Pön savaşları
Tarih 08 Haziran 2009
Pön savaşları, M. ö. 264 ile 146 arasında Roma ile Kanaca arasındaki savaşlara verilen ad.
• Birinci Pön savaşının M.ö. 264′e kadarki menşeleri. Roma, önce Campania’daki yunan siteleri, sonra da Büyük Yunanistan siteleri üstünde nüfuzunu yaydığı sırada durumu sarsılmış olan Kartaca (V. yy.), Atina’nın deniz hâkimiyetini kaybetmesi üzerine Doğu Akdeniz’in kendisine yeniden açılması ve Ptolemaios’iar yönetimindeki Mısır ile iktisadî ilişki kurması (IV. yy.) sonucunda eski dinamizmini yeniden kazanmakta idi. Himera’da uğradıkları bozgundan (480) beri Sicilya’nın batısına çekilmiş olan Kartacalılar, tahıl üretimini denetimleri altında bulundurmak amacıyle bütün adaya hâkim olmayı tasarlıyorlardı. Pyrros’un giriştiği seferin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra da Osklardan olan Mamortinus’un (osk soyundan ücretli askerler) çağrısı üzerine Messina’ya yerleştiler. Mamortinus’lar şehri kısa bir süre önce ele geçirmişlerdi. Ama burada, Romalıların müttefiki Syrakusai’li Hieron’un tehdidi altındaydılar. Syrakusai’li Hieron 269′da onları yenilgiye uğratmıştı. Kartacalıların, Messina boğazını kapatmak ve Sicilya’yı tekellerine almak tehdidinde bulunmaları Güney İtalya Yunanlılarının çıkarlarına dokunuyordu; bu durum Roma’yi da, Kartaca ile imzaladığı antlaşmalara (306 ve 279-278) rağmen, konfederasyonun sağlamlığını korumak amacıyle adaya müdahale etmek zorunda bıraktı ve Kartaca’nın tahakkümünden usanan Mamertinus’lar sayesinde Roma, M.ö. 264′te Messina’yr işgal etti.
• Birinci Pön savaşı (264-241). Messina’daki kolonilerini ve boğaz üstündeki kontrol haklarını kabul ettirmekten başka düşünceleri olmayan Romalılar Syrakusai’li Hieron ile ittifak kurduktan (263) ve Agrigento’yu ele geçirdikten (262) sonra Kartacalıları tecrit ettiler. Ama denizlere hâkim olan düşmanlarına boyun eğdirtemeyince, bütün adayı ele geçirmenin zorunlu olduğunu anladılar ve bu iş için müttefiklerine 150 gemilik ilk roma donanmasını yaptırdılar. Bu donanma 260′ta corvus’un (karga) sayesinde Mylae’de önemli bir deniz savaşı kazandı. Ardından, 256′da, Kartaca’ya Afrika’da saldırarak Sicilya’yı bırakmasını sağlamak amacıyle ikinci bir denemeye girişildi ve 256 yazında Eknomon’da kartaca donanmasına önemlı kayıplar verdirdikten sonra 256-255′te Afrika’ya çıkan Regulus, Clupea’yı ele geçirdi, Kartaca’nın nüfuzunu sarstı (Numidia’lıların ayaklanması), ama yenildi ve Xantippus’un para ile tuttuğu yunanlı askerlere esir düştü, öte yandan, kartaca donanmasını Hermaion burnunda bozguna uğratan roma donanması da Camarina açıklarında battı. Bunun üzerine Roma yeniden Sicilya’yı ele geçirmeğe çalıştı ve 255-254′te 220 parça gemi yaptıktan sonra Panormus’u aldı. Ama 253 yılında Lucania’da Palinurum burnundaki ikinci bir deniz kazasında bu donanma da battı. Roma bundan sonra, ancak 250 yılında yeni bir donanma ile Lilybaeum ve Drepanum’u ablukaya aldıysa da kartaca donanmasının kuşatılanlara yiyecek sağlaması ve Drepanum önünde roma gemilerinin bir kısmını batırması, bu teşebbüsün de başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açtı.. Romalılar bu abluka sırasında kartaca donanmasının batırdığı gemilerden başka zararlara da uğramış ve kalan gemilerini de Camarina’da bir fırtınada kaybetmişlerdi (249). Ama Kartaca bu elverişli durumdan yararlanmayı bilemedi ve Hannon’un teşvikiyle, Afrika’yı fethe yönelerek Sicilya’da sadece Drepanum ile Lilybaeum’u savunmakla yetindi (Hamilkar Barkas’ın Heirkte ve Eryks dağlarındaki direnme hareketi). Bundan dolayı Roma, 243 yılında büyük bir çaba göstererek 200 parça gemi donatınca, Kartaca gafil avlanmış oldu ve Drepanum ile Lilybaeum’u savunamadığı gibi, donanmasının da Aegates adalarında bozguna uğramasını önleyemedi; sonuç olarak on yılda 3 200 talent ödemek, Sicilya’yı ve Aegates adalarıyle Lipari adalarını terk etmek zorunda kaldı (241 tarihli barış antlaşması).
*Birinci Pön savaşından İkinci Pön savaşına (241-219). Savaşı kazanan Roma, kartaca donanmasını Kartaca’ya bırakıyor, ama Korsika ın Sardinya’yı ele geçirerek (238-237) Batı Akdeniz’deki üstünlüğünü sağlamış oluyordu. Buysa, 241 tarihli antlaşmaya aykırıydı ve az daha yeni bir çatışmaya yol açacaktı. Çünkü, Kartaca’nın bu konudaki savaşçı tutumu karşısında Roma Kartaca’yı yeni bir savaşla tehdit etmiş ve onu hem bu oldubittiyi kabul etmek, hem de 1 200 talent’lik yeni bir tazminat vermek zorunda bırakmıştı. Roma, böylelikle de Birinci Pön savaşının yol açtığı pek büyük insan ve para kaybını çarçabuk telâfi etmiş, aynı zamanda da, kazandığı zafer sayesinde, zararları şüphesiz kendi zararlarından çok daha büyük olan müttefiklerin ayaklanma ihtimalini önlemiş oluyordu. Bitkin düşen ve iktisadî çöküntü içinde bulunan Kartaca ise, paralaıım ödeyemediği ücretli askerlerinin başkaldırmasına göğüs germek (241-237) ve yeni gelir kaynakları bulmak zorunda kaldı. Barkas’larla birlikte, 237′den itibaren, İspanya’da yeni bir imparatorluk kurmağa kalkıştı. Bu imparatorluk, insan ve maddî kaynaklarıyle Gades (Cadiz), Hamilkar Barkas’ın kurduğu Alicante (237-229/228) ve Hasdrubal’in kurduğu Carthagen (228-221) gibi önemli üsler sayesinde Akdeniz’de yeniden hâkim olabilecekti, önceleri, Kartaca’nın Sicilya’dan uzaklaşarak kendi çıkan bulunmayan İspanya’ya yönelmesinden pek hoşnut olan Roma, zamanla Kartaca’nın yeniden artan gücünden tedirginlik duymağa başladı. Bunun üzerine Kartaca genişleme sınırını Ebro nehri olarak tespit etti (226 antlaşması). Bundan sonra da iki ülke arasında savaş artık kaçınılmaz bir duruma geldi: Saguntum olayı bir savaş vesilesi oldu. Roma’nın müttefiki olan ve Ebro’nun güneyinde bulunan Saguntum, 219′da Hannibal tarafından zaptedildi. O sırada İllyria’da meşgul olan Roma geç harekete geçti ve görünüşü kurtarmak için, Kartaca’ya kabulü imkânsız bir ültimatom gönderdi. Hannibal’in teslimini ve Saguntum’un da geri verilmesini isteyen bu ültimatom üzerine iki taraf arasında savaş çıktı.
• İkinci Pön savaşı (M.ö. 218-201). Savaş ilân edildiği zaman nüfusu muhtemelen Kartaca’nınkine eşit, ordusu daha kalabalık olan ve yedek kuvvetlere sahip bulunan, üstelik denizlerde de durumu üstün görünen Roma, Aemilii’lerle birlikte saldırıya geçerek, düşmanı en güçlü olduğu İspanya ve Afrika’da vurmayı düşündü. Kartaca’nın gücüne güvenen, ama donanması olmayan Hannibal ise Roma’yı İtalya’da yenilgiye uğratarak kazanacağı başarılarla Roma imparatorluğunun İtalya’daki nüfuzunu ortadan kaldırmak, böylece de İtalya yarımadasında yaşayan halkların bağımsızlık ve hürriyet isteklerini kamçılamak istiyordu. Bunun için, 218 ilkbaharında İspanya’nın savunmasını kardeşi Hasdrubal’e bırakarak, Alpler üzerinden İtalya’ya doğru yola çıktı. Bu yolculuk beş ay sürdü ve sonunda iberlerle Numidia’lılardan meydana gelen ve otuz yedi fille takviye edilmiş olan ordusu Kuzey İtalya’ya vardı. Burada kısa bir süre içinde roma konsülleri P. Cornelius Scipio ile Tiberius Sempronius Longus’a karşı kazandığı zaferler (Ticinum, Trebia, 218) sayesinde (Salyalıların desteğini kazandı ve Cisalpina’yı denetimi altına aldı. 217 İlkbaharından itibaren de, Galyalılarla takviye edilmiş olan kartaca ordusu, Apenninler’i aşarak konsül Flaminius’un ordusuna bir baskın yaptı ve Trasimenus gölünün kuzey kıyısında onu bozguna uğrattı. Bu sırada, Roma’da seferberlik ilân edilmişti. Ama bir kuşatma için gerekli araç ve gereçleri olmadığı için Hannibal, Roma’ya yürümedi; buğday ve yem bakımından zengin olan Piccnum ile Apulia bölgelerine geçti. Bu sırada da Roma’nın müttefiklerine hoş görünmeğe çalışarak bir yandan karşı tarafta çözülmeler yaratmağa, bir yandan da Makedonyalı Philippos V’in yardımını sağlamağa çalışıyordu. Ama karşı tarafta bir çözülme olmadı. Çünkü Hannibal’in Galyalılarla ittifakı İtalyanları korkuya düşürmüştü. Ayrıca, comice centuriate’ler tarafından diktatör seçilmiş olan Fabius Maximus Cunctator da, savaştan kaçınmakla beraber, Kartacalıların ardından ayrılmıyor, böylece de Roma’nın varlığını korumuş oluyordu. Kartacalıların İspanya ilt bağlan da kesilmiş durumdaydı. Çünkü Publius Cornelius Scipio’nun kumandasındaki bir roma ordusu Ebro ile Terragona nehirlerinin ağızlarını denetim altında tutuyor ve Hasdrubal’in harekete geçmesine engel oluyordu. Ama yine de, Roma senatosunun sabırsızlığı ve sanıldığına göre, senatör Paulus Aemilius’un aykırı düşüncede olmasına rağmen yeni konsül C, Terentius Varro’nun, Fabius tarafından ileri sürülen ve düşmanı oyalayarak uygun zamanı kollamaya dayanan savaş kurnazlığını doğru bulmaması, Hannibal’in 2 ağustos 216 günü Cannes muharebesinde roma ordusunu ezmesine yol açtı. Bu yenilgi sonunda Roma konfederasyonu parçalanmağa başladı. Böylece, bazı Apulia’lılar, Samnit’ler, Lucania’lılar, Bruttium’lular Capua (216 sonbaharı), soma da Tarentum, Metapontum, Thurioi ve Herakleia (213-212) Hannibal ile birleştiler. Hannibal de, o sırada Makedonyalı Philippos V ile görüşerek, Roma’nın müttefiki Syrakusai’li Hieron’un ölümünden (215 sonu) sonra Sicilya’da da bazı destekler elde etmekteydi. Ama, Roma’nın çevresindeki Etruria, Ombria ve Latium Roma’ya bağlı kaldı. Güneydeki öbür yunan siteleri ise kararsızdı. Aslında Hannibal, Güney İtalya’da abluka altında ve takviyeden yoksun
(kati kuvvetler İspanya, Sicilya ve Korsika’daki savaşlarda kullanılmaktaydı) haldeydi.
Romalılar bir yandan Adriyatik’e hâkim oldukları, öte yandan da İlliria’da karşısına bazı engeller çıkardıklan için (Birinci Makedonya savaşı), Hannibal, Philippos V’ten de doğrudan doğruya bir yardım göremeyecek durumdaydı. Roma’ya yürüyormuş gibi yaparak bir şaşırtma hareketine başvurmasına rağmen, 211′de Romalıların Capua’yı geri almalarını önleyemedi. İtalya’nın dışında, kartaca orduları İspanya’da son ve çok önemli bir başarı kazandıktan (211′de roma ordusunun yok edilmesi ve bu ordunun kumandanları Publius ile Cneius Cornelius Scipio’nun ölmesi) kısa bir süre sonra bütün cephelerde savunma durumuna geçmek zorunda kaldılar. Sicilya’da, Kartaca’nın yardımından yoksun kalan Syrakusai, Arkhimedes’in sağladığı mancınıklara rağmen M. ö. 211′de konsül M. Claudius Marcellus tarafından saldırıyle ele geçirildi. İspanya’da ise, Genç Cornelius Scipio, 209 başında Carthagena’yı ele geçirdi, Ama Hasdrubal’in, Pireneler’in batı geçitlerinden kaçarak İtalya’ya geçmesini önleyemedi. Sonunda da, Hasdrubal M.ö. 207′de, Metaureus kıyılarında C. Claudius Nero tarafından usta bir manevra ile yenilerek öldürüldü. Altık kesinlikle yalnız kalmış olan Hannibal de, Bruttium’a çekildi, 205′te Lclcroi’yi terk etti ve ancak Corotone çevresinde tutunabildi. Bu durumda Romalıların ülkeye yeniden sahip olmalarını kabul etmek ve 206′da İlipa’da kazandıkları zaferden sonra İspanya’nın da tamamıyle ellerine geçmesine razı olmak zorunda kaldı. Barkas imparatorluğunun yok olmasından sonra ve Hannibal’in diğer kardeşi Magon’un Liguria’da yeni bir köprübaşı kurmasına rağmen (205-203) Scipio, savaşı Afrika’da sürdürmek konusunda senatodan yetki aldı. Bunun üzerine de 204′te Afrika’ya çıktı ve Massyli’lerin kralı Syphax’a (numidialı bir başka prens) karşı Massyli’lerin kralı numidialı prens Masinissa ile birleşti ve Kartaca’nın müttefiki olan bu prensi esir aldı. Bunun üzerine, Kartaca 203 sonbaharında Magon ile Hannibal’i geri çağırmak zorunda kaldı. Sonunda, 202 sonbaharında Zama’da Hannibal’i yenen Scipio, bir barış antlaşması kabul ettirmeyi başarabildi. Bu antlaşmaya göre Kartaca, İspanya’yı geri veriyor, fillerini ve (on gemisi dışındaki) bütün donanmasını teslim ediyor, yıllık taksitler halinde elli taksitte 10 000 talent vergi ödemeyi ve roma halkının rızası olmadan hiç bir savaşa girişmemeyi taahhüt ediyordu. Bu durum, Kartaca’yı toprakları, Syphax’ın ve Cirta şehrinin de katılmasıyle genişlemiş ve Roma ile ittifak kurmuş olan Masinissa’nın muhtemel saldırılarına karşı savunmasız bırakmış oluyordu (M.ö. 201). Dış siyasetinde Roma’ya bağımlı duruma gelen ve elinde yalnız Afrika’daki topraklar kalmış olan Kartaca, bu durumda artık büyük devlet olmaktan çıkmış ve yerini de İspanya ile Afrika’nın hâkimi, Doğu Akdeniz’de egemen Roma’ya bırakmış oluyordu. Kuşkusu yine de yatışmamış oları Roma, Kartaca’dan, ülkesinin toplumsal yapısını değiştirmeğe çalrşan Hannibal’in sürgüne gönderilmesini istedi (195) ve Afrika’da yeni bir tehlike baş gösterir göstermez bu şehrin yerle bir edilmesini kararlaştırdı.
* Üçüncü Pön savaşı (149-146). 153′e doğdu, Kartaca’nın Afrika’daki topraklarında sağladığı bolluk karşısında şaşkınlığa düşen Cato korkuya kapıldı ve Kartaca’nın yıkılması gerektiği sonucuna vardı. (Sık sık, Delenda est Carthago [Kartaca'yı yerle bir etmek gerekir] dediği ileri sürülmektedir.) Kartaca ile Masinissa arasında sık sık çıkan çatışmaların Kartaca’yı Massinissa’ya karşı M.ö. 201 tarihli antlaşmaya aykırı olarak silâhlanmak zorunda bırakması, yeni bir savaş vesilesi oldu. Bu savaş, Kartaca’nın bir afrika devleti tarafından ele geçirilerek kendi çıkarına uygun bir afrika gücü haline getirilmesinden çekinen Roma’nın işine geliyordu. Böylece 149-146 arasında üçüncü Pön savaşı çıkmış oldu. Bu savaş sırasında Romalılar iki yıl boyunca yaptıkları sürekli saldırılardan bir sonuç alamayınca, kuşatmanın yönetimini Scipio Aemilianus’a bıraktılar. O da, ülkenin ovalık bölümünü elinde tutan kartaca birliklerini bozguna uğrattı ve Kartacalıların kıskaçtan kurtulmak amacıyle gösterdikleri kahramanca çabalara (donanmanın abluka altında bulunduğu limandan çıkmasını sağlamak için kazılan kanal) rağmen şehrin kara ve denizle bağlantısını kesti. Sonunda, Byrsa tepesi on günlük bir kuşatmadan sonra düştü ve hayatta kalan son Kartacalılar Eşmun tapınağının yıkıntıları altında can verdiler. Bundan sonra, Kartaca yerle bir edildi, toprağı lanetlendi, şehrin yeniden kurulması yasaklandı ve toprakları da senatonun karanyle kazıları fossa regia’nın sınırları içine alındı. Böylece, Pön savaşları, birçok defa rakibini yenilgiye uğratabilecek kadar zorlamış olan Kartaca’nın, bütün çabalarına rağmen, yok edilmesiyle sonuçlanmış oluyordu. Kartaca’nın bazı önderlerinin yeteneksizliği, Barkas ve Hannon aileleri arasındaki rekabet, paralı askerlerin ordu içindeki aşırı derecede önemli rolü, İkinci Pön savaşı sırasında donanmanın şaşılacak kadar güçsüz oluşu v.b. sebepler, bu devletin, kazanması mümkün olabilecek bir savaştan yenik çıkmasına yol açmıştı.
• Pön savaşlarının sonuçları. Pön savaşları, Kartaca’nın yok olması dışında, birçok önemli Sonuç daha doğurdu. Bu sonuçlar kısaca şöyle özetlenebilir: Roma’nın ve İtalya’nın nüfus yoğunluğunun azalması; işlenmekte olan bazı toprakların yeniden işlenmeyen toprak haline gelmesi; küçük toprak Sahiplerinin elinde bulunan topraklarına, nobilitas tarafından düşük fiyatlarla satın alınması veya ager publicus topraklarının düşük ücretlerle kiralanması yoluyle geniş latifundia’iar (ağaç ve özellikle yoğun bir biçimde sığır yetiştirilmesi) kurulması ve yine bu kimselerin yabancı illerdeki kazançlı işletmelerle zenginleşmesi; bunun yanı sıra, ordulara donatım Sağlayarak ve vergi toplayarak, şövalyelerin servet yapması; küçük toprak sahiplerinin de katılmasıyle şehir plebleri sayısının artması ve bu sınıfın yoksullaşması; savaş sırasında yasama görevini halk meclislerine önem vermeyerek çoğu zaman tek başına yürüten Senatonun güçlenmesi, cursus honorum’a değer verilmemesi ve zafer kazanan generallere aşırı bir saygınlık sağlanması (meselâ Afrikalı Scipio) sonucunda roma demokrasisinin bozulması; gelenek ve göreneklerin (gösteriş merakı), dinin (Hannibal’in zafer kazanmasını önlemek amacıyle Roma’ya Cybele kültünün sokulması) ve siyasetin doğululaşması. Bu doğululaşma, yönetimini ele almayı umdukları yeni iller bulmak amacıyle Senatörlerin ve haraca bağlayacakları yeni iller veya kazançlı işler peşinde koşan şövalyelerin Batı Akdeniz’de hâkim durumda olan Roma’yı, doğuda sonu belli olmayan bir yayılmaya sürüklemek istemelerinin sonucuydu. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pön savaşları hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PÖLLNiTZ (Kari Ludwig, – baronu)
Tarih 08 Haziran 2009
PÖLLNiTZ (Kari Ludwig, – baronu), alman yazan (İssum, Prusya 1692-Berlin 1775). Soylu bir ailedendi, fakat meslek olarak askerliği seçti, avusturya, papalık ve ispanya ordularında hizmet gördü. Büyük Friedrich’in desteğini kazandı, Friedrich onu sarayında törenleri düzenlemekle görevlendirdi. Ardından Berlin tiyatrosunun yöneticisi oldu. Baron Pölinitz hayatında iki defa Calvin’ciliği yaymağa çalıştıysa da ölmeden önce Roma Katolik kilisesine döndü. Eserleri nükteli ve eğlendiricidir.. Bunlar arasında Etat Abrege de la Cour de Saxe (Saksonya Sarayının Kısa Hikâyesi) [1734] ve Lettres et Memoires (Mektuplar ve Hatıralar) [1738-1740] sayılabilir. (M)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÖLLNiTZ (Kari Ludwig, – baronu) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PÖL’LER
Tarih 08 Haziran 2009
PÖL’LER, Batı Afrika’da halk. Dilleri Pölce olan ve Pöl’lerin iktisadî düzeninin içinde yer alan Zenci Pöl’lerle birlikte sayıları 4 500 000 kadardır. Senegal’den Çat gölünün doğusuna kadar uzanan Sudan bölgesinde dağınık olarak yaşarlar. Etnik kaynakları bilinmez; ama antropolojik özellikleri bakımından Zencilerden ve Büyük Sahra’nm göçebe beyazlarından değişik, ortalama 1,74 m boyunda, ince yüzlü, hiç bir zaman basık olmayan düz veya kemerli burunlu, ten renkleri bakır rengiyle siyah arasında değişen insanlardır. Göçebe olarak yaşayanlar yerleşik zenci köylerinin sürülerine (sığır, koyun) çobanlık yaparlar. Yerleşik düzene geçmiş olanlarda ise ırkın iyice melezleşmiş olduğu görülür. Ama asıllarını hiç bir zaman unutmamışlardır. Bugün çoğu müslüman olan Pöl’lerin batı zenci afrika tarihi ve sosyolojisi üstünde büyük etkileri olmuştur.
• Tarih. Pöl’lerin menşei konusunda çeşitli varsayımlar öne sürülmüştür. Kesin olarak bilinen
XI. yy.da Senegal’e yerleşmiş olduklarıdır. Yüzyılın sonunda ise içlerinden bazıları doğuya doğru yer değiştirmeğe başladı. Yerleşme tarzları, XIV. yy.ın sonunda Macina’da, XVIII. yy.da Futa-Calon’da, XIII. – XVIII. yy.lar arasında Nijerya’da, XVIII. yy.da Adamaua’da hep aynı biçimde olmuştur. Geleneksel olarak hayvancılık yapan Pöl’ler, çiftçilerin sürülerine çobanlık yapmak için gelir, içlerinden bazıları yerleşik düzene geçerek bölge halkına karışır ve melez halklar ortaya çıkmasına yol açardı. Ama göçebe kalmış ve Müslümanlığı kabul etmiş olan öteki Pöl’ler kendilerini Zencilerden üstün sayarlardı. Bunlar, gerek hayat tarzı gerek ırk ve din bakımından Zencilerden farklıdırlar ve zenci boyunduıuğu altında yaşamağa katlanmak istemezler; bundan dolayı da ayaklanır, bazı toprakları ve sürüleri ellerine geçirir, bu topraklar üzerinde bağımsız pöl devletleri kurarlardı. XIV. yy.ın sonunda kurulmuş olan Maeina krallığı Ahmadu I (1818-1845) devrinde tamamıyle bağımsız oldu. Ama 1862′de Bani nehrinin üstündeki Saeval’de bu ülkeyi yenen Melez Fatih Hacı Ömer tarafından yıkıldı ve toprakları da 1889-1893 arasında geçen dört yıl içinde fransız hâkimiyeti altına alındı. 1694′te Futa-Calon’a giren Pöl’ler XVIII. yy.da (1725′e doğr.) burada dikkate değer bir vergi sistemi kuran ve 1725′ten beri de sürekli olarak din savaşları yapan feodal bir krallık kurdular.
Bu krallık 1888 ile 1896 arasında Fransızların hâkimiyeti altına girdi. İlk Pöl’lerin daha XIII. yy.da girdikleri Nijerya’da Osman dan Fodio (1754-1810) paganlaşmış olan Pöl’lere yeniden Müslümanlığı kabul ettirdi, Havsa’ları yendi (1804) ve bir müslüman devleti kurdu. Ayaklanmalar dolayısıyle zayıf düşen bu devlet 1885′te ingilizler tarafından kolayca boyunduruk altına alındı. XVIII. yy.dan itibaren yavaş yavaş girmeğe başladıkları Adamaua’da da Zencilere boyun eğmiş olan Pöl’ler, Osman dan Fodio’nun çağrısı üzerine ayaklandılar; Osman dan Fodio harekâtın yönetimini Adama’ya bıraktı (1805) ve o da adını ölümüne kadar (1848) hüküm sürdüğü bu ülkeye verdi. Bundan sonra da, Adamaua kralığı, ülkenin Almanlarla İngilizler arasında paylaşılmasına kadar yavaş yavaş parçalandı ve avrupalıların ülkeye tam olarak elkoyması 1901′de tamamlandı. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÖL’LER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POZİTON
Tarih 08 Haziran 2009
POZİTON i. (fr. positon). Nükl. fiz. Pozitif elektron.
— ANSiKL. Poziton’ün kütlesi elektronun kütlesine eşittir, fakat pozitif bir elektrik yükü taşır; bu yükün mutlak değeri elek-tronunkiyle aynıdır. 1930′da ingiliz Dirac tarafından varlığı anlaşılan bu taneciği 1932′de amerikalı Anderson kozmik ışınlarda keşfetti. Pozitonlar atomlarda serbest halde bulunmaz ve ortalama hayat süreleri çok kısadır; bu yüzden gözlemleri çok seyrek yapılabilir. Bir foton’un maddeleşmesiyle meydana gelir, maddenin enerjiye dönüşmesiyle de yok olurlar.
Bk. MADDELEŞME. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZİTON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POWYS (John Cowper)
Tarih 08 Haziran 2009
POWYS (John Cowper), ingiliz yazarı (Shirley, Derbyshire 1872 – Blaenau Festiniog, Galler 1963). Hem mistisizme, hem de şehvete yer veren eserlerinde, canlı varlıklar, manzaralar ve eşya karşısında insan düşüncesinin işleyişini dile getirmeğe çalıştı: Wolf Solent (1929); The Sands of the Sea (Denizin Kumları) [1934]; Autobiography (Hayat Hikâyesi) [1934]; The Art of Happiness (Mutluluk Sanatı) [1935]. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POWYS (John Cowper) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POWİCKE (sir Frederick Maurice)
Tarih 08 Haziran 2009
POWİCKE (sir Frederick Maurice), ingiliz tarihçisi (Alnwick 1879-Oxford 1963). Ortaçağ tarihi uzmanıydı. Oxford üniversitesinde çağdaş tarih profesörü (1928-1947) ve Royal Historical society’nin başkanı oldu (1933-1937).
En önemli eserleri: The Loss of Normandy (Normandie’nin Kaybedilmesi) [1913], Medieval England (Ortaçağ İngiltere’si) [1931], Medieval Ways of Life and Thought (Ortaçağ Hayat Tarzı ve Düşüncesi) [1950], The Thirteenth Century (On Üçüncü Yüzyıl) [1953]. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POWİCKE (sir Frederick Maurice) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POWER
Tarih 08 Haziran 2009
POWER (Edna le POER, Eileen — denir), ingiliz kadın iktisatçı
(Altrincham, Cheshire 1889-Londra 1940). 1921′de Londra İktisat fakültesine girdi. 193l’de aynı fakültenin iktisat tarihi profesörlüğüne tayin edildi. Bir ingiliz kumaşçı ailesi üstüne yazdığı The Paycockes of Coggeshall’den (1919) sonra ortaçağlardaki iktisadî ve soyal hayat üstüne birçok önemli çalışma yayımladı: Some Medieval People (Bazı Ortaçağ İnsanları) [1924]; The Wool Trade in English Medieval History (İngiliz Ortaçağ Tarihinde Yün Ticareti) [bu eser, ölümünden sonra 1941'de basılan, 1938-1939 arası Oxford'da verdiği konferansların derlemesidir] v.b. Kitapları yalnız içindeki mükemmel ve orijinal bilgiden dolayı değil, aynı zamanda son derece ilgi çekici bir biçimde sunuluşları yönünden de dikkate değer. Ayrıca John H. Clapham ile Dirlikte, The Cambridge Economic History of Europe’utı (Avrupa’nın Ekonomi Tarihi) [2 cilt; 1941-1952] ilk cildini ve Studies in English Trade in the Fifteenth Century’yi
(XV. yy.daki İngiliz Ticareti Üstüne İncelemeler) [1933] yayımladı. (M)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POWER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POWELL
Tarih 08 Haziran 2009
POWELL (Earl, Bud — denir), amerikalı zenci caz piyanocusu
(New York 1924-ay.y. 1966). Minton’s kabaresinin çalgıcılarındandı; 1943-1944 arasında Cootie Williams ile çalıştı. Hastalığı yüzünden sık sık kliniklerde tedavi görmek zorunda kaldı. Buna rağmen 1947′de Max Roach ve Curley Russell, 1953′te Charlie Parker ve Charlie Mingus ile üçlü olarak plaklar doldurdu. 1959′da Paris’e yerleşti, birçok gece klübünde çaldı. Yeniden hastahaneye düşünce bütün müzik faaliyetlerine son verdi. Meslek hayatında yeni bir hamle yapmak üzere 1964′te New York’a döndü. Powel, bop caz tarzının en üstün temsilcisi, çalgısının da virtüözüydü. En başarılı plakları: Bud’s Bubble (1957), Tempus Fugit (1949), Ger Happy (1950), Buttercup (1954), Monk’s Mood (1961), Bouncing with Bud (1962). [L]
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POWELL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POUSSİN (Nicolas)
Tarih 08 Haziran 2009
POUSSİN (Nicolas), fransız ressamı (Villers, Andelys yakınları 1594-Roma 1665). Yoksul bir ailedendi. Küçük yaşta Quintin Varin’in derslerini izledi, on sekiz yaşında Paris’e gitti, orada flaman Ferdinand Elle’in, sonra Lallemand’ın atelyesine girdi. Philippe de Champaigne ile birlikte Luxem-bourg sarayının dekorasyonunda çalıştı, 1624′te Roma’ya gitti. Orada, oldukça sıkıntılı yıllar geçirdikten sonra ancak 1628′de biraz rahata kavuştu ve giderek ün kazanmağa başladı. 1629′da Jacques Dughet ile tanıştı ve onun kızıyle evlendi. Bunu takip eden on yıl en çok eser verdiği dönemdir. Konularını genellikle Kutsal Kitap’tan aldı: Âşdod’da Veba Salgını (Louvre), Masumların öldürülmesi (Chantilly), Altın Buzağının Etrafında Dans (Londra), Kudüs’ün Zaptı (Louvre). Tarihten ve mitolojiden de yararlandı: Sabinli Kadınların Kaçırılması (New York), kardinal Barberini için, Germanicus’un ölümü, Camilla ve Falerii Okulu Ustası (Louvre). Ayrıca alegorik tabloları da vardır: Şairin ilham Alması (Louvre). Cassino de Pozzo için yaptığı Yedi Dini Tören’m birinci dizisi de büyük başarı kazandı.
Richelieu ve kral Louis XIII’ün takdirini kazanan Poussin 1640 yılında Paris’e döndü ve kralın baş ressamı oldu. Fakat kendisinden beklenileni tam anlamıyle veremeyince hoşnutsuzluğa sebep oldu ve 1642 yılında da bir daha geri dönmemek üzere Roma’ya gitti. Roma’da, kendini o devrin sanatseverlerine kabul ettirdi ve yeni eserlerini vermeğe başladı: ikinci Dinî Törenler dizisi, Musa’nın Nehirden Çıkarılışı (Louvre), Arkadia Çobanları (Louvre) ve özellikle İncil’den ve tarihten alınmış sahneleri canlandırdığı manzara resimleri: Diogenes Çanağını Atarken (Louvre), Poliphemos ve Manzara (Leningrad), Herkül ve Cacus’lu Manzara (Moskova). 1660-1664 Arasında Richelieu hesabına yaptığı Dört Mevsim (Louvre) Poussin’in sanatının doruğuna ulaştığını gösterir.
Simetriye, tablodaki grupların dengelenmesine, kompozisyona son derece önem veren Poussin, klasik bir ressam tipidir. Serbest bir üslûp ve belirli gölgeler taşıyan gençlik desenlerinde Fontainebleau okulu maniyerizminin izleri görülür. Fakat Poussin kısa zamanda gayet açık olarak belirlenmiş planlar ortaya koydu ve gölge ile ışık kitlelerini ahenkleştirdi. Hayatının sonlarında şekilleri sadeleştirdiği gibi, çizgileri de yalınlaştırdı. En önemli desenleri Louvre müzesindeki Desen salonunda (Musa ve Yetro-nun Kızları, Son Vazife, Venüs ve Mercurius, Bacchus Eğlencesi, Manzaralar, Kutsal Aile), Chantilly müzesinde (Germanicus’un ölümü, Sabinli Kadınların Kaçırılışı, Manzaralar, ilkçağ Eserleri Üstünde İnceleme), Lille müzesinde (Kutsal Masumların öldürülmesi), Stockholm müzesinde (Angelica ve Medor), British museum’da ve Windsor Krallık koleksiyonunda (Flora İmparatorluğu, Meryem’in ölümü, İsa Zeytin Bahçesinde, Adonis’in Doğuşu) yer alır. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POUSSİN (Nicolas) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POURBUS (Frans)
Tarih 08 Haziran 2009
POURBUS (Frans), Küçük denir, flaman ressamı (Anvers 1569-Paris 1622). Büyük Pourbus’un oğlu. Portre ressamı olarak Avrupa çapında bir ün kazandı. 1600′den itibaren Brüksel sarayında çalıştı ve Mantova’da Gonzago’arın ressamı oldu. İnnsbruck, Napoli ve Torino’da çalıştı. 1609′da Paris’e çağırıldı, Marie de Medicis’in emriyle Louvre’a alındı, orada birçok portre yaptı, önce babasının, sonra da Pantoja della Cruz’un etkisinde kaldı. Paris belediyesi için yaptığı, Louis XIII’ün hayatını canlandıran iki tablosu 1789′da kayboldu. Louvre’da bulunan eserleri: Aziz Francesco Dağlanırken ve bir Cena (Son Yemek) ile Henri IV’ün, Marie de Medicis’nin, Guillaume de Vair’in, Pierre Camus’nün, Belley Piskoposunun portreleri. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POURBUS (Frans) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POUND (Ezra Loomis)
Tarih 08 Haziran 2009
POUND (Ezra Loomis), amerikalı şair (Hailey, İdaho 1885). Hayatının kırk yılını yurt dışında geçirdi: Londra (1908-1920), Paris (1920-1924) ve Rapallo (İtalyan Rivierası, 1924-1945). İkinci Dünya savaşında faşist doktrinlere kapılarak Mussolini hükümetinin propogandasını yaptı. Müttefikler tarafından tutuklandı, ihanetle suçladı, fakat yargılanmadı. 1946′da bir psikiyatrlar kurulu tarafından sorumsuz olduğu tespit edildi ve Washington yakınlarında uzun süre bir akıl hastahanesinde kaldıktan sonra tekrar İtalya’ya yerleşti (1959). A Lume Spento adlı ilk şiir kitabının yayımından sonra öncü akımlarda, deneysel dergilerde önemli bir rol oynadı. Pound her şeyden önce, bütün kültürlere ilgi duyan bir şairdir. Derin bir bilgiye dayanan, bilinçli bir karmaşıklık içindeki eserleri, fikir eğilimlerinin çok yönlülüğünü yansıtır: Provença (1910); Sonnets and Ballads of Guido Cavalcanti (Guido Cavalcanti’nin Sone ve Baladları) [1912]; Cathay (1915); Hughg Selwyn Mauberl (1920); Personae (1926); Hommage to Sextus Propertius (Sextus Propertius’a Saygı) [1934]; Trachiniae (1956). Çince, Provence’ça Yunanca, Latince ve İtalyancadan yaptığı tercümeler önemlidir. Bunlar, çok serbest olmakla beraber şiirlerin özünü aktarması yönünden aslına sadıktır. Pound’un bütün üstünlükleriyle yetersizliklerini en iyi yansıtan eseri Şarkılarıdır (Cantos): bu iddialı şiirin doksan beş bölümü 1919-1956 arasında çeşitli eklemelerle yayımlandı. Bu güç ve çok kapalı eser, şairin fikir oluşumunu gösteren değerli bir belgedir. Ezra Pound tenkitler de yazdı: The Spirit of Romance (1910 ve 1953); How to Read (Nasıl Okumalı) [1929]; Letters of Ezra Pound (Ezra Pound’un Mektupları) [1941]; Literary Essays (Edebiyat Denemeleri) [1954]. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POUND (Ezra Loomis) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POTAMOBİYOLOJİ
Tarih 06 Haziran 2009
POTAMOBİYOLOJİ i. (önek potamo, ırmak, bios, hayat ve logos, bilim’den fr. potamobiologie). Büyük ırmak ve nehirlerdeki canlıları inceleyen bilim. (Akıntının yavaşlığı ve su kitlesinin çokluğu yüzünden bu yaratıklar hızlı akarsulardaki canlılardan çok göllerde yaşayan canlılara benzer.) [L]
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTAMOBİYOLOJİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORUKS (Janis)
Tarih 06 Haziran 2009
PORUKS (Janis), leton yazarı ve şairi (Druviena, Doğu Livonya 1871 – Tartu 1911). Bir çiftçinin oğlu. Cesis’te okudu, sonra Dresden’de müzik ve edebiyat öğrenimi yaptı (1893-1894). Yurda döndü ve Riga’da kimya okudu (1897-1899), ama sinirleri bozulduğundan 1901′de bir kliniğe yatırıldı. Taburcu edildikten sonra, 1906′ya kadar yoğun bir çalışmaya girişti. Hayatının son yıllarını (1907-1911) bir akıl hastahanesinde geçirdi. Birçok hikâye, bir roman ve aşkı, yalnızlığı, acıyı dile getiren dört yüz kadar ilgi çekici şiir yazdı. Bütün eserleri öznel, otobiyografik ve sembolik unsurlarla doludur; Perlu Zvejnieks (İnci Avcısı) [1895] ve Sirdsskisti Laudis (Saf Yürekli İnsanlar) [1896]‘ adlı hikâyeleri yazarın en tipik eserleridir. (M)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORUKS (Janis) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİR
Tarih 06 Haziran 2009
PİR sıf. (fars. pir). Esk. Yaşlı, koca, ihtiyar: Tarihle yaşıt belki şu pir İstanbul, I Her gün yeni bir zevke esir İstanbul (R. Melûl Meriç).
Sıf. ve i. ihtiyar, yaşlı (kimse): Biz, bir babanın evlâdıyız ve pederimiz bir pir-i muhteremdir (Cevdet Paşa).
Herhangi bir konuda tecrübeli, üstat veya önder olan kimse: Büyük Itrî’ye eskiler derler, I Bizim öz musikîmizin piri (Yahya Kemal).
Pir ü berna (veya civan), ihtiyar ve genç. Mec. Herkes.
Pir ü pak. Bk. PIRüPAK.
Pir-zen (veya pire-zen). Bk. PiREZEN.
Pir-i berna, ihtiyar, fakat dinç kimse.
Pir-i çihl sale, kırk yaşına gelmiş adam. Mec. Olgun kimse.
Pir-i dihkan (veya sal-hurde), ihtiyar adam. Mec. Eski, yıllanmış şarap.
Pir-i dumuy, saçları kırlaşmış yaşlı adam. Mec. iyi ve kötü günleri olan, insanı güldüren ve ağlatan hayat, dünya.
Pir-i duta (veya fertut), zayıf, güçsüz ve düşkün ihtiyar,
Pir-i fani, çok yaşlı ve zayıf kimse: işbu Yeman ile Sabit İbni Vakş pir-i fani olup harp ve darba yaramayacakları malûm olduğu cihetle… (Cevdet Paşa).
Pir-i felek (veya çarh), dünya. Satürn.
Pir-i harabat, yaşlı meyhaneci. Mec. Dünya tutkularından arınmış, olgun kimse. Doğru yolu gösteren, mürşit.
Pir-i Kenan, Hz. Yakub.
Pir-i kühen (veya kühen-sal), ko-camış, yaşlı.
Pir-i mey, meyhaneci.
Pir-i mugan, mecusîîerin başrahibi. Mey haneci.
Pir-i serendib, Hz. Âdem.
Pir-i zal, saçı sakalı ağarmış ihtiyar.
— çeş. dey. Pir aşkına, gerçek bir sevgi ve tam bir inançla: Vur pençe-i ÂIVdeki şemşir aşkına I Gülbangi asumanı tutan pir aşkına (Yahya Kemal). Tekiz. Karşılık beklemeden veya görmeden.
Pir ol! «Çok yaşa» anlamında beğenme ve övgü sözü olarak şaka yollu kullanılır.
Pir yoluna gitmek, hiç uğruna ölmek.
— Ask. Esk. Pencik kanunu hükümlerine göre, erkek esirlerin yaşlı olanlarına verilen ad.
— Tasav. Tarikat kurucusu (Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli v.d.) kimse. Tarikat ulusu. (Bk. AN s t Klı.)
Pır postu, Bektaşîlikte, meydan makamlarından biri.
Piri sâni, dervişlerin ikinci başkanı.
Piri tarikat, dervişlerin reisi, manevî mürşit.
— ANSIKL. Tasav. Pir kavramı tarikatların doğuşundan sonra ortaya çıktı. Gerek sünnî, gerek şiî bütün tarikatlarda, bu kavram manevî derece bakımından en yüksek aşamada bulunan kimseler için kullanılır. Tekke geleneğine göre pir, yol gösterici, Tanrı yolunda canları uyarıcı, Hak’a ulaştırıcı anlamına gelir. Tarikat kurucularından başka tekke şeyhlerine, postnişin-îere, dedelere de pir denir. Bazı tekkelerde, yaş bakımından en ileri durumda olan yetkili, yönetimi elinde bulundurduğu için pir olarak nitelenir. Bektaşîlerde önce Ali, sonra Nesimî, Mansur, Hacı Bektaş Veli, Şah İsmail, Pir Sultan, Usulî pir sayılır. Mevlevîlerin Alevî kolundan olanlar Ali ve Mevlâna’yı, sünnî inançlarına bağlananlar ise yalnız Mevlâna’yı pir alarak kabul ederler. Pir bütün tarikatlarda Allah, Hz. Muhammed ve Ali’den sonra gelir.
— örf. ve âdet. Eskiden gene tarikat niteliği taşıyan veya bir tarikata bağlanan mesleklerin, özellikle lonca ve fütüvvet kuruluşlarının, başında bulunan yöneticilere de pir denirdi. (Bk. LONCA.) Mesleklere göre değişik adla anılan her loncanın ayrı bir piri vardı. Bu pirlerin bazıları peygamberdi. Birer lonca olan bu değişik meslekler i-çinde berberlerin piri Selmanı Farisî, terzilerin İdris peygamber, demircilerin Davud peygamber v.d.
♦ Zf. Tam, adamakıllı: Bir vurdu, pir vurdu.
♦ Piran coğl. i. Esk. İhtiyarlar.
Ermiş kimseler.
♦ Pirane zf. Esk. İhtiyar olana yaraşır şekilde.
+ Pirî i. Esk. Pirlik.
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Porto Riko Edebiyat
Tarih 06 Haziran 2009
Porto Riko Edebiyat
Ada, ispanyol dil ve medeniyetine bağlı kalmıştır.
• Şiir. Porto Riko’da doğmuş en eski şair Ayerre Santa Maria’dır (1630-1708); bu şair, Mexico’da Tridentin Rahip okulu rektörlüğünü yaptı. 1843′te adada şair sayısı bir antoloji yayımlanacak kadar çoktu. XIX. yy.ın ikinci yarısında ve XX. yy.da Porto Riko’nun en önemli şairleri şunlardır: adasını tutkuyle dile getiren Jose Gautier Benitez
(1851 – 1880), Ruben Dario ve Jose Santos Chocano’nun dostu olan ve Mare Nostrum gibi manzumelerinde gerçekten destansı bir hava yaratan Luis Llorens Torres (1878-1944); Antiller’deki zencilerin acıklı trajedisini işleyen Luis Pales (doğ. 1897); özellikle kısa şiirleriyle başarı kazanan Ribera Chevremont (doğ. 1896). Nihayet genç şiir nesli ülke şiirinin giderek gelişmesinde önemli rol oynadı; lirizm dolu soyutlamalar yapan Julia de Burgos bu nesildendir. Modernist devreden sonra porto riko şiiri çeşitli okulların oluşmasıyle yenilendi: Luis Hernandez Aquino (doğ. 1907) ispanyol şiiri etkisinde kalıyorsa da, Francisco Marique Cabrera
(doğ. 1908) ve Juan Antonio Corretjer (doğ. 1908) daha çok doğdukları ülkeye bağlı kaldılar. Carmelina Vizcarrondo (doğ. 1906) ve Carmen Alicia Cadilla (doğ. 1908) ile entimist olan şiir, Francisco Matos Paoli (doğ. 1915) ile ten ile ruhu yüceltmeğe çalışır ve insan meselelerinin ortaya konuşunu Felix Franco Oppenheimer (doğ. 1912), Francisco Lluch Mora (doğ. 1925) ve Jorge Luis Morales’in (doğ. 1930) biçim kaygılarıyla birleştirmek ister.
• Nesir. Porto Riko’da roman türünü, El Gibaro’nun (1849) yazarı Manuel A. Alonso (1822-1899) ile Alejandro de Tapia (1827-1881) yarattı; bu iki romancı aynı zamanda şairdi. Ama en önemli etkiyi romanı Peregrination de Bayoan, denemeleri ve eylemiyle yurttaşlarının düşüncesini hürriyet ülküsüne yönelten Eugenio Maria de Hostos yaptı. Manuel Zeno Gandia (1855-1930), Vicente Pales MatoS (doğ. 1903), sonra Enrique Laguerre roman türünü geliştirdiler; oysa deneme alanında Antonio S. Pedreira (1898-1939),
Luis Munos Marin ile üç kadın yazar (Concha Melendez, Ana Maria O’Neill ve Margot Arce) göze çarpar. Maria Cadilla de Martinez adlı dördüncü kadın yazar ise porto riko folklorunun son belgelerini büyük bir gayretle derlemektedir.
Roman türüne Enrique A. Laguerre’in (doğ. 1906) eseri hâkimdir ve genç yazarlar bugün daha çok hikâye türünü işlerler; meselâ: köylü hayatını anlatan Abelardo Diaz Alfaro (doğ. 1920); New York’a göçen porto rikoluları ele alan Jose Luis Gonzalez (doğ. 1926); Pedro Juan Soto (doğ. 1928). Aynı zamanda yetenekli bir tiyatro yazarı olan Rene Marçmes (doğ. 1919) yazdığı hikâyelerde güçlü siyasî uğraşıları anlatır. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Porto Riko Edebiyat hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTO RİCHE (Georges DE),
Tarih 06 Haziran 2009
PORTO RİCHE (Georges DE), fransız oyun yazarı (Bordeaux 1849 – Paris 1930). Yazı hayatına Le Vertige (Baş Dönmesi) [1873] adlı bir perdelik manzum bir oyunla başladı. Asıl ününü, psikolojik konuları işleyen La Chance de Françoise (Françoise’ın Talihi) [1889], Amoureuse (Âşık Kadın) [1891] ve Le Passe (Geçmiş) [1897] adlı oyunlarıyle kazandı. Arzuyu, karılarını aldatan erkekleri, yıpranmış kadınları konu alan Porto Riche, tiyatroya daha sonra Paul Geraldy’nin eserlerinde görülen, şehvetle karışık acı bir duyarlık getirdi. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTO RİCHE (Georges DE), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POULBOT (Francisque)
Tarih 06 Haziran 2009
POULBOT (Francisque), fransız desinatörü (Saint-Denis, Seine 1879-Paris 1946). Daha meslek hayatının başında, edepsiz olduğu kadar hassas, saldırgan olduğu kadar yufka yürekli bir afacan çocuk tipini halka sevdirdi. Sayısız desen yanında, ayrıca afişler, yağlıboya ve suluboya resimler yaptı ve kitaplar resimledi. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POULBOT (Francisque) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POULAHAE (Henry)
Tarih 06 Haziran 2009
POULAHAE (Henry), fransız yazarı (Paris 1896), proleter edebiyatı nazariyecisi. Yayınladığı dergilerde ve «Nouvel âge» (Yeniçağ) dizisinde, aynı eğilimli yazarları topladı (1931) ve aynı amaca yönelmiş yabancı yazarlarla ilişkiler kurdu. Yüzyılın ilk yirmi yılındaki toplum ve sendika eylemleri üstüne zengin bilgiler veren dört romanda işçi hayatını dile getirdi: Le Pain Quotidien (Gündelik Ekmek) [1930], Les Damnes de la Terre (Yeryüzünün Lânetlileri) [1935], Pain de Soldat (Er Tayını) [1937], Les Res-capes (Kurtulanlar) [1938]. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POULAHAE (Henry) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POTYEHİN (Aleksey Antipoviç)
Tarih 06 Haziran 2009
POTYEHİN (Aleksey Antipoviç), rus yazarı (Kinyeşma, Kostroma 1829-Petersburg 1908). Büyük ölçüde Ostrovskiy’in etkisinde kalan tiyatro oyunlarında köy hayatını anlatır: Sud Lyudskoy, ne Bojiy (Hâkim Tanrı Değil, İnsanlardır) [1854]. Romanlar da yazdı: Kruşinskiy (1856). [L]
POTYOMKiN. Bk. POTEMKİN.
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTYEHİN (Aleksey Antipoviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POTTİER (Eugine)
Tarih 06 Haziran 2009
POTTİER (Eugine), fransız şarkı yazarı ve siyaset adamı (Paris 1816-ay.y. 1887). Hayata işçi olarak atıldı, Enternasyonal’e yazıldı, Paris kuşatmasından sonra Komün’e üye seçildi. 1871 Haziranında gıyaben mahkûm oldu, A.B.D.’ye sığındı, 1880′de çıkan genel af üzerine Fransa’ya döndü. Başlıca şiirleri ölümünden sonra Chants Revolutionnaires (İhtilâl Şarkılar) adı altında toplandı. (1887). Enternasyonel marşının sözlerini Pottier yazmıştır (1871).(M)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTTİER (Eugine) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTEKİZ TARİH
Tarih 05 Haziran 2009
PORTEKİZ TARİH
Portekiz milletinden önce
Ülkeye tarihin başlangıcında Kartacalılarla yakınlığı olan kabileler yerleşti (M.ö. III. yy.); bu kabilelerin başlıcası, II. yy. boyunca ve I. yy.ın ortasına kadar Romalılarla savaşan Lusitania’lılardır. Augustus’un kurduğu Lusitania eyaletinin sınırları Portekiz’in bugünkü sınırlarından oldukça farklıydı. Eyalet V. yy.da Alanlar ve Süevler, daha sonra da Vizigotlar tarafından işgal edildi. 711′de başlayan müslüman hâkimiyetini, Porto bölgesini işgal eden Asturia kralı Alfonso III (869-910) ve Duero ile Mondego arasındaki toprakları alan (1064) Castilla kralı Fernando I sarstılar.
ortekiz krallığının kuruluşu, Bourgogne hanedanı
Tajo’ya sefere çıkan Leon kralı Alfonso VI, Portekiz kontluğu’nu (Porto bölgesi) evlilik dışı kızı Teresa’nın kocası Bourgogne’lu Henri’ye verdi; böylece bu arazi aynı lehçenin konuşulduğu Galicia’dan ve yarımadanın geri kalan kısmından sunî olarak ayrıldı (1097); Henri, Braga’yı piskoposluk haline getirerek (1104), Portekiz’i dinî alanda Castilla’nın hâkimiyetinden kurtardı; ama müslümanların Lizbon ve Santarem’i işgal etmelerini engelleyemedi, ölümünde (1114) karısı Teresa iktidarı ele geçirdi ve üvey kızkardeşi Castilla kraliçesi Urraca ile savaştı. Castilla’da Urraca zamanındaki karışıklıklar, kontluğun Castilla’ya bağımlılık ilişkilerini gevşetti. Kraliçenin Galicia’lı kont Fernando Peres de Trava ile sevişmesine ve metbu olarak Castilla’lı Alfonso VII’ye başvurmasına kızan soylu sınıf, Henri’nin oğlu Alfonso I Henriques (1128-1185) yönetiminde ayaklandı. Alfonso I, Castilla’lıları Guimaraes yakınında, Sao Mamede’de ezdi (1128), Portekiz’i fiilî bağımsızlığa kavuşturdu, «Portekizliler kralı» unvanını aldı (1139) ve birkaç ay sonra müslümanları Ourique’de yendi (1139); 1143′te önce papanın, sonra imparator Alfonso VII’nin (Castilla kralı) metbuluğunu kabul ederek kendini Portekiz kralı olarak ilân ettirdi.
Portekiz, müslümanları çekilmeğe zorlayarak güneye doğru genişlemeğe devam etti. Coimbra’yı başkenti haline getiren, Mondego ve Tajo arasına templier ve hospitalier tarikatı şövalyelerini yerleştiren Alfonso I Henriques, 1147′de Sintra, Santa-rem ve Lizbon’u aldı, 1158-1166 arası Alentejo’yu işgal etti. Kısa süre içinde portekizlileşen ispanyol santiago ve calatrava tarikatlarına dayanan ve müslümanları güneyden uzaklaştırmak için Kudüs’e giden haçlıları yolundan saptıran halefleri, fetih seferlerine devam ettiler. Aslında, Alfonso II’nin (1211-1223) portekizli birliklerinin katıldığı Muvahhidîlerin Los Navas de Tolosa bozgunundan (1212) sonra hızlanan fetih, Alfonso III zamanında (1248-1279), Algarve’nin almmasıyle tamamlandı (1249). Müslümanların ve yahudilerin 1497′ye kadar yaşamağa devam ettiği fethedilen topraklar, yalnız kuzeyden gelen ve porto lehçesini yayan kolonlar tarafından değil, gerek laik, gerek din adamı yabancılar tarafından da değerlendirilmeğe başlandı, özellikle Sancho I zamanında (1185-1211) gelen birçok göçmen daha önceki derebeyliklere bağımlı olmayan merkezlerde toplandı ve hükümdardan imtiyaz fermanları elde etti.
Portekiz’in XII. yy. ortasında toprak bütünlüğünün tamamlanması anayasal kurumların tamamlanmasıyle aynı tarihte gerçekleşti; XI. yy.dan beri soydan geçen monarşi, iktidarın fiilî hâkimiydi; ama kralın Vizigotlar zamanındaki seçimle işbaşına gelme dönemini hatırlatan halkın onayı usulünün uygulanması, corteslerin kurulmasıyle sonuçlandı; bilinen ilk cortes’ler henüz sadece rahip ve soylu sınıfının temsil edildiği (1212) ve portekiz kanunlarının ilk unsurlarını hazırlayan Coimbra cortes’leridir. O tarihe kadar krallık otoritesi ancak çok zengin rahip sınıfının imtiyazlarıyle ve topraklarında yargılama yetkisini ve vergi toplama hakkını elde eden soylu sınıfın birkaç imtiyazıyle sınırlıydı; kralın yetkisi, en güçlü unsurları yıllık belirli bir askerlik hizmetiyle yükümlü olan ve savaş zamanında önceden tespit edilmiş miktarda asker vermek zorunda olan etkili bir derebeylik sisteminin kadroları arasına sızmıştı. Ama derebeyliğin ve rahip sınıfının gelişmesi Alfonso II’yi kaygılandırdı; Alfonso, babasının kançıları Juliao’nun yardımıyle bütün mülkiyet unvanlarını kontrol ettirerek (inquiroçoes) ve amortizaçao ile rahip sınıfının gayrimenkul sabihi olmasını yasaklayarak derebeyliğe ilk darbeyi vurdu. Fakat Sancho II’nin (1223-1248) yeteneksizliği ve bunun yol açtığı anarşi, rahiplerin ilerigelenlerinin papaya başvurarak Sancho’nun tahttan indirilmesini ve yerine kardeşi Alfonso III’ün getirilmesini istemelerine sebep oldu; Boulogne kontesiyle evli olan Alfonso III tahta çıkmasına karşılık kilisenin haklarına saygı göstermeğe söz verecekti (Paris antlaşması, 1245). ülkenin kuzeyine çekilen Sancho, Castilla’nın desteğine rağmen sonunda Toledo’ya sığınmak zorunda kaldı (1298).
Bunun üzerine Alfonso III Portekiz kralı ilân edildi; ama Paris antlaşmasının maddelerini uygulamayı reddetti ve rahip sınıfının haklarını daha da kısmakla kalmayarak Leiria cortes’inde (1254) ilk olarak şehirlerin temsil edilmesine izin verme yoluyle derebeylerin XIII. yy. başında kazandıkları imtiyazları kaldırmak için burjuvalara dayandı. Bu yeni sosyal sınıfın
«kraliyet curie’sine» (görevleri ayrılmağa başlamıştı ve en iyi öğrenim görmüş üyeleri
[kanun adamları] kralın imtiyazlılara karşı hazırlanan ordenoçoes’leri uygulamasına yardım ediyorlardı) girmesine imkân verdi. Coimbra üniversitesini kuran (1290-1308) ve porto lehçesini millî dil haline getiren Deniş zamanında (1279-1325), krallık yetkilerini artırma siyaseti burjuvazi tarafından desteklendi; buna karşılık burjuvazinin iktisadî faaliyetleri teşvik edildi. XII. yy.dan sonra portekizli tüccarlar, Brugge ve Londra’ya giderek, balık, tuz, şeker, yağ, deri sattılar. Denis’in vârisleri eserini devam ettirdiler. Alfonso IV (1325-1357) ve Pedro I, özellikle soylu sınıfın imtiyazlarını kısarak ve papalık kararnamelerinin kralın onaylaması olmadan yayımlanmasını yasaklayarak adaleti yeniden teşkilâtlandırdılar.
Ayrıca ülkenin denizaşırı genişleme siyaseti Fernando I (1367-1383) zamanında güçlendi; hükümdar XIV. yy.da, Avrupa’nın öbür ülkeleri gibi Portekiz’de de patlak veren iktisadî buhranı atlatmak için, armatörlere kraliyet ormanlarının kerestelerini bedelsiz vermeğe, ama sigorta sistemini beslemek için gemilerin yüklerinden vergi almağa karar verdi; ayrıca, işletilmeyen topraklara elkoyma kararını alarak mülk sahiplerini tarlalarını ekmeğe zorladı (1875) ve aylakları zorla çalıştırdı.
Aviz sülâlesi ve deniz hâkimiyeti
Fernando’nun ölümünde tek kızı Beatriz’-in Fransa’nın müttefiki Castilla’lı Juan I ile nişanlı olması, tehlikeli bir veraset buhranına yol açtı; bu buhran sırasında Castilla hanedanının tahta çıkmasına taraftar olan soylularla, millî bir prensin yetkisi altında Portekiz’in bağımsızlığını korumağa kararlı olan burjuvazi açıkça çatıştı (1383-1385). Yüzyıl savaşları Iberik yarımadasını da etkileyince, ingiltere, Portekiz tahtına Pedro I’in evlilik dışı oğlu ve Fernando’nun üvey kardeşi olan aviz tarikatı başkanı Juan’m geçmesini destekledi; Coimbra cortes’leri bu adaylığı onayladı (1385). Juan I ve başkumandanı Nuno Alvares Pereira, Castilla’lıları Aljubarrota’da ingiliz paralı askerlerinin yardımıyle yenerek (1385) Portekiz’in bağımsızlığını sağlamlaştırdılar; bağımsızlık 1411′de Castilla ile imzalanan barışla ve İngiltere ile yapılan ittifakla onaylandı;
Juan I’in 1387′de Lancaster’li Philippa ile evlenmesi İngiltere ile yapılan ittifakı daha da pekiştirdi.
Buhran yeni kralın, cortes’lerde ağır basmağa başlayan burjuvalara dayanarak soyluların isteklerini sınırlamasına imkân verdi. Cortes’in yetkileri XV. yy.da Alfonso V’in saltanatı başında naip Coimbra dükü Pedro’nun teklifi üzerine çıkarılan «Alfonso kararnameleri» ile belirlendi.
Portekizliler yeni topraklar keşfine ve işletilmesine Joao I zamanında (1385-1433) başladılar; ama bu işletmelerin tarihini milliyetçi efsaneler gölgelemiştir. Bütün bir milletin çabasını yansıtan XV. yy.daki tehlikeli yolculuklar uzun bir bilimsel araştırma (Alfonso X ile İber Yahudilerinin astronomi cetvelleri) dönemi ve gemi yapımının gelişmesi (kıç dümeni; 1439-1440′ta ilk kadırganın yapılması) sayesinde gerçekleştirildi. Bu çalışmalar, önemi çağlara göre değişen birçok sebeple açıklanır: Portekiz’in nispî kalabalıklığı; kıtada güçlü Castilla’nın zararına bir genişleme siyaseti gütmenin imkânsızlığı; buğday, balık, deri ve boya maddesi sıkıntısının artması; şekerkamışı tarımına uygun yeni ülkelerin araştırılması; Algarve’de kurulan şeker değirmenleri için zenci köle ihtiyacı; batı ile mübadeleleri güçleştiren altın sıkıntısı.
Yönetici sınıflar çok değişik teşebbüslere girişmelerine rağmen başlangıçta anlaşmış gibi görünüyorlardı. İktisadî buhranın iflâs ettirdiği şövalyeler Fas’ta Septe limanını işgal ettiler (1415); burjuvalar Madera takımadalarının (1418′den sonra) ve Asor adalarının (1432′den sonra) sömürgeleştirilmesini ve altın ülkesine ulaşmak amacıyle Afrika kıyılarının keşfini teşkilâtlandırdılar; Bojador burnu aşıldı (1434)) ve Rio de Oro’ya ulaşıldı (1436). Kral Edoardo’nun güçsüzlüğünden (1433-1438) yararlanan soylular, Fas’a savaş açılmasını kabul ettirdiler. Tanca önündeki bozgun (1437) ve kral Alfonso V’in (1438-1481) henüz ergen olmaması Coimbra dükü Pedro’yu ön plana geçirdi; cortes, naipliği yengesi kraliçe Aragon’lu Eleonora yerine (1440) Pedro’ya verdi. Pedro, burjuvaların çok işine yarayan barış içinde genişleme siyasetini yönetti; Madera ve Asor adaları önce buğday tarlaları, sonra şekerkamışı işletmeleriyle örtüldü; gezginler Sahra kıyısını aştılar ve daha elverişli ticaret ilişkileri kurdukları zenciler ülkesine ulaştılar; 1447′de ilk portekiz altın lirası cruzado basıldı. Ama derebeylerin kışkırttığı genç kralın tutumu yüzünden naip isyan etti ve Alfarrobeira’-da öldürüldü (1449);
o tarihten sonra, o güne kadar yapılan işler, bu kavgaya karışmamak ihtiyatlılığını gösteren kardeşi Henrique’ye (Gemici denir) mal edildi. Fas’a karşı tekrar savaş açılarak Alcazarseguer (1438), Tanca ve Arzila (1471), Safi (1508), Azemmuz, Mazagan alındı; buna karşılık Castilla’lılar bu sefer Magrıp’a doğru değil doğuya doğru (Oran ve Tlemsen bölgesi) yayılmağa başladılar. Ama güneyle ticaret öyle kazançlıydı ki (altın, köle, fildişi, zamk), yalnız özel teşebbüsün bile sürdürülmesine yetiyordu. 1469′da bu ticaret Fernao Gomes’te yılda 200 000 reis ödenmesi ve her yıl kıyıda Sierra Leone’nin ötesinde 400 km’nin işletilmesi şartıyle sağlamlaştırıldı. 1474′te bu imtiyaz, tacın vârisi prens Joao’ya geçti. Krallığın artık iki hedefi vardı: Batı’daki toprakları ve adaları taramak; Afrika’nın güneyinden Hindistan’a bir denizyolu bulmak. Batı’da 1456′ya doğru bulunan Cabo Verde adaları ve Asor adaları Portekizlilerin Newfoundland ve Brezilya kıyılarına (bu yolculuklardan yararlanan Kolomb’dan önce) yaptıkları yolculukların hareket üssü oldu. Afrikada 1471′de yapılan yolculukla Sao Tome ve Annobon (Ano Bom) bulundu ve ekvator aşıldı.
Kendinden önceki krallar gibi, Castilla’nın güçlenmesinden çekinen kral Alfonso V, son yıllarında Henrique IV’ün (öl. 1474) gelecekteki vârisi Castilla’lı Juana ile evlenerek (1455) bu krallıkta söz sahibi olmağa çalıştı. Oğlu Joao II (1481-1495) soyluları sindirmeğe karar vererek Braganza (1483) ve Viseu (1484) düklerini idam ettirdi, keşif seferlerini ve bulunan toprakların işletilmesini teşkilâtlandırdı. Diego de Azembuja Gine’de (bugün Gana) sonraki seferlerin iskelesi haline gelen Sao Jorge de Mina kalesini kurdu (1482). 1482′den sonra Diego Cam, Zaire’ye (Kongo) ve Angola’da Santa Maria burnuna portekizli padroes’ler (topraklara elkonulduğunu gösteren kolonlar) yerleştirdi. Pero da Covilha, Hindistan’a çıktı ve Habeşistan’a gitti, Bartolemau Dias, Fırtınalar burnunu (bugün ümit burnu), Hint okyanusunu buldu (1487). Ama Portekiz kralının gemi vermeyi reddettiği Kolomb, Castilla kralı hesabına yaptığı ilk yolculuktan (1492-1493) dönerek Hindistan’a batı yolundan ulaştığını bildirdi. Joao II, doğu yolunun üstünlüğüne inanmağa devam ettiyse de papa Alexander 1493′te bir fermanla Portekiz’in denizlerde sefer hakkını Cabo Verde adalarının 400 km doğusundan geçen bir hatla sınırladı; ama esrarlı Batı adaları hayalinden vaz geçmeyen Portekiz, sınırı Cabo Verde adasının 1 480 km batısına naklettirdi (Tordesillas antlaşması, 1494). Talihli Manuel I zamanında (1495-1521), Vasco da Gama o tarihe kadar uzakdoğu ticaretini elinde tutan müslüman tacirlerin engellemelerine rağmen Hindistan’a ilk olarak denizden gitmeyi başardı.
Gemi ve toplarının üstünlüğünden yararlanan Portekizliler müslümanların ticaretini iflâs ettirdiler ve birkaç yıl içinde boğazlardaki kaleleri ele geçirerek Hint okyanusuna hâkim oldular: Vasco da Gama Kalküta’yı topa tuttu (1502); Koçin, Cannanore ve Quiloa genel valiliğine tayin edilen Francisco de Almeida, Afrika kıyısında kaleler inşa ettirdi, mısır donanmasını Diu’da batırdı (1508); Albuquerque 1507 -1515 arasında Socatora, Maskat, Goa, Malakka ve Hürmüz’ü ele geçirdi. 1509′da Malakka’ya varan Portekizliler baharatın daha doğudaki Molük adalarından geldiğini öğrenerek 1512′ye doğru orada bir ticaret acentası (Amboina) kurdular. Macellan’ın bütün çabalarına rağmen (1521), takımadaları Zaragoza antlaşmasından sonra Portekiz ele geçirdi (1529). Portekizliler Asya imparatorlukları ve pazarlarının keşfini Siyam, Kamboç, Day Viet ve Çin’e (1514 veya 1517) ayak basarak tamamladılar (Makao’nun Portekiz’e bırakılması 1557) ve Japonya’ya ulaştılar (1557). O tarihten sonra «kıta ve kıtaötesi Portekiz kralı, Afrika’da, Gine senyörü, Habeşistan, İran, Arabistan ticaretinin, fethinin ve seferinin hâkimi» unvanını taşıyan ve Goa’da bir genel valiyle temsil edilen hükümdar bu keşiflerin kârını kendine ayırmayı düşünüyordu; uzak deniz ticaretinin kontrolünü bir rejiye bıraktı: Casa da Guinea; reji 1452-1483 arası Casa da Guinea e Mina adını aldıktan sonra 1499′da Casa da İndia e da Guinea şirketine katıldı. Filolar halinde birleşen gemiler Lizbon’dan Paskalya yortusunda yola çıkıyor ve muson sayesinde eylül ayında Kaliküt, Koçin veya Goa’ya ulaşıyordu; bu limanlardan kalkan başka gemiler, Malakka ve Ternate’ye gidip baharat yüklüyor, sonra da başka gemiler bu baharatı Japonya, Çin ve iran’a götürüyor, o arada da avrupa tekniğinin son buluşlarını (saat, arkebüz, top), Lizbon’da kurulan metalürji sanayiinin ürünlerini o ülkelere taşıyorlardı. Filo geri dönüşte Portekiz kralına asya baharatını, adaların şekerini ve zenci köleler getiriyordu.
Portekiz’in denizler ötesinde kalelerden başka toprakları yoktu. Ama Portekizlilerin faaliyeti sadece ticarî değildi; cizvitlerin misyon faaliyeti ve yerlilerin zorla hıristiyanlaştırılması Uzakdoğu’da birçok hıristiyan topluluğunun kurulmasıyle sonuçlandı ve Çin ile Japonya’nın hıristiyanlaştırılmasını hazırladı; avrupa medeniyeti Portekizliler aracılığıyle Kongo krallığından Japon imparatorluğuna kadar, değişik çevrelere sızdı.
Yolculukların uzunluğu, deniz kazaları, donanmaların yarıya yakınını yok eden türklerin hücumları, asker ve tayfalara ödenen ücretler, gelen ürünlerin Avrupa’da yeniden dağıtımını yapan Anvers’lilerin ve hansalıların istekleri, Portekiz kralının kârını çok azaltıyordu. XVI. yy. başındaki ilk coşkunluk geçtikten sonra Lizbon sarayı Uzakdoğu ile ilgisini gevşetti, Fas’taki topraklarını bırakmağa (Tanca, Septe, Azemmur ve Mazagan dışında) başladı ve daha yakındaki Atlas okyanusuna döndü. Hemen hemen bir portekiz tekeli haline gelen şekerkamışını yetiştirmek için adalar (Madera, Asor, Cabo Verde, Sao Tome adaları) kâfi gelmiyordu; buna karşılık Pedro Alvares Cabral’in 1500′de Portekiz toprağı ilân ettiği «Brezilya ormanı» şekerkamışı tarımı için çok büyük imkânlar sağlayabilecekti. Brezilya’yı fransız korsanlarına kaptırmak istemeyen Joao III’ün emri üzerine Martim Afonso de Sousa, Sao Vicente’den başlayarak ülkeyi sömürgeleştirmeğe koyuldu (1532). Brezilya’daki plantasyonlar Gine’deki, sonra XVI. yy.ın ikinci yarısında Angola’daki köle ticaret acentalarına yeni imkânlar sağladı; köle ticareti yapan tek ülke olan Portekiz, kolonilerini ve İspanyol Amerikası’nı köleyle doldurarak uzakdoğu ticareti için gerekli parayı sağladı. Ekonominin yanı sıra hamle yapan fikir ve sanat hayatı Joao III (1521-1557) zamanında en parlak dönemini yaşadı; papadan, cizvitlerin Portekiz’e yerleşmesi (Evora’da üniversitelerini kurdular) iznini alan kral, Lizbon üniversitesini de Coimbra’ya nakletti (1537). Ressam Nuno Gonçalves’in koruyucusu hümanist Alfonso V (1438-1481) sayesinde kültür, afrika ve asya medeniyetinin etkisiyle gelişti (Manuel üslûbu). Camoes’in Os Lusiadas’ı Vasco da Gama’nın başarılarını dile getirir. Reform’un hemen hemen hiç etkisinde kalmayan fakat büyük bir papaz sıkıntısı çeken din, Cizvitler ve yahudilerle Hıristiyanlığı benimsemek istemeyen müslümanları yakmak isteyen Engizisyon ile hâkimiyetini sürdürüyordu.
ispanya ile birleşme (1580-1640)
öteden beri Castilla’nın genişlemesinden çekinen Portekiz kralları evlenmeler yoluyle iki sülâlenin kendi lehlerine birleşmesini hazırlamışlardı. Ama önce Aviz sülâlesi söndü: hâlâ haçlı seferlerine çıkmayı hayal eden kral Sebastiao (1557-1578), Alkaçar-Quivir’de Faslılar karşısında bozguna uğradıktan sonra ortadan kayboldu. Ailenin son temsilcisi olan halefi kardinal Henrique 1580 ocağında öldü. Crato başpiskoposu dom Antonio’nun hak iddiasına rağmen, portekizli prenseslerin oğlu ve torunu olan ispanya kralı Felipe II’nin ordusu Portekiz’i ele geçirdi ve Felipe II Santarem’de kral ilân edildi. Aslında iki taç sadece tek kralın şahsında birleştiğinden ilhak tam değildi ve Felipe II Portekiz’in hürriyetlerine saygı göstermeğe söz vermişti.
Daha sonra, ispanya’ya kin duyan Portekizliler bu 1580 yılını mutsuzluklarının başlangıcı ve ülkenin gerilemesinin onaylanması saydılar. Gerçekteyse, küçük krallıkta hayat eskisi gibi devam ediyordu; hattâ Portekiz halkı bu birleşme sayesinde ispanyol sömürgelerine sızıyor ve bu sömürgeleri kendi lehine işletebiliyordu. Ne var ki bir süre sonra şartlar değişti: Abbas zamanında İran’ın kalkınması, Hindistan’da moğol imparatorluğunun kurulması ve Japonya’da çoğunluğun yerleşmesi, Portekizlilerin bu ülkelere eskisi gibi söz geçirmelerine imkân bırakmadı. Felipe II, Lizbon baharat pazarını ayaklanan Hollandalılara, düşmanı İngilizlere kapatınca, uzakdoğu yolculuğuna çıkan kuzeyli gemiciler Portekizlilerin yanıbaşına yerleşerek baharat ticareti tekelini Portekizlilere bırakmadılar. Asyalı hükümdarlar, İngilizler ve özellikle Hollandalılar yavaş yavaş uzun bir hat boyunca birbirini takip eden Portekiz acentalarına bir bir elkoymağa başladılar; bununla beraber Portekizlilerin kaybı ancak 1640′tan sonra ispanyol donanmasının himayesi ortadan kalkınca çok büyük oldu. Birleşme döneminde Portekiz’in zararı sadece Doğu’da ancak Molük adalarındaki tekelinin bölüşülmesi, Amboina (1605) ile Hürmüz’ün (1622) kaybı ve Japonya pazarlarının kapatılmasıydı. 1642′ye kadar Makao-Manila-Acapulco-Veracruz-Sevilla yolu sayesinde Uzakdoğu ile ilişkilerini muhafaza edebildi.
Brezilya’nın sömürülmesi ve Portekiz
Hollandalılar Brezilya’ya (1630), Afrika köle acentalıklarına (Sao Tome, Sao Paolo de Luanda) [1641] yerleşince, Portekizliler bu durumun sorumluluğunu İspanya’ya yüklediler. Sonra da Katalonya’da patlak veren isyanı fırsat bilerek ve Fransa başbakanı Richelieu’nün dolaylı desteğinden yararlanarak 1640′ta ayaklandılar, bazı hükümet üyelerini (bu arada Vasconcelos) öldürdüler ve Braganza dükünü Joao IV adiyle (1640-1656) kral ilân ettiler. Hollandalıları önce Afrika’daki ticaret merkezlerinden (1643-1648), sonra Lizbon sarayı lehine ayaklanan Brezilya’dan (1657) çıkarmayı başardılar, buna karşılık Asya’daki birçok mevkii kaybettiler (Malakka [1641], Maskat [1650'ye doğr.]; Tidore [1657]; Koçin [1663]; Seylan [1638-1658].
Portekiz monarşisi Tanca, Azemmur ve Bombay’ı kendisini Hollandalılara karşı koruyan ingilizlere bıraktı. Uzun ve masraflı bir savaştan sonra portekiz soylularının önemli bir kesiminin desteğine rağmen ispanya, yeniden fethetmeyi başaramadığı, hattâ bazen ordularının istilâsı altında kaldığı komşu devletin bağımsızlığını Septe’nin kendine bırakılması karşılığında (Lizbon antlaşması, 1668′-de imzalandı) kabul etmek zorunda kaldı. Portekiz o tarihten sonra ispanyol kültüründen uzaklaştı: castilla-portekiz dillerinin birarada kullanılması ortadan kalktı; önce fransız edebiyatının, sonra fransız felsefesinin etkisi arttı. Tehlikeli bir monarşi buhranı (1667′de Alfonso VI’nın [1656-1683] Asor dağlarına sürülmesi; Pedro II’nin önce naiplik [1667-1683], sonra krallık dönemi [1683-1706]) ve bir Colbert’cilik denemesinden sonra Portekiz, iktisadî bakımdan ingiltere’ye bağlandı: İspanyol veraset savaşı dolayısıyle (Pedro II önce Anjou’lu Philippe, sonra arşidük Kari lehine savaşa müdahale etti ve Madrid’i bir süre işgal altında tuttu [1705]) imzalanan lord Methuen antlaşmasıyle (1703), madera ve porto şarapları ingiliz pazarına ayrıldı; buna karşılık ingiltere, artık sadece tek tip üzüm tarımıyle uğraşacak olan Portekiz’de, yünlü kumaş ve buğdaylarını serbestçe satabilecek ve Brezilya ticaretine iştirak edecekti.
Ayrıca Hindistan’da, Doğu Afrika’da, Zan-zibar’da, Mombasa’da (1698) ticaret acentalarını (1698), Batı Afrika’da bazı adaları (Annabon, Fernando Poo, 1778) terkeden, Fas’ı elden çıkaran (Mazagan, 1769), millî ekonomiyi canlandırmaktan vaz geçen Portekiz monarşisi, Tordesillas antlaşması ile ispanya’ya verilen toprakları terkederek batıya uzanan Amerikan sömürgesini işletmeğe koyuldu. 1696′da Minas Gerais’te bulunan altın (XVIII. yy.da Portekiz’e 983 ton sevkedildi), elmas ticareti (1728′de Diamantina kuruldu) sağlayacağı gelir bakımından, Antiller’in gelişmesiyle Portekiz’in tekelini kaybettiği, ama hâlâ çok sayıda zenci köleye ihtiyaç duyan şeker, tütün ve kakao ticaretinden daha üstündü. Ayrıca Brezilya ispanyol sömürgeleriyle kaçakçılığa dayanan ticaretin sürdürülmesine imkân verdiği için Portekiz rio de la Plata bölgesindeki Sacramento bölgesini elden çıkarmamakta direniyordu. Bu kale sonunda 1778′de, XVIII. yy.da Portekiz’in istemeden sürüklendiği birçok ispanyol-ingiliz savaşından biri sırasında kaybedildi.
Joao V’in (1706-1750) oğlu Jose (1750-1797), 1770′te Pombal markiliğine yükseltilecek olan Carvalho e Melo’yu hükümetin başına getirdi. Sert bir polis rejimini uygulayan ve bir çeşit aydın zorbalık denemesine girişen Pombal, Kilisenin Portekiz üstündeki hâkimiyetini azalttı; derebeylerini sindirdi ve cizvitleri uzaklaştırdı, manastırları kapattı; Lizbon’un 1755 depreminden sonra yeniden kurulmasını sağlayan Brezilya’nın altını, Lizbon ile Brezilya arasında nakliyat yapan imtiyazlı şirketlerin kalkınması, Alto Duero Şarap şirketinin, dokuma sanayiinin v.b. kalkınmasına harcandı. Ama Pombal, Portekiz’i iktisadî bağımsızlığa kavuşturmayı başaramadı. Jose’nin kızı ve vârisi Maria I’in (1777-1816) tahta çıkar çıkmaz bakanı görevinden almasıyle birlikte reform anlayışı ve Fransa’nın edebî etkisi ortadan kalktı; 1792′de bunayan kraliçenin yerine oğlu (sonradan Joao VI adım aldı) geçti. Portekiz 1793′te Devrim Fransası’na savaş açtı.
Fransızların bütün ısrarlarına rağmen, ispanya, ingiliz ticaretinin üssü olduğu için, Portekiz’i işgale yanaşmadı. Bunun üzerine 1807′de fransız generali Junot, Lizbon’a girdi. O arada kral ailesi bir gemiyle Rio de Janeiro’ya kaçmıştı. Portekizliler mayıs-haziran 1808′de fransız işgalcilere karşı ayaklandılar. Portekiz’e ayak basan Wellesley (1 ağustos 1808), Junot’yu Sintra’da teslim aldı (30 ağustos 1808). Kadrosu ingiliz subaylarla takviye edilen portekiz ordusu güçlü Torres Vedras tabyalarının arkasında Fransa’ya karşı savaşa karıştı. Soult (1809) ve Massena’nın (1810-1811) hücumlarının başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, Portekiz Fransızlardan kesinlikle kurtuldu.
Portekiz’in gerilemesi
Bir krallık haline getirilen Brezilya’da kalmayı tercih eden Joao VI (1816-1826), Portekiz hükümetinin yönetimini naibe ve ordu kumandanı general Beresford’a bıraktı, ispanya’yı örnek alan Porto’da bir askerî ayaklanma mutlakıyetçi rejimi devirdi (ağustos 1820). 1821′de toplanan cortes’ler, Engizisyon’a son verdiler ve kralın ülkeye dönmesini istediler. Lizbon’a dönen ve liberal bir anayasa çıkaran (eylül 1822) Joao VI, liberallerin oyuncağı oldu. Cortes’lerin beceriksiz tutumundan yararlanan Joao VI’nın oğlu Pedro kendini Brezilya kralı ilân etti. Joao VI’nın ikinci oğlu Miguel, mutlakıyet idaresinin yeniden kurulmasında babasına yardımcı oldu; ama Joao VI, Canning’in öğüdü üzerine elde ettiği zaferden yararlanmağa kalkışmadı ve 1825′te Brezilya’nın bağımsızlığını kabul etti. Hükümdar ölünce, Brezilya kralı Pedro I (Portekiz kralı Pedro IV), yedi yaşındaki kızı Maria II’yi kraliçe ilân ederek dayısı Miguel’e nişanladı; sonra 1826 Anayasasıyle Portekiz’e iki meclisli bir rejim tanıdı. Canning’in himaye ettiği genç kraliçeyi uzaklaştıran (1828) Miguel, kendini kral ilân etti ve korkunç bir baskı rejimi kurdu, ama 1830 Devriminde taraftarlarının desteğini kaybetti. Pedro I, Brezilya’dan ayrıldı (1831), Miguel’e karşı ayaklanan Asor adalarına gitti, sonra Porto’ya geçti (1832); Lizbon’a dönünce (1833), Dörtlü ittifaka Miguel’in kovulmasını kabul ettirdi; Miguel, Evora Monte’de teslim oldu (1834). 1826 Anayasası yeniden yürürlüğe kondu, dinî tarikatlar kaldırıldı, siyasî hayat iki rakip parti etrafında düzenlendi: bir yanda ılımlı anayasacılar; öte yanda da 1822 Anayasasının uygulanmasını isteyen eylülcüler. Kamuoyu meseleyle ilgilenmeyince her grubun kendi tarafına çekmeğe çalıştığı ordu sık sık ayaklanmağa başladı, birçok hükümet darbesine yol açan siyasî çatışmayı yalnız ingiliz etkisi yumuşatabiliyordu. 1852′de çok az vergi verenlere de seçmenlik hakkı tanıyan tek dereceli bir seçim sisteminin kabul edilmesi Portekiz’de seçmenlerin sayısını yüzde 25′e yükseltti; oysa ülke halkının yüzde 80′i okuma yazma bilmiyordu. Parlamento rejimi bir gösterişten ibaretti: seçimleri, krallığı destekleyen ve yönetici sınıfları (yüksek din adamları, subaylar, büyük mülk sahipleri) hoşnut etmek zorunda olan hükümet hazırlıyordu.
Kamu yatırımlarının kötü yönetilmesi iktisadî gelişmeyi yavaşlattı. Kral Pedro V (1853-1861) ve Luis zamanında (1861-1869), birkaç reform yapıldı: kilise mallarının satışa çıkarılması; sömürgelerde köleliğin kaldırılması; Medenî kanunun kabulü (1867). Kamuoyu bütçeyi büyük ölçüde aksatmasına rağmen sömürgelere bağlı kaldı. Lizbon Coğrafya derneği, hükümeti Afrika’nın bölünmesinde Portekiz’in haklarını savunmağa davet etti. Serpa Pinto gibi değerli subaylar 1877′den sonra Angola ile Mozambik arasındaki bölgeleri keşfe çıktılar. Ama Portekiz, Leopoldo II’nin Kongo’da giriştiği harekâtla karşılaştı ve Berlin kongresinden de (1885) ancak sağ kıyıdaki iki kasabayı koparabildi. Bunun ardından Kap’tan Kahire’ye kadar ingiltere’ye bağlı bir hat kurmak isteyen Cecil Rhodes’un teşebbüsleri başladı ve Nyassa’daki bir isyan dolayısıyle İngiltere’nin verdiği ültimatom karşısında Portekiz, Afrika’daki iki sömürgesini birbirine bağlamaktan vaz geçmek zorunda kaldı (1891). Carlos I zamanında (1889-1908), monarşi bütçe sıkıntılarını artıran ve cumhuriyetçi propagandayı kolaylaştıran israfıyle halkın gözünden düştü. Memleketin geri kalmışlığı soyut ve kişisel siyasî ihtirasları daha da kamçılıyordu. Joao Franco’nun bir diktatörlük kurmasına (1906-1908) ses çıkarmayan kral, büyük oğlu ile birlikte sokak ortasında vuruldu. İkinci oğlu Manuel II (1908 -1910), otoriter rejimden vaz geçti ve bir hükümet darbesiyle devrildi; darbe, cumhuriyetçilerin işine yarayan papaz düşmanlığının patlak vermesine yol açtı; 4 ekim 1910′da ayaklanan cumhuriyetçiler 5 ekimde cumhuriyeti ilân ettiler. Devrimci eğilimli sendikalar ve çoğunluktaki kralcılar arasında sıkışıp kalan ve kamuoyu tarafından pek desteklenmeyen aydın cumhuriyetçiler kısa süre sonra otoriter metotlara başvurmak zorunda kaldılar. Bir kurucu meclis, tarikatları dağıttı, kilise ile devlet arasındaki bağları kopardı, askerlik yoklaması ve laik mecburî eğitim sistemlerini koydu, grev hakkını tanıdı. Tam mâ-nâsıyle demokratik olan 1911 Anayasası işleyemez hale gelmişti; kralcı ayaklanmalar (özellikle Porto’da 1919), askerî şiddet tedbirlerinin yanı sıra hükümet istikrarsızlığı, 1919-1926 arası 20 kadar ayaklanmaya ve 40 kadar hükümet değişikliğine yol açtı. Birinci Dünya savaşı sırasında, 1914 eylülünde portekiz sömürgelerine hücum eden Almanya 9 mart 1916′da Portekiz’e savaş ilân etti. Savaş sırasında, müttefiklerin safında yer alması Portekiz’e küçük Kionga idare bölümünden başka bir şey kazandırmadı.
Birlikçi korporatif cumhuriyet
1926 Mayısında general Gomes da Costa, Braga garnizonunu ayaklandırarak parlamento rejimini devirdi; kısa süre sonra Go-mes’in ayağını kaydıran general Oscar Car-mona, 1928 nisanında cumhurbaşkanı seçildikten sonra, ölümüne kadar (1951′de) yedi yılda bir sürekli olarak tekrar seçildi. 1928′de başkan Carmona’nın maliye bakanlığına getirdiği profesör Salazar 1932′de meclis başkanı oldu.
Salazar, anayasası 1933′te yürürlüğe giren yeni rejimin en kuvvetli adamıydı. Millî İş kanunu (1933) işçileri millî sendikalara yazılmağa zorladı; işverenler gremıVlara (korporasyonlar) bağlandı. 1934′te grev yasaklandı. Para meseleleri uzmanı olan Salazar, bütün gücünü bütçeyi dengeleştirmeğe harcadı ve 1928′de bunu başardı. Portekiz ile Vatikan’ı barıştıran yeni devlet, dış siyasette ölçülü davranmağa dikkat etti. İspanya iç savaşında Franco’dan yana olduğunu belirtti, İkinci Dünya savaşının başında tarafsız kaldı, sonra da Büyük Britanya (1943) ve A.B.D.’nin (1944), Atlas okyanusunu denetlemek için Asor adalarından yararlanmalarına izin verdi. Savaş sonrasında huzursuzluk arttı. 1949′da hükümet serbest seçimlerin yapılacağını ilân etti, ama Carmona’ya karşı çıkarılan kukla bir aday önce büyük bir faaliyet gösterdi, fakat kampanyasının baltalandığını ileri sürerek seçimden önce çekildi. Aynı olay 1951′de, ölen Carmona’nın yerine general Francisco Higino Craveiro Lopes geçince tekrarlandı; resmî aday amiral Americo Tomas’m seçildiği 1958 seçimlerinde muhalefet adayı general Humberto Delgado oyların yüzde 25′ini topladı. Delgado 1959 ocağında Brezilya konsolosluğuna sığındı, sonra yurt dışına kaçtı. Porto piskoposu A. Ferreira Gomes’in Portekiz’e dönmesi yasaklandı (şubat 1960). O tarihte Delgado ile ilişki kuran yüzbaşı Galvao’nun Santa Maria gemisine elkoyması bütün dünyanın dikkatini Portekiz rejimine çekti. 13 Nisan 1961′de Salazar üç bakanın istifa ettiğini ve kurmay başkanı ile iki askerî bölge kumandanının görevlerinden alındığını açıkladı. 1 Ocak 1962′de Beja’da patlak veren bir ayaklanma hemen bastırıldı; 1962 mayısında yeni ayaklanmalar oldu.
Çok geniş sömürgeleri olan Portekiz bu yönde de güçlüklerle karşılaştı. Hindistan, Portekiz sömürgelerinin (Goa, Diu. Damao) kendisine iadesi için görüşme teklifinde bulundu, fakat Portekiz bu teklifi resmen reddetti (1953); 1955′te iki ülke arasında diplomatik ilişkiler kesildi. 17 Aralık 1961′de hint birlikleri Portekiz sömürgelerini işgal ettiler; direnme kısa süre içinde kesildi. 1955′ten beri Birleşmiş Milletler teşkilâtı üyesi olan Portekiz, 1961 şubatında ayaklanmalar olan Angola konusunda milletlerarası kurulun kendisine karşı karar almasını önleyemedi. Bugünkü siyasetin başlıca özelliği denizaşırı bölgelerdeki (Angola ve özellikle Mozambik) bağımsızlık hareketlerine karşı, Portekiz hükümetinin tutumunun sertleşmesidir. Bütçenin yüzde 40′ı, millî savunmaya ayrılır, öte yandan askerlik hizmeti süresi on sekiz aydan dört yıla çıkarılmıştır ve gençlerin yurt dışına göçmesi kontrola bağlıdır. Birleşmiş Milletler teşkilâtının Güvenlik konseyi portekiz sömürgelerinin kendi kaderlerini kendileri tayin etme hakkı üstünde dururken, Lizbon bu sömürgelerin birer «denizaşırı il» olduğu için doğrudan doğruya kendi yargı sistemine bağlı olduğunu savunmaktadır. Bu tutum afrika devletlerinin çoğunu Portekiz aleyhine çevirdi.
içte, Salazar hükümeti korporasyoncu ve^ birlikçidir; özellikle her türlü komünist veya ilerici harekete karşı bir siyaset güder. Başkanlık seçimleri 25 temmuz 1965′te yapıldı. Tek aday bir önceki dönemin başkanı ve Uniao Nacional’in adayı amiral Americo Tomas idi. 13 Karşı oy ve 16 çekimser oya karşı 556 oyla yedi yıl için tekrar seçildi. Portekiz Millî Kurtuluş cephesi başkanı Humberto Delgado’nun öldürülmesi, siyasî atmosferi gerginleştirdi, öte yandan yeni Millet meclisi seçimleri (130 üye) yaklaşıyordu. Hıristiyan demokratların desteksizlik yüzünden seçim mücadelesine katılmaktan vaz geçmesine karşılık, başlıca muhalefet partisi olan Demokratik ve Sosyal Eylem partisi aday göstermeğe karar verdi. Ama hükümete seçim süresi boyunca basın sansürünün kaldırılmasını kabul ettiremeyince adaylarını çekti (18 ekim). 7 Kasımda 130 milletvekili tek listeden (Uniao Nacional adayları) seçildi; halkın yüzde 25′i sandık başına gitmedi. 28 Mayıs 1966′da başkan Salazar, hükümetten ayrılmama kararını açıkladı.
• Sel felâketi. 26 Kasım 1967′de Lizbon dolaylan büyük bir sel felâketine uğradı. 1775 Yılındaki depremden bu yana Portekiz’in uğradığı en büyük tabiî felâket sayılan sellerde 464 kişi öldü, binlerce insan da evsiz kaldı. Şiddetli yağmurların Tajo nehri ve kollarını taşırması sebebiyle meydana gelen sellerden en çok zarar gören bölge Lizbon’un 29 km kuzeyindeki Quintas köyü oldu.
• Salazar’ın hastalanması. 1932 Yılından beri başbakan olan Dr. Salazar, 6 eylül 1968′de beyinde bir kan pıhtılaşması sebebiyle hastahaneye kaldırıldı. O yaz Estoril’deki yazlık evinde koltuktan düşerek başını şiddetle yere çarpmış olan Salazar, bir süreden beri şiddetli baş ağrılarından rahatsızdı. Lizbon’daki Kızılhaç hastahanesinde bir ameliyat geçirdikten sonra sağlık durumu iyileşirken, 16 eylülde bir beyin kanamasıyle komaya girdi.
Salazar’ın komaya girmesi, Portekiz’de bir anayasa krizine sebep oldu. Portekiz anayasası başbakanın ancak ölüm, istifa veya azledilme halinde yenilenebileceği konusunda emredici bir hüküm taşıdığından, Salazar’m işbaşından uzaklaştırılması önemli bir mesele haline gelmişti. 13 Kişilik Devlet konseyi cumhurbaşkanı amiral Tomas’ın başkanlığında toplanarak durumu görüştü. Bu arada hastahaneden, Dr. Salazar’ın yarı felçli durumda bulunduğu ve şuuruna hemen de hiç malik olmadığı açıklandı. Ülkenin daha uzun bir süre başbakansız kalmaması gerekçesiyle amiral Tomas, asker ve sivil liderlerle yaptığı müzakerelerden sonra, anayasal yetkilerini kullanarak Dr. Salazar’ı görevden azletmek zorunda kaldığını açıkladı. Amiral Tomas, başbakanlığa prof. Marcelo Jose Das Neves Caetano’yu tayin ettiğini bildirdi. Prof. Caetano başkanlığında kurulan yeni hükümetin, Dr. Salazar yönetimine göre daha liberal bir siyaset güdeceği intibaını veren ilk kararlarından biri, muhalefet lideri Dr. Mario Soares’in serbest bırakılması oldu. Sosyalist ve demokrat muhalefetin lideri general Delgado’nun esrarengiz şartlar altında öldürülmesinden sonra, onun en yakın arkadaşı ve avukatı olan Dr. Soares, 15 mart 1968′de, kendisine hiç bir suç isnat edilmeden, bizzat Dr. Salazar’ın emriyle tutuklanmış ve Sao Tome adasına sürgüne gönderilmişti.
Yeni hükümet bir yıl sonra, 26 ekim 1969′-da Millet meclisi seçimlerinin yapılmasına da karar verdi. 1968′in yaz aylarında muhalefet, hükümetin izin verdiği ölçüde, faaliyet gösterdi.
16-18 Mayıs 1968′de Avei-ro’da toplanan İkinci Cumhuriyetçi kongre (ilki 1957′de) bir beyanname kabul etti. Sosyalistlerden ilerici katoliklere kadar demokrat muhalefete mensup çeşitli grupları temsil eden İkinci Cumhuriyetçi kongrenin beyannamesinde hükümetten, söz ve düşünce hürriyetinin tanınması, bütün siyasî mahkûmların affedilmesi, siyasî görüşlerinden dolayı işten atılanların görevlerine iadesi, toplanma hürriyetinin tanınması ve milletin temsilcilerini serbestçe seçebilmesini sağlayacak bir seçim kanununun hazırlanması istendi.
Vaat edilen tarihte yapılan Millet meclisi seçimlerini Dr. Caetano’nun iktidar partisi olan Uniao Nacional partisi, meclisteki 130 sandalyenin hepsini almak suretiyle kazandı. 1 Aralık 1969′da toplanan yeni meclisi açış konuşmasında devlet başkanı amiral Tomas, anayasanın değiştirilmesinin söz konusu olmadığını söyledi. Böylece hükümetin, muhalefet tarafından öne sürülen istekleri olumsuz karşıladığı belirtilmiş oluyordu.
• Salazar’ın ölümü ve son gelişmeler. Portekiz eski başbakanı Dr. Antonio De Oliviera Salazar, 16 eylül 1968′den beri komada bulunduğu hastahanede öldü (27 temmuz 1970). Salazar’ın cenazesi Lizbon’da XV. yy.dan kalma Sao Jeronimo manastırında katafalka kondu; 30 temmuzda da doğduğu köy olan Santa Comba Dao’ya gömüldü.
1970 Ağustosunda hükümet muhalefete karşı yeniden sert bir tavır aldı. 1968′de Sao Tome adasındaki sürgünlük cezası kaldırılan Dr. Mario Soares, Avrupa ve A.B.D.’ye yaptığı geziler sırasında hükümeti tenkit ettiği gerekçesiyle, ülkeyi terk etmek veya tevkif edilmek şıklarından birini seçmek zorunda bırakıldı. Buna karşılık bir süre sonra hükümet, anayasayı değiştiren bazı
önemli kanunlar çıkardı. Bunlardan biri, basın hürriyetinin kısıtlanması devam etmekle birlikte sansürün kaldırılmasıyle ilgiliydi, öte yandan 1971 ekiminde hükümet Ekonomik ve Sosyal Kalkınma cemiyeti adiyle kurulan cemiyetin faaliyet göstermesine izin verdi.
Bir muhalefet partisinin çekirdeğini meydana getirecek şekilde kurulmuş olan bu cemiyete izin verilmesi, hükümet siyasetinde yeni bir yumuşama belirtisi olarak yorumlandı.
1971 Sonu Portekiz’de meşru muhalefet imkânlarını araştıran demokrat aydın gruplarının dışında, silâhlı gerilla faaliyeti gösteren gruplar türedi. «Silâhlı Devrimci Eylem» adını taşıyan bu gizli teşkilât, Lizbon Merkez postahanesini bombalama, Lük-semburg’daki Portekiz büyükelçiliğini basarak pasaport ve resmî mühürleri çalma, Angola’ya silâh götüren gemi kargosunu tahrip gibi çeşitli tedhişçi faaliyete girişti. Bu gizli tedhiş teşkilâtı, amacının ülkedeki faşist diktatörlüğü devirmek, Angola ve Portekiz’in denizaşırı topraklarında yürütülen sömürgeci savaşa ve ülkedeki emperyalist hâkimiyete son vermek olduğunu belirtti; hükümet, olağanüstü durum ilân etti.
Osmanlı – Portekiz ilişkileri
XV. yy.ın ikinci yansında Memlûk sultanlığı, Mısır ve Suriye yoluyle Batı’ya gönderilen hint mallarından alınan vergileri ağırlaştırdı, yeni liman vergileri koydu, Portekiz’in ticaret hayatı bu yüzden büyük bir buhranla karşılaştı. Transit vergilerinin ağırlığı Portekizlileri Hindistan’a giden yeni bir deniz yolu arama zorunda bıraktı. Portekiz denizcisi Vasco da Gama, arap denizcisi İbni Macid’in kılavuzluğuyle Hindistan’a giden denizyolunu buldu (1497). Portekizliler, Hindistan kıyılarına yerleştiler. Böylece, Memlûk sultanlığı, en önemli gelir kaynağından yoksun kaldı.
Portekizlilerin yeni hindistan donanması kumandanı Afonso Albuquerque, Maskat ve Horfe-kân’a saldırarak Hürmüz’ü aldı ve Fars körfezini kapattı. Portekiz kralı Manuel, Hindistan’daki müslümanlara baskı yapmağa başladı. Ticaret gemilerine güçlükler çıkardı. Bunun üzerine Kızıldeniz’deki Moha, Cidde, Kuseyr limanlarıyle ticarî ilişkileri olan Gucerat ve Kambay gibi hükümetler, Mısır Memlûk sultanından yardım istemek için Kahire’ye elçiler gönderdiler. Memlûk sultanı Kansu Gavri de, Mekke’nin limanı sayılan Benderi Cidde’yi sur ve burçlarla sağlamlaştırdı; müslümanların koruyucusu olarak deniz kumandanı Emîr Hüseyin ve magrıplı Hoca Nureddin emrinde bulunan bir memlûk donanmasını Portekizliler üstüne gönderdi. Gucerat’taki Diu valisi Melik İyaz’ın kürekli gemilerden kurulu donanmasıyle birleşen memlûk donanması, Albuquerque’in oğlu Lorenzo kumandasındaki portekiz donanmasını 1508′de Hindistan’ın Şaul limanında yendi; fakat hemen harekete geçen genel vali Albuquerque, 1509′da Diu limanında yatan memlûklu donanmasına baskın yaptı; Melik lyas savaştan çekildiği için onları yenilgiye uğrattı. Kuvvetli bir portekiz donanması Benderi Aden’i tehdit etmeğe başladı. Süveyş’te güçlü bir donanma kurmanın gereğine inanan Kansu Gavri, osmanlı padişahı Bayezid II’ye başvurarak ondan anadölu leventlerini Memlûk sultanlığının yardımına göndermesini, kereste, demîr, halat gibi gemi yapımı için gerekli malzeme ile top, barut gibi ateşli silâhlar istedi. Bayezid II yardım kafilesini yola çıkardı. Bu kafile Alaiye (Alanya) yöresinde Rodos (Saint – Jean de Hospitalier) şövalyelerinin baskınına uğradı; fakat anadölu leventleri Süveyş’e gitmeyi başardılar. Memlûklu yazarı ibni iyas, Selman Reis kumandasında Süveyş’e giden 1000 denizci türk ve Portekizlilere karşı girişilen hazırlıklar hakkında bilgi verir. Benderi Cidde beyi Emîr Hüseyin ve türk denizcilerinin çabalarıyle 20 gemilik bir donanma kuran Selman Reis, 1515′te Portekizlilere karşı sefere çıktı. Bu seferde yenilen Selman Reis ile Emîr Hüseyin, ertesi yıl 22 gurâb ve iki kalyondan kurulu bir donanma ile Benderi Aden’i kuşattılar, fakat başarı kazanamadılar ve Benderi Cidde’ye döndüler; gemilerinden bir kısmı Süveyş’e gönderildi. Bu sırada Mısır’ın Yavuz Sultan Selim tarafından alındığını Öğrenen Selman Reis, bu durumdan yararlanarak Benderi Cidde’ye saldıran Lopo Soares de Albergaria kumandasındaki portekiz donanmasını yenilgiye uğrattı. Sonra Kahire’ye giderek, burada bulunan Yavuz’un hizmetine girdi. Yavuz’un ölümünden sonra Benderi Cidde sancakbeyi Hüseyin el -Turkî ile birlikte Yemen’e gitti. Zebid’i ele geçirdikten sonra Kahire’de bulunan Makbul İbrahim Paşanın yanına gitti ve ona Hint seferinin yararlı olacağını bildirerek Hindistan’ın bellibaşlı merkezleriyle portekiz kuvvetlerinin durumunu gösteren bir lâyiha verdi.
Doğu ticaretinin önemiyle Osmanlı devletine sağladığı çıkarları değerlendiren İbrahim Paşa, bu lâyiha üzerine, eski memlûk donanmasının düzenlenmesi görevini Selman Reis’e verdi. Selman Reis denizci Hayreddin Beyle birlikte baharat ticaretinin merkezi olan Yemen’i aldı (1527). Osmanlılar böylece, Portekizlilerin Kızıldeniz’de ticaret merkezleri kurma çabalarını önlediler. 1524 Tarihli Mısır kanunnamesinden anlaşıldığına göre, baharat ticareti Osmanlılar çıkarına gelişiyordu. Ancak Selman Reis’in Hayreddin Bey tarafından öldürülmesi, bu çalışmayı aksattı; yeğeni Bayramoğlu Mustafa, Hayreddin Beyi öldürerek kendisine bağlı türk denizcileriyle birlikte Gucerat hükümetinin (hint kaynaklarına göre Rumî Nasır Han) hizmetine girdi ve Diu kalesinin Portekizlilere karşı savunulmasında başarı sağladı (1531).
• Hint seferi. Gucerat hükümdarı Bahadır Şah, 1535′te Delhi sultanı Hümayun Şah ile yaptığı savaşta yenilerek Diu kalesine sığındı. Hümayun Şaha karşı Goa’daki Portekiz valisiyle anlaştı. Portekizliler de Diu limanına hâkim tepede bir kale yaptırarak limanı denetimleri altına aldılar. Bunun üzerine hatasını anlayan Bahadır Şah, Portekizlileri Diu’dan çıkarmak amacıyle Kanunî Sultan Süleyman’a başvurdu ve bir ihtiyat tedbiri olmak üzere de hazinelerini Mekke’de güven altına aldırdı. Kanunî de Hindistan ile Akdeniz arasındaki güvenliği sağlamak amacıyle, doğu ticaretini ellerinde bulunduran ve Kızıldeniz’de serbestçe dolaşan Portekizlilere karşı harekete karar verdi. Doğu müslümanlarının koruyucusu olarak Mısır valisi Hadım Süleyman Paşaya Süveyş’te cenovalı mühendisler yönetiminde bir donanma yaptırmasını emretti. Bu hazırlık arasında Bahadır Şahın öldürüldüğü öğrenilince Mekke’de bulunan hazinesi İstanbul’a gönderildi. Mısır valisi Hadım Süleyman Paşa, 13 haziran 1538′de 20 000 kişi ve 74 gemiden meydana gelen bir donanma ile Süveyş’ten yola çıktı. Kameran ve Babülmendeb’i geçerek Benderi Aden ö-nüne geldi; Portekizliler ile işbirliği yapan Âmir bin Davud’u astırdıktan sonra 4 eylül 1538′de Gucerat kıyılarına geldi. Gokalat (Benderi Türk) ve Kat adlarındaki iki kaleyi alarak eylül başlarında Diu kalesini kuşattı. 20 Gün süren kuşatma sırasında, Portekizliler bütün güçleriyle karşı koydular; osmanlı ordusunda kıtlık çıktı. Yeni Gucerat hükümdarı Mahmud III’ün Portekizliler tarafını tutarak Osmanlılara yiyecek sağlamaması, sıkıntının artmasına yol açtı. Asker, gemilerine çekildi. Bunun üzerine Hadım Süleyman Paşa kuşatmayı kaldırarak Yemen’e döndü. Ertesi yıl bir portekiz filosu, Kızıldeniz’e girdi ve Süveyş’e kadar ilerledi; fakat Osmanlıların karşı koyması ü-zerineı geri dönmek zorunda kaldı. Bundan sonra, Hindistan hedef tutularak, Portekizlilere karşı girişilen deniz seferleri, Batı’daki önemli olaylar yüzünden başarısızlıkla sonuçlandı. Kitabı Bahriye yazarı ünlü denizci Pirî Reis’in 1552′de bir donanma ile Süveyş’ten hareket ederek önce Benderi Aden’i, sonra da Hürmüz kalesini Portekizlilerden almak üzere giriştiği hazırlık, Basra beylerbeyi Kubad Paşanın olumsuz tutumu yüzünden sonuç vermedi. Pirî Reis, üç gemiyle Süveyş’e kaçmak zorunda kaldı; merkezden gelen emir üzerine Mısır valisi tarafından öldürüldü (1552). Ertesi yıl Pirî Reis’in yerine hint donanması kumandanlığına getirilen Murad Reis de, Hürmüz boğazı yakınlarında Portekizlilerle yaptığı deniz savaşında yenilince Basra’ya çekildi (1553). Hint seferiyle görevlendirilen galatah kâtip Şeydi Ali Reis, 1554′te, 15 kadırgadan kurulu bir donanmayı Süveyş’e getirmek üzere harekete geçti; fakat 9 ağustosta Hcrfekân ve 25 ağustosta Maskat önünde portekiz donanma siyle yaptığı deniz savaşlarında yenildi; savaştan kalan kadırgalarla yoluna devam ederken fırtınaya tutuldu. Gucerat kıyılarına sürüklendi ve Demen limanı önüne geldiği sırada kadırgalarından üç tanesi karaya oturdu; geri kalan 6 kadırgayı Surat limanına götüren Şeydi Ali Reis, tayfalarından isteyenleri Gucerat hükümeti hizmetine girmekte serbest bırakarak, onunla birlikte gelen 50 kişiyle karadan yola çıktı ve dört yıllık bir yolculuktan sonra Türkiye’ye döndü (mayıs 1557). 1559′da Lahsa beylerbeyi Mustafa Paşanın Bahreyn adasına yaptığı bir sefer de, Portekizlilerin işe karışmaları yüzünden, başarısızlığa uğradı.
Osmanlı devleti, asya müslüman devletlerine karşı takip ettiği siyasete uygun olarak Portekizlilere karşı yardım isteyenlerin yanında yer aldı. Kanunî devrinde Osmanlı devletinden yardım isteyen Sumatra’daki Açe hükümdarı Sultan Alâeddin’i desteklemek amacıyle İskenderiye kaptanı Kurdoğlu Hızır Bey kumandasında top ve tüfek gibi ateşli silâhlarla dolu 19 kadırgadan kurulu bir osmanlı donaması 1569′da Sumatra’ya gönderildi. Donanma ile giden türk topçu ustaları, Sumatralılara top dökmesini ve Portekizlilere karşı savaşma kurallarını öğrettiler. Bunların bir kısmı yerlilerle evlenerek Sumatra’da kaldı. Bu arada Portekizlilere karşı girişilen seferlerde uğranılan yenilgilerin sebeplerini araştıran Osmanlı devleti, Kızıldeniz’e uygun gemiler yaptırdı ve Akdeniz donamasının bu denize geçirilmesini sağlamak için Süveyş kanalının açılması görüşü üstünde durdu. Kanal için bir plan hazırlandı; fakat bu plan bir musevî tarafından çalınarak ispanya’ya kaçırıldı.
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ TARİH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTEKİZ HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME
Tarih 05 Haziran 2009
PORTEKİZ HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME
Kişi başına millî gelirin 1952′den beri artmasına karşılık (yıllara göre yüzde 1-6), Portekizlilerin hayat seviyesi kişi başına yılda 300 dolarla (1965) Avrupa’nın en düşüklerinden biridir;
Yunanlılarınkiyle eşit, İspanyollarınkinden biraz yüksek, Fransız-larınkinden 3-4 defa az. Otuz yıldan beri olağanüstü bir para istikrarından yararlanan Portekiz, önemli bir döviz rezervine sahiptir; bunun sonucu olarak kamu hizmetleri seviyesi, özellikle hastahane ve okullar alanında tartışılmaz bir şekilde yükseldi; çeşitli alanlarda (şehircilik, mesken, elektrik ve inşaat, gemi yapımı) gelişmeler oldu. Bununla beraber, bu başarılar iktisadî gelişmenin yavaşlığını gizleyemez. Portekiz ekonomisinin iki temel özelliği, gelirlerdeki büyük eşitsizlik ve ülkenin güney ile kuzeyi arasındaki dengesizliktir. Gerçekten de Portekiz’de orta köylü sınıfı yoktur. Hiç yatırım yapmayan büyük mülk sahiplerinin yanı sıra, yılın bir kısmında iş bulamayan ve hayat şartları çok kötü olan bir tarım proletaryası vardır.
Ama kırlarda işçi sayısının hızla artması ve nüfut fazlalığının büyük kısmını temsil etmesi (yılda yaklş. 100 000 kişi, yani yüzde 1-2), bu fazlalığın yarısından çoğunun göç etmesine rağmen oldukça ciddî bir meseleye yol açmıştır. Tam işsizlik düşüktür, ama tarım işçilerinin eksik istihdamı önemlidir ve iş prodüktivitesinin düşüklüğüne eklenir. Kuzeydeki aşırı kalabalık bölgelerle, güneydeki büyük toprak bölgeleri arasındaki eşitsizliği yumuşatabilecek gibi görünen toprak reformu bugüne kadaı parça parça çözümlenebilen ciddî bir meseledir. Sanayi gelişmesi hammadde ve sermaye eksikliğinin sıkıntısını çeker ve ülkenin iç iktisadî yapısına bağlı bazı engellerle karşılaşır: satın alma gücünün düşüklüğü yüzünden daha da artan iç pazar darlığı; yatırımdan çok tasarruf ve spekülasyon eğilimi fazlalığının ortaya koyduğu iktisadî teşebbüs anlayışının fazla gelişmemiş olması; kısa vadeli krediye ağırlık veren bir bankacılık sisteminin kötü işlemesi; aşırı uzmanlaşmış dış ticaretin nazikliği, öte yandan işçilerin teknik yetişmesini sağlama ihtiyacı ve okuryazar olmamaya karşı savaş da (7 yaşından büyük olanların yüzde 40′ı okuma yazma bilmez) hızla çözülmesi gereken meselelerdir.
• Son durum. İkinci plan (1959-1964) döneminde ve geçici değerlendirme planının (1965-1967) başlangıcında, özellikle 1959-1965 arasında iktisadî durum hızla gelişti
(millî üretim artışının yıllık oranı yüzde 7′ye ulaştı); bununla birlikte 1965′in son aylarında gelişme yavaşladı (1966′da yüzde 5′ten az), iktisadî kalkınma sanayi kesiminin gelişmesine bağlıydı; iç üretim oluşması payı 1960′ta yüzde 40 iken 1965′te yüzde 45′e yükselen toplam sanayi üretimi, 1960-1966 arası yüzde 50 arttı. Temel metalürji ve imalât metalürjisi en hızlı gelişen dallardır. Sanayide 1960′tan beri en büyük kuruluş, 1966′da 300 000 ton kadar çelik üreten Lizbon yakınındaki Seixal demir-çelik tesisidir. Elektrik üretimi 1960-1966 arası 3,2′den 5,6 tW/saate yükseldi. Kalay ve tungsten yetersizliği, kömür, linyit ve demir çıkarımının gelişmemesi, maden sanayiinde gerilemeye yol açtı. Hâlâ faal nüfusun yüzde 35′ini istihdam eden, ama 1965′teki iç üretiminin ancak beşte, birini karşılayabilen tarım kesiminde gelişme yavaştır. Yalnız üzüm üretimi bugüne kadar görülmemiş ölçüde artarak 1962′de 15 Mhl’yi, 1965′te 14,5 Mhl’yi aştı. Alentejo’da sulama işlerine devam edilmektedir.
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTEKİZ COĞRAFYA
Tarih 05 Haziran 2009
PORTEKİZ COĞRAFYA
Fizikî coğrafya
• Yüzey şekilleri. Portekiz’in yüzey şekilleri Iber mesetası tabanının kenarından meydana gelir; bu taban Tajo’nun iki kıyısında çok farklıdır. Irmağın güneyindeki tekdüze Alentojo ovalarının yükseltisi 400 m’yi hiç geçmez. Bu ovalar ispanyol Est-remadurası peneplenini batıya doğru devam ettirir ve ağır ağır, Atlas okyanusu kenarındaki alçak kıyılar yönünde, üçüncü zaman toprak dalgasının altına süzülür. Bu bölgeler ancak çok yüksek olmayan fay sarplıkları (Vigueira ve Ossa serraları) ve kenarlarında yükselen bazı kalıntı şekilleriyle (güneybatıda Grandola ve Carcal serraları, kuzeydoğuda serra de Sao Mamede) engebelidir. Güneye doğru, batı-doğu yönünde uzanan Algarve, şistli Malhao serralanndan ve siyenitli serra de Monchique çıkıntısından meydana gelir. Kalkerli bir tepeler şeriti alçak ve kumlu güney kıyı bölgesine geçişi sağlar.
Tajo’nun kuzeyinde eski taban çok daha yüksektir ve büyük kırıklarla doludur. En yüksek engebeler Vuga le Tajo arasında uzanan ve kuzeydoğu-güneydoğu yönünü takip eden horst’lardır. Bu horst’lar Merkezî Iber cordillerasının ucudur (serra de Estrala, 1 981 m; Serra de Gardunha 1 224 m). Kuzeye doğru, Mondego hendeğinin ötesinde yükseltiler 1 500 m’yi aşmaz; ama yüzey şekillerinin parçalanmışlığı devam eder. Duero’nun kuzeyinde horst’lar Marao (1 419 m), Padrela ve Barnes serralarını meydana getirir. Kuzey-kuzeybatı,
güney-güneydoğu yönünde uzanan büyük bir engebe, Atlas okyanusuna doğru bu dağlık bütünü keser, Duero halicinin kuzeyinde kıyı şeritini meydana getirir, sonra güneybatıda kıyı ovaları yanında yükselir.
Estremadura’da küçük kalkerli veya püskürük kütleler ortaya çıkar: Aire, Montejunto, Sintra ve Arrabida dağları. Portekiz toprakları altındaki büyük parçalanmalar bugün hâlâ devam eder. özellikle Aşağı Tajo bölgesi ve Algarve kıyısı henüz yerleşmemiştir; bu bölgeler birçok depremden (özellikle 1755′te) zarar görmüştür.
• iklim. Portekiz’de akdeniz iklimi hüküm sürer: yazlar kuraktır. Ama denizin yakınlığı bu kuraklığın uzun sürmesini önler ve özellikle kışın düşen toplam yağış miktarını çoğaltır. Yağmurlar kuzeyden güneye ve batıdan doğuya doğru azalır. Kuzeyde Minho ve Beira Alta engebeleri 2 500 mm’ye yakın yağış alır. Daha koruntulu olan iç bölgede yağışlar daha azdır (Alto Duero’da 600 mm). Güney ovalarında kuraklık artar. Kıyı bölgesinde okyanus etkisi sıcaklığı düzenler. Trasos-Montes’de kışlar uzun ve serttir; Iç Alentejo yazın sağanak halinde yağışlar alır.
• Bitki örtüsü. İlkel bitki örtüsü hemen tamamıyle ortadan kalkmıştır. Kuzeybatıdaki yağışlı bölgede yapraklarını döken meşelerle, yapraklarını dökmeyen akdeniz meşeleri (mantar meşesi ve lusitaina meşesi) birarada görülür; bunlar 700 metreden daha yükseklerde görülmez. Tepeler fundalıklarla örtülüdür, ülkenin geri kalan kısmı, genellikle «garrigue» veya maki halini almış tipik akdeniz ormanıyle örtülüdür. Mantar meşesi daha çok kıyıda, yeşil meşe iç bölgede yetişir. Kumsallar, gözün alabildiğine uzanan çam ormanlarıyle kaplıdır.
• Hidrografya. Iber yarımadasındaki birçok büyük ırmağın aşağı çığırları Portekiz’dedir. Kuzeyde Minho, güneyde Gua-diana ırmakları sınır sayılmıştır, ülkenin kuzeyindeki yüksek engebeleri dar boğazlarla aşan Duero’nun beslenmesi oldukça düzensizdir. Tajo’nun eğintileri çok daha yumuşaktır; ama aşırı etiyajların etkisi altındadır. Duero’nun Portekiz’deki kolları, Mondego şebekesi ve Tajo’nun kuzey kıyıdan aldığı kollar önemli hidroelektrik tesislerinin kurulmasına elverişlidir.
iktisadî ve beşerî coğrafya
* Nüfus. Portekiz’de nüfus yoğunluğu km2′ye 99 kişidir. Sanayii bu kadar az gelişmiş bir ülke için yüksek sayılabilecek bus rakam, son zamanlardaki nüfus artışının sonucudur. 1527′de yapılan ilk sayımda nüfus Roma çağındakini aşmıyordu. XVI. yy.da denizaşırı macera hevesi, birçok kişinin ülkeden göçmesine ve gerçek bir nüfus seyrelmesine yol açtı. Yüz yıldır nüfusun büyük ölçüde çoğalmasının yanı sıra birçok kişi ülkeden göçtü (1910′da 80 000 kişi); bu hareket bugün yavaşlamaktadır. Göçmenler özellikle Brezilya’ya, Venezuela’ya ve Afrika’daki illere (özellikle Angola) gider.
Şehirler gelişmelerine rağmen, nüfusun ancak dörtte birini barındırır. Minhao ve Mondego arasında aşırı ölçüde yoğun olan (bazı conselho’laıda km2′yeı 200 kişi) kır nüfusu, Estremadura’da kalabalıktır (km2′ye 60-150 kişi); doğu kısımda ve Algarve’de seyrekleşir. Ama en ıssız alanlar Alentejo ve Ribatejo’dadır (km2′ye 25 kişi). Nüfus dağılımının bu eşitsizliği, toprağa yerleşme evreleri, tarım sistemleri ve mülkiyet rejimiyle bağıntılıdır.
• Tarım ve köy hayatı. Minho portekiz köy hayatının en orijinal beşiğidir. Toprak çok küçük parseliere ayrılmış, evler geniş bir alana yayılmıştır; çeşitli ince tarım yapan nüfus çok yoğundur: mısır, patates, tırmanıcı asma ve meyve ağaçları birarada yetiştirilir. Kalabalık sığır sürüleri, sulak çayırlarda otlatılır. Nüfusun artmasıyle bu kır ekonomisi
Trasos-Montes havzalarına doğru uzanmış, güneye ise, daha «yeniden fetih» zamanında Beira ve Estre-madura yoluyle girmiş ve o kalabalık bölgelere yerleşmişti. Buna karşılık, yetiştiriciliğin ağıt baslığı yüksek doğu bölgelerine pek yayılmadı. Hemen hemen ıssız denilebilecek bölgelerde «yeniden fetih» hareketinden sonra geniş ölçüde işletilen büyük mülklerkuruldu.
«Latifundia»lar, işçilerini büyük tarım işçisi köylerinden toplar. Bu bölgelerde kaba tahıl tarımı yapılır, zeytin ağaçları ve koyun yetiştirilir. Şehir burjuvazisinin sermaye yatırımı bu büyük mülklerin kuzeye doğru Güney Estremadura ve Beira’da genişlemesine imkân verdi. Daha yoğun bir nüfusun çok küçük topraklarda tahıl, meyve ve sebze yetiştirdiği Algarve’yi ayrı incelemek gerekir. Ama burada da yarıcılık yaygındır. Tarım üretimi, hızlı gelişmesine rağmen, her zaman halkın ihtiyacına karşılık vermez. Buğday ithalâtı, azalmakla beraber, büsbütün kesilmemiştir. Ülkenin güneyinde başlıca besin mısırdır. Vuga, Moncıego, Tajo ve Sado vadilerinde çeltik tarlaları günden güne yayılır. Zeytinlikler yüz yılda üç kat artmış ve zeytinyağı üretimi ihtiyacı karşılamağa başlamıştır. Şarapçılık önemli bir yer tutar: hafif şaraplar (kuzeybatıda vinho verde), Estremadura’da kırmızı şaraplar, Porto ve Madera’da kalite şaraplar. Bu üretimin pazarlanması ekonominin bugünkü en büyük meselelerinden biridir.
• Sanayi. Günden güne bir sanayi kolu haline gelmekte olan balıkçılık yavaş yavaş birkaç büyük limanda, önemli konserve fabrikalarını besleyen birkaç armatör şirketin elinde toplandı. Kıyı sularında sar-dalya, Algarve açıklarında ten balığı, Newfoundland setlerinde morina avlanır. Bununla birlikte halkın beslenmesinde temel rol oynayan morinanın, tutulan miktar ihtiyacı karşılamağa yetmediğinden, ithal edilmesi gerekir; işçi ücretlerinin düşüklüğü Portekiz’in konservelerini dış ülkede kolayca pazarlamasına imkân verir. Sanayi yavaş gelişmektedir. Sermayeler, özellikle yabancı sermayeler yalnız maden yataklarına, özellikle demirsiz madenlere (kurşun, gümüş, tungsten) yatırılır. Ama yalnız Sao Domingos ve Aljustrel bakır yataklarıyle Beira kalay yatakları sürekli bir işletmenin masraflarını karşılayacak güçtedir. Bragança yakınındaki Moncorvo demir madeni kısa süre önce kapatıldı. Çözülmesi gereken en önemli meselelerden biri enerji kaynakları meselesidir. Yetersiz maden kömürü rezervleri (Porto’nun kuzeyinde Sao Pedro da Cova yatakları) henüz az ölçüde işletilir ve ithalât zorunludur, ülkenin kuzeyindeki akarsuların hidroelektrik donatımına geç bir tarihte başlanmıştır; Duero üzerindeki Picote tesisi 180 000 kW/saat üretir. Hiç bir ağır metalürji tesisinin bulunmaması ve imalât metalürjisinin azlığı, dış ticaret bilançosundaki açığı günden güne artırır, önemli tek sanayi dokumacılıktır: Estrela dolaylarında yün, Minho ve Lizbon’da pamuk. Sermaye azlığı, sanayinin gelişmesini frenler.
• Ticaret. Ticaret bilançosu devamlı olarak açık verir. Portekiz, maden ürünleri, bazı tarım ürünleri (şarap, mantar) ve balık konserveleri ihraç eder; fakat porto şarabını pazarlamada büyük güçlüklerle karşılaşır. Son zamanlarda tarım kesimine harcanan çaba sonucunda, ithalâtta besin maddelerinin payı azaltılmıştır; fakat hasadın dönem dönem azalması bu durumu sık sık tehlikeye düşürür. Ayrıca devlet, yakacak ve metalürji maddelerini de dışarıdan almak zorundadır. Sanayi makineleri ithali de, geçici olarak, ticaret bilançosu açığını artırmaktadır.
1960-1965 Arası ithalât kuvertürü oranı yüzde 50-60 arasında değişti. Bu açık, göçmenlerin denizaşırı ülkelerden gönderdikleri paralar, denizaşırı toprakların (Angola ve Mozambik) bilanço fazlaları ve özellikle turizmden elde edilen gelirlerle (Algarve’nin değerlendirilmesi) kapatılır. Turizm gelirleri (1965′te 1,5 milyon turist) toplam ihracat tutarının yüzde 15′ine eşittir. 1965′te mamul madde ithalâtın yüzde 60′mı, ihracatın da hemen hemen eşit miktarını meydana getirmekteydi. Sırasıyle İngiltere, Federal Almanya ve A.B.D., Portekiz’in ticaret yaptığı başlıca ülkelerdir.
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ COĞRAFYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORPORA (Nicola Antonio)
Tarih 05 Haziran 2009
PORPORA (Nicola Antonio), italyan bestecisi (Napoli 1686-ay.y. 1768). 16%’da Poveri konservatuvarına kabul edildi, 1707′de, Napoli’de prens Philipp von Hessen-Darmstadt’ın özel kilisesinde kapella yöneticisi oldu; Napoli’de ve Roma’da operalarını temsil ettirdi. Sant’Onofrio konservatuvarında baş öğretmendi, eğitim görevinden ayrılarak, kendini besteye verdi, operaları Roma, Napoli ve Venedik’te (1726) oynandı. Dresden’e, sonra Londra’ya, gitti; orada Hândel’e karşı bir italyan opera tiyatrosu açtı. Londra’da, Adolf Hasse’nin yardımıyle, 1737′ye kadar eserlerini temsil ettirdi. On yıl Venedik, Roma ve Napoli arasında dolaşarak, opera ve opera-buffa’larını (Carlo il Calvo [Kel Charles], İl Barone di Zampano) oynattı. Napoli konservatuvarında öğretmenlik yaptı, fakat Dresden’de (1747), Viyana’da (1754) ders verdi; öğrencileri arasında J. Haydn’ın da bulunduğu söylenir. Maddî sıkıntılar yüzünden, 1760′ta yurduna dönmek zorunda kaldı. Orada başarı kazanamadı.
Hayatının sonuna kadar, Napoli katedrali kapellasının koro yöneticiliğini yaptı.
Başlıca operaları: Agrippina (Napoli, 1708), Basilio, İmparatore d Oriente (Doğu Roma İmparatoru Basilius) [1709], Berenice (Roma, 1710), Flâvio Anicio Olibrio (Napoli, 1711), Basilio re d’Oriente (1713), Faramondo (1719), Gli Orti Esperidi (1721), Eumene (Roma, 1721), Adelaide (Roma, 1723); Arianna e Tesseo (1726), Ezio (1728), la Semiramide Riconosciuta (1729), Annibale (1731) v.b. Londra’da Arianna in Nasso, Ene a nel Lazio (1733), Artaserse (1734), Polifemo (1734), David e Bersabea (Oratoryo, 1734), İfigenia in Aulide (1735); Fes ta d’İmeneo (serenad, 1736), Rosbale (1736), Londra’dan ayrıldıktan sonra da Lucio Pa-pirio dîttatore (Venedik, 1737), Carlo il Calvo (Roma, 1738), Filandro (Dresden, 1747) adlı eserleri temsil ettirdi. Ayrıca birçok kantat, oratoryo ve çalgı için eserler (Sin-fonie da camera a tre istromenti, Sonat, kral uvertürü, füg v.b.) yazdı ve ses için, arya, düet, ses solfeji gibi parçalar besteledi. (L)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORPORA (Nicola Antonio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORPHYRİOS
Tarih 05 Haziran 2009
PORPHYRİOS, yeni – eflatun’cu filozof (Sur, Lübnan M.S. 234 – Roma 305′e doğr.). Suriye dilindeki adı «kral» anlamına gelen MALKHOS’dur. Porphyrios adı ise, ülkesinde dokunan kırmızı bir kumaşın (porphyrios) adından gelir. Atina’da bir süre yaşayan Porphyrios, orada dilci Apollonios’u, matematikçi Demetrios’u ve belagat öğretmeni Longinus’u dinlemek fırsatını buldu. Bundan sonra, 263′ten 268′e kadar Roma’da Plotinos’un yanında kaldı. Bir sinir hastalığı geçirince Plotinos’un tavsiyesi üzerine Sicilya’ya gitti. Plotinos’un ölümünden sonra, okulunun yönetimini eline almak amacıyle Roma’ya döndü. Porphyrios’un şu eserlerinden parçalar kalmıştır: Kehanetler Üstüne, Tanrıların Tasvirleri Üstüne, Homeros Üstüne Meseleler, Ruhun Tanrıya Dönüşü Üstüne, Perhiz Üstüne. Eserlerinin büyük bir kısmında, Enneades’ini yayımladığı Plotinos’tan söz eder. öğretisini Kavranabilirlere Giriş’te açıkladı ve Plotinos’un Hayatı’nın yazdı. Pythagoras’ın Hayatı adlı bir eseri de vardır. Eisagoge (Kategorilere Giriş) adındaki eseri ise, Aristoteles felsefesinin ilk yeni-eflatun’cu açıklamasıdır. Hıristiyanlara karşı olan Porphyrios bu konuda 15 kitap yazdı. Ama bu kitaplar 448′de yok edildi. Helenizmi savunan Porphyrios IV. ve V. yüzyıllarda Hıristiyanlığa karşı yazılmış bütün eserlerin ilham kaynağı oldu. (L)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORPHYRİOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POPOVİCİ – BANATEANU (ton)
Tarih 05 Haziran 2009
POPOVİCİ – BANATEANU (ton), romanyalı yazar (Lugoj, Banat 1869 -1893). Birkaç şiir ve bir İbsen tercümesi dışında, Banat ve Transilvanya’lı rumen zanaatçıları anlatan hikâyeler yazdı: Din Viata Meseriaşilor (Zanaatçıların Hayatı Üstüne) [1909]; bu hikâyeler, üslûp ve anlatım gücü yönünden değerlidir. (M)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPOVİCİ – BANATEANU (ton) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTER (Edwin S.)
Tarih 05 Haziran 2009
PORTER (Edwin S.), amerikan sinemasının öncüsü (Pittsburgh, Pennsylvania 1870-New York 1941). 1891′e kadar telgraf memuru, lehimci, tabela ressamı ve elektrikçi olarak çalıştı. 1891′de Thomas Alva Edison ile ortaklık kurdu. Her ikisi de sinema kamerasının icadında birlikte çalışarak sesli ve renkli filimletin gelişmesine öncülük ettiler. 1899′da Porter, The Life of an American Fireman (Amerikalı Bir İtfaiyecinin Hayatı) adlı filmi çevirdi. Bu, sinema tarihinde konulu ilk filimdi. Bu filim pek tutulmadı, fakat Porter, bunun ardından 1903′te Great Train Robbery’yi (Büyük Tren Soygunu) çevirdi; sürekli bir temayı işleyen bu filim sinema sanatının ilk yıllarında en sevilen eser oldu. Porter, 1912′de Adolph Zukor ile birlikte Famous Players Film comparty’yi kurdu. Bu şirket için yaptığı filimler arasında, Mary Pickford’un başrolü oynadığı Tess of the Storm Country (Fırtınalı ülkenin Tess’i) en ünlüsüdür. Ayrıca, bir fransız filmi olan Queen Elizabeth’in Amerika’da oynatılma hakkını satın aldı. Bu filimde kraliçe Elizabeth rolünü Sarah Bernhard oynuyordu. En son filmi The Eternal City (Ebedî Şehir) 1915′te tamamlandı. Porter, aynı yıl sinemadan çekildi. Fakat daha sonra Simp-lex Projektörler şirketinin başına geçti. (M)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTER (Edwin S.) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTEN (Henry)
Tarih 05 Haziran 2009
PORTEN (Henry), alman kadın oyuncu (doğ. Magdeburg 1891), şarkıcı ve rejisör Friedrich’in kızı. 18 Yaşında kısa filimler ve babasının yönetiminde filme alınan dans numaralarıyle sinemaya atıldı. Sonra Messter ile birlikte Berlin’de kısa zamanda alman sinemasının en büyük yıldızlarından biri oldu (1910). Kendi adına bir filim şirketi kurdu. 1924′te H.P. Frölich Film Cesellschaft bu şirketten doğdu.
Başlıca filimleri: Das Ende vom Lied (Şarkının Sonu) [1914]; Tragödie (Trajedi) [1925]; Koniğin Luise (Kraliçe Luise) [1931]; Komödianten (Komedyenler) [1941]; Simphonie eines Lebens (Bir Hayat Senfonisi) [1942]; Die Neigungsehe (Eğilimli Çift) [1944]. (M)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEN (Henry) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Portekiz Sömürge imparatorluğu
Tarih 05 Haziran 2009
Portekiz Sömürge imparatorluğu, Portekiz’in sömürge leştirdiği ülke ve toprakların hepsine verilen ad. Portekiz’in XV. yy.da başlayan toprak genişlemesinin sebepleri çeşitlidir: bunların en başında din yayma çabası gelir. Rahip Joao, Fas’ın güneyinde, bir hıristiyan krallığında hüküm sürüyordu. Aynı kıyılarda, Avrupa’da bulunmayan altının (sudan altını) bol olduğu sanılıyordu. Kısa süre sonra altın araştırmalarının yanı sıra baharat araştırmasına da başlandı. Ceneviz ile Afrika’nın simsarlar aracılığıyle yürütülen iktisadî ilişkileri Türklerin Doğu Akdeniz havzasına hâkim olmalarıyle bozuldu. Portekizliler Türklerin aracılığından kurtulmak için Hindistan’a doğrudan doğruya giden denizyolunu açtılar.
Portekizlilerin teknik üstünlüğü ve gemici Henrique’in teşviki, Afrika kıyıları boyunca ilerlemeyi geliştirdi. Cabo Ver de’ye (1444), sonra ekvatora (1471) ulaşıldı. Bartolomeu Dias, Ümit burnunu aştı (1487). Tordesillas antlaşmasıyle (1494) Portekizliler, Hint okyanusunda fetih tekelini ele geçirdiler. Fırtınanın Brezilya kıyılarına attığı Cabral 1500′de ülkeye elkoydu. Covilha ve Vasco da Gama’nın Kaliküt ve Goa’ya (1498) yaptıkları yolculuklarla Portekizliler Doğu Hindistan’a yerleştiler. Joao IH’ün ölümünde (1588) Portekiz imparatorluğu en parlak dönemini yaşıyordu, Fas’ın Atlas okyanusu kıyısındaki müstahkem mevkiler ve Brezilya (Amazon’dan rio de la Plata’ya kadar uzanan kıyı kesimi) dışında, Doğu Hint yolu üzerinde bir dizi sömürgeyi içine alıyordu: Madera, Asor a-daları, Cabo-Verde, Gine (Fernando Poo, Aseension) ve Afrika’nın batı kıyılarında bugünkü Angola topraklarındaki karakollar. Ümit burnunun doğusunda Delagoa, Sofala, Mozambik (bugünkü Portekiz Doğu Afrikası), Madagaskar ve Basra körfezinin ağzında Hürmüz ticaret acentaları, Doğu Hindistan’da Diu’dan (1575) Koçin’e (1500) kadar, Malabar kıyısında Seylan (1505) ve daha doğuda Tegu, Malakka (1511), Makao (1516′da ulaşıldı) gibi birçok sömürgeye sahip olan Portekizliler tarafından işgal edildi. Ama bu büyük imparatorluktan yararlanmak için geniş kapsamlı bir siyaset uygulanmadı.
Zenci Afrika’da Portekizliler devamlı olarak yerleşebilirlerdi. Inter Caetera (1493) fermanı bu bölgeyi hıristiy anlaştırma tekelini Portekizlilere verdi; batıda, Kongo kralı, Joao adiyle vaftiz edildi (1492); başkenti Mbali’ye Sao-Salvador adı verildi; Joao’nun yerine geçen Afonso (Alfonso) [1507-1540], Lizbon ile latince yazışmalar yaptı ve oğlu Henricjue, Sao-Salvador piskoposu oldu; doğuda, komşu yerli devletleriyle (Zambezi ırmağının kıvrımında Monomotapa) anlaşmalar yapılması portekiz yerleşmesini sağlayacak gibi görünüyordu; kolonlar ülkeye akın etmeğe başladı. Fakat kolonların, özellikle doğu kıyıdaki melez pvmbeiro’lann aç gözlülüğü, köle haline getirilen zencilere karşı çok sert davranılması ve rahiplerin Engizisyon aracılığıyle Hıristiyanlığı yayabileceklerini sanmaları, afrikalıların kabuklarına çekilmelerine yol açtı. Afonso’nun oğlu Diogo tarafından Sao-Salvador’dan kovulan Portekizliler, yalnız kıyıda, özellikle Sao Paulo de Luanda’da tutunabildiler. O tarihe kadar Portekiz’in Afrika’daki sömürgelerinden köle pazarları ve Hindistan yolu üzerinde iskele olarak yararlanılıyordu. İskeleler Hindistan imparatorluğunun çökmesiyle kısa süre içinde ortadan kalktı. Köle pazarlarından yararlanma ise uzun süre Atlas okyanusu adaları ve Brezilya’nın değerlendirilmesi çerçevesi içinde kaldı. Ümit burnunun doğusunda 1505′tç yaratılan «Estado da İndia» sömürgesi başlıyordu. Sömürge Diu, Malakka ve başşehri Goa gibi, doğrudan doğruya Portekiz’e bağlı şehirleri, Portekizlilerin kaleleri bulunan himaye bölgelerini (Seylan), yabancı topraklardaki ticaret acentalarını (Çittagong, Makao, Bantam, Makassar) içine alıyordu. Vali (bazen kral naibi unvanını taşıyordu) üç yıl için tayin edilir ve görev süresi ender olarak uzatılırdı, şaşaalı bir hayat süren valiler Gca’da oturur ve Albuquerque zamanından (1508-15İ5) beri para basarlardı. Her bölgede bir «yüzbaşı» ve onun yardımcısı olan bir «kale yüzbaşısı» bulunurdu. Estado da İndia’nın filosu ve özel ordusu vardı. Albuquerque’nin öne sürdüsü bölgesel yerleştirme tasarısının başarıya ulaşmasından sonra ihtilas ve disiplinsizliğin âdet haline geldiği, Estado idaresine, çok ağır malî yükümler yüklendi.
Portekiz yönetiminin yetersizliğinin sebebi, Portekizlilerin kolonlara sağlanan menfaatlere rağmen Hindistan’a yerleşmemeleridir. Kolonlar gelir, zengin olur ve vatanlarına dönerlerdi. Sömürgede din adamları daha kalabalıktı; fakat sertlikleri ve çoğunlukla yapıcı olmayan yaşayışları Aziz Francisco Javier misyonlarına rağmen devamlı bir hıristiyanlaştırma çalışmasını engelledi. Hint ve Çin denizlerine çıkan Portekizliler, sefere hâkim olan müslüman arap ve acem tacirlerinin meydana getirdiği bir ticaret ağı buldular; Malakka, Hint ve Çin dünyasının ilişki noktasında büyük bir depoydu. Ticaretin bazı dallarından müslümanlarm ayağını kaydıran Portekizliler, onların bölgesel ürünleri toplayan aracılar olma özelliğine dokunmadılar. Portekizliler, bütün yabancı gemilere, tahrip tehdidiyle el çektirerek büyük ticaret tekelini ele geçirdiler. Bu ticaret, yılda bir kere Lizbon’a Malabar’dan karabiber (kralın mutlak tekelinde), Surate’tan pamuklu kumaş, Molük adalarından karanfil, Cava’dan hindistancevizi, Çin’den porselen ve çini mürekkebi taşıyan portekiz «filo»sunun elindeydi. Karabiber yükü Lizbon’a ulaşınca Avrupa’daki yabancı firmalara dağıtımını kendi üstüne alan kral bu sayede büyük kazançlar sağlar. Ama bu kazançlar şatafatlı bir siyaset yüzünden çabucak erirdi. Lizbon’un siyaseti başlangıçtan itibaren mutlak portekiz tekeline ve bu çerçeve içinde bazı maddeler için, kral tekeline dayanıyordu. Aslında mübadeleyi tek başına sağlamada yetersiz kalan portekiz donanması, 1578′den sonra bir kısmını bir Augsburg firmasına bırakmak zorunda kaldı.
Portekizliler Afrika ve Asya’da yayılmaları yüzünden birçok düşman kazandılar: Afrika altınını elden kaçırmaktan ve Kızıldeniz’in kapanmasından kaygılanan Türkler (Aden’in işgali [1538]; Diu’ya hücum [1546]; Sofala’-ya hücum [1585-1586]); Sofala’ya hücum eden (1602) Ekber Şah. Bununla birlikte en tehlikeli rakipler Hollandalılar ve İngilizlerdi; Hollandalılar Amboina’yı (1605), Malakka’yı (1641), Kolombo’yu, Koçin’i aldılar; İngilizler Hürmüz’ü (1622), Maskat’ı (1647) işgal ettiler. Böylece, 1578′de Magrıp ümitlerinin kırılmasıyle
(Sebastiao’nun Alcaçar-Quivir muharebesinde ölümü) başlayan Portekiz’in tekrar İspanya’ya bağlanması döneminde (1580-1640), Portekiz’in Asya’daki sömürgeleri dağıldı. Bragança sülâlesinin tekrar tahta çıkmasından ve Bragança’ın Catarina’nın İngiltere kralı Charles II ile evlenmesinden cihaz olarak Bombay’ı ve Portekiz’in sömürgelerinde ticaret hakkını aldı; sonra, Portekiz’in elinde parlak Hindistan imparatorluğundan afrika limanları dışında Goa, Diu, Damao, Makao kaldı. İlk işletme yılları dışında Portekiz, işletme tekelini sağlamakta ve güneydoğu asya denizlerini öbür avrupa ticaret filolarına kapamakta yetersiz kalmıştı. Portekiz XVII. yy. ortasında hâlâ önemli bir sömürge devleti olmasını özellikle çeşitli kolonilere köklü bir şekilde kolonlar yerleştirmesine borçludur: bir yanda Brezilya’ya, öte yanda Madera, Asor adaları, Cabo Verde’ye. Her iki yerde de, kolonlara çok geniş topraklar bırakıldı. Her iki bölgede de zenci işçi çalıştırmak gerekiyordu; bütün bu topraklarda Joao III (1548), mahallî güçlerin zararına Corregedore’ler, ve Sao Salvador’a (Bahia) bir genel vali tayin ederek iktidarı ele almağa çalıştı. Fakat Atlas Okyanusu adaları Portekiz’in denetimi altında gelişirken, Brezilya çok erken bir tarihte ayrıldı.
İlke olarak Portekiz kralı Brezilya’ya da hükmediyordu, ülkeye yabancı tüccarların girmesini yasakladı; bununla birlikte Methuen antlaşmasıyle (1703) İngilizlere karşı yasak kaldırıldı ve o tarihten sonra ingilizler Brezilya ticaretini hemen tamamıyle ele geçirdiler. Kral tuz ve boya çıkarılan ormanların işletme tekelini muhafaza etti; üzüm, zeytin, dut yetiştirilmesini yasakladı; şeker ve tütün işlenmesine engel oldu. Memurlar tayin etti ve bir genel valilik kurdu (1720).
Uygulamada ise çeşitli olaylar Brezilya’nın nispî muhtariyetini ortaya koydu, ilk yıllardan sonra ırk büyük ölçüde karıştı: önce beyazlarla kızılderililer, sonra beyazlarla zenciler. Sömürgelerde doğan avrupa asıllıların yanı sıra pek çok melez yaşıyordu (Mameluco’lar); bunlar XVII. yy. sonunda 1525′ten sonra Gine’den getirilen zenci ve kızılderililere hâkim bir sosyal sınıf meydana getirdi.
Seçkin sınıf erken bir tarihte gücünü sağlamlaştırdı; köylerde kölelik tehdidi altındaki krzılderilileri kurtarmak isteyen cizvitlerle çatıştı (Sao Paulo eyaletinde XVII. yy. sonuna kadar cizvitlerle «Paulo’lular» arasındaki uyuşmazlık); şehirlerde Hollandalıları Brezilya’dan çıkaran ayaklanmayı yönetti (1653-1654) ve Portekiz ile ilişkilerin kesildiği bu dönemde önemli siyasî ve idarî sorumluluklar yüklendi. XVIII. yy. ortalarına doğru Brezilya, ispanyol sömürgelerinde ingiliz kaçakçılığı ve Minas Gerais genel valiliğinde bulunan (1714) madenler (altın, elmas) sayesinde zenginlenince, menfatleri Pompal valisinin krallık gücünü artırıcı tedbirler (anavatanla ticaret tekelini elde tutan şirketler kurulması, altından yüzde 20 kral hakkı alınması, 1751) aldığı sırada (1750-1777) Portekiz’inkilerle çelişti. Tekel rejimi Brezilya’da daha güç katlanılır hale geldi. Napolyon’un Portekiz’i işgal ettiği sırada Joao VI’nın Brezilya’da yaşamasından ve fransız işgalinden sonraki karışıklıkların (1807-1821) Portekiz’in ismî metbuluğunun zayıflığını bir kere daha ortaya koymasından sonra Brezilya, komşu ispanyol sömürgelerindeki karışıklıkların tersine kan dökülmeden bağımsızlığa kavuştu. Portekiz son çağa, dünyanın birinci sömürge imparatorluğunun kalıntılarıyle girdi. Elinde kalan Sunda adalarından birkaçını (Flores 1859) kaybetti ve Gabon’da ve Ginedeki sömürgelerinin büyük kısmından vaz geçti. Serta Pinto’nun keşiflerinin ortaya çıkardığı, Angola’dan Mozambik’e kadar uzanacak bir Portekiz Orta Afrikası kurma hayali, Berlin kongresinde (1884) yıkıldı; avrupa devletleri Portekiz’e aldırış etmeden Afrika’daki etki bölgelerini paylaştı; ancak Kongo halicinin kuzey kıyısında küçük bir araziyi (Cabinda) muhafaza edebilen Portekiz «Chartered» birliklerine yenildikten sonra, arasına ingiliz sömürgeleri sıkıştırılan Angola ve Mozambik sınırlarını kabul etmek zorunda kaldı (1891 antlaşması). Böylece Portekiz’in Afrika’daki başlıca iki sömürgesi birbirinden ayrılarak ingiliz (Mozambik) ve alman (Angola) etki bölgelerine katılmak tehlikesiyle karşı karşıya kaldı ve Boer’ler savaşı ile ingiliz-alman ilişkilerinin kesilmesi sayesinde kurtulabildi. Bugün Portekiz’in Afrika’daki sömürgeleri (Mozambik, Angola, Gine’de) yaklaşık olarak 15 milyon kişiyi barındırır ve anavatanın bir ili gibi yönetilir. Hindistan ve Çin’deki sömürgeler de (Goa, Damao, Makao) aynı statüye bağlıdır. (L)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Portekiz Sömürge imparatorluğu hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTEKİZ MÜZİK
Tarih 05 Haziran 2009
PORTEKİZ MÜZİK
Portekiz’de ilk müzik belirtilerinde magrıp ve provence etkileri görülür. XII. yy.da müziğin, kilisede olduğu gibi sarayda ve halk arasında da değerli bir yeri vardır. Keşişlerin dualarına basit bir org eşlik ederdi. Odivelas ve Coimbra’daki Santa Cruz manastırlarının koroları Braga, Guimaraes, Santarem, Lizbon’daki kapella yöneticileri kadar ünlüydü. Guimaraes Sarayında, Egas Moniz ve Gonçalo gibi jonglör (ortaçağ halk şarkıcısı) ve trubadurlar çok beğeniliyordu. Halktan doğan din dışı şarkılar (villancico) kiliselerde âyin şarkılarıyle nöbetleşe okunurdu.
XIII.-XIV. yy’larda trubadur kral Dionisio, Coimbra üniversitesinde bir müzik sınıfı kurdu. Cancioneiro da Ajuda’nı dışında hiç biri notalanmamış şarkı derlemeleri elyazması halinde günümüze kadar gelmiştir; bu derlemeler kendilerine yaylı çalgıyle eşlik eden penola jonglör’leri, üflemeli çalgı çalarak şarkı söyleyen boca jonglör’leri ve vurmalı çalgı çalarak şarkı söyleyen tam bores jonglör’leri için yazılmıştı. Jonglör Martin Codax’tan (XIII. yy.) Yedi Aşk Şarkısı günümüze kaldı. XV. yy.da krallar, Duarte ve Alfonso V özellikle müzik sanaüyle ilgilendiler. Alfonso V’in zamanında eşlikli ses üslûbu kendini iyiden iyiye duyurmağa başladı (Tristao da Silva, Los Amables de la Musica). İlk portekizli viyolacılar olan (vihuelistas) Madeira, Aguiar, Silva,Pero Vaz,Peixoto da Cunha Rodrigues da covilha,Coimbra dükü ve kral Felipe’ler devrinde kendilerini tanıttılar. XVI. yy.da Gil Vicente, dramlarında müzik unsuruna daha çok önem verdi; cantos, komedi, traji-komedi alanlarında yazdığı eserler yakında operanın geleceğini duyuruyordu.
Flandre bölgesinde uzun zaman kaldıktan sonra yurduna dönen Damiao de Gois, eşlikli veya eşliksiz 3 ve 4 sesli koro için şarkı ve motet modasını getirdi; böylece eşlikli şarkı üslûbuyle «kapella» üslûbu arasında bir geçiş sağlandı, bu çığır XVII. yy.da, Evora ve Villa Viçosa okullarıyle altın çağına ulaştı. Manuel Mendes çoksesli müziğin havarisi sayıldı; çömezleri rahip Duarte Lobo, Manuel Cardoso, Felipe de Magalhaes ustalarının eserini sürdürdüler. Bu polifonicilerin sonuncusu Dias Melgaço, yeni tonal siteme geçişi belirten biı tekniğin (baixo cifrado) kurucusudur. Değişik bir tekniği benimseyen Vila Viçosa okulunun en ünlü temsilcileri kral Joao IV ve Joao Soares Rebelo idi. Pedro de Cristo, Heliodoro de Paiva ve Francisco de Santa Maria gibi ünlü sanatçılar da Coimbra okuluna bağlanmışlardı. XVII. yy.da metotlar ve öğretim kitapları çoğaldı: Arte de Cantochao (Pedro Thalesio’nun, 1618), Flores de Musica (Manuel Rodrigues Coelho’nun, 1620), Arte de Musica (Antonio Fernandes’in, 1626), Lyra de Arco ou Arte de Tanger Rabeca (Frei Agostinho da Cruz’un, 1639).
XVIII. yy. italyan operası Portekiz’de 1708′e doğru ortaya çıktı. Joao V İtalya ile Portekiz arasındaki sanat alışverişini destekledi. Antonio Texeira ve Francisco Antonio de Almeida İtalya’ya gitti, napolili çembalocu Domenico Scarlatti, Krallık kapellası baş yöneticisi ve Joao V’in kızı prenses Maria Barbara’nın müzik hocası olarak Portekiz’e geldi. Scarlatti’nin, yedi yüzden fazla toc-cata’nm yazarı Carlos de Seixas üstündeki etkisi büyük oldu. Bir başka napolili, David PereS ise italyan estetiğinin etkisini güçlendirdi ve bu estetik Sao Carlos Krallık tiyatrosunun açılışına (1793) rastlayan opera temsillerinde doruğuna ulaştı. 1770′te portekizli bir kadın opera şarkıcısı, Luisa Rosa de Aguiar Todi Avrupa çapında bir üne erişti. Kral Joao V ve Jose tarafından İtalya’ya gönderilen Joao de Sousa Carvalho, dönüşünde Peres’in yerine geçti ve çevresinde birçok çömez topladı: Antonio Leal Moreira, Domingos Bontempo ve bu italyanlaşmış bestecilerin en parlağı, Marcos Portugal.
XIX. yy.da Napolyon’un işgali ve iç savaşlar Portekiz’in sanat hareketini bir süre için yavaşlattı. Joao Domingos Bontempo, Lusi-tania romantizminin en sivrilen temsilcisidir: piyanocu, besteci, orkestra yöneticisi ve Krallık Müzik konservatuvannm yönetmeni (1835) olan sanatçı, Lizbon’daki ilk Senfonik konserlerin de kurucusudur. XIX. yy. sonunda ve XX. yy.da besteciler millî bir müzik yaratma amacıyle folklora yöneldiler: Alfredo Keil’in Serrana operası (1889). Ayrıca Guimaraes, Arroio, operet bestecisi Joaquim Casimiro, Liszt ve Hans von Bü-low’un öğrencisi Jose Viana da Mota, piyanocu ve besteci, Vineent d’Indy’nin öğrencisi Francisco de Lacerda, Luis ve Pedro de Freitas Branco, Francisco ve Antonio de Andrade, Guilhermina Suggia, Oscar da Silva, Rui Coelho, Ivo Cruz. Operalar, senfonik orkestralar, korolar, oda müziği toplulukları, çeşit çeşit gösteriler Portekiz’de müzik hayatını ayakta tuttu.
Kökü cister’e dayanan ve parmakla çalınan guitarra (gitar) tipik bir portekiz çalgısıdır; bunun gibi birçok müzik âleti Portekiz’den çıktığı gibi bir halk romansı olan fado da portekiz folklorunun malıdır. Portekiz Millî marşını 1822′de kral Pedro IV besteledi. (LM)
PORTEKİZ BATI AFRİKASI. Bk. ANGOLA.
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ MÜZİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POPE (Alexander)
Tarih 04 Haziran 2009
POPE (Alexander), ingiliz şairi (Londra 1688-Twickenham 1744). Katolik bir ailedendi. Çocukluğu Windsor ormanı yakınlarında Binfield’de geçti. Vergilius üslûbunda yazdığı Pastorals’ında (1709) bu bölgeden ilham aldı. Çirkindi, ayrıca doğuştan sakattı ve bünyesi zayıftı. Edebiyatta ün kazanmak tutkusuna kapıldı. 1711′de Essay on Criticism (Tenkit Üstüne Deneme) adlı didaktik şiirini yazdı, özlü, ölçülü üslûbuyle ün kazandı. Aynı yıl güldürücü bir kahramanlık hikâyesi olan The Rape of the Lock (Bir Saç Lülesinin Kaçırılışı) adlı şiirini yayımladı. Boileau’nun Lutrin’ini andıran bu şiirde salonları ve hanımların yatak odalarını nükteli bir dille anlattı. Windsor Forest (Windsor Ormanı) üstüne bir eglog yazdı (1743), sonra 1714′te The Rape of the Lock’ı yeniden gözden geçirdi. Ardından uzun zaman isteyen bir çalışmaya girişti: ilyada ile Odysseus’un tercümesi. 1715′ten 1726′ya kadar bu işle uğraştı. 1725′te ayrıca Shakespeare’den eserler yayımladı ve sert tenkitlere uğradı. Bu saldırıların acısını çıkarmak için bir hiciv yazdı. The Dunciade adlı bu eserin üç bölümünü 1728′de, dördüncüsünü 1742′de tamamladı. Bu arada, Essay on Man (İnsan üstüne Deneme) [1733], Epistles or Moral Essays (Manzum Mektuplar veya Ahlâkî Denemeler) [1731-1735], Satire and Epistles in İmilation of Horace’ı Taşlamalar ve Horatius Tarzında Manzum Mektuplar) [1733-1735] yayımladı. Bunlar şairin başarılı eserleri sayılır. Hayatına son yıllarında Mektuplaşmalar’ını yayımladı. Pope’un eserlerinde birçok kusur bulunabilir: ilhamı çok zaman kurudur; zekâya gereğinden çok dayanır ve gerçek duygudan yoksundur. Ama XIX. yy.da Byron, XX. yy. da T.S. Eliot gibi birçok ingiliz priri onu usta olarak kabul ettiler. Pope’un klasikliği dar bir doktrin değil, edebiyat eserinde biçimsel bir güzellik zevkinin gerçekleştirilmesidir. (L)
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPE (Alexander) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POP’ART
Tarih 04 Haziran 2009
POP’ART i. İlk olarak 1955′e doğru; Londra’da, resimlerinde yapıştırma kâğıt metodunu uygulayan bir ressam topluluğunun eserlerini belirtmek için kullanılan terim; 1963′ten itibaren de A.B.D.’de XX. yy. şehrinin havasını canlandırmak amacıyle seçilen gerçek nesnelerden veya nesne artıklarından yapılmış kompozisyonlara bu ad verildi. Bu maksatla sanayi ürünlerinden, reklam usullerinden, günlük hayatta kullanılan araçlardan yararlanıldı, (öncüleri arasında, Heins ve Villegle [yırtık afişler, 1949], Yves [Klein tek renkli pasteller, 1946], Niki de Saint-Phalle, Deschamps [bez kabartmalar] ve Cesar [presten geçirilmiş otomobiller] sayılabilir. Bu arada amerikalı Rauschenberg de 1964 Venedik şenliğinin büyük ödülünü kazanarak bu alanda milletlerarası bir ün yaptı. Ayrıca, resimli romanlardan etkilenmiş olan amerikalı Roy Lichtenstein da özellikle anılmağa değer.) [L]
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POP’ART hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PO ovası
Tarih 04 Haziran 2009
PO ovası, Kuzey İtalya’da Po ve kollarının akaçladığı ova. Alp yayı, Kuzey Apennin dağı ve Adriya denizi arasında yaklaşık olarak 46 000 km2′lik bir alanı içine alır, Piemonte, Lombardia, Emilia ve Veneto toprakları üzerinde uzanır. Tarım ve hayvancılığın zenginliği, sanayi faaliyetlerinin çeşitliliği sayesinde Po ovası İtalya’nın en zengin bölgesi olmuş ve nüfusu 100 000-’den fazla olan şehirlerin yarısı bu bölgede toplanmıştır. Eski bir pliyosen körfezin yerinde bulunan bu ova, doldurulmuş alanlar, ırmak-buzul taraçaları ile daha yeni bir alüvyon ovasından meydana gelir, üçüncü zaman topraklarının kalınlığı 8 000 m’ye ulaşır. Irmak-buzul döküntülerinden meydana gelen yüksek taraçalar çakıltaşlı, kuraktır ve ırmakların alçak killi taraçalarına hâkimdir. Bu iki taraça dizisi arasında kuzeyde Cuneo’dan Gorizia’ya kadar çok düzenli, güneyde daha dağınık olan fontanili çizgisi uzanır.
Ovanın her yeri değerlendirilir. Tarım toprakların cinsine göre değişir; yüksek kısımlarda tahıl, yemlik bitki ve meyve ağaçları, alçak kısımlarda nemli çayırlar ve pirinç yetiştirilir. Delta daha Eskiçağda büyük çabalar harcanarak kurutulmuş ve akaçlanmıştır. Islah çalışmaları bugün 335 km2′lik bir alanı kapsar (bundan 450 000 kişi yararlanır). Comacchio denizkulakları kurutulmuş ve toprak dağıtımı yapılmıştır. Bu kesimde başlıca tarım, kenevir, şeker pancarı (italya’daki şeker pancarı tarlalarının yüzde 80′i) ve meyve (elma ve erik) ağacı yetiştiriciliğidir. Sanayi kaynakları çeşitlidir: bütün ovaya dağıtılan tabiî gazın çıkarılması (Cortemaggiore, Bordolano, Ripalta), Cortemaggiore’de, Rovigo ve Ravenna’da petrol rafinerileri. Bölgede her çeşit sanayi vardır, metalürji, kimya ve dokuma sanayii şehirlerin çevresinde, besin sanayii (şeker fabrikaları, konservecilik) deltada toplanmıştır. İlgili dört bölgenin sanayi kollarında iki milyon kişi çalışır. Şehirler özellikle ovanın çevresinde su baskınlarının erişmediği ve savunmanın daha kolay olduğu yerlerde kurulmuştur. Güneyde, hem idare hem de sanayi merkezleri olan Parma, Reggio, Modena, Bologna gibi şehirler güneyde Emilia yolu boyunca sıralanır. Kuzeydeki şehirler ise yüksek taraçalarda asalp tepelerinin eteğinde kurulmuştur ve çoğu zaman ötekilerden daha hareketlidir: Bergamo, Brescia, Verona, Vicenza. Venedik ve özellikle limanı Mestre, ovanın Adriya denizine çıkış noktalarıdır. Batıda Torino ve Milano ikinci derecedeki Biella ve Novara şehirlerinin hayatına hâkimdir, iki otoban tarafından aşılan ve iki başka otobanla İtalya’nın diğer kısımlarına bağlanan Po ovası Alp geçitleri ağızlarında yer aldığı için Avrupa’nın çeşitli bölgeleriyle devamlı bağlantı halindedir. Tarih boyunca çeşitli çekişmelere yol açmış zengin Po ovası bugün italya’nın can damarıdır. (L)
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PO ovası hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POOR (Henry Varnum)
Tarih 04 Haziran 2009
POOR (Henry Varnum), amerikalı ressam ve seramikçi (Chapman, Kansas 1888). 1910′da Stanford üniversitesini bitirdi, Londra’daki Slade School of Art’ta Walter Sickert’in öğrencisi oldu, 1911′de Paris’teki Julian akademisinde okudu. Birinci Dünya savaşında orduda hizmet gördü, bunu izleyen on yıl içinde seramikle uğraştı ve ilkin bu yoldan ün kazandı. 1929′dan itibaren kendini özellikle resme verdi. Tabloları çeşitli amerikan müzelerindedir (New York Whitney, Brooklyn v.b.). Poor, ayrıca, gerçek fresk tekniğiyle, duvar resimleri de yaptı: Washington’daki Adalet binası için on iki pano; gene Washington’daki içişleri bakanlığı binası için Amerika’daki Vahşî Hayatın Korunması ve Pennsylvania Devlet koleji için Toprak Bağışı, New York City’deki Union Dime Tasarruf bankasının çini tavanının ve yine New York City’deki, Radio City Music Hall’un seramik tavanının desenlerini de o çizdi. (M)
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POOR (Henry Varnum) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PONTOPPİDAN (Henrik)
Tarih 04 Haziran 2009
PONTOPPİDAN (Henrik), danimarkalı yazar (Fredericia 1857-Kopenhag 1943), bir papazın oğlu. Mühendis oldu, kiliseye karşı savaştı; büyük üçlemesi Det Forjaettede Land’ı (Vaat Edilmiş Toprak) [1891-1895] yayımlamadan önce, bir romanlar ve hikâyeler dizisinde (Staekkede Vinger [Kesilmiş Kanatlar], 1881; Landsbybilleder [Kır Tabloları], 1883) halk hayatını anlattı. Bu köy tasvirleri dışında, yazdığı bir başka roman dizisinde de, burjuva yaşayışıyle alay etti: Mimoser (Mimozalar) [1886], Nattevagt (Gece Oturumu) [1894] ve özellikle şaheseri Lykke-Per (Talihli Per) [8 cilt, 1898-1904]. Ayrıca yergili romanlar da yazdı. Bu romanlarında, özellikle Birinci Dünya savaşından sonra aşırı bir şüphecilik ağır basar: De Dödes Rige (ölüler Krallığı) [5 cilt, 1912-1915], Mands Himmerige (insanlar Cenneti) [1927]. Danimarka natüralizminin başlıca temsilcisi olan Pontoppidan, ülkesinin yarım yüzyıllık tarihini yansıtan birçok eser verdi; 1917′de Kari Gjellerup ile Nobel ödülünü paylaştı. (L)
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTOPPİDAN (Henrik) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PONCE DE LEON (Fray Luis)
Tarih 04 Haziran 2009
PONCE DE LEON (Fray Luis), ispanyol bilgini, şairi ve ilâhiyatçısı (Belmonte, Cuenca eyaleti 1527 – Madrigal 1591). Salamanca’da öğrenim gördü. 1544′te San Pedro’daki August manastırında rahip, sonra Salamanca’da profesör oldu. Dine karşı gelmekle suçlanarak 1572′de Engizisyon mahkemesince tutuklandı. Dört yıl sonra serbest bırakıldı. 1591′de Castilla eyaletinin din başkanlığına getirildi. Latinceden ve Kutsal Kitap’tan tercüme yaptı. De los Nombres de Cristo (isa’nın Adları Üstüne) ve La Perfecta Casada (Kusursuz Zevce) [1583], nesir alanındaki başarılı eserleridir. Yazdığı şiirler sayıca az olmakla birlikte, nitelik bakımından çok üstündür ve bazı kimseler Ponce de Leon’a en iyi ispanyol lirik şairi gözüyle bakar. Ama çağdaşı olan şairler üstünde etkisi az olmuştur. En ünlü şiir kitapları Vida Retirada (İnziva Hayatı) ile Noche Serena’dır (Berrak Gece). Bu iki eser, klasik biçimlerin, içtenliğin, duygunun alışılmamış bir karışımını ortaya koyar. Ponce de Leon’un eserleri Biblioteca de Autores Espanoles’in (İspanyol Yazarları Kütüphanesi) 35, 37, 53 ve 62. ciltlerinde çıkmıştır. (M)
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONCE DE LEON (Fray Luis) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POMPON (François)
Tarih 04 Haziran 2009
POMPON (François), fransız heykeltıraşı (Saulieu 1855-Paris 1933). Sanat hayatına büstler yaparak başladı (1879 Sergisi), Rodin’in en iyi taslakçılarından biri oldu. İlk başarısını 1922′de Sonbahar sergisinde sergilediği Beyaz Ayı (Art Moderne müzesi) ile kazandı, bu heykel ona büyük ün sağladı. Daha önce, 1907′den beri, çok sayıda hayvan heykelciği yapmıştı; bu eserlerdeki başlıca özellik ayrıntılardan kaçınma ve biçimlerdeki uyumdur. Pompon’un birçok eseri Paris Art Moderne müzesindedir. (Bizon’dan [1907] Geyik’e [1929] kadar), Boğa’sı (1933) ise, Saulieu’de şehir meydanına dikilmiştir. (L)
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POMPON (François) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POMPEİ
Tarih 04 Haziran 2009
POMPEİ, lat. Pompeii, Napoli eyaleti Campania’da Vezüv’ün eteklerinde kurulmuş italyan şehri, 19 100 nüf. önemli bir ziyaret yeri. Madonna del Rosario’nun tapınağı.
• Arkeol. M.ö. VI. yy.’da Osk’lar tarafından kurulan şehir Yunanlıların etkisi altına girdi; birkaç yıl da Samnit’lerin işgali altında kaldı (M.ö. 425-420). 290′da Roma’nın mütefiki oldu, Sınıf kavgası sırasında ayaklandı. Sulla tarafından ele geçirilerek (M. ö. 89) sömürge oldu ve M.S. 62′de «Colonia Neroniana» adını aldı. Deniz kenarında (o zamandan beri, volkan küllerinin birikmesi sonucunda kıyı yer değiştirmiştir) verimli toprakların üzerinde ve güzel bir ülkede kurulmuş olan Pompei, çevredeki Yunanlıların etkisiyle helenistik bir şehir görünüşü aldı. M.S. I. yy.da Romalılar buraya akın edince şehri bir zevk ve eğlence yeri haline getirdiler. Bu yüzyılda (59), Pompei, Nucerini’lerle çıkan bir anlaşmazlık yüzünden karıştı ve kan dökülmesine yol açan bu durum imparator tarafından şiddetle kınandı. Daha sonra 62′de bir deprem sonucunda yıkılan şehri kısmen yeniden inşa etmek gerekti. Pompei, yüzyıllar boyunca toprak altında kalmasına yol açan 79 felâketi sırasında, surlarla çevrili, elips şeklinde 30 000 nüfuslu bir şehirdi. Liman çok faaldi, fakat birçok işsiz güçsüz de vardı. Çok yaygın olan latin dilinin yanı sıra yunan kültürü de etkisini sürdürüyordu. Daha o zamanlar bile şehirde birkaç hıristiyan vardı.
Volkanın püskürmesi çok anî oldu. Belediye seçimlerinin yapıldığı bir dönemdi. Tiyatroda Plautus’un Casina adlı eseri oynuyordu. Küller ve yanardağ taşları yağmağa başladığı zaman halkın çoğu başlarında birer yastıkla kırlara kaçtı. Birçok kişi de evlerinde her şeylerini olduğu gibi bırakarak alelacele çıktı, geç kalan ya da değerli eşyalarını almak için geri dönenler ise bunu hayatlarıyle ödediler. Kazı yapanlar, katılaşmış kül yığınları içinde, cesetlerden arta kalan boşlukların alçıdan kalıplarını çıkararak bu kimselerin son andaki durumlarını tespit ettiler. Misena’da bulunan filonun kumandanı Büyük Plinius yanardağın püskürmesini yakından görmek istedi ve boğularak öldü. (Yeğeni Küçük Plinius ise olayları anlatmıştır.) Şehir metrelerce kalınlıkta volkanik artıklarla örtüldü. Bazı kimseler değerli eşyalarını almak için geri döndüler, ama bir süre sonra şehir kendi haline bırakıldı. 1600′e doğru bilgin Fontana buradaki yıkıntılara dikkati çekti. 1748′de bir köylü bazı heykeller buldu; 1860′tan sonra da gittikçe artan bir hızla kazılara başlandı. Kazı tekniği geliştirildi ve çalışmalar aralıksız sürdürüldü. Bugün şehrin deniz tarafında bulunan, toprağın yüzeyine yakın ve açılması en kolay olan üçte biri, XX. yy.da çok dikkatle yapılan kazılar sonunda da, özellikle Strada dell’ Abbondanza (Bereket caddesi) ortaya çıkarılmıştır.
Şehrin kendine bas bir görünüşü vardır. Çok düzensiz bir şekilde döşenmiş ve kenarlarında yüksek yaya kaldırımları bulunan caddelerde yayaların geçmesini kolaylaştırmak amacıyle yer yer çıkıntılar meydana getiren kaldırım taşı yığınları vardı. Çeşmelerin suyu bir kanalizasyon şebekesinden sağlanır. Dükkânlar pek çoktur: jüllonicae (kumaş boyama), thermopolia (kabareler). Bunların yol boyunca birer tezgâhları vardı. Arkada da, hiç bir özelliği olmayan basit birçok evle, yüksek burjuva sınıfının evleri (Casa) yer alır. Bunlardan bazıları freskleri ve heykelleriyle ünlüdür: Casa del Citharista, Casa dei Diadumeni, Casa del Criptoportico, Casa del Larario. Casa dei Menandro, Casa delle Nozze d’Argento, Casa degli Amorini Dorati, Casa del Fauno ve eski sahiplerinin adlarıyle anılan Vettius’ların (Casa dei Vettii), Loreius Tibuatinus’un Casa de Loreia Tiburtino ve bankacı «Jucundus»un (Casa di Jucundo) evleri. Bunlar, bir atrium, arkada ise bir neustil çevresinde kurulan o devrin tipik ev planını çizmeğe imkân vermiştir.
Bahçeler kısmen yeniden düzenlenmiştir, özellikle mitolojik konulu ve balmumu yahut kazeinle yapılmış duvar resimleri, etkisi çok canlı olan bir dekor meydana getirir.
Bununla birlikte konular hep aynıdır ve seri halinde iş çıkaran sanatçılar tarafından birbirinden kopya edilmiştir. Bu resimlerden bazıları oldukları yerde, camların altında muhafaza edilmiş, bazıları da Napoli müzesine konmuştur. Bunlarda dört ayrı üslûp görülür: mermer panoları örnek olan samnit üslûbu (M. ö. 200-70), aldatıcı bir görünüşü olan perspektifleri kapsayan üslûp, Augustus devrinde değişik manzaralarla çeşitli mitoloji sahnelerini işleyen üslûp ve Neron devrinde barok tarzına doğru bir eğilim gösteren üslûp. Süslemeler mozaik ve yalancı mermerle yapılmıştır. Ayrıca, bulunmuş olan çeşitli eşyalar da vardır: mutfak eşyası, ne işe yaradığı pek anlaşılamayan kaplar, borular, tabletler (mumlu tahtadan yapılmış ve iyice kömürleşmiş olan bankacı Jucundus’un tabletlerinde bir dizi sözleşme metni) vardır. Resmî binalar oldukça eskidir. Etrüsk ve Samnit devrinden kalma surlar içinde, M.ö. II.yy.dan kalma üç yanı kemeraltılı ve arabalarla yasaklanmış olan bir forum görülür. Bu forum imparatorların ve ünlü kişilerin heykelleriyle süslüdür. Kuzeyde Jüpiter tapınağı, doğuda da kapalıçarşı vardır. Çok klasik olan bazilika M.ö. II. yy.’dan kalmadır ve batıda bir Apollon tapmağının yanında yer alır.
Ayrıca burada «üç köşeli» adı verilen, etrüsk devrinden kalma ikinci bir forum, hamamlar (Stabiae hamamları), iki tiyatro, bir basamaklı tiyatro (M.Ö. I. yy.), bir Pompei Venüsü tapınağı (Venüs’e halkın özel bir sevgisi vardı), bir gladyatör kışlası v.b. bulunur. Duvarların dışında anayollar boyunca mezarlar, daha ötede de birkaç villa yer alır. Bunlardan, bir tepenin yanında bulunan Diomedes’in villası ve bir tarım işletmesi merkezi olan Villa dei Misteri, muhtemelen Dionysos âyinlerine ait sahnelerin yer aldığı freskleriyle ünlüdür. Şehirde yapılan incelemeler, grafitti’ler sayesinde roma taşra hayatının bütün dekoruyle günlük yaşantısını ortaya çıkardı. Bu duvarlarda zamanın şairlerinin mısraları, küçük haberler, yergi yazıları ve tanrıya yakarışlar görülür. (L)
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POMPEİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLONYA HABERLEŞME
Tarih 03 Haziran 2009
POLONYA HABERLEŞME
XVI. yy.da şehirlerde tek yaprak gazeteler yayımlanıyordu, Lublin’de yayımlanan mahallî Nowny gazetesi bunlardandır. 1661′de Krakow’da ilk haftalık gazete yayımlandı: Merkuriusz Polski Ordynaryjny; genel haberler veren bu gazeteden sonra, XVII. y. sonlarında benzer dört yayın daha ortaya çıktı.
1729, Polonya basınının doğum yılı sayılabilir; bu tarihte piarist papazlar Kurier Polski’yi kurdular. Polonya basını bundan sonra sürekli olarak gelişti. 1737′de ilk aylık yayın organı doğdu: Merkuriusz Historyczny. «Işıklar Avrupası»nı oluşturacak olan büyük harekete katılan Polonya kralı Stanislaw – August, Monitör (1765-1784) adlı bir siyasî ve kültürel gazetenin kuruluşuna yardımcı oldu; gazete İngiltere’deki gazeteler örnek alınarak Fr. Bohomolec tarafından kurulmuştu. 1770′te Naruszevvicz adlı tarihçi Zabawy’yi çıkardı; 1791′de J. U. Niemcewicz’in gayretiyle Gazeta Narodowa kuruldu; bu gazete, Büyük Diyet sırasında ilerici yurtseverlerin sözcülüğünü yaptı. Aynı dönemde taşrada çeşitli iller (Lwow Wil-no, Krakow, Poznan) ilk gazete ve dergilerini yayımladı.
1830 Millî ayaklanmasının başarısızlığa uğramasından sonra, Paris’te birçok siyasî gazete çıkarıldı, Mickiewicz’in Tribüne des Peuples’ü bunlardandır; hür düşünce meşalesi 1846-1848 arasında Printemps des Peuples ile canlandırıldı.
1870′ten sonra A.B.D.’de polonyalı göçmenler leh dilinde gazeteler yayımladılar. Basın, Polonya’da gelişimini sürdürdü: 1800′de 10, 1830′da 77, 1850′de 96, 1844′te 230, 1905′te 523, 1914′te 1 058, 1928′de 2 338, 1935′te 2 854 gazete ve dergi yayımlanıyordu. 1939-1944 Olayları yüzünden Polonya’da bütün eski gazeteler kapandı.
1944′ten sonra devlet yönetiminde yeni bir basın hayatı başladı. En yüksek tirajlı gazete Komünist Partisi Merkez komitesi tarafından çıkarılan günlük Trybuna Luda oldu. Trybuna Robotnicza adlı Katowice gazetesi de yüksek tirajlı gazetelerdendir. Express Wieczorny (Varşova) ile Zycie Warszavvy’nin (Varşova) tirajları da oldukça önemlidir.
Resmî basın ajansı Polska Agencja Prasowa 1945′te resmen kuruldu; bu kurum S.S. C.B.’de 1943′ten beri çalışmaktadır. Polonya Radyo Televizyon kurumu bir devlet kuruluşudur. Bütçesi alıcı cihazlara konan vergiyle ve resmî yardımla sağlanır.
— Zootekn. Polonya tavşanı, güzel postlu tavşan ırkı. (Tavşan ırklarının en ufağıdır; çok kısa, son derece ince, gümüşî beyaz, parlak tüylerle kaplı postu kakum postuna [ermin] benzer.) [L]
03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA HABERLEŞME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLONYA MÜZİK
Tarih 03 Haziran 2009
POLONYA MÜZİK
En eski polonya ilâhisi, XIII. yy.dan kalmadır. Melodisi kutsal latin şarkısına göre kurulmuştur. 1364′te Krakow’da kurulan Jagellon üniversitesi nazarî ve uygulamalı müziğin öğretildiği bir merkezdi. O zamanki başkent Krakow’un katedralinde insan sesi ve çalgı için polifonik müzik çalınırdı. Polonya müziği altın çağını XVI. yy.da yaşadı. Krakow’lu Mikolaj’ın kırktan fazla bestesi günümüze ulaşmıştır. Başlıca müzik nazariyecisi Felsztyn’li Sebastian idi. XVI. yy .ın en ünlü bestecileri mezmur ve motetlerini Nürnberg’de yayımlayan Szamotuly’li Waclaw (1534′e doğr. – 1567′ye doğr.), missalar ve motetler bestecisi Marcin Leopolita (1540′a doğr. – 1589) ve 1580′de Krakow’da yüz elli mezmur yayımlayan Mikolaj Gomolka’dır. XVI. yy. sonunda Varşova, Polonya’nın aynı zamanda müzik hayatının da merkezi oldu. Piskoposluk orgcusu Mikoiaj Zielenski (1550-1615) venedik sanatının ve Chopin’den önceki Polonyalı bestecilerin en büyüğü sayılır.
Opera, Wîadislaw IV zamanında, yani XVII. yy. başında, Polonya’ya girdi. 1778′de ilk polonya operası (Maciej Kamienski’nin [1734-1821]) Varşova’da sahneye kondu. XIX. yy. başında Varşova, müzik hayatının ve müzik öğretiminin merkeziydi. Jozef Elsner’in (1769-1854) yönetiminde, romantik polonya müziğinin ilk genç nesli vetişmeğe başladı: Jozef Nowakowski (1800 – 1865), Tomasz Nidecki (1806-1852), İgnacy Feliks Dobrzinski (1807-1867) ve özellikle Chopin (1810-1849). Chopin’in, Stanislaw Moniuszko’nun (1819-1872) ve Henryk Wieniawski’nin eserleri romantik polonya müziğini temsil eder. XIX. yy. sonunda, Mieczyslaw Karlowicz (1876-1909), Karol Szymanowski (1882-1937) ve Ludomir Rozicki’nin (1884-1953) öncülüğünde «Genç Polonya» adındaki, gençlerden kurulu bir topluluk ortaya çıktı. Paderewski, A. Rubinstein, W. Landowska, W. Malcuzynski v.b. gibi virtüozlar ve G. Fitelberg, W. Rowicki, S. Sklowaczewski gibi orkestra şefleri yetiştiren Polonya’da piyano için Fr. Chopin yarışması (Varşova), keman için de H. Wieniewski yarışması (Poznan) düzenlenir. Grazyna Baczewicz (doğ. 1909), Witold Lutoslawski (doğ. 1913) ve Tadeusz Baird (doğ. 1928) Polonya’nın en ünlü çağdaş bestecileridir.
1960′a doğru, polonyalı öncü gençler, Webern anlayışını klasik kalıbı bakımmdan tümüyle benimsemedilerse de Edgarl Varese ve iannis Xenakis gibi batı müzikçilerinin izinde yeni bir ses dünyası keşfetmek amacıyle oniki ton müziğine yönelmekten de geri kalmadılar. Bu eğilimin temsilcileri (Penderecki, Serocki, Szabelski, Kotonski, Baird v.b.) araştırmalarında geleneksel çalgıların, elektro-akustik seslerin ve gürültülerin karışımını denediler.
03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA MÜZİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLONYA EDEBİYAT
Tarih 03 Haziran 2009
POLONYA EDEBİYAT
• Ortaçağ ve XVI. yy. Edebiyatını XII. yy.dan XV. yy.a kadar özellikle Gallus Anonymus, Kadlubek (1160-1223) ve J. Dlugosz’un (1415-1480) latin kronikleri temsil eder; bununla ‘beraber XII. yy.dan itibaren halk diliyle yazılmış bazı değerli dinî şiirlerle karşılaşıyoruz. En eski polonya şiiri Bogurodzica (Meryem) adlı dinî şarkı (XII. yy.) ve en eski nesir Kazanla Swietokrzyskie (Kutsal Haç Masalları) [XIV. yy. başı] adlı vaaz derlemesidir. Hümanizm, reform ve rönesans ile fikrî faaliyet canlandı. 1364′te Büyük Kazimierz tarafından kurulan, Sonra 1400′de kraliçe Hedwige’in bağışları sayesinde yeniden teşkilâtlandırılan Krakow üniversitesi, iki yüzyıl boyunca Avrupa’nın ünlü bir bilim merkezi olarak kaldı.
Kopernik bu üniversitede okudu. Konstanz ve Basel konsillerinden gelen polonyalı hukukçular ve kilise hukukçuları, polonya’nm italyan üniversitelerine yolladığı öğrenciler, piskoposlarla aydın soyluların himaye ettiği italyan veya alman asıllı bilginler, eskiçağ bilimini yaydılar, önce bir latin hümanist şair nesli ortaya çıktı: Sanok’lu Grzegorz (1406′ya doğr.-1477), Jan Ostrorog (1436-1501), Andrzej Krzycki (1482′y% döğr.-1537), J. Dantyszek (1485-1548) ve K. Janicki (1516-1543). Ama, tarihçi ve yayımcıların uzun süre kullandığı Latince, Protestanlığın yayılmasıyle edebiyattaki üstünlüğünü kaybetti: Protestanlık elli yıl içinde yönetici sınıf arasında yayıldı, öte yandan, soylu demokrasisinin siyasî hayatında halk dili kendini kabul ettiriyordu. Doğu eyaletleri halkı latin geleneklerine yabancıydı.
1513′te, ilk lehçe (veya polca) kitap yayımlandı: Lublin’li Biernat’nm Raj Duszy (Ruhlar Cenneti). 1543′te Mikolaj Rej (1505 -1569) millî bir edebiyatın temelini attı. Tabiat güzelliklerine tutkun bir taşra soylusu, ateşli calvin’ci, mizaçça kavgacı ve alaycı olan Mikolaj, dinî, öğretici ve ahlâkî konularda birçok manzum ve mensur yazı yazdı. Eserlerinde Ortaçağ etkisi ağır basmakla beraber Rönesans’ın etkisi de kendini göstermektedir. Mikolaj Rej’den az sonra, Jan Kochanowski (1530-1584), lirik ve içli şiirlerinde estetik güzellikle Hıristiyanlığı bağdaştırdı. Bu dönemde bolluk içinde ve güçlü olan Polonya, tehlikeli komşularına da söz geçirerek «altınçağ»ını yaşamaktaydı. 1614′te Szymon Szymonowic (1558-1629), idillerinde helenizmin bütün güzelliklerinden yararlandığı günlerde, altın çağ henüz sona ermemişti. Nesir, Lukasz Gornicki (1527-1603) ile vaiz P. Skarga’nın (1536-1612) dilinde mükemmelliğe ulaştı. Tarih ve coğrafya alanındaki bilgiler yayılmağa başladı. Marcin Bielski (1495-1575), dünyadaki yeni buluşlara da yer veren bir dünya tarihi denemesine girişti; S. Klonowic (1545-1602) burjuva ve halk sınıfının törelerini dile getirdi. Doktrin tartışmaları sayesinde, düşünce hayatı olgunlaştı. Batı mutlakıyetçiliği ve Moskova despotluğu ilkelerinin Polonya’da ağır basmak üzere olduğu bir sırada, hukukçu ve ilâhiyatçılar (Modrzewski-Frycz [1503-1572], S. Orzechowski [1513-1566] siyasî hürriyeti ve milletlerarasında barışı övmekteydiler.
• XVII. ve XVIII. yy. XVII. yy .da Polonya devleti, «birçok el tarafından sarsılan ve birçok darbe yiyen bu ağaç», çökmeğe başladı. Ama art arda gelen istilâlar sırasında kahramanlık duygusu kamçılandı. Büyük ataman’ların savaşçı Polonya’sı bir efsane havası içinde yaşamağa başladı. 1618′de P. Kochanowski (1566-1620), Tasso’nun Gerusalemme Liberatta’&mm (Kurtarılmış Kudüs) eşsiz bir tercümesini polonya şairlerine model olarak sundu. Türklerle yapılan savaşlar, doğu dünyasını ve medeniyetini Polonyalılara tanıttı. Mitoloji motifleri bu dekorla kaynaşarak bazen çekici, bazen tuhaf bir süsleme halini aldı. Bu barok Sanat, düzensiz bir şekilde alabildiğine gelişti. Hiç bir edebiyat okulunun kurulmasına yol açmadı ve büyük sayıda yazarı bilinmeyen metinlerin (özellikle gezgin sanatçıların yazdığı komediler) ortaya çıkmasına imkân verdi. Bundan sonra italyan edebiyatı, polonya edebiyatını fransız edebiyatına oranla daha fazla etkilemeğe başladı. Bununla birlikte iki fransız kraliçe elli yıl boyunca Polonya tahtını paylaştı.
Gonzaga’lı Luisa -Maria’nın yalnız bir tek saray şairi vardı: Andrzej Morsztyn (1613-1693). Maria-Kazimierza’nın kocası J. Sobieski (1624-1696), Astree’yz duyduğu hayranlık dolayısıyle sarayına «francuski (fransız) havası» verdi. (Jan Sobieski, aynı zamanda ülkesinin mektup tarzını kullanan en büyük yazarlarından biridir.) Mistik hayal ürünü olan birçok messias dışında, barok eserler, gerçekçilik ve mahallî renkleriyle ağır basar. Polonya romantizmi bunları benimseyecektir. Günümüzde, J. C. Pasek’in (1636′ya doğr.-1701) Pamietnikİ’si (Hatıralar) çok okunmaktadır. Coşkun, ama saf ve kahraman ruhlu bir şair olan W. Potocki, epik ve dinî şiir alanında ön safta yer alır. Wespazjan Kochowski de (1633′e doğr. – 1700) dinî eserler verir.
S. Twardowski’nin (1600′e doğr.-1661) usta tasvirleri, Zimorowic kardeşlerin (Jozef [1597-1677] ve Szymon’un [1608-1629]) bükolik yumuşaklığı, L. Opalinski’nin (1612-1662) sert yergileri bugün hâlâ okunur. Bu arada cizvit Maciej Kazimierz Sarbievski’nin (1595-1640) eserini de saymak gerekir. Sakson kralı devrindeki düşünce durgunluğunu, XVIII. yy .m ikinci yarısında tarihin en güzel rönesanslarından biri takip etti. Jean Fabre, «yirmi yıllık kültür, Polonya’ya, yüzyıllık bilgiççe çabaların Almanya’ya verdiğinden çok daha fazla eser kazandırdı» der. Bu mucize, devlet idaresinde o kadar başarılı olamayan bir hükümdarın zekâsı ve diplomasisi sayesinde gerçekleşti: Stanislaw August Poniatowski (1732-1798) eğitimini yeniden teşkilâtlandırmakla başladı ve bu alanda ilk reformu yapan pedagog S. Konarski’nin eserini tamamladı; 1773′te, bir eğitim komisyonu, Avrupa’da ilk defa olarak bir millî eğitim bakanlığı projesi hazırladı. Ansiklopedi ile fizyokratların nazariyeleri, Condillac’ın felsefesi ve yüzyılın bütün bilgileri, polonya düşünce dünyasının verimini arttırdı, insancı düşüncelere tutkun olmakla beraber, millî kalkınmaya büyük önem veren akılcı bir neslin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu neslin edebiyatı her şeyden önce öğretici ve millî bir edebiyattır. Bu zihniyet, yalnız siyasî yazarlarda (H. Kollataj [1750-1812], S. Staszic [1755-1826], J. U. Niemcewicz [1757-1841]) değil, bütün öteki yazar ve şairlerde açıkça görülür. Başta, eserinin niteliği, kapsamı ve değeriyle ismi yüzyıllar boyunca unutulmayan Warmie piskoposu ve çağdaş edebiyatm prensi I. Krasicki (1735-1801) gelir. Onun yanında A. Naruszevvicz (1738-1796), S. Trembecki (1739-1812), Tomasz Kajetan Wegierski (1755-1787) gibi isimler yer alır. XVIII. yy.ın sonlarında, F. Karpinski (1741-1825) ve F.D. Kniaznin’in (1750-1807) temsil ettikleri duygusalcılığın etkisi kendini göstermeğe başladı. Stanislaw devrinin en iyi eserleri (masal, yergi, manzum mektup), klasik bir mükemmelliğe varmıştır. Körü körüne taklide kaçmaksızın, fransız edebiyatının iki yüzyılını örnek alan bu edebiyat, inceliği, sevimliliği, alaycılığıyle dikkati çeker. Fransız eserleri örnek alınarak (F. Bohommolec [1720 -1784], F. Zablocki [1754-1821]) yazılan töre komedileri yanı sıra, vatan temalarını işleyen tiyatro eserlerinin (J. U. Niemcewicz, W. Boguslawski’nin [1754-1821] eserleri) oynadığı önemli rolü de unutmamak gerekir.
• XIX. ve XX. yy. 1795-1822 Arasında, sıra ile Pulawy’deki Czartoryski’lerin prenslik saraymca tutulan ağlamaklı bir önromantizm, yankılar yapan bir mücadeleden sonra yerini romantizme bırakan sahte bir varşova klasisizmi (K. Kozmian [1771-1856] ve A. Felinski [1771-1820]) hüküm sürdü. Polonya şiiri bu devirde en üstün seviyesine ulaştı. Ama, artık yalnız anılar ve umutlarla yaşama zorunda olan bu boyunduruk altındaki ülkede birbirini takip eden tarihî olaylar romantik akıma olağanüstü bir nitelik kazandırdı. Coşkun bireycilik, Polonya’ca yurtseverlik ateşine ve fedakârlık tutkusuna dönüştü. Mutlu bir çağın geleceğine olan inanç, Polonya’yı dünyada kahramanlığın örneğini sunan bir millet haline getirdi. Şairler, tutsak millete manevî önderlik ve kılavuzluk yaptılar. A. Mickiewicz (1798-1855) bu konuda akla gelen en büyük isim, ülkesi için efsanenin, de ötesinde bir semboldür. Modern çağın tek destanı olan Pan Tadeusz, onun ününü bütün Avrupa’ya yaydı. Yetenekleri ve inancı ile, 1848 Jiberal Fransa’sını, Risorgimento İtalya’sını, islav milletlerini ve doğu ülkelerini etkiledi. A. Mickiewicz’in yanı sıra, ancak öldükten sonra üne kavuşan J. Slowacki (1809-1849), büyüleyici hayalgücü, büyük ustalığı, şiirleri ve dramlarıyle polonya düşünce hazinesine paha biçilmez eserler kattı. Z. Krasinski’ye (1812-1859), gelince onun düşünürlük yönü sanatçı ve şair yönünden üstündür.
Romantizmin öbür üç temsilcisi olan Malczewski (1793-1826), S. Goszczynski (1801-1876) ve J. B. Zaleski (1802-1886) ukrayna tarihî ve manzaralarından ilham aldılar. Sembolizmin öncüsü C. Norvvid (1821-1883) İlk şiirlerini 1840′ta yayımladı. Bu dönemin başlıca eserleri göç sırasında yazıldı. Aynı döneme doğru Polonya’da A. Fredro (1793-1876) komediyi avrupaî bir seviyeye çıkardı; J.İ. Kraszevvski de (1812-1887) roman türünü geliştirdi. Bu büyük ismlerin yanı sıra, romantizmin en iyi temsilcileri arasında şu şairler sayılabilir: Wincenty Pol (1802-1872), Teofil Lenartowicz (1822-1893) ve Wladyslaw Syrokomla (1823-1862). 1863′ten ve başarısızlığa uğrayan ikinci ayaklanmadan sonra «pozitivizm» adı verilen yeni bir çağ açıldı. Yayımcıların ve sosyoloji bilginlerinin (özellikle A. Swietochovvski [1849-1938]) desteğiyle romantizmin ülke siyasetine yapmış olduğu etkiye karşı bir tepki başladı. Gerçekçi eğilimler ve toplumsal değişiklikler birçok romancının yetişmesine yol açtı. Bunların en ünlüsü tarih (Ogniem i Mieczem [Meçle ve Ateşle], Krzyzrary [Toton Şövalyeleri], Quo Vadis) ve töre romanları (Bez Dogmatu [Dogmasız], Rodzina Polanieckich [Polaniecki Ailesi]) yazan H. Sienkievvicz’tir (1846-1916) [1905 Nobel edebiyat ödülü]. Ayrıca Eliza Orzeszkovva (1841-1910) ile halka (Bebek) ve Faraon (Firavun) adlı eserlerin yazarı Boleslaw Prus (1847 – 1912) çok ünlüdür. XIX. yy. sonunda gerçekçi nesir fransız natüralizminin ve özellikle Zola’nın etkisinde kaldı (Adolf Dygasinski [1839-1902 ve tiyatro eserleriyle de ün kazanan Gabriela Zapolska [1860-1921]). A. Asnyk (1838-1897), Maria Konopnicka (1840-1910) lirik şiirin temsilcileridir.
1890′dan 1910′a kadar, S. Przybyszewski (1868-1927), J. Kasprowicz (1860-1926) ve Miriam (1861-1944), K. Tetmajer (1865-1940), L. Staff (1878-1957) tarafından başlatılan estetik «Genç Polonya» hareketi ince bir sanatın doğmasına yol açtı. Patetik gücü eşsiz S. Zeromski (1864-1925), Nobel ödülünü alarak ününü dünyaya yayan W.S. Reymont ve Wladyslaw Orkan (1875-1930), biçim anlayışlarındaki modemizmle bu akıma girerler. Ama işledikleri temalar, zamanlarının sorunlarına bağlı kalmıştır, öte yandan büyük dramaturg S. Wyspianski (1869-1907) milliyetçilik meseleleri üstünde büyük bir titizlikle durdu. İki savaş arasında şiir, L. Staff (1878-1957), B. Lesmian (1879-1937) ve Skamander dergisi çevresinde toplanan genç şairler grubu tarafından temsil edilmekte idi: J. Tuwim (1894-1953), K. Wierzynski (doğ. 1894), A. Slonimski (doğ. 1895), J. Lechon (1899-1956). öncü şiirin temsilcileri: J. Przybos (doğ. 1901), J.Czechowicz (1903-1939) ve A. Wazyk’dir (doğ. 1905). W. Broniewski (1897-1962), devrimci Marks’çılığın şairidir ve ancak 1945′ten sonra ünü gitgide artmıştır. Romancılardan F. Sieros-zewski (1858-1945), J. Weyssenhoff (1860-1932), A. Strug (1871-1937), W. Berent (1873-1941), J. Kaden-Bandrowski (1885-1944), Zofia Nalkowska (1885-1954), Maria Dabrowska (doğ. 1889), J. İwaszkiewicz (doğ. 1894); denemeci J. Parandowski (doğ. 1895); tenkitçilerden T. Boy-Zelenski (1874-1941) ve K. İrzykowski (1873-1944); dramaturglardan K. H. Rostworowski (1877-1938) ve J. Szaniawski (doğ. 1887) o sıralarda ünlerinin zirvesindeydi. S.İ. Witkiewicz (1885-1939), B. Schulz (1892-1942), W. Gombrowicz (doğ. 1905) öncü yazarların en ilgi çekenleridir. İkinci Dünya savaşından sonra, polonya edebiyatının gelişiminde üç ayrı evreye rastlanır. Birinci evre 1945-1956 yıllarını kapsar.
Bu dönemde, isteyerek benimsenen veya zorla kabul ettirilen bir gerçekçilik, bazen kabaya kaçan öğreticilik ağır basmakta ve genellikle sosyalizmin kuruluşu meselesiyle ilgili günlük olaylardan alman temalar işlenmektedir. İkinci evre, Stalin döneminin düşüncelerine sınırlı da olsa, başkaldırma dönemidir. Yazarlar, bireyle toplum, hayatın amaçîarıyle sanatın gerekleri arasındaki çelişmeyi ortaya koymakta, edebiyata yüklenen öğretici görevleri alaya almakta ve sanatta yeni ifadeler getirmeğe çalışılmaktadır. 1960 veya 1961 yıllarında başlayan üçüncü evre, ilk iki evrede görülen eğilimlerin uzlaşma dönemidir. Açıkça itiraf edilmemesine rağmen bu evrede edebiyat bir ölçüde, eğitme, ahlâkî düşünce ve değerleri yayma aracı oldu. Bu üç evreden hiç birinde, sembol haline gelen bir yazara rastlanmaz. Roman türü, özellikle Z. Kossak-Szczucka (doğ. 1890), T. Breza (doğ. 1905), J. Stryjkowski (doğ. 1905), T. Parnicki (doğ. 1908), J. Andrzejemski (doğ. 1909), J. Putrament (doğ. 1910), A. Malewska (doğ. 1911), A. Rudnicki (doğ. 1912), S. Dygat (doğ. 1914), K. Brandys (doğ. 1916), W. Mach (1917-1966) tarafından işlendi. Bununla birlikte, Z. Nowakowski (1891-1963), J. Wittlin (doğ. 1896), C. Straszewicz (1904-1963), W. Gombrowicz (doğ. 1905), G. Herling-Grudzinski (doğ. 1919), M. Hlasko (doğ. 1923) gibi, yabancı ülkelerde yaşayan romancıların eserleri, Polonya’da ki çalkantıların dışında kaldı.
Bir ölçüde romanın evrimine benzeyen bir evrim geçiren şiirde üç ayrı akım görülür. T. Rozevvicz (doğ. 1921), A. Miedzyrzecki (doğ. 1922), Z. Herbert (doğ. 1924) ve W. Woroszylski’nin (doğ. 1927) temsil ettiği birinci ve en başarılı akım, şairanelikten arınmış şiiri, kesinliği, süssüz ve yapmacıksız eserleri benimseyen şairleri biraraya getirdi.
Daha savaş öncesinde isimlerini duyuran K. İllakowicz (doğ. 1892), K. Wierzynski (doğ. 1894), A. Slonimski (doğ. 1895), A. Stern (doğ. 1899) K.î. Galczynski (1905-1953), C. Milosz (doğ. 1911) gibi şairleri kapsayan ikinci grup, genellikle «yeni-klasik» grup diye anılır, öncü adı verilen üçüncü grup ise, T. Peiper (doğ. 1891), J. Kürek (doğ. 1904), P. Piechal (doğ. 1905) ile eski fütürizmi andırır. Eserlerinde zarif bir anlatım çabası ve derin bir metafizik bunalım görülen M. Jastrun, edebiyatta ayrı bîr yer tutar. Dram yazarları arasında, L. Kruczkowski (1900-1962), T. Zawieyski (doğ. 1902), özellikle de, yergili ve parodili piyesleri birçok ülkede büyük başarı kazanan S. Mrozek (doğ. 1929) anılmağa değer.
03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA EDEBİYAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLONYA TARİH
Tarih 02 Haziran 2009
POLONYA TARİH
Piast’lar döneminde Polonya
• İlk Polonya devletinin toprak bütünlüğünün kurulması (V.-X11. yy.). V. veya VI. yy. başından sonra geniş Odra havzasına ve Vistül havzasının bir kısmına batıdan gelen birkaç islav kabilesi yerleşti. Polonya milletinin meydana gelmesinde bu kabilelerin (Polanlar, Vislanlar, Pomeranyalılar v.b.) katkısı oldu. Bu topluluklar, yavaş yavaş ilk şehir çekirdekleri olan ve kısa süre sonra yanlarında zanaatçı varoşları kurulan tahkimli castra veya grody’lerin (Poznan, Kruszwica, Kalisz) etrafında toplandılar.
IX. yy.ın ortasından sonra Gniezno ve Poznan dolaylarında kurulan ilk Polonya devleti çevresinde yavaş yavaş Büyük Polonya, Küçük Polonya, Mazovya, Silezya ve Pomeranya biraraya geldiler. Piastlar hanedanının bilinen ilk atası Mieszko I (960′a doğru-992) bu devleti Polonya devleti haline getirdi: ırk birliği ekonomilerinin benzerliği, Büyük Polonya, Litvanya, Mazovya ve Podlakya ovalarının geniş bir orman kuşağıyle çevrili olması, batıda Germen imparatorluğu (963′te ilk askerî temaslar), güneyde Bohemya devletleri, doğuda Kiev (945′ten sonra), kuzeyde Veletlerin Polonya topraklarını çepeçevre kuşatmaları Polonya milliyetçiliğinin doğmasını kolaylaştırdı; Mieszko, bazı derebeyleri ve kilisenin yardımıyle (966′da Hıristiyanlığı kabul etti ve Poznan’da ilk piskoposluk kuruldu) geniş bir bölgede hâkimiyetini kurabilmek için bu milliyetçilik duygusundan yararlandı.
Mieszko I’in oğlu ve vârisi Boleslaw I (992-1025) kilisenin desteğiyle Otto III’ten Polonya kilisesinin imparatorluk kilisesinden ayrılmasına imkân veren Gniezno başpiskoposluğunu ve Krakow, Wroclaw ve Kolobrzeg piskoposluklarını kurdu; öte yandan geçici olarak batıda Odra’nın ağızlarını ve Lâusitz’i, güneyde Moravya’yı, Çekler ve Slovaklar ülkesini ilhak etti ve doğuda Kiev’e ulaştı. Başarıları Bautzen barışlanyle (1018) ve ilk Polonya kralı olarak taç giymesiyle onaylandı. Ama oğlu Mieszko II (1025-1034), doğudan rus prenslerinin, kuzeyden Danimarkalıların (Pomeranya’da), güneyden Çeklerin, batıda Polonyalıları Odra’nın doğusuna çekilmeğe zorlayan (1031-1032) imparator Franken’li Konrad II’nin hücumları karşısında topraklarının bütünlüğünü koruyamadı; iç kargaşalıklar ve kardeşlerinin taht üstünde hak iddia etmeleri yüzünden sınırları daralan devletini ancak imparatora bağımlılık yemini ederek kurtarabildi.
Başlıca olayları iç düzenin kısa süre içinde bozulması (halk ayaklanması ve Mazovya’nın ayrılma denemesi) ve Bohemya. Bratislava dükünün anî istilâsı (1036) olan bir döneminden sonra Yenilikçi Kazimierz I (1040′a doğru-1058) Kilisenin ve Devletin bütünlüğünü yeniden sağladı, başkenti Krakow’a nakletti. Ama kendisini tahta çıkaran aristokrasinin günden güne artan denetimini kabul etmek ve yardımı sayesinde Silezya’yı Çeklerden, Mazovya’yı da kontrolü ele geçirmiş olan Maslaw’dan kurtaran imparator Heinrich III’ün metbuluğunu kabul etmek zorunda kaldı. Oğlu Atak Boleslaw II (1058-1079) bu iki vesayetten de kurtulmayı başardı: önce aristokrasinin denetiminden kurtuldu; sonra rus prenslikleri arasındaki anarşiden yararlanarak Kiev’de harekete geçti (1069) ve Çekleri Silezya üstündeki hak iddialarından vaz geçmeğe zorladı; Heinrich IV’e karşı ayaklanan Saksonların tarafını tutarak Berat kavgasından yararlandı ve papa Gregorius VII’den krallık tacını giymeyi başardı; böylece Polonya’nın imparatora hiç bir bağımlılığı kalmıyordu.
Ama imparatorun yardım ettiği muhalifleri destekleyen Krakow piskoposu Stanislaw’ın (Aziz Stanislas) idamı (veya öldürülmesi) derebeylerin ayaklanmasına yol açtı; derebeyler tahta kralın kardeşi Wladyslaw (veya Ladislas) Herman’ı çıkardılar. Boleslaw kral unvanını kaybetti (1079), kaçtı ve ülke Bohemya’ya yıllık bir haraç ödemek zorunda kaldı.
Polonya’nın soyluların temsilcisi voyvoda SieciechT tarafından yönetilmesini kabul etmek zorunda kalan Wladislaw I Herman’dan (1079-1102) sonra Polonya, Boleslaw III zamanında toprak bütünlüğüne yeniden kavuştu. Kardeşi Zbignievv ile bölüştüğü Polonya topraklarını kendi çıkarına birleştirmeyi başaran Boleslaw III, germen himayesinden kurtuldu ve Baltık kıyısında geniş bir bölgeyi ele geçirdi (Pomeranya’nın Vistül ve Odra ırmakları arasındaki kısmının fethi); Macarlar ve Rutenyahlar ile ittifak yaparak imparatorun 1109 da giriştiği harekâtı durdurdu; sonra feth ettiği topraklardaki halkı hıristiyanlaştırdı, fakat ülkesini dört oğlu arasında bölmekle, elde ettiği parlak sonuçları tehlikeye düşürmüş oldu.
• Millî düklükler ve Polonya’da anarşi (1139-1305). En büyük oğlu dük Wladislaw II’nin (1139-1146) kardeşlerinin metbuu ilân edilmesi, onların siyaset alanında bağımsız davranmalarını ve ülkelerini kendi oğulları arasında bölüştürmelerini engelleyemedi; böylece 1250′den sonra her birinde bölgeciliğin ağır bastığı yirmi dört kadar düklük ortaya çıktı. Bunların hiç biri üstünlüğünü kabul ettirecek güçte olmadığından her birinin, özellikle de en büyüğün, bu yoldaki her denemesi bir iç savaş halini alıyordu; bunu fırsat bilen polonya aristokrasisi hükümdarı kendi tayin ederek monarşiyi kendi hâkimiyeti altına soktu. Meselâ Yaşlı Mieszko III’ün (1173-1177) tahttan indirilmesi ve yerine daha yumuşak başlı görünen genç kardeşi Âdil Kazimierz’in (1177-1194) geçirilmesi, Polonya’da seçime dayanan bir monarşinin kurulmasına yol açtı. İş başına getirilen kral, seçilmesinin karşılığında devletin yüksek otoritesini zedeleyen birtakım siyasî ve malî tavizlerde bulunmak zorunda kalıyordu (Leczyca meclisi, 1180).
Bu anarşi döneminde Hıristiyanlığı geniş halk tabakalarına yayan (XII.-XIII. yy.) Kilise, Polonya birliğinin hanedandan daha sağlam bir temsilcisiydi. Yüksek rahip sınıfı, üyeleri büyük toprak sahibi soylu ailelerden geldiği halde, zaman zaman yetkisini köylü sınıfını ezen soylulara karşı kullanıyordu (Papalık fermanı, 1233). Bu anarşi ortamında soylular sınıfı da ikiye ayrılmıştı:
prensliklerin yönetiminde görev alan ama krallık gücünün artmasına şiddetle karşı koyan magnat’lar (eski derebey aileleri); üyeleri prensler tarafından şövalye unvanıyle topraklara dağıtılan küçük soylular veya szlachta. Bu siyasî ve sosyal çözülmeden yararlanan Almanlar, Nordmark’tan başlayarak kuzeyden ve doğudan ilerlediler; Nordmark (geleceğin Brandenburg’u) 1134′te Ayı Albrecht’in payına düştü. 1138-1181 Arasında Baltık’ın Elbe ve Odra arasındaki kıyısı Ayı Albrecht ile Saksonya dükü Aslan Heinrich tarafından işgal edildi; Polonya Odra’nın batısındaki bütün toprakları, hattâ Aşağı Warta’yı kaybetti; Almanlar Aşağı Warta’da Yeni Uçilin’i (Neuemark) kurdular (1272); ayrıca Prusyalıların kuzeyden yaptığı tehlikeli baskıya tek başına karşı koyamayan Mazovya dükleri toton şövalyelerine başvurdular; ne var ki 1283′te Prusyalıları Neman’ın ötesine püskürten Tötonların püskürttükleri düşmandan daha belâlı oldukları çok geçmeden anlaşıldı.
Baltık ile ilişkisi kesilen, Litvanya devletinin kurulmasıyle (XIII. yy.ın ikinci yarısı) doğudan ve kuzeydoğudan tehdit edilen, üstelik de Silezya dükü Dindar Henryk’in 1241′de Legnica’da boş yere durdurmağa çalıştığı moğol istilâsıyle harebeye dönen Polonya artık Almanlar için kolaylıkla ele geçirilebilecek bir avdı. Almanların memlekete girmeleri birçok bakımdan olumlu oldu: XII. ve XIII. yy.da Avrupa’da genel nüfus artışına paralel olarak polonyalı kolonların ormanlarda tarla açma işi hızlandı; yeni kır toplulukları kuruldu; şehirlerde ticaret gelişti ve batıyı örnek alan Polonya prensleri, Özellikle Wroclaw (1242), Poznan (1253), Krakow’a (1257) tanınan Magdeburg yasasını benimseyerek şehirlere hürriyet «şartları» verdiler.
Buna karşılık, almanlar ticarî faaliyeti ele geçirerek imparatorluk ve Bohemya ile çeşitli alışverişe girdiler ve servetlerine dayanarak onlar sayesinde yeni bir aristokrasinin kurulmağa başladığı şehirlere hâkim oldular. Burjuvazi özellikle Silezya’da alman dilini ve geleneklerini yaydı.
İktisadî güçlerinden ve fikir üstünlüklerinden gurur duyan alman mülteciler, Polonya’ya istedikleri kralları kabul ettirdiler: önce gerçek bir Piast olan Silezya dükü Namuslu Henryk II (1288-1290); sonra Polonya kralı ilân edilen (1300) ve Piast’ların anarşi dolu kavgalarına karşı bir garanti gibi görünen Bohemya kralı (1291) Venceslav (Vaclav). Ama bir yabancının tahta çıkması, Piast ailesinden Wladislaw I Lokietek’e millî hoşnutsuzluğu istismar etme fırsatını verdi. Polonya’nın bir kısmını ayaklandıran Wladislaw I, Venceslav’ın ölümünde ülkeye hâkim olmayı başardı (1305) ve Krakovv’un alman belediye reisi Albrecht’in yönettiği şehir burjuvalarının
isyanını ezdikten sonra, 1320′de Polonya kralı olarak taç giydi: monarşiyle birlikte ülkenin bütünlüğü de yeniden sağlanmıştı. Bununla birlikte Wladislaw I’in devleti, çeklerin derece derece kendilerine bağladıkları Silezya’yı da, Pomeranya’yı da içine almıyordu.
• Polonya devletinin yeniden kurulması ve Piast’ların sonu (1305-1370). iyi hesaplanmış evliliklerle yararlı ittifaklar kuran Polonya kralı, Brandenburg’ların toprak genişlemesini durdurdu ve Pomeranya konusunda uzun ve boş bir çekişmeden sonra Tötonları Plowce’ta yenmeyi başardı (1331); fakat Kujawy’yi Tötonlara kaptırdı. Oğlu Büyük Kazimierz III (1333-1370), onun eserini tamamladı. Bohemya’nın Polonya tahtındaki hak iddialarını bertaraf ettikten sonra Pomeranya’yı belli bir süre için Tötonlara bırakarak (1343) onları yatıştırdı; Anjou’lu Luigi’yi vâris tanıyarak (1339), buna karşılık da Kızıl Rutenya’nın kesinlikle kendisine bırakılmasını sağlayarak macar tehlikesini ortadan kaldırdı.
Böylece batı dışında her yerde Polonya toprak bütünlüğüne yeniden kavuştu: Kazimierz III, gelenekleri kanun halinde toplayarak yasama ve adalet birliği ilkesini gerçekleştirdi (Wislica yasası, 1347); köylülerin yükümlerini azalttı; kolonlar için yeni köyler kurdu; ticarî gelişmeyi destekledi (ambar, yol ve şehirler çevresinde müstahkem surlar inşası; yabancı ülkelerden kovulan yahudilere imtiyazlar tanınması); Polonya’nın Almanya ve Bohemya’ya karşı fikrî muhtariyetini sağlayan Krakow üniversitesini kurdu. Mazovya düküne metbuluğunu kabul ettirdi, küçük soyluların muhalefetini kırdı.
• Piast’lardan Jagellon’lara: Geçiş dönemi (1370-1384-1386). Piast’lar sülâlesi Kazimierz III ile sona erdi: çünkü Kazimierz tahtını uzak akrabalarından biri yerine, yeğeni Anjou sülâlesinden Macaristan kralı Lajos’a (1370-1382) bırakmayı tercih etmişti; Lajos’a, kalkınmış ama hiç deniz kıyısı olmayan ve dışta hep toton tarikatıyle gücü gittikçe artan Litvanya’nın tehdidi altında yaşayan, içte ise hep büyük soyluların bağımsızlığının tehdit ettiği bir Polonya’yı miras bıraktı. Vârisini tayin etmek için büyük soyluların fikrini almak zorunda kalması, Polonya kurumlarının seçimle iş başına gelecek bir monarşi kurulmasına doğru geliştiğini ortaya koydu.
Bu olay polonya tarihinde kesin bir dönemeçti; çünkü soylularla yapılan pazarlık sonucunda (soylulara ağır gelen bütün vergilerin kaldırılması: Koszyce imtiyazı, 1374) tahta yabancı bir sülâle çıkıyordu ve Macaristanlı Lajos’un saltanatı aslında Jagellon’lar devrine doğru bir geçiş dönemiydi.
Jagellon’lar Polonyası (1386-1572)
• Doğu Avrupa’da Polonya’nın gücünün artması (1386-1505). Yabancı bir prens olan ve hemen hep yurt dışında yaşayan Lajos’un ölümü, Polonya’da iç savaşı başlattı: Macaristan ile birlik bozuldu, laik ve dinî büyük soylular devletin önemli mevkilerini paylaştılar. Bu durumun yarattığı huzursuzluğu gidermek için Polonyalılar tekrar monarşiyi kurdular: Lajos Fin kızı Hedwige, Polonya kraliçesi oldu (1384-1399) ve Litvanya büyük dükü Jagellon ile evlenmece zorlandı; Wladislaw adiyle vaftiz olan ve şahsî topraklarını krallığa katmağa söz veren Jagellon ortak Polonya kralı seçildi (1386-1434). Bu seçimle Polonya aristokrasisi ülkeye anarşiye son verebilecek bir sülâle kazandırıyor, doğu ile yakınlık kuruyor ve ülkeyi toton şövalyelerinin tehlikeli baskısından kurtarıyordu; gerçekten Polonya-Litvanya koalisyonu birlikleri, Tötonları Grunwald’de ezdi (15 temmuz 1410).
Wladislaw II Jagellon Moldavya (1387), Eflak (1389) ve Besaıabya (1396) hükümdarlarının kendisine saygı yemini etmesini de sağladığından Polonya artık Baltık denizinden Karadeniz’e kadar uzanan ve bazı çatışmalara, özellikle Litvanya büyük dükü Witold’un sebep olduğu çatışmalara rağmen, iki ülkenin soyluları arasında imzalanan Horodlo birliğiyle bütünlüğü sağlanmış görünen bir devlet haline geldi: daha eski medeniyeti, toprak bütünlüğünün daha sağlam ve nüfusunun daha kalabalık olması dolayısıyle, kral olarak Litvanya’nın soydan geçen büyük düklerini seçmek (her ikisi de Wladislaw II’nin oğulları olan Wladislaw III [1439-1444] ve Kazimierz IV [1445-1491]) kurnazlığını gösteren Polonya, yavaş yavaş bu iki başlı devletin siyasî merkezi haline geldi: Macaristan tahtına Wladislaw (Laszlo) III’ün seçilmesiyle (1440), Krakow çok büyük bir katolik devletin coğrafî merkezi oldu; bu devlet germenciliği önlemekle ve kilisenin baskısıyle (kralın vasisi ve Krakovv piskoposu Olesnicki’nin büyük rolü) Ortodoksluğun ve Müslümanlığın yayılmasını, püskürtmeğe değilse bile durdurmağa (Wladislaw III’ün 1444′te Varna’da Osmanlılara yenilmesine rağmen) yönelmişti. Wladislaw III’ün vârisi Kazimierz IV ise Polonya-Litvanya devletinin güneydoğuya doğru genişletilmesi işini bir yana bırakarak kendini önce Polonya’da monarşinin kuvvetlenmesine adadı: bu iş için Nieszewa imtiyazlarını (1454) verdiği şövalyelerle, artık doğu topraklarının işletilmesine yönelen magnat’lar arasındaki geleneksel çelişkiden yararlandı.
Toton tarikatının rakipleriyle ittifak yaptı ve Onüç yıl savaşlarından sonra (1454-1466), toton tarikatına metbuluğunu kabul ettirerek Pomeranya ve Gdansk’ın kendisine bırakılmasını sağladı; böylece Polonya, buğdaylarının sevk edileceği bir deniz kapısı sağlıyordu (Torun barışı, 1466). Ayrıca Albrecht II’nin kızı Habsburg’lu Elisabeth ile evlenerek (1454), Bohemya tacı ve Macaristan üstünde haklar elde etti (bu haktan oğlu Wladislaw 1471′de Bohemya tacında, 1490′da Macaristan’da yararlandı). Polonya germenciliğe hücuma geçmişti; buna karşı koyabilmek için imparator Friedrich III, Litvanya’nın tabiî rakibi İvan III Vasiliyeviç ile ittifak yaptı; alman tehlikesi azalırken bu sefer de rus tehlikesi başlıyordu.
• Monarşi gücünün azalması ve szlachta’nın zaferi. XV, yy. sonunda, krallığın siyasî, iktisadî ve sosyal yapısı da değişti. Rahip ve magnat sınıfının hırslarını önlemek için szlachta’ya dayanan Jagellon’lar, szlachta üyelerinin her türlü yargıya karşı dokunulmazlıklarını kabul etmekle (Krakovv imtiyazı, 1433) kalmayarak, askerî ve malî yükümler yüklemeden önce mahallî szlachta meclislerinin fikrini almayı da kabul etti; ayrıca 1493′te Piotrkow’da genel bir diyet toplandı; bu, monarşi gücünün küçük soylular lehine azalmasının mantıkî bir sonucuydu. Her ikisi de Kazimierz IV’ün oğulları olan Jan I Adalbert (1492-1501) ve Alexsander I’in (1501-1506) saltanatlarının çok kısa sürmesi, Jan I’in Moldavya’nın bağımsızlığını engelleyememesi ve Bukovina’da ağır bir bozguna uğraması (1497) karşısında cüreti artan szlachta Aleksander I’e, milletin üç sınıfından oluşan genel diyeti kabul ettirerek, meşrutî bir krallık kurulmasını sağladı.
Kral, senatörler ve milletvekillerinden meydana gelen bu genel diyetin onayı, kanunların kabul edilmesi, vergilerin alınması ve seferberliğin ilân edilmesi için şarttı (Nihil Novi anayasası, 1505). Böylece çok kötü sonuçlar veren oybirliği sistemi ortaya çıkmış oldu ve XVII. yy.ın liberum veto’suna yol açtı. Szlachta, Baltık’a açılmanın kendisine sağlayacağı büyük kazancı anladı: Polonya’nın iktisadî (hattâ siyasî) ağırlık merkezi kuzeye doğru kaydı (kısa süre sonra Varşova’nın başkent olması) ve batıda daha elverişli bir yerde bulunan Poznan, Almanya ile Baltık denizi arasındaki mübadelelerin kontrolünü ele geçirdi, iktisadî değişiklikler ve özellikle tarım ürünleri fiyatlarının artması, szlachta’ya ait çiftliklerin yüzölçümünü ve önemini arttırdı.
Szlachta, hükümdara şehir halkının toprak sahibi olmasını yasaklayan, köylülerin yalnız derebeylik mahkemelerinde yargılanmasını ve aile başına bir erkek evlât dışında toprağa bağlanmalarını öngören bir kanunu kabul ettirdi (Piotrkow diyeti, 1496); 1520′de köylülere angarya yüklendi; genel-leşen bu sistem, XV. ve XVIII. yy.da daha da arttı.
• Son Jagellon’lar (1506-1572). Kazimierz IV’ün üçüncü oğlu ve üçüncü mirasçısı Zygmunt I (15044548), oğlu Zygmunt II August’u Litvanya büyük dükü olarak tanıtmayı ve Polonya kralı seçtirerek taç giydirmeyi (1530) başardı. Soydan geçen monarşinin kurulmuş gibi göründüğü bu dönemde Polonya, Jagellon’lar sülâlesinin Macaristan’ın kontrolünü kaybetmesine Lajoş II’nin Mohaç’ta ölümü [1526], Habsburg’lu Ferdinand I’in tahta çıkışı) ve Moskovalıların Smolensk’i ele geçirmelerine (1514) rağmen, en güçlü devresini yaşadı. Toton tarikatı başrahibi Brandenburglu Albrecht, tarikatı laikleştirince (1525) Zygmunt I, soydan geçen Prusya düklüğünün metbuluğunu kabul ettirdi; ayrıca Varşova düklüğünü kendine bağladı (1526); litvanya soylularına, polonya soylularının yararlanmakta olduğu imtiyazları tanımak (1556′da ilk Litvanya meclisinin toplanması) kurnazlığını gösteren Zygmunt II August, Litvanya’ya, «Lublin daimî birleşmesi»ni kabul ettirmeyi başardı; buna göre krallık ve büyük düklük artık tek bir meclis ve ortaklaşa seçilecek tek bir kral tarafından idare edilecekti (1569). Soylularla anlaşarak, içeride bir soylu «res publica»sı kurulmasıyle sonuçlanan reformlar yaptı.
Bir deniz siyaseti hazırladı ve donanmanın inşaını başlattı; Schwerttıâger tarikatı şövalyelerinin çözülmesinden yararlanarak Güney Livonya’yı ele geçirdi: Polonya, Krakow üniversitesi sayesinde XV. ve XVI. yy.da Avrupa’nın geri kalan kısmındaki kültür yenilenmesine katıldı; Krakow’lu dinbilimci Pawel Wlodkowic, toton tarikatının bağımsızlık isteklerine Konstanz konsilinde karşı çıktı; aynı üniversiteden başka dinbilimciler, soylular ve burjuvalar arasında taraftar bulmasına rağmen hus’çu sapkınlığı yendiler; ama aynı zamanda konsillerin papadan üstün olduğunu iddia ettiler. Polonya, bilginleri yeni düşüncelerle büyük ölçüde ilgilenen (De Revolutionibus Orbium Caelestium, Kopernik) canlı bir bilim ve edebiyat merkezi haline geldi; hattâ Reformu kabul etmeğe bile hazır görünüyordu.
Krallar Protestanlığın Prusya, Kurzeme ve Livonya’da yerleşmesini kabul ettiler. Katolik veya ortodoks magnatlar ve soylular kısa süre içinde Protestanlığı kabul ettiler, Soylular meclisinde çoğunluğu ele geçirdiler ve Zygmunt II’den Büyük Polonya’da luther’ci bir kilise, Küçük Polonya ve Litvanya’da da calvin’ci iki kilise kurma iznini aldılar (1552). 1573′te bu fiilî hoşgörü, Varşova konfederasyonunca da onaylandı. Aynı zamanda, hümanizm, italya ile ilişkiler, basımevlerinin gelişmesi ve din tartışmaları millî edebiyatın gelişmesine katkıda bulundu.
ilk gerilemeler ve Altın çağın sonu (1572-1648)
• Monarşide istikrarsızlık ve Karşı Reformun başarıları (1572-1587). 1572′de Zygmunt II August, vâris bırakmadan ölünce, artık hepsi yeni kralın seçimine katılan (Varşova diyetinin kararı, 1573) soylular, valois’lı Henri’yi kral seçmeğe karar verdiler (1573); ama aynı zamanda da krallık gücünü sınırlayan birçok şartı kabul ettirdiler (pacha conventa); Henri’nin Fransa’ya kaçmasından sonra Osmanlı devletinin de yardımıyle Erdel prensi Istvan Bathory’yi kral seçtiler (1576-1586); Bathoky, Gdansk isyanını ezdi ve savaşı başarıyle devam ettirerek Moskovalılardan Livonya’yı geri aldı, ataman Jan Zamoyski’nin desteğini sağlayarak onu kançılarlığa getirdi. Kiliseye Reformla mücadele imkânlarını sağladı (kardinal Hosius’un [Hozjusz] yazılarının yayılması; Wilna’da [Vilnius] Isa tarikatının bir üniversite kurması, 1578).
Bunun üzerine Calvin’cilik hızla geriledi ve Luther’cilik ancak krallık Prusya’sı topraklarında tutunabildi.
Annesi Jagellon sülâlesinden olan Zygmunt III Vasa’nın (1507-1632) tahta çıkmasından sonra, katolik tepki daha güçlü bir hal aldı ve Brzeşç birliği (Roma ile Kiev) metropoliti ve hemen bütün ortodoks piskoposlar tarafından kabul edildi; bununla birlikte her yerden kovulan teslis aleyhtarları 1638′e kadar Rakow’da bir okul ve bir basımevini yaşattılar, «polonyalı rahipler» veya «socini’ciler» adiyle Avrupa’nın her tarafına yayıldılar.
• Kazakların isyanına kadar Vasa (Wasa) sülâlesi (1587-1648). Tahta Vasa (Wasa) sülâlesinden bir kralın çıkması ve eyaletlerini elinden almayı düşündüğü akrabası İsveç krallarıyle çatışması, Polonya’nın siyasetini Baltık’a yönelttiğini ortaya koydu: bu yönde Moskova ile ve özellikle İsveç ile çatışan Polonya, ülkenin üç defa bölüşülmesine yol açan bir döneme girmiş oldu. Bazı başarılar kazanılmasına (Smolensk’in Deulino antlaşmasında geri alınması, 1618) karşılık, krallık Livonya kıyılarını ve tazminat olarak Gustaf-Adolf’a bıraktığı Gdansk gümrüklerini kaybetti (Altmark mütarekesi, 1629). Zygmunt III Vasa’nın Habsburg’lara yardım etmesi, ancak güçlükle karşı konulabilen türk istilâlarına (1620-1621) yol açtı. Bununla birlikte Wladislaw IV (1632-1648), Otuzyıl savaşları sırasında, Fransa ve Habsburg’ların müdahale etmesini istemelerine rağmen tarafsız kaldı, Moskova ile savaşı başarılı bir şekilde bitirdi (Polanowa barışı, 1634) ve İsveç ile son çatışmaları halletti (Sztumska Wies mütarekesi, 1635), ama krallık gücünü artıramadı. Kazimierz IV (Jan II Kazimierz) [1648-1688], Litvanya birliğinden sonra Litvanya’nın Ukrayna’daki topraklarının (Kiev’in güneyinde) kötü işletilmesi tehlikeli iç meselelere yol açtı.
Tatar istilâlarına açık olmasına rağmen Ukrayna hem Kazakları, hem de onlardan sonra hürriyete ve kolayca işlenebilecek topraklara hasret kolonları çekmişti. Ama İstvan Bathory ve Zygmunt III, bu geniş ülkeyi büyük latifundialar haline getirip birkaç büyük magri at ailesine vererek kolonları düşman ettiler; bunun üzerine başlayan Kazak savaşlarında, Kazakların başına 1648′de isyan etmiş bir köylü olan Bogdan Hamelnitskiy geçti.
Polonya’nın gerilemesi (1648-1795)
• Vasa’ların sonu (1648-1688). 1370′ten teri yabancı prenslerin idaresinde’bulunan, soyluların özel çıkarını devletinkinden üstün tutan bir sistemle yönetilen Polonya’yı, Kazakların isyanı temelden sarstı; bu isyanı bahane ederek ülkeye müdahale eden Ruslar, Smolensk ve Vilnius’u (1654) ele geçirdi; isveçliler ise bir an için bütün ülkeyi işgal ettiler ama sonunda püskürtüldüler. Bununla birlikte hükümdar Jan II Kazimicrz. Prusya düklüğü üstündeki metbuluğunu kaldırmak (1657), Iç Livonya’yı isveç’e Oliva antlaşması, 1660), Dnieper’in doğusunda kalan Ukrayna topraklarını da Rusya’ ya bırakmak (Andrusova barışı, 1667) zorunda kaldı. Polonya bu buhrandan iflâs etmiş olarak çıktı: ürünler tahrip edilmiş, ticaret durmuş, nüfus azalmıştı. Hükümdar (Lubomirski’nin isyanı, 1665), liberumveto’nun (ilk olarak 1652′de kullanıldı) kaldırılmasını, daimî vergiler konmasını ve hükümdarlara vârislerini kendileri seçme hakkının tanınmasını kabul ettirmeğe uğraştı.
• Millî tepki (1669-1696). Olumlu bir sonuç elde edemeyince umutları kırılan çocuğu olmayan Jan II Kazimierz, tahta bir fransız prensini seçtirebilmek için tahttan feragati denedi (1668); fakat millî bir tepkiyle karşılaştığı için başarı sağlayamadı ve sonunda Polonyalı olmaktan başka bir özelliği bulunmayan Michal Korybut
Wisniowiecki (1699-1673) kral seçildi, Wisniovviecki’nin ölümü (1673) ertesinde Sobieski Jan III adiyle (1674-1696) Polonya kralı oldu.
• Gerileme ve Polonya’nın bölünmesi 1697-1795). Podalya’nın ve Ukrayna’nın büyük kısmının Karlofça barışıyle (1699) geri alınmasına rağmen, Polonya kralın başarılarının kurbanı oldu. İflâs eden ve nüfusu azalan ülke gerilemeğe başladı. Iç işlerine yabancı devletlerin müdahalesi günden güne arttı ve özellikle kral seçimi sırasınız Fransa, Avusturya ve Rusya tahta kendi adaylarını çıkarmağa çalıştılar. Sonunda
Avusrurya ve Rusya, Polonya’ya kral olarak, Wettin sülâlesinden prensleri, Saksonya seçici prenslerini (August II [1697-1788] ve August III [1733-1763]) kabul ettirdiler. Polonya yabancı devletlerin rekabet alanı haline gelmişti. Yeni tebaalarının hürriyetçi geleneklerinden habersiz olan August II, çar Büyük Petro ve Danimarka kralıyle ittifak yaptı; isveç’in Baltık kıyısında ele geçirdiği (1648 Westfalen antlaşmaları ve 1660 Oliva antlaşması) mevzilere hücum etti.
Ama Karl XII’nin askerî dehası karşısında şaşkına dönen ve birlikleri bozguna uğrayan hükümdar, isveçlilere yenildi; İsveçliler Varşova’ya başka bir kralın seçilmesini kabul ettirdiler: Stanislaw I Leszczynski (1704). August II, Varşova’ya tocak Rusların Poltava zaferinden sonra 1709), Büyük Petro’nun yardımıyle dönebildi. Bu ikinci Kuzey savaşı Polonya için büyük felâketlerle sonuçlandı: 1710-1720 arası nüfus azalması en yüksek dereceye ulaştı. üstelik o tarihten sonra ülke Sandomierz konfederasyonunu kuran (1702) August II taraftarlarıyle, sakson mutlakıyetçiliğine karşı olan ve Tarnogrod konfederasyonunu kuran (1715) Stanislaw I taraftarları arasında ikiye bölündü. Bu iki reşkilât çarın müdahalesiyle dağıtıldı ve ma elçisi yeni bir anayasa hazırlanmasına yardım etti; bu anayasa ile yeni vergiler kondu, ordu 24 000 kişiye indirildi ve sakson birlikleri seçici prensliğe çekildi (1717 Dilsiz diyeti). Her türlü merkezî otoriteden yoksun olan, askerî ve malî sıkıntılar çeken Polonya, güçlü komşularının körüklediği bir anarşi içinde yaşıyordu.
Komşuları tacını önce oğluna (sonradan August III). sonra Rusların muhalefeti karşısında Stanislaw I Leszczynski’ye geçirmek isteyen (karşılığında Fransa’nın oğlunun Avusturya tacına adaylığını destekleyeceğini sandığından) August II’nin siyasetine karşı çıktılar. Avusturya durumdan kaygılanınca Prusya ve Rusya, Berlin antlaşmasını imzaladılar; antlaşma Polonya’yı anarşiden kurtarabilecek bir prens seçilmesini önlemek için bu üç devletin ortak çalışmasını öngörüyordu (1732).
Stanislaw I Leszczynski’nin Fransa ve Potocki’lerin desteğiyle kral seçilmesi bu anlaşma yüzünden Polonya Veraset savaşına ve Rusya’nın August III lehine duruma müdahale etmesine yol açtı. August III kurnazlık ederek Kurzeme düklüğünü çariçenin gözdesi Biron’a bıraktı; bu sırada Viyana barışıyle (1735 ön görüşmeleri, 1736 uzlaşması, 1738 barışı) Stanislaw I, Polonya’nın ismen kralı, Lorraine ve Bar dükü oldu. Ordusu 20 000 kişiye indirilen, liberum veto ile meclislerinin eli kolu bağlanan (1736′dan sonra hiç bir meclis normal süresini dolduramadı)
Polonya, Friedrich II’nin Silezya’yı işgal etmekle büyük bir çıkar sağlayacağını bildiği halde Avusturya Veraset savaşında tarafsız kalmayı tercih etti. Yoksullaşan krallık geçirdiği buhrandan ağır ağır kurtulabildi. Toprakların yeniden işlenmesine özellikle Ukrayna’da başlandı, şehirler kendiliğinden kalabalıklaştı (Gdansk’ın nüfusu 50 000 kişiye, Varşova ‘nınki 40 000 kişiye ulaştı). Ama vatandaşlık duygusunun henüz gelişmemiş olması kalkınmayı frenledi. Bu büyük eksikliğe karşı savaşan Stanislaw Konarski, öğretimde reform yaptı, soylular kolejindeki (1740′ta Varşova’da kuruldu) genç magnatlar gibi öğrencilerine siyasî (liberum veto’nun kaldırılması), iktisadî (sanayi tesisleri kurulması) ve sosyal (angarya sisteminin bırakılması ve makûl bir kira karşılığı köylülere toprak verilmesi) reformlar yapılması gerektiğini öğretti.
Reformcu fikirler Czartoryski prens sülâlesi gibi bazı magnatlar arasında bile yayıldı. Czartoryski’ler, yeğenleri Stanislaw August Poniatowski’yi kral seçtirebilmek (1764-1795) için Rusya’ya başvurdular. Diyet’in kabul ettiği (1764) birtakım reformları kral daha da geliştirdi. Polonya ve Litvanya’da birer ordu ve hazine komisyonu kuruldu: orduya vatansever kadrolar sağlamak için bir kadet (subay) okulu açıldı; Taç Giydirme meclisi, konfederasyonun süresini uzattığından liberum veto geçici olarak kaldırıldı.
Durumdan hoşnut olmayan Friedrich II ve özellikle Katerina II müdahale ettiler; liberum veto’yu yeniden uygulatmayı başardılar (1766 diyeti), güçlü bir merkeziyetçi idareye karşı olanlardan meydana gelen Radom konfederasyonunu kurdular; Repnin diyeti denen olağanüstü bir diyeti, Polonya’yı güçsüz kalmağa mahkûm eden «temel yasalar»! (hükümdarın seçimle iş başına gelmesi; liberum veto; soyluluk imtiyazları) çıkarmağa zorladılar. Bu karara karşı olanlar Bar konfederasyonunu kurarak rus birlikleriyle çarpışmağa başladı (1768-1772).
Durumdan yararlanan Friedrich II ve Katerina II, görüşlerini Maria-Theresia’ya da benimseterek Polonya’yı ilk olarak paylaşmağa karar verdiler; Friedrich II, Gdansk ve Torun dışında krallık Prusya’sını, Katerina II, Duna’nın kuzeyindeki ve Yukarı Dnieper’in doğusundaki litvanya topraklarını, Maria-Theresia ise, Lwow (Lvov) ile birlikte Galiçya’yı ilhak etti. Polonya’yı gerçek bir himaye ülkesi haline getiren Rusya, ülkede daimî bir meclisi öngören yeni bir anayasa kabul ettirdi (1775). Bu himayeye rağmen Stanislaw II Poniatowski ülkede yapıcı bir idare uyguladı; İsa tarikatının kaldırılması sırasında bir millî eğitim kurumu kurdu; bu kurum özellikle vergi sisteminde reform yapma (topraklardan vergi alma) üstünde durarak Konarski’nin eserini devam ettirdi; Krakow (Kollataj’ın rolü) ve Wilno üniversiteleri ise aydın kadrolar yetiştirmeğe girişti. Rusya’nın hareket kabiliyetini ortadan kaldıran Türk-Rus savaşından yararlanan (1788-1792) Büyük meclis ordu mevcudunu artırdı (100 000 kişi) ve fransız devrimcilerini örnek alarak 3 Mayıs 1791 anayasasını oyladı:
Saksonya sülâlesine soydan geçecek monarşi, bakanların sorumluluğu, burjuvaziye bazı siyasî haklar tanınması. Durumdan hoşnut olmayan Rusya, ülkeye ordularını soktu; köylülere verilen bazı imtiyazlara kızan birkaç magnat’ın yardımıyle Targowica konfederasyonunu kurdu (mayıs 1792) ve reformları durdurdu. Grodno diyeti ikinci bir bölünmeyi imzalamak zorunda kaldı (1793); buna göre Rusya, Minsk, Volhinya ve Podolya’yı, Prusya ise Gdansk, Torun ve Büyük Polonya’yı alıyordu. Bu ağır şartlar, millî bir devrim hareketine yol açtı; devrimin siyasî yönetimini İgnacy Potocki ve Kollataj aldılar; ordunun başına geçen Kosciuszko ise Krakow’a girerek milleti Rusya ve Prusya’ya karşı savaşa çağırdı; Varşova (17 nisan) ve Wilno’dan (13 nisan) Ruslar kovuldu. Ama Krakow’u alan (15 haziran) Prusyalılar, Varşova’yı kuşattılar (haziran-eylül 1794). Kosciuszko sonunda yenildi ve Maciejowice’de Ruslara esir düştü (10 ekim); Ruslar Praga varoşunu yıktıktan (4 ekim) sonra Varşova’yı teslim aldılar. Galipler Polonya’dan artakalan kısmı paylaştı; Prusya, Varşova’yı ve Neman ile Bug’a kadar olan toprakları aldı; Rusya bu hattın doğusundaki toprakları, Avusturya ise Krkow’u, Sandomierz’i, Lublin’i ve Mazovya’nın bir kısmını ele geçirdi (24 ekim 1795 antlaşmaları). Ayrıca Stanislaw II Au-gust, tahttan çekilmek zorunda kaldı (27 kasım 1795) ve Polonya krallığı adının «ebediyen kullanılmamasına karar verildi.
• Yabancı işgali (1795-1807). üç devlet hemen ülkeyi sömürgeleştirmeğe giriştiler. Avusturya ve özellikle Prusya fethettikleri kısımları almanlaştırmağa başladı; Avusturya, soyluları köylülere karşı çıkarmayı denedi; Prusya rahip ve soylu sınıflarının mallarına el koydu ve bu mülkleri bölgeyi yönetmekle görevli bir Oberprasident aracılığıyle alman kolonlara dağıttı. Rusya ise, bir tek piskoposluk dışında bütün katolik piskoposlukları kaldırdı ve halkı Ortodoksluğu kabule zorladı. ‘ Milliyetçiliklerinden vaz geçmeyen burjuvazi ile soylular iki ayrı yönde destek aradılar: büyük kısmı Fransa’ya sığınan göçmenler Napolyon’a bağlandılar; Nâpolyon’un lejyonlar halinde teşkilâtlandırdığı bu göçmenler (Tuna Lejyonu, 1800), Luneville, barışından (1801) sonra dağıtılınca, çar Pavel I’in daha önce Kosciuszko ve birçok başka tutukluyu serbest bıraktığı Rusya’ya yöneldiler. Pavel’in yerine geçen Aleksandr I, Rusya’nın dışişleri bakanlığına getirdiği (1804) dostu prens Adam Czartoryski’nin öğütleri üzerine Polonya’yı kendi lehine birleştirmeyi tasarladı. Çar, mahallî işlerin yönetimini soylulara bırakarak muhafazakârları kazandı. Ama Polonyalılar onu Prusyalıları desteklemekle suçladılar ve Jena’dan sonra prens Czartoryskî istifa etti (1806).
• Varşova Büyük düklüğü (1807-1814). Bunun üzerine Napolyon, yenilen Prusya’dan aldığı illerle (Tilsit, 7 temmuz 1807) Varşova Büyük düklüğü adı altında bir Polonya devletinin kurulmasını kabul ettirdi. Fransız anayasasını örnek alan bir anayasa hazırlandı; ama angarya sistemi devam ettiği ve köylüler sık sık çatıştıkları soylulara bağımlı olduğu için köleliğin kaldırılmasının toplum yapısında bir değişiklik yapmadığı yeni devletin hükümdarlığına Saksonyalı Friedrich-August getirildi. Jozef Poniatowski, Leipzig’de ölümüne kadar (1813), durup dinlenmeden savaşan ve sağ kalanları 1814′te çarı takip eden bir ordu kurdu. Avusturya’ya karşı kazanılan zafer Büyük düklüğün eline Krakow ve Lublin ile birlikte Galiçya’nın büyük kısmını geçirdi; ama düklük iki imparatorun rekabet mücadelesine hedef oldu.
• 1815-1830 Arası Polonya. Napolyon yenilince, Aleksandr I Viyana kongresinde isteğini gerçekleştirdi (1815). Avusturya’nın kendine düşen kısımla bir Galiçya ve Lodomiria krallığı kurmasına göz yumarak Poznanya’yı bir Posen Büyük düklüğü meydana getiren Prusya’ya bıraktı ve Krakow’u hür şehir ilân etti (Krakow cumhuriyeti); ayrıca Polonya’nın geri kalan kısmında kesinlikle Rusya ile birleştirilen bir Polonya krallığı kurdu. Anayasa hazırlandı, hükümet, idarî teşkilât ve millî bir ordu kuruldu; ama en yüksek görevler Rusların elindeydi: çarın kardeşi ve gelecekteki vârisi Konstantin önce ordunun başkumandanıydı, sonra krallığın yönetimini ve dışişlerini de ele aldı; Novosiltsov, Bakanlar kurulunca imparatorluk komiseri tayin edildi (1822).
Polonyalılar birleşmeyi ümit ediyorlardı; ama Aleksandr I, Litvanya ve Rutenya eyaletlerinin birleşmesini kabul etmekle birlikte Viyana anlaşmasına uymağa devam etti. Avantajlı gümrük uzlaşmalarından yararlanan krallığın ekonomisi hızla gelişiyordu (Gdansk’tan tarım ürünleri ihracatı, dokuma sanayii, Prusya rekabetinden korunan Varşova’da metalürji sanayii, Polonya bankasının kurulması), Galiçya’da eyalet meclisleri (yalnız soylular katılıyordu) Metternich tarafından yeniden kuruldu (1817). Poznanya’da toprak reformu, Polonya milletini yabancılara karşı ikiye bölen köylülerle mülk sahipleri arasındaki çatışmaya son verdi. Fikir hayatı Krakow, Varşova (1866′da Stanislaw Potocki kurdu), Wilno (Adam Czartoryski vasisiydi) üniversitelerinde yoğunlaştı.
Liberalizmin yuvası sayılan üniversiteler, mutlakıyetçilik taraftarlarının kurbanı oldu: Krakow (1820); mason Potocki’nin görevinden alındığı Varşova (1821); gizli teşkilâtların üyesi olan öğrencilerin 3 Mayıs 1791 anayasasının yıldönümünü kutladıkları için Rusya’ya gönderildikleri Wilno; bu arada Novosiltsov’un yerine Czartoryski getirildi.
• Ayaklanma yoluyle direnmeler ve başarısızlıkları: 1830, 1846, 1848, 1863. 29 Kasım 1830′da teğmen Wysocki’nin öğretmen okulunda kurduğu bir gizli dernek Konstantın’i öldürmeyi, rus birliklerini kovmayı ve Polonya alaylarıyle halkı ayaklandırmayı denedi. Büyük dük suikastten kurtuldu; ama savaşı önlemek için yayılan isyanı bastırmayı reddetti; general Chlopicki kendini diktatör ilân etti (5 aralık); Diyet, millî bir hükümet kurdu. Poznanya, Galiçya ve Krakow’dan gelen gönüllüler, Chlopicki’nin ordusuna katıldılar; Chlopicki, Avusturya ve Prusya sınırlarının kapatılmasına ve Louis Philippe’in yardım etmeyi reddetmesine rağmen, Rusları Varşova yakınında Grochovv’da yendi (25 şubat 1831); ama Ostroleka bozgunundan sonra Paskyeviç kumandasında Ruslar harekete geçtiler ve Varşova teslim oldu (8 eylül).
İsyanın bastırılmasından sonra çar Nikolay I eski anayasayı kaldırıp lağvedilmiş sayarak krallığa yeni bir anayasa hazırladı (26 şubat 1832); ordu ve Diyet dağıtıldı; Ruslara bırakılan idare, imparatorluk senatosuna bağlandı, üniversiteler (Varşova) kapatıldı; yabancı ülkelerde öğrenim yapma yasaklandı, ama Rusya’daki üniversitelere gideceklere burslar dağıtıldı; bütün Ortodoks olmayanlara baskı yapıldı, ülkeden göçenler Polonya’yı kurtarmak için direnmeye geçtiler (1833′te bastırılan ayaklanma denemesi). Paris’e kaçan Czartoryski bir avrupa savaşma, Demokratlar derneği ise bir iç köylü isyanına bel bağlamıştı. Krasinski, Slowacki, Adam Mickiewicz gibi şairler milliyetçilik duygusunu coşturdular. 1846′da bir ayaklanma patlak verdi; ama kısa süre içinde bastırıldı ve Krakow cumhuriyetini Avusturya’nın ilhak etmesine bahane oldu. 1848′de Berlin isyancıları 1846 ayaklanmasının önderlerinden Mieroslawski’yi serbest bıraktılar.
Friedrich-Wilhelm IV, Poznan Büyük düklüğüne muhtariyet vaat etti ye rus müdahalesinden çekindiği için bir ordu kurarak başına Mieroslawski’yi getirdi; ama rus tehlikesi savuşturulunca poznanlılar görevden alındı ve yeni Anayasa hiç bir muhtariyet getirmedi. Galiçya’daki Polonyalılar muhtariyet ve temsilî bir rejim istiyorlardı. Angarya kaldırıldı. Ama Polonyalıların macar isyancılarına yardım etmesi ve Viyanalıların onlar lehine ayaklanması (ekim 1848), başkentin düşmesinden sonra Galiçya’da sıkıyönetimin ilân edilmesiyle sonuçlandı.
Krallıkta sanayi Dabrowa maden kömürü ocakları sayesinde gelişti ve toprak sahipleriyle işadamlarını ve aydınları toplayan bir tarım derneği kuruldu; tarım derneği üyeleri iktisadî ve sosyal gelişme yolunda çalıştılar (angaryanın kaldırılması), italya birliği için savaş (1861) sonucunda Varşova’da çalkantı yeniden başladı. Vali Gorçakov’un yardım istediği Polonyalı Wielopolski bir idare (seçimle iş başına gelen meclisler) ve eğitim (ilkokul ve ortaokulların çoğalması) reformu yapmakla görevlendirildi: rus memurların yerine Polonyalı memurlar getirildi; Varşova üniversitesi yeniden açıldı, ama Tarım derneği kapatıldı (1861). Polonyalılar 17 ağustos 1861 gösterisi (Lublin birliğinin yıldönümü) sırasında ülkenin birleştirilmesini istediler. Varşova’da sıkıyönetim ilân edildi; hükümet birçok kişiyi tutuklattı: yetkilerini artırdı; ama beyazlar (ılımlı soylular) ve kızılların (devrimciler) mukavemetiyle karşılaştı.
Kızıllar rus nihilistlerinden ilham alarak gizli dernekler kurdular. Varşova üniversitesinden başlayarak işçiler ve zanaatçılar arasında bütün krallığa yayılan bir propaganda ağı kurdular, vatanseverlik gösterileri düzenlediler ve tedhişçiliği desteklediler (liberal düşüncelere epeyce yatkın olan ve Wielopolski’nin isteğiyle tayin edilen Konstantin’e karşı başarısızlıkla sonuçlanan suikastler [8 haziran 1862]). Konstantin şüpheli gençlerin çoğunu zorla askere alarak kızıllardan kurtulmak istedi; çoğu kaçmayı başaran kızıllar rus karakollarına hücum ettiler ama alamadılar (22 ocak). Bağımsızlık ve köylü hürriyeti parolalarıyle devrim patlak verdi. İlke olarak devrime karşı olmalarına rağmen beyazlar da harekete yardım ettiler: soylulardan ve rahiplerden partizanlara katılanlar oldu. Wielopolski istifa etti; ama köylülerin katılmaması hareketin başarısızlığa uğramasına yol açtı. Ukrayna ve Podolya’ya katılmış olan illerde de ayaklanma durdu; ama ormanlarda gerilla savaşı devam etti. Güçler bölünmüştü: Bismarck çara yardım teklif ederken Paris, Londra ve Viyana, Viyana antlaşmasını imzalayan devletlerin bir konferansta toplanmasını ileri sürdüler (haziran). Çar bu isteği reddetti ve Muravyov’u Litvanya’ya gönderdi: isyancıların diktatör ilân ettiği Traugutt, Litvanya’da yakalanıncaya kadar (nisan 1864) Muravyov’a direndi. Traugutt’un Varşova’da asılması çarpışmalara son verdi.
• Meşru direnme ve başarıları (1864-1914). Ülkeyi paylaşan devletlerin ortak bir siyaseti yoktu; Ruslar ve Prusyalılar, halka kendi kültürlerini benimsetmeğe çalışıyorlardı; Avusturyalılar muhtariyeti genişlettiler. Rus Polonyası’nda çar, köleliğin kaldırılması sırasında halkı bölmeyi denedi (1861); litvanya ve rutenya köylülerine öbür impratorluk eyaletlerindekinden daha düşük fiyatla ve daha geniş topraklar verdi; krallıkta kır komünlerine muhtariyet tanınırken, şehirlere tanınmadı ve seçimle iş başına gelen kurumlar kaldırıldı (jüri ve sulh hâhimleri dışında). 1832 yasasından beri kazanılan haklar yavaş yavaş kaldırıldı. Katolik kilisesiyle mücadele hızlandı (manastırların kapatılması, rahiplerin mallarına elkonması, 1864; dinî derneklerin kapatılması; Vatikan ile ilişkilerin yasaklanması, 1870). Varşova üniversitesi ve ikinci derecede kamu tesisleri ruslaştırıldı ve özel kolejlerde lehçe yasaklandı. Bununla birlikte ruslaştırma yüzeyde kaldı. Poznanya’da halk Bismarck’ın germenleştirme siyasetine başarıyle direndi; Bismarck okullarda ve idarî işlerde almancayı mecburî dil haline getirdi; Katolik kilisesiyle (başpiskopos Ledochowski tutuklandı) ve Polonya’da mülkiyetle mücadeleyi başlattı:
Polonyalıların topraklarını satın almak isteyen almanlara yardım etmekle görevli bir sömürgeleştirme komisyonu kurdu (1886). Ama iyi teşkilâtlanan Polonyalılar benzer şirketler kurdular; Poznan Malî bankasını yarattılar (1888) ve Almanlarla kendi usulleriyle mücadele ederek sonunda sattıklarından daha fazla toprak satın aldılar. Caprivi’nin iyimser yönetimi (1890-1894), Bülow’un iktidara gelmesinden önce Polonyalıların bu sonuçları sağlamlaştırmalarına imkân verdi. Buna karşılık Avusturya Galiçyası’nda Polonya ayrıcalığına saygı gösteren 1861 Anayasası iyi karşılandı; Almancanın yerini Lehçe aldı; memurlar Galiçyalılardan seçildi (1869). Ülke mareşalinin başkanlık ettiği Daimî Diyet meclisi ve Diyet, muhtariyeti sağladı. Eyalet, İmparatorluk meclisine göndereceği temsilcileri seçti ve o tarihten sonra başkanı zaman zaman bir polonyalı olan Avusturya kabinesinde hep galiçyalı temsilciler yer aldı. Diyet, bütçeyi çok zayıf olan iktisadî gelişmeye ve kamu eğitimine ayırdı.
Okula gitme oranı öyle yüksekti ki, Galiçya Polonya’nın yeni kadrolarını sağladı. 1870′ten beri polonyalılaştırılan üniversitesi ve 1873′te kurulan bilim ve edebiyat fakültüleriyle Krakow ve Lwow, prusya ve rusyalı öğrenci ve bilginlerin akın ettikleri birer fikir merkezi haline geldi. O tarihten sonra ayaklanmanın yerini meşru direnme aldı. Direnmeyi Varşova’da Mîllî Birlik dergisini (1886), sonra da Lwow’da Polonya Birliği dergisini (1895) çıkaran Jan Poplawski yönetti. Dmowski, amacı pangermanizm ve panislavizmle düzenli bir şekilde savaşmak ve ülke bütünlüğünü sağlamak olan Milliyetçi Demokrat partiyi kurdu (1897). Aynı zamanda işçi hareketi büyüdü (grevler, gizli dernekler kurulması).
Avusturya parlamentosundaki temsilcilerin artması (1897) milliyetçi demokratların Galiçya diyetinde de aynı hakkı istemelerine yol açtı (1902). Kızıllar Marks’çılığı ve Rosa Luxemburg’un yönettiği Polonya ve Litvanya Krallığı Sosyal Demokrat partisinin etkisiyle milletlerarası sosyalizmi benimserken, Limanowski Paris’te vatansever eğilimli Polonya Sosyalist partisini kurdu (1892). Bu partinin merkez komitesi üyesi Pilsudski önce Lodz’a yerleşerek gizli bir gazete (Ro-botnik [İşçi]) çıkardı; 1900′de tutuklanıp kaçmasından sonra da Galiçya’da yerleşti. Rus-Japon savaşı sırasında bir ayaklanma denemesi yaptı (13 kasım 1904), sonra savaş birlikleriyle karışıklıklar çıkarttı; bu sırada milliyetçi demokratlar düzeni sağlamak için kendi birliklerini teşkilâtlandırıyorlardı. Köylü birliği köylerde gizli olarak çalışıyor; Duma’nın en kuvvetli partisi olan Milliyetçi Demokrat parti, polonya kamuoyunu temsil ediyordu. Litvanyahlar, beyaz ruslar, Ukraynalılar ve yahudiler de milliyetçilik hareketine başladı ve ülkeyi paylaşan devletler bu azınlıkların Polonyalılarla anlaşmazlıklarından yararlandı. 1910′dan sonra «atış grupları» (avusturya yetkililerinin desteklediği sosyalist topluluklar) bir geçici Bağımsızlık Partileri komisyonu kurarak başkanlığına Pilsudski’yi getirdiler; bu partiler Ruslara karşı savaşa girişilmesi halinde iktidarı teşkilâtlandırmak için birleşmişti (1912). Ama muhafazakârların Habsburg’ları tutmasına karşılık milliyetçi demokratlar Rusya’ya bel bağlamışlardı.
• Polonya ve Birinci Dünya savaşı. Krakow’da toplanan «Avcılar»ın başına geçen Pilsudski, rus sınırını aştı; orada toplanan Yüce Millî meclis (N.K.N.) Polonya lejyonlarını kurdu (6 ağustos 1914); bu lejyonları Pilsudski’nin yanı sıra Wladislaw Sikorski gibi nizamî ordu subayları yönetiyordu. Ama genelkurmayın bu millî orduyu desteklemesine karşılık Avusturya hükümeti siyasî alanda herhangi bir vaadde bulunmadı.
Nikolay II’nin muhtariyet vaat ettiği krallık Polonyalıları, Millî meclise katılmadı: Lublin’i lejyonların almasından sonra Avusturyalılar, Varşova (ağustos 1915) ve Wilno’nun alınmasından sonra da Almanlar, krallığı iki bölgeye ayırdılar (Lublin çevresinde Avusturya bölgesi, Varşova’yı da içine alan Alman bölgesi); sonra bu iki bölgeyi meşrutî, bağımsız ve soydan geçen bir Polonya krallığı halino getirmeyi vaat ederek birleştirdiler (5 kasım 1916). [Bk. polonya seferleri.] Aslında söz konusu olan şey Verdun’deki kayıpları dolduracak bir polonya ordusu kurmaktı. Bu ordunun en seçme birlikleri olması gereken lejyonlar, avusturya ordusuna katıldı.
Bir almanın başkumandanlığa getirilmesine karşı çıkan Pilsudski, Magdeburg’a sürüldü (27 temmuz 1917). Kısa süre sonra geçici Devlet konseyi istifa etti. Merkez imparatorluklarının 12 eylül 1917′deki karar-larıyle bir naiplik konseyi, bir bakanlık kabinesi, bir devlet konseyi kuruldu; ama Brest-Litovsk anlaşmasından önce imparatorluklar Naiplik meclisine danışmadan Chelm bölgesini Yeni Ukrayna’ya verdiler (9 şubat 1918). Albay Haller’in lejyonerleri firar ettiyse de çoğu yakalandı (şubat). Rusya’da Dowbor Musnickfnin kumanda ettiği polonya birlikleri, bolşevikleri tanımadılar ve Polonya’ya dönmeğe çalıştılar; ama çoğu alman kuvvetleri tarafından silâhsızlandırıldı (mart).
Bununla birlikte 15 ağustos 1917′de Lozan’da kurulan ve Paris’e yerleşen Millî komiteyi batılılar «resmî Polonya teşkilâtı» olarak tanımışlardı; başkanlığını Dmowski’nin, başkan yardımcılığını Paderewski’nin yaptığı bu komite, bir gönüllüler ordusu toplayarak başkumandanlığına Haller’i getirdi ( 4 ekim). Wilson’un «deniz sınırı olan bağımsız ve birleşmiş bir Polonya devleti kurulması»yle ilgili on üçüncü maddesini (Paderewski’nin telkiniyle hazırlanmıştı), barış isteyen (5 ekim 1918) merkez imparatorlukları kabul etti.
Bağımsız Polonya (1918-1939)
• Polonya demokrasisinin kuruluşu. Avusturya-Macaristan ‘imparatorluğunun parçalanması ve Alman devrimi, Naiplik meclisinin Polonya devletinin kurulduğunu ilân etmesine (8 ekim 1918) ve Pilsudski’nin Varşova’ya geri dönmesine imkân verdi; Naiplik meclisinin başkumandan tayin ettiği Pilsudski, alman birliklerinin Almanya’ya dönmesini müzakereye koyuldu; sonra lublin sosyalistleri (11 kasım) ve naipler tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi. Ama milliyetçi demokrat Paris komitesi ve sosyalist Varşova hükümeti, başkanlığını Paderewski’nin yaptığı bir birlik kabinesi kurmak için anlaştılar (16 ocak 1919).
Dmowski Barış konferansına delege gönderildi, genel oy sistemiyle yapılan ocak 1919 seçimlerinde Kongre krallığında ve Batı Galiçya’da seçilen Kurucu meclisin üçte biri milliyetçi demokratlar, onda biri sosyalistlerden meydana geliyordu; merkezdeki halkçılar ikiye bölündü, bir kısmı nasyonal demokratları, bir kısmı da sosyalistleri destekledi. Meclis Pilsudski’yi devlet başkanlığına seçti. Pilsudski, bakanlar gibi meclise karşı sorumluydu (20 şubat 1919 anayasası); ama aynı zamanda dâ başkumandan olduğundan bu sıfatla denetimsiz hareket ediyordu. Versailles antlaşmasıyle batı sınırı hemen hemen 1772 paylaşmasından önceki şekline sokuldu. Ama Danzig (Gdansk) hür şehir ilân edildi. Doğu Prusya’da (temmuz 1920) ve Yukarı Silezya’da (mart 1921) yapılan plebisitlerde halk Almanya’yı tuttu; Teschen (Cieszyn) Silezyası Çekoslovakya’ya verildi: böylece 400 000 Polonyalı’dan olan Polonya’ya, buna karşılık olarak 230 000 almanın bulunduğu Katowice bölgesi düştü.
Doğuda Ukraynalılar Lwow’dan çıkarıldı (kasım 1918); Pilsudski Kızılorduyu kuzeye doğru püskürttü ve Wilno’ya girdi (nisan 1919); Haller, Romanya sınırına dayandı. Ama Müttefiklerarası Yüce meclis Polonya- S.S.C.B. sınırı olaralc Bug’u kararlaştırması (Curzon hattı, aralık 1919) zaten iç meseleler arasında bunalan Padrewski’nin istifasına yol açtı.
Beyaz ve kızıl Rusların tehdidi altındaki Ukrayna cumhurbaşkanı Petlyura Polonya’ya kısa süre önce Ukrayna ile birleştirilen Doğu Galiçya’yı geri verdi ve Volhinya’nın yarısını bıraktı; mareşalliğe yükseltilen Pilsudski ile ittifak yaptı (22 nisan 1920) ve onunla birlikte Kiev’e girdi
(7 mayıs). [Bk. polonya-sovyet savaşi.] Tuhaçevskiy’in karşı hücumuyle polonya birlikleri Varşova, Torun ve Lwow’a kadar püskürtüldü (ağustos).
Milliyetçi tepki ve general Weygand’ın yardımı, Pilsudski’ye Kızılorduyu Varşova önünde durdurmak (14 ağustos) Sikorski’ye de bu orduyu Aşağı Vistül’e püskürtmek imkânını verdi. Ruslar önce Riga mütarekesini (12 ekim 1920), sonra barışı (18 mart 1921) imzaladılar: Polonya Curzon hattının 200 km ötesine kadar uzanan bir toprak şeridini geri aldı. İçte, Kurucu meclis bir ordu topladıktan ve toprakların yönetimini birleştirdikten sonra, bir toprak reformuna girişti. 1919′da kurulan ve 15 temmuz 1920 toprak kanunuyle büyük arazileri kamulaştırma yetkisini alan Toprak ofisi 1920-1925 arasında 936 000 hektar toprağı köylülere dağıttı. 17 Mart 1921 anayasasıyle genel oy sistemiyle seçilen iki meclis kuruldu: diyet ve senato.
Cumhurbaşkanı bu meclisler tarafından seçiliyor ve senatörlerin dörtte üç müspet oyu ile diyeti dağıtabiliyordu. Sağ kanat çoğunlukta olduğu bu meclisler yardımıyle Pilsudski’nin güçlü kişiliğini dengeleyebildi. Seçimlerde çoğunluk değişmedi (5 kasım 1922), fakat ortak liste çıkaran millî azınlıkların önemi ortaya çıktı. Pilsudski cumhurbaşkanlığını kabul etmeyince, sosyalistlerin yardımıyle Narutowicz seçildi (9 aralık 1922); Narutowicz’in öldürülmesinden (16 aralık) sonra da soyalist Wojciechowski cumhurbaşkanı oldu.
Sağ kanat polonya markının devalüasyonu ve Krakow’daki sosyal karışıklıklar (mayıs – aralık 1923) sonucu devrilen Witos kabinesini ve parayı yeniden değerlendiren (zloty’nin tedavüle çıkarılması) Grabski kabinesini destekledi. Cumhurbaşkanlığı dönemi sonunda genelkurmay başkanlığına getirilen Pilsudski, YVitos kabinesi kurulunca istifa etmişti.
• Pilsudski’nin diktatörlüğü (1926-1935). Pilsudski ile milliyetçi demokratlar arasındaki uzlaşma denemelerinin başarısızlığından sonra, bir rakibinin savaş bakanlığına getirilmesi (11 mayıs 1926) üzerine Pilsudski bir hükümet darbesi yaptı (12-14 mayıs 1926): başkanlığa Bartel’in, savaş bakanlığına Pilsudski’nin getirildiği yeni bir hükümet kuruldu; Pilsudski dostu Moscicki lehine cumhurbaşkanlığını kabul etmedi ve yürütme gücünü kuvvetlendirdi. Tam yetki alarak idare ve orduda temizlik yaptı ve kendisini her desteklemeyişinde diyetin toplantılarını erteledi. Kömür ihracatı ve amerikan yardımı sayesinde malî durum düzeldi. İkinci diyette (7 mart 1928′de seçildi), sağ ezildi ve parlamenter rejim taraftarlarıyle diktatörlük taraftarlarının çatıştığı hükümet bloku ağır bastı.
Pilsudski parlamenter rejim taraftarı Bartel’e işten el çektirdi ve albay Slawek askerlerin çoğunlukta olduğu bir kabine kurdu. Ama iktisadî buhran siyasî durumda büyük bir değişiklik yarattı; muhalifler artık sağda değil, merkezde ve soldaydı. Krakow kongresinde Pilsudski’nin diktatörlüğü aleyhine gösteri yapan ve istifa etmesini isteyen (29 haziran 1930) sol muhalifler, hükümet blokunun seçimleri kazanmasından sonra (16 kasım) tutuklandılar veya yurt dışına kaçtılar.
• Albaylar diktatörlüğü ve savaşa gidiş (1935-1939). Diktatörün ölümünden sonra (12 mayıs 1935), yardımcıları yeni anayasa (23 nisan) ve seçim reformu sayesinde iktidarı muhafaza ettiler; o tarihten sonra muhalefet seçimlere katılmama şeklinde işledi. Yetkileri artırılan cumhurbaşkanı Moscicki, askerlerle anlaşmazlık halindeydi; komünistlere maledilen karışıklıklardan (mart-nisan 1936) sonra askerler, mücadeleyi kazandılar; general Skladkowski-Slawoj kabineyi kurdu; önce genel ordu müfettişliğine, sonra mareşalliğe tayin edilen Rydz-Smigly hükümette çok önemli rol oynadı ve bir sertlik siyaseti uyguladı (köylü grevlerinin bastırılması, ağustos 1937).
Çekoslovakya’nın sınırlarını Almanya lehine değiştiren Münih konferansı (30 eylül 1938) üzerine dışişleri bakanı (1932-1939) ve S.S.C.B. (1932) ve Almanya ile (26 ocak 1934) saldırmazlık paktlarının imzalayıcısı albay Beck, Teschen’i (Cieszyn) [2 ekim] işgal etti. Danzig’i ve Polonya koridorunda bir geçit isteyen Hitler’in baskısı karşısında, Chamberlain bağımsızlığı tehdit edildiği takdirde, İngiltere’nin Polonya’yı destekleyeceğini açıkladı (31 mart 1939). Bunun üzerine Almanya ve S.S.C.B. Polonya’ya karşı ittifak yaparak (2 ağustos) bir saldırmazlık antlaşması imzaladılar (23 ağustos).
Polonya’nın istilâsı ve işgal dönemi (1939-1945)
Alman birlikleri savaş ilân etmeksizin Polonya’yı istilâ ettiler (1 eylül). [Bk. polonya seferleri.] Sovyetler’in doğu illerine girdiği sırada sivil ve askerî yetkililer Romanya’ya geçtiler (17 eylül). Çarpışmalar Varşova’nın teslim olmasıyle (27 eylül) sona erdi. Ruslar ve Almanlar Polonya’yı paylaştılar: S.S.C.B. Batı Ukrayna’yı ve Bug hattına kadar Beyaz Rusya’yı işgal etti:
Almanya Varşova’ya kadar Batı Polonya’yı Reich’a kattı ve toprakların geri kalan kısmını bir genel valilik haline getirdi; her iki devlet ülke halkını çeşitli bölgelere sürmeğe başladı. Polonyalılar Fransa’da general Sikorski başkanlığında bir hükümet kurdular. Yeni kurulan bir ordu Fransa harekâtı sırasında (mayıs-haziran 1940) ve mütarekeden sonra Büyük Britanya saflarında çarpıştı. Hitler’in S.S. C.B.’ye hücumundan sonra, Sikorski, Rusya’da general Anders’in kumanda ettiği (1942 yazı) bir ordu kurulmasıyle sonuçlanan askerî bir antlaşma imzaladı; bu ordu kısa süre sonra Uzakdoğu yoluyle Kuzey Afrika’daki müttefik cephesine katıldı. Sikorski’nin ölümünden sonra, Polonya gizli Antant komitesinin onayıyle yerine geçen Mikolajczyk, direnmeyi teşkilâtlandırdı; ve Londra’dan verdiği direktiflerle bir yurt içi millî ordu kurdu (şubat 1942); bu arada Moskova «Tadeusz Kosciuszko» tümenini meydana getirerek (mayıs 1943); bir millî halk meclisi kurulmasını destekledi (31 aralık 1943); başkanı Osobka-Morawski olan bu meclis Polonya Millî Kurtuluş komitesini meydana getirdi ve Kosciuszko tümeninin Curzon hattını aşmasından sonra Lublin’e yerleşti.
Bu arada alman işgal kuvvetleri toplama kampları kurmuş (Auschwitz [Oswiecim], Maydanek v.b.), milliyetçilere karşı misilleme hareketlerine girişmiş, sürgün ve idamlarını artırmış, polonya milletini yok etmek için var gücüyle çalışmağa koyulmuştu. 1943 Nisan-mayısında Varşova gettosunun isyanı burada toplanan yahudilerin hepsinin öldürülmesiyle sonuçlandı. Direnmeciler Almanlara karşı mücadeleye devam ettiler: sabotajlar, suikastler (msl. general Kutschera’ya karşı), partizan çarpışmaları birbirini takibediyordu. İç ordunun başkumandanı general Bor-Komorowski yönetiminde ayaklanan Varşova (1 ağustos 1944), kahramanca bir direnişten sonra Vistül’ün sağ kıyısındaki rus birliklerinin müdahale etmemesi üzerine teslim olmak «zorunda kaldı; şehir yıkıldı, halkı sürgün edildi. Varşova’nın sovyet ve Polonya birlikleri tarafından kurtarılmasından (17 ocak 1945) sonra, Lublin hükümeti «Geçici hükümet» adiyle şehre yerleşti. (Bk. polonya seferleri.)
Polonya Halk cumhuriyeti
Yalta konferansında (11 şubat 1945), Polonya’nın sınırları doğuda Curzon hattı, batıda Oder-Neisse (Odra-Nysa) olarak tespit edildi ve hükümetin daha geniş bir demokrasi temeline dayandırılması ileri sürüldü. İlk millî birlik hükümeti başbakan Osobka-Morawski Gomulka (Polonya İşçi partisinin komünist genel sekreteri) ve Mikolajczyk (Polonya Köylü partisi başkanı) tarafından kuruldu. Komünist Bierut cumhurbaşkanlığına getirildi. Sınır düzenlemeleri ve azınlıklar meselesi nüfus aktarmalarıyle çözüldü: bir buçuk milyon polonyalı S.S.C.B.’den memleketin doğusuna getirildi, buna karşılık 400 000 Ukraynalı Chelim bölgesinden ayrıldı; batıdaki halk Odra’nın ötesine nakledildi veya Polonya uyrukluğuna alındı (1 milyon kişi).
Hükümetin görevi serbest seçimleri hazırlamaktı. Bakanlıkların çoğunu elde tutan Hükümet bloku (Polonya İşçi partisi, Polonya Sosyalist partisi, Köylü partisi, Demokrat parti), tek bir liste hazırladı; buna karşı çıkan Mikolajczyk ise ayrı bir liste hazırlamıştı. Blok, oyların yüzde 90′ını aldı (ocak 1947). Seçimler ertesinde Millî Birlik hükümeti parçalandı ve Mikolajczyk gizlice yurt dışına kaçtı (ekim 1947); Cyrankiewicz’in başkanlık ettiği hükümet koalisyonu 19 Şubat 1947 anayasasını oylattı. İşçi partisi bir iç buhranı çözdükten sonra (Gomulka’nın partiden çıkarılması, 1949) birleşik bir işçi partisi kurdu (sosyalistlerle komünistlerin birleşmesi) ve bu partinin genel sekreterliğe getirilen Bierut (22 aralık 1948), partinin bütün kilit noktaların ele geçirdi. Varşova doğumlu rus mareşali Rokosovskiy savaş bakanı ve ordu genel müfettişi oldu (kasım 1949). 22 Temmuz 1952′de çıkarılan yeni bir anayasa ile cumhurbaşkanının yerini bir devlet konseyi aldı.
30 Hektardan büyük topraklara elkonması ve bu toprakların parsellenmesi, elli kişiden çok işçi çalışan işletmelerin devletleştirilmesi ve ekonominin planlanması (üç, sonra altı yıllık planlar), varlıklı sınıfları sarsarken, ne köylüleri hoşnut edebildi (kolektif işletmeler lehine baskı), ne de işçileri (üretimi artırmak için büyük çabalar istenmesi).
Bilimler akademisinin fikir hareketini marks’çı çizgiye yöneltmesine karşılık, hükümet, etkisi hâlâ büyük olan kiliseyle uğraşmak zorunda kaldı; kilise devletle bir modus vivendi (1950) kurmayı başardıysa da kardinal Wyszynski’nin görevinden alınmasıyle (eylül 1953) uzlaşma imkânı ortadan kalktı.
Bununla birlikte kilise gücünü katbetmedi (Varşova Katolik İlahiyat kademisinin kurulması 1954); işçi ve köylü çevrelerinin iktidardakilerin temsil ettiği komünizme ve sovyet etkisine karşı muhalefetleri günden güne arttı. Poznan’da ayaklanmalar patlak verdi (28 haziran 1956). Natolin grubu bu sıkıntıları emniyet teşkilâtını kuvvetlendirerek çözmeyi önerirken; merkez komitesindeki muhalif kanat bu teşkilâtın hükümetin denetimi altında olmasını, adlî sisteme bağımsızlık tanınmasını, kolektifleştirme ve planlamanın yumuşatılmasını, bürokratik merkeziyetçiliğin azaltılmasını ve işletmelere ve müdürlerine daha fazla sorumluluk tanınmasını istiyordu. Bu eğilim sonunda başarı kazandı; programı hazırlamış olan Gomulka, Ochab ve Cyrankiewicz’in (1954′ten beri hükümet başkanı) desteğiyle partiye geri alındı.
21 Ekimde iktidara geldi ve mareşal Rokosovskiy politbürodan atıldı. Bunun üzerine Gomulka arkadaşlarıyle birlikte hazırladığı siyasî programı uygulamağa başladı. S.S.C.B. ile ilişkiler yeniden gözden geçirildi, devlet kiliseye karşı daha yumuşak bir tutum benimsedi: kardinal Wyszynski’ye görevi iade edildi (ekim 1956), yeni bir modus vivendi hazırlandı (aralık 1956) ve Wyszynski, devlet ve kilisenin barış içinde işbirliği lehinde bir bildiri yayımladı. 1956 «Polonya ekim»inden beri Polonya Birleşmiş işçi partisinin genel sekreteri olan Wladislaw Gomulka, 1959 parti kongrelerinde tekrar seçildi. Resmî tatil sayılan, bununla birlikte doğum kontrolü (ocak-mart 1960) ve dinî bayramları kaldıran (kasım 1960) kanunlar çatışmalara yol açtı.
1961′deki Millet meclisi (Sejm) seçimleri sonucunda Millî Cephe içinde 17 yeni milletvekili kazanan (1957′deki 236′ya oranla 255 milletvekili) Polonya Birleşik İşçi partisinin durumu daha da sağlamlaştı; Birleşik Köylü partisi, 1 milletvekili fazla çıkardı (116 yerine 117); Demokrat partinin 39 milletvekili yeniden seçildi, öbür partiler ise (bu arada Polonya Katolik partisi) 20 milletvekilliği kaybettiler. 1964′te Gomulka, tekrar parti genel sekreteri seçildi; Ochab meclis başkanı oldu. 30 Mayıs 1965 seçimlerinde millet meclisinde durum değişmedi. Bu dönem boyunca hükümet aynı kaldı. 1954′ten beri başbakan olan Jozef Cyrankiewicz 1961 ve 1965 seçimlerinden sonra da görevine devam etti. 1952′den beri devlet başkanı olan (Devlet konseyi başkanı) Aleksander Zawadzki, 1961′de tekrar seçildi ve 7 ağustos 1964′te ölümü üzerine meclis, Komünist partisinin siyasî büro üyesi Edward Ochab’ı seçti (24 haziran 1965); Ochab 24 temmuz 1965′te tekrar seçildi. Fakat 1968′de istifa etti. Birleşik İşçi partisinin (1 ocak 1959′da 1 072 000 üye) üçüncü kongresinde (mart 1959) «dogmacılar» (stalin’ciler) tasfiye edildi.
Partinin 1 640 000 üyesini temsil eden 1 630 delege ile toplanan dördüncü kongrede (15-20 haziran 1964) 1961-1965 planına oranla, yatırımları yüzde 38 artırmayı öngören yeni bir beş yıllık plan (1966-1970) kabul edildi. Polonya İşçi partisi, bütün çabasını iktisadî durumu düzeltmeğe verdi; bütçenin yarısından çoğu millî ekonomiye ayrıldı. Rejim, bu çabasından dolayı halkı hoşnut etmesine rağmen aydınların ve kilisenin muhalefetiyle karşılaşmaktadır. Parti ile aydınlar arasında bir anlaşmazlık vardır. Bu anlaşmazlık özellikle «revizyonist» aydınlar grubunun önderi olan, Varşova üniversitesi felsefe profesörü Leszek Kolakowski’nin partiden ihraç edilmesiyle (ekim 1966) su yüzüne çıktı; ayrıca batılı Marx uzmanlarına benzer oportünist teorilerinden dolayı suçlanan filozof Adam Schaff ile hükümet arasındaki ilişkiler de gergindir. Halkın büyük kısmının bağlı olduğu katolik kilisesiyle muhalefet de öteden beri devam etmektedir; ancak devlet ile kilise (Polonya başpiskoposu kardinal Wyszynski temsil eder) arasındaki ilişkiler karşılıklı olarak birbirlerinin gücünü kabul etmeğe ve ciddî bir mücadelenin gereksizliğine dayanır. Polonya’nın dış siyasetinin temeli Sovyet Rusya ile dostluk ve ittifaka ve Oder-Neisse sınırının dokunulmazlığına dayanmağa devam eder.
Polonyalıların Almanlara karşı duydukları güvensizlik ve kin ise hiç azalmamıştır. 8 Nisan 1965′te yirmi yıllık bir Polonya-Rusya yardımlaşma anlaşması imzalandı. 11 Haziran 1966′da Polonya ile Rusya arasındaki bilimsel ve teknik işbirliği anlaşması yenilendi. Büyük komşusunun çizgisinden ayrılmayan Polonya, öteden beri çin idarecilerinin «bölücü siyasetçine karşı çıkmaktadır. Bununla beraber, şubat 1966′da Arnavutluk ile siyasî i-lişkilerini tekrar kurdu ve bu tarihte Tiran’daki Polonya maslahatgüzarı elçiliğe yükseltildi. Polonya ile Doğu Almanya arasında 15 mart 1967′de, Polonya ile Bulgaristan arasında da 6 nisanda birer ittifak ve yardımlaşma anlaşması imzalandı. Bütün sosyalist cumhuriyetler gibi, Polonya da, teknik ve kültürel alanda büyük batı devletleriyle işbirliği anlaşmaları yaptı.
Bunların başlıcaları, 25 mart 1965 İtalya-Polonya anlaşması ve 20 mayıs 1966 Fransız-Polonya anlaşmasıdır.
1968′de Polonya’da büyük karışıklıklar oldu. İlk önemli huzursuzluk, üniversite öğrencilerinin ayaklanmalarıyle ortaya çıktı. 8 Mart günü Varşova üniversitesi öğrencileri, Polonya Kültür bakanlığının bir piyesi yasaklamasını protesto eden iki arkadaşlarının üniversiteden atılması üzerine gösterilere başladı; yüzlerce polis ve milis, üniversite içinde 3 000-4 000 kadar öğrenciyle çarpıştı. 11 Martta öğrenciler Kültür bakanlığına ait bir binayı tahrip etti; öğrenci olmayan kalabalık gruplar tarafından da desteklenen ayaklanmalar bir hafta içinde büyük sokak çarpışmaları halini aldı. Polonya Birleşik İşçi partisi (Komünist parti) organı Tryhuna Ludu gazetesinin, öğrencilerin siyonistlerce kışkırtıldıklarını öne sürmesi yahudi aleyhtarı bir kampanyanın başlamasına yol açtı. Varşova’da patlak veren ayaklanmalar, Krakow, Lublin, Poznan, Gdansk (eski Danzig) şehirlerine de yayıldı.
19 Martta bir parti toplantısında konuşan Gomulka öğrencilerin «sosyalizme ^ düşman kuvvetler tarafından aldatıldıklarını» öne sürerek, öğrenci önderlerini «pis provokaskon metotlarına baş vurmakla» suçladı. Gomulka, ayaklanan öğrencilerin «kahrolsun komünizm», «kahrolsun Rusya» gibi sloganlar kullandıklarını da sözlerine ekledi. 8-15 Mart arasında 1 208 kişinin tevkif edildiğini belirten Gomulka, sözlerini olaylarda en faal rol oynayanların yahudiler olduğunu öne sürerek bitirdi. Gomulka’nın demeci üstünden henüz 24 saat bile geçmemişken Varşova Politeknik öğrencileri oturma grevine başladı. Olaylar gelişirken Polonya Katolik kilisesinin başı kardinal Wyszinski, bir mesaj yayımlayarak dolaylı yoldan hükümeti kınadı. 25 Martta aralarında Prof. Leszek Kolakowski gibi ünlü bir filozofun da bulunduğu 6 üniversite öğretim üyesinin «revizyonist» oldukları gerekçesiyle işlerine son verildi.
30 Martta hükümet üniversitenin birçok bölümünü kapattı. 8 Nisan 1968′de Devlet konseyi başkanı (cumhurbaşkanı) Edward Ochab istifa etti; Polonya parlamentosu (Sejm) bir gün sonra toplanarak Komünist partisi adayı mareşal Marian Spychaîski’yi Devlet konseyi başkanlığına getirdi.
Yahudilerin parti ve devlet teşkilâtlarından «temizlenmesi» kampanyası daha da şiddetlendi: Varşova’da yayımlanan Zycie Warszawi gazetesi Komünist partisinden 6 951 kişinin ihraç edildiğini açıkladı.
Polonya’daki karışıklıklar Komünist partisi içinde önemli bir bunalıma yol açtı. «Partizanlar» adiyle bilinen aşırı milliyetçi komünistlerin önderi içişleri bakanı general Mieczislaw Moczar’ın parti yönetimine hâkim duruma gelmesi, yahudilere karşı uygulanan baskıların artmasına sebep oldu; bu yüzden binlerce yahudi Polonya’dan göç etmek zorunda kaldı. Çekoslovakya olayları, Polonya’daki bunalımı daha da yoğunlaştırdı. 11 Kasım 1968′de toplanan Komünist Partisi kongresinde Gomulka, Sovyetler’in Çekoslovakya’yı işgalini savundu.
Bununla birlikte 1969 sınır direklerini başından sonra durumda bir yumuşama görüldü.Gomulka yahudi aleyhtarı kampanyaya son verilmesini istedi; İçişleri bakanlığına bağlı olarak kurulmuş olan Yahudi dairesi Gomulka’nın emriyle feshedildi. İç Siyaset alanındaki bu yumuşamanın etkileri, Polonya’nın dış ilişkilerinde de yansıdı.
Mayıs ortalarında Gomulka, Oder-Neisse hattının iki ülke arasında kesin ve değişmez bir sınır olarak kabul edilmesi halinde Federal Alman hükümetiyle bir anlaşma yapmağa hazır olduklarını söyledi. Gomulka böylece, o yıl Federal Almanya şansölyeliğine seçilmiş olan Willy Brandt’ın iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi konusundaki teşebbüslerini olumlu karşılamış oluyordu. Bununla birlikte, iç siyaset alanındaki nispî huzur ve yumuşama uzun sürmedi. 1969 Yazının özellikle kurak geçmesi ve kötü hasat şartları, küçük tarım işletmelerine dayanan polonya tarımını alt üst etti. İktisadî durumun kötüleşmeğe yüztutması üzerine, hükümet 1970 yılı sonlarında yiyecek (özellikle et, süt, peynir v.b.), kömür ve akaryakıt fiyatlarını büyük ölçüde yükseltmek zorunda kaldı. Bu artış, özellikle, işçi sınıfını etkiledi; bunun üzerine önce Baltık kıyılarındaki Gdansk, Gdynia, ve Szczecin’de (esk. Stettin) liman ve dok işçileri genel greve başladı; bu grev kısa zamanda büyük gösteriler halini aldı. Gdansk’ta dok işçileri limandaki bir sovyet ticaret gemisini ateşe verdi; Szczecin’de de işçiler Komünist partisi binasını tahrip etti; hükümet ayaklanan işçilerin üstüne tanklar ve askerî birlikler sevk etti.
20 Aralık 1970′te Gomulka, Polonya Komünist partisi birinci sekreterliği görevinden istifa etti. Parti Merkez komitesi toplanarak bu göreve Edward Gierek’i getirdi, önderler kademesindeki değişiklik bununla kalmadı: 23 aralıkta Polonya parlamentosunun olağanüstü toplantısında Devlet konseyi başkanı mareşal Spychalski ile başbakan Cyrankiewicz de istifa ettiklerini açıkladılar. Partinin yeni sekreteri Gierek’in teklifi üzerine Cyrankiewicz Devlet konseyi başkan Jaroszewicz de başbakan seçildi.
Polonya – Osmanlı ilişkileri
Türkler Vilâyet-i Leh ve Lehistan adını verdikleri Polonya ile, Jagellon’lar zamanında ilişki kurdular. Wladislaw (Vladislav) [1386-1434], Osmanlıların zaferiyle sonuçlanan Niğbolu savaşına kuvvet göndererek macar kralı Zsigmond’u destekledi; 1441′de Ma-carlara karşı Murad II’nin ileri sürdüğü birleşmeyi kabul etmedi. Torunu Wladislaw III, 1444′te Segedin antlaşmasını bozan Macarlarla anlaştı, fakat Varna sayasında Türklere yenildi. Kazimierz IV Jagellon ve Albrecht II, Eflak’a yapılan Osmanlı saldırıları sırasında Vlad III Drakul’u destekledi.
Bayezid II, 1485′te Kili ve Akkerman’ı alarak Lehistan’a karşı girişeceği seferler için üs yaptı. Boğdan beyi Büyük Ştefan IV bu iki şehri geri almak için Lehistan kralı Kazimierz IV’ten yardım istedi (1485); fakat kral bu isteği cevapsız bıraktı; Lehistan kralı Jan I Adalbert, Türkler üzerine yürümek bahanesiyle Boğdan’ı istilâ ve tahrip etti. Bayezid II ile Polonya kralı Kazimierz IV Jagellon arasında ilk antlaşma 1490′da yapıldı. Bu ilk antlaşma Boğdan meselesinin çözümlenmesi bakımından önemlidir. 1495′te, bir haçlı seferi düzenlemek isteyen Fransa kralı Charles VIII’e Polonyalılar yardım edeceklerine söz verdiler; ayrıca Almanya imparatoru Maximilian’ın Osmanlı imparatorluğuna karşı yapılmasını düşündüğü haçlı seferi projesine de katıldılar. Papa Alexander VI Borgia da Polonya’nın Türklerle barış anlaşmaları yapmasını önlemeğe çalıştı. Bunun üzerine Polonya kralr Jan I Adalbert 1497′de antlaşmayı bozarak Boğdan’a saldırdı, fakat yenilerek geri çekildi; Polonyalıların 1490 antlaşmasını bozmaları üzerine, 1498′de Silistre sancak beyi Malkoçoğlu Bali Bey, Bayezid II’nin emriyle 40 000 kişilik bir kuvvetle Polonya’ya akın yaptı; Dniester ırmağını geçerek Polonya’ya girdi ve Czarnkow, Gologory ve Glemiany kalelerini aldı; Lwow (Leopol) ve Sandomierz (Sandomir) şehirlerini yağma, Brzeziny ve Varşova şehirlerini tahrip ederek Polonyalıların Vistül ırmağı çevresindeki tahkimatını yardı, Polonya kuvvetlerini yendi; 10 000 esir ve birçok ganimetle Akkerman’a döndü. Bali Bey aynı yıl bir sefer daha düzenleyerek Halicz, Zydaczew, Samber ve Droholiyez şehirlerini yağma etti; kış bastırınca geri dönmek zorunda kaldı.
Bu durum üzerine Jan I Adalbert, macar kralı Wladislaw (Ladislas) ve Litvanya büyük dukası Alexandjce ile Türklere karşı bir antlaşma yaptı; Boğdan voyvodası Ştefan da müttefikler tarafını tuttu. Bu sırada yapılan Türkiye-Polonya antlaşması savaşı önledi. Polonyalılar Mohaç savaşına yardımcı kuvvetler göndererek macar kralı Lajos II’yi desteklediler, fakat Macar krallığının yıkılması üzerine Polonya kralı Zygmunt I, 1532′de Piotr Opalinski’yi elçi olarak İstanbul’a gönderdi ve 1499′da yapılan antlaşmayı genişleterek yeniledi. Bu yeni antlaşma esaslarına göre Osmanlı devleti Kırım hanlığı ile Boğdan voyvodalığı tarafından Polonya sınırlarına saldırmamayı, savaş halinde Polonya’ya yardım etmeyi kabul ediyor, buna karşılık Polonya krallığı da Türkiye’nin düşmanlarıyle bir-leşmeyeceğine ve onlara yardım etmeyeceğine söz veriyordu. Polonya kralı Zygmunt I’in kızı, macar kralı Zapolya Janos’un karısı ve Zsigmond Janos’un da annesiydi.
Sonradan Erdel ban’ı olan Zsigmond Janos Polonya – Türkiye ilişkilerinde önemli rol oynadı, Osmanlılar Selim II ve Murad III devirlerinde Lehistan’in iç işleriyle yakından ilgilendiler. Sokullu Mehmed Paşa, İvan III ve Habsburgları tehdit ederek, Polonya krallarını bu devletin nüfuzunda olmayan Polonya asilzadelerinden seçilmelerini istedi; Fransa ile işbirliği yaparak 1 mayıs 1573′te Polonya krallığına seçilen Charles IX’un kardeşi Henri de Valois’yı tuttu; fakat bu prensin Henri III adiyle Fransa’ya dönmesi üzerine (1574), kendi adamı olan Erdel voyvodası İstvan Bathory’yi Polonya krallığına seçtirdi (1575).
Bathory, Osmanlılarla 24 maddelik bir antlaşma imzalayarak Kırım hanlığıyle Polonya arasındaki ilişkileri düzeltti. Türklere olan bağlılığını kuvvetlendirdi. Kazak, Kırım ve Boğdan meselelerinden dolayı bozulan Osmanlı-Polonya ilişkileri 1617′de yapılan yeni bir antlaşma ile düzenlendi. Polonya başkumandanı Stanislaw Zolkiewski’nin ordusuyle savaşmak için Dniester ırmağı boylarına giden Bosna valisi iskender Paşa, antlaşmadan sonra geri döndü. 1620′de aynı meseleler yüzünden İskender Paşa, Stanislaw Zolkiewski’yi Yaş yakınında yendi; Polonyalılar ağır kayıplar verdiler; Dniester (Turla) ırmağını geçmeğe çalışanlar yok edildi (1621). Bunun üzerine Osman II, Seferi Hotin (Chocim) diye anılan Polonya seferine çıktı (bk. osman II).
Osmanlılar, Polonyalıların isteklerine uyarak antlaşma yaptılar (6 ekim 1621). Ancak Ukrayna Kazakları hatmant Doroşenko’yu Polonya kralına karşı korumak zorunda kalan Mehmed IV, 1672′de Polonya seferine çıktı;
Podolya eyaletinin merkezi olan Kamaniçe’yi kuşattı. 27 Ağustos 1672′de Kamaniçe teslim oldu, 18 eskimde Bucaş antlaşması yapıldı; fakat antlaşmanın Polonya Diyet meclisi tarafından reddi ve başkumandan Jan Sobieski’nin de türk ordusu çekildikten sonra Lwow (Leopol) ve Lublin kalelerini geri alması üzerine 1673′te Mehmed IV, İkinci Lehistan seferine çıktı; Osmanlı ordusu Hotin önünde yenildi; bunun üzerine Mehmed IV, Kazakları desteklemek ve Ruslara da bir darbe vurmak amacıyle Ukrayna üstüne yürüdü. Bu sırada Polonya kralı Michal Korybut Wisnowiecki ölmüş, yerine başkumandan Jan Sobieski geçmişti. Yeni kralın barış isteği reddedildi; 1677′de osmanlı orduları başkumandanı İbrahim Paşa ordusunu Zurawno’da toplayan Polonya kralı Jan Sobieski’yi sıkıştırdı; kral barış istemek zorunda kaldı.
Antlaşma uyarınca Podolya ile Ukrayna Osmanlı devletine bırakıldı. Ancak, Polonya kralı Jan Sobieski 1683′te Viyana’yı kuşatan osmanlı ordusuna saldırarak barışı bozdu. 1683 – 1699 Arasında yapılan Osmanlı – Polonya savaşlarında Osmanlılar üstün gelmekle beraber Karlofça antlaşması uyarınca Kamaniçe kalesiyle Ukrayna ve Podolya eyaletleri Polonya’ya geri verildi. Katerine II Polonya kralı Friedrich-Augusta III ölünce (1763) Polonya’ya asker göndererek, Prusya kralı büyük Friedrich ile anlaştı, 1764′te kont Stanislaw-August Poniatowski’yi Polonya Diyet meclisine baskı yaparak kral seçtirdi. 1768′de polonyalı milliyetçiler rus saldırılarına karşı ayaklandılar; Bar şehrinde toplanarak osmanlı hükümdarı Mustafa III’ten yardım istediler; Osmanlılar Ruslara savaş açtılar, fakat yenilerek toprak kaybettiler. Osmanlı – Rus savaşları devam ederken Polonya, Rusya, Avusturya ve Prusya arasında paylaşıldı (1772). 1848 Mülteciler meselesinde Osmanlılar Polonyalıları tuttu. (Bk. mülteciler meselesi.)
Askerî tarih
Polonya ordularının tarihi, hudutları ikide bir değişen bu devletin kuvvetli komşularıyle (Türkler, Almanlar, isveçliler ve Ruslar) yaptıkları savaşlarla karışır. Bu tarihin en meşhur dönemlerinden biri WIadislaw Jagellon emrindeki birliklerin Tannenberg’de (Grünwald) toton şövalyelerine karşı kazandığı zaferdir (1410). XVI.-XVIII. yy. arası polonya kuvvetleri, gerçekte biri krallıkta, öteki Litvanya büyük düklüğünde iki ordudan meydana geliyordu; bunların her birine, kaydı hayat şartıyle tayin edilen ve yalnız meclise karşı sorumlu olan bir ataman kumanda ederdi. Soylu sınıf yalnız süvari kuvvetlerinde hizmet etmeyi kabul ettiğinden, piyade kuvvetleri ancak birkaç bin kişiydi; topçu kuvveti ise yok denecek kadar azdı. İstilâ halinde Polonya, toptan seferberlik (pospoiita) usulüne göre askere alınan soylu sınıfa güvenirdi.
Kosciuszko kumandasındaki âsilerin rusya, avusturya ve prusya kuvvetleri karşısında kahramanca direnerek (1794) Fransız devrimi ordularının zaferine yardım etmesine rağmen, Polonya devletinin parçalanması sırasında (1772-1795) ortadan kalkan bu ordu, Dabrowski’nin polonya lejyonlarıyle İtalya’da (1797) ve Napolyon ordusundaki polonya alaylarıyle Fransa’da yaşamağa devam etti. 1807′de Varşova büyük düklüğü harbiye nazırı prens Jozef Poniatowski’nin kurduğu 3 tümenlik polonya ordusu 1809′dan sonra Napolyon’un bütün savaşlarında yararlık gösterdi. Polonya millî kuvvetleri yeniden ancak Birinci Dünya savaşında Pilsudski kumandasındaki polonya; lejyonları (Avusturya-Macâristan’da) ve Haller’in ordusuyle (Fransa’da) kurulabildi. 1918′den sonra bir frangız askerî heyeti yeni polonya ordusunu teşkilâtlandırdı; bu ordu 1920′de Sovyet istilâsını başarıyle püskürttü. (Bk. polonya-sovyet savaşi.)
Batı orduları örnek alınarak (mecburî askerlik hizmeti) kurulan ve on askerî bölgeye ayrılan polonya kuvvetleri, 1939′da 39 piyade tümenini, 11 süvari tugayını ve 2 motorize tugayı kapsıyordu ve barıştaki mevcudu 270 000 kişiydi.
Eylül 1939 seferi sırasında alman ordusunun yok ettiği polonya ordusu, önce Fransa’da yeniden kuruldu; bu ordunun üç tümeni ve birçok havacısı Fransa’da mayıs -haziran 1940 harekâtına katıldı. Polonyalıların Büyük Britanya’ya, Lübnan’a ve S.S. C.B.’ye dağılmaları, sığındıkları ülkenin ordularını örnek alan, hür Polonya Silâhlı kuvvetlerinin kurulmasına yol açtı. Kuzey Afrika’nın, italya’nın, Fransa’nın ve Polonya’nın kurtarılmasına katılan bu birliklerin mevcudu 1945′te Batı Avrupa’da 215 000 kişi (general Anders ordusu) ve Alman-Sovyet cephesinde 400 000 kişiyi (iki ordu meydana getiren 10 tümen) bulmuştu. 1944-1945′te bu çeşitli unsurlara ve direnme topluluklarına dayanılarak yeniden kurulan polonya ordusu, 1949-1956 arası sovyet mareşali Rokosovskiy’in emrine verildi.
S.S.C. B.’nin bu sıkı kontrolü (silâhları, teşkilâtı ve yüksek rütbelileri S.S.C.B.’den) ekim 1956 buhranından sonra gevşedi; bu buhran Rokosovskiy’in istifası ve sovyet subaylarının ülkeden ayrılmasıyle ordunun yeniden polonyalılaştırılmasına yol açtı; kumanda heyeti, iç hizmetler ve üniformalar değiştirildi. Askerî birliklere benzer dernekler (Gençlik, Polonya Askerinin Dostları birliği), Gomulka’nm yeni halk rejimi anlayışına uygun düşen askerî ve millî bir propagandanın yayılmasına yardım etti.
Bununla birlikte sovyet kuvvetleri, Varşova paktı antlaşmaları gereğince polonya topraklarında kalmağa devam eder. 1963′te yeniden düzenlenen askerlik hizmeti, sınıflara göre iki-üç yıldır. Polonya’da üç askerî bölge vardır: Varşova, Silezya, Pomeranya. Subaylarının yüzde 70′i Komünist partisi üyesi olan kara ordusu, 1%5′te sovyet malzemesiyle donatıldı ve tamamıyle makineleştirilmiş 14 tümeni kapsıyordu.
• Hava ordusu. 1919′da kurulan ve 1939′da yok edilen hava ordusu, 1942′de yeniden kuruldu; 8′i av filosu olmak üzere 13 filoyu kapsayan bu kuvvetler ingiltere’de üslenerek 1944-1945′te ingiliz Hava kuvvetleri safında başarıyle çarpıştı. S.S.C.B.’nin kontrolü altında yeniden teşkilâtlandırılan Polonya Hava kuvvetleri 1966′da yaklaşık olarak 50 000 kişiyi ve bin kadar sovyet yapısı (Av: 17, 19 ve 21 Mig: bombardıman: ilyuşin v.b.) veya sovyet lisansı altında Polonya’da yapılmış uçak ve helikopteri kapsıyordu. Ayrıca kara – hava füzeleriyle donatılmış uçaksavar birlikleri önemlidir. Polonya’da yüz kadar havaalanı vardır, önemli üslerin çoğunu 1939-1945′te Alman Hava kuvvetleri kurmuştur.
• Polonya Deniz kuvvetleri, 1919′da fransız donanması örnek alınarak kuruldu. 1940′ta ingiltere (on birlik), sonra 1945′te birçok gemi veren S.S.C.B. tarafından genişletilen deniz kuvvetleri 1966′da 3 refakat gemisini, 9 denizaîtıyı ve otuz kadar küçük birliği (20 000 kişi) ve 40 mayın tarama ve sahil muhafaza birliğini kapsıyordu; 40 kadar da avcı uçağına sahipti. Başlıca üssü Gdynia’dır. Bu silâhlı kuvvetler (yaklaşık olarak 500 000 kişi) dışında Polonya’da, bütün halk demokrasilerinde olduğu gibi, içişleri bakanlığına bağlı önemli birlikler de vardır: güvenlik birlikleri, sınır muhafızları, polis. Millî savunma bütçesi millî bütçenin yaklaşık olarak yüzde 10′unu teşkil eder.
öbür halk demokrasilerinin orduları gibi, polonya orduları da Varşova paktı sistemi içinde kalmağa devam eder; ama 1962′den Sonra alman yeni kararlarla birtakım gelişmeler sağlandı.
1963′te askere müracat edenlerin ihtiyaçtan çok fazla olması, askerlik hizmetinde değişiklikler yapılmasına yol açtı.
Askerlik hizmeti genel ve mecburî olmağa devam etti ama üç şekilde yapılma imkânı tanındı: sınıfına göre 2 veya 3 senelik normal hizmet; üç yıla dağıtılmış devrelerde yapılmak üzere toplam olarak 18 aylık çalışma hizmeti; kadro fazlalarına kara birlikleri emrinde ve günlük mesai satleri dışında askerî eğitim yaptırılması, içişleri bakanlığı emrindeki Iç Emniyet teşkilâtı (yaklş. 35 000 kişi) ve sınır muhafızları (yaklş. 10 000 kişi) 1965′te silâhlı kuvvetlere bağlandı.
Ayrıca, Rusya’nın yardımları sayesinde, Polonya’nın Silâh sanayii günden güne kendi kuvvetlerinin ihtiyacını sovyet modeli silâh ve donatımla karşılayacak hale geldi. Böylece kara küvetleri tamamıyle motorize kıtalar haline getirildi.
1966′da kara kuvvetleri (emniyet kuvvetleri ve sınır muhafızları dışında yaklş. 190 000 kişi) 5 zırhlı tümen, 8 motorize piyade tümeni, 1 havadan indirme tümeni, 1 sahil muhafaza tümenini kapsıyordu. Tankların hepsi hem karada, hem suda gider ve atom etkisine karşı korunmuştur. Ordunun karadan karaya füze ihtiyaçlarını Ruslar karşılar.
02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA TARİH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME
Tarih 02 Haziran 2009
HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME
Polonya’nın hayat seviyesi, 1950′den beri yükselmesine rağmen, hâlâ düşüktür: A.B.D.’dekinden beş kat, Fransa veya Batı Almanya’nınkinden yaklaşık olarak yarı yarıya az. Bunun sebebi Polonya’nın savaştan önce azgelişmiş ve çok sanayileşmemiş bir ülke olmasıdır, öte yandan ülke, İkinci Dünya savaşının kökünden sarstığı ekonomisini (ülkenin yüzde 38′inin yıkılması) yeniden kalkındırmak için dev çabalara girişmişti. Üstelik toprak değişiklikleri ye yeni kazanılan batı illerindeki halkın kitle halinde nakli, iktisadî durumu bir süre için karıştırdı. Böylesine güç bir durumu düzeltmek, iktisadî hayatı yeniden canlandırmak için Polonya üç yıllık (1947-1949) bir plan hazırladı. Eldeki gelir kaynaklarının büyük kısmı ekonominin ulaşım, mesken ve madenler gibi hayatî kesimlerinin kalkınmasına harcandı: imalât sanayiinde önce, nispeten önemsiz yatırımlarla çabuk sonuç alınabilecek en az zarar görmüş tesisler onarıldı.
Savaşı takip eden ilk yıllarda millî gelir kaynakları dış yardımlarla tamamlandı: yalnız 1946 yılında, UNRRA’nın yardımı millî gelirin yaklaşık olarak yüzde ll’ini temsil ediyordu. Aynı şekilde, S.S.C.B.’nin Polonya’ya verdiği kredilerin 100 milyon dolarlık kısmı, öncelikle ithali gereken ürünlerin satın alınmasında kullanıldı. Bu kalkınma döneminin sonunda, planın başlıca hedeflerine ulaşıldı: tarım üretimi savaştan önce ulaştığı miktarın yaklaşık olarak yüzde 80′ini buldu ve kişi başına üretim 1939 öncesinin hemen hemen eşiti oldu. Fakat millî ekonomi hâlâ dengesizdi; bu dengesizlik yeni bir sanayi üretimi yeteneğinin hızla kurulmasını hedef alan altı yıllık (1950-1955) planla da düzenlenemedi. Planın hedefine çok geçmeden ulaşıldı; fakat, makine sanayiinde, metalürjide ve kimya sanayiinde çok büyük gelişmelere karşılık inşaat malzemesi, yakıt ve enerji yönünden beslenmenin yetersizliği, ekonominin geri kalan kesimlerini sürekli olarak frenledi; ayrıca, tarım üretimi plan döneminin sonunda, 1949-1950 yılları ortalamasını pek az geçebildi. Ağır sanayiye öncelik tanınması, gerçek hayat seviyesinde alçalmağa yol açtı ve bu alçalma sanayi işçilerini durumlarını düzeltmek için kaçak iş yapmağa yönelterek üretimi önemli ölçüde baltaladı. Tarım verimi de, hükümetin zora başvurarak uyguladığı tarımsal kolek-tifleşme siyaseti yüzünden zayıflamaktaydı. Halktan istenen fedakârlıklar çok ağırdı; hedeflere ulaşabilmek için hayat seviyesi ihmal edilmişti. Bu yüzden 1956-1960 dönemi için öngörülen yeni beş yıllık planın, halkın tepkilerini göz önünde tutmak amacıyle çok kısa zamanda yeniden gözden geçirilmesi gerekti. Tarım alanında, köylerdeki mecburî kolektifleştirme siyasetinden vaz geçildi; bununla birlikte, bütün modernleştirme çabalarına (sunî gübre kullanılması, makineleşme, elektriklendirme) rağmen tarım polonya ekonomisinin zayıf noktası olarak kaldı. İktisadî faaliyetin öteki kesimlerinde 1956-1960 beş yıllık planının başlıca özelliği mesken yapımına ve sosyal hizmetlere ayrılan yatırımların artırılmasıdır. Plan aynı zamanda sanayideki dengesizliği düzeltme kaygısını da yansıtır ve dar boğazların (kömür madenleri; elektrik ve inşaat malzemesi) açılmasına önem verilmiştir. Plan döneminin sonunda, sanayi ve tarım üretimindeki gelişme millî hasılanın yüzde 40 oranında artmasını sağladı. Bununla birlikte, alınan tedbirlerin sanayi üretimini toplu olarak artırmasına rağmen ekonomi uyumlu bir şekilde gelişmiyordu. Gerçekten de, planın tamamıyle uygulanması, hattâ ağır sanayi işletmelerinin çoğunda aşılması, ancak tüketim maddeleri alanında tespit edilmiş amaçların ihmaliyle gerçekleşebildi. Polonya ekonomisinin gelişmesini sınırlayan temel etken, enerji kesiminin yetersizliğiydi. 1956-1960 Arası sanayi üretiminin yüzde 59,6 oranında artmasına karşılık, kömür üretimi ancak yüzde 13,8 oranında gelişebilmişti; ayrıca, elektrik tesislerinin gücü, elektrik enerjisi ihtiyacını karşılamağa yetmiyordu. 1961″de Polonya ikinci beş yıllık planı uygulamağa girişti: sanayi üretimi yüzde 52 artırılacak, maden kömürü ve çelik üretimi 9,3 milyon tona yükseltilecek, makine sanayii üretimi yüzde 75 oranında, kimya sanayii de iki kat artacaktı. Tarım üretiminde ise, o günkü seviyesine oranla yüzde 22 yükselme olacaktı. Gerçek ortalama ücretin ve halk gelirinin yüzde 23 artırılması, şehirlerde bir milyon sekiz yüz bin, köylerde ise dokuz yüz elli bin mesken yapılması tasarlandı. Bu planı gerçekleştirmek için, üretimin çeşitli dallarında büyük yatırımlar öngörüldü. İktisadî .gelişme, ticaret bilançosunun dengelenmesine, özellikle besin maddelerinin ve tarım ürünlerinin ihracatını artırmaya bağlandı, bu artış ise dışarıdan, özellikle S.S.C.B.’den ithal edilen mallara bağlı temel sanayilerin düzenli bir şekilde çalışabilmesi için tarımın daha geniş ölçüde geliştirilmesine dayanmaktadır.
• Son durum. Beş yıllık (1961-1965) planın hedeflerine ancak kısmen ulaşılabildi. Beklenen yüzde 40 oranına karşılık millî gelir ancak yüzde 33 arttı. Buna sebep, faal nüfus artışının, planda öngörülen oranı aşmasıdır (7,7 milyon yerine 8,2 milyon işçi); beklenen yüzde 40′a karşılık üretimdeki artış ancak yüzde 28′dir. ücret yükseltilmesi planda yılda yüzde 4,6 olarak öngörülmüşken, ancak yüzde 1,6′ya ulaşabildi. İktisadî gelişme hızı da eşit olmadı: 1962 ve 1963′te üretim orta derecede, 1961 ve 1964′te ise yüksekti; 1965 üretimi ise yeterliydi. Kalkınma sanayi kesiminin gelişmesine bağlıdır: toplanan sanayi üretimi, dallara göre değişen bir artışla beklenen yüzdeyi biraz aştı (yüzde 50 yerine yüzde 50,9). Donatım malları üretimi öngörülen hedefi yüzde 3,1 aştı; tüketim malları üretimi ise hedefin ancak yüzde 97,5′ine ulaştı. Tarım yavaş bir şekilde gelişti ve beklenen yüzde 4,4′e karşılık ancak yüzde 2,8′e ulaştı. Ticaret bilançosundaki açık, planın son yıllarında azaltıldı (hattâ 1964′te biraz kazanca geçti). 1960′ta yürürlüğe giren planın hedefleri daha mütevazidir. öngörülen millî gelir artış oranı yılda ancak yüzde 3,7′dir. Tüketim mallarının arz ve talebi arasındaki dengesizliğin azaltılması gerekir.
Sayısı günden güne artan birçok eşyanın üretim seviyesi serbest bırakıldı. İşletmelerde ücretlerin tespiti konusunda daha büyük serbestlik tanınırken verimlilik hesabı bir iyiye gidiş ölçüsü kabul edildi. Bu çeşitli tedbirler ekonominin oldukça liberalle ştiril-diğini ortaya koyar; bu liberalleşme daha önceki ağır sanayii geliştirme dönemine oranla hayat seviyesini daha hızlı yükseltme isteğinin sonucudur.
• Üretim. 1965′te tarım, yarısından çoğu sanayi kesimi tarafından sağlanan maddî üretime ancak yüzde 23 oranında (1960′ta yüzde 26) katılıyordu. 1961-1965 Planı sırasında henüz faal nüfusun yaklaşık olarak üçte birini (sanayideki gibi) istihdam eden tarımda, buğday ve şeker pancarı üretimiyle sığır ve domuz yetiştiriciliği gelişirken patates üretimi aynı kaldı, yulaf ve çavdar üretimi geriledi. Balıkçılık günden güne gelişmektedir. Besin maddeleri üretimi millî ihtiyacı karşılamağa henüz yetmez ve Polonya hâlâ yılda 1,5-2,5 Mt buğday ithal etmek zorundadır.
Sanayide imalât metalürjisi, kimya sanayii ve elektrik üretimi en çabuk gelişen dallardır. İmalât metalürjisindeki gelişme (özellikle gemi yapımı) kısmen demir-çelik tesislerinin gelişmesine bağlıdır (plan süresi içinde çelik üretimi 6,7′den 9 Mt’a çıktı). Kimya sanayii «Dostluk» boru hattıyle beslenen Plock petrol rafinerisinin inşaatıyle desteklendi. Elektrik üretimi 29′dan 44 tW/saate çıktı.1 Maden sanayiinde, üretimi 104′ten 119 Mt’a yükselen Silezya kömür işletmeleri hâlâ birinci plandadır.
• Ticaret. Dış ticaret 1961-1965 planı süresinde yüzde 60′tan çok arttı. İhracatta sanayi ürünlerinin payı 1965′te yüzde 40′a yükseldi. Ancak bu ürünlerin hemen hemen hepsi başka sosyalist ülkelere sevk edilir ve kapitalist ülkelerle mübadelenin serbestleştirilmesi, ticaret siyasetinin başlıca amaçlarından biridir.
• Hayat seviyesi. Hayat seviyesi ortalaması sosyalist Avrupa’nın sınırlı çerçevesi içinde bile henüz oldukça düşüktür. Kişi başına düşen ortafama gelir 1967′de 500 dolar olarak hesaplandı. 120 Kişiye bir araba, 15 kişiye bir televizyon, 1,5 kişiye bir oda düşer. Sosyal alanda durum daha iyidir (900′den az kişiye bir doktor) ve temel sanayi ürünlerini kullanma imkânı Batı Avrupa’dakine yakındır: kişi başına 400 kg’dan fazla çelik ve 150 kW/saat elektrik. Hayat şartlarının düzelmesi sanayi kesiminin çeşitli dallara ayrılmasına ve buna paralel olarak tarım verimliliğinin artırılmasına (sanayinin ihtiyacı olan önemli ölçüde işçiyi serbest bırakır) bağlıdır.
02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLLOCK (sir Frederick)
Tarih 02 Haziran 2009
POLLOCK (sir Frederick), ingiliz hukukçusu (Londra 1845-ay.y. 1937). Londra’da, sonra Oxford’da hukuk profesörlüğü yaptı.
Eserleri: Principles of Contract (Sözleşme İlkeleri) [1876]; Spinoza, his Life and Philosophy (Spinoza, Hayatı ve Felsefesi) [1880]; History of English Law (ingiliz Hukuk Tarihi) [1895, F. W. Maitland ile birlikte) v.b. Law Quarterly Review ve Law Reports dergilerini yönetti. (L)
02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLLOCK (sir Frederick) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLLARD (Albert Frederick)
Tarih 02 Haziran 2009
POLLARD (Albert Frederick), ingiliz tarihçisi (Ryde 1869-Milford-on-Sea, Hampshire 1948). Oxford’daki Felsted okulu ve Jesus college’da okudu. 1893-1901 Arasında Dictionary of National Biography’nin (Millî Biyografi Lügati) yayım müdürü yardımcılığını yaptı. Londra üniversitesinde ingiliz tarihi profesörü (1903-1931), Tarih Araştırmaları enstitüsünün kurucusu ve başkanı (1920-1939) oldu. 1913-1936 Arasında sıra ile Glasgow, Oxford, Columbia, Cornell ve Londra üniversitelerinde ders verdi. En önemli eserleri, ingiliz tarihindeki Tudor döneminin ilk zamanlarını konu alan eserleridir: England Vnder Protector Somerset (Kral Naibi Somerset Zamanında ingiltere) [1900]; Henry VIII (1902); Tudor Tracts (Tudor Broşürleri) [1903]; A Life of Thomas Cranmer (Thomas Cranmer’in Hayatı) [1904]; The Reign of Henry VII from Contemporary Sources (Çağdaş Kaynaklardan Henry VII Devri) [3 cilt; 1913-1914] ve Vol-sey (1929). Diğer önemli eserleri: Factors in Modern History (Modern Tarihin Etkenleri) [1907]; A Short History of the Great W ar (Büyük Savaşın Kısa Hikâyesi) [1920] ve Factors in American History (Amerikan Tarihinin Etkenleri) [1925]. Pollard ayrıca National Dictionary of Biography (1885-1901) için 426 biyografi yazdı. (M)
02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLLARD (Albert Frederick) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLLAİOLO veya POLLAİUOLO
Tarih 02 Haziran 2009
POLLAİOLO veya POLLAİUOLO (Anto-nio BENCf, Antonio del — denir), italyan ressamı, heykeltıraşı, gravürcüsü ve kuyumcusu (Floransa 1432′ye doğr. – Roma 1498). Ghiberti’nin öğrencisiydi. Floransa vaftiz kilisesinin kapı süslemesinde onunla birlikte çalıştı, önce kuyumcu olarak tanındı, vaftiz yerinin sunağı için üç gümüş kabartma yaptı: Herodias’ın Raksı, Herodes’in Yemeği ve Vaftizci Aziz Yahya. Castagno ve Donatello’nun etkisinde kalan Pollaiolo, çizgide büyük bir ustalığa vardı, anatomi bilgisini de derinleştirdi. 1460′ta kardeşi Piero ile birlikte Medici sarayı için Herkül’ün Çalışmaları dizisi ile figür ve manzara’nın flaman üslûbunda kaynaştığı kompozisyonlar çizdi: Aziz Sebastianus (Londra), Deianira’nın Kaçırılması (Newhaven, A.B.D.). 1469-1480 Arasında Floransa katedrali için Vaftizci Aziz Yahya’nın Hayatı ile bir dizi işlemeli pano çizdi. Natüralist üslûpta bronzdan yapılmış Herkül ile Antaeus grubu gibi küçük heykelleri de vardır. Roma’da Sixtus IV’ün Mezarı’nı yaptı (1484-1493); bu eser, yapılışındaki netlik, kabartma anlayışındaki yenilik ayrıntılarının bolluğu ve çeşitliliğiyle ayrı bir özellik taşır. Daha sonra Innocentius VIII’in Mezarı’nı (1493-1497) yaptı. Pollaiolo aynı zamanda önernli bir gravürcüydü. Çıplak Adamların Dövüşü gibi tanınmış eserleri Mantegna’yı ve onun aracılığıyle Dürer’i etkiledi. (L)
02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLLAİOLO veya POLLAİUOLO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLKO (Elise Vogel)
Tarih 02 Haziran 2009
POLKO (Elise Vogel), alman kadın romancı (Leipzig 1822-Münih 1899), afrikalı kâşif Eduard Vogel’in kardeşi. Şarkıcı olarak büyük üne ulaştı. Fakat, bilim adamı Polko ile evlendikten sonra sahneden ayrıldı ve kendini edebiyata verdi.
Başlıca eserleri: Musikalischen Mârchen (Müzikli Masallar) [1852]; Ein Frauenleben (Bir Kadının Hayatı) [1854]; Erinnerungen an Felix Mendelssohn Bartholdy (Felix Mendelssohn Bartholdy Üstüne Hatıralar) [1868]; Aus dem Jahre (Bir Yılın içinden) [1870] ve Neues Mârchenbuch (Yeni Masal Kitabı) [1884]. (M)
02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLKO (Elise Vogel) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLİTRAVMATİZE
Tarih 02 Haziran 2009
POLİTRAVMATİZE sıf. ve i. (fr. poly-traumatise). Aynı kaza sırasında birçok yerinden yara bere almış yaralı.
— ansikl. Sivil veya askerî facialar, özellikle trafik kazaları çeşitli yerlerinden travmaya maruz kalan bir ağır yaralılar kategorisini meydana getirmiştir: politravmatize’ler. ölü gibi görünen bu yaralıların lezyonları üç sebepten ileri gelir: doğrudan doğruya şok, iç organların kendi boşluklarında savrulması ve omurga ekseninin anormal kıvrılması. En ağır lezyonlar, başta, göğüste ve karında bulunur; bazıları gözle görülür; fakat vücudun içerisinde, derinde olanları da hesaba katmak gerekir. Gövdedeki bu lezyonlarla birlikte kol ve bacaklarda da lezyonlar olabilir ve şok durumunu ağırlaştırarak hayatî görevleri tehlikeye sokabilir. Bu gibi yaralanmalarda ilkyardım büyük önem taşır; özellikle yaralıların kaza yerinden hırpalanmadan çıkarılarak hastahaneye yollanması ölümden kurtulma imkânını artırır. Gerçekten, bu gibi yaralıların yüzde 60′ı kazadan sonra bir saat içinde ölür. Bu yaralılar özel merkezlerde tedavi edilmelidir; cerrahî bir müdahaleye girişmeden önce ağır yaralıların canlandırılması için geniş maddî imkânlara ve yetişmiş uzman personele ihtiyaç vardır. (L)
02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİTRAVMATİZE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLİTİKA
Tarih 02 Haziran 2009
POLİTİKA i. (yun. politike > ital. politica). Siyaset: Size bir örnek vereyim, fikir, sanat, politika hayatımızı kontrol eden bu kafadan… (Y.Z. Ortaç). || Mec. Amacına ulaşmak için düşündüğünden başka türlü konuşarak ve davranarak işini yürütme: Köylülerin kimi kekeliyor, kimi aklınca, bir politika yapmak için hiçbir şeyden şikâyetçi olmadığını söylüyor (Y.K. Karaosmanoğlu). [M]
02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİTİKA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLİTERPEN,POLİTES
Tarih 02 Haziran 2009
POLİTERPEN i. (fr. polyterpene). Formülü (C5H8)n olan terpen sınıfı hidrokarbonların genel adı; bu bileşikler için n daima 3′ten büyüktür. (Bu bileşikler arasında tabiî reçineler, karotenler [tetraterpenler] ve molekül ağırlıkları daha büyük olan kauçuklar bulunur.) [L]
POLİTES. Yun. mit. Priamos’un hayatta kalan son oğlu. —Odysseus’un Kirke tarafından domuz biçimine sokulan arkadaşlarından biri. (L)
02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİTERPEN,POLİTES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Polis koleji
Tarih 01 Haziran 2009
Polis koleji, Polis enstitüsüne öğrenci yetiştirmek üzere, 3452 Sayılı kanunla Ankara’da kurulan (1938) kolej. Emniyet Genel müdürlüğüne bağlı, parasız yatılı meslek lisesidir. Ortaokul mezunlarının seçme sınavıyle alındığı kolejde normal lise eğitimi yapılır. Burayı bitirerek meslek hayatına atılanlar 15 yıllık mecburî hizmetle yükümlüdür. (M)
01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Polis koleji hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLİNEZYA
Tarih 01 Haziran 2009
POLİNEZYA (fransız —Sı), Polinezya’nın çeşitli takımadalarını içine alan denizaşırı fransız toprağı; 4 000 km2; 84 550 nüf. İdare merkezi, Papeete. Cemiyet adalarını (Tahiti ve ona bağlı adalar), Tuamotu adaları ile Gambier, Marquises, Australes adalarını ve Clipperton adacığını içine alır. Bütün, okyanusun ortasında, 7° 51′ ve 27° 40′ güney enlemleriyle 134° ve 155° batı boylamları arasında, 4 milyon kilometre karelik bir alana yayılmıştır.
• Coğrafya. Adalar volkanik (Cemiyet, Marquises, Australes adaları) veya mercan asıllıdır (Tuamotu). İklim tropikaldir, fakat enleme göre çok değişiktir.
Polinezya asıllı ada halkının (Maoriler) hemen hepsi Hıristiyanlığı kabul etmiştir (üçte ikisi protestan); ticaretin büyük kısmı Sayısı 7 000′i bulan cinlilerin elindedir. Ayrıca,pek çok da melez vardır. Hastalıklara karşı daha iyi korunan Tahiti’nin nüfusu bugün hızla gelişmektedir. Beş yılda yüzde 16 artan nüfusun yansından çoğu yirmi yaşından aşağı gençlerdir. Başlıca gelir kaynakları yumrular tarımı, balıkçılık ve özellikle hindistancevizi yetiştiriciliğidir: yılda 25 000 ton üretilen hindistancevizi büyük bir gelir kaynağıdır. Cemiyet adalarında vanilya yetiştirilir; Tuamotu adasında sedef toplanır. Makatea’da işletilen fosfat madenleri bugün tükenmiştir, önemli hiç bir sanayi yoktur. Ticarette başlıca alıcı olan Fransa, ithalâtta yakın ülkelerle (Avustralya, Yeni Zelanda, A.B.D.) rekabet halindedir. Başkent Papeete dünyanın her tarafına deniz ve hava hatlarıyle bağlıdır, yeni havaalanı büyük bir uğrak yeridir, öbür adalarla ticaret goeletlerle yapılır.
• Hayat seviyesi ve iktisadî gelişme. Hindistancevizi ihracatı ve özellikle tahiti fosfatlarının işletilmesi, Fransız Polinezyası’nda hayat seviyesini oldukça yükseltti (Afrika ülkelerinin çoğundan yüksek). Un, şeker, şarap, konsantre süt, tütün v.b. tüketiminin artması, petrol ve çimentonun daha çok kullanılması da bunu gösterir; bununla birlikte tarım veya maden ürünlerinin ihracatına, dayanan iktisadî durum sağlam değildir; ham maden filizi ve tarım ürünleri Satıcısı bütün ülkeler gibi bu maddelerin dünya pazarındaki fiyat değişikliklerine bağımlıdır. Bu nazik durumu düzeltecek çarelerin çok sınırlı olmasına karşılık nüfusun hızla artması meseleyi daha da ciddîleştirir. Bugünkü başlıca gelir kaynaklan artmaktan çok azalma eğilimi göstermektedir. Tarım açısından hindistancevizi ağaçları yaşlanmakta ve yeni ağaçlar dikme ritmi yetersiz kalmaktadır. Yalnız en zengin sanayi tarımlanndaki (kahve, kakao, karabiber, ihraç meyveleri, parfüm elde edilen çiçekler) gelişmesi, hektar başına daha yüksek bir üretim ve gelir sağlayarak gerçek bir düzelme yaratabilir. Makatea’daki fosfat yatağı tükendiği için mesele sanayi açısından da çok ciddîdir. Yıldan yıla istekleri artan bölgesel bütçenin masraflarını karşılamak için pek çok kimse turizme bel bağlamıştır; bu alanda Polinezya’nın birçok kozu vardır: haklı olarak «Büyük Okyanus’un İncisi» adı verilen Tahiti’nin güzelliği, okyanusun güney kısmında çeşitli kıtalara (Amerika, Avustralya, Asya) eşit uzaklıkta bulunması.
• Tarih. Fransız donanması, iskeleler kurmak veya misyonerlerin telkin ettiği himaye isteklerini cevaplandırmak için XIX. yy.da Fransız Okyanusya tesislerini, 1957′den sonra da Fransız Polinezyası’nı meydana getirdi. Daha 1859-1860′ta ayrılan Yeni Kaledonya’nın dışında bu topluluk, Marquises ve Tuamotu adalarını (1842), 1843′ten sonra Tahiti ve ona bağlı adaları (Moorea, Australes adaları), Gambier adalarını (1844), Clipperton (1858) ve Rüzgâraltı adalarını (1887) kapsar. Yüzyılın sonunda her ada veya takımadada, himayenin yerini doğrudan doğruya yönetim aldı. Eylül 1940′ta Hür Fransa safına geçen Fransız Okyanusya tesisleri Büyük Okyanus taburuna büyük ölçüde asker verdi. 24 Mart 1945′ten sonra fransız vatandaşı olan yerliler, Fransızların yanı sıra Temsilciler meclisinin ve fransız asıllıların Paris’teki temsilcilerinin (1 milletvekili, 1 senatör, 1 Fransız birliği danışmanı) seçimine katılır. 1958 Referandumu ve 1959 Fransız anayasasıyle Fransız Po-linezyası bir denizaşırı fransız toprağı haline getirilmiştir.
1967 Meclis seçimlerinde Te Ea Api (Yeni Ses) partisi 10 milletvekili ve koalisyon ortağı U.N.R. (Tahiti birliği) 7 milletvekili çıkararak öbür grupları (13 milletvekili) geçtiler. Bağımsız cumhuriyetçi milletvekili F. Sanford’un yönettiği Te Ea Api partisi, iç muhtariyet taraftarıdır. Tam bağımsızlık taraftarları gerilemektedir. (L)
01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİNEZYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLEVOY
Tarih 01 Haziran 2009
POLEVOY (Boris Nikolayeviç kampov, — denir), sovyet yazarı (Moskova 1908). Povest o Nastoyasçem Çeloveke (Gerçek Kişi Üstüne Roman) [1946] adlı romanında, İkinci Dünya savaşının pilotlarından Meresyev’in hayatını anlatır, öbür eserleri arasında Mıy, Sovyetskiye Lyudi (Biz, Sovyet insanları) [1948] anılmağa değer. (L)
01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLEVOY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLENZ (Wilhelm von)
Tarih 01 Haziran 2009
POLENZ (Wilhelm von), alman yazarı (Obercunewald şatosu, Bautzen yakınları 1861 – Bautzen 1903). Kendi deyimiyle, «korkmadan ve iğrenmeden modern hayatın bayağılıklarına karışarak», taşralı soylularla köylülerin törelerini anlatmağa çalıştı. Oyunlar, romanlar ve hikâyeler yazdı. Oyunları: Heinrich von Kleist (1891); küçük hikâyeleri: Die Unschuld (Suçsuzluk) [1892]; romanları: Der Pfarrer von Breitendorf (Breitendorf Papazı) [1893], Der Büttnerbauer (Fıçıcı) [1895], Der Grabenhâger Liebe ist Ewig (Aşk Sonsuzdur) [1900]. (L)
01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLENZ (Wilhelm von) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLEMON (Antonios)
Tarih 01 Haziran 2009
POLEMON (Antonios), yunan sofisti (Laodikeia, Karia M. S. 88 – 144). İzmir’de (Smyrna) Skopelianos’tan hitabet dersleri aldı. Sonra da bir okul açtı; bu okula bütün Asya’dan öğrenciler akın etti. Gösterişli yaşayışı ve gururuyle ün kazandı. İmparator Hadrianus ve Antonius’un gözde adamı oldu. Onun teşebbüsü ile İzmir eyaleti, Hadrianus’a olağanüstü itibar belirtisi olarak «Olympos’lu», «Kurtarıcı», «Kurucu» gibi adlar ve payeler verdi ve şerefine Olimpiyat oyunları tertipledi (129). 131′de Polemon, Hadrianus tarafından, Atina’da kurulan Olympieion’un açış nutkunu vermekle görevlendirildi. Kendine maledilen Fiziognomoni İnceleme Kitabı adlı eserde, Hadrianus’un hayatı üstüne yararlı bilgiler vardır.(L)
01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLEMON (Antonios) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLEMON
Tarih 01 Haziran 2009
POLEMON, yunan filozofu (Atina M. ö. 340′a doğr. – 270). Rivayete göre, Polemon başı boş bir hayat sürerken, günün birinde eflatun’cu Ksenokrates’in konuştuğu bir toplantıya katılmış, sözlerinin etkisinde kalarak kendini felsefeye vermişti. 215′te, Ksenokrates’ten boşalan Akademi başkanlığına getirildi. Polemon’un öğrencileri arasında, geleceğin ünlü filozofları, Krates, Krantor, Zenon, Arkesilaos vardı. (L)
01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLEMON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLE
Tarih 01 Haziran 2009
POLE, soyluluk unvanını kral Richard II devrinde kazanmış, zengin bir ingiliz tacir ailesinin lakabı. Ailenin kurucusu Hull şehrine yerleşerek zengin olan WiLLiAM ATTE POLE’dur (öl. 1329′a doğr.). — İkinci oglu sir WİLLİAM ATTE POLE (öl. 1366), hükümete büyük ölçüde borç para verdi, Hull’un ilk belediye başkanı oldu, şövalyelik ve mührühas lordluğu payesini aldı. Oğulları ise ticaret hayatını bırakarak askerlik mesleğine girdiler. (L)
01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİLOTY (Kari VON)
Tarih 31 Mayıs 2009
PİLOTY (Kari VON), alman ressamı (Münih 1826-Ambach 1886). Litograf Ferdinand Piloty’nin (1786-1844) oğlu ve öğrencisi. Alman tarihinden ve özellikle Wallenstein’ın hayatından çeşitli temaları işledi. Münih akademisinin müdürüydü (1874). özellikle Münih’te muhafaza edilen eserlerinde idealizm ve gerçekçi gözlem birarada görülür. (L)
31 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİLOTY (Kari VON) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİLLE (Henri)
Tarih 31 Mayıs 2009
PİLLE (Henri), fransız ressamı. (Essömessur-Marne, Aisne 1844-Paris 1897). Birçok tarihî ve günlük hayattan tablo yaptı (1870 Paris Kuşatmasında Belediye Kantini [Carnavalet müzesi]). Ayrıca Don Kişot, Roman Comique, Perrault’nun Hikâyeleri, Victor Hugo ve Alfred de Musset’nin eserlerini resimledi. (L)
31 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİLLE (Henri) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİLLATİ
Tarih 31 Mayıs 2009
PİLLATİ, polonyalı ressamlar ailesi (XIX.yy.); henryk (Varşova 1832-ay.y. 1894), konularını günlük hayattan alan tablolar, kitap resimleri ve karikatürler yaptı;
—kardeşi ksawery (Varşova 1843 – Zakopane 1902), özellikle kitap resimledi;
—GUSTAvv (Varşova 1874-ay.y. 1931), Ksawery’nin oğlu; manzara resimleri ile konusunu folklordan alan tablolar yaptı. (M)
31 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİLLATİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİLET GOL AZ (Marcel-Edouard)
Tarih 31 Mayıs 2009
PİLET GOL AZ (Marcel-Edouard), isviçreli siyaset adamı (Cossanay, Vaud 1889). Avukattı; Vaud kantonu Büyük meclisinde milletvekili (1921), millî danışman (1925), içişleri bakanlığı kısım şefi (1928), sonra posta ve trenyolları müdürü, Konfederasyon başkanı (1938 ve 1940) oldu. 1940′ta G. Motta’nın yerine siyasî kısma geçti ve İkinci Dünya savaşında isviçre dış siyasetini yönetti. 1944′te siyasî hayattan çekildi. (M)
31 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİLET GOL AZ (Marcel-Edouard) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİLENTUM
Tarih 31 Mayıs 2009
PİLENTUM i. (lat. k.). Esk. Rom. Dört tekerlekli, zengin süslemeli asma araba, (önceleri yalnız papazlar ve romalı kadınların bayram günlerinde kullandıkları bu araba, daha sonra günlük hayata girdi.) [L]
31 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİLENTUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POİTEVİN (Alphonse)
Tarih 30 Mayıs 2009
POİTEVİN (Alphonse), fransız kimyacısı (Conflanssur-Anille, Sarthe 1819-ay. y. 1882). Ecole Çentrale’de okudu sonra Lyon’da kimyasal maddeler imal eden bir fabrikada çalıştı. Bütün hayatı boyunca fotoğrafçılık ve fototipografya üstüne araştırmalar yaptı. Bozulmayan kopyalar çıkarmak için, bikromat jelatinin özelliklerinden ilk yararlanan ve fotokolografiyi bulan odur. (L)
30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POİTEVİN (Alphonse) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POİNCARE (Henri)
Tarih 30 Mayıs 2009
POİNCARE (Henri), fransız matematikçisi (Nancy 1854-Paris 1912). 1873′te Ecole Polytechnique’e birincilikle girdi, 1877′de maden mühendisi oldu, ertesi yıl Fen akademisine ilk çalışmasını sundu ve 1879′da aynı konuyu matematik doktora tezinde işledi. Bunun üzerine mühendisliği bıraktı ve Bayındırlık bakanlığı tarafından, Caen fen fakültesinde matematiksel analiz dersleri vermekle görevlendirildi (1879), sonra Sorbonne’a öğretim görevlisi olarak çağrıldı (1881). Sırasıyle fiziksel ve deneysel mekanik (1885), matematik fiziği ve ihtimaller hesabı (1886), sonra gök mekaniği kürsülerine getirildi; bunun yanı sıra 1883′ten. 1897′ye kadar Ecole Polytechnique’te analiz dersleri okuttu. 1887′de Fen Akademisi Geometri bölümüne kabul edildi, 1893′te Boylamlar dairesine üye oldu, 1908′de Fransız akademisine seçildi ve 1910′da maden ocakları genel müfettişliğine tayin edildi. 1889′da, eskiçağdaki bilim ve sanat koruyucularının yolunu tutarak, o güne kadar çözülemez gözüyle bakılan üç cisim problemi’ni bütün dünya matematikçileri arasında yarışma konusu yapan İsveç kralı Oskar II’nin koyduğu ödülü, dostu Paul Appell ile birlikte kazandı. Gelmiş geçmiş bütün çağların en büyük bilim dehalarından biri sayılan Henri Poincare, özellikle matematik analizle, analitik mekanikle, gök mekaniğiyle, matematik fiziğiyle ve bilim felsefesiyle uğraştı.
Hayatını sayı ve uzay bilimine adamış en yüce insan tipini yaşatan Poincare, her şeyden önce bir matematikçi olduğunu bütün dünyaya ispatladı. Kelimenin tam anlamıyle bir mekanikçi, bir fizikçi ve bir astronom olmadığı halde, analizi büyük bir ustalık ve yetkinlikle rasyonel mekaniğe, fiziğe ve astronomiye uygulayarak bu bilim dallarına büyük ilerlemeler getirmesini bildi, ününe ün katan en büyük başarılarından biri, eliptik fonksiyonlara benzeyen, fakat cebirsel katsayılı çeşitli lineer diferansiyel denklemlerin integralini alma imkânı veren çok önemli bir analitik fonksiyonlar sınıfını bulmasıdır. Poincare bu fonksiyonlara, çalışmalarıyle kendisine ışık tutan alman matematikçisi Lazarus Fuchs’un adını verdi (Fuchs fonksiyonları). Bundan sonra, Klein grupları diye adlandırdığı, lineer ornatmalardan kurulmuş en genel süreksiz grupları inceledi. Abel fonksiyonları, Abel integrallerinin indirgenmesi ve ikikat integraller üstüne yazdığı pek çok inceleme, Poincare’nin başarılı eserler dizisini tamamlar. Aritmetik üstüne, sayıların formlarla gösterilişi, karmaşık sayılar, sürekli kesirler ve ikinci dereceden formlar üstüne notları da sayıca hayli kabarıktır. Cebirde, üçüncü dereceden üçlü ve dörtlü formlar, ayrıca sonlu basamaktan determinantlar konusunda ilgi çekici incelemeler verdi.
Analitik mekanikte en önemli çalışmalarından biri, dönme hareketi yapan bir akışkan kütlesinin dengesiyle ilgilidir, bu incelemeleri sırasında öne sürdüğü teori, sonradan birçok bulutsuda gözlemlenen biçimlerle doğrulandı, öte yandan, evrenin yaratılışıyle ilgili bütün bilgileri çok inandırıcı bir şekilde özetleyen Leçons Sur les Hypotheses Cosmogoniques (Kozmogoni Hipotezleri Üstüne Dersler) [1911] adlı eseri, gök mekaniğine büyük ilerlemeler kazandırdı. Matematik fiziğinde, bu konuyle ilgili bütün kısmî türevli denklemleri genel olarak inceledi. Esneklik, ısının yayılması, termomekanik gazların kinetik teorisi, optik ve elektrik üstüne pek çok inceleme yayımladı. Maxwell ve Lorentz teorilerini geliştirdikten sonra, elektrik salınımları, Hertz dalgalarının kırınımı ve telsiz telgraf üstüne sayısız eserleriyle, bu çok başarılı inceleme dizisini tamamladı, teorik hesaplarıyle, pratik alanda çalışanlara büyük yardımlarda bulundu. Son kitaplarında özellikle La Science et Hypothese (Bilim ve Hipotez) [1902], la Valeur de la Science (Bilimin Değeri) [1906], Science et Methode (Bilim ve Metot) [1909] adlı eserlerinde bilim felsefesine eğilmiştir.
1 500′den fazla inceleme yazısı bırakan, kendisinden önceki bilginlerin aklına bile gelmemiş problemleri çözen Henri Poincare, rasyonel bilimlerin bu gerçek dehası, matematik bilimlerin gelişme yolu üzerinde bir aşamanın temsilcisidir. (L)
30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POİNCARE (Henri) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POHL (Kari Ferdinand)
Tarih 30 Mayıs 2009
POHL (Kari Ferdinand), alman müzik yazan (Darmstadt 1819-Viyana 1887). 1849′dan 1855′e kadar Viyana’da org çaldı, 1858′-de Viyana Müzikseverler derneğinin arşiv ve kütüphanesini yönetti. Mozart und Haydn in London (Mozart ve Haydn Londra’da) adlı bir eser yayımladı (1867). Haydn’in hayatını yazmağa başladı, ancak ilk iki cildini çıkarabildi. Eser Hugo Botstiber tarafından tamamlandı. (L)
30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POHL (Kari Ferdinand) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POGO,POGODİN
Tarih 30 Mayıs 2009
POGO—, yun. pogon, sakal’dan alman ve birçok kelimenin yapısına giren unsur. (L)
POGODİN (Nikolay Fyodoroviç STUKALOV, denir), sovyet dram yazarı (Gundorovskaya-na-Donu 1900-öl. 1962). İlk piyeslerinde, Ekim devrimini takip eden yılları gerçekçi bir anlatımla dile getirdi: Posle Bala (Balondan Sonra) [1923]; M oy Drug (Dostum) [1932]; Aristokratıy (Soylular) [1934], Ama asıl ününü tarihî oyunlarıyle kazandı: Lenin’in hayatını anlatan üç oyun: Çelpvek s Orujyom (Tüfekli Adam) [1937]; Kremlyovskiye Kurantıy (Kremlin Çanları) [1941]; Tretya Pateticeskaya (Üçüncü Patetik) [1958]. Filim senaryoları da yazdı. (L)
30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POGO,POGODİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POE (Edgar Allan)
Tarih 30 Mayıs 2009
POE (Edgar Allan), amerikalı yazar (Boston 1809 – Baltimore 1849). Gezgin tiyatro oyuncusu olan ana-babası sefalet içindeydi; iki yaşında öksüz kalan Edgar’ı Richmond’lu tarım işletmecisi John Allan himayesine aldı ve öğrenimi için hiç bir fedakârlıktan kaçınmadı. 1815-1825 Yılları arasında Edgar, onu evlât edinen aileyle birlikte İngiltere’ye gitti ve öğrenimine Londra’da devam etti. 1825′te Richmond’a döndü, ama kötü davranışları yüzünden Virginia üniversitesinde bir yıldan fazla barınamadı (1826).
John Allan onu kendi işyerine aldıysa da, Edgar orada da durmayarak kaçtı. Orduya girdi (1827), West Point Askerî okuluna kaydolmayı başardı, ama disiplinsizlik yüzünden kovuldu (1831). O zaman zengin olmanın yollarını aramak üzere New York’a gitti; ilgi uyandırmayan küçük bir şiir kitabından sonra yazmağa başladığı hikâyelerle dikkati çekti. Dul ve fakir halası Maria Clemm’in yanma sığındığı Baltimore’a yerleşti, 1835′ten başlayarak, Richmond’da çıkan Southern Literary Messenger dergisine yazı göndermeğe ara vermedi; çalışmağa ve yoksulluğa alışıyor, ama bu arada, ilhamını ve gerçeği unutmanın çaresini gittikçe artan bir tutkuyle içkide arıyordu. Henüz on dört yaşında olan yeğeni Virginia Clemm ile evlendi (1836); 1837′de New York’a yerleştiler. The Narrative of Arthur Gordon Pym (Arthur Gbrdon Pym’in Hikâyesi) o yıl, sonra 1840′ta, daha önce gazetelerde çıkmış hikâyeler derlemesi olarak İşitilmedik Hikâyelerim (Tales of the Grote’sque and Arabesque) birinci cildi yayımlandı. Ertesi yıllarda Edgar Poe’nun çeşitli dergilerle ilişkisi, ardı gelmeyen huysuzlukları ve alkol krizleri yüzünden çok düzensiz oldu. İşitilmedik Hikâyeler’in yeni bir cildi 1845′te yayımlandı, The Raven-(Karga) adlı şiiri de bu yılın eseridir. Genç karısı 1847′de öldü. ümitsiz ve hastaydı, delirium tremens krizleri geçiriyordu; birara kendini toparlayacak gibi oldu, yaşlı ve zengin bir kadınla evlenmek üzereydi ki, Baltimore’da bir sabah onu, geceyi geçirdiği meyhanenin kapısında can çekişir buldular.
Poe’nun dehası hayatına benzer; alabildiğine sıkıntılı, acılı ve dokunaklıdır. Muhayyilesi cehennemi konulardan kurtulamaz ve o, duyduğu dehşet ürperişini okuyucuya iletmekte benzersizdir. Oysa Poe, Eureka’da (1848) ve The Poetic Principle’de (Şiirin İlkeleri) belirdiği üzere, romantizmin lirik boşalışlarına karşıdır; ilhama güvenmez ve şaire sadece Güzeli arama ihtiyacının yol göstermesi gerektiğine inanır. Çağdaşlarınca anlaşılmayan bu eser Baudelaire’i derinden etkileyecek ve Poe’yu, Fransa’ya ve Avrupa’ya tercümeleriyle o tanıtacak; The Raven adlı şiiri ise Fransızcaya Mallarme’nin kalemiyle kazandırılacaktır. (L)
30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POE (Edgar Allan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POCHWALSKİ (Kazimierz)
Tarih 30 Mayıs 2009
POCHWALSKİ (Kazimierz), polonyalı ressam (Krakow 1855-ay.y. 1940). Krakow, Münih, Viyana, Paris ve Roma’da eğitim gördü. Ilımlı bir gerçekçilikle portreler yaptı; konularını günlük hayattan alan tablolarında Münih okulunun etkisi görülür. (M)
30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POCHWALSKİ (Kazimierz) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
P.N. testi
Tarih 30 Mayıs 2009
P.N. testi, doktor Corman tarafından çocuklara uygulanmak üzere hazırlanmış projeksiyonlu test; «Kara Pençe» adındaki bir domuz yavrusunu sahneye koyan on altı resimden ibarettir. Testin birinci bölümünde, çocuktan her resim hakkında serbestçe konuşması, sonra resimleri tercih sırasına göre dizmesi ve hikâyeden hangi kahramanın yerinde olmak istediğini söylemesi istenir.
Bu test psikanaliz kavramlarını kullanır; amacı, ailevî çatışmaları araştırmaktır. Testin 16 resmi çocukluk hayatının başlıca eğilimlerini ele alır. Resimlerin tercih sırasına göre dizilişi, çocuğun «ben»inin kendi içtepileri karşısındaki tutumunu ortaya koyacaktır; çocuk, kendini hikâyedeki kişilerden birinin yerine koyunca «ben»in savunma mekanizması harekete geçer. (L)
30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa P.N. testi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİCASSO (Pablo RUiZ),
Tarih 29 Mayıs 2009
PİCASSO (Pablo RUiZ), ispanyol ressamı (Malağa 1881). XX. yy. resim sanatının en büyük temsilcisidir. Malagalı Jose Ruiz Blasco ve Maria de la Paz Picasso Echevarria’nın üç çocuğundan en büyüğü ve tek oğulları.
Mütevazı çiçek ve lokanta tabloları yapar fakat aynı zamanda, resim öğretmeni ve Malağa müzesi müdürü olan babası, Picasso’yu genç yaşta eğitti. Ayrıca aile dost. ressam Antonio Munoz Degrain de kendisiyle ilgilendi.
Babasının 1891′de La Coruna’da «Da Guarda» enstitüsüne resim öğretmeni tayin edilmesi üzerine Picasso ailesi oraya yerleşti. Picasso La Coruna’da öğrenimini sürdürmekle beraber, daha çok, babasının eğitici öğütleri altında resim yapmağa ve desen çizmeğe devam etti.
Picasso’nun La Coruna’da yaptığı tablolar arasında, bir şemsiyeci dükkânında sergilediği Yaşlı Çift (Malağa müzesi), Takkeli Adam ve Çıplak Ayaklı Kız (ikisi de sanatçının özel koleksiyonunda) sayılmağa değer. 1895 Eylülü sonunda, babası, şehrin Güzel Sanatlar akademisinde desen profesörlüğüne tayin edilince Picasso da ailesiyle birlikte Barcelona’ya taşındı.
1896′da, ilk Şaraplı Ekmek Âyini adlı tablosuyle (Barcelona, Picasso müzesi) Barcelona Güzel Sanatlar sergisine katıldı. Bir yıl sonra, Bilim ve İyilikseverlik adlı tablosuyle (Barcelona, Picasso müzesi) Madrid Millî sergisinde şeref mansiyonu aldı. Ertesi yıl aynı sergide, Aragon Gelenekleri adlı tablosuyle, aynı ödülü yeniden kazandı. 1897′de, ailesi tarafından öğrenimine devam etmesi için, Madrid’deki Güzel Sanatlar okuluna gönderilen Picasso, dersleri takip etmek yerine, Prado müzesinde dolaşıyordu. Haziran 1898′de kızıla tutuldu; Barcelona’ya döndü, oradan Horta de San Juan’a (Tarragona) geçerek nekahet devresini meslektaşı ve katalonyalı arkadaşı Ma-nuel Pallares’in evinde geçirdi. Orada yaptığı eserlerde de görüldüğü gibi, bu dönemde, titizlikle bağlı olduğu akademik ilkelerden sıyrıldı. Uzun süre Horta’da kaldı, nisan 1899′da Barcelona’ya döndü, gece hayatına karıştı. «Els quatre gats» birahanesinin modernist çevresine katıldı. 1900′de b« birahanede ressam, şair, yazar ve sanatçı arkadaşlarının karakalem, suluboya veya pastelle yapılmış portrelerinden meydana gelen bir sergi açtı. Aynı yılın ekim ayında, Casagemas ve Pallares ile birlikte ilk defa Paris’e giderek Montmartre’da, İsidro Nonell’in kendisine verdiği stüdyoya yerleşti.
Picasso Paris’te kaldığı ilk üç ay süresince birçok resim yaptı: La Gallette Değirmen ve Peçeli Kadın (ikisi de New York’ta, özel koleksiyon), Mavi Balerin (Fransa, özel koleksiyon), Kucaklaşma (Moskova, Puşkir müzesi). Casagemas ile birlikte 1900 sonunda Barcelona’ya dönerek Malaga’ya gitti îer ve ocak ortalarında ayrıldılar. Casagemas Paris’e dönüşünden sonra intihar etti Picasso ise Madrid’e gitti.
Orada, katalonyalı yazar Francisco de A. Soler ile birlikte, genç sanatçılar için günlük Arte Joven dergisini kurdu. Mayıs’ta Bar celona’ya dönerek, pastellerden meydana gelen eserlerini Pares salonunda sergiledi Sergiden sonra, ikinci Paris gezisini yaptı basklı ressam Francisco İturrino ile birlikte, Vollard galerisinde bir sergi açtı. Bu arada Lautrec’in etkisindeki en önemli eserlerini yaptı. Yeniden Barcelona’ya uğradı, ekim 1902′de Sebastian Junyer ile birlikle Paris’e döndü. Şair Max Jacob ile tanıştı.
İki sanatçı birlikte son derece fakir bir hayat sürdüler, öyle ki Picasso, ısınmak için. birçok desenini yakmak zorunda kalıyordu. Picasso’nun «mavi dönem»i bu sıralarda başlar ve Barcelona’da devam eder 11903-1904); Bira Bardağı, Jaima Sabartes’in portresi (Puşkin müzesi), Deniz Kıyısında Yoksul İnsanlar (Washington Millî galerisi), İhtiyar Gitarcı (Chicago Sanat, enstitüsü). Hayat (Cleveland müzesi) bu döneme ait eserlerdir. Picasso nisan 1904′te temelli olarak Fransa’ya yerleşti. Kuyumcu ve seramikçi Paco Durrio aracılığıyle çeşitli ülkelerden gelme sanatçıların birleştiği «Le bateau-lavoir» topluluğuna katıldı. Bu topluluk Paris okulu denen sanat anlayışının başlangıcını ve çekirdeğini meydana getirir. Picasso, kasım 1904′te içlerinde Kaoul Dufy ve Francis Picabia’nın da bulunduğu altı ressamla birlikte Berthe Weill galerisinde eserlerini sergiledi. 1905 Yazında Hollanda’ya yaptığı kısa bir geziden sonra üslûbunu değiştirerek, «pembe dönem»ine başladı. Bu dönemde çoğunlukla sirk dünyasının kişilerini işledi: Top Oynayan Akrobatlar (Puşkin müzesi); Cambaz Ailesi (Washington Millî galerisi). Paris’te yaşayan iki amerikalı (Gertrud ve Leo Stein) ve. rus Sçukin, Picasso’nun eserlerini toplayan ilk koleksiyonculardır.
Ressam, 1906 yazını, Gosol’da (Pireneler) ilk sevgilisi Fernande Olivier ile birlikte geçirdi. Bu kadın daha sonra Picasso y sus Amigos (Picasso ve Dostları) [1933] adlı eserinde o yılları büyük bir gerçeklikle canlandırmıştır. Picasso Gosol’da yaptığı Ekmekçi Kadın’da (Philadelphia müzesi) biçim ve hacimleri geometrik çizgilerle vermeğe başladı. Avignon’lu Genç Kızlar (New York Modern Sanat müzesi) ise «kübizm öncesi dönem»e ulaşır. Bu dönemde sanatçı, Cezanne’dan, eski ispanyol sanatından ve zenci maskelerinden etkilenir. Avignonlu Genç Kızlar tablosundaki değişik anlayış ve teknik, çağdaş resmin bir dönüm noktasıdır.
Bu değişiklik Malraux’nun da belirttiği gibi «sanat tarihini değiştirecek nitelikte» idi. Picasso ve Braque tarafından tamamıyle geliştirilen kübizm 1909 yazında, Picasso’nun Fernande ve Pallares ile Horta’ya gitmesi sırasında başladı. Orada Horta’da Fabrika ve Fernande (New York Modern Sanat müzesi) adlı eserlerini yaptı. Bundan sonra Picasso’nun «analitik kübizm» dönemi başlar. Şekiller karışık bir sistemle geometrik olarak açılır, parçalanır ve boşlukla birleşir. Bu üslûbu en iyi belirten eserler 1910′da yaptığı Ambroise Vollard’ın (Puşkin müzesi, Moskova), Wilhelm Uhde’nin (Penrose koleksiyonu, Londra) ve Kahnweiler’in (Chicago Sanat enstitüsü) portreleridir. Aynı yıl Derain ile gittiği Cadaques’te ve 1911 yazında, Manolo, Hugue Braque ve Juan Gris ile birlikte bulunduğu Ceret’de yaptığı bazı peyzajlar da bu türe aittir.
Picasso bir yıl sonra, Avignon ve Sorgues’da sevgilisi Marcelle Humbert (Eva) ile kaldığı sırada, sentetik kübizme başladı, yapıştırma kâğıtlardan meydana gelen ilk eserlerini burada yaptı. Biçimlerin analizi konusundaki buluşları da gene bu devreye rastlar: sanatçı, renklerini zenginleştirmiş ve konuya daha fazla önem vermeğe başlamıştır. 1920-1930 Arasında Picasso’nun kübizm anlayışı yeni ve değişik üslûplara da yol açtı: 1914′te «rokoko kübizm», 1923′te «yuvarlak kübizm». 1915-1925 Arasında «klasik dönem» başlar. Bu dönemde, bir yanda şekillerin anıtsal bir anlayışla işlenişi ve abartıcı bir üslûp {Çeşmebaşında Üç Kadın [New York Modern Sanat müzesi]), öte yanda, kişilerin daha sevimli ve daha sakin bir yorumu göze çarpar, ana ve çocuk resimleri, palyaçolar, âşıklar belirir (Palyaço, Picasso müzesi, Barcelona). Babasının öldüğü 1913 yazını Picasso, kübizmin merkezi haline gelen Ceret’de geçirdi. O dönemin en ünlü eseri olan Tarladaki Kadın adlı tablosunu orada yaptı. 1914′te savaş patlak verdiği sırada Braque, Derain ve Marcelle Humbert ile birlikte Avignon’daydı. Şubat 1917′de Jean Cocteau ile birlikte Roma’ya giderek Parade balesinin dekor ve kostümlerini hazırladı. Bu gezi sırasında, Napoli ve Pompei’yi ziyaret ederek, Diaghilev topluluğunda balerin olan Olga Koklova ile tanıştı. Barcelona ve Madrid’e yaptığı bir geziden sonra, 1918 ortalarında bu balerinle evlendi.
Yedi yıl boyunca Diaghilev ile işbirliği yaptı. De Falla’nın Üç Köşeli Şapka’sı, Stravinskiy’in Pulcinella’sı, Milhaud’nun Mavi T ren’i için dekor ve kostümler hazırladı. Bu ikinci eserin perdesi için, Kumsalda Koşan iki Kadın (özel koleksiyonu) adlı eserinin büyük boyda bir reprodüksiyonunu yaptı. Fontainebleau’da kaldığı sırada, üç Müzikçi adlı iki tuvaline çalıştı. İlki Philadelphia müzesinde, diğeri New York Modern Sanat müzesinde oîna bu eserler, kübizmin son safhalarını yansıtır. Picasso’nun bundan sonraki eserleri yeni-klasik anlayışta, yani «Pompei dönemine» aittir: Oturan Kadın [Tate gallery, Londra); Yunanlı Kadın (Paris, özel koleksiyon); Pan'ın Flütü; oğlunu model olarak aldığı Pablo ve Palyaço Pablo (ikisi de özel koleksiyonunda). 1924'ten itibaren Picasso gerçeküstücü akıma katılır ve sanatında yeni bir geçiş dönemi belirir.
Londra'da Tate gallery'deki Dans ve sanatçının özel koleksiyonunda bulunan Gitar, gerçeküstücü çabalarının ürünü olarak kabul edilebilir. Gitar tablosuyle çağdaş resme çuval ile çivi de girmeğe başlar. Picasso bu eserlerle, 1925'te ilk grup sergisine katıldı. 1927'de Balzac'ın Le Chef d'Oeuvre inconnu (Meçhul Şaheser), 1931'de Ovidius'un Metamorphosis, 1937'de Buffon'un Scienses Naturelles (Tabiî Bilimler) ve 1958'de Pepe-Hillo'nun La Tauromaquid (Boğa Güreşi) kitapları için ofortlar hazırladı. Bunu takip eden yıllarda, daha önce 1901'de Barcelona'da Oturmuş Kadın adlı eseriyle başladığı heykelciliğe döndü: Kadın Başı (1908); Julio Gonzâlez ile birlikte yaptığı demir heykeller (1929); Boisgeloup'taki büyük heykeller (1930). Aynı yıl Olga'nın Portresi (1918) ile Carnegie ödülünü kazandı. Koyunlu Adam (1950, Vallauris) ve Keçi (1951) adlı eserleri de önemli heykellerindendir. 1934'te ispanya'ya son seyahatini yaptı (San Sebastian, Madrid, Toledo, El Escorial, Barcelona). Bu arada karısından ayrılması yüzünden, bir kriz geçirerek "resimden uzaklaştı. Şiirler (1935) ve çeşitli yazılar yazdı.
Bunlardan en ünlüsü Le Desir Attrape par la Queu (Ucundan Yakalanan Arzu) [1944] adlı oyunudur. Bu eser Paris’te özel olarak temsil edildi. Albert Camus ve J.P. Sartre gibi kişiler de irticalen oyunculuk yaptılar. Picasso, 1936 yılının baharında, yeniden resme döndü. Bu arada birlikte yaşadığı Marie ThSrese Walter’den Maya adlı bir kızı oldu. İspanyol İç savaşı patlak verince Cumhuriyet hükümeti tarafından Prado Müzesi müdürlüğüne getirildi. Alman hava kuvvetlerinin Guernica’yı yıkmasını konu alan büyük bir kompozisyon yaptı (New York Modern Sanat müzesi). 1937′de Milletlerarası Paris sergisinde İspanyol pavyonunda sergilenen bu eser, Picasso’nun sanatının doruğu olarak kabul edilir. Guernica ile birlikte, yoğun ve tüyler ürpertici bir dramatizmde eserler yapmağa başladı. Bunlar özellikle «Dora Maar» dizisini meydana getiren ve hayatına karışan diğer kadınların adlarını taşıyan eserleridir. 1939′da sanatçının annesi öldü. Picasso, savaş başlangıcında Antil adalarındadır. Bir yıl sonra Paris’e geçti, işgal boyunca orada kaldı. Bu arada vermiş olduğu eserlerden çoğu ve özellikle Kuş Yiyen Kedi (New York, özel koleksiyon), öküz Başlı Natürmort (1924, Kunstsamm-lung, Düsseldorf) ve Şafak (Paris Art Moderne müzesi) o yılların gerilimlerini ve kaygılarını yansıtır.
Savaş sonunda, 1944′te Komünist partiye yazıldı ve ilk defa, resmî bir fransız sergisine katıldı. O yıl açılan «Kurtuluş sergisine yetmiş beş tablo ve beş heykel gönderdi. 1945′te Litografiye merak sardı ve altı ay içinde iki yüz kadar eser verdi. 1946′da, Françoise Gilot ile yaşamağa başladı. Dört ay süreyle, Grimaldi’lerin Antibes’deki saraylarında resim yaptı. Oraya emanet bıraktığı eserlerle, ilk Picasso müzesi meydana geldi. 1947′de, Vallauris’teki Madoura fabrikasında seramikle ilgilendi. Bu arada eski bir şapel için Savaş ve Barış adlı iki büyük kompozisyon hazırladı. Bundan sonraki iki yıl içinde çeşitli ülkelere (Polonya, İtalya, İngiltere) geziler yaparak dünya barış kongrelerine katıldı. Barış kongrelerinin manifestolarında Picasso’nun ünlü «Güvercin»i yayımlandı. 1953′te Cİaude (1947) ve Paloma (1949) adlı çocuklarının anası Françoise Gilot’dan ayrıldı. Jacqueline Roque ile evlendi (1958). Aynı yıl, Paris’teki Unesco binası için ikaros’un Düşüşü konulu duvar resmini yaptı. 1961′de, Güney Fransa’da çeşitli yerlerde yaşadıktan sonra, Mougins’e yerleşti ve orada yorulmak bilmeden çalıştı. Son yıllarda eski ressamlara ait konularla uğraktı ve bunlar üzerinde çeşitlemeler yaptı: 1950′de Courbet’den Sen Kıyısında Genç Kızlar, 1954′te Delacroix’dan Cezayirli Kadınlar, 1961′de Manet’den Kırda Öğle Yemeği. Bu arada 1957′de, Velazquez’in Las Meninas adlı tablosundan 44 tuval hazırlayarak bu eserleri Barcelona’daki Picasso müzesine bıraktı. 1963′te açılan bu müzeye, ayrıca, 1970′te, bini aşkın eser verdi. Bunların arasında, 1917′de rus baleleriyle birlikte Barcelona’da bulunduğu devirden kalma resimler, çeşitli tablalar, desenler, gravürler v.b. vardır. Picasso’nun eserleri dünyanın dört bir yanında sergilenir, özellikle 1939′da New York Modern Sanat müzesinin açtığı sergi, onun A.B.D.’de de kabul edildiğini gösterdi. Bundan sonra, Roma, Milano, Sao Paulo, Köln, Tokyo v.b.de de sergileri açıldı. Bu sergilerin en büyüğü ve en muhteşemi, 1966′da Paris’te seksen beşinci doğum yıldönümünü kutlamak için açılan sergi oldu. 1971 Yılı sonunda da Louvre’da eserleri sergilendi. Picasso, sanatçı olarak çağdaşları için, XX. yy. resim dehasını temsil eder. (M)
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCASSO (Pablo RUiZ), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİCARD (Charles)
Tarih 29 Mayıs 2009
PİCARD (Charles) fransız arkeologu (Arnay-le Duc 1883 – Paris 1865). 1919-1925 Arasında Atina Fransız okulu müdürlüğünde bulundu. Lyon ve Paris üniversitelerinde profesörlük yaptı (1926).
En önemli eserleri; Ephese et Claros, Recherches sur les Sanctuaires et les Cultes d’İonie du Nord Efes ve Klaros, Kuzey İonia’daki Tapınaklar ve Kültler Üstüne Araştırmalar) [1922]; La Sculpture Antique (Eskiçağ Heykelciliği) [1923-1926] Sculptures Grecques de Delphes (Delphoi’deki Yunann Heykelleri) [P.de -La Coste-Messeliere ile beraber, 1927]; La Sculpture Grecque â Helph.es (Delphoi’de Yunan Heykelciliği) [aynı yazarla birlikte, 1929]; UAcropole d’Athenes (Atina Akropolis’i) [1929]; Les Origines du Polytheisme Hellenique (Yunan Çok Tanrıcılığının Kökenleri)-[1930-1932]; La Vie Privee dans la Grece Classique (Klasik Yunan’da özel Hayat) [1931] ve özellikle 1935′ten 1948′e kadar yayımladığı Manuel d’Archelogie Grecque (Yunan Arkeolojisi Elkitabı) [L]
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCARD (Charles) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİBRAC (Guy DU FAUR DE)
Tarih 29 Mayıs 2009
PİBRAC (Guy DU FAUR DE), fransız diplomatı (Pibrac 1529 – Paris 1584). Toulouse’da avukatlık yaptı, sonra Paris parlamentosunda danışman oldu. Otuzlar konsilinde kralı temsil etti (1562), sonra Danıştay üyesi seçildi. Anjcu dükünün yanında (1573) protestanlarla Beaulieu barışı müzakerelerine katıldı (1576). Pau’da, Marguerite de Navarre’ın mühürdarı oldu. Ayrıca, Quatrains Contenant Preceptes et Enseignements (Temel Kurallar ve öğretici Dörtlükler) [1574] ve Les Plaisirs de la Vie Rustique (Köy Hayatının Zevkleri) [1576] adlı şiirleri yayımladı. (L)
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİBRAC (Guy DU FAUR DE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİAZZETTA (Giovanni Battista)
Tarih 29 Mayıs 2009
PİAZZETTA (Giovanni Battista), italyan ressamı (Venedik 1682 – ay.y. 1754). Bologna’da G. M. Crespi’nin yanında yetişti. 1750′de Venedik akademisi müdürü oldu. Eserlerinde ışık-gölge oyunlarına önem verdi ve halkın günlük hayatını işledi. G. B. Tiepolo’yu etkiledi.
Başlıca eserleri; Rebeka ile Eleazar (Brera, Milano), Deniz Kıyısında Aşk (Köln), Falcı Kadın (Academia, Venedik), Meryem’in Uruc’u (Louvre). Kömür kalemi ve tebeşirle desenler de yaptı (Venedik akademisi). [L]
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİAZZETTA (Giovanni Battista) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİACENZA
Tarih 29 Mayıs 2009
PİACENZA, İtalya’da şehir, Emilia’da, Emilia yolu üzerinde, il idare merkezi, Trebbia ile Po’nun kavuştuğu yer yakınında; 87 900 nüf. Şehirde ilgi çekici anıtlar vardır: Farnese’lerin at üzerinde iki heykelinin (XVII. yy.) bulunduğu dei Cavalli meydanında XIII. yy.dan kalma, gotik üslûbunda komün sarayı ve San Francesco kilisesi (roman ve gotik üslûbunda kubbe); Vignola’nın planlarına göre yapılan Farnese sarayı (XVI. yy.). Piacenza bir tarım ve sanayi merkezidir (şeker fabrikaları, plastik maddeler imalâtı). Yakınında önemli maden ve petrol yatakları. Piacenza ili, 291 110 nüf. Apennin’lerden Po’ya kadar Trebbia’nın her iki kıyısında uzanan Piacenza’da kır hayatı canlıdır (tahıl, üzüm, tütün, hayvancılık); petrol yatakları italya üretiminin önemli kısmını sağlar.
• Tarih. Romalıların kurduğu bir koloni olan (M. ö. 218) Placentia, Hannibal’e (M. ö. 218), sonra da Hasdrubal’e (207) karşı direndi, ama Keltler ve Ligürler (200) tarafından yıkıldı. Bir Roma municipium’u (M.ö. 90) olunca, imparatorluk zamanında tahkim edildi ve güzelleştirildi. Markomanlar Aurelianus’u burada yendiler (M.S. 271) ve şehir Totiia tarafından yıkıldı (546). Bourgogne’lu Rodolfo II, imparator Berengaro I’i burada yendi (923). Urbanus II, Henri IV ile savaşmak için (mart 1095) burada bir din meclisi topladı. Komün olan (XII. yy.), sonra Kızılsakal Friedrich’e boyun eğen (1161) Piacenza, Lombardia birliğine katıldı. Constance barışının ilk tasarılarıburada imzalandı (30 nisan 1183). İkinci Lombardia birliğine katılan (1226) Piacenza’da, İnnocentius IV bir üniversite kurdu (1248). Oberto Pallavicino şehri alarak (1245) Anjou’lu Charles’a bıraktı (1270). Alberto Scotti’nin yönetimine giren (1290) şehir, 1332′den itibaren birçok defa el değiştirdi ve kısa süren bir cumhuriyet devrinden sonra (1447-1448) Milano’nun oldu (1448-1511). Louis XII (1499), sonra da Leon X (1512), tarafından alman Piacenza’yı papa Paulus III «Parma ve Piacenza düklüğü» haline getirerek oğlu Pier Luigi Farnese’ye verdi (1545). Antonio Farnese’nin ölümünden sonra düklük İspanya kralı Felipe V ile Elisabeth Farnese’nin oğlu Carlo I’e (Viyana antlaşması, 1731) geçti; ama Carlo I iki-Sicilya kralı olunca, 1738 antlaşmasıyle Avusturya’ya bırakıldı.
Aachen barışıyle Piacenza, Carlo I’in kardeşi Filippo’ye verildi (1748). Ferdinand I’in Bonaparte ile anlaşması sonucunda şehir Suvorov tarafından işgal edildi (mayıs 1799), sonra Murat tarafından geri alındı (mayıs 1800). Madrid antlaşmasıyle (1801), Piacenza Fransa’ya katıldı ve Taro idare bölgesine bağlı bir idare çevresi merkezi oldu; Napolyon, maliye nazırı Lebrun’e Piacenza dükü unvanını verdi (nisan 1808). imparatoriçe Marie-Louise 1815-1847 arası Parma ye Piacenza düşesi oldu. Bourbon’lara verilen düklük, 1848 kargaşalıklarından sonra yeniden kurulduysa da haziran 1859 millî ayaklanmasıyle son dük Robert, unvanından vaz geçmek zorunda kaldı ve Piacenza mart 1860 referandumuyle Piemonte’ye katıldı. (L)
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİACENZA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHYSİGNATHUS
Tarih 29 Mayıs 2009
PHYSİGNATHUS i. Avustralya ve Uzakdoğu’da yarı su hayatı yaşayan agama. (L)
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHYSİGNATHUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHRYGİA,PHRYG’LER,PHRYNE
Tarih 28 Mayıs 2009
PHRYGİA. Bk. FRİGYA.
PHRYG’LER. Bk. FRİGYA.
PHRYNE, yunanlı kibar fahişe (Thespiai M. ö. IV. yy.). Atina’da flütçü ve kibar fahişe olarak ün kazandı ve ölümünden sonra hayatı hakkında çeşitli efsaneler ortaya çıktı. Quintilianus’a göre dinsizlikle suçlandı ve savunmasını üstüne alan Hypereides, onu mahkûmiyetten kurtarmak için sırtındaki harmaniyeyi çekip yere attı. Heliastes mahkemesinin hâkimleri, çıplak kadının güzelliği karşısında yumuşadılar Phryne, heykeltıraş Praksiteles’in hem modeli, hem sevgilisiydi. Birçok Afrodit heykeline (Knidos [Datça] ve İstanköy [Kos] Afrodit’leri) modellik etti. Çok zengindi, iskender’in yıktığı Thebai şehrinin yeniden kurulması için gerekli parayı vermeyi Thebai’lilere teklif etti. (L)
28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHRYGİA,PHRYG’LER,PHRYNE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLİPPE II Auguste
Tarih 28 Mayıs 2009
PHİLİPPE II Auguste (Paris 1165-Man-tes 1223), Louis VII ile Adele de Champagne’ın oğlu. Babasının ölümünden (1179) sonra tahta çıktı, önce amcaları Champagne ile Flandre dükü Philippe d’Alsace’ın vesayetinden kurtuldu. Philippe d’Alsace’ın yeğeni isabelle de Hainaut ile evlendi. Böylece Isabelle’in çeyizi olan Artois’yı elde etti (1180); ama Flamanlarla bozuştu ve başdanışman olarak yeniden Champagne’lı Guillaume’u seçti (1182); derebeylerinin çıkardığı büyük bir ayaklanmaya başarıyle karşı koydu; kazandığı zafer sonunda Amiens, Montdidier kontluklarıyle, Roye ve Thourotte derebeyliklerini ülkesine kattı (Boves antlaşması, 1185).
Monarşinin güvenliğini sağlamak üzere, kesin kararını vererek, iktidarları Capet’ler için devamlı bir tehdit unsuru olan Plantagenet’ler imparatorluğuna karşı mücadeleye girdi: oğullarının Henry II’ye karşı giriştikleri ayaklanmayı metbuluk haklarına dayanarak destekledi: Küçük Henry’nin ayaklanması 1183′e, Geoffrey of Brittany’ninki ise 1186′ya kadar sürdü. İssoudun’a yönelttiği bir saldırıdan sonra, Henry II’yi Vermendois’nın bir kısmını kendisine terk etmek ve oğlu Yurtsuz John’u kendi kızıyle evlendirmek zorunda bıraktı (Châteauroux antlaşması, 1187). Geleceğin Aslan Yürekli Richard’ını kendi davasına kazandı ve Henry II’ye, küçük düşürücü Azayle-Rideau antlaşmasını kabul ettirdi (1189). Ama müttefiki, kral olunca, korkulacak bir hasım halini aldı; buna rağmen Üçüncü Haçlı seferinde Philippe’in yanında yer aldı. Sicilya’da birlikte kaldıktan sonra (eylül 1190-mart 1191), iki hükümdar Kudüs’e vardılar, ülkeye ilk giren (nisan) Philippe Auguste, Akkâ kuşatmasını sona erdirdi. Ama haziranda karaya çıkan Richard, tantanalı ve gösterişli ama yararsız davranışlarıyle Fransa kralını küçük düşürdü. Buna üzülen Auguste bir hastalığı bahane ederek Batı’ya döndü (1191), orada hasmı hakkında çeşitli söylentiler yaydı ve ona karşı Yurtsuz John ile anlaşarak, Normandiya Vexin’ini, Aumale ile Eu kontluklarını ele geçirdi. Endişeye kapılan Richard krallığına döndü; fakat Kudüs’te hakaret ettiği ve Yurtsuz John ile Philippe Auguste’ün para ile elde etmiş olduğu Avusturya dükü Leopold tarafından tutuklandı; sonra da kral Henry IV’e teslim edildi (1192-1194). Richard, kurtulur kurtulmaz Fransa’ya savaş açtı. Philippe II Freteval (1194) ve Courcelles’de (1198) yenildi; bu arada Breton’lar hasmını yeğeni olan Genç Arthur of Brittany’yi ona emanet ettiler (1196). Philippe II kesin yenilgiye uğramak üzereyken Richard Limousin’de öldürüldü (nisan 1199); himayesine aldığı genç prensin haklarının koruyucusu olan Philippe Auguste, İngiltere’nin yeni kralı Yurtsuz John’a saldırdı ve onun krallık unvanını ancak Normandiya Vexin’i Evreux ve Berry’nin bir kısmının kendisine bırakılması şartıyle tanıdı (Goulet barışı, 1200). Fakat İngiltere kralı, vasalı Hugues de Lu-signan’ın nişanlısıyle evlenince (1200), krallık mahkemesine çağırıldı; mahkemeye çıkmaktan kaçınınca topraklarına elkondu (1202). Bu cezadan kuvvet olan Philippe, Normandiya’nın (Chateau-Gaillard ve Rouen’ın zaptı, 1204), Maine’in, Anjou’nun, Touraine’in ve Poitou’nun büyük bir kısmını fethetmeğe girişti, hattâ oğluna İngiltere’ye çıkartma yaptırmayı (1213) bile düşündü. John, öcünü almak için imparator Otto von Braunschvveig, Flandre ve Boulogne kontlarıyle, Capet’lere karşı geniş bir ittifak meydana getirdi. Fakat kendisi La Rocheı-aux-Moines’da, müttefikleri de Bouvines’de bozguna uğradı (temmuz 1214). 1216′da Philippe, ingiliz baronlarının bir isyanından yararlanarak İngiltere krallığını ele geçirmeğe bir defa daha teşebbüs etti (krallık prensi Louis’nin seferi) ama papanın karşı koyması yüzünden başarısızlığa uğradı. Ne var ki, hiç bir antlaşma ile kazançları resmen tanınmadığı halde, İngiltere’de işgal edilen toprakların sahibi olarak kaldı. Ayrıca 1189′da ingiltere tahtından kopardığı Auvergne ve Champagne’a da elkoydu (1201 ve 1213 antlaşmaları); öte yandan Simon de Montfort’un Toulouse kontu ile Albi’lilere karşı giriştiği teşebbüsleri el altından destekledi. Bundan dolayı, öldüğü Zaman, Plantagenet imparatorluğunu yıkmış ve krallıkta Capet’ler otoritesinin kesinlikle yayılmasına yol açmış en güçlü fransız senyörüydü.
Ama boşanmak için giriştiği teşebbüslerde Vatikan ile olan kavgaları yüzünden bir hayli sıkıntıya uğradı. 1193′te, isabelle de Hainaut’nun ölümünden üç yıl sonra, Danimarka kralı Knud IV’ün kızkardeşi olan İsambour adındaki bir prensesle evlendi. Fakat hemen ertesi günü bilinmeyen sebeplerden ötürü boşanmağa karar verdi ve bir piskoposlar meclisinden evliliğin hükümsüzlüğü hakkında karar çıkarttı. Az sonra bavyeralı büyük bir senyörün kızı olan Agnes de Meran ile evlendi ve bu kadından iki oğlu oldu. Danimarka krallık ailesi meseleyi Vatikan’a götürdü; Celestinus III tehditte bulundu, fakat harekete geçemeden öldü (1198). Onun yerini alan Innocentius III Fransa’yı afaroz etti (ocak 1200). Philippe II, boyun eğer ve isambour ile uzlaşır gibi göründü; gerçekte ise onunla yeniden evlenmeyi reddetti. Eski karısını yarı tutsak haline getirdi ve ancak 1213′te, karısı olarak değil de kraliçe olarak (bu arada Agnes ölmüştü) kabul etti.
İçeride senyörleri zayıflatmak için Louis VI gibi komün hareketini destekleyerek, tacirlere ve şehirlere, büyük bir ustalıkla yardımcı oldu; şehir topluluklarına birçok bağışıklık tanıdı ve özellikle Paris’e ayrıcalıklar verdi (su satıcılarına ayrıcalık, sokakların düzeltilmesi, bir sur duvarının yapılması). Hattâ tarikatları destekleyerek ve piskoposları serbestçe seçme hakkını din adamlarına bırakarak, ruhban sınıfıyle de iyi ilişkiler kurdu. Buna karşılık, asiller sınıfına göz açtırmayacak şekilde davrandı. Metbuluk haklarını etkili bir şekilde kullanıp birçok kere Flandre’ın işlerine, özellikle kont Philippe (1191) ve kont Baudouin’in ölümü (1205) meselelerine karıştı. Nihayet devlet ve yönetim işlerini düzene koydu. Gelirlerin yönetimini yeniden düzenleyerek, güçlü bir orduyu ayakta tutacak zengin bir hazineye sahip oldu. Hukukî işlerle veya malî meselelerle uğraşan ve vasallardan meydana gelen eski feodal kurul da bu çağda gelişme gösterdi. Parlamento ve sayıştay daha sonra bu kuruldan doğdu. Philippe Auguste’ün ihtiras ve otoritesinin ürünü bu yeni yönetim biçimiyle, Capet monarşisi, krala ait geniş topraklarda ve krallığın kapsadığı bölgelerde hâkimiyetini büyük ölçüde arttırdı. Hanedanın otoritesi iyice sağlamlaştı ve bu durumun sonu olarak Hugues Capet’den bu yana tahtın vârisi, ilk defa babası hayattayken değil de, onun ölümünden üç hafta sonra taç giydi. (L)
28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPE II Auguste hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLÎPPA DE HİNAUT
Tarih 28 Mayıs 2009
PHİLÎPPA DE HİNAUT (1314e doğr. -Windsor 1369). Hainaut ve Hollanda kontu İyi Willem II’nin ikinci kızı. 1327″ Edward III ile evlendi. Willem II’nin damadı olmak, Edward III’ün 1336 Fransa savaşında çok işine yaradı. Kraliçe, İngiltere’de çok sevildi ve çocuklarının vârisi olarak küçümsenemeyecek bir rol oynadı. Krallığın iktisadî hayatını (Tyne kömürcülüğü, Nonvich’in kumaşçılığı) canlandırdı; Norwich’te ayrıca bir flaman kolonisi kurdu. (L)
28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLÎPPA DE HİNAUT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLİPE (Gerard)
Tarih 28 Mayıs 2009
PHİLİPE (Gerard), fransız oyuncusu (Cannes 1922 – Paris 1959). Konservatuvara girdikten sonra, 1945′te Albert Camus’nün Caligula’sını canlandırdı. 1951′de Theâtre National Populaire’de büyük bir başarıyle Le Cid’i oynadı. Tiyatrodaki öbür önemli oyunları arasında, Kleist’in Homburg Prensi (Prinz von Homburg) [1951]; Musset’nin Lorenzaccio’su (1953) ve Ruy Blas (1954) yer alır. Sinema hayatına 1943′te Les Petites du Quai aux Fleurs adlı filimde küçük bir rolle başladı. Daha sonra çevirdiği sayısız filimde birbirinden farklı önemli roller canlandırdı. Başlıca filimleri: L’idiot (Budala) [1946]; içimizdeki Şeytan (Le Diable au Corps) [1947]; Kanlı Prens (La Chartreuse de Parme) [1948]; La Beaute du Diable (Şeytanın Güzelliği) [1950]; Kahraman Âşık (Fanfan la Tulipe) [1952]; Gece Güzelleri (Les Belles de Nuit) [1952]; Kırmızı ve Siyah (Le Rouge et le Noir) [1954]; Monsieur Ripois (1954); Hileli Aşk (Les G’randes Manoeuvres) [1955]; Pot-Bouille (1957). [L]
28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPE (Gerard) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Philebos.
Tarih 28 Mayıs 2009
Philebos. Eflatun’un diyalogu. Konuşmalar Sokrates, Philebos ve Protarkhos arasında geçer. Sokrates, akıl ile hazzı karşılaştırır ve en yüce İyi’nin hangi tarafta bulunduğunu araştırır. Haz, ister istemez, geçmekte olan anın dar sınırları içinde kapatılmıştır; akla uyarak yürütülen hayat ise, insanın tüm eğilimlerini doyurmaktan uzaktır ve insanın kendi hayatından her türlü duyguyu kaldırması, kendisini insanlıktan çıkmış bir varkk olmağa götürür. Yapılacak şey, akıl ve hazzı birbirine eşit olmayan dozlarda karıştırmaktır. Philebos, Eflatun’un son dönem eserlerindendir (360′a doğr.?). Eflatun, filozofluk hayatının sonlarına doğru, yaşantı ve tecrübelerden ortaya çıkan gerçekleri hesaba katarak idealizmini yumuşatmıştı. Filozofun, haz doktrinini yeniden elden geçirmesi belki de Kyreneli Aristippos’un etkisiyle olmuştur. (-> Bibliyo.)
28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Philebos. hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHAİDROS
Tarih 27 Mayıs 2009
PHAİDROS, yunan filozofu (doğ. M.ö. 150′ye doğr.). Epikuros okulunun yönetiminde Zenon’un (Sidon’lu) yerine geçtiği sanılır. 88′den önce Phaidros’u Roma’da dinleyen Cicero, 79′da Atina’da onun derslerine devam etti. Peri Theon (Tanrılar Üstüne) adlı bir inceleme ona mal edildi. (L)
Phaidros, Eflatun’un bir diyalogu. Eserde, yalnız Sokrates ve Phaidros olmak üzere, iki kişi konuşur. Şölen’in (Symynosion) devamı olan Phaidros, güzelliği ve aşkı ele alır. Phaidros, Sokrates’e Lysias’ın aşk üstüne bir nutkunu okur. Sokrates, alaycı bir tarzda, genç adamın hayranlığına katılır, fakat sonra, nutku tenkit eder ve ona kendi istediği biçimi verir. Daha sonra, son derece güzel bir efsane biçiminde, aşk üstüne kendi fikirlerini ortaya koyar. Böylece, daha önceki bir hayatta, özleri gören ruh, bunların yansımalarını, yeryüzünde, güzel bedenlerle güzel ruhlarda yeniden bulur; bu sayede ruh, aşkın etkisiyle tanrısala doğru yükselir. Eserin ikinci kısmında, doğrunun bilgisine ve diyalektiğe dayanan bir belagat anlayışı sofistlerin belâgatiyle karşı karşıya getirilir. Phaidros, görüşlerin zenginliği.Tasvirlerin çekiciliği ve şiiriyle Eflatun’un en güzel diyaloglarından biridir. Yazarın aşk felsefesi öğretisi Şölen’de ortaya kenarı doktrine yaklaşır: aşkın diyalektiği Devletin konusu olan diyalektiğin öğretisiyle tamamlanacaktır. Bu üç büyük diyalog, Eflatun’un olgunluk dönemi (M.ö. 380′e doğr.) eserleridir. (-> Bibliyo.) [L]
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHAİDROS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PFIZER (Gustav)
Tarih 27 Mayıs 2009
PFIZER (Gustav), alman şairi ve tenkitçisi (Stuttgart 1807-ay. y. 1890). Stuttgart’ta öğretmenlik yaptı. Pfizer, İsveç okulunu temsil eden en verimli yazarlardandır. Lirik şiirler (Gedichte [Şiirler], 1831-1835; Der Welsche und der Deustsche [Bir Yabancı ve Bir Alman], 1844), tarihî eserler (Martin Luthers Leben [Martin Luther'in Hayatı],1836), hikâyeler ve Blatter zur Kunde der Literatür des Auslands (Yabancı Ülkeler Edebiyatından Sayfalar) adlı bir eser yazdı. (m)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PFIZER (Gustav) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEZOA VELİZ (Carlos)
Tarih 27 Mayıs 2009
PEZOA VELİZ (Carlos), şilili şair (Santiago 1879-ay.y. 1908). Yoksul ve hareketli bir hayat sürdü. Sağlığında dergilerde çıkan şiirleri, ölümünden sonra toplanarak birkaç cilt halinde yayımlandı: Alma Chilena (Şili Ruhu) [1912]; Campanas de Oro (Altın Çanlar) [1921]; Poesias y Prosas Completas (Bütün Şiir ve Nesirler) [1927]. Modernist hareketin etkisinde kaldı. Aralarında yaşadığı küçük insanları dile getirdi. (M)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEZOA VELİZ (Carlos) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEZA (Juan de Dios)
Tarih 27 Mayıs 2009
PEZA (Juan de Dios), meksikalı şair (Mexico 1852-ay.y. 1910). 1878′de, Ispanyada’ki Meksika büyükelçiliğinde görev aldı. La Lira Mexicana (Meksika Arpı) [1879] adlı şiir antolojisini bu ülkede yayımladı; eserin önsözünü Nunez de Arce yazdı. La ilustracion Espanola y Americana adlı dergide Meksika üstüne birçok makalesi çıktı. Çok sayıdaki şiir kitapları arasında en önemlisi, konusunu ev hayatından alan Cantos del Hogar’dır (Aile Ocağından Şarkılar). Ayrıca oyunlar yazdı: La Ciencia del Hogar (Ev Bilimi) [1873] adlı komedi; Ultimos İnstantes de Cristobal Colon (Kristof Kolomb’un Son Anları) [1874] ve Un Epilogo de Amor (Bir Aşk’ın Sonu) [1875] adlı dramlar. (M)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEZA (Juan de Dios) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEYROU (Manuel)
Tarih 27 Mayıs 2009
PEYROU (Manuel), arjantinli yazar (San Nicolas de los Arroyos 1902). Polis romanı türünü bir fikir romanı seviyesine yükseltti. Eserlerinin konusunu Buenos Aires hayatından aldı. Eserleri arasında El Estruendo de las Rosas (Güllerin Görkemi) [1948], Les Ley es del Juego (Oyunun Kuralları) [1959] adlı romanlarıyle La Espada Dormida (Uyuyan Kılıç) [1944] ve La Noche Repetida (Tekrarlanan Gece) [1953] adlı hikâye kitapları sayılmağa değer. (M)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEYROU (Manuel) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEYRONY (Deniş)
Tarih 27 Mayıs 2009
PEYRONY (Deniş), fransız tarihöncesi uzmanı (Cussac, Dordogne 1869 – Şarlat 1954). Bütün bilimsel hayatını Perigord’da geçirdi ve ömrü boyunca rahip Breuil ile işbirliği yaptı. La Ferrassie mağarasında yaptığı kazılarla, yüksek paleolitik çağ kronolojisinin kurulmasında önemli bir rol oynadı. Breuil ve Capitan ile birlikte Eyzies (1906), Font-de-Gaume (1910), Comberelles’deki (1924) süslü mağaralar üstüne çalışmalar, ayrıca Les Fouilles de la Ferrassie (La Ferrassie Kazıları) [1934] ve Elements de Prehistoire (Tarihöncesi üstüne) [1946] gibi birçok makale yayımladı. (L)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEYRONY (Deniş) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEYREFİTTE (Roger)
Tarih 27 Mayıs 2009
PEYREFİTTE (Roger), fransız yazarı (Castres 1907). 1931′de diplomat oldu. 1945′te bü meslekten ayrıldı. Gençliğinde veya meslek hayatında yakından tanıdığı çevrelerin kusurlarını romanlarında ortaya koydu: Les Amities Particulieres (özel Dostluklar) [1945]; Les Ambassades (Elçilikler) [1951]; La Fin des Ambassades (Elçiliklerin Sonu) [1953]; Les Cles de Saint Pierre (Aziz Petrus’un Anahtarları) [1955]; Les Chevaliers de Malte (Malta Şövalyeleri) [1957]; Les Fils de la Lumiere (Işık Çocukları) [1961]; La Nature du Prince (Prensin Tabiatı) [1962]. Aynı zamanda tiyatro oyunları da yazdı: Le Prince des Neiges (Karlar Prensi) [1947]; Le Spectateur Nocturne (Gece Seyircisi) [1960]. Ayrıca Les Juifs (Yahudiler) [1965] gibi denemeler ve Nötre Amour (Aşkımız) [1967] adlı bir roman yayımladı. (L)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEYREFİTTE (Roger) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PETROV (İvan)
Tarih 27 Mayıs 2009
PETROV (İvan), rus şarkıcısı (İrkutsk 1920). Sanat hayatına 1943′te Moskova’da başladı ve az zamanda güçlü bas sesiyle tanındı. 1954′ten itibaren dış ülkelere giden Petrov, Boris, Mephistopheles rollerini oynadı, birçok konser verdi. Şaporin’in Dekabristler adlı eserini ilk tanıtan odur. (L)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETROV (İvan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİERO DELLA FRANCESCA
Tarih 26 Mayıs 2009
PİERO DELLA FRANCESCA, italyan ressamı (Borgo San Sepolcro, 1410-1420 sıraları – ay.y. 1492). Floransa’da Domenico Ve-neziano’nun öğrencisiydi. Bugün harap o-lan Sant’Egidio (1439-1440) fresklerinde o% nunla birlikte çalıştı. Sanat hayatının daha sonraki bölümü’ Ferrara, Urbino ve Rimini prenslik sarayları ile Apeninler’de Borgo San Sepolcro ve Arezzo kasabalarında geçti. Fakat Delîa Francesca’nın dehası taşra çerçevesini aşar; üslûbu, XV. yy. ortalarında sanatçıları ilgilendiren mekân ve renk meselelerinin en başarılı çözüm ve sentezlerinden biridir. İsa’nın Vaftizi (Londra), Kırbaçlama (Urbino) veya Masaccio tarzında ulu ve ciddî yüzlü insanlarıyle dikkati çeken Borgo San Sepolcro’daki Aziz Augistinııs Çok Kanatlı Tablosu (bugün dağılmıştır) gibi eserlerinde, geometrik sezgi ve renk yoğunluğunun yarattığı etki en yüksek düzeye ulaşmıştır. Arezzo’da, San Francesco kilisesindeki ünlü Haçın Tarihi serisinde, şekillerin sağlamlığıyle tiplerin büyüklüğü şaşırtıcı bir çeşitlilik içinde gelişir. Piero Della Francesca 1465′te yaptığı bir çift kanatlı tabloda (Uffizi), Battista Sforza ile resmettiği Federico da Montefeltro için flaman resminin izlerini taşıyan Seni-gallia Madonna’smı çizdi. 1475′e doğru yaptığı Meryem Azizlerin Arasında (Brera) tablosunda diz çökmüş bir halde Urbino dükü de görülür. Della Francesca’nın sanatı, Melozzo da Forli ile Signorelli’ye öncülük etti; ne var ki büyüklüğü çabuk unutuldu ve ancak XX. yy.ın başında yeniden keşfedildi.
Sanatçının, perspektif üstüne bir kitabı ve öğrencisi Luca Pasioli’nin yararlanması için yazılmış «saf cisimler» konulu bir incelemesi vardır. (L)
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİERO DELLA FRANCESCA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİERARD (Louis)
Tarih 26 Mayıs 2009
PİERARD (Louis), belçikalı siyaset adam: ve sanat yazarı (Frameries, Hainaut 1886-Paris 1951). Mons milletvekili (1919) oldu Fransız-Belçika parlamento grubuna başkanlık etti. Başlıca eserleri: La Vie Tragique de Vincent Van Gogh (Vincent Van Gogh un Acıklı Hayatı); La Peinture Belge Cor.-temporaine (Çağdaş Belçika Resmi); M an e: l’tncompris (Anlaşılmamış Manet); Visager de la İVallonie (YVallonia’dan Simalar Histoire de Belgique (Belçika Tarihi). [L]
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİERARD (Louis) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PETRONİUS (Caius-Arbiter)
Tarih 26 Mayıs 2009
PETRONİUS (Caius-Arbiter), latin şairi ve yazarı (M. S. I. yy.), Neron’un çağdaşı ve yakını olan ve Piso’nun yönettiği fesat hareketinin ortaya çıkması üzerine hayatına son vermek zorunda kalan konsül ile aynı kişi olduğu söylenir, ölümünü anlatan Tacitus’tan öğrendiğimize göre, Petronius muhteşem bir ziyafet hazırlattı ve sonunda damarlarını keserek intihar etti. Satiricon adlı ünlü romanı latin edebiyatının en ilgi çekici eserlerinden biridir. (L)
PETRONİUS. Bk. MAXİMUS
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRONİUS (Caius-Arbiter) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PETRO I
Tarih 26 Mayıs 2009
PETRO I (Pyotr Velikiy ALEKSEYEViÇ, Büyük — denir), rusça Pyotr Velikiy (Moskova 1672 – Saint – Petersburg 1725), Rusya imparatoru (1682 – 1725). Çar Aleksey’in, ikinci karısı Nataliya Narıyşkina’dan olan oğlu. Petro, babası ölünce, çarın ilk karısı Mariya Miloslavskaya’nın oğulları tarafından Kremlin’den uzaklaştırıldı (1676).
Gençliği, Preobrajenskoye’de ve Moskova yakınlarındaki Semyonovskoye’de geçti. Fyodor III ölünce (nisan 1682) Petro, Moskova patriğinin ve Boyarların desteğiyle çar ilân edildi; fakat Miloslavskaya taraftarları, strelets’lerden (streltsıy) yardım görerek bir darbe yaptılar: Petro’nun yanı sıra Ivan V de çar oldu; naipliği ise üvey kızkardeşleri Sofiya aldı (mayıs 1682). Sofiya Petro’yu köyüne gönderdi. Bu köyde Petro yoksul bir hayat sürdü, çok basit bir öğrenim gördü. Sık sık yabancılar Sloboda’sına gidiyor, zanaatkarların işleriyle ilgileniyor, Hollandalılardan bilimleri (mimar Timmermans) ve gemiciliği (dülger Brandt), yabancı askerlerden askerlik sanatını öğreniyor, savaş oyunları (kuşatma ve muharebe tatbikatları) düzenliyordu.
Ayrıca, eğlenmesi için model bir kale yapıldı. Petro kendisine oyuncak askerler yaptırdı. Bunları örnek alarak 1687′de Preobrajenskiy ve Selmyonovskiy adlı muhafız alaylarını kurdu. Daha sonra bunlar yeni rus ordusunun çekirdeğini meydana getirecekti. Sloboda’da gelecekteki kılavuzu isviçreli François Lefort, ingiliz Patrick Gordon ve daha sonra metresi olan Anna Mons ile dostluk kurdu; bütün hayatı boyunca unutamadığı gençlik zevk ve eğlencelerini burada tattı. Sofiya tarafından öldürülmekle tehdit edilen Petro, önce yakınlarını uzaklaştırdı, sonra da Sofiya’yı bir manastıra kapattırdı (1689). Annesi ölünce (1694), Rusya’nın tek hâkimi oldu, ordusunu ve inşa ettirdiği donanmasını hem maddî, hem de manevî yönden güçlendirdi.
İkinci Viyana kuşatmasından sonra türklere karşı kurulan ittifaka girdi. Kuvvetlerini Don nehri kıyısında bir türk kalesi olan Azak üstüne sürdü; topçu birliklerinin yıkamadığı (1695) kale, 95 gün dayandı, fakat sonunda kendiliğinden teslim oldu (1696). Bu olaydan sonra Petro, her şeyi tanımak, öğrenmek maksadıyle Avrupa’yı dolaştı (1697 – 1698). Kimliğini gizleyerek el altından gemi inşaatı uzmanlarıyle anlaştı, bizzat kendi bir işçi gibi Hollanda tersanelerinde çalıştı. Petro 14 temmuz 1700′de Osmanlılarla Karlofça muahedesini tamamlayan İstanbul antlaşmasını yaparak Friedrich III ile, daha sonra, isveç’e karşı yapılacak bir ittifakın esaslarını koymak üzere, Danimarka ve Polonya krallarıyle görüşmelere girişti. Fakat dönüşte, strelets’lerin (streltsıy) ayaklanmasıyle karşılaştı. Şiddetle bastırabildiği bu ayaklanma (1698) ona, Rusya’daki durumunun sarsıntıda olduğunu gösterdi; dışta, Türkiye’nin hâkimiyeti altında bulunan Azak denizine çıkabildi. Oysa asıl amacı Karadeniz’e ve Boğazlar’a açılabilmekti (istanbul antlaşması, 1700). Polonya ve Danimarka krallarıyle ittifaka giren (gizli Preobrajenskoye antlaşması 1699) Petro, İsveç’e saldırdı. Fakat iyi hazırlanmamış ve donatılmamış birlikleri Kari XII tarafından Narva önünde bozguna uğratıldı (19 kasım 1700).
Bu yıkımın etkisiyle Petro, Rusya’daki bütün kaynakları harekete geçirdi. Manastırların çanlarını bile eritip, top döktürerek 200 000 kişilik (bunların yarısı, özellikle Estonya ve Litvanya üstüne yapılan harekât sırasında ölecektir) bir ordu meydana getirdi; askerî harcamalar için (bütçenin yüzde 95′i) ağır vergiler koydu, Onega ve Ladoga gölleri bölgesinde maden sanayiini geliştirdi, top ve gemi yapımında kullanılacak teknik kadroyu meydana getirmek için yabancı uzmanlar (Saksonlardan) çağırdı. İngriya’yı, Estonya’yı, Livonya’yı ele geçirdi; Neva nehri üstünde Petersburg (Petrograd) şehrini kurdu. Halkı çalışmağa zorladı (1703), her soyluya en aşağı iki katlı bir ev yapma mecburiyetini koydu. Baltık denizinde köprü başı olan bu liman, dış ülkelerle yapılan ticaretin merkezi Arhangelsk’in yerini alacaktı; Petro 1706′da bu yeni şehri Moskova’ya ve Ladoga gölüne bağlayacak olan kanalları yaptırttı; bu son çalışmalar general Münnich’in sorumluluğuna verildi. Halktan istenen fedakârlıklar, sık ve bastırılması güç ayaklanmalara (yabancılara karşı Astrahan ayaklanması [1705];
Güneydoğu [1707] ve Don Kazaklarının isyanları [1708]) sebep oldu. Ama bu fedakârlıklar semeresini de verdi: iyi donatılmış ve savaşa hazırlıklı bir orduya sahip olan Petro, Kari XII’yi kış ortasında Rusya içlerine doğru çekti ve Poltava’da kralın ordusunu ağır yenilgiye uğrattı (1709). Polonya’da August II’yi krallığa yerlestirtti ve kendini Polonya hükümdarıyle Diyet meclisi arasında arabulucu olarak kabul ettirdi (1716).
Filvaki Prut’ta Baltacı Mehmed Paşa emrindeki Türk kuvvetlerine yenilerek (1711) Azak kalesini kaybettiyse de, Baltık’taki yayılma siyasetini yürüttü: Danimarka’daki boğazları ele geçirmek için isveç ile yakınlaşmayı (Görtz) bile kabul etti, böylece onun Norveç’i ele geçirmesine göz yumacaktı. Bu siyaseti başarıya ulaştırmak için Fransa’nın ve Birleşik Eyaletlerin desteğini sağlamağa çalıştı ve bu maksatla ikinci Avrupa gezisine çıktı (1717). Fakat, Büyük Petro’nun çabalarını engellemek için isveç ile çarın eski müttefikleri arasındaki barış antlaşmalarının (1719-1720) sonuçlanmasına yardımcı olan İngiltere yüzünden, başarısızlığa uğradı.
İngiltere’nin amacı bu ülkeleri Petro’ya karşı bir güçbirliği içinde toplamaktı. Böylece rus-isveç görüşmeleri hiç bir sonuç elde edilmeden kesildi (eylül 1719); ama Petro Baltık’taki fetihlerini (Livonya, Estonya, Karelya’nın bir kısmı, ösel adası, Ingriya) Nystad antlaşmasıyle (10 eylül 1721) korudu. Dış tehlikeler uzaklaştırılınca Petro, batılılarda gördüğü yenilikleri gerçekleştirmeğe koyuldu. İyi düzenlenmiş bir ordu ve polis teşkilâtı sayesinde, bunları zorla kabul ettirme yolunu tuttu. «Genel yarar» için çalışan, soyut hayallerden çok, pratik uygulamalara değer veren bu kendi kendini yetiştirmiş devlet adamının kişisel bir doktrini yoktu; siyasetinin unsurlarını yabancı danışmanların (ingiliz, alman v.b.) raporlarından sağlardı.
Bizans’ın ve Fransa’nın mutlakçı ilkeleri kadar Prusya ve isveç’in pratik tecrübelerinden ilham alarak, devlet teşkilâtını temelden değiştirdi: imparatorluğu askerî ve malî bakımdan bütünlüğü olan sekiz idare bölgesine, onları da kırk üç vilâyete ve ilçelere böldü; zirvede, kendine yardımcı olacak özel bir şansölyelik kurdu (1700); daha sonra, giderek bu ilk kuruluşun yerini alacak, idarî ve malî işleyişi denetleyecek ve yokluğu sırasında çarm görevlerini yüklenecek dokuz kişilik bir senato meydana getirdi (1711); çeşitli dinî kademeler için (bunlardan biri olan Svyatoy Sinod [Kutsal Sinod] Moskova patrikliğinin yerini aldı, rahip ve papazları çarın temsilcisi olan Svyatoy Sinod yöneticisinin denetimi altına soktu), yönetici yetiştiren yüksek din okulları açtı. Petro kişi başına götürü bir vergi koydu. Bu verginin ağırlığı köylülere yükletildi; imparatorluk hazinesine giren verginin toplanması işi de senyörlere verildi. Aynı şekilde hür veya serf, bütün köylülerin topraklarını terk etmeleri yasaklandı.
Rusya’nın baş taciri olarak Petro, Nerçinsk antlaşmasından (1689) beri, Moğolistan’da (1698) serbestçe gelişmekte olan ticareti destekledi, hattâ iran pazarlarından da (ticaret antlaşması [1715]; Derbent’in [1722] ve Baku’nun [1723] ele geçirilmesi; Hazar denizinin doğusundaki [Dağıstan ve Şirvan] ve güneyindeki vilâyetlerin Rusya’ya bırakılması [Petersburg antlaşması, 1723]) yararlanmayı tasarladı. Ayrıca sanayinin doğmasına yardımcı oldu (özellikle Ural bölgesindeki imtiyazlı fabrikaların kurulması), önce himayeci bir iktisat siyaseti güttü; 1714′ten sonra mübadeleyi yavaş yavaş serbest bıraktı. Aynı yıl başkenti, dış ticaretin büyük bir kısmının yürütüldüğü Petersburg’a taşıdı. Avrupa’daki ilk gezisinden beri reformlar yapmak istiyordu; ama bunlar topluma batılı bir görünüş vermek isteyen zorlama ve şekilci reformlardı (1698′de erkeklerin sakal bırakmasının, kadınların peçe, uzun elbise, terem giymesinin yasaklanması; fransız ve macar biçimi elbiselerin giyilmesi, tütün kullanılması ve Jülyen takviminin kabulü). Soylular atalarından kalan topraklarını tek bir mirasçıya bırakacaklardı; böylece, işletmelerin verimliliği düşmeyecek öte yandan soyluların öbür çocukları ticaret (asillerin bazı mesleklerde çalışması yasağının kaldırılması) ve devlet hizmetleri (asillere üç türlü hizmet imkânı veren çin teşkilâtı; bu hizmetler askerî, sivil hizmetler ve saray hizmetleriydi; bazı kademelerin [1722] dışında, bu hizmetler miras yoluyle geçemiyordu) için serbest kalacaklardı. Devlet hizmetinde çalışanların yetişmesi için, temel öğretimini matematiğe dayandıran ilk ve orta dereceli okullar, yüksekokullar vardı.
Petro bunları mühendislik, topçuluk ve denizcilik okullarıyle tamamladı. Vergilendirme sisteminde, şehir halkını iki sınıfa ayırdı. Köylüleri soylu mülk sahiplerinin iradesine terk ederek serfliği destekledi. Yabancılardan ve uzmanlardan aldığı eğitime çok bağlı kalan Petro sık sık yanıldı; âdetleri ve dini hedef alan reformları kadar, sefahatle geçen hayatı ve yabancılara tanıdığı üstünlük, rus halkının millî ve dinî tepkileriyle karşılaştı. Petro’nun kabasabalığı yüzünden bir kat daha artan bu genel düşmanlık duygusunu çareviç Aleksey de paylaşıyordu; muhalefeti yürüten eski rus aristokrasisi, 1715′ten sonra, umutlarını ona bağlamıştı. Bir komploya karışmakla suçlanan Aleksey babasının emriyle işkenceye uğradı ve 1718′de öldü. Nystad anlaşmasından (1721) sonra senatonun kendisine verdiği «Rusya imparatoru» payesine ve ikinci yolculuğunda (1717) büyük itibar görmesine rağmen, Petro, iktidarının son yıllarında eserinin yıkılmasından korkmağa başlamıştı. Gerçekte ise bu eser yaşamağa devam etti; çünkü çar ustaca davranmış, çin’i kurarak, devlet görevlisi soyluların çıkarıylc devletin çıkarını birbirine bağlamıştı. Devletin yok olması bu sınıf için de ölüme mahkumiyet demekti. Zaten Büyük Petro bütün geriye dönüş tehlikelerini yok etmek için, çarın kendi vârisini kendi tayin etmesine (1721 fermanı) karar vermişti; böylece eski Rusya’nın geleneklerine dönmekten yana olan vârisler safdışı kalacaktı.
— Ikonogr. Nikitin, çarın portresini yaptı (Büyük Petro ölüm Döşeğinde, Leningrad). Petersburg’da birini Carlo Rastrelli’nin, öbüriinü Katerina II’nin isteği üzerine Falconet’nin yaptığı’, at üzerinde iki heykeli vardır. (L)
PETRO BEY. Bk. MAVROMiKHALiS (Petros).
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRO I hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PETRİE (sir William Matthew Flinders)
Tarih 26 Mayıs 2009
PETRİE (sir William Matthew Flinders), ingiliz egiptoloğu (Charlton 1853 – Kudüs 1942). Egyptian Research Account’u (sonradan İngiliz Arkeoloji okulu) kurdu (1894); Mısır (Tanis, Naukratis, Fayyum) ve Filistin’de birçok kazı yaptı; 1893′te Londra’da profesör oldu. Kazılarıyle ilgili yayımların yanı sıra History of Egypt (Mısır Tarihi) [1894-1905], Social Life in Ancien Egypt (Eski Mısır’da Toplum Hayatı) [1923], Ancient Gaza (Eski Gaza) [1931-1938] adlı eserleri vardır. (L)
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRİE (sir William Matthew Flinders) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİNOT (Dominique)
Tarih 26 Mayıs 2009
PHİNOT (Dominique), fransız bestecisi (XVI. yy.). Hayatı Pesaro ile Lyon arasında geçti. Motet’ler (iki kitap), iki cilt şarkı (1548) ve birkaç madrigal besteledi. (L)
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİNOT (Dominique) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLOSTRATOS Atinalı
Tarih 26 Mayıs 2009
PHİLOSTRATOS Atinalı, yunan sofisti (Limni [Lemnos] M.S. 175′e doğr.-öl. 249′a doğr). Atina’da hitabet okuttu, sonra Roma’ya yerleşti ve imparatoriçe Julia’nın gözüne girdi. Günümüze ulaşan eserleri: Ta Eis tan Tyanea Apollanion (Tyana’lı [Anadolu'da Kemerhisar'da harebeleri bulunan ünlü bir şehir] Apollonios’un Hayatı); Bioi Sophiston (Sofistlerin Hayatları), Gymnastikos (Jimnastik Üstüne) ve edebî değeri olmayan 73 Mektup. (L)
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLOSTRATOS Atinalı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLİPPE Mezieres
Tarih 25 Mayıs 2009
PHİLİPPE Mezieres‘li, fransız yazarı (M6-zieres şatosu, Picardie 1327-Paris 1405). Viyana veliahtı Humbert II’nin emrinde Türklere karşı savaştı (1345-1347). Sonra Islâmiyete karşı mücadeleyi sürdürmek amacıyle «isa’nın Çilesi» adlı bir tarikat kurdu (1347). Kıbrıs kralı Pierre I’in şansölyesi, kralın öldürülmesinden sonra (1369) Charles V’in danışmanı, 1380′de veliahtm öğretmeni oldu. 1380′de Paris’te CĞlestin’ler manastırına çekildi. Bütün hayatı boyunca haçlı seferlerini ve Kudüs’te bir latin imparatorluğunun yeniden kurulmasını savundu. Başlıca eserleri: Le Songe du Vieil Pelerin (Yaşlı Hacının Rüyası) [1389]; Oratoria Tragedica (1390); Niğbolu bozgunu (1396) üstüne yazdığı Epitre Lamentable (içler Acısı Mektup). Ruhanî ve cismanî iktidar arasındaki ilişkiler meselesini ele alan Somnium Viridarti adlı hukuk incelemesi de ona mal edilir. (L)
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPE Mezieres hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PETÖFİ (Sandor)
Tarih 25 Mayıs 2009
PETÖFİ (Sandor), macar şairi (Kiskörüs 1823 – Segevar [bugün Şigişoara] 1849). Okul disiplininden bıkarak önce gezici tiyatro oyuncusu, sonra asker oldu; ülkeyi şiirler yazarak yaya dolaştı ve yeniden öğrenime başladı. Başkente ulaşınca Vörösmarty’in desteğiyle ilk şiir kitabını yayımladı (1844). İçinde, A Helyseg Kalapacsa (Köyün Çekici) adlı manzumenin de yer aldığı bu ilk derleme büyük bir başarı kazandı; bunu diğer eserleri (Cipruslombok Etelka Sirjarol [Servi Yapraklan], Szerelem Gyönegyei [Aşk İncileri], Bulutlar) takip etti. Romantik coşkunluğu, içtenliği ve genellikle halk şarkılarından yararlanması macar şiirine yeni bir ufuk açtı, 1847′de Jukia Szendrey ile evlendi. Yazdığı millî marşla (Talpra, Magyar [Kalk, Macar]) halkın heyecanını uyandırarak macar devrimini başlatan (15 mart 1848) Petöfi’dir.
Kurtuluş savaşına gönüllü olarak katıldığı sırada, general Bern şairin hayatını kurtarmak için onu kamp yardımcısı seçti; ama Petöfi, ileri hatlarda savaşmak istedi ve Feheregyhaza’da kahramanca öldü. En ünlü lirik şiirleri: Egy Gondolat Bant Engemet (Beni Bir Düşünce Üzüyor); Szeptember Vegen (Eylül Sonunda); Sana ne Ad Vermeli?; Kışın Puszta; Dört öküzlü Araba; Tisza; Hüzünlü Sonbahar Rüzgârı; Nemzeti Dal (Millî Marş); Bay Paul Pato; Titre Çalılık v.b. Bundan başka tercümeleri, iki tiyatro oyunu, manzum hikâyeleri, epik şiirleri (Az Apostol [Havari]) vardır. Janos Vitez (Kahraman Janos) [1845] adlı şiirinden yararlanarak perili bir oyun yapıldı (müziği Kacsoh’un) ve bu eser 1904′ te büyük ün kazandı. Petöfi hem macar romantizminin en önemli yazarı, hem de millî bir kahramandır. (L)
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETÖFİ (Sandor) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PETKANOV (Konstantin)
Tarih 25 Mayıs 2009
PETKANOV (Konstantin), bulgar yazarı (doğ. Kavaklı, Kırklareli 1891). Bulgar köylülerinin hayat ve mücadelelerini anlatan birçok roman ve hikâye yazdı: Staroto Vreme (Eski Zaman) [1930], Hayduti (Haydutlar) [1931], Vyatır Eçi (Rüzgârın Uğultusu) [1932], Belite izvori (Beyaz Pınarlar) [1946]. (M)
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETKANOV (Konstantin) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PETİT-DUFRENOY
Tarih 25 Mayıs 2009
PETİT-DUFRENOY (Armand). Bk. DUF-RENOY (Armand PETİT).
PETİT-DUTAİLLİS (Charles), fransız tarihçisi (Saint-Nazaire 1868-Paris 1947). Grenoble üniversitesi rektörü (1908-1916) oldu. Ortaçağ tarihi üstünde çalıştı: Etudes sur la Vie et le Regne de Louis VIII (Louis VIII’in Hayatı ve Hükümdarlığı üstüne incelemeler) [1895], Charles VII, Louis XI et les Premieres Annees de Charles VIII (Char les VII, Louis XI ve Charles VIII’in ilk Krallık Yılları) [1902] ve La Monarchie Feodale en France et en Angleterre (Fransa ve ingiltere’de Feodal Monarşi) [1933]. (L) PETİTJEAN. Bk. SIDI-KACEM.
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETİT-DUFRENOY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PETİT (Adrien)
Tarih 25 Mayıs 2009
PETİT (Adrien), besteci ve müzik kuramcısı (Flandre 1499 veya 1500 – Kopenhag 1562). Garip mizaçlı bir kişiydi; 1545′ten itibaren sanat hayatını Almanya’da sürdürdü: Wittenberg, Frankfurt-an-der-Oder ve Stettin’de çalıştı. Prusya kralının (Königs-berg) ve Christian III’ün hizmetinde bulundu. Nürnberg’de motetler (Musica Re-servata) ve Compendium Musices adlı bir inceleme yayımladı. Josquin’in öğrencisi olmakla övündüğü söylenirdi. (L)
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETİT (Adrien) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|