REŞHA

Tarih 29 Haziran 2009

REŞHA i. (ar. reşha). Esk. Sızıntı. || Reşha-feşan (veya reşha-paş), damla saçan: Ey şiir-i terim eskim ile hem-cereyan ol // Sinemdeki nirah-ı gama reşha-feşan ol (Mual­lim Naci). || Reşha-riz, damla döken. || Reşha-yab, sızıntı yapan: Tef-i Hayat -bahş-i âfitaba karşı bî-sebat // Erir, akar, onunla resha-yab-ı feyz olur türab (Tev­fik Fikret).

— Tıp. Esk. Sızıntı, akıntı. (M)

REŞİD sıf. Bk. reşit.

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞHA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REHBER

Tarih 26 Haziran 2009

REHBER i. (fars. reh ve -ber’den reh-ber). Yol gösteren kimse, kılavuz: Rehberimiz bi­ze şehri gezdirdi.

Turist rehberi. // Mec. Bir kimseye veya bir topluluğa iyi ile kötüyü görmesinde ve doğru yolu bulmasında yar­dımcı olan kimse veya şey: Şimdi inkı­lâpçının vazifesi, bilhassa genç nesle reh­ber olacak bu fikir sitemini nazari ölçüler [...] halinde izah ve tespit etmektir (Ş. S. Aydemir). Yalnız bu düşünce [...] Allah ka­dar tabiata da yer veriyor ve kendisine imandan ziyade aklı rehber ediyordu (P. Se­fa). Her meselede Rabia’nın hayatının reh­beri sendin, dostum. Hattâ evlenirken bile (H. E. Adıvar).

— Denize. Esk. Rehberi derya, kıyı ve li­manların normal ve olağanüstü durumlarını, çevredeki bozukluk ve işaretleri, akıntıları, gemilerin seyirleriyle ilgili her çeşit bilgiyi içine alan kılavuz kitap.
— Posta. Telefon rehberi, genelikle her yıl yeniden basılan ve içinde telefon abone­lerinin ad, adres ve telefon numaraları bu­lunan kılavuz kitap.
— Turizm. Turist ve ziyaretçilere, ziyaret etmek istedikleri yerlerde refakat ederek bilgi vermeyi meslek edinmiş kimse. Bk. ANSİKL.

— ANSiKL. Turizm, Türkiye’de rehber’ler, Turizm ve Tanıtma bakanlığının, 265 Sa­yılı Kn. Md. 26 gereğince açtığı kurslarda yetiştirilir. Bakanlık, kursları aynı kanu­nun 16. maddesine göre kurulan bölge mü­dürlüklerinin görev ve yetkileri hakkında­ki yönetmeliğin 7. maddesi ve II. Beş Yıl­lık Kalkmma planının turizm sektörü ted­birlerinde öngörülen esaslar içinde düzen­ler. Bölge müdürleri de, bölgelerinde çalı­şan rehberlerin kurs, sınav, çalışma izin­leri ve denetimleriyle ilgili işlemleri bakan­lığın talimatına göre düzenler ve yürütür.

♦ Rehberi i. Esk. Kılavuzluk, yol göste­ricilik. (ML)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REHBER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REFHAN

Tarih 26 Haziran 2009

REFHAN sıf. (ar. refâh’tan refhân). Esk. Varlıklı bir hayat süren. (M)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFHAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAZÎ

Tarih 24 Haziran 2009

RAZÎ (Emin Ahmed, — denir), iranlı tez­kire yazarı (XVI. yy. sonları), iran’ın Rey şehrinden.

Hayatı hakkında yeterli bilgi yok­tur. Şah Tahmasb tarafından Rey ili kelanterliğine (sınır komiserliği) getirilen babası aracılığıyle çağın ünlü bilginlerini tanıdı; onların özel toplantılarına katıldı. Her ül­kenin en ünlü kişilerini biraraya getiren bir eser hazırladı. 1594′te bitirdiği bu eser Heft iklim (Yedi ülke) adını taşır. Kitapta yer alan bütün biyografiler, o zamanın coğrafya anlayışına göre yedi iklime ayrılır.
Razî, ön­ce her iklimin özelliğini, tarihini, coğraf­yasını, sonra o iklimden (ülkeden) gelen şairleri, şeyhleri, bilginleri tarih sırasına göre anlatır. Heft iklim, sonraki çağlarda, biyografi üstünde çalışanlar tarafından baş­vurulan kaynak eserlerden biridir (M)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAZÎ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAZİ

Tarih 24 Haziran 2009

RAZİ, müslüman tarihçiler yetiştiren endülüslü bir ailenin adı.

Tahran yakınında Rey asıllıdır. — MUHAMMED BİN MUSA BİN BE­ŞİR, arap tarihçisi (Rey-Elvira 886). öğre­nimini doğduğu yerde gördü. Sonradan ti­caret yapmak amacıyle Kurtuba’ya yerleşti (864). Emevi emirlerinden Muhammed bin Abdurrahman tarafından İspanya’da bazı resmî görevlere getirildi. Elvira’da elçilik yaptı.
Arap dili ve kültürü üstünde geniş ölçüde çalışmaları vardır. Eserlerinin çoğu kayboldu. Zamanında başkaları tarafından yazılan kitaplarda ondan aktarılan parça­lar vardır. Muhammed bin Musa, daha çok İspanya’nın müslümanlar tarafından alınışı ve oraya göçen müslüman kabilelerin ha­yatlarını anlatan Kitab-ür Râyat (Bayraklar Kitabı) adlı küçük eseriyle ün kazandı.

Bu risalenin bugün avrupa kütüphanelerinde yazma nüshalaıı vardır. —AHMED BiN MU­HAMMED (Kurtuba, ? 888-ay.y. 955). Mu­hammed bin Musa’nın oğlu. Ahmed bin Halid ve Kasım bin Asbag gibi çağının bil­ginlerinden ders gördü. Daha çok ispanya tarihi üstünde çalıştı. Babası gibi, o da İs­panya’da yerleşen arap kabilelerini, yaşayış­larını inceledi. Tarih Muluk-ül-Endelus (Endülüs Melikleri Tarihi), Kitab fi Sıfat-il-Kurtuba (Kurtuba’nın Nitelikleri Üstüne Ki­tap) ve ispanya Araplarınm nesepleri üs­tüne Kitab-ül-istiâb (Tarih Konularını Kap­sayan Kitap) adlı kitaplaıı yazdığı hayatı hakkında bilgi veren kaynaklarda belirtilir.

— İSA BİN AHMED BİN MUHAMMED (X. yy.sonları). Ahmed bin Muhammed’in oğlu. Hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Kurtu­ba sarayında hâciblik görevinde bulundu. Saray hâciblerinin hayatlarını, görevlerini anlatan Kitab-ül-Hücab li-l-Hülefa bi’l-Endelus (Endülüs Halifelerinin Hâcibleri Hak­kında Kitap) adlı bir eseri vardır. (M)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAZİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAVENDİ Ebül HÜSEYİN bin YAHYA

Tarih 24 Haziran 2009

RAVENDİ Ebül HÜSEYİN bin YAHYA, arap filozofu (öl. 910).

Hayatiyle ilgili ye­terli bilgi yoktur. Mutezile mezhebinin bellibaşlı düşünürlerinden biridir. Çağında, sünnî inançlarını benimseyen bilgin ve fi­lozoflara karşı giriştiği tartışmalar yüzün­den dinsizlikle suçlandı. Bugüne kalan eserlerinin incelenmesinden ilkçağ yunan felsefesini, atomcuları, eski iran kültürünü iyi bildiği, kendinden önce gelen filozof­ları okuduğu anlaşılıyor.

Ravendî, önce şiî inançlarını savundu, şiî kelâmı üstünde geniş ölçüde çalışmalar yaptı. Rafızî düşünürlerinden Ebu İsa el-Varrak’ın etkisiyle bütün tektanrıcı din­lere karşı çıktı. İslâm dünyasında, bütün düşüncelerin akıl ölçülerine uyma gereğini ileri süren, akim ilkeleri dışında genel ge­çerliği olan bir hakikat ölçüsü tanımayan filozofların başında gelir. Bu bakımdan, islâm akılcılığının kurucularından biridir. Ona göre, aklın dışında bir gerçek yok­tur. Doğru düşünmenin, gerçeği kavrama­nın tek kuralı akıl yoludur. Akılla bağ­daşmayan bütün inançlar, dinler ve düşünceler gerçek dışıdır, birer yanılmadır. İnsanda, insanüstü bir başarı, akıl dışı bir yetenek, tanrısal bir güç de yoktur.

Tek­tanrıcı, çoktanrıcı bütün dinlerin ileri sürdüğü düşünceler akıl ilkelerine uymadığı için doğru değildir. Mucize, derin dü­şe dalmadır» bir sapıtmadır. Bütün pey­gamberler de birer insandır. Onların in­sanüstü bir güçleri, başarıları yoktur. Pey­gamberlerin gösterdiği söylenen mucizeler birer uydurmadır. Peygamberlik büyücü­lük ve gözbağcılıkla aynıdır. Bütün bilgi­lerin kaynağı deney, ölçüsü akıldır, ölüm­den sonra dirilme, yoktan var edilme di­ye bir gerçek yoktur. İnsan yaşadığı süre­ce vardır.

Ravendi, kendinden sonra ge­len birçok düşünürü, islâm bilginini etki­ledi, özellikle tabiatçı ve maddeci islâm filozoflarına ışık tuttu. İmanı akıldan üs­tün gören, evrenin yoktan var edildiğini, ölümden sonra dirilmenin kesin ve gerçek olduğunu ileri süren düşünürler tarafın­dan ağır saldırılara uğradı, özellikle Kur’an’a karşı çıkışı, onun ileri sürdüğü dü­şüncelerin akılla bağdaşmadığı için ger­çek olmayışını savunuşu geniş yankılar yaptı.

Eserleri: Kitabü’l-Fazihatü’l-Mutezi-le (Mutezilenin Kötülükleri Kitabı); Kitabü’d-Dâmiğ (Yergi Kitabı); Kitabü’z-Zümürrüd (Zümrüd Kitabı). [-» Bibliyo.] (M)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVENDİ Ebül HÜSEYİN bin YAHYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RATZENHOFER (Gustav)

Tarih 24 Haziran 2009

RATZENHOFER (Gustav), avusturyalı sos­yolog (Viyana 1842-Amerika dönüşü, gemide 1904). Hayatı orduda geçti.

General rütbesi­ne kadar yükseldi. Birçok taktik eseri ya­yımladı, fakat daha çok sosyal felsefe konusundaki eserleriyle tanınır: Wesen und Zweck der Politik (Siyasetin özü ve Amacı) [1893], Soziologie (Sosyoloji) [1898], Pozitif Monizm (1899), Positive Ethik (Pozitif Etik) [1901],

Zekânın Tenkidi (1902). Sos­yoloji teorisi, «insan çıkarları»na bağlana­bilecek temel sosyal güçlere dayanır. Bu «çıkarlar»ın temelinde bireysel varolma ve türün korunması istekleri yer alır. Savaş, sanayi ve ticaret bu istekleri tatmin etme araçlarıdır ve «çıkarların uyumlu bir şekil­de tatmini» sosyal gelişmenin amacıdır. Sos­yal kanunlar, tabiî kanunların «değişik şe­killerinden» başka bir şey değildir. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATZENHOFER (Gustav) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

READ (Thomas Buchanan)

Tarih 24 Haziran 2009

READ (Thomas Buchanan), amerikalı şair ve ressam (Chaster idare bölümü, Pennsyl-vania 1822-New York 1872). Babası çiftçiydi.

Okula çok az devam edebildi ve gençliğinin büyük bir kısmını Philadelphia, Cincinnati, New York ve Boston’da geçirdi. Zaman bul­dukça, portreler çizdi, şiirler yazdı. Bunun yanı sıra geçinmek için tabelâ ressamlığı, puro yapımı, oyunculuk gibi işlerde çalıştı. İlk şiirleri 1843-1844 arasında, Boston Courier’de yer aldı.
Daha sonra Paul Reading ad­lı devrimci hikâye (1845) ve Poems’i (Şiirler) [1846], Philadelphia’da The Female Poets of America’yı (Amerika’nın Kadın Şair­leri) [1848] ve Lays and Ballads’ı (Şiirler ve Baladlar) [1849] yayımladı.

1850′de Avrupa’­ya gitti ve Roma’da yaşayan amerikalı sa­natçıların çevresine girdi. Bu şehirde resim konusunda ciddî bir şekilde çalışma fırsatı­nı elde etti ve Amerika’ya yaptığı bazı ge­zilerin dışında, ömrünün sonuna kadar bu­rada kaldı. Beyaz Hayalet, Kaybolmuş Pleiad, Beytüllahm Yıldızı, Sheridan ve Atı gibi tabloları çok beğenildi. Mr. Browning’in, eski Napoli kraliçesinin, Henry W. Long-fellow’un ve Longfellow’un çocuklarının portrelerini yaptı.

George Peabody’nin port­resi Baltimore enstitüsündedir. General Sheridan’ın büstünü hayatının son yıllarında yaptı. Şair olarak, özellikle hatip ve oyuncu James E. Murdock için yazdığı dokunaklı Sheridans’s Ride (Sheridan’ın Ata Binişi) ve son derece ahenkli lirik şiiri Drifting (Sürükleniş) ile dikkati çeker.

Şiir kitap­ları: The New Pastoral (Yeni Pastoral) [1855]; Sylvia or the Last Shepherd (Sylvia veya Son Çoban) [1857]; The Vagoner of the Alleghanies (Alleghanie’lerin Arabacı­sı). Toplu şiirleri 1882′de yayımlandı. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa READ (Thomas Buchanan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RE (kelime sonu hariç, terkip halinde Ra)

Tarih 24 Haziran 2009

RE (kelime sonu hariç, terkip halinde Ra), Eski Mısırlılarda güneş tanrısı. Yürürken veya tahta oturmuş olarak temsil edilir. Ba­şında bir kurs vardır.

Ayrıca, domuzlan bö­ceği ve sabah güneşi biçiminde de («akşam güneşi» Atum’a karşılık) canlandırılmış ve KHEPRİ adını almıştır, Daha sonra Horus ile özdeş kılınan tanrı Re, Doğu’dan başla­yarak, tanrısal Nil’in üstünde yirmi dört saatlik bir yolculuk yapardı. Biri gündüz, biri gece için iki sandalı vardı. Gündüz yı­lan Apopi ile mücadele eder, gece ölür, ölüsü karanlıklar bölgesinden geçerek yeni­den Doğu’dan doğardı.

Re ilk firavun olarak kabul edilirdi. Bir inanışa göre insanlar Re’yi tahttan indirmek istemişler, bunun üze­rine o da insanları tanrıça Sekhmet’e öl­dürtmüş, ama hayatta kalanları bağışlamış­tı. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RE (kelime sonu hariç, terkip halinde Ra) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAŞİD AHMED PAŞA Ferik

Tarih 23 Haziran 2009

RAŞİD AHMED PAŞA Ferik, Hacı, türk tarihçisi (öl. Bandırma 1891). Hayatı hak­kında yeterli bilgi yoktur. Medrese öğre­nimi gördüğü, daha çek tarih ve astronomi alanlarında çalıştığı eserlerinin incelenmesin­den anlaşılıyor.

Bir ara Yemen valisi oldu. Bu görevde bulunduğu sırada Yemen’de 1680-1844 yılları arasında geçen olaylarla ilgili belgeleri topladı.
Eserleri: Yemen ve Sana Tarihi; Kubbe-i Semaya Bir Nazar (Gök Kubbeye Bir Bakış); Terceme-i Nasâyıh-ı Abdullah Ensarî (Abdulah Ensarî’nin öğüt­lerini Tercüme). [M]

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAŞİD AHMED PAŞA Ferik hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RASİH BEY

Tarih 23 Haziran 2009

RASİH BEY (Ahmed — denir), türk şairi (Balıkesir ?-? 1776). Fatih devri kumandan­larından, Zaganos Paşa soyundan geldiği söylenir. Hayatı hakında yeterli bilgi yok­tur. Rasih şiire çağının dil ve söyleyiş özelliklerini sokan, ince hayallere, akıcı an­latıma önem veren bir şairdi.
Gazellerinde halk deyimleri geniş bir yer tutar. Daha çok aşk konularını işler. 130 Yıl yaşadığı söylenir. Çağdaşları arasında en çok Ne­dim’i etkiledi. Bazı gazellerine, XIX. yy. sonlarına kadar gelen ve divân geleneğini sürdüren şairler tarafından nazireler yazıldı. Eserleri: Divan; Bülgat-ül-Ahbab (Dostla­rın En İyisi). [M]

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASİH BEY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAPTETMEK

Tarih 23 Haziran 2009

RAPTETMEK geçi. f. (ar. rabt, bağlama ve türk. etmek > rabt-etmek’ten). Bir yere iliştirmek, tutturmak. || Mec. Bağlamak: Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün islâm âlemini bir noktaya raptederek sevk ve idare etmeyi düşündü (Atatürk). Arkada­şımın elini sıkacağımdan dolayı duyduğum memnuniyeti, onun hayatını raptettiği ka­dının bir daha karşısında kalmak azabı izale etti (A.H. Müftüoğlu).
♦ Raptedilmek edilg. f. Bağlanmak, iliş­tirilmek: izmit’te bulunan Vinci fırka, İstanbul’daki 25.inci kolorduya raptedilmisti (Atatürk). [M]

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAPTETMEK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAP RAP

Tarih 23 Haziran 2009

RAP RAP zf. (onomatope). Bir birliğin, yürüyüş düzenine girmiş bir topluluğun uy­gun adım yürürken çıkardığı ayak seslerini belirtir: Boynunu kolalanmış gibi dik tutar, daimî bir taburun pişvası gibi rap rap yü­rür; hayatı inkıtasız bir geçit resmi telâkki eder (Cenab Şahabeddin). [M]

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAP RAP hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAN (Nâzım Hikmet)

Tarih 22 Haziran 2009

RAN (Nâzım Hikmet), türk şairi (Selanik 1902-Moskova 1963). Matbuat Umum mü­dürlüğü ve Hamburg konsolosluğu yapmış olan Hikmet Nâzım Beyin oğlu, şair ve mevlevî Nâzım Paşanın torunu. Göztepe’de Taşmektep’te, bir süre Galatasaray lisesinde okudu.

Nişantaşı Numune mektebinden Heybeliada Bahriye mektebine geçti. Beş yıl sonra, hastalanınca okuldan ve asker­likten ayrıldı. Kurtuluş savaşı sırasında Anadolu’ya geçti (1920). Bir süre Bolu’da öğ­retmenlik yaptı. Sonra, İnebolu yoluyle Rusya’ya geçti. Moskova üniversitesinde sosyoloji ve ekonomi öğrenimi yaptı. 1928 Yılında Türkiye’ye döndü. 1931-1936 Yılları arasında çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. 1938 Yılında Harp okulunda komünizm propagandası yapmak suçuyla tutuklandı ve 28 yıl 4 ay hapse mahkûm oldu. 1950 Temmuzunda çıkan af kanunundan ya­rarlandı, hapisten çıktı. Resmî makamlar­dan habersiz olarak Türkiye’yi terk etti. Rusya’ya gitti.

Türkiye aleyhinde faaliyette bulunma gerekçesiyle 15 ağustos 1951 tarihli Resmî Gazete de türk vatandaşlığından çı­karıldığı ilân edildi. Polonya tabiiyetine girdi ve Borzecki soyadını aldı. Lehistan Mektubu adlı şiirinde dedelerinden birinin Polonya’dan geldiğini, onun da kendisi gibi ihtilâlci olduğunu ve bu dedesiyle övündü­ğünü anlatması bu olaya bağlanabilir. Bun­dan sonraki yılları Sofya, Varşova, Mos­kova’da geçti.

İlk şiirleri Alemdar gazetesinde Yarın der­gisinde ve Celâl Sahir Erozan’ın aylık şiir dergilerinde yayımlandı. Moskova’ya ilk gidişinden sonra yazdığı şiirlerde hece vez­nini, ölçülü, kafiyeli şiir tarzını bıraktı. Rusya’da sıkı bir komünist terbiyesi gören şair 19 Yaşım başlıklı şiirinde bu yıllarını anlatır ve «24 saatte 24 saat Lenin / 24 saat Marks, 24 saat Engels» sözleriyle kendisine öğretilen doktrinin niteliğini ve yoğunluğu­nu belirtir. Yine kendi deyimiyle «beyninin kıvrımlarına kadar materyalist» olan Nâzım, bu ilk gençlik yıllarında aldığı fikrî telkini, ömrü boyunca muhafaza etti. 1920′lerin Rusya’sında kendisini tamamıyle Komünist partisinin emrine verdi.

O sırada Rus Ko­münist partisi bütün sanatçıları, işçilere marksist-leninist dünya görüşünü telkin et­mek için seferber etmişti. Komünist şair­ler yazdıkları şiirleri fabrikalarda işçilere okuyorlardı. Nâzım Hikmet de bu yolda şiirler yazdı. İşçinin seviyesine ve zevkine hitap eden bu şiirler, çok hareketli ve gü­rültülü bir hitabet edası taşır. 1909′da orta­ya çıkan ve niteliği bakımından ihtilâlci olan fütürizm, Rusya’da Mayakovskiy tara­fından yüksek bir sanat seviyesine çıkarıl­mış bulunuyordu. Nâzım Hikmet onun ve diğer rus şairlerinin kendi dillerinde yap­tıklarını Türkçeye uyguladı. 1928 Yılında Türkiye’ye dönünce, şiirlerini 1938 yılma kadar Resimli Ay dergisinde yayımladı, birkaç şiir kitabı çıkardı. Nâzım’ın bu yıl­lara ait şiirleri şekil bakımından fütürist, muhteva bakımından ideolojiktir. Şair, fikirlerini ifade ederken bol bol fantastik hayallere de başvurur.
Sosyalizm ile sa­nayileşmeyi bir tutan Nâzım, makineyi yü­celtir ve insanı makineye uydurmağa çalışır. Trrrum trrrum trrrum trak tiki tak/Makinalaşmak istiyorum mısraları bu düşün­ceyi özetler. Nâzım’ın bu yıllarda yazdığı şiir­lerde sanayi sahasından alınma hayaller büyük bir yer tutar. Şiirlerden çoğuna me­kanik sesleri taklit eden bir gürültü hâkim­dir. Geniş türk okuyucusu komünizmi red­detmekle birlikte, şekil bakımından çok ye­ni, sanayileşme ideali ile kendi istek ve hayallerine cevap veren bu şiirleri sevmiş­tir. Nâzım’dan önce Tevfik Fikret, Mehmed Âkif ve Mehmed Emin, çağdaş medeniyeti öven, sosyal muhtevalı şiirler yazmışlardı.

Nâzım, türk edebiyatında esasen var olan bu akıma, fütürist bir şekil, marksist ve leninist bir muhteva verdi. Daha önce Ahmed Hâşim’in aruz ile denediği serbest müstezat tarzını heceye uyguladı. 1938′den başlayarak hapishanede, kalabalıktan uzak kalan ve kendine dönen Nâzım’ın şiirlerin­de ton, muhteva ve üslûp bakımından bü­yük bir değişiklik oldu. Daha önceki şiir­lerine hâkim olan ve makine gürültüsünü hatırlatan çok sesli ve çok hareketli üs­lûbun yerini yumuşak bir ifade tarzı, ideo­lojinin yerini şahsî günlük yaşantılar ve özlemler aldı. Nâzım Hikmet’in bu devreye ait şiirlerinde hapishane hayatının zarurî kıldığı hareketsizlik ve içe dönüş kadar, Orhan Veli ve arkadaşlarının ikinci Dünya savaşı yıllarında vücuda getirdikleri düz, sade, günlük yaşantı şiirlerinin de etkisi vardır. Şiirde ses ve benzetmeyi reddeden Orhan Veli, Nâzım’ın daha önceki şiirle­rinin başlıca özelliğini teşkil eden gürültülü retoriği öldürmüştür, denilebilir. 1950 Yı­lından sonra Nâzım Hikmet, Moskova’da tekrar komünist âlemin gürültülü ve gürül­tücü havasına daldı.

Türkiye’de Bursa ha­pishanesinde kazandığı lirik üslûbu kaybetti. Bu yıllarda A.B.D.’ye karşı dünya çapında ideolojik bir savaşa giren Sovyet Rusya, bü­yük şöhret kazanan Nâzım Hikmet’i dün­yanın çeşitli ülkelerine propagandacı olarak yolladı. Nâzım’ın 1951 yılından sonra yaz­mış olduğu şiirlerden çoğu Parti’nin emriy­le ve onun hoşuna gitmek için yazılmış propaganda şiirlerinden ibaret kaldı. 1960 Yılında Moskova’da yazdığı bir şiirde ken­disinin Rusya’ya ne kadar bağlı olduğunu belirtmek için «Lenin, diyorum da, Vladimir ilic Lenin, diyorum ve 40 yıldır onun peşince parti biletimle gidiyorum» demek ihtiyacını duyar. Nâzım, bu döneme ait faz­la ideolojik şiirleri yanında çeşitli ülkelere yaptığı yolculuk izlenimlerini ve Türkiye’­ye ait hatıralarını anlatan lirik şiirler de yazdı. Annesi bir ressam olan Nâzım’da kuvvetli bir görme ve gördüğünü kaydetme duygusu vardı.
Seyahat intihalarında Nâ­zım’ın bu kabiliyeti açıkça görülür. 1941 Yılında Bursa hapishanesinde yazdığı çok uzun Memleketimden İnsan Manzaraları adlı şiirlerinde hayatına ait hatıra ve inti­baları gerçeküstücü bir metotla anlatan Nâzım, hayatının son yıllarına ait şiirlerin­de de bu metoda başvurur. Bir bütün olarak ele alınacak olursa Nâ­zım Hikmet’in şiirleri, marksizm ideoloji­sinin emrinde olmakla beraber, şekil ve muhteva bakımından çok zengindir. Bu zen­ginlik basit ve basmakalıp olan ideolojik sistemden değil, şairin yaratma gücünden, dünyayı bütün duyu organlarıyle kavrama, hemen hemen her şeyi şiire sokma çaba­sından, gözlem ve tasvir kabiliyetinden ileri gelir. Türk ve dünya şiirinin bütün anlatım araçlarını kullanan Nâzım, bu zengin muh­tevayı ses, kafiye, kelime ve cümle oyunlarıyle çok değişik ve çarpıcı bir şekilde verir.

Nâzım Hikmet’in şiirlerinde mark­sizm ve materyalizm bir tür din haline gel­miştir. Bir şiirinde kendisinden bahsederken «tepeden tırnağa iman» sözlerini kullanır. «Hâfız-ı Kapital» olmak istediğini belirtir. Başka bir şiirinde tıpkı mistikler gibi Tan-rı’nm her yerde «toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve plastikte» tecelli ettiğini söyler. Onu dindar mistiklerden ayıran ta­raf, maddeyi reddedecek yerde ona tapmasıdır.

Şiir kitapları: 835 Satır (1929); Jokond ile Si-Ya-u (1929); Varan 3 (1930); 1+1 = 1 (1930); Sesini Kaybeden Şehir (1931); Benerci Kendini Niçin Öldürdü (1931);
Ge­ce Gelen Telgraf (1932); Taranta Babu’ya Mektuplar (1935); Portreler (1935); Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Des­tanı (1936); Saat 21-22 Şiirleri (1965); Kur­tuluş Savaşı Destanı (1965); Şu 1941 Yılın­da («Memleketimden insan Manzaralarının 3. kitabı) [1965]; Dört Hapishaneden (1966); Rubailer (1966); Yeni Şiirler (1966); Memle­ketimden insan Manzaraları (ilk bölüm) [1966]; Memleketimden İnsan Manzaraları (1966-1967); Kuvayı Milliye (1968).

Oyunla­rı: Kafatası (1932); Bir ölü Evi (veya Mer­humun Hanesi) [1932]; Unutulan Adam (1935); Ferhad ile Şirin (1965); Sabahat (1965); İnek (1965); Ocak Başında Yolcu (iki oyun birarada) [1966]; Yusuf ile Menofis (1967); Romanları: Kan Konuşmaz (1965); Yeşil Elmalar (yedi yazardan derleme) [1965]; Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim
(1967) ;
Fıkraları: İt Ürür, Kervan Yürür (Orhan Selim adiyle gazetelerde yazdığı ya­zılar) [1965]. Masal kitabı: Sevdalı Bulut (1968) . [M]

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAN (Nâzım Hikmet) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMONAS (Vincas)

Tarih 22 Haziran 2009

RAMONAS (Vincas), litvanyalı yazar (doğ. 1905). Gerçekçi ve izlenimci bir hikâye ki­tabı ile edebiyat hayatına atıldı: Dailininkas Rauba (Sanatçı Rauba) [1934]. Roman­ları arasında, özellikle, Sovyetler’in Litvanya’ya gelişini anlatan Kryziali (Haçlar) [1947] anılmağa değer. (M)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMONAS (Vincas) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMEAU (Jean-François)

Tarih 22 Haziran 2009

RAMEAU (Jean-François), fransız orgcu ve bestecisi (Dijon 1716-1767). Claude Ra­meau’nun büyük oğlu. Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Diderot, Rameau’nun Yeğeni (Neveu de Rameau) eserinin kah­ramanına model olarak Jean-François Ra­meau’yu seçmiştir. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMEAU (Jean-François) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMBOUİLLET

Tarih 22 Haziran 2009

RAMBOUİLLET (Catherine DE ViVONNE, —- markizi) [Roma 1588-Paris 1665], Fran­sa’nın Roma büyükelçisi Jean de Vivonne’un ve Giulia Savelli’nin kızı. 1600′de Rambouillet markizi Charles d’Angennes ile ev­lendi. Bu evlilikten yedi çocuğu oldu. Ço­cuklarının altısı kızdı ve aralarında Montausier düşesi Julie (1607-1671) ile doğuş­tan kambur olan ve 1645′te Nördlingen’de öldürülen Leon Pompee (Pisany markisi) adlı oğlu da vardı. Şairlerin «Arthenice» lakabını taktığı Madame de Rambouillet, XVII. yy.ın en ünlü kadınlarından biriydi. Salonunun, Fransa’daki sosyete hayatı üs­tünde büyük etkisi oldu. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMBOUİLLET hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Ramayana

Tarih 20 Haziran 2009

Ramayana, çeşitli devirlerde değişik dil­lerde yazılmış kutsal hint destanlarının ge­nel adı.
Ortak konu, kardeşleri Lakşmana, Bharata ve Satrughna ile birlikte tanrı Vişnu’nun yedinci tenleşmesini temsil eden Ayudhya kralı Rama’nın hayatıdır. Belli başlı diğer kişiler, Toprak tanrıçanın kızı ve Rama’­nın karısı Sita. maymun tanrı Hanumant, Lanka kralı ve Rama’nın düşmanı Ravana’dır. Rama, bir saray entrikası sonunda, ba­bası Dasaratha tarafından sürgün edilmiş­tir. Sita ise Ravana tarafından baştan çı­karılır. Korkunç bir savaştan sonra, may­munlarla ayıların yardım ettiği Rama, Ravana’yı öldürür, Sita’yı geri alır ve Bharata’nın kendisine saygı ve sevgi ile muhafaza ettiği tahta yeniden çıkar. Bütün bu şiirlerin, tarihî, efsanevî, ahlâkî, dinî, kozmogonik, felsefî, metafizik ve yogilikle ilin­tili ve birbirine paralel birçok anlamı var­dır.

Bunların çok azı batı dillerine çevril­miştir: H. Fauche (1854-1858) ve A. Roussel, Valmiki’nin sanskritçesini (M.ö. V. yy.) fransızcaya çevirdiler (1903-1909). Tulsidas’-ın hinducası Kalyana Kalpataru’da (1949-1951) ingilizceye; yazan bilinmeyen sans-kritçe Adhyatma (XIV. yy.) L. B. Nath tarafından yine aynı dile çevrildi (1913). Çevrilmemiş olan diğerleri arasında Kamban’ın tamul dilindeki (XI. yy.), Kritti-baş’ın bengal dündeki (XIV. yy.), Elut-taçehan’ın malayalam dilindeki, Ekanath’ın marathi dilindeki (XV. yy.) ve Pampa’nın kanara dilindeki şiirleri sayılabilir. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Ramayana hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMAK

Tarih 20 Haziran 2009

RAMAK i. (ar. ramak). [Yalnız ramak kalmak şeklinde kullanılır].
Ramak kalmak, (bir şeyin olmasına) pek az bir şey kalmak: Amca Bey, Sadri, Şem’i, Anjel ile olan aşk maceraları hem gülünç, hem feci bir netice almaya ramak kalan bu üç aldatılmış âşık …
(H. R. Gürpınar).
Hattâ bir defa el bile kaldırmasına ramak kaldı. Bana, Babasına (H. E. Adıvar).//
—Esk. Ancak nefes alabilecek kadar vü­cutta kalmış canlılık belirtisi, hayat kalıntısı. || Sedd-i ramak, ölmeyecek kadar az şeyle geçinme. (M)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMAK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİS (Karel)

Tarih 20 Haziran 2009

RAİS (Karel), Çekoslovak yazarı (Lazne Belohrad 1859 – Prag 1926). özellikle ger­çekçi roman türünde başarı kazandı. Bu romanlarda, modern hayatın, basit köy ha­yatında yarattığı sarsıntıları dile getirdi: it Üzümü (1892); Rodiçe a Deti (Ana Babalar ve Çocuklar) [1893]; Sıkıntı (1895); Pantata Bezouşek (Efendimiz Bezouşek) [1897]; Biraz Funda (1920). Karel Rais romanlarında çek milliyetçiliğinin adsız kah­ramanlarına da yer verdi: Zapadli Vlasten’ ci (Unutulmuş Yurttaşlar) [1894]; Zapad (Batan Güneş) [1899]; O Ztracenem Şevci (Kayıp Kunduracı) [1920]. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİS (Karel) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİMONDİ (Giuseppe)

Tarih 19 Haziran 2009

RAİMONDİ (Giuseppe), italyan yazarı (doğ. Bologna 1898).
Ronda dergisi birçok özelliğini Raimondi’nin 1918′de kurdu­ğu edebiyat dergisi La Raccolta’dan aldı (Raimondi, daha sonra Ronda’nın en genç elemanı oldu). Bu derginin yeni-klasik zev­ki Raimondi’yi sürekli olarak etkiledi; bu durum derginin bütün sayfa düzeninde, bü­tün yazılarında, denemelerinde açıkça gö­rülür. Notizia su Baudelaire (Beandelaire Üstüne Tanıtma Yazısı) [1924]; Galileo Ovvero dell’Aria (Galileo veya Hava Üstüne) [1926]; Domenico Giordani (1928), Testa o Croce (Yazı mı Tura mı?) [1923], İl Carte-siano Signor Teste (Descartes’çı Bay Teste) [1928]; Magalotti (1929); Giornale Ossia Taccuino (Gazete veya Cep Defteri) [1942], Anni di Bologna (Bologna’lı Anni) [1946]. Raimondi daha sonra başarılı hikâyeler yaz­mağa başladı, devrin toplumsal ve siyasî olaylarını dikkatle izledi ve bu izlenimlere bir zanaatkar oğlu olarak kendi çalışmala­rından edindiği deneyleri de katarak gerçek­çi bir şekilde hayatını anlattı:

Giusseppe in italia (Giuseppe İtalya’da) [1949]; en iyi eseri Notizie dall Emilia (Emilia’dan Haberler) [1954]; Mignon (1955). Sanat tenkit­çiliği yaptı, ayrıca De Pisis (1954) üstüne bir araştırma, edebiyat ve sanat hayatiyle ilgili bir hatıra kitabı (La Valigia della îndie [Hindistan Bavulu], 1955) yayımladı. (L)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMONDİ (Giuseppe) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİ

Tarih 19 Haziran 2009

RAİ i. (ar. ra’y'dan râıî). Esk. Sürü otla­tan kimse, çoban. | Teşm. yol. Bir mem­leketi yöneten kimse, yönetici.
♦ Sıf. Ed. Esk. Kır hayatını anlatan, pas­toral (şiir).
♦ Râiyane sıf. ve zf. Esk. Çobanlara ait, çoban gibi. || Eşarı râiyane, çobansı pasto­ral şiirler.
♦ Raiye sıf. Râi’nin dişili. || Eşarı rai­ye, pastoral şiirler. (M)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAHİBE

Tarih 19 Haziran 2009

RAHİBE i. (ar. râhib’den rahibe). Yasası kilise tarafından onaylanmış bir hıristiyan tarikatından olan kadın, kadın rahip: Os­man, onun ince, pembe yüzünü bu siyah katların arasında bir rahibeye benzetti (H. E. Adıvar).
— DEY. Rahibe gibi, kapalı bir hayat yaşa­yan, süslenmeyen kadınlar için söylenir. (M)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAHİBE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAHAB

Tarih 19 Haziran 2009

RAHAB, Kutsal Kitap’a göre, Yoşua’nın, şehri tanımak üzere gönderdiği öncüleri Eriha’da barındıran ve saklayan Kenan’lı ka­dın. Şehrin alınmasından sonra İsrailliler tarafından hayatı bağışlandı. İncil yazarı Aziz Matta, Rahab’ın, Booz’un annesi ol­duğunu söyler ve onu İsa’nın atalarından sayar. (L)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAHAB hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Ragna Rokkr veya Ragnarok

Tarih 19 Haziran 2009

Ragna Rokkr veya Ragnarok (ragna rok, «tanrıların son kaderi»), izlanda asıllı is­kandinav kozmogoni efsanesi. Kuzeylilerin, dünyanın sonu hakkındaki inançlarını gös­terir.
Edda ile kelt ve pers mitolojileriyle bazı benzerlikleri vardır. Volüspa’ya göre, Loki, tanrılar âleminin muhafızı Hennard’ı elde eder ve yarı tanrılar ile başkanı bu­lunduğu kötü ruhlarla birlikte, tanrılara sal­dırır: kurt Fenris, Surt ve yılan Midgar, Odin’i, Freyr’i ve Thor’u öldürürler, Gü­neş söner, dünya denize gömülür, tanrılar­la insanlar yok olur ve gökten yıldızlar dü­şer. Fakat Dünya tekrar su yüzüne çıkar ve hayat yeniden doğar. Bu efsanede hıris-tiyan geleneklerinin etkisi görülür. (L)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Ragna Rokkr veya Ragnarok hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYUMBİYOLOJİ

Tarih 18 Haziran 2009

RADYUMBİYOLOJİ i. (fr. radiumbiologie). Biyol. Radyumun hayat olayları üstündeki etkisini inceleyen bilim. Bk. RADYOBİYOLOJI. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYUMBİYOLOJİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAGIB ISFAHANi

Tarih 18 Haziran 2009

RAGIB ISFAHANi; arap ilâhiyatçısı (XII. yy. başlan). Hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Nasıl ve nerede öğrenim gördüğü bilinmiyor.
Bugüne kalan bazı eserlerin­den, özellikle Kur’an üstünde çalıştığı, Kur’an’daki bazı kavramları geniş ölçüde yorumladığı, dil konularında çalışmalar yap­tığı anlaşılıyor. Sünnîliğini ileri süren kay­naklar olduğu gibi, mutezile mezhebine bağlı bulunduğunu söyleyenler de vardır. Daha çok tefsir alanında eser verdi. Ken­dinden sonra gelen ve aynı konularda çalı­şanlar üstünde geniş etkiler yaptı. Bazı kitapları kayboldu.
Eserleri: Mukaddimat-ül~ Tefsir (Tefsirin Başlangıçları; Kitab Tafsil-ül Neş’eteyn ve Tahsil-ül-Saadeteyn (iki Mutluluğun Elde Edilmesi ve iki Sevincin Açıklanması Kitabı); Muhadarat-ül-Udebâ ve Mühaverâtü’ş-Şuara ve’l-Bulaga (Ediple­rin Konuşmaları, Şairlerin ve Söz Ustaları nın Söyleşmeleri); Kitabı Müfredat Elfazü’l Kur’an (Kur’an Sözlerinin Tek Tek Açıklanışı Kitabı). [M]

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGIB ISFAHANi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADİKALİZM

Tarih 17 Haziran 2009

RADİKALİZM i. (ing. radicalism’den). Si­yaset. Büyük Britanya’da ve bazı ülkelerde, geçmişteki kurumlardan tamamıyle kurtul­mak amacını güdenlerin düşünce tarzını ve öğretisini belirten terim. Bk. ansikl.
— Fels. Bilgi alanındaki çağrışımcılıkla ik­tisat ve siyaset alanındaki liberalizmi kay­naştıran felsefî, siyasî ve iktisadî öğretile­rin genel adı. (özellikle, Beutham, James ve J. Stuart Mili tarafından temsil edilir.)
— ansikl. Siyaset. • Büyük Britanya’da, «radikal» sıfatı whig’ler, sonra da onların yerini alan liberaller arasında en kararlı reformcuları belirtmek için kullanıldı. Te­rim, aralarında, kurulu düzene ve özellikle monarşi ile kiliseye karşı belirli bir düş­manlıktan başka hiç bir ortak yan bulunmayan çeşitli eğilimleri karşılar. İlk radi­kalizm, George III devrinde onun otoriter siyasetine tepki olarak Wilkes meselesi sı­rasında ortaya çıktı. Amerika savaşı pat­lak verince, ayaklanan kolonları tutan ra­dikaller Cartwright’ın çevresinde toplana­rak, bir parlamento reformunun gerekliliği üstünde ısrarla durmağa başladılar. Fran­sız devrimi, Paine’in yazılarıyle destekle­nen ve Fox tarafından hoşgörüyle izlenen yeni bir hareketin doğmasına yol açtı. Ar­tık sosyal kaygıları da yansıtan siyasî ta­lepler daha şiddetlendi ve hükümetin sert tepkilerine yol açtı (1795).

1815′ten sonra, Birleşik krallığın yeni şartlara ayak uyduramayışı yüzünden içine düştüğü buhran, ra­dikalizmi yeniden canlandırdı. Bentham’ın çırakları olan faydacı filozofların etkisi al­tında radikalizm yepyeni bir şekil aldı. Li­beral burjuvazinin ön saflarında bulunan radikaller, seçim reformu için canlabaşla çalıştılar ve sonunda istediklerini elde etti­ler (1832). Ama 1834 tarihli Yoksullar Hak­kındaki kanunun hazırlanmasına katılma­ları ve çartizme karşı çekimser davranışları onları halkın gözünden düşürdü. Radi­kalizm, 1867 seçim reformu sırasında, tek­rar ortaya çıktı ve bu tarihten itibaren halka gitgide daha çok dönük bir nitelik kazandı. Bundan dolayı, 1874 ile 1892′de Avam kamarasına seçilen tradeunions (sen­dika) üyeleri, kendilerini «radikal» olarak adlandırdılar.
Victoria çağı sonundaki bu radikalizmin sözcülüğünü J. Chamberlain yaptı ve emperyalist «mesihçilik» manisiy­le modası geçmiş sayılan iktisadî libera­lizme karşı duyduğu küçümsemeyi bu akı­ma aşıladı. Bir yandan siyasî reformların tamamlanması, öte yandan bir sosyalist partinin kurulması, XX. yy. başlarında radikalizmin ortadan kalkmasına yol açtı.

• Birleşik Amerika’da, radikalizm terimi, çeşitli siyasî aşırılıkları belirtmek için kul­lanıldı: böylece köleleri hürriyete kavuş­turma işinde Lincoln’u pek ılımlı bularak köklü tedbirler yoluyle «Güneyin yeniden kurulması» amacını güden ve köleliğin kal­dırılmasından yana olan Blaine, Stevens, Sumner gibi kimselere (bunlar kuzeydoğu sanayicilerinin temsilcileriydi) ve kuzeydo­ğu kapitalizmine karşı çıkan tarımsal ve sosyal reform taraftarlarının hepsine «ra­dikal» dendi.

• isviçre’de, katolik kilisesinin siyaset ala­nında ağır basmak istemesine karşı çıkan Radikal parti, 1830′dan sonra gelişti; mer­keziyetçiliğe yönelen 1848 ve 1874 Anaya­sa reformlarının hazırlanmasına yardımcı cldu ve Millî mecliste çok uzun bir süre mutlak çoğunluğu elinde tuttu.

• Fransa’da, «radikal» sözü Louis Philippe zamanında ortaya çıktı ve Ledru-Rollin’in çevresinde toplanan cumhuriyetçileri (1834) belirtmek için kullanıldı. Radikal hareketin başlıca hedefi, Fransız devrimi mirasını tam anlamıyle geliştirmek, laikliği ve kişi haklarını garantileyen bir demokratik cum­huriyet kurmak ve sosyalist tipte bir plan­lamayı gerçekleştirmekti. Sivrilmiş kişiler (Gambetta, Clemenceau, Pelletan), bu akım çevresinde toplanarak, parlamento grupları meydana getirdiler.

ilk tutarlı radikal kabine ancak birkaç ay (1895-1896) dayanabildi. Dreyfus olayının yarattığı kargaşalık ve çeşitli cumhuriyetçi ve radikal kişilerin yeniden gruplaşması, Radikal Cumhuriyetçi ve Radikal Sosyalist partinin kurulmasına yol açtı. Bu teşkilât daha çok, Radikal parti olarak tanındı (1901). Bu tarihten Birinci Dünya savaşına kadar Radikal parti ülkenin en önemli partisiydi. 1902 ile 1914 arasında çeşitli hü­kümetlerin yönetimini üstüne aldı.

Sosyalist parti yüzünden işçi sınıfının des­teğini kaybeden Radikal parti, gitgide «orta»ya kaydı. Partinin getirdiği başlıca ye­nilikler laik bir öğretimin gerçekleştirilme­si ve devletle kilisenin birbirinden ayrılması olmuştu (1905). Birinci Dünya savaşından sonra sola doğru bir dönüş yapan Radi­kal parti, çeşitli koalisyonların vaz geçil­mez bir unsuru haline geldi.
Sol kanatları yönetememesi üzerine (1924-1926), 1932′den sonra yeniden teşkilâtlan­dırılan ve Halk cephesinin sağ kanadını meydana getiren parti (1936-1938) ılımlı­larla birlikte hükümette tekrar görev al­mayı başardı (1938-1940). Vichy rejimi sı­rasında bölünen radikaller, III. Cumhuriyetin kurumlarına bağlı olduklarını açıkla­dılar; ama kamuoyu 1940 bozgununun sorumluluğunu III. Cumhuriyete yüklediği için 1945 seçimlerinde büyük kayıplara uğradı­lar. Ortanın solundaki partilerle bağlarını yeniden kuran radikal parti, 1948′den iti­baren «üçüncü kuvvet» haline geldi ve ki­liseye karşı takındığı sert tavırdan vaz geçmek zorunda kaldı. Partiyi ılımlı bir yönetim altında (E. Faure) ya da solcu bir doğrultuda (Mendes – France) gençleştirme hareketi başarısızlıkla sonuçlandı. General de Gaulle’ün başa geçmesiyle bir kere da­ha bölünen parti, F. Gaillard ve M. Faure gibi radikalizmin liberal yanma daha çok bağlı olan kişilerin eline geçti.
• ispanya’da, liberalizmin belirmesiyle, ra­dikalizme benzeyen görüşler de ortaya çık­mıştı. Ama «radikal» teriminin tam anla­mıyle belli gruplara verilmesi ancak 1868 ile 1874 arası dönemde gerçekleşti. XIX. yy.ın ortalarından itibaren, Demokrat par­tinin ortaya çıkmasıyle, radikalizmin hedefleri (demokratik kurumlara bağlılık, kişisel hürriyetlerin garanti altına alınma­sı, genel seçim, cumhuriyetçi formüllerin ortaya konması, sosyalist tipte bir plan­lamanın gerçekleştirilmesi) bizzat bu parti ve ilericilerin sol kanatları tarafından sa­vunuldu.
1868 Devrimiyle bu terim, ispanyol siyasî hayatına yerleşti ve Prim tarafından, kraliyetçi demokratları tanımlamak için kul­lanıldı. Ama bir radikal parti ancak Amadeo I’in krallığı sırasında kurulabildi. 1872 Seçimlerinden önce, Ruiz Zorrilla, Radikal (veya Demokrat Radikal) partiyi, kendi taraftarlarını ve eski demokratları biraraya getirerek kurdu. Eski demokratlar arasın­da Marcos ve Rivero gibi gişiler vardı. Bun­lar cumhuriyetçi görüşleri savunuyorlardı. Ağustos 1872 seçimleri sonucunda radikal­ler ezici bir çoğunluk sağladılar ve Martos’un liderliğinde, parlamento mücadelele­rine etkili bir biçimde katıldılar. Daha son­ra cumhuriyetçi rejimden yavaş yavaş ayrılarak muhafazakâr güçlerle aynı paralele geldiler. Ama XIX. yy. sonlarından itiba­ren, yeniden toparlanmağa çalıştılar.
L”erroux’nun kişiliğine sıkı sıkıya bağlı bir radikal partinin kurulması ancak 1908′de mümkün oldu. Onun yönetimi altında, Ra­dikal parti, küçük burjuvalarla bir kısım proletarya tarafından desteklendi. Daha sonra, halk kütlelerinin gözünden düştü ve radikaller, işçi sınıfını etkileri altı­na, alma niyetinden vaz geçerek kütlele­ri etkilemeyen fesatçı ve tertipçi bir si­yaset güttüler. Siyasetlerini, kişi hürriyet­lerinin savunulması, devletin kiliseden ay­rılması, laik eğitim sisteminin gerçekleş­tirilmesi, küçük toprak sahiplerinin ve şehirde yaşayan orta sınıfı savunacak ted­birlerin alınması gibi ilkelere dayandır­mışlardı. Diktatörlük sırasında, parti çe­şitli başkaldırma teşebbüslerine katıldı ve San Sebastian antlaşmasının imzalanma­sında önemli bir rol oynadı. 1929′da, Ra­dikal Sosyalist partinin kurulmasıyle, Ra­dikal parti içinde bir bölünme oldu. Ra­dikaller haziran 1931 seçimlerinde büyük başarı elde ettiler ve sosyalistlerden sonra ikinci önemli parti durumuna geçtiler.
Sosyalistlerle solcu cumhuriyetçiler birleşe­rek Sol bloku meydana getirdikleri zaman Lerroux ve partisi sağa doğru keskin bir dönüş yaptı. 1933 Seçimlerinde Radikal parti çoğunluğu sağladı ve 1933 ile 1935 arasında hükümetin başına geçti. Lerroux ile radikaller, gittikçe daha gerici bir tutumu benimsediler (toprak karşı reformu, kilise siyaseti, seçim sistemini yeni baştan düzenlemeğe teşebbüs) ve bundan ötürü partinin prestijini kaybetmesine sebep ol­dular. Parti de bu yüzden yıkıldı. Bu yıkılış, karaborsa ve Nombela skandallarının ortaya çıkmasıyle kesinleşti. Çün­kü bunlara karışmış kimselerin çoğun­luğu, Radikal partinin ilerigelenleriydi. Martinez Barrio yönetiminde partiden ay­rılan bir grup bu kargaşalıktan sıyrılabilmiş, şubat 1936 seçimlerinde, «Union Republicana» (Cumhuriyetçi birlik) adı altın­da 39 milletvekili çıkarmıştı. Bu olaylar sonunda Radikal parti fiilen ortadan kalk­mış oldu.
• Latin Amerika’da radikalizm taraftarı siyasî toplulukların teşkilâtlandırılması, XX.yy.ın sonuna rastlar ve liberalizmin muhafazakâr eğilimlerine tepki olarak ken­dini gösterir.
Şili Radikal partisi, 1888′de bu ad altında teşkilâtlandırıldı. Bu parti, 1857′de muhafa­zakârlarla birleşmeye karşı olan liberal bir grubun bölünmesinden doğmuş ve art arda gelen liberal koalisyonların bir unsuru ol­muştu. Alessandri’nin sağcı siyaseti (1920-1924) ve daha da solda yer alarak orta sı­nıfın desteğini kazanan teşkilâtların (De­mokrat parti) ortaya çıkması, radikallerin siyasetlerinde bir dönüş yapmalarına yol açtı. Böylece radikaller, işçi partilerinin halk cephesi çizgisine yaklaşmışlardı. Bu siyaset, Aguirre Cerda’yı cumhurbaşkanlı­ğına getirdi. Fakat partinin yeni siyaseti sağ kanat tarafından hiç bir şekilde kabul edilmemişti. Bu durum 1941′de, iktidarın sağ kanat adayı Juan Antonio Rios’a geç­mesine yol açtı. Rios’un cumhurbaşkanlığın­dan itibaren ve özellikle halefi Gonzales Videla (o da radikal bir sağcıydı) devrinde (1946-1951) halk cephesi rejimi yozlaşarak yeni muhafazakâr bir tutum benimsedi ve Amerika’nın desteklediği soğuk harp siya­setinden yana çıktı. Ama sonunda halk cephesi parçalandı ve cepheyi meydana ge­tiren partiler kanun dışı ilân edildi. Şili radikalizmi bundan sonra kendini bir merkez gruplaşması olarak tanıtmak istedi. Ama başarılı olamadı. Halk üstündeki et­kisini yavaş yavaş kaybederek sonunda fır­satçı bir siyaset takip etti. Bundan ötürü, 1964′te Frei’nin Hıristiyan-Demokrat partisi­ni, 1970′te de Allende’nin Sosyalist partisini destekledi. Arjantin’deki Medenî Radikal birlik, 1891′de kuruldu ve 1916′da Yrigoyen’in seçilmesiyle iktidarı ele geçirdi.

İleri sürdüğü siyasî reform programı saye­sinde halk kitlelerinin desteğini kazandı. Partinin tutarlı olmayan yapısı, yani bir yandan Buenos Aires orta sınıfının etkisi, öte yandan oligarşik grup liderlerinin ha­kimiyetindeki bir kadro tarafından yönetil­mesi, Yrigoyen’in arjantin siyasî bünyesinde gerçek bir değişiklik yapabilmesini en­gelledi. Buna karşılık, radikalizmin muha­fazakâr tabanı, 1919′daki «kanlı hafta» ve patagonyalı rençberlerin 1921′deki grevi gi­bi olaylar dolayısıyle kendini açığa vur­muş ve ağır bastırma tedbirlerinin alınma­sına yol açmıştı. Alvear’ın cumhurbaşkan­lığı sırasında, kişileri putlaştırmağa karşı olanlar, oligarşiye daha yakın kanatları biraraya topladı. Bundan kuvvet alan grup, Yrigoyen’den ayrıldı ve onu aşırı demago­jiyle suçladı. Bu ayrılmadan en fazla Yrigoyen faydalandı; 1928 seçimlerinde kendini tam bir halk taraftarı olarak ileri sürdü ve adaylığını koydu.
Ancak, 1930′daki askerî darbe Yrigoyen ta­raftarlarının bu sola dönüşlerini boşa çı­kardı. Bir süre taraf tutmayan yrigoyen’ciler (1930-1934 arası) parlamento muhale­fet grubu olarak yeni rejime katılma ka­rarı aldılar. Peron devrinde, radikalizm et­kisini daha da kaybetti. Yeni bölünmeler ortaya çıktı. Halkçı radikallerle görünürde daha solda olan uzlaşmaz radikaller birbi­rinden ayrıldı.
Bunlardan ikinci grup Frondizi vasıtasıyle peron’cu kütleleri kendine çekmeğe çalış­tı. Bu arada sanayi burjuvazisiyle A.B.D. kapitalizminin desteğini kazanmayı da amaç edindi. Frondizi, 1963′te, uzlaşmaz radikalizmi terk ederek Movimiento de ingegracion y Desarrollo’yu (Birleşme ve Ge­lişme Hareketi) kurdu. (ML)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİKALİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADHAKRİŞNAN (Sarvepalli)

Tarih 17 Haziran 2009

RADHAKRİŞNAN (Sarvepalli), hintli siya­set adamı (Tiruttani, Madras 1888). Madras’ta felsefe profesörlüğü yaptı.
Oxford’da, Karşılaştırmalı Din Tarihi kürsüsüne geti­rildi (1926). Hindistan’a dönüşünde Kalküta’da öğretime devam etti (1930). Sonra yine Oxford’a (1936) gitti, Doğu Dilleri kürsüsü profesörlüğüne tayin edildi. Benares üniversitesi rektörü (1939) oldu, Unesco’da Hint delegasyonunu yönetti (1946-1952). Sovyet Rusya elçiliği yaptı (1949-1951), 1952′de Hindistan cumhurbaşkanı yar­dımcısı, 1962′de cumhurbaşkanı oldu.
Tagor ve Gandhi’nin düşüncelerine yakın olan gö­rüşlerini The Hindu View of Life (Hinduların Hayat Görüşü) [1927], Religion and Society (Din ve Toplum) [1947], East and West (Doğu ve Batı) [1956] adlı eserlerin­de dile getirdi. 1967′ye kadar cumhurbaş­kanlığı görevinde bulundu. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADHAKRİŞNAN (Sarvepalli) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADBRUCH (Gustav)

Tarih 17 Haziran 2009

RADBRUCH (Gustav), alman hukuk bil­gini (Lübeck 1878-Heidelberg 1949). Birinci Dünya savaşından sonra siyasî hayata atıl­dı; Wirth ve Stresamann hükümetlerinde Sosyalist partiden adalet bakanı oldu; ama özellikle hukukla ilgili konular ve hukuk felsefesi üstüne incelemeler yaptı; Heidelberg (1910), Königsberg (1914), Kiel ve tek­rar Heidelberg (1926) üniversitelerinde ders verdi; 1933′te nazi aleyhtarı davranışları yüzünden profesörlükten uzaklaştırıldı.
Baş­lıca eserleri: Rechtsphilosophie (Hukuk Fel­sefesi) [1914], Kulturlehre des Sozialismus (Sosyalizmin öğretilmesi) [1922], Gestalten und Gedanken (Şekiller ve Düşünceler) [1944]. (M)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADBRUCH (Gustav) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RACİNE (Jean)

Tarih 17 Haziran 2009

RACİNE (Jean), fransız trajedi yazarı (La Ferte-Milon 1639 – Paris 1699). Anne ve babasını çok küçük yaşta kaybeden Racine Port-Royal rahibeleri tarafından yetiştiril­di.

1658′de Harcourt kolejinde felsefe öğ­renimine başladı. Bu arada şiirler de ya­zıyordu; 1660ta yayımlanan La Nymphe de la Seine (Sen Nehrinin Perisi) çok beğe­nildi. 1660 ve 1661′de Amasie ve Les Amours d’Ovide (Ovidius’un Aşkları) adlı iki trajedi yazdı (oynanmayan bu eserler kaybolmuştur). Rahip olmayı tasarlıyordu. Bir ruhanî ödenek ve mevki elde edebilmek için Uzes’e (kasım 1661) gitti fakat hayal kı­rıklığına uğrayarak 1662 sonlarında veya 1663′ün başında Paris’e döndü. Yeniden tiyatroya yöneldi, fakat ilk piyesi Thebaide (haziran 1664) pek tutulmadı. Ama Alexandre (İskender) [aralık 1665] oyunuyle za­manının başta gelen yazarları arasında yer aldı, 1667′den itibaren de büyük eserlerini vermeğe başladı:
Andromaque (1667), Les Plaideurs (Davacılar) [1668]; Britannicus (1669); Berenice (1670), Bajazet (Bayezid) [1672]; Mithridate (1673); tphigenie (1674); Phedre (1677). Bunların hepsi aynı başarıya ulaşamadı, özellikle Britannicus üstüne çe­şitli yorumlar yapıldı. Ama gene de Racine, kamuoyunca zamanının en büyük tra­jedi yazarı olarak kabul edildi. Onun de­hasını kabul etmek istemeyenler yalnız Corneille taraftarlarıydı. Saray ise Racine’i tu­tuyordu. 1677′de, Racine’in artık trajedi yazmayacağını duyan halk çok şaşırdı. Bu kararın birçok sebebi vardı.

Louis XIV, Racine’i Saray’ın resmî tarihçiliğine tayin etmişti; bu resmî görev, şairlikle bağdaşamazdı, öte yandan, 1665′ten beri Port-Royal ile arası bozuk olan Racine, ken­disini yetiştirenlerin sert ilkelerine dönmüş­tü. Bir de Phedre’e karşı yöneltilmiş saldı­rılar Racine’i hayli üzmüştü. Hoş karşı­lanmamış olmasına rağmen Phedre, kısa zamanda başarıya ulaştı. Mayıs 1677′de Ra­cine evlendi ve böylece hayatında yeni bir dönem başladı.

On iki yıl sonra tekrar tiyatroya döndü. Mme de Maintenon’un isteği üzerine, Saint-Cyr okulu yatılı kız öğrencileri için Esther’i (1689) ve Athalie’yi (1691) yazdı. Tiyatro­ya düşman olan sofular Mme de Maintenon’a baskı yaparak bu oyunu oynattırma­dılar. Provalar durduruldu, Racine de bun­dan böyle dinî trajediler yazmaktan vaz geçti. Artık koyu bir hıristiyan gibi yaşamağa başlayan yazar yalnız çocuklarının eğitimiyle ilgilendi. Louis XIV ona yakın­lık gösteriyordu. Ama şair, Port-Royal’e bağlılığını saklamıyordu. Büsbütün gözden düşmemişti ama itibarı azalmıştı. 1698′de hastalandı ve 21 nisan 1699′da öldü. Tiyatro eserleri, bütünüyle ele alındığında Racine’in, Corneille ile Quinault arasında kendine özel bir yol bulmak çabasında olduğu görülür. Corneille 1660′tan sonra, aş­kın hür ve kahramanca bir duygu olarak ikinci plana atıldığı, buna karşılık ahlâkî ve siyasî düşüncenin ağır bastığı bir tra­jedi anlayışını benimsemişti.

Buna karşılık Quinault, duygusal olmayan her çabayı kü­çümsüyor, aşkı karşı konulmaz, akıl dışı, coşkun ama kısır bir tutku sayıyordu. Ra­cine ise tutkuyu, insanları cinayete ve ölüme kadar sürükleyen bir şer kuvveti ola­rak görür, öte yandan, trajedilerinde diya­logu Corneille veya Quinault gibi ele al­maz. Corneille diyaloguna ahlâkî özdeyiş­ler, manevî hayatla ilgili genel gerçekler, serpiştirmeğe meraklıdır. Quinault’nun traje­dileri aşk üstüne söylenmiş vecizelerle süslüdür. Racine’in diyalogu ise, kişilerin bir­birlerini yumuşatmağa veya yararlanmağa çalıştıkları bir çeşit karşılıklı çalışmadır.
Racine trajedisinin bu genel niteliklerine, Andromaque’tan Phedre’e kadarki eserle­rinde belirli bir şekilde gelişen özellikleri de eklemek gerekir. Başlangıçta, yunan et­kisinden çok latin etkisi altındadır. Andromague’ının konusunu Euripides’den değil Vergiliuş’tan almıştır. Britannicus ile Berenice’î yazdığında trajedi anlayışı Corneille’inkinden pek farklı değildi. Fakat Mith­ridate ile başlayan bir gelişme, İphigenie’de daha da belirgin bir hale geldi ve Phedre’de tam bir olgunluğa ulaştı. Ra­cine yunan trajedisine döndü ve tanrıların hükmettiği kutsal dram havasını buldu. Tenkitçiler her zaman Racine’in sanatın­daki olgunluğa, klasik trajedi kurallarına uymaktaki rahatlığına ve en ufak bir yan­lışa bile düşmeyişindeki ustalığına hayran olmuşlardır. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACİNE (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RABİA ADEVİYE Kaysiye

Tarih 17 Haziran 2009

RABİA ADEVİYE Kaysiye, arap kadın şairi ve mutasavvıfı (?, 713 – Basra 801).
Hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Ço­cukluğunda çalındığı veya cariye olaraksatıldığı söylenir. Azat edildikten sonra dünya işlerinden el çekerek kendini tasav­vufa verdi. Basra’da yerleşti.
Kısa bir sü­re içinde çevresinde büyük bir kalabalık toplandı. Kendine inananlar arasında Ma­lik bin Dinar, Zahid Rebah el-Kays, hadis ravisi Süfyan el-Savri ve Sufî Şakik el-Belhî vardı. İnsanın, içine kapanmakla Tan­rı sırrına ulaşacağı görüşünü savunurdu. Ona göre bütün varlık türleri Tanrı’da bir­liğe ulaşır. Var olan yalnız Tanrı’dır.
Ev­ren ve kapsadığı varlık türleri Tanrı’nın değişik nitelikler içinde görünüş alanına çıkmasıdır. Tanrı’ya varmanın tek yolu sev­gidir. Rabia, islâm tarihinde insanın dünya işlerinden el çekerek içine kapanmasıyle ol­gunlaşacağına inanan ilk sofidir, inançla­rını dile getiren, tasavvuf konularını usta­lıkla işleyen şiirleri vardır. Kendinden son­ra gelen ve içe kapanmayı ilke edinen şair­leri etkiledi. Eski mecmualarda dağınık bir durumda olan şiirleri sonradan biraraya toplandı. Rabia üstünde doğu ve batı araş­tırıcıları tarafından yapılan yorumlar ve çalışmalar vardır. (M)

RABİA GÜLNÛŞ. Bk. GÜLNÛŞ SULTAN.
RABİA HATUN. Bk. BÂLÂ HATUN.

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABİA ADEVİYE Kaysiye hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Rabia

Tarih 17 Haziran 2009

Rabia, Halide Edip Adıvar’ın Sineklibakkal romanının kadın kahramanı.

İstanbul’­un yoksul mahallelerinden Sineklibakkal’da yaşayan Rabia, bakkal ve ortaoyunu sanatçısı Tevfik’in kızıdır. Annesiyle baba­sı ayrıldığı için, mahalle imamı büyükba­bası tarafından yetiştirilir. Sesi güzel olan Rabia hafız ve mevlitçi olur. Abdülhamid II’nin zaptiye nazırı Selim Paşa ile ka­rısı Sabiha Hanımın himayesini görür; on­ların konağında alaturka musiki dersi alır. Paşanın oğlu Hilmi ile Tevfik, «genç türkler»in istibdat yönetimine karşı giriştikleri çalışmalardan dolayı Şam’a sürüldükten sonra Rabia babasının dükkânını işletir. Selim Paşanın konağında Hilmi’ye piyano dersi veren, daha sonra da islâm dinine girerek Osman adını alan italyan Peregrini ile evlenir. Meşrutiyet’in ilânı üzerine sür­günden dönen babası, eşi ve yeni doğan çocuğuyle mutluluk içinde yaşar.
Rabia, yerli hayatın ve göreneklerin ayrıntılarıyle canlandirıldığı eserde türk ve islâm dünyasının değerlerini temsil eder. Peregrini ile evlenmesi, Batı’nın akliyle Doğu’nun iç zenginliğinin sentezine işaret sayılır. (M)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Rabia hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RABELAİS (François)

Tarih 17 Haziran 2009

RABELAİS (François), fransız yazarı (La Deviniere, Chinon yakını 1494′e doğr. – Pa­ris 1553). Babası Chinon krallık mahkeme­sinde avukattı.
Rabelais, 1520′de Fontenayle-Comte’daki Puy-Saint-Martin manastırın­da kaldı. Burada Pierre Amy ile Yunanca çalışıyor, o arada da Guillaume Bude ile mektuplaşıyordu. Papa Clemens VII’nin iz­niyle, 1524-1525′te benedikten tarikatına gir­di. Burada fikir çalışmaları için elverişli bir sığınak bulacağını umuyordu. Manastırın başrahibiyle Poitou ve Perigord’u, sonra da Liguge’yi ziyaret etti.
1527 Başlarında papazlıktan ayrıldı, en ünlü üniversite şehirlerini dolaştı ve 17 eylül 1530′da Montpellier Tıp fakültesine yazıldı, burada büyük bir ün kazandı. Para sıkıntı­sı yüzünden, Lyon’a giderek, henüz doktor unvanını almamış olduğu halde Pont-du-Rhöne hastahanesinde hekimliğe başladı. Bir fikir ve yayın merkezi olan bu şehirde 1532′de Hippokrates’in AphorismoVsini (öz­lü Sözler), sonra da büyük eserinin ilk kita­bı olan Horribles et Epouvantables Faits et Prouesses du tres Renomme Pantagruel’i (Çok ünlü Pantagruel’in Korkunç ve ürkütücü Marifetleri ve Kahramanlıkları), ya­yımladı. Yeni koruyucusu Paris piskoposu ve diplomat Jean du Bellay, Roma’ya görev­li giderken Rabelais’yi de hekim olarak ya­nında götürdü.
Rabelais, Lyon’a dönüşün­de, Pantagruel’in gördüğü ilgiden cesaret alarak, ekim 1534′te Vie tnestimable du Grand Gargantua, Pere de Pantagruel’i (Pantagruel’in Babası Koca Gargantua’nın Paha Biçilmez Hayatî) çıkardı. 1535′te Lyon’dan ayrılarak Jean du Bellây ile yeniden İtal­ya’ya gitti fakat bu arada Lyon’daki görevi­ne son verilmişti; kardinal Saint-Maur- les -Foses Piskoposluk meclisinde ona bir üye­lik maaşı bağladı.

Bundan sonraki on yılını (1536-1546) Rabe­lais hekimlik yaparak ve maceralı bir hayat sürerek geçirdi. 1597′de Montpellier’de dok­tor unvanını aldı, sonra kralın çevresine ka­bul edildi ve resmî bir şahsiyet oldu. Kar­dinalin kardeşi Guillaume du Bellay, Piemonte’ye gittiği sırada (1540), Rabelais he­kim olarak onun yanında bulundu. Langey senyörünün ölümünden sonra, Krallık divanına danışman tayin edildi ve Poitou’ya yer­leşti. 1546 Başlarında Tiers Livre des Faicts et Dicte Heroigues du Noble Pantagruel’i (Asil PantagrueJ’in Kahramanca İşleri ve Sözlerinin üçüncü Kitabı) Navarra kraliçe­si Marguerite’e armağan etti. Sorbonne, bu kitabın «çeşitli sapık görüşlerle dolu» oldu­ğunu öne sürdü ve önceki eserleri gibi bu eserini de suçladı. Rabelais, Metz’e kaçarak, yeni bir görevle Roma’ya gönderilen Jean du Bellay’ye katıldı. Lyon’dan geçerken Quart Livre de Pantagruel’i (Pantagruel’in Dördüncü Kitabı) yayımlattı (1548).

Bu ese­rin devamı ancak 1552′de çıktı. Rabelais, ha­yatının son iki yılında, Du Bellay’nin koruyuculuğu sayesinde Meudon’da papazlık yaptı. Bu neşeli papaz, vaktinin çoğunu Pa­ris’te geçiriyor ve sık sık «sağlık cenneti» adını verdiği Saint-Maur-les-Fosses’ye gidi­yordu, ölümünden dokuz yıl sonra, Cinguieme Livre de Pantagruel’in (Pantagruel’in Beşinci Kitabı) ilk bölümleri Ulsle Sonantc adiyle yayımlandı. Bu eserin tamamı 1564′te Lyon’da çıkmıştı. Yazarın ölümünden sonra yayımlanan bu kitabın gerçekliği üstünde şüpheler belirdi. Ancak eser, Rabelais’ye maledilebilecek bir çaptadır. Ronsard, Ra­belais’yi kendini içkiye vermiş ayyaş olarak tanıtır. Hakkında söylenenler, onun gerçek kişiliğini uzun süre gölgelemiştir. Rabelais XVII. ve XVIII. yy.da da okunmuştur. Oy­sa, o sıralarda rönesans eserleri gerektiği gibi değerlendirilmiyordu. Bundan ötürü bu çağlarda Rabelais’nin sadece açık saçık an­latımına önem verildi. Onu «fransız edebi­yatının yaratıcısı» sayarak gerçek yerine oturtan Chateaubriand’dır.

Rabelais’de, XVI. yy.ın ilk yarısındaki hümanistlere özgü, doy­mak bilmeyen bir öğrenme isteği vardı. Gar­gantua’sı ve Pantagruel’i zamanın bütün bü­yük meselelerini alaycı bir biçimde dile getirmek için kullandığı birer araçtır. Rabe­lais, okurundan, eserindeki «özlü ilik»i çı­karmasını ve fanteziler ardındaki derin dü­şünceye varmasını bekler. Bu düşüncenin te­mel özelliği, ortaçağ zihniyetine karşı bir tepki olmasıdır: Rabelais, Hıristiyanlığın inr san bedenini hor görmesinden ve bâtıl inançlardan nefret eder, eserinin her satırın­da insan yaratılışına ve insanlığı ileri götü­recek olan bilime inancını belirtir. Kiliseye, skolastiğe, geleneksel eğitim metotlarına say­gısızlığı reformların bir an önce uygulan­masını istemesindendir; ustası saydığı Erasmus gibi, Rabelais’yi de hiç biı kilise tut­mamış, katoliklerce protestan dostu, protestanlarca da dinsiz sayılmıştı.

Gerçekte Rabelais, hiç bir kapıya kul olamayacak kadar düşünce hürriyetine bağlıdır: insanoğlunun türlü çılgınlıklarını hoş görmek ve derin bir iç huzura kavuşmak için başvuru­lacak tek kaynak onca akıldı. Kahkaha, onun elinde, hayal kırıklığının tek ilâcı ol­muş, Theleme manastırının alınlığına yazdığı vecizeyle de, sağduyuya beslediği güveni belirtmişti.
Hikayeci olarak Rabelais, her şeyden önce eşsiztir usta, eşine az rastlanır bir kelime cambazıdır; ele aldığı her tipi canlandırma yı gözümüzün önünden gitmeyecek ayrıntı­ları bulup yerine oturtmayıbilir. Güldürme sanatının bütün inceliklerinden, bütün imkanlarından yararlanmakta ustadır: hele ön­sözlerinde ve halk hikâyelerindeki kelime cümbüşü insanı âdeta sarhoş eder.

Çağının toplumunu, bıyık altından gülerek gözümü­zün önüne seriverir ve ölümsüz tipler yara­tır (Panurge, Picrochole, Bridoie v.b.). Hic­vinde kin değil, candan bir kahkaha, ince bir mizah ve coşkun bir neşe vardır. Bunca zamandıı bunca insanı büyüleyebilmesinin sırrını, gerçek ile hayali, kaba saba şakalar ile en ince mizahı bağdaştırmasında arama­lıdır, öyle ki, onun deyimiyle «ayak takımı» da, «en seçkin aydınları» da bu eserde ara­dıklarını bulabilirler. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABELAİS (François) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RABEARİVELO (Jean-Joseph)

Tarih 17 Haziran 2009

RABEARİVELO (Jean-Joseph), madagaskarlı şair ve yazar (Tananarive 1903-ay.y. 1937). On üç yaşında, genel kültürünü ve edebiyat bilgisini tek başına geliştirmek amacıyle öğrenimini yarıda bıraktı.
Hova di­lini öğrendi; ayrıca fransızca ve ispanyolca da yazmağa başladı. Klasik türdeki eserler­den (La Coupe de Cendres [Küllerden Ka­deh], 1924) sonra geleneksel nazım ölçüsü­nü bıraktı ve serbest nazım tarzını seçerek avrupa kültürünün mitleriyle ülkesinin gele­neksel temalarım birleştirdi: Presque Songes (Düş gibi) [1934], Chants pour Abeone, Abeone İçin Şarkılar) [1934]. Sahne için, korolu bir kantat şeklinde, İmaitsoanala, Fille d’Oiseau (İmaitse anala, Kuşun Kızı) adlı bir eser yazdı; ama güç hayat şartları­na ve kızı Voahangy’nin ölümüne dayana­mayarak intihar etti. Bir romanı (L’Aube Rouge [Kızıl Tanyeri]), bir şiir derlemesi (Trefles [Yoncalar]), bir madagaskar şiiri antolojisi, Vieilles Chansons de s Pays d’imerina (imerina Ülkelerinden Eski Şarkılar) [1939], günlüğü (Calepins Bleus [Mavi Def­terler]) ölümünden sonra yayımlandı. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABEARİVELO (Jean-Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAABE (Wilhelm)

Tarih 17 Haziran 2009

RAABE (Wilhelm), alman yazarı (Eschers-hausen, Braunschweig, 1831-Braunschweig 1910). JACOB CORViNUS takma adiyle ya­yımladığı ilk romanı Die Chronik der Sperlinsgasse (Sperling Sokağı Kroniği) [1857] büyük ilgi gördü.
Asıl adiyle yayımladığı ikinci eseri Die Leute aus dem W aide (Va­dideki İnsanlar) [1863] Goethe’nin Wilhelm Meister’inden ilham alınarak yazıl­mış sembolik bir romandır. Yazar, daha sonra, konusunu özellikle sıradan insanla­rın hayatından ve onların göze çarpmayan günlük kahramanlıklarından alan roman­lar ve küçük hikâyeler dizisine başladı. Bunlarda bazen, üçleme roman Aç Papaz (Der Hungerpastor) [1864], Abu elfan (1868) ve Schüdderump”ta (1870) olduğu gibi ağırbaşlı bir anlatım, bazen Deustcher Mondschein (Almanya’da Ay Işığı) [1873-1875] veya Horacker’de (1876) görül­düğü gibi duygulu bir nüktecilik, bazen de Stopfkuchen’de (1891) olduğu gibi, bire­yin kaderini doğuran insan ruhunun derin­liklerine doğru yöneliş göze çarpar. Raabe’in Des Reiches Krone (İmparatorluk Tacı) [1873] gibi tarihî hikâyeleri de vardır. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAABE (Wilhelm) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİNTON (Rene)

Tarih 17 Haziran 2009

QUİNTON (Rene), fransız fizyolojisti (Chaumesen-Brie 1867 – Paris 1925). College de France’ta Patolojik Fizyoloji laboratuvarında asistan olarak çalıştı, özellikle L’Eau de Mer, Milieu Organique (Organik Ortam, Deniz Suyu) [1904] adlı büyük eseriyle ta­nındı. Bu eserde, iç ortamımızın, hayatın başlangıcı olan deniz suyunun bir devamı olduğunu gösterir ve deniz suyunun hasta­lıkların tedavisinde kullanılabileceği sonu­cuna varır. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNTON (Rene) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİNTİUS CURTİUS RUFUS

Tarih 17 Haziran 2009

QUİNTİUS CURTİUS RUFUS, latin tarih­çisi (M. S. I. yy.). Vita Alexandri (iskender’in Hayatı) adlı on ciltlik eserinin ilk iki cildi kayıptır. Retorikçilerin öğrencisiydi. Tarihî doğruluğu pek önemsemezdi; coğ­rafya bilgisi de daha çok fanteziye dayanır­dı. Buna karşılık, üslûbu ve olayları hikâye biçiminde anlatışı sürükleyicidir: savaşların veya olayların genel çerçevesini tasvirde, konuşmalarda, ahlâk dersi veren açıklama­larda ve psikolojik analizlerde oldukça başarılıdır. Eserin merkezini meydana getiren iskender, ustalıkla canlandırılmıştır. Quintius, üslûp bakımından Titus-Livius’u taklit etmek isterse de yer yer Seneca’yı andırır ve tumturaklı sözler söylemekten kurtula­maz. Ama eserde ince düşüncelere ve istia­relere de rastlanır. Vita Alexandri Ortaçağ­da büyük bir başarı kazanmıştı. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNTİUS CURTİUS RUFUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADO (Şevket)

Tarih 17 Haziran 2009

RADO (Şevket), türk yazarı (Radovişte [Yu­goslavya] 1913). İlk ve ortaöğrenimini İs­tanbul’da yaptı. Ankara Hukuk fakültesini bitirdi (1936). Son Posta (1933) ve Akşam (1934) gazetelerinin Ankara muhabirliği, fık­ra yazarlığı (1937), İstanbul’da bazı liseler­de sosyoloji öğretmenliği yaptı. Resimli Ha­yat dergisini yönetti. 1956′dan bu yana Ha­yat yayınlarını yönetti. Uzun süre İstanbul radyosunda sohbet konuşmaları yaptı.
Eser­leri: Eşref Saat (1956); Ümit Dünyası (1957); Hayat Böyledir (1962); Aile Sohbetleri (1962); 50. Yılında Sovyet Rusya (Gezi not­ları, 1968); Kördüğüm ve Ötekiler (şiirler, 1970). [M]

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADO (Şevket) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUEBEC eyaleti

Tarih 16 Haziran 2009

QUEBEC eyaleti, Kanada’nın doğusunda eyalet; 1 539 843 km2; 5 744 000 nüf. Merke­zi, Quebec; başlıca şehri, Montreal.
• Coğrafya. Quebec eyaletinin toprakları Kanada’daki üç büyük coğrafî bütün üze­rinde uzanır: Kanada «kalkanı», Laurenti­des bölgesi, Apalaş bölgesi. Güney (Laurentides) ve doğu (Nouveau Quebec) kısmını içine aldığı Kanada «kal­kanı» geniş ormanlarla kaplı ve birçok göl, çukur ve tepeciklerden meydana gelen bir labirent görünüşündedir. Laurentides böl­gesi ırmağın her iki kıyısında (Saint – Laurent ülkesi, Montreal ovası) uzanan bir alçak topraklar bölgesidir. Apalaş bölgesi ise tepe çizgilerinin hâkim olduğu’bir yay­lalar (Gaspesie, halicin güney yaylaları, do­ğu kantonları) kesimidir, iklim kışın sert (Quebec’te ocak ortalaması: —12,4°C), ya­zın sıcaktır (Ouebec’te ağustos ortalaması: 18,7°C); bol yağmur yağar (Quebec’te 1 070 mm); kar Quebec’te beş altı ay kalkmaz.

Eyalet, ülkenin büyük tarım bölgelerinden bi­ridir. Bununla birlikte toprağın ancak onda biri (Montreal ovası, Doğu kantonları, Saint-Jean gölü bölgesi, Abitibi-Temiseamingue çukuru) tarıma elverişlidir. Eyalet, zen­ginliğini toprakların çok eski tarihlerden beri yoğun bir şekilde değerlendirilmesine borçludur. Tarla açma işine Saint-Laurent’dan ormana doğru birbirini takip eden «rang»lar halinde başlandı. XIX. yy. ortala­rında ırmağın kıyılarından çok öteye yerle­şildi (Saint-Jean gölü bölgesi, Abitibi-Temis-camingue). Tarım sisteminde çeşitli tarım, küçük ve orta mülkiyet ağır basar. Fransız asıllı kanada köylüsü toprağına bağlıdır ve kendi işlediği tarlasında tahıl, yemlik bitki, sebze yetiştirir; her çiftliğin kendi bostanı ve meyve bahçesi, çoğunlukla da akça ağaç diktiği ormanı ve içinde sütçül inek, koyun ve domuz beslediği ağılambarı vardır.

Bununla birlikte Quebec sütçülüğe yönelmiş olduğu için tarımda yemlik bitkiler ağır basar. İdare bölümlerinde tek tip tarım yapılır. Joliette’te tütün, Orleans adasında meyve, Montreal’e doğru sebze, Napierville’de patates v.b. Balıkçılık (Gaspesie), kürk hayvanı yetiştiriciliği (gümüşü tilki, vizon), birçok bıçkıhaneye ve büyük kâğıt hamuru ve kâğıt fabrikalarına hammadde sağlayan ormanlar, ek gelir kaynaklarıdır. Quebec, Ontario’dan sonra ülkenin en bü­yük sanayi bölgesidir. Yeraltı altın ve bakır (Noranda-Rouyn, Malartic, .Vald’Or), am­yant (Asbestos, Thetford Mines v.b.), de­mir (Lac-Allard) bakımından zengindir; ay­rıca ormanlar önemli bir gelir kaynağıdır, üstelik Saint-Laurent suyolu ve beyaz kö­mür de eyaletin zenginliğini artırır. Saguenay (lle-Maligne, Chutea-Caron, Ship-shaw), Saint Laurent (Beauharnois, Les Cedres), Saint-Maurice (Shawinigan, Grand, Mere, La Tuque), Gatineau, Ottawa v.b. ırmakları üzerinde büyük hidroelektrik santralları kurulmuştur. Bu santralların üret­tiği elektriğin üçte birini kâğıt hamuru ve özellikle alüminyum (Arvida, Shawinigan Falls, Beauharnois) sanayileri tüketir. Çok çeşitli olan imalât sanayii, Montreal, Doğu kantonları, Saint-Maurice, Quebec, Saguenay ve Ottawa bölgelerinde toplanmıştır. Turizm de (Laurentides, Gaspesie) önemli bir gelir kaynağıdır.

• iktisat.. Eyaletin nüfusu 1961′den beri 500 000 kişi kadar arttı; bu artışın başlıca sebebi doğumların ölümlerden fazla olma­sıdır. Toplam artışın yarısını eyalet nüfu­sunun yüzde 40′ından fazlasının yaşadığı Montreal çekmiştir.1964′te Quebec değer bakımından kanada maden üretiminin yüzde 19,8′ini sağladı. Bu oldukça yüksek orana, demir filizi çı­karımı (Jeannine ve Wabush göllerindeki yataklarla Knob Lake [Schefferville] yatak­ları) ile altın, çinko (Mattagami gölü çev­resinde) ve amyant üretimi (dünya üreti­minin yarısından çoğu) sayesinde ulaşıldı. 1965 Başında Quebec, hidroelektrik alanında Kanada’nın toplam üretiminin üçte birin­den fazlasını (büyük kısmı Hydro-Quebec’in kontrolü altında olan 10 000 MW) üretiyordu. 1964′te Carillon santralının tamam­lanmasından sonra Manicouagane ve Outardes ırmakları üzerinde girişilen çalışma­larla Quebec’in ülkedeki üstünlüğünün art­ması beklenmektedir. Ayrıca termik enerji de önemlidir: Sorel yakınında Tracy’de 600 MW’lık bir santral kurulmuştur. Eyaletin kanada imalât üretimindeki payı 1964′te yüzde 29,7 iken Ontario’nunki yüz­de 50 idi. Kişi başına üretim Ontario’dakinden çok azdır.
Quebec’te daha çok ek değeri az olan sanayiler yerleşmiştir. Dokumacılık, kereste sanayii. Sanayinin bu yapısı hayat seviyesinin millî ortalamadan epeyce, komşu eyaletinkinden ise çok düşük olmasını açıklar. 1964′te kişi başına ma­lî gelir Quebec’te 1 567 dolar, Ontario’da 2 113 dolardı (bütün Kanada için 1 812 do­lar). Enerji elde edebilme imkânlarına (hiç olmazsa elektrik alanında, maden üretimi­nin önemine, Saint-Laurent denizyoluna ve ülkenin en, büyük merkezinin burada ol­masına rağmen giderilemeyen bu eşitsizliğin sebebinin iç yatırımların yönelimiyle ilgili olduğu ve kısa vadede değiştirilemeyeceği sanılır.

• Tarih. Tarihi Kanada’nınkiyle eşit olan bu büyük eyaletin sınırları 1763′te çizildi. 1791 Antlaşmasından sonra Aşağı Kanada adını aldı ve 3867′de Kanada konfederasyonunun ilk dört eyaletinden biri haline geldi. İkinci Dünya savaşından beri Quebec siyasetinin başlıca özelliği, muhafazakâr başbakan Maurice Duplessis’in uzun süre (1944-1960) iktidarda kalmasıdır. Duplessis’i rakipleri geçmişe dönük siyaseti ve seçim geleneklerini yozlaştırması bakımından tenkit ettiler.
1960 Seçimlerinde büyük bir zafer kazanan liberaller, Millî Birlik’in çı­kardığı 44 milletvekiline karşılık 50 millet­vekili çıkardılar. Jean Lesage yönetiminde kurulan yeni hükümetin başlattığı reform­lar, «sessiz devrim»i meydana getirdi: ik­tisadî alanda reformlardan bir kısmının he­defi Amerikalıların veya ingiliz asıllı Ka­nadalıların işletmelerinin ve sermayelerinin etkisini azaltmak (elektrik üretiminin dev­letleştirilmesi gibi) ve sanayileşmeyi geliş­tirmekti; sosyal alanda eski sosyal yapılara el atıldı ve meselâ ‘Katolik kilisesinin eği­timdeki fiilî tekeli, bir Kamu Eğitimi bakanlığının kurulmasıyle yumuşatıldı. Ama kamuoyunun, Kanada federasyonu yapısı­nın değiştirilmesini isteyen unsurları, bu re­formları çok yetersiz buldular. Bunlardan bir kısmı bağımsız ama Kanada’nın öbür eyaletleriyle ilişkili bir Quebec devleti kurul­masını istediler. Bazılarıyse çeşitli kuruluş­lar çerçevesinde tam bağımsızlık için savaş­maktadırlar: başlıca «bağımsızlıkçı» teşki­lât Millî Bağımsızlık birliğidir. Top­lulukların bazısı ise millî kurtuluş mücadelelerine «sömürgecilik aleyhtarı» bir savaş gözüyle bakıyordu. Bu görüş açısından hareket eden bazı militanlar şiddet hareketle­rine başvurulmasını öğütlediler. 1963′te Montreal’de patlayan bombalar birçok kişi­nin ölümüne sebep oldu. «İki dillilik» üs­tüne yapılan bir soruşturmanın (1965) açığa vurduğu gibi, Kanada’da kamuoyunun bü­tün kesimleri Fransızca konuşanların aşa­ğılanmasına karşıdır.
Soruşturma bu eşit­sizliğin Kanada’nın bütünlüğünü tehlikeye düşürdüğünü açığa vurdu. Quebec ile Ka­nada’nın geri kalan kısmı arasındaki buh­ranı, 1966 seçimlerini Daniel Johnson’un yönettiği Millî Birlik partisinin kazanması (51 liberale karşılık, 55 milletvekili) daha da artırdı. Muhafazakârlar Fransızca konu­şulan eyaletle Ottawa arasındaki ilişkilere, milliyetçi bir eğilim vermeğe kalkıştılar. General de Gaulle’ün Montreal Dünya ser­gisini ziyareti (temmuz 1967), olayların hız­lanmasına yol açtı. Quebec halkının coş­kunlukla karşıladığı De Gaulle, nutukların­da kaderlerine hâkim olmaları gereken «Kanadalı Fransızlar»ın hürleştirilmeleri zorunluğunu kesinlikle ortaya koydu; Mont­real’de verdiği kısa nutku «Yaşasın hür Quebec» diye bağırarak bitirmesi, federal hükümetin şiddetli tepkisiyle karşılaştı; bu­nun üzerine De Gaulle, Ottawa’ya yapa­cağı ziyareti iptal etti. O tarihten sonra Quebec ile Fransa arasında Ottawa’yı işe karıştırmadan önemli iktisadî ve kültürel anlaşmalar imzalandı.

1970 Nisanındaki eyalet seçimlerinde Millî Birlik hükümeti yenilgiye uğradı ve seçimi Liberal parti kazandı. Partinin lideri Jean Roberc Bourrassa’nın 12 mayısta göreve başlayan hükümeti, ilk adımda kargaşalık­larla uğraşmak zorunda kaldı. Montreal’­deki ingiliz ticaret ataşesi Cross (5 ekim) ve Quebec çalışma bakanı Pierre Laporte (10 ekim), Quebec Bağımsızlık hareketi mensuplarınca kaçırıldılar. Olağanüstü tedbirlere rağmen Laporte öldürüldü (17 ekim). İngi­liz ataşesi Cross ise, onu kaçıranlarla mü­badele edilmek suretiyle kurtarılabildi. Ça­lışma bakanını öldürmekle suçlanan iki kişi ise müebbet hapse mahkûm edildi. (LM)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEBEC eyaleti hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUARONİ (Pietro)

Tarih 16 Haziran 2009

QUARONİ (Pietro), italyan diplomatı (Ro­ma 1898). Meslek hayatına 1920′de atıldı.
İtalya’da ve dış ülkelerde çeşitli görevlerde bulunduktan sonra Strasa konferansına uz­man olarak gönderildi (1935). Selanik’te başkonsolosluk (1935), Kabil’de bakanlık (1936-1944) yaptı; sonra Moskova’ya bü­yükelçi tayin edildi (1944-1947) ve S.S.C.B. ile savaş yüzünden kesilen ilişkileri başlatmakla görevlendirildi. 1947-1958 Arasın­da Paris büyükelçisi oldu, sonra Bonn’a geçti. Diplomatlık hayatı üstüne ilgi çekici hatıralar yazdı. (M)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUARONİ (Pietro) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUASİMODO (Salvatore)

Tarih 16 Haziran 2009

QUASİMODO (Salvatore), italyan şairi (Siracusa 1901 – Napoli 1968). Yoksul bir aile­den geldiği için, öğrenimini çok erken terk etmek zorunda kaldı.
1921′de Roma’da, ken­di kendine Yunanca ve Latince öğrendi. Görevli olarak İtalya’da seyahat etti; so­nunda Milano’ya yerleşti. Giuseppe Verdi konservatuvarında italyan edebiyatı profesörü oldu ve Milano’nun günlük bir gaze­tesinde tiyatro tenkitleri yazdı. Anlaşılma­sı güç bir şairdir. Gerçeği efsane şekline sokan hayallerinin arkasında kederli bir karamsarlık sezilir.
Başlıca şiir kitapları: Acqua e Terre (Su ve Topraklar) [1930], Oboe Sommerso (Batmış Obua) [1932], Giorno Dopo Giorno (Günler Geçtikçe) [1946], La Vita non e Sogno (Hayat Bir Rüya Değildir) [1949], La Terra impareggiabile (Eşsiz Toprak) [1958] (1959 Nobel Edebiyat armağanı). [L]

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUASİMODO (Salvatore) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUAKER

Tarih 16 Haziran 2009

QUAKER (titreyen anlamında ing. k.). «Dostlar derneği» denen protestan mezhe­bi üyesi.
— ANSiKL. George Fox’un hâkim Bennet’i «Tanrı’ya saygı göstermeye ve Kelâmı önünde titremeye» (ingilizce to guake) davet eden sözlerinden kinaye ile «Dostlar der­neği» üyelerine takılan alaylı lakap. Bu la­kap, 1654′ten sonra kullanılmağa başlandı, XVII. yy. sonunda yerleşti. 1638′de Ame­rika’da Rhode İsland sömürgesini kuran ve insan vicdanının kutsal olduğunu ileri süren püriten Roger Williams, tarikatın öncülerindendir. Derneğin kurucusu, doktrinini ilk defa 1647′de vazeden kunduracı George Fox, kanunkoyucu William Penn ve tek ilâhi­yatçısı da Robert Barclay’dir. «Dostlar»ın iman düsturları: hıristiyana, hayatının bü­tün hallerinde yol gösteren üstün otorite, kalbine hitap eden kutsal ruhtur (buna göre Kutsal Kitap dogma kıstası olmaktan çıkmaktadır); bütün kutsal sırlar ortadan kaldırılmıştır (communio manevî bir işlem­dir); andîçme yasaklanmıştır; nefis müda­faası hakkı yoktur; teşkilâtlanmış bir papaz sınıfı gerekmez; evrensel papazlık kadınlara da açıktır; kült ihtiyarîdir, hiç bir dogma yoktur, insan tabiatının günah sonucu le­kelendiği teorisini reddeden quaker’ler, Calvin’in takdiri ilâhi ile ilgili fikirlerini, lütuf nazariyesini, îman sayesinde bağışlanma na­zariyelerine de karşı çıkıp, sadece ibadet âdetlerini muhafaza etmişlerdir. Quaker’ler birbirlerine «sen» diye hitap eder, üstlerine şapka çıkararak selâm vermeyi ve giyecekle­rinde düğme taşımayı reddederlerdi.

Quaker’ler XVII. yy.da, özellikle 1650′den itibaren büyük gelişmeler gösterdiler, iskoçya’ya yayılarak Fox’un şahsında presbiteryen kilisesine karşı geldiler. 1654-1656 Ara­sında ilk misyonerlerini Amerika’ya gönde­rerek kısa zamanda Rhode İsland, 1676′da Batı New Jersey, 1682′de Doğu New Jersey yönetimini ele geçirdiler. Pennsyîvania top­rağı 1681 şartı ile W. Penn’in mülkiyetine verildi ve quakerlerin üssü haline geldi. Başlangıçta hem İngiltere’de, hem Ameri­ka’da zulüm gördüler. İngiltere’de Restorasyon’dan sonra Charles II’nin Clarendon yasası ile kırbaç ve hapis cezasına çarptı­rıldılar. Kuzey Amerika’da boston püritenleri birçok quaker’i ölüme mahkûm etti­ler (1660-1661 Boston infazları). Ancak bu zulüm çok geçmeden yatıştı. Birçok dinî okul açmalarına elverişli kültürleri, liberal anlayışları ve çalışma şevkleri sayesinde quaker’ler XVIII. yy.da refaha kavuştular, fakat barışçı olduklarından Yediyıl sava­şında Fransa’ya karşı savaşmak için asker toplamayı reddettikleri gibi, Pennsylvania meclisinden de çekildiler ve böylece, bu sö­mürgedeki siyasî etkilerini kaybettiler. Aynı şekilde savaş aleyhtarı olduklarından 1776 Amerikan ayaklanmasında yurtseverlere ka­tılmadılar. XVIII. yy.dan itibaren «Dostlar derneği» gerilemeğe başladı ve bu gerileme XIX. yy.’da devam etti. Quaker’ler kabuklarına çekilerek, dünyada saflıklarını sa­vunmaya koyuldular. «Sekinci» denen bu dönem, aynı zamanda bir tasavvuf dönemi­dir.
Quaker’ler o zamanlar büyük toplum içinde küçük bir toplum halinde yaşamak­taydılar, giydikleri ve biraz da gülünç bir çeşit üniformayı terkettiler. XIX. yy.da quaker mezhebinde iki büyük skhisma mey­dana geldi: katıksız bir deizmi savunan Elis Hicks skhisması (1827-1828) ve muhafa­zakâr olan John Wilbur skhisması (1845-1854). Sonunda, mezhep dört gruba ayrıl­dı: Ortodoks Dostlar derneği (bunlar ger­çek quaker’lerdir); Hicks’ci Dostlar derne­ği; Wilbur’cu Ortodoks Muhafazakâr Dost­lar ve bunlardan ayrılan Philadelphia Dost­ları Dinî derneği. Bununla birlikte, XIX. yy. başından beri, quaker’lerin esirlikle sa­vaşta, halk eğitiminde, hapishanelerin reformunda önemli payları oldu. Aslında anglosakson olan dernek, Birinci Dünya sa­vaşından beri hemen hemen bütün dünyaya yayıldı ve «Milletlerarası Quaker Yardımı» teşkilâtını kurdu. 1947′de ingiliz ve amerikan quaker komiteleri Nobel Barış ödülünü kazandı.

Dünyada, gününmüzde bir dünya komitesi halinde teşkilâtlanmış bulunan 250 000′e ya­kın quaker vardır. Bunların büyük kısmı anglosakson ülkelerinde yaşamakla beraber, Avrupa, Asya ve Afrika’ya da yayılmışlar­dır. Fransa’da birkaç quaker grubu vardır. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUAKER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUADRO (Giambattista)

Tarih 16 Haziran 2009

QUADRO (Giambattista), italyan mima­rı (Lugano? – öl. 1590). Bütün meslek hayatını Silezya ve Polonya’da geçirdi. 1533′ten sonra Poznan’da saraylar ve Polonya Rönesansının en güzel anıtlarından biri olarak bilinen hükümet konağını yaptı. 1569-1572 Arasında Varşova’da Krallık şatosu­nun başmimarı oldu. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUADRO (Giambattista) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİNTANA (Manuel Jose)

Tarih 16 Haziran 2009

QUİNTANA (Manuel Jose), ispanyol şairi ve siyaset adamı (Madrid 1772 – ay.y. 1857). Salamanca üniversitelerinde Melendez Val­des’in öğrencisiydi, Carlos IV hükümetindeki ahlâk bozukluğundan tiksinti duydu.
A Juan de Padilla (1797) adlı ilâhisi, Pelayo (1805) adlı dramı ve Vidas de Espanoles Celebres (Ünlü İspanyolların Hayatı) [1807] adlı eserinin birinci cildi yurt sevgisini ve hürriyet aşkını dile getirir. 1808′de Napolyon’a ve Fransızlara ilk başkaldıranlardan biri oldu (A Espana adlı od’u). İstilâcılara karşı direnişi teşkilât­landırmak için birçok nutuk söyledi, Sevilla ve Cadiz’de merkez cuntasına katıldı. Fernando VII yurda dönünce, gözden düş­tü, Pampeluna kalesine hapsedildi ve 1820′ye kadar orada kaldı. 1822′de, genel yöneticisi olduğu Madrid Merkezî üniversite­sini açtı.

Mutlakıyet idaresinin kazandığı zafer (1823), onu Estremadura’ya sığınmak zorunda bıraktı. Boş vakitlerinde, sona eren devrimi anlatan Cartas a Lor d Holland Hollanda’ya Mektuplar) adlı eserini yazdı, ancak 1835′te eski ününe kavuşabildi. 1855′te toplanan Meclisler önünde kendisine
kraliçe tarafından millî şair olarak taç giy­dirildi. Zamanının ilk lirik şairlerinden bi­riydi. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNTANA (Manuel Jose) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİNTA (Claudia)

Tarih 16 Haziran 2009

QUİNTA (Claudia), romalı vesta rahibesi. Appius Claudius’un soyundandı; hayatı efsanelere konu oldu. Yaşama tarzı pek be­ğenilmiyordu, o da buna bir mucizeyle kar­şılık verdi: M.ö. 217′de Hannibal italya’yı yakıp yıkıyordu; Cumae’deki kâhin kadın, Romalılara, Pessinus’tan Kybele’nin amb­lemi olan siyah taşı getirtmelerini öğüt­ledi; bunu taşıyan gemi Tiber nehri kıyı­larında karaya oturdu. Kâhinler gemiyi an­cak bir bakirenin yerinden oynatabileceğini bildirdiler; Claudia kemerini çözerek rahataça gemiyi denize indirdi. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNTA (Claudia) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİLLARD , (Pierre Antoine

Tarih 16 Haziran 2009

QUİLLARD , (Pierre Antoine), fransız res­samı ve gravürcüsü (Paris 1701-Lizbon 1733). 1726′da Lizbon’a gitti. Mafra ve Alcantara kiliseleri için dinî tablolar, dükün at üze­rinde bir portresini ve Müge’de Cadaval dü­künün şatosu için günlük hayat sahneleri yaptı, üslûbu yer yer Watteau’nunkini an­dırır. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİLLARD , (Pierre Antoine hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUERENA (Lattanzio)

Tarih 16 Haziran 2009

QUERENA (Lattanzio), italyan ressamı (Clusone, Bergamo 1768-Venedik 1853). Verona ve Venedik’te D. Maggiotto’dan ders aldı; özellikle dinî resimler ve portre­ler yaptı. Venedik’in birçok kilisesinde (İsa’nın Çarmıhtan indirilişi, Aziz Giovanni ve Paolo kiliseleri; Sacro Coure, S. Maria Formosa kilisesi v.b.), Londra, Paris, Vi­yana, Berlin müzelerinde eserleri vardır. Venedik’teki San Marco’nun taç kapısı için Kıyamet Günü adlı mozaik kartonu Querena yapmıştır (1836).
— Oğlu LUiGi de ressamdı. Venedik’te çalıştı. Daha çok, manzara ve günlük hayattan sahneler çizdi. Venedik’te Correr müzesinde (1848 Dev­rimini ve Venedik’in alınışını canlandıran on bir pastel), S. Gregorio manastırında (manzaralar) v.b. eserleri vardır. (M)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUERENA (Lattanzio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUEİROZ (Rachel de)

Tarih 16 Haziran 2009

QUEİROZ (Rachel de), brezilyalı kadın edebiyatçı (Fortaleza 1910). Romanlarında (O Quinze [On Beş], 1930; Joao Miguel, 1932; As Tres Marias [Üç Meryemler İçin], 1939), tiyatro eserlerinde (Lampiao [Sokak Feneri], 1953; A Beata Maria do Egito
[Mısırlı Meryem'e], 1958), denemelerinde, tarihî ve otobiyografik hikâyelerinde (A Donzela e a Moura Torta, 1948; Cronicas Escolhidas [Seçme Kronikler], 1958; O Brasileiro Perplexo
[Kararsız Brezilyalı], 1963) brezilya halkının hayatını gerçekçi bir üs­lûpla anlatır. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEİROZ (Rachel de) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PYAT (Felix)

Tarih 15 Haziran 2009

PYAT (Felix) fransız yazarı ve siyaset adamı (Vierzon 1810 – Saint-Gratien, Seine-et-Oise 1889). Avukat oldu (1831), ama, barodan ayrıldı ve edebiyat hayatına atıldı.

Edebiyatçılar derneğinin kurucuları ara­sına girdi. Kralcı gericilerin eseri saydığı romantizmle mücadele etti. Dramlar yazdı: Les Deux Serruriers (İki Çilingir) [1841]; Le Chiffonnier de Paris (Paris Eskicisi) [1847]. Louis Blanc’ın dostuydu. 1848 ve 1849′da montanyar milletvekili seçildi; sos­yalizmin liderlerinden biri olarak kabul edildi, fakat zengin bir aileden geldiği için, Proudhon’un dediği gibi «demokrasinin aristokratı» sıfatından kurtulamadı. 13 Ha­ziran 1849 olayına karıştığı için isviçre’ye, sonra İngiltere’ye kaçtı. 1869′da af edildi. Combat gazetesini kurdu (1870) ve Seine’den milletvekili seçildi (1871); komün üye­si oldu (26 mart). Hayatını kurtarmak için İngiltere’ye kaçtı. Tekrar Fransa’ya dön­dükten sonra (1880), La Commune gazete­sini çıkardı. Marsilya’dan milletvekili seçil­di (1888). [L]

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYAT (Felix) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÜRİTENLİK

Tarih 15 Haziran 2009

PÜRİTENLİK i. (püriten’den püriten-lik; ing. puritanism). Püritenlerin inancı, öğre­tisi. || Mec. Ahlâkî, siyasî konularda taas­sup.

— ANSİKL. Başlangıçta Püritenlik bir öğ­reti değildi, İngiltere’ye has, Kutsal Kitap’a aşırı ölçüde bağlı, alınyazısı kav­ramına saygılı bir inanç ve düşünüş tar­zından ibaretti. XVI. ve XVII. yy.lar İngilteresi’nde halkın gerçekten benimsediği tek metin olan Kutsal Kitap’a bağlılık, onu düşüncelerinin kılavuzu sayan püriten için hayatın temel gerçeğiydi. Püriten’in dünya işlerine, sanata, tiyatroya (1642′de tiyat­roları kapattırdılar) ve genellikle bütün eğ­lence şekillerine karşı duyduğu nefret bu­radan gelir; bu tutumlarının, Kutsal Kitap’ın etkisi yanında, kısmen Stuart’lara ve onların havailiğine karşı besledikleri hınç­la da ilgili olduğu doğrudur. Bu duygu, püritenlerin alınyazısına verdikleri önem sonucu şiddetlendi ve kendilerini, günahkâr halk kütlelerinin üstünde, bir çeşit seçkin­ler zümresi olarak görmelerine kolaylıkla yol açtı.

Püritenlik 1564′e doğru, Anglikan kilisesi­nin piskoposluğu tanımakta devam eden bazı mensuplarının, Prayer Book’ta. hâlâ muhafaza edilen katolik unsurlara baş kaldırmasıyle ortaya çıktı. Calvin ve Zwingli’den etkilenen püritenler, özellikle Cambridge üniversitesindeki mevkilerinden fay­dalanarak, Elizabeth I’in saltanatı boyun­ca büyük rol oynadılar; özellikle katoliklerden kalma âyin kıyafetlerinin kullanılı­şına karşı çıktılar ve böylece «kıyafet» kav­gasını başlatmış oldular. 1583′te kurulan Kilise Yüksek komisyonunun zulmüne uğ­rayınca, büyük topluluklar halinde Hol­landa’ya, sonra A.B.D.’ye göç ettiler (bk. PÜRİTEN); ama bu arada, ingiliz toplu­munun en etkili sınıflarından bazı unsurla­rı kendi saflarına kazandılar. Çoğunlukla presbiteryen çevrelere katıla­rak veya Presbiteryenliği tercih ederek, Ja­mes I’in aşırı piskoposçu anlayışına no bishop, no king («ne piskopos, ne kral») avazeleriyle karşı çıktılar.

Püritenlik, İngiltere devriminde önemli rol oynayacak hale gel­di. Böylece püritenlerin, fertleri, Kilise ile hiç bir bağı bulunmayan serbest topluluk­lar kurmakta serbest bırakma eğiliminde olan bir üçüncü grubu ortaya çıktı. Püritenîik, ağırbaşlılığa değer vererek, zen­ginliği bir seçkinlik belirtisi sayarak, İn­giltere’de kapitalist burjuvazinin oluşması­na ve parlamento rejiminin gelişmesine kat­kıda bulundu, öte yandan, dinî hayatta ferdin rolüne önem vererek, alman piyetizm’i ile ingiliz metodizm’ine kaynaklık et­ti; sonradan, liberal Protestanlığın geliş­mesinde de katkısı oldu; günümüzde Pü­ritenlik Aşağı Kilise (Low Church) içinde varlığını kısmen sürdürmektedir. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜRİTENLİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÜR

Tarih 15 Haziran 2009

PÜR sıf. (fars. k.). Esk. «Dolu, çok, sa­hip» anlamlarıyle bileşik sıfatlar yapar. || Pür-âhenk, çok ahenkli: Saf, pürâhenk bir çocuk sesi sordu. (H. Z. Uşaklıgil). || Pür-âmal, emellerle dolu. || Pür-ateş, ateş dolu. || Pür-azamet, çok azametli. || Pür-bad, çok rüzgârlı. Mec. Kibirli. || Pür-bar, yük­lü. Meyvesi çok (ağaç). || Pür-cuş, coşku dolu: Havada mevcelenir sanihat-ı kudsi-yen I Riyah, ruhumu pürcuş eden, mekâ-lindir (M.Â. Ersoy). ||

Pür-çin, çok karı­şık bükülmüş. || Pür-feyz, çok bol, bolluk dolu. || Pür-dil, yürekli, cesur. || Pür-di-lân, cesur kimseler. || Pür-fer, parlak, ay­dınlık. || Pür-gû, çok konuşan: Pür-gubar, toz dolu: Buhara benzetilir bir yeşil saadet­tir // Gülümseyen ovanın vech-i pürgubarın-da
(Tevfik Fikret). Mec. Kırılmış, çok in­cinmiş. || Pür-hayal, hulyalı. || Pür-hayat, hayat dolu, canlı. || Pür-hiddet (pür-gazap, pür-gayz veya pür-tehevvür), kız­gın, çok kızmış: Sa’d ise oraya pürhiddet olarak çıka geldi (Cevdet Paşa). || Pür-hun, kanlı, kan içinde:
Rastgeldiği şeye çarpı­yor, yaralıyor, yaralanıyor, nihayet nefesi kesilinceye kadar müzmahil ve pürhun kalı­yor (Cenab Şahabeddin). |J Pür-huzur, hu­zur içinde, huzur dolu. || Pür-ıstıfa, seçilmiş, ayrılmış: Anın için hükümet müdafaâtı benim yazılarımın haricinde kalır, ben o bil­diğiniz nezih ve pürıstıfa can ve vicdanım ile bir teşebbüsü hayırhahıde bulunayım de­dim (Atatürk). // Pür-maharet, hünerli, çok usta. || Pür-melâl (veya pür-teessür), üzün­tülü, sıkıntılı: Gülzar pürmelâl ise, bülbül lal ise (Yahya Kemal). || Pür-neşe, çok ne­şeli, neşe dolu. || Pür-nur, nurlu, nur için­de: Her yer karanlık // Pürnur o mevki (Abdülhak Hâmid). || Pür-sihhat, sıhhat do­lu. || Pür-sürud, şarkı söyleyen, nağmeli: Bütün bu kafile efradı pürsürud-ı sürür I Yarıp önünde duran halkı muttasıl gidiyor (M. Â. Ersoy).
|| Pür-sürur, sevinç dolu: Lâmia, ne kadar pürsürur, gülmek için ya­ratılmış (H. Z. Uşaklıgil). || Pür-şevk, çok şevkli, çok heyecanlı. || Pür-şule, pırıl pırıl: Zeki nazarlarının hande-i kebudiyle I Tenev­vür eyleyen ecfanı sanki pürşule (Tevfik Fikret). || Pür-taravet, gençlik dolu, çok taze: Getirir gözlere âfak-ı sabah // Pürta-ravet, yeni bir mey-i nigâh (Cenab Şaha­beddin). [M]

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUVİS DE CHAVANNES (Pierre)

Tarih 15 Haziran 2009

PUVİS DE CHAVANNES (Pierre), fransız ressamı (Lyon 1824-Paris 1898). Yakalan­dığı bir hastalık yüzünden mühendislik öğ­renimini yarıda bırakarak İtalya’ya gitti; orada Rönesans ustalarının fresklerini görün­ce resme karşı bir ilgi duydu.

Paris’e dö­nünce Delacroix’dan, Thomas Couture’den ders aldı. Pieta’sı 1850 Salon’una kabul edildi. Puvis de Chavannes, herkesten uzak yaşıyor, resimlerini çok seyrek olarak ser­giliyordu. Bununla birlikte, 1859′da, Salon’a gönderdiği Av Dönüşü (Marsilya) adlı pa­nosu dikkat çekti. Üslûbu yavaş yavaş ol­gunlaştı. 1861′de devletçe satın alınan Savaş, Çalışma ve Dinlenme (1863) adlı kompozis­yonları gelişmesinin aşamalarını gösterir. Sanatçı, ilk büyük siparişi, Amiens müzesini yapan mimar Diet’nin aracılığıyle 1865′te aldı. önce, ünlü Ave Picardia Nutrix’i yaptı. 1882′de en orijinal eserlerinden biri olan iudus pro Patria’yı bitirdi. Bu resimde sadeleştiril­miş bir manzara içinde, sağda ve solda duran kadın ve erkek seyircilerin önünde mızrak atma denemeleri yapan gençler canlandırılmıştır. Sanatçı gerçeğin bu tarzda idealleştirilmesine ömrü boyunca bağlı kaldı. Fresk yapmadığı halde, yağlıboya kompozisyonlar, üzerinde yer alacakları duvarlarla tam bir uyum ve ayrılmazlık halindedir. Buna ör­nek olarak şu eserleri sayılabilir: Lyon mü­zesi için Eskiçağ Hayali ve Hıristiyan il­hamı; Marsilya müzesi için Yunan Kolonisi Marsilya ve Doğunun Kapısı Marsilya; Poi­tiers belediye sarayı için Arapları Yenen Charles Martel; Rouen için İnter artes et Naturam. Paris’te, Sorbonne’un büyük amfiteatrıyle, Belediye sarayını süsledi ve Pantheon için de Aziz Genevieve’in hikâ­yesini canlandıran bir kompozisyon hazır­ladı.

En ünlü eseri Aziz Genevieve Paris Şehrini Korurken’i de (1874) bu şehirde yap­tı. Boston kütüphanesi için Dehayı Alkış­layan ilham Perileri’ni çizdi. Bu arada port­reler de yaptı: Kendi Portresi (Floransa), Maria Cantacuzino’nun Portresi (1883, Lyon), Yoksul Balıkçı (Louvre). 1896′da prenses Cantacuzino ile evlendi; karısının ölümü yüzünden hayatının son ayları üzün­tü içinde geçti. Puvis de Chavannes, zama­nının resmini etkileyen bütün hareketlerin dışında kaldı. Sayıştay binasındaki freskleri­ne hayran olduğu Chasseriau’nun aracılığıyle İngres geleneğini benimseyen sanatçı, yine de akademik ressamlar arasında yer al­maz. Resmî salonla ilişkisini keserek Cociste Nationale des Beaux-Arts’ın (Millî Gü­zel Sanatlar derneği) kurucularına katıldı. Buna karşılık izlenimci akımı hiç bir zaman benimsemedi. Nitekim manzara resimleri Monet’den çok Corot’yu hatırlatır. Res­samın özellikle Gauguin ve Maurice Denis üstünde büyük bir etkisi olmuştur. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUVİS DE CHAVANNES (Pierre) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUTİNAS (Vincas)

Tarih 15 Haziran 2009

PUTİNAS (Vincas), litvanyalı yazar, Vincas Mykolaitis takma adiyle anılır (Pilotişkisi, Mariampole 1894). Kaunas (1923) ve Vilna (1940) üniversitelerinde ders verdi. Yazarlığa 1912′de başladı. Ziedas ir Moteris (Çiçek ve Kadın) ve Valdovas (Hüküm­dar) gibi sembolist eserler dışında uzun bir psikolojik roman yazdı: Altoriu Şeşely (Mihrapların Gölgesinde) [1930]. Büyük ba­şarı kazanan bu roman, sanat hayatına atıl­mak ve hayatın zevklerini tatmak için ma­nastırı bırakan genç bir rahibin serüvenini anlatır. (M)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUTİNAS (Vincas) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUŞKİN (Aleksandr Sergeyeviç)

Tarih 15 Haziran 2009

PUŞKİN (Aleksandr Sergeyeviç), rus yaza­rı (Moskova 1799-Petersburg 1837). Babası eski soylu bir ailedendi. Annesi ise Büyük Petro’nun sarayında yaşamış olan habeş prensi Hannibal’in torunuydu.
Puşkin an­nesi ve özellikle amcası Vasiliy Lvoviç’in sayesinde fransız edebiyatını genç yaşta ta­nıdı. Çarskoye Selo (bugünkü adiyle Puş­kin) lisesinde okudu ve Dışişleri bakanlı­ğında görev aldı. İlk şiirlerinde, liberal fi-kirleri dile getirdi. Gavriliada adlı manzu­mesinde, geleneksel kurumları ve görüşleri sert bir tenkitten geçirdi. Bundan ötürü, genç memur, çok geçmeden Besarabya’ya sürüldü. Dört yıl (1820-1824) süren bu sür­gün sırasında, Yekaterinoslav’da, Kafkas­ya’da, Kişinev’de, Odessa’da yaşadı. Uzak yerlere gönderilmesi, onu pek etkilemedi. Çünkü edebiyat dışında bir hırsı ve tutkusu yoktu. Daha sonra, bir mektubunda, tanrı tanımaz olduğunu açıklaması yüzünden Pskov’da, Mihaylovskoye’deki malikânesinde göz altında tutuldu (1824-1826). Bu dönemde birçok eser verdi. 1814′ten itibaren çok sa­yıda lirik şiir yazdı.

Ayrıca, yine şiir tü­ründe birçok eser kaleme aldı: ününü yay­gınlaştıran Ruslan ve Lyudmila (1817-1820), Bahçisarayskiy Fontan (Bahçesaray Çeşme­si) [1822], Byron’ın etkisinde kalarak yaz­dığı Tsıyganıy (Çingeneler) [1823-1824], şa­heseri sayılan ve manzum bir roman olan Yevgeniy Onyegin (1823-1830). 1825′te ünlü tarihî dramı Boris Godunov’u yazdı. 1826′da Moskova’ya, 1827′de ise Petersburg’a dön­mesine izin verildi. Büyük bir hayranlık ve saygıyle karşılanan Puşkin, liberal fikirlerin­den vaz geçmediği halde iktidara karşı açıkça cephe almaktan kaçınıyordu. 1831′de, Nataliya Gonçarova ile evlendi. Hayatı, ki­barlar dünyası ile Mihaylovskoye’deki sa­kin malikânesi arasında geçiyordu. 1833′te Rus akademisi üyeliğine seçildi.

1833′te yaz­dığı Mednıy Vsadnik (Tunç Süvari) ad­lı şiiri dışında yeni eserlerinin hepsi ne­sir türündendi. Biyelkin’in Hikâyeler’i (Povesti Belkina) [1830] beş hikâyeyi kap­sıyordu; Dubrovskiy (1832) ve Maça Kı­zı da (Psikovaya Dama) [1834] birer uzun hikâyeydi. W. Scott tarzı tarihî romanın etkisinde kalarak yazdığı Yüzbaşı­nın Kızı da (Kapitanskaya Doçka) [1836] aynı türdendi. 22 Ocak 1837′de, bir düel­loda, Rusya hizmetinde çalışan ve daha sonra Heeckeren baronu olan fransız subayı Georges d’Anthes tarafından ağır şekilde yaralandı ve çok geçmeden öldü. Bu düello’ya sebep, d’Anthes’in, şairin karısı hakkın­da ileri geri konuşmasıydı. Evrensel bir ze­kâsı olan Puşkin, rus edebiyatına hemen her alanda, biçim kusursuzluğu, ölçü ve zevk sağlamlığı bakımından kolayca erişil­meyen örnekler kazandırdı. Puşkin, hem lirizme hem de gerçekçiliğe yönelttiği mo­dern rus edebiyatının kurucusu olarak ka­bul edilebilir. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUŞKİN (Aleksandr Sergeyeviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PURUŞA

Tarih 15 Haziran 2009

PURUŞA i. («insan» anlamında Sanskritçe k.). Veda dininde hayat ve ruh ilkesi olan kozmik varlık, (önceleri evrensel bir ruhtu; daha sonra büyük Brahman tanrılarının [Brahma, Vişnü, Siva] ruhu haline geldi.) [L]

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PURUŞA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PURCELL

Tarih 15 Haziran 2009

PURCELL, ingiliz müzikçi ailesi. —henry (öl. Londra 1664), Krallık kilisesine bağlı soylu kişi ve Westminster kilisesinin koro yönetmeni. —Erkek kardeşi THOMAS (öl. Londra 1682) saray orkestrasında klavsen, lavta ve ses müziği bestecisi olarak görev aldı. —HENRY (Londra 1658 veya 1659-ay.y. 1695), ünlü besteci. Henry veya Thomas Purcell’in oğlu. Çok genç yaşta, Cooke. Pelham Humfrey, John Blow ve M. Locke’un yönetimi altındaki Krallık kilisesinin müzikçileri arasına katıldı; 1677′de Locke’un ölümünden sonra, kral orkestrasının besteciliğine, 1679′da da John Blow’dan bo­şalan Westminster kilisesi başorgculuğuna getirildi. 1680′de evlendiği Frances dul kal­dıktan sonra bütün hayatını kocasının eser­lerini değerlendirmeğe adadı. Genç yaşta ölen Purcell, hayatı boyunca kralın hizme­tinde kalarak, saray için sahne eserleri, din ve çalgı müziği besteledi. Bunların ara­sında, opera ve sahne müziği olarak A Fool’s Preferment (Bir Çılgının Yükselişi) [1688], Dido and Aeneas (1689?), Dioclesian (1690), King Arthur (Kral Arthur) [1691], The Fairy Queen (Periler Kraliçesi) [1692], Timon of Athens (Atinalı Timon) [1694], The İndian Queen (Hintli Kraliçe) [1695], The Tempest (Fırtına) [1695], kral Charles II ile James II ve kraliçe Mary’ye ithaf ettiği Swifter isis (1681) adlı od ve kantatlar, Fly, Bold Rebellion (1683), From those Serrene (1684), Why Ar e ali the Muses Mute (Dilsiz Musa’lar) [1685], Sound the Trumpet (Davul Sesi) [1687], Now Does the Glorious Day Appear (Şanlı Gün Göründü) [1689], Arise my Muse (1690), Love’s Goddess (Aşk Tanrıçası) [1692], Celebrate This Festival (Festivali Kutlayalım) [1693], Azize Caecilia yortusu dolayısıyle yazdığı Welcome to ali Pleasures (bü­tün Haylazlara Merhaba) [1685], Hail Bright Cecilia (1692) özellikle anılmağa değer. Ay­rıca, I was Glad, İn The Midst of Life (Hayatın Ortasında Sevinçliydim) [1682], Morning and Evening Service (si bemol) [Sabah ve Akşam Âyini] (1682-1683), My Heart is İnditing (Kalbimin Buyruğu) [1685], They That Go Down to The Sea (Denize Gidenler) [1685], T e Deum ve Jubilate (1694) gibi birçok anthem ve âyin müziği, dinî ve din dışı solo, ikili, üçlü şarkılar, «catches» lar, koro müzikleri, yaylı çalgılar için fantezi’ler, üç sesli on iki sonat, dört sesli on sonat, in Nomina adlı yedi sesli bir parça, bir «ehaconne» ve bir «pavan», klavsen için Musick’s Hand Maid, Choice Collection of Lessons for the Harpischord or Spinet adlarında iki parça ve org için de Voluntaries adlı bir eser besteledi. Kontrapunto tekniği ile yetişen Purcell’in özelliği millî folklara uygun bir melodi anlayışına varması ayrıca da tonal ve modal ıskala­ları birlikte kullanmasıdır. Bazı ses uyu­şum zorluklarını çözmeden askıda bırak­ması sık sık majörden minöre geçmesi eserlerine çağdaş müziğimizi andıran bir ha­va verir. —DANiEL, orgcu ve besteci (Londra 1660-ay.y. 1717), Henıy’nin karde­şi; The indian Queen operasının beşinci perdesi için bir «mask» yazdı ve pek önemli olmayan birçok eser besteledi. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PURCELL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUNTA DEL ESTE

Tarih 13 Haziran 2009

PUNTA DEL ESTE, Uruguay’da şehir. Atlas okyanusu kıyısında, Maldonado yakı­nında; 6 500 nüf. 17 Ağustos 1961′de Ame­rika Devletleri teşkilâtı (OEA) üyeleri bu­rada «İlerleme ittifakı»nın temelini atan bir antlaşma imzaladılar.
31 Ocak 1962′de OEA dışişleri bakanlarının yaptığı toplantıda Kü­ba teşkilâttan çıkarıldı.
12-14 Nisan 1967′de OEA devletleri başkanları başkan John­son ile burada toplandılar; genellikle latin amerika devletleri, A.B.D.’den uzaklaşarak birbirlerine yaklaştı, Vietnam savaşında
A. B.D.’ye yardım etmeğe yanaşmadı ve Latin Amerika’da yıkıcı faaliyet gösteren si­lâhlı kuvvetlere karşı mücadelenin tek mer­kezden yönetilmesi teşkilâtlandırılamadı. Ama iktisadî kararlar alındı; bu kararlar 1970′ten sonra bir ortak pazar yaratılma­sını, döviz ithalini çoğaltmak için gerekli çabaları, köylerdeki hayat şartlarının modernleştirilmesini, eğitimin teşvikini, sağlık programlarının düzenlenmesini ve askerî masrafların kısıtlanmasını öngörüyordu. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUNTA DEL ESTE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUKİREV (Vasiliy Vladimirovic)

Tarih 13 Haziran 2009

PUKİREV (Vasiliy Vladimirovic), rus res­samı (doğ. 1832-Moskova 1890). Konusunu günlük olaylardan alan tablolar yaptı; bu tabloların en önemli yanı, tiplerin büyük bir canlılıkla çizilmesidir. Karakterleri ti­pik hale getirmesiyle Eşitsiz Evlilik (1862) adlı eseri XIX. yy.da yapılmış, konusunu günlük hayattan alan ilk rus tablosudur ve tablo içindeki şekiller tabiî büyüklükte çizilmiştir. Bu eseri, Bir Ressamın Stüdyo­sunda (1864-1865), Çeyizin Listeye Göre Teslimi (1870-1871) izledi. Başlıca tabloları Moskova Tretyakov galerisindedir. (M)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUKİREV (Vasiliy Vladimirovic) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUJMANOVA (Marie)

Tarih 13 Haziran 2009

PUJMANOVA (Marie), çek kadın şair ve romancı (Prag 1893 – ay.y. 1958). Lirik ve­ya siyasî şiirler (Verse [Şiirler], 1940) ve özellikle sosyal eğilimli romanlar yazdı: Pacientka Doktora Hegla (Doktor Hegel’in Sabrı) [1931], Lide na Krizovatce (Yol Kavşağında insanlar) [1937], Hra s Ohnem (Ateşle Oyun) [1947], Zivot Proti Smrti (ölüme Karşı Hayat) [1952]. (L)

PUJOL (Deniş ABEL DE). Bk. ABEL DE PUJOL.

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUJMANOVA (Marie) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUGLİA veya PULYA

Tarih 13 Haziran 2009

PUGLİA veya PULYA, İtalya yarımadasın­da bölge, Apennin dağıyle Adriya denizi arasında, Fortore’den Salento yarımadasının ucuna kadar uzanır; 19 300 km2, 3 409 700 nüf. Beş ili içine alır: Bari, Brindisi, Foggia, Lecce ve Tarento. Bölgede birçok ke­sim ayırt edilir. Gargano, karst olayları ba­kımından zengin bir kalkerli burundur; kuzeyde iki büyük denizkulağı (Lesina ve Varano) kıyısında uzanır; büyük kısmı or­man ve makilerle kaplıdır. Gargano’nun arkasında, Fortore ile Ofanto arasındaki Tavoliere, Murge’ler ve Bari toprağı, kıyı­ya paraleldir; Murge dağları, yükseltisi 400 – 700 m arasında değişen kalkerli kayalar­dan meydana gelir; aşağıda, çok verimli pliyosen kumları ve killerinden meydana ge­len Bari toprağı uzanır. Salerno yarımada­sında kalkerli engebeler, killi çöküntüler ve kıyı bataklıkları birbirini takip eder.

Başlıcaları Fortore ve Ofanto olan Puglia ırmakları, yazın kuruyan sel sularıdır. Tavo­liere dışında (kara iklimi) bölgenin geri ka­lan her yerinde akdeniz iklimi hüküm sü­rer; yazın üç ay çok kurak geçer. Tabiî şartlar her yerde tarım hayatına el­verişli değildir ve bölge sık sık tırtıl, çekir-

ge veya köstebek akını gibi felâketlere uğ­rar. Yazın çoğu kavurucu olan rüzgârların yaladığı Puglia’nın nüfusu son derece ka­labalıktır. Bununla beraber çaba ve çalış­ma sayesinde topraktan oldukça yüksek verim elde edilir ve Puglia üzüm, şarap, zeytin, yağ, tütün, badem ve incir üretiminde İtalya bölgelerinin başında gelir. Su bakımından fakir olan bölge, Abruzzi’lerden geçerek Liri’den su getiren bir su kemeri inşasıyle değerlendirilmiştir. Tavoliere’nin başlıca ürünü olan buğday, kuru tarım sistemiyle geliştirilmiş ve bu sayede İtalya’da tek tip tarımın ender örneklerinden biri haline gelmiştir. Bari toprağı, Puglia’­nın en verimli ve en zengin kısmıdır; üzümü meşhurdur; alkol derecesi çok yüksek olan şarabı öbür italyan şaraplarına katılmak için kullanılır; badem hâlâ eskiden kalma usullerle yetiştirilir; ayrıca toprakların bü­yük kısmı zeytin ağaçlanyle örtülüdür. Salento’nun tarım ekonomisinde bağcılık ve zeytinlikler öteden beri ağır basar; ay­rıca meyveleri büyük bir ihracatı besleyen incir ağaçları ve Lecce eyaletinin temel ta­rımı olan tütün yetiştirilir; yemlik bitki fa­rımı Tarento dolaylarında gelişmektedir. Mülkiyet rejiminde de bir değişme başla­mıştır; Puglia eskiden bir latifundia’lar a-lanıydı. Bugün büyük mülkler toprak re­formunun uygulanmasından beri azalmak­tadır; fakat büyük mülkiyet meselesi hâlâ çözülememiştir ve köy nüfusunun artması önemli ölçüde işsizliğe yol açar. Yerleşme­de, tamamıyle köylülerden meydana gelen ve bazılarının nüfusu 60 000 kişiyi bulan merkezler ağır basar. Balıkçılık çok yaygın­dır, çok sayıda küçük liman vardır ve ba­lıkçı sayısı oldukça yüksektir. Tarento is­tiridye ve midye tarlalanyle meşhurdur. Puglia topraklarında italyan üretiminin yüz­de 80′ini sağlayan önemli boksit yatakları bulunur (San Giovanni Rotondo); fakat ge­ri kalan kısımda, sanayinin Bari toprağın­da toplanması, önemli bir ticaret merkezi Bari’nin genişlemesine sebep olmuştur. Sa­nayi, tarıma bağlıdır (yağ fabrikaları, un fabrikaları, makarna fabrikaları, şarap mahzenleri, tütün fabrikaları [Lecce'de]). Makine sanayii (Brindisi’de ve Tarento’da) ve petrol rafinerileri (Bari’de) gelişmiştir. Çeşitli işletmeler ve ihraç edilen tarım ü-rünlerinin çeşitliliği Bari’nin liman faali­yetini büyük ölçüde geliştirdi.
• — Tar. Batıya doğru, Eskiçağ Apulia’sından daha dar olan bölge, uzun süre Normanların işgali altında kaldı. 1057′de Robertoil Guiscardo, Puglia dükü olarak tanındı. Siyasî muhtariyetlerini kaybeden şehirler, yavaş yavaş gerilemeğe başladı. Bununla beraber, Bari, Trani ve Brindisi limanlan haçlı seferleri döneminde, insan nakli ve ticaret sayesinde çok canlıydı. Sicilya kral­lığının bir ili haline getirilen bölge 1861′de İtalya krallığına bağlandı. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUGLİA veya PULYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTOLEMAİOS

Tarih 13 Haziran 2009

PTOLEMAİOS (öl. M.S. 40), Moritanya kralı (M.S. 23-40), Juba II ile Kleopatra Selene’nin oğlu. Romalılara bağlı kaldı, on­ların Takfarinas’ı yenmesine (24) yardım etti. Gösterişli bir hayat sürdü. Caligula onu Roma’ya çağırdı ve öldürttü. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTOLEMAİOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİLOPA

Tarih 12 Haziran 2009

PSİLOPA i. Petrol kuyularının çevresin­deki petrol birikintilerinde yaşayan sinek. (Petrol bu sinekler için hayatî önem taşır.) [Ephydridae familyasından.]
— ANSİKL. Psilopa’nın kurtçukları petrol birikintileri üzerinde yaşar; kurtçuklar birikintilerden pek uzaklaşamaz, çünkü örte­nekleri petrolsüz kalırsa kurtçuk kurur ve ölür. Yetişkin böcekler ise, birikintilerin üzerinde değil, yakınında yaşar, çünkü ayak­ları sıvıya batarsa sinek kurtulamaz, tamamen batar ve boğulur. Kurtçukların, pet­rolde bol bulunan bakterileri ve zaman za­man da burada boğulup ölmüş kendi tü­ründen böcekleri yiyerek beslendiği sanıl­maktadır. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİLOPA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTEROBRANCHİATA

Tarih 12 Haziran 2009

PTEROBRANCHİATA çoğl. i. Zool. Stomokorda şubesinden, yosunhayvanı görünü­şünde hayvanlar sınıfı. (Bu hayvanlar çok sıkışık koloni veya topluluklar halinde bir yere tutunarak yaşar; yalnız bir türü ser­best hayat sürer. Bunlarda gövde üç bölütlüdür: protosoma, mesosoma ve metasoma. Sindirim organı kıvrıktır; ağız karın tara­fında, anus sırt tarafında bulunur: böylece iki yanlı bir bakışım gösterir.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTEROBRANCHİATA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKOSOMATİK

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKOSOMATİK sıf. (fr. psychosomatique). Tıp. ve Psikiyatr. Hem organik, hem ruhsal alanla ilgili olan: Organik psikozlar psikosomatik hekimlik alanına girer.
— ANSÎKL. Psikosomatik hekimlik hastayı organizmasının tümüyle incelemeğe çalışır; konusu, bilinçli ve bilinçsiz ruhsal hayat ile organik belirtiler, yani hastalıklar arasın­daki derin ilişkileri incelemektir. Psikoso­matik hekimlikte, başlangıcından bugüne kadar çeşitli akımlar görülür:
— alman psikosomatik okulu, antropolojik bir hekimliğe yönelir;

— anglosakson okulu, psikanalizle davranış­çılık arasında yer alır;
— rus okulu, beyin-içorganlar nazariyesine dayanarak hastalığı, uyarma veya inhibisyon belirtilerindeki dengesizliğe indirgeme­ğe çalışır;
— fransız okulu, hastalıkları düpedüz ruh­sal bir oluşum sayar.
Psikosomatik sözü, bedenî ve ruhî ifade ve işaretlerin birleşmesinden doğan palolojik bir bütün halindeki fonksiyonel belirtiler için kullanılabilir. Olaylar uzun süreli ve düzenli bir tepki şeklindeyse psikosomatik hastalıklar söz konusudur. Yani hastanın ki­şisel tepkisnden ileri gelen uzun süreli patolo­jik belirtiler veya gerçek hastalıklar (egzama, astma, mide ülseri, verem) psikosomatiktir. Bu bakımdan hastalığı insancıl bir görüş­le ele alan, ruhsal sıkıntıları ve bedenî tepkileri araştıran hekim, hastalıkların kli­nik belirtilerini ve insan ruhuna yön veren ruhsal olayları tam anlamıyle tanımalıdır. Hastanın psikolojik yönden ele almışı onun tam bir biyografisini ortaya koymayı ve bireyi etkilemiş olan psikolojik, sosyal ve organik olayları tarih sırasıyle ortaya çıkarmayı öngören kesin bir tekniği gerek­tirir (J. Delay). Mide ve bağırsak hasta­lıkları alanında meselâ yutak hareketsizli­ği, sindirimsizlik gibi bazı rahatsızlıkların oluşumunda ruhsal etmenlerin rol oynadığı uzun zamandan beri bilinmektedir. Psikoso­matik hastalıkların en tipik örneği mide-onikiparmak bağırsağı ülseridir. Ruhsal etmener İkinci Dünya savaşından beri, özel­likle son yıllarda büyük ölçüde araştırma konusu oldu. Ruhsal gerilimin mide mu­kozası üstündeki yankısı, ruhsal etmenlerle mukoza ülserleri arasındaki ilişkiler bütün bilginlerin dikkatini çekti. Fransa’da bu ilişkiler özellikle A. Lambling ve çalışma ar­kadaşları tarafından incelendi. Kalınbağır­sak hastalıkları alanında yapılan araştırma­lar hastanın psikolojik yapısıyle büyük ap­tese çıkması arasındaki yakın ilişkileri or­taya koydu. Meselâ bazı hallerde kabızlık veya ishal gibi bazı belirtiler nevrozların, ruhsal bakımdan olgunlaşmamanın veya psikolojik bakımdan en zayıf durumda bulunulan anın ifadesidir. Kanamalı göden koliti en tipik psikosomatik hastalıklardan biridir. Bu durumda hastalık, bireyin tü­müyle olgunlaşmamış olduğunu gösterir. Onun için bu gibi hastaların tıbbî bir ekip tarafından tedavi edilmesi gerekir. Meselâ yukarıda sözü geçen hallerde, mide-bağırsak uzmanlarıyle psikiyatri uzmanları belirtile­re bakarak hastalık etmeninin önemini ve belirtilerin, organizmanın psikosomatik bü­tünlüğüne ne dereceye kadar bağlı bulun­duğunu ortaya çıkarmalıdır. Solunum yol­ları hastalıklarından astma bu bakımdan pek çok araştırmaya konu oldu. Astmayı psikosomatik bakımdan inceleyen bilginle­re göre heyecanlar alerjenlerin gücünü ar­tırır, hattâ astmanın belki tek sebebidir. Ast­ma, güvensizlik duyan bireyin bir çeşit savunma aracı ve bazı hallerde, hastanın anasıyle anlaşmazlığının bir ifadesi olabilir. Bazı kalp ve kalp damarları hastalıkların­da (atardamar hipertansiyonu, göğüs anji­ni) bedenî ve ruhî olayların birlikte oyna­dığı rol pek iyi bilinmektedir. Sedef has­talığı, kurdeşen, özellikle egzama gibi bir kısım deri hastalıklarında ruhsal etmenle­rin oynadığı rol de aynı şekilde çok iyi bilinmektedir. Astmada olduğu gibi egza­mada da «krizler», yani hastalığın gittikçe artması, hastanın ruhsal bunalımını açığa vuran belirtilerdir. Deri «koruyucu» bir un­sur olduğundan, ruhsal gerilimlere karşı bireyin savunmasına yardım eder; fakat bir durum çok dramatik yaşanmışsa bu ruhsal gerilim, ifadesini deri rahatsızlıklarında bu­lan patolojik bir değer kazanır.

Daha başka birtakım hastalıklar da psiko­somatik problemler yaratabilir: bazı kadın hastalıkları, romatizmalar, içsalgı bozuk­lukları, göz, burun-kulak-boğaz hastalıkları, baş ağrıları v.b. gibi. Bir bakıma denebi­lir ki bütün hastalıklar psikosomatiktir ve mademki bazı hastalıklar için bunu kabul ediyoruz, bütün ötekiler için de kabul et­mek gerekir. Psikosomatik hekimlik bede­nî belirtiler arasındaki derece farklarını ortaya çıkarmağa çalışmakta ve hastanın kişiliğinin incelenmesiyle ilgili teknikler psikiyatri ve klinik psikoloji alanındaki ilerlemeler sayesinde birkaç yıldan beri git­tikçe daha çok gelişmektedir. Fakat biraz yukarıda sözü edilen hastalıklar, bedenî ve ruhî görünüşler arasındaki bağlantıyı tespit bakımından diğerlerine göre daha belirgin ve daha tipik hastalıklardır. Bu çeşit has­talıkların tedavisi, gayet tabiî, organik bo­zukluklarla ruhsal bozuklukların tedavisinden ibarettir. Gevşeme psikoterapisi, uyku kürü v.b. gibi bazı psikoterapiler bu bakımdan çok etkili olabilir. Duruma göre psikoterapik tedavi, bedenî rahatsızlıkların ağırlığı karşısında sadece bir destek olabi­leceği gibi birinci planda bir tedavi de ola­bilir. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOSOMATİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKOKRİTİK

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKOKRİTİK i. (fr. psychocritique). Ed. Yazarın biiinçdışı kişiliğinden doğduğu ka­bul edilen olguları ve bağıntıları, metinleri inceleyerek ortaya çıkaran edebî inceleme metodu. || Bu metodu kullanan tenkitçi.
— ANSiKL. ingiliz tenkitçisi Roger Fry’in tezleri üstünde Charles Mauron’un yürüt­tüğü düşüncelerden doğan bu metodun te­meli, bir edebî eserin ortaya çıkış şartlan üstünde etkin olan şu üç değişken grubunun ayırt edilmesine dayanır: çevre, yazarın ki­şiliği, dili. Psikokritik, ikinci değişken gru­bunu, yani yazarın kişiliğini tüm olarak de­ğil kısmen ele alır. Başka bir deyişle, ya­zarın sadece biiinçdışı kişiliğini inceler. De­mek ki, psikokritik, tanımı gereği, tüm bir tenkit kurmak iddiasında olmayan kısmî bir analizdir. Psikokritik, her şeyden önce, metindeki bilinçli düzenlemeler altında yer alan irade dışı fikir çağrışımlarını araştıran bir tekniktir.
Bu amacı gerçekleştirmek için, tenkitçi, ay­nı yazarın metinlerini, tıpkı Galton’un fo­toğrafları gibi «üst üste koyar» ve böylece, çağrışım şebekelerini, benzetme gruplaşma­larını, sık sık tekrarlanan mecazlar’ı ortaya çıkarır. Bundan sonra, aynı yazarın eseri boyunca, bu ilk işlemle bulunan kalıpların nasıl tekrarlanıp çeşitli değişmelere uğradı­ğını araştırır. Böylece, yazarın kişisel bir iç dünyası, bir masal ve mit dünyası ortaya çıkar. Bu dünya, yazarın bilinçdışı kişiliği­nin ifadesi olarak yorumlanır ve eserin in­celenmesinden elde edilen sonuçlar, yaza­rın hayatından elde edilen verilerle karşı­laştırılır. Psikanalizin serbest çağrışımlar metodundan ilham almasına rağmen psikokritik, tıbbî psikanalizle bir değildir. Çünkü psikokritik metodu kullanan tenkit­çi, bir tedavici sayılamaz; incelediği kişilik her şeyden önce, metinler arasından kavra­dığı edebî bir kişiliktir. Psikokritik metot, aynı zamanda, klasik tenkitten de farklıdır; çünkü klasik tenkit, ancak ve yalnız, eserin bilinçli özünü dikkate alır. Psikokritik me­tot ile «tematik» denen tenkit arasında da fark vardır. Tematik tenkitte, yazarın de­rin kişiliği değil de, ancak kültürüne ilişkin birtakım konular ele alınır. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOKRİTİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKOFARMAKOLOJİ

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKOFARMAKOLOJİ i. (fr. psycho-pharmacologie). insanların ilâç ve ecza et­kisi altındaki davranışını inceleyen bilim dalı.
— ANSiKL. • Tarihçe. Psikotrop madde­ler, çok esjkiden beri bilinmekle beraber, psikofarmakoloji oldukça yeni bir bilim da­lıdır; ancak 1956′da bu adı aldı. Psikotrop maddelerin bu özelliğinin tecrü­beyle anlaşıldığı (msl. haşhaş) ilk dönem bir yana bırakılırsa, psikofarmakolojinin doğu­şu XIX. yy.dan itibaren sentetik kimya­nın (kafein, mate), halüsinojenlerin (hayal gördürücüler), amfetaminlerin ve başlıca bartibüriklerin geliştirilmesi sayesinde ger­çekleşti.
Psikofarmakoloji tarihinin çağdaş dönemi ağır psikozların tedavisinde etkili olan psi­kotrop maddelerin (bir nöroleptik olan klorpromazin [1952] ve sinir zayıflıklarına karşı kullanılan iproniazid [1957]) bulunmasıyle başlar. Şimdi araştırmalar, muhteme­len ruhsal bozuklukların kaynağı olan be­yindeki biyokimya olaylarına ve bunların düzensizliğini gidermeğe yöneldi.

• Metodoloji. insanlar üstünde yapılan deneyler beklenen sonucu verdi; fakat in­celenecek yeni maddenin nasıl bir etki gös­tereceğini hayvanlar üstünde deneyip toksikolojik ve farmakolojik tam bir dosya dü­zenlemeden önce bu deneyleri yapmak müm­kün değildi. Yeni madde, çeşitli hayvan tür­lerine (yavrulayacak dişiler dahil) bir de­fada kuvvetli bir dozla verildiği gibi sü­rekli olarak da verildi; çeşitli hayatî fonk­siyonlar üstündeki etkileri, iç organlarda doku ve kan muayeneleri yapılarak incelen­di. Hayvanların davranışlarına bakılarak, psikotrop etkilerin ortaya çıkarılması daha zordur, çünkü hayvanlardaki davranış şek­li çok çeşitli değildir, kullanılan eczaya göre pek az farklılık gösterir. Meselâ am-fetaminler gibi çökkünlük giderici madde­lerin de hayvanlarda çarpınmayı artırdığı görülür. Bununla beraber, hayvan ve insan üstündeki bu çeşitten etkiler arasında bazı ortak ilişkiler bulunduğu söylenebilir: hayvanlarda görülen katalepsi insanlardaki akineziye tekabül eder; insanlarda çırpın­maya sebep olan çökkünlük giderici mad­deler hayvanlarda ters etki gösterir. Hay­vanlar üstünde yapılan deneylere dayanıla­rak bazı varsayımlara ulaşılır; sonra bu varsayımlar dikkatli bir klinik inceleme ile denetlenir; aynı zamanda biyokimyacı ve hekim olan araştırmacılar, ellerindeki mad­deyi kesin teşhis konan ve rahatsızlıkları açıkça belli olan hastalar üstünde dener. Az sayıda hasta üstünde yapılan bu inceleme­den sonra çalışmalar daha büyük çapta sürdürülür; bu çalışmalar, kullanılan yeni maddeyle elde edilen sonuçları, daha önce­den bilinen benzer maddelerle ve plasebolarla elde edilmiş sonuçlarla karşılaştır­mak imkânını sağlar.

Psikotrop maddeleri tanımlama ve sınıflan­dırma meselesi güçlükler doğurdu. Gerçek­ten, kimyasal yapıya göre bir sınıflandırma hemen hemen imkânsız gibidir, çünkü bir­çok madde aynı ortak etkiyi gösterdiği hal­de kimyasal yapı bakımından çok farklıdır (çökkünlük giderici maddelerde olduğu gi­bi). Aynı şekilde, hayvanlar üstünde yapı­lan deneylerden elde edilen sonuçlara göre yapılacak bir sınıflandırmanın da çok kar­maşık olduğu görüldü. Sonunda, 1957′de Delay tarafından ortaya atılan ve madde­lerin insan vücudundaki etkilerine göre kli­nik açıdan sınıflandırılmasını öngören tek­lif genel olarak kabul edildi. Bu sınıflandır­ma psikotrop maddeleri üçe ayırır: psikoleptikler, psikoanaleptikler ve psikodisleptikler.

Uygulama alanı. Psikofarmakoloji, psi­kiyatriye geniş ufuklar açtı. önce, akıl has­talıklarının tedavisine imkân verdi: en ilgi çekici etkisi psikozlular üstünde görüldü. Farmakodinamik deneylere dayanarak teş­his koyma imkânları doğurdu. Akıl hasta­lıklarının etyopatolojisi (psikotrop madde­lerden etkilenen merkezlerin beyindeki yer­lerinin tayini, şizofreninin metabolizma ve içsalgı bpzukluklarıyle ilgisi) üstüne bir araştırma alanı açtı; bunlardan başka, nor­mal durumdaki gönüllüler üstünde deneysel olarak ruhsal bozukluklar yaratma imkânı sağladı. Böylece, akıl hastalığının getirdiği bozuklukları daha iyi kavramak fırsatı elde edildi.
Çağdaş psikofarmakoloji psikiyatri klinikle­rinde değişiklik yapılmasına da sebep oldu. Hastanın davranışlarını düzeltme imkânı vererek, kişisel veya toplu psikoterapi yo­lunu açarak, hastahanede kalma süresinin kısaltılmasına imkân verdi. (L)
PSİKOFİZİK i. (fr. psychophysique). Psikol. Bk. FİZİKRUHBİLİM.

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOFARMAKOLOJİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKANALİZ

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKANALİZ i. (fr. psychanalyse). Nev­roz durumlarının tedavisine yönelen ve her şeyden önce yapıcı yorumlara dayanan psi­koterapi metodu. || Psikanalize tabi tutmak, psikanalizle tedavi etmek. || Denetlemeli psikanaliz, psikanalizcinin yetişmesinde, di­daktik psikanalizden sonra gelen analiz dönemi. Yetişen psikanalizci bu dönemde, tecrübeli analizciye, bir hasta üstüne yap­mış olduğu analizin hesabını verir. || Didaktik psikanaliz, psikanalizcilik mesleğine, aday olan kişiye uygulanan psikanaliz. || Kaba psikanaliz, analitik ilişkiyi hesaba kat­mayan, malzemenin ancak Sınırlı bir yanı­nı ele alan, karşı koymaları ve aktarmaları ihmal eden yersiz yorum. (Fantasmalar üs­tünde yapılan bu doğrudan doğruya yorum, hem güçlü olma arzusu gibi kişisel sebeplere, hem de psikanaliz nazariyesinin «şeyleşmesi» gibi genel sebeplere dayanır.)
— ANSiKL. Psikanaliz’i bugünkü gelişim­lerine kadar, tüm olarak Sigmund Freud’a borçluyuz. Freud’un klinik ve teorik çalış­maları (metapsikoloji) üç dönemde incele­nir:
1. «libido» (veya çocuktaki cinsel itki­lerin [içgüdüsel eğilimler] bütünü), gerçek­likle çatışır. Çocuklukta yaşanan travma­larla ciddileşen itilmeler, nevrozluları sem­bolik olarak belirtilerin diliyle konuşmağa; zorlar;
2. cinsel travmaların genelliği ve gerçekliği, düşlerin açıklanmasıyla ilgilen­diği sıralarda Freud tarafından şüpheyle karşılandı. Freud «yaşanan geçmiş»e bağlan­ması gereken fantasmalar (rüyalar) üstünde özellikle duruyor ve bu yaşanan geçmişi gerçekliğin işlenişi olarak görüyordu;
3. beşerî çatışmaların «tekrarlanma otomatikliği»ni gözönünde tutan Freud, cinsel içgü­dülerin karşısına, hareketsizliğe götüren güçleri veya ölüm içgüdülerini koyuyor ve psişik organın üçlü kuruluşunu açıklıyordu: «Es» (bilinçsiz itkilerin bulunduğu yer); «ben» (dış gerçeklik ve bu gerçekliğin kıs­men bilinçsiz olan iç anlatımı ile itkiler arasındaki dengenin sağlandığı yer) ve «benüstü» (çocuğun ana babasıyle özdeşleşme­sinden türeyen ve sansürün kaynağı olan ahlâkî ve bilinçsiz kademe).
Kişiler arası çatışmalar, çocuğun çatışmalarını tekrarlar ve bunun patojen etkisi kompleksleri mey­dana getirir (Jung’un görüşü). Oidipus ça­tışması çocuğu aynı cinsten ana baba ile ça­tışma haline sokar; çocuk bu sırada karşıt cinse bağlanma yolundadır. Bu isteğe bağlı olan saldırganlık, suçluluk duygusuyle kat-merleşir. Hem hayranlık hem nefret duyan çocuğun iki yanlı davranışı, suçluluk duy­gusunu açıklar, özdeşleşmeyle çözülen bu durum, cinsel itkilerin «prejenital» düzeylerde, özellikler de «oral» ve «anal» düzey­lerde dile geldiği uzun bir gelişimden sonra gerçekleşir. Freud’cu çalışmalar, bazı yakın dostlar tarafından tutku ile desteklenmiş ama öte yandan pek çok kişiyi öfkelendir­mişti. Psikanaliz bütünüyle Freud’un dehasının eseridir.
Aynı zamanda, bazı öğrenci­lerinden ayrılmasına yol açan bilimsel ta­viz vermezliğinin de eseridir. Bu öğrenciler arasında özellikle C.C. Jung, A. Adler ve O. Rank, apayrı görüşler ortaya attılar. Bunların tekniği ve teorileri, Freud’a da­yanmak isteyen psikanalizden farklıdır. Freud’un psikanaliz adı altında geliştirdiği doktrinin şu özellikleri vardır:
1. psikana­liz, başka bir metotla ulaşılması imkânsız zihin süreçlerinin araştırılması usulüdür;
2. bu araştırmaya dayanan psikanaliz, nev­rozların bir tedavi metodudur;
3. psikana­liz, yukarıdaki usullere göre elde edilmiş bulunan bir psikolojik bilgiler tümüdür. Bunlar, hem yeni bir ilmî disiplin, hem ge­nel bir psikoloji, hem de bir psikapatoloji meydana getirir. Freud’un doktrini, kendi­sinin bu noktayı açıkça belirtmemesine rağ­men, bir antropolojinin de temellerini atar. Bu antropoloji, insanlar arasındaki ilişkileri ele alır.
Freud’cu psikanaliz, gözlem ko­nusu olan iki olguyu açıklamak için har­canan bir çabadır. Bu iki olgu, aktarma ve karşı koymadır. İki olgunun dayandığı temel kavramlar ise, itilme, çocuk cinselliğinin kabul edilmesi ve ayrıca, rüyaların yorumlanması ve kullanılmasıdır. Ruh ha­yatını farklı kategorilerle açıklayan daha başka psikanaliz okulları da vaıdır. Mese­lâ Jung’un analitik psikolojisi özellikle, ko­lektif bilinçdışına ve Oidipus kompleksinin sembolik yorumuna önem verir. Bundan başka, Adler’in ferdî psikolojisi de, cinsel­liğin rolünü azaltarak saldırganlığın önemi üstünde durur. Psikanalizin şimdiki eğilim ve yönlerine gelince, bu açıdan, şu okulla­rı ayırt etmek mümkündür:
— İngiliz okulunun temsilcileri Kari Abraham ve Melanie Klein’dır. Bu okul, çok daha uzak bir geçmişten gelen daha derin bir bilinçdışına ulaşmağa çalışır;
— temsilcisi Karen Horney olan görüş. Bu akım, kişi ile içinde yaşadığı çevre arasın­daki gerçek çatışmalar üstünde durulması gerektiğine inanır;
— Anna Freud’un görüşü, «ben»in, gerek dış âlem gerek içgüdüsel itkilerin iç ale­miyle olan bütünleyici fonksiyonuna önem verir. Anna Freud’a göre, «ben»in, iç uyar­tılara tepki olarak kullandığı savunma mekanizmaları, dış âleme tepki olarak kullan­dığı mekanizmaların aynıdır.

Fransa’da ise, Hesnard, Lacan, Lagache, Lebovici, Nacht v.b. araştırıcıların çalışmalarını saymak ge­rekir. İçgüdü kavramından çok, nesne iliş­kisi kavramına, kişiler arası ilişkilere, bil­dirişmelere ve özneler arası alana gittikçe daha fazla önem verilmesi, psikanalizin evriminde görülen temel özelliklerdir.
• Psikanalizin gelişimi. İkinci Dünya sava­şında psikanaliz, anglosakson ülkelerinde hızla yayıldı. Latin kültürünün yaygın ol­duğu ülkelerde ise büyük gelişme gösterdi ama S.S.C.B/de ve halk demokrasilerinde burjuva bilim ve kültürünün ürünü olarak kabul edildiği için hoş görülmedi. Psikoterapik teknikler içinde yer alan psikanaliz, ruhsal işlevlerin ve insan davranışının açık­layıcı bilimi niteliğini kazandı. Psikiyatri kliniklerinde, yalnız nevrozlar için değil, aynı zamanda psikoz, cinsel sapıklık ve karakter dengesizliği gibi daha ciddî ruh ve akıl hastalıklarını tedavi için de kullanıldı. Burada psikanalizin sadece en önemli uy­gulamalarından söz edeceğiz. Ama, bütün insan bilimleri, psikanaliz teorisinin bazı varsayımlarını benimsemiştir. Psikanaliz ço­cuklara uygulanarak çocuktaki psikolojik hayatın başlangıcında beliren durumları, doğrudan doğruya gözlemler yardımıyle ve­ya tedavi aracılığıyle ortaya çıkarma ve kavrama imkânını sağladı. «Nesnesel ilişki»nin (öznenin, çevresinde bulunanların iç imajıyle kurduğu ilişki) oluşması, annenin yaptığı katkının önemini ortaya koydu.
öte yandan psikosomatikle uğraşan heki­min, duygu hayatının karışıklıklarını, iş­levsel bozukluklar, hattâ en organik bozuk­luklar içinde tanımağa ve kavramağa ça­lıştığını unutmamak gerekir.

Psikoloji ise, insanlar arası ilişkileri ve çatışmaları göz önüne alan dinamik perspektifler dolayısıyle büyük değişikliğe uğradı. Bu birkaç örnek, sosyoloji ve etnografı alanlarındaki modern anlayışı da etkileyen psikanalizin taşıdığı önemi açıkça göstermektedir.

• Psikanaliz tekniği. Psikanaliz, her şeyden önce bir tedavi metodudur. Bu metot tek ferde veya fert gruplarına uygulanan psiko-terapik usullerin çoğunu etkilemiştir. Psikanalizcilerin, başlangıçta, «didaktik» denen bir psikanalizden geçmeleri gerekir. Bu on­ların hastaları daha iyi anlamalarını sağ­lar ve kendi çatışmalarını tedavi ilişkisine aktarmalarını önler. Psikanaliz tekniği, fi­kirlerin «hür çağrışımı» denen metodu ve özellikle karşı koymaların ve aktarmaların yorumu usulünü kullanır. «Aktarma» teri­mi, hastayı psikanalizciye bağlayan ilişki­ler bütününü belirler. Bu ilişkiler içinde hasta, tekrarlama otomatizmi ilkesi uyarın­ca, çatışmalarına ve fantasmalarına yer değiştirterek bunları, analizciye yansıtır. Analizci, hoşgörü havası içinde aktarmanın gelişmesini sağlar; belirlediği karşı koyma­ları (çünkü hasta bağımlı durumda olmayı arzu eder) ve çağrışımla ilgili muhtevanın anlamını yorumlar. Bunu yaparken, çocuk­lukta yaşanmış geçmişe bağlanabilecek olan muhtevanın sürekliliğini kavratmağa ça­lışır. Ama. yorumlayıcı çalışma yanında, psikanalizci, sabırlı tarafsızlığıyle de etki yapar ve böylece tedavi, «düzeltici bir duy­gusal deney» niteliği kazanır.

Psikanaliz her şeyden önce gençlerde görü­len nevrozları (isteriler, korkular ve musal­lat fikirler) tedavide kullanılır. Hasta çok yaşlı olduğu zaman iyi sonuç alınmaz. Çün­kü bu durumda hastanın duygularını anlat­ma güçlüğü veya fizik bozukluklar söz ko­nusudur. Ama cinsel bozukluk (erkekler­de iktidarsızlık, kadınlarda cinsel soğuk­luk) söz konusu olduğu zaman yaşlı has­taya da psikanaliz tedavisi tavsiye edilir. Sapıklık, suçluluk duygusuyle birarada bu­lunduğu zaman (çoğunlukla durum böyle­dir) psikanaliz, cinsel sapıklara ilgi çekici tarzda uygulanabilir. Psikanaliz son zaman­larda karakter nevrozlarında (rahatsız edici belirtilerden çok, sosyal, duygusal ve cinsel hayatlarını köstekleyen karakter bozuk­lukları gösteren kimseler), psikozlarda ve özellikle erken bunamada, psikosomatik tıpta, suç işleme hastalığında kullanıldı. Psikanaliz tedavisi hasta ve hekim açısın­dan büyük çabaları gerekli kılar. Tedavi­nin ne kadar süreceği önceden kestirilemez; bazen yıllarca sürmesi mümkündür. Genellikle haftada üç ilâ altı seans yapılır. Bu seanslar, hiç değilse 45 dakika sürmelidir. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKANALİZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRZYBYZEWSKİ (Stanislaw)

Tarih 12 Haziran 2009

PRZYBYZEWSKİ (Stanislaw), polonyalı yazar (Lojewo, İnowroclaw 1858-Yaronty, İnowroclaw yakınları 1927). Berlin’de oku­du, yüzyıl sonlarındaki alman avangard gruplarında ön planda bir yer tuttu. Al­manca denemeler, mensur şiirler ve roman­lar yayımlayarak edebiyata atıldı: Totenmesse (Ölüler Âyini)’ [1893]; Vigilien (Uya­nık Geceler)
[1895 ; Homo Sapiens (1895-1896); De Profundis (Derinlerden) [1896]; Satans Kinder (Şeytanın Oğulları) [1897]. Daha sonra bu eserleri polca’ya çevirdi. Polonya’ya dönerek, Krakovv’da, 1898-1901 arasında Zycie (Hayat) adlı edebiyat der­gisinde çalıştı. Bu dergi, Batı’nın yeni ede­biyat akımlarının yayılmasına büyük ölçü­de katkıda bulundu. Przybyzewski daha sonra polca eserler vermeğe başladı. De­kadanlığının tipik örnekleri olan bu eserler arasında özellikle dramlar (Dla Szczescia [Mutluluk için], 1900; Taniec Milosci i Smierci [Aşk ve Hayat Dansı], 1901; Ev Sahipleri, 1901; Snieg [Kar], 1903) ve ro­manlar (Matka [Ana], 1902; Synowie Ziemi [Toprağın Oğulları], 1904) yer alır. Bi­yografik eserleri ve edebiyat tenkitleri de önemlidir: Szlakiem Duszy Polskiej (Po­lonya Ruhunun İzi) [1917], Moi Wspolczesni (Çağdaşlarım) [1925]. (LM)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRZYBYZEWSKİ (Stanislaw) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRZESMYCKİ (Zenon)

Tarih 12 Haziran 2009

PRZESMYCKİ (Zenon), edebiyatta Miriam diye bilinir, polonyalı yazar (Radzyn 1861-Varşova 1944). Zycie (Hayat) [1887-1888] ve Chimera (Kuruntu) [1901-1908] ad­lı edebiyat dergilerinde fransız parnas’çıları ve sembolistleriyle kendi nesli arasında ilişki kurdu. Cyprian Norwid’in eserleri üs­tüne dikkati çekti. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRZESMYCKİ (Zenon) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRUNİERES (Henry)

Tarih 12 Haziran 2009

PRUNİERES (Henry), fr ansız müzik bil­gini (Paris 1886-Nanterre 1942). Romain Rolland’ın öğrencisidir. 1919′da Revue Musicale adlı müzik dergisini kurdu, ayrıca bu derginin faaliyetlerinden biri olan Vieux-Colombier konserlerini düzenledi (1921). 1930′da Lully’nin eserlerini yayımlamağa başladı, fakat ölümüyle bu büyük hamle yarıda kal­dı. Eserleri arasında Lulli (1909), La Vie et l’Oeuvre de Claudio Monteverdi (Claudio Monteverdi’nin Hayatı ve Eserleri) [1927], Cavalli et l’Opera Venitien au XVII. (XVII. yy.da Cavalli ve Venedik Operası) [1931] sayılabilir. Ayrıca Nouvelle Historie de la Musique (Yeni Müzik Tarihi) [1934-1936] adlı 2 ciltlik bir eseri vardır. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUNİERES (Henry) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROVINCİA

Tarih 11 Haziran 2009

PROVINCİA i. (lat. k.). Esk. Rom. İtal­ya dışında ele geçirilen, roma kanunlarına bağlı olan ve bir romalı vali tarafından yönetilen ülke.
— ANSIKL. Esk. Rom. Provincia kelimesi önce bir savaşın yükümlülüğünü, yani bir askerî kumandanlık (imperium) görevini, sonra, bir magistratus’a verilen her türlü işi belirtir; nihayet italya dışında bulunan ve roma hâkimiyetine boyun eğen toprak­lar için kullanılır. İlk provinca’lar, Sicil­ya (227), Sardinya-Korsika (227), Aşağı ve Yukarı ispanya’dır (197). Ele geçirilmiş ül­ke olarak provincia, askerî hükümete bağ­lıdır: vali, jus gladii (hayat hakkı ve ölüm hakkı) ile birlikte imperium’u (iktidar) el­de tutar. Lex Provinciae’yi (Provincia ka­nunu) muzaffer general, on senato temsil­cisinin yardımıyle uygulatır ve gerekirse boşlukları valilik fermanları (edictum) ile doldurur. Kanun, valinin ikametgâhını, provincia’larm durumunu (hür siteler, municipes, bağlı siteler), malî yükümlülükleri­ni (municipes’ten toplanan gayrimenkul vergisi, stipendium [haraç] ve bağlı sitelerden toplanan salmalar) belirler. Bu siteler, stipendium’u toplamakla görevli vergi me­murlarının ve valilerin fazla vergi isteme­lerine karşı tamamen savunmasızdır; vali­ler, görevlerini yürütmek için girdikleri masrafları provincia’lardan elde ederler. Başlangıçta, görevli (konsül, praetof) veya görevleri uzatılmış (prokonsül, propraetof) magistratus’lara, provincia’ları senato veri­yordu. Magistratuslar da, bu provincia’ları ya uzlaşma, ya da kura yoluyle aralarında paylaşırlardı. Lex Sempronia de Provinciis Consularibus (123-122) konsüller arasındaki rekabeti önlemek için bunların seçiminden önce bu paylaştırma işinin yapılmasını zorunlu kılmıştı. Lex Cornelia de Provinciis Ordinandis (81) ile, Sulla, o güne kadar istisnaî olan görev uzatmasını, olağan bir tedbir haline getirdi. Bir askerî kumandan­lığa ihtiyaç gösteren sınır provincia’larını konsüllere ayırdı, öteki provincia’ların, gö­rev bitiminde sekiz praetor’a bölüştürülmesi işini de senatoya bıraktı. Bu praetorlar, bir yıl görevde kalırlardı. M.ö. I. yy .ın olağanüstü kumanda görevleriyle geçersiz hale gelen bu emirname, valileri tayin işini üstüne alan Sezar çağında ortadan kalktı (M.ö. 49). M.ö. 27′de, Octavianus (bk.AUGUSTUS),

provincia’lan iki kategoriye ayırdı:
1. senato provincia’lan, genellikle Akdeniz kıyısında bulunan, barışın sağlan­dığı, dolayısıyle de garnizon bulundurmağa lüzum kalmayan Akdeniz kıyısındaki provincia’lardı. Ancak bir sivil iktidar sahibi olan ve M.ö. 52′de konan Lex Pompeia uyarınca senato tarafından seçilen senato prokonsüVlzr’mce yönetilirlerdi. Lex Pom­peia (M.ö. 52) bir magistratusluk (konsül’lük veya praetoriluk) göreviyle bir provincia valiliğinin verilmesi arasında en az beş yıllık bir süre geçmesini şart koşardı. Uygulamak istedikleri hukuk kurallarını (edictum proyinciale) tespit edenler, vali­lerdi; gerçekte, yalnız iki provincia (Afri­ka ile Asya) prokonsüTlerin yönetiminde, ötekiler ise sadece propraetoriann yöneti­mindeydi; bunların gelir kaynakları, sena­to aerarium’umı beslerdi;
2. imparatorluk provincia’ların, genellikle barışın tam ola­rak sağlanamadığı, düşman tehdidi altında bulunan ve askerî birliklerin bulundurul­masını gerektiren bölgelerdi. Yeni toprak­ların eklenmesi, bazı himaye bölgelerinin provincia haline yükseltilmesi, önceden var olan bir provincia’nın birkaç vilâyete bölünmesi sonucunda (197′de Yukarı Bre-tagne ve Aşağı Bretagne olarak ikiye ay­rılan Bretagne gibi) asker sayısı yükselmiş­ti, öte yandan, procurator provincia’lan da praetor (Marcus Aurelius zamanında Norique ile Retya) veya konsül (Vespasianus zamanında Kappadokia) provincia’lan ha­line gelebilirdi. İmparatorluk provincia’larını elinde tutan Augustus, onları, senato emrindeki legali Augusti pro praetore’ye veya şövalyelere (Mısır’da praefectus, küçük provincia’larda procuratores) vermişti; bun­ların tümü de imparator tarafından seçilir ve zora başvurmalarını önlemek için de sa­bit bir ücret alırlardı. Roma ve Augustus imparatorluk kültü provincia meclislerinin her yıl toplanmasını (consilia’lar) öngörüyor ve bu meclisler sayesinde hükümet, valileri daha iyi denetleyebiliyordu. Caracalla za­manında (212) bütün provincia’lara site hakkının tanınması, Pax Romana’dan ya­rarlanan provincia’lar ile İtalya arasında hukukî bakımdan bir fark bırakmadı, öte yandan, senato provincia’lanyle imparator­luk provincia’lan arasında süregelen ayırım da imparatorun yani Severus

Alexandrus’un bir senato provincia’sında görev alarak kon­sül ve praetorların listesini bizzat kendi ha­zırlamağa başlayınca sona erdi. III. yy.da imparator, statüleri ne olursa olsun, bütün provincia’ların valilerini kendi seçmeğe baş­ladı ve 261′de de imparatorluk provincia’larının idaresinden senatörleri büsbütün uzaklaştırdı. Diocletianus (284-305), İtalya’­yı provincia’lara böldü; senato ve impara­torluk provincia’ları ayırımını ortadan kal­dırdı ve her ikisine de eşit sayıda asker gönderdi. Ayrıca sayılarını artırdı (Trajanus zamanındaki kırk iki vilâyet yerine, III, yy. sonunda yüz kadar vilâyet vardı) ve on iki diyakosluk halinde teşkilâtlandırdı. Ar­tık sadece sivil magistratuslar haline gel­miş olan valiler veya rectores şu şekilde sınıflandırıldı: spectabiles (prokonsül); clarissimi (consulares veya correetores) ve riri perfeetissimi (praesides). Askerî yetki­ler ise, dux’lara verildi. Büyük İstilâlar devrinde (M.S. V. yy.) Roma provincia’sı ortadan kalktı. Bunun yerini kontluk, sınır vilâyeti veya dukalık aldı. Ne var ki bu terim, latin ülkelerinde Rönesans devrinde ortaya çıkacaktı. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVINCİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROVENCE Coğrafya

Tarih 11 Haziran 2009

PROVENCE Coğrafya
Provence’ın fizikî ve beşerî özellikleri, belir­li bir homogenliğin sonucudur. İklimin baş­lıca özelliği eyaletin her yerinde yazların kurak, kışların ise yağışlı ve oldukça yu­muşak geçmesidir. Yağışların şiddetliliği ve kuraklık, Provence’a çıplak bir görünüş ka­zandırır. Buğday ve zeytin tarımıyla küçük­baş hayvan yetiştiriciliğine dayanan gelenek­sel hayat tarzı bitki ve toprakların büyük ölçüde yozlaşmasına yol açmıştır. XIX. yy. sonundan itibaren yoksul bölgelerde yaşayan halkın o tarihe kadar sağlığa zararlı olan o-valara ve şehirlere göç etmesi, nüfusun da­ğınık kümeler halinde toplanmasına yol açtı. Eyalette yükseltiye göre iki bütün ayırt edi­lir:
Yukarı Provence ve Aşağı Provence.

1. Yukarı Provence, Baronnies’den Kıyı Alpleri’ne kadar çeşitli Güney ön Alp kütleleri­ni içine alır.
2. Aşağı Provence, iç Provence’ı meydana getiren ovalar, havzalar ve kütleler bütünün­den meydana gelir. Güneyde Akdeniz’e açılır ve buradaki kıyı saçağına Provence maritime (Kıyı Provence’ı) adı verilir. İç Pro­vence üç değişik bölgeyi içine alir:
a) Don-zere geçitlerinin aşağı kesiminde Camargue’a kadar uzanan Aşağı Rhöne ovalan; burası verimli tarım kesimleri (Vaucluse bataklık ovaları; pirinç yetiştirilen Camargue) ve ıssız alanlar (Crau, Camargue’ın gü­neyi) bölgesidir;
b) tepeler, kalkerli sıradağ­lar ve havzalar bölgesi: Provence’ın bu ke­simi çok karmaşık bir yapıya sahiptir;
c) Eski Tiren kıtasının kalıntıları olan hersinyen Maures ve Esterel kütleleri. Provence maritime, Rhöne deltasından İtal­ya sınırına kadar uzanan çok çeşitli bir kıyıdan meydana gelir: doğuda büyük bir turizm bölgesi olan Cdte d’Azur; batıda To-ulon, Marsilya ve Berre kıyı gölü sanayi bölgeleri.

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVENCE Coğrafya hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROUST (Marcel)

Tarih 11 Haziran 2009

PROUST (Marcel), fransız yazarı (Paris 1871-ay-y. 1922), profesör Adrien Proust ile Jeanne WeiFin oğlu. Sağlığının bozuk olmasına ve astma nöbetlerine rağmen, Marcel Proust, Condorcet lisesinde parlak bir öğrenim yaptı. Dört-beş yıl, görünüşte boş bir hayat sürdü: ama gerçekte, yazaca­ğı eserler için malzeme topluyordu.

1896′da, taslak ve denemelerinden meydana getirdiği bir derleme yayımladı: Les Plaisirs et les Jours (Zevkler ve Günler). İlerde ya­zacağı büyük romanın başlıca temalarını taşıyan bu eserden sonra uzun bir otobiyog­rafik roman tasarladı: Jean Santeuil; bu eser ancak, ölümünden sonra, 1952′de ya­yımlandı. Ruskin’den yaptığı tercümeler (La Bible d’Amiens [Amiens İncili], 1904; Sesame et les Lys [Susam ve Zambaklar], 1906) kendi üslûbunu bulmasına yardımcı oldu. Gerçeği istiarelerle süslemeyi ve en önemli yeri estetik unsurlara vermeyi Rus­kin’den öğrenmişti.
Geçmiş Zaman Peşinde’yi (A la Recherche du Temps Perdu) 1905-1910 arasında yazma­ğa başladı. 1906′dan sonra toplumdan uzak kaldı, vaktini çoğunlukla yatakta, nefes dar­lığını giderici buğular arasında belirsiz bir hayalet gibi çalışarak geçirdi. 1911′e doğru kitabına bir yayımcı bulmağa kalktı. Zen­gin bir amatör yazar olarak tanındığı için bir cildin (Swann’ların Semtinden [Du Gö­te de Chez Swann], 1913) yayım masrafını ödemek zorunda kaldı. Bu sırada Birinci Dünya savaşının patlak vermesiyle kitabın yayımı ertelendi. Nouvelle Revue Française’in yayımcıları 1918′de ikinci cildi çıkar­dılar: A l’Ombre des Jeunes Filles en Fleurs (Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde); eser 1919′da Goncourt ödülünü kazandı.

Proust, birden bütün dünyada tanındı, fakat yakında öleceğini hissediyordu, bu yüzden eserlerini bitilmek için bütün gücüyle çalış­tı, ilhamın ve derin düşüncenin ancak yal­nızlıkla mümkün olduğuna inanarak, son ilişkilerini de kesti; böylece Le Cöte de Guermantes (Guermantes’ların Semtinden) [1920] ve Sodome et Gomorrhe (1922) adlı romanlarını yayımladı, öldüğünde eseri ta­mamlanmıştı ve son ciltleri de yayımlanabil­di: La Prisonniere (Mahpus Kadın) [1923]; Albertine Disparue (Kayıp Albertine) [1925]; Le Temps Retrouve (Kavuşulan Zaman) [1927]. Ayrıca, Pastiches et Melanges (Na­zireler ve Derlemeler) [1919], Chronigues (Kronikler) [1927], Contre Sainte Beuve (Sainte-Beuve’e Karşı) [1954] adlı uzun bir deneme ve mektupları yayımlandı. XIX. yy.ın romanı için Balzac neyse, XX. yy.ın romanı için de Proust odur. Romanın yalnız tekniğini değil, özünü de yenilemiştir. Balzac’ın bütün ilgisi, dikkati dış dünyaya dönüktü. Proust ise, gözlemlenen olaylar­dan çok, olaylara bakış tarzı üstünde dur­du. Bu bakımdan da, tersine bir «koper-nik devrimi» yapmış sayılır. Bu devrim, insan zihnini tekrar dünyanın merkezine yer­leştiren, romanı da, insan zihninde yansı­yan, dolayısıyle de biçim değiştiren bir ev­reni anlatmakla görevlendiren bir devrim­dir. Bir hasır iskemleden, çirkin bir kadın­dan şaheser yaratan ressam gibi Proust da yaşlı bir aşçı kadını, sıradan insanları, bir taşra evini alır ve bu basit biçimlerin öte­sinde, iyice bakıldığı zaman, dünyanın sır­rını bulabileceğimizi söyler. Nedir bu sır? Kendi akışı içinde hayat kaybolmuş bir zamandır; zamana gerçekten kavuşmamız, za­manı bu akıştan kurtarmamız, onu ancak sonsuzlaştırmakla olabilir; sanat, insanoğlu­na her şeyden önce bu sonsuzluğu sağlar. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROUST (Marcel) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTESTANLIK

Tarih 11 Haziran 2009

PROTESTANLIK i. (Protestan’dan protes-tan’lık). Reform hareketinden doğan dinî doktrin veı kiliselerin tümü.
— ANSiKL. Dört yüzyıldan beri «reformcu» veya «luther’ci» veya «anglikan» bir dog­ma kurmak isteyen her «protestan» ilahi­yatı, insanoğlunun kurtuluşunu doğrudan doğruya ve sadece Tanrı’nın inayet ve rah­metine bağlar. Bir hıristiyanın selâmete kavuşması hiç bir zaman dine bağlılığının, yaptığı işlerin veya erdemlerinin sonucu olamaz. Günahkâr insanın kendi gayretiyle selâmete ulaşması söz konusu değildir. Se­lâmet, kurtuluş, her zaman ve sadece Tan­rının hiç bir karşılık gözetmeden lütfettiği inayetle gerçekleşir. Tanrı’nın bu inayetini kazanmak için insanoğlunun gösterebileceği hiç bir gayretin değeri yoktur. Fakat bu söylenenlere bakarak protestan kilisele­rinin dinin icaplarına uymayı hiçe saydığı sanılmamalıdır. Tam tersine Aziz Paulus’un öğretisine bağlı olan protestan kili­seleri bu icapların yerine getirilmesini Hı­ristiyanlığın temel unsurlarından biri ola­rak görür. Tanrı’nın insandan rahmetini e-sirgememesi sadece onun selâmeti için dine dört elle sarılsın ve kendi uhrevî çıkarını düşünsün diye değildir. Her rahmet kendi­siyle birlikte insana bir de sorumluluk yük­ler.
İnsanoğlunu kurtaran, selâmete ulaş­tıran, Tanrı’nın insanı çocukları gibi sevdiği­ne inandıran bu rahmet, yaşanan, çalışılan, belki de acı çekilen her yerde Tanrı’daki in­san sevgisinin çevreye duyurulmasını, bildi­rilmesini emreder. İnsanın Tanrı’ya karşı şükranı, O’nun insana karşı beslediği sevgi­ye olan inancı belirtmek için kardeşlerini sevmeyi ve onlara hizmet etmeyi öğreten İsa’nın yolunda giderek dinin bütün icaplarını yerine getirmek ve böylelikle de in­sanlığa hizmet etmek zorundadır.
İşte reformcu kiliselerin iki ana doktrini bunlardır. Bunun yanında bütün kiliselerce kabul edilen birtakım dogmalar da yer alır. Meselâ bütün reformcu kiliseler ilmi­hallerinde havariler «amentü»sünün açıkla­masına yer verir. Bununla birlikte bütün reformcu kiliselerin yukarıda belirtilen iki temel doktrin ve kilisenin ilk yılların­da ortaya atılan büyük kurallar üstünde kendi aralarında anlaşmaya varmaları, te­mel metinlerin yorumlanmasında ve değer­lendirilmesinde çok büyük ve hatta hayatî sayılabilecek aykırılık ve anlaşmazlıkların bulunduğunu gizleyemez.
Bk. REFORM, CALVİN, LUTHER, Protestan KİLİSE’leri v.b. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTESTANLIK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Prometheus Unbound (Zincirleri Çözül­müş Prometheus)

Tarih 11 Haziran 2009

Prometheus Unbound (Zincirleri Çözül­müş Prometheus), Shelley’in
4 perdelik, manzum lirik dramı (1819). Prometheus, gerçeği arayan insan tutkusunun sembolüdür. Varlığımızın maddî yönünü temsil eden Jüpiter’e rağmen sayısız acılar paha­sına idealine ulaşmayı başarır. Periler onun yardımına koşarlar: Jüpiter tahtından in­dirilir, yeni hayatın sembolü Demogorgon da Prometheus’un zaferi kazanmasını sağ­lar. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prometheus Unbound (Zincirleri Çözül­müş Prometheus) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROLETERLEŞTİRME

Tarih 11 Haziran 2009

PROLETERLEŞTİRME i. (proleter > pro­leterleşmek > proleterleştirmek’ten proleter-leştir-me). Bağımsız bir üretici kategorisini (çiftçiler, zanaatçılar, esnaf), işgüçlerini üretim veya mübadele araçlarına sahip olanla­rın emrine vermek zorunda bırakma.
— ANSîKL. Emekçilerin, şehirlerde yığın­lar halinde toplanmasına sebep olan ve hem işçilerin hem de işverenlerin kendi araların­da rekabetine yol açan sanayi gelişimiyle birlikte, proleterlik modern sanayinin tabiî bir parçası halini aldı. Marx’a göre, sana­yi ülkelerinde nüfusun gittikçe artan bir bölümü proleterleşmiş, yani yalnız emeğiyle yaşamak ve emeği sermayeyi artırdığı oran­da iş bulabilmek durumunda kalmıştır. Bu proleterleşme’nin yanı sıra, gene Marx’a göre kütleler gittikçe daha fazla fakirleşecek ve bu fakirleşme, kütlelerin başkaldır­masına ve kapitalizmin ve sınıfların orta­dan kalkması sürecini hızlandırmalarına yol açacaktır. Bütün XIX. yy. boyunca ve XX. yy.ın başında, sanayileşmiş büyük ülkeler­deki iktisadî gerçek, bu tahmini doğrular gibi görünmüştü.
Bu ülkelerde, emekçiler zamanla teşkilât­landı ve böylece bilinçsiz bir proletaryanın yerini, yönetici çevrelere sözünü geçirmeyi bilen bir işçi sınıfı aldı; yöneticiler de özel­likle hıristiyan kiliselerince benimsenmiş sosyal doktrinlerin etkisiyle kendilerine dü­şen görevi daha iyi anlamışlardı. Bunun içindir ki XX. yy. ortasında, «gelişmiş» ül­kelerdeki sosyal gerçek Marx’ın ileri sürdü­ğü tahminden çok farklıdır. Alman marksistlerinin «Lumpenproletariat» diye adlandırdıkları ve özellikle bedenî, fikri, zihnî ve sosyal bakımdan intibaksız kimselerden meydana gelen zümrenin dışında, bütün sosyal çevrelerin hayat seviyesinde yükselme görül­dü. Aynı zamanda, daha az yorucu ve ço­ğunlukla ücret bakımından daha tatmin edi­ci üçüncül iktisadî faaliyetler, birincil ve ikincil iktisadî faaliyetlerin aleyhine gelişti. Bir ülkede büyük çoğunluğun (İngiltere’de yüzde 90) ücretinden başka geliri olmaması, hiç bir zaman bu çoğunluğun proleterleştirildiği anlamına gelmez. Gerçekten de idareci kadroda bulunan birçok kimse emekçilere ta­nınan sosyal ve malî imtiyazlardan yarar­lanabilmek için ücretli statüsüne geçmeyi menfaatlerine daha uygun bulmuştur. (Hat­tâ millî gelirde ücretlilere düşen nispî pay artışının bu «ücretlileşme»den doğduğu ileri sürülebilir.) Ne var ki, yukarıdaki açıklama­larla çelişen iki olaydan da söz etmek ge­rekir:
1. A.B.D.’de oldukça büyük sayıda işsiz bulunması. Her krizden sonra iktisadî faaliyet yeniden canlandığı zaman, işsiz sa­yısının azaldığı doğrudur. Ama bazı bilim adamları işsizlik azalma yüzdesinin, iktisa­dî faaliyetin canlanma yüzdesinden daha düşük olduğunu ve aradaki bu farkın her canlanmada biraz daha arttığını ileri sür­müşlerdir. Bu yüzden federal hükümet «otomasyon»un bu olayı daha belirgin bir hale getirmesinden şüphelenmeğe başlamıştır; bu da sermaye birikiminin sonuçları hakkında Marx’ın ileri sürdüğü fikirleri bir dereceye kadar doğrular gibidir;
2. üretim araçları ve zenginlikleri artmasına oranla dünya nüfusunun çok daha büyük bir hızla çoğal­masına yol açan azgelişmiş ülkelerin duru­mu; ortalama hayat seviyesinin yükseldiği gelişmiş ülkelerle ortalama hayat seviyesi­nin düştüğü azgelişmiş ülkelerin birarada yaşamaları bazı halk veya milletlerden pro­leter diye söz edilmesine imkân vermiştir. Gelişmiş ülkeler, Afrika’nın, Güney Ame­rika’nın ve Asya’nın azgelişmiş ülkelerine kısa zamanda, etkili bir yardım yapma yo­lunu bulamazlarsa, millî planda (Avrupa’­da ve Kuzey Amerika’da) yalanlanmış gibi görünen proletedeştirme ve fakirleşme teo­rileri, milletlerarası planda doğrulanabilir. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROLETERLEŞTİRME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROGRAMLAMA

Tarih 10 Haziran 2009

PROGRAMLAMA i.(programlamaktan programla-ma). Programlamak işi.
— Bilgi-işlem. idarî, malî, bilimsel ve is­tatistik problemlerin çözüm planını bir or­dinatör tarafından işlenebilecek ve genellik­le bir programlama çerçevesinde kurulmuş bir program meydana getirecek bilgiler serisi haline dönüştürme tekniği. || Programlama dili, bir ordinatörün devreleri tarafından doğrudan doğruya yürütülebilmesi için, programların çevrilmesi gereken dil. (MAKİ­NE DiLî de denir.)
— İstat. Çizgisel (lineer) veya doğrusal programlama, çeşitli çözüm yolları olan ik­tisadî bir problemin çözümü için, bu yol­lardan en uygununu ve en verimlisini bul­mağa yarayan matematik metot. (Bk. AN­SİKL.) || Bekleme veya kuyruk modeliyle hareket programlaması, belirli verilerden yararlanarak hazırlanan matematiksel mo­delin, ihtimal kanunlarını da göz önünde tutarak çözümlenmesinde uygulanan metot. (Model için gerekli verilerde, tesadüfe bağlı değişkenler söz konusu olduğu .zaman bu metot uygulanır.) [Bk. HAREKÂT araştırma­sı.] || Dinamik programlama, Önüne geçil­mez tesadüfleri, iyi veya kötü ihtimalleri göz önüne alarak belirli bir çözüme var­mak için uygulanacak metot. (Bellman tara­fından geliştirilen bu metotta, aynı süre için­de çok basamaklı ihtimaller söz konusudur. Her basamaktaki olay, az sayıda değişkene bağlıdır. Bu metotta optimallik ilkesi, da­ha önce verilmiş yanlış kararların düzeltilmesini sağlar.)
— Işletmec. Çizgisel programlama, değiş­kenler ve birçok zerunluk taşıyan problem­lerin matematik olarak incelenmesi. Bk. ANSIKL.

— ANSIKL. istat. 1947′de A.B.D. ordusun­da uygulanan çizgisel (veya doğrusal) programlama, George B. Dantzig, Marshall Wood v.d. tarafından geliştirildi, özel­likle iktisat ve işletme hayatında görülen kaynak kıtlığı, verimin en yüksek seviyeye çıkarılması veya ihtiyaçların fazlalığı gibi problemlerin çözümünde bu metot çok ya­rarlı oldu.
Meselâ, A,B,C,D, gibi dört besin maddesinden satın alınacak miktarlar sırasıyle Xı, X2, X3 ve X4 olsun. Vitamin ve kalori değerleri aşağıdaki tabloda gösterilen bu be­sin madelerini satın alacak kişi için mini­mum kalori ihtiyacı 18, vitamin ihtiyacı da 10 birim olarak kabul edilirse, bu ihtiyaçları en düşük fiyatla karşılamak problemi söz konusudur:

besin maddeleri A B C D
satın alman miktar X1 X2 X3 X4
kalori değeri 2 0 1 3
vitamin değeri 0 3 1 4
birim fiyatı 5 10 12 15

Satın alma değerini veya toplam maliyeti gösteren Z=5X1+10X2+12X3+15X4 fonksi­yonuna objektif fonksiyon denir. Ancak, en düşük satın alma fiyatını veren bu fonksi­yonda, minimum kalori ve vitamin ihtiyacını göz önünde bulundurarak bazı kısıtlamalar yapmak gerekir. Nitekim, kalori ihtiyacının minimum değeri veri veya sabit olarak ka­bul edildiği için, objektif fonksiyonun 2X1 +0X2+1X3+3X4 > 18 şartını doğrulaması gerekir. Yani toplam kalori miktarının 18 birime eşit veya daha büyük olması zorun­ludur. Aynı şekilde, toplam vitamin miktarı da 10 birime eşit veya daha büyük, yani 0X1+3X2+1X8+4X4 > 10 olmalıdır. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi, çizgisel programlama, objektif fonksiyon ile kısıt­lama denklemlerinden meydana gelir. De­ğişken sayısı dörtten az olursa bu problem grafik ile çözülebilir. Dörtten fazla değiş­ken varsa simpleks metoduna başvurulur.

— İşletmec. Çizgisel programlama, özellikle üretim ve yatırım meselesi gibi karmaşık meselelere optimal çözüm şekli bulmağa ça­lışır. Uygulanmaları, «linearite»ye ve «aditivite»ye başvurulan meselelerle sınırlıdır; aditivite’ye (eklenme hassası) göre, aynı an­da birçok ürün imal edildiği fark edilirse, kazançlarla faaliyetler, her bir mamule ait kâr ve faaliyetlerin toplamının yapılmasıyle elde edilir. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROGRAMLAMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRODROMOS (Theodoros)

Tarih 10 Haziran 2009

PRODROMOS (Theodoros), bizanslı yazar (İstanbul 1115-1166). Çeşitli manastırlarda oldukça yoksul bir hayat sürdü. Bu sebep­ten kendisine Prokhoprodromos (Yoksul Prodromos), eserlerinin tümüne de Prokhoprodromika denildi. Manzum bir roman (Ta Kata Rodanthen kai Dosiklea [Rodanthe ve Dosiklea]), Katomyomakhia (Fare­lerle Kedinin Savaşı) gibi bürlesk şiirler ve konusunu günlük hayattan alan birçok şiir yazdı. Yazılarının en ilgi çekicisi ioannes II Komnenos (1118-1143) ve Manuel I Komnenos (1143-1180) için Halk Yunancasıyle ve zengin bir hayal gücüyle yazdığı şiirlerdir. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRODROMOS (Theodoros) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Prinz von Homburg (Homburg Prensi)

Tarih 10 Haziran 2009

Prinz von Homburg (Homburg Prensi), Kleist’ın oyunu (1810). Homburg prensi genç subay Friedrich İsveçlilere karşı savaşı ka­zanmıştır. Ama bu başarıyı Brandenburg Seçicisi olan amcasının emirlerine aykırı dav­ranmak pahasına elde ettiği için de amcası onu ölüme mahkûm eder. Hayata çok bağlı olan prens, bu karar karşısında dehşete dü­şer. Ama sarayın ısrarı karşısında amcası kararından dönerek prense kendi cezasmı kendi Seçmek hakkını tanır. Bunun üzerine Friedrich kendini tarafsızlıkla yargılayarak ölümü gerçekten hak ettiği sonucuna varır. Ama infaz yerine getirildiğini Sandığı anda, kendini onu alkışlamak ve nişanlısı Natalie ile evlenme töreninde hazır bulunmak üzere toplanan Saray halkının arasında bulur. Kleist bu şaheserinde, romantik tutku ile kay­nağını klasik gelenekten alan bir trajedi anlayışını birleştirir.
(Resmi için bk. 320. sayfa.) [L]

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prinz von Homburg (Homburg Prensi) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİCE (Leontyne)

Tarih 09 Haziran 2009

PRİCE (Leontyne), amerikalı kadın şarkı­cı (Laurel, Mississippi 1927). Birkaç yıllık sanat hayatından sonra, 1952′de Porgy and Bess operasındaki yorumuyle ün kazandı. Operanın başlıca repertuvarıyle (özellikle Mozart ve Verdi) 1954′te Chicago’da (Aida), Verona’da, Londra’da, Viyana’da (1958), Salzburg’da (1960) ve Metropolitan ile Scala’da v:b. sahneye çıktı. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİCE (Leontyne) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREZİHOV VORANC

Tarih 09 Haziran 2009

PREZİHOV VORANC, (Lovro KUHAR, — denir), sloven yazarı (Kotlje 1893-Maribor 1950). Komünist fikirlerinden ötürü hapse atıldı, sonra hayatının büyük bir kısmını ya­bancı ülkelerde sürgünde geçirmek zorunda kaldı. Hikâyeler, romanlar (Doderdob, 1940), yolculuk notları ve çocuk kitapları yazdı; bu eserlerinde Yugoslavya’da, öbür yabancı ülkelerde, özellikle doğup büyüdüğü Kârnten’in sloven köylerindeki yaşayışı an­lattı. Eserlerini insan psikolojisine yönelen gerçek sanat eserleri düzeyine yükseltmeyi bildi. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREZİHOV VORANC hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREY (Hermann)

Tarih 09 Haziran 2009

PREY (Hermann), alman baritonu (Berlin 1929). Sanat hayatına 1952′de Viyana’da başladı. Berlin’de, Salzburg’da (1959), Mi­lano’da, New York’ta (1960) ve Tannhâu-sep rolünde çok beğenildiği Bayreuth’te sahneye çıktı. Ayrıca, 1956′da A.B.D.’de verdiği resitallerle, kendini büyük bir lied şarkıcısı olarak kabul ettirdi. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREY (Hermann) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREVOST (Jean)

Tarih 09 Haziran 2009

PREVOST (Jean), fransız yazarı (Saint-Pierre-les-Nemours 1901 – Sassenage ya­kanları, Vercors 1944). £cole Normale Su­perieure’de okudu, genç yaşta gazeteciliğe ve edebiyat dünyasına atıldı. Les Freres Bouquinquant (Bouquinquant Kardeşler)
1930] ve Sel sur la Plaie (Derin Yara)
[1934] adlı iki roman yayımladı. Felsefe, edebiyat ve tenkit eserleri yazdı: Vie de Uontaigne (Montaigne’in Hayatı) [1926] ve amerikan medeniyeti üstüne bir taslak: Usonie (1939). Eserlerinden üçü ölümünden sonra yayımlandı: Les Caracteres (Karak­terler) [1948];
La Creation chez Stendhal (Stendhal’de Yaratma) [1951] ve Baudelaire (1953). ikinci Dünya savaşında, direnme hareketinde önemli bir rol oynadı,
Amanlar tarafından Vercors’da öldürül­dü. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREVOST (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRETA

Tarih 09 Haziran 2009

PRETA i. Hindistan’da, hayaletlere ve özellikle hayatları feci bir ölümle son bulmuş insanların ruhlarına verilen ad. Mutlu olmayan bu ruhlar insanlar arasında dolaşır ve onları tedirgin ederler. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRETA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRENS SABAHADDİN

Tarih 09 Haziran 2009

PRENS SABAHADDİN, türk sosyologu ve siyasetçisi (İstanbul 1877 – İsviçre, Neuchâtel 1948). Damat Mahmud Celâleddin Pa­şanın oğlu. Annesi, Sultan Abdülmecid’in kızı Seniha Sultan’dır. Saray geleneğince özel öğrenim gördü. Sonra babası ve kar­deşiyle Paris’e gitti (1899). Paris’te jön türkler içinde bir grubun başına geçti. İkin­ci Meşrutiyetin ilânı (1908) üzerine Türkiye’­ye döndü. Avrupa’da bulunduğu sürede La Revue dergisindeki yazılarıyle ilgi çekti. 1906-1908 Yılları arasında Terakki adlı aylık bir dergi çıkardı. Sosyal ve siyasî düşünce­lerini Birinci İzah, İkinci İzah ve Üçüncü izah (İttihat ve Terakki ile kendi arasındaki görüş ayrılıklarını açıklar) adlan altında ya­yımladı. 31 Mart olayından bir süre sonra tutuklandı (1909); Mahmud Şevket ve Hurşid Paşaların araya girmeleri üzerine serbest bırakıldı. «Teşebbüsü şahsî ve ademi mer­keziyet» (özel teşebbüs ve merkeze bağlı olmadan yönetim) diye adlandırdığı görüş­leri yayılmağa başlayınca «Nesli Cedid kulü­bü adı verilen bir ocak kuruldu. Prens Sa­bahaddin’in düşüncesini benimseyen gençler bu ocağın çevresinde toplandılar. Zaman­la ocağın faaliyetleri siyasî bir nitelik ka­zanmağa başladı, bunun üzerine ocak ka­natıldı (1911). Prens Sabahaddin, ademi merkeziyetçi bir görüşü savunuyor, İttihat ve Terakki’ye karşı çıkıyordu. Bu tutum ve düşüncelerine rağmen Türkiye’de liberal görüşü benimseyenlerle açıkça birleşmedi, onları üstü kapalı bir şekilde tutar görün­dü. İttihat ve Terakki ile bağdaşmayan dü­şüncelerini yazılarıyle açığa vurunca gergin­lik daha da arttı. Bir ara padişaha hitaben Tembellik ve merkeziyetçilik bizi mahvedi-or diye bir yazı yazdı. Balkan savaşının çaktığı yıllarda yazdığı bu yazı ittihatçıları büsbütün öfkelendirdi. Mahmud Şevket Pa­sa suikastine adı karıştı; mahkûm edildi. Bunun üzerine Paris’e kaçtı. Birinci Dünya savaşının çıkması üzerine padişaha barış yapılmasını ileri süren mektuplar yazdı. Savaş bitince Türkiye’ye döndü (1919). Türkiye’de bulunduğu sürece sosyal ve siyasî virüslerini açıklayan yazılar yayımladı. Bir süre sonra tekrar Avrupa’ya gitti (1920). Cumhuriyetin ilânından sonra Osmanlı hanedanın Türkiye’den çıkarılması üzerine bir daha yurda dönemedi, İsviçre’de yerleşti. Prens Sabahaddin, Türkiye’de Durkheim sosyolojisine karşı, kaynağını Le Play ve Edmond Demoulins’de bulan ferdiyetçi (bireyci) sosyoloji anlayışının kurucusu ve tanıtıcısı sayılır. Ona göre bir toplumun, bir devletin temelini fertler teşkil eder. Toklumu kuran, ona varlık bütünlüğü, ya­şama gücü kazandıran fert olduğu için, sosyolojinin işe fertleri ele alarak başlaması gerekir. Ferdin varlık kurallarını, toplum içindeki yerini, görevlerini, fertler arasındaki karşılıklı davranışları, fert­lerin birbirleri karşısındaki tutumlarını, sorumluluklarını araştırmak, açıklamak sosyolojinin görevleridir. Fert, toplum için de­ğil, toplum fert içindir. Devlet, fertlerin or­tak bir başarısı olduğu için, ferde yönelme­li ye onun varlık ilkelerine göre düzenlenmelidir. . Devletin görevi ferdin mutlu­sunu sağlamaktır. Toplum ve devlet ancak fertlerle açıklanabilir; devletten ferde değil, fertten devlete varılır. Fert, devletin temel taşıdır. Devlet fertleri sağlam, yetenekli, yetişkin ve başarılı oldukları ölçüde bütün­lük ve süreklilik kazanır. Başta devlet ol­mak üzere, bütün sosyal kurumlardan önce vardır, öğretim ve eğitimin amacı ferdin yetişmesi, devletin görevi ferdin güvenliğidir. Prens Sabahaddin Durkheim’in görüşlerini benimseyen, içlerinde Ziya Gökalp’in de bulunduğu ittihatçılarla anlaşamıyordu. özellikle Paris’te bulunduğu yıllarda yazmıs olduğu mektuplarda bu görüşleri savun­du. Türkiye’nin kalkınmasını özel teşebbüsün geliştirilmesinde buluyordu. Ona göre üretimin düzenlenmesi, üretici güçlerin geliştirlmesi, bir tarım üfkesi olan Türkiye’de ırana geniş ölçüde önem verilmesi gerek­lidir. Bunların gerçekleştirilmesi de özel te­şebbüsün gelişmesine, tekelci, belli ve tek bir merkeze bağlanmama anlamına gelen ademi merkeziyetçilik anlayışının yerleştirilmesine bağlıdır.

Türkiye’nin sosyal kurulu­şu, eski geleneklere, ferde önem vermeyen bir anlayışa dayandığından çağdaş gelişime ayak uydurulamamaktadır. Bu yüzden, bü­tün toplum kurumlarında ferdiyetçi bir gö­rüşe bağlanılmalı, yönetim düzeninde «idarî merkeziyetsizlik» ilkesi uygulanmalıdır. Osmanlı devleti Sınırları içinde bulunan bölge­ler de İstanbul’a bağlanmaktan kurtarılma­lıdır. Devletin yönetim biçimini değiştir­mekle yenileşme ve reform olmaz. Reform, ancak fert hayatının gelişimini durduran, özel teşebbüsü önleyen kurumların değiştiril­mesi, yenilerinin kurulmasıyle olur. Türki­ye’de yapılması gereken en önemli yenilik eğitim ve öğretim düzeninde olmalı, öğretim kurumları, tüketici memur Sınıfı yetiştirmek­ten kurtarılarak üretici eleman yetiştirebile­cek bir nitelikte düzenlenmelidir, öğretim ve eğitim, uygulamalı (pratik) bir nitelik kaza­nırsa, bilim hayata, üretici kurumlara yardım­cı olur. Prens Sabahaddin bu görüşleriyle, Türkiye’de bilimin hayata uygulanmasını, eğitim ve öğretim kurumlarının üretici ele­man yetiştirici nitelikte düzenlenmesini sa­vunan ilk aydın oldu. Bilimde deneye, olay­ların açıklanışında sebep-sonuç ilkesine inanıyordu. Ona göre olayları birbirine bağ­layan temel oluşumlar anlaşılırsa hem geç­miş, hem de onun bir süreci olan gelecek daha kolay kavranır.
Prens Sabahaddin’in çeşitli dergilerde çıkan yazıları biraraya toplanmadı. Basılan tek eseri: Türkiye Nasıl Kurtarılabilir’dir (1911). [-> Bibliyo.] (M)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRENS SABAHADDİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRENJ

Tarih 09 Haziran 2009

PRENJ, yugoslavca Prenyi, Yugoslavya’da şistli ve kalkerli kitle, Hersek’te, üç yanını Neretva ırmağının yukarı çığırı kuşatır; Lupoglav’da, 2155 m. Bölgede kır hayatı gerilemekte, fakat turizm (Baracko ve Jezero) gelişmektedir. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRENJ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREM ÇAND

Tarih 09 Haziran 2009

PREM ÇAND, hint yazan (Lamahi 1880 -Benares 1936). Hindu diliyle köy hayatını anlatan birçok eser (özellikle Godon ve Kafan) yazdı. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREM ÇAND hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Prelüdler

Tarih 09 Haziran 2009

Prelüdler, Liszt’in senfonik şiiri. 1848′de bestelendi, 1850′de gözden geçirildi. İlk de­fa 1854′te Weimar’da çalındı. Liszt, Joseph Autran’ın «Hayatımız, ilk ve kutlu notasını ölümün çaldığı, o bilinmez şarkı için, bir preiüdler dizisinden başka bir şey midir?» şeklindeki düşüncesinden ilham alarak mey­dana getirdiği bu eserinde, Berlioz’un prog­ramlı müzik sistemini izledi ve geniş çeşit­lemelerle, şairin dile getirdiği, aşk, yanıl­samalar, tabiatın tesellisi, zaferin çağrısı gibi duyguları müziğe uyguladı. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prelüdler hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREKAMBRİYEN

Tarih 09 Haziran 2009

PREKAMBRİYEN sıf. ve i. (fr. precambrien). Jeol. Kambriyen öncesi çağ için kulla­nılır,
— ANSiKL.Prekambriyen en eski jeolojik oluşumdur. Genellikle tanınabilir fosillerden yoksun olduğu için, sadece Kambriye­nin altındaki stratigrafik konumuyle belir­lenebilir. (Silürvenin alt katı, İlkçağın bi­rinci dönemi). Prekambriyen toprakların varlığı, yeryüzünün yalnız bazı bölgelerinde kesinlikle bilinir: Kanada, İskandinavya, Sibirya «kalkanları». Prekambriyen kayaların çoğu başkalaşmıştır.
Prekambriyen devri son derece uzun sür­dü: yerkürenin 3 300 milyon yıldan daha uzun sürdüğü sanılan oluşum devresinden, İlkçağın başlangıcına kadar olan 500 milyon yıl. Yerkürenin başlangıçta akışkan bir halde olduğu ve ısısının çok yüksek olduğu sanılır yüzeyi erimiş silikatlarla kaplıbir okyanustu; bu okyanusun üstünde su bu­harı, karbon dioksit ve amonyaktan oluşan bir atmosfer (260 atmosfer basınç) vardı. Isı 1 200-800′C’a inince yüzeysel bir kabuk katılaşmağa başladı. Isının 374°C düşmesi su buharının ansızın yoğunlaşmasına ve ilk okyanuslann meydan gelmesine yol açtı. Isı düşmeğe devam ederek 100-30°C ara­ sına inince atmosferdeki amonyak ve kar­karbondoksidin okyanusların suyu ile birle­leşerek ilk canlılara hayat verdiği sanılır, Bilinen ve pek ender rastlanan prekambriyen fosillerin hepsi deniz fosilidir ve bunlar değişik dallanmalara aittir. Prekambriyende de antrasitler vardır: suyosunu kömürle­rinden meydan geldikleri sanılır. Bilinen en eski fosil, tekhücreli bir su yaratıkları topluluğu olması ihtimali olan «Corycium enigmaticum»dur; 1 400 milyon yıl önceden kalmadır.
Prekambriyenin başlıca özelliği çok yoğun kıvrılmalardır. En yeni prekambriyen sıra­dağlar hüronyen sıradağlardır. Prekambri­yende su yüzüne çıkan topraklarda bitkisiz, hayatsız çöl şartları hüküm sürdüğü sanı­lır. Prekambriyen devirler «eyokambriyen» denen çok şiddetli bir buzullaşma ile son bulmuştur. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREKAMBRİYEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREİSOVO (Gabriela)

Tarih 09 Haziran 2009

PREİSOVO (Gabriela), çek kadın roman­cı (Kutna Hora 1862 – Prag 1946). Roman­lar, Moravya, Slovakya ve Carinthie İslavIarının hayatlarını konu alan tiyatro oyun­ları yazdı. Ayrıca, Janaçek’in operası Jenufa’nın (Evlâtlık Kız) librettosunu yazdı. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREİSOVO (Gabriela) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREDA (Mariu)

Tarih 09 Haziran 2009

PREDA (Mariu), romanyalı yazar (Siliştea – Gumeşti 1922). Hikâye ve romanla­rında, savaş veya günlük hayat kavgasın­da özgürlüğünü elde etmeğe çalışan zaval­lı insanları anlatır.
Eserleri: Karanlık Pen­cereler (1956), Atılganlık (1959), Müsrifler (1962), Ateşler (1963). [L]

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREDA (Mariu) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Preciosite

Tarih 09 Haziran 2009

Preciosite, XVII. yy .ın ilk yarısında Fran­sa’da bazı kibar çevrelerde, duyguların di­le getirilişinde ve edebî anlatımda kendini gösteren aşırı incelik hevesi.
Kelimenin tam anlamıyle preciosite, Fran­sa’da 1650′den sonra, edebî bir akım ol­maktan çok, feminist hareketin bir özlemi olarak ortaya çıktı. Evlilik hayatında kadı­nın baskı altında tutulmasına karşı çıkan preciosite, toplumsal kısıtlamalardan ba­ğımsız, son derece güçlü ve ideal bir aşk anlayışını geliştirdi. Bu anlayış aşırı bir duygu inceliğinin ve kibarlar âleminde ka­dının hâkimiyetinin onaylanışı olarak kabul ediliyordu. Aynı incelik çabası, çeşitli sa­lonlarda, nezaket kuralları ve konuşma tar­zında da kendini gösterdi. Kişisel orijinal­lik, kelimeleri bu anlayışa uygun anlamlar vererek kullanmak, ince istiareler yapmak gibi önceleri hiç de gülünç olmayan bir tarz haline geldi. Zaten precieuses kelime­si de, ilk olarak 1653′te, kibar edebi­yatına, romanesk tarza ve aşk şiirlerine karşı çıkan kimseler tarafından, evlerinde edebiyatçıların katıldığı toplantılar düzen­leyen kadınlar ve Özellikle de Mile de Scudery için kullanılmıştır.
Urfe” ile Rambouillet konağı şairleri Voituıe, Maileville, Godeau’nun eserlerinden kaynak alan preciosite’ edebiyatı, bu kimselerin eserlerinde, italyan concetti’lerindeki sıkıcılığın, ispan­yol Gongora’cılığının ve ingiliz eupheus’çuluğunun izlerini taşıyordu. Başlıca temsilci­leri de, Benserade, Segrais, Sarasin, Pellisson, Menage, Gomberville, La Calprenede ve özellikle de Mile de Scudery’ydi (Le Grand Cyrus, 1650; Clelie, 1654-1660). Pre­ciosite edebiyatı çok zaman, aşırı incelik, yapmacıklı bir biçimde derinleştirilmiş bir havaîlik ve anlaşılmazlığa kadar varan bir anlatım özentisine düştü. Bütün bu özellik­lerine rağmen, âşıkane duyguların açıklanmasındaki özenli ve ayrıntılı açıklamalarıyle başarılı da oldu. «Precieux»lerden ve «preciosite»den 1660′a kadar söz edilmiştir. Bundan sonraki tarihlerde terim çok daha az kullanıldı. Ama preciosite’ye has dav­ranışlar ortadan kalkmadı, öyle ki, yüzyıl sonundaki kibar çevreleri, 1655-1660 sıra­sının kibar çevrelerinden pek de farklı ol­madı. Preciosite denince her şeyden önce bu aşırı incelik ve yapmacık dolu üslûp akla geldiği için, bazı modern yazarların (E. Rostand, J. Giraudoux) preciositesinden de söz edilebilir. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Preciosite hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRATOLİNİ (Vasco)

Tarih 09 Haziran 2009

PRATOLİNİ (Vasco), italyan romancısı (Floransa 1913). Çok yoksul bir ailenin ço­cuğuydu, okuyabilmek için her çeşit mes­leğe girdi çıktı. İlk romanı il Tappetto Verde (Yeşil Halı) [1941] ve Cronaca Familiare (Aile Günlüğü) [1947] otobiyogra­fiktir. İl Quartiere (Mahalle) [1944], Fakir Âşıklar (Cronaca di Poveri Amanti) [1947], Le Ragazze di Sanfrediano (Sanfrediano’lu Kızlar) [1952] adlı eserlerinde güçlü bir ger­çekçilikle floransa hayatının hayli geniş bir tablosunu çizmeğe çalıştı. Un Eroe del Nostro Tempo (Zamanımızın Bir Kahra­manı) [1949] adlı eseri, faşist yönetim altın­da büyüyen ve faşizmin etkisiyle suç işle­meğe yönelen genç bir adamın ruh yapısını inceler. Üçlü bir serinin ilk kitabı olan Metello’da. (1955) toseana halkının birkaç nesli kapsayan hayatını anlatır. Pratolini, çağdaş İtalya’nın sosyal ve duygusal hayatını incelemeğe devam etmektedir: La Scialo (Karışıklık) [1960]; Allegoria e Derisionc (Alegori ve Acı Alay) [1966]. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRATOLİNİ (Vasco) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Princesse de Cleves (LA)

Tarih 09 Haziran 2009

Princesse de Cleves (LA), Mme. de La Fayette’in 1678′de adını açıklamadan yayımla­dığı romanı. Mile. de Chartres, sevmediği halde Cleves prensiyle evlenmiştir. Ama az sonra, elinde olmadan, Henri II’nin sarayın­da yakışıklılığıyla herkesin başını döndüren, Nemours düküne karşı dayanılmaz bir sev­gi duyar. Bunun üzerine, kesin bir karar alır, dürüstlüğüne güvendiği kocasına duru­mu anlatır ve ondan kendisini bu tehlikeye karşı korumasını ister. Dük karısını bağışla­yacak kadar anlayışlıdır. Ama yüreğine sap­lanan kıskançlıktan ve yersiz şüpheler yü­zünden ölüm ve ölmeden önce de karısının masum olduğunu anlar. Serbest kalan Cle­ves prensesi, Nemours düküyle evlenmeyi reddeder ve bir manastıra çekilerek hayatı­nın sonuna kadar orada kalır. Bu ince eser, yayımlandığı zaman büyük yankılar uyan­dırmış, hele itiraf sahnesi çeşitli tartışmalara yol açmıştı. Günümüzde ise, olayının sade­liği ve üslûbunun arılığıyle modern psiko­lojik roman çağının ilk büyük eseri sayılır. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Princesse de Cleves (LA) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİNCEPS

Tarih 09 Haziran 2009

PRİNCEPS i. («birinci» anlamında lat. k.). Rom. tar. Kişiliği, askerî ve mülkî alan­lardaki yararlıkları ve Roma şehrine yap­tığı hizmetlerle Roma’nın siyasî hayatın­da büyük bir rol oynamış romalı devlet adamı. // Teşm. yol. Roma imparatoru (özellikle, M.S. I. ve II. yy.larda).
[Bk. PRiNCIPATUS.] || Princeps juventutis («gençliğin hükümdarı»), imparatorun vâ­rislerine verilen unvan, (ilk olarak, Agrippa’nın oğlu ve Augustus’un torunu Caius Sezar ile Lucius’a verildi.) || Princeps praetorii, legio mahkemesine bağlı olan ve idarî işlerle uğraşan centurio. || Princeps senatus, adı censor’lar tarafından senato albümü’nün başına yazılmış olan ve senato toplantılarında görüşünü birinci olarak açıklayan fildişi iskemlede oturmak hakkına sahip yüksek görevli. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİNCEPS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Prairie (THE)

Tarih 08 Haziran 2009

Prairie (THE) [Çayır], Fenimore Cooper’ın romanı (1828). Louisiana’nın A.B.D.’ye katıldığı devirde, bölgeye yerleşmeğe gelen Amerikalıların yan göçebe hayatını anlatır. «Çayır»da İsmael Bush ailesi, Siox’larla mü­cadele halindedir. Aile, İnes Cartavallos adındaki genç bir ispanyol kızını Louisiana’yı işgal etmek amacıyle gönderilen amerikan subayı Middleton ile evlendiği gün kaçıra­rak alıkoyar. Roman, Middleton’un genç kızı bulup kurtarma çabaları etrafında ge­lişir. Yazar, kaçan sevgililerin başından geçenleri ise The Pathfinder (Iz Güden) adlı romanda anlatır. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prairie (THE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAGMACILIK

Tarih 08 Haziran 2009

PRAGMACILIK i. (pragmacıdan pragma-cı-lık). Fels. Pratik değeri hakikatin ölçü­sü sayan agnostik ampirizm.
— ANSiKL. Pragmacılık terimi özellikle William James, C.S. Sebiller, J. Dewey, F. Gonseth,
A. Rey, E. Le Roy, M. PradineS, L. Laberthonniere ve Panini’nin savunduk­ları bir doktrini belirtmek için kullanılır. Bilimsel pragmacılık, bir yasa veya teorinin doğruluğunu ancak o yasa veya teoriyi uy­gulamalarda denedikten sonra kabul eder. Ahlâkî ve dinî pragmacılık ise, metafizik bir teoriyi veya dinî bir dogmayı, o teori veya dogma ahlâk bakımından yararlı oldu­ğu ve vicdanın gereklerine uygun düştüğü ölçüde doğru sayar; dinî dogmaları sadece, ahlâkî hayata verdikleri yön bakımından değerlendirir. Pragmacılığı tenkit edenler, bilimsel pragmacılığa karşı şu itirazı öne Sürerler: bir teori, faydalı olduğu için doğ­ru değil, doğru olduğu için faydalıdır. Metafizik, ahlâkî ve dinî pragmacılığa karşı çıkan akılcılar ise, varlıkların kaynağını ve alınyazısını hiç olmazsa görece ve kısmî olarak kavrayabileceğimizi belirtirler. Filozof Maurice Blondel, «pragmacılık» te­rimini kendi eylem teorisini belirtmek için kullanmıştı; ama bu kelime James’in felsefesindeki anlamını kazanınca Blondel bu terimi kullanmaktan vaz geçti. Yine aynı şekilde, amerikalı filozof Charles Peirce de «pragmatizm» teriminin yerine pragmatisizm kelimesini kullandı. F. Gonsehthin pragmacılığı ise, açılma ve özellikle deneye açılma kavramına dayanır. Pragmacılık te­rimi, bazen birbirine tam karşıt düşünür­lerin görüşleri doJayısıyle, değişik anlamlar alabilir. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAGMACILIK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAG çekçe Praha

Tarih 08 Haziran 2009

PRAG çekçe Praha, Çekoslovakya’nınbaşkenti, Bohemya’nın merkez kesiminde, Vltava kıyısında, ırmağın Elbe (Labe) ile kavuştuğu yerin yukarısında; 1 030 330 nüf. Üniversite.
• Coğrafya ve güzel sanatlar. Prag, Vltava vadisindeki küçük bir çanakta, ırmağın Polabi ve asıl Labe’ye ulaşmak için boğaz­lara girmeden önce menderesler çizerek akışının ağırlaştığı yerde kuruldu. Kraliyet şeh­ri olarak, Vltava’nın sol kıyısında, bir çeşit resmî şehir olan ve içinde surla çev­rili büyük bir katedral (XIV. yy.da Aras’lı Mathien ve P. Parler tarafından inşa edildi; Aziz Jan Nepomuklu’nun mezarı), saray ve saraya ait askerî ve idarî yapılar bulunan Hradçany’den itibaren geliş­ti. Aşağıda set set kiliseler ve genellik­le italyan mimarlarının eserleri olan Mala Strana semtinin sarayları sıralanır. Mala Strana, azizlerin heykelleriyle süslü Karel köprüsüyle (XIV. yy.) eski tacirler şeh­rine bağlanır; burada eskiden çeklerin tüc­car mahalleleri, alman semti Havel ve getto yer alırdı. Şehrin ırmağın sağ kı­yısındaki bu kısmı, Stare Mesto («eski şehir») adını taşır. Gerçekten sivil ve di­nî anıtları, dar sokakları ve sık mesken adalarıyle eski bir şehrin bütün özellik­lerine sahiptir. Başlıca anıtları İkinci Dün­ya savaşında kısmen yıkılan Belediye sa­rayı (mekanik saat), Havel kilisesi, Tynsky kilisesi ve eski kervansaraydır. Modern çağ­da dev kapılar açılan surlar eskiden Hrad-çany, Mala Strana ve Stare Mesto’nun meydana getirdiği bütünü çevrelerdi. Şehrin bu eski sınırı bugün kolayca göz önüne ge­tirilebilir: nitekim Na Prikope ve Narodni Trida ana caddelerini takip eder. XVIII. yy.da, Stare Mesto’nın ötesinde, başlangıç­ta bir çeşit geniş panayır yeri olan büyük Vaclavkse namesti’nin (Vaclavkse meydanı) çevresinde yeni semtler kuruldu. Böylece Kari IV’ün XIV. yy.da inşa ettirdiği Nove Mesto («yeni şehir») gelişti. Ama bu geniş­lemelere rağmen Prag’ın nüfusu 1850′de an­cak 150 000 kişiydi. İlk sanayi tesislerinin kurulması ortaya yoksul ve kasvetli semt­lerin çıkmasına yol açtı: özellikle Vlatava’nın büyük menderesinin sağ kıyısında Karlin semtinde kısa süre içinde un fabrikaları, se­pi yerleri, bira ve içki fabrikaları, iplikhane ve dokumahaneler, küçük makine ateîyeleri, mobilya fabrikaları kuruldu. Aynı dönemde şehrin yukarısında, ırmağın sol kıyısında Smichov sanayi semti gelişti. Bu arada, ırmağın sağ kıyısına hâkim olan yumuşak eğimli yamaçta, Çesky Brod ve Brno yol­ları boyunca mesken semtleri kuruluyor­du.
XX. yy. başında ve ilk Çekoslovak cumhu­riyeti döneminde şehir büyük ölçüde gelişti. Gerçekten o tarihte Prag çok büyük bir sa­nayi şehri haline geldi: yeni kurulan fab­rikalar ilk sanayi tesisleriyle oranlanamayacak kadar büyüktü. Eski şehrin aşağı kesi­minde, ırmağın menderesinin içbükey kısmını kapsayan büyük bir batı-doğu çöküntüsündeki serbest alanlara el atıldı: burada
Bubeneç ve Holeşovice semtleri kuruldu; Vlatava’nın küçük bir kolu olan ve büyük ölçüde çamurla dolan Rokytka’nın vadisinde Vysoçany ve Hloubetin semtleri inşa edildi, Bir yan kanalla Vltava ve Labe’ye bağlanan bir ırmak limanı (Bubeneç menderesinin alçak taraçalannın iç kısmında) düzenle­nerek sanayi bögesinin ulaşım imkânları genişletildi. Sanayi bölgesi Karlin semtini genişletip, şehrin Prag çanağını sınırlayan yamaçların eteğindeki kuzey kısmını da içine alarak, büyük bir bütün meydana getirdi. Bu bölgede önemli metalürji tesisleri; vagon ve sanayi makineleri fabrikaları, otomobil ve motor fabrikaları toplandı. Bubeneç’in menderesinde ve Holeşovice’de ise kimya ve besin sanayii tesisleri yer aldı. 1921′de şehrin yeniden bağımsız bir devletin başkenti olması ve sanayinin gelişmesi nüfus artışını hızlandırdı. Nüfus 1913′e doğru yarım mil­yondan azken, 1936′da bir milyona yaklaştı. Bunun üzerine şehrin bütünü için bir plan yapılmaksızın, semtler çevresinde en çeşitli şehircilik ve inşaat denemelerine girişildi. Şehrin doğusu özellikle büyük yapılarla do­lu semtlerden meydana gelir; bu semtler gü­neye doğru, Karel üniversitesinin enstitü ve laboratuvarları çevresindeki Vyşehrad’da da uzanır. Sol kıyıda, Hradçany’nin kuzeyinde XX. yy. başında yeni sanayiciler ve tacirler sınıfının oturduğu özenle yapılmış binalar­dan meydana gelen bir semt kuruldu; ku­zeydoğuya doğru bu semtten, meşhur Prag fuarı çevresindeki orta sınıfların oturduğu semte geçilir.

Şehir büyümeğe devam etmektedir: eski şeh­rin batısındaki Beyaz dağa (Bila Hora) ka­dar tırmanan karayolları boyunca genişle­mektedir. Başkent, Kobylisy’ye doğru Prag çanağının kuzey yamaçlarına da tırmanır; güneyde eski banliyöleri Libus ve Kunratice’ye ulaşır. Bugün başlıca hedefi şehir merkezinin düzenlenmesi olan bir şehir pla­nı uygulanmaktadır.

• Tarih. Ticarî olduğu kadar stratejik ko­numu da önemli olan Prag, Prensmyl’lerin iki şatosu (Hradçany ve Vyşehrad) çevresin­de, ırmağın her iki kıyısında gelişti; ırma­ğın geçit veren yerleri yakınında birçok ta­cir ve zanatçı (yahudi, italyan, fransız, ama özellikle alman) yerleşti. Bunlar daha X. yy.dan itibaren nispî muhtariyetler elde etti­ler; ama Prag’ın şehir derecesine yükseltil­mesini ancak şehre Nürnberg hakkını tanı­yan (1232-1235) Venceslav (Vaclav) I zama­nında sağlayabildiler. Bu eski şehir (Stare Mesto), Venceslav (Vaclav) I’in şansölyesi Eberhard tarafından inşa ettirilen yeni bir merkezle birleşti ve surlarla çevrildi (1253). 1257′de eski şehir halkıyle devam eden çatış­maların önünü alabilmek için Ottokar II yalnız alman kolonlar için yeni bir merkez (Mala Strana veya «küçük şehir») kurdu; kolonlara Magdeburg hakkı tanmdı ve muh­tar bir komün haline gelmeleri onaylandı (1338). XIV. yy.da birçok manastır kurulan ve çok zenginleşen Prag’ı Kari IV (1336-1378) imparatorluğun başkenti haline ge­tirdi (1344) ve çek milliyetçiliğinin mer­kezi olan üniversiteyi kurdu (1348). Vyşeh­rad çevresindeki köylerin birleştirilmesiy­le kurulan, çeklerin yerleştirildiği üçün­cü bir yeni şehir de (Nove Mesto) mil­liyetçiliği destekliyordu. Bir süre için Çek­lerin ülkeye kesinlikle hâkim olmasını sağ­layan Jan Hus taraftarlarının savaşı sı­rasında kızışan milliyet çatışmaları, Jîrji Podebrady zamanında yeniden başladı. Bu­nunla birlikte 1518′de tek bir komün ha­linde birleşen şehir, Habsburg’lar zamanın­da, Ferdinand I’in otoritesine karşı patlak veren isyandan sonra (1547) başkentini Viyana’ya nakletmesiyle önemini kaybetti, öm­rünü Prag’da geçiren Rudolf II’nin (1583-1610) büyük ilgisi sayesinde şehir yeni­den milletlerarası önemini kazandıysa da, yeni bir almanlaştırma denemesi açık bir is­yana yol açtı (23 mayıs 1618). Bila Hora sa­vaşını takip eden sert bastırma hareketiyle Prag, bir il haline getirildi. Dinî baskıdan kaçan iki bin burjuva ailesi göçtü; birçok defa yabancılar tarafından işgal edilen şe­hir (Saksonlar, 1631-1632; İsveçliler 1634, 1639 ve 1648), ancak XVII. yy. sonunda ve XVIII. yy.da
(barok çağ) yeniden canlan­dı. 1558′den beri krallık şehri olan Hrad­çany, öbür üç siteyle eşit haklara sahip olan dördüncü bir site haline getirildi (1756). Ama Josef II, dört siteyi tek bir komün ha­linde birleştirdi (1784). XIX. yy.da çek köy­lülerinin büyük ölçüde şehre göçmesine yol açan sanayileşmenin yanı sıra Bohemya soylularının mahallî fikir hayatına gösterdik­leri büyük ilgi sayesinde milliyetçi hareket yeniden canlandı. Windischgraetz’in 1548′de şiddetli bir şekilde bastırdığı milliyetçi hareketin (islav birliği toplantısından sonra ayaklanmalar) 1861 seçimlerinde, başarı gös­termesi, kısa süre sonra tamamıyle Çekle­rin elinde olan bir idare ve öğretim kurulmasına imkân verdi. Prusyalılar tarafından kuşatılan (1866) ve kendi adını taşıyan ba­rıştan sonra (ağustos 1866) Prag, modern­leşmeğe, sanayileşmeğe ve XX. yy.da çek milliyetçiliğini yönetmeğe devam etti. Çe­koslovakya’nın bağımsızlığı burada ilân edildi (28 ekim 1918) ve 14 kasım 1918′de Habsburg’ların tanınmadığını bildiren ve Tomaş Masaryk’i Çekoslovak cumhuriyeti­nin başkanı ilân eden devrimci millet mec­lisi burada toplandı. Birinci Dünya savaşından sonra kurulan Çekoslovakya’nın başkenti olan, fikir ve sanat merkezi haline gelen şehri, Hitler’in Çekoslovakya’yı par­çalamasından sonra 14 mart 1939′da Wehrmacht işgal etti. İkinci Dünya savaşı so­nunda Patton kumandasındaki A.B.D. bir­likleri hükümetlerinin emri üzerine şehre 90 km uzakta olan Plzen bölgesinde durdu­lar. Konyev kumandasında Dresden’den ve Malinovskiy kumandasında Viyana’dan ge­len sovyet birlikleri 6 mayıs 1945′te Prag’­da birleşti. (Bk. ALMANYA-RUSYA SAVAŞI.) 1948 Şubatında Prag’da yapılan hükümet darbesiyle idareyi bir komünist hükümet ele geçirdi. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAG çekçe Praha hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRADİLLA (Francisco)

Tarih 08 Haziran 2009

PRADİLLA (Francisco), ispanyol ressamı (Villanueva de Gallego 1846-Madrid 1921). Zaragoza’da okyanus bilgini Mariano Pescador’un yanında çalıştı. Sonra Madrid’­deki San Fernando Güzel Sanatlar oku­lunda okudu. 1874′te Roma’da yeni kurulan ispanyol Akademisi Resim bölümüne girebilmek için burs aldı ve on yıl orada kaldı. En tanınmış tablolarından bazıla­rını Roma’da yaptı: Çılgın Juana, Güzel Felipe’nin Cenazesi Başında
(Madrid, Arte Moderno müzesi; eskizi Lerida müzesindedir). Bu tablo 1878′de Madrid Millî sergisinde şeref madalyasını kazandı. Paris’­te açılan Milletlerarası sergide de madal­yalar aldı. 1882′de Viyana’da ödül kazan­dı. Senato, konferans salonu için ona bir tablo ısmarladı:

Granada’nın Teslimi (Gü­nümüzde Siyasal Bilgiler enstitüsündedir). Roma’daki ispanyol akademisi müdürlüğü­ne getirildi. 1883′te bu görevden istifa ede­rek İspanya’ya döndü. Magrıplının İç Çe­kişi (özel koleksiyon) gibi birkaç tarihî tablosu dışında, günlük hayattan sahneler, portreler, XVIII. yy. olaylarını konu alan tablolar yaptı. (M)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRADİLLA (Francisco) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Sonraki sayfa »