RENTENMARK
Tarih 29 Haziran 2009
RENTENMARK i. Birinci Dünya savaşı sonunda Almanya’daki para enflasyonunu durdurmak üzere, 13 ekim 1923 tarihli kanunla kabul edilen geçici alman parası.
— ANSİKL. Helfferich tarafından tasarlanan, daha sonra Hilferding ve Luther tarafından değişikliğe uğratılan para sisteminden çıkan Rentenmark, millî ekonomi üstünde tesis edilen ipotekli bir borca dayanıyordu. Rentenmark, Deutsche Rentenbank tarafından ihraç edildi ve
15 ekim 1923′ten 11 ekim 1924′e kadar tedavülde kaldı. 12 Kasımda Dr. Schacht para işleri müşavirliğine getirilince, emisyon 15 kasımda başlatıldı ve 20 kasımda 1 trilyon kâğıt mark bir Rentenmark karşılığında değiştirilmeğe başlandı.
Emisyon tavanının 1 200 000 000 Rentenmark olarak tespiti, tecrübenin başarısını sağladı. 30 Ağustos 1924 tarihli bir kanunla Rentenmark, Reichsmark lehine tedavülden kaldırıldı. İkinci Dünya savaşında yeniden bir Rentenmark emisyonu yapıldı. (L)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENTENMARK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REKABET veya RAKABET
Tarih 27 Haziran 2009
REKABET veya RAKABET i. (ar. rakb’dan rekabet). Aynı amacı güden kimseler arasındaki çekişme: Kendi güzelliğine, zekâ ve tecrübesine güvendiği için, etrafına topladığı kızların ve kadınların rekabetinden korkmuyordu (Vâ-Nû).
Aralarında rekabet, haset, çekememezlîk gibi ihtiraslar bulunduğu için bizzat münevverler de birbirlerini sevemezlerdi (Ziya Gökalp). || Kıskançlık: Rekabet hissiyle ikisinden birinin veya ikisinin Melâhat’ı kışkırtmaya kalkışmalarından korkuyordu (H.R. Gürpınar). || Esk. Gözleme, gözetleme. || Rekabet etmek, birbiriyle yarışmak: Samsun’da Hindi-Çini pirinci, Merzifon pirincine rekabet ederdi (Ş. S. Aydemir). Hava mehtapla rekabet eden bir füsun gibiydi
(A.Ş. Hisar).
— Biyol. ve Fizyol. Yaşama rekabeti, yaşamak için mücadele, tabiî ayıklanma. Bk.ANSİKL.
— Huk. Aynı mesleği yapanların, faaliyet gösterdikleri iş alanında, birbirlerinden daha fazla müşteri elde etmek için kanun sınırları içinde gösterdikleri çaba. [| Gayri kanunî rekabet, aldatıcı hareket veya iyi niyet kurallarına aykırı başka şekillerle iktisadî rekabetin kötüye kullanılması
(Bk. HAKSIZ rekabet.) || Kanunî rekabet yasağı, kanunun belirli durumlarda, belirli kimselerin birbirleriyle rekabet etmelerini yasaklaması. (Bk. ANSİKL.) || Rekabet yasağı sözleşmesi, işçiyle işveren arasında yapılan ve işçinin, iş sözleşmesinin sona ermesinden sonra işverenle rekabette bulunmayacağına ilişkin sözleşme. Bk. ANSİKL.
— ikt. özellikle daha iyi fiyat, nitelik ve görünüş gibi yollardan yararlanarak daha çok satış yapmak isteyen ticaret adamları ve kurumları arasındaki çıkar çekişmesi. (Bk. ANSİKL.) || Serbest rekabet rejimi, ö-zel işletmeler kurmanın serbest olduğu ve resmî makamların ancak iktisat kanunlarının serbest uygulanışını teminat altında tutmak için müdahalede bulundukları rejim.
— ANSİKL. Kanunî rekabet yasağı ile kanun, belirli kişilerin birbirleriyle rekabet etmelerini, aralarındaki ilişkiye aykırı görerek yasaklamıştır: gezici tüccar memurlarının ticarî işletmeyle rekabette bulunması, adî şirkette ortakların birbirleriyle rekabete girişmeleri gibi. Belirli durumlarda da, aynı konudaki işle ortaklardan birinin uğraşması, bazı hakları kaybetmesine sebep olur. Meselâ, bir komandit şirket ortağı, ortaklık konusu işle meşgul olursa, ortaklığın defterlerini inceleme hakkını kaybeder. Kanunî rekabet yasağı, kişiler arasındaki ilişki devam ettikçe vardır, ilişki sona erince rekabet yasağı da sona erer. Ancak, tarafların bir sözleşmeyle bu yasağı devam ettirmeleri mümkündür.
• Rekabet yasağı sözleşmesi, kanunî rekabet yasağının aksine, kişiler arasındaki ilişki bittikten sonra, rekabet yapılmamasını gerektirir. Bu sözleşme, bağımsız bir şekilde yapılabileceği gibi, başka bir sözleşmeye konulan bir hükümle de gerçekleştirilebilir. Rekabet yasağı sözleşmesi, Borçlar kanununda sadece işçi ve işveren yönünden düzenlenmiştir. Bu sözleşmenin geçerli olması için, yazılı şekilde yapılması gerekir. Sözleşmeyle sadece işçi, rekabet yapmama borcu altına giriyorsa, onun imzası yeterlidir. Buna karşılık işveren de bir karşılık ödüyorsa, her ikisinin imzası aranır.
Rekabet yasağı yapan işçinin reşit olması gerekir; kanunî mümessili bile, onun adına rekabet yasağı sözleşmesi yapamaz. Ancak, reşit mahcur bir kişiyse onun adına, kanunî mümessili, rekabet yasağı anlaşması yapabilir. İşverenin, sözleşme yapılırken önemli bir çıkarı yoksa, sözleşme hükümsüz olur; işverenin başlangıçtaki çıkarı sona erdiği zaman, yasak da ortadan kalkar.
Borçlar kn. md. 348'e göre bu önemli çıkarlar şunlardır:
1. işçinin işinin niteliği sonucu işverenin müşterilerini tanıması, iş sırlarını öğrenmesi;
2. işçinin bu bilgilerden yararlanarak rekabette bulunması halinde işverenin açıkça görülecek derecede zarara uğrayabilmesi. Ayrıca, rekabet yasağı sözleşmesi, yer ve zaman yönünden işçi amacına uygun olmalıdır; yani, işçinin, iktisadî gelişmesini tehlikeye sokmamalıdır.
Rekabet yasağının kararlaştırılması halinde işçi, kendi adına, iş sahibiyle rekabet sayılacak bir işi yapamayacağı gibi, rakip bir işletmeye de herhangi bir sıfatla giremez, işçi bu şarta aykırı harekette bulunursa, işveren bu sebsple uğradığı zararın tazminini ister.
Rekabet yasağı şu durumlarda sona erer:
1. sürenin dolması. Rekabet yasağı bir süreyle sınırlıysa, bu sürenin dolmasıyle sona erer;
2. işverenin, rekabet yasağının devamında bir çıkarının kalmaması;
3. taraflardan birinin kusuru sonucu öteki tarafın sözleşmeyi feshetmesi. Bu durumda kusursuz olan taraf sözleşmeyi fesh etmekle tazminat ödemek zorunda kalmaz.
— Biyol. ve Fizyol. Yaşama rekabeti. Tabiatta canlılar sayılarını hızla artırmağa çalışır. Yaşama alanının ve besin miktarının sınırlı oluşu yüzünden bir miktar yumurtanın, genç veya yetişkin canlının yok olması gerekir. Yok olma sebepleri ise değişiktir. Bir bahçede yetiştirilen bitkiler yaşamak için mücadele hakkında basit bilgi verebilir. Yaşama için rekabet bitkiler arasında bir döllenme rekabetine yol açar. Aynı çevrede yetişen ve aynı ihtiyaçları duyan iki bitkiden döllenmeğe en elverişli olan, elverişli olmayanın yerini otomatikman alacaktır.
—■ İkt. «Mükemmel» bir rekabet rejimi üstüne oturtulmuş bir iktisadî hayat modeli kurmayı amaç edinen klasik okulun yaptığı analizlerden sonra, bu konuyu işleyenler, rekabet kavramının sınırlarını kesinlikle belirtmeğe gayret ettiler. Bu yazarlar gerçeğe, mükemmel rekabetin teorik ve soyut şemasından çok daha yakın olan çeşitli rekabet durumlarını ele aldılar. Ama bu durumda, devletin veya özel üretici gruplarının iktisadî hayata müdahale etmeyişlerinden doğan bir rejim veya özel ve resmî nizamnamelerin yokluğu olarak düşünülen rekabetten hayli uzaklaşılmış oluyordu. «Mükemmel» rekabet'in uygulanabilmesi için, başlıca üç özellik gereklidir: atomik olma, akışkanlık ve piyasanın tamamen berrak olması veya reklam; yani, piyasanın tüm unsurlarının alıcı ve satıcı tarafından ayrıntılı olarak bilinmesi.
Böyle bir rekabet modeli, gerçeğe hiç bir zaman uymamıştır. Sade «atomik olma» şartı yerine getirildiğinde, bazı yazarlar, bu tip rekabete, katıksız rekabet adı verirler ve bu rekabetin mükemmel rekabete karşıt olduğunu söylerler. Fakat bu iki tipin ikisi de, çeşitli satıcıların piyasaya arzettikleri mallarda tam bir eşitlik ve benzeyişin bulunması şartına dayanır. Klasik yazarlar, mükemmel rekabete birçok: üstünlük atfederler ve bu rekabet şeklinin, arz ve talebin serbestçe hareketi ve fiyatlar aracılığıyle, üretim ve tüketimi dengede tutabileceğini ileri sürerler. Ayrıca, teknik ilerlemeye önayak olacağını ve üretim maliyetleri düşmesini zorunlu olarak izleyen satış fiyatları düşmesi yoluyle tüketiciye de fayda sallayacağını söylerler. XIX. ve XX. yy.lardaki buhranlar, yükselme istidadındaki fiyatları dondurma eğilimi gibi gerçekler, yukarıdaki iyimser görüşü doğrula yacak mahiyette değildir.
XIX.yy. sonlarından beri ekonomilerin yapısını etkileyen derin değişiklikler, özellikle toplaşma ve bütünleşme olgularının da yardımıyle, çok sayıdaki işletmeler arasındaki klasik rekabet yerine, atomik olma, akıcı olma ve reklam şartlarının artık hiç bir anlam taşımadığı bir «az sayıdakiler arasında rekabet» (W. Fellner) durumu yarattı. Ayrıca, satışa arz edilen ürünler arasındaki farklılaşma da iyice belirginleşti. Böylece J. Robinson (The Economics of İmperfect Competition [Mükemmel Olmayan Rekabet Ekonomisi], 1933) ve E. Chamberlin’in (La Theorie de la Concurrence Monopolistique [Tekelci Rekabet Teorisi], 1933) çalışmalarıyle gün ışığına kavuşturulan «mükemmel olmayan» rekabet ve tekelci rekabet kavramları ortaya çıktı.
Piyasanın kusursuz olmayışı, giderek normal bir durum gibi görülmeğe başlandı ve somut piyasaların ifadesi olan oligopol ilişkilerin incelenmesi, iktisadî analizi, katıksız veya mükemmel rekabetin soyut ilişkileri konusunda yapılan analizlerin yerini aldı.
• Mükemmel olmayan rekabet, alıcıların tamamen rekabet davranışı içinde bulunmadığı bir piyasanın durumudur. Bu rekabet tekelci rekabetle sık sık karıştırılır. Gerçekte, iki tip arasında esaslı bir teorik fark vardır: mükemmel olmayan rekabet atomik olma, akıcı olma ve reklam şartlarını tam olarak yerine getirmez, ama içinde tekelci unsur da bulunmaz; daha çok alıcıların rekabet davranışı göstermemesinin sonucudur. Burada önemli unsur talep ve alıcı olduğu halde, tekelci rekabet, satıcıların malları farklılaştırmaları sonucu o-larak arzda ortaya çıkan tekel unsurlarına dayanır.
Tekelci rekabet, hem rekabet, hem de tekel unsurlarını kapsayan bir piyasanın durumudur.
Bu durumda, piyasa rekabetçi olduğu ve çok sayıda satıcıyı kapsadığı halde, bu satıcıların farklı mallar arz edebilmesinden dolayı tekelci unsurlar ortaya çıkabilir. Gerçekten de, satıcılar aynı türden, ama tamamıyle birbirinin benzeri olmayan malları alıcılara arz ederlerse, bu durumda her satıcı kendi sattığı mal üstünde bir çeşit tekel kurmuş demektir. «Herhangi bir derecede bir farklılaşma varsa, her satıcının kendi malı üstünde mutlak bir tekeli vardır. Ama her satıcı, şu veya bu ölçüde mükemmel olmayan ikame mallarının rekabeti ile de karşı karşıyadır»
(E. Chamberlin). [LM]
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REKABET veya RAKABET hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAU (Kari Heinrich)
Tarih 24 Haziran 2009
RAU (Kari Heinrich), alman iktisatçısı (E-langen 1792-Heidelberg 1870).
Lehrbuch der Politischen Ekonomie (İktisat Üzerine Ders Kitabı) [1826-1837] adlı eseriyle Almanya’da iktisadın kurucusu olarak tanındı. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAU (Kari Heinrich) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAN (Nâzım Hikmet)
Tarih 22 Haziran 2009
RAN (Nâzım Hikmet), türk şairi (Selanik 1902-Moskova 1963). Matbuat Umum müdürlüğü ve Hamburg konsolosluğu yapmış olan Hikmet Nâzım Beyin oğlu, şair ve mevlevî Nâzım Paşanın torunu. Göztepe’de Taşmektep’te, bir süre Galatasaray lisesinde okudu.
Nişantaşı Numune mektebinden Heybeliada Bahriye mektebine geçti. Beş yıl sonra, hastalanınca okuldan ve askerlikten ayrıldı. Kurtuluş savaşı sırasında Anadolu’ya geçti (1920). Bir süre Bolu’da öğretmenlik yaptı. Sonra, İnebolu yoluyle Rusya’ya geçti. Moskova üniversitesinde sosyoloji ve ekonomi öğrenimi yaptı. 1928 Yılında Türkiye’ye döndü. 1931-1936 Yılları arasında çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. 1938 Yılında Harp okulunda komünizm propagandası yapmak suçuyla tutuklandı ve 28 yıl 4 ay hapse mahkûm oldu. 1950 Temmuzunda çıkan af kanunundan yararlandı, hapisten çıktı. Resmî makamlardan habersiz olarak Türkiye’yi terk etti. Rusya’ya gitti.
Türkiye aleyhinde faaliyette bulunma gerekçesiyle 15 ağustos 1951 tarihli Resmî Gazete de türk vatandaşlığından çıkarıldığı ilân edildi. Polonya tabiiyetine girdi ve Borzecki soyadını aldı. Lehistan Mektubu adlı şiirinde dedelerinden birinin Polonya’dan geldiğini, onun da kendisi gibi ihtilâlci olduğunu ve bu dedesiyle övündüğünü anlatması bu olaya bağlanabilir. Bundan sonraki yılları Sofya, Varşova, Moskova’da geçti.
İlk şiirleri Alemdar gazetesinde Yarın dergisinde ve Celâl Sahir Erozan’ın aylık şiir dergilerinde yayımlandı. Moskova’ya ilk gidişinden sonra yazdığı şiirlerde hece veznini, ölçülü, kafiyeli şiir tarzını bıraktı. Rusya’da sıkı bir komünist terbiyesi gören şair 19 Yaşım başlıklı şiirinde bu yıllarını anlatır ve «24 saatte 24 saat Lenin / 24 saat Marks, 24 saat Engels» sözleriyle kendisine öğretilen doktrinin niteliğini ve yoğunluğunu belirtir. Yine kendi deyimiyle «beyninin kıvrımlarına kadar materyalist» olan Nâzım, bu ilk gençlik yıllarında aldığı fikrî telkini, ömrü boyunca muhafaza etti. 1920′lerin Rusya’sında kendisini tamamıyle Komünist partisinin emrine verdi.
O sırada Rus Komünist partisi bütün sanatçıları, işçilere marksist-leninist dünya görüşünü telkin etmek için seferber etmişti. Komünist şairler yazdıkları şiirleri fabrikalarda işçilere okuyorlardı. Nâzım Hikmet de bu yolda şiirler yazdı. İşçinin seviyesine ve zevkine hitap eden bu şiirler, çok hareketli ve gürültülü bir hitabet edası taşır. 1909′da ortaya çıkan ve niteliği bakımından ihtilâlci olan fütürizm, Rusya’da Mayakovskiy tarafından yüksek bir sanat seviyesine çıkarılmış bulunuyordu. Nâzım Hikmet onun ve diğer rus şairlerinin kendi dillerinde yaptıklarını Türkçeye uyguladı. 1928 Yılında Türkiye’ye dönünce, şiirlerini 1938 yılma kadar Resimli Ay dergisinde yayımladı, birkaç şiir kitabı çıkardı. Nâzım’ın bu yıllara ait şiirleri şekil bakımından fütürist, muhteva bakımından ideolojiktir. Şair, fikirlerini ifade ederken bol bol fantastik hayallere de başvurur.
Sosyalizm ile sanayileşmeyi bir tutan Nâzım, makineyi yüceltir ve insanı makineye uydurmağa çalışır. Trrrum trrrum trrrum trak tiki tak/Makinalaşmak istiyorum mısraları bu düşünceyi özetler. Nâzım’ın bu yıllarda yazdığı şiirlerde sanayi sahasından alınma hayaller büyük bir yer tutar. Şiirlerden çoğuna mekanik sesleri taklit eden bir gürültü hâkimdir. Geniş türk okuyucusu komünizmi reddetmekle birlikte, şekil bakımından çok yeni, sanayileşme ideali ile kendi istek ve hayallerine cevap veren bu şiirleri sevmiştir. Nâzım’dan önce Tevfik Fikret, Mehmed Âkif ve Mehmed Emin, çağdaş medeniyeti öven, sosyal muhtevalı şiirler yazmışlardı.
Nâzım, türk edebiyatında esasen var olan bu akıma, fütürist bir şekil, marksist ve leninist bir muhteva verdi. Daha önce Ahmed Hâşim’in aruz ile denediği serbest müstezat tarzını heceye uyguladı. 1938′den başlayarak hapishanede, kalabalıktan uzak kalan ve kendine dönen Nâzım’ın şiirlerinde ton, muhteva ve üslûp bakımından büyük bir değişiklik oldu. Daha önceki şiirlerine hâkim olan ve makine gürültüsünü hatırlatan çok sesli ve çok hareketli üslûbun yerini yumuşak bir ifade tarzı, ideolojinin yerini şahsî günlük yaşantılar ve özlemler aldı. Nâzım Hikmet’in bu devreye ait şiirlerinde hapishane hayatının zarurî kıldığı hareketsizlik ve içe dönüş kadar, Orhan Veli ve arkadaşlarının ikinci Dünya savaşı yıllarında vücuda getirdikleri düz, sade, günlük yaşantı şiirlerinin de etkisi vardır. Şiirde ses ve benzetmeyi reddeden Orhan Veli, Nâzım’ın daha önceki şiirlerinin başlıca özelliğini teşkil eden gürültülü retoriği öldürmüştür, denilebilir. 1950 Yılından sonra Nâzım Hikmet, Moskova’da tekrar komünist âlemin gürültülü ve gürültücü havasına daldı.
Türkiye’de Bursa hapishanesinde kazandığı lirik üslûbu kaybetti. Bu yıllarda A.B.D.’ye karşı dünya çapında ideolojik bir savaşa giren Sovyet Rusya, büyük şöhret kazanan Nâzım Hikmet’i dünyanın çeşitli ülkelerine propagandacı olarak yolladı. Nâzım’ın 1951 yılından sonra yazmış olduğu şiirlerden çoğu Parti’nin emriyle ve onun hoşuna gitmek için yazılmış propaganda şiirlerinden ibaret kaldı. 1960 Yılında Moskova’da yazdığı bir şiirde kendisinin Rusya’ya ne kadar bağlı olduğunu belirtmek için «Lenin, diyorum da, Vladimir ilic Lenin, diyorum ve 40 yıldır onun peşince parti biletimle gidiyorum» demek ihtiyacını duyar. Nâzım, bu döneme ait fazla ideolojik şiirleri yanında çeşitli ülkelere yaptığı yolculuk izlenimlerini ve Türkiye’ye ait hatıralarını anlatan lirik şiirler de yazdı. Annesi bir ressam olan Nâzım’da kuvvetli bir görme ve gördüğünü kaydetme duygusu vardı.
Seyahat intihalarında Nâzım’ın bu kabiliyeti açıkça görülür. 1941 Yılında Bursa hapishanesinde yazdığı çok uzun Memleketimden İnsan Manzaraları adlı şiirlerinde hayatına ait hatıra ve intibaları gerçeküstücü bir metotla anlatan Nâzım, hayatının son yıllarına ait şiirlerinde de bu metoda başvurur. Bir bütün olarak ele alınacak olursa Nâzım Hikmet’in şiirleri, marksizm ideolojisinin emrinde olmakla beraber, şekil ve muhteva bakımından çok zengindir. Bu zenginlik basit ve basmakalıp olan ideolojik sistemden değil, şairin yaratma gücünden, dünyayı bütün duyu organlarıyle kavrama, hemen hemen her şeyi şiire sokma çabasından, gözlem ve tasvir kabiliyetinden ileri gelir. Türk ve dünya şiirinin bütün anlatım araçlarını kullanan Nâzım, bu zengin muhtevayı ses, kafiye, kelime ve cümle oyunlarıyle çok değişik ve çarpıcı bir şekilde verir.
Nâzım Hikmet’in şiirlerinde marksizm ve materyalizm bir tür din haline gelmiştir. Bir şiirinde kendisinden bahsederken «tepeden tırnağa iman» sözlerini kullanır. «Hâfız-ı Kapital» olmak istediğini belirtir. Başka bir şiirinde tıpkı mistikler gibi Tan-rı’nm her yerde «toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve plastikte» tecelli ettiğini söyler. Onu dindar mistiklerden ayıran taraf, maddeyi reddedecek yerde ona tapmasıdır.
Şiir kitapları: 835 Satır (1929); Jokond ile Si-Ya-u (1929); Varan 3 (1930); 1+1 = 1 (1930); Sesini Kaybeden Şehir (1931); Benerci Kendini Niçin Öldürdü (1931);
Gece Gelen Telgraf (1932); Taranta Babu’ya Mektuplar (1935); Portreler (1935); Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı (1936); Saat 21-22 Şiirleri (1965); Kurtuluş Savaşı Destanı (1965); Şu 1941 Yılında («Memleketimden insan Manzaralarının 3. kitabı) [1965]; Dört Hapishaneden (1966); Rubailer (1966); Yeni Şiirler (1966); Memleketimden insan Manzaraları (ilk bölüm) [1966]; Memleketimden İnsan Manzaraları (1966-1967); Kuvayı Milliye (1968).
Oyunları: Kafatası (1932); Bir ölü Evi (veya Merhumun Hanesi) [1932]; Unutulan Adam (1935); Ferhad ile Şirin (1965); Sabahat (1965); İnek (1965); Ocak Başında Yolcu (iki oyun birarada) [1966]; Yusuf ile Menofis (1967); Romanları: Kan Konuşmaz (1965); Yeşil Elmalar (yedi yazardan derleme) [1965]; Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim
(1967) ;
Fıkraları: İt Ürür, Kervan Yürür (Orhan Selim adiyle gazetelerde yazdığı yazılar) [1965]. Masal kitabı: Sevdalı Bulut (1968) . [M]
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAN (Nâzım Hikmet) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUY DE DÖME idare bölgesi
Tarih 15 Haziran 2009
PUY DE DÖME idare bölgesi, Fransa’da idare bölgesi, Massif Central’da;
8 016 km2; 530 300 nüf. Merkezi, Clermont-Ferrand. İdare bölgesinin batı kısmı billûrlu Combraille d’Auvedgne tepelerini içine alır; bu kesimde çeşitli tarımın yanı sıra hayvancılık yapılır.
Dordogne’un güneyinde Artense yaylasında da aynı ekonomi devam eder. Daha doğuda iki büyük yanardağ sistemi uzanır: kuzeyde Puy de Döme’da 1 465 m’yi bulan Puys sıradağları veya Döme dağları, güneyde Puy de Sancy’de 1886′m’ye ulaşan Mont-Dore kütlesi. Bu dağların hâkim olduğu yaylalarda sığır yetiştiriciliği peynir imalâtına yol açmıştır. Dağda Allier ırmağının akaçladığı verimli Limagnes ovaları uzanır: kuzeyde Limagne de Clermont, güneyde Limagne de Brioude; bu kesim verimli bir tarım (tahıl, şeker pancarı, meyve ağaçlan) alanıdır, idare bölgesinin doğu ucu yazın büyük sürülerin çıkarıldığı Forez dağları’nın ve Bois Noirs kütlesi’nin batı yamacını içine alır. Bölgede sanayi büyük ölçüde gelişmiştir: makine yapımı, dokuma sanayii, bıçakçılık (Thiers), Clermont-Ferrand’da kauçuk sanayii (otomobil lastiği yapımı). Ayrıca geleneksel el sanatları da devam etmektedir. Turizm de (ılıca merkezleri) önemli bir gelir kaynağıdır. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUY DE DÖME idare bölgesi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUGLİA veya PULYA
Tarih 13 Haziran 2009
PUGLİA veya PULYA, İtalya yarımadasında bölge, Apennin dağıyle Adriya denizi arasında, Fortore’den Salento yarımadasının ucuna kadar uzanır; 19 300 km2, 3 409 700 nüf. Beş ili içine alır: Bari, Brindisi, Foggia, Lecce ve Tarento. Bölgede birçok kesim ayırt edilir. Gargano, karst olayları bakımından zengin bir kalkerli burundur; kuzeyde iki büyük denizkulağı (Lesina ve Varano) kıyısında uzanır; büyük kısmı orman ve makilerle kaplıdır. Gargano’nun arkasında, Fortore ile Ofanto arasındaki Tavoliere, Murge’ler ve Bari toprağı, kıyıya paraleldir; Murge dağları, yükseltisi 400 – 700 m arasında değişen kalkerli kayalardan meydana gelir; aşağıda, çok verimli pliyosen kumları ve killerinden meydana gelen Bari toprağı uzanır. Salerno yarımadasında kalkerli engebeler, killi çöküntüler ve kıyı bataklıkları birbirini takip eder.
Başlıcaları Fortore ve Ofanto olan Puglia ırmakları, yazın kuruyan sel sularıdır. Tavoliere dışında (kara iklimi) bölgenin geri kalan her yerinde akdeniz iklimi hüküm sürer; yazın üç ay çok kurak geçer. Tabiî şartlar her yerde tarım hayatına elverişli değildir ve bölge sık sık tırtıl, çekir-
ge veya köstebek akını gibi felâketlere uğrar. Yazın çoğu kavurucu olan rüzgârların yaladığı Puglia’nın nüfusu son derece kalabalıktır. Bununla beraber çaba ve çalışma sayesinde topraktan oldukça yüksek verim elde edilir ve Puglia üzüm, şarap, zeytin, yağ, tütün, badem ve incir üretiminde İtalya bölgelerinin başında gelir. Su bakımından fakir olan bölge, Abruzzi’lerden geçerek Liri’den su getiren bir su kemeri inşasıyle değerlendirilmiştir. Tavoliere’nin başlıca ürünü olan buğday, kuru tarım sistemiyle geliştirilmiş ve bu sayede İtalya’da tek tip tarımın ender örneklerinden biri haline gelmiştir. Bari toprağı, Puglia’nın en verimli ve en zengin kısmıdır; üzümü meşhurdur; alkol derecesi çok yüksek olan şarabı öbür italyan şaraplarına katılmak için kullanılır; badem hâlâ eskiden kalma usullerle yetiştirilir; ayrıca toprakların büyük kısmı zeytin ağaçlanyle örtülüdür. Salento’nun tarım ekonomisinde bağcılık ve zeytinlikler öteden beri ağır basar; ayrıca meyveleri büyük bir ihracatı besleyen incir ağaçları ve Lecce eyaletinin temel tarımı olan tütün yetiştirilir; yemlik bitki farımı Tarento dolaylarında gelişmektedir. Mülkiyet rejiminde de bir değişme başlamıştır; Puglia eskiden bir latifundia’lar a-lanıydı. Bugün büyük mülkler toprak reformunun uygulanmasından beri azalmaktadır; fakat büyük mülkiyet meselesi hâlâ çözülememiştir ve köy nüfusunun artması önemli ölçüde işsizliğe yol açar. Yerleşmede, tamamıyle köylülerden meydana gelen ve bazılarının nüfusu 60 000 kişiyi bulan merkezler ağır basar. Balıkçılık çok yaygındır, çok sayıda küçük liman vardır ve balıkçı sayısı oldukça yüksektir. Tarento istiridye ve midye tarlalanyle meşhurdur. Puglia topraklarında italyan üretiminin yüzde 80′ini sağlayan önemli boksit yatakları bulunur (San Giovanni Rotondo); fakat geri kalan kısımda, sanayinin Bari toprağında toplanması, önemli bir ticaret merkezi Bari’nin genişlemesine sebep olmuştur. Sanayi, tarıma bağlıdır (yağ fabrikaları, un fabrikaları, makarna fabrikaları, şarap mahzenleri, tütün fabrikaları [Lecce'de]). Makine sanayii (Brindisi’de ve Tarento’da) ve petrol rafinerileri (Bari’de) gelişmiştir. Çeşitli işletmeler ve ihraç edilen tarım ü-rünlerinin çeşitliliği Bari’nin liman faaliyetini büyük ölçüde geliştirdi.
• — Tar. Batıya doğru, Eskiçağ Apulia’sından daha dar olan bölge, uzun süre Normanların işgali altında kaldı. 1057′de Robertoil Guiscardo, Puglia dükü olarak tanındı. Siyasî muhtariyetlerini kaybeden şehirler, yavaş yavaş gerilemeğe başladı. Bununla beraber, Bari, Trani ve Brindisi limanlan haçlı seferleri döneminde, insan nakli ve ticaret sayesinde çok canlıydı. Sicilya krallığının bir ili haline getirilen bölge 1861′de İtalya krallığına bağlandı. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUGLİA veya PULYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Forex ve Döviz Piyasaları
Tarih 13 Haziran 2009
Döviz piyasaları
Yatırım, hedging, spekülasyon amacıyla yapılan hareketlerin gerçekleştiği döviz piyasaları 24 saat açıktır. Açılış Sidney ve Tokyo’da olur, Hong Kong ve Singapur, Bahreyn ile sürer Avrupa piyasalarına geçer. Frankfurt, Zürih, Londra’dan New York, Chicago piyasalarına ve Los Angeles ve San Fransisco’ya devam eder. İşlem hacmi, dünya ticaret hacminin 50 katından fazladır. İşlemlerde ağırlık Amerikan doları ve Alman markı, Amerikan doları ve yen üzerindedir. Günlük işlem hacmi, milyar dolar temelinde en fazla İngiltere, ABD, Japonya, Singapur’dadır.
İşlemlerin çekirdeğinde aracı ticari bankalardır. Merkez bankaları kur ve faiz istikrarı sağlar. Bankalar doğrudan, Interbank ile, aracılar ve brokerlar ile, merkez bankaları ile, Hazine ile çalışırlar. Bankaların döviz piyasasındaki riskleri politik, transfer riskleri olarak sistematik olabilir. Riskler finansal da olabilir ve kur ve faiz riskleri şu pozisyonları içermektedir: spot, forward, swap, opsiyon. Ayrıca çalışanların riskleri de işlemleri etkiler: performans, zayıflık, hırs, eğitimsizlik, stres, yanlış anlamalar, dil sorunu, yazım hataları, takım uyumsuzluğu, headhunters, iletişim sistemleri.
Döviz piyasaları bir ülke parasının başka bir ülke parasıyla değişimi işlemleridir. Yabancı para ve mevduat hesaplarının değişimi olarak aktifler spot ve forward biçimlerinde para fonlarında dönüşür. Kullanılan ortam elektroniktir. Kur, bir para biriminin diğer para birimi karşısındaki fiyatıdır. Kotasyonları çift taraflıdır: alış-satış. Alış ve satış arasındaki farka spread denir. Bir para, baz döviz alınır ki, bu ABD dolarıdır. Kurlar, direkt veya dolaylı olarak gösterilir. Yurtiçi piyasalarda, yerli para içermeyen gösterimler çapraz kur, uluslararası piyasalarda ABD dolarını içermeyen kurlar çapraz kur olarak tanımlanır.
Türkiye’de para piyasaları [değiştir]
Türkiye’de modern para ve döviz piyasaları 24 Ocak 1980 Kararları ile harekete geçmiştir. Bu tarihten önce ithal ikameci, korumacı sistem vardı. Devletçe belirlenen sabit kur sistemi, karaborsa ve yastıkaltı sektörlerine yol açıyordu. 24 Ocak Kararlarıyla ABD doları 47.70′ten 70.00 liraya yükseltilerek devalüasyon yapıldı. Esnek ve günlük kur sistemine geçildi, fiyatlar serbestçe piyasada belirmeye başladı. TPKKK 29 aralık 1983′te kaldırıldı, kredi ve mevduat faizleri serbest bırakıldı. 30 temmuz 1981′de SPK kabul edildi. Döviz girişi her tür yoldan serbestleştirildi. 1989′da altın piyasası kuruldu.
Türkiye’de döviz işlemleri Serbest piyasada, TCMB denetimindeki döviz ve efektif piyasasında, bankalararası piyasasında olmak üzere üç piyasada gerçekleştirilmektedir. Serbest piyasada işlemler efektiftir. Merkez bankası piyasasında ise, Merkez Bankası, bankalararası döviz hareketlerini yönetiyor, kaynakları etkin olarak kullandırıyor, Türk lirasının yabancı paralar karşısındaki değerini ayarlıyor. Döviz işlemleri en yoğun olarak bankalararası piyasada gerçekleşmektedir.
Para piyasaları
Finansal piyasalar, işlem gören ürünlerin vadesine göre para piyasaları ve sermaye piyasaları olarak ikiye ayrılmaktadır. Para piyasalarında işlem 1 yıldan kısa, sermaye piyasalarında bir yıldan uzundur. Para piyasalarında kısa vadeli likidite açığı olanla fazlası olan karşılaşır. Likidite fazlası olan faiz talep eder, açığı olan faiz öder. Mekana göre yurtiçi ve yurtdışı olarak ikiye ayrılan para piyasalarında işlemler ulusal parayla sınırlıysa yurtiçi (Interbank), uluslararası paralarla yapılanı yurtdışı piyasadır (Euromarket).
Örgütlü, kurumsal, profesyonel, kredibilitesi yüksek, ürün standardı olan bir piyasadır. Para piyasalarında müşteriler, bankalar aracılığıyla karşı karşıya gelirler. Döviz piyasalarına, alım satım, fonlar, repolar, mevduatlara bankalar aracılık eder. Bankalar müşterilerle, diğer bankalarla, finansal aracılar ve brokerlarla, merkez bankalarıyla ve Hazine ile çalışırlarken kar amacı ve kendi pozisyonlarını hedef alma gayesiyle hareket ederler.
Bankalar para piyasası risklerine karşı hedging (koruma) yöntemi uygular. Bunun için forward, futures, opsiyon yöntemleri kullanırlar. Para piyasası fon transferleri ile piyasanın likidite sorununu çözer. En önemli aktörü olan bankalar topladıkları mevduat fonlarını işletmelere kredi olarak verir, hükümetlere Hazine Bonosu adıyla kısa vadeli borçlanma araçları satın alarak fon aktarırlar. Fonların fiyatı olan faiz oranı, vade, para birimi, kredibilite, enflasyon, arz ve talep tarafından belirlenir.Faiz oranları dalgalanmaları, bankaların açık ve kapalı pozisyonlarını, fiyat riskini belirler. Piyasalarda her gün belirli bir zamanda bir Interbank Oranı belirlenir. Mesela Londra’da LIBOR olan bu oran piyasadaki referans bankaların her gün saat 11′de diğer bankalara 1 ile 12 ay arasındaki sürelerde borç vermeye razı oldukları oranı gösterir. Faiz oranları yanında faiz periyotları belirlenmektedir.İşlem süreleri, günlerin fiili sayılarıyla veya bütün ayları 30 gün kabul etmekle yapılır. Takvim yılının hesaplanması da ya yılın 365 gün olarak kabul edilmesi (sterlin, belçika frangı, singapur doları) yahut yılın 360 gün olarak kabulüyle (diğer paralar) olur.
Para piyasası işlem türleri unsecuritised ve securitised olarak iki türdür. Unsecuritised işleme over teh counter denir ve doğrudandır. Securitised’de ise ikincil piyasa olabilir. Banka kredileri sabit veya fixed term loans ve periyodik veya roll over credits olarak ikiye ayrılır. Tasarrufçuların banka işlemleri de call money, day to day money, fixed term deposits, fiduciary deposits diye farklı türlere ayrılmaktadır. İkincil para piyasası enstrümanları hazine bonoları, mevduat sertifikaları, banka kabulleri, finansman bonoları, euro commercial paper, repo’dur.
Türkiye para piyasaları Türk lirası ve sermaye piyasası işlemlerini gerçekleştirir. Para piyasası da organize ve organize olmayan olarak ikiye ayrılır. Organize piyasalar Interbank, devlet iç borçlanma senetleri piyasası, TCMB repo ve tersrepo işlemleri piyasası, İMKB tahvil ve bono piyasası, borsa para piyasası’dır. Organize olmayan piyasalar Bankalararası Serbest para piyasası, bankalararası repo piyasası, bankalararası tahvil ve bono piyasası’dır.
Bankalararası Döviz Piyasası
1990′dan beri çalışan piyasada bankalar, kurumlar ve özel finans kurumları işlem yapar. Bankalar, birbirleriyle ve sadece line’ı olan bankalarla sadece line limitleriyle iş yapar. Bu iş için teminat talep etmezler. Reuters’de, bir Amerikan Doları için alış satış kotasyonları ilan edilir. Bu kotasyonlar ancak 1.000.000 ABD Doları için geçerlidir. Fiyat, pazarlıklıdır.
Merkez Bankası bu piyasaya müdahale edebilmektedir. Piyasanın 10′da açılmasını takiben kotasyonları izler, eğer kotasyonlar tolere edilebilen seviyeyi aşarsa müdahaleye başlar. Merkez Bankası Döviz ve Efektif Piyasaları Müdürlüğü,en yüksek dolar alış kuru veren bankalardan başlayarak telefonla, minimum işlem limiti olan 1.000.000 dolarlık satışlar yapar ve satışlar hedeflenen fiyata kadar devam eder. Bankalar, aldıkları dolar karşılığı TL’yi EFT sistemi kapanıncaya kadar Merkez Bankası’na yatırır. Bankalar, TL yükümlülüğünü karşılayamazsa cezai işlem yapılır. Döviz Interbankında Londra kaynaklı işlemlerde büyük bankalarla Türk bankaları brokerlar aracılığıyla işlem yapmaktadırlar.
Döviz
Döviz, dar anlamda (çek, poliçe gibi) yabancı parayı temsil eden belgeler. Türkçede yabancı ülkelerin paralarına döviz denmektedir. Herhangi bir ülkenin parasının, başka bir ülkenin (veya ülkelerin) parasına dönüştürülmesiyle ilgili işlemlere de döviz işlemi veya kambiyo işlemi denir. Döviz kelimesi dilimize Fransızca’daki deviseden geçmiştir. Genel olarak döviz dendiğinde milletlerarası ödemelerde kullanılan ödeme araçlarının tamamı ifade edilir.
Ekonomik açıdan bakıldığında döviz, iktisadi anlamda bir mal niteliğindedir. Döviz borsaları bazı özel nitelikleri olan piyasalardır. Kısaca belirtmek gerekirse, New York, Londra, Tokyo, Frankfurt, Zürich ve Paris en büyük döviz borsaları arasında bulunmaktadır. Ancak, döviz piyasalarını belirli bir yer veya mekanla sınırlı piyasalar olarak düşünmek doğru değildir.
Döviz borsaları, muayyen coğrafi bölgelerde faaliyet gösterseler de, çeşitli elektronik haberleşme araçlarıyla birbirleriyle sürekli olarak ilişki içinde bulunurlar. Denilebilir ki, günün her saatinde dünyadaki döviz piyasalarından herhangi birisi açık bulunur. Mesela ABD’in batısında yer alan San Fransisco’da borsalar kapandığında Uzak Doğuda Tokyo, Hong Kong ve Singapur borsaları, ayrıca bu borsalardaki çok uluslu Amerikan ve Avrupa bankalarının şubeleri yeni açılmışlardır. Uzak Doğu borsaları kapandığında ise Orta Doğunun mali piyasaları ve merkezleri iki saatten beri çalışmakta olup Avrupa borsaları mesaiye yeni başlamaktadır. Avrupa ile ortak çalışma saatleri sırasında New York borsasında faaliyet hacmi yoğunlaşmaktadır. Londra bankaları coğrafi konumları dolayısıyla, günlük çalışma süresi içinde öteki Avrupa piyasaları ve Kuzey Amerika dahil olmak üzere, Uzak Doğu ve Orta Doğu piyasalarıyla işlem yapabilmektedirler.
Milletlerarası döviz borsaları 24 saat sürekli olarak çalıştıkları için döviz fiyatları (kurları) sürekli olarak değişirler. Döviz bir iktisadi mal gibi işleme tabi tutulduğundan, dövizin bir arz ve talebi ve dolayısıyla da bir fiyatı vardır. Döviz fiyatlarına döviz kuru (exchange rate) denmektedir.
Döviz kurları genellikle bir birim döviz başına (veya bununla değiştirilebilen) milli para miktarı olarak tanımlanır. Döviz kurları 1 birim milli paranın karşılığı olan döviz miktarı olarak da tanımlanabilir. Bu şekilde düşünüldüğünde kurlar 1 USD = 1,35 TL veya 1 TL = 0,74 USD olarak ifade edilebilir. Bu iki sistem birbirinin tersidir. Birincisinde dövizin, milli para cinsinden değeri ifade ediliyor; buna direkt-kotasyon sistemi deniyor. İkincisinde ise milli paranın dış değeri, yani döviz cinsinden fiyatı gösteriliyor; buna da indirekt kotasyon sistemi deniyor.
Milletlerarası borsalarda döviz kurları ABD dolarıyla milli paralar arasındaki değişim oranı şeklinde ifade edilince, ABD doları dışında iki para arasındaki değişim oranı bunların dolar cinsinden fiyatlarına göre dolaylı olarak hesaplanabilir. Mesela, 1 USD = 1,35 TL ve 1 USD = 0,83 EUR ise; 1 EUR = 1,63 TL olur. Bu şekilde dolar dışındaki paralar arasında hesaplanan kurlara çapraz kur (cross-rate) denilmektedir. Yani iki para arasındaki dolaylı değişim oranına çapraz kur adı verilir.
Yabancı paraların çapraz kurları arasında da bir uyum vardır. Çapraz kurlar arasındaki uyum bozulur, yani dövizin ucuz olduğu yerden satın alınıp pahalı olduğu yerde satılması işleri ortaya çıkabilir. Bu farklardan yararlanarak kazanç sağlanması işlemine arbitraj denir. Geniş anlamda döviz ticareti; döviz bazında mevduat bulundurmayı, döviz piyasaları arasındaki kur farkından kar elde etmeyi (döviz arbitrajı), zaman içindeki kur değişmelerinden kar elde etmeyi (döviz spekülasyonu) de kapsamına almaktadır.
Döviz piyasaları vadeli piyasa (forward market) ve vadesiz piyasa (spot market) olmak üzere ikiye ayrılırlar. Vadesiz piyasalarda döviz işlemleri herhangi bir işgününde o günün döviz kuru üzerinden yapılmaktadır. Vadeli piyasalarda ise tarafların sözleşme ile tesbit ettikleri gelecekteki bir gün ve döviz kuru üzerinden (vadeli döviz kuru) döviz alım ve satımının taahhüt edilmesi şeklinde yapılmaktadır.
Vaktiyle altın para sisteminin yürürlükte olduğu yıllarda ülke paraları, bulundurdukları veya temsil ettikleri altın miktarına göre birbirleriyle mübadele edilirlerdi. Mesela Türk lirası 2 gr altını, dolar 6 gram altını temsil ediyorsa, 1 dolar = 3 TL olarak belirlenirdi. Böylece belirlenmiş olan kurların değişmeleri de mümkün olmazdı. Altın para sisteminin çok önemli bir üstünlüğü olarak nitelenen bu husus, daha sonra kâğıt para sistemine geçirilmesiyle birlikte geçerliliğini kaybetti. Döviz kurları sabit veya esnek olarak belirlenebilmesinin fayda ve mahzurlarını esas alan tartışmalar iktisat literatüründeki canlılığını hala korumaktadır.
II. Dünya Savaşı sonlarından 1973 başlarına kadar dünyada geçerli olan ve Bretton Woods Sistemi diye bilinen para sistemi bir sabit kur sistemiydi. 1973 başlarından itibaren Batılı ülkeler esnek veya değişken kur sistemini benimsemişlerdir. Ne var ki, Avrupa Topluluğu ülkeleri gibi bazı sanayileşmiş ülkeler paralarını sabit kurlardan birbirine bağlayarak bir para sahası oluşturmuşlardır. Belirtmek gerekir ki, günümüzde tam bir esnek kur sistemi hemen hemen hiçbir ülkede uygulanmamaktadır. Hemen hemen her ülke döviz kurlarının nisbi de olsa istikrarlı oluşunu özlemektedir. İstikrar arayışları ise döviz piyasalarına müdahaleyi zorunlu kılmaktadır.
Türkiye’de 1929 yılına kadar Lozan Antlaşmasında yer alan hükümler dolayısıyla döviz piyasalarına fazla bir müdahalede bulunulamamıştır.
Lozan Antlaşmasının koyduğu sınırlamaların sona ermesiyle birlikte, 20 Şubat 1930 tarihinde çıkartılan 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu ile döviz işlemlerini düzenleme yetkisi Maliye Bakanlığına verilmiş ve yoğun bir şekilde döviz kontrolu uygulanmaya başlanmıştır.
Özellikle 1983′ten sonra Türk Lirasına konvertibilite sağlamak yönünde getirilen bazı düzenlemelerle 1567 sayılı kanunun uygulamaları yerine geniş ölçüde bir serbesti ortamı getirilmiştir. Sabit döviz kuru sistemi fiilen terk edilmiş ve kurların önce kısa aralıklarla, sonraları Merkez Bankasınca her gün belirlenmesi yoluna gidilmiştir. Hükümet 1989′da aldığı bir kararla banka ve yetkili kurumlara 3000 dolar veya eşdeğer döviz satabilme hakkı verildi. Mart 1990′da 32 sayılı karar olarak bilinen Türk Parasını Koruma Hakkındaki Karar’da yapılan değişiklikle, Türkiye’de yerleşik kişilere sınırsız döviz bulundurma ve transfer etme gibi haklar tanındı (1993).
Para piyasalarında spot işlemler:
Para ve döviz piyasaları, dünya coğrafyasının zaman dilimine göre yapıldığından işlemlerde işlem tarihiyle teslim tarihi (valör) farklıdır. Döviz ticareti fiziki değil, muhabir hesaplar üzerinden olur. Teslimatlar işlem gününden iki gün sonradır. Örneğin, Amerika’dan getirteceğim bir mal için x dolara ihtiyacım var. Bankamı arar, kuru sorarım. Banka, alış ve satış rakamı verir. Bu fiyatlar bankanın yabancı parayı alış ve satış rakamlarıdır. Banka, iki işgünü sonra x doları kredi eder, yani çekme izni verir, hesabımdan satış rakamı olan YTL’yi düşer.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası
Merkez Bankası, banknot ihraç eden, hükümetin para ve kredi politikasını yürüten, veznedarlık görevini üstlenmis ve devletin iktisadi ve mali danışmanlığını yapan bağımsız bir ekonomik kurumdur. Kağıt para (banknot) basma tekelini elinde bulundurur ve bu yetkiye istinaden bağımız olarak para politikasını belirler. Ayrıca Hazine Müsteşarlığı’na bağlı olan Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü’nce basılan madeni paraların tedavülü de Merkez Bankası’nca sağlanmaktadır. Merkez Bankası Elektronik Fon Transferi EFT, Elektronik Menkul Kıymet Transferi EMKT sistemlerinin Türkiye’deki sahibi olup[2], Tüm Dünya Bankalararası Mali İletişim Topluluğu’in (Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication – SWIFT) Türkiye ayağını yürütmektedir[3]. Banka büyük Elektronik Veri Dağıtım Sistemi (EVDS) olarak adlandırılan büyük bir veri tabanına sahiptir. Bu veri tabanındaki bilgiler İngilizce ve Türkçe olarak kullanıcıların hizmetine açılmıştır.
Vikipedi, özgür ansiklopedi
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Forex ve Döviz Piyasaları hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRUSYA Genel tarih
Tarih 12 Haziran 2009
PRUSYA Genel tarih
• ilk yıllar. Vistül ile Neman arasındaki Prusya topraklarına ilkin bir baltık halkı olan Prusyalılar veya Boruslar yerleşti; bunları Oliva rahipleri (Oliva’lı Christian. 1215′te ilk Prusya piskoposu) ve Polonyalılar boş yere hıristiyanlaştırmağa uğraştılar.
Yenilen Mazovyalı Konrad, töton şövalyelerinden yardım istedi (1225). İmparator ve papanın desteklediği, alman, polonyalı, çek v.d. haçlılardan da yardım gören Tötonlar, Kulm (Chelmno) bölgesinde üslenerek güç bir fethe başladılar (1228); Prusyalıları zorla hıristiyanlaştırdılar, çoğunu kılıçtan geçirdiler ve topraklarına elkoyarak alman kolonlara dağıttılar. 1260′a doğru Mazurya gölleri dışında ülkenin hemen her yerini ele geçiren toton şövalyeleri, 1265-1295 yıllarında Prusyalıların isyanlarını kesinlikle bastırdılar.Kolonlar tahıl üretimiyle zenginleştiler; bu tahılı Danzig (Gdansk), Elbing (Elblag), Torun v.b. şehirlerin tacirleri ihraç ediyordu; şehirlerin hepsi Hansa’ya katılmış ve Magdeburg ile Lübeck yasaları uyarınca kendi kendilerini yönetme hakkını elde etmişti.
Ama toton tarikatı şövalyeleriyle ilişkiler kısa süre içinde gerginleşti ve Totonların merkezi Marienburg’a nakledildi (1309). Köylüler, soylular ve özellikle alman tacirler tarikat başkanlarını ülkeyi mutlaka hükümdarlar gibi yönetmek ve sayılarını artırmak için günden güne daha çok yabancı asker çağırmakla suçluyorlardı. Zaten toton tarikatı Brandenburg’a yaklaşmak ve tehlikeli Polonya-Litvanya birleşmesine (1386) karşı denge unsuru olmak için Pomerelya ve Danzig’i ilhak ederek (Kalisz anlaşması 1343), ve Neumark’ı satın alarak (1402) hâkimiyetini yaymıştı. Tötonlar birliği kurmak için Polonya’ya savaş açtılar, fakat 1410′da Grunwald’de (Tannenborg), «Lucertole» birliğini kuran soylu ve burjuva tebaaları (sonradan Marienwerder birliğini kurdular [1440]) tarafından savaş Sırasında yüzüstü bırakılınca yenildiler.
Tötonların isteğine uygun olarak imparator Friedrich, Marien-werder birliğini dağıttı (1453); bunun üzerine soylular ve şehirler, Polonya kralı Kazimierz IV’ün desteğiyle ayaklandı; Kazimierz bu ikinci savaştan sonra Doğu Prusya’nın kendisine bırakılmasını sağladı ve tarikata Polonya’nın metbuluğunu kabul ettirdi (Torun anlaşması, 1466). O tarihten sonra köylüler, şehir burjuvazisi ve toprak Sahibi soylular arasındaki dayanışma çözüldüğünden Tötonlar kesinlikle gerilemeğe başladılar. Hansa’nın gücünü kaybetmesinden (XV. yy.) ve tahıl fiyatlarının yükselmesinden (XVI. yy) yararlanan soylular önce XIV. yy.daki salgın ve kıtlıklar ile XV. yy. savaşları sonucunda boş kalan toprakları ele geçirdiler; Sonra köylülerin topraklarına el atarak köylüleri XVI. yy.da toprak kölesi haline getirdiler.
O tarihten sonra bedava işçi çalıştıran toprak sahibi soylular tahıllarını çok düşük fiyatla, ama dolgun kârlarla Batı Avrupa’ya Sattılar; hattâ üretim ve kazancı çoğaltmak için ülkeye yeniden kolon yerleştirmeğe başladılar.
• Prusya düklüğü. Üçüncü bir savaş (1519-1521) sonunda Toton tarikatı başkanı Brandenburg’lu Albrecht, Prusya’nın laik ve soydan geçen; bir düklük haline getirilmesini sağladı; düklük doğrudan doğruya Polonya tacına bağlı bir fief’ti (Krakow, 1525). Hohenzollern sülâlesinden Brandenburg’lu Albrecht, Prusya dükü oldu (1525-1568), Luther reformunu benimsedi, tarikat başkanı unvanından vaz geçti ve tarikatın mülklerini laikleştirdi.
Albrecht devletini yeniden teşkilâtlandırmayı denedi; ama illerin yönetiminde Tötonların koyduğu taksimatı değiştirmedi. Ayrıca soylulara ve şehir burjuvazisine Lanstande’de (bu iki sosyal sınıfın denetlediği meclis) vergi miktarını tayin etmek hakkını tanıdı. Ama hükümette yabancılara önemli yerler vermesinden hoşnut olmayan soylu ve burjuvalar, Polonya kralına başvurdular; kralın yaptığı soruşturma sonucunda subayların sayısı sınırlandı. Albrecht Friedrich (1568-1618), Polonya ve Brandenburg seçici prensi Joachim II ile yaptığı görüşmeler Sonucunda hüküm süren sülâle söndüğü takdirde Prusya düklüğünün Joachim II’ye geçmesini kabul etti (1569). Joachim II (1573), Polonya düklüğünün yönetimini önce Ansbach markgrafı Georg-Friedrich’e (1577-1613), sonra Brandenburg maıkgraflarına verdi.
Böylece seçici prens Johann Sigismund, Prusya dükü oldu (1618-1619). Düklük ve Seçici prenslik kurumları resmen muhafaza edildi ve Polonya’nın desteklediği il hükümetleri, boyun eğmeleri karşılığında, her hükümdar değişmesinde yeni yeni tavizler kopardılar; Hohenzollern’ler illeri Otuzyıl savaşına sürükleyince istekler daha da arttı. Aciz seçici prens Georg-Wilheln (1619-1640), ülkesi için isveç Vasa’ları (Gustaf II Adolf, 1611-1632) ve Polonya arasındaki (Zygmunt III, 1587-1632) çekişmelere seyirci kaldıktan sonra, isveç Vasa’larına katılmayı kabul etti. Bununla birlikte oğlu ve vârisi Friedrich-Wilhelm I (1640-1688), Doğu Pomeranya (Kamien piskoposluğu dahil) ile Minden, Halberstadt ve Magdeburg piskoposluklarının kendisine bırakılmasını sağladı (Vest-falya anlaşmaları, 1648); sonra Polonya-isveç savaşına (1655-1660) katılmasına karşılık, Prusya’yı Polonya metbuluğundan kurtardı (Wehlau, 1657) ve bu düklük üstünde kendi otoritesini kabul ettirdi (Oliva, 1660). Prusya o tarihten sonra Brandenburg devletine katıldı ve bu devlete bağlı eyaletler arasında Hohenzollern’lerin rakipsiz bir hâkimiyet kurdukları tek ülke oldu.
• Prusya devletinin doğması. Bu başarılara rağmen yeni devletin durumu nazikti: Neman-Ren arasında çok dağınık, savaşlarla yakılıp yıkılmış ve ıssızlaşmış topraklar; Prusyalı luther’ciler ile Rheinland bölgesindeki katolikler ve calvin’ciler arasındaki çekişmeler; özellikle doğudaki Junker’lerle (soylu mülk sahipleri) toprak kölesi köylüler arasındaki Sosyal gerilim. İl meclislerinin (Landstande) düzenli vergiler ödemeyi reddettiği (1662 ve 1667) Prusya’da, imtiyazlar tehlikeli ve güçlüydü.
