REŞİDÜDDİN Tabib (Fazlullah bin İmadüddevle)

Tarih 29 Haziran 2009

REŞİDÜDDİN Tabib (Fazlullah bin İmadüddevle), ilhanlı tarihçisi ve devlet adamı (Hemedan 1248-Tebriz 1318).

Hekimlik ya­pan bir aileden geldiği ileri sürülür; milli­yeti kesinlikle bilinmiyor. Sonradan müslü­man olduğu söylenir. Hemedan’da tıp oku­du. Sonra Gazan Hanın hizmetine girdi. Onun büyük bir ilgi duyduğu tabiat bilim­leri konusunda, özellikle bitkiler üstünde çalıştı. Gazan Han için özel bir bitki ko­leksiyonu düzenledi.

Gazan Hanın veziri oldu. Şam seferine katıldı (1303). Reşidüddin, devlet işleri­ne çok karışmadı; daha çok bilimle, in­celeme ve araştırmalarla ilgilendi. Gazan Hanın isteği üzerine tarih eserleri yazmağa başladı. Bir ara Hindistan’da Del­hi hükümdarının yanına gitti; orada tıpla ilgili incelemeler yaparak ilâç yapı­mında kullanılan malzeme topladı.

Irak ve Anadolu’yu gezdi. Gittiği yerlerde ya­pılan bilimsel çalışmaları takip etti; tıp konusunda kendisinden önce gelenlerin eserlerini okudu. Bütün ömrünü, devlet iş­lerinin yanında, bilim çalışmalarına verert Reşidüddin’in daha çok tarih alanında ö-nemli ve kendinden sonra gelen tarihçiler için ana kaynak niteliği taşıyan eserleri vardır.

Reşidüddin, ayrıca, birçok hayır kurumu yaptırdı. Bunlar arasında devrin en büyük kütüphanesinin de içinde bulunduğu Rab-i Reşîdî kurumları önemlidir. Bir mahalle niteliği taşıyan Rab-i Reşîdî’de dârüşşifa, medrese, kervansaraylar, hamamlar, kumaş ve kâğıt yapımevleri vardır. Reşidüddin tıp, tarih, medeniyet tarihi, siyaset, devlet ida­resi, felsefe ve din konularında eserler yaz­dı. Bir ara çin medeniyeti ve dinleri üstün­de çalıştı. Bazı çinli rahiplerle ilişkiler kur­du. Kendinden önce gelen bilginlerin, özel­likle Birûnî’nin Hindistan tarihi ve İnançlarıyle ilgili yazılarını Farsçaya çevirdi.

Çin’deki basım işleri, inançlar, dil, musiki, kâğıt para işlerini anlatan yazılar yazdı. Türkler ile Moğolların uygulamalı ve teorik tıpla ilgili bilgilerini biraraya topladı. So­nunda Olcayto’yu (Sultan Mehmed Huda-bende) zehirlediği ileri sürülerek oğluyle birlikte Emir Çoban tarafından öldürtüldü.

Başlıca eserleri: Cami-üt-Tevarih (Tarih­ler Derlemesi); Âsâr-u Ahya (Eserler ve Diriler); Tansuk-name-i İlhanı der Fünûn-i Ulûm-i Hitaî (Çin Bilimlerinin Fen-leri Hakkında İlhanlı Tansuknamesi) [Vangi-Suku adlı bir çinli bilginden tercüme]; Kitab-ı Siyaset ü tedbir-i Mülk-i Hıtaiyan (Çin Ülkelerinin Tedbirleri ve Siyaseti Ki­tabı) ; Şuab-ı Pençgâne (Beşli Şubeler); Miftah-üt-Tefsir (Tefsir Anahtarı); Tavzi-hat-ı Reşidi (Reşid’in Açıklamaları), Le-taif-ül-Hakayık (Gerçeklerin Hoşa Giden­leri); Beyan-ül-Hakayık (Gerçeklerin Anla­tılması); Münşeât-i Reşidi (Reşid’in Nesir Yazıları). [M]

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞİDÜDDİN Tabib (Fazlullah bin İmadüddevle) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENAN (Ernest)

Tarih 27 Haziran 2009

RENAN (Ernest), fransız yazarı (Treguier 1823 – Paris 1892). Beş yaşında babasını kaybetti. Annesi ve ablası tarafından yetiş­tirildi. Çeşitli din okullarında okudu. Saint-Sulpice kolejinde îbranîce öğrendi.

Al­man düşüncesinden etkilenerek katolik i-nancından koptu. 1845′te papazlıktan ay­rıldı. Felsefenin yanı sıra, filoloji çalışma ve araştırmalarını da sürdürdü. 1847′de Essai Historique et Theorigue sur les Langues Semitiques (Samî Dilleri üstüne Ta­rihî ve Nazarî Deneme) adlı eseriyle Volney ödülünü kazandı. 1848 Devriminden büyük ölçüde etkilendi. Jules Simon’un yönettiği La Liberte de Penser (Düşünme Hürriyeti) adlı gazetede yazılar yazmağa başladı.

İnsanlığı ilgilendiren büyük mese­lelerin ancak liberal bir bilim yoluyla çö­zümlenebileceğini ispatlamak amacıyle Avenir de la Science (Bilimin Geleceği) adlı eseri yazdı. Bu eser, ancak 1890′da ki­tap olarak yayımlandı. 1850′de Bibliotheque Nationale’deki süryanîce elyazmalarını sınıflandırmakla görevlendirildi. Revue des Deux Mondes ve Journal des Debats’da. yazılar yazdı. 1852′de Averroes et Averro-isme (İbni Rüşt ve İbni Rüşt’çülük) konu­lu teziyle doktorasını verdi. 1860′ta ablasıyle birlikte, arkeolojik bir görevle Suri­ye’ye gitti. 1861′de ablasının ölümü üzerine yalnız olarak yurda döndü; göreviyle ilgili çok geniş temel bilgiler ve ilgi çekici ör­nekler dışında, isa’nın Hayatı (Vie de Jesus) adlı eserinin müsveddelerini de getir­di; bu eser, yirmi yıllık çalışmalarının bü­yük bir kısmını kapsayan Histoire des Origines du Christianisme’in (Hıristiyanlık Menşelerinin Tarihi) ilk cildidir. Renan, 1862′de College de France’ın îbranîce kür­süsüne getirildi. Ama daha ilk dersinde, isa’dan «eşsiz bir adam» olarak söz etme­si gürültülere yol açtı.

Dersleri önce erte­lendi, sonra da bütün bütün kaldırıldı. Renan’ın edebiyat çevrelerine girmesi bu sıralara rastlar. 1863′te yayımlanan İsa’nın Hayatı’nda. isa’yı tenkitçi tarih metotlarıyle incelediği için yeni tepkilere yol açtı! 1864′te eserine devam edebilmek için Mı­sır’a, Anadolu’ya ve Yunanistan’a gitti. 1869′da siyasete atılmayı denedi. Savaş sı­rasında Prusya prensi Friedrich ile barış konusunda görüşmeğe çalıştı. Savaştan son­ra yeniden College de France’taki kürsüsü­ne dönerek, ülkesinde düşünce ve ahlâk alanını kapsayan bir reform üstünde çalış­malara başladı. 1883′te College de France’­ın müdürü oldu.
Hayatının son yıllarında Origines adlı eserini Histoire du Peuple d’israel (İsrail Milletinin Tarihi) ile tamam­lamağa çalıştı ve Drames Philosophiques’i (Felsefî Dramlar) yazdı.

Renan’ın öbür eserleri: Histoire Generale et Systeme Compare des Langues Semitigues (Samî Dillerinin Karşılaştırmalı Sistemi ve Genel Tarihi) [1885]; Essais de Morale et de Critigue (Ahlâk ve Tenkit Denemeleri) [1859]; Questions Contemporaines (Çağdaş Meseleler) [1868]; Dialogues et Fragments Philosophiques (Felsefî Diyalog ve Yazıt­lar) [1876]; Drames Philosophiques (Felsefî Dramlar) [Caliban, l'Eau de Jouvence (Gençlik Suyu), Le Pretre de Nemi (Nemi Rahibi), Abbesse de Jouarre (Jouarre Ra­hibesi)] (1886); Çocukluk ve Gençlik Hatı­raları (Souvenirs d’Enfance et de Jeunesse) [1883], Feuilles Detachees (Kopuk Sayfa­lar) [1892]. Renan, kiliseden kopmakla birlikte, en büyük önemi manevî değerlere verdi, insanlığın ilerlemesi konusunda bü­tün varlığıyle liberal bilime ve tenkitçi dü­şünceye bağlandı. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENAN (Ernest) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİSKE (Johann Jakob)

Tarih 27 Haziran 2009

REİSKE (Johann Jakob), alman filologu (Zörbig, Saksonya 1716 – Leipzig 1774). Leipzig Felsefe fakültesinde arapça dersi verdi, sonra 1758′de Nikolaischule’ye rek­tör oldu. Oratorum Graecorum Monumenta’nın (Yunan Hatipleri) [1770-1775] ten­kitli baskısını yaptı. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİSKE (Johann Jakob) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİNHOLD (Kari Leonhard)

Tarih 27 Haziran 2009

REİNHOLD (Kari Leonhard), alman filo­zofu (Viyana 1758 – Kiel 1823). önce Ciz­vit tarikatına girdi, sonra protestan oldu.

Der Deutsche Merkür gazetesinin yazarla­rı arasına katıldı. Wieland’ın kızıyle evlen­di, önce Jena’da (1784-1794), sonra Kiel’de felsefe okuttu, önce Versuch Einer Neuen Theorie des Menschlichen Vorstel-lungsvermögens (İnsan Anlayışı Üstüne Ye­ni Bir Teori Denemesi) [1789] adlı ese­rinde Kant taraflısıydı, sonra Fichte, Bardili ve Herbart’ın felsefesini benimsedi. — Oğlu ERNST (Jena 1793 – ay.y. 1855). 1822′de Kiel üniversitesinde doçent ve 1824′te Jena üniversitesinde profesör oldu. Ay­rıca Gelişiminin Başlıca Aşamalarına Gö­re Felsefe Tarihi (1828) adlı bir eser ya­yımladı. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİNHOLD (Kari Leonhard) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİFFENSTUEL

Tarih 27 Haziran 2009

REİFFENSTUEL (Johann Georg, Anaklet — denir), bavyeralı rahip (Tegernsee 1641-Freising 1703)

Kapüsen tarikatına girdi (1658). Landshut ve Münih’te felsefe ve ilâhiyat okuttu (1667-1677). İlahiyat öğre­timine yeni bir biçim verdi. 1691′de Freisîng’de profesör, daha sonra tarikatın bölge başrahibi oldu. Yazdığı Ahlâkî ilahiyat (1692) uzun süre elkitabı olarak kullanıldı.
1700′de yayımladığı Jus Canonicum Universum’un (Kilise Hukuku Ansiklopedisi) bir­çok baskısı yapıldı. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİFFENSTUEL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİD (Thomas)

Tarih 26 Haziran 2009

REİD (Thomas), iskoç filozofu (Strachan 1710-Glasgow 1796). Newmachar’da protestan papazıydı; Hume’un Treatise of Hu­marı Nature’ını (İnsan Yaratılışı üstüne İnceleme) okuduktan sonra felsefeye yö­neldi.

1752′de Aberdeen üniversitesi felse­fe profesörü oldu. 1764′te Glasgow üni­versitesi Ahlâk Felsefesi bölümünde ders verdi.

Başlıca eserleri: An înquiry into the Human Mind, on the Principles of Com-mon Sense (Sağduyu tikelerine Göre İnsan Anlayışı Üstüne) [1764]; Essays on the in-tellectual Powers of Man (Akıl Yetenek­leri Üstüne Denemeler) [1785]; Essays on the Active Powers of Man (İnsan Aktif Yetenekleri üstüne Denemeler) [1788]. Reid, zihnî olgulara gözlemi ve tümevarı­mı uygulayarak Hume’un şüpheciliğindeki paradoksların karşısına, sebeplerin ve maddelerin varlığı hakkında «sağduyu»nun edindiği kanıları çıkardı. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİD (Thomas) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİCHENBACH (Hans)

Tarih 26 Haziran 2009

REİCHENBACH (Hans), alman filozofu ve mantıkçısı (Hamburg 1891-Los Angeles 1953).

Berlin’de (1926), İstanbul’da (1933) ve Los Angeles’ta (1938) felsefe profesörü oldu. Yeni pozitifçi ve mantıkçı. Viyana okulunun kurucularındandır.
Başlıca eser­leri: Axiomatik der Ziele und Wege der Heutigen Naturphilosophie (Amacın Aksiyomatiği ve Bugünkü Tabiat Felsefesi) [1931]; Wahrscheinlichkeitslogik (Olasılık Mantığı) [1932]; W’ahrscheinlichkeitslehre ‘ (Olasılık öğretisi) [1935]; Experience and Prediction (Deney ve Kehanet) [1938]; Element s of Symbolic Logic (Semboller Mantığının Unsurları) [1947]. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİCHENBACH (Hans) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİCHARDT (Johann Friedrich)

Tarih 26 Haziran 2009

REİCHARDT (Johann Friedrich), alman bestecisi ve müzik yazarı (Königsberg 1752 – Giebichenstein 1814). Königsberg ve Leipzig’de felsefe ve müzik okudu, 1775′te Friedrich II’nin, 1808′de Vestfalya kralı Jeröme’un kapella yöneticiliğine getirildi.

Daha sonra, Giebichenstein’da tuz ocakları müfettişi oldu. Lied’ler, Goethe’nin metni üstüne dört operakomik, kantat’lar, dinî eserler, senfoniler, uvertürler, oda müziği, operalar v.b. besteledi. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİCHARDT (Johann Friedrich) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REHMKE (Johannes)

Tarih 26 Haziran 2009

REHMKE (Johannes), alman filozofu (El-mshor 1848-Marburg 1930). Greifsvvald üni­versitesinde ders verdi (1885-1921). Fenome­nizme karşı çıktı.

Başlıca eserleri: Philosop-hie als Grundwissenschaft (Temel Bilim Olarak Felsefe) [1910]; Logik Oder Philosop-hie als Wissenslehre (Mantık veya Bilim Olarak Felsefe) [1918]; Grundlegung der Ethik als Wissenschaft (Bilim Olarak Ahlâkın Temeli) [1925], (M)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REHMKE (Johannes) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REDİ (Francesco)

Tarih 25 Haziran 2009

REDİ (Francesco), italyan bilim adamı ve yazarı (Arezzo 1626-Pisa 1698). Tıp ve felsefe doktorası yaptı (1647).

Bütün bilim dalları­nı inceledi; başta klasik diller olmak üzere birçok dil öğrendi. Günümüzdeki roman dilleri ve lehçebilim çalışmalarının öncüsüdür. Crusca akademisine başkan oldu. Vocabolario’ya büyük katkılarda bulundu (bu arada yabancı metinlerden aktarmalar da yaptı). Bugün Lavenziana’da bulunan de­ğerli bir kütüphane meydana getirdi. Ferdinando II ile Cosimo III’ün «başhekimi»ydi; büyük dukalık sarayında ve Accademia del Cimento’da çeşitli «tabiî deneyler» yaptı.

Ti­tiz bir gözlemci ve başarılı bir deneyci olan Redi, en güç biyoloji meselelerini ele aldı. Böcek nesillerinin kendiliğinden oluştuğu­nu öne süren eski efsaneyi yıktı; sineklerin, kokmuş etler üstüne başka sineklerin yu­murta bırakması sonucunda ortaya çıktığını ispatladı (1668). Ayrıca insan vücudundaki asalak kurtlar ve birçok hayvan üstüne ilk geniş ve metotlu araştırmayı yapan bilgin de Redi’dir; bundan dolayı parazitoloji (1684) biliminin kurucusu sayılır. Redi’nin küçük eserlerinden birçoğunda çok önemli gözlem­ler vardır (engerek yılanının zehiri [1664], çeşitli bitkilerin külünden elde edilmiş su­dan çıkarılan sunî tuzlar v.b.).

Hekim ola­rak da büyük ün ve servet kazandı. Consulti adlı eserinden gözlem ve deneye daya­nan bir metot ortaya koydu. İlmî yazı­ları, mükemmel bir üslûp ve arı bir dille yazılmıştır. Consulti ve öbür eserleri edebî yönden büyük önem taşır. Bacco in Toscana (Bacchus Toscana’da) adlı ünlü dithy-rambos’u, Bacchus’un tattığı çeşitli şarap­ların övgüsünü yapar. Kitap, kapsadığı şiir­lerin mükemmelliği, dil ve veznin ustalığı sayesinde ün kazandı. Redi, od’lar, küçük şarkılar, bürlesk şiirler ve soneler de yazdı. Ayrıca Lettere Famigliari (Samimî Mektup­lar) adlı bir eseri vardır. (M)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDİ (Francesco) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAZÎ (Ebubekir Zekeriya)

Tarih 24 Haziran 2009

RAZÎ (Ebubekir Zekeriya), hanlı bilgin ve filezof (Rey 841 – ? 926). önceleri mu­siki alanında çalıştı.

Bağdat’a gitti; orada zamanın ünlü bilginlerinden Ali bin Sehl bin Rabban’dan tıp öğremi gördü. Rey hastahanesi başhekimliğine, sonra Bağdat hastahanesi başhekimliğine getirildi. Doğu ülkelerinde geziye çıktı. Samanî hüküm­darı Mansur bin İshak tarafından saraya alındı. Hippokrates ve Galenos üstünde çalıştı. İran, hint ve yunan felsefesini, özellikle Pythagoras ve Thales’i öğrendi. Anaksagoras ve Empedokles üstünde araştırma­lar yaptı. Tabiiyim denen tabiatçı filo­zofların görüşlerini benimsedi. Tıp ve kim­ya alanında deneye ve gözleme önem verdi.

İslâm düşüncesinin ilk görgücü (ampirist) filozoflarından biri olan Razî’ye göre in­san bilgisinin kaynağı duyulardır. Gerçek olan madde âlemidir. Ruh ile Tanrı ev­renin dışındadır.
Varlık bütününde beş son­suz (ezelî) ilke vardır: 1. Tanrı; 2. boşluk (mutlak mekân); 3. süre (mutlak zaman); 4. ruh (ışık, aydınlık); 5. madde (karan­lık).
Razî felsefesinde iran inançlarının ışık ve karanlık anlayışı vardır. O, bu iki il­keyi biraz değiştirerek yunan düşüncesin­deki ruh ve madde niteliğinde birer ilke olarak benimser. Razî’ye göre insan aklı iyi ile kötüyü, Tanrı ile ilgili nitelikleri bilir. Akıl, evren işlerinin düzene konul­masında olduğu gibi bu konuda da yeter­lidir. Ondan başka bir ilke gerekmez.

Hal­kın uyarılması için, üstün yetenekli kimse­lerin varlığı pek gerekli değildir. Peygam­berlerin sözleri, düşünceleri birbiriyle çe­lişme halinde olduğundan akıl ilkeleriyle bağdaşmaz. Felsefe araştırmalarında tüme­varım (el-istikra) metodunu benimseyen Razî’nin bütün görüşleri tabiat olaylarına, ta­biat denen varlık bütününün tanınmasına, incelenmesine dayanır. Bütün yaratıkların başlangıcı salt ışıktır (nur). Madde (he­yula) ile ışık ve nefs onunla vardır. Ru­hanî denen basit tözler (cevherler) ondan çıkar, insanın ruhsal varlığı ondan doğar. Ruhun kaynağı «ruhanî heyula» denen bu ilk ve salt nur’dur (ışık).

Razî, felsefe dışında fizik (ışığın kırılması) ve kimya ile de (basit cisimler) ilgilendi; bu konularda çalışmalar, araştırmalar yap­tı. Felsefeyle deney bilimleri arasında kesin bir bağlantının bulunması gerektiğini sa­vundu, ölümünden sonra birçok islâm ve avrupa bilginini ve filozofunu etkiledi. Eserleri: Kitab fi’t-Tıbbi’r-Ruhânî (Manevî Hekimlik Kitabı); El-Havt (Kuşatan); El-ilm-ül-İlâhi (Tanrı Bilgisi). [M]

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAZÎ (Ebubekir Zekeriya) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAYNAL (Guillaume)

Tarih 24 Haziran 2009

RAYNAL (Guillaume), fransız tarihçisi ve filozofu (Saint-Geniez d’Olt 1713 – Paris 1796). Rahip oldu, sonra felsefe ve tarihe merak sarınca rahiplikten ayrıldı. Helvetius, d’Holbach ve Mme Geoffrin’in sa­lonlarına devam etti.

Histoire du Stathou-derat (Stathouder’liğin Tarihi) [1748], His­toire du Parlement d’Angleterre (İngiltere Paılamentosunun Tarihi) [1748] adlı eser­leri yayımladı. Büyük eseri Histoire Philosophique et Politique des Etablissement et du Commerce des Europeens dans les deux indes (İki Hindistan’da Avrupalıların Kurum ve Ticaretinin Felsefî ve Siyasî Ta­rihçesi) [1770'te gizlice yayımlandı] ömürgeci devletlerin siyasetine, rahipler sınıfı­na, Engizisyona karşı çıktı.

Bir yandan eseri yasaklanırken, bir yandan da hakkın­da parlamento tarafından tutuklama ka­rarı alınan rahip Raynal, önce Friedrich II’nin, sonra Katerina II’nin yanına kaçtı. 1787′de Fransa’ya dönme izni aldı ve Toulon’a, Malouet’nin yanma yerleşti, fitats generaux’ya seçildi, fakat yaşı çok ileri olduğu için, Malouet lehine milletvekilliğinden çekildi. 31 Mayıs 1791′de Meclis’e bir mektup yazarak devrimci şiddet hare­ketlerini kınadı. Terör günlerinde saklandı, 1795′te Enstitü üyesi oldu, fakat göreve baş-layamadan öldü. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAYNAL (Guillaume) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAVENDİ Ebül HÜSEYİN bin YAHYA

Tarih 24 Haziran 2009

RAVENDİ Ebül HÜSEYİN bin YAHYA, arap filozofu (öl. 910).

Hayatiyle ilgili ye­terli bilgi yoktur. Mutezile mezhebinin bellibaşlı düşünürlerinden biridir. Çağında, sünnî inançlarını benimseyen bilgin ve fi­lozoflara karşı giriştiği tartışmalar yüzün­den dinsizlikle suçlandı. Bugüne kalan eserlerinin incelenmesinden ilkçağ yunan felsefesini, atomcuları, eski iran kültürünü iyi bildiği, kendinden önce gelen filozof­ları okuduğu anlaşılıyor.

Ravendî, önce şiî inançlarını savundu, şiî kelâmı üstünde geniş ölçüde çalışmalar yaptı. Rafızî düşünürlerinden Ebu İsa el-Varrak’ın etkisiyle bütün tektanrıcı din­lere karşı çıktı. İslâm dünyasında, bütün düşüncelerin akıl ölçülerine uyma gereğini ileri süren, akim ilkeleri dışında genel ge­çerliği olan bir hakikat ölçüsü tanımayan filozofların başında gelir. Bu bakımdan, islâm akılcılığının kurucularından biridir. Ona göre, aklın dışında bir gerçek yok­tur. Doğru düşünmenin, gerçeği kavrama­nın tek kuralı akıl yoludur. Akılla bağ­daşmayan bütün inançlar, dinler ve düşünceler gerçek dışıdır, birer yanılmadır. İnsanda, insanüstü bir başarı, akıl dışı bir yetenek, tanrısal bir güç de yoktur.

Tek­tanrıcı, çoktanrıcı bütün dinlerin ileri sürdüğü düşünceler akıl ilkelerine uymadığı için doğru değildir. Mucize, derin dü­şe dalmadır» bir sapıtmadır. Bütün pey­gamberler de birer insandır. Onların in­sanüstü bir güçleri, başarıları yoktur. Pey­gamberlerin gösterdiği söylenen mucizeler birer uydurmadır. Peygamberlik büyücü­lük ve gözbağcılıkla aynıdır. Bütün bilgi­lerin kaynağı deney, ölçüsü akıldır, ölüm­den sonra dirilme, yoktan var edilme di­ye bir gerçek yoktur. İnsan yaşadığı süre­ce vardır.

Ravendi, kendinden sonra ge­len birçok düşünürü, islâm bilginini etki­ledi, özellikle tabiatçı ve maddeci islâm filozoflarına ışık tuttu. İmanı akıldan üs­tün gören, evrenin yoktan var edildiğini, ölümden sonra dirilmenin kesin ve gerçek olduğunu ileri süren düşünürler tarafın­dan ağır saldırılara uğradı, özellikle Kur’an’a karşı çıkışı, onun ileri sürdüğü dü­şüncelerin akılla bağdaşmadığı için ger­çek olmayışını savunuşu geniş yankılar yaptı.

Eserleri: Kitabü’l-Fazihatü’l-Mutezi-le (Mutezilenin Kötülükleri Kitabı); Kitabü’d-Dâmiğ (Yergi Kitabı); Kitabü’z-Zümürrüd (Zümrüd Kitabı). [-» Bibliyo.] (M)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVENDİ Ebül HÜSEYİN bin YAHYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RATZENHOFER (Gustav)

Tarih 24 Haziran 2009

RATZENHOFER (Gustav), avusturyalı sos­yolog (Viyana 1842-Amerika dönüşü, gemide 1904). Hayatı orduda geçti.

General rütbesi­ne kadar yükseldi. Birçok taktik eseri ya­yımladı, fakat daha çok sosyal felsefe konusundaki eserleriyle tanınır: Wesen und Zweck der Politik (Siyasetin özü ve Amacı) [1893], Soziologie (Sosyoloji) [1898], Pozitif Monizm (1899), Positive Ethik (Pozitif Etik) [1901],

Zekânın Tenkidi (1902). Sos­yoloji teorisi, «insan çıkarları»na bağlana­bilecek temel sosyal güçlere dayanır. Bu «çıkarlar»ın temelinde bireysel varolma ve türün korunması istekleri yer alır. Savaş, sanayi ve ticaret bu istekleri tatmin etme araçlarıdır ve «çıkarların uyumlu bir şekil­de tatmini» sosyal gelişmenin amacıdır. Sos­yal kanunlar, tabiî kanunların «değişik şe­killerinden» başka bir şey değildir. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATZENHOFER (Gustav) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RATHKE (Martin Heinrich)

Tarih 24 Haziran 2009

RATHKE (Martin Heinrich), alman ana­tomi bilgini (Danzig 1793 – Königsberg 1860). önce Dorpat üniversitesinde patolo­ji ve fizyoloji okuttu.

Sonra K. E. von Baer’in yerine Königsberg üniversitesinde anatomi ve zooloji profesörü oldu. 1825′te memelilerin ve kuşların dölütlerinde balık­ların solungaçlarını andıran bazı organ ya­pılarına rastladı. Bu buluş, tabiat felsefe­cilerinin düşüncelerini çürütmekte, K. E. von Baer’in biyogenetik kanununu doğrula­maktaydı. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATHKE (Martin Heinrich) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

READ (sir Herbert Edward)

Tarih 24 Haziran 2009

READ (sir Herbert Edward), ingiliz ten­kitçisi ve şairi (Muscoates Grange, Kirbymooreside, Yorkshire 1893-Molton yakınları, Yorkshire 1968).

Leeds üniversitesinde oku­du ama Birinci Dünya savaşı çıkınca öğre­nimi yanda kaldı. Yorkshire alayında yüz­başı rütbesiyle hizmet gördü. Read, Naked Warriors (Silâhsız Savaşçılar) [1919] adlı şiirlerinde modern savaşın korkunç yanla-nnı gözler önüne serer. 1933-1939 Arasında Burlington Magazine’i yayımladı. Çağdaş şiir anlatımının tek samimî ve elverişli bi­çimi saydığı serbest vezinden yanaydı. Kendi tenkitçi görüşünü klasisizmle ro­mantizmin hümanizmde uzlaşması şeklinde tanımladı.

Son eserlerinden bazıları: The Philosophy of Modern Art (Modern Sanat Felsefesi) [1952]; Tenth Muse (Onuncu Mu­sa) [1959]; Third Realm of Education (E-ğitimin Üçüncü ülkesi) [1900] ve A Letter To A Young Artist (Genç Bir Sanatçıya Mektup) [1962]. (M)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa READ (sir Herbert Edward) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RASYONALİZM

Tarih 23 Haziran 2009

RASYONALİZM i. (fr. rasyonalisme’den).
Sadece akla dayanan bir şeyin özelliği. || Vahye dayanan sistemlere karşıt olarak akla dayanan sistem. || Ampirizme karşıt olarak, ilk fikirlerin kavnağını akılda bulan sistem. Eşanl. AKILCILIK.

— Mim. ve Süs. santl. Bir binanın veya bir nesnenin kullanım amacına tam olarak uy­ması gerektiğini ve güzelliğin bu uygunluk­tan doğduğunu ileri süren öğreti. (XX. yy.ın başlarında, «modern üslûp»a bir tepki ola­rak ortaya çıkan ve Charles Plumet, Süe ve Huillard gibi mimarlar tarafından benimse çıkan fonksiyonalizmden, geleneksel malnen rasyonalizm, kendisinden sonra ortaya çıkan fonksiyonalizmden, geleneksel mal­zemeleri kullanmayı engellememesi ve ılımlı bir süsleme sistemini benimsemesi bakı­mından ayrılır.)
— Psikopatol. Marazı rasyonalizm, şizofre­ninin temel özelliğini meydana getiren dü­şünce şekli. Akla aykırı düşüncelere daya­nan marazı rasyonalizm, pratik veya sosyal gerçekten kopmuş ve içine kapanmış bir düşünce sürecidir. (Marazî rasyonalizm, saç­ma akılyürütmelere yol açar, çünkü bunlar somut temelden yoksundur.)
— ANSİKL. Fels. Ampirizme karşıt bir sis­tem olan rasyonalizm’e göre, «neden» ve «cevher» gibi fikirler, «bilginin yönetici il­keleri» diye adlandırılan yargılar, ya doğuş­tan gelir ya da zihin tarafından kurulmuş­tur. Bunlar, sadece deneyin verilerinden türemiş olamaz. Eflatun, Descartes, Leibniz, Kant ve yeni-eleştirici okul, ayrı ayrı bi­çimler içinde, bilgi üzerine rasyonalist bir teori kurmuşlardır.
İradî faaliyetimizin dayandığı ilkelerin akıl­dan türediğini, a priori olduğunu ve faydacı düşüncelerden doğmadığını ileri süren öğ­retiye de ahlâkî rasyonalizm denir. Bu du­rumda, rasyonalizm, hazcılığın ve faydacılı­ğın karşıtıdır. Dînî rasyonalizm ise, imanla ilgili bütün hakikatlerin ölçütü olarak kişi­sel düşüncenin kabul edilmesidr. Bu görüş, iman hakikatlerini, düşünceyle aydınlatılması gereken karanlık duygulara benzetir. Ortaçağdaki fides guaerens intellectum diye adlandırılan ve daha sonra Malebranche felsefesinde ortaya çıkan öğreti bunun bir örneğidir. (Dinî rasyonalizm, mis­tisizmin karşıtıdır.)

Pythagoras ve Leibniz’in estetik akılcılığı ise, her estetik duyguda, açıkça kavranma­mış matematik ilişkiler görür, öte yandan, açık felsefe, rasyonalizm ile ampirizm kar­şıtlığını aşar. (L)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASYONALİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANZOLİ (Cesare)

Tarih 22 Haziran 2009

RANZOLİ (Cesare), italyan filozofu (Mantova 1876-Cenova 1926). Messina (1918-1922) ve Cenova (1922-1926) üniversitelerin­de ders verdi.
En önemli eseri: Dizionario di Scienze Filosofiche’dk (Felsefe Bilim­leri Lügati) [1905]. ölümünden sonra ya­yımlanan // Realismo Puro (Saf Gerçek­çilik) [1932] ise yazarın gerçekçilik anla­yışını en eksiksiz yansıtan kitabıdır. (M)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANZOLİ (Cesare) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Rakipler (Anterastai)

Tarih 20 Haziran 2009

Rakipler (Anterastai), Eflatun’a mal edi­len, fakat onun olmadığı kesinlikle bilinen diyalog. Eserde filozofun özellikleri anlatı­lır. Sokrates, gramerci Dion’un evine girer; evde iki genç hararetle tartışmaktadır. Filo­zof, bütün bilgi alanlarına yönelmeli midir, yoksa felsefenin ayrı bir yeri mi vardır? Sokrates, felsefeye ayrı bir yer verir. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Rakipler (Anterastai) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAGNİSCO (Pietro)

Tarih 19 Haziran 2009

RAGNİSCO (Pietro), italyan felsefe tarihçisi (Pozzuoli 1830-Roma 1920). Palermo, Padova ve Roma üniversitelerinde ders ver­di.
Başlıca eserleri: Storia Critica delle Categorie dai Primordi della Filosofia Greca Fino a Hegel (Yunan Felsefesinin Başlan­gıcından Hegel’e Kadar Kategorilerin Ten­kitli Tarihi) [2 cilt, 1871]; İl Principio di Contraddizione (Çelişme İlkesi) [1883]. Ay­rıca Kant, Schopenhauer, Nicoletto Vernia, G. Zabarella v.b. üstüne incelemeler yayım­ladı. (M)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGNİSCO (Pietro) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAGIB PAŞA Koca

Tarih 18 Haziran 2009

RAGIB PAŞA Koca, türk devlet adamı ve şairi (istanbul 1699-ay.y. 1763). Defterhane kâtiplerinden Şevki Mustafa Efendinin oğlu. Medrese öğrenimi gördü, Defterhane kale­mine devam etti.
İran savaşları sırasında alınan toprakların deftere kaydı işi için Revan valisi Ârifî Paşanın mektupçusu oldu (1724). Tebriz seraskeri Köprülüzade Abdullah Pa­şa ile Hekimoğlu Ali Paşanın hizmetinde bulundu. Bir yıl Revan defterdarlığı yaptık­tan sonra, istanbul’a döndü (1729). Riyaset vekâleti payesiyle, Hemedan eyaletinin tı­mar ve zeametini yeniden düzenlemeğe gitti. 1730′da defterdarlık göreviyle Bağdat’a gön­derildi. İran savaşı sırasında Nadir Şah ile yapılan görüşmelere delege olarak katıldı. 1733′te Nadir Şah’ın Bağdat’ı kuşatmasından sonra, istanbul’a çağırılarak, maliye tezkireciliğine getirildi. Erzurum seraskeri Ahmed Paşanın yanına ordu defterdarı ve rei-sülküttap vekili olarak verildi (1736). Nadir Şah tarafından İstanbul’a gönderilen elçiler­le yapılacak görüşmelere katılmak üzere, İstanbul’a çağırıldı.

