REŞHA
Tarih 29 Haziran 2009
REŞHA i. (ar. reşha). Esk. Sızıntı. || Reşha-feşan (veya reşha-paş), damla saçan: Ey şiir-i terim eskim ile hem-cereyan ol // Sinemdeki nirah-ı gama reşha-feşan ol (Muallim Naci). || Reşha-riz, damla döken. || Reşha-yab, sızıntı yapan: Tef-i Hayat -bahş-i âfitaba karşı bî-sebat // Erir, akar, onunla resha-yab-ı feyz olur türab (Tevfik Fikret).
— Tıp. Esk. Sızıntı, akıntı. (M)
REŞİD sıf. Bk. reşit.
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞHA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REHBER
Tarih 26 Haziran 2009
REHBER i. (fars. reh ve -ber’den reh-ber). Yol gösteren kimse, kılavuz: Rehberimiz bize şehri gezdirdi.
Turist rehberi. // Mec. Bir kimseye veya bir topluluğa iyi ile kötüyü görmesinde ve doğru yolu bulmasında yardımcı olan kimse veya şey: Şimdi inkılâpçının vazifesi, bilhassa genç nesle rehber olacak bu fikir sitemini nazari ölçüler [...] halinde izah ve tespit etmektir (Ş. S. Aydemir). Yalnız bu düşünce [...] Allah kadar tabiata da yer veriyor ve kendisine imandan ziyade aklı rehber ediyordu (P. Sefa). Her meselede Rabia’nın hayatının rehberi sendin, dostum. Hattâ evlenirken bile (H. E. Adıvar).
— Denize. Esk. Rehberi derya, kıyı ve limanların normal ve olağanüstü durumlarını, çevredeki bozukluk ve işaretleri, akıntıları, gemilerin seyirleriyle ilgili her çeşit bilgiyi içine alan kılavuz kitap.
— Posta. Telefon rehberi, genelikle her yıl yeniden basılan ve içinde telefon abonelerinin ad, adres ve telefon numaraları bulunan kılavuz kitap.
— Turizm. Turist ve ziyaretçilere, ziyaret etmek istedikleri yerlerde refakat ederek bilgi vermeyi meslek edinmiş kimse. Bk. ANSİKL.
— ANSiKL. Turizm, Türkiye’de rehber’ler, Turizm ve Tanıtma bakanlığının, 265 Sayılı Kn. Md. 26 gereğince açtığı kurslarda yetiştirilir. Bakanlık, kursları aynı kanunun 16. maddesine göre kurulan bölge müdürlüklerinin görev ve yetkileri hakkındaki yönetmeliğin 7. maddesi ve II. Beş Yıllık Kalkmma planının turizm sektörü tedbirlerinde öngörülen esaslar içinde düzenler. Bölge müdürleri de, bölgelerinde çalışan rehberlerin kurs, sınav, çalışma izinleri ve denetimleriyle ilgili işlemleri bakanlığın talimatına göre düzenler ve yürütür.
♦ Rehberi i. Esk. Kılavuzluk, yol göstericilik. (ML)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REHBER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REFHAN
Tarih 26 Haziran 2009
REFHAN sıf. (ar. refâh’tan refhân). Esk. Varlıklı bir hayat süren. (M)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFHAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAZÎ
Tarih 24 Haziran 2009
RAZÎ (Emin Ahmed, — denir), iranlı tezkire yazarı (XVI. yy. sonları), iran’ın Rey şehrinden.
Hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Şah Tahmasb tarafından Rey ili kelanterliğine (sınır komiserliği) getirilen babası aracılığıyle çağın ünlü bilginlerini tanıdı; onların özel toplantılarına katıldı. Her ülkenin en ünlü kişilerini biraraya getiren bir eser hazırladı. 1594′te bitirdiği bu eser Heft iklim (Yedi ülke) adını taşır. Kitapta yer alan bütün biyografiler, o zamanın coğrafya anlayışına göre yedi iklime ayrılır.
Razî, önce her iklimin özelliğini, tarihini, coğrafyasını, sonra o iklimden (ülkeden) gelen şairleri, şeyhleri, bilginleri tarih sırasına göre anlatır. Heft iklim, sonraki çağlarda, biyografi üstünde çalışanlar tarafından başvurulan kaynak eserlerden biridir (M)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAZÎ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAZİ
Tarih 24 Haziran 2009
RAZİ, müslüman tarihçiler yetiştiren endülüslü bir ailenin adı.
Tahran yakınında Rey asıllıdır. — MUHAMMED BİN MUSA BİN BEŞİR, arap tarihçisi (Rey-Elvira 886). öğrenimini doğduğu yerde gördü. Sonradan ticaret yapmak amacıyle Kurtuba’ya yerleşti (864). Emevi emirlerinden Muhammed bin Abdurrahman tarafından İspanya’da bazı resmî görevlere getirildi. Elvira’da elçilik yaptı.
Arap dili ve kültürü üstünde geniş ölçüde çalışmaları vardır. Eserlerinin çoğu kayboldu. Zamanında başkaları tarafından yazılan kitaplarda ondan aktarılan parçalar vardır. Muhammed bin Musa, daha çok İspanya’nın müslümanlar tarafından alınışı ve oraya göçen müslüman kabilelerin hayatlarını anlatan Kitab-ür Râyat (Bayraklar Kitabı) adlı küçük eseriyle ün kazandı.
Bu risalenin bugün avrupa kütüphanelerinde yazma nüshalaıı vardır. —AHMED BiN MUHAMMED (Kurtuba, ? 888-ay.y. 955). Muhammed bin Musa’nın oğlu. Ahmed bin Halid ve Kasım bin Asbag gibi çağının bilginlerinden ders gördü. Daha çok ispanya tarihi üstünde çalıştı. Babası gibi, o da İspanya’da yerleşen arap kabilelerini, yaşayışlarını inceledi. Tarih Muluk-ül-Endelus (Endülüs Melikleri Tarihi), Kitab fi Sıfat-il-Kurtuba (Kurtuba’nın Nitelikleri Üstüne Kitap) ve ispanya Araplarınm nesepleri üstüne Kitab-ül-istiâb (Tarih Konularını Kapsayan Kitap) adlı kitaplaıı yazdığı hayatı hakkında bilgi veren kaynaklarda belirtilir.
— İSA BİN AHMED BİN MUHAMMED (X. yy.sonları). Ahmed bin Muhammed’in oğlu. Hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Kurtuba sarayında hâciblik görevinde bulundu. Saray hâciblerinin hayatlarını, görevlerini anlatan Kitab-ül-Hücab li-l-Hülefa bi’l-Endelus (Endülüs Halifelerinin Hâcibleri Hakkında Kitap) adlı bir eseri vardır. (M)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAZİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAVENDİ Ebül HÜSEYİN bin YAHYA
Tarih 24 Haziran 2009
RAVENDİ Ebül HÜSEYİN bin YAHYA, arap filozofu (öl. 910).
Hayatiyle ilgili yeterli bilgi yoktur. Mutezile mezhebinin bellibaşlı düşünürlerinden biridir. Çağında, sünnî inançlarını benimseyen bilgin ve filozoflara karşı giriştiği tartışmalar yüzünden dinsizlikle suçlandı. Bugüne kalan eserlerinin incelenmesinden ilkçağ yunan felsefesini, atomcuları, eski iran kültürünü iyi bildiği, kendinden önce gelen filozofları okuduğu anlaşılıyor.
Ravendî, önce şiî inançlarını savundu, şiî kelâmı üstünde geniş ölçüde çalışmalar yaptı. Rafızî düşünürlerinden Ebu İsa el-Varrak’ın etkisiyle bütün tektanrıcı dinlere karşı çıktı. İslâm dünyasında, bütün düşüncelerin akıl ölçülerine uyma gereğini ileri süren, akim ilkeleri dışında genel geçerliği olan bir hakikat ölçüsü tanımayan filozofların başında gelir. Bu bakımdan, islâm akılcılığının kurucularından biridir. Ona göre, aklın dışında bir gerçek yoktur. Doğru düşünmenin, gerçeği kavramanın tek kuralı akıl yoludur. Akılla bağdaşmayan bütün inançlar, dinler ve düşünceler gerçek dışıdır, birer yanılmadır. İnsanda, insanüstü bir başarı, akıl dışı bir yetenek, tanrısal bir güç de yoktur.
Tektanrıcı, çoktanrıcı bütün dinlerin ileri sürdüğü düşünceler akıl ilkelerine uymadığı için doğru değildir. Mucize, derin düşe dalmadır» bir sapıtmadır. Bütün peygamberler de birer insandır. Onların insanüstü bir güçleri, başarıları yoktur. Peygamberlerin gösterdiği söylenen mucizeler birer uydurmadır. Peygamberlik büyücülük ve gözbağcılıkla aynıdır. Bütün bilgilerin kaynağı deney, ölçüsü akıldır, ölümden sonra dirilme, yoktan var edilme diye bir gerçek yoktur. İnsan yaşadığı sürece vardır.
Ravendi, kendinden sonra gelen birçok düşünürü, islâm bilginini etkiledi, özellikle tabiatçı ve maddeci islâm filozoflarına ışık tuttu. İmanı akıldan üstün gören, evrenin yoktan var edildiğini, ölümden sonra dirilmenin kesin ve gerçek olduğunu ileri süren düşünürler tarafından ağır saldırılara uğradı, özellikle Kur’an’a karşı çıkışı, onun ileri sürdüğü düşüncelerin akılla bağdaşmadığı için gerçek olmayışını savunuşu geniş yankılar yaptı.
Eserleri: Kitabü’l-Fazihatü’l-Mutezi-le (Mutezilenin Kötülükleri Kitabı); Kitabü’d-Dâmiğ (Yergi Kitabı); Kitabü’z-Zümürrüd (Zümrüd Kitabı). [-» Bibliyo.] (M)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVENDİ Ebül HÜSEYİN bin YAHYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RATZENHOFER (Gustav)
Tarih 24 Haziran 2009
RATZENHOFER (Gustav), avusturyalı sosyolog (Viyana 1842-Amerika dönüşü, gemide 1904). Hayatı orduda geçti.
General rütbesine kadar yükseldi. Birçok taktik eseri yayımladı, fakat daha çok sosyal felsefe konusundaki eserleriyle tanınır: Wesen und Zweck der Politik (Siyasetin özü ve Amacı) [1893], Soziologie (Sosyoloji) [1898], Pozitif Monizm (1899), Positive Ethik (Pozitif Etik) [1901],
Zekânın Tenkidi (1902). Sosyoloji teorisi, «insan çıkarları»na bağlanabilecek temel sosyal güçlere dayanır. Bu «çıkarlar»ın temelinde bireysel varolma ve türün korunması istekleri yer alır. Savaş, sanayi ve ticaret bu istekleri tatmin etme araçlarıdır ve «çıkarların uyumlu bir şekilde tatmini» sosyal gelişmenin amacıdır. Sosyal kanunlar, tabiî kanunların «değişik şekillerinden» başka bir şey değildir. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATZENHOFER (Gustav) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
READ (Thomas Buchanan)
Tarih 24 Haziran 2009
READ (Thomas Buchanan), amerikalı şair ve ressam (Chaster idare bölümü, Pennsyl-vania 1822-New York 1872). Babası çiftçiydi.
Okula çok az devam edebildi ve gençliğinin büyük bir kısmını Philadelphia, Cincinnati, New York ve Boston’da geçirdi. Zaman buldukça, portreler çizdi, şiirler yazdı. Bunun yanı sıra geçinmek için tabelâ ressamlığı, puro yapımı, oyunculuk gibi işlerde çalıştı. İlk şiirleri 1843-1844 arasında, Boston Courier’de yer aldı.
Daha sonra Paul Reading adlı devrimci hikâye (1845) ve Poems’i (Şiirler) [1846], Philadelphia’da The Female Poets of America’yı (Amerika’nın Kadın Şairleri) [1848] ve Lays and Ballads’ı (Şiirler ve Baladlar) [1849] yayımladı.
1850′de Avrupa’ya gitti ve Roma’da yaşayan amerikalı sanatçıların çevresine girdi. Bu şehirde resim konusunda ciddî bir şekilde çalışma fırsatını elde etti ve Amerika’ya yaptığı bazı gezilerin dışında, ömrünün sonuna kadar burada kaldı. Beyaz Hayalet, Kaybolmuş Pleiad, Beytüllahm Yıldızı, Sheridan ve Atı gibi tabloları çok beğenildi. Mr. Browning’in, eski Napoli kraliçesinin, Henry W. Long-fellow’un ve Longfellow’un çocuklarının portrelerini yaptı.
George Peabody’nin portresi Baltimore enstitüsündedir. General Sheridan’ın büstünü hayatının son yıllarında yaptı. Şair olarak, özellikle hatip ve oyuncu James E. Murdock için yazdığı dokunaklı Sheridans’s Ride (Sheridan’ın Ata Binişi) ve son derece ahenkli lirik şiiri Drifting (Sürükleniş) ile dikkati çeker.
Şiir kitapları: The New Pastoral (Yeni Pastoral) [1855]; Sylvia or the Last Shepherd (Sylvia veya Son Çoban) [1857]; The Vagoner of the Alleghanies (Alleghanie’lerin Arabacısı). Toplu şiirleri 1882′de yayımlandı. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa READ (Thomas Buchanan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RE (kelime sonu hariç, terkip halinde Ra)
Tarih 24 Haziran 2009
RE (kelime sonu hariç, terkip halinde Ra), Eski Mısırlılarda güneş tanrısı. Yürürken veya tahta oturmuş olarak temsil edilir. Başında bir kurs vardır.
Ayrıca, domuzlan böceği ve sabah güneşi biçiminde de («akşam güneşi» Atum’a karşılık) canlandırılmış ve KHEPRİ adını almıştır, Daha sonra Horus ile özdeş kılınan tanrı Re, Doğu’dan başlayarak, tanrısal Nil’in üstünde yirmi dört saatlik bir yolculuk yapardı. Biri gündüz, biri gece için iki sandalı vardı. Gündüz yılan Apopi ile mücadele eder, gece ölür, ölüsü karanlıklar bölgesinden geçerek yeniden Doğu’dan doğardı.
Re ilk firavun olarak kabul edilirdi. Bir inanışa göre insanlar Re’yi tahttan indirmek istemişler, bunun üzerine o da insanları tanrıça Sekhmet’e öldürtmüş, ama hayatta kalanları bağışlamıştı. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RE (kelime sonu hariç, terkip halinde Ra) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAŞİD AHMED PAŞA Ferik
Tarih 23 Haziran 2009
RAŞİD AHMED PAŞA Ferik, Hacı, türk tarihçisi (öl. Bandırma 1891). Hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Medrese öğrenimi gördüğü, daha çek tarih ve astronomi alanlarında çalıştığı eserlerinin incelenmesinden anlaşılıyor.
Bir ara Yemen valisi oldu. Bu görevde bulunduğu sırada Yemen’de 1680-1844 yılları arasında geçen olaylarla ilgili belgeleri topladı.
Eserleri: Yemen ve Sana Tarihi; Kubbe-i Semaya Bir Nazar (Gök Kubbeye Bir Bakış); Terceme-i Nasâyıh-ı Abdullah Ensarî (Abdulah Ensarî’nin öğütlerini Tercüme). [M]
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAŞİD AHMED PAŞA Ferik hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RASİH BEY
Tarih 23 Haziran 2009
RASİH BEY (Ahmed — denir), türk şairi (Balıkesir ?-? 1776). Fatih devri kumandanlarından, Zaganos Paşa soyundan geldiği söylenir. Hayatı hakında yeterli bilgi yoktur. Rasih şiire çağının dil ve söyleyiş özelliklerini sokan, ince hayallere, akıcı anlatıma önem veren bir şairdi.
Gazellerinde halk deyimleri geniş bir yer tutar. Daha çok aşk konularını işler. 130 Yıl yaşadığı söylenir. Çağdaşları arasında en çok Nedim’i etkiledi. Bazı gazellerine, XIX. yy. sonlarına kadar gelen ve divân geleneğini sürdüren şairler tarafından nazireler yazıldı. Eserleri: Divan; Bülgat-ül-Ahbab (Dostların En İyisi). [M]
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASİH BEY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAPTETMEK
Tarih 23 Haziran 2009
RAPTETMEK geçi. f. (ar. rabt, bağlama ve türk. etmek > rabt-etmek’ten). Bir yere iliştirmek, tutturmak. || Mec. Bağlamak: Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün islâm âlemini bir noktaya raptederek sevk ve idare etmeyi düşündü (Atatürk). Arkadaşımın elini sıkacağımdan dolayı duyduğum memnuniyeti, onun hayatını raptettiği kadının bir daha karşısında kalmak azabı izale etti (A.H. Müftüoğlu).
♦ Raptedilmek edilg. f. Bağlanmak, iliştirilmek: izmit’te bulunan Vinci fırka, İstanbul’daki 25.inci kolorduya raptedilmisti (Atatürk). [M]
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAPTETMEK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAP RAP
Tarih 23 Haziran 2009
RAP RAP zf. (onomatope). Bir birliğin, yürüyüş düzenine girmiş bir topluluğun uygun adım yürürken çıkardığı ayak seslerini belirtir: Boynunu kolalanmış gibi dik tutar, daimî bir taburun pişvası gibi rap rap yürür; hayatı inkıtasız bir geçit resmi telâkki eder (Cenab Şahabeddin). [M]
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAP RAP hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAN (Nâzım Hikmet)
Tarih 22 Haziran 2009
RAN (Nâzım Hikmet), türk şairi (Selanik 1902-Moskova 1963). Matbuat Umum müdürlüğü ve Hamburg konsolosluğu yapmış olan Hikmet Nâzım Beyin oğlu, şair ve mevlevî Nâzım Paşanın torunu. Göztepe’de Taşmektep’te, bir süre Galatasaray lisesinde okudu.
Nişantaşı Numune mektebinden Heybeliada Bahriye mektebine geçti. Beş yıl sonra, hastalanınca okuldan ve askerlikten ayrıldı. Kurtuluş savaşı sırasında Anadolu’ya geçti (1920). Bir süre Bolu’da öğretmenlik yaptı. Sonra, İnebolu yoluyle Rusya’ya geçti. Moskova üniversitesinde sosyoloji ve ekonomi öğrenimi yaptı. 1928 Yılında Türkiye’ye döndü. 1931-1936 Yılları arasında çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. 1938 Yılında Harp okulunda komünizm propagandası yapmak suçuyla tutuklandı ve 28 yıl 4 ay hapse mahkûm oldu. 1950 Temmuzunda çıkan af kanunundan yararlandı, hapisten çıktı. Resmî makamlardan habersiz olarak Türkiye’yi terk etti. Rusya’ya gitti.
Türkiye aleyhinde faaliyette bulunma gerekçesiyle 15 ağustos 1951 tarihli Resmî Gazete de türk vatandaşlığından çıkarıldığı ilân edildi. Polonya tabiiyetine girdi ve Borzecki soyadını aldı. Lehistan Mektubu adlı şiirinde dedelerinden birinin Polonya’dan geldiğini, onun da kendisi gibi ihtilâlci olduğunu ve bu dedesiyle övündüğünü anlatması bu olaya bağlanabilir. Bundan sonraki yılları Sofya, Varşova, Moskova’da geçti.
İlk şiirleri Alemdar gazetesinde Yarın dergisinde ve Celâl Sahir Erozan’ın aylık şiir dergilerinde yayımlandı. Moskova’ya ilk gidişinden sonra yazdığı şiirlerde hece veznini, ölçülü, kafiyeli şiir tarzını bıraktı. Rusya’da sıkı bir komünist terbiyesi gören şair 19 Yaşım başlıklı şiirinde bu yıllarını anlatır ve «24 saatte 24 saat Lenin / 24 saat Marks, 24 saat Engels» sözleriyle kendisine öğretilen doktrinin niteliğini ve yoğunluğunu belirtir. Yine kendi deyimiyle «beyninin kıvrımlarına kadar materyalist» olan Nâzım, bu ilk gençlik yıllarında aldığı fikrî telkini, ömrü boyunca muhafaza etti. 1920′lerin Rusya’sında kendisini tamamıyle Komünist partisinin emrine verdi.
O sırada Rus Komünist partisi bütün sanatçıları, işçilere marksist-leninist dünya görüşünü telkin etmek için seferber etmişti. Komünist şairler yazdıkları şiirleri fabrikalarda işçilere okuyorlardı. Nâzım Hikmet de bu yolda şiirler yazdı. İşçinin seviyesine ve zevkine hitap eden bu şiirler, çok hareketli ve gürültülü bir hitabet edası taşır. 1909′da ortaya çıkan ve niteliği bakımından ihtilâlci olan fütürizm, Rusya’da Mayakovskiy tarafından yüksek bir sanat seviyesine çıkarılmış bulunuyordu. Nâzım Hikmet onun ve diğer rus şairlerinin kendi dillerinde yaptıklarını Türkçeye uyguladı. 1928 Yılında Türkiye’ye dönünce, şiirlerini 1938 yılma kadar Resimli Ay dergisinde yayımladı, birkaç şiir kitabı çıkardı. Nâzım’ın bu yıllara ait şiirleri şekil bakımından fütürist, muhteva bakımından ideolojiktir. Şair, fikirlerini ifade ederken bol bol fantastik hayallere de başvurur.
Sosyalizm ile sanayileşmeyi bir tutan Nâzım, makineyi yüceltir ve insanı makineye uydurmağa çalışır. Trrrum trrrum trrrum trak tiki tak/Makinalaşmak istiyorum mısraları bu düşünceyi özetler. Nâzım’ın bu yıllarda yazdığı şiirlerde sanayi sahasından alınma hayaller büyük bir yer tutar. Şiirlerden çoğuna mekanik sesleri taklit eden bir gürültü hâkimdir. Geniş türk okuyucusu komünizmi reddetmekle birlikte, şekil bakımından çok yeni, sanayileşme ideali ile kendi istek ve hayallerine cevap veren bu şiirleri sevmiştir. Nâzım’dan önce Tevfik Fikret, Mehmed Âkif ve Mehmed Emin, çağdaş medeniyeti öven, sosyal muhtevalı şiirler yazmışlardı.
Nâzım, türk edebiyatında esasen var olan bu akıma, fütürist bir şekil, marksist ve leninist bir muhteva verdi. Daha önce Ahmed Hâşim’in aruz ile denediği serbest müstezat tarzını heceye uyguladı. 1938′den başlayarak hapishanede, kalabalıktan uzak kalan ve kendine dönen Nâzım’ın şiirlerinde ton, muhteva ve üslûp bakımından büyük bir değişiklik oldu. Daha önceki şiirlerine hâkim olan ve makine gürültüsünü hatırlatan çok sesli ve çok hareketli üslûbun yerini yumuşak bir ifade tarzı, ideolojinin yerini şahsî günlük yaşantılar ve özlemler aldı. Nâzım Hikmet’in bu devreye ait şiirlerinde hapishane hayatının zarurî kıldığı hareketsizlik ve içe dönüş kadar, Orhan Veli ve arkadaşlarının ikinci Dünya savaşı yıllarında vücuda getirdikleri düz, sade, günlük yaşantı şiirlerinin de etkisi vardır. Şiirde ses ve benzetmeyi reddeden Orhan Veli, Nâzım’ın daha önceki şiirlerinin başlıca özelliğini teşkil eden gürültülü retoriği öldürmüştür, denilebilir. 1950 Yılından sonra Nâzım Hikmet, Moskova’da tekrar komünist âlemin gürültülü ve gürültücü havasına daldı.
Türkiye’de Bursa hapishanesinde kazandığı lirik üslûbu kaybetti. Bu yıllarda A.B.D.’ye karşı dünya çapında ideolojik bir savaşa giren Sovyet Rusya, büyük şöhret kazanan Nâzım Hikmet’i dünyanın çeşitli ülkelerine propagandacı olarak yolladı. Nâzım’ın 1951 yılından sonra yazmış olduğu şiirlerden çoğu Parti’nin emriyle ve onun hoşuna gitmek için yazılmış propaganda şiirlerinden ibaret kaldı. 1960 Yılında Moskova’da yazdığı bir şiirde kendisinin Rusya’ya ne kadar bağlı olduğunu belirtmek için «Lenin, diyorum da, Vladimir ilic Lenin, diyorum ve 40 yıldır onun peşince parti biletimle gidiyorum» demek ihtiyacını duyar. Nâzım, bu döneme ait fazla ideolojik şiirleri yanında çeşitli ülkelere yaptığı yolculuk izlenimlerini ve Türkiye’ye ait hatıralarını anlatan lirik şiirler de yazdı. Annesi bir ressam olan Nâzım’da kuvvetli bir görme ve gördüğünü kaydetme duygusu vardı.
Seyahat intihalarında Nâzım’ın bu kabiliyeti açıkça görülür. 1941 Yılında Bursa hapishanesinde yazdığı çok uzun Memleketimden İnsan Manzaraları adlı şiirlerinde hayatına ait hatıra ve intibaları gerçeküstücü bir metotla anlatan Nâzım, hayatının son yıllarına ait şiirlerinde de bu metoda başvurur. Bir bütün olarak ele alınacak olursa Nâzım Hikmet’in şiirleri, marksizm ideolojisinin emrinde olmakla beraber, şekil ve muhteva bakımından çok zengindir. Bu zenginlik basit ve basmakalıp olan ideolojik sistemden değil, şairin yaratma gücünden, dünyayı bütün duyu organlarıyle kavrama, hemen hemen her şeyi şiire sokma çabasından, gözlem ve tasvir kabiliyetinden ileri gelir. Türk ve dünya şiirinin bütün anlatım araçlarını kullanan Nâzım, bu zengin muhtevayı ses, kafiye, kelime ve cümle oyunlarıyle çok değişik ve çarpıcı bir şekilde verir.
Nâzım Hikmet’in şiirlerinde marksizm ve materyalizm bir tür din haline gelmiştir. Bir şiirinde kendisinden bahsederken «tepeden tırnağa iman» sözlerini kullanır. «Hâfız-ı Kapital» olmak istediğini belirtir. Başka bir şiirinde tıpkı mistikler gibi Tan-rı’nm her yerde «toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve plastikte» tecelli ettiğini söyler. Onu dindar mistiklerden ayıran taraf, maddeyi reddedecek yerde ona tapmasıdır.
Şiir kitapları: 835 Satır (1929); Jokond ile Si-Ya-u (1929); Varan 3 (1930); 1+1 = 1 (1930); Sesini Kaybeden Şehir (1931); Benerci Kendini Niçin Öldürdü (1931);
Gece Gelen Telgraf (1932); Taranta Babu’ya Mektuplar (1935); Portreler (1935); Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı (1936); Saat 21-22 Şiirleri (1965); Kurtuluş Savaşı Destanı (1965); Şu 1941 Yılında («Memleketimden insan Manzaralarının 3. kitabı) [1965]; Dört Hapishaneden (1966); Rubailer (1966); Yeni Şiirler (1966); Memleketimden insan Manzaraları (ilk bölüm) [1966]; Memleketimden İnsan Manzaraları (1966-1967); Kuvayı Milliye (1968).
Oyunları: Kafatası (1932); Bir ölü Evi (veya Merhumun Hanesi) [1932]; Unutulan Adam (1935); Ferhad ile Şirin (1965); Sabahat (1965); İnek (1965); Ocak Başında Yolcu (iki oyun birarada) [1966]; Yusuf ile Menofis (1967); Romanları: Kan Konuşmaz (1965); Yeşil Elmalar (yedi yazardan derleme) [1965]; Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim
(1967) ;
Fıkraları: İt Ürür, Kervan Yürür (Orhan Selim adiyle gazetelerde yazdığı yazılar) [1965]. Masal kitabı: Sevdalı Bulut (1968) . [M]
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAN (Nâzım Hikmet) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAMONAS (Vincas)
Tarih 22 Haziran 2009
RAMONAS (Vincas), litvanyalı yazar (doğ. 1905). Gerçekçi ve izlenimci bir hikâye kitabı ile edebiyat hayatına atıldı: Dailininkas Rauba (Sanatçı Rauba) [1934]. Romanları arasında, özellikle, Sovyetler’in Litvanya’ya gelişini anlatan Kryziali (Haçlar) [1947] anılmağa değer. (M)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMONAS (Vincas) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAMEAU (Jean-François)
Tarih 22 Haziran 2009
RAMEAU (Jean-François), fransız orgcu ve bestecisi (Dijon 1716-1767). Claude Rameau’nun büyük oğlu. Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Diderot, Rameau’nun Yeğeni (Neveu de Rameau) eserinin kahramanına model olarak Jean-François Rameau’yu seçmiştir. (L)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMEAU (Jean-François) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAMBOUİLLET
Tarih 22 Haziran 2009
RAMBOUİLLET (Catherine DE ViVONNE, —- markizi) [Roma 1588-Paris 1665], Fransa’nın Roma büyükelçisi Jean de Vivonne’un ve Giulia Savelli’nin kızı. 1600′de Rambouillet markizi Charles d’Angennes ile evlendi. Bu evlilikten yedi çocuğu oldu. Çocuklarının altısı kızdı ve aralarında Montausier düşesi Julie (1607-1671) ile doğuştan kambur olan ve 1645′te Nördlingen’de öldürülen Leon Pompee (Pisany markisi) adlı oğlu da vardı. Şairlerin «Arthenice» lakabını taktığı Madame de Rambouillet, XVII. yy.ın en ünlü kadınlarından biriydi. Salonunun, Fransa’daki sosyete hayatı üstünde büyük etkisi oldu. (L)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMBOUİLLET hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Ramayana
Tarih 20 Haziran 2009
Ramayana, çeşitli devirlerde değişik dillerde yazılmış kutsal hint destanlarının genel adı.