Büyük seçici prens, siyasetini kabul ettirebilmek için asker göndermek (1662) ve il meclislerine ülkenin yönetiminde görev alacak Brandenburg’lu memurların bulunmasını kabul ettirmek zorunda kaldı. Bu sonuç ancak Friedrich – Wilhelm’in kurduğu modern ordunun desteğiyle sağlanabildi; bu ordunun bakımı; için de birçok vergi kondu, idarî reformun, memurlar kadrosunun, pazarcılığa yönelmiş bir ekonominin, yeni kurulan donanmalın (1688 de 12 gemi), Afrika Brandenburg şirketinin (merkezi Königsberg’de) ve çağrılan yabancı teknisyenlerin (1683′ten sonra fransız Protestanları) güçlü bir devlet haline getirdiği Brandenburg-Prusya, bu gücünü İsveçlileri Fehrbellin’de yenip (1675) Riga’ya kadar kovalayarak (1678 sonu) ortaya koydu. Louis XIV’ü büyük seçici prense yaklaşmağa yönelten (1681 gizli antlaşması) bu askerî güç, Friedrich III’te krallığını ilân etme isteği uyandırdı. Ama bunun için imparatorun ve büyük devletlerin onayı gerekiyordu.
Prusya ordusu Louis XIV’e karşı Avusturya imparatorunun emrine verildi (1689 -> 1697) ve imparator, İspanya Veraset Savaşına katılmasını sağlamak için Prusya hükümran düklüğünü krallık haline getirmeğe karar verdi (1700). Friedrich Königsberg’de törenlerle taç giyerek (18 ocak 1701) Friedrich I adını aldı (1701-1713) ve Fransa’ya karşı savaşa katıldı; ama İsveç’e karşı savaşta önce tarafsız kaldı (1710).
• Prusya askerî devletinin kurulması (1713-1740). «Çavuş-kral» denen Friedrich-Wilhelm I, isveç’in ön Pomeranya, Stettin (Szczecyn) ve Odra’nın ağızlarını kendisine bırakmasını sağladıktan (Stockholm antlaşması, 21 ocak 1720) sonra, bütün gücünü ordu ve idareye dayandırdı; orduyu devletin temel direği haline getirdi, hükümdarlığı boyunca bütün çabalarını ordu için harcadı ve ordunun bakımını şahsî gelirleriyle karşıladı.
Yoksul toprak Sahibi soyluların ailelerinden gelen, Kadetler okulunda parasız yetiştirilen (Berlin, 1722) subaylar, devletin en yüksek sınıfı haline geldi. Ordunun yansı askerî kantonlardan (1665 kanton Sistemi) toplanıyor, yarısını ise paralı askerler meydana getiriyordu. Bu ordu mekanizmasının büyük harcamalar gerektirmesine rağmen sıkı bir tasarruf siyaseti ve sağlam bir vergi sistemi (imtiyaz ve muafiyetlerin kaldirılması) sayesinde tasarruf yapıldı. Buna paralel olarak kral ülke içi yerleşme harekeketine de hız verdi; 1709-1710 vebasının kırıp geçirdiği Prusya düklüğüne 17 000 Salz-burg’lu yerleştirdi (1732). Memurlarına namusluluk ve mutlak disiplin anlayışı kazandıran Friedrich-Wilhelm’in yönetimi kusursuzdu; ülkeyi maliye, Savaş ve topraklar yüce direktuvarının yardım ettiği kabinesi yardımıyle yönetiyordu ve bakanlar ancak birer yürütme görevlisiydi.
• Prusya’nın büyük bir devlet haline gelmesi (1740-1786). Prusya ordusu Friedrich II’nin elinde eşsiz bir kudret aracı oldu. Avusturya’dan Silezya’nın alınması, Berlin antlaşmasında imzalandı (1742) ve Dresden’de onaylandı (1745). Fransa, Avusturya ve Rusya’ya karşı bir kuvvet denemesi olan Yediyi! savaşlarını Prusya büyük güçlüklere ve ağır kayıplara (kısa Süre içinde yeni kolonlar getirilmesiyle telâfi edildi) rağmen kazandı (Rossbach, kasım 1757; Leuthen aralık, 1757; Hubertsburg anlaşması, 1763). Friedrich, Avusturya ve Rusya’ya kabul ettirdiği Polonya’nın ilk bölüşülmesiyle Batı Prusya veya Polonya Prusyası’nı ele geçirerek (1772) ve Prusya ile Brandenburg’u toprak bakımından birleştirerek Junker’lere iktisadî menfaatler sağladı.
O tarihten sonra devamlı olarak imparatora karşı Almanya’nın meselelerine müdahale etti; imparatorun Bavyera’yı ilhak etmesini engelledi (1778-1779) ve birleşmiş alman prenslerinin (Fürstenbund) yardımıyle Almanya’da Hohenzollern’lerin yerini almağa çalıştı (1765). O tarihte 160 000-200 000 kişilik daimî bir ordusu, 55 milyonluk hazinesi, 22 milyonluk geliri vardı; üstelik çoğu XIX. yy.da Hıristiyanlığı kabul eden saray yahudilerinden de (bankacı, ordu müteahhidi v.b.) malî yardım görüyordu (bu yardım Prusya’nın 1812′de yahudilere hürriyetler tanımasını kısmen açıklar). Ama köylerde toprak köleliği rejiminin devam etmesi, şehirlerdeki katı lonca rejimi ve Soyluların devlette önemli rol oynamaması sosyal gelişmeyi köstekliyordu. Friedrich II, babasının mutlakıyet idaresini daha da sağlamlaştırdı; ama rejiminin dış görünüşünü filozofça düşüncelerini uygulayarak yumuşattı: din hürriyeti, adlî reform, Prusya hukukunun derlenmesi (1774), idare ve adaletin ayrılması. Bütün dikkatini iktisadî gelişmeye toplayarak bataklıkların tarla haline getirilmesini ve iskânını, Emden ve Swinemünde limanlarının düzenlenmesini ve ticarî gelişmeyi (A.B.D. ile ticaret anlaşması, 1785) destekledi.
• Prusya devletinin gerilemesi ve yeniden doğması (1786-1815). Friedrich II’nin eseri kısa süre içinde yeğeni Friedrich -Wilhelm II’nin (1786-1797) beceriksizliği yüzünden bozuldu. İdareyi bir gözdeler kabinesine bırakan Friedrich-Wilhelm II, din ve fikir hürriyetini kaldırdı, devlet hâzinesini saçıp Savurdu, prusya ordularını menfaat sağlamayan serüvenlere sürükledi (Felemenk 1787, Valmy 1792) ve Sonunda orduyu İngiltere’ye kiraladı. Gelir kaynakları tükenince, Fransa’ya Kuzey Almanya’nın tarafsızlaştırılmasını sağlayan Basel antlaşmasını (1795) imzaladı. O tarihten sonra eyaletlerini Polonya’nın zararına genişletmekle uğraştı (1793 ve 1795 bölüşmesi). Prusya’nın o tarihte yüzölçümü 300 000 km2′yi, nüfusu ise 8 700 000 kişiyi bulmuştu; ama ülke borç içindeydi, ordusu zayıflamıştı, idarî teşkilâtı bozulmuştu.
Friedrich-Wilhelm III, gerilemenin önünü almağa çalıştı. Aşırılıkları azaltarak malî durumu düzeltti; ama yaşlı kadrolarını muhafaza ettiği orduda reform yapmadı. Fransa’ya karşı elverişli bir tutum takınması sayesinde Almanya’da birkaç toprak kazandı (1803); Napolyon, Kleve, Ansbach ve Neuchâtel’e karşılık Prusya’ya Hannover’i verdi (Schönbrunn, 15 aralık 1805) . Fakat Ren konfederasyonunun kurulması Prusya’yı Rusya ile ittifaka sürükledi; Napolyon’a bir ültimatom gönderen Prusya’nın ordusu ezildi (Jena, Auerstedt, 14 ekim 1806), Berlin işgal edildi
(27 ekim 1806) , Tilsit antlaşmasıyle (1807) Prusya, topraklarının yarısını kaybetti; savaş tazminatlarını ödeyemeyen krallık işgal edildi ve Fransızların metbuu haline geldi.
Ama barış yapılır yapılmaz, kral reformlara girişti ve Fransız devriminin yaydığı hürriyetleri tanıdı: Stein toprak köleliğini kaldırdı (9 ekim 1807) ve köylüler kralın şahsî mülkü olarak işledikleri topraklara sahip oldular. Bu reformlar kamuoyunda önemli gelişmelere yol açtı ve 1810′da kurulan Berlin üniversitesi, Fichte’nin etkisiyle alman milliyetçiliğinin ocağı haline geldi. Scharahorst ve Gneisenau, kadroları tasfiye ederek, talimatnameleri yeniden hazırlayarak, ordu reformuna giriştiler. Ama Stein’ın entrikalarını haber alan Napolyon, onun görevden alınmasını sağladı (1808) ve ordu mevcudunu 42 000 kişi olarak sınırladı. Bununla birlikle 1810′da Hardenberg, Stein’ın eserini yeniden ele aldı; malî imtiyazları kaldırdı, kilisenin mallarına elkoydu, sanayi hürriyetini ilân etti, gençleri askerî eğitimden geçirerek (krümperler sistemi), orduyu çoğaltma yasağını işlemez hale soktu.
Prusya, Almanya’nın ayaklanmasında kesin rol oynayacak hale gelmişti. General Yorck’un Tauroggen’de bozguna uğraması (30 aralık 1812) ayaklanmaya işaret oldu. Doğu Prusya ayaklandı; kral topyekûn seferberlik i-lân ederek Fransa’ya savaş açtı (17 mart 1813) . 278 000 kişilik ordusuyle Avusturya’yı koalisyona sürükledi.
Bu çaba ve fedakârlıklar Viyana kongresiyle mükâfatlandırıldı (1814-1815). Prusya yeniden kurularak Saksonya’nın kuzey yarısı, Westfalen ve Rheinland’ı aldı; bir german devleti haline gelmişti ve Almanya’nın en zengin bölgelerini içine alıyordu.
• Almanya’da Prusya hâkimiyeti (1815 -1870). 1814′te girişilen idarî reformla krallık illere bölündü; iller de idare bölümleri ve çevrelerine ayrılıyordu. Yönetim, devlet kançılarının başkanlık ettiği bir meclisteydi. Prusya’nın yönetimi altında Zollvere’in (1834), öbür kuzey alman devletleriyle birleşmeyi hazırladı. Bununla birlikte kralın vaat ettiği anayasa Kutsal İttifak’ın etkisiyle çıkarılmadı: üniversite derneklerine (Burschenschalten) kötü davranıldı.
Eski prusya ailelerinden meydana gelen soylular, Friedrich II’den beri devleti yönetiyor ve yerlerini yüksaltmekte olan burjuvaziye çok ağır bırakıyorlardı; öyle ki, XX. yy. başında Prusya’nın gücünün iki temel direği olan ordu ve bürokrasinin kilit noktaları hâlâ soyluların elindeydi. Luther’ci kiliselerin birleşmesine ve devlet tarafından yönetilen bir kilise haline getirilmesine muhalefet eden Köln ve Poznan piskoposları tutuklandı. Daha liberal olan Friedrich Wilhelm IV (1840-1861), piskoposları serbest bıraktı ve genel af ilân etti (1844). Kamuoyunun baskısı karşısında temsilî meclise benzer bir meclis kurdu: Berlin «Birleşmiş Landtag’ı» (1847).
Berlin’deki 1848 ayaklanmasından bunalınca, bir kurucu meclis topladı ve liberal bir anayasa çıkardı (1849). Ama Frankfurt parlamentosunda, Avusturya’nın dışta bırakılacağı bir Almanya’yı hâkimiyeti altına almağa cüret edemedi; Avusturya kendi ülkesinde düzeni sağladıktan sonra Friedrich’i bu yoldaki bütün denemelerinden vaz geçmek zorunda bıraktı (Olmütz, 1850). Bunun üzerine Muhafazakâr parti ile luther’ci kilisenin Prusya devletini yönetmeğe başlaması, Hıristiyanlığın halkın gözünden düşmesine ve alman birliğini gerçekleştirmeyi hedef alan Real Politik’in hazırlanmasına yol açtı. İki meclisten meydana gelen bir parlamento (senyörler meclisi [Herrenhaus] büyük mülk sahiplerini temsil ediyordu; ikinci meclis sınıflar Sistemine göre seçiliyordu) kuran 31 Ocak 1850 Anayasasını kabul ettikten sonra Friedrich -Wilhelm IV, Avusturya’nın tutumunun etkisi altında kalarak yeniden bir tepki siyasetine döndü; fakat bir delilik buhranı geçirerek naipliği kardeşine bıraktı; kardeşi Wilhelm I adiyle hüküm sürdü (1861-1888).
Güçlü bir monarşi taraftarı olan yeni hükümdar, Roon’un 1860′ta sunduğu askerî reform projesini (üç yıl silâhlı hizmet; ihtiyat hizmeti süresinin artırılması, kadroların ve askerî bütçenin çoğaltılması) destekledi. Yeni kralın iktidara çağırdığı Bismarck, bütçenin parlamentoda oylanmasına son verdi ve dış siyaseti muhalefete aldırış etmeden yürüttü. Gücünü Düklükler savaşında denedikten sonra Avusturya’yı Sadowa’da ezdi ve 1866 seçimlerinde başarı kazandı. Prusya, Schleswig, Holstein, Hannover, Hessen Seçici prensliği, Hessen-Nassau ve Frankfurt’u ilhak etti. Kuzey Almanya konfederasyonuna giren öbür devletleri kontrolü altına aldı ve güney almanya devletlerini askerî ittifaklarla kendine bağladı. 1870 Savaşı Bismarck’a alman birliğini gerçekleştirmek imkânını verdi: Prusya kralı Versailles’da (1871), Almanya imparatoru ilân edilerek taç giydi.
• Prusya’nın sonu. Prusya’nın son yılları krallığın askeri teşkilâtını aktardığı Almanya’nınkiyle karışır. Bismarck aynı zamanda hem imparatorluk kançıları, hem de Prusya başbakanıydı. Yeteneği ve otoritesi sayesinde, Reichstag (genel oyla Seçiliyordu ve nispeten soldaydı) ile Landtag’ın (sınıflar seçim sistemi gereğince kendiliğinden muhafazakârdı) birbirine ters kararlar almasının ortaya koyduğu nazik meseleleri çözebildi.
Prusya’nın, imparatorluk işlerini yöneten prusyalı personele ve kilit bölgeleri Prusya’da olan iktisadî güce dayanan önceliği, Almanya’yı Birinci Dünya savaşına sürükledi. Bu yüzden bozgun ve 1918 Devrimi en çok Prusya’ya zarar verdi; Almanya’dan ayrılan toprakların hepsi prusya toprağıydı. Sosyalistlerin etkisiyle demokratik bir anayasa çıkarıldı; bu anayasaya göre güç, meclis başkanını (sosyal demokrat Braun [1920-1932]) seçen Landtag aracılığıyle halktaydı. 1933-1935 Birleşme kanunlarıyle nasyonal sosyalizm, millet hükümranlığını yavaş yavaş Reich’a aktardı. Prusya o tarihten sonra pratikte ortadan kalktı ve 1945 çözülmesiyle kesinlikle yok oldu. Gücünü sağlayan toprakların büyük kısmı, S.S.C.B. veya Polonya’ya verildi; gerisi Doğu ve Batı Almanya’yı meydana getiren çeşitli Lander’ler arasında bölüştürüldü (1947). Milletlerarası kontrol kurulu Prusya devletinin sembolik dağıtılmasını ilân eden bir kanun çıkarınca Prusya’nın adı bile haritalardan silindi.
Osmanlı-Prusya ilişkileri
Prusya ile Osmanlı devleti arasında diplomatik ilişkiler, XVIII. yy. başlarına kadar uzanır. 1718′de sadrazam Tevkiî Mehmed Paşa, Osmanlı devletinin Avusturya savaşla rıyle uğraştığı sırada, Prusya kralı Friedrich Wilhelm I’e bir dostluk mektubu gönderdi. 1720 Yılında Prusya kralı, Jurgowski adlı memurunu at satın almak için İstanbul’a gönderdi. 1739′da Friedrich Wilhelm, Mahmud I’e gönderdiği bir mektubunda Prusya’nın, imparatorun ordusuna asker toplamak mecburiyetinde olduğu halde iki yıldan beri bunu yapamadığını bildiriyor ve Osmanlı devletiyle Prusya arasında bir ticaret anlaşması imzalanmasını teklif ediyordu.
Prusya’nın bu teklifinden bir sonuç çıkmamakla birlikte Osmanlı devletiyle Prusya krallığı arasındaki ilişkiler kesilmedi, özellikle Yediyıl savaşları (1756-1763) başladıktan sonra ilişkiler daha da sıklaştı. Prusya kralı Friedrich II, Rusya, Avusturya ve Fransa’nın saldırısına uğrayınca Osmanlı devletiyle askerî bir anlaşma yapmak istedi. Bu amaçla, Adolf von Rexin adındaki elçisini İstanbul’a gönderdi.
Prusya’nın teklifi sadrazam Ragıb Paşanın başkanlığında toplanan divan tarafından incelendi. Rusya ve Avusturya ile harbi gerektirecek bir durum olmadığı için kabul edilmedi; fakat bu ittifak teklifi kesin olarak da reddedilmedi. Elçiye verilen cevapta askerî ittifakın daha uygun bir zamana bırakılması, şimdilik bir ticaret anlaşmasıyle yetinilmesi gerektiği bildirildi. Prusya ile bir ticaret anlaşması imzalandı (1761) Friedrich 1762′de rus çarı olan Pet-ro III ile anlaşarak rus cephesindeki savaşlara son verdi ve Osmanlı devletiyle Avusturya’ya karşı bir anlaşma yapmak istedi. Kesin olarak barış taraftarı olan sadrazam Ragıb Paşa bunu da kabul etmedi. Ahmed Resmî Efendi bu sırada Berlin’e gönderildi (1764). Osmanlı – Avusturya – Rusya savaşları sırasında (1787-1792), Osmanlı-Prusya ittifakı için yeniden teşebbüse geçildi.
Rus-Avusturya ittifakı karşısında yalnız kaldığını anlayan Prusya, hem bu iki devlete karşı kendi güvenliğini sağlamak, hem de Osmanlı devletinin kendisiyle yapacağı bir ittifakı bu iki devlete karşı bir tehdit vasıtası olarak kullanmak için, Osmanlı devletine Avusturya ve Rusya’ya karşı bir ittifak teklif etti. Bu teklif Osmanlı devleti tarafından kabul edildi. 5 Maddelik bir antlaşma meydana getirildi (1 şubat 1790). Bu antlaşma gereğince Avusturya ve Rusya, Tuna’yı geçerek nehrin güneyindeki osmanlı topraklarına saldırırsa, Prusya bu iki devlete savaş açacak, Osmanlı devleti çıkarlarına uygun bir barış yapana kadar savaşa devam edecekti. Buna karşılık Osmanlı devleti yapılacak barış antlaşmasında Avusturya’nın Lehistan’dan almış olduğu Galiçya’nın tekrar Lehlilere verilmesine çalışacaktı.
Antlaşmanın ikinci maddesinde 1761 yılında imzalanmış olan ticaret anlaşmasının yürürlükte olduğu tasdik ediliyor; Osmanlı devleti, Akdeniz’de gidip gelen prusya ticaret gemilerinin kuzey afrika korsanlarına karşı korunmasını taahhüt ediyordu. Antlaşmanın üçüncü maddesi gereğince Osmanlı devleti Avusturya ve Rusya ile barış yapmadıkça Prusya da bu iki devletle barış yapmayacaktı. Buna karşılık Prusya, Lehistan ve İsveç; Rusya ve Avusturya ile barış yapmadıkça, Osmanlı devleti de bu iki devletle barış yapamayacaktı. Antlaşmanın dördüncü maddesinde barış antlaşmasından sonra Prusya, Osmanlı devletinin toprak bütünlüğüne kefil oluyor, barıştan sonra Rusya ve Avusturya, Osmanlı devletine savaş açarsa, bu iki devlete savaş açmayı taahhüt ediyordu. Yine bu maddede Fransa ve İngiltere’nin osmanlı toprakları üstünde sahip olduğu haklara Prusya’nın da sahip olması şart koşuluyordu. Prusya bu antlaşma gereğince Avusturya sınırına askerî kuvvetler gönderdi.
Osmanlı devleti de Prusya’nın isteği üzerine kendisi için tehlikeli olan rus cephesine küçük birlikler göndererek asıl büyük ordusunu Avusturya sınırına şevketti. Antlaşmanın imzasından sonra Avusturya ve Prusya kralları Reichenbach’da buluşarak Avusturya ve Osmanlı devleti arasında savaştan önceki sınır üstünden barış yapılmasına karar verdiler (1790). Prusya, Osmanlı devletinin bu isteğine rağmen Rusya’ya savaş açmaktan çekindi. Selim III’ün Prusya’nın Rusya’ya savaş açmasını sağlamak amacıyle Berlin’e gönderdiği Ahmed Azmi Efendinin çalışmaları bir sonuç vermedi. Prusya, Osmanlı devletiyle olan antlaşmasını bir tehdit aracı olarak kullandı. 1793′te Avusturya ile Rusya’nın Lehistan’ı taksiminden kendisi için pay çıkardı. Baltık kıyısındaki Danzig ve Thorn limanları ile çevresindeki toprakları aldı. Selim III zamanında Osmanlı devleti Berlin’de devamlı elçilik kurdu (1793). Mahmud II yeniçeri ocağını kaldırdıktan sonra Prusya’dan başta Moltke olmak üzere pek çok uzman subayı yeni osmanlı ordusunun yetiştirilmesi için getirtti.
Askeri tarih
Prusya ordusunu, XVII. ve XVIII. yy.da devletlerini kurmanın tek şartı olarak gören Hohenzollern’ler meydana getirdiler. Ordunun yaratıcısı, oğluna 30 000 kişilik daimî bir ordu (alman devletleri arasında en kuvvetli ordu) miras bırakan Friedrich-Wilhelm idi (1640-1688). Ama bu orduya sonradan modern alman ordusunun benimsediği temel özellikleri, «çavuş-kral» Friedrich Wilhelm I (1713-1740) ve Friedrich II (1740-1786) kazandırdı. Friedrich I, 1733′te mecburî askerlik hizmeti (her alay belirli bir «kanton»dan toplanıyordu) koyarak ve birlikleri sert bir disiplin ve talime (drill) tabi tutarak ordunun temelini kurdu; bu arada da iktisat ve etkililik ilkeleri altında yönetimi kontrol eden sıkı bir idare (Heeresverwaltung) kuruldu. Ordu 1713′te 40 000 kişiyken, 1740′ta 83 000′e yükseldi.
Bu yüksek nitelikli araca Friedrich II, aynı zamanda hem bir devlet doktrini hem bir savaş doktrini hazırlayarak bir düşünce kazandırdı; siyaset ve stratejiyi sıkıca birbirine bağlayan bu doktrinler, daha sonra haleflerini (Bismarck, Moltke, Schlieffen, Seeckt, Hitler) aynı zekâ yapısı ve tek bir eylem isteğinde birleştirdi. 200 000 Kişiyi bulan Friedrich II’nin ordusu, zaferleri ve metotlarının yaygınlaşması (eğik düzen; prusya tarzı eğitim) sayesinde Avrupa’nın başlıca askerî gücü haline geldi. Friedrich II’nin ölümünden sonra şaşkınlığa düşen ordu, gerileyerek Jena’da çöktü (1806) ve Tilsit barışıyle mevcudu 42 000 kişiye indirildi.
Fakat bu felâket büyük bir gelişmenin başlangıcı oldu; 1807′de Ordu Reformu komisyonunun başına getirilen Scharnhorst’un hırslı yönetimi altında, bir vatansever subaylar grubu Napolyon’a karşı savaşı yeniden başlatmayı sağlayacak imkânları yaratmağa çalıştı. 1808′de Savaş bakanlığı ve Genelkurmay kuruldu; aktif birlikler altı bölgesel tümende toplanıyordu ve yedeklerin hızla silâh altına çağrılması (krümperler sistemi) sayesinde kolayca savaşa hazır hale geliyordu. Boyen’in (savaş bakanı, 1848) ve Gneisenau’nun yönetimi altında, prusya ordusu 1813-1814 kurtuluş savaşında büyük rol oynadı. 1815′ten sonra bu çabaya ara verilmeden devam edildi: eski tümenlerin yerini 8 bölgesel kolordu aldı; yalnız muhafız alayı askerleri bütün krallıktan toplanıyordu. Otuz yıla çıkarılan askerî hizmet dönemi, muvazzaf alaylar ve kolordulara tugaylar halinde dağıtılmış Landwehr ile orduyu kurmağa imkân verdi.
Ama başlıca reform subayların ve kumanda heyetinin yetiştirilmesinde yapıldı. Ordu, devlet ve halk arasındaki birliği sağlam temellere dayandırmak isteyen Scharnhorst’un dileği uyarınca subaylar artık soylular arasından olduğu kadar, burjuvalardan da seçiliyordu. Okulların ve birliklerin verdiği bilgilerde Friedrich geleneği, çağın yeni değerleriyle birleştirildi ve Napolyon’un seferleri Fransa’da değil de Prusya’da inceden inceye öğrenildi. Yaratıcı düşüncenin bu yenilenmesinde başlıca ad Clausewitz’dir; Clausewitz, Vom Kriege (Savaş üstüne) [1832] adlı meşhur kitabiyle bütün çağdaş askerlik düşüncesini etkiledi. Ders verdiği Harp okulu ve Grol-man’ın «ordunun üst kademesinin yetiştirildiği okul» diye nitelediği Genelkurmay bu alanda kesin rol oynadı. Grolman’ın görevden ayrılmasından sonra sırasıyle Müffling (1820-1828), Grauseneck (1829-1848), Reyher (1848-1857) ve Moltke (1857-1888) tarafından yönetilen Genelkurmay ordunun fikrî hazırlanmasıyle ilgili her şeyi üstüne aldı; ordunun yönetimi Genelkurmaya (Generalstab) verildi. Doğrudan doğruya Genelkurmay başkanlığına bağlı olan üyeleri orduya tevazu (sloganları «Mehr sein als scheinen», «Göründüğünden fazla olmak» kaldı), teşebbüs ve sorumluluk anlayışından oluşan bir düşünce birliği kazandırdı; bu düşünce bütün savaşlarda kesinlikle ortaya kondu.
Bismarck iktidara geldiğinde Friedrich II’nin siyasetini yeniden ele alınca, Moltke ona ender bulunur bir yardımcı oldu. Ordu yeniden geliştirildi; bu gelişmeyi bakan olan Roon, şansölye ile parlamento arasında ciddî bir mücadeleden sonra gerçekleştirdi (1882). 1830-1848 Arası beklenileni vermemiş olan Landwehr’in birlikleri yerine orduyu mütecanis ve iyi talimli dokuz kolordu haline getiren yeni birlikler kurdu; bu arada Dreyse tüfekleri ve namlu dibinden doldurulan yivli Krupp topları sayesinde donatım da modernleştirilmişti. Bismarck bu 350 000 kişilik ordu ile isteklerini Sadowa’da (1866) Avusturya’ya kabul ettirdi.
Bundan sonraki ilhaklar sonunda Prusya, kuvvetlerine üç kolordu daha ekledi ve Bismarck ile Moltke’nin kurnazlığı sayesinde 1867′de gizli askerî antlaşmalarla bir yıl önce yendiği alman devletlerinin hemen hepsini kendine bağladı. Alman devletleri 1870′te Prusya’nın emrine üç kolordu (bir Saksonya, iki Bavyera’dan) ve üç tümen (bir Hessen, bir Württemberg, bir Baden’den) verdiler. Gerek askerî bakımdan (Moltke’nin Fransa’ya karşı 500 000′den çok askerli bir ordusu vardı), gerek Prusya kumandasının önceliğini onayladığı için siyasî bakımdan, bu yardım kesin sonuç verdi. Sefer başa-rıyle sonuçlanınca Prusya ve Moltke’nin hâkimiyeti altında ama müttefiklerin hâlâ canlı askerî geleneklerine de saygı gösterilerek II. Reich ordusu kuruldu. 1871′de kurulan bu ordu «alman ordusu» adlı ilk ordudur. Bk. ALMANYA Askeri tarih bölümü. (LM)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSYA Genel tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PREFABRİKASYON
Tarih 09 Haziran 2009
PREFABRİKASYON i. (fr. prefabricatiori). İnş. önceden imal edilmiş standart elemanları belli bir plana göre birleştirerek yapı kurmağa dayanan inşaat sistemi.
— ANSiKL. İnş. Prefabrikasyon, İkinci Dünya savaşından sonra, bazı dallarda uzmanlaşmış işçi ihtiyacını süratle ortadan kaldırma zorunluluğundan doğan bir ekonomi fikriyle ortaya çıkmıştır. Bu sistem, planlar arasında ölçü birliğinin sağlanmasını ve yapı elemanlarının standartlaştırılmasını öngörür. Klasik yapı elemanları ile prefabrike elemanlar birlikte kullanılmışsa kısmî prefabrikasyon, yapının bütün elemanları prefabrike ise tam prefabrikasyon söz konusudur. Yapıda kullanılacak parçalar bir veya birkaç işçinin fizik gücüyle kaldırılıp kondurulabiliyorsa hafif prefabrikasyon, birleştirlecek parçalar ancak güçlü makinelerde taşınabiliyorsa ağır prefabrikasyon denir.
Uygulanan metoda göre üç çeşit prefabrikasyon vardır: parçaların doğrudan doğruya yapı üzerinde prefabrikasyonu; şantiye içinde prefabrikasyon; fabrikada prefabrikasyon.
Prefabrikasyon ya kaba durumda, ya da sıvası, kaplaması, kanalizasyon tesisatı v.b. ile bitmiş durumdadır. Bununla birlikte prefabrikasyonun etütleri çoğu zaman klasik inşaattan daha pahalı, yerleştirmesi daha masraflı ve bazı durumlarda, birleştirmesi daha az ekonomiktir. İnşaatın maliyeti, ancak prefabrike elemanların seri halde yapımıyle düşürülebilir. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREFABRİKASYON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİRENELER -Beşeri coğrafya
Tarih 09 Haziran 2009
• PİRENELER
Beşerî coğrafya.. Bearn yamacının yağışlılığına rağmen Pireneler’in ekonomisi yaylaya çıkma yoluyle davar yetiştiriciliğinin uzun süre ağır basması ve yüksek yerlerde tarımın devam etmesi (Andorra’da 1600 m’ye kadar) bakımından akdeniz tipindedir. Bu ilkel görünüşler yüzyıllardır biçilen çayırların, kışın hayvanların ovaya indirilmesinin ve yazın yaylaya çıkılmanın karmaşık bir şekilde birarada yürütülmesidir. Hayvancılık hareketleri vadide sürü sahiplerinin haklarını daha geniş siyasî kuruluşlarla (kontluklar [Comminges], krallıklar [Navarra]) tanıtmalarına ve ispanyol-fransız ilişkileri nasıl olursa olsun iki yamacın tamamlayıcı özelliğini «geçiş antlaşmaları»yle devam ettirmeğe elverişli sendikalar kurulmasına yol açtı. Sıradağlar gerçekten kütle özelliklerine ve «liman»larıyle breşlerinin çok yüksek olmasına (Somport ve Puymorens boğazları arasında 2 000 m’den çok) rağmen hiç bir zamna göç hareketlerini engellemedi. Batıda Basklar, doğuda Katalanlar iki yamaca yerleşti. Compostelle yolları, Aragon’un «Yeniden fetih» sırasındaki Önemi ve ispanya’ya akitanyalı kolonlar yerleştirilmesi ilişkilerin eskiliğini göstermeğe yeterlidir. Ama her iki yamaçta kurulan dağ devletleri (Navarra gibi), siyasî merkeziyetçiliğe karşı direnemedi ve saymaca bir sınır olan 1659 sınırı, Segro’nun kaynaklarını Fransa’da, Aran vadisini ise ispanya’da bıraktı. Sonradan Akitanya ve İspanya’nın iktisadî dinamizminin zayıflığı ve «liman»ların yüksekliği, iki yamaç arasında demiryollarının çok geç bir tarihte döşenmesine sebep oldu. Somport hattı (Pau Zaragoza, 1928) ve Puymorens (Toulouse – Barcelona, 1929) hattı, Alpler’deki hatlara oranla çok yenidir. Bugünkü güzel karayolları sıradağların başlıca boğazlarından (Somport, Pourtalet, Venasque, Aran vadisi, Bonaiigue boğazı; Salau, Puymorens) veya tünellerden (Viella) geçer; aslında dağın boydan boya aşılması hâlâ güçtür. Yaz turizmine ayrılan Pireneler karayolu, vadilerin bölmeliliğini ortadan kaldıramaz. Bu yüzden Pireneler ekonomisinde sınırın her iki yanında batıdan doğuya doğru büyük farklılıklar görülür.ispanyol yamacı daha yoksuldur: her iki uç daha yağışlıdır, ama halkını Bilbao ve Barcelona sanayi merkezleri cezbeder; Aragon çok kuraktır ve Pamplona ile Jaca’nın yer aldığı karık, iktisadî bir önem kazanamamıştır. Buraya açılan dar ve yüksek vadilerde yaşayan halk için sürüleri yaylaya çıkarma, ot yetiştirilecek çayır bulunmadığından, kaçınılmaz bir gerekliliktir (Sobrarbe vadisi). Ama Yesa ve Aragon üzerindeki Ngibi büyük hidroelektrik ve sulama çalışmaları, kışlık otlakları azaltmaktadır. Katalonya demirhanelerinin gerilemesinden beri, ispanyol yamacının tek kurtuluş şansı ince tarıma geçilmesidir. Bölgede nüfus seyrelmesi devam eder ve binlerce ispanyol, Fransız yamacına göçmüştür. Oysa işçilerin dağ eteğindeki sanayi merkezlerine göçmesi yüzünden kuzey yamaçta hayat daha güçtür. Doğu Pireneler, bağcılık yapılan Aspres’in, Alberey’in ve Corbiere’in yukarısında «garrigueIerle örtülüdür. Çöküntü havzaları Conflent, Vallespir ve Cerdana’da meyve yetiştirilir; ama Capui ve Dorezan’-da tarım daha ilkeldir.
Ariege Pireneleri nde çeşitli yapısal bölgelerin genişlemesi, vadilerin boylamasına kazılmasına imkân vermiştir. Bununla birlikte bu bölgenin kır ekonomisi hâlâ ilkeldir; tarım ve davar yetiştiriciliğinin yerini sütçül hayvan yetiştiriciliği (Salat kıyısında Couserans’da daha çok gelişmiştir) almamıştır. Lavelanet’de kumaş sanayii, Luzenac’ta talk, Arzat’da boksit çıkarımı nüfus seyrelmesini engelleyemedi. Aran vadisiyle Aspe vadisi arasındaki Orta Pireneler, yüksek dağ manzaraları (Gavarnie, Midi de Bigorre doruğu), meşhur ılıca merkezleri (Cauterets, Luchon, Bagneres-de-Bigorre) Neste ırmakları ve «gave»ların geçtiği kütleyi aşan vâdileriyle sıradağların başlıca kesimidir. Çok derin oyulmuş, kurak ve dar dipli buzul vadileri, yamacın aşağı kesimindeki ambarlar çevresinde tahıl ve yemlik ot çayırlarının birarada yetiştirilmesini ve yüksek vadilerle ova arasında işbirliği yapılmasını gerektirdi. Ama nüfus azalması Ossau’da muhafaza edilmiş olan bir teşkilâtın gerilemesine yol açar. Çobanlık hayatının basitleşmesi kışın sürülere yer değiştirmenin azalmasıyle nitelinir. Modern hayvancılık ancak yemlik çayırlar yakınındaki Campan vadisinde (sütçül inek) ve Aspe ile Ossau vadilerinde (rokfor peyniri imalâtında kullanılan keçi sütü) uygulanır. Bu vadilerde buzul göllerinin aşağısında büyük hidroelektrik düzenlemeler yapılabilir (Pragneres). Bu yüzden sanayi, ulaşım nakliyatındaki gelişmeden beri dağın ortasına kaymıştır (Pierrefitte’de elektrokimya). Hacı ve turistlerin canlandırdığı Lourdes dışında, dağ kenarındaki eski şehirler (Saint-Bertrand-de-Comminges, Saint Gaudens) dağdan uzaktaki şehirler kadar gelişmemiştir. Anie doruğunun batısında Atlas Okyanusu PirenelerVmn özelliği yükseltilerinin az olması, yağışın fundalıklara ve gürgen ormanlarına yetecek kadar bol olması ve Baskların yaşamasıdır. Soule, Cize (Yukarı Nive) ve Labourd’da domuz ve kümes hayvanları için mısır tarımı yapılır ve sığır yetiştirilir.
Bugün Fransız Pireneleri’nde ekonominin başlıca özelliği batı dağeteğinde sanayi ve şehirciliğin gelişmesidir; bu durum dağdaki nüfus seyrelmesiyle çelişir: geleneksel sanayiler (odunla işleyen demirhaneler, kumaş ve sandalet yapımı), çıkarım sanayii (Saint-Beat’da mermer v.b.) ve hidroelektrik çalışmaları, nispeten yoğun olan nüfusun tamamını istihdam edememektedir Ama elektrik enerjisi ve tabiî gaz, Lacqtan Boussens’e kadar sanayinin gelişmesini (uçak ve makine sanayii) destekler ve Tarbes, Ossun, Pau, Lannemezan gibi merkezlerin Pireneler’deki hayatı canlandırmasına imkân verir.
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRENELER -Beşeri coğrafya hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POYİ-PO
Tarih 08 Haziran 2009
POYİ-PO, cinli siyaset adamı ve iktisatçı (1907). Çin Komünist partisi üyesiydi, tutuklandı, sonra serbest bırakıldı (1931-1936), Japonlara karşı yapılan savaşa katıldı. Kuzey Çin Halk hükümeti başkan yardımcısı (1949), Halk cumhuriyeti maliye bakanı (1949-1953), Millî Ekonomi komisyonu başkanı (1953), Plan komisyonu başkanı yardımcısı (1956), partinin Siyasî büro üyesi oldu. «Büyük ileri hamle»nin başarısızlığa uğramasını ve halk komünlerinin hareketini frenlemek için alınan tedbirlerin uygulanmasını (aralık 1958) izleyen devrede çin ekonomisinin başlıca sorumlusuydu. Po Yi-Po, Kültür ihtilâlinin ilk kurbanlarındandır: ocak 1967′de tutuklandı. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POYİ-PO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POWER
Tarih 08 Haziran 2009
POWER (Edna le POER, Eileen — denir), ingiliz kadın iktisatçı
(Altrincham, Cheshire 1889-Londra 1940). 1921′de Londra İktisat fakültesine girdi. 193l’de aynı fakültenin iktisat tarihi profesörlüğüne tayin edildi. Bir ingiliz kumaşçı ailesi üstüne yazdığı The Paycockes of Coggeshall’den (1919) sonra ortaçağlardaki iktisadî ve soyal hayat üstüne birçok önemli çalışma yayımladı: Some Medieval People (Bazı Ortaçağ İnsanları) [1924]; The Wool Trade in English Medieval History (İngiliz Ortaçağ Tarihinde Yün Ticareti) [bu eser, ölümünden sonra 1941'de basılan, 1938-1939 arası Oxford'da verdiği konferansların derlemesidir] v.b. Kitapları yalnız içindeki mükemmel ve orijinal bilgiden dolayı değil, aynı zamanda son derece ilgi çekici bir biçimde sunuluşları yönünden de dikkate değer. Ayrıca John H. Clapham ile Dirlikte, The Cambridge Economic History of Europe’utı (Avrupa’nın Ekonomi Tarihi) [2 cilt; 1941-1952] ilk cildini ve Studies in English Trade in the Fifteenth Century’yi
(XV. yy.daki İngiliz Ticareti Üstüne İncelemeler) [1933] yayımladı. (M)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POWER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POST (Albert Hermann),
Tarih 06 Haziran 2009
POST (Albert Hermann), alman karşılaştırmalı hukuk ve hukuk sosyolojisi bilgini (Bremen 1839 – ay.y. 1895). Geçen yüzyılın son 20-30 yılında ortaya çıkan pozitivizmi benimsedi, hukuk evriminin genel kanunlarını araştırdı. İlkel toplumlardaki çeşitli ilişkileri «etnolojik hukuk» adını verdiği bir sistem içinde ortaya koymayı denedi. Pek sağlam olmayan felsefe bilgisine ve ikinci elden kaynaklarla yetinmesine rağmen eserleri karşılaştırmalı hukuk alanında önemli araştırmalara yol açtı
. Başlıca eserleri: Grundlagen des Rechts und Grundzüge Seiner Entwicklungsgeschichte (Hukukun İlkeleri ve Hukuk Tarihinin Anahatları) [1884]; Entwurf Eines Gemeinen Deutschen und Hansestadtbremischen Privatrechts auf Grundlage der Modernen Volksvvirtschaft (Çağdaş Ekonomi İlkelerine Dayanılarak Hazırlanan Basit Bir Alman ve Hansastadt Bremen özel Hukuku) [3 cilt, 1866-1871]; Grundriss der Ethnologischen Jurispudenz (Etnolojik Hukuk Biliminin tikeleri) [2 cilt, 1894-1895]. (M)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POST (Albert Hermann), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Porto Riko Coğrafya
Tarih 06 Haziran 2009
Porto Riko Coğrafya
• Fizikî coğrafya. Adanın yüzey şekillerini batıdan doğuya yönelen ve en sarp yamaçları Antil denizine hâkim olan bir sıradağ meydana getirir; yükseltisi Cerro de Punta’da 1341 m’yi bulur. Yüzey şekilleri büyük iklim farklarına yol açar: adanın kuzey kısmı kuzeydoğu alizesinin etkisi altındadır, sierra’nın yamaçları ise tropikal bitkiler yetişmesine imkân veren bol yağışlar alır; buna karşılık koruntulu güney yamacı kuraktır ve bozkır kümelen, etli bitkilerle örtülüdür.
• iktisadî ve beşerî coğrafya. Porto Riko’da 1940′tan beri uygulanan tedbirlerle adanın ekonomisi değiştirildi: tarım gelişmesini Land Authority yönetir; Puerto Rico industriâl Development company ise yeni sanayilerin kurulmasını ve geliştirilmesini teşvik eder. Ekonominin bütünü, özel bir teşkilât olan The Economic Development Administration’a bağlıdır. Daha şimdiden kişi başına ortalama gelir bütün Orta Amerika’dakinden, hattâ Güney Amerika’dakinden daha yüksektir. Ama yıllık sanayileşme ritminin hızlılığı (binde 10), nazarî olarak faal nüfusun yüzde 10′undan çoğunu etkilemez; nüfus yoğunluğunun yılda yüzde 2′ye yakın oranla artmasına bağlıdır; bu artış A.B.D.’ye göçleri kısmen açıklar. Okuryazar sayısı yükselmiş ve kişi başına yıllık gelir 1 000 doları bulmuştur; ama A.B.D.’ye oranla ücretler arasında büyük fark vardır. Başlıca ürün kuzeyde zaman zaman sulama gerektiren şekerkamışıdır; değer bakımından başlıca ihracat ürünü olan şekerkamışını tütün (puro), rom ve meyve takip eder.
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Porto Riko Coğrafya hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POTOSİ
Tarih 06 Haziran 2009
POTOSİ, Bolivya’da şehir, idare bölgesi merkezi, 3 960 m yüksl. 53 500 nüf. Potosi, eski sömürge şehri havasını muhafaza eder. Ulaşım güçlüklerine rağmen küçük çapta madencilik devam etmektedir.
—Potosi idare bölgesi, Bolivya’nın güneybatısında uzanır; 609 200 nüf.
— Tar. Daha takalar zamanında bilinen Cerro Rico gümüş madenini 1545′te işletmeğe başlayan İspanyolların burada kurdukları şehre Kari V, Villa lmperial (1547) adını verdi. Avrupa ekonomisini alt üst eden ve beşte biri (quinto) krala verilen binlerce ton gümüş Potosi ocağından çıkarıldı; ocağın işletilmesi için takalar örnek alınarak uygulanan angarya sistemiyle (mita) kütle halinde kızılderili toplandı, bunların çoğu ocakta çalışırken öldü. Şehrin nüfusu çağ için olağanüstü ölçüde arttı: 1572′de 120 000, 1650′de 160 000 nüf. Cıva ile alaşım usulünün geliştirdiği (1585) gümüş üretimi, yukarı yaylalarda köle olarak çalıştırılan halkın ücretli işçilerin çalıştırıldığı kıyı ovalarına kaçması yüzünden, XVII. y.ın ortalarında azalmağa başladı; bu yüzden maden işçlerine de ücret verilmeğe başlandı. Ama hiç bir teknik ilerleme olmadığından, üretim XVIII. yy.da yerini kalay üretimine bıraktı. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTOSİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTEKİZ TARİH
Tarih 05 Haziran 2009
PORTEKİZ TARİH
Portekiz milletinden önce
Ülkeye tarihin başlangıcında Kartacalılarla yakınlığı olan kabileler yerleşti (M.ö. III. yy.); bu kabilelerin başlıcası, II. yy. boyunca ve I. yy.ın ortasına kadar Romalılarla savaşan Lusitania’lılardır. Augustus’un kurduğu Lusitania eyaletinin sınırları Portekiz’in bugünkü sınırlarından oldukça farklıydı. Eyalet V. yy.da Alanlar ve Süevler, daha sonra da Vizigotlar tarafından işgal edildi. 711′de başlayan müslüman hâkimiyetini, Porto bölgesini işgal eden Asturia kralı Alfonso III (869-910) ve Duero ile Mondego arasındaki toprakları alan (1064) Castilla kralı Fernando I sarstılar.
ortekiz krallığının kuruluşu, Bourgogne hanedanı
Tajo’ya sefere çıkan Leon kralı Alfonso VI, Portekiz kontluğu’nu (Porto bölgesi) evlilik dışı kızı Teresa’nın kocası Bourgogne’lu Henri’ye verdi; böylece bu arazi aynı lehçenin konuşulduğu Galicia’dan ve yarımadanın geri kalan kısmından sunî olarak ayrıldı (1097); Henri, Braga’yı piskoposluk haline getirerek (1104), Portekiz’i dinî alanda Castilla’nın hâkimiyetinden kurtardı; ama müslümanların Lizbon ve Santarem’i işgal etmelerini engelleyemedi, ölümünde (1114) karısı Teresa iktidarı ele geçirdi ve üvey kızkardeşi Castilla kraliçesi Urraca ile savaştı. Castilla’da Urraca zamanındaki karışıklıklar, kontluğun Castilla’ya bağımlılık ilişkilerini gevşetti. Kraliçenin Galicia’lı kont Fernando Peres de Trava ile sevişmesine ve metbu olarak Castilla’lı Alfonso VII’ye başvurmasına kızan soylu sınıf, Henri’nin oğlu Alfonso I Henriques (1128-1185) yönetiminde ayaklandı. Alfonso I, Castilla’lıları Guimaraes yakınında, Sao Mamede’de ezdi (1128), Portekiz’i fiilî bağımsızlığa kavuşturdu, «Portekizliler kralı» unvanını aldı (1139) ve birkaç ay sonra müslümanları Ourique’de yendi (1139); 1143′te önce papanın, sonra imparator Alfonso VII’nin (Castilla kralı) metbuluğunu kabul ederek kendini Portekiz kralı olarak ilân ettirdi.
Portekiz, müslümanları çekilmeğe zorlayarak güneye doğru genişlemeğe devam etti. Coimbra’yı başkenti haline getiren, Mondego ve Tajo arasına templier ve hospitalier tarikatı şövalyelerini yerleştiren Alfonso I Henriques, 1147′de Sintra, Santa-rem ve Lizbon’u aldı, 1158-1166 arası Alentejo’yu işgal etti. Kısa süre içinde portekizlileşen ispanyol santiago ve calatrava tarikatlarına dayanan ve müslümanları güneyden uzaklaştırmak için Kudüs’e giden haçlıları yolundan saptıran halefleri, fetih seferlerine devam ettiler. Aslında, Alfonso II’nin (1211-1223) portekizli birliklerinin katıldığı Muvahhidîlerin Los Navas de Tolosa bozgunundan (1212) sonra hızlanan fetih, Alfonso III zamanında (1248-1279), Algarve’nin almmasıyle tamamlandı (1249). Müslümanların ve yahudilerin 1497′ye kadar yaşamağa devam ettiği fethedilen topraklar, yalnız kuzeyden gelen ve porto lehçesini yayan kolonlar tarafından değil, gerek laik, gerek din adamı yabancılar tarafından da değerlendirilmeğe başlandı, özellikle Sancho I zamanında (1185-1211) gelen birçok göçmen daha önceki derebeyliklere bağımlı olmayan merkezlerde toplandı ve hükümdardan imtiyaz fermanları elde etti.
Portekiz’in XII. yy. ortasında toprak bütünlüğünün tamamlanması anayasal kurumların tamamlanmasıyle aynı tarihte gerçekleşti; XI. yy.dan beri soydan geçen monarşi, iktidarın fiilî hâkimiydi; ama kralın Vizigotlar zamanındaki seçimle işbaşına gelme dönemini hatırlatan halkın onayı usulünün uygulanması, corteslerin kurulmasıyle sonuçlandı; bilinen ilk cortes’ler henüz sadece rahip ve soylu sınıfının temsil edildiği (1212) ve portekiz kanunlarının ilk unsurlarını hazırlayan Coimbra cortes’leridir. O tarihe kadar krallık otoritesi ancak çok zengin rahip sınıfının imtiyazlarıyle ve topraklarında yargılama yetkisini ve vergi toplama hakkını elde eden soylu sınıfın birkaç imtiyazıyle sınırlıydı; kralın yetkisi, en güçlü unsurları yıllık belirli bir askerlik hizmetiyle yükümlü olan ve savaş zamanında önceden tespit edilmiş miktarda asker vermek zorunda olan etkili bir derebeylik sisteminin kadroları arasına sızmıştı. Ama derebeyliğin ve rahip sınıfının gelişmesi Alfonso II’yi kaygılandırdı; Alfonso, babasının kançıları Juliao’nun yardımıyle bütün mülkiyet unvanlarını kontrol ettirerek (inquiroçoes) ve amortizaçao ile rahip sınıfının gayrimenkul sabihi olmasını yasaklayarak derebeyliğe ilk darbeyi vurdu. Fakat Sancho II’nin (1223-1248) yeteneksizliği ve bunun yol açtığı anarşi, rahiplerin ilerigelenlerinin papaya başvurarak Sancho’nun tahttan indirilmesini ve yerine kardeşi Alfonso III’ün getirilmesini istemelerine sebep oldu; Boulogne kontesiyle evli olan Alfonso III tahta çıkmasına karşılık kilisenin haklarına saygı göstermeğe söz verecekti (Paris antlaşması, 1245). ülkenin kuzeyine çekilen Sancho, Castilla’nın desteğine rağmen sonunda Toledo’ya sığınmak zorunda kaldı (1298).
Bunun üzerine Alfonso III Portekiz kralı ilân edildi; ama Paris antlaşmasının maddelerini uygulamayı reddetti ve rahip sınıfının haklarını daha da kısmakla kalmayarak Leiria cortes’inde (1254) ilk olarak şehirlerin temsil edilmesine izin verme yoluyle derebeylerin XIII. yy. başında kazandıkları imtiyazları kaldırmak için burjuvalara dayandı. Bu yeni sosyal sınıfın
«kraliyet curie’sine» (görevleri ayrılmağa başlamıştı ve en iyi öğrenim görmüş üyeleri
[kanun adamları] kralın imtiyazlılara karşı hazırlanan ordenoçoes’leri uygulamasına yardım ediyorlardı) girmesine imkân verdi. Coimbra üniversitesini kuran (1290-1308) ve porto lehçesini millî dil haline getiren Deniş zamanında (1279-1325), krallık yetkilerini artırma siyaseti burjuvazi tarafından desteklendi; buna karşılık burjuvazinin iktisadî faaliyetleri teşvik edildi. XII. yy.dan sonra portekizli tüccarlar, Brugge ve Londra’ya giderek, balık, tuz, şeker, yağ, deri sattılar. Denis’in vârisleri eserini devam ettirdiler. Alfonso IV (1325-1357) ve Pedro I, özellikle soylu sınıfın imtiyazlarını kısarak ve papalık kararnamelerinin kralın onaylaması olmadan yayımlanmasını yasaklayarak adaleti yeniden teşkilâtlandırdılar.
Ayrıca ülkenin denizaşırı genişleme siyaseti Fernando I (1367-1383) zamanında güçlendi; hükümdar XIV. yy.da, Avrupa’nın öbür ülkeleri gibi Portekiz’de de patlak veren iktisadî buhranı atlatmak için, armatörlere kraliyet ormanlarının kerestelerini bedelsiz vermeğe, ama sigorta sistemini beslemek için gemilerin yüklerinden vergi almağa karar verdi; ayrıca, işletilmeyen topraklara elkoyma kararını alarak mülk sahiplerini tarlalarını ekmeğe zorladı (1875) ve aylakları zorla çalıştırdı.
Aviz sülâlesi ve deniz hâkimiyeti
Fernando’nun ölümünde tek kızı Beatriz’-in Fransa’nın müttefiki Castilla’lı Juan I ile nişanlı olması, tehlikeli bir veraset buhranına yol açtı; bu buhran sırasında Castilla hanedanının tahta çıkmasına taraftar olan soylularla, millî bir prensin yetkisi altında Portekiz’in bağımsızlığını korumağa kararlı olan burjuvazi açıkça çatıştı (1383-1385). Yüzyıl savaşları Iberik yarımadasını da etkileyince, ingiltere, Portekiz tahtına Pedro I’in evlilik dışı oğlu ve Fernando’nun üvey kardeşi olan aviz tarikatı başkanı Juan’m geçmesini destekledi; Coimbra cortes’leri bu adaylığı onayladı (1385). Juan I ve başkumandanı Nuno Alvares Pereira, Castilla’lıları Aljubarrota’da ingiliz paralı askerlerinin yardımıyle yenerek (1385) Portekiz’in bağımsızlığını sağlamlaştırdılar; bağımsızlık 1411′de Castilla ile imzalanan barışla ve İngiltere ile yapılan ittifakla onaylandı;
Juan I’in 1387′de Lancaster’li Philippa ile evlenmesi İngiltere ile yapılan ittifakı daha da pekiştirdi.
Buhran yeni kralın, cortes’lerde ağır basmağa başlayan burjuvalara dayanarak soyluların isteklerini sınırlamasına imkân verdi. Cortes’in yetkileri XV. yy.da Alfonso V’in saltanatı başında naip Coimbra dükü Pedro’nun teklifi üzerine çıkarılan «Alfonso kararnameleri» ile belirlendi.
Portekizliler yeni topraklar keşfine ve işletilmesine Joao I zamanında (1385-1433) başladılar; ama bu işletmelerin tarihini milliyetçi efsaneler gölgelemiştir. Bütün bir milletin çabasını yansıtan XV. yy.daki tehlikeli yolculuklar uzun bir bilimsel araştırma (Alfonso X ile İber Yahudilerinin astronomi cetvelleri) dönemi ve gemi yapımının gelişmesi (kıç dümeni; 1439-1440′ta ilk kadırganın yapılması) sayesinde gerçekleştirildi. Bu çalışmalar, önemi çağlara göre değişen birçok sebeple açıklanır: Portekiz’in nispî kalabalıklığı; kıtada güçlü Castilla’nın zararına bir genişleme siyaseti gütmenin imkânsızlığı; buğday, balık, deri ve boya maddesi sıkıntısının artması; şekerkamışı tarımına uygun yeni ülkelerin araştırılması; Algarve’de kurulan şeker değirmenleri için zenci köle ihtiyacı; batı ile mübadeleleri güçleştiren altın sıkıntısı.