Cizye muhasebeciliğiyle görevlendirildi. Sadrazam mektupçuluğu ma­kamına yükseltilerek, Avusturya ve Rusya delegeleriyle yapılacak görüşmeler için roisülküttap Mustafa Efendinin başkanlığında­ki heyetle Nemirove’ye (Nemirov) gönderil­di. Belgrad seferi ve antlaşması (1739) sırala­rında büyük yararlığı görülen Ragıb Efen­di, 1741 şubatında reisülküttaplığa yüksel­tildi. 1744′te, vezirlik payesiyîe Mısır valiligine gönderildi. 5 Yıl kadar süren bu gö­revi sırasında, kölemen beylerini ortadan kaldırarak, ülkede bir süre güvenliği sağla­dı. 1748′de, kubbe vezirliği ve nişancılıkla İstanbul’a çağrıldı, daha yoldayken, kendi­sine aydın muhassılîığı, malikâne olarak ve­rildi. Sayda, Rıkka ve Halep valiliklerin­de bulundu. Şam valiliğine tayin edilmesin­den birkaç gün sonra, istanbul’a gelerek sadrazam oldu; kendisi için tehlikeli olabi­lecek kişileri İstanbul’dan uzaklaştırdı. Hayatının sonuna kadar sadrazamlıkta kal­dı. Ragıb Paşa, yabancı devletlere karşı başarılı bir barış siyaseti güttü.
Avusturya, Fransa ve Rusya’nın saldırılarına uğrayan Prusya kralı Friedrich II, Osmanlı devleti­nin askerî yardımını kazanmağa çalıştı. Fa­kat Ragıb Paşa, askerî anlaşma yerine bir ticaret antlaşması imzalamakla yetin­di (29 mart 1761). Bir yandan da, Avusturya’yı baskı altında tuttu. Ragıb Pa­şanın divan edebiyatı geleneğini sürdüren şiirleri, mensur yazıları, bilimsel makale­leri vardır. Çoğu gazel türünde olan şi­irleri tasavvuf ve felsefe konularını işler. Dili bazen ağır ve ağdalı, bazen kolay an­laşılır niteliktedir. Gazellerinde halk deyim­leri, atasözleri, özdeyişleri geniş yer tutar. Bazı beyit ve mısraları atasözleri arasına girdi. Şiirde, bazen divan edebiyatı geleneği dışına çıkarak, tasvir ve anlatımdan çok, anlama ve mantık kurallarına göre düşün­meye önem verir. Bilim konularını işleyen mensur yazılarının çoğu çağının anlayışına uygun olarak Arapçadır. Bazı yazıları dev­let işleriyle ilgilidir.
Eserleri: Telhisat (özetlemeler); Fethiye-i Belgrad (Belgrad’ın Alınışı); Münşeat (Mektuplar); Sefinetül-Ragıb (Ragıb’ın Gemisi); Dîvan. (-> Bibliyo.) [M]

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGIB PAŞA Koca hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADLOFF veya RADLOV (Friedrich Wilhelm)

Tarih 17 Haziran 2009

RADLOFF veya RADLOV (Friedrich Wilhelm), alman asıllı rus türkoloğu (Berlin 1837-Petrograd 1918).

Berlin üniversitesini bitirdi; Jena üniversitesine sunduğu Über den Einfluss der Religion auf die Völker Asiens (Asya Halklarında Dinin Etkisi Üs­tüne) [1858]‘ adlı teziyle felsefe doktoru oldu. Sonra Petersburg’a gitti; Batı Sibirya’daki Barnaul şehrinde Yüksek Madenci­lik mektebinde almanca ve latince dersleri verdi; 1859-1871 arasında kışları öğretmen­lik yaptı; yazları dil, tarih ve etnografya malzemesi toplamak üzere Sibirya ve Tür­kistan’da yaşayan türk boyları arasında ge­ziler düzenledi.
Barnaul’dan Petersburg’a döndü. Halk okulları üstünde araştırma yapmak amacıyle Batı Avrupa’ya gitti. Ka­zan bölgesinde Tatar, Başkırt ve Kazan mektepleri müfettişliğiyle görevlendirildi, Kazan’da kaldığı (1872-1883) özellikle peda­goji, felsefe ve genel lengüistik üstünde ça­lışmalar yaptı. Petersburg İlimler akademi­sinin Tarih ve Eski Eserler bölümüne üye seçildi (1873). Petersburg akademisi tara­fından Orhon bölgesindeki arkeolojik bulun­tuları incelemek üzere kurulan heyetin ba­şına getirildi (1891); daha sonra Turfan’a (1898) ve etnografya müzelerinde inceleme yapmak amacıyle Batı Avrupa’ya gitti (1907). Son yıllarında Orta Asya türk boy­larının tarihi, etnografyası, dili, folkloruyle ilgili yoğun çalışmalar yapan
W. Rodloff, aynı zamanda Türkçenin hemen her ta­rihsel dönemine ait yazma eserler üzerinde de durdu; bu eserleri bilim dünyasına ta­nıttı.
Başlıca eserleri: Propen der Volksliteratur der Türkischen Stamme (Türk Boy­larının Halk Edebiyatı Denemeleri) [X. cilt, 1866-1910]; Vergleichende Grammatik der Nördlichen Türkosprachen, I Phonerik (Kuzey Türk Dilleri Karşılaştırmalı Gra­meri, I Fonetik) [1882]; Sibirya’dan (Aus Sibirien) [1884]; Das Türkische Sprachmaterial des Codex Comanicus (Codex Cumanicus’taki Türk Dili Malzemesi) [1887]; Das Kudatku Biiik des Jusuf Chass-Hadschib aus Balasagun (Balasagun’lu Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i) [2 bölüm, 1891-1910]; Versuch e ine s Wörterbuches des Türk Dialekte (Türk Ağızları İçin Sözlük Denemesi) [4 cilt, 1893-1911, yeni basımı: 1963]; Drevnetyurkskiye Nadpis v Bongolii (Moğolların Eski Türkçe Yazıtları) [3 cilt, 1894-1899]; Uigurishe Sprachdenkmaler (Uy­gur Dili ürünleri) [1928]. (M)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADLOFF veya RADLOV (Friedrich Wilhelm) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADL (Emanuel)

Tarih 17 Haziran 2009

RADL (Emanuel), Çekoslovakyalı tabiat bilgini ve filozofu (doğ. Pyşely 1873-Öl. 1952). Prag’da Karel üniversitesinde tabiat felsefesi okuttu (1919′dan sonra).
Omur­galıların ve omurgasızların duyu organları üstüne fizyolojik ve anatomik araştırmalar yaptı ve sinir sistemiyle ilgili bir nazariye ortaya attı. Ayrıca tarihî, felsefî çalışma­lar da yaptı ve vitalistler, arasında önemli bir yer tuttu.
Eserleri: Zur Geschichte der Biologie Von Linne bis Darwin (Linnaeus’tan Darwin’e Kadar Biyoloji Tarihi üstüne) [1915], O Nasi Nyneişi Filosofii (Çağdaş Felsefe Üstüne) [1922], O Smyslu Naşich Dejin (Tarihimizin Anlamı Üstüne) [1925], Narodnost Jako Problem Vedicky (Bilimsel Mesele Olarak Milliyet) [1929]. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADL (Emanuel) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADHAKRİŞNAN (Sarvepalli)

Tarih 17 Haziran 2009

RADHAKRİŞNAN (Sarvepalli), hintli siya­set adamı (Tiruttani, Madras 1888). Madras’ta felsefe profesörlüğü yaptı.
Oxford’da, Karşılaştırmalı Din Tarihi kürsüsüne geti­rildi (1926). Hindistan’a dönüşünde Kalküta’da öğretime devam etti (1930). Sonra yine Oxford’a (1936) gitti, Doğu Dilleri kürsüsü profesörlüğüne tayin edildi. Benares üniversitesi rektörü (1939) oldu, Unesco’da Hint delegasyonunu yönetti (1946-1952). Sovyet Rusya elçiliği yaptı (1949-1951), 1952′de Hindistan cumhurbaşkanı yar­dımcısı, 1962′de cumhurbaşkanı oldu.
Tagor ve Gandhi’nin düşüncelerine yakın olan gö­rüşlerini The Hindu View of Life (Hinduların Hayat Görüşü) [1927], Religion and Society (Din ve Toplum) [1947], East and West (Doğu ve Batı) [1956] adlı eserlerin­de dile getirdi. 1967′ye kadar cumhurbaş­kanlığı görevinde bulundu. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADHAKRİŞNAN (Sarvepalli) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADBRUCH (Gustav)

Tarih 17 Haziran 2009

RADBRUCH (Gustav), alman hukuk bil­gini (Lübeck 1878-Heidelberg 1949). Birinci Dünya savaşından sonra siyasî hayata atıl­dı; Wirth ve Stresamann hükümetlerinde Sosyalist partiden adalet bakanı oldu; ama özellikle hukukla ilgili konular ve hukuk felsefesi üstüne incelemeler yaptı; Heidelberg (1910), Königsberg (1914), Kiel ve tek­rar Heidelberg (1926) üniversitelerinde ders verdi; 1933′te nazi aleyhtarı davranışları yüzünden profesörlükten uzaklaştırıldı.
Baş­lıca eserleri: Rechtsphilosophie (Hukuk Fel­sefesi) [1914], Kulturlehre des Sozialismus (Sosyalizmin öğretilmesi) [1922], Gestalten und Gedanken (Şekiller ve Düşünceler) [1944]. (M)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADBRUCH (Gustav) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RACİNE (Jean)

Tarih 17 Haziran 2009

RACİNE (Jean), fransız trajedi yazarı (La Ferte-Milon 1639 – Paris 1699). Anne ve babasını çok küçük yaşta kaybeden Racine Port-Royal rahibeleri tarafından yetiştiril­di.

1658′de Harcourt kolejinde felsefe öğ­renimine başladı. Bu arada şiirler de ya­zıyordu; 1660ta yayımlanan La Nymphe de la Seine (Sen Nehrinin Perisi) çok beğe­nildi. 1660 ve 1661′de Amasie ve Les Amours d’Ovide (Ovidius’un Aşkları) adlı iki trajedi yazdı (oynanmayan bu eserler kaybolmuştur). Rahip olmayı tasarlıyordu. Bir ruhanî ödenek ve mevki elde edebilmek için Uzes’e (kasım 1661) gitti fakat hayal kı­rıklığına uğrayarak 1662 sonlarında veya 1663′ün başında Paris’e döndü. Yeniden tiyatroya yöneldi, fakat ilk piyesi Thebaide (haziran 1664) pek tutulmadı. Ama Alexandre (İskender) [aralık 1665] oyunuyle za­manının başta gelen yazarları arasında yer aldı, 1667′den itibaren de büyük eserlerini vermeğe başladı:
Andromaque (1667), Les Plaideurs (Davacılar) [1668]; Britannicus (1669); Berenice (1670), Bajazet (Bayezid) [1672]; Mithridate (1673); tphigenie (1674); Phedre (1677). Bunların hepsi aynı başarıya ulaşamadı, özellikle Britannicus üstüne çe­şitli yorumlar yapıldı. Ama gene de Racine, kamuoyunca zamanının en büyük tra­jedi yazarı olarak kabul edildi. Onun de­hasını kabul etmek istemeyenler yalnız Corneille taraftarlarıydı. Saray ise Racine’i tu­tuyordu. 1677′de, Racine’in artık trajedi yazmayacağını duyan halk çok şaşırdı. Bu kararın birçok sebebi vardı.

Louis XIV, Racine’i Saray’ın resmî tarihçiliğine tayin etmişti; bu resmî görev, şairlikle bağdaşamazdı, öte yandan, 1665′ten beri Port-Royal ile arası bozuk olan Racine, ken­disini yetiştirenlerin sert ilkelerine dönmüş­tü. Bir de Phedre’e karşı yöneltilmiş saldı­rılar Racine’i hayli üzmüştü. Hoş karşı­lanmamış olmasına rağmen Phedre, kısa zamanda başarıya ulaştı. Mayıs 1677′de Ra­cine evlendi ve böylece hayatında yeni bir dönem başladı.

On iki yıl sonra tekrar tiyatroya döndü. Mme de Maintenon’un isteği üzerine, Saint-Cyr okulu yatılı kız öğrencileri için Esther’i (1689) ve Athalie’yi (1691) yazdı. Tiyatro­ya düşman olan sofular Mme de Maintenon’a baskı yaparak bu oyunu oynattırma­dılar. Provalar durduruldu, Racine de bun­dan böyle dinî trajediler yazmaktan vaz geçti. Artık koyu bir hıristiyan gibi yaşamağa başlayan yazar yalnız çocuklarının eğitimiyle ilgilendi. Louis XIV ona yakın­lık gösteriyordu. Ama şair, Port-Royal’e bağlılığını saklamıyordu. Büsbütün gözden düşmemişti ama itibarı azalmıştı. 1698′de hastalandı ve 21 nisan 1699′da öldü. Tiyatro eserleri, bütünüyle ele alındığında Racine’in, Corneille ile Quinault arasında kendine özel bir yol bulmak çabasında olduğu görülür. Corneille 1660′tan sonra, aş­kın hür ve kahramanca bir duygu olarak ikinci plana atıldığı, buna karşılık ahlâkî ve siyasî düşüncenin ağır bastığı bir tra­jedi anlayışını benimsemişti.

Buna karşılık Quinault, duygusal olmayan her çabayı kü­çümsüyor, aşkı karşı konulmaz, akıl dışı, coşkun ama kısır bir tutku sayıyordu. Ra­cine ise tutkuyu, insanları cinayete ve ölüme kadar sürükleyen bir şer kuvveti ola­rak görür, öte yandan, trajedilerinde diya­logu Corneille veya Quinault gibi ele al­maz. Corneille diyaloguna ahlâkî özdeyiş­ler, manevî hayatla ilgili genel gerçekler, serpiştirmeğe meraklıdır. Quinault’nun traje­dileri aşk üstüne söylenmiş vecizelerle süslüdür. Racine’in diyalogu ise, kişilerin bir­birlerini yumuşatmağa veya yararlanmağa çalıştıkları bir çeşit karşılıklı çalışmadır.
Racine trajedisinin bu genel niteliklerine, Andromaque’tan Phedre’e kadarki eserle­rinde belirli bir şekilde gelişen özellikleri de eklemek gerekir. Başlangıçta, yunan et­kisinden çok latin etkisi altındadır. Andromague’ının konusunu Euripides’den değil Vergiliuş’tan almıştır. Britannicus ile Berenice’î yazdığında trajedi anlayışı Corneille’inkinden pek farklı değildi. Fakat Mith­ridate ile başlayan bir gelişme, İphigenie’de daha da belirgin bir hale geldi ve Phedre’de tam bir olgunluğa ulaştı. Ra­cine yunan trajedisine döndü ve tanrıların hükmettiği kutsal dram havasını buldu. Tenkitçiler her zaman Racine’in sanatın­daki olgunluğa, klasik trajedi kurallarına uymaktaki rahatlığına ve en ufak bir yan­lışa bile düşmeyişindeki ustalığına hayran olmuşlardır. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACİNE (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİNTUS izmirli

Tarih 17 Haziran 2009

QUİNTUS izmirli, yunan destan şairi (M. S. IV. yy. sonu). Sofistlerin felsefesini in­celedi. Homeros’un hayranıydı, İlyada’nın sonuna Ta Meth’Homeron (Homeros’tan Sonraki Olaylar) adı altında on dört bö­lümlük bir manzume ekledi. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNTUS izmirli hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADULESCU-MOTRU (Constanttn)

Tarih 17 Haziran 2009

RADULESCU-MOTRU (Constanttn), romanyalı filozof (Butoeşti, Mehedinti 1868-öL 1957).
Bükreş üniversitesinde ders verdi; Studii Filosofice (Felsefe İncelemeleri) adlı dergiyi yönetti (1897); uzun süre, bilimsel felsefe akımlarını Romanya’da yaymağa ça­lıştı. Kant’ın felsefesini tenkit ederken W. Wundt’un felsefesinin çeşitli yönlerinden ya­rarlandı.
Başlıca eserleri: Zur Entwicklung von Knats Theorie der Naturcausalitat (Kant’da Tabiatın Nedensellik Nazariyesinin Gelişmesi Üstüne) [1893], Personalismul Energetic (Enerjik Kişilik) [1912], Puterea Sufleteasca (Tanrısal Güç) [1908], Elemente de Metafizica (Metafiziğin Unsurları) [1912], Curs de Psihologie, (Psikoloji Dersleri) [2. baskı, 1929]. (M)
RADULFE. Bk. FRECULFE.

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADULESCU-MOTRU (Constanttn) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PYTHAGORAS

Tarih 16 Haziran 2009

PYTHAGORAS, yunan filozofu (M.ö. VI. yy.), Yunanistan’da ve Güney İtalya’da et­kisi çok yaygın bir tarikatın kurucusu.
Si­sam’da (Samos) doğmuş ve söylentiye göre, felsefî, dinî ve siyasî topluluklar kurmak amacıyle Sicilya’ya giderek önce Kroton’da, sonra diğer Sicilya sitelerinde bu gibi kuruluşları gerçekleştirmişti. Yazılı eser bı­rakmamıştır. Bir yarı tanrı, bir peygamber ve mucizeler yaratıcısı olarak tanıtılır. Çarpım tablosunu, hipotenüs teoremini or­taya atmış olduğu söylenir. Kurduğu felsefe okulu, V. yy.da Philolaos, IV. yy.da ise Arkhytas tarafından yaşatıldı ve büyük ün kazandı. Pythagoras’çılık adını alan di­nî ve ilmî hareket içinde, filozofun ve fel­sefesini yaşatan öğrencilerinin gerçek payı­nı ayırt etmek güçtür. Pythagoras’çılık başlangıçta birtakım dinî mezhepler halinde ortaya çıktı; bu mezheplerden olanlar, Yedi Bilgeler’inkini andıran çok basit, fakat ki­mine de bugün ne anlam vereceğimizi bi­lemediğimiz (msl. bakla yememek) kuralla­ra uyuyorlardı. Ayrıca ruhun bilgiyle temiz­leneceğine ve bedenden bedene (insandan insana, insandan hayvana v.b.) geçebilece­ğine, yani felsefe ruh göçü teorisine inanı­yorlardı.

Pythagoras ahlâkı, müritleri ara­sında sözlü olarak öğretilir, bazı pythagoras’çı filozoflar ise, teorik çalışmalarla uğ­raşırlardı («matematikçiler»). Bu matema­tikçi filozoflar geometri, aritmetik, astro­nomi ve fizik alanında birçok araştırmaya giriştiler. Bu araştırmalar sonunda çok sa­yıda teorem ortaya atıldı. M.ö. III. yy.da Eukleides bunları düzene koydu. Pythagoras’çılar özellikle karede köşegen ile kena­rın ortak ölçüiemezliğini ispatlayarak, oran­sal sayıların kullanılışında aşılmaz bir sını­rı keşfettiler. Sayıların ve aritmetik dizilerin yapısını uzun uzun inceleyerek, meselâ «ti­kel sayılar»ı (yani, 6, 28, 496 gibi bölenle­rinin toplamına eşit olan sayılar) tanımlamağa çalıştılar veya n kadar tek asal sayının top­lamının n2′ye eşit olduğunu gösterdiler.

Ast­ronomi alanında ise Philolaos’un teorisine uyarak dünyanın, evrenin merkezi olmadı­ğını; güneş ve diğer gezegenlerle birlikte yeryüzünün de merkezî bir ateş etrafında döndüğünü ileri sürdüler.
Müzik teorisi yönünden de yenilikler yaratan Pythagoras, uyumların değerini, sadece, onları meydana getiren tel uzunluklarının orantıları bakımından dikkate aldı. «Pytha­goras gamı» adiyle tanınan ıskala aynı isim­deki sistemde, bir oktav aralığına bir tabiî beşliler dizisini (fa, do, sol, re, la, mi, si) meydana getiren sesler yerleştirilerek kuru­lur. Fizik ve müzik eserlerinde, ancak do majör tonunda gösterilen Pythagoras gamı pratikte kullanılmağa elverişsiz görünürse de, aslında, modüle edilerek ve gerek yük­selen diyezler dizisinden gerek alçalan be­moller dizisinden yararlanılarak bütün ton­lara aktarılabilir. Telli saz icracıları Pyt­hagoras ilkesine uyarak çalarlar. Çünkü tel­lerini beşliden aralıklarla akort ederler. Bundan ötürü Pythagoras gamına «keman­cılar gamı» denmiş ve bu gam «piyanocular gamı» (eşit ayarlı sistem), «solfej gamı»ndan
(Mercator-Holder sistemi) ve «fizikçiler gamı»ndan (Aristoksenes-Zarlino-Delezenne sistemi) ayırt edilmiştir. Bu matema­tik araştırmalardan başka, matematik Pyt­hagoras’çılık, «her şey sayıdır» ilkesine da­yanan bir tabiat felsefesi ortaya koydu. Bu ilke, geniş çapta bir benzetmenin sonu­cudur. Nasıl ki takımyıldızlar belirli bir figüre (meselâ Büyükayı) benzetilen sayılarsa, bütün varlıklar da sayıyla ifade edile­bilecek birer şekildir; bu görüş sadece fizik eşya için değil, belirli bir yapısı olan her şey için geçerlidir (meselâ adaletin de, ev­liliğin de kendi sayıları vardı).

Pythagoras’çılar, bir sazdaki uyumun tel uzunluk­ları arasındaki beli bir orana bağlı olması gibi, ruhun da bedenin bir uyumu olduğunu ve böylece ruh göçünün, tenleşme biçimle­rini, ruhların niteliğine göre ayarladığını düşünüyorlardı Phythagoras’çılık, sistemli matematikçiliği ile, batı akılcılığının şekil­lenmesine katkıda bulundu. Ama sayılar konusunda benimsediği mistik görüş, Pytha-goras’çılığı büyüye ve batınî felsefelere bağ­lıyordu.
— Ahl. Pythagoras harfi, yani ipsilon (Y). Pythagoras, bu harfin iki uzantısını, insa­nın önünde açılan iki yola, yani kötülük ve erdem yollarına benzetiyordu. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYTHAGORAS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PYRRON

Tarih 16 Haziran 2009

PYRRON, yunan filozofu (Elis 365′e doğr.- öl. M. ö. 275). Ressamdı. Demokritos’un öğrencisi Anaksarkhos’tan ders aldı ve onunla birlikte Büyük İskender’in seferlerine katılarak Asya’ya gitti, «gymnosophistes’ler» denen hint fakir ve düşünürlerini tanıdı.

İskender’in ölümünden sonra Elis’e döndü. Pratik felsefesi, gösterişsiz yaşayışı ve sadeliğiyle herkesin hayranlığını kazan­dı. Elis şehri onu kendine başrahip seçti ve bir heykelini dikti. Pyrron şüpheci felsefe okulunun kurucusudur. Pyrron’culuğun özelliği, her türlü dogmaya karşı çıkması ve her çeşit düşünce ve inancı reddetmesidir. Bu tutumun kaynağını, Gorgias ve Protagoras gibi sofistlerin görüşlerinde aramak gerekir. Bu düşünürlere göre hiç bir şey ke­sin olarak bilinemez. Çünkü her şey, her an değişmektedir ve duyumlarının aracılığıyle «insan her şeyin ölçüsüdür» (Protagoras). Demek ki yanılgıya düşmemek için, her türlü yargıdan kaçınmak ve her çeşit tutkuyu bir yana atarak tam bir «ataraksia» halinde yaşamak gereklidir. Olumlama da olumsuzlama da yanlıştır. Çünkü her nes­ne üstünde, birbirini yok eden ve birbiriyle çelişen iki düşünce ileri sürülebilir. Bu son tez ile Pyrron, diyalektiğe bağlanıyor­du. Filozof, bir İskender destanından baş­ka şey yazmadı. Düşünceleri, öğrencisi Timon’un yaptığı açıklamalar aracılığıyle ta­nındı. Timon, Silloi (Yergiler) adlı eserinde Pyrron’u övmekte ve onun düşüncelerini Arkesilaos’un olasıcılık felsefesine karşı sa­vunmaktadır. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYRRON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKOLOJİ

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKOLOJİ i. (yun. psykhe, ruh ve logos, bilim’den fr. psychologie). Ruhsal olgular bilimi. || Karakter: Bir roman kahramanının psikolojisi.
— Sosyol. Kolektif psikoloji, bir sosyal gru­bun «kolektif bilinç»iyle ilgili psikoloji. (Her şeyi bireyler arası ilişkiye indirgeyen kişilerarası psikoloji’den farklıdır.)
— Ansikl. Psikoloji terimi, XVI. yy.da or­taya çıktı (Melanchthon). XVIII. yy.da Wolf, antropolojiyi, somatoloji ve psikoloji olmak üzere ikiye ayırdı. Psikolojiyi de iki bölümde ele aldı: ampirik psikoloji ve ras­yonel psikoloji. İnsanları tanımak bakımın­dan pratik bir değer taşıyan ve halk arasın­da yaygın olan ampirik psikoloji insanlık kadar eskidir. Bu pratik psiokloji edebiya­tın tasviri psikolojisiyle gelişmiş ve bugün kullandığımız terimlerin çoğu bu kaynaktan çıkmıştır, öte yandan, zihin ve bilinç prob­lemlerine yönelen felsefe, psikolojiyi, ken­dine bağlı bir dal gibi ele aldı. özellikle Bergson’un eserlerinde bu durum açıkça görülür. Ama psikoloji, XIX. yy .dan sonra ayrı bir bilim dalı haline gelerek kendili­ğinden veya deneylerle yaratılabilen bilinç olgularının içebakışla incelenmesi üstünde temellendi, daha sonra da davranışların ve tavırların bilimi olmağa yöneldi. Watson’un bu anlayış içinde savunduğu teorik görüş, A.B.D.’de, «davranışçılık» adı altında, psi­kolojiyi bir karikatür haline getirir gibi ol­du. Çünkü davranışçılık, bilinç olgularına ve iç fizyolojik süreçlere yönelmeyi kesinlikle reddediyor; sadece dış belirtilere dayanarak gözlemler yapmayı kabul ediyordu. Bugün alman «Tiefenpsychologie»si veya sezgiye önem veren ve kavrama amacını güden «de­rinlikler psikolojisi» de felsefe dayanmak­tadır. Oysa, karşılaştırmalı psikoloji tabiat bilimlerine bağlanır: hayvan psikolojisi (zoo­lojik psikoloji), çocuk psikolojisi pedolojik psikoloji), ilkel insan psikolojisi (etno­lojik psikoloji), akıl hastaları psikolojisi (patolojik psikoloji), insan tipleri psikolojisi (farklar psikolojisi), kalıtım psikolojisi (ge­netik psikoloji) ve «etoloji» (karakterlerin farklılık açısından incelenişi) gibi. Deneysel psikoloji ve psikometri araştırmaları, Fechner’in psikofizik’i ile (1860) başladı ve fizik olgularla bilinç olguları (uyartı ve duyum) arasındaki ilişkilerin incelenmesine yöneldi (Wundt’un ilk laboratuvarı 1879′da Leipzig’de, ilk fransız laboratuvarı olan Beaunis ve Binet’nin Sorbonne’daki laboratuvarı ise 1889′da açıldı). Bu araştırmalar, uygulama­lara yol açan kanunların ve olguların bulun­masını sağladı. Bununla ilgili olarak deney­lerin uygulanması (testler) için duyu-hareket işlevlerini ve zihnî işlemleri ölçmeğe yarayan bir metodoloji temellendirildi. Da­ha çok eğitim alanında kullanılan bu psikoteknik, bağlaşıklık indisleri ve faktör analizleri sayesinde deneylerin taşıdığı değe­rin (uygunluk, geçerlilik) istatistik bakımın­dan denetlenmesiyle tamamlandı, insanın, gelişimi sırasında kendisini sosyalleştiren kolektiviteye bağlı bir organizma oluşu, dav­ranışların nazarî ve uygulamalı incelemesin­de iki ayrı alanın ortaya çıkmasına yol açtı: biyolojik alan (psikofizyoloji) ve sos­yal alan (psikososyoloji). Sovyet psikoloji­si, bilince büyük önem vermekle birlikte, yüksek sinir faaliyetini esas olarak ele alır; bu faaliyetin temeli Pavlov’un şartlandır­ma sürecidir; dil de, «ikinci bir işaret sis­temi» olarak sosyal şartlanmanın sonucu­dur. Bilimsel psikoloji’nin birçok uygula­ma alanı vardır:
1. eğitimde, pedagoji me­totlarının etkinlik bakımından incelenmesi, zekâ düzeyinin ve gelişiminin belirlenmesi, karakter bozukluklarının analizi, dil bozuk­luklarının düzeltilmesi;
2. sanayide, meslek seçme ve iş teşkilâtlandırılması;
3. askerlik­te, acemi erlerin belli yerlerde görevlendi­rilmesi ve kadroların düzenlenmesi;
4. ada­lette, suçları önleme, mahkûmların eğitimi;
5. nöropsikiyatride, teşhise ve psikoterapiye yardım; çeşitli ilâçların ve tedavi metotla­rının, özellikle ruhî cerrahlık müdahalele­rinin doğurduğu etkilerin belirlenmesi. Uy­gulamalı psikolojiyle uğraşanlar, bir de on­toloji kanunu kurma endişesiyle dernekler ve sendikalar halinde toplanmışlardır.
Böyle­ce, eğitim psikologları, danışmanlar, sanayi psikologları ve kliniklerde çalışanlar grup­lar halinde teşkilâtlandı. A.B.D.’deki Psikoloji derneğinin 1955′te 13 000 üyesi (pro­fesyonel, öğretici ve araştırıcı) vardı.
Bu­gün psikoloji biliminin başlıca alanları şun­lardır: hayvan davranışları (hayvan psiko­lojisi)] fizyolojik ve nörolojik incelemeler (psikofizyoloji); çocuktaki gelişmenin incelenmesi (psikogenetik [GENETİK PSİKOLO­Jİ]); çocuğun okul ve meslek bakımından yönlendirilmesi (psikopedagoji); çeşitli dav­ranışların, sinir sistemiyle ve özellikle dil ile ilişkilerinin ele alınması (psikolengüistik); acı duyma, yorgunluk v.b. hallerde gösteri­len çeşitli tepkilerin, kişisel performans’lar (icralar) arasındaki farkların (farklar psi­kolojisi) ve grup halindeki davranışların in­celenmesi (sosyal psikoloji). Psikolojinin ele aldığı bu yeni alanların kavlaklarında çeşitli bilimler ortaya çıkmıştır. Bu yeni bilimler arasında en önemlilerden biri, in­sanın makineye, makinenin de insana uyma­sını inceleyen bilimdir (ergonomi). Psiko­lojiye bağlı araştırmaların başka bir kolu da, şartlanmanın incelenmesine ve çocuğun tanınmasına yönelmiştir. Bu alanda, bilgi-işlem bakımından, elektronik tekniklerin or­taya çıkmasından faydalanılmaktadır. Nite­kim programlı öğretim, bu alana girer. Pskolojik bilimlerin her biri, bir yandan, insan davranışlarında, en genel kanuna uy­gun olanı, öte yandan da, bu genel kanun­dan ayrılarak tıbbın marazî diye nitelendir­diği davranışlara dayanan özellikleri kendi inceleme hedefleri olarak ele alır. özellikle farklar psikolojisi, zihnî yetersizlikleri (oligofreniler), nicelik bakımından farklı kılan yönü tespit eder. Bundan başka, sosyal psi­kiyatri de sosyal psikolojiye bağlanabilir. Nihayet, algılama, hafıza, zekâ v.b. fonksi­yonların ve öğrenme, alışkanlık v.b. davra­nışların eskiden beri yapılan deneysel ince­lenmesine, bunlarla ilgili bozuklukların in­celenmesi de eklenmiştir. Meselâ hafıza bozukluklarının incelenmesi, hafızanın bazı temel mekanizmalarını ortaya çıkarmıştır. Ayrıca, bu vesileyle, yeni bir bilim dalı da doğmuştur. Bu bilim dalının amacı, bazı maddelerin davranış üstündeki etkisini sı­nıflamak ve ölçmektir. Bu yeni dal, psikofarmakoloji’dir. (->Bibliyo.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOLOJİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİCHARİ (Ernest)

Tarih 12 Haziran 2009

PSİCHARİ (Ernest), fransız subayı ve ya­zarı (Paris 1883-Saint-Vincent-Rossignol’da düşman tarafından öldürüldü, Virton yakın­ları, Belçika 1914), Jean Psichari’nin oğlu. Felsefe öğrenimi yaptı. Ch. Peguy ile ta­nıştı, onun etkisiyle idealizme daha fazla güç kazandıran bir yol bulmağa çalıştı. Ru­hî bir bunalım geçirdi, sonra bir sömürge birliğine katıldı (1903) ve Lenfant heyetiyle Kongo’ya gitti (1906). Moritanya’da uzun süre kaldı (1906-1912).
Başlıca eserleri: Appel des Armes (Silâhların Çağrısı) [1913]; Voyage du Centurion (Takımın Yolculuğu) [1916'da yayımladı]. Psichari çevresindekile­ri eserlerinden çok kişiliğiyle etkilemiştir. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİCHARİ (Ernest) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSELLOS (Mikhail)

Tarih 12 Haziran 2009

PSELLOS (Mikhail), bizanslı devlet ada­mı ve yazar (istanbul 1018-ay.y. 1078). Konstantinos IX Monomakhos zamanında, felsefe profesörü ve bakan olarak büyük rol oynadı. 1054′te Olympos dağında bir manastıra kapandıysa da, İsaakios I Komnenos’un tahta çıkması üzerine (1057) tek­rar siyasete döndü, imparatorun ve halef­lerinin danışmanı oldu. Katı yürekli bir siyaset adamı, birnci sınıf bir bilgin ve ya­zardı. Çeşitli konularla ilgilendi, Eflatun felsefesine yeniden itbar kazandırdı. Hü­manist, tarihçi ve polemikçi olarak 225 eser yazdı. Bunlar arasında, tarihçilerce Sık sık başvurulanlar 976-1077 yıllarını kapsayan Khronographia (Kronografi) adlı kroniği ile Mektuplaradır. (L)
PSEUDA. Bk. MUSURANA.

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSELLOS (Mikhail) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROUDHON (Pierre Joseph)

Tarih 11 Haziran 2009

PROUDHON (Pierre Joseph), fransız sosya­listi (Besançon 1809-Paris 1865). Orta halli bir ailenin çocuğuydu, öğrenimini yarıda bı­rakarak, bir basımevinde musahhih olarak çalışmağa başladı. 1831-1832′de Fransa’yı dolaştı. Basımcı olarak Besançon’a yerleşti;

Fourier taraftarlarıyle tanıştı (1846). Sonra Paris’te yerleşti (1838) ve gazeteciliğe başladı. Geniş, fakat karmakarışık bir kül­tür edindi. Sosyalist çevrelerle tanıştı ve bu arada Kari Marx ile dost oldu. Fakat az sonra Marx’a cephe aldı. İlk eseri olan Mülkiyet Nedir? (Qu’est que la Propriete?) [1840] ile tanındı, fakat bu eserde geçen «Mülkiyet hırsızlıktır» cümlesi düşüncesini özetlemekten uzaktı. Daha sonra yayımla­dığı Theorie de la Propriete (Mülkiyet Te­orisi) [1865] adlı eserinde «ortak düzenin kendiliğinden ürünü» olan modern mülkiye­tin «görünüşte hukuk mantığına ve sağduyu­ya aykırı olarak ortaya çıktığını, fakat bu­nun hürriyetin zaferi, iktidara karşı çıkabi­lecek en büyük devrimci güç diye alınabi­leceğini» ileri sürdü. Daha önce Le Peuple (Halk) gazetesinde «Biz herkes için mülkiyet istiyoruz» diye yazmıştı. Gerçekte Proudhon anarşiye yatkın bir bireyciydi. «Anarşi bugünkü toplumların, hiyerarşik ilkel top­lumların varoluş şartıdır». Toplumsal ada­letsizlikten derinden derine etkilenen yazar, çözümü kapitalist çıkarların («yabancı hu­kuku») «Mübadale bankası»nın karşılıksız kredisi sayesinde ortadan kaldırılmasında görüyordu. Ona göre bu sistem, iskontoyu, yani sermaye faizini ortadan kaldıracaktı.