Ortak konu, kardeşleri Lakşmana, Bharata ve Satrughna ile birlikte tanrı Vişnu’nun yedinci tenleşmesini temsil eden Ayudhya kralı Rama’nın hayatıdır. Belli başlı diğer kişiler, Toprak tanrıçanın kızı ve Rama’nın karısı Sita. maymun tanrı Hanumant, Lanka kralı ve Rama’nın düşmanı Ravana’dır. Rama, bir saray entrikası sonunda, babası Dasaratha tarafından sürgün edilmiştir. Sita ise Ravana tarafından baştan çıkarılır. Korkunç bir savaştan sonra, maymunlarla ayıların yardım ettiği Rama, Ravana’yı öldürür, Sita’yı geri alır ve Bharata’nın kendisine saygı ve sevgi ile muhafaza ettiği tahta yeniden çıkar. Bütün bu şiirlerin, tarihî, efsanevî, ahlâkî, dinî, kozmogonik, felsefî, metafizik ve yogilikle ilintili ve birbirine paralel birçok anlamı vardır.
Bunların çok azı batı dillerine çevrilmiştir: H. Fauche (1854-1858) ve A. Roussel, Valmiki’nin sanskritçesini (M.ö. V. yy.) fransızcaya çevirdiler (1903-1909). Tulsidas’-ın hinducası Kalyana Kalpataru’da (1949-1951) ingilizceye; yazan bilinmeyen sans-kritçe Adhyatma (XIV. yy.) L. B. Nath tarafından yine aynı dile çevrildi (1913). Çevrilmemiş olan diğerleri arasında Kamban’ın tamul dilindeki (XI. yy.), Kritti-baş’ın bengal dündeki (XIV. yy.), Elut-taçehan’ın malayalam dilindeki, Ekanath’ın marathi dilindeki (XV. yy.) ve Pampa’nın kanara dilindeki şiirleri sayılabilir. (L)
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Ramayana hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAMAK
Tarih 20 Haziran 2009
RAMAK i. (ar. ramak). [Yalnız ramak kalmak şeklinde kullanılır].
Ramak kalmak, (bir şeyin olmasına) pek az bir şey kalmak: Amca Bey, Sadri, Şem’i, Anjel ile olan aşk maceraları hem gülünç, hem feci bir netice almaya ramak kalan bu üç aldatılmış âşık …
(H. R. Gürpınar).
Hattâ bir defa el bile kaldırmasına ramak kaldı. Bana, Babasına (H. E. Adıvar).//
—Esk. Ancak nefes alabilecek kadar vücutta kalmış canlılık belirtisi, hayat kalıntısı. || Sedd-i ramak, ölmeyecek kadar az şeyle geçinme. (M)
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMAK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAİS (Karel)
Tarih 20 Haziran 2009
RAİS (Karel), Çekoslovak yazarı (Lazne Belohrad 1859 – Prag 1926). özellikle gerçekçi roman türünde başarı kazandı. Bu romanlarda, modern hayatın, basit köy hayatında yarattığı sarsıntıları dile getirdi: it Üzümü (1892); Rodiçe a Deti (Ana Babalar ve Çocuklar) [1893]; Sıkıntı (1895); Pantata Bezouşek (Efendimiz Bezouşek) [1897]; Biraz Funda (1920). Karel Rais romanlarında çek milliyetçiliğinin adsız kahramanlarına da yer verdi: Zapadli Vlasten’ ci (Unutulmuş Yurttaşlar) [1894]; Zapad (Batan Güneş) [1899]; O Ztracenem Şevci (Kayıp Kunduracı) [1920]. (L)
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİS (Karel) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAİMONDİ (Giuseppe)
Tarih 19 Haziran 2009
RAİMONDİ (Giuseppe), italyan yazarı (doğ. Bologna 1898).
Ronda dergisi birçok özelliğini Raimondi’nin 1918′de kurduğu edebiyat dergisi La Raccolta’dan aldı (Raimondi, daha sonra Ronda’nın en genç elemanı oldu). Bu derginin yeni-klasik zevki Raimondi’yi sürekli olarak etkiledi; bu durum derginin bütün sayfa düzeninde, bütün yazılarında, denemelerinde açıkça görülür. Notizia su Baudelaire (Beandelaire Üstüne Tanıtma Yazısı) [1924]; Galileo Ovvero dell’Aria (Galileo veya Hava Üstüne) [1926]; Domenico Giordani (1928), Testa o Croce (Yazı mı Tura mı?) [1923], İl Carte-siano Signor Teste (Descartes’çı Bay Teste) [1928]; Magalotti (1929); Giornale Ossia Taccuino (Gazete veya Cep Defteri) [1942], Anni di Bologna (Bologna’lı Anni) [1946]. Raimondi daha sonra başarılı hikâyeler yazmağa başladı, devrin toplumsal ve siyasî olaylarını dikkatle izledi ve bu izlenimlere bir zanaatkar oğlu olarak kendi çalışmalarından edindiği deneyleri de katarak gerçekçi bir şekilde hayatını anlattı:
Giusseppe in italia (Giuseppe İtalya’da) [1949]; en iyi eseri Notizie dall Emilia (Emilia’dan Haberler) [1954]; Mignon (1955). Sanat tenkitçiliği yaptı, ayrıca De Pisis (1954) üstüne bir araştırma, edebiyat ve sanat hayatiyle ilgili bir hatıra kitabı (La Valigia della îndie [Hindistan Bavulu], 1955) yayımladı. (L)
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMONDİ (Giuseppe) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAİ
Tarih 19 Haziran 2009
RAİ i. (ar. ra’y'dan râıî). Esk. Sürü otlatan kimse, çoban. | Teşm. yol. Bir memleketi yöneten kimse, yönetici.
♦ Sıf. Ed. Esk. Kır hayatını anlatan, pastoral (şiir).
♦ Râiyane sıf. ve zf. Esk. Çobanlara ait, çoban gibi. || Eşarı râiyane, çobansı pastoral şiirler.
♦ Raiye sıf. Râi’nin dişili. || Eşarı raiye, pastoral şiirler. (M)
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAHİBE
Tarih 19 Haziran 2009
RAHİBE i. (ar. râhib’den rahibe). Yasası kilise tarafından onaylanmış bir hıristiyan tarikatından olan kadın, kadın rahip: Osman, onun ince, pembe yüzünü bu siyah katların arasında bir rahibeye benzetti (H. E. Adıvar).
— DEY. Rahibe gibi, kapalı bir hayat yaşayan, süslenmeyen kadınlar için söylenir. (M)
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAHİBE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAHAB
Tarih 19 Haziran 2009
RAHAB, Kutsal Kitap’a göre, Yoşua’nın, şehri tanımak üzere gönderdiği öncüleri Eriha’da barındıran ve saklayan Kenan’lı kadın. Şehrin alınmasından sonra İsrailliler tarafından hayatı bağışlandı. İncil yazarı Aziz Matta, Rahab’ın, Booz’un annesi olduğunu söyler ve onu İsa’nın atalarından sayar. (L)
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAHAB hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Ragna Rokkr veya Ragnarok
Tarih 19 Haziran 2009
Ragna Rokkr veya Ragnarok (ragna rok, «tanrıların son kaderi»), izlanda asıllı iskandinav kozmogoni efsanesi. Kuzeylilerin, dünyanın sonu hakkındaki inançlarını gösterir.
Edda ile kelt ve pers mitolojileriyle bazı benzerlikleri vardır. Volüspa’ya göre, Loki, tanrılar âleminin muhafızı Hennard’ı elde eder ve yarı tanrılar ile başkanı bulunduğu kötü ruhlarla birlikte, tanrılara saldırır: kurt Fenris, Surt ve yılan Midgar, Odin’i, Freyr’i ve Thor’u öldürürler, Güneş söner, dünya denize gömülür, tanrılarla insanlar yok olur ve gökten yıldızlar düşer. Fakat Dünya tekrar su yüzüne çıkar ve hayat yeniden doğar. Bu efsanede hıris-tiyan geleneklerinin etkisi görülür. (L)
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Ragna Rokkr veya Ragnarok hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADYUMBİYOLOJİ
Tarih 18 Haziran 2009
RADYUMBİYOLOJİ i. (fr. radiumbiologie). Biyol. Radyumun hayat olayları üstündeki etkisini inceleyen bilim. Bk. RADYOBİYOLOJI. (L)
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYUMBİYOLOJİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAGIB ISFAHANi
Tarih 18 Haziran 2009
RAGIB ISFAHANi; arap ilâhiyatçısı (XII. yy. başlan). Hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Nasıl ve nerede öğrenim gördüğü bilinmiyor.
Bugüne kalan bazı eserlerinden, özellikle Kur’an üstünde çalıştığı, Kur’an’daki bazı kavramları geniş ölçüde yorumladığı, dil konularında çalışmalar yaptığı anlaşılıyor. Sünnîliğini ileri süren kaynaklar olduğu gibi, mutezile mezhebine bağlı bulunduğunu söyleyenler de vardır. Daha çok tefsir alanında eser verdi. Kendinden sonra gelen ve aynı konularda çalışanlar üstünde geniş etkiler yaptı. Bazı kitapları kayboldu.
Eserleri: Mukaddimat-ül~ Tefsir (Tefsirin Başlangıçları; Kitab Tafsil-ül Neş’eteyn ve Tahsil-ül-Saadeteyn (iki Mutluluğun Elde Edilmesi ve iki Sevincin Açıklanması Kitabı); Muhadarat-ül-Udebâ ve Mühaverâtü’ş-Şuara ve’l-Bulaga (Ediplerin Konuşmaları, Şairlerin ve Söz Ustaları nın Söyleşmeleri); Kitabı Müfredat Elfazü’l Kur’an (Kur’an Sözlerinin Tek Tek Açıklanışı Kitabı). [M]
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGIB ISFAHANi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADİKALİZM
Tarih 17 Haziran 2009
RADİKALİZM i. (ing. radicalism’den). Siyaset. Büyük Britanya’da ve bazı ülkelerde, geçmişteki kurumlardan tamamıyle kurtulmak amacını güdenlerin düşünce tarzını ve öğretisini belirten terim. Bk. ansikl.
— Fels. Bilgi alanındaki çağrışımcılıkla iktisat ve siyaset alanındaki liberalizmi kaynaştıran felsefî, siyasî ve iktisadî öğretilerin genel adı. (özellikle, Beutham, James ve J. Stuart Mili tarafından temsil edilir.)
— ansikl. Siyaset. • Büyük Britanya’da, «radikal» sıfatı whig’ler, sonra da onların yerini alan liberaller arasında en kararlı reformcuları belirtmek için kullanıldı. Terim, aralarında, kurulu düzene ve özellikle monarşi ile kiliseye karşı belirli bir düşmanlıktan başka hiç bir ortak yan bulunmayan çeşitli eğilimleri karşılar. İlk radikalizm, George III devrinde onun otoriter siyasetine tepki olarak Wilkes meselesi sırasında ortaya çıktı. Amerika savaşı patlak verince, ayaklanan kolonları tutan radikaller Cartwright’ın çevresinde toplanarak, bir parlamento reformunun gerekliliği üstünde ısrarla durmağa başladılar. Fransız devrimi, Paine’in yazılarıyle desteklenen ve Fox tarafından hoşgörüyle izlenen yeni bir hareketin doğmasına yol açtı. Artık sosyal kaygıları da yansıtan siyasî talepler daha şiddetlendi ve hükümetin sert tepkilerine yol açtı (1795).
1815′ten sonra, Birleşik krallığın yeni şartlara ayak uyduramayışı yüzünden içine düştüğü buhran, radikalizmi yeniden canlandırdı. Bentham’ın çırakları olan faydacı filozofların etkisi altında radikalizm yepyeni bir şekil aldı. Liberal burjuvazinin ön saflarında bulunan radikaller, seçim reformu için canlabaşla çalıştılar ve sonunda istediklerini elde ettiler (1832). Ama 1834 tarihli Yoksullar Hakkındaki kanunun hazırlanmasına katılmaları ve çartizme karşı çekimser davranışları onları halkın gözünden düşürdü. Radikalizm, 1867 seçim reformu sırasında, tekrar ortaya çıktı ve bu tarihten itibaren halka gitgide daha çok dönük bir nitelik kazandı. Bundan dolayı, 1874 ile 1892′de Avam kamarasına seçilen tradeunions (sendika) üyeleri, kendilerini «radikal» olarak adlandırdılar.
Victoria çağı sonundaki bu radikalizmin sözcülüğünü J. Chamberlain yaptı ve emperyalist «mesihçilik» manisiyle modası geçmiş sayılan iktisadî liberalizme karşı duyduğu küçümsemeyi bu akıma aşıladı. Bir yandan siyasî reformların tamamlanması, öte yandan bir sosyalist partinin kurulması, XX. yy. başlarında radikalizmin ortadan kalkmasına yol açtı.
• Birleşik Amerika’da, radikalizm terimi, çeşitli siyasî aşırılıkları belirtmek için kullanıldı: böylece köleleri hürriyete kavuşturma işinde Lincoln’u pek ılımlı bularak köklü tedbirler yoluyle «Güneyin yeniden kurulması» amacını güden ve köleliğin kaldırılmasından yana olan Blaine, Stevens, Sumner gibi kimselere (bunlar kuzeydoğu sanayicilerinin temsilcileriydi) ve kuzeydoğu kapitalizmine karşı çıkan tarımsal ve sosyal reform taraftarlarının hepsine «radikal» dendi.
• isviçre’de, katolik kilisesinin siyaset alanında ağır basmak istemesine karşı çıkan Radikal parti, 1830′dan sonra gelişti; merkeziyetçiliğe yönelen 1848 ve 1874 Anayasa reformlarının hazırlanmasına yardımcı cldu ve Millî mecliste çok uzun bir süre mutlak çoğunluğu elinde tuttu.
• Fransa’da, «radikal» sözü Louis Philippe zamanında ortaya çıktı ve Ledru-Rollin’in çevresinde toplanan cumhuriyetçileri (1834) belirtmek için kullanıldı. Radikal hareketin başlıca hedefi, Fransız devrimi mirasını tam anlamıyle geliştirmek, laikliği ve kişi haklarını garantileyen bir demokratik cumhuriyet kurmak ve sosyalist tipte bir planlamayı gerçekleştirmekti. Sivrilmiş kişiler (Gambetta, Clemenceau, Pelletan), bu akım çevresinde toplanarak, parlamento grupları meydana getirdiler.
ilk tutarlı radikal kabine ancak birkaç ay (1895-1896) dayanabildi. Dreyfus olayının yarattığı kargaşalık ve çeşitli cumhuriyetçi ve radikal kişilerin yeniden gruplaşması, Radikal Cumhuriyetçi ve Radikal Sosyalist partinin kurulmasına yol açtı. Bu teşkilât daha çok, Radikal parti olarak tanındı (1901). Bu tarihten Birinci Dünya savaşına kadar Radikal parti ülkenin en önemli partisiydi. 1902 ile 1914 arasında çeşitli hükümetlerin yönetimini üstüne aldı.
Sosyalist parti yüzünden işçi sınıfının desteğini kaybeden Radikal parti, gitgide «orta»ya kaydı. Partinin getirdiği başlıca yenilikler laik bir öğretimin gerçekleştirilmesi ve devletle kilisenin birbirinden ayrılması olmuştu (1905). Birinci Dünya savaşından sonra sola doğru bir dönüş yapan Radikal parti, çeşitli koalisyonların vaz geçilmez bir unsuru haline geldi.
Sol kanatları yönetememesi üzerine (1924-1926), 1932′den sonra yeniden teşkilâtlandırılan ve Halk cephesinin sağ kanadını meydana getiren parti (1936-1938) ılımlılarla birlikte hükümette tekrar görev almayı başardı (1938-1940). Vichy rejimi sırasında bölünen radikaller, III. Cumhuriyetin kurumlarına bağlı olduklarını açıkladılar; ama kamuoyu 1940 bozgununun sorumluluğunu III. Cumhuriyete yüklediği için 1945 seçimlerinde büyük kayıplara uğradılar. Ortanın solundaki partilerle bağlarını yeniden kuran radikal parti, 1948′den itibaren «üçüncü kuvvet» haline geldi ve kiliseye karşı takındığı sert tavırdan vaz geçmek zorunda kaldı. Partiyi ılımlı bir yönetim altında (E. Faure) ya da solcu bir doğrultuda (Mendes – France) gençleştirme hareketi başarısızlıkla sonuçlandı. General de Gaulle’ün başa geçmesiyle bir kere daha bölünen parti, F. Gaillard ve M. Faure gibi radikalizmin liberal yanma daha çok bağlı olan kişilerin eline geçti.
• ispanya’da, liberalizmin belirmesiyle, radikalizme benzeyen görüşler de ortaya çıkmıştı. Ama «radikal» teriminin tam anlamıyle belli gruplara verilmesi ancak 1868 ile 1874 arası dönemde gerçekleşti. XIX. yy.ın ortalarından itibaren, Demokrat partinin ortaya çıkmasıyle, radikalizmin hedefleri (demokratik kurumlara bağlılık, kişisel hürriyetlerin garanti altına alınması, genel seçim, cumhuriyetçi formüllerin ortaya konması, sosyalist tipte bir planlamanın gerçekleştirilmesi) bizzat bu parti ve ilericilerin sol kanatları tarafından savunuldu.
1868 Devrimiyle bu terim, ispanyol siyasî hayatına yerleşti ve Prim tarafından, kraliyetçi demokratları tanımlamak için kullanıldı. Ama bir radikal parti ancak Amadeo I’in krallığı sırasında kurulabildi. 1872 Seçimlerinden önce, Ruiz Zorrilla, Radikal (veya Demokrat Radikal) partiyi, kendi taraftarlarını ve eski demokratları biraraya getirerek kurdu. Eski demokratlar arasında Marcos ve Rivero gibi gişiler vardı. Bunlar cumhuriyetçi görüşleri savunuyorlardı. Ağustos 1872 seçimleri sonucunda radikaller ezici bir çoğunluk sağladılar ve Martos’un liderliğinde, parlamento mücadelelerine etkili bir biçimde katıldılar. Daha sonra cumhuriyetçi rejimden yavaş yavaş ayrılarak muhafazakâr güçlerle aynı paralele geldiler. Ama XIX. yy. sonlarından itibaren, yeniden toparlanmağa çalıştılar.
L”erroux’nun kişiliğine sıkı sıkıya bağlı bir radikal partinin kurulması ancak 1908′de mümkün oldu. Onun yönetimi altında, Radikal parti, küçük burjuvalarla bir kısım proletarya tarafından desteklendi. Daha sonra, halk kütlelerinin gözünden düştü ve radikaller, işçi sınıfını etkileri altına, alma niyetinden vaz geçerek kütleleri etkilemeyen fesatçı ve tertipçi bir siyaset güttüler. Siyasetlerini, kişi hürriyetlerinin savunulması, devletin kiliseden ayrılması, laik eğitim sisteminin gerçekleştirilmesi, küçük toprak sahiplerinin ve şehirde yaşayan orta sınıfı savunacak tedbirlerin alınması gibi ilkelere dayandırmışlardı. Diktatörlük sırasında, parti çeşitli başkaldırma teşebbüslerine katıldı ve San Sebastian antlaşmasının imzalanmasında önemli bir rol oynadı. 1929′da, Radikal Sosyalist partinin kurulmasıyle, Radikal parti içinde bir bölünme oldu. Radikaller haziran 1931 seçimlerinde büyük başarı elde ettiler ve sosyalistlerden sonra ikinci önemli parti durumuna geçtiler.
Sosyalistlerle solcu cumhuriyetçiler birleşerek Sol bloku meydana getirdikleri zaman Lerroux ve partisi sağa doğru keskin bir dönüş yaptı. 1933 Seçimlerinde Radikal parti çoğunluğu sağladı ve 1933 ile 1935 arasında hükümetin başına geçti. Lerroux ile radikaller, gittikçe daha gerici bir tutumu benimsediler (toprak karşı reformu, kilise siyaseti, seçim sistemini yeni baştan düzenlemeğe teşebbüs) ve bundan ötürü partinin prestijini kaybetmesine sebep oldular. Parti de bu yüzden yıkıldı. Bu yıkılış, karaborsa ve Nombela skandallarının ortaya çıkmasıyle kesinleşti. Çünkü bunlara karışmış kimselerin çoğunluğu, Radikal partinin ilerigelenleriydi. Martinez Barrio yönetiminde partiden ayrılan bir grup bu kargaşalıktan sıyrılabilmiş, şubat 1936 seçimlerinde, «Union Republicana» (Cumhuriyetçi birlik) adı altında 39 milletvekili çıkarmıştı. Bu olaylar sonunda Radikal parti fiilen ortadan kalkmış oldu.
• Latin Amerika’da radikalizm taraftarı siyasî toplulukların teşkilâtlandırılması, XX.yy.ın sonuna rastlar ve liberalizmin muhafazakâr eğilimlerine tepki olarak kendini gösterir.
Şili Radikal partisi, 1888′de bu ad altında teşkilâtlandırıldı. Bu parti, 1857′de muhafazakârlarla birleşmeye karşı olan liberal bir grubun bölünmesinden doğmuş ve art arda gelen liberal koalisyonların bir unsuru olmuştu. Alessandri’nin sağcı siyaseti (1920-1924) ve daha da solda yer alarak orta sınıfın desteğini kazanan teşkilâtların (Demokrat parti) ortaya çıkması, radikallerin siyasetlerinde bir dönüş yapmalarına yol açtı. Böylece radikaller, işçi partilerinin halk cephesi çizgisine yaklaşmışlardı. Bu siyaset, Aguirre Cerda’yı cumhurbaşkanlığına getirdi. Fakat partinin yeni siyaseti sağ kanat tarafından hiç bir şekilde kabul edilmemişti. Bu durum 1941′de, iktidarın sağ kanat adayı Juan Antonio Rios’a geçmesine yol açtı. Rios’un cumhurbaşkanlığından itibaren ve özellikle halefi Gonzales Videla (o da radikal bir sağcıydı) devrinde (1946-1951) halk cephesi rejimi yozlaşarak yeni muhafazakâr bir tutum benimsedi ve Amerika’nın desteklediği soğuk harp siyasetinden yana çıktı. Ama sonunda halk cephesi parçalandı ve cepheyi meydana getiren partiler kanun dışı ilân edildi. Şili radikalizmi bundan sonra kendini bir merkez gruplaşması olarak tanıtmak istedi. Ama başarılı olamadı. Halk üstündeki etkisini yavaş yavaş kaybederek sonunda fırsatçı bir siyaset takip etti. Bundan ötürü, 1964′te Frei’nin Hıristiyan-Demokrat partisini, 1970′te de Allende’nin Sosyalist partisini destekledi. Arjantin’deki Medenî Radikal birlik, 1891′de kuruldu ve 1916′da Yrigoyen’in seçilmesiyle iktidarı ele geçirdi.
İleri sürdüğü siyasî reform programı sayesinde halk kitlelerinin desteğini kazandı. Partinin tutarlı olmayan yapısı, yani bir yandan Buenos Aires orta sınıfının etkisi, öte yandan oligarşik grup liderlerinin hakimiyetindeki bir kadro tarafından yönetilmesi, Yrigoyen’in arjantin siyasî bünyesinde gerçek bir değişiklik yapabilmesini engelledi. Buna karşılık, radikalizmin muhafazakâr tabanı, 1919′daki «kanlı hafta» ve patagonyalı rençberlerin 1921′deki grevi gibi olaylar dolayısıyle kendini açığa vurmuş ve ağır bastırma tedbirlerinin alınmasına yol açmıştı. Alvear’ın cumhurbaşkanlığı sırasında, kişileri putlaştırmağa karşı olanlar, oligarşiye daha yakın kanatları biraraya topladı. Bundan kuvvet alan grup, Yrigoyen’den ayrıldı ve onu aşırı demagojiyle suçladı. Bu ayrılmadan en fazla Yrigoyen faydalandı; 1928 seçimlerinde kendini tam bir halk taraftarı olarak ileri sürdü ve adaylığını koydu.
Ancak, 1930′daki askerî darbe Yrigoyen taraftarlarının bu sola dönüşlerini boşa çıkardı. Bir süre taraf tutmayan yrigoyen’ciler (1930-1934 arası) parlamento muhalefet grubu olarak yeni rejime katılma kararı aldılar. Peron devrinde, radikalizm etkisini daha da kaybetti. Yeni bölünmeler ortaya çıktı. Halkçı radikallerle görünürde daha solda olan uzlaşmaz radikaller birbirinden ayrıldı.
Bunlardan ikinci grup Frondizi vasıtasıyle peron’cu kütleleri kendine çekmeğe çalıştı. Bu arada sanayi burjuvazisiyle A.B.D. kapitalizminin desteğini kazanmayı da amaç edindi. Frondizi, 1963′te, uzlaşmaz radikalizmi terk ederek Movimiento de ingegracion y Desarrollo’yu (Birleşme ve Gelişme Hareketi) kurdu. (ML)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİKALİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADHAKRİŞNAN (Sarvepalli)
Tarih 17 Haziran 2009
RADHAKRİŞNAN (Sarvepalli), hintli siyaset adamı (Tiruttani, Madras 1888). Madras’ta felsefe profesörlüğü yaptı.
Oxford’da, Karşılaştırmalı Din Tarihi kürsüsüne getirildi (1926). Hindistan’a dönüşünde Kalküta’da öğretime devam etti (1930). Sonra yine Oxford’a (1936) gitti, Doğu Dilleri kürsüsü profesörlüğüne tayin edildi. Benares üniversitesi rektörü (1939) oldu, Unesco’da Hint delegasyonunu yönetti (1946-1952). Sovyet Rusya elçiliği yaptı (1949-1951), 1952′de Hindistan cumhurbaşkanı yardımcısı, 1962′de cumhurbaşkanı oldu.
Tagor ve Gandhi’nin düşüncelerine yakın olan görüşlerini The Hindu View of Life (Hinduların Hayat Görüşü) [1927], Religion and Society (Din ve Toplum) [1947], East and West (Doğu ve Batı) [1956] adlı eserlerinde dile getirdi. 1967′ye kadar cumhurbaşkanlığı görevinde bulundu. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADHAKRİŞNAN (Sarvepalli) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADBRUCH (Gustav)
Tarih 17 Haziran 2009
RADBRUCH (Gustav), alman hukuk bilgini (Lübeck 1878-Heidelberg 1949). Birinci Dünya savaşından sonra siyasî hayata atıldı; Wirth ve Stresamann hükümetlerinde Sosyalist partiden adalet bakanı oldu; ama özellikle hukukla ilgili konular ve hukuk felsefesi üstüne incelemeler yaptı; Heidelberg (1910), Königsberg (1914), Kiel ve tekrar Heidelberg (1926) üniversitelerinde ders verdi; 1933′te nazi aleyhtarı davranışları yüzünden profesörlükten uzaklaştırıldı.
Başlıca eserleri: Rechtsphilosophie (Hukuk Felsefesi) [1914], Kulturlehre des Sozialismus (Sosyalizmin öğretilmesi) [1922], Gestalten und Gedanken (Şekiller ve Düşünceler) [1944]. (M)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADBRUCH (Gustav) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RACİNE (Jean)
Tarih 17 Haziran 2009
RACİNE (Jean), fransız trajedi yazarı (La Ferte-Milon 1639 – Paris 1699). Anne ve babasını çok küçük yaşta kaybeden Racine Port-Royal rahibeleri tarafından yetiştirildi.