Yönetici sınıflar çok değişik teşebbüslere girişmelerine rağmen başlangıçta anlaşmış gibi görünüyorlardı. İktisadî buhranın iflâs ettirdiği şövalyeler Fas’ta Septe limanını işgal ettiler (1415); burjuvalar Madera takımadalarının (1418′den sonra) ve Asor adalarının (1432′den sonra) sömürgeleştirilmesini ve altın ülkesine ulaşmak amacıyle Afrika kıyılarının keşfini teşkilâtlandırdılar; Bojador burnu aşıldı (1434)) ve Rio de Oro’ya ulaşıldı (1436). Kral Edoardo’nun güçsüzlüğünden (1433-1438) yararlanan soylular, Fas’a savaş açılmasını kabul ettirdiler. Tanca önündeki bozgun (1437) ve kral Alfonso V’in (1438-1481) henüz ergen olmaması Coimbra dükü Pedro’yu ön plana geçirdi; cortes, naipliği yengesi kraliçe Aragon’lu Eleonora yerine (1440) Pedro’ya verdi. Pedro, burjuvaların çok işine yarayan barış içinde genişleme siyasetini yönetti; Madera ve Asor adaları önce buğday tarlaları, sonra şekerkamışı işletmeleriyle örtüldü; gezginler Sahra kıyısını aştılar ve daha elverişli ticaret ilişkileri kurdukları zenciler ülkesine ulaştılar; 1447′de ilk portekiz altın lirası cruzado basıldı. Ama derebeylerin kışkırttığı genç kralın tutumu yüzünden naip isyan etti ve Alfarrobeira’-da öldürüldü (1449);
o tarihten sonra, o güne kadar yapılan işler, bu kavgaya karışmamak ihtiyatlılığını gösteren kardeşi Henrique’ye (Gemici denir) mal edildi. Fas’a karşı tekrar savaş açılarak Alcazarseguer (1438), Tanca ve Arzila (1471), Safi (1508), Azemmuz, Mazagan alındı; buna karşılık Castilla’lılar bu sefer Magrıp’a doğru değil doğuya doğru (Oran ve Tlemsen bölgesi) yayılmağa başladılar. Ama güneyle ticaret öyle kazançlıydı ki (altın, köle, fildişi, zamk), yalnız özel teşebbüsün bile sürdürülmesine yetiyordu. 1469′da bu ticaret Fernao Gomes’te yılda 200 000 reis ödenmesi ve her yıl kıyıda Sierra Leone’nin ötesinde 400 km’nin işletilmesi şartıyle sağlamlaştırıldı. 1474′te bu imtiyaz, tacın vârisi prens Joao’ya geçti. Krallığın artık iki hedefi vardı: Batı’daki toprakları ve adaları taramak; Afrika’nın güneyinden Hindistan’a bir denizyolu bulmak. Batı’da 1456′ya doğru bulunan Cabo Verde adaları ve Asor adaları Portekizlilerin Newfoundland ve Brezilya kıyılarına (bu yolculuklardan yararlanan Kolomb’dan önce) yaptıkları yolculukların hareket üssü oldu. Afrikada 1471′de yapılan yolculukla Sao Tome ve Annobon (Ano Bom) bulundu ve ekvator aşıldı.
Kendinden önceki krallar gibi, Castilla’nın güçlenmesinden çekinen kral Alfonso V, son yıllarında Henrique IV’ün (öl. 1474) gelecekteki vârisi Castilla’lı Juana ile evlenerek (1455) bu krallıkta söz sahibi olmağa çalıştı. Oğlu Joao II (1481-1495) soyluları sindirmeğe karar vererek Braganza (1483) ve Viseu (1484) düklerini idam ettirdi, keşif seferlerini ve bulunan toprakların işletilmesini teşkilâtlandırdı. Diego de Azembuja Gine’de (bugün Gana) sonraki seferlerin iskelesi haline gelen Sao Jorge de Mina kalesini kurdu (1482). 1482′den sonra Diego Cam, Zaire’ye (Kongo) ve Angola’da Santa Maria burnuna portekizli padroes’ler (topraklara elkonulduğunu gösteren kolonlar) yerleştirdi. Pero da Covilha, Hindistan’a çıktı ve Habeşistan’a gitti, Bartolemau Dias, Fırtınalar burnunu (bugün ümit burnu), Hint okyanusunu buldu (1487). Ama Portekiz kralının gemi vermeyi reddettiği Kolomb, Castilla kralı hesabına yaptığı ilk yolculuktan (1492-1493) dönerek Hindistan’a batı yolundan ulaştığını bildirdi. Joao II, doğu yolunun üstünlüğüne inanmağa devam ettiyse de papa Alexander 1493′te bir fermanla Portekiz’in denizlerde sefer hakkını Cabo Verde adalarının 400 km doğusundan geçen bir hatla sınırladı; ama esrarlı Batı adaları hayalinden vaz geçmeyen Portekiz, sınırı Cabo Verde adasının 1 480 km batısına naklettirdi (Tordesillas antlaşması, 1494). Talihli Manuel I zamanında (1495-1521), Vasco da Gama o tarihe kadar uzakdoğu ticaretini elinde tutan müslüman tacirlerin engellemelerine rağmen Hindistan’a ilk olarak denizden gitmeyi başardı.
Gemi ve toplarının üstünlüğünden yararlanan Portekizliler müslümanların ticaretini iflâs ettirdiler ve birkaç yıl içinde boğazlardaki kaleleri ele geçirerek Hint okyanusuna hâkim oldular: Vasco da Gama Kalküta’yı topa tuttu (1502); Koçin, Cannanore ve Quiloa genel valiliğine tayin edilen Francisco de Almeida, Afrika kıyısında kaleler inşa ettirdi, mısır donanmasını Diu’da batırdı (1508); Albuquerque 1507 -1515 arasında Socatora, Maskat, Goa, Malakka ve Hürmüz’ü ele geçirdi. 1509′da Malakka’ya varan Portekizliler baharatın daha doğudaki Molük adalarından geldiğini öğrenerek 1512′ye doğru orada bir ticaret acentası (Amboina) kurdular. Macellan’ın bütün çabalarına rağmen (1521), takımadaları Zaragoza antlaşmasından sonra Portekiz ele geçirdi (1529). Portekizliler Asya imparatorlukları ve pazarlarının keşfini Siyam, Kamboç, Day Viet ve Çin’e (1514 veya 1517) ayak basarak tamamladılar (Makao’nun Portekiz’e bırakılması 1557) ve Japonya’ya ulaştılar (1557). O tarihten sonra «kıta ve kıtaötesi Portekiz kralı, Afrika’da, Gine senyörü, Habeşistan, İran, Arabistan ticaretinin, fethinin ve seferinin hâkimi» unvanını taşıyan ve Goa’da bir genel valiyle temsil edilen hükümdar bu keşiflerin kârını kendine ayırmayı düşünüyordu; uzak deniz ticaretinin kontrolünü bir rejiye bıraktı: Casa da Guinea; reji 1452-1483 arası Casa da Guinea e Mina adını aldıktan sonra 1499′da Casa da İndia e da Guinea şirketine katıldı. Filolar halinde birleşen gemiler Lizbon’dan Paskalya yortusunda yola çıkıyor ve muson sayesinde eylül ayında Kaliküt, Koçin veya Goa’ya ulaşıyordu; bu limanlardan kalkan başka gemiler, Malakka ve Ternate’ye gidip baharat yüklüyor, sonra da başka gemiler bu baharatı Japonya, Çin ve iran’a götürüyor, o arada da avrupa tekniğinin son buluşlarını (saat, arkebüz, top), Lizbon’da kurulan metalürji sanayiinin ürünlerini o ülkelere taşıyorlardı. Filo geri dönüşte Portekiz kralına asya baharatını, adaların şekerini ve zenci köleler getiriyordu.
Portekiz’in denizler ötesinde kalelerden başka toprakları yoktu. Ama Portekizlilerin faaliyeti sadece ticarî değildi; cizvitlerin misyon faaliyeti ve yerlilerin zorla hıristiyanlaştırılması Uzakdoğu’da birçok hıristiyan topluluğunun kurulmasıyle sonuçlandı ve Çin ile Japonya’nın hıristiyanlaştırılmasını hazırladı; avrupa medeniyeti Portekizliler aracılığıyle Kongo krallığından Japon imparatorluğuna kadar, değişik çevrelere sızdı.
Yolculukların uzunluğu, deniz kazaları, donanmaların yarıya yakınını yok eden türklerin hücumları, asker ve tayfalara ödenen ücretler, gelen ürünlerin Avrupa’da yeniden dağıtımını yapan Anvers’lilerin ve hansalıların istekleri, Portekiz kralının kârını çok azaltıyordu. XVI. yy. başındaki ilk coşkunluk geçtikten sonra Lizbon sarayı Uzakdoğu ile ilgisini gevşetti, Fas’taki topraklarını bırakmağa (Tanca, Septe, Azemmur ve Mazagan dışında) başladı ve daha yakındaki Atlas okyanusuna döndü. Hemen hemen bir portekiz tekeli haline gelen şekerkamışını yetiştirmek için adalar (Madera, Asor, Cabo Verde, Sao Tome adaları) kâfi gelmiyordu; buna karşılık Pedro Alvares Cabral’in 1500′de Portekiz toprağı ilân ettiği «Brezilya ormanı» şekerkamışı tarımı için çok büyük imkânlar sağlayabilecekti. Brezilya’yı fransız korsanlarına kaptırmak istemeyen Joao III’ün emri üzerine Martim Afonso de Sousa, Sao Vicente’den başlayarak ülkeyi sömürgeleştirmeğe koyuldu (1532). Brezilya’daki plantasyonlar Gine’deki, sonra XVI. yy.ın ikinci yarısında Angola’daki köle ticaret acentalarına yeni imkânlar sağladı; köle ticareti yapan tek ülke olan Portekiz, kolonilerini ve İspanyol Amerikası’nı köleyle doldurarak uzakdoğu ticareti için gerekli parayı sağladı. Ekonominin yanı sıra hamle yapan fikir ve sanat hayatı Joao III (1521-1557) zamanında en parlak dönemini yaşadı; papadan, cizvitlerin Portekiz’e yerleşmesi (Evora’da üniversitelerini kurdular) iznini alan kral, Lizbon üniversitesini de Coimbra’ya nakletti (1537). Ressam Nuno Gonçalves’in koruyucusu hümanist Alfonso V (1438-1481) sayesinde kültür, afrika ve asya medeniyetinin etkisiyle gelişti (Manuel üslûbu). Camoes’in Os Lusiadas’ı Vasco da Gama’nın başarılarını dile getirir. Reform’un hemen hemen hiç etkisinde kalmayan fakat büyük bir papaz sıkıntısı çeken din, Cizvitler ve yahudilerle Hıristiyanlığı benimsemek istemeyen müslümanları yakmak isteyen Engizisyon ile hâkimiyetini sürdürüyordu.
ispanya ile birleşme (1580-1640)
öteden beri Castilla’nın genişlemesinden çekinen Portekiz kralları evlenmeler yoluyle iki sülâlenin kendi lehlerine birleşmesini hazırlamışlardı. Ama önce Aviz sülâlesi söndü: hâlâ haçlı seferlerine çıkmayı hayal eden kral Sebastiao (1557-1578), Alkaçar-Quivir’de Faslılar karşısında bozguna uğradıktan sonra ortadan kayboldu. Ailenin son temsilcisi olan halefi kardinal Henrique 1580 ocağında öldü. Crato başpiskoposu dom Antonio’nun hak iddiasına rağmen, portekizli prenseslerin oğlu ve torunu olan ispanya kralı Felipe II’nin ordusu Portekiz’i ele geçirdi ve Felipe II Santarem’de kral ilân edildi. Aslında iki taç sadece tek kralın şahsında birleştiğinden ilhak tam değildi ve Felipe II Portekiz’in hürriyetlerine saygı göstermeğe söz vermişti.
Daha sonra, ispanya’ya kin duyan Portekizliler bu 1580 yılını mutsuzluklarının başlangıcı ve ülkenin gerilemesinin onaylanması saydılar. Gerçekteyse, küçük krallıkta hayat eskisi gibi devam ediyordu; hattâ Portekiz halkı bu birleşme sayesinde ispanyol sömürgelerine sızıyor ve bu sömürgeleri kendi lehine işletebiliyordu. Ne var ki bir süre sonra şartlar değişti: Abbas zamanında İran’ın kalkınması, Hindistan’da moğol imparatorluğunun kurulması ve Japonya’da çoğunluğun yerleşmesi, Portekizlilerin bu ülkelere eskisi gibi söz geçirmelerine imkân bırakmadı. Felipe II, Lizbon baharat pazarını ayaklanan Hollandalılara, düşmanı İngilizlere kapatınca, uzakdoğu yolculuğuna çıkan kuzeyli gemiciler Portekizlilerin yanıbaşına yerleşerek baharat ticareti tekelini Portekizlilere bırakmadılar. Asyalı hükümdarlar, İngilizler ve özellikle Hollandalılar yavaş yavaş uzun bir hat boyunca birbirini takip eden Portekiz acentalarına bir bir elkoymağa başladılar; bununla beraber Portekizlilerin kaybı ancak 1640′tan sonra ispanyol donanmasının himayesi ortadan kalkınca çok büyük oldu. Birleşme döneminde Portekiz’in zararı sadece Doğu’da ancak Molük adalarındaki tekelinin bölüşülmesi, Amboina (1605) ile Hürmüz’ün (1622) kaybı ve Japonya pazarlarının kapatılmasıydı. 1642′ye kadar Makao-Manila-Acapulco-Veracruz-Sevilla yolu sayesinde Uzakdoğu ile ilişkilerini muhafaza edebildi.
Brezilya’nın sömürülmesi ve Portekiz
Hollandalılar Brezilya’ya (1630), Afrika köle acentalıklarına (Sao Tome, Sao Paolo de Luanda) [1641] yerleşince, Portekizliler bu durumun sorumluluğunu İspanya’ya yüklediler. Sonra da Katalonya’da patlak veren isyanı fırsat bilerek ve Fransa başbakanı Richelieu’nün dolaylı desteğinden yararlanarak 1640′ta ayaklandılar, bazı hükümet üyelerini (bu arada Vasconcelos) öldürdüler ve Braganza dükünü Joao IV adiyle (1640-1656) kral ilân ettiler. Hollandalıları önce Afrika’daki ticaret merkezlerinden (1643-1648), sonra Lizbon sarayı lehine ayaklanan Brezilya’dan (1657) çıkarmayı başardılar, buna karşılık Asya’daki birçok mevkii kaybettiler (Malakka [1641], Maskat [1650'ye doğr.]; Tidore [1657]; Koçin [1663]; Seylan [1638-1658].
Portekiz monarşisi Tanca, Azemmur ve Bombay’ı kendisini Hollandalılara karşı koruyan ingilizlere bıraktı. Uzun ve masraflı bir savaştan sonra portekiz soylularının önemli bir kesiminin desteğine rağmen ispanya, yeniden fethetmeyi başaramadığı, hattâ bazen ordularının istilâsı altında kaldığı komşu devletin bağımsızlığını Septe’nin kendine bırakılması karşılığında (Lizbon antlaşması, 1668′-de imzalandı) kabul etmek zorunda kaldı. Portekiz o tarihten sonra ispanyol kültüründen uzaklaştı: castilla-portekiz dillerinin birarada kullanılması ortadan kalktı; önce fransız edebiyatının, sonra fransız felsefesinin etkisi arttı. Tehlikeli bir monarşi buhranı (1667′de Alfonso VI’nın [1656-1683] Asor dağlarına sürülmesi; Pedro II’nin önce naiplik [1667-1683], sonra krallık dönemi [1683-1706]) ve bir Colbert’cilik denemesinden sonra Portekiz, iktisadî bakımdan ingiltere’ye bağlandı: İspanyol veraset savaşı dolayısıyle (Pedro II önce Anjou’lu Philippe, sonra arşidük Kari lehine savaşa müdahale etti ve Madrid’i bir süre işgal altında tuttu [1705]) imzalanan lord Methuen antlaşmasıyle (1703), madera ve porto şarapları ingiliz pazarına ayrıldı; buna karşılık ingiltere, artık sadece tek tip üzüm tarımıyle uğraşacak olan Portekiz’de, yünlü kumaş ve buğdaylarını serbestçe satabilecek ve Brezilya ticaretine iştirak edecekti.
Ayrıca Hindistan’da, Doğu Afrika’da, Zan-zibar’da, Mombasa’da (1698) ticaret acentalarını (1698), Batı Afrika’da bazı adaları (Annabon, Fernando Poo, 1778) terkeden, Fas’ı elden çıkaran (Mazagan, 1769), millî ekonomiyi canlandırmaktan vaz geçen Portekiz monarşisi, Tordesillas antlaşması ile ispanya’ya verilen toprakları terkederek batıya uzanan Amerikan sömürgesini işletmeğe koyuldu. 1696′da Minas Gerais’te bulunan altın (XVIII. yy.da Portekiz’e 983 ton sevkedildi), elmas ticareti (1728′de Diamantina kuruldu) sağlayacağı gelir bakımından, Antiller’in gelişmesiyle Portekiz’in tekelini kaybettiği, ama hâlâ çok sayıda zenci köleye ihtiyaç duyan şeker, tütün ve kakao ticaretinden daha üstündü. Ayrıca Brezilya ispanyol sömürgeleriyle kaçakçılığa dayanan ticaretin sürdürülmesine imkân verdiği için Portekiz rio de la Plata bölgesindeki Sacramento bölgesini elden çıkarmamakta direniyordu. Bu kale sonunda 1778′de, XVIII. yy.da Portekiz’in istemeden sürüklendiği birçok ispanyol-ingiliz savaşından biri sırasında kaybedildi.
Joao V’in (1706-1750) oğlu Jose (1750-1797), 1770′te Pombal markiliğine yükseltilecek olan Carvalho e Melo’yu hükümetin başına getirdi. Sert bir polis rejimini uygulayan ve bir çeşit aydın zorbalık denemesine girişen Pombal, Kilisenin Portekiz üstündeki hâkimiyetini azalttı; derebeylerini sindirdi ve cizvitleri uzaklaştırdı, manastırları kapattı; Lizbon’un 1755 depreminden sonra yeniden kurulmasını sağlayan Brezilya’nın altını, Lizbon ile Brezilya arasında nakliyat yapan imtiyazlı şirketlerin kalkınması, Alto Duero Şarap şirketinin, dokuma sanayiinin v.b. kalkınmasına harcandı. Ama Pombal, Portekiz’i iktisadî bağımsızlığa kavuşturmayı başaramadı. Jose’nin kızı ve vârisi Maria I’in (1777-1816) tahta çıkar çıkmaz bakanı görevinden almasıyle birlikte reform anlayışı ve Fransa’nın edebî etkisi ortadan kalktı; 1792′de bunayan kraliçenin yerine oğlu (sonradan Joao VI adım aldı) geçti. Portekiz 1793′te Devrim Fransası’na savaş açtı.
Fransızların bütün ısrarlarına rağmen, ispanya, ingiliz ticaretinin üssü olduğu için, Portekiz’i işgale yanaşmadı. Bunun üzerine 1807′de fransız generali Junot, Lizbon’a girdi. O arada kral ailesi bir gemiyle Rio de Janeiro’ya kaçmıştı. Portekizliler mayıs-haziran 1808′de fransız işgalcilere karşı ayaklandılar. Portekiz’e ayak basan Wellesley (1 ağustos 1808), Junot’yu Sintra’da teslim aldı (30 ağustos 1808). Kadrosu ingiliz subaylarla takviye edilen portekiz ordusu güçlü Torres Vedras tabyalarının arkasında Fransa’ya karşı savaşa karıştı. Soult (1809) ve Massena’nın (1810-1811) hücumlarının başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, Portekiz Fransızlardan kesinlikle kurtuldu.
Portekiz’in gerilemesi
Bir krallık haline getirilen Brezilya’da kalmayı tercih eden Joao VI (1816-1826), Portekiz hükümetinin yönetimini naibe ve ordu kumandanı general Beresford’a bıraktı, ispanya’yı örnek alan Porto’da bir askerî ayaklanma mutlakıyetçi rejimi devirdi (ağustos 1820). 1821′de toplanan cortes’ler, Engizisyon’a son verdiler ve kralın ülkeye dönmesini istediler. Lizbon’a dönen ve liberal bir anayasa çıkaran (eylül 1822) Joao VI, liberallerin oyuncağı oldu. Cortes’lerin beceriksiz tutumundan yararlanan Joao VI’nın oğlu Pedro kendini Brezilya kralı ilân etti. Joao VI’nın ikinci oğlu Miguel, mutlakıyet idaresinin yeniden kurulmasında babasına yardımcı oldu; ama Joao VI, Canning’in öğüdü üzerine elde ettiği zaferden yararlanmağa kalkışmadı ve 1825′te Brezilya’nın bağımsızlığını kabul etti. Hükümdar ölünce, Brezilya kralı Pedro I (Portekiz kralı Pedro IV), yedi yaşındaki kızı Maria II’yi kraliçe ilân ederek dayısı Miguel’e nişanladı; sonra 1826 Anayasasıyle Portekiz’e iki meclisli bir rejim tanıdı. Canning’in himaye ettiği genç kraliçeyi uzaklaştıran (1828) Miguel, kendini kral ilân etti ve korkunç bir baskı rejimi kurdu, ama 1830 Devriminde taraftarlarının desteğini kaybetti. Pedro I, Brezilya’dan ayrıldı (1831), Miguel’e karşı ayaklanan Asor adalarına gitti, sonra Porto’ya geçti (1832); Lizbon’a dönünce (1833), Dörtlü ittifaka Miguel’in kovulmasını kabul ettirdi; Miguel, Evora Monte’de teslim oldu (1834). 1826 Anayasası yeniden yürürlüğe kondu, dinî tarikatlar kaldırıldı, siyasî hayat iki rakip parti etrafında düzenlendi: bir yanda ılımlı anayasacılar; öte yanda da 1822 Anayasasının uygulanmasını isteyen eylülcüler. Kamuoyu meseleyle ilgilenmeyince her grubun kendi tarafına çekmeğe çalıştığı ordu sık sık ayaklanmağa başladı, birçok hükümet darbesine yol açan siyasî çatışmayı yalnız ingiliz etkisi yumuşatabiliyordu. 1852′de çok az vergi verenlere de seçmenlik hakkı tanıyan tek dereceli bir seçim sisteminin kabul edilmesi Portekiz’de seçmenlerin sayısını yüzde 25′e yükseltti; oysa ülke halkının yüzde 80′i okuma yazma bilmiyordu. Parlamento rejimi bir gösterişten ibaretti: seçimleri, krallığı destekleyen ve yönetici sınıfları (yüksek din adamları, subaylar, büyük mülk sahipleri) hoşnut etmek zorunda olan hükümet hazırlıyordu.
Kamu yatırımlarının kötü yönetilmesi iktisadî gelişmeyi yavaşlattı. Kral Pedro V (1853-1861) ve Luis zamanında (1861-1869), birkaç reform yapıldı: kilise mallarının satışa çıkarılması; sömürgelerde köleliğin kaldırılması; Medenî kanunun kabulü (1867). Kamuoyu bütçeyi büyük ölçüde aksatmasına rağmen sömürgelere bağlı kaldı. Lizbon Coğrafya derneği, hükümeti Afrika’nın bölünmesinde Portekiz’in haklarını savunmağa davet etti. Serpa Pinto gibi değerli subaylar 1877′den sonra Angola ile Mozambik arasındaki bölgeleri keşfe çıktılar. Ama Portekiz, Leopoldo II’nin Kongo’da giriştiği harekâtla karşılaştı ve Berlin kongresinden de (1885) ancak sağ kıyıdaki iki kasabayı koparabildi. Bunun ardından Kap’tan Kahire’ye kadar ingiltere’ye bağlı bir hat kurmak isteyen Cecil Rhodes’un teşebbüsleri başladı ve Nyassa’daki bir isyan dolayısıyle İngiltere’nin verdiği ültimatom karşısında Portekiz, Afrika’daki iki sömürgesini birbirine bağlamaktan vaz geçmek zorunda kaldı (1891). Carlos I zamanında (1889-1908), monarşi bütçe sıkıntılarını artıran ve cumhuriyetçi propagandayı kolaylaştıran israfıyle halkın gözünden düştü. Memleketin geri kalmışlığı soyut ve kişisel siyasî ihtirasları daha da kamçılıyordu. Joao Franco’nun bir diktatörlük kurmasına (1906-1908) ses çıkarmayan kral, büyük oğlu ile birlikte sokak ortasında vuruldu. İkinci oğlu Manuel II (1908 -1910), otoriter rejimden vaz geçti ve bir hükümet darbesiyle devrildi; darbe, cumhuriyetçilerin işine yarayan papaz düşmanlığının patlak vermesine yol açtı; 4 ekim 1910′da ayaklanan cumhuriyetçiler 5 ekimde cumhuriyeti ilân ettiler. Devrimci eğilimli sendikalar ve çoğunluktaki kralcılar arasında sıkışıp kalan ve kamuoyu tarafından pek desteklenmeyen aydın cumhuriyetçiler kısa süre sonra otoriter metotlara başvurmak zorunda kaldılar. Bir kurucu meclis, tarikatları dağıttı, kilise ile devlet arasındaki bağları kopardı, askerlik yoklaması ve laik mecburî eğitim sistemlerini koydu, grev hakkını tanıdı. Tam mâ-nâsıyle demokratik olan 1911 Anayasası işleyemez hale gelmişti; kralcı ayaklanmalar (özellikle Porto’da 1919), askerî şiddet tedbirlerinin yanı sıra hükümet istikrarsızlığı, 1919-1926 arası 20 kadar ayaklanmaya ve 40 kadar hükümet değişikliğine yol açtı. Birinci Dünya savaşı sırasında, 1914 eylülünde portekiz sömürgelerine hücum eden Almanya 9 mart 1916′da Portekiz’e savaş ilân etti. Savaş sırasında, müttefiklerin safında yer alması Portekiz’e küçük Kionga idare bölümünden başka bir şey kazandırmadı.
Birlikçi korporatif cumhuriyet
1926 Mayısında general Gomes da Costa, Braga garnizonunu ayaklandırarak parlamento rejimini devirdi; kısa süre sonra Go-mes’in ayağını kaydıran general Oscar Car-mona, 1928 nisanında cumhurbaşkanı seçildikten sonra, ölümüne kadar (1951′de) yedi yılda bir sürekli olarak tekrar seçildi. 1928′de başkan Carmona’nın maliye bakanlığına getirdiği profesör Salazar 1932′de meclis başkanı oldu.
Salazar, anayasası 1933′te yürürlüğe giren yeni rejimin en kuvvetli adamıydı. Millî İş kanunu (1933) işçileri millî sendikalara yazılmağa zorladı; işverenler gremıVlara (korporasyonlar) bağlandı. 1934′te grev yasaklandı. Para meseleleri uzmanı olan Salazar, bütün gücünü bütçeyi dengeleştirmeğe harcadı ve 1928′de bunu başardı. Portekiz ile Vatikan’ı barıştıran yeni devlet, dış siyasette ölçülü davranmağa dikkat etti. İspanya iç savaşında Franco’dan yana olduğunu belirtti, İkinci Dünya savaşının başında tarafsız kaldı, sonra da Büyük Britanya (1943) ve A.B.D.’nin (1944), Atlas okyanusunu denetlemek için Asor adalarından yararlanmalarına izin verdi. Savaş sonrasında huzursuzluk arttı. 1949′da hükümet serbest seçimlerin yapılacağını ilân etti, ama Carmona’ya karşı çıkarılan kukla bir aday önce büyük bir faaliyet gösterdi, fakat kampanyasının baltalandığını ileri sürerek seçimden önce çekildi. Aynı olay 1951′de, ölen Carmona’nın yerine general Francisco Higino Craveiro Lopes geçince tekrarlandı; resmî aday amiral Americo Tomas’m seçildiği 1958 seçimlerinde muhalefet adayı general Humberto Delgado oyların yüzde 25′ini topladı. Delgado 1959 ocağında Brezilya konsolosluğuna sığındı, sonra yurt dışına kaçtı. Porto piskoposu A. Ferreira Gomes’in Portekiz’e dönmesi yasaklandı (şubat 1960). O tarihte Delgado ile ilişki kuran yüzbaşı Galvao’nun Santa Maria gemisine elkoyması bütün dünyanın dikkatini Portekiz rejimine çekti. 13 Nisan 1961′de Salazar üç bakanın istifa ettiğini ve kurmay başkanı ile iki askerî bölge kumandanının görevlerinden alındığını açıkladı. 1 Ocak 1962′de Beja’da patlak veren bir ayaklanma hemen bastırıldı; 1962 mayısında yeni ayaklanmalar oldu.
Çok geniş sömürgeleri olan Portekiz bu yönde de güçlüklerle karşılaştı. Hindistan, Portekiz sömürgelerinin (Goa, Diu. Damao) kendisine iadesi için görüşme teklifinde bulundu, fakat Portekiz bu teklifi resmen reddetti (1953); 1955′te iki ülke arasında diplomatik ilişkiler kesildi. 17 Aralık 1961′de hint birlikleri Portekiz sömürgelerini işgal ettiler; direnme kısa süre içinde kesildi. 1955′ten beri Birleşmiş Milletler teşkilâtı üyesi olan Portekiz, 1961 şubatında ayaklanmalar olan Angola konusunda milletlerarası kurulun kendisine karşı karar almasını önleyemedi. Bugünkü siyasetin başlıca özelliği denizaşırı bölgelerdeki (Angola ve özellikle Mozambik) bağımsızlık hareketlerine karşı, Portekiz hükümetinin tutumunun sertleşmesidir. Bütçenin yüzde 40′ı, millî savunmaya ayrılır, öte yandan askerlik hizmeti süresi on sekiz aydan dört yıla çıkarılmıştır ve gençlerin yurt dışına göçmesi kontrola bağlıdır. Birleşmiş Milletler teşkilâtının Güvenlik konseyi portekiz sömürgelerinin kendi kaderlerini kendileri tayin etme hakkı üstünde dururken, Lizbon bu sömürgelerin birer «denizaşırı il» olduğu için doğrudan doğruya kendi yargı sistemine bağlı olduğunu savunmaktadır. Bu tutum afrika devletlerinin çoğunu Portekiz aleyhine çevirdi.
içte, Salazar hükümeti korporasyoncu ve^ birlikçidir; özellikle her türlü komünist veya ilerici harekete karşı bir siyaset güder. Başkanlık seçimleri 25 temmuz 1965′te yapıldı. Tek aday bir önceki dönemin başkanı ve Uniao Nacional’in adayı amiral Americo Tomas idi. 13 Karşı oy ve 16 çekimser oya karşı 556 oyla yedi yıl için tekrar seçildi. Portekiz Millî Kurtuluş cephesi başkanı Humberto Delgado’nun öldürülmesi, siyasî atmosferi gerginleştirdi, öte yandan yeni Millet meclisi seçimleri (130 üye) yaklaşıyordu. Hıristiyan demokratların desteksizlik yüzünden seçim mücadelesine katılmaktan vaz geçmesine karşılık, başlıca muhalefet partisi olan Demokratik ve Sosyal Eylem partisi aday göstermeğe karar verdi. Ama hükümete seçim süresi boyunca basın sansürünün kaldırılmasını kabul ettiremeyince adaylarını çekti (18 ekim). 7 Kasımda 130 milletvekili tek listeden (Uniao Nacional adayları) seçildi; halkın yüzde 25′i sandık başına gitmedi. 28 Mayıs 1966′da başkan Salazar, hükümetten ayrılmama kararını açıkladı.
• Sel felâketi. 26 Kasım 1967′de Lizbon dolaylan büyük bir sel felâketine uğradı. 1775 Yılındaki depremden bu yana Portekiz’in uğradığı en büyük tabiî felâket sayılan sellerde 464 kişi öldü, binlerce insan da evsiz kaldı. Şiddetli yağmurların Tajo nehri ve kollarını taşırması sebebiyle meydana gelen sellerden en çok zarar gören bölge Lizbon’un 29 km kuzeyindeki Quintas köyü oldu.
• Salazar’ın hastalanması. 1932 Yılından beri başbakan olan Dr. Salazar, 6 eylül 1968′de beyinde bir kan pıhtılaşması sebebiyle hastahaneye kaldırıldı. O yaz Estoril’deki yazlık evinde koltuktan düşerek başını şiddetle yere çarpmış olan Salazar, bir süreden beri şiddetli baş ağrılarından rahatsızdı. Lizbon’daki Kızılhaç hastahanesinde bir ameliyat geçirdikten sonra sağlık durumu iyileşirken, 16 eylülde bir beyin kanamasıyle komaya girdi.
Salazar’ın komaya girmesi, Portekiz’de bir anayasa krizine sebep oldu. Portekiz anayasası başbakanın ancak ölüm, istifa veya azledilme halinde yenilenebileceği konusunda emredici bir hüküm taşıdığından, Salazar’m işbaşından uzaklaştırılması önemli bir mesele haline gelmişti. 13 Kişilik Devlet konseyi cumhurbaşkanı amiral Tomas’ın başkanlığında toplanarak durumu görüştü. Bu arada hastahaneden, Dr. Salazar’ın yarı felçli durumda bulunduğu ve şuuruna hemen de hiç malik olmadığı açıklandı. Ülkenin daha uzun bir süre başbakansız kalmaması gerekçesiyle amiral Tomas, asker ve sivil liderlerle yaptığı müzakerelerden sonra, anayasal yetkilerini kullanarak Dr. Salazar’ı görevden azletmek zorunda kaldığını açıkladı. Amiral Tomas, başbakanlığa prof. Marcelo Jose Das Neves Caetano’yu tayin ettiğini bildirdi. Prof. Caetano başkanlığında kurulan yeni hükümetin, Dr. Salazar yönetimine göre daha liberal bir siyaset güdeceği intibaını veren ilk kararlarından biri, muhalefet lideri Dr. Mario Soares’in serbest bırakılması oldu. Sosyalist ve demokrat muhalefetin lideri general Delgado’nun esrarengiz şartlar altında öldürülmesinden sonra, onun en yakın arkadaşı ve avukatı olan Dr. Soares, 15 mart 1968′de, kendisine hiç bir suç isnat edilmeden, bizzat Dr. Salazar’ın emriyle tutuklanmış ve Sao Tome adasına sürgüne gönderilmişti.
Yeni hükümet bir yıl sonra, 26 ekim 1969′-da Millet meclisi seçimlerinin yapılmasına da karar verdi. 1968′in yaz aylarında muhalefet, hükümetin izin verdiği ölçüde, faaliyet gösterdi.
16-18 Mayıs 1968′de Avei-ro’da toplanan İkinci Cumhuriyetçi kongre (ilki 1957′de) bir beyanname kabul etti. Sosyalistlerden ilerici katoliklere kadar demokrat muhalefete mensup çeşitli grupları temsil eden İkinci Cumhuriyetçi kongrenin beyannamesinde hükümetten, söz ve düşünce hürriyetinin tanınması, bütün siyasî mahkûmların affedilmesi, siyasî görüşlerinden dolayı işten atılanların görevlerine iadesi, toplanma hürriyetinin tanınması ve milletin temsilcilerini serbestçe seçebilmesini sağlayacak bir seçim kanununun hazırlanması istendi.
Vaat edilen tarihte yapılan Millet meclisi seçimlerini Dr. Caetano’nun iktidar partisi olan Uniao Nacional partisi, meclisteki 130 sandalyenin hepsini almak suretiyle kazandı. 1 Aralık 1969′da toplanan yeni meclisi açış konuşmasında devlet başkanı amiral Tomas, anayasanın değiştirilmesinin söz konusu olmadığını söyledi. Böylece hükümetin, muhalefet tarafından öne sürülen istekleri olumsuz karşıladığı belirtilmiş oluyordu.
• Salazar’ın ölümü ve son gelişmeler. Portekiz eski başbakanı Dr. Antonio De Oliviera Salazar, 16 eylül 1968′den beri komada bulunduğu hastahanede öldü (27 temmuz 1970). Salazar’ın cenazesi Lizbon’da XV. yy.dan kalma Sao Jeronimo manastırında katafalka kondu; 30 temmuzda da doğduğu köy olan Santa Comba Dao’ya gömüldü.
1970 Ağustosunda hükümet muhalefete karşı yeniden sert bir tavır aldı. 1968′de Sao Tome adasındaki sürgünlük cezası kaldırılan Dr. Mario Soares, Avrupa ve A.B.D.’ye yaptığı geziler sırasında hükümeti tenkit ettiği gerekçesiyle, ülkeyi terk etmek veya tevkif edilmek şıklarından birini seçmek zorunda bırakıldı. Buna karşılık bir süre sonra hükümet, anayasayı değiştiren bazı
önemli kanunlar çıkardı. Bunlardan biri, basın hürriyetinin kısıtlanması devam etmekle birlikte sansürün kaldırılmasıyle ilgiliydi, öte yandan 1971 ekiminde hükümet Ekonomik ve Sosyal Kalkınma cemiyeti adiyle kurulan cemiyetin faaliyet göstermesine izin verdi.
Bir muhalefet partisinin çekirdeğini meydana getirecek şekilde kurulmuş olan bu cemiyete izin verilmesi, hükümet siyasetinde yeni bir yumuşama belirtisi olarak yorumlandı.
1971 Sonu Portekiz’de meşru muhalefet imkânlarını araştıran demokrat aydın gruplarının dışında, silâhlı gerilla faaliyeti gösteren gruplar türedi. «Silâhlı Devrimci Eylem» adını taşıyan bu gizli teşkilât, Lizbon Merkez postahanesini bombalama, Lük-semburg’daki Portekiz büyükelçiliğini basarak pasaport ve resmî mühürleri çalma, Angola’ya silâh götüren gemi kargosunu tahrip gibi çeşitli tedhişçi faaliyete girişti. Bu gizli tedhiş teşkilâtı, amacının ülkedeki faşist diktatörlüğü devirmek, Angola ve Portekiz’in denizaşırı topraklarında yürütülen sömürgeci savaşa ve ülkedeki emperyalist hâkimiyete son vermek olduğunu belirtti; hükümet, olağanüstü durum ilân etti.
Osmanlı – Portekiz ilişkileri
XV. yy.ın ikinci yansında Memlûk sultanlığı, Mısır ve Suriye yoluyle Batı’ya gönderilen hint mallarından alınan vergileri ağırlaştırdı, yeni liman vergileri koydu, Portekiz’in ticaret hayatı bu yüzden büyük bir buhranla karşılaştı. Transit vergilerinin ağırlığı Portekizlileri Hindistan’a giden yeni bir deniz yolu arama zorunda bıraktı. Portekiz denizcisi Vasco da Gama, arap denizcisi İbni Macid’in kılavuzluğuyle Hindistan’a giden denizyolunu buldu (1497). Portekizliler, Hindistan kıyılarına yerleştiler. Böylece, Memlûk sultanlığı, en önemli gelir kaynağından yoksun kaldı.
Portekizlilerin yeni hindistan donanması kumandanı Afonso Albuquerque, Maskat ve Horfe-kân’a saldırarak Hürmüz’ü aldı ve Fars körfezini kapattı. Portekiz kralı Manuel, Hindistan’daki müslümanlara baskı yapmağa başladı. Ticaret gemilerine güçlükler çıkardı. Bunun üzerine Kızıldeniz’deki Moha, Cidde, Kuseyr limanlarıyle ticarî ilişkileri olan Gucerat ve Kambay gibi hükümetler, Mısır Memlûk sultanından yardım istemek için Kahire’ye elçiler gönderdiler. Memlûk sultanı Kansu Gavri de, Mekke’nin limanı sayılan Benderi Cidde’yi sur ve burçlarla sağlamlaştırdı; müslümanların koruyucusu olarak deniz kumandanı Emîr Hüseyin ve magrıplı Hoca Nureddin emrinde bulunan bir memlûk donanmasını Portekizliler üstüne gönderdi. Gucerat’taki Diu valisi Melik İyaz’ın kürekli gemilerden kurulu donanmasıyle birleşen memlûk donanması, Albuquerque’in oğlu Lorenzo kumandasındaki portekiz donanmasını 1508′de Hindistan’ın Şaul limanında yendi; fakat hemen harekete geçen genel vali Albuquerque, 1509′da Diu limanında yatan memlûklu donanmasına baskın yaptı; Melik lyas savaştan çekildiği için onları yenilgiye uğrattı. Kuvvetli bir portekiz donanması Benderi Aden’i tehdit etmeğe başladı. Süveyş’te güçlü bir donanma kurmanın gereğine inanan Kansu Gavri, osmanlı padişahı Bayezid II’ye başvurarak ondan anadölu leventlerini Memlûk sultanlığının yardımına göndermesini, kereste, demîr, halat gibi gemi yapımı için gerekli malzeme ile top, barut gibi ateşli silâhlar istedi. Bayezid II yardım kafilesini yola çıkardı. Bu kafile Alaiye (Alanya) yöresinde Rodos (Saint – Jean de Hospitalier) şövalyelerinin baskınına uğradı; fakat anadölu leventleri Süveyş’e gitmeyi başardılar. Memlûklu yazarı ibni iyas, Selman Reis kumandasında Süveyş’e giden 1000 denizci türk ve Portekizlilere karşı girişilen hazırlıklar hakkında bilgi verir. Benderi Cidde beyi Emîr Hüseyin ve türk denizcilerinin çabalarıyle 20 gemilik bir donanma kuran Selman Reis, 1515′te Portekizlilere karşı sefere çıktı. Bu seferde yenilen Selman Reis ile Emîr Hüseyin, ertesi yıl 22 gurâb ve iki kalyondan kurulu bir donanma ile Benderi Aden’i kuşattılar, fakat başarı kazanamadılar ve Benderi Cidde’ye döndüler; gemilerinden bir kısmı Süveyş’e gönderildi. Bu sırada Mısır’ın Yavuz Sultan Selim tarafından alındığını Öğrenen Selman Reis, bu durumdan yararlanarak Benderi Cidde’ye saldıran Lopo Soares de Albergaria kumandasındaki portekiz donanmasını yenilgiye uğrattı. Sonra Kahire’ye giderek, burada bulunan Yavuz’un hizmetine girdi. Yavuz’un ölümünden sonra Benderi Cidde sancakbeyi Hüseyin el -Turkî ile birlikte Yemen’e gitti. Zebid’i ele geçirdikten sonra Kahire’de bulunan Makbul İbrahim Paşanın yanına gitti ve ona Hint seferinin yararlı olacağını bildirerek Hindistan’ın bellibaşlı merkezleriyle portekiz kuvvetlerinin durumunu gösteren bir lâyiha verdi.
Doğu ticaretinin önemiyle Osmanlı devletine sağladığı çıkarları değerlendiren İbrahim Paşa, bu lâyiha üzerine, eski memlûk donanmasının düzenlenmesi görevini Selman Reis’e verdi. Selman Reis denizci Hayreddin Beyle birlikte baharat ticaretinin merkezi olan Yemen’i aldı (1527). Osmanlılar böylece, Portekizlilerin Kızıldeniz’de ticaret merkezleri kurma çabalarını önlediler. 1524 Tarihli Mısır kanunnamesinden anlaşıldığına göre, baharat ticareti Osmanlılar çıkarına gelişiyordu. Ancak Selman Reis’in Hayreddin Bey tarafından öldürülmesi, bu çalışmayı aksattı; yeğeni Bayramoğlu Mustafa, Hayreddin Beyi öldürerek kendisine bağlı türk denizcileriyle birlikte Gucerat hükümetinin (hint kaynaklarına göre Rumî Nasır Han) hizmetine girdi ve Diu kalesinin Portekizlilere karşı savunulmasında başarı sağladı (1531).
• Hint seferi. Gucerat hükümdarı Bahadır Şah, 1535′te Delhi sultanı Hümayun Şah ile yaptığı savaşta yenilerek Diu kalesine sığındı. Hümayun Şaha karşı Goa’daki Portekiz valisiyle anlaştı. Portekizliler de Diu limanına hâkim tepede bir kale yaptırarak limanı denetimleri altına aldılar. Bunun üzerine hatasını anlayan Bahadır Şah, Portekizlileri Diu’dan çıkarmak amacıyle Kanunî Sultan Süleyman’a başvurdu ve bir ihtiyat tedbiri olmak üzere de hazinelerini Mekke’de güven altına aldırdı. Kanunî de Hindistan ile Akdeniz arasındaki güvenliği sağlamak amacıyle, doğu ticaretini ellerinde bulunduran ve Kızıldeniz’de serbestçe dolaşan Portekizlilere karşı harekete karar verdi. Doğu müslümanlarının koruyucusu olarak Mısır valisi Hadım Süleyman Paşaya Süveyş’te cenovalı mühendisler yönetiminde bir donanma yaptırmasını emretti. Bu hazırlık arasında Bahadır Şahın öldürüldüğü öğrenilince Mekke’de bulunan hazinesi İstanbul’a gönderildi. Mısır valisi Hadım Süleyman Paşa, 13 haziran 1538′de 20 000 kişi ve 74 gemiden meydana gelen bir donanma ile Süveyş’ten yola çıktı. Kameran ve Babülmendeb’i geçerek Benderi Aden ö-nüne geldi; Portekizliler ile işbirliği yapan Âmir bin Davud’u astırdıktan sonra 4 eylül 1538′de Gucerat kıyılarına geldi. Gokalat (Benderi Türk) ve Kat adlarındaki iki kaleyi alarak eylül başlarında Diu kalesini kuşattı. 20 Gün süren kuşatma sırasında, Portekizliler bütün güçleriyle karşı koydular; osmanlı ordusunda kıtlık çıktı. Yeni Gucerat hükümdarı Mahmud III’ün Portekizliler tarafını tutarak Osmanlılara yiyecek sağlamaması, sıkıntının artmasına yol açtı. Asker, gemilerine çekildi. Bunun üzerine Hadım Süleyman Paşa kuşatmayı kaldırarak Yemen’e döndü. Ertesi yıl bir portekiz filosu, Kızıldeniz’e girdi ve Süveyş’e kadar ilerledi; fakat Osmanlıların karşı koyması ü-zerineı geri dönmek zorunda kaldı. Bundan sonra, Hindistan hedef tutularak, Portekizlilere karşı girişilen deniz seferleri, Batı’daki önemli olaylar yüzünden başarısızlıkla sonuçlandı. Kitabı Bahriye yazarı ünlü denizci Pirî Reis’in 1552′de bir donanma ile Süveyş’ten hareket ederek önce Benderi Aden’i, sonra da Hürmüz kalesini Portekizlilerden almak üzere giriştiği hazırlık, Basra beylerbeyi Kubad Paşanın olumsuz tutumu yüzünden sonuç vermedi. Pirî Reis, üç gemiyle Süveyş’e kaçmak zorunda kaldı; merkezden gelen emir üzerine Mısır valisi tarafından öldürüldü (1552). Ertesi yıl Pirî Reis’in yerine hint donanması kumandanlığına getirilen Murad Reis de, Hürmüz boğazı yakınlarında Portekizlilerle yaptığı deniz savaşında yenilince Basra’ya çekildi (1553). Hint seferiyle görevlendirilen galatah kâtip Şeydi Ali Reis, 1554′te, 15 kadırgadan kurulu bir donanmayı Süveyş’e getirmek üzere harekete geçti; fakat 9 ağustosta Hcrfekân ve 25 ağustosta Maskat önünde portekiz donanma siyle yaptığı deniz savaşlarında yenildi; savaştan kalan kadırgalarla yoluna devam ederken fırtınaya tutuldu. Gucerat kıyılarına sürüklendi ve Demen limanı önüne geldiği sırada kadırgalarından üç tanesi karaya oturdu; geri kalan 6 kadırgayı Surat limanına götüren Şeydi Ali Reis, tayfalarından isteyenleri Gucerat hükümeti hizmetine girmekte serbest bırakarak, onunla birlikte gelen 50 kişiyle karadan yola çıktı ve dört yıllık bir yolculuktan sonra Türkiye’ye döndü (mayıs 1557). 1559′da Lahsa beylerbeyi Mustafa Paşanın Bahreyn adasına yaptığı bir sefer de, Portekizlilerin işe karışmaları yüzünden, başarısızlığa uğradı.
Osmanlı devleti, asya müslüman devletlerine karşı takip ettiği siyasete uygun olarak Portekizlilere karşı yardım isteyenlerin yanında yer aldı. Kanunî devrinde Osmanlı devletinden yardım isteyen Sumatra’daki Açe hükümdarı Sultan Alâeddin’i desteklemek amacıyle İskenderiye kaptanı Kurdoğlu Hızır Bey kumandasında top ve tüfek gibi ateşli silâhlarla dolu 19 kadırgadan kurulu bir osmanlı donaması 1569′da Sumatra’ya gönderildi. Donanma ile giden türk topçu ustaları, Sumatralılara top dökmesini ve Portekizlilere karşı savaşma kurallarını öğrettiler. Bunların bir kısmı yerlilerle evlenerek Sumatra’da kaldı. Bu arada Portekizlilere karşı girişilen seferlerde uğranılan yenilgilerin sebeplerini araştıran Osmanlı devleti, Kızıldeniz’e uygun gemiler yaptırdı ve Akdeniz donamasının bu denize geçirilmesini sağlamak için Süveyş kanalının açılması görüşü üstünde durdu. Kanal için bir plan hazırlandı; fakat bu plan bir musevî tarafından çalınarak ispanya’ya kaçırıldı.
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ TARİH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTEKİZ HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME
Tarih 05 Haziran 2009
PORTEKİZ HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME
Kişi başına millî gelirin 1952′den beri artmasına karşılık (yıllara göre yüzde 1-6), Portekizlilerin hayat seviyesi kişi başına yılda 300 dolarla (1965) Avrupa’nın en düşüklerinden biridir;
Yunanlılarınkiyle eşit, İspanyollarınkinden biraz yüksek, Fransız-larınkinden 3-4 defa az. Otuz yıldan beri olağanüstü bir para istikrarından yararlanan Portekiz, önemli bir döviz rezervine sahiptir; bunun sonucu olarak kamu hizmetleri seviyesi, özellikle hastahane ve okullar alanında tartışılmaz bir şekilde yükseldi; çeşitli alanlarda (şehircilik, mesken, elektrik ve inşaat, gemi yapımı) gelişmeler oldu. Bununla beraber, bu başarılar iktisadî gelişmenin yavaşlığını gizleyemez. Portekiz ekonomisinin iki temel özelliği, gelirlerdeki büyük eşitsizlik ve ülkenin güney ile kuzeyi arasındaki dengesizliktir. Gerçekten de Portekiz’de orta köylü sınıfı yoktur. Hiç yatırım yapmayan büyük mülk sahiplerinin yanı sıra, yılın bir kısmında iş bulamayan ve hayat şartları çok kötü olan bir tarım proletaryası vardır.
Ama kırlarda işçi sayısının hızla artması ve nüfut fazlalığının büyük kısmını temsil etmesi (yılda yaklş. 100 000 kişi, yani yüzde 1-2), bu fazlalığın yarısından çoğunun göç etmesine rağmen oldukça ciddî bir meseleye yol açmıştır. Tam işsizlik düşüktür, ama tarım işçilerinin eksik istihdamı önemlidir ve iş prodüktivitesinin düşüklüğüne eklenir. Kuzeydeki aşırı kalabalık bölgelerle, güneydeki büyük toprak bölgeleri arasındaki eşitsizliği yumuşatabilecek gibi görünen toprak reformu bugüne kadaı parça parça çözümlenebilen ciddî bir meseledir. Sanayi gelişmesi hammadde ve sermaye eksikliğinin sıkıntısını çeker ve ülkenin iç iktisadî yapısına bağlı bazı engellerle karşılaşır: satın alma gücünün düşüklüğü yüzünden daha da artan iç pazar darlığı; yatırımdan çok tasarruf ve spekülasyon eğilimi fazlalığının ortaya koyduğu iktisadî teşebbüs anlayışının fazla gelişmemiş olması; kısa vadeli krediye ağırlık veren bir bankacılık sisteminin kötü işlemesi; aşırı uzmanlaşmış dış ticaretin nazikliği, öte yandan işçilerin teknik yetişmesini sağlama ihtiyacı ve okuryazar olmamaya karşı savaş da (7 yaşından büyük olanların yüzde 40′ı okuma yazma bilmez) hızla çözülmesi gereken meselelerdir.
• Son durum. İkinci plan (1959-1964) döneminde ve geçici değerlendirme planının (1965-1967) başlangıcında, özellikle 1959-1965 arasında iktisadî durum hızla gelişti
(millî üretim artışının yıllık oranı yüzde 7′ye ulaştı); bununla birlikte 1965′in son aylarında gelişme yavaşladı (1966′da yüzde 5′ten az), iktisadî kalkınma sanayi kesiminin gelişmesine bağlıydı; iç üretim oluşması payı 1960′ta yüzde 40 iken 1965′te yüzde 45′e yükselen toplam sanayi üretimi, 1960-1966 arası yüzde 50 arttı. Temel metalürji ve imalât metalürjisi en hızlı gelişen dallardır. Sanayide 1960′tan beri en büyük kuruluş, 1966′da 300 000 ton kadar çelik üreten Lizbon yakınındaki Seixal demir-çelik tesisidir. Elektrik üretimi 1960-1966 arası 3,2′den 5,6 tW/saate yükseldi. Kalay ve tungsten yetersizliği, kömür, linyit ve demir çıkarımının gelişmemesi, maden sanayiinde gerilemeye yol açtı. Hâlâ faal nüfusun yüzde 35′ini istihdam eden, ama 1965′teki iç üretiminin ancak beşte, birini karşılayabilen tarım kesiminde gelişme yavaştır. Yalnız üzüm üretimi bugüne kadar görülmemiş ölçüde artarak 1962′de 15 Mhl’yi, 1965′te 14,5 Mhl’yi aştı. Alentejo’da sulama işlerine devam edilmektedir.
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTEKİZ COĞRAFYA
Tarih 05 Haziran 2009
PORTEKİZ COĞRAFYA
Fizikî coğrafya
• Yüzey şekilleri. Portekiz’in yüzey şekilleri Iber mesetası tabanının kenarından meydana gelir; bu taban Tajo’nun iki kıyısında çok farklıdır. Irmağın güneyindeki tekdüze Alentojo ovalarının yükseltisi 400 m’yi hiç geçmez. Bu ovalar ispanyol Est-remadurası peneplenini batıya doğru devam ettirir ve ağır ağır, Atlas okyanusu kenarındaki alçak kıyılar yönünde, üçüncü zaman toprak dalgasının altına süzülür. Bu bölgeler ancak çok yüksek olmayan fay sarplıkları (Vigueira ve Ossa serraları) ve kenarlarında yükselen bazı kalıntı şekilleriyle (güneybatıda Grandola ve Carcal serraları, kuzeydoğuda serra de Sao Mamede) engebelidir. Güneye doğru, batı-doğu yönünde uzanan Algarve, şistli Malhao serralanndan ve siyenitli serra de Monchique çıkıntısından meydana gelir. Kalkerli bir tepeler şeriti alçak ve kumlu güney kıyı bölgesine geçişi sağlar.
Tajo’nun kuzeyinde eski taban çok daha yüksektir ve büyük kırıklarla doludur. En yüksek engebeler Vuga le Tajo arasında uzanan ve kuzeydoğu-güneydoğu yönünü takip eden horst’lardır. Bu horst’lar Merkezî Iber cordillerasının ucudur (serra de Estrala, 1 981 m; Serra de Gardunha 1 224 m). Kuzeye doğru, Mondego hendeğinin ötesinde yükseltiler 1 500 m’yi aşmaz; ama yüzey şekillerinin parçalanmışlığı devam eder. Duero’nun kuzeyinde horst’lar Marao (1 419 m), Padrela ve Barnes serralarını meydana getirir. Kuzey-kuzeybatı,
güney-güneydoğu yönünde uzanan büyük bir engebe, Atlas okyanusuna doğru bu dağlık bütünü keser, Duero halicinin kuzeyinde kıyı şeritini meydana getirir, sonra güneybatıda kıyı ovaları yanında yükselir.
Estremadura’da küçük kalkerli veya püskürük kütleler ortaya çıkar: Aire, Montejunto, Sintra ve Arrabida dağları. Portekiz toprakları altındaki büyük parçalanmalar bugün hâlâ devam eder. özellikle Aşağı Tajo bölgesi ve Algarve kıyısı henüz yerleşmemiştir; bu bölgeler birçok depremden (özellikle 1755′te) zarar görmüştür.
• iklim. Portekiz’de akdeniz iklimi hüküm sürer: yazlar kuraktır. Ama denizin yakınlığı bu kuraklığın uzun sürmesini önler ve özellikle kışın düşen toplam yağış miktarını çoğaltır. Yağmurlar kuzeyden güneye ve batıdan doğuya doğru azalır. Kuzeyde Minho ve Beira Alta engebeleri 2 500 mm’ye yakın yağış alır. Daha koruntulu olan iç bölgede yağışlar daha azdır (Alto Duero’da 600 mm). Güney ovalarında kuraklık artar. Kıyı bölgesinde okyanus etkisi sıcaklığı düzenler. Trasos-Montes’de kışlar uzun ve serttir; Iç Alentejo yazın sağanak halinde yağışlar alır.
• Bitki örtüsü. İlkel bitki örtüsü hemen tamamıyle ortadan kalkmıştır. Kuzeybatıdaki yağışlı bölgede yapraklarını döken meşelerle, yapraklarını dökmeyen akdeniz meşeleri (mantar meşesi ve lusitaina meşesi) birarada görülür; bunlar 700 metreden daha yükseklerde görülmez. Tepeler fundalıklarla örtülüdür, ülkenin geri kalan kısmı, genellikle «garrigue» veya maki halini almış tipik akdeniz ormanıyle örtülüdür. Mantar meşesi daha çok kıyıda, yeşil meşe iç bölgede yetişir. Kumsallar, gözün alabildiğine uzanan çam ormanlarıyle kaplıdır.