Haziran 1848′de Proudhon, Kurucu meclise milletvekili seçildi; 1849′da Halk bankasını kurdu. Bu banka, ona göre, karşılıksız kre­dinin mümkün olduğunu ispat edecekti. Na­zarî sisteme aykırı düşmekle beraber (Halk bankasının sermayesi vardı, Mübadele ban­kasının ise sermayesi olmayacaktı; yüzde 2 faiz alıyor ve bu faizi yüzde 0,25′e düşürme­yi tasarlıyordu; oysa Mübadele bankası karşılıksız kredi verecekti), bu kurum çalışa­madı: ödenmiş sermayesi hiç bir zaman 18 000 frangı geçmedi. Geleceğin Napoleon III’üne karşı yayımladığı iki makaleden ötürü üç yıl hapse mahkûm oluşu, Proudhon’un, uğradığı başarısızlığın iyice bilincine varma­sını sağladı. Genç bir işçi kızla evlendi, iktisadî meseleleri geçici olarak bir yana bırakarak, sosyal ve siyasî meseleleri ince­lemeye yöneldi. Çeşitli kişisel (hastalık) ve ailevî (kızlarının ölümü) engellerden sonra, De la Justice dans la Revolution et dans l’Eglise (Devrimde ve Kilisede Adalet) [1858] adlı eserini yayımladı, yeniden üç yıl hapse mahkûm oldu; Brüksel’e sığındı.

Paris’e dönünce (1862), merkeziyetçiliğe karşı koyan Du Principe Federatif (Federasyon İlkesi üstüne) [1863] adlı eserini yayımladı. Çalışmaktan çökmüş olarak üç yıl sonra öldü. Saint-Simon’cuların, Fourier’nin («ça­ğımızın en büyük yutturmacısı»), Louis Blanc’ın («zırva formüllerle işçileri zehirle­di»), Kari Marx’ın («sosyalizmin tenyası») ve komünizmin («Nuh’tan kalma saçmalık») şiddetli tenkitçisi olan Proudhon, işçi ve ay­dın çevrelerinde büyük bir etki yarattı. Bu­na karşılık, Marx, Systeme des Contradic-tions £conomiques ou la Philosophie de la Misere’e (iktisadî Çelişkiler Sistemi veya Sefaletin Felsefesi) [1846] cevap olarak yaz­dığı Felsefenin Sejaleti’nde (Misere de la Philosophie) Proudhon’u şiddetle tenkit etti ve onu bir «küçük burjuva» olarak gösterdi. Proudhon’un sistemi, iktisadî ve sosyal plan­da iştirakçi, siyasî alanda federalistti. Bu sonuca ulaşmanın yolu, otorite ilkesinin ye­rine, sözleşme kavramını getirmektir; ona göre sözleşme, «eşit ve hür varlıkların be­nimseyebileceği tek ahlâkî ilişkidir». Büyük sınaî üretim üniteleri, işçilerin kendi arala­rında kuracakları üretim kooperatifi veya millî atelye niteliğinde olmayan ortaklıklar haline gelecektir; üreticiler kendi araların­da maliyet fiyatı üzerinden serbestçe mal ve hizmet mübadele edeceklerdir: faizin (kredi bedava olacağı için) ve kârın ortadan kaldırılması, sınıfları birbiriyle kaynaştıra­caktır («burjuva sınıfıyle proletaryayı orta sınıfta, geliriyle geçinen sınıfla, ücretiyle ge­çinen sınıfı da tam anlamıyle ne geliri, ne ücreti olan, fakat icat ve teşebbüs eden, değerlendiren, üreten, mübadele eden sınıf içinde eritmek»), öbür eserleri: Organisati-on du Credit et de la Circulatîon (Kredi­nin ve Para Tedavülünün Düzenlenmesi) [1848], Solution du Probleme Social (Sosyal Problemin Çözümü) [1848], Les Confessions d’un Revolutionaire (Bir Devrimcinin itiraf­ları) [1849], L’İdee Generale de la Revolution au XlXe Siecle (XIX. yy.da Genel Devrim Fikri) [1851], La Guerre et la Paix (Savaş ve Barış) [1861], De la Capacite Politique des Classes Ouvrieres (İşçi Sınıfının Siyasî Yeteneği) [1865]. Yazışmaları (Correspondance) Sainte-Beuve tarafından ya­yımlandı. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROUDHON (Pierre Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Protagoras veya Sofistler

Tarih 11 Haziran 2009

Protagoras veya Sofistler, Eflatun’un en canlı ve sevimli diyaloglarından biri; bu eserde sofistler nükteli bir dille yerilir. Pro­tagoras Atina’ya yeni gelmiştir. Sokrates, ona derslerini takip etmek isteyen genç bir Atinalıyı tanıtmak ister. Protagoras’ı öbür sofistlerle birarada, hayranları arasında bu­lur. Erdem öğretilebilir mi? Proteagoras «evet» der, ama Sokrates şüphe eder. So­fist Prodikos ve Hippias’ın da katıldığı bir tartışmada, gerçek iyi ve gerçek kötünün ne olduğunu anlamadan erdemin kavranamayacağı sonucuna varılır, öbürleri görüş­lerini değiştirirler: Sorates erdemin bir bi­lim olduğunu söyler, önceleri Sokrates’i tu­tan Protagoras bu fikri zorla kabul eder. Hâlâ Sokrtes’in etkilerini taşıyan Protago­ras dogmacı bir felsefe anlayışından uzak olması sebebiyle Eflatun’un gençlik diyalog­ları arasına konabilir; ama biçiminin mükemmelliğiyle bu eser Eflatun’un gençlik döneminin son yıllarına mal edilebilir. (-> Bibliyo.) [L]

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Protagoras veya Sofistler hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTAGORAS

Tarih 11 Haziran 2009

PROTAGORAS, yunanlı sofist (Abdera, Trakya’nın Ege kıyısında M. ö. 485-410′a doğr.). Uzun süre Atina’da yaşadı, Perikles ve Sokrates ile tanıştı. Sicilya’ya, Güney italya’ya gitti; Thurioi sitesinin kanunlarını onun koyduğu, büyük bir ün ve servete ka­vuştuğu söylenir. Atina’da, bir kitap ya­yımladığı ve bu yüzden dinsizlikle suçlandı­ğı zaman yetmiş yaşını aşmıştı. Kaçmak zorunda kaldı, eseri şehir meydanında ya­kıldı. Sicilya’ya giderken bir deniz kaza­sında öldü. Her türde eser veren Protogoras’tan günümüze ancak bazı parçalar kal­mıştır. Varlığın tekliği doktrinine karşı çık­tığı Varlık Üstüne, agnostisizm örneği ver­diği Peri Theon (Tanrılar Üstüne), somut tekniklere karşı ilgisini belirttiği Güreş Üs­tüne adlı incelemeleri olduğu söyleniyordu. Ona göre «bütün bilgilerimiz duyulardan gelir» ve «duyum insandan insana değişir», demek ki «insan her şeyin ölçüsüdür». Bu tarz görüşleriyle Protagoras felsefede göreciliğin, dolaylı olarak da şüpheciliğin ve öznel idealizmin başlangıcındadır. Fakat asıl öğretmek istediği, dili sistemli bir şe­kilde kullanarak «ikna etme sanatı» idi. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTAGORAS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROKLOS

Tarih 10 Haziran 2009

PROKLOS, yeni-eflatuncu filozof (İstan­bul 412-Atina 485). İskenderiye’de gezimci filozof Olympiodoros’un derslerini izledi ve Atina’da felsefe okuttu. 40 Yaşında, Atina yeni-eflatuncu okulunun başına geçti ve Larissa’lı Domninos’un yerini aldı. Bu gö­revde otuz yıldan fazla kaldı. Plotinos’tan sonra, yeni-eflatuncu okulun en ünlü tem­silcisidir. Proklos’un, Eflatun’un Timaios’u üstüne açıklaması çok ünlüdür. Ayrıca aynı filozofun Parmenides, Theaiteios Kratylos, Politeia adlı eserleri ve öbür diyalogları üstüne de açıklamaları vardır (yalnız bura­da adı geçen açıklamaları günümüze ka­dar gelmiştir). Çeşitli konular üzerine da­ha birçok orijinal eser vermişti. Yeni-efla­tuncu metafizik hakkında günümüze ulaşan tek eser olarak bilinen Stoikheiosis Theologike (Teoloji Temel Bilgileri) adlı kita­bı Sebepler adiyle bir inceleme kitabı ola­rak özetlendi ve yanlışlıkla Aristoteles’e mal edildi. Bu kitap Ortaçağda çok ünlüy­dü. Sağlığında Proklos’a bir bilge ve bir kâhin gözüyle bakılırdı. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROKLOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Process and Reality (Evrim ve Gerçek)

Tarih 10 Haziran 2009

Process and Reality (Evrim ve Gerçek), Alfred North Whitehead’ın 1929′da yayım­lanan eseri. Yazar bu kitabında kendi fel­sefe sistemini açıklar ve yeni-gerçekçilerin safında yer alarak çalışmasını, varlığın spinoza’cı ve eflatun’cu tarzda incelenmesine yöneltir. Ama eserin adından da anlaşı­lacağı gibi, dinamist bir metot ve görüşü benimser. O da Bergson gibi Soyutlamayı reddederek sezgiye ve deneye başvurur, ba­zı felsefeleri (materyalizm ve mekanizm gi­bi) tenkit eder, varlığın çeşitli biçimleri konusunda da bazı yanlarıyle Aristoteles’çiliği andıran bir dizi inceleme yapar. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Process and Reality (Evrim ve Gerçek) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROBLEMATİK

Tarih 10 Haziran 2009

PROBLEMATİK i. (fr. problematique). Belirli bir bilim veya faaliyetle ilgili problemlerin tümü.
♦ Sıf. Mant. Problematik yargı, Kant’ın felsefesinde yüklemle özne arasında sade­ce olabilirlik ilişkisini kuran yargı. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROBLEMATİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİNCİPES

Tarih 10 Haziran 2009

PRİNCİPES i. (lat. k.; princeps’in çoğulu). Rom. tar. İkinci safta, Hastati’lerin arka­sında dövüşen Romalı lejyonerler. (L)
Principia Philosophiae. Bk. felsefenin ilkeleri.

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİNCİPES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREVOST (Jean)

Tarih 09 Haziran 2009

PREVOST (Jean), fransız yazarı (Saint-Pierre-les-Nemours 1901 – Sassenage ya­kanları, Vercors 1944). £cole Normale Su­perieure’de okudu, genç yaşta gazeteciliğe ve edebiyat dünyasına atıldı. Les Freres Bouquinquant (Bouquinquant Kardeşler)
1930] ve Sel sur la Plaie (Derin Yara)
[1934] adlı iki roman yayımladı. Felsefe, edebiyat ve tenkit eserleri yazdı: Vie de Uontaigne (Montaigne’in Hayatı) [1926] ve amerikan medeniyeti üstüne bir taslak: Usonie (1939). Eserlerinden üçü ölümünden sonra yayımlandı: Les Caracteres (Karak­terler) [1948];
La Creation chez Stendhal (Stendhal’de Yaratma) [1951] ve Baudelaire (1953). ikinci Dünya savaşında, direnme hareketinde önemli bir rol oynadı,
Amanlar tarafından Vercors’da öldürül­dü. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREVOST (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Presses Universitaires de France

Tarih 09 Haziran 2009

Presses Universitaires de France, 1921′de Fransa’da ve yabancı ülkelerde fransız kültürünü yaymak amacıyle anonim ortaklık biçiminde kurulmuş yayınevi. Bilim, tarih, felsefe konularında çeşitli kitap dizileriyle (eski Alcan kitapları) değişik konularda küçük kitaplar («Que sais-je» dizisi) yayım­lar. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Presses Universitaires de France hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRATT (Bela Lyon)

Tarih 09 Haziran 2009

PRATT (Bela Lyon), amerikalı heykeltıraş (Norwich, Connecticut 1867-Boston, Massachusetts 1917). Yale Güzel Sanatlar okulunda John H. Niemeyer ve
John F. Wier’den ders gördü, daha sonra Paris’­te Güzel Sanatlar okuluna devam etti. 1893′te Boston Güzel Sanatlar okulunda model dersi verdi. 1901 Buffalo Pan-American ser­gisinde Genç Kız Çalışması adlı eseriyle gümüş madalya kazandı. Washington’da Kongre kitaplığının girişindeki altı heykel ve Felsefe heykeli, Yale’deki Nathan Hale heykeli, New Bedford’taki (Massachusetts) Whalemen anıtı başlıca eserleridir. (M)
PRATT (Charles), Camden kontu. Bk.camden.

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRATT (Bela Lyon) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRE (Dominique Georges)

Tarih 08 Haziran 2009

PİRE (Dominique Georges), belçikalı din adamı (Dinant 1910-Louvain 1969). Dominiken tarikatına bağlıydı; felsefe profesörü oldu, İkinci Dünya savaşında gizli orduya rahiplik yaptı. 1949′da «Avrupa Gönülbirliği» hareketini kurdu, mültecilerle ilgilen­di (Yurdundan Ayrılmışlara Yardım ve Belçika, Avusturya, Almanya v.b. ülkeler­de kurulan «Avrupa Köyleri» Milletlerara­sı teşkilâtı). Ayrıca 1960′ta Mahatma Gandhi Milletlerarası Gençlik merkezini kurdu, Siyahlarla Beyazlar arasındaki ikili görüş­meleri sağladı (1959). 1958 Nobel Barış ödü­lünü kazandı. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRE (Dominique Georges) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRATİK

Tarih 08 Haziran 2009

PRATİK sıf. (lat. practicus; yun. prassein, yapmak > praktikos’tan fr. pratigue). Ey­leme, uygulamaya dönük olan; eylemle, uygulama ile ilgili olan: Pratik ahlâk. Pra­tik İngilizce. Esk. Tatbikî. Yeni. Kılgın. Kılgılı. (Zr. KURAMSAL. NAZARÎ.) || Amacına uygun olan, kolaylıkla uygulanabilir veya kullanılabilir: Dünyada bundan daha pra­tik, daha akla uygun bir çalışma olamaz­dı (A. H. Tanpınar). Pratik bir âlet. Pra­tik bir tasarı. Esk. Kabili tatbik. Amelî. || Gerçekleri iyi değerlendiren, güçlükleri kestirmeden halleden, işini bilen: Pratik bir halk filozofu olduğunu gösteriyordu (H. E. Adıvar). Pratik bir adam. Pratik bir zekâsı var. Yeni. Evirgen.
– İ. Bir bilim, teknik, sanat v.b. ile ilgili kuralların, ilkelerin uygulanması, eylem alanına sokulması; uygulama. || Bazı ha­reketlerin tekrarlanmasıyle elde edilen tec­rübe.
Eşanl. TATBİK. TATBİKAT. Yeni. Kılgı.
— Fels. Kant felsefesinde, ahlâkî buyruğun zorunlu ortaya çıkışı olarak düşünülen ah­lâkî davranış alanı. (Bu kavram, ilke ola­rak hiç bir soruyu ahlâkî davranış alanın­daki etkisi bakımından ele almayan soyut düşüncenin veya «spekülasyon»un karşıtı­dır.) [LM]

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRATİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRANTL (Kari VON)

Tarih 08 Haziran 2009

PRANTL (Kari VON), alman filozofu (Lan-dsberg, Bavyera 1820-Oberstdorf, Bavyera 1888). 1847′den ölümüne kadar Münih üni­versitesinde felsefe profesörlüğü yaptı. Geschichte der Logik im Abendlande (Batı’da Mantık Tarihi) [dört cilt, 1855-1870] adlı eseriyle tanındı. (m)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRANTL (Kari VON) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAKSİS

Tarih 08 Haziran 2009

PRAKSİS i. (yun. praksis, eylem’den alm. praxis). Marx’cı felsefede, ister maddî olay­lar (nitekim bilgi soyut bir düşünme değil, eşyaya şekil kazandıran bir eylemdir), is­ter sosyal yapıların ve evrimlerin temeli olan üretim araçları (nitekim felsefe, soyut bir ideoloji değildir ve sosyal temeller üze­rinde bir «etki aracı» olmağa yönelir) söz konusu olsun, dünyayı değiştirmek amacını güden eylemlerin tümü. || Sartre’ın varoluş­çuluğunda, varlığın, tarih içinde kendini açığa vurmasını sağlayan şey. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAKSİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAKRİTİ

Tarih 08 Haziran 2009

PRAKRİTİ i. Brahma’cılıkta, olay dünya­sını meydana getiren üç ilke’yi (guna) ken­dinde toplayan ebedî dayanak anlamında sanskritçe kelime. (Samkhya felsefesine gö­re prakriti, purusa’ya bağlı kalarak, haya­tın başlamasına yol açan, ampirik ruhları yaratan ve önceden var olan bir ilkedir.) Bk. MAYA. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAKRİTİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAGMATISİZM

Tarih 08 Haziran 2009

PRAGMATISİZM i. (fr. pragmaticisme’den). Charles S. Peirce’in felsefe öğretisi. (Peirce, pratik felsefesini W. James’in prag­macılığından ayırmak için bu terimi kul­landı.) [L]

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAGMATISİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAGMACILIK

Tarih 08 Haziran 2009

PRAGMACILIK i. (pragmacıdan pragma-cı-lık). Fels. Pratik değeri hakikatin ölçü­sü sayan agnostik ampirizm.
— ANSiKL. Pragmacılık terimi özellikle William James, C.S. Sebiller, J. Dewey, F. Gonseth,
A. Rey, E. Le Roy, M. PradineS, L. Laberthonniere ve Panini’nin savunduk­ları bir doktrini belirtmek için kullanılır. Bilimsel pragmacılık, bir yasa veya teorinin doğruluğunu ancak o yasa veya teoriyi uy­gulamalarda denedikten sonra kabul eder. Ahlâkî ve dinî pragmacılık ise, metafizik bir teoriyi veya dinî bir dogmayı, o teori veya dogma ahlâk bakımından yararlı oldu­ğu ve vicdanın gereklerine uygun düştüğü ölçüde doğru sayar; dinî dogmaları sadece, ahlâkî hayata verdikleri yön bakımından değerlendirir. Pragmacılığı tenkit edenler, bilimsel pragmacılığa karşı şu itirazı öne Sürerler: bir teori, faydalı olduğu için doğ­ru değil, doğru olduğu için faydalıdır. Metafizik, ahlâkî ve dinî pragmacılığa karşı çıkan akılcılar ise, varlıkların kaynağını ve alınyazısını hiç olmazsa görece ve kısmî olarak kavrayabileceğimizi belirtirler. Filozof Maurice Blondel, «pragmacılık» te­rimini kendi eylem teorisini belirtmek için kullanmıştı; ama bu kelime James’in felsefesindeki anlamını kazanınca Blondel bu terimi kullanmaktan vaz geçti. Yine aynı şekilde, amerikalı filozof Charles Peirce de «pragmatizm» teriminin yerine pragmatisizm kelimesini kullandı. F. Gonsehthin pragmacılığı ise, açılma ve özellikle deneye açılma kavramına dayanır. Pragmacılık te­rimi, bazen birbirine tam karşıt düşünür­lerin görüşleri doJayısıyle, değişik anlamlar alabilir. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAGMACILIK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRADiNES (Maurice)

Tarih 08 Haziran 2009

PRADiNES (Maurice), fransız filozofu ve psikologu (Glovelier, isviçre 1874- Paris 1958). Aix (1912-1913), Caen (1913-1918), Grenoble (1918-1919), Strasbourg (1919-1938) fakültelerinde ve Sorbonne’da (1938-1941) ders verdi.
Eserleri: Critique des Conditions de l’Action (Eylem Şartlarının Tenki­di) [1900], Prîncipes de Toute Philosophie de l’Action (Her Türlü Eylem Felsefesinin ilkeleri)
[tez, 1909], Philosophie de la Sensation (Duyum Felsefesi) [1928-1934], Esprit de la Religion (Din Anlayışı) [1941], Traite de Psychologie Generale (Genel Psi­koloji incelemesi) [1943-1950]. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRADiNES (Maurice) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POZİTİVİZM

Tarih 08 Haziran 2009

POZİTİVİZM i. (fr. positivisme). Auguste Comte’un ve izleyicilerinin felsefî öğretisi, // Tesm. yol. Metafiziği gereksiz sayan, olayları gözlemlemek ve bu olayları yöneten kanunları belirlemekle yetinmeyi ileıi sü­renlerin görüşü.// Mantıkî pozitivizm.
Bk. YENİ-POZİTİVİZM.
— ANSİKL. Auguste Comte’un ileri sürdü­ğü şekliyle pozitivizm, bir yandan, Cours de Philosophie Positive’it (Pozitif Felsefe Dersleri) açıklanan bir bilimler felsefesi; öte yandan, Cours de Politique Positive’de (Positif Siyaset Dersleri) belirtilen bir siya­set ve dindir. Auguste Comte’un, bilimler felsefesini, siyasete bir giriş olarak düşün­düğü besbellidir.
Gerçekten de, bütün bilimler, sosyal-statik (ferdin, ailenin, toplumun incelenmesi) ve sosyal-dinamik’e (toplumların gelişme ka­nunu) ayrılan sosyolojiye varır. Bu kanun, Uç hal (çağ) kanunudur. Comte’a göre top­lumlar, başlangıçta, dinî inançlar üstüne kurulmuştu. Metafizik çağla birlikte eleşti­rici düşünce bütün kademeleşmeleri yıktı. Böylece, toplumları pozitif olarak yeniden düzenlemek gerekli hale geldi. Bunu ger­çekleştirmek için siyasî güçten ve aktif sı­nıftan (tacirler, sanayiciler, tarımcılar) farklı olan ve bilginlerden, filozoflardan, sanatçılardan meydana gelen manevî bir güç, düşünceye dayanan bir sınıf yaratmak gerekir.
«Pozitif din» herhangi bir aşkın Varlığa dayanmaz; tapınacağı tek şey insanlık’tır. insanlık Yüce Varlık, yeryüzü Büyük Fetiş ve mekân Büyük Ortam’dır. Pozitif dinde, ahlâk ön planda yer alır ve şu cümleyle özetlenir: «Başkası için yaşamak».
Pozitif kültün üç yanı vardır:
1. kişisel kült veya kadına (zevce, anne veya kız çocuğu) ta­pınma;
2. dokuz kutsamayı (sunma; alış­tırma [14 yaşında]; kabul [21 yaşında]; yö­neltme [28 yaşında]; evlenme; olgunluk [42 yaşında]; emeklilik [63 yaşında]; dönüşüm [ölüm]; yüce varlığa katılma [ölümden ye­di yıl sonra]) kapsayan ev kültü;
3. Yüce Varlığı konu olarak alan kamusal kült. Comte, tapınağı, takvimi, tapınma kuralla­rını açıklamış ve din adamlığına kabul edil­menin şartlarım, rahiplerin ve yardımcıla­rının ücretlerini v.b. belirlemişti. Littre’ ve Stuart Mill’in pozitif dini kabul etmemelerine karşılık, Comte’un Ortodoks çömezleri, resmî organ olarak Revue occidentale’i çıkardılar ve Auguste Comte’un Paris’teki evinde Pierre Lafitte’in yöneti­minde toplanmağa devam ettiler.
İngiltere’­de, Comte’un dinî fikirleri Richard Congreve tarafından benimsendi. Ama Congreve’in titiz Ortodoksluğu, pozitivistlerden ço­ğunun Harrison çevresinde toplanmasına yol açtı. Brezilya’da, dinî ve Ortodoks pozitivizm olağanüstü bir ilgi gördü; Brezilya cumhuriyetinde bakan olan Benjamin Constant, eğitimi Comte’un ilkelerine göre dü­zenlemeğe çalıştı; Miguel Lemos, ayrıntılı ve karmaşık tapınma kurallarını olduğu gi­bi uygulayarak İnsanlık kültünü kurdu. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZİTİVİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POZİTİVİST

Tarih 08 Haziran 2009

POZİTİVİST sıf. (fr. positiviste). Poziti­vizmle ilgili: Pozitivist felsefe.
— Huk. Pozitivist okul, Ceza hukuku alanında kişileri suç işlemeğe iten sebepleri toplum açısından inceleyen okul. Bk. ANSİKL.
— ANSiKL. Pozitivist okul, XIX. yy.da gelişen genel pozitivist akımın etkisiyle meydana geldi. Okulun kurucusu Lombroso’dur. Sonraları Garofalo ve özellikle Ferri tarafından geliştirildi. Pozitivist görüşe göre, her olay gibi toplum olaylarının da bir sebebi vardır. Toplumdaki kötülüklerin son bulması isteniyorsa, bunlara sebep olan toplum olaylarına son vermek gerekir. Yoksa, belli sebepler, belli sonuçlar doğu­racak; başka bir deyişle sebep devam et­tikçe suç da olacaktır. Bu yüzden ceza hu­kuku alanında irade hürriyetinden söz edi­lemez, çünkü bir kimseyi suça iten onun iradesi değil, toplumda bulunan ve kötülü­ğe temel olan sebeplerdir (kültürsüzlük, kötü muhit, akıl hastalığı gibi). Bu görü­şün vardığı sonuç şudur: sorumluluğun te­meli kişinin irade hürriyeti değildir. Kişi, iradesi hür olmadan belli sebeplerin etkisi altında suç işlediğinden, toplum için teh­likeli bir kişi durumundadır ve bu sebeple cezalandırılması gerekir. Akıl hastası olan bir kimseye bile ceza müeyyidesi uygulan­malıdır. Pozitivist okul görüşüne göre, suç işleyenlerin büyük bir kısmı normal olma­yan kimselerdir. Ancak cezalandırılmada dış etkenler nazara alınır.
♦ İ. Pozitivizmden yana olan kimse. (M)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZİTİVİST hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pozitif Felsefe Dersleri

Tarih 08 Haziran 2009

Pozitif Felsefe Dersleri (Cours de Philosophie Positive), Auguste Comte’un eseri (6 cilt, 1830-1842). Çeşitli derslerden mey­dana gelen bu eser, ahlâk ve din dışında bütün Auguste Comte sisteminin açıklama­sıdır, önce Comte, ünlü «üç hal kanunu»nu ortaya koyar. İnsan zihni, yapısı gere­ği, her araştırmasında art arda üç düşünme metodu kullanır. Bunların nitelikleri özce ayrı ve hattâ karşıttır: teolojik metot, ol­guları tanrısal nedenlerle açıklamaya dayanır; olguları tabiatüstü güçlerle açıkla­yan metafizik metot, çok kere birtakım ke­limeler söylemekten ileri gitmez («boşluk korkusu», «uyutucu etki» gibi); bilime ya­kışan tek metot olan pozitif metot ise, ol­guları aralarındaki bağlantıları göstererek açıklar; nedenleri değil, kanunları; «niçin»i değil, «nasıl»ı araştırır. Bu bilimsel görece­lik, Comte pozitivizmininin özünü meyda­na getirir.
Bundan sonra yazar, bir temel bilimler sı­nıflaması yapar. Bunlar basitten karmaşı­ğa doğru gitmektedir: matematik, astrono­mi, fizik, kimya, biyoloji, sosyoloji. En karmaşık bilimler, en basitlere dayanır. Bu aynı zamanda bilimlerin ortaya çıkma ve pozitif çağa (pozitif metodu kullanmaya) ulaşma düzenidir de; ayrıca bilimleri bu sıraya göre öğretmek gerekir; en soyut olanından (matematikten) en somut olanına (sosyolojiye) gidilir. Auguste Comte altı te­mel bilimi gözden geçirir. Böylece, daha sonra pozitif bir ahlâk ve dinin temeli olacak pozitif bir sosyolojinin kurulmasına ulaşmak ister. (->Bibliyo.) [L]

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pozitif Felsefe Dersleri hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POST (Albert Hermann),

Tarih 06 Haziran 2009

POST (Albert Hermann), alman karşılaş­tırmalı hukuk ve hukuk sosyolojisi bilgini (Bremen 1839 – ay.y. 1895). Geçen yüzyılın son 20-30 yılında ortaya çıkan pozitivizmi benimsedi, hukuk evriminin genel kanunla­rını araştırdı. İlkel toplumlardaki çeşitli ilişkileri «etnolojik hukuk» adını verdiği bir sistem içinde ortaya koymayı denedi. Pek sağlam olmayan felsefe bilgisine ve ikinci elden kaynaklarla yetinmesine rağmen eser­leri karşılaştırmalı hukuk alanında önemli araştırmalara yol açtı
. Başlıca eserleri: Grundlagen des Rechts und Grundzüge Seiner Entwicklungsgeschichte (Hukukun İl­keleri ve Hukuk Tarihinin Anahatları) [1884]; Entwurf Eines Gemeinen Deutschen und Hansestadtbremischen Privatrechts auf Grundlage der Modernen Volksvvirtschaft (Çağdaş Ekonomi İlkelerine Dayanılarak Hazırlanan Basit Bir Alman ve Hansastadt Bremen özel Hukuku) [3 cilt, 1866-1871]; Grundriss der Ethnologischen Jurispudenz (Etnolojik Hukuk Biliminin tikeleri) [2 cilt, 1894-1895]. (M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POST (Albert Hermann), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POSEİDİPPOS

Tarih 06 Haziran 2009

POSEİDİPPOS, yunan şairi (M. ö. III. yy.). Sisamlı (Samos) Asklepiades’in öğrencisi ve stoa’cı filozoflardan Zenon ile Kleanthes’in dostuydu. Yunan Antologiası’nda Poseidippos imzalı yirmi iki şiir vardır; bunlar, aşk veya felsefe ile ilgili epigramlar, epitaphios’lar (ağıtlar), adak yazıtları­dır. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSEİDİPPOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTUONDO (Jose Antonio)

Tarih 06 Haziran 2009

PORTUONDO (Jose Antonio), kübalı ten­kitçi (Santiago 1911). Felsefe ve edebiyat doktorası yaptı. Mexico kolejinde ve bir­çok amerikan ünversitesinde ders okuttu. Başlıca eserleri: El Heroismo Intelectual (Fikir Kahramanlığı) [1955], Josö Marti, Crjtico Literario (Edebiyat Tenkitçisi Jo­se’ Marti) [1958], Estetica y Revolucion (Estetik ve Devrim) [1963]. (M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTUONDO (Jose Antonio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORPHYRİOS

Tarih 05 Haziran 2009

PORPHYRİOS, yeni – eflatun’cu filozof (Sur, Lübnan M.S. 234 – Roma 305′e doğr.). Suriye dilindeki adı «kral» anlamına gelen MALKHOS’dur. Porphyrios adı ise, ülkesinde dokunan kırmızı bir kumaşın (porphyrios) adından gelir. Atina’da bir süre yaşayan Porphyrios, orada dilci Apollonios’u, mate­matikçi Demetrios’u ve belagat öğretmeni Longinus’u dinlemek fırsatını buldu. Bun­dan sonra, 263′ten 268′e kadar Roma’da Plotinos’un yanında kaldı. Bir sinir hastalığı geçirince Plotinos’un tavsiyesi üzerine Si­cilya’ya gitti. Plotinos’un ölümünden son­ra, okulunun yönetimini eline almak amacıyle Roma’ya döndü. Porphyrios’un şu eserlerinden parçalar kalmıştır: Kehanetler Üstüne, Tanrıların Tasvirleri Üstüne, Homeros Üstüne Meseleler, Ruhun Tanrıya Dönüşü Üstüne, Perhiz Üstüne. Eserlerinin büyük bir kısmında, Enneades’ini yayımladığı Plotinos’tan söz eder. öğre­tisini Kavranabilirlere Giriş’te açıkladı ve Plotinos’un Hayatı’nın yazdı. Pythagoras’ın Hayatı adlı bir eseri de vardır. Eisagoge (Kategorilere Giriş) adındaki eseri ise, Aristoteles felsefesinin ilk yeni-eflatun’cu açıklamasıdır. Hıristiyanlara karşı olan Por­phyrios bu konuda 15 kitap yazdı. Ama bu kitaplar 448′de yok edildi. Helenizmi savunan Porphyrios IV. ve V. yüzyıllarda Hıristiyanlığa karşı yazılmış bü­tün eserlerin ilham kaynağı oldu. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORPHYRİOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONTANO (Giovanni veya Gioviano)

Tarih 04 Haziran 2009

PONTANO (Giovanni veya Gioviano), lat. Pontaııus, italyan siyaset adamı ve hüma­nisti (Cerreto, Umbria 1426-Napoli 1503). Aragon kralı Alfonso V’in hizmetinde ça­lıştı (1448), sonra Ferdinando I’in kâtibi ve oğlunun özel öğretmeni oldu. Kral 1486′da, onu siyasî görevlerle papa Innocentius VIII’in yanına gönderdi. Pontano başbakan olduğu sırada, italya’yı fetheden Fransa kralı Charles VIII’i karşılamakla görevlendirildi ve kralın Danışma kuruluna üye oldu (1495). Fakat Fransızlar gittikten sonra gözden düştü. 1501′de Fransa kralı Louis XIII’ün hizmetine girmeyi reddetti. Pon­tano, derin bilgi sahibi bir hümanistti. Na­poli akademisini kurdu. Bu akademi 1543′e kadar devam etti. Devrin âdetlerine uya­rak latince yazdı. Astronomi ve felsefe üs­tüne birçok eser verdi. Asinus ve Charon adlı sert ve iğneleyici diyalogları anılmağa değer. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTANO (Giovanni veya Gioviano) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POMPONAZZİ (Pietro)

Tarih 04 Haziran 2009

POMPONAZZİ (Pietro), italyan filozofu (Mantova 1462-Bologno 1525), Padova’da (1495), Ferrara’da (1510), Bologna’da (1512) öğretmenlik yaptı. Aristoteles uzmanıydı; felsefeyi dinden ayırmak düşünçesindeydi. Tractatus de İmmortalitate Animae (Ru­hun ölümsüzlüğü Üstüne İnceleme) [1516] adlı eseri yüzünden Engizisyonun şüphesi­ni çekti. Tümellerin varlığını, mucizeleri ve ruhun ölümsüzlüğünü kabul etmedi. Din, onca sadece bir inanç meselesiydi; felsefede bilgiye ulaştıracak tek aracın akıl olduğunu öne sürdü. İnanç için «doğ­ru» ama bilim için «yanlış» şeylerin vars olduğunu söyledi. Böylece inançla bilim arasında RönesanStan beri ortaya çıkan kopmayı kesinleştirdi. Ayrıca De Fato (Ke­hanet Üstüne) [1525] adlı bir inceleme yaz­dı. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POMPONAZZİ (Pietro) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POMPİGNAN

Tarih 04 Haziran 2009

POMPİGNAN (Jean-Jacques lefranc,— markisi), fransız şairi
(Montauban 1709- Pompignan, Guyenne 1784). Didon (1734) adlı trajedisi, sonraki oyunlarından ve ya­rı nazım, yarı nesir olarak yazdığı Voyage de Languedoc et de Provence’mdan (Languedoc ve Provence’a Seyahat) çok başarı kazandı. Davud’un mezmurlarını (1751), kehanetleri ve neşideleri, güçlü bir dille çevirdi. Oybirliğiyle Academie Française’e seçildi (1759); kabul töreni nutkunda filo­zoflara çatınca Voltaire’in hücumuna uğ­radı. Daha sonra, malikânesine çekilen Pompignan, O de s Chretiennes et Philosophiques (Hıristiyanlık ve Felsefe Odları) [1711] adlı eserini yazdı, Aeskhylos’un tra­jedilerini (1770) ve Les Georgigues’i [1784] çevirdi. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POMPİGNAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLONYA EDEBİYAT

Tarih 03 Haziran 2009

POLONYA EDEBİYAT

• Ortaçağ ve XVI. yy. Edebiyatını XII. yy.dan XV. yy.a kadar özellikle Gallus Anonymus, Kadlubek (1160-1223) ve J. Dlugosz’un (1415-1480) latin kronikleri temsil eder; bununla ‘beraber XII. yy.dan itiba­ren halk diliyle yazılmış bazı değerli dinî şiirlerle karşılaşıyoruz. En eski polonya şii­ri Bogurodzica (Meryem) adlı dinî şarkı (XII. yy.) ve en eski nesir Kazanla Swietokrzyskie (Kutsal Haç Masalları) [XIV. yy. başı] adlı vaaz derlemesidir. Hümanizm, re­form ve rönesans ile fikrî faaliyet canlandı. 1364′te Büyük Kazimierz tarafından kurulan, Sonra 1400′de kraliçe Hedwige’in bağışları sayesinde yeniden teşkilâtlandırılan Krakow üniversitesi, iki yüzyıl boyunca Avrupa’nın ünlü bir bilim merkezi olarak kaldı.

Kopernik bu üniversitede okudu. Konstanz ve Basel konsillerinden gelen polonyalı hu­kukçular ve kilise hukukçuları, polonya’nm italyan üniversitelerine yolladığı öğrenciler, piskoposlarla aydın soyluların himaye et­tiği italyan veya alman asıllı bilginler, eski­çağ bilimini yaydılar, önce bir latin hüma­nist şair nesli ortaya çıktı: Sanok’lu Grzegorz (1406′ya doğr.-1477), Jan Ostrorog (1436-1501), Andrzej Krzycki (1482′y% döğr.-1537), J. Dantyszek (1485-1548) ve K. Janicki (1516-1543). Ama, tarihçi ve yayımcıların uzun süre kullandığı Latince, Protestanlı­ğın yayılmasıyle edebiyattaki üstünlüğünü kaybetti: Protestanlık elli yıl içinde yöne­tici sınıf arasında yayıldı, öte yandan, soy­lu demokrasisinin siyasî hayatında halk dili kendini kabul ettiriyordu. Doğu eyaletleri halkı latin geleneklerine yabancıydı.

1513′te, ilk lehçe (veya polca) kitap yayım­landı: Lublin’li Biernat’nm Raj Duszy (Ruh­lar Cenneti). 1543′te Mikolaj Rej (1505 -1569) millî bir edebiyatın temelini attı. Ta­biat güzelliklerine tutkun bir taşra soylusu, ateşli calvin’ci, mizaçça kavgacı ve alaycı olan Mikolaj, dinî, öğretici ve ahlâkî konu­larda birçok manzum ve mensur yazı yazdı. Eserlerinde Ortaçağ etkisi ağır basmakla beraber Rönesans’ın etkisi de kendini gös­termektedir. Mikolaj Rej’den az sonra, Jan Kochanowski (1530-1584), lirik ve içli şiir­lerinde estetik güzellikle Hıristiyanlığı bağ­daştırdı. Bu dönemde bolluk içinde ve güç­lü olan Polonya, tehlikeli komşularına da söz geçirerek «altınçağ»ını yaşamaktaydı. 1614′te Szymon Szymonowic (1558-1629), idillerinde helenizmin bütün güzelliklerinden yararlandığı günlerde, altın çağ henüz sona ermemişti. Nesir, Lukasz Gornicki (1527-1603) ile vaiz P. Skarga’nın (1536-1612) di­linde mükemmelliğe ulaştı. Tarih ve coğraf­ya alanındaki bilgiler yayılmağa başladı. Marcin Bielski (1495-1575), dünyadaki yeni buluşlara da yer veren bir dünya tarihi de­nemesine girişti; S. Klonowic (1545-1602) burjuva ve halk sınıfının törelerini dile ge­tirdi. Doktrin tartışmaları sayesinde, düşün­ce hayatı olgunlaştı. Batı mutlakıyetçiliği ve Moskova despotluğu ilkelerinin Polonya’da ağır basmak üzere olduğu bir sırada, hu­kukçu ve ilâhiyatçılar (Modrzewski-Frycz [1503-1572], S. Orzechowski [1513-1566] si­yasî hürriyeti ve milletlerarasında barışı öv­mekteydiler.

• XVII. ve XVIII. yy. XVII. yy .da Polon­ya devleti, «birçok el tarafından sarsılan ve birçok darbe yiyen bu ağaç», çökmeğe başladı. Ama art arda gelen istilâlar sıra­sında kahramanlık duygusu kamçılandı. Bü­yük ataman’ların savaşçı Polonya’sı bir ef­sane havası içinde yaşamağa başladı. 1618′de P. Kochanowski (1566-1620), Tasso’nun Gerusalemme Liberatta’&mm (Kurtarılmış Kudüs) eşsiz bir tercümesini polonya şairle­rine model olarak sundu. Türklerle yapılan savaşlar, doğu dünyasını ve medeniyetini Polonyalılara tanıttı. Mitoloji motifleri bu dekorla kaynaşarak bazen çekici, bazen tu­haf bir süsleme halini aldı. Bu barok Sa­nat, düzensiz bir şekilde alabildiğine geliş­ti. Hiç bir edebiyat okulunun kurulmasına yol açmadı ve büyük sayıda yazarı bilinme­yen metinlerin (özellikle gezgin sanatçıların yazdığı komediler) ortaya çıkmasına imkân verdi. Bundan sonra italyan edebiyatı, po­lonya edebiyatını fransız edebiyatına oranla daha fazla etkilemeğe başladı. Bununla bir­likte iki fransız kraliçe elli yıl boyunca Polonya tahtını paylaştı.

Gonzaga’lı Luisa -Maria’nın yalnız bir tek saray şairi vardı: Andrzej Morsztyn (1613-1693). Maria-Kazimierza’nın kocası J. Sobieski (1624-1696), Astree’yz duyduğu hayranlık dolayısıyle sa­rayına «francuski (fransız) havası» verdi. (Jan Sobieski, aynı zamanda ülkesinin mek­tup tarzını kullanan en büyük yazarlarından biridir.) Mistik hayal ürünü olan birçok messias dışında, barok eserler, gerçekçilik ve mahallî renkleriyle ağır basar. Polon­ya romantizmi bunları benimseyecektir. Gü­nümüzde, J. C. Pasek’in (1636′ya doğr.-1701) Pamietnikİ’si (Hatıralar) çok okunmakta­dır. Coşkun, ama saf ve kahraman ruhlu bir şair olan W. Potocki, epik ve dinî şiir alanında ön safta yer alır. Wespazjan Kochowski de (1633′e doğr. – 1700) dinî eserler verir.
S. Twardowski’nin (1600′e doğr.-1661) usta tasvirleri, Zimorowic kardeşlerin (Jozef [1597-1677] ve Szymon’un [1608-1629]) bükolik yumuşaklığı, L. Opalinski’nin (1612-1662) sert yergileri bugün hâlâ okunur. Bu arada cizvit Maciej Kazimierz Sarbievski’nin (1595-1640) eserini de saymak gerekir. Sakson kralı devrindeki düşünce durgunlu­ğunu, XVIII. yy .m ikinci yarısında tarihin en güzel rönesanslarından biri takip etti. Jean Fabre, «yirmi yıllık kültür, Polonya’ya, yüzyıllık bilgiççe çabaların Almanya’ya ver­diğinden çok daha fazla eser kazandırdı» der. Bu mucize, devlet idaresinde o kadar ba­şarılı olamayan bir hükümdarın zekâsı ve diplomasisi sayesinde gerçekleşti: Stanislaw August Poniatowski (1732-1798) eğitimini yeniden teşkilâtlandırmakla başladı ve bu alanda ilk reformu yapan pedagog S. Konarski’nin eserini tamamladı; 1773′te, bir eğitim komisyonu, Avrupa’da ilk defa olarak bir millî eğitim bakanlığı projesi hazırladı. Ansiklopedi ile fizyokratların nazariyeleri, Condillac’ın felsefesi ve yüzyılın bütün bil­gileri, polonya düşünce dünyasının verimini arttırdı, insancı düşüncelere tutkun olmakla beraber, millî kalkınmaya büyük önem veren akılcı bir neslin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu neslin edebiyatı her şeyden önce öğretici ve millî bir edebiyattır. Bu zihni­yet, yalnız siyasî yazarlarda (H. Kollataj [1750-1812], S. Staszic [1755-1826], J. U. Niemcewicz [1757-1841]) değil, bütün öteki ya­zar ve şairlerde açıkça görülür. Başta, ese­rinin niteliği, kapsamı ve değeriyle ismi yüz­yıllar boyunca unutulmayan Warmie pisko­posu ve çağdaş edebiyatm prensi I. Krasicki (1735-1801) gelir. Onun yanında A. Naruszevvicz (1738-1796), S. Trembecki (1739-1812), Tomasz Kajetan Wegierski (1755-1787) gibi isimler yer alır. XVIII. yy.ın sonlarında, F. Karpinski (1741-1825) ve F.D. Kniaznin’in (1750-1807) temsil ettikleri duygusalcılığın etkisi kendini göstermeğe başladı. Stanislaw devrinin en iyi eserleri (masal, yergi, manzum mektup), klasik bir mükem­melliğe varmıştır. Körü körüne taklide kaçmaksızın, fransız edebiyatının iki yüzyılını örnek alan bu edebiyat, inceliği, sevimliliği, alaycılığıyle dikkati çeker. Fransız eserle­ri örnek alınarak (F. Bohommolec [1720 -1784], F. Zablocki [1754-1821]) yazılan tö­re komedileri yanı sıra, vatan temalarını işleyen tiyatro eserlerinin (J. U. Niemcewicz, W. Boguslawski’nin [1754-1821] eser­leri) oynadığı önemli rolü de unutmamak gerekir.

• XIX. ve XX. yy. 1795-1822 Arasında, sı­ra ile Pulawy’deki Czartoryski’lerin prens­lik saraymca tutulan ağlamaklı bir önromantizm, yankılar yapan bir mücadeleden sonra yerini romantizme bırakan sahte bir varşova klasisizmi (K. Kozmian [1771-1856] ve A. Felinski [1771-1820]) hüküm sürdü. Polonya şiiri bu devirde en üstün seviye­sine ulaştı. Ama, artık yalnız anılar ve umutlarla yaşama zorunda olan bu boyunduruk altındaki ülkede birbirini takip eden ta­rihî olaylar romantik akıma olağanüstü bir nitelik kazandırdı. Coşkun bireycilik, Polon­ya’ca yurtseverlik ateşine ve fedakârlık tut­kusuna dönüştü. Mutlu bir çağın geleceğine olan inanç, Polonya’yı dünyada kahraman­lığın örneğini sunan bir millet haline ge­tirdi. Şairler, tutsak millete manevî ön­derlik ve kılavuzluk yaptılar. A. Mickiewicz (1798-1855) bu konuda akla gelen en büyük isim, ülkesi için efsanenin, de öte­sinde bir semboldür. Modern çağın tek des­tanı olan Pan Tadeusz, onun ününü bütün Avrupa’ya yaydı. Yetenekleri ve inancı ile, 1848 Jiberal Fransa’sını, Risorgimento İtal­ya’sını, islav milletlerini ve doğu ülkelerini etkiledi. A. Mickiewicz’in yanı sıra, ancak öldükten sonra üne kavuşan J. Slowacki (1809-1849), büyüleyici hayalgücü, büyük ustalığı, şiirleri ve dramlarıyle polonya dü­şünce hazinesine paha biçilmez eserler kat­tı. Z. Krasinski’ye (1812-1859), gelince onun düşünürlük yönü sanatçı ve şair yönünden üstündür.

Romantizmin öbür üç temsilcisi olan Malczewski (1793-1826), S. Goszczynski (1801-1876) ve J. B. Zaleski (1802-1886) ukrayna tarihî ve manzaralarından ilham al­dılar. Sembolizmin öncüsü C. Norvvid (1821-1883) İlk şiirlerini 1840′ta yayımladı. Bu dönemin başlıca eserleri göç sırasında ya­zıldı. Aynı döneme doğru Polonya’da A. Fredro (1793-1876) komediyi avrupaî bir se­viyeye çıkardı; J.İ. Kraszevvski de (1812-1887) roman türünü geliştirdi. Bu büyük ismlerin yanı sıra, romantizmin en iyi tem­silcileri arasında şu şairler sayılabilir: Wincenty Pol (1802-1872), Teofil Lenartowicz (1822-1893) ve Wladyslaw Syrokomla (1823-1862). 1863′ten ve başarısızlığa uğrayan ikin­ci ayaklanmadan sonra «pozitivizm» adı ve­rilen yeni bir çağ açıldı. Yayımcıların ve sosyoloji bilginlerinin (özellikle A. Swietochovvski [1849-1938]) desteğiyle romantiz­min ülke siyasetine yapmış olduğu etkiye karşı bir tepki başladı. Gerçekçi eğilimler ve toplumsal değişiklikler birçok romancı­nın yetişmesine yol açtı. Bunların en ünlüsü tarih (Ogniem i Mieczem [Meçle ve Ateşle], Krzyzrary [Toton Şövalyeleri], Quo Vadis) ve töre romanları (Bez Dogmatu [Dogmasız], Rodzina Polanieckich [Polaniecki Ai­lesi]) yazan H. Sienkievvicz’tir (1846-1916) [1905 Nobel edebiyat ödülü]. Ayrıca Eliza Orzeszkovva (1841-1910) ile halka (Bebek) ve Faraon (Firavun) adlı eserlerin yazarı Boleslaw Prus (1847 – 1912) çok ünlüdür. XIX. yy. sonunda gerçekçi nesir fransız natüralizminin ve özellikle Zola’nın etkisin­de kaldı (Adolf Dygasinski [1839-1902 ve tiyatro eserleriyle de ün kazanan Gabriela Zapolska [1860-1921]). A. Asnyk (1838-1897), Maria Konopnicka (1840-1910) lirik şiirin temsilcileridir.
1890′dan 1910′a kadar, S. Przybyszewski (1868-1927), J. Kasprowicz (1860-1926) ve Miriam (1861-1944), K. Tetmajer (1865-1940), L. Staff (1878-1957) tarafından başlatılan es­tetik «Genç Polonya» hareketi ince bir sana­tın doğmasına yol açtı. Patetik gücü eşsiz S. Zeromski (1864-1925), Nobel ödülünü alarak ününü dünyaya yayan W.S. Reymont ve Wladyslaw Orkan (1875-1930), biçim anlayışlarındaki modemizmle bu akıma girer­ler. Ama işledikleri temalar, zamanlarının sorunlarına bağlı kalmıştır, öte yandan bü­yük dramaturg S. Wyspianski (1869-1907) milliyetçilik meseleleri üstünde büyük bir titizlikle durdu. İki savaş arasında şiir, L. Staff (1878-1957), B. Lesmian (1879-1937) ve Skamander dergisi çevresinde toplanan genç şairler grubu tarafından temsil edil­mekte idi: J. Tuwim (1894-1953), K. Wierzynski (doğ. 1894), A. Slonimski (doğ. 1895), J. Lechon (1899-1956). öncü şiirin temsilci­leri: J. Przybos (doğ. 1901), J.Czechowicz (1903-1939) ve A. Wazyk’dir (doğ. 1905). W. Broniewski (1897-1962), devrimci Marks’çılığın şairidir ve ancak 1945′ten sonra ünü gitgide artmıştır. Romancılardan F. Sieros-zewski (1858-1945), J. Weyssenhoff (1860-1932), A. Strug (1871-1937), W. Berent (1873-1941), J. Kaden-Bandrowski (1885-1944), Zofia Nalkowska (1885-1954), Maria Dabrowska (doğ. 1889), J. İwaszkiewicz (doğ. 1894); denemeci J. Parandowski (doğ. 1895); tenkit­çilerden T. Boy-Zelenski (1874-1941) ve K. İrzykowski (1873-1944); dramaturglardan K. H. Rostworowski (1877-1938) ve J. Szaniawski (doğ. 1887) o sıralarda ünlerinin zirvesindeydi. S.İ. Witkiewicz (1885-1939), B. Schulz (1892-1942), W. Gombrowicz (doğ. 1905) öncü yazarların en ilgi çekenleridir. İkinci Dünya savaşından sonra, polonya edebiyatının gelişiminde üç ayrı evreye rast­lanır. Birinci evre 1945-1956 yıllarını kap­sar.

Bu dönemde, isteyerek benimsenen ve­ya zorla kabul ettirilen bir gerçekçilik, ba­zen kabaya kaçan öğreticilik ağır basmak­ta ve genellikle sosyalizmin kuruluşu mese­lesiyle ilgili günlük olaylardan alman te­malar işlenmektedir. İkinci evre, Stalin dö­neminin düşüncelerine sınırlı da olsa, baş­kaldırma dönemidir. Yazarlar, bireyle top­lum, hayatın amaçîarıyle sanatın gerekleri arasındaki çelişmeyi ortaya koymakta, edebiyata yüklenen öğretici görevleri alaya almakta ve sanatta yeni ifadeler getirmeğe çalışılmaktadır. 1960 veya 1961 yıllarında başlayan üçüncü evre, ilk iki evrede görü­len eğilimlerin uzlaşma dönemidir. Açıkça itiraf edilmemesine rağmen bu evrede ede­biyat bir ölçüde, eğitme, ahlâkî düşünce ve değerleri yayma aracı oldu. Bu üç evreden hiç birinde, sembol haline gelen bir yazara rastlanmaz. Roman türü, özellikle Z. Kossak-Szczucka (doğ. 1890), T. Breza (doğ. 1905), J. Stryjkowski (doğ. 1905), T. Parnicki (doğ. 1908), J. Andrzejemski (doğ. 1909), J. Putrament (doğ. 1910), A. Malewska (doğ. 1911), A. Rudnicki (doğ. 1912), S. Dygat (doğ. 1914), K. Brandys (doğ. 1916), W. Mach (1917-1966) tarafından işlendi. Bu­nunla birlikte, Z. Nowakowski (1891-1963), J. Wittlin (doğ. 1896), C. Straszewicz (1904-1963), W. Gombrowicz (doğ. 1905), G. Herling-Grudzinski (doğ. 1919), M. Hlasko (doğ. 1923) gibi, yabancı ülkelerde yaşayan romancıların eserleri, Polonya’da ki çalkan­tıların dışında kaldı.

Bir ölçüde romanın evrimine benzeyen bir evrim geçiren şiirde üç ayrı akım görülür. T. Rozevvicz (doğ. 1921), A. Miedzyrzecki (doğ. 1922), Z. Herbert (doğ. 1924) ve W. Woroszylski’nin (doğ. 1927) temsil ettiği birinci ve en başarılı akım, şairanelikten arınmış şiiri, kesinliği, süssüz ve yapmacık­sız eserleri benimseyen şairleri biraraya ge­tirdi.

Daha savaş öncesinde isimlerini duyuran K. İllakowicz (doğ. 1892), K. Wierzynski (doğ. 1894), A. Slonimski (doğ. 1895), A. Stern (doğ. 1899) K.î. Galczynski (1905-1953), C. Milosz (doğ. 1911) gibi şairleri kapsayan ikinci grup, genellikle «yeni-klasik» grup diye anılır, öncü adı verilen üçüncü grup ise, T. Peiper (doğ. 1891), J. Kürek (doğ. 1904), P. Piechal (doğ. 1905) ile eski fütürizmi andırır. Eserlerinde zarif bir anlatım çabası ve derin bir metafizik bunalım görülen M. Jastrun, edebiyatta ayrı bîr yer tutar. Dram yazarları arasında, L. Kruczkowski (1900-1962), T. Zawieyski (doğ. 1902), özellikle de, yergili ve parodili piyesleri birçok ülkede büyük başarı kazanan S. Mrozek (doğ. 1929) anılmağa değer.

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA EDEBİYAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLONYA TARİH

Tarih 02 Haziran 2009

POLONYA TARİH
Piast’lar döneminde Polonya

• İlk Polonya devletinin toprak bütünlü­ğünün kurulması (V.-X11. yy.). V. veya VI. yy. başından sonra geniş Odra havzasına ve Vistül havzasının bir kısmına batıdan ge­len birkaç islav kabilesi yerleşti. Polonya milletinin meydana gelmesinde bu kabile­lerin (Polanlar, Vislanlar, Pomeranyalılar v.b.) katkısı oldu. Bu topluluklar, yavaş yavaş ilk şehir çekirdekleri olan ve kısa süre sonra yanlarında zanaatçı varoşları ku­rulan tahkimli castra veya grody’lerin (Poz­nan, Kruszwica, Kalisz) etrafında toplandılar.

IX. yy.ın ortasından sonra Gniezno ve Poznan dolaylarında kurulan ilk Polonya devleti çevresinde yavaş yavaş Büyük Po­lonya, Küçük Polonya, Mazovya, Silezya ve Pomeranya biraraya geldiler. Piastlar hanedanının bilinen ilk atası Mieszko I (960′a doğru-992) bu devleti Polonya dev­leti haline getirdi: ırk birliği ekonomileri­nin benzerliği, Büyük Polonya, Litvanya, Mazovya ve Podlakya ovalarının geniş bir orman kuşağıyle çevrili olması, batıda Ger­men imparatorluğu (963′te ilk askerî temas­lar), güneyde Bohemya devletleri, doğuda Kiev (945′ten sonra), kuzeyde Veletlerin Polonya topraklarını çepeçevre kuşatmaları Polonya milliyetçiliğinin doğmasını kolay­laştırdı; Mieszko, bazı derebeyleri ve ki­lisenin yardımıyle (966′da Hıristiyanlığı kabul etti ve Poznan’da ilk piskoposluk ku­ruldu) geniş bir bölgede hâkimiyetini kura­bilmek için bu milliyetçilik duygusundan yararlandı.

Mieszko I’in oğlu ve vârisi Boleslaw I (992-1025) kilisenin desteğiyle Otto III’ten Polonya kilisesinin imparatorluk kilisesinden ayrılmasına imkân veren Gniezno başpiskoposluğunu ve Krakow, Wroclaw ve Kolobrzeg piskoposluklarını kurdu; öte yandan geçici olarak batıda Odra’nın ağızlarını ve Lâusitz’i, güneyde Moravya’yı, Çekler ve Slovaklar ülkesini ilhak etti ve doğuda Kiev’e ulaştı. Başarıları Bautzen barışlanyle (1018) ve ilk Polonya kralı olarak taç giymesiyle onaylandı. Ama oğlu Mieszko II (1025-1034), doğudan rus prens­lerinin, kuzeyden Danimarkalıların (Pomeranya’da), güneyden Çeklerin, batıda Po­lonyalıları Odra’nın doğusuna çekilmeğe zorlayan (1031-1032) imparator Franken’li Konrad II’nin hücumları karşısında topraklarının bütünlüğünü koruyamadı; iç kar­gaşalıklar ve kardeşlerinin taht üstünde hak iddia etmeleri yüzünden sınırları daralan devletini ancak imparatora bağımlılık ye­mini ederek kurtarabildi.
Başlıca olayları iç düzenin kısa süre içinde bozulması (halk ayaklanması ve Mazovya’nın ayrılma dene­mesi) ve Bohemya. Bratislava dükünün anî istilâsı (1036) olan bir döneminden sonra Yenilikçi Kazimierz I (1040′a doğru-1058) Kilisenin ve Devletin bütünlüğünü yeniden sağladı, başkenti Krakow’a nakletti. Ama kendisini tahta çıkaran aristokrasinin gün­den güne artan denetimini kabul etmek ve yardımı sayesinde Silezya’yı Çeklerden, Mazovya’yı da kontrolü ele geçirmiş olan Maslaw’dan kurtaran imparator Heinrich III’ün metbuluğunu kabul etmek zorunda kaldı. Oğlu Atak Boleslaw II (1058-1079) bu iki vesayetten de kurtulmayı başardı: önce aristokrasinin denetiminden kurtuldu; son­ra rus prenslikleri arasındaki anarşiden ya­rarlanarak Kiev’de harekete geçti (1069) ve Çekleri Silezya üstündeki hak iddiaların­dan vaz geçmeğe zorladı; Heinrich IV’e karşı ayaklanan Saksonların tarafını tuta­rak Berat kavgasından yararlandı ve papa Gregorius VII’den krallık tacını giymeyi başardı; böylece Polonya’nın imparatora hiç bir bağımlılığı kalmıyordu.
Ama impara­torun yardım ettiği muhalifleri destekleyen Krakow piskoposu Stanislaw’ın (Aziz Stanislas) idamı (veya öldürülmesi) derebeylerin ayaklanmasına yol açtı; derebeyler tahta kralın kardeşi Wladyslaw (veya Ladislas) Herman’ı çıkardılar. Boleslaw kral unvanını kaybetti (1079), kaçtı ve ülke Bohemya’ya yıllık bir haraç ödemek zorunda kaldı.

Polonya’nın soyluların temsilcisi voy­voda SieciechT tarafından yönetilmesini ka­bul etmek zorunda kalan Wladislaw I Herman’dan (1079-1102) sonra Polonya, Boleslaw III zamanında toprak bütünlüğüne ye­niden kavuştu. Kardeşi Zbignievv ile bö­lüştüğü Polonya topraklarını kendi çıkarına birleştirmeyi başaran Boleslaw III, germen himayesinden kurtuldu ve Baltık kıyısında geniş bir bölgeyi ele geçirdi (Pomeranya’nın Vistül ve Odra ırmakları arasındaki kısmının fethi); Macarlar ve Rutenyahlar ile ittifak yaparak imparatorun 1109 da gi­riştiği harekâtı durdurdu; sonra feth ettiği topraklardaki halkı hıristiyanlaştırdı, fakat ülkesini dört oğlu arasında bölmekle, elde ettiği parlak sonuçları tehlikeye düşürmüş oldu.

• Millî düklükler ve Polonya’da anarşi (1139-1305). En büyük oğlu dük Wladislaw II’nin (1139-1146) kardeşlerinin metbuu ilân edilmesi, onların siyaset alanında ba­ğımsız davranmalarını ve ülkelerini kendi oğulları arasında bölüştürmelerini engelle­yemedi; böylece 1250′den sonra her birinde bölgeciliğin ağır bastığı yirmi dört kadar düklük ortaya çıktı. Bunların hiç biri üs­tünlüğünü kabul ettirecek güçte olmadı­ğından her birinin, özellikle de en büyü­ğün, bu yoldaki her denemesi bir iç savaş halini alıyordu; bunu fırsat bilen polonya aristokrasisi hükümdarı kendi tayin ede­rek monarşiyi kendi hâkimiyeti altına sok­tu. Meselâ Yaşlı Mieszko III’ün (1173-1177) tahttan indirilmesi ve yerine daha yumuşak başlı görünen genç kardeşi Âdil Kazimierz’in (1177-1194) geçirilmesi, Polonya’da seçi­me dayanan bir monarşinin kurulmasına yol açtı. İş başına getirilen kral, seçilmesi­nin karşılığında devletin yüksek otoritesini zedeleyen birtakım siyasî ve malî tavizler­de bulunmak zorunda kalıyordu (Leczyca meclisi, 1180).

Bu anarşi döneminde Hı­ristiyanlığı geniş halk tabakalarına yayan (XII.-XIII. yy.) Kilise, Polonya birliğinin hanedandan daha sağlam bir temsilcisiydi. Yüksek rahip sınıfı, üyeleri büyük toprak sahibi soylu ailelerden geldiği halde, za­man zaman yetkisini köylü sınıfını ezen soylulara karşı kullanıyordu (Papalık fer­manı, 1233). Bu anarşi ortamında soylular sınıfı da ikiye ayrılmıştı:

prensliklerin yö­netiminde görev alan ama krallık gücünün artmasına şiddetle karşı koyan magnat’lar (eski derebey aileleri); üyeleri prensler ta­rafından şövalye unvanıyle topraklara dağıtılan küçük soylular veya szlachta. Bu siya­sî ve sosyal çözülmeden yararlanan Alman­lar, Nordmark’tan başlayarak kuzeyden ve doğudan ilerlediler; Nordmark (geleceğin Brandenburg’u) 1134′te Ayı Albrecht’in pa­yına düştü. 1138-1181 Arasında Baltık’ın Elbe ve Odra arasındaki kıyısı Ayı Albrecht ile Saksonya dükü Aslan Heinrich tarafın­dan işgal edildi; Polonya Odra’nın batısın­daki bütün toprakları, hattâ Aşağı Warta’yı kaybetti; Almanlar Aşağı Warta’da Yeni Uçilin’i (Neuemark) kurdular (1272); ayrıca Prusyalıların kuzeyden yaptığı tehlikeli baskıya tek başına karşı koya­mayan Mazovya dükleri toton şövalyelerine başvurdular; ne var ki 1283′te Prusyalıları Neman’ın ötesine püskürten Tötonların püskürttükleri düşmandan daha belâlı ol­dukları çok geçmeden anlaşıldı.

Baltık ile ilişkisi kesilen, Litvanya devletinin kurulmasıyle (XIII. yy.ın ikinci yarısı) doğudan ve kuzeydoğudan tehdit edilen, üstelik de Silezya dükü Dindar Henryk’in 1241′de Legnica’da boş yere durdurmağa çalıştığı moğol istilâsıyle harebeye dönen Polonya artık Almanlar için kolaylıkla ele geçirilebilecek bir avdı. Almanların memlekete girmeleri birçok bakımdan olumlu oldu: XII. ve XIII. yy.da Avrupa’da genel nüfus artışına pa­ralel olarak polonyalı kolonların orman­larda tarla açma işi hızlandı; yeni kır top­lulukları kuruldu; şehirlerde ticaret gelişti ve batıyı örnek alan Polonya prensleri, Özellikle Wroclaw (1242), Poznan (1253), Krakow’a (1257) tanınan Magdeburg yasasını benimseyerek şehirlere hürriyet «şartları» verdiler.

Buna karşılık, almanlar ticarî faa­liyeti ele geçirerek imparatorluk ve Bo­hemya ile çeşitli alışverişe girdiler ve ser­vetlerine dayanarak onlar sayesinde yeni bir aristokrasinin kurulmağa başladığı şe­hirlere hâkim oldular. Burjuvazi özellikle Silezya’da alman dilini ve geleneklerini yaydı.
İktisadî güçlerinden ve fikir üstün­lüklerinden gurur duyan alman mülteciler, Polonya’ya istedikleri kralları kabul ettir­diler: önce gerçek bir Piast olan Silezya dükü Namuslu Henryk II (1288-1290); son­ra Polonya kralı ilân edilen (1300) ve Piast’ların anarşi dolu kavgalarına karşı bir ga­ranti gibi görünen Bohemya kralı (1291) Venceslav (Vaclav). Ama bir yabancının tahta çıkması, Piast ailesinden Wladislaw I Lokietek’e millî hoşnutsuzluğu istismar et­me fırsatını verdi. Polonya’nın bir kısmını ayaklandıran Wladislaw I, Venceslav’ın ölümünde ülkeye hâkim olmayı başardı (1305) ve Krakovv’un alman belediye reisi Albrecht’in yönettiği şehir burjuvalarının
isyanını ezdikten sonra, 1320′de Polonya kralı olarak taç giydi: monarşiyle birlikte ülkenin bütünlüğü de yeniden sağlanmıştı. Bununla birlikte Wladislaw I’in devleti, çeklerin derece derece kendilerine bağladık­ları Silezya’yı da, Pomeranya’yı da içine al­mıyordu.

• Polonya devletinin yeniden kurulması ve Piast’ların sonu (1305-1370). iyi hesap­lanmış evliliklerle yararlı ittifaklar kuran Polonya kralı, Brandenburg’ların toprak ge­nişlemesini durdurdu ve Pomeranya konu­sunda uzun ve boş bir çekişmeden sonra Tötonları Plowce’ta yenmeyi başardı (1331); fakat Kujawy’yi Tötonlara kaptırdı. Oğlu Büyük Kazimierz III (1333-1370), onun eserini tamamladı. Bohemya’nın Polonya tahtındaki hak iddialarını bertaraf ettikten sonra Pomeranya’yı belli bir süre için Tö­tonlara bırakarak (1343) onları yatıştırdı; Anjou’lu Luigi’yi vâris tanıyarak (1339), bu­na karşılık da Kızıl Rutenya’nın kesinlikle kendisine bırakılmasını sağlayarak macar tehlikesini ortadan kaldırdı.

Böylece batı dışında her yerde Polonya toprak bütün­lüğüne yeniden kavuştu: Kazimierz III, gelenekleri kanun halinde toplayarak yasama ve adalet birliği ilkesini gerçekleştirdi (Wislica yasası, 1347); köylülerin yükümlerini azalttı; kolonlar için yeni köyler kurdu; ti­carî gelişmeyi destekledi (ambar, yol ve şe­hirler çevresinde müstahkem surlar inşası; yabancı ülkelerden kovulan yahudilere im­tiyazlar tanınması); Polonya’nın Almanya ve Bohemya’ya karşı fikrî muhtariyetini sağlayan Krakow üniversitesini kurdu. Ma­zovya düküne metbuluğunu kabul ettirdi, küçük soyluların muhalefetini kırdı.

• Piast’lardan Jagellon’lara: Geçiş döne­mi (1370-1384-1386). Piast’lar sülâlesi Kazimierz III ile sona erdi: çünkü Kazimierz tahtını uzak akrabalarından biri yerine, yeğeni Anjou sülâlesinden Macaristan kralı Lajos’a (1370-1382) bırakmayı tercih etmiş­ti; Lajos’a, kalkınmış ama hiç deniz kıyısı olmayan ve dışta hep toton tarikatıyle gücü gittikçe artan Litvanya’nın tehdidi altında yaşayan, içte ise hep büyük soyluların ba­ğımsızlığının tehdit ettiği bir Polonya’yı miras bıraktı. Vârisini tayin etmek için bü­yük soyluların fikrini almak zorunda kalması, Polonya kurumlarının seçimle iş ba­şına gelecek bir monarşi kurulmasına doğ­ru geliştiğini ortaya koydu.
Bu olay polonya tarihinde kesin bir dönemeçti; çün­kü soylularla yapılan pazarlık sonucunda (soylulara ağır gelen bütün vergilerin kal­dırılması: Koszyce imtiyazı, 1374) tahta ya­bancı bir sülâle çıkıyordu ve Macaristanlı Lajos’un saltanatı aslında Jagellon’lar dev­rine doğru bir geçiş dönemiydi.

Jagellon’lar Polonyası (1386-1572)
• Doğu Avrupa’da Polonya’nın gücünün artması (1386-1505). Yabancı bir prens olan ve hemen hep yurt dışında yaşayan Lajos’­un ölümü, Polonya’da iç savaşı başlattı: Macaristan ile birlik bozuldu, laik ve dinî büyük soylular devletin önemli mevkilerini paylaştılar. Bu durumun yarattığı huzur­suzluğu gidermek için Polonyalılar tekrar monarşiyi kurdular: Lajos Fin kızı Hedwige, Polonya kraliçesi oldu (1384-1399) ve Litvanya büyük dükü Jagellon ile evlenme­ce zorlandı; Wladislaw adiyle vaftiz olan ve şahsî topraklarını krallığa katmağa söz veren Jagellon ortak Polonya kralı seçildi (1386-1434). Bu seçimle Polonya aristokra­sisi ülkeye anarşiye son verebilecek bir sü­lâle kazandırıyor, doğu ile yakınlık kuru­yor ve ülkeyi toton şövalyelerinin tehlikeli baskısından kurtarıyordu; gerçekten Polonya-Litvanya koalisyonu birlikleri, Tötonları Grunwald’de ezdi (15 temmuz 1410).

Wladislaw II Jagellon Moldavya (1387), Eflak (1389) ve Besaıabya (1396) hüküm­darlarının kendisine saygı yemini etmesini de sağladığından Polonya artık Baltık de­nizinden Karadeniz’e kadar uzanan ve ba­zı çatışmalara, özellikle Litvanya büyük dükü Witold’un sebep olduğu çatışmalara rağmen, iki ülkenin soyluları arasında im­zalanan Horodlo birliğiyle bütünlüğü sağlanmış görünen bir devlet haline geldi: da­ha eski medeniyeti, toprak bütünlüğünün daha sağlam ve nüfusunun daha kalaba­lık olması dolayısıyle, kral olarak Litvan­ya’nın soydan geçen büyük düklerini seç­mek (her ikisi de Wladislaw II’nin oğul­ları olan Wladislaw III [1439-1444] ve Ka­zimierz IV [1445-1491]) kurnazlığını göste­ren Polonya, yavaş yavaş bu iki başlı dev­letin siyasî merkezi haline geldi: Macaris­tan tahtına Wladislaw (Laszlo) III’ün se­çilmesiyle (1440), Krakow çok büyük bir katolik devletin coğrafî merkezi oldu; bu devlet germenciliği önlemekle ve kilisenin baskısıyle (kralın vasisi ve Krakovv pisko­posu Olesnicki’nin büyük rolü) Ortodoks­luğun ve Müslümanlığın yayılmasını, püs­kürtmeğe değilse bile durdurmağa (Wladislaw III’ün 1444′te Varna’da Osmanlılara yenilmesine rağmen) yönelmişti. Wladislaw III’ün vârisi Kazimierz IV ise Polonya-Litvanya devletinin güneydoğuya doğru ge­nişletilmesi işini bir yana bırakarak kendi­ni önce Polonya’da monarşinin kuvvetlen­mesine adadı: bu iş için Nieszewa imtiyaz­larını (1454) verdiği şövalyelerle, artık do­ğu topraklarının işletilmesine yönelen magnat’lar arasındaki geleneksel çelişkiden ya­rarlandı.

Toton tarikatının rakipleriyle itti­fak yaptı ve Onüç yıl savaşlarından sonra (1454-1466), toton tarikatına metbuluğunu kabul ettirerek Pomeranya ve Gdansk’ın kendisine bırakılmasını sağladı; böylece Po­lonya, buğdaylarının sevk edileceği bir deniz kapısı sağlıyordu (Torun barışı, 1466). Ayrıca Albrecht II’nin kızı Habsburg’lu Elisabeth ile evlenerek (1454), Bohemya tacı ve Macaristan üstünde haklar elde etti (bu haktan oğlu Wladislaw 1471′de Bohemya tacında, 1490′da Macaristan’da yararlandı). Polonya germenciliğe hücuma geçmişti; bu­na karşı koyabilmek için imparator Friedrich III, Litvanya’nın tabiî rakibi İvan III Vasiliyeviç ile ittifak yaptı; alman tehli­kesi azalırken bu sefer de rus tehlikesi baş­lıyordu.

• Monarşi gücünün azalması ve szlachta’nın zaferi. XV, yy. sonunda, krallığın si­yasî, iktisadî ve sosyal yapısı da değişti. Rahip ve magnat sınıfının hırslarını önle­mek için szlachta’ya dayanan Jagellon’lar, szlachta üyelerinin her türlü yargıya karşı dokunulmazlıklarını kabul etmekle (Krakovv imtiyazı, 1433) kalmayarak, askerî ve malî yükümler yüklemeden önce mahallî szlachta meclislerinin fikrini almayı da ka­bul etti; ayrıca 1493′te Piotrkow’da genel bir diyet toplandı; bu, monarşi gücünün küçük soylular lehine azalmasının mantıkî bir sonucuydu. Her ikisi de Kazimierz IV’ün oğulları olan Jan I Adalbert (1492-1501) ve Alexsander I’in (1501-1506) saltanatları­nın çok kısa sürmesi, Jan I’in Moldavya’­nın bağımsızlığını engelleyememesi ve Bukovina’da ağır bir bozguna uğraması (1497) karşısında cüreti artan szlachta Aleksander I’e, milletin üç sınıfından oluşan genel di­yeti kabul ettirerek, meşrutî bir krallık ku­rulmasını sağladı.

Kral, senatörler ve mil­letvekillerinden meydana gelen bu genel di­yetin onayı, kanunların kabul edilmesi, ver­gilerin alınması ve seferberliğin ilân edil­mesi için şarttı (Nihil Novi anayasası, 1505). Böylece çok kötü sonuçlar veren oybirliği sistemi ortaya çıkmış oldu ve XVII. yy.ın liberum veto’suna yol açtı. Szlachta, Baltık’a açılmanın kendisine sağlayacağı büyük ka­zancı anladı: Polonya’nın iktisadî (hattâ siyasî) ağırlık merkezi kuzeye doğru kaydı (kısa süre sonra Varşova’nın başkent olması) ve batıda daha elverişli bir yerde bulunan Poznan, Almanya ile Baltık denizi arasın­daki mübadelelerin kontrolünü ele geçirdi, iktisadî değişiklikler ve özellikle tarım ürün­leri fiyatlarının artması, szlachta’ya ait çift­liklerin yüzölçümünü ve önemini arttırdı.

Szlachta, hükümdara şehir halkının toprak sahibi olmasını yasaklayan, köylülerin yal­nız derebeylik mahkemelerinde yargılanma­sını ve aile başına bir erkek evlât dışında toprağa bağlanmalarını öngören bir kanu­nu kabul ettirdi (Piotrkow diyeti, 1496); 1520′de köylülere angarya yüklendi; genel-leşen bu sistem, XV. ve XVIII. yy.da da­ha da arttı.

• Son Jagellon’lar (1506-1572). Kazimierz IV’ün üçüncü oğlu ve üçüncü mirasçısı Zygmunt I (15044548), oğlu Zygmunt II August’u Litvanya büyük dükü olarak ta­nıtmayı ve Polonya kralı seçtirerek taç giy­dirmeyi (1530) başardı. Soydan geçen mo­narşinin kurulmuş gibi göründüğü bu dö­nemde Polonya, Jagellon’lar sülâlesinin Ma­caristan’ın kontrolünü kaybetmesine Lajoş II’nin Mohaç’ta ölümü [1526], Habsburg’lu Ferdinand I’in tahta çıkışı) ve Mosko­valıların Smolensk’i ele geçirmelerine (1514) rağmen, en güçlü devresini yaşadı. Toton tarikatı başrahibi Brandenburglu Albrecht, tarikatı laikleştirince (1525) Zygmunt I, soydan geçen Prusya düklüğünün metbuluğunu kabul ettirdi; ayrıca Varşova düklüğünü kendine bağladı (1526); litvanya soylularına, polonya soylularının yararlan­makta olduğu imtiyazları tanımak (1556′da ilk Litvanya meclisinin toplanması) kurnaz­lığını gösteren Zygmunt II August, Litvanya’ya, «Lublin daimî birleşmesi»ni kabul et­tirmeyi başardı; buna göre krallık ve büyük düklük artık tek bir meclis ve ortaklaşa se­çilecek tek bir kral tarafından idare edile­cekti (1569). Soylularla anlaşarak, içeride bir soylu «res publica»sı kurulmasıyle so­nuçlanan reformlar yaptı.

Bir deniz siyaseti hazırladı ve donanmanın inşaını başlattı; Schwerttıâger tarikatı şövalyelerinin çözül­mesinden yararlanarak Güney Livonya’yı ele geçirdi: Polonya, Krakow üniversitesi sayesinde XV. ve XVI. yy.da Avrupa’nın geri kalan kısmındaki kültür yenilenme­sine katıldı; Krakow’lu dinbilimci Pawel Wlodkowic, toton tarikatının bağımsızlık isteklerine Konstanz konsilinde karşı çıktı; aynı üniversiteden başka dinbilimciler, soy­lular ve burjuvalar arasında taraftar bul­masına rağmen hus’çu sapkınlığı yendiler; ama aynı zamanda konsillerin papadan üstün olduğunu iddia ettiler. Polonya, bil­ginleri yeni düşüncelerle büyük ölçüde il­gilenen (De Revolutionibus Orbium Caelestium, Kopernik) canlı bir bilim ve ede­biyat merkezi haline geldi; hattâ Reformu kabul etmeğe bile hazır görünüyordu.

Kral­lar Protestanlığın Prusya, Kurzeme ve Livonya’da yerleşmesini kabul ettiler. Katolik veya ortodoks magnatlar ve soylular kısa süre içinde Protestanlığı kabul ettiler, Soy­lular meclisinde çoğunluğu ele geçirdiler ve Zygmunt II’den Büyük Polonya’da luther’ci bir kilise, Küçük Polonya ve Litvanya’da da calvin’ci iki kilise kurma iznini aldılar (1552). 1573′te bu fiilî hoşgörü, Var­şova konfederasyonunca da onaylandı. Ay­nı zamanda, hümanizm, italya ile ilişkiler, basımevlerinin gelişmesi ve din tartışmaları millî edebiyatın gelişmesine katkıda bulun­du.

ilk gerilemeler ve Altın çağın sonu (1572-1648)

• Monarşide istikrarsızlık ve Karşı Refor­mun başarıları (1572-1587). 1572′de Zyg­munt II August, vâris bırakmadan ölünce, artık hepsi yeni kralın seçimine katılan (Varşova diyetinin kararı, 1573) soylular, valois’lı Henri’yi kral seçmeğe karar ver­diler (1573); ama aynı zamanda da krallık gücünü sınırlayan birçok şartı kabul et­tirdiler (pacha conventa); Henri’nin Fran­sa’ya kaçmasından sonra Osmanlı devleti­nin de yardımıyle Erdel prensi Istvan Bathory’yi kral seçtiler (1576-1586); Bathoky, Gdansk isyanını ezdi ve savaşı başarıyle devam ettirerek Moskovalılardan Livonya’­yı geri aldı, ataman Jan Zamoyski’nin des­teğini sağlayarak onu kançılarlığa getirdi. Kiliseye Reformla mücadele imkânlarını sağladı (kardinal Hosius’un [Hozjusz] yazı­larının yayılması; Wilna’da [Vilnius] Isa tarikatının bir üniversite kurması, 1578).

Bunun üzerine Calvin’cilik hızla geriledi ve Luther’cilik ancak krallık Prusya’sı top­raklarında tutunabildi.
Annesi Jagellon sü­lâlesinden olan Zygmunt III Vasa’nın (1507-1632) tahta çıkmasından sonra, katolik tep­ki daha güçlü bir hal aldı ve Brzeşç bir­liği (Roma ile Kiev) metropoliti ve hemen bütün ortodoks piskoposlar tarafından ka­bul edildi; bununla birlikte her yerden ko­vulan teslis aleyhtarları 1638′e kadar Rakow’da bir okul ve bir basımevini yaşat­tılar, «polonyalı rahipler» veya «socini’ciler» adiyle Avrupa’nın her tarafına yayıldılar.

• Kazakların isyanına kadar Vasa (Wasa) sülâlesi (1587-1648). Tahta Vasa (Wasa) sülâlesinden bir kralın çıkması ve eyaletle­rini elinden almayı düşündüğü akrabası İs­veç krallarıyle çatışması, Polonya’nın siya­setini Baltık’a yönelttiğini ortaya koydu: bu yönde Moskova ile ve özellikle İsveç ile çatışan Polonya, ülkenin üç defa bölüşülmesine yol açan bir döneme girmiş oldu. Bazı başarılar kazanılmasına (Smolensk’in Deulino antlaşmasında geri alınması, 1618) karşılık, krallık Livonya kıyılarını ve tazmi­nat olarak Gustaf-Adolf’a bıraktığı Gdansk gümrüklerini kaybetti (Altmark mütarekesi, 1629). Zygmunt III Vasa’nın Habsburg’lara yardım etmesi, ancak güçlükle karşı ko­nulabilen türk istilâlarına (1620-1621) yol açtı. Bununla birlikte Wladislaw IV (1632-1648), Otuzyıl savaşları sırasında, Fransa ve Habsburg’ların müdahale etmesini istemelerine rağmen tarafsız kaldı, Moskova ile savaşı başarılı bir şekilde bitirdi (Polanowa barışı, 1634) ve İsveç ile son çatış­maları halletti (Sztumska Wies mütareke­si, 1635), ama krallık gücünü artıramadı. Kazimierz IV (Jan II Kazimierz) [1648-1688], Litvanya birliğinden sonra Litvanya’nın Ukrayna’daki topraklarının (Kiev’in gü­neyinde) kötü işletilmesi tehlikeli iç mese­lelere yol açtı.

Tatar istilâlarına açık ol­masına rağmen Ukrayna hem Kazakları, hem de onlardan sonra hürriyete ve ko­layca işlenebilecek topraklara hasret kolon­ları çekmişti. Ama İstvan Bathory ve Zygmunt III, bu geniş ülkeyi büyük latifundialar haline getirip birkaç büyük mag­ri at ailesine vererek kolonları düşman et­tiler; bunun üzerine başlayan Kazak savaş­larında, Kazakların başına 1648′de isyan etmiş bir köylü olan Bogdan Hamelnitskiy geçti.

Polonya’nın gerilemesi (1648-1795)

• Vasa’ların sonu (1648-1688). 1370′ten teri yabancı prenslerin idaresinde’bulunan, soyluların özel çıkarını devletinkinden üstün tutan bir sistemle yönetilen Polonya’yı, Ka­zakların isyanı temelden sarstı; bu isyanı bahane ederek ülkeye müdahale eden Rus­lar, Smolensk ve Vilnius’u (1654) ele geçir­di; isveçliler ise bir an için bütün ülkeyi işgal ettiler ama sonunda püskürtüldüler. Bununla birlikte hükümdar Jan II Kazimicrz. Prusya düklüğü üstündeki metbuluğunu kaldırmak (1657), Iç Livonya’yı isveç’e Oliva antlaşması, 1660), Dnieper’in doğusunda kalan Ukrayna topraklarını da Rusya’ ya bırakmak (Andrusova barışı, 1667) zorunda kaldı. Polonya bu buhrandan iflâs etmiş olarak çıktı: ürünler tahrip edilmiş, ticaret durmuş, nüfus azalmıştı. Hüküm­dar (Lubomirski’nin isyanı, 1665), liberumveto’nun (ilk olarak 1652′de kullanıldı) kal­dırılmasını, daimî vergiler konmasını ve hükümdarlara vârislerini kendileri seçme hakkının tanınmasını kabul ettirmeğe uğraştı.

• Millî tepki (1669-1696). Olumlu bir so­nuç elde edemeyince umutları kırılan çocuğu olmayan Jan II Kazimierz, tahta bir fransız prensini seçtirebilmek için tahttan feragati denedi (1668); fakat millî bir tepkiyle karşılaştığı için başarı sağlayama­dı ve sonunda Polonyalı olmaktan başka bir özelliği bulunmayan Michal Korybut
Wisniowiecki (1699-1673) kral seçildi, Wisniovviecki’nin ölümü (1673) ertesinde Sobieski Jan III adiyle (1674-1696) Polonya kralı oldu.

• Gerileme ve Polonya’nın bölünmesi 1697-1795). Podalya’nın ve Ukrayna’nın bü­yük kısmının Karlofça barışıyle (1699) geri alınmasına rağmen, Polonya kralın başarılarının kurbanı oldu. İflâs eden ve nüfusu azalan ülke gerilemeğe başladı. Iç işlerine yabancı devletlerin müdahalesi günden güne arttı ve özellikle kral seçimi sırasın­ız Fransa, Avusturya ve Rusya tahta kendi adaylarını çıkarmağa çalıştılar. Sonunda
Avusrurya ve Rusya, Polonya’ya kral ola­rak, Wettin sülâlesinden prensleri, Sak­sonya seçici prenslerini (August II [1697-1788] ve August III [1733-1763]) kabul et­tirdiler. Polonya yabancı devletlerin reka­bet alanı haline gelmişti. Yeni tebaalarının hürriyetçi geleneklerinden habersiz olan August II, çar Büyük Petro ve Danimarka kralıyle ittifak yaptı; isveç’in Baltık kıyısında ele geçirdiği (1648 Westfalen antlaş­maları ve 1660 Oliva antlaşması) mevzilere hücum etti.

Ama Karl XII’nin askerî dehası karşısında şaşkına dönen ve birlikleri bozguna uğrayan hükümdar, isveçlilere ye­nildi; İsveçliler Varşova’ya başka bir kra­lın seçilmesini kabul ettirdiler: Stanislaw I Leszczynski (1704). August II, Varşova’ya tocak Rusların Poltava zaferinden sonra 1709), Büyük Petro’nun yardımıyle döne­bildi. Bu ikinci Kuzey savaşı Polonya için büyük felâketlerle sonuçlandı: 1710-1720 arası nüfus azalması en yüksek dereceye ulaştı. üstelik o tarihten sonra ülke Sandomierz konfederasyonunu kuran (1702) August II taraftarlarıyle, sakson mutlakıyetçiliğine karşı olan ve Tarnogrod kon­federasyonunu kuran (1715) Stanislaw I ta­raftarları arasında ikiye bölündü. Bu iki reşkilât çarın müdahalesiyle dağıtıldı ve ma elçisi yeni bir anayasa hazırlanmasına yardım etti; bu anayasa ile yeni vergiler kondu, ordu 24 000 kişiye indirildi ve sak­son birlikleri seçici prensliğe çekildi (1717 Dilsiz diyeti). Her türlü merkezî otoriteden yoksun olan, askerî ve malî sıkıntılar çe­ken Polonya, güçlü komşularının körükle­diği bir anarşi içinde yaşıyordu.

Komşuları tacını önce oğluna (sonradan August III). sonra Rusların muhalefeti karşısında Stanislaw I Leszczynski’ye geçirmek isteyen (karşılığında Fransa’nın oğlunun Avustur­ya tacına adaylığını destekleyeceğini san­dığından) August II’nin siyasetine karşı çıktılar. Avusturya durumdan kaygılanınca Prusya ve Rusya, Berlin antlaşmasını imzaladılar; antlaşma Polonya’yı anarşiden kur­tarabilecek bir prens seçilmesini önlemek için bu üç devletin ortak çalışmasını öngö­rüyordu (1732).

Stanislaw I Leszczynski’nin Fransa ve Potocki’lerin desteğiyle kral seçilmesi bu an­laşma yüzünden Polonya Veraset savaşına ve Rusya’nın August III lehine duruma mü­dahale etmesine yol açtı. August III kur­nazlık ederek Kurzeme düklüğünü çariçenin gözdesi Biron’a bıraktı; bu sırada Viyana barışıyle (1735 ön görüşmeleri, 1736 uzlaş­ması, 1738 barışı) Stanislaw I, Polonya’nın ismen kralı, Lorraine ve Bar dükü oldu. Ordusu 20 000 kişiye indirilen, liberum ve­to ile meclislerinin eli kolu bağlanan (1736′dan sonra hiç bir meclis normal süresini dolduramadı)

Polonya, Friedrich II’nin Silezya’yı işgal etmekle büyük bir çıkar sağ­layacağını bildiği halde Avusturya Veraset savaşında tarafsız kalmayı tercih etti. Yok­sullaşan krallık geçirdiği buhrandan ağır ağır kurtulabildi. Toprakların yeniden işlen­mesine özellikle Ukrayna’da başlandı, şe­hirler kendiliğinden kalabalıklaştı (Gdansk’ın nüfusu 50 000 kişiye, Varşova ‘nınki 40 000 kişiye ulaştı). Ama vatandaşlık duy­gusunun henüz gelişmemiş olması kalkın­mayı frenledi. Bu büyük eksikliğe karşı sa­vaşan Stanislaw Konarski, öğretimde re­form yaptı, soylular kolejindeki (1740′ta Varşova’da kuruldu) genç magnatlar gibi öğrencilerine siyasî (liberum veto’nun kaldırılması), iktisadî (sanayi tesisleri kurulması) ve sosyal (angarya sisteminin bırakıl­ması ve makûl bir kira karşılığı köylülere toprak verilmesi) reformlar yapılması ge­rektiğini öğretti.

Reformcu fikirler Czartoryski prens sülâlesi gibi bazı magnatlar arasında bile yayıldı. Czartoryski’ler, yeğen­leri Stanislaw August Poniatowski’yi kral seçtirebilmek (1764-1795) için Rusya’ya baş­vurdular. Diyet’in kabul ettiği (1764) bir­takım reformları kral daha da geliştirdi. Polonya ve Litvanya’da birer ordu ve hazine komisyonu kuruldu: orduya vatansever kad­rolar sağlamak için bir kadet (subay) oku­lu açıldı; Taç Giydirme meclisi, konfe­derasyonun süresini uzattığından liberum veto geçici olarak kaldırıldı.

Durumdan hoşnut olmayan Friedrich II ve özellikle Katerina II müdahale ettiler; liberum ve­to’yu yeniden uygulatmayı başardılar (1766 diyeti), güçlü bir merkeziyetçi idareye kar­şı olanlardan meydana gelen Radom konfederasyonunu kurdular; Repnin diyeti de­nen olağanüstü bir diyeti, Polonya’yı güç­süz kalmağa mahkûm eden «temel yasa­lar»! (hükümdarın seçimle iş başına gelmesi; liberum veto; soyluluk imtiyazları) çıkar­mağa zorladılar. Bu karara karşı olanlar Bar konfederasyonunu kurarak rus birlik­leriyle çarpışmağa başladı (1768-1772).
Durumdan yararlanan Friedrich II ve Ka­terina II, görüşlerini Maria-Theresia’ya da benimseterek Polonya’yı ilk olarak paylaşmağa karar verdiler; Friedrich II, Gdansk ve Torun dışında krallık Prusya’sını, Ka­terina II, Duna’nın kuzeyindeki ve Yukarı Dnieper’in doğusundaki litvanya toprakla­rını, Maria-Theresia ise, Lwow (Lvov) ile birlikte Galiçya’yı ilhak etti. Polonya’yı ger­çek bir himaye ülkesi haline getiren Rus­ya, ülkede daimî bir meclisi öngören yeni bir anayasa kabul ettirdi (1775). Bu hima­yeye rağmen Stanislaw II Poniatowski ül­kede yapıcı bir idare uyguladı; İsa tarika­tının kaldırılması sırasında bir millî eği­tim kurumu kurdu; bu kurum özellikle vergi sisteminde reform yapma (topraklar­dan vergi alma) üstünde durarak Konarski’nin eserini devam ettirdi; Krakow (Kollataj’ın rolü) ve Wilno üniversiteleri ise ay­dın kadrolar yetiştirmeğe girişti. Rusya’nın hareket kabiliyetini ortadan kaldıran Türk-Rus savaşından yararlanan (1788-1792) Bü­yük meclis ordu mevcudunu artırdı (100 000 kişi) ve fransız devrimcilerini örnek alarak 3 Mayıs 1791 anayasasını oyladı:

Saksonya sülâlesine soydan geçecek monarşi, bakan­ların sorumluluğu, burjuvaziye bazı siyasî haklar tanınması. Durumdan hoşnut olma­yan Rusya, ülkeye ordularını soktu; köy­lülere verilen bazı imtiyazlara kızan bir­kaç magnat’ın yardımıyle Targowica kon­federasyonunu kurdu (mayıs 1792) ve re­formları durdurdu. Grodno diyeti ikinci bir bölünmeyi imzalamak zorunda kaldı (1793); buna göre Rusya, Minsk, Volhinya ve Podolya’yı, Prusya ise Gdansk, To­run ve Büyük Polonya’yı alıyordu. Bu ağır şartlar, millî bir devrim hareketine yol açtı; devrimin siyasî yönetimini İgnacy Potocki ve Kollataj aldılar; ordunun başı­na geçen Kosciuszko ise Krakow’a gire­rek milleti Rusya ve Prusya’ya karşı sa­vaşa çağırdı; Varşova (17 nisan) ve Wilno’dan (13 nisan) Ruslar kovuldu. Ama Krakow’u alan (15 haziran) Prusyalılar, Varşova’yı kuşattılar (haziran-eylül 1794). Kosciuszko sonunda yenildi ve Maciejowice’de Ruslara esir düştü (10 ekim); Ruslar Praga varoşunu yıktıktan (4 ekim) sonra Varşova’yı teslim aldılar. Galipler Polonya’dan artakalan kısmı paylaştı; Prusya, Varşova’yı ve Neman ile Bug’a ka­dar olan toprakları aldı; Rusya bu hattın doğusundaki toprakları, Avusturya ise Krkow’u, Sandomierz’i, Lublin’i ve Mazovya’nın bir kısmını ele geçirdi (24 ekim 1795 antlaşmaları). Ayrıca Stanislaw II Au-gust, tahttan çekilmek zorunda kaldı (27 kasım 1795) ve Polonya krallığı adının «ebediyen kullanılmamasına karar verildi.

• Yabancı işgali (1795-1807). üç devlet hemen ülkeyi sömürgeleştirmeğe giriştiler. Avusturya ve özellikle Prusya fethettikleri kısımları almanlaştırmağa başladı; Avus­turya, soyluları köylülere karşı çıkarmayı denedi; Prusya rahip ve soylu sınıflarının mallarına el koydu ve bu mülkleri bölgeyi yönetmekle görevli bir Oberprasident aracılığıyle alman kolonlara dağıttı. Rusya ise, bir tek piskoposluk dışında bütün katolik piskoposlukları kaldırdı ve halkı Ortodoks­luğu kabule zorladı. ‘ Milliyetçiliklerinden vaz geçmeyen burjuvazi ile soylular iki ay­rı yönde destek aradılar: büyük kısmı Fransa’ya sığınan göçmenler Napolyon’a bağlandılar; Nâpolyon’un lejyonlar halinde teşkilâtlandırdığı bu göçmenler (Tuna Lej­yonu, 1800), Luneville, barışından (1801) sonra dağıtılınca, çar Pavel I’in daha ön­ce Kosciuszko ve birçok başka tutukluyu serbest bıraktığı Rusya’ya yöneldiler. Pavel’in yerine geçen Aleksandr I, Rusya’nın dışişleri bakanlığına getirdiği (1804) dostu prens Adam Czartoryski’nin öğütleri üze­rine Polonya’yı kendi lehine birleştirmeyi tasarladı. Çar, mahallî işlerin yönetimini soylulara bırakarak muhafazakârları ka­zandı. Ama Polonyalılar onu Prusyalıları desteklemekle suçladılar ve Jena’dan sonra prens Czartoryskî istifa etti (1806).

• Varşova Büyük düklüğü (1807-1814). Bu­nun üzerine Napolyon, yenilen Prusya’dan aldığı illerle (Tilsit, 7 temmuz 1807) Var­şova Büyük düklüğü adı altında bir Po­lonya devletinin kurulmasını kabul ettirdi. Fransız anayasasını örnek alan bir ana­yasa hazırlandı; ama angarya sistemi de­vam ettiği ve köylüler sık sık çatıştıkları soylulara bağımlı olduğu için köleliğin kaldırılmasının toplum yapısında bir değişik­lik yapmadığı yeni devletin hükümdar­lığına Saksonyalı Friedrich-August getiril­di. Jozef Poniatowski, Leipzig’de ölümüne kadar (1813), durup dinlenmeden savaşan ve sağ kalanları 1814′te çarı takip eden bir ordu kurdu. Avusturya’ya karşı kaza­nılan zafer Büyük düklüğün eline Krakow ve Lublin ile birlikte Galiçya’nın büyük kısmını geçirdi; ama düklük iki impara­torun rekabet mücadelesine hedef oldu.

• 1815-1830 Arası Polonya. Napolyon ye­nilince, Aleksandr I Viyana kongresinde isteğini gerçekleştirdi (1815). Avusturya’­nın kendine düşen kısımla bir Galiçya ve Lodomiria krallığı kurmasına göz yumarak Poznanya’yı bir Posen Büyük düklüğü mey­dana getiren Prusya’ya bıraktı ve Krakow’u hür şehir ilân etti (Krakow cumhuri­yeti); ayrıca Polonya’nın geri kalan kısmın­da kesinlikle Rusya ile birleştirilen bir Po­lonya krallığı kurdu. Anayasa hazırlandı, hükümet, idarî teşkilât ve millî bir ordu kuruldu; ama en yüksek görevler Rusların elindeydi: çarın kardeşi ve gelecekteki vâ­risi Konstantin önce ordunun başkuman­danıydı, sonra krallığın yönetimini ve dı­şişlerini de ele aldı; Novosiltsov, Bakan­lar kurulunca imparatorluk komiseri tayin edildi (1822).

Polonyalılar birleşmeyi ümit ediyorlardı; ama Aleksandr I, Litvanya ve Rutenya eyaletlerinin birleşmesini kabul et­mekle birlikte Viyana anlaşmasına uymağa devam etti. Avantajlı gümrük uzlaşmaların­dan yararlanan krallığın ekonomisi hızla ge­lişiyordu (Gdansk’tan tarım ürünleri ihracatı, dokuma sanayii, Prusya rekabetinden korunan Varşova’da metalürji sanayii, Po­lonya bankasının kurulması), Galiçya’da eyalet meclisleri (yalnız soylular katılıyordu) Metternich tarafından yeniden kuruldu (1817). Poznanya’da toprak reformu, Po­lonya milletini yabancılara karşı ikiye bö­len köylülerle mülk sahipleri arasındaki ça­tışmaya son verdi. Fikir hayatı Krakow, Varşova (1866′da Stanislaw Potocki kurdu), Wilno (Adam Czartoryski vasisiydi) üniversitelerinde yoğunlaştı.

Liberalizmin yuvası sayılan üniversiteler, mutlakıyetçilik taraftarlarının kurbanı oldu: Krakow (1820); mason Potocki’nin görevinden alın­dığı Varşova (1821); gizli teşkilâtların üye­si olan öğrencilerin 3 Mayıs 1791 anaya­sasının yıldönümünü kutladıkları için Rus­ya’ya gönderildikleri Wilno; bu arada Novosiltsov’un yerine Czartoryski getirildi.

• Ayaklanma yoluyle direnmeler ve ba­şarısızlıkları: 1830, 1846, 1848, 1863. 29 Ka­sım 1830′da teğmen Wysocki’nin öğretmen okulunda kurduğu bir gizli dernek Konstantın’i öldürmeyi, rus birliklerini kovmayı ve Polonya alaylarıyle halkı ayaklandırma­yı denedi. Büyük dük suikastten kurtuldu; ama savaşı önlemek için yayılan isyanı bas­tırmayı reddetti; general Chlopicki kendini diktatör ilân etti (5 aralık); Diyet, millî bir hükümet kurdu. Poznanya, Galiçya ve Krakow’dan gelen gönüllüler, Chlopicki’nin ordusuna katıldılar; Chlopicki, Avusturya ve Prusya sınırlarının kapatılmasına ve Louis Philippe’in yardım etmeyi reddet­mesine rağmen, Rusları Varşova yakınında Grochovv’da yendi (25 şubat 1831); ama Ostroleka bozgunundan sonra Paskyeviç kumandasında Ruslar harekete geçtiler ve Varşova teslim oldu (8 eylül).

İsyanın bastırılmasından sonra çar Nikolay I eski anayasayı kaldırıp lağvedilmiş sayarak kral­lığa yeni bir anayasa hazırladı (26 şubat 1832); ordu ve Diyet dağıtıldı; Ruslara bı­rakılan idare, imparatorluk senatosuna bağlandı, üniversiteler (Varşova) kapatıldı; yabancı ülkelerde öğrenim yapma yasaklandı, ama Rusya’daki üniversitelere gide­ceklere burslar dağıtıldı; bütün Ortodoks olmayanlara baskı yapıldı, ülkeden göçen­ler Polonya’yı kurtarmak için direnmeye geçtiler (1833′te bastırılan ayaklanma de­nemesi). Paris’e kaçan Czartoryski bir avrupa savaşma, Demokratlar derneği ise bir iç köylü isyanına bel bağlamıştı. Krasinski, Slowacki, Adam Mickiewicz gibi şair­ler milliyetçilik duygusunu coşturdular. 1846′da bir ayaklanma patlak verdi; ama kısa süre içinde bastırıldı ve Krakow cum­huriyetini Avusturya’nın ilhak etmesine ba­hane oldu. 1848′de Berlin isyancıları 1846 ayaklanmasının önderlerinden Mieroslawski’yi serbest bıraktılar.

Friedrich-Wilhelm IV, Poznan Büyük düklüğüne muhtariyet vaat etti ye rus müdahalesinden çekindiği için bir ordu kurarak başına Mieroslawski’yi getirdi; ama rus tehlikesi savuşturu­lunca poznanlılar görevden alındı ve yeni Anayasa hiç bir muhtariyet getirmedi. Galiçya’daki Polonyalılar muhtariyet ve tem­silî bir rejim istiyorlardı. Angarya kaldı­rıldı. Ama Polonyalıların macar isyancıları­na yardım etmesi ve Viyanalıların onlar lehine ayaklanması (ekim 1848), başkentin düşmesinden sonra Galiçya’da sıkıyönetimin ilân edilmesiyle sonuçlandı.

Krallıkta sana­yi Dabrowa maden kömürü ocakları sa­yesinde gelişti ve toprak sahipleriyle işadamlarını ve aydınları toplayan bir tarım derneği kuruldu; tarım derneği üyeleri ik­tisadî ve sosyal gelişme yolunda çalıştılar (angaryanın kaldırılması), italya birliği için savaş (1861) sonucunda Varşova’da çalkantı yeniden başladı. Vali Gorçakov’un yardım istediği Polonyalı Wielopolski bir idare (seçimle iş başına gelen meclisler) ve eğitim (ilkokul ve orta­okulların çoğalması) reformu yapmakla görevlendirildi: rus memurların yerine Po­lonyalı memurlar getirildi; Varşova üniver­sitesi yeniden açıldı, ama Tarım derneği kapatıldı (1861). Polonyalılar 17 ağustos 1861 gösterisi (Lublin birliğinin yıldönümü) sırasında ülkenin birleştirilmesini istediler. Varşova’da sıkıyönetim ilân edildi; hükü­met birçok kişiyi tutuklattı: yetkilerini ar­tırdı; ama beyazlar (ılımlı soylular) ve kızılların (devrimciler) mukavemetiyle kar­şılaştı.

Kızıllar rus nihilistlerinden ilham alarak gizli dernekler kurdular. Varşova üniversitesinden başlayarak işçiler ve zanaat­çılar arasında bütün krallığa yayılan bir propaganda ağı kurdular, vatanseverlik gösterileri düzenlediler ve tedhişçiliği destek­lediler (liberal düşüncelere epeyce yatkın olan ve Wielopolski’nin isteğiyle tayin edilen Konstantin’e karşı başarısızlıkla so­nuçlanan suikastler [8 haziran 1862]). Konstantin şüpheli gençlerin çoğunu zorla as­kere alarak kızıllardan kurtulmak istedi; çoğu kaçmayı başaran kızıllar rus karakol­larına hücum ettiler ama alamadılar (22 ocak). Bağımsızlık ve köylü hürriyeti parolalarıyle devrim patlak verdi. İlke olarak devrime karşı olmalarına rağmen beyazlar da harekete yardım ettiler: soylulardan ve rahiplerden partizanlara katılanlar oldu. Wielopolski istifa etti; ama köylülerin ka­tılmaması hareketin başarısızlığa uğraması­na yol açtı. Ukrayna ve Podolya’ya katıl­mış olan illerde de ayaklanma durdu; ama ormanlarda gerilla savaşı devam etti. Güç­ler bölünmüştü: Bismarck çara yardım teklif ederken Paris, Londra ve Viyana, Vi­yana antlaşmasını imzalayan devletlerin bir konferansta toplanmasını ileri sürdüler (ha­ziran). Çar bu isteği reddetti ve Muravyov’u Litvanya’ya gönderdi: isyancıların diktatör ilân ettiği Traugutt, Litvanya’da yakalanın­caya kadar (nisan 1864) Muravyov’a di­rendi. Traugutt’un Varşova’da asılması çar­pışmalara son verdi.

• Meşru direnme ve başarıları (1864-1914). Ülkeyi paylaşan devletlerin ortak bir siya­seti yoktu; Ruslar ve Prusyalılar, halka kendi kültürlerini benimsetmeğe çalışıyor­lardı; Avusturyalılar muhtariyeti genişletti­ler. Rus Polonyası’nda çar, köleliğin kal­dırılması sırasında halkı bölmeyi denedi (1861); litvanya ve rutenya köylülerine öbür impratorluk eyaletlerindekinden daha düşük fiyatla ve daha geniş topraklar verdi; kral­lıkta kır komünlerine muhtariyet tanınırken, şehirlere tanınmadı ve seçimle iş başına ge­len kurumlar kaldırıldı (jüri ve sulh hâhimleri dışında). 1832 yasasından beri ka­zanılan haklar yavaş yavaş kaldırıldı. Kato­lik kilisesiyle mücadele hızlandı (manas­tırların kapatılması, rahiplerin mallarına elkonması, 1864; dinî derneklerin kapatılması; Vatikan ile ilişkilerin yasaklanması, 1870). Varşova üniversitesi ve ikinci de­recede kamu tesisleri ruslaştırıldı ve özel kolejlerde lehçe yasaklandı. Bununla bir­likte ruslaştırma yüzeyde kaldı. Poznanya’da halk Bismarck’ın germenleştirme si­yasetine başarıyle direndi; Bismarck okul­larda ve idarî işlerde almancayı mecburî dil haline getirdi; Katolik kilisesiyle (başpiskopos Ledochowski tutuklandı) ve Po­lonya’da mülkiyetle mücadeleyi başlattı:

Polonyalıların topraklarını satın almak is­teyen almanlara yardım etmekle görevli bir sömürgeleştirme komisyonu kurdu (1886). Ama iyi teşkilâtlanan Polonyalılar benzer şirketler kurdular; Poznan Malî bankasını yarattılar (1888) ve Almanlarla kendi usul­leriyle mücadele ederek sonunda sattıkla­rından daha fazla toprak satın aldılar. Caprivi’nin iyimser yönetimi (1890-1894), Bülow’un iktidara gelmesinden önce Polon­yalıların bu sonuçları sağlamlaştırmalarına imkân verdi. Buna karşılık Avusturya Galiçyası’nda Polonya ayrıcalığına saygı gös­teren 1861 Anayasası iyi karşılandı; Almancanın yerini Lehçe aldı; memurlar Galiçyalılardan seçildi (1869). Ülke mareşalinin başkanlık ettiği Daimî Diyet meclisi ve Di­yet, muhtariyeti sağladı. Eyalet, İmparator­luk meclisine göndereceği temsilcileri seçti ve o tarihten sonra başkanı zaman zaman bir polonyalı olan Avusturya kabinesinde hep galiçyalı temsilciler yer aldı. Diyet, büt­çeyi çok zayıf olan iktisadî gelişmeye ve kamu eğitimine ayırdı.

Okula gitme oranı öyle yüksekti ki, Galiçya Polonya’nın yeni kadrolarını sağladı. 1870′ten beri polonyalılaştırılan üniversitesi ve 1873′te kurulan bi­lim ve edebiyat fakültüleriyle Krakow ve Lwow, prusya ve rusyalı öğrenci ve bilgin­lerin akın ettikleri birer fikir merkezi haline geldi. O tarihten sonra ayaklanmanın yerini meşru direnme aldı. Direnmeyi Varşova’da Mîllî Birlik dergisini (1886), sonra da Lwow’da Polonya Birliği dergisini (1895) çıkaran Jan Poplawski yönetti. Dmowski, amacı pangermanizm ve panislavizmle dü­zenli bir şekilde savaşmak ve ülke bütünlüğünü sağlamak olan Milliyetçi Demokrat partiyi kurdu (1897). Aynı zamanda işçi hareketi büyüdü (grevler, gizli dernekler ku­rulması).

Avusturya parlamentosundaki temsilcilerin artması (1897) milliyetçi de­mokratların Galiçya diyetinde de aynı hakkı istemelerine yol açtı (1902). Kı­zıllar Marks’çılığı ve Rosa Luxemburg’un yönettiği Polonya ve Litvanya Kral­lığı Sosyal Demokrat partisinin etkisiy­le milletlerarası sosyalizmi benimserken, Limanowski Paris’te vatansever eğilimli Po­lonya Sosyalist partisini kurdu (1892). Bu partinin merkez komitesi üyesi Pilsudski önce Lodz’a yerleşerek gizli bir gazete (Ro-botnik [İşçi]) çıkardı; 1900′de tutuklanıp kaçmasından sonra da Galiçya’da yerleşti. Rus-Japon savaşı sırasında bir ayaklanma denemesi yaptı (13 kasım 1904), sonra sa­vaş birlikleriyle karışıklıklar çıkarttı; bu sı­rada milliyetçi demokratlar düzeni sağla­mak için kendi birliklerini teşkilâtlandırı­yorlardı. Köylü birliği köylerde gizli olarak çalışıyor; Duma’nın en kuvvetli partisi olan Milliyetçi Demokrat parti, polonya kamuoyunu temsil ediyordu. Litvanyahlar, beyaz ruslar, Ukraynalılar ve yahudiler de milli­yetçilik hareketine başladı ve ülkeyi pay­laşan devletler bu azınlıkların Polonyalı­larla anlaşmazlıklarından yararlandı. 1910′dan sonra «atış grupları» (avusturya yetki­lilerinin desteklediği sosyalist topluluklar) bir geçici Bağımsızlık Partileri komisyonu kurarak başkanlığına Pilsudski’yi getirdiler; bu partiler Ruslara karşı savaşa girişilme­si halinde iktidarı teşkilâtlandırmak için birleşmişti (1912). Ama muhafazakârların Habsburg’ları tutmasına karşılık milliyetçi demokratlar Rusya’ya bel bağlamışlardı.

• Polonya ve Birinci Dünya savaşı. Krakow’da toplanan «Avcılar»ın başına geçen Pilsudski, rus sınırını aştı; orada toplanan Yüce Millî meclis (N.K.N.) Polonya lej­yonlarını kurdu (6 ağustos 1914); bu lej­yonları Pilsudski’nin yanı sıra Wladislaw Sikorski gibi nizamî ordu subayları yönetiyordu. Ama genelkurmayın bu millî or­duyu desteklemesine karşılık Avusturya hükümeti siyasî alanda herhangi bir vaadde bulunmadı.

Nikolay II’nin muhtariyet vaat ettiği krallık Polonyalıları, Millî mec­lise katılmadı: Lublin’i lejyonların alma­sından sonra Avusturyalılar, Varşova (ağustos 1915) ve Wilno’nun alınmasından sonra da Almanlar, krallığı iki bölgeye ayır­dılar (Lublin çevresinde Avusturya bölge­si, Varşova’yı da içine alan Alman bölgesi); sonra bu iki bölgeyi meşrutî, bağımsız ve soydan geçen bir Polonya krallığı halino getirmeyi vaat ederek birleştirdiler (5 kasım 1916). [Bk. polonya seferleri.] Aslında söz konusu olan şey Verdun’deki kayıpları dolduracak bir polonya ordusu kurmaktı. Bu ordunun en seçme birlikleri olması gereken lejyonlar, avusturya ordusuna katıl­dı.

Bir almanın başkumandanlığa getirilme­sine karşı çıkan Pilsudski, Magdeburg’a sü­rüldü (27 temmuz 1917). Kısa süre sonra geçici Devlet konseyi istifa etti. Merkez imparatorluklarının 12 eylül 1917′deki karar-larıyle bir naiplik konseyi, bir bakanlık kabinesi, bir devlet konseyi kuruldu; ama Brest-Litovsk anlaşmasından önce imparatorluklar Naiplik meclisine danışmadan Chelm bölgesini Yeni Ukrayna’ya verdiler (9 şubat 1918). Albay Haller’in lejyonerleri firar ettiyse de çoğu yakalandı (şu­bat). Rusya’da Dowbor Musnickfnin ku­manda ettiği polonya birlikleri, bolşevikleri tanımadılar ve Polonya’ya dönmeğe çalıştılar; ama çoğu alman kuvvetleri tara­fından silâhsızlandırıldı (mart).

Bununla birlikte 15 ağustos 1917′de Lo­zan’da kurulan ve Paris’e yerleşen Millî komiteyi batılılar «resmî Polonya teşkilâtı» olarak tanımışlardı; başkanlığını Dmowski’nin, başkan yardımcılığını Paderewski’nin yaptığı bu komite, bir gönüllüler ordu­su toplayarak başkumandanlığına Haller’i getirdi ( 4 ekim). Wilson’un «deniz sınırı olan bağımsız ve birleşmiş bir Polonya dev­leti kurulması»yle ilgili on üçüncü madde­sini (Paderewski’nin telkiniyle hazırlanmış­tı), barış isteyen (5 ekim 1918) merkez im­paratorlukları kabul etti.

Bağımsız Polonya (1918-1939)
• Polonya demokrasisinin kuruluşu. Avusturya-Macaristan ‘imparatorluğunun parçalanması ve Alman devrimi, Naiplik mec­lisinin Polonya devletinin kurulduğunu ilân etmesine (8 ekim 1918) ve Pilsudski’nin Varşova’ya geri dönmesine imkân verdi; Naiplik meclisinin başkumandan tayin et­tiği Pilsudski, alman birliklerinin Alman­ya’ya dönmesini müzakereye koyuldu; sonra lublin sosyalistleri (11 kasım) ve naipler tarafından hükümeti kurmakla görevlendiril­di. Ama milliyetçi demokrat Paris komitesi ve sosyalist Varşova hükümeti, başkanlığını Paderewski’nin yaptığı bir birlik kabinesi kurmak için anlaştılar (16 ocak 1919).

Dmowski Barış konferansına delege gönderildi, genel oy sistemiyle yapılan ocak 1919 seçimlerinde Kongre krallığında ve Batı Galiçya’da seçilen Kurucu meclisin üçte bi­ri milliyetçi demokratlar, onda biri sosya­listlerden meydana geliyordu; merkezdeki halkçılar ikiye bölündü, bir kısmı nasyonal demokratları, bir kısmı da sosyalistleri des­tekledi. Meclis Pilsudski’yi devlet başkan­lığına seçti. Pilsudski, bakanlar gibi mec­lise karşı sorumluydu (20 şubat 1919 ana­yasası); ama aynı zamanda dâ başkuman­dan olduğundan bu sıfatla denetimsiz hare­ket ediyordu. Versailles antlaşmasıyle batı sınırı hemen hemen 1772 paylaşmasından önceki şekline sokuldu. Ama Danzig (Gdansk) hür şehir ilân edildi. Doğu Prus­ya’da (temmuz 1920) ve Yukarı Silezya’da (mart 1921) yapılan plebisitlerde halk Al­manya’yı tuttu; Teschen (Cieszyn) Silezyası Çekoslovakya’ya verildi: böylece 400 000 Polonyalı’dan olan Polonya’ya, buna kar­şılık olarak 230 000 almanın bulunduğu Katowice bölgesi düştü.

Doğuda Ukraynalılar Lwow’dan çıkarıldı (kasım 1918); Pilsudski Kızılorduyu kuzeye doğru püskürttü ve Wilno’ya girdi (nisan 1919); Haller, Romanya sınırına dayandı. Ama Müttefiklerarası Yü­ce meclis Polonya- S.S.C.B. sınırı olaralc Bug’u kararlaştırması (Curzon hattı, aralık 1919) zaten iç meseleler arasında bunalan Padrewski’nin istifasına yol açtı.
Beyaz ve kızıl Rusların tehdidi altındaki Ukrayna cumhurbaşkanı Petlyura Polonya’ya kısa sü­re önce Ukrayna ile birleştirilen Doğu Galiçya’yı geri verdi ve Volhinya’nın yarısını bıraktı; mareşalliğe yükseltilen Pilsudski ile ittifak yaptı (22 nisan 1920) ve onunla birlikte Kiev’e girdi
(7 mayıs). [Bk. polonya-sovyet savaşi.] Tuhaçevskiy’in karşı hücumuyle polonya birlikleri Varşo­va, Torun ve Lwow’a kadar püskürtüldü (ağustos).

Milliyetçi tepki ve general Weygand’ın yardımı, Pilsudski’ye Kızılorduyu Varşova önünde durdurmak (14 ağustos) Sikorski’ye de bu orduyu Aşağı Vistül’e püskürtmek imkânını verdi. Ruslar önce Riga mütarekesini (12 ekim 1920), sonra barışı (18 mart 1921) imzaladılar: Polonya Curzon hattının 200 km ötesine kadar uza­nan bir toprak şeridini geri aldı. İçte, Ku­rucu meclis bir ordu topladıktan ve top­rakların yönetimini birleştirdikten sonra, bir toprak reformuna girişti. 1919′da kurulan ve 15 temmuz 1920 toprak kanunuyle büyük arazileri kamulaştırma yetkisini alan Toprak ofisi 1920-1925 arasında 936 000 hektar toprağı köylülere dağıttı. 17 Mart 1921 anayasasıyle genel oy sistemiyle seçi­len iki meclis kuruldu: diyet ve senato.

Cumhurbaşkanı bu meclisler tarafından se­çiliyor ve senatörlerin dörtte üç müspet oyu ile diyeti dağıtabiliyordu. Sağ kanat çoğun­lukta olduğu bu meclisler yardımıyle Pilsudski’nin güçlü kişiliğini dengeleyebildi. Seçimlerde çoğunluk değişmedi (5 kasım 1922), fakat ortak liste çıkaran millî azınlık­ların önemi ortaya çıktı. Pilsudski cumhurbaşkanlığını kabul etmeyince, sosyalistlerin yardımıyle Narutowicz seçildi (9 aralık 1922); Narutowicz’in öldürülmesinden (16 aralık) sonra da soyalist Wojciechowski cum­hurbaşkanı oldu.

Sağ kanat polonya mar­kının devalüasyonu ve Krakow’daki sosyal karışıklıklar (mayıs – aralık 1923) sonucu devrilen Witos kabinesini ve parayı yeni­den değerlendiren (zloty’nin tedavüle çıka­rılması) Grabski kabinesini destekledi. Cum­hurbaşkanlığı dönemi sonunda genelkurmay başkanlığına getirilen Pilsudski, YVitos ka­binesi kurulunca istifa etmişti.

• Pilsudski’nin diktatörlüğü (1926-1935). Pilsudski ile milliyetçi demokratlar arasın­daki uzlaşma denemelerinin başarısızlığın­dan sonra, bir rakibinin savaş bakanlığı­na getirilmesi (11 mayıs 1926) üzerine Pil­sudski bir hükümet darbesi yaptı (12-14 mayıs 1926): başkanlığa Bartel’in, savaş bakanlığına Pilsudski’nin getirildiği yeni bir hükümet kuruldu; Pilsudski dostu Moscicki lehine cumhurbaşkanlığını kabul et­medi ve yürütme gücünü kuvvetlendirdi. Tam yetki alarak idare ve orduda temizlik yap­tı ve kendisini her desteklemeyişinde diye­tin toplantılarını erteledi. Kömür ihracatı ve amerikan yardımı sayesinde malî durum düzeldi. İkinci diyette (7 mart 1928′de se­çildi), sağ ezildi ve parlamenter rejim taraftarlarıyle diktatörlük taraftarlarının çatış­tığı hükümet bloku ağır bastı.

Pilsudski parlamenter rejim taraftarı Bartel’e işten el çektirdi ve albay Slawek askerlerin çoğun­lukta olduğu bir kabine kurdu. Ama ikti­sadî buhran siyasî durumda büyük bir de­ğişiklik yarattı; muhalifler artık sağda de­ğil, merkezde ve soldaydı. Krakow kongresinde Pilsudski’nin diktatörlüğü aleyhine gösteri yapan ve istifa etmesini isteyen (29 haziran 1930) sol muhalifler, hükümet blokunun seçimleri kazanmasından sonra (16 kasım) tutuklandılar veya yurt dışına kaç­tılar.

• Albaylar diktatörlüğü ve savaşa gidiş (1935-1939). Diktatörün ölümünden sonra (12 mayıs 1935), yardımcıları yeni anayasa (23 nisan) ve seçim reformu sayesinde iktidarı muhafaza ettiler; o tarihten sonra muhale­fet seçimlere katılmama şeklinde işledi. Yetkileri artırılan cumhurbaşkanı Moscicki, askerlerle anlaşmazlık halindeydi; komü­nistlere maledilen karışıklıklardan (mart-nisan 1936) sonra askerler, mücadeleyi ka­zandılar; general Skladkowski-Slawoj kabi­neyi kurdu; önce genel ordu müfettişliğine, sonra mareşalliğe tayin edilen Rydz-Smigly hükümette çok önemli rol oynadı ve bir sertlik siyaseti uyguladı (köylü grevlerinin bastırılması, ağustos 1937).

Çekoslovakya’­nın sınırlarını Almanya lehine değiştiren Münih konferansı (30 eylül 1938) üzerine dışişleri bakanı (1932-1939) ve S.S.C.B. (1932) ve Almanya ile (26 ocak 1934) saldır­mazlık paktlarının imzalayıcısı albay Beck, Teschen’i (Cieszyn) [2 ekim] işgal etti. Danzig’i ve Polonya koridorunda bir geçit isteyen Hitler’in baskısı karşısında, Chamberlain bağımsızlığı tehdit edildiği takdirde, İngiltere’nin Polonya’yı destekleyeceğini açıkladı (31 mart 1939). Bunun üzerine Al­manya ve S.S.C.B. Polonya’ya karşı ittifak yaparak (2 ağustos) bir saldırmazlık antlaş­ması imzaladılar (23 ağustos).

Polonya’nın istilâsı ve işgal dönemi (1939-1945)

Alman birlikleri savaş ilân etmeksizin Po­lonya’yı istilâ ettiler (1 eylül). [Bk. polon­ya seferleri.] Sovyetler’in doğu illerine girdiği sırada sivil ve askerî yetkililer Ro­manya’ya geçtiler (17 eylül). Çarpışmalar Varşova’nın teslim olmasıyle (27 eylül) so­na erdi. Ruslar ve Almanlar Polonya’yı paylaştılar: S.S.C.B. Batı Ukrayna’yı ve Bug hattına kadar Beyaz Rusya’yı işgal etti:

Almanya Varşova’ya kadar Batı Po­lonya’yı Reich’a kattı ve toprakların geri kalan kısmını bir genel valilik haline ge­tirdi; her iki devlet ülke halkını çeşitli bölgelere sürmeğe başladı. Polonyalılar Fransa’da general Sikorski başkanlığında bir hükümet kurdular. Yeni kurulan bir ordu Fransa harekâtı sırasında (mayıs-haziran 1940) ve mütarekeden sonra Büyük Britanya saflarında çarpıştı. Hitler’in S.S. C.B.’ye hücumundan sonra, Sikorski, Rus­ya’da general Anders’in kumanda ettiği (1942 yazı) bir ordu kurulmasıyle sonuçla­nan askerî bir antlaşma imzaladı; bu or­du kısa süre sonra Uzakdoğu yoluyle Ku­zey Afrika’daki müttefik cephesine katıldı. Sikorski’nin ölümünden sonra, Polonya gizli Antant komitesinin onayıyle yerine geçen Mikolajczyk, direnmeyi teşkilâtlandırdı; ve Londra’dan verdiği direktiflerle bir yurt içi millî ordu kurdu (şubat 1942); bu arada Moskova «Tadeusz Kosciuszko» tümenini meydana getirerek (mayıs 1943); bir millî halk meclisi kurulmasını destek­ledi (31 aralık 1943); başkanı Osobka-Morawski olan bu meclis Polonya Millî Kur­tuluş komitesini meydana getirdi ve Kosci­uszko tümeninin Curzon hattını aşmasın­dan sonra Lublin’e yerleşti.

Bu arada al­man işgal kuvvetleri toplama kampları kurmuş (Auschwitz [Oswiecim], Maydanek v.b.), milliyetçilere karşı misilleme hare­ketlerine girişmiş, sürgün ve idamlarını artırmış, polonya milletini yok etmek için var gücüyle çalışmağa koyulmuştu. 1943 Nisan-mayısında Varşova gettosunun isyanı burada toplanan yahudilerin hepsinin öl­dürülmesiyle sonuçlandı. Direnmeciler Al­manlara karşı mücadeleye devam ettiler: sabotajlar, suikastler (msl. general Kutschera’ya karşı), partizan çarpışmaları birbirini takibediyordu. İç ordunun başkuman­danı general Bor-Komorowski yönetiminde ayaklanan Varşova (1 ağustos 1944), kah­ramanca bir direnişten sonra Vistül’ün sağ kıyısındaki rus birliklerinin müdahale et­memesi üzerine teslim olmak «zorunda kal­dı; şehir yıkıldı, halkı sürgün edildi. Var­şova’nın sovyet ve Polonya birlikleri tarafından kurtarılmasından (17 ocak 1945) sonra, Lublin hükümeti «Geçici hükümet» adiyle şehre yerleşti. (Bk. polonya se­ferleri.)

Polonya Halk cumhuriyeti
Yalta konferansında (11 şubat 1945), Po­lonya’nın sınırları doğuda Curzon hattı, ba­tıda Oder-Neisse (Odra-Nysa) olarak tes­pit edildi ve hükümetin daha geniş bir de­mokrasi temeline dayandırılması ileri sü­rüldü. İlk millî birlik hükümeti başbakan Osobka-Morawski Gomulka (Polonya İşçi partisinin komünist genel sekreteri) ve Mi­kolajczyk (Polonya Köylü partisi başkanı) tarafından kuruldu. Komünist Bierut cum­hurbaşkanlığına getirildi. Sınır düzenleme­leri ve azınlıklar meselesi nüfus aktarmalarıyle çözüldü: bir buçuk milyon polonyalı S.S.C.B.’den memleketin doğusuna getirildi, buna karşılık 400 000 Ukraynalı Chelim bölgesinden ayrıldı; batıdaki halk Odra’nın ötesine nakledildi veya Polonya uyrukluğuna alındı (1 milyon kişi).

Hüküme­tin görevi serbest seçimleri hazırlamaktı. Bakanlıkların çoğunu elde tutan Hükümet bloku (Polonya İşçi partisi, Polonya Sos­yalist partisi, Köylü partisi, Demokrat parti), tek bir liste hazırladı; buna karşı çıkan Mikolajczyk ise ayrı bir liste hazır­lamıştı. Blok, oyların yüzde 90′ını aldı (ocak 1947). Seçimler ertesinde Millî Birlik hükümeti parçalandı ve Mikolajczyk gizli­ce yurt dışına kaçtı (ekim 1947); Cyrankiewicz’in başkanlık ettiği hükümet koalisyonu 19 Şubat 1947 anayasasını oylattı. İşçi par­tisi bir iç buhranı çözdükten sonra (Gomulka’nın partiden çıkarılması, 1949) bir­leşik bir işçi partisi kurdu (sosyalistlerle komünistlerin birleşmesi) ve bu partinin ge­nel sekreterliğe getirilen Bierut (22 aralık 1948), partinin bütün kilit noktaların ele geçirdi. Varşova doğumlu rus mareşali Rokosovskiy savaş bakanı ve ordu genel müfettişi oldu (kasım 1949). 22 Temmuz 1952′de çıkarılan yeni bir anayasa ile cum­hurbaşkanının yerini bir devlet konseyi al­dı.
30 Hektardan büyük topraklara elkonması ve bu toprakların parsellenmesi, elli kişiden çok işçi çalışan işletmelerin dev­letleştirilmesi ve ekonominin planlanması (üç, sonra altı yıllık planlar), varlıklı sı­nıfları sarsarken, ne köylüleri hoşnut ede­bildi (kolektif işletmeler lehine baskı), ne de işçileri (üretimi artırmak için büyük çabalar istenmesi).

Bilimler akademisinin fikir hareketini marks’çı çizgiye yöneltme­sine karşılık, hükümet, etkisi hâlâ büyük olan kiliseyle uğraşmak zorunda kaldı; ki­lise devletle bir modus vivendi (1950) kur­mayı başardıysa da kardinal Wyszynski’nin görevinden alınmasıyle (eylül 1953) uzlaş­ma imkânı ortadan kalktı.
Bununla birlik­te kilise gücünü katbetmedi (Varşova Kato­lik İlahiyat kademisinin kurulması 1954); işçi ve köylü çevrelerinin iktidardakilerin temsil ettiği komünizme ve sovyet etkisine karşı muhalefetleri günden güne arttı. Poznan’da ayaklanmalar patlak verdi (28 haziran 1956). Natolin grubu bu sıkıntıları emniyet teşkilâtını kuvvetlendirerek çözme­yi önerirken; merkez komitesindeki muha­lif kanat bu teşkilâtın hükümetin denetimi altında olmasını, adlî sisteme bağımsızlık tanınmasını, kolektifleştirme ve planlama­nın yumuşatılmasını, bürokratik merkeziyetçiliğin azaltılmasını ve işletmelere ve müdürlerine daha fazla sorumluluk tanın­masını istiyordu. Bu eğilim sonunda başarı kazandı; programı hazırlamış olan Gomul­ka, Ochab ve Cyrankiewicz’in (1954′ten be­ri hükümet başkanı) desteğiyle partiye geri alındı.

21 Ekimde iktidara geldi ve mareşal Rokosovskiy politbürodan atıldı. Bunun üzerine Gomulka arkadaşlarıyle birlikte ha­zırladığı siyasî programı uygulamağa baş­ladı. S.S.C.B. ile ilişkiler yeniden gözden geçirildi, devlet kiliseye karşı daha yumu­şak bir tutum benimsedi: kardinal Wyszynski’ye görevi iade edildi (ekim 1956), yeni bir modus vivendi hazırlandı (aralık 1956) ve Wyszynski, devlet ve kilisenin barış içinde işbirliği lehinde bir bildiri yayımladı. 1956 «Polonya ekim»inden beri Polonya Birleşmiş işçi partisinin genel sekreteri olan Wladislaw Gomulka, 1959 parti kong­relerinde tekrar seçildi. Resmî tatil sayılan, bununla birlikte doğum kontrolü (ocak-mart 1960) ve dinî bayramları kaldıran (ka­sım 1960) kanunlar çatışmalara yol açtı.

1961′deki Millet meclisi (Sejm) seçimleri sonucunda Millî Cephe içinde 17 yeni mil­letvekili kazanan (1957′deki 236′ya oranla 255 milletvekili) Polonya Birleşik İşçi par­tisinin durumu daha da sağlamlaştı; Birle­şik Köylü partisi, 1 milletvekili fazla çıkar­dı (116 yerine 117); Demokrat partinin 39 milletvekili yeniden seçildi, öbür partiler ise (bu arada Polonya Katolik partisi) 20 milletvekilliği kaybettiler. 1964′te Gomulka, tekrar parti genel sekreteri seçildi; Ochab meclis başkanı oldu. 30 Mayıs 1965 seçimlerinde millet meclisinde durum de­ğişmedi. Bu dönem boyunca hükümet ay­nı kaldı. 1954′ten beri başbakan olan Jozef Cyrankiewicz 1961 ve 1965 seçimlerinden sonra da görevine devam etti. 1952′den beri devlet başkanı olan (Devlet konseyi baş­kanı) Aleksander Zawadzki, 1961′de tekrar seçildi ve 7 ağustos 1964′te ölümü üzerine meclis, Komünist partisinin siyasî büro üyesi Edward Ochab’ı seçti (24 haziran 1965); Ochab 24 temmuz 1965′te tekrar se­çildi. Fakat 1968′de istifa etti. Birleşik İşçi partisinin (1 ocak 1959′da 1 072 000 üye) üçüncü kongresinde (mart 1959) «dogmacılar» (stalin’ciler) tasfiye edildi.

Partinin 1 640 000 üyesini temsil eden 1 630 delege ile toplanan dördüncü kong­rede (15-20 haziran 1964) 1961-1965 planı­na oranla, yatırımları yüzde 38 artırmayı öngören yeni bir beş yıllık plan (1966-1970) kabul edildi. Polonya İşçi partisi, bütün ça­basını iktisadî durumu düzeltmeğe verdi; bütçenin yarısından çoğu millî ekonomiye ayrıldı. Rejim, bu çabasından dolayı halkı hoşnut etmesine rağmen aydınların ve ki­lisenin muhalefetiyle karşılaşmaktadır. Par­ti ile aydınlar arasında bir anlaşmazlık vardır. Bu anlaşmazlık özellikle «revizyo­nist» aydınlar grubunun önderi olan, Var­şova üniversitesi felsefe profesörü Leszek Kolakowski’nin partiden ihraç edilmesiyle (ekim 1966) su yüzüne çıktı; ayrıca batılı Marx uzmanlarına benzer oportünist teori­lerinden dolayı suçlanan filozof Adam Schaff ile hükümet arasındaki ilişkiler de gergindir. Halkın büyük kısmının bağlı ol­duğu katolik kilisesiyle muhalefet de öte­den beri devam etmektedir; ancak devlet ile kilise (Polonya başpiskoposu kardinal Wyszynski temsil eder) arasındaki ilişkiler karşılıklı olarak birbirlerinin gücünü kabul etmeğe ve ciddî bir mücadelenin gereksiz­liğine dayanır. Polonya’nın dış siyasetinin temeli Sovyet Rusya ile dostluk ve ittifaka ve Oder-Neisse sınırının dokunulmazlığına dayanmağa devam eder.

Polonyalıların Al­manlara karşı duydukları güvensizlik ve kin ise hiç azalmamıştır. 8 Nisan 1965′te yirmi yıllık bir Polonya-Rusya yardımlaşma anlaşması imzalandı. 11 Haziran 1966′da Polonya ile Rusya arasındaki bilimsel ve teknik işbirliği anlaşması yenilendi. Büyük komşusunun çizgisinden ayrılmayan Polon­ya, öteden beri çin idarecilerinin «bölücü siyasetçine karşı çıkmaktadır. Bununla bera­ber, şubat 1966′da Arnavutluk ile siyasî i-lişkilerini tekrar kurdu ve bu tarihte Ti­ran’daki Polonya maslahatgüzarı elçiliğe yükseltildi. Polonya ile Doğu Almanya ara­sında 15 mart 1967′de, Polonya ile Bulga­ristan arasında da 6 nisanda birer ittifak ve yardımlaşma anlaşması imzalandı. Bütün sosyalist cumhuriyetler gibi, Polon­ya da, teknik ve kültürel alanda büyük ba­tı devletleriyle işbirliği anlaşmaları yaptı.
Bunların başlıcaları, 25 mart 1965 İtalya-Polonya anlaşması ve 20 mayıs 1966 Fran­sız-Polonya anlaşmasıdır.
1968′de Polonya’da büyük karışıklıklar ol­du. İlk önemli huzursuzluk, üniversite öğ­rencilerinin ayaklanmalarıyle ortaya çıktı. 8 Mart günü Varşova üniversitesi öğrencileri, Polonya Kültür bakanlığının bir piyesi ya­saklamasını protesto eden iki arkadaşları­nın üniversiteden atılması üzerine gösterile­re başladı; yüzlerce polis ve milis, üniver­site içinde 3 000-4 000 kadar öğrenciyle çar­pıştı. 11 Martta öğrenciler Kültür bakanlı­ğına ait bir binayı tahrip etti; öğrenci olmayan kalabalık gruplar tarafından da des­teklenen ayaklanmalar bir hafta içinde bü­yük sokak çarpışmaları halini aldı. Polon­ya Birleşik İşçi partisi (Komünist parti) organı Tryhuna Ludu gazetesinin, öğrenci­lerin siyonistlerce kışkırtıldıklarını öne sür­mesi yahudi aleyhtarı bir kampanyanın başlamasına yol açtı. Varşova’da patlak veren ayaklanmalar, Krakow, Lublin, Poznan, Gdansk (eski Danzig) şehirlerine de yayıldı.

19 Martta bir parti toplantısında konuşan Gomulka öğrencilerin «sosyalizme ^ düşman kuvvetler tarafından aldatıldıklarını» öne sürerek, öğrenci önderlerini «pis provokaskon metotlarına baş vurmakla» suçla­dı. Gomulka, ayaklanan öğrencilerin «kah­rolsun komünizm», «kahrolsun Rusya» gibi sloganlar kullandıklarını da sözlerine ekle­di. 8-15 Mart arasında 1 208 kişinin tevkif edildiğini belirten Gomulka, sözlerini olay­larda en faal rol oynayanların yahudiler ol­duğunu öne sürerek bitirdi. Gomulka’nın demeci üstünden henüz 24 saat bile geçme­mişken Varşova Politeknik öğrencileri otur­ma grevine başladı. Olaylar gelişirken Po­lonya Katolik kilisesinin başı kardinal Wyszinski, bir mesaj yayımlayarak dolaylı yol­dan hükümeti kınadı. 25 Martta aralarında Prof. Leszek Kolakowski gibi ünlü bir fi­lozofun da bulunduğu 6 üniversite öğretim üyesinin «revizyonist» oldukları gerekçesiy­le işlerine son verildi.

30 Martta hükümet üniversitenin birçok bölümünü kapattı. 8 Nisan 1968′de Devlet konseyi başkanı (cumhurbaşkanı) Edward Ochab istifa etti; Polonya parlamentosu (Sejm) bir gün son­ra toplanarak Komünist partisi adayı ma­reşal Marian Spychaîski’yi Devlet konseyi başkanlığına getirdi.

Yahudilerin parti ve devlet teşkilâtlarından «temizlenmesi» kam­panyası daha da şiddetlendi: Varşova’da yayımlanan Zycie Warszawi gazetesi Komü­nist partisinden 6 951 kişinin ihraç edildiği­ni açıkladı.

Polonya’daki karışıklıklar Komünist partisi içinde önemli bir bunalıma yol açtı. «Par­tizanlar» adiyle bilinen aşırı milliyetçi ko­münistlerin önderi içişleri bakanı general Mieczislaw Moczar’ın parti yönetimine hâ­kim duruma gelmesi, yahudilere karşı uy­gulanan baskıların artmasına sebep oldu; bu yüzden binlerce yahudi Polonya’dan göç etmek zorunda kaldı. Çekoslovakya olayları, Polonya’daki buna­lımı daha da yoğunlaştırdı. 11 Kasım 1968′de toplanan Komünist Partisi kongre­sinde Gomulka, Sovyetler’in Çekoslovakya’yı işgalini savundu.

Bununla birlikte 1969 sınır direklerini başından sonra durumda bir yumuşama görüldü.Gomulka yahudi aleyhtarı kampanyaya son verilmesini istedi; İçişleri bakanlığına bağlı olarak kurulmuş olan Yahudi dairesi Gomulka’nın emriyle feshedildi. İç Siyaset alanındaki bu yumuşamanın etkileri, Polonya’nın dış ilişkilerinde de yansıdı.
Mayıs ortalarında Gomulka, Oder-Ne­isse hattının iki ülke arasında kesin ve de­ğişmez bir sınır olarak kabul edilmesi ha­linde Federal Alman hükümetiyle bir an­laşma yapmağa hazır olduklarını söyledi. Gomulka böylece, o yıl Federal Almanya şansölyeliğine seçilmiş olan Willy Brandt’ın iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşti­rilmesi konusundaki teşebbüslerini olumlu karşılamış oluyordu. Bununla birlikte, iç siyaset alanındaki nispî huzur ve yumuşa­ma uzun sürmedi. 1969 Yazının özellikle kurak geçmesi ve kötü hasat şartları, kü­çük tarım işletmelerine dayanan polonya tarımını alt üst etti. İktisadî durumun kö­tüleşmeğe yüztutması üzerine, hükümet 1970 yılı sonlarında yiyecek (özellikle et, süt, peynir v.b.), kömür ve akaryakıt fi­yatlarını büyük ölçüde yükseltmek zorun­da kaldı. Bu artış, özellikle, işçi sınıfını etkiledi; bunun üzerine önce Baltık kıyılarındaki Gdansk, Gdynia, ve Szczecin’de (esk. Stettin) liman ve dok işçileri genel greve başladı; bu grev kısa zamanda bü­yük gösteriler halini aldı. Gdansk’ta dok iş­çileri limandaki bir sovyet ticaret gemisini ateşe verdi; Szczecin’de de işçiler Komü­nist partisi binasını tahrip etti; hükümet ayaklanan işçilerin üstüne tanklar ve askerî birlikler sevk etti.

20 Aralık 1970′te Gomulka, Polonya Komünist partisi birinci sekreterliği görevinden istifa etti. Parti Merkez komitesi toplana­rak bu göreve Edward Gierek’i getirdi, ön­derler kademesindeki değişiklik bununla kalmadı: 23 aralıkta Polonya parlamento­sunun olağanüstü toplantısında Devlet kon­seyi başkanı mareşal Spychalski ile başba­kan Cyrankiewicz de istifa ettiklerini açıkladılar. Partinin yeni sekreteri Gierek’in teklifi üzerine Cyrankiewicz Devlet konse­yi başkan Jaroszewicz de başbakan seçildi.

Polonya – Osmanlı ilişkileri

Türkler Vilâyet-i Leh ve Lehistan adını ver­dikleri Polonya ile, Jagellon’lar zamanında ilişki kurdular. Wladislaw (Vladislav) [1386-1434], Osmanlıların zaferiyle sonuçlanan Niğbolu savaşına kuvvet göndererek macar kralı Zsigmond’u destekledi; 1441′de Ma-carlara karşı Murad II’nin ileri sürdüğü birleşmeyi kabul etmedi. Torunu Wladislaw III, 1444′te Segedin antlaşmasını bo­zan Macarlarla anlaştı, fakat Varna sa­yasında Türklere yenildi. Kazimierz IV Jagellon ve Albrecht II, Eflak’a yapılan Os­manlı saldırıları sırasında Vlad III Drakul’u destekledi.

Bayezid II, 1485′te Kili ve Akkerman’ı alarak Lehistan’a karşı gi­rişeceği seferler için üs yaptı. Boğdan be­yi Büyük Ştefan IV bu iki şehri geri al­mak için Lehistan kralı Kazimierz IV’ten yardım istedi (1485); fakat kral bu isteği cevapsız bıraktı; Lehistan kralı Jan I Adalbert, Türkler üzerine yürümek bahanesiyle Boğdan’ı istilâ ve tahrip etti. Bayezid II ile Polonya kralı Kazimierz IV Jagellon arasında ilk antlaşma 1490′da yapıldı. Bu ilk antlaşma Boğdan meselesinin çözümlenmesi bakımından önemlidir. 1495′te, bir haç­lı seferi düzenlemek isteyen Fransa kralı Charles VIII’e Polonyalılar yardım edecek­lerine söz verdiler; ayrıca Almanya impara­toru Maximilian’ın Osmanlı imparatorluğu­na karşı yapılmasını düşündüğü haçlı sefe­ri projesine de katıldılar. Papa Alexander VI Borgia da Polonya’nın Türklerle barış anlaşmaları yapmasını önlemeğe ça­lıştı. Bunun üzerine Polonya kralr Jan I Adalbert 1497′de antlaşmayı bozarak Boğdan’a saldırdı, fakat yenilerek geri çekildi; Polon­yalıların 1490 antlaşmasını bozmaları üzerine, 1498′de Silistre sancak beyi Malkoçoğlu Bali Bey, Bayezid II’nin emriyle 40 000 ki­şilik bir kuvvetle Polonya’ya akın yaptı; Dniester ırmağını geçerek Polonya’ya girdi ve Czarnkow, Gologory ve Glemiany kale­lerini aldı; Lwow (Leopol) ve Sandomierz (Sandomir) şehirlerini yağma, Brzeziny ve Varşova şehirlerini tahrip ederek Polon­yalıların Vistül ırmağı çevresindeki tahki­matını yardı, Polonya kuvvetlerini yendi; 10 000 esir ve birçok ganimetle Akkerman’a döndü. Bali Bey aynı yıl bir se­fer daha düzenleyerek Halicz, Zydaczew, Samber ve Droholiyez şehirlerini yağma etti; kış bastırınca geri dönmek zorunda kaldı.

Bu durum üzerine Jan I Adalbert, macar kralı Wladislaw (Ladislas) ve Litvanya bü­yük dukası Alexandjce ile Türklere karşı bir antlaşma yaptı; Boğdan voyvodası Ştefan da müttefikler tarafını tuttu. Bu sırada ya­pılan Türkiye-Polonya antlaşması savaşı önledi. Polonyalılar Mohaç savaşına yar­dımcı kuvvetler göndererek macar kralı Lajos II’yi desteklediler, fakat Macar krallığının yıkılması üzerine Polonya kralı Zygmunt I, 1532′de Piotr Opalinski’yi elçi olarak İstanbul’a gönderdi ve 1499′da yapı­lan antlaşmayı genişleterek yeniledi. Bu yeni antlaşma esaslarına göre Osmanlı dev­leti Kırım hanlığı ile Boğdan voyvodalığı tarafından Polonya sınırlarına saldırmamayı, savaş halinde Polonya’ya yardım et­meyi kabul ediyor, buna karşılık Polonya krallığı da Türkiye’nin düşmanlarıyle bir-leşmeyeceğine ve onlara yardım etmeyece­ğine söz veriyordu. Polonya kralı Zygmunt I’in kızı, macar kralı Zapolya Janos’un karısı ve Zsigmond Janos’un da annesiydi.

Sonradan Erdel ban’ı olan Zsigmond Janos Polonya – Türkiye ilişkilerinde önem­li rol oynadı, Osmanlılar Selim II ve Murad III devirlerinde Lehistan’in iç iş­leriyle yakından ilgilendiler. Sokullu Mehmed Paşa, İvan III ve Habsburgları tehdit ederek, Polonya krallarını bu devletin nü­fuzunda olmayan Polonya asilzadelerinden seçilmelerini istedi; Fransa ile işbirliği yaparak 1 mayıs 1573′te Polonya kral­lığına seçilen Charles IX’un kardeşi Henri de Valois’yı tuttu; fakat bu prensin Henri III adiyle Fransa’ya dönme­si üzerine (1574), kendi adamı olan Erdel voyvodası İstvan Bathory’yi Polonya kral­lığına seçtirdi (1575).

Bathory, Osmanlılar­la 24 maddelik bir antlaşma imzalayarak Kırım hanlığıyle Polonya arasındaki ilişki­leri düzeltti. Türklere olan bağlılığını kuv­vetlendirdi. Kazak, Kırım ve Boğdan mese­lelerinden dolayı bozulan Osmanlı-Polonya ilişkileri 1617′de yapılan yeni bir antlaş­ma ile düzenlendi. Polonya başkumandanı Stanislaw Zolkiewski’nin ordusuyle savaş­mak için Dniester ırmağı boylarına giden Bosna valisi iskender Paşa, antlaşmadan sonra geri döndü. 1620′de aynı meseleler yü­zünden İskender Paşa, Stanislaw Zolkiewski’yi Yaş yakınında yendi; Polonyalılar ağır kayıplar verdiler; Dniester (Turla) ırmağını geçmeğe çalışanlar yok edildi (1621). Bu­nun üzerine Osman II, Seferi Hotin (Chocim) diye anılan Polonya seferine çıktı (bk. osman II).

Osmanlılar, Polonyalıların istek­lerine uyarak antlaşma yaptılar (6 ekim 1621). Ancak Ukrayna Kazakları hatmant Doroşenko’yu Polonya kralına karşı koru­mak zorunda kalan Mehmed IV, 1672′de Polonya seferine çıktı;

Podolya eyaletinin merkezi olan Kamaniçe’yi kuşattı. 27 Ağus­tos 1672′de Kamaniçe teslim oldu, 18 es­kimde Bucaş antlaşması yapıldı; fakat ant­laşmanın Polonya Diyet meclisi tarafın­dan reddi ve başkumandan Jan Sobieski’nin de türk ordusu çekildikten sonra Lwow (Leopol) ve Lublin kalelerini ge­ri alması üzerine 1673′te Mehmed IV, İkin­ci Lehistan seferine çıktı; Osmanlı or­dusu Hotin önünde yenildi; bunun üze­rine Mehmed IV, Kazakları desteklemek ve Ruslara da bir darbe vurmak amacıyle Uk­rayna üstüne yürüdü. Bu sırada Polonya kralı Michal Korybut Wisnowiecki ölmüş, yerine başkumandan Jan Sobieski geçmişti. Yeni kralın barış isteği reddedildi; 1677′de osmanlı orduları başkumandanı İbrahim Pa­şa ordusunu Zurawno’da toplayan Polonya kralı Jan Sobieski’yi sıkıştırdı; kral barış istemek zorunda kaldı.

Antlaşma uyarın­ca Podolya ile Ukrayna Osmanlı devletine bırakıldı. Ancak, Polonya kralı Jan Sobi­eski 1683′te Viyana’yı kuşatan osmanlı or­dusuna saldırarak barışı bozdu. 1683 – 1699 Arasında yapılan Osmanlı – Polonya savaş­larında Osmanlılar üstün gelmekle bera­ber Karlofça antlaşması uyarınca Kama­niçe kalesiyle Ukrayna ve Podolya eyalet­leri Polonya’ya geri verildi. Katerine II Polonya kralı Friedrich-Augusta III ölünce (1763) Polonya’ya asker göndererek, Prusya kralı büyük Friedrich ile anlaştı, 1764′te kont Stanislaw-August Poniatowski’yi Po­lonya Diyet meclisine baskı yaparak kral seçtirdi. 1768′de polonyalı milliyetçiler rus saldırılarına karşı ayaklandılar; Bar şehrinde toplanarak osmanlı hükümdarı Mus­tafa III’ten yardım istediler; Osmanlılar Ruslara savaş açtılar, fakat yenilerek top­rak kaybettiler. Osmanlı – Rus savaşları devam ederken Polonya, Rusya, Avusturya ve Prusya arasında paylaşıldı (1772). 1848 Mülteciler meselesinde Osmanlılar Polonya­lıları tuttu. (Bk. mülteciler meselesi.)

Askerî tarih

Polonya ordularının tarihi, hudutları ikide bir değişen bu devletin kuvvetli komşularıyle (Türkler, Almanlar, isveçliler ve Ruslar) yaptıkları savaşlarla karışır. Bu tarihin en meşhur dönemlerinden biri WIadislaw Ja­gellon emrindeki birliklerin Tannenberg’de (Grünwald) toton şövalyelerine karşı kazan­dığı zaferdir (1410). XVI.-XVIII. yy. arası polonya kuvvetleri, gerçekte biri krallıkta, öteki Litvanya büyük düklüğünde iki ordu­dan meydana geliyordu; bunların her birine, kaydı hayat şartıyle tayin edilen ve yalnız meclise karşı sorumlu olan bir ataman ku­manda ederdi. Soylu sınıf yalnız süvari kuvvetlerinde hizmet etmeyi kabul ettiğin­den, piyade kuvvetleri ancak birkaç bin kişiydi; topçu kuvveti ise yok denecek kadar azdı. İstilâ halinde Polonya, toptan sefer­berlik (pospoiita) usulüne göre askere alınan soylu sınıfa güvenirdi.

Kosciuszko ku­mandasındaki âsilerin rusya, avusturya ve prusya kuvvetleri karşısında kahramanca direnerek (1794) Fransız devrimi ordularının zaferine yardım etmesine rağmen, Polonya devletinin parçalanması sırasında (1772-1795) ortadan kalkan bu ordu, Dabrowski’nin po­lonya lejyonlarıyle İtalya’da (1797) ve Napolyon ordusundaki polonya alaylarıyle Fransa’da yaşamağa devam etti. 1807′de Varşova büyük düklüğü harbiye nazırı prens Jozef Poniatowski’nin kurduğu 3 tümenlik polonya ordusu 1809′dan sonra Napolyon’un bütün savaşlarında yararlık gösterdi. Polonya millî kuvvetleri yeniden ancak Bi­rinci Dünya savaşında Pilsudski kumanda­sındaki polonya; lejyonları (Avusturya-Macâristan’da) ve Haller’in ordusuyle (Fran­sa’da) kurulabildi. 1918′den sonra bir fran­gız askerî heyeti yeni polonya ordusunu teş­kilâtlandırdı; bu ordu 1920′de Sovyet isti­lâsını başarıyle püskürttü. (Bk. polonya-sovyet savaşi.)

Batı orduları örnek alına­rak (mecburî askerlik hizmeti) kurulan ve on askerî bölgeye ayrılan polonya kuvvet­leri, 1939′da 39 piyade tümenini, 11 süvari tugayını ve 2 motorize tugayı kapsıyordu ve barıştaki mevcudu 270 000 kişiydi.

Eylül 1939 seferi sırasında alman ordusu­nun yok ettiği polonya ordusu, önce Fran­sa’da yeniden kuruldu; bu ordunun üç tü­meni ve birçok havacısı Fransa’da mayıs -haziran 1940 harekâtına katıldı. Polonyalı­ların Büyük Britanya’ya, Lübnan’a ve S.S. C.B.’ye dağılmaları, sığındıkları ülkenin or­dularını örnek alan, hür Polonya Silâhlı kuvvetlerinin kurulmasına yol açtı. Kuzey Afrika’nın, italya’nın, Fransa’nın ve Po­lonya’nın kurtarılmasına katılan bu birlik­lerin mevcudu 1945′te Batı Avrupa’da 215 000 kişi (general Anders ordusu) ve Alman-Sovyet cephesinde 400 000 kişiyi (iki ordu meydana getiren 10 tümen) bulmuştu. 1944-1945′te bu çeşitli unsurlara ve direnme topluluklarına dayanılarak yeniden kurulan polonya ordusu, 1949-1956 arası sovyet ma­reşali Rokosovskiy’in emrine verildi.

S.S.C. B.’nin bu sıkı kontrolü (silâhları, teşkilâtı ve yüksek rütbelileri S.S.C.B.’den) ekim 1956 buhranından sonra gevşedi; bu buhran Rokosovskiy’in istifası ve sovyet subayları­nın ülkeden ayrılmasıyle ordunun yeniden polonyalılaştırılmasına yol açtı; kumanda heyeti, iç hizmetler ve üniformalar değişti­rildi. Askerî birliklere benzer dernekler (Gençlik, Polonya Askerinin Dostları bir­liği), Gomulka’nm yeni halk rejimi anlayışı­na uygun düşen askerî ve millî bir propa­gandanın yayılmasına yardım etti.

Bununla birlikte sovyet kuvvetleri, Varşova paktı antlaşmaları gereğince polonya toprakla­rında kalmağa devam eder. 1963′te yeniden düzenlenen askerlik hizmeti, sınıflara göre iki-üç yıldır. Polonya’da üç askerî bölge vardır: Varşova, Silezya, Pomeranya. Su­baylarının yüzde 70′i Komünist partisi üye­si olan kara ordusu, 1%5′te sovyet malze­mesiyle donatıldı ve tamamıyle makineleştirilmiş 14 tümeni kapsıyordu.

• Hava ordusu. 1919′da kurulan ve 1939′da yok edilen hava ordusu, 1942′de yeniden ku­ruldu; 8′i av filosu olmak üzere 13 filoyu kapsayan bu kuvvetler ingiltere’de üslene­rek 1944-1945′te ingiliz Hava kuvvetleri sa­fında başarıyle çarpıştı. S.S.C.B.’nin kont­rolü altında yeniden teşkilâtlandırılan Po­lonya Hava kuvvetleri 1966′da yaklaşık ola­rak 50 000 kişiyi ve bin kadar sovyet yapı­sı (Av: 17, 19 ve 21 Mig: bombardıman: ilyuşin v.b.) veya sovyet lisansı altında Polonya’da yapılmış uçak ve helikopteri kap­sıyordu. Ayrıca kara – hava füzeleriyle do­natılmış uçaksavar birlikleri önemlidir. Po­lonya’da yüz kadar havaalanı vardır, önemli üslerin çoğunu 1939-1945′te Alman Hava kuvvetleri kurmuştur.

• Polonya Deniz kuvvetleri, 1919′da fransız donanması örnek alınarak kuruldu. 1940′ta ingiltere (on birlik), sonra 1945′te birçok ge­mi veren S.S.C.B. tarafından genişletilen de­niz kuvvetleri 1966′da 3 refakat gemisini, 9 denizaîtıyı ve otuz kadar küçük birliği (20 000 kişi) ve 40 mayın tarama ve sahil mu­hafaza birliğini kapsıyordu; 40 kadar da avcı uçağına sahipti. Başlıca üssü Gdynia’dır. Bu silâhlı kuvvetler (yaklaşık olarak 500 000 kişi) dışında Polonya’da, bütün halk de­mokrasilerinde olduğu gibi, içişleri bakanlı­ğına bağlı önemli birlikler de vardır: güven­lik birlikleri, sınır muhafızları, polis. Millî savunma bütçesi millî bütçenin yaklaşık ola­rak yüzde 10′unu teşkil eder.
öbür halk demokrasilerinin orduları gibi, polonya orduları da Varşova paktı sistemi içinde kalmağa devam eder; ama 1962′den Sonra alman yeni kararlarla birtakım geliş­meler sağlandı.
1963′te askere müracat edenlerin ihtiyaçtan çok fazla olması, askerlik hizmetinde deği­şiklikler yapılmasına yol açtı.

Askerlik hizmeti genel ve mecburî olmağa devam etti ama üç şekilde yapılma imkânı tanındı: sınıfına göre 2 veya 3 senelik nor­mal hizmet; üç yıla dağıtılmış devrelerde yapılmak üzere toplam olarak 18 aylık ça­lışma hizmeti; kadro fazlalarına kara birlik­leri emrinde ve günlük mesai satleri dı­şında askerî eğitim yaptırılması, içişleri ba­kanlığı emrindeki Iç Emniyet teşkilâtı (yaklş. 35 000 kişi) ve sınır muhafızları (yaklş. 10 000 kişi) 1965′te silâhlı kuvvet­lere bağlandı.
Ayrıca, Rusya’nın yardımları sayesinde, Po­lonya’nın Silâh sanayii günden güne kendi kuvvetlerinin ihtiyacını sovyet modeli si­lâh ve donatımla karşılayacak hale geldi. Böylece kara küvetleri tamamıyle moto­rize kıtalar haline getirildi.

1966′da kara kuvvetleri (emniyet kuvvetleri ve sınır muhafızları dışında yaklş. 190 000 kişi) 5 zırhlı tümen, 8 motorize piyade tü­meni, 1 havadan indirme tümeni, 1 sahil mu­hafaza tümenini kapsıyordu. Tankların hepsi hem karada, hem suda gider ve atom etkisi­ne karşı korunmuştur. Ordunun karadan karaya füze ihtiyaçlarını Ruslar karşılar.

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA TARİH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLLOCK (sir Frederick)

Tarih 02 Haziran 2009

POLLOCK (sir Frederick), ingiliz hukukçu­su (Londra 1845-ay.y. 1937). Londra’da, sonra Oxford’da hukuk profesörlüğü yaptı.
Eserleri: Principles of Contract (Sözleşme İlkeleri) [1876]; Spinoza, his Life and Philosophy (Spinoza, Hayatı ve Felsefesi) [1880]; History of English Law (ingiliz Hu­kuk Tarihi) [1895, F. W. Maitland ile bir­likte) v.b. Law Quarterly Review ve Law Reports dergilerini yönetti. (L)

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLLOCK (sir Frederick) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİNEL (Philippe)

Tarih 02 Haziran 2009

PİNEL (Philippe), fransız hekimi (Saint-Andre-d’Alayrac, Languedoc 1745 – Paris 1826). Akıl hastalıkları üzerinde çalıştı ve 1793′te Bicâtre hastahanesi başhekimliğine getirildi. Burada delilerin tedavisinde ger­çek bir devrim yaptı; zincire vurma ve bü­tün öteki sert işlemlerin yerine, hastalara iyi ve yumuşak davranma usulünü uyguladı.

1795′te Salpetriere hastahanesine geçti. Baş­lıca eserleri: Nosographie Philosophique (Felsefî Nozografya), T rai t e Medico-philo-sophique sur VAlienation Mentole ou la Manie (Akıl Hastalıkları veya Saplantılar­da Felsefî Hekimlik Bilgileri) [1801]. (L)

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİNEL (Philippe) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLEVOY (Nikolay Alekseyeviç)

Tarih 01 Haziran 2009

POLEVOY (Nikolay Alekseyeviç), rus ya­zarı ve tarihçisi (Irkutsk 1796 – Petersburg 1846). önce Alman felsefesi, sonra V. Cousin ile batı romantizminin etkisinde kaldı. 1825′te Moskovskiy Telgrafı (Moskova Tel­grafı) kurdu, bu gazete 1834′te kapatıldı. Polevoy, gazetesindeki yazılarıyle Rusya’­da edebî tenkidi başlattı.
Eserleri: İstoriya Russkogo Naroda (Rus Halkının Tarihi) [1829-1833]; «Rus Edebiyatı Denemeleri» (1839), «Bir Rus Askerinin Anlattıkları» (1834) adlı töre romanı, v.b. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLEVOY (Nikolay Alekseyeviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLEMON

Tarih 01 Haziran 2009

POLEMON, yunan filozofu (Atina M. ö. 340′a doğr. – 270). Rivayete göre, Polemon başı boş bir hayat sürerken, günün birinde eflatun’cu Ksenokrates’in konuştuğu bir toplantıya katılmış, sözlerinin etkisinde ka­larak kendini felsefeye vermişti. 215′te, Ksenokrates’ten boşalan Akademi başkanlığına getirildi. Polemon’un öğrencileri arasında, geleceğin ünlü filozofları, Krates, Krantor, Zenon, Arkesilaos vardı. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLEMON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİLLSBURY (Walter Bowers)

Tarih 31 Mayıs 2009

PİLLSBURY (Walter Bowers), amerikalı psikolog (Burlington, Iowa 1872-Ann Ar-bor, Michigan 1960). Oskaloosa’da (Towa) Pehn kolejinde okudu. 1892′de Nebraska üniversitesini bitirdi. 1896′da Cornell üni­versitesinde felsefe doktorasını verdi. 1895 -1896 Arasında aynı üniversitede psikoloji asistanlığı yaptı. Daha sonra Michigan üniversitesine geçti. 1879-1900 Arasında öğ­retim üyesi, 1900-1905 arasında asistan, 1905 -1910 arasında felsefe doçenti ve psikoloji laboratuvarı yöneticisi, 1910′da profesör, 1929-1942 arasında da Psikoloji bölümü baş­kanı oldu. Başlıca eserleri: Attention (Dik­kat) [1908]; Psychology of Reasoning (Man­tık Psikolojisi) [1910]; Essentials of Psyc­hology of Reasoning (Mantık Psikolojisinin Esasları) [1910]; Essentials of Psychology (Psikolojinin Esasları) [1911]; Fundamen-tals of Psychology (Psikolojinin Temelleri) [1916]; Psychology of Nationality and tnter-nationalism (Milliyetçilik Psikolojisi ve Bey­nelmilelcilik) [1919]; Education as the Psychologist Sees it (Psikolog Gözüyle Eğitim) [1925]; History of Psychology (Psikoloji Ta­rihi) [1929] ve Psychology of Memory (Ha­fıza Psikolojisi) [1938]. (m)

31 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİLLSBURY (Walter Bowers) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİLLON (François)

Tarih 31 Mayıs 2009

PİLLON (François), fransız filozofu (Fontaines, Yonne 1830-Paris 1914). 1848 Devri­minde, ateşli bir cumhuriyetçiydi. 2 Aralık 1851 hükümet darbesinden sonra Paris’e git­ti, tıp okudu. 1858-1864 Arasında P. Larousse’un L’Ecole Normale’inde, 1865-1871 Arasında da Grand Dictionnaire Üniversel du XIX’ Siecle’de (XIX. yy. Evrensel Bü­yük Lügati) çalıştı. 1867′de Renouvier ile L’Annee Philosophiçue’i (Felsefe Yıllığı) kurdu. 1890′da Pillon, Renouvier ve Dauriac ile beraber L’Annee Philosophique’i yeniden yayımlamağa başladı. (L)

31 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİLLON (François) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POİSSON (Jeanne Antoinette)

Tarih 30 Mayıs 2009

POİSSON (Jeanne Antoinette). Bk. POM-PADOUR (marquise DE).
POİSSON (Nicolas Joseph), fransız oratorium rahibi (Paris 1637 – Lyon 1710). Oratorium tarikatına girdi (1660), papaz ol­du (1663). Descartes felsefesine bağlandı ve filozofun Traite de la Mecanique et l’Abrege de Musique (Mekanik Ders Kitabı ve Genel Müzik Kitabı) [1668] adlı eserini bastırdı, yine Descartes’ın metodu üstüne bir açıklama (Commentaire sur la Metho-de) yayımladı (1671). [L]

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POİSSON (Jeanne Antoinette) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POİNCARE (Henri)

Tarih 30 Mayıs 2009

POİNCARE (Henri), fransız matematikçisi (Nancy 1854-Paris 1912). 1873′te Ecole Polytechnique’e birincilikle girdi, 1877′de ma­den mühendisi oldu, ertesi yıl Fen aka­demisine ilk çalışmasını sundu ve 1879′da aynı konuyu matematik doktora tezinde işledi. Bunun üzerine mühendisliği bıraktı ve Bayındırlık bakanlığı tarafından, Caen fen fakültesinde matematiksel analiz ders­leri vermekle görevlendirildi (1879), sonra Sorbonne’a öğretim görevlisi olarak çağrıl­dı (1881). Sırasıyle fiziksel ve deneysel me­kanik (1885), matematik fiziği ve ihtimal­ler hesabı (1886), sonra gök mekaniği kür­sülerine getirildi; bunun yanı sıra 1883′ten. 1897′ye kadar Ecole Polytechnique’te ana­liz dersleri okuttu. 1887′de Fen Akademisi Geometri bölümüne kabul edildi, 1893′te Boylamlar dairesine üye oldu, 1908′de Fransız akademisine seçildi ve 1910′da ma­den ocakları genel müfettişliğine tayin edildi. 1889′da, eskiçağdaki bilim ve sanat koruyucularının yolunu tutarak, o güne ka­dar çözülemez gözüyle bakılan üç cisim problemi’ni bütün dünya matematikçileri arasında yarışma konusu yapan İsveç kralı Oskar II’nin koyduğu ödülü, dostu Paul Appell ile birlikte kazandı. Gelmiş geçmiş bütün çağların en büyük bilim dehaların­dan biri sayılan Henri Poincare, özellikle matematik analizle, analitik mekanikle, gök mekaniğiyle, matematik fiziğiyle ve bi­lim felsefesiyle uğraştı.

Hayatını sayı ve uzay bilimine adamış en yüce insan tipini yaşatan Poincare, her şey­den önce bir matematikçi olduğunu bütün dünyaya ispatladı. Kelimenin tam anlamıyle bir mekanikçi, bir fizikçi ve bir astro­nom olmadığı halde, analizi büyük bir us­talık ve yetkinlikle rasyonel mekaniğe, fi­ziğe ve astronomiye uygulayarak bu bilim dallarına büyük ilerlemeler getirmesini bil­di, ününe ün katan en büyük başarıların­dan biri, eliptik fonksiyonlara benzeyen, fakat cebirsel katsayılı çeşitli lineer dife­ransiyel denklemlerin integralini alma im­kânı veren çok önemli bir analitik fonksiyonlar sınıfını bulmasıdır. Poincare bu fonksiyonlara, çalışmalarıyle kendisine ışık tutan alman matematikçisi Lazarus Fuchs’un adını verdi (Fuchs fonksiyonları). Bun­dan sonra, Klein grupları diye adlandırdığı, lineer ornatmalardan kurulmuş en genel süreksiz grupları inceledi. Abel fonksiyon­ları, Abel integrallerinin indirgenmesi ve ikikat integraller üstüne yazdığı pek çok inceleme, Poincare’nin başarılı eserler dizi­sini tamamlar. Aritmetik üstüne, sayıların formlarla gösterilişi, karmaşık sayılar, sü­rekli kesirler ve ikinci dereceden formlar üstüne notları da sayıca hayli kabarıktır. Cebirde, üçüncü dereceden üçlü ve dörtlü formlar, ayrıca sonlu basamaktan deter­minantlar konusunda ilgi çekici inceleme­ler verdi.

Analitik mekanikte en önemli çalışmalarından biri, dönme hareketi ya­pan bir akışkan kütlesinin dengesiyle ilgili­dir, bu incelemeleri sırasında öne sürdüğü teori, sonradan birçok bulutsuda gözlemle­nen biçimlerle doğrulandı, öte yandan, evrenin yaratılışıyle ilgili bü­tün bilgileri çok inandırıcı bir şekilde özetleyen Leçons Sur les Hypotheses Cosmogoniques (Kozmogoni Hipotezleri Üstüne Dersler) [1911] adlı eseri, gök mekaniğine büyük ilerlemeler kazandırdı. Matematik fiziğinde, bu konuyle ilgili bü­tün kısmî türevli denklemleri genel olarak inceledi. Esneklik, ısının yayılması, termomekanik gazların kinetik teorisi, optik ve elektrik üstüne pek çok inceleme yayımladı. Maxwell ve Lorentz teorilerini geliş­tirdikten sonra, elektrik salınımları, Hertz dalgalarının kırınımı ve telsiz telgraf üs­tüne sayısız eserleriyle, bu çok başarılı inceleme dizisini tamamladı, teorik hesaplarıyle, pratik alanda çalışanlara büyük yar­dımlarda bulundu. Son kitaplarında özellik­le La Science et Hypothese (Bilim ve Hipotez) [1902], la Valeur de la Science (Bilimin Değeri) [1906], Science et Methode (Bilim ve Metot) [1909] adlı eserlerinde bilim felsefesine eğilmiştir.

1 500′den faz­la inceleme yazısı bırakan, kendisinden ön­ceki bilginlerin aklına bile gelmemiş prob­lemleri çözen Henri Poincare, rasyonel bi­limlerin bu gerçek dehası, matematik bi­limlerin gelişme yolu üzerinde bir aşama­nın temsilcisidir. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POİNCARE (Henri) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POHLENZ (Max)

Tarih 30 Mayıs 2009

POHLENZ (Max), alman filologu ve eski­çağ felsefesi tarihçisi (doğ. Hâhnchen, Cottbus, Brandenburg 1872 öl. ?). Göttingen üniversitesinde klasik filoloji profesörü ol­du (1906-1933). Daha çok yunan kültürünü inceleyen Pohlenz, bu kültürü bütün yön­leriyle ele aldı.

Başlıca eserleri: Die Griechische Tragödie (Yunan Trajedisi) [2 cilt, 1930]; Staatsgedanke und Staatslehre der Griechen (Yunanlılarda Devlet Fikri ve Devlet Doktrini) [1930]; Herodot (Herodotos) [1937]; Hippokrates (1938); Grundfragen der Stoischen Philosophie (Stoa Felse­fesinin Temel Meseleleri) [1940]; Der Hellenische Mensch (Eski Yunan İnsanı) [1947]; Die Stoa (Stoa Felsefesi) [2 cilt, 1948]; Gestalten aus Hellas (Eski Yunanistan’dan Figürler) [1950]; Griechische Freiheit (Yu­nan Hürriyeti) [1955]. (M)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POHLENZ (Max) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİCHON (Edouard)

Tarih 30 Mayıs 2009

PİCHON (Edouard), fransız hekimi ve dibilimcisi (Sarcelles 1890-Paris 1940). Felsefe ve tıp dergilerinde birçok makale ya­yımladı; bu makalelerde sık sık dil me­selelerine değindi. 1927′den 1950′ye kadar yayımlanan Essai de Grammaire de la Langue Française’de (Fransızca Gramer Denemesi) 1911′den itibaren amcası Jacques Damourette ile işbirliği yaptı. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCHON (Edouard) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİCAVET (François Joseph),

Tarih 29 Mayıs 2009

PİCAVET (François Joseph), fransız bil­gini ve filozofu (Petit-Fayt, Nord 1851-Paris 1921). Ecole der Hautes tudes’de, son­ra da Sorbonne’da (1906) profesör oldu. Eserleri: Les tdeologues Français (Fransız İdeologları) [1890]; Histoire Generale et Comparee des Phüosophies Medievales (Or­taçağ Felsefelerinin Genel ve Karşılaştırmalı Tarihi) [1905]. (L)

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCAVET (François Joseph), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİAT (Clodius)

Tarih 29 Mayıs 2009

PİAT (Clodius), fransız filozofu (Saint -Maurice – sur – Loire, Loire 1854 – Grezolles, Loire 1918). Katolik enstitüsü felsefe profesörlüğüne tayin edildi (1890).
Başlıca eserleri: La Morale Chretienne et la Moralite en France (Hıristiyan Ahlâkı ve Fransa’­da Ahlâklılık) [1905]; La Morale du Bonheur (Mutluluk Ahlâkı) [1910]; İdees Directrices de la Morale Chretienne (Hıristi­yan Ahlâkının Yönetici Fikirleri) [1917]. (L)

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİAT (Clodius) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Phânomenologie des Geistes

Tarih 28 Mayıs 2009

Phânomenologie des Geistes (Zihnin Fenomenolojisi). Hegel’in eseri (1806). ön­celeri, ontolojiye bir giriş olarak hazırla­nan ve Hegel felsefesinin antropolojisi olan bu eser, gitgide mutlak Varlık bilgi­sine ulaşan insan bilincinin gelişmesini, birtakım tarihî örneklerden hareket ede­rek dile getirir. (L)

28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Phânomenologie des Geistes hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHAİDROS

Tarih 27 Mayıs 2009

PHAİDROS, yunan filozofu (doğ. M.ö. 150′ye doğr.). Epikuros okulunun yöneti­minde Zenon’un (Sidon’lu) yerine geçtiği sanılır. 88′den önce Phaidros’u Roma’da dinleyen Cicero, 79′da Atina’da onun ders­lerine devam etti. Peri Theon (Tanrılar Üs­tüne) adlı bir inceleme ona mal edildi. (L)
Phaidros, Eflatun’un bir diyalogu. Eserde, yalnız Sokrates ve Phaidros olmak üzere, iki kişi konuşur. Şölen’in (Symynosion) de­vamı olan Phaidros, güzelliği ve aşkı ele alır. Phaidros, Sokrates’e Lysias’ın aşk üs­tüne bir nutkunu okur. Sokrates, alaycı bir tarzda, genç adamın hayranlığına katı­lır, fakat sonra, nutku tenkit eder ve ona kendi istediği biçimi verir. Daha sonra, son derece güzel bir efsane biçiminde, aşk üstüne kendi fikirlerini ortaya koyar. Böy­lece, daha önceki bir hayatta, özleri gören ruh, bunların yansımalarını, yeryüzünde, güzel bedenlerle güzel ruhlarda yeniden bu­lur; bu sayede ruh, aşkın etkisiyle tanrı­sala doğru yükselir. Eserin ikinci kısmında, doğrunun bilgisine ve diyalektiğe dayanan bir belagat anlayışı sofistlerin belâgatiyle karşı karşıya getirilir. Phaidros, görüşlerin zenginliği.Tasvirlerin çekiciliği ve şiiriyle Eflatun’un en güzel diyaloglarından biridir. Yazarın aşk felsefesi öğretisi Şölen’de ortaya kenarı doktrine yaklaşır: aşkın diyalektiği Devletin konusu olan diyalektiğin öğretisiyle tamamlanacaktır. Bu üç büyük diyalog, Eflatun’un olgunluk dönemi (M.ö. 380′e doğr.) eserleridir. (-> Bibliyo.) [L]

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHAİDROS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHAİDON Elis’li

Tarih 27 Mayıs 2009

PHAİDON Elis’li, yunan filozofu (M.ö. 400). Soylu bir ailedendi. Esir düştü ve kö­le olarak, Atina’da Sokrates’in bir dostuna satıldı. Sokrates’in dinleyicileri arasında yer aldı, zindanda onun yanında kalarak ölü­müne kadar hizmetinde bulundu. Eflatun, Sokrates’in son anlarını Phaidon’un ağzın­dan nakleder. Elis’e yeniden dönen Phai­don, orada Megara okuluyle aynı çizgide bir felsefe okulu kurdu. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHAİDON Elis’li hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PFLEİDERER (Edmund)

Tarih 27 Mayıs 2009

PFLEİDERER (Edmund), alman filozofu (Stetten, Stutgart yakınları 1842-Tübingen 1902). 1873′te Kiel, 1878′de de Tübingen üniversitelerinde felsefe okuttu. Eserleri arasında, Leibniz und Geulinx (Leibniz ve Geulinx) [1884], Sokrates und Platon (Sokrates ve Eflatun) [1896] vardır. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PFLEİDERER (Edmund) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PFAU (Ludwig)

Tarih 27 Mayıs 2009

PFAU (Ludwig), alman siyaset adamı, ya­zan ve sanat tenkitçisi (Heilbronn 1821-Stuttgart 1894). Güney Almanya’daki de­mokratik harekete katıldı. 1852′de Paris’e gitti, orada kendini felsefeye ve sanat ten­kitçiliğine verdi. 1865′te Almanya’ya dö­nünce, Stuttgartta, Stuttgart Gözlemcisi ga­zetesinin başına geçti, Prusya’ya ve Bismarck’a karşı şiddetle mücadeleye girişti. Başlıca eserleri: Gedichte (Şiirler) [1847]; Deutsche Sonnette auf das Jah. 1850 (1850 Yılı İçin Alman Soneleri) [1849]; Kunst und Kritik (Sanat ve Tenkit) [1888]; Politisches una Polemisches (Siyaset ve Polemik) [1895]. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PFAU (Ludwig) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİCON SALAŞ (Mariano)

Tarih 27 Mayıs 2009

PİCON SALAŞ (Mariano), venezuelalı ya­zar (Merida 1901-Caracas 1965). Caracas Edebiyat ve Felsefe fakültesini kurdu ve 1959-J963 arasında Unesco’da delege oldu. Sosyoloji ve tarih eserleri, denemeler, an­latılar (Viaje el Amanecer [Şafak Vakti Yolculuk], 1943; Regreso de Tres Mundos [Üç Dünyanın Kavşağında], 1959) yayım­ladı. (l)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCON SALAŞ (Mariano) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİCON (Gaftan)

Tarih 27 Mayıs 2009

PİCON (Gaftan), fransız tenkitçisi ve de­nemecisi (Bordeaux 1915). Felsefe okudu, birçok yabancı üniversitede (Beyrut, Flo­ransa, Gand) edebiyat profesörlüğü yaptı. Sanat ve edebiyat müsteşarlığına tayin edil­di (1959-1966). Başlıca eserleri: Andre Malraux (1945), Panorama de la Nouvelle Litterature Française (Yeni Fransız Edebiya­tının Panoraması) [1949], introduetion â une Esthetique de la Litterature: l’Ecriva-in et Son Ombre (Bir Edebiyat Estetiğine Giriş: Yazar ve Gölgesi) [1953], Mercure de France (1964-1965) ve L’Ğphemere der­gilerini (1966) yönetti. (l)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCON (Gaftan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİCO DELLA MİRANDOLA (Giovanni)

Tarih 27 Mayıs 2009

PİCO DELLA MİRANDOLA (Giovanni), italyan düşünürü (Mirandola 1463-Floransa 1494). Kondotiyere Gian Francesco ile Tasso’nun teyzesi Jilia Boiardo’nun en küçük oğlu. öğrenimini Bolognada (1476), sonra İtalya ile Fransa’nın bellibaşlı üni­versitelerinde yaptı. Zekâsı çok erken yaşta gelişti, efsaneleşmiş bir hafızaya sahipti, geniş bir kültür edindi. 1484′te, Floransa’-ya, Lorenzo de Medici’nin yanına yerleşti ve Marsilio Ficino’nun eflatun’cu akademi­sine devam etti. F. Mitridate ve Elia del Medigo ile beraber İbranîce ve Arapça öğ­rendi, kabala’ya merak sardı. Roma’da 1486′da, halk önünde savunmak istediği do­kuz yüz tezi veya Conclusiones Philisophicae Cabalisticae et Theologicae’yi (Felsefe, Kabala ve İlahiyat Üstüne Tezler) yayım­ladı. Bütün medeniyetlerin felsefî, dinî ve ahlâkî gelenekleri üstüne derin bir bilgiye dayanan bu eser, Hıristiyanlığın daha ön­ceki bütün düşünce biçimlerinin kavşak noktası olduğunu göstermek amacını güdü­yordu. Bu cüretli görüş Roma Ruhanî mec­lisi tarafından mahkûm edildi. Dine say­gısızlık suçuyle hakkında kovuşturma açı­lınca (1478), Pico Fransa’ya kaçtı ve üç hafta Vincennes kulesine hapsedildi (1488). Floransa’ya dönüşünde, Savonarola ile dost oldu ve onu derinden etkiledi. 1489′da Heptaplus’unu veya Tekvin’in başlangıcıyle il­gili yorumunu yayımladığı ve hususî astro­loji konusundaki eserini tamamladığı sıra­da, sekreteri Cristoforo Di Casalmaggiore tarafından zehirlendi, ölümünden kısa süre önce dominiken tarikatına girmiş olan dü­şünürün latince eserleri yeğeni tarafından yayımlandı (1496); italyanca Sonetti inediti (Yayımlanmamış Soneler) ise ancak 1894′te basıldı. La Mirandola’nm eseri daha o çağ­da, inancı inkâr etmeksizin, insan aklını her türlü bilimin kaynağı olarak kabul eden bir hümanizma anlayışını dile getiri­yordu. —Yeğeni GiovANNt francesco (Mirandola 1469 -ay.y. 1533), amcasının hayatını (Vita), Savonarola’nın hayatını, ilâhiyat-felsefe konusunda incelemeler ve Hymni Heroici’yi (Kahramanlık İlâhileri) [1507-1531] yazdı. (l)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCO DELLA MİRANDOLA (Giovanni) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETROSYAN (Tigran Vartanoviç)

Tarih 27 Mayıs 2009

PETROSYAN (Tigran Vartanoviç), sovyet satranç oyuncusu (Tiflis 1929). Erivan Pe­dagoji enstitüsünde felsefe okudu, iki defa S.S.C.B. satranç şampiyonu oldu; millet­lerarası birçok’ turnuvayı kazandı (1959 -1961); 1963 ve 1966′da kendi yurttaşı Mihail Botvinnik’i yenerek dünya şampiyonu ol­du. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETROSYAN (Tigran Vartanoviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİÇ

Tarih 26 Mayıs 2009

PİÇ sıf. ve i. Birbiriyle evli olmayan ana ve babadan doğmuş (çocuk): — Ni­kâhlı nikâhsız… Hatta piç te olsa çocuğu­mu düşürmiyeceğim… Anladın mı? (H. E. Adıvar). Bayan hemen önledi: — Siz bil­mezsiniz beyefendi! O ne soyu bozuk piçtir (B. Felek).
Her şeyin küçüğü ve nesline benzemeyeni.
— CEŞ DEY. Piç etmek. Tekiz. Çıkmaza sokmak, bozmak: Bu adam her şeye ka­rışıyor, kendisinden başka söz söyleyene meydan vermiyor, konferansları kesiyor, her şeyi piç ediyordu (Ömer Seyfeddin).
Piç kurusu. Kaba. Daha çok küçük çocukları severken kullanılan söz.
Piç olmak. Tek7 iz. Bir işe yaramamak, bozulmak. Boşa git­mek.
— Bot. Bir ana bitkinin çevresinde yeniden beliren sürgün ve filizlere verilen ad.
Piçlik i. Piç olma hali.
Kaba. Piç gibi davranma. (ML)

PİÇ i. (fars. piç). Esk. Kıvrım, büklüm.
Pîç-a-piç, kıvrım kıvrım, karmakarışık.
Pîç-ender-piç, dolaşık, karışık,
Pîç ü tâb, sıkıntı ve üzüntü: Ye’simizi dimağımız­da topladık, zamanımızın felsefe-i piç ü tabı­na lâyık, acı bir üslûb aradık, bulduğumu­za «dekadanlık» dediler (Cenab Sahabe d-din.) [M]

PİÇLEŞMEK dönşl. f. (piç’ten piç-le-ş-mek). Bozulmak, yozlaşmak. (M)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETRONİJEVİÇ (Branislav)

Tarih 26 Mayıs 2009

PETRONİJEVİÇ (Branislav), sırp filozofu (doğ. Solvjak, Uba 1875). 1905′te Belgrad üniversitesinde ders vermeğe başladı. Çok yönlü ve kültürlüydü. Nazarî felsefe, psiko­loji, bilimler tarihi ve felsefesi, matematik, paleontolojiyle ilgili eserler yazdı. (M)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRONİJEVİÇ (Branislav) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETRONE

Tarih 26 Mayıs 2009

PETRONE (İgino), italyan filozofu ve hukukçusu (Limosano, Molise 1870 – S. Giorgio, Cremano 1913). 1897-1900 Arasında Modena üniversitesinde hukuk felsefesi 1900′den ölümüne kadar da Napoli ünivers tesinde ahlâk felsefesi dersleri verdi, ilk çalışmalarında hukuk felsefesini, poziti­vizm, sosyolojizm ve historizmin etkisin­den kurtararak, bu felsefeye metafizik ilke­ler getirmeğe çalıştı; fakat sonraları biçim­sel hukuk felsefesi üstünde durunca, yen: oluşan idealizmin etkisinde kaldı ve vic­danda hukuk sezgisinin toplumsal değerim ortaya koydu. Ahlâk felsefesi alanında ise. Aristoteles nesnelciliğiyle Kant’ın biçimsel öznelciliğini bağdaştırmağa çalışırken, A. Rosmini felsefesinden fransız determinizmi­ne kadar birçok akımın etkisinde kaldı. Baş­lıca eserleri: La Fase Recentissima della Filosofia del Diritto in Germania (Alman­ya’da Hukuk Felsefesinin ilk Evreleri i [1895]; LoStato Mercantile di Fichte e la Premessa Teorica del Socialismo (Fichte’nin Ticaret Devleti ve Sosyalizmin Nazari Öncüleri) [1904]; İl Diritto nel Mondo dello Spirito (Zihin Dünyasında Hukuk) [1910]: i Limiti del Determinismo Scientifico (Bi­limsel Determinizmin Sınırları) [1910]; Etica (Ahlâk) [ölümünden sonra yayımlandı. 1917] ve çeşitli inceleme ve makalelerini biraraya toplayan Problemi del Mondo Mo­rale Meditati da un idealista (Bir idealistin Kafasındaki Ahlâk Dünyası Meseleleri» [1905]. (M)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRONE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHİLOSOPHEMA

Tarih 26 Mayıs 2009

PHİLOSOPHEMA i. (yun. k.). Felsefe te­zi. Aristoteles’te, bilimsel akılyürütme ve­ya kimi zaman felsefe incelemesi. (L)
Philosophia Prima Sive Ontologia Methodo Scientîfica Pertractata (tik Felsefe veya Bilimsel Ontoloji Metodu), Wolff’un 1729′da yayımladığı eser; ontoloji veya ilk felsefe, varlığın varlık olarak bilimidir. Eser, iki bölüme ayrılmıştır. Birinci bölüm­de, genellikle, varlık kavramı, çelişme ve yeterli neden, öz ve varolma ilkeleri ince­lenir. İkinci bölümde ise, çeşitli metafizik gerçeklerle bunların uzay ve zaman, hare­ket, bitimli ve bitimsiz, nedenler ve belir­tiler gibi kendi aralarındaki ilişkiler ele alı­nır. Wolff’un doktrini mutlak akılcılıktır. (L)
Philosophie de l’Art. Bk. sanat felse­fesi.
Philosophy of the Active and Moral Powers (the) [Etkin ve Ahlâkî Yetilerin Fel­sefesi], Dugald Stewart’ın 1828′de yayımla­nan son eseri. Yazar bu eserinde, insanın düşünce dünyasında ortaya çıkan etkin il­kelerle, insanı belli bir sona doğru kör ve içgüdüsel etkilerle sürükleyen ilkeleri kesin bir sınır çizgisiyle ayırmak ister. İçgüdüsel ilkeler arasında, iştahaları, istekleri ve sev­gileri sayar. «Belirleyici ve aklî» ilkeler, kendini sevme ve «ahlâk yetisi»dir. Bu araş­tırma din, mutluluk bilimi ve ödev bilimi ile ilgili bölümlerle tamamlanır. (L)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLOSOPHEMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHİLOPONOS (İoannes)

Tarih 26 Mayıs 2009

PHİLOPONOS (İoannes), yunan filozofu ve gramercisi (İskenderiye 490′a doğr. -566). Hıristiyan bir ailedendi. Philoponos gramer okuduktan sonra, 510′da Ammonios’un öğrencisi oldu. Yazılarından on sekizi günümüze ulaşmıştır, on dördü başka yazar­lar aracılığıyle bilinir. 517′den itibaren ho­casının Aristoteles felsefesi üstüne hazırla­dığı dersleri kaleme aldı. 529′da Atina Fel­sefe okulunun kapanışından sonra Kata Proklu Peri Aidioteios Kosmu (Kâinatın Ebedîliği Hakkında Proklos’a Karşı) adlı eserini yazdı. Kâinatın zaman içinde kuruluşunu ileri süren bu eser İskenderiye oku­lunun devamını sağladı. Philoponos, İsken­deriye’nin mücadeleci hıristiyan düşünürlerindendi. 530′dan sonra kendini büsbütün ilahiyata adadı ve Hıristiyanlık yolunda en çok çaba gösteren kişilere verilen unvanla nitelendirildi. Friteizm (üç tanrılı din) okuttu ve eseri sapkınlık sayılarak mahkûm edildi. (L)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLOPONOS (İoannes) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHİLON Yahudi

Tarih 26 Mayıs 2009

PHİLON Yahudi, yahudi asıllı yunan filo­zofu (iskenderiye M.ö. 13′e doğr.- M.S. 54′e doğr.). Yahudi ve pagan çevrelerini ge­niş ölçüde etkileyen zengin bir burjuva ailesindendi; hem yunan, hem de ibranî kültürü aldı. İskenderiye yahudi topluluğunun özel temsilcisi olarak imparator Caligula’ya gönderilen Philon, ondan dindaşlarının im­parator heykeline tapmaktan affedilmesini rica etti (40-41). Bazı dindaşlarının yunan felsefesi doktrinlerine kaymaları karşısın­da, onları atalarının geleneksel inanışlarına yaklaştırmak için bir savunma eseri kaleme aldı ve Tevrat ile helenizm arasında bir çe­lişki olmadığını kanıtlamağa çalıştı. Birçok eserinden bazıları günümüze kadar gelmiş­tir. Bunlar özellikle din, Yahudilik propa­gandası ve felsefe eserleridir. Ayrıca ermenice tercümelerinden ele geçmiş iki eseri da­ha vardır. Philon’un doktrini Tevrat ile Ef­latun karışımı bir temele dayanır. Yeni-Eflatun’culuk ve Kilise Babaları üstünde etki­li olmuştur. (L)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLON Yahudi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHİLON Larissa’lı

Tarih 26 Mayıs 2009

PHİLON Larissa’lı,yunan filozofu (Larissa M.ö. 148-140′a doğr.-Roma 85-77′ye doğr.). Atina’da Klitomakhos’un öğrencisi oldu ve M.ö. 110′a doğru Yeni Akademi’de onun yerine geçti. Hocalığı sırasında bu felsefe okulunda Eflatun felsefesini yeniden hâkim kıldı. Mithridates savaşı sırasında Roma’ya sığındı. Cicero’nun üzerinde büyük etkisi oldu. (L)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLON Larissa’lı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHİLODEMOS

Tarih 26 Mayıs 2009

PHİLODEMOS, Epikuros okuluna, bağlı yunan filozofu (Gadara, Lübnan M. ö. 110′a doğr. M.ö. 28′e doğr.). M.ö. 70′te Roma’ya gitti, özellikle epikuros’çuların toplandığı Napoli’de yaşadı. Cicero, onun derin bilgisini ve nezaketini över. Elimiz­de epigram tarzında 30 kadar şiiri ve bir­çok felsefe yazısı vardır. Bunlar Jül Sezar’ın kayınpederi L. Calpurnius Piso’nun Hercuanum harabelerinde bulunan kitaplığındadır. Eserleri Piso kendisi seçmişti. Epigramları yunan Antolojisindedir. (L)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLODEMOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETRARCA’CILIK

Tarih 25 Mayıs 2009

PETRARCA’CILIK i. {Petrarca’nın adından petrarca’cı ( Petrarca’cılık). Petrar­ca tarzının taklidi.
— ANSiKL. Daha XV. yy.ın sonunda Pet­rarca’nın Canzoniere’si (Şarkılar) Lorenzo de Medici’nin bilgiç sone’lerine ve Boiardo’nun Amorum Libti’sine (Aşk Kitabı) ilham kaynağı olmuştu. Devrin bütün aşk şiirlerin­de Canzoniere’nın temaları bol bol kulla­nıldı. Ama Petrarca’cılık doruğuna ancak İtalya’da XVI. yy.ın başında ulaştı: en iyi temsilcisi Bembo idi. Asolani’lerinde, petrarca’cı aşkı Marsilio Ficino’nun yeni-eflatun’cu felsefesine dayandırdı. Bembo XVI. yy.da birçok italyan şairi (Tbaldes, Panfilo Sassi, Carites v.b.) tarafından taklit edildi, ispanya’da, bu yeni anlayış Garcilaso ile arkadaşı Boscan’ın eserleriyle tanındı; daha sonraki nesilde Luis de Leon, Francisco de la Torre, Gregorio Silvestre, Fernando de Herrera v.b. ile gelişen Petrarca’cılık son aşamasına Gongora ile ulaştı. Fransa’da Petraıca’yı ilk tanıtanlar Lyon’lu şairler topluluğudur: Mautice Sceye, Antoine Heroet ve Louise Labe aşkın bü­tün inceliklerini çözmeyi Petrarca’dan öğ­rendiler. Pleiade okulu da Perrarca’cılığın etkisinde kaldı: Ronsard’ın Amours’u (1552), Du Bellay’ın Olive’i (1549), Desportes, Sassi ve Cariteo gibi italyan petrarca’cılarından başka, Petrarca’yı örnek alan ispanyol yazarlarından da yararlandı.
Sir Thomas Wyatt, 1530-1540 arasında sone türünü ingiltere’de tanıttı, Surrey kontu da, Petrarca’nın laura’sını andıran hayalî sev­gilisi Geraldine’e duyduğu aşkı anlatmak için bu türe baş vurdu; Petrarca’cılık Phi­lip Sidney ve Edmund Spenser ile gelişti, Shakespeare ile de en olgun şeklini buldu. Petrarca’cılık, her şeyden önce, aşkın be­lirli bir biçimde ele alınmasıdır. Güzel ve ulaşılmaz bir kadına duyulan sevgi, sevinç ve acının çeşitli aşamalarından geçerek so­nunda umutsuz ve zarif bir hüzünde karar kılar. Petrarca’nın eserinde Laura’nın ölü­mü, şairin aşkını son şehvet kalıntılarından da sıyırarak yüceleştirir. Laura artık bir dişi değil, şefaatine sığınılan bir melek­tir. Floransa okulunun Yeni-Eflatun’culu-ğu, idealar teorisiyle, bu mistisizmi fel­sefî bir öğretiye oturtmuştur. Şiirlerdeki temalar hep aynıdır: sevgilinin portresi, güzelliğinin, manevî niteliklerinin övülme­si, sevgilisini gören veya hayal eden âşı­ğın geçirdiği fizik sarsıntılar, duyduğu he­yecanlar, çektiği acılar, ormanlarda, kır­larda hayallere dalıp gitmeler.
Petrarca’cılık, bütün bunların yanı sıra ve öncelikle bir edebî sanatlar bütünüdür: alışılmadık ve birbirine bağlanan benzetme­ler, ustaca ortaya atılan antitezler, yücelt­meler, kelime oyunları v.b. Bu aşırı incelik ve marifet gösterme merakı Petrarca taklit­çilerinin eserlerini çoğu zaman bozmuştur. (M)

25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRARCA’CILIK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETERS (Norbert)

Tarih 25 Mayıs 2009

PETERS (Norbert), alman filologu ve kut­sal kitap yorumcusu (Allendorf, Westfalen 1863 – Paderborn 1938). 1892′de Paderborn Felsefe ve ilahiyat enstitüsünde Eski Ahit üzerine dersler verdi ve bu konuda birçok eser yazdı; Das Buch Jesus Sirasch oder Ekklesiastikus (İsa Bin Sira’nın Kitabı ve­ya Vaiz) [1913] Das Buch Job (Eyyub’un Kitabı) [1928]; Die Psalmen (Mezmurlar) [1930]. Ayrıca israil dini üstüne Die

Religion des Alten Testaments in Hır er Einzigarîigkeit Unter der Religionen des Alten Orients (Eski Doğu Dinleri Arasın­da Tek Oluşu Açısından Tevrat Dini) [1911]; Die Soziale Fürsorge im Alten Testament (Eski Ahitte Sosyal Dayanışma) [1936] adlı incelemeleri yayımladı. (M)

25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETERS (Norbert) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PESSOA (Fernando)

Tarih 23 Mayıs 2009

PESSOA (Fernando), portekizli şair (Liz­bon 1888-ay.y. 1935). Çocukluğu ve genç­liği Güney Afrika’da geçti; öğrenimini Capetown ve Durban’da yaptı. İlk şiirleri 1912′de A Aguia dergisinde çıktı. 1913′te ingilizce otuz beş sonesi yayımlandı. Teixeira de Pascoases’in etkisiyle, saudosista (öz­lemciler) topluluğuyle yakınlık kurdu, ama az süre sonra onlardan ayrılarak, Sa Carneiro ile Portekiz öncü edebiyat hareketini başlattı. 1914 yılı Pessoa’nın şiiri için önemli bir dönemeç oldu. Kendine üç yeni ad bularak (Alberto Caeiro, Ricardo Reis, Alvaro de Campos ve Pessoa) dört ayrı im­za ile şiirler yayımlamağa başladı. Daha önemlisi, bu dört ayrı adla yazdığı şiirler, gerçekten dört ayrı şairinmiş gibi birbirin­den farklıydı. Pessoa’nın sağlığında yayım­ladığı tek portekizce şiir kitabı Mensagem” dir (Mesaj) [1934]. öldükten sonra çok da­ğınık bir şekilde bulunan şiirleri derlenip, dokuz cilt halinde basıldı. Bunların içinde özellikle ilk beşi sayılabilir: Poesias de Fer­nando Pessoa (Fernando Pessoa’nın Şiirleri) [1942]; Poesias de Alvaro Campos (Alvaro Campos’un Şiirleri) [1944]; Poemas de Al­berto Caiero (Alberto Caiero’nun Şiirleri) [1946]; Odas de Ricardo Reis (Ricardo Reis’in Odları) ve yeni baskısı 1945′te yapılan Mensagem. Denemeleri de öldükten sonra derlendi: Paginas de Estetica y de Teoria y Critica Literarias (Estetik ve Edebiyat Teo­risi ve Tenkidi Hakkında Yazılar) [1967]; Paginas Intimas de Autointerpretacion (Ki­şinin Kendi Eserini Yorumlaması Üzerine özel Yazılar) [1966] ve Textos Filosoficos (Felsefe Metinleri) [1968]. (M)

23 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PESSOA (Fernando) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PESSİNA (Enrico)

Tarih 23 Mayıs 2009

PESSİNA (Enrico), italyan hukukçusu (Na­poli 1828-ay.y. 1916). 1848 Devrim hareke­tine katıldı. Manuale di Diritto Costituzionale (Anayasa Hukuku Ders Kitabı) [1849] kitabında öne sürdüğü liberal düşünceler yüzünden bourbon polisinin takibine uğradı. Daha sonra, tutuklanarak 4 ay hapse ve iki yıl Ottaiano’da mecburî ikamete mahkûm edildi. 1860′ta, Napoli’deki Sardinya hükü­meti temsilcileriyle kurduğu ilişki yüzünden yeniden tutuklandı, iki gün hapis yattıktan sonra Marsilya’ya kaçtı; Marsilya’dan da Livorno’ya sürüldü. Emilia diktatörü L.C. Farini’nin emriyle Bologna üniversitesinde hukuk profesörü oldu. Bourbon’ların düş­mesinden sonra Napoli Ceza mahkemesi hâkimliğine, sonra da adalet genel sekre­terliğine getirildi. Birçok defa milletvekili seçilerek parlamentoya girdi; senatör (1871′-den sonra), senato başkan yardımcısı (1889), B. Cairoli hükümetinde tarım, ticaret ve sanayi bakanı (1879), A. Depretis hüküme­tinde ise adalet bakanı (1885) oldu; 1914′te devlet bakanlığına getirildi. F. Carrara ile birlikte, klasik ceza hukukunun en önemli kişilerinden biri oldu ve bu ceza hukukuna Hegel felsefesinin etkisinde orijinal ve dengeli bir felsefî düşünce kazandırdı. Başlıca eserleri: Trattato di Penalitâ Generale Secondo la Legge delle Due Sicilie (İki-Sicilya Yasalarına, Göre Genel Ceza) [1859]; Elementi di Diritto Penale (Ceza Hukuku Unsurları) [3 cilt, 1865];
Naturalismo e le Scienze Giuridiche (Natüralizm ve Hukuk Bilimi) [1876]; La Scuola Storica Napoletane nella Scienza del Diritto (Hukuk Bili­minde Tarihî Napoli Okulu) [1882]; Manu­ale del Diritto Penale İtaliano (İtalyan Ce­za Hukuku Ders Kitabı) [3 cilt, 1893-1895]; Manuale del Diritto Pubblico Costituzionale (Anayasal Amme Hukuku Ders Kitabı) [1900]; La Crisi del Dritto Penale nell’Vltimo Trentennio del sec. XIX (XIX. yy.ın Son Otuz Yılında Görülen Ceza Hukuku Buhranı) [1906]; 11 Dritto Penale in İtalia da C. Beccaria Fino alla Promulgazione del Codice Vigente (C. Beccaria’dan Bugünkü Ceza Kanununa Kadar İtalya’da Ceza Hu­kuku) [1906]; ayrıca çeşitli yazıları (üç cilt, 1899) ve konferansları da (7 cilt 1914-1916) vardır. Enciclopedia del Diritto Penale 1taliano’nun (italyan Ceza Hukuku Ansiklo­pedisi) hazırlanmasında çalıştı. (M)

23 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PESSİNA (Enrico) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERSPEKTİFÇİ

Tarih 22 Mayıs 2009

PERSPEKTİFÇİ i. (perspektiften pers­pektif-çi). Eserlerinde perspektiften yararla­nan ressam. (L)

PERSPEKTİVİZM i. (fr. perspectivisme’-den). Fels. Bütün bilgilerimizin genel dün­ya görüşümüze ilişkin ve hayatî ihtiyaçla­rımıza uygun olduğunu, ama derin ve fer­dî gerçekleri gözden kaybettirdiğini ileri Süren öğreti: Nietzsche’nin perspektivizmi, Bergson felsefesinin belli ölçüde öncüsüdür. (L)

22 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERSPEKTİFÇİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERRY (Ralph Barton)

Tarih 21 Mayıs 2009

PERRY (Ralph Barton), ameıikalı felsefeci (Poultney, Vermont 1876-Cambridge, Massachusetts 1957) 1896′da Princeton üniversitesini bitirdi; daha sonra Harvard’da okudu. 1913-1946 Arasında Harvard’da felsefe okuttu. 1936′da The Thought and Character of William James (Wiliam James’in Düşüncesi ve Karakteri) [1935, iki cilt] adlı kitabiyle biyografi dalında Pulitzer ödülünü kazandı. Yeni gerçekçi felsefe akımına bağlı olan Perry, beş arkadaşıyle birlikte The New Realism (Yeni Gerçekçilik) [1912] adlı eserde salt idealizme karşı çıktı. Bu kitabı kendi eseri olan Preseni Philosophical Tendencies (Günümüzde Felsefe Eğilimleri) [1912] takip etti. Ahlâk ve değer konularında natüralist bir görüşe sahip olan Perry’-nin öbür eserleri: General Theöry of Value (Genel Değer Nazariyesi) [1926]; Realms of Value: A Critique of Human Civilization (Değer Alanları: insan Medeniyetinin Tenkidi) [1954], The Citizen Decides … (Yurttaş Karar Veriyor) [1951]. (M)

21 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERRY (Ralph Barton) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERRİER (Edmond)

Tarih 20 Mayıs 2009

PERRİER (Edmond), fransız tabiat bilgini (Tulle 1844-Paris 1921). önce Ecole Normale Superieure’de okudu, sonra Tabiî Bilimler müzesinde profesör (1876) ve müdür oldu (1900). özellikle omurgasızlar ve zooloji felsefesi üstünde çalıştı. Bir dizi ilgi çekici eser yazdı: Colonies Animales et la Formation des Organismes (Hayvan Toplulukları ve Organizmaların Oluşumu) [1881]: La Philosophie Zoologique Avant D ar w in (Darwin’den önce Zooloji Felsefesi) [1884]; Traite Zoologiçue (Zooloji Ders Kitabı) [kardeşi Remy tarafından tamamlandı] v.b. (L)

20 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERRİER (Edmond) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PEROJO (Jose DEL)

Tarih 19 Mayıs 2009

PEROJO (Jose DEL), küba asıllı ispanyol yazar ve siyasetçisi (Santiago de Cuba 1853- Madrid 1908). Heidelberg’de felsefe okudu, Kant’ın Kritik der Reinen Vernunft’unu (Salt Aklın Tenkidi) İspanyolca’ya çevirdi (1883). ispanya’da Kraus’çuluk akımına karşı Yeni Kant’çı görüşü savundu. 1875′te, Madrid’de, Ensayos sobre el Movimiento İntelectual en Alemania (Almanya’da Düşünce Hayatı Üstüne Denemeler) adlı bir incelemesi yayımlandı. «Revsita Contemporanea» dergisini kurdu ve 1879′a kadar yönetti. Bu derginin başyazarlığını Montoro ve Manuel de la Revilla ile paylaştı; Ensayos de Politica ColoniaVi (Sömürge Siyaseti Üstüne Denemeler) [1885] yayımladı. Liberal partiden milletvekili seçildi. A.B.D. tarafından Küba’ya uygulanan ticarî zorbalığa karşı çıktı, La Cuestion de Cuba’yı (Küba Meselesi) [1887] yazdı, öteki eserleri arasında Cuestiones Coloniales (Sömürge Meseleleri) [1883]; Comercio de Espana con las Republicas His-panoamericanas (İspanya’nın Latin Amerika Ülkeleriyle Ticarî İlişkileri) [1892]; Ensayos sobre Educacion (Eğitim Üstüne Denemeler) [1907] sayılabilir. (M)

19 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEROJO (Jose DEL) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Sonraki sayfa »