1658′de Harcourt kolejinde felsefe öğrenimine başladı. Bu arada şiirler de yazıyordu; 1660ta yayımlanan La Nymphe de la Seine (Sen Nehrinin Perisi) çok beğenildi. 1660 ve 1661′de Amasie ve Les Amours d’Ovide (Ovidius’un Aşkları) adlı iki trajedi yazdı (oynanmayan bu eserler kaybolmuştur). Rahip olmayı tasarlıyordu. Bir ruhanî ödenek ve mevki elde edebilmek için Uzes’e (kasım 1661) gitti fakat hayal kırıklığına uğrayarak 1662 sonlarında veya 1663′ün başında Paris’e döndü. Yeniden tiyatroya yöneldi, fakat ilk piyesi Thebaide (haziran 1664) pek tutulmadı. Ama Alexandre (İskender) [aralık 1665] oyunuyle zamanının başta gelen yazarları arasında yer aldı, 1667′den itibaren de büyük eserlerini vermeğe başladı:
Andromaque (1667), Les Plaideurs (Davacılar) [1668]; Britannicus (1669); Berenice (1670), Bajazet (Bayezid) [1672]; Mithridate (1673); tphigenie (1674); Phedre (1677). Bunların hepsi aynı başarıya ulaşamadı, özellikle Britannicus üstüne çeşitli yorumlar yapıldı. Ama gene de Racine, kamuoyunca zamanının en büyük trajedi yazarı olarak kabul edildi. Onun dehasını kabul etmek istemeyenler yalnız Corneille taraftarlarıydı. Saray ise Racine’i tutuyordu. 1677′de, Racine’in artık trajedi yazmayacağını duyan halk çok şaşırdı. Bu kararın birçok sebebi vardı.
Louis XIV, Racine’i Saray’ın resmî tarihçiliğine tayin etmişti; bu resmî görev, şairlikle bağdaşamazdı, öte yandan, 1665′ten beri Port-Royal ile arası bozuk olan Racine, kendisini yetiştirenlerin sert ilkelerine dönmüştü. Bir de Phedre’e karşı yöneltilmiş saldırılar Racine’i hayli üzmüştü. Hoş karşılanmamış olmasına rağmen Phedre, kısa zamanda başarıya ulaştı. Mayıs 1677′de Racine evlendi ve böylece hayatında yeni bir dönem başladı.
On iki yıl sonra tekrar tiyatroya döndü. Mme de Maintenon’un isteği üzerine, Saint-Cyr okulu yatılı kız öğrencileri için Esther’i (1689) ve Athalie’yi (1691) yazdı. Tiyatroya düşman olan sofular Mme de Maintenon’a baskı yaparak bu oyunu oynattırmadılar. Provalar durduruldu, Racine de bundan böyle dinî trajediler yazmaktan vaz geçti. Artık koyu bir hıristiyan gibi yaşamağa başlayan yazar yalnız çocuklarının eğitimiyle ilgilendi. Louis XIV ona yakınlık gösteriyordu. Ama şair, Port-Royal’e bağlılığını saklamıyordu. Büsbütün gözden düşmemişti ama itibarı azalmıştı. 1698′de hastalandı ve 21 nisan 1699′da öldü. Tiyatro eserleri, bütünüyle ele alındığında Racine’in, Corneille ile Quinault arasında kendine özel bir yol bulmak çabasında olduğu görülür. Corneille 1660′tan sonra, aşkın hür ve kahramanca bir duygu olarak ikinci plana atıldığı, buna karşılık ahlâkî ve siyasî düşüncenin ağır bastığı bir trajedi anlayışını benimsemişti.
Buna karşılık Quinault, duygusal olmayan her çabayı küçümsüyor, aşkı karşı konulmaz, akıl dışı, coşkun ama kısır bir tutku sayıyordu. Racine ise tutkuyu, insanları cinayete ve ölüme kadar sürükleyen bir şer kuvveti olarak görür, öte yandan, trajedilerinde diyalogu Corneille veya Quinault gibi ele almaz. Corneille diyaloguna ahlâkî özdeyişler, manevî hayatla ilgili genel gerçekler, serpiştirmeğe meraklıdır. Quinault’nun trajedileri aşk üstüne söylenmiş vecizelerle süslüdür. Racine’in diyalogu ise, kişilerin birbirlerini yumuşatmağa veya yararlanmağa çalıştıkları bir çeşit karşılıklı çalışmadır.
Racine trajedisinin bu genel niteliklerine, Andromaque’tan Phedre’e kadarki eserlerinde belirli bir şekilde gelişen özellikleri de eklemek gerekir. Başlangıçta, yunan etkisinden çok latin etkisi altındadır. Andromague’ının konusunu Euripides’den değil Vergiliuş’tan almıştır. Britannicus ile Berenice’î yazdığında trajedi anlayışı Corneille’inkinden pek farklı değildi. Fakat Mithridate ile başlayan bir gelişme, İphigenie’de daha da belirgin bir hale geldi ve Phedre’de tam bir olgunluğa ulaştı. Racine yunan trajedisine döndü ve tanrıların hükmettiği kutsal dram havasını buldu. Tenkitçiler her zaman Racine’in sanatındaki olgunluğa, klasik trajedi kurallarına uymaktaki rahatlığına ve en ufak bir yanlışa bile düşmeyişindeki ustalığına hayran olmuşlardır. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACİNE (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RABİA ADEVİYE Kaysiye
Tarih 17 Haziran 2009
RABİA ADEVİYE Kaysiye, arap kadın şairi ve mutasavvıfı (?, 713 – Basra 801).
Hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Çocukluğunda çalındığı veya cariye olaraksatıldığı söylenir. Azat edildikten sonra dünya işlerinden el çekerek kendini tasavvufa verdi. Basra’da yerleşti.
Kısa bir süre içinde çevresinde büyük bir kalabalık toplandı. Kendine inananlar arasında Malik bin Dinar, Zahid Rebah el-Kays, hadis ravisi Süfyan el-Savri ve Sufî Şakik el-Belhî vardı. İnsanın, içine kapanmakla Tanrı sırrına ulaşacağı görüşünü savunurdu. Ona göre bütün varlık türleri Tanrı’da birliğe ulaşır. Var olan yalnız Tanrı’dır.
Evren ve kapsadığı varlık türleri Tanrı’nın değişik nitelikler içinde görünüş alanına çıkmasıdır. Tanrı’ya varmanın tek yolu sevgidir. Rabia, islâm tarihinde insanın dünya işlerinden el çekerek içine kapanmasıyle olgunlaşacağına inanan ilk sofidir, inançlarını dile getiren, tasavvuf konularını ustalıkla işleyen şiirleri vardır. Kendinden sonra gelen ve içe kapanmayı ilke edinen şairleri etkiledi. Eski mecmualarda dağınık bir durumda olan şiirleri sonradan biraraya toplandı. Rabia üstünde doğu ve batı araştırıcıları tarafından yapılan yorumlar ve çalışmalar vardır. (M)
RABİA GÜLNÛŞ. Bk. GÜLNÛŞ SULTAN.
RABİA HATUN. Bk. BÂLÂ HATUN.
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABİA ADEVİYE Kaysiye hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Rabia
Tarih 17 Haziran 2009
Rabia, Halide Edip Adıvar’ın Sineklibakkal romanının kadın kahramanı.
İstanbul’un yoksul mahallelerinden Sineklibakkal’da yaşayan Rabia, bakkal ve ortaoyunu sanatçısı Tevfik’in kızıdır. Annesiyle babası ayrıldığı için, mahalle imamı büyükbabası tarafından yetiştirilir. Sesi güzel olan Rabia hafız ve mevlitçi olur. Abdülhamid II’nin zaptiye nazırı Selim Paşa ile karısı Sabiha Hanımın himayesini görür; onların konağında alaturka musiki dersi alır. Paşanın oğlu Hilmi ile Tevfik, «genç türkler»in istibdat yönetimine karşı giriştikleri çalışmalardan dolayı Şam’a sürüldükten sonra Rabia babasının dükkânını işletir. Selim Paşanın konağında Hilmi’ye piyano dersi veren, daha sonra da islâm dinine girerek Osman adını alan italyan Peregrini ile evlenir. Meşrutiyet’in ilânı üzerine sürgünden dönen babası, eşi ve yeni doğan çocuğuyle mutluluk içinde yaşar.
Rabia, yerli hayatın ve göreneklerin ayrıntılarıyle canlandirıldığı eserde türk ve islâm dünyasının değerlerini temsil eder. Peregrini ile evlenmesi, Batı’nın akliyle Doğu’nun iç zenginliğinin sentezine işaret sayılır. (M)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Rabia hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RABELAİS (François)
Tarih 17 Haziran 2009
RABELAİS (François), fransız yazarı (La Deviniere, Chinon yakını 1494′e doğr. – Paris 1553). Babası Chinon krallık mahkemesinde avukattı.
Rabelais, 1520′de Fontenayle-Comte’daki Puy-Saint-Martin manastırında kaldı. Burada Pierre Amy ile Yunanca çalışıyor, o arada da Guillaume Bude ile mektuplaşıyordu. Papa Clemens VII’nin izniyle, 1524-1525′te benedikten tarikatına girdi. Burada fikir çalışmaları için elverişli bir sığınak bulacağını umuyordu. Manastırın başrahibiyle Poitou ve Perigord’u, sonra da Liguge’yi ziyaret etti.
1527 Başlarında papazlıktan ayrıldı, en ünlü üniversite şehirlerini dolaştı ve 17 eylül 1530′da Montpellier Tıp fakültesine yazıldı, burada büyük bir ün kazandı. Para sıkıntısı yüzünden, Lyon’a giderek, henüz doktor unvanını almamış olduğu halde Pont-du-Rhöne hastahanesinde hekimliğe başladı. Bir fikir ve yayın merkezi olan bu şehirde 1532′de Hippokrates’in AphorismoVsini (özlü Sözler), sonra da büyük eserinin ilk kitabı olan Horribles et Epouvantables Faits et Prouesses du tres Renomme Pantagruel’i (Çok ünlü Pantagruel’in Korkunç ve ürkütücü Marifetleri ve Kahramanlıkları), yayımladı. Yeni koruyucusu Paris piskoposu ve diplomat Jean du Bellay, Roma’ya görevli giderken Rabelais’yi de hekim olarak yanında götürdü.
Rabelais, Lyon’a dönüşünde, Pantagruel’in gördüğü ilgiden cesaret alarak, ekim 1534′te Vie tnestimable du Grand Gargantua, Pere de Pantagruel’i (Pantagruel’in Babası Koca Gargantua’nın Paha Biçilmez Hayatî) çıkardı. 1535′te Lyon’dan ayrılarak Jean du Bellây ile yeniden İtalya’ya gitti fakat bu arada Lyon’daki görevine son verilmişti; kardinal Saint-Maur- les -Foses Piskoposluk meclisinde ona bir üyelik maaşı bağladı.
Bundan sonraki on yılını (1536-1546) Rabelais hekimlik yaparak ve maceralı bir hayat sürerek geçirdi. 1597′de Montpellier’de doktor unvanını aldı, sonra kralın çevresine kabul edildi ve resmî bir şahsiyet oldu. Kardinalin kardeşi Guillaume du Bellay, Piemonte’ye gittiği sırada (1540), Rabelais hekim olarak onun yanında bulundu. Langey senyörünün ölümünden sonra, Krallık divanına danışman tayin edildi ve Poitou’ya yerleşti. 1546 Başlarında Tiers Livre des Faicts et Dicte Heroigues du Noble Pantagruel’i (Asil PantagrueJ’in Kahramanca İşleri ve Sözlerinin üçüncü Kitabı) Navarra kraliçesi Marguerite’e armağan etti. Sorbonne, bu kitabın «çeşitli sapık görüşlerle dolu» olduğunu öne sürdü ve önceki eserleri gibi bu eserini de suçladı. Rabelais, Metz’e kaçarak, yeni bir görevle Roma’ya gönderilen Jean du Bellay’ye katıldı. Lyon’dan geçerken Quart Livre de Pantagruel’i (Pantagruel’in Dördüncü Kitabı) yayımlattı (1548).
Bu eserin devamı ancak 1552′de çıktı. Rabelais, hayatının son iki yılında, Du Bellay’nin koruyuculuğu sayesinde Meudon’da papazlık yaptı. Bu neşeli papaz, vaktinin çoğunu Paris’te geçiriyor ve sık sık «sağlık cenneti» adını verdiği Saint-Maur-les-Fosses’ye gidiyordu, ölümünden dokuz yıl sonra, Cinguieme Livre de Pantagruel’in (Pantagruel’in Beşinci Kitabı) ilk bölümleri Ulsle Sonantc adiyle yayımlandı. Bu eserin tamamı 1564′te Lyon’da çıkmıştı. Yazarın ölümünden sonra yayımlanan bu kitabın gerçekliği üstünde şüpheler belirdi. Ancak eser, Rabelais’ye maledilebilecek bir çaptadır. Ronsard, Rabelais’yi kendini içkiye vermiş ayyaş olarak tanıtır. Hakkında söylenenler, onun gerçek kişiliğini uzun süre gölgelemiştir. Rabelais XVII. ve XVIII. yy.da da okunmuştur. Oysa, o sıralarda rönesans eserleri gerektiği gibi değerlendirilmiyordu. Bundan ötürü bu çağlarda Rabelais’nin sadece açık saçık anlatımına önem verildi. Onu «fransız edebiyatının yaratıcısı» sayarak gerçek yerine oturtan Chateaubriand’dır.
Rabelais’de, XVI. yy.ın ilk yarısındaki hümanistlere özgü, doymak bilmeyen bir öğrenme isteği vardı. Gargantua’sı ve Pantagruel’i zamanın bütün büyük meselelerini alaycı bir biçimde dile getirmek için kullandığı birer araçtır. Rabelais, okurundan, eserindeki «özlü ilik»i çıkarmasını ve fanteziler ardındaki derin düşünceye varmasını bekler. Bu düşüncenin temel özelliği, ortaçağ zihniyetine karşı bir tepki olmasıdır: Rabelais, Hıristiyanlığın inr san bedenini hor görmesinden ve bâtıl inançlardan nefret eder, eserinin her satırında insan yaratılışına ve insanlığı ileri götürecek olan bilime inancını belirtir. Kiliseye, skolastiğe, geleneksel eğitim metotlarına saygısızlığı reformların bir an önce uygulanmasını istemesindendir; ustası saydığı Erasmus gibi, Rabelais’yi de hiç biı kilise tutmamış, katoliklerce protestan dostu, protestanlarca da dinsiz sayılmıştı.
Gerçekte Rabelais, hiç bir kapıya kul olamayacak kadar düşünce hürriyetine bağlıdır: insanoğlunun türlü çılgınlıklarını hoş görmek ve derin bir iç huzura kavuşmak için başvurulacak tek kaynak onca akıldı. Kahkaha, onun elinde, hayal kırıklığının tek ilâcı olmuş, Theleme manastırının alınlığına yazdığı vecizeyle de, sağduyuya beslediği güveni belirtmişti.
Hikayeci olarak Rabelais, her şeyden önce eşsiztir usta, eşine az rastlanır bir kelime cambazıdır; ele aldığı her tipi canlandırma yı gözümüzün önünden gitmeyecek ayrıntıları bulup yerine oturtmayıbilir. Güldürme sanatının bütün inceliklerinden, bütün imkanlarından yararlanmakta ustadır: hele önsözlerinde ve halk hikâyelerindeki kelime cümbüşü insanı âdeta sarhoş eder.
Çağının toplumunu, bıyık altından gülerek gözümüzün önüne seriverir ve ölümsüz tipler yaratır (Panurge, Picrochole, Bridoie v.b.). Hicvinde kin değil, candan bir kahkaha, ince bir mizah ve coşkun bir neşe vardır. Bunca zamandıı bunca insanı büyüleyebilmesinin sırrını, gerçek ile hayali, kaba saba şakalar ile en ince mizahı bağdaştırmasında aramalıdır, öyle ki, onun deyimiyle «ayak takımı» da, «en seçkin aydınları» da bu eserde aradıklarını bulabilirler. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABELAİS (François) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RABEARİVELO (Jean-Joseph)
Tarih 17 Haziran 2009
RABEARİVELO (Jean-Joseph), madagaskarlı şair ve yazar (Tananarive 1903-ay.y. 1937). On üç yaşında, genel kültürünü ve edebiyat bilgisini tek başına geliştirmek amacıyle öğrenimini yarıda bıraktı.
Hova dilini öğrendi; ayrıca fransızca ve ispanyolca da yazmağa başladı. Klasik türdeki eserlerden (La Coupe de Cendres [Küllerden Kadeh], 1924) sonra geleneksel nazım ölçüsünü bıraktı ve serbest nazım tarzını seçerek avrupa kültürünün mitleriyle ülkesinin geleneksel temalarım birleştirdi: Presque Songes (Düş gibi) [1934], Chants pour Abeone, Abeone İçin Şarkılar) [1934]. Sahne için, korolu bir kantat şeklinde, İmaitsoanala, Fille d’Oiseau (İmaitse anala, Kuşun Kızı) adlı bir eser yazdı; ama güç hayat şartlarına ve kızı Voahangy’nin ölümüne dayanamayarak intihar etti. Bir romanı (L’Aube Rouge [Kızıl Tanyeri]), bir şiir derlemesi (Trefles [Yoncalar]), bir madagaskar şiiri antolojisi, Vieilles Chansons de s Pays d’imerina (imerina Ülkelerinden Eski Şarkılar) [1939], günlüğü (Calepins Bleus [Mavi Defterler]) ölümünden sonra yayımlandı. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABEARİVELO (Jean-Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAABE (Wilhelm)
Tarih 17 Haziran 2009
RAABE (Wilhelm), alman yazarı (Eschers-hausen, Braunschweig, 1831-Braunschweig 1910). JACOB CORViNUS takma adiyle yayımladığı ilk romanı Die Chronik der Sperlinsgasse (Sperling Sokağı Kroniği) [1857] büyük ilgi gördü.
Asıl adiyle yayımladığı ikinci eseri Die Leute aus dem W aide (Vadideki İnsanlar) [1863] Goethe’nin Wilhelm Meister’inden ilham alınarak yazılmış sembolik bir romandır. Yazar, daha sonra, konusunu özellikle sıradan insanların hayatından ve onların göze çarpmayan günlük kahramanlıklarından alan romanlar ve küçük hikâyeler dizisine başladı. Bunlarda bazen, üçleme roman Aç Papaz (Der Hungerpastor) [1864], Abu elfan (1868) ve Schüdderump”ta (1870) olduğu gibi ağırbaşlı bir anlatım, bazen Deustcher Mondschein (Almanya’da Ay Işığı) [1873-1875] veya Horacker’de (1876) görüldüğü gibi duygulu bir nüktecilik, bazen de Stopfkuchen’de (1891) olduğu gibi, bireyin kaderini doğuran insan ruhunun derinliklerine doğru yöneliş göze çarpar. Raabe’in Des Reiches Krone (İmparatorluk Tacı) [1873] gibi tarihî hikâyeleri de vardır. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAABE (Wilhelm) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUİNTON (Rene)
Tarih 17 Haziran 2009
QUİNTON (Rene), fransız fizyolojisti (Chaumesen-Brie 1867 – Paris 1925). College de France’ta Patolojik Fizyoloji laboratuvarında asistan olarak çalıştı, özellikle L’Eau de Mer, Milieu Organique (Organik Ortam, Deniz Suyu) [1904] adlı büyük eseriyle tanındı. Bu eserde, iç ortamımızın, hayatın başlangıcı olan deniz suyunun bir devamı olduğunu gösterir ve deniz suyunun hastalıkların tedavisinde kullanılabileceği sonucuna varır. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNTON (Rene) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUİNTİUS CURTİUS RUFUS
Tarih 17 Haziran 2009
QUİNTİUS CURTİUS RUFUS, latin tarihçisi (M. S. I. yy.). Vita Alexandri (iskender’in Hayatı) adlı on ciltlik eserinin ilk iki cildi kayıptır. Retorikçilerin öğrencisiydi. Tarihî doğruluğu pek önemsemezdi; coğrafya bilgisi de daha çok fanteziye dayanırdı. Buna karşılık, üslûbu ve olayları hikâye biçiminde anlatışı sürükleyicidir: savaşların veya olayların genel çerçevesini tasvirde, konuşmalarda, ahlâk dersi veren açıklamalarda ve psikolojik analizlerde oldukça başarılıdır. Eserin merkezini meydana getiren iskender, ustalıkla canlandırılmıştır. Quintius, üslûp bakımından Titus-Livius’u taklit etmek isterse de yer yer Seneca’yı andırır ve tumturaklı sözler söylemekten kurtulamaz. Ama eserde ince düşüncelere ve istiarelere de rastlanır. Vita Alexandri Ortaçağda büyük bir başarı kazanmıştı. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNTİUS CURTİUS RUFUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADO (Şevket)
Tarih 17 Haziran 2009
RADO (Şevket), türk yazarı (Radovişte [Yugoslavya] 1913). İlk ve ortaöğrenimini İstanbul’da yaptı. Ankara Hukuk fakültesini bitirdi (1936). Son Posta (1933) ve Akşam (1934) gazetelerinin Ankara muhabirliği, fıkra yazarlığı (1937), İstanbul’da bazı liselerde sosyoloji öğretmenliği yaptı. Resimli Hayat dergisini yönetti. 1956′dan bu yana Hayat yayınlarını yönetti. Uzun süre İstanbul radyosunda sohbet konuşmaları yaptı.
Eserleri: Eşref Saat (1956); Ümit Dünyası (1957); Hayat Böyledir (1962); Aile Sohbetleri (1962); 50. Yılında Sovyet Rusya (Gezi notları, 1968); Kördüğüm ve Ötekiler (şiirler, 1970). [M]
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADO (Şevket) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUEBEC eyaleti
Tarih 16 Haziran 2009
QUEBEC eyaleti, Kanada’nın doğusunda eyalet; 1 539 843 km2; 5 744 000 nüf. Merkezi, Quebec; başlıca şehri, Montreal.
• Coğrafya. Quebec eyaletinin toprakları Kanada’daki üç büyük coğrafî bütün üzerinde uzanır: Kanada «kalkanı», Laurentides bölgesi, Apalaş bölgesi. Güney (Laurentides) ve doğu (Nouveau Quebec) kısmını içine aldığı Kanada «kalkanı» geniş ormanlarla kaplı ve birçok göl, çukur ve tepeciklerden meydana gelen bir labirent görünüşündedir. Laurentides bölgesi ırmağın her iki kıyısında (Saint – Laurent ülkesi, Montreal ovası) uzanan bir alçak topraklar bölgesidir. Apalaş bölgesi ise tepe çizgilerinin hâkim olduğu’bir yaylalar (Gaspesie, halicin güney yaylaları, doğu kantonları) kesimidir, iklim kışın sert (Quebec’te ocak ortalaması: —12,4°C), yazın sıcaktır (Ouebec’te ağustos ortalaması: 18,7°C); bol yağmur yağar (Quebec’te 1 070 mm); kar Quebec’te beş altı ay kalkmaz.
Eyalet, ülkenin büyük tarım bölgelerinden biridir. Bununla birlikte toprağın ancak onda biri (Montreal ovası, Doğu kantonları, Saint-Jean gölü bölgesi, Abitibi-Temiseamingue çukuru) tarıma elverişlidir. Eyalet, zenginliğini toprakların çok eski tarihlerden beri yoğun bir şekilde değerlendirilmesine borçludur. Tarla açma işine Saint-Laurent’dan ormana doğru birbirini takip eden «rang»lar halinde başlandı. XIX. yy. ortalarında ırmağın kıyılarından çok öteye yerleşildi (Saint-Jean gölü bölgesi, Abitibi-Temis-camingue). Tarım sisteminde çeşitli tarım, küçük ve orta mülkiyet ağır basar. Fransız asıllı kanada köylüsü toprağına bağlıdır ve kendi işlediği tarlasında tahıl, yemlik bitki, sebze yetiştirir; her çiftliğin kendi bostanı ve meyve bahçesi, çoğunlukla da akça ağaç diktiği ormanı ve içinde sütçül inek, koyun ve domuz beslediği ağılambarı vardır.
Bununla birlikte Quebec sütçülüğe yönelmiş olduğu için tarımda yemlik bitkiler ağır basar. İdare bölümlerinde tek tip tarım yapılır. Joliette’te tütün, Orleans adasında meyve, Montreal’e doğru sebze, Napierville’de patates v.b. Balıkçılık (Gaspesie), kürk hayvanı yetiştiriciliği (gümüşü tilki, vizon), birçok bıçkıhaneye ve büyük kâğıt hamuru ve kâğıt fabrikalarına hammadde sağlayan ormanlar, ek gelir kaynaklarıdır. Quebec, Ontario’dan sonra ülkenin en büyük sanayi bölgesidir. Yeraltı altın ve bakır (Noranda-Rouyn, Malartic, .Vald’Or), amyant (Asbestos, Thetford Mines v.b.), demir (Lac-Allard) bakımından zengindir; ayrıca ormanlar önemli bir gelir kaynağıdır, üstelik Saint-Laurent suyolu ve beyaz kömür de eyaletin zenginliğini artırır. Saguenay (lle-Maligne, Chutea-Caron, Ship-shaw), Saint Laurent (Beauharnois, Les Cedres), Saint-Maurice (Shawinigan, Grand, Mere, La Tuque), Gatineau, Ottawa v.b. ırmakları üzerinde büyük hidroelektrik santralları kurulmuştur. Bu santralların ürettiği elektriğin üçte birini kâğıt hamuru ve özellikle alüminyum (Arvida, Shawinigan Falls, Beauharnois) sanayileri tüketir. Çok çeşitli olan imalât sanayii, Montreal, Doğu kantonları, Saint-Maurice, Quebec, Saguenay ve Ottawa bölgelerinde toplanmıştır. Turizm de (Laurentides, Gaspesie) önemli bir gelir kaynağıdır.
• iktisat.. Eyaletin nüfusu 1961′den beri 500 000 kişi kadar arttı; bu artışın başlıca sebebi doğumların ölümlerden fazla olmasıdır. Toplam artışın yarısını eyalet nüfusunun yüzde 40′ından fazlasının yaşadığı Montreal çekmiştir.1964′te Quebec değer bakımından kanada maden üretiminin yüzde 19,8′ini sağladı. Bu oldukça yüksek orana, demir filizi çıkarımı (Jeannine ve Wabush göllerindeki yataklarla Knob Lake [Schefferville] yatakları) ile altın, çinko (Mattagami gölü çevresinde) ve amyant üretimi (dünya üretiminin yarısından çoğu) sayesinde ulaşıldı. 1965 Başında Quebec, hidroelektrik alanında Kanada’nın toplam üretiminin üçte birinden fazlasını (büyük kısmı Hydro-Quebec’in kontrolü altında olan 10 000 MW) üretiyordu. 1964′te Carillon santralının tamamlanmasından sonra Manicouagane ve Outardes ırmakları üzerinde girişilen çalışmalarla Quebec’in ülkedeki üstünlüğünün artması beklenmektedir. Ayrıca termik enerji de önemlidir: Sorel yakınında Tracy’de 600 MW’lık bir santral kurulmuştur. Eyaletin kanada imalât üretimindeki payı 1964′te yüzde 29,7 iken Ontario’nunki yüzde 50 idi. Kişi başına üretim Ontario’dakinden çok azdır.
Quebec’te daha çok ek değeri az olan sanayiler yerleşmiştir. Dokumacılık, kereste sanayii. Sanayinin bu yapısı hayat seviyesinin millî ortalamadan epeyce, komşu eyaletinkinden ise çok düşük olmasını açıklar. 1964′te kişi başına malî gelir Quebec’te 1 567 dolar, Ontario’da 2 113 dolardı (bütün Kanada için 1 812 dolar). Enerji elde edebilme imkânlarına (hiç olmazsa elektrik alanında, maden üretiminin önemine, Saint-Laurent denizyoluna ve ülkenin en, büyük merkezinin burada olmasına rağmen giderilemeyen bu eşitsizliğin sebebinin iç yatırımların yönelimiyle ilgili olduğu ve kısa vadede değiştirilemeyeceği sanılır.
• Tarih. Tarihi Kanada’nınkiyle eşit olan bu büyük eyaletin sınırları 1763′te çizildi. 1791 Antlaşmasından sonra Aşağı Kanada adını aldı ve 3867′de Kanada konfederasyonunun ilk dört eyaletinden biri haline geldi. İkinci Dünya savaşından beri Quebec siyasetinin başlıca özelliği, muhafazakâr başbakan Maurice Duplessis’in uzun süre (1944-1960) iktidarda kalmasıdır. Duplessis’i rakipleri geçmişe dönük siyaseti ve seçim geleneklerini yozlaştırması bakımından tenkit ettiler.