• Hidrografya. Iber yarımadasındaki birçok büyük ırmağın aşağı çığırları Portekiz’dedir. Kuzeyde Minho, güneyde Gua-diana ırmakları sınır sayılmıştır, ülkenin kuzeyindeki yüksek engebeleri dar boğazlarla aşan Duero’nun beslenmesi oldukça düzensizdir. Tajo’nun eğintileri çok daha yumuşaktır; ama aşırı etiyajların etkisi altındadır. Duero’nun Portekiz’deki kolları, Mondego şebekesi ve Tajo’nun kuzey kıyıdan aldığı kollar önemli hidroelektrik tesislerinin kurulmasına elverişlidir.
iktisadî ve beşerî coğrafya
* Nüfus. Portekiz’de nüfus yoğunluğu km2′ye 99 kişidir. Sanayii bu kadar az gelişmiş bir ülke için yüksek sayılabilecek bus rakam, son zamanlardaki nüfus artışının sonucudur. 1527′de yapılan ilk sayımda nüfus Roma çağındakini aşmıyordu. XVI. yy.da denizaşırı macera hevesi, birçok kişinin ülkeden göçmesine ve gerçek bir nüfus seyrelmesine yol açtı. Yüz yıldır nüfusun büyük ölçüde çoğalmasının yanı sıra birçok kişi ülkeden göçtü (1910′da 80 000 kişi); bu hareket bugün yavaşlamaktadır. Göçmenler özellikle Brezilya’ya, Venezuela’ya ve Afrika’daki illere (özellikle Angola) gider.
Şehirler gelişmelerine rağmen, nüfusun ancak dörtte birini barındırır. Minhao ve Mondego arasında aşırı ölçüde yoğun olan (bazı conselho’laıda km2′yeı 200 kişi) kır nüfusu, Estremadura’da kalabalıktır (km2′ye 60-150 kişi); doğu kısımda ve Algarve’de seyrekleşir. Ama en ıssız alanlar Alentejo ve Ribatejo’dadır (km2′ye 25 kişi). Nüfus dağılımının bu eşitsizliği, toprağa yerleşme evreleri, tarım sistemleri ve mülkiyet rejimiyle bağıntılıdır.
• Tarım ve köy hayatı. Minho portekiz köy hayatının en orijinal beşiğidir. Toprak çok küçük parseliere ayrılmış, evler geniş bir alana yayılmıştır; çeşitli ince tarım yapan nüfus çok yoğundur: mısır, patates, tırmanıcı asma ve meyve ağaçları birarada yetiştirilir. Kalabalık sığır sürüleri, sulak çayırlarda otlatılır. Nüfusun artmasıyle bu kır ekonomisi
Trasos-Montes havzalarına doğru uzanmış, güneye ise, daha «yeniden fetih» zamanında Beira ve Estre-madura yoluyle girmiş ve o kalabalık bölgelere yerleşmişti. Buna karşılık, yetiştiriciliğin ağıt baslığı yüksek doğu bölgelerine pek yayılmadı. Hemen hemen ıssız denilebilecek bölgelerde «yeniden fetih» hareketinden sonra geniş ölçüde işletilen büyük mülklerkuruldu.
«Latifundia»lar, işçilerini büyük tarım işçisi köylerinden toplar. Bu bölgelerde kaba tahıl tarımı yapılır, zeytin ağaçları ve koyun yetiştirilir. Şehir burjuvazisinin sermaye yatırımı bu büyük mülklerin kuzeye doğru Güney Estremadura ve Beira’da genişlemesine imkân verdi. Daha yoğun bir nüfusun çok küçük topraklarda tahıl, meyve ve sebze yetiştirdiği Algarve’yi ayrı incelemek gerekir. Ama burada da yarıcılık yaygındır. Tarım üretimi, hızlı gelişmesine rağmen, her zaman halkın ihtiyacına karşılık vermez. Buğday ithalâtı, azalmakla beraber, büsbütün kesilmemiştir. Ülkenin güneyinde başlıca besin mısırdır. Vuga, Moncıego, Tajo ve Sado vadilerinde çeltik tarlaları günden güne yayılır. Zeytinlikler yüz yılda üç kat artmış ve zeytinyağı üretimi ihtiyacı karşılamağa başlamıştır. Şarapçılık önemli bir yer tutar: hafif şaraplar (kuzeybatıda vinho verde), Estremadura’da kırmızı şaraplar, Porto ve Madera’da kalite şaraplar. Bu üretimin pazarlanması ekonominin bugünkü en büyük meselelerinden biridir.
• Sanayi. Günden güne bir sanayi kolu haline gelmekte olan balıkçılık yavaş yavaş birkaç büyük limanda, önemli konserve fabrikalarını besleyen birkaç armatör şirketin elinde toplandı. Kıyı sularında sar-dalya, Algarve açıklarında ten balığı, Newfoundland setlerinde morina avlanır. Bununla birlikte halkın beslenmesinde temel rol oynayan morinanın, tutulan miktar ihtiyacı karşılamağa yetmediğinden, ithal edilmesi gerekir; işçi ücretlerinin düşüklüğü Portekiz’in konservelerini dış ülkede kolayca pazarlamasına imkân verir. Sanayi yavaş gelişmektedir. Sermayeler, özellikle yabancı sermayeler yalnız maden yataklarına, özellikle demirsiz madenlere (kurşun, gümüş, tungsten) yatırılır. Ama yalnız Sao Domingos ve Aljustrel bakır yataklarıyle Beira kalay yatakları sürekli bir işletmenin masraflarını karşılayacak güçtedir. Bragança yakınındaki Moncorvo demir madeni kısa süre önce kapatıldı. Çözülmesi gereken en önemli meselelerden biri enerji kaynakları meselesidir. Yetersiz maden kömürü rezervleri (Porto’nun kuzeyinde Sao Pedro da Cova yatakları) henüz az ölçüde işletilir ve ithalât zorunludur, ülkenin kuzeyindeki akarsuların hidroelektrik donatımına geç bir tarihte başlanmıştır; Duero üzerindeki Picote tesisi 180 000 kW/saat üretir. Hiç bir ağır metalürji tesisinin bulunmaması ve imalât metalürjisinin azlığı, dış ticaret bilançosundaki açığı günden güne artırır, önemli tek sanayi dokumacılıktır: Estrela dolaylarında yün, Minho ve Lizbon’da pamuk. Sermaye azlığı, sanayinin gelişmesini frenler.
• Ticaret. Ticaret bilançosu devamlı olarak açık verir. Portekiz, maden ürünleri, bazı tarım ürünleri (şarap, mantar) ve balık konserveleri ihraç eder; fakat porto şarabını pazarlamada büyük güçlüklerle karşılaşır. Son zamanlarda tarım kesimine harcanan çaba sonucunda, ithalâtta besin maddelerinin payı azaltılmıştır; fakat hasadın dönem dönem azalması bu durumu sık sık tehlikeye düşürür. Ayrıca devlet, yakacak ve metalürji maddelerini de dışarıdan almak zorundadır. Sanayi makineleri ithali de, geçici olarak, ticaret bilançosu açığını artırmaktadır.
1960-1965 Arası ithalât kuvertürü oranı yüzde 50-60 arasında değişti. Bu açık, göçmenlerin denizaşırı ülkelerden gönderdikleri paralar, denizaşırı toprakların (Angola ve Mozambik) bilanço fazlaları ve özellikle turizmden elde edilen gelirlerle (Algarve’nin değerlendirilmesi) kapatılır. Turizm gelirleri (1965′te 1,5 milyon turist) toplam ihracat tutarının yüzde 15′ine eşittir. 1965′te mamul madde ithalâtın yüzde 60′mı, ihracatın da hemen hemen eşit miktarını meydana getirmekteydi. Sırasıyle İngiltere, Federal Almanya ve A.B.D., Portekiz’in ticaret yaptığı başlıca ülkelerdir.
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ COĞRAFYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POPESCU (Oreste)
Tarih 04 Haziran 2009
POPESCU (Oreste), rumen asıllı arjantinli iktisatçı (Vicovul de Jos, Bucovina 1913). Yaş Ünversitesi (Romanya) Hukuk, İnnsbruck Üniversitesi (Avusturya) Siyasî ve İktisadî Bilimler ve La Plata Üniversitesi (Arjantin) İktisat fakültelerinde okudu. La Plata üniversitesi ile Buenos Aires Katolik üniversitesinde fahrî profesördür. Birleşmiş Milletler uzmanı olarak, özellikle güney amerika ülkelerinde çeşitli görevlerde bulundu. Economica dergisinin, ayrıca kendi alanıyle ilgili çeşitli yayınların yöneticisidir. Birçok makale yazdı ve bazı kolektif çalışmalara katıldı.
Eserleri: El S is tema Economico en las Misiones Jesuiticas (Cizvit Misyonlarında İktisadî Sistem) [1952]; El Pensamiento Social y Economico de Esteban Echeverria (Esteban Echeverria’nın İktisadî ve Sosyal Düşünceleri) [1954]; Ensayos de Economia de Empresa (Müteşebbis Ekonomi Üstüne Denemeler) [1961] ve Introduccion a la Ciencia Economica Contemporanea (Çağdaş iktisat Bilimine Giriş) [1964]. (M)
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPESCU (Oreste) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POMBAL
Tarih 03 Haziran 2009
POMBAL (Sebastiao Jose DE CARVALHO E MELO,— markisi), portekizli devlet adamı (Lizbon 1699-Pombal, Coimbra yakınları (1745) elçilik yaptı; dışişleri (1750), içişleri ve bahriye bakanı oldu; Jose I’in desteğiyle başbakanlığa geldi. Çok kültürlü, çalışkan ve hırslı olan Pombal, devleti zayıflatan geleneksel kuvvetlere karşı azimle, çok zaman da insafsızca mücadele ederek, Portekiz’de aydın despotluğu siyasetini uyguladı, krallığın nüfuzunu arttırdı: idarede veraseti kaldırdı ve yararsız memurları işten çıkardı (1761); deniz küvetlerini 19 savaş gemisiyle donatarak geliştirdi; kont Schaumburg-Lippe’yi görevlendirerek orduda prusya metotlarını uyguladı; polis kuvvetlerini güçlendirdi. Büyük bayındırlık işlerine girişerek millî ekonomiyi geliştirdi (1755 depreminden sonra Lizbon’un yeniden inşat, Oeiras kanalının açılması, Alentejo topraklarının tarıma açılması). Douro vadisinde bağcılığı geliştirdi ve sanayiyi yabancı rekabetine karşı korudu (imtiyazlı fabrikalar kurulması; hammadde ve değerli maden ihracının yasaklanması; ithalâtın yüksek gümrük tarif esiyle sınırlandırılması; şirketlerin, özellikle Pernambouc şirketinin, altın ve elmas madenlerinin veriminin yükseldiği Brezilya ile ticareti kolaylaştırmak üzere de Para ve Maranhao şirketlerinin kurulması).
Kilisenin nüfuzunu sınırlandırdı: 1751′den sonra hükümetin izni dışında adam yakılmasını yasakladı; sansürü laik yöneticilere bıraktı. Cizvitlerin ispanya tarafından Paraguay’daki yedi kızılderili bölgesinin bu ülkeye bırakılmasına karşı giriştiği muhalefet hareketini zor kullanarak bastırdı (1754 -1755), papa Benedictus XIV’e, cizvitlerin Brezilya’daki ticarî ve dinî işleri hakkında bir «muhtıra» gönderdi. Kardinal Saldanha’-nm yaptığı soruşturmadan sonra, papa cizvitlerin ticaretle uğraşmalarını, günah çıkartmalarını ve vaiz vermelerini önce Brezilya’da, sonra da Portekiz’de yasakladı (1758). Krala suikast yapılması (4 eylül 1758) Pombal’e, asilzadeleri ezme (Tavora’lar veya Aveiro dükü gibi büyük senyörlerin hapse atılması veya idamı), mallarına elkoyma fırsatını verdi; sonra da bunların suç ortağı olduğunu öne sürdüğü Portekiz’den Brezilya ve Doğu Hint adalarından kovulan cizvitlerin mülklerine elkoydurdu (1759), topraklarını da tarıma açtı. Brezilya’daki yerlilerle Portekizlilerin eşitliğini ilân etti, laik öğretimi kurdu (Lizbon’daki cizvit kolejinin yerini «Asiller koleji» denilen laik okulun alması, 837 ilk ve ortaokulun açılması, Coimbra üniversitesinde tabiat bilimleri öğretiminin yapılması). Ama Pombal’in otoriteye dayanan siyaseti geleneklerle çatışıyordu. Jose I’in ölümünden sonra, polis zulmünün kurbanları, imtiyazları ellerinden alınanlar, himayeciliğin ve güdümlü ekonominin kurbanı olan tacirler, ana kraliçenin de desteğiyle, Pombal’i görevden ayrılmak ve malikânesine çekilmek zorunda bıraktılar. (L)
03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POMBAL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Polonya’dan Türkiye’ye İhracat
Tarih 03 Haziran 2009
POLONYA’DA YABANCI YATIRIM ORANI:
“DEĞERLENDİRME”
Yabancı firmaların geçtiğimiz yıl yani 2006′da Polonya’ya rekor düzeyde yatırım yapmış olmalarına karşın, yatırım tutarı kişi başına vurulduğunda, ör. Çek Cumhuriyeti ve Macaristan gibi bölgemizin başka ülkelerine göre hala sönük kalındı.
Polonya gittikçe daha fazla dış yatırım alıyor. Başta LCD ekranlar olmak üzere elektronik cihaz üretiminde yavaş yavaş bir üretim devine dönüşüyoruz. Toshiba, Funai, Sharp, LG Philips ya da Dell gibi dünya devleri Polonya’da fabrikalar kuruyorlar. Bunu da otomobil, yakıt ya besin sektörleri için yapılan (özellikle Toyota, Bridgestone, Shell ya da Carlsberg şirketleri tarafından) yapılan yatırımlar izliyor. Bu şirketler, binlerce yeni iş yeri yaratırken, yeni teknolojilerin Polonya’ya akarılmasına da etki ediyorlar. Onlar sayesinde ekonomi daha çabuk gelişiyor. Yabancı konsorsiyumlar, 2006 yılı sonuna kadar Polonya’da yaklaşık 180 milyar Dolar yatırım yaptılar. Bu, kişi başına 2,8 bin Dolar’ı aşkın bir yatırım demek. Ancak bu rakam, sıradan bir Çek vatandaşı için 6,3 bin Dolar’ın, bir Macar içinse 6,7 bin Dolar’ın üzerinde gerçekleşiyor.
Geçen yıl, Polonya için bir rekor yılı oldu; Polonya Merkez Bankası’nın ilk verilerine göre yatırımlar 14,7 milyar Dolar’a erişti. Bu rakam, geçen yıla göre 5 milyar Dolar’ın üzerinde bir artış demek.
Polonya şirketlerinin yurtdışındaki doğrudan yatırımları da artıyor. 2006 yılında 4,3 milyar Dolarlık dış yatırımla rekor bir rakam yakalandı. Bu rakamda, Litvanya’nın Mozejki rafinerisinin PKN Orlen tarafından 2, 34 milyar Dolara alınmasının büyük payı var. Peki, yabancı şirketleri Polonya’ya çeken şey ne? Dünya Bankası’nın Polonyalı iktisatçılarından Leszek Kasek’e göre, sanayide çalışma verimliliğinin dinamik gelişimi, talep piyasasının büyüklüğü ve Avrupa şartlarına göre hala ucuz olmayı sürdüren iş gücü, bu çekiciliğin nedenleri. Yurtdışı yatırımlar, sadece ekonominin modernleşmesine etki etmekle kalmıyor, ama aynı zamanda Polonya’nın dış ticaretini de şekillendiriyorlar.
Yabancı sermayeli şirketlerin Polonya’nın ithalatında ve ihracatında %60′ı aşan payları var. Özellikle onlar sayesinde ticaret çabuk gelişiyor. Polonya Merkez Bankası verilerine göre, Polonya’da faaliyet sürdüren şirketler geçtiğimiz yıl (2005 yılına göre %19,8′lik bir artışla) 93 milyar Dolarlık mal ihracı gerçekleştirmişler. Aynı dönemde ithalat yaklaşık 97 milyar Dolar artarak bir önceki yıla göre %21,5 daha fazla olarak gerçekleşmiş.
Ticaret, ekonomi ve yatırım konularında işbirliğinin durumu
(seviyesi, dinamiği, yapısı ve bilançosu)
Polonya’da Gümrük Giriş ve Çıkış Beyannamelerindeki verilere göre hazırlanan istatistiki bilgiler doğrultusunda, Türkiye ile karşılıklı ticari cirolar aşağıdaki şekildedir (yıllardaki ihracat ve ithalat tutarlarının değişiklikleri yüzde olarak ve 1999 yılındaki değerler baz alınarak hesaplanmıştır):
(milyon ABD Dolari)
|
Yıllar |
1999 |
% |
2000 |
% |
2001 |
% |
2002 |
% |
| İhracat |
84,4 |
100 |
132,9 |
157,4 |
138,0 |
163,5 |
255,3 |
302,0 |
| İthalat |
193,6 |
100 |
215,8 |
111,4 |
399,1 |
206,1 |
629,3 |
325,0 |
| Toplam |
278,0 |
100 |
348,7 |
125,4 |
537,1 |
193,2 |
884,6 |
318,2 |
| Fark |
-109,2 |
x |
-83,0 |
x |
-261,1 |
x |
-374,0 |
x |
T.C Devlet İstatistik Enstitüsü ‘nün verilerine göre ise karşılıklı ticari cirolar aşağıda gibidir :
|
Yıllar |
1999 |
2000 |
2001 |
2002 |
| Polonya’dan Türkiye’ye İhracat |
81,2 |
163,9 |
168,1 |
244,2 |
| Polonya’nın Türkiye’den İthalatı |
219,6 |
173,4 |
240,7 |
340,5 |
| Toplam |
300,0 |
337,3 |
408,8 |
584,7 |
| Fark |
-138,4 |
-10,0 |
-72,6 |
-96,0 |
Yukarıdaki bilgilere göre Polonya ve Türk istatistikleri arasında ciddi farklar mevcuttur. Türk istatistikleri Polonya’ya ihracatı düşük göstermektedir. Dokuma ürünleri gibi kalemlerde yaklaşık 100 milyon ABD Doları tutarında ihracat gösterilmiş, Polonya istatistiklerine göre ise bu ürünlerin ithalatı 222 milyon ABD Doları tutarında kaydedilmiştir. Motorlu araç kaleminde Türk verileri 90 milyon ABD Doları tutarında ihracat gösterilmekte, Polonya istatistiklerinde ise bu tutar 156 milyon ABD Dolarıdır.
Bu farklar, Türk mallarının Polonya gümrük sahasına üçüncü ülkeler (örneğin Almanya veya İtalya) üzerinden girebilme ihtimalinden dolayı kısmen açıklanabilir.
2002 yılında karşılıklı ticaret hacminde önemli artış kaydedilmiştir. 2001 yılına göre Polonya’nın ihracatı % 85, ithalatı ise % 57′ye yakın oranda büyümüştür.
2002 yılında Polonya’nın Türkiye’ye ihracatındaki başlıca ürünler
(bir önceki yılın aynı dönemi ile karşılaştırma)
|
No. |
PCN |
Ürün adı |
2002 |
İhracat |
İhracattaki |
|
1 |
8540 |
Sıcak ve soğuk katotlu elektronik lambalar, fotoseller, vakumlu lambalar, vs. |
90,635 |
164,9 |
35,50 |
|
2 |
8905 |
Fener gemileri, itfaiye gemileri, yüzen vinç, dok, platform |
23,963 |
9,38 |
|
|
3 |
2701 |
Taş kömürü, briketler ve kömürden mamul diğer yakıtlar |
14,556 |
241,3 |
5,70 |
|
4 |
8539 |
Flamalı ampul ve lambalar, far setleri, ultraviole ve infrared ışın kaynakları |
6,745 |
123,8 |
2,64 |
|
5 |
7216 |
Alaşımsız çelikten köşebent ve profiller |
5,564 |
582,2 |
2,18 |
|
6 |
8212 |
Usturalar, tıraş makineleri, jiletler (yarı mamul şeritler halinde olanlar dahil) |
5,472 |
102,1 |
2,14 |
|
7 |
4804 |
Kükürtlü, kaplamasız kağıt ve mukavva, rulo ve tabaka halinde, 4802. veya 4803. maddedekiler hariç |
5,092 |
214,9 |
1,99 |
|
8 |
4011 |
Araç dış lastikleri, yeni |
4,306 |
120,3 |
1,69 |
|
9 |
3904 |
PVC ve diğer klorlu alkenler, basit formlarda |
4,145 |
327,6 |
1,62 |
|
10 |
8708 |
Motorlu araçların parça ve aksamları, 8701 – 8705′e göre |
3,819 |
80,6 |
1,50 |
|
11 |
7308 |
9406. madde hariç konstrüksiyonlar ve çelik konstrüksiyonların parçaları |
3,672 |
832,7 |
1,44 |
|
12 |
8503 |
Sadece 8501. ve 8502. Maddelerdeki makineler için parçalar |
3,445 |
1,35 |
|
|
13 |
7204 |
Çelik ve demir döküm hurda ve atıkları, ve onların tekrar eritmede kullanılan kaplar |
3,362 |
1,32 |
|
|
14 |
3902 |
Basit formlarda propilen veya diğer alkenlerin polimerleri |
3,129 |
139,8 |
1,23 |
|
15 |
8408 |
Kendinden ateşlemeli akaryakıt motorları |
2,419 |
111,0 |
0,95 |
|
16 |
3214 |
Camcı macunu, reçine esaslı macunlar, boyacılıkta kullanılan dolgu malzemeleri ve diğerleri |
2,222 |
261,6 |
0,87 |
|
17 |
3105 |
Nitrat, fosfor veya potasyum arasından iki veya üçünü içeren mineral ve kimyasal gübreler |
2,194 |
0,86 |
|
|
18 |
8413 |
Ölçüm cihazı olan olmayan sıvı için pompalar,sıvı için liftler |
2,008 |
223,7 |
0,79 |
2002 yılında Polonya’nın Türkiye’den ithalatındaki başlıca ürünler
(bir önceki yılın aynı dönemi = %100)
|
No. |
PCN |
Ürün adı |
2002 |
İthalat |
İthalattaki |
| 1 |
8703 |
Motorlu araçlar, binek, binek-yük araçları (8702. maddedekiler hariç) ve yarış araçları | 104,147 | 160,3 | 16,55 |
| 2 |
8528 |
TV yayını için alıcı cihazlar, monitör ve video projektörleri | 27,543 | 129,5 | 4,38 |
| 3 |
8413 |
Ölçüm cihazı olan veya olmayan sıvı için pompalar, sıvı için liftler | 26,442 | 4,20 | |
| 4 |
2401 |
İşlenmemiş tütün, tütün atıkları | 23,873 | 272,4 | 3,79 |
| 5 |
5209 |
Pamuk oranı % 85 ve daha fazla olan ve ağırlığı 200g/m2′den fazla olan pamuklu kumaşlar | 23,242 | 106,4 | 3,69 |
| 6 |
5801 |
Kaplamalı ve şenil kumaşlar, 5802. ve 5806. maddeler hariç | 16,758 | 324,8 | 2,66 |
| 7 |
6110 |
Örme kumaştan bluzlar, kazaklar, hırkalar, yelekler vs. | 16,714 | 216,1 | 2,66 |
| 8 |
6204 |
Bayan ve kız çocuğu için giyim eşyaları, takımlar, ceketler, elbiseler, etekler ve pantolonlar | 15,170 | 221,6 | 2,41 |
| 9 |
6109 |
Örme kumaştan her türlü tişört, atlet | 13,466 | 218,0 | 2,14 |
| 10 |
8708 |
Motorlu araçların parça ve aksamları, 8701 – 8705′e göre | 13,312 | 156,7 | 2,12 |
| 11 |
3401 |
Sabun ve sabun olarak kullanılan organik, yüzeysel aktif maddeler, sabun içeren kağıtlar vs. | 12,928 | 112,5 | 2,05 |
| 12 |
5509 |
Sentetik elyaftan iplik (dikiş ipliği hariç), perakende satış amaçlı olmayan | 12,288 | 420,0 | 1,95 |
| 13 |
0805 |
Taze veya kurutulmuş narenciye meyveleri | 11,110 | 115,2 | 1,77 |
| 14 |
8504 |
Elektrik transformatörleri, redresörler ve benzerleri, ikaz cihazları | 11,043 | 156,1 | 1,75 |
| 15 |
5407 |
Sentetik elyaf ipliğinden kumaş, 5404. maddedeki malzemeden yapılan kumaşlar dahil | 10,459 | 139,0 | 1,66 |
| 16 |
8702 |
Sürücü dahil on veya daha fazla kişinin taşınması için motorlu araçlar | 10,322 | 129,5 | 1,64 |
| 17 |
0802 |
Taze veya kurutulmuş kabuklu yemiş, 0801. maddedekiler hariç | 9,806 | 120,0 | 1,56 |
03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Polonya’dan Türkiye’ye İhracat hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLONYA TARİH
Tarih 02 Haziran 2009
POLONYA TARİH
Piast’lar döneminde Polonya
• İlk Polonya devletinin toprak bütünlüğünün kurulması (V.-X11. yy.). V. veya VI. yy. başından sonra geniş Odra havzasına ve Vistül havzasının bir kısmına batıdan gelen birkaç islav kabilesi yerleşti. Polonya milletinin meydana gelmesinde bu kabilelerin (Polanlar, Vislanlar, Pomeranyalılar v.b.) katkısı oldu. Bu topluluklar, yavaş yavaş ilk şehir çekirdekleri olan ve kısa süre sonra yanlarında zanaatçı varoşları kurulan tahkimli castra veya grody’lerin (Poznan, Kruszwica, Kalisz) etrafında toplandılar.
IX. yy.ın ortasından sonra Gniezno ve Poznan dolaylarında kurulan ilk Polonya devleti çevresinde yavaş yavaş Büyük Polonya, Küçük Polonya, Mazovya, Silezya ve Pomeranya biraraya geldiler. Piastlar hanedanının bilinen ilk atası Mieszko I (960′a doğru-992) bu devleti Polonya devleti haline getirdi: ırk birliği ekonomilerinin benzerliği, Büyük Polonya, Litvanya, Mazovya ve Podlakya ovalarının geniş bir orman kuşağıyle çevrili olması, batıda Germen imparatorluğu (963′te ilk askerî temaslar), güneyde Bohemya devletleri, doğuda Kiev (945′ten sonra), kuzeyde Veletlerin Polonya topraklarını çepeçevre kuşatmaları Polonya milliyetçiliğinin doğmasını kolaylaştırdı; Mieszko, bazı derebeyleri ve kilisenin yardımıyle (966′da Hıristiyanlığı kabul etti ve Poznan’da ilk piskoposluk kuruldu) geniş bir bölgede hâkimiyetini kurabilmek için bu milliyetçilik duygusundan yararlandı.
Mieszko I’in oğlu ve vârisi Boleslaw I (992-1025) kilisenin desteğiyle Otto III’ten Polonya kilisesinin imparatorluk kilisesinden ayrılmasına imkân veren Gniezno başpiskoposluğunu ve Krakow, Wroclaw ve Kolobrzeg piskoposluklarını kurdu; öte yandan geçici olarak batıda Odra’nın ağızlarını ve Lâusitz’i, güneyde Moravya’yı, Çekler ve Slovaklar ülkesini ilhak etti ve doğuda Kiev’e ulaştı. Başarıları Bautzen barışlanyle (1018) ve ilk Polonya kralı olarak taç giymesiyle onaylandı. Ama oğlu Mieszko II (1025-1034), doğudan rus prenslerinin, kuzeyden Danimarkalıların (Pomeranya’da), güneyden Çeklerin, batıda Polonyalıları Odra’nın doğusuna çekilmeğe zorlayan (1031-1032) imparator Franken’li Konrad II’nin hücumları karşısında topraklarının bütünlüğünü koruyamadı; iç kargaşalıklar ve kardeşlerinin taht üstünde hak iddia etmeleri yüzünden sınırları daralan devletini ancak imparatora bağımlılık yemini ederek kurtarabildi.
Başlıca olayları iç düzenin kısa süre içinde bozulması (halk ayaklanması ve Mazovya’nın ayrılma denemesi) ve Bohemya. Bratislava dükünün anî istilâsı (1036) olan bir döneminden sonra Yenilikçi Kazimierz I (1040′a doğru-1058) Kilisenin ve Devletin bütünlüğünü yeniden sağladı, başkenti Krakow’a nakletti. Ama kendisini tahta çıkaran aristokrasinin günden güne artan denetimini kabul etmek ve yardımı sayesinde Silezya’yı Çeklerden, Mazovya’yı da kontrolü ele geçirmiş olan Maslaw’dan kurtaran imparator Heinrich III’ün metbuluğunu kabul etmek zorunda kaldı. Oğlu Atak Boleslaw II (1058-1079) bu iki vesayetten de kurtulmayı başardı: önce aristokrasinin denetiminden kurtuldu; sonra rus prenslikleri arasındaki anarşiden yararlanarak Kiev’de harekete geçti (1069) ve Çekleri Silezya üstündeki hak iddialarından vaz geçmeğe zorladı; Heinrich IV’e karşı ayaklanan Saksonların tarafını tutarak Berat kavgasından yararlandı ve papa Gregorius VII’den krallık tacını giymeyi başardı; böylece Polonya’nın imparatora hiç bir bağımlılığı kalmıyordu.
Ama imparatorun yardım ettiği muhalifleri destekleyen Krakow piskoposu Stanislaw’ın (Aziz Stanislas) idamı (veya öldürülmesi) derebeylerin ayaklanmasına yol açtı; derebeyler tahta kralın kardeşi Wladyslaw (veya Ladislas) Herman’ı çıkardılar. Boleslaw kral unvanını kaybetti (1079), kaçtı ve ülke Bohemya’ya yıllık bir haraç ödemek zorunda kaldı.
Polonya’nın soyluların temsilcisi voyvoda SieciechT tarafından yönetilmesini kabul etmek zorunda kalan Wladislaw I Herman’dan (1079-1102) sonra Polonya, Boleslaw III zamanında toprak bütünlüğüne yeniden kavuştu. Kardeşi Zbignievv ile bölüştüğü Polonya topraklarını kendi çıkarına birleştirmeyi başaran Boleslaw III, germen himayesinden kurtuldu ve Baltık kıyısında geniş bir bölgeyi ele geçirdi (Pomeranya’nın Vistül ve Odra ırmakları arasındaki kısmının fethi); Macarlar ve Rutenyahlar ile ittifak yaparak imparatorun 1109 da giriştiği harekâtı durdurdu; sonra feth ettiği topraklardaki halkı hıristiyanlaştırdı, fakat ülkesini dört oğlu arasında bölmekle, elde ettiği parlak sonuçları tehlikeye düşürmüş oldu.
• Millî düklükler ve Polonya’da anarşi (1139-1305). En büyük oğlu dük Wladislaw II’nin (1139-1146) kardeşlerinin metbuu ilân edilmesi, onların siyaset alanında bağımsız davranmalarını ve ülkelerini kendi oğulları arasında bölüştürmelerini engelleyemedi; böylece 1250′den sonra her birinde bölgeciliğin ağır bastığı yirmi dört kadar düklük ortaya çıktı. Bunların hiç biri üstünlüğünü kabul ettirecek güçte olmadığından her birinin, özellikle de en büyüğün, bu yoldaki her denemesi bir iç savaş halini alıyordu; bunu fırsat bilen polonya aristokrasisi hükümdarı kendi tayin ederek monarşiyi kendi hâkimiyeti altına soktu. Meselâ Yaşlı Mieszko III’ün (1173-1177) tahttan indirilmesi ve yerine daha yumuşak başlı görünen genç kardeşi Âdil Kazimierz’in (1177-1194) geçirilmesi, Polonya’da seçime dayanan bir monarşinin kurulmasına yol açtı. İş başına getirilen kral, seçilmesinin karşılığında devletin yüksek otoritesini zedeleyen birtakım siyasî ve malî tavizlerde bulunmak zorunda kalıyordu (Leczyca meclisi, 1180).
Bu anarşi döneminde Hıristiyanlığı geniş halk tabakalarına yayan (XII.-XIII. yy.) Kilise, Polonya birliğinin hanedandan daha sağlam bir temsilcisiydi. Yüksek rahip sınıfı, üyeleri büyük toprak sahibi soylu ailelerden geldiği halde, zaman zaman yetkisini köylü sınıfını ezen soylulara karşı kullanıyordu (Papalık fermanı, 1233). Bu anarşi ortamında soylular sınıfı da ikiye ayrılmıştı:
prensliklerin yönetiminde görev alan ama krallık gücünün artmasına şiddetle karşı koyan magnat’lar (eski derebey aileleri); üyeleri prensler tarafından şövalye unvanıyle topraklara dağıtılan küçük soylular veya szlachta. Bu siyasî ve sosyal çözülmeden yararlanan Almanlar, Nordmark’tan başlayarak kuzeyden ve doğudan ilerlediler; Nordmark (geleceğin Brandenburg’u) 1134′te Ayı Albrecht’in payına düştü. 1138-1181 Arasında Baltık’ın Elbe ve Odra arasındaki kıyısı Ayı Albrecht ile Saksonya dükü Aslan Heinrich tarafından işgal edildi; Polonya Odra’nın batısındaki bütün toprakları, hattâ Aşağı Warta’yı kaybetti; Almanlar Aşağı Warta’da Yeni Uçilin’i (Neuemark) kurdular (1272); ayrıca Prusyalıların kuzeyden yaptığı tehlikeli baskıya tek başına karşı koyamayan Mazovya dükleri toton şövalyelerine başvurdular; ne var ki 1283′te Prusyalıları Neman’ın ötesine püskürten Tötonların püskürttükleri düşmandan daha belâlı oldukları çok geçmeden anlaşıldı.
Baltık ile ilişkisi kesilen, Litvanya devletinin kurulmasıyle (XIII. yy.ın ikinci yarısı) doğudan ve kuzeydoğudan tehdit edilen, üstelik de Silezya dükü Dindar Henryk’in 1241′de Legnica’da boş yere durdurmağa çalıştığı moğol istilâsıyle harebeye dönen Polonya artık Almanlar için kolaylıkla ele geçirilebilecek bir avdı. Almanların memlekete girmeleri birçok bakımdan olumlu oldu: XII. ve XIII. yy.da Avrupa’da genel nüfus artışına paralel olarak polonyalı kolonların ormanlarda tarla açma işi hızlandı; yeni kır toplulukları kuruldu; şehirlerde ticaret gelişti ve batıyı örnek alan Polonya prensleri, Özellikle Wroclaw (1242), Poznan (1253), Krakow’a (1257) tanınan Magdeburg yasasını benimseyerek şehirlere hürriyet «şartları» verdiler.
Buna karşılık, almanlar ticarî faaliyeti ele geçirerek imparatorluk ve Bohemya ile çeşitli alışverişe girdiler ve servetlerine dayanarak onlar sayesinde yeni bir aristokrasinin kurulmağa başladığı şehirlere hâkim oldular. Burjuvazi özellikle Silezya’da alman dilini ve geleneklerini yaydı.
İktisadî güçlerinden ve fikir üstünlüklerinden gurur duyan alman mülteciler, Polonya’ya istedikleri kralları kabul ettirdiler: önce gerçek bir Piast olan Silezya dükü Namuslu Henryk II (1288-1290); sonra Polonya kralı ilân edilen (1300) ve Piast’ların anarşi dolu kavgalarına karşı bir garanti gibi görünen Bohemya kralı (1291) Venceslav (Vaclav). Ama bir yabancının tahta çıkması, Piast ailesinden Wladislaw I Lokietek’e millî hoşnutsuzluğu istismar etme fırsatını verdi. Polonya’nın bir kısmını ayaklandıran Wladislaw I, Venceslav’ın ölümünde ülkeye hâkim olmayı başardı (1305) ve Krakovv’un alman belediye reisi Albrecht’in yönettiği şehir burjuvalarının
isyanını ezdikten sonra, 1320′de Polonya kralı olarak taç giydi: monarşiyle birlikte ülkenin bütünlüğü de yeniden sağlanmıştı. Bununla birlikte Wladislaw I’in devleti, çeklerin derece derece kendilerine bağladıkları Silezya’yı da, Pomeranya’yı da içine almıyordu.
• Polonya devletinin yeniden kurulması ve Piast’ların sonu (1305-1370). iyi hesaplanmış evliliklerle yararlı ittifaklar kuran Polonya kralı, Brandenburg’ların toprak genişlemesini durdurdu ve Pomeranya konusunda uzun ve boş bir çekişmeden sonra Tötonları Plowce’ta yenmeyi başardı (1331); fakat Kujawy’yi Tötonlara kaptırdı. Oğlu Büyük Kazimierz III (1333-1370), onun eserini tamamladı. Bohemya’nın Polonya tahtındaki hak iddialarını bertaraf ettikten sonra Pomeranya’yı belli bir süre için Tötonlara bırakarak (1343) onları yatıştırdı; Anjou’lu Luigi’yi vâris tanıyarak (1339), buna karşılık da Kızıl Rutenya’nın kesinlikle kendisine bırakılmasını sağlayarak macar tehlikesini ortadan kaldırdı.
Böylece batı dışında her yerde Polonya toprak bütünlüğüne yeniden kavuştu: Kazimierz III, gelenekleri kanun halinde toplayarak yasama ve adalet birliği ilkesini gerçekleştirdi (Wislica yasası, 1347); köylülerin yükümlerini azalttı; kolonlar için yeni köyler kurdu; ticarî gelişmeyi destekledi (ambar, yol ve şehirler çevresinde müstahkem surlar inşası; yabancı ülkelerden kovulan yahudilere imtiyazlar tanınması); Polonya’nın Almanya ve Bohemya’ya karşı fikrî muhtariyetini sağlayan Krakow üniversitesini kurdu. Mazovya düküne metbuluğunu kabul ettirdi, küçük soyluların muhalefetini kırdı.
• Piast’lardan Jagellon’lara: Geçiş dönemi (1370-1384-1386). Piast’lar sülâlesi Kazimierz III ile sona erdi: çünkü Kazimierz tahtını uzak akrabalarından biri yerine, yeğeni Anjou sülâlesinden Macaristan kralı Lajos’a (1370-1382) bırakmayı tercih etmişti; Lajos’a, kalkınmış ama hiç deniz kıyısı olmayan ve dışta hep toton tarikatıyle gücü gittikçe artan Litvanya’nın tehdidi altında yaşayan, içte ise hep büyük soyluların bağımsızlığının tehdit ettiği bir Polonya’yı miras bıraktı. Vârisini tayin etmek için büyük soyluların fikrini almak zorunda kalması, Polonya kurumlarının seçimle iş başına gelecek bir monarşi kurulmasına doğru geliştiğini ortaya koydu.
Bu olay polonya tarihinde kesin bir dönemeçti; çünkü soylularla yapılan pazarlık sonucunda (soylulara ağır gelen bütün vergilerin kaldırılması: Koszyce imtiyazı, 1374) tahta yabancı bir sülâle çıkıyordu ve Macaristanlı Lajos’un saltanatı aslında Jagellon’lar devrine doğru bir geçiş dönemiydi.
Jagellon’lar Polonyası (1386-1572)
• Doğu Avrupa’da Polonya’nın gücünün artması (1386-1505). Yabancı bir prens olan ve hemen hep yurt dışında yaşayan Lajos’un ölümü, Polonya’da iç savaşı başlattı: Macaristan ile birlik bozuldu, laik ve dinî büyük soylular devletin önemli mevkilerini paylaştılar. Bu durumun yarattığı huzursuzluğu gidermek için Polonyalılar tekrar monarşiyi kurdular: Lajos Fin kızı Hedwige, Polonya kraliçesi oldu (1384-1399) ve Litvanya büyük dükü Jagellon ile evlenmece zorlandı; Wladislaw adiyle vaftiz olan ve şahsî topraklarını krallığa katmağa söz veren Jagellon ortak Polonya kralı seçildi (1386-1434). Bu seçimle Polonya aristokrasisi ülkeye anarşiye son verebilecek bir sülâle kazandırıyor, doğu ile yakınlık kuruyor ve ülkeyi toton şövalyelerinin tehlikeli baskısından kurtarıyordu; gerçekten Polonya-Litvanya koalisyonu birlikleri, Tötonları Grunwald’de ezdi (15 temmuz 1410).
Wladislaw II Jagellon Moldavya (1387), Eflak (1389) ve Besaıabya (1396) hükümdarlarının kendisine saygı yemini etmesini de sağladığından Polonya artık Baltık denizinden Karadeniz’e kadar uzanan ve bazı çatışmalara, özellikle Litvanya büyük dükü Witold’un sebep olduğu çatışmalara rağmen, iki ülkenin soyluları arasında imzalanan Horodlo birliğiyle bütünlüğü sağlanmış görünen bir devlet haline geldi: daha eski medeniyeti, toprak bütünlüğünün daha sağlam ve nüfusunun daha kalabalık olması dolayısıyle, kral olarak Litvanya’nın soydan geçen büyük düklerini seçmek (her ikisi de Wladislaw II’nin oğulları olan Wladislaw III [1439-1444] ve Kazimierz IV [1445-1491]) kurnazlığını gösteren Polonya, yavaş yavaş bu iki başlı devletin siyasî merkezi haline geldi: Macaristan tahtına Wladislaw (Laszlo) III’ün seçilmesiyle (1440), Krakow çok büyük bir katolik devletin coğrafî merkezi oldu; bu devlet germenciliği önlemekle ve kilisenin baskısıyle (kralın vasisi ve Krakovv piskoposu Olesnicki’nin büyük rolü) Ortodoksluğun ve Müslümanlığın yayılmasını, püskürtmeğe değilse bile durdurmağa (Wladislaw III’ün 1444′te Varna’da Osmanlılara yenilmesine rağmen) yönelmişti. Wladislaw III’ün vârisi Kazimierz IV ise Polonya-Litvanya devletinin güneydoğuya doğru genişletilmesi işini bir yana bırakarak kendini önce Polonya’da monarşinin kuvvetlenmesine adadı: bu iş için Nieszewa imtiyazlarını (1454) verdiği şövalyelerle, artık doğu topraklarının işletilmesine yönelen magnat’lar arasındaki geleneksel çelişkiden yararlandı.
Toton tarikatının rakipleriyle ittifak yaptı ve Onüç yıl savaşlarından sonra (1454-1466), toton tarikatına metbuluğunu kabul ettirerek Pomeranya ve Gdansk’ın kendisine bırakılmasını sağladı; böylece Polonya, buğdaylarının sevk edileceği bir deniz kapısı sağlıyordu (Torun barışı, 1466). Ayrıca Albrecht II’nin kızı Habsburg’lu Elisabeth ile evlenerek (1454), Bohemya tacı ve Macaristan üstünde haklar elde etti (bu haktan oğlu Wladislaw 1471′de Bohemya tacında, 1490′da Macaristan’da yararlandı). Polonya germenciliğe hücuma geçmişti; buna karşı koyabilmek için imparator Friedrich III, Litvanya’nın tabiî rakibi İvan III Vasiliyeviç ile ittifak yaptı; alman tehlikesi azalırken bu sefer de rus tehlikesi başlıyordu.
• Monarşi gücünün azalması ve szlachta’nın zaferi. XV, yy. sonunda, krallığın siyasî, iktisadî ve sosyal yapısı da değişti. Rahip ve magnat sınıfının hırslarını önlemek için szlachta’ya dayanan Jagellon’lar, szlachta üyelerinin her türlü yargıya karşı dokunulmazlıklarını kabul etmekle (Krakovv imtiyazı, 1433) kalmayarak, askerî ve malî yükümler yüklemeden önce mahallî szlachta meclislerinin fikrini almayı da kabul etti; ayrıca 1493′te Piotrkow’da genel bir diyet toplandı; bu, monarşi gücünün küçük soylular lehine azalmasının mantıkî bir sonucuydu. Her ikisi de Kazimierz IV’ün oğulları olan Jan I Adalbert (1492-1501) ve Alexsander I’in (1501-1506) saltanatlarının çok kısa sürmesi, Jan I’in Moldavya’nın bağımsızlığını engelleyememesi ve Bukovina’da ağır bir bozguna uğraması (1497) karşısında cüreti artan szlachta Aleksander I’e, milletin üç sınıfından oluşan genel diyeti kabul ettirerek, meşrutî bir krallık kurulmasını sağladı.
Kral, senatörler ve milletvekillerinden meydana gelen bu genel diyetin onayı, kanunların kabul edilmesi, vergilerin alınması ve seferberliğin ilân edilmesi için şarttı (Nihil Novi anayasası, 1505). Böylece çok kötü sonuçlar veren oybirliği sistemi ortaya çıkmış oldu ve XVII. yy.ın liberum veto’suna yol açtı. Szlachta, Baltık’a açılmanın kendisine sağlayacağı büyük kazancı anladı: Polonya’nın iktisadî (hattâ siyasî) ağırlık merkezi kuzeye doğru kaydı (kısa süre sonra Varşova’nın başkent olması) ve batıda daha elverişli bir yerde bulunan Poznan, Almanya ile Baltık denizi arasındaki mübadelelerin kontrolünü ele geçirdi, iktisadî değişiklikler ve özellikle tarım ürünleri fiyatlarının artması, szlachta’ya ait çiftliklerin yüzölçümünü ve önemini arttırdı.
Szlachta, hükümdara şehir halkının toprak sahibi olmasını yasaklayan, köylülerin yalnız derebeylik mahkemelerinde yargılanmasını ve aile başına bir erkek evlât dışında toprağa bağlanmalarını öngören bir kanunu kabul ettirdi (Piotrkow diyeti, 1496); 1520′de köylülere angarya yüklendi; genel-leşen bu sistem, XV. ve XVIII. yy.da daha da arttı.
• Son Jagellon’lar (1506-1572). Kazimierz IV’ün üçüncü oğlu ve üçüncü mirasçısı Zygmunt I (15044548), oğlu Zygmunt II August’u Litvanya büyük dükü olarak tanıtmayı ve Polonya kralı seçtirerek taç giydirmeyi (1530) başardı. Soydan geçen monarşinin kurulmuş gibi göründüğü bu dönemde Polonya, Jagellon’lar sülâlesinin Macaristan’ın kontrolünü kaybetmesine Lajoş II’nin Mohaç’ta ölümü [1526], Habsburg’lu Ferdinand I’in tahta çıkışı) ve Moskovalıların Smolensk’i ele geçirmelerine (1514) rağmen, en güçlü devresini yaşadı. Toton tarikatı başrahibi Brandenburglu Albrecht, tarikatı laikleştirince (1525) Zygmunt I, soydan geçen Prusya düklüğünün metbuluğunu kabul ettirdi; ayrıca Varşova düklüğünü kendine bağladı (1526); litvanya soylularına, polonya soylularının yararlanmakta olduğu imtiyazları tanımak (1556′da ilk Litvanya meclisinin toplanması) kurnazlığını gösteren Zygmunt II August, Litvanya’ya, «Lublin daimî birleşmesi»ni kabul ettirmeyi başardı; buna göre krallık ve büyük düklük artık tek bir meclis ve ortaklaşa seçilecek tek bir kral tarafından idare edilecekti (1569). Soylularla anlaşarak, içeride bir soylu «res publica»sı kurulmasıyle sonuçlanan reformlar yaptı.
Bir deniz siyaseti hazırladı ve donanmanın inşaını başlattı; Schwerttıâger tarikatı şövalyelerinin çözülmesinden yararlanarak Güney Livonya’yı ele geçirdi: Polonya, Krakow üniversitesi sayesinde XV. ve XVI. yy.da Avrupa’nın geri kalan kısmındaki kültür yenilenmesine katıldı; Krakow’lu dinbilimci Pawel Wlodkowic, toton tarikatının bağımsızlık isteklerine Konstanz konsilinde karşı çıktı; aynı üniversiteden başka dinbilimciler, soylular ve burjuvalar arasında taraftar bulmasına rağmen hus’çu sapkınlığı yendiler; ama aynı zamanda konsillerin papadan üstün olduğunu iddia ettiler. Polonya, bilginleri yeni düşüncelerle büyük ölçüde ilgilenen (De Revolutionibus Orbium Caelestium, Kopernik) canlı bir bilim ve edebiyat merkezi haline geldi; hattâ Reformu kabul etmeğe bile hazır görünüyordu.
Krallar Protestanlığın Prusya, Kurzeme ve Livonya’da yerleşmesini kabul ettiler. Katolik veya ortodoks magnatlar ve soylular kısa süre içinde Protestanlığı kabul ettiler, Soylular meclisinde çoğunluğu ele geçirdiler ve Zygmunt II’den Büyük Polonya’da luther’ci bir kilise, Küçük Polonya ve Litvanya’da da calvin’ci iki kilise kurma iznini aldılar (1552). 1573′te bu fiilî hoşgörü, Varşova konfederasyonunca da onaylandı. Aynı zamanda, hümanizm, italya ile ilişkiler, basımevlerinin gelişmesi ve din tartışmaları millî edebiyatın gelişmesine katkıda bulundu.
ilk gerilemeler ve Altın çağın sonu (1572-1648)
• Monarşide istikrarsızlık ve Karşı Reformun başarıları (1572-1587). 1572′de Zygmunt II August, vâris bırakmadan ölünce, artık hepsi yeni kralın seçimine katılan (Varşova diyetinin kararı, 1573) soylular, valois’lı Henri’yi kral seçmeğe karar verdiler (1573); ama aynı zamanda da krallık gücünü sınırlayan birçok şartı kabul ettirdiler (pacha conventa); Henri’nin Fransa’ya kaçmasından sonra Osmanlı devletinin de yardımıyle Erdel prensi Istvan Bathory’yi kral seçtiler (1576-1586); Bathoky, Gdansk isyanını ezdi ve savaşı başarıyle devam ettirerek Moskovalılardan Livonya’yı geri aldı, ataman Jan Zamoyski’nin desteğini sağlayarak onu kançılarlığa getirdi. Kiliseye Reformla mücadele imkânlarını sağladı (kardinal Hosius’un [Hozjusz] yazılarının yayılması; Wilna’da [Vilnius] Isa tarikatının bir üniversite kurması, 1578).
Bunun üzerine Calvin’cilik hızla geriledi ve Luther’cilik ancak krallık Prusya’sı topraklarında tutunabildi.
Annesi Jagellon sülâlesinden olan Zygmunt III Vasa’nın (1507-1632) tahta çıkmasından sonra, katolik tepki daha güçlü bir hal aldı ve Brzeşç birliği (Roma ile Kiev) metropoliti ve hemen bütün ortodoks piskoposlar tarafından kabul edildi; bununla birlikte her yerden kovulan teslis aleyhtarları 1638′e kadar Rakow’da bir okul ve bir basımevini yaşattılar, «polonyalı rahipler» veya «socini’ciler» adiyle Avrupa’nın her tarafına yayıldılar.
• Kazakların isyanına kadar Vasa (Wasa) sülâlesi (1587-1648). Tahta Vasa (Wasa) sülâlesinden bir kralın çıkması ve eyaletlerini elinden almayı düşündüğü akrabası İsveç krallarıyle çatışması, Polonya’nın siyasetini Baltık’a yönelttiğini ortaya koydu: bu yönde Moskova ile ve özellikle İsveç ile çatışan Polonya, ülkenin üç defa bölüşülmesine yol açan bir döneme girmiş oldu. Bazı başarılar kazanılmasına (Smolensk’in Deulino antlaşmasında geri alınması, 1618) karşılık, krallık Livonya kıyılarını ve tazminat olarak Gustaf-Adolf’a bıraktığı Gdansk gümrüklerini kaybetti (Altmark mütarekesi, 1629). Zygmunt III Vasa’nın Habsburg’lara yardım etmesi, ancak güçlükle karşı konulabilen türk istilâlarına (1620-1621) yol açtı. Bununla birlikte Wladislaw IV (1632-1648), Otuzyıl savaşları sırasında, Fransa ve Habsburg’ların müdahale etmesini istemelerine rağmen tarafsız kaldı, Moskova ile savaşı başarılı bir şekilde bitirdi (Polanowa barışı, 1634) ve İsveç ile son çatışmaları halletti (Sztumska Wies mütarekesi, 1635), ama krallık gücünü artıramadı. Kazimierz IV (Jan II Kazimierz) [1648-1688], Litvanya birliğinden sonra Litvanya’nın Ukrayna’daki topraklarının (Kiev’in güneyinde) kötü işletilmesi tehlikeli iç meselelere yol açtı.
Tatar istilâlarına açık olmasına rağmen Ukrayna hem Kazakları, hem de onlardan sonra hürriyete ve kolayca işlenebilecek topraklara hasret kolonları çekmişti. Ama İstvan Bathory ve Zygmunt III, bu geniş ülkeyi büyük latifundialar haline getirip birkaç büyük magri at ailesine vererek kolonları düşman ettiler; bunun üzerine başlayan Kazak savaşlarında, Kazakların başına 1648′de isyan etmiş bir köylü olan Bogdan Hamelnitskiy geçti.
Polonya’nın gerilemesi (1648-1795)
• Vasa’ların sonu (1648-1688). 1370′ten teri yabancı prenslerin idaresinde’bulunan, soyluların özel çıkarını devletinkinden üstün tutan bir sistemle yönetilen Polonya’yı, Kazakların isyanı temelden sarstı; bu isyanı bahane ederek ülkeye müdahale eden Ruslar, Smolensk ve Vilnius’u (1654) ele geçirdi; isveçliler ise bir an için bütün ülkeyi işgal ettiler ama sonunda püskürtüldüler. Bununla birlikte hükümdar Jan II Kazimicrz. Prusya düklüğü üstündeki metbuluğunu kaldırmak (1657), Iç Livonya’yı isveç’e Oliva antlaşması, 1660), Dnieper’in doğusunda kalan Ukrayna topraklarını da Rusya’ ya bırakmak (Andrusova barışı, 1667) zorunda kaldı. Polonya bu buhrandan iflâs etmiş olarak çıktı: ürünler tahrip edilmiş, ticaret durmuş, nüfus azalmıştı. Hükümdar (Lubomirski’nin isyanı, 1665), liberumveto’nun (ilk olarak 1652′de kullanıldı) kaldırılmasını, daimî vergiler konmasını ve hükümdarlara vârislerini kendileri seçme hakkının tanınmasını kabul ettirmeğe uğraştı.
• Millî tepki (1669-1696). Olumlu bir sonuç elde edemeyince umutları kırılan çocuğu olmayan Jan II Kazimierz, tahta bir fransız prensini seçtirebilmek için tahttan feragati denedi (1668); fakat millî bir tepkiyle karşılaştığı için başarı sağlayamadı ve sonunda Polonyalı olmaktan başka bir özelliği bulunmayan Michal Korybut
Wisniowiecki (1699-1673) kral seçildi, Wisniovviecki’nin ölümü (1673) ertesinde Sobieski Jan III adiyle (1674-1696) Polonya kralı oldu.
• Gerileme ve Polonya’nın bölünmesi 1697-1795). Podalya’nın ve Ukrayna’nın büyük kısmının Karlofça barışıyle (1699) geri alınmasına rağmen, Polonya kralın başarılarının kurbanı oldu. İflâs eden ve nüfusu azalan ülke gerilemeğe başladı. Iç işlerine yabancı devletlerin müdahalesi günden güne arttı ve özellikle kral seçimi sırasınız Fransa, Avusturya ve Rusya tahta kendi adaylarını çıkarmağa çalıştılar. Sonunda
Avusrurya ve Rusya, Polonya’ya kral olarak, Wettin sülâlesinden prensleri, Saksonya seçici prenslerini (August II [1697-1788] ve August III [1733-1763]) kabul ettirdiler. Polonya yabancı devletlerin rekabet alanı haline gelmişti. Yeni tebaalarının hürriyetçi geleneklerinden habersiz olan August II, çar Büyük Petro ve Danimarka kralıyle ittifak yaptı; isveç’in Baltık kıyısında ele geçirdiği (1648 Westfalen antlaşmaları ve 1660 Oliva antlaşması) mevzilere hücum etti.
Ama Karl XII’nin askerî dehası karşısında şaşkına dönen ve birlikleri bozguna uğrayan hükümdar, isveçlilere yenildi; İsveçliler Varşova’ya başka bir kralın seçilmesini kabul ettirdiler: Stanislaw I Leszczynski (1704). August II, Varşova’ya tocak Rusların Poltava zaferinden sonra 1709), Büyük Petro’nun yardımıyle dönebildi. Bu ikinci Kuzey savaşı Polonya için büyük felâketlerle sonuçlandı: 1710-1720 arası nüfus azalması en yüksek dereceye ulaştı. üstelik o tarihten sonra ülke Sandomierz konfederasyonunu kuran (1702) August II taraftarlarıyle, sakson mutlakıyetçiliğine karşı olan ve Tarnogrod konfederasyonunu kuran (1715) Stanislaw I taraftarları arasında ikiye bölündü. Bu iki reşkilât çarın müdahalesiyle dağıtıldı ve ma elçisi yeni bir anayasa hazırlanmasına yardım etti; bu anayasa ile yeni vergiler kondu, ordu 24 000 kişiye indirildi ve sakson birlikleri seçici prensliğe çekildi (1717 Dilsiz diyeti). Her türlü merkezî otoriteden yoksun olan, askerî ve malî sıkıntılar çeken Polonya, güçlü komşularının körüklediği bir anarşi içinde yaşıyordu.
