantıların her çeşidine pul adını verirler. Pullar çok değişik yapıda olduğu için dai­ma homolog organlar olmayabilir. Balıkların pulları altderiden oluşan küçü­cük plaklardır; bunların oluşumunda üst derinin payı genellikle pek önemsizdir. Pulların yapısı türlere göre çok değişiktir. Köpekbalıklarında pullar plakoid şeklinde, yani diş yapısında ve biçimindedir. Mersin balıklarında pullar ganoyittir; ya­ni üzerleri parlak bir mine ile kaplıdır. Kemikli balıklarda pullar ince ve esnek, kenarları ya dişli (taraksı pullar) veya de­ğirmidir (değirmi pullar). Ayrıca balıkla­rın pulları birbirinden bağımsız ve kiremit düzeninde dizilidir; bunların tedricî büyümelerine bakılarak balıkların yaşı tahmin edilebilir. Sürüngenlerde pullar balıklarınkinden çok farklıdır. Bunlarda pullar üstderiden oluşur ve kiremit düzeninde değil­dir; derinin üzerinde yüzeysel bir tabaka halinde yer alır ve zamanla birbirine biti­şip kaynaşarak bir bütün olur.
Bunların hepsi birden bir çeşit kılıf meydana geti­rir. Hayvan büyüyebilmek için bu kılıfı zaman zaman atmak zorundadır (deri de­ğiştirme). Kertenkelelerle yılanlarda pul­lar çok basittir. Timsahlarla kaplumbağa­larda pulların altında ayrıca altderiden oluşan kemik plakalar bulunur. Böylece tam bir dış iskelet halini alan pullar kamlumbağalarda esas iskeletle birleşerek ba­ğayı meydana getirir. Sürüngenlerinkine tı­patıp benzeyen pullara kuşların bacakların­da rastlanır ve bu iki sınıfın ortak bir soydan geldiğini gösterir. Bazı memeliler­de (pangolin, tatu) görülen bağalar da tıp­kı timsahlarınkini andırır. Kelebeklere ve­rilen pulkanatlılar adı, kanatlarını ince bir toz tabakası gibi örten mikroskopik pul­lardan dolayı verilmiştir. Bir kısım kele­beklerin madenî ebrulu, kadifemsi, yanar­döner güzelim renkleri kanat pulları üze­rine düşen ışığın yansıma ve enterferasyonlarından ileri gelir.
♦ Sıf. Pula benzeyen, pulu andıran. | İnce bir tabaka halinde olan. || Pul şişe, yeşil camdan yapılan çok ince çeperli şi­şe.
— Jeol. Pul kaya, yaprak yaprak ayrılan taşların genel adı. Eşanl. ŞiST.
♦ Pul pul blş. sıf. Pullar, küçük parça­lar halinde. (LM)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUERTO ORDAZ

Tarih 13 Haziran 2009

PUERTO ORDAZ, Venezuela’da (Bolivar eyaleti) şehir, Orinoco ırmağı kıyısında, Ciudad Bolivar’ın aşağısında, ırmağın rio Caroni ile birleştiği yerde; 40 000 nüf. Cerro Bolivar’da çıkarılan demir filizinin bo­şaltma yeri. Rio Caroni’nin öbür kıyısında­ki San Felix’e bir köprüyle bağlanan şe­hir, San Felix ile birlikte yeni Santo Tome de Guayana şehir gruplaşmasını meydana getirir. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUERTO ORDAZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUEBLO

Tarih 13 Haziran 2009

PUEBLO, A.B.D.’de (Colorado) şehir, Yu­karı Arkansas ırmağı kıyısında, Kayalık Dağlar’ın doğu kenarında; 91 200 nüf. Şe­hir bir demiryolu kavşağı (kıtaaşırı yol ile Denver’den gelen ve Kayalık Dağlar’ın ke­narı boyunca uzanan kuzey-güney hattı) olması ve kömür madenlerine yakınlığı sa­yesinde gelişti. Dökümhaneler; demir ve demirsiz madenler (bakır, çinko, kurşun) metalürjisi. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUEBLO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Puddel işlemi

Tarih 13 Haziran 2009

Puddel işlemi, dökme demiri izabe fırı­nında oksitleyici bir cürufla temas ettirerek, karbon oranı düşük demir veya çelik elde etmeğe yarayan eski metalürji metodu. Puddling de denilen bu işlem, 1784 yılında Henry Cort tarafından bulundu, fakat XX. yy.ın ilk yarısında yavaş yavaş kullanılmaz oldu; çünkü, saf demirin elde edilmesinde, bugünkü tekniklerden çok da­ha pahalıya mal oluyor, üstelik çok tec­rübeli işçi gerektiriyordu. Taşkömürle ısı­tılan bir izabe fırınında dökme demir, ok­sitleyici bir demir curufuyle birlikte ergi­tiliyordu. Böylece karbon gideriliyor ve öbür yabancı maddeler cüruf içinde toplanıyor­du; geriye kalan hamur kıvamındaki de­mir, dövülerek cüruftan ayrılıyordu. (L)
PUDDLİNG i. (ing k.). Metalürji. Bk. PUDDEL İŞLEMİ.

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Puddel işlemi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRZEMYSL

Tarih 12 Haziran 2009

PRZEMYSL, Polonya’da (Rzeszow voyvo­dalığı) şehir, Polonya-Rusya sınırı yakının­da, San ırmağının yukarı çığırında; 44 000 nüf. Tarihî bir şehir olan Przemysl’de eski anıtlar vardır: katedral, Büyük Kazimierz’in şatosunun yıkıntıları. Geleneksel (Przemysl, «sanayi» demektir) maden (demir ve tunç) işçiliği. Cam fabrikası. Kimya sanayii; sunî elyaf iplikçiliği ve dokumacı­lığı. Besin sanayii.

— Ask. tar. 1893′ten sonra tahkim edilen ve Avusturya’nın Galiçya savunmasına da­yanak olan Przemysl, Birinci Dünya sava­şında sert çarpışmalara sebep oldu. Daha 9 eylül 1914′te Ruslar tarafından kuşatılan garnizon, rus saldırılarına bütün kış karşı koydu. Avusturyalıların kurtulmak için yap­tıkları birçok karşı hücumun başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, 22 mart 1915′te 120 000 esir ve 1 000 topla Ruslara teslim oldu. Temmuz 1915′te tekrar Almanlara ge­çen şehir, 1944 temmuzunda Konyev’in bir­likleri tarafından işgal edildi.
Bk. ALMAN-RUS SAVAŞI. (L)
PRZERWA – TETMAJER (Kazimierz). Bk. TETMAJER.

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRZEMYSL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Prut savaşı

Tarih 12 Haziran 2009

Prut savaşı, Osmanlı devletinin Rusya’ya karşı yaptığı sefer (18 temmuz 1711). isveç kralı Demirbaş Kari, Ruslar ile yaptığı Poltava meydan savaşında (1709) yenilince Osmanlılara sığındı. Bu durum Osmanlı imparatorluğu ile Rusya arasında siyasî an­laşmazlığa ve savaşa sebep oldu. Çar Pet­ro İsveçlileri yendikten sonra kendisine gü­veni arttığı için, daha önce yapılmış olan antlaşmanın şartlarına uymadı ve İsveç kralının takibini emretti. Rus birlikleri bu takip sırasında osmanlı sınırını geçerek Ak­su kıyısında bulunan 300 kadar isveç askerini esir aldılar. Rus çarı, Kari XII’nin Osmanlı devletine sığmması üzerine gönderdiği el­çi aracılığıyle, krala sığınma hakkının ve­rilmemesini istediyse de bu teklifi kabul edil­medi. Ele geçirdiği fırsatları değerlendir­mek isteyen Petro, Tolstoy adlı elçisiyle 1700′de yapılan antlaşmayı yenilettirdi ve elçisi aracılığıyle sadrazam Çorlulu Ali Pa­şaya rüşvet vererek antlaşmaya İsveç kra­lının rus topraklarından geçerek ülkesine gitmesi şartını koydurdu. Sadrazam, ant­laşmada böyle bir maddenin yer almasına sebep olduğu için kısa bir süre sonra azle­dildi.

Bütün hıristiyanların koruyucusu oldu­ğunu ileri süren çar Petro Rus ve Rum halklarının kralı unvanını almış, para gön­dererek Balkanlardaki hıristiyanları ayak­landırma teşebbüslerine girişmişti. Rus ça­rının bu faaliyeti sonucu olarak Karadağ’­da bir isyan patlak verdi. Rusların Osmanlı devleti aleyhine giriştikleri ça­lışmalar Eflak ve Boğdan voyvodaları­nın da gizlice onlarla birleşmesini sağladı. Aynı şekilde Sırbistan ve Arnavutluk’taki hıristiyan halk da Osmanlı devleti aleyhine döndü. Çar Petro’riun faaliyetlerini yakın­dan takip eden Osmanlı devleti, Kari XII’nin geri verilmesi hakkında ültimatom alınca durumun ciddîliğini kavradı. 1710′da Ahmed III’ün de hazır bulunduğu bir toplantıda daha fazla zaman kaybedilirse Rusların saldırısına uğrama ihtimalinin olduğu belirtildi. Barış taraftarı olan Ahmed III bu durumdan sonra savaşa karar verdi. Eyaletlere savaş hazırlığına başlamaları emredilerek ordunun Edirne’de toplanacağı bil­dirildi. Osmanlı ordusu nisan 1711′de Edirne’­den hareket etti. Sadrazam Baltacı Mehmed Paşa başkumandan tayin edilerek sancağı şe­rifi teslim aldı. Rus çarı Petro, Boğdan ve Lehistan sınırına kuvvet yığdıktan son­ra Boğdan’a girerek Yaş yoluyle Tuna kı­yılarına inmek istiyordu. Tuna’yı Osmanlı­lardan önce tutacak olursa Osmanlı devle­tine isyan edecek olan Boğdan ve Eflak kuv­vetlerinden de yararlanacaktı. Ayrıca Rume­li’de isyana hazırladığı hıristiyanların ayaklanmalarıyle işi kolaylaşacaktı. Çünkü çar, savaş sebebinin Osmanlı ülkesindeki hıristi­yanların kurtarılması olduğunu ilân etmişti. Bu isyanların gerçekleşmesi için de Tuna’ya inmek zorundaydı. Çar Petro, prens Golçin kumandasındaki bir orduyu Podolya’ya akın yapmaları muhtemel olan Ta­tarlar ile Orlik Kazaklarının saldırıların­dan korunmak için bu bölgeye gönderdi. Ayrıca Ukrayna’yı elde tutmak için prens Romurafski kumandasında bir birlik gön­derdi; kendisi de Lehistan kralı Auguste II ile görüşmek üzere Yaroslav şehrine gitti. Rus çarı Petro, başkumandan Şeremetev’e osmanlı ordusu gelmeden ön­ce Boğdan’a girmesini bildirdi. Çar kumandasındaki büyük rus ordusu da Prut ırmağını geçerek Yaş şehrine geldi (23 haziran 1711). Osmanlı ordusu hızla iler­lediği için Eflak’ta, Ruslar tarafından daha önce hazırlanan ayaklanma başarılamadı. Bu olay üzerine toplanan rus savaş mec­lisinde Petro’ya Dniester ırmağının sol ya­kasına geçmesi teklif edildi; fakat çar bu teklifi kabul etmedi. Rus ordusunun Prut ırmağı boyunca güneye, Falcı (Falciu) ve Kalas’a (Galati) doğru yürümesini emretti. Ruslar Falcı’yı Osmanlılardan önce ele geçirebilirlerse, bataklık olan bu geçit, rus ordusunun sol kolunu Tuna’ya kadar ko­ruyacaktı. Fakat sadrazam Baltacı Mehmed Paşa, Prut ırmağının karşı kıyısına geçti. Rus öncü kuvvetleri kumandanı Yanoş’un çekilmesi üzerine serdar, osmanlı süvari­lerini bunların peşinden gönderdi. öncü kuvvetlerinin geciktiğini gören Petro yardı­ma koştu; onları kurtardı. Osmanlı kuv­vetleri Falcı’yı Ruslardan önce alınca çarın planı bozuldu. Ordusunda erzak sıkıntısı başladı. Yapılan toplantıda rus ordusunun geri çekilmesi teklif edildi. Çar ağırlıkla­rını toprak altına gömerek geri dönme em­rini verdi. Osmanlı atlıları Rusları kovala­dı; iki taraf arasında kanlı savaşlar oldu. Sonunda Rusların çekilme yolları tıkandı. Bunun üzerine Petro, hemen bir ordugâh kurdurdu. Novi Stanilişce’de Rusları ya­kalayan osmanlı ordusunda bulunan isveç generali Şepar ve elçi Poniatowski, Rusla­rı iyice çevirerek, aç bıraktıktan sonra tes­lim olmağa zorlanmasını tavsiye ettiler. Fa­kat sadrazam Baltacı Mehmed Paşa bunu ka bul etmedi ve cepheden saldırı emrini verin­ce şiddetli bir rus direnmesiyle karşılaştı. Üç saat savaştan sonra yeniçeriler geri çe­kildiler. Savaşın ikinci günü (19 temmuz 1711) yapılan yeni saldırıda da gene çok kayıp verildi. Rus askerleri de açlıktan ölme­ğe başladı. Durumun kötüye gittiğini gö­ren çar Petro; mareşal Şeremetyev aracılığıyle Baltacı Mehmed Paşaya barış teklif etti. Ancak bunu bir rus planı olarak dü­şünen sadrazam ateşi kesmedi. Mareşal Şe­remetyev ikinci bir mektup yazarak barış isteğini tekrarladı. Bu arada, öldürüleceğini düşünen çar da rus senatosuna mektup ya­zarak durumunu anlattı. Mareşalin mektu­bunu alan Baltacı, devlet ilerigelenlerini çağırdı ve çarın teklifini görüştü. Sonra da olumlu cevap vererek ateş kestirdi ve ba­rış görüşmelerine başladı. Bk. PRUT ANT­LAŞMASI. (-> Bibliyo.) [M]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prut savaşı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRUSYAT

Tarih 12 Haziran 2009

PRUSYAT î. (fr. prussiate). Kim. Eşanl. siyanür. (Ticaretteki sarı ve kırmızı potasyum prusyat, sırasıyle potasyum demir II siyanür ve potasyum demir III siyanür’dür.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSYAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTOKATEŞİK

Tarih 11 Haziran 2009

PROTOKATEŞİK sıf. (fr. protocatechique). Kim. Formülü CO2H—C6H3(OH)2 1-3-4 olan difenol asit ve bu aside tekabül eden aldehit için kullanılır. Eşanl. DiHiDROKSİBENZOİK 1-3-4.
— ANSİKL. Protokateşik asit, İllicium relişin’in amonyum karbonatla 140°C’ta ısıtıl­masına dayanır.
fiosum’un meyvelerinde bulunur. Birçok maddenin (kateşin, piperik asit, 3-4 konu­munda iki kere ornatılmış asitler) ve özel­likle reçinelerin bayağı, günlük, rotang, kas­nı, mürrisafi, çavşırotu, kino gibi bitkilerin alkali ergitilmesiyle meydana gelir; kino, protokateşik asidin hazırlanmasında ham­madde olarak kullanılır. Sentezi, pirokate-şin’in amonyum karbonatla 140°C’ta ısıtıl­masına dayanır.
Protokateşik asit bir molekül su ile billurla­şır ve susuz haldeyken, CO2 ile pirokateşin vererek 199°C’ta ergir, indirgen olan çözel­tisi demir III klorürü yeşile boyar. Protokateşik aldehit, asetallerinin (pipero-nal) veya eterlerinin (vanilin) hidroliziyle el­de edilir. Kloroform ve pirokateşin’in sod­yum hidroksit eşliğinde yoğunlaştırılmasıyle hazırlanır.
153°C’ta ergiyen billurlar meydana getirir; sulu çözeltisi indirgendir ve demir III klo­rürü yeşile boyar. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTOKATEŞİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTO

Tarih 11 Haziran 2009

PROTO,— önek. Bk. PROT(O).
— Kim. Bir elementin en düşük oranda ka­tıldığı bir bileşimi belirtmekte kullanılan eski önek: N2 O azot protoksit. FeCI2 de­mir protoklorür. (Günümüzde N2 O’ya diazot monoksit, FeCl2′ye de demir II oksit denir.) [L]
PROTOASCALES çoğl. i. Bk. PLECTASCALES.
PROTOASCOMYCETES çoğl. i. Bot. Bk.PLECTASCALES.

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTALİZASYON

Tarih 11 Haziran 2009

PROTALİZASYON i. (tes. edil. ad). Alü­minyum ve alaşımlarını kimyasal koruma usulü.
— ANSiKL. 1930′da Boulanger tarafından bulunan ve alüminyuma uygulanan protalizasyon, demir için uygulanan parkerleme işlemine benzer. Sıcak, yükseltgen bir ban­yo yardımıyle, geçirimsiz, yüzeysel oksit ta­bakaları meydana getirmeğe dayanan bir iş­lemdir. Kaynar haldeki banyo, iki yükseltgenme değeri alabilen bir maden tuzunun bazik çözeltisidir (fosfokromat, manganat). Bu banyonun alüminyuma etkimesiyle hid­rojen açığa çıkar. Hidrojen, tuzun çözünen oksidini çözünmeyen oksit halinde indirger ve bu oksit parçanın üzerine yapışarak onu korur. Bu oksit tabakası boya, vernik ve yağlı maddelere destek vazifesi görür. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTALİZASYON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRİNÇ

Tarih 11 Haziran 2009

PİRİNÇ i. (fars. piring’den). Bakır ve çinko alaşımı; sınaî bir alaşımda çinko oranı en fazla yüzde 46′dır.
Pirinç kaplama, bir parçanın yüzeyine, elektroliz yoluyle ince bir pirinç tabakası çökeltmeğe dayanan işlem.
• Bu işlemin sonucu.

— ANSiKL. Pirinç, en çok kullanılan bakır alaşımıdır. Tarihi M.ö. Vl.yy.’a kadar uzanır. Hattâ, daha çinkonun bile bilinme­diği devirlerde bu alaşım, «sementasyon» denen usulle hazırlanıyordu: bakır kırıntı­ları, çinko oksit (çinko karbonat cevheri, kalamin) ve kömürle birlikte potada ısıtı­lıyor, oksidin indirgenmesiyle meydana ge­len çinko bakır içine dağılıyor ve genellikle yüzde 20 çinkolu ergimiş alaşım elde edili­yordu. Pirinçlerin başlıca üstünlükleri şun­lardır: çok çeşitli şekillerde işlenmesini sağ­layan levha ve tel haline gelme özelliği; mekanik direnç; atmosferin aşındırıcı etki­sine karşı dayanıklılık; ergime ve döküm kolaylığı ve özellikle, ucuz bir maden olan çinkonun katılması sebebiyle maliyet fiyatının düşük olması. Ayrıca bazı pirinç­lerin parlaklığı ve rengi, bunların mücev­hercilikte de kullanılmasını sağlar: çinko­nun katılmasıyle pirincin rengi kırmızıdan pembeye, çinko oranı yüzde 30 ile 40′a çı­kınca da sarıya döner.
Pirinç dökümcülüğünün en büyük özelliği, çinkonun çok kolay oksitlenerek beyaz çin­ko oksit dumanları yay maşıdır; bu yüzden, banyo yüzeyini titizlikle korumak gerekir. Bileşimine göre pirinçler soğukta veya sı­cakta işlenir: çinko yüzdesi 10′dan düşük (a fazı) ve 38′den fazla olan pirinçler ge­nellikle sıcakta işlenir; yüzde 10 ile 38 ara­sında çinko katılmış pirinçler ise soğukta şekil değiştirir (p* fazı).
• Âdi pirinçler. Bileşiminde yüzde 20′ye kadar çinko bulunan âdi pirinçler, mücev­hercilik ve kuyumculukta, küçük dekoratif parçaların yapımında kullanılır (Paris bron­zu, altın taklidi, tombak, krizokal). Çinko yüzdesi 28 ile 36 arasında olanlar dövülgen alaşımlardır; bunlardan en önemlisi, fişek kovanlarının veya lamba duylarının yapı­mında kullanılan çekme pirinci’dir (67-33). Çinko oranı yüzde 40 veya daha fazla olan­lar talaş kaldırma pirinçleri3dir (60-40). O-tomatik takım tezgâhlarında kolayca işleye­bilmek için bunlara genellikle yüzde 1 kur­şun katılır.
• özel pirinçler. Mekanik direnci ve aşın­maya karşı, özellikle deniz aşındırmasına karşı dayanıklılığı arttırmak için pirinçle­re, yüzde 1 ile 5 oranında kalay, alümin­yum, demir, nikel, manganez gibi element­ler katılır. Bu alaşımlar, «yüksek mukave­metli pirinçler»i meydana getirir ve bazen yanlışlıkla «yüksek mukavemetli bronzlar» diye de adlandırılır. Bu pirinçlerde, kırılma yükü 50 kg/mm2′ye, uzama ise yüzde 30′a ulaşır; halbuki âdı pirinçlerde aynı nitelik­ler 40 kg/mm2 ile yüzde 30′dur. Bunlar, özellikle işlenmiş parçalar şeklinde (kondan­satör ve ısı değiştirici boruları) veya yüksek bir mekanik dirençle birlikte büyük bir sız-dırmazlık isteyen döküm parçaları şeklinde (vanalar, musluklar, basınçlı gaz ve sıvılar için karterler) kullanılır. Sınaî pirinçler üzerinde yapılabilen tek ısıl işlem tavlamadır.
♦ Sıf. Pirinç’ten yapılmış: Pirinç mangal. Pirinç kapı tokmağı. (İM)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİNÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRİNÇ

Tarih 11 Haziran 2009

PİRİNÇ i. (fars. birine’den). Eski Dünya’-nın sıcak bölgelerinde yetişen taneli bitki (ilmî adı Oryza sativa. Buğdaygillerden): Babasından kalan topraklara pirinç ekmeğe başlamıştı (R.N. Güntekin). || Aynı bitkinin tanesi: Kızım hastaydı, Yusuf Ağamız pi­rinçle yağ aldı, hatır sormaya geldi (Sa­bahattin Ali). Bir asker pirinç ayıklamakla meşguldü (Ş. S. Aydemir).

— ÇEŞ. DEY. Pirinci su kaldırmamak, şaka­dan anlamamak; alıngan, çabuk darılır ol­mak.
Ayıkla pirincin taşını. Bk. AYIKLA­MAK.
Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak. Bk. DİMYAT.

— Astron. Pirinç taneleri, Güneş’in ışık küresinin Yer’den görünen yüzeyindeki ta­necikler.
— Bitki hastalıkları. Pirinç yanığı, piricularia oryzae mantarının çeltikte yaptığı has­talık.
— Eczc. Pirinç suyu, pirincin kaynatılmasıyle elde edilen su. (İshal kesici olarak ta­nınır.)
Pirinç unu, pirincin öğütülmesiyle elde edilen bir tür un. (Süt çocuklarını süt­ten kesme zamanında besin olarak kulla­nılır.)
— El işleri. Pirinç örgü, elde ve iki şişle; birinci sırada, bir ters, bir yüz olarak, ikinci sırada, tersin üstüne yüz, yüzün üstü­ne ters ilmek atarak düzenlenen yün ör­güsü.
— Kozmetoloji. Pirinç pudrası. Bk. PUDRA.
— Mutf. Bk. ANSiKL.
Pirinç lokması, süt­le haşlanmış pirinçten yapılan bir çeşit tatlı. (Sütün içinde haşlanarak hamur haline ge­tirilen pirinç, lokmalar halinde yuvarlan­dıktan sonra önce yumurtaya, sonra ga­leta ununa bulanır, yağda kızartılır ve so­ğuk şuruba atılır.)
Pirinç çorbası, pirin­ci, et suyu, tavuk suyu veya sade suda domates ve maydanozla haşlayarak yapılan çorba. (Terbiyelisi de olur. Genellikle kırık pirinçten yapılır, perhiz yemeği olarak ge­çerli bir çorbadır.)
— Şapkacılık. Pirinç sapı, şapka konfeksi­yonunda kullanılır.
— Tasav. Pirinç meydanı, mevlevîlerin mut­fakta hep birlikte pirinç ayıklamalarına ve­rilen ad. (Lokma hazırlanırken matbah canları pirinç ayıklamağa yetişemezse dergâh­ta bulunanların hepsi toplanarak pirinç meydanı yaparlardı.)
— Zootekn. Hayvanların beslenmesinde pi­rincin değeri arpanınkine yakındır; çeltik fabrikalarında, elde edilen pirinç kepeğinin ve kaba pirinç ununun besin değeri ise çok değişiktir.
— ANSiKL. Bot. ve Coğ. Beş altı türü bulunan pirinç’m her başakçığında bir çi­çek ve her çiçekte altı erkek organ bu­lunur. İyice gelişen iki iç kavuzcuk ke­narlarından birbirine bitişerek ileride mey­veyi tamamen sarar. Bu durumdaki pi­rince «çeltik» denir. Pirinç ekimi için en elverişli yer nemli topraktır. Samanı da­yanıklı olmadığı için pirinç sapı ancak ta­zeyken hayvan yemi olarak kullanılır ve­ya gübre olur. Pirinç doğu asya halkla­rının temel yiyeceğidir. Pirinç tarımı iki yüzyıldan beri Afrika ve Kuzey Amerika’­da da yaygınlaştı. İspanya, İtalya, Mısır ve Türkiye’de de pirinç yetiştirilir. Pirinç çe­şitleri pek çoktur ve hemen hepsi Oryza sativa türündendir. Tarım pirinçleri başlıca dört tipe ayrılır: Oryza sativa var. dura; O. sativa var. montana; O. sativa var. glutinosa; O. sativa var. fluitans. Afrika’da ay­rı bir pirinç türü daha yetiştirilir (O. glaberrime).
Ova pirinçleri sulanmak ve kötü otlardan ayıklanmak ister. Tohum, yani çeltik tanesi yirmi dört saat suda bırakıldıktan sonra, iyi bir toprak kesimine serpme usulüyle eki­lir; üç dört gün içinde çimlenir; bitkinin boyu 15-20 sm’yi bulunca oradan sökülerek tarlaya dikilir. Filizler dikildikten sonra tarlaya yavaş yavaş su verilir. Pirinç çiçek açıncaya kadar su verilmeğe devam edilir. Çiçekten sonra başakların olgunlaşması için sulama azaltılır. Bölgelere göre, ekimden dört beş ay sonra hasat yapılır; eğer ülke­nin iklimi elverişliyse, aynı yere yeni ekim yapılarak yılda iki ürün alınabilir.
• Dünya üretimi. Dünyadaki pirinç üreti­mi yılda çeltik olarak 250 milyon tonu aşar. Bunun yüzde 90′dan fazlası Asya’nın musonlar bölgesinde üretilir; buralarda hal­kın temel yiyeceği pirinçtir; arazi her yıl yeniden hazırlanır, düzeltilir, su yolları onarılır, yeni arklar yapılır ve pirinç fideleri çoğu zaman su içinde dikilir. Sıcak bölge­lerde, Asya’nın güneydoğu ülkelerindeki alüvyonlu alçak ovalarda yılda bazen iki üç defa hasat yapılır.
Yoğun bir çalışma sayesinde, bu ovaların kenarındaki yamaçlarda teraslar yapıp su­lamak suretiyle de pirinç yetiştirilir. Nü­fusu az olan ve düzenli bir şekilde bol yağ­mur alan bölgelerde ormandan açılan yer­lerde «ray» veya «ladang» sistemiyle dağ pi­rinci yetiştirilir. Çok su ve sıcaklık isteyen pirinç, bilinen pek çok çeşidine rağmen, ancak sıcak bölgelerde yetişir. Ilıman ik­lim kuşağında, meselâ Akdeniz bölgesinde ve Japonya’da pirinç, yazları yeteri kadar uzun ve sıcak olan yerlerde bir yaz ürünü olarak kesilir, öte yandan pirinç çok bakım istediğinden uzun süre yalnız el emeğinin bol olduğu ülkelerde üretilebilirdi. Şimdi mekanik âletlerin kullanıldığı ülkelerde el emeği eksikliği giderildi. İkinci Dünya sa­vaşından sonra pirinç üretimi, bütün dün­yada, özellikle Asya dışında büyük bir ge­lişme gösterdi. Afrika ve Amerika’nın tro­pikal bölgelerinde yiyecek maddesi üreti­minin azlığı, A.B.D., Avustralya ve Gü­ney Amerika’nın bazı kesimlerinde (Brezil­ya, Arjantin, Şili) tarımının iyice makine­leşmiş olması dolayısıyle pirinç üretimi hız­landı. Türkiye’de de bu devrede pirinç üretiminde büyük hamleler görüldü. Ekim tarzının çok değişik olması sebebiy­le ortalama verim rakamları, bölgelere göre çok büyük değişiklik gösterir. Güney­doğu Asya’daki ince tarım yapılan ülkeler­de, fide dikim usulüne ve çift ürün alın­masına rağmen verim çok düşüktür (Hin­distan’da hektar başına 10-12 kental, Çin’de 30 kental). Japonya ve Mısır’da gübre kul­lanılması ve pirinç tohumunun ıslahı ile orta­lama verim 48-50 kentale ulaşır. Yalnız İs­panya ve İtalya’da verim 50 kentalin üstü­ne çıkar. Kaba tarım yapılan, yani fide di­kimine gitmeden makineyle ekim yapılan ülkelerde, Avustralya hariç, verim daha da düşüktür. Bütün bu farklara rağmen 100 milyon ton üretimle Çin ve 45 milyon tonla Hindistan başta gelir; bunları hayli geri­den Japonya ve Pakistan takip eder. Fakat bu ülkelerde pirinç halkın temel yiyeceği ol­duğundan ve nüfus çok kalabalık bulundu­ğundan tüketim çok fazla, ihraç edilen pi­rinç çok azdır. Ayrıca iklimdeki düzensiz­likler de her yıl alınan ürün miktarının önemli derecede farklı olmasına sebep olur. Bu sebeplerle pirinç ticareti dünya pirinç üretiminin çok az bir kısmını kapsar (yak­laşık olarak yüzde 5). Pirinç ticareti İkinci Dünya savaşı öncesinden başlayarak büyük bir değişikliğe uğradı.
Birmanya ve Tayland, Uzakdoğu’da tüketim fazlası en çok olan pirinç satıcı ülkelerdir; fakat bunlar pirinci batı ülkelerine satacağı­na şimdi asya ülkelerine satmaktadırlar (yaklaşık olarak 1 milyon ton). Çünkü ba­tı ülkeleri şimdi amerikan ve akdeniz böl­gesi pirinçlerini ithal etmektedirler. Nüfus artışından dolayı en çok pirinç satın alan ülkeler ise Hindistan, indonezya, Seylan, Japonya, Malezya ve Pakistan’dır. Dünyada birinci üretici ve tüketici olan Çin öteden beri pirinç ithal ederken, şimdi yılma göre bazen 1 milyon tona yakın pirinç ihraç et­mektedir. Her zaman pirinç ihracatı yapan diğer bellibaşlı ülkeler A.B.D., Formoza ve italya’dır. Mısır, Vietnam, Kamboç, Pa­kistan ve Madagaskar gibi bir kısım ülke­ler de zaman zaman pirinç ihraç etmekte­dir.
• Türkiye’ye Uzakdoğu’dan getirilen pirinç, Adana, Adıyaman, Ankara, Artvin, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Çorum, Diyarbakır, Edirne, Elazığ, Eskişehir, Gaziantep, Hatay, içel, Kars, Kastamonu, Kırklareli, Malat­ya, Maraş, Mardin, Rize, Sakarya, Sam­sun, Siirt, Sinop, Tekirdağ, Urfa illerinde üretilir. Çeltik tarımının gerektirdiği bol sulama, sıtmaya yol açtığından üretim işi kanunla düzenlenir. Osmanlı imparatorlu­ğunda bu düzenleme 1908′e kadar nizamna­melerle yapıldı, ilk kanun 1910′da yayınlan­dı. Cumhuriyet döneminde 1936 tarihli 3039 sayılı kanunla çeltikçilik çalışmaları yeni­den düzenlendi. Kanunda, çeltik ekimine izin verilmesi yetkisi illerde ve ilçelerde ku­rulacak çeltik kurullarına bırakıldı.
Türkiye’de üretilen pirinç çeşitleri çeltik özelliklerine göre şu adları alır: 1. kılçıksız; 2. sarı çeltik; 3. ak çeltik; 4. amberotu; 5. mısbak (ak çeltik); 6. kara kılçık; 7. kırmızı çeltik; 8. kasım beyazı; 9. japon pirinci; 10. viyolona siyahı; 11. pangina pirinci; 12. onsen pirinci.
Türkiye’de tüketim ihtiyacından daha fazla pirinç üretme gücü vardır. Ancak sınırla­mada uygulanan siyaset yüzünden her za­man dışarıdan satın alınır. Çeltik kanunu­nun yürürlüğe girdiği yıl (1936) çeltik eki­len arazi 40 000 hektar, elde edilen ürün de 74 000 tondu. 1940′ta ekim alanı 20 000 hek­tara, ürün ise 63 000 tona indi. 1945′te 18 000 hektardan 32 000 t pirinç alındı. Ziraat alanında ortaya çıkan gelişmelerin yardı­mıyle birim alanda verim yükseltilerek 1955′te 29 000 hektardan 61 000 t pirinç elde edildi. 1966′da ekilen alan 65 000 hektar, üretim de 150 000 t oldu. 1970′te 60 000 hektar araziden 160 000 t pirinç alındı.
— Mutf. Pirinç, nişasta bakımından çok zengin, kolay sindirilen bir besindir; kabız­lık yaptığına inanılırsa da doğru değildir. Uzakdoğu halklarının çoğunun temel besi­nidir. Ülkemizde, pirinçten yapılan yemek­lerin en yaygını pilav ve lapadır; dolmala­ra, bazı etli yemeklere, özellikle kıymaya katılır (sulu köfte); pirinç bazı tatlıların hazırlanmasında da kullanılır (sütlaç, zer­de). Pirincin çeşitleri vardır ve her çeşidi ayrı bir yemek için kullanılır (pilavlık, lapalık pirinç v.b.); fakat her halde pişirme­den önce pirinci iyice yıkamak gerekir, ta ki süzülen su bulanık olmasın; böylece, pi­şirilen pirinç tane tane olur.
Pirinci pişirmenin başlıca üç usulü vardır: birincisinde, bol kaynar suda pişirildikten sonra pirinç soğuk sudan geçirilir; bu usul­le pişen taneler hafif sert olur ve tek tek dişe gelir; doğu usulü pilavda pirinç hafif­çe yağda kavrulur, sonra su veya et suyu katılıp pişirilir; üçüncüsü ise, sütle pişirme usulüdür, soğuk sudan geçirilmesi olumlu sonuç vermez; bu bakımdan, pirinç iki dakika süreyle kaynar suda tutulur, süzülür, sonra sütle pişirilir.
Batı usulü pirinç pişirmede, pirinç taneleri­nin zarını yumuşatmak için önce kısa süre yarı kaynatılır yahut susuz tencerede hafif­çe pembeleştirilir, bu işlem pilava ayrı bir koku verir. (ML)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİNÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRİMEÇE veya PÜRMEÇE

Tarih 11 Haziran 2009

PİRİMEÇE veya PÜRMEÇE i. Denize. Demir üzerinde bulunan veya şamandırada yatan bir gemiyi saldırmak ve istenilen yön­de geçici olarak tutmak için bu geminin kıç tarafta denizde bulunan kendi zincirine veya şamandıraya ya da başka gemiye uza­tılan halat.

Demire pirimeçe tutarak ge­miyi durdurmak, rüzgârı bordaya almak için denizdeki demirin anelesine (tepesin­deki halka) daha önceden bir halat bağla­yıp çekerek gemiyi apıştırmak. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİMEÇE veya PÜRMEÇE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROKLORİT

Tarih 10 Haziran 2009

PROKLORİT i. (fr. prochlorite). Miner. Kloritler grubundan hidratlı tabiî magnez­yum, alüminyum ve demir silikat. Esani. RİPİDOLİT. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROKLORİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROENZİM

Tarih 10 Haziran 2009

PROENZİM i. (fr. proenzyme). Biyokim. Harekete geçirici bir maddenin etkisiyle enzim doğuran madde. (Proenzimleri ha­rekete geçiren madde çoğu zaman madenî bir iyondur [kalsiyum, magnezyum, demir]; kalsiyum iyonu bir proenzim olan protrombini bir enzim olan trombin’e dönüş­türür.) Esanl. PRODİYSATAZ-PROFERMENT. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROENZİM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİJEDOR veya PRİYEDOR

Tarih 09 Haziran 2009

PRİJEDOR veya PRİYEDOR, Yugoslav­ya’da (Bosna) şehir, Sava’nın kolu olan Sana ırmağı kıyısında; 10 500 nüf. Yakının­da demir madeni. Selüloz fabrikaları. Mey­ve konserveciliği. Seramik. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİJEDOR veya PRİYEDOR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRETORİA

Tarih 09 Haziran 2009

PRETORİA, Transvaal’in başkenti ve Gü­ney Afrika cumhuriyetinin hükümet merke­zi; 422 600 nüf. Üniversite. 1855′te kurulan Pretoria’da önemli sanayi tesisleri vardır: Afrika’nın en büyük ağır metalürji sana­yii karmaşası olan South African Iron and Steel Corporation’ın (Güney Afrika Demir ve Çelik şirketi) çelik fabrikaları, yüksek fırınları, dökümhane ve haddehaneleri; de­miryolu malzemesi ve makine yapımı; çi­mento ve cam fabrikaları; kimya sanayii. Yakınında önemli demir filizi yatağı. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRETORİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRES

Tarih 09 Haziran 2009

PRES i. (fr. presser, sıkıştırmak, bastır-mak’tan presse). Mekanik veya hidrolik bir kumanda ile birbirlerine yaklaşan ve ara­larına konulmuş şeyleri sıkıştırmağa yara­yan iki tabladan yapılmış makine. Bk. CEN­DERE.
— Ciltc. Kitabın iyice sıkıştırılmasını gerek­tiren ciltleme işlemleri (msl. sırt geçirme) sırasında, arasına kitabın yerleştirildiği ci­haz veya âletlerin tümü. || Kenar kesme presi, bir veya iki vida ile kumandalı ikiz iki parçadan meydana gelen ve aralarına ciltler yerleştirildikten sonra, bir kundağa bağlı bıçakla kenarları tıraş etmeğe yara­yan pres. || Renkli veya siyah baskı presi, kâğıt veya bez cilt kapaklarını süslemek için siyah veya renkli tipo mürekkebiyle baskı yapan pres. || Sıkıştırma presi, kâğıt­lara forsa baskı yapmağa, bağlanmış ciltle­rin kırışıklık ve forsalarını düzeltmeğe, kaplama ve kapak geçirme süresince ciltleri sıkıştırmağa yarayan, tablaları vida ve vo­lanla kumandalı ahşap veya dökme de­mirden pres. (Sanayide bu preslerin yerine hidrolik veya pnömatik presler kullanılır.) ||Yaldız presi, cilt kapaklarına baskı yap­mak ve yaldız vurmak için kullanılan pres. (Bazı yaldız preslerinde, yaldızlama demir­lerini yeterli derecede ısıtmak için bir ısıt­ma düzeneği ve altın yaldız, bronz veya renkli mürekkep merdanelerinin otomatik olarak ilerlemesini sağlayan bir sistem bu­lunur.)
— Foto. Bk. ANSiKL.
— Kâğıtç. Basınç etkisiyle veya hem ba­sınç, hem vakum etkisiyle kâğıdın suyunu almağa yarayan karton veya kâğıt makine­si elemanı. || Emici pres, biri yekpare, öbürü üstü kauçuk kaplı madenî bir kovan halindeki iki silindirden meydana gelen pres; içi boş silindirin bütün yüzeyini kaplayan delikler dışarının havasını emer: Emici pres, hem basınç hem de vakum etkisiyle suyu alır. || Keçeli pres, kâğıdın suyunu yalnız basınç yoluyle alan içi dolu iki si­lindirden yapılmış pres. || Ofset presi, ku­rutma tesisinin başlangıcına yerleştirilen ve kâğıdın yüzeyini yumuşatmağa yarayan iki silindirden yapılmış pres. || Platinli pres, kutu yapımında, karton veya kâğıdı yaprak yaprak kesmeğe yarayan pres. || Tutkal presi, kurutma tesisinin ortasına konan ve kâğıt veya kartona özel nitelikler vermek için yüzeylerini tutkallamağa yarayan iki silindirden yapılmış pres.
— Malzeme. Beton kalıbına basınçla (hidro­lik pres), darbe veya titreşimle yığılan be­tonu tokmaklarla sıkıştırmağa yarayan ma­kine.
— Marang. Kontrplak, kaplama veya for­mika gibi tabakaları iş yüzeyine tutkalla­makta kullanılan baskı âleti. Bk. ansikl.
— Plast. mad. Plastik malzemeyle döküm yapan makine. || Bloklu pres, haddelenmiş bir levhadan kare şeklinde kesilen ve had­delemeden doğan anizotropiyi azaltmak için 90° çapraz olarak üst üste yerleştirilen plas­tik malzemeyi isiyle yapıştırmağa yarayan pres. || Çift pistonlu pres, sırasıyle püs­kürtme, aktarma ve sıkma kuvveti uygula­yacak aynı türden (hidrolik veya mekanik) veya farklı türden iki ayrı sistemle donatıl­mış pres. || Püskürtme presi, püskürtme yoluyle döküm yapan pres. || Sıkıştırma pre­si, kalıbın alt matrisine yerleştirilen kalıpla­nacak madde üzerine gerekli basıncı kalı­bın üst matrisinin uyguladığı basit düşey pres. || Yukarı basınçlı pres, ana pistonu hareketli alt tablanın altında bulunan ve bu tablanın çıkış hareketiyle basınç uygu­layan hidrolik pres.
— Şekercilik. Pancar presi, pancar küspe­lerinde kalan bir miktar suyu basınçla gi­deren âlet.
— Teknol. Kumaşları, elbise veya astarlan apreleyerek güzel bir görünüş kazandırmak için, sıcakta basınç altında tutmağa yara­yan ısıtıcı tablalı makine. || Çekme presi, madenleri art arda darbelerle veya kade­meli basınçla çekmeğe yarayan pres.
— Tekst. Keten elyafının taranmasında, elyaf demetini sıkıştıran madenî plakalar. || Bazı tip trikotaj tezgâhlarında, tığ gaga­larını, aşağıya inmeden önce kapatmağa ya­rayan mekanizma.
— Zır. sanay. Üzüm, elma, zeytin ve daha pek çok meyveyi sıkarak suyunu çıkarma­ğa yarayan cihaz. (Bk. ASNiKL.). || Ot pre­si. Bk. ansıkl. // Peynir presi, peynircilik­te, kalıba konan pıhtılaşmış sütün baskı altında süzülmesini çabuklaştırmak için kul­lanılan peynir cenderesi.

— ansikl. Foto. Fotoğrafları sert bir süpor üzerine yapıştırmağa yarayan yapış­tırma presi’nde, sıcakta eriyen yapıştırıcı­ları (gomalak) kullanabilmek için bir ısıt­ma tertibatı bulunur.
— Marang. Marangozlukta, geniş tabakala­rı sıcak veya soğuk olarak tutkallamak için çeşitli tip ve büyüklükte sıkıştırma âletleri kullanılır. Genel olarak bunlara kap­lama pres’i denir. Presler üçe ayrılır: 1. ağaç presler; 2. demir presler; 3. hidrolik presler. Ağaç presler, gövde kısmı kalın ağaçtan yapılmış, çerçeve şeklinde basit tip preslerdir. Üstte bulunan sıkma vidala­rı bir anahtarla ve el kuvvetiyle sıkılır. Sıkma tablaları parçalı kalaslardan meyda­na gelir. Sıkma vidalarının altına dört kö­şe ve pres genişliğinde takozlar konur. Işin durumuna göre çerçeve araları açıla­rak, pres uzatılabilir. Demir presler’in göv­de kısmı kalın putrel demirden, tablaları ağaçtandır. Yan yana tabla sayısı üçlü veya dörtlü olur. üst tablalar vida ile aşa­ğı yukarı hareket eder. Sıkma işi bir vida düzeniyle ve elle yapılır. Hidrolik presler’­in sıkıştırma tablaları fazladır; sıkma işi hidrolik tertibatlarla sağlanır. Tablaları buhar veya elektrik yardımıyle 150°C’a ka­dar ısıtılabilir.
— Zır. sanay. Ağır bir taştan yapılmış ilk pres’e kadar inmeksizin, bugünkü preslerin ilk örneklerini saymakla yetineceğiz, önceleri, sıkma işlemi, bir veya iki büyük kalastan meydana gelen preslerle yapılırdı; bu kalaslar bir uçtan sıkıca bağlanır, öteki ucunda dikey olarak çekilen bir ip veya kalasın kalınlığınca uzanan bir ağaç vida bulunurdu; ip veya vida kalasın aşağıya inmesini sağlardı. Sonraları, yatay sıkmalı ve düşey sıkmalı yeni presler yapıldı; bu ikinci tipte, elle çevrilen bir çark veya bir bucurgatla ip gerilir ve sıkma gerçekleşirdi. Günümüzdeki preslerin çalışması için büyük kuvvetlere ihtiyaç yoktur. Bunlar sürekli ve aralıklı çalışan presler olarak ikiye ay­rılır. Aralıklı çalışanlar da vidalı presler, hidrolik presler ve pnömatik presler olmak üzere üç çeşittir. Küçük tesislerde çok kul­lanılan düşey vidalı presler, sıkılacak mey­velerin konduğu «tekne» denen bir gövde, düşey bir kalbur, meyveleri ezen bir tabla ve basıncı ileten bir koldan meydana gelir. Bunların meydana getirdiği bütünün üzerin­de bulunan bir somun, motris gücü basınç haline dönüştürür.
Yatay vidalı preslerde iki dip tablası bulu­nur, ikisi de bir vidanın etrafında hareket eder ve birbirine zincirlerle bağlıdır. Ta­banlardan biri tekne, ikincisi ise basınç tablası görevini yapar; bu parçalardan mey­dana gelen bütün, yatay bir kafes ile çev­rilmiştir; küspeler buna boşaltılır. Tabla­lar gevşetilince, posayı dağıtan zincirler yardımıyle posa otomatik olarak bu kafesin içine dökülür. Hidrolik presem teknesi ha­reketli (en yaygın tip) veya sabit olabilir; sabit olanı daha az kullanışlıdır, çünkü işin sürekliliğini sağlamak için birçok (ge­nellikle üç) tekneye ihtiyaç gösterir. Pnömatik pres’te geniş çaplı, dayanıklı bir lastik boru bulunur; bu boru basınçlı (san­timetre kare başına 7 kg) hava ile şişirilir; böylece etrafındaki ürünü, ağır ağır pas­lanmaz çelikten kafesin iç çeperine doğru iter ve sıkıştırır.

Yatay tekneli preslerde, tekneler iki türlü­dür: üzüm sıkmak için yuvarlak ahşap tek­ne kullanılır; elma veya zeytin preslerinde ise küspe, ahşap kalburlarla ayrılmış bez veya kıl torbalar içerisine konulur.
Aralıklı çalışan preslerde, sıkma işlemini ağır ağır yapmak ve birçok defa tekrarla­mak şartıyle, bulanık olmayan, kaliteli meyve suları çıkarılır. Sürekli presler ise daha az insan gücü gerektirir ve daha ve­rimlidir, fakat elde edilen meyve suyunun kalitesi düşük olur. Bu preslerin çoğunda, sonsuz bir vida veya delikli bir madenî gömlek içinde uç uca yerleştirilmiş ve ters yönlerde dönen iki vida bulunur. Bir huniy­le boşaltılan meyveler bir uca gelir ve dö­ner kanatların yardımıyle, ağır bir kapı ve­ya ayarlanabilen koni biçiminde bir ka­pakla kısmen kapatılmış öbür uca doğru iti­lir.
• Ot presi, depo edilmesi veya nakledilme­si gereken kuru otların hacmini asgarîye indirmeğe, onlara düzgün bir geometrik şekil vermeğe yarar; sıkıştırılmış ot tabiî özelliğini daha iyi korur, nemi azalır, daha zor ateş alır hale gelir. Presler sabit olarak (harman makinesinin arkasına takılmak suretiyle) veya tarlalar­da (toplama makinesiyle) kullanılır. Saman veya kuru ot gelişigüzel demetler halinde presin sıkıştırma kanalının ağzına yığılır. Dönen veya gidip gelen bir piston bu mad­deleri sıkıştırma kanalında balya haline ge­tirir ve otomatik bir bağlama sistemini ha­rekete geçirerek balyanın iple veya demir telle bağlanmasını sağlar, üç tip pres vardır: düşük veya orta yoğun­lukta balya yapan presler balyayı bir veya iki yerinden bağlar (ip veya demir tel); yüksek yoğunlukta balya yapan presler bal­yayı iki yerinden bağlar (demir tel veya özel ip). Bu üç tip makineye göre balya­ların yoğunluğu şöyledir: düşük yoğunlukta balya 50-75 kg/m3, orta yoğunlukta balya: 75-150 kg/m3, yüksek yoğunlukta balya 150 – 250 kg/m3. (LM)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAVADİ veya PROVAD

Tarih 09 Haziran 2009

PRAVADİ veya PROVADİ, bulgarca Provadiya, Bulgaristan’da Şehir. Varna batı­sında ve Varna- Şumnu (Sumen) demiryo­lu üzerinde yer alır. (M)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAVADİ veya PROVAD hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRENELER -Beşeri coğrafya

Tarih 09 Haziran 2009

• PİRENELER
Beşerî coğrafya.. Bearn yamacının yağışlılığına rağmen Pireneler’in ekonomisi yay­laya çıkma yoluyle davar yetiştiriciliğinin uzun süre ağır basması ve yüksek yerlerde tarımın devam etmesi (Andorra’da 1600 m’ye kadar) bakımından akdeniz tipindedir. Bu ilkel görünüşler yüzyıllardır biçilen ça­yırların, kışın hayvanların ovaya indirilme­sinin ve yazın yaylaya çıkılmanın karmaşık bir şekilde birarada yürütülmesidir. Hay­vancılık hareketleri vadide sürü sahipleri­nin haklarını daha geniş siyasî kuruluşlarla (kontluklar [Comminges], krallıklar [Navarra]) tanıtmalarına ve ispanyol-fransız iliş­kileri nasıl olursa olsun iki yamacın ta­mamlayıcı özelliğini «geçiş antlaşmaları»yle devam ettirmeğe elverişli sendikalar kurul­masına yol açtı. Sıradağlar gerçekten kütle özelliklerine ve «liman»larıyle breşlerinin çok yüksek olmasına (Somport ve Puymorens boğazları arasında 2 000 m’den çok) rağmen hiç bir zamna göç hareketle­rini engellemedi. Batıda Basklar, doğuda Katalanlar iki yamaca yerleşti. Compostelle yolları, Aragon’un «Yeniden fetih» sı­rasındaki Önemi ve ispanya’ya akitanyalı kolonlar yerleştirilmesi ilişkilerin eskiliğini göstermeğe yeterlidir. Ama her iki yamaçta kurulan dağ devletleri (Navarra gibi), si­yasî merkeziyetçiliğe karşı direnemedi ve saymaca bir sınır olan 1659 sınırı, Segro’nun kaynaklarını Fransa’da, Aran vadisini ise ispanya’da bıraktı. Sonradan Akitanya ve İspanya’nın iktisadî dinamizminin zayıf­lığı ve «liman»ların yüksekliği, iki yamaç arasında demiryollarının çok geç bir tarih­te döşenmesine sebep oldu. Somport hattı (Pau Zaragoza, 1928) ve Puymorens (Toulouse – Barcelona, 1929) hattı, Alpler’deki hatlara oranla çok yenidir. Bugünkü güzel karayolları sıradağların başlıca boğazların­dan (Somport, Pourtalet, Venasque, Aran vadisi, Bonaiigue boğazı; Salau, Puymo­rens) veya tünellerden (Viella) geçer; as­lında dağın boydan boya aşılması hâlâ güç­tür. Yaz turizmine ayrılan Pireneler kara­yolu, vadilerin bölmeliliğini ortadan kaldı­ramaz. Bu yüzden Pireneler ekonomisinde sınırın her iki yanında batıdan doğuya doğ­ru büyük farklılıklar görülür.ispanyol yamacı daha yoksuldur: her iki uç daha yağışlıdır, ama halkını Bilbao ve Barcelona sanayi merkezleri cezbeder; Aragon çok kuraktır ve Pamplona ile Jaca’nın yer aldığı karık, iktisadî bir önem kazanamamıştır. Buraya açılan dar ve yüksek vadilerde yaşayan halk için sü­rüleri yaylaya çıkarma, ot yetiştirilecek çayır bulunmadığından, kaçınılmaz bir ge­rekliliktir (Sobrarbe vadisi). Ama Yesa ve Aragon üzerindeki Ngibi büyük hidro­elektrik ve sulama çalışmaları, kışlık ot­lakları azaltmaktadır. Katalonya demirha­nelerinin gerilemesinden beri, ispanyol ya­macının tek kurtuluş şansı ince tarıma geçilmesidir. Bölgede nüfus seyrelmesi de­vam eder ve binlerce ispanyol, Fransız yamacına göçmüştür. Oysa işçilerin dağ eteğindeki sanayi merkezlerine göçmesi yü­zünden kuzey yamaçta hayat daha güç­tür. Doğu Pireneler, bağcılık yapılan Aspres’in, Alberey’in ve Corbiere’in yukarısın­da «garrigueIerle örtülüdür. Çöküntü hav­zaları Conflent, Vallespir ve Cerdana’da meyve yetiştirilir; ama Capui ve Dorezan’-da tarım daha ilkeldir.

Ariege Pireneleri nde çeşitli yapısal bölge­lerin genişlemesi, vadilerin boylamasına ka­zılmasına imkân vermiştir. Bununla birlik­te bu bölgenin kır ekonomisi hâlâ ilkeldir; tarım ve davar yetiştiriciliğinin yerini sütçül hayvan yetiştiriciliği (Salat kıyısında Couserans’da daha çok gelişmiştir) alma­mıştır. Lavelanet’de kumaş sanayii, Luzenac’ta talk, Arzat’da boksit çıkarımı nü­fus seyrelmesini engelleyemedi. Aran vadi­siyle Aspe vadisi arasındaki Orta Pireneler, yüksek dağ manzaraları (Gavarnie, Midi de Bigorre doruğu), meşhur ılıca merkezleri (Cauterets, Luchon, Bagneres-de-Bigorre) Neste ırmakları ve «gave»ların geçtiği küt­leyi aşan vâdileriyle sıradağların başlıca ke­simidir. Çok derin oyulmuş, kurak ve dar dipli buzul vadileri, yamacın aşağı kesi­mindeki ambarlar çevresinde tahıl ve yem­lik ot çayırlarının birarada yetiştirilmesini ve yüksek vadilerle ova arasında işbirliği yapılmasını gerektirdi. Ama nüfus azalma­sı Ossau’da muhafaza edilmiş olan bir teş­kilâtın gerilemesine yol açar. Çobanlık ha­yatının basitleşmesi kışın sürülere yer de­ğiştirmenin azalmasıyle nitelinir. Modern hayvancılık ancak yemlik çayırlar yakının­daki Campan vadisinde (sütçül inek) ve Aspe ile Ossau vadilerinde (rokfor peyniri imalâtında kullanılan keçi sütü) uygulanır. Bu vadilerde buzul göllerinin aşağısında büyük hidroelektrik düzenlemeler yapılabi­lir (Pragneres). Bu yüzden sanayi, ulaşım nakliyatındaki gelişmeden beri dağın orta­sına kaymıştır (Pierrefitte’de elektrokimya). Hacı ve turistlerin canlandırdığı Lourdes dışında, dağ kenarındaki eski şehirler (Saint-Bertrand-de-Comminges, Saint Gaudens) dağdan uzaktaki şehirler kadar gelişmemiş­tir. Anie doruğunun batısında Atlas Okya­nusu PirenelerVmn özelliği yükseltilerinin az olması, yağışın fundalıklara ve gürgen ormanlarına yetecek kadar bol olması ve Baskların yaşamasıdır. Soule, Cize (Yukarı Nive) ve Labourd’da domuz ve kümes hay­vanları için mısır tarımı yapılır ve sığır yetiştirilir.
Bugün Fransız Pireneleri’nde ekonominin başlıca özelliği batı dağeteğinde sanayi ve şehirciliğin gelişmesidir; bu durum dağ­daki nüfus seyrelmesiyle çelişir: gelenek­sel sanayiler (odunla işleyen demirhaneler, kumaş ve sandalet yapımı), çıkarım sana­yii (Saint-Beat’da mermer v.b.) ve hid­roelektrik çalışmaları, nispeten yoğun olan nüfusun tamamını istihdam edememektedir Ama elektrik enerjisi ve tabiî gaz, Lacqtan Boussens’e kadar sanayinin gelişmesi­ni (uçak ve makine sanayii) destekler ve Tarbes, Ossun, Pau, Lannemezan gibi mer­kezlerin Pireneler’deki hayatı canlandırma­sına imkân verir.

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRENELER -Beşeri coğrafya hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRANGA veya PIRANGA

Tarih 08 Haziran 2009

PRANGA veya PIRANGA i. (ital. branca, iki şeyi birbirine bağlayan şey’den). Huk. Esk. Hapishanelerde kullanılan zin­cirli demir: Hasretinden prangalar eskittim // Terketmedi sevdan beni (Ahmed Arif).
— ÇEŞ. DEY. Pranga kaçağı) azılı haydut. || Prangaya vurmak, ayağına pranga bağ­lamak.
— Tar. Çin’de hükümlülerin başına geçirilen delikli tablanın değişik bir biçimi olan iş­kence aracı.
— ANSIKL. Huk. Esk. 1869 Tarihli Askerî Ceza kanunu hükümlerine göre, pranga bazı mahkûmların bellerine bağlanarak ayakla­rına takılır, böylelikle hükümlü oldukları yerden kaçmamaları sağlanırdı. Sivil hapishanelerde ise bu tür, ceza disiplinini bozan­lara uygulanırdı. Pranga, halkalarıyle bir­likte iki okka yüz dirhem ağırlığında olur­du.
—Tar. İran’da, Çin’de v.b. uygulanmış olan bu işkence tarzı ya cezalıyı ayakta’ve­ya yatar durumda bir direk ya da parmaklı­ğa bağlamağa yahut yer değiştirmesini ön­lemek amacıyle boynuna ağır bir ağaç, de­mir parçası geçirmeğe dayanırdı. Yürüme­yi engellemek için de iki bacak bir zincirle birbirine bağlanırdı.

♦ Prangalı sıf. Prangaya vurulmuş: Pran­galı mahkûm. (ML)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRANGA veya PIRANGA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POZZUOLi

Tarih 08 Haziran 2009

POZZUOLi, İtalya’da şehir, Campania’da (Napoli ili), Napoli körfezi kıyısında, Misena burnu ile Nisida adası arasında; 51 300 nüf. Eskiçağda Samos’un (Sisam) kolonisi (M. ö. 520) olan Puteoli (önce Dikaiarkheia), Cumae’nin limanıydı; İkinci Kartaca savaşında önemli rol oynadı ve M. ö. 194′te bir roma kolonisi oldu. Tepelerin ko­ruduğu büyük bir koy kıyısındaki limanı çok elverişliydi. Daha M. ö. II. yy.da gü­ney rüzgârlarına karşı bir dalgakıran (eni 16 m, boyu 372 m, fakat kesintili) ile birbirine bağlı birçok havuz yapıldı; havuzlar deniz tarafından bir çifte kemer siste­miyle korunuyordu; kemerlerin kenarında revaklar ve dükkânlar vardı. Pozzuoli do­ğulu tüccarların yaşadığı (dinlerini yaydı­lar) önemli bir ticaret ve yolcu limanıydı. Trafik bugün de işlektir. «Serapis tapına­ğı» denen eski bir yiyecek pazarı, Vespasianus zamanında inşa edilen amfiteatr, Augustus tapınağı ve eski köşkler (bu ara­da Cicero’nunki) bugüne kalmıştır. Kü­kürtlü topraklar çok yüksek sıcaklıkta (162°5C) buhar püskürtür. Şehirde demir sa­nayii yerleşmiştir. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZZUOLi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POZNAN

Tarih 08 Haziran 2009

POZNAN, Polonya’da şehir, voyvodalık merkezi, Büyük Polonya ovasının ortasın­da, Warta ırmağı kıyısında; 422 700 nüf. Üniversite. Poznan, özellikle siyaset, idare, din ve kültür alanındaki önemi sayesinde büyük bir şehir haline geldi. Ama bugün başlıca gelişme etkeni sanayidir: Poznan bu sayede eski Polonyanın Gniezno gibi öbür tarihî merkezlerini geçti. Çok süslü katedral (XV.-XVIII. yy.); XVI. yy.dan kalma belediye sarayı. Şehirde bütün sana­yi kolları temsil edilir: metalürji (demir­yolu ve tarım malzemesi), kimya, dokuma ve besin sanayii, deri işçiliği v.b.
— Poznan voyvodalığı, 2 065 000 nüf. Poznan, yaklaşık olarak, XVIII. yy.da Polonya bölüşülurken sınırları Prusya lehine çizilen Poznan eyaletini içine alır.Bugün Polonya’nın büyük coğrafî bölgelerinden biridir. Poznan eyaleti Polonya’nın tarihî merkezi­dir: ilk islav halklarının meydana gelmesi ve ilk Polonya devletlerinin ortaya çıkmasıyle ilgili en önemli arkeoloji buluşları bu sınırlar içinde yapıldı. Tarım bakımından Poznan eyaleti, soğuk topraklı, sert iklimli büyük Kuzey Avrupa ovasının özelliklerini taşır: ince bakım isteyen ürünlere elveriş­li olmamasına karşılık, büyük ölçüde çav­dar, patates ve yemlik bitki tarımına imkân verir. Ayrıca keten de yetiştirilir. Buğday tarımı yalnız güney kısımdadır. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZNAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POWDERLY (Terence Vincent)

Tarih 08 Haziran 2009

POWDERLY (Terence Vincent), amerikalı sosyalist (Carbondale, Pennsylvania 1849 – Washington 1924). Demiryolları memuruydu. 1879′dan 1893′e kadar «Knights of Lahorsun başkanlığında bulundu. Bu sendikanın hızla gelişmesini sağladı, çalışma alanını genişletti, ücret arttırılması için yapılan gösteri­leri sınırlandırdı, kooperatifleri destekledi.(L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POWDERLY (Terence Vincent) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRAZOL

Tarih 07 Haziran 2009

PİRAZOL i. (fars. pyrazole). Kim. Zayıf, heterosiklik baz; 70°C’ta ergir, 187°C’ta kaynar; çekirdeğine pirazolonlarda rastla­nır. (Homolog pirazoller, hidrazinlerin pidiketonlarla yoğunlaşmasından meydana gelir.)
Pirazol mavisi, çivite benzeyen boyarmadde; fenilmetilpirazolon’un demir III klorür etkisiyle kendi üzerinde yoğun­laşmasından elde edilir. (L)

07 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRAZOL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTASYUM

Tarih 06 Haziran 2009

POTASYUM i. (fr. potassium). Kim. Po­tasyum hidroksit içinde keşfedilen alkali maden.
— Toksikoloji. Potasyum zehirlenmesi, faz­la miktarda potasyum tuzu alınması so­nucunda meydana gelen zehirlenme olay­larının tümü (mide ve bağırsak bozukluk­ları, kalp atışının yavaşlaması, alkaloz olayları).
— ANSİKL. Kim. Potasyum, atom numa­rası 19, atom ağırlığı K = 39,1 (kalyum) olan kimyasal elementtir. 1807′de Davy ta­rafından, potasyum hidroksidin elektroliziyle keşfedildi. Yumuşak ve dövülgen bir madendir; yeni kesilmiş yüzeyleri gümüş parlaklığındadır, fakat daha sonra havada oksitlenerek kararır. Yoğunluğu 0,86′dır, 63°C’ta erir, 757°C’ta kaynar. Havanın et­kisinden korumak için vazelin yağı veya gazyağı içinde saklanır.

Çok kolay oksitlenen potasyum, ametalle­rin çoğuyle, özellikle halojenlerle, oksijen ve kükürtle birleşir. Güçlü bir indirgen özelliği taşıdığından, soğukta suyu ayrış­tırarak, açığa çıkan hidrojeni tutuşturur; ayrıca birçok oksijenli veya halojenli bi­leşiğin de ayrışmasına yol açar; öbür madenlerden çoğunu bileşiklerinden açığa çı­karır. Tabiatta çok yaygın olan potasyum, deniz suyunda klorür şeklinde ve birçok maden yatağında (Stassfurt’ta karnalit, Alsace’ta silvinit) çift klorür şeklinde bulu­nur. Ayrıca bitkisel küllerde de karbonat şeklinde rastlanır.
Erimiş potasyum hidroksidin elektrolizi ve­ya potasyum karbonatın kömürle indirgen­mesinden az miktarda potasyum elde edi­lir. Potasyum bazen indirgen olarak kul­lanılır; fakat, tepkimeleri daha az şiddetli ve maliyeti daha ucuz olduğu için genel­likle sodyum tercih edilir.

• Potasyum bileşikleri. Potasyum oksi­jenle brleşerek birçok oksit verir. Potas­yum oksit K2O suda çözününce, potasyum hidroksit KOH, potas kostik meydana gelir. Potasyum hidroksit veya potas kostik KOH, 360° C’ta ergiyen, akkor derecede uçucu olan, beyaz bir katıdır; suda ısı açığa çıka­rarak çözünür ve nem kaparak bozunur. Renkli baz ayıraçlarına, asitlere, tuzlara ve esterlere etki eden güçlü bir bazdır. Çok yakıcıdır, deriyi tahriş eder ve eti parçalar. Genellikle, suda erimiş potasyum klorürün elektroliziyle elde edilir; ancak anotta açı­ğa çıkan klorla birleşerek yeniden klorür haline dönüşmesini önlemek gerekir. Ayrı­ca, kaynar haldeki sulu potasyum karbo­nat çözeltisine kireç etki ettirilebilir; böy­lece elde edilen kireçli potasyum hidrok­sit saf değildir; alkolde çözündürülerek saflaştınlabilir (alkollü potasyum hidroksit). Potasyum hidroksit laboratuvarlarda, çö­zünmeyen hidroksitleri çökeltmek ve karbon dioksidi soğurmak için kullanılır; ayrıca, arap sabunu üretiminde ve boyaların te­mizlenmesinde işe yarar; eskiden eczacılık­ta dağlağı olarak kullanılırdı.
Potasyum klorür KC1, susuz haldeyken, 768° C’ta ergiyen renksiz küpler şeklinde billurlaşır. Tuzlu bataklıkların billûrlaşma sularından, varek küllerinden, Stassfurt ma­den yataklarındaki karnalit’ten KC1, Mg-CI2, 6H2O veya Mulhouse madenlerindeki silvinit’ten KC1, NaCl çıkarılır. Karnalit ve silvinitteki potasyum tuzu, ayrımsal çözündürmeyle açığa çıkarılır. Bu klorür, öbür potasyum bileşiklerinden çoğunun hazırlan­masında kullanılır.

Potasyum bromür KBr ile potasyum iyodür Kİ, çok çözünen, renksiz kübik billurlar halinde bulunur. Her ikisi de, potasyum karbonatın demir tuzlarına etkimesiyle el­de edilir, potasyum iyodür ayrıca vareklerden çıkarılır. Bu tuzlar tıpta vc fotoğrafçı­lıkta kullanılır.
Potasyum hipoklorit KCIO ve potasyum klorat KClO3. Bk. KLOR.

Potasyum sülfür K2S ve potasyum hidrojen sülfür KHS, kükürtlü hidrojenin potas­yum hidrokside etkimesiyle meydana gelir. Potasyum sülfür, susuz olduğu zaman ha­vada tutuşur (Gay-Lussac piroforu). Çözeltleri, havada yükseltgenerek sararır ve polisülfürler meydana getirir. Normal sül­fürlere kükürt katarak da elde edilebilen bu bileşikler arasında, potasyum pentasülfür K2S5, sunî kükürtlü banyoların hazır­lanmasında kullanılır.

Potasyum sülfat K2SO4, varek küllerinden ve pancar melaslarının yakılmasıyle elde edilen ham potasyum karbonattan çıkarılır; potasyum klorür üstüne sülfürik asidin et­kimesiyle de elde edilebilir. Susuz haldey­ken, ortorombik prizmalar şeklinde billur­laşır. Alüminyum sülfatla birleşerek şap meydana getirir. Ziraatta gübre olarak kul­lanılır. Potasyumun ayrıca bir hidrojen sül­fatı veya bisülfatı KHSO4 vardır; bu mad­de ısıtılınca potasyum pirosülfat K2S2O7 ha­line dönüşür.
Potasyum nitrat KNO3 Bk. GüHERÇiLE.
Potasyum karbonat K2CO3 ve potasyum bi­karbonat KHCO3. Potasyumun iki çeşit kar­bonatı vardır: potasyum karbonat K2CO3, akkor derecede ayrışmadan ergiyen, suda ve alkali çözeltilerde çözünen, susuz beyaz bir katıdır; potasyum bioksalatın kavrulmasıyle saf olarak elde edilir; asit karbonat da denen potasyum bikarbonat KHCO3, karbon dioksidin potasyum karbonata etkimesiyle elde edilen renksiz billûrsu bir katıdır. Piyasada satılan potasyum karbonatlar veya potaslar saf değildir ve çeşitli kaynaklardan çıkarılır: odun küllerinin yı­kanması ve meydana gelen derişik çözelti­nin buharlaştırılmasıyle elde edilen tortu­nun kavrulmasından; pancar melaslarının yakılmasıyle elde edilen ham ürünün ve imbik kalıntısının işlenmesinden v.b. Po­tasyum karbonat ayrıca, sodyum karbonat gibi, Leblanc usulüyle de elde edilebilir: potasyum sülfatın kömür ve kireç taşıyle birlikte kavrulmasından. Potasyum karbo­nat, potasyum nitrat ile potasyum hidrok­sitin üretiminde, kristal ve optik camların yapımında, kloratların, demir II siyanür ve silikatların üretiminde kulanılır.

Potasyum siyanür KCN. Bk. HİDROSİYA­NİK.
Potasyum demir II siyanür K4 Fe (C N)6 ve potasyum demir III siyanür K3 Fe (CN)6.
Bk. DEMİR bileşikleri.
Potasyum sülfosiyanat veya tiyosiyanat KCNS, potasyum karbonat ile kükürtün demir II siyanüre etkimesiyle elde edilir; demir III tuzlarının ayıracıdır ve bu tuzları kırmızıya boyar.

Silis ve potasyum hidroksit karışımlarının ısıtılmasıyle, potasyum metasilikat K2SİO3 gibi çeşitli potasyum silikatlar elde edilir. Bunların sulu çözeltileri, inşaatta kullanılan yumuşak kireçtaşlarını sertleştirmeğe yarar. Potasyum kromat K2CrO4 ve bikromat K2 Cr207 . Bk. KROM.

Potasyum permanganat KMnO4. Bk. MAN­GANEZ.

*Potasyum tuzlarının özellikleri. Derişik çözeltiler halinde çökelen sarı renkli potas­yum kloroplatinat K2PtCl6, potasyum flüorosilikat K2Sif6, potasyum perklorat ve pikrat dışında, bütün potasyum tuzları suda çözünür. Bir Bunsen bekinin alevine potas­yum tuzları tutulunca, alevin rengi mora döner.

— Coğ. Potasyum bileşikleri’nin üretimi, İkinci Dünya savaşından önce, başlıca Al­manya ve Fransa tarafından sağlanıyordu. Almanya, Stassfurt’taki zengin yatakların­dan ortalama
2 milyon ton çıkarırdı; Fran­sa, Alsace’ın güneyinde 0,5 milyon ton üretiyordu. Böylece bu iki ülke, dünya üre­timinin onda dokuzunu sağlıyordu. Savaş­tan sonra durum tamamıyle değişti. New Mexico ve Texas’taki yatakları işleten A.B. D., 2 milyon tonu aşan üretimiyle birin­ci sırayı aldı; üretim gücü azalan Batı Al­manya ise A.B.D.’yi yakından takip etmeğe başladı; Doğu Almanya da 600 000 tonu aşan üretimiyle Fransa’nın üretimine yak­laştı. Dünya pazarlarında Polonya ve is­panya’nın adı duyulmağa başlandı. S.S.C.B. ise belki de dünyanın en zengin yatağı olan Kama yataklarını işletir. 1960 ile 1965 yıl­ları arasında dünya üretimi 9 Mt’dan 14 Mt’a yükseldi. Üretim özellikle A.B.D. ve Batı Almanya (herbiri 3 Mt’a yakın), S.S.C. B. ve Fransa (her biri 2 Mt’dan fazla), Kanada (1965′te 1,3 Mt) tarafından sağlanır. Esterhazy yataklarının işletilmesiyle Kanada’nın üretimi hızla artmaktadır.

— Eczc. Potasyum bromür, iyodür, klorat, nitrat, tartarat gibi çok sayıda potasyum tuzu tedavide kullanılır. Potasyum iyonu idrar söktürücUdür. Ayrıca, tuzsuz perhizle birlikte uygulanan bazı idrar söktürme ve hormon tedavilerinde potasyum, klorür şek­linde kullanılır. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTASYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTA

Tarih 06 Haziran 2009

POTA i. (fr. poteau, direk’ten). Spor. Bas­ketbolde, düşey br tahta levhaya yerden 3,05 m yüksekliğe yatay olarak tespit edil­miş 60 sm uzunluğunda bir ağ ile donatıl­mış 45 sm çapında demir bir çemberden meydana gelen kale. (M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTA

Tarih 06 Haziran 2009

POTA i. (fars. püte, mahzen’den). İçinde maden ergitilen kap.
— Camcılık. Pota altlığı, cam fabrikala­rında cam potası konan ahşap halka.
— Metalürji. El potası, az miktarda dök­me demirin dökümüne yarayan pota. (Ça­tal bir sapa takılan pota doğrudan doğru­ya döküm haznesi olarak kullanılabilir.)
— Plast. mad. Isıtma potası, elektrik di­renciyle veya ısıtıcı bir sıvının dolaştığı gömlekle ısıtılan madenî silindir. (ML)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORT TALBOT

Tarih 06 Haziran 2009

PORT TALBOT, Büyük Britanya’da şehir, Galler ülkesinin güneyinde (Glamorganshire), Swansea koyunun doğu kıyısında; 50 220 nüf. Kömür limanı. Metalürji. Demir fab­rikası. (L)
PORT TEVFİK. Bk. SÜVEYŞ.

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORT TALBOT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORT SWETTENHAM

Tarih 06 Haziran 2009

PORT SWETTENHAM, Malezya’da (Selangor) şehir, Malakka boğazı kıyısında; 11 300 nüf. Kuala Lumpur’a demiryoluyle bağlı olan limanından kalay, kauçuk, hin­distancevizi içi, hurma yağı ve ananas ih­raç edilir. Burası Malezya’nın başlıca ti­caret merkezlerindendir. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORT SWETTENHAM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİR

Tarih 06 Haziran 2009

PİR sıf. (fars. pir). Esk. Yaşlı, koca, ih­tiyar: Tarihle yaşıt belki şu pir İstanbul, I Her gün yeni bir zevke esir İstanbul (R. Melûl Meriç).
Sıf. ve i. ihtiyar, yaşlı (kimse): Biz, bir babanın evlâdıyız ve pe­derimiz bir pir-i muhteremdir (Cevdet Pa­şa).
Herhangi bir konuda tecrübeli, üs­tat veya önder olan kimse: Büyük Itrî’ye eskiler derler, I Bizim öz musikîmizin piri (Yahya Kemal).

Pir ü berna (veya civan), ihtiyar ve genç. Mec. Herkes.
Pir ü pak. Bk. PIRüPAK.
Pir-zen (veya pire-zen). Bk. PiREZEN.
Pir-i berna, ihtiyar, fa­kat dinç kimse.
Pir-i çihl sale, kırk ya­şına gelmiş adam. Mec. Olgun kimse.
Pir-i dihkan (veya sal-hurde), ihtiyar adam. Mec. Eski, yıllanmış şarap.
Pir-i dumuy, saçları kırlaşmış yaşlı adam. Mec. iyi ve kötü günleri olan, insanı güldüren ve ağlatan hayat, dünya.
Pir-i duta (veya fertut), zayıf, güçsüz ve düşkün ihtiyar,
Pir-i fani, çok yaşlı ve zayıf kimse: işbu Yeman ile Sabit İbni Vakş pir-i fani olup harp ve darba yaramayacakları malûm ol­duğu cihetle… (Cevdet Paşa).
Pir-i fe­lek (veya çarh), dünya. Satürn.
Pir-i ha­rabat, yaşlı meyhaneci. Mec. Dünya tut­kularından arınmış, olgun kimse. Doğru yolu gösteren, mürşit.
Pir-i Kenan, Hz. Yakub.
Pir-i kühen (veya kühen-sal), ko-camış, yaşlı.
Pir-i mey, meyhaneci.
Pir-i mugan, mecusîîerin başrahibi. Mey haneci.
Pir-i serendib, Hz. Âdem.
Pir-i zal, saçı sakalı ağarmış ihtiyar.
— çeş. dey. Pir aşkına, gerçek bir sev­gi ve tam bir inançla: Vur pençe-i ÂIVdeki şemşir aşkına I Gülbangi asumanı tu­tan pir aşkına (Yahya Kemal). Tekiz. Kar­şılık beklemeden veya görmeden.
Pir ol! «Çok yaşa» anlamında beğenme ve övgü sözü olarak şaka yollu kullanılır.
Pir yo­luna gitmek, hiç uğruna ölmek.
— Ask. Esk. Pencik kanunu hükümlerine göre, erkek esirlerin yaşlı olanlarına veri­len ad.
— Tasav. Tarikat kurucusu (Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli v.d.) kimse. Tarikat ulusu. (Bk. AN s t Klı.)
Pır postu, Bektaşîlikte, meydan makamlarından biri.
Piri sâni, dervişlerin ikinci başkanı.
Piri tarikat, dervişlerin reisi, manevî mürşit.
— ANSIKL. Tasav. Pir kavramı tarikatla­rın doğuşundan sonra ortaya çıktı. Gerek sünnî, gerek şiî bütün tarikatlarda, bu kav­ram manevî derece bakımından en yük­sek aşamada bulunan kimseler için kullanılır. Tekke geleneğine göre pir, yol gös­terici, Tanrı yolunda canları uyarıcı, Hak’a ulaştırıcı anlamına gelir. Tarikat kurucula­rından başka tekke şeyhlerine, postnişin-îere, dedelere de pir denir. Bazı tekkeler­de, yaş bakımından en ileri durumda olan yetkili, yönetimi elinde bulundurduğu için pir olarak nitelenir. Bektaşîlerde önce Ali, sonra Nesimî, Mansur, Hacı Bektaş Veli, Şah İsmail, Pir Sultan, Usulî pir sayılır. Mevlevîlerin Alevî kolundan olanlar Ali ve Mevlâna’yı, sünnî inançlarına bağlanan­lar ise yalnız Mevlâna’yı pir alarak kabul ederler. Pir bütün tarikatlarda Allah, Hz. Muhammed ve Ali’den sonra gelir.
— örf. ve âdet. Eskiden gene tarikat niteliği taşıyan veya bir tarikata bağlanan meslek­lerin, özellikle lonca ve fütüvvet kuruluş­larının, başında bulunan yöneticilere de pir denirdi. (Bk. LONCA.) Mesleklere göre de­ğişik adla anılan her loncanın ayrı bir piri vardı. Bu pirlerin bazıları peygamberdi. Birer lonca olan bu değişik meslekler i-çinde berberlerin piri Selmanı Farisî, ter­zilerin İdris peygamber, demircilerin Davud peygamber v.d.
♦ Zf. Tam, adamakıllı: Bir vurdu, pir vur­du.
♦ Piran coğl. i. Esk. İhtiyarlar.
Ermiş kimseler.
♦ Pirane zf. Esk. İhtiyar olana yaraşır şekilde.
+ Pirî i. Esk. Pirlik.

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Sonraki sayfa »