1960 Seçimlerinde büyük bir zafer kazanan liberaller, Millî Birlik’in çıkardığı 44 milletvekiline karşılık 50 milletvekili çıkardılar. Jean Lesage yönetiminde kurulan yeni hükümetin başlattığı reformlar, «sessiz devrim»i meydana getirdi: iktisadî alanda reformlardan bir kısmının hedefi Amerikalıların veya ingiliz asıllı Kanadalıların işletmelerinin ve sermayelerinin etkisini azaltmak (elektrik üretiminin devletleştirilmesi gibi) ve sanayileşmeyi geliştirmekti; sosyal alanda eski sosyal yapılara el atıldı ve meselâ ‘Katolik kilisesinin eğitimdeki fiilî tekeli, bir Kamu Eğitimi bakanlığının kurulmasıyle yumuşatıldı. Ama kamuoyunun, Kanada federasyonu yapısının değiştirilmesini isteyen unsurları, bu reformları çok yetersiz buldular. Bunlardan bir kısmı bağımsız ama Kanada’nın öbür eyaletleriyle ilişkili bir Quebec devleti kurulmasını istediler. Bazılarıyse çeşitli kuruluşlar çerçevesinde tam bağımsızlık için savaşmaktadırlar: başlıca «bağımsızlıkçı» teşkilât Millî Bağımsızlık birliğidir. Toplulukların bazısı ise millî kurtuluş mücadelelerine «sömürgecilik aleyhtarı» bir savaş gözüyle bakıyordu. Bu görüş açısından hareket eden bazı militanlar şiddet hareketlerine başvurulmasını öğütlediler. 1963′te Montreal’de patlayan bombalar birçok kişinin ölümüne sebep oldu. «İki dillilik» üstüne yapılan bir soruşturmanın (1965) açığa vurduğu gibi, Kanada’da kamuoyunun bütün kesimleri Fransızca konuşanların aşağılanmasına karşıdır.
Soruşturma bu eşitsizliğin Kanada’nın bütünlüğünü tehlikeye düşürdüğünü açığa vurdu. Quebec ile Kanada’nın geri kalan kısmı arasındaki buhranı, 1966 seçimlerini Daniel Johnson’un yönettiği Millî Birlik partisinin kazanması (51 liberale karşılık, 55 milletvekili) daha da artırdı. Muhafazakârlar Fransızca konuşulan eyaletle Ottawa arasındaki ilişkilere, milliyetçi bir eğilim vermeğe kalkıştılar. General de Gaulle’ün Montreal Dünya sergisini ziyareti (temmuz 1967), olayların hızlanmasına yol açtı. Quebec halkının coşkunlukla karşıladığı De Gaulle, nutuklarında kaderlerine hâkim olmaları gereken «Kanadalı Fransızlar»ın hürleştirilmeleri zorunluğunu kesinlikle ortaya koydu; Montreal’de verdiği kısa nutku «Yaşasın hür Quebec» diye bağırarak bitirmesi, federal hükümetin şiddetli tepkisiyle karşılaştı; bunun üzerine De Gaulle, Ottawa’ya yapacağı ziyareti iptal etti. O tarihten sonra Quebec ile Fransa arasında Ottawa’yı işe karıştırmadan önemli iktisadî ve kültürel anlaşmalar imzalandı.
1970 Nisanındaki eyalet seçimlerinde Millî Birlik hükümeti yenilgiye uğradı ve seçimi Liberal parti kazandı. Partinin lideri Jean Roberc Bourrassa’nın 12 mayısta göreve başlayan hükümeti, ilk adımda kargaşalıklarla uğraşmak zorunda kaldı. Montreal’deki ingiliz ticaret ataşesi Cross (5 ekim) ve Quebec çalışma bakanı Pierre Laporte (10 ekim), Quebec Bağımsızlık hareketi mensuplarınca kaçırıldılar. Olağanüstü tedbirlere rağmen Laporte öldürüldü (17 ekim). İngiliz ataşesi Cross ise, onu kaçıranlarla mübadele edilmek suretiyle kurtarılabildi. Çalışma bakanını öldürmekle suçlanan iki kişi ise müebbet hapse mahkûm edildi. (LM)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEBEC eyaleti hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUARONİ (Pietro)
Tarih 16 Haziran 2009
QUARONİ (Pietro), italyan diplomatı (Roma 1898). Meslek hayatına 1920′de atıldı.
İtalya’da ve dış ülkelerde çeşitli görevlerde bulunduktan sonra Strasa konferansına uzman olarak gönderildi (1935). Selanik’te başkonsolosluk (1935), Kabil’de bakanlık (1936-1944) yaptı; sonra Moskova’ya büyükelçi tayin edildi (1944-1947) ve S.S.C.B. ile savaş yüzünden kesilen ilişkileri başlatmakla görevlendirildi. 1947-1958 Arasında Paris büyükelçisi oldu, sonra Bonn’a geçti. Diplomatlık hayatı üstüne ilgi çekici hatıralar yazdı. (M)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUARONİ (Pietro) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUASİMODO (Salvatore)
Tarih 16 Haziran 2009
QUASİMODO (Salvatore), italyan şairi (Siracusa 1901 – Napoli 1968). Yoksul bir aileden geldiği için, öğrenimini çok erken terk etmek zorunda kaldı.
1921′de Roma’da, kendi kendine Yunanca ve Latince öğrendi. Görevli olarak İtalya’da seyahat etti; sonunda Milano’ya yerleşti. Giuseppe Verdi konservatuvarında italyan edebiyatı profesörü oldu ve Milano’nun günlük bir gazetesinde tiyatro tenkitleri yazdı. Anlaşılması güç bir şairdir. Gerçeği efsane şekline sokan hayallerinin arkasında kederli bir karamsarlık sezilir.
Başlıca şiir kitapları: Acqua e Terre (Su ve Topraklar) [1930], Oboe Sommerso (Batmış Obua) [1932], Giorno Dopo Giorno (Günler Geçtikçe) [1946], La Vita non e Sogno (Hayat Bir Rüya Değildir) [1949], La Terra impareggiabile (Eşsiz Toprak) [1958] (1959 Nobel Edebiyat armağanı). [L]
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUASİMODO (Salvatore) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUAKER
Tarih 16 Haziran 2009
QUAKER (titreyen anlamında ing. k.). «Dostlar derneği» denen protestan mezhebi üyesi.
— ANSiKL. George Fox’un hâkim Bennet’i «Tanrı’ya saygı göstermeye ve Kelâmı önünde titremeye» (ingilizce to guake) davet eden sözlerinden kinaye ile «Dostlar derneği» üyelerine takılan alaylı lakap. Bu lakap, 1654′ten sonra kullanılmağa başlandı, XVII. yy. sonunda yerleşti. 1638′de Amerika’da Rhode İsland sömürgesini kuran ve insan vicdanının kutsal olduğunu ileri süren püriten Roger Williams, tarikatın öncülerindendir. Derneğin kurucusu, doktrinini ilk defa 1647′de vazeden kunduracı George Fox, kanunkoyucu William Penn ve tek ilâhiyatçısı da Robert Barclay’dir. «Dostlar»ın iman düsturları: hıristiyana, hayatının bütün hallerinde yol gösteren üstün otorite, kalbine hitap eden kutsal ruhtur (buna göre Kutsal Kitap dogma kıstası olmaktan çıkmaktadır); bütün kutsal sırlar ortadan kaldırılmıştır (communio manevî bir işlemdir); andîçme yasaklanmıştır; nefis müdafaası hakkı yoktur; teşkilâtlanmış bir papaz sınıfı gerekmez; evrensel papazlık kadınlara da açıktır; kült ihtiyarîdir, hiç bir dogma yoktur, insan tabiatının günah sonucu lekelendiği teorisini reddeden quaker’ler, Calvin’in takdiri ilâhi ile ilgili fikirlerini, lütuf nazariyesini, îman sayesinde bağışlanma nazariyelerine de karşı çıkıp, sadece ibadet âdetlerini muhafaza etmişlerdir. Quaker’ler birbirlerine «sen» diye hitap eder, üstlerine şapka çıkararak selâm vermeyi ve giyeceklerinde düğme taşımayı reddederlerdi.
Quaker’ler XVII. yy.da, özellikle 1650′den itibaren büyük gelişmeler gösterdiler, iskoçya’ya yayılarak Fox’un şahsında presbiteryen kilisesine karşı geldiler. 1654-1656 Arasında ilk misyonerlerini Amerika’ya göndererek kısa zamanda Rhode İsland, 1676′da Batı New Jersey, 1682′de Doğu New Jersey yönetimini ele geçirdiler. Pennsyîvania toprağı 1681 şartı ile W. Penn’in mülkiyetine verildi ve quakerlerin üssü haline geldi. Başlangıçta hem İngiltere’de, hem Amerika’da zulüm gördüler. İngiltere’de Restorasyon’dan sonra Charles II’nin Clarendon yasası ile kırbaç ve hapis cezasına çarptırıldılar. Kuzey Amerika’da boston püritenleri birçok quaker’i ölüme mahkûm ettiler (1660-1661 Boston infazları). Ancak bu zulüm çok geçmeden yatıştı. Birçok dinî okul açmalarına elverişli kültürleri, liberal anlayışları ve çalışma şevkleri sayesinde quaker’ler XVIII. yy.da refaha kavuştular, fakat barışçı olduklarından Yediyıl savaşında Fransa’ya karşı savaşmak için asker toplamayı reddettikleri gibi, Pennsylvania meclisinden de çekildiler ve böylece, bu sömürgedeki siyasî etkilerini kaybettiler. Aynı şekilde savaş aleyhtarı olduklarından 1776 Amerikan ayaklanmasında yurtseverlere katılmadılar. XVIII. yy.dan itibaren «Dostlar derneği» gerilemeğe başladı ve bu gerileme XIX. yy.’da devam etti. Quaker’ler kabuklarına çekilerek, dünyada saflıklarını savunmaya koyuldular. «Sekinci» denen bu dönem, aynı zamanda bir tasavvuf dönemidir.
Quaker’ler o zamanlar büyük toplum içinde küçük bir toplum halinde yaşamaktaydılar, giydikleri ve biraz da gülünç bir çeşit üniformayı terkettiler. XIX. yy.da quaker mezhebinde iki büyük skhisma meydana geldi: katıksız bir deizmi savunan Elis Hicks skhisması (1827-1828) ve muhafazakâr olan John Wilbur skhisması (1845-1854). Sonunda, mezhep dört gruba ayrıldı: Ortodoks Dostlar derneği (bunlar gerçek quaker’lerdir); Hicks’ci Dostlar derneği; Wilbur’cu Ortodoks Muhafazakâr Dostlar ve bunlardan ayrılan Philadelphia Dostları Dinî derneği. Bununla birlikte, XIX. yy. başından beri, quaker’lerin esirlikle savaşta, halk eğitiminde, hapishanelerin reformunda önemli payları oldu. Aslında anglosakson olan dernek, Birinci Dünya savaşından beri hemen hemen bütün dünyaya yayıldı ve «Milletlerarası Quaker Yardımı» teşkilâtını kurdu. 1947′de ingiliz ve amerikan quaker komiteleri Nobel Barış ödülünü kazandı.
Dünyada, gününmüzde bir dünya komitesi halinde teşkilâtlanmış bulunan 250 000′e yakın quaker vardır. Bunların büyük kısmı anglosakson ülkelerinde yaşamakla beraber, Avrupa, Asya ve Afrika’ya da yayılmışlardır. Fransa’da birkaç quaker grubu vardır. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUAKER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUADRO (Giambattista)
Tarih 16 Haziran 2009
QUADRO (Giambattista), italyan mimarı (Lugano? – öl. 1590). Bütün meslek hayatını Silezya ve Polonya’da geçirdi. 1533′ten sonra Poznan’da saraylar ve Polonya Rönesansının en güzel anıtlarından biri olarak bilinen hükümet konağını yaptı. 1569-1572 Arasında Varşova’da Krallık şatosunun başmimarı oldu. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUADRO (Giambattista) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUİNTANA (Manuel Jose)
Tarih 16 Haziran 2009
QUİNTANA (Manuel Jose), ispanyol şairi ve siyaset adamı (Madrid 1772 – ay.y. 1857). Salamanca üniversitelerinde Melendez Valdes’in öğrencisiydi, Carlos IV hükümetindeki ahlâk bozukluğundan tiksinti duydu.
A Juan de Padilla (1797) adlı ilâhisi, Pelayo (1805) adlı dramı ve Vidas de Espanoles Celebres (Ünlü İspanyolların Hayatı) [1807] adlı eserinin birinci cildi yurt sevgisini ve hürriyet aşkını dile getirir. 1808′de Napolyon’a ve Fransızlara ilk başkaldıranlardan biri oldu (A Espana adlı od’u). İstilâcılara karşı direnişi teşkilâtlandırmak için birçok nutuk söyledi, Sevilla ve Cadiz’de merkez cuntasına katıldı. Fernando VII yurda dönünce, gözden düştü, Pampeluna kalesine hapsedildi ve 1820′ye kadar orada kaldı. 1822′de, genel yöneticisi olduğu Madrid Merkezî üniversitesini açtı.
Mutlakıyet idaresinin kazandığı zafer (1823), onu Estremadura’ya sığınmak zorunda bıraktı. Boş vakitlerinde, sona eren devrimi anlatan Cartas a Lor d Holland Hollanda’ya Mektuplar) adlı eserini yazdı, ancak 1835′te eski ününe kavuşabildi. 1855′te toplanan Meclisler önünde kendisine
kraliçe tarafından millî şair olarak taç giydirildi. Zamanının ilk lirik şairlerinden biriydi. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNTANA (Manuel Jose) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUİNTA (Claudia)
Tarih 16 Haziran 2009
QUİNTA (Claudia), romalı vesta rahibesi. Appius Claudius’un soyundandı; hayatı efsanelere konu oldu. Yaşama tarzı pek beğenilmiyordu, o da buna bir mucizeyle karşılık verdi: M.ö. 217′de Hannibal italya’yı yakıp yıkıyordu; Cumae’deki kâhin kadın, Romalılara, Pessinus’tan Kybele’nin amblemi olan siyah taşı getirtmelerini öğütledi; bunu taşıyan gemi Tiber nehri kıyılarında karaya oturdu. Kâhinler gemiyi ancak bir bakirenin yerinden oynatabileceğini bildirdiler; Claudia kemerini çözerek rahataça gemiyi denize indirdi. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNTA (Claudia) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUİLLARD , (Pierre Antoine
Tarih 16 Haziran 2009
QUİLLARD , (Pierre Antoine), fransız ressamı ve gravürcüsü (Paris 1701-Lizbon 1733). 1726′da Lizbon’a gitti. Mafra ve Alcantara kiliseleri için dinî tablolar, dükün at üzerinde bir portresini ve Müge’de Cadaval dükünün şatosu için günlük hayat sahneleri yaptı, üslûbu yer yer Watteau’nunkini andırır. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİLLARD , (Pierre Antoine hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUERENA (Lattanzio)
Tarih 16 Haziran 2009
QUERENA (Lattanzio), italyan ressamı (Clusone, Bergamo 1768-Venedik 1853). Verona ve Venedik’te D. Maggiotto’dan ders aldı; özellikle dinî resimler ve portreler yaptı. Venedik’in birçok kilisesinde (İsa’nın Çarmıhtan indirilişi, Aziz Giovanni ve Paolo kiliseleri; Sacro Coure, S. Maria Formosa kilisesi v.b.), Londra, Paris, Viyana, Berlin müzelerinde eserleri vardır. Venedik’teki San Marco’nun taç kapısı için Kıyamet Günü adlı mozaik kartonu Querena yapmıştır (1836).
— Oğlu LUiGi de ressamdı. Venedik’te çalıştı. Daha çok, manzara ve günlük hayattan sahneler çizdi. Venedik’te Correr müzesinde (1848 Devrimini ve Venedik’in alınışını canlandıran on bir pastel), S. Gregorio manastırında (manzaralar) v.b. eserleri vardır. (M)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUERENA (Lattanzio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUEİROZ (Rachel de)
Tarih 16 Haziran 2009
QUEİROZ (Rachel de), brezilyalı kadın edebiyatçı (Fortaleza 1910). Romanlarında (O Quinze [On Beş], 1930; Joao Miguel, 1932; As Tres Marias [Üç Meryemler İçin], 1939), tiyatro eserlerinde (Lampiao [Sokak Feneri], 1953; A Beata Maria do Egito
[Mısırlı Meryem'e], 1958), denemelerinde, tarihî ve otobiyografik hikâyelerinde (A Donzela e a Moura Torta, 1948; Cronicas Escolhidas [Seçme Kronikler], 1958; O Brasileiro Perplexo
[Kararsız Brezilyalı], 1963) brezilya halkının hayatını gerçekçi bir üslûpla anlatır. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEİROZ (Rachel de) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PYAT (Felix)
Tarih 15 Haziran 2009
PYAT (Felix) fransız yazarı ve siyaset adamı (Vierzon 1810 – Saint-Gratien, Seine-et-Oise 1889). Avukat oldu (1831), ama, barodan ayrıldı ve edebiyat hayatına atıldı.
Edebiyatçılar derneğinin kurucuları arasına girdi. Kralcı gericilerin eseri saydığı romantizmle mücadele etti. Dramlar yazdı: Les Deux Serruriers (İki Çilingir) [1841]; Le Chiffonnier de Paris (Paris Eskicisi) [1847]. Louis Blanc’ın dostuydu. 1848 ve 1849′da montanyar milletvekili seçildi; sosyalizmin liderlerinden biri olarak kabul edildi, fakat zengin bir aileden geldiği için, Proudhon’un dediği gibi «demokrasinin aristokratı» sıfatından kurtulamadı. 13 Haziran 1849 olayına karıştığı için isviçre’ye, sonra İngiltere’ye kaçtı. 1869′da af edildi. Combat gazetesini kurdu (1870) ve Seine’den milletvekili seçildi (1871); komün üyesi oldu (26 mart). Hayatını kurtarmak için İngiltere’ye kaçtı. Tekrar Fransa’ya döndükten sonra (1880), La Commune gazetesini çıkardı. Marsilya’dan milletvekili seçildi (1888). [L]
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYAT (Felix) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PÜRİTENLİK
Tarih 15 Haziran 2009
PÜRİTENLİK i. (püriten’den püriten-lik; ing. puritanism). Püritenlerin inancı, öğretisi. || Mec. Ahlâkî, siyasî konularda taassup.
— ANSİKL. Başlangıçta Püritenlik bir öğreti değildi, İngiltere’ye has, Kutsal Kitap’a aşırı ölçüde bağlı, alınyazısı kavramına saygılı bir inanç ve düşünüş tarzından ibaretti. XVI. ve XVII. yy.lar İngilteresi’nde halkın gerçekten benimsediği tek metin olan Kutsal Kitap’a bağlılık, onu düşüncelerinin kılavuzu sayan püriten için hayatın temel gerçeğiydi. Püriten’in dünya işlerine, sanata, tiyatroya (1642′de tiyatroları kapattırdılar) ve genellikle bütün eğlence şekillerine karşı duyduğu nefret buradan gelir; bu tutumlarının, Kutsal Kitap’ın etkisi yanında, kısmen Stuart’lara ve onların havailiğine karşı besledikleri hınçla da ilgili olduğu doğrudur. Bu duygu, püritenlerin alınyazısına verdikleri önem sonucu şiddetlendi ve kendilerini, günahkâr halk kütlelerinin üstünde, bir çeşit seçkinler zümresi olarak görmelerine kolaylıkla yol açtı.
Püritenlik 1564′e doğru, Anglikan kilisesinin piskoposluğu tanımakta devam eden bazı mensuplarının, Prayer Book’ta. hâlâ muhafaza edilen katolik unsurlara baş kaldırmasıyle ortaya çıktı. Calvin ve Zwingli’den etkilenen püritenler, özellikle Cambridge üniversitesindeki mevkilerinden faydalanarak, Elizabeth I’in saltanatı boyunca büyük rol oynadılar; özellikle katoliklerden kalma âyin kıyafetlerinin kullanılışına karşı çıktılar ve böylece «kıyafet» kavgasını başlatmış oldular. 1583′te kurulan Kilise Yüksek komisyonunun zulmüne uğrayınca, büyük topluluklar halinde Hollanda’ya, sonra A.B.D.’ye göç ettiler (bk. PÜRİTEN); ama bu arada, ingiliz toplumunun en etkili sınıflarından bazı unsurları kendi saflarına kazandılar. Çoğunlukla presbiteryen çevrelere katılarak veya Presbiteryenliği tercih ederek, James I’in aşırı piskoposçu anlayışına no bishop, no king («ne piskopos, ne kral») avazeleriyle karşı çıktılar.
Püritenlik, İngiltere devriminde önemli rol oynayacak hale geldi. Böylece püritenlerin, fertleri, Kilise ile hiç bir bağı bulunmayan serbest topluluklar kurmakta serbest bırakma eğiliminde olan bir üçüncü grubu ortaya çıktı. Püritenîik, ağırbaşlılığa değer vererek, zenginliği bir seçkinlik belirtisi sayarak, İngiltere’de kapitalist burjuvazinin oluşmasına ve parlamento rejiminin gelişmesine katkıda bulundu, öte yandan, dinî hayatta ferdin rolüne önem vererek, alman piyetizm’i ile ingiliz metodizm’ine kaynaklık etti; sonradan, liberal Protestanlığın gelişmesinde de katkısı oldu; günümüzde Püritenlik Aşağı Kilise (Low Church) içinde varlığını kısmen sürdürmektedir. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜRİTENLİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PÜR
Tarih 15 Haziran 2009
PÜR sıf. (fars. k.). Esk. «Dolu, çok, sahip» anlamlarıyle bileşik sıfatlar yapar. || Pür-âhenk, çok ahenkli: Saf, pürâhenk bir çocuk sesi sordu. (H. Z. Uşaklıgil). || Pür-âmal, emellerle dolu. || Pür-ateş, ateş dolu. || Pür-azamet, çok azametli. || Pür-bad, çok rüzgârlı. Mec. Kibirli. || Pür-bar, yüklü. Meyvesi çok (ağaç). || Pür-cuş, coşku dolu: Havada mevcelenir sanihat-ı kudsi-yen I Riyah, ruhumu pürcuş eden, mekâ-lindir (M.Â. Ersoy). ||
Pür-çin, çok karışık bükülmüş. || Pür-feyz, çok bol, bolluk dolu. || Pür-dil, yürekli, cesur. || Pür-di-lân, cesur kimseler. || Pür-fer, parlak, aydınlık. || Pür-gû, çok konuşan: Pür-gubar, toz dolu: Buhara benzetilir bir yeşil saadettir // Gülümseyen ovanın vech-i pürgubarın-da
(Tevfik Fikret). Mec. Kırılmış, çok incinmiş. || Pür-hayal, hulyalı. || Pür-hayat, hayat dolu, canlı. || Pür-hiddet (pür-gazap, pür-gayz veya pür-tehevvür), kızgın, çok kızmış: Sa’d ise oraya pürhiddet olarak çıka geldi (Cevdet Paşa). || Pür-hun, kanlı, kan içinde:
Rastgeldiği şeye çarpıyor, yaralıyor, yaralanıyor, nihayet nefesi kesilinceye kadar müzmahil ve pürhun kalıyor (Cenab Şahabeddin). |J Pür-huzur, huzur içinde, huzur dolu. || Pür-ıstıfa, seçilmiş, ayrılmış: Anın için hükümet müdafaâtı benim yazılarımın haricinde kalır, ben o bildiğiniz nezih ve pürıstıfa can ve vicdanım ile bir teşebbüsü hayırhahıde bulunayım dedim (Atatürk). // Pür-maharet, hünerli, çok usta. || Pür-melâl (veya pür-teessür), üzüntülü, sıkıntılı: Gülzar pürmelâl ise, bülbül lal ise (Yahya Kemal). || Pür-neşe, çok neşeli, neşe dolu. || Pür-nur, nurlu, nur içinde: Her yer karanlık // Pürnur o mevki (Abdülhak Hâmid). || Pür-sihhat, sıhhat dolu. || Pür-sürud, şarkı söyleyen, nağmeli: Bütün bu kafile efradı pürsürud-ı sürür I Yarıp önünde duran halkı muttasıl gidiyor (M. Â. Ersoy).
|| Pür-sürur, sevinç dolu: Lâmia, ne kadar pürsürur, gülmek için yaratılmış (H. Z. Uşaklıgil). || Pür-şevk, çok şevkli, çok heyecanlı. || Pür-şule, pırıl pırıl: Zeki nazarlarının hande-i kebudiyle I Tenevvür eyleyen ecfanı sanki pürşule (Tevfik Fikret). || Pür-taravet, gençlik dolu, çok taze: Getirir gözlere âfak-ı sabah // Pürta-ravet, yeni bir mey-i nigâh (Cenab Şahabeddin). [M]
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUVİS DE CHAVANNES (Pierre)
Tarih 15 Haziran 2009
PUVİS DE CHAVANNES (Pierre), fransız ressamı (Lyon 1824-Paris 1898). Yakalandığı bir hastalık yüzünden mühendislik öğrenimini yarıda bırakarak İtalya’ya gitti; orada Rönesans ustalarının fresklerini görünce resme karşı bir ilgi duydu.
Paris’e dönünce Delacroix’dan, Thomas Couture’den ders aldı. Pieta’sı 1850 Salon’una kabul edildi. Puvis de Chavannes, herkesten uzak yaşıyor, resimlerini çok seyrek olarak sergiliyordu. Bununla birlikte, 1859′da, Salon’a gönderdiği Av Dönüşü (Marsilya) adlı panosu dikkat çekti. Üslûbu yavaş yavaş olgunlaştı. 1861′de devletçe satın alınan Savaş, Çalışma ve Dinlenme (1863) adlı kompozisyonları gelişmesinin aşamalarını gösterir. Sanatçı, ilk büyük siparişi, Amiens müzesini yapan mimar Diet’nin aracılığıyle 1865′te aldı. önce, ünlü Ave Picardia Nutrix’i yaptı. 1882′de en orijinal eserlerinden biri olan iudus pro Patria’yı bitirdi. Bu resimde sadeleştirilmiş bir manzara içinde, sağda ve solda duran kadın ve erkek seyircilerin önünde mızrak atma denemeleri yapan gençler canlandırılmıştır. Sanatçı gerçeğin bu tarzda idealleştirilmesine ömrü boyunca bağlı kaldı. Fresk yapmadığı halde, yağlıboya kompozisyonlar, üzerinde yer alacakları duvarlarla tam bir uyum ve ayrılmazlık halindedir. Buna örnek olarak şu eserleri sayılabilir: Lyon müzesi için Eskiçağ Hayali ve Hıristiyan ilhamı; Marsilya müzesi için Yunan Kolonisi Marsilya ve Doğunun Kapısı Marsilya; Poitiers belediye sarayı için Arapları Yenen Charles Martel; Rouen için İnter artes et Naturam. Paris’te, Sorbonne’un büyük amfiteatrıyle, Belediye sarayını süsledi ve Pantheon için de Aziz Genevieve’in hikâyesini canlandıran bir kompozisyon hazırladı.