Komşuları tacını önce oğluna (sonradan August III). sonra Rusların muhalefeti karşısında Stanislaw I Leszczynski’ye geçirmek isteyen (karşılığında Fransa’nın oğlunun Avusturya tacına adaylığını destekleyeceğini sandığından) August II’nin siyasetine karşı çıktılar. Avusturya durumdan kaygılanınca Prusya ve Rusya, Berlin antlaşmasını imzaladılar; antlaşma Polonya’yı anarşiden kurtarabilecek bir prens seçilmesini önlemek için bu üç devletin ortak çalışmasını öngörüyordu (1732).
Stanislaw I Leszczynski’nin Fransa ve Potocki’lerin desteğiyle kral seçilmesi bu anlaşma yüzünden Polonya Veraset savaşına ve Rusya’nın August III lehine duruma müdahale etmesine yol açtı. August III kurnazlık ederek Kurzeme düklüğünü çariçenin gözdesi Biron’a bıraktı; bu sırada Viyana barışıyle (1735 ön görüşmeleri, 1736 uzlaşması, 1738 barışı) Stanislaw I, Polonya’nın ismen kralı, Lorraine ve Bar dükü oldu. Ordusu 20 000 kişiye indirilen, liberum veto ile meclislerinin eli kolu bağlanan (1736′dan sonra hiç bir meclis normal süresini dolduramadı)
Polonya, Friedrich II’nin Silezya’yı işgal etmekle büyük bir çıkar sağlayacağını bildiği halde Avusturya Veraset savaşında tarafsız kalmayı tercih etti. Yoksullaşan krallık geçirdiği buhrandan ağır ağır kurtulabildi. Toprakların yeniden işlenmesine özellikle Ukrayna’da başlandı, şehirler kendiliğinden kalabalıklaştı (Gdansk’ın nüfusu 50 000 kişiye, Varşova ‘nınki 40 000 kişiye ulaştı). Ama vatandaşlık duygusunun henüz gelişmemiş olması kalkınmayı frenledi. Bu büyük eksikliğe karşı savaşan Stanislaw Konarski, öğretimde reform yaptı, soylular kolejindeki (1740′ta Varşova’da kuruldu) genç magnatlar gibi öğrencilerine siyasî (liberum veto’nun kaldırılması), iktisadî (sanayi tesisleri kurulması) ve sosyal (angarya sisteminin bırakılması ve makûl bir kira karşılığı köylülere toprak verilmesi) reformlar yapılması gerektiğini öğretti.
Reformcu fikirler Czartoryski prens sülâlesi gibi bazı magnatlar arasında bile yayıldı. Czartoryski’ler, yeğenleri Stanislaw August Poniatowski’yi kral seçtirebilmek (1764-1795) için Rusya’ya başvurdular. Diyet’in kabul ettiği (1764) birtakım reformları kral daha da geliştirdi. Polonya ve Litvanya’da birer ordu ve hazine komisyonu kuruldu: orduya vatansever kadrolar sağlamak için bir kadet (subay) okulu açıldı; Taç Giydirme meclisi, konfederasyonun süresini uzattığından liberum veto geçici olarak kaldırıldı.
Durumdan hoşnut olmayan Friedrich II ve özellikle Katerina II müdahale ettiler; liberum veto’yu yeniden uygulatmayı başardılar (1766 diyeti), güçlü bir merkeziyetçi idareye karşı olanlardan meydana gelen Radom konfederasyonunu kurdular; Repnin diyeti denen olağanüstü bir diyeti, Polonya’yı güçsüz kalmağa mahkûm eden «temel yasalar»! (hükümdarın seçimle iş başına gelmesi; liberum veto; soyluluk imtiyazları) çıkarmağa zorladılar. Bu karara karşı olanlar Bar konfederasyonunu kurarak rus birlikleriyle çarpışmağa başladı (1768-1772).
Durumdan yararlanan Friedrich II ve Katerina II, görüşlerini Maria-Theresia’ya da benimseterek Polonya’yı ilk olarak paylaşmağa karar verdiler; Friedrich II, Gdansk ve Torun dışında krallık Prusya’sını, Katerina II, Duna’nın kuzeyindeki ve Yukarı Dnieper’in doğusundaki litvanya topraklarını, Maria-Theresia ise, Lwow (Lvov) ile birlikte Galiçya’yı ilhak etti. Polonya’yı gerçek bir himaye ülkesi haline getiren Rusya, ülkede daimî bir meclisi öngören yeni bir anayasa kabul ettirdi (1775). Bu himayeye rağmen Stanislaw II Poniatowski ülkede yapıcı bir idare uyguladı; İsa tarikatının kaldırılması sırasında bir millî eğitim kurumu kurdu; bu kurum özellikle vergi sisteminde reform yapma (topraklardan vergi alma) üstünde durarak Konarski’nin eserini devam ettirdi; Krakow (Kollataj’ın rolü) ve Wilno üniversiteleri ise aydın kadrolar yetiştirmeğe girişti. Rusya’nın hareket kabiliyetini ortadan kaldıran Türk-Rus savaşından yararlanan (1788-1792) Büyük meclis ordu mevcudunu artırdı (100 000 kişi) ve fransız devrimcilerini örnek alarak 3 Mayıs 1791 anayasasını oyladı:
Saksonya sülâlesine soydan geçecek monarşi, bakanların sorumluluğu, burjuvaziye bazı siyasî haklar tanınması. Durumdan hoşnut olmayan Rusya, ülkeye ordularını soktu; köylülere verilen bazı imtiyazlara kızan birkaç magnat’ın yardımıyle Targowica konfederasyonunu kurdu (mayıs 1792) ve reformları durdurdu. Grodno diyeti ikinci bir bölünmeyi imzalamak zorunda kaldı (1793); buna göre Rusya, Minsk, Volhinya ve Podolya’yı, Prusya ise Gdansk, Torun ve Büyük Polonya’yı alıyordu. Bu ağır şartlar, millî bir devrim hareketine yol açtı; devrimin siyasî yönetimini İgnacy Potocki ve Kollataj aldılar; ordunun başına geçen Kosciuszko ise Krakow’a girerek milleti Rusya ve Prusya’ya karşı savaşa çağırdı; Varşova (17 nisan) ve Wilno’dan (13 nisan) Ruslar kovuldu. Ama Krakow’u alan (15 haziran) Prusyalılar, Varşova’yı kuşattılar (haziran-eylül 1794). Kosciuszko sonunda yenildi ve Maciejowice’de Ruslara esir düştü (10 ekim); Ruslar Praga varoşunu yıktıktan (4 ekim) sonra Varşova’yı teslim aldılar. Galipler Polonya’dan artakalan kısmı paylaştı; Prusya, Varşova’yı ve Neman ile Bug’a kadar olan toprakları aldı; Rusya bu hattın doğusundaki toprakları, Avusturya ise Krkow’u, Sandomierz’i, Lublin’i ve Mazovya’nın bir kısmını ele geçirdi (24 ekim 1795 antlaşmaları). Ayrıca Stanislaw II Au-gust, tahttan çekilmek zorunda kaldı (27 kasım 1795) ve Polonya krallığı adının «ebediyen kullanılmamasına karar verildi.
• Yabancı işgali (1795-1807). üç devlet hemen ülkeyi sömürgeleştirmeğe giriştiler. Avusturya ve özellikle Prusya fethettikleri kısımları almanlaştırmağa başladı; Avusturya, soyluları köylülere karşı çıkarmayı denedi; Prusya rahip ve soylu sınıflarının mallarına el koydu ve bu mülkleri bölgeyi yönetmekle görevli bir Oberprasident aracılığıyle alman kolonlara dağıttı. Rusya ise, bir tek piskoposluk dışında bütün katolik piskoposlukları kaldırdı ve halkı Ortodoksluğu kabule zorladı. ‘ Milliyetçiliklerinden vaz geçmeyen burjuvazi ile soylular iki ayrı yönde destek aradılar: büyük kısmı Fransa’ya sığınan göçmenler Napolyon’a bağlandılar; Nâpolyon’un lejyonlar halinde teşkilâtlandırdığı bu göçmenler (Tuna Lejyonu, 1800), Luneville, barışından (1801) sonra dağıtılınca, çar Pavel I’in daha önce Kosciuszko ve birçok başka tutukluyu serbest bıraktığı Rusya’ya yöneldiler. Pavel’in yerine geçen Aleksandr I, Rusya’nın dışişleri bakanlığına getirdiği (1804) dostu prens Adam Czartoryski’nin öğütleri üzerine Polonya’yı kendi lehine birleştirmeyi tasarladı. Çar, mahallî işlerin yönetimini soylulara bırakarak muhafazakârları kazandı. Ama Polonyalılar onu Prusyalıları desteklemekle suçladılar ve Jena’dan sonra prens Czartoryskî istifa etti (1806).
• Varşova Büyük düklüğü (1807-1814). Bunun üzerine Napolyon, yenilen Prusya’dan aldığı illerle (Tilsit, 7 temmuz 1807) Varşova Büyük düklüğü adı altında bir Polonya devletinin kurulmasını kabul ettirdi. Fransız anayasasını örnek alan bir anayasa hazırlandı; ama angarya sistemi devam ettiği ve köylüler sık sık çatıştıkları soylulara bağımlı olduğu için köleliğin kaldırılmasının toplum yapısında bir değişiklik yapmadığı yeni devletin hükümdarlığına Saksonyalı Friedrich-August getirildi. Jozef Poniatowski, Leipzig’de ölümüne kadar (1813), durup dinlenmeden savaşan ve sağ kalanları 1814′te çarı takip eden bir ordu kurdu. Avusturya’ya karşı kazanılan zafer Büyük düklüğün eline Krakow ve Lublin ile birlikte Galiçya’nın büyük kısmını geçirdi; ama düklük iki imparatorun rekabet mücadelesine hedef oldu.
• 1815-1830 Arası Polonya. Napolyon yenilince, Aleksandr I Viyana kongresinde isteğini gerçekleştirdi (1815). Avusturya’nın kendine düşen kısımla bir Galiçya ve Lodomiria krallığı kurmasına göz yumarak Poznanya’yı bir Posen Büyük düklüğü meydana getiren Prusya’ya bıraktı ve Krakow’u hür şehir ilân etti (Krakow cumhuriyeti); ayrıca Polonya’nın geri kalan kısmında kesinlikle Rusya ile birleştirilen bir Polonya krallığı kurdu. Anayasa hazırlandı, hükümet, idarî teşkilât ve millî bir ordu kuruldu; ama en yüksek görevler Rusların elindeydi: çarın kardeşi ve gelecekteki vârisi Konstantin önce ordunun başkumandanıydı, sonra krallığın yönetimini ve dışişlerini de ele aldı; Novosiltsov, Bakanlar kurulunca imparatorluk komiseri tayin edildi (1822).
Polonyalılar birleşmeyi ümit ediyorlardı; ama Aleksandr I, Litvanya ve Rutenya eyaletlerinin birleşmesini kabul etmekle birlikte Viyana anlaşmasına uymağa devam etti. Avantajlı gümrük uzlaşmalarından yararlanan krallığın ekonomisi hızla gelişiyordu (Gdansk’tan tarım ürünleri ihracatı, dokuma sanayii, Prusya rekabetinden korunan Varşova’da metalürji sanayii, Polonya bankasının kurulması), Galiçya’da eyalet meclisleri (yalnız soylular katılıyordu) Metternich tarafından yeniden kuruldu (1817). Poznanya’da toprak reformu, Polonya milletini yabancılara karşı ikiye bölen köylülerle mülk sahipleri arasındaki çatışmaya son verdi. Fikir hayatı Krakow, Varşova (1866′da Stanislaw Potocki kurdu), Wilno (Adam Czartoryski vasisiydi) üniversitelerinde yoğunlaştı.
Liberalizmin yuvası sayılan üniversiteler, mutlakıyetçilik taraftarlarının kurbanı oldu: Krakow (1820); mason Potocki’nin görevinden alındığı Varşova (1821); gizli teşkilâtların üyesi olan öğrencilerin 3 Mayıs 1791 anayasasının yıldönümünü kutladıkları için Rusya’ya gönderildikleri Wilno; bu arada Novosiltsov’un yerine Czartoryski getirildi.
• Ayaklanma yoluyle direnmeler ve başarısızlıkları: 1830, 1846, 1848, 1863. 29 Kasım 1830′da teğmen Wysocki’nin öğretmen okulunda kurduğu bir gizli dernek Konstantın’i öldürmeyi, rus birliklerini kovmayı ve Polonya alaylarıyle halkı ayaklandırmayı denedi. Büyük dük suikastten kurtuldu; ama savaşı önlemek için yayılan isyanı bastırmayı reddetti; general Chlopicki kendini diktatör ilân etti (5 aralık); Diyet, millî bir hükümet kurdu. Poznanya, Galiçya ve Krakow’dan gelen gönüllüler, Chlopicki’nin ordusuna katıldılar; Chlopicki, Avusturya ve Prusya sınırlarının kapatılmasına ve Louis Philippe’in yardım etmeyi reddetmesine rağmen, Rusları Varşova yakınında Grochovv’da yendi (25 şubat 1831); ama Ostroleka bozgunundan sonra Paskyeviç kumandasında Ruslar harekete geçtiler ve Varşova teslim oldu (8 eylül).
İsyanın bastırılmasından sonra çar Nikolay I eski anayasayı kaldırıp lağvedilmiş sayarak krallığa yeni bir anayasa hazırladı (26 şubat 1832); ordu ve Diyet dağıtıldı; Ruslara bırakılan idare, imparatorluk senatosuna bağlandı, üniversiteler (Varşova) kapatıldı; yabancı ülkelerde öğrenim yapma yasaklandı, ama Rusya’daki üniversitelere gideceklere burslar dağıtıldı; bütün Ortodoks olmayanlara baskı yapıldı, ülkeden göçenler Polonya’yı kurtarmak için direnmeye geçtiler (1833′te bastırılan ayaklanma denemesi). Paris’e kaçan Czartoryski bir avrupa savaşma, Demokratlar derneği ise bir iç köylü isyanına bel bağlamıştı. Krasinski, Slowacki, Adam Mickiewicz gibi şairler milliyetçilik duygusunu coşturdular. 1846′da bir ayaklanma patlak verdi; ama kısa süre içinde bastırıldı ve Krakow cumhuriyetini Avusturya’nın ilhak etmesine bahane oldu. 1848′de Berlin isyancıları 1846 ayaklanmasının önderlerinden Mieroslawski’yi serbest bıraktılar.
Friedrich-Wilhelm IV, Poznan Büyük düklüğüne muhtariyet vaat etti ye rus müdahalesinden çekindiği için bir ordu kurarak başına Mieroslawski’yi getirdi; ama rus tehlikesi savuşturulunca poznanlılar görevden alındı ve yeni Anayasa hiç bir muhtariyet getirmedi. Galiçya’daki Polonyalılar muhtariyet ve temsilî bir rejim istiyorlardı. Angarya kaldırıldı. Ama Polonyalıların macar isyancılarına yardım etmesi ve Viyanalıların onlar lehine ayaklanması (ekim 1848), başkentin düşmesinden sonra Galiçya’da sıkıyönetimin ilân edilmesiyle sonuçlandı.
Krallıkta sanayi Dabrowa maden kömürü ocakları sayesinde gelişti ve toprak sahipleriyle işadamlarını ve aydınları toplayan bir tarım derneği kuruldu; tarım derneği üyeleri iktisadî ve sosyal gelişme yolunda çalıştılar (angaryanın kaldırılması), italya birliği için savaş (1861) sonucunda Varşova’da çalkantı yeniden başladı. Vali Gorçakov’un yardım istediği Polonyalı Wielopolski bir idare (seçimle iş başına gelen meclisler) ve eğitim (ilkokul ve ortaokulların çoğalması) reformu yapmakla görevlendirildi: rus memurların yerine Polonyalı memurlar getirildi; Varşova üniversitesi yeniden açıldı, ama Tarım derneği kapatıldı (1861). Polonyalılar 17 ağustos 1861 gösterisi (Lublin birliğinin yıldönümü) sırasında ülkenin birleştirilmesini istediler. Varşova’da sıkıyönetim ilân edildi; hükümet birçok kişiyi tutuklattı: yetkilerini artırdı; ama beyazlar (ılımlı soylular) ve kızılların (devrimciler) mukavemetiyle karşılaştı.
Kızıllar rus nihilistlerinden ilham alarak gizli dernekler kurdular. Varşova üniversitesinden başlayarak işçiler ve zanaatçılar arasında bütün krallığa yayılan bir propaganda ağı kurdular, vatanseverlik gösterileri düzenlediler ve tedhişçiliği desteklediler (liberal düşüncelere epeyce yatkın olan ve Wielopolski’nin isteğiyle tayin edilen Konstantin’e karşı başarısızlıkla sonuçlanan suikastler [8 haziran 1862]). Konstantin şüpheli gençlerin çoğunu zorla askere alarak kızıllardan kurtulmak istedi; çoğu kaçmayı başaran kızıllar rus karakollarına hücum ettiler ama alamadılar (22 ocak). Bağımsızlık ve köylü hürriyeti parolalarıyle devrim patlak verdi. İlke olarak devrime karşı olmalarına rağmen beyazlar da harekete yardım ettiler: soylulardan ve rahiplerden partizanlara katılanlar oldu. Wielopolski istifa etti; ama köylülerin katılmaması hareketin başarısızlığa uğramasına yol açtı. Ukrayna ve Podolya’ya katılmış olan illerde de ayaklanma durdu; ama ormanlarda gerilla savaşı devam etti. Güçler bölünmüştü: Bismarck çara yardım teklif ederken Paris, Londra ve Viyana, Viyana antlaşmasını imzalayan devletlerin bir konferansta toplanmasını ileri sürdüler (haziran). Çar bu isteği reddetti ve Muravyov’u Litvanya’ya gönderdi: isyancıların diktatör ilân ettiği Traugutt, Litvanya’da yakalanıncaya kadar (nisan 1864) Muravyov’a direndi. Traugutt’un Varşova’da asılması çarpışmalara son verdi.
• Meşru direnme ve başarıları (1864-1914). Ülkeyi paylaşan devletlerin ortak bir siyaseti yoktu; Ruslar ve Prusyalılar, halka kendi kültürlerini benimsetmeğe çalışıyorlardı; Avusturyalılar muhtariyeti genişlettiler. Rus Polonyası’nda çar, köleliğin kaldırılması sırasında halkı bölmeyi denedi (1861); litvanya ve rutenya köylülerine öbür impratorluk eyaletlerindekinden daha düşük fiyatla ve daha geniş topraklar verdi; krallıkta kır komünlerine muhtariyet tanınırken, şehirlere tanınmadı ve seçimle iş başına gelen kurumlar kaldırıldı (jüri ve sulh hâhimleri dışında). 1832 yasasından beri kazanılan haklar yavaş yavaş kaldırıldı. Katolik kilisesiyle mücadele hızlandı (manastırların kapatılması, rahiplerin mallarına elkonması, 1864; dinî derneklerin kapatılması; Vatikan ile ilişkilerin yasaklanması, 1870). Varşova üniversitesi ve ikinci derecede kamu tesisleri ruslaştırıldı ve özel kolejlerde lehçe yasaklandı. Bununla birlikte ruslaştırma yüzeyde kaldı. Poznanya’da halk Bismarck’ın germenleştirme siyasetine başarıyle direndi; Bismarck okullarda ve idarî işlerde almancayı mecburî dil haline getirdi; Katolik kilisesiyle (başpiskopos Ledochowski tutuklandı) ve Polonya’da mülkiyetle mücadeleyi başlattı:
Polonyalıların topraklarını satın almak isteyen almanlara yardım etmekle görevli bir sömürgeleştirme komisyonu kurdu (1886). Ama iyi teşkilâtlanan Polonyalılar benzer şirketler kurdular; Poznan Malî bankasını yarattılar (1888) ve Almanlarla kendi usulleriyle mücadele ederek sonunda sattıklarından daha fazla toprak satın aldılar. Caprivi’nin iyimser yönetimi (1890-1894), Bülow’un iktidara gelmesinden önce Polonyalıların bu sonuçları sağlamlaştırmalarına imkân verdi. Buna karşılık Avusturya Galiçyası’nda Polonya ayrıcalığına saygı gösteren 1861 Anayasası iyi karşılandı; Almancanın yerini Lehçe aldı; memurlar Galiçyalılardan seçildi (1869). Ülke mareşalinin başkanlık ettiği Daimî Diyet meclisi ve Diyet, muhtariyeti sağladı. Eyalet, İmparatorluk meclisine göndereceği temsilcileri seçti ve o tarihten sonra başkanı zaman zaman bir polonyalı olan Avusturya kabinesinde hep galiçyalı temsilciler yer aldı. Diyet, bütçeyi çok zayıf olan iktisadî gelişmeye ve kamu eğitimine ayırdı.
Okula gitme oranı öyle yüksekti ki, Galiçya Polonya’nın yeni kadrolarını sağladı. 1870′ten beri polonyalılaştırılan üniversitesi ve 1873′te kurulan bilim ve edebiyat fakültüleriyle Krakow ve Lwow, prusya ve rusyalı öğrenci ve bilginlerin akın ettikleri birer fikir merkezi haline geldi. O tarihten sonra ayaklanmanın yerini meşru direnme aldı. Direnmeyi Varşova’da Mîllî Birlik dergisini (1886), sonra da Lwow’da Polonya Birliği dergisini (1895) çıkaran Jan Poplawski yönetti. Dmowski, amacı pangermanizm ve panislavizmle düzenli bir şekilde savaşmak ve ülke bütünlüğünü sağlamak olan Milliyetçi Demokrat partiyi kurdu (1897). Aynı zamanda işçi hareketi büyüdü (grevler, gizli dernekler kurulması).
Avusturya parlamentosundaki temsilcilerin artması (1897) milliyetçi demokratların Galiçya diyetinde de aynı hakkı istemelerine yol açtı (1902). Kızıllar Marks’çılığı ve Rosa Luxemburg’un yönettiği Polonya ve Litvanya Krallığı Sosyal Demokrat partisinin etkisiyle milletlerarası sosyalizmi benimserken, Limanowski Paris’te vatansever eğilimli Polonya Sosyalist partisini kurdu (1892). Bu partinin merkez komitesi üyesi Pilsudski önce Lodz’a yerleşerek gizli bir gazete (Ro-botnik [İşçi]) çıkardı; 1900′de tutuklanıp kaçmasından sonra da Galiçya’da yerleşti. Rus-Japon savaşı sırasında bir ayaklanma denemesi yaptı (13 kasım 1904), sonra savaş birlikleriyle karışıklıklar çıkarttı; bu sırada milliyetçi demokratlar düzeni sağlamak için kendi birliklerini teşkilâtlandırıyorlardı. Köylü birliği köylerde gizli olarak çalışıyor; Duma’nın en kuvvetli partisi olan Milliyetçi Demokrat parti, polonya kamuoyunu temsil ediyordu. Litvanyahlar, beyaz ruslar, Ukraynalılar ve yahudiler de milliyetçilik hareketine başladı ve ülkeyi paylaşan devletler bu azınlıkların Polonyalılarla anlaşmazlıklarından yararlandı. 1910′dan sonra «atış grupları» (avusturya yetkililerinin desteklediği sosyalist topluluklar) bir geçici Bağımsızlık Partileri komisyonu kurarak başkanlığına Pilsudski’yi getirdiler; bu partiler Ruslara karşı savaşa girişilmesi halinde iktidarı teşkilâtlandırmak için birleşmişti (1912). Ama muhafazakârların Habsburg’ları tutmasına karşılık milliyetçi demokratlar Rusya’ya bel bağlamışlardı.
• Polonya ve Birinci Dünya savaşı. Krakow’da toplanan «Avcılar»ın başına geçen Pilsudski, rus sınırını aştı; orada toplanan Yüce Millî meclis (N.K.N.) Polonya lejyonlarını kurdu (6 ağustos 1914); bu lejyonları Pilsudski’nin yanı sıra Wladislaw Sikorski gibi nizamî ordu subayları yönetiyordu. Ama genelkurmayın bu millî orduyu desteklemesine karşılık Avusturya hükümeti siyasî alanda herhangi bir vaadde bulunmadı.
Nikolay II’nin muhtariyet vaat ettiği krallık Polonyalıları, Millî meclise katılmadı: Lublin’i lejyonların almasından sonra Avusturyalılar, Varşova (ağustos 1915) ve Wilno’nun alınmasından sonra da Almanlar, krallığı iki bölgeye ayırdılar (Lublin çevresinde Avusturya bölgesi, Varşova’yı da içine alan Alman bölgesi); sonra bu iki bölgeyi meşrutî, bağımsız ve soydan geçen bir Polonya krallığı halino getirmeyi vaat ederek birleştirdiler (5 kasım 1916). [Bk. polonya seferleri.] Aslında söz konusu olan şey Verdun’deki kayıpları dolduracak bir polonya ordusu kurmaktı. Bu ordunun en seçme birlikleri olması gereken lejyonlar, avusturya ordusuna katıldı.
Bir almanın başkumandanlığa getirilmesine karşı çıkan Pilsudski, Magdeburg’a sürüldü (27 temmuz 1917). Kısa süre sonra geçici Devlet konseyi istifa etti. Merkez imparatorluklarının 12 eylül 1917′deki karar-larıyle bir naiplik konseyi, bir bakanlık kabinesi, bir devlet konseyi kuruldu; ama Brest-Litovsk anlaşmasından önce imparatorluklar Naiplik meclisine danışmadan Chelm bölgesini Yeni Ukrayna’ya verdiler (9 şubat 1918). Albay Haller’in lejyonerleri firar ettiyse de çoğu yakalandı (şubat). Rusya’da Dowbor Musnickfnin kumanda ettiği polonya birlikleri, bolşevikleri tanımadılar ve Polonya’ya dönmeğe çalıştılar; ama çoğu alman kuvvetleri tarafından silâhsızlandırıldı (mart).
Bununla birlikte 15 ağustos 1917′de Lozan’da kurulan ve Paris’e yerleşen Millî komiteyi batılılar «resmî Polonya teşkilâtı» olarak tanımışlardı; başkanlığını Dmowski’nin, başkan yardımcılığını Paderewski’nin yaptığı bu komite, bir gönüllüler ordusu toplayarak başkumandanlığına Haller’i getirdi ( 4 ekim). Wilson’un «deniz sınırı olan bağımsız ve birleşmiş bir Polonya devleti kurulması»yle ilgili on üçüncü maddesini (Paderewski’nin telkiniyle hazırlanmıştı), barış isteyen (5 ekim 1918) merkez imparatorlukları kabul etti.
Bağımsız Polonya (1918-1939)
• Polonya demokrasisinin kuruluşu. Avusturya-Macaristan ‘imparatorluğunun parçalanması ve Alman devrimi, Naiplik meclisinin Polonya devletinin kurulduğunu ilân etmesine (8 ekim 1918) ve Pilsudski’nin Varşova’ya geri dönmesine imkân verdi; Naiplik meclisinin başkumandan tayin ettiği Pilsudski, alman birliklerinin Almanya’ya dönmesini müzakereye koyuldu; sonra lublin sosyalistleri (11 kasım) ve naipler tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi. Ama milliyetçi demokrat Paris komitesi ve sosyalist Varşova hükümeti, başkanlığını Paderewski’nin yaptığı bir birlik kabinesi kurmak için anlaştılar (16 ocak 1919).
Dmowski Barış konferansına delege gönderildi, genel oy sistemiyle yapılan ocak 1919 seçimlerinde Kongre krallığında ve Batı Galiçya’da seçilen Kurucu meclisin üçte biri milliyetçi demokratlar, onda biri sosyalistlerden meydana geliyordu; merkezdeki halkçılar ikiye bölündü, bir kısmı nasyonal demokratları, bir kısmı da sosyalistleri destekledi. Meclis Pilsudski’yi devlet başkanlığına seçti. Pilsudski, bakanlar gibi meclise karşı sorumluydu (20 şubat 1919 anayasası); ama aynı zamanda dâ başkumandan olduğundan bu sıfatla denetimsiz hareket ediyordu. Versailles antlaşmasıyle batı sınırı hemen hemen 1772 paylaşmasından önceki şekline sokuldu. Ama Danzig (Gdansk) hür şehir ilân edildi. Doğu Prusya’da (temmuz 1920) ve Yukarı Silezya’da (mart 1921) yapılan plebisitlerde halk Almanya’yı tuttu; Teschen (Cieszyn) Silezyası Çekoslovakya’ya verildi: böylece 400 000 Polonyalı’dan olan Polonya’ya, buna karşılık olarak 230 000 almanın bulunduğu Katowice bölgesi düştü.
Doğuda Ukraynalılar Lwow’dan çıkarıldı (kasım 1918); Pilsudski Kızılorduyu kuzeye doğru püskürttü ve Wilno’ya girdi (nisan 1919); Haller, Romanya sınırına dayandı. Ama Müttefiklerarası Yüce meclis Polonya- S.S.C.B. sınırı olaralc Bug’u kararlaştırması (Curzon hattı, aralık 1919) zaten iç meseleler arasında bunalan Padrewski’nin istifasına yol açtı.
Beyaz ve kızıl Rusların tehdidi altındaki Ukrayna cumhurbaşkanı Petlyura Polonya’ya kısa süre önce Ukrayna ile birleştirilen Doğu Galiçya’yı geri verdi ve Volhinya’nın yarısını bıraktı; mareşalliğe yükseltilen Pilsudski ile ittifak yaptı (22 nisan 1920) ve onunla birlikte Kiev’e girdi
(7 mayıs). [Bk. polonya-sovyet savaşi.] Tuhaçevskiy’in karşı hücumuyle polonya birlikleri Varşova, Torun ve Lwow’a kadar püskürtüldü (ağustos).
Milliyetçi tepki ve general Weygand’ın yardımı, Pilsudski’ye Kızılorduyu Varşova önünde durdurmak (14 ağustos) Sikorski’ye de bu orduyu Aşağı Vistül’e püskürtmek imkânını verdi. Ruslar önce Riga mütarekesini (12 ekim 1920), sonra barışı (18 mart 1921) imzaladılar: Polonya Curzon hattının 200 km ötesine kadar uzanan bir toprak şeridini geri aldı. İçte, Kurucu meclis bir ordu topladıktan ve toprakların yönetimini birleştirdikten sonra, bir toprak reformuna girişti. 1919′da kurulan ve 15 temmuz 1920 toprak kanunuyle büyük arazileri kamulaştırma yetkisini alan Toprak ofisi 1920-1925 arasında 936 000 hektar toprağı köylülere dağıttı. 17 Mart 1921 anayasasıyle genel oy sistemiyle seçilen iki meclis kuruldu: diyet ve senato.
Cumhurbaşkanı bu meclisler tarafından seçiliyor ve senatörlerin dörtte üç müspet oyu ile diyeti dağıtabiliyordu. Sağ kanat çoğunlukta olduğu bu meclisler yardımıyle Pilsudski’nin güçlü kişiliğini dengeleyebildi. Seçimlerde çoğunluk değişmedi (5 kasım 1922), fakat ortak liste çıkaran millî azınlıkların önemi ortaya çıktı. Pilsudski cumhurbaşkanlığını kabul etmeyince, sosyalistlerin yardımıyle Narutowicz seçildi (9 aralık 1922); Narutowicz’in öldürülmesinden (16 aralık) sonra da soyalist Wojciechowski cumhurbaşkanı oldu.
Sağ kanat polonya markının devalüasyonu ve Krakow’daki sosyal karışıklıklar (mayıs – aralık 1923) sonucu devrilen Witos kabinesini ve parayı yeniden değerlendiren (zloty’nin tedavüle çıkarılması) Grabski kabinesini destekledi. Cumhurbaşkanlığı dönemi sonunda genelkurmay başkanlığına getirilen Pilsudski, YVitos kabinesi kurulunca istifa etmişti.
• Pilsudski’nin diktatörlüğü (1926-1935). Pilsudski ile milliyetçi demokratlar arasındaki uzlaşma denemelerinin başarısızlığından sonra, bir rakibinin savaş bakanlığına getirilmesi (11 mayıs 1926) üzerine Pilsudski bir hükümet darbesi yaptı (12-14 mayıs 1926): başkanlığa Bartel’in, savaş bakanlığına Pilsudski’nin getirildiği yeni bir hükümet kuruldu; Pilsudski dostu Moscicki lehine cumhurbaşkanlığını kabul etmedi ve yürütme gücünü kuvvetlendirdi. Tam yetki alarak idare ve orduda temizlik yaptı ve kendisini her desteklemeyişinde diyetin toplantılarını erteledi. Kömür ihracatı ve amerikan yardımı sayesinde malî durum düzeldi. İkinci diyette (7 mart 1928′de seçildi), sağ ezildi ve parlamenter rejim taraftarlarıyle diktatörlük taraftarlarının çatıştığı hükümet bloku ağır bastı.
Pilsudski parlamenter rejim taraftarı Bartel’e işten el çektirdi ve albay Slawek askerlerin çoğunlukta olduğu bir kabine kurdu. Ama iktisadî buhran siyasî durumda büyük bir değişiklik yarattı; muhalifler artık sağda değil, merkezde ve soldaydı. Krakow kongresinde Pilsudski’nin diktatörlüğü aleyhine gösteri yapan ve istifa etmesini isteyen (29 haziran 1930) sol muhalifler, hükümet blokunun seçimleri kazanmasından sonra (16 kasım) tutuklandılar veya yurt dışına kaçtılar.
• Albaylar diktatörlüğü ve savaşa gidiş (1935-1939). Diktatörün ölümünden sonra (12 mayıs 1935), yardımcıları yeni anayasa (23 nisan) ve seçim reformu sayesinde iktidarı muhafaza ettiler; o tarihten sonra muhalefet seçimlere katılmama şeklinde işledi. Yetkileri artırılan cumhurbaşkanı Moscicki, askerlerle anlaşmazlık halindeydi; komünistlere maledilen karışıklıklardan (mart-nisan 1936) sonra askerler, mücadeleyi kazandılar; general Skladkowski-Slawoj kabineyi kurdu; önce genel ordu müfettişliğine, sonra mareşalliğe tayin edilen Rydz-Smigly hükümette çok önemli rol oynadı ve bir sertlik siyaseti uyguladı (köylü grevlerinin bastırılması, ağustos 1937).
Çekoslovakya’nın sınırlarını Almanya lehine değiştiren Münih konferansı (30 eylül 1938) üzerine dışişleri bakanı (1932-1939) ve S.S.C.B. (1932) ve Almanya ile (26 ocak 1934) saldırmazlık paktlarının imzalayıcısı albay Beck, Teschen’i (Cieszyn) [2 ekim] işgal etti. Danzig’i ve Polonya koridorunda bir geçit isteyen Hitler’in baskısı karşısında, Chamberlain bağımsızlığı tehdit edildiği takdirde, İngiltere’nin Polonya’yı destekleyeceğini açıkladı (31 mart 1939). Bunun üzerine Almanya ve S.S.C.B. Polonya’ya karşı ittifak yaparak (2 ağustos) bir saldırmazlık antlaşması imzaladılar (23 ağustos).
Polonya’nın istilâsı ve işgal dönemi (1939-1945)
Alman birlikleri savaş ilân etmeksizin Polonya’yı istilâ ettiler (1 eylül). [Bk. polonya seferleri.] Sovyetler’in doğu illerine girdiği sırada sivil ve askerî yetkililer Romanya’ya geçtiler (17 eylül). Çarpışmalar Varşova’nın teslim olmasıyle (27 eylül) sona erdi. Ruslar ve Almanlar Polonya’yı paylaştılar: S.S.C.B. Batı Ukrayna’yı ve Bug hattına kadar Beyaz Rusya’yı işgal etti:
Almanya Varşova’ya kadar Batı Polonya’yı Reich’a kattı ve toprakların geri kalan kısmını bir genel valilik haline getirdi; her iki devlet ülke halkını çeşitli bölgelere sürmeğe başladı. Polonyalılar Fransa’da general Sikorski başkanlığında bir hükümet kurdular. Yeni kurulan bir ordu Fransa harekâtı sırasında (mayıs-haziran 1940) ve mütarekeden sonra Büyük Britanya saflarında çarpıştı. Hitler’in S.S. C.B.’ye hücumundan sonra, Sikorski, Rusya’da general Anders’in kumanda ettiği (1942 yazı) bir ordu kurulmasıyle sonuçlanan askerî bir antlaşma imzaladı; bu ordu kısa süre sonra Uzakdoğu yoluyle Kuzey Afrika’daki müttefik cephesine katıldı. Sikorski’nin ölümünden sonra, Polonya gizli Antant komitesinin onayıyle yerine geçen Mikolajczyk, direnmeyi teşkilâtlandırdı; ve Londra’dan verdiği direktiflerle bir yurt içi millî ordu kurdu (şubat 1942); bu arada Moskova «Tadeusz Kosciuszko» tümenini meydana getirerek (mayıs 1943); bir millî halk meclisi kurulmasını destekledi (31 aralık 1943); başkanı Osobka-Morawski olan bu meclis Polonya Millî Kurtuluş komitesini meydana getirdi ve Kosciuszko tümeninin Curzon hattını aşmasından sonra Lublin’e yerleşti.
Bu arada alman işgal kuvvetleri toplama kampları kurmuş (Auschwitz [Oswiecim], Maydanek v.b.), milliyetçilere karşı misilleme hareketlerine girişmiş, sürgün ve idamlarını artırmış, polonya milletini yok etmek için var gücüyle çalışmağa koyulmuştu. 1943 Nisan-mayısında Varşova gettosunun isyanı burada toplanan yahudilerin hepsinin öldürülmesiyle sonuçlandı. Direnmeciler Almanlara karşı mücadeleye devam ettiler: sabotajlar, suikastler (msl. general Kutschera’ya karşı), partizan çarpışmaları birbirini takibediyordu. İç ordunun başkumandanı general Bor-Komorowski yönetiminde ayaklanan Varşova (1 ağustos 1944), kahramanca bir direnişten sonra Vistül’ün sağ kıyısındaki rus birliklerinin müdahale etmemesi üzerine teslim olmak «zorunda kaldı; şehir yıkıldı, halkı sürgün edildi. Varşova’nın sovyet ve Polonya birlikleri tarafından kurtarılmasından (17 ocak 1945) sonra, Lublin hükümeti «Geçici hükümet» adiyle şehre yerleşti. (Bk. polonya seferleri.)
Polonya Halk cumhuriyeti
Yalta konferansında (11 şubat 1945), Polonya’nın sınırları doğuda Curzon hattı, batıda Oder-Neisse (Odra-Nysa) olarak tespit edildi ve hükümetin daha geniş bir demokrasi temeline dayandırılması ileri sürüldü. İlk millî birlik hükümeti başbakan Osobka-Morawski Gomulka (Polonya İşçi partisinin komünist genel sekreteri) ve Mikolajczyk (Polonya Köylü partisi başkanı) tarafından kuruldu. Komünist Bierut cumhurbaşkanlığına getirildi. Sınır düzenlemeleri ve azınlıklar meselesi nüfus aktarmalarıyle çözüldü: bir buçuk milyon polonyalı S.S.C.B.’den memleketin doğusuna getirildi, buna karşılık 400 000 Ukraynalı Chelim bölgesinden ayrıldı; batıdaki halk Odra’nın ötesine nakledildi veya Polonya uyrukluğuna alındı (1 milyon kişi).
Hükümetin görevi serbest seçimleri hazırlamaktı. Bakanlıkların çoğunu elde tutan Hükümet bloku (Polonya İşçi partisi, Polonya Sosyalist partisi, Köylü partisi, Demokrat parti), tek bir liste hazırladı; buna karşı çıkan Mikolajczyk ise ayrı bir liste hazırlamıştı. Blok, oyların yüzde 90′ını aldı (ocak 1947). Seçimler ertesinde Millî Birlik hükümeti parçalandı ve Mikolajczyk gizlice yurt dışına kaçtı (ekim 1947); Cyrankiewicz’in başkanlık ettiği hükümet koalisyonu 19 Şubat 1947 anayasasını oylattı. İşçi partisi bir iç buhranı çözdükten sonra (Gomulka’nın partiden çıkarılması, 1949) birleşik bir işçi partisi kurdu (sosyalistlerle komünistlerin birleşmesi) ve bu partinin genel sekreterliğe getirilen Bierut (22 aralık 1948), partinin bütün kilit noktaların ele geçirdi. Varşova doğumlu rus mareşali Rokosovskiy savaş bakanı ve ordu genel müfettişi oldu (kasım 1949). 22 Temmuz 1952′de çıkarılan yeni bir anayasa ile cumhurbaşkanının yerini bir devlet konseyi aldı.
30 Hektardan büyük topraklara elkonması ve bu toprakların parsellenmesi, elli kişiden çok işçi çalışan işletmelerin devletleştirilmesi ve ekonominin planlanması (üç, sonra altı yıllık planlar), varlıklı sınıfları sarsarken, ne köylüleri hoşnut edebildi (kolektif işletmeler lehine baskı), ne de işçileri (üretimi artırmak için büyük çabalar istenmesi).
Bilimler akademisinin fikir hareketini marks’çı çizgiye yöneltmesine karşılık, hükümet, etkisi hâlâ büyük olan kiliseyle uğraşmak zorunda kaldı; kilise devletle bir modus vivendi (1950) kurmayı başardıysa da kardinal Wyszynski’nin görevinden alınmasıyle (eylül 1953) uzlaşma imkânı ortadan kalktı.
Bununla birlikte kilise gücünü katbetmedi (Varşova Katolik İlahiyat kademisinin kurulması 1954); işçi ve köylü çevrelerinin iktidardakilerin temsil ettiği komünizme ve sovyet etkisine karşı muhalefetleri günden güne arttı. Poznan’da ayaklanmalar patlak verdi (28 haziran 1956). Natolin grubu bu sıkıntıları emniyet teşkilâtını kuvvetlendirerek çözmeyi önerirken; merkez komitesindeki muhalif kanat bu teşkilâtın hükümetin denetimi altında olmasını, adlî sisteme bağımsızlık tanınmasını, kolektifleştirme ve planlamanın yumuşatılmasını, bürokratik merkeziyetçiliğin azaltılmasını ve işletmelere ve müdürlerine daha fazla sorumluluk tanınmasını istiyordu. Bu eğilim sonunda başarı kazandı; programı hazırlamış olan Gomulka, Ochab ve Cyrankiewicz’in (1954′ten beri hükümet başkanı) desteğiyle partiye geri alındı.
21 Ekimde iktidara geldi ve mareşal Rokosovskiy politbürodan atıldı. Bunun üzerine Gomulka arkadaşlarıyle birlikte hazırladığı siyasî programı uygulamağa başladı. S.S.C.B. ile ilişkiler yeniden gözden geçirildi, devlet kiliseye karşı daha yumuşak bir tutum benimsedi: kardinal Wyszynski’ye görevi iade edildi (ekim 1956), yeni bir modus vivendi hazırlandı (aralık 1956) ve Wyszynski, devlet ve kilisenin barış içinde işbirliği lehinde bir bildiri yayımladı. 1956 «Polonya ekim»inden beri Polonya Birleşmiş işçi partisinin genel sekreteri olan Wladislaw Gomulka, 1959 parti kongrelerinde tekrar seçildi. Resmî tatil sayılan, bununla birlikte doğum kontrolü (ocak-mart 1960) ve dinî bayramları kaldıran (kasım 1960) kanunlar çatışmalara yol açtı.
1961′deki Millet meclisi (Sejm) seçimleri sonucunda Millî Cephe içinde 17 yeni milletvekili kazanan (1957′deki 236′ya oranla 255 milletvekili) Polonya Birleşik İşçi partisinin durumu daha da sağlamlaştı; Birleşik Köylü partisi, 1 milletvekili fazla çıkardı (116 yerine 117); Demokrat partinin 39 milletvekili yeniden seçildi, öbür partiler ise (bu arada Polonya Katolik partisi) 20 milletvekilliği kaybettiler. 1964′te Gomulka, tekrar parti genel sekreteri seçildi; Ochab meclis başkanı oldu. 30 Mayıs 1965 seçimlerinde millet meclisinde durum değişmedi. Bu dönem boyunca hükümet aynı kaldı. 1954′ten beri başbakan olan Jozef Cyrankiewicz 1961 ve 1965 seçimlerinden sonra da görevine devam etti. 1952′den beri devlet başkanı olan (Devlet konseyi başkanı) Aleksander Zawadzki, 1961′de tekrar seçildi ve 7 ağustos 1964′te ölümü üzerine meclis, Komünist partisinin siyasî büro üyesi Edward Ochab’ı seçti (24 haziran 1965); Ochab 24 temmuz 1965′te tekrar seçildi. Fakat 1968′de istifa etti. Birleşik İşçi partisinin (1 ocak 1959′da 1 072 000 üye) üçüncü kongresinde (mart 1959) «dogmacılar» (stalin’ciler) tasfiye edildi.
Partinin 1 640 000 üyesini temsil eden 1 630 delege ile toplanan dördüncü kongrede (15-20 haziran 1964) 1961-1965 planına oranla, yatırımları yüzde 38 artırmayı öngören yeni bir beş yıllık plan (1966-1970) kabul edildi. Polonya İşçi partisi, bütün çabasını iktisadî durumu düzeltmeğe verdi; bütçenin yarısından çoğu millî ekonomiye ayrıldı. Rejim, bu çabasından dolayı halkı hoşnut etmesine rağmen aydınların ve kilisenin muhalefetiyle karşılaşmaktadır. Parti ile aydınlar arasında bir anlaşmazlık vardır. Bu anlaşmazlık özellikle «revizyonist» aydınlar grubunun önderi olan, Varşova üniversitesi felsefe profesörü Leszek Kolakowski’nin partiden ihraç edilmesiyle (ekim 1966) su yüzüne çıktı; ayrıca batılı Marx uzmanlarına benzer oportünist teorilerinden dolayı suçlanan filozof Adam Schaff ile hükümet arasındaki ilişkiler de gergindir. Halkın büyük kısmının bağlı olduğu katolik kilisesiyle muhalefet de öteden beri devam etmektedir; ancak devlet ile kilise (Polonya başpiskoposu kardinal Wyszynski temsil eder) arasındaki ilişkiler karşılıklı olarak birbirlerinin gücünü kabul etmeğe ve ciddî bir mücadelenin gereksizliğine dayanır. Polonya’nın dış siyasetinin temeli Sovyet Rusya ile dostluk ve ittifaka ve Oder-Neisse sınırının dokunulmazlığına dayanmağa devam eder.
Polonyalıların Almanlara karşı duydukları güvensizlik ve kin ise hiç azalmamıştır. 8 Nisan 1965′te yirmi yıllık bir Polonya-Rusya yardımlaşma anlaşması imzalandı. 11 Haziran 1966′da Polonya ile Rusya arasındaki bilimsel ve teknik işbirliği anlaşması yenilendi. Büyük komşusunun çizgisinden ayrılmayan Polonya, öteden beri çin idarecilerinin «bölücü siyasetçine karşı çıkmaktadır. Bununla beraber, şubat 1966′da Arnavutluk ile siyasî i-lişkilerini tekrar kurdu ve bu tarihte Tiran’daki Polonya maslahatgüzarı elçiliğe yükseltildi. Polonya ile Doğu Almanya arasında 15 mart 1967′de, Polonya ile Bulgaristan arasında da 6 nisanda birer ittifak ve yardımlaşma anlaşması imzalandı. Bütün sosyalist cumhuriyetler gibi, Polonya da, teknik ve kültürel alanda büyük batı devletleriyle işbirliği anlaşmaları yaptı.
Bunların başlıcaları, 25 mart 1965 İtalya-Polonya anlaşması ve 20 mayıs 1966 Fransız-Polonya anlaşmasıdır.
1968′de Polonya’da büyük karışıklıklar oldu. İlk önemli huzursuzluk, üniversite öğrencilerinin ayaklanmalarıyle ortaya çıktı. 8 Mart günü Varşova üniversitesi öğrencileri, Polonya Kültür bakanlığının bir piyesi yasaklamasını protesto eden iki arkadaşlarının üniversiteden atılması üzerine gösterilere başladı; yüzlerce polis ve milis, üniversite içinde 3 000-4 000 kadar öğrenciyle çarpıştı. 11 Martta öğrenciler Kültür bakanlığına ait bir binayı tahrip etti; öğrenci olmayan kalabalık gruplar tarafından da desteklenen ayaklanmalar bir hafta içinde büyük sokak çarpışmaları halini aldı. Polonya Birleşik İşçi partisi (Komünist parti) organı Tryhuna Ludu gazetesinin, öğrencilerin siyonistlerce kışkırtıldıklarını öne sürmesi yahudi aleyhtarı bir kampanyanın başlamasına yol açtı. Varşova’da patlak veren ayaklanmalar, Krakow, Lublin, Poznan, Gdansk (eski Danzig) şehirlerine de yayıldı.
19 Martta bir parti toplantısında konuşan Gomulka öğrencilerin «sosyalizme ^ düşman kuvvetler tarafından aldatıldıklarını» öne sürerek, öğrenci önderlerini «pis provokaskon metotlarına baş vurmakla» suçladı. Gomulka, ayaklanan öğrencilerin «kahrolsun komünizm», «kahrolsun Rusya» gibi sloganlar kullandıklarını da sözlerine ekledi. 8-15 Mart arasında 1 208 kişinin tevkif edildiğini belirten Gomulka, sözlerini olaylarda en faal rol oynayanların yahudiler olduğunu öne sürerek bitirdi. Gomulka’nın demeci üstünden henüz 24 saat bile geçmemişken Varşova Politeknik öğrencileri oturma grevine başladı. Olaylar gelişirken Polonya Katolik kilisesinin başı kardinal Wyszinski, bir mesaj yayımlayarak dolaylı yoldan hükümeti kınadı. 25 Martta aralarında Prof. Leszek Kolakowski gibi ünlü bir filozofun da bulunduğu 6 üniversite öğretim üyesinin «revizyonist» oldukları gerekçesiyle işlerine son verildi.
30 Martta hükümet üniversitenin birçok bölümünü kapattı. 8 Nisan 1968′de Devlet konseyi başkanı (cumhurbaşkanı) Edward Ochab istifa etti; Polonya parlamentosu (Sejm) bir gün sonra toplanarak Komünist partisi adayı mareşal Marian Spychaîski’yi Devlet konseyi başkanlığına getirdi.
Yahudilerin parti ve devlet teşkilâtlarından «temizlenmesi» kampanyası daha da şiddetlendi: Varşova’da yayımlanan Zycie Warszawi gazetesi Komünist partisinden 6 951 kişinin ihraç edildiğini açıkladı.
Polonya’daki karışıklıklar Komünist partisi içinde önemli bir bunalıma yol açtı. «Partizanlar» adiyle bilinen aşırı milliyetçi komünistlerin önderi içişleri bakanı general Mieczislaw Moczar’ın parti yönetimine hâkim duruma gelmesi, yahudilere karşı uygulanan baskıların artmasına sebep oldu; bu yüzden binlerce yahudi Polonya’dan göç etmek zorunda kaldı. Çekoslovakya olayları, Polonya’daki bunalımı daha da yoğunlaştırdı. 11 Kasım 1968′de toplanan Komünist Partisi kongresinde Gomulka, Sovyetler’in Çekoslovakya’yı işgalini savundu.
Bununla birlikte 1969 sınır direklerini başından sonra durumda bir yumuşama görüldü.Gomulka yahudi aleyhtarı kampanyaya son verilmesini istedi; İçişleri bakanlığına bağlı olarak kurulmuş olan Yahudi dairesi Gomulka’nın emriyle feshedildi. İç Siyaset alanındaki bu yumuşamanın etkileri, Polonya’nın dış ilişkilerinde de yansıdı.
Mayıs ortalarında Gomulka, Oder-Neisse hattının iki ülke arasında kesin ve değişmez bir sınır olarak kabul edilmesi halinde Federal Alman hükümetiyle bir anlaşma yapmağa hazır olduklarını söyledi. Gomulka böylece, o yıl Federal Almanya şansölyeliğine seçilmiş olan Willy Brandt’ın iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi konusundaki teşebbüslerini olumlu karşılamış oluyordu. Bununla birlikte, iç siyaset alanındaki nispî huzur ve yumuşama uzun sürmedi. 1969 Yazının özellikle kurak geçmesi ve kötü hasat şartları, küçük tarım işletmelerine dayanan polonya tarımını alt üst etti. İktisadî durumun kötüleşmeğe yüztutması üzerine, hükümet 1970 yılı sonlarında yiyecek (özellikle et, süt, peynir v.b.), kömür ve akaryakıt fiyatlarını büyük ölçüde yükseltmek zorunda kaldı. Bu artış, özellikle, işçi sınıfını etkiledi; bunun üzerine önce Baltık kıyılarındaki Gdansk, Gdynia, ve Szczecin’de (esk. Stettin) liman ve dok işçileri genel greve başladı; bu grev kısa zamanda büyük gösteriler halini aldı. Gdansk’ta dok işçileri limandaki bir sovyet ticaret gemisini ateşe verdi; Szczecin’de de işçiler Komünist partisi binasını tahrip etti; hükümet ayaklanan işçilerin üstüne tanklar ve askerî birlikler sevk etti.
20 Aralık 1970′te Gomulka, Polonya Komünist partisi birinci sekreterliği görevinden istifa etti. Parti Merkez komitesi toplanarak bu göreve Edward Gierek’i getirdi, önderler kademesindeki değişiklik bununla kalmadı: 23 aralıkta Polonya parlamentosunun olağanüstü toplantısında Devlet konseyi başkanı mareşal Spychalski ile başbakan Cyrankiewicz de istifa ettiklerini açıkladılar. Partinin yeni sekreteri Gierek’in teklifi üzerine Cyrankiewicz Devlet konseyi başkan Jaroszewicz de başbakan seçildi.
Polonya – Osmanlı ilişkileri
Türkler Vilâyet-i Leh ve Lehistan adını verdikleri Polonya ile, Jagellon’lar zamanında ilişki kurdular. Wladislaw (Vladislav) [1386-1434], Osmanlıların zaferiyle sonuçlanan Niğbolu savaşına kuvvet göndererek macar kralı Zsigmond’u destekledi; 1441′de Ma-carlara karşı Murad II’nin ileri sürdüğü birleşmeyi kabul etmedi. Torunu Wladislaw III, 1444′te Segedin antlaşmasını bozan Macarlarla anlaştı, fakat Varna sayasında Türklere yenildi. Kazimierz IV Jagellon ve Albrecht II, Eflak’a yapılan Osmanlı saldırıları sırasında Vlad III Drakul’u destekledi.
Bayezid II, 1485′te Kili ve Akkerman’ı alarak Lehistan’a karşı girişeceği seferler için üs yaptı. Boğdan beyi Büyük Ştefan IV bu iki şehri geri almak için Lehistan kralı Kazimierz IV’ten yardım istedi (1485); fakat kral bu isteği cevapsız bıraktı; Lehistan kralı Jan I Adalbert, Türkler üzerine yürümek bahanesiyle Boğdan’ı istilâ ve tahrip etti. Bayezid II ile Polonya kralı Kazimierz IV Jagellon arasında ilk antlaşma 1490′da yapıldı. Bu ilk antlaşma Boğdan meselesinin çözümlenmesi bakımından önemlidir. 1495′te, bir haçlı seferi düzenlemek isteyen Fransa kralı Charles VIII’e Polonyalılar yardım edeceklerine söz verdiler; ayrıca Almanya imparatoru Maximilian’ın Osmanlı imparatorluğuna karşı yapılmasını düşündüğü haçlı seferi projesine de katıldılar. Papa Alexander VI Borgia da Polonya’nın Türklerle barış anlaşmaları yapmasını önlemeğe çalıştı. Bunun üzerine Polonya kralr Jan I Adalbert 1497′de antlaşmayı bozarak Boğdan’a saldırdı, fakat yenilerek geri çekildi; Polonyalıların 1490 antlaşmasını bozmaları üzerine, 1498′de Silistre sancak beyi Malkoçoğlu Bali Bey, Bayezid II’nin emriyle 40 000 kişilik bir kuvvetle Polonya’ya akın yaptı; Dniester ırmağını geçerek Polonya’ya girdi ve Czarnkow, Gologory ve Glemiany kalelerini aldı; Lwow (Leopol) ve Sandomierz (Sandomir) şehirlerini yağma, Brzeziny ve Varşova şehirlerini tahrip ederek Polonyalıların Vistül ırmağı çevresindeki tahkimatını yardı, Polonya kuvvetlerini yendi; 10 000 esir ve birçok ganimetle Akkerman’a döndü. Bali Bey aynı yıl bir sefer daha düzenleyerek Halicz, Zydaczew, Samber ve Droholiyez şehirlerini yağma etti; kış bastırınca geri dönmek zorunda kaldı.
Bu durum üzerine Jan I Adalbert, macar kralı Wladislaw (Ladislas) ve Litvanya büyük dukası Alexandjce ile Türklere karşı bir antlaşma yaptı; Boğdan voyvodası Ştefan da müttefikler tarafını tuttu. Bu sırada yapılan Türkiye-Polonya antlaşması savaşı önledi. Polonyalılar Mohaç savaşına yardımcı kuvvetler göndererek macar kralı Lajos II’yi desteklediler, fakat Macar krallığının yıkılması üzerine Polonya kralı Zygmunt I, 1532′de Piotr Opalinski’yi elçi olarak İstanbul’a gönderdi ve 1499′da yapılan antlaşmayı genişleterek yeniledi. Bu yeni antlaşma esaslarına göre Osmanlı devleti Kırım hanlığı ile Boğdan voyvodalığı tarafından Polonya sınırlarına saldırmamayı, savaş halinde Polonya’ya yardım etmeyi kabul ediyor, buna karşılık Polonya krallığı da Türkiye’nin düşmanlarıyle bir-leşmeyeceğine ve onlara yardım etmeyeceğine söz veriyordu. Polonya kralı Zygmunt I’in kızı, macar kralı Zapolya Janos’un karısı ve Zsigmond Janos’un da annesiydi.
Sonradan Erdel ban’ı olan Zsigmond Janos Polonya – Türkiye ilişkilerinde önemli rol oynadı, Osmanlılar Selim II ve Murad III devirlerinde Lehistan’in iç işleriyle yakından ilgilendiler. Sokullu Mehmed Paşa, İvan III ve Habsburgları tehdit ederek, Polonya krallarını bu devletin nüfuzunda olmayan Polonya asilzadelerinden seçilmelerini istedi; Fransa ile işbirliği yaparak 1 mayıs 1573′te Polonya krallığına seçilen Charles IX’un kardeşi Henri de Valois’yı tuttu; fakat bu prensin Henri III adiyle Fransa’ya dönmesi üzerine (1574), kendi adamı olan Erdel voyvodası İstvan Bathory’yi Polonya krallığına seçtirdi (1575).
Bathory, Osmanlılarla 24 maddelik bir antlaşma imzalayarak Kırım hanlığıyle Polonya arasındaki ilişkileri düzeltti. Türklere olan bağlılığını kuvvetlendirdi. Kazak, Kırım ve Boğdan meselelerinden dolayı bozulan Osmanlı-Polonya ilişkileri 1617′de yapılan yeni bir antlaşma ile düzenlendi. Polonya başkumandanı Stanislaw Zolkiewski’nin ordusuyle savaşmak için Dniester ırmağı boylarına giden Bosna valisi iskender Paşa, antlaşmadan sonra geri döndü. 1620′de aynı meseleler yüzünden İskender Paşa, Stanislaw Zolkiewski’yi Yaş yakınında yendi; Polonyalılar ağır kayıplar verdiler; Dniester (Turla) ırmağını geçmeğe çalışanlar yok edildi (1621). Bunun üzerine Osman II, Seferi Hotin (Chocim) diye anılan Polonya seferine çıktı (bk. osman II).
Osmanlılar, Polonyalıların isteklerine uyarak antlaşma yaptılar (6 ekim 1621). Ancak Ukrayna Kazakları hatmant Doroşenko’yu Polonya kralına karşı korumak zorunda kalan Mehmed IV, 1672′de Polonya seferine çıktı;
Podolya eyaletinin merkezi olan Kamaniçe’yi kuşattı. 27 Ağustos 1672′de Kamaniçe teslim oldu, 18 eskimde Bucaş antlaşması yapıldı; fakat antlaşmanın Polonya Diyet meclisi tarafından reddi ve başkumandan Jan Sobieski’nin de türk ordusu çekildikten sonra Lwow (Leopol) ve Lublin kalelerini geri alması üzerine 1673′te Mehmed IV, İkinci Lehistan seferine çıktı; Osmanlı ordusu Hotin önünde yenildi; bunun üzerine Mehmed IV, Kazakları desteklemek ve Ruslara da bir darbe vurmak amacıyle Ukrayna üstüne yürüdü. Bu sırada Polonya kralı Michal Korybut Wisnowiecki ölmüş, yerine başkumandan Jan Sobieski geçmişti. Yeni kralın barış isteği reddedildi; 1677′de osmanlı orduları başkumandanı İbrahim Paşa ordusunu Zurawno’da toplayan Polonya kralı Jan Sobieski’yi sıkıştırdı; kral barış istemek zorunda kaldı.
Antlaşma uyarınca Podolya ile Ukrayna Osmanlı devletine bırakıldı. Ancak, Polonya kralı Jan Sobieski 1683′te Viyana’yı kuşatan osmanlı ordusuna saldırarak barışı bozdu. 1683 – 1699 Arasında yapılan Osmanlı – Polonya savaşlarında Osmanlılar üstün gelmekle beraber Karlofça antlaşması uyarınca Kamaniçe kalesiyle Ukrayna ve Podolya eyaletleri Polonya’ya geri verildi. Katerine II Polonya kralı Friedrich-Augusta III ölünce (1763) Polonya’ya asker göndererek, Prusya kralı büyük Friedrich ile anlaştı, 1764′te kont Stanislaw-August Poniatowski’yi Polonya Diyet meclisine baskı yaparak kral seçtirdi. 1768′de polonyalı milliyetçiler rus saldırılarına karşı ayaklandılar; Bar şehrinde toplanarak osmanlı hükümdarı Mustafa III’ten yardım istediler; Osmanlılar Ruslara savaş açtılar, fakat yenilerek toprak kaybettiler. Osmanlı – Rus savaşları devam ederken Polonya, Rusya, Avusturya ve Prusya arasında paylaşıldı (1772). 1848 Mülteciler meselesinde Osmanlılar Polonyalıları tuttu. (Bk. mülteciler meselesi.)
Askerî tarih
Polonya ordularının tarihi, hudutları ikide bir değişen bu devletin kuvvetli komşularıyle (Türkler, Almanlar, isveçliler ve Ruslar) yaptıkları savaşlarla karışır. Bu tarihin en meşhur dönemlerinden biri WIadislaw Jagellon emrindeki birliklerin Tannenberg’de (Grünwald) toton şövalyelerine karşı kazandığı zaferdir (1410). XVI.-XVIII. yy. arası polonya kuvvetleri, gerçekte biri krallıkta, öteki Litvanya büyük düklüğünde iki ordudan meydana geliyordu; bunların her birine, kaydı hayat şartıyle tayin edilen ve yalnız meclise karşı sorumlu olan bir ataman kumanda ederdi. Soylu sınıf yalnız süvari kuvvetlerinde hizmet etmeyi kabul ettiğinden, piyade kuvvetleri ancak birkaç bin kişiydi; topçu kuvveti ise yok denecek kadar azdı. İstilâ halinde Polonya, toptan seferberlik (pospoiita) usulüne göre askere alınan soylu sınıfa güvenirdi.
Kosciuszko kumandasındaki âsilerin rusya, avusturya ve prusya kuvvetleri karşısında kahramanca direnerek (1794) Fransız devrimi ordularının zaferine yardım etmesine rağmen, Polonya devletinin parçalanması sırasında (1772-1795) ortadan kalkan bu ordu, Dabrowski’nin polonya lejyonlarıyle İtalya’da (1797) ve Napolyon ordusundaki polonya alaylarıyle Fransa’da yaşamağa devam etti. 1807′de Varşova büyük düklüğü harbiye nazırı prens Jozef Poniatowski’nin kurduğu 3 tümenlik polonya ordusu 1809′dan sonra Napolyon’un bütün savaşlarında yararlık gösterdi. Polonya millî kuvvetleri yeniden ancak Birinci Dünya savaşında Pilsudski kumandasındaki polonya; lejyonları (Avusturya-Macâristan’da) ve Haller’in ordusuyle (Fransa’da) kurulabildi. 1918′den sonra bir frangız askerî heyeti yeni polonya ordusunu teşkilâtlandırdı; bu ordu 1920′de Sovyet istilâsını başarıyle püskürttü. (Bk. polonya-sovyet savaşi.)
Batı orduları örnek alınarak (mecburî askerlik hizmeti) kurulan ve on askerî bölgeye ayrılan polonya kuvvetleri, 1939′da 39 piyade tümenini, 11 süvari tugayını ve 2 motorize tugayı kapsıyordu ve barıştaki mevcudu 270 000 kişiydi.
Eylül 1939 seferi sırasında alman ordusunun yok ettiği polonya ordusu, önce Fransa’da yeniden kuruldu; bu ordunun üç tümeni ve birçok havacısı Fransa’da mayıs -haziran 1940 harekâtına katıldı. Polonyalıların Büyük Britanya’ya, Lübnan’a ve S.S. C.B.’ye dağılmaları, sığındıkları ülkenin ordularını örnek alan, hür Polonya Silâhlı kuvvetlerinin kurulmasına yol açtı. Kuzey Afrika’nın, italya’nın, Fransa’nın ve Polonya’nın kurtarılmasına katılan bu birliklerin mevcudu 1945′te Batı Avrupa’da 215 000 kişi (general Anders ordusu) ve Alman-Sovyet cephesinde 400 000 kişiyi (iki ordu meydana getiren 10 tümen) bulmuştu. 1944-1945′te bu çeşitli unsurlara ve direnme topluluklarına dayanılarak yeniden kurulan polonya ordusu, 1949-1956 arası sovyet mareşali Rokosovskiy’in emrine verildi.
S.S.C. B.’nin bu sıkı kontrolü (silâhları, teşkilâtı ve yüksek rütbelileri S.S.C.B.’den) ekim 1956 buhranından sonra gevşedi; bu buhran Rokosovskiy’in istifası ve sovyet subaylarının ülkeden ayrılmasıyle ordunun yeniden polonyalılaştırılmasına yol açtı; kumanda heyeti, iç hizmetler ve üniformalar değiştirildi. Askerî birliklere benzer dernekler (Gençlik, Polonya Askerinin Dostları birliği), Gomulka’nm yeni halk rejimi anlayışına uygun düşen askerî ve millî bir propagandanın yayılmasına yardım etti.
Bununla birlikte sovyet kuvvetleri, Varşova paktı antlaşmaları gereğince polonya topraklarında kalmağa devam eder. 1963′te yeniden düzenlenen askerlik hizmeti, sınıflara göre iki-üç yıldır. Polonya’da üç askerî bölge vardır: Varşova, Silezya, Pomeranya. Subaylarının yüzde 70′i Komünist partisi üyesi olan kara ordusu, 1%5′te sovyet malzemesiyle donatıldı ve tamamıyle makineleştirilmiş 14 tümeni kapsıyordu.
• Hava ordusu. 1919′da kurulan ve 1939′da yok edilen hava ordusu, 1942′de yeniden kuruldu; 8′i av filosu olmak üzere 13 filoyu kapsayan bu kuvvetler ingiltere’de üslenerek 1944-1945′te ingiliz Hava kuvvetleri safında başarıyle çarpıştı. S.S.C.B.’nin kontrolü altında yeniden teşkilâtlandırılan Polonya Hava kuvvetleri 1966′da yaklaşık olarak 50 000 kişiyi ve bin kadar sovyet yapısı (Av: 17, 19 ve 21 Mig: bombardıman: ilyuşin v.b.) veya sovyet lisansı altında Polonya’da yapılmış uçak ve helikopteri kapsıyordu. Ayrıca kara – hava füzeleriyle donatılmış uçaksavar birlikleri önemlidir. Polonya’da yüz kadar havaalanı vardır, önemli üslerin çoğunu 1939-1945′te Alman Hava kuvvetleri kurmuştur.
• Polonya Deniz kuvvetleri, 1919′da fransız donanması örnek alınarak kuruldu. 1940′ta ingiltere (on birlik), sonra 1945′te birçok gemi veren S.S.C.B. tarafından genişletilen deniz kuvvetleri 1966′da 3 refakat gemisini, 9 denizaîtıyı ve otuz kadar küçük birliği (20 000 kişi) ve 40 mayın tarama ve sahil muhafaza birliğini kapsıyordu; 40 kadar da avcı uçağına sahipti. Başlıca üssü Gdynia’dır. Bu silâhlı kuvvetler (yaklaşık olarak 500 000 kişi) dışında Polonya’da, bütün halk demokrasilerinde olduğu gibi, içişleri bakanlığına bağlı önemli birlikler de vardır: güvenlik birlikleri, sınır muhafızları, polis. Millî savunma bütçesi millî bütçenin yaklaşık olarak yüzde 10′unu teşkil eder.
öbür halk demokrasilerinin orduları gibi, polonya orduları da Varşova paktı sistemi içinde kalmağa devam eder; ama 1962′den Sonra alman yeni kararlarla birtakım gelişmeler sağlandı.
1963′te askere müracat edenlerin ihtiyaçtan çok fazla olması, askerlik hizmetinde değişiklikler yapılmasına yol açtı.
Askerlik hizmeti genel ve mecburî olmağa devam etti ama üç şekilde yapılma imkânı tanındı: sınıfına göre 2 veya 3 senelik normal hizmet; üç yıla dağıtılmış devrelerde yapılmak üzere toplam olarak 18 aylık çalışma hizmeti; kadro fazlalarına kara birlikleri emrinde ve günlük mesai satleri dışında askerî eğitim yaptırılması, içişleri bakanlığı emrindeki Iç Emniyet teşkilâtı (yaklş. 35 000 kişi) ve sınır muhafızları (yaklş. 10 000 kişi) 1965′te silâhlı kuvvetlere bağlandı.
Ayrıca, Rusya’nın yardımları sayesinde, Polonya’nın Silâh sanayii günden güne kendi kuvvetlerinin ihtiyacını sovyet modeli silâh ve donatımla karşılayacak hale geldi. Böylece kara küvetleri tamamıyle motorize kıtalar haline getirildi.
1966′da kara kuvvetleri (emniyet kuvvetleri ve sınır muhafızları dışında yaklş. 190 000 kişi) 5 zırhlı tümen, 8 motorize piyade tümeni, 1 havadan indirme tümeni, 1 sahil muhafaza tümenini kapsıyordu. Tankların hepsi hem karada, hem suda gider ve atom etkisine karşı korunmuştur. Ordunun karadan karaya füze ihtiyaçlarını Ruslar karşılar.
02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA TARİH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME
Tarih 02 Haziran 2009
HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME
Polonya’nın hayat seviyesi, 1950′den beri yükselmesine rağmen, hâlâ düşüktür: A.B.D.’dekinden beş kat, Fransa veya Batı Almanya’nınkinden yaklaşık olarak yarı yarıya az. Bunun sebebi Polonya’nın savaştan önce azgelişmiş ve çok sanayileşmemiş bir ülke olmasıdır, öte yandan ülke, İkinci Dünya savaşının kökünden sarstığı ekonomisini (ülkenin yüzde 38′inin yıkılması) yeniden kalkındırmak için dev çabalara girişmişti. Üstelik toprak değişiklikleri ye yeni kazanılan batı illerindeki halkın kitle halinde nakli, iktisadî durumu bir süre için karıştırdı. Böylesine güç bir durumu düzeltmek, iktisadî hayatı yeniden canlandırmak için Polonya üç yıllık (1947-1949) bir plan hazırladı. Eldeki gelir kaynaklarının büyük kısmı ekonominin ulaşım, mesken ve madenler gibi hayatî kesimlerinin kalkınmasına harcandı: imalât sanayiinde önce, nispeten önemsiz yatırımlarla çabuk sonuç alınabilecek en az zarar görmüş tesisler onarıldı.
Savaşı takip eden ilk yıllarda millî gelir kaynakları dış yardımlarla tamamlandı: yalnız 1946 yılında, UNRRA’nın yardımı millî gelirin yaklaşık olarak yüzde ll’ini temsil ediyordu. Aynı şekilde, S.S.C.B.’nin Polonya’ya verdiği kredilerin 100 milyon dolarlık kısmı, öncelikle ithali gereken ürünlerin satın alınmasında kullanıldı. Bu kalkınma döneminin sonunda, planın başlıca hedeflerine ulaşıldı: tarım üretimi savaştan önce ulaştığı miktarın yaklaşık olarak yüzde 80′ini buldu ve kişi başına üretim 1939 öncesinin hemen hemen eşiti oldu. Fakat millî ekonomi hâlâ dengesizdi; bu dengesizlik yeni bir sanayi üretimi yeteneğinin hızla kurulmasını hedef alan altı yıllık (1950-1955) planla da düzenlenemedi. Planın hedefine çok geçmeden ulaşıldı; fakat, makine sanayiinde, metalürjide ve kimya sanayiinde çok büyük gelişmelere karşılık inşaat malzemesi, yakıt ve enerji yönünden beslenmenin yetersizliği, ekonominin geri kalan kesimlerini sürekli olarak frenledi; ayrıca, tarım üretimi plan döneminin sonunda, 1949-1950 yılları ortalamasını pek az geçebildi. Ağır sanayiye öncelik tanınması, gerçek hayat seviyesinde alçalmağa yol açtı ve bu alçalma sanayi işçilerini durumlarını düzeltmek için kaçak iş yapmağa yönelterek üretimi önemli ölçüde baltaladı. Tarım verimi de, hükümetin zora başvurarak uyguladığı tarımsal kolek-tifleşme siyaseti yüzünden zayıflamaktaydı. Halktan istenen fedakârlıklar çok ağırdı; hedeflere ulaşabilmek için hayat seviyesi ihmal edilmişti. Bu yüzden 1956-1960 dönemi için öngörülen yeni beş yıllık planın, halkın tepkilerini göz önünde tutmak amacıyle çok kısa zamanda yeniden gözden geçirilmesi gerekti. Tarım alanında, köylerdeki mecburî kolektifleştirme siyasetinden vaz geçildi; bununla birlikte, bütün modernleştirme çabalarına (sunî gübre kullanılması, makineleşme, elektriklendirme) rağmen tarım polonya ekonomisinin zayıf noktası olarak kaldı. İktisadî faaliyetin öteki kesimlerinde 1956-1960 beş yıllık planının başlıca özelliği mesken yapımına ve sosyal hizmetlere ayrılan yatırımların artırılmasıdır. Plan aynı zamanda sanayideki dengesizliği düzeltme kaygısını da yansıtır ve dar boğazların (kömür madenleri; elektrik ve inşaat malzemesi) açılmasına önem verilmiştir. Plan döneminin sonunda, sanayi ve tarım üretimindeki gelişme millî hasılanın yüzde 40 oranında artmasını sağladı. Bununla birlikte, alınan tedbirlerin sanayi üretimini toplu olarak artırmasına rağmen ekonomi uyumlu bir şekilde gelişmiyordu. Gerçekten de, planın tamamıyle uygulanması, hattâ ağır sanayi işletmelerinin çoğunda aşılması, ancak tüketim maddeleri alanında tespit edilmiş amaçların ihmaliyle gerçekleşebildi. Polonya ekonomisinin gelişmesini sınırlayan temel etken, enerji kesiminin yetersizliğiydi. 1956-1960 Arası sanayi üretiminin yüzde 59,6 oranında artmasına karşılık, kömür üretimi ancak yüzde 13,8 oranında gelişebilmişti; ayrıca, elektrik tesislerinin gücü, elektrik enerjisi ihtiyacını karşılamağa yetmiyordu. 1961″de Polonya ikinci beş yıllık planı uygulamağa girişti: sanayi üretimi yüzde 52 artırılacak, maden kömürü ve çelik üretimi 9,3 milyon tona yükseltilecek, makine sanayii üretimi yüzde 75 oranında, kimya sanayii de iki kat artacaktı. Tarım üretiminde ise, o günkü seviyesine oranla yüzde 22 yükselme olacaktı. Gerçek ortalama ücretin ve halk gelirinin yüzde 23 artırılması, şehirlerde bir milyon sekiz yüz bin, köylerde ise dokuz yüz elli bin mesken yapılması tasarlandı. Bu planı gerçekleştirmek için, üretimin çeşitli dallarında büyük yatırımlar öngörüldü. İktisadî .gelişme, ticaret bilançosunun dengelenmesine, özellikle besin maddelerinin ve tarım ürünlerinin ihracatını artırmaya bağlandı, bu artış ise dışarıdan, özellikle S.S.C.B.’den ithal edilen mallara bağlı temel sanayilerin düzenli bir şekilde çalışabilmesi için tarımın daha geniş ölçüde geliştirilmesine dayanmaktadır.
• Son durum. Beş yıllık (1961-1965) planın hedeflerine ancak kısmen ulaşılabildi. Beklenen yüzde 40 oranına karşılık millî gelir ancak yüzde 33 arttı. Buna sebep, faal nüfus artışının, planda öngörülen oranı aşmasıdır (7,7 milyon yerine 8,2 milyon işçi); beklenen yüzde 40′a karşılık üretimdeki artış ancak yüzde 28′dir. ücret yükseltilmesi planda yılda yüzde 4,6 olarak öngörülmüşken, ancak yüzde 1,6′ya ulaşabildi. İktisadî gelişme hızı da eşit olmadı: 1962 ve 1963′te üretim orta derecede, 1961 ve 1964′te ise yüksekti; 1965 üretimi ise yeterliydi. Kalkınma sanayi kesiminin gelişmesine bağlıdır: toplanan sanayi üretimi, dallara göre değişen bir artışla beklenen yüzdeyi biraz aştı (yüzde 50 yerine yüzde 50,9). Donatım malları üretimi öngörülen hedefi yüzde 3,1 aştı; tüketim malları üretimi ise hedefin ancak yüzde 97,5′ine ulaştı. Tarım yavaş bir şekilde gelişti ve beklenen yüzde 4,4′e karşılık ancak yüzde 2,8′e ulaştı. Ticaret bilançosundaki açık, planın son yıllarında azaltıldı (hattâ 1964′te biraz kazanca geçti). 1960′ta yürürlüğe giren planın hedefleri daha mütevazidir. öngörülen millî gelir artış oranı yılda ancak yüzde 3,7′dir. Tüketim mallarının arz ve talebi arasındaki dengesizliğin azaltılması gerekir.
Sayısı günden güne artan birçok eşyanın üretim seviyesi serbest bırakıldı. İşletmelerde ücretlerin tespiti konusunda daha büyük serbestlik tanınırken verimlilik hesabı bir iyiye gidiş ölçüsü kabul edildi. Bu çeşitli tedbirler ekonominin oldukça liberalle ştiril-diğini ortaya koyar; bu liberalleşme daha önceki ağır sanayii geliştirme dönemine oranla hayat seviyesini daha hızlı yükseltme isteğinin sonucudur.
• Üretim. 1965′te tarım, yarısından çoğu sanayi kesimi tarafından sağlanan maddî üretime ancak yüzde 23 oranında (1960′ta yüzde 26) katılıyordu. 1961-1965 Planı sırasında henüz faal nüfusun yaklaşık olarak üçte birini (sanayideki gibi) istihdam eden tarımda, buğday ve şeker pancarı üretimiyle sığır ve domuz yetiştiriciliği gelişirken patates üretimi aynı kaldı, yulaf ve çavdar üretimi geriledi. Balıkçılık günden güne gelişmektedir. Besin maddeleri üretimi millî ihtiyacı karşılamağa henüz yetmez ve Polonya hâlâ yılda 1,5-2,5 Mt buğday ithal etmek zorundadır.
Sanayide imalât metalürjisi, kimya sanayii ve elektrik üretimi en çabuk gelişen dallardır. İmalât metalürjisindeki gelişme (özellikle gemi yapımı) kısmen demir-çelik tesislerinin gelişmesine bağlıdır (plan süresi içinde çelik üretimi 6,7′den 9 Mt’a çıktı). Kimya sanayii «Dostluk» boru hattıyle beslenen Plock petrol rafinerisinin inşaatıyle desteklendi. Elektrik üretimi 29′dan 44 tW/saate çıktı.1 Maden sanayiinde, üretimi 104′ten 119 Mt’a yükselen Silezya kömür işletmeleri hâlâ birinci plandadır.
• Ticaret. Dış ticaret 1961-1965 planı süresinde yüzde 60′tan çok arttı. İhracatta sanayi ürünlerinin payı 1965′te yüzde 40′a yükseldi. Ancak bu ürünlerin hemen hemen hepsi başka sosyalist ülkelere sevk edilir ve kapitalist ülkelerle mübadelenin serbestleştirilmesi, ticaret siyasetinin başlıca amaçlarından biridir.
• Hayat seviyesi. Hayat seviyesi ortalaması sosyalist Avrupa’nın sınırlı çerçevesi içinde bile henüz oldukça düşüktür. Kişi başına düşen ortafama gelir 1967′de 500 dolar olarak hesaplandı. 120 Kişiye bir araba, 15 kişiye bir televizyon, 1,5 kişiye bir oda düşer. Sosyal alanda durum daha iyidir (900′den az kişiye bir doktor) ve temel sanayi ürünlerini kullanma imkânı Batı Avrupa’dakine yakındır: kişi başına 400 kg’dan fazla çelik ve 150 kW/saat elektrik. Hayat şartlarının düzelmesi sanayi kesiminin çeşitli dallara ayrılmasına ve buna paralel olarak tarım verimliliğinin artırılmasına (sanayinin ihtiyacı olan önemli ölçüde işçiyi serbest bırakır) bağlıdır.
02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLONYA COĞRAFYA
Tarih 02 Haziran 2009
POLONYA COĞRAFYA
Bölgesel coğrafya
Dağlık bir kütle görünüşünde olan Polonya, kara iklimi hüküm süren bir ovalar ülkesidir. Varşova’da sıcaklıklar üç ay 0°C’ın altındadır; yılda 70-100 gün don olur. Kış boyunca kar uzun süre kalkmaz ve ülkenin büyük kısmındaki ırmak ve göller buz tutar. Uzun ve sert kışa karşılık dört ay süren (15 mayıstan eylül başına kadar) yaz mevsiminde, sıcaklık ortalaması 15°C’tır. Bununla birlikte yıllık sıcaklık farkları 23°C’ı geçmez. Büyük tabiî bölgeleri, ülkenin her yerinde hemen hemen aynı olan iklimden çok, tekdüze olmasına rağmen yüzey şekilleri ve toprakların cinsi birbirinden ayırır: güney bölgeleri, Merkez veya Büyük Polonya, kuzey (Pomorze ve Mazurya).
• Güney Polonya. Güney Polonya en farklı bölgedir: güneydoğuda Batı Karpatlar’ın kenarı ve güneybatıda Bohemya kütlesinin kenarı ayırt edilir. Polonya Karpatları ve önülkeleri Dniester’in kaynaklarıyle Moravya kapısı arasında 400 km boyunca uzanır. Sınırı Yukarı Tatralar’ın (1 499 m) doruğu takip eder. önde, Tatralar ile Yukarı Vistül (Wisla) havzası arasında Beskidler’in kumtaşlı dorukları (1 500-1 725 m) uzanır. Karpat dağlarının kuzeyinde Yukarı Vistül «koridoru», Vistül ile San’ın kavşak bölgesinde geniş bir havza şeklini alır. Daha ötedeki yaylalar ve tepeler bölgesi, Batı Avrupa hersinyen kütleleri ve havzalarının uzantısıdır. Yüzey şekillerinde pek çelişme yoktur: yükseltiler, Gory Swietokrzzyskie (veya Lysogory) kütlesi ile Vistül veya Odra vadileri arasında 611 m’den 150 m’ye düşer. Ama jeoloji katlarının farklılaşmasının yanı sıra, maden kaynakları çok çeşitlidir. Küçük Polonya yaylalarında demir filizi (Kielce), kurşun ve çinko vardır. Birinci zamandan kalma Yukarı Silezya tümseği Avrupa’nın en büyük kömür havzalarından birini (Ruhr’a eşit büyüklükte) kapsar. Polonya’nın güneybatısı Orta ve Aşağı Silezya ile Bohemya «dörtgeni»nin doğu kenarına (Südetler, 1 500 m; Karkonosze, 1 603 m) karışır. Billûrlu kütlelerde çeşitli maden filizi yatakları vardır; Walbrzych bölgesi önemli bir kömür havzasını kapsar. Ovanın verimlilik derecesi yer yer değişir: yüksek verimli en iyi topraklar Aşağı Silezya topraklarıdır.
• Orta Polonya. Polonya’nın ortasında denizden Pomorze {Pomeranya) ve Mazurya yükseklikleri dizisiyle ayrılan ovalar yer alır. Odra yönünde Warta ve kolları tarafın’dan akaçlananlar, Kujawy’leri ve Yukarı Polonya’yı meydana getirir. Vistül’ün orta havzası Mazovya’ya (Mazowzse) tekabül eder. Bütün, kumlu ve toprakları asitli şeritlerle batı-doğu yönünde uzanan uzun çöküntüler anlaşmasından meydana gelir; Dördüncü zamandan kalma buzul öncesi olukları olan bu çöküntüler (Pradoliny, alm. Vrstrom taler) sonradan kuzeye sapan çeşitli akarsular tarafından akaçlanır: en güneydeki çöküntüyü Bug, Vistül, W arta, Odra ve Obra aşar; en kuzeydekinden ise Vistül’ün orta çığırı, Noteç ve Aşağı Warta geçer. Bu mecralar ağır topraklardan oluşan, akaçlanması güç, çoğunlukla bataklıklar, turba yatakları ve ormanlarla örtülü bölgelerdir.
Tarım bakımından güney ovalarından daha az verimli olmasına rağmen Orta Polonya gene de bir tahıl tarımı (özellikle çavdar) ve hayvancılık bölgesidir.
• Kuzey Polonya. Kuzey Polonya sert iklimli bir bölgedir; buzultaş birikintilerinden oluşan ve yüzey şekilleri çok karmaşık iki tepeler dizisini içine alır; özellikle Aşağı Vistül’ün doğusunda birçok göl uzanır. Odra ve Vistül arasında bu tepeler Pomorze’yi oluşturur, Vistül ve S.S.C.B. sınırı arasında ise Mazurya adını taşır. Odra ve Vistül’ün aşağı vadileri bu tepeler bölgesini kesen yapısal çöküntüleri kapsar; çöküntülerin herbiri bir koyla sona erer: bir yanda Szczecin ve Pomeranya koyları; öte yanda Gdansk koyu. Bu koylar liman yerleridir. Barınağı olmayan Pomeranya kıyısında yalnız balıkçılık yapılır.
Beşerî coğrafya
Bugünkü toprak sınırları içinde Polonya’da hemen hiç azınlık yoktur. Doğu sınırı, 1919′da Polonya’ya katılan Litvanyahları, Beyaz Rusları ve Ukraynalıları S.S.C.B.’de bıraktı. S.S.C.B.’ye geri verilen bölgelerdeki Polonyalı azınlıklar, Polonya’ya göçtü. Batı topraklarındaki Almanlar Almanya’ya gönderildi. Cieszyn (Teschen) şehri ve idare bölümü Çekoslovakya ile paylaşılmıştır. Polonya iki dünya savaşı arasında ekonomisine oranla çok kalabalık ülkeydi; bugün elindeki işçiler, ekonominin modernleştirilmesinin yüklediği görevleri yerine getirmesine güçlükle yeter, ülke savaştan çok büyük zarar görmüştür. Savaşta 123 000 asker ve 521 000 kişi öldü. Çoğu eski Polonya’nın yahudi halkını meydana getiren 5 384 000 kişi toplama kamplarında can verdi. Ayrıca geniş bir sanayileşme çabası kapsayan yeni dinamik ekonomi, büyük işçi kütlelerine ihtiyaç gösterdi. 1938′de 1 milyon kişiden az olmasına karşılık sanayi bugün 5 milyon işçi istihdam eder. Okul süresi uzatılmıştır. Bu yüzden Polonya daha önceki dönemde göçmek zorunda kalan halklarını geri çağırmaktadır; bugün özellikle Fransa’da birkaç yüz bin polonyalı yaşar. Doğum oranının yüksekliği sayesinde hızla çoğalan nüfus, bölgelere eşit bir şekilde dağılmaz.
Yukarı Silezya’da, Varşova bölgesinde ve Wroclaw bölgesinde gelişen ağır sanayi, en yoğun nüfuslu bölgelerden gelen kır halkını çeker. En kalabalık bölgelerde kurulan yeni sanayi tesisleri (özellikle hafif sanayi), mahallî işçi fazlasını istihdam eder. Ama hâlâ çok kalabalık olan güney bölgeleriyle, orta ve kuzeydeki işçi bulmanın çok zor olduğu bazı bölgeler çelişir. Batı illerinde alman halkın yerine Polonyalıların yerleştirilmesi çok çabuk gerçekleştirildi: iki yıldan kısa süre içinde bu bölgeler ekonominin ihtiyacına uygun bir halka kavuştu.
iktisadî coğrafya
• Enerji kaynakları ve ilk maddeler. Polonya maden kaynakları bakımından zengindir: maden kömürü bakımından Avrupa’da İngiltere’den sonra Almanya ile eşit seviyede üçüncüdür, önemi eşit olmayan iki havza işletilmektedir: yıllık üretimi 95 milyon ton olan Yukarı Silezya havzası; yılda 5 milyon ton üreten Walbrzych havzası (Aşağı Silezya). Linyit yatakları önemlidir (Aşağı Silezya’da, Turoszow’da). ülkenin güneydoğusunda, Rzeszow bölgesinde küçük bir petrol yatağı işletilir. Küçük Polonya ovasındaki tortul demir filizi yatakları (300 milyon ton) Kielce ve Czestochowa’da işletilir. Silezya’da Karbon çağı topraklarının yüzeyindeki triyas tabakası çinko, kurşun, gümüş filizleri ve piritleri kapsar. Gory Swietokrzyskie kütlesi çevresinde ve Aşağı Silezya’da küçük bakır yatakları dağınıktır.
Polonya tuz bakımından da zengindir. Büyük Polonya’da birçok yerde ve güneyde Krakow yakınında çok eski Wieliczka madenleri işletilir, Ayrıca Tarnobrzeg’de kükürt çıkarılır.
• Sanayi. Yılda 10 milyonlarca ton kömür ihraç edebilen ve bu sayede ekonomisinin gelişmesi için gerekli ürünleri veya üretim araçlarını satın alabilen Polonya, on yıldan kısa süre içinde modern bir sanayi ekonomisi kurmayı başardı. Sanayide ve inşaatta istihdam edilen işçilerin oranı yüzde 53,5′tir. 7 Milyon tona yakın çelik üretimi; her çeşit sanayi âleti (bu arada hassas makineler, kamyon ve otomobiller, demiryolu malzemesi, tarım makineleri v.b.) üreten çok çeşitli metalürjinin temelidir. Yeni sanayi tesisleri kurulması, savaş sırasında yıkılan şehir ve yapıların yeniden inşa edilmesi, inşaat sanayiinin gelişmesine yol açtı. Kimya sanayii de çok çeşitli dallarda gelişti: karbon ve klor kimyası; ısıya karşı tepki gösteren maddeler; sunî elyaf ve plastik maddeler yapımı; boya maddeleri ve lake üretimi. Hafif sanayi, dokumacılık (600 milyon m pamuklu kumaş, 100 milyon m ipekli kumaş; naylon; sunî ipek), çok ihracat yapan kereste ve kâğıt sanayii ve birçok besin sanayii tesisiyle .temsil edilir. Eski sanayi merkezleri Yukarı Silezya, Varşova, Wroclaw, Gdansk, Szczecin ve Poznan (metalürji sanayii) ile Lodz (pamuk işlenmesi) idi. Ama bugün sanayi faaliyeti günden güne yayılmaktadır: Krakow, banliyösü Nowa Huta ile yeni bir ağır metalürji merkezi haline gelmektedir; Lublin’de otomobil imal edilir; sanayi Bialystok gibi eski küçük kır şehirlerine taşmaktadır. Bu yüzden büyük bir elektriklendirme çabasına girilmiştir.
• Tarım. Bir sanayi ülkesi haline gelmekle birlikte Polonya hâlâ büyük bir tarım maddeleri üreticisidir. İklimin sertliği ve orta ile kuzey bölge topraklarının yoksulluğu, özen isteyen tarımların yapılmasına imkân vermez.
Polonya tarımı bir nicelik tarımıdır: 70 milyon kental çavdar; 23 milyon kental buğday; 24 milyon kental yulaf; 378 milyon kental patates; 102 milyon kental şeker pancarı, keten, kenevir ve kolza. Hayvancılığa İkinci Dünya savaşından sonra yeniden girişildi: 10 milyon baş kadar sığır, 2 milyon davar, 3 milyon at, 9 700 000 domuz v.b. Kurtuluştan hemen sonra yapılan toprak reformu feodal tipte büyük mülkleri ortadan kaldırdı: işlenebilir topraklarda kişi başına mülkiyet sınırı 50 hektardır; en az yarısı otlak ve orman olan topraklarda ise 100 hektardır.
1955′te ülkede 9 076 üretim kooperatifi, 66 300 çiftlik veya devlet tarım işletmesi vardı. Ama 1960′ta 1 668 tarım üretim kooperatifi ve 5 734 devlet çiftliği kaldı. Bugün 19 641 000 hektar toprak (toplamın yüzde 63′ü), özel mülk sahiplerince işlenir; kişisel işletme sahiplerinin kurduğu 23 135 tarım çevresinin -hedefi, tarım üretimini artırmak ve iyileştirmektir. Ayrıca 500′den çok makine ve traktör merkezi, işletmecilere malzeme kiralar ve bakımını yapar.
• Şehirler. Sanayileşmenin hızla gelişmesi ve bunun sonucu olarak işçilerin yoğunlaşması, toplam nüfusa oranla şehir nüfusunu artırdı. Başlıca sanayi merkezleri olan büyük şehirler büyük önem kazandı. Ağır sanayi bölgesi Yukarı Silezya, istatistik büyüklüğüne ulaşamamakla birlikte Rheinland’a oranlanabilecek gerçek bir şehir nebulasıdır. On iki kadar merkez, başlıca şehirleri Katowice, Chorzov, Zabrze, Glivvice ve Bytom olan devamlı bir yerleşme merkezi meydana getirir. Krakow, yeni banliyösü Nowa Huta ile birlikte yarım milyona yaklaşır: bu sayıyı Lodz’daki büyük dokuma merkezleri aşar. Batıda büyük Wroclaw ve Poznan şehirlerinin nüfusları 400 000 kişiden çoktur, iki büyük liman Gdansk ve Szczecin’in nüfusları 250 000′in üstündedir. Ayrıca başkent Varşova’da ilgi çekici bir yeniden inşa denemesi yapılmıştır.
02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA COĞRAFYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POİTOU
Tarih 30 Mayıs 2009
POİTOU, Fransa’da eski il; kuzeyde Bretagne, Anjou, Touraine, doğuda Berry ve la Marche, güneyde Saintonge ve Aunis arasında; toprakları Vienne, Deux-Sevres ve Vendee idare bölgelerini ve Haute-Vienne, Charente ve Charente-Maritime idare bölgelerinin küçük bir kısmını içine alır.
• Coğrafya. Poitou coğrafî bakımdan çeşitli bölgelere ayrılır: 1. Poitou eşiği, ikinci zaman topraklarından oluşan bir ovadır; Paris havzasını Akitanya havzasına bağlar ve Armorik masifini Massif Central’dan ayırır. Touraine bağları ve Chrente bölgeleri arasında bir tahıl bölgesidir;
2. batıya doğru uzanan kalkerli Fonterayle-Comte ovası ve kıyıda Poitou bataklığı, alüvyonların doldurduğu bir üçüncü zaman körfezidir; bura’da sebze ve yemlik bitki yetiştirilir;
3. Armorik masifinin bir parçası olan Vendee’nin billûrlu toprakları, kuzeybatıdan güneydoğuya doğru uzanır. Koruluk bir bölgedir, köy ekonomisine buğday ve sığır yetiştiriciliğiyle tereyağı kooperatifleri hâkimdir; kıyıda gerçek bir polder olan Breton bataklığı’nda tahıl ve sebze tarımı yapılır; hayvan yetiştirilir. Yumuşak iklimli Noirmoutier adası yoğun bir şekilde işletilir (km2′ye 130 nüf.).
— Poitou-Charentes bölgesel seçim çevresi, Charente, Charente-Maritime, Deux-Semes ve Vienne idare bölgelerini içine alır.
• Tarih. Bölgenin ilk halkı olan Pictav’-ar, M.Ö. 56′da Romalılara boyun eğdiler. V. yy.da Vizigotların işgal ettiği bölgeyi, Vouille savaşından (507) sonra Franklar aldı. Clavis vârisleri arasında bölüşülen Poitou, Birinci Akitanya düklüğü zamanında (VII. yy. sonu 768) birleştirildi ve Rannoux (839-867) Poitiers kontları sülâlesini kurdu. Poitou, 1137′de Fransa hanedanına geçti, 1152′de Henry II Plantagenet ile ingiliz hâkimiyetine girdi. Fransa kralı Louis VIII tarafından tekrar fethedilen bölgede XIII. yy.da ingiltere kralı Henry III’ün desteklediği mahallî soylular monarşiyle çatıştı; ama Henry III’ün yenilmesiyle krallık otoritesi tekrar sağlandı. Yüzyıl savaşlarından çok zarar gören Poitou, ingiltere’ye bırakıldı (Bretigny antlaşması, 1360), sonra Fransızlar tarafından geri alındı (1369-1378) ve Charles VII zamanında Fransa tahtına bağlandı. XII. ve XIII. yy.dan sonra bataklık, fundalık ve ormanlarda birçok ıslah çalışması yapıldı ve topraklar soyluların elinde toplandı. XVI. yy.da fiyatların yükselmesi, paranın satın alma gücünün azalması enflasyona yol açtı. La Rochelle limanında ticaretin çok canlı olmasına karşılık (XIII. yy.), sanayi çok geç bir tarihte kurulabildi.
— Leng. Poitou lehçesi, Poitou’da konuşulan oil dili lehçesi. (L)
30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POİTOU hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POHLE (Ludwig)
Tarih 30 Mayıs 2009
POHLE (Ludwig), alman iktisatçısı (Eisenberg, Thüringen 1869-Oberdorf 1926). Frankfurt (1901-1908) ve Leipzig (1918-1926) üniversitelerinde profesörlük ve Zeitschrift für Sozialwissenschaft’ın (1910-1921) yöneticiliğini yaptı. Tümdengelim ilkesini izleyen Pohle, tarihî okula ve bu okulun sosyalizm anlayışına karşı çıktı, birçok metodolojik ve sosyal-siyasî meselede, Theoretische Sozialökonomie (Nazarî Sosyal İktisat) [1918] adlı eserde işbirliği yaptığı isveçli G. Cassel’inkine yaklaşan bir tutum benimsedi. Pohle’nin ona fikri, iktisadî devreleri, nüfus artışıyle sermaye artışı arasındaki oransızlığın sonucu olarak yorumlamasıdır.
Başlıca eserleri: Die Entwicklung de s Deutschen Wirtschaftslebens im 19. Jahrhundert (XIX. yy.da Alman Ekonomisinin Gelişmesi) [1904]; Die Gegenwartige Krisis in der Deutschen Volkswirtsphaftslehre (Alman Millî Ekonomi Biliminin Bugün İçinde Bulunduğu Kriz) [1911]; Kapitalismus und Sozialismus (Kapitalizm ve Sosyalim) [1919]. (L)
30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POHLE (Ludwig) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİCARDİE
Tarih 29 Mayıs 2009
PİCARDİE, Fransa’nın kuzeyinde eski il; Somme ve Aisne idare bölgelerinin büyük kısmını, Pasde-Calais kıyı bölgesini ve güneyde Oise idare bölgesinin bir kısmını içine alırdı. (Aisne, Oise ve Somme idare bölgelerini kapsayan bölgesel bir seçim çevresine adını verdi.)
• Coğrafya. Picardie yüzey şekilleri ve ekonomisi bakımından birbirinden farklı üç bölgeye ayrılır:
1. vadilerle yanlı bir yayla. Bu yayla büyük kısmı çakmaktaşlı kil tabakalarıyle örtülü tebeşir çağı tebeşirlerinden meydana gelir; çoğunlukla kalın bir balçık tabakasıyle kaplı olduğundan Fransa’nın tahıl ve şeker pancarı yetiştiren başlıca bölgelerinden biridir. Daha Galya-Roma çağında, sonra da manastır rahiplerinin etkisiyle XI. ve XII. yy.da, geniş tarlalar açılmıştı. XIX. yy.dan beri Picardie’nin bu kısmında ince tarım uygulanır. Yemlik bitki tarımının genişlemesi, hayvancılığın gelişmesine yol açmış, tarım büyük ölçüde makineleştirilmiştir. Bölgedeki tarım işletmeleri orta büyüklüktedir (30-40 hektar);
2. yaylayı yaran Somme ırmağıyle kollarının vadileri. Başlıca şehirlerin kurulduğu vadiler, geniş, derin ve çok yağışlıdır. Irmaklar ağır ve düzenli bir şekilde akar. Vadi tabanlarındaki eski ticaret merkezlerine (Amiens, Saint-Quentin) geleneksel dokuma sanayii yerleşmiştir;
3. kıyı bölgesi, kıyı şeritlerinin meydana gelmesi sonucunda dolan bir bölgedir. Picardie, alçak alanların akaçlanmasından sonra genellikle çayırlar, hattâ buğday ve tahıl üretilen alanlar haline getirildi. Sayfiye merkezleri kuruldu (Berek, Le Touquet).
• Tarih. Roma çağında bölge, Gallia Belgica’nın bir parçasıydı. Daha Ortaçağda çoğu din adamları olan güçlü derebeylerineline geçti (Saint Riquier, Saint-Valery ve Corbio abeyi’leri). Bölgenin zenginliğine koşan birçok flaman kolon, özellikle Somme vadisinde önemli bir kumaş sanayiini kurdular; bu durum zengin ve canlı bir burjuvazinin meydana gelmesine yol açtı. Burjuvazi XII. yy.da kurulan komünleri (Noyan, Saint-Quenti», Amiens, Ham, Corbie, Abbeville v.b.) büyük ölçüde zenginleştirdi. Philippe Auguste zamanında Picardie, Amiens ve Vermandois «baillie»lerine bölündü. XII. ve XIV. yy.da yavaş yavaş krallık topraklarına katılan bölge Yüzyıl savaşlarında ingiltere ve Fransa kralları arasında çekişmelere yol açtı; ingilizler Somme şehirlerini Bourgogne düküne verdiler (1435 ve 1465). Atak Charles’ın ölümünde (1477), Louis XI’in işgal ettiği bölgeyi Maximilian, Arras antlaşmasıyle Fransa’ya bıraktı (1482). 1659′a kadar Picardie bir sınır bölgesi olarak kaldı ve birçok defa (1557, 1595, 1636) ispanyollar tarafından istilâ edildi. XVI. yy. başında kurulan Picardie askerî valiliğinin sınırları, derebeylik dönemi Picardie’sinden daha küçüktü. İdarî ve malî açıdan Picardie ikiye (Amiens ve Soissons) bölünmüştü. Stratejik önemi yüzünden Birinci ve İkinci Dünya savaşları zamanında tekrar bir savaş alanı haline geldi.
• Picardie lehçesi, Picardie ve Belçika Hainaut’sunun bir bölümünde konuşulan oîl dili lehçesi. (L)
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCARDİE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİCARD (Roger)
Tarih 29 Mayıs 2009
PİCARD (Roger), fransız iktisatçısı (Besançon 1884 – Versailles 1950). Paris Hukuk fakültesinde profesörlük yaptı. Revue d’Histoire £conomique et Sociale (Ekonomik ve Sosyal Tarih Dergisi) ve Recueil de Droit Commercial et de Droit Social (Ticaret Hukuku ve Sosyal Hukuk Derlemesi) dergilerini yönetti. Proudhon’un görüşlerini benimsedi. Revue Socialiste’in sekreterliğini yaptı. (L)
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCARD (Roger) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİAUİ
Tarih 29 Mayıs 2009
PİAUİ, Kuzeydoğu Brezilya’da eyalet; 251 683 km2; 1 263 400 nüf. Merkezi, Teresina. Eyaletin Atlas okyanusuna açılan dar bir cephesi vardır; Paranaibo ırmağının denize döküldüğü bu kısım, alçak bir ovadır. Güney kısmı tortul yaylalar örter. Sıcak iklim, katinga alanı olan güneydoğu kesimde sık sık kuraklıklara yol açar. Ekonominin başlıca özelliği hayvancılığın ağır basmasıdır. Tabiî palmiye bahçelerinin değerlendirilmesi için bazı denemelere girişilmiştir. (L)
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİAUİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEYNİR
Tarih 27 Mayıs 2009
PEYNİR i. (fars. penîr’dtn). Peynir mayası ile mayalanıp pıhtılaştırılan sütten elde edilen besin. (Bk. ANSîKL.) Peynir mayası, sütü çökelterek pıhtılaştıran diyastaz. (Bk. ANSiKL.) / Beyaz peynir, (mayalandırılmış) sütten yapılan, taze olarak veya salamurada bekletilerek yenen beyaz renkli peynir. / Dil peyniri, kaşar hamurundan yapılmış tuzsuz, yağlı peynir. / Edirne peyniri, Trakya bölgesinde, genellikle koyun sütünden yapılan yumuşak beyaz peynir. / Eritme peynir. Bk. eritme peyniri. / İmansız peynir, yağı alınmış sütten yapılan tulum peyniri. / Kaşar peyniri. Bk. kaşar. / Kaşkaval peyniri. Bk. kaşkaval. / Lor peyniri. Bk. lor. / Mihalıç peyniri. Bk. kelle. / Tulum peyniri, yapıldıktan sonra tuzlanarak tuluma doldurulan yağlı veya yağsız her şekil ve kıvamdaki peynirlerin genel adı.
— ANSİKL. Türkiye’de peynir en çok koyun sütünden yapılır; fakat inek, keçi ve manda sütü de peynir yapımında kullanılır. Bazı ülkelerde daha başka hayvanların (deve, eşek, kısrak, ren geyiği v.b.) sütünden de bu amaçla yararlanılır.
XIX. yy.ın ortalarına kadar peynir yapımı ev ekonomisi çerçevesini aşmazdı; bu tarihten sonra özellikle batı ülkelerinde peynir üretimi sanayi halini aldı; şimdi birçok ülkede peynircilik önemli bir sanayi dalıdır. Bütün peynirler süte peynir mayası katılıp sütün kazeini ve yağı pıhtılaştırılarak yapılır. 10 Litre süt 1 gr peynir mayası ile mayalanır. Ortalama 5 kilo sütten 1 kg peynir elde edilir. Peynirin yağlı veya yağsız olması sütten alınacak yağın miktarına göre değişir. Süt önce birkaç kat bezden süzülür. Sonra ısıtılmağa başlanır; 32-35° C’a geldiği zaman, süt miktarına göre ayrılan maya ılık su ile sulandırılarak azar azar süte katılır ve 5 dakika devamlı karıştırılır. Süt pelteleşinceye kadar aynı sıcaklıkta olması gerekir. Süt kesilip pelteleşince peynir, cinsine göre özel muamelelere tabi tutulur. Çünkü peynirin mayalanma derecesi, pıhtılaşma süresi, baskılanmadı, süzülüp tuzlanması peynir çeşitlerine göre değişir. Hemen yenecek peynir (teleme) tuzlanmaz; diğer çeşitleri tuzlanır. Peynir mayasıyle yapılan peynirler üçe ayrılır: 1. yumuşak peynirler (taze peynir, çayır peyniri, kaşkaval, isviçre peyniri, dil peyniri, lor ve kaymak peyniri); 2. olgunlaştırılan peynirler (salamura beyaz peyniri, kirli hanım, kamamber, tulum peyniri); 3. sert kabuklu peynirler; a.) küflü olanlar (rokfor); b) küf süz olanlar (kaşar peyniri, felemenk peyniri, mihalıç peyniri, gravyer). Süte maya katılmadan kendi halinde ekşimeye bırakılarak veya içine sirke ruhu karıştırılarak yapılan peynirler de vardır. Bu peynirler mayalı peynirlerden daha yağsızdır ve pek makbul sayılmaz.
*Türkiye’de, başlıca dört çeşit peynir üretilir: 1. beyaz peynir; 2. kaşar; 3. tulum peyniri; 4. mihalıç peyniri. Bunlara ek olarak mahallî adlar taşıyan ve üretim usuller indeki küçük farklarla bu ana gruplarca yer alan peynirler de vardır. Genel peyniı tüketiminde değişik türlerin dağılışı şöyledir: beyaz peynir yüzde 60, kaşar peyniri yüzde 17, tulum ve mihalıç peynirleri yüzde 12. ötekiler yüzde 11. Peynir üretimi 1962′de 108 374 ton olarak tespit edildi; bu miktar. birinci plan dönemi sonunda (1967), 151998 tona yükseldi ve 1972 üretiminin 203 405 ton olacağı tahmin edildi. Peynir üretimindeki temel işlemler şunlardır: sütün muayenesi ve süzülme, pişirilme (pastörizasyon), mayalama, pıhtılaşma, pıhtının işlenmesi, tuzlama, kalıplama, olgunlaştırma, Aynı cins ve karışımdaki sütten elde edilen peynirlerin randımanları, peynir cinslerine göre değişir: 1. ‘beyaz peynir için yağı alınmamış koyun sütünde randıman yüzde 42-43; yağı alınmış sütte yüzde 28-31; 2. kaşar peyniri için koyun sütünde randıman yüzde 17-19, koyun ve inek sütü karışımında yüzde 12, koyun ve keçi sütü karışımında yüzde 11; 3. tulum peyniri için, tam yağlı sütte randıman yüzde 13-14,5, yavan sütte yüzde 9; 4. mihalıç peyniri için, tam yağlı sütte randıman yüzde 22′ye kadar. (Bu peynir genellikle tam yağlı kıvırcık koyunu sütünden yapılır.) Bu peynirlerin hepsinde genel yapım işlemleri hemen hemen aynıdır. Kaşar peynirinde ayrıca mayalanma kontrolü, tat muayenesi, yaprak açma muayenesi, sicim çekme muayenesi gibi özel işlemlere; tulum peynirinde ise tuluma basma işlemine başvurulur. Bölgelere göre özellikleri olan bu peynirde tuzluluk oranı yüzde 4-5′tir. 200 Yıllık geçmişi olduğu bilinen mihalıç peynirinde yüzde 15 tuzluluk derecesinde salamura kullanılır. İkinci safhada salamuranın tuzluluk oranı yüzde 15-17′ye yükseltilir. Bu peynirin olgunlaşması yaklaşık olarak üç ay sürer. Türkiye’deki peynir mandıralarında genel olarak ilkel metotlar uygulanmakla birlikte elde edilen ürün genellikle yeterlidir. Avrupa ülkelerinde geliştirilmiş tiplere uygun peynir türleri elde edilebilmesi amacıyle ikinci plan döneminde Konya’da Fransızlar ile işbirliği yapılarak bazı denemelere girişilmiştir.
• Peynir mayası» normal olarak körpe hayvanların midesince salgılanan ve kazeini çökelten bir diyastazdır. Eskiden buzağı veya kuzu şirdeni kurutulduktan sonra tuzlu suya bastırılmak suretiyle elde edilirdi. Daha sonra bu su yoğunlaştırılırdı. Peynir mayasının gücü, 1 sm3 mayanın belirli bir sürede (40 dakika) ve belirli bir sıcaklıkta (35° C) pıhtılaştırdığı süt miktarıyle ölçülür. Peynir mayası suda eriyebilen toz halinde de olabilir. Fennî peynir mayası, mikrop kültürlerinden özüt olarak elde edilen ve sütü pıhtılaştırabilen enzimdir. (Bütün süt üreten ülkelerde peynir yapımının büyük ölçüde artması peynir mayasına da büyük ölçüde ihtiyaç doğurdu. Dana veya kuzu şirdeninden yapılan mayalar yetmediği için başka kaynaklar araştırıldı A.B.D.’de Endothia Parastica, Japonya’da Mucor Pusillus Lindt adlı küf mantarlarından fennî olarak peynir mayası elde edildi. Bu mayalar da geleneksel mayalar gibi sıvı veya toz şeklinde piyasaya çıkarıldı. (L)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEYNİR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİEMONTE
Tarih 26 Mayıs 2009
PİEMONTE, İtalya yarımadasında bölge; batıda ve kuzeyde Alp’ler, doğuda Maggio-re gölü, Ticiiîo, Po ve Scrivia ırmakları, güneyde Liguria Apenninleri arasında; 25 397 km2; 3 914 250 nüf. Bölgede altı il vardır: Alessandria, Asti, Cuneo, Novara, Torino ve VerceUi.
• Coğrafya. Piemonte’nin görünüşü çok çeşitlidir. Arazinin üçte biri dağlıktır ve Alp yayı, ovanın yanmasında yükselen tepeleri karlarla kaplı geniş bir amfiteatr meydana getirerek bölgeyi kuşatır. Alp dağlarının en yüksek dorukları buradadır:
■ Viso dağı (3 841 m), Grand Parodiso (4 061 m), Mont Bİanc (4 807 m), Cervin dağı (4 478 m), Rose dağı (4 633 m). Bu kütleler kenarları dik vadilerle ayrılır: Stura di Demonte vadisi Larche boğazına doğru, Dora Baltsa nmki (Aosta vadisi) San Bernardo’ya doğru ve Toce’ninki Simplon’a doğru yükselir. Alp yayı güneye doğru Liguria Apenninleri’nin kireçli kütleleriyle devam eder. Po ırmağının güneyinde, marnlı ve kumlu üçüncü zaman toprakları, ırmakla Tanaro arasında Montferrato tepelerini, Tanaro ile Bornida arasında da Langhe tepelerini meydana* getirir; yükseltiler 400-900 m arasında değişir. Piernonte ovası oldukça dar bir alanı kaplar; dördüncü zaman birikintileri ve ırmak alüvyonlarından meydana gelir; toprakları kumlu ve killidir. Irmaklar Po. ırmağı çevresinde bir yaprağın damarları gibi uzanır: Po’nun başlıca kolları iki Doire ve Ta-naro’dur. Bölgede kara iklimi hüküm sürer; yağışlar boldur (700-1 350 mm). Piernonte tabiî bakımdan çok verimli değildir; bununla birlikte yüzyıldan beri devam eden çalışmalar küçük çiftliklere bölünen ve geliştirilmiş bir sulamadan (Chivasso yakınında Po’dan başlayan, Galliate’nin ötesinde Ticino nehrine ulaşan ve 110 000 hektarın sulanmasını sağlayan Cavour kanalı) yararlanan toprağı verimli hale getirmiştir. Tarım çok çeşitlidir: tahıllar arasında çavdar ve pirinç başlıca yeri tutar; çavdar dağda üretilir; pirinç Piemonte’nin başlıca tarım üretimidir; özellikle Novara ve Vercelli ovalarında yetiştirilir; işçilerin çoğu kadındır. Buğday (pirinçle almaşmalı olarak) ve mısır da üretilir. Yemlik bitki tarımı, çok fazla olmayan hayvanların beslenmesini Sağlar. Hemen her yerde üzüm yetiştirilir, fakat en çok tepeler bölgesinde ve özellikle Montferrato’da Alessandria ve Asti illerinde (asti şarabı ve vermutu dünyaca meşhurdur) yaygındır; üretim çok çeşitlidir: kırmızı ve beyaz, sek veı tatlı şaraplar. Piernonte, İtalya’da Apulia’dan sonra ikinci şarap üreticiyidir. Dağda yoğunlaşan köy meskenleri tepelerde ve ovada dağınıktır; tepelerde ve ovada birçok aile, binaları merkezî bir avlunun çevresinde toplanan büyük çiftlikler olan «cascina»larda yaşar. Alp’ler Piernonte ekonomisinde çok önemli rol oynar; dağlardaki birçok hidroelektrik tesis bölgede sanayinin gelişmesine yol açmıştır. Toce, Dora’lar ve Ticino vadiler indeki birçok santral, elektrik akımını ovanın başlıca şehir merkezlerine gönderir. En eski sanayi faaliyeti dokumacılıktır; ipekçiliğin yerini günden güne Sunî elyaf almaktadır; yün, Biella ile dolaylarının başlıca gelir kaynağıdır; pamuk sanayii, erkeklerin ağır sanayi kollarında çalıştığı ve kadın işçinin bol olduğu kesimlerde toplanır: Torino çevresinde, Stura di Lanzo ve Dora Riparia vadilerinde. Metalürji sanayii, elektrik üretilen vadilerde ve Aosta vadisinde Cogne demir filizi yatakları yakınında yerleşmiştir. Torino, italyan otomobil sanayiinin büyük merkezidir: şehirdeki fabrikalarda 65 000 kişi çalışır ve millî hasılanın beşte dördü elde edilir. Manzara ve kaynaklarının çeşitliliği, halkının çalışkanlığı ve sınaî zenginliği Piernonte’yi, Lombardia’dan sonra İtalya’nın ikinci iktisadî bölgesi haline getirmiştir.
• Tarih. Roma imparatorluğu devrinde Transpadana ve Liguria’ya katıldıktan sonra, bugünkü Piernonte bölgesi, Odoaker’in (476-493), sonra Theodorich’in (493-526) eline geçti ve 555′te Bizanslılar tarafından işgal edildi. Lombardia’hlann bölgeyi böldüğü kontluklar (İvrea, Torino, Vercelli, Asti, Novara, Bredulus ve Anriate kontlukları) Franklar zamanında düklük haline getirildi. IX. yy.da güvensizlik arttığından (müslümanların ve macarların akınları) «ülke», İvrea markisinin yönetimi altında toplandı (X. yy); sonra yeniden asıl İvrea Torino ve Liguria marklıklarına bölündü (950′ye doğru). XI. yy.da Torino markisi Oderic Manfred, İvrea marklığına hâkimiyetini kabul ettirdi. Kızı Adelaide, Savoia’lı Odon ile evlendi, fakat ölümünden sonra (1091) Piernonte (komünlerin kurulmasını geciktiren birçok derebey kaynaşıyordu) Savoia sülâlesinin elinden çıktı. Sülâlenin bölgeyi yeniden ele geçirmeğe çalıştığı XII. yy.da ve XIII. yy. başında «Piernonte» adı ilk defa kullanıldı (1240′a doğru); Alp dağlarının eteğindeki halk için bu ad Saluce, Pignerol ve Coire arazilerini, İtalyanlar için ise Pavia’nın batısındaki bölgeyi belirtiyordu. Sonradan Piernonte adı, Savoia hanedanının bölgede ele geçirdiği toprakların hepsini ifade etti ve Piernonte tarihi XIII. ve XIV. yy.dan sonra Savoia hanedanınınkiyle karıştı. Bk. SAVOİA hanedanı eyaletleri.
— Leng. Piernonte lehçesi, Piernonte ilinde konuşulan Galya-Lombardia öbeğinden italyan lehçesi.
— ANS1KL. Piernonte lehçesi’nde vurgulu ünlü sistemi genellikle oldukça kapalıdır: latin [a]sı birinci grup fiillerin mastarlarında (parler, ital. parlare) kapanır ve [e] olur; kısa [e], açık [e] haline gelir ve bazı durumlarda kapalı [e]ye, hattâ [i]ye ipe ve fe, ital. piede, fiele) dönüşür; tekilinde açık [e]yi muhafaza eden martel (ital. martelö) kelimesinin çoğulu martei (kapalı e ile) ve yerel olarak marti’dir; latince kısa [o]nun diftonglaşması serbest ve hattâ kapalı hecede eğer son ünlü bir [i] veya [o] ise [ce]; ama öteki hallerde açık [o] ince}, arsincel, gcep, grces, ital. nuovo, usignuolo, gobbo, grosso veya grossi; goba, groso’nun yanı sıra ital. gobba, grossa) verdi; latince uzun [e] ve uzun [o], [i] veya [ei] ve [u] verir (giva, meis, fiur; ital. gleba, mese, fiore). Bundan başka, öbür galya-italya lehçeleri gibi piernonte lehçesinde de latin uzun [m]sundan gelen [ü] sesine rastlanır (füs, ital. fuso). Son ünlüler (a hariç) genellikle düşer. Son hecesi düşmüş eski proparoksitonu kelimeler daima [w] ile biter (pentu, cardu; ital. pettine, cardine). İki ünlü arasındaki ünsüzler sürekli bir zayıflama eğilimi gösterir: [c], önce [g], sonra yod (i, ü veya ce ile yan yana olduğu zaman yumuşar: braje, spia, sür fce; ital. brache, spiga, scure fuoco) verir; [t] düşer (vı, santhia; ital. vite, Sant’Agata); [p] ise [v] verir (rava, siula veya sigula; ital. rapa, cipolla); [v] bazen düşer; bazı yerlerde ise yerini boğazsı g’ye bırakır). [i] ve [e] önünde [c], daima titreşimsiz ıslıklı OJye (sarvel; ital. cervello) dönüşürken aynı durumda g bazı bölgelerde titreşimli ıslıklıya, bazılarında ise şırlamalı seslere dönüşür; [3l Üe) ve [d$] (di). [L]
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİEMONTE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERUGİA
Tarih 22 Mayıs 2009
PERUGİA, İtalya’da şehir, Umbria’da, il idare merkezi, Tiber ırmağıyle Trasimeno gölü yakınındaki sivri bir kaya üzerinde; 114 800 nüf.
1307′de kurulan Perugia üniversitesi, yaz aylarında yabancılara özel bir eğitim yapar. Makine ve dokuma sanayii. İlâç fabrikaları. Şehirde ilgi çekici anıtlar vardır: etrüsk ve romalılardan kalma yıkıntılar (surlar, Augustus anıtı, mezarlar), saraylar (Collegio del Cambio ve XV. yy.dan kalma eski üniversite; XIII.-XV. yy.dan kalma belediye sarayı), gotik üslûbunda katedral, San Bernardino lisesi, San Domenico (1305, 1632′de yeniden inşa edildi), San Pietro (kısmen X. yy.dan) ve Santa Agata (XIV. yy.) kiliseleri v.b. Etrüsk ve Roma müzesi. —Perugia ili, 570 100 nüf. Bu dağlık il, Orta Apennin dağları üzerinde uzanır ve ekonomisi tarıma (tahıl, bağcılık, hayvancılık) dayanır.
— Tar. Umbria sınırlarında, Tiber’in sağ kıyısındaki bir tepenin üzerinde Etrüskler tarafından kurulan şehir M.ö. 310′da ve 295′te savaşı kazanmak üzere olan Roma’ya karşı Samnium’lularla ittifak yaptı. M. ö. 41′de (Perugia savaşı) Octavius, Antonius’u burada kuşattı ve şehir yıkıldı. Municipium, Trebonianus Gallus zamanında koloni, sonra site (colonia Vibia Augusta) haline getirilen şehir, imparatorluk döneminde zenginleşti; fakat Totila tarafından ikinci defa yıkıldı (M.S. 548). XI. yy.da komün haline getirildi. 1534′te Papalığın hâkimiyetini kabul etti. 1798-1799 Arası Trasimeno idare bölgesinin merkezi olan Perugia’da XV. yy.da önemli bir resim okulu kuruldu (Caporali, Bonfigli, Perugino, Pinturicchio). [L]
22 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERUGİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERU
Tarih 22 Mayıs 2009
PERU i. Bk. pero.
PERU, Güney Amerika’da devlet, Büyük Büyük Okyanus kıyısında; 1 285 215 km2; 12 012 000 nüf. Başkenti, Lima (1 716 000 nüf.). Başlıca şehirleri: Calloa (161 300 nüf.); Arequipa (156 700 nüf.); Trujillo (100 100 nüf.), Chiclayo (86 900 nüf.); Cuzco (78 300 nüf.); İquitos (58 200 nüf.).
COĞRAFYA Fizikî coğrafya
• Yüzey şekilleri. Peru’nun yüzey şekilleri üç büyük bölgeye ayrılır: Andîar, Amazon bölgesi, kıyı bölgesi.
1. Merkezde Andlar, arazinin üçte birini içine alır. Hemen her yerinde başlıca üç unsura rastlanır: 4 000 m yükseltiye doğru puna veya pampa denen yüksek alanlar, 5 000 m’den yukarıda çoğu 6 000 m’yi aşan ve eskiden sanıldığı gibi düğümler değil, basamaklar meydana getirerek kuzeybatıdan güneydoğuya uzanan kalıntı engebeleri, Amazon şebekesine bağlı akarsular (Urubamba, Apurimac, Mantaro, Huallaga, Maranon) tarafından aşıldığı halde başları çoğunlukla Büyük Okyanus’a yakın olan dar ve derin vadiler.
And dağlarının en geniş kısmı Güney Peru’dadır. Bu bölgede üç kısım ayırt edilir:
Huancayo Andları’nı, Abancay’ı Cuzco ve Carabaya’yı kapsayan doğu cordillera; Titicaca gölüne doğru çoğunlukla bazaltlar ve volkan külleriyle örtülü olan (Bolivya sınırı dışında) ve büyük ölçüde yarılan punalar; Chachani (6 035 m), Misti (5 842 m), Tutucapa (5 780 m) gibi yanardağların bulunduğu batı cordillerası. Orta ve Kuzey Peru’da, Andlar kıyı bölgesinden uzaklaşır; kütle özelliği taşıyan dağlar kalıntı engebeleridir: Huayhuash cordilleralan; Huascaran dağında yükseltisi 6 768 m’yi bulan ve güzel buzulların yer aldığı cordillera filanca, Serra Negra (5 000 m). Ekvador sınırına yaklaştıkça Cajamarca Andları’nda genel yükselti azalır ve boğazların yüksekliği 2 500 m’yi aşmaz. Puna alanlarının yerini Mantaro’nun doğduğu Junin pampası ve Rio Santo’nun başladığı Conocacha pampası gibi yüksek bataklık ovalar alır.
2. Andların doğusunda Peru Amazon bölgesi (Amazonas) uzanır; Rio dağeteğiyle bir alüvyon ovasından meydana gelen bu geniş bölgedeki ırmakların başlıcaları (Ucayali, Maranon ve Rio Napo) önandlar’dan çıktıkları boğazlar ve çağlayanlardan sonra (Maranon kıyısında, 150 m yükseltide Pongo de Manseriche) genişler. Peru Amazon bölgesi, ülke topraklarının yarısını içine alır. Bk. AMAZON.
3. Kıyı bölgesi, bir dolma ovasında veya Chincha ile Canete arasında yükseltisi 170 m’yi bulan konglomera yarlarından meydana gelir, Batı Andlar ile temas bölgesi, ancak Pisco ile Narca arasında yüksektir.
• Peru İklim ve bitki örtüsü. Başlıca iklim olayı kıyı ile Amazon bölgesi arasındaki bakışımsızlıktır. Dünyanın en kurak bölgelerinden biri olan kıyıda sıcaklık farkları çok düşüktür: Lima’da on dokuz yılda yıllık yağış ortalaması 37 mm’dir. Bu çok az yağışlar gökyüzünü kışın örten buharların (garva) yoğunlaşmasının sonucu olan ince yağmurlar halinde düşer; bununla birlikte yükseltisi 500 m’yi geçen tepelerde (paranalar) seyrek otların yetişmesine imkân verir. Kıyı bölgesi, Batı Andlar’dan inen sel sularının ağzındaki vahalarla yer yer kesilen bir taş ve kum çölüdür. Buna karşılık Peru Amazon bölgesi bol yağış alır (ovada 3 m’den çok): bu yağışlar ve ekvator bölgesinin aşırı sıcaklığı montana denen ve yapraklarını dökmeyen sık bir ormanın yetişmesine imkân vermiştir. Montana adı, teşmil yoluyle bütün bölgeyi de ifade eder. Doğu Andlar’ın yamaçlarında orman seyrekleşir: burası otlu bozkırlar ve çalılarla örtülü ceja da montana bölgesidir. Doğu sierralarda yükselti sıcaklığın düşmesine yol açar. Cuzco’da yıllık sıcaklık ortalaması 20°C, en yüksek sıcaklık 26°C ve en düşük sıcaklık —5°C’tır. Mayıs Kasım aylarında yağış düşmez ve yağışlar aralık-nisan ayları arasında toplanır. Yağışlar yükseltiyle birlikte azalır: kuzeyde yıllık yağış ortalaması 900 mm, güneyde ise 300 mm’dir; ancak sert ve ender bir otun yetiştiği punalar çöllerle örtülüdür. Ağaçlar yalnız vadilerde ortaya çıkar (salkım söğüde benzeyen molle ahlat ağacı). Dikenli ağaçsılar ve cereus katlarıyle (3 800 – 1 500 m yükselti arasında) Batı And punalarından kıyı çöllerine geçilir. Buzullar ve daimî karlar yüksek kalıntı engebelerinde toplanmıştır ve 4 500 m’nin altına pek ender iner. Cordillera Blanca’nın adını buzullardan almasına karşılık, Misti’-de, yükseltisine rağmen, daimî karlar yoktur.
PERU Beşeri coğrafya
Peru, eski kızılderili medeniyetlerinin ülkesidir. Halkın çoğu hâlâ quechua ve aymara dillerini konuşur. Nüfusta kızılderililerin oranı yüksektir: bütün ülkede yüzde 47, Sierra’da yüzde 80. Melezlerin sayısı da hemen hemen aynıdır ve şehirlerde özellikle Lima’da yaşayan safkan beyazların sayısı ancak 600 000′dir. ülkede hâlâ 40 000 asyalı (özellikle cinli) ve 30 000′den az zenci yaşar. Hızla çoğalan nüfus son kırk yılda iki kat kadar artmıştır. Doğum oranının binde 30′dan çok, ölüm oranının ise binde 8,2′den az olduğu sanılır. Ortalama nüfus yoğunluğu km2′de 8,1 kişidir. Ama, Sierra’-daki yoğun nüfuslu vadilerle Puna’nın ve Amazon ormanmdaki birbirine uzak toplulukların nüfusu çok farklıdır. Peru’nun öteden beri bir köylü ülkesi olmasına karşılık şehir nüfusu zaman zaman tehlikeli bir ritimle artar. Bunun sebebi, Kızılderililerin yoksulluk yüzünden dağlardan kaçmasıdır: 1925′te 250 000 kişi olan Lima’nın nüfusu bugün Calles limanıyle birlikte bir milyonu aşar. öbür Peru şehirleri çoğunlukla sanayinin az ölçüde geliştiği büyük tarım pazarlarıdır: şekerkamışı ve pirinç tarlalarıyle Trujillo ve Chiclayo, vahasıyle Arequipa, pamuk tarlalarıyle Ica ve Piura, güzel tarlalarıyle Cuzco. Bununla birlikte yeraltı kaynaklarının işletilmesi Andlar’da, Cerro de Pasco ve La Oroya, Tacna (bakır), Chimbote (çelik fabrikası) gibi şehir çekirdeklerinin kurulmasına yol açmıştır. Büyük Okyanus kıyısında Bolivya’nın limanı olan Mollendo, Peru’nun Amazon kıyısındaki limanı tquitos ve Titicaca gölünün limanı Puno’da ulaşım sayesinde sanayi gelişmiştir.
Peru iktisadî coğrafya
• Tarım ve balıkçılık. Tabiî bölgelerin çeşitliliği üretimin ve kır faaliyetlerinin büyük ölçüde çeşitlenmesine imkân verdi: Amazon bölgesinde kerestecilik, tropikal ürünler tarımı (pirinç, mısır, manyoka, yerfıstığı, şekerkamışı, pamuk, kahve, kakao, çay), akdeniz ve ılıman iklim bitkileri (buğday, arpa, asma, zeytin, mercimek, bakla, fasulye), patatesin ağır bastığı And bitkileri tarımı. Ama çoraklık sulamayı gerektirir ve tarımı devamlı olarak kuraklık tehdit eder. Amazon ırmaklarının sularını kıyıya ulaştırmak için büyük çalışmalar tasarlanmıştır. Sömürgecilerden kalma büyük mülkler veya tersine bazı sulak bölgelerde toprakların aşırı derecede parçalanmış olması genellikle çok yoksul olan kızılderili köylülerin hayat seviyesinin yükselmesini engeller. Dağlardaki geniş alanların teknik bakımdan çoğunlukla geri olmasına karşılık, kıyılardaki daha modern büyük çiftliklerde şekerkamışı ve pamuk yetiştirilir; kimyevî gübre ile tohum seçimi Mısır elyafına benzer bir pamuk üretilmesine imkân vermiştir. İhracat bitkileri tarımının gelişmesi, besin tarımıyle atbaşı yürümez: oysa beslenecek insan sayısı günden güne artmaktadır. Et üretimi ülke ihtiyacını karşılamağa yetmez. Bununla birlikte And sürüleri (koyun, lama, vicuro, alpaka) yün ihracatına imkân verir. Peru doğudaki sıcak ve yağışlı bölgelerin değerlendirilmesini (Tingo Mario yerleşme merkezi) desteklemektedir. Ayrıca Büyük Okyanus’un soğuk sularında büyük ölçüde balıkçılık yapılır. Ton balığı avcılığının teşkilâtlandırılması, hamsi setlerinin yakın bir tarihten beri büyük ölçüde işletilmesi ve büyük tesisler inşa edilmesi Peru’nun birkaç yıl içinde yabancı sermaye ve teknisyenler yardımıyle dünyada balıkçılığının en gelişmiş olduğu devletlerden biri haline gelmesine imkân verdi. 1960-1965 Arası gayrısafi millî hasıla, yılda yüzde 6 oranında arttı; ama hızlı nüfus artışı bu oranı yaklaşık olarak yüzde 3,5′e düşürdü. Bu ilerlemenin başlıca sebebi, Jbalık unu sanayiinin gelişmesidir. 1960-1964 Arasında, tutulan balık miktarı 3,6′dan 9,1 Mt’a çıktı ve Peru dünyada birinci sıraya yükseldi (1966′da 8,8 Mt). Bir toprak reformu başlatılarak 60 000′den çok köylüye toprak verildi.
• Madenler. Yeraltı kaynaklarının işletilmesi Peru ekonomisinin sağlam olmayan dengesini sağlar. Sömürge dönemindeki altın ve gümüş, özellikle XIX. yy .da işletilen guano, bugün ikinci plana düşmesine rağmen hâlâ önemlidir. Peru dünyanın dördüncü gümüş üreticisidir; guano hâlâ kıyıdaki çorak adalarda elde edilir. Demirsiz madenler üretimi önemlidir: kurşun, bakır (La Oroya’da işlenir), Cerro de Pasco bölgesinde çinko daha az ölçüde çıkarılır ama ticarî önemi büyük olan vanadyum, bizmut, antimon, tungster, molibden, kadmiyum, uranyum, manganez. Demir filizi üretimi hızla gelişmektedir: 1953′ten beri işletilen Marcona yatağı; Lima’nın güneyinde Acari madenleri; zengin filizlerin bulunduğu ve Japonların ilgilendiği güneydeki Chala limanı yakınında yataklar. Peru Maden bankası yeraltı kaynaklarının değerlendirilmesini destekler ve yabancı şirketlere (başlıcaları amerikan şirketleri) arama ve işletme imtiyazları verir. Madenlerin dağlarda, çoğunlukla 3 500 m’den yüksekte olması, bunların işletilmesini güçleştirir ve masrafları artırır.
• Enerji kaynakları. Peru enerji” sıkıntısı çeker: Ancak idare bölgesinde, Santa vadisinde ve Arequipa ile Tuna arasında, maden kömürü üretimi 160 000 tonu pek az geçer; hidroelektrik üretimi çorak iklim, akarsuların sel rejimi ve Andlar’ın yüksek eğimi yüzünden sınırlıdır; bununla birlikte petrolün katkısı önemlidir: en verimli yataklar kıyı bölgesinin kuzeyindedir: Lobitos ve Negritos (bir ingiliz şirketi tarafından işletilir), Talara (Standart Oil’un kolu olan bir şirket), Zorritos (devlet şirketi) petrol merkezleri. Amazon yamacında Amerikan-Peru şirketinin üretimi artmaktadır. Aynı zamanda And dağeteğinde araştırmalar yoğunlaşmakta ve Manaus’ta (Brezilya) inşa edilecek rafineriye ham petrol sevkıyatı tasarlanmaktadır.
PERU için Machupiccu’da harabeleri önem arzetmektedir. Andların en yüksek zirvelerinden Salcantay ‘dır.
• Sanayi. Peru’da sanayi son yıllarda gelişti. Geleneksel besin ve dokuma sanayii (Lima, Cuzco, Arequipa) dökümcülük, çinko, bakır ve kurşun tasfiyesinin yanı sıra modern sanayiye ve temel donatıma yönelmiştir (Chimbote Çelik fabrikası). Gelişen kimya sanayii, gübre, patlayıcı madde, ecza ve antikriptogam malzemesi, sunî dokuma üretir. Ayrıca seramik, sıcağa dayanıklı maddeler oto lastiği fabrikaları kurulmuştur.
Peru’da sanayide en büyük gelişme, üretimi üçte iki artan demir çıkarımında oldu (1966′da 5,3 Mt); petrol üretimi daha ağır gelişmesine rağmen 1966′da 3 Mt’u geçti. Bakır, kurşun, çinko, değerli madenler, 1960′-tan sonra en yüksek seviyesine ulaştı; kurşun, özellikle de çinko üretiminin bir kısmı yerinde değerlendirilmeğe başladı.
• Ulaşım. Hükümetin sürekli çabalarına rağmen ulaşım yolları ağı henüz yetersizdir. 4 000 km’yi aşan demiryollarının çoğu özel şirketlerindir (başlıcası bir kanada şirketi); hatların çoğu 1951′den sonra And şehirleriyle maden merkezlerini kıyı limanlarına bağlamak için inşa edildi ve inşaat sırasında dünyanın en yüksek seviye farklarıyle karşılaşıldı. Başlıca hatlar Lima’yı Cerro de Pasco ve Huancayo’ya bağlar; Çuzco, Puna, Arequipa ye Mollendo’ya bağlanmıştır. En iyi karayolu, Büyük Okyanus kıyısını takip eden Panamerika karayoludur. Devam eden inşaatlarla karayolları And yamacına doğru uzatılmaktadır; And yamacında ırmak ulaşımı da düzenlenmektedir (tquitos limanı). Ayrıca hava ulaşımı hem milletlerarası (Lima havalimanının donatılması), hem de mahallî rol oynar. Başlıca limanlar Talara (petrol ihracatı), Paita ve Pisco (pamuk), San Juan (Marcona’nm demiri), Bolivya dış ticaretine katkıda bulunan Chimbote, Mollendo ve Matarani, donatımı çok modern olan ve çeşitli malların mübadelesi yapılan Callao’dur.
• Dış ticaret. Peru’nun dış ticareti, hâlâ hammadde ihracatıyle sanayi ürünleri ithalâtına dayanır. Maden filizi, maden ve tropikal ürünlere (pamuk, şekerkamışı) yönelen ihracat oldukça çeşitlidir. Besin ürünleri ve yeni sanayiler için gerekli donatım mallarını ithal etme zorunluğu ticaret ?çığını artırmış, peru parasını zayıflatmıştır. Latin Amerika’da Peru’nun özelliği serbest mübadeleci siyaseti ve dış yatırımları geniş ölçüde kabul etmesidir.
Genellikle tek tip üretime dayanan nispî refahın sağlam temellere oturtulmadığı 1965′te balık unu ihracatındaki gerilemeyle ortaya kondu; pamuk ve şeker fiyatlarının düşmesi durumu daha da ciddîleştirdi. Balıkçılığın gelişmesi 1960′tan sonra, eskiden beri hep açık veren ticaret bilançosunu dengelemeğe imkân vermişti. Bu sanayinin gerilemesi ihracatta duraklamaya yol açtı; oysa ithalat artmağa devam ediyordu. Ticarî bilanço 1965′te yeniden açık verdi, aynı yıl altın ve döviz rezervlerinin yarısı eridi. Durum güç çözülür bir hal aldı; çünkü ihracatta beklenen yeni gelişme 1959-1964 dönemindeki kadar hızlı olmadı (o dönemdeki olağanüstü artış henüz dizginlenemeyen bir enflasyona yol açmıştı). Latin Amerika serbest mübadele bölgesinin kurulması (1960-1961) 1960-1964 arası öteki tiye devletlerle ticareti iki kat. artırchysa da, 1966′da A.B.D. hâlâ Peru’nun ticaret yaptığı başlıca ülkeydi (ithalâtın yüzde 37’si, ihracatın yüzde 35′i).
TARİH
ilk medeniyetler
En eski medeniyetin kuzey kıyıdaki Huaca Prieta medeniyeti olduğu (M.ö. 1500′e doğru) sanılır: M.ö. 1000′e doğru ortaya çıkan mısır ve seramik, kıyıda Viru ve Chavin (yaklaşık olarak M.S. 300′den 600′e), Mochicas (Moche anıtları) ve Nozca (M.S. 500′e doğru) kültürlerinin gelişmesine yardım etti. Sonra büyük siteler çağı başladı: yaylada Aymaraların Tiahuanaco sitesi, kıyıda Chimaların başkenti Chanchan (M.S. 1200′e doğru). Bütün bu medeniyetlerin ortak özelliği mısır ve patates tarımı, lama yetiştiriciliği, bakır, tunç ve altın metalürjisidir: ayrıca hepsi yazıları olmadığından hatıra bırakmak için quipu kullanırlardı. 1200′e doğru tnkalar Güneş sülâlesi Cuzco vadisi Quechua’larında hüküm sürmeğe başladı: XV. yy.da Viracocha İnka, Pachacutec, Tunas, Yupanqui ve Huayna Capac zamanında 5° kuzey enlemi ile 37° güney enlemi arasındaki And yayları ve kıyı halklarının hepsine hâkimiyetini kabul ettirdi, özellikle mimarîsi (bk. cuzco, machupicchu) ve idarî kurumlarıyle ilgi çeken inka medeniyeti boyun eğdirdiği bütün halklara silinmez damgasını vurdu.
ispanyol fethi ve hâkimiyeti
Devletini iki oğlu Atahualpa (Quito) ve Huascar (Cazco) arasında bölüştüren Huayna Capac’ın ölümünde (1525′e doğru), iç savaş İnka imparatorluğuna büyük zarar verdi. Panama İspanyolları, Balboa’dan beri, daha güneyde altın bakımından zengin bir ülke bulunduğunu biliyorlardı ve bazıları kıyı bölgesini keşfe gitmişlerdi. Bu serüvencilerden Francisco Pizarro, Kari V tarafından henüz fethedilmemiş olan Yeni Castilla’nın genel valiliği ve başkumandanlığına tayin edildi (1529). Atahualpa’nın kardeşini öldürttüğü (1532) sırada inka topraklarına ayak basmıştı (1531). Pizarro birkaç asker ile İnka’yı tutukladı ve boğdurdu (1533 ağustosu); İspanyollar Cuzco’yu ve hazinelerini ele geçirirken ülkeyi Pizarro’dan sonra onun tayin ettiği kukla valiler yönetti. İnka Manco Capac II ayaklandı, genel valinin kardeşini büyük şehirde kuşattı (1533-1536) sonra ormanlara çekildi. İnka imparatorluğunun candamarını Cajamarca ortadan kaldırdı ve yenilenler ya kendilerini öldürerek veya İspanyolları çekmiş olan hazineleri tahrip ederek direndiler. Birbirlerine düşman olan Pizarro ve arkadaşları (bk. almagro) 1538-1542 arası ortadan kalktılar.
1542′de Kari V «Yeni yasalara çıkarttı ve bunların uygulanması için Peru Kral naipliğini kurdu; sınırsız bir arazi olan bu naiplik Güney Amerika’da devam eden fethin hareket üssü olarak yararlanıldı: ilk genel vali Blasco Nunez Vela, 1543′te, kıyı yakınında Pizarro tarafından kurulan (1535) ve 1542′de bfr audiencia merkezi olan Lima’ya yerleşti. Genel valiye bir meclis (Real acuerdo) ve yerlerini 1582′de sekiz mültezimin aldığı il valileri (corregidoreler) yardım ediyordu. Canete markisi genel vali (1556-1561) Andres Hurtado de Mendora’nın hazırladığı sömürge sistemini Francisco de Toledo (1563-1581) inka örneğini kopya ederek teşkilâtlandırdı: bu sistem tarım toplulukları halinde biraraya toplanmış olan kızılderililerin sömürülmesine dayanıyordu: toplulukların bazıları kendilerini sömüren bir ispanyol yöneticinin vesayeti altındaydı (encomienda’laı); öbürleri kabilenin kamu yetkisine ve mita’ya (Inkaların kurduğu angarya sistemi) karşı borçluydular (çoğu bu yüzden Lima’ya ve kıyı bölgelerine kaçtı). Kızılderilileri paganlıktan kurtararak hıristiyan kültürüne bağlamak (Juli cizvit misyonu) ve orijinalliklerini muhafaza etmek için (Kari II’nin Recopilacion de las Ley es do indias’ı çıkarması [1680]) rahipler büyük çaba harcadılar, inka kralı Tupac Amaru I’in (öl. 1571) ve 1780′de Tupac Amaru II’nin (öl. 1781) isyanlarının da gösterdiği gibi inka klanı toplum yapısında ağırlığını uzun Süre muhafaza etti. İspanyol kolonları And yaylalarında zeytin, buğday ve üzüm yetiştirmeğe başladılar; kıyıda kurdukları şekerkamışı işletmelerinde çalıştırmak için zenci köleler getirdiler: boyalar, mobilyalar, dinî süslemeler, meksika dokumaları v.b. satın aldılar. Ama Peru’nun başlıca zenginliği yeraltı kaynaklarıydı. Huancavelica civa madeni sayesinde Meksika’da (1567), sonra Peru’da (1572′de veya en geç (1585′te) gümüş malgamasına başlandı. 1545′te bulunan Potosi gümüş madeni XVIII.yy.a kadar dünya üretimine hâkim oldu ve Callao de Lima’dan Panama (başlıca yol) ve Tehuantepec kıstaklarına (Huatulca, XVI.yy.dan sonra da Novidad limanlan) doğru giden ticarî akınların büyük kısmını besledi. İspanya’nın ve bütün Avrupa’nın ekonomisini bozan bu para, sömürge toplumunu zenginleştirdi: Peru’da şehirler, barok üslûbunda kiliseler ve bir üniversite (1551′de Lima’da San Marcos üniversitesi) inşa edildi; ayrıca ülkenin lüks eşya ithalâtı günden güne artıyordu.
Ama bu refah dönemi uzun sürmedi; Potosi’nin gümüş üretimi, 1610-1630 arası en yüksek seviyesine eriştikten sonra, işletmenin teknik yetersizliği ve kızılderili halkın mita’nın uygulanmadığı kıyıya, tarım işletmeler ine ve şehirlere (özellikle Lima) kaçması yüzünden çöktü: ücretli işçi sınıfının doğması bu süreci engellemedi; zaten nüfus da XVII. yy., sonuna kadar büyük ölçüde azaldı. XVIII. yy.da nüfus yeniden artmağa başladı, ama Potosi tekrar kalkmamadır bunda, ispanya ile Büyük Okyanus ve Panama kıstağı aracılığıyle kurulan ilişkilerin kesilmesi ve ispanya ile tek bağlantının uzun ve tehlikeli Buenos Aires yolundan başka bir bağlantının bulunmaması büyük bir rol oynadı. Avrupa ile bağlantıları kesilen, birbirinden iyice uzak ve her birinde ayrı bir hayat tarzı gelişen coğrafî birimlerden kurulur ve aslında bütün Güney Amerika’yı içine alan yedi audencia’ya (Panama, Santa Fe de Bogota, Quita, Lima, Charcas, Şili ve Buenos Aires) bölünmüş büyük Peru Genel valiliği yavaş yavaş bugünkü sınırlarına yerleşti. Tierra Firma veya Yeni Granada (1718) Genel valiliği 1739′da kesinlikle teşkilâtlanarak Peru’dan bugünkü Venezuela, Kolombiya ve Ekvador’u aldı; 1776′da La Plata Genel valiliğin (Arjantin, Uruguay, Paraguay) kurulmasıyle Peru Charcas audienca’sım (Yukarı Peru, bugünkü Bolivya) bile kaybetti. Ayrıca 1778′de kurulan Şili Genel valiliği Lima’ya karşı oldukça muhtardı ve ticaret serbestisinin ilânı (1778) ispanyol sınırlarını tehlikeye düşürerek bağımsızlığı hazırladı.
Peru’ nun Kurtuluşu ve Siyasî bağımsızlık
Kral naibi J.F. Abascal (1804-1816), Kreollere ispanyol hâkimiyetini kolaylıkla kabul ettirdi ve isyan eden arjantin ordusunu püskürttü. Ama Cadiz ayaklanmasından (1820) sonra, San Martin, Arjantinli ve Şilililerin başında hücuma geçti, ayaklanan Lima’ya girdi, Peru’nun bağımsızlığını ilân ederek «Koruyucu» unvanını aldı (28 temmuz 1821); ama Bolivar ile Guayakuil’de görüştükten (temmuz 1822) sonra 1822 eylülünde bu unvandan vaz geçti. Kurtarıcı adı verilen Bolivar ordusu (eylül 1823) ispanyol ordusunu kesinlikle yok etti (Junin ve Ayacucho 1824): son ispanyol garnizonu (Callao garnizonu) 1826 ocağında teslim oldu. Ama topluma hâlâ beyaz azınlık, büyük mülk sahipleri ve kilise hâkimdi. Daha o tarih: e siyasî kargaşa başladı; Bolivar’m ülke; kaderine terk etmesinden (eylül 1826) erce iki yıl içinde iki cumhurbaşkanı değişi: Peru’da birçok pronunciamento ve Anayasa değişikliği olurken XIX. yy. Avrupa siyasî belâgatinin altında CaudillolariK şahsî rekabetleri gizleniyordu.
Aşağı ve Yukarı Peru arasındaki geleneksel bağlar, mareşal Santa Cruz’un bir Peru-Bolivya konfederasyonu kurmasına (1836 imkân verdi: bu birliği şili ordusu dağıttı (1839). iki defa cumhurbaşkanı seçilen Ramon Castilla (1845-1851 ve 1855-1862), diktatörlüğünü kabul ettirdi, kızılderililerder. vergi alınmasını ve zencilerin köleliğini kaldırdı, millî ekonomiyi geliştirdi: avrupa sermayelerinin guano ve güherçile işletmeleriyle ilgilenmesi, ülkeye çok kötü şartlar altında yaşayan cinli işçiler getirilmesin: başlattı (1849′dan sonra). Bir borç meselesi ispanyol donanmasının guano bakımından zengin olan Chinehar adalarını işgal etmesine (1864), sonra Callao’yu topa tutmasına yol açtı (1866); sonunda ispanya sömürgeyi yeniden fethetme hevesinden vaz geçmek zorunda kaldı. Tarapuca güherçilelerinin yol açtığı Pasifik savaşında, Şili, Bolivya (1879-1881) ve Peru’yu (1879-1883) yendi. Peru, Tarapaca ilini Şili’ye bıraktı. Şili Tacna ve Arica’nın öbür illerini de işgal ederek, plebisit yapılıncaya kadar on yn elinde tuttu. Aslında mesele ancak 1929′ d a Şili’nin Tacna’yı iade etmesi ve Arica’y: muhafaza etmesiyle çözüldü. Brezilya (1909 ve Kolombiya ile daha az önemli sınır çatışmaları çözüldü (Leticia trapeze’nin bırakılması, 1934); buna karşılık, Ekvador ile anlaşmazlık (Maranon’un kuzeyindeki bölge) Peru’nun anlaşmazlık konusu amazon arazilerinin büyük kısmında hâkimiyetin: onaylayan Rio de Janeiro antlaşmasına (1942) rağmen henüz gerçekten çözümlenememiştir.
Pasifik savaşı ve Şili işgali yüzünden iflâs eden Peru, devletin yönetimini askerlere (general Iglesias, sonra Caceres [1886-1890 ve 1894-1895]), maliye ve ekonominin yönetimini ise bir avrupa konsorsiyumuna (Peruvian Corporation) bıraktı. Maden işletmesi (altın, gümüş, bakır, çinko, petrol), XX. yy. başında yeniden gelişti. 1908-1912, sonra 1919-1930 arası cumhurbaşkanı seçilen A.B. Leguia, Birinci Dünya savaşından sonra şiddet yerine rüşveti tercih eden ve büyük iktisadî buhran sırasında ortadan kalkan bir diktatörlük kurdu. V.R. Haya de la Torre tarafından 1924′te Paris’te kurulan ve 1933′te kanun dışı ilân edilen marksist eğilimli ve A.B.D. düşmanı A.P.R.A. (Alienza Popular Revolucionaria Americana [Amerikan Devrimci Halk birliği]) ülkede yeni bir siyasî kuvvet oldu. Manuel Prado Ugarteche’nin (1939-1945) başkanlığı sırasında temel hürriyetler yeniden ortaya çıktı. L. Bustamente y Rivero’nun cumhurbaşkanlığı sırasında (1945-1948) A. P.R.A.’nm siyasete katılmasını ve bir hükümet darbesi denemesini (1948), iktidarı general M.A. Odria’ya veren bir Pronun-ciamiento takip etti; M.A. Odria, A.P.R. A.’yı ve Komünist partisini kanun dışı ilân etti (1948) ve cumhurbaşkanı seçildi (1950-1956). 1956 Seçimlerinin serbestçe yapılması «apriste»lerin ve liberallerin M. Prado Ugartache’yi yeniden cumhurbaşkanı seçmelerine (şubat 1960) imkân verdi. Haziran 1962′de, başkanlık seçimleri sonuçları, A. P.R.A. Kurucusu Haya de la Torre lehine gibi göründü. Günden güne basit bir «reformizm»e yönelen Torre’nin durumunun devamlı olarak gerilemesine rağmen, ordu vadenin yaklaşmasından kaygılandı ve darbeye baş vurdu: general Ricardo Perez Godoy seçimleri iptal etti ve geçici bir askeri hükümet kurdu. Haziran 1963′te, yeni seçimler sonucunda Halk Hareketi partisinin adayı olan ve hıristiyan demokratlara dayanan liberal Belaunde Terry başkan seçildi. Fakat sosyal reformlar sınırlı kaldı. Yönetici çevrelerin dağlı köylülerle pek ilgilenmemesi, Castro’yu örnek tutarak silâhlı mücadeleyi genişletmeğe çabalayan ger iller o hareketlerinin gelişmesine yol açtı, özellikle, M.I.R. (Movimiento de la îzquierda Revolucionaria [Devrimci Sol hareketi]), 1965′ten sonra birçok çete kurdu: hareketin kurucularından avukat Luis de la Puente Uceda, aynı yıl savaşırken öldü ve hükümet çevreleri âsilerin yok edildiğini açıkladı.
Gerilla faaliyetinin önlenmesi üzerine hükümetçe temmuz 1965′te kaldırılan anayasal haklar iade edildi (1966). 3 Ekim 1968′de başkan Belaımde Terry bir askerî hükümet darbesiyle devrilerek Buenos Aires’e sürüldü. Darbeyi takip eden günlerde birtakım öğrenci hareketleri patlak verdi. Askerî darbe hareketini yöneten genelkurmay başkanı general Juan Velasco Alvarado, başkan, general Ernesto Montagne ise başbakan oldu; askerlerden meydana gelen 12 kişilik bir hükümet kuruldu. Yeni hükümet, önceki anlaşmaları iptal ederek ülke petrolleri ve şeker plantasyonları devletleştirdi. Toprak reformunun gerçekleştirilmesi doğrultusundan köklü tedbirler alındı. Petrol şirketlerinin devletleştirilmesi, dolayısıyle A.B.D.’-nin Peru ile olan anlaşmazlığı devam ederken, Peru hükümetinin ülke karasularını 200 mile çıkarma konusundaki kararını uygulaması iki ülke arasındaki ilişkileri büsbütün gerginleştirdi. Peru askerî hükümeti sanayi kesiminde de köklü reform ve devletleştirme tedbirlerine girişti. Peru’da 31 mayıs 1970′te meydana gelen büyük deprem 50 000 kişinin ölümüyle sonuçlandı; 800 000 kişi açıkta kaldı.
Pizarro ile Atahualpa’nın Cajamarca’da karşılanması (1532) The de Bry’ın gravürü Cabinet des Estampes, Paris.
AN AY AS A
1933 Anayasasında birçok defa değişiklik yapıldı. Okuma yazma bilen erkek ve kadınlar (1956′dan beri) seçmendir (21-60 yaş arası oy kullanma mecburîdir). Cumhurbaşkanı, iki başkan yardımcısıyle birlikte altı yıl için seçilir, yürütme gücünü elinde tutar; meclislere karşı sorumlu olan on iki bakan vardır. Devlet güvenliği gerektirdiğinde cumhurbaşkanı hürriyetlerin tamamını veya bir kısmını kaldırabilir ve sınırı kanunla tespit edilen olağanüstü yetkiler alır. Yasama gücü tek dereceli genel oy sistemiyle altı yıl için seçilen senato (53 üyeli) ve millet meclisindedir (182 üye). Ülke bir vali tarafından idare edilen 24 idare bölgesi ile illere (onlar da idare bölgelerine) bölünmüştür, ilke olarak belediye meclisleri seçimle iş başına gelir. Kızılderili topluluklarına kanunî haklar tanınmıştır.
GÜZEL SANATLAR
Kolomböncesi eski peru sanatı Güney Amerika’nın en önemli sanatıdır ve Inka imparatorluğunun bütünlüğü sağlamasından önce çeşitli bölgelerde gelişen farklı medeniyetlerin sonucudur. (Bk. KOLOMBÖNCESİ.) Fetihten sonra Peru, ispanyol barok sanatının bir eyaleti haline geldi: ama yerli sanatçıların etkisi ve katkısı, bu sanata eski sanatları hatırlatan hayalî süsleme temalarıyle orijinal bir görünüş kazandırdı. Başlıca anıtlar Cuzco katedrali ve Pamata kilise sidir. XVI. ve XVII. yy .da Cuzco’da gelişen bir resim okulundan inka ilerigelenlerinin portreleri, dinî tablolar ve inka sembollerinin hıristiyan temalarına karıştığı eserler kalmıştır. XVII. ve XVIII. yy.da bol altın kullanan şatafatlı süsleme sanatı oymalarla süslü koltuklar, kumaşlar, çerçeveler bıraktı. Halk sanatı, seramiklerde, giyeceklerde ve dinî eşyalarda ispanyol sanatı ile kolomböncesi sanatı kaynaştırır. XIX.yy. ressamlarından Jose Gilde Casho portreler, F. Laso, L. Merino ve F. Fierro halk hayatından sahneler bıraktılar.
EDEBİYAT
Kolomböncesi edebiyat için bk. İNKA İMPARATORLUĞU; sömürge döneminin edebî faaliyeti için bk. İSPANYOLCA.
• Şiir. XVIII. yy.ın mirasçısı olan hiciv şairleri Felipe Pardo y Aliağa (1806-1868) ve Manuel Asensio Segura’dan (1805-1871) sonra, romantik nesli şu şairler temsil eder: Lamartine hayranı Jose Arnaldo Marquez (1830-1904): ağıtlar yazan Carlos Augusto Saloverri (1831-1890); V. Hugo’nun etkisinde kalan Clemente Althaus (1835-1881); daha çek nesirleriyle tanınan Ricardo Palma (1833-1919), millî edebiyatı ispanyol geleneklerinden kur!atmağa çalışan Manuel Gonzalez Prada (1844-1918). Ama Peru’da modernciliğin gerçek önderi, Ruben Dario’ nun çömezinden çok rakibi olan epik ve romantik şair Jose Santos Chocano’dur (1875-1934): has Santas (Kutsal öfkeler), Alma America, Epopeya de los Libertadores (Kurtarıcıların Destanı) güçlü ve coşkun bir lirizmle kaleme alınmıştır. Aynı nesilde ı Jose Maria Eguren (1882-1942) daha ahenkli bir şiirin yaratıcısıdır. Bu iki ustanın açtığı yolu şu şairler takip etti: şehvetli ve umutsuz şair Victor Vallejo (1895-1938); fütürizmden geçtikten sonra yumuşayan ama hâlâ Güney Amerika’da edebî bağımsızlık hareketinin başlıca temsilcilerinden olan Alberto Hidalgo (doğ. 1893). Çağdaş Peru edebiyatının başlıca özelliği halk ruhunu ve modern iktisadî gelişmenin ortaya koyduğu toplum meselelerini anlatma kaygısmdadır.
ispanyol tç savaşının yürekten sarstığı Cesar Valleionun (1892-1938) ölümünden sonra Cesar Mor o (1904-1956), Xavier Abril idce. 1905). Enrique Pena Barrenchea (doğ. 1905), Emilic Adolfo Westphalen (doğ. 1911), Martın Adan (doğ. 1918) sayesinde şairler avrupa edebiyat okul ve araştırmalarını yakından takip ettiler. Ama Julio Garrido Malaver (doğ. 1909), Felipe Arias Larreta (1910-1955) ve Mario Florian’ın (doğ. 1917) sanatı, siyasî amaçlarla dolu militan bir lirizmdir. Jorge Eduardo Eielson (doğ. 1922), Javier Sologuren (doğ. 1922), Sebastian Salazar Bondy (1924-1965), Washington Delgado (doğ. 1926), Leopoldo Chariarse (doğ. 1928), Alberto Escobar (doğ. 1929) ve Pablo Guevara (doğ. 1930) ile, yeni neslin bir kısmı yalnız estetik amaçlara yönelirken, Gustavo Valcarceî (doğ. 1921), Alejandro Romualdo Valle (doğ. 1926), Juan Gonzalo Rose (doğ. 1928) ve Manuel Scorza (doğ. 1929) geleneksel yoldan ayrılmadılar.
• Roman. Romances Historicos del Peru’nun ve Helenc’in Dostları romanının yazarı Fernando Casos’tan (1828-1882) sonra ispanyol-amerika edebiyatının en iyi hikayecilerinden biri olan Ricardo Palma (1833-1919) gelir; Peru Gelenekleri adlı eserinde fıkralar ve efsanelerle ülkesinin bütün geçmişini canlandırır. Paralvillo ve Sisebuto yazarı Guiterrez de Quintarilla (1858-1935) ve iki kadın romancı onu örnek almıştır: çok güzel bir psikolojik roman (Blanco Sol) yaza a Mercedes Cabello de Corbonero (1852-1909) kızılderili meselesini ilk olarak ele alan Yuvasız Kuşlar romanının yazarı Clorinda Mateo de Turner (1854-1909).
• Tugsten adlı romanında ülkesinin sosyal meseleleriyle uğraşan Victor Vallejo ve Abraham Valdelomar (1887-1919) ile peru romanı yeni bir çığıra girdi. Enrique Lopez Albujar’m (doğ. 1872) çok iyi bir hikayeci olmasına rağmen, peru hikâyesi en mükemmel şeklini Ventura Garcia Calderon ile (1887-1959) buldu: Akbabanın İntikamı, ölüm Tehlikesi, Kan Rengi’nde, kızılderililer ve melezler büyük bir ustalık ve trajik bir anlayışla canlandırılmıştır. Aynı zamanda çok zarif şiirler de (Cantilenas) yazan Ventura Garcia Calderon’u, Lois Valcarceî (doğ. 1891), Aurora Caceres (doğ. 1880) ve Tanrısız Halk romanında kızılderili meselesine eğilen Cesar Falcon örnek aldılar. Ama kızıldenülerin en ateşli savunucusu Ciro Alegria’dır (doğ. 1909).
Yerli edebiyat geleneğinde, çağdaş romancı Ciro Alegria (1909-1967) ve Jose Maria Arguedas’ın (doğ. 1911) eserleri hâkimdir. Bu yazarların etkisi, Arturic Demetrio Hernandez (doğ. 1903), Jose Diez Canseco (1904-1949), Francisco Vega Seminario (doğ. 1903) Fernando Romero (doğ. 1908) ve Francisco lzquierdo Rios’un (doğ. 1910), hikâye ve anlatılarında görülür. Eleodero Vaıgas Vicuna (doğ. 1924), Carlos Zavaleta (doğ. 1928), Julio Ramon Riberro (doğ. 1929), Enrique Congrains Martin (doğ. 1932), Mario Vargas Lİosa (doğ. 1936) gibi genç romancılar daha çok gerçekçi konulara yönelmekte ve ingiliz-amerikan anlatım tekniklerinden ilham almaktadır.
• Deneme. Şair Manuel Gonzalez Prada aynı zamanda da bağımsız düşünceli atak bir polemikçidir: Serbest Sayfalar ve Savaş Saatleri adlı denemeleri yüce bir düşünceyi yansıtır. Hikayeci Ventura’nın kardeşi Francisco Garcia Calderon (1833-1953), Latin Amerika Demokrasileri, Kaygılı Avrupa ve Yeni Almanya Anlayışı adlı eserleriyle Latin Amerika’da siyasî düşüncenin temsilcisidir. Luis Alberto Sanchez (doğ. 1900), ispanyol-amerika düşünce hareketinde kitaplarıyle önemli rol oynadı:
Amerika’da Kültür Hayatı ve Tutkusu, Latin Amerika Yaşıyor mu? Bu son eserde bütün kıtanın etnik meselelerini inceler ve bu meselelerin çeşitli ırkların kaynaşmasıyle çözüleceğini söyler.
• Tiyatro. XIX. yy.dâki gelişmeden sonra peru tiyatrosunda sadece Juan Rio s (doğ. 1914) ve Enrique Solari Sfayne’dan (doğ. 1918) söz edilebilir.
Edebî tenkit alanında, E. Nunez (doğ. 1908), Alberto Tauro (doğ. 1914), Augusto Tamayo Vargas (doğ. 1914): Jorge Puccinelîi (doğ. 1920), Manuel Suarez Miravaî (doğ. 1922) ile çok başarılı eserler verilmektedir. (l)
PERU akıntısı. Bk. humboldt akıntısı.
22 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERU hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERPİNA GRAU (Roman)
Tarih 20 Mayıs 2009
PERPİNA GRAU (Roman), ispanyol iktisatçısı (Reus 1902). Valencia’da İktisadî İncelemeler merkezi yöneticisi oldu (1929-1941). Madrid Üniversitesi iktisadî yapı ve iktisat teorisi profesörlüğü yaptı. Millî İktisat konseyi üyesi seçildi (1940). İlk çalışmalarında Kiel’deki Dünya İktisadî enstitüsünde Wagemann’ın yanında yaptığı incelemelerin etkisinde kaldı: Constitucion de la Economia Espanola y Problematica de su Comercio Exterior (ispanyol Ekonomisinin Kuruluşu ve Dış Ticareti Problemi)[1935'te almanca olarak yayımlandı]; Memorandum sobre la Politica del Carbon (Kömür Siyaseti Üstüne Muhtıra) [1935].
Daha sonra dikkatini yapısal meselelere çevirdi. Bu tip analizin öncüsü olarak, ispanya’da yapı kavramının bilinmediği bir devirde, incelemelerinde kesin bir metodoloji geliştirdi: De Estructura Economica y de Economia Hispana (iktisadî Yapı ve İspanyol Ekonomisi Üstüne) [1952]; Corologia. Teoria Estructural y Estructurante de la Poplacion de Espana (Koroloji. İspanyol Nüfusunun Yapısal Teorisi) [1954]. öteki eserleri: 1941′de, sömürgeye giden bir kurulun başkanı olarak, tecrübelerini anlattığı De Colonizacion y Economia en la Guinea Esponola (İspanyol Gine’sinin Sömürgeleşmesi ve Ekonomisi üstüne) [1954]; La Crisis de la Economia Liberal (Liberal İktisat Buhranı) [1965] (bu eserde iktisadî tarih açısından üç denizci devleti [Atina, Venedik ve ingiltere] inceledi). [M]
PERR i. Bk. PER.
20 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERPİNA GRAU (Roman) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERON (Juan Domingo)
Tarih 20 Mayıs 2009
PERON (Juan Domingo), arjantinli siyaset adamı (Lobos, Buenos Aires 1895). Albaylığa yükseldi (1941), haziran 1943 Askerî hükümet darbesine katıldı. Farrell’in savaş bakanı yardımcısı oldu. Çalışma bakanlığını da üzerine aldı (1944), hemen sonra da başkan yardımcılığına getirildi. Gömleksizler (des-camisados) ve sendikalar tarafından desteklendi, 9 ekim 1945′te tutuklandı, ama Eva Duarte’nin yönettiği adamları tarafından kurtarıldı (17 ekim).
Peron 21 ekimde Eva ile evlendi. Başkan seçilince (24 şubat 1946) «adaletçülik»i gerçekleştirmek istedi; bu, işçilerin korunması, sosyal adalet, güdümcülük ve onun deyimiyle, kapitalizmle komünizm arasında «üçüncü yol»du. Mart 1949 Anayasası ile 1951′de yeniden başkan seçilme imkânını sağladı ve generalliğe getirildi (1950). Kilit noktalarına adamlarını yerleştirdi, La Prensa’yı kendi gazetesi haline getirdi ve bir polis diktatörlüğü kurdu. Ekonomik alanda danışmanının tavsiyelerine uyarak büyük toprakları kamulaştırdı (1946-1949), toprakların ıslahına girişti, Merkez bankasını, demiryollarını ve dış ticareti millileştirdi, pezo’yu devalüe etti, dış borçları ödedi, bir devlet ticaret filosu kurdu ve İngiltere, Fransa, Şili. Bolivya, Paraguay ve Ekvator ile ticaret antlaşmaları imzaladı. Beş yıllık bir sanayileşme planını uygulamağa başladı (1947). Ama kredi bulabilmek için çiftçileri devlete çok düşük fiyatla mal satmağa zorladı, sonra da bu malları büyük kârlarla ihraç etti. Bunun üzerine çiftçiler üretimi düşürdüler ve tahıl ithal etmek gerekti. Peron’un 11 kasım 1951′de yeniden seçilmesinden sonra hazırlanan ikinci ekonomik planda tarıma önem verildi ve kapılar yabancı sermayeye, özellikle amerikan sermayesine açıldı. Sosyal alanda, karısının yardımıyle «işçi aksiyonerliği»ni kurdu ve altmış yaşından yukarı olan işçilere emeklilik hakkı tanıdı. Dış siyasette, dünya blokları arasında tarafsızlık siyasetini benimsedi, Kore savaşı sırasında müttefiklere yalnız erzak vermekle yetindi. Bir Latin Amerika federasyonu kurulmasını ve İspanya ile yakınlaşmayı tasarladı. Kilise ile çatıştı (boşanmanın kabulü, 1954; dinin devletten ayrılması, 1955), Buenos Aires piskopos yardımcısına işten el çektirdiği için afaroz edildi (haziran 1955), ordu ile de çatıştı; 19 eylül 1955 ayaklanmasında yerini general Lonardi’ye bırakarak istifa etmek zorunda kaldı. Sırasıyle Nikaragua, Venezuela, Dominik cumhuriyetine, sonra da İspanya’ya sığındı. Arjantin’deki taraftarları Adaletçi Ulusal Haıeket’i kurdular (mayıs 1958) ve bu teşkilât 1962 seçimlerinde gücünü ortaya koydu. 2 Aralık 1964′te Rio de Janeiro’ya bir uçakla döndü; fakat aynı gün hükümet yetkilileri tarafından İspanya’ya geri gönderildi. İspanya hükümeti, bir daha siyasî faaliyette bulunmaması şartıyle Peron’a tekrar siyasî iltica hakkı tanıdı. Arjantin’de mart 1965′te yapılan seçimlerde Peron’cular büyük başarı sağladılar. 1971 Eylülünde Peron, karısı Eva Duarte Peron’un İtalya’ya gömülmüş olans mumyalanmış cesedini Arjantin hükümetinden istedi ve Madrid’de evinin yakınında bir mezarlığa gömdürdü. (L)
20 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERON (Juan Domingo) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Malakka
Tarih 08 Mayıs 2009
Malakka’nın konumu
Malakka, (Malayca: Melaka) Malezya’da bir eyalettir. Malezya’nın güneyinde yer alır. Başkenti de Malakka şehridir. Kuzeyinde Negeri Sembilan, doğusunda ise Johor bölgeleri vardır.
Malezya’nın 3. en küçük eyaletidir. 1,650 km² alana sahip olan eyaletin, 2005 yılı tahmini nüfusu 713,000′dür.
Kardeş şehir: Kuala Lumpur Malezya 15 Nisan 1989
Malakka Boğazı
Malezya yarımadasını Endonezya Sumatra adasından ayıran Malakka boğazının haritası.
Malakka Boğazı, Malezya Yarımadası (Batı Malezya) ve Endonezya’ya bağlı Sumatra adası arasında 805 km uzunluğunda dar bir boğazdır.
Ekonomik önemi
Ekonomik ve stratejik açıdan bakıldığında Malakka Boğazı dünyanın en önemli deniz yollarından biri olup, Süveyş Kanalı ve Panama Kanalı’nın bir eşdeğeridir.
Boğaz Hint Okyanusu ve Büyük Okyanus arasında ana denizyolu pasajını oluşturmakla, aynı anda dünyanın en kalabalık 3 ülkesi olan Hindistan, Endonezya ve Çin’i deniz yoluyla bağlılığını sağlamaktadır. Bununla kalmayıp yörenin en gelişmiş Ticaret Devlerini; Japonya, Güney Kore ve Tayvan’ı uluslararası ticarete bağlar.
Malaccamax tankerlerin Orta Doğu Petrol yataklarından Çin’e giden deniz yolu.
Her sene yaklaşık 50.000 gemi bu boğazı kullanarak, 1/5 ile 1/4´lik oranla dünya deniz ticaretine katkı sağlar.[kaynak belirtilmeli] 2003 senesinde dünyada gemi ile nakliyat edilen bütün petrolun 1/4´i bu boğazdan geçmiştir.
Nakliyat 1995´de yaklaşık 7,8 milyon varil (7,8 MMbbl)[1], 2002´de 10,3 milyon varil (10,3 MMbbl)[2] ve 2002 sonrası 11 milyon varil (11 MMbbl) veya 1,700,000 m³´tür ve Çin ekonomisinin büyümesiyle bu oranın dahada büyümesi beklenmektedir.
Singapur yakınlarında bulunan Phillips Kanalı´nda boğaz sadece 2.8 km veya 1.5 deniz mili genişliğindedir ve dünyada önem taşıyan en dar geçitlerden birisidir.[3].
Boğazı geçebilecek gemilerin azami ebatları uluslararası tanımlanan standartlara göre Malaccamax sınıfına kısıtlıdır.
Denizcilikte yöresel tehlike
Maalesef bu ekonomikle son derece önemli yörenin birde perde arkası vardır. Özellikle bu bölgede her türlü ticari gemilere karşı düzenlenen Korsancılık´tır. Ufak ticari gemilerden, seyahat gemileri ve en büyük Petrol tankerlerine kadar hepsi bu tehlike ile gün ve gün karşıkarşıya kalırlar.
Boğazda Korsancılık oranı geçen senelerde artmaya devam etmiştir. 1994 senesinde 25 saldırı var iken, bu rakam 2000´de 220 olmuş ve 2003 senesinde 150´yi bulmuştur. Bu oran dünya genelinde var olan deniz korsancılığının 1/3´ini teşkil eder.[kaynak belirtilmeli]
2004 senesinin ilk yarısında gene artan rakamlardan dolayı Malezya, Endonezya ve Singapur Devlet Deniz Kuvverleri ve Sahil Güvenlik Kurumları bölgede deniz güvenliğini artırmak için, daha çok patrolye yapmaya başlamışlardır.
Bazı güvenlik uzmanlarına göre bir grup teröristin, boğazın fazla derin olmayan bölgelerinde büyük bir gemi batırıp, böylece boğazda trafik sıkışıklığına ve dünya ticaretine zarar uğratma imkânının olduğunu savunurken, diğerleri böyle büyük çapta bir saldırının olasılığını rededer.
Boğazda halen 34 adet batık gemi vardır ve bazıları 1880´lerden kalmadır. Bu batıklardan meydana gelen kaza tehlikesi halen mevcuttur.
Trafiği engelleyen yangın dumanları.
Boğazın diğer bir başka tehlikesi ise, Sumatra adasında tarım ve başka nedenler için kundaklanan orman yangınlarıdır. Bu yangınlardan oluşan duman, boğaz trafiğini olumsuz şekilde etkiler. Gemilerden görünüm sadece 200 metreye kadar düşebilir ve zaten oldukça dar ve yoğun olan trafiğe başka bir sorun daha yapar.
Boğazı rahatlatmak için öneriler
Tayland boğazın önemini azaltmak için birden fazla proje geliştirmiştir. Bunlardan bir tanesi, kendi topraklarında bulunan Isthmus of Kra ile bilinen bölgede bir kanal kazıp, böylelikle Afrika, Orta Doğu ve Pasifik arasındaki deniz ticaret yollarını 960 km veya 600 deniz mili daha kısaltmaktır. Lâkin böyle bir adım Tayland´ı fiziksel olarak ikiye böler. Buda zaten ülkede varolan ve Pattani bölgesinde çoğunluğu oluşturan müslüman kesimin bağımsızlık çabalarına anahtar rol olacağından gerçekleştirilmemiştir. 2004´de The Washington Times ´a sızdırılan bir rapora göre Çin Hükümeti bu inşaanın maali bedelini tamamen karşılayacağını bildirmiştir. Tayland Hükümeti şu an bu kanal projesini farklı nedenlerden dolayı rafa kaldırmıştır.
Ikinci bir alternatif ise, aynı bölgeye kanal yerine bir petrol hattı inşaa etme planıdır. Böylelikle boğazı kullanmadan, bölgenin batısından (Hint Okyanusunundan) doğusuna Çin, Güney Kore ve Tayvan´a petrol nakliyatında $0.50/barrel veya $3/m³ nakliyat bedelinin azalacağını öne sürer.
Bölgenin tarihi deniz yolu ticareti
Yüzyıllardır farklı uygarlıklar; Mısır, Roma, Arab uygarlıkları, Afrika, Osmanlı, Iran-Fars ve Hindistan bu yolları tercih etmiş ve Kedah´ya ulaşmayı aramışlardır. Buradan farklı istikametlere ayrılmışlardır. Kedah Malay Yarımadasının en batısı olup bir nevi bu bölgeye genel liman görevi yapmıştır.
Kaynak:
Malakka
Vikipedi, özgür ansiklopedi
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Malakka hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Halikarnassos
Tarih 08 Mayıs 2009
Halikarnassos, Bodrum’un antik çağlardaki ismi. Dor Birliği’nin altı üyesinden biri olan Halikarnassos ve yöresinin yerli halkı Lelegler ve Karialılar’dır.
Müsgebi ve Çömlekçi’de ortaya çıkan mezarlar ve buluntuları bölgede Miken kültürü ile çağdaş bir yerleşim olduğunu göstermektedir.
M.Ö. 6. yüzyılın ilk yarısında Lydia egemenliğinde olan şehir daha sonra Perslerin egemenliği altına girmiştir. Persler kendilerine yakın yerli bir aile olan Halikarnassos’lu Lygdamis ailesini kenti yönetmesi için görevlendirmişlerdir. M.Ö. 387’de Karia satraplığının Mylasa’da oturan Hekatomnos’a geçtiği bilinmektedir. Hekatomnos’un oğlu Maussolos M.Ö. 377’de Karia satrapı olmuş ve merkezi Mylasa’dan Halikarnassos’a taşımıştır.
Maussolos öldükten sonra II. Artemisia yönetime gelmiştir. Büyük İskender şehri kuşattığında yönetimde Orontobates vardı. İskender, Alinda Kraliçesi Ada’yı bütün Karia bölgesinin hâkimi yapmıştır. İskender’den sonra II. Ptolemaios’un hâkimiyeti altına giren Halikarnassos Roma döneminde Rodos yönetimine verilmişse de bağımsız kabul edilmiştir. M.Ö. 1. yüzyılda korsanların akınları yüzünden fakirleşen kentin yeniden canlanması Augustus zamanıdır. M.S. 4. yüzyılda Roma eyaletleri düzenlenirken Karia ayrı bir eyalet, Halikarnassos metropolisi Aphrodisias olan bu eyalete bağlı bir şehir olmuştur.
Şehir 11. yüzyılda Türklerin eline geçmiş, toprakları içinde kalmıştır. 1402 yılında Rodos Şövalyeleri tarafından ele geçirilen şehrin, eski Dor akropolünün olduğu yerde kale inşa edilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos’u almasına kadar şövalyelerin elinde kalmıştır.
Halikarnassos’ta 1857 yılında Newton tarafından bulunarak frizleri Londra’daki British Museum’a taşınan Maussoleion, dünyanın yedi harikasından biri olarak tanımlanmaktadır. Maussoleion, Maussolos için karısı II. Artemisia tarafından yaptırılan bir mezar anıtıdır. Bugün sadece temel izleri ile frizlerinden bir parça kalmıştır.
Halikarnassos’taki görülebilen diğer kalıntılar ise; yer yer poligonal ve rektagonal tekniğin kullanıldığı surlar ile Roma Çağı tiyatrosudur.
Halikarnas Balıkçısı (d. 17 Nisan 1890, Girit – ö. 13 Ekim 1973, İzmir), asıl adı Cevat Şakir Kabaağaçlı olan, Bodrum’a olan aşkı ile tanınan ünlü Türk roman ve hikâye yazarı.
Abdülhamit devri sadrazamlarından Cevat Paşa’nın yeğeni, valilik ve ordu kumandanlığı yapan Şakir Paşa’nın oğludur. İlk öğrenimini Büyükada’da, orta ve liseyi 1907′de Robert Kolej’de tamamladı. Denizci olmak istemesine rağmen ailesinin ısrarı ile İngiltere’ye gitti. Londra ve Oxford Üniversitelerinde Çağdaş Tarih öğrenimi gördü. İstanbul’a dönünce gazete ve dergilerde yazıları çıkmaya başladı. Aile içi bir sorundan ötürü babası Mehmet Şakir Paşa’yı öldürdüğü için yargılandı ve kısa bir süre (3 yıl kadar) hapis yattı.
1925′te kurulan İstiklal Mahkemeleri’ni yeren 13 Nisan 1925 tarihli “Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler” başlıklı öyküsünden ötürü İstanbul İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. Mahkeme başkanı Ali Çetinkaya tarafından idama mahkum edilmek istendiyse de, Kılıç Ali Bey’in önerisiyle kalbentlikle Bodrum’a sürüldü. 3 yıl süren cezası 1924′te sona erdi. Cezasının son yarısını İstanbul’da tamamladıktan sonra, çok sevdiği insanları ve doğal güzellikleriyle kaynaştığı Bodrum’dan uzak kalamadı ve Bodrum’a yeniden dönüp yaklaşık 25 yıl kaldı. Bodrum’un antik çağdaki adı olan Halikarnas’ı mahlas olarak benimsedi. Bodrum’da balıkçılık dahil çeşitli işlerde çalıştı. 1947′de taşındığı İzmir’de yazarlık ve turist rehberliği yaptı. 13 Eylül 1973′te İzmir’de vefat etti. Vasiyeti üzerine Bodrum’a gömüldü.
Edebi Hayatı
1926′dan sonra deniz hikâyeleriyle tanındı. Konularını Ege Bölgesi ve Akdeniz Bölgesi kıyı ve açıklarında gelişen, denize bağlı olaylardan çıkardı. İçinde yaşadığı, en küçük ayrıntılarına kadar bildiği hür ve asi denizi, kaderleri denizin elinde olan balıkçıları, dalgıçları, sünger avcılarını ve gemileri zengin bir terim ve mitologya hazinesinden güçlenerek, denize karşı sonsuz bir hayranlıktan gelen şiirli, yer yer aksayan, ama sürükleyip götüren bir anlatımla hikâye ve romana geçirdi.
Yazı ve düşünceleriyle Azra Erhat gibi döneminin önemli aydınlarını etkilemiş bir kişi olarak, çeşitli dillerden yüz kadar da kitap çevirmiş olan ve kendi eserlerinin sonraki baskıları yapılagelen Halikarnas Balıkçısı’na Kültür Bakanlığınca 1971 Devlet Kültür Armağanı verilmiştir.
Geniş bibliyografyası Yeni Yayınlar dergisinin Ekim 1974 sayısındadır. Bütün Eserleri Bilgi Yayınevi’nce toplanıp yayımlanmaktadır.
Cevat Şakir Bodrum’da yaşadığı dönemde arkadaşları ile ilk Mavi Yolculuk fikirini ve uygulamasını gerçekleştirmişlerdir. Bu mavi yolculuklarda yanlarına aldıkları şeyler: Peynir, su, istanköy peksimeti, tütün ve rakı idi. Mavi yolculukta gazete okumaz radyo dinlemezlerdi. Amaç dünyadan kaçmak ve medeniyetten uzak olarak kafayı dinlemektir. Haftalarca denizde kalınır sadece acil ihtiyaçları temin etmek için karaya çıkılırdı. Oysa ki bugün yapılan mavi yolculuklarda her türlü lüks mevcuttur. Bu yolcuklar yazarın edebî eserlerini de büyük oranda etkilemiştir.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Halikarnas Balıkçısı
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Halikarnassos hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PENAY GONİ (Antonio)
Tarih 08 Mayıs 2009
PENAY GONİ (Antonio), ispanyol müzik tenkitçisi (San Sebastian 1846 – Madrid 1896). Wagner’in eserlerini yaydı. Müzikli komediyi Savundu. Çeşitli dergilerde yazılar yazdı: Artey Patriotismo (Sanat ve Vatanseverlik), La Obra Maestra de Verdi, Carlos Gounod (Verdi’nin Şaheseri; Charles Gouncd). 1878′de İmpresiones Musicales (Müzik üstüne İzlenimler) başlığı altında bir tenkit serisi yayımladı. En önemli eseri, La , Opera Espanola y la Musica Dra-matica en Espana en el Siglo XIX (İspanyol Operası ve XIX. yy.da İspanya’da Dramatik Müzik) [1881]. (m)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENAY GONİ (Antonio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PENAUD (Alphonse)
Tarih 08 Mayıs 2009
PENAUD (Alphonse), fransız mucidi (Paris 1950 – ay.y. 1880). Deniz okuluna girdi, fakat birdenbire felç oldu, denizciliği bırakmak zorunda kaldı. Havacılıkla ilgilendi, bu alanın öncülerinden biri oldu. İncelemelerinde kapanan iniş takımlarını, kollu dümeni, ok şeklindeki kanatlan ve Sonradan uçaklarda kullanılan birçok ilkeyi ileri sürdü.
Kauçuktan, küçük motorlar yaptı, hücum açısı ve kuyruğun emniyeti üstünde durarak, uçağın kararlılık şartlarını aydınlattı. 1874′te birkaç metre uçabilen küçük bir mekanik kuş yaptı, uzun ve gövdesi genişleyebilen kablo ile bağlı balon projesini ortaya attı. 1876′da, havalanmayı başaran ilk uçakların özelliklerine benzeyen pervaneli biı âletin patentini aldı. Projelerini gerçekleştirmek için kendisine yardım edecek kimseler bulamadı. Otuz yaşında intihar etti. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENAUD (Alphonse) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PENAS, PENATES
Tarih 08 Mayıs 2009
PENAS körfezi, Şili’de (Aysen eyaleti) körfez, Büyük Okyanus kıyısında, kuzeyde Taitao, güneyde Guayaneco yarımadaları arasında. Çok girintili ve çıkıntılı olan kıyısı, birçok koy ve kanalla yanlıdır. Başlıca adası, Javier adaşıdır. (m)
PENATES çoğl. i. (penus, evin iç kısmından «erzak» anlamında lat. k.). Esk. Romalılar ve Etrüsklerde aile ocağını koruyan tanrılar. || Bu tanrıların heykelleri.
— ANSiKL. Penates’ler başlangıçta, teldo-labın iki tanrısı ve bütün evin koruyucularıydı. Aile ocağını koruyan tanrılardan sayıldıkları için onlar gibi birer ev tanrı-sıydılar. Ağaçtan, kilden, mumdan veya fudisinden yapılan heykelleri atrium’da ö-bür ev tanrılarının bulunduğu yere yerleştirilirdi, önlerine yemekler konur, bazı günler de kurbanlar sunulurdu. — Ayrıca, devletin koruyucusu olan kamu penatesleri de vardı. Bunlara, özel mihraplarının (penum) bulunduğu, Roma’daki Vesta tapmağında tapılırdı. Çoğu zaman, paraların üzerinde, başında bir örtü bulunan ihtiyarlar biçiminde, resimlerine rastlanırdı. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENAS, PENATES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PENARROYA-PUEBLONUEVO
Tarih 08 Mayıs 2009
PENARROYA-PUEBLONUEVO, İspanya’da (Cordoba ili) şehir, Sierra Morena’nın kenarında; 27 200 nüf. önemli kömür yatakları sayesinde şehirde sanayi gelişmiştir; dökümhaneler, kurşun rafinerileri, süper fosfatlar, kâğıt fabrikaları. (L) PENARTH, Büyük Britanya’da liman şehri, Galler ülkesinin güney kıyısında (Glamorganshire), Cardiff’in güneyinde; 20 900 nüf. Sayfiye merkezi. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENARROYA-PUEBLONUEVO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PENANG
Tarih 08 Mayıs 2009
PENANG, esk. Prince of Wales, Malezya’da (Petıang eyaleti) ads, Malakka boğazında; Malezya yarımadasından ve Penang eyaletinin karadaki kısmından Penang boğazı ile ayrılır; 227 km2; 262 700 nüf. Yükseltisi 900 m’yi bulan ve kauçuk ağacı çiftlikleri kurulmuş ormanlarla kaplı olan yüksek tepeler, adanın en canlı kısmı olan kıyı ovalarına hâkimdir; pirinç ve hindistancevizi tarımı, balıkçılık. Karabiber, karanfil ve hindistancevizi başlıca ticaret ürünleridir. Başlıca şehri, George Town. (L)
PENANG, Malezya’da eyalet, Malakka boğazı kıyısında; iki kısımdan meydana gelir. Penang adası ve ona bağlı küçük adalar; kuzeyde, doğuda ve güneyde Kedah eyaletiyle sınırlı olan kara parçası; 1036 km2; 642 200 nüf. Merkezi, George Town. Tepelerdeki büyük tarım işletmelerinde kauçuk üretimi, kıyı ovalarında pirinç ve hindistancevizi yetiştiriciliği başlıca tarım faaliyetidir. Sanayi Butterworth’da ve özellikle George Town’da toplanmıştır.
— Tar. 1786′da Kedah sultanının izniyle İngilizler tarafından işgal edilen Penang, 1800′de bir ingiliz himaye bölgesi haline getirildi; 1826′da Straits Settiements’e girdi. Straits Settlements’ın dağılmasından (1946) sonra Penang Malezya federasyonuna katıldı (1948). [L]
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENANG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELSENEER (Paul)
Tarih 08 Mayıs 2009
PELSENEER (Paul), belçikalı zooloji bilgini (Brüksel 1863-ay.y. 1945). Brüksel’de okudu, Lille’de Giard’ın, Londra’da Lankester’in derslerini takip etti. Belçika yükseköğrenim kurumlarından uzak tutulduğu için, 1929′a kadar Gand öğretmen okulunda kimya okuttu. Yumuşakçalar üstünde incelemeler yaptı ve bu konuda birçok eser yazdı. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELSENEER (Paul) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELOUSE, PELOUZE
Tarih 08 Mayıs 2009
PELOUSE (Leon Germain), fransız ressamı (Pierrelaye, Seine-et-Oise 1838-ay.y. 1891). lle-de-France ve Normandiya manzaralarını canlandıran tablolarıyle tanınır {Orman içi, Louvre). [L]
PELOUZE (Theophile Jules), fransız kimyacısı ve fizikçisi (Valognes 1807-Paris 1867). 1836′da Almanya’ya gitti. Orada Liebig ile çalıştı. Daha sonra College de France’ta Thenard’m yerini aldı. Petrollerin bileşimini inceledi. Bütün organik asitlerin sentezini sağlayan genel bir tepkimeye dayanarak hidrosiyanik asitten formik asit elde etti. 1834′te nitrilleri buldu ve 1836′da gliserinin bir alkol olduğunu ispatladı. 1839′da, Geliş ile birlikte bütirik asit mayalanmasını keşfetti. Fremy ile birlikte Traite de Chimie Analytique (Analitik Kimya İncelemesi) [1847-1850] adlı bir eser yayımladı. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELOUSE, PELOUZE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELOR, PELORİA, PELORİTANİ, PELORİZM
Tarih 08 Mayıs 2009
PELOR i. İskorpitgillerden kemikli balık; Hint okyanusunda bulunur. (L)
PELORİ i. (yun. peloros, ucube’den fr. pelorie). Bot. Normal yapısı birbakışımlı olan bir çiçek tacının aktinomorf olması. (Yüksükotu, nevruzotu gibi bitkilerde peloriye rastlanır.) [L]
PELORİA çoğl. i. (yun. k.). Esk. Yun. Zeus Pelorios (dev Zeus) onuruna yapılan Tesalya şenlikleri. (Şölen sırasında efendilerle köleler arasında fark gözetilmezdi.) [L]
PELORİTANİ, italya’da kütle. Sicilya’da, adanın kuzeybatısında, Akdeniz kıyısındaki Calava burnu ile Taormina yakınındaki Sant’Andrea burnu arasında. Billûrlu kayalardan meydana gelen ve kenar kısımları ikinci zaman kalkerleriyle örtülü olan kütle çok vahşî görünüşlüdür; geniş ve düz vadiler üzerinde yüzey şekilleri ansızın yükselir; yamaçlar hemen tamamıyle çıplaktır. (L)
PELORİZM i. (yun. peloros, ucube’den fr. pelorisme). Çiçekleri birbakışımlı olan bazı bitkilerde aktinomorf çiçeklerin belirmesi. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELOR, PELORİA, PELORİTANİ, PELORİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELOPS
Tarih 08 Mayıs 2009
PELOPS. Yun. mit. Peloponnesos’a adını veren kahraman, Frigya kralı Tantalos’un oğlu. Babası onu parçalara bölerek bir ziyafette tanrılara sundu. Zeus Pelops’u diriltti ve Demeter’in yediği omuzunun yerine fudisinden bir omuz verdi; Pelbps Elis’ten Pisa’ya gitti. Burada, kral Oinomaos, kızı Hippodamea ile evlenmek isteyenleri araba yarışına çağırıyor ve yenerek öldürüyordu. Pelops, Poseidondan aldığı bir kanatlı at veya Oinomaos’un arabacısının yardımıyle yarışı kazandı, Hippodameia’nm babasını öldürerek onunla evlendi ve kral oldu. Manisa (Sipylos) dağının bir çukurunda Pelops’un tahtı, Elis Olympia’sındaki Altis adlı kutsal koruda da mezarının bulunduğu söyleniyordu. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELOPS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELLİOT (Paul)
Tarih 08 Mayıs 2009
PELLİOT (Paul), fransız sinoloğu (Paris 1878-ay.y. 1945). Hanoi’de, Uzakdoğu Fransız okulunda cince profesörlüğü yaptı (1901), Orta Asya’da arkeolojik keşiflerle görevlendirildi (1906-1909); VI. ve XI. yy.-dan kalma cince, tibetçe, türkçe, sogdca ve ibranice metinler buldu. College de France’ta profesör (1911) ve Societe Asiatique başkanı (1936) oldu. Başlıca eserleri: Les Grottes de Tuenhuang (Tuenhuang Mağaraları) [1920-1924], Jades Archaiques de la Chine (Çin’de Eski Yeşim Taşları) [1925], La Mission Pelliot en Asie Centrale (Orta Asya’da Pelliot Misyonu) [1924], Les Mongols et la Papaute (Moğollar ve Papalık) [1922-1923]. (L)
Soğdca:
Soğdca Orta Asya’da Soğdların kullandıkları Hint-Avrupa dil ailesine bağlı, İran kökenli antik bir dil.
9′ncu yüzyıla kadar ipek yolu üzerinde konuşulan en önemli dil olmuş olan Soğdca, Soğdların gitgide daha çok Türklerin arasında kalmaları ve Türkçe konuşmaya başlamaları ile önemini kaybetmiş ve hatta sonunda tamamen kaybolmuştur. Türkçe konuşan Soğdlar Türklere karışıp bunların arasında eriyip gitmişlerdir.
Günümüzde bu dilin en son kalıntıları oldukları düşünülen, Afganistanın bazı dağ köylerinde, çok az insan tarafından konuşulan Soğdcaya benzer bir dil vardır. Afganistan ve Tacikistan’ın yüksek yaylalarında Soğd diline yakın bazı diller halen yaşamaktadır. Ancak 10.yy.’dan itibaren Anadolu’ya Türk ve Moğollar’ın önünden gelerek yerleşen Soğd kabilelerinden bazıları dillerini kısmen sürdürmektedirler. Kars, Ankara(Haymana), Adapazarı(Akyazı) Soğdca’nın yaşadığı bilinen son varislerinin yerleşim yerleridir.
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLİOT (Paul) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELLİ, PELLİONELLA, PELLİONİA
Tarih 08 Mayıs 2009
PELLİ dağı veya PİLLİ dağı, Van gölü gündeyinde Güneydoğu Toroslar’ın yüksek bir doruğu; yüksl. 3 060 m. (M)
PELLİONELLA i. Kurtçuk iken kürkleri ve postları kemiren güve. (ilmî adı Vinea pel-lionella. Güvegillerden.) [L]
PELLİONİA i. Guzelyapraklı sürüngen ot. (Isırgangillerden.)
— ANSiKL. Pellionia’mn çiçekleri iki evcikli, yaprakları kısa bir sapın ucunda çifttir. Asya’nın tropikal bölgelerinde yirmi beş kadar türü yetişir. Çinhindi’nde yetişen iki türü limonluklarda sarmaşık gibi yetiştirilir. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLİ, PELLİONELLA, PELLİONİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELLİCO (Silvio)
Tarih 08 Mayıs 2009
PELLİCO (Silvio), italyan yazarı (Saluzzo 1789-Torino 1854). Oldukça sıkı bir din eğitimi gördü, fakat Lyon’da kaldığı sırada akılcı ve liberal fikirlere yöneldi. Milano’ya dönünce Monti ve Foscolo ile ilişki kurdu. Birkaç başarısız trajedi yazdı. Yurtseverlik duygularını işleyen Francesca da Rimini (1815) adlı eseriyle ün kazandı.
Zengin bir ailenin yanında eğitmen oldu. Madam de Stael, Schlegel, Thorvaldsen ve Francesca da Rimini’yi İngilizceye çeviren Byron ile tanıştı. Milano’da çıkan İl Conciliatore gazetesinde romantizm üstüne birkaç makale yazdı. Carbonaro olabilmek için hangi şartları yerine getirmek gerektiğini soran bir mektubu postaya vermek ihtiyatsızlığında bulundu. Bu yüzden tutuklandı ve ölüm cezasına çarptırıldı (1820). 1822′de cezası on beş yıl ağır hapse çevrildi. Bu cezayı Spielberg’teki Brno hapishanesinde çekti. 1830′da aftan yararlandı, Torino’ya yerleşti. Le Mie PrigionVyi (Hapisteki Hayatım) [1832] yayımladı. Hapiste çektiği acıları dile getiren eserde, gençliğindeki hıristiyan inançlarına döndüğünü açıklar. O zamandan sonra liberal hareketler ve yurtseverlik hareketlerine karışmadı. Hayatının son yıllarında, Torino’da marki Barolo’nun yanında kütüphane memuru olarak çalıştı. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLİCO (Silvio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELLİCAN, PELLİCİER
Tarih 08 Mayıs 2009
PELLİCAN. Bk. KURSCNER (Conrad). PELLİCER (Carlos), meksikalı şair (Mexico 1899). özellikle Villa Hermosa’da Venta parkını kurarak önemli müze faaliyetlerinde bulundu. Gerçeküstücülüğün etkisiyle tropikal dünyaya, kolomböncesi efsanelere yöneldi (Colores en el Mar y Otros Poemas [Denizin üstündeki Renkler ve Başka Hikâyeler], 1921; Practica de Vuelo [Uçmağa Çalışmak], 1956; Con Palabras y Fuego [Kelimeler ve Ateşler], 1963). [L]
PELLİCİER veya PELLİSSİER (Guillau-me), fransız rahip ve diplomatı (Manguio 1490′a doğr. Montferrand, Montpellier 1568). Maguelonne piskoposu (1529) idi. François I tarafından önemli görüşmeleri yürütmekle görevlendirildi: Cambrai antlaşması (1529), geleceğin Henri H’sinin Catherine de M6dicis ile evlendirilmesi (1533). Venedik’te elçilik yaptı (1540-1542). Sonra piskoposluğuna döndü. Geniş kültürü, liberalizmi, dünya hayatına bağlılığı, Rabelais’yi koruması, Protestanlara karşı hoşgörülü davranmasıyla örnek bir hümanist din adamıydı
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLİCAN, PELLİCİER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELLİA, PELLİBRANCHİATA
Tarih 08 Mayıs 2009
PELLİA i. Ağaçların üzerinde çok görülen yapraklı ciğeryosunu. (L)
PELLİBRANCHİATA çoğl. i. Arttansolun gaçlı yumuşakçalar grubu; elysia’lar gibi sahici solungacı ve sırt kabarcığı bulunmayan, solunumunu bütün vücut yüzeyini saran kirpiklerle yapan yumuşakçaları kapsar. (Bu küçük grup böylece hem tectibranchiata, hem de nudibranchiata grubundan ayrılır.) [L]
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLİA, PELLİBRANCHİATA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELLEW (Edward)
Tarih 08 Mayıs 2009
PELLEW (Edward), birinci Exmoueth kontu, ingiliz amirali (Dover 1757-Teign-mouth, Devonshire 1833). önce Amerika savaşında, sonra Devrim ve İmparatorluk Fransa’sı ile yapılan savaşlarda yararlık gösterdi. 1816′da Cezayir’e yapılan bir seferi başarıyle yönetti. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLEW (Edward) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELLETİER
Tarih 08 Mayıs 2009
PELLETİER (Bertrand), fransız kimyacı ve eczacısı (Bayonne 1761 – Paris 1797). 1795′-te £cole Polytechnique’te profesör oldu. Fosfor, metal fosfürleri, sabun yapımı v.b. konularda araştırmalar yaptı. (L)
PELLETİER (Pierre Joseph), fransız eczacısı (Paris 1788 – Clichy-la-Garenne, Seine 1842). Bertrand Pelletier’nin oğlu. Paris Yüksek Eczacılık okulunda tabiat tarihi profesörü (1825). önce reçineleri inceledi, 1817′de ipeka kökünden daha sonra «emetin» adiyle tanınan kusturucu maddeyi elde etti. Kolesterol üstündeki çalışmaları, Caventon ile verimli bir işbirîiğin başlangıcı oldu. Onunla birlikte striknin’i (1818), brusin’i (1819), veratrin’i, sevadik asiti ve kinin’i (1820) keşfetti. «Modern tedavinin en büyük keşfi» diye adlandırılan bü son keşfin ardından kinin sülfat’ın yapım usulünü buldu. 1832′de, J. Pelletier afyondan narsein ve tebain elde etti. (L)
PELLETİER (Wilfred), kanadalı orkestra yöneticisi (Montreal 1896). 1914′te Quebec eyaleti Avrupa ödülünü kazanarak Paris’e gitti. Burada İsidore Philipp, Marcel Ro-usseau, Charles Marie Widor ve Camille Bellaigue’den müzik dersi aldı. 1917′de Ne w York Metropolitan operasında yardımcı orkestra yöneticisi, 1932′de de yönetici oldu. özellikle fransız ve italyan eserleri üstünde uzmanlaştı. Ayrıca Metropolitan operasının Montreal, Chicago ve San Fran-cisco’da verdiği açıkhava konserlerini yönetti. (M)
PELLETİER – VOLMeRANGES (Benoit), fransız oyun yazarı (Orleans 1756-Paris 1824). önce aktörlük yaptı, sonra oyunlar yazdı: Le Devoir et la Nature (ödev ve Tabiat) [1797, dram]; Le Mariage du Capucin (Kapüsen’in Evlenmesi) [1798, komedi]; Clemence et JValdemar (1801, dram); Les Freres â l’Epreuve (Kardeşler Sınavda) [1806, komedi]; La Comtesse de Narbonne ou le Fils Vengeur (Narbonne Kontesi veya öç Alan Oğul) [1816, melodram]. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLETİER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELLETAN
Tarih 08 Mayıs 2009
PELLETAN (Camille), fransız siyaset adamı (Paris 1846 • ay.y. 1915). Eugene Pel-letan’m oğlu. La J us tice gazetesinin başyazarı (1880) ve radikal milletvekili (1881-1912) oldu. J. Ferry’nin sömürge siyasetiyle, Boulanger’cilikle mücadele etti. Combes kabinesinde denizcilik bakanı (haziran 1902) oldu; Kiliseye karşı tutumu, deniz kuvvetlerine demokratik bir sistem getirmek ve görenekleri sarsmak isteği, sağ kanadın şiddetli tenkitlerine ve kabinenin düşmesine (ocak 1905) yol açtı. Sosyalistlerle birleşme ve Kilise ile Devletin ayrılması konusunda etken bir rol oynadı. Senatör oldu (1912). Başlıca eserleri: Associations Ouvrieres dans le Passe (Geçmişte İşçi Birlikleri) [1874]; Le Comite Central et la Commune (Merkez Komitesi ve Komün) [1879]. (L)
PELLETAN (Eugene), fransız siyaset adamı (Saint-Palais-sur-Mer 1813 – Paris 1884). La Presse’de Girardin ile beraber çalıştı (1837). Sürekli gelişme teorisini ortaya attı (La Profession de Foi âu XIXe Siecle [XIX. yy. İnanç Bildirisi], 1852). Milletvekili oldu (1863-1870). İmparatorlukla kıyasıya mücadele etti. Tribüne adlı gazetenin başyazarlığını yaptı (1868). Millî Savunma hükümetinde millî eğitim bakanlığına getirildi; milletvekili (1871), Radikal partiden senatör seçildi (1876); daha sonra daimî senatör oldu (1884). Eserleri: Les Droits de l’Homme (insan Hakları) [1888]; La Femme du XJXC Siecle (XIX. yy. Kadını) [1869]; Dieu est-il Mort? (Tanrı öldü mü?) [1883]. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLETAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELLERİN,
Tarih 08 Mayıs 2009
PELLERİN (Jean), fransız şairi (Pontc-harra, İşere 1895 – Le Châtetard 1921). Lirizmle alayı ustaca kaynaştıran şiirlerinin çoğu ölümünden sonra, Le Bouquet tnutile (Gereksiz Demet) [1933] adiyle yayımlandı. Fantezisi okulun başlıca temsilcilerindendir.
PELLERİN (Jean – Victor), fransız yazarı (Paris 1889). Yazdığı birçok tiyatro eseri Gaston Baty tarafından sahneye kondu: T ete de Rechange (Yedek Kafa) [1926]; Cris des Coeurs (Gönül Çığlıkları) [1928]; Terrain Vague (Boş Arsa) [1931]. Ayrıca şiir kitapları yayımladı: Ailleurs (Başka Bir Yerde) [1959]; Miel et Fiel (Bal ve Zehir) [1962]; Pour et Contre (Lehte ve Aleyhte) [1967]. (L)
PELLERİN (Joseph), fransız nümismatı (Marly-le-Roi 1684 – Paris 1782). Sikkeler üstünde incelemeler yaptı ve 32 500 ender parça topladı. Koleksiyonunu Louis XVI’-ya sattı. Recueil des Medailles des Rois, Peuples et V ille s (Kral, Halk ve Şehir Madalyaları Koleksiyonu) [1762-1778] adiı bir eser yazdı. (l)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLERİN, hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELLEGRİNO
Tarih 08 Mayıs 2009
PELLEGRİNO (MONTE), italya’da doruk, Sicilya’da, kuzeyde Palermo ovasına ve Palermc şehrine hâkimdir; yükseklik 606 m. (L)
PELLEGRİNO de’ Pellegrini. Bk. TİBALDl (Pellegrino ve Domenico).
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLEGRİNO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELLEGRİNİ
Tarih 08 Mayıs 2009
PELLEGRİNİ (Domenico), italyan müzik-çisi (XVII. yy.). Gitar virtüözüydü; bu çalgı için bir müzik kitabı yayımladı (1650); ses ve çalgı için parçalar besteledi. (M)
PELLEGRİNİ (Domenico), italyan ressamı (Galilere Veneta 1759 – Roma 1840). Venedik akademisinde L. Gallina’nın öğrencisiydi. Portrede A. Longhi’nin yolunda yürüdü. A. Canova tarafından himaye edilen Pellegrini, Roma’da D. Corri’nin yanında bilgini arttırdı. Birçok yolculuk yaptı: Paris’e, Londra’ya (1792-1803) gitti. Londra’da Fr. Bartolozzi tarafından himaye edildi ve ingiliz portre ressamlarının üslûbunda birçok portre yaptı. Daha sonra Lizbon, Venedik, Napoli ve 1820′den sonra da Roma’ya gitti. (M)
PELLEGRİNİ (Ferdinando), italyan müzikçisi (Napoli 1715′e doğr. – XVIII. yy. sonları). Klavsenciydi. 1750-1760 Arasında Paris ve Londra’da konserler verdi. Klavsen için, 1754-1768 arasında yayımlanan, birçok parça besteledi. (M)
PELLEGRİNİ (Giovanni Antonio), italyan ressamı (Venedik 1675 – ay.y. 1741). Venedik, Paris, Londra. Dresden ve Viyana’da yaşadı. Londra’da (1708-1712) Akademi Yönetim kuruluna katıldı. Dresden’de seçici prensin hizmetinde bulundu. Alegorik resim ve portreler (Augsburg müzesi) yaptı; öbür eserleri: Hamlet’in Annesi (Cenova); Hebe (Roma, San Luca akademisi). [L]
PELLEGRİNİ (Vincenzc), italyan müzikçisi (Pesaro XVI. yy.ın ikinci yarısı – Milano 1636). Milano katedralinde kapella yöneticiliği yaptı (1611-1631). Selefi Giulio Cesare Gabussi’nin bestelerini derledi, daha sonra buna kendi besteleri ile bazı mi-lanolu müzikçilerin eserlerini ekleyerek 4 kitap halinde yayımladı: Pontificalia Amb-rosianae Ecclesiae ad Vesperas. Ayrıca org için on üç şarkı fatte alla francese (1599), dinî eserler: 4 ve 5 sesli sekiz missa (1603), on Magnificat (1613), motetler ve Litaniae Ambrosianae et Romanae adı altında kilise duaları besteledi. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLEGRİNİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELLİZZİ (Camillo)
Tarih 08 Mayıs 2009
PELLİZZİ (Camillo), italyan edebiyatçısı sosyologu (doğ. Collegno 1896). Londra üniversitesinde 1920-1939 arasında ital-ır.ca profesörüydü, 1939-1943 arasında da Messina ve Floransa üniversitelerinde genel terlet doktrini (bu öğretiye sonradan faşizm gretisî adı verildi) dersleri verdi. 1948′de Frransa Üniversitesi Sosyoloji kürsüsüne çeçti. Ayrıca italyan ve ingiliz edebiyatiyle uğraştı. Başlıca eserleri: Le Lettere 1ta-iume del Nostro Secolo (Çağdaş İtalyan E-ftci /atı) [1929]; İl Teatro İnglese (İngiliz ratrosu) [1933]; Una Rivoluzione Manca-Başansız bir Devrim) [1948]; Simbolo e etâ (Sembol ve Toplum) [1950]; La De-crazia e la Politica di Massa (Demokra-re Kitle Siyaseti) [1952]; Discussion sans _ •; landage (Pazarlıksız Tartışma) [1956]; ::al;an Sociology in Our Century (Çağdaş riyam Sosyolojisi ,[1957]. (M)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLİZZİ (Camillo) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELLEGRİNİ (Carlos),
Tarih 08 Mayıs 2009
PELLEGRİNİ (Carlos), arjantinli siyaset adamı (Buenos Aires 1848 – ay.y. 1906). Bir italyan göçmeninin oğlu. Savaş bakanı (1880-1885). senatör (1881), başkan yardımcısı (1886), sonra cumhurbaşkanı oldu.(1890-1892). Maliyeyi sağlamlaştırdı ve Millî bankayı kurdu (1891).
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLEGRİNİ (Carlos), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELLEGRİNİ (Carlo)
Tarih 08 Mayıs 2009
PELLEGRİNİ (Carlo), ingiliz karikatürcüsü (Capua, İtalya 1839 – Londra 1889). Babasının Capua’da toprakları vardı, annesi Medici’lerdendi. Babasından kalan serveti tükettikten senra Garibaldi’nin ordusuna katıldı. Volturno ve Capua’da savaştı. 1864′te İngiltere’ye gitti ve karikatürcülüğe başladı. 1863 Ocağından ölümüne kadar, başta Disraeli’nin olmak üzere, yüzlerce kişinin karikatürünü Vanity Fair’ât «Singe» (daha sonra «Ape») imzasıyla yayımladı.
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLEGRİNİ (Carlo) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELLEGRA
Tarih 08 Mayıs 2009
PELLEGRA i. (lat. pellis, deri ve yun. agra, yakalama > fr. pellagre’dan). Tıp. Derinin açık kısımlarında eritemli döküntüler, sinir ve mide bağırsak bozukluklarıyle kendini belli eden ve vitaminsizlikten ileri gelen genel hastalık.
— ANSiK. Pellegra özellikle ilkbaharda ortaya çıkar. Yüzde, boyunda ve ellerde kaşıntılı eritemler görülür; eritemli plakalar su keseleriyle kaplanır, sonra kurur; deri pullanıp dökülür. Deri olaylarıyle beraber sindirim bozuklukları (kırmızı dil, aftlı stama-tit, gastrit belirtileri, ishal) ve akıl bozuklukları ortaya çıkar. Hastalık çok zaman müzmin bir gelişme ile ilkbaharda ve yazın artışlar gösterir (güneşle temasın rolü). Tek belirtili şekillerine çok rastlanır. Pellegra PP vitamini veya nikotinik amit yokluğuna bağlı bir hastalıktır; hayvansal protein azlığından ileri gelir. PP vitamini ile tedavi çok etkili sonuçlar verir. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLEGRA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELLE (Maurice Cesar Joseph)
Tarih 08 Mayıs 2009
PELLE (Maurice Cesar Joseph), fransız generali (Douai 1863-Toulon 1924). Ecoie Polytechnique’in topçu bölümünü bitirdi. Berlin’de askerî ataşelik yaptı (1911). İdarî işler âmiri (1914) ve Joffre’un yanında yardımcı general (1915) oldu. 1917′de 15. kolorduya komuta etti. 1918 Martındaki alman saldırısında düşmana Oise yolunu kapayarak yararlık gösterdi. Savaştan sonra, Çekoslovakya’ya gönderilen fransız askerî kuruluna başkanlık etti (1919) ve İstanbul’da Fransa Yüksek komiserliği yaptı (1920). 23 Nisan 1923′te başlayan Lozan konferansının ikinci devresine fransız delegesi olarak katıldı. (L)
Pelleas et Melisande, beş perde ve on üç tabloluk müzikli dram. Librettosu Maeter-linck’in bir eserinden alınan bu dramı Debussy besteledi. İlk defa Messager yönetiminde Mary Garden, Jean Perier, H. Duf-rane ve F. Vieuille’ün katılmasıyle Opera Comiqu,e’te temsil edildi. Orta yaşlı senyör Golaud, zarif Melisande ile evlenir. Üvey kardeşi Pelleas genç kadına âşık olur. Kuşkulanan Golaud, kıskançlıktan Pelleas’ı öldürürken Melisande’m da ölümüne sebep olur. Olayın üstü kapalı bir biçimde gelişmesi, karşılıklı recitativo biçimindeki dramatik şarkının sürekli olarak duyulması, tek ve toplu söylenen şarkı bulunmayışı, senfonik unsurun silinmesi, orkestrada leitmotiv’in ve beş tonlu gamın kullanılması bu müzikli eserin başlıca özellikleridir. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLE (Maurice Cesar Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELLAN (Alfred)
Tarih 08 Mayıs 2009
PELLAN (Alfred), kanadalı ressam (Quebec 1905). önceleri gerçekçiydi sonra gitgide kübizme ve gerçeküstücülüğe yöneldi. Montreal’e yerleşti, tiyatro dekorları ve döşemecilik maketleri yaptı. Parçalı şekillerin ve parlak renklerin bir fışkırması olatak nitelenen eserleri Quebec Eyalet müzesi, Ottavva Millî galerisi ve Paris Art Moderne müzesi koleksiyonlarında yer alır. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLAN (Alfred) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELL A, PELLA, PELLAEA
Tarih 08 Mayıs 2009
PELL A i. (isp. k.). Metalürji Yapısında, ağırlığının üçte ikisi kadar civa bulunan gümüş malgaması. (L)
PELLA. Esk. coğ. Filistin’de (Peraia) şehir, M.ö. IV. yy.a doğru Petra yakınında kuruldu. Kudüslü hıristiyanlar M.ö. 70 kuşatmasından kısa süre önce buraya sığındılar. (L)
PELLA. Esk. coğ. Makedonya’da şehir, Emathia’da, M.ö. yaklaşık olarak 400′-den 168′e kadar Makedonya krallığının başkentiydi; senra bir roma kolonisi haline geldi. Birkaç yıkıntı. (L)
PELLA, Yunanistan’da il, Makedonya’da; 133 100 nüf. Merkezi Edessa. (L)
PELLAEA i. Orta ve Güney Amerika’da kuıak bölgelerde yetişen eğreltiotu. Birçok türü (Pellaea falcata, P. viridis, P. rotun-difolia) süs bitkisi olarak bahçelerde yetiştirilir. (Eğreltiotugillerden.) [L]
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELL A, PELLA, PELLAEA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELL (John)
Tarih 08 Mayıs 2009
PELL (John), ingiliz matematikçisi (Southwick, Sussex 1611 – Londra 1685). Cambridge üniversitesine bağlı Trinity kolejinde okudu. 1630′da buradan mezun oldu. 1643-1646 Arasında Amsterdam’da, 1646-1652 arasında da Breda’da matematik öğretmenliği yaptı. 1654-1658 Arasında Oliver Cromwell’in temsilcisi olarak İsviçre’nin Protestan kantonlarında bulundu. Daha sonra İngiliz kilisesinde görev aldı: 1661′de Fobbing’de, Essex bölge papazı, 1663′te de yine Essex’te Laindon papazı oldu. Bu iki görevi de ölümüne kadar sürdürdü.
Pell özellikle İngiltere’de (bölme) işaretini ortaya atmakla ve Pell denklemini (x2 — Dy2 = 1; burada D, kare olmayan herhangi bir integral’dir) kurmakla tanındı. Thomas Branker, Rhonius’un, bu denklemin yer aldığı, Algebra adlı eserini çevirmişti; bu tercümenin düzeltilmiş baskısını PelJ yayımladığı için (1668) denkleme onun adı verildi. Pell ayrıca matematik ve astronomi konularında da birçok eser yayımladı. Matematik alanındaki incelemelerinin elyazması metinleri British museum’dadır.
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELL (John) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELİT
Tarih 08 Mayıs 2009
PELİT i. (yun. pelos, kil’den fr. pelite). Çok küçük taneli (çapı birkaç mikron) kırıntılı tortul kaya. (Organik çamur veya balçıktan meydana gelene tutturulmamış pelit denir; ayrıca tutturulmuş pelit veya asıl pelit de vardır. Bazı pelitler glokonilidir.) [L]
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELISSİER (Aimable Jean Jacques)
Tarih 08 Mayıs 2009
PELISSİER (Aimable Jean Jacques), Malakoff dükü, Fransa mareşali (Maromme 1794 – Cezayir 1864). 1815′te Ren ordusunda ilk defa savaşa katıldıktan sonra Cezayir’de hizmet gördü. Birinci Kabiliye sefer t ne kumanda etti. Bu seferde 1852′de Laghouat’yı zaptetti. Kırım savaşında I. Kolordu kumandanıydı. Mayıs 1855′te Canrobert’in yerine Kırım’daki fransız ordusunun başına geçti ve Malakoff tabyasını ele geçirmek başarısını gösterdi. Bu başarı, mareşalliğe yükselmesini ve dük unvanını almasını sağladı. 1858′de Londra büyükelçisi oldu. 1860′-ta Cezayir valiliğine tayin edildi, ölünceye kadar bu görevde kaldı. —Kardeşi PHiLiPPE (Vouges, Cöte-d’Or 1812-Paris 1887). 1861′de general oldu ve Paris kuşatmasında kuzey bölge topçusuna kumanda etti. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELISSİER (Aimable Jean Jacques) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELİNDABA, PELİON
Tarih 08 Mayıs 2009
PELİNDABA, Güney Afrika’da (Transvaal) yer, Pretoria yakınında, 1965′te hizmete giren nükleer reaktör. (L)
PELİON, yun. Peleion, yaygın şekliyle Pilio, Yunanistan’da kütle, Tesalya’nın güneydoğusunda, Volos körfeziyie Ege denizi arasında; 1 651 m. Doruklarından birinde Eskiçağda Zeus Akraios tapınağı vardı; altındaki mağara mitolojiye göre Kheiron’un inidir. Devler tanrılara karşı giriştikleri savaşta Olympos’a tırmanabilmek için Pelion’un üstüne Ossa’yı yerleştirdiler. Kentauroslar burada oturdu. Thetis ve Peleus burada evlendi ve Argonautlar buradan yola çıktılar. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELİNDABA, PELİON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELİKÜL, PELETİYERİN
Tarih 08 Mayıs 2009
PELETİYERİN i. (fr. pelletierine). Eczc. Tanret tarafından nar ağacının (Punica gra-natum) kök kabuğundan saf olarak elde edilen alkaloit.
— ANSİKL. Eczc. Peletiyerin sülfat, peletiyerin ve izopeletiyerin sülfatlarının karışımı.
anaları tarafından yarı sindirilmiş hazır besinlerle beslenir. (L)
PELİKÜL i. (fr. pellicule). Bk. FİLİM. PELİN i. Çok acı ve keskin kokulu otsu bitki; boş topraklarda, kumsallarda, kayalıklarda tabiî olarak yetişir; ayrıca bahçelerde ve saksılarda yetiştirilir, büyük pelin (Artemisia absinthum) ve küçük pelin (A. pontica) diye iki türü vardır. (Bileşikgillerden.) [M]
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELİKÜL, PELETİYERİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELETIER
Tarih 08 Mayıs 2009
PELETİER (Jacques), fransız bilgini ve yazarı (Le Mans 1517 – Paris 1582). Mans piskoposu, Rene du Bellay’in sekreteriydi. Sonra Bayeux kolejinin yöneticiliğine getirildi, tıp okudu, hekimlik yaptı, öldüğünde Mans kolejinin yöneticisiydi. Dialogue de l’OrtograpHe’ta (İmlâ Diyalogu) fransız imlâsını fonetik imlâ olarak yenileştirmeğe çalıştı. Art Poctigue d’Horace’ı (Horatius’-un Şiir Sanatı) [1545] manzum olarak Fransızcaya çevirdi. Bunu Art Poetiçue Français (Fransız Şiir Sanatı) [1555] adlı eseri takip etti. Kolay anlaşılır bir şairdi, fakat fazla incelik taraf lısıydı. Yayımladığı eserler: Les Oeuvres Poetiçues (Şiirler) [1547] ince bir tabiat duygusuyle ilgi çeker; VAmour des Amours (Sevgilerin Sevgisi) [1555] ve devamı olan UUranie (Petrarca tarzı şiirlerle bilimsel şiirlerin karışımı); La Savoie (1572); Les Louanges (övgüler) [1581] ve matematik kitapları. 1547′de dü Bellay ve Ronsard ile tanıştı. Ronsard, önce G. Des Autels’e ayırdığı yeri J. Peletier’ye vererek, onu Pl&ade topluluğuna aldı (1555). [L]
Jacques Peletier (French poet)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELETIER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELESENK
Tarih 08 Mayıs 2009
PELESENK i. (ar. belesân’dan). Dalbergia*nın Amerika’da yetişen çeşitli türlerinden elde edilen değerli kereste. (Bk. ANSiKL.) |] Türlü bitkilerden çıkarılan kokulu reçine.
— DEY. (Bir şeyi) Diline pelesenk etmek, o şeyi sık sık söylemek.
— ANSiKL. Pelesenk’leı genel olarak brezilya pelesengi ve Honduras pelesengi diye ikiye ayrılır. Birincisi, Dalbergia nigra, D. Cubilquitzensis, D. Spruceana gibi türlerden elde edilir. Değişik renklerde (kahverengi, mor veya esmer, hattâ vişne çürüğü), ağır, sert, kaplamacılıkta çok makbul sayılan, mobilya, fırça, bıçak sapı yapımında ve tornacılıkta kullanılan bir kerestedir. Mobilyacılıkta XVIII. yy.dan itibaren kullanılmağa başlandı ve XIX. yy.ın bronz işlemeli mobilyalarında moda haline geldi. Honduras pelesengi, diğer adiyle rosewood Honduras veya nagaed wood (A.B.D.) D. Stewensonii’ûtn elde edilir. Oldukça kaba, fakat işlenince güzelleşen bir kerestedir; mobilyacılıkta ve lavtacılıkta kullanılır; ama ihracatı öbürüne göre çok düşüktür. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELESENK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELERİN DE MARİCOURT
Tarih 08 Mayıs 2009
PELERİN DE MARİCOURT (Pierre EE), fransız filozofu (XIII. yy.da Maricourt’da doğdu). Paris’te Roger Baccn’un hocasıydı. Mıknatıs konusunda önemli bir mektubu (Epistola de Magnete) vardır. Sigu de Fousancourt adında birine yazdığı ve ilk olarak 1558′de yayımlanan bu mektupta, magnetizmanın ve deneysel metodun temellerini atar. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELERİN DE MARİCOURT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELERİN
Tarih 08 Mayıs 2009
PELERİN i. (fr. pelerine’ten). Omuzlardan aşağıya doğru inen, geniş, kolsuz ve çoğunlukla kapüşonlu bir çeşit giyecek, üstlük: Ama bana da İSİ ermin’in resmin-deki gibi kukuletalı bir pelerin giydireceksiniz (Kemal Tahir). Çarşaflarının etekleri dar, pelerinleri kısa, inik peçeleri inceydi (H. E. Adıvar).
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELERİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Ansiklopedi Başlıklar
Tarih 07 Mayıs 2009
İyibilen Ansiklopedisi iyi bilen yazarları tarafından çeşitli güvenilir kaynaklardan derlenerek hazırlanmaktadır. Özgür, bağ