PUYSEGUR

Tarih 15 Haziran 2009

PUYSEGUR (Jacques François de chas-tenet.— markisi), Fransa mareşali (Paris 1656-ay.y. 1743). Orduya girdi (1677) ve sü­vari albayı (1702) oldu; 1707′ye kadar tümgeneral olarak ispanya hizmetinde bulundu. Harp divanı üyeliğine getirildi (1715) ve Fransa mareşali oldu (1734). L’Art de la Guerre par Principes et par Regles (İlke­ler ve Kurallara Göre Savaş Sanatı) [1748] adlı bir eser yazdı. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUYSEGUR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUYMORENS geçidi

Tarih 15 Haziran 2009

PUYMORENS geçidi, Fransa’da Doğu Pireneler’de geçit, Ariege vadisiyle Cardana (ispanya) arasında; 1 915 m. Kış sporları merkezi. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUYMORENS geçidi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUY DE DÖME idare bölgesi

Tarih 15 Haziran 2009

PUY DE DÖME idare bölgesi, Fransa’da idare bölgesi, Massif Central’da;
8 016 km2; 530 300 nüf. Merkezi, Clermont-Ferrand. İdare bölgesinin batı kısmı billûrlu Combraille d’Auvedgne tepelerini içine alır; bu ke­simde çeşitli tarımın yanı sıra hayvancılık yapılır.

Dordogne’un güneyinde Artense yay­lasında da aynı ekonomi devam eder. Daha doğuda iki büyük yanardağ sistemi uzanır: kuzeyde Puy de Döme’da 1 465 m’yi bulan Puys sıradağları veya Döme dağları, güney­de Puy de Sancy’de 1886′m’ye ulaşan Mont-Dore kütlesi. Bu dağların hâkim olduğu yay­lalarda sığır yetiştiriciliği peynir imalâtına yol açmıştır. Dağda Allier ırmağının akaçladığı verimli Limagnes ovaları uzanır: ku­zeyde Limagne de Clermont, güneyde Limagne de Brioude; bu kesim verimli bir ta­rım (tahıl, şeker pancarı, meyve ağaçlan) alanıdır, idare bölgesinin doğu ucu yazın büyük sürülerin çıkarıldığı Forez dağları’nın ve Bois Noirs kütlesi’nin batı yamacını içine alır. Bölgede sanayi büyük ölçüde gelişmiş­tir: makine yapımı, dokuma sanayii, bıçakçı­lık (Thiers), Clermont-Ferrand’da kauçuk sanayii (otomobil lastiği yapımı). Ayrıca geleneksel el sanatları da devam etmektedir. Turizm de (ılıca merkezleri) önemli bir ge­lir kaynağıdır. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUY DE DÖME idare bölgesi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUY DE DÖME

Tarih 15 Haziran 2009

PUY DE DÖME, Fransa’da Auvergne’de (Puyde Döme idare bölgesi) volkanik dağ, Clermont-Ferrand’ın batısında; 1 465 m. Bir domit (bir trakit çeşidi) fırlamasından meydana gelen Puy de Döme tepesine para ödenerek geçilen bir yolla ulaşılır; Puys sı­radağlarına ve Limagne’a bakan dağın man­zarası çok güzeldir.
Meteoroloji rasathanesi. Rasathanenin inşası sırasında ortaya çıka­rılan dağın tanrısı Mercurius adına yapılmış meşhur tapınak, merdivenli revakları, ta­pınağı (I. yy.dan kalma) ve çeşitli yapıları taşıyan bir taraçalar bütünüdür. İhtiyar Plinius burada Mercunus’un dev bir heykeli­nin bulunduğunu kaydeder, (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUY DE DÖME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Puy danteli

Tarih 15 Haziran 2009

Puy danteli, Fransa’da Haute-Loire’da me­kik ve tığla örülen gipur dantel.
Bu dantel özel bir yastık üzerinde ve özel bir iplik sarılmış mekiklerle yapılır; dantelin güzel ve düzgün olması kullanılan ipliğin kalite­sine bağlıdır. Bütün iş yastığın belirli yer­lerine iğnelerle tutturulan mekik işi motif­leri, yine yastığın üzerine tutturulmuş desen kartonunun çizgilerine uygun olarak tığla örülen çaprazlarla birleştirmeğe dayanır. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Puy danteli hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUY

Tarih 15 Haziran 2009

PUY, Fransada komün, Haute-Loire idare bölgesinin merkezi, Velay’de, Loire’ın kolu olan Borne ırmağr kıyısında; 28 007 nüf. Velay’in eski başkenti olan Puy, verimli bir çöküntünün ortasında yer alan Puy havza­sında volkanik asıllı Corneille kayasının eteğinde kurulmuştur; kuzeyde Aiguilhe tepe­si (Saint-Michel kilisesi) yükselir. Bir sanayi merkezi olan komün, aynı zamanda da Or­taçağdan beri Fransa’nın başlıca dantelcilik merkezidir. Konfeksiyon ve tuhafiyecilik. Karosercilik. Besin sanayii.
— G. santl. Ortaçağda Puy’deki Kara Mer­yem’i birçok yabancı (özellikle ispanyol) zi­yaret ederdi. Katedralin roman üslûbundaki cephesi çok renkli malzemeden yapılmıştır; orta şahın kubbelerle örtülüdür; duvarlarda roman üslûbunda freskler (imparator Elbi­sesi Giymiş Aziz Mîkhael) görülür. Şehir­deki eski anıtlar arasında XIII. yy.dan kal­ma bir konak ve XIV. yy.dan kalma Saint-Laurent kilisesi sayılabilir. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUTEAUX

Tarih 15 Haziran 2009

PUTEAUX, Fransa’da Seine idare bölge­sinde (Saint-Denis idare çevresi) kanton merkezi, Paris’in batı banliyösünde, Sen ır­mağı kıyısında (sol kıyı), Asnieres dirse­ğinde;
39 687 nüf. önemli sanayi merkezi: uçak ve otomobil yapımı, metalürji (dökümevleri, kazancılık), makine yapımı, tezgâh­lar, otomobil parçaları, radyo yapımı, pom­palar, ecza malzemesi ve parfüm, amyant, karton v.b. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUTEAUX hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULCİNELLA

Tarih 13 Haziran 2009

PULCİNELLA, Polichinelle’in italyanca adı. Napoli’li Pulcinella, Fransa’daki kambur ve parlak elbiseli kukla değil, gaga burunlu, kamburu olmayan, beyaz gömlek ve pantolon giyen, yüzünde siyah yarım maske bulunan bir commedia dell’arte kişisidir. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULCİNELLA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUL

Tarih 13 Haziran 2009

PUL i. Eskiden kullanılan akçeden küçük madenî para: Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul (N. F. Kısakürek). Gerçi ne parası, ne pulu, ne malı, ne mülkü var
(N. Araz).
— ÇEŞ.DEY. Bir pul etmemek, değersiz olmak. || Bir pula satmak, hiç önem ver­memek, (birine karşı) sadakatsiz davran­mak: Ben senin âşıkınım / Bir pula satma beni (Halk türküsü). || Para pul. Bk. PA­RA.
— Bot. üzerinde bulunduğu organa sım­sıkı yapışık, şekil ve yapıca çok basit yap­rakların her biri. Bk. ANSiKL.
— Böcekbil. Çiftkanatlı böceklerde kaşıkçık. || Diviklerde düşen kanatın yerin­de kalan çotuk. || Kelebeklerde ufacık bir sivri nokta ile kanatların derisine tutunan çok küçük plak. (Kelebeklerin kanadında sürekli olarak «toz» görünüşünde yer alan ve onlara gerek yansıma yoluyle [kimyasal renkler], gerek ışığın enterferans oyunlarıyle [fizik renkler] çeşitli renkler veren ve renklere parlaklık kazandıran kısımlar, bu pullardır.)
— Huk. Pul sahtekârlığı, devlet tarafından çıkartılan kıymetli evrakın bir türü olan pulun, yetkili olmayan kişilerce basılması. (Resmî evrakta sahtekârlık suçu sayılır. [Bk. sahtekârlık.])
— înş. Çatı kaplama işlerinde madenî ör­tü elemanıyle çivi başı arasına konan kü­çük boyutlu çinko veya bakır parçası.
— Mim. üst üste konmuş, düz veya hafif kabarık dairesel küçük plakalardan mey­dana gelen süsleme.
— Oyun. Tavla oyununda kullanılan yuvarlak küçük levha.
— Pulc. PTT idaresi tarafından, postanın alacağı ücretleri göstermek üzere çıkarılan basılı kâğıt. (POSTA pulu da denir.) [Bk. ANSiKL.] || Damga pulu. Bk. DAMGA.
— Saatçilik. Bir mihvere desteklik etmesi için, bir kol veya duvar saatinin platinine perçinlenmiş pirinç parça.
— Sürüngenler bilimi. Bazı deniz kaplum­bağalarının bağasını kaplayan ve çeşitli eş­ya yapımında kullanılan madde.
— Süs. santl. Ortası delik maden levhacık. (Bk. ANSIKL.) || Pul iğnesi, pulun deliğin­den geçecek kadar küçük ve ince iğne.
— Teknol. Vida, cıvata v.b. şeylerin boy­nuna geçirilen ortası delik madenî levha.
— Terz. Bir kumaşın üzerine süs olarak dikilen küçük, yuvarlak, ince ve delikli, maden, jelatin, sedef v.b. parçası. (Bk. AN­SiKL.) || Pul işlemek, bir kadın elbisesinin üzerine pullar işleyerek süslemek.
— Zool. Balıkların, sürüngenlerin ve bir kısım kuşlarla memelilerin vücudunu kap­layan boynuzsu, sert levha. Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Bot. Pul’lara köksaplarda, ba­zı asalak bitkilerin (canavarotu) yer üstü saplarında, soğanlarda, bileşikgillerin bürümlerinde rastlanır. Bunlar ya tomurcuk­larda olduğu gibi koruyucu veya soğan­larda olduğu gibi besleyici bir görev yapa­bilir. Kozalaklıların meyve yapraklarına da pul denir.
— Pulc. Ortaçağdan beri, yolların güven­sizliği yüzünden, ağırlık ve mesafeye göre hesaplanan gönderme ücretini mektubu alan kimsenin ödemesi âdet olmuştu. Ama bu ödeme şekli dağıtım işini güçleştiriyordu. Kendisine bir şey gönderilen kimseye ka­bul etmemek hakkının tanınması da mektuplaşanların birtakım hilelere başvurmala­rına yol açıyordu (adres üzerinde belirli değişiklikler yaparak veya zarfın üzerine önceden kararlaştırılmış bazı işaretler ko­yarak parasız haberleşmeyi sağlamak gibi). Ayrıca, ücret tarifesinin yüksekliği dolayısıyle gizli yapılan mektup ulaştırma işleri de büyükçe bir para kaybına sebep olu­yordu. Buna karşı ilk defa, 8 ağustos 1653′te Paris’te petite poste’un kuruluşu sıra­sında, Paris parlamentosu danışmanı Renouard de Villayer bir çare bularak taşı­ma ücretinin önceden ödenmesi usulünü ge­tirdi. Bu usule göre, gönderilmek istenen mektubun gönderme ücreti mektubun varı­şında alıcıdan değil de, mektup gönderil­diği zaman mektubu gönderen kimse tara­fından ödeniyor ve bu durum da bugünkü posta pullarının yerini tutan bir belgeyle mektubun üzerinde belirtiliyordu. Ancak, mektup gönderen kimsenin bu önceden öde­me işini postahanede yapması zorunluluğu bu usulün yaygınlaşmasını önledi. Bu du­rumu önlemenin tek yolu, ücret tarifesini hafifletmek ve sadeleştirmek (ücret deği­şikliklerini mektubun ağırlığına göre değil de gideceği yere göre uygulamak), ayrıca ödeme muamelesini elden geldiğince basit­leştirmekti. İsveç’te De Treffenberg (1823), İngiltere’de Charles Knight (1834) ve Charles Whiting (1837-1838), Fransa’da da Piron (1838) ile Grasset (1839) bunun için, basılı veya üzeri damgalı kâğıt veya zarflar kullanmayı tasarladılar. 1819-1836 Arasın­da, bu sistem özellikle, gönderme işlerini tekelinde bulunduran Sardunya krallığı ta­rafından bile kullanıldı. Bu ülkedeki posta idaresi, yazışmaların ulaşımını tekelinde bu­lundurarak, özel ulaklarla gönderdiği mek­tuplar için bir çeşit mektup kâğıdı satı­yordu. İngiliz James Chalmers’ın denemeleri pula son biçimini verdi (1834-1838). Chalmers’ın bu buluşu, birçok tartışma­dan sonra, Rowland Hill’in teklifi üzerine 1840′tan itibaren İngiltere’de kullanılmağa başlandı (10 ocakta bütün İngiltere toprak­ları üzerinde tek ücret uygulaması başladı; 6 mayısta da ilk posta pulu olan 1 penny’lik siyah pul çıkarıldı), ücretin peşin öden­diğini gösteren bir belge olduğu için de, 28 ağustos 1848′den itibaren, Posta idaresi genel müdürü Etienne Arago’nun isteği üzerine, posta pulu usulünü Fransa da kabul etti. Oysa Fransa’da bu yenilik, daha ön­celeri, ücret indirimleri dolayısıyle hazi­nenin zorunlu olarak kayba uğrayacağı gerekçesiye birkaç kere reddedilmişti. 1 Ocak 1849′da Fransa’da posta ücretleri yeniden düzenlendi.

Üzerlerinde çeşitli sayıda şekiller bulunan posta pulları, ülkeye ve çıkış tarihine gö­re değişen tabakalar halinde basılır. Bu pulların birbirinden kolayca ayrılmasını sağ­lamak için de iki pul arası dantel biçi­minde delikli olur. Otomatik dağıtıcılar için tek pul dizisi veya birkaç pulluk tabaka­lar halinde satışa sunulan pullar da var­dır. Genellikle dikdörtgen biçiminde olan posta pulu bazen kare, hattâ üçgen veya herhangi bir geometrik şekilde de yapıl­mış olabilir. Yüzeyi genellikle 4 ilâ 20 sm2 arasında değişir. Çok zaman, pulun değe­riyle birlikte yüzeyi de büyür. Ayrıca bu yüzey, seçilen konuya göre de değişir. Ba­zı olağanüstü durumlarda, piyasaya gerekli sayıda pul çıkarmak konusundaki güçlük­ler dolayısıyle veya belirli bir yerde ge­rekli sayıda pul bulunmaması sebebiyle pul­ların ikiye bölünerek değerinin yarısı he­sabiyle kullanıldığı da olmuştur. 1915′te Rusyada kalın kağıt üzerine basılan bazı zamksız pullar para yerine piyasaya sürülmüştü.Büyük parçalar halinde gönderilen matbu evrak önceden iptal edilmiş pullarla pos­taya verilir ve böylece de idarenin posta­ya verme işlemi sırasında pul iptal etme zorunluluğu önlenmiş olur. Bu konuda 1893′te yapılan denemeler kesin bir sonuç ver­medi. Ama bu usul 1920′den beri yine kullanılmaktadır. Pulların kullanım süresi ge­nellikle sınırlı değildir.

Kullanım bakımından kolaylıkları dolayısıy­le posta idareleri çok zaman, telekomüni­kasyon idareleriyle işbirliği yaparak, mek­tupların üzerindeki pulların tarifenin gerektirdiğinden eksik olması halinde ödenecek fark ücretleri konusunda, taahhütlü, özel ulak mektuplar, posta paketleri, telgraf, telefon v.b. ücretleri için de pul kullanıl­ması yoluna gitmiştir.

• Türkiye’de ilk posta pulu ince kâğıtlara basılmıştı ve üzerinde tuğra ile «Dev­leti Âliyyei Osmaniye» yazısı vardı. 1865′te pulun biçimi değiştirildi; tuğra çıkarıldı ve dikine bir oval zenmin üzerine ayyıldız yerleştirildi; ayrıca pulun üzerine «Postai Devleti Osmaniye» yazısı kondu. 1876′da yapılan değişiklikle de bu yazı, ayın ortası­na yerleştirildi ve yıldız kaldırıldı. 1892′de pulun çevresi türk motifleriyle süslen­di, ortaya osmanlı arması basıldı. 1898′de Osmanlı-Yunan savaşının başarıyle so­nuçlanışını kutlamak üzere altı köşeli bir pul çıkarıldı. Bu pulun” üzerinde «Bilâdı Meftuha’dan Tisalya Kıt’ası Postasına Mah­sustur» kaydı kondu ve tuğraya da yer verildi.

İkinci Meşrutiyetin ilânı (1908) üze­rine çıkarılan pulda «Hatırai Meşrutiyet» yazısı yer aldı. Bundan sonraki dönemde Sultan Reşad’ın bazı vilâyetlere yaptığı zi­yaretler de pullarda sürşarjla belirtildi. 1913′e kadar çıkarılan türk pullarında re­sim kullanılmadı. İlk resimli posta pulu Edirne’nin düşman işgalinden kurtarılışının hatırasına ve Edirne’deki Selimiye camii’nin resmiyle süslenerek Londra’da bastı­rıldı. Birinci Dünya savaşı sırasında eski pullar sürşarjlı olarak kullanıldı; savaşın sonuna doğru (1917) tedavüle çıkarılan pul­lar Viyana’da bastırıldı. 1920′de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından daha önce Avrupa’da bastırılan pullar ikiye bölünerek kullanıldı; bu da ihtiyacı karşılamayınca mahakim ve devairi adliye, mahakimi şer’iye, kâtibi âdil, amele pasaportu, defteri hakanî, tiyatro, müze, Hicaz demiryolu, donanma ve mali­ye pullarından bir kısmı önce elle, daha sonra makineyle sürşarj edilerek posta pu­lu yerine kullanıldı; ihtiyaç bu yolla da karşılanamayınca İtalya’da, üzerinde «Kelimei Tevhid» yazısı bulunan pullar bas­tırıldı (1922). Kurtuluş savaşının kazanılma­sından sonra 1 ocak’ 1924′te Lozan antlaş­masının hatırasına bastırılan ve satışa çı­karılan pullarda Atatürk’ün resmi ve «Ha­tırai Sulh» yazısı yer aldı. Dünyada ilk kabartma posta pulu Türki­ye’de basıldı (1968). PTT idaresince, Ankara’daki Ajans Türk kurumuna bastırı­lan ve anma grubundan olan bu pullarda türk çinileri desen olarak kullanıldı.

Bu pullar üç türlüdür: 1. Yeşiltürbe kubbe ta­van motifi;
2. İstanbul’daki Hürremsultan türbesinde bulunan kabartma bahar çiçeği motifi;
3. iznik çinisi.
Aynı kurum daha sonra İstiklâl mâdalyasıyle madalya ve be­ratını birarada veren iki kabartma pul da­ha bastı (1968). Gene Ajans Türk’e, 1971′-de Hava kuvvetlerinin 60. kuruluş yıldönümünü anma dolayısıyle pul bastırıldı.
• Pullar genel olarak üçe ayrılır: hazine pulları; posta pulları; yardım pulları.
Hazine pulları”nın hangi belgelere ne öl­çüde yapıştırılacağı, ilgili kanunlarla belir­tilir ve bedeli hazineye kalır. Türkiye’de hazine pullarının kullanılmasına Düyunu Umumiye tarafından ve damga resminin toplanması amacıyle 1880′de başlandı. Meş­rutiyet döneminde Hicaz demiryolunun yapımına yardım için hazine pulu çıkarıldı, bunlar postada kullanılmadı. Postada kul­lanılan ve geliri hazineye kalan pullar: 1. evlâdı şüheda pulları (1915); 2. tayyare mü­dafaa pulları (1937); 3. millî müdafaa pul­larıdır (1941).

Posta pulları. Türkiye’de posta pulu bas­tırma ve piyasaya sürme yetkisi 5584 Sa­yılı kn. md. 7 ile PTT Genel müdürlüğüne verildi. Genel müdürlük Postada Kullanı­lan Değerli Kâğıtlar yönetmeliğinde posta pullarıyle ilgili yıllık emisyon programları­nın nasıl hazırlanacağını, pullara basılacak resimlerin nasıl sağlanacağını, pulların basımlarıyle ilgili kuralları, pulların teşkilâ­ta dağıtımını, piyasaya çıkarılış zamanını satışta kalma ve geçerlik sürelerini belirt­ti. Aynı genel müdürlük 5584 Sayılı kn. md. 20′ye göre resmî daire ve kuruluşlar­da, anma törenlerinde, bir yardım ve hiz­met karşılığı görülen işlerde kullanılmak üzere üç ayrı türden pul çıkarmakla gö­revlendirildi. Bu pulların baskı sayısı, abo­nelerin ihtiyacı, serbest satış durumu, satısta kalma süreleri hesaplanarak 300 000 -600 000 arasında tespit edildi. PTT idare­sinin üyesi bulunduğu Dünya Posta birliğinin (UPU) Dünya Posta sözleşmesinde ve tüzüğünün 7., 105., 173. ve 174. madde­lerinde de posta pullarıyle ilgili hükümler vardır.

Yardım pulları, postada kullanılan fakat geliri ilgili derneklere giden, çeşitli tarih­lerde çıkarılan pullardır.
Başlıcaları: muhacirun ianesi pulları (1890); Müdafaai Milliye cemiyeti pulları (1915); Osmanlı Donanma cemiyeti pulları (1918); Kızılay şefkat pullan (1910); Türk Hava kurumu pulları (1926); Çocuk Esirgeme kurumu şef­kat pulları (1928).

— Süs. santl. Zanaatçıların en çok beğen­diği pul, karet kaplumbağalarının kabuk­larından elde edilir. Bu kabuklar, siyah renkli ve sarı veya açık kahverengi be­neklidir. Pul elde etmek için kabuk ilkin kaynar suda yumuşatılır; ardından da bakır kalıplara dökülür. Pul yapımında, XIX. yy.ın ortasından beri, yüksek basınçta bir­birine eklenen yumuşatılmış parçalar da kul­lanılmaktadır.

Eskiler hayvan kabuklarını ve kabuklardan elde edilen pulları çeşitli işlerde kullanır­lardı. Meselâ lir’lerin. gövdesi içi boş bir kabuktu, Vergilius, Ovidius ve Juvânal üze­ri hayvan kabuğu pullarıyle süslenmiş dö­şeme eşyasından söz ederler. Bu usulün Uzakdoğu’da da bilindiği Avrupa’da XV. yy.dan itibaren portekiz denizcilerinin ta­nıklıkları dolayısıyle öğrenildi. Bundan son­ra da Rönesans döneminin ince marangoz­luğu artık tümüyle bu usulü benimsedi ve . tahtadan yapılmış döşeme eşyası, 1670′e doğru, pul veya (kalay ve bakır gibi) yu­muşak bir madenden yapılmış gömme süs­lerle donatılmağa başlandı. Bu süsleme tar­zı XVIII, yysın sonuna kadar (Jacob, Montigny, Levvaseur gibi) en ünlü ince ma­rangozlar tarafından kullanıldı. Fransa’da İkinci imparatorluk döneminde aynı süs­leme tarzı yeniden geçerli kılınmak istendi ama pulları meydana getiren ana maddele­rin zamanla pulun biçiminin değişmesine yol açması ahşap üzerine yapılan süslemelerde artık bu maddenin kullanılmaması sonu­cunu doğurmuştu. Bundan dolayı da, Madagaskar’dan, Seychelles adalarından veya Venezüella’dan gelen kabukların kullanım alanı daraldı ve bu kabuklar yalnız küçük yüzeyler halinde, tütün takımı, fırça sapı, pudra kutusu kapağı, tarak ve yelpaze,ya­pımında kullanılmağa başlandı.
— Terz. Pullar, yuvarlak, dört köşe, uzun, sivri uçlu, düz, üzeri hafifçe kabarık, tek renkli veya ortası göz göz delik olabilir ve tek sıra halinde, bir desen meydana ge­tirecek biçimde veya bir boncuğun çevresi­ne işlenir.
— Zool. Zooloji bilginleri derideki yassı uzantıların her çeşidine pul adını verirler. Pullar çok değişik yapıda olduğu için dai­ma homolog organlar olmayabilir. Balıkların pulları altderiden oluşan küçü­cük plaklardır; bunların oluşumunda üst derinin payı genellikle pek önemsizdir. Pulların yapısı türlere göre çok değişiktir. Köpekbalıklarında pullar plakoid şeklinde, yani diş yapısında ve biçimindedir. Mersin balıklarında pullar ganoyittir; ya­ni üzerleri parlak bir mine ile kaplıdır. Kemikli balıklarda pullar ince ve esnek, kenarları ya dişli (taraksı pullar) veya de­ğirmidir (değirmi pullar). Ayrıca balıkla­rın pulları birbirinden bağımsız ve kiremit düzeninde dizilidir; bunların tedricî büyümelerine bakılarak balıkların yaşı tahmin edilebilir. Sürüngenlerde pullar balıklarınkinden çok farklıdır. Bunlarda pullar üstderiden oluşur ve kiremit düzeninde değil­dir; derinin üzerinde yüzeysel bir tabaka halinde yer alır ve zamanla birbirine biti­şip kaynaşarak bir bütün olur.
Bunların hepsi birden bir çeşit kılıf meydana geti­rir. Hayvan büyüyebilmek için bu kılıfı zaman zaman atmak zorundadır (deri de­ğiştirme). Kertenkelelerle yılanlarda pul­lar çok basittir. Timsahlarla kaplumbağa­larda pulların altında ayrıca altderiden oluşan kemik plakalar bulunur. Böylece tam bir dış iskelet halini alan pullar kamlumbağalarda esas iskeletle birleşerek ba­ğayı meydana getirir. Sürüngenlerinkine tı­patıp benzeyen pullara kuşların bacakların­da rastlanır ve bu iki sınıfın ortak bir soydan geldiğini gösterir. Bazı memeliler­de (pangolin, tatu) görülen bağalar da tıp­kı timsahlarınkini andırır. Kelebeklere ve­rilen pulkanatlılar adı, kanatlarını ince bir toz tabakası gibi örten mikroskopik pul­lardan dolayı verilmiştir. Bir kısım kele­beklerin madenî ebrulu, kadifemsi, yanar­döner güzelim renkleri kanat pulları üze­rine düşen ışığın yansıma ve enterferasyonlarından ileri gelir.
♦ Sıf. Pula benzeyen, pulu andıran. | İnce bir tabaka halinde olan. || Pul şişe, yeşil camdan yapılan çok ince çeperli şi­şe.
— Jeol. Pul kaya, yaprak yaprak ayrılan taşların genel adı. Eşanl. ŞiST.
♦ Pul pul blş. sıf. Pullar, küçük parça­lar halinde. (LM)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUİGCERDA

Tarih 13 Haziran 2009

PUİGCERDA, İspanya’da kasaba, Katalonya’da, (Gerona ili), Fransa sınırında, Cerdana’nın merkezi; 4 200 nüf. Yazlık yer. 1177′de Aragon kralı tarafından kurulan eski bir müstahkem şehir olan Puigcerda, XVII. ve XVIII. yy. Savaşları sırasında önemli rol oynadı. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUİGCERDA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUGET (Pierre)

Tarih 13 Haziran 2009

PUGET (Pierre), fransız heykeltıraşı (Mar­silya 1620-ay.y. 1694). On yedi yaşında İtalya’ya gitti, orada Pietro da Cortona’nm öğrencisi oldu; Fransa’ya döndükten sonra Toulon’a yerleşti; bu şehrin belediye sarayı için ünlü Atlente’lzıini yonttu. Vaudreuil parkına dikilmek üzere bir Herkül heykeli (Rouen müzesi) siparişi aldı; Fouquet de kendisine Vaux parkı için heykeller sipariş etti. Puget, mermer blokları aramak üzere Cenova’da bulunduğu sırada, Fouquet göre­vinden uzaklaştırıldı; bu yüzden, Galya Herkülü, Colbert’in malikânesindeki Sceaux parkına kondu. Heykeltıraş yedi yıl Ce­nova’da kaldı, sarayları ve kiliseleri heykelleriyle süsledi. Santa Maria di Carignano kilisesindeki Aziz Sebastianus heyke­lini, dehasının tabiî bir ifadesi olan barok üslûbunda yaptı. Toulon’a dönünce krallık gemilerinin süslemeleriyle uğraştı. Son dö­nem eserlerinden olan Crotona’lı Milo ve Perseus’un Andromede’yi Kurtarışı (yapımı 1684′te sona erdi) adlı iki ünlü mermer hey­kel grubu Versailles parkına kondu (bugün Louvre’da). Marsilya’da Louis XIV’ün at üzerinde bir heykelini yapma tasarısı suya düşünce, Puget bütün gücüyle iki alçak ka­bartma üstünde çalışmağa başladı. Bunlar­dan biri Versailles şatosunu süsleyecek olan İskender ve Diogenes (Louvre), öteki de Aziz Carlo Borıomeo Milano’daki Veba Salgınının Sona Ermesi için Dua Ederken’dir (1694, Marsilya müzesi). Puget, XVII. yüzyıl fransız sanatına aykırı düşer; deha­sının şiddeti ve barokçuluğu onu çağdaşla­rından ayırarak daha çok Claus Sluter’e ve Rodin’e yaklaştırır. Puget’nin resim ve mi­marî (Charite kilisesinin planları) alanların­da da çalışmaları vardı. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUGET (Pierre) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSOA

Tarih 12 Haziran 2009

PSOA i. (yun. psoa, pis koku saçan). Avru­pa ve Kaliforniya’da bulunan güzel böcek.
— ANSİKL. Psoa’lar mavi veya yeşil göv­deli, kırmızı elitralı böceklerdir. Psoa dubia (10 mm uzunl.) Fransa ve İtalya’da bağ çubuklarında yaşar. (Kınkanatlılardan pso-idae familyasının örnek tipi.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSOA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKOSOMATİK

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKOSOMATİK sıf. (fr. psychosomatique). Tıp. ve Psikiyatr. Hem organik, hem ruhsal alanla ilgili olan: Organik psikozlar psikosomatik hekimlik alanına girer.
— ANSÎKL. Psikosomatik hekimlik hastayı organizmasının tümüyle incelemeğe çalışır; konusu, bilinçli ve bilinçsiz ruhsal hayat ile organik belirtiler, yani hastalıklar arasın­daki derin ilişkileri incelemektir. Psikoso­matik hekimlikte, başlangıcından bugüne kadar çeşitli akımlar görülür:
— alman psikosomatik okulu, antropolojik bir hekimliğe yönelir;

— anglosakson okulu, psikanalizle davranış­çılık arasında yer alır;
— rus okulu, beyin-içorganlar nazariyesine dayanarak hastalığı, uyarma veya inhibisyon belirtilerindeki dengesizliğe indirgeme­ğe çalışır;
— fransız okulu, hastalıkları düpedüz ruh­sal bir oluşum sayar.
Psikosomatik sözü, bedenî ve ruhî ifade ve işaretlerin birleşmesinden doğan palolojik bir bütün halindeki fonksiyonel belirtiler için kullanılabilir. Olaylar uzun süreli ve düzenli bir tepki şeklindeyse psikosomatik hastalıklar söz konusudur. Yani hastanın ki­şisel tepkisnden ileri gelen uzun süreli patolo­jik belirtiler veya gerçek hastalıklar (egzama, astma, mide ülseri, verem) psikosomatiktir. Bu bakımdan hastalığı insancıl bir görüş­le ele alan, ruhsal sıkıntıları ve bedenî tepkileri araştıran hekim, hastalıkların kli­nik belirtilerini ve insan ruhuna yön veren ruhsal olayları tam anlamıyle tanımalıdır. Hastanın psikolojik yönden ele almışı onun tam bir biyografisini ortaya koymayı ve bireyi etkilemiş olan psikolojik, sosyal ve organik olayları tarih sırasıyle ortaya çıkarmayı öngören kesin bir tekniği gerek­tirir (J. Delay). Mide ve bağırsak hasta­lıkları alanında meselâ yutak hareketsizli­ği, sindirimsizlik gibi bazı rahatsızlıkların oluşumunda ruhsal etmenlerin rol oynadığı uzun zamandan beri bilinmektedir. Psikoso­matik hastalıkların en tipik örneği mide-onikiparmak bağırsağı ülseridir. Ruhsal etmener İkinci Dünya savaşından beri, özel­likle son yıllarda büyük ölçüde araştırma konusu oldu. Ruhsal gerilimin mide mu­kozası üstündeki yankısı, ruhsal etmenlerle mukoza ülserleri arasındaki ilişkiler bütün bilginlerin dikkatini çekti. Fransa’da bu ilişkiler özellikle A. Lambling ve çalışma ar­kadaşları tarafından incelendi. Kalınbağır­sak hastalıkları alanında yapılan araştırma­lar hastanın psikolojik yapısıyle büyük ap­tese çıkması arasındaki yakın ilişkileri or­taya koydu. Meselâ bazı hallerde kabızlık veya ishal gibi bazı belirtiler nevrozların, ruhsal bakımdan olgunlaşmamanın veya psikolojik bakımdan en zayıf durumda bulunulan anın ifadesidir. Kanamalı göden koliti en tipik psikosomatik hastalıklardan biridir. Bu durumda hastalık, bireyin tü­müyle olgunlaşmamış olduğunu gösterir. Onun için bu gibi hastaların tıbbî bir ekip tarafından tedavi edilmesi gerekir. Meselâ yukarıda sözü geçen hallerde, mide-bağırsak uzmanlarıyle psikiyatri uzmanları belirtile­re bakarak hastalık etmeninin önemini ve belirtilerin, organizmanın psikosomatik bü­tünlüğüne ne dereceye kadar bağlı bulun­duğunu ortaya çıkarmalıdır. Solunum yol­ları hastalıklarından astma bu bakımdan pek çok araştırmaya konu oldu. Astmayı psikosomatik bakımdan inceleyen bilginle­re göre heyecanlar alerjenlerin gücünü ar­tırır, hattâ astmanın belki tek sebebidir. Ast­ma, güvensizlik duyan bireyin bir çeşit savunma aracı ve bazı hallerde, hastanın anasıyle anlaşmazlığının bir ifadesi olabilir. Bazı kalp ve kalp damarları hastalıkların­da (atardamar hipertansiyonu, göğüs anji­ni) bedenî ve ruhî olayların birlikte oyna­dığı rol pek iyi bilinmektedir. Sedef has­talığı, kurdeşen, özellikle egzama gibi bir kısım deri hastalıklarında ruhsal etmenle­rin oynadığı rol de aynı şekilde çok iyi bilinmektedir. Astmada olduğu gibi egza­mada da «krizler», yani hastalığın gittikçe artması, hastanın ruhsal bunalımını açığa vuran belirtilerdir. Deri «koruyucu» bir un­sur olduğundan, ruhsal gerilimlere karşı bireyin savunmasına yardım eder; fakat bir durum çok dramatik yaşanmışsa bu ruhsal gerilim, ifadesini deri rahatsızlıklarında bu­lan patolojik bir değer kazanır.

Daha başka birtakım hastalıklar da psiko­somatik problemler yaratabilir: bazı kadın hastalıkları, romatizmalar, içsalgı bozuk­lukları, göz, burun-kulak-boğaz hastalıkları, baş ağrıları v.b. gibi. Bir bakıma denebi­lir ki bütün hastalıklar psikosomatiktir ve mademki bazı hastalıklar için bunu kabul ediyoruz, bütün ötekiler için de kabul et­mek gerekir. Psikosomatik hekimlik bede­nî belirtiler arasındaki derece farklarını ortaya çıkarmağa çalışmakta ve hastanın kişiliğinin incelenmesiyle ilgili teknikler psikiyatri ve klinik psikoloji alanındaki ilerlemeler sayesinde birkaç yıldan beri git­tikçe daha çok gelişmektedir. Fakat biraz yukarıda sözü edilen hastalıklar, bedenî ve ruhî görünüşler arasındaki bağlantıyı tespit bakımından diğerlerine göre daha belirgin ve daha tipik hastalıklardır. Bu çeşit has­talıkların tedavisi, gayet tabiî, organik bo­zukluklarla ruhsal bozuklukların tedavisinden ibarettir. Gevşeme psikoterapisi, uyku kürü v.b. gibi bazı psikoterapiler bu bakımdan çok etkili olabilir. Duruma göre psikoterapik tedavi, bedenî rahatsızlıkların ağırlığı karşısında sadece bir destek olabi­leceği gibi birinci planda bir tedavi de ola­bilir. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOSOMATİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKANALİZ

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKANALİZ i. (fr. psychanalyse). Nev­roz durumlarının tedavisine yönelen ve her şeyden önce yapıcı yorumlara dayanan psi­koterapi metodu. || Psikanalize tabi tutmak, psikanalizle tedavi etmek. || Denetlemeli psikanaliz, psikanalizcinin yetişmesinde, di­daktik psikanalizden sonra gelen analiz dönemi. Yetişen psikanalizci bu dönemde, tecrübeli analizciye, bir hasta üstüne yap­mış olduğu analizin hesabını verir. || Didaktik psikanaliz, psikanalizcilik mesleğine, aday olan kişiye uygulanan psikanaliz. || Kaba psikanaliz, analitik ilişkiyi hesaba kat­mayan, malzemenin ancak Sınırlı bir yanı­nı ele alan, karşı koymaları ve aktarmaları ihmal eden yersiz yorum. (Fantasmalar üs­tünde yapılan bu doğrudan doğruya yorum, hem güçlü olma arzusu gibi kişisel sebeplere, hem de psikanaliz nazariyesinin «şeyleşmesi» gibi genel sebeplere dayanır.)
— ANSiKL. Psikanaliz’i bugünkü gelişim­lerine kadar, tüm olarak Sigmund Freud’a borçluyuz. Freud’un klinik ve teorik çalış­maları (metapsikoloji) üç dönemde incele­nir:
1. «libido» (veya çocuktaki cinsel itki­lerin [içgüdüsel eğilimler] bütünü), gerçek­likle çatışır. Çocuklukta yaşanan travma­larla ciddileşen itilmeler, nevrozluları sem­bolik olarak belirtilerin diliyle konuşmağa; zorlar;
2. cinsel travmaların genelliği ve gerçekliği, düşlerin açıklanmasıyla ilgilen­diği sıralarda Freud tarafından şüpheyle karşılandı. Freud «yaşanan geçmiş»e bağlan­ması gereken fantasmalar (rüyalar) üstünde özellikle duruyor ve bu yaşanan geçmişi gerçekliğin işlenişi olarak görüyordu;
3. beşerî çatışmaların «tekrarlanma otomatikliği»ni gözönünde tutan Freud, cinsel içgü­dülerin karşısına, hareketsizliğe götüren güçleri veya ölüm içgüdülerini koyuyor ve psişik organın üçlü kuruluşunu açıklıyordu: «Es» (bilinçsiz itkilerin bulunduğu yer); «ben» (dış gerçeklik ve bu gerçekliğin kıs­men bilinçsiz olan iç anlatımı ile itkiler arasındaki dengenin sağlandığı yer) ve «benüstü» (çocuğun ana babasıyle özdeşleşme­sinden türeyen ve sansürün kaynağı olan ahlâkî ve bilinçsiz kademe).
Kişiler arası çatışmalar, çocuğun çatışmalarını tekrarlar ve bunun patojen etkisi kompleksleri mey­dana getirir (Jung’un görüşü). Oidipus ça­tışması çocuğu aynı cinsten ana baba ile ça­tışma haline sokar; çocuk bu sırada karşıt cinse bağlanma yolundadır. Bu isteğe bağlı olan saldırganlık, suçluluk duygusuyle kat-merleşir. Hem hayranlık hem nefret duyan çocuğun iki yanlı davranışı, suçluluk duy­gusunu açıklar, özdeşleşmeyle çözülen bu durum, cinsel itkilerin «prejenital» düzeylerde, özellikler de «oral» ve «anal» düzey­lerde dile geldiği uzun bir gelişimden sonra gerçekleşir. Freud’cu çalışmalar, bazı yakın dostlar tarafından tutku ile desteklenmiş ama öte yandan pek çok kişiyi öfkelendir­mişti. Psikanaliz bütünüyle Freud’un dehasının eseridir.
Aynı zamanda, bazı öğrenci­lerinden ayrılmasına yol açan bilimsel ta­viz vermezliğinin de eseridir. Bu öğrenciler arasında özellikle C.C. Jung, A. Adler ve O. Rank, apayrı görüşler ortaya attılar. Bunların tekniği ve teorileri, Freud’a da­yanmak isteyen psikanalizden farklıdır. Freud’un psikanaliz adı altında geliştirdiği doktrinin şu özellikleri vardır:
1. psikana­liz, başka bir metotla ulaşılması imkânsız zihin süreçlerinin araştırılması usulüdür;
2. bu araştırmaya dayanan psikanaliz, nev­rozların bir tedavi metodudur;
3. psikana­liz, yukarıdaki usullere göre elde edilmiş bulunan bir psikolojik bilgiler tümüdür. Bunlar, hem yeni bir ilmî disiplin, hem ge­nel bir psikoloji, hem de bir psikapatoloji meydana getirir. Freud’un doktrini, kendi­sinin bu noktayı açıkça belirtmemesine rağ­men, bir antropolojinin de temellerini atar. Bu antropoloji, insanlar arasındaki ilişkileri ele alır.
Freud’cu psikanaliz, gözlem ko­nusu olan iki olguyu açıklamak için har­canan bir çabadır. Bu iki olgu, aktarma ve karşı koymadır. İki olgunun dayandığı temel kavramlar ise, itilme, çocuk cinselliğinin kabul edilmesi ve ayrıca, rüyaların yorumlanması ve kullanılmasıdır. Ruh ha­yatını farklı kategorilerle açıklayan daha başka psikanaliz okulları da vaıdır. Mese­lâ Jung’un analitik psikolojisi özellikle, ko­lektif bilinçdışına ve Oidipus kompleksinin sembolik yorumuna önem verir. Bundan başka, Adler’in ferdî psikolojisi de, cinsel­liğin rolünü azaltarak saldırganlığın önemi üstünde durur. Psikanalizin şimdiki eğilim ve yönlerine gelince, bu açıdan, şu okulla­rı ayırt etmek mümkündür:
— İngiliz okulunun temsilcileri Kari Abraham ve Melanie Klein’dır. Bu okul, çok daha uzak bir geçmişten gelen daha derin bir bilinçdışına ulaşmağa çalışır;
— temsilcisi Karen Horney olan görüş. Bu akım, kişi ile içinde yaşadığı çevre arasın­daki gerçek çatışmalar üstünde durulması gerektiğine inanır;
— Anna Freud’un görüşü, «ben»in, gerek dış âlem gerek içgüdüsel itkilerin iç ale­miyle olan bütünleyici fonksiyonuna önem verir. Anna Freud’a göre, «ben»in, iç uyar­tılara tepki olarak kullandığı savunma mekanizmaları, dış âleme tepki olarak kullan­dığı mekanizmaların aynıdır.

Fransa’da ise, Hesnard, Lacan, Lagache, Lebovici, Nacht v.b. araştırıcıların çalışmalarını saymak ge­rekir. İçgüdü kavramından çok, nesne iliş­kisi kavramına, kişiler arası ilişkilere, bil­dirişmelere ve özneler arası alana gittikçe daha fazla önem verilmesi, psikanalizin evriminde görülen temel özelliklerdir.
• Psikanalizin gelişimi. İkinci Dünya sava­şında psikanaliz, anglosakson ülkelerinde hızla yayıldı. Latin kültürünün yaygın ol­duğu ülkelerde ise büyük gelişme gösterdi ama S.S.C.B/de ve halk demokrasilerinde burjuva bilim ve kültürünün ürünü olarak kabul edildiği için hoş görülmedi. Psikoterapik teknikler içinde yer alan psikanaliz, ruhsal işlevlerin ve insan davranışının açık­layıcı bilimi niteliğini kazandı. Psikiyatri kliniklerinde, yalnız nevrozlar için değil, aynı zamanda psikoz, cinsel sapıklık ve karakter dengesizliği gibi daha ciddî ruh ve akıl hastalıklarını tedavi için de kullanıldı. Burada psikanalizin sadece en önemli uy­gulamalarından söz edeceğiz. Ama, bütün insan bilimleri, psikanaliz teorisinin bazı varsayımlarını benimsemiştir. Psikanaliz ço­cuklara uygulanarak çocuktaki psikolojik hayatın başlangıcında beliren durumları, doğrudan doğruya gözlemler yardımıyle ve­ya tedavi aracılığıyle ortaya çıkarma ve kavrama imkânını sağladı. «Nesnesel ilişki»nin (öznenin, çevresinde bulunanların iç imajıyle kurduğu ilişki) oluşması, annenin yaptığı katkının önemini ortaya koydu.
öte yandan psikosomatikle uğraşan heki­min, duygu hayatının karışıklıklarını, iş­levsel bozukluklar, hattâ en organik bozuk­luklar içinde tanımağa ve kavramağa ça­lıştığını unutmamak gerekir.

Psikoloji ise, insanlar arası ilişkileri ve çatışmaları göz önüne alan dinamik perspektifler dolayısıyle büyük değişikliğe uğradı. Bu birkaç örnek, sosyoloji ve etnografı alanlarındaki modern anlayışı da etkileyen psikanalizin taşıdığı önemi açıkça göstermektedir.

• Psikanaliz tekniği. Psikanaliz, her şeyden önce bir tedavi metodudur. Bu metot tek ferde veya fert gruplarına uygulanan psiko-terapik usullerin çoğunu etkilemiştir. Psikanalizcilerin, başlangıçta, «didaktik» denen bir psikanalizden geçmeleri gerekir. Bu on­ların hastaları daha iyi anlamalarını sağ­lar ve kendi çatışmalarını tedavi ilişkisine aktarmalarını önler. Psikanaliz tekniği, fi­kirlerin «hür çağrışımı» denen metodu ve özellikle karşı koymaların ve aktarmaların yorumu usulünü kullanır. «Aktarma» teri­mi, hastayı psikanalizciye bağlayan ilişki­ler bütününü belirler. Bu ilişkiler içinde hasta, tekrarlama otomatizmi ilkesi uyarın­ca, çatışmalarına ve fantasmalarına yer değiştirterek bunları, analizciye yansıtır. Analizci, hoşgörü havası içinde aktarmanın gelişmesini sağlar; belirlediği karşı koyma­ları (çünkü hasta bağımlı durumda olmayı arzu eder) ve çağrışımla ilgili muhtevanın anlamını yorumlar. Bunu yaparken, çocuk­lukta yaşanmış geçmişe bağlanabilecek olan muhtevanın sürekliliğini kavratmağa ça­lışır. Ama. yorumlayıcı çalışma yanında, psikanalizci, sabırlı tarafsızlığıyle de etki yapar ve böylece tedavi, «düzeltici bir duy­gusal deney» niteliği kazanır.