En ünlü eseri Aziz Genevieve Paris Şehrini Korurken’i de (1874) bu şehirde yaptı. Boston kütüphanesi için Dehayı Alkışlayan ilham Perileri’ni çizdi. Bu arada portreler de yaptı: Kendi Portresi (Floransa), Maria Cantacuzino’nun Portresi (1883, Lyon), Yoksul Balıkçı (Louvre). 1896′da prenses Cantacuzino ile evlendi; karısının ölümü yüzünden hayatının son ayları üzüntü içinde geçti. Puvis de Chavannes, zamanının resmini etkileyen bütün hareketlerin dışında kaldı. Sayıştay binasındaki fresklerine hayran olduğu Chasseriau’nun aracılığıyle İngres geleneğini benimseyen sanatçı, yine de akademik ressamlar arasında yer almaz. Resmî salonla ilişkisini keserek Cociste Nationale des Beaux-Arts’ın (Millî Güzel Sanatlar derneği) kurucularına katıldı. Buna karşılık izlenimci akımı hiç bir zaman benimsemedi. Nitekim manzara resimleri Monet’den çok Corot’yu hatırlatır. Ressamın özellikle Gauguin ve Maurice Denis üstünde büyük bir etkisi olmuştur. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUVİS DE CHAVANNES (Pierre) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUTİNAS (Vincas)
Tarih 15 Haziran 2009
PUTİNAS (Vincas), litvanyalı yazar, Vincas Mykolaitis takma adiyle anılır (Pilotişkisi, Mariampole 1894). Kaunas (1923) ve Vilna (1940) üniversitelerinde ders verdi. Yazarlığa 1912′de başladı. Ziedas ir Moteris (Çiçek ve Kadın) ve Valdovas (Hükümdar) gibi sembolist eserler dışında uzun bir psikolojik roman yazdı: Altoriu Şeşely (Mihrapların Gölgesinde) [1930]. Büyük başarı kazanan bu roman, sanat hayatına atılmak ve hayatın zevklerini tatmak için manastırı bırakan genç bir rahibin serüvenini anlatır. (M)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUTİNAS (Vincas) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUŞKİN (Aleksandr Sergeyeviç)
Tarih 15 Haziran 2009
PUŞKİN (Aleksandr Sergeyeviç), rus yazarı (Moskova 1799-Petersburg 1837). Babası eski soylu bir ailedendi. Annesi ise Büyük Petro’nun sarayında yaşamış olan habeş prensi Hannibal’in torunuydu.
Puşkin annesi ve özellikle amcası Vasiliy Lvoviç’in sayesinde fransız edebiyatını genç yaşta tanıdı. Çarskoye Selo (bugünkü adiyle Puşkin) lisesinde okudu ve Dışişleri bakanlığında görev aldı. İlk şiirlerinde, liberal fi-kirleri dile getirdi. Gavriliada adlı manzumesinde, geleneksel kurumları ve görüşleri sert bir tenkitten geçirdi. Bundan ötürü, genç memur, çok geçmeden Besarabya’ya sürüldü. Dört yıl (1820-1824) süren bu sürgün sırasında, Yekaterinoslav’da, Kafkasya’da, Kişinev’de, Odessa’da yaşadı. Uzak yerlere gönderilmesi, onu pek etkilemedi. Çünkü edebiyat dışında bir hırsı ve tutkusu yoktu. Daha sonra, bir mektubunda, tanrı tanımaz olduğunu açıklaması yüzünden Pskov’da, Mihaylovskoye’deki malikânesinde göz altında tutuldu (1824-1826). Bu dönemde birçok eser verdi. 1814′ten itibaren çok sayıda lirik şiir yazdı.
Ayrıca, yine şiir türünde birçok eser kaleme aldı: ününü yaygınlaştıran Ruslan ve Lyudmila (1817-1820), Bahçisarayskiy Fontan (Bahçesaray Çeşmesi) [1822], Byron’ın etkisinde kalarak yazdığı Tsıyganıy (Çingeneler) [1823-1824], şaheseri sayılan ve manzum bir roman olan Yevgeniy Onyegin (1823-1830). 1825′te ünlü tarihî dramı Boris Godunov’u yazdı. 1826′da Moskova’ya, 1827′de ise Petersburg’a dönmesine izin verildi. Büyük bir hayranlık ve saygıyle karşılanan Puşkin, liberal fikirlerinden vaz geçmediği halde iktidara karşı açıkça cephe almaktan kaçınıyordu. 1831′de, Nataliya Gonçarova ile evlendi. Hayatı, kibarlar dünyası ile Mihaylovskoye’deki sakin malikânesi arasında geçiyordu. 1833′te Rus akademisi üyeliğine seçildi.
1833′te yazdığı Mednıy Vsadnik (Tunç Süvari) adlı şiiri dışında yeni eserlerinin hepsi nesir türündendi. Biyelkin’in Hikâyeler’i (Povesti Belkina) [1830] beş hikâyeyi kapsıyordu; Dubrovskiy (1832) ve Maça Kızı da (Psikovaya Dama) [1834] birer uzun hikâyeydi. W. Scott tarzı tarihî romanın etkisinde kalarak yazdığı Yüzbaşının Kızı da (Kapitanskaya Doçka) [1836] aynı türdendi. 22 Ocak 1837′de, bir düelloda, Rusya hizmetinde çalışan ve daha sonra Heeckeren baronu olan fransız subayı Georges d’Anthes tarafından ağır şekilde yaralandı ve çok geçmeden öldü. Bu düello’ya sebep, d’Anthes’in, şairin karısı hakkında ileri geri konuşmasıydı. Evrensel bir zekâsı olan Puşkin, rus edebiyatına hemen her alanda, biçim kusursuzluğu, ölçü ve zevk sağlamlığı bakımından kolayca erişilmeyen örnekler kazandırdı. Puşkin, hem lirizme hem de gerçekçiliğe yönelttiği modern rus edebiyatının kurucusu olarak kabul edilebilir. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUŞKİN (Aleksandr Sergeyeviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PURUŞA
Tarih 15 Haziran 2009
PURUŞA i. («insan» anlamında Sanskritçe k.). Veda dininde hayat ve ruh ilkesi olan kozmik varlık, (önceleri evrensel bir ruhtu; daha sonra büyük Brahman tanrılarının [Brahma, Vişnü, Siva] ruhu haline geldi.) [L]
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PURUŞA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PURCELL
Tarih 15 Haziran 2009
PURCELL, ingiliz müzikçi ailesi. —henry (öl. Londra 1664), Krallık kilisesine bağlı soylu kişi ve Westminster kilisesinin koro yönetmeni. —Erkek kardeşi THOMAS (öl. Londra 1682) saray orkestrasında klavsen, lavta ve ses müziği bestecisi olarak görev aldı. —HENRY (Londra 1658 veya 1659-ay.y. 1695), ünlü besteci. Henry veya Thomas Purcell’in oğlu. Çok genç yaşta, Cooke. Pelham Humfrey, John Blow ve M. Locke’un yönetimi altındaki Krallık kilisesinin müzikçileri arasına katıldı; 1677′de Locke’un ölümünden sonra, kral orkestrasının besteciliğine, 1679′da da John Blow’dan boşalan Westminster kilisesi başorgculuğuna getirildi. 1680′de evlendiği Frances dul kaldıktan sonra bütün hayatını kocasının eserlerini değerlendirmeğe adadı. Genç yaşta ölen Purcell, hayatı boyunca kralın hizmetinde kalarak, saray için sahne eserleri, din ve çalgı müziği besteledi. Bunların arasında, opera ve sahne müziği olarak A Fool’s Preferment (Bir Çılgının Yükselişi) [1688], Dido and Aeneas (1689?), Dioclesian (1690), King Arthur (Kral Arthur) [1691], The Fairy Queen (Periler Kraliçesi) [1692], Timon of Athens (Atinalı Timon) [1694], The İndian Queen (Hintli Kraliçe) [1695], The Tempest (Fırtına) [1695], kral Charles II ile James II ve kraliçe Mary’ye ithaf ettiği Swifter isis (1681) adlı od ve kantatlar, Fly, Bold Rebellion (1683), From those Serrene (1684), Why Ar e ali the Muses Mute (Dilsiz Musa’lar) [1685], Sound the Trumpet (Davul Sesi) [1687], Now Does the Glorious Day Appear (Şanlı Gün Göründü) [1689], Arise my Muse (1690), Love’s Goddess (Aşk Tanrıçası) [1692], Celebrate This Festival (Festivali Kutlayalım) [1693], Azize Caecilia yortusu dolayısıyle yazdığı Welcome to ali Pleasures (bütün Haylazlara Merhaba) [1685], Hail Bright Cecilia (1692) özellikle anılmağa değer. Ayrıca, I was Glad, İn The Midst of Life (Hayatın Ortasında Sevinçliydim) [1682], Morning and Evening Service (si bemol) [Sabah ve Akşam Âyini] (1682-1683), My Heart is İnditing (Kalbimin Buyruğu) [1685], They That Go Down to The Sea (Denize Gidenler) [1685], T e Deum ve Jubilate (1694) gibi birçok anthem ve âyin müziği, dinî ve din dışı solo, ikili, üçlü şarkılar, «catches» lar, koro müzikleri, yaylı çalgılar için fantezi’ler, üç sesli on iki sonat, dört sesli on sonat, in Nomina adlı yedi sesli bir parça, bir «ehaconne» ve bir «pavan», klavsen için Musick’s Hand Maid, Choice Collection of Lessons for the Harpischord or Spinet adlarında iki parça ve org için de Voluntaries adlı bir eser besteledi. Kontrapunto tekniği ile yetişen Purcell’in özelliği millî folklara uygun bir melodi anlayışına varması ayrıca da tonal ve modal ıskalaları birlikte kullanmasıdır. Bazı ses uyuşum zorluklarını çözmeden askıda bırakması sık sık majörden minöre geçmesi eserlerine çağdaş müziğimizi andıran bir hava verir. —DANiEL, orgcu ve besteci (Londra 1660-ay.y. 1717), Henıy’nin kardeşi; The indian Queen operasının beşinci perdesi için bir «mask» yazdı ve pek önemli olmayan birçok eser besteledi. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PURCELL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUNTA DEL ESTE
Tarih 13 Haziran 2009
PUNTA DEL ESTE, Uruguay’da şehir. Atlas okyanusu kıyısında, Maldonado yakınında; 6 500 nüf. 17 Ağustos 1961′de Amerika Devletleri teşkilâtı (OEA) üyeleri burada «İlerleme ittifakı»nın temelini atan bir antlaşma imzaladılar.
31 Ocak 1962′de OEA dışişleri bakanlarının yaptığı toplantıda Küba teşkilâttan çıkarıldı.
12-14 Nisan 1967′de OEA devletleri başkanları başkan Johnson ile burada toplandılar; genellikle latin amerika devletleri, A.B.D.’den uzaklaşarak birbirlerine yaklaştı, Vietnam savaşında
A. B.D.’ye yardım etmeğe yanaşmadı ve Latin Amerika’da yıkıcı faaliyet gösteren silâhlı kuvvetlere karşı mücadelenin tek merkezden yönetilmesi teşkilâtlandırılamadı. Ama iktisadî kararlar alındı; bu kararlar 1970′ten sonra bir ortak pazar yaratılmasını, döviz ithalini çoğaltmak için gerekli çabaları, köylerdeki hayat şartlarının modernleştirilmesini, eğitimin teşvikini, sağlık programlarının düzenlenmesini ve askerî masrafların kısıtlanmasını öngörüyordu. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUNTA DEL ESTE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUKİREV (Vasiliy Vladimirovic)
Tarih 13 Haziran 2009
PUKİREV (Vasiliy Vladimirovic), rus ressamı (doğ. 1832-Moskova 1890). Konusunu günlük olaylardan alan tablolar yaptı; bu tabloların en önemli yanı, tiplerin büyük bir canlılıkla çizilmesidir. Karakterleri tipik hale getirmesiyle Eşitsiz Evlilik (1862) adlı eseri XIX. yy.da yapılmış, konusunu günlük hayattan alan ilk rus tablosudur ve tablo içindeki şekiller tabiî büyüklükte çizilmiştir. Bu eseri, Bir Ressamın Stüdyosunda (1864-1865), Çeyizin Listeye Göre Teslimi (1870-1871) izledi. Başlıca tabloları Moskova Tretyakov galerisindedir. (M)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUKİREV (Vasiliy Vladimirovic) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUJMANOVA (Marie)
Tarih 13 Haziran 2009
PUJMANOVA (Marie), çek kadın şair ve romancı (Prag 1893 – ay.y. 1958). Lirik veya siyasî şiirler (Verse [Şiirler], 1940) ve özellikle sosyal eğilimli romanlar yazdı: Pacientka Doktora Hegla (Doktor Hegel’in Sabrı) [1931], Lide na Krizovatce (Yol Kavşağında insanlar) [1937], Hra s Ohnem (Ateşle Oyun) [1947], Zivot Proti Smrti (ölüme Karşı Hayat) [1952]. (L)
PUJOL (Deniş ABEL DE). Bk. ABEL DE PUJOL.
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUJMANOVA (Marie) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUGLİA veya PULYA
Tarih 13 Haziran 2009
PUGLİA veya PULYA, İtalya yarımadasında bölge, Apennin dağıyle Adriya denizi arasında, Fortore’den Salento yarımadasının ucuna kadar uzanır; 19 300 km2, 3 409 700 nüf. Beş ili içine alır: Bari, Brindisi, Foggia, Lecce ve Tarento. Bölgede birçok kesim ayırt edilir. Gargano, karst olayları bakımından zengin bir kalkerli burundur; kuzeyde iki büyük denizkulağı (Lesina ve Varano) kıyısında uzanır; büyük kısmı orman ve makilerle kaplıdır. Gargano’nun arkasında, Fortore ile Ofanto arasındaki Tavoliere, Murge’ler ve Bari toprağı, kıyıya paraleldir; Murge dağları, yükseltisi 400 – 700 m arasında değişen kalkerli kayalardan meydana gelir; aşağıda, çok verimli pliyosen kumları ve killerinden meydana gelen Bari toprağı uzanır. Salerno yarımadasında kalkerli engebeler, killi çöküntüler ve kıyı bataklıkları birbirini takip eder.
Başlıcaları Fortore ve Ofanto olan Puglia ırmakları, yazın kuruyan sel sularıdır. Tavoliere dışında (kara iklimi) bölgenin geri kalan her yerinde akdeniz iklimi hüküm sürer; yazın üç ay çok kurak geçer. Tabiî şartlar her yerde tarım hayatına elverişli değildir ve bölge sık sık tırtıl, çekir-
ge veya köstebek akını gibi felâketlere uğrar. Yazın çoğu kavurucu olan rüzgârların yaladığı Puglia’nın nüfusu son derece kalabalıktır. Bununla beraber çaba ve çalışma sayesinde topraktan oldukça yüksek verim elde edilir ve Puglia üzüm, şarap, zeytin, yağ, tütün, badem ve incir üretiminde İtalya bölgelerinin başında gelir. Su bakımından fakir olan bölge, Abruzzi’lerden geçerek Liri’den su getiren bir su kemeri inşasıyle değerlendirilmiştir. Tavoliere’nin başlıca ürünü olan buğday, kuru tarım sistemiyle geliştirilmiş ve bu sayede İtalya’da tek tip tarımın ender örneklerinden biri haline gelmiştir. Bari toprağı, Puglia’nın en verimli ve en zengin kısmıdır; üzümü meşhurdur; alkol derecesi çok yüksek olan şarabı öbür italyan şaraplarına katılmak için kullanılır; badem hâlâ eskiden kalma usullerle yetiştirilir; ayrıca toprakların büyük kısmı zeytin ağaçlanyle örtülüdür. Salento’nun tarım ekonomisinde bağcılık ve zeytinlikler öteden beri ağır basar; ayrıca meyveleri büyük bir ihracatı besleyen incir ağaçları ve Lecce eyaletinin temel tarımı olan tütün yetiştirilir; yemlik bitki farımı Tarento dolaylarında gelişmektedir. Mülkiyet rejiminde de bir değişme başlamıştır; Puglia eskiden bir latifundia’lar a-lanıydı. Bugün büyük mülkler toprak reformunun uygulanmasından beri azalmaktadır; fakat büyük mülkiyet meselesi hâlâ çözülememiştir ve köy nüfusunun artması önemli ölçüde işsizliğe yol açar. Yerleşmede, tamamıyle köylülerden meydana gelen ve bazılarının nüfusu 60 000 kişiyi bulan merkezler ağır basar. Balıkçılık çok yaygındır, çok sayıda küçük liman vardır ve balıkçı sayısı oldukça yüksektir. Tarento istiridye ve midye tarlalanyle meşhurdur. Puglia topraklarında italyan üretiminin yüzde 80′ini sağlayan önemli boksit yatakları bulunur (San Giovanni Rotondo); fakat geri kalan kısımda, sanayinin Bari toprağında toplanması, önemli bir ticaret merkezi Bari’nin genişlemesine sebep olmuştur. Sanayi, tarıma bağlıdır (yağ fabrikaları, un fabrikaları, makarna fabrikaları, şarap mahzenleri, tütün fabrikaları [Lecce'de]). Makine sanayii (Brindisi’de ve Tarento’da) ve petrol rafinerileri (Bari’de) gelişmiştir. Çeşitli işletmeler ve ihraç edilen tarım ü-rünlerinin çeşitliliği Bari’nin liman faaliyetini büyük ölçüde geliştirdi.
• — Tar. Batıya doğru, Eskiçağ Apulia’sından daha dar olan bölge, uzun süre Normanların işgali altında kaldı. 1057′de Robertoil Guiscardo, Puglia dükü olarak tanındı. Siyasî muhtariyetlerini kaybeden şehirler, yavaş yavaş gerilemeğe başladı. Bununla beraber, Bari, Trani ve Brindisi limanlan haçlı seferleri döneminde, insan nakli ve ticaret sayesinde çok canlıydı. Sicilya krallığının bir ili haline getirilen bölge 1861′de İtalya krallığına bağlandı. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUGLİA veya PULYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTOLEMAİOS
Tarih 13 Haziran 2009
PTOLEMAİOS (öl. M.S. 40), Moritanya kralı (M.S. 23-40), Juba II ile Kleopatra Selene’nin oğlu. Romalılara bağlı kaldı, onların Takfarinas’ı yenmesine (24) yardım etti. Gösterişli bir hayat sürdü. Caligula onu Roma’ya çağırdı ve öldürttü. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTOLEMAİOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSİLOPA
Tarih 12 Haziran 2009
PSİLOPA i. Petrol kuyularının çevresindeki petrol birikintilerinde yaşayan sinek. (Petrol bu sinekler için hayatî önem taşır.) [Ephydridae familyasından.]
— ANSİKL. Psilopa’nın kurtçukları petrol birikintileri üzerinde yaşar; kurtçuklar birikintilerden pek uzaklaşamaz, çünkü örtenekleri petrolsüz kalırsa kurtçuk kurur ve ölür. Yetişkin böcekler ise, birikintilerin üzerinde değil, yakınında yaşar, çünkü ayakları sıvıya batarsa sinek kurtulamaz, tamamen batar ve boğulur. Kurtçukların, petrolde bol bulunan bakterileri ve zaman zaman da burada boğulup ölmüş kendi türünden böcekleri yiyerek beslendiği sanılmaktadır. (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİLOPA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTEROBRANCHİATA
Tarih 12 Haziran 2009
PTEROBRANCHİATA çoğl. i. Zool. Stomokorda şubesinden, yosunhayvanı görünüşünde hayvanlar sınıfı. (Bu hayvanlar çok sıkışık koloni veya topluluklar halinde bir yere tutunarak yaşar; yalnız bir türü serbest hayat sürer. Bunlarda gövde üç bölütlüdür: protosoma, mesosoma ve metasoma. Sindirim organı kıvrıktır; ağız karın tarafında, anus sırt tarafında bulunur: böylece iki yanlı bir bakışım gösterir.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTEROBRANCHİATA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSİKOSOMATİK
Tarih 12 Haziran 2009
PSİKOSOMATİK sıf. (fr. psychosomatique). Tıp. ve Psikiyatr. Hem organik, hem ruhsal alanla ilgili olan: Organik psikozlar psikosomatik hekimlik alanına girer.
— ANSÎKL. Psikosomatik hekimlik hastayı organizmasının tümüyle incelemeğe çalışır; konusu, bilinçli ve bilinçsiz ruhsal hayat ile organik belirtiler, yani hastalıklar arasındaki derin ilişkileri incelemektir. Psikosomatik hekimlikte, başlangıcından bugüne kadar çeşitli akımlar görülür:
— alman psikosomatik okulu, antropolojik bir hekimliğe yönelir;
— anglosakson okulu, psikanalizle davranışçılık arasında yer alır;
— rus okulu, beyin-içorganlar nazariyesine dayanarak hastalığı, uyarma veya inhibisyon belirtilerindeki dengesizliğe indirgemeğe çalışır;
— fransız okulu, hastalıkları düpedüz ruhsal bir oluşum sayar.
Psikosomatik sözü, bedenî ve ruhî ifade ve işaretlerin birleşmesinden doğan palolojik bir bütün halindeki fonksiyonel belirtiler için kullanılabilir. Olaylar uzun süreli ve düzenli bir tepki şeklindeyse psikosomatik hastalıklar söz konusudur. Yani hastanın kişisel tepkisnden ileri gelen uzun süreli patolojik belirtiler veya gerçek hastalıklar (egzama, astma, mide ülseri, verem) psikosomatiktir. Bu bakımdan hastalığı insancıl bir görüşle ele alan, ruhsal sıkıntıları ve bedenî tepkileri araştıran hekim, hastalıkların klinik belirtilerini ve insan ruhuna yön veren ruhsal olayları tam anlamıyle tanımalıdır. Hastanın psikolojik yönden ele almışı onun tam bir biyografisini ortaya koymayı ve bireyi etkilemiş olan psikolojik, sosyal ve organik olayları tarih sırasıyle ortaya çıkarmayı öngören kesin bir tekniği gerektirir (J. Delay). Mide ve bağırsak hastalıkları alanında meselâ yutak hareketsizliği, sindirimsizlik gibi bazı rahatsızlıkların oluşumunda ruhsal etmenlerin rol oynadığı uzun zamandan beri bilinmektedir. Psikosomatik hastalıkların en tipik örneği mide-onikiparmak bağırsağı ülseridir. Ruhsal etmener İkinci Dünya savaşından beri, özellikle son yıllarda büyük ölçüde araştırma konusu oldu. Ruhsal gerilimin mide mukozası üstündeki yankısı, ruhsal etmenlerle mukoza ülserleri arasındaki ilişkiler bütün bilginlerin dikkatini çekti. Fransa’da bu ilişkiler özellikle A. Lambling ve çalışma arkadaşları tarafından incelendi. Kalınbağırsak hastalıkları alanında yapılan araştırmalar hastanın psikolojik yapısıyle büyük aptese çıkması arasındaki yakın ilişkileri ortaya koydu. Meselâ bazı hallerde kabızlık veya ishal gibi bazı belirtiler nevrozların, ruhsal bakımdan olgunlaşmamanın veya psikolojik bakımdan en zayıf durumda bulunulan anın ifadesidir. Kanamalı göden koliti en tipik psikosomatik hastalıklardan biridir. Bu durumda hastalık, bireyin tümüyle olgunlaşmamış olduğunu gösterir. Onun için bu gibi hastaların tıbbî bir ekip tarafından tedavi edilmesi gerekir. Meselâ yukarıda sözü geçen hallerde, mide-bağırsak uzmanlarıyle psikiyatri uzmanları belirtilere bakarak hastalık etmeninin önemini ve belirtilerin, organizmanın psikosomatik bütünlüğüne ne dereceye kadar bağlı bulunduğunu ortaya çıkarmalıdır. Solunum yolları hastalıklarından astma bu bakımdan pek çok araştırmaya konu oldu. Astmayı psikosomatik bakımdan inceleyen bilginlere göre heyecanlar alerjenlerin gücünü artırır, hattâ astmanın belki tek sebebidir. Astma, güvensizlik duyan bireyin bir çeşit savunma aracı ve bazı hallerde, hastanın anasıyle anlaşmazlığının bir ifadesi olabilir. Bazı kalp ve kalp damarları hastalıklarında (atardamar hipertansiyonu, göğüs anjini) bedenî ve ruhî olayların birlikte oynadığı rol pek iyi bilinmektedir. Sedef hastalığı, kurdeşen, özellikle egzama gibi bir kısım deri hastalıklarında ruhsal etmenlerin oynadığı rol de aynı şekilde çok iyi bilinmektedir. Astmada olduğu gibi egzamada da «krizler», yani hastalığın gittikçe artması, hastanın ruhsal bunalımını açığa vuran belirtilerdir. Deri «koruyucu» bir unsur olduğundan, ruhsal gerilimlere karşı bireyin savunmasına yardım eder; fakat bir durum çok dramatik yaşanmışsa bu ruhsal gerilim, ifadesini deri rahatsızlıklarında bulan patolojik bir değer kazanır.
Daha başka birtakım hastalıklar da psikosomatik problemler yaratabilir: bazı kadın hastalıkları, romatizmalar, içsalgı bozuklukları, göz, burun-kulak-boğaz hastalıkları, baş ağrıları v.b. gibi. Bir bakıma denebilir ki bütün hastalıklar psikosomatiktir ve mademki bazı hastalıklar için bunu kabul ediyoruz, bütün ötekiler için de kabul etmek gerekir. Psikosomatik hekimlik bedenî belirtiler arasındaki derece farklarını ortaya çıkarmağa çalışmakta ve hastanın kişiliğinin incelenmesiyle ilgili teknikler psikiyatri ve klinik psikoloji alanındaki ilerlemeler sayesinde birkaç yıldan beri gittikçe daha çok gelişmektedir. Fakat biraz yukarıda sözü edilen hastalıklar, bedenî ve ruhî görünüşler arasındaki bağlantıyı tespit bakımından diğerlerine göre daha belirgin ve daha tipik hastalıklardır. Bu çeşit hastalıkların tedavisi, gayet tabiî, organik bozukluklarla ruhsal bozuklukların tedavisinden ibarettir. Gevşeme psikoterapisi, uyku kürü v.b. gibi bazı psikoterapiler bu bakımdan çok etkili olabilir. Duruma göre psikoterapik tedavi, bedenî rahatsızlıkların ağırlığı karşısında sadece bir destek olabileceği gibi birinci planda bir tedavi de olabilir. (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOSOMATİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSİKOKRİTİK
Tarih 12 Haziran 2009
PSİKOKRİTİK i. (fr. psychocritique). Ed. Yazarın biiinçdışı kişiliğinden doğduğu kabul edilen olguları ve bağıntıları, metinleri inceleyerek ortaya çıkaran edebî inceleme metodu. || Bu metodu kullanan tenkitçi.
— ANSiKL. ingiliz tenkitçisi Roger Fry’in tezleri üstünde Charles Mauron’un yürüttüğü düşüncelerden doğan bu metodun temeli, bir edebî eserin ortaya çıkış şartlan üstünde etkin olan şu üç değişken grubunun ayırt edilmesine dayanır: çevre, yazarın kişiliği, dili. Psikokritik, ikinci değişken grubunu, yani yazarın kişiliğini tüm olarak değil kısmen ele alır. Başka bir deyişle, yazarın sadece biiinçdışı kişiliğini inceler. Demek ki, psikokritik, tanımı gereği, tüm bir tenkit kurmak iddiasında olmayan kısmî bir analizdir. Psikokritik, her şeyden önce, metindeki bilinçli düzenlemeler altında yer alan irade dışı fikir çağrışımlarını araştıran bir tekniktir.
Bu amacı gerçekleştirmek için, tenkitçi, aynı yazarın metinlerini, tıpkı Galton’un fotoğrafları gibi «üst üste koyar» ve böylece, çağrışım şebekelerini, benzetme gruplaşmalarını, sık sık tekrarlanan mecazlar’ı ortaya çıkarır. Bundan sonra, aynı yazarın eseri boyunca, bu ilk işlemle bulunan kalıpların nasıl tekrarlanıp çeşitli değişmelere uğradığını araştırır. Böylece, yazarın kişisel bir iç dünyası, bir masal ve mit dünyası ortaya çıkar. Bu dünya, yazarın bilinçdışı kişiliğinin ifadesi olarak yorumlanır ve eserin incelenmesinden elde edilen sonuçlar, yazarın hayatından elde edilen verilerle karşılaştırılır. Psikanalizin serbest çağrışımlar metodundan ilham almasına rağmen psikokritik, tıbbî psikanalizle bir değildir. Çünkü psikokritik metodu kullanan tenkitçi, bir tedavici sayılamaz; incelediği kişilik her şeyden önce, metinler arasından kavradığı edebî bir kişiliktir. Psikokritik metot, aynı zamanda, klasik tenkitten de farklıdır; çünkü klasik tenkit, ancak ve yalnız, eserin bilinçli özünü dikkate alır. Psikokritik metot ile «tematik» denen tenkit arasında da fark vardır. Tematik tenkitte, yazarın derin kişiliği değil de, ancak kültürüne ilişkin birtakım konular ele alınır. (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOKRİTİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSİKOFARMAKOLOJİ
Tarih 12 Haziran 2009
PSİKOFARMAKOLOJİ i. (fr. psycho-pharmacologie). insanların ilâç ve ecza etkisi altındaki davranışını inceleyen bilim dalı.
— ANSiKL. • Tarihçe. Psikotrop maddeler, çok esjkiden beri bilinmekle beraber, psikofarmakoloji oldukça yeni bir bilim dalıdır; ancak 1956′da bu adı aldı. Psikotrop maddelerin bu özelliğinin tecrübeyle anlaşıldığı (msl. haşhaş) ilk dönem bir yana bırakılırsa, psikofarmakolojinin doğuşu XIX. yy.dan itibaren sentetik kimyanın (kafein, mate), halüsinojenlerin (hayal gördürücüler), amfetaminlerin ve başlıca bartibüriklerin geliştirilmesi sayesinde gerçekleşti.
Psikofarmakoloji tarihinin çağdaş dönemi ağır psikozların tedavisinde etkili olan psikotrop maddelerin (bir nöroleptik olan klorpromazin [1952] ve sinir zayıflıklarına karşı kullanılan iproniazid [1957]) bulunmasıyle başlar. Şimdi araştırmalar, muhtemelen ruhsal bozuklukların kaynağı olan beyindeki biyokimya olaylarına ve bunların düzensizliğini gidermeğe yöneldi.
• Metodoloji. insanlar üstünde yapılan deneyler beklenen sonucu verdi; fakat incelenecek yeni maddenin nasıl bir etki göstereceğini hayvanlar üstünde deneyip toksikolojik ve farmakolojik tam bir dosya düzenlemeden önce bu deneyleri yapmak mümkün değildi. Yeni madde, çeşitli hayvan türlerine (yavrulayacak dişiler dahil) bir defada kuvvetli bir dozla verildiği gibi sürekli olarak da verildi; çeşitli hayatî fonksiyonlar üstündeki etkileri, iç organlarda doku ve kan muayeneleri yapılarak incelendi. Hayvanların davranışlarına bakılarak, psikotrop etkilerin ortaya çıkarılması daha zordur, çünkü hayvanlardaki davranış şekli çok çeşitli değildir, kullanılan eczaya göre pek az farklılık gösterir. Meselâ am-fetaminler gibi çökkünlük giderici maddelerin de hayvanlarda çarpınmayı artırdığı görülür. Bununla beraber, hayvan ve insan üstündeki bu çeşitten etkiler arasında bazı ortak ilişkiler bulunduğu söylenebilir: hayvanlarda görülen katalepsi insanlardaki akineziye tekabül eder; insanlarda çırpınmaya sebep olan çökkünlük giderici maddeler hayvanlarda ters etki gösterir. Hayvanlar üstünde yapılan deneylere dayanılarak bazı varsayımlara ulaşılır; sonra bu varsayımlar dikkatli bir klinik inceleme ile denetlenir; aynı zamanda biyokimyacı ve hekim olan araştırmacılar, ellerindeki maddeyi kesin teşhis konan ve rahatsızlıkları açıkça belli olan hastalar üstünde dener. Az sayıda hasta üstünde yapılan bu incelemeden sonra çalışmalar daha büyük çapta sürdürülür; bu çalışmalar, kullanılan yeni maddeyle elde edilen sonuçları, daha önceden bilinen benzer maddelerle ve plasebolarla elde edilmiş sonuçlarla karşılaştırmak imkânını sağlar.
Psikotrop maddeleri tanımlama ve sınıflandırma meselesi güçlükler doğurdu. Gerçekten, kimyasal yapıya göre bir sınıflandırma hemen hemen imkânsız gibidir, çünkü birçok madde aynı ortak etkiyi gösterdiği halde kimyasal yapı bakımından çok farklıdır (çökkünlük giderici maddelerde olduğu gibi). Aynı şekilde, hayvanlar üstünde yapılan deneylerden elde edilen sonuçlara göre yapılacak bir sınıflandırmanın da çok karmaşık olduğu görüldü. Sonunda, 1957′de Delay tarafından ortaya atılan ve maddelerin insan vücudundaki etkilerine göre klinik açıdan sınıflandırılmasını öngören teklif genel olarak kabul edildi. Bu sınıflandırma psikotrop maddeleri üçe ayırır: psikoleptikler, psikoanaleptikler ve psikodisleptikler.
Uygulama alanı. Psikofarmakoloji, psikiyatriye geniş ufuklar açtı. önce, akıl hastalıklarının tedavisine imkân verdi: en ilgi çekici etkisi psikozlular üstünde görüldü. Farmakodinamik deneylere dayanarak teşhis koyma imkânları doğurdu. Akıl hastalıklarının etyopatolojisi (psikotrop maddelerden etkilenen merkezlerin beyindeki yerlerinin tayini, şizofreninin metabolizma ve içsalgı bpzukluklarıyle ilgisi) üstüne bir araştırma alanı açtı; bunlardan başka, normal durumdaki gönüllüler üstünde deneysel olarak ruhsal bozukluklar yaratma imkânı sağladı. Böylece, akıl hastalığının getirdiği bozuklukları daha iyi kavramak fırsatı elde edildi.
Çağdaş psikofarmakoloji psikiyatri kliniklerinde değişiklik yapılmasına da sebep oldu. Hastanın davranışlarını düzeltme imkânı vererek, kişisel veya toplu psikoterapi yolunu açarak, hastahanede kalma süresinin kısaltılmasına imkân verdi. (L)
PSİKOFİZİK i. (fr. psychophysique). Psikol. Bk. FİZİKRUHBİLİM.
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOFARMAKOLOJİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSİKANALİZ
Tarih 12 Haziran 2009
PSİKANALİZ i. (fr. psychanalyse). Nevroz durumlarının tedavisine yönelen ve her şeyden önce yapıcı yorumlara dayanan psikoterapi metodu. || Psikanalize tabi tutmak, psikanalizle tedavi etmek. || Denetlemeli psikanaliz, psikanalizcinin yetişmesinde, didaktik psikanalizden sonra gelen analiz dönemi. Yetişen psikanalizci bu dönemde, tecrübeli analizciye, bir hasta üstüne yapmış olduğu analizin hesabını verir. || Didaktik psikanaliz, psikanalizcilik mesleğine, aday olan kişiye uygulanan psikanaliz. || Kaba psikanaliz, analitik ilişkiyi hesaba katmayan, malzemenin ancak Sınırlı bir yanını ele alan, karşı koymaları ve aktarmaları ihmal eden yersiz yorum. (Fantasmalar üstünde yapılan bu doğrudan doğruya yorum, hem güçlü olma arzusu gibi kişisel sebeplere, hem de psikanaliz nazariyesinin «şeyleşmesi» gibi genel sebeplere dayanır.)
— ANSiKL. Psikanaliz’i bugünkü gelişimlerine kadar, tüm olarak Sigmund Freud’a borçluyuz. Freud’un klinik ve teorik çalışmaları (metapsikoloji) üç dönemde incelenir:
1. «libido» (veya çocuktaki cinsel itkilerin [içgüdüsel eğilimler] bütünü), gerçeklikle çatışır. Çocuklukta yaşanan travmalarla ciddileşen itilmeler, nevrozluları sembolik olarak belirtilerin diliyle konuşmağa; zorlar;
2. cinsel travmaların genelliği ve gerçekliği, düşlerin açıklanmasıyla ilgilendiği sıralarda Freud tarafından şüpheyle karşılandı. Freud «yaşanan geçmiş»e bağlanması gereken fantasmalar (rüyalar) üstünde özellikle duruyor ve bu yaşanan geçmişi gerçekliğin işlenişi olarak görüyordu;
3. beşerî çatışmaların «tekrarlanma otomatikliği»ni gözönünde tutan Freud, cinsel içgüdülerin karşısına, hareketsizliğe götüren güçleri veya ölüm içgüdülerini koyuyor ve psişik organın üçlü kuruluşunu açıklıyordu: «Es» (bilinçsiz itkilerin bulunduğu yer); «ben» (dış gerçeklik ve bu gerçekliğin kısmen bilinçsiz olan iç anlatımı ile itkiler arasındaki dengenin sağlandığı yer) ve «benüstü» (çocuğun ana babasıyle özdeşleşmesinden türeyen ve sansürün kaynağı olan ahlâkî ve bilinçsiz kademe).
Kişiler arası çatışmalar, çocuğun çatışmalarını tekrarlar ve bunun patojen etkisi kompleksleri meydana getirir (Jung’un görüşü). Oidipus çatışması çocuğu aynı cinsten ana baba ile çatışma haline sokar; çocuk bu sırada karşıt cinse bağlanma yolundadır. Bu isteğe bağlı olan saldırganlık, suçluluk duygusuyle kat-merleşir. Hem hayranlık hem nefret duyan çocuğun iki yanlı davranışı, suçluluk duygusunu açıklar, özdeşleşmeyle çözülen bu durum, cinsel itkilerin «prejenital» düzeylerde, özellikler de «oral» ve «anal» düzeylerde dile geldiği uzun bir gelişimden sonra gerçekleşir. Freud’cu çalışmalar, bazı yakın dostlar tarafından tutku ile desteklenmiş ama öte yandan pek çok kişiyi öfkelendirmişti. Psikanaliz bütünüyle Freud’un dehasının eseridir.
Aynı zamanda, bazı öğrencilerinden ayrılmasına yol açan bilimsel taviz vermezliğinin de eseridir. Bu öğrenciler arasında özellikle C.C. Jung, A. Adler ve O. Rank, apayrı görüşler ortaya attılar. Bunların tekniği ve teorileri, Freud’a dayanmak isteyen psikanalizden farklıdır. Freud’un psikanaliz adı altında geliştirdiği doktrinin şu özellikleri vardır:
1. psikanaliz, başka bir metotla ulaşılması imkânsız zihin süreçlerinin araştırılması usulüdür;
2. bu araştırmaya dayanan psikanaliz, nevrozların bir tedavi metodudur;
3. psikanaliz, yukarıdaki usullere göre elde edilmiş bulunan bir psikolojik bilgiler tümüdür. Bunlar, hem yeni bir ilmî disiplin, hem genel bir psikoloji, hem de bir psikapatoloji meydana getirir. Freud’un doktrini, kendisinin bu noktayı açıkça belirtmemesine rağmen, bir antropolojinin de temellerini atar. Bu antropoloji, insanlar arasındaki ilişkileri ele alır.
Freud’cu psikanaliz, gözlem konusu olan iki olguyu açıklamak için harcanan bir çabadır. Bu iki olgu, aktarma ve karşı koymadır. İki olgunun dayandığı temel kavramlar ise, itilme, çocuk cinselliğinin kabul edilmesi ve ayrıca, rüyaların yorumlanması ve kullanılmasıdır. Ruh hayatını farklı kategorilerle açıklayan daha başka psikanaliz okulları da vaıdır. Meselâ Jung’un analitik psikolojisi özellikle, kolektif bilinçdışına ve Oidipus kompleksinin sembolik yorumuna önem verir. Bundan başka, Adler’in ferdî psikolojisi de, cinselliğin rolünü azaltarak saldırganlığın önemi üstünde durur. Psikanalizin şimdiki eğilim ve yönlerine gelince, bu açıdan, şu okulları ayırt etmek mümkündür:
— İngiliz okulunun temsilcileri Kari Abraham ve Melanie Klein’dır. Bu okul, çok daha uzak bir geçmişten gelen daha derin bir bilinçdışına ulaşmağa çalışır;
— temsilcisi Karen Horney olan görüş. Bu akım, kişi ile içinde yaşadığı çevre arasındaki gerçek çatışmalar üstünde durulması gerektiğine inanır;
— Anna Freud’un görüşü, «ben»in, gerek dış âlem gerek içgüdüsel itkilerin iç alemiyle olan bütünleyici fonksiyonuna önem verir. Anna Freud’a göre, «ben»in, iç uyartılara tepki olarak kullandığı savunma mekanizmaları, dış âleme tepki olarak kullandığı mekanizmaların aynıdır.
Fransa’da ise, Hesnard, Lacan, Lagache, Lebovici, Nacht v.b. araştırıcıların çalışmalarını saymak gerekir. İçgüdü kavramından çok, nesne ilişkisi kavramına, kişiler arası ilişkilere, bildirişmelere ve özneler arası alana gittikçe daha fazla önem verilmesi, psikanalizin evriminde görülen temel özelliklerdir.
• Psikanalizin gelişimi. İkinci Dünya savaşında psikanaliz, anglosakson ülkelerinde hızla yayıldı. Latin kültürünün yaygın olduğu ülkelerde ise büyük gelişme gösterdi ama S.S.C.B/de ve halk demokrasilerinde burjuva bilim ve kültürünün ürünü olarak kabul edildiği için hoş görülmedi. Psikoterapik teknikler içinde yer alan psikanaliz, ruhsal işlevlerin ve insan davranışının açıklayıcı bilimi niteliğini kazandı. Psikiyatri kliniklerinde, yalnız nevrozlar için değil, aynı zamanda psikoz, cinsel sapıklık ve karakter dengesizliği gibi daha ciddî ruh ve akıl hastalıklarını tedavi için de kullanıldı. Burada psikanalizin sadece en önemli uygulamalarından söz edeceğiz. Ama, bütün insan bilimleri, psikanaliz teorisinin bazı varsayımlarını benimsemiştir. Psikanaliz çocuklara uygulanarak çocuktaki psikolojik hayatın başlangıcında beliren durumları, doğrudan doğruya gözlemler yardımıyle veya tedavi aracılığıyle ortaya çıkarma ve kavrama imkânını sağladı. «Nesnesel ilişki»nin (öznenin, çevresinde bulunanların iç imajıyle kurduğu ilişki) oluşması, annenin yaptığı katkının önemini ortaya koydu.
öte yandan psikosomatikle uğraşan hekimin, duygu hayatının karışıklıklarını, işlevsel bozukluklar, hattâ en organik bozukluklar içinde tanımağa ve kavramağa çalıştığını unutmamak gerekir.
Psikoloji ise, insanlar arası ilişkileri ve çatışmaları göz önüne alan dinamik perspektifler dolayısıyle büyük değişikliğe uğradı. Bu birkaç örnek, sosyoloji ve etnografı alanlarındaki modern anlayışı da etkileyen psikanalizin taşıdığı önemi açıkça göstermektedir.
• Psikanaliz tekniği. Psikanaliz, her şeyden önce bir tedavi metodudur. Bu metot tek ferde veya fert gruplarına uygulanan psiko-terapik usullerin çoğunu etkilemiştir. Psikanalizcilerin, başlangıçta, «didaktik» denen bir psikanalizden geçmeleri gerekir. Bu onların hastaları daha iyi anlamalarını sağlar ve kendi çatışmalarını tedavi ilişkisine aktarmalarını önler. Psikanaliz tekniği, fikirlerin «hür çağrışımı» denen metodu ve özellikle karşı koymaların ve aktarmaların yorumu usulünü kullanır. «Aktarma» terimi, hastayı psikanalizciye bağlayan ilişkiler bütününü belirler. Bu ilişkiler içinde hasta, tekrarlama otomatizmi ilkesi uyarınca, çatışmalarına ve fantasmalarına yer değiştirterek bunları, analizciye yansıtır. Analizci, hoşgörü havası içinde aktarmanın gelişmesini sağlar; belirlediği karşı koymaları (çünkü hasta bağımlı durumda olmayı arzu eder) ve çağrışımla ilgili muhtevanın anlamını yorumlar. Bunu yaparken, çocuklukta yaşanmış geçmişe bağlanabilecek olan muhtevanın sürekliliğini kavratmağa çalışır. Ama. yorumlayıcı çalışma yanında, psikanalizci, sabırlı tarafsızlığıyle de etki yapar ve böylece tedavi, «düzeltici bir duygusal deney» niteliği kazanır.
Psikanaliz her şeyden önce gençlerde görülen nevrozları (isteriler, korkular ve musallat fikirler) tedavide kullanılır. Hasta çok yaşlı olduğu zaman iyi sonuç alınmaz. Çünkü bu durumda hastanın duygularını anlatma güçlüğü veya fizik bozukluklar söz konusudur. Ama cinsel bozukluk (erkeklerde iktidarsızlık, kadınlarda cinsel soğukluk) söz konusu olduğu zaman yaşlı hastaya da psikanaliz tedavisi tavsiye edilir. Sapıklık, suçluluk duygusuyle birarada bulunduğu zaman (çoğunlukla durum böyledir) psikanaliz, cinsel sapıklara ilgi çekici tarzda uygulanabilir. Psikanaliz son zamanlarda karakter nevrozlarında (rahatsız edici belirtilerden çok, sosyal, duygusal ve cinsel hayatlarını köstekleyen karakter bozuklukları gösteren kimseler), psikozlarda ve özellikle erken bunamada, psikosomatik tıpta, suç işleme hastalığında kullanıldı. Psikanaliz tedavisi hasta ve hekim açısından büyük çabaları gerekli kılar. Tedavinin ne kadar süreceği önceden kestirilemez; bazen yıllarca sürmesi mümkündür. Genellikle haftada üç ilâ altı seans yapılır. Bu seanslar, hiç değilse 45 dakika sürmelidir. (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKANALİZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRZYBYZEWSKİ (Stanislaw)
Tarih 12 Haziran 2009
PRZYBYZEWSKİ (Stanislaw), polonyalı yazar (Lojewo, İnowroclaw 1858-Yaronty, İnowroclaw yakınları 1927). Berlin’de okudu, yüzyıl sonlarındaki alman avangard gruplarında ön planda bir yer tuttu. Almanca denemeler, mensur şiirler ve romanlar yayımlayarak edebiyata atıldı: Totenmesse (Ölüler Âyini)’ [1893]; Vigilien (Uyanık Geceler)
[1895 ; Homo Sapiens (1895-1896); De Profundis (Derinlerden) [1896]; Satans Kinder (Şeytanın Oğulları) [1897]. Daha sonra bu eserleri polca’ya çevirdi. Polonya’ya dönerek, Krakovv’da, 1898-1901 arasında Zycie (Hayat) adlı edebiyat dergisinde çalıştı. Bu dergi, Batı’nın yeni edebiyat akımlarının yayılmasına büyük ölçüde katkıda bulundu. Przybyzewski daha sonra polca eserler vermeğe başladı. Dekadanlığının tipik örnekleri olan bu eserler arasında özellikle dramlar (Dla Szczescia [Mutluluk için], 1900; Taniec Milosci i Smierci [Aşk ve Hayat Dansı], 1901; Ev Sahipleri, 1901; Snieg [Kar], 1903) ve romanlar (Matka [Ana], 1902; Synowie Ziemi [Toprağın Oğulları], 1904) yer alır. Biyografik eserleri ve edebiyat tenkitleri de önemlidir: Szlakiem Duszy Polskiej (Polonya Ruhunun İzi) [1917], Moi Wspolczesni (Çağdaşlarım) [1925]. (LM)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRZYBYZEWSKİ (Stanislaw) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRZESMYCKİ (Zenon)
Tarih 12 Haziran 2009
PRZESMYCKİ (Zenon), edebiyatta Miriam diye bilinir, polonyalı yazar (Radzyn 1861-Varşova 1944). Zycie (Hayat) [1887-1888] ve Chimera (Kuruntu) [1901-1908] adlı edebiyat dergilerinde fransız parnas’çıları ve sembolistleriyle kendi nesli arasında ilişki kurdu. Cyprian Norwid’in eserleri üstüne dikkati çekti. (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRZESMYCKİ (Zenon) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRUNİERES (Henry)
Tarih 12 Haziran 2009
PRUNİERES (Henry), fr ansız müzik bilgini (Paris 1886-Nanterre 1942). Romain Rolland’ın öğrencisidir. 1919′da Revue Musicale adlı müzik dergisini kurdu, ayrıca bu derginin faaliyetlerinden biri olan Vieux-Colombier konserlerini düzenledi (1921). 1930′da Lully’nin eserlerini yayımlamağa başladı, fakat ölümüyle bu büyük hamle yarıda kaldı. Eserleri arasında Lulli (1909), La Vie et l’Oeuvre de Claudio Monteverdi (Claudio Monteverdi’nin Hayatı ve Eserleri) [1927], Cavalli et l’Opera Venitien au XVII. (XVII. yy.da Cavalli ve Venedik Operası) [1931] sayılabilir. Ayrıca Nouvelle Historie de la Musique (Yeni Müzik Tarihi) [1934-1936] adlı 2 ciltlik bir eseri vardır. (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUNİERES (Henry) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROVINCİA
Tarih 11 Haziran 2009
PROVINCİA i. (lat. k.). Esk. Rom. İtalya dışında ele geçirilen, roma kanunlarına bağlı olan ve bir romalı vali tarafından yönetilen ülke.
— ANSIKL. Esk. Rom. Provincia kelimesi önce bir savaşın yükümlülüğünü, yani bir askerî kumandanlık (imperium) görevini, sonra, bir magistratus’a verilen her türlü işi belirtir; nihayet italya dışında bulunan ve roma hâkimiyetine boyun eğen topraklar için kullanılır. İlk provinca’lar, Sicilya (227), Sardinya-Korsika (227), Aşağı ve Yukarı ispanya’dır (197). Ele geçirilmiş ülke olarak provincia, askerî hükümete bağlıdır: vali, jus gladii (hayat hakkı ve ölüm hakkı) ile birlikte imperium’u (iktidar) elde tutar. Lex Provinciae’yi (Provincia kanunu) muzaffer general, on senato temsilcisinin yardımıyle uygulatır ve gerekirse boşlukları valilik fermanları (edictum) ile doldurur. Kanun, valinin ikametgâhını, provincia’larm durumunu (hür siteler, municipes, bağlı siteler), malî yükümlülüklerini (municipes’ten toplanan gayrimenkul vergisi, stipendium [haraç] ve bağlı sitelerden toplanan salmalar) belirler. Bu siteler, stipendium’u toplamakla görevli vergi memurlarının ve valilerin fazla vergi istemelerine karşı tamamen savunmasızdır; valiler, görevlerini yürütmek için girdikleri masrafları provincia’lardan elde ederler. Başlangıçta, görevli (konsül, praetof) veya görevleri uzatılmış (prokonsül, propraetof) magistratus’lara, provincia’ları senato veriyordu. Magistratuslar da, bu provincia’ları ya uzlaşma, ya da kura yoluyle aralarında paylaşırlardı. Lex Sempronia de Provinciis Consularibus (123-122) konsüller arasındaki rekabeti önlemek için bunların seçiminden önce bu paylaştırma işinin yapılmasını zorunlu kılmıştı. Lex Cornelia de Provinciis Ordinandis (81) ile, Sulla, o güne kadar istisnaî olan görev uzatmasını, olağan bir tedbir haline getirdi. Bir askerî kumandanlığa ihtiyaç gösteren sınır provincia’larını konsüllere ayırdı, öteki provincia’ların, görev bitiminde sekiz praetor’a bölüştürülmesi işini de senatoya bıraktı. Bu praetorlar, bir yıl görevde kalırlardı. M.ö. I. yy .ın olağanüstü kumanda görevleriyle geçersiz hale gelen bu emirname, valileri tayin işini üstüne alan Sezar çağında ortadan kalktı (M.ö. 49). M.ö. 27′de, Octavianus (bk.AUGUSTUS),
provincia’lan iki kategoriye ayırdı:
1. senato provincia’lan, genellikle Akdeniz kıyısında bulunan, barışın sağlandığı, dolayısıyle de garnizon bulundurmağa lüzum kalmayan Akdeniz kıyısındaki provincia’lardı. Ancak bir sivil iktidar sahibi olan ve M.ö. 52′de konan Lex Pompeia uyarınca senato tarafından seçilen senato prokonsüVlzr’mce yönetilirlerdi. Lex Pompeia (M.ö. 52) bir magistratusluk (konsül’lük veya praetoriluk) göreviyle bir provincia valiliğinin verilmesi arasında en az beş yıllık bir süre geçmesini şart koşardı. Uygulamak istedikleri hukuk kurallarını (edictum proyinciale) tespit edenler, valilerdi; gerçekte, yalnız iki provincia (Afrika ile Asya) prokonsüTlerin yönetiminde, ötekiler ise sadece propraetoriann yönetimindeydi; bunların gelir kaynakları, senato aerarium’umı beslerdi;
2. imparatorluk provincia’ların, genellikle barışın tam olarak sağlanamadığı, düşman tehdidi altında bulunan ve askerî birliklerin bulundurulmasını gerektiren bölgelerdi. Yeni toprakların eklenmesi, bazı himaye bölgelerinin provincia haline yükseltilmesi, önceden var olan bir provincia’nın birkaç vilâyete bölünmesi sonucunda (197′de Yukarı Bre-tagne ve Aşağı Bretagne olarak ikiye ayrılan Bretagne gibi) asker sayısı yükselmişti, öte yandan, procurator provincia’lan da praetor (Marcus Aurelius zamanında Norique ile Retya) veya konsül (Vespasianus zamanında Kappadokia) provincia’lan haline gelebilirdi. İmparatorluk provincia’larını elinde tutan Augustus, onları, senato emrindeki legali Augusti pro praetore’ye veya şövalyelere (Mısır’da praefectus, küçük provincia’larda procuratores) vermişti; bunların tümü de imparator tarafından seçilir ve zora başvurmalarını önlemek için de sabit bir ücret alırlardı. Roma ve Augustus imparatorluk kültü provincia meclislerinin her yıl toplanmasını (consilia’lar) öngörüyor ve bu meclisler sayesinde hükümet, valileri daha iyi denetleyebiliyordu. Caracalla zamanında (212) bütün provincia’lara site hakkının tanınması, Pax Romana’dan yararlanan provincia’lar ile İtalya arasında hukukî bakımdan bir fark bırakmadı, öte yandan, senato provincia’lanyle imparatorluk provincia’lan arasında süregelen ayırım da imparatorun yani Severus
Alexandrus’un bir senato provincia’sında görev alarak konsül ve praetorların listesini bizzat kendi hazırlamağa başlayınca sona erdi. III. yy.da imparator, statüleri ne olursa olsun, bütün provincia’ların valilerini kendi seçmeğe başladı ve 261′de de imparatorluk provincia’larının idaresinden senatörleri büsbütün uzaklaştırdı. Diocletianus (284-305), İtalya’yı provincia’lara böldü; senato ve imparatorluk provincia’ları ayırımını ortadan kaldırdı ve her ikisine de eşit sayıda asker gönderdi. Ayrıca sayılarını artırdı (Trajanus zamanındaki kırk iki vilâyet yerine, III, yy. sonunda yüz kadar vilâyet vardı) ve on iki diyakosluk halinde teşkilâtlandırdı. Artık sadece sivil magistratuslar haline gelmiş olan valiler veya rectores şu şekilde sınıflandırıldı: spectabiles (prokonsül); clarissimi (consulares veya correetores) ve riri perfeetissimi (praesides). Askerî yetkiler ise, dux’lara verildi. Büyük İstilâlar devrinde (M.S. V. yy.) Roma provincia’sı ortadan kalktı. Bunun yerini kontluk, sınır vilâyeti veya dukalık aldı. Ne var ki bu terim, latin ülkelerinde Rönesans devrinde ortaya çıkacaktı. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVINCİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROVENCE Coğrafya
Tarih 11 Haziran 2009
PROVENCE Coğrafya
Provence’ın fizikî ve beşerî özellikleri, belirli bir homogenliğin sonucudur. İklimin başlıca özelliği eyaletin her yerinde yazların kurak, kışların ise yağışlı ve oldukça yumuşak geçmesidir. Yağışların şiddetliliği ve kuraklık, Provence’a çıplak bir görünüş kazandırır. Buğday ve zeytin tarımıyla küçükbaş hayvan yetiştiriciliğine dayanan geleneksel hayat tarzı bitki ve toprakların büyük ölçüde yozlaşmasına yol açmıştır. XIX. yy. sonundan itibaren yoksul bölgelerde yaşayan halkın o tarihe kadar sağlığa zararlı olan o-valara ve şehirlere göç etmesi, nüfusun dağınık kümeler halinde toplanmasına yol açtı. Eyalette yükseltiye göre iki bütün ayırt edilir:
Yukarı Provence ve Aşağı Provence.
1. Yukarı Provence, Baronnies’den Kıyı Alpleri’ne kadar çeşitli Güney ön Alp kütlelerini içine alır.
2. Aşağı Provence, iç Provence’ı meydana getiren ovalar, havzalar ve kütleler bütününden meydana gelir. Güneyde Akdeniz’e açılır ve buradaki kıyı saçağına Provence maritime (Kıyı Provence’ı) adı verilir. İç Provence üç değişik bölgeyi içine alir:
a) Don-zere geçitlerinin aşağı kesiminde Camargue’a kadar uzanan Aşağı Rhöne ovalan; burası verimli tarım kesimleri (Vaucluse bataklık ovaları; pirinç yetiştirilen Camargue) ve ıssız alanlar (Crau, Camargue’ın güneyi) bölgesidir;
b) tepeler, kalkerli sıradağlar ve havzalar bölgesi: Provence’ın bu kesimi çok karmaşık bir yapıya sahiptir;
c) Eski Tiren kıtasının kalıntıları olan hersinyen Maures ve Esterel kütleleri. Provence maritime, Rhöne deltasından İtalya sınırına kadar uzanan çok çeşitli bir kıyıdan meydana gelir: doğuda büyük bir turizm bölgesi olan Cdte d’Azur; batıda To-ulon, Marsilya ve Berre kıyı gölü sanayi bölgeleri.
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVENCE Coğrafya hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROUST (Marcel)
Tarih 11 Haziran 2009
PROUST (Marcel), fransız yazarı (Paris 1871-ay-y. 1922), profesör Adrien Proust ile Jeanne WeiFin oğlu. Sağlığının bozuk olmasına ve astma nöbetlerine rağmen, Marcel Proust, Condorcet lisesinde parlak bir öğrenim yaptı. Dört-beş yıl, görünüşte boş bir hayat sürdü: ama gerçekte, yazacağı eserler için malzeme topluyordu.
1896′da, taslak ve denemelerinden meydana getirdiği bir derleme yayımladı: Les Plaisirs et les Jours (Zevkler ve Günler). İlerde yazacağı büyük romanın başlıca temalarını taşıyan bu eserden sonra uzun bir otobiyografik roman tasarladı: Jean Santeuil; bu eser ancak, ölümünden sonra, 1952′de yayımlandı. Ruskin’den yaptığı tercümeler (La Bible d’Amiens [Amiens İncili], 1904; Sesame et les Lys [Susam ve Zambaklar], 1906) kendi üslûbunu bulmasına yardımcı oldu. Gerçeği istiarelerle süslemeyi ve en önemli yeri estetik unsurlara vermeyi Ruskin’den öğrenmişti.
Geçmiş Zaman Peşinde’yi (A la Recherche du Temps Perdu) 1905-1910 arasında yazmağa başladı. 1906′dan sonra toplumdan uzak kaldı, vaktini çoğunlukla yatakta, nefes darlığını giderici buğular arasında belirsiz bir hayalet gibi çalışarak geçirdi. 1911′e doğru kitabına bir yayımcı bulmağa kalktı. Zengin bir amatör yazar olarak tanındığı için bir cildin (Swann’ların Semtinden [Du Göte de Chez Swann], 1913) yayım masrafını ödemek zorunda kaldı. Bu sırada Birinci Dünya savaşının patlak vermesiyle kitabın yayımı ertelendi. Nouvelle Revue Française’in yayımcıları 1918′de ikinci cildi çıkardılar: A l’Ombre des Jeunes Filles en Fleurs (Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde); eser 1919′da Goncourt ödülünü kazandı.
Proust, birden bütün dünyada tanındı, fakat yakında öleceğini hissediyordu, bu yüzden eserlerini bitilmek için bütün gücüyle çalıştı, ilhamın ve derin düşüncenin ancak yalnızlıkla mümkün olduğuna inanarak, son ilişkilerini de kesti; böylece Le Cöte de Guermantes (Guermantes’ların Semtinden) [1920] ve Sodome et Gomorrhe (1922) adlı romanlarını yayımladı, öldüğünde eseri tamamlanmıştı ve son ciltleri de yayımlanabildi: La Prisonniere (Mahpus Kadın) [1923]; Albertine Disparue (Kayıp Albertine) [1925]; Le Temps Retrouve (Kavuşulan Zaman) [1927]. Ayrıca, Pastiches et Melanges (Nazireler ve Derlemeler) [1919], Chronigues (Kronikler) [1927], Contre Sainte Beuve (Sainte-Beuve’e Karşı) [1954] adlı uzun bir deneme ve mektupları yayımlandı. XIX. yy.ın romanı için Balzac neyse, XX. yy.ın romanı için de Proust odur. Romanın yalnız tekniğini değil, özünü de yenilemiştir. Balzac’ın bütün ilgisi, dikkati dış dünyaya dönüktü. Proust ise, gözlemlenen olaylardan çok, olaylara bakış tarzı üstünde durdu. Bu bakımdan da, tersine bir «koper-nik devrimi» yapmış sayılır. Bu devrim, insan zihnini tekrar dünyanın merkezine yerleştiren, romanı da, insan zihninde yansıyan, dolayısıyle de biçim değiştiren bir evreni anlatmakla görevlendiren bir devrimdir. Bir hasır iskemleden, çirkin bir kadından şaheser yaratan ressam gibi Proust da yaşlı bir aşçı kadını, sıradan insanları, bir taşra evini alır ve bu basit biçimlerin ötesinde, iyice bakıldığı zaman, dünyanın sırrını bulabileceğimizi söyler. Nedir bu sır? Kendi akışı içinde hayat kaybolmuş bir zamandır; zamana gerçekten kavuşmamız, zamanı bu akıştan kurtarmamız, onu ancak sonsuzlaştırmakla olabilir; sanat, insanoğluna her şeyden önce bu sonsuzluğu sağlar. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROUST (Marcel) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROTESTANLIK
Tarih 11 Haziran 2009
PROTESTANLIK i. (Protestan’dan protes-tan’lık). Reform hareketinden doğan dinî doktrin veı kiliselerin tümü.
— ANSiKL. Dört yüzyıldan beri «reformcu» veya «luther’ci» veya «anglikan» bir dogma kurmak isteyen her «protestan» ilahiyatı, insanoğlunun kurtuluşunu doğrudan doğruya ve sadece Tanrı’nın inayet ve rahmetine bağlar. Bir hıristiyanın selâmete kavuşması hiç bir zaman dine bağlılığının, yaptığı işlerin veya erdemlerinin sonucu olamaz. Günahkâr insanın kendi gayretiyle selâmete ulaşması söz konusu değildir. Selâmet, kurtuluş, her zaman ve sadece Tanrının hiç bir karşılık gözetmeden lütfettiği inayetle gerçekleşir. Tanrı’nın bu inayetini kazanmak için insanoğlunun gösterebileceği hiç bir gayretin değeri yoktur. Fakat bu söylenenlere bakarak protestan kiliselerinin dinin icaplarına uymayı hiçe saydığı sanılmamalıdır. Tam tersine Aziz Paulus’un öğretisine bağlı olan protestan kiliseleri bu icapların yerine getirilmesini Hıristiyanlığın temel unsurlarından biri olarak görür. Tanrı’nın insandan rahmetini e-sirgememesi sadece onun selâmeti için dine dört elle sarılsın ve kendi uhrevî çıkarını düşünsün diye değildir. Her rahmet kendisiyle birlikte insana bir de sorumluluk yükler.
İnsanoğlunu kurtaran, selâmete ulaştıran, Tanrı’nın insanı çocukları gibi sevdiğine inandıran bu rahmet, yaşanan, çalışılan, belki de acı çekilen her yerde Tanrı’daki insan sevgisinin çevreye duyurulmasını, bildirilmesini emreder. İnsanın Tanrı’ya karşı şükranı, O’nun insana karşı beslediği sevgiye olan inancı belirtmek için kardeşlerini sevmeyi ve onlara hizmet etmeyi öğreten İsa’nın yolunda giderek dinin bütün icaplarını yerine getirmek ve böylelikle de insanlığa hizmet etmek zorundadır.
İşte reformcu kiliselerin iki ana doktrini bunlardır. Bunun yanında bütün kiliselerce kabul edilen birtakım dogmalar da yer alır. Meselâ bütün reformcu kiliseler ilmihallerinde havariler «amentü»sünün açıklamasına yer verir. Bununla birlikte bütün reformcu kiliselerin yukarıda belirtilen iki temel doktrin ve kilisenin ilk yıllarında ortaya atılan büyük kurallar üstünde kendi aralarında anlaşmaya varmaları, temel metinlerin yorumlanmasında ve değerlendirilmesinde çok büyük ve hatta hayatî sayılabilecek aykırılık ve anlaşmazlıkların bulunduğunu gizleyemez.
Bk. REFORM, CALVİN, LUTHER, Protestan KİLİSE’leri v.b. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTESTANLIK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Prometheus Unbound (Zincirleri Çözülmüş Prometheus)
Tarih 11 Haziran 2009
Prometheus Unbound (Zincirleri Çözülmüş Prometheus), Shelley’in
4 perdelik, manzum lirik dramı (1819). Prometheus, gerçeği arayan insan tutkusunun sembolüdür. Varlığımızın maddî yönünü temsil eden Jüpiter’e rağmen sayısız acılar pahasına idealine ulaşmayı başarır. Periler onun yardımına koşarlar: Jüpiter tahtından indirilir, yeni hayatın sembolü Demogorgon da Prometheus’un zaferi kazanmasını sağlar. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prometheus Unbound (Zincirleri Çözülmüş Prometheus) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROLETERLEŞTİRME
Tarih 11 Haziran 2009
PROLETERLEŞTİRME i. (proleter > proleterleşmek > proleterleştirmek’ten proleter-leştir-me). Bağımsız bir üretici kategorisini (çiftçiler, zanaatçılar, esnaf), işgüçlerini üretim veya mübadele araçlarına sahip olanların emrine vermek zorunda bırakma.
— ANSîKL. Emekçilerin, şehirlerde yığınlar halinde toplanmasına sebep olan ve hem işçilerin hem de işverenlerin kendi aralarında rekabetine yol açan sanayi gelişimiyle birlikte, proleterlik modern sanayinin tabiî bir parçası halini aldı. Marx’a göre, sanayi ülkelerinde nüfusun gittikçe artan bir bölümü proleterleşmiş, yani yalnız emeğiyle yaşamak ve emeği sermayeyi artırdığı oranda iş bulabilmek durumunda kalmıştır. Bu proleterleşme’nin yanı sıra, gene Marx’a göre kütleler gittikçe daha fazla fakirleşecek ve bu fakirleşme, kütlelerin başkaldırmasına ve kapitalizmin ve sınıfların ortadan kalkması sürecini hızlandırmalarına yol açacaktır. Bütün XIX. yy. boyunca ve XX. yy.ın başında, sanayileşmiş büyük ülkelerdeki iktisadî gerçek, bu tahmini doğrular gibi görünmüştü.
Bu ülkelerde, emekçiler zamanla teşkilâtlandı ve böylece bilinçsiz bir proletaryanın yerini, yönetici çevrelere sözünü geçirmeyi bilen bir işçi sınıfı aldı; yöneticiler de özellikle hıristiyan kiliselerince benimsenmiş sosyal doktrinlerin etkisiyle kendilerine düşen görevi daha iyi anlamışlardı. Bunun içindir ki XX. yy. ortasında, «gelişmiş» ülkelerdeki sosyal gerçek Marx’ın ileri sürdüğü tahminden çok farklıdır. Alman marksistlerinin «Lumpenproletariat» diye adlandırdıkları ve özellikle bedenî, fikri, zihnî ve sosyal bakımdan intibaksız kimselerden meydana gelen zümrenin dışında, bütün sosyal çevrelerin hayat seviyesinde yükselme görüldü. Aynı zamanda, daha az yorucu ve çoğunlukla ücret bakımından daha tatmin edici üçüncül iktisadî faaliyetler, birincil ve ikincil iktisadî faaliyetlerin aleyhine gelişti. Bir ülkede büyük çoğunluğun (İngiltere’de yüzde 90) ücretinden başka geliri olmaması, hiç bir zaman bu çoğunluğun proleterleştirildiği anlamına gelmez. Gerçekten de idareci kadroda bulunan birçok kimse emekçilere tanınan sosyal ve malî imtiyazlardan yararlanabilmek için ücretli statüsüne geçmeyi menfaatlerine daha uygun bulmuştur. (Hattâ millî gelirde ücretlilere düşen nispî pay artışının bu «ücretlileşme»den doğduğu ileri sürülebilir.) Ne var ki, yukarıdaki açıklamalarla çelişen iki olaydan da söz etmek gerekir:
1. A.B.D.’de oldukça büyük sayıda işsiz bulunması. Her krizden sonra iktisadî faaliyet yeniden canlandığı zaman, işsiz sayısının azaldığı doğrudur. Ama bazı bilim adamları işsizlik azalma yüzdesinin, iktisadî faaliyetin canlanma yüzdesinden daha düşük olduğunu ve aradaki bu farkın her canlanmada biraz daha arttığını ileri sürmüşlerdir. Bu yüzden federal hükümet «otomasyon»un bu olayı daha belirgin bir hale getirmesinden şüphelenmeğe başlamıştır; bu da sermaye birikiminin sonuçları hakkında Marx’ın ileri sürdüğü fikirleri bir dereceye kadar doğrular gibidir;
2. üretim araçları ve zenginlikleri artmasına oranla dünya nüfusunun çok daha büyük bir hızla çoğalmasına yol açan azgelişmiş ülkelerin durumu; ortalama hayat seviyesinin yükseldiği gelişmiş ülkelerle ortalama hayat seviyesinin düştüğü azgelişmiş ülkelerin birarada yaşamaları bazı halk veya milletlerden proleter diye söz edilmesine imkân vermiştir. Gelişmiş ülkeler, Afrika’nın, Güney Amerika’nın ve Asya’nın azgelişmiş ülkelerine kısa zamanda, etkili bir yardım yapma yolunu bulamazlarsa, millî planda (Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da) yalanlanmış gibi görünen proletedeştirme ve fakirleşme teorileri, milletlerarası planda doğrulanabilir. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROLETERLEŞTİRME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROGRAMLAMA
Tarih 10 Haziran 2009
PROGRAMLAMA i.(programlamaktan programla-ma). Programlamak işi.
— Bilgi-işlem. idarî, malî, bilimsel ve istatistik problemlerin çözüm planını bir ordinatör tarafından işlenebilecek ve genellikle bir programlama çerçevesinde kurulmuş bir program meydana getirecek bilgiler serisi haline dönüştürme tekniği. || Programlama dili, bir ordinatörün devreleri tarafından doğrudan doğruya yürütülebilmesi için, programların çevrilmesi gereken dil. (MAKİNE DiLî de denir.)
— İstat. Çizgisel (lineer) veya doğrusal programlama, çeşitli çözüm yolları olan iktisadî bir problemin çözümü için, bu yollardan en uygununu ve en verimlisini bulmağa yarayan matematik metot. (Bk. ANSİKL.) || Bekleme veya kuyruk modeliyle hareket programlaması, belirli verilerden yararlanarak hazırlanan matematiksel modelin, ihtimal kanunlarını da göz önünde tutarak çözümlenmesinde uygulanan metot. (Model için gerekli verilerde, tesadüfe bağlı değişkenler söz konusu olduğu .zaman bu metot uygulanır.) [Bk. HAREKÂT araştırması.] || Dinamik programlama, Önüne geçilmez tesadüfleri, iyi veya kötü ihtimalleri göz önüne alarak belirli bir çözüme varmak için uygulanacak metot. (Bellman tarafından geliştirilen bu metotta, aynı süre içinde çok basamaklı ihtimaller söz konusudur. Her basamaktaki olay, az sayıda değişkene bağlıdır. Bu metotta optimallik ilkesi, daha önce verilmiş yanlış kararların düzeltilmesini sağlar.)
— Işletmec. Çizgisel programlama, değişkenler ve birçok zerunluk taşıyan problemlerin matematik olarak incelenmesi. Bk. ANSIKL.
— ANSIKL. istat. 1947′de A.B.D. ordusunda uygulanan çizgisel (veya doğrusal) programlama, George B. Dantzig, Marshall Wood v.d. tarafından geliştirildi, özellikle iktisat ve işletme hayatında görülen kaynak kıtlığı, verimin en yüksek seviyeye çıkarılması veya ihtiyaçların fazlalığı gibi problemlerin çözümünde bu metot çok yararlı oldu.
Meselâ, A,B,C,D, gibi dört besin maddesinden satın alınacak miktarlar sırasıyle Xı, X2, X3 ve X4 olsun. Vitamin ve kalori değerleri aşağıdaki tabloda gösterilen bu besin madelerini satın alacak kişi için minimum kalori ihtiyacı 18, vitamin ihtiyacı da 10 birim olarak kabul edilirse, bu ihtiyaçları en düşük fiyatla karşılamak problemi söz konusudur:
besin maddeleri A B C D
satın alman miktar X1 X2 X3 X4
kalori değeri 2 0 1 3
vitamin değeri 0 3 1 4
birim fiyatı 5 10 12 15
Satın alma değerini veya toplam maliyeti gösteren Z=5X1+10X2+12X3+15X4 fonksiyonuna objektif fonksiyon denir. Ancak, en düşük satın alma fiyatını veren bu fonksiyonda, minimum kalori ve vitamin ihtiyacını göz önünde bulundurarak bazı kısıtlamalar yapmak gerekir. Nitekim, kalori ihtiyacının minimum değeri veri veya sabit olarak kabul edildiği için, objektif fonksiyonun 2X1 +0X2+1X3+3X4 > 18 şartını doğrulaması gerekir. Yani toplam kalori miktarının 18 birime eşit veya daha büyük olması zorunludur. Aynı şekilde, toplam vitamin miktarı da 10 birime eşit veya daha büyük, yani 0X1+3X2+1X8+4X4 > 10 olmalıdır. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi, çizgisel programlama, objektif fonksiyon ile kısıtlama denklemlerinden meydana gelir. Değişken sayısı dörtten az olursa bu problem grafik ile çözülebilir. Dörtten fazla değişken varsa simpleks metoduna başvurulur.
— İşletmec. Çizgisel programlama, özellikle üretim ve yatırım meselesi gibi karmaşık meselelere optimal çözüm şekli bulmağa çalışır. Uygulanmaları, «linearite»ye ve «aditivite»ye başvurulan meselelerle sınırlıdır; aditivite’ye (eklenme hassası) göre, aynı anda birçok ürün imal edildiği fark edilirse, kazançlarla faaliyetler, her bir mamule ait kâr ve faaliyetlerin toplamının yapılmasıyle elde edilir. (L)
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROGRAMLAMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRODROMOS (Theodoros)
Tarih 10 Haziran 2009
PRODROMOS (Theodoros), bizanslı yazar (İstanbul 1115-1166). Çeşitli manastırlarda oldukça yoksul bir hayat sürdü. Bu sebepten kendisine Prokhoprodromos (Yoksul Prodromos), eserlerinin tümüne de Prokhoprodromika denildi. Manzum bir roman (Ta Kata Rodanthen kai Dosiklea [Rodanthe ve Dosiklea]), Katomyomakhia (Farelerle Kedinin Savaşı) gibi bürlesk şiirler ve konusunu günlük hayattan alan birçok şiir yazdı. Yazılarının en ilgi çekicisi ioannes II Komnenos (1118-1143) ve Manuel I Komnenos (1143-1180) için Halk Yunancasıyle ve zengin bir hayal gücüyle yazdığı şiirlerdir. (L)
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRODROMOS (Theodoros) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Prinz von Homburg (Homburg Prensi)
Tarih 10 Haziran 2009
Prinz von Homburg (Homburg Prensi), Kleist’ın oyunu (1810). Homburg prensi genç subay Friedrich İsveçlilere karşı savaşı kazanmıştır. Ama bu başarıyı Brandenburg Seçicisi olan amcasının emirlerine aykırı davranmak pahasına elde ettiği için de amcası onu ölüme mahkûm eder. Hayata çok bağlı olan prens, bu karar karşısında dehşete düşer. Ama sarayın ısrarı karşısında amcası kararından dönerek prense kendi cezasmı kendi Seçmek hakkını tanır. Bunun üzerine Friedrich kendini tarafsızlıkla yargılayarak ölümü gerçekten hak ettiği sonucuna varır. Ama infaz yerine getirildiğini Sandığı anda, kendini onu alkışlamak ve nişanlısı Natalie ile evlenme töreninde hazır bulunmak üzere toplanan Saray halkının arasında bulur. Kleist bu şaheserinde, romantik tutku ile kaynağını klasik gelenekten alan bir trajedi anlayışını birleştirir.
(Resmi için bk. 320. sayfa.) [L]
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prinz von Homburg (Homburg Prensi) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRİCE (Leontyne)
Tarih 09 Haziran 2009
PRİCE (Leontyne), amerikalı kadın şarkıcı (Laurel, Mississippi 1927). Birkaç yıllık sanat hayatından sonra, 1952′de Porgy and Bess operasındaki yorumuyle ün kazandı. Operanın başlıca repertuvarıyle (özellikle Mozart ve Verdi) 1954′te Chicago’da (Aida), Verona’da, Londra’da, Viyana’da (1958), Salzburg’da (1960) ve Metropolitan ile Scala’da v:b. sahneye çıktı. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİCE (Leontyne) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PREZİHOV VORANC
Tarih 09 Haziran 2009
PREZİHOV VORANC, (Lovro KUHAR, — denir), sloven yazarı (Kotlje 1893-Maribor 1950). Komünist fikirlerinden ötürü hapse atıldı, sonra hayatının büyük bir kısmını yabancı ülkelerde sürgünde geçirmek zorunda kaldı. Hikâyeler, romanlar (Doderdob, 1940), yolculuk notları ve çocuk kitapları yazdı; bu eserlerinde Yugoslavya’da, öbür yabancı ülkelerde, özellikle doğup büyüdüğü Kârnten’in sloven köylerindeki yaşayışı anlattı. Eserlerini insan psikolojisine yönelen gerçek sanat eserleri düzeyine yükseltmeyi bildi. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREZİHOV VORANC hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PREY (Hermann)
Tarih 09 Haziran 2009
PREY (Hermann), alman baritonu (Berlin 1929). Sanat hayatına 1952′de Viyana’da başladı. Berlin’de, Salzburg’da (1959), Milano’da, New York’ta (1960) ve Tannhâu-sep rolünde çok beğenildiği Bayreuth’te sahneye çıktı. Ayrıca, 1956′da A.B.D.’de verdiği resitallerle, kendini büyük bir lied şarkıcısı olarak kabul ettirdi. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREY (Hermann) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PREVOST (Jean)
Tarih 09 Haziran 2009
PREVOST (Jean), fransız yazarı (Saint-Pierre-les-Nemours 1901 – Sassenage yakanları, Vercors 1944). £cole Normale Superieure’de okudu, genç yaşta gazeteciliğe ve edebiyat dünyasına atıldı. Les Freres Bouquinquant (Bouquinquant Kardeşler)
1930] ve Sel sur la Plaie (Derin Yara)
[1934] adlı iki roman yayımladı. Felsefe, edebiyat ve tenkit eserleri yazdı: Vie de Uontaigne (Montaigne’in Hayatı) [1926] ve amerikan medeniyeti üstüne bir taslak: Usonie (1939). Eserlerinden üçü ölümünden sonra yayımlandı: Les Caracteres (Karakterler) [1948];
La Creation chez Stendhal (Stendhal’de Yaratma) [1951] ve Baudelaire (1953). ikinci Dünya savaşında, direnme hareketinde önemli bir rol oynadı,
Amanlar tarafından Vercors’da öldürüldü. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREVOST (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRETA
Tarih 09 Haziran 2009
PRETA i. Hindistan’da, hayaletlere ve özellikle hayatları feci bir ölümle son bulmuş insanların ruhlarına verilen ad. Mutlu olmayan bu ruhlar insanlar arasında dolaşır ve onları tedirgin ederler. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRETA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRENS SABAHADDİN
Tarih 09 Haziran 2009
PRENS SABAHADDİN, türk sosyologu ve siyasetçisi (İstanbul 1877 – İsviçre, Neuchâtel 1948). Damat Mahmud Celâleddin Paşanın oğlu. Annesi, Sultan Abdülmecid’in kızı Seniha Sultan’dır. Saray geleneğince özel öğrenim gördü. Sonra babası ve kardeşiyle Paris’e gitti (1899). Paris’te jön türkler içinde bir grubun başına geçti. İkinci Meşrutiyetin ilânı (1908) üzerine Türkiye’ye döndü. Avrupa’da bulunduğu sürede La Revue dergisindeki yazılarıyle ilgi çekti. 1906-1908 Yılları arasında Terakki adlı aylık bir dergi çıkardı. Sosyal ve siyasî düşüncelerini Birinci İzah, İkinci İzah ve Üçüncü izah (İttihat ve Terakki ile kendi arasındaki görüş ayrılıklarını açıklar) adlan altında yayımladı. 31 Mart olayından bir süre sonra tutuklandı (1909); Mahmud Şevket ve Hurşid Paşaların araya girmeleri üzerine serbest bırakıldı. «Teşebbüsü şahsî ve ademi merkeziyet» (özel teşebbüs ve merkeze bağlı olmadan yönetim) diye adlandırdığı görüşleri yayılmağa başlayınca «Nesli Cedid kulübü adı verilen bir ocak kuruldu. Prens Sabahaddin’in düşüncesini benimseyen gençler bu ocağın çevresinde toplandılar. Zamanla ocağın faaliyetleri siyasî bir nitelik kazanmağa başladı, bunun üzerine ocak kanatıldı (1911). Prens Sabahaddin, ademi merkeziyetçi bir görüşü savunuyor, İttihat ve Terakki’ye karşı çıkıyordu. Bu tutum ve düşüncelerine rağmen Türkiye’de liberal görüşü benimseyenlerle açıkça birleşmedi, onları üstü kapalı bir şekilde tutar göründü. İttihat ve Terakki ile bağdaşmayan düşüncelerini yazılarıyle açığa vurunca gerginlik daha da arttı. Bir ara padişaha hitaben Tembellik ve merkeziyetçilik bizi mahvedi-or diye bir yazı yazdı. Balkan savaşının çaktığı yıllarda yazdığı bu yazı ittihatçıları büsbütün öfkelendirdi. Mahmud Şevket Pasa suikastine adı karıştı; mahkûm edildi. Bunun üzerine Paris’e kaçtı. Birinci Dünya savaşının çıkması üzerine padişaha barış yapılmasını ileri süren mektuplar yazdı. Savaş bitince Türkiye’ye döndü (1919). Türkiye’de bulunduğu sürece sosyal ve siyasî virüslerini açıklayan yazılar yayımladı. Bir süre sonra tekrar Avrupa’ya gitti (1920). Cumhuriyetin ilânından sonra Osmanlı hanedanın Türkiye’den çıkarılması üzerine bir daha yurda dönemedi, İsviçre’de yerleşti. Prens Sabahaddin, Türkiye’de Durkheim sosyolojisine karşı, kaynağını Le Play ve Edmond Demoulins’de bulan ferdiyetçi (bireyci) sosyoloji anlayışının kurucusu ve tanıtıcısı sayılır. Ona göre bir toplumun, bir devletin temelini fertler teşkil eder. Toklumu kuran, ona varlık bütünlüğü, yaşama gücü kazandıran fert olduğu için, sosyolojinin işe fertleri ele alarak başlaması gerekir. Ferdin varlık kurallarını, toplum içindeki yerini, görevlerini, fertler arasındaki karşılıklı davranışları, fertlerin birbirleri karşısındaki tutumlarını, sorumluluklarını araştırmak, açıklamak sosyolojinin görevleridir. Fert, toplum için değil, toplum fert içindir. Devlet, fertlerin ortak bir başarısı olduğu için, ferde yönelmeli ye onun varlık ilkelerine göre düzenlenmelidir. . Devletin görevi ferdin mutlusunu sağlamaktır. Toplum ve devlet ancak fertlerle açıklanabilir; devletten ferde değil, fertten devlete varılır. Fert, devletin temel taşıdır. Devlet fertleri sağlam, yetenekli, yetişkin ve başarılı oldukları ölçüde bütünlük ve süreklilik kazanır. Başta devlet olmak üzere, bütün sosyal kurumlardan önce vardır, öğretim ve eğitimin amacı ferdin yetişmesi, devletin görevi ferdin güvenliğidir. Prens Sabahaddin Durkheim’in görüşlerini benimseyen, içlerinde Ziya Gökalp’in de bulunduğu ittihatçılarla anlaşamıyordu. özellikle Paris’te bulunduğu yıllarda yazmıs olduğu mektuplarda bu görüşleri savundu. Türkiye’nin kalkınmasını özel teşebbüsün geliştirilmesinde buluyordu. Ona göre üretimin düzenlenmesi, üretici güçlerin geliştirlmesi, bir tarım üfkesi olan Türkiye’de ırana geniş ölçüde önem verilmesi gereklidir. Bunların gerçekleştirilmesi de özel teşebbüsün gelişmesine, tekelci, belli ve tek bir merkeze bağlanmama anlamına gelen ademi merkeziyetçilik anlayışının yerleştirilmesine bağlıdır.
Türkiye’nin sosyal kuruluşu, eski geleneklere, ferde önem vermeyen bir anlayışa dayandığından çağdaş gelişime ayak uydurulamamaktadır. Bu yüzden, bütün toplum kurumlarında ferdiyetçi bir görüşe bağlanılmalı, yönetim düzeninde «idarî merkeziyetsizlik» ilkesi uygulanmalıdır. Osmanlı devleti Sınırları içinde bulunan bölgeler de İstanbul’a bağlanmaktan kurtarılmalıdır. Devletin yönetim biçimini değiştirmekle yenileşme ve reform olmaz. Reform, ancak fert hayatının gelişimini durduran, özel teşebbüsü önleyen kurumların değiştirilmesi, yenilerinin kurulmasıyle olur. Türkiye’de yapılması gereken en önemli yenilik eğitim ve öğretim düzeninde olmalı, öğretim kurumları, tüketici memur Sınıfı yetiştirmekten kurtarılarak üretici eleman yetiştirebilecek bir nitelikte düzenlenmelidir, öğretim ve eğitim, uygulamalı (pratik) bir nitelik kazanırsa, bilim hayata, üretici kurumlara yardımcı olur. Prens Sabahaddin bu görüşleriyle, Türkiye’de bilimin hayata uygulanmasını, eğitim ve öğretim kurumlarının üretici eleman yetiştirici nitelikte düzenlenmesini savunan ilk aydın oldu. Bilimde deneye, olayların açıklanışında sebep-sonuç ilkesine inanıyordu. Ona göre olayları birbirine bağlayan temel oluşumlar anlaşılırsa hem geçmiş, hem de onun bir süreci olan gelecek daha kolay kavranır.
Prens Sabahaddin’in çeşitli dergilerde çıkan yazıları biraraya toplanmadı. Basılan tek eseri: Türkiye Nasıl Kurtarılabilir’dir (1911). [-> Bibliyo.] (M)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRENS SABAHADDİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRENJ
Tarih 09 Haziran 2009
PRENJ, yugoslavca Prenyi, Yugoslavya’da şistli ve kalkerli kitle, Hersek’te, üç yanını Neretva ırmağının yukarı çığırı kuşatır; Lupoglav’da, 2155 m. Bölgede kır hayatı gerilemekte, fakat turizm (Baracko ve Jezero) gelişmektedir. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRENJ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PREM ÇAND
Tarih 09 Haziran 2009
PREM ÇAND, hint yazan (Lamahi 1880 -Benares 1936). Hindu diliyle köy hayatını anlatan birçok eser (özellikle Godon ve Kafan) yazdı. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREM ÇAND hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Prelüdler
Tarih 09 Haziran 2009
Prelüdler, Liszt’in senfonik şiiri. 1848′de bestelendi, 1850′de gözden geçirildi. İlk defa 1854′te Weimar’da çalındı. Liszt, Joseph Autran’ın «Hayatımız, ilk ve kutlu notasını ölümün çaldığı, o bilinmez şarkı için, bir preiüdler dizisinden başka bir şey midir?» şeklindeki düşüncesinden ilham alarak meydana getirdiği bu eserinde, Berlioz’un programlı müzik sistemini izledi ve geniş çeşitlemelerle, şairin dile getirdiği, aşk, yanılsamalar, tabiatın tesellisi, zaferin çağrısı gibi duyguları müziğe uyguladı. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prelüdler hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PREKAMBRİYEN
Tarih 09 Haziran 2009
PREKAMBRİYEN sıf. ve i. (fr. precambrien). Jeol. Kambriyen öncesi çağ için kullanılır,
— ANSiKL.Prekambriyen en eski jeolojik oluşumdur. Genellikle tanınabilir fosillerden yoksun olduğu için, sadece Kambriyenin altındaki stratigrafik konumuyle belirlenebilir. (Silürvenin alt katı, İlkçağın birinci dönemi). Prekambriyen toprakların varlığı, yeryüzünün yalnız bazı bölgelerinde kesinlikle bilinir: Kanada, İskandinavya, Sibirya «kalkanları». Prekambriyen kayaların çoğu başkalaşmıştır.
Prekambriyen devri son derece uzun sürdü: yerkürenin 3 300 milyon yıldan daha uzun sürdüğü sanılan oluşum devresinden, İlkçağın başlangıcına kadar olan 500 milyon yıl. Yerkürenin başlangıçta akışkan bir halde olduğu ve ısısının çok yüksek olduğu sanılır yüzeyi erimiş silikatlarla kaplıbir okyanustu; bu okyanusun üstünde su buharı, karbon dioksit ve amonyaktan oluşan bir atmosfer (260 atmosfer basınç) vardı. Isı 1 200-800′C’a inince yüzeysel bir kabuk katılaşmağa başladı. Isının 374°C düşmesi su buharının ansızın yoğunlaşmasına ve ilk okyanuslann meydan gelmesine yol açtı. Isı düşmeğe devam ederek 100-30°C ara sına inince atmosferdeki amonyak ve karkarbondoksidin okyanusların suyu ile birleleşerek ilk canlılara hayat verdiği sanılır, Bilinen ve pek ender rastlanan prekambriyen fosillerin hepsi deniz fosilidir ve bunlar değişik dallanmalara aittir. Prekambriyende de antrasitler vardır: suyosunu kömürlerinden meydan geldikleri sanılır. Bilinen en eski fosil, tekhücreli bir su yaratıkları topluluğu olması ihtimali olan «Corycium enigmaticum»dur; 1 400 milyon yıl önceden kalmadır.
Prekambriyenin başlıca özelliği çok yoğun kıvrılmalardır. En yeni prekambriyen sıradağlar hüronyen sıradağlardır. Prekambriyende su yüzüne çıkan topraklarda bitkisiz, hayatsız çöl şartları hüküm sürdüğü sanılır. Prekambriyen devirler «eyokambriyen» denen çok şiddetli bir buzullaşma ile son bulmuştur. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREKAMBRİYEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PREİSOVO (Gabriela)
Tarih 09 Haziran 2009
PREİSOVO (Gabriela), çek kadın romancı (Kutna Hora 1862 – Prag 1946). Romanlar, Moravya, Slovakya ve Carinthie İslavIarının hayatlarını konu alan tiyatro oyunları yazdı. Ayrıca, Janaçek’in operası Jenufa’nın (Evlâtlık Kız) librettosunu yazdı. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREİSOVO (Gabriela) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PREDA (Mariu)
Tarih 09 Haziran 2009
PREDA (Mariu), romanyalı yazar (Siliştea – Gumeşti 1922). Hikâye ve romanlarında, savaş veya günlük hayat kavgasında özgürlüğünü elde etmeğe çalışan zavallı insanları anlatır.
Eserleri: Karanlık Pencereler (1956), Atılganlık (1959), Müsrifler (1962), Ateşler (1963). [L]
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREDA (Mariu) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Preciosite
Tarih 09 Haziran 2009
Preciosite, XVII. yy .ın ilk yarısında Fransa’da bazı kibar çevrelerde, duyguların dile getirilişinde ve edebî anlatımda kendini gösteren aşırı incelik hevesi.
Kelimenin tam anlamıyle preciosite, Fransa’da 1650′den sonra, edebî bir akım olmaktan çok, feminist hareketin bir özlemi olarak ortaya çıktı. Evlilik hayatında kadının baskı altında tutulmasına karşı çıkan preciosite, toplumsal kısıtlamalardan bağımsız, son derece güçlü ve ideal bir aşk anlayışını geliştirdi. Bu anlayış aşırı bir duygu inceliğinin ve kibarlar âleminde kadının hâkimiyetinin onaylanışı olarak kabul ediliyordu. Aynı incelik çabası, çeşitli salonlarda, nezaket kuralları ve konuşma tarzında da kendini gösterdi. Kişisel orijinallik, kelimeleri bu anlayışa uygun anlamlar vererek kullanmak, ince istiareler yapmak gibi önceleri hiç de gülünç olmayan bir tarz haline geldi. Zaten precieuses kelimesi de, ilk olarak 1653′te, kibar edebiyatına, romanesk tarza ve aşk şiirlerine karşı çıkan kimseler tarafından, evlerinde edebiyatçıların katıldığı toplantılar düzenleyen kadınlar ve Özellikle de Mile de Scudery için kullanılmıştır.
Urfe” ile Rambouillet konağı şairleri Voituıe, Maileville, Godeau’nun eserlerinden kaynak alan preciosite’ edebiyatı, bu kimselerin eserlerinde, italyan concetti’lerindeki sıkıcılığın, ispanyol Gongora’cılığının ve ingiliz eupheus’çuluğunun izlerini taşıyordu. Başlıca temsilcileri de, Benserade, Segrais, Sarasin, Pellisson, Menage, Gomberville, La Calprenede ve özellikle de Mile de Scudery’ydi (Le Grand Cyrus, 1650; Clelie, 1654-1660). Preciosite edebiyatı çok zaman, aşırı incelik, yapmacıklı bir biçimde derinleştirilmiş bir havaîlik ve anlaşılmazlığa kadar varan bir anlatım özentisine düştü. Bütün bu özelliklerine rağmen, âşıkane duyguların açıklanmasındaki özenli ve ayrıntılı açıklamalarıyle başarılı da oldu. «Precieux»lerden ve «preciosite»den 1660′a kadar söz edilmiştir. Bundan sonraki tarihlerde terim çok daha az kullanıldı. Ama preciosite’ye has davranışlar ortadan kalkmadı, öyle ki, yüzyıl sonundaki kibar çevreleri, 1655-1660 sırasının kibar çevrelerinden pek de farklı olmadı. Preciosite denince her şeyden önce bu aşırı incelik ve yapmacık dolu üslûp akla geldiği için, bazı modern yazarların (E. Rostand, J. Giraudoux) preciositesinden de söz edilebilir. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Preciosite hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRATOLİNİ (Vasco)
Tarih 09 Haziran 2009
PRATOLİNİ (Vasco), italyan romancısı (Floransa 1913). Çok yoksul bir ailenin çocuğuydu, okuyabilmek için her çeşit mesleğe girdi çıktı. İlk romanı il Tappetto Verde (Yeşil Halı) [1941] ve Cronaca Familiare (Aile Günlüğü) [1947] otobiyografiktir. İl Quartiere (Mahalle) [1944], Fakir Âşıklar (Cronaca di Poveri Amanti) [1947], Le Ragazze di Sanfrediano (Sanfrediano’lu Kızlar) [1952] adlı eserlerinde güçlü bir gerçekçilikle floransa hayatının hayli geniş bir tablosunu çizmeğe çalıştı. Un Eroe del Nostro Tempo (Zamanımızın Bir Kahramanı) [1949] adlı eseri, faşist yönetim altında büyüyen ve faşizmin etkisiyle suç işlemeğe yönelen genç bir adamın ruh yapısını inceler. Üçlü bir serinin ilk kitabı olan Metello’da. (1955) toseana halkının birkaç nesli kapsayan hayatını anlatır. Pratolini, çağdaş İtalya’nın sosyal ve duygusal hayatını incelemeğe devam etmektedir: La Scialo (Karışıklık) [1960]; Allegoria e Derisionc (Alegori ve Acı Alay) [1966]. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRATOLİNİ (Vasco) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Princesse de Cleves (LA)
Tarih 09 Haziran 2009
Princesse de Cleves (LA), Mme. de La Fayette’in 1678′de adını açıklamadan yayımladığı romanı. Mile. de Chartres, sevmediği halde Cleves prensiyle evlenmiştir. Ama az sonra, elinde olmadan, Henri II’nin sarayında yakışıklılığıyla herkesin başını döndüren, Nemours düküne karşı dayanılmaz bir sevgi duyar. Bunun üzerine, kesin bir karar alır, dürüstlüğüne güvendiği kocasına durumu anlatır ve ondan kendisini bu tehlikeye karşı korumasını ister. Dük karısını bağışlayacak kadar anlayışlıdır. Ama yüreğine saplanan kıskançlıktan ve yersiz şüpheler yüzünden ölüm ve ölmeden önce de karısının masum olduğunu anlar. Serbest kalan Cleves prensesi, Nemours düküyle evlenmeyi reddeder ve bir manastıra çekilerek hayatının sonuna kadar orada kalır. Bu ince eser, yayımlandığı zaman büyük yankılar uyandırmış, hele itiraf sahnesi çeşitli tartışmalara yol açmıştı. Günümüzde ise, olayının sadeliği ve üslûbunun arılığıyle modern psikolojik roman çağının ilk büyük eseri sayılır. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Princesse de Cleves (LA) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRİNCEPS
Tarih 09 Haziran 2009
PRİNCEPS i. («birinci» anlamında lat. k.). Rom. tar. Kişiliği, askerî ve mülkî alanlardaki yararlıkları ve Roma şehrine yaptığı hizmetlerle Roma’nın siyasî hayatında büyük bir rol oynamış romalı devlet adamı. // Teşm. yol. Roma imparatoru (özellikle, M.S. I. ve II. yy.larda).
[Bk. PRiNCIPATUS.] || Princeps juventutis («gençliğin hükümdarı»), imparatorun vârislerine verilen unvan, (ilk olarak, Agrippa’nın oğlu ve Augustus’un torunu Caius Sezar ile Lucius’a verildi.) || Princeps praetorii, legio mahkemesine bağlı olan ve idarî işlerle uğraşan centurio. || Princeps senatus, adı censor’lar tarafından senato albümü’nün başına yazılmış olan ve senato toplantılarında görüşünü birinci olarak açıklayan fildişi iskemlede oturmak hakkına sahip yüksek görevli. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİNCEPS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Prairie (THE)
Tarih 08 Haziran 2009
Prairie (THE) [Çayır], Fenimore Cooper’ın romanı (1828). Louisiana’nın A.B.D.’ye katıldığı devirde, bölgeye yerleşmeğe gelen Amerikalıların yan göçebe hayatını anlatır. «Çayır»da İsmael Bush ailesi, Siox’larla mücadele halindedir. Aile, İnes Cartavallos adındaki genç bir ispanyol kızını Louisiana’yı işgal etmek amacıyle gönderilen amerikan subayı Middleton ile evlendiği gün kaçırarak alıkoyar. Roman, Middleton’un genç kızı bulup kurtarma çabaları etrafında gelişir. Yazar, kaçan sevgililerin başından geçenleri ise The Pathfinder (Iz Güden) adlı romanda anlatır. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prairie (THE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRAGMACILIK
Tarih 08 Haziran 2009
PRAGMACILIK i. (pragmacıdan pragma-cı-lık). Fels. Pratik değeri hakikatin ölçüsü sayan agnostik ampirizm.
— ANSiKL. Pragmacılık terimi özellikle William James, C.S. Sebiller, J. Dewey, F. Gonseth,
A. Rey, E. Le Roy, M. PradineS, L. Laberthonniere ve Panini’nin savundukları bir doktrini belirtmek için kullanılır. Bilimsel pragmacılık, bir yasa veya teorinin doğruluğunu ancak o yasa veya teoriyi uygulamalarda denedikten sonra kabul eder. Ahlâkî ve dinî pragmacılık ise, metafizik bir teoriyi veya dinî bir dogmayı, o teori veya dogma ahlâk bakımından yararlı olduğu ve vicdanın gereklerine uygun düştüğü ölçüde doğru sayar; dinî dogmaları sadece, ahlâkî hayata verdikleri yön bakımından değerlendirir. Pragmacılığı tenkit edenler, bilimsel pragmacılığa karşı şu itirazı öne Sürerler: bir teori, faydalı olduğu için doğru değil, doğru olduğu için faydalıdır. Metafizik, ahlâkî ve dinî pragmacılığa karşı çıkan akılcılar ise, varlıkların kaynağını ve alınyazısını hiç olmazsa görece ve kısmî olarak kavrayabileceğimizi belirtirler. Filozof Maurice Blondel, «pragmacılık» terimini kendi eylem teorisini belirtmek için kullanmıştı; ama bu kelime James’in felsefesindeki anlamını kazanınca Blondel bu terimi kullanmaktan vaz geçti. Yine aynı şekilde, amerikalı filozof Charles Peirce de «pragmatizm» teriminin yerine pragmatisizm kelimesini kullandı. F. Gonsehthin pragmacılığı ise, açılma ve özellikle deneye açılma kavramına dayanır. Pragmacılık terimi, bazen birbirine tam karşıt düşünürlerin görüşleri doJayısıyle, değişik anlamlar alabilir. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAGMACILIK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRAG çekçe Praha
Tarih 08 Haziran 2009
PRAG çekçe Praha, Çekoslovakya’nınbaşkenti, Bohemya’nın merkez kesiminde, Vltava kıyısında, ırmağın Elbe (Labe) ile kavuştuğu yerin yukarısında; 1 030 330 nüf. Üniversite.
• Coğrafya ve güzel sanatlar. Prag, Vltava vadisindeki küçük bir çanakta, ırmağın Polabi ve asıl Labe’ye ulaşmak için boğazlara girmeden önce menderesler çizerek akışının ağırlaştığı yerde kuruldu. Kraliyet şehri olarak, Vltava’nın sol kıyısında, bir çeşit resmî şehir olan ve içinde surla çevrili büyük bir katedral (XIV. yy.da Aras’lı Mathien ve P. Parler tarafından inşa edildi; Aziz Jan Nepomuklu’nun mezarı), saray ve saraya ait askerî ve idarî yapılar bulunan Hradçany’den itibaren gelişti. Aşağıda set set kiliseler ve genellikle italyan mimarlarının eserleri olan Mala Strana semtinin sarayları sıralanır. Mala Strana, azizlerin heykelleriyle süslü Karel köprüsüyle (XIV. yy.) eski tacirler şehrine bağlanır; burada eskiden çeklerin tüccar mahalleleri, alman semti Havel ve getto yer alırdı. Şehrin ırmağın sağ kıyısındaki bu kısmı, Stare Mesto («eski şehir») adını taşır. Gerçekten sivil ve dinî anıtları, dar sokakları ve sık mesken adalarıyle eski bir şehrin bütün özelliklerine sahiptir. Başlıca anıtları İkinci Dünya savaşında kısmen yıkılan Belediye sarayı (mekanik saat), Havel kilisesi, Tynsky kilisesi ve eski kervansaraydır. Modern çağda dev kapılar açılan surlar eskiden Hrad-çany, Mala Strana ve Stare Mesto’nun meydana getirdiği bütünü çevrelerdi. Şehrin bu eski sınırı bugün kolayca göz önüne getirilebilir: nitekim Na Prikope ve Narodni Trida ana caddelerini takip eder. XVIII. yy.da, Stare Mesto’nın ötesinde, başlangıçta bir çeşit geniş panayır yeri olan büyük Vaclavkse namesti’nin (Vaclavkse meydanı) çevresinde yeni semtler kuruldu. Böylece Kari IV’ün XIV. yy.da inşa ettirdiği Nove Mesto («yeni şehir») gelişti. Ama bu genişlemelere rağmen Prag’ın nüfusu 1850′de ancak 150 000 kişiydi. İlk sanayi tesislerinin kurulması ortaya yoksul ve kasvetli semtlerin çıkmasına yol açtı: özellikle Vlatava’nın büyük menderesinin sağ kıyısında Karlin semtinde kısa süre içinde un fabrikaları, sepi yerleri, bira ve içki fabrikaları, iplikhane ve dokumahaneler, küçük makine ateîyeleri, mobilya fabrikaları kuruldu. Aynı dönemde şehrin yukarısında, ırmağın sol kıyısında Smichov sanayi semti gelişti. Bu arada, ırmağın sağ kıyısına hâkim olan yumuşak eğimli yamaçta, Çesky Brod ve Brno yolları boyunca mesken semtleri kuruluyordu.
XX. yy. başında ve ilk Çekoslovak cumhuriyeti döneminde şehir büyük ölçüde gelişti. Gerçekten o tarihte Prag çok büyük bir sanayi şehri haline geldi: yeni kurulan fabrikalar ilk sanayi tesisleriyle oranlanamayacak kadar büyüktü. Eski şehrin aşağı kesiminde, ırmağın menderesinin içbükey kısmını kapsayan büyük bir batı-doğu çöküntüsündeki serbest alanlara el atıldı: burada
Bubeneç ve Holeşovice semtleri kuruldu; Vlatava’nın küçük bir kolu olan ve büyük ölçüde çamurla dolan Rokytka’nın vadisinde Vysoçany ve Hloubetin semtleri inşa edildi, Bir yan kanalla Vltava ve Labe’ye bağlanan bir ırmak limanı (Bubeneç menderesinin alçak taraçalannın iç kısmında) düzenlenerek sanayi bögesinin ulaşım imkânları genişletildi. Sanayi bölgesi Karlin semtini genişletip, şehrin Prag çanağını sınırlayan yamaçların eteğindeki kuzey kısmını da içine alarak, büyük bir bütün meydana getirdi. Bu bölgede önemli metalürji tesisleri; vagon ve sanayi makineleri fabrikaları, otomobil ve motor fabrikaları toplandı. Bubeneç’in menderesinde ve Holeşovice’de ise kimya ve besin sanayii tesisleri yer aldı. 1921′de şehrin yeniden bağımsız bir devletin başkenti olması ve sanayinin gelişmesi nüfus artışını hızlandırdı. Nüfus 1913′e doğru yarım milyondan azken, 1936′da bir milyona yaklaştı. Bunun üzerine şehrin bütünü için bir plan yapılmaksızın, semtler çevresinde en çeşitli şehircilik ve inşaat denemelerine girişildi. Şehrin doğusu özellikle büyük yapılarla dolu semtlerden meydana gelir; bu semtler güneye doğru, Karel üniversitesinin enstitü ve laboratuvarları çevresindeki Vyşehrad’da da uzanır. Sol kıyıda, Hradçany’nin kuzeyinde XX. yy. başında yeni sanayiciler ve tacirler sınıfının oturduğu özenle yapılmış binalardan meydana gelen bir semt kuruldu; kuzeydoğuya doğru bu semtten, meşhur Prag fuarı çevresindeki orta sınıfların oturduğu semte geçilir.
Şehir büyümeğe devam etmektedir: eski şehrin batısındaki Beyaz dağa (Bila Hora) kadar tırmanan karayolları boyunca genişlemektedir. Başkent, Kobylisy’ye doğru Prag çanağının kuzey yamaçlarına da tırmanır; güneyde eski banliyöleri Libus ve Kunratice’ye ulaşır. Bugün başlıca hedefi şehir merkezinin düzenlenmesi olan bir şehir planı uygulanmaktadır.
• Tarih. Ticarî olduğu kadar stratejik konumu da önemli olan Prag, Prensmyl’lerin iki şatosu (Hradçany ve Vyşehrad) çevresinde, ırmağın her iki kıyısında gelişti; ırmağın geçit veren yerleri yakınında birçok tacir ve zanatçı (yahudi, italyan, fransız, ama özellikle alman) yerleşti. Bunlar daha X. yy.dan itibaren nispî muhtariyetler elde ettiler; ama Prag’ın şehir derecesine yükseltilmesini ancak şehre Nürnberg hakkını tanıyan (1232-1235) Venceslav (Vaclav) I zamanında sağlayabildiler. Bu eski şehir (Stare Mesto), Venceslav (Vaclav) I’in şansölyesi Eberhard tarafından inşa ettirilen yeni bir merkezle birleşti ve surlarla çevrildi (1253). 1257′de eski şehir halkıyle devam eden çatışmaların önünü alabilmek için Ottokar II yalnız alman kolonlar için yeni bir merkez (Mala Strana veya «küçük şehir») kurdu; kolonlara Magdeburg hakkı tanmdı ve muhtar bir komün haline gelmeleri onaylandı (1338). XIV. yy.da birçok manastır kurulan ve çok zenginleşen Prag’ı Kari IV (1336-1378) imparatorluğun başkenti haline getirdi (1344) ve çek milliyetçiliğinin merkezi olan üniversiteyi kurdu (1348). Vyşehrad çevresindeki köylerin birleştirilmesiyle kurulan, çeklerin yerleştirildiği üçüncü bir yeni şehir de (Nove Mesto) milliyetçiliği destekliyordu. Bir süre için Çeklerin ülkeye kesinlikle hâkim olmasını sağlayan Jan Hus taraftarlarının savaşı sırasında kızışan milliyet çatışmaları, Jîrji Podebrady zamanında yeniden başladı. Bununla birlikte 1518′de tek bir komün halinde birleşen şehir, Habsburg’lar zamanında, Ferdinand I’in otoritesine karşı patlak veren isyandan sonra (1547) başkentini Viyana’ya nakletmesiyle önemini kaybetti, ömrünü Prag’da geçiren Rudolf II’nin (1583-1610) büyük ilgisi sayesinde şehir yeniden milletlerarası önemini kazandıysa da, yeni bir almanlaştırma denemesi açık bir isyana yol açtı (23 mayıs 1618). Bila Hora savaşını takip eden sert bastırma hareketiyle Prag, bir il haline getirildi. Dinî baskıdan kaçan iki bin burjuva ailesi göçtü; birçok defa yabancılar tarafından işgal edilen şehir (Saksonlar, 1631-1632; İsveçliler 1634, 1639 ve 1648), ancak XVII. yy. sonunda ve XVIII. yy.da
(barok çağ) yeniden canlandı. 1558′den beri krallık şehri olan Hradçany, öbür üç siteyle eşit haklara sahip olan dördüncü bir site haline getirildi (1756). Ama Josef II, dört siteyi tek bir komün halinde birleştirdi (1784). XIX. yy.da çek köylülerinin büyük ölçüde şehre göçmesine yol açan sanayileşmenin yanı sıra Bohemya soylularının mahallî fikir hayatına gösterdikleri büyük ilgi sayesinde milliyetçi hareket yeniden canlandı. Windischgraetz’in 1548′de şiddetli bir şekilde bastırdığı milliyetçi hareketin (islav birliği toplantısından sonra ayaklanmalar) 1861 seçimlerinde, başarı göstermesi, kısa süre sonra tamamıyle Çeklerin elinde olan bir idare ve öğretim kurulmasına imkân verdi. Prusyalılar tarafından kuşatılan (1866) ve kendi adını taşıyan barıştan sonra (ağustos 1866) Prag, modernleşmeğe, sanayileşmeğe ve XX. yy.da çek milliyetçiliğini yönetmeğe devam etti. Çekoslovakya’nın bağımsızlığı burada ilân edildi (28 ekim 1918) ve 14 kasım 1918′de Habsburg’ların tanınmadığını bildiren ve Tomaş Masaryk’i Çekoslovak cumhuriyetinin başkanı ilân eden devrimci millet meclisi burada toplandı. Birinci Dünya savaşından sonra kurulan Çekoslovakya’nın başkenti olan, fikir ve sanat merkezi haline gelen şehri, Hitler’in Çekoslovakya’yı parçalamasından sonra 14 mart 1939′da Wehrmacht işgal etti. İkinci Dünya savaşı sonunda Patton kumandasındaki A.B.D. birlikleri hükümetlerinin emri üzerine şehre 90 km uzakta olan Plzen bölgesinde durdular. Konyev kumandasında Dresden’den ve Malinovskiy kumandasında Viyana’dan gelen sovyet birlikleri 6 mayıs 1945′te Prag’da birleşti. (Bk. ALMANYA-RUSYA SAVAŞI.) 1948 Şubatında Prag’da yapılan hükümet darbesiyle idareyi bir komünist hükümet ele geçirdi. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAG çekçe Praha hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRADİLLA (Francisco)
Tarih 08 Haziran 2009
PRADİLLA (Francisco), ispanyol ressamı (Villanueva de Gallego 1846-Madrid 1921). Zaragoza’da okyanus bilgini Mariano Pescador’un yanında çalıştı. Sonra Madrid’deki San Fernando Güzel Sanatlar okulunda okudu. 1874′te Roma’da yeni kurulan ispanyol Akademisi Resim bölümüne girebilmek için burs aldı ve on yıl orada kaldı. En tanınmış tablolarından bazılarını Roma’da yaptı: Çılgın Juana, Güzel Felipe’nin Cenazesi Başında
(Madrid, Arte Moderno müzesi; eskizi Lerida müzesindedir). Bu tablo 1878′de Madrid Millî sergisinde şeref madalyasını kazandı. Paris’te açılan Milletlerarası sergide de madalyalar aldı. 1882′de Viyana’da ödül kazandı. Senato, konferans salonu için ona bir tablo ısmarladı:
Granada’nın Teslimi (Günümüzde Siyasal Bilgiler enstitüsündedir). Roma’daki ispanyol akademisi müdürlüğüne getirildi. 1883′te bu görevden istifa ederek İspanya’ya döndü. Magrıplının İç Çekişi (özel koleksiyon) gibi birkaç tarihî tablosu dışında, günlük hayattan sahneler, portreler, XVIII. yy. olaylarını konu alan tablolar yaptı. (M)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRADİLLA (Francisco) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|