RETEZAT
Tarih 29 Haziran 2009
RETEZAT, Romanya’da kütle, Erdel Alpleri’nde; Peleaga’da. 2 509 m. Güney Karpatlar’ın yüksek kütlelerinin en batıda olanıdır; kuzeyde Demir Kapılar ile son bulur. Bitki ve hayvan bakımından zengin olan kütlenin bir kısmı millî park haline getirilmiştir. (L) -
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RETEZAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RET veya RED
Tarih 29 Haziran 2009
RET veya RED i. (ar. redd). Bir şeyi almak veya yapmak istemediğini belirterek kabul etmeme, bir isteği geri çevirme: Kuvayi Milliyenin Yunanlılar karşısındaki cephesinin üç kilometre geriye alınması hakkında on beş gün evvel itilâf mümessilleri tarafından verilen notaya hükümet cevabı ret vermişti (Atatürk).
Bu teklifin üzerine Mahir, [...] birdenbire geri fırlayarak itiraz kabul etmez bir ret sesiyle:
—Bu teklifi tekrar etmeyiniz (H.R. Gürpınar). Düşünmeden red cevabı verdi. Bu akşam sofraya gitmeyecekti. Gidemeyecekti (H. Z. Uşaklıgil). || (Ailenin fertlerinden olan) Bir kimseyle ilişkisini kesip sorumluluğunu üstünden atma, varlığını tanımama, inkâr etme, aileden saymama: Evlâtlıktan ret. || Yalanlama, çürütme.
— Esk. Redd-i cevap, cevap verme, karşılık verme. || Redd-i fıtık, kasık çıkığını yerine koyma. // Redd-i kelâm, bir söze karşılık verme, itiraz etme. || Redd-i selâm, selâma selâmla karşılık verme. || Redd ü kabul, yapıp yapmama.
— Binic. Atın bir engeli reddetmesi, ata engel aştırarak koştur ulurken, hayvanın engelin önüne gelince ansızın durması veya yanından geçmesi.
— Ed. Esk. Reddi matla, gazelde matla mısralarından birinin makta beytinde tekrarlanması. || Reddi mısra, gazelde geçen mısralardan birisinin makta beytinde tekrarlanması.
— Huk. Reddi hâkim, davaya bakan hâkimi kabul etmeyip onun yerine başka bir hâkim isteme. Bk. HÂKiM’in reddi. || Reddi miras. Bk. MİRAS’ın reddi. (M)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RET veya RED hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RESPONDENT
Tarih 29 Haziran 2009
RESPONDENT sıf. («tepki gösteren» anlamında ing. k.). Deneysel psikol. Respondent davranış, tepki veya refleks, Pavlov’un açıkladığı şekilde klasik şartlandırma yoluyle elde edilen davranış tipi.
Bu davranış tipinin uyartısı mutlaktır ve kolayca teşhis edilir. (Meselâ, Pavlov’un temel deneylerinde, bir çan sesine karşı hayvanda görülen salya salgısı, «respondent» nitelik taşıyan bir davranıştır. Çünkü burada, mutlak ve özgül bir uyartı sözkonusudur.) [L]
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESPONDENT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RESİM veya RESM
Tarih 29 Haziran 2009
RESİM veya RESM i. (ar. resm). örnek olarak alınmış herhangi bir şeyin karakalem veya boya ile kâğıt v.b. bir yüzey üstüne çıkarılmış biçimi: Sonra kiliselerde görülen azizlerin resimlerine benzer bir hal aldı (H. R. Gürpınar).
Duvarlarda kıymetli, açık saçık resimler asılıydı (Ömer Seyfeddin). Yorulduğumuz vakit ben, resim yapmağa başlıyorum (R. N. Güntekin). || Bir nesnenin veya yerin fotoğraf makinesi aracılığıyle bu iş için hazırlanmış bir kâğıda alınmış şekli, fotoğraf: Albümün yaprakları içinden gözlerime bakarak gülümseyen bu resim, Kâmran’ın resmiydi (R. N. Güntekin). Hayır, dedi, ben gençlik resimlerimden hiçbirini saklamam. Her sabah aynada nasılsam, oyum! (F. R. Atay). || Yazma, çizme, boyama sanatı: Resim öğretmeni. Resim dersi, || Tören, alay. merasim: Geçit resmi. || Resim müzesi. Bk. PîNAKOTEK. || Resim sergisi, her türlü resimlerin ve özellikle yağlıboya tabloların sergilendiği yer.
— ÇEŞ. DEY. Resim almak (çekmek veya çıkarmak), fotoğraf makinesiyle bir şeyin şeklini kâğıda geçirmek. || Resim gibi, çok güzel, çok hoş v.b. anlamında kullanılır: Resim gibi kız. \\ (…)nın resmidir, «(…»nın olacağı kesin ve bellidir» anlamında kullanılır: Bir kere sevdaya tutulmaya gör // Ateşlere yandığının resmidir (C. S. Tarancı). Çalışmamakta ısrar edersen, sınıfta kaldığının resmidir.
— Esk. Eser, iz, nişan. || Şekil: Haç resmi, Mührü Süleyman resmi || Âdet, usul, tavır. || Tarz, üslûp. || Plan, taslak. || Devlete ait iş, davranış, söz. || Resmi âli, padişahların cuma namazına gidiş ve gelişinde veya Hırkai Saadeti ziyareti sırasında yapılan tören. || Resmi geçit, geçit töreni. || Resmi kadim, eski usul. || Resmi küşad (veya iftitah), açılış töreni. || Resmi müsennem, profilden alınmış veya yapılmış resim. || Resmi selâm (veya tazim), askerî protokolün gereklerine göre yapılan selâm merasimi.
— Farklar psikol. Dört resim testi, Van Lennep tarafından meydana getirilen ve T. A.T. testine benzeyen yansıtmalı test. Bk. ansikl.
— Folk. Halk resimleri. Bk. ansikl.
— G. santl. Bk. ansikl.
— Huk. Bir işin yapılması sebebiyle idare tarafından kişilerden alman vergi cinsinden bir para: Gümrük resmi. Belediye resmi. Rıhtım resmi. Levha resmi. (Bk. ansikl.) || Resim ve harç muafiyeti, resim veya harca bağlı hizmetlerden yararlananların, özel durumları sebebiyle resim ve harç verme yükümlülüğü dışında bırakılmaları durumu. (Bk. ansikl.) ||
— Esk, Resmi kısmet, terekenin vereselerine dağıtılması karşılığında alınan vergi. (Mirasın paylaştırılmasıyle kassam denilen memurlar uğraşırlardı. Kassam teşkilâtının olmadığı yerlerde bu işi kadı ve naipler yapardı. Resmi kısmet yüzde 0,15 ile yüzde 0,30 arasında değişirdi. Her kadılıkta bir kassam defteri vardı, ölenin terekesi kassam tarafından bu deftere geçirilir ve her birinin değeri altına yazılırdı, ölenin cenaze masraflarıyle kassamın alacağı düşünüldükten sonra kalan, şer’î kanuna göre vârislere verilirdi.) || Resmi Kısmet kanunu, Osmanlı imparatorluğunda ölen kimselerin geride bıraktıkları mal, eşya ve paralarından alınacak olan, resmi kısmetin kimler tarafından tahsil edileceğini düzenleyen kanun. (Bk. ansikl.) // Resmi kitabet, kadılar tarafından alınan vergi. (XVII. yy.da bu vergi kadılar için 20, hademeler için 5 akçeydi.) || Resmi nişan (veya resmi berat), tayini yapılan kadılardan alınan vergi. (Kadı ve mevalî tayinlerinde, kendilerine tayinlerini, kaza ve salâhiyetlerini bildiren ve padişahın tuğrasını taşıyan bir belge verilirdi [tuğra çekme parası olarak da bir resim alınırdı].) // Resmi sicil, kadıların sicil defterlerine kaydettikleri mektuplardan aldıkları vergi. (Kadıların belirli maaşları yoktu; geçimlerini, baktıkları dava veya kendilerine yapılan müracaatlardan aldıkları vergilerle sağlarlardı. Resmi sicilin miktarı 2-7 akçe arasında değişirdi. Buna sicil akçesi de denirdi.)
— İda. Resmi âdi, ulufe gününden başka günlerdeki elçi kabul töreni. || Resmi tahlif, devlet memurlarının işe başlarken yemin töreni. (Başta sadrazam olmak üzere vükelâ ve devlet adamlarının sadakat yemini etmeleri sultan Abdülmecid devrinde başladı [1850]. Taşra memurları da idare meclisi önünde yemin ederdi.)
— Mal. Esk. Resmi ağıl, koyun, keçi v.b. küçükbaş hayvanlar vergisi. (XVI. yy.da üç yüz koyundan beş akçe vergi alınırdı.) || Resmi arus, evlenen erkeklerden alınan düğün vergisi. (Erkeğin evlendiği kızsa altmış akçe, dulsa veya gayri müslim kızsa otuz akçe, gayri müslim dulsa on beş akçe vergi alınırdı. Bunu tımar, zeamet ve has sahipleri alırdı. Tımar sistemiyle birlikte bu vergi de kaldırıldı.) || Resmi âsiyab, değirmen vergisi. (Bir yıl sürekli işleyen değirmenlerden altmış; altı ay işleyenlerden otuz; üç ay işleyenlerden on beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra bu vergi kaldırıldı.) // Resmi badiheva, tımar usulünün yürürlükte olduğu dönemde ekili arazisi olmayan ve ticaretle uğraşan gayri müslimlerden alınan vergi. (Evlilerden yılda iki, bekârlardan altı akçe alınırdı.
Tanzimattan sonra kaldırıldı. Resmi raiyet ve resmi mücerred de denirdi.) || Resmi bennâk, tımar sahiplerinin gayri müslimlerden aldıkları vergi, (iki çeşitti: ekinli bennâk, caba bennâk. Ekinli bennâk, elindeki arazisi yarım çiftten az olanlardan, caba bennâk ise toprağı olmayan ve ticaretle uğraşan gayri müslimlerden alınırdı. Vergi yılda iki akçeydi. Tanzimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi bidat, gümrüğe gelen eşyadan gümrük vergisinden ayrı olarak alınan vergi. (Tanzimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi çift, arazi vergilerinden biri. (iki öküzle işlenebilecek arazi demekti.
Bu vergi, en az yirmi iki, en çok elli yedi akçeydi. Tanzimattan sonra kaldırıldı. Çift akçesi de denirdi.) || Resmi çift bozan, çiftliği bırakarak başka iş yapanlardan alınan vergi, (Vergi, bütün çift, yarım çift ve ondan az arazideki çiftin bozulmasına göre değişirdi. Bütün çift için üç yüz yarım çift için yüz elli, daha az arazi için yetmiş beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi ganem, koyun vergisi. (XVI. yy.da iki koyun veya keçiden bir akçe alınırdı. Tanzimattan sonra, ağnam resmi adını aldı.) || Resmi güvara, turfanda meyve sebze vergisi. (Gügeri memuru adı verilen, bir memur tarafından toplanırdı.) // Resmi hınzır, domuz vergisi. (Hıristiyanların beslediği domuzlardan her biri için yılda dörder para vergi alınırdı.
Gayrimüslimlerin isteğiyle kaldırıldı [1779]. Domuz sahiplerinin bu işten fazla kâr etmeleri üzerine yeniden alınmağa başlandı. Tanzimattan sonra tekrar kaldırıldı.) || Resmi nize, üç voynuktan meydana gelen gönder’in her yıl mart ayında hazineye ödediği vergi. (Resmi nize altı akçeydi. Sefere giden voy-nuklar altı akçe, ötekiler beş akçe öderlerdi.) || Resmi tapu, devlet arazisi üzerinde yapılan bina, koru, harman yeri gibi ziraattan alıkonulan topraklardan alınan vergi. (Verimli araziden elli akçe, daha az verimli yerden de yirmi akçe alınırdı. Tanzimattan sonra bu tür yerlerden bedeli öşür ve mukaatai zemin adı altında vergi almamağa başlandı.)
— Mat. Bk. Görüntü.
— Tasav. Resim hırkası, mevlevîlerin giydiği, bedeni geniş hırka. (Mevlevi, bu hırkayı üç gün sır olduktan sonra tarikat şeyhinin huzuruna çıkınca giyer.)
— Teknol. Çizgisel resim, sanayiyle ilgili nesnelerin veya süslemelerin çizimine yarayan teknik resim. (Bk. ansikl.) || Geometrik resim, bir nesnenin geometrik orantılarını yansıtan resim. || Gölgeli resim, gölgelerle aydınlık kısımların iyice belirtildiği resim. || Grafik resim, bilimsel konularda uygulanan ve kesitleri, düzlemleri v.b. gösteren resim. || iki renk resim, renkli kâğıt üzerine yapılan ve aydınlık bölgeleri beyaz kalemle belirten resim. || Lavili resim, çini mürekkeple gölge vurulan veya suluboya ile renklendirilen resim. || Makine resmi veya sanayi resmi, çizgi veya lavi ile yapılan ve makineleri, makine parçalarını v.b. göstermeğe yarayan resim. || Meslek resmî, teknik resim kurallarının belirli bir meslek dalında (marangozluk, topografya v.b.) uygulanması.
|| Mimarî resim, teknik resim kurallarına göre bir binanın planını, en ve boy kesitini gösteren resim. || Modelli resim, canlı bir modeli veya gerçek bir peyzajı örnek. alarak yapılan resim. || ölçülü resim veya ölçülü kroki, cetvel veya pergel kullanmadan yapılan ve bir nesneyi gerçekte olduğu gibi gösteren, ayrıca da o nesneyi meydana getiren bütün parçaların ölçüsünü veren ve bu parçaların nasıl biraraya getirileceklerini belirten resim. (Bu tür resimde nesnenin biri yatay öbürü düşey iki düzlem üzerindeki izdüşümleri gösterilir; düşey düzlemdeki izdüşümüne boy, yatay düzlemdeki izdüşümüne de en kesit denir; bazen nesnenin başka kesitleri de gösterilir ve bunun için de nesne belirli birtakım düzlemlere göre bölünür.) || Serbest elle resim, cetvelsiz ve pergelsiz olarak büyük bir serbestlikle yapılan bina, makine resmi. || Taklit resim, çeşitli figürlerin, manzaraların ve süslemelerin çizilebilmesi için akademelerde öğretilen resim. || Teknik resim, sanayide, makine veya her çeşit imalât parçasının tam ve hatasız olarak yapılabilmesi için, çizimi yapan mühendis ile imalâtı yapacak işçiler arasında anlaşmayı sağlayan, standart ve normlardan yararlanan resim. || Üç renk resim, XVIII. yy.da kullanılan ve renkli kâğıt üzerine yapılan bir çeşit pastel. (Aydınlık noktalar beyaz kalemle boyanır, ten rengi ise sanginle verilir.)
— Ansikl. Farklar psikol. Dört resim testi, dört tane renkli resimden meydana gelir. Birinci resimde, bir masa çevresinde, biri oturmuş, öteki ayakta duran iki insan görülür; ikinci resimde, sadece, bir odanın ortasında bulunan bir yatak vardır; üçüncü resimde, bir lamba direğine yaslanmış bir adam bulunmaktadır; dördüncü resimde ise, bir tenis sahası görülür; kadınlı erkekli oyuncular oynamakta, bazı kişiler de, oturmuş oyunu seyretmektedir. Teste tabi tutulan denek, bu dört resmi istediği sıraya göre düzenleyebilir, ama resimlerin dördünü de kullanmak zorundadır. Denekten istenen şey, bu resimlere bakarak bir baş kahraman seçmesi, tek bir hikâye meydana getirmesi ve bu hikâyeyi yazılı olarak açıklamasıdır. Yapılacak yorumlama önce hikâyenin konusu ve resimlerin ilişkisi üstünde durur.
Deneklerin büyük bir kısmının ileri sürdükleri temalar, gerçeğe iyi bir intibak gösterildiğine işaret olarak kabul edilir. Hikâyenin biçim bakımından analizi, deneğin anlattığı konuya karşı takındığı tavrı ele alır: denek, bu hikâyeye birtakım ahlâkî düşünceler katıyor mu? Deneğin kullandığı üslûp ve kelime hazinesi seçme midir, yoksa rasgele mi? Denek, hangi resmi hikâyenin başlangıcı, hangisini bitimi olarak kabul etmiştir? Hikâye, aynı zamanda, deneğin sentez yapma kabiliyetini de incelemeyi sağlar. Bu husus, T.A. T.’de ele alınmamaktadır. Dört resim testi, T.A.T.’ye oranla, uygulanması daha kolay ve daha süratli olan bir testtir; ama T.A.T. kadar zengin değildir.
— Folk. önceleri folklorun bir parçası sayılan halk resimleri, bugün sanat tarihinin önemli bir dalı oldu. Halk resmi, okumamış veya az okumuş bir toplumun sanatıdır. Taşbaskısı hikâye resimleri imzasızdır; duvar resimlerinde ise bazen imzaya rastlanır. Bu resimler bugün modern sanata kaynak olmakta ve eskiye oranla daha fazla ilgi görmektedir. Çoğu hayalden yapılmış olan bu resimler, ilkel bir özellik taşır. Perspektif ve oranlar, gerçek dışında kalır. Bazen üç katlı bir köşk insan boyunu geçmez, bazen de gözyaşından denizler ve içinde gemiler görülür.
Halk resimleri halk masallarına uygun, halkın anlayabileceği, sevebileceği resimlerdir.
Bunları sekiz bölüme ayırmak mümkündür:
1. kahvehane resimleri; 2. kitap resimleri (çoğunlukla âşık hikâyelerinde); 3. dinî resimler;
4. tılsım resimleri; 5. yazıyle yapılmış resimler; 6. yazıyle tabiat resimleri (Ah Minelaşk gibi);
7. cam altı resimleri; 8. deri üzerine yapılmış karagöz resimleri.
1. Kahvehane resimleri çeşitli özellikler gösterir. Osmanlılar döneminde memurların gittiği kahvehanelerde zamanın siyasetini yansıtan resimler vardı. Bunlar arasında ikinci Meşrutiyetin ilânıyle (1908) ilgili olarak, Enver ve Niyazi Beylerin timsali hürriyet ve maderi hürriyet’i zincirlerinden çözmesi, Hareket ordusu, saçı sakalı birbirine karışmış Namık Kemal, Fatih’in atını denize sürmesi, Yavuz Sultan Selim’in palabıyıklı resmi, Sultan Reşad, padişah tuğraları, Ahırkapı feneri, Kâğıthane Göksu mesiresi en çok görülen resim konularıydı. Âşık ve esnaf kahvehaneleri Anadolu’dan gelen gariplerle dolardı. Halife Ali’nin resimleri, billûruâzam (yüce billur), Hayber kalesi, Kan kalesi, Veysel Karanî’nin develeri, yarısı insan, yarısı yılan olan ve taht üzerinde oturmuş olarak tasvir edilen Şahmeran’ın resimleri bu kahvehaneleri süslerdi. Kıyı kahvehanelerinin de kendine göre gelenekleri vardı. Bunların hepsinde gesimleri bulunurdu. Nuh’un üç ambarlı gemisi, Mahmudiye (devrin en büyük gemisi), Izzeddin ve Sultaniye vapurları, kıyıda denizkızı, gemiciler, tanınmış kabadayılar, tulumbacılar v.d.
Acem çayhaneleri denilen yerlerde görülen resimler öteki kahvehanelerdekinden çok farklı bir resim sergisini andırırdı. Bunlar istanbul’a yerleşmiş azerbaycanlı türklerin yaptığı mitolojik resimlerle doluydu. Zaloğlu Rüstem’in Dev sefit ile mücadelesi; Behram’ın ejderhayı kovalaması; Hamza pehlivanın Kafdağı’nı devirmesi; korkunç yüzlü, boynuzlu iskender ile Zülkarneyn; arslanları zapteden Danyal, ince elbisesi altından çıplak vücudu görülen Şirin gibi.
2. Kitap resimlerinde başta taşbaskısı hikâyeler olmak üzere tarihî ve dinî konulara yer verilir. Âşık kitaplarında en çok Ferhat ile Şirin, Leylâ ile Mecnun, Elif ile Mahmud, Varaka ile Gülşah, Kerem ile Aslı, Şah ismail ile Arabüzengi, Köroğlu ile Selma, Âşık Garip ile Şah Sanem, Hüsrev ile Gülşah Bânu, Derdiyok ile Zülfüsiyah, Âşık Ömer, Şâpur Çelebi, Seyfülmülûk resimli olarak görünürler.
3. Dinî konulara giren halife Ali kitapları ile dinî – destanî Battal Gazi kitaplarında az sayıda resme rastlanılır. Bu arada Nasreddin Hoca hikâyelerinin de resimli olanları vardır. Dinî resimlerin başında canlı varlıklara yer verilmeyen Mekke, Medine resimleri gelir. Bunlar Kur’an sayfalarında, camilerde ve birçok yerde görülür. Marifetname ve Muhammediye’nin birçok sayfası resimlidir. Başta islâm inançlarını özetleyen Eşkâli Heyeti islâm levhası içinde cennet, havzı kevser, kalemi alâ, levhi mahfuz, tubâ, israfil suru, âraf; yine bu levhanın orta kısmında kürsü, mizan, sırat, bunun altında cehennem, zakkum ağacı gelir. Burada insanlar yuvarlaklar halinde temsil edilir. Beyaz halkalar müslü-manlar, siyahlar kâfirlerdir. Bazı kutsal kişilerin yüzlerinde nikap (örtü) görülür.
4. Tılsım resimleri, bazen islâm dininin yasakladığı tılsım ve sihrin yerine geçer ve halk arasında çok tutulur. Halk resim sanatının en önemli, gelişmeye en uygun tarafı budur. Nazara karşı göz ve el resimleri, büyü için yapılan kargacık burgacık şekiller, bugün de halk arasında ilgi görmektedir. Büyü yapmada, olduğu gibi büyü bozmada da resimlerden yararlanılır. Bayezid II devrinde şöhret kazanmış olan Uzun Firdevsî’nin Davetname’sinde sihire, tılsıma ve resimlere pek çok yer verilmiştir. (Bk. cilt III, DAVETNAME renkli sayfası.) Sevgiliye kavuşmak için yapılan tılsım resimleri, halk sanatının hayalgücüne dayanan en güzel örnekleridir.
5. Yazıyle yapılmış resimler, özellikle dinî konulardadır. Altı, kelimei tevhid, üstü minarelerle meydana gelen yazı-resimler, bazen kesme kâğıtla yapılır. Bu şekilde yazı – resim kuşlar, arslanlar, kandiller, gemiler, «maşallah»lı ibrikler çoktur. Yazıyle yapılmış Ashabı kehfler, aynı zamanda uğur getirici levhalardır. Bunların güvercinli o-lanlarına Nuh’un Gemisi adı verilir.
6. Yazıyle yapılmış tabiat resimlerinin en güzel örneği Ah Minelaşk tabloları, manzarayle birleşmiş yazı – resimlerdir. Aşkı temsil eden bu resimler dükkânlara, gergef ile işlenmişleri evlere asılırdı.
7. Cam altı resimleri, halk resimleri arasında önemli bir yer tutar ve bugün de (bozulmuş bir şekilde) görülür. Konuları camiler, ibrikler, Süleyman peygamberin mührü v.b.dir. Bunlar cam üzerine siyah çizgilerle yapılır, araları renkli yaldızlarla doldurulur. Sır altı çiniler gibi bu cam altı resimler de olağanüstü parlaklıktadır. Resimler doğrudan doğruya cama yapıldığından kırılıp. parçalanma tehlikesi vardır. Bu yüzden halk resimlerinin bu çeşitleri nadirdir. Bu resim tarzı dekoratif ve dinî bir özellik taşır.
8. Karagöz resimleri halk sanatının en zengin bölümünü meydana getirir. Oyuna başlamadan önce süslü, havuzlu köşkler, bahçeler perdeye konur. Buna göstermelik denir. Resimler saydamlaştırılmış deve derisine yapılır. Bunların bir özelliği de önemli bir kıyafet tarihi niteliğinde olmasıdır.
— G. santl. Altamira veya Lascaux mağaralarından da anlaşıldığı gibi, duvar resmi, tarihöncesi çağlara kadar uzanır. Kullanılan en eski boyayıcı maddeler, yağ veya reçine ile ezilmiş çeşitli renkte topraklar, kireçleşmiş kemiklerdi. Bütün eski âkdeniz ve uzakdoğu kavimleri, ince alçı sıvalı duvarlara yaptıkları resimlerde, daha sonra eklenen lâciverttaşı mavisi ve bakır yeşiliyle birlikte bu temel boyayıcı maddeleri kullandılar. Eski Mısır ve Girit’te, koyu bir çizgiyle çevrelenmiş bu tür dekoratif eserlerden pek çok örneğe rastlanır. Yontulmuş kamışların uzun bir süre kullanılmasından sonra, hayvan kılından yâpilmiş firçâlâr ortaya çıktı. Mısır da, tahta veya panoya yapıştırılmış ve ince alçı ile hazırlanmış tuval üzerine portre yapma sanatı doğdu. Aynı devrede renkleri sabitleştiren ve koruyan balmumlu resimlere rastlanır.
Pompei freskleri, mumlu resmin bilgi ve hüner isteyen bir çeşididir; çok ince ve kuru bir sıva üzerine, tutkallı boyalar birbiri üzerine kat kat vurulmuş, parlatılmış, verniklenmiş ve mumlanmıştır; resimler, dayanıklık ve tazeliklerini bu işleme borçludur.
Bu usul, italya’da Giotto ve daha sonra rönesans sanatçıları tarafından parlak bir şekilde temsil edilen gerçek freskten farklıdır. Freskte, yanmış kireç ve ince kumdan meydana gelen taze sıva üzerine yumuşak fırçalar ve sulandırılmış boyalarla resim yapılır. Hazırlanmış harcın yüzeyi, kurumağa başlamadan işlenebilecek genişlikte olmalıdır. Bu bakımdan, büyük bir el çabukluğu ve ustalık isteyen fresk, kurudukça hafifleyen çok ince renk armonileri yaratma imkânını sağlar. Sıvanın derinliğine tespit edilen bir renk, açıkhavaya dayanabilir.
Freskte genellikle şu renkler kullanılır; Saint-Jean beyazı, sarı aşı-boyası, yanmış ve tabiî siena toprağı, Van Dyck kırmızı-kestanesi ve kestanesi, mars moru, kobalt mavisi, zümrüt yeşili, bakır yeşili, yeşil toprak, fildişi siyahı, balık siyahı veya duman siyahı, koyu toprak. Giotto ve Gozzoli hiç bir zaman taslak kullanmazlardı. Sanatçıların freski yapmadan önce, resimlerini kâğıda çekmek, çizgileri iğneyle delmek, sonra da üzerinden kömür tozu geçirerek resmi sıvaya aktarma alışkanlığı daha sonraları ortaya çıkmıştır. Fresk rötuşa imkân vermediğinden, taslak kullanmak, işi büyük ölçüde kolaylaştırmıştır. XVI. yy.da İtalya’da astarın hazırlanmasında yer alan yumurtalı ve tutkallı boya zamanla, yerini inceltici olarak kullanılan çeşitli yağlara bıraktı. Pigmentleri, arap zamkı ve gliserin ile karıştırılan guvaş ve suluboya gibi su ile karıştırılan boyalar genellikle eskislerde çok işe yarar.
Ortaçağda, kola ve ince alçıyle hazırlanmış tahta panolar üzerine de çok resim yapılırdı; ama tahtanın çatlamak gibi bir sakıncası olduğundan, XVII. yy.dan itibaren tuval tercih edilmeğe başlandı. Keten tuval, kenevir tuvalden üstündür; daha kabaca olan hint keneviri, tiyatro dekoruna uygun düşer; çok delikli olan pamuk tuval ise iyi değildir, İsorel, kaim karton, hattâ kâğıt, yağlıboya için elverişlidir.
Bir çerçeveye gerilen veya duvara tespit edilen tuvale kola ile alçı veya tebeşir, karıştırılarak sürülür; bu ilk tabaka emici olduğundan, ponzalandıktan sonra üzerine bir kat beziryağı ile saf veya hafif renkli üstübeç çekmek gerekir. Kuruma süresi en azından altı aydır.
Birçok ressam, tablonun genel tonunu daha çabuk elde edecek şekilde önceden boyanmış bir zemin üzerinde çalışır. El Greco gri fon üzerinde, Velasquez ise kolalanmış tuval üzerinde (sadece, İçki İçenler’i aşıboyası zemin üzerine yapmıştır) çalışırlardı. Carlos IV ve Ailesinin Portresi’nin hazırlıklarında görüldüğü gibi Goya, kavuniçi tonu tercih ederdi. Nicolas Poussin oldukça koyu kırmızı bir aşıboyası kullanırdı; resimlerin zamanla kararmış olması bu yüzdendir.
Açık aşıboyaları, hafif griler veya saf beyaz, daha fazla tercih edilen renklerdir. Günümüzde ressamlar, malzemelerini kendileri hazırlamaktan vaz geçmişlerdir. Piyasada iki katlı olarak hazırlanmış, çok güzel keten tuvaller bulunur. Boyalar, XIX. yy.ın başlarından beri sınaî olarak hazırlanır. Eski atelyelerde çırakların bütün vaktini alan ezme işi de böylece tarihe karışmıştır.
Palet oldukça geniş olmalıdır. Yassı ve yumuşak fırçalar boy boydur, ama ayrıntıları belirtmek için ince bir kalem fırçası da bulundurulmalıdır. Çok sık kullanılan beyaz boya paletin ortasına sıkılır; bir yana sıcak renkler, öteki yana soğuk renkler konur. On kadar renk yeterlidir: beyaz, siyah, sarı, tabiî ve yanmış siena toprağı, karinen kırmızı, vermiyon (zincifre), limon sarısı, prusya mavisi, zümrüt yeşili (emeraude yeşili).
Bunlar bir boya çanağı içinde sadece terebantinle veya ketenyağı veya haşhaş yâğıyle karıştırılarak inceltilebilir. Verniklerin amacı, resmi korumak ve ona bir parlaklık vermektir. Ancak verniklerin zamanla ve ışığın etkisiyle sararmak gibi bir sakıncaları olduğunu unutmamalıdır. Renklerine göre, bir tabloyu, verniklenmeden önce, altı ay veya bir yıl kurumağa bırakmak doğrudur. Bu arada, rötuş verniğine başvurulur. Bu vernik, donuklukları giderir, birkaç dakikada kurur, ama dayanıklı değildir.
• Resim pazarı. Sanat eserlerinin açık arttırmayle satılması usulü M.ö. 146′dan beri vardı. Meselâ L. Mummius’un Eski Yunan’dan getirdiği ganimet böyle satılmıştı. Romalılar da kral Attalos’un satın almak istediği bir tabloyu bu yoldan elde ettiler. Roma’da, değer biçici olarak görev yapan tellâllar vardı. Fransa’da ise, bu işle görevlendirilmiş olan kimselerin yerini XVI. yy.da yeminli muhamminler aldı. Açık arttırmalı büyük satışlar özellikle XVIII. yy.dan itibaren başladı. Bu satışlar için, meraklıları ve bu işin ticaretini yapan kimseleri çekmek amacıyle resimli broşürler bastırılırdı. Tablo alım satımıyle uğraşan kimseler daha sonraki tarihlerde ortaya çıktı. Resim satışında geleneksel usul, ressamın atelyesinden aracısız olarak halka satıştı. Bu arada, daha XVI. yy.dan itibaren Anvers’te, sanat eserlerinin satışı için, Wael’ler, du Jon, de Bruyn, Musson ve özellikle de daha sonraları Avusturya’da şube açacak olan Forchoudt’lar gibi milletlerarası büyük firmalar kuruldu. O devirde belçikalı birçok ressam yalnız ihracat için çalışıyordu.
Bu alışverişlerde aracı olarak çalışanlardan biri de Rubens’ti. Fransa’da XVIII. yy.da en büyük tablo tacirleri, Watteau’nun yakın dostu Gersaint, Mariette ve Lebrun’dü. Paris’te tablo ticaretinin merkezi Notre-Dame köprüsüydü. Ama bu ticaret asıl XIX. yy.ın sonunda bütün dünyaya yayıldı. ilk tablo tacirleri Union Artistique (Sanatçılar birliği), Georges Petit, Durand-Ruel, Sagot, Diot, Tempelae-re, Salvator Meyer, Bernheim’lar ve Paul Rosenberg ile modern resmin gelişmesinde büyük bif rolü olan ve bu işe 1892′ye doğru başlayan Ambroise Vollard’dı. Ayrıca Squlîe – Tanguy’in, Blot’nun, Wildenstein’in, Londra’da Ackerman ile Barnett ve Sotheby’nin, Amerika’da da Duveen, Samuel-son, Brummer ve Seligmann’ın adları özellikle anılmağa değer.
— Huk. Resim, idarenin gözetim ve denetimi altında yapılan bir iş, bir eylem sebebiyle kişilerden alınan park olduğu için vergi cinsinden sayılır ve belli bir iş, hizmet dolayısıyle alınır. Eğlence yerlerinden, buraların denetimi görevini yapan belediyenin aldığı resim gibi. Kanunkoyucu bazı faaliyetler veya bazı kuruluşları resim verme yükümlülüğü dışında tutmuştur. Resimler, idarece görülen hizmetler dolayısıyle alındığından, hizmetler gibi çok çeşitlidir. Türkiye’de alınan resimlerin bellibaşlıları şunlardır: damga resmi, deniz ve kara ulaşım ataçları resimleri, elektrik üretim resmi, hal resmi, hayvan alım satım resmi, ilân resmi, ruhsat resmi, süt köpeği resmi, taşocağı resmi, temizleme ve aydınlatma resmi, işgaliye resmi.
• Resim ve harç muafiyeti. Resim verme yükümlülüğü türk hukuk mevzuatında dağınık bir şekilde düzenlenmiştir. Harçlar kanunu hangi hizmetlerden, kimlerin harç bakımından muaf tutulacaklarını belirtmiştir. Kamu hizmetlerini yürüten bazı kuruluşların da resim ve harçlardan muaf olduğunu belirten özel hükümler vardır. Meselâ posta, telgraf ve telefon hizmetleri dolayısıyle kimlerden resim ve harç alınmayacağı ilgili kanunda gösterilmiştir. Hukuk Usulü Muhakemeleri kanununa göre adlî müzaheretten yararlananlar yargılama harçlarından muaf tutulurlar. Genellikle, kamu yararına hizmet eden Kızılay, Çocuk Esirgeme kurumu gibi kuruluşlar bu muafiyetten yararlanır.
XVI. yy.a ait olan Resmi Kısmet kanunu’na göre;
a. sefere giden sipahiler, emekliye ayrılan sipahiler ve bunlarm nikâhlı karılarının resmi
kısmetleri ile;
b. askerî sınıftan sayılan kadılar, müderrisler, şeyhülislâm dairesinde ve vakıf işlerinde çalışanların resmi kısmetleri kazaskerler tarafından tahsil edilirdi;
c. padişah beratıyle doğancı olanlar herhangi bir kimseye bağlı değillerse askerî sınıftan sayıldıkları için resmi kısmetleri mahallî kadılar tarafından;
ç. çeşitli memuriyetlerde üç veya daha fazla akçe gündelikle çalışanların resmi kısmetleri de kazaskerler tarafından;
d. yörük, cambaz, tatar ve voynuklarm resmi kısmetleri ise kazasker kassamları tarafından tahsil edilirdi.
— Teknol. Çizgisel resim deyince, temel, tasarı ve analitik geometri şekillerinin çizimi, bir, iki veya üç noktalı perspektifler, mimarî ve makine resimleri ve topografya çizimleri anlaşılır. Bu gibi resimlerde düz cetvel, T cetvel, gönyeler, pistole, pergel, dubıdesimetre, iletki, tirlin, kalemucu, karakalem, çini mürekkebi, bazı boyalar, fırça, silgi v.b. kullanılır.
Resme başlamadan önce, bütün uzunluk, yükseklik veya kalınlıkların hesaplanmasını sağlayacak bir ölçek kararlaştırılır, ölçekler, güdülen amaca ve çizilecek nesnelerin boyutlarına göre seçilir. Bu hazırlıklar tamamlanınca resim tüm ve doğru olarak kalemle çizilir, sonra üzerinden mürekkeple geçilir.
Resimler ikiye ayrılır: kimi çizgiyle yapılır ve bunlardan sadece yukarıdaki şartlara uygun olmaları beklenir; görüntü resmi diyebileceğimiz öteki resimlerde, perspektif gibi çok daha karmaşık kurallara uymak gerekir ve çeşitli gölge oyunlarıyle eşyanın kabarıklığı gösterilir. Ayrıca ressamın izdüşümlerini, dolayısıyle de tasarı geometriyi iyi bilmesi lazimdir.
Teknoloji alanında kullanılan resim teknikleri arasında, cetvel ve gönye ile çizilen resimlerden başka bir de hiç bir araç kullanmadan yapılan ve cisimlerin biçim ve çevrelerini serbestçe çizmeğe dayanan bir resim tekniği daha vardır. Bu tür resimlere kroki adı verilir. Mimari resim’in bir biçimi de, kroki tekniğiyle yapılan süsleme resmi’dir. Genellikle fantaziye ve sadece sanat kabiliyetine dayanan bu tür resim, mürekkepli kalemle yapılır ve teknik resimden tamamıyle ayrı bir tekniğe dayanır.
Topografya çizimleri için, plan çıkarma ve düzeçleme konusunda bilgili olmak gerekir. Uzman bir ressam, bu teknikle arazinin genel görünümünü verebilir, düzeç eğrileri veya taramalarla toprağın engebelerini gösterebilir. Böyle bir resmi başarıyle yapabilmek için elin cetvelsiz çalışmaya yatkın olması ve arazideki herhangi bir engebeyi belirtebilecek kadar renk farklarından yararlanmayı bilmek lâzımdır.
Çizgisel resim ayrıca sanatçılar tarafından, bir binayı tam perspektifine oturtmak ve tablolarındaki çeşitli planlar arasında uygun bir orantı kurmak için kullanılır. Bu durumda resim tümüyle grafiktir ve sadece tasarı geometri kurallarına dayanır. Optik mercekler, tam yansıtmalı prizmalar ve düzlem aynalar üstünde yapılan araştırmalar, teknik resim için yararlı birtakım âletlerin icat edilmesine imkân vermiştir: karanlık oda, aydınlık oda v.b. gibi adlar alan bu âletler sayesinde ressama düşen tek şey, resmini çizeceği nesnenin görüntüsü üzerinden kalemle geçmektir; başka birtakım âletler (pantograf v.b.) sayesinde de, orijinal resim mekanik olarak istenilen oranda küçültülür veya büyültülür.
+ Sıf. Esk. Resmî. (ML)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİM veya RESM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RE’S
Tarih 29 Haziran 2009
RE’S i. (ar. re>s). Esk. Baş, kafa: Ey re’s-i füruburde ki ak pak fakat iğrenç (Tevfik Fikret). || Başkan, reis. || Başlangıç. || Tepe, uç. || Koyun, keçi v.b. hayvan. || Re’s-i cebel, dağın en yüksek noktası. || Re’s-i kâr. Bk. RE’SİKÂR. || Re’s-ül-hikmeti mahafetullah (veya mahabbetullah), hikmetin başı Tanrı korkusu veya Tanrı sevgisidir. || Re’sülmal.
Bk. RE’SüLMAL. || Alerre’s, başüstüne. || Maskat-i-re’s, bir kimsenin doğduğu yer, vatan.
— Anat. Esk. Baş.
— Bot. Esk. Bitkilerin uç noktası.
— Coğ. Esk. Burun.
— Mat. Esk. Geometrik cisimlerin tepesi. // Re’s-i mahrut, piramitin tepesi.
— Takvim. Esk. Re’si seneî efrenciye («Avrupa yılının başı»), 1 Ocak. // Re’si senei hicriye («hicrî yılının başı»), 1 muharrem. || Re’si senei maliye («malî yıl başı»), 1 mart. || Re’si senei milâdieye («milâdî yılının başı»), 1 ocak veya 14 ocak. || Re’si senei rumiye («rumî yılının başı»), 1 ocak, 14 ocak veya 1 mart. (M)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RE’S hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RETİCULARİA
Tarih 29 Haziran 2009
RETİCULARİA i. Paleontol. Karboniferde bulunan fosil kolsuayaklı hayvan. (L)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RETİCULARİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENOİR (Jean)
Tarih 27 Haziran 2009
RENOİR (Jean), fransız filim yönetmeni (Paris 1894), Auguste Renoir’ın oğlu, Pierre Renoir’ın kardeşi.
Bir süre seramikçilik yaptı. 1924′te yönetmenliğini Albert Dieu-donne’nin yaptığı Une Vie Sans Joie (Neşesiz Hayat) adlı filmin senaryosunu yazdı. Aynı yıl ilk filmini çevirdi: La Fille de l’Eau (Su Kızı). Bu tarihten sonra çeşitli türde filim çevirdi: Nana (1926); La Petite Marchande d’Altumettes (Kibritçi Kız) [1928]; La Chienne (Dişi Köpek) [1931]; La Nuit du Carrcfour (Yol Kavşağındaki G’ece) [1932]; Tonİ (1934); Le Crime de M. Lange (M. Lange’ın Cinayeti) [1935]; Ayaktakımı (Les Bas-Fonds) [1936]; Kır Gezintisi (Une Parti de Campagne) [1937] ve aynı yıl şaheseri sayılan Harp Esirleri (La Grande İllusion); Hayvanlaşan İnsan (La Bâte Huma-in) [1938]; Karısı ve Âşığı (La Regle du Jeu) [1939].
İtalya’da başladığı Tosca’yı bitiremeden, 1940′ta Hollywood’a gitti. Orada çevirdiği filimlerin en iyisi The Souther-ner’dir (Güneyli Adam) [1945]. Hindistan’da, Rüya Gibi Geçti (The River) [1951] ve italya’da Altın Araba (La Carrosse d’Or) [1952] adlı filimleri yönetti. Fransa’ya döndü ve orada French-Cancan (1955), Elena et Les Hommes (E1ena ve Erkekler) [1956], Kırda Kahvaltı (Le Dgjeuner sur l’Herbe) [1959], Le Caporal £pingle (1962), Dr. Cordelier’nin Vastveinamesi (Le Testament du Dr. Cordelier) [1963] adlı filimleri çekti. Eserlerinde, şekilden çok içgüdüye önem verir. Yerine göre gerçekçi, alaycı, şair ve yerici olduğu için onu herhangi bir akıma mal etmek güçtür. 1966′da sinemayı bir süre için bırakarak edebiyatla ilgilendi ve Les Cahiers du Capitaine Georges (Kaptan Georges’un Hatıra Defteri) adlı eseri yayımladı. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENOİR (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REN kütlesi (şistli)
Tarih 27 Haziran 2009
REN kütlesi (şistli), Batı Almanya’da yaşlı kütle, Ren’in her iki kıyısında, Ardenne’in uzantısında.
Şistli Ren kütlesi iyice kıvrılmış birinci zaman tabakalarından meydana gelir; özellikle şistlerden ve birkaç kuvars tabakasından (taunus kuvarsı) oluşan katları yer yer binişir. Tebeşir çağında ve üçüncü zamanda birçok aşındırma yüzeyiyle kütleşen dağ, özellikle Oligosenden beri yükselmeğe başlamıştır; bu çok yavaş yükselmenin izlerine, tektonik hareketlere rağmen çığırlarını muhafaza eden Ren ve Moselle’in taraçalarının da gösterdiği gibi bugün de rastlanır: bu iki akarsunun vadilerinin gömülmesi ve küçük kollarının sertliği bu şekilde açıklanır. Eifel’de de çok yakın bir tarihe kadar volkanik olaylar devam etmiştir.
Yaylaların yükseltisi azdır (400-700 m). En yüksek doruklar, Hunsrück ve Taunus’ta olduğu gibi yükselmiş, sıralar halinde kuvars damarlarından meydana gelir. İklim sert, yağışlı, sisli, karlı ve rüzgârlıdır. Tarım şekilleri ilkeldir: fundalıklarda hayvancılık ve ormanı yakarak tarla açma. Köyler ıssızlaşmaktadır. Buna karşılık mahfuz ve güneşli vadiler (büyük ulaşım yolları) zengindir. Moselle ve Ren vadilerinde güzel bağlarla örtülü, çok turist çeken kasabalar vardır. Lahn vadisinde maden yatakları da işletilir.
Vadilerin birbirinden ayrıldığı noktada yer alan Koblenz, kütlenin bir kısmının iktisadî merkezidir. Ama yakındaki sanayi bölgelerinin (özellikle Ruhr, Frankfurt ve Aachen) çekiciliği, göç hareketlerine yol açar: her sanayi bölgesindeki işçilerin büyük kısmını yoksul dağ köylüleri meydana getirir. (L)
RENKYUVAR blş. i. Astron. Bk. kromosfer.
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REN kütlesi (şistli) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENKTEŞLİK
Tarih 27 Haziran 2009
RENKTEŞLİK i. (renk’ten renkteş > denkteşlik). Biyol. Bir hayvanla yaşadığı ortam arasında renk benzerliği sağlayarak hayvanın görülmesini, hiç değilse insan gözüyle görülmesini zorlaştıran renk (ve daha geniş anlamda görünüş) özdeşliği. Eşanl homokromi.
— Ansikl. Aktif renkteşlik veya renk uyumu, hayvanın derisinde kromatoforların etkisiyle renk, hattâ şekil değişikliklerine yol açarak onun, bulunduğu çeşitli ortamlara göre çabucak renk almasını sağlayan bir değişikliktir (bukalemun, kalkanbalığı, ağaç-kurbağası). Resiflerde yaşayan bazı balıkların dağınık renkliliği de renkteşliğe yakındır; bunların üzerindeki koyu çizgiler hayvanın görülmesine imkân verir, fakat vücudun şekli ve duruşu hakkında insanı yanıltır.
Buna karşılık mimetizmde hayvan görülür, fakat başka bir hayvan veya bir bitki ile karıştırılır.
İster dağınık, ister benzeşik olsun renkteş bir görünüş, araştırıcıyı yanıltan aldatıcı bir görünüştür. Pasif renkteşlik, hayvanı yaşadığı ortamla karıştıran bir şekil ve renk özdeşliğidir (msl. yüksek otlar arasında yaşayan zebra, karda yaşayan beyaz tavşan). [L]
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENKTEŞLİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RELJKOVİÇ (Matija Antun)
Tarih 27 Haziran 2009
RELJKOVİÇ (Matija Antun), hırvat şairi (Svinjar, Slavonya 1732-Vinkovci 1798).
Avusturya ordusunda subaydı. Yediyıl savaşları sırasında esir düştü. Prusya’da esir kaldığı yılları okuyarak geçirdi ve Fransızca öğrendi. Serbest bırakıldıktan sonra, 1761′de Dresden’de büyük başarı kazanan Satir adlı öğretici bir şiir yazdı. Ayrıca Fabule’ler (Hayvan Masalları), bir dilbilgisi kitabı ve bir lügat yayımladı. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RELJKOVİÇ (Matija Antun) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REKZ
Tarih 27 Haziran 2009
REKZ i. (ar. rekz). Esk. Tepinme || Tepme. || Binek hayvanını koşturmak için mahmuzlama. (M)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REKZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REKÜPERASYON
Tarih 27 Haziran 2009
REKÜPERASYON i. (fr. recuperation geri alma, yeniden toplama). Biyol. ve Tar. Reküperasyon kanunu, yaşama güçlüğü arttığı zaman canlılarda üremenin arttığını gösteren biyoloji kanunu.
— ANSÎKL. Biyel. Reküperasyon kanunu. Eski tabiat bilginlerinin, özellikle Buffon ve Lamarck’ın öngördüğü bu kanun, ilk defa 1844′te A. Bordier tarafından öne sürüldü: «Bir hayvan veya bitki türü soğuk, kuraklık, nemlilik, mikroplu hastalık, şiddetli kıyım v.b. soyu tüketici bir sebeple karşı karşıya bulunduğu zaman, yaşayanların döl veriminde önemli dercede artış görülür; öyle ki canlı varlık bununla eski miktarını dengede tutar».
Bu kanun bitkilere, hayvanlara, hattâ insanlara uygulanabilir. Meselâ Otuzyıl savaşlarından sonra Almanya’daki, Bağımsızlık savaşlarından sonra diğer ülkelerdeki, ihtilâl ve imparatorluk, 1870-1871, 1914 – 1918, 1939 – 1945 savaşlarından sonra Fransa’daki nüfus artışı bu kanunu doğrulayan olaylardır. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REKÜPERASYON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REKÛB veya REKÛBE
Tarih 27 Haziran 2009
REKÛB veya REKÛBE i. (ar. rekb’den reküb veya rekübe). Esk. Binek olarak kullanılan hayvan. (M)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REKÛB veya REKÛBE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REİTHRODONTOMYS
Tarih 27 Haziran 2009
REİTHRODONTOMYS i. Kuzey ve Orta Amerika’da yaşayan ve reithrodon’a benzeyen kemirgen memeli hayvan. (Cırlaksıçangillerden.) [L]
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİTHRODONTOMYS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REİTHRODON
Tarih 27 Haziran 2009
REİTHRODON i. Sıçana benzeyen ve Güney Amerika’da yaşayan kemirgen küçük hayvan. (Cırlaksıçangillerden.)
— ANSiKL. Reithrodon’lar sıçana benzer. Postu çok yumuşaktır. Reithrodon caurinus Arjantin’in kuzeybatısında 3 000 m yüksekliğe kadar bulunur. Arjantinlilerin sıçan -tavşan dedikleri hayvan budur. Bu hayvan Uruguay, Şili ve Patagonya’da da yaşar. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİTHRODON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENK veya RENG
Tarih 27 Haziran 2009
RENK veya RENG i. (fars. reng). Işığın, kendi öz yapısına veya cisimler tarafından yayılma şekline bağlı olarak göz üzerinde yaptığı etki: Hakikatte annecikler altın sarısı ve gök mavisinden başka renklerde de olabilirdi (R.N. Güntekin).
Sonra dizlerden aşağıya çizmelerin üstüne dökülen, açık gümüş renginde bir çerkes mantosu yaptırdım (Ş.S. Aydemir). Bak! Dünya renkler içinde! // Bu güzel dünya içinde (O. V. Kanık). // Mec. Görünüş, tarz, şekil: «Hüsn-ü Aşk» devrin edebi hayatına yeni bir renk, yeni bir çeşni getirmiştir (N. A-raz). Pek rengine aldanma felek eski felektir; // Zira feleğin meşreb-i nâsazı dönektir (Ziya Paşa). // Esk. Hile, oyun, düzen: Bülbül-i surideve güller acep renk ettiler (Baki).
— ÇEŞ. DEY. Renk almak, yeni bir renk kazanmak: Mavimsi bir renk aldı. // Renk cümbüşü, değişik renklerin oluşturduğu karışım: Yalnız renk cümbüşünü değil, siyah beyazı öyle hünerle kaynaştırır ki (Y. Z. Ortaç). || Renk vermek (veya katmak), neşeli ve canlı bir özellik kazandırmak: Onun gelişi bu toplantılara bir başka renk verdi. // Renk vermemek (veya rengini belli etmemek), duygu veya düşüncesini saklamak, açığa vurmamak: Çok korkmasına rağmen renk vermedi. || Rengi atmak (kaçmak veya uçmak), solmak: Elbisenin rengi attı. Korku, heyecan v.b. durumlarda benzi sararmak: Hatçe’nin rengi attı (Yaşar Kemal).
|| Rengi çalık, solmuş, solgun. || Rengi çalmak, renk bakımından benzemek: Rengi sarıya çalıyor. || Rengi değişmek, eski durumunu yitirip yeni bir nitelik ve anlam kazanmak: Sizi uzun, ince vücudunuzla, menekşe gözlerinizle karşımda görünce her şeyin vengi değişti
(R. N. Güntekin). || Rengi tutmak (veya uymak), renk tonları birbirine benzemek: Bu iki kumaşın rengi birbirini tutuyor. \\ Renkten renge girmek, çek utanarak kızarıp bozarmak, sıkılmak: Nuri efendi renkten renge girerek: — Ne oldu anne, çabuk söyle (H. R. Gürpınar).
— Esk. Reng-âmiz, renk renk, çeşitli renklerde: Ekseri rengâmiz şal ve harirden serbendler sarınıp… (Naima). || Reng-âver, hileci, düzenci, dalavereci.
— Bot. Bitkilerin renkleri. Bk. ANSiKL.
— Boyacılık. Çevre renkleri, belirli bir yerin değişik yüzeylerine görüş rahatlığını sağlamak amacıyle vurulan, genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. || Görevsel renkler, belirli bir çalışma yerinin değişik yüzeylerine, çalışanların görüş rahatlığını arttırmak, yorgunluklarının azalmasına katkıda bulunmak ve üretimlerinin verimini çoğaltmak amacıyle vurulan ve genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. // İşaret veya güvenlik renkleri, çalışma yerlerinde, değişik yüzeylere, çalışanların dikkatini belirli tehlikelere çekmek, gidiş-geliş yollarını göstermek ve özellikle güvenlik aracılığıyle elde edilen renk. Bk. ANSiKL.
— Ed. ve G. santl. Yerel renk, bir milletin, bir dönemin medeniyetini, orijinal niteliklerini hatırlatmağa yarayan kavramlar bütünü. Bk. ANSiKL.
— Kim. Renk giderici, bazı maddelerin rengini kaybetme özelliği taşıyan kimyasal madde. (Bu renk giderme, ya boyarmad-denin soğurulmasından [hayvanî kömür] ya da bir redoks tepkimesinden [renk giderici klorürler] ileri gelir.)
— Metalürji. Meneviş ve tav renkleri, ısıtma sırasında çelik parçaların aldığı değişik renk tonları. Bk. ANSiKL.
— Mus. Rengi dil, türk musikisinde bir makam. Bk. ANSiKL.
— Opt. Bk. ANSİKL.
— Oyun. İskambil kâğıtları üzerindeki dört değişik işaret; genel olarak iki renkten meydana gelir: kırmızı ve siyah (sinek, karo, kör, pik). i| Renge oynamak, rulette, kırmızı veya siyaha para basmak.
Petr. Bk. ANSiKL.
— Res. Renklerin bir tablo içindeki dağılımı, renk uyumu: Rubens’in, Tiziano’nun, Claude Lorraine’in rengi. Bk. ANSiKL.
— Sanay. Renk giderme, işlenmiş ürünü istenen renge getirebilmek için, bir üründeki tabiî pigmentlerin veya renkli ayrışma maddelerinin yok edilmesi. Bk. ANSiKL.
— Teknol. Ana renk, boyacılıkta, diğer renklerin tür ediği renkler.
— Tekst. Renk sağlamlığı, bir kumaş boyasının çeşitli etkinlere dayanma niteliği. (Tekstil boyalarının renk sağlamlıkları çeşitli usullerle denenmiş ve her boyanın ışığa, suya, asitlere, deterjanlara, dinklemeye deniz suyuna v.b.lerine karşı direnci ayrı rakamlarla belirtilmiştir.) || Sağlam renk, zamanla solmayan renk. || Zayıf renk, kumaş üzerinde iyi tutunmayan ve kullanıldıkça veya yıkandıkça solan renk.
— ANSiKL. Bot. Bitkilerin renkleri. Bitkilerde klorofilden ileri gelen yeşil renkten başka, en çok renkli olan kısımlar üreme organlarıdır (çiçek ve meyve).
Bununla beraber, yaprak ve sap gibi diğer organlarda ve asalaklı kısımlarda değişik renklere rastlanabilir (begonia rex, co-leus, firfiri kayın ve bazı mazılar).
Yaprak tamamen düşmeden önce klorofil kaybolur, sarı ve kırmızı gibi diğer boyalar ortaya çıkar ve ormanlara sonbahar rengini verir.
Suyosunlarının rengi doğrudan doğruya bunların su altında yaşadığı derinlikle ilgilidir ve sınıflandırılmalarına esas teşkil eder. Mantar sporlarının rengi çok önemli bir özelliktir. Sporlar beyaz, pembe, esmer ve siyah olur.
— Boyacılık, ön planda oynadığı estetik rol dolayısıyle, bir boya tabakasının rengi, kullanan için temel bir nitelik taşır. Buradan bir boya fabrikasında çalışan renk uzmanının yaptığı işin önemi anlaşılabilir. Bu kişinin görevi, firmanın imal ettiği temel renklerinden meydana gelen paleti ortaya çıkarmak ve sözü geçen renklere karşıt renkler bularak, bunları, mümkün olduğu kadar mükemmel bir yapım düzgünlüğü içinde, çeşitli hammaddeleri kesin sınırlarla tanımlanan oranlarda kullanarak, istek üzerine imal etmektir.
Bir kuru tabakanın rengi (az veya çok parıltılı), katı maddelerin (doku boyası ve yüküm maddeleri) ezilme inceliğine, katı maddelerin kendilerine has niteliklerine (boyama, kaplama), asıltı ortamının renk ve tabiatına bağlıdır. Renklerin nispî ölçüleri, laboratuvarlarda değişik modellerdeki renkölçerler yardımıyle yapılmaktadır.
— Ed. Resim terimlerinden olan yerel renk deyimi, ancak romantik devirde tiyatro üstüne, yapılan tartışmalar sırasında edebî bir anlam kazandı (1809′dan sonra B. Cons-tant’da: Reflexions Sur la Tragedie de Wallstein [Wallstein Trajedisi üstüne Düşünceler]). Saint-Evremond veya Racine’de (Bafazet’nin önsözü), daha sonra Volltaire’-de trajedilerin sahneye konuşu sırasında eski töreleri doğru olarak yansıtma kaygısı varsa da Chateaubriand’ın (Les Martyrs [Din Şehitleri]), W. Scott’un yazdığı romanların ve tarihçilerin yaptığı (A. Thierry, Michelet) çalışmaların etkileriyle medeniyetler veya tarih devirleri arasındaki farkların modern anlamda kesinlikle belirlenmesi için XIX. yy.ı beklemek gerekir. Romantik dramın tutkularından biri, geçmişin gerçeğe uygun bir tablosunu çizmekti; kişilerin psikolojisinde olduğu kadar töre veya dekorun çizilmesinde de (Cromwell’in önsözü) yerel renge uymak gerekirdi.
Bu tarihten sonra dramatik gerçeğin en eski şartlarından biri haline gelen yerel renk, aynı zamanda tarihî veya egzotik romanın ve tasvirî veya epik şiirin (Leconte de Lisle’in Poemes Antiques [Eskiçağ Şiirleri], V. Hugo’nun La Leğende des Siecles [Yüzyılların Efsanesi] adlı e-serleri) başlıca çekici yanı oldu. Günümüzde bir kavram, üstünde uzun süredir tartışılmasına rağmen edebiyat sanatının temel unsurlarından biri olarak ortaya çıkar; bu unsurlar, yazarlara göre, bazen insanın farklı yanlarını, bazen de tersine bütün insanlıkta ortak olan bazı özelliklerin, görüntülerin dışında süreliliğin değerini ortaya koyar.
— Metalürji. Bir fırında veya bir demirci ocağında, hava temasında tedricî olarak ısıtılan bir çelik veya demir lama, sıcaklık yükseldikçe, meneviş renkleri denilen aşağıdaki renk tonlarını alır: 260°C’ta açık saman sarısı; 280°C’ta saman sarısı; 300°C’ta kehribar rengi; 305°C’ta kahverengi; 310°C’ta güvercin boynu; 320°C’ta mavi; 336°C’ta gri-mavi; 350°C’ta yeşil;
360°C’ta gümüşî gri; 400°C’ta kurşunî. Bu meneviş renkleri donuktur.
Isıtmaya devam edilirse, bir süre sonra, tav renkleri denilen aşağıdaki renk tonları elde edilir: 570°C’ta koyu kırmızı; 635°C’ta koyu kiraz kırmızısı; 746°C’ta kiraz kırmızısı; 843°C’ta açık kiraz kırmızısı; 900°C’ta turuncu; 940°C’ta açık turuncu; 996°C’ta sarı; 1080°C’ta açık sarı; 1200°C’ta beyaz. Demirciler eskiden, çeliklerin sıcaklık derecesini anlamak için bu renk değişimlerinden yararlanırlardı. Bugün sanayide, yüksek sıcaklıklarn ölçülmesine yarayan çok hassas âletler vardır.
— Mus. Rengi dil, neveser birleşik makamının acemaşiran – fa perdesindeki şeddidir. Güçlüsü, beşinci derece olan çargâh -do perde sidir. Donanıma si ve mi koma ( d ), la ve re bakiye ( b ) bemolleri konulur. Seyri, inici çıkıcıdır. Dizisinde nisebi şerife sayısı 6 olduğu için gizli mütenafirdir. Orta sekizlideki sesleri peşten tize doğru, acemaşiran, rast, zengüle, segah, çargâh, hicaz, dikhisar ve acem tertibindedir. Bu makama örnek olarak Halis Beyin Yürük Semai’si, Sadettin Arel’in iki Saz Semai’si, iki Durak’ı ve iki Gazel’i gösterilebilir.
— Opt. Bazı eskiçağ düşünürlerinin sandıkları gibi renk, cisimlerin özgül ve maddesel özelliklerinden biri değildir. Cisimlerin kendilerini aydınlatan ışığa göre renk değiştirdiğini Epikuros daha o zamanlar fark etmiş ve buradan, cisimlerin kendiliklerinden renkli olmadıkları sonucuna varmıştı. Descartes ve Böyle da bu görüşe katılmışlar, fakat renk teorisi ilk defa Newton tarafından, Optik inceleme (Opticus) adlı kitabında açıklanmıştır. Güneş ışığı karmaşıktır; dalga boyları ve kırılma indisleri farklı sonsuz sayıda ışınımdan meydana gelir; bu durum, güneş ışığını bir prizmadan geçirerek elde edilen güneş tayfı’nın analizinde kolayca görülebilir. Newton güneş tayfında yedi renk ayırt etti: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı. Gerçekte, bir renkten öbürüne geçiş, ara ışınımlar sayesinde fark edilmez bile.
Demek ki, bu ışınımların tümünü alan bir yüzey hepsini olduğu gibi yansıtırsa, söz konusu yüzey beyaz’dır denir; fakat bir kısmını yutup, yalnız geri kalanları yansıtırsa, yansıyan ışınımların birleşmesinden doğan bir renklenme ortaya çıkar. Siyah cisimler ise, gelen ışığın hepsini yutar. Kırmızı bir cismin rengi kırmızılar hariç bütün ışınımları yutarak alıkoymasından veya hiç değilse, öbür ışınımları kırmızılardan daha büyük oranda yutmasından ileri gelir.
Eğer bütün ışınımlar eşit oranlarda yutu-lursa, cisim gri gözükür. Şu halde renk, maddenin ışık üzerine etkime tarzından başka bir şey değildir veya Tyndall’ın ifadesine göre ışığın uğradığı işlem’in sonucudur. Çeşitli ışık kaynakları farklı ışınımlar yaydığına göre bir cismin rengi kendisini aydınlatan ışık kayna-ğıyle değişir. Meselâ nesnelerin gün ışığında ve elektrik ışığında değişik renkte görünmesi bundan ileri gelir. Mavi bir nesne karanlık bir odada bir mum ışığıyle aydınlatılırsa, mavi olarak değil de solgun beyaz bir renkte gözükür. Sarı sodyum ışığı tutulan insan çehreleri, ölü yüzü gibi kirli-sarı bir renk alır. Saydam cisimlerin, sadece bazı ışınımları geçiren filtre rolü oynaması da. bu yüzdendir ve yayılan ışığın rengi, cisimden geçen ışınımlara bağlıdır.
Basit, bileşik, tamamlayıcı renkler. Basit renkler, her biri ayrı bir frekans veya ayrı bir dalga boyu ile belirlenen tayf ışınımlarıdır; bu ışınımların dalga boyu 0,4 mikron (mor) ile 0,8 mikron (kırmızı) arasında değişir. Basit renkler ikinci bir prizmadan geçerken yeniden ayrışmazlar. Birbirleriyle birleşerek, bileşik renkler denilen çeşitli renkleri verirler. Karıştıkları zaman beyaz hissini uyandıran renklere de tamamlayıcı renkler denir. Helmholtz, farklı ışınımlar aynı yerde kesişecek şekilde birçok tayfı üst üste getirerek, birçok rengin karışmasından elde edilen rengi incelemişti. Newton ise özel bir âlet kullanıyordu (renk çemberi), ikişer ikişer gruplaşmış tamamlayıcı basit renkler şunlardır: mor, yeşilimsi sarı; lâcivert, sarı; mavi, turuncu; yeşilimsi mavi, kırmızı.
Renk kontrastları. Yan yana gelmiş iki renk karşılıklı olarak birbirini etkiler. Chevreul, iki renkli bandı yan yana koyarak yaptığı deneylerden şu sonuçlara vardı:
1. renklerden her birinin tonu, öbürünün tamamlayıcı rengiyle karışarak değişir;
2. yan yana konan renkler tamamlayıcı renklerse, her biri daha canlı ve saf görünür;
3. bir renk beyazın veya siyahın yanına getirilirse, tamamlayıcı renginde bir haleyle çevriliymiş hissini verir ve daha canlı görünür;
4. iki renk arasında belli bir mesafe bulunsa bile, yine aynı etkiler az da olsa meydana gelir. Gölgelerin rengi bu yoldan açıklanabilir: bir mumun (alevi kırmızı-turuncudur) verdiği gölge maviye çalar.
Ressamların iyi bildiği bu özellikler, yeni-izlenimcilik a-kımına temel olmuştur. Kuvvetli bir ışıkla aydınlatılmış renkli bir nesneye dikkatle baktıktan sonra, bütün öbür nesnelerin belli bir süre, ilk nesnenin tamamlayıcı rengiyle değişikliğe uğramış renkte görülmesi olayına art arda kontrastlar denir. Renk gamı. Renklerin de tıpkı sesler gibi bir gamı, yani tabiatın verdiği bir bağıntı düzeni vardır. Bu gamda prizmanın yedi rengi yer alır: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı. Bu yedi renk arasında ana renk kabul edilebilecek üç renk vardır; bunlar sarı, kırmızı ve mavidir. Resim dilinde her renk bir ton olarak adlandırılır. Kendi temel tonunun çevresinde toplanmış tonların hepsine birden ton yelpazesi denir. Gam, müzikte neyse resimde de odur; yani yedi tonun kendilerine has bir sıra ve bağıntı içinde biraraya gelmesidir. Bu gam, kendi bileşim yönünden değilse bile, tonların açıklık-koyuluk dereceleri veya tonların yan yana getirilmesiyle elde edilebilen renk bileşimleri yönünden sonsuza kadar değişebilir. Girişim renkleri. Bk. GİRİŞİM.
— Petr. Renk, rafine edilmiş petrol ürünlerinin en önemli niteliklerinden biridir; ürünün içindeki yabancı maddelerin varlığı en kolay şekilde renginden anlaşılır. Nitekim özel benzinler, tıpta kullanılan yağlar ve bazı kerozenler «su beyazı» yani su gibi duru olmalıdır; dizel yağı uçuk sarı, yağlama yağları biraz daha koyu sarı renkte olursa kalitelidir. Buna karşılık, hidrokarbonlu yakıtların çoğu, kolayca tanmabilmesi için sunî olarak boyanır. Petrol ürünlerinin rengi, bir renkölçerle tespit edilir.
— Res. Renklerden yararlanabilmek için değişik renklere özgü ışıldama yeteneğini göz önünde bulundurmak gerekir. Bu renklerden bazıları, bitişik tonlara bulaşacak bir ışın saçımı gücüne sahiptir. Mavi, diğer renklerden daha çok, komşu renklerle aynı titreşime girerek onların rengini bozar; kırmızının yanında ise bu rengi morlaştırır; sarının yanında ise yeşilleştirir; beyazın yanında renklenmesini sağlar. Gözümüz en fazla mavi karşısında hassastır. Göz, mavi ton serisi içinde 1/205′ten 1/288′e kadar varan bir ışık şiddeti farkını algılayabilir, oysa kırmızı için bu ışık şiddeti farkı, 1/16′dan 1/70′e kadardır. Bu durumda kırmızının derecelenmeleri, mavininkine oranla daha az görülebilir niteliktedir. Gerçekten de, aydınlığın artmasıyle meydana gelen göz kamaşması mavide, kırmızıdan daha çoktur. Şüphesiz bu renk özellikleri, bir hareketten edindiğimiz duyuma benzettiğimiz duyumların kaynağını meydana getirir. Renkler, bizde bir mekanizma etkisi yaratır; ilerler veya geriler. Soğuk renkler (maviden mora kadar olan seri) ilerler; sıcak renkler (kırmızıdan yeşile kadar olan seri) geriler. Pilinius, «neşeli» renkleri, «ağır başlı» renk gruplardan ayırıyordu. Goethe, renk gruplarını «olumlu» ve «olumsuz» olarak, Fechner «etken» ve «kabul eden» olarak sınıflamıştı. Renklerin bu mekanizması, gözde bir üçüncü boyut etkisi yaratacak kadar tesirlidir ve renkli bölümlerinin değiştirilmesiyle bir kompozisyonu değişikliğe uğratmak mümkündür.
Tonlar, aynı çarpma gücüne sahip değildir; etkilen niceliklerine bağlıdır. Eşdengede bir duyum yaratabilmek için, sarı bir yüzeyin, dengelemek istediği kırmızı yüzeyden üçte bir oranında daha fazla alan kaplaması gerekir. Charles Henry, sarının asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 27 katının duyumuna eşit bir duyum yaratmak için, mavinin asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 100 katının gerektiğini hesaplamıştır, öyleyse verici kaynağın boyutları, doygunluğun temel unsurudur. Başka bir deyimle, geniş bir mavi yüzey, aynı maviye sahip daha küçük bir yüzeyden daha mavidir. Aynı şekilde hava perspektifi meselesi de doygunluk meselesine bağlıdır.
Alacalı bir nesneden meselâ renkli bir örnek kartından yavaş yavaş uzaklaşılırsa, kartın üzerindeki lekeler, kimliklerini kaybedinceye kadar gittikçe ufalan görüntüler sunarak yavaş yavaş daralır ve birbirleri üstüne taşar. Oysa böyle bir örnek kartında, birçok unsurun tamamlayıcı renklere sahip olmaması imkânsızdır; öyleyse bunlar birbirini ortadan kaldıracaktır; başlangıçtaki alacalılık, tamamlayıcı renklere sahip olduğu oranda çeşitliliğinden kaybedecek ve lekeler ne kadar dara bu kayıp o kadar tam ve çabuk olacaktır. Buradan, dekoratörlerin sanatı bakımından önemli bir sonuç çıkarılabilir. Bu sonuç uzaktan kimliklerini ve tonlarını koruyan yüzeylerin, sadece tek renkli yüzeyler olduğudur. Ayrıca titreşimleri yayan yüzeyin düz ve parlak olması gerekir. Aksi halde ışık, maden, kil veya kumaş gibi çoktaneli bir yüzeye çarparsa, renkli ışımalar, düzensiz bir şekilde dizilmiş pek çok küçük yüzeyden önemli miktarda saptırılacak; istenilen tarafa değil, bu sayısız yansıtıcı tarafından her yöne gönderilecek ve yansıyan ışınlar, değerlerini düşüren küçük gölgeler yüzünden zayıflayacaktır. Gerçekte de, rengin değeri saf renge karıştırılmış beyaz ve siyah renk vasıtasıyle tedricen belirlenen sapmadır. Beyazın etkisi altında buna, «yıkanmış» veya «kopmuş», siyahın etkisi altında ise «indirilmiş» denir. Değer, bir renk karışımını ifade eden «nüans»tan farklıdır. Ancak, bu tanımlamalar renklerin temel fenomenolojilerine değil, kullanılmalarına aittir.
Bununla birlikte, bir cisim tarafından yansıtılan belli bir tayf parçası ve enerjinin geçici bir durumu olan ve insan gözleri gibi değişken organizmalar tarafından algılanan renk, hiç olmazsa yaklaşık olarak tanımlanabilir. Fizik analiz bile, fizikçiler ve kimyacılar tarafından olduğu kadar, ressamlar, boyamacılar ve boyacılar tarafından da kabul edilen (1671 Colbert yönetmeliği ve eski korporatif tüzükleri) genel terimlere dayanmaktadır. Bu genel kabullerin, bir temel renk üçlemesini (mavi, kırmızı ve sarı) varsaymaları dikkat çekicidir.
Bu renklerin iki, üç v.b. yanlı bileşimleri çok geniş bir ton türemesini sağlar. Renklerin kullanılmasını düzenleyen sistemler de aynı şekilde bir üçleme üzerine kurulmuşlardır. Delacroix kendine, her biri üç temel renkle ayrılmış, 120 derecelik üç kısma bölünen çember şeklinde bir kadran yapmıştı. Çemberin bu üç parçasından her biri iki yanlı bir tonla ikiye ayrılıyor ve böylece meydana gelen bölümler de bileşik tonlarla bölünüyordu, üstat bu yolla, tam karşıtlığı yani, tamamlayıcı renkleri bulmasını sağlayan güvenilir kılavuzlar elde etmiş oluyordu. Chevreul’ün Gobbelins halı yapım evleri için yaptığı renk çemberinde de aynı ilke uygulanıyordu; üç parçadan her biri, kavuniçi, erguvan ve yeşille ve üçüncü bileşimlerle 720 bölüme ayrılıyordu. Diğer yandan çember, siyahın on değeriyle art arda indirilmiş on eşmerkezli bölgeye ayrılıyordu. Bilgin bu yolla, 14 400 ton elde ediyordu. Ama bu rakamın sınırlı olmasından başka, Chevreul’ün sisteminde bazı renklere hiç yer de verilmemişti. Chevreul, bunları nitens diye adlandırmıştır. Charles Henry ise, bir tondan diğerine geçiş bölümlerinden meydana gelen bir renk çemberi üstünde kullanılabilir bir «estetik iletici» yaptı. Fakat bütün bu kullanma metotları boyayıcı maddeler’e uygulanmıştır ve renkli ışıklar fenomenolojisi ile ilgili değildir.
Gerçekte, ressamın üç temel rengi, fizikçinin temel renkleri değildir. Göz siniri, kırmızı, yeşil ve morun yani görüntünün temel bölümlerinin uyandırdığı duyumu iletir. Gerçekte, Young’ı ve sonra Helmholtz’u bu sonuca götüren analizler, daha sonra, morun yerine maviyi koyan Maxwell tarafından kabul edilmemiştir. Hering, kırmızı, yeşil, sarı ve maviden meydana gelen dört temel renk kabul etmekte ve böylelikle Leonarda da Vinci’nin optiğine katılmaktadır. Renk etkileri, insan ağtabakasının dört konisi tarafından alındığına göre, organın bazen bir alanı, bazen diğer bir alanı dış uyartıdan etkilenmektedir.
Işık şiddetinin en çok olduğu kadar en az bulunduğu sırada da gözün, bazı önemli farkları algılayamaması yaptığı değerlendirmelerin kesin olmayışını yeterince açıklamaktadır. Çok aydınlık olduğu zaman nesneler bize çok açık, buna karşılık, loş ışıkta nesneler en koyu olanlar kadar koyu gözükmektedir. Gözümüzde, doygunluk ışıklılığa bağlanmaktadır. Rengin bu gücü duyarlığımız üzerinde büyük etki yapmaktadır: renk canlı varlıkların fizyolojisini bile şartlandırır, insan, renklerin psiko-fizyolojik etkilerini duymaktadır: mavi bir ortam yatıştırıcı, kırmızı bir ortam dürtücüdür. Bazı çizgisel üstünlüklere sahip oldukları zaman renkler, yasaklayıcı veya güç arttırıcıdır. Charles Henry renklerin «zevk veya engelleme duygusu» uyandırdığını söylemektedir. Konuşma dili, renklerin bu özelliğini «kaçıcı» tonlar ve «çekici» tonlar ayırımını yaparak belirtir.
Bu deneysel görüşler üstüne bir doktrin kurmak mümkündür.
Goethe kendiliğinden, morla sevinç fikrini, kırmızıyle güç fikrini, koyu mavi ile sükûn ve soğukluk fikrini birleştirirken ve yeşile çekicilik fikrini, canlı sarıya gülünç fikrini, açık sarıya soyluluk fikrini bağladığı zaman gerçeği ortaya koyuyordu. Aynı şey çağlar boyunca ve yerlere göre, değişik renklere atfedilen ve genellikle çelişen anlamlar için de geçerlidir. Ortaçağda sarı lânetlilerin, yeşil âşıkların rengi değil midir? Rimbaud’nun sonesinde renklere bağlanmış seslilerin sembolizmi sadece edebî bir buluştur. Buna karşılık, tedavi ve koruma alanında gerçek bir renk kullanma tekniği uygulanmıştır. Daha 1913′te, bir fransız hekimleri meclisi, hastahane salonları duvarlarının, bölümlerine uygun olarak boyanmasını öğütlemekteydi: «coşkunlar için mor, umutsuzlar için kırmızı, ağır kanlılar için sarı»; aynı zamanda okulların yeşile, kışlaların kavuniçiye boyanmasını da tavsiye etmekteydi.
Sanayi bugün renklerin özelliklerinden, gerek işçilerin dikkatlerini kolaylaştırıp yorgunluklarını azaltmak, gerekse her türlü tehlikeyi işaret ederek kazaları önleyebilmek amacıyle yararlanmaktadır. Ford fabrikalarında önlerinden ateşler fırlayan madenî parçalar, yanan gazin mavisinin karşıtlık yapabilmesi için kavuniçiye boyanmıştır. Bazı renkler, bugün, işaret olarak evrensel bir uygulama görmektedir: sarı şeritler mekanik bir tehlikeyi, kavuniçi şeritler termik bir tehlikeyi belirtmekte; yeşil haç yardım istasyonunu, canlı kırmızı bir fon yangın malzemesini işaret etmekte, mavi şekiller dikkat çekmek için kullanılmaktadır. Renk kullanılmasının kurallara bağlanmasından bu yana, iş kazalarında hafif bir azalış ve verimde büyük bir artış kaydedilmiştir. Diğer yandan mimarî, kendi yönünden, renkleri sadece zevklerin tatmini için değil fakat aynı zamanda, psiko-teknik amaçla da kullanılmaktadır.
— Sanay. Yağlı maddelerin bileşiminde, üretim sırasında hammaddeye uygulanan aşırı ısıtmanın etkisiyle meydana gelen renkli maddeler bulunur. Renk giderme, ya renk açıcı topraklar veya etkinleştirilmiş kömür üzerine soğurma ya da kimyasal etki (karbonlaştırma, yükseltgeme veya
indirgeme) yoluyle uygulanır. Yemeklik yağlar için özellikle yüze soğurma metotlarından yararlanılır; katı ve sıvı sanayi yağları, özellikle donyağlar için sodyum klorit kullanılması hızla yayılmaktadır. Tekstil sanayiinde, gerek kumaşları beyazlatmak, gerek kendisi renksiz olduğu halde yabancı maddelerle kirlenmiş organik eriyikleri arıtmak için renk giderme etkenlerine başvurulur. Bk. BEYAZLATMA, RAFİNERİ.
Basmacılıkta, bazı desenler renk gidermeyle elde edilir; top halinde tek renk boyanmış bir kumaşa, buharlaşma sırasında elyafa zarar vermeden boyarmaddeyi yok eden renk sökücü bir karışımla desen verilir. Böylece renkli fon üzerinde beyaz bir desen elde edilir.
Renk sökücü olarak ya yükseltgen (potasyum veya sodyum klorat, hipokloritler, nitratlar v.b.) ya da indirgen maddeler (çinko klorür, glikoz, sodyum hidrosülfit) kullanılır. Işık da renk giderici olarak etki eder; özellikle anilin türünden boyarmaddelerle elde edilmiş renkler üstünde etkilidir. Sülfüröz asit de çok etkili bir renk gidericidir.
Petrol ürünlerinin rengini gidermekte, ya sülfürik asit, ya da genellikle emici topraklar (tabiî veya etkinleştirilmiş) kullanılır. Perkolasyon metodu, yağı bir kuleden geçirdikten sonra, tekrar kullanmak üzere emici toprağı silindir biçiminde bir döner fırında kavurmağa dayanır. Daha yeni o-lan temas metodunda ise, toprak ve yağ sıcakta karıştırılır, sonra döner bir tambur veya özel bir filtreyle süzülür.
♦ Renk renk sıf. Her renkten olan, çok renkli, çeşitli renklerde görünen (şey): Karalı ve denizli ve renk renk memleketli, i Mektep hatırası bir haritam vardı benim
(C.S. Tarancı). Renk renk çiçekler. (LM)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENK veya RENG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REİNOSA
Tarih 27 Haziran 2009
REİNOSA, İspanya’da şehir, Castilla la Vieja’da (Santander ili), Yukarı Ebro kıyısında; 10 300 nüf.
Çelik fabrikası. Cam fabrikaları. Büyük hayvan panayırları. Yaz sayfiyesi. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİNOSA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENGEYİĞİ
Tarih 27 Haziran 2009
RENGEYİĞÎ blş. i. Kuzey yarımkürenin soğuk bölgelerinde yaşayan, her iki cinsi de boynuzlu, evcil veya yabanî memeli hayvan.
— ANSiKL. Rengeyiği’nin (Rangifer tarandus) boynunda çok kalın ve sarkık bir yele vardır; postu sert ve sık kıllarla kaplıdır. Boyu 1,20 m’yi, uzunluğu 2 m’yi aşmaz. Boynuzları kendine has biçimde dallı ve eğridir; boynuzların ana kolları uca doğru parmak gibi dallanır.
Rengeyikleri likenlerle beslenir; likenleri boynuzlarıyle veya tırnaklarıyle karı eşeleyerek ortaya çıkarır, fakat iyi mevsimde bulduğu bitkileri yemekten de geri kalmaz. Gebelik süresi 230 gündür. Eskimolar bu hayvanları yarı yabanî halde yetiştirirler. Uzak Kuzey’deki halkın yegâne evcil hayvan kaynağı bunlardır. Hayvanın bütün kısımlarından (boynuz, post, kemik, et, kan, kiriş v.b.) yararlanılır.
Canlıyken kas kuvvetinden (kızaklara koşma) ve sütünden faydalanılır. Laponya’da düzenli bir şekilde yetiştirilir. Kuzey amerika rengeyiğine karibu denir. Bu geyikler beslenmek için mevsimlik göçlere girişir. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENGEYİĞİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Persian
Tarih 27 Haziran 2009
Persiankiwi: Twitter devrimcisi İranlı.
Persian Farsça Ad:
Kökeni İran olan kimse.
Farsça:
[1] İran’ın resmi dili.
[2] Hint-Avrupa dil ailesinin, Hint-İran dil grubuna ait İran Dilleri alt grubunda yer alan dil.
Persian (İran Kedisi)
Temel Özellikleri
Tartışmasız ilk tercih edilen ev kedisi olan Persian, aileye ve dostluğa olan tüm düşkünlüğü ve zekası ile tanınır. Ancak bakımı oldukça dikkat gerektirir.
Görünüş ve Vücut Yapısı
Yüzünün etkileyici geniş ve yuvarlak kafasının kemik yapısı tamamen yuvarlaktır. Belirgin bir girintisi olan basık burnu kısa ve kalkıktır. Gözler iri, yuvarlak ve kabarıktır.
Uçları yuvarlak hafifçe öne eğik kulakları ufaktır ve alt tarafları fazla geniş değildir. Kulaklarının alçak oturuşu kafasının yuvarlaklığını bozmaz.
Bedeni alçak ve güçlü, asla kaba sayılmayacak bir tıknazlıktadır. Kemikleri ve kütlesi ona bir armağan gibidir. Kasları neredeyse abartıya kaçacak bir biçimde yapılıdır.
Dört ayağı da kısa ve kalındır, ön ayakları düz iner. Sırtı muntazamdır, iri patileri yuvarlak ve sıkıdır. Parmakları birbirine yakındır. Kuyruk uzun olmamakla beraber gövdenin uzunluğuna uygundur. Uzun, sık ve canlı tüyleri gövdeden aşağıya akıyormuş gibi kabarık durur. Omuzlar dahil tüm beden boyunda yelelenen ve oradan aşağı göğsü ve ön ayakları kaplayan uzun kürk gibi tüylerle kaplıdır. Pati altlarında ve kulak içlerinde dolgun fırçaya benzeyen tüyler vardır.
Tüy Bakımı
Her gün muntazaman fırçalanması şarttır. çok fazla sindirilmemiş tüyler bağırsak problemlerine yol açabilir. Yumuşak bir fırçayla ve yumuşak hareketlerle fırçalanmalıdır. Eğer şartlar başka türlüsünü gerektirmiyorsa mümkün olduğunca kuru şampuan kullanılması gerekir.
Kökeni
İran kedilerinin uzun tüylü Türk Ankara kedilerinden geldiği sanılmaktadır. Her iki cins de doğulu kediler olarak tanınır. Eski İran kedilerinin Ankara kedileriyle daha yoğun ve yünsü tüylü olmalarının dışında çok az farklılıkları vardı.
İran kedileri Avrupalılar tarafından tüylerinden ötürü beğenilerek yetiştirildiler ve tüm uzun tüylü kedi yarışmalarının vazgeçilmez galipleri oldular. İran kedisinin süregelen ısrarlı yetiştirilmesi sonucunda sarsılmaz yerleri olan İngiliz ve Amerikan Shorthair’ler bile kendi ana vatanlarında tahtlarını kaybettiler.
Örnekler:
tırmık, 3 yaşında, erkek, İran Kedisi (Persian).
shagy, 4 yaşında, erkek, İran Kedisi (Persian)
lokum, 4 aylık, dişi, İran Kedisi (Persian)
süleyman 2 yaşında, erkek, İran Kedisi (Persian)
İran Kedisi (Persian)
Tartışmasız ilk tercih edilen ev kedisi olan Persian, aileye ve dostluğa olan tüm düşkünlüğü ve zekası ile tanınır. Ancak bakımı oldukça dikkat gerektirir..
… kedi almaya niyetlenenlerin ilk baktığı, ancak bedava bulmanın imkansıza yakın olduğu bir kedi türüdür. yavru olanlar pethoplarda 250 $- 400 $ arası fiyatlara alıcı bulur. saf bir ırk değildir, ankara kedisi ve himayala kedisinin çiftleşmesi ile ortaya çıkmıştır. dediğim gibi şirinlikleri ile kedi almaya niyet edenleri hemen cezbeder ancak bir tane edinmeden önce defalarca düşünülmelidir. zira iran kedileri bakımı en zor kedilerdendir. gözleri ve kulaklarında sorunlar yaşamakla birlikte, yoğun tüy bakımı isterler ve pek çoğunun mama seçtiği görünmüştür. ayrıca uzun tüylerinden dolayı kendini temizlemesi zordur ve tüylerine yapışan kakalar önemli bir problem olur. sağırlık tıpkı kökenleri olan ankara kedileri gibi yaygın olmayan bir hastalıktır. bilindiği gibi sağırlık daha çok çift göz renkli van kedilerinde görünür. nispeten sorunsuz bir türü olan chinchilla, nadir ve aşırı güzel bir kedidir. ..
…Total ve Shell petrol firmalarının LNG Persian ve Pars projelerinden çekildikleri takdirde İran Gaz Sıvılaştırma Firması`nın söz konusu projelerin uygulamasında yer alabileceğini ve bununla ilgili olarak tüm hazırlıkları tamamladığını ilan etti……
Persian Gulf(İran Körfezi)
….Geçen hafta kutlanan Persian Gulf (İran Körfezi) gününde konuşan İran lideri Ayetullah Ali Hamaney`in danışmanı Ali Akbar Velayeti, `Doğru duruşumuzda ısrar etmeliyiz. Bu oyunların iptal edilmesine yol açsa bile duruşumuzu değiştirmeyeceğiz.` dedi……
…İsim değişikliği talebinin bölge istikrarına zarar verdiğini söyleyen İran meclis başkanı Ali Laricani, `Araplar bu büyük Körfez`in adını değiştirerek kendileri için faydasız girişimlerde bulunuyorlar.` dedi…..
Persiankiwi
Twitter devrimcisi İranlı, Tüm dünya İran’daki Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra olanları canlı yayın gibi aktaran Twitter müptelası, kim ve ne olduğu bilinmeyen bilgisayar tutkunu.
İlgili Haberler:
Ben şu anda öldürülüyorum!
23.06.2009 / 13:43:35
Tüm dünya İran’da olanları an be an Twitter’dan öğreniyor. Peki Twitter ne biliyor musunuz?
İran´da seçimlerden sonra ülke karıştı. Hergün protesto gösterileri oluyor, onlarca kişi hayatını kaybediyor. Reforcular ayakta… Ancak İran hala eski İran; ülkede gazeteciler hala yoğun baskı altında. Yabancı gazetecilere boykot var. Seçimler biter bitmez İran´dan çıkarıldılar. Ülkede kalmayı
başaranlar da kelle koltukta, fısıltıyla haber yapabiliyorlar. Ama tüm dünya orada yaşananları anında öğreniyor. Peki bu nasıl oluyor?
Cevap Fransız Liberation Gazetesi´nin manşetinde gizli: İran´da; Twitter devrimi mi? Belki de dünyada ilk kez bir internet sitesi belki de bir ülkenin kaderini değiştirecek.
Peki nedir bu Twitter?
www.twitter.com aynı facebook gibi bir sosyal iletişim ağı. Ancak bu sayfada tek bir soruya cevap veriyorsunuz. “What are you doing? – Şu anda ne yapıyorsun?” Ve bu soruya sadece 140 karakterle cevap verme şansınız var.
İlk anda bu uygulama insana saçma geliyor. “Kim benim ne yapmak istediğimle ilgilenir ki? Ya da banane hiç tanımadığım birinin yaptıklarından?” diyebilirsiniz. Bunu dedirtecek mesajlar da az değil. Çünkü twitter başlarda “Şu anda yatıyorum, duruyorum, tuvalete gidiyorum gibi mesajlarla” doluydu.
ÜNLÜLER DE TWİTTER´DA
Ancak gün geçtikçe bu ilginç ağın kullanıcıları da değişti. Birçok şirket, web sitesi ve ünlüler burada o anda ne yaptıklarını milyonlara duyurdu. “A şirketi şu anda x ürününü piyasaya sundu” gibi iletilerde gözle görülür bir artış oldu. Beğendiğiniz müzisyenler yeni albümlerini, konserlerini ya da sahne programlarını ilk kez twitter´la duyurdular. Hatta Martha Stewart köpeğinin bir propan patlamasında öldüğünü yine Twitter´dan duyurdu.
Asthon Kutcher karısı Demi Moore´un bikinili fotoğraflarını yine Twitter´da yayınladı. Amerika´nın en ünlü talk showcusu Oprah Winfrey de ilk ´twit´ini canlı yayında yazdı. Türkiye´den de Sertap Erener ve Demir Demirkan twitter üyesi…
İRAN´DAN GELEN SON MESAJDA ÖLÜM VAR
Cep telefonuyla internete girmek yaygınlaştıkça Twitter´ın kullanımı da boyut değiştirdi. Moldova´da protestocular Twitter sayesinde bir araya gelip ülkeyi salladılar. Çin´deki depremi de ilk duyuran yine bir Twitter kullanıcısı oldu. Gazze savaşından Hollanda´daki THY uçağının düşüşüne kadar birçok olay ilk olarak Twitter´da yer aldı. Hem de resimleriyle… Yani twitter üyesi herkes bir nevi gönüllü muhabir diyebiliriz.
AHMEDİNEJAD TWİTTER´I ENGELLEMEYE ÇALIŞIYOR
Şimdi de aynı şey İran için geçerli. Musavi yanlıları seçimin başından beri Twitter sayesinde bir araya gelip örgütleniyorlar. Seçimden sonra da aynı örgütlülüğü böyle sürdürüyorlar. Tabii tüm dünya da bu şekilde İran´da olup bitenlerden anında haberdar oluyor. Öyle ki 16 Haziran´daki server bakımı İran´daki genel seçimle aynı güne denk gelince ABD dışişleri bakanlığının ricasıyla şirket bakımı erteledi.
Ahmedinejad yönetimi protestocuları meydanlarda durdurmaya çalışırken, bir yandan da Twitter´ı ´susturmak´ için internet bağlantılarını engellemeye çalışıyor.
İran´dan gelen mesajlarda özellikle tek bir kullanıcı dikkat çekiyor. Persiankiwi ülkedeki son durumu anında dünyaya geçen gönüllü bir muhabir gibi çalışıyor. Haberi hazırlarken bile onun girdiği mesajlara yetişemedik. Persiankiwi´nin mesajlarını http://twitter.com/persiankiwi adresinden okuyabilirsiniz. Veya buraya tıalayınız >Persiankiwi Twitter
İşte Persiankiwi ‘nin son mesajları: Haber: http://www.habercinim.com
Dışişleri bakanlığına giden bütün yollar ve ara sokaklar güvenlik güçlerince kapatıldı.
Tahran´daki durum bugün çok karışık. Yolların çoğu kapatılmış durumda.
(Etemad Melli gazetesine saldırıldı.)
(Hapishalerdeki birçok özgürlükçü liderin açlık grevine başladığı söyleniyor. )
(Hamaney bu cuma yeniden vaaz verecek)
(Nobel ödüllü avukat Şirin Ebadi ´protestocuları öldürenlerin hepsini dava edeceğim)
(Allahu Ekber ve Rahmetullah- Barış size bağlı, bize destek veren herkese teşekkürler. )
(Eğer sokaklara çıkıp protesto etmekten korkuyorsanız, kan verin! Bu bile çok büyük yardım olacak.)
(Eğer milislerden birini görürseniz onları öldürmeyin, onlara kardeşiniz gibi davranın. )
DSL bağlantısını şu anda kesmek zorundayız. Çünkü bilgisayarın sahipleri gelmek üzere. Ama her zaman bağlantı kuracak bir yol bulacağız.
İran halkı gün bugündür. Bu yeni bir başlangıçtır. Umut ediyoruz ve hazırlanıyoruz.
Hükümet güçleri protestolara cevap olarak elektriği kestiler. Şu anda yemek pişirmek için bile evlere gaz girişi yapılamıyor.
Yiyecek kıtlığı başlayacak. Nakliye durduruldu. Bankalarda para sıkıntısı var.
Twitter devrimcisi İranlı’ya ne oldu
Emre KIZILKAYA 26 Haziran 2009
Twitter devrimcisi İranlı’ya ne oldu
Hürriyet:
Hürriyet’in, basına sıkı bir sansür uygulanan Tahran’daki haber kaynaklarından biri de, “Persiankiwi” takma adıyla internetten “canlı yayın” yapan cesur bir İranlı’ydı. Dünya basınının da yakından takip ettiği Twitter devrimcisi, önceki akşam “Bir arkadaşımı aldılar, işkence yapacaklar” dediği son mesajlarından sonra kayboldu.
DÜNYANIN dört bir yanında, aralarında dev basın kuruluşlarının da bulunduğu 37 bin abonesi olan tek kişilik bir medya ordusu…
“Mikro-mesajlaşma” temalı sosyal internet sitesi Twitter’ın İranlı kullanıcısı “Persiankiwi” (İranlı Kivi), işte böyle biri. Persiankiwi, Tahran’daki sokak olaylarının 12 gün önce başlamasından, önceki gün hükümetin artan baskılarıyla büyük ölçüde bastırılmasına dek, siteye tam 823 kısa mesaj gönderdi.
Esrarengiz Musevici
Persiankiwi’nin olay yerinden attığı bu mesajlar, aralarında Hürriyet’in de bulunduğu abonelerine, SMS ve eposta yoluyla anında iletiliyordu. Dehşeti birinci ağzından anlatan mesajlardaki bilgiler, geç de olsa hep doğrulanıyordu. Ajanslar, Persiankiwi’nin aktardığı bilgileri saatler sonra, bazen aynen haberleştiriyorlardı. Oysa Persiankiwi’nin erkek mi, kadın mı olduğu bile bilinmiyor.
Öldü mü, saklanıyor mu
Protestoların göbeğindeki bu “yurttaş gazeteci”, önceki akşam sustu. Twitter’da endişeli bir bekleyiş var. “Tammnesia” adlı kullanıcı “Hayatından endişe ediyorum” diyor.
Son mesajları, tutuklanmış veya öldürülmüş olabileceği şüphesini doğursa da, “Şu anda Baharistan civarında saklanıyor ve internet bağlantısı yok” iddiası da mevcut.
Son mesajları:
’Şehitleri hatırlayın Allahüekber’
PERSIANKIWI’nin önceki gün yazdığı son mesajlar şöyle:
Saat 16.15: Az önce Baharistan Meydanı’ndaydım. Bugün durum felaket. İnsanları hayvan gibi dövüyorlar. Kolu bacağı kırılmış, kafası yarılmış çok kişi gördüm. Savaş gibi.
Saat 17.34: Bütün dükkanlar kapalı. Kaçacak yer yok. İnsanları her yerde helikopterle takip ediyorlar.
Saat 18.12: Telefon hatlarını kullanıp internet kullanıcılarını buldukları söyleniyor. Şimdi buradan gitmem lazım.
Saat 18.22: Lalezar Meydanı da Baharistan gibi. İnanılmaz. Her yerde ölüler var.
Saat 18:42: Şimdi gitmeliyiz. İnternete ne zaman ulaşırım bilmiyorum. Birimizi aldılar, işkence yapacaklar, isim söyletmeye çalışacaklar. Hızlı hareket etmemiz şart.
Saat 18:52: Allahım, sen herşeyin yaratıcısısın ve herşey sana dönecek. Allahüekber.
’En önemli’ gazeteciden Obama’ya soru
LOS Angeles Times’dan El Cezire’ye, AFP’den Sky News’e, Daily Telegraph’dan MSNBC’ye kadar sayısız medya kuruluşu, Persiankiwi’nin Tahran’dan verdiği haberlerden yararlandı. Amerikalı gazeteci Spencer Ackerman, “Persiankiwi şu anda dünyanın en önemli gazetecisi” diye yazdı.
İhanet olmaz mı
Meçhul Twitter’cı, dolaylı yoldan bile olsa ABD Başkanı Barack Obama’ya kadar ulaştı. Persiankiwi, Amerikalı blog yazarı aracılığıyla Obama’ya basın toplantısında “Ahmedinejad’ın zaferini tanımanız, İranlı protestoculara ihanet olmaz mı” diye sordu./_np/7263/8277263.jpg
Seçim bitti geçim mesajı
Seçim sonuçlarına ilişkin tartışmalar sürerken, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, dün Tahran’ın güneyinde petrokimya tesisi açtı.
İran’ın ÖSS’si
Türbanlarını gevşetme mücadelesi veren birçok genç kız, protestolara ara verip, haremlik-selamlık salonlarda üniversite giriş sınavına katıldı.
Tahran’dan son gelişmeler
Prof’lara büyük gözaltı
AKADEMİK GÖZDAĞI:
Seçimi kaybeden aday Mir Hüseyin Musevi ile önceki gece bir araya gelen 70 üniversite profesörünün birkaç saatliğine gözaltına alındığı iddia edildi. Hükümet iddiayı yalanladı. 100 milletvekili, son gelişmeler nedeniyle Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın zafer kutlamasına katılmayacaklarını açıkladı.
WSJ’DEN ANKARA’YA:
Wall Street Journal Gazetesi, “Mahmud’ un Arkadaşları” başlıklı makalede, Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ı eleştirdi. “Kanaat” bölümündeki yazıda, Ankara hükümetinin İran’daki seçimin hemen ardından Ahmedinejad’ı kutlamasının büyük bir hata olduğu iddia edildi.
—–
Persiankiwi neden sustu
Dünya basınının yakından takip ettiği Twitter devrimcisi İranlı ortadan kayboldu.
İlgili Kelimeler: RAPAKİVİ i. (fr. rapakiwi)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Persian hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Regent’s park
Tarih 26 Haziran 2009
Regent’s park, Londra’nın kuzeybatısında park, 1814′te düzenlendi; hayvanat bahçesi; gül fidanlığı. Bu parkta birçok kolej vardır. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Regent’s park hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REFLEKS
Tarih 26 Haziran 2009
REFLEKS i. (fr. reflexe). Fizyol. ve Psikol. Dıştan gelen bir uyarım sonucunda doğan ve hareket, salgı v.b. tepkisine yol açan istemsiz sinir etkinliği.
|| Kendiliğinden (tabiî, şartsız veya doğuştan) refleks, hayvanlarda doğuştan bulunan ve sinir sisteminin yapısına bağlı olan refleks. || Şartlı (veya edinilmiş) refleks, yeni bir uyarım ile bir sinir etkinliği arasında sonradan kurulan bağlantı; bu bağlantı, normal olarak sinirleri harekete geçiren uyartıcı ile uyarımın uzun süre birarada olması sayesinde kurulur. Bk. ANSIKL.
— Nörol. Duruş refleksi, eklemlerin işleyişiyle meydana gelen ve bir eklemin parçalarının veya tüm vücudun duruşunu sabitleştirmeğe yarayan kas kasılması.
(Bu refleksler iki çeşittir:
1. lokal duruş refleksleri, tonik bir kasılmaya yol açar ve bir hareket yaptırarak ekleme yeni bir duruş verir [msl. önkolun kola doğru bükülmesiyle ikibaşlı kas hafifçe büzülür];
2. genel duruş (veya davranış) refleksleri, genel olarak vücudun duruşunu tespit eder [msl. göğsün önden arkaya doğru itilmesi vücudun arka kısmındaki kasların büzülmesine yol açar ve dengenin korunmasını sağlar].)
— Patol. Ters refleks, normal olarak bir kirişe vurulunca doğması gereken hareketin tersi olan hareket refleksi. (Meselâ, dizkapağına vurulunca bacak ileriye fırlayacağı yerde içeriye bükülürse, bu bir ters reflekstir; omurilikteki bir lezyona işarettir.)
— Ted, Refleks tedavisi, sinir merkezlerini uzaktan irkilterek refleksler doğurma yoluyle bir hastalığı iyileştirmeğe çalışan tedavi metodu.
— Tıp. Akhilleus Refleks grafiği, Akhilleus kirişine vurulduğu zaman meydana gelen refleksin grafikle gösterilmesi. Bk. AN-SİKL.
— ANSiKL. Fizyol. ve Psikol. Bir duyu sinirinin ucu uyarıldığı zaman, alınan izlenim akson yoluyle merkeze iletilir, merkezden alınan emir hareket veya salgı nöronları aracılığıyle bir hareket veya bir salgıyı başlatır. Bu olayların tümüne refleks, bu işi gören sinirlerin tümüne refleks yayı denir. Duyu izleniminin bu şekilde hareket veya salgı uyarımına dönüştüğü omurilik noktası refleksin merkezidir; bu merkez, duyu ve hareket yahut salgı nöronlarının birleştiği yerde bulunur.
Kasa veya salgı bezine giden sinirler hesaba katılmazsa refleks yayı sadece iki nörondan ibarettir. Birine «çevrel duyu siniri», diğerine «çevrel hareket siniri» denir. Bu temel refleks yayı iki basit nöron arasına birleştirici nöronların katılmasıyle daha karmaşık bir yapı kazanabilir, bu karmaşıklık hayvan türlerinde sinir sistemlerinin gelişme derecesiyle orantılı olarak artar. Pflüger kanunları bu birleştirici sistemlerin işleme şeklini ve refleksin genel şartlarını açıklar: tek taraflılık kanunu.
Uyarım hafif olursa, refleks sadece uyarılan organa da görülür; iki taraflılık (bakışım) kanunu. Uyarım şiddetli olursa refleks bakışık olan iki organı da etkiler; yayılma kanunu. Uyarım daha şiddetli olursa öteki organlara da yayılır; genelleme kanunu. Nihayet uyarım çok şiddetli olursa, refleks bütün vücuda yayılır; birikme kanunu. Tek başına yetersiz olan bir uyarım tekrarlanırsa refleks doğurabilir; ilişki ve uyum kanunu. Refleksler bir amaca ilişkin ve uygun olarak çalışır.
Reflekslerin meydana gelebilmesi için, tepki göstermesi beklenilen sinirlerin anatomik ve fizyolojik bakımdan yetersiz olması gerektir. Omuriliğe gelince, bu sinirlerin çıkış bölgesinde kusursuz olması yeterlidir.
Nöronlar üstünde etki gösteren bütün sebepler (fizik, elektrik, kimyasal, yakıcı, uyutucu, uyuşturucu etkenler toksinler), reflekslere de etki yapar, onları azaltır veya artırır. Omuriliğin kesilmesi, üst merkezlerin omurilik faaliyeti üstündeki ılımlaştırıcı etkisini yok ettiğinden, refleks cevaplan aşırı şiddetlenmesine sebep olur.
Omurilikteki refleks merkezlerinin bellibaşlıları şunlardır: gözkapağı omurilik merkezi, serç-omurilik merkezi, sidik torbası -omurilik merkezi, cinsel organları sertleştirme merkezi, meni fışkırtma merkezi, terletme merkezi v.b. Soğanilikte ve beyin tümseklerinde bulunan başlıca merkezler ise şunlardır: göz kırpma merkezi (kornea refleksi), aksırma merkezi, öksürme merkezi, emme ve çiğneme merkezi, yutma merkezi, solunum merkezi, kalp hareketleri merkezi, damar devindirme merkezleri v.b. Sempatik sistemde de hareket, damar devindiren ve salgı sinirleri bulunduğundan, burası da refleks merkezidir.
• Şartlı refleks’ler. iki refleks grubuna ayrılabilir:
1. şartsız veya doğuştan olan refleks’ler, organizmanın belirli bir uyarmaya verdiği cevaplardır; ortaya çıkabilmesi için sadece sinir yollarının gelişmesi yeterlidir, devam etmesi için de bu yolların tamam olması gerekir (msl. ışığa karşı gözbebeğinin daralması; ağızda besinlerin bulunması sonucunda tükürük salgılanması);
2. şartlı refleks, canlıların sinir düzeninde önceden yoktur; doğuştan bir refleksle birleşerek meydana gelir; bireyin ömür boyunca edindiği bu refleksler kaybolabilir; yerleşip kalabilmesi için sık sık tekrarlanması gerekir.
Şartlı refleksi ilk defa Pavlov incelemiş ve 1903′te Madrid’te toplanan Milletlerarası Tıp kongresine sunduğu bir raporda belirtmiştir. Pavlov, sindirim üstünde çalışırken şartlı refleksi buldu. Besinler köpeğin ağız mukozasıyle temas edince normal tükürük salgısının meydana geldiğini, fakat aynı tükürük refleksinin besinleri sadece görmekle de harekete geçtiğini gördü. O zaman bu olaya «ruhsal salgı» deniliyordu.
Bu ilgi çekici olayı inceleyebilmek için, Pavlov şartlı refleksi başlı başına denemeyi ve çeşitlendirmeyi düşündü. Bir süre, köpeğin ağız mukozasına besinin değmesiyle beraber başka türlü, sunî ve şartlı bir duyu uyarımı uyguladı (zil sesi, elektrik akımı) ve bu sistemi sık sık tekrarladı. Sonunda yeni uyartıcı (zil sesi veya elektrik akımı), besin olmadan da tükürük salgısını harekete geçirdi. Şu halde, tükürük salgısına sebep olan tabiî uyarıcı (besinin değmesi yerine sunî, «şartlı» bir uyarıcı (zil, elektrik akımı) konabilir ve besinlerin görülmesi bile (çoğu zaman temasla birlikte görülmüş olduğundan), şartlı uyarıcı gibi etki gösterir.
Bu şekilde doğan reflekse «şartlı refleks» adı verildi. Şartlı refleksin esas mekanizması nedir? Yaptığı çok sayıda deneyden sonra Pavlov’un edindiği sonuç şudur: şartlı refleks, tekrarlanma sonucunda, tükürük bezlerini ilgili duyu organlarına bağlayan (görme, işitme v.b.) yeni sinir birleşmelerinden doğar.
Birleşmeler beyin yarımkürelerinde ve kabukaltı bölgesinde bulunan üst sinir merkezlerinin çalışması sonucunda kurulup yerleşir. Şu halde, hayvan üst sinir merkezlerinin çalışması sayesinde doğuştan gelen reflekslerden (içgüdü) başka, çevresine uymasını kolaylaştıran ve bir «duyu işaretini (zekâsıyle değil duyularıyle) «anlamasını» sağlayan bireysel, şartlı refleksler edinir. Hayvanları terbiye etmenin, eğitmenin ve alışkanlık kazandırmanın prensibi budur. Daha sonraları, Pavlov bu bilgilerden yararlanarak hayvan türlerinin evrimine, psikiyatriye, insan zekâsının ve idrakin kaynaklarına ilişkin ilgi çekici sonuçlar çıkardı.
— Tıp. Akhilleus refleksogram’ı veya Akhilleus refleksinin ölçülmesi, tiroit bezinin çalışmasını inceleme metotlarından biridir. Metodun esası fizyolojik bir temele dayanır: bir kasın kasılma hızı. doğrudan doğruya tiroksin dengesiyle ilgili olarak değişir.
Normal refleksogram olayların yüzde 95′inde, fizyolojik sınırlar içinde (saniyenin yüzde 25-36’sı arasında) bulunur. Hipoti-roidi halinde ise. olayların yüzde 90′ında, kasılma hızının saniyenin yüzde 50’sine vardığı görülür.
Hipertiroidide, olayların yüzde 70′inden fazlasında saniyenin yüzde 18′ine kadar varan çizgi kısalmaları kaydedilir.
♦ Sıf. Foto. Duyar tabaka üzerinde konunun gerçek görüntüsünü veren bir vizör tertibatiyle donatılmış fotoğraf makineleri için kullanılır. (Vizör bu görüntüyü, ya karanlık odanın içine yerleştirilmiş bir ayna, ya da karanlık odanın hareketlerine uydurulmuş yardımcı bir oda sayesinde verir.)
— Radyotek. Hem yüksek, hem de alçak frekanslı işaretleri yükseltmek için aynı elemanı (elektron lambası veya transistor) kullanma imkânı veren bir devre için söylenir.
— ANSiKL. Radyotek. Refleks devre’de, alçak frekanslı işaret, bir lamba veya bir transistör tarafından yükseltilen işaretten ayrılır; elde edilen bu alçak frekanslı işaret, aynı lamba veya aynı transistora yeniden uygulanarak yükseltilir. Böylece, bazı zorluklara rağmen, bir refleks devrede
yükseltici eleman yönünden tasarruf yapmak mümkün olur. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFLEKS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Refiksaydam Merkez Hıfzısıhha enstitüsü
Tarih 26 Haziran 2009
Refiksaydam Merkez Hıfzısıhha enstitüsü, Ankara’da sağlık kurumu.
Türkiye’de koruyucu hekimliğin gerektirdiği tahlil, kontrol, üretim ve araştırma görevlerini yürütmek üzere, Sağlık ve Sosyal Yardım bakanlığına bağlı olarak kuruldu (27.V. 1928). Başlangıçta 1267 Sayılı kanuna göre «Türkiye Cumhuriyeti Merkez Hıfzısıhha müessesesi» adiyle çalışmağa başladı.
Sonra görev ve yetkileri 4.1.1941 tarih ve 3959 Sayılı kanunla yeniden düzenlendi. 14. VIII. 1942′de çıkarılan 4288 Sayılı kanunla da kurumun adına, kurucusu ve kuruluş tarihindeki sağlık ve sosyal yardım bakanı Dr. Refik Saydam’ın adı eklendi. Kurumun merkez bina ve laboratuvarları Ankara’da Cebeci caddesinde toplandı.
Daha sonra Adana, Diyarbakır, Erzurum ve İzmir’de şubeleri açıldı; 1968′de de, Ankara’da, Çubuk yolu üzerinde, Esenboğa havaalanı yakınında bir serum çiftliği kuruldu. Serum üretim laboratuvarlarıyle serum hayvanları ve küçük deney hayvanları yetiştirme birimleri buraya taşındı.
Görevleri:
1. halk sağlığıyle ilgili mikrobiyolojik, serolojik, parazitolojik, hematolojik ve kimyasal muayene ve analizleri yapmak;
2. gıda maddeleri ve suların analizleriyle ilgilenmek:
3. ilâç ruhsatı için yapılan müracaatları incelemek, piyasadan toplanan ilâç örneklerini çeşitli yönlerden incelemek ve bunların tedavideki yerlerini tespit etmek;
4. biyolojik maddelerin standartlarını hazırlamak ve kontrollarını yapmak;
5. bakanlıkça gerekli görülen aşı ve serumları hazırlamak;
6. laboratuvar analiz, kontrol ve üretim usullerini standardize etmek;
7. bilimsel inceleme, araştırma ve yayın yapmak;
8. Tababet Uzmanlık tüzüğüne göre, faaliyet alanına giren konularda personel yetiştirmek;
9. gerekli görülen yerlerde bölge hıfzısıhha enstitüleri açmak;
10. kontrol ve üretim işleri için her çeşit laboratuvar deney hayvanları yetiştirmek.
Enstitünün birimleri: bakteriyoloji, kimya, ilâç kontrol, biyolojik kontrol ve standardizasyon, farmakoloji ve toksikoloji, kan transfüzyon, hematoloji, tüberküloz, viroloji ve virüs aşıları üretim, BCG verem aşısı üretim, bakteri ve anatoksin aşıları üretim, serum üretim, küçük laboratuvar deney hayvanları yetiştirme şube ve laboratuvarları. (M)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Refiksaydam Merkez Hıfzısıhha enstitüsü hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REFAHİYE
Tarih 26 Haziran 2009
REFAHİYE, Karadeniz bölgesinde (Erzincan ilinin Karadeniz bölgesi sınırları içinde) ilçe merkezi kasaba; 5 424 nüf. (1970).
Erzincan’ın 74 km kuzeybatısında; yüksl. 1 550 m. Sıvas-Erzincan devlet yolu kasabanın kuzeyinden geçer. Refahiye 83 km’lik bir yolla demiryolu üzerindeki Kemah’a bağlanır.
— Refahiye ilçesi, 36 495 nüf. (1970); 1 746 km2. Merkez, Akarsu, Cengerli, Çatalçam, Gümüşakar bucakları; 117 köy. Ormancılık, tarım ve hayvancılık. (M)
REFAHİYET i. Bk. REFAHET.
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFAHİYE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REDOKS
Tarih 25 Haziran 2009
REDOKS i. (ing. red’ uction], indirgeme ve ox[idation], yükseltgeme ‘den, redox).
Kim. Yükseltgen bir maddenin indirgen bir madde üzerine yaptığı kimyasal etki; bu etki, hem indirgenin yükseltgenmesi, hem de yükseltgenin indirgenmesi şeklinde ortaya çıkar. || Redoks çifti, nötür bir atom ile iyonlaşmış aynı atomdan veya aynı atomu kapsayan biri indirgen öbürü yükseltgen iki iyondan meydana gelen atom veya iyon çifti; bu atomlar veya iyonlar, elektron alışverişiyle tersinir olarak birbirlerine dönüşürler. || Redoks potansiyeli. Bk. rH
— ANSiKL. Kim. Yükseltgenlerin ve indirgenlerin gücü. Belli bir yükseltgen, genel olarak bütün indirgenleri yükseltgeyemez: çözelti halindeki brom, bir iyodürü iyot halinde yükseltger, fakat bir klorürü klor halinde yükseltgeme gücü yoktur; tam tersine burada klor bromürlerden brom açığa çıkarır; klor, iyottan ve bromdan daha güçlü bir yükseltgendir; buna karşılık meselâ I iyonu, CI – iyonundan daha güçlü bir indirgendir. Tepkimelerin sonuçlarını önceden bilmek için, yükseltgenleri ve indirgenleri güçlerine göre sınıflandırmak gerekir, bunun için de redoks çiftleri’ni ele almak faydalıdır: böylece, elektronların işe karıştığı yarı-tepkimelerle gösterilen sistemleri belirtmek ve bunlar arasındaki redoks tepkimelerini ayırt etmek mümkün olur; meselâ, çözelti halindeki
2 Fe3+ + Sn2 + -> 2 Fe2 + + Sn4 +
tepkimesi,
2 Fe3+ + 2 e -> 2 Fe2 +
ile
Sn2+ -> Sn4+ + 2e-
tepkimelerinin sonucu olarak düşünülebilir ve bu redoks sistemlerini genellikle dengeli kabul ederek, tepkimeye tekabül eden redoks çiftleri
Fe2+ > < Fe3+ + e- ‘ve Sn2+ > < Sn4 + + 2e- şeklinde, yani, indirgeme > < yükseltgeme + n e – şeklinde yazılabilir; çünkü, demir III iyonu kalay II iyonuyle indirgenirse, demir II iyonu da, meselâ, klor (CI > < CI + e-) ile yükseltgenebilir. Yükseltgenleri ve indirgenleri güçlerine göre sınıflandırmakla redoks çiftlerinin düzenli bir listesi en basit şekilde hazırlanmış olur. Bu liste, tamamıyle kimyasal verilere göre düzenlenebilir, fakat aslında elektrot potansiyeli kavramına dayanarak redoks çiftlerinin nicel bir sınıflandırmasını veren piller teorisine başvurmak çok daha uygun olur. Elektrokimyasal piller, redoks tepkimeleriyle çalışan akım üreteçleridir. Meselâ, Daniell pilini ele alalım: Zn / ZnSO4 // CuSO4/Cu; pil akım üretmeğe başladığı zaman elektronlar, pilin dışında, çinkodan bakıra doğru yol alır; öyleyse elektronların pilin içinde de bakırdan çinkoya doğru akmaları gerekir; bu eletkron akışı, iyonlarla ve elektrotların uçlarındaki alışverişle sağlanır: pozitif elektrot (Cu), bir Cu2+ iyonuna iki elektron vererek bu iyonu Cu atomuna dönüştürür; bu bakır atomu da elektrot üzerine çökelir: Cu2 + + 2e- -> Cu; aynı anda negatif elektrot (Zn), bir Zn atomunun Zn2+ iyonuna dönüşmesinden arta kalan iki elektronu alır ve çinko atomu çözelti haline geçer:
Zn -> Zn2+ +2e-
Burada incelediğimiz piller, özellikle Daniell pili tersinirdir; yani, pilin devresi dışına yerleştirilmiş bir üreteçle akım yönünün bir miktar değiştirilmesi, elektrotlardaki kimyasal olayların ters yönde gelişmesine yol açar: böylece bakır çözünür, çinko ise elektrotta birikir. Dış üretecin elektromotor kuvveti hiç akım dolaşmayacak değerde ise, her elektrodun çevresinde denge meydana gelir:
Cu > < Cu2+ +2e- ve Zn > < Zn2+ +2e- ; bu denge durumları, yukarıda sözü edilen redoks çiftleriyle gösterilir. Bir pil, genellikle redoks dengelerinin kurulduğu iki bölümden (iki yarım pilden) veya iki elektrottan meydana gelir. Bu dengelerin türü çok çeşitlidir ve farklı elektrot tiplerine tekabül eder; elektrotlar şu şekilde sınıflandırılabilir: 1. Katyon elektrodu. Tuzlarından birinin çözeltisine daldırılmış bir madenden meydana gelir; meselâ: Zn / Zn SO4; redoks dengesi M > < Mn+ + ne- şeklinde yazılır; indirgenmiş kimyasal madde, doğrudan doğruya madenin kendisidir; 2. Gazlı elektrot. En önemlisi hidrojenli elektrottur; parçalı, gözenekli, siyah platinle kaplanmış bir platin lamadan (platinle kaplanmış platin lama) meydana gelen elektrot, bir asit çözeltisine (HC1) yarıya kadar daldırılır ve 1 atmosferlik hidrojenle temas ettirilir; Jekabül eden redoks çifti 1/2 H2 > < H+ +e- ‘dir; hidrojenin basıncı 1 atmosfer ve H+I = 1 yani pH=0 olursa, elektrot’a «normal» denir; 3. Anyon elektrodu. En önemlilerinden biri kalomelli elektrottur; çok az çözünür bir tuz olan kalomel (civa-I klorür Hg2Cl») ile temas halindeki civadan meydan gelir; kalomel de bir KCI çözeltisine temas eder. Bu elektroda tekabül eden redoks çifti 2Hg +2 Cl > < Hg2Cl2 + 2e- ‘dir; diğer bir örnek de gümüş klorürlü elektrottur; 4. Asıl redeks elektrodu. Belli bir redoks dengesi olan bir çözeltiye daldırılmış etkilenmeyen bir madenden (platin) meydana gelir; ör. demir II ve demir III tuzu, Fe2 + > < Fe 3+ + e-; asit permanganat ve manganez II tuzu. Mn04- + 8H+ > < Mn2 + +4H20+5 e- Elektronların çözeltiye veya dış devreye doğru hareket etmesini sağlayan madenî elektrot, redoks dengesinn de şu veya bu doğrultuya göre yer değiştirmesini sağlar. Bir elektrot, hangi tipten oluısa olsun, belirli şartlarda, madenî elektrot ile içine dal-dınldığı çözelti arasındaki belli bir potansiyel farkıyla nitelenir: «mutlak elektrot gerilimi» denen E=Vmaden — V çözelti. Termodinamik görünüşü doğrulayan ve Nernst’in bulduğu formülü genelleştiren bir formül E bağıntısını verir: çözeltideki redoks dengesinin, m1A1 + m2A2 +…> < n1B1 + n2B2 + ….+ ne-
şeklindeki kimyasal bir denklemle (burada
A1, A2, … B1, B2, ….. çözeltideki redoks dengesinde rol oynayan iyon veya molekül türleridir) ifade edildiği genel durumda
![]()
olur. Bu formülde R, tükel gazların mole bağlı olan sabiti; T, Kelvin derecesi; F, fara day (96 500 coulomb); Log bir Neper logaritmasıdır. Sayısal değerlere ve ondalık logaritmaya (log) geçilince, 25°C’ta

olur. Meselâ, IA1|, A1 türünün çözelti içindeki etkinliğidir; çok seyreltik çözeltilerde bu büyüklük molariteyle karışır ve derişiklik ne kadar fazla olursa molariteden o kadar uzaklaşır. Eo, ayrı ayrı ele alınan her elektrot için, teoriyle belirlenemeyen bir sabittir (verilen T ve p değeri için); Eo (normal elektrot geriiimi»dir: bu, bütün etkinlikler birime eşit olduğu zaman, E’nin aldığı değerdir. E ve Eo deneysel olarak ölçülemez; çünkü bir potansiyel faikı ancak iki elektrot arasında ölçülebilir, yani çözeltiler arasında bir elektrik teması sağlayacak şekilde (normal olarak bir KCI çözeltisiyle) iki yarım pili birleştirmek gerekir, böyle yapmakla da bir pil elde edilmiş olur.
Bu potansiyel farkının ölçümü için, sırasıyle her yarım pile, karşılaştırma elektrodu olarak seçilmiş bir yarım pil bağlanır ve Eo yaklaşık bir sabitle ölçülür; bu sabit bilinmemekle beraber bütün elektrotlar için aynıdır. Eo’ın bu şekilde ölçülen değeri, karşılaştırma elektroduna göre sıfırdır. Uzlaşma yoluyle seçilmiş karşılaştırma elektrodu, yukarıda tarif edildiği gibi normal bir hidrojenli elektrottur. Deneylerde, bu ölçmeleri, hidrojenli elektrottan daha kullanışlı olan ve hidrojenli elektroda oranla gerilimi kesin olarak bilinen ikinci bir karşılaştırma elektrodu tercih edilir; bu ikinci karşılaştırma elektrodu genellikle kalomelli elektrottur; 25°C’ta ve kalomelle temas eden KC1 çözeltisi doymuş ise, normal hidrojenli elektroda göre bu elektrodun normal gerilimi,
Eo = + 0,245 volttur. Böylece, herhangi bir yarım pilin volt cinsinden Eo değeri
E0(H2) = Eo(Hg) + 0,245
olacaktır. Her yarım pil için Eo’ın ölçülmesi (ki çoğu zaman güçtür) aşağıdaki tabloda kısmen gösterilen ve normal gerilimler ölçeği (veya normal elektrot ya da redoks potansiyelleri) denen bir listenin hazırlanmasını sağlar. Bu ölçek özellikle, her biri tuzlarından birinin çözeltisiyle temas eden çeşitli madenlerin normal elektrot gerilimlerini verir; bu şekilde elde edilen sınıflandırma, pek tabiîdir ki bir madenin iyon haline geçme eğilimiyle, yani az veya çok elektropozitif olma özelliğiyle veya indirgenliğiyle sıkı bir ilişki halindedir.
Meselâ, redoks çifti madenlerin redoks çiftine benzeyen hidrojen, bir maden olmadığı halde bu listede yer alabilmektedir; listede hidrojenin üstünde bulunan madenler, hidrojenden daha elektropozitiftir. Madenlerin elektrot gerilimlerinin bilinmesi, kullanılan çeşitli pillerin elektromotor küvetlerini yaklaşık olarak hesaplamak imkânı verir:
meselâ. Daniell pili Zn/ZnS04; Cu S04/ Cu için elektromotor kuvvet, açık devredeki potansiyel farkına eşittir; bu da
(VCu – Vcus04) + (VcuS04 — VZnSO4) + (VznS04 — VZn)
cebirsel toplamına eşit olur; gözenekli kap i-çinde birbirine değen çözeltiler arasındaki
Vcuso4 — VznSo4, potansiyel farkı bilinmez; fakat çok zayıf olduğunu düşünmemiz için çeşitli sebepler vardır; bu potansiyel farkı ihmal edilirse, pilin elektromotor kuvveti
e — (Vcu — VcuS04) — (Vzn — VzS04)
olur; yani, bakır ve çinkonun elektrot gerilimleri farkına (cebirsel fark) eşit olur; normal gerilimler yardımıyîe yaklaşık sonuç elde edilir: e := 0,34 — (—0,76) = 1,10 volt; sonucun pozitif olması, bu pilde bakırın pozitif kutup olduğunu gösterir. Bu liste ayrıca, «bir madenin başka bir madenle yer değiştirme» tepkimeleri denen kimyasal redoks tepkimelerinin yönünü önceden bilmek imkânı da verir. Meselâ, bir bakır II tuzu çözeltisine daldırılan demir lama hemen bakırla kaplanır; aynı anda demir, Fe2 + iyonları halinde çözeltiye karışır.
Kimyasal tepkime Fe + Cu2+ -> Fe2+ + Cu şeklinde yazılır; bu, bakırdan daha indirgen olan demirin, bakır II iyonlarını indirgeyerek onları madenî bakır haline getirdiği ve çözeltide bu bakır iyonlarının yerini aldığı bir redoks tepkimesidir. Demek ki prensip olarak, bu çeşit tepkimeler yukarıdaki listeye göre önceden anlaşılabilir: bir maden, listede kendisinin altında sıralanan bütün ö-bür madenleri açığa çıkarır; bu durum, kendisinin üstünde yer alan madenler tarafından açığa çıkarılabilen (sudan veya asit çözeltilerden) hidrojen için de geçerlidir.
Ayrıca, bir madenin elektrot geriliminin, diğer etkenlerin yanı sıra, çözeltideki maden iyonlarının derişikliğine de bağlı olduğunu kesinlikle belirtmek gerekir. Yukarıda verilen genel formülün bir katyon elektroduna uygulanması,
![]()
formülünü verir; burada / Mn+ /, çözeltideki maden iyonlarının etkinliğidir; formül Nerst (1890) tarafından hazırlanmıştır. Buradan özellikle şu sonuca varılır: iyonlarıyle temas halinde bulunan ve sadece maden iyonlarının derişikliği ve dolayısıyle etkinliği bakımından birbirinden farklı olan, aynı madenden yapılmış iki yarım pilin birleştirilmesiyle bir tek pil yapılabilir:

ve (a2) iki yarım pildeki maden iyonlarının etkinliğidir. Bu şekilde elde edilen ve «derişmeli (veya yoğunlaşmalı) piller» denilen pillerin elektromotor kuvveti genellikle çok düşüktür (birkaç santivolt kadar). Bu derişmeli pillerin özel bir şekli de, pH’1
(pH= —log /H+/ ) farklı çözeltilerin kullanıldığı hidıojenli elektrotlardan meydana gelen yarım pillerdir. Bunlardan biri normal hidrojenli elektrot ise, öbürü pH’1 bilinmeyen bir çözeltidir; pilin elektromotor kuvveti, 25°C’ta, e =0,059 pH formülüyle verilir ve bunun ölçülmesi, çözeltinin pH’ını hesaplamak imkânı sağlar; bu, pH’ların elektrometrik ölçü ilkesidir; bu usul, laboratuvarlarda ve sanayide çok kullanılır. Pratik yapımı için, derişmeli bir pilin, elektromotor kuvvetinde büyük bir değişiklik yapılmadıkça yeterli akım üretmeyeceğini bilmek gerekir: bu elektromotor kuvvetin, ya karşılaştırma metoduyle (kesin ve ideal olan bu metodun tek sakıncası çok vakit almasıdır) ya da bir voltmetreyle ölçülmesi gerekir. Yalnız voltmetrenin hassasiyeti yapılacak ölçmelere göre ayarlanmalıdır: bunun için genellikle bir milivoltmetre kullanılır; bu âletin iç direnci çok büyük olmalıdır (en az 1010Q). Yükseltici elektronik voltmetre bütün bu aranan şartlara cevap verir; doğrudan okumalı pH-metre’lerde genellikle bu âlet kullanılır; bu tip pH-metre’ler ise, çok hassas ve kullanışlı olduğundan pratikte çok tercih edilir ve yapımları sırasında volt cinsinden değil de pH birimleri cinsinden derecelenir.
Kutuplarındaki potansiyel farkının ölçüldüğü pil, içinde birkaç santimetre küp kadar pH’1 bilinmeyen çözeltinin bulunduğu küçük bir kaptan meydana gelir; bu çözeltiye şunlar daldırılır:
Karşılaştırma elektrodu (dış), kolaylık açısından gerekli olan ikinci bir karşılaştırma elektrodudur ve doymuş KC1 çözeltisiyle temas eden kalomelli elektrottan meydana gelir;
gösterici elektrot; birçok çeşidi vardır, fakat en çok kullanılanı cam elektrottur, alt tarafına küçük bir ampul yerleştirilmiş, yalnız H+ iyonlarını geçiren yumuşak camdan yapılmış, çok ince çeperli bir tüpten meydana gelir; bu ampulün içinde, tüpe yerleştirilmiş kalomelli elektroda değen ve bir karşılaştırma elektrodu (iç) meydana getiren bir HC1 N/10 çözeltisi vardır; uçları elektronik voltmetreye bağlanan bu sistem, şöyle bir şema ile gösterilebilir:

Bir cam elektrot kullanmakla, aşağı yukarı 12 pH’a kadar, 0,01 pH birimlik hassasiyetle ölçme yapılabilir; bu pH’ın daha üstünde yani daha bazik çözeltilerde alkali iyonları (Na+ veya Li+) bulunduğu için hata oranı artar.
Daha genel bir şekilde, yukarıda verilen redoks potansiyeleri listesi, redoks çiftlerinin kesin olarak sınıflandırılmasını ve redoks tepkimelerinin önceden bilinmesini sağlar;
msl., Sn2+ > < Sn4+ + 2e- ve Hg2/2+ > < 2 Hg2+ + 2e gibi iki redoks çifti olsun; Pt/Sn2+, Sn*4+ : Hg2/2+, Hg2+ /Pt pili, dışarıdaki bir devreye, Sn2+ iyonlarının yükseltgeneceği ve Hg2+ iyonlarının indirgeneceği bir yönde kendiliğinden akım verirse, Sn2+ + 2Hg2+ -> Sn4+ + Hg2/2+ tepkimesi gerçekleşebilir, yani kalay II iyonu civa II iyonunu indirger; kalay iyonlarından kopan elektronların civa iyonlarına geçmesi için, pil dışındaki akımın civalı yarım pilden kalaylı yarım pile doğru yol alması, yani, civalı yarım pil -> kalaylı yarım pil doğrultusunda hesaplanan elektromotor kuvvetin pozitif olması gerekir;
böylece e = + 0,91 — (+0,15) = + 0,76 volt elde edilir. Zaten, deneyde de görülebileceği gibi, civa II iyonunun kalay II iyonu tarafından indirgenmesinin bir civa I tuzunun oluşumunu engellemediği, fakat tepkimenin element halinde civa meydana gelene kadar sürdüğü önceden kolayca anlaşılabilir.
Bu arada, daha kesin bir şekilde söylemek gerekirse, elektrot gerilimleri çeşitli etkenlere ve özellikle indirgenmiş şekil ile yük-seltgenmiş şeklin derişikliğine bağlıdır: bu iurum, sadece elektrotların normal gerilimlerinden çıkarılan şematik sonuçlan (özellikle ele alınan redoks çiftlerinde bu gerilimler birbirinden çok az farklı olduğu zaman) değiştirebilecek niteliktedir; bu durumda tepkime tam olmayacağı için kimyasal denge kurulabilir.
Nihayet bazı redoks çiftlerinde, elektrot geriliminin, çözeltideki H+ iyonlarının derişikliğine, yani pH’ına, az veya çok asitli olmasına bağlı olduğu görülür: Mn2+ +4H2O > < MnO4 + 8H+ +5e- denkleminin tekabül ettiği redoks çiftinde durum böyledir ve bazı şartlarda, permanganat iyonunun yükseltgen özelliğini ifade eder. Bu yükseltgenliği niteleyen elektrot gerilimi


yazılabilir; bu da, pH’ın, permanganat iyonunun yükseltgen özelliği üzerindeki etkisini açıklar.
— Biyol. Redoks olayları, bitki ve hayvan metabolizmasında önemli bir rol oynar; meselâ hücre Solunumunda pek çok redoks tepkimesi işe karışır. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDOKS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REDİ (Francesco)
Tarih 25 Haziran 2009
REDİ (Francesco), italyan bilim adamı ve yazarı (Arezzo 1626-Pisa 1698). Tıp ve felsefe doktorası yaptı (1647).
Bütün bilim dallarını inceledi; başta klasik diller olmak üzere birçok dil öğrendi. Günümüzdeki roman dilleri ve lehçebilim çalışmalarının öncüsüdür. Crusca akademisine başkan oldu. Vocabolario’ya büyük katkılarda bulundu (bu arada yabancı metinlerden aktarmalar da yaptı). Bugün Lavenziana’da bulunan değerli bir kütüphane meydana getirdi. Ferdinando II ile Cosimo III’ün «başhekimi»ydi; büyük dukalık sarayında ve Accademia del Cimento’da çeşitli «tabiî deneyler» yaptı.
Titiz bir gözlemci ve başarılı bir deneyci olan Redi, en güç biyoloji meselelerini ele aldı. Böcek nesillerinin kendiliğinden oluştuğunu öne süren eski efsaneyi yıktı; sineklerin, kokmuş etler üstüne başka sineklerin yumurta bırakması sonucunda ortaya çıktığını ispatladı (1668). Ayrıca insan vücudundaki asalak kurtlar ve birçok hayvan üstüne ilk geniş ve metotlu araştırmayı yapan bilgin de Redi’dir; bundan dolayı parazitoloji (1684) biliminin kurucusu sayılır. Redi’nin küçük eserlerinden birçoğunda çok önemli gözlemler vardır (engerek yılanının zehiri [1664], çeşitli bitkilerin külünden elde edilmiş sudan çıkarılan sunî tuzlar v.b.).
Hekim olarak da büyük ün ve servet kazandı. Consulti adlı eserinden gözlem ve deneye dayanan bir metot ortaya koydu. İlmî yazıları, mükemmel bir üslûp ve arı bir dille yazılmıştır. Consulti ve öbür eserleri edebî yönden büyük önem taşır. Bacco in Toscana (Bacchus Toscana’da) adlı ünlü dithy-rambos’u, Bacchus’un tattığı çeşitli şarapların övgüsünü yapar. Kitap, kapsadığı şiirlerin mükemmelliği, dil ve veznin ustalığı sayesinde ün kazandı. Redi, od’lar, küçük şarkılar, bürlesk şiirler ve soneler de yazdı. Ayrıca Lettere Famigliari (Samimî Mektuplar) adlı bir eseri vardır. (M)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDİ (Francesco) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RECLUZİA
Tarih 25 Haziran 2009
RECLUZİA i. Enginlerde yaşayan önden solungaçlı, karından bacaklı yumuşakça. (Kavkısı ince, uzunca ve oldukça uzun sarımlıdır; hayvanın, janthinalarınkine benzer bir yüzdürücü organı vardır. Hint ve Pasifik okyanuslarında yaşar.) [L]
RECM i. Bk. RECİM.
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECLUZİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REAYA
Tarih 25 Haziran 2009
REAYA i. (ar. ra’yye’den re<âyâ, otlatılan hayvan sürüsü).
Esk. Bir hükümdarın yönetimi altında bulunan halk: Gadrede reayasına vali-i eyalet // Dünyada ve ukbada ne zillet, ne rezalet! (Ziya Paşa). Padişah Allah'ın vekili olarak bu toprakları reayasına kiracı gibi vermiştir (Kemal Tahir). // Osmanlı imparatorluğunda müslüman olmayan tebaa: Hıristiyanlar Osmanlı devrinde gerçi reaya muamelesi görmekten şikâyetçidirler (F.R. Atay). // Teşm. yol. Hıristiyan (Zt. BERAYA.) || Terfih-i reaya, tebaanın refahını sağlama.
— ANSİKL. Teşk. tar. Başlangıçta, Osmanlı devletinin yönetimi altında bulunan müslüman ve hıristiyan, bütün halk topluluklarına, yönetilen, hükümete bağlı olan topluluk anlamında reaya deniyordu. Sonraları halk, müslim ve gayrı müslim diye ayrılınca, gayri müslim adı altında toplanan bütün tebaaya reaya adı verildi, islâm dininin doğuşundan bir süre sonra, cizye denen özel bir vergi vermekle görevli olan ve islâm dininden başka bir dine bağlı bulunanlara ehli zimmet veya zimmi denmeğe başlandı.'
Gayri müslim olan bu topluluğun verdiği vergiye karşılık bütün haklarının, can, mal ve mesken güvenliğinin sağlanması devlete bırakılıyordu. Devlet ödedikleri vergiden dolayı, yönetimi altında bulunan bütün gayri müslimlerin hayatını korumakla görevliydi, islâm devletinin yönetimi altında bulunan gayri müslimlerle cizye karşılığı ilk anlaşmayı Hz. Muhammed yaptı. Bu anlaşma gereğince devlet, reayanın (gayri müslimlerin) bütün haklarını koruyacak; onların can, mal, ırz ve mesken güvenliğini sağlayacak; inançlarında, ibadetlerinde onları serbest bırakacak; buna karşılık onlar da devlete cizye vereceklerdi. Hz. Muhammed'in ölümünden sonra, Dört Halife ve daha sonra Halid bin Velid devrinde, gayri müslimlerle (reaya) yeni anlaşmalar yapıldı.
Hz. Muhammed'in koyduğu anlaşma hükümleri yürürlükte kaldı ve duruma göre bunlara bazı yeni maddeler eklendi. Yeni alınan ülkelerdeki gayri müs-limlere ve onların rahiplerine iyi davranıldı; inançlarına, geleneklerine, ibadetlerine, sanat, ticaret yapmalarına engel olunmadı; yalnız, verecekleri cizyenin zamanı, miktarı belirtildi, bununla ilgili anlaşmalar yapıldı. Savaşla girilen bir gayri müslim ülkesindeki halk barış isterse onlarla anlaşma yapılır, alınacak vergi (cizye) bir hükme bağlandıktan sonra gayri müslimler devletin yönetimi altına girerdi.
Vergiler, reayanın sayısına ve malî durumuna göre düzenlenirdi. Vergiyle ilgili anlaşmalarda gayri müslimlerin devlet tarafından her türlü saldırı ve haksızlığa karşı korunma gerekçesi özel bir madde olarak yer alırdı. Cizyeyi vermeyen gayri müslimler, islâm devleti tarafından korunmaz, hayat ve malları güven altına alınmazdı. Hz. Muhammed'in kurduğu bir gelenek gereğince yeni ele geçirilen bir gayri müslim ülkesinde halka, önce anlaşma yapmak için üç şart gösterilirdi.
Bunlar: Müslümanlığı, savaşı veya cizyeyi kabul etmekti. Müslümanlığı kabul edenler cizye vermezlerdi. Savaşı kabul edenler savaş kurallarına göre işlem görürdü. Cizye denen özel vergi ödemeyi kabullenenler de devletin yönetimi altına girer, reaya sayılırdı. Cizye vermeyen gayri müslimlerin hayatları, mal ve mesken güvenliği devlet tarafından sağlanmazdı. Buna karşılık, müslümanlar yapılan anlaşmaların gereğini yerine getirmezlerse reaya da vergi vermezdi. Halife Ömer devrinde, reayadan alınan vergi belli bir düzene konuldu, bazı kurallara bağlandı.
Buna göre, zenginler her yıl 48, orta durumda olanlar 24, yoksullar ise 12 dirhem gümüş cizye vermekle yükümlüydü. Ancak, bu miktarlar da dondurulmadı; devrin şartlarına göre, karşılıklı anlaşmalarla değiştirildi. Halifelik Emevilere geçtikten sonra, devletle reaya arasındaki ilişkiler eskisi gibi sürdürüldü. Ancak, devlet giderlerinin çokluğu ileri sürülerek, bazen cizyenin artırıldığı, ağırlaştırıldığı oldu. Bunun üzerine, reaya ile devlet yöneticileri ve hâkim sınıflar arasında bazı geçimsizlikler ortaya çıktı. Reaya, emevî halifelerinin aşırı masraflarından, gereksiz giderlerinden yakınmağa, Hz» Muhammed ve Dört Halifenin yolundan gidilmediğini ileri sürmeğe başladı. Bütün bunlara karşılık, önemli ve devlet düzenini sarsıcı bir olay çıkarmadıkları sürece reayaya fazla baskı yapılmadı.
Emevîler, reayadan yalnız cizye almakla yetinmediler; onlara devlet işlerinde resmî görevler de verdiler. Hesap ve yazı işleri bilen gayri müslimler Divanda görev alırlardı. Bu durum, devletle reaya, özellikle müslümaniarla gayri müslimler arasında bir yakınlaşmanın, devlet düzeninde eşit işlem görmenin açık bir belirtisi sayılıyordu. Bu yüzden, devlet dairelerinde görev almak için, reaya çocukları arasında hesap, yazı ve tercüme işlerini görebilecek nitelikte bir eğitim ve öğretim düzeni uygulanıyordu. Bunun sonucu, Emevîler devrinde birçok gayri müslim yazar, bilgin, hekim yetişti. Abbasîler devrinde de reaya ve müslümanlar arasındaki ilişkiler eskisi gibi sürdürüldü, Hz. Muhammed ve Dört Halife devrinde kurulan geleneğe uyuldu, Cizye, onların düzenlediği şartlar altında toplandı.
Bazen, devletin giderlerindeki durum gereğince, cizyenin miktarında değişiklikler yapıldı. Abbasîler devrinde ve onlardan sonra gelişen müslüman fetihleri sonucu reayanın sayısı çoğaldı. Alınan uzak ülkelerde reaya ile, müslümanlar, özellikle devlet yöneticileri arasında yeni yeni cizye anlaşmaları yapıldı, iran, Mısır, Kuzey Afrika, ispanya gibi ülkelerde kurulan islâm devletleri bu vergi usulünü sürdürdü; reaya ve müslüman halk ilişkilerini devrin ihtiyaçlarına göre düzenledi.
Anadolu, Selçuklular tarafından alındıktan sonra islâm devletlerinde uygulanan vergi usulü aşağı yukarı olduğu gibi benimsendi. Reaya, vergisini ödediği sürece, bütün din ve dünya işlerinde bağımsız bırakıldı. Onların özel yaşayışlarına, öğretim ve eğitimlerine, ibadetlerine, gelenek ve göreneklerine dokunulmadı.
Osmanlı devletinde de, cizye usulü olduğu gibi bırakıldı. Yeni alman ülkelerde islâm dinini kabul etmeyenler vergiye bağlanarak yerlerinde bırakıldı. Bunların mal, can ve mesken dokunulmazlıkları, inanç ve ibadet bağımsızlıkları devlet tarafından güven altına alındı. Osmanlı devletinin tebaası durumunda olan reaya askere alınmıyordu. Reaya ile müslümanlar arasında, hukuk yönünden ayrılık yoktu. Bütün ayrılık, reayadan alınan cizye idi. Osmanlı devletinde, zaman zaman, reayadan avarız akçesi denen özel bir vergi daha alınırdı, öşür, değirmen vergisi, ağnam v.b. vergiler konusunda müslümanîarla reaya sınıfı eşit işlem görürdü. Reayadan alınan cizye, Halife Ömer devrinde olduğu gibi, edna (düşük), evsat (orta), ala (yüksek), diye üçe ayrılırdı.
Edna, yoksullardan, evsat, malî durumu orta derecede olanlardan, ala ise zenginlerden alınırdı. Osmanlı devletinde, bazı padişahlar, zaman zaman bazı yeni vergiler koydular. Savaş sırasında, savaş giderlerinin, ordu masraflarının çoğalması üzerine Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman avarız akçesi toplamayı belli bir kurala bağladılar, önceleri geçici nitelikte olan bu vergi sonraları emlâk vergilerine eklenerek sabit bir vergi durumuna getirildi. Reayadan, yapım işlerinde çalıştırmak yoluyle yararlanıldığı gibi, Yeniçeri ocağına asker yetiştirmek amacıyle özel bir eğitim ve öğretimden geçirilmek üzere çocuklar da alınırdı. Ayrıca, bunlar arasından isteyerek sipahi olanlar, köprü yapımında çalıştırılanlar, ordunun ulaştırma işlerinde görev alanlar davardı.
Yeniçeri ocağına alman reaya çocukları islâm dini kurallarına göre eğitim ve Öğretim görür; içlerinden yetenekli olanlar devlet ve ordu görevlerinde en yüksek basamaklara kadar çıkarlardı. Ayrıca kürekçilik, yol onarımı gibi işlerde çalışanlar vergi ödemekten kurtulur, gündelik de alırlardı. Divanda saklanan reaya defterleri otuz yılda bir «tahrir» yapılarak tutulur, sonra hükümet merkezine gönderilirdi. Bir süre, Yavuz Sultan Selim, reayadan «peksimet bahası» olarak avarız akçesi topladı. Bunu toplarken de, vergi ö-demekle görevli kimselerin malî durumlarının göz önünde tutulmasını, ödeyemeyecekleri bir miktarın toplanması yoluna gidilmemesini buyurdu.
Osmanlı devletinde, reayadan hizmeti görülenlere tımar verilir, bu tımarı kazanmak isteyenler sipahi yazılır, böylece vergiden kurtulurlardı. Yalnız, reayadan olan herkes, istediği zaman sipahi olamaz, tımar alamazdı. Bu konuda uygulanan bazı kurallar vardı. Atadan, babadan devlete hizmeti geçmiş olanlar seçilirdi. Bu usul, vergi vermekten kurtulmak için, herkesin sipahi yazılması sonucu devlet hazinesinin gelir kaynaklarından yoksun kalmasını önlemek içindi. Kanunî Sultan Süleyman, özel bir kanunla reayadan alınması gereken vergileri sınıflandırdı. Sonra Ahmed I tarafından yeniden düzenlenen ve uygulanan Reaya kanunu uzun zaman yürürlükte kaldı.
Osmanlı devletinin iç kurumlarında, yönetim düzeninde görülen sarsıntılar sonucu, reaya ile olan ilişkilerde de bazı aksaklıklar ortaya çıktı. Reayadan vergi toplamakla görevli kimseler, bazen aşırı davranışlarda bulundular; reayadan fazla vergi alma yoluna giderek, devletle reaya arasındaki bağların gevşemesine, birtakım geçimsizliklerin doğmasına yol açtılar, özellikle Murad III devrinde içkilerden vergi alınma yoluna gidilince reaya, durumundan yakınmağa başladı. Çünkü Osmanlı devletinde, içkiyi yapan ve satanlar, daha çok reayadan olan gayri müslimlerdi.
Reaya, Murad III'ün içkiden ayrı bir vergi alınmamasını ve bunun cizyeye eklenmesini istedi. Bunun üzerine yeni bir kanunla reayaya uygulanan vergi, zenginden 45, orta durumda olanlardan 30, yoksullardan 15 akçe olarak düzenlendi. Bu yeni vergi, bölgelerin durumuna göre de değişiyordu. Reayadan alınan bu cizye, sonraları bedeli askerî adını aldı. Tanzimat döneminde de reaya, eski durumunu korudu. Müslümanlarla reaya arasındaki ayrılıklar devletin koyduğu bazı kanunlarla sürdürüldü. Ancak, İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra, reayadan da asker alınmağa başlandı.
Bunun sonucu olarak bedeli askerî adı verilen cizye de kaldırıldı. Reaya ile müslüman halk arasında ayrılık zaman zaman yumuşadı; bütün devlet dairelerinde, okullarda, askerlikte reayadan olanlarla müslümanlara eşit işlem yapılma gereği konuldu.
Fatih Sultan Mehmed tarafından, Osmanlı devleti sınırları içinde reayaya tanınan bütün haklar İkinci Meşrutiyete kadar sürdü. Bu uzun dönem içinde reaya, din, eğitim, öğretim, ibadet ve geleneklerinde serbest bırakıldı. Osmanlı bilim kurumlarının yanı sıra, reayanın da geliştirdiği özel öğretim ve eğitim kuruluşları vardı. Buralarda da deneysel bilimler alanında, özellikle tıp, kimya ve matematikten birçok bilgin araştırıcı yetişti.
Sanatlarda, özellikle mimarîde başarılı sanatçılar yetişti. Tanzimat'tan sonra açılan osmanlı öğretim kurumlarının çoğunda reaya çocukları, daha çok yabancı dil ve deneysel bilimlerle ilgili derslerde öğretmenlik görevlerine getirildi. Bunlara elçiliklerde, saraylarda tercümanlık, yabancı devletler nezdinde elçilik görevleri verildi. Askerlik alanında yapılan yeniliklerde reayadan yetişen uzmanlardan da faydalanıldı. Reaya, başlangıçtan beri kendisine tanınan haklara dayanarak, Osmanlı devleti sınırları içinde özel din okulları, öğretim kurumları, ibadethaneler açtı.
Tanzimat'tan sonra azınlıklar kendi dillerinde öğretim ve eğitim yapan, ilkokuldan liseye kadar, özel okullar açtılar. Bunlar arasında fransızca, ingilizce, almanca, italyanca, rumca, ibranîce, ermenice öğretim yapan özel okullar vardır. Reaya, devletle olan ilişkilerinde, kamu düzeninde genel yasalara, din ve inançlarıyle ilgili konularda ise bağlı bulundukları din kurumlarının koyduğu özel kanunlara uymak zorundaydı. Tanzimat'tan sonra reayaya tanınan yeni haklar, İkinci Meşrutiyette genişletildi ve bu haklara yenileri eklendi. Bu yeni haklar, 1912'de reaya tarafından kötüye kullanıldı.
Osmanlı devletinin paylaşılmasını öngören bazı avrupa devletleri ve onların Türkiye'deki temsilcileri, reayanın haksızlıklara uğradığını, haklarının avrupa devletlerince korunması gereğini ileri sürdüler. Bu sebeple Osmanlı devletinin iç işlerine karışmağa başladılar. Birinci Dünya savaşında reaya, Osmanlı devleti içinde daha geniş ölçüde bölücü çalışmalara girişti; devletin genel düzenini sarsıcı, bölücü birtakım haklar istedi.
Savaş yılları süresince de Osmanlılar aleyhinde çalıştı. İzmir ve istanbul illerinde, Karadeniz kıyılarında devletin bütünlüğünü yıkıcı eylemlere girişti. Reaya arasında bağımsızlık isteyenler, Osmanlı devleti toprakları üstünde, özellikle Anadolu'da ayrı birer devlet kurmak için gizli gizli çalışanlar oldu. Birinci Dünya savaşından sonra Türkiye cumhuriyeti kurulunca (1923) Türkiye toprakları üzerinde bulunan bütün insanlar, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kabul edildi.
Osmanlı imparatorluğunun baştan beri, kendi toprakları üstünde ayrı bir topluluk olarak koruduğu reaya ile müslümanlar arasındaki ayrılık ortadan kaldırıldı. Türkiye cumhuriyeti uyrukluğunda olan bütün yurttaşlar kanun karşısında, vergi düzeninde, öğretim, eğitim ve din kurumlarında, askerlik alanında, adliye işlerinde eşitliğe kavuşturuldu; özel imtiyazlar ortadan kaldırıldı. (-> Bibliyo.) [M]
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAŞKA
Tarih 23 Haziran 2009
RAŞKA, Yugoslavya’da bölge; Karadağ, Bosna ve Sırbistan sınırında.
Derin vadilerle oyulmuş billüriu ve kalkerli yüksek yaylalardan (100-2 000 m yükseklikte) meydana gelir. Türk işgali altında canlı bir hayvancılık merkezi, aynı zamanda da Bosna, Makedonya, Sırbistan ve Adriya denizi arasında bir geçit yoluydu. Raşka’nın bir kısmı, Berlin kongresinden sonra Yeni Pazar sancağı haline getirildi. Bu dağlar bugün ıssızlaşmış ve halk vadilere ve çevredeki havzalara göçmüştür.
—Raşka kasabası, Raşka ırmağıyle İbar’ın kavuştuğu yerde; 2 000 nüf. (L)
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAŞKA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAST
Tarih 23 Haziran 2009
RAST i. (fars. rast). Rastlama, tesadüf. Uygunluk, başarı. || Rast gelinmek, (herhangi bir kimse için) rast gelmek, karşılaşmak:
Fakat gülüşü alaycı mıydı? Yoksa sadece bir tanıdığa beklenmeyen bir arıda rast gelindiği vakitki gülüşlerden biri miydi? (Y.K.Karaosmanoğlu). || Rast gelmek, ummadığı halde karşılaşmak, tesadüf etmek: Ağabeyim şimdi burada idi. Gideli beş dakika oldu, rast gelemeâin mi?
(Ahmed Rasim).
Raif Beye rast geldi, konuşarak yürümeğe başladılar (M.Ş. Esendal). Bir geyik sürüsüne rast geldiler (A.H. Müftüoğlu). Payına düşmek: En büyük parça bana rast geldi. Ulaşmak, isabet etmek: Attığı kursun hayvana rast gelmedi. (Eşanl. rastlamak.) || Rast getirmek, aranan bir şeyi veya kimseyi tesadüfen bulmak.
Bir kolayını bulmak: O sırada Abdullah İbni Zübeyr, Cırcırh rast getirip öldürdü ve bahse konulan kızını esir etti (Cevdet Paşa). Kollamak: iyi zamanını rast getirirsen olur. isabet etmesini, ulaşmasını sağlamak: Attığı oku rast getiremedi. || Rast gitmek, (iş, olay v.b. için) uygun gitmek, istenildiği gibi olmak: Sizin anlayacağınız, isimiz rast gitmeğe başladı (B. Felek). [M]
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAST hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAŞİTİZM
Tarih 23 Haziran 2009
RAŞİTİZM i. (fr. rachitisme’den). Patol. Fosfor ve kalsiyum metabolizmasındaki bir bozukluktan ileri gelen ve çocuklarda, omurga, kol ve bacak kemiklerinde şekil bozukluğuna sebep olan kemik hastalığı.
— ANSİKL. Patol. Raşitizm, genellikle çocuk dünyaya geldikten sonra birinci yaşta baş gösterir. İştah azalır, çocuk zayıflar, etlef gevşektir, biraz canlı hareketler güçlükle yapılır; sonra, hastalığın esasını meydana getiren kemik bozuklukları ortaya çıkar; kaburgalar tespih görünüşü alır, göğüs yandan yassılaşır (tavuk göğsti), kemik uçları şişer ve kemikler eğrilir (özellikle bacaklarda), dişlerin ve kafatasının kemikleşmesi gecikir, kafatası irileşir ve çoğu zaman karın büyür.
Eskiden raşitizm kötü beslenmekten (sindiremeyecek kadar çok yemek veya sindirimi güç besinler almak) ileri gelen bir beslenme hastalığı sayılırdı. Şimdi bu hastalığın, kalsiyumun kemik dokusuna iyice bağlanmasını engelleyen, fosforkalsiyum metabolizmasındaki bir bozukluktan ileri geldiği bilinmektedir. Bozukluk iki etmenden ileri gelir: organizmada D vitamini oluşumunu engelleyen güneşsizlik ve beslenmede madenî madde dengesizliği (dengesiz rejim veya sindirim bozuklukları). Demek ki raşitizm D vitamini eksikliğinden ileri gelir fakat burada söz konusu olan vitamin eksikliği vitaminsizliğin tamamen özel bir asididir.
Raşitizm ikinci çocukluk çağında kendiliğinden durur, fakat kemiklerde önemli şekil bozuklukları bırakabilir. Tedavi, çocuğa düzgün ve dengeli bir beslenme, elden geldiği kadar iyi sağlık şartları, özellikle açıkhava ve güneş sağlamakla olur. Raşitizm devam ederken, morötesi ışınlara ve D vitaminine baş vurmak gerekir.
— Vet. Raşitizm hayvan yavrularında, özellikle köpekte sık görülür. Besinlerdeki fosfor-kalsiyum dengesizliği, vitamin eksikliği, raşitizme yol açan sebeplerdir. Bu hastalık kemiklerin genel veya kısmî bozukluğuyle belirir. Raşitizme özgü düğüm şeklindeki şişkinler özellikle ön bacaklarda görülür.
Raşitizm sadece bu şişkinliklerden ibaret kalabilir, uygun bir rejim ve tedaviyle kaybolabilir. Ama bu şişkinliklere bir de kemiklerin kasılması eklenirse köpek kısa bacaklı kalır. (Base denilen köpek ırkı bu şekilde ortaya çıkmıştır.) Buldok ırkında görülen kalın çene de raşitizmin bir çeşididir. Raşitizm, fosfor-kalsiyum tuzları A ve D vitaminleri verilerek, içinde bol miktarda madenî madde bulunan besinler yedirilerek tedavi edilebilir; fakat kemiklerdeki şekil bozukluğu öylece çoğu zaman kalır. (L)
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAŞİTİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAPANA
Tarih 23 Haziran 2009
RAPANA i. Murex’e yakın karındanbacaklı yumuşakça. (Hayvanın ayağı çok geniş, sifonları oldukça uzundur; kavkısı, göbekli, yuvarlak ve yarım-oval kapakçıklıdır. Bütün türleri Hint okyanusunda ve Çin denizlerinde yaşar; Üst tebeşirde [Hindistan] ve Miyosende [Kuzey Amerika] fosil olarak bulunur.) [L]
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAPANA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RANDOİN (Lucie)
Tarih 22 Haziran 2009
RANDOİN (Lucie), biyoloji ve sağlık uzmanı fransız kadın bilgin (Boeurs-en-Othe, Yonne 1888-Paris 1960), Albert Dastre’ın öğrencisi, önce çeşitli hayvan türlerinin kanındaki şekerleri inceledi, sonra araştırmalarını vitaminlere yöneltti, beslenmede denge ve dengesizlik kavramlarını ortaya koydu, 1942′de Besin Sağlığı Bilimsel enstitüsü müdürlüğüne getirildi. Besinlerin sağlık bakımından ıslahı ve diyetetiğin geliştirilmesinde büyük payı oldu. (L)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANDOİN (Lucie) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RANCH [renç] veya RANCHO
Tarih 22 Haziran 2009
RANCH [renç] veya RANCHO i. (ing. -amerikanca veya isp. k.). Amerikan çiftliği. (Ortasında insanların durması için bir ev, çevresinde hayvan yetiştirmek için geniş çayırlar bulunur.) [L]
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANCH [renç] veya RANCHO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAKTA
Tarih 20 Haziran 2009
RAKTA i. (ar. erkat’tan raktâP). Esk. Alacalı dişi hayvan.
— Ed. Esk. Bir harfi noktalı, bir harfi noktasız kelimelerle düzenlenmiş yazı. (M)
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAKŞASA veya RAKŞAS
Tarih 20 Haziran 2009
RAKŞASA veya RAKŞAS, Veda geleneğinde tanrılar ve insanların düşmanı olan şeytan. (Başlangıçta, su şeytanları oldukları sanılan rakşasa’lar, gece dolaşır, süt içer, et yerler. Çeşitli biçimlere girerler, ama daha çok hayvan şeklindedirler. Kurban törenlerini bozar ve yaşayanlara azap verirler. Şefleri, dev Ravana ve başlıca düşmanları Rama’dır.) [L]
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKŞASA veya RAKŞAS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAKİB
Tarih 20 Haziran 2009
RAKİB sıf. ve i. Bk. RAKİP. RÂKİB sıf. (ar. rüküb’dan rükib). Esk. Binek hayvanına binmiş olan, binici. || Bir taşıta binmiş olan.
*Râkiben zf. Esk. Binmiş olarak, binerek: Vali Salim Paşa ile Polis Müdürü Fuat Beyin bu gece bir ecnebi otomobiline râkiben Bulgar işgali altında bulunan Karaağaç’a firar ettikleri maruzdur (Atatürk). [M]
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKİB hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAHVAR veya REHVAR
Tarih 19 Haziran 2009
RAHVAR veya REHVAR blş. i. ve sıf. (fars. rah-vâr veya reh-vâr). Esk. Biniciyi sarsmayan binek hayvanı yürüyüşü. || Bu şekilde giden binek hayvanı. Bk. RAHVAN. (M)
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAHVAR veya REHVAR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAHİLE
Tarih 19 Haziran 2009
RAHİLE i. (ar. rıhlet’ten râhile). Esk. Deve v.b. yük hayvanı. || Kervan, yolcu kervanı. || Rahile-zen,yük hayvanını süren kimse. (M)
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAHİLE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAHÎ
Tarih 19 Haziran 2009
RAHÎ sıf. (ar. râhat’tan râhî). Esk. [Binek hayvanı için] Rahat yürüyüşlü. || Sakin, rahat, kolay. (M)
RAHİB i. Bk. RAHİP.
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAHÎ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAGUİN (Eugene)
Tarih 19 Haziran 2009
RAGUİN (Eugene), fransız jeologu (Paris 1900). Paris Maden okulunda profesörlük yaptı, Jeoloji Harita dairesi müdürü ve Fransız Jeokimya derneğinin ilk başkanı oldu.
Başlıca eserleri: Geoiogie Âppliguee (Uygulamalı Jeoloji) [1934]; Geoiogie du Granite (Granitin Jeolojisi) 1946]. RAGUSA, İtalya’da şehir, Sicilya’da, il idare merkezi, irminio vadisine hâkim bir tepe üzerinde; 57 300 nüf. Şehir iki ayrı çekirdekten meydana gelir: daha eski olan Ragusa ibla’da XVIII. yy.dan kalma saraylar ve kiliseler vardır; daha aşağıda olan bu eski şehir, çok büyük bir merdivenle düzgün planlı modern şehre (XVIII. yy.-dan kalma katedral) bağlıdır. Ragusa önemli bir tarım pazarıdır; petrol rafinerisi, — Ragusa ili, 247 200 nüf. özellikle tepelerden meydana gelen şehir, Sicilya’nın güneydoğu kısmında, Akdeniz kıyısında uzanır. Kıyı ovası bağlar ve turunçgil bahçeleriyle kaplıdır. İç kısımdaki tepelerde hayvancılık yapılır. Petrol yatakları işletmesi. (L)
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGUİN (Eugene) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAEREN
Tarih 18 Haziran 2009
RAEREN, Belçika’da (Liege ili, Verviers idare çevresi) komün, Ardennes’de, Almanya sınırında, Verviers’nin kuzeydoğusunda; 3 300 nüf. Orman, işletmesi. Hayvancılık.
— Arkeol. Raeren XVI. ve XVII. yy.da çok önemli bir seramik merkeziydi. Seramikleri kahverengi, gri-mavi veya manganez moru renginde kumtaşındandır, çoğunlukla kalaya monte edilmiştir, üzerlerinde, portreler, yazılar, armalar ve Kutsal Kitap’tan sahneler vardır. (L)
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAEREN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAFİT
Tarih 18 Haziran 2009
RAFİT i. (yun. raphis, iğne’den fr. raphide). Biyol. Bazı hayvan veya bitki hücrelerinde görülen billûrsu ince iğnecikler demeti. (Birçenekli bitkilerden çoğunun hücrelerinde kalsiyum oksalat rafitleri bulunur.) (M)
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAFİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUEBEC eyaleti
Tarih 16 Haziran 2009
QUEBEC eyaleti, Kanada’nın doğusunda eyalet; 1 539 843 km2; 5 744 000 nüf. Merkezi, Quebec; başlıca şehri, Montreal.
• Coğrafya. Quebec eyaletinin toprakları Kanada’daki üç büyük coğrafî bütün üzerinde uzanır: Kanada «kalkanı», Laurentides bölgesi, Apalaş bölgesi. Güney (Laurentides) ve doğu (Nouveau Quebec) kısmını içine aldığı Kanada «kalkanı» geniş ormanlarla kaplı ve birçok göl, çukur ve tepeciklerden meydana gelen bir labirent görünüşündedir. Laurentides bölgesi ırmağın her iki kıyısında (Saint – Laurent ülkesi, Montreal ovası) uzanan bir alçak topraklar bölgesidir. Apalaş bölgesi ise tepe çizgilerinin hâkim olduğu’bir yaylalar (Gaspesie, halicin güney yaylaları, doğu kantonları) kesimidir, iklim kışın sert (Quebec’te ocak ortalaması: —12,4°C), yazın sıcaktır (Ouebec’te ağustos ortalaması: 18,7°C); bol yağmur yağar (Quebec’te 1 070 mm); kar Quebec’te beş altı ay kalkmaz.
Eyalet, ülkenin büyük tarım bölgelerinden biridir. Bununla birlikte toprağın ancak onda biri (Montreal ovası, Doğu kantonları, Saint-Jean gölü bölgesi, Abitibi-Temiseamingue çukuru) tarıma elverişlidir. Eyalet, zenginliğini toprakların çok eski tarihlerden beri yoğun bir şekilde değerlendirilmesine borçludur. Tarla açma işine Saint-Laurent’dan ormana doğru birbirini takip eden «rang»lar halinde başlandı. XIX. yy. ortalarında ırmağın kıyılarından çok öteye yerleşildi (Saint-Jean gölü bölgesi, Abitibi-Temis-camingue). Tarım sisteminde çeşitli tarım, küçük ve orta mülkiyet ağır basar. Fransız asıllı kanada köylüsü toprağına bağlıdır ve kendi işlediği tarlasında tahıl, yemlik bitki, sebze yetiştirir; her çiftliğin kendi bostanı ve meyve bahçesi, çoğunlukla da akça ağaç diktiği ormanı ve içinde sütçül inek, koyun ve domuz beslediği ağılambarı vardır.
Bununla birlikte Quebec sütçülüğe yönelmiş olduğu için tarımda yemlik bitkiler ağır basar. İdare bölümlerinde tek tip tarım yapılır. Joliette’te tütün, Orleans adasında meyve, Montreal’e doğru sebze, Napierville’de patates v.b. Balıkçılık (Gaspesie), kürk hayvanı yetiştiriciliği (gümüşü tilki, vizon), birçok bıçkıhaneye ve büyük kâğıt hamuru ve kâğıt fabrikalarına hammadde sağlayan ormanlar, ek gelir kaynaklarıdır. Quebec, Ontario’dan sonra ülkenin en büyük sanayi bölgesidir. Yeraltı altın ve bakır (Noranda-Rouyn, Malartic, .Vald’Or), amyant (Asbestos, Thetford Mines v.b.), demir (Lac-Allard) bakımından zengindir; ayrıca ormanlar önemli bir gelir kaynağıdır, üstelik Saint-Laurent suyolu ve beyaz kömür de eyaletin zenginliğini artırır. Saguenay (lle-Maligne, Chutea-Caron, Ship-shaw), Saint Laurent (Beauharnois, Les Cedres), Saint-Maurice (Shawinigan, Grand, Mere, La Tuque), Gatineau, Ottawa v.b. ırmakları üzerinde büyük hidroelektrik santralları kurulmuştur. Bu santralların ürettiği elektriğin üçte birini kâğıt hamuru ve özellikle alüminyum (Arvida, Shawinigan Falls, Beauharnois) sanayileri tüketir. Çok çeşitli olan imalât sanayii, Montreal, Doğu kantonları, Saint-Maurice, Quebec, Saguenay ve Ottawa bölgelerinde toplanmıştır. Turizm de (Laurentides, Gaspesie) önemli bir gelir kaynağıdır.
• iktisat.. Eyaletin nüfusu 1961′den beri 500 000 kişi kadar arttı; bu artışın başlıca sebebi doğumların ölümlerden fazla olmasıdır. Toplam artışın yarısını eyalet nüfusunun yüzde 40′ından fazlasının yaşadığı Montreal çekmiştir.1964′te Quebec değer bakımından kanada maden üretiminin yüzde 19,8′ini sağladı. Bu oldukça yüksek orana, demir filizi çıkarımı (Jeannine ve Wabush göllerindeki yataklarla Knob Lake [Schefferville] yatakları) ile altın, çinko (Mattagami gölü çevresinde) ve amyant üretimi (dünya üretiminin yarısından çoğu) sayesinde ulaşıldı. 1965 Başında Quebec, hidroelektrik alanında Kanada’nın toplam üretiminin üçte birinden fazlasını (büyük kısmı Hydro-Quebec’in kontrolü altında olan 10 000 MW) üretiyordu. 1964′te Carillon santralının tamamlanmasından sonra Manicouagane ve Outardes ırmakları üzerinde girişilen çalışmalarla Quebec’in ülkedeki üstünlüğünün artması beklenmektedir. Ayrıca termik enerji de önemlidir: Sorel yakınında Tracy’de 600 MW’lık bir santral kurulmuştur. Eyaletin kanada imalât üretimindeki payı 1964′te yüzde 29,7 iken Ontario’nunki yüzde 50 idi. Kişi başına üretim Ontario’dakinden çok azdır.
Quebec’te daha çok ek değeri az olan sanayiler yerleşmiştir. Dokumacılık, kereste sanayii. Sanayinin bu yapısı hayat seviyesinin millî ortalamadan epeyce, komşu eyaletinkinden ise çok düşük olmasını açıklar. 1964′te kişi başına malî gelir Quebec’te 1 567 dolar, Ontario’da 2 113 dolardı (bütün Kanada için 1 812 dolar). Enerji elde edebilme imkânlarına (hiç olmazsa elektrik alanında, maden üretiminin önemine, Saint-Laurent denizyoluna ve ülkenin en, büyük merkezinin burada olmasına rağmen giderilemeyen bu eşitsizliğin sebebinin iç yatırımların yönelimiyle ilgili olduğu ve kısa vadede değiştirilemeyeceği sanılır.
• Tarih. Tarihi Kanada’nınkiyle eşit olan bu büyük eyaletin sınırları 1763′te çizildi. 1791 Antlaşmasından sonra Aşağı Kanada adını aldı ve 3867′de Kanada konfederasyonunun ilk dört eyaletinden biri haline geldi. İkinci Dünya savaşından beri Quebec siyasetinin başlıca özelliği, muhafazakâr başbakan Maurice Duplessis’in uzun süre (1944-1960) iktidarda kalmasıdır. Duplessis’i rakipleri geçmişe dönük siyaseti ve seçim geleneklerini yozlaştırması bakımından tenkit ettiler.
1960 Seçimlerinde büyük bir zafer kazanan liberaller, Millî Birlik’in çıkardığı 44 milletvekiline karşılık 50 milletvekili çıkardılar. Jean Lesage yönetiminde kurulan yeni hükümetin başlattığı reformlar, «sessiz devrim»i meydana getirdi: iktisadî alanda reformlardan bir kısmının hedefi Amerikalıların veya ingiliz asıllı Kanadalıların işletmelerinin ve sermayelerinin etkisini azaltmak (elektrik üretiminin devletleştirilmesi gibi) ve sanayileşmeyi geliştirmekti; sosyal alanda eski sosyal yapılara el atıldı ve meselâ ‘Katolik kilisesinin eğitimdeki fiilî tekeli, bir Kamu Eğitimi bakanlığının kurulmasıyle yumuşatıldı. Ama kamuoyunun, Kanada federasyonu yapısının değiştirilmesini isteyen