Psikanaliz her şeyden önce gençlerde görü­len nevrozları (isteriler, korkular ve musal­lat fikirler) tedavide kullanılır. Hasta çok yaşlı olduğu zaman iyi sonuç alınmaz. Çün­kü bu durumda hastanın duygularını anlat­ma güçlüğü veya fizik bozukluklar söz ko­nusudur. Ama cinsel bozukluk (erkekler­de iktidarsızlık, kadınlarda cinsel soğuk­luk) söz konusu olduğu zaman yaşlı has­taya da psikanaliz tedavisi tavsiye edilir. Sapıklık, suçluluk duygusuyle birarada bu­lunduğu zaman (çoğunlukla durum böyle­dir) psikanaliz, cinsel sapıklara ilgi çekici tarzda uygulanabilir. Psikanaliz son zaman­larda karakter nevrozlarında (rahatsız edici belirtilerden çok, sosyal, duygusal ve cinsel hayatlarını köstekleyen karakter bozuk­lukları gösteren kimseler), psikozlarda ve özellikle erken bunamada, psikosomatik tıpta, suç işleme hastalığında kullanıldı. Psikanaliz tedavisi hasta ve hekim açısın­dan büyük çabaları gerekli kılar. Tedavi­nin ne kadar süreceği önceden kestirilemez; bazen yıllarca sürmesi mümkündür. Genellikle haftada üç ilâ altı seans yapılır. Bu seanslar, hiç değilse 45 dakika sürmelidir. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKANALİZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSEUDAELURUS

Tarih 12 Haziran 2009

PSEUDAELURUS i. Kediden az farklı et­çil memeli hayvan; Fransa’da miyosen ta­bakasında fosil olarak bulunur. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSEUDAELURUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSALTERİON

Tarih 12 Haziran 2009

PSALTERİON i. (yun. k.). Yunanlılarda, mızrap yerine parmakla çalınan telli çal­gı, (üçgen biçiminde küçük bir arp olan trigonos, Mısır veya Suriye asıllı haç bi­çiminde büyük bir arp olan sambük ve Fe­nike çalgısı olan 12 telli nablas hep bu tür çalgılardır.) | Ortaçağda mızraplı bir çalgı: üzerinde bir veya birkaç gül bulu­nan içi oyuk bir ahenk tahtasından ve bu kapak boyunca, kulaklar vasıtasıyle gerilen, değişik sayıda, tek veya ikiz tellerden mey­dana gelir. (Bir gitar gibi tutulan psalterion Doğu’dan gelme ve cantiga’larda [XIII. yy.] rastlanan bir çalgıdır; elle çırpılarak çalınan dört, beş ikiz veya üçüz teli vardı, tellerin tümü 15 veya 16′yı bulurdu. XVI. yy.da T biçimini aldı: telleri ikişerli, üçerli olarak 13 perdelik bir ses alanını kapsardı [ölümün Zaferi adlı eserde görünen psalterion gibi]; psalterion kimi zaman mız­rapla, kimi zaman da Almanya’daki Hackbrett, Fransa’daki dulcimer [dülsimer] gi­bi tellerine iki çubukla vurularak çalınır­dı. XIV. yy.ın ikinci yansından itibaren psalterion’dan eşikiye ve klavikord doğdu.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSALTERİON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRUSYA Genel tarih

Tarih 12 Haziran 2009

PRUSYA Genel tarih

• ilk yıllar. Vistül ile Neman arasındaki Prusya topraklarına ilkin bir baltık halkı olan Prusyalılar veya Boruslar yerleşti; bunları Oliva rahipleri (Oliva’lı Christian. 1215′te ilk Prusya piskoposu) ve Polonyalı­lar boş yere hıristiyanlaştırmağa uğraştılar.

Yenilen Mazovyalı Konrad, töton şövalye­lerinden yardım istedi (1225). İmparator ve papanın desteklediği, alman, polonyalı, çek v.d. haçlılardan da yardım gören Tötonlar, Kulm (Chelmno) bölgesinde üslenerek güç bir fethe başladılar (1228); Prusyalıları zor­la hıristiyanlaştırdılar, çoğunu kılıçtan ge­çirdiler ve topraklarına elkoyarak alman kolonlara dağıttılar. 1260′a doğru Mazurya gölleri dışında ülkenin hemen her yerini ele geçiren toton şövalyeleri, 1265-1295 yıllarında Prusyalıların isyanlarını kesinlikle bastırdı­lar.Kolonlar tahıl üretimiyle zenginleştiler; bu tahılı Danzig (Gdansk), Elbing (Elblag), Torun v.b. şehirlerin tacirleri ihraç ediyor­du; şehirlerin hepsi Hansa’ya katılmış ve Magdeburg ile Lübeck yasaları uyarınca kendi kendilerini yönetme hakkını elde et­mişti.

Ama toton tarikatı şövalyeleriyle iliş­kiler kısa süre içinde gerginleşti ve Totonların merkezi Marienburg’a nakledildi (1309). Köylüler, soylular ve özellikle alman tacirler tarikat başkanlarını ülkeyi mutlaka hükümdarlar gibi yönetmek ve sayılarını artırmak için günden güne daha çok yaban­cı asker çağırmakla suçluyorlardı. Zaten to­ton tarikatı Brandenburg’a yaklaşmak ve tehlikeli Polonya-Litvanya birleşmesine (1386) karşı denge unsuru olmak için Pomerelya ve Danzig’i ilhak ederek (Kalisz anlaşması 1343), ve Neumark’ı satın alarak (1402) hâ­kimiyetini yaymıştı. Tötonlar birliği kurmak için Polonya’ya savaş açtılar, fakat 1410′da Grunwald’de (Tannenborg), «Lucertole» bir­liğini kuran soylu ve burjuva tebaaları (sonradan Marienwerder birliğini kurdular [1440]) tarafından savaş Sırasında yüzüstü bı­rakılınca yenildiler.

Tötonların isteğine uy­gun olarak imparator Friedrich, Marien-werder birliğini dağıttı (1453); bunun üzeri­ne soylular ve şehirler, Polonya kralı Kazimierz IV’ün desteğiyle ayaklandı; Kazimierz bu ikinci savaştan sonra Doğu Prus­ya’nın kendisine bırakılmasını sağladı ve ta­rikata Polonya’nın metbuluğunu kabul et­tirdi (Torun anlaşması, 1466). O tarihten sonra köylüler, şehir burjuvazisi ve toprak Sahibi soylular arasındaki dayanışma çözül­düğünden Tötonlar kesinlikle gerilemeğe başladılar. Hansa’nın gücünü kaybetmesin­den (XV. yy.) ve tahıl fiyatlarının yüksel­mesinden (XVI. yy) yararlanan soylular ön­ce XIV. yy.daki salgın ve kıtlıklar ile XV. yy. savaşları sonucunda boş kalan toprak­ları ele geçirdiler; Sonra köylülerin toprak­larına el atarak köylüleri XVI. yy.da toprak kölesi haline getirdiler.

O tarihten sonra be­dava işçi çalıştıran toprak sahibi soylular tahıllarını çok düşük fiyatla, ama dolgun kârlarla Batı Avrupa’ya Sattılar; hattâ üre­tim ve kazancı çoğaltmak için ülkeye yeni­den kolon yerleştirmeğe başladılar.

• Prusya düklüğü. Üçüncü bir savaş (1519-1521) sonunda Toton tarikatı başkanı Bran­denburg’lu Albrecht, Prusya’nın laik ve soydan geçen; bir düklük haline getirilmesini sağladı; düklük doğrudan doğruya Polon­ya tacına bağlı bir fief’ti (Krakow, 1525). Hohenzollern sülâlesinden Brandenburg’lu Albrecht, Prusya dükü oldu (1525-1568), Luther reformunu benimsedi, tarikat başka­nı unvanından vaz geçti ve tarikatın mülk­lerini laikleştirdi.

Albrecht devletini yeniden teşkilâtlandırma­yı denedi; ama illerin yönetiminde Tötonla­rın koyduğu taksimatı değiştirmedi. Ayrıca soylulara ve şehir burjuvazisine Lanstande’de (bu iki sosyal sınıfın denetlediği meclis) vergi miktarını tayin etmek hakkını tanıdı. Ama hükümette yabancılara önemli yerler vermesinden hoşnut olmayan soylu ve bur­juvalar, Polonya kralına başvurdular; kra­lın yaptığı soruşturma sonucunda subayların sayısı sınırlandı. Albrecht Friedrich (1568-1618), Polonya ve Brandenburg seçici prensi Joachim II ile yaptığı görüşmeler Sonucun­da hüküm süren sülâle söndüğü takdirde Prusya düklüğünün Joachim II’ye geçmesini kabul etti (1569). Joachim II (1573), Polonya düklüğünün yönetimini önce Ansbach markgrafı Georg-Friedrich’e (1577-1613), sonra Brandenburg maıkgraflarına verdi.

Böyle­ce seçici prens Johann Sigismund, Prusya dükü oldu (1618-1619). Düklük ve Seçici prenslik kurumları resmen muhafaza edildi ve Polonya’nın desteklediği il hükümetleri, boyun eğmeleri karşılığında, her hükümdar değişmesinde yeni yeni tavizler kopardılar; Hohenzollern’ler illeri Otuzyıl savaşına sürükleyince istekler daha da arttı. Aciz se­çici prens Georg-Wilheln (1619-1640), ül­kesi için isveç Vasa’ları (Gustaf II Adolf, 1611-1632) ve Polonya arasındaki (Zygmunt III, 1587-1632) çekişmelere seyirci kaldıktan sonra, isveç Vasa’larına katılmayı kabul etti. Bununla birlikte oğlu ve vârisi Friedrich-Wilhelm I (1640-1688), Doğu Pomeranya (Kamien piskoposluğu dahil) ile Minden, Halberstadt ve Magdeburg piskoposlukla­rının kendisine bırakılmasını sağladı (Vest-falya anlaşmaları, 1648); sonra Polonya-isveç savaşına (1655-1660) katılmasına karşılık, Prusya’yı Polonya metbuluğundan kurtardı (Wehlau, 1657) ve bu düklük üstünde kendi otoritesini kabul ettirdi (Oliva, 1660). Prus­ya o tarihten sonra Brandenburg devletine katıldı ve bu devlete bağlı eyaletler arasın­da Hohenzollern’lerin rakipsiz bir hâkimi­yet kurdukları tek ülke oldu.

• Prusya devletinin doğması. Bu başarılara rağmen yeni devletin durumu nazikti: Neman-Ren arasında çok dağınık, savaşlarla yakılıp yıkılmış ve ıssızlaşmış topraklar; Prusyalı luther’ciler ile Rheinland bölge­sindeki katolikler ve calvin’ciler arasındaki çekişmeler; özellikle doğudaki Junker’lerle (soylu mülk sahipleri) toprak kölesi köylü­ler arasındaki Sosyal gerilim. İl meclislerinin (Landstande) düzenli vergiler ödemeyi red­dettiği (1662 ve 1667) Prusya’da, imtiyazlar tehlikeli ve güçlüydü.

Büyük seçici prens, siyasetini kabul ettirebilmek için asker gön­dermek (1662) ve il meclislerine ülkenin yö­netiminde görev alacak Brandenburg’lu memurların bulunmasını kabul ettirmek zorun­da kaldı. Bu sonuç ancak Friedrich – Wilhelm’in kurduğu modern ordunun desteğiy­le sağlanabildi; bu ordunun bakımı; için de birçok vergi kondu, idarî reformun, me­murlar kadrosunun, pazarcılığa yönelmiş bir ekonominin, yeni kurulan donanmalın (1688 de 12 gemi), Afrika Brandenburg şirketinin (merkezi Königsberg’de) ve çağrılan yabancı teknisyenlerin (1683′ten sonra fransız Protes­tanları) güçlü bir devlet haline getirdiği Brandenburg-Prusya, bu gücünü İsveçlileri Fehrbellin’de yenip (1675) Riga’ya kadar kovalayarak (1678 sonu) ortaya koydu. Louis XIV’ü büyük seçici prense yaklaşmağa yönelten (1681 gizli antlaşması) bu askerî güç, Friedrich III’te krallığını ilân etme is­teği uyandırdı. Ama bunun için imparatorun ve büyük devletlerin onayı gerekiyordu.

Prusya ordusu Louis XIV’e karşı Avustur­ya imparatorunun emrine verildi (1689 -> 1697) ve imparator, İspanya Veraset Savaşına katılmasını sağlamak için Prusya hüküm­ran düklüğünü krallık haline getirmeğe ka­rar verdi (1700). Friedrich Königsberg’de tö­renlerle taç giyerek (18 ocak 1701) Friedrich I adını aldı (1701-1713) ve Fransa’ya karşı savaşa katıldı; ama İsveç’e karşı savaşta önce tarafsız kaldı (1710).

• Prusya askerî devletinin kurulması (1713-1740). «Çavuş-kral» denen Friedrich-Wilhelm I, isveç’in ön Pomeranya, Stettin (Szczecyn) ve Odra’nın ağızlarını kendisine bırakmasını sağladıktan (Stockholm antlaşma­sı, 21 ocak 1720) sonra, bütün gücünü ordu ve idareye dayandırdı; orduyu devletin te­mel direği haline getirdi, hükümdarlığı bo­yunca bütün çabalarını ordu için harcadı ve ordunun bakımını şahsî gelirleriyle karşı­ladı.

Yoksul toprak Sahibi soyluların aile­lerinden gelen, Kadetler okulunda parasız yetiştirilen (Berlin, 1722) subaylar, devletin en yüksek sınıfı haline geldi. Ordunun yan­sı askerî kantonlardan (1665 kanton Sistemi) toplanıyor, yarısını ise paralı askerler mey­dana getiriyordu. Bu ordu mekanizmasının büyük harcamalar gerektirmesine rağmen sı­kı bir tasarruf siyaseti ve sağlam bir vergi sistemi (imtiyaz ve muafiyetlerin kaldirılması) sayesinde tasarruf yapıldı. Buna pa­ralel olarak kral ülke içi yerleşme harekeketine de hız verdi; 1709-1710 vebasının kı­rıp geçirdiği Prusya düklüğüne 17 000 Salz-burg’lu yerleştirdi (1732). Memurlarına na­musluluk ve mutlak disiplin anlayışı kazan­dıran Friedrich-Wilhelm’in yönetimi kusur­suzdu; ülkeyi maliye, Savaş ve topraklar yü­ce direktuvarının yardım ettiği kabinesi yardımıyle yönetiyordu ve bakanlar ancak birer yürütme görevlisiydi.

• Prusya’nın büyük bir devlet haline gel­mesi (1740-1786). Prusya ordusu Friedrich II’nin elinde eşsiz bir kudret aracı oldu. Avusturya’dan Silezya’nın alınması, Berlin antlaşmasında imzalandı (1742) ve Dresden’de onaylandı (1745). Fransa, Avusturya ve Rusya’ya karşı bir kuvvet denemesi olan Ye­diyi! savaşlarını Prusya büyük güçlüklere ve ağır kayıplara (kısa Süre içinde yeni kolon­lar getirilmesiyle telâfi edildi) rağmen ka­zandı (Rossbach, kasım 1757; Leuthen ara­lık, 1757; Hubertsburg anlaşması, 1763). Fri­edrich, Avusturya ve Rusya’ya kabul ettir­diği Polonya’nın ilk bölüşülmesiyle Batı Prusya veya Polonya Prusyası’nı ele geçire­rek (1772) ve Prusya ile Brandenburg’u top­rak bakımından birleştirerek Junker’lere iktisadî menfaatler sağladı.

O tarihten son­ra devamlı olarak imparatora karşı Alman­ya’nın meselelerine müdahale etti; imparato­run Bavyera’yı ilhak etmesini engelledi (1778-1779) ve birleşmiş alman prensleri­nin (Fürstenbund) yardımıyle Almanya’da Hohenzollern’lerin yerini almağa çalıştı (1765). O tarihte 160 000-200 000 kişilik da­imî bir ordusu, 55 milyonluk hazinesi, 22 milyonluk geliri vardı; üstelik çoğu XIX. yy.da Hıristiyanlığı kabul eden saray yahudilerinden de (bankacı, ordu müteahhidi v.b.) malî yardım görüyordu (bu yardım Prusya’nın 1812′de yahudilere hürriyetler tanımasını kısmen açıklar). Ama köylerde top­rak köleliği rejiminin devam etmesi, şehir­lerdeki katı lonca rejimi ve Soyluların dev­lette önemli rol oynamaması sosyal ge­lişmeyi köstekliyordu. Friedrich II, babası­nın mutlakıyet idaresini daha da sağlam­laştırdı; ama rejiminin dış görünüşünü filo­zofça düşüncelerini uygulayarak yumuşattı: din hürriyeti, adlî reform, Prusya hukuku­nun derlenmesi (1774), idare ve adaletin ay­rılması. Bütün dikkatini iktisadî gelişmeye toplayarak bataklıkların tarla haline getiril­mesini ve iskânını, Emden ve Swinemünde limanlarının düzenlenmesini ve ticarî ge­lişmeyi (A.B.D. ile ticaret anlaşması, 1785) destekledi.

• Prusya devletinin gerilemesi ve yeniden doğması (1786-1815). Friedrich II’nin ese­ri kısa süre içinde yeğeni Friedrich -Wilhelm II’nin (1786-1797) beceriksizliği yüzün­den bozuldu. İdareyi bir gözdeler kabine­sine bırakan Friedrich-Wilhelm II, din ve fikir hürriyetini kaldırdı, devlet hâzinesini saçıp Savurdu, prusya ordularını menfaat sağlamayan serüvenlere sürükledi (Felemenk 1787, Valmy 1792) ve Sonunda orduyu İngil­tere’ye kiraladı. Gelir kaynakları tükenin­ce, Fransa’ya Kuzey Almanya’nın tarafsızlaştırılmasını sağlayan Basel antlaşmasını (1795) imzaladı. O tarihten sonra eyaletlerini Polonya’nın zararına genişletmekle uğraş­tı (1793 ve 1795 bölüşmesi). Prusya’nın o tarihte yüzölçümü 300 000 km2′yi, nüfusu ise 8 700 000 kişiyi bulmuştu; ama ülke borç içindeydi, ordusu zayıflamıştı, idarî teşkilâtı bozulmuştu.

Friedrich-Wilhelm III, gerile­menin önünü almağa çalıştı. Aşırılıkları azaltarak malî durumu düzeltti; ama yaşlı kadrolarını muhafaza ettiği orduda reform yapmadı. Fransa’ya karşı elverişli bir tutum takınması sayesinde Almanya’da birkaç top­rak kazandı (1803); Napolyon, Kleve, Ans­bach ve Neuchâtel’e karşılık Prusya’ya Hannover’i verdi (Schönbrunn, 15 aralık 1805) . Fakat Ren konfederasyonunun kurul­ması Prusya’yı Rusya ile ittifaka sürükledi; Napolyon’a bir ültimatom gönderen Prus­ya’nın ordusu ezildi (Jena, Auerstedt, 14 ekim 1806), Berlin işgal edildi
(27 ekim 1806) , Tilsit antlaşmasıyle (1807) Prusya, topraklarının yarısını kaybetti; savaş tazminatlarını ödeyemeyen krallık işgal edildi ve Fransızların metbuu haline geldi.

Ama ba­rış yapılır yapılmaz, kral reformlara girişti ve Fransız devriminin yaydığı hürriyetleri ta­nıdı: Stein toprak köleliğini kaldırdı (9 ekim 1807) ve köylüler kralın şahsî mülkü olarak işledikleri topraklara sahip oldular. Bu reformlar kamuoyunda önemli gelişme­lere yol açtı ve 1810′da kurulan Berlin üni­versitesi, Fichte’nin etkisiyle alman milli­yetçiliğinin ocağı haline geldi. Scharahorst ve Gneisenau, kadroları tasfiye ederek, ta­limatnameleri yeniden hazırlayarak, ordu re­formuna giriştiler. Ama Stein’ın entrikala­rını haber alan Napolyon, onun görevden alınmasını sağladı (1808) ve ordu mevcudu­nu 42 000 kişi olarak sınırladı. Bununla birlikle 1810′da Hardenberg, Stein’ın eseri­ni yeniden ele aldı; malî imtiyazları kaldır­dı, kilisenin mallarına elkoydu, sanayi hürriyetini ilân etti, gençleri askerî eğitimden geçirerek (krümperler sistemi), orduyu ço­ğaltma yasağını işlemez hale soktu.

Prusya, Almanya’nın ayaklanmasında kesin rol oy­nayacak hale gelmişti. General Yorck’un Tauroggen’de bozguna uğraması (30 aralık 1812) ayaklanmaya işaret oldu. Doğu Prus­ya ayaklandı; kral topyekûn seferberlik i-lân ederek Fransa’ya savaş açtı (17 mart 1813) . 278 000 kişilik ordusuyle Avusturya’­yı koalisyona sürükledi.
Bu çaba ve fedakârlıklar Viyana kongre­siyle mükâfatlandırıldı (1814-1815). Prusya yeniden kurularak Saksonya’nın kuzey ya­rısı, Westfalen ve Rheinland’ı aldı; bir german devleti haline gelmişti ve Almanya’nın en zengin bölgelerini içine alıyordu.

• Almanya’da Prusya hâkimiyeti (1815 -1870). 1814′te girişilen idarî reformla krallık illere bölündü; iller de idare bölümleri ve çevrelerine ayrılıyordu. Yönetim, devlet kançılarının başkanlık ettiği bir meclisteydi. Prusya’nın yönetimi altında Zollvere’in (1834), öbür kuzey alman devletleriyle birleşmeyi hazırladı. Bununla birlikte kralın vaat ettiği anayasa Kutsal İttifak’ın etkisiy­le çıkarılmadı: üniversite derneklerine (Burschenschalten) kötü davranıldı.

Eski prusya ailelerinden meydana gelen soylular, Friedrich II’den beri devleti yönetiyor ve yerlerini yüksaltmekte olan burjuvaziye çok ağır bırakıyorlardı; öyle ki, XX. yy. başında Prusya’nın gücünün iki temel direği olan or­du ve bürokrasinin kilit noktaları hâlâ soy­luların elindeydi. Luther’ci kiliselerin bir­leşmesine ve devlet tarafından yönetilen bir kilise haline getirilmesine muhalefet eden Köln ve Poznan piskoposları tutuklandı. Daha liberal olan Friedrich Wilhelm IV (1840-1861), piskoposları serbest bıraktı ve genel af ilân etti (1844). Kamuoyunun baskı­sı karşısında temsilî meclise benzer bir meclis kurdu: Berlin «Birleşmiş Landtag’ı» (1847).

Berlin’deki 1848 ayaklanmasından bunalınca, bir kurucu meclis topladı ve li­beral bir anayasa çıkardı (1849). Ama Frankfurt parlamentosunda, Avusturya’nın dışta bırakılacağı bir Almanya’yı hâkimi­yeti altına almağa cüret edemedi; Avustur­ya kendi ülkesinde düzeni sağladıktan son­ra Friedrich’i bu yoldaki bütün denemele­rinden vaz geçmek zorunda bıraktı (Olmütz, 1850). Bunun üzerine Muhafazakâr parti ile luther’ci kilisenin Prusya devletini yönet­meğe başlaması, Hıristiyanlığın halkın gö­zünden düşmesine ve alman birliğini ger­çekleştirmeyi hedef alan Real Politik’in ha­zırlanmasına yol açtı. İki meclisten meydana gelen bir parlamento (senyörler meclisi [Herrenhaus] büyük mülk sahiplerini temsil ediyordu; ikinci meclis sınıflar Sistemine göre seçiliyordu) kuran 31 Ocak 1850 Ana­yasasını kabul ettikten sonra Friedrich -Wilhelm IV, Avusturya’nın tutumunun et­kisi altında kalarak yeniden bir tepki siya­setine döndü; fakat bir delilik buhranı ge­çirerek naipliği kardeşine bıraktı; kardeşi Wilhelm I adiyle hüküm sürdü (1861-1888).

Güçlü bir monarşi taraftarı olan yeni hü­kümdar, Roon’un 1860′ta sunduğu askerî reform projesini (üç yıl silâhlı hizmet; ihti­yat hizmeti süresinin artırılması, kadroların ve askerî bütçenin çoğaltılması) destekle­di. Yeni kralın iktidara çağırdığı Bismarck, bütçenin parlamentoda oylanmasına son ver­di ve dış siyaseti muhalefete aldırış etmeden yürüttü. Gücünü Düklükler savaşında de­nedikten sonra Avusturya’yı Sadowa’da ezdi ve 1866 seçimlerinde başarı kazandı. Prusya, Schleswig, Holstein, Hannover, Hessen Seçici prensliği, Hessen-Nassau ve Frank­furt’u ilhak etti. Kuzey Almanya konfede­rasyonuna giren öbür devletleri kontrolü altına aldı ve güney almanya devletlerini askerî ittifaklarla kendine bağladı. 1870 Sa­vaşı Bismarck’a alman birliğini gerçekleştir­mek imkânını verdi: Prusya kralı Versailles’da (1871), Almanya imparatoru ilân edilerek taç giydi.

• Prusya’nın sonu. Prusya’nın son yılları krallığın askeri teşkilâtını aktardığı Alman­ya’nınkiyle karışır. Bismarck aynı zaman­da hem imparatorluk kançıları, hem de Prusya başbakanıydı. Yeteneği ve otoritesi sayesinde, Reichstag (genel oyla Seçiliyor­du ve nispeten soldaydı) ile Landtag’ın (sınıflar seçim sistemi gereğince kendiliğin­den muhafazakârdı) birbirine ters kararlar almasının ortaya koyduğu nazik meseleleri çözebildi.

Prusya’nın, imparatorluk işlerini yöneten prusyalı personele ve kilit böl­geleri Prusya’da olan iktisadî güce daya­nan önceliği, Almanya’yı Birinci Dünya savaşına sürükledi. Bu yüzden bozgun ve 1918 Devrimi en çok Prusya’ya zarar ver­di; Almanya’dan ayrılan toprakların hepsi prusya toprağıydı. Sosyalistlerin etkisiyle de­mokratik bir anayasa çıkarıldı; bu ana­yasaya göre güç, meclis başkanını (sosyal demokrat Braun [1920-1932]) seçen Landtag aracılığıyle halktaydı. 1933-1935 Bir­leşme kanunlarıyle nasyonal sosyalizm, mil­let hükümranlığını yavaş yavaş Reich’a ak­tardı. Prusya o tarihten sonra pratikte or­tadan kalktı ve 1945 çözülmesiyle kesinlik­le yok oldu. Gücünü sağlayan toprakla­rın büyük kısmı, S.S.C.B. veya Polonya’­ya verildi; gerisi Doğu ve Batı Almanya’yı meydana getiren çeşitli Lander’ler ara­sında bölüştürüldü (1947). Milletlerarası kontrol kurulu Prusya devletinin sembolik dağıtılmasını ilân eden bir kanun çıkarın­ca Prusya’nın adı bile haritalardan silindi.

Osmanlı-Prusya ilişkileri

Prusya ile Osmanlı devleti arasında diplo­matik ilişkiler, XVIII. yy. başlarına kadar uzanır. 1718′de sadrazam Tevkiî Mehmed Pa­şa, Osmanlı devletinin Avusturya savaşla rıyle uğraştığı sırada, Prusya kralı Fried­rich Wilhelm I’e bir dostluk mektubu gön­derdi. 1720 Yılında Prusya kralı, Jurgowski adlı memurunu at satın almak için İs­tanbul’a gönderdi. 1739′da Friedrich Wilhelm, Mahmud I’e gönderdiği bir mektubunda Prusya’nın, imparatorun ordusuna asker toplamak mecburiyetinde olduğu hal­de iki yıldan beri bunu yapamadığını bil­diriyor ve Osmanlı devletiyle Prusya ara­sında bir ticaret anlaşması imzalanmasını teklif ediyordu.

Prusya’nın bu teklifinden bir sonuç çıkmamakla birlikte Osmanlı devletiyle Prusya krallığı arasındaki ilişki­ler kesilmedi, özellikle Yediyıl savaşları (1756-1763) başladıktan sonra ilişkiler da­ha da sıklaştı. Prusya kralı Friedrich II, Rusya, Avusturya ve Fransa’nın saldırısına uğrayınca Osmanlı devletiyle askerî bir an­laşma yapmak istedi. Bu amaçla, Adolf von Rexin adındaki elçisini İstanbul’a gön­derdi.
Prusya’nın teklifi sadrazam Ragıb Paşanın başkanlığında toplanan divan ta­rafından incelendi. Rusya ve Avusturya ile harbi gerektirecek bir durum olmadığı için kabul edilmedi; fakat bu ittifak teklifi ke­sin olarak da reddedilmedi. Elçiye verilen cevapta askerî ittifakın daha uygun bir za­mana bırakılması, şimdilik bir ticaret anlaşmasıyle yetinilmesi gerektiği bildirildi. Prusya ile bir ticaret anlaşması imzalandı (1761) Friedrich 1762′de rus çarı olan Pet-ro III ile anlaşarak rus cephesindeki savaşlara son verdi ve Osmanlı devletiyle Avusturya’ya karşı bir anlaşma yapmak istedi. Kesin olarak barış taraftarı olan sadrazam Ragıb Paşa bunu da kabul et­medi. Ahmed Resmî Efendi bu sırada Ber­lin’e gönderildi (1764). Osmanlı – Avustur­ya – Rusya savaşları sırasında (1787-1792), Osmanlı-Prusya ittifakı için yeniden teşeb­büse geçildi.

Rus-Avusturya ittifakı karşı­sında yalnız kaldığını anlayan Prusya, hem bu iki devlete karşı kendi güvenliğini sağ­lamak, hem de Osmanlı devletinin kendi­siyle yapacağı bir ittifakı bu iki devlete karşı bir tehdit vasıtası olarak kullanmak için, Osmanlı devletine Avusturya ve Rus­ya’ya karşı bir ittifak teklif etti. Bu teklif Osmanlı devleti tarafından kabul edildi. 5 Maddelik bir antlaşma meydana getirildi (1 şubat 1790). Bu antlaşma gereğince Avusturya ve Rusya, Tuna’yı geçerek neh­rin güneyindeki osmanlı topraklarına saldırırsa, Prusya bu iki devlete savaş aça­cak, Osmanlı devleti çıkarlarına uygun bir barış yapana kadar savaşa devam edecek­ti. Buna karşılık Osmanlı devleti yapıla­cak barış antlaşmasında Avusturya’nın Le­histan’dan almış olduğu Galiçya’nın tekrar Lehlilere verilmesine çalışacaktı.

Antlaş­manın ikinci maddesinde 1761 yılında im­zalanmış olan ticaret anlaşmasının yürürlükte olduğu tasdik ediliyor; Osmanlı dev­leti, Akdeniz’de gidip gelen prusya ticaret gemilerinin kuzey afrika korsanlarına karşı korunmasını taahhüt ediyordu. Antlaşma­nın üçüncü maddesi gereğince Osmanlı devleti Avusturya ve Rusya ile barış yapmadıkça Prusya da bu iki devletle barış yapmayacaktı. Buna karşılık Prusya, Le­histan ve İsveç; Rusya ve Avusturya ile barış yapmadıkça, Osmanlı devleti de bu iki devletle barış yapamayacaktı. Antlaşma­nın dördüncü maddesinde barış antlaşma­sından sonra Prusya, Osmanlı devletinin toprak bütünlüğüne kefil oluyor, barıştan sonra Rusya ve Avusturya, Osmanlı dev­letine savaş açarsa, bu iki devlete savaş açmayı taahhüt ediyordu. Yine bu mad­dede Fransa ve İngiltere’nin osmanlı top­rakları üstünde sahip olduğu haklara Prusya’nın da sahip olması şart koşuluyor­du. Prusya bu antlaşma gereğince Avus­turya sınırına askerî kuvvetler gönderdi.

Osmanlı devleti de Prusya’nın isteği üzerine kendisi için tehlikeli olan rus cep­hesine küçük birlikler göndererek asıl bü­yük ordusunu Avusturya sınırına şevketti. Antlaşmanın imzasından sonra Avusturya ve Prusya kralları Reichenbach’da buluşa­rak Avusturya ve Osmanlı devleti arasında savaştan önceki sınır üstünden barış ya­pılmasına karar verdiler (1790). Prusya, Os­manlı devletinin bu isteğine rağmen Rusya’­ya savaş açmaktan çekindi. Selim III’ün Prusya’nın Rusya’ya savaş açmasını sağlamak amacıyle Berlin’e gönderdiği Ahmed Azmi Efendinin çalışmaları bir sonuç ver­medi. Prusya, Osmanlı devletiyle olan ant­laşmasını bir tehdit aracı olarak kullandı. 1793′te Avusturya ile Rusya’nın Lehistan’ı taksiminden kendisi için pay çıkardı. Baltık kıyısındaki Danzig ve Thorn limanları ile çevresindeki toprakları aldı. Selim III zamanında Osmanlı devleti Berlin’de de­vamlı elçilik kurdu (1793). Mahmud II ye­niçeri ocağını kaldırdıktan sonra Prusya’­dan başta Moltke olmak üzere pek çok uzman subayı yeni osmanlı ordusunun yetiştirilmesi için getirtti.

Askeri tarih

Prusya ordusunu, XVII. ve XVIII. yy.da devletlerini kurmanın tek şartı olarak gö­ren Hohenzollern’ler meydana getirdiler. Ordunun yaratıcısı, oğluna 30 000 kişilik daimî bir ordu (alman devletleri arasında en kuvvetli ordu) miras bırakan Friedrich-Wilhelm idi (1640-1688). Ama bu orduya sonradan modern alman ordusunun benim­sediği temel özellikleri, «çavuş-kral» Friedrich Wilhelm I (1713-1740) ve Friedrich II (1740-1786) kazandırdı. Friedrich I, 1733′te mecburî askerlik hizmeti (her alay be­lirli bir «kanton»dan toplanıyordu) koya­rak ve birlikleri sert bir disiplin ve talime (drill) tabi tutarak ordunun temelini kur­du; bu arada da iktisat ve etkililik ilkeleri altında yönetimi kontrol eden sıkı bir ida­re (Heeresverwaltung) kuruldu. Ordu 1713′te 40 000 kişiyken, 1740′ta 83 000′e yüksel­di.

Bu yüksek nitelikli araca Friedrich II, ay­nı zamanda hem bir devlet doktrini hem bir savaş doktrini hazırlayarak bir düşün­ce kazandırdı; siyaset ve stratejiyi sıkıca birbirine bağlayan bu doktrinler, daha son­ra haleflerini (Bismarck, Moltke, Schlieffen, Seeckt, Hitler) aynı zekâ yapısı ve tek bir eylem isteğinde birleştirdi. 200 000 Ki­şiyi bulan Friedrich II’nin ordusu, zafer­leri ve metotlarının yaygınlaşması (eğik düzen; prusya tarzı eğitim) sayesinde Av­rupa’nın başlıca askerî gücü haline geldi. Friedrich II’nin ölümünden sonra şaşkın­lığa düşen ordu, gerileyerek Jena’da çök­tü (1806) ve Tilsit barışıyle mevcudu 42 000 kişiye indirildi.

Fakat bu felâket büyük bir gelişmenin başlangıcı oldu; 1807′de Or­du Reformu komisyonunun başına getiri­len Scharnhorst’un hırslı yönetimi altında, bir vatansever subaylar grubu Napolyon’a karşı savaşı yeniden başlatmayı sağlayacak imkânları yaratmağa çalıştı. 1808′de Savaş bakanlığı ve Genelkurmay kuruldu; aktif birlikler altı bölgesel tümende toplanıyor­du ve yedeklerin hızla silâh altına çağrıl­ması (krümperler sistemi) sayesinde kolay­ca savaşa hazır hale geliyordu. Boyen’in (savaş bakanı, 1848) ve Gneisenau’nun yö­netimi altında, prusya ordusu 1813-1814 kurtuluş savaşında büyük rol oynadı. 1815′ten sonra bu çabaya ara verilmeden devam edildi: eski tümenlerin yerini 8 bölgesel ko­lordu aldı; yalnız muhafız alayı askerleri bütün krallıktan toplanıyordu. Otuz yıla çıkarılan askerî hizmet dönemi, muvazzaf alaylar ve kolordulara tugaylar halinde dağıtılmış Landwehr ile orduyu kurmağa im­kân verdi.

Ama başlıca reform subayla­rın ve kumanda heyetinin yetiştirilmesinde yapıldı. Ordu, devlet ve halk arasındaki birliği sağlam temellere dayandırmak iste­yen Scharnhorst’un dileği uyarınca subay­lar artık soylular arasından olduğu kadar, burjuvalardan da seçiliyordu. Okulların ve birliklerin verdiği bilgilerde Friedrich geleneği, çağın yeni değerleriyle birleştirildi ve Napolyon’un seferleri Fransa’da değil de Prusya’da inceden inceye öğrenildi. Yara­tıcı düşüncenin bu yenilenmesinde başlıca ad Clausewitz’dir; Clausewitz, Vom Kriege (Savaş üstüne) [1832] adlı meşhur kitabiy­le bütün çağdaş askerlik düşüncesini et­kiledi. Ders verdiği Harp okulu ve Grol-man’ın «ordunun üst kademesinin yetiştirildiği okul» diye nitelediği Genelkurmay bu alanda kesin rol oynadı. Grolman’ın görevden ayrılmasından sonra sırasıyle Müffling (1820-1828), Grauseneck (1829-1848), Reyher (1848-1857) ve Moltke (1857-1888) tarafından yönetilen Genelkurmay ordunun fikrî hazırlanmasıyle ilgili her şeyi üstüne aldı; ordunun yönetimi Genelkurmaya (Generalstab) verildi. Doğrudan doğruya Ge­nelkurmay başkanlığına bağlı olan üyele­ri orduya tevazu (sloganları «Mehr sein als scheinen», «Göründüğünden fazla olmak» kaldı), teşebbüs ve sorumluluk anlayışından oluşan bir düşünce birliği kazandırdı; bu düşünce bütün savaşlarda kesinlikle orta­ya kondu.

Bismarck iktidara geldiğinde Friedrich II’­nin siyasetini yeniden ele alınca, Moltke ona ender bulunur bir yardımcı oldu. Or­du yeniden geliştirildi; bu gelişmeyi ba­kan olan Roon, şansölye ile parlamento arasında ciddî bir mücadeleden sonra ger­çekleştirdi (1882). 1830-1848 Arası beklenileni vermemiş olan Landwehr’in birlik­leri yerine orduyu mütecanis ve iyi talim­li dokuz kolordu haline getiren yeni bir­likler kurdu; bu arada Dreyse tüfekleri ve namlu dibinden doldurulan yivli Krupp topları sayesinde donatım da modernleş­tirilmişti. Bismarck bu 350 000 kişilik or­du ile isteklerini Sadowa’da (1866) Avus­turya’ya kabul ettirdi.

Bundan sonraki il­haklar sonunda Prusya, kuvvetlerine üç kolordu daha ekledi ve Bismarck ile Moltke’nin kurnazlığı sayesinde 1867′de gizli askerî antlaşmalarla bir yıl önce yendiği alman devletlerinin hemen hepsini kendine bağladı. Alman devletleri 1870′te Prusya’­nın emrine üç kolordu (bir Saksonya, iki Bavyera’dan) ve üç tümen (bir Hessen, bir Württemberg, bir Baden’den) verdiler. Gerek askerî bakımdan (Moltke’nin Fran­sa’ya karşı 500 000′den çok askerli bir or­dusu vardı), gerek Prusya kumandasının önceliğini onayladığı için siyasî bakımdan, bu yardım kesin sonuç verdi. Sefer başa-rıyle sonuçlanınca Prusya ve Moltke’nin hâkimiyeti altında ama müttefiklerin hâlâ canlı askerî geleneklerine de saygı göste­rilerek II. Reich ordusu kuruldu. 1871′de kurulan bu ordu «alman ordusu» adlı ilk ordudur. Bk. ALMANYA Askeri tarih bölü­mü. (LM)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSYA Genel tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRUD’HON (Pierre Paul)

Tarih 11 Haziran 2009

PRUD’HON (Pierre Paul), fransız ressamı (Cluny 1758-Paris 1823). Bir taş yontucusu­nun onuncu oğlu, Dijon’da okudu, Paris’te sanatını geliştirmek imkânını elde etti. 1784′te Bourgogne eyaletleri Roma ödülünü kazandı. 1785′te Roma’y»i yerleşti. İtalya’­da, özellikle Raffaello, Vinci ve Correggio’nun eserlerini inceledi. 1789′da Fransa’ya döndü, gravür ve süslemeler yaptı; özellikle Josephine de Beauharnais’nin konağında, Saint-Cloud sarayının bir tavanında (Ger­çeğin Yeryüzüne İnişi), Lcuvre’da (Çalış­manın Yol Gösterdiği Deha) çalıştı. Çok sayıda portre, alegorik ve mitolojik konulu tablolar (Psykhe’nin Kaçırılışı, Diana’nın Jüpiter’e Yakarışı, Suçu Kovalayan Ada­let ve İntikam) yaptı, 1817 Salonu’nda, Astyanaks’ın Kaderine Ağlayan Anâromakhe adlı tablosunu sergiledi. Prud’hon’un maviye çalan kâğıt üzerine füzen ve tebe­şirle yaptığı desenler, yağlıboya resimlerin­den daha çok dayanmıştır. Constance Mayer’in portresi (Louvre’daki desen bölümü) şaheserlerindendir; çıplak’larının çoğundaki şehvetli güzellik, Ingres’i ve Chasseriau’yu haber verir. Prud’hon, romantizmin öncü­lerinden sayılır. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUD’HON (Pierre Paul) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROVİNS

Tarih 11 Haziran 2009

PROVİNS, Fransa’da Seine-et-Marne ida­re bölgesinde idare çevresi merkezi, Brie’de, Nogent-sur-Seine’in kuzeybatısında; 10 587 nüf. Durteint’e hâkim yüksek bir burunda kurulan yukarı şehirde, ilgi çekici surlar (XII. – XIV. yy.) vardır. Turizm ve ticaret merkezi.
—idare çevresi, 80 508 nüf. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVİNS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROVENCE Tarih

Tarih 11 Haziran 2009

PROVENCE Tarih

Phokaia’lılar M. ö. VI. yy.da Massaliaryı (Marsilya) kurdukları sırada Ligürler de Rhöne’un doğusunda Akdeniz kıyısına yer­leştiler; Massalia gerek doğrudan doğruya, gerek ticaret acenteleri aracılığıyle yerli­ler arasında yunan asıllı bir tarım (bağcılık, zeytinlikler) ve sanayiyi (çanak çömlek ya­pımı) yaydı. Keltler, Ligürlerle karıştılar (M.ö. IV.-III. yy.). Galya’da bir koalisyon kurulması (125-121), Romalıları ülkeyi işgal etmeğe teşvik etti (salyen kalesi Entromont’un yıkılması; Aix’in kurulması 122); bu iş­galin hedefi, İspanya’ya geçişi kolaylaştırmaktı (via Domitia’nın inşası). İlk Alp ötesi eyalet (Provincia Romana) meydana geldi ve bölgeye adını verdi:
Provence. Son­radan Narbonnensis (Narbonne’un kurul­ması, 118) adını alan bu eyalete Tötonların yenilmesinden (Aix, 102) ve barışın sağlan­masından (90-83) sonra tüccarlar ve şöval­yeler akın etti. Marsilya’ya boyun eğdirilmesinden sonra (49) Sezar emekli askerlerini Arles, Bezieıs ve Frejus’e yerleştirdi; Augustus da, Orange, Vienne, Avignon v.b. kolonilerini kurarak eyaletin yasasını tespit etti. Alp kesimi (Alp e s-M arıt ime s) impara­torun yetkisi altına verildi; bölgenin geri kalan kısmı senato eyaleti haline getirildi ve bir vali ile bir meclis (her ikisi de Narbonne’da [Narbonnensis]) tarafından yöne­tilmeğe başlandı. İlk barbar akınlarından sonra (M.S. 250′ye doğr.) Narbonnensis iki­ye bölündü; Rhöne’un doğusundaki kısım (Alpes Maritimes buraya bağlıydı) Viennoise adını aldı (293-305). Yeni barbar akınları ön­ce Viennoise’ın doğusunda ikinci bir Nar­bonnensis kurulmasını (381), sonra Galyalar valisinin Treves’den Arles’e çekilmesini ge­rektirdi. Arles, Batı imparatorluğunun de­vamı boyunca (395-476), Vizigotlara direndi. Batı Roma imparatorluğu yıkılınca bölgenin güneyini Vizigotlar, kuzeyini ise Burgondlar işgal ettiler. Vizigotların Vouills’de bozguna uğramasından (507) sonra yerlerini Ostrogotlar aldı; sonra Franklar Provence’ı krallık­larına kattılar (536). Bourgogne krallığına bağlanan Provence, muhtariyetini bir ölçü­de korudu; ama Araplar Septimania bölge­sini işgal edince (VIII. yy.) Charles Mart el Arapların tarafını tutan Provence’lılara bo­yun eğdirdi (736-739). Martel’in birliklerinin yakıp yıktığı Provence, Karolenjler zamanın­da büyük ölçüde geriledi. Verdun antlaşmasıyle (843) Lothar’a geçen eyalette, oğlu Kari ilk Provence krallığını (855-363) kur­du. Mirasçılar arasındaki on beş yıl süren mücadeleden sonra Kel Charles’ın kayınbi­raderi Boson, Bourgogne ve Provence kralı seçildi (879); Boson’un ölümünden sonra birçok defa el değiştiren eyalette, 947′de Bourgogne-Provence krallığı kuruldu. Bura­nın hükümdarı Konrad, Arles, Apt ve Avignon’da üç kontluk kurarak yönetimi elinde topladı. Bu sayede Boson’un oğlu Guillaume, derebeylere hâkimiyetini kabul ettire­rek, kıyıya yerleşmiş olan Arapları ülkeden çıkardı; şehirlerde ticaretin yeniden başla­ması sayesinde burjuvazi gelişmeğe başladı. Bourgogne Provence krallığı imparatora ge­çene kadar (1032) Guillaume’un sülâlesi iktidarı elinde tuttu. Toprakların kadın vâris­ler elinde bölünmesini önlemek için 1112′de Gevaudan’lı Beauce ile evlenen Barcelona kontu Ramon Berenguer III ve Toulouse kontu Alphonse Jourdain 1125′te Provence’ı bölüştüler. Berenguer III, Rhöne, Durance, Alpler ve deniz arasında kalan toprakları (kontluk), Alphonse Jourdain ise Rhöne’un batısındaki kısmı (markilik) aldı. Baux de­rebeyleri (Baux savaşları, 1142-1162), Forcalquier kontları ve Toulouse kontlarıyle çatışan katalonyalı Provence kontları, din adamlarının desteğini sağladılar; savaşı kazanınca evlilik yoluyle Forcalquier kontlu­ğunu ele geçirdiler (1196). Kontların Toulon’da ve Balear adalarında müslümanlarla savaştıkları sırada, doğu ticaretiyle zengin­leşen burjuvalar birçok hürriyet elde ettiler. Tutumları kont Ramon Berenguer IV’ü (1209-1245) kontluğu yeniden teşkilâtlandır­mağa şevketti. Berenguer IV, Provence’ı «baillie»liklere (adalet görevlisi) böldü; ken­dinden öncekilerin siyasetinden vaz geçti ve Fransa ile ilişki kurdu (1235′e doğr). ölümü üzerine yerine damadı Anjou’lu Charles geçti (1246-1285); sık sık yurt dışına çıkmak zorunda kalan Charles, Provence’ta katalan asıllı bir senechal tarafından yönetilen ger­çek bir merkezî hükümet kurdu; senechal’e bir kurul yardım ediyordu; Charles iki yeni «baillie» kurdu ve Baux derebeylerinin des­teklediği bir komün isyanından yararlanarak konsüllüklerin yerine «viguerie»leri (hâkim) getirdi (1251-1262). Ramon Berenguer IV-ün ustaca maliye siyasetiyle biriken bütçe fazlası, Charles I’in İtalya’da, özellikle Na­poli’de (1266) bir ittifak ve fetih siyasetine girişmesine imkân verdi. Ama Sicilya kat­liamı (1282) ertesinde, Napoli Deniz savaşında Charles I’in bozguna uğramasından sonra, oğlu Charles II’nin (1285-1309) fid­yesini ödemek için ilk Provence meclisleri toplandı (1286) ve vergi işleri düzenlendi. Provence’ın zenginliği, Sicilya’nın ve Akka’-yı müslümanların almasından (1291) sonra doğu ticaretinin kaybedilmesinden, Ara-gon’a karşı savaştan ve korsanlardan büyük zarar gördü. ülke o tarihte halkının üçte ikiye yakınını kaybetti. Kra­liçe Jeanne I, Anjou’lunun (1343 – 1382) siyaseti, şirketlerin (1357-1358), Aragon çe­telerinin (1361) ve fransız çetelerinin (1365-1369) akınları durumu daha da ağırlaştır­dı. Jeanne I’in evlat edindiği (1380) Anjou’­lu Louis I’in (1383-1384) ölümünden sonra dul karısı, Nice, Puget-Theniers, Lantosque vadisi ve Barcelonette’i Savoia’ya bıraktı. Vârisleri Louis II (1384-1417) ve Louis III (1417-1434), Napoli’yi yeniden ele geçirmek için giriştikleri seferler yüzünden hazineyi boşalttılar. Rene (1434-1450) Napoli’yi kesinlikle kaybetti ve barış yeniden sağlanın­ca Provence’ın iktisadî kalkınmasına katkı­da bulundu. Yerine geçen yeğeni Maine’li Charles (öl. 1480) ölürken Provence’ı Fran­sa kralı Louis XI’e miras bıraktı. Fransa kralı bir barış ve birliği sağlama siyaseti güttü. Fransız-lspanyol savaşları sırasında François I’in isviçreli ve alman birlikleri, Provence’a («Valdo’culuğu» ve Luther’ciliği soktular (1545). Aix parlamentosu sapkınlı­ğa savaş açtı ve «valdo’cular» ezildi (1545). Din savaşı sırasında katolikler «Ligue» (birlik) adı altında birleşirken Protestanlar krala ve «siyasetçilere» yanaştılar (1584). Ligue başkanı Cassaubc (1591-1596), Marsil­ya’da zorbalığını sürdürürken vali, Proven­ce’ın ortasına ve güneyine hâkimdi. Aix parlamentosu, Henri IV’ün mezhep de­ğiştirmesinden sonra tanıdı (1594). Her üç yılda bir toplanan meclisler vergi kanunları çıkarmada çekimser davrandığından, 1639′dan sonra toplanmağa çağrılmadılar; yerleri­ni kralın iktidarını destekleyen bir komün­ler genel meclisi aldı; bu mecliste Aix konsülleri, Provence’ın savunucusuydu. Bir dilekçe meclisi kurulması ve üye­lerine parlamento başkanı ve danışmanı olma imkânı tanınması (1647) soyluların is­yanına yol açtı; isyanı Mazarin’in Provence valiliğine tayin ettiği Merceur dükü bastır­dı (1652-1653). Marsilya’ya boyun eğdirilme-sinden sonra (mart 1660), Provence’ı krali­yet idaresi yönetti.

XVIII. yy.da kral birliklerinin avusturyalı istilâcıları püskürttükleri (1707-1746) ve ve­banın Provence’ı kırıp geçirdiği (1720) sı­rada, Provence’lı korsanlar bir yağma hare­ketine giriştiler. Paris parlamentosu gibi Aix parlamentosu da Jansenius’çuluk lehine mücadele etti ve civzitlerin suçla­narak sürgün edilmesinde önemli rol oynadı (1764). Maupeou tarafından kaldırı­lan (1771) Aix parlamentosu yeniden toplan­dıktan sonra (1775) siyasetle ancak ikinci derecede rol oynadı, imtiyazlılar 1770′ten itibaren Provence meclislerinin toplanma­sını istediler; ama komünlerin genel meclis­lerine çoğunluk vermeyi ve vergilerde yeni bir dağılım yapmayı kabul etmediler. Bunun üzerine halk imtiyazlılara karşı şiddet hareketlerine girişince, imtiyazlılar muafi­yetlerinden hemen vazgeçtiler. 1789 Etats generaux seçimlerinde seçilen iki Provence’lı-nın devrimin yönetiminde kesin etkisi oldu. Aix ve Marsilya’da Mirabeau; Paris’te, Sieyes. Provence üç idare bölgesine bölündü (26 şubat-4 mart 1790): Bouches-du-Rhöne, Var ve Basses-Alpes idare bölgeleri: bu bö­lünmeyle Provence’ın son siyasî imtiyazları da ortadan kalktı.

— Leng. Provence dili teriminin dilbilimde iki kullanımı vardır: geniş anlamıyle oc dili lehçeleri bütününü ve özellikle eski proven­ce dilini veya trubadurların dilini, dar anla­mıyle de bugün Eski Provence, Nice kont­luğu, Venaissin kontluğu, Dauphine’nin gü­neyi ve Nîmes ile Uzes idare çevrelerini kap­sayan topraklar üzerinde konuşulan dili belirtir. Şüphesiz bu iki anlamlılık biraz rahatsız edicidir; bazı dilbilimciler, provence dili teriminin geniş anlamını belirtmek için Oc’tan türeyen Oksitan kelimesini kullan­dılar; ama bu kelime de iki anlamlıdır, çün­kü günümüzde oc dili lehçelerinin tümü için ortak bir dil kurmak isteyen ve trubadur­ların imlâsını kullanan bir grup modern ya­zar (özellikle languedoc lehçesiyle yazanlar) tarafından Özel bir anlamda ele alınır.

Dar anlamıyle provence dilinin en azından dört değişik biçimi vardır: Rhöne’un her iki kı­yısında konuşulan rhâne lehçesi; Martigues ve Marsilya’dan Cannes’a ve Apt’tan Draguignan’a kadar uzanan kıyı lehçesi; nice lehçesi ve Forcalquer ile Castellane ve Sisteron ile Allos arasında oknuşulan gap leh­çesi; buna Yukarı Alpler’de konuşulan alp provence lehçesi de eklenebilir; bir geçiş lehçesi sayılan bu lehçe, fransız-provence lehçesi özellikleri kapsayan gap lehçesinin değişik bir biçimidir. Bü lehçelerin her biri­nin değişik biçimleri vardır: lehçesel parça­lanma çok yaygındır ama farklar yalnız fo­netikte görülür; lehçelerin kelime hazinesi, morfolojisi ve sözdizimi ortaktır; yalnız, nice lehçesinin bu konuda ayrıcalık gösterdiği söylenebilir; çünkü 3388′de Provence’ın geri kalan bölümüyle bağlarını koparan ve bu yüzden özel bir evrim geçirerek birçok eski biçimi muhafaza eden bu lehçe, kendine has bir görünüm kazanmıştır. Bu lehçelerden rhâne lehçesi, Mistral ve çö­mezleri (Felibrige okulundan şairler) saye­sinde edebiyat dili oldu ve çok zengin bir edebiyatın ifade aracı haline geldi. Mistral, Aubanel, Roumanille,
J. d’Arbaud, V. Bernard’ın eserleri milletlerarası bir üne ulaştı. Provence dili, Mistral’den önce de sürekli ve çoğunlukla başarılı olarak yazılmıştı; XVI. yy.da Bellaud de la Bellaudiere, XVII. ve XVIII. yy.da Brueys, Zerbin, T. Gros, J.de Cabanes, XIX. yy.da marsilyalı şarkı yazarı Victor Gelu tarafından işlendi. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVENCE Tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROVENCE

Tarih 11 Haziran 2009

PROVENCE, Fransa’da eski eyalet, coğra­fî sebeplerle Venaissin ve Nice kontlukları bu eyalete bağlanırdı. Provence o şekliyle bugünkü Bouches du-RhOne, Vaucluse, Bas-Oses-Alpes, Var ve Alpes-Maritimes idare bölgelerini içine alıyordu. (Provence-COte d’Azur bölgesel seçim çevresi bu idare böl­gelerinin yanı sıra Hautes-Alpes ve Korsi­ka’yı da içine alır.)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVENCE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROUVE (Jean)

Tarih 11 Haziran 2009

PROUVE (Jean), fransız mimarı (Nancy 1901), Victor Prouve’nin oğlu. 1923′te kendi hesabına bir atelye açarak iç ve dış parmak­lıklar, mağaza kepenkleri, madenî mobilya ve doğrama işleri yaptı. Le Corbusier ve Mallet-Stevens’in dikkatini çekti; Beaudouin ve Lods ile çalıştı (Clichy halkevi, Buc Hava kulübü, Fransa’da katlanmış çelik saç­tan ilk perde duvar örneği). 1944′te Nancy belediye başkanı, sonra Danışma kurulu üyesi seçildi. Yenilikten yana olan mimar­lara yardım etti: Paris’te İnşaat federasyonu binası (1949), Lille Enternasyonal fuarı bina­sı (1950-1951), Eordeaux İtfaiyeciler kışlası (1951) v.b. özellikle Meudon’da evler yaptı (1950), standartlaştırmaya başvurmak ve hafif alaşımlar kullanmak suretiyle yapı iş­lerinin sanayileştirilmesinde büyük rol oy­nadı. Nancy’deki evi (1954), üslûbunun en belirgin yanını ortaya koyar: ana iskelet, kat­lanmış saçtan yapılmış açık bir kesonlar sis­teminden kurulmuştur; yanları, zemine otu­ran beton döşeme taşlarına gömülü profil­lere uygun şekilde yapılmıştır; katlanmış saçtan bir kiriş, alüminyum kasalardan mey­dana gelen çatıyı taşır, örtü, çelik strüktürlü ahşap panolarla sağlanmıştır. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROUVE (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROUST (Joseph Louis)

Tarih 11 Haziran 2009

PROUST (Joseph Louis), fransız kimyageri (Angers 1754-1826). Bir eczacının oğluydu. Rouele’in öğrencisi oldu. Paris’te Salpetriere hastahanesi başeczacılığına getirildi. İd­rar, fosforik asit ve şap üstüne incelemeler yaptı, balonlarda seyreltik havanın yerine hidrojenin kullanılması üstünde çalıştı, ay­rıca Pilâtre de Rozier ile işbirliği yaparak bir balonla uçmayı başardı (1874). İspanya’­ya gitti, Segovia Topçu okulunda kimya öğ­retmeni oldu, Madrid’de kral Carlos IV’ün laboratuvarını yönetti; bu sırada üzümden şeker elde etti. 1806′da Fransa’ya döndü. Kıta ablukası sırasında Napolyon ona bir şeker fabrikası kurması için önemli bir pa­ra teklif etti, fakat Proust bu teklifi kabul etmedi. Kimyasal analizin kurucularından olan Proust, kaynağı ne olursa olsun, suyun bileşiminin değişmediğini ispat ederek, 1806′da, kendi adını taşıyan belli oranlar kanunu’nu ortaya koydu. Berthollet ile bu konu­da giriştiği uzun bir tartışmada (1801-1808), kimyasal türlerin bileşiminin mutlak şekilde değişmez olduğu ilkesini savundu ve sonun­da düşüncesini kabul ettirdi. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROUST (Joseph Louis) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROUDHON (Pierre Joseph)

Tarih 11 Haziran 2009

PROUDHON (Pierre Joseph), fransız sosya­listi (Besançon 1809-Paris 1865). Orta halli bir ailenin çocuğuydu, öğrenimini yarıda bı­rakarak, bir basımevinde musahhih olarak çalışmağa başladı. 1831-1832′de Fransa’yı dolaştı. Basımcı olarak Besançon’a yerleşti;

Fourier taraftarlarıyle tanıştı (1846). Sonra Paris’te yerleşti (1838) ve gazeteciliğe başladı. Geniş, fakat karmakarışık bir kül­tür edindi. Sosyalist çevrelerle tanıştı ve bu arada Kari Marx ile dost oldu. Fakat az sonra Marx’a cephe aldı. İlk eseri olan Mülkiyet Nedir? (Qu’est que la Propriete?) [1840] ile tanındı, fakat bu eserde geçen «Mülkiyet hırsızlıktır» cümlesi düşüncesini özetlemekten uzaktı. Daha sonra yayımla­dığı Theorie de la Propriete (Mülkiyet Te­orisi) [1865] adlı eserinde «ortak düzenin kendiliğinden ürünü» olan modern mülkiye­tin «görünüşte hukuk mantığına ve sağduyu­ya aykırı olarak ortaya çıktığını, fakat bu­nun hürriyetin zaferi, iktidara karşı çıkabi­lecek en büyük devrimci güç diye alınabi­leceğini» ileri sürdü. Daha önce Le Peuple (Halk) gazetesinde «Biz herkes için mülkiyet istiyoruz» diye yazmıştı. Gerçekte Proudhon anarşiye yatkın bir bireyciydi. «Anarşi bugünkü toplumların, hiyerarşik ilkel top­lumların varoluş şartıdır». Toplumsal ada­letsizlikten derinden derine etkilenen yazar, çözümü kapitalist çıkarların («yabancı hu­kuku») «Mübadale bankası»nın karşılıksız kredisi sayesinde ortadan kaldırılmasında görüyordu. Ona göre bu sistem, iskontoyu, yani sermaye faizini ortadan kaldıracaktı.

Haziran 1848′de Proudhon, Kurucu meclise milletvekili seçildi; 1849′da Halk bankasını kurdu. Bu banka, ona göre, karşılıksız kre­dinin mümkün olduğunu ispat edecekti. Na­zarî sisteme aykırı düşmekle beraber (Halk bankasının sermayesi vardı, Mübadele ban­kasının ise sermayesi olmayacaktı; yüzde 2 faiz alıyor ve bu faizi yüzde 0,25′e düşürme­yi tasarlıyordu; oysa Mübadele bankası karşılıksız kredi verecekti), bu kurum çalışa­madı: ödenmiş sermayesi hiç bir zaman 18 000 frangı geçmedi. Geleceğin Napoleon III’üne karşı yayımladığı iki makaleden ötürü üç yıl hapse mahkûm oluşu, Proudhon’un, uğradığı başarısızlığın iyice bilincine varma­sını sağladı. Genç bir işçi kızla evlendi, iktisadî meseleleri geçici olarak bir yana bırakarak, sosyal ve siyasî meseleleri ince­lemeye yöneldi. Çeşitli kişisel (hastalık) ve ailevî (kızlarının ölümü) engellerden sonra, De la Justice dans la Revolution et dans l’Eglise (Devrimde ve Kilisede Adalet) [1858] adlı eserini yayımladı, yeniden üç yıl hapse mahkûm oldu; Brüksel’e sığındı.

Paris’e dönünce (1862), merkeziyetçiliğe karşı koyan Du Principe Federatif (Federasyon İlkesi üstüne) [1863] adlı eserini yayımladı. Çalışmaktan çökmüş olarak üç yıl sonra öldü. Saint-Simon’cuların, Fourier’nin («ça­ğımızın en büyük yutturmacısı»), Louis Blanc’ın («zırva formüllerle işçileri zehirle­di»), Kari Marx’ın («sosyalizmin tenyası») ve komünizmin («Nuh’tan kalma saçmalık») şiddetli tenkitçisi olan Proudhon, işçi ve ay­dın çevrelerinde büyük bir etki yarattı. Bu­na karşılık, Marx, Systeme des Contradic-tions £conomiques ou la Philosophie de la Misere’e (iktisadî Çelişkiler Sistemi veya Sefaletin Felsefesi) [1846] cevap olarak yaz­dığı Felsefenin Sejaleti’nde (Misere de la Philosophie) Proudhon’u şiddetle tenkit etti ve onu bir «küçük burjuva» olarak gösterdi. Proudhon’un sistemi, iktisadî ve sosyal plan­da iştirakçi, siyasî alanda federalistti. Bu sonuca ulaşmanın yolu, otorite ilkesinin ye­rine, sözleşme kavramını getirmektir; ona göre sözleşme, «eşit ve hür varlıkların be­nimseyebileceği tek ahlâkî ilişkidir». Büyük sınaî üretim üniteleri, işçilerin kendi arala­rında kuracakları üretim kooperatifi veya millî atelye niteliğinde olmayan ortaklıklar haline gelecektir; üreticiler kendi araların­da maliyet fiyatı üzerinden serbestçe mal ve hizmet mübadele edeceklerdir: faizin (kredi bedava olacağı için) ve kârın ortadan kaldırılması, sınıfları birbiriyle kaynaştıra­caktır («burjuva sınıfıyle proletaryayı orta sınıfta, geliriyle geçinen sınıfla, ücretiyle ge­çinen sınıfı da tam anlamıyle ne geliri, ne ücreti olan, fakat icat ve teşebbüs eden, değerlendiren, üreten, mübadele eden sınıf içinde eritmek»), öbür eserleri: Organisati-on du Credit et de la Circulatîon (Kredi­nin ve Para Tedavülünün Düzenlenmesi) [1848], Solution du Probleme Social (Sosyal Problemin Çözümü) [1848], Les Confessions d’un Revolutionaire (Bir Devrimcinin itiraf­ları) [1849], L’İdee Generale de la Revolution au XlXe Siecle (XIX. yy.da Genel Devrim Fikri) [1851], La Guerre et la Paix (Savaş ve Barış) [1861], De la Capacite Politique des Classes Ouvrieres (İşçi Sınıfının Siyasî Yeteneği) [1865]. Yazışmaları (Correspondance) Sainte-Beuve tarafından ya­yımlandı. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROUDHON (Pierre Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRONY

Tarih 11 Haziran 2009

PRONY (Marie RİCHE,— baronu), fransız mühendisi (Chamelet, Lyonnais 1755-Asnieres, Seine 1839). Bir noterin oğluydu. £cole des Ponts et Cbaussees’de okudu. 179Pde Fransa’nın genel kadastrosunu yapmakla görevlendirildi. Büyük Logaritma ve trigonometrik cetveller düzenleyerek daireyi dört yüz grada böldü. 1805-1812 Arasında, hidroik meselelerle ilgilendi. Dunkerque, Cenova, Ancona, La Spezia ve Venedik li­manlarında değişiklikler yaptı. Po nehrinin akışını düzene soktu. Napolyon’un isteği üzerine Ponlins bataklıklarının kurutulmasıyle ilgili büyük bir proje hazırladı. Kendi adiyle anılan dinamoyu icat etti. Akustikle ilgilendi, Arago ile birlikte havada sesin hızını inceledi. 1835′te ayan üyeliğine geti­rildi. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRONY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRÎ REİS

Tarih 11 Haziran 2009

PİRÎ REİS, türk denizcisi (Gelibolu 1465-Kahire 1554). Akrabası olan Kemal Reis’-in yanında denizciliğe başladı. Kemal Re­is ile birlikte endülüs müslümanlarının Ispanyollardan kurtarılmasına (1486), Sicil­ya, Korsika, Sardunya ve Fransa kıyıları­na yapılan akınlara katıldı (1490-1491); Os­manlı devleti hizmetine girdi.
Kemal Reis’in ölümünden sonra Oruç Reis’in hizmeti­ne geçti (1511). Oruç Reis’in Yavuz Sultan Selim’e gönderdiği hediyeleri vermek için istanbul’a geldi. Daha sonra tekrar Os­manlı devleti hizmetine girdi. Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferine katıldı. Kanunî Sul­tan Süleyman zamanında Hint kaptanıderyalığına getirildi (1547). Bu görevdeyken Aden’i ele geçirdi (1551). Daha sonra 30 gemiy­le hareket ederek Maskat kalesini aldı ve Hürmüz kalesini kuşattı. Portekizlilerden al­dığı hediye ve haraç karşılığında kuşatmayı kaldırarak Basra’ya döndü. Burada portekiz donanmasının Basra körfezine gireceğini ha­ber aldı ve üç gemiyle Mısır’a döndü. Basra’daki donanmayı bırakmakla suçlandırıldı ve Kanunî Sultan Süleyman’ın emriyle idam edildi (1554). Eserleri: Kitab-ı Bahriye (De­nizcilik Kitabı). Ayrıca Kristof Kolomb’un çizdiği dünya haritasının kopyasını yapmış­tır. (m)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRÎ REİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROKOFYEV (Sergey Sergeyeviç)

Tarih 10 Haziran 2009

PROKOFYEV (Sergey Sergeyeviç), rus bes­tecisi (Sontsovka, Yekaterinoslav bölgesi 1891 – Moskova 1953). Dâhi çocuklardandı; daha beş yaşındayken bir dans besteledi. İlk müzik öğrenimini çok iyi piyano ça­lan annesinden gördü. R. Gliere’in öğrencisi oldu, daha sonra Petersburg konservatuvarına devam etti ve Rimskiy-Korsakov ile Lyadov’dan beste, Yesipova’dan pi­yano, Nikolay Çerepnin’den orkestra yö­netimi dersleri gördü. Prokofyev üstünde bu sonuncunun etkisi büyük oldu. 1917 Rus devriminden sonra yabancı ülkelere sığın­dı, Fransa’dan Almanya’ya, oradan da Amerika’ya geçti. 1933′te tekrar S.S.C.B.’ye döndü ve eserinin büyük kısmını orada yazdı. Eserinin özelliği, seçtiği temaların sadeliği, genellikle diyatonik olması, köşe­li ve belirli ritimler seçmesi, ton gelişme­lerinin paralelliğine dayanan ve kelimenin tam anlamıyle bir «eksenler kontrapuntosu» meydana getiren ses uyuşmazlıklarıdır. Bir okul yaratmamakla beraber, yeni-klasik bir besteci olan Prokofyev, senfonik mü­zik, oda müziği, opera ve bale müziği ala­nına çok şey getirdi.
Operaları: Kumarbaz (1916-1917), Üç Portakalın Aşkı (1919), Ateş Perisi (1922-1925), Semyan Kotko (1939), Manastırda Nişanlanma Töreni (1940-1941), Savaş ve Barış (1941-1942), Aslına Uygun Bir Adam (1947-1948).
Baleleri: Diaghilev’in zoru ile yazdığı Şut’tan (1915, 1921) başka, Çelik Adım (1925-1927), Müsrif Oğul (1929), Borusthenes (Dnieper) Irmağın­da (1930, 1932), Romeo ve Jülyet (1935, 1938), Kül Kedisi (1941, 1945), Taştan Çi­çek (1949, 1959). Bunların dışında yedi sen­fonisi, beş piyano konçertosu, iki keman konçertosu, iki viyolonsel konçertosu, en tanınmışı iskit Süiti (1941) olan senfonik süitleri, dokuz piyano sonatı ve piyano için çeşitli parçaları, iki keman ve piyano so­natı, tek keman için bir sonatı, viyolon­sel ve piyano için iki sonatı, yaylı çalgı­lar için iki dörtlüsü v.b. vardır. Prokof­yev kantat da yazdı: Aleksandr Nevski (1938, aynı adı taşıyan filimden), Barış Bekçisi (1940); sinema için, Aleksandr Nevski’nin dışında Teğmen Kije (1934), Korkunç İvan (1944-1946) v.b. filimlerin de müziğini yazdı. Ayrıca çocuklar için bes­telediği Pyotr ve Kurt (1936) ile Kış Kütü­ğü gibi süitleri önemlidir. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROKOFYEV (Sergey Sergeyeviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Procter and Gamble

Tarih 10 Haziran 2009

Procter and Gamble, Sentetik deterjan ve Sabun imal eden amerikan şirketi. 1837′de kurulan bu şirket, başlangıçta cilt bakım maddeleri üstüne çalışıyordu. 1879′da, işçilerinden birinin tesadüfen bulduğu «suda batmayan Sabun»la yeni bir atılım yaptı. 1890′da anonim şirket haline gelerek, XX. yy.ın ilk on yıllarında büyük bir sınaî geliş­me gösterdi. 1933′ten itibaren, alman lisansıyle ilk olarak kimyasal deterjan yapı­mına girişti ve çalrşma alanını dış ülkelerde, özellikle İngiltere, İndonezya, Filipin­ler, Küba ve Kanada’da genişletti. İkinci Dünya Savaşının sonunda Fransa, Belçika, isviçre, Güney Afrika, Venezuela, Kolombiya ve Porto Riko da şirketin pazarları arasına katıldı. 1955′te Procter and Gamble şirketi, Amerika’da satılan tuvalet sabun­ları ve diş macunlarının dörtte birini, ça­maşır sabunlarının üçte birini, sentetik de­terjanların da yarısını imal ediyordu. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Procter and Gamble hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROBOSCİDEA

Tarih 10 Haziran 2009

PROBOSCİDEA i. Firfiri benekli altın sarısı renginde ve huni şeklinde çiçekleri olan otsu bitki; Fransa’da Montpellier do­laylarında bulunur. (Martyniaceae familya­sından.) [L]

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROBOSCİDEA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİYABONİYEN

Tarih 10 Haziran 2009

PRİYABONİYEN sıf. ve i. (italya’da yer adı Priabona’dan fr. priabonien). Jeol. Gü­neydoğu Fransa’da Lüdiyenin karşılığı. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİYABONİYEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİVAS

Tarih 10 Haziran 2009

PRİVAS, Fransa’da Ardeche idare bögesinin merkezi; Paris’e 595 km uzaklıkta, Vivarais’de, Coiron kütlesinin kuzeyinde, Ouveze’in yukarısında; 9 207 nüf. Büyük bir Protestan merkezi olan şehir, 1629′da Louis XIII tarafından yıktırıldı ama yeniden kalkındı. ipek eğirme. Konfeksiyon. Madenî şilteler. Reçel ve kestane şekeri imalâtı. Bira fabrikası.
—İdare çevresi, 95 711 nüf. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİVAS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİMATİCE

Tarih 09 Haziran 2009

PRİMATİCE (Francesco PRiMATiCCO, il— denir), italyan ressamı, heykeltıraşı ve mimarı (Bologna 1504 veya 1505-Paris 1570). İ. da İmola’nın, Bagnacavallo’nun ve Mantova’daki Te sarayı çalışmalarında yardım ettiği Giulio Romano’nun öğrencisi. Fontainebleau şatosunu süslemek için François I tarafından Fransa’ya çağrıldı. Orada yalan­cı mermerden tavan ve çerçeveler, alegorik resimler yaptı. Balo salonu (veya Henri II galerisi) için yaptığı kompozisyonlar, ona­rımlar yüzünden büyük değişikliğe uğradı. Primatice’nin maniyerist üslûbu desenlerin­de daha açıkça görülür (Saatlerin dansı, Frankfurt), François II’nin Kırallık bina­ları sorumlusu oldu (1559) ve bir çeşit sanat diktatörlüğü kurdu. 1540′ta İtalya’ya yaptı­ğı bir geziden, çok sayıda eski heykel, büst, Trajanus sütununun, Laocoon ve Medici Venüsü’nün mulajlarıyle birlikte döndü. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİMATİCE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREVOST-PARADOL (Lucien Anatole)

Tarih 09 Haziran 2009

PREVOST-PARADOL (Lucien Anatole), fransız siyaset adamı ve gazetecisi (Paris 1829 – Washington 1870). Aix fakültesinde profesörlük yaptı. Journal des Debats’nın, Courier du Dimanehe’m siyaset yazarı ol­du. İğneliyici üslûbu ve fikir hürriyetini savunan yazıları sayesinde napolyon’cu re­jime karşı olanlar arasında büyük ün ka­zandı. Napoleon III’ün düşmesinden az ön­ce imparatorun safına geçti. A.B.D.’ye el­çi olarak gitti (1870). imparatorun barışçı siyaseti konusunda teminat vermiş olduğu için, Prusya’ya savaş ilân edildiğini öğre­nince intihar etti (temmuz).
Başlıca eser­leri: Essais de Politique et de Litterature (Siyaset ve Edebiyat Denemeleri) [1859-1863], Etudes sur Les Moralistes Français (Fransız Ahlâkçıları üstüne inceleme) [1865], La France Nouvelle (Yeni Fransa) [1868]. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREVOST-PARADOL (Lucien Anatole) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREVOST D’EXİLES

Tarih 09 Haziran 2009

PREVOST D’EXİLES (l’abbe Antoine François), fransız yazan (Hesdin Artois 1697 -Courteuil, Chantilly yakını 1763). Cizvitlerin yanında öğrenim gördü. Orduya katıldı (1717), yeniden cizvitlerin yanına dön­dü. Sonra büyük bir aşk macerası geçirdi, bunu unutmak için benediktin tarikatına girdi (1721). Memoires et Aventures d’un Homme de Qualite (Soylu Bir Kişinin Ha­tıraları ve Serüvenleri) adlı ilk romanını yayımladı (1728). Manastırdan kaçtı, in­giltere’ye, oradan da Hollanda’ya (1729) geçti ve çeşitli serüvenlerden sonra 1734′te Fransa’ya döndü. Manon Lescaut’yu (His­toire du Chevalier Des Grieux et de Ma­non Lescaut) [1731], sonra da Cleveland’ı (1732-1739) yayımladı. Fransızlara ingilte­re’yi tanıtmak için bir gazete çıkardı: Pour et Contre (Lehte ve Aleyhte) [1733-1740]. Doyen de Killerine (1735) adlı eserine baş­ladı ve Conti prensinin yanında papaz ola­rak bulundu (1736). Bir yayın meselesinden 1741′den 1742′ye kadar yeniden Fran­sa’dan uzaklaşmak zorunda kaldı; Brüksel’de, Frankfurt’ta yaşadı. Elli cilt tutan romanlarından başka, Richardson’un üç ese­rini çevirdi. Journal Etranger’yi yönetti (1755). Saint-Firmin’e çekildi (1762) ve Chantilly ormanında öldü. Bir söylentiye göre, otopsi yapıldığı sırada sadece bay­gındı ve cerrahın neşteriyle can verdi. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREVOST D’EXİLES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREVEZE

Tarih 09 Haziran 2009

PREVEZE, yun. Prebeza, Yunanistan’ın Epir bölgesinde idarî bölüm merkezi şe­hir; 11 200 nüf. Şehir Ambrakikos Kolpos’un (Ambrakia körfezi; Narda [Arta] veya Preveze) kuzey ağzında bir kara çıkıntısı üzerine kurulmuştur.
— Tar. Preveze Makedonya kralı Pyrros tarafından Narda körfezi ağzında kuruldu.
Bulgar ve sırp akınlarıyle yıkılan Preveze, önce Venedik cumhuriyetine, sonra da Bayezid II devrinde Osmanlı devletine katıldı (1500). Uzun süre Yanya vilâyetine bağlı bir sancak merkezi oldu. Tekrar Venedikli­lere geçti (1685). Campo Formio antlaşması (1797) ile Fransa’ya bırakıldı. Ertesi yıl Yan­ya valisi Tepedelenli Ali Paşa tarafından alındı. Birinci Balkan savaşı sonunda imzalanan (1913) Londra barışı ile Yunanlılara bırakıldı. (M)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREVEZE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRESTE

Tarih 09 Haziran 2009

PRESTE, Fransa’da Prats-de-Mollo-la-Preste komününde
(Pyrenees Orientales ida­re bölgesi) ılıca merkezi, Vallespir’de. Sidik yolları hastalıklarının tedavisinde kullanılan sıcak sular. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRESTE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Presses Universitaires de France

Tarih 09 Haziran 2009

Presses Universitaires de France, 1921′de Fransa’da ve yabancı ülkelerde fransız kültürünü yaymak amacıyle anonim ortaklık biçiminde kurulmuş yayınevi. Bilim, tarih, felsefe konularında çeşitli kitap dizileriyle (eski Alcan kitapları) değişik konularda küçük kitaplar («Que sais-je» dizisi) yayım­lar. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Presses Universitaires de France hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Presses de la Çite

Tarih 09 Haziran 2009

Presses de la Çite, 1947′de Sven Nielsen tarafından kurulan fransız yayınevi. Plon, Julliard gibi yayınevleriyle Fransa, Belçika ve Kanada’da kitap dağıtımı yapan birçok kuruluşun büyük hissedarıdır. Her yıl, top­lam sayısı 45 milyona varan 1 200′e yakın eser yayımlar. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Presses de la Çite hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pressburg antlaşması

Tarih 09 Haziran 2009

Pressburg antlaşması, Napolyon ile im­parator Franz II arasındaki mücadeleye son veren antlaşma (1805). Napolyon’un 2 ara­lık 1805′te Austerlitz’de kazandığı zaferden sonra, Talleyrand, Giulay ve Liechtenstein arasında barış görüşmeleri yapıldı ve 26 ara­lıkta da Almanya ve Avusturya imparatoru olarak Franz II tarafından Pressburg’da bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşmaya göre Franz II, italya krallığından ilhak edilmiş olan Veneto ve İstria ile Dalmaçya’nın bir kısmını Fransa’ya; Tirol, Vorarlberg ve Trentino’yu Bavyera’ya; Schwaben’deki avusturya topraklarını da Württemberg’e bırakıyordu. Franz II sadece Ferdinando di Toscana tarafından bırakılan Salzburg prensliğini; Ferdinando di Toscana da, Bavyera tarafından bırakılan Würzburg’u alıyordu. Yine aynı antlaşmaya göre, Bav­yera seçicisi kral oluyor ve Württemberg dükü ile Baden büyük dükü gibi Viyana’ya bağımlılıktan kurtuluyordu. (L.)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pressburg antlaşması hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRESBİTERYENLİK

Tarih 09 Haziran 2009

PRESBİTERYENLİK i. (presbiteryen’den Presbiteryen-lik), ing. Presbyterianism. Calvin tarafından öngörülen ve Kilisenin yö­netimini protestan papazlarıyle laik kişiler­den meydana gelen presbiterium adındaki karma bir kurula, vermeyi öngören düzen.
— ANSiKL. Kelimenin dar anlamında, presbitery enlik kelimesi, calvin’ci ingiliz kiliseleriyle, Brezilya presbiteryen kilisesi gibi bazı yeni kiliseler için kullanılırdı. Bu terim, bazı mahallî farklarla ve çok zaman şiddetli olan bir muhalefete rağ­men, Fransa, Hollanda, Iskoçya ve Kuzey Amerika kiliseleri tarafından benimsendi. İngiltere’de Presbiteryenlik Cromwell za­manına kadar muhalefetteydi. Bugün İn­giliz Presbiteryen kilisesinin ancak 100 000 kadar taraftarı vardır. Buna karşılık A. B.D.’de presbiteryenlerin sayısı 4 milyonu aşar. 1877′de Presbiteryen birliği adiyle presbiteryen bir kiliseler birliği kuruldu. Bu birlik, 1921′de, Dünya Reform Kilise­leri birliği halini aldı. Ama sayısı 40 mil­yonu aşan üyelerinin hepsi de calvin’ci an­layışa tam olarak bağlı değildir. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRESBİTERYENLİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRE- SAİNT – GERVAİS (LE)

Tarih 09 Haziran 2009

PRE- SAİNT – GERVAİS (LE), Fransa’da Seine – Saint – Denis idare bölgesinde kan­ton merkezi, Paris’in doğu banliyösünde; 15 507 nüf. Sanayi merkezi: dökümhane, mutfak eşyası ve madenî mobilya yapımı, konfeksiyon, karton yapımı, besin sanayii. Ressam Caillard, Loutreuil ve Dabit’nin kurdukları topluluğa Pre-Saint-Gervais okulu adı verilir. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRE- SAİNT – GERVAİS (LE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRENS

Tarih 09 Haziran 2009

PRENS i. (lat. princeps, birinci’den fr. prince). Hükümdar veya hükümdar ailesinden olan erkek: Nermin Bey itiraz etti: — Nasıl prens oluyorsunuz? Ceddiniz lord imiş! (Ömer Seyfeddin). Oranın oteline her zaman [...] Avrupa aristokrasisinden, prenslerden, kont, marki ve baronlardan birkaçı davetlidirler (F. R. Atay). || Bazı ülkelerde en yüksek soyluluk unvanı. // Bir prensliğin başında bulunan kimse: Monaco prensi.

— Tar. Bk. ANSiKL. || Eski Roma’da birin­ci ve ikinci yüzyıllarda imparatora verilen ad.
(Bk. PRİNCEPS.) || Derebeylik çağın­da yetkisini doğrudan doğruya imparator­dan alan kimse. || XII. yy.dan sonra hü­kümdardan bu unvanı alan ve asker sınıfının bütün ayrıcalıklarından yararlanan kimse. (Bk. ANSiKL.) || Soydan prens, iktidardaki hanedandan olan prens. (Evlenebilmesi için ailenin başı sayılan hükümdardan izin al­ması gerekir.) || Vâris prens, tahtın intikal edeceği prens, veliaht. (Çeşitli ülkelerde ayrı ayrı terimlerle [meselâ Fransa'da Dauphin, Almanya'da Kronprinz, İngiltere'de Prince of Wales (Galler prensi), İspanya'da Asturia prensi] anılan vâris prenslere hu­kukî ve malî birçok imtiyaz tanınır.) // Konsor prensi. Bk. KONSOR. || Büyük prens, Ortaçağ Rusya’sında Riyurikoviç ailesinin yaşça en büyük olan prenslerinin unvanı. (Bk. ANSİKL.) || imparatorluk prensi, Eugene Louis Napoleon Bonaparte. // Meşrulaştırılmış prensler, Fransa krallarının,’ baba­ları tarafından evlât olarak tanınmış evlen­me dışı çocukları (meselâ Louis XIV’ün Madame de Montespan’dan olan çocukları). II Kara Prens, İngiltere kralı Edward III’ün oğlu Galler prensi Edward’ın lakabı. // Prensler birliği.
Bk. FüRSTENBUND. || Ost prensi. Bk. OST.

— ANSiKL. Tar. Geç İmparatorluk sonun­da kaybolan prens unvanı, Ortaçağda bir küçük devletin hükümdarını belirtmek için latinee şekliyle ortaya çıktı: 774′te Benevento’nun Lombardia’lı dukası Arici Pavia mo­narşisinin yıkılmasıyle bağımsızlığa kavuşur kavuşmaz princeps unvanını aldı. Ardından, Benevento prensliğinin parçalanması (IX. yy.) üzerine de,
XI. – XII. yy.larda Capua ve Salerno prenslikleri kuruldu ve bunlar da Roberto Guiscardo’nun norman hane­danı tarafından ilhak edildi. Hıristiyan doğuya bu unvanı götürenler her halde Normanlardı: Antakya (Antiokheia) prensliği (1098-1268), Celile veya Teberiye prenslik­leri. İtalya’da Ortaçağın sonundan itibaren prenslik unvanları çoğalmağa başladı (Ro­ma, Napoli ve Sicilya prensleri). Almanya’da prens (Fürst) önceleri; dük, markgraf, saray kontu unvanlarını alan bir görevliydi. Prenslik veraset hakkını ancak XII. yy.da kazandı. 1180′den sonra da, imparatorluk kançılarlığı, prens unvanını yal­nız, doğrudan doğruya imparatora bağlı ve İmparatorluk Diyanet meclisinde (Reich-stag) hazır bulunmakla yükümlü derebeylik soyluları için tanıdı. Bu kimselerin sayısı gitgide arttı ve sonunda da Altın Mühürlü fermanla, içlerinden yalnız yedi tanesine imparatoru seçmek hakkı tanındı. Bunun üzerine, imparatorluğun basit prensleri Reichstag’da artık İkinci curia’nın (meclisin ikinci dereceden olan topluluğu) üyelerini meydana getirdiler. XVI. yy.ın başında otuz kadar kilise prensi (başpiskoposlar, pis­koposlar, başrahipler ve tarikat başkanları) ve altmış kadar laik prens vardı. Zaten geniş olan prens muhtariyeti, Vestfalya ant­laşmalarından da (1648) anlaşılacağı gibi XVII. yy.da daha da arttı.
1803 İmparatorluk fermanıyle bütün dinî prenslikler laikleştirildi, nihayet 1806′da imparatorluğun kalkmasıyle birlikte Alman­ya’da prenslik unvanı da kullanılmaz ol­du. Fransa’da Charles V soydan prensler sınıfını ihdas etti. Devrimin 1790′da kaldır­dığı bütün unvanları Napolyon 1808′de tek­rar koydu. Bütün yüksek mevkilerde bulu­nanlara ve birkaç mareşale prens unvanı verdi ve prenslik unvanını soyluluk unvan­larının en büyüğü saydı. Rusya’da Kiev prensi Vladimir’in (1015) çocukları prens unvanını alarak, memleketi aralarında bö­lüştüler. İçlerinden birini de büyük prens unvanıyle başa geçirdiler. Bu durum ilke­nin aşırı derecede parçalanmasına yol açtı­ğından, Moskova büyük prensleri küçük prenslere metbuluklannı kabul ettirerek Rusya’yı eski birliğine kavuşturdular. Kor­kunç İvan ve Büyük Petro gibi otokrasi peşinde koşan çarların tutmadığı prensler yavaş yavaş bütün siyasî etkilerini kaybettiler. (LM)
Prens, Macchiavelli’nin eseri. Bk. PRiNCiPE (il).

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRENS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pireneler Askerî tarih

Tarih 09 Haziran 2009

Pireneler Askerî tarih. Pireneler, ancak uçları as­kerî harekâta elverişli olan stratejik bir settir. Katalonya ve Cerdana genellikle Fransa’nın İspanya’ya seferlerinde savaş alanı olmuştur. Yiğit Philippe III, Aragon’a Massine boğazından geçerek girmişti; 1707′-de Bervvick, 1794′te Dugommier, Puigcerda üzerine Perthus’dan yürüdüler. Buna kar­şılık Aşağı Pireneler genellikle İspanyol­ların Fransa’ya yaptıkları seferlerde kulla­nıldı; Moncey 1794′te ispanyolları Roncevaux’da yendi; ama 1813′te Wellington. Pamplona’da Soult’un Pireneler ordusunu yendikten sonra onu Gascogne’un ortasına kadar kovaladı. (L)
Pireneler barışı, 7 kasım 1659′da imzala­nan ve fransız-ispanyol savaşına son veren barış. Madrid’de, de Lionne’un başlattığı (1656) ve Conde’nin affı meselesi yüzün­den yarıda kalan görüşmelerden sonra Du-nes’de Fransa’nın kazandığı zafer (haziran 1658), ispanya’yı uzlaşmaya yöneltti, ön antlaşmalar Paris’te imzaladı (4 hazi­ran 1659) ve Faisans adasında Bidassoa’da Mazarin ile don Luis de Haro arasındaki görüşmeler bir antlaşma ile sonuçlandı.
ispanya, Roussillon’u, Cerdana’nm bir kıs­mını, Artois’yı (Aire ile Saint-Omer dışında), Gravelines’i, Bourbourg’u, Saint – Venant’ı, Landrecies’i, Le Quesnoy’u, Avesnes’i, Montmedy’yi, Philippeville’i, Marienbourg’u ve Thionville’i bıraktı. Charles IV, Lorraine’i (Stenay, Clermont, Dun ve Jamelz dışında), geri alması karşılığında Fransa’ya, ordularını düklük topraklarından geçirme iznini verdi. Fransa, Conde’yi af­fetti ve Louis XIV’ün Felipe IV’ün kızı Maria Teresa ile evlenmesi kararlaştırıldı; gelin 500 000 ekülük çeyiz getirecekti. Bu miktarın tamamen ödenmemesi halinde Ma­ria Teresa ispanya tahtı üstündeki haklarını muhafaza edecekti; Felipe IV’ün malî du­rumunun pek iyi olmadığını bilen Mazarin antlaşmaya büyük bir kurnazlıkla bu mad­deyi katmıştı. Bk. “VERASET SAVAŞI. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pireneler Askerî tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Principe [İL] (Prens)

Tarih 09 Haziran 2009

Principe [İL] (Prens), Machiavelli’nin San Casciano’da sürgündeyken yazdığı (1513) ve ölümünden sonra yayımlanan (1531) siyasî incelemesi. Piero de Medici’nin oğlu Urbino dükü Lorenzo’ya ithaf edilen (Lorenzo’-nun belki de hiç okumadığı) bu eserde, her ikisinin de başında birer hükümdar bulu­nan Fransa ile ingiltere’nin toprak bütün­lüklerini ve manevî birliklerini sağlamala­rına karşılık, italyan cumhuriyetlerinin İtalya yarımadasının birliğini sağlamakta güçsüz kaldıkları belirtilir. Machiavelli, kendini cumhuriyetçi bir hükümete yönel­ten kişisel çıkarlarını göz önünde bulun­durmaz, devlet anlayışına dayanan, kanun ile ahlâkın bu anlayışa bağımlı olacağı ve bu belirli bir sonuca ulaşmak için her aracı geçerli sayan pozitif bir siyaset ta­sarlar. Böyle bir programı, ancak ihtiyat, bilgelik ve cesareti biraraya getirmeyi başarabilen bir «prens» (yani hükümdar) ger­çekleştirebilir. Enerjik, kuvvetli ve halkı ezenlere karşı merhametsiz ve kaygısız ol­ması gereken bu prens, toplum yararı uğ­runa gerekirse şiddete ve yalana başvur­maktan kaçınmamalıdır. Böylece millî bir ordudan destek alarak italyan topraklarını savunabilecek tek güç olan halk tabakala­rını kurtaracaktır. Bu açıdan bakıldığı zaman her halde en uygun «prens» tipi, sıfır­dan başlayarak küçük bir modern devlet kurmayı başaran Cesare Borgia’dır. Machiavelli, bu küçük modern devletin, bir­leşik İtalya’nın çekirdeğini meydana getire­ceğini ummuştu. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Principe [İL] (Prens) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRENELER -Beşeri coğrafya

Tarih 09 Haziran 2009

• PİRENELER
Beşerî coğrafya.. Bearn yamacının yağışlılığına rağmen Pireneler’in ekonomisi yay­laya çıkma yoluyle davar yetiştiriciliğinin uzun süre ağır basması ve yüksek yerlerde tarımın devam etmesi (Andorra’da 1600 m’ye kadar) bakımından akdeniz tipindedir. Bu ilkel görünüşler yüzyıllardır biçilen ça­yırların, kışın hayvanların ovaya indirilme­sinin ve yazın yaylaya çıkılmanın karmaşık bir şekilde birarada yürütülmesidir. Hay­vancılık hareketleri vadide sürü sahipleri­nin haklarını daha geniş siyasî kuruluşlarla (kontluklar [Comminges], krallıklar [Navarra]) tanıtmalarına ve ispanyol-fransız iliş­kileri nasıl olursa olsun iki yamacın ta­mamlayıcı özelliğini «geçiş antlaşmaları»yle devam ettirmeğe elverişli sendikalar kurul­masına yol açtı. Sıradağlar gerçekten kütle özelliklerine ve «liman»larıyle breşlerinin çok yüksek olmasına (Somport ve Puymorens boğazları arasında 2 000 m’den çok) rağmen hiç bir zamna göç hareketle­rini engellemedi. Batıda Basklar, doğuda Katalanlar iki yamaca yerleşti. Compostelle yolları, Aragon’un «Yeniden fetih» sı­rasındaki Önemi ve ispanya’ya akitanyalı kolonlar yerleştirilmesi ilişkilerin eskiliğini göstermeğe yeterlidir. Ama her iki yamaçta kurulan dağ devletleri (Navarra gibi), si­yasî merkeziyetçiliğe karşı direnemedi ve saymaca bir sınır olan 1659 sınırı, Segro’nun kaynaklarını Fransa’da, Aran vadisini ise ispanya’da bıraktı. Sonradan Akitanya ve İspanya’nın iktisadî dinamizminin zayıf­lığı ve «liman»ların yüksekliği, iki yamaç arasında demiryollarının çok geç bir tarih­te döşenmesine sebep oldu. Somport hattı (Pau Zaragoza, 1928) ve Puymorens (Toulouse – Barcelona, 1929) hattı, Alpler’deki hatlara oranla çok yenidir. Bugünkü güzel karayolları sıradağların başlıca boğazların­dan (Somport, Pourtalet, Venasque, Aran vadisi, Bonaiigue boğazı; Salau, Puymo­rens) veya tünellerden (Viella) geçer; as­lında dağın boydan boya aşılması hâlâ güç­tür. Yaz turizmine ayrılan Pireneler kara­yolu, vadilerin bölmeliliğini ortadan kaldı­ramaz. Bu yüzden Pireneler ekonomisinde sınırın her iki yanında batıdan doğuya doğ­ru büyük farklılıklar görülür.ispanyol yamacı daha yoksuldur: her iki uç daha yağışlıdır, ama halkını Bilbao ve Barcelona sanayi merkezleri cezbeder; Aragon çok kuraktır ve Pamplona ile Jaca’nın yer aldığı karık, iktisadî bir önem kazanamamıştır. Buraya açılan dar ve yüksek vadilerde yaşayan halk için sü­rüleri yaylaya çıkarma, ot yetiştirilecek çayır bulunmadığından, kaçınılmaz bir ge­rekliliktir (Sobrarbe vadisi). Ama Yesa ve Aragon üzerindeki Ngibi büyük hidro­elektrik ve sulama çalışmaları, kışlık ot­lakları azaltmaktadır. Katalonya demirha­nelerinin gerilemesinden beri, ispanyol ya­macının tek kurtuluş şansı ince tarıma geçilmesidir. Bölgede nüfus seyrelmesi de­vam eder ve binlerce ispanyol, Fransız yamacına göçmüştür. Oysa işçilerin dağ eteğindeki sanayi merkezlerine göçmesi yü­zünden kuzey yamaçta hayat daha güç­tür. Doğu Pireneler, bağcılık yapılan Aspres’in, Alberey’in ve Corbiere’in yukarısın­da «garrigueIerle örtülüdür. Çöküntü hav­zaları Conflent, Vallespir ve Cerdana’da meyve yetiştirilir; ama Capui ve Dorezan’-da tarım daha ilkeldir.

Ariege Pireneleri nde çeşitli yapısal bölge­lerin genişlemesi, vadilerin boylamasına ka­zılmasına imkân vermiştir. Bununla birlik­te bu bölgenin kır ekonomisi hâlâ ilkeldir; tarım ve davar yetiştiriciliğinin yerini sütçül hayvan yetiştiriciliği (Salat kıyısında Couserans’da daha çok gelişmiştir) alma­mıştır. Lavelanet’de kumaş sanayii, Luzenac’ta talk, Arzat’da boksit çıkarımı nü­fus seyrelmesini engelleyemedi. Aran vadi­siyle Aspe vadisi arasındaki Orta Pireneler, yüksek dağ manzaraları (Gavarnie, Midi de Bigorre doruğu), meşhur ılıca merkezleri (Cauterets, Luchon, Bagneres-de-Bigorre) Neste ırmakları ve «gave»ların geçtiği küt­leyi aşan vâdileriyle sıradağların başlıca ke­simidir. Çok derin oyulmuş, kurak ve dar dipli buzul vadileri, yamacın aşağı kesi­mindeki ambarlar çevresinde tahıl ve yem­lik ot çayırlarının birarada yetiştirilmesini ve yüksek vadilerle ova arasında işbirliği yapılmasını gerektirdi. Ama nüfus azalma­sı Ossau’da muhafaza edilmiş olan bir teş­kilâtın gerilemesine yol açar. Çobanlık ha­yatının basitleşmesi kışın sürülere yer de­ğiştirmenin azalmasıyle nitelinir. Modern hayvancılık ancak yemlik çayırlar yakının­daki Campan vadisinde (sütçül inek) ve Aspe ile Ossau vadilerinde (rokfor peyniri imalâtında kullanılan keçi sütü) uygulanır. Bu vadilerde buzul göllerinin aşağısında büyük hidroelektrik düzenlemeler yapılabi­lir (Pragneres). Bu yüzden sanayi, ulaşım nakliyatındaki gelişmeden beri dağın orta­sına kaymıştır (Pierrefitte’de elektrokimya). Hacı ve turistlerin canlandırdığı Lourdes dışında, dağ kenarındaki eski şehirler (Saint-Bertrand-de-Comminges, Saint Gaudens) dağdan uzaktaki şehirler kadar gelişmemiş­tir. Anie doruğunun batısında Atlas Okya­nusu PirenelerVmn özelliği yükseltilerinin az olması, yağışın fundalıklara ve gürgen ormanlarına yetecek kadar bol olması ve Baskların yaşamasıdır. Soule, Cize (Yukarı Nive) ve Labourd’da domuz ve kümes hay­vanları için mısır tarımı yapılır ve sığır yetiştirilir.
Bugün Fransız Pireneleri’nde ekonominin başlıca özelliği batı dağeteğinde sanayi ve şehirciliğin gelişmesidir; bu durum dağ­daki nüfus seyrelmesiyle çelişir: gelenek­sel sanayiler (odunla işleyen demirhaneler, kumaş ve sandalet yapımı), çıkarım sana­yii (Saint-Beat’da mermer v.b.) ve hid­roelektrik çalışmaları, nispeten yoğun olan nüfusun tamamını istihdam edememektedir Ama elektrik enerjisi ve tabiî gaz, Lacqtan Boussens’e kadar sanayinin gelişmesi­ni (uçak ve makine sanayii) destekler ve Tarbes, Ossun, Pau, Lannemezan gibi mer­kezlerin Pireneler’deki hayatı canlandırma­sına imkân verir.

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRENELER -Beşeri coğrafya hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRENELER

Tarih 09 Haziran 2009

PİRENELER, Fransa ile İspanya arasında sıradağlar, Akdeniz’den Gascogne körfe­zine kadar 130 km boyunca uzanır; Aneto doruğu’nda 3 404 m.

Fizikî coğrafya. Pireneler Alpler’e oranla bir kütle halindedir: hersinyen un­surlardan meydana gelen önemli bir eksen bölgesi, Anie doruğundan Akdeniz’e ka­dar uzanır. Granitti batolitlerin aştığı ve buzulların şekillendirdiği kıvrılma geçirmiş birinci zaman kalkerleri, şistleri ve kumtaşları, orta kesimdeki en yüksek kütleleri (Maladetta, Neouville) meydana getirir. Ariege’in doğusunda Gerdana, Vallespir ve Conflent çöküntü havzaları yer alır. Hersinyen eksen bölgesinin devamlı olarak yük­selmesi, üstündeki (kuzeyinde ve güneyin­de) ikinci ve üçüncü zaman tortullarının kıvrılmasına yol açmıştır. Yalnız az yüksel­miş ve kumtaşlarından (Okyanus kıyısında Rlıune kütlesini meydana getirir) temizlen­memiş olan batı kesim tepeler halinde yı­ğılmış şistlerden meydana gelir. Akitanya’nm üzerinde ansızın yükselen ku­zey yağışlı yamaç ile çok daha uzun olan, Ebro havzasına hâkim kurak güney yamaç arasında büyük bir bakışımsızlık vardır. A-ma bu bakışımsızlık Atlas okyanusu ve Ak­ideniz uçlarında azalır. Güney yamaçta ek­sen bölgesinden başlayarak üç kısım bir­birini izler: buzullarla aşındırılmış (Merbore) sert kalker sarplıklarından oluşan çok yüksek Perdu dağı bölgesi; Aragon ve Arga ırmaklarının uzunlamasına vadi­lerinin flişlere oyulmuş olduğu Aragon senklinali bölgesi; bir dağ eteğiyle Eb­ro ovasına hâkim olan eyosen kalkerle­ri (sierra de Guara, 2 070 m; Montsech, 1 685 m) bölgesi. Kuzey yamaçta ise ikin­ci zaman tabakalarından meydana gelen bir Pirene cephesi (Ariege bölgesi) ile önünde tebeşir çağı ve üçüncü zaman top­raklarından meydana gelen ön Pirene böl­gesi (Küçük Pireneler) ayırt edilir; ön Pi­rene bölgesinin kıvrımları dağeteği dökün­tüleri altında kaybolur. Bu çeşitli birimlerin Tebeşir çağında ve Lütesyende yerleşmesini bir aşınma dönemi izlemiştir; bu dönemin miyosen düzleşmelerini meydana getirdiği sanılır. Ama bugünkü bakışımsızlık ile dağ­lık kütle, yakın bir çağdaki (Pontiyenden sonra) genel yükselmenin (Lannemezan ko­nisinin birikmesinin de gösterdiği gibi) so­nucudur. Dördüncü zamanda yayla buzul­ları, bugün 2 200 gölün yer aldığı buzul ya­laklarını şekillendirmiş ve sürgüler, ombilikler ve buzultaş vallumları (Lourdes, Arudy) bırakarak vadileri genişletmiştir. Ku­zey yamaçta boydan boya uzanan kenar­ları dik vadiler bu yüzden bir duvarla ve­ya çok yüksek bir «liman»la sonuçlanır (Gavarnie buzul yalağı). Buzul etkisinin Alpler’dekinden az olması dağın bulunduğu enlemden ileri gelir; büyük ölçüde kar düşmesine rağmen, 2 800 m’nin yukarısında yer alan bugünkü buzulların önemi azdır ve iklim değişikliklerinden çok etkilenir, iki yamaç arasındaki çelişme bu bakım­dan da büyüktür: Gascogne körfezi basınç düşmelerinin etkisi altında olan Fransız Pireneleri’nde batıdan doğuya doğru yağışlılık azalır ve buna bağlı olarak bitki ör­tüsü katları yükselir (orman 2 000 m’yi hiç aşmaz), ispanya’dan yükselen auton rüz­gârının etkisi altındaki vadiler, doğu hav­zaları gibi çok daha az yağış alır. İspan­ya’da Bask ve Katalonya Pireneleri nispe­ten yağışlıdır, ama Aragon çok kurak bir körfezdir (çam ormanları 2 600 m’ye ula­şır).

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRENELER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRENEİT

Tarih 08 Haziran 2009

PİRENEİT i. (fr. pyreneite). Miner. Bir grena türü olan melanit’in siyah renkli çe­şidi; Fransa’da, Bareges dolaylarındaki ki­reçtaşı içinde, onikiyüzlü billurlar halinde bulunur. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRENEİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pirene hattı

Tarih 08 Haziran 2009

Pirene hattı, Fransa’yı Pirene dağlarını aşarak İspanya’ya bağlayan demiryolu, iki Pirene demiryolu vardır. Daha batıda olan birincisi, Fransız Pau Oloron hattını Huesca Zaragoza Madrid ispanyol hattına bağ­lar. İkincisi Toulouse Foix hattını Vich Barcelona hattına bağlar. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pirene hattı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAMPOLİNİ (Enrico)

Tarih 08 Haziran 2009

PRAMPOLİNİ (Enrico), italyan ressamı (Modena 1894 – Roma 1955). 1912′de fütürizm hareketine katıldı, bunu takip eden yıl­larda dadacılıkla ilgilendi. Daha sonra, ikinci fütürizm adı verilen akımın (bu akım İkinci Dünya savaşından sonra gelişti) başlı­ca temsilcilerinden biri oldu. 1925-1937 Ara­sında Fransa’da yaşadı, buradaki öncü grup­lara (Cercle et Carre, Abstraction-Crgation) katıldı. İkinci Dünya savaşından sonra so­yut resme yöneldi. Aynı zamanda tiyatro alanında da faaliyet gösteren Prampolini’nin özellikle Fütürist Pandomima tiyatrosu için yaptığı çalışmaları (1927-1928) önemlidir. (LM)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAMPOLİNİ (Enrico) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pragmatique Sanction de Bourges

Tarih 08 Haziran 2009

Pragmatique Sanction de Bourges (Bourges Dinî yönetmeliği), Charles VII ta­rafından, 7 temmuz 1438′de çıkartılan yö­netmelik. Bununla, haziran ayında, Bour­ges meclisinde kralın danışmanlarıyle fransız papaz sınıfı temsilcileri tarafından, pa­pa ile çatışma halinde bulunan Basel konsilinin kabul ettiği esasların Fransa’ya so­kulması için verilen karar onaylanıp yü­rürlüğe sokulmuş oluyordu. Papalığın gev­şekliği açığa vurulan bu yönetmeliğin yirmi üç maddesinde, Kilisenin genel disiplini ve Papalık ile ilişkileri tek taraflı olarak düzenleniyordu. Bu maddelerde konsil halin­de biraraya gelmiş olan piskoposların pa­padan üstünlüğü ileri sürülüyor, piskopos­ların ve başpapazların piskoposlar meclisi ve manastırlar tarafından seçilmesi usulü­nü yeniden yürürlüğe koyuyor, papazlara ödenek bağlama hakkını Papalığın elin­den alıyordu (papanın ödenek emirname­sinin kaldırılması). Papalık meclisince verilen imtiyazların yirmi dört dukalıktan faz­la olan gelirinden papanın pay alma hak­kı da alındığı gibi, ara yargı mercilerinin işlemi sona ermeden, bir hükmün Roma nezdinde temyiz edilmesi prensibi de reddolunmaktaydı. Prensler için (kral ve aynı zamanda büyük fief sahipleri) sahiplerin ve piskoposların seçimine müdahale (tav­siye) hakkının kabul edilmesi de, artık, Papalığın nüfuzundan kurtulan Fransa kili­sesini, laik iktidarın nüfuzu altına sokuyor­du
(bu da gallikanizm’in prensiplerinin ilk defa kendini açığa vuruşu oluyordu). Bo­urges Dinî yönetmeliği (pragmatique sanc­tion) tabiî olarak, öteki hükümdarların da bunu taklit etmesinden ve böylece otorite­lerinin zayıflamasından korkan papaların muhalefetiyle karşılandı; fakat Charles VII’ye bunu iptal ettiremediler. Babasının siyasetine tepki olarak dinî yö­netmeliği (pragmetique sanction) iptal eden Louis XI (27 kasım 1461 ve 16 mart 1462) papaların beklediklerinden de fazlasını yap­tı. Gerçekte, fief sahiplerinin elinden pis­koposlarla rahipleri seçme hakkını almış­tı. Fakat üniversitelerle, parlamentonun mu­halefeti ve papaların imtiyaz emirnamesi verme hakkını yeniden elde etmek için gösterdikleri telâş Louis XI’i bu dinî yönetmeliği yeniden hukuken değilse bile fiilen yürürlüğe koymağa zorladı; bunu da 1463′ten 1464′e kadar çıkarttığı gallikan emir-nameleriyle gerçekleştirdi, bunların en önemlisi, papanın imtiyaz için emirname çı­kartması hakkını kaldırarak (10 eylül 1464) 1467′de yeniden iptal edilip 1472′de yeri­ne Tours konkordatosu geçirilen bu di­nî yönetmelik 1484′te devletler tarafından yeniden yürürlüğe konuldu ve fiilen 1516′ya (her ne kadar iptali Bologna konkordatosunca öngörülmekle beraber, Papalı­ğa karşı olan başlıca hükümleri muhafa­za edilmişti) ve ruhu bakımından da 1789′a kadar devam etti. Gerçekte, yönetmelik, kral tarafından her ne kadar, papazla­rı papanın vasiliğinden kurtarmaktan çok, kendi iradesine boyun eğdirmek için kullanılmış ve yine bu sınıfın zararına olarak tayin hakkının kralla papa arasında bölü­şülmesi sonucuna varmışsa da (1516) yine de Fransa papaz sınıfını kendi gücünün ve birliğinin bilincine erdirdi. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pragmatique Sanction de Bourges hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pragmatique Sanction de

Tarih 08 Haziran 2009

Pragmatique Sanction de 1713 (1713 Di­nî yönetmeliği), 19 nisan 1713′te germen imparatorluğu (1711′den beri) ile İspanya krallığını (1714′e kadar) otoritesi altında birleştirmiş olan Kari VI tarafından ya­pıldı. Bu yönetmelikle, 1703 Leopold kararı’nı
(bk. leopold I) iptal etti; bununla güttüğü amaç, Avrupa’ya karşı, Habsburg ülkesinin bölünmezliğini ve verasetini, ik­tidardaki imparatorun sülâlesi («Karolin» kolu) lehine teminat altına almaktı; bu kol tamamıyle kadınlardan ibaret olduğu ve daha büyük olan kolun («Josephin» kolu) tamamıyle «kadınlardan» meydana gelmiş olmasına rağmen, bu dinî yönetmelik uygulandı. Tek oğlu arşidük Leopold’un ölümü (1716) ve Maria-Theresia’nın doğuşu (1717) üzerine Kari VI bu di­nî yönetmeliği büyük kolun mirasçılarına evlenmeleri sırasında
(Mari – Josepha ve Maria – Amalia), Avusturya hanedanının çe­şitli devletlerine (1720 ile 1723 arasında) kabul ettirdi; bu da 1724′te P. Sanction’u ilân etmesine imkân verdi; buna karşı­lık Kari VI büyük devletlerin muvafa­katini elde edebilmek için, hükümdarlık döneminin büyük bir kısmını kaplayan ve pahalıya mal olan güç müzakerelere giriş­ti (İspanya ile Viyana anatlaşmasıyle, 1731; İngiltere ile İkinci Viyana antlaşmasının, gizli maddeleriyle, 1731; Birleşik Eyaletler’le 1731′de; Ostende kumpanyasının terk edilmemesi için; 1732 ocak ayında Diyet’in oyu ile Kutsal imparatorlukla; Saksonya ile 1733 temmuz antlaşması; Fransa ile 1735 ve 1738 antlaşmaları ile yapılan müzake­reler). Bununla birlikte yönetmelik ölümün­den (1740) sonra bâtıl addedildi; bu dav­ranışta bulunan yalnız Joseph I’in damat­ları (Saksonya seçicisi August III, 1721′den beri Maria-Josepha’nın kocası ve özel­likle 1722′den beri Maria-Amalia’nın ko­cası olan ve kendisini imparator seçtiren [1742-1745] Bavyera seçicisi Karl-Albrecht) ve aynı zamanda Fransa (Belle-İsle’in sa­vaşçı siyaseti, 1741′de Fleury’ninkine bas­kın çıktı) ile Prusya idi; bu yönetmelik Avusturya Hanedan savaşlarının başlıca se­beplerinden olmuştur; fakat sonunda Maria-Theresia’nın yararına olarak muhafaza edildi (1740-1780) ve 1919′a kadar Avustur­ya devletlerinin birliğini sağlayan yeni ka­mu hukukunun temelini teşkil etti. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pragmatique Sanction de hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Prag kongresi

Tarih 08 Haziran 2009

Prag kongresi (4 haziran – 10 ağustos 1813). Prag’da Metternich’in aracılığı ve Napolyon’un rızasıyle toplanan, Prusya ve Fransa’nın katıldığı kongre; Napolyon, bir­liklerini yeniden kurmak için Kongre’nin So­nucu olan (4 haziran) Pleiswitz mütarekesin­den yararlanmayı ümit ediyordu. Metternich de, Napolyon’a Avusturya’nın istekleri­ni kabul ettirebileceğini düşünüyordu. Birçok kararsızlıktan sonra Napolyon, 13 ağustosta Metternich’e Caulaincourt aracılığıyle müt­tefiklerin hemen bütün şartlarını kabul et­tiğini bildirdi. Bununla birlikte Metternich mütareke sona erer ermez kongrenin kapan­dığını açıkladı (10 ağustos gece yansı) ve Fransa’nın Avusturya’nın aracılığını reddet­mesi üzerine Prusya ve Rusya ile imzalamış olduğu (27 haziran) Reichenbach sözleşmesi gereğince Fransa’ya savaş ilân etti. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prag kongresi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRADES

Tarih 08 Haziran 2009

PRADES, Fransa’da Pyrenees Orientales idare bölgesinde idare çevresi merkezi, Tet kıyısında, Conflent’in verimli ovasında, Canigou’nun eteğinde; 6 035 nüf.
XIII. yy.dan kalma kilise. Oda müziği festivali. Yakınında Saint – Michelde-Cuxa abeyi’nin yıkıntıları. — İdare çevresi, 35 794 nüf. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRADES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRACADHİPOK veya RAMA VII

Tarih 08 Haziran 2009

PRACADHİPOK veya RAMA VII (1893-İngiltere 1941), Siyam kralı (1925-1935), kral Şulalongkorn’un oğlu, Vaciravudh’un kar­deşi ve halefi. Fransız Harp akademisinde okudu, Siyam ile Fransa arasındaki ilişkile­ri geliştirmeğe çalıştı (1926′da Fransa ile Siyam arasında imzalanan ticaret ve dostluk antlaşması). Çevresindeki prenslerin gerici siyasetleri, haziran 1932 hükümet darbesi için bir bahane oldu. Bu hareket bir grup su­bay ve aydın tarafından düzenlenmişti. Pracadhipok, geçici bir anayasa kabul etmek zorunda kaldı. Bu anayasanın yerini sonra­dan 10 ocakta kabul edilen ve bugün de yürürlükte olan anayasa (1951′de değişik­liğe uğradı) aldı. Kral Pracadhipok 1935′te tahtından ayrıldı. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRACADHİPOK veya RAMA VII hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POZNAN eyaleti

Tarih 08 Haziran 2009

POZNAN eyaleti, eski Prusya’da (Alman­ya) eyalet, doğuda eskiden parçası olduğu Polonya ile sınırlıdır.
Büyük Polonya’nın temeli olan Poznan’a XVIII. yy.dan sonra alınanların kütle ha­linde göçmesi eyaletin iktisadi gelişmesin­de büyük rol oynadı. Polonya’nın parça­lanmaları sırasında eyalet yavaş yavaş Prusya’ya bağlandı (1772-1793-1795). Tilsit antlaşmasından sonra Napolyon eyaletin büyük kısmını Varşova büyük düklüğüne kattı (1807). Viyana kongresiyle Poznan’ı geri alan Prusya, Posen büyük düklüğü ha­line getirdi (1815). Askerî vali prens Radziwill’in yönetimi sırasında Poznan olduk­ça muhtariyet kazandı. Yönetim ve eğitimi germenleştirme siyasetinin yanı sıra, 1830 ayaklanmasından sonra eyalet başkanı Flottwell alman kolonlar yerleştirmeğe başladı. 1843′te Posen’de, Fransa’ya göçen Polon­yalılarla bağlantılı olarak Prusya Polonyası’nı ayaklandırmak ve isyanı bütün kral­lığa yaymak amacını güden gizli bir Mer­kezî komite kuruldu.

Hareketin başına Mieroslavski geçti (1846); ama tutuklandı (1846) ve ölüm cezasına çarpıldı (aralık 1847); ancak hüküm infaz edilmedi. .Ber­lin devrimi sonucunda serbest bırakılınca
(mart 1848), Poznan’daki Polonya Bağım­sızlık hareketinin yönetimini üstüne aldı ve bir Millî Polonya komitesi kurdu; dük­lüğe bağlı almanlar bu gelişmeden yana ol­duklarını açıkladılar
(Emil Brachvogel’in bildirisi, 22 mart); ama Berlin hükümeti Prusya’da düzeni yeniden sağladıktan son­ra hareketi ezdi (mayıs 1848). Polonyalı milletvekillerinin itirazlarına rağmen Posen büyük düklüğünü Kuzey Almanya kon­federasyonuna katan Bismarck, Almancayı okullarda bile mecburî dil haline getirerek ve kiliseyle uzlaşması sonucunda Ledochowiski’nin yerine Poznan başpiskoposluğu­na bir alman kardinali tayin ettirerek (1886) Kulturkampf çerçevesi içinde Prusya siya­setini almanlaştırma hareketini yeniden ele aldı. Polonya topraklarını ele geçirmeyi de denedi (Kolonileştirme komisyonu, 1886), ama başarı sağlayamadı; Polonyalılar bu denemeye Toprak bankasını kurarak (1888) ve Almanların Polonyalılardan satın aldığı topraklardan çok daha fazlasını alman kolonlardan satın alan kredi şirketleri ya­ratarak karşılık verdiler. Doğu Marklıkları şirketi XX. yy.da toprak satın alışlarına yeniden başladı; Bülow ise Almancayı okul­larda mecburî dil haline getiren (1901), Po­lonyalıların toprak satın almasını yasakla­yan (1904) ve toprak sahiplerinin mülkleri­ne elkonmasına izin veren (1908) kanunlar çıkarttı. Bu polonyalı aleyhtarı siyaseti bir yandan kilise ve soyluların, öte yandan köylülerin ve şehirlerde meydana gelen orta sınıfın el ele vermesi başarısızlığa uğ­rattı; toprakların satın alınması için şir­ketler kuruldu, öğrencilerin grevi gibi (1906) gösteriler yapıldı. 1918′de Poznan eyaleti silâhlı bir ayaklanma hazırladı. Poznan şehrinde toplanan diyetin seçtiği
«Yüksek Halk kongresi» adı verilen geçici hükümet 27 aralıkta Almanları Poznan’dan kovdu. Haziran 1919 Versailles antlaşmasıyle ba­tıda dar bir arazi şeridi dışında Poznan bü­yük düklüğü Polonya’ya verildi. 1939′da tekrar Almanlar tarafından işgal edilen eyalet, 1945′te Oder-Neisse hattına kadar Po­lonya’ya geri verildi. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZNAN eyaleti hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POYNİNGS (sir Edward)

Tarih 08 Haziran 2009

POYNİNGS (sir Edward), ingiliz siyaset adamı ve askeri (1459-1521). Babası Lancaster taraftarı olduğu için Fransa’ya sığınmak zorunda kaldı, orada Henry of Richmond’a bağlandı. Henry VII onu Calais valiliğine getirdi (1493), daha sonra lord-milletvekili olarak İrlanda’ya yolladı (1494). Poynings, mahallî yönetimi ingilizleştirmek için çok çaba harcadı. İrlanda parlamentosuna, da­ha çok «Poynings kanunları» adiyle tanınan ve 1782′de yürürlükten kaldırılıncaya kadar İrlanda mevzuatını İngiltere’ninkilere bağlı kılan «Drogheda yasaları»nı onaylattı (ara­lık 1494). Perkin Warbeck’i Waterford’da yendi ve adadan sürdü. Sonra ingiltere’ye döndü (1496). Henry VII ve Henry VIII dev­rinde birçok askerî ve siyasî görevde bulun­du. Kutsal Birlik’in kurulması ile ilgili mü­zakerelere katıldı (1513). [L]

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POYNİNGS (sir Edward) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POURTALET geçiti

Tarih 08 Haziran 2009

POURTALET geçiti, Fransa’da Pireneler’de (Basses-Pyrenees idare bölgesi) geçit, Ossau vadisinin yukarısında, İspanya sını­rında; 1 792 m. Laruns — Sallent (İspanya) karayolu buradan geçer. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POURTALET geçiti hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRANESİ (Giovan Battista)

Tarih 07 Haziran 2009

PİRANESİ (Giovan Battista), italyan gravürcüsü ve mimarı (Mogliano di Mestre 1720-Roma 1778). Dayısı mühendis Lucehesi’nin yanında yetişti, sonra Roma’ya gitti (1740), Giuseppe Vasi’den ofort tek­niğini öğrendi. 1743′te Venedik’e dönün­ce, ofortla çalışmağa başladı ve yaptığı eserlerle bu alanda en büyük ustalar ara­sında yer aldı.
Büyük boy 2 000′den fazla eserinin yalnız 1 000′e yakını imzasını taşır. 1745′te Roma’ya yerleşen sanatçı, 1745 ile 1764 arasında Hapishaneler ve Eski Roma Manzaraları adlı ünlü gravür dizilerini yaptı. Mimar olarak, Roma’da barok üs­lûptaki Santa Maria del Priorato’nun ona­rımına katıldı (1764-1765). Dekoratif de­ğer taşıyan gravürlerinin, 1768′den itiba­ren, yeni-klasik zevkin bütün Avrupa’da yayılmasında büyük rolü oldu. Daha son­raları, eskiz defterlerinde Mısır sanatından ilham aldı. Bu eskizler, sonradan ampir üslûbunun temeli oldu. 1778′de Paestum Manzaralarım yaptı. Başlangıçta kullan­dığı açık renklere zamanla kattığı belirli ve keskin siyah renkler, çok etkileyici bir karşıtlık meydana getirdi. Çizdiği manzaralardaki şiir havası, hayal gücü kadar ar­keolojiden de ilham alır. Piranesi, eserle­rinin bir kenarda saklanmasını değil, du­varlara asılmasını öngörürdü. Fransız Ro­mantik çağında, Piranesi’nin harabe man­zaraları çok beğenilirdi. Fakat sonraları sanatçı yavaş yavaş unutuldu, ancak XX. yy. başlarında yeniden hatırlandı. Eserleri­nin katalogu 1918′de yayımlandı. Piranesi’­nin, çalışmalarında kendisine yardım eden üç çocuğu vardı: lAURA (Roma 1755-Paris? 1785), FRANCESCO (Roma 1758 – Paris 1810), PiETRO (?). Çocuklarının üçü de Fran­sa’ya yerleşti (1799). Güzel Sanatlar Yük­sek Okulu kütüphanesinde, Piranesi’nin de­senleri vardır. Fransa’da Cabinet des Estampes arşivinde albümlerinden bir kolek­siyon bulunur. Roma Kalkografi arşivinde ise çok sayıda bakır levhası vardır. Ayrıca, bunların XVIII. yy.da yapılan baskıları değerli sayılır. (L)

07 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRANESİ (Giovan Battista) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Potemkin Zırhlısı (Bronenosets «Potyom­kin»)

Tarih 06 Haziran 2009

Potemkin Zırhlısı (Bronenosets «Potyom­kin»), 1925′te S.M. Ayzenştayn’ın çevirdiği ve sinema klasiklerinden biri sayılan sov­yet filmi. Filimde Ayzenştayn, N. Agadzanova’nın senaryosuna dayanarak, Potemkin’deki çar aleyhtarı denizcilerin ayaklanışının yalnız birinci bölümünü (27 haziran-1 temmuz 1905) anlatır, eserin 1905′teki bü­tün olayları kapsaması gerektiği halde, yö­netmen yalnız zırhlı epizoduyle yetinir. Bu epizod, kameraman Tise tarafından üç ay içinde olayın geçtiği yerlerde çevrildi. Fi­limde, özellikle, Kazakların Odessa’daki «Richelieu merdivenlerindeki kıyım sahne­si olağanüstü bir güce sahiptir; bu, hızlı montaj teorisinin uygulanmasıyle elde edil­miştir. Ama ön planlardaki erişilmez ger­çekçiliğin de, A. Antonov, V. Barskiy ve G. Aleksandrov’un yorumladığı, eserin rit­mini ve üslûbunu belirtmekte büyük payı vardır. 1926′dan itibaren Batıda (özellikle Fransa’da) tanınan Potemkin Zırhlısı büyük yankılar uyandırdı: birçok yönetmen bu fi­limden ilham aldı. (M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Potemkin Zırhlısı (Bronenosets «Potyom­kin») hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTEMKİN veya POTYOMKİN

Tarih 06 Haziran 2009

POTEMKİN veya POTYOMKİN (Vladimir Petroviç), sovyet diplomatı ve tarihçisi (Tver [bugün Kalnin] 1878-01. 1946). Roma (1932-1934) ve Paris (1934-1937) büyükelçisi oldu; sonra, milli eğitim halk komiserliğine getirildi (1940-1946). Milletlerarası ilişkiler tarihi ile ilgili eserler yazdı. Diplomatlık Tarihi’nin (1941-1945) başlıca hazırlayıcıla­rından olan Potemkin, ayrıca, Fransa tari­hi, Paris komünü ve ingiliz işçi hareketleri üstüne eserler yayımladı. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTEMKİN veya POTYOMKİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTASYUM

Tarih 06 Haziran 2009

POTASYUM i. (fr. potassium). Kim. Po­tasyum hidroksit içinde keşfedilen alkali maden.
— Toksikoloji. Potasyum zehirlenmesi, faz­la miktarda potasyum tuzu alınması so­nucunda meydana gelen zehirlenme olay­larının tümü (mide ve bağırsak bozukluk­ları, kalp atışının yavaşlaması, alkaloz olayları).
— ANSİKL. Kim. Potasyum, atom numa­rası 19, atom ağırlığı K = 39,1 (kalyum) olan kimyasal elementtir. 1807′de Davy ta­rafından, potasyum hidroksidin elektroliziyle keşfedildi. Yumuşak ve dövülgen bir madendir; yeni kesilmiş yüzeyleri gümüş parlaklığındadır, fakat daha sonra havada oksitlenerek kararır. Yoğunluğu 0,86′dır, 63°C’ta erir, 757°C’ta kaynar. Havanın et­kisinden korumak için vazelin yağı veya gazyağı içinde saklanır.

Çok kolay oksitlenen potasyum, ametalle­rin çoğuyle, özellikle halojenlerle, oksijen ve kükürtle birleşir. Güçlü bir indirgen özelliği taşıdığından, soğukta suyu ayrış­tırarak, açığa çıkan hidrojeni tutuşturur; ayrıca birçok oksijenli veya halojenli bi­leşiğin de ayrışmasına yol açar; öbür madenlerden çoğunu bileşiklerinden açığa çı­karır. Tabiatta çok yaygın olan potasyum, deniz suyunda klorür şeklinde ve birçok maden yatağında (Stassfurt’ta karnalit, Alsace’ta silvinit) çift klorür şeklinde bulu­nur. Ayrıca bitkisel küllerde de karbonat şeklinde rastlanır.
Erimiş potasyum hidroksidin elektrolizi ve­ya potasyum karbonatın kömürle indirgen­mesinden az miktarda potasyum elde edi­lir. Potasyum bazen indirgen olarak kul­lanılır; fakat, tepkimeleri daha az şiddetli ve maliyeti daha ucuz olduğu için genel­likle sodyum tercih edilir.

• Potasyum bileşikleri. Potasyum oksi­jenle brleşerek birçok oksit verir. Potas­yum oksit K2O suda çözününce, potasyum hidroksit KOH, potas kostik meydana gelir. Potasyum hidroksit veya potas kostik KOH, 360° C’ta ergiyen, akkor derecede uçucu olan, beyaz bir katıdır; suda ısı açığa çıka­rarak çözünür ve nem kaparak bozunur. Renkli baz ayıraçlarına, asitlere, tuzlara ve esterlere etki eden güçlü bir bazdır. Çok yakıcıdır, deriyi tahriş eder ve eti parçalar. Genellikle, suda erimiş potasyum klorürün elektroliziyle elde edilir; ancak anotta açı­ğa çıkan klorla birleşerek yeniden klorür haline dönüşmesini önlemek gerekir. Ayrı­ca, kaynar haldeki sulu potasyum karbo­nat çözeltisine kireç etki ettirilebilir; böy­lece elde edilen kireçli potasyum hidrok­sit saf değildir; alkolde çözündürülerek saflaştınlabilir (alkollü potasyum hidroksit). Potasyum hidroksit laboratuvarlarda, çö­zünmeyen hidroksitleri çökeltmek ve karbon dioksidi soğurmak için kullanılır; ayrıca, arap sabunu üretiminde ve boyaların te­mizlenmesinde işe yarar; eskiden eczacılık­ta dağlağı olarak kullanılırdı.
Potasyum klorür KC1, susuz haldeyken, 768° C’ta ergiyen renksiz küpler şeklinde billurlaşır. Tuzlu bataklıkların billûrlaşma sularından, varek küllerinden, Stassfurt ma­den yataklarındaki karnalit’ten KC1, Mg-CI2, 6H2O veya Mulhouse madenlerindeki silvinit’ten KC1, NaCl çıkarılır. Karnalit ve silvinitteki potasyum tuzu, ayrımsal çözündürmeyle açığa çıkarılır. Bu klorür, öbür potasyum bileşiklerinden çoğunun hazırlan­masında kullanılır.

Potasyum bromür KBr ile potasyum iyodür Kİ, çok çözünen, renksiz kübik billurlar halinde bulunur. Her ikisi de, potasyum karbonatın demir tuzlarına etkimesiyle el­de edilir, potasyum iyodür ayrıca vareklerden çıkarılır. Bu tuzlar tıpta vc fotoğrafçı­lıkta kullanılır.
Potasyum hipoklorit KCIO ve potasyum klorat KClO3. Bk. KLOR.

Potasyum sülfür K2S ve potasyum hidrojen sülfür KHS, kükürtlü hidrojenin potas­yum hidrokside etkimesiyle meydana gelir. Potasyum sülfür, susuz olduğu zaman ha­vada tutuşur (Gay-Lussac piroforu). Çözeltleri, havada yükseltgenerek sararır ve polisülfürler meydana getirir. Normal sül­fürlere kükürt katarak da elde edilebilen bu bileşikler arasında, potasyum pentasülfür K2S5, sunî kükürtlü banyoların hazır­lanmasında kullanılır.

Potasyum sülfat K2SO4, varek küllerinden ve pancar melaslarının yakılmasıyle elde edilen ham potasyum karbonattan çıkarılır; potasyum klorür üstüne sülfürik asidin et­kimesiyle de elde edilebilir. Susuz haldey­ken, ortorombik prizmalar şeklinde billur­laşır. Alüminyum sülfatla birleşerek şap meydana getirir. Ziraatta gübre olarak kul­lanılır. Potasyumun ayrıca bir hidrojen sül­fatı veya bisülfatı KHSO4 vardır; bu mad­de ısıtılınca potasyum pirosülfat K2S2O7 ha­line dönüşür.
Potasyum nitrat KNO3 Bk. GüHERÇiLE.
Potasyum karbonat K2CO3 ve potasyum bi­karbonat KHCO3. Potasyumun iki çeşit kar­bonatı vardır: potasyum karbonat K2CO3, akkor derecede ayrışmadan ergiyen, suda ve alkali çözeltilerde çözünen, susuz beyaz bir katıdır; potasyum bioksalatın kavrulmasıyle saf olarak elde edilir; asit karbonat da denen potasyum bikarbonat KHCO3, karbon dioksidin potasyum karbonata etkimesiyle elde edilen renksiz billûrsu bir katıdır. Piyasada satılan potasyum karbonatlar veya potaslar saf değildir ve çeşitli kaynaklardan çıkarılır: odun küllerinin yı­kanması ve meydana gelen derişik çözelti­nin buharlaştırılmasıyle elde edilen tortu­nun kavrulmasından; pancar melaslarının yakılmasıyle elde edilen ham ürünün ve imbik kalıntısının işlenmesinden v.b. Po­tasyum karbonat ayrıca, sodyum karbonat gibi, Leblanc usulüyle de elde edilebilir: potasyum sülfatın kömür ve kireç taşıyle birlikte kavrulmasından. Potasyum karbo­nat, potasyum nitrat ile potasyum hidrok­sitin üretiminde, kristal ve optik camların yapımında, kloratların, demir II siyanür ve silikatların üretiminde kulanılır.

Potasyum siyanür KCN. Bk. HİDROSİYA­NİK.
Potasyum demir II siyanür K4 Fe (C N)6 ve potasyum demir III siyanür K3 Fe (CN)6.
Bk. DEMİR bileşikleri.
Potasyum sülfosiyanat veya tiyosiyanat KCNS, potasyum karbonat ile kükürtün demir II siyanüre etkimesiyle elde edilir; demir III tuzlarının ayıracıdır ve bu tuzları kırmızıya boyar.

Silis ve potasyum hidroksit karışımlarının ısıtılmasıyle, potasyum metasilikat K2SİO3 gibi çeşitli potasyum silikatlar elde edilir. Bunların sulu çözeltileri, inşaatta kullanılan yumuşak kireçtaşlarını sertleştirmeğe yarar. Potasyum kromat K2CrO4 ve bikromat K2 Cr207 . Bk. KROM.

Potasyum permanganat KMnO4. Bk. MAN­GANEZ.

*Potasyum tuzlarının özellikleri. Derişik çözeltiler halinde çökelen sarı renkli potas­yum kloroplatinat K2PtCl6, potasyum flüorosilikat K2Sif6, potasyum perklorat ve pikrat dışında, bütün potasyum tuzları suda çözünür. Bir Bunsen bekinin alevine potas­yum tuzları tutulunca, alevin rengi mora döner.

— Coğ. Potasyum bileşikleri’nin üretimi, İkinci Dünya savaşından önce, başlıca Al­manya ve Fransa tarafından sağlanıyordu. Almanya, Stassfurt’taki zengin yatakların­dan ortalama
2 milyon ton çıkarırdı; Fran­sa, Alsace’ın güneyinde 0,5 milyon ton üretiyordu. Böylece bu iki ülke, dünya üre­timinin onda dokuzunu sağlıyordu. Savaş­tan sonra durum tamamıyle değişti. New Mexico ve Texas’taki yatakları işleten A.B. D., 2 milyon tonu aşan üretimiyle birin­ci sırayı aldı; üretim gücü azalan Batı Al­manya ise A.B.D.’yi yakından takip etmeğe başladı; Doğu Almanya da 600 000 tonu aşan üretimiyle Fransa’nın üretimine yak­laştı. Dünya pazarlarında Polonya ve is­panya’nın adı duyulmağa başlandı. S.S.C.B. ise belki de dünyanın en zengin yatağı olan Kama yataklarını işletir. 1960 ile 1965 yıl­ları arasında dünya üretimi 9 Mt’dan 14 Mt’a yükseldi. Üretim özellikle A.B.D. ve Batı Almanya (herbiri 3 Mt’a yakın), S.S.C. B. ve Fransa (her biri 2 Mt’dan fazla), Kanada (1965′te 1,3 Mt) tarafından sağlanır. Esterhazy yataklarının işletilmesiyle Kanada’nın üretimi hızla artmaktadır.

— Eczc. Potasyum bromür, iyodür, klorat, nitrat, tartarat gibi çok sayıda potasyum tuzu tedavide kullanılır. Potasyum iyonu idrar söktürücUdür. Ayrıca, tuzsuz perhizle birlikte uygulanan bazı idrar söktürme ve hormon tedavilerinde potasyum, klorür şek­linde kullanılır. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTASYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTAMOLOJİ

Tarih 06 Haziran 2009

POTAMOLOJİ i. (fr. potamologie). Akarsuları inceleyen bilim.
— ANSİKL. Potamoloji’nın alanı büyük ır­makların incelenmesinden, derelerin ve ge­çici su akıntılarının incelenmesine kadar uzanır. Bu incelemeler iki büyük kısma ay­rılır: ırmakların rejimlerini, debilerini ve bunların değişimlerini inceleyen ırmak hid­rolojisi; ırmak akıntılarını, özelliklerini, çe­kici ve aşındırıcı güçlerini, derelerin ve ır­mak yataklarının katı cisim taşımalarını
(şe­killeri ve değişmeleri akıntıların gücünün başlıca sebebidir) inceleyen ırmak dinamiği.

Irmak hidrolojisinin sayısal temelleri
Su yükseklikleri bir istasyondaki kabarma­lar üstüne mukayese bilgileri verir, fakat rejimlerin temel unsuru debilerdir. Motor gücü imkânları, sulama imkânları, kabar­maların yüksekliği bu niceliklere bağlıdır; nehir hidrolojisinin kanunları, yağış mik­tarları arasındaki ilişkiler ve rejimin çeşitli özellikleri de debiyle ilişkilidir. Debiler öl­çeklerle veya doğrudan doğruya Ölçme yoluyle elde edilir. Bu ölçmelerin en çok kul­lanılanı, her su kesitinin bir noktasıyle baş­ka bir noktası arasında değişebilen akış hız­larını belirlemektir: elden geldiğince çok ortalama mevzii hız Vm, bu akışların geç­tiği kısmî su kesitleri ile çarpılır; bulunan sonuçların toplamı bütün enine profilin Q debisini verir; toplam ortalama hız, S top­lam su kesiti olmak üzere Vm = Q/S’dir. ölçme sonuçlarına bağlı olarak çizilen yükseklik-debi eğrileri üzerinden ölçeğin herhan­gi bir yüksekliğine tekabül eden debi oku­nur. Mahallî akış şartlan (derinlikler, ge­nişlikler, eğintiler) değişmediği sürece eğri geçerlidir.

Irmak rejimleri bazen, yıllık veya aylık de­biler, maksimum ve minimumların ortalama­sı, bilinen veya mümkün olan uç sayılar, bir yıl içinde veya uzun bir süre boyunca değişik frekanslı debiler şeklinde ayırt edilir, ölç­meler ya saniyede metre küp cinsinden brüt debiler olarak veya alıcı alanların kilomet­re karesi başına saniyede litre cinsinden öz­gül debiler olarak yapılır. Meselâ, Kızılır­mak üzerinde Ankara doğusundaki Yahşihan’da ölçülen en yüksek debi 924 m3, en düşük debi ise 12 m3′tür. Fırat ırmağının Birecik’teki ortalama debisi ise 648 m3′tür.

Irmak debilerinin tayini, yıllık gözlemler ne kadar çoksa o kadar değerlidir. Olağanüstü kabarmalar veya etiyajlar için elli veya yüz yılla sınırlı gözlemler büyük ölçüde yanılta­bilir. Fakat eldeki veriler üstüne ihtimal hesapları, akıllıca ve ustaca yapılırsa, de­ğerli bilgiler sağlar.

• İzafî modül veya özgül modül. Bu mo­dül kilometre kare başına litre saniye ola­rak hesaplanır; uzun yıllar için 31,557 ile çarpılan bu değer milimetre cinsinden bütün alıcı yüzeye tekabül eden akıtılan yağış miktarını verir.

• Yıllık yağışlar ve debiler bilançosu. Akış açığı. Akıtılan P yağmurunu düşen P’ yağmuruyle karşılaştıralım. P7P oranı yıl­lık akış katsayısını veya bölümünü göste­rir. Bu sayı dünyada, O’dan yüzde 95′e ve­ya biraz daha fazlasına kadar değişir. Büyük bir bölgede yıllık akış açıkları D veya dü­şen yağmur P ile akan yağmur P’ arasın­daki farklar daha azdır, özel bir yılda top­rak altında, göllerde veya kar şeklinde, ge­lecek yıl lehine birikmeler dolayısıyle D artmış görünür. Çok sayıda yıl, bütünüyle ele alınınca, D önemsiz sayılacak kadar aza­lır ve açık toplamı, başlıca sebebi olan bu­harlaşma ile eşitleşir. Uzun yıllar boyunca toplam akış açığı, dünyada yaklaşık ola­rak 1 400 mm’yi bulur; Sibirya’daki bü­yük ırmaklarda 175-200 mm’yi geçmez. Fransa’daki dört büyük ırmak (Ren dışın­da) için 475-510 mm’dir.

Irmak akışı açığı, fizikî coğrafyada çok önemli bir veridir. Açık önce yıllık yağış miktarıyle artar ve her şeyden önce sıcak­lıkların düzenlediği bölgesel tavanlara ula­şır: Sibirya’nın, Rusya’nın ve Finlandiya’nın kuzeyinde kayıp 100 mm’nin altına düşebi­lir. Eşit olan yıllık yağış ve sıcaklık ortalamalarında yazlar ne kadar sıcak ve yağışlı olursa açık da o kadar çoktur. Dağ havza­larında sıcaklıkların düşük olması açığı azaltır.

Kalkerli topraklarda yağışan hızla de­rinlere sızması, buharlaşarak terlemeleri ve yıllık akış açığını önemli ölçüde düşürür (maksimum için yüzde 20-30 arası). Bataklıklardaki durgunluk, hattâ geçirgen olma­yan arazilerde akışın sadece yavaş yavaş olması, kayıpları artırır. Kayıplar havanın nemliliğiyle ters orantılı olarak değişir: ku­ru rüzgârlar kayıpları çoğaltır. Genellikle bitki örtüsünün zenginliği de kayıpları ar­tırır.

• Dünyada özgül modüller. Yağış ortalama­larının ve akış açıklarının çok büyük ölçü­de değişmesi bölgelere göre ırmakların öz­gül modüllerindeki farklılıkları açıklar: Fransa’da Sen ırmağının ağzındaki debisi kilometre başına saniyede 5,75 litredir; Loire’ınki 7′den çok, Garonne’unki (Dordogne hariç) 11, Rhöne’unki 18,5 litredir. Fakat Alpler’deki ve Pireneler’deki bazı küçük ırmakların debisi saniyede kilometre kare başına 65 litreyi bulur; eşit yüzeyler için Şili’nin güneyinde veya Yeni Zelanda Alpleri’nin kuzeybatısında saniyede kilo­metre kareye 250 litre kaydedilebilir. Buna karşılık toplam olarak az sulanan ve sıcak olan bölgelerde özellikle yazın, özgül modül 1,5 litreyi (Missouri) geçmez: A.B.D.’de büyük ovaların batısındaki bazı ırmaklarda, Kuzey Afrika’daki birçok ırmakta 0,5′i bul­maz. Nil’de 1′den az, Avustralyanın başlıca ırmağı olan Murray’de 1 milyon kilometre kare için yalnız 0,4, Çin’deki Sarınehir ve Kuzey Vietnam’daki Kırmızınehir’de en çok 2′dir. Akış açığının düşüklüğü sayesinde Si­birya’daki iki büyük ırmak yıllık yağış or­talamasının azlığına rağmen (40 mm’den az) nispeten iyi beslenir: Yenisey’de 6,5; Lena’da 6,3.

• Brüt bolluk. Brüt bolluk, alıcı yüzeyle­rin özgül modüllerle çarpımıdır. Bazı değer­lendirmeleri sıralayalım: Amazon için 90 000-110 000 m3, Kongo için 40 000, Yangdzı Kiang için 30 000, Mississippi için 18 000, Yenisey için 17 000, Orinoco ve belki Brahmaputra için 15 000, Ganj için 14 000, Nijer için ancak 6 000, Nil için 300 m3. Avrupa’­da brüt bolluk, Volga için Volgagrad’da an­cak 8 000 m3, Tuna için 6 300, Ren için 2 200, Rhöne için 1 800, Vistül için 1 450, Duero için 630, Odra için 600, Garonne için 630, Sen ve Taio için 450 m3′tür. Küçük ırmak­lar ve ağızlarından uzak ırmaklar incele­nince şu değerlendirmeler elde edilir: Madeira için 16 000-18 000 m3, Rio Negro için 10 000-11 000, Kasai için 18 000, Ohio için 7 000, Missouri için 2 000, Tuna için Viyana’da ve Belgrad’da 1 900, Rhöne için Lyon’­da 375, İşere için 350, Yon ve Marn için 95 m3.

Kabarmalar

• Kabarmaların sebepleri. Debiler çok yük­sek değilse bile, engellerden önceki kısım­larda ırmak sularının birikmesi çok tehli­keli kabarmalara yol açabilir; bu engeller dağlarda toprak kaymalarıdır. Ovalarda, bazı ırmaklarda her kış (Doğu Avrupa, Ka­nada), bazılarında (Tuna, Ren) ise az çok düzenli olarak buzların yüzeydeki kabuğun parçalamasından sonra harekete geçerek dar yerlerde üst üste yığılması su baskınla­rına yol açar (1784 şubat-martında Ren’in Köln ve Koblenz’i basması, 1838′de Tuna’nın Budapeşte’yi basması). Tabiî veya sunî yüksek barajların yıkılması, debileri, akış­larının dayanılmaz şiddeti ve gelişleri bakımından çok daha tehlikeli kabarmalara yol açabilir. 1950 Yılında Porsuk ırmağının taşması sonucunda Eskişehir’in uğradığı sel felâketi buna misal olarak verilebilir. Aşırı su gelişlerinin yol açtığı kabarmalar çok daha sıktır: kalın kar tabakalarının hızla eri­mesi veya aşırı sağnaklar. Yüksek dağlar­dan çıkan akarsularda kış taşkınları veya yaz kabarmalarının başlıca sebebi genellik­le karların erimesine mal edilir: oysa bu görüş çoğunlukla yanlıştır veya tehlikeli bir mübalâğadır. Gerçekten, Rusya ve Kanada ovalarındaki veya Alpler’deki karla ilgili yıllık kabarmalar birçok bölgeyi tehdit eden yağmurlara bağlı kabarmalarla mukayese edilemez; Rusya’da ve Sibirya’da yüz bin­lerce veya milyonlarca kilometre kareyi kaplayan ırmak kabarmalarının eşine dün­yanın başka yerinde rastlanmaz. Aşın olma­yan erime suları taşkın sırasında akış mik­tarını dörtte bir, üçte bir, hattâ yarı yarıya çoğaltabilir; bu çoğalma özel bir tehlike göstermeyen ırmak kabarmalarını felâkete dönüştürmeğe yeter (1930′da New England ırmaklarının taşması).
• Yağmurlar ve kabarmalar. Hemen bü­tün bölgelerde küçük ve orta büyüklükte havzalar için en şiddetli ve yıkıcı kabarma­lar aşırı yağmurların yol açtıklarıdır. Fa­kat bunların, söz konusu bölgelerde ve hav­zalarda yol açabileceği felâketlerin kısaca tanımlanması imkânsızdır. Paris’in yukarı­sında bütün Sen havzasında iki üç günde düşen 72 mm’lik yağmur (ocak 1910) ilgi çe­kicidir; buna karşılık, aynı dönemde Ardeche havzasına (2 230 km2) düşen 250 mm’­lik yağış hiç önemli değildir. Orta Teksas’ta «Thrall» adı verilen korkunç sağnak (9-10 eylül 1921) 18 saatte 25 900 km2′ye 250 mm su bırakmıştı. Fransa’da bazı noktalarda bir günde 720 mm’ye kadar (Ardeche’te ekim 1827′de), Reunion adasındaki bazı is­tasyonlarda ise 1 000 ve 1 500 mm’den çok yağışlar kaydedilmişti; ekim 1951′de Calabria’da bir istasyonun 1 495 mm yağış aldı­ğı bilinir, En yüksek kabarmalar çok şid­detli olmayan fakat uzun süren veya art arda birçok gün (Sen, Rhöne havzası) veya birkaç hafta (Mississippi) tekrarlanan yağış­ların sonucudur. Arızalı bölgelerdeki küçük havzalar için azamî debiler, bazı denklem­lerle birkaç saat içindeki yağışların şidde­tine bağlıdır. Hemen her yerde olayların önemli bir unsuru kabarma katsayısı, yani kabarma süresince akan yağmur suyu ile bu kabarmaya yol açan yağmur veya erime suyu miktarı arasındaki orandır; bu katsayı kışın tamamıyle sıvı haldeki çok büyük yağışlar için yüzde 80′e yükselir veya bu oranı aşar. Yaz ortasında, buharlaşmalar ve yer altına sızmalar büyük su miktarlarının et­kisini yok eder ve kabarma katsayısı ancak olağanüstü sağnaklarda çok yüksek sayılara ulaşır. Çoğunlukla kabarmaların katsayısı yazın (büyük zararlara yol açsa da) yüzde 40-50′yi geçmez: sonbahardaki ilk kabarma­lar çoğunlukla yüksek değildir. Daha önce­ki doymuşluktan başka, yoğunluk sonra da yağışların toplamı ve süresi kesin rol oy­nar: belirli yağmur toplamlarından sonra sızma durur veya çok büyük ölçüde aza­lır ve buharlaşma daha fazla artmaz.
• Kabarmaların yayılması ve çoğalması. Kabarmaların debisi sular taşmadığı zaman akış hızına yakın bir hızla aşağı kesime doğru yayılır, takat geniş su baskınlarında çok azalır. Eğimi yüksek olan ırmakların yayılma hızı saatte 12 veya 15 km’yi, hat­tâ taşma yapmayan büyük su kabarmala­rında saatte 15 ve 20 km’yi bulur. Düşük eğimli ova ırmaklarında, su altında kalma­yan yüksek yamaçlar arasında su 5 km’den az hızla, çok büyük su baskınlarında ise saatte 2 km hızla ilerler. Belirli bir yerde, kabarmaların çeşitli ilerleme tipleri akış hı­zı, su mecrasının uzunluğu ve yağmurun süresine bağlıdır: kabarma bazı sel suların­da fırtınalı havalarda on beş dakikada, Cevennes’lerdeki ırmakların yukarı çığırların­da birkaç saat içinde, Aşağı Ardeche’te sekız-on iki saatte, Grenoble’da, İşere üze­rinde yirmi dört-otuz altı saatta yükselir. Bu yükselme Lyon’da Rhone üzerinde iki veya üç gün, aynı yerde Saöne üzerinde ve Paris’te Sen üzerinde dokuz veya on gün, Aşağı Mississippi ve Yangdzı-Kiang üzerin­de birkaç hafta sürer. Yükselmeyi büyük debili bir kol çok artırabilir. Ayrıca bazı küçük ırmaklarda, şiddetli sağnakların yol açtığı kabarmalar sırasında sular özellikle başlangıçta, yıldırım hızıyle yükselebilir; hattâ buzların parçalanması sonucu meyda­na gelen dalga cephelerini hatırlatan ger­çek «su duvarı» baskınları meydana gelebi­lir.

• Kabarmaların maksimal gücü. Belirli bir kabarma sırasında azamî debiler alıcı yüzey­lerin artmasına bağlı olarak azalır. New Mexico’da 1945 haziranında rio Pecos’un
9 100 km2 için saniyede ve kilometre kare başına 2-25 m3′ten çok; 1915′te arızalı hav­zada Pears River’ın 325 000 km2’si için sa­niyede ve kilometre kareye 200 litre. Brüt maksimum debiler için şu değerler sayılabilir:Po için, Piacenza’da 1951′de 12 800 m3; Ren için
Almanya-Hollanda sınırında 12-500 m3; Volga için 1926′da 61 000 m3. Brüt debi rekorları Yenisey (120 000 m3), Lena (110 000 m3) ve özellikle Amazon’dadır (160 000 m3 kadar).

Kabarmaların yükseklikleri, belirli bir debi için genişliklere, derinliklere ve hızlara gö­re değişir. Yangdzı-Kiang boğazlarında YiÇang’dan önce bazı kabarmalar alçak su­larda 60-70 m’yi bulur. Aralık 1909′da, Aşağı Duero’da etiyaj’ın 24-34 m üstünde yükseklikler kaydedilmiştir. Loire ırmağı yaklaşık olarak 1 500 km2′yi tehdit eder. Rhöne, Fransa’da 1 600′ü Tarascon ve Beaucaire’den sonra olmak üzere 2 400 km2′yi basabilir. Mississippi, Cairo’dan sonra 1882′de 90 000 km2 (Belçika ile Hollanda’nın toplam yüzölçümüne eşit) kadar yeri su altında bırakmıştır. Yangdzı-Kiang da 1931 ve 1954′te buna eşit bir araziyi su altında bıraktı. Bu iki baskınla sular 20 milyondan çok insanın evini yıktı ve 1931′de baskın yüz binlerce insanın ölümüne sebep oldu. Hou-ang-ho’nun baskınları daha büyük felâket­lere yol açar: tabiî yatağı ve dış su bent­leri arasındaki sunî su basma alanı 600 km’­den uzun bir delta üstündedir. Bazı kabar­malarda ırmak yatak değiştirerek Şandung yarımadasının kuzey ve güneyinde önceki ağzından yüzlerce kilometre ötede denize dökülür. 1887′de sular güneye yönelerek Yangdzı-Kiang’ın yatağını geçici olarak de­ğiştirdi ve bir milyon kişiyi çamurlu suları altında bıraktı. 1935′te bir süre için buna benzer bir yatakta aktı. Bu ölçüsüz geniş­liğe ulaşmasa da büyük su baskınları ço­ğunlukla millî âfetlerdir. Temmuz 1951′de Kansas ırmaklarının taşması bir milyar do­larlık zarara yol açtı: Japonya’nın aşırı ka­labalık topraklarında anî ve şiddetli su bas­kınları felâketleri daha da artırır. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTAMOLOJİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POSTEL (Guillaume)

Tarih 06 Haziran 2009

POSTEL (Guillaume), fransız poligrafı (Barenton, Normandiya 1510 – Paris 1581). François I tarafından elçi yardımcısı ola­rak istanbul’a gönderildi (1537) ve Orta­doğu’yu gezdi. College Royal’de yunanca, ibranîce, arapça dersleri verdi (1539-1543). Roma’da papaz oldu ve bir ara cizvit ta­rikatına girdi. Venedik’te peygamberlik tas­layan bir kadına rastladı (1547) ve onun, insanları hak dinine sokmak için Ruhülkudüs’ten ilham aldığını ileri sürdü; ciddîye alınmadığını görünce yeniden Doğu’ya git­ti, müslümanlarla hıristiyanlan uzlaştırmak için vaızlar verdi (1548). italya’ya dönünce Engizisyon zindanlarına atıldı (1549-1559). Paris’te, hapsedildiği Saint-Martin manastı­rında Öldü. Posterin amacı, dünyaya isa’­nın öğretisine uygun bir düzen vererek, Fransa kralının yönetimi altında bir Dünya birliği (Concordio Mundi) kurmaktı. Başlıca eserleri: De Orbis Terrae Concordia (Uzlaşmış Dünya Üstüne) [1544], Protevangile de Jacçues (Yakub’un İlk İncili) [1522], Les tres Merveilleuses Victoires des Femmes (Kadınların Şaşılacak Zaferleri) [1553]. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSTEL (Guillaume) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Posta birliği

Tarih 06 Haziran 2009

Posta birliği (MİLLERARASI), posta kurumunun ilk ortaya çıktığı günlerden beri milletlerarası bir postanın önemi üstünde duruldu, fakat bu sistemin nasıl işlediği pek iyi bilinmez. XVI. yy.da Londra ile Fransa’daki Calais şehri arasında düzenli bir servisin kurulduğu sanılır. 1670′te yapılan bir anlaşma ile İngiltere ile Fransa arasın­daki posta ilişkileri düzenlendi. Bu anlaş­ma, 1698′deki Rijsvvijk anlaşmasıyle yeni­lendi. Paris-Londra arasında haftada iki posta işliyordu. Dover – Calais postasını İngilizler yönetiyor; Calais’den sonra işi fransız postası yükleniyordu. Yalnız Paris, Rouen veya Lyons’a giden mektupların üc­reti önceden ödenebiliyordu. Daha uzağa giden mektupların posta farkı alıcıdan tah­sil ediliyordu. İngiltere, İtalya’ya gidecek mektuplar için Fransa’ya mektup başına 21 sol ödüyordu. Türkiye’ye gidecek bir mek­tubun göndericisi Marsilya’ya kadar olan yol için 17 sol ödüyordu. 1802′de yapılan bir anlaş­ma, yürürlükte olan bu sisteme pek az de­ğişiklik getirdi. Milletlerarası mektuplar ço­ğaldıkça sistemde karışıklıklar başladı. Ağır­lığa göre alınan ücretler her ülkede değişi­yordu. Mektubun ücreti bazen zorunlu ola­rak gönderici tarafından ödeniyordu. Ancak göndericinin ödediği ücret genellikle belli bir noktaya kadar geçerli oluyor, ötesi alı­cıya kalıyordu. XIX. yy.daki sanayileşmeyle mektuplaşma büyük ölçüde arttı. Mevcut posta sistemi ihtiyaca cevap veremez ol­du. Çeşitli ülkelerde aynı paranın ödenme­si bir dereceye kadar sağlandı, fakat bu ödemeler posta giderlerini karşılamıyordu. Milletlerarası bir posta servisi kurma tekli­fi ilk olarak A.B.D.’den geldi. 1863′te bu amaçla Paris’te bir konferans toplandı. Konferansta 31 ilke kabul edildiyse de, Ame­rika İç savaşı ve Alman-Fransız savaşı bu alandaki çalışmaları durdurdu. Bu arada posta konusunda büyük bir reformcu olan Kuzey Alman Posta konfederasyonu üyesi Heinrich von Stephan, Milletlerarası Posta birliği için bir plan hazırladı. Bu plan Pa­ris konferansında alman kararları göz önünde tutuyor, Almanya’nın deneylerinden de yararlanıyor, Almanya’yı ve bütün al­man ülkelerini içine alan bir posta birliği kuruyordu. Bu birlikte toplam 20 ülke var­dı. Almanya’nın teklifi üzerine 1874′te Bern’­de bir kongre yapıldı. Kongre’ye, A.B.D. ve Mısır ile birlikte bütün avrupa devletle­rinin de bulunduğu 22 ülke katıldı. Konfe­ransın sonunda varılan bir anlaşma ile Mil­letlerarası Posta konvansiyonu kuruldu. Bu konvansiyonda Genel Posta birliğinin adı Milletlerarası Posta birliği olarak değişti­rildi. Kuruluşundan 10 yıl sonra üye sayısı 55′e çıktı. XIX. yy.ın ortalarında hemen he­men bütün dünya ülkeleri, birliğe dahildi. 1960′larda üye sayısı 100′ü aştı. 1875′ten itibaren milletlerarası postanın te­melini meydana getiren konvansiyon beş esas ilke kabul etti. Bunlar bazı değişiklik­lere uğramakla birlikte günümüzde de ge­çerlidir.
Birinci ilkeye göre birliğe dahil olan bütün ülkeler posta servisi konusunda tek bir ül­ke sayılıyordu. Bu ilkenin uygulanması, ula­şım bağımsızlığı doktrinine dayanıyordu. Her ülke başka ülkeden gelen postaya ken­di postasına gösterdiği ilgiyi göstermek zo­rundaydı. Her ülke bütün dünyadaki ulaşım olanaklarını kendi postası için kullanmak hakkına sahipti, ikinci ilkeye göre, belli ağırlıklar için öngörülen ücretler bütün ülkelerde aynı olacaktı. 15 Gramlık bir mek­tup 25 santim (altın) tutuyordu. Şartlara gö­re bu ücret belli bir artış ve azalma gös­terebilirdi, ikinci Dünya savaşı sonunda bu ilke çiğnendi; yalnız ağırlık birliği (ortala­ma ağırlık olarak 15-20 gr kabul edilmesin­den başka) önemli bir değişikliğe uğramadı. üçüncü ilke posta İle iletilecek malzemeyi üç gruba ayırıyordu: mektuplar, kartlar ve diğer evrak (basın, ticarî evrak gibi).
Bu üç grup için belirli şartlar konuldu. Neyin daha ucuz yollanabileceği, neyin mektup muamelesi göreceği tespit edildi. Dördüncü ilke, bir ülkenin, başka bir ülkenin ulaşım araçlarını kullandığı zaman ne ödemesi ge­rektiğini tespit eder. Ancak iki ülke ara­sındaki mektup alışverişinin aşağı yukarı aynı olduğu durumlarda ödeme yapılmaz. Beşinci ilke kayıt ve tazminatlar üstünedir. Ancak milletlerarası tazminat belli bir mik­tarı aşmaz ve kayıtlı paketin tümü, kaybol­duğu zaman ödenir. Meselâ paket, yerine bazı kısımları eksik olarak ulaşırsa ödeme yapılmaz. Daha sonraki yıllardaki bazı değişikliklere göre, «önemli şeyler» için bir sigorta kuruldu. Bu önemli şeylerin kapsa­mına ticarî veya resmî evraklarla, altın, el­mas gibi değerli maddeler de alındı. Paket postası geliştirildi. 1947′de birlik, Birleşmiş Milletlere bağlandı. Birliğin İsviçre’de Bern’de bir genel merkez bürosu vardır. 5 Yılda bir bütün üyelerin katıldığı bir kongre toplanır. Ayrıca 20 üyelik bir Yürüt­me ve İlişkiler komitesi her yıl toplanır. Bir de gene 20 üyelik danışma komisyonu vardır. Bu komisyon iktisadî, teknik mese­leler ve uygulama meseleleri üstünde çalı­şır. (M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Posta birliği hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POSTA

Tarih 06 Haziran 2009

POSTA i. (ital. k.). Bir yerden gönderilen veya bir yere gelen para, mektup v.b. emanetlerin tümü: Sabah postası geldi, fa­kat akşam postası henüz gelmedi. (Bk. ANSİKL. Ulaştırma bölümü.) || Bu emanet­leri toplayıp dağıtan teşkilât ve bu teşkilâ­tın bulunduğu yer:
— Benim seni postaya yolladığımı kimseye söyleme; adresi postahanenin içinde yırt at
(H.E. Adıvar). || Be­lirli zamanlarda sefer yapan ve genellikle posta ulaştırılmasında kullanılan taşıt: Dün de bizim vapur Bandırma postaları gibi ağzına, hattâ burnuna kadar dolu idi
(B. Felek). Pos­ta vapuru. Posta treni. || Takım, kol, sı­ra: // Gidip gelme, sefer: Araba şu kadar eşyayı üç postada taşıdı. || Posta arabası, posta ile gönderilen nesneleri taşıyan ara­ba: İki gün evvel buradan geçen bir posta arabası benim için dört mektup bırakmış (R. N. Güntejcin). // Posta havalesi, posta ile gönderilen havale, para. || Posta kutusu. Bk. KUTU. || Posta polisi, nöbet tutan veya nöbette olan polis. // Posta pulu, para kar­şılığında posta ile gönderilen şeylerin üze­rine yapıştırılan pul.
— CEŞ. DEY. (Birini) Posta etmek, bir kim­seyi karakola götürmek. // (Birine) Posta koymak (veya atmak), birini korkutmak, teh­dit etmek. || (Bir yere) Posta yapmak, bir yere sefer yapmak, gidip gelmek. || Postayı kesmek, bir kimseyle ilgisini kesmek veya bir şeyi yapmaktan vaz geçmek.
— Ask. Hedef postası, hedefli atış talimi sırasında hedefleri gözetleyen ve atışlardaki isabet derecesiyle ilgili işlemlerin ve ka­yıtların tutulmasına yardım eden personel.

— Avc. Avlanacak hayvanı beklemek için yerleşilen yer.
— Dy. Posta treni, posta ve yolcu vagon­larından meydana gelen süratli tren. || Pos­ta vagonu, yalnız posta hizmetine ayrılan vagon. || Cer postası, buhar lokomotifinin sevk ve idaresini sağlayan, bir makinistle bir ateşçiden meydana gelen, çoğu kere sürekli birlikte görev yapan ekip. (Başka tip lokomotiflerde çalışan makinist ve yar­dımcısının meydana getirdiği posta, özel bir ekip değildir.)
— Denize. Gemi teknesinin enlemesine olan tutucu parçalarından her biri, bunla­rın tümü gemi gövdesini (iskeletini) mey­dana getirir. (Bk. ANSİKL.) || Posta yolcu vapuru, posta seferi yapan ticaret gemisi. || Dobil bltum postası, dip su sarnıçlarına (Water-ballast) giriş çıkışı sağlayan delik­ler bulunan posta. || Döşekbaşı postası, ağaç gemi inşaatında döşek postalarını di­key postalara bağlayan dışarıya kıvrık pos­ta. || Karkas döşek postası, L veya U bi­çiminde köşebentlerden yapılmış, dikey ve düzey, uçları parçalarla pekleştirilmiş dö­şek postası. // Kepçe döşekbaşı postası, çe­likten yapılan savaş gemilerinde teknenin sağlam bir parçası. (Bu posta, bodoslama­nın hemen hemen düzey olarak uzatılması­dır. Kıç tarafta [kepçe] su hattının ve zırh güvertenin altındaki bütün çıkıntıları bir­birine bağlar ve onlara dayaklık, yataklık eder.) // Sintine döşek postası, bir postanın (kuburga, eğri, iskarmoz) alt kısmını mey­dana getiren iki kenarlı parça. || Yukarı (üst) posta, diğer döşek postalarından da­ha yukarıda bulunan, geminin baş ve kıç taraflarına yakın postalar; tekneyi takviye etmeğe yarar.

— Huk. Posta çekleri. Bk. ANSiKL. || Pos­ta gizliliği. Bk. ANSİKL. || Posta idaresi, tüzel kişiliği olan T. C. Posta Telgraf ve Telefon işletmesine verilen ad. (Bk. P.T.T.) || Posta kolileri.
Bk. ANSİKL. || Posta mas­rafı. Bk. ANSİKL.
— Sanay. 24 Saatlik çalışma gününün ça­lışma bölümlerinden her biri: Gece posta­sı.
(Eşanl. VARDİYA.) || Bir sanayi veya ti­caret işletmesinde aynı zamanda çalışan iş­çilerin tümü.// Çalışma postası, bir çalış­mada bir bölümün yapıldığı yer; açıkça be­lirli bir iş yapımına gerekli her şeyi (maki­ne, âletler, malzeme v.b.) kapsayan çalış­ma merkezi: Çalışma postasının düzeni ve donatımı, çalışanın verimi ve yorgunluğu üstünde büyük etki yapar.
— Teşk. tar. Posta tatarı. Bk. TATAR.
— Zool. Posta güvercini, özel surette ye­tiştirilen, küçük kâğıtlara yazılmış haberle­ri bir yerden bir yere iletmek için kullanı­lan güvercin.
— ANSİKL. Ulaştırma. Eskiden mektup ve yolcu ulaşımı için belli yerlere atlar «yerleştirilir», bunlar hazır beklerdi. Oysa posta bugünkü medeniyetin en önemli ku­rumlarından biri haline gelmiştir. Jül Sezar zamanında Roma imparatorluğu sınırları içinde kuryeler son derece düzenli işliyor­du. Sezar’ın İngiltere’den Roma’daki Cicero’ya yolladığı iki mektup, biri 26, biri 28 günde, yani iki gün ara ile Roma’ya ulaş­mıştı. Mektup yollamak İsteyen özel kişiler ise mektuplarını ya köleleriyle göndermek, ya da aynı yönde giden ve mektubu götür­meyi kabul eden birine vermek zorunday­dılar. Özel kişiler için çalışan bir posta sistemini ilk kuran imparator Diocletianus oldu (III. yy. sonu). Daha sonraki tarih­lerde Büyük Theodorius, Charlemagne gibi kralların ülkesinin her yeriyle haberleşme­lerini sağlayan düzenli posta servisleri vardı.

• Resmî Posta Servisinin başlangıcı. En eski posta sistemi Fransa’da Paris üniver­sitesi tarafından kuruldu. XIII. yy.ın so­nunda bu kuruma bağlı kuryeler belli dö­nemlerde yola çıkarlar ve Paris’te toplu bulunan öğrenciler için Avrupa’nın çeşitli bölgelerinden para ve mektup toplarlardı. XI. Louis kendisi için atlı haberciler kul­landığı gibi, 19 haziran 1464′teki fermanıyla Fransa’nın bellibaşiı yollarında posta istasyonları kurdu. Bu sistem daha sonraki krallar zamanında da devam etti; sonunda özel kişiler de kendi mektupları için kral­lığa bağlı kuryeleri kullanmağa başladılar. XIII. Louis zamanında genel bir posta de­netimi merkezinin kurulmasıyle fransız pos­tası daha düzenli bir hal aldı.

• Almanya’da ilk posta Tirol’de XV. yy.­ın ikinci yarısında Thurn, Taxis ve Valsassina kontu Roger I tarafından kuruldu. Roger I’in oğlu imparator Maximilian I’in isteği üzerine 1516′da Viyana’dan Brük­sel’e uzanan bir posta servisi sağladı. 1522′de Viyana ile Nürnberg arasında bir pos­ta servisi açıldı; çok geniş topraklara sa­hip olan Kari V, ülkenin her köşesinden çabuk haber almak istediği için Taxis ve Thurn prensi Leonhard’a Hollanda’dan İtalya’ya bir posta servisi kurdurdu. Bu ser­vis Liege, Trier, Speyer, Rheinhausen, Württemberg, Augsburg ve Tirol’den geçiyordu. İtalya’da ilk posta Piemonte’de başladı. 1561′e kadar mektupların ulaşımı şirketlerin ve özel kişilerin elindeydi. Devlet bunlara hizmetleri karşılığında değişik şartlara uy­gun olarak belli bir miktarda para almak hakkını tanımıştı. 1561′de Savoia dükü Emanuele Philiberto bütün postaları bir pos­ta genel müdürüne bağladı. Bu durum 1697′ye kadar sürdü. 1697′de dük Vittorio II Amadeo postanın gelirlerini devlet gelir­leri arasına kattı ve posta genel müdürü­ne aylık bağladı. 1710′dan sonra posta doğ­rudan doğruya devlet tarafından yönetil­meğe başlandı.

• ingiliz postası. İngiltere’de Edward III zamanında özel postalar kurulmuştu. 1635′te Londra ile Edinburgh arasında resmî bir posta servisi kuruldu. 1644′te o sırada Avam kamarası üyesi olan Edmund Prideaux posta genel müdürlüğüne tayin edildi. Prideaux ilk iş olarak haftada bir, ülkenin her tarafına posta kuryeleri yol­lamağa başladı. 1683′te başkentte bir «penny» postası kuruldu. William III zamanın­da parlamentodan İskoçya’daki posta siste­mini düzenlemek üzere birçok kanun çıktı. Kraliçe Anne’in çıkardığı dokuzuncu fer­manla ingiltere’deki posta sistemi o zaman için modern bir şekilde teşkilâtlandırıldı. Londra’da Britanya ülkeleri için genel bir posta merkezi açıldı.
Bu merkezin Edinburgh, Dublin ve diğer bazı şehirlerde şubeleri vardı. Bütün sis­temin başında bir genel müdür bulunuyor­du. Bu genel müdürün başlıca şubelerin müdürlerini tayin etme yetkisi vardı. Bu sırada 15 millik bir yere gidecek bir mek­tubun ücreti 8 sentti, 300 mil içinse 25 sent ödeniyordu. 1837′de sir Rowland Hilî Posta servisinde reform yapılması için ha­rekete geçti. 1839′da «penny» usulü kabul edildi. 6 Mayıs 1840′ta W. Mulready ta­rafından çizilen ilk posta pulu kullanıldı. Aynı yıl kayıt ve posta ile para yollama usulleri kabul edildi. 1855′te posta kutuları ortaya çıktı. Londra, şehir içi mek­tup dağıtımında kolaylık sağlanması için 10 bölgeye ayrıldı, ingiltere postahane sis­temi hızla gelişti, paket postası, para de­ğiştirme ve telgrafçılık yerleşti, ingiliz Pos­ta servisinin başında posta genel müdürü bulunur. Yardımcısı Londra postahanesinin genel sekreteridir. Büyük şehirlerde de genel müdürler vardır. Posta genel müdürü danıştay üyeleri arasından seçilir: ayrıca ka­bine üyesi de olabilir.

• Neale’in amerikan postası. Amerika’da posta 17 şubat 1691′de posta patentinin Thomas Neale’e verilmesiyle başlar. 4 Ni­sanda Neale ve krallık posta genel mü­dürü Andrew, Hamilton’u amerikan posta genel müdürlüğüne seçtiler. Hamilton ko­loniler arasında bir posta servisi kurmak gibi zor bir işe girişti. Bütün kolonileri dolaştı ve herkesi yeteneğine ve bu işin başarılacağına inandırdı. Virginia dışında bütün koloniler işbirliği yapmayı kabul et­ti, 1 mayıs 1693′te servisler başladı. Posta, Portmouth – New Haven, Boston, Saybrook, New York, Philadelphia ve Maryland ile Virginia’daki bazı noktalar arasında işli­yordu. Haftada bir posta vardı, beş atlı bu istasyonlardan haftada iki kere geçmiş oluyordu. Kışın servis 15 günde bir yapı­lıyordu.

A.B.D. postası. 26 Temmuz 1775′te Phila-delphia’da toplanan kongre bir postahane sistemi kurdu ve başına yılda 1 000 dolar ücretle Benjamin Franklin’i getirdi. 1782′de Kongre, posta genel müdürüne New Hampshire ve Georgia arasında ve Kong-re’nin uygun göreceği diğer yerlerde posta yolu ve servisleri açma yetkisini verdi. İ799′da posta kanunları yeniden düzenlendi, posta soyguncularına ölüm cezası ge­tirildi. Daha sonra ölüm cezası kaldırıldı. 1813′te posta ilk defa buharlı gemiyle bir şehirden bir şehire götürüldü. 1845′te 30 milden uzağa gitmeyecek bir sayfalık mek­tuptan 6 sent, 80 mile kadar 10 sent, 150 mile kadar 12,5 sent, 400 mile kadar 18,75 sent, daha uzak mesafeler için 25 sent alınıyordu.
İngiltere’de pul sisteminin başarıya ulaş­masından sonra, pul A.B.D.’de de kulla­nılmağa başlandı. 1847′de 5 ve 10 sentlik, 1851′de 1 ve 3 sentlik pullar çıktı, tik dam­galı zarflar 1853′te kullanıldı. Başkan Lin­coln zamanında mektuplar bedava teslim edilmeğe başlandı. Daha sonra mektubu alandan 2 sent alındı. 1863′te bu 2 sentten yeniden vaz geçildi. İlk posta kartı da 1873′te ortaya çıktı.

• Türkiye’de. Osmanlı devletinde posta hiz­metleri Mahmud II zamanına kadar yalnız devlet haberleşmeleri için yapılıyordu. Koso-va (1389) ve Çaldıran (1514) seferleri sırasın­da halkın da resmî postadan yararlanması sağlandı. Fakat bu, bugünkü anlamda posta­cılığın başlangıcı niteliğinde değildi. Mah­mud II, halka ait mektupların İstanbul ile öteki vilâyetler arasında taşınmasını, bu işler­den gelir sağlanmasını, mektuplara fesat karıştırılmamasını ve mektup dağıtımında is­lâm, reaya ve yabancı ahaliye eşit muamele yapılmasını bir fermanla emretti (1838). Tan­zimat fermanıyle posta hizmetleri kamu hiz­metleri arasına alındı (1839). Konuyle ilgili hazırlıkları yapmakla görevlendirilen komisyonun kararına uyularak ilk Posta nezareti kuruldu (1840). Aynı yıl ilk pos­tahane istanbul’da, Yenicami avlusunda, Postahanei Amire adiyle açıldı. Bunu, Bağ­dat, Sivas, Musul ve Diyarbakır’da açılan postahaneler takip etti (1843). Posta idaresi­ne paralel, fakat ayrı bir kuruluş olarak ça­lışan Telgraf idaresi de nezaret durumuna getirildi (1855). Posta nazırı gazeteci Agâh Efendinin teklifiyle posta ücretinin pul olarak alınmasına başlandı (1863). Posta ve Telgraf nezaretleri tek bir nazırlık altında birleştirildi (1871). Sonra bu nazırlık kal­dırıldı ve son nazır vekili Mustafa Fuad Bey zamanında teşkilât, umum müdürlük seviyesine indirildi (1909); iki yıl sonra tekrar nazırlık oldu (1911). 1919′ra ise umum müdürlük kademesine dönülerek umum müdürlüğe de Refik>Halid Bey (Karay) tayin edildi. Bu arada Ankara’da T. B. M. M. Hükümeti Posta müdürlüğü kuruldu (1920); başına da önce Sırrı Bey (Bellioğlu), sonra da Refet Bey (Bele) getirildi. Ankara hükümetinin Posta müdürlüğü ay­nı yıl içinde genel müdürlük oldu. İlk ge­nel müdür olarak Sabri Bey (Toprak) görevlendirildi (1920). İstanbul’daki umum müdürlük de 1922′ye kadar çalıştı.

— Denize. Genel bir anlamda kullanılan posta terimiyle üç elemanın hepsi anlaşı­lır; asıl posta, sintine postası, döşek pos­tası. Asıl postalar üç tiptir: kompozayt posta (posta ve kontra) iki köşebendi bir­birine perçinlemekle yapılır, L biçiminde­dir; yekpare posta tek bir profilden yapılmış, L biçiminde, çıkık kenarlı L veya U posta biçimindedir. Son olarak bir ana be­denle onu bordaya bağlayan çift kenarlı posta çok yer tuttuğundan şileplerde kul­lanılmaz. Fakat tankerlerde, özellikle boy­lam yapım usulüyle yapılan tankerlerde her zaman kullanılır.
— Huk. Posta çekleri. Posta idaresi, adına bir çek hesabının açılmasını isteyen kim­selere, bu hesabın açılabilmesi için gerekli ön paranın verilmesi şartıyle posta çekleri verebilir. Posta çekleri düzenlendiği günle birlikte iki ay için geçerlidir. Bu süre bi­tince, kabulleri keşidecinin onamasına bağ­lıdır. P.T.T. idaresi, belli paraları gösteren yolculuk posta çekleri de çıkarabilir.

• Posta gizliliği. P.T.T.’de görevli memur­ların posta gizliliğine uymaları zorunludur. Posta kanununa göre, kendilerine posta servisinde bir iş verilmiş olanların, belli kişilerin posta ilişkilerini açığa vurmaları, kapalı mektupları açmaları, içlerinde ne olduğunu araştırmaları veya haberleşme ka­ğıtlarındaki yazılar hakkında üçüncü kişi­lere bilgi vermeleri yahut herhangi birinin bunlan yapmasına meydan bırakmaları ya­saktır.

• Posta kolileri, ayrıca ücret ödendiği tak­dirde, alıcının konutunda teslim edilebilir. Bunun dışında, posta kolileri Posta ida­resinden alınır. Ancak, idarenin gösterece­ği süre içinde kolilerini almayanlardan ta­rifesine göre ücret alınır.

• Posta masrafı. Davacı, dilekçesinin, da­valıya tebliğ edilmesi için gerekli olan pos­ta masrafını peşin olarak mahkeme kale­mine ödemekle yükümlüdür. Bunu yapma­ması halinde, mahkeme, kendisine bir me­hil verir. Bu mehil içinde davacı, posta masrafını ödemezse, tebligat yapılmasından vaz geçmiş olduğu kabul edilir. Aynı du­rum, mahkemenin vermiş olduğu kararın temyiz edilmesi halinde de söz konusudur. Temyiz eden, posta ücretini baştan ödemezse, kendisine ödemesi için bir süre verilir. Bu süre içinde de posta masrafını ödemeyecek olursa, temyiz isteminden vaz geçmiş sayılır. Temyiz isteminden posta ücretinin ödenmemesi sebebiyle vaz geçil­miş sayıldığına karar verecek merci, ma­hallî mahkemedir. (LM)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POSSEVİNO (Antonio)

Tarih 06 Haziran 2009

POSSEVİNO (Antonio), italyan rahibi (Mantova 1533′e doğr. – Ferrara 1611). 1559′da cizvit tarikatına girdi, bu tarikatın Savoia ve Fransa’da yayılmasına çalıştı, 1572′de Lyon’da rektör, 1573-1577 arasında da cizvit tarikatı başrahibinin sekreteri ol­du ve İsveç’e gönderildi, kral Johan III Vasa’ya Hıristiyanlığı kabul ettirmeğe ça­lıştı. Yeni bir görevle Polonya’ya Istvan Bathori’nin (1581), daha sonra da Rusya’ya Korkunç İvan’ın (1581) yanına gönderildi. Çarla ilahiyat konusunda tartışmalara gi­rişti, fakat Roma kilisesi için hiç bir yarar sağlayamadı. 1582′den 1585′e kadar, Viyana ile Varşova arasında aracılık yapmağa zor­landı, daha sonra Papalık tartından Orta Avrupa’ya gönderilerek orada birçok ko­lej kurdu. Padova’da profesör oldu, Fransa kralı Henri IV ile Roma’nın arasını bul­mağa çalıştı ve bu arada fransız cizvitlerinin imtiyazlarını yeniden elde etmelerini sağladı. Protestan ve Ortodokslarla dinî tartışmalar üstüne birçok kitap, Moskova, Moldavya ve Transilvanya ile ilgili tarihî incelemeler, ayrıca Biblotheca Selecta (Seç­me Eserler Kütüphanesi) ve Apparatus Sacer adlı iki bilimsel eser yazdı. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSSEVİNO (Antonio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTSMOUTH

Tarih 06 Haziran 2009

PORTSMOUTH, İngitere’de (Hampshire) liman şehri, Spithead kanalının kıyısında, Wight adasının karşısında; 215 200 nüf. Portsmouth, Henry VIII zamanında bir üs haline geldi ve askerî önemi o günden son­ra devamlı olarak arttı, ikinci Dünya sa­vaşında bombardımanlardan zarar gördü. 1944 Haziranında Fransa seferine katılan birliklerin gemilere bindiği başlıca liman­lardan biriydi. Porstmouth aslında dört merkezden meydana gelir: Portsmouth Harbour kıyısındaki Portsea, tersaneler dışın­da, büyük dokların bulunduğu Royal Dockyard’ı, askerî tersaneyi, deniz kolejini, bir deniz müzesini içine alır; daha güneyde, Spithead kıyısında, Portsmouth Harbour’un ağzındaki Old Portsmouth’ta. XII. yy.dan kalma bir kilise ve XIII. yy.dan kalma Royal Garnison Church vardır; doğuya doğru varlıklı sınıfın oturduğu Southsea’de güzel bir kumsal uzanır; kuzeye doğru Landport yer alır. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTSMOUTH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Port-Royal

Tarih 06 Haziran 2009

Port-Royal, 1204′te Chevreuse vadisinde (Fransa) ormanlık ve ıssız bir bölgede ku­rulmuş ve 1225′te citeaux tarikatına geç­miş rahibeler manastın. XVII. yy. başı­na kadar adından pek söz edilmedi. Za­manla manastırın gelişmesi ve çevre şart­larının sağlığa uygun olmaması dolayısıyle, buradaki 80 rahibe 1625-1626′da Paris’e yerleşti. Böylece manastırın yeni adı Paris Port-Royal’i oldu. 1648′de, manastırın es­ki yerindeki sağlık şartlarının düzelmesi üzerine, Paris Port-Royal’inin büyük bir kısmı Port-Royal manastırının eski yerine döndü. Cizvitlerle çıkan anlaşmazlıklar so­nucunda bu manastırın kapatılması kararı alındı ve bu arada da Paris’teki manastır bağımsız oldu (1669). Bu durum eski ma­nastırın sönmesi sonucunu doğurdu. Kra­lın da rızasıyle 1707′de afaroz edilen eski manastır rahibeleri 1708′de manastırlarının papa tarafından kapatılması üzerine taşra illerine dağılmak zorunda kaldılar. Paris Port-Royal’inin isteği üzerine 1710′da ma­nastır, 1712′de kilise yıktırıldı ve mezarlık tahrip edildi. Bugün manastırdan ancak birkaç duvarla bir güvercinlik kalmıştır. 1891′de eski kilisenin bulunduğu yerde bir dua yeri ve müze yapıldı. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Port-Royal hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTRE

Tarih 06 Haziran 2009

PORTRE i. (fr. portrait). Bir kimsenin re­sim, fotoğraf v.b. ile yapılan tasviri: Du­vara dayalı yağlı boya ile kadın portresine dalgın dalgın baktı (Kemal Tahir).
— Ed. İnsanların görünüşlerini ve kişilikle­rini tanıtan yazı türü.
— ANSiKL. G. santl. Mısırlı heykeltıraşlar Eski İmparatorluk’tan itibaren portre ala­nında hayranlık uyandıran bir ustalığa erişmişlerdi (Ankhaf’ın büstü, Boston). Fi­ravun Amenofis IV’ün portreleri özellikle nesnelliğiyle dikkati çeker. Sümer sanatında da aynı özellikler görülür (Gudea’nın baş resimleri). Yunanistan’da ise, tersine, ki­şi portreleri çok yavaş ortaya çıktı ve baş­langıçta yalnız mezar heykelciliğinde gö­rüldü. Kişiye tapma eğiliminin ağır bastı­ğı İskender devrinde, kişisel portreler bü­yük önem kazandı. Bu devirden ve Iskender’in yerine geçen diadokhos’lardan kalan para resimlerinde (Makedonya, Bergama, Bithynia, Pontos, Suriye ve Mısır kralları­nın portreleri; Baktriana kralı Eukratides’in madalyonundaki portresi) kahramanlık havası ağır basar. Portreler Roma’da Etrüsklerin etkisiyle özellikle Etruria’da elve­rişli bir ortam buldu ve roma gerçekçiliği­nin temel taşlarından biri oldu. Bu gerçek­çilik, Cumhuriyet ve daha sonra İmpara­torluk devirlerinde yüksek mevki sahibi ve­ya halktan kişilerin sayısız heykellerinde, büstlerde ve paralarda kendini gösterdi (Cato, Caecilius Jucundus, Sezar, Pompeius, Augustus ve diğer imparatorlarla bun­ların aileleri). İmparatorluğun uzak eya­letlerinde portre özellikle Palmyra’da (me­zarlarda) ve Mısır’da (Fayyum’daki geniş anlatım gücüne sahip renkli portrelerde) görüldü.
Konstantinos devrinde, resmî port­reler tek kişinin resmi olma özelliğini kay­betti. Bizans sanatı bu tasvirlerden, hüküm­darlarla çevrelerinin şatafatını gösteren, incelik dolu çeşitlemeler meydana getirdi. Portre Batı’da uzun süre ortaya çıkmadı, mezar heykelciliğiyle eski çağlarda da bi­linen balmumu kalıp çıkarma usulü, port­renin Batı’da da zamanla yaygınlaşmasına yol açtı. Saint – Denis’de Philippe II’nin mezar heykeli ve Maineville’de kral Saint Louis’nin heykeli, kişisel özellik taşıyan ilk eserler sayılır. XIV. yy.da eserle modeli arasında yüz benzerliği sağlandı: Jean II’nin (Louvre) portresi ve Charles V’in tas­virleri (Louvre’daki baş heykeli, Saint-Denis’deki yatık mezar heykeli, yine Louvre müzesindeki Narbonne mihrap örtüsü) bu­nu açıkça gösterir. Ayrıca, Charles V’in ço­cuklarının (Berry dükü, Anjou dükü, Phi­lippe II, Bourgogne dükü) tasvirlerinde de aynı özellik göze çarpar. İtalya’da (Siena) Simone Martini (1328′e doğr.), kumandan Guıdorıccio da Fogliano’nun atlı heykeli­ni, 1407′de de İacopo Della Quercia, İllria del Carretto’nun (Lucca) güzelliğiyle ünlü yatık mezar heykelini yaptı. Verona’daki Scaligero’ların mezarları Gattamelata’ya ve Bartolomeo Colleoni’nin heykel­lerine örnek oldu. XV. yy.da batı sana­tında portrenin yaygınlaştığı ve büyük önem kazandığı görülür. Van Eyck (Niccolo Albergati, Viyana; Piskopos Van der Paele, Brugge), Van der Weyden (Meltadusa d’Este, New York), Memling (Marta Moreel, Brugge) veya Van Wassenhove (Juste de Gand) gibi flaman sanatçıları eserle­rinde şaşmaz bir gerçekçiliğe ve anatomik bir kesinliğe ulaştılar. Fransız portre sa­natı Jean Fouquet (Charles VII ve Juvenal’ des Ursins’in portreleri) ve Moulins Ustası (Bourbon’ların portreleri) gibi ün­lü sanatçılar yetiştirdi.

İtalya’da, mezar hey­kelciliği daha derin bir gerçekçiliğe yöne­lirken, Antonella da, Messina, Piero della Francesca, Botticelli, Giovanni Bellini ve madalya üzerine ilk olarak profil yapan (Konstantinos Palaiologos madalyası) Pisanello gibi sanatçlar, derin bir psikolojik kavrayışı dile getiren şaheserler yarattılar. Bunların arasında Portekizli Nuno Goncalves de sayılabilir.
XVI. yy.da portre batı sanatının en çok ilgi gören kollarından bi­ri oldu. Raffaello, Vinci, Tiziano, Lotto, Brenzino, Veronese, Tintoretto İtalya’da, DUrer, Cranach ve Holbein Almanya’da,
El Greco İspanya’da, resimlerini yaktıkla­rı modelleri ölümsüz bir üne kavuşturdu­lar. Fransa’da Clouet’lerin ve onların et­kisinde kalanların yaptığı «kara kalem» portreler özel bir ilgi gördü. XVII. yy.ın portre sanatçıları kibarların inceliğini (Beaubrun’ler, Mignard) veya toplumsal ayrıntıları canlandırmağa (Rigaud) yönelme­dikleri zaman, psikolojik gerçeğe önem verdiler (Philippe de Champaigne, François De Troy, Claude Lefebvre, Nanteuil, Le Brun). Van Dyck, Terborch ve Rubens, Rembrandt ve Frans Hals, Velasquez, gravürcülerden Mellau, Ausran veya Edelinck, büst ve mezar heykeli yapanlardan Sarazin, Girardon, Coysevox ve Anguier’ler mo­dellerinin kişisel özelliklerine büyük önem verdiler. Bunu izleyen dönemde yeni bir teknik olarak ortaya çıkan pastel, insan yüzündeki geçici ifadeleri canlandırmayı sağladı. Vivien, Latour, Perroneau, Rosal-ba Carriera ve daha sonra Ducreux ve Boze bu alanda Un kazandılar, öte yandan Fransızlardan Largilliere, Aved, Tocque, Natier, Greuze, Drouais, Mme Vigee-Lebrun, italyan Galgario, ingiliz Hogarth, Reynolds, Gainsborough, Romney, Lawrence, Raeburn gibi sanatçılar portre sa­natında yağlıboya kullandılar. Heykelcilik­te ise Lemoyne, Pigalle, Pajou, Falconet ve Houdon’un büstleri sayılabilir. Modellerine kimi zaman hain bir gözle, kimi zaman da derin bir sevgiyle bakma­yı bilen Goya, çağdaş portre sanatına ön­cülük etti. XIX. yy.da fransız portre sa­natı fizik ve manevî gerçekleri canlandı­ran şaheserler yarattı: David, Prud’hon, Gerard, Gros, Delacroix, Ingres, Chasseriau; Courbet. İzlenimciler ışığın yanardönerliğini cildin yüzeyine aktarmağa çalı­şarak portreyi manzara resmine yaklaştır­mayı denediler (Renoir). Degas, kendisin­den sonra Cezanne’ın da yaptığı gibi, ki­şiyi daha yalın anlatım imkânlarıyle canlandırmağa çalıştı. Van Gogh, sıcak renk­lerle dolu birkaç portre bıraktı. Kübistler art arda gelen düzeylerle insan yüzünü canlandırmağa çalıştılar (Picasso, Juan Gris, Gleizes). Bu sırada Helleu ve Boldini gibi kibar çevre ressamları aşırı özentili bir anlatımı benimsemişlerdi. Hey­kel dalında Dalou, Carpeaux, Rodin. Bourdelle Despiau, Wlerck, Gimond ve Belmondo’yu saymak gerekir.

— Ed. Eski türk edebiyatında ayrıntılı portrelere pek az rastlanır. Oğuz Kağan Destam’ında, Dede Korkut Kitabı’nda v.b., tabiat varlıklarına benzetmeler yapılarak çok kısa portrelere yer verilmiştir. Di­nî edebiyatın en tanınmış türlerinden olan hilye ve siyer gibi eserler Hz. Muhammed’in özellikle dış görünüşünü geniş öl­çüde tasvir eder. Kerbelâ olayını anlatan maktel’lerde, din ulularının biyografilerini toplayan tezkirelerde, mekanıbnamelerde çeşitli portreler yer alır. Yusuf ve Züleyha, Hüsrev ü Şirin, Leylâ ve Mecnun, Hüsn ü Aşk v.b. gibi mesnevilerde kahramanların portreleri çeşitli mazmunlar, benzetmeler kullanılarak gerçek dışı çizgilerle tanıtılır. Selâtinname, vakayiname gibi tarihlerde padişah ve devlet büyüklerinin genellikle dış görünüşlerini canlandıran portreler vardır. Divan nesrinde kahramanlar canlandırılırken kişiliklere de değinen işaretler ancak Naima ve Evliya Çelebi’nin eserlerinde görülür.

Tanzimat edebiyatından roman türünün ge­lişmesiyle birlikte dış görünüşler yanında kişilikleri de canlandıran portre yazıları gitgide ustalık kazandı. Namık Kemal, ro­manları dışında Evrak-ı Perişan adlı ese­rinde tarihî kişilerin portrelerini de başarıyle canlandırdı. Abdülhak Hâmid, bazı sanatçı ve bilim adamlarıyle tarihî kişile­rin manzum portrelerini yazdı. Edebiyatı cedide romanında Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmed Rauf edebî portrelerin­de ustalık gösterdi. Tevfik Fikret Aveng-i Tesavir’de bazı şairlerin manzum portre­lerini canlandırdı.

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halide Edib Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Re­fik Halid Karay, Reşat Nuri Güntekin, Abdülhak Şinasi Hisar, Sait Faik Abasıyanık, Yaşar Kemal, Kemal Tahir v.b. eserlerinde şehir ve köy insanlarına ait çe­şitli ve ayrıntılı portrelere yer verdi. Yah­ya Kemal Beyatlı (Siyasî ve Edebi Port­reler), Halit Fahri Ozansoy (Edebiyatçılar Geçiyor), Samet Ağaoğlu (Babamın Arka­daşları), Oktay Akbal (Şair Dostlarım) v.d., sanat ve siyaset adamlarının portrelerini dış görünüşlerle birlikte kişiliklere de eği­lerek canlandırdılar.

— Nümism. Sikkeler üzerindeki en eski portre, pers satrabı Pisaternes’e aittir (M. ö. 412). Helenistik devirde, sikkelere kral portreleri konulması yaygınlaştı. Bu port­reler arkaik devirde olduğu gibi kralın kudretini gösteren birer sembol değildi. He­lenistik devir sikkelerindeki portreler kra­lın gerçek çehresini gösteriyordu. Roma’­da ilk defa Sezar’a Roma sınırları içinde para bastırmak ve sikkesi üzerine portre­sini koydurmak hakkı verildi. Roma’da cumhuriyet devrinde kumandanların olan bu hakkı, imparatorluk devrinde impara­torlar aldı. Böylece, imparatorun, senato­nun ve müttefik şehirlerin ayrı ayrı sikke­leri basıldı. İmparator ve senato sikkeleri imparatorun portresini taşıyordu. Şehirler, sikkelerin üzerine imparatorun portresini
koymak zorunda değillerdi; ancak, impa­ratora saygı için koyarlardı. İmparatorluk devrinde hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun portresi, arka yüzünde de onun yapmış olduğu işler; kalkındırdığı ül­keleri, gezmiş olduğu yerleri anlatan tas­virler bulunur. Bazı sikkelerde de saray mensubu veya ilerigelenlerin portreleri var­dı. Bizanslılarda hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun veya ailesinin port­resi, arka yüzde ise çoğunluk dinî tasvir veya yazılar vardı. Sasanî sikkelerinde de portreler görülür. Ortaçağda madenî para­larda portre kullanılmadı.

XV. yy.dan iti­baren italyan paraları örnek tutularak gü­müş paralarda portreye yeniden yer verildi. Madalyalar üzerine portre yapılmasına 1439′da Pisanella önayak oldu. İslâm sikke­lerinde din yasağı yüzünden portre kulla­nılmadı. Türkiye cumhuriyetinde paraların üzerinde Atatürk’ün portrelerine yer ve­rildi.

— Pulculuk. Üzerinde portre bulunan ilk türk pulu, 1914′te basılmış olan, Birinci Londra serisinden 200 kuruşluk puldur. Bu pulda Mehmed V’in portresi vardı. Cumhu­riyet devrinde, ilk olarak 1924′te bastırı­lan Sulh Hatıra serisinde, Atatürk’ün port­resine yer verildi. Atatürk’ün çeşitli port­releri daha sonra birçok pul serisinde yer aldı. Ayrıca Namık Kemal, Barbaros Hayreddin Paşa, Farabi, Midhat Paşa, Abdül­hak Hâmid Tarhan, Ziya Gökalp, Zübeyde Hanım, Mehmed Akif Ersoy, Mimar Sinan, Fuzuli, Mevlânâ, Kâtip Çelebi, Şi­nasi, Agâh Efendi, Fatin Gökmen, Alp­arslan, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Şevket Dağ, Recaizade Mahmud Ekrem, Ahmed Rasim, Mustafa Reşid Paşa, Reşat Nuri Güntekin, Tevfik Fikret, Tamburi Cemil, Ahmed Vefik Paşa, Ömer Seyfeddin, Kemalettin Mimaroğlu, Halid Zıya Uşaklıgil, Yahya Kemal Beyatlı, Halide Edib Adı­var, Abdurrahman Şeref, Naima, Kanunî Sultan Süleyman, Ahmed Midhat Efendi, Turgut Reis, Sokullu Mehmed Paşa, Ne­dim, Osman Hamdi Bey, Selim Sırrı Tar-can, Ahmed Cevat Paşanın portrelerini ta­şıyan pullar çıkarıldı. Yabancı devlet baş­kanlarından İran şehinşahı Ali Rıza, Fe­deral Almanya cumhurbaşkanı Theodor Heuss, Afganistan kralı Muhammed Zahir Şah, Suudî Arabistan kralı Faysal, Fransa cumhurbaşkanı general de Gaulle gibi dev­let başkanlarının portreleriyle pullar çıka­rıldı.
• Türklerde. Turfan, Hotan, Haço gibi Uy­gur şehirlerinde yapılan kazılarda bulunan fresklerde Buddha’nın ve hükümdarların portrelerine rastlanır. Hoça’da bulunan uygur yazmalarında da portreler vardır. Sel­çuklularda Nakkaşı Rum diye anılan Aynüddevle, Mevlânâ’nın portrelerini yaptı. Osmanlılarda Mehmed II’nin İtalya’dan ge­tirttiği Gentile Bellini, Mate di Pasti, Constanza da Ferrara, hükümdarın çeşitli port­relerini yaptılar. Bu dönemde italya’da Mastori Pavli’nin yanında çalışan Nakkaş Si­nan Bey, Mehmed II’yi gül koklarken gös­teren portreyi yaptı. Süleyman I devrinde Nigârî, bir portresinde Barbaros’un yaşlı­lık dönemini canlandırdı. Nakkaş Hasan’ın Eğri Fetthnamesi’nde Mehmed III’ün za­ferden sonra düşman kumandanının kabul edişini gösteren minyatürü, portre niteliği taşır. Bu eserde Nakkaş Hasan’ın kendi­sini ve eserin yazarıyle hattatım gösteren minyatürler de portre niteliğindedir. XVIII. yy.da Levnî, Ahmed III’ü Damat İbrahim Paşa ile birlikte gösteren portreyi yaptı. XVIII. yy.dan itibaren osmanlı sultanlarının portrelerini toplu olarak gösteren al­bümler hazırlandı. XIX. yy.da batı resmi­nin izlerini taşıyan portreler yapıldı. Bun­lardan birinde Selim III, Koca Yusuf Paşa ile birlikte gösterilir. Batı etkisindeki türk resminde portreler önemli bir yer tu­tar. Bu eserler arasında Şeker Ahmed Pa­şanın yaptığı Abdülaziz portresi, Osman Hamdi Beyin Osmanlı devletindeki mahallî yaşayışı ve türk-islâm dünyasını yansıtan portreleri, Şehit Hasan Rıza’nın Tül Şap­kalı Kadın portresi dikkati çeker. İbra­him Çallı, Feyhaman Duran, Avni Lifij gibi sanatçılar portre ressamı olarak ta­nındı. Cumhuriyet devrinde Ali Avni Çe­lebi, Zeki Kocamemi, Refik Epikman, Cevat Dereli, Hamit Görele, Turgut Zaim, Ercüment Kalmık, Nurullah Berk, Zeki Faik İzer, Abidin Dino, Cemal Tollu, Bed­ri Rahmi Eyüboğlu, Halil Dikmen, Eşref Üren, Sabri Berkel, Nuri İyem, Avni Arbaş, Ferruh Başağa v.d. portre türünde eserler verdiler. (ML)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTİEZ (Louis François Rene)

Tarih 06 Haziran 2009

PORTİEZ (Louis François Rene), fransız siyaset adamı (Beauvais 1765-Paris 1810). Avukattı. Konvansiyon’a katıldı (1792); temsilci olarak gönderildiği (1794) Belçi­ka’nın, Fransa ile birleşmesi yolunda ça­lışmalar yaptı. Beşyüzler meclisi üyesi ol­du. Brumaire Devlet darbesini destekledi (1799). Profesör, sonra Paris Hukuk fa­kültesi dekanı oldu, Cours de Legislation Administrative (İdare Hukuku Dersleri) [1808] adlı bir eser yayımladı. Zengin kütüphanesi senatoya bağışlandı. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTİEZ (Louis François Rene) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POUGİN (Arthur)

Tarih 06 Haziran 2009

POUGİN (Arthur), fransız müzikçsi ve ya­zarı (Châteauroux 1834-Paris 1921). Fetis’in Biographie des Musiciens (Müzikçiler Bi­yografisi), Clement’in Dictionnaire Lyrique (Lirik Eserler Lügati) adlı eserlerinin ve Larousse UniverseVin (Evrensel Larousse) yayımına katıldı. Ayrıca müzik ve müzik­çiler konusunda birçok eser (Musiciens Français du XVIII. Siecle [XVIII. yy. Fransız Müzikçileri], 1863-1866; De la Litterature Musicale en France [Fransada Müzik Edebiyatı], 1867; Dictionnaire Historique et Pittoresque du Theâtre [Tiyatronun Ta­rihi ve Resimli Lügati], 1880 v.b.) ve bi­yografiler (Bellini, 1867; Rossini, 1871; Me-hul, 1889) yayımladı. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POUGİN (Arthur) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTTİER (Eugine)

Tarih 06 Haziran 2009

POTTİER (Eugine), fransız şarkı yazarı ve siyaset adamı (Paris 1816-ay.y. 1887). Hayata işçi olarak atıldı, Enternasyonal’e yazıldı, Paris kuşatmasından sonra Komün’e üye seçildi. 1871 Haziranında gıyaben mahkûm oldu, A.B.D.’ye sığındı, 1880′de çıkan genel af üzerine Fransa’ya döndü. Başlıca şiirleri ölümünden sonra Chants Revolutionnaires (İhtilâl Şarkılar) adı altında toplandı. (1887). Enternasyonel mar­şının sözlerini Pottier yazmıştır (1871).(M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTTİER (Eugine) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Potsdam konferansı

Tarih 06 Haziran 2009

Potsdam konferansı, Almanya’ya karşı sa­vaşmış Uç büyük devlet temsilcilerinin (S. S.C.B.’yi Stalin ve Molotov, A.B.D.’yi Tru­man ile Byrnes; İngiltere’yi Churchill ile Eden, sonra da Attlee ile Bevin temsil et­ti) katılmasıyle Potsdam’da Cecilienhof’ta toplanan (17 temmuz-2 ağustos 1945) kon­ferans. Amacı zaferin ortaya çıkardığı me­seleleri çözmekti. İngiltere’deki seçimler sebebiyle (25 temmuz) verilen aradan son­ra, konferans Churchill’in yerine Attlee’nin katılmasıyle yeniden başladı (28 temmuz). Almanya ve peykleriyle yapılacak antlaş­maları hazırlamak üzere «beş büyüklersin dışişleri bakanlarından meydana gelecek bir konseyin (Fransa ve Çin dahil) kurulması kararı alındı. Bu kararda, ancak Alman­ya’nın teslimine katılmış olan devletlerin konseyde yer alabileceği şartı kabul edil­diği için, Çin’in alınmaması gerekiyordu. Antlaşma hazırlanırken, bir yandan da, Al­manya’nın askerî işgali, silahsızlandırılması, nazilerden temizlenmesi, savaş suçlularının yargılanması, ülkenin iktisadî kontrolü ve donanmasının galip devletlere teslimi, mer­keziyetçilikten çıkarılması. Doğu Prusya’nın S.S.C.B. (Königsberg’i ilhak ediyordu) ile Polonya arasında bölünmesi, Oder-Neisse çizgisinin doğusunda kalan ülkelerin, «geçici olarak» Polonya tarafından işgali, S.S.C.B.’nin alacağı savaş tazminatınm bir kısmını kendi işgal bölgesinden sağlayabil­mesi ve Avusturya’nın antlaşma dışı bıra­kılması öngörülüyordu. Stalin’in Libya üs­tünde manda ve Boğazlar’da kontrol hakkı isteği reddedildi. Churchill’in batılıları çe­viren bir «demir perde»den söz ettiği bu görüşmeler sırasında Bulgaristan ve Roman­ya konusunda da bazı güçlükler ortaya çık­tı. Sonunda, Potsdam bildirisi ile (26 tem­muz) Japonya’nın kayıtsız şartsız teslim olmasını isteyen ingiliz-amerikan ültimato­muna S.S.C.B. de katıldı. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Potsdam konferansı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEKİZ GÜZEL SANATLAR

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEKİZ GÜZEL SANATLAR
Mimarî
Roma devrinin en önemli kalıntıları Evora’da bulunur. Vizigot tarzında Sao Pedro de Balsemao kilisesi, Braga yakınlarında, Bi­zans etkisindeki Sac Frutuoso kilisesi (VII. yy.ın ikinci yarısı) ve mustarip üslûpta Lourosa kilisesi o zamanın İberik yarımadası medeniyetinin tanıklarıdır.
Çizgilerinin yalınlığı ve fransız etkisindeki süsiemeleriyle belirgin roma anıtları arasın­da en dikkati çeken eser Coimbra’daki SeVelha veya Eski Katedral’dir. Komşu is­panyol eyaletlerinde bulunan kiliselere ben­zeyen birçok küçük kilise vardır. Avrupa’­nın en iyi korunmuş değirmi yapısı olan Tomar Şövalyeleri kilisesi, bunlar arasında apayrı bir yer tutar.

Portekiz’in ilk gotik anıtı, Alcobaça’daki Citeaux manastırıdır. Batalha manastırı, bundan iki yüzyıl sonra yapılan başka bir şaheserdir. Portekiz’de XV. yy.ın sonuna doğru, büyük deniz keşifleri sırasında çok yüksek bir oiijinallik ve zengin süsleme dü­zeyine ulaşan Manuel sanatının doğduğu görüldü. Bu sanatın şaheserleri arasında To­mar ve Batalha’da yapılan ilâvelerin dışında, Jeronimos manastırı ile Lizbon yakı­nındaki Belem kulesi sayılabilir. İtalyan et­kisindeki Rönesans ve Karşıreformun kla­sik sanatından sonra barok sanatı ortaya çıktı. Bu sanat, italyan ve milletlerarası kay­naklı bir baroktan başlayarak açıkça portekiz zevki taşıyan çok belirgin bir barok sa­natına dönüştü. 1755′te Lizbon’u yerle bir eden ve bu şehrin çağdaş bir şehircilik planına, göre yeniden düzenlenmesine yol açan deprem önemli bir olaydır. Bu devirde içbü­key ve dışbükey kemerlerle çin tarzında kal­kık alınlıklar bol bol görülür (Mafra ma­nastırı, Lizbon Topçu müzesi). XIX. yy.da Portekiz’de, özellikle yabancı sanatçılar yeni klasisizm mimarî üslûbunu uyguladılar. XX. yy.ın başında mimar Raul Lino, Lizbon’da hem millî hem de modern eğilimleri temsil etti.
Heykeltıraşlık
Vizigot veya mustarip tarzındaki heykel ka­lıntıları Portekiz’de çok azdır. Auvergne veya Galiçya etkisi taşıyan roma heykel­tıraşlık eserlerinin çoğu dekoratif ve geo­metriktir. Bu sanatta çok az olan ikona ör­nekleri kabalıkları ve sağlamlıklarıyle belir­lenir.
Portekiz heykeltıraşlığı. Evora ana kapı­sının yapıldığı gotik devirde Portekiz özel­likle mezar sanatında üstünlük kazandı. Bu alandaki şaheserler: Alcobaça’daki kral Pedro I ve İne» de Castro (1360′a doğr.) ile Coimbra’da Santa Clara manastırındaki Azize Isabelle’in mezarları (1614). Manuel devrinden sonra (Belem büyük kapıları), fransız Nicolas Chantereine Coimbra’ya İtalyan Rönesansının inceliğini taşıyan bir sanat getirdi. Houdart ve Jean de Rouen gibi başka Fransızlar da Portekiz’de çalış­tılar. Çok renkli tahta üstüne yapılan is­panyol tarzındaki XVII. ve XVIII. yy. ba­rok heykeltıraşlığının yanı sıra, bir yan­dan dinî heykeltıraşlıkla (Aziz Bernadus’un ölümü; Alcobaça’da, pişmiş boyalı topraktan yapılmış heykel grubu), öte yan­dan (Portekiz’de önemli örnekleri bulu­nan çok renkli ve yaldızlı tahta üzerine yapılan) mihrap arkalığı sanatını da ay­rıca belirtmek gerekir. Aynı zamanda, da­ha çok XVIII. yy.da, özellikle bahçelerin ve sarayların süslemeciliğinde kullanılan taş heykeltıraşlığındaki fransız veya italyan et­kisinin yanı sıra, mezar heykeltıraşlığı ile Joaquim Machado de Castro’nun (1732 -1822) pişmiş topraktan heykelcikleri de be­lirtilmelidir.
Resim
Portekiz resmi XV. yy.da Sao Vicente Po-liptiği’nm (Lizbon müzesi) yaratıcısı Nuno Gon Gonçalves ile başladı. Bu dâhi öncü­den sonra, portekiz resmi, önce Portekiz’e gelen flaman ustalarının etkisiyle, sonra Lizbon ve Viseu gibi gerçek okulların kurulmasıyle özellik kazandı. Bu okullarda özellikle, Francisca Henriques, Joge Afonso (Presentation au Tertiple, Viseu müzesi), Gregorio Lopes, Cristovao de Figueiredo, Garcia Fernandes ve Cristovao Lopes gibi sanatçılar yetişti. Rönesans ile birlikte dinî resim de italyan etkisi ağır bastı, fakat bü­yük portekiz geleneği portre sanatında genç kral Sebastiao’nun portresini yapan Cristo­vao da Morais (1570) ve 1557′de Valladolid’e, 1580′de Felipe II’nin ressamı olarak Madrid’e giden Sanchez Coello ile devam etti. Burada Valesquez’in portekiz etkisinde kaldığını belirtmek gerekir. İtalyan ve fran­sız etkisindeki XVIII. yy.da, özellikle tavan ressamı ile saray ressamı çok görülür.

Bu yüzyıla iki büyük sanatçı hâkim oldu: Fran­cisco Vieira Portuense (1765-1805) ve özel­likle orijinal ışık-gölge etkilerine yer veren portre ressamı Domingos de Sequeira (1768-1837). Romantik devirden itibaren, sanat faaliyetleri büyük avrupa akımlarını (özel­likle Fransa) yansıttı.
Bu devrin sanatçıları arasında, Angelc Lupi (1826-1883), Jose Julio de Sousa Pinto (1856-1939) ve Colombano adiyle tanınan portre ressamı Bordalo Pinheiro sayılabilir.

Süsleme sanatları
Portekiz süsleme sanatlannda ancak XVI. yy.ın ikinci yarısından sonra bir gelişme başladı. Arzila’nın Alınışı ve Tanca’nın İşgali’ni canlandıran halılar 1480′e doğru, muhtemelen Tournai’de, Nuno Gonçalves’in karton modellerine göre dokundu. Kuyumcu­lukta, som altından torques’ler (Saint-Ger-main müzesi, Fransa), Coimbra müzesinin Kutsal kâsesi (XII. yy.) ve Lizbon müzesi’nin âyin haçı (XIII. yy. başı) sayılabilir.
XV. yy. sonunda keşişler bütün Avrupa’nın mücevhercilerini, kuyumcularını ve değerli taş yontucularını Lizbon’a çekti. Portekiz,

XVI. yy. başlangıcıyle birlikte kısa bir süre içinde Lizbon’da da taklit edilen çin porse­lenlerinin büyük ithalâtçısı oldu. Rönesans devrinde parlak bir tezhipçilik okulu Leitura Nova harikalarını, dua kitaplarını (Pier-pont Morgan koleksiyonu ve Mayer Van der Bergh müzesi), atlasları ve deniz hari­talarını meydana getirdi. Portekiz sanat ta­rihinin ilgi çekici başka bir bölümü de, uzakdoğu (Japonya, Çin) ve afrika sanatları­nı etkilediği bölümdür.

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ GÜZEL SANATLAR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PIQUE

Tarih 05 Haziran 2009

PIQUE (LA), Fransa’da Orta Pireneler’de sel suyu, 28 km; Bagneres-de-Luchon’dan geçer ve Saint-Beat’da yukarı Garonne’a (sol kıyı) kavuşur. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PIQUE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİPO

Tarih 05 Haziran 2009

PİPO i. (halk lat. pipa, kamış, boru > fr. pipe’ten). Ucundaki lüle içine tütün konulan ve yakılarak dumanı çekilen çubuk biçimindeki tütün içme aracı: Ağzındaki piposu keyfinin yerinde olduğuna işaret (R. H. Karay). Delikanlı, tahta koltuğun ke­narına vurarak, piposunu silkti (Vâ-Nû).

ANSİKL. Tar. Pompei’deki fresklerden birinde görülen pipo, tütünün ortaya çıkı­şından çok önce bulunmuştur. Avrupa’da Keltlere mal edilen kil ve demirden yapıl­mış çok sayıda pipo ele geçmiştir. A.B.D.’-de de pipolara rastlanmıştır (Delaware). Bu­nunla beraber pipo, tütünün ortaya çıkı­şından daha sonra yaygınlaştı. Afrika’da kocaman, taştan pipolar, Doğu’da esrar çekilen zarif pipolar, iran’da ve Türkiye’de çubuklar ve nargileler, Avrupa’da da top lüleler yapıldı. Büyük Britanya ve Hol­landa’da daha 1625′te pipo fabrikaları var­dı.
Pipo yapımında çok çeşitli maddeler kul­lanılmıştır. Fırınlanmış kilden yapılan top­rak lülelerin Fransa’da başlıca yapım mer­kezleri Givet, Saint Ömer, Marsilya ve Nîmes şehirleriydi. Çubuk ve nargile de pişmiş topraktan yapılırdı. Orta Avrupa ve Alsace’ta günümüzde de yaygın olan porselen pipo avusturyalı doktor Jacob Vilarus tarafından bulunmuştu. Anadolu’da bulunan magnezit lüle taşından pipolar yapmağa yarar, bunların ağzında genellikle kehribardan halkalar bulunurdu. Yanmış magnezit de katran ağacından pipoların yapımında kullanılmıştır. Kurşunî, fildişi, kehribar, cam, gümüş, mısır sapından ya­pılmış pipolar da vardır. Fakat pipo ya­pımında en çok kullanılan madde ağaç, özellikle Akdeniz bölgesinden ve daha çok Cezayir ve Konstantin’den getirilen ak fun­da köküdür.
Pipo imalinde yapılması gereken başlıca işlemler şunlardır: çaplama, taslağını çı­karma ve delme, potayı oyma, rendeleme, frezeden geçirme, sapı delme ve en sonun­da başı rendeleme. Pipo, boyalı veya bo­yasızdır, cilalanır, parlatılır, markalanır ve pipoya ebonit, pleksiglas veya kehribar bir halka geçirilir. Saint Claude (Jüra) ak fun­da köklerinden pipoların yapıldığı dünyaca tanınmış bir şehirdir. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİPO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEKİZ TARİH

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEKİZ TARİH
Portekiz milletinden önce
Ülkeye tarihin başlangıcında Kartacalılarla yakınlığı olan kabileler yerleşti (M.ö. III. yy.); bu kabilelerin başlıcası, II. yy. boyunca ve I. yy.ın ortasına kadar Ro­malılarla savaşan Lusitania’lılardır. Augustus’un kurduğu Lusitania eyaletinin sınır­ları Portekiz’in bugünkü sınırlarından ol­dukça farklıydı. Eyalet V. yy.da Alanlar ve Süevler, daha sonra da Vizigotlar ta­rafından işgal edildi. 711′de başlayan müslüman hâkimiyetini, Porto bölgesini işgal eden Asturia kralı Alfonso III (869-910) ve Duero ile Mondego arasındaki toprakları alan (1064) Castilla kralı Fernando I sarstılar.

ortekiz krallığının kuruluşu, Bourgogne hanedanı
Tajo’ya sefere çıkan Leon kralı Alfonso VI, Portekiz kontluğu’nu (Porto bölgesi) evlilik dışı kızı Teresa’nın kocası Bourgogne’lu Henri’ye verdi; böylece bu arazi aynı lehçenin konuşulduğu Galicia’dan ve yarımadanın geri kalan kısmından sunî olarak ayrıldı (1097); Henri, Braga’yı piskoposluk haline getirerek (1104), Porte­kiz’i dinî alanda Castilla’nın hâkimiyetin­den kurtardı; ama müslümanların Lizbon ve Santarem’i işgal etmelerini engelleyeme­di, ölümünde (1114) karısı Teresa iktidarı ele geçirdi ve üvey kızkardeşi Castilla kra­liçesi Urraca ile savaştı. Castilla’da Urraca zamanındaki karışıklıklar, kontluğun Castilla’ya bağımlılık ilişkilerini gevşetti. Kraliçenin Galicia’lı kont Fernando Peres de Trava ile sevişmesine ve metbu olarak Castilla’lı Alfonso VII’ye başvurmasına kı­zan soylu sınıf, Henri’nin oğlu Alfonso I Henriques (1128-1185) yönetiminde ayak­landı. Alfonso I, Castilla’lıları Guimaraes yakınında, Sao Mamede’de ezdi (1128), Portekiz’i fiilî bağımsızlığa kavuşturdu, «Portekizliler kralı» unvanını aldı (1139) ve birkaç ay sonra müslümanları Ourique’de yendi (1139); 1143′te önce papanın, son­ra imparator Alfonso VII’nin (Castilla kralı) metbuluğunu kabul ederek kendini Portekiz kralı olarak ilân ettirdi.

Portekiz, müslümanları çekilmeğe zorlaya­rak güneye doğru genişlemeğe devam etti. Coimbra’yı başkenti haline getiren, Mon­dego ve Tajo arasına templier ve hospitalier tarikatı şövalyelerini yerleştiren Al­fonso I Henriques, 1147′de Sintra, Santa-rem ve Lizbon’u aldı, 1158-1166 arası Alentejo’yu işgal etti. Kısa süre içinde portekizlileşen ispanyol santiago ve calatrava tarikatlarına dayanan ve müslümanları gü­neyden uzaklaştırmak için Kudüs’e giden haçlıları yolundan saptıran halefleri, fetih seferlerine devam ettiler. Aslında, Alfon­so II’nin (1211-1223) portekizli birliklerinin katıldığı Muvahhidîlerin Los Navas de Tolosa bozgunundan (1212) sonra hızlanan fe­tih, Alfonso III zamanında (1248-1279), Algarve’nin almmasıyle tamamlandı (1249). Müslümanların ve yahudilerin 1497′ye ka­dar yaşamağa devam ettiği fethedilen top­raklar, yalnız kuzeyden gelen ve porto leh­çesini yayan kolonlar tarafından değil, ge­rek laik, gerek din adamı yabancılar ta­rafından da değerlendirilmeğe başlandı, özellikle Sancho I zamanında (1185-1211) gelen birçok göçmen daha önceki derebey­liklere bağımlı olmayan merkezlerde top­landı ve hükümdardan imtiyaz fermanları elde etti.

Portekiz’in XII. yy. ortasında toprak bütünlüğünün tamamlanması anaya­sal kurumların tamamlanmasıyle aynı ta­rihte gerçekleşti; XI. yy.dan beri soydan geçen monarşi, iktidarın fiilî hâkimiydi; ama kralın Vizigotlar zamanındaki seçim­le işbaşına gelme dönemini hatırlatan hal­kın onayı usulünün uygulanması, corteslerin kurulmasıyle sonuçlandı; bilinen ilk cortes’ler henüz sadece rahip ve soylu sı­nıfının temsil edildiği (1212) ve portekiz ka­nunlarının ilk unsurlarını hazırlayan Coimbra cortes’leridir. O tarihe kadar kral­lık otoritesi ancak çok zengin rahip sını­fının imtiyazlarıyle ve topraklarında yargı­lama yetkisini ve vergi toplama hakkını el­de eden soylu sınıfın birkaç imtiyazıyle sınırlıydı; kralın yetkisi, en güçlü unsur­ları yıllık belirli bir askerlik hizmetiyle yükümlü olan ve savaş zamanında önceden tespit edilmiş miktarda asker vermek zorunda olan etkili bir derebeylik sisteminin kadroları arasına sızmıştı. Ama derebeyli­ğin ve rahip sınıfının gelişmesi Alfonso II’yi kaygılandırdı; Alfonso, babasının kan­çıları Juliao’nun yardımıyle bütün mülki­yet unvanlarını kontrol ettirerek (inquiroçoes) ve amortizaçao ile rahip sınıfının gayrimenkul sabihi olmasını yasaklayarak derebeyliğe ilk darbeyi vurdu. Fakat Sanc­ho II’nin (1223-1248) yeteneksizliği ve bu­nun yol açtığı anarşi, rahiplerin ilerigelenlerinin papaya başvurarak Sancho’nun taht­tan indirilmesini ve yerine kardeşi Alfon­so III’ün getirilmesini istemelerine sebep oldu; Boulogne kontesiyle evli olan Al­fonso III tahta çıkmasına karşılık kilisenin haklarına saygı göstermeğe söz vere­cekti (Paris antlaşması, 1245). ülkenin ku­zeyine çekilen Sancho, Castilla’nın desteği­ne rağmen sonunda Toledo’ya sığınmak zorunda kaldı (1298).
Bunun üzerine Alfon­so III Portekiz kralı ilân edildi; ama Pa­ris antlaşmasının maddelerini uygulamayı reddetti ve rahip sınıfının haklarını da­ha da kısmakla kalmayarak Leiria cortes’inde (1254) ilk olarak şehirlerin temsil edilmesine izin verme yoluyle derebeylerin XIII. yy. başında kazandıkları imtiyazları kaldırmak için burjuvalara dayandı. Bu yeni sosyal sınıfın
«kraliyet curie’sine» (görev­leri ayrılmağa başlamıştı ve en iyi öğrenim görmüş üyeleri
[kanun adamları] kralın imti­yazlılara karşı hazırlanan ordenoçoes’leri uygulamasına yardım ediyorlardı) girme­sine imkân verdi. Coimbra üniversitesini kuran (1290-1308) ve porto lehçesini millî dil haline getiren Deniş zamanında (1279-1325), krallık yetkilerini artırma siyaseti burjuvazi tarafından desteklendi; buna kar­şılık burjuvazinin iktisadî faaliyetleri teş­vik edildi. XII. yy.dan sonra portekizli tüccarlar, Brugge ve Londra’ya giderek, balık, tuz, şeker, yağ, deri sattılar. Denis’in vârisleri eserini devam ettirdiler. Alfonso IV (1325-1357) ve Pedro I, özel­likle soylu sınıfın imtiyazlarını kısarak ve papalık kararnamelerinin kralın onaylama­sı olmadan yayımlanmasını yasaklayarak adaleti yeniden teşkilâtlandırdılar.

Ayrıca ülkenin denizaşırı genişleme siyaseti Fernando I (1367-1383) zamanında güçlendi; hükümdar XIV. yy.da, Avrupa’nın öbür ülkeleri gibi Portekiz’de de patlak veren iktisadî buhranı atlatmak için, armatörlere kraliyet ormanlarının kerestelerini bedel­siz vermeğe, ama sigorta sistemini besle­mek için gemilerin yüklerinden vergi alma­ğa karar verdi; ayrıca, işletilmeyen toprak­lara elkoyma kararını alarak mülk sahip­lerini tarlalarını ekmeğe zorladı (1875) ve aylakları zorla çalıştırdı.

Aviz sülâlesi ve deniz hâkimiyeti
Fernando’nun ölümünde tek kızı Beatriz’-in Fransa’nın müttefiki Castilla’lı Juan I ile nişanlı olması, tehlikeli bir veraset buhranına yol açtı; bu buhran sırasında Castilla hanedanının tahta çıkmasına taraftar olan soylularla, millî bir prensin yetkisi altında Portekiz’in bağımsızlığını koruma­ğa kararlı olan burjuvazi açıkça çatıştı (1383-1385). Yüzyıl savaşları Iberik yarım­adasını da etkileyince, ingiltere, Portekiz tahtına Pedro I’in evlilik dışı oğlu ve Fer­nando’nun üvey kardeşi olan aviz tarikatı başkanı Juan’m geçmesini destekledi; Co­imbra cortes’leri bu adaylığı onayladı (1385). Juan I ve başkumandanı Nuno Alvares Pereira, Castilla’lıları Aljubarrota’da ingiliz paralı askerlerinin yardımıyle ye­nerek (1385) Portekiz’in bağımsızlığını sağ­lamlaştırdılar; bağımsızlık 1411′de Castilla ile imzalanan barışla ve İngiltere ile yapılan ittifakla onaylandı;
Juan I’in 1387′de Lancaster’li Philippa ile evlenmesi İn­giltere ile yapılan ittifakı daha da pekiş­tirdi.

Buhran yeni kralın, cortes’lerde ağır basmağa başlayan burjuvalara dayanarak soyluların isteklerini sınırlamasına imkân verdi. Cortes’in yetkileri XV. yy.da Alfon­so V’in saltanatı başında naip Coimbra dükü Pedro’nun teklifi üzerine çıkarılan «Alfonso kararnameleri» ile belirlendi.
Portekizliler yeni topraklar keşfine ve iş­letilmesine Joao I zamanında (1385-1433) başladılar; ama bu işletmelerin tarihini mil­liyetçi efsaneler gölgelemiştir. Bütün bir milletin çabasını yansıtan XV. yy.daki teh­likeli yolculuklar uzun bir bilimsel araştır­ma (Alfonso X ile İber Yahudilerinin astronomi cetvelleri) dönemi ve gemi yapımının gelişmesi (kıç dümeni; 1439-1440′ta ilk kadırganın yapılması) sayesinde gerçek­leştirildi. Bu çalışmalar, önemi çağlara gö­re değişen birçok sebeple açıklanır: Por­tekiz’in nispî kalabalıklığı; kıtada güçlü Castilla’nın zararına bir genişleme siyaseti gütmenin imkânsızlığı; buğday, balık, deri ve boya maddesi sıkıntısının artması; şe­kerkamışı tarımına uygun yeni ülkelerin araştırılması; Algarve’de kurulan şeker değirmenleri için zenci köle ihtiyacı; batı ile mübadeleleri güçleştiren altın sıkıntısı.

Yö­netici sınıflar çok değişik teşebbüslere gi­rişmelerine rağmen başlangıçta anlaşmış gi­bi görünüyorlardı. İktisadî buhranın iflâs ettirdiği şövalyeler Fas’ta Septe limanını işgal ettiler (1415); burjuvalar Madera ta­kımadalarının (1418′den sonra) ve Asor adalarının (1432′den sonra) sömürgeleştirilmesini ve altın ülkesine ulaşmak amacıyle Afrika kıyılarının keşfini teşkilâtlandırdı­lar; Bojador burnu aşıldı (1434)) ve Rio de Oro’ya ulaşıldı (1436). Kral Edoardo’nun güçsüzlüğünden (1433-1438) yararlanan soy­lular, Fas’a savaş açılmasını kabul ettirdi­ler. Tanca önündeki bozgun (1437) ve kral Alfonso V’in (1438-1481) henüz ergen olmaması Coimbra dükü Pedro’yu ön plana geçirdi; cortes, naipliği yengesi kraliçe Aragon’lu Eleonora yerine (1440) Pedro’ya ver­di. Pedro, burjuvaların çok işine yarayan barış içinde genişleme siyasetini yönetti; Madera ve Asor adaları önce buğday tarla­ları, sonra şekerkamışı işletmeleriyle ör­tüldü; gezginler Sahra kıyısını aştılar ve daha elverişli ticaret ilişkileri kurdukları zenciler ülkesine ulaştılar; 1447′de ilk por­tekiz altın lirası cruzado basıldı. Ama de­rebeylerin kışkırttığı genç kralın tutumu yüzünden naip isyan etti ve Alfarrobeira’-da öldürüldü (1449);
o tarihten sonra, o gü­ne kadar yapılan işler, bu kavgaya karış­mamak ihtiyatlılığını gösteren kardeşi Henrique’ye (Gemici denir) mal edildi. Fas’a karşı tekrar savaş açılarak Alcazarseguer (1438), Tanca ve Arzila (1471), Safi (1508), Azemmuz, Mazagan alındı; buna karşılık Castilla’lılar bu sefer Magrıp’a doğru de­ğil doğuya doğru (Oran ve Tlemsen böl­gesi) yayılmağa başladılar. Ama güneyle ticaret öyle kazançlıydı ki (altın, köle, fil­dişi, zamk), yalnız özel teşebbüsün bile sür­dürülmesine yetiyordu. 1469′da bu ticaret Fernao Gomes’te yılda 200 000 reis öden­mesi ve her yıl kıyıda Sierra Leone’nin ötesinde 400 km’nin işletilmesi şartıyle sağlamlaştırıldı. 1474′te bu imtiyaz, tacın vârisi prens Joao’ya geçti. Krallığın artık iki hedefi vardı: Batı’daki toprakları ve adaları taramak; Afrika’nın güneyinden Hindistan’a bir denizyolu bulmak. Batı’da 1456′ya doğru bulunan Cabo Verde adaları ve Asor adaları Portekizlilerin Newfoundland ve Brezilya kıyılarına (bu yolculuklardan yararlanan Kolomb’dan önce) yaptıkları yolculukların hareket üssü oldu. Afrikada 1471′de yapılan yolculukla Sao Tome ve Annobon (Ano Bom) bulundu ve ekvator aşıldı.
Kendinden önceki krallar gibi, Castilla’nın güçlenmesinden çekinen kral Alfonso V, son yıllarında Henrique IV’ün (öl. 1474) gelecekteki vârisi Castilla’­lı Juana ile evlenerek (1455) bu krallıkta söz sahibi olmağa çalıştı. Oğlu Joao II (1481-1495) soyluları sindirmeğe karar vere­rek Braganza (1483) ve Viseu (1484) dükle­rini idam ettirdi, keşif seferlerini ve bu­lunan toprakların işletilmesini teşkilâtlan­dırdı. Diego de Azembuja Gine’de (bugün Gana) sonraki seferlerin iskelesi haline ge­len Sao Jorge de Mina kalesini kurdu (1482). 1482′den sonra Diego Cam, Zaire’ye (Kon­go) ve Angola’da Santa Maria burnuna portekizli padroes’ler (topraklara elkonulduğunu gösteren kolonlar) yerleştirdi. Pero da Covilha, Hindistan’a çıktı ve Ha­beşistan’a gitti, Bartolemau Dias, Fırtına­lar burnunu (bugün ümit burnu), Hint okyanusunu buldu (1487). Ama Portekiz kralının gemi vermeyi reddettiği Kolomb, Castilla kralı hesabına yaptığı ilk yolculuktan (1492-1493) dönerek Hindistan’a batı yo­lundan ulaştığını bildirdi. Joao II, doğu yolunun üstünlüğüne inanmağa devam ettiy­se de papa Alexander 1493′te bir fermanla Portekiz’in denizlerde sefer hakkını Ca­bo Verde adalarının 400 km doğusundan geçen bir hatla sınırladı; ama esrarlı Batı adaları hayalinden vaz geçmeyen Porte­kiz, sınırı Cabo Verde adasının 1 480 km batısına naklettirdi (Tordesillas antlaşması, 1494). Talihli Manuel I zamanında (1495-1521), Vasco da Gama o tarihe kadar uzakdoğu ticaretini elinde tutan müslüman tacirlerin engellemelerine rağmen Hindis­tan’a ilk olarak denizden gitmeyi başardı.

Gemi ve toplarının üstünlüğünden yararla­nan Portekizliler müslümanların ticaretini iflâs ettirdiler ve birkaç yıl içinde boğaz­lardaki kaleleri ele geçirerek Hint okya­nusuna hâkim oldular: Vasco da Gama Kalküta’yı topa tuttu (1502); Koçin, Cannanore ve Quiloa genel valiliğine tayin edilen Francisco de Almeida, Afrika kıyısın­da kaleler inşa ettirdi, mısır donanması­nı Diu’da batırdı (1508); Albuquerque 1507 -1515 arasında Socatora, Maskat, Goa, Malakka ve Hürmüz’ü ele geçirdi. 1509′da Malakka’ya varan Portekizliler baharatın daha doğudaki Molük adalarından geldiği­ni öğrenerek 1512′ye doğru orada bir ti­caret acentası (Amboina) kurdular. Macellan’ın bütün çabalarına rağmen (1521), takımadaları Zaragoza antlaşmasından son­ra Portekiz ele geçirdi (1529). Portekiz­liler Asya imparatorlukları ve pazarları­nın keşfini Siyam, Kamboç, Day Viet ve Çin’e (1514 veya 1517) ayak basarak ta­mamladılar (Makao’nun Portekiz’e bırakıl­ması 1557) ve Japonya’ya ulaştılar (1557). O tarihten sonra «kıta ve kıtaötesi Porte­kiz kralı, Afrika’da, Gine senyörü, Habe­şistan, İran, Arabistan ticaretinin, fethinin ve seferinin hâkimi» unvanını taşıyan ve Goa’da bir genel valiyle temsil edilen hü­kümdar bu keşiflerin kârını kendine ayır­mayı düşünüyordu; uzak deniz ticaretinin kontrolünü bir rejiye bıraktı: Casa da Gui­nea; reji 1452-1483 arası Casa da Guinea e Mina adını aldıktan sonra 1499′da Casa da İndia e da Guinea şirketine katıldı. Filolar halinde birleşen gemiler Lizbon’­dan Paskalya yortusunda yola çıkıyor ve muson sayesinde eylül ayında Kaliküt, Ko­çin veya Goa’ya ulaşıyordu; bu limanlar­dan kalkan başka gemiler, Malakka ve Ternate’ye gidip baharat yüklüyor, sonra da başka gemiler bu baharatı Japonya, Çin ve iran’a götürüyor, o arada da avrupa tekniğinin son buluşlarını (saat, arkebüz, top), Lizbon’da kurulan metalürji sa­nayiinin ürünlerini o ülkelere taşıyorlardı. Filo geri dönüşte Portekiz kralına asya ba­haratını, adaların şekerini ve zenci köle­ler getiriyordu.

Portekiz’in denizler ötesin­de kalelerden başka toprakları yoktu. Ama Portekizlilerin faaliyeti sadece ticarî de­ğildi; cizvitlerin misyon faaliyeti ve yerli­lerin zorla hıristiyanlaştırılması Uzakdoğu’da birçok hıristiyan topluluğunun kurul­masıyle sonuçlandı ve Çin ile Japonya’nın hıristiyanlaştırılmasını hazırladı; avrupa medeniyeti Portekizliler aracılığıyle Kongo krallığından Japon imparatorluğuna kadar, değişik çevrelere sızdı.

Yolculukların uzunluğu, deniz kazaları, do­nanmaların yarıya yakınını yok eden türklerin hücumları, asker ve tayfalara ödenen ücretler, gelen ürünlerin Avrupa’da yeni­den dağıtımını yapan Anvers’lilerin ve hansalıların istekleri, Portekiz kralının kârını çok azaltıyordu. XVI. yy. başındaki ilk coşkunluk geçtikten sonra Lizbon sarayı Uzakdoğu ile ilgisini gevşetti, Fas’taki topraklarını bırakmağa (Tanca, Septe, Azemmur ve Mazagan dışında) başladı ve daha yakındaki Atlas okyanusuna döndü. He­men hemen bir portekiz tekeli haline gelen şekerkamışını yetiştirmek için adalar (Madera, Asor, Cabo Verde, Sao Tome ada­ları) kâfi gelmiyordu; buna karşılık Ped­ro Alvares Cabral’in 1500′de Portekiz top­rağı ilân ettiği «Brezilya ormanı» şekerkamışı tarımı için çok büyük imkânlar sağ­layabilecekti. Brezilya’yı fransız korsanla­rına kaptırmak istemeyen Joao III’ün em­ri üzerine Martim Afonso de Sousa, Sao Vicente’den başlayarak ülkeyi sömürgeleş­tirmeğe koyuldu (1532). Brezilya’daki plan­tasyonlar Gine’deki, sonra XVI. yy.ın ikin­ci yarısında Angola’daki köle ticaret acentalarına yeni imkânlar sağladı; köle tica­reti yapan tek ülke olan Portekiz, koloni­lerini ve İspanyol Amerikası’nı köleyle doldurarak uzakdoğu ticareti için gerekli pa­rayı sağladı. Ekonominin yanı sıra hamle yapan fikir ve sanat hayatı Joao III (1521-1557) zamanında en parlak dönemini ya­şadı; papadan, cizvitlerin Portekiz’e yerleş­mesi (Evora’da üniversitelerini kurdular) iznini alan kral, Lizbon üniversitesini de Coimbra’ya nakletti (1537). Ressam Nuno Gonçalves’in koruyucusu hümanist Alfonso V (1438-1481) sayesinde kültür, afrika ve asya medeniyetinin etkisiyle gelişti (Manuel üslûbu). Camoes’in Os Lusiadas’ı Vas­co da Gama’nın başarılarını dile getirir. Reform’un hemen hemen hiç etkisinde kal­mayan fakat büyük bir papaz sıkıntısı çe­ken din, Cizvitler ve yahudilerle Hıristiyan­lığı benimsemek istemeyen müslümanları yakmak isteyen Engizisyon ile hâkimiyetini sürdürüyordu.

ispanya ile birleşme (1580-1640)
öteden beri Castilla’nın genişlemesinden çekinen Portekiz kralları evlenmeler yoluyle iki sülâlenin kendi lehlerine birleş­mesini hazırlamışlardı. Ama önce Aviz sü­lâlesi söndü: hâlâ haçlı seferlerine çıkmayı hayal eden kral Sebastiao (1557-1578), Alkaçar-Quivir’de Faslılar karşısında bozgu­na uğradıktan sonra ortadan kayboldu. Ai­lenin son temsilcisi olan halefi kardinal Henrique 1580 ocağında öldü. Crato baş­piskoposu dom Antonio’nun hak iddiasına rağmen, portekizli prenseslerin oğlu ve to­runu olan ispanya kralı Felipe II’nin or­dusu Portekiz’i ele geçirdi ve Felipe II Santarem’de kral ilân edildi. Aslında iki taç sadece tek kralın şahsında birleştiğin­den ilhak tam değildi ve Felipe II Porte­kiz’in hürriyetlerine saygı göstermeğe söz vermişti.

Daha sonra, ispanya’ya kin du­yan Portekizliler bu 1580 yılını mutsuzluk­larının başlangıcı ve ülkenin gerilemesinin onaylanması saydılar. Gerçekteyse, küçük krallıkta hayat eskisi gibi devam ediyordu; hattâ Portekiz halkı bu birleşme sayesinde ispanyol sömürgelerine sızıyor ve bu sömürgeleri kendi lehine işletebiliyordu. Ne var ki bir süre sonra şartlar değişti: Abbas zamanında İran’ın kalkınması, Hindis­tan’da moğol imparatorluğunun kurulması ve Japonya’da çoğunluğun yerleşmesi, Por­tekizlilerin bu ülkelere eskisi gibi söz ge­çirmelerine imkân bırakmadı. Felipe II, Lizbon baharat pazarını ayaklanan Hollan­dalılara, düşmanı İngilizlere kapatınca, uzakdoğu yolculuğuna çıkan kuzeyli gemi­ciler Portekizlilerin yanıbaşına yerleşerek baharat ticareti tekelini Portekizlilere bı­rakmadılar. Asyalı hükümdarlar, İngilizler ve özellikle Hollandalılar yavaş yavaş uzun bir hat boyunca birbirini takip eden Portekiz acentalarına bir bir elkoymağa başladılar; bununla beraber Portekizlilerin kaybı ancak 1640′tan sonra ispanyol do­nanmasının himayesi ortadan kalkınca çok büyük oldu. Birleşme döneminde Portekiz’­in zararı sadece Doğu’da ancak Molük adalarındaki tekelinin bölüşülmesi, Amboina (1605) ile Hürmüz’ün (1622) kaybı ve Japonya pazarlarının kapatılmasıydı. 1642′ye kadar Makao-Manila-Acapulco-Veracruz-Sevilla yolu sayesinde Uzakdoğu ile ilişkilerini muhafaza edebildi.

Brezilya’nın sömürülmesi ve Portekiz
Hollandalılar Brezilya’ya (1630), Afrika kö­le acentalıklarına (Sao Tome, Sao Paolo de Luanda) [1641] yerleşince, Portekizliler bu durumun sorumluluğunu İspanya’ya yük­lediler. Sonra da Katalonya’da patlak ve­ren isyanı fırsat bilerek ve Fransa başba­kanı Richelieu’nün dolaylı desteğinden ya­rarlanarak 1640′ta ayaklandılar, bazı hü­kümet üyelerini (bu arada Vasconcelos) öldürdüler ve Braganza dükünü Joao IV adiyle (1640-1656) kral ilân ettiler. Hollan­dalıları önce Afrika’daki ticaret merkez­lerinden (1643-1648), sonra Lizbon sarayı lehine ayaklanan Brezilya’dan (1657) çıkar­mayı başardılar, buna karşılık Asya’daki birçok mevkii kaybettiler (Malakka [1641], Maskat [1650'ye doğr.]; Tidore [1657]; Koçin [1663]; Seylan [1638-1658].

Portekiz mo­narşisi Tanca, Azemmur ve Bombay’ı ken­disini Hollandalılara karşı koruyan ingilizlere bıraktı. Uzun ve masraflı bir savaştan sonra portekiz soylularının önemli bir ke­siminin desteğine rağmen ispanya, yeniden fethetmeyi başaramadığı, hattâ bazen ordu­larının istilâsı altında kaldığı komşu devle­tin bağımsızlığını Septe’nin kendine bırakıl­ması karşılığında (Lizbon antlaşması, 1668′-de imzalandı) kabul etmek zorunda kaldı. Portekiz o tarihten sonra ispanyol kültü­ründen uzaklaştı: castilla-portekiz dilleri­nin birarada kullanılması ortadan kalktı; önce fransız edebiyatının, sonra fransız fel­sefesinin etkisi arttı. Tehlikeli bir monarşi buhranı (1667′de Alfonso VI’nın [1656-1683] Asor dağlarına sürülmesi; Pedro II’nin ön­ce naiplik [1667-1683], sonra krallık döne­mi [1683-1706]) ve bir Colbert’cilik dene­mesinden sonra Portekiz, iktisadî bakım­dan ingiltere’ye bağlandı: İspanyol veraset savaşı dolayısıyle (Pedro II önce Anjou’lu Philippe, sonra arşidük Kari lehine savaşa müdahale etti ve Madrid’i bir süre işgal altında tuttu [1705]) imzalanan lord Methuen antlaşmasıyle (1703), madera ve por­to şarapları ingiliz pazarına ayrıldı; buna karşılık ingiltere, artık sadece tek tip üzüm tarımıyle uğraşacak olan Portekiz’de, yünlü kumaş ve buğdaylarını serbestçe sa­tabilecek ve Brezilya ticaretine iştirak edecekti.

Ayrıca Hindistan’da, Doğu Afrika’da, Zan-zibar’da, Mombasa’da (1698) ticaret acentalarını (1698), Batı Afrika’da bazı ada­ları (Annabon, Fernando Poo, 1778) terkeden, Fas’ı elden çıkaran (Mazagan, 1769), millî ekonomiyi canlandırmaktan vaz geçen Portekiz monarşisi, Tordesillas antlaşması ile ispanya’ya verilen toprakları terkederek batıya uzanan Amerikan sömürgesini işletmeğe koyuldu. 1696′da Minas Gerais’te bulunan altın (XVIII. yy.da Portekiz’e 983 ton sevkedildi), elmas ticareti (1728′de Diamantina kuruldu) sağlayacağı gelir ba­kımından, Antiller’in gelişmesiyle Porte­kiz’in tekelini kaybettiği, ama hâlâ çok sayıda zenci köleye ihtiyaç duyan şeker, tütün ve kakao ticaretinden daha üstün­dü. Ayrıca Brezilya ispanyol sömürgeleriyle kaçakçılığa dayanan ticaretin sürdü­rülmesine imkân verdiği için Portekiz rio de la Plata bölgesindeki Sacramento böl­gesini elden çıkarmamakta direniyordu. Bu kale sonunda 1778′de, XVIII. yy.da Porte­kiz’in istemeden sürüklendiği birçok ispanyol-ingiliz savaşından biri sırasında kay­bedildi.

Joao V’in (1706-1750) oğlu Jose (1750-1797), 1770′te Pombal markiliğine yükseltilecek olan Carvalho e Melo’yu hükümetin başına getirdi. Sert bir polis rejimini uygulayan ve bir çeşit aydın zorbalık denemesine gi­rişen Pombal, Kilisenin Portekiz üstündeki hâkimiyetini azalttı; derebeylerini sindirdi ve cizvitleri uzaklaştırdı, manastırları ka­pattı; Lizbon’un 1755 depreminden sonra yeniden kurulmasını sağlayan Brezilya’nın altını, Lizbon ile Brezilya arasında nakli­yat yapan imtiyazlı şirketlerin kalkınması, Alto Duero Şarap şirketinin, dokuma sa­nayiinin v.b. kalkınmasına harcandı. Ama Pombal, Portekiz’i iktisadî bağımsızlığa ka­vuşturmayı başaramadı. Jose’nin kızı ve vâ­risi Maria I’in (1777-1816) tahta çıkar çık­maz bakanı görevinden almasıyle birlikte reform anlayışı ve Fransa’nın edebî etkisi ortadan kalktı; 1792′de bunayan kraliçe­nin yerine oğlu (sonradan Joao VI adım aldı) geçti. Portekiz 1793′te Devrim Fransası’na savaş açtı.
Fransızların bütün ısrar­larına rağmen, ispanya, ingiliz ticaretinin üssü olduğu için, Portekiz’i işgale yanaş­madı. Bunun üzerine 1807′de fransız gene­rali Junot, Lizbon’a girdi. O arada kral ailesi bir gemiyle Rio de Janeiro’ya kaç­mıştı. Portekizliler mayıs-haziran 1808′de fransız işgalcilere karşı ayaklandılar. Por­tekiz’e ayak basan Wellesley (1 ağustos 1808), Junot’yu Sintra’da teslim aldı (30 ağustos 1808). Kadrosu ingiliz subaylarla takviye edilen portekiz ordusu güçlü Torres Vedras tabyalarının arkasında Fran­sa’ya karşı savaşa karıştı. Soult (1809) ve Massena’nın (1810-1811) hücumlarının ba­şarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, Por­tekiz Fransızlardan kesinlikle kurtuldu.

Portekiz’in gerilemesi
Bir krallık haline getirilen Brezilya’da kal­mayı tercih eden Joao VI (1816-1826), Por­tekiz hükümetinin yönetimini naibe ve or­du kumandanı general Beresford’a bırak­tı, ispanya’yı örnek alan Porto’da bir as­kerî ayaklanma mutlakıyetçi rejimi devirdi (ağustos 1820). 1821′de toplanan cortes’ler, Engizisyon’a son verdiler ve kralın ül­keye dönmesini istediler. Lizbon’a dönen ve liberal bir anayasa çıkaran (eylül 1822) Joao VI, liberallerin oyuncağı oldu. Cortes’lerin beceriksiz tutumundan yararlanan Joao VI’nın oğlu Pedro kendini Brezilya kralı ilân etti. Joao VI’nın ikinci oğlu Miguel, mutlakıyet idaresinin yeniden ku­rulmasında babasına yardımcı oldu; ama Joao VI, Canning’in öğüdü üzerine elde ettiği zaferden yararlanmağa kalkışmadı ve 1825′te Brezilya’nın bağımsızlığını kabul et­ti. Hükümdar ölünce, Brezilya kralı Pedro I (Portekiz kralı Pedro IV), yedi yaşında­ki kızı Maria II’yi kraliçe ilân ederek da­yısı Miguel’e nişanladı; sonra 1826 Anayasasıyle Portekiz’e iki meclisli bir rejim tanıdı. Canning’in himaye ettiği genç kra­liçeyi uzaklaştıran (1828) Miguel, kendini kral ilân etti ve korkunç bir baskı rejimi kurdu, ama 1830 Devriminde taraftarlarının desteğini kaybetti. Pedro I, Brezilya’dan ayrıldı (1831), Miguel’e karşı ayaklanan Asor adalarına gitti, sonra Porto’ya geçti (1832); Lizbon’a dönünce (1833), Dörtlü ittifaka Miguel’in kovulmasını kabul ettirdi; Miguel, Evora Monte’de teslim oldu (1834). 1826 Anayasası yeniden yürürlüğe kondu, dinî tarikatlar kaldırıldı, siyasî hayat iki rakip parti etrafında düzenlendi: bir yanda ılımlı anayasacılar; öte yanda da 1822 Ana­yasasının uygulanmasını isteyen eylülcüler. Kamuoyu meseleyle ilgilenmeyince her gru­bun kendi tarafına çekmeğe çalıştığı ordu sık sık ayaklanmağa başladı, birçok hü­kümet darbesine yol açan siyasî çatışmayı yalnız ingiliz etkisi yumuşatabiliyordu. 1852′de çok az vergi verenlere de seçmenlik hakkı tanıyan tek dereceli bir seçim sistemi­nin kabul edilmesi Portekiz’de seçmenle­rin sayısını yüzde 25′e yükseltti; oysa ülke halkının yüzde 80′i okuma yazma bilmi­yordu. Parlamento rejimi bir gösterişten ibaretti: seçimleri, krallığı destekleyen ve yönetici sınıfları (yüksek din adamları, subaylar, büyük mülk sahipleri) hoşnut et­mek zorunda olan hükümet hazırlıyordu.

Kamu yatırımlarının kötü yönetilmesi ik­tisadî gelişmeyi yavaşlattı. Kral Pedro V (1853-1861) ve Luis zamanında (1861-1869), birkaç reform yapıldı: kilise mallarının sa­tışa çıkarılması; sömürgelerde köleliğin kaldırılması; Medenî kanunun kabulü (1867). Kamuoyu bütçeyi büyük ölçüde aksatma­sına rağmen sömürgelere bağlı kaldı. Liz­bon Coğrafya derneği, hükümeti Afrika’nın bölünmesinde Portekiz’in haklarını sa­vunmağa davet etti. Serpa Pinto gibi de­ğerli subaylar 1877′den sonra Angola ile Mozambik arasındaki bölgeleri keşfe çık­tılar. Ama Portekiz, Leopoldo II’nin Kon­go’da giriştiği harekâtla karşılaştı ve Ber­lin kongresinden de (1885) ancak sağ kı­yıdaki iki kasabayı koparabildi. Bunun ardından Kap’tan Kahire’ye kadar ingilte­re’ye bağlı bir hat kurmak isteyen Cecil Rhodes’un teşebbüsleri başladı ve Nyassa’daki bir isyan dolayısıyle İngiltere’nin verdiği ültimatom karşısında Portekiz, Afrika’daki iki sömürgesini birbirine bağlamaktan vaz geçmek zorunda kaldı (1891). Carlos I zamanında (1889-1908), monarşi bütçe sıkıntılarını artıran ve cumhuriyetçi propagandayı kolaylaştıran israfıyle halkın gözünden düştü. Memleketin geri kalmış­lığı soyut ve kişisel siyasî ihtirasları daha da kamçılıyordu. Joao Franco’nun bir dik­tatörlük kurmasına (1906-1908) ses çıkar­mayan kral, büyük oğlu ile birlikte sokak or­tasında vuruldu. İkinci oğlu Manuel II (1908 -1910), otoriter rejimden vaz geçti ve bir hükümet darbesiyle devrildi; darbe, cum­huriyetçilerin işine yarayan papaz düşman­lığının patlak vermesine yol açtı; 4 ekim 1910′da ayaklanan cumhuriyetçiler 5 ekim­de cumhuriyeti ilân ettiler. Devrimci eği­limli sendikalar ve çoğunluktaki kralcılar arasında sıkışıp kalan ve kamuoyu tarafından pek desteklenmeyen aydın cumhu­riyetçiler kısa süre sonra otoriter metot­lara başvurmak zorunda kaldılar. Bir ku­rucu meclis, tarikatları dağıttı, kilise ile devlet arasındaki bağları kopardı, askerlik yoklaması ve laik mecburî eğitim sistem­lerini koydu, grev hakkını tanıdı. Tam mâ-nâsıyle demokratik olan 1911 Anayasası iş­leyemez hale gelmişti; kralcı ayaklanma­lar (özellikle Porto’da 1919), askerî şiddet tedbirlerinin yanı sıra hükümet istikrarsız­lığı, 1919-1926 arası 20 kadar ayaklanmaya ve 40 kadar hükümet değişikliğine yol aç­tı. Birinci Dünya savaşı sırasında, 1914 eylülünde portekiz sömürgelerine hücum eden Almanya 9 mart 1916′da Portekiz’e savaş ilân etti. Savaş sırasında, müttefik­lerin safında yer alması Portekiz’e küçük Kionga idare bölümünden başka bir şey kazandırmadı.

Birlikçi korporatif cumhuriyet
1926 Mayısında general Gomes da Costa, Braga garnizonunu ayaklandırarak parla­mento rejimini devirdi; kısa süre sonra Go-mes’in ayağını kaydıran general Oscar Car-mona, 1928 nisanında cumhurbaşkanı seçil­dikten sonra, ölümüne kadar (1951′de) ye­di yılda bir sürekli olarak tekrar seçildi. 1928′de başkan Carmona’nın maliye ba­kanlığına getirdiği profesör Salazar 1932′de meclis başkanı oldu.
Salazar, anayasası 1933′te yürürlüğe giren yeni rejimin en kuvvetli adamıydı. Millî İş kanunu (1933) işçileri millî sendikalara yazılmağa zorladı; işverenler gremıVlara (korporasyonlar) bağlandı. 1934′te grev ya­saklandı. Para meseleleri uzmanı olan Sa­lazar, bütün gücünü bütçeyi dengeleştirmeğe harcadı ve 1928′de bunu başardı. Por­tekiz ile Vatikan’ı barıştıran yeni devlet, dış siyasette ölçülü davranmağa dikkat et­ti. İspanya iç savaşında Franco’dan yana olduğunu belirtti, İkinci Dünya savaşının başında tarafsız kaldı, sonra da Büyük Bri­tanya (1943) ve A.B.D.’nin (1944), Atlas okyanusunu denetlemek için Asor adala­rından yararlanmalarına izin verdi. Savaş sonrasında huzursuzluk arttı. 1949′da hü­kümet serbest seçimlerin yapılacağını ilân etti, ama Carmona’ya karşı çıkarılan kuk­la bir aday önce büyük bir faaliyet gös­terdi, fakat kampanyasının baltalandığını ileri sürerek seçimden önce çekildi. Aynı olay 1951′de, ölen Carmona’nın yerine ge­neral Francisco Higino Craveiro Lopes ge­çince tekrarlandı; resmî aday amiral Americo Tomas’m seçildiği 1958 seçimlerinde muhalefet adayı general Humberto Delgado oyların yüzde 25′ini topladı. Delgado 1959 ocağında Brezilya konsolosluğuna sı­ğındı, sonra yurt dışına kaçtı. Porto pis­koposu A. Ferreira Gomes’in Portekiz’e dönmesi yasaklandı (şubat 1960). O tarih­te Delgado ile ilişki kuran yüzbaşı Galvao’nun Santa Maria gemisine elkoyması bütün dünyanın dikkatini Portekiz rejimine çekti. 13 Nisan 1961′de Salazar üç bakanın istifa ettiğini ve kurmay başkanı ile iki askerî bölge kumandanının görevlerin­den alındığını açıkladı. 1 Ocak 1962′de Beja’da patlak veren bir ayaklanma hemen bastırıldı; 1962 mayısında yeni ayaklanma­lar oldu.
Çok geniş sömürgeleri olan Portekiz bu yönde de güçlüklerle karşılaştı. Hindis­tan, Portekiz sömürgelerinin (Goa, Diu. Damao) kendisine iadesi için görüşme tek­lifinde bulundu, fakat Portekiz bu teklifi resmen reddetti (1953); 1955′te iki ülke ara­sında diplomatik ilişkiler kesildi. 17 Ara­lık 1961′de hint birlikleri Portekiz sömür­gelerini işgal ettiler; direnme kısa süre içinde kesildi. 1955′ten beri Birleşmiş Mil­letler teşkilâtı üyesi olan Portekiz, 1961 şubatında ayaklanmalar olan Angola ko­nusunda milletlerarası kurulun kendisine karşı karar almasını önleyemedi. Bugünkü siyasetin başlıca özelliği denizaşı­rı bölgelerdeki (Angola ve özellikle Mozambik) bağımsızlık hareketlerine karşı, Portekiz hükümetinin tutumunun sertleşmesidir. Bütçenin yüzde 40′ı, millî savun­maya ayrılır, öte yandan askerlik hizmeti süresi on sekiz aydan dört yıla çıkarıl­mıştır ve gençlerin yurt dışına göçmesi kontrola bağlıdır. Birleşmiş Milletler teşkilâtının Güvenlik konseyi portekiz sömür­gelerinin kendi kaderlerini kendileri tayin etme hakkı üstünde dururken, Lizbon bu sömürgelerin birer «denizaşırı il» olduğu için doğrudan doğruya kendi yargı siste­mine bağlı olduğunu savunmaktadır. Bu tutum afrika devletlerinin çoğunu Portekiz aleyhine çevirdi.

içte, Salazar hükümeti korporasyoncu ve^ birlikçidir; özellikle her türlü komünist ve­ya ilerici harekete karşı bir siyaset güder. Başkanlık seçimleri 25 temmuz 1965′te ya­pıldı. Tek aday bir önceki dönemin baş­kanı ve Uniao Nacional’in adayı amiral Americo Tomas idi. 13 Karşı oy ve 16 çekimser oya karşı 556 oyla yedi yıl için tekrar seçildi. Portekiz Millî Kurtuluş cep­hesi başkanı Humberto Delgado’nun öldü­rülmesi, siyasî atmosferi gerginleştirdi, öte yandan yeni Millet meclisi seçimleri (130 üye) yaklaşıyordu. Hıristiyan demokratla­rın desteksizlik yüzünden seçim mücadele­sine katılmaktan vaz geçmesine karşılık, başlıca muhalefet partisi olan Demokratik ve Sosyal Eylem partisi aday göstermeğe karar verdi. Ama hükümete seçim süresi boyunca basın sansürünün kaldırılmasını kabul ettiremeyince adaylarını çekti (18 ekim). 7 Kasımda 130 milletvekili tek lis­teden (Uniao Nacional adayları) seçildi; halkın yüzde 25′i sandık başına gitmedi. 28 Mayıs 1966′da başkan Salazar, hükü­metten ayrılmama kararını açıkladı.

• Sel felâketi. 26 Kasım 1967′de Lizbon dolaylan büyük bir sel felâketine uğradı. 1775 Yılındaki depremden bu yana Porte­kiz’in uğradığı en büyük tabiî felâket sa­yılan sellerde 464 kişi öldü, binlerce insan da evsiz kaldı. Şiddetli yağmurların Tajo nehri ve kollarını taşırması sebebiyle mey­dana gelen sellerden en çok zarar gören bölge Lizbon’un 29 km kuzeyindeki Quintas köyü oldu.
• Salazar’ın hastalanması. 1932 Yılından beri başbakan olan Dr. Salazar, 6 eylül 1968′de beyinde bir kan pıhtılaşması se­bebiyle hastahaneye kaldırıldı. O yaz Estoril’deki yazlık evinde koltuktan düşerek ba­şını şiddetle yere çarpmış olan Salazar, bir süreden beri şiddetli baş ağrılarından rahatsızdı. Lizbon’daki Kızılhaç hastahanesinde bir ameliyat geçirdikten sonra sağ­lık durumu iyileşirken, 16 eylülde bir beyin kanamasıyle komaya girdi.

Salazar’ın komaya girmesi, Portekiz’de bir anayasa krizine sebep oldu. Portekiz ana­yasası başbakanın ancak ölüm, istifa veya azledilme halinde yenilenebileceği konu­sunda emredici bir hüküm taşıdığından, Sa­lazar’m işbaşından uzaklaştırılması önemli bir mesele haline gelmişti. 13 Kişilik Devlet konseyi cumhurbaşkanı amiral Tomas’ın başkanlığında toplanarak durumu görüştü. Bu arada hastahaneden, Dr. Salazar’ın ya­rı felçli durumda bulunduğu ve şuuruna hemen de hiç malik olmadığı açıklandı. Ülkenin daha uzun bir süre başbakansız kalmaması gerekçesiyle amiral Tomas, as­ker ve sivil liderlerle yaptığı müzakereler­den sonra, anayasal yetkilerini kullanarak Dr. Salazar’ı görevden azletmek zorunda kaldığını açıkladı. Amiral Tomas, başba­kanlığa prof. Marcelo Jose Das Neves Caetano’yu tayin ettiğini bildirdi. Prof. Caetano başkanlığında kurulan yeni hükümetin, Dr. Salazar yönetimine göre daha liberal bir siyaset güdeceği intibaını veren ilk kararlarından biri, muhalefet lideri Dr. Mario Soares’in serbest bırakılması ol­du. Sosyalist ve demokrat muhalefetin li­deri general Delgado’nun esrarengiz şartlar altında öldürülmesinden sonra, onun en yakın arkadaşı ve avukatı olan Dr. Soares, 15 mart 1968′de, kendisine hiç bir suç isnat edilmeden, bizzat Dr. Salazar’ın emriyle tu­tuklanmış ve Sao Tome adasına sürgüne gönderilmişti.

Yeni hükümet bir yıl sonra, 26 ekim 1969′-da Millet meclisi seçimlerinin yapılmasına da karar verdi. 1968′in yaz aylarında mu­halefet, hükümetin izin verdiği ölçüde, fa­aliyet gösterdi.
16-18 Mayıs 1968′de Avei-ro’da toplanan İkinci Cumhuriyetçi kongre (ilki 1957′de) bir beyanname kabul etti. Sos­yalistlerden ilerici katoliklere kadar de­mokrat muhalefete mensup çeşitli grupları temsil eden İkinci Cumhuriyetçi kongrenin beyannamesinde hükümetten, söz ve düşünce hürriyetinin tanınması, bütün siyasî mah­kûmların affedilmesi, siyasî görüşlerinden dolayı işten atılanların görevlerine iadesi, toplanma hürriyetinin tanınması ve mille­tin temsilcilerini serbestçe seçebilmesini sağ­layacak bir seçim kanununun hazırlanması istendi.
Vaat edilen tarihte yapılan Millet meclisi seçimlerini Dr. Caetano’nun iktidar partisi olan Uniao Nacional partisi, meclis­teki 130 sandalyenin hepsini almak suretiy­le kazandı. 1 Aralık 1969′da toplanan ye­ni meclisi açış konuşmasında devlet başka­nı amiral Tomas, anayasanın değiştirilmesinin söz konusu olmadığını söyledi. Böyle­ce hükümetin, muhalefet tarafından öne sürülen istekleri olumsuz karşıladığı belir­tilmiş oluyordu.

• Salazar’ın ölümü ve son gelişmeler. Por­tekiz eski başbakanı Dr. Antonio De Oliviera Salazar, 16 eylül 1968′den beri koma­da bulunduğu hastahanede öldü (27 temmuz 1970). Salazar’ın cenazesi Lizbon’da XV. yy.dan kalma Sao Jeronimo manas­tırında katafalka kondu; 30 temmuzda da doğduğu köy olan Santa Comba Dao’ya gö­müldü.

1970 Ağustosunda hükümet muhalefete kar­şı yeniden sert bir tavır aldı. 1968′de Sao Tome adasındaki sürgünlük cezası kaldırı­lan Dr. Mario Soares, Avrupa ve A.B.D.’ye yaptığı geziler sırasında hükümeti tenkit ettiği gerekçesiyle, ülkeyi terk etmek veya tevkif edilmek şıklarından birini seçmek zorunda bırakıldı. Buna karşılık bir süre sonra hükümet, anayasayı değiştiren bazı
önemli kanunlar çıkardı. Bunlardan biri, basın hürriyetinin kısıtlanması devam et­mekle birlikte sansürün kaldırılmasıyle il­giliydi, öte yandan 1971 ekiminde hükü­met Ekonomik ve Sosyal Kalkınma cemiye­ti adiyle kurulan cemiyetin faaliyet göster­mesine izin verdi.
Bir muhalefet partisinin çekirdeğini meydana getirecek şekilde ku­rulmuş olan bu cemiyete izin verilmesi, hükümet siyasetinde yeni bir yumuşama belirtisi olarak yorumlandı.

1971 Sonu Portekiz’de meşru muhalefet imkânlarını araştıran demokrat aydın grup­larının dışında, silâhlı gerilla faaliyeti gös­teren gruplar türedi. «Silâhlı Devrimci Ey­lem» adını taşıyan bu gizli teşkilât, Liz­bon Merkez postahanesini bombalama, Lük-semburg’daki Portekiz büyükelçiliğini ba­sarak pasaport ve resmî mühürleri çalma, Angola’ya silâh götüren gemi kargosunu tahrip gibi çeşitli tedhişçi faaliyete giriş­ti. Bu gizli tedhiş teşkilâtı, amacının ül­kedeki faşist diktatörlüğü devirmek, Angola ve Portekiz’in denizaşırı topraklarında yü­rütülen sömürgeci savaşa ve ülkedeki em­peryalist hâkimiyete son vermek olduğunu belirtti; hükümet, olağanüstü durum ilân etti.

Osmanlı – Portekiz ilişkileri
XV. yy.ın ikinci yansında Memlûk sul­tanlığı, Mısır ve Suriye yoluyle Batı’ya gön­derilen hint mallarından alınan vergileri ağırlaştırdı, yeni liman vergileri koydu, Por­tekiz’in ticaret hayatı bu yüzden büyük bir buhranla karşılaştı. Transit vergilerinin ağırlığı Portekizlileri Hindistan’a giden yeni bir deniz yolu arama zorunda bıraktı. Por­tekiz denizcisi Vasco da Gama, arap deniz­cisi İbni Macid’in kılavuzluğuyle Hindis­tan’a giden denizyolunu buldu (1497). Por­tekizliler, Hindistan kıyılarına yerleşti­ler. Böylece, Memlûk sultanlığı, en önemli gelir kaynağından yoksun kaldı.

Portekiz­lilerin yeni hindistan donanması kumanda­nı Afonso Albuquerque, Maskat ve Horfe-kân’a saldırarak Hürmüz’ü aldı ve Fars körfezini kapattı. Portekiz kralı Manuel, Hindistan’daki müslümanlara baskı yapma­ğa başladı. Ticaret gemilerine güçlükler çı­kardı. Bunun üzerine Kızıldeniz’deki Moha, Cidde, Kuseyr limanlarıyle ticarî ilişkileri olan Gucerat ve Kambay gibi hükümetler, Mısır Memlûk sultanından yardım istemek için Kahire’ye elçiler gönderdiler. Memlûk sultanı Kansu Gavri de, Mekke’nin limanı sayılan Benderi Cidde’yi sur ve burçlarla sağlamlaştırdı; müslümanların koruyucusu olarak deniz kumandanı Emîr Hüseyin ve magrıplı Hoca Nureddin emrinde bulunan bir memlûk donanmasını Portekizliler üstüne gönderdi. Gucerat’taki Diu valisi Melik İyaz’ın kürekli gemilerden kurulu donanmasıyle birleşen memlûk donanması, Albuquerque’in oğlu Lorenzo kumandasındaki portekiz donanmasını 1508′de Hindistan’ın Şaul limanında yendi; fakat hemen harekete geçen genel vali Albuquerque, 1509′da Diu limanında yatan memlûklu donanmasına baskın yaptı; Melik lyas savaştan çekildiği için onları yenilgiye uğrattı. Kuvvetli bir portekiz donanması Benderi Aden’i tehdit etmeğe başladı. Süveyş’te güçlü bir donan­ma kurmanın gereğine inanan Kansu Gavri, osmanlı padişahı Bayezid II’ye başvurarak ondan anadölu leventlerini Memlûk sultan­lığının yardımına göndermesini, kereste, demîr, halat gibi gemi yapımı için gerekli malzeme ile top, barut gibi ateşli silâhlar istedi. Bayezid II yardım kafilesini yo­la çıkardı. Bu kafile Alaiye (Alanya) yö­resinde Rodos (Saint – Jean de Hospitalier) şövalyelerinin baskınına uğradı; fakat anadö­lu leventleri Süveyş’e gitmeyi başardılar. Memlûklu yazarı ibni iyas, Selman Reis ku­mandasında Süveyş’e giden 1000 denizci türk ve Portekizlilere karşı girişilen hazırlık­lar hakkında bilgi verir. Benderi Cidde beyi Emîr Hüseyin ve türk denizcilerinin çabalarıyle 20 gemilik bir donanma kuran Selman Reis, 1515′te Portekizlilere karşı se­fere çıktı. Bu seferde yenilen Selman Reis ile Emîr Hüseyin, ertesi yıl 22 gurâb ve iki kalyondan kurulu bir donanma ile Ben­deri Aden’i kuşattılar, fakat başarı kazana­madılar ve Benderi Cidde’ye döndüler; ge­milerinden bir kısmı Süveyş’e gönderildi. Bu sırada Mısır’ın Yavuz Sultan Selim tarafından alındığını Öğrenen Selman Reis, bu durumdan yararlanarak Benderi Cidde’ye saldıran Lopo Soares de Albergaria kuman­dasındaki portekiz donanmasını yenilgiye uğrattı. Sonra Kahire’ye giderek, burada bulunan Yavuz’un hizmetine girdi. Yavuz’­un ölümünden sonra Benderi Cidde sancak­beyi Hüseyin el -Turkî ile birlikte Yemen’e gitti. Zebid’i ele geçirdikten sonra Kahire’de bulunan Makbul İbrahim Paşanın ya­nına gitti ve ona Hint seferinin yararlı ola­cağını bildirerek Hindistan’ın bellibaşlı mer­kezleriyle portekiz kuvvetlerinin durumunu gösteren bir lâyiha verdi.

Doğu ticareti­nin önemiyle Osmanlı devletine sağladığı çı­karları değerlendiren İbrahim Paşa, bu lâyiha üzerine, eski memlûk donanmasının dü­zenlenmesi görevini Selman Reis’e verdi. Selman Reis denizci Hayreddin Beyle bir­likte baharat ticaretinin merkezi olan Yemen’i aldı (1527). Osmanlılar böylece, Por­tekizlilerin Kızıldeniz’de ticaret merkezleri kurma çabalarını önlediler. 1524 Tarihli Mısır kanunnamesinden anlaşıldığına göre, baharat ticareti Osmanlılar çıkarına gelişiyordu. Ancak Selman Reis’in Hayreddin Bey tarafından öldürülmesi, bu çalışmayı aksattı; yeğeni Bayramoğlu Mustafa, Hay­reddin Beyi öldürerek kendisine bağlı türk denizcileriyle birlikte Gucerat hükümetinin (hint kaynaklarına göre Rumî Nasır Han) hizmetine girdi ve Diu kalesinin Portekiz­lilere karşı savunulmasında başarı sağladı (1531).

• Hint seferi. Gucerat hükümdarı Bahadır Şah, 1535′te Delhi sultanı Hümayun Şah ile yaptığı savaşta yenilerek Diu kalesine sığın­dı. Hümayun Şaha karşı Goa’daki Portekiz valisiyle anlaştı. Portekizliler de Diu lima­nına hâkim tepede bir kale yaptırarak lima­nı denetimleri altına aldılar. Bunun üzerine hatasını anlayan Bahadır Şah, Portekizlileri Diu’dan çıkarmak amacıyle Kanunî Sultan Süleyman’a başvurdu ve bir ihtiyat tedbiri olmak üzere de hazinelerini Mekke’de gü­ven altına aldırdı. Kanunî de Hindistan ile Akdeniz arasındaki güvenliği sağlamak ama­cıyle, doğu ticaretini ellerinde bulunduran ve Kızıldeniz’de serbestçe dolaşan Portekizlilere karşı harekete karar verdi. Doğu müslümanlarının koruyucusu olarak Mısır valisi Hadım Süleyman Paşaya Süveyş’te cenovalı mühen­disler yönetiminde bir donanma yaptırmasını emretti. Bu hazırlık arasında Bahadır Şahın öldürüldüğü öğrenilince Mekke’de bulunan hazinesi İstanbul’a gönderildi. Mısır vali­si Hadım Süleyman Paşa, 13 haziran 1538′de 20 000 kişi ve 74 gemiden meydana gelen bir donanma ile Süveyş’ten yola çıktı. Kameran ve Babülmendeb’i geçerek Benderi Aden ö-nüne geldi; Portekizliler ile işbirliği yapan Âmir bin Davud’u astırdıktan sonra 4 ey­lül 1538′de Gucerat kıyılarına geldi. Gokalat (Benderi Türk) ve Kat adlarındaki iki kaleyi alarak eylül başlarında Diu kalesini ku­şattı. 20 Gün süren kuşatma sırasında, Por­tekizliler bütün güçleriyle karşı koydular; osmanlı ordusunda kıtlık çıktı. Yeni Guce­rat hükümdarı Mahmud III’ün Portekizliler tarafını tutarak Osmanlılara yiyecek sağla­maması, sıkıntının artmasına yol açtı. As­ker, gemilerine çekildi. Bunun üzerine Ha­dım Süleyman Paşa kuşatmayı kaldırarak Yemen’e döndü. Ertesi yıl bir portekiz filo­su, Kızıldeniz’e girdi ve Süveyş’e kadar ilerledi; fakat Osmanlıların karşı koyması ü-zerineı geri dönmek zorunda kaldı. Bundan sonra, Hindistan hedef tutularak, Portekizlilere karşı girişilen deniz sefer­leri, Batı’daki önemli olaylar yüzünden ba­şarısızlıkla sonuçlandı. Kitabı Bahriye ya­zarı ünlü denizci Pirî Reis’in 1552′de bir donanma ile Süveyş’ten hareket ederek ön­ce Benderi Aden’i, sonra da Hürmüz kale­sini Portekizlilerden almak üzere giriştiği hazırlık, Basra beylerbeyi Kubad Paşanın olumsuz tutumu yüzünden sonuç vermedi. Pirî Reis, üç gemiyle Süveyş’e kaçmak zo­runda kaldı; merkezden gelen emir üzerine Mısır valisi tarafından öldürüldü (1552). Er­tesi yıl Pirî Reis’in yerine hint donanması kumandanlığına getirilen Murad Reis de, Hürmüz boğazı yakınlarında Portekizlilerle yaptığı deniz savaşında yenilince Basra’ya çekildi (1553). Hint seferiyle görevlendirilen galatah kâtip Şeydi Ali Reis, 1554′te, 15 ka­dırgadan kurulu bir donanmayı Süveyş’e ge­tirmek üzere harekete geçti; fakat 9 ağus­tosta Hcrfekân ve 25 ağustosta Maskat önünde portekiz donanma siyle yaptığı deniz savaşlarında yenildi; savaştan kalan kadır­galarla yoluna devam ederken fırtınaya tutul­du. Gucerat kıyılarına sürüklendi ve Demen limanı önüne geldiği sırada kadırgalarından üç tanesi karaya oturdu; geri kalan 6 kadırgayı Surat limanına götüren Şeydi Ali Reis, tayfalarından isteyenleri Gucerat hü­kümeti hizmetine girmekte serbest bıraka­rak, onunla birlikte gelen 50 kişiyle karadan yola çıktı ve dört yıllık bir yolculuktan son­ra Türkiye’ye döndü (mayıs 1557). 1559′da Lahsa beylerbeyi Mustafa Paşanın Bahreyn adasına yaptığı bir sefer de, Portekizlilerin işe karışmaları yüzünden, başarısızlığa uğ­radı.

Osmanlı devleti, asya müslüman devletlerine karşı takip ettiği siyasete uygun olarak Portekizlilere karşı yardım isteyenlerin yanın­da yer aldı. Kanunî devrinde Osmanlı dev­letinden yardım isteyen Sumatra’daki Açe hükümdarı Sultan Alâeddin’i desteklemek amacıyle İskenderiye kaptanı Kurdoğlu Hı­zır Bey kumandasında top ve tüfek gibi ateşli silâhlarla dolu 19 kadırgadan kurulu bir osmanlı donaması 1569′da Sumatra’ya gönderildi. Donanma ile giden türk topçu ustaları, Sumatralılara top dökmesini ve Portekizlilere karşı savaşma kurallarını öğrettiler. Bunların bir kısmı yerlilerle evlene­rek Sumatra’da kaldı. Bu arada Portekizli­lere karşı girişilen seferlerde uğranılan ye­nilgilerin sebeplerini araştıran Osmanlı dev­leti, Kızıldeniz’e uygun gemiler yaptırdı ve Akdeniz donamasının bu denize geçirilmesi­ni sağlamak için Süveyş kanalının açılması görüşü üstünde durdu. Kanal için bir plan hazırlandı; fakat bu plan bir musevî tarafından çalınarak ispanya’ya kaçırıldı.

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ TARİH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEL (LE)

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEL (LE), Fransa’da Pasde-Calais idare bölgesinde
(Boulogne-sur-Mer idare çevresi) komün; 11 269 nüf. Balıkçı limanı. Ip fabrikası. Sayfiye yeri.
Le Portel 1943′te hava bombardımanlarından büyük za­rar gördü. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEL (LE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEL (LE)

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEL (LE), Fransa’da Pasde-Calais’de (Boulogne-sur-Mer idare çevresi) komün, şehrin güney varoşu; 11 269 nüf. Balıkçı li­manı. Halat fabrikası. Sayfiye yeri. Le Portel 1943′te hava bombardımanlarından büyük zarar gördü. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEL (LE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORT DE BOUC

Tarih 05 Haziran 2009

PORT DE BOUC, Fransa’da Bouchesdu-Rhöne idare bölgesinde (Aixen-Provence idare çevresi) komün, Berre kıyı gölüne ulaşan Caronte kanalının son bulduğu yerde;
12 510 nüf. Vauban’ın yaptığı sur. XIII. yy.dan kalma kule. Gemi yapımı. Kimyasal gübre fabrikası. Balık konserveciliği. Ağır yük (maden, çimento, hidrokarbür) transi­tinde uzmanlaşmış liman. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORT DE BOUC hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORT-CROS adası

Tarih 05 Haziran 2009

PORT-CROS adası, Fransa’da (Akdeniz) Hyeres takımadalarında ada; 640 hektar. Ba­lıkçı limanı. Güzel’çam ormanlarıyle kaplı olan bu sarp ada, millî park haline getiril­miştir. Sayfiye merkezi. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORT-CROS adası hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORSELEN

Tarih 05 Haziran 2009

PORSELEN i. (ital. porcellana, dişi domu­zun [porca] ferci biçiminde kabuk’tan fr. porcelaine). Seram. Genellikle beyaz, aşın camiaştırılmış, inceltilince yarı saydamlaşan, çoğunlukla renksiz ve saydam sırla kaplı, ince ve sıkı bir hamurdan yapılmış seramik parça. (Bk. ANSiKL.) || Laboratuvar porseleni, yumuşama derecesinin yüksek olması için feldispat oranı düşük tutulan ısı farklarına dayanıklı olan, bu sayede de özel amaçlarla, genellikle laboratuvar malze­mesi yapımında kullanılabilen sert porselen. || Feldispatlı porselen, hamuru genellikle yüz­de 50 kaolin, yüzde 25 ile 30 arasında feldis­pat, yüzde 20 ile 25 arasında kuvars karışı­mından meydana gelen sert porselen. (ÇİN PORSELENİ de denir.) | Fritli porselen, kum, soda, tuz, şap ve alçıtaşı karışımın­dan meydana gelen bir frit sayesinde camlaşan ve yumuşama derecesine kadar pişirilen porselen. (Bugün ancak tarihî bakımdan bir önemi vardır.) || Fosfatlı porselen, eritici olarak, kemik külü halinde ve yüksek oran­larda kalsiyum fosfat karıştırılmış bir ha­murdan yapılan yumuşak porselen. || Sıhhî tesisat porseleni, sıhhî tesisat yapımında kullanılan, sert porselenden daha az camiaş­tırılmış ve daha gözenekli porselen. || Yalıtkan porselen, yüksek veya alçak gerilim için yalıtkan olarak kullanılan, feldispattan yapılmış sert porselen.
— Camc. Reaumur porseleni, çok yavaş so­ğutularak elde edilen, porselen taklidi do­nuk beyaz cam (XVIII. yy.).
— Diş cerr. Porselen, odontostomatolojide protez yapımında kullanılır: inlaylar, köprü üzerine takılan dişler, hareketli protezler, giydirme kuronlar porselenden yapılabilir. (Porselen tabiî bir diş görünüşündedir ve normal bir çiğneme sağlar.)
— Zool. Sıcak denizlerin kıyılarında yaşa­yan, kavkısı porselenli, karındanbacaklı yu­muşakça; kavkısındaki son sarım bütün öteki sarımları örter. (Cypreidae familyasının örnek tipi.)
Bk. ANSİKL.
— ANSİKL. Seram.
• Teknoloji. Porselen, 2-3 mm kalınlığa kadar yan saydamdır; yo­ğunluğu 2,20′nin üstünde, suyu emme özel­liği yüzde 0,5′in altındadır. Hamur, özlü (yağlı) bir madde (kaolin), mümkün olduğu kadar demirsiz bir pekleştirici (kuvars, çak­maktaşı) ile bir eritici’den (feldispat, kalsi­yum fosfat veya sunî bir frit) meydana ge­lir.
Seramikçilik bakımından, pişmesi için ge­rekli ısı derecelerine göre, iki tür porselen vardır: sert porselen 1 400° c’ta, yumuşak porselen 1 250° C’ta pişer. Sert porselen hamuru önce 1 000° C civarında fırınlanır (yarı pişim) ve sırlanmağa elverişli hale ge­tirilir. Parça sırlandıktan sonra, 1 400° C’­ta yeniden pişirilir ve sır üstü boyalarla süs­lemeler yapılırsa, üçüncü kere alçak sıcak­lıkta fırınlanır. Pişmiş hamur ortalama yüz­de 25 müllit billurları ve yüzde 75 camlaşmış bir maddeden meydana gelir. Sırsız, sa­rımsı porselene bisküvi veya tam pişim de­nir. Yumuşak hamur 1 250°C’ta pişirilir ve yarı saydam bir bisküvi elde edilir. Camlaşmış maddesi, demirli yabancı maddeler­den ileri gelebilecek lekeleri hafifleten bir silikofosfat karışımıdır. Sırlanmış parça 1 000°C civarında yeniden fırınlanır.

• Tarihçe. Porseleni, yeşim taşını taklit et­meğe çalışan Çinliler keşfetti. O zamanki fırınlarda elde edilebilecek sıcaklığın yavaş yavaş yükseltilmesiyle porselen tekniği de gittikçe gelişti. Efsaneye göre porselenin bu­lunması M.ö. IV. binyıla rastlar. Bununla birlikte Çin’de kesinlikle bilinen ilk imalât­haneler M.S. VI. yy .dan kalmadır. İlk çöm­lekler alçak derecede pişirilirdi ve yüksek derecede seramikleri (gre ve porselen) veya dzı’lar yapılabildi (tao); M. ö. II binyılda 1 000° C’a varıldı. Gerçek porselen için çok saf kaolin ve sırlanmış halde ikinci pişirme için en az 1 300° C’a ulaşan bir sıcaklık ge­rekir (kömür bu imkânı vermiştir). İlk ger­çek porselenler Toug devrinde (M.S. 618 -907) yapıldı; Sung devri (960-1280) ile Yûen devrinde (1280-1368) porselen en olgun şek­lini buldu. King-dı-cın (Kingsi), çin porseleninin merkezi haline geldi. Yüksek derece renkleri (kobalt mavisi, bakır kır­mızısı) ve alçak derece emayları porselen üzerinde çok değişik süslemeler yapma im­kânı verdi. Koryo hanedanı devrinde (918-1392), kaliteli seramik yapımında Çin ile rekabet eden Kore yoluyle porselen Japon­ya’ya girdi ve koreli çömlekçilerin XVII. yy. başlarında, Arita civarında kaolin ya­takları bulmalarından sonra, Japonya’da da yapılmağa başlandı. Kakiemon ailesi, Ja­ponya’da alçak derece renklerini kullandı.

Hollandalılar, Avrupa’da çok tutulan aşırı süslemeli iri parçalar yaptılar. Günümüzde, Japonya’da en önemli seramik merkezleri Arita ve Seto’dur (Nagoya yakınlarında). Küçük Asya’da yaygın olan çin porselen­lerinin örneklerinin Avrupa’da tanınmasına şüphesiz ki haçlı seferleri sebep olmuştur. Daha sonra, XIII. yy.ın sonunda, Marco Polo sayesinde porselen hamuru hakkında az da olsa bir bilgi edinildi. Çin porseleni­ni taklit etmek isteyenlerin başarısızlığa uğ­ramalarına sebep, porseleni uzun süre cam­sı bir maden sanmalarıydı (meselâ 1470 yılma doğru Venedik’te yapılan ilk denemeler). Ca-millo da Urbino (öl. 1576), 1587′de Pisa’ya taşman büyük bir Floransa imalâthanesinde çalışan Bernardo Buontalenti (1536 – 1608) denemelere devam ettiler; Vicenza’da çıkan beyaz bir toprağı kullandıkları için, ancak yu­muşak hamur
(1 100° C ile 1 150° C arasın­daki ilk pişimden ve barbotin sürüldükten sonra 1 050° C ile
1 100° C civarında ikinci pişimi yapılan kum, kuvars, güherçile, de­niz tuzu, şap ve kaymak taşı tozu karışımı hamur ile sert porselen arası bir porselen elde edebiliyorlardı; dekorlar
(çiçek, hayvan), kobalt veya manganez mavisiyle be­lirtiliyordu. 1553′e doğru Portekiz acentalarının açılması, misyonların çoğalması (özellikle 1580′den sonra), Doğu Hint şirketleri­nin kurulması (1600 yılında ingiliz, 1602 yı­lında hollanda ve 1604′te fransız) porselenin Avrupa’da çok tutulmasının başlıca sebebi oldu; o devirde Avrupa’nın en büyük por­selen ithal merkezi Amsterdam idi.

Bu ara­da Fransa’da yumuşak hamur sanayii, fa­yans sanayiiyle birlikte gelişerek Avrupa’­nın bir kısmına yayıldı: Tournai, Alcora, Marieberg, İtalya v.b. Bu fritli porselen XVII. yy. sonlarında Fransa’da Claude Reverent (1664′de imalât imtiyazını almıştı), Rouen’li Louis Poterat (1693′te imtiyaz aldı) ve Chicaneau ailesi (Saint-Cloud 1702) ta­rafından çok geliştirilmişti.

1725 Yılında Chantilly imalâthanesi kuruldu; burada Ciquaire Cirou, «Kakiemon»u taklit etti; aynı imalâthaneden ayrılan Dubois kardeşler 1738′de Vincennes imalâthanesini açtılar. Mennecy Sceaux, Bourgla-Reine, Crepyen -Valois gibi birçok imalâthane Paris yakın­larına yerleşti; 1756 yılında Sevres’e nakle­dilen Vincennes imalâthanesinde sert por­selen yapılmağa başlandı.

Bu imalâthane başarısını, Boucher ve Fakonet gibi heykel­tıraş ve dekoratörlere borçluydu.
Taşrada Hannong ailesi 1719 yılında Stras-bourg’da bir imalâthane kurdu, fakat Vin­cennes tekeli yüzünden Frankthal’e göç et­ti, 1768′de tekrar yurda döndü. XVIII. yy. da Orleans, Arras, Marsilya ve Limoges’da fabrikalar kuruldu. Avrupa’nın öteki ül­kelerinde sert porselen üstünde çalışan baş­lıca sanatçılar arasında, Milano’m rahip Manfredo Settala (1600 -1680), ingiliz Dwight (1636-1703) ve Francis Place (doğ. York 1650), hollandalı Aelbregt de Keizer sayılabilir. İlk sert porseleni ya­panın Saksonya’lı, Walter Von Tschirnhaus (1651-1708) olduğu sanılmaktadır. Johann Friedrich Böttger adlı simyacının (1682 -1719), 1707′de bir porselen imalâthanesi kur­duran Saksonya seçicisi ve Polonya kralı August II’nin desteğiyle sert porselen yaptı­ğı kesinlikle bilinmektedir. Daha sonra 1710 yılında Meissen imalâthanesi kuruldu.

Bu imalâthanede, Saksonya’lı fabrikacı Schnorr’un 1698′de, San Andıes’de bulduğu ilk kaolin yatağından çıkarılan toprak kulla­nılıyor, dolayısıyle de üretimde bir gelişme olmuyordu, imalât çok gizli tutuluyor, fa­kat porselen hamurunun formülü yavaş ya­vaş bütün Almanya’ya yayılıyordu: 1718′de Viyana’da, 1750′de Höchst, 1753′te Nymp-henburg ve daha birçok şehirde porselen fabrikaları kuruldu. Süsleme tekniği de ay­nı şekilde gizli tutulurdu. Meissen’de en ta­nınmış sanatçılar, emaycı Johann Gregor Höroldt (1696-1775) ve heykeltıraş Kândler (1750′den önce) idi. 1735′e kadar çin por­selenleri taklit ediliyordu, 1740′a doğru çi­çek motifleri hâkim oldu; üretim 1750′ye doğru en yüksek seviyesini buldu ve 1756 yılında da gerileme devrine girdi.

1748′de Meissen’den ayrılan Viyana imalâthanesi, heykelci Niedermayer’in mitolojik heykelcik­leri sayesinde, 1760 sıralarında Avrupa’da büyük üne kavuştu; bu imalâthane 1778′e doğru modelci Anton Grassi’nin, 1784′ten sonra ise Konrad Von Sorgenthal’in eserleriyle ününü korudu. Bu arada, Nymphenburg’da Bustelli’nin 1760 yılına doğru yaptığı Commedia dell’arte figürlerini saymak yerinde olur. XVII. yy.da kurulan imalât­hanelerin hemen hepsi XIX. yy.da kapan­dı. 1830 Yılında Berlin’de, değişik kalın­lıklarda yarı saydam porselen işleyen litofani tekniği bulundu.

Avrupa’nın bellibaşlı porselen merkezleri olarak şunlar sayılabilir: İsveç’te Marie-berg (Stockholm karşısındaki Kunrgsholm adasında, 1758); Danimarka’da Kopenhag (Krallık imalâthanesi, 1775); Hollanda’da Amsterdam yakınındaki Weesp (1757), Oud-Loosdrecht (1774-1782) ve Ouder-Amstel (1782); Belçika’da Tournai (1751), Schaerbeek’teki Monplaisir (1786) ve Etterbeek (1787); İsviçre’de Zürich yakınlarındaki Schoren (1763) ve Nyon (1781); Rusya’da 1745′ten sonra kurulan Moskova Krallık imalât­hanesi; Portekiz’de, 1773′te bir kaolin ya­tağının bulunmasından sonra kurulmuş Vista Alegre (1824); Robert Hancock’un 1755′te «transfert painting» süsleme tekniğini bulduğu ve W. Cookworthy’nin 1768 yılında kaolinli hamurun bileşimini tek başına keşf­ettiği İngiltere’de ise çok sayıda porselen merkezi vardı: Chelsea, Derby, Bow, Lowertoft, Lougton Hail, Bristol, Worcester, Liverpool, Plymouth, Rockingham v.b.;

İtalya’nın başlıca imalâthaneleri ise, Vene­dik (1720), Le Nove (1761), kısa süre çalış­mış olmakla birlikte yumuşak hamj$r bakı­mından önemli olan Treviso, hâlâ” çalışan Doccia (1737), Capodimonte ve Napoli Krallık imalâthaneleri (1740), Portici, Tori-no, Vinovo, Roma imalâthaneleridir. Carlo IIl’ün 1754 yılında Sicilya krallığından vaz geçmesi üzerine, Capodimonte imalâthanesi Madrid’e taşınarak, Buen Retiro krallık imalâthanesi adını aldı ve bütün salonlar porselenle süslenmeğe başlandı. Diğer bir krallık imalâthanesi 1817 yılında Moncloa’da kuruldu; Valencia yakınlarında Alcora’da 1751′den beri frit yapılıyordu; 1851 yılında ise Limoges’dan ayrılan Baignol, Pasajes’te bir imalâthane kurdu.

Çin porseleni avrupa porseleninden pek farklı değildir. Hamurundaki kaolin miktarı çok düşüktür, bir tek pişim yapılır ve bi­leşimdeki kalsiyum yüzünden yeşilimsi renk alır; daldırma yoluyle değil de püskürtme yoluyle sırlanır. Avrupa porseleninde feldispata göre kaolin oranının yüksek olması, bu porselenin yüksek derecelere dayanmasını ve uzun ömürlü olmasını sağlar.

• Türkiye’de porselen sanayii son yıllarda gelişme gösterdi. Bugün şu müesseselerin modern tesislerinde porselen yapılmaktadır: Sümerbank Yıldız Porselen Sanayii müesse­sesi (1962), Sümerbank Yarımca Porselen, Seramik ve Çini Sanayii müessesesi (1968), İstanbul Porselen Sanayii müessesesi (1963).

— Zool. «Porselen»ler bombeli oval kavkılı hayvanlardır; kavkı ağzı, dişli kenarında uzun ve dar bir yarık şeklindedir. Parlak, sağlam ve cilâlı olan kavkısı genellikle deği­şik ve dilim dilim renklidir. Kaplanpostu porselen (Cypraea tigris) kızıl sarı veya pembemsi renkte, esmer harelidir, Hint okyanusunda çok bulunur. (LM)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORSELEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORRENTRUY

Tarih 05 Haziran 2009

PORRENTRUY, alm. Pruntrut, isviçre’de (Bern kantonu) şehir, Jüra’da, Doubs’un kolu olan Allaine ırmağının kıyısında; 7 100 nüf. Eski Basel piskopos prenslerinin şato­su (XV. – XVII. yy.). Saatçilik, peynircilik, dokuma ve kimyasal ürünler sanayii.
— Tar. Basel prens-piskoposlarının merkezi (1527-1792) olan Porrentruy, 1793′te Fransa’­ya katıldı ve Mont-Terrible idare bölgesinin merkezi oldu; idare bölgesinin kaldırılma­sından sonra da (1800) Haut-Rhin idare bölgesine katıldı. 1814′te İsviçre’ye geri ve­rildi. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORRENTRUY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORQUEROLLES adası

Tarih 05 Haziran 2009

PORQUEROLLES adası, Fransa’da Provence’ta ada (Hyeres adalarından biridir), Giens yarımadasının güneydoğusunda; 1 250 hektar. Kuzey kıyıda Porquerolles balıkçı limanı (284 nüf.). XVI. yy. kalesi. Deniz Kuv­vetleri Telgraf ve Radar okulu. Turizm mer­kezi. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORQUEROLLES adası hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİPE-LİNE

Tarih 05 Haziran 2009

PİPE-LİNE [payplayn] i. (ing. pipe, boru ve line, hat). Akışkanların uzak mesafelere, nakledilmesinde kullanılan uzun boru hattı.

— ansikl. Pipe-line’lar, gazların (tabiî gaz, sınaî gaz, basınçlı hava),; sıvıların (ham petrol, rafine edilmiş ürünler, su, süt) ve akıcı hale getirilmiş katıların (katalizörler, toz kömür) naklinde kullanılır. Bu nakil hattı, kaynakla uç uca birleştirilen ve ya toprak yüzeyine, ya da sonradan dolduru­lacak hendekler içine yerleştirilen borular­dan (genellikle çelik borulardan) meydana gelir. Boruların çapı, çoğu zaman 80 sm kadardır.
Pipe-line’lar, önce, ülkenin iç kısmında­ki yataklardan çıkarılan ham petrolün ra­finerilere veya tanker yükleme limanları­na, daha sonra da, büyük bir tüketime ce­vap veren işlenmiş ürünlerin (benzin, gasoil, ender olarak fuel-oil) rafinerilerden sanayi merkezlerine nakledilmesini sağlar. İlk pipe-line’lardan biri Karadeniz’de, Ba­kü ile Batum arasında döşendi. Dünyanın en geniş pipe-line şebekesine sahip olan A.B.D.’de pipe-line’lar, ham petrolü ve ürünlerini binlerce kilometre mesafeye ka­dar ulaştırarak, mevsimlik ürün talepleri­ne, nakliye fiyatlarına göre sanayide düzen­leyici bir rol oynar.
Ortadoğu’daki pipe-line’lar, İran, Irak ve Arabistan petrollerini Basra körfezine veya Akdeniz’e taşır; Arabistan ötesi pipe-line (T.A.P. line), tankerlerin Süveyş kanalı. Kızıldeniz ve Hint okyanusunda uzun se­ferler yapmasını önler. Fransa’da, Paris bölgesini, Aşağı Sen’deki rafinerilerden iti­baren, çift yollu bir pipe-line besler. Mil­letlerarası bir pipe-line da, Ren havzasını Marsilya yakınındaki petrol limanlarından besler.
Askerî taşıtları besleyen yakıt pipe-line’ları ise, hava birlikleri ve modern motorlu birlikler için vaz geçilmeyecek kadar önemli­dir; meselâ, 1944′te Müttefiklerin Norman-diya ve Provence çıkarmaları sırasında, Manş denizinin dibine döşenen borularla, cephe ile ingiltere arasında doğrudan doğ­ruya bağlantı sağlanabilmiştir.
Bugün en ucuz enerji kaynağı olan tabiî gaz ulaşımı için A.B.D.’de, bütün kıtayı kate-den büyük bir pipe-line şebekesi kurulmuş­tur. Cezayir’de, Hasi R’MePden çıkarılan tabiî gaz, kıyı bölgelerine kadar (Arzev) iletilir. Avrupa’da tabiî gaz, Kuzey İtalya pipe-line’larıyle nakledilir; Fransa’nın gü­neybatısındaki Lacq gazı, Lyon’a Paris böl­gesine ve Nantes’a kadar çeşitli bölgelere gönderilir. Eğer hattın geçtiği yerlerdeki seviye farkları çok fazlaysa, pipe-line bo­yunca ve eşit aralıklarla, pompalardan ve­ya kompresörlerden meydana gelen aşın basınç istasyonları veya «boosting»ler ku­rulur. Varış yerindeki depoya pipe-line «terminal»i denir.
Toprak altına gömülecek pipe-line’ların ya­pımı sırasında, toprağın kaldırılması, hen­deklerin açılması, boruların yerleştirilmesi ve kaynak yapılması, bataklık derelerden hattın geçirilebilmesi için güçlü makineler gerekir. Aşınmaya karşı sarma makinele­riyle borulara sarılan kauçuklu veya kat­ranlı bezler kullanılır. Temizleme işi, özel kapaklardan boru içine sokulan kazıyıcı­larla yapılır.
Pipe-line tekniğindeki son aşamalar, bu sis­temin, kıtalararası enerji nakliyatında en ucuz şekil olmasını sağladı. Bugün, çapı 1 m’yi aşan binlerce kilometre uzunluğunda hatlar yapılmaktadır. Büyük bir ham pet­rol pipe-line’ı, aynı miktardaki enerjiyi, yüksek gerilimli elektrik hatlarındaki mali­yet fiyatının onda birine ve en güçlü yük trenlerininkinin beşte birine nakletmektedir. Pipe-line’lar, ham petrol nakledenler, işlen­miş ürün ve tabiî gaz nakledenler şeklinde de sınıflandırılır.
• Ham petrol pipe-line’ları. 1960′tan bu yana Avrupa, büyük tonajlı tankerlerin gi­rebildiği geniş limanlardan başlayarak, iç bölgelerdeki rafinerileri besleyen bir pipe-line şebekesiyle kaplandı.
— Güney-Avrupa pipe-line‘ı, Lavera lima­nından (Bouches-du-Rhöne) ve Fos yakı­nındaki terminalden başlar. 860 mm çapın­daki pipe-line Rhöne vadisini aşar, Jüra ve Alsace’tan geçerek fransız bölgesinde 760 km yol alır, sonra daha küçük çaplı bir boruyle Ren-Tuna hattından ingolstadt’a (Bavyera) kadar uzanır. Bu hatta, her biri 1 800 kW’lık yedi pompalama istasyonu bu­lunur. Yılda 35 milyon ton petrol nakleden hat, başlangıçta Strasbourg’daki iki rafine­ri ile Karlsruhe’deki iki rafineriyi beslemek için tasarlanmıştı; sonra yavaş yavaş Lyon, Neuchâtel (İsviçre), Lorraine ve Saar, Pfalz ve Bavyera’dan da talepler çoğaldı.
— Orta Avrupa pipe-line’ı, Cenova’dan başlayarak Milano, İsviçre ve Bavyera’daki rafineleri besler. Boru çapı ortalama 500 mm, kapasitesi de yılda 10 milyon tondur. Bu hattın bir özelliği de Büyük Sankt-Bernhard tünelinden geçerek Alp dağlarını aşmasıdır.
— Rotterdam-Ruhr pipe-line‘ı, Rotterdam’-dan başlayarak 300 km’lik bir yol yaptık­tan sonra Köln bölgesine ulaşır. Ortalama çapı 600 mm, yıllık kapasitesi 15 milyon tondur.
— Kuzeybatı Almanya pipe-line‘ı, Wilhel-mshaven’dan başlayarak Wesel ile Köln a-rasında Ren vadisindeki yedi rafineriyi bes­ler. Çapı 700 mm, yıllık kapasitesi 22 mil­yon tondur.
Alpötesi pipe-line, 760 mm çapındadır ve Trieste’den başlayarak Bavyera ile Avusturya’yı besler.
— Dostluk pipe-line’ı Avrupa’nın en önem­li şebekesidir. Binlerce kilometre uzunlu­ğundaki bu hat, Ural ile Yukarı Volga arasında bulunan ve «ikinci Baku» denen petrol alanını, Polonya, Macaristan, Çe­koslovakya ve Doğu Almanya’daki rafi­nerilere bağlar. Son olarak, Sahra petro­lünü Cezayir (Arzev, Bugil), Tunus (La Skhira ve Libya kıyılarına ulaştıran hamu petrol pipe-line’larından da bahsetmek ge­rekir.
— Türkiye’de de, Batman bölgesinden İs­kenderun limanma kadar uzanan bir ham petrol pipe-line’ı döşenmiştir.
• işlenmiş ürün pipe-line’ları. Avrupa’daki bu tür pipe-line’lar arasıda en önemlisi, yılda 20 milyon ton kapasitesi olan Le Havre-Paris arasındaki üç hattır. İşlenmiş ürün nakliyatının en önemli başarısı, her türlü şartlarda işletme güvenliği olması ve uçak benzinlerinden hafif yakıtlara kadar, taşınan ürünler arasmda en ufak bir karışmaya meydan vermemesidir. Ayrıca, şu hatlar da inşa veya tasarı halindedir: İngiltere’de, Liverpool-Londra ve Southampton-Londra arası; Fransa’da, Lav6ra-Lyon-Dijon arası (Cenevre’ye doğru ayrılan bir dal ile) ve belki, Dunkerque-Lille arası. Almanya da, hidrokarbon trafiğini azaltmak için, Ren nehri boyunca pipe-line’lar kurmayı tasar­lamıştır.
Sanayi açısından pipe-line’lar o kadar ö-nemlidir ki, uzun mesafelerde, boruları ya­lıtmak ve yeniden ısıtmak gerektiği için ma­liyetin artmasına rağmen, fuel-oü’ler ve di­ğer ağır ürünler için pipe-line yapımına başlanmıştır. Yeniden ısıtma, hat boyun­ca belirli aralıklarla yerleştirilen buharlı ısıtıcılar ve pipe-line’ın içine veya dışına yerleştirilen ısıya dayanıklı kablolarla yapı­labilir.
Tabiî gaz pipe-line’lan. Nakliye işi, kay­nakları genellikle sanayi merkezlerinden çok uzakta bulunan tabiî gaz sanayiinin ana meselelerinden biridir. Bk. gaz. (lm)

Doğal gaz hattı, petrol boru hattı, petrol nakliyet, doğalgaz boru,

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİPE-LİNE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POPÜLİZM

Tarih 05 Haziran 2009

POPÜLİZM i. (fr. populisme’den). Ed. Fransa’da, halkın duyuş ve davranış tarzı­nı dile getirmeyi amaç edinmiş yazarlarca (halkçı’lar), 1929-1930 yıllarında kurulan edebî okul.
— ANSiKL. Popülizm’in kurucuları Leon Lemonnier ile Andre” Therive’dir. 29 Ağus­tos 1929 tarihli l’(Euvre dergisinde yayım­lanan bildiriye göre, ilkin yalnız roman içİn düşünülen popülizm, burjuva ve salon psikolojisine, işsiz bir topluma mensup aydınların özentili tutumuna karşı çıkmak ve bilinçli bir şekilde, halktan insanlar sa­fında yer almak iddiasındaydı.
Akım, hor görülen işlerle meşgul sosyal sı­nıfları bütün özellikleriyle yansıtmağa ça­lışırken, natüralizmin dile getirmekten hoş­landığı kabalık ve bayağılıklardan sakınma­ğa da itina etti. Gerçeği değiştirecek bir yüceleştirme gayretine kapılmadıysa da, halkta en iyi ne varsa onu bulup ortaya çıkarmak için gayret harcadı. Ahlâkî, sosyal, siyasi alanlarda herhangi bir angajmana girmekten ayrıca sakındı. Tabiî ve sade bir dil ve üslûbu benimseyen popülizm’in, Antonine Coullet-Tessier tarafından kurulan roman ve şiir ödülleri, buna eklenen resim («Salon Annuel») ve sinema ödülleri vardı. Bu ödülleri kazananlar arasında Eugene Dabit, Jean-Paul Sartre, Armand Lanoux, Roger Michael sayılabilir. Popülizm oku­lunun karşısında, halkla daha yakın ilgi kurmak iddiasında olan Henri Poulaille’ın «proleter» okulu yer alır. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPÜLİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POPOV (Aleksandr Stepanoviç)

Tarih 05 Haziran 2009

POPOV (Aleksandr Stepanoviç), rus mü­hendisi (Turinskiy Rudnik, Perm yakını 1859 – Petersburg 1906). Radyoelektrik an­tenini tasarladı ve ilk elektromagnetik dal­ga alıcısını yaptı (1883). Kronştadt Torpi­do okulunda profesörken çok önemli araş­tırmalar yaptı. 1889′da Hertz’in deneyle­rini tekrarladı. Elektromagnetik dalga işa­retlerini uzağa göndermenin mümkün ola­cağını düşünerek Branly’nin koherörünü ge­liştirdi ve iletken bir tele bağlandığı zaman bu âletin hassasiyetinin arttığını farketti. Böylece de anten bulunmuş oldu. 1894′te koherörün havadaki elektrik boşal­malarının meydana getirdiği dalgaları al­dığını keşfetti. Bu boşalmaları Mors tel­graf cihazının şeridi üzerine kaydeden bir alıcı yaptı. Civara yerleştirilen bir Hertz titreşim üreticisinin meydana getirdiği dal­galardan yararlanarak 7 mayıs 1895′te «bo­ra gösterici» âletin Rus Fizik ve Kimya kurumu huzurunda denemesini tekrarladı. 24 Mart 1896′da, 250 m’lik bir uzaklıktan Mors alfabesiyle iki kelimeyi (Heinrich Hertz), telsiz telgrafla ilk mesaj olarak yollamayı ve kaydetmeyi başardı. Rus harp gemilerinin radyo cihazlarıyle donatılması için 1899′da Paris’e gönderildi ve bu mal­zemeleri fizik âletleri yapan Eugene Ducretet’ye sipariş etti. Ertesi yıl Paris’ten döndüğünde bu cihazları geliştirmek amacıyle Fransa’daki ilk radyo uzmanlarından teğmen Tissot ile işbirliği yaptı. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPOV (Aleksandr Stepanoviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTES GİL (Emilio)

Tarih 05 Haziran 2009

PORTES GİL (Emilio), meksikalı siyaset adamı (Cuidad Victoria 1891-1958). Calles’in reformculuğundan yanaydı. Milletve­kili (1916-1920), içişleri bakanı (1924-1928), sonra cumhurbaşkanı (1928-1930) oldu. Mil­liyetçi Devrimci partinin başkanlığına seçil­di (1930-1935). Fransa’da Meksika’yı tem­sil etti. Milletler Cemiyeti delegesi (1931-1932), dışişleri bakanı (1934-1935) oldu; ye­ni Meksika Medenî kanununu kaleme al­dı. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTES GİL (Emilio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PIOVENE (Guido)

Tarih 05 Haziran 2009

PIOVENE (Guido), italyan yazarı (Vicenza 1907). 1934′ten 1935′e kadar Floransa’da Pan adlı edebiyat dergisinin başyazarı ve 1935′ten 1937′ye kadar Corriere della Sera’ nın Londra muhabirliğini yaptı, İtalya’ya dönüşünden 1942′ye kadar bu gazetenin edebiyat sayfasını yönetti. Lettere di Una Novizia (Bir Papaz Çömezinin Mektupla­rı) [1941] adlı romanı büyük başarı kazan­dı. Eserleri: La Gazzetta Nera (Siyah Ga­zete) [1943], Pieta Contro Pieta (Dindarlığa Karşı Dindarlık) [1946], 1 Falsi Redentorio (Yalancı Peygamberler) [1949], Vna Giornata di Visini (Hayaller Günü) [1962], La Furie (Büyük öfke) [1963]. Piovene, 1947-1957 arasında Corriere della Sera ve La Stampa gazetelerinde çıkan makalelerini Madame la Francia (Bayan Fransa) [1966] adiyle yayımladı. (l)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PIOVENE (Guido) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİOMBİNO

Tarih 05 Haziran 2009

PİOMBİNO, italya’da şehir, Toscana’da (Liverno ili), Piombino körfezi kıyısında; 35 500 nüf. XIV. yy.dan kalma kilise. Elbe (Elba) adasından çıkarılan demir filiziyle besle­nen önemli demir sanayii. Limanından El­be’ye düzenli vapur seferleri yapılır.

— Tar. Pisa başpiskoposlarının mülkü olan Piombino, Galeazzo Visconti tarafından Gherardo d’Appiani’ye bırakıldı (1399) ve im­parator Rudolf II tarafından (1594) prens­lik haline getirilerek lacopo VII Appiani’ye verildi; Ludovisi’lere (1634), sonra Boncompagni’lere (1706) geçti. Floransa antlaşmasıyle (28 mart 1801) Piombino prensliğini ele geçiren Iki Sicilya kralı, şehri Fransa’ya bı­raktı; Fransa 26 ağustos 1802′de Piombino’ yu resmen ilhak etti. Napolyon, şehri Lucca prensliğiyle birlikte imparatorluk fief’i ola­rak kızkardeşi Felice Bacciochi’ye verdi (mart 1805). Toscana ile birleşmesinden son­ra (mayıs 1808) Piombino, Toscana büyük düşesi olan Elisa’nın yönetimi altında Ak­deniz idare bölgesine katıldı; Viyana kong­resinde (1815) Toscana’nın avusturyalı bü­yük düküne geri verildi. (l)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİOMBİNO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POPESCO (Elvire)

Tarih 04 Haziran 2009

POPESCO (Elvire), romanya asıllı kadın oyuncu (Bükreş 1896). Bükreş konservatuvarında okudu; ilk defa Devlet tiyatrosun­da sahneye çıktı, 1922-1923 arasında Mic tiyatrosunu yönetti. Daha sonra Fransa’­ya gitti ve Paris’te Louis Verneuil’ün Ma Cousine de Varsovie (Varşovalı Kuzinim) [1923] adlı oyununda başarı kazandı, Lou­is Verneuil ile evlendi ve onun eserlerinde oynadı. Bulvar tiyatrolarının en beğenilen kadın oyuncularındandı. özellikle J. Deval’in, H. Bernstein’ın ve A. Roussin’in piyeslerinde oynadı, aynı zamanda birçok filim de çevirdi. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPESCO (Elvire) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONTOİSE

Tarih 04 Haziran 2009

PONTOİSE, Fransa’da (Seineet-Oise idare bölgesi) idare çevresi merkezi, Oise ile Viosne’un kavşağında, fransız Vexin’inin kıyı­sında; 17 947 nüf. İkinci Dünya savaşı sırasında hava bombardımanlarından büyük zarar görmesine rağmen şehirde ilgi çekici anıtlar kalmıştır: merkezde, koro yeri ve çapraz sahnı birinci gotik devrinden kalma güzel Saint-Maclou kilisesi (kubbe altı go­tik dönem sonundan, renkli camlı pence­releri XVI. yy.dan kalmadır), Rönesans ça­ğından kalma Notre-Dame kilisesinde Aziz Gautier’nin mezarı (XII. yy.). XV. yy.dan kalma Estouteville konağında Tavet-Delaccourt müzesi. Pontoise küçük bir sa­nayi merkezidir: elektrik malzemesi, basımevleri, testere fabrikası.
— İdare çevresi, 359 725 nüf. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTOİSE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONTİVY

Tarih 04 Haziran 2009

PONTİVY, Fransa’da (Morbihan idare böl­gesi) idare çevresi merkezi, Bretagne’ın or­tasında, Blavet ırmağı kıyısında; 11 815 nüf.
— İdare çevresi, 126 562 nüf. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTİVY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONTİAC

Tarih 04 Haziran 2009

PONTİAC, kızılderili şef (Ohio’da 1720′ye doğr.-Cahokia, Saint-Louis 1769). Fransa’­nın müttefiki ve güçlü bir kabileler birliği­nin başkanıydı, ingiliz generali Braddock’un ölümüyle sonuçlanan savaşa katıldı (1755). Sonra ingiliz karakollarına saldırdı. Detroit’i kuşattı (1763) ve bütün Kızılderilileri İngilizlere karşı isyana teşvik etti (1766). Sonunda boyun eğdi ve İngilizlerin kışkırt­ması sonucu öldürüldü. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTİAC hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONTECORVO

Tarih 04 Haziran 2009

PONTECORVO, İtalya’da komün, Campa­nia’da (Frosinone ili), Liri ırmağı kıyısın­da; 13 700 nüf.
— Tar. 886′da kurulan Pontecorvo, Napoli hükümdarlarıyle Papalık arasında çekişme­lere yol açtı. Julius II tarafından alınan şehir, Campania’da Papalık topraklarının bir parçası oldu, prenslik haline getirilerek Bernadotte’a verildi (haziran 1806), 1810′da Fransa’ya iade edildi, sonra da Papalığa bırakıldı (1814-1860). [L]

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTECORVO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONT-AUDEMER

Tarih 04 Haziran 2009

PONT-AUDEMER, Fransa’da, Eure idare bölgesinde (Bernay idare çevresi) kanton merkezi, Lieuvin’in kuzeydoğusunda; Risle ırmağı kıyısında küçük liman; 8 999 nüf. Pamuk iplikçiliği ve dokumacılığı. Peynir­cilik. Terlik fabrikası.
— Tar. Pont-Audemer, Eskiçağdaki Brevio-durum şehridir; derebeylik 1203′te Normandiya’ya, 1204′te Fransa kralına bağlandı. Yüzyıl savaşından önce ve sonra zengin bir liman olan şehirde, sanayi (kâğıt, kumaş) çok eski bir tarihte kuruldu. XIII. ve XIV. yy.da burada birçok taşra konsili toplandı. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONT-AUDEMER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONTARLİER

Tarih 04 Haziran 2009

PONTARLİER, Fransa’da Doubs idare çev­resinin merkezi, Jura’nın kenarında; 16 205 nüf. Şehir, 1736 yılındaki büyük yangından sonra yeniden inşa edildi, önemli sanayi merkezi: otomobil parçaları, elektrik mal­zemesi, tuhafiye eşyası, besin sanayii (çi­kolata, peynir, likör fabrikaları), kereste sanayii, saatçilik, sepi yeri. —İdare çevresi, 54 123 nüf.
— Tar. Pontarlier’nin XIII. yy.da 18 köyle meydana getirdiği fiilen muhtar cumhuri­yet, ancak 1678′de ortadan kalktı. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTARLİER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONTANO (Giovanni veya Gioviano)

Tarih 04 Haziran 2009

PONTANO (Giovanni veya Gioviano), lat. Pontaııus, italyan siyaset adamı ve hüma­nisti (Cerreto, Umbria 1426-Napoli 1503). Aragon kralı Alfonso V’in hizmetinde ça­lıştı (1448), sonra Ferdinando I’in kâtibi ve oğlunun özel öğretmeni oldu. Kral 1486′da, onu siyasî görevlerle papa Innocentius VIII’in yanına gönderdi. Pontano başbakan olduğu sırada, italya’yı fetheden Fransa kralı Charles VIII’i karşılamakla görevlendirildi ve kralın Danışma kuruluna üye oldu (1495). Fakat Fransızlar gittikten sonra gözden düştü. 1501′de Fransa kralı Louis XIII’ün hizmetine girmeyi reddetti. Pon­tano, derin bilgi sahibi bir hümanistti. Na­poli akademisini kurdu. Bu akademi 1543′e kadar devam etti. Devrin âdetlerine uya­rak latince yazdı. Astronomi ve felsefe üs­tüne birçok eser verdi. Asinus ve Charon adlı sert ve iğneleyici diyalogları anılmağa değer. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTANO (Giovanni veya Gioviano) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONDIÇERİ veya PONDİÇERRİ

Tarih 04 Haziran 2009

PONDIÇERİ veya PONDİÇERRİ, Hindis­tan’da şehir, Bengal körfezi kıyısında; 60 000 nüf. Eski Fransız Hindistan tesislerinin merkezi. Yağ ve çeltik tarlaları. Pamuklular.—Pondigeri idare bölgesi, 374 000 nüf.

— Tar. 1674′te Doğu Hindistan şirketi me­murlarından François Martin, Pondiçeri topraklarını aldı; prenslerin desteğiyle Koromandel ve Malabar kıyılarında ticareti geliştirdi, pamuklu sanayiini ilerletti ve nü­fusu artan Pondiçeri’yi güzelleştirerek şir­ketin merkezi haline getirdi. Pondiçeri sonradan, himayecilik siyasetinin ve çeşitli sa­vaşların sonuçlarından zarar gördü (1693-1697, Hollandalıların işgali). 1748′de, 1742′den beri valisi olan Dupleix tarafından, in­giliz donanmasına karşı başarıyle savunul­du; aynı başarıyı gösteremeyen Lally, beş aylık bir kuşatma sonucunda teslim olmak zorunda kaldı (ocak 1761); ama şehir Fran­sızlara geri verildi (Paris antlaşması, 1763). 1778′de işgalci İngilizler, Versailles antlaşmasıyle (1783) şehri geri verdiler, ama 1793′te yeniden aldılar. Amiens antlaşmasıyle (1802) ismen Fransa’ya geri verilen Pondiçeri, Paris antlaşmalarından (1814-1815) sonra Fransa’nın asker bulundurma­ması ve tahkimat yapmaması şartıyle ke­sinlikle Fransa’ya bırakıldı (nisan 1817). Fiilen Hindistan’a devredilen
(1 kasım 1954) şehir, 28 mayıs 1956 antlaşmasıyle resmen Hindistan’a bırakıldı. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONDIÇERİ veya PONDİÇERRİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONCELET (Jean Victor)

Tarih 04 Haziran 2009

PONCELET (Jean Victor), fransız genera­li ve matematikçisi
(Metz 1788 – Paris 1867). Ecole Polytechnique’i bitirdi, istihkâm sı­nıfına ayrıldı, Vitebsk’te teğmen rütbesiyle Büyük Ordu’ya girdi ve Ney’in kumanda­sındaki Rusya seferine katıldı. 1812′de Dnieper’den geçerken esir düştü, Saratov’da göz altına alındı ve elinde bir tek kitap olmadığı halde, buradaki boş zamanlarında matematik çalışmalarına devam etti; böyle­ce, Charles ile birlikte kurucularından sayıl­dığı, izdüşüm geometrisinin temellerini attı. Fransa’ya dönünce, bu çalışmalarını, izdü­şüm geometrisinin doğuşunu müjdeleyen ve merkezî izdüşümün veya perspektifin getirdiği geometrik özellikleri inceleyen, ünlü Traite des Proprietes Profectives des Figures (Şekil­lerin İzdüşümsel özellikleri üstüne İnceleme) [1822] adlı eserinde açıkladı. Poncelet’nin temel metotları, perspektifin ve düzlem ke­sitlerin yaygın olarak kullanılması, çeşitli geometrik dönüşümlerin incelenmesi ve son­suzdaki elemanlarla sanal elemanların sis­temli şekilde uygulanmasıdır. Çevrimsel noktalar, yani bir düzlemin bütün dairele­rinde ve göbek eğrisinde ortak olan son­suzdaki sanal noktalar kavramını da geo­metriye sokan yine Poncelet’dir. Poncelet’­nin tasarladığı karşıt kutup doğrulanyle dönüşüm, sonradan «korelasyon» adı altında genelleştirildi ve bu dönüşümün, keşiflere götüren bir yol olduğu anlaşıldı. Bazı özellikleri daha basit hallere indirgemek için sık sık geometrik dönüşümlere baş vurması, değişik dönüşüm tiplerinin incelenmesini ha­zırladı. Çok önemli bir mekanik kitabı ya­zan Poncelet, Gergonne’un Annales des Mathematiques adlı dergisinde, bir koniğin içine ve dışına çizili çokgenler üstüne bir dizi makale yayımladı, 1848′de Fen fakülte­sinde fiziksel ve deneysel mekanik kürsü­sünü kurmakla görevlendirildi. 1844′te al­bay, 1848′de general oldu. 1848′den 1850′ye kadar Ecole Polytechnique’i yönetti ve ku­rucu mecliste halk temsilcisi olaıak bulun­du. İkinci imparatorluk zamanında çalışma­yı reddetti ve emekliye ayrıldı (1852). [L]

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONCELET (Jean Victor) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

« Önceki sayfaSonraki sayfa »