REŞETAR (Milan)
Tarih 29 Haziran 2009
REŞETAR (Milan), sırp-hırvat asıllı islav dilleri uzmanı (Dubrovnik, Dalmaçya 1860-Floransa 1942).
Viyana üniversitesi islav filolojisi bölümünde ders verdi; Birinci Dünya savaşından sonra Zagrep üniversitesine geçti. 1928′de Floransa’ya yerleşti. Dalmaçya ve özellikle Dubrovnik bölgesinin dilbilim, edebiyat ve kültürü üzerine çalışmalar yaptı.
Eserleri: Die Metrik Gundulic’s (Gunduliç’in Vezni) [Archelogie für Slavische Philologie, XXV'de (İslav Filolojisi Arkeolojisi)]; Die Ragusanischen Urkunden des XIU-XIV Jahrhunderts (XIII.-XIV. yy. Dubrovnik Belgeleri) [aynı seride, XVI-XVII]; Die Serbokroatische Betonung, Süd-westlicher Mundarten (Sırpça’da Vurgu, Güneybatı Lehçeleri) [1900]; Der Ştokavische Dialekt (Ştokav Lehçesi) [1911]; Duprowacka Numizmatika (Split Nümismatiği) [1924 - 1925] v.b. (L)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞETAR (Milan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REŞAD (Ahmed Faik)
Tarih 29 Haziran 2009
REŞAD (Ahmed Faik), türk yazarı ve tarihçisi (istanbul 1851-ay.y. 1914).
İstanbul’da Valide rüştiyesinde okudu, Babı Seraskerî Muhasebe kaleminde görev aldı. Divanı Hümayun, Hariciye Mektubî kalemlerinde çalıştı. Takvim-i Vekayi gazetesinde başyazarlık yaptı. Diyarbakır maarif müdürü oldu, aynı görevle Van ve Yanya’da bulundu; istanbul’a döndü, ikinci Meşrutiyet ilân edilinceye kadar Takvim-i Vekayi gazetesinde müdürlük yaptı; öğretmenlikten emekliye ayrıldı.
Eserleri: Tarih-i Edebiyatı Osmaniye (Osmanlı Edebiyatı Tarihi); Eslâf (Geçmişte Yaşayanlar); Güldeste (Antoloji); Hazine-i Müntehabat (Antoloji Hazinesi); Gencine-i Letaif (Latifeler Hazinesi); Muhtasar ve Musavver Tarih-i Osmanî (Resimli Osmanlı Tarihi özeti); Sergüzeşt-i Aristonotis (Aristonautis’in Başından Geçenler). [M]
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞAD (Ahmed Faik) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENOİR (Jean)
Tarih 27 Haziran 2009
RENOİR (Jean), fransız filim yönetmeni (Paris 1894), Auguste Renoir’ın oğlu, Pierre Renoir’ın kardeşi.
Bir süre seramikçilik yaptı. 1924′te yönetmenliğini Albert Dieu-donne’nin yaptığı Une Vie Sans Joie (Neşesiz Hayat) adlı filmin senaryosunu yazdı. Aynı yıl ilk filmini çevirdi: La Fille de l’Eau (Su Kızı). Bu tarihten sonra çeşitli türde filim çevirdi: Nana (1926); La Petite Marchande d’Altumettes (Kibritçi Kız) [1928]; La Chienne (Dişi Köpek) [1931]; La Nuit du Carrcfour (Yol Kavşağındaki G’ece) [1932]; Tonİ (1934); Le Crime de M. Lange (M. Lange’ın Cinayeti) [1935]; Ayaktakımı (Les Bas-Fonds) [1936]; Kır Gezintisi (Une Parti de Campagne) [1937] ve aynı yıl şaheseri sayılan Harp Esirleri (La Grande İllusion); Hayvanlaşan İnsan (La Bâte Huma-in) [1938]; Karısı ve Âşığı (La Regle du Jeu) [1939].
İtalya’da başladığı Tosca’yı bitiremeden, 1940′ta Hollywood’a gitti. Orada çevirdiği filimlerin en iyisi The Souther-ner’dir (Güneyli Adam) [1945]. Hindistan’da, Rüya Gibi Geçti (The River) [1951] ve italya’da Altın Araba (La Carrosse d’Or) [1952] adlı filimleri yönetti. Fransa’ya döndü ve orada French-Cancan (1955), Elena et Les Hommes (E1ena ve Erkekler) [1956], Kırda Kahvaltı (Le Dgjeuner sur l’Herbe) [1959], Le Caporal £pingle (1962), Dr. Cordelier’nin Vastveinamesi (Le Testament du Dr. Cordelier) [1963] adlı filimleri çekti. Eserlerinde, şekilden çok içgüdüye önem verir. Yerine göre gerçekçi, alaycı, şair ve yerici olduğu için onu herhangi bir akıma mal etmek güçtür. 1966′da sinemayı bir süre için bırakarak edebiyatla ilgilendi ve Les Cahiers du Capitaine Georges (Kaptan Georges’un Hatıra Defteri) adlı eseri yayımladı. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENOİR (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Renaudot-Theophraste ödülü
Tarih 27 Haziran 2009
Renaudot-Theophraste ödülü, 1925′te bir edebiyat tenkitçileri (Gaston Picard, Georges Charensol ve P. Demartres) grubu tarafından kurulan ödül.
Fransız gazeteciliğinin kurucusu sayılan Renaudot’nun adını alan bu ödül 1926′dan beri her yıl Goncourt armağanı ile aynı zamanda, bir roman, bir anlatı, bir masal veya hikâye derlemesi yazarına verilir. Her ne kadar, hiç bir para bağışı tapılmazsa da çok tutulan; değerli yazarlara verilen bir ödüldür. (L>)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Renaudot-Theophraste ödülü hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENAN (Ernest)
Tarih 27 Haziran 2009
RENAN (Ernest), fransız yazarı (Treguier 1823 – Paris 1892). Beş yaşında babasını kaybetti. Annesi ve ablası tarafından yetiştirildi. Çeşitli din okullarında okudu. Saint-Sulpice kolejinde îbranîce öğrendi.
Alman düşüncesinden etkilenerek katolik i-nancından koptu. 1845′te papazlıktan ayrıldı. Felsefenin yanı sıra, filoloji çalışma ve araştırmalarını da sürdürdü. 1847′de Essai Historique et Theorigue sur les Langues Semitiques (Samî Dilleri üstüne Tarihî ve Nazarî Deneme) adlı eseriyle Volney ödülünü kazandı. 1848 Devriminden büyük ölçüde etkilendi. Jules Simon’un yönettiği La Liberte de Penser (Düşünme Hürriyeti) adlı gazetede yazılar yazmağa başladı.
İnsanlığı ilgilendiren büyük meselelerin ancak liberal bir bilim yoluyla çözümlenebileceğini ispatlamak amacıyle Avenir de la Science (Bilimin Geleceği) adlı eseri yazdı. Bu eser, ancak 1890′da kitap olarak yayımlandı. 1850′de Bibliotheque Nationale’deki süryanîce elyazmalarını sınıflandırmakla görevlendirildi. Revue des Deux Mondes ve Journal des Debats’da. yazılar yazdı. 1852′de Averroes et Averro-isme (İbni Rüşt ve İbni Rüşt’çülük) konulu teziyle doktorasını verdi. 1860′ta ablasıyle birlikte, arkeolojik bir görevle Suriye’ye gitti. 1861′de ablasının ölümü üzerine yalnız olarak yurda döndü; göreviyle ilgili çok geniş temel bilgiler ve ilgi çekici örnekler dışında, isa’nın Hayatı (Vie de Jesus) adlı eserinin müsveddelerini de getirdi; bu eser, yirmi yıllık çalışmalarının büyük bir kısmını kapsayan Histoire des Origines du Christianisme’in (Hıristiyanlık Menşelerinin Tarihi) ilk cildidir. Renan, 1862′de College de France’ın îbranîce kürsüsüne getirildi. Ama daha ilk dersinde, isa’dan «eşsiz bir adam» olarak söz etmesi gürültülere yol açtı.
Dersleri önce ertelendi, sonra da bütün bütün kaldırıldı. Renan’ın edebiyat çevrelerine girmesi bu sıralara rastlar. 1863′te yayımlanan İsa’nın Hayatı’nda. isa’yı tenkitçi tarih metotlarıyle incelediği için yeni tepkilere yol açtı! 1864′te eserine devam edebilmek için Mısır’a, Anadolu’ya ve Yunanistan’a gitti. 1869′da siyasete atılmayı denedi. Savaş sırasında Prusya prensi Friedrich ile barış konusunda görüşmeğe çalıştı. Savaştan sonra yeniden College de France’taki kürsüsüne dönerek, ülkesinde düşünce ve ahlâk alanını kapsayan bir reform üstünde çalışmalara başladı. 1883′te College de France’ın müdürü oldu.
Hayatının son yıllarında Origines adlı eserini Histoire du Peuple d’israel (İsrail Milletinin Tarihi) ile tamamlamağa çalıştı ve Drames Philosophiques’i (Felsefî Dramlar) yazdı.
Renan’ın öbür eserleri: Histoire Generale et Systeme Compare des Langues Semitigues (Samî Dillerinin Karşılaştırmalı Sistemi ve Genel Tarihi) [1885]; Essais de Morale et de Critigue (Ahlâk ve Tenkit Denemeleri) [1859]; Questions Contemporaines (Çağdaş Meseleler) [1868]; Dialogues et Fragments Philosophiques (Felsefî Diyalog ve Yazıtlar) [1876]; Drames Philosophiques (Felsefî Dramlar) [Caliban, l'Eau de Jouvence (Gençlik Suyu), Le Pretre de Nemi (Nemi Rahibi), Abbesse de Jouarre (Jouarre Rahibesi)] (1886); Çocukluk ve Gençlik Hatıraları (Souvenirs d’Enfance et de Jeunesse) [1883], Feuilles Detachees (Kopuk Sayfalar) [1892]. Renan, kiliseden kopmakla birlikte, en büyük önemi manevî değerlere verdi, insanlığın ilerlemesi konusunda bütün varlığıyle liberal bilime ve tenkitçi düşünceye bağlandı. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENAN (Ernest) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REMİZOV (Aleksey Mihayloviç)
Tarih 27 Haziran 2009
REMİZOV (Aleksey Mihayloviç), rus yazarı (Moskova 1877-Paris 1957). Gençliğinde çok seyahat etti, tutuklandı ve sürgüne gönderildi; birçok bilim dalıyle ilgilendi. Gerçekçi romana sembolizm anlayışını uyguladı, halk geleneğini modernleştirerek stilize etti ve ahenkli nesriyle epik ve lirik bir edebiyat türü yarattı.
Zamyatin veya Pilnyak gibi rus yazarlarını büyük ölçüde etkiledi. Çasıy (Saatler) adlı hikâye kitabiyle tanındı. Ama asıl ününü Prud (Gölcük) [1905], Krestovıye Sestrıy (Haçlı Rahibeler) [1911], Zga (Karanlık) adlı üçlemeyle sağladı. Ayrıca alaylı ve nükte dolu bir anlatı derlemesi yayımladı: Posolon (1906). 1907′de şaheseri sayılan Limonar (Limoncu) çıktı. 1921′de göç etti, Paris’e yerleşti. Paris’te mistik düşünceler, nükte ve buluşlarla dolu birçok eser yazdı: Vzvihrennaya Rossiya (Burgaçtaki Rusya) [1927]; Podst-rijyonnıymi Glazami (Kırpılmış Gözler) [1951]; Ogon Vesçey (Nesnelerin Ateşi) [1954]. (L)
REML i. Bk. REMİL.
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REMİZOV (Aleksey Mihayloviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REMİZ veya REMZ
Tarih 27 Haziran 2009
REMİZ veya REMZ i. (ar. remz), Esk. İşaret, alâmet: Âşık da şu kızdır ki, velayet remzi görüp bize âşık oldu (N. Araz).
Bu ise Hatem-ül-Enbiya aleyhi ekmelüt-te-haya Hazretlerinin ömrü az kalmış olduğuna rernz ve işaret idi (Cevdet Paşa).](Bir şeyi) işaretle, kapalı bir şekilde anlatma, ima: Her remzde gizliden bir işaret ve her gizlilik işaretinde sırdan bir haber vardır (N.F, Kısakürek). || Belli bir şeyi ifade eden şekil, sembol: önümüzden birkaç yüz bin liralık servetin ve İttihat ve Terakki nüfuzunun bir remzi gibi gururla geçti (A.H. Tanpınar). || Remz-aşina (veya remz-şinas), imadan, kapalı söyleyişten anlayan, zeki, anlayışlı.
— Ed. Esk. kendi gerçek anlamı dışında bir anlamda kullanılan kavram. Bk. ANSiKL.
— Mus. Esk. Perdelerin veya aralıkların yerine onları işaret etmek üzere konulan semboller.
— ANSİKL. Ed. Türk, iran ve arap edebiyatlarında bir kavramı gerçek anlamı dışında kullanma sanatı vardır. Sayısı üç yüzü aşan bu sanat türleri, kavrama kolay anlaşılmayacak anlamlar vermekle ortaya çıktı. Remizde birden fazla anlam bulunur. Şairin bunlardan hangisini kasdettiği pek anlaşılmaz. Bazı remizler iki anlamlıdır. Şair, düşüncesini yoruma elverişli bir nitelikte, kavramın herkesçe bilinen birinci anlamı arkasında gizler.
Bu yüzden bazı şiirlerin anlaşılması güçleşir. Sonradan bunlara remizlerin gerçek anlamlarını bulmak için yorumlar, açıklamalar yapılır. Remizlerin en çok kullanıldığı alan tasavvuftur. Mey (Tanrı), kadeh (gönül), meyhane (mabet, Tanrı’nın göründüğü yer), serap (aşk), sefer (ölüm), visal (sevgiliye kavuşma), serv (güzelin boyu), lal (güzelin dudağı), sevgili (Tanrı). Böylece, bine yakın remiz bulundu. Her şair belli remizleri değişik anlamda mı dışına çıkılır. Sevgiliyi anlatmaya ya kullandığı için, bazen remzin yaygın anlarayan bir remiz başka bir varlığı, atı, aslanı, doğanı, tanımlamada da kullanılır.
Divan edebiyatında Nef’i ve Gazi Giray, atlar için yazdıkları rahşiyelerde birçok remizleri alışılagelen anlamları dışında kullandılar. Türk edebiyatında kullanılan remizlerin çoğu Firdevsî, Enverî, Attar Sadi, Hayyam, Hafız gibi iran şairlerinden, Hz. Muhammed’i övmek için olanlar ise arap şairi Hassan’dan alındı. (M
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REMİZ veya REMZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REJ (Mikolaj)
Tarih 27 Haziran 2009
REJ (Mikolaj), polonyalı yazar (Zorawno, Dniester üzerinde 1505 – öl. 1569). Kral Zygmunt I’in, kraliçe Bona Sforza’nın ve kendisini 1561′de krallık sekreterliğine tayin eden Zygmunt August’ün gözüne girdi.
Aşırı bir calvin’ci oldu. Şiirleri ve düz yazıları millî edebiyatın yaratıcısı sayılmasına yol açtı. En önemli eseri, Zwierciadlo albo Zywot Poezciwego Czlowieka’dır (Ayna veya Namuslu Bir İnsanın Hayatı) [1568]. Bu kitabında eski Polonya törelerinin canlı bir tablosunu çizer, öbür kitapları: Wi-zerunek Wlasny Zywota Czlowieka Poc-zciwego (Namuslu Bir İnsanın Portresi) [1558], Krotka Rozprawa Miedzy Trzema Osobami, Panem, Wojtem i Plebanem (Bir Senyör, Bir Belediye Başkanı ve Bir Papaz Arasında Küçük Tartışma) [1543]. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REJ (Mikolaj) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENK veya RENG
Tarih 27 Haziran 2009
RENK veya RENG i. (fars. reng). Işığın, kendi öz yapısına veya cisimler tarafından yayılma şekline bağlı olarak göz üzerinde yaptığı etki: Hakikatte annecikler altın sarısı ve gök mavisinden başka renklerde de olabilirdi (R.N. Güntekin).
Sonra dizlerden aşağıya çizmelerin üstüne dökülen, açık gümüş renginde bir çerkes mantosu yaptırdım (Ş.S. Aydemir). Bak! Dünya renkler içinde! // Bu güzel dünya içinde (O. V. Kanık). // Mec. Görünüş, tarz, şekil: «Hüsn-ü Aşk» devrin edebi hayatına yeni bir renk, yeni bir çeşni getirmiştir (N. A-raz). Pek rengine aldanma felek eski felektir; // Zira feleğin meşreb-i nâsazı dönektir (Ziya Paşa). // Esk. Hile, oyun, düzen: Bülbül-i surideve güller acep renk ettiler (Baki).
— ÇEŞ. DEY. Renk almak, yeni bir renk kazanmak: Mavimsi bir renk aldı. // Renk cümbüşü, değişik renklerin oluşturduğu karışım: Yalnız renk cümbüşünü değil, siyah beyazı öyle hünerle kaynaştırır ki (Y. Z. Ortaç). || Renk vermek (veya katmak), neşeli ve canlı bir özellik kazandırmak: Onun gelişi bu toplantılara bir başka renk verdi. // Renk vermemek (veya rengini belli etmemek), duygu veya düşüncesini saklamak, açığa vurmamak: Çok korkmasına rağmen renk vermedi. || Rengi atmak (kaçmak veya uçmak), solmak: Elbisenin rengi attı. Korku, heyecan v.b. durumlarda benzi sararmak: Hatçe’nin rengi attı (Yaşar Kemal).
|| Rengi çalık, solmuş, solgun. || Rengi çalmak, renk bakımından benzemek: Rengi sarıya çalıyor. || Rengi değişmek, eski durumunu yitirip yeni bir nitelik ve anlam kazanmak: Sizi uzun, ince vücudunuzla, menekşe gözlerinizle karşımda görünce her şeyin vengi değişti
(R. N. Güntekin). || Rengi tutmak (veya uymak), renk tonları birbirine benzemek: Bu iki kumaşın rengi birbirini tutuyor. \\ Renkten renge girmek, çek utanarak kızarıp bozarmak, sıkılmak: Nuri efendi renkten renge girerek: — Ne oldu anne, çabuk söyle (H. R. Gürpınar).
— Esk. Reng-âmiz, renk renk, çeşitli renklerde: Ekseri rengâmiz şal ve harirden serbendler sarınıp… (Naima). || Reng-âver, hileci, düzenci, dalavereci.
— Bot. Bitkilerin renkleri. Bk. ANSiKL.
— Boyacılık. Çevre renkleri, belirli bir yerin değişik yüzeylerine görüş rahatlığını sağlamak amacıyle vurulan, genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. || Görevsel renkler, belirli bir çalışma yerinin değişik yüzeylerine, çalışanların görüş rahatlığını arttırmak, yorgunluklarının azalmasına katkıda bulunmak ve üretimlerinin verimini çoğaltmak amacıyle vurulan ve genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. // İşaret veya güvenlik renkleri, çalışma yerlerinde, değişik yüzeylere, çalışanların dikkatini belirli tehlikelere çekmek, gidiş-geliş yollarını göstermek ve özellikle güvenlik aracılığıyle elde edilen renk. Bk. ANSiKL.
— Ed. ve G. santl. Yerel renk, bir milletin, bir dönemin medeniyetini, orijinal niteliklerini hatırlatmağa yarayan kavramlar bütünü. Bk. ANSiKL.
— Kim. Renk giderici, bazı maddelerin rengini kaybetme özelliği taşıyan kimyasal madde. (Bu renk giderme, ya boyarmad-denin soğurulmasından [hayvanî kömür] ya da bir redoks tepkimesinden [renk giderici klorürler] ileri gelir.)
— Metalürji. Meneviş ve tav renkleri, ısıtma sırasında çelik parçaların aldığı değişik renk tonları. Bk. ANSiKL.
— Mus. Rengi dil, türk musikisinde bir makam. Bk. ANSiKL.
— Opt. Bk. ANSİKL.
— Oyun. İskambil kâğıtları üzerindeki dört değişik işaret; genel olarak iki renkten meydana gelir: kırmızı ve siyah (sinek, karo, kör, pik). i| Renge oynamak, rulette, kırmızı veya siyaha para basmak.
Petr. Bk. ANSiKL.
— Res. Renklerin bir tablo içindeki dağılımı, renk uyumu: Rubens’in, Tiziano’nun, Claude Lorraine’in rengi. Bk. ANSiKL.
— Sanay. Renk giderme, işlenmiş ürünü istenen renge getirebilmek için, bir üründeki tabiî pigmentlerin veya renkli ayrışma maddelerinin yok edilmesi. Bk. ANSiKL.
— Teknol. Ana renk, boyacılıkta, diğer renklerin tür ediği renkler.
— Tekst. Renk sağlamlığı, bir kumaş boyasının çeşitli etkinlere dayanma niteliği. (Tekstil boyalarının renk sağlamlıkları çeşitli usullerle denenmiş ve her boyanın ışığa, suya, asitlere, deterjanlara, dinklemeye deniz suyuna v.b.lerine karşı direnci ayrı rakamlarla belirtilmiştir.) || Sağlam renk, zamanla solmayan renk. || Zayıf renk, kumaş üzerinde iyi tutunmayan ve kullanıldıkça veya yıkandıkça solan renk.
— ANSiKL. Bot. Bitkilerin renkleri. Bitkilerde klorofilden ileri gelen yeşil renkten başka, en çok renkli olan kısımlar üreme organlarıdır (çiçek ve meyve).
Bununla beraber, yaprak ve sap gibi diğer organlarda ve asalaklı kısımlarda değişik renklere rastlanabilir (begonia rex, co-leus, firfiri kayın ve bazı mazılar).
Yaprak tamamen düşmeden önce klorofil kaybolur, sarı ve kırmızı gibi diğer boyalar ortaya çıkar ve ormanlara sonbahar rengini verir.
Suyosunlarının rengi doğrudan doğruya bunların su altında yaşadığı derinlikle ilgilidir ve sınıflandırılmalarına esas teşkil eder. Mantar sporlarının rengi çok önemli bir özelliktir. Sporlar beyaz, pembe, esmer ve siyah olur.
— Boyacılık, ön planda oynadığı estetik rol dolayısıyle, bir boya tabakasının rengi, kullanan için temel bir nitelik taşır. Buradan bir boya fabrikasında çalışan renk uzmanının yaptığı işin önemi anlaşılabilir. Bu kişinin görevi, firmanın imal ettiği temel renklerinden meydana gelen paleti ortaya çıkarmak ve sözü geçen renklere karşıt renkler bularak, bunları, mümkün olduğu kadar mükemmel bir yapım düzgünlüğü içinde, çeşitli hammaddeleri kesin sınırlarla tanımlanan oranlarda kullanarak, istek üzerine imal etmektir.
Bir kuru tabakanın rengi (az veya çok parıltılı), katı maddelerin (doku boyası ve yüküm maddeleri) ezilme inceliğine, katı maddelerin kendilerine has niteliklerine (boyama, kaplama), asıltı ortamının renk ve tabiatına bağlıdır. Renklerin nispî ölçüleri, laboratuvarlarda değişik modellerdeki renkölçerler yardımıyle yapılmaktadır.
— Ed. Resim terimlerinden olan yerel renk deyimi, ancak romantik devirde tiyatro üstüne, yapılan tartışmalar sırasında edebî bir anlam kazandı (1809′dan sonra B. Cons-tant’da: Reflexions Sur la Tragedie de Wallstein [Wallstein Trajedisi üstüne Düşünceler]). Saint-Evremond veya Racine’de (Bafazet’nin önsözü), daha sonra Volltaire’-de trajedilerin sahneye konuşu sırasında eski töreleri doğru olarak yansıtma kaygısı varsa da Chateaubriand’ın (Les Martyrs [Din Şehitleri]), W. Scott’un yazdığı romanların ve tarihçilerin yaptığı (A. Thierry, Michelet) çalışmaların etkileriyle medeniyetler veya tarih devirleri arasındaki farkların modern anlamda kesinlikle belirlenmesi için XIX. yy.ı beklemek gerekir. Romantik dramın tutkularından biri, geçmişin gerçeğe uygun bir tablosunu çizmekti; kişilerin psikolojisinde olduğu kadar töre veya dekorun çizilmesinde de (Cromwell’in önsözü) yerel renge uymak gerekirdi.
Bu tarihten sonra dramatik gerçeğin en eski şartlarından biri haline gelen yerel renk, aynı zamanda tarihî veya egzotik romanın ve tasvirî veya epik şiirin (Leconte de Lisle’in Poemes Antiques [Eskiçağ Şiirleri], V. Hugo’nun La Leğende des Siecles [Yüzyılların Efsanesi] adlı e-serleri) başlıca çekici yanı oldu. Günümüzde bir kavram, üstünde uzun süredir tartışılmasına rağmen edebiyat sanatının temel unsurlarından biri olarak ortaya çıkar; bu unsurlar, yazarlara göre, bazen insanın farklı yanlarını, bazen de tersine bütün insanlıkta ortak olan bazı özelliklerin, görüntülerin dışında süreliliğin değerini ortaya koyar.
— Metalürji. Bir fırında veya bir demirci ocağında, hava temasında tedricî olarak ısıtılan bir çelik veya demir lama, sıcaklık yükseldikçe, meneviş renkleri denilen aşağıdaki renk tonlarını alır: 260°C’ta açık saman sarısı; 280°C’ta saman sarısı; 300°C’ta kehribar rengi; 305°C’ta kahverengi; 310°C’ta güvercin boynu; 320°C’ta mavi; 336°C’ta gri-mavi; 350°C’ta yeşil;
360°C’ta gümüşî gri; 400°C’ta kurşunî. Bu meneviş renkleri donuktur.
Isıtmaya devam edilirse, bir süre sonra, tav renkleri denilen aşağıdaki renk tonları elde edilir: 570°C’ta koyu kırmızı; 635°C’ta koyu kiraz kırmızısı; 746°C’ta kiraz kırmızısı; 843°C’ta açık kiraz kırmızısı; 900°C’ta turuncu; 940°C’ta açık turuncu; 996°C’ta sarı; 1080°C’ta açık sarı; 1200°C’ta beyaz. Demirciler eskiden, çeliklerin sıcaklık derecesini anlamak için bu renk değişimlerinden yararlanırlardı. Bugün sanayide, yüksek sıcaklıklarn ölçülmesine yarayan çok hassas âletler vardır.
— Mus. Rengi dil, neveser birleşik makamının acemaşiran – fa perdesindeki şeddidir. Güçlüsü, beşinci derece olan çargâh -do perde sidir. Donanıma si ve mi koma ( d ), la ve re bakiye ( b ) bemolleri konulur. Seyri, inici çıkıcıdır. Dizisinde nisebi şerife sayısı 6 olduğu için gizli mütenafirdir. Orta sekizlideki sesleri peşten tize doğru, acemaşiran, rast, zengüle, segah, çargâh, hicaz, dikhisar ve acem tertibindedir. Bu makama örnek olarak Halis Beyin Yürük Semai’si, Sadettin Arel’in iki Saz Semai’si, iki Durak’ı ve iki Gazel’i gösterilebilir.
— Opt. Bazı eskiçağ düşünürlerinin sandıkları gibi renk, cisimlerin özgül ve maddesel özelliklerinden biri değildir. Cisimlerin kendilerini aydınlatan ışığa göre renk değiştirdiğini Epikuros daha o zamanlar fark etmiş ve buradan, cisimlerin kendiliklerinden renkli olmadıkları sonucuna varmıştı. Descartes ve Böyle da bu görüşe katılmışlar, fakat renk teorisi ilk defa Newton tarafından, Optik inceleme (Opticus) adlı kitabında açıklanmıştır. Güneş ışığı karmaşıktır; dalga boyları ve kırılma indisleri farklı sonsuz sayıda ışınımdan meydana gelir; bu durum, güneş ışığını bir prizmadan geçirerek elde edilen güneş tayfı’nın analizinde kolayca görülebilir. Newton güneş tayfında yedi renk ayırt etti: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı. Gerçekte, bir renkten öbürüne geçiş, ara ışınımlar sayesinde fark edilmez bile.
Demek ki, bu ışınımların tümünü alan bir yüzey hepsini olduğu gibi yansıtırsa, söz konusu yüzey beyaz’dır denir; fakat bir kısmını yutup, yalnız geri kalanları yansıtırsa, yansıyan ışınımların birleşmesinden doğan bir renklenme ortaya çıkar. Siyah cisimler ise, gelen ışığın hepsini yutar. Kırmızı bir cismin rengi kırmızılar hariç bütün ışınımları yutarak alıkoymasından veya hiç değilse, öbür ışınımları kırmızılardan daha büyük oranda yutmasından ileri gelir.
Eğer bütün ışınımlar eşit oranlarda yutu-lursa, cisim gri gözükür. Şu halde renk, maddenin ışık üzerine etkime tarzından başka bir şey değildir veya Tyndall’ın ifadesine göre ışığın uğradığı işlem’in sonucudur. Çeşitli ışık kaynakları farklı ışınımlar yaydığına göre bir cismin rengi kendisini aydınlatan ışık kayna-ğıyle değişir. Meselâ nesnelerin gün ışığında ve elektrik ışığında değişik renkte görünmesi bundan ileri gelir. Mavi bir nesne karanlık bir odada bir mum ışığıyle aydınlatılırsa, mavi olarak değil de solgun beyaz bir renkte gözükür. Sarı sodyum ışığı tutulan insan çehreleri, ölü yüzü gibi kirli-sarı bir renk alır. Saydam cisimlerin, sadece bazı ışınımları geçiren filtre rolü oynaması da. bu yüzdendir ve yayılan ışığın rengi, cisimden geçen ışınımlara bağlıdır.
Basit, bileşik, tamamlayıcı renkler. Basit renkler, her biri ayrı bir frekans veya ayrı bir dalga boyu ile belirlenen tayf ışınımlarıdır; bu ışınımların dalga boyu 0,4 mikron (mor) ile 0,8 mikron (kırmızı) arasında değişir. Basit renkler ikinci bir prizmadan geçerken yeniden ayrışmazlar. Birbirleriyle birleşerek, bileşik renkler denilen çeşitli renkleri verirler. Karıştıkları zaman beyaz hissini uyandıran renklere de tamamlayıcı renkler denir. Helmholtz, farklı ışınımlar aynı yerde kesişecek şekilde birçok tayfı üst üste getirerek, birçok rengin karışmasından elde edilen rengi incelemişti. Newton ise özel bir âlet kullanıyordu (renk çemberi), ikişer ikişer gruplaşmış tamamlayıcı basit renkler şunlardır: mor, yeşilimsi sarı; lâcivert, sarı; mavi, turuncu; yeşilimsi mavi, kırmızı.
Renk kontrastları. Yan yana gelmiş iki renk karşılıklı olarak birbirini etkiler. Chevreul, iki renkli bandı yan yana koyarak yaptığı deneylerden şu sonuçlara vardı:
1. renklerden her birinin tonu, öbürünün tamamlayıcı rengiyle karışarak değişir;
2. yan yana konan renkler tamamlayıcı renklerse, her biri daha canlı ve saf görünür;
3. bir renk beyazın veya siyahın yanına getirilirse, tamamlayıcı renginde bir haleyle çevriliymiş hissini verir ve daha canlı görünür;
4. iki renk arasında belli bir mesafe bulunsa bile, yine aynı etkiler az da olsa meydana gelir. Gölgelerin rengi bu yoldan açıklanabilir: bir mumun (alevi kırmızı-turuncudur) verdiği gölge maviye çalar.
Ressamların iyi bildiği bu özellikler, yeni-izlenimcilik a-kımına temel olmuştur. Kuvvetli bir ışıkla aydınlatılmış renkli bir nesneye dikkatle baktıktan sonra, bütün öbür nesnelerin belli bir süre, ilk nesnenin tamamlayıcı rengiyle değişikliğe uğramış renkte görülmesi olayına art arda kontrastlar denir. Renk gamı. Renklerin de tıpkı sesler gibi bir gamı, yani tabiatın verdiği bir bağıntı düzeni vardır. Bu gamda prizmanın yedi rengi yer alır: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı. Bu yedi renk arasında ana renk kabul edilebilecek üç renk vardır; bunlar sarı, kırmızı ve mavidir. Resim dilinde her renk bir ton olarak adlandırılır. Kendi temel tonunun çevresinde toplanmış tonların hepsine birden ton yelpazesi denir. Gam, müzikte neyse resimde de odur; yani yedi tonun kendilerine has bir sıra ve bağıntı içinde biraraya gelmesidir. Bu gam, kendi bileşim yönünden değilse bile, tonların açıklık-koyuluk dereceleri veya tonların yan yana getirilmesiyle elde edilebilen renk bileşimleri yönünden sonsuza kadar değişebilir. Girişim renkleri. Bk. GİRİŞİM.
— Petr. Renk, rafine edilmiş petrol ürünlerinin en önemli niteliklerinden biridir; ürünün içindeki yabancı maddelerin varlığı en kolay şekilde renginden anlaşılır. Nitekim özel benzinler, tıpta kullanılan yağlar ve bazı kerozenler «su beyazı» yani su gibi duru olmalıdır; dizel yağı uçuk sarı, yağlama yağları biraz daha koyu sarı renkte olursa kalitelidir. Buna karşılık, hidrokarbonlu yakıtların çoğu, kolayca tanmabilmesi için sunî olarak boyanır. Petrol ürünlerinin rengi, bir renkölçerle tespit edilir.
— Res. Renklerden yararlanabilmek için değişik renklere özgü ışıldama yeteneğini göz önünde bulundurmak gerekir. Bu renklerden bazıları, bitişik tonlara bulaşacak bir ışın saçımı gücüne sahiptir. Mavi, diğer renklerden daha çok, komşu renklerle aynı titreşime girerek onların rengini bozar; kırmızının yanında ise bu rengi morlaştırır; sarının yanında ise yeşilleştirir; beyazın yanında renklenmesini sağlar. Gözümüz en fazla mavi karşısında hassastır. Göz, mavi ton serisi içinde 1/205′ten 1/288′e kadar varan bir ışık şiddeti farkını algılayabilir, oysa kırmızı için bu ışık şiddeti farkı, 1/16′dan 1/70′e kadardır. Bu durumda kırmızının derecelenmeleri, mavininkine oranla daha az görülebilir niteliktedir. Gerçekten de, aydınlığın artmasıyle meydana gelen göz kamaşması mavide, kırmızıdan daha çoktur. Şüphesiz bu renk özellikleri, bir hareketten edindiğimiz duyuma benzettiğimiz duyumların kaynağını meydana getirir. Renkler, bizde bir mekanizma etkisi yaratır; ilerler veya geriler. Soğuk renkler (maviden mora kadar olan seri) ilerler; sıcak renkler (kırmızıdan yeşile kadar olan seri) geriler. Pilinius, «neşeli» renkleri, «ağır başlı» renk gruplardan ayırıyordu. Goethe, renk gruplarını «olumlu» ve «olumsuz» olarak, Fechner «etken» ve «kabul eden» olarak sınıflamıştı. Renklerin bu mekanizması, gözde bir üçüncü boyut etkisi yaratacak kadar tesirlidir ve renkli bölümlerinin değiştirilmesiyle bir kompozisyonu değişikliğe uğratmak mümkündür.
Tonlar, aynı çarpma gücüne sahip değildir; etkilen niceliklerine bağlıdır. Eşdengede bir duyum yaratabilmek için, sarı bir yüzeyin, dengelemek istediği kırmızı yüzeyden üçte bir oranında daha fazla alan kaplaması gerekir. Charles Henry, sarının asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 27 katının duyumuna eşit bir duyum yaratmak için, mavinin asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 100 katının gerektiğini hesaplamıştır, öyleyse verici kaynağın boyutları, doygunluğun temel unsurudur. Başka bir deyimle, geniş bir mavi yüzey, aynı maviye sahip daha küçük bir yüzeyden daha mavidir. Aynı şekilde hava perspektifi meselesi de doygunluk meselesine bağlıdır.
Alacalı bir nesneden meselâ renkli bir örnek kartından yavaş yavaş uzaklaşılırsa, kartın üzerindeki lekeler, kimliklerini kaybedinceye kadar gittikçe ufalan görüntüler sunarak yavaş yavaş daralır ve birbirleri üstüne taşar. Oysa böyle bir örnek kartında, birçok unsurun tamamlayıcı renklere sahip olmaması imkânsızdır; öyleyse bunlar birbirini ortadan kaldıracaktır; başlangıçtaki alacalılık, tamamlayıcı renklere sahip olduğu oranda çeşitliliğinden kaybedecek ve lekeler ne kadar dara bu kayıp o kadar tam ve çabuk olacaktır. Buradan, dekoratörlerin sanatı bakımından önemli bir sonuç çıkarılabilir. Bu sonuç uzaktan kimliklerini ve tonlarını koruyan yüzeylerin, sadece tek renkli yüzeyler olduğudur. Ayrıca titreşimleri yayan yüzeyin düz ve parlak olması gerekir. Aksi halde ışık, maden, kil veya kumaş gibi çoktaneli bir yüzeye çarparsa, renkli ışımalar, düzensiz bir şekilde dizilmiş pek çok küçük yüzeyden önemli miktarda saptırılacak; istenilen tarafa değil, bu sayısız yansıtıcı tarafından her yöne gönderilecek ve yansıyan ışınlar, değerlerini düşüren küçük gölgeler yüzünden zayıflayacaktır. Gerçekte de, rengin değeri saf renge karıştırılmış beyaz ve siyah renk vasıtasıyle tedricen belirlenen sapmadır. Beyazın etkisi altında buna, «yıkanmış» veya «kopmuş», siyahın etkisi altında ise «indirilmiş» denir. Değer, bir renk karışımını ifade eden «nüans»tan farklıdır. Ancak, bu tanımlamalar renklerin temel fenomenolojilerine değil, kullanılmalarına aittir.
Bununla birlikte, bir cisim tarafından yansıtılan belli bir tayf parçası ve enerjinin geçici bir durumu olan ve insan gözleri gibi değişken organizmalar tarafından algılanan renk, hiç olmazsa yaklaşık olarak tanımlanabilir. Fizik analiz bile, fizikçiler ve kimyacılar tarafından olduğu kadar, ressamlar, boyamacılar ve boyacılar tarafından da kabul edilen (1671 Colbert yönetmeliği ve eski korporatif tüzükleri) genel terimlere dayanmaktadır. Bu genel kabullerin, bir temel renk üçlemesini (mavi, kırmızı ve sarı) varsaymaları dikkat çekicidir.
Bu renklerin iki, üç v.b. yanlı bileşimleri çok geniş bir ton türemesini sağlar. Renklerin kullanılmasını düzenleyen sistemler de aynı şekilde bir üçleme üzerine kurulmuşlardır. Delacroix kendine, her biri üç temel renkle ayrılmış, 120 derecelik üç kısma bölünen çember şeklinde bir kadran yapmıştı. Çemberin bu üç parçasından her biri iki yanlı bir tonla ikiye ayrılıyor ve böylece meydana gelen bölümler de bileşik tonlarla bölünüyordu, üstat bu yolla, tam karşıtlığı yani, tamamlayıcı renkleri bulmasını sağlayan güvenilir kılavuzlar elde etmiş oluyordu. Chevreul’ün Gobbelins halı yapım evleri için yaptığı renk çemberinde de aynı ilke uygulanıyordu; üç parçadan her biri, kavuniçi, erguvan ve yeşille ve üçüncü bileşimlerle 720 bölüme ayrılıyordu. Diğer yandan çember, siyahın on değeriyle art arda indirilmiş on eşmerkezli bölgeye ayrılıyordu. Bilgin bu yolla, 14 400 ton elde ediyordu. Ama bu rakamın sınırlı olmasından başka, Chevreul’ün sisteminde bazı renklere hiç yer de verilmemişti. Chevreul, bunları nitens diye adlandırmıştır. Charles Henry ise, bir tondan diğerine geçiş bölümlerinden meydana gelen bir renk çemberi üstünde kullanılabilir bir «estetik iletici» yaptı. Fakat bütün bu kullanma metotları boyayıcı maddeler’e uygulanmıştır ve renkli ışıklar fenomenolojisi ile ilgili değildir.
Gerçekte, ressamın üç temel rengi, fizikçinin temel renkleri değildir. Göz siniri, kırmızı, yeşil ve morun yani görüntünün temel bölümlerinin uyandırdığı duyumu iletir. Gerçekte, Young’ı ve sonra Helmholtz’u bu sonuca götüren analizler, daha sonra, morun yerine maviyi koyan Maxwell tarafından kabul edilmemiştir. Hering, kırmızı, yeşil, sarı ve maviden meydana gelen dört temel renk kabul etmekte ve böylelikle Leonarda da Vinci’nin optiğine katılmaktadır. Renk etkileri, insan ağtabakasının dört konisi tarafından alındığına göre, organın bazen bir alanı, bazen diğer bir alanı dış uyartıdan etkilenmektedir.
Işık şiddetinin en çok olduğu kadar en az bulunduğu sırada da gözün, bazı önemli farkları algılayamaması yaptığı değerlendirmelerin kesin olmayışını yeterince açıklamaktadır. Çok aydınlık olduğu zaman nesneler bize çok açık, buna karşılık, loş ışıkta nesneler en koyu olanlar kadar koyu gözükmektedir. Gözümüzde, doygunluk ışıklılığa bağlanmaktadır. Rengin bu gücü duyarlığımız üzerinde büyük etki yapmaktadır: renk canlı varlıkların fizyolojisini bile şartlandırır, insan, renklerin psiko-fizyolojik etkilerini duymaktadır: mavi bir ortam yatıştırıcı, kırmızı bir ortam dürtücüdür. Bazı çizgisel üstünlüklere sahip oldukları zaman renkler, yasaklayıcı veya güç arttırıcıdır. Charles Henry renklerin «zevk veya engelleme duygusu» uyandırdığını söylemektedir. Konuşma dili, renklerin bu özelliğini «kaçıcı» tonlar ve «çekici» tonlar ayırımını yaparak belirtir.
Bu deneysel görüşler üstüne bir doktrin kurmak mümkündür.
Goethe kendiliğinden, morla sevinç fikrini, kırmızıyle güç fikrini, koyu mavi ile sükûn ve soğukluk fikrini birleştirirken ve yeşile çekicilik fikrini, canlı sarıya gülünç fikrini, açık sarıya soyluluk fikrini bağladığı zaman gerçeği ortaya koyuyordu. Aynı şey çağlar boyunca ve yerlere göre, değişik renklere atfedilen ve genellikle çelişen anlamlar için de geçerlidir. Ortaçağda sarı lânetlilerin, yeşil âşıkların rengi değil midir? Rimbaud’nun sonesinde renklere bağlanmış seslilerin sembolizmi sadece edebî bir buluştur. Buna karşılık, tedavi ve koruma alanında gerçek bir renk kullanma tekniği uygulanmıştır. Daha 1913′te, bir fransız hekimleri meclisi, hastahane salonları duvarlarının, bölümlerine uygun olarak boyanmasını öğütlemekteydi: «coşkunlar için mor, umutsuzlar için kırmızı, ağır kanlılar için sarı»; aynı zamanda okulların yeşile, kışlaların kavuniçiye boyanmasını da tavsiye etmekteydi.
Sanayi bugün renklerin özelliklerinden, gerek işçilerin dikkatlerini kolaylaştırıp yorgunluklarını azaltmak, gerekse her türlü tehlikeyi işaret ederek kazaları önleyebilmek amacıyle yararlanmaktadır. Ford fabrikalarında önlerinden ateşler fırlayan madenî parçalar, yanan gazin mavisinin karşıtlık yapabilmesi için kavuniçiye boyanmıştır. Bazı renkler, bugün, işaret olarak evrensel bir uygulama görmektedir: sarı şeritler mekanik bir tehlikeyi, kavuniçi şeritler termik bir tehlikeyi belirtmekte; yeşil haç yardım istasyonunu, canlı kırmızı bir fon yangın malzemesini işaret etmekte, mavi şekiller dikkat çekmek için kullanılmaktadır. Renk kullanılmasının kurallara bağlanmasından bu yana, iş kazalarında hafif bir azalış ve verimde büyük bir artış kaydedilmiştir. Diğer yandan mimarî, kendi yönünden, renkleri sadece zevklerin tatmini için değil fakat aynı zamanda, psiko-teknik amaçla da kullanılmaktadır.
— Sanay. Yağlı maddelerin bileşiminde, üretim sırasında hammaddeye uygulanan aşırı ısıtmanın etkisiyle meydana gelen renkli maddeler bulunur. Renk giderme, ya renk açıcı topraklar veya etkinleştirilmiş kömür üzerine soğurma ya da kimyasal etki (karbonlaştırma, yükseltgeme veya
indirgeme) yoluyle uygulanır. Yemeklik yağlar için özellikle yüze soğurma metotlarından yararlanılır; katı ve sıvı sanayi yağları, özellikle donyağlar için sodyum klorit kullanılması hızla yayılmaktadır. Tekstil sanayiinde, gerek kumaşları beyazlatmak, gerek kendisi renksiz olduğu halde yabancı maddelerle kirlenmiş organik eriyikleri arıtmak için renk giderme etkenlerine başvurulur. Bk. BEYAZLATMA, RAFİNERİ.
Basmacılıkta, bazı desenler renk gidermeyle elde edilir; top halinde tek renk boyanmış bir kumaşa, buharlaşma sırasında elyafa zarar vermeden boyarmaddeyi yok eden renk sökücü bir karışımla desen verilir. Böylece renkli fon üzerinde beyaz bir desen elde edilir.
Renk sökücü olarak ya yükseltgen (potasyum veya sodyum klorat, hipokloritler, nitratlar v.b.) ya da indirgen maddeler (çinko klorür, glikoz, sodyum hidrosülfit) kullanılır. Işık da renk giderici olarak etki eder; özellikle anilin türünden boyarmaddelerle elde edilmiş renkler üstünde etkilidir. Sülfüröz asit de çok etkili bir renk gidericidir.
Petrol ürünlerinin rengini gidermekte, ya sülfürik asit, ya da genellikle emici topraklar (tabiî veya etkinleştirilmiş) kullanılır. Perkolasyon metodu, yağı bir kuleden geçirdikten sonra, tekrar kullanmak üzere emici toprağı silindir biçiminde bir döner fırında kavurmağa dayanır. Daha yeni o-lan temas metodunda ise, toprak ve yağ sıcakta karıştırılır, sonra döner bir tambur veya özel bir filtreyle süzülür.
♦ Renk renk sıf. Her renkten olan, çok renkli, çeşitli renklerde görünen (şey): Karalı ve denizli ve renk renk memleketli, i Mektep hatırası bir haritam vardı benim
(C.S. Tarancı). Renk renk çiçekler. (LM)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENK veya RENG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENE I İyi
Tarih 27 Haziran 2009
RENE I İyi (Angers 1409 – Aixen-Provence 1480), Anjou dükü, Provence kontu (1434-1480), Bar’ın fiilî dükü (1430-1480), Lorraine dükü (1431-1453), Napoli’nin fiilî (1438-1442), Sicilya’nın resmî (1434-1480), Kudüs’ün itibarî kralı.
Sicilya kralı Luigi II ile Yolanda d’Aragon’un ikinci oğludur. 9 Yaşında öksüz kaldı. Lorraine dükü Charles II’nin kızı İsabelle ile evlendi (1420). Kardinal Louis de Bar ve Lor raine dükü tarafında büyütüldü, kardinalin (1430) ve dükün (1431) yerine tahta çıktı. Ama Lorraine’de tahta çıkışı erkek vâris Antoine de Vaudemont tarafından tanınmadı. Antoine, Bulgneville’de Rene’yi yendi (temmuz 1431). İyi Philippe’in esiri olan Rene, oğlu Jean ve Louis’nin rehine olarak gönderilmesi sayesinde, serbest bırakıldı (Louis on yedi yaşındayken öldü 1432).
İmparator Sigismund von Luxemburg, Ba-sel’de, Rene’nin Lorraine dükü unvanını tanıdı (1434), Bundan memnun kalmayan iyi Philippe, Rene’yi tekrar hapsetti (1435). Fidye karşılığında serbest bırakılan Rene (1437) Anjou ile Provence’ı ziyaret etti. Kardeşi Louis III’ün (öl. 1434) vârisi olarak Napoli’ye yerleşti (1438). Ama Alfonso de Aragon’un saldırısına uğradı; kendi başkentinde aylarca kuşatılmış olarak kaldı (1441), Napoli’yi düşmanına bıraktı, krallığından sadece unvanını muhafaza ederek Fransa’ya döndü. (1442).
Charles VII’nin dostu olan Rene, fransız-ingiliz ilişkilerinde etkili bir rol oynadı (Tours müzakereleri, kızı Marguerite’in İngiltere kralı Henry VI ile evlenmesi 1445); sonra, Fransa kralının yanında, kaybettiği eyaletlerin fethi harekâtına katıldı. İsabelle’in ölümünde Lorraine düklüğünü Giovanni de Calabria’ya devretti (1453) ve Bar düklüğünün yönetimini damadı
Ferry II de Lorraine-Vaudemont’a bıraktı (1456). ikinci evlenmesini Jeanne de Laval ile yaptı; siyaseti bırakarak kendini edebiyat ve sanat çalışmalarına verdi.
Didaktik veya ahlâkî nesir eserleri, mensur ve manzum romanlar ve şiirler yazdı. Bunlarda Ortaçağın aristokrat geleneği dile gelir. Kral Rene’nin sarayı sanatçı ve bilginlerle doluydu. 1471′de Provence’a yerleşti, bu kontluğun iktisadî gelişmesinden azamî fayda sağlamağa çalıştı. Louis XI, Bar ve Anjou düklüklerini zaptedince, Rene” I, ancak kendisine vâris olarak Lorraine dükü Rene II’yi değil de yeğeni charles du Maine’i seçerek buraları geri alabildi (1474). Talihsiz bir eylem adamı olan Rene d’Anjou babacan bir hükümdar («İyi Yürekli Kral Rene»), uyanık bir bilim ve sanat koruyucusu olarak ün kazandı. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENE I İyi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REFET BEY (Abdullah)
Tarih 26 Haziran 2009
REFET BEY (Abdullah), türk devlet adamı (XIX. yy. ortaları). Şeyhülislâm Arif Hikmet Beyin kardeşi.
Medrese öğrenimi gördü. İzmir, Şam, Medine mollalıklarında bulundu, İstanbul kadısı (1850), Anadolu kazaskeri oldu (1851). Divan edebiyatı geleneğini sürdüren şiirleri vardır. (M)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFET BEY (Abdullah) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REDHOUSE (sir James William)
Tarih 25 Haziran 2009
REDHOUSE (sir James William), ingiliz şarkiyatçısı (Londra 1811-ay.y. 1892). İstanbul’a gelerek desinatörlük yaptı (1826).
Türkçe öğrenerek Türkçe-lngilizce bir sözlük hazırlamağa başladı. Londra’ya döndü (1834). Türkçe – Fransızca – İngilizce sözlük haline getirdiği eserin, Bianchi’nin Türkçe-Fransızca sözlüğünün yayımlanması üzerine bastırmaktan vaz geçti. Sadaret tercümanı oldu; Hariciye nazırlığında tercümanlık yaptı (1840).
İngiliz sefarethanesiyle Osmanlı devleti arasında irtibat tercümanı olarak çalıştı (1848). Türkiye ile İran arasındaki barış antlaşmalarına katıldı (1847). 1853′te Londra’ya döndü. Osmanlıca Konuşma Dili Cep Kılavuzu (Vade Mecum of The Ottoman Colloquiae Language) [1855] adlı türkçe el kitabiyle tngilizce-Türkçe Sözlük (English-Turkish Dictionary) yayımladı (1861). 1878′de Osmanlıcaya geçmiş arapça ve farsça kelimeleri de kapsayan Kitab-ı Maani-i Leh-çeli-James Redhouse el-ingilizi (Turkish and English Lexicon Shewing the English Significations of the Turkish Terms) [1. kısım 1884; 2. kısım 1890] yazdı. 1840′ta Sultan Abdülmecid tarafından kendisine Ni-şan-ı iftihar verildi.
1847′de İran’ın Arslan ve güneş nişanını aldı. 1884′te Cambridge üniversitesinin fahrî edebiyat doktoru unvanını, 1888′de şövalye payesini aldı. (M)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDHOUSE (sir James William) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RECEZ
Tarih 25 Haziran 2009
RECEZ i. (ar. recez). Ed. Esk. Aruz vezninin bahirlerinden biri. || Recez bahrinde ve kaside tarzında şiir.
— ANSİKL. Ed. Esk. Arap şiirinde 6 müstef’ilün’den meydana gelen şekli yaygındı.
Genellikle kahramanlık şiirlerinin yazılmasında kullanıldı. Müfteilün tef’ilesine yer veren şekilleri de vardı. Türk edebiyatında 8 tef’ile’li şekli Nef’i'nin Bahariye’sinde görülür. Çoğunlukla musammatlarda kullanılan recez bahrinin müstefilün ve müfteilün tef’ilelerinden meydana gelen şekline Edebiyat Cedide şairleri ilgi gösterdi. (M)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECEZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RECAİZADE MAHMUD EKREM
Tarih 25 Haziran 2009
RECAİZADE MAHMUD EKREM, türk şairi ve yazarı (İstanbul 1847-ay.y. 1914).
Tanzimat devri yazar ve bilginlerinden Takvimhane nazırı ve Meclisi Vâlâ üyesi Recai Efendinin oğlu, Ercüment Ekrem Talu’nun babası. Beyazıt rüştiyesi ile Mektebi İrfaniye’yi bitirdi. Harbiye idadisine girdi (1858); sağlığı bozulduğu ve matematikten çok edebiyata ilgi duyduğu için bu o-kuldan ayrıldı. Hariciye Nezareti Mektubî kalemine girdi (1862).
Vergi İdarei Umumiye kaleminde (1866), Esham Muhasebei Mühimine odasında çalıştı. Şûrayı Devlet’te muavin (1868) oldu: Nafıa (1869) ve Tanzimat (1872) dairelerinde görev aldı. Tanzimat dairesi başmuavini oldu (1873). Şûrayı Devlet üyeliğine getirildi (1877). Galatasaray sultanîsi ve Mülkiye mektebinde edebiyat öğretmenliği yaptı (1880-1887). Temyiz Mahkemesi üyeliği ve Tanzimat dairesi reisliğinde (1898) bulundu.
Trablusgarp’a italyan saldırısını önlemek için inceleme yapmak üzere gönderilen kurula katıldı. Evkaf ve Maarif nazırlıkları yaptı (1908). Ayan üyeliğinde bulundu (1908-1914). Edebiyatla ilgili çalışmalarına divan edebiyatı yolunda şiirler yazarak başladı. Namık Kemal ile tanışması sanat anlayışında yenileşme imkânı yarattı. Namık Kemal Avrupa’ya gittikten sonra onun yerine Tasvir-i Efkâr’a makaleler yazdı (1867). Şûrayı Devlet’te muavinlik görevi alınca gazeteciliği bıraktı (1868).
İlk şiir kitabı Nağme-i Seher’i (Seher Nağmesi) 1871′de yayımladı. İki yıl sonra Yadigâr-ı Şebab (Gençlik Yadigârı) adlı şiir kitabı çıktı. 1890′da Zemzeme (Tatlı Sesler) a-dını taşıyan şiir kitaplarını birbirini izleyen ciltler halinde çıkarmağa başladı (I. kısım: 1883; II. kısım: 1884; III. kısım: 1885). III. Zemzeme ve Takdir-i Elhan (Nağmelerin Değerlendirilmesi) [1886] çıktığı zaman, eski edebiyat anlayışını savunanlarla giriştiği tartışmalar, geniş yankılar uyandırdı ve ancak hükümetin işe karışmasıyle kapatıldı. Recaizade Ekrem’in bu sıralarda yayımladığı tenkit yazıları bilgi ve akılla temellenmesi, gerçeğin araştırılmasını amaç edinmesiyle dikkati çekti.
Recaizade Ekrem, 1886′da Servetifünun dergisi çevresinde toplanan Tevfik Fikret, Cenab Şahabeddin, Halit Ziya (Uşaklıgil) gibi çağının genç yazarlarını destekleyerek biçim ve öz bakımından batı edebiyatı anlayışına bağlanan Edebiyatı Cedide hareketinin gelişmesine yardımcı oldu. Konuşma dilinden uzaklaşan ve titizlikle seçilmiş bir kelime kadrosunu, tabiat manzaraları ve hüzünlü duyguların özenli bir işçilikle anlatılmasında kullanan Zemzeme I – III’teki şiirleri, edebiyatı cedide şiirinin etkilendiği kaynakların başında gelir. Recaizade Ekrem, şiirleri ve tenkit yazıla-rıyle divan şiiri geleneğinin ve doğu-islâm düşüncesine bağlı eski edebiyat anlayışının bütünüyle değişmesini sağladı. Şiirin şekil bakımından gelişimine imkân hazırladı.
Divan şiirinde olduğu gibi, yazılışı birbirine benzeyen kelimelerin değil, ancak sesi benzeyen kelimelerin kafiye yapabileceğini, başka bir deyişle kafiyenin göz için değil kulak için olduğunu edebiyat dünyasına benimsetti. Şiirlerinde tabiat ve sevgiye yer verdi. Metafizik meselelerle ilgili olarak ölüm teması {Yakacıkta Bir Mezarlık Âlemi, Tahassür, Ah Nejad v.d. şiirleri) üstünde geniş ölçüde durdu.
Tefekkür (1888), Pejmürde (1894), Nejad Ekrem (genç yaşta ölen oğlu için yazılmıştır) [1914] kitaplarındaki mensur şiirleriyle nesir dilinin gelişmesine yardımcı oldu. Muhsin Bey yahut Şairliğin Hazin Bir Neticesi (1889) adlı eserinden başlayarak roman alanında da çalışmalar yaptı. Bu türdeki en başarılı eseri batı medeniyetinin eksik kavranmasını ve yalnız biçim yönünden taklidini yeren Araba Sevdası’dır (1889). Konularını bir fransız hikâyesinden (Afife Anjelik [1870]), bir fransız romanından (Atala [1873]), bir masaldan (Çok Bilen Çok Yanılır [1914]) alan oyunları da vardır.
Edebiyat tarihi ve tenkit alanındaki çalışmaları arasında bazı şairlerin hayatlarını ve sanatlarının özelliklerini anlatan Kudemadan Birkaç Şair (1889), genç yazarların kitaplarına yazdığı sunuş yazılarını toplayan Takrizat (övgüler) [1898], yeni edebiyat anlayışının ilkelerini tanıtan edebiyat bilgileri kitabı Talim-i Edebiyat (1882) yer alır. Fransızcadan manzum ve mensur bazı tercümelerini Naçiz (Değersiz) [1885] adı altında yayımladı. Chateaubriand’ın Atala’sını (1871) ve Silvio Pellico’nun hatıralarını anlatan eserini de (Meprizon Tercümesi) [1875] Türkçeye çevirdi. (-> Bibliyo.) [M]
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECAİZADE MAHMUD EKREM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RECAİ MEHMED EFENDİ
Tarih 25 Haziran 2009
RECAİ MEHMED EFENDİ, türk şair ve devlet adamı (İstanbul, Sütlüce 1803-ay.y. 1874).
özel öğrenim gördü, Beyazıt’ta cami derslerine devam etti. Daha sonra Defterdar, Mehtubî ve Divanı Hümayun kalemlerinde öğrenim görerek icazet aldı. Cizye Muhassıllığı kâtibi, sonra Halil Rıfat Paşanın divan kâtibi oldu.
Bir süre bu görevlerde bulunduktan sonra rütbesi yükseltildi. Maarif meclisi azalığına getirildi. Takvimhanı nazırı oldu. Divan edebiyatı geleneğini sürdüren şiirleri eski mecmualarda dağınık bir durumdadır. (M)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECAİ MEHMED EFENDİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REBORA (Clemente)
Tarih 25 Haziran 2009
REBORA (Clemente), İtalyan şairi (Milano 1885-Stresa 1957).
Milano’da edebiyat öğretmenliği yaptı; La Voce, Riviera Ligure ve başka dergilerde çalıştı. İç çekişmelere yol açan ahlâk anlayışı ve daha ilk şiirlerinde (Frammenti Lirici [Lirik Parçalar], 1913) ortaya çıkan mutlak tutkusu Rebora’nın ruhsal bunalımlara düşmesine (Canti Anonimi [Yazarı Bilinmeyen Şarkılar], 1922) ve dine bağlanmasına sebep oldu.
1931′de Domodossola’daki Rosmini manastırına çekildi, 1936′da papaz oldu. Bu tarihten sonra çok az şiir yazdı: Via Crucis (1955); Curriculum Vitae (1955); Gesu il Fedele (Mümin İsa) [1956]; Canti dell-infermitâ (Sakatlık Şarkıları) [1957]. Bu şiirler şairin Tanrı ile yaptığı birer sohbettir. Rebora, gençliğinde Andreyev, Tolstoy ve Gogol’den mükemmel tercümeler yapmıştı. Gençlik şiirleri, daha sonra yazdıklarıyle birlikte, kardeşi Piero tarafından Le Poesie (Şiirler) [1947] adı altında derlendi. (M)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REBORA (Clemente) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
READE (Charles)
Tarih 25 Haziran 2009
READE (Charles), ingiliz yazarı (İpsden, Oxfordshire 1814 – Londra 1884). Avukattı; Tom Taylor ile birlikte oyunlar yazdı, özellikle Masks and Faces (Maskeler ve Yüzler) [1852] ile ilgi çekti.
Bir süre Strand Theatre’ı yönetti, sonra edebiyata yöneldi, romanlar ve hikâyeler yayımladı: cezaların infaz usullerini tenkit eden İt’s Never Too Late to Mend (Zararın Neresinden Dönülse Kârdır) [1856], tarihî roman The Cloister and the Hearth (Manastır ve Yürek) [1861], Hard Cash (Peşin Para) [1863], Griffith Gaunt (1866), A Terrible Temptation (1871). Sistemli bir gerçekçiydi ve Zola gibi belge toplardı (Zola’nın L’Assommoir’ını 1879′da ingiliz sahnesine uyguladı). Bu çalışmaları için özellikle gazetelerden ve mahkeme kayıtlarından yararlandı. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa READE (Charles) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAZ
Tarih 24 Haziran 2009
RAZ i. (fars. râz). Esk. Sır, gizli tutulan şey: Rükûd-ı sayede açtıkça raz-ı çeşmi-i kamer // Havuzlarında açar deste deste nilüfer (Ahmed Hâşim).
Kalsın o dîdelerdeki raz-ı emel nihan // Gönlüm diler ki ruh-ı leydi anlaşılmasın (Tevfik Fikret), // Raz-âmiz, esrarlı. || Raz-aşina, bir sırrı bilen. || Raz-ban, sırdaş. || Raz-dan, sırra ortak, dost: Ey şair-i raz-dan-ı mülhem // Ben razına olmasam da mahrem (M. Â. Ersoy).
Raz-dar sır tutan. || Raz-puş, sır gizleyen. || Raz-ı derun, içteki sır. || Raz-ı nihan, saklanmış sır. || ifşa-yı raz, sırrı açığa vurma. | Keşf-i raz, sırrı anlama. | Ketm-i raz, sırrı saklama.
— Tasav. Gönülde gizli tutulan düşünce.
— ANSİKL. Tasav. Tasavvuf inançlarına göre Tanrı, insan gönlünde nur (ışık) olarak ortaya çıkar. Kendini Tanrı’ya adayan, onun dışında bir varlık tanımayan kimse bu nur ile görür, başkaları için raz (gizli) olan ne varsa onda açıklık ve seçiklik kazanır. Tanrı sırrına eren, onun nuruyle dolan bir gönül için gizlilik görünüştedir. İçinde bulunulan evren, gönül gözüyle göremeyen, yalnız görünüşle yetinen için raz ülkesidir.
Tanrı nuruyle bakan kimse için böyle bir durum yoktur. Bazı mutasavvıflar, razın, âlemi kaplayan bir perde olduğunu ileri suretler. Onlara göre veliler (ermişler) bu perdeyi (razı) kaldıranlardır. Âlem, raz (gizlilik) ile doludur. «İrfan» denen gönül bilgisini kazananlar bu razîarı derece derece kavrar, sonra, insan için büyük sır (raz) olan Tanrı’ya ulaşırlar. Bazı mutasavvıflar da Kur’an’ın raz perdeleriyle örtülü olduğunu, ondaki kelimelerin birer sembol niteliği taşıdığını, hakikatin gizli kaldığını söylerler.
Bunlara göre razın kavranması, insanın bir bütünlük içinde kendisini Tanrı’ya vermesine, madde dünyasından, duyulur varlıklardan yüz çevirmesine bağlıdır. İslâm edebiyatında razla ilgili birçok eser yazıldı, yorumlar yapıldı. Bunlar arasında en önemlisi Mahmud Selüsterî’nin Gülşen-i Raz (Sırrın Gül Bahçesi) adlı eseridir. (M)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAYNAUD (Ernest)
Tarih 24 Haziran 2009
RAYNAUD (Ernest), fransız şairi (Paris 1864 – ay.y. 1936).
Edebiyat hayatına dekadanların estetiğine uygun olan Le Signe (İşaret) adlı kitabiyle atıldı (1877). 1891′de roman okulunun kuruluşuna katıldı. 1900′de Sagittaire dergisini yayımladı. En iyi şiirlerini La Couronne des Jours (Günlerin Tacı) [1905] adlı kitabında topladı. La Melee Symboliste (Sembolist Çatışma) [1918, 1921, 1925] adlı edebî hatıraları kayda değer. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAYNAUD (Ernest) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAUH (Frederic)
Tarih 24 Haziran 2009
RAUH (Frederic), fransız filozofu ve ahlâkçısı (İsere, Saint Martinle-Vinoux, Isere 1861-Paris 1909).
Edebiyat doktoru oldu (1890). Toulouse Edebiyat fakültesine profesör, ficole Normale’e ve Paris Edebiyat fakültesine öğretim görevlisi tayin edildi.
Başlıca eserleri: Essai sur le Fondement Metaphysigue de la Morale (Ahlâkın Metafizik Temeli Konusunda Deneme) [1890]; De la Methode dans a Psychologie des Senti-ments (Duygular Psikolojisinde Metot üstüne) [1898]; Psychologie Appliquee â l’Education (Eğitime Uygulanan Psikoloji) [1900, G. Revalut d'Allonnes ile birlikte]; Experience Morale (Ahlâkî Deney) [1903]. Rauh’a göre, sosyoloji ile törelerin metafiziği arasında, pozitif ve bilimsel bir ahlâka yer vardır. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAUH (Frederic) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAUF BEY
Tarih 24 Haziran 2009
RAUF BEY (Mehmed, — denir), türk yazarı (öl. İstanbul 1919).
Mülkiye mektebini bitirdi. İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra çeşitli dergilerde ve özellikle başyazarlığını yaptığı aylık Resimli Kitap dergisinde makale, şiir ve oyunları yayımlandı. Aynı zamanda Darülfünunda batı edebiyatı hocalığı yaptı. Eserleri gazete ve dergilerde tef rika edildi.
Eserleri: Nikâhta Keramet (Oyun); Pervane (oyun); Ateşle Barut Arasında (oyun); Tiraje (oyun, Raif Necdet Kes-telli ile birlikte); Yunanı Kadim Tarih-i Edebiyatı (Eski Yunan Edebiyat Tarihi); Musavver Tarih-i islâm (Resimli İslâm Tarihi) [İngilizceden tercüme]. (M)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAUF BEY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RASTLAMAK veya RASLAMAK
Tarih 23 Haziran 2009
RASTLAMAK veya RASLAMAK geçi. f. (rast’tan rast-la-mak, ras-la-mak).
Bir kimse ile karşı karşıya gelmek, karşılaşmak: Her dönüşünde bir tanıdığa rastlıyor ve gülmekten katıla katıla selamlaşıyorduk (A.H. Tanpınar).
Aşağıçarşı’dan geçerken uzun zamandan beri görmediği Hacı Rifat’ın İhsan’a rastladı ve ondan akıl sordu (Sabahattin Ali).
|| Tanımak, tanışmak: Nihayet bir gün Batum’da ve ilk rastladığım Türk kızıyle evlendim
(Ş.S. Aydemir).
| Aynı sıraya, bir hizaya gelmek: Başını omuzuma koydu, ağzı boynuma rastlıyordu
(R.H. Karay). Ve tam benim baş ucuma rastlayan köşede… (A.H. Tanpınar).
// İsabet etmek, ulaşmak: Atılan taş ona rastladı. || Karşılamak, tesadüf etmek:
Buna karşılık halk edebiyatı, kuruluşundan, yani ilk metinlerine rastladığımız çağdan beri yaşayan halkın malı olarak bugüne kadar gelmiştir (A. Gölpınarlı). Eşyanın konusunda ve kullanılışında taklit acemiliğine rastlamışsınızdır (F. R. Atay). Salataya alışanı da olurmuş, ama ben rastlamadım (N. Ataç). Esanl. rast gelmek. (M)
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASTLAMAK veya RASLAMAK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RANJİNA (Dinko)
Tarih 22 Haziran 2009
RANJİNA (Dinko), hırvat şairi (Ragusa, Dalmaçya 1536-ay,y. 1607). Uzun yıllar Messina ve Floransa’da yaşadı, ticaret ve edebiyatla uğraştı. Petrarca’yı örnekseyerek İtalyanca ve Hırvatça lirik şiirler yazdı: Pjesni Razlike (Çeşitli Şiirler) [1563], Diversi Eccellenti Autori (Çeşitli Mükemmel yazarlar), Rime Scelte (Seçme Mısralar.) [M]
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANJİNA (Dinko) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAN (Nâzım Hikmet)
Tarih 22 Haziran 2009
RAN (Nâzım Hikmet), türk şairi (Selanik 1902-Moskova 1963). Matbuat Umum müdürlüğü ve Hamburg konsolosluğu yapmış olan Hikmet Nâzım Beyin oğlu, şair ve mevlevî Nâzım Paşanın torunu. Göztepe’de Taşmektep’te, bir süre Galatasaray lisesinde okudu.
Nişantaşı Numune mektebinden Heybeliada Bahriye mektebine geçti. Beş yıl sonra, hastalanınca okuldan ve askerlikten ayrıldı. Kurtuluş savaşı sırasında Anadolu’ya geçti (1920). Bir süre Bolu’da öğretmenlik yaptı. Sonra, İnebolu yoluyle Rusya’ya geçti. Moskova üniversitesinde sosyoloji ve ekonomi öğrenimi yaptı. 1928 Yılında Türkiye’ye döndü. 1931-1936 Yılları arasında çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. 1938 Yılında Harp okulunda komünizm propagandası yapmak suçuyla tutuklandı ve 28 yıl 4 ay hapse mahkûm oldu. 1950 Temmuzunda çıkan af kanunundan yararlandı, hapisten çıktı. Resmî makamlardan habersiz olarak Türkiye’yi terk etti. Rusya’ya gitti.
Türkiye aleyhinde faaliyette bulunma gerekçesiyle 15 ağustos 1951 tarihli Resmî Gazete de türk vatandaşlığından çıkarıldığı ilân edildi. Polonya tabiiyetine girdi ve Borzecki soyadını aldı. Lehistan Mektubu adlı şiirinde dedelerinden birinin Polonya’dan geldiğini, onun da kendisi gibi ihtilâlci olduğunu ve bu dedesiyle övündüğünü anlatması bu olaya bağlanabilir. Bundan sonraki yılları Sofya, Varşova, Moskova’da geçti.
İlk şiirleri Alemdar gazetesinde Yarın dergisinde ve Celâl Sahir Erozan’ın aylık şiir dergilerinde yayımlandı. Moskova’ya ilk gidişinden sonra yazdığı şiirlerde hece veznini, ölçülü, kafiyeli şiir tarzını bıraktı. Rusya’da sıkı bir komünist terbiyesi gören şair 19 Yaşım başlıklı şiirinde bu yıllarını anlatır ve «24 saatte 24 saat Lenin / 24 saat Marks, 24 saat Engels» sözleriyle kendisine öğretilen doktrinin niteliğini ve yoğunluğunu belirtir. Yine kendi deyimiyle «beyninin kıvrımlarına kadar materyalist» olan Nâzım, bu ilk gençlik yıllarında aldığı fikrî telkini, ömrü boyunca muhafaza etti. 1920′lerin Rusya’sında kendisini tamamıyle Komünist partisinin emrine verdi.
O sırada Rus Komünist partisi bütün sanatçıları, işçilere marksist-leninist dünya görüşünü telkin etmek için seferber etmişti. Komünist şairler yazdıkları şiirleri fabrikalarda işçilere okuyorlardı. Nâzım Hikmet de bu yolda şiirler yazdı. İşçinin seviyesine ve zevkine hitap eden bu şiirler, çok hareketli ve gürültülü bir hitabet edası taşır. 1909′da ortaya çıkan ve niteliği bakımından ihtilâlci olan fütürizm, Rusya’da Mayakovskiy tarafından yüksek bir sanat seviyesine çıkarılmış bulunuyordu. Nâzım Hikmet onun ve diğer rus şairlerinin kendi dillerinde yaptıklarını Türkçeye uyguladı. 1928 Yılında Türkiye’ye dönünce, şiirlerini 1938 yılma kadar Resimli Ay dergisinde yayımladı, birkaç şiir kitabı çıkardı. Nâzım’ın bu yıllara ait şiirleri şekil bakımından fütürist, muhteva bakımından ideolojiktir. Şair, fikirlerini ifade ederken bol bol fantastik hayallere de başvurur.
Sosyalizm ile sanayileşmeyi bir tutan Nâzım, makineyi yüceltir ve insanı makineye uydurmağa çalışır. Trrrum trrrum trrrum trak tiki tak/Makinalaşmak istiyorum mısraları bu düşünceyi özetler. Nâzım’ın bu yıllarda yazdığı şiirlerde sanayi sahasından alınma hayaller büyük bir yer tutar. Şiirlerden çoğuna mekanik sesleri taklit eden bir gürültü hâkimdir. Geniş türk okuyucusu komünizmi reddetmekle birlikte, şekil bakımından çok yeni, sanayileşme ideali ile kendi istek ve hayallerine cevap veren bu şiirleri sevmiştir. Nâzım’dan önce Tevfik Fikret, Mehmed Âkif ve Mehmed Emin, çağdaş medeniyeti öven, sosyal muhtevalı şiirler yazmışlardı.
Nâzım, türk edebiyatında esasen var olan bu akıma, fütürist bir şekil, marksist ve leninist bir muhteva verdi. Daha önce Ahmed Hâşim’in aruz ile denediği serbest müstezat tarzını heceye uyguladı. 1938′den başlayarak hapishanede, kalabalıktan uzak kalan ve kendine dönen Nâzım’ın şiirlerinde ton, muhteva ve üslûp bakımından büyük bir değişiklik oldu. Daha önceki şiirlerine hâkim olan ve makine gürültüsünü hatırlatan çok sesli ve çok hareketli üslûbun yerini yumuşak bir ifade tarzı, ideolojinin yerini şahsî günlük yaşantılar ve özlemler aldı. Nâzım Hikmet’in bu devreye ait şiirlerinde hapishane hayatının zarurî kıldığı hareketsizlik ve içe dönüş kadar, Orhan Veli ve arkadaşlarının ikinci Dünya savaşı yıllarında vücuda getirdikleri düz, sade, günlük yaşantı şiirlerinin de etkisi vardır. Şiirde ses ve benzetmeyi reddeden Orhan Veli, Nâzım’ın daha önceki şiirlerinin başlıca özelliğini teşkil eden gürültülü retoriği öldürmüştür, denilebilir. 1950 Yılından sonra Nâzım Hikmet, Moskova’da tekrar komünist âlemin gürültülü ve gürültücü havasına daldı.
Türkiye’de Bursa hapishanesinde kazandığı lirik üslûbu kaybetti. Bu yıllarda A.B.D.’ye karşı dünya çapında ideolojik bir savaşa giren Sovyet Rusya, büyük şöhret kazanan Nâzım Hikmet’i dünyanın çeşitli ülkelerine propagandacı olarak yolladı. Nâzım’ın 1951 yılından sonra yazmış olduğu şiirlerden çoğu Parti’nin emriyle ve onun hoşuna gitmek için yazılmış propaganda şiirlerinden ibaret kaldı. 1960 Yılında Moskova’da yazdığı bir şiirde kendisinin Rusya’ya ne kadar bağlı olduğunu belirtmek için «Lenin, diyorum da, Vladimir ilic Lenin, diyorum ve 40 yıldır onun peşince parti biletimle gidiyorum» demek ihtiyacını duyar. Nâzım, bu döneme ait fazla ideolojik şiirleri yanında çeşitli ülkelere yaptığı yolculuk izlenimlerini ve Türkiye’ye ait hatıralarını anlatan lirik şiirler de yazdı. Annesi bir ressam olan Nâzım’da kuvvetli bir görme ve gördüğünü kaydetme duygusu vardı.
Seyahat intihalarında Nâzım’ın bu kabiliyeti açıkça görülür. 1941 Yılında Bursa hapishanesinde yazdığı çok uzun Memleketimden İnsan Manzaraları adlı şiirlerinde hayatına ait hatıra ve intibaları gerçeküstücü bir metotla anlatan Nâzım, hayatının son yıllarına ait şiirlerinde de bu metoda başvurur. Bir bütün olarak ele alınacak olursa Nâzım Hikmet’in şiirleri, marksizm ideolojisinin emrinde olmakla beraber, şekil ve muhteva bakımından çok zengindir. Bu zenginlik basit ve basmakalıp olan ideolojik sistemden değil, şairin yaratma gücünden, dünyayı bütün duyu organlarıyle kavrama, hemen hemen her şeyi şiire sokma çabasından, gözlem ve tasvir kabiliyetinden ileri gelir. Türk ve dünya şiirinin bütün anlatım araçlarını kullanan Nâzım, bu zengin muhtevayı ses, kafiye, kelime ve cümle oyunlarıyle çok değişik ve çarpıcı bir şekilde verir.
Nâzım Hikmet’in şiirlerinde marksizm ve materyalizm bir tür din haline gelmiştir. Bir şiirinde kendisinden bahsederken «tepeden tırnağa iman» sözlerini kullanır. «Hâfız-ı Kapital» olmak istediğini belirtir. Başka bir şiirinde tıpkı mistikler gibi Tan-rı’nm her yerde «toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve plastikte» tecelli ettiğini söyler. Onu dindar mistiklerden ayıran taraf, maddeyi reddedecek yerde ona tapmasıdır.
Şiir kitapları: 835 Satır (1929); Jokond ile Si-Ya-u (1929); Varan 3 (1930); 1+1 = 1 (1930); Sesini Kaybeden Şehir (1931); Benerci Kendini Niçin Öldürdü (1931);
Gece Gelen Telgraf (1932); Taranta Babu’ya Mektuplar (1935); Portreler (1935); Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı (1936); Saat 21-22 Şiirleri (1965); Kurtuluş Savaşı Destanı (1965); Şu 1941 Yılında («Memleketimden insan Manzaralarının 3. kitabı) [1965]; Dört Hapishaneden (1966); Rubailer (1966); Yeni Şiirler (1966); Memleketimden insan Manzaraları (ilk bölüm) [1966]; Memleketimden İnsan Manzaraları (1966-1967); Kuvayı Milliye (1968).
Oyunları: Kafatası (1932); Bir ölü Evi (veya Merhumun Hanesi) [1932]; Unutulan Adam (1935); Ferhad ile Şirin (1965); Sabahat (1965); İnek (1965); Ocak Başında Yolcu (iki oyun birarada) [1966]; Yusuf ile Menofis (1967); Romanları: Kan Konuşmaz (1965); Yeşil Elmalar (yedi yazardan derleme) [1965]; Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim
(1967) ;
Fıkraları: İt Ürür, Kervan Yürür (Orhan Selim adiyle gazetelerde yazdığı yazılar) [1965]. Masal kitabı: Sevdalı Bulut (1968) . [M]
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAN (Nâzım Hikmet) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAMUS
Tarih 22 Haziran 2009
RAMUS (Pierre DE LA RAMeE, daha çok latince — adiyle tanınır), fransız hümanisti, matematikçisi ve filozofu (Cuts, Vermandois 1515-Paris 1572). İflâs etmiş bir kişizadenin oğluydu; gündüzleri Navarre kolejinde uşaklık ederek, geceleri de okuyarak edebiyat doktoru oldu.
Aristoteles’i yeren iki eser yazdı: Dialeciicae Partitiones ve Aristotelicae Animadversiones (1543). Sorbonne, bu eserlere tepki gösterdi ve kral konseyi Ramus’u mahkûm etti. Ama 1545′te Presles kolejinin başkanı ona kendi yerine geçmesini teklif etti; 1547′de Henri II Sorbonne’un kararını geçersiz saydı ve Ramus 1515′de Lorraine kardinali sayesinde krallık kolejinde
(College de France) kürsü sahibi oldu. Böylece Colîege de France’a tayin edilen ilk matematik profesörü oluyordu. Poissy kolokyumundan sonra (1561) Ramus, reform hareketine katıldı ve kürsüsünden ayrılmak zorunda kaldı. Amboise barışının ardından görevine döndü (1563-1567). 1568′de Almanya’ya bir yolculuk yaptı. Saint-Germain barışından (1570) sonra Paris’e döndü. Düşmanı Charpentier’nin kiralık kaatilleri tarafından, Saint-Barthelemy katliamı sırasında Presles kolejinde öldürüldü. (L)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAMSES veya RAMESES
Tarih 22 Haziran 2009
RAMSES veya RAMESES, XIX. ve XX. hanedanlardan on bir firavuna verilen eski mısır dilindeki Ramassu («tanrı Re tarafından yaratıldı») adının yunanca yazılışı, — Ramses I (M.ö. 1314-1312), önce kral Horemheb’in bakanıydı; onun yerini alarak XIX. hanedanı kurdu.
—Ramses II Meimun (M.ö. 1301′e doğr. – 1235′e doğr.), Ramses I’in torunu, iktidara kendisini ortak eden Sethi I’in (yun. Sethon) oğludur. Pek çok karısı, oğlu ve kızı vardı. Hititlerden Suriye’yi almağa çalıştı; savaş birkaç defa lehine ve aleyhine döndü. Ramses yararlık gösterdiği Kadeş savaşı sayesinde, mısır edebiyatının en güzel eserlerinden biri olan Kadeş Şiiri’nde, halkın koruyucusu olan kutsal kralın gerekliliğini resmen hatırlatmak imkânını buldu. Savaştan sonra, Hattuşili ile imzalanan antlaşma gereğince daha önceki duruma dönüldü.
Bayındırlık konusunda büyük faaliyet gösteren Ramses II, devâsâ heykellerin sayısını artırdı, Aşağı Nübye’de kaya içine oyulmuş Ebu Simbel’i ve diğer beş tapınağı; Teb’de Ramesseum veya Ramesseion ile Luksor’un ön avlusunu ve sayıları inanılmayacak kadar çok olan diğer tapınakları yaptırdı, yazıtlar hazırlattı. Bunlar özellikle, başkent «Pi-Ramses»in (bk. TANiS) bulunduğu Delta’dadır.
Krallar Vâdisi’nde bulunan ve yıkıntı haline gelmiş olan büyük mezarını ziyaret bugün yasaklanmıştır. Yunanlılar tarafından nakledilen eski söylentilerde OSYMANDYAS adı ile tanınır ve bazen Senusret III ile karıştırılır. Bazı tarihçiler «musevî göçü»nün (exodus) onun hükümdarlığı sırasında gerçekleştiğine inanırlar. —Ramses III (M. ö. 1198′e doğr. – 1166), Sethnakh’ın oğlu.
XX. hanedanın ikinci firavunudur. Libya boylarının ve «deniz halkları»nın istilâlarını durdurdu.
Bu «deniz halkları» arasında. Filistinlilerin dahil olduğu Anadolu ve Ege halkları da vardı. Ramses III, Filistin’de Mısır etkisini yeniden kurdu. Birçok komploya karşı koydu; öldürüldüğü sanılmaktadır.
Anıtlarının başlıcaları büyük Medinet Habu tapınağı ile Krallar Vâdisi’ndeki mezarıdır. — Son Ramses’ler, yani Ramses IV ile Ramses XI arasında yer alan hükümdarlar hakkında hemen hiç birşey bilinmez, Bunlar XX. hanedanın sonunu (M.ö. 1166′-dan 1085′e kadar) meydana getirirler. Bu kıralların devrinde Mısır’ın imparatorluk gücü yavaş yavaş geriledi; içeride siyasî ve sosyal bir anarşi başladı (Teb plebleri tarafından eski kral mezarlarının yağma edilmesi). Bu hükümdarlar, Krallar Vâdisi’nde kendilerine mezarlar yaptırdılar. Ramses IX’un mezarı, günümüze kadar iyi bir şekilde muhafaza edilmiştir. (L)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMSES veya RAMESES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAMONAS (Vincas)
Tarih 22 Haziran 2009
RAMONAS (Vincas), litvanyalı yazar (doğ. 1905). Gerçekçi ve izlenimci bir hikâye kitabı ile edebiyat hayatına atıldı: Dailininkas Rauba (Sanatçı Rauba) [1934]. Romanları arasında, özellikle, Sovyetler’in Litvanya’ya gelişini anlatan Kryziali (Haçlar) [1947] anılmağa değer. (M)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMONAS (Vincas) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAMİZ EFENDİ (Hüseyin)
Tarih 22 Haziran 2009
RAMİZ EFENDİ (Hüseyin), türk şairi ve tezkirecisi (1718-1784). Azizzade Mustafa Naim Efendinin oğlu. istanbul’da medrese öğrenimi gördü. Kadılık mesleğine girdi.
Bazı kaynaklar, zamanının ünlü bilginlerinden olduğunu belirtir. Ramiz Efendi, şairlerin hayatlarını konu edinen çalışmalar yaptı ve çağının edebiyat geleneğini sürdüren şiirler yazdı. Kendi zamanına kadar gelen dört yüz kadar türk şairinin hayatını kapsayan Tezkirei Şuara’sı (Şairler Tezkiresi) daha önceki şuara tezkiresi yazarlarından Salim Efendinin Tezkire-i Salim adlı eserine bir zeyl (ek) niteliğindedir. Ancak, Ramiz Efendinin eserindeki biyografilerin bazısı eksik ve yarımdır. Ramiz Efendi, oldukça düzensiz bir dille yazdığı eserini çağının tanınmış bilginlerinden Müstakimzade Sadeddin Efendiye sundu. Sadeddin Efendi, eserin birçok yerini, sayfa kıyılarına ekler yaparak düzeltti.
Rainiz Efendinin eseri türk edebiyatı tarihi üstünde çalışanlar için bugün de başvurulan ana kaynaklardan biri oldu. Kendisinden sonra gelen tezkire yazarları bu eseri örnek aldılar. Ramiz Efendinin bir de Divan’ı vardır. (M)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMİZ EFENDİ (Hüseyin) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Rambouillet (HÖTEL DE)
Tarih 22 Haziran 2009
Rambouillet (HÖTEL DE), Paris’te, Saint-Thomas-du-Louvre sokağındaki konak. Rambouillet markizinin planlarına göre inşa edildi. Rambouillet markizi, burada 1610′dan itibaren, yeni görgü kurallarını ve edebiyat anlayışını yaymağa çalışan kibar insanları toplardı. Bu topluluğun en parlak dönemi 1630-1645 yıllarına rastlar. Corneille Polyeucte’u bu konakta okudu ve Bossuet ilk vaazını burada verdi; Guirlande de Julie de burada hazırlandı. (M)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Rambouillet (HÖTEL DE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAMBERT (Eugene)
Tarih 22 Haziran 2009
RAMBERT (Eugene), isviçreli yazar (Sales, Vaux kantonu 1830 – Lozan 1886). Eserlerini fransızca yazdı. Necker ailesinde özel öğretmen olarak çalıştı. Zürich Teknik okulunda (1860-1881), sonra Lozan akademisinde (1881-1886) fransız edebiyatı profesörü oldu. Şiirlerinden başka şu eserleri vardır: Les Âlpes Suisses (İsviçre Alpleri) [5 cilt, 1865-1875], Ecrivains Nationaux Millî Yazarlar) [1874], Alexandre Vinet (1875), Alexandre Caleme (1884). [L]
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMBERT (Eugene) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAMAZANİYE
Tarih 20 Haziran 2009
RAMAZANİYE i. (ar. ramazân’dan ramazaniy ye). Ed. Esk. Ramazan ayı münasebetiyle padişaha veya diğer devlet büyüklerine sunulan kasidelere verilen ad.
— ANSiKL. Ed. Esk. Ramazan ayının gelmesi dolayısıyla devlet büyüklerine, zamanın ilerigelenlerine, zenginlere kaside sunma geleneği vardı. Divan şairleri ramazaniye adı yerilen kasidelerini daha çok caize almak amacıyle yazarlardı. Ramazaniyelerde önce ramazan ayının nitelikleri, erdemleri, islâm dinindeki yeri, özellikleri anlatılır, bu arada kaside sunulan kimseyi öven beyitler araya sıkıştırılırdı. iran edebiyatında ramazaniye yoktur. Arap edebiyatında, Abbasiler ve Emeviler devrinde yazılan bazı örneklerine rastlanır. Bu tür en çok türk divan edebiyatında gelişmiştir. (M)
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMAZANİYE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAİNİS
Tarih 20 Haziran 2009
RAİNİS (Janis PLiEKSANS, — denir), letonyalı şair (Tadenava, Courlande 1865 -Riga 1929). Petersburg’da hukuk okudu, Dienas Lapa (Günlük Yaprak) gazetesini kurdu (1891). Devrimci sosyalist görüşleri yüzünden Rusya’ya sürüldü (1897). 1903′te sürgünden döndü ve Mavi Gecenin Uzak Yankıları adlı şiir kitabını yayımladı; kısa zamanda millî şair sayıldı. 1906-1920 Arasında isviçre’de kaldı, yeni şiirler (Başlangıç ve Son [1913]) ve iki büyük sembolist dram (Altın At [1901], Ateş ve Gece, [1911]) yazdı. Bağımsızlığına kavuşan ülkesine dönünce millî eğitim bakanlığına getirildi. Kısa bir süre sonra istifa etti, 1919′da Yusuf ve Kardeşleri adlı eserinin yayımlanmasından sonra edebiyatı bıraktı. (L)
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİNİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAHŞİYE
Tarih 19 Haziran 2009
RAHŞİYE i. (fars. rahş ve ar. -iyye’den Osmanlıca rahşiyye). Ed. Esk. Atlar için yazılan kaside veya mersiyelere verilen ad. (Divan edebiyatında bu konunun en başarılı örneklerini Nef’i verdi. Bu tür kasidelerde mübalağanın en aşırısı olan iğrak sanatına başvurulurdu.)
Bk. İĞRAK. (M)
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAHŞİYE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAİMONDİ (Giuseppe)
Tarih 19 Haziran 2009
RAİMONDİ (Giuseppe), italyan yazarı (doğ. Bologna 1898).
Ronda dergisi birçok özelliğini Raimondi’nin 1918′de kurduğu edebiyat dergisi La Raccolta’dan aldı (Raimondi, daha sonra Ronda’nın en genç elemanı oldu). Bu derginin yeni-klasik zevki Raimondi’yi sürekli olarak etkiledi; bu durum derginin bütün sayfa düzeninde, bütün yazılarında, denemelerinde açıkça görülür. Notizia su Baudelaire (Beandelaire Üstüne Tanıtma Yazısı) [1924]; Galileo Ovvero dell’Aria (Galileo veya Hava Üstüne) [1926]; Domenico Giordani (1928), Testa o Croce (Yazı mı Tura mı?) [1923], İl Carte-siano Signor Teste (Descartes’çı Bay Teste) [1928]; Magalotti (1929); Giornale Ossia Taccuino (Gazete veya Cep Defteri) [1942], Anni di Bologna (Bologna’lı Anni) [1946]. Raimondi daha sonra başarılı hikâyeler yazmağa başladı, devrin toplumsal ve siyasî olaylarını dikkatle izledi ve bu izlenimlere bir zanaatkar oğlu olarak kendi çalışmalarından edindiği deneyleri de katarak gerçekçi bir şekilde hayatını anlattı:
Giusseppe in italia (Giuseppe İtalya’da) [1949]; en iyi eseri Notizie dall Emilia (Emilia’dan Haberler) [1954]; Mignon (1955). Sanat tenkitçiliği yaptı, ayrıca De Pisis (1954) üstüne bir araştırma, edebiyat ve sanat hayatiyle ilgili bir hatıra kitabı (La Valigia della îndie [Hindistan Bavulu], 1955) yayımladı. (L)
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMONDİ (Giuseppe) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAHMİ EFENDİ
Tarih 19 Haziran 2009
RAHMİ EFENDİ, türk şairi (Harput 1802 -ay.y. 1884). Harput’ta müftü Ahmed Efendinin derslerine devam etti. Antep’e giderek Küçük Hafız Necib ve Faik Efendilerden ders aldı. Yeniçeri ayaklanmaları üzerine Kayseri’ye geçti. Burada çeşitli hocalardan ders gördükten sonra Kasım Efendiden icazet alarak Harput’a döndü (1826). Nizip savaşma katıldı. Divan edebiyatı geleneğini sürdüren Rahmi Beyin şiirlerinin toplandığı bir Divan’ı vardır. (M)
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAHMİ EFENDİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAHMİ Bursalı
Tarih 19 Haziran 2009
RAHMİ Bursalı, Pir Mehmed Çelebi de denir, türk şairi (Bursa 1514-ay.y. 1567). Medrese öğrenimi gördü. Bursa Yenişehir’inde müderrislik görevinde bulundu. İran ve arap edebiyatı üstünde çalıştı, özellikle iran şiirini inceledi. Tasavvuf konularını işledi. Kendinden önce gelen şairlerin, özellikle iran şairi Molla Cami ile türk şairi Yahya Beyin etkisi altında kaldı. Daha çok gazel türünde başarı gösteren Rahmi’nin şiirlerinde tasavvuf kavramları geniş bir yer tutar. Dili çağına göre akıcı ve açıktır.
Eserleri: Terceme-i Tuhfetü’l-Ahrar («İyi Düşünenlerin Armağanı»nın Tercümesi); Molla Cami’nin ve iran şairi Hilâli’nin Şahü Geda (Sultan ile Fakir) adlı eserini Şahü Derviş adı altında birçok eklemelerle manzum olarak türkçeye çevirdi. (m)
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAHMİ Bursalı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAHİP veya RAHİB
Tarih 19 Haziran 2009
RAHİP veya RAHİB i. (ar. rehb’den rahib). Yasası kilise tarafından onaylanmış bir hıristiyan tarikatından olan erkek, karabaş: O, şimdi başı önünde, yüzü huşu içinde, günahlarına tövbe eden bir rahibe benzemişti (H. E. Adıvar.) || Bazı dinlerde din adamı: Budist, mecusî rahibi.
— ANSiKL. Din. islâm dinine göre, hristiyan dinî reislerine rahip denir. Bu kavram, islâm dininin doğuşundan önceki çağlarda, özellikle Cahiliye devrinde de vardı. Bu dönemin şairleri, rahip kelimesini gölde giden yolcular, geceleri konaklama yeri hazırlayan kimseler için kullanıyorlardı.
Rahipler gece uzaktan gelen yolcuların görebilmesi için çadırlarının önüne lamba asarlar, böylece oranın bir konaklama yeri olduğunu ifade ederlerdi. İslâm dininin ortaya çıkışından sonra kelimenin anlamı değişti. Rahip yalnız hıristiyan dini görevlileri için kullanılmağa başlandı. Kur’an’da hıristiyanların, müslümanlara olan yakınlıklarından, dostluklarından, bunları rahiplerin sağladıklarından söz edilir, rahipler övülür (Maide, 82). Bu övme rahiplerin kendilerini Tanrı’ya adamalarından, dünya işlerinden, gösterişten el çekerek ibadete vermelerinden dolayıdır. Rahip sözü hadislerde, kıssalarda anıldığı gibi islâm edebiyatında da geçer. Rahip sözü, islâm dini dışında kalan bütün tektanrıcı ve çoktanrıcı din görevlileri için de kullanılır. Buddha, mecusî dinlerinde törenleri yöneten görevlilere de rahip denir. Eski Mezopotamya, Mısır, Anadolu ve Roma milletlerinde tapınaklarda görevi olan, din işlerine bakan kimselere Müslümanlığın değişmesinden sonra rahip adı verildi.
♦ Rahiban çoğl. i. Esk. Rahipler. (M)
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAHİP veya RAHİB hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAGUSA
Tarih 19 Haziran 2009
RAGUSA, Dalmaçya kıyısında eski cumhuriyet.
• Tarih. Ragusa, yunan şehri Epidauros’un Adriya denizinde, Dalmaçya kıyısı yakınında kurduğu koloniden doğdu. Roma dünyasına katılan ve uzun süre Batı Roma imparatorluğuna bağlı olarak yaşayan Ragusa, on iki yüzyıl boyunca Doğu dünyasının kenarında kurulmuş, deniz ticaretiyle uğraşan bir latin şehri olarak kaldı. Bizans imparatorluğunun gücünün devam ettiği ve Güney İtalya’ya hâkim olduğu süre boyunca Ragusa da Venedik gibi ona bağlıydı. Şehir 1000′de Bizans imparatorluğu sınırları içinde kalmağa devam etmekle beraber Venedik dukasının idarî hâkimiyetini kabul etmek zorunda kaldı. Sonra, Venedik 1204′te Bizans imparatorluğunun deniz parçasını ele geçirince, sırp tehlikesine karşı yunan desteğinden yoksun kalan Ragusa kendiliğinden Venedik’e teslim oldu (1205).
Venedik Ragusa’ya dukayı temsil eden bir kont yerleştirdi ve şehirde kurumlan kendisininkini örnek alan aristokratik bir komün meclisi kurdu. Ama macarların baskısı Ragusa’yı macar kralının otoritesini kabul etmek zorunda bıraktı (1358). 1403′te patriciierinin akıllıca ve ustaca siyaseti, Ragusa’nın Venedik boyunduruğu altına düşmeksizin bağımsızlığını kazanmasına yol açtı. Balkanlar’ın deniz kapılarından biri olan Ragusa, Osmanlıların Akdeniz doğusunu ve Balkanlar’ı fethettikleri sırada kazanılan bu bağımsızlık sayesinde Floransa ve Barcelona’nın ticaret acentaları kurdukları bir yer haline geldi. Şehir zaten uzun süreden beri Balkanlar’da köle ticaretini ve tuz ticaretini kontrol altında tutan büyük bir ticaret yeriydi. Daha XIV. yy. sonunda gümüş üretimiyle ilgilenen Ragusa tüccarları, maden ülkelerinde (Bosna ve Sııbistan) koloniler kurmuşlar ve Batı Avrupa’ya gümüş sevkıyatı tekelini ele geçirmişlerdi; sonradan bakır, kurşun ve XV. yy.da bulunan (1420′ye doğru) yeni maden filizlerinin (özellikle 1430′dan sonra işletilen zencefre) ticaretini de ele geçirdiler.
Şehir bu sayede XV. yy.da büyük ölçüde zenginleşti, edebiyat ve sanat gelişti. Osmanlıların Macarîara karşı Mohaç zaferinden (1526) sonra, Ragusa osmanlı padişahının otoritesini kabul etmek ve her yıl vergi ödemek akıllığını gösterdi. Böylece, XIII. yy.a kadar Venedik’in Bizans imparatorluğu sınırında yaşadığı gibi, Osmanlı imparatorluğunun sınırında yaşamağa başlayan Ragusa, Akdeniz kıyısındaki hıristiyan ve müslüman ülkelerin aracısı haline geldi. Avrupa’nın en büyük filolarından birini kurdu ve gemilerini gerek Atlas okyanusunda gerek Akdeniz’de çalıştırılmak üzere her isteyene kiraladı. Böylece XVI. ve XVIII. yy.da, yeni bir burjuvazinin gelişmesine rağmen aristokratların hâkim olduğu bir rejim altında en parlak dönemini yaşadı.
Ama şehri hemen tamamıyle yıkan ve halkın yarısından çoğunun ölmesine yol açan 6 nisan 1667 depremi kesin bir darbe oldu. O tarihten sonra şehirde islav unsurların nüfuzu günden güne arttı ve Ragusa fiilî bağımsızlığını muhafaza etmesine rağmen bir şehir cumhuriyeti olarak büyük kara devletleri dünyasında çağ dışı bir hal aldı. 1806′da Fransızlarla Ruslar arasında kalınca Napolyon’un Fransız – italyanlarına teslim oldu; Ragusa dükü mareşal Marnı on 1808′de şehrin hükümetini ve senatosunu dağıttı, şehri önce Fransa’nın işgal ettiği Venedik’in Dalmaçya topraklarına bağladı, sonra da İllyria eyaletlerine kattı (1809). Viyana antlaşmasında (1815) şehri alan Avusturya 1918′e kadar muhafaza etti. Ragusa o tarihte islavca Dubrovnik adiyle, yeni kurulan Yugoslavya’ya katıldı.
• Edebiyat ve bilimler. Komşu İtalya’da parlak bir şekilde gelişen hümanizm, dalmaçya şehirlerinde de yayıldı ve bu şehirlerde, Şişgoriç (Georgius Sisgoreus) [1440-1509] ve Crijeviç (Cerva) [1460'a doğr, -1520] gibi meşhur hümanistler yetişti; islavca edebiyat ise özellikle Ragusa’da büyük ölçüde gelişti. İtalyan edebiyatı etkisi kalmış olan ragusa edebiyatında devrin bütün önemli tarzlarına rastlanır. XV. yy.da Sisko Mençetiç (1457-1527) ve Dzore Drziç (1451-1501) trubadur üslûbunda aşk şiirleri yazdılar. XVI. yy.da Ragusa, Güney İslavlarının gerçek fikir merkezi haline geldi. Trajedi ve felsefî şiirin temsilcisi verimli yazar Mavro Vetranoviç’tir (1482-1576). Komediyi Marin Drziç (1507-1567) doruğuna ulaştırdı: gerçek bir rönesans adamı olan Drziç eserlerinde zengin bir dille ve yer yer halk ağzıyla coşkun bir yaşama sevincini dile getirdi. XVI. yy. sonunda aşk şiirinde Petrarca ve Bembo tarzında yeni bir gelişme oldu: bu tarzın en orijinal temsilcisi Dominko Zlatariç’tir (1550′ye doğr. – 1609).
Karşı Reform Ragusa’da çok değişik bir atmosfer yarattı: aşk şiirinin ve komedinin yerini, dinî veya yurtsever edebiyat aldı. Bu yeni akımın XVII. yy. başında en etkili temsilcisi ivan Gunduliç’ti (1589-1638). Yeni denizyollarının keşfi Venedik gibi Ragusa’ya da öldürücü bir darbe indirdi.
O tarihten sonra yavaş yavaş sönen ragusa edebiyatı, cumhuriyetin 1805′te yıkılmasından sonra hırvat edebiyatıyle karıştı. Hırvat edebiyatının başlıca ragusalı yazarları Medo Puçiç (1821-1882) ve İvo Vojnoviç’tir (1857-1929). Ragusa başlıca edebiyat merkeziyse de, öbür dalmaçya şehirlerinde de değerli yazarlar yetişti: meşhur hümanist Maruliç (1460-1524) Split’li, ilk kır romanı (Dağ) yazarı Petar Zoraniç, Zadar’lı, ilk dindışı dram (Köle) yazarı Hanibal Luciç (1485-1533) ve Petar Hektoroviç (1486-1572) Hvar adasındandı.
Ragusa cumhuriyetinde birçok bilgin de yetişti: XV. yy.da latince ilk ticaret nazariyesini yayımlayan ragusalı Georgi, cebiri geometriye ilk; olarak uygulayan Getaldiç, «mizaç»lara, aşırı önem verilmesine ilk karşı çıkan hekim Baglivi (1688-1707), büyük matematikçi Boşkoviç
(öl. 1787), İmperium Orientale’nin yazarı Banduri (1670 – Paris 1743). [L]
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGUSA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAGOZİNA veya RAGOJİNA (Zenaida Alekseyevna)
Tarih 19 Haziran 2009
RAGOZİNA veya RAGOJİNA (Zenaida Alekseyevna), rus asıllı amerikalı kadın yazar (Rusya 1835-Öl. ?). Birçok yolculuktan sonra 1874′te A.B.D.’ye yerleşti. Buradaki ünlü edebiyat derneklerinin üyesi oldu.
Eserleri: The Story of Chaldea (Kaide Tarihi) [1886]; The Story of Assyria (Asur Tarihi) [1887]; The Story of Media, Babylon and Persia (Media, Babil ve iran’ın Tarihi) [1888]; Siegfried, the Hero of the Netherlands (Hollanda Kahramanı Siegfried) [1898]; Roland, the Paladin of France (Fransız Soylusu Roland) [1898]; Salammbö, the Maid of Carthage (Kartacalı Genç Kız Salammbö) [1899]. (M)
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGOZİNA veya RAGOJİNA (Zenaida Alekseyevna) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADYO
Tarih 18 Haziran 2009
RADYO i. (fr. radio). Radyo yayınlarını alıcı cihaz. (Bk. alici.) || Düzenli bir şekilde radyo yayınları yapan radyoelektrik istasyonu.
— Radyotek. Otomobil radyosu, otomobilde kullanılmak üzere yapılmış radyo alıcısı. Bk. ANSİKL.
— Telekom. Radyo gazetesi, radyo vericileri tarafından yayımlanan çeşitli haber, yorum ve makalelerin tümü. || Radyo muhabiri, radyo haber ve röportajlarını hazırlayan gazeteci, Radyo reklamı, radyolar aracılığıyle söz ve müzikten faydalanılarak yapılan reklam. (Türkiye radyoları 1951′den itibaren reklam yayımlamağa başladı. İlk reklamlar, radyonun kendi spikerleri tarafından sözlü olarak yapılırken daha sonra reklam saatleri ayrıldı; reklam şirketleri sözlü, müzikli reklam yayımına başladı.
Bugün radyo reklamlarının ilgi çekmesi için söz ve müziğin yanı sıra yarışmalara, eğlence programlarına, skeçlere v.b. yer verilmektedir.) || Radyo röportajı, radyo ile yayımlanan röportaj. Radyo yayını, radyo alıcısı bulunanlar için, Hertz dalgalarıyle haber, konferans, konser, sanat, edebiyat, bilim v.b. programların nakli. (Bk. ANSiKL.) || İl radyosu, ancak yayımın yapıldığı ilde dinlenebilecek güçteki radyo istasyonu; bu istasyonun yayımı. (Türkiye’de büyük şehirlerde il radyoları asıl radyo istasyonlarının yanı sıra yayın yapar ve programlarında yalnız batı müziğine yer verir. Bu yayınlar «ikinci program» adiyle anılmaktadır. Antalya, Kars, Van, Gaziantep, Trabzon, Diyarbakır il radyolarının programlarında her türlü söz ve müzik programı yer almaktadır.)
— ANSiKL. Radyotek. Başlangıçta elektron lambalı olan otomobil radyosu, anotların beslenmesi için gerekli yüksek gerilimi sağlayacak bir vibrörlü konvertisörün kullanılmasını gerektiriyordu. Transistorlu olan modern alıcılar doğrudan doğruya arabanın bataryasıyle beslenir. Taşıtın elektrik donatımı parazite karşı korunmuş olmalı, yani kıvılcım üreten organların (dinamo, bujiler, akım kesiciler) yaydığı parazitleri yok etmeğe veya hiç olmazsa önemli bir şekilde azaltmağa yarayan elemanlar (kondansatörler ve dirençler) kullanılmalıdır. Otomobil radyolarının hemen hepsinde, bir tuşa basmakla istenen yayını seçme imkânı veren bir kumanda klavyesi vardır.
— Telekom. Radyo yayını yapan istasyonların sayısı radyoelektriğin temel ilkeleri ortaya konduktan sonra hızla arttı. Bugün 400′den fazlası Avrupa’da ve 4 000 civarında (özel istasyon) A.B.D.’de olmak üzere binlerce istasyon vardır. Fakat Amerika’dakilerin 800′ü dört büyük program ve reklâm dağıtıcı şebekesinden (networks) birine bağlıdır. Türkiye’de, 10 tane devlet verici radyo istasyonu (istanbul, Ankara, izmir, Çukurova, Erzurum, Kars, Diyarbakır, Gaziantep, Trabzon, Antalya) vardır. Dünyadaki radyo dinleyicisi sayısı 1959′da yaklaşık olarak 365 milyondu, bu sayı yeryüzü ölçüsünde her 1 000 kişide 127 kişi gibi bir ortalama verir. Kuzey Amerika 183 milyonla birinci sırayı alır (binde 707); Avrupa’da 133 milyon (binde 211); Asya’da 28 milyon (binde 17); Güney Amerika’da 13 milyon (binde 95); Afrika’da 4,5 milyon (binde 19) ve Okyanusya’da 3,7 milyon (binde 23) dinleyici vardır.
• Milletlerarası yönetmelik. Bir yayında taşıyıcı dalganın modülasyonu yan bantlar meydana getirir. Çok yakın frekanslı bir yayın yüzünden parazit olmaması için frekans tayfında her yayma bir kanal ayırmak gerekir, öbür yandan Hertz dalgalarını kullanan yalnız radyo yayınları değildir. Başlıca kamu hizmetleri (havacılık, denizcilik) alanında telsiz telgraf ve telsiz telefon için de frekans tayfında bantlar ayırmak gerekir. Bu amaçla 1947′de Atlantic City’de imzalanan Milletlerarası Telekomünikasyon antlaşmasıyle bazı kurallar tespit edilmiştir.
Radyo yayını için ayrılan frekans bantları, uzun dalga için 150-285 kHz (1 050 – 2 000 m arası), orta dalga için de 525 – 1 605 kHz’tir (187-560 m arası). Kısa dalgada ise, 2 300 kHz’lik frekans bandıyle eski bantlardan yüzde 33 oranında fazla olmasına rağmen ancak 180 kanala yer verilebilmektedir. Bütün dünyadaki kısa dalga yayın-larıyle ilgili kanalları çeşitli milletler arasında dağıtmakla görevli Meksiko konferansı çok karışık teorik bir plan kararlaştırarak 10 nisan 1949′dan sona ermiştir. Yayın alanı sınırlı olan uzun ve orta dalgaların çeşitli ülkeler arasında dağılımı için, dünya bağımsız bölgelere bölündü. Avrupa bölgesi, Greenwicb’in batısında 10., doğusunda 40. meridyen ve güneyde 30. kuzey paraleliyie sınııiandı. Bu bölge için Kopenhag’da 1948′de 25 hazirandan 16 eylüle kadar toplanan Avrupa Radyo Yayını konferansı 15 mart 1950′de yürürlüğe giren frekans (veya dalga boyu) dağılım planını tespit etti. Uzun dalgada, 18 kanala 21 istasyon yerleştirildi. Buna karşılık ortak dalgaların kullanılması (millî veya milletlerarası) ve senkron çalışan millî şebekelerde ortak dalgalardan yararlanılması sayesinde, 121 orta dalga kanalına 300′den fazla istasyon yerleştirilebildi. Bu planın birçok üstünlüğü vardır. Bir yandan istasyonların birbirine karışmasını büyük ölçüde önler, öte yandan aralarında yeterince frekans farkı bulunan bölge radyo vericilerinin aynı binada çalışmasını sağlayarak kuruluş ve işletme giderlerini azaltır.
• Programlar. Radyo yayın programlarında, her tür müzik, konuşmalar, haberler, röportajlar, eğlenceler, tiyatro oyunları (bunların bazıları özel olarak radyo için hazırlnamıştır), eğitim ve büyük bir gelir kaynağı olan reklamlar yer alır. Eskiden genellikle canlı yayın yapılırken bugün hemen hemen bütün programlar plak ve banda kaydedildikten sonra yayımlanır. Radyo ile müzik yayını. Doğrudan doğruya veya, plak ve banda alınarak yaprlan müzik yayınları, ülkelere göre bütün yayınların yüzde 50 ilâ 75′ini tutar. İstanbul radyosunun on iki devamlı hafif batı müziği orkestrası vardır; ayrıca Şehir orkestrası ve Küçük orkestranın klasik batı müziği yayınlarına yer verilir. Radyo arşivinde ise, çeşitli plak ve bantlardan başka, türk halk musikisinden derlenmiş bir koleksiyon bulunur. (LM)
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAGIB PAŞA Koca
Tarih 18 Haziran 2009
RAGIB PAŞA Koca, türk devlet adamı ve şairi (istanbul 1699-ay.y. 1763). Defterhane kâtiplerinden Şevki Mustafa Efendinin oğlu. Medrese öğrenimi gördü, Defterhane kalemine devam etti.
İran savaşları sırasında alınan toprakların deftere kaydı işi için Revan valisi Ârifî Paşanın mektupçusu oldu (1724). Tebriz seraskeri Köprülüzade Abdullah Paşa ile Hekimoğlu Ali Paşanın hizmetinde bulundu. Bir yıl Revan defterdarlığı yaptıktan sonra, istanbul’a döndü (1729). Riyaset vekâleti payesiyle, Hemedan eyaletinin tımar ve zeametini yeniden düzenlemeğe gitti. 1730′da defterdarlık göreviyle Bağdat’a gönderildi. İran savaşı sırasında Nadir Şah ile yapılan görüşmelere delege olarak katıldı. 1733′te Nadir Şah’ın Bağdat’ı kuşatmasından sonra, istanbul’a çağırılarak, maliye tezkireciliğine getirildi. Erzurum seraskeri Ahmed Paşanın yanına ordu defterdarı ve rei-sülküttap vekili olarak verildi (1736). Nadir Şah tarafından İstanbul’a gönderilen elçilerle yapılacak görüşmelere katılmak üzere, İstanbul’a çağırıldı.
Cizye muhasebeciliğiyle görevlendirildi. Sadrazam mektupçuluğu makamına yükseltilerek, Avusturya ve Rusya delegeleriyle yapılacak görüşmeler için roisülküttap Mustafa Efendinin başkanlığındaki heyetle Nemirove’ye (Nemirov) gönderildi. Belgrad seferi ve antlaşması (1739) sıralarında büyük yararlığı görülen Ragıb Efendi, 1741 şubatında reisülküttaplığa yükseltildi. 1744′te, vezirlik payesiyîe Mısır valiligine gönderildi. 5 Yıl kadar süren bu görevi sırasında, kölemen beylerini ortadan kaldırarak, ülkede bir süre güvenliği sağladı. 1748′de, kubbe vezirliği ve nişancılıkla İstanbul’a çağrıldı, daha yoldayken, kendisine aydın muhassılîığı, malikâne olarak verildi. Sayda, Rıkka ve Halep valiliklerinde bulundu. Şam valiliğine tayin edilmesinden birkaç gün sonra, istanbul’a gelerek sadrazam oldu; kendisi için tehlikeli olabilecek kişileri İstanbul’dan uzaklaştırdı. Hayatının sonuna kadar sadrazamlıkta kaldı. Ragıb Paşa, yabancı devletlere karşı başarılı bir barış siyaseti güttü.
Avusturya, Fransa ve Rusya’nın saldırılarına uğrayan Prusya kralı Friedrich II, Osmanlı devletinin askerî yardımını kazanmağa çalıştı. Fakat Ragıb Paşa, askerî anlaşma yerine bir ticaret antlaşması imzalamakla yetindi (29 mart 1761). Bir yandan da, Avusturya’yı baskı altında tuttu. Ragıb Paşanın divan edebiyatı geleneğini sürdüren şiirleri, mensur yazıları, bilimsel makaleleri vardır. Çoğu gazel türünde olan şiirleri tasavvuf ve felsefe konularını işler. Dili bazen ağır ve ağdalı, bazen kolay anlaşılır niteliktedir. Gazellerinde halk deyimleri, atasözleri, özdeyişleri geniş yer tutar. Bazı beyit ve mısraları atasözleri arasına girdi. Şiirde, bazen divan edebiyatı geleneği dışına çıkarak, tasvir ve anlatımdan çok, anlama ve mantık kurallarına göre düşünmeye önem verir. Bilim konularını işleyen mensur yazılarının çoğu çağının anlayışına uygun olarak Arapçadır. Bazı yazıları devlet işleriyle ilgilidir.
Eserleri: Telhisat (özetlemeler); Fethiye-i Belgrad (Belgrad’ın Alınışı); Münşeat (Mektuplar); Sefinetül-Ragıb (Ragıb’ın Gemisi); Dîvan. (-> Bibliyo.) [M]
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGIB PAŞA Koca hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADLOFF veya RADLOV (Friedrich Wilhelm)
Tarih 17 Haziran 2009
RADLOFF veya RADLOV (Friedrich Wilhelm), alman asıllı rus türkoloğu (Berlin 1837-Petrograd 1918).
Berlin üniversitesini bitirdi; Jena üniversitesine sunduğu Über den Einfluss der Religion auf die Völker Asiens (Asya Halklarında Dinin Etkisi Üstüne) [1858]‘ adlı teziyle felsefe doktoru oldu. Sonra Petersburg’a gitti; Batı Sibirya’daki Barnaul şehrinde Yüksek Madencilik mektebinde almanca ve latince dersleri verdi; 1859-1871 arasında kışları öğretmenlik yaptı; yazları dil, tarih ve etnografya malzemesi toplamak üzere Sibirya ve Türkistan’da yaşayan türk boyları arasında geziler düzenledi.
Barnaul’dan Petersburg’a döndü. Halk okulları üstünde araştırma yapmak amacıyle Batı Avrupa’ya gitti. Kazan bölgesinde Tatar, Başkırt ve Kazan mektepleri müfettişliğiyle görevlendirildi, Kazan’da kaldığı (1872-1883) özellikle pedagoji, felsefe ve genel lengüistik üstünde çalışmalar yaptı. Petersburg İlimler akademisinin Tarih ve Eski Eserler bölümüne üye seçildi (1873). Petersburg akademisi tarafından Orhon bölgesindeki arkeolojik buluntuları incelemek üzere kurulan heyetin başına getirildi (1891); daha sonra Turfan’a (1898) ve etnografya müzelerinde inceleme yapmak amacıyle Batı Avrupa’ya gitti (1907). Son yıllarında Orta Asya türk boylarının tarihi, etnografyası, dili, folkloruyle ilgili yoğun çalışmalar yapan
W. Rodloff, aynı zamanda Türkçenin hemen her tarihsel dönemine ait yazma eserler üzerinde de durdu; bu eserleri bilim dünyasına tanıttı.
Başlıca eserleri: Propen der Volksliteratur der Türkischen Stamme (Türk Boylarının Halk Edebiyatı Denemeleri) [X. cilt, 1866-1910]; Vergleichende Grammatik der Nördlichen Türkosprachen, I Phonerik (Kuzey Türk Dilleri Karşılaştırmalı Grameri, I Fonetik) [1882]; Sibirya’dan (Aus Sibirien) [1884]; Das Türkische Sprachmaterial des Codex Comanicus (Codex Cumanicus’taki Türk Dili Malzemesi) [1887]; Das Kudatku Biiik des Jusuf Chass-Hadschib aus Balasagun (Balasagun’lu Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i) [2 bölüm, 1891-1910]; Versuch e ine s Wörterbuches des Türk Dialekte (Türk Ağızları İçin Sözlük Denemesi) [4 cilt, 1893-1911, yeni basımı: 1963]; Drevnetyurkskiye Nadpis v Bongolii (Moğolların Eski Türkçe Yazıtları) [3 cilt, 1894-1899]; Uigurishe Sprachdenkmaler (Uygur Dili ürünleri) [1928]. (M)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADLOFF veya RADLOV (Friedrich Wilhelm) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADİGUET (Raymond)
Tarih 17 Haziran 2009
RADİGUET (Raymond), fransız yazarı (Sa-int-Haur-des-Fosses 1903 – Paris 1923). ünlü sanatçıların, tanınmış kimselerin devam ettiği «Boeuf sur le toit» kahvesinin gediklilerindendi.
Kübizmi benimseyen edebiyat çevrelerinde yetişmiş olmasına rağmen, Jean Cocteau’nun ve basımcı Bernard Grasset’nin desteğiyle yayımladığı ilk romanı içimizdeki Şeytan’da (La Diable au Corps) [1923] klasik ölçülere bağlı kaldı, ölümünden sonra basılan ikinci romanı Le Bal du Comte d’Orgei’de. de (Orgel Kontunun Balosu) [1924] aynı temiz, duru üslûp, insan psikolojisinin ayrıntılarını incelemede aynı derin ve aydınlık tahlil gücü görülür. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİGUET (Raymond) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADHA
Tarih 17 Haziran 2009
RADHA. Mit. Tanrı Krişna’nın sevgilisi olan çoban kızı. Hint edebiyat ve sanatında adı sık sık geçer. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADHA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADER (Matthöus)
Tarih 17 Haziran 2009
RADER (Matthöus), alman bilgini (innic-hen 1561-Münih 1634). Cizvit tarikatına girdi (1581). Yunan-latin edebiyatı filolojisi ve tarihi üstüne yazdığı incelemeleriyle yüzyılın en ünlü filologları arasında yer aldı. Klasik metinlerin yeni baskılarını yayımladı, azizlerin hayatiyle ilgili incelemeler yazdı (Viridarium Sanctorum, 3 cilt, 1604-1612) ve tarihî araştırmalar yaptı. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADER (Matthöus) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RABEARİVELO (Jean-Joseph)
Tarih 17 Haziran 2009
RABEARİVELO (Jean-Joseph), madagaskarlı şair ve yazar (Tananarive 1903-ay.y. 1937). On üç yaşında, genel kültürünü ve edebiyat bilgisini tek başına geliştirmek amacıyle öğrenimini yarıda bıraktı.
Hova dilini öğrendi; ayrıca fransızca ve ispanyolca da yazmağa başladı. Klasik türdeki eserlerden (La Coupe de Cendres [Küllerden Kadeh], 1924) sonra geleneksel nazım ölçüsünü bıraktı ve serbest nazım tarzını seçerek avrupa kültürünün mitleriyle ülkesinin geleneksel temalarım birleştirdi: Presque Songes (Düş gibi) [1934], Chants pour Abeone, Abeone İçin Şarkılar) [1934]. Sahne için, korolu bir kantat şeklinde, İmaitsoanala, Fille d’Oiseau (İmaitse anala, Kuşun Kızı) adlı bir eser yazdı; ama güç hayat şartlarına ve kızı Voahangy’nin ölümüne dayanamayarak intihar etti. Bir romanı (L’Aube Rouge [Kızıl Tanyeri]), bir şiir derlemesi (Trefles [Yoncalar]), bir madagaskar şiiri antolojisi, Vieilles Chansons de s Pays d’imerina (imerina Ülkelerinden Eski Şarkılar) [1939], günlüğü (Calepins Bleus [Mavi Defterler]) ölümünden sonra yayımlandı. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABEARİVELO (Jean-Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUODLİBET
Tarih 17 Haziran 2009
QUODLİBET i. («hoşunuza giden» anlamında lat. k.). Müzik ve edebiyatla ilgili çeşitli uyumsuz unsurları bir araya getiren hoş ve nükteli eser.
— ANSiKL. Quodlibet’nin XIII. yy. motet’lerinden türemiş olduğu söylenebilir. Motet yazar ve bestecileri eserlerinin arasına ustalıkla yerleştirilmiş nakaratlar kullanırlardı. Bu eğlendirici «karışımlar» Ortaçağ sonu ile Rönesans dönemi çoksesli müziğinde, özellikle Almanya’da, Glogauer Liederbuch’tan (1460′a doğr.) sonra tutuldu, Quodlibet’i Ludwig Senfl de kullandı.
Sonunda, XVIII. yy.da J.-S. Bach da Goldberg Çeşitlemeleri’nin sonuç bölümünde iki halk melodisinin karışımını sundu, öte yandan italyan frotlola bestecileri ile italya’da yerleşmiş hollandalı taklitçileri de (İsaak), XVI. yy.a kadar bu tarzın çok güzel örneklerini verdiler (Luca Marenzio). İspanya’da ensalada adını alan quodlibet’in başlıca temsilcileri, Francisco de Penalosa (öl. 1535) ile Mateo Flecha’dır. Melodilerin iç içe geçen bir kontrapunto şeklinde gelişmesi yerine birbirini izlemesine «potpuri» denir. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUODLİBET hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADO (Antal)
Tarih 17 Haziran 2009
RADO (Antal), macar edebiyat tarihçisi ve şairi (doğ. Mor 1862). Uzun süre İtalya’da yaşadı ve italyan edebiyatıyle ilgili birçok eser yazdı: Az Olasz irodalom Törtenete (İtalyan Edebiyatı Tarihi) [2 cilt, 1896], Goldoni es Alfieri (1897), Dante (1907). Ayrıca Romai Ritmusok (Roma Ritimleri) [1906] adlı bir şiir kitabı yayımladı. (M)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADO (Antal) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUEİROS (Jose Maria eça de)
Tarih 16 Haziran 2009
QUEİROS (Jose Maria eça de), portekizli yazar (Povoa da Varzim 1845 – Paris 1900). 1873′ten sonra diplomatik mesleğine girdi. Edindiği tecrübeleri ve yaşantılarını portekiz edebiyatında gerçekçi türün en iyi örnekleri olan romanlarında dile getirdi: O Crime do Padre Amaro (Amaro Babanın Cinayeti) [1875]. O Primo Basilio (Kuzen Basilio) [1878], Â Reliquia (1887), Os Maias (Mayalar) [1888], A Cidade e as Serras (Şehirler ve Dağlar) [1901]. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEİROS (Jose Maria eça de) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUATREMERE (Etienne Marc)
Tarih 16 Haziran 2009
QUATREMERE (Etienne Marc), fransız-şarkiyatçısı (Paris 1782-ay.y. 1857). Bibliot-heque Nationale’de görev aldı; kıptî diliyle eski mısır dilinin özdeşliğini ispat etti (Recherches Critiques et Historiques sur la Langue et la Litterature de I’Egypte [Mısır Dil ve Edebiyatı üstüne Tarihî ve Eleştirel Araştırmalar], 1808). College de France’ta ibranî, süryanî ve kaide dilleri (1819), sonra Doğu Dilleri okulunda farşça profesörü oldu (1827), Reşidüddin’in iran Moğollan Tarihi’ni (1836), Makrirî’nin Eyyubıler ve Memluk Sultanları Tarihi’ni (1837-1845) v.b. Fransızcaya çevirdi. Kütüphanesi, Bavyera kralı tarafından satın alındı. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUATREMERE (Etienne Marc) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Quartier Latin
Tarih 16 Haziran 2009
Quartier Latin, Paris’te, Sen nehrinin sol kıyısında, üniversite faaliyetinin merkezi olan kesime verilen ad. Saint- Michel bulvarının sağında ve solunda yer alan mahallelerden meydana gelir. Edebiyat, insan bilimleri, fen, hukuk, tıp ve eczacılık fakülteleri, enstitüler, birçok lise ve Paris’in en önemli kitabevleri bu bölgededir. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Quartier Latin hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Quarterly Review (the)
Tarih 16 Haziran 2009
Quarterly Review (the), ingiliz siyaset ve edebiyat dergisi. 1809′da yayımcı Murray ve Walter Scott tarafından Edinburgh Review’e (whig) karşı tory görüşünü savunmak için kuruldu, üstün yetenekli bir kalem tartışmacısı olan William Gifford, dergiyi 1824′e kadar yönetti. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Quarterly Review (the) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUASİMODO (Salvatore)
Tarih 16 Haziran 2009
QUASİMODO (Salvatore), italyan şairi (Siracusa 1901 – Napoli 1968). Yoksul bir aileden geldiği için, öğrenimini çok erken terk etmek zorunda kaldı.
1921′de Roma’da, kendi kendine Yunanca ve Latince öğrendi. Görevli olarak İtalya’da seyahat etti; sonunda Milano’ya yerleşti. Giuseppe Verdi konservatuvarında italyan edebiyatı profesörü oldu ve Milano’nun günlük bir gazetesinde tiyatro tenkitleri yazdı. Anlaşılması güç bir şairdir. Gerçeği efsane şekline sokan hayallerinin arkasında kederli bir karamsarlık sezilir.
Başlıca şiir kitapları: Acqua e Terre (Su ve Topraklar) [1930], Oboe Sommerso (Batmış Obua) [1932], Giorno Dopo Giorno (Günler Geçtikçe) [1946], La Vita non e Sogno (Hayat Bir Rüya Değildir) [1949], La Terra impareggiabile (Eşsiz Toprak) [1958] (1959 Nobel Edebiyat armağanı). [L]
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUASİMODO (Salvatore) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUİNET (Edgar)
Tarih 16 Haziran 2009
QUİNET (Edgar), fransız tarihçisi ve siyaset adamı (Bourgen-Bresse 1803-Paris 1875). Hıristiyanlık, Fransız devrimi, engizisyon, ültramontanizm, Cizvitler ve çağdaş Fransa, italya ve Almanya tarihiyle ilgili çeşitli incelemeler yaptı. 1841′de College de France’ta edebiyat profesörü oldu.
Din aleyhtarı ve liberal düşünceleri yüzünden 1846′da Guizot tarafından buradan uzaklaştırıldı. 1847 ve 1871′de milletvekili seçildi. Uzun süre Brüksel ve Veytaux’da (isviçre) sürgün kaldı. Teorilerini L’Esprit Nouveau (Yeni Anlayış) [1874] adlı eserinde özetledi. Qunet’nin 30 cilt tutan bütün eserleri 1877 -1882 yılları arasında yayımlandı. (M)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNET (Edgar) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUADRIO (Francesco Saverio)
Tarih 16 Haziran 2009
QUADRIO (Francesco Saverio), İtalyan bilgini (Ponte, Valtelina 1695-Milano 1756). Papanın izniyle cizvit tarikatından ayrıldı, özellikle Della Poesia İtaliana (italyan Şiiri Üstüne) [G. M. Andrani takma adiyle, 1734] adlı eseriyle tanınır.
Daha sonra genişletilerek Della Storia e della Ragione d’Ogni Poesia (Her Şiirin Hikâyesi ve Sebebi Üstüne) [7 cilt, 1739-1752] adını alan bu eser, ilk dünya edebiyatı tarihi denemesidir; pek düzenli ve açık seçik olmamakla beraber günümüzde bile yararlanılan önemli belgeleri kapsar. (M)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUADRIO (Francesco Saverio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PYRAMOS
Tarih 16 Haziran 2009
PYRAMOS. Yun. mit. Thisbe’nin âşığı olan genç babillL Ovidius’un anlattığına göre, Thisbe beyaz bir dut ağacının altında Pyramos’u beklerken, ağzı kan içinde bir dişi aslanın üzerine geldiğini görür; hemen kaçmağa başlar, düşen tülünü de kızgın hayvan parçalar.
O sırada çıkagelen Pyramos, sevgilisinin kanlı tülünü görür, öldüğünü sanarak hançerini kendine saplar. Sevgilisinin çığlığını duyan Thisbe koşar, ama Pyramos’un öldüğünü görünce o da cesedin yanında intihar eder. Gölgesinde bu trajik olayın geçmiş olduğu dut ağacı o günden sonra yalnız kırmızı dut vermeğe başlar ve aşkta yanılmaların sembolü olarak kalır. Daha basit olan başka bir anlatışa göre ise, Thisbe de, Pyramos da intihar eder ve tanrılar tarafından akarsu haline getirilirler.
— İkonogr. İki ünlü âşığın macerası Pompei’deki bir freske, Christine de Pisan’ın eserlerindeki (Brüksel Krallık kütüphanesi) bir minyatüre, Roma San Pietro’sunun bronz kapılarında Filarete’nin bir kabartmasına, Tintoretto (Modena), Baldung Grien (Berlin), Paul Bril (Roma) ve Pous-sin’in (özel koleksiyon) resimlerine ilham kaynağı oldu.
— Ed. ve Müz. Pyramos ile Thisbe’nin maceraları üstüne çeşitli şiirler ve besteler yapıldı. Fransız edebiyatında bu konu, XII. yy.da Norman diyaleğinde yazılmış bir masalda, XV. yy. tiyatro dramında, Theophile de Viau’nun bir trajedisine (Pyrame et Thisbe [1621]) ve lirik bir trajedide (sözleri La Serre’in, müziği Rebel ile Francoeur’ün [1726]) işlendi, ispanyol edebiyatında, 1618′de, Gongora, bir Fabula di Piramo y Tisbe yazdı. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYRAMOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Quincey’in İtirafları
Tarih 16 Haziran 2009
Quincey’in İtirafları (Confessions of an English Opium-Eater), Thomas De Quincey’nin kitabı (1821). Otobiyografik bir eserdir. Yazar afyona yavaş yavaş nasıl alıştığını ve bu alışkanlıktan nasıl kurtulduğunu anlatır. Eserin büyük başarısı yalnız Quincey’nin dile getirdiği yaşantının garipliğine değil, kitabın edebî yönüne de bağlıdır. Yazar afyonkeşin kâbus ve sanrılarını tasvir ederek edebiyata bilinçaltı alanını da açmıştır. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Quincey’in İtirafları hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUİLLER-COUCH (sir Arthur Thomas)
Tarih 16 Haziran 2009
QUİLLER-COUCH (sir Arthur Thomas), ingiliz romancısı ve edebiyat tenkitçisi (Fowey, Cornwall 1863 – ay.y. 1944). «Q» adı ile birçok bölgesel roman yazdı: Troy Town (Truva Kenti) [1888], The Splendid Spur (Şahane Mahmuz) [1888]. R. L. Stevenson’ın etkisi altında kaldı ve onun Saint İves (1899) adlı romanını tamamladı. Ayrıca tenkitler, ingiliz nesir ve nazım sanatı üstüne önemli antolojiler yayımladı. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİLLER-COUCH (sir Arthur Thomas) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUEİROZ (Rachel de)
Tarih 16 Haziran 2009
QUEİROZ (Rachel de), brezilyalı kadın edebiyatçı (Fortaleza 1910). Romanlarında (O Quinze [On Beş], 1930; Joao Miguel, 1932; As Tres Marias [Üç Meryemler İçin], 1939), tiyatro eserlerinde (Lampiao [Sokak Feneri], 1953; A Beata Maria do Egito
[Mısırlı Meryem'e], 1958), denemelerinde, tarihî ve otobiyografik hikâyelerinde (A Donzela e a Moura Torta, 1948; Cronicas Escolhidas [Seçme Kronikler], 1958; O Brasileiro Perplexo
[Kararsız Brezilyalı], 1963) brezilya halkının hayatını gerçekçi bir üslûpla anlatır. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEİROZ (Rachel de) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PYAT (Felix)
Tarih 15 Haziran 2009
PYAT (Felix) fransız yazarı ve siyaset adamı (Vierzon 1810 – Saint-Gratien, Seine-et-Oise 1889). Avukat oldu (1831), ama, barodan ayrıldı ve edebiyat hayatına atıldı.
Edebiyatçılar derneğinin kurucuları arasına girdi. Kralcı gericilerin eseri saydığı romantizmle mücadele etti. Dramlar yazdı: Les Deux Serruriers (İki Çilingir) [1841]; Le Chiffonnier de Paris (Paris Eskicisi) [1847]. Louis Blanc’ın dostuydu. 1848 ve 1849′da montanyar milletvekili seçildi; sosyalizmin liderlerinden biri olarak kabul edildi, fakat zengin bir aileden geldiği için, Proudhon’un dediği gibi «demokrasinin aristokratı» sıfatından kurtulamadı. 13 Haziran 1849 olayına karıştığı için isviçre’ye, sonra İngiltere’ye kaçtı. 1869′da af edildi. Combat gazetesini kurdu (1870) ve Seine’den milletvekili seçildi (1871); komün üyesi oldu (26 mart). Hayatını kurtarmak için İngiltere’ye kaçtı. Tekrar Fransa’ya döndükten sonra (1880), La Commune gazetesini çıkardı. Marsilya’dan milletvekili seçildi (1888). [L]
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYAT (Felix) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUŞKİN (Aleksandr Sergeyeviç)
Tarih 15 Haziran 2009
PUŞKİN (Aleksandr Sergeyeviç), rus yazarı (Moskova 1799-Petersburg 1837). Babası eski soylu bir ailedendi. Annesi ise Büyük Petro’nun sarayında yaşamış olan habeş prensi Hannibal’in torunuydu.
Puşkin annesi ve özellikle amcası Vasiliy Lvoviç’in sayesinde fransız edebiyatını genç yaşta tanıdı. Çarskoye Selo (bugünkü adiyle Puşkin) lisesinde okudu ve Dışişleri bakanlığında görev aldı. İlk şiirlerinde, liberal fi-kirleri dile getirdi. Gavriliada adlı manzumesinde, geleneksel kurumları ve görüşleri sert bir tenkitten geçirdi. Bundan ötürü, genç memur, çok geçmeden Besarabya’ya sürüldü. Dört yıl (1820-1824) süren bu sürgün sırasında, Yekaterinoslav’da, Kafkasya’da, Kişinev’de, Odessa’da yaşadı. Uzak yerlere gönderilmesi, onu pek etkilemedi. Çünkü edebiyat dışında bir hırsı ve tutkusu yoktu. Daha sonra, bir mektubunda, tanrı tanımaz olduğunu açıklaması yüzünden Pskov’da, Mihaylovskoye’deki malikânesinde göz altında tutuldu (1824-1826). Bu dönemde birçok eser verdi. 1814′ten itibaren çok sayıda lirik şiir yazdı.
Ayrıca, yine şiir türünde birçok eser kaleme aldı: ününü yaygınlaştıran Ruslan ve Lyudmila (1817-1820), Bahçisarayskiy Fontan (Bahçesaray Çeşmesi) [1822], Byron’ın etkisinde kalarak yazdığı Tsıyganıy (Çingeneler) [1823-1824], şaheseri sayılan ve manzum bir roman olan Yevgeniy Onyegin (1823-1830). 1825′te ünlü tarihî dramı Boris Godunov’u yazdı. 1826′da Moskova’ya, 1827′de ise Petersburg’a dönmesine izin verildi. Büyük bir hayranlık ve saygıyle karşılanan Puşkin, liberal fikirlerinden vaz geçmediği halde iktidara karşı açıkça cephe almaktan kaçınıyordu. 1831′de, Nataliya Gonçarova ile evlendi. Hayatı, kibarlar dünyası ile Mihaylovskoye’deki sakin malikânesi arasında geçiyordu. 1833′te Rus akademisi üyeliğine seçildi.
1833′te yazdığı Mednıy Vsadnik (Tunç Süvari) adlı şiiri dışında yeni eserlerinin hepsi nesir türündendi. Biyelkin’in Hikâyeler’i (Povesti Belkina) [1830] beş hikâyeyi kapsıyordu; Dubrovskiy (1832) ve Maça Kızı da (Psikovaya Dama) [1834] birer uzun hikâyeydi. W. Scott tarzı tarihî romanın etkisinde kalarak yazdığı Yüzbaşının Kızı da (Kapitanskaya Doçka) [1836] aynı türdendi. 22 Ocak 1837′de, bir düelloda, Rusya hizmetinde çalışan ve daha sonra Heeckeren baronu olan fransız subayı Georges d’Anthes tarafından ağır şekilde yaralandı ve çok geçmeden öldü. Bu düello’ya sebep, d’Anthes’in, şairin karısı hakkında ileri geri konuşmasıydı. Evrensel bir zekâsı olan Puşkin, rus edebiyatına hemen her alanda, biçim kusursuzluğu, ölçü ve zevk sağlamlığı bakımından kolayca erişilmeyen örnekler kazandırdı. Puşkin, hem lirizme hem de gerçekçiliğe yönelttiği modern rus edebiyatının kurucusu olarak kabul edilebilir. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUŞKİN (Aleksandr Sergeyeviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSİCHARİS (Janis)
Tarih 12 Haziran 2009
PSİCHARİS (Janis), yunanlı yazar ve filolog (Odessa 1854-Paris 1929). Paris’e yerleşti, orada, Doğu Dilleri okulunda modern yunanca profesörü oldu ve yeni yunan filolojisiyle ilgili fransızca eserler yayımladı: Essais de Grammaire Historique Neo-Grecque (Yeni Yunanca Tarihi Gramer incelemeleri) [1886-1889]; Etudes de Philologie Neo-Grecque (Yeni Yunan Filolojisi İncelemeleri) [1892]. Yazdığı çeşitli yunanca eserlerle,
(başlıcaları: Yolculuğum, 1888; Yanniri’nin Rüyası, 1897; Yalnızlıkta Hayat ve Aşk, 1904; Çınarın Gölgesinde, 1911) konuşulan «halk» dilinin nesirde kullanılmasını sağlayarak, yunan edebiyat akımı üstünde derin bir etki yaptı. (LM)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİCHARİS (Janis) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRZYBYZEWSKİ (Stanislaw)
Tarih 12 Haziran 2009
PRZYBYZEWSKİ (Stanislaw), polonyalı yazar (Lojewo, İnowroclaw 1858-Yaronty, İnowroclaw yakınları 1927). Berlin’de okudu, yüzyıl sonlarındaki alman avangard gruplarında ön planda bir yer tuttu. Almanca denemeler, mensur şiirler ve romanlar yayımlayarak edebiyata atıldı: Totenmesse (Ölüler Âyini)’ [1893]; Vigilien (Uyanık Geceler)
[1895 ; Homo Sapiens (1895-1896); De Profundis (Derinlerden) [1896]; Satans Kinder (Şeytanın Oğulları) [1897]. Daha sonra bu eserleri polca’ya çevirdi. Polonya’ya dönerek, Krakovv’da, 1898-1901 arasında Zycie (Hayat) adlı edebiyat dergisinde çalıştı. Bu dergi, Batı’nın yeni edebiyat akımlarının yayılmasına büyük ölçüde katkıda bulundu. Przybyzewski daha sonra polca eserler vermeğe başladı. Dekadanlığının tipik örnekleri olan bu eserler arasında özellikle dramlar (Dla Szczescia [Mutluluk için], 1900; Taniec Milosci i Smierci [Aşk ve Hayat Dansı], 1901; Ev Sahipleri, 1901; Snieg [Kar], 1903) ve romanlar (Matka [Ana], 1902; Synowie Ziemi [Toprağın Oğulları], 1904) yer alır. Biyografik eserleri ve edebiyat tenkitleri de önemlidir: Szlakiem Duszy Polskiej (Polonya Ruhunun İzi) [1917], Moi Wspolczesni (Çağdaşlarım) [1925]. (LM)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRZYBYZEWSKİ (Stanislaw) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRZYBOS (Julian)
Tarih 12 Haziran 2009
PRZYBOS (Julian), polonyalı şair (Gwoznica, Silezya 1901). Şiirde kapalılık görüşünü benimseyen Przybos, vezin ve kelimelerde birtakım garip oyunlara girişti ve 1925′ten sonra avangard polonya şiirinin öncüleri arasına girdi (Sruby 1925; Wglab Las [Ormanların Derinliklerinde], 1932; Miejsce na Zlemi [Dünyada bir Yer], 1945; Najmniej Slow [Sözün En Kısası], 1955), İkinci Dünya savaşından ve Polonya’nın kurtuluşundan sonra Polonya Yazarları derneği başkanı, haftalık Odrodzenie dergisinin yazarı, İsviçre’nin Polonya büyükelçisi (1951-1955) ve Jagiello kütüphanesi yöneticisi oldu. Şiirlerinden başka, tarihî yazılar, edebiyat ile sanat nazariyeleri üstüne makaleler de yazdı. (M)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRZYBOS (Julian) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRZESMYCKİ (Zenon)
Tarih 12 Haziran 2009
PRZESMYCKİ (Zenon), edebiyatta Miriam diye bilinir, polonyalı yazar (Radzyn 1861-Varşova 1944). Zycie (Hayat) [1887-1888] ve Chimera (Kuruntu) [1901-1908] adlı edebiyat dergilerinde fransız parnas’çıları ve sembolistleriyle kendi nesli arasında ilişki kurdu. Cyprian Norwid’in eserleri üstüne dikkati çekti. (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRZESMYCKİ (Zenon) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROVENCE Tarih
Tarih 11 Haziran 2009
PROVENCE Tarih
Phokaia’lılar M. ö. VI. yy.da Massaliaryı (Marsilya) kurdukları sırada Ligürler de Rhöne’un doğusunda Akdeniz kıyısına yerleştiler; Massalia gerek doğrudan doğruya, gerek ticaret acenteleri aracılığıyle yerliler arasında yunan asıllı bir tarım (bağcılık, zeytinlikler) ve sanayiyi (çanak çömlek yapımı) yaydı. Keltler, Ligürlerle karıştılar (M.ö. IV.-III. yy.). Galya’da bir koalisyon kurulması (125-121), Romalıları ülkeyi işgal etmeğe teşvik etti (salyen kalesi Entromont’un yıkılması; Aix’in kurulması 122); bu işgalin hedefi, İspanya’ya geçişi kolaylaştırmaktı (via Domitia’nın inşası). İlk Alp ötesi eyalet (Provincia Romana) meydana geldi ve bölgeye adını verdi:
Provence. Sonradan Narbonnensis (Narbonne’un kurulması, 118) adını alan bu eyalete Tötonların yenilmesinden (Aix, 102) ve barışın sağlanmasından (90-83) sonra tüccarlar ve şövalyeler akın etti. Marsilya’ya boyun eğdirilmesinden sonra (49) Sezar emekli askerlerini Arles, Bezieıs ve Frejus’e yerleştirdi; Augustus da, Orange, Vienne, Avignon v.b. kolonilerini kurarak eyaletin yasasını tespit etti. Alp kesimi (Alp e s-M arıt ime s) imparatorun yetkisi altına verildi; bölgenin geri kalan kısmı senato eyaleti haline getirildi ve bir vali ile bir meclis (her ikisi de Narbonne’da [Narbonnensis]) tarafından yönetilmeğe başlandı. İlk barbar akınlarından sonra (M.S. 250′ye doğr.) Narbonnensis ikiye bölündü; Rhöne’un doğusundaki kısım (Alpes Maritimes buraya bağlıydı) Viennoise adını aldı (293-305). Yeni barbar akınları önce Viennoise’ın doğusunda ikinci bir Narbonnensis kurulmasını (381), sonra Galyalar valisinin Treves’den Arles’e çekilmesini gerektirdi. Arles, Batı imparatorluğunun devamı boyunca (395-476), Vizigotlara direndi. Batı Roma imparatorluğu yıkılınca bölgenin güneyini Vizigotlar, kuzeyini ise Burgondlar işgal ettiler. Vizigotların Vouills’de bozguna uğramasından (507) sonra yerlerini Ostrogotlar aldı; sonra Franklar Provence’ı krallıklarına kattılar (536). Bourgogne krallığına bağlanan Provence, muhtariyetini bir ölçüde korudu; ama Araplar Septimania bölgesini işgal edince (VIII. yy.) Charles Mart el Arapların tarafını tutan Provence’lılara boyun eğdirdi (736-739). Martel’in birliklerinin yakıp yıktığı Provence, Karolenjler zamanında büyük ölçüde geriledi. Verdun antlaşmasıyle (843) Lothar’a geçen eyalette, oğlu Kari ilk Provence krallığını (855-363) kurdu. Mirasçılar arasındaki on beş yıl süren mücadeleden sonra Kel Charles’ın kayınbiraderi Boson, Bourgogne ve Provence kralı seçildi (879); Boson’un ölümünden sonra birçok defa el değiştiren eyalette, 947′de Bourgogne-Provence krallığı kuruldu. Buranın hükümdarı Konrad, Arles, Apt ve Avignon’da üç kontluk kurarak yönetimi elinde topladı. Bu sayede Boson’un oğlu Guillaume, derebeylere hâkimiyetini kabul ettirerek, kıyıya yerleşmiş olan Arapları ülkeden çıkardı; şehirlerde ticaretin yeniden başlaması sayesinde burjuvazi gelişmeğe başladı. Bourgogne Provence krallığı imparatora geçene kadar (1032) Guillaume’un sülâlesi iktidarı elinde tuttu. Toprakların kadın vârisler elinde bölünmesini önlemek için 1112′de Gevaudan’lı Beauce ile evlenen Barcelona kontu Ramon Berenguer III ve Toulouse kontu Alphonse Jourdain 1125′te Provence’ı bölüştüler. Berenguer III, Rhöne, Durance, Alpler ve deniz arasında kalan toprakları (kontluk), Alphonse Jourdain ise Rhöne’un batısındaki kısmı (markilik) aldı. Baux derebeyleri (Baux savaşları, 1142-1162), Forcalquier kontları ve Toulouse kontlarıyle çatışan katalonyalı Provence kontları, din adamlarının desteğini sağladılar; savaşı kazanınca evlilik yoluyle Forcalquier kontluğunu ele geçirdiler (1196). Kontların Toulon’da ve Balear adalarında müslümanlarla savaştıkları sırada, doğu ticaretiyle zenginleşen burjuvalar birçok hürriyet elde ettiler. Tutumları kont Ramon Berenguer IV’ü (1209-1245) kontluğu yeniden teşkilâtlandırmağa şevketti. Berenguer IV, Provence’ı «baillie»liklere (adalet görevlisi) böldü; kendinden öncekilerin siyasetinden vaz geçti ve Fransa ile ilişki kurdu (1235′e doğr). ölümü üzerine yerine damadı Anjou’lu Charles geçti (1246-1285); sık sık yurt dışına çıkmak zorunda kalan Charles, Provence’ta katalan asıllı bir senechal tarafından yönetilen gerçek bir merkezî hükümet kurdu; senechal’e bir kurul yardım ediyordu; Charles iki yeni «baillie» kurdu ve Baux derebeylerinin desteklediği bir komün isyanından yararlanarak konsüllüklerin yerine «viguerie»leri (hâkim) getirdi (1251-1262). Ramon Berenguer IV-ün ustaca maliye siyasetiyle biriken bütçe fazlası, Charles I’in İtalya’da, özellikle Napoli’de (1266) bir ittifak ve fetih siyasetine girişmesine imkân verdi. Ama Sicilya katliamı (1282) ertesinde, Napoli Deniz savaşında Charles I’in bozguna uğramasından sonra, oğlu Charles II’nin (1285-1309) fidyesini ödemek için ilk Provence meclisleri toplandı (1286) ve vergi işleri düzenlendi. Provence’ın zenginliği, Sicilya’nın ve Akka’-yı müslümanların almasından (1291) sonra doğu ticaretinin kaybedilmesinden, Ara-gon’a karşı savaştan ve korsanlardan büyük zarar gördü. ülke o tarihte halkının üçte ikiye yakınını kaybetti. Kraliçe Jeanne I, Anjou’lunun (1343 – 1382) siyaseti, şirketlerin (1357-1358), Aragon çetelerinin (1361) ve fransız çetelerinin (1365-1369) akınları durumu daha da ağırlaştırdı. Jeanne I’in evlat edindiği (1380) Anjou’lu Louis I’in (1383-1384) ölümünden sonra dul karısı, Nice, Puget-Theniers, Lantosque vadisi ve Barcelonette’i Savoia’ya bıraktı. Vârisleri Louis II (1384-1417) ve Louis III (1417-1434), Napoli’yi yeniden ele geçirmek için giriştikleri seferler yüzünden hazineyi boşalttılar. Rene (1434-1450) Napoli’yi kesinlikle kaybetti ve barış yeniden sağlanınca Provence’ın iktisadî kalkınmasına katkıda bulundu. Yerine geçen yeğeni Maine’li Charles (öl. 1480) ölürken Provence’ı Fransa kralı Louis XI’e miras bıraktı. Fransa kralı bir barış ve birliği sağlama siyaseti güttü. Fransız-lspanyol savaşları sırasında François I’in isviçreli ve alman birlikleri, Provence’a («Valdo’culuğu» ve Luther’ciliği soktular (1545). Aix parlamentosu sapkınlığa savaş açtı ve «valdo’cular» ezildi (1545). Din savaşı sırasında katolikler «Ligue» (birlik) adı altında birleşirken Protestanlar krala ve «siyasetçilere» yanaştılar (1584). Ligue başkanı Cassaubc (1591-1596), Marsilya’da zorbalığını sürdürürken vali, Provence’ın ortasına ve güneyine hâkimdi. Aix parlamentosu, Henri IV’ün mezhep değiştirmesinden sonra tanıdı (1594). Her üç yılda bir toplanan meclisler vergi kanunları çıkarmada çekimser davrandığından, 1639′dan sonra toplanmağa çağrılmadılar; yerlerini kralın iktidarını destekleyen bir komünler genel meclisi aldı; bu mecliste Aix konsülleri, Provence’ın savunucusuydu. Bir dilekçe meclisi kurulması ve üyelerine parlamento başkanı ve danışmanı olma imkânı tanınması (1647) soyluların isyanına yol açtı; isyanı Mazarin’in Provence valiliğine tayin ettiği Merceur dükü bastırdı (1652-1653). Marsilya’ya boyun eğdirilme-sinden sonra (mart 1660), Provence’ı kraliyet idaresi yönetti.
XVIII. yy.da kral birliklerinin avusturyalı istilâcıları püskürttükleri (1707-1746) ve vebanın Provence’ı kırıp geçirdiği (1720) sırada, Provence’lı korsanlar bir yağma hareketine giriştiler. Paris parlamentosu gibi Aix parlamentosu da Jansenius’çuluk lehine mücadele etti ve civzitlerin suçlanarak sürgün edilmesinde önemli rol oynadı (1764). Maupeou tarafından kaldırılan (1771) Aix parlamentosu yeniden toplandıktan sonra (1775) siyasetle ancak ikinci derecede rol oynadı, imtiyazlılar 1770′ten itibaren Provence meclislerinin toplanmasını istediler; ama komünlerin genel meclislerine çoğunluk vermeyi ve vergilerde yeni bir dağılım yapmayı kabul etmediler. Bunun üzerine halk imtiyazlılara karşı şiddet hareketlerine girişince, imtiyazlılar muafiyetlerinden hemen vazgeçtiler. 1789 Etats generaux seçimlerinde seçilen iki Provence’lı-nın devrimin yönetiminde kesin etkisi oldu. Aix ve Marsilya’da Mirabeau; Paris’te, Sieyes. Provence üç idare bölgesine bölündü (26 şubat-4 mart 1790): Bouches-du-Rhöne, Var ve Basses-Alpes idare bölgeleri: bu bölünmeyle Provence’ın son siyasî imtiyazları da ortadan kalktı.
— Leng. Provence dili teriminin dilbilimde iki kullanımı vardır: geniş anlamıyle oc dili lehçeleri bütününü ve özellikle eski provence dilini veya trubadurların dilini, dar anlamıyle de bugün Eski Provence, Nice kontluğu, Venaissin kontluğu, Dauphine’nin güneyi ve Nîmes ile Uzes idare çevrelerini kapsayan topraklar üzerinde konuşulan dili belirtir. Şüphesiz bu iki anlamlılık biraz rahatsız edicidir; bazı dilbilimciler, provence dili teriminin geniş anlamını belirtmek için Oc’tan türeyen Oksitan kelimesini kullandılar; ama bu kelime de iki anlamlıdır, çünkü günümüzde oc dili lehçelerinin tümü için ortak bir dil kurmak isteyen ve trubadurların imlâsını kullanan bir grup modern yazar (özellikle languedoc lehçesiyle yazanlar) tarafından Özel bir anlamda ele alınır.
Dar anlamıyle provence dilinin en azından dört değişik biçimi vardır: Rhöne’un her iki kıyısında konuşulan rhâne lehçesi; Martigues ve Marsilya’dan Cannes’a ve Apt’tan Draguignan’a kadar uzanan kıyı lehçesi; nice lehçesi ve Forcalquer ile Castellane ve Sisteron ile Allos arasında oknuşulan gap lehçesi; buna Yukarı Alpler’de konuşulan alp provence lehçesi de eklenebilir; bir geçiş lehçesi sayılan bu lehçe, fransız-provence lehçesi özellikleri kapsayan gap lehçesinin değişik bir biçimidir. Bü lehçelerin her birinin değişik biçimleri vardır: lehçesel parçalanma çok yaygındır ama farklar yalnız fonetikte görülür; lehçelerin kelime hazinesi, morfolojisi ve sözdizimi ortaktır; yalnız, nice lehçesinin bu konuda ayrıcalık gösterdiği söylenebilir; çünkü 3388′de Provence’ın geri kalan bölümüyle bağlarını koparan ve bu yüzden özel bir evrim geçirerek birçok eski biçimi muhafaza eden bu lehçe, kendine has bir görünüm kazanmıştır. Bu lehçelerden rhâne lehçesi, Mistral ve çömezleri (Felibrige okulundan şairler) sayesinde edebiyat dili oldu ve çok zengin bir edebiyatın ifade aracı haline geldi. Mistral, Aubanel, Roumanille,
J. d’Arbaud, V. Bernard’ın eserleri milletlerarası bir üne ulaştı. Provence dili, Mistral’den önce de sürekli ve çoğunlukla başarılı olarak yazılmıştı; XVI. yy.da Bellaud de la Bellaudiere, XVII. ve XVIII. yy.da Brueys, Zerbin, T. Gros, J.de Cabanes, XIX. yy.da marsilyalı şarkı yazarı Victor Gelu tarafından işlendi. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVENCE Tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROMETHEUS
Tarih 11 Haziran 2009
PROMETHEUS. Yun. mit. Titan, İapetos ile Klymene’nin oğlu, Atlas, Athos, Epimetheus’un kardeşi. Hesiodos, Aiskhylos ve öteki yazarlar tanrıların, özellikle Zeus’un öfkesini üstüne çekerek insanlığa nasıl hizmet ettiğini anlatırlar. Tanrılar ateşten yararlanmayı kendilerine sakladıkları için Prometheus ateşi çaldı ve içi oyuk bir bastona saklayarak insanlara getirdi. Bunun üzerine tanrılar Pandora’yı insanlara gönderdi ve Prometheus Kafkas dağının tepesinde zincire vuruldu: bir kartal sürekli olarak, onun geceleri yeniden oluşan karaciğerini kemiriyordu. Herakles kartalı öldürerek işkenceye son verdi. Bu efsane birçok değişik yoruma konu oldu. Prometheus ayrıca, insanlara medeniyeti getirecek bütün bilgileri de öğretmişti: ev yapma, hayvanları evcilleştirme, madenleri işleme, yazı, tıp, kâhinlik v.b. Hattâ, kili yoğurarak insanı yarattığı ve bir parça kutsal ateşle canlandırdığı da söyleniyordu. Küçük zanaatçıların koruyucusu olan Prometheus’un Attike’de ünü çok yaygındı.
— İkonogr. Prometheus efsanesi antik sanatta çok işlenmiştir: resimli vazolar, oymalı taşlar, kabartmalar; heykeltıraşlıkta Capitolino müzesinin bir taş mezarı, Napoli’deki başka bir taş mezar, helenistik bir heykel (Terme müzesi) Vatikan’da bir alçak kabartma sayılabilir.
— Ed. tar. Prometheus masalının görüldüğü en eski eserler, Hesiodos’un şiirleri olan Theogonia ve Ezga Kai Hemerai’du. (tşler ve Günler). Prometheus burada hile yoluyle, Zeus’a kafa tutacak gücü kazanır ve insanlığa iyilik eder, fakat Zeus sonunda onu cezalandırır. Aiskhylos’un Zincire Vurulmuş Prometheus’u (Prometheus Desmotes) tanrılar tanrısı Zeus’un nankörlüğüne kurban olur ve uğradığı haksızlığı protesto eder. Tanrıya isyan eden bu Prometheus sembolü daha sonra romantik edebiyatta işlendi: A. W. Schlegel’in Prometheus şiiri (1797) Prometheus’u «insan»a büyük bir inançla bağlı bir kahraman haline sokar; aynı anlayış Byron’un Prometheus’unda. (1816) ve Shelley’in Kurtulmuş Prometheus’unda de görülür. Andre Gide, Zincire Kötü Vurulmuş Prometheus’ta, kahramanına başka bir sembolik anlam verir: Prometheus’un karaciğerini kemiren kartal ihtirasların, insanın zararına beslenen isteklerin ve duyguların sembolüdür. Prometheus, kartalını yiyerek dengeyi yeniden bulacaktır. (L)
Prometheus Desmotes. Bk. zincire vurulmuş prometheus.
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROMETHEUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROCHAZKA (Frantişek Faustin)
Tarih 10 Haziran 2009
PROCHAZKA (Frantişek Faustin), çek bilgini (Nova-Paka 1749 – Prag 1809). Çekçe incil (1804) dışında, edebî tarih kitabı yayımladı: De Saecularibus Liberalium Artium İn Bohemia et Moravia Fatis Cammentarius (Bohemya ve Moravya’daki Libaral Sanatlar üstüne Yorum) [1782] ve Miscellaneen der Böhmischen und Mahrischen Literatür (Bohemya ve Moravya Edebiyatının Karışımı) [1784-1785]. Prochazka, ayrıca eski çekçe on dört metin bastırdı (1786-1787). [L]
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROCHAZKA (Frantişek Faustin) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
ROCHAZKA (Arnoşt)
Tarih 10 Haziran 2009
ROCHAZKA (Arnoşt), çek edebiyat tenkitçisi (Prag 1869 – ay.y. 1925). 1894′te Moderni Revue’yü kurdu. Başlıca makaleleri on kitap halinde toplandı: Meditace (Düşünceler) [1912]; Literarni Silhouety a Studia (Siluetler ve Edebiyat incelemeleri) [1912]; Fransız Yazarları ve öbür incelemeler (1912); Razhovery s Knihami, Obrazy a Lidmi (Kitaplar, Tablolar ve İnsanlarla Konuşma) [1916]. (L)
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa ROCHAZKA (Arnoşt) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRİŞVİN (Mihail Mihayloviç)
Tarih 10 Haziran 2009
PRİŞVİN (Mihail Mihayloviç), sovyet yazarı (Hruşçova, Yelets, Oryol ili 1873-Lenin-grad 1954). 1907′de tabiatı tasvir eden bir romanla edebiyata atıldı: V Krayu Nepugannıyh Ptits (Korkusuz Kuşlar ülkesi) ve hayatı boyunca bu çeşit kitaplar yazmağa devam etti (Rodniki Berendeya [Berendey'in Kaynağı], 1926). Ayrıca birçok Av Hikâyeleri de (Ohotniçiye Rasskazıy) yayımladı. (L)
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİŞVİN (Mihail Mihayloviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRİJATEU (İvan)
Tarih 09 Haziran 2009
PRİJATEU (İvan), sloven edebiyatçısı (doğ. Sodrazica, Ribnica 1875). İslav edebiyatı ve kültürü tarihçisi, Ljubljana’da islav edebiyatı dersleri verdi (1918′den sonra). Napolyon devri islav dünyası ve be yazarlar (L.N. Tolstoy, A.S. Puşkin, F. Preşeren v.b.) üstüne birçok çalışma yayımladı. Bunlar arasında, özellikle Reform ve Rönesans devri islav kültürüyle ilgili olanlar çok önemlidir. (M)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİJATEU (İvan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRİESTLEY (John Boynton)
Tarih 09 Haziran 2009
PRİESTLEY (John Boynton), ingiliz yazarı (Bradford, Yorkshire 1894). Kronikçi ve edebiyat tenkitçisiydi, önce denemeleriyle tanındı, sonra romanlar yazdı: Adam in Moonshine (Ay Işığında Âdem) [19281; The Good Companions (iyi Dostlar) [1929]; Angel Pavement (Melek Kaldırımı) [1930]; The Doomsday Men (Kıyamet Günü insanları) [1938]; Jenny Villiers (1947); The Magicians (Sihirbazlar) [1954]; The Thirt-first of June (Otuz Bir Haziran) [1961]. Ayrıca birçok tiyatro eseri yayımladı: J Have Been Here Be-fore (Daha önce Burada Bulundum) [1938]; Bir Komiser Geldi (An İnspector Câlis) [1947]; The tinden Tree (Ihlamur Ağacı) [1946]; Summerday’s Dream (Yaz Günü Rüyası) [1949]; Satürn över the Water (Satürn’ün Suda Yansısı) [1961]; The Shapes of Sleep (Uyku Biçimleri) [1962]; Sir Michael and Sir George (1964); Salt is Leaving (Salt Gidiyor) [1966]; İt’s an Old Country (Eski Bir Ülke Bu) [1967]. Bütün eserlerinde XX. yy. toplumunu oldukça sert ve alaylı yoldan tenkit eder. Ayrıca Charles Dickens (1961) adlı bir biyografi ile deneme ve hatıralar da yayımladı: Literatüre and Western Man (Edebiyat ve Batı insanı) [1960]; Lost Empires (Kayıp imparatorluklar) [1965]. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİESTLEY (John Boynton) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRİCE (Bonamy)
Tarih 09 Haziran 2009
PRİCE (Bonamy), ingiliz iktisatçısı (St. Peter’s Port, Guernsey 1807 – Londra 1888). Oxford’ta Worcester kolejinde okudu. 1830-1850 Arasında Rugby’de yardımcı müdür olarak çalıştı. Daha sonra Londra’da ticaret ve edebiyatla uğraştı. 1868′de Oxford’da iktisat profesörü oldu. Serbest ticareti savundu.
Başlıca eserleri: The Principîes of Currency (Tedavüldeki Paranın İlkeleri) [1869]; Curency and Banking (Tedavüldeki Para ve Bankacılık) [1876] ve Chapters on Practical Political Economy (Pratik İktisat üstüne Görüşler) [1878]. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİCE (Bonamy) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRİAPEİUM
Tarih 09 Haziran 2009
PRİAPEİUM i. (lat. k.). Lat. ed. Priapus’un bir heykeli üzerindeki yazılar. || Priapus onuruna yazılmış şarkı. || Latin edebiyatında açık saçık bir şiir türü.
— Priapeia çoğl. i. Priapus onuruna düzenlenen şenlikler.
— ANSiKL. Lat. ed. Başlangıçta, priapeium’lar Priapus onuruna yazılmış şarkılardı. Bu adı taşıyan açık saçık şiirlerden, çeşitli ritimlerde yazılmış ve değişik yazarlara ait seksen şiiri kapsayan bir derleme kalmıştır. Vergilius, Catullus, Tibullus v.b.ye mal edilen şiir derlemelerinde de priapeium’lara. rastlanır. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİAPEİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PREZZOLİNİ (Giuseppe)
Tarih 09 Haziran 2009
PREZZOLİNİ (Giuseppe), italyan yazarı ve edebiyat tenkitçisi (Perugia 1882). Kafası, bütün yeni düşünce ve atılımlara açıktı. Zamanının italyan edebiyatını büyük ölçüde etkiledi. Floransa’da G. Papini ile Leonardo (1903-1907) ve La Voce (1908-1914) gruplarını kurdu ve yönetti. 1930′da, New York’taki Columbia üniversitesinde italyan edebiyatı profesörü oldu. Eserleri: il Sarto Spirituale (Nükteci Terzi) [1907], La Teoria Sindacalista (Sendikacılık Nazariyesi) [1909], Benedetto Croce (1909), La Cultura italiana (italyan Kültürü) [1923], Repertorio Bibliografico di Storia e della Critica della Letteratura İtaliana (italyan Edebiyatının Tarih ve Tenkit Bibliyografya Listesi) [1937-1948]. Ayrıca, otobiyografik nitelikte deneme ve anlatılar: italiano inutile (Faydasız italyanca) [1954], Saper Leggere (Okumasını Bilmek) [1956], Dal Mio Terrazzo (Taraçamdan) [1960], il Tempo della «Voce» («Ses» Zamanı) [1961]. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREZZOLİNİ (Giuseppe) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PREVOST-PARADOL (Lucien Anatole)
Tarih 09 Haziran 2009
PREVOST-PARADOL (Lucien Anatole), fransız siyaset adamı ve gazetecisi (Paris 1829 – Washington 1870). Aix fakültesinde profesörlük yaptı. Journal des Debats’nın, Courier du Dimanehe’m siyaset yazarı oldu. İğneliyici üslûbu ve fikir hürriyetini savunan yazıları sayesinde napolyon’cu rejime karşı olanlar arasında büyük ün kazandı. Napoleon III’ün düşmesinden az önce imparatorun safına geçti. A.B.D.’ye elçi olarak gitti (1870). imparatorun barışçı siyaseti konusunda teminat vermiş olduğu için, Prusya’ya savaş ilân edildiğini öğrenince intihar etti (temmuz).
Başlıca eserleri: Essais de Politique et de Litterature (Siyaset ve Edebiyat Denemeleri) [1859-1863], Etudes sur Les Moralistes Français (Fransız Ahlâkçıları üstüne inceleme) [1865], La France Nouvelle (Yeni Fransa) [1868]. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREVOST-PARADOL (Lucien Anatole) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PREVOST (Jean)
Tarih 09 Haziran 2009
PREVOST (Jean), fransız yazarı (Saint-Pierre-les-Nemours 1901 – Sassenage yakanları, Vercors 1944). £cole Normale Superieure’de okudu, genç yaşta gazeteciliğe ve edebiyat dünyasına atıldı. Les Freres Bouquinquant (Bouquinquant Kardeşler)
1930] ve Sel sur la Plaie (Derin Yara)
[1934] adlı iki roman yayımladı. Felsefe, edebiyat ve tenkit eserleri yazdı: Vie de Uontaigne (Montaigne’in Hayatı) [1926] ve amerikan medeniyeti üstüne bir taslak: Usonie (1939). Eserlerinden üçü ölümünden sonra yayımlandı: Les Caracteres (Karakterler) [1948];
La Creation chez Stendhal (Stendhal’de Yaratma) [1951] ve Baudelaire (1953). ikinci Dünya savaşında, direnme hareketinde önemli bir rol oynadı,
Amanlar tarafından Vercors’da öldürüldü. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREVOST (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRİVERT (Jacques)
Tarih 09 Haziran 2009
PRİVERT (Jacques), fransız şairi (Neuilly-sur-Seine 1900). Gerçeküstücülüğün şaşırtıcı, beklenmedik benzetmelerini halk edebiyatının alaycı zekâsıyle kaynaştırdı, ilk eseri Bifur dergisinde yayımlandı: Souvenirs de Famille ou l’Ange Gardien
(Aile Hatıraları ve Koruyucu Melek) [1930]. Birçok gazete ve dergide çıkan şiirlerini Paroles (Sözler) [1948] adlı kitapta topladı. Daha sonra Spectacle (Gösteri) [1951], La Pluie et le Beau Temps (Havadan Sudan) adlı eserleri çıktı. Ayrıca genellikle Marcel Carne’nin yönettiği filimlerin diyaloglarını hazırladı: Drdle de Drame (Tuhaf Oyun) [1937], Sisler Rıhtımı (Quai des Brumes) [1938], Son Ümit (Le Jour se Leve) [1939], Les Visiteurs du Soir (Akşam Ziyaretçileri) [1942], Les Enfants du Paradis (Paradideki Çocuklar) ve Jericho (1945), Les Portes de la Nuit (Gecenin Kapıları) [1946]. Şiirlerinden birçoğu Joseph Koşma tarafından bestelendi. Son olarak kendi yaptığı yapıştırma resimlerle süslediği Fatras (Karmakarışık) [1966] adında bir şiir kitabı yayımladı. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİVERT (Jacques) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PREROMANTİZM
Tarih 09 Haziran 2009
PREROMANTİZM i. (fr. preromantisme). Romantizmden önce gelen ve romantizmi hazırlayan sanat ve edebiyat tarihi dönemi. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREROMANTİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Preciosite
Tarih 09 Haziran 2009
Preciosite, XVII. yy .ın ilk yarısında Fransa’da bazı kibar çevrelerde, duyguların dile getirilişinde ve edebî anlatımda kendini gösteren aşırı incelik hevesi.
Kelimenin tam anlamıyle preciosite, Fransa’da 1650′den sonra, edebî bir akım olmaktan çok, feminist hareketin bir özlemi olarak ortaya çıktı. Evlilik hayatında kadının baskı altında tutulmasına karşı çıkan preciosite, toplumsal kısıtlamalardan bağımsız, son derece güçlü ve ideal bir aşk anlayışını geliştirdi. Bu anlayış aşırı bir duygu inceliğinin ve kibarlar âleminde kadının hâkimiyetinin onaylanışı olarak kabul ediliyordu. Aynı incelik çabası, çeşitli salonlarda, nezaket kuralları ve konuşma tarzında da kendini gösterdi. Kişisel orijinallik, kelimeleri bu anlayışa uygun anlamlar vererek kullanmak, ince istiareler yapmak gibi önceleri hiç de gülünç olmayan bir tarz haline geldi. Zaten precieuses kelimesi de, ilk olarak 1653′te, kibar edebiyatına, romanesk tarza ve aşk şiirlerine karşı çıkan kimseler tarafından, evlerinde edebiyatçıların katıldığı toplantılar düzenleyen kadınlar ve Özellikle de Mile de Scudery için kullanılmıştır.
Urfe” ile Rambouillet konağı şairleri Voituıe, Maileville, Godeau’nun eserlerinden kaynak alan preciosite’ edebiyatı, bu kimselerin eserlerinde, italyan concetti’lerindeki sıkıcılığın, ispanyol Gongora’cılığının ve ingiliz eupheus’çuluğunun izlerini taşıyordu. Başlıca temsilcileri de, Benserade, Segrais, Sarasin, Pellisson, Menage, Gomberville, La Calprenede ve özellikle de Mile de Scudery’ydi (Le Grand Cyrus, 1650; Clelie, 1654-1660). Preciosite edebiyatı çok zaman, aşırı incelik, yapmacıklı bir biçimde derinleştirilmiş bir havaîlik ve anlaşılmazlığa kadar varan bir anlatım özentisine düştü. Bütün bu özelliklerine rağmen, âşıkane duyguların açıklanmasındaki özenli ve ayrıntılı açıklamalarıyle başarılı da oldu. «Precieux»lerden ve «preciosite»den 1660′a kadar söz edilmiştir. Bundan sonraki tarihlerde terim çok daha az kullanıldı. Ama preciosite’ye has davranışlar ortadan kalkmadı, öyle ki, yüzyıl sonundaki kibar çevreleri, 1655-1660 sırasının kibar çevrelerinden pek de farklı olmadı. Preciosite denince her şeyden önce bu aşırı incelik ve yapmacık dolu üslûp akla geldiği için, bazı modern yazarların (E. Rostand, J. Giraudoux) preciositesinden de söz edilebilir. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Preciosite hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRİNCİPE (Miguel Augustin)
Tarih 09 Haziran 2009
PRİNCİPE (Miguel Augustin), ispanyol yazan (Caspe 1817-Madrid 1863). Zaragoza üniversitesinde edebiyat profesörlüğü yaptı. Sonra Madrid’e gitti, baroya girdi, Millî kütüphane müdürü oldu. Komediler (Periquillo Entre Ellas [Kendi Aralarında Tatlı Erikler], 1844), tarihî dramlar, şiirler, hikâyeler, La Casa de Pero Hernandez (Pero Hernandez’in Evi) [1848] adlı bitmemiş bir roman, siyasî hicivler (Tirios y Troyanos [Hizipler], 1845) ve Diccionario Poetico (1852) adlı bir şiir lügati yazdı. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİNCİPE (Miguel Augustin) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRAKRİT
Tarih 08 Haziran 2009
PRAKRİT i. Sanskritçenin türediği biçime çok yakın bir biçimden türeyen ve Eski Hindistan’da konuşulan ortak dillere verilen ad.
— ANSiKL. Prakrta teriminin «tabiî, kullanılagelen» anlamına geldiği sanılır. Bir prakrit, bir konuşma ve halk dilidir ve «kusursuz» bir edebiyat dili olan Sanskritçe ile karşıtlaşır.
Başlıcaları: Ardha-Magadhi, Avanta, Magadhi, Maharaştri, Şauraseni. Buddha’cılığın kutsal dili Pali, bazı bakımlardan bir prakrit sayılabilir. Prakritler özellikle şu yönleriye Sanskritçeden ayrılır: hint-avrupa fonetik ve morfolojisini daha fazla bozmuşlardır; eski biçimleri atıp yenilerini yaratmışlardır; ayrıca hint-avrupa dillerinden gelmeyen öbür hint dillerinden aktarmalar yapmışlardır. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAKRİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POWELL (Frederick York)
Tarih 08 Haziran 2009
POWELL (Frederick York), ingiliz tarihçisi (Londra 1850-Oxford 1904). Eski iskandinav edebiyatı kalıntılarını yayımlamak için izlandalı bilgin Guobrandur Vigfusson ile Oxford’da çalıştı: An lcelandic Prose Reader (İzlandalı Bir Nesir Okuyucusu) [1879]; Corpus Poeticum Boreale (Kuzey Şiiri Külliyatı) [2 cilt, 1883] (bu eser eski iskandinav edebiyatının, titizce hazırlanmış notlar ve tercümelerle eksiksiz bir derlemesidir) ve iskandinav nesri üstüne Origines İslandicae (İzlanda’nın İlk Zamanlan) [2 cilt, 1905]. Powell ayrıca, herkesin kolayca anlayabileceği ve konusu ingiliz tarihinden alınmış iki ünlü kitap yayımladı: Early England up to the Norman Conquest (Norman Fethine kadar İngiltere) [1870] ve Henry VII’nin ölümüne kadar olan dönemi kapsayan History of England Eor Schools (Okullar için İngiltere Tarihi) [1885]. (M)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POWELL (Frederick York) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POUND (Ezra Loomis)
Tarih 08 Haziran 2009
POUND (Ezra Loomis), amerikalı şair (Hailey, İdaho 1885). Hayatının kırk yılını yurt dışında geçirdi: Londra (1908-1920), Paris (1920-1924) ve Rapallo (İtalyan Rivierası, 1924-1945). İkinci Dünya savaşında faşist doktrinlere kapılarak Mussolini hükümetinin propogandasını yaptı. Müttefikler tarafından tutuklandı, ihanetle suçladı, fakat yargılanmadı. 1946′da bir psikiyatrlar kurulu tarafından sorumsuz olduğu tespit edildi ve Washington yakınlarında uzun süre bir akıl hastahanesinde kaldıktan sonra tekrar İtalya’ya yerleşti (1959). A Lume Spento adlı ilk şiir kitabının yayımından sonra öncü akımlarda, deneysel dergilerde önemli bir rol oynadı. Pound her şeyden önce, bütün kültürlere ilgi duyan bir şairdir. Derin bir bilgiye dayanan, bilinçli bir karmaşıklık içindeki eserleri, fikir eğilimlerinin çok yönlülüğünü yansıtır: Provença (1910); Sonnets and Ballads of Guido Cavalcanti (Guido Cavalcanti’nin Sone ve Baladları) [1912]; Cathay (1915); Hughg Selwyn Mauberl (1920); Personae (1926); Hommage to Sextus Propertius (Sextus Propertius’a Saygı) [1934]; Trachiniae (1956). Çince, Provence’ça Yunanca, Latince ve İtalyancadan yaptığı tercümeler önemlidir. Bunlar, çok serbest olmakla beraber şiirlerin özünü aktarması yönünden aslına sadıktır. Pound’un bütün üstünlükleriyle yetersizliklerini en iyi yansıtan eseri Şarkılarıdır (Cantos): bu iddialı şiirin doksan beş bölümü 1919-1956 arasında çeşitli eklemelerle yayımlandı. Bu güç ve çok kapalı eser, şairin fikir oluşumunu gösteren değerli bir belgedir. Ezra Pound tenkitler de yazdı: The Spirit of Romance (1910 ve 1953); How to Read (Nasıl Okumalı) [1929]; Letters of Ezra Pound (Ezra Pound’un Mektupları) [1941]; Literary Essays (Edebiyat Denemeleri) [1954]. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POUND (Ezra Loomis) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİRANDELLO (Luigi)
Tarih 07 Haziran 2009
PİRANDELLO (Luigi), italyan yazarı (Agrigento 1867 – Roma 1936). Palermo, Roma ve Bonn’da okuduktan sonra doktorasını verdi (1891) ve 1897-1921 arasında Roma Yüksek öğretmen enstitüsünde italyan edebiyatı öğretmeni oldu.
İlk romanı L’Esclusa (Safdışı) [1893], Roma’da tefrika halinde yayımlandı. Bu eser Verga’nın Sicilya verismo* su geleneğinde gerçekçi bir eserdir. 1894′ten itibaren aynı verismo’cu deyişle, bütün meslek hayatı boyunca yayımlanan ve sonradan Novelle Per un Anno (Bir Yıl için Hikâyeler) genel adı altında on beş ciltte toplanan pek çok hikâye yazdı. Sicilyalı küçük burjuvaların ve köylülerin çevresini ele alan bu eserlerinde Pirandello’nun bütün kötümserliği, romantik kaygıları, insanlara karşı duyduğu şefkatle karışık sonsuz yakınlık görülür; ahlâk sorunlarını her zaman ön plana alan Pirandello tasalı, garip, çelişkilerden kurtulamayan insanları seçer ve bu tipleri işlerken, gerçekçiliğinin yanı sıra, tam bir mantıkçı ve hiciv ustası olarak davranır. Bu bileşim Müteveffa Mat-tia Pascal (İl Fu Mattia Pascal) [1904]; Karımın Kocası (Suo Marito) [1911]; Uno, Nessuno e Centomila (Bir, Hiç Kimse ve Yüz Bin) [1926] adlı romanlarında belirgindir. Pirandello’nun tiyatro eserlerine gelince, bazılarının konusunu hikâyelerinden almıştır; işlediği fikir ise, insan kişiliğinin ikiliği, gerçek ben’e varmanın imkânsızlığıdır, insan, başkalarının gördüğü ve sayısız küçük yüzeylerde yansıyan çelişkili bir görünümdür (tenkitçi Adrianc Tilgher, bu tür tiyatroyu «ayna tiyatrosu» diye tanımlar). Pirandello’nun acıklı aile hayatı, özellikle karısının delilik bunalımları, insanların birbirlerini anlayamayacağı yolundaki dünya görüşünün çıkış noktasıdır. Başlıca piyesleri: // Piacere dell’Onesta (Namuslu Olmak Zevki) [1917]; Size Öyle Geliyorsa öyledir ( Cosi e [se vi Pare]) [1917]; // Giuoco del-le Parti (Tutumun Oyunu) [1918]; Come Pri-ma, Meglio Di Prima (önceki Gibi, öncekinden İyi) [1920]; Altı Kişi Yazarını Arıyor (Sei Personnaggi in Cerca d’Autore) [1921]; Dördüncü Henri (Enrico IV) [1922]; Çıplakları Giydirmek (Vestire gli İgnudi) [1922]; La Vita ehe ti Diedî (Sana Verdiğim Hayat) [1923]; Ciascuno a Suo Modo (Herkes Kendi Havasında) [1924]; Lazzaro (1929); Come Tu mi Vuoi (Beni İstediğin Gibi) [1930]; Questa Sera si Recita a Soggetto (Bu Akşam Konusuz Oynanıyor) [1930]; Trovarsi (Buluşmak) [1932]; Quando si e Qualcuno (Adamın Biri Olununca) [1933]; I Giganti della Montagna (Dağ Azmanları) [1936]. (1934 Nobel Edebiyat armağanı.) [L]
07 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRANDELLO (Luigi) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POTGİETER (Everhardus Johannes)
Tarih 06 Haziran 2009
POTGİETER (Everhardus Johannes), hollandalı yazar
(Zwolle 1808-Amsterdam 1875). Bakhuizen ile 1837′de De Gid dergisini kurdu ve bu dergiyi 1843′ten itibaren tek başına yönetti. Hollanda klasiklerine hayrandı, edebiyatı eski seviyesine ulaştırmağa çalıştı.(L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTGİETER (Everhardus Johannes) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORUKS (Janis)
Tarih 06 Haziran 2009
PORUKS (Janis), leton yazarı ve şairi (Druviena, Doğu Livonya 1871 – Tartu 1911). Bir çiftçinin oğlu. Cesis’te okudu, sonra Dresden’de müzik ve edebiyat öğrenimi yaptı (1893-1894). Yurda döndü ve Riga’da kimya okudu (1897-1899), ama sinirleri bozulduğundan 1901′de bir kliniğe yatırıldı. Taburcu edildikten sonra, 1906′ya kadar yoğun bir çalışmaya girişti. Hayatının son yıllarını (1907-1911) bir akıl hastahanesinde geçirdi. Birçok hikâye, bir roman ve aşkı, yalnızlığı, acıyı dile getiren dört yüz kadar ilgi çekici şiir yazdı. Bütün eserleri öznel, otobiyografik ve sembolik unsurlarla doludur; Perlu Zvejnieks (İnci Avcısı) [1895] ve Sirdsskisti Laudis (Saf Yürekli İnsanlar) [1896]‘ adlı hikâyeleri yazarın en tipik eserleridir. (M)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORUKS (Janis) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTUONDO (Jose Antonio)
Tarih 06 Haziran 2009
PORTUONDO (Jose Antonio), kübalı tenkitçi (Santiago 1911). Felsefe ve edebiyat doktorası yaptı. Mexico kolejinde ve birçok amerikan ünversitesinde ders okuttu. Başlıca eserleri: El Heroismo Intelectual (Fikir Kahramanlığı) [1955], Josö Marti, Crjtico Literario (Edebiyat Tenkitçisi Jose’ Marti) [1958], Estetica y Revolucion (Estetik ve Devrim) [1963]. (M)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTUONDO (Jose Antonio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTRE
Tarih 06 Haziran 2009
PORTRE i. (fr. portrait). Bir kimsenin resim, fotoğraf v.b. ile yapılan tasviri: Duvara dayalı yağlı boya ile kadın portresine dalgın dalgın baktı (Kemal Tahir).
— Ed. İnsanların görünüşlerini ve kişiliklerini tanıtan yazı türü.
— ANSiKL. G. santl. Mısırlı heykeltıraşlar Eski İmparatorluk’tan itibaren portre alanında hayranlık uyandıran bir ustalığa erişmişlerdi (Ankhaf’ın büstü, Boston). Firavun Amenofis IV’ün portreleri özellikle nesnelliğiyle dikkati çeker. Sümer sanatında da aynı özellikler görülür (Gudea’nın baş resimleri). Yunanistan’da ise, tersine, kişi portreleri çok yavaş ortaya çıktı ve başlangıçta yalnız mezar heykelciliğinde görüldü. Kişiye tapma eğiliminin ağır bastığı İskender devrinde, kişisel portreler büyük önem kazandı. Bu devirden ve Iskender’in yerine geçen diadokhos’lardan kalan para resimlerinde (Makedonya, Bergama, Bithynia, Pontos, Suriye ve Mısır krallarının portreleri; Baktriana kralı Eukratides’in madalyonundaki portresi) kahramanlık havası ağır basar. Portreler Roma’da Etrüsklerin etkisiyle özellikle Etruria’da elverişli bir ortam buldu ve roma gerçekçiliğinin temel taşlarından biri oldu. Bu gerçekçilik, Cumhuriyet ve daha sonra İmparatorluk devirlerinde yüksek mevki sahibi veya halktan kişilerin sayısız heykellerinde, büstlerde ve paralarda kendini gösterdi (Cato, Caecilius Jucundus, Sezar, Pompeius, Augustus ve diğer imparatorlarla bunların aileleri). İmparatorluğun uzak eyaletlerinde portre özellikle Palmyra’da (mezarlarda) ve Mısır’da (Fayyum’daki geniş anlatım gücüne sahip renkli portrelerde) görüldü.
Konstantinos devrinde, resmî portreler tek kişinin resmi olma özelliğini kaybetti. Bizans sanatı bu tasvirlerden, hükümdarlarla çevrelerinin şatafatını gösteren, incelik dolu çeşitlemeler meydana getirdi. Portre Batı’da uzun süre ortaya çıkmadı, mezar heykelciliğiyle eski çağlarda da bilinen balmumu kalıp çıkarma usulü, portrenin Batı’da da zamanla yaygınlaşmasına yol açtı. Saint – Denis’de Philippe II’nin mezar heykeli ve Maineville’de kral Saint Louis’nin heykeli, kişisel özellik taşıyan ilk eserler sayılır. XIV. yy.da eserle modeli arasında yüz benzerliği sağlandı: Jean II’nin (Louvre) portresi ve Charles V’in tasvirleri (Louvre’daki baş heykeli, Saint-Denis’deki yatık mezar heykeli, yine Louvre müzesindeki Narbonne mihrap örtüsü) bunu açıkça gösterir. Ayrıca, Charles V’in çocuklarının (Berry dükü, Anjou dükü, Philippe II, Bourgogne dükü) tasvirlerinde de aynı özellik göze çarpar. İtalya’da (Siena) Simone Martini (1328′e doğr.), kumandan Guıdorıccio da Fogliano’nun atlı heykelini, 1407′de de İacopo Della Quercia, İllria del Carretto’nun (Lucca) güzelliğiyle ünlü yatık mezar heykelini yaptı. Verona’daki Scaligero’ların mezarları Gattamelata’ya ve Bartolomeo Colleoni’nin heykellerine örnek oldu. XV. yy.da batı sanatında portrenin yaygınlaştığı ve büyük önem kazandığı görülür. Van Eyck (Niccolo Albergati, Viyana; Piskopos Van der Paele, Brugge), Van der Weyden (Meltadusa d’Este, New York), Memling (Marta Moreel, Brugge) veya Van Wassenhove (Juste de Gand) gibi flaman sanatçıları eserlerinde şaşmaz bir gerçekçiliğe ve anatomik bir kesinliğe ulaştılar. Fransız portre sanatı Jean Fouquet (Charles VII ve Juvenal’ des Ursins’in portreleri) ve Moulins Ustası (Bourbon’ların portreleri) gibi ünlü sanatçılar yetiştirdi.
İtalya’da, mezar heykelciliği daha derin bir gerçekçiliğe yönelirken, Antonella da, Messina, Piero della Francesca, Botticelli, Giovanni Bellini ve madalya üzerine ilk olarak profil yapan (Konstantinos Palaiologos madalyası) Pisanello gibi sanatçlar, derin bir psikolojik kavrayışı dile getiren şaheserler yarattılar. Bunların arasında Portekizli Nuno Goncalves de sayılabilir.
XVI. yy.da portre batı sanatının en çok ilgi gören kollarından biri oldu. Raffaello, Vinci, Tiziano, Lotto, Brenzino, Veronese, Tintoretto İtalya’da, DUrer, Cranach ve Holbein Almanya’da,
El Greco İspanya’da, resimlerini yaktıkları modelleri ölümsüz bir üne kavuşturdular. Fransa’da Clouet’lerin ve onların etkisinde kalanların yaptığı «kara kalem» portreler özel bir ilgi gördü. XVII. yy.ın portre sanatçıları kibarların inceliğini (Beaubrun’ler, Mignard) veya toplumsal ayrıntıları canlandırmağa (Rigaud) yönelmedikleri zaman, psikolojik gerçeğe önem verdiler (Philippe de Champaigne, François De Troy, Claude Lefebvre, Nanteuil, Le Brun). Van Dyck, Terborch ve Rubens, Rembrandt ve Frans Hals, Velasquez, gravürcülerden Mellau, Ausran veya Edelinck, büst ve mezar heykeli yapanlardan Sarazin, Girardon, Coysevox ve Anguier’ler modellerinin kişisel özelliklerine büyük önem verdiler. Bunu izleyen dönemde yeni bir teknik olarak ortaya çıkan pastel, insan yüzündeki geçici ifadeleri canlandırmayı sağladı. Vivien, Latour, Perroneau, Rosal-ba Carriera ve daha sonra Ducreux ve Boze bu alanda Un kazandılar, öte yandan Fransızlardan Largilliere, Aved, Tocque, Natier, Greuze, Drouais, Mme Vigee-Lebrun, italyan Galgario, ingiliz Hogarth, Reynolds, Gainsborough, Romney, Lawrence, Raeburn gibi sanatçılar portre sanatında yağlıboya kullandılar. Heykelcilikte ise Lemoyne, Pigalle, Pajou, Falconet ve Houdon’un büstleri sayılabilir. Modellerine kimi zaman hain bir gözle, kimi zaman da derin bir sevgiyle bakmayı bilen Goya, çağdaş portre sanatına öncülük etti. XIX. yy.da fransız portre sanatı fizik ve manevî gerçekleri canlandıran şaheserler yarattı: David, Prud’hon, Gerard, Gros, Delacroix, Ingres, Chasseriau; Courbet. İzlenimciler ışığın yanardönerliğini cildin yüzeyine aktarmağa çalışarak portreyi manzara resmine yaklaştırmayı denediler (Renoir). Degas, kendisinden sonra Cezanne’ın da yaptığı gibi, kişiyi daha yalın anlatım imkânlarıyle canlandırmağa çalıştı. Van Gogh, sıcak renklerle dolu birkaç portre bıraktı. Kübistler art arda gelen düzeylerle insan yüzünü canlandırmağa çalıştılar (Picasso, Juan Gris, Gleizes). Bu sırada Helleu ve Boldini gibi kibar çevre ressamları aşırı özentili bir anlatımı benimsemişlerdi. Heykel dalında Dalou, Carpeaux, Rodin. Bourdelle Despiau, Wlerck, Gimond ve Belmondo’yu saymak gerekir.
— Ed. Eski türk edebiyatında ayrıntılı portrelere pek az rastlanır. Oğuz Kağan Destam’ında, Dede Korkut Kitabı’nda v.b., tabiat varlıklarına benzetmeler yapılarak çok kısa portrelere yer verilmiştir. Dinî edebiyatın en tanınmış türlerinden olan hilye ve siyer gibi eserler Hz. Muhammed’in özellikle dış görünüşünü geniş ölçüde tasvir eder. Kerbelâ olayını anlatan maktel’lerde, din ulularının biyografilerini toplayan tezkirelerde, mekanıbnamelerde çeşitli portreler yer alır. Yusuf ve Züleyha, Hüsrev ü Şirin, Leylâ ve Mecnun, Hüsn ü Aşk v.b. gibi mesnevilerde kahramanların portreleri çeşitli mazmunlar, benzetmeler kullanılarak gerçek dışı çizgilerle tanıtılır. Selâtinname, vakayiname gibi tarihlerde padişah ve devlet büyüklerinin genellikle dış görünüşlerini canlandıran portreler vardır. Divan nesrinde kahramanlar canlandırılırken kişiliklere de değinen işaretler ancak Naima ve Evliya Çelebi’nin eserlerinde görülür.
Tanzimat edebiyatından roman türünün gelişmesiyle birlikte dış görünüşler yanında kişilikleri de canlandıran portre yazıları gitgide ustalık kazandı. Namık Kemal, romanları dışında Evrak-ı Perişan adlı eserinde tarihî kişilerin portrelerini de başarıyle canlandırdı. Abdülhak Hâmid, bazı sanatçı ve bilim adamlarıyle tarihî kişilerin manzum portrelerini yazdı. Edebiyatı cedide romanında Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmed Rauf edebî portrelerinde ustalık gösterdi. Tevfik Fikret Aveng-i Tesavir’de bazı şairlerin manzum portrelerini canlandırdı.
Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halide Edib Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halid Karay, Reşat Nuri Güntekin, Abdülhak Şinasi Hisar, Sait Faik Abasıyanık, Yaşar Kemal, Kemal Tahir v.b. eserlerinde şehir ve köy insanlarına ait çeşitli ve ayrıntılı portrelere yer verdi. Yahya Kemal Beyatlı (Siyasî ve Edebi Portreler), Halit Fahri Ozansoy (Edebiyatçılar Geçiyor), Samet Ağaoğlu (Babamın Arkadaşları), Oktay Akbal (Şair Dostlarım) v.d., sanat ve siyaset adamlarının portrelerini dış görünüşlerle birlikte kişiliklere de eğilerek canlandırdılar.
— Nümism. Sikkeler üzerindeki en eski portre, pers satrabı Pisaternes’e aittir (M. ö. 412). Helenistik devirde, sikkelere kral portreleri konulması yaygınlaştı. Bu portreler arkaik devirde olduğu gibi kralın kudretini gösteren birer sembol değildi. Helenistik devir sikkelerindeki portreler kralın gerçek çehresini gösteriyordu. Roma’da ilk defa Sezar’a Roma sınırları içinde para bastırmak ve sikkesi üzerine portresini koydurmak hakkı verildi. Roma’da cumhuriyet devrinde kumandanların olan bu hakkı, imparatorluk devrinde imparatorlar aldı. Böylece, imparatorun, senatonun ve müttefik şehirlerin ayrı ayrı sikkeleri basıldı. İmparator ve senato sikkeleri imparatorun portresini taşıyordu. Şehirler, sikkelerin üzerine imparatorun portresini
koymak zorunda değillerdi; ancak, imparatora saygı için koyarlardı. İmparatorluk devrinde hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun portresi, arka yüzünde de onun yapmış olduğu işler; kalkındırdığı ülkeleri, gezmiş olduğu yerleri anlatan tasvirler bulunur. Bazı sikkelerde de saray mensubu veya ilerigelenlerin portreleri vardı. Bizanslılarda hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun veya ailesinin portresi, arka yüzde ise çoğunluk dinî tasvir veya yazılar vardı. Sasanî sikkelerinde de portreler görülür. Ortaçağda madenî paralarda portre kullanılmadı.
XV. yy.dan itibaren italyan paraları örnek tutularak gümüş paralarda portreye yeniden yer verildi. Madalyalar üzerine portre yapılmasına 1439′da Pisanella önayak oldu. İslâm sikkelerinde din yasağı yüzünden portre kullanılmadı. Türkiye cumhuriyetinde paraların üzerinde Atatürk’ün portrelerine yer verildi.
— Pulculuk. Üzerinde portre bulunan ilk türk pulu, 1914′te basılmış olan, Birinci Londra serisinden 200 kuruşluk puldur. Bu pulda Mehmed V’in portresi vardı. Cumhuriyet devrinde, ilk olarak 1924′te bastırılan Sulh Hatıra serisinde, Atatürk’ün portresine yer verildi. Atatürk’ün çeşitli portreleri daha sonra birçok pul serisinde yer aldı. Ayrıca Namık Kemal, Barbaros Hayreddin Paşa, Farabi, Midhat Paşa, Abdülhak Hâmid Tarhan, Ziya Gökalp, Zübeyde Hanım, Mehmed Akif Ersoy, Mimar Sinan, Fuzuli, Mevlânâ, Kâtip Çelebi, Şinasi, Agâh Efendi, Fatin Gökmen, Alparslan, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Şevket Dağ, Recaizade Mahmud Ekrem, Ahmed Rasim, Mustafa Reşid Paşa, Reşat Nuri Güntekin, Tevfik Fikret, Tamburi Cemil, Ahmed Vefik Paşa, Ömer Seyfeddin, Kemalettin Mimaroğlu, Halid Zıya Uşaklıgil, Yahya Kemal Beyatlı, Halide Edib Adıvar, Abdurrahman Şeref, Naima, Kanunî Sultan Süleyman, Ahmed Midhat Efendi, Turgut Reis, Sokullu Mehmed Paşa, Nedim, Osman Hamdi Bey, Selim Sırrı Tar-can, Ahmed Cevat Paşanın portrelerini taşıyan pullar çıkarıldı. Yabancı devlet başkanlarından İran şehinşahı Ali Rıza, Federal Almanya cumhurbaşkanı Theodor Heuss, Afganistan kralı Muhammed Zahir Şah, Suudî Arabistan kralı Faysal, Fransa cumhurbaşkanı general de Gaulle gibi devlet başkanlarının portreleriyle pullar çıkarıldı.
• Türklerde. Turfan, Hotan, Haço gibi Uygur şehirlerinde yapılan kazılarda bulunan fresklerde Buddha’nın ve hükümdarların portrelerine rastlanır. Hoça’da bulunan uygur yazmalarında da portreler vardır. Selçuklularda Nakkaşı Rum diye anılan Aynüddevle, Mevlânâ’nın portrelerini yaptı. Osmanlılarda Mehmed II’nin İtalya’dan getirttiği Gentile Bellini, Mate di Pasti, Constanza da Ferrara, hükümdarın çeşitli portrelerini yaptılar. Bu dönemde italya’da Mastori Pavli’nin yanında çalışan Nakkaş Sinan Bey, Mehmed II’yi gül koklarken gösteren portreyi yaptı. Süleyman I devrinde Nigârî, bir portresinde Barbaros’un yaşlılık dönemini canlandırdı. Nakkaş Hasan’ın Eğri Fetthnamesi’nde Mehmed III’ün zaferden sonra düşman kumandanının kabul edişini gösteren minyatürü, portre niteliği taşır. Bu eserde Nakkaş Hasan’ın kendisini ve eserin yazarıyle hattatım gösteren minyatürler de portre niteliğindedir. XVIII. yy.da Levnî, Ahmed III’ü Damat İbrahim Paşa ile birlikte gösteren portreyi yaptı. XVIII. yy.dan itibaren osmanlı sultanlarının portrelerini toplu olarak gösteren albümler hazırlandı. XIX. yy.da batı resminin izlerini taşıyan portreler yapıldı. Bunlardan birinde Selim III, Koca Yusuf Paşa ile birlikte gösterilir. Batı etkisindeki türk resminde portreler önemli bir yer tutar. Bu eserler arasında Şeker Ahmed Paşanın yaptığı Abdülaziz portresi, Osman Hamdi Beyin Osmanlı devletindeki mahallî yaşayışı ve türk-islâm dünyasını yansıtan portreleri, Şehit Hasan Rıza’nın Tül Şapkalı Kadın portresi dikkati çeker. İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Avni Lifij gibi sanatçılar portre ressamı olarak tanındı. Cumhuriyet devrinde Ali Avni Çelebi, Zeki Kocamemi, Refik Epikman, Cevat Dereli, Hamit Görele, Turgut Zaim, Ercüment Kalmık, Nurullah Berk, Zeki Faik İzer, Abidin Dino, Cemal Tollu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Halil Dikmen, Eşref Üren, Sabri Berkel, Nuri İyem, Avni Arbaş, Ferruh Başağa v.d. portre türünde eserler verdiler. (ML)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Porto Riko Edebiyat
Tarih 06 Haziran 2009
Porto Riko Edebiyat
Ada, ispanyol dil ve medeniyetine bağlı kalmıştır.
• Şiir. Porto Riko’da doğmuş en eski şair Ayerre Santa Maria’dır (1630-1708); bu şair, Mexico’da Tridentin Rahip okulu rektörlüğünü yaptı. 1843′te adada şair sayısı bir antoloji yayımlanacak kadar çoktu. XIX. yy.ın ikinci yarısında ve XX. yy.da Porto Riko’nun en önemli şairleri şunlardır: adasını tutkuyle dile getiren Jose Gautier Benitez
(1851 – 1880), Ruben Dario ve Jose Santos Chocano’nun dostu olan ve Mare Nostrum gibi manzumelerinde gerçekten destansı bir hava yaratan Luis Llorens Torres (1878-1944); Antiller’deki zencilerin acıklı trajedisini işleyen Luis Pales (doğ. 1897); özellikle kısa şiirleriyle başarı kazanan Ribera Chevremont (doğ. 1896). Nihayet genç şiir nesli ülke şiirinin giderek gelişmesinde önemli rol oynadı; lirizm dolu soyutlamalar yapan Julia de Burgos bu nesildendir. Modernist devreden sonra porto riko şiiri çeşitli okulların oluşmasıyle yenilendi: Luis Hernandez Aquino (doğ. 1907) ispanyol şiiri etkisinde kalıyorsa da, Francisco Marique Cabrera
(doğ. 1908) ve Juan Antonio Corretjer (doğ. 1908) daha çok doğdukları ülkeye bağlı kaldılar. Carmelina Vizcarrondo (doğ. 1906) ve Carmen Alicia Cadilla (doğ. 1908) ile entimist olan şiir, Francisco Matos Paoli (doğ. 1915) ile ten ile ruhu yüceltmeğe çalışır ve insan meselelerinin ortaya konuşunu Felix Franco Oppenheimer (doğ. 1912), Francisco Lluch Mora (doğ. 1925) ve Jorge Luis Morales’in (doğ. 1930) biçim kaygılarıyla birleştirmek ister.
• Nesir. Porto Riko’da roman türünü, El Gibaro’nun (1849) yazarı Manuel A. Alonso (1822-1899) ile Alejandro de Tapia (1827-1881) yarattı; bu iki romancı aynı zamanda şairdi. Ama en önemli etkiyi romanı Peregrination de Bayoan, denemeleri ve eylemiyle yurttaşlarının düşüncesini hürriyet ülküsüne yönelten Eugenio Maria de Hostos yaptı. Manuel Zeno Gandia (1855-1930), Vicente Pales MatoS (doğ. 1903), sonra Enrique Laguerre roman türünü geliştirdiler; oysa deneme alanında Antonio S. Pedreira (1898-1939),
Luis Munos Marin ile üç kadın yazar (Concha Melendez, Ana Maria O’Neill ve Margot Arce) göze çarpar. Maria Cadilla de Martinez adlı dördüncü kadın yazar ise porto riko folklorunun son belgelerini büyük bir gayretle derlemektedir.
Roman türüne Enrique A. Laguerre’in (doğ. 1906) eseri hâkimdir ve genç yazarlar bugün daha çok hikâye türünü işlerler; meselâ: köylü hayatını anlatan Abelardo Diaz Alfaro (doğ. 1920); New York’a göçen porto rikoluları ele alan Jose Luis Gonzalez (doğ. 1926); Pedro Juan Soto (doğ. 1928). Aynı zamanda yetenekli bir tiyatro yazarı olan Rene Marçmes (doğ. 1919) yazdığı hikâyelerde güçlü siyasî uğraşıları anlatır. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Porto Riko Edebiyat hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POULAHAE (Henry)
Tarih 06 Haziran 2009
POULAHAE (Henry), fransız yazarı (Paris 1896), proleter edebiyatı nazariyecisi. Yayınladığı dergilerde ve «Nouvel âge» (Yeniçağ) dizisinde, aynı eğilimli yazarları topladı (1931) ve aynı amaca yönelmiş yabancı yazarlarla ilişkiler kurdu. Yüzyılın ilk yirmi yılındaki toplum ve sendika eylemleri üstüne zengin bilgiler veren dört romanda işçi hayatını dile getirdi: Le Pain Quotidien (Gündelik Ekmek) [1930], Les Damnes de la Terre (Yeryüzünün Lânetlileri) [1935], Pain de Soldat (Er Tayını) [1937], Les Res-capes (Kurtulanlar) [1938]. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POULAHAE (Henry) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POUGİN (Arthur)
Tarih 06 Haziran 2009
POUGİN (Arthur), fransız müzikçsi ve yazarı (Châteauroux 1834-Paris 1921). Fetis’in Biographie des Musiciens (Müzikçiler Biyografisi), Clement’in Dictionnaire Lyrique (Lirik Eserler Lügati) adlı eserlerinin ve Larousse UniverseVin (Evrensel Larousse) yayımına katıldı. Ayrıca müzik ve müzikçiler konusunda birçok eser (Musiciens Français du XVIII. Siecle [XVIII. yy. Fransız Müzikçileri], 1863-1866; De la Litterature Musicale en France [Fransada Müzik Edebiyatı], 1867; Dictionnaire Historique et Pittoresque du Theâtre [Tiyatronun Tarihi ve Resimli Lügati], 1880 v.b.) ve biyografiler (Bellini, 1867; Rossini, 1871; Me-hul, 1889) yayımladı. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POUGİN (Arthur) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTEKİZ EDEBİYAT
Tarih 05 Haziran 2009
PORTEKİZ EDEBİYAT
• Başlangıçtan XV. yy.a kadar. Portekiz edebiyatı başlangıcından beri bağımsız olmuştur. Bunu, ülkenin dil bakımından muhtar bir durumda oluşunun yanı sıra tarihiyle de kolayca açıklamak mümkündür. Hattâ daha da ileri giderek XV. yy.ın basına kadar iberik yarımadasında Galicia ve Portekiz cancioneiro’lanmhkinĞen başka şiir dili olmadığını da belirtmeden geçmemek gerekir. Fransız edebiyatının etkisine rağmen bu cancioneiro’ların yapı ve biçim bakımından vardığı orijinallik, Atlas okyanusu kıyılarının havasını yansıtan ve yer yer iç burkucu bir üslûba bürünen catiga’larda olanca gücüyle görülür.
Daha sonraki tarihlere rastlayan ve daha kararsız olan nesrin ortaya çıkışı ise özellikle manastırların ve üniversitelerin gelişmesine ve Saray hümanizmine bağlıdır. Bu mensur edebiyatın başlıca örnekleri, «soy kütüğü defterleri», «soydan kişiler defterleri», breton çevrimini sürdüren romanlar ve Aviz hanedanı prenslerinin didaktik nesirleridir. Bu didaktik eserlerin arasında da kral Duarte’nin Leal Conselheiro’su (Dürüst Danışman) ile Coimbra dükü Pedrc’nun Tratado de Virtuosa Bemfeitoria’sı (Erdemli iyilikseverlik Kitabı) özellikle anılmağa değer.
• ön klasik devir, ön klasik edebiyatın Aljubarrota muharebesi (1385) ile Manuel I arası dönem boyunca bütün XV. yy.ı kapsayan gelişmesi portekiz emperyalizminin başlangıcıyle atbaşı gider. Dolayısıyle de «milliyetçi burjuva» niteliğindeki bu yeni bilincin kendini en yetkin biçimde tarihçilerde ve özellikle de bunların en değerlisi olan Fernao Lopes’te (1380-1459) göstermiş olmasına şaşmamak gerekir. Lopes, halefleri Gomes Eanes de Zurara (1410-1474) ve Rui de Pina (1440′a doğr. – 1520′ye doğr.) ile, malzeme (tarihî kronikler ve keşifler), metot ve kesinlik bakımından ortak yanlara sahip olmakla beraber ustalık ve kavrayış bakımından onlardan çok üstündür.
Lirik olmak özelliğini hiç bir zaman yitirmeyen şiir, Garcia de Resende’nin (1470′e doğr. – 1536) iki yüz elliyi aşkın şairin eserlerini kapsayan Canciortneiro Geral’i (1516) sayesinde bilinir. Halktan çok saraya bağlı olan bu şiir yapmacıklı dili ve alegorilere geniş yer vermesi bakımından günlük olayların büsbütün dışındadır; fakat dinî bir Stoa’cılığa bağlılığı, belgesel değeri ve biçim ustalığı bakımından sağlam bir geleneğe dayandığı ve klasik edebiyatın öncüsü olduğu inkâr edilemez. Avrupa Rönesansının Portekiz’e yerleşmeğe başladığı bu dönem bir yandan Ortaçağın etkisini taşıyan bir iberya geleneğine bir yandan da fetih isteğinin ağır bastığı bir hümanizme dayanır. Yüzyılın başında iberya geleneği daha çok roman ve tiyatroda görülür. Joao de Barros (1496-1570), Diego Mendes de Vasconcelos; (1523-1599) ve özellikle de Palmeirim de inglaterra adlı eseriyle Francisco de Morais (1500-1572), Amadis’in etkisinde kalarak belirli bir tarzın yerleşmesini ve tutunmasını sağladılar. Fakat asıl hizmetleri bir Bernardim Ribeiro’nun (1500-1552) Ortaçağ ile romantizmi birbirine bağlayan bir Cristovao de Sousa Falcao’nun (1518-1557′ye doğr.) lirik nesirlerine götüren yolu açmak oldu. Tiyatro alanında da Jorge Ferreira de Vasconcelos (1515-1585′ten önce) oldukça ılımlı bir pikaro geleneğini takip ederek hümanist komedinin sunî çerçevesini kırarken, Gil Vicente de (1470′e doğr. – 1536′ya doğr.) gerçek bir yaratıcı olduğunu gösterdi. Vicente’nin çok çeşitli eseri lirizmi ve halka dayanması bakımından kendisiyle boy ölçüşebilecek taklitçilerin çıkmasına imkân veremezdi. Fakat auto türünü en olgun şekline vardırarak klasik İspanya’nın comedia’sını hazırlamış oldu. Klasisizmin ikinci unsuru olan hümanizm ile ülkeyi rönesans Avrupası’na bağladı, Damiao de Gois (1502-1574), Gouviea’lar (Andre, 1497 – 1548; Antonio 1505-1566) gibi Gerasmuscular, prenses Dona Maria’nın (1521-1577) çevresi bu evrenselliğin başlıca tanıkları olduğu kadar da gerek şiir alanındaki devrimin gerek lirizmde italy anlaşmanın belirtileridir. Bu devrin gözde şairleri Francisco Sa de Miranda (1485′e doğr. – 1558), Antonio de Ferreira (1528-1569), Pedro de Andrade Caminha (1540-1594) ve Diogo Bernardes’tir (1530′a doğr. – 1605).
Avrupa’nın etkisinde kalmakla beraber Portekiz hümanizminin Avrupa’da yepyeni bir bilime yol açtığı ve bilimsel devrimi gerçekleştirdiği de inkâr edilemez. Bu akımın öncüleri arasında Pedro Nunez (1492-1577′ye doğr.) gibi kozmografyacıların, Garcia de Orta (1490′a doğr – 1570) gibi botanikçilerin yabancı ülkelerin tanınmasında büyük bir rol oynayan Mendes Pinto’yu (1509-1583), imparatorluğun haşmetini gözler önüne seren ve Portekiz’in Titus Livus’u sayabileceğimiz Joao de Barros’un (1496-1570) çevresinde toplanan Diego de Couto (1542-1616), Fernao Lopes de Castanheda (öl. 1559), Gaspar Correia (öl. 1560) gibi tarihçileri sayabiliriz. Bütün bu kişilerin arasında sanatçı kişiliği en üstün olan Luiz de Camoes’ti (1524-1580). Asker, saray adamı, seyyah ve şair Camoes 1572′de imparatorluğun ve milletin son döneminde çıkan Os Lusiades adlı eserinde gelenekçi, hümanist ve fetihçi yüzyılın büyük bir sentezini yaptı.
• Portekiz baroku (1580-1706). ispanya ile siyasî birleşme, ülkenin 1640′ta yeniden bağımsız oluşundan sonra bile dil ve ideoloji bakımından zaman zaman tehlikeli olabilen bir kaynaşmaya yol açtı. Bundan dolayı da, portekiz edebiyatının en sağlam değerleri, hemen hemen her alanda bu kaynaşma akımına karşı cephe alarak başarıya ulaştı. Jeronimo Corte Real (1535-1588), Gâbriel Pereira de Castro (1571-1632), Bras Garcia de Mascarenhas (1595-1656) ve Francisco Sa de Meneses (1600′e doğr. – 1664) ile destan türü olduğu yerde sayarken Fenix Renascida (Dirilen Phoenix) şairlerinin ispanya etkisini taşıyan yapmacıklı fakat çok büyük bir ustalığa dayanan eserleri, Violante do Ceu (1601-1693) ve Madalena da Gloria (1672-1759) gibi rahibelerin derin duygulu ve mistik şiirlerine yol açtı. Bu devirdeki diğer büyük şairler arasında renkli ve canlı bir üslûbu olan brezilyalı Gregorio de Matos (1623 veya 1633-1696) ve ahlâkçı şiirler yazan Francisco Rodriguez Lobo’yu (1580-1625′e doğr.) anmak gerekir.
Nesir ise vakayiname türünde, değerleri tartışmalı olmakla birlikte, Bernardo de Brito (1569-1617) ve Antonio Brandao (1584-1637) gibi kimselerle altın çağını yaşıyordu. Ahlâkçı edebiyatta başta P. Manuel Bernades (1664-1710) olmak üzere Joao Lucena (1550-1600), Luis de Sousa (1555-1632) ve Jacinto Freire de Andrade (1597-1657) dikkati çeker.
Bu devri gereğince yansıtabilecek en önemli iki yazardan biri, coşkun vaızcı ve yol gösterici mektuplarıyle dikkati çeken Antonio Vieira (1608-1697) ile şair ve tarihçi, siyasetçi ve ahlâkçı hem ispanyol hem de Portekizli olan, İberya yarımadasının bütün çelişmelerini eserlerinde yansıtan Francisco Manuel de Melo’dur (1611-1667).
• Aydınlanma çağı (1706-1816). Portekiz dehası, Ispanya’daki taht kavgaları dolayısıyle daha da kesin bir nitelik kazanan bağımsızlıktan yararlanarak, zamanın ihtiyaçlarını karşılamak ve bu iş için de ilk olarak fransız etkisine açılmak imkânını buldu. Gelenekçilerin ve pombal’cilerin karşıt yönlere çekmeğe çalıştıkları edebiyat dünyası her şeyden önce pombal’cilerin savunduğu ansiklopedi zihniyetinin etkisinde kaldı (Tarih akademisi, 1720; Üniversite’nin reformu, 1772). Aynı etki Luis Antonio Verney’in (1713-1792) pedagojik eserlerinde, Oliveira şövalyesinin (1702 – 1783) veya Antonio Nunes Ribeiro Sanches’in (1699-1782) çeşitli çalışmalarında görülür. Pombalin siyasetinin de desteklediği akılcı, laikleştirici ve yenilikçi eğilim 1756′dan itibaren şiirde de ağır basmağa başladı: Domingo dos Reis Quita’nın (1728-1770) pastoral lirizmi, Pedro Antonio Correia Garçao (1724-1772) ile Manuel de Figueiredo’nun (1725-1801) «yeni tiyatro»su, Antonio Diniş da Cruz e Silva’nın (1731-1799) hicivleri; yerli kaynaklardan beslenen Minas o-kuluna bağlı Jose de Santa Rita Durao (1717′ye doğr. – 1784), Claudio Manuel da Costa (1729-1789), Jose Basilio da Gama (1740-1795), Tomas Antonio Gonzaga (1744-1810); eski edebiyata karşı cephe alan ve hürriyet özlemini çeken Francisco Manuel do Nascİmento (1734-1819) ve Manuel Maria Barbosa (1765-1805); romantizmin öncüsü sayabileceğimiz Alorna markizi v.b.
• XIX. yy. (1816-1910). Iberik yarımadasındaki savaşlar ve krallık yönetiminin uzun süren can çekişmesi: portekiz romantizminin doğmasına yol açtı. öbür ülkelerdekinden çok daha geç bir tarihe rastlayan ve gerek aşırı milliyetçiliğiyle gerek hürriyetçi yanıyle dikkati çeken bu akım aynı zamanda bir orta yol hareketiydi. Temsilcileri üç kişidir: dokunaklı ve zarif lirizmiyle, gerek ele aldığı konular gerek kazandığı başarı bakımından oyunları gerçekten milli olan ve eserleri savunduğu siyasî görüşün izlerini taşıyan Almeida Garrett (1799-1854); tarihî konulan işlemek konusundaki başarısı kadar da bu konularda bilgili olan Alexandre Herculano (1810-1877) ve romantizmin katılaşmasını ve kalıplaşmasını temsil eden şair Antonio Feliciano de Castilho (1800-1875). Romantizmin hemen ardından da, bağımsızlar adıyle ve romantizmin gerçekçiliğe bağlanmasını sağlayan yazarlar geldi. Bunlar romanda Luis Augusto Rebelo da Silva (1822 -1871) ile Julio Diniş (1839-1871), şiir ve tiyatro alanında da Joao de Lemos (1819-1889), Antonio Augusto Soares de Passos (1826-1860), Jose da Silva Mendes Leal (1818-1886), Tomas Ribeiro (1831-1901) ve Raimundo Antonio de Bulhao Pato’dur (1829-1912). Bu tablonun içinde, ayrı olarak belirtilmesi gereken iki ad vardır: eserleri son derece duru ve duygulu olan şair Joao de Deus Ramos (1830-1896) ve Sue’den hareket ederek Balzac’a kadar varan Castelo Branco (1825-1890). Ama yine de, bunların hepsinden önemli olan akım, Coimbra okuludur. 1860 Yıllarında çıkmış olan ve pek çok yanıyle de yerini aldığı romantizm akımını andıran bu hareketin başlangıcı 1848′e dayanır. Bundan dolayı da, yüzyılın sonunun habercisi sayılabilecek olan bu anlayış Hugo, Proudhon, Quinet, Comte ve Hegel’e dayanarak edebiyatı aşan bir meseleyi ele alır: bu mesele, bir burjuva devriminin başarısızlığı karşısında uyanan millî bilinç meselesidir. Böylece de, toplumcu anlayışa yakın, gerçekçi ve kozmopolit bir yeni-romantizmin ortaya çıkmasına yol açarak, gerçek siyasî etkinliği ne olursa olsun, devrin Portekiz’inde büyük eserler yazılmasına yol açtı: öncü ve tenkitçi Teofilo Braga’nın (1843-1924) anıtsal ve tartışmalı eseri; bunalımları ve aydınlık zekâsıyle büyük şair olduğunu ispat eden Antero Tarquinio de Quental’ın (1842-1891) şiirleri; gerçekçi romanın büyük ustası olan Jose Maria Eça de Queiros’un (1845-1900) romanları; eşsiz üslûpçu ve polemikçi Jose Duarte Ramalho Ortigao’nun (1836-1915) denemeleri; yepyeni fikirler getiren dâhi tarihçi Joaquim Pedro de Oliveira Martins’in (1845-1894) incelemeleri.
Mücadeleci şiirleriyle, Abilio Guerra Jun-queiro (1850-1923) ve Antonio Duarte Gomes Leal (1849-1921) ile büyük hikayeci Jose Valentim Fialho de Almeida (1857-1911) ise doğrudan doğruya bugünün meselelerini ele alan yazarlardır.
• XX. yy. Son elli yıl içinde edebiyat alanında görülen gelişme cumhuriyetin kurulması (1910), ülkenin Birinci Dünya savaşına katılması ve Salazar diktatörlüğünün yol açtığı kargaşalıklara bağlıdır. Bu edebiyatın özelliği Portekiz’in diğer avrupa ülkelerinden kopmasına karşı cephe almasıdır: parnas’çı Antonio Candido Gonçalves Crespo (1846-1883) ve Jose Joaquim Cesario Verde (1855-1886) ile sembolizmin büyük ustası olan Eugenio de Castro (1869-1944). Bu devrin öteki yazarları arasında Antonio Nobre (1867-1900), Teixeira de Pascoasis (1878-1952), Antonio Sardinha (1888-1925), Camillo Pessanha (1867-1926), Jose Regio (doğ. 1901), Miguel Torga (doğ. 1907), Adolfo Casais Monteiro (doğ. 1908) ve özellikle de bir Fernando Antonio de Seabra Pessoa (1888-1935) sayılabilir. Bu arada, Antonio Patricio (1878-1930) ile Ju-lio Dantas’ın (doğ. 1876) pek değişik seviyelerdeki eserlerle çağdaş tiyatroyu temsil etmelerinin yanı sıra, roman ve deneme alanlarında da, uzun bir natüralist dönemden sonra, çeşitli yazarlar kendini gösterdi: Aquilino Ribeiro (doğ. 1885), Jose Maria Ferreira de Castro (doğ. 1898), Fernando Gonçalves Namora (doğ. 1919). Tenkit alanında Jose Leite de Vasconcelos (1858-1941), Reinaldo dos Santos (doğ. 1880), Jaime Zuzarte Cortesao (doğ. 1884), Fidelino de Figueiredo (doğ. 1889) ve Antonio Jose Saraiva (doğ. 1917) üstünde durulabilir.
• Şiir. Cadernos de Poesia dergisinin çevresinde toplanan sairlerin (Jorge de Sena [doğ. 1919], Natercia Freire [doğ. 1920], Eugenio de Andrade [doğ. 1923]) insansı tepkisinden ve gerçeküstücülüğün (Antonio Pedro [1906-1966], Alvaro de Campos, Mario Cesariny de Vasconcelos, Alexandre O’-Neill [doğ. 1924], Antonio Ramos Rosa [doğ. 1924], Jose Terra [doğ. 1928]) ortaya çıkmasından sonra şiir, Tavola Redonda (1950-1954) grubuyle Ortaçağın «cancioneiros» kaynaklarına ve geleneksel lirizme döndü: Antonio Couto Viana (doğ. 1923), Sebastiao da Gama (1924-1952), Luis Macedo (doğ. 1925), Fernanda Botelho (doğ.k1926), Alberto Lacerda (doğ. 1928). Bu yenilik Lusitania Brezilya ilhamını meydana çıkaran Carlos Lemonde de Macedo (doğ. 1921) ile metafizk ve din meseleleriyle uğraşan Joao Maia (doğ. 1923), Vitor Matos e Sa (doğ. 1926), Ruy Bello’nun (doğ. 1933) eserlerinde devam etti. Reinaldo Ferreira (1922-1959) ile Cristovam de Pavia (doğ. 1933), «psişik araştırmalar» kaygısı gözetirken yeni şiir, Antonio Gedeao (doğ. 1906), Herberto Helder (doğ. 1930), Maria Alberta Meneres (doğ. 1930), Luiza Nete Jorge (doğ. 1939) ve Ernesto Melo e Castro ile «deneysel» olmağa yöneldi.
• Nesir. Portekiz nesrinde, İkinci Dünya savaşından sonra belirmeğe başlayan özellikler son on yıl içinde arttı. Eça de Queiros gerçekçiliğinin mirası olan, toplumun tenkitli çözümü Jose Rodrigues Mugieis (doğ. 1902) ve Joaquim Paço de Arcos’un (doğ. 1908) eserine konu olmakla beraber, Proust tarzındaki iç özlem Jose Osorio de Oliveira (1900-1964), Domingos Monteiro (doğ. 1903), Pereira Gomes (1909-1949), Alves Redol (değ. 1911), Luis Forjaz Trigueiros (doğ. 1915) üstünde kendini duyurur. Bununla birlikte bölgesel gelenek Tomas de Figueiredo (doğ. 1901) ve Vitorino Nemesio (doğ. 1901) ile devam eder. Fakat yeni romancılar okulu, fransız varoluşçuluğundan özelikle Albert Camus’nün fikir ve estetiğinden etkilenir: Vergilio Ferreira (doğ. 1914) ve Urbano Tavares Rodrigues (doğ. 1926). Tenkit bugün Joao Gaspar Simoes (doğ. 1903), Delfim Santos (1908-1966), Oscar Lopes (doğ. 1918), Alvaro Ribeiro, Jose Marinho ve Joao Ameal ile özel bir canlılık kazanır.
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ EDEBİYAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTEKİZ TARİH
Tarih 05 Haziran 2009
PORTEKİZ TARİH
Portekiz milletinden önce
Ülkeye tarihin başlangıcında Kartacalılarla yakınlığı olan kabileler yerleşti (M.ö. III. yy.); bu kabilelerin başlıcası, II. yy. boyunca ve I. yy.ın ortasına kadar Romalılarla savaşan Lusitania’lılardır. Augustus’un kurduğu Lusitania eyaletinin sınırları Portekiz’in bugünkü sınırlarından oldukça farklıydı. Eyalet V. yy.da Alanlar ve Süevler, daha sonra da Vizigotlar tarafından işgal edildi. 711′de başlayan müslüman hâkimiyetini, Porto bölgesini işgal eden Asturia kralı Alfonso III (869-910) ve Duero ile Mondego arasındaki toprakları alan (1064) Castilla kralı Fernando I sarstılar.
ortekiz krallığının kuruluşu, Bourgogne hanedanı
Tajo’ya sefere çıkan Leon kralı Alfonso VI, Portekiz kontluğu’nu (Porto bölgesi) evlilik dışı kızı Teresa’nın kocası Bourgogne’lu Henri’ye verdi; böylece bu arazi aynı lehçenin konuşulduğu Galicia’dan ve yarımadanın geri kalan kısmından sunî olarak ayrıldı (1097); Henri, Braga’yı piskoposluk haline getirerek (1104), Portekiz’i dinî alanda Castilla’nın hâkimiyetinden kurtardı; ama müslümanların Lizbon ve Santarem’i işgal etmelerini engelleyemedi, ölümünde (1114) karısı Teresa iktidarı ele geçirdi ve üvey kızkardeşi Castilla kraliçesi Urraca ile savaştı. Castilla’da Urraca zamanındaki karışıklıklar, kontluğun Castilla’ya bağımlılık ilişkilerini gevşetti. Kraliçenin Galicia’lı kont Fernando Peres de Trava ile sevişmesine ve metbu olarak Castilla’lı Alfonso VII’ye başvurmasına kızan soylu sınıf, Henri’nin oğlu Alfonso I Henriques (1128-1185) yönetiminde ayaklandı. Alfonso I, Castilla’lıları Guimaraes yakınında, Sao Mamede’de ezdi (1128), Portekiz’i fiilî bağımsızlığa kavuşturdu, «Portekizliler kralı» unvanını aldı (1139) ve birkaç ay sonra müslümanları Ourique’de yendi (1139); 1143′te önce papanın, sonra imparator Alfonso VII’nin (Castilla kralı) metbuluğunu kabul ederek kendini Portekiz kralı olarak ilân ettirdi.
Portekiz, müslümanları çekilmeğe zorlayarak güneye doğru genişlemeğe devam etti. Coimbra’yı başkenti haline getiren, Mondego ve Tajo arasına templier ve hospitalier tarikatı şövalyelerini yerleştiren Alfonso I Henriques, 1147′de Sintra, Santa-rem ve Lizbon’u aldı, 1158-1166 arası Alentejo’yu işgal etti. Kısa süre içinde portekizlileşen ispanyol santiago ve calatrava tarikatlarına dayanan ve müslümanları güneyden uzaklaştırmak için Kudüs’e giden haçlıları yolundan saptıran halefleri, fetih seferlerine devam ettiler. Aslında, Alfonso II’nin (1211-1223) portekizli birliklerinin katıldığı Muvahhidîlerin Los Navas de Tolosa bozgunundan (1212) sonra hızlanan fetih, Alfonso III zamanında (1248-1279), Algarve’nin almmasıyle tamamlandı (1249). Müslümanların ve yahudilerin 1497′ye kadar yaşamağa devam ettiği fethedilen topraklar, yalnız kuzeyden gelen ve porto lehçesini yayan kolonlar tarafından değil, gerek laik, gerek din adamı yabancılar tarafından da değerlendirilmeğe başlandı, özellikle Sancho I zamanında (1185-1211) gelen birçok göçmen daha önceki derebeyliklere bağımlı olmayan merkezlerde toplandı ve hükümdardan imtiyaz fermanları elde etti.
Portekiz’in XII. yy. ortasında toprak bütünlüğünün tamamlanması anayasal kurumların tamamlanmasıyle aynı tarihte gerçekleşti; XI. yy.dan beri soydan geçen monarşi, iktidarın fiilî hâkimiydi; ama kralın Vizigotlar zamanındaki seçimle işbaşına gelme dönemini hatırlatan halkın onayı usulünün uygulanması, corteslerin kurulmasıyle sonuçlandı; bilinen ilk cortes’ler henüz sadece rahip ve soylu sınıfının temsil edildiği (1212) ve portekiz kanunlarının ilk unsurlarını hazırlayan Coimbra cortes’leridir. O tarihe kadar krallık otoritesi ancak çok zengin rahip sınıfının imtiyazlarıyle ve topraklarında yargılama yetkisini ve vergi toplama hakkını elde eden soylu sınıfın birkaç imtiyazıyle sınırlıydı; kralın yetkisi, en güçlü unsurları yıllık belirli bir askerlik hizmetiyle yükümlü olan ve savaş zamanında önceden tespit edilmiş miktarda asker vermek zorunda olan etkili bir derebeylik sisteminin kadroları arasına sızmıştı. Ama derebeyliğin ve rahip sınıfının gelişmesi Alfonso II’yi kaygılandırdı; Alfonso, babasının kançıları Juliao’nun yardımıyle bütün mülkiyet unvanlarını kontrol ettirerek (inquiroçoes) ve amortizaçao ile rahip sınıfının gayrimenkul sabihi olmasını yasaklayarak derebeyliğe ilk darbeyi vurdu. Fakat Sancho II’nin (1223-1248) yeteneksizliği ve bunun yol açtığı anarşi, rahiplerin ilerigelenlerinin papaya başvurarak Sancho’nun tahttan indirilmesini ve yerine kardeşi Alfonso III’ün getirilmesini istemelerine sebep oldu; Boulogne kontesiyle evli olan Alfonso III tahta çıkmasına karşılık kilisenin haklarına saygı göstermeğe söz verecekti (Paris antlaşması, 1245). ülkenin kuzeyine çekilen Sancho, Castilla’nın desteğine rağmen sonunda Toledo’ya sığınmak zorunda kaldı (1298).
Bunun üzerine Alfonso III Portekiz kralı ilân edildi; ama Paris antlaşmasının maddelerini uygulamayı reddetti ve rahip sınıfının haklarını daha da kısmakla kalmayarak Leiria cortes’inde (1254) ilk olarak şehirlerin temsil edilmesine izin verme yoluyle derebeylerin XIII. yy. başında kazandıkları imtiyazları kaldırmak için burjuvalara dayandı. Bu yeni sosyal sınıfın
«kraliyet curie’sine» (görevleri ayrılmağa başlamıştı ve en iyi öğrenim görmüş üyeleri
[kanun adamları] kralın imtiyazlılara karşı hazırlanan ordenoçoes’leri uygulamasına yardım ediyorlardı) girmesine imkân verdi. Coimbra üniversitesini kuran (1290-1308) ve porto lehçesini millî dil haline getiren Deniş zamanında (1279-1325), krallık yetkilerini artırma siyaseti burjuvazi tarafından desteklendi; buna karşılık burjuvazinin iktisadî faaliyetleri teşvik edildi. XII. yy.dan sonra portekizli tüccarlar, Brugge ve Londra’ya giderek, balık, tuz, şeker, yağ, deri sattılar. Denis’in vârisleri eserini devam ettirdiler. Alfonso IV (1325-1357) ve Pedro I, özellikle soylu sınıfın imtiyazlarını kısarak ve papalık kararnamelerinin kralın onaylaması olmadan yayımlanmasını yasaklayarak adaleti yeniden teşkilâtlandırdılar.
Ayrıca ülkenin denizaşırı genişleme siyaseti Fernando I (1367-1383) zamanında güçlendi; hükümdar XIV. yy.da, Avrupa’nın öbür ülkeleri gibi Portekiz’de de patlak veren iktisadî buhranı atlatmak için, armatörlere kraliyet ormanlarının kerestelerini bedelsiz vermeğe, ama sigorta sistemini beslemek için gemilerin yüklerinden vergi almağa karar verdi; ayrıca, işletilmeyen topraklara elkoyma kararını alarak mülk sahiplerini tarlalarını ekmeğe zorladı (1875) ve aylakları zorla çalıştırdı.
Aviz sülâlesi ve deniz hâkimiyeti
Fernando’nun ölümünde tek kızı Beatriz’-in Fransa’nın müttefiki Castilla’lı Juan I ile nişanlı olması, tehlikeli bir veraset buhranına yol açtı; bu buhran sırasında Castilla hanedanının tahta çıkmasına taraftar olan soylularla, millî bir prensin yetkisi altında Portekiz’in bağımsızlığını korumağa kararlı olan burjuvazi açıkça çatıştı (1383-1385). Yüzyıl savaşları Iberik yarımadasını da etkileyince, ingiltere, Portekiz tahtına Pedro I’in evlilik dışı oğlu ve Fernando’nun üvey kardeşi olan aviz tarikatı başkanı Juan’m geçmesini destekledi; Coimbra cortes’leri bu adaylığı onayladı (1385). Juan I ve başkumandanı Nuno Alvares Pereira, Castilla’lıları Aljubarrota’da ingiliz paralı askerlerinin yardımıyle yenerek (1385) Portekiz’in bağımsızlığını sağlamlaştırdılar; bağımsızlık 1411′de Castilla ile imzalanan barışla ve İngiltere ile yapılan ittifakla onaylandı;
Juan I’in 1387′de Lancaster’li Philippa ile evlenmesi İngiltere ile yapılan ittifakı daha da pekiştirdi.
Buhran yeni kralın, cortes’lerde ağır basmağa başlayan burjuvalara dayanarak soyluların isteklerini sınırlamasına imkân verdi. Cortes’in yetkileri XV. yy.da Alfonso V’in saltanatı başında naip Coimbra dükü Pedro’nun teklifi üzerine çıkarılan «Alfonso kararnameleri» ile belirlendi.
Portekizliler yeni topraklar keşfine ve işletilmesine Joao I zamanında (1385-1433) başladılar; ama bu işletmelerin tarihini milliyetçi efsaneler gölgelemiştir. Bütün bir milletin çabasını yansıtan XV. yy.daki tehlikeli yolculuklar uzun bir bilimsel araştırma (Alfonso X ile İber Yahudilerinin astronomi cetvelleri) dönemi ve gemi yapımının gelişmesi (kıç dümeni; 1439-1440′ta ilk kadırganın yapılması) sayesinde gerçekleştirildi. Bu çalışmalar, önemi çağlara göre değişen birçok sebeple açıklanır: Portekiz’in nispî kalabalıklığı; kıtada güçlü Castilla’nın zararına bir genişleme siyaseti gütmenin imkânsızlığı; buğday, balık, deri ve boya maddesi sıkıntısının artması; şekerkamışı tarımına uygun yeni ülkelerin araştırılması; Algarve’de kurulan şeker değirmenleri için zenci köle ihtiyacı; batı ile mübadeleleri güçleştiren altın sıkıntısı.
Yönetici sınıflar çok değişik teşebbüslere girişmelerine rağmen başlangıçta anlaşmış gibi görünüyorlardı. İktisadî buhranın iflâs ettirdiği şövalyeler Fas’ta Septe limanını işgal ettiler (1415); burjuvalar Madera takımadalarının (1418′den sonra) ve Asor adalarının (1432′den sonra) sömürgeleştirilmesini ve altın ülkesine ulaşmak amacıyle Afrika kıyılarının keşfini teşkilâtlandırdılar; Bojador burnu aşıldı (1434)) ve Rio de Oro’ya ulaşıldı (1436). Kral Edoardo’nun güçsüzlüğünden (1433-1438) yararlanan soylular, Fas’a savaş açılmasını kabul ettirdiler. Tanca önündeki bozgun (1437) ve kral Alfonso V’in (1438-1481) henüz ergen olmaması Coimbra dükü Pedro’yu ön plana geçirdi; cortes, naipliği yengesi kraliçe Aragon’lu Eleonora yerine (1440) Pedro’ya verdi. Pedro, burjuvaların çok işine yarayan barış içinde genişleme siyasetini yönetti; Madera ve Asor adaları önce buğday tarlaları, sonra şekerkamışı işletmeleriyle örtüldü; gezginler Sahra kıyısını aştılar ve daha elverişli ticaret ilişkileri kurdukları zenciler ülkesine ulaştılar; 1447′de ilk portekiz altın lirası cruzado basıldı. Ama derebeylerin kışkırttığı genç kralın tutumu yüzünden naip isyan etti ve Alfarrobeira’-da öldürüldü (1449);
o tarihten sonra, o güne kadar yapılan işler, bu kavgaya karışmamak ihtiyatlılığını gösteren kardeşi Henrique’ye (Gemici denir) mal edildi. Fas’a karşı tekrar savaş açılarak Alcazarseguer (1438), Tanca ve Arzila (1471), Safi (1508), Azemmuz, Mazagan alındı; buna karşılık Castilla’lılar bu sefer Magrıp’a doğru değil doğuya doğru (Oran ve Tlemsen bölgesi) yayılmağa başladılar. Ama güneyle ticaret öyle kazançlıydı ki (altın, köle, fildişi, zamk), yalnız özel teşebbüsün bile sürdürülmesine yetiyordu. 1469′da bu ticaret Fernao Gomes’te yılda 200 000 reis ödenmesi ve her yıl kıyıda Sierra Leone’nin ötesinde 400 km’nin işletilmesi şartıyle sağlamlaştırıldı. 1474′te bu imtiyaz, tacın vârisi prens Joao’ya geçti. Krallığın artık iki hedefi vardı: Batı’daki toprakları ve adaları taramak; Afrika’nın güneyinden Hindistan’a bir denizyolu bulmak. Batı’da 1456′ya doğru bulunan Cabo Verde adaları ve Asor adaları Portekizlilerin Newfoundland ve Brezilya kıyılarına (bu yolculuklardan yararlanan Kolomb’dan önce) yaptıkları yolculukların hareket üssü oldu. Afrikada 1471′de yapılan yolculukla Sao Tome ve Annobon (Ano Bom) bulundu ve ekvator aşıldı.
Kendinden önceki krallar gibi, Castilla’nın güçlenmesinden çekinen kral Alfonso V, son yıllarında Henrique IV’ün (öl. 1474) gelecekteki vârisi Castilla’lı Juana ile evlenerek (1455) bu krallıkta söz sahibi olmağa çalıştı. Oğlu Joao II (1481-1495) soyluları sindirmeğe karar vererek Braganza (1483) ve Viseu (1484) düklerini idam ettirdi, keşif seferlerini ve bulunan toprakların işletilmesini teşkilâtlandırdı. Diego de Azembuja Gine’de (bugün Gana) sonraki seferlerin iskelesi haline gelen Sao Jorge de Mina kalesini kurdu (1482). 1482′den sonra Diego Cam, Zaire’ye (Kongo) ve Angola’da Santa Maria burnuna portekizli padroes’ler (topraklara elkonulduğunu gösteren kolonlar) yerleştirdi. Pero da Covilha, Hindistan’a çıktı ve Habeşistan’a gitti, Bartolemau Dias, Fırtınalar burnunu (bugün ümit burnu), Hint okyanusunu buldu (1487). Ama Portekiz kralının gemi vermeyi reddettiği Kolomb, Castilla kralı hesabına yaptığı ilk yolculuktan (1492-1493) dönerek Hindistan’a batı yolundan ulaştığını bildirdi. Joao II, doğu yolunun üstünlüğüne inanmağa devam ettiyse de papa Alexander 1493′te bir fermanla Portekiz’in denizlerde sefer hakkını Cabo Verde adalarının 400 km doğusundan geçen bir hatla sınırladı; ama esrarlı Batı adaları hayalinden vaz geçmeyen Portekiz, sınırı Cabo Verde adasının 1 480 km batısına naklettirdi (Tordesillas antlaşması, 1494). Talihli Manuel I zamanında (1495-1521), Vasco da Gama o tarihe kadar uzakdoğu ticaretini elinde tutan müslüman tacirlerin engellemelerine rağmen Hindistan’a ilk olarak denizden gitmeyi başardı.
Gemi ve toplarının üstünlüğünden yararlanan Portekizliler müslümanların ticaretini iflâs ettirdiler ve birkaç yıl içinde boğazlardaki kaleleri ele geçirerek Hint okyanusuna hâkim oldular: Vasco da Gama Kalküta’yı topa tuttu (1502); Koçin, Cannanore ve Quiloa genel valiliğine tayin edilen Francisco de Almeida, Afrika kıyısında kaleler inşa ettirdi, mısır donanmasını Diu’da batırdı (1508); Albuquerque 1507 -1515 arasında Socatora, Maskat, Goa, Malakka ve Hürmüz’ü ele geçirdi. 1509′da Malakka’ya varan Portekizliler baharatın daha doğudaki Molük adalarından geldiğini öğrenerek 1512′ye doğru orada bir ticaret acentası (Amboina) kurdular. Macellan’ın bütün çabalarına rağmen (1521), takımadaları Zaragoza antlaşmasından sonra Portekiz ele geçirdi (1529). Portekizliler Asya imparatorlukları ve pazarlarının keşfini Siyam, Kamboç, Day Viet ve Çin’e (1514 veya 1517) ayak basarak tamamladılar (Makao’nun Portekiz’e bırakılması 1557) ve Japonya’ya ulaştılar (1557). O tarihten sonra «kıta ve kıtaötesi Portekiz kralı, Afrika’da, Gine senyörü, Habeşistan, İran, Arabistan ticaretinin, fethinin ve seferinin hâkimi» unvanını taşıyan ve Goa’da bir genel valiyle temsil edilen hükümdar bu keşiflerin kârını kendine ayırmayı düşünüyordu; uzak deniz ticaretinin kontrolünü bir rejiye bıraktı: Casa da Guinea; reji 1452-1483 arası Casa da Guinea e Mina adını aldıktan sonra 1499′da Casa da İndia e da Guinea şirketine katıldı. Filolar halinde birleşen gemiler Lizbon’dan Paskalya yortusunda yola çıkıyor ve muson sayesinde eylül ayında Kaliküt, Koçin veya Goa’ya ulaşıyordu; bu limanlardan kalkan başka gemiler, Malakka ve Ternate’ye gidip baharat yüklüyor, sonra da başka gemiler bu baharatı Japonya, Çin ve iran’a götürüyor, o arada da avrupa tekniğinin son buluşlarını (saat, arkebüz, top), Lizbon’da kurulan metalürji sanayiinin ürünlerini o ülkelere taşıyorlardı. Filo geri dönüşte Portekiz kralına asya baharatını, adaların şekerini ve zenci köleler getiriyordu.
Portekiz’in denizler ötesinde kalelerden başka toprakları yoktu. Ama Portekizlilerin faaliyeti sadece ticarî değildi; cizvitlerin misyon faaliyeti ve yerlilerin zorla hıristiyanlaştırılması Uzakdoğu’da birçok hıristiyan topluluğunun kurulmasıyle sonuçlandı ve Çin ile Japonya’nın hıristiyanlaştırılmasını hazırladı; avrupa medeniyeti Portekizliler aracılığıyle Kongo krallığından Japon imparatorluğuna kadar, değişik çevrelere sızdı.
Yolculukların uzunluğu, deniz kazaları, donanmaların yarıya yakınını yok eden türklerin hücumları, asker ve tayfalara ödenen ücretler, gelen ürünlerin Avrupa’da yeniden dağıtımını yapan Anvers’lilerin ve hansalıların istekleri, Portekiz kralının kârını çok azaltıyordu. XVI. yy. başındaki ilk coşkunluk geçtikten sonra Lizbon sarayı Uzakdoğu ile ilgisini gevşetti, Fas’taki topraklarını bırakmağa (Tanca, Septe, Azemmur ve Mazagan dışında) başladı ve daha yakındaki Atlas okyanusuna döndü. Hemen hemen bir portekiz tekeli haline gelen şekerkamışını yetiştirmek için adalar (Madera, Asor, Cabo Verde, Sao Tome adaları) kâfi gelmiyordu; buna karşılık Pedro Alvares Cabral’in 1500′de Portekiz toprağı ilân ettiği «Brezilya ormanı» şekerkamışı tarımı için çok büyük imkânlar sağlayabilecekti. Brezilya’yı fransız korsanlarına kaptırmak istemeyen Joao III’ün emri üzerine Martim Afonso de Sousa, Sao Vicente’den başlayarak ülkeyi sömürgeleştirmeğe koyuldu (1532). Brezilya’daki plantasyonlar Gine’deki, sonra XVI. yy.ın ikinci yarısında Angola’daki köle ticaret acentalarına yeni imkânlar sağladı; köle ticareti yapan tek ülke olan Portekiz, kolonilerini ve İspanyol Amerikası’nı köleyle doldurarak uzakdoğu ticareti için gerekli parayı sağladı. Ekonominin yanı sıra hamle yapan fikir ve sanat hayatı Joao III (1521-1557) zamanında en parlak dönemini yaşadı; papadan, cizvitlerin Portekiz’e yerleşmesi (Evora’da üniversitelerini kurdular) iznini alan kral, Lizbon üniversitesini de Coimbra’ya nakletti (1537). Ressam Nuno Gonçalves’in koruyucusu hümanist Alfonso V (1438-1481) sayesinde kültür, afrika ve asya medeniyetinin etkisiyle gelişti (Manuel üslûbu). Camoes’in Os Lusiadas’ı Vasco da Gama’nın başarılarını dile getirir. Reform’un hemen hemen hiç etkisinde kalmayan fakat büyük bir papaz sıkıntısı çeken din, Cizvitler ve yahudilerle Hıristiyanlığı benimsemek istemeyen müslümanları yakmak isteyen Engizisyon ile hâkimiyetini sürdürüyordu.
ispanya ile birleşme (1580-1640)
öteden beri Castilla’nın genişlemesinden çekinen Portekiz kralları evlenmeler yoluyle iki sülâlenin kendi lehlerine birleşmesini hazırlamışlardı. Ama önce Aviz sülâlesi söndü: hâlâ haçlı seferlerine çıkmayı hayal eden kral Sebastiao (1557-1578), Alkaçar-Quivir’de Faslılar karşısında bozguna uğradıktan sonra ortadan kayboldu. Ailenin son temsilcisi olan halefi kardinal Henrique 1580 ocağında öldü. Crato başpiskoposu dom Antonio’nun hak iddiasına rağmen, portekizli prenseslerin oğlu ve torunu olan ispanya kralı Felipe II’nin ordusu Portekiz’i ele geçirdi ve Felipe II Santarem’de kral ilân edildi. Aslında iki taç sadece tek kralın şahsında birleştiğinden ilhak tam değildi ve Felipe II Portekiz’in hürriyetlerine saygı göstermeğe söz vermişti.
Daha sonra, ispanya’ya kin duyan Portekizliler bu 1580 yılını mutsuzluklarının başlangıcı ve ülkenin gerilemesinin onaylanması saydılar. Gerçekteyse, küçük krallıkta hayat eskisi gibi devam ediyordu; hattâ Portekiz halkı bu birleşme sayesinde ispanyol sömürgelerine sızıyor ve bu sömürgeleri kendi lehine işletebiliyordu. Ne var ki bir süre sonra şartlar değişti: Abbas zamanında İran’ın kalkınması, Hindistan’da moğol imparatorluğunun kurulması ve Japonya’da çoğunluğun yerleşmesi, Portekizlilerin bu ülkelere eskisi gibi söz geçirmelerine imkân bırakmadı. Felipe II, Lizbon baharat pazarını ayaklanan Hollandalılara, düşmanı İngilizlere kapatınca, uzakdoğu yolculuğuna çıkan kuzeyli gemiciler Portekizlilerin yanıbaşına yerleşerek baharat ticareti tekelini Portekizlilere bırakmadılar. Asyalı hükümdarlar, İngilizler ve özellikle Hollandalılar yavaş yavaş uzun bir hat boyunca birbirini takip eden Portekiz acentalarına bir bir elkoymağa başladılar; bununla beraber Portekizlilerin kaybı ancak 1640′tan sonra ispanyol donanmasının himayesi ortadan kalkınca çok büyük oldu. Birleşme döneminde Portekiz’in zararı sadece Doğu’da ancak Molük adalarındaki tekelinin bölüşülmesi, Amboina (1605) ile Hürmüz’ün (1622) kaybı ve Japonya pazarlarının kapatılmasıydı. 1642′ye kadar Makao-Manila-Acapulco-Veracruz-Sevilla yolu sayesinde Uzakdoğu ile ilişkilerini muhafaza edebildi.
Brezilya’nın sömürülmesi ve Portekiz
Hollandalılar Brezilya’ya (1630), Afrika köle acentalıklarına (Sao Tome, Sao Paolo de Luanda) [1641] yerleşince, Portekizliler bu durumun sorumluluğunu İspanya’ya yüklediler. Sonra da Katalonya’da patlak veren isyanı fırsat bilerek ve Fransa başbakanı Richelieu’nün dolaylı desteğinden yararlanarak 1640′ta ayaklandılar, bazı hükümet üyelerini (bu arada Vasconcelos) öldürdüler ve Braganza dükünü Joao IV adiyle (1640-1656) kral ilân ettiler. Hollandalıları önce Afrika’daki ticaret merkezlerinden (1643-1648), sonra Lizbon sarayı lehine ayaklanan Brezilya’dan (1657) çıkarmayı başardılar, buna karşılık Asya’daki birçok mevkii kaybettiler (Malakka [1641], Maskat [1650'ye doğr.]; Tidore [1657]; Koçin [1663]; Seylan [1638-1658].
Portekiz monarşisi Tanca, Azemmur ve Bombay’ı kendisini Hollandalılara karşı koruyan ingilizlere bıraktı. Uzun ve masraflı bir savaştan sonra portekiz soylularının önemli bir kesiminin desteğine rağmen ispanya, yeniden fethetmeyi başaramadığı, hattâ bazen ordularının istilâsı altında kaldığı komşu devletin bağımsızlığını Septe’nin kendine bırakılması karşılığında (Lizbon antlaşması, 1668′-de imzalandı) kabul etmek zorunda kaldı. Portekiz o tarihten sonra ispanyol kültüründen uzaklaştı: castilla-portekiz dillerinin birarada kullanılması ortadan kalktı; önce fransız edebiyatının, sonra fransız felsefesinin etkisi arttı. Tehlikeli bir monarşi buhranı (1667′de Alfonso VI’nın [1656-1683] Asor dağlarına sürülmesi; Pedro II’nin önce naiplik [1667-1683], sonra krallık dönemi [1683-1706]) ve bir Colbert’cilik denemesinden sonra Portekiz, iktisadî bakımdan ingiltere’ye bağlandı: İspanyol veraset savaşı dolayısıyle (Pedro II önce Anjou’lu Philippe, sonra arşidük Kari lehine savaşa müdahale etti ve Madrid’i bir süre işgal altında tuttu [1705]) imzalanan lord Methuen antlaşmasıyle (1703), madera ve porto şarapları ingiliz pazarına ayrıldı; buna karşılık ingiltere, artık sadece tek tip üzüm tarımıyle uğraşacak olan Portekiz’de, yünlü kumaş ve buğdaylarını serbestçe satabilecek ve Brezilya ticaretine iştirak edecekti.
Ayrıca Hindistan’da, Doğu Afrika’da, Zan-zibar’da, Mombasa’da (1698) ticaret acentalarını (1698), Batı Afrika’da bazı adaları (Annabon, Fernando Poo, 1778) terkeden, Fas’ı elden çıkaran (Mazagan, 1769), millî ekonomiyi canlandırmaktan vaz geçen Portekiz monarşisi, Tordesillas antlaşması ile ispanya’ya verilen toprakları terkederek batıya uzanan Amerikan sömürgesini işletmeğe koyuldu. 1696′da Minas Gerais’te bulunan altın (XVIII. yy.da Portekiz’e 983 ton sevkedildi), elmas ticareti (1728′de Diamantina kuruldu) sağlayacağı gelir bakımından, Antiller’in gelişmesiyle Portekiz’in tekelini kaybettiği, ama hâlâ çok sayıda zenci köleye ihtiyaç duyan şeker, tütün ve kakao ticaretinden daha üstündü. Ayrıca Brezilya ispanyol sömürgeleriyle kaçakçılığa dayanan ticaretin sürdürülmesine imkân verdiği için Portekiz rio de la Plata bölgesindeki Sacramento bölgesini elden çıkarmamakta direniyordu. Bu kale sonunda 1778′de, XVIII. yy.da Portekiz’in istemeden sürüklendiği birçok ispanyol-ingiliz savaşından biri sırasında kaybedildi.
Joao V’in (1706-1750) oğlu Jose (1750-1797), 1770′te Pombal markiliğine yükseltilecek olan Carvalho e Melo’yu hükümetin başına getirdi. Sert bir polis rejimini uygulayan ve bir çeşit aydın zorbalık denemesine girişen Pombal, Kilisenin Portekiz üstündeki hâkimiyetini azalttı; derebeylerini sindirdi ve cizvitleri uzaklaştırdı, manastırları kapattı; Lizbon’un 1755 depreminden sonra yeniden kurulmasını sağlayan Brezilya’nın altını, Lizbon ile Brezilya arasında nakliyat yapan imtiyazlı şirketlerin kalkınması, Alto Duero Şarap şirketinin, dokuma sanayiinin v.b. kalkınmasına harcandı. Ama Pombal, Portekiz’i iktisadî bağımsızlığa kavuşturmayı başaramadı. Jose’nin kızı ve vârisi Maria I’in (1777-1816) tahta çıkar çıkmaz bakanı görevinden almasıyle birlikte reform anlayışı ve Fransa’nın edebî etkisi ortadan kalktı; 1792′de bunayan kraliçenin yerine oğlu (sonradan Joao VI adım aldı) geçti. Portekiz 1793′te Devrim Fransası’na savaş açtı.
Fransızların bütün ısrarlarına rağmen, ispanya, ingiliz ticaretinin üssü olduğu için, Portekiz’i işgale yanaşmadı. Bunun üzerine 1807′de fransız generali Junot, Lizbon’a girdi. O arada kral ailesi bir gemiyle Rio de Janeiro’ya kaçmıştı. Portekizliler mayıs-haziran 1808′de fransız işgalcilere karşı ayaklandılar. Portekiz’e ayak basan Wellesley (1 ağustos 1808), Junot’yu Sintra’da teslim aldı (30 ağustos 1808). Kadrosu ingiliz subaylarla takviye edilen portekiz ordusu güçlü Torres Vedras tabyalarının arkasında Fransa’ya karşı savaşa karıştı. Soult (1809) ve Massena’nın (1810-1811) hücumlarının başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, Portekiz Fransızlardan kesinlikle kurtuldu.
Portekiz’in gerilemesi
Bir krallık haline getirilen Brezilya’da kalmayı tercih eden Joao VI (1816-1826), Portekiz hükümetinin yönetimini naibe ve ordu kumandanı general Beresford’a bıraktı, ispanya’yı örnek alan Porto’da bir askerî ayaklanma mutlakıyetçi rejimi devirdi (ağustos 1820). 1821′de toplanan cortes’ler, Engizisyon’a son verdiler ve kralın ülkeye dönmesini istediler. Lizbon’a dönen ve liberal bir anayasa çıkaran (eylül 1822) Joao VI, liberallerin oyuncağı oldu. Cortes’lerin beceriksiz tutumundan yararlanan Joao VI’nın oğlu Pedro kendini Brezilya kralı ilân etti. Joao VI’nın ikinci oğlu Miguel, mutlakıyet idaresinin yeniden kurulmasında babasına yardımcı oldu; ama Joao VI, Canning’in öğüdü üzerine elde ettiği zaferden yararlanmağa kalkışmadı ve 1825′te Brezilya’nın bağımsızlığını kabul etti. Hükümdar ölünce, Brezilya kralı Pedro I (Portekiz kralı Pedro IV), yedi yaşındaki kızı Maria II’yi kraliçe ilân ederek dayısı Miguel’e nişanladı; sonra 1826 Anayasasıyle Portekiz’e iki meclisli bir rejim tanıdı. Canning’in himaye ettiği genç kraliçeyi uzaklaştıran (1828) Miguel, kendini kral ilân etti ve korkunç bir baskı rejimi kurdu, ama 1830 Devriminde taraftarlarının desteğini kaybetti. Pedro I, Brezilya’dan ayrıldı (1831), Miguel’e karşı ayaklanan Asor adalarına gitti, sonra Porto’ya geçti (1832); Lizbon’a dönünce (1833), Dörtlü ittifaka Miguel’in kovulmasını kabul ettirdi; Miguel, Evora Monte’de teslim oldu (1834). 1826 Anayasası yeniden yürürlüğe kondu, dinî tarikatlar kaldırıldı, siyasî hayat iki rakip parti etrafında düzenlendi: bir yanda ılımlı anayasacılar; öte yanda da 1822 Anayasasının uygulanmasını isteyen eylülcüler. Kamuoyu meseleyle ilgilenmeyince her grubun kendi tarafına çekmeğe çalıştığı ordu sık sık ayaklanmağa başladı, birçok hükümet darbesine yol açan siyasî çatışmayı yalnız ingiliz etkisi yumuşatabiliyordu. 1852′de çok az vergi verenlere de seçmenlik hakkı tanıyan tek dereceli bir seçim sisteminin kabul edilmesi Portekiz’de seçmenlerin sayısını yüzde 25′e yükseltti; oysa ülke halkının yüzde 80′i okuma yazma bilmiyordu. Parlamento rejimi bir gösterişten ibaretti: seçimleri, krallığı destekleyen ve yönetici sınıfları (yüksek din adamları, subaylar, büyük mülk sahipleri) hoşnut etmek zorunda olan hükümet hazırlıyordu.
Kamu yatırımlarının kötü yönetilmesi iktisadî gelişmeyi yavaşlattı. Kral Pedro V (1853-1861) ve Luis zamanında (1861-1869), birkaç reform yapıldı: kilise mallarının satışa çıkarılması; sömürgelerde köleliğin kaldırılması; Medenî kanunun kabulü (1867). Kamuoyu bütçeyi büyük ölçüde aksatmasına rağmen sömürgelere bağlı kaldı. Lizbon Coğrafya derneği, hükümeti Afrika’nın bölünmesinde Portekiz’in haklarını savunmağa davet etti. Serpa Pinto gibi değerli subaylar 1877′den sonra Angola ile Mozambik arasındaki bölgeleri keşfe çıktılar. Ama Portekiz, Leopoldo II’nin Kongo’da giriştiği harekâtla karşılaştı ve Berlin kongresinden de (1885) ancak sağ kıyıdaki iki kasabayı koparabildi. Bunun ardından Kap’tan Kahire’ye kadar ingiltere’ye bağlı bir hat kurmak isteyen Cecil Rhodes’un teşebbüsleri başladı ve Nyassa’daki bir isyan dolayısıyle İngiltere’nin verdiği ültimatom karşısında Portekiz, Afrika’daki iki sömürgesini birbirine bağlamaktan vaz geçmek zorunda kaldı (1891). Carlos I zamanında (1889-1908), monarşi bütçe sıkıntılarını artıran ve cumhuriyetçi propagandayı kolaylaştıran israfıyle halkın gözünden düştü. Memleketin geri kalmışlığı soyut ve kişisel siyasî ihtirasları daha da kamçılıyordu. Joao Franco’nun bir diktatörlük kurmasına (1906-1908) ses çıkarmayan kral, büyük oğlu ile birlikte sokak ortasında vuruldu. İkinci oğlu Manuel II (1908 -1910), otoriter rejimden vaz geçti ve bir hükümet darbesiyle devrildi; darbe, cumhuriyetçilerin işine yarayan papaz düşmanlığının patlak vermesine yol açtı; 4 ekim 1910′da ayaklanan cumhuriyetçiler 5 ekimde cumhuriyeti ilân ettiler. Devrimci eğilimli sendikalar ve çoğunluktaki kralcılar arasında sıkışıp kalan ve kamuoyu tarafından pek desteklenmeyen aydın cumhuriyetçiler kısa süre sonra otoriter metotlara başvurmak zorunda kaldılar. Bir kurucu meclis, tarikatları dağıttı, kilise ile devlet arasındaki bağları kopardı, askerlik yoklaması ve laik mecburî eğitim sistemlerini koydu, grev hakkını tanıdı. Tam mâ-nâsıyle demokratik olan 1911 Anayasası işleyemez hale gelmişti; kralcı ayaklanmalar (özellikle Porto’da 1919), askerî şiddet tedbirlerinin yanı sıra hükümet istikrarsızlığı, 1919-1926 arası 20 kadar ayaklanmaya ve 40 kadar hükümet değişikliğine yol açtı. Birinci Dünya savaşı sırasında, 1914 eylülünde portekiz sömürgelerine hücum eden Almanya 9 mart 1916′da Portekiz’e savaş ilân etti. Savaş sırasında, müttefiklerin safında yer alması Portekiz’e küçük Kionga idare bölümünden başka bir şey kazandırmadı.
Birlikçi korporatif cumhuriyet
1926 Mayısında general Gomes da Costa, Braga garnizonunu ayaklandırarak parlamento rejimini devirdi; kısa süre sonra Go-mes’in ayağını kaydıran general Oscar Car-mona, 1928 nisanında cumhurbaşkanı seçildikten sonra, ölümüne kadar (1951′de) yedi yılda bir sürekli olarak tekrar seçildi. 1928′de başkan Carmona’nın maliye bakanlığına getirdiği profesör Salazar 1932′de meclis başkanı oldu.
Salazar, anayasası 1933′te yürürlüğe giren yeni rejimin en kuvvetli adamıydı. Millî İş kanunu (1933) işçileri millî sendikalara yazılmağa zorladı; işverenler gremıVlara (korporasyonlar) bağlandı. 1934′te grev yasaklandı. Para meseleleri uzmanı olan Salazar, bütün gücünü bütçeyi dengeleştirmeğe harcadı ve 1928′de bunu başardı. Portekiz ile Vatikan’ı barıştıran yeni devlet, dış siyasette ölçülü davranmağa dikkat etti. İspanya iç savaşında Franco’dan yana olduğunu belirtti, İkinci Dünya savaşının başında tarafsız kaldı, sonra da Büyük Britanya (1943) ve A.B.D.’nin (1944), Atlas okyanusunu denetlemek için Asor adalarından yararlanmalarına izin verdi. Savaş sonrasında huzursuzluk arttı. 1949′da hükümet serbest seçimlerin yapılacağını ilân etti, ama Carmona’ya karşı çıkarılan kukla bir aday önce büyük bir faaliyet gösterdi, fakat kampanyasının baltalandığını ileri sürerek seçimden önce çekildi. Aynı olay 1951′de, ölen Carmona’nın yerine general Francisco Higino Craveiro Lopes geçince tekrarlandı; resmî aday amiral Americo Tomas’m seçildiği 1958 seçimlerinde muhalefet adayı general Humberto Delgado oyların yüzde 25′ini topladı. Delgado 1959 ocağında Brezilya konsolosluğuna sığındı, sonra yurt dışına kaçtı. Porto piskoposu A. Ferreira Gomes’in Portekiz’e dönmesi yasaklandı (şubat 1960). O tarihte Delgado ile ilişki kuran yüzbaşı Galvao’nun Santa Maria gemisine elkoyması bütün dünyanın dikkatini Portekiz rejimine çekti. 13 Nisan 1961′de Salazar üç bakanın istifa ettiğini ve kurmay başkanı ile iki askerî bölge kumandanının görevlerinden alındığını açıkladı. 1 Ocak 1962′de Beja’da patlak veren bir ayaklanma hemen bastırıldı; 1962 mayısında yeni ayaklanmalar oldu.
Çok geniş sömürgeleri olan Portekiz bu yönde de güçlüklerle karşılaştı. Hindistan, Portekiz sömürgelerinin (Goa, Diu. Damao) kendisine iadesi için görüşme teklifinde bulundu, fakat Portekiz bu teklifi resmen reddetti (1953); 1955′te iki ülke arasında diplomatik ilişkiler kesildi. 17 Aralık 1961′de hint birlikleri Portekiz sömürgelerini işgal ettiler; direnme kısa süre içinde kesildi. 1955′ten beri Birleşmiş Milletler teşkilâtı üyesi olan Portekiz, 1961 şubatında ayaklanmalar olan Angola konusunda milletlerarası kurulun kendisine karşı karar almasını önleyemedi. Bugünkü siyasetin başlıca özelliği denizaşırı bölgelerdeki (Angola ve özellikle Mozambik) bağımsızlık hareketlerine karşı, Portekiz hükümetinin tutumunun sertleşmesidir. Bütçenin yüzde 40′ı, millî savunmaya ayrılır, öte yandan askerlik hizmeti süresi on sekiz aydan dört yıla çıkarılmıştır ve gençlerin yurt dışına göçmesi kontrola bağlıdır. Birleşmiş Milletler teşkilâtının Güvenlik konseyi portekiz sömürgelerinin kendi kaderlerini kendileri tayin etme hakkı üstünde dururken, Lizbon bu sömürgelerin birer «denizaşırı il» olduğu için doğrudan doğruya kendi yargı sistemine bağlı olduğunu savunmaktadır. Bu tutum afrika devletlerinin çoğunu Portekiz aleyhine çevirdi.
içte, Salazar hükümeti korporasyoncu ve^ birlikçidir; özellikle her türlü komünist veya ilerici harekete karşı bir siyaset güder. Başkanlık seçimleri 25 temmuz 1965′te yapıldı. Tek aday bir önceki dönemin başkanı ve Uniao Nacional’in adayı amiral Americo Tomas idi. 13 Karşı oy ve 16 çekimser oya karşı 556 oyla yedi yıl için tekrar seçildi. Portekiz Millî Kurtuluş cephesi başkanı Humberto Delgado’nun öldürülmesi, siyasî atmosferi gerginleştirdi, öte yandan yeni Millet meclisi seçimleri (130 üye) yaklaşıyordu. Hıristiyan demokratların desteksizlik yüzünden seçim mücadelesine katılmaktan vaz geçmesine karşılık, başlıca muhalefet partisi olan Demokratik ve Sosyal Eylem partisi aday göstermeğe karar verdi. Ama hükümete seçim süresi boyunca basın sansürünün kaldırılmasını kabul ettiremeyince adaylarını çekti (18 ekim). 7 Kasımda 130 milletvekili tek listeden (Uniao Nacional adayları) seçildi; halkın yüzde 25′i sandık başına gitmedi. 28 Mayıs 1966′da başkan Salazar, hükümetten ayrılmama kararını açıkladı.
• Sel felâketi. 26 Kasım 1967′de Lizbon dolaylan büyük bir sel felâketine uğradı. 1775 Yılındaki depremden bu yana Portekiz’in uğradığı en büyük tabiî felâket sayılan sellerde 464 kişi öldü, binlerce insan da evsiz kaldı. Şiddetli yağmurların Tajo nehri ve kollarını taşırması sebebiyle meydana gelen sellerden en çok zarar gören bölge Lizbon’un 29 km kuzeyindeki Quintas köyü oldu.
• Salazar’ın hastalanması. 1932 Yılından beri başbakan olan Dr. Salazar, 6 eylül 1968′de beyinde bir kan pıhtılaşması sebebiyle hastahaneye kaldırıldı. O yaz Estoril’deki yazlık evinde koltuktan düşerek başını şiddetle yere çarpmış olan Salazar, bir süreden beri şiddetli baş ağrılarından rahatsızdı. Lizbon’daki Kızılhaç hastahanesinde bir ameliyat geçirdikten sonra sağlık durumu iyileşirken, 16 eylülde bir beyin kanamasıyle komaya girdi.
Salazar’ın komaya girmesi, Portekiz’de bir anayasa krizine sebep oldu. Portekiz anayasası başbakanın ancak ölüm, istifa veya azledilme halinde yenilenebileceği konusunda emredici bir hüküm taşıdığından, Salazar’m işbaşından uzaklaştırılması önemli bir mesele haline gelmişti. 13 Kişilik Devlet konseyi cumhurbaşkanı amiral Tomas’ın başkanlığında toplanarak durumu görüştü. Bu arada hastahaneden, Dr. Salazar’ın yarı felçli durumda bulunduğu ve şuuruna hemen de hiç malik olmadığı açıklandı. Ülkenin daha uzun bir süre başbakansız kalmaması gerekçesiyle amiral Tomas, asker ve sivil liderlerle yaptığı müzakerelerden sonra, anayasal yetkilerini kullanarak Dr. Salazar’ı görevden azletmek zorunda kaldığını açıkladı. Amiral Tomas, başbakanlığa prof. Marcelo Jose Das Neves Caetano’yu tayin ettiğini bildirdi. Prof. Caetano başkanlığında kurulan yeni hükümetin, Dr. Salazar yönetimine göre daha liberal bir siyaset güdeceği intibaını veren ilk kararlarından biri, muhalefet lideri Dr. Mario Soares’in serbest bırakılması oldu. Sosyalist ve demokrat muhalefetin lideri general Delgado’nun esrarengiz şartlar altında öldürülmesinden sonra, onun en yakın arkadaşı ve avukatı olan Dr. Soares, 15 mart 1968′de, kendisine hiç bir suç isnat edilmeden, bizzat Dr. Salazar’ın emriyle tutuklanmış ve Sao Tome adasına sürgüne gönderilmişti.
Yeni hükümet bir yıl sonra, 26 ekim 1969′-da Millet meclisi seçimlerinin yapılmasına da karar verdi. 1968′in yaz aylarında muhalefet, hükümetin izin verdiği ölçüde, faaliyet gösterdi.
16-18 Mayıs 1968′de Avei-ro’da toplanan İkinci Cumhuriyetçi kongre (ilki 1957′de) bir beyanname kabul etti. Sosyalistlerden ilerici katoliklere kadar demokrat muhalefete mensup çeşitli grupları temsil eden İkinci Cumhuriyetçi kongrenin beyannamesinde hükümetten, söz ve düşünce hürriyetinin tanınması, bütün siyasî mahkûmların affedilmesi, siyasî görüşlerinden dolayı işten atılanların görevlerine iadesi, toplanma hürriyetinin tanınması ve milletin temsilcilerini serbestçe seçebilmesini sağlayacak bir seçim kanununun hazırlanması istendi.
Vaat edilen tarihte yapılan Millet meclisi seçimlerini Dr. Caetano’nun iktidar partisi olan Uniao Nacional partisi, meclisteki 130 sandalyenin hepsini almak suretiyle kazandı. 1 Aralık 1969′da toplanan yeni meclisi açış konuşmasında devlet başkanı amiral Tomas, anayasanın değiştirilmesinin söz konusu olmadığını söyledi. Böylece hükümetin, muhalefet tarafından öne sürülen istekleri olumsuz karşıladığı belirtilmiş oluyordu.
• Salazar’ın ölümü ve son gelişmeler. Portekiz eski başbakanı Dr. Antonio De Oliviera Salazar, 16 eylül 1968′den beri komada bulunduğu hastahanede öldü (27 temmuz 1970). Salazar’ın cenazesi Lizbon’da XV. yy.dan kalma Sao Jeronimo manastırında katafalka kondu; 30 temmuzda da doğduğu köy olan Santa Comba Dao’ya gömüldü.
1970 Ağustosunda hükümet muhalefete karşı yeniden sert bir tavır aldı. 1968′de Sao Tome adasındaki sürgünlük cezası kaldırılan Dr. Mario Soares, Avrupa ve A.B.D.’ye yaptığı geziler sırasında hükümeti tenkit ettiği gerekçesiyle, ülkeyi terk etmek veya tevkif edilmek şıklarından birini seçmek zorunda bırakıldı. Buna karşılık bir süre sonra hükümet, anayasayı değiştiren bazı
önemli kanunlar çıkardı. Bunlardan biri, basın hürriyetinin kısıtlanması devam etmekle birlikte sansürün kaldırılmasıyle ilgiliydi, öte yandan 1971 ekiminde hükümet Ekonomik ve Sosyal Kalkınma cemiyeti adiyle kurulan cemiyetin faaliyet göstermesine izin verdi.
Bir muhalefet partisinin çekirdeğini meydana getirecek şekilde kurulmuş olan bu cemiyete izin verilmesi, hükümet siyasetinde yeni bir yumuşama belirtisi olarak yorumlandı.
1971 Sonu Portekiz’de meşru muhalefet imkânlarını araştıran demokrat aydın gruplarının dışında, silâhlı gerilla faaliyeti gösteren gruplar türedi. «Silâhlı Devrimci Eylem» adını taşıyan bu gizli teşkilât, Lizbon Merkez postahanesini bombalama, Lük-semburg’daki Portekiz büyükelçiliğini basarak pasaport ve resmî mühürleri çalma, Angola’ya silâh götüren gemi kargosunu tahrip gibi çeşitli tedhişçi faaliyete girişti. Bu gizli tedhiş teşkilâtı, amacının ülkedeki faşist diktatörlüğü devirmek, Angola ve Portekiz’in denizaşırı topraklarında yürütülen sömürgeci savaşa ve ülkedeki emperyalist hâkimiyete son vermek olduğunu belirtti; hükümet, olağanüstü durum ilân etti.
Osmanlı – Portekiz ilişkileri
XV. yy.ın ikinci yansında Memlûk sultanlığı, Mısır ve Suriye yoluyle Batı’ya gönderilen hint mallarından alınan vergileri ağırlaştırdı, yeni liman vergileri koydu, Portekiz’in ticaret hayatı bu yüzden büyük bir buhranla karşılaştı. Transit vergilerinin ağırlığı Portekizlileri Hindistan’a giden yeni bir deniz yolu arama zorunda bıraktı. Portekiz denizcisi Vasco da Gama, arap denizcisi İbni Macid’in kılavuzluğuyle Hindistan’a giden denizyolunu buldu (1497). Portekizliler, Hindistan kıyılarına yerleştiler. Böylece, Memlûk sultanlığı, en önemli gelir kaynağından yoksun kaldı.
Portekizlilerin yeni hindistan donanması kumandanı Afonso Albuquerque, Maskat ve Horfe-kân’a saldırarak Hürmüz’ü aldı ve Fars körfezini kapattı. Portekiz kralı Manuel, Hindistan’daki müslümanlara baskı yapmağa başladı. Ticaret gemilerine güçlükler çıkardı. Bunun üzerine Kızıldeniz’deki Moha, Cidde, Kuseyr limanlarıyle ticarî ilişkileri olan Gucerat ve Kambay gibi hükümetler, Mısır Memlûk sultanından yardım istemek için Kahire’ye elçiler gönderdiler. Memlûk sultanı Kansu Gavri de, Mekke’nin limanı sayılan Benderi Cidde’yi sur ve burçlarla sağlamlaştırdı; müslümanların koruyucusu olarak deniz kumandanı Emîr Hüseyin ve magrıplı Hoca Nureddin emrinde bulunan bir memlûk donanmasını Portekizliler üstüne gönderdi. Gucerat’taki Diu valisi Melik İyaz’ın kürekli gemilerden kurulu donanmasıyle birleşen memlûk donanması, Albuquerque’in oğlu Lorenzo kumandasındaki portekiz donanmasını 1508′de Hindistan’ın Şaul limanında yendi; fakat hemen harekete geçen genel vali Albuquerque, 1509′da Diu limanında yatan memlûklu donanmasına baskın yaptı; Melik lyas savaştan çekildiği için onları yenilgiye uğrattı. Kuvvetli bir portekiz donanması Benderi Aden’i tehdit etmeğe başladı. Süveyş’te güçlü bir donanma kurmanın gereğine inanan Kansu Gavri, osmanlı padişahı Bayezid II’ye başvurarak ondan anadölu leventlerini Memlûk sultanlığının yardımına göndermesini, kereste, demîr, halat gibi gemi yapımı için gerekli malzeme ile top, barut gibi ateşli silâhlar istedi. Bayezid II yardım kafilesini yola çıkardı. Bu kafile Alaiye (Alanya) yöresinde Rodos (Saint – Jean de Hospitalier) şövalyelerinin baskınına uğradı; fakat anadölu leventleri Süveyş’e gitmeyi başardılar. Memlûklu yazarı ibni iyas, Selman Reis kumandasında Süveyş’e giden 1000 denizci türk ve Portekizlilere karşı girişilen hazırlıklar hakkında bilgi verir. Benderi Cidde beyi Emîr Hüseyin ve türk denizcilerinin çabalarıyle 20 gemilik bir donanma kuran Selman Reis, 1515′te Portekizlilere karşı sefere çıktı. Bu seferde yenilen Selman Reis ile Emîr Hüseyin, ertesi yıl 22 gurâb ve iki kalyondan kurulu bir donanma ile Benderi Aden’i kuşattılar, fakat başarı kazanamadılar ve Benderi Cidde’ye döndüler; gemilerinden bir kısmı Süveyş’e gönderildi. Bu sırada Mısır’ın Yavuz Sultan Selim tarafından alındığını Öğrenen Selman Reis, bu durumdan yararlanarak Benderi Cidde’ye saldıran Lopo Soares de Albergaria kumandasındaki portekiz donanmasını yenilgiye uğrattı. Sonra Kahire’ye giderek, burada bulunan Yavuz’un hizmetine girdi. Yavuz’un ölümünden sonra Benderi Cidde sancakbeyi Hüseyin el -Turkî ile birlikte Yemen’e gitti. Zebid’i ele geçirdikten sonra Kahire’de bulunan Makbul İbrahim Paşanın yanına gitti ve ona Hint seferinin yararlı olacağını bildirerek Hindistan’ın bellibaşlı merkezleriyle portekiz kuvvetlerinin durumunu gösteren bir lâyiha verdi.
Doğu ticaretinin önemiyle Osmanlı devletine sağladığı çıkarları değerlendiren İbrahim Paşa, bu lâyiha üzerine, eski memlûk donanmasının düzenlenmesi görevini Selman Reis’e verdi. Selman Reis denizci Hayreddin Beyle birlikte baharat ticaretinin merkezi olan Yemen’i aldı (1527). Osmanlılar böylece, Portekizlilerin Kızıldeniz’de ticaret merkezleri kurma çabalarını önlediler. 1524 Tarihli Mısır kanunnamesinden anlaşıldığına göre, baharat ticareti Osmanlılar çıkarına gelişiyordu. Ancak Selman Reis’in Hayreddin Bey tarafından öldürülmesi, bu çalışmayı aksattı; yeğeni Bayramoğlu Mustafa, Hayreddin Beyi öldürerek kendisine bağlı türk denizcileriyle birlikte Gucerat hükümetinin (hint kaynaklarına göre Rumî Nasır Han) hizmetine girdi ve Diu kalesinin Portekizlilere karşı savunulmasında başarı sağladı (1531).
• Hint seferi. Gucerat hükümdarı Bahadır Şah, 1535′te Delhi sultanı Hümayun Şah ile yaptığı savaşta yenilerek Diu kalesine sığındı. Hümayun Şaha karşı Goa’daki Portekiz valisiyle anlaştı. Portekizliler de Diu limanına hâkim tepede bir kale yaptırarak limanı denetimleri altına aldılar. Bunun üzerine hatasını anlayan Bahadır Şah, Portekizlileri Diu’dan çıkarmak amacıyle Kanunî Sultan Süleyman’a başvurdu ve bir ihtiyat tedbiri olmak üzere de hazinelerini Mekke’de güven altına aldırdı. Kanunî de Hindistan ile Akdeniz arasındaki güvenliği sağlamak amacıyle, doğu ticaretini ellerinde bulunduran ve Kızıldeniz’de serbestçe dolaşan Portekizlilere karşı harekete karar verdi. Doğu müslümanlarının koruyucusu olarak Mısır valisi Hadım Süleyman Paşaya Süveyş’te cenovalı mühendisler yönetiminde bir donanma yaptırmasını emretti. Bu hazırlık arasında Bahadır Şahın öldürüldüğü öğrenilince Mekke’de bulunan hazinesi İstanbul’a gönderildi. Mısır valisi Hadım Süleyman Paşa, 13 haziran 1538′de 20 000 kişi ve 74 gemiden meydana gelen bir donanma ile Süveyş’ten yola çıktı. Kameran ve Babülmendeb’i geçerek Benderi Aden ö-nüne geldi; Portekizliler ile işbirliği yapan Âmir bin Davud’u astırdıktan sonra 4 eylül 1538′de Gucerat kıyılarına geldi. Gokalat (Benderi Türk) ve Kat adlarındaki iki kaleyi alarak eylül başlarında Diu kalesini kuşattı. 20 Gün süren kuşatma sırasında, Portekizliler bütün güçleriyle karşı koydular; osmanlı ordusunda kıtlık çıktı. Yeni Gucerat hükümdarı Mahmud III’ün Portekizliler tarafını tutarak Osmanlılara yiyecek sağlamaması, sıkıntının artmasına yol açtı. Asker, gemilerine çekildi. Bunun üzerine Hadım Süleyman Paşa kuşatmayı kaldırarak Yemen’e döndü. Ertesi yıl bir portekiz filosu, Kızıldeniz’e girdi ve Süveyş’e kadar ilerledi; fakat Osmanlıların karşı koyması ü-zerineı geri dönmek zorunda kaldı. Bundan sonra, Hindistan hedef tutularak, Portekizlilere karşı girişilen deniz seferleri, Batı’daki önemli olaylar yüzünden başarısızlıkla sonuçlandı. Kitabı Bahriye yazarı ünlü denizci Pirî Reis’in 1552′de bir donanma ile Süveyş’ten hareket ederek önce Benderi Aden’i, sonra da Hürmüz kalesini Portekizlilerden almak üzere giriştiği hazırlık, Basra beylerbeyi Kubad Paşanın olumsuz tutumu yüzünden sonuç vermedi. Pirî Reis, üç gemiyle Süveyş’e kaçmak zorunda kaldı; merkezden gelen emir üzerine Mısır valisi tarafından öldürüldü (1552). Ertesi yıl Pirî Reis’in yerine hint donanması kumandanlığına getirilen Murad Reis de, Hürmüz boğazı yakınlarında Portekizlilerle yaptığı deniz savaşında yenilince Basra’ya çekildi (1553). Hint seferiyle görevlendirilen galatah kâtip Şeydi Ali Reis, 1554′te, 15 kadırgadan kurulu bir donanmayı Süveyş’e getirmek üzere harekete geçti; fakat 9 ağustosta Hcrfekân ve 25 ağustosta Maskat önünde portekiz donanma siyle yaptığı deniz savaşlarında yenildi; savaştan kalan kadırgalarla yoluna devam ederken fırtınaya tutuldu. Gucerat kıyılarına sürüklendi ve Demen limanı önüne geldiği sırada kadırgalarından üç tanesi karaya oturdu; geri kalan 6 kadırgayı Surat limanına götüren Şeydi Ali Reis, tayfalarından isteyenleri Gucerat hükümeti hizmetine girmekte serbest bırakarak, onunla birlikte gelen 50 kişiyle karadan yola çıktı ve dört yıllık bir yolculuktan sonra Türkiye’ye döndü (mayıs 1557). 1559′da Lahsa beylerbeyi Mustafa Paşanın Bahreyn adasına yaptığı bir sefer de, Portekizlilerin işe karışmaları yüzünden, başarısızlığa uğradı.
Osmanlı devleti, asya müslüman devletlerine karşı takip ettiği siyasete uygun olarak Portekizlilere karşı yardım isteyenlerin yanında yer aldı. Kanunî devrinde Osmanlı devletinden yardım isteyen Sumatra’daki Açe hükümdarı Sultan Alâeddin’i desteklemek amacıyle İskenderiye kaptanı Kurdoğlu Hızır Bey kumandasında top ve tüfek gibi ateşli silâhlarla dolu 19 kadırgadan kurulu bir osmanlı donaması 1569′da Sumatra’ya gönderildi. Donanma ile giden türk topçu ustaları, Sumatralılara top dökmesini ve Portekizlilere karşı savaşma kurallarını öğrettiler. Bunların bir kısmı yerlilerle evlenerek Sumatra’da kaldı. Bu arada Portekizlilere karşı girişilen seferlerde uğranılan yenilgilerin sebeplerini araştıran Osmanlı devleti, Kızıldeniz’e uygun gemiler yaptırdı ve Akdeniz donamasının bu denize geçirilmesini sağlamak için Süveyş kanalının açılması görüşü üstünde durdu. Kanal için bir plan hazırlandı; fakat bu plan bir musevî tarafından çalınarak ispanya’ya kaçırıldı.
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ TARİH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Pi-Pa ci (Lâvta’nın Hikâyesi)
Tarih 05 Haziran 2009
Pi-Pa ci (Lâvta’nın Hikâyesi), Gao Dzıcıng’a mal edilen, XIV. yy.da yazılan çin dramı.
Cao ile evlenen Isay Yung, babası tarafından bir devlet sınavına girmesi için başkente gönderilir. Birinciliği kazanarak bakan olur ve imparator tarafından güzel Niu Co ile evlenmek zorunda bırakılır. İlk karısından ayrıldığına pişmanlık duyan Isay Yung sonunda Cao’ya da kavuşur ve iki karısıyle birlikte mutlu bir hayat sürer. (l)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pi-Pa ci (Lâvta’nın Hikâyesi) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORNOGRAFİ
Tarih 05 Haziran 2009
PORNOGRAFİ i. (fr. pornographie). Bazı edebiyat veya sanat eserlerinin açık saçıklığı; açık saçık yayınlar.
— Esk. çağ. Fuhuş üstüne inceleme.
— Huk. Bk. müstehcen. (ML)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORNOGRAFİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POREBOWiCZ (Edward)
Tarih 05 Haziran 2009
POREBOWiCZ (Edward), polonyalı edebiyatçı ve filolog
(Varşova 1862 – Lwow 1937). Lwow’da yeni latin dilleri filolojisi profesörlüğü yaptı. Polonya edebiyatı üstüne incelemeleri, S. Francesco d’Assisi (1899) ile Dante (1906) üstüne değerli monografileri vardır. Dante’nin İlahî Komedya’sini çevirdi (1899-1904). [M]
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POREBOWiCZ (Edward) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORCHE (François)
Tarih 05 Haziran 2009
PORCHE (François), fransız yazarı (Cognac 1877 – Vichy 1944). Birinci Dünya savaşından ilham alarak yazdığı bir dizi şiiri Les Commandements du Destin (Kaderin Cilvesi) [1921] adı altında yayımladı. Gerek komedi, gerek dramlarını genel olarak serbest vezinle yazdı: La Vierge au Grand Coeur (İyi Kalpli Bakire) [1925]; La Race Errante (Serseri Irk) [1932]; Un Roi, Deux Dames et Un Valet (Bir Papaz, îki Dam ve Bir Vale) [1934]. Ayrıca edebiyat tarihiyle ilgili eserler yayımladı; Peguy et les Cahiers (Peguy ve Defterler) [1914]; Paul Valery et la Poesie Pure (Paul Valery ve Arı Şiir) [1927]; Verlaine tel Qu’il Fut (Gerçek Kişiliğiyle Verlaine) [1933]; Portrait Psychologique de Tolsto’i (Tolstoy’un Psikolojik Portresi) [1935] ve 1945′te yayımlanan Baudelaire. (L)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORCHE (François) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PIOVENE (Guido)
Tarih 05 Haziran 2009
PIOVENE (Guido), italyan yazarı (Vicenza 1907). 1934′ten 1935′e kadar Floransa’da Pan adlı edebiyat dergisinin başyazarı ve 1935′ten 1937′ye kadar Corriere della Sera’ nın Londra muhabirliğini yaptı, İtalya’ya dönüşünden 1942′ye kadar bu gazetenin edebiyat sayfasını yönetti. Lettere di Una Novizia (Bir Papaz Çömezinin Mektupları) [1941] adlı romanı büyük başarı kazandı. Eserleri: La Gazzetta Nera (Siyah Gazete) [1943], Pieta Contro Pieta (Dindarlığa Karşı Dindarlık) [1946], 1 Falsi Redentorio (Yalancı Peygamberler) [1949], Vna Giornata di Visini (Hayaller Günü) [1962], La Furie (Büyük öfke) [1963]. Piovene, 1947-1957 arasında Corriere della Sera ve La Stampa gazetelerinde çıkan makalelerini Madame la Francia (Bayan Fransa) [1966] adiyle yayımladı. (l)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PIOVENE (Guido) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POPE (Alexander)
Tarih 04 Haziran 2009
POPE (Alexander), ingiliz şairi (Londra 1688-Twickenham 1744). Katolik bir ailedendi. Çocukluğu Windsor ormanı yakınlarında Binfield’de geçti. Vergilius üslûbunda yazdığı Pastorals’ında (1709) bu bölgeden ilham aldı. Çirkindi, ayrıca doğuştan sakattı ve bünyesi zayıftı. Edebiyatta ün kazanmak tutkusuna kapıldı. 1711′de Essay on Criticism (Tenkit Üstüne Deneme) adlı didaktik şiirini yazdı, özlü, ölçülü üslûbuyle ün kazandı. Aynı yıl güldürücü bir kahramanlık hikâyesi olan The Rape of the Lock (Bir Saç Lülesinin Kaçırılışı) adlı şiirini yayımladı. Boileau’nun Lutrin’ini andıran bu şiirde salonları ve hanımların yatak odalarını nükteli bir dille anlattı. Windsor Forest (Windsor Ormanı) üstüne bir eglog yazdı (1743), sonra 1714′te The Rape of the Lock’ı yeniden gözden geçirdi. Ardından uzun zaman isteyen bir çalışmaya girişti: ilyada ile Odysseus’un tercümesi. 1715′ten 1726′ya kadar bu işle uğraştı. 1725′te ayrıca Shakespeare’den eserler yayımladı ve sert tenkitlere uğradı. Bu saldırıların acısını çıkarmak için bir hiciv yazdı. The Dunciade adlı bu eserin üç bölümünü 1728′de, dördüncüsünü 1742′de tamamladı. Bu arada, Essay on Man (İnsan üstüne Deneme) [1733], Epistles or Moral Essays (Manzum Mektuplar veya Ahlâkî Denemeler) [1731-1735], Satire and Epistles in İmilation of Horace’ı Taşlamalar ve Horatius Tarzında Manzum Mektuplar) [1733-1735] yayımladı. Bunlar şairin başarılı eserleri sayılır. Hayatına son yıllarında Mektuplaşmalar’ını yayımladı. Pope’un eserlerinde birçok kusur bulunabilir: ilhamı çok zaman kurudur; zekâya gereğinden çok dayanır ve gerçek duygudan yoksundur. Ama XIX. yy.da Byron, XX. yy. da T.S. Eliot gibi birçok ingiliz priri onu usta olarak kabul ettiler. Pope’un klasikliği dar bir doktrin değil, edebiyat eserinde biçimsel bir güzellik zevkinin gerçekleştirilmesidir. (L)
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPE (Alexander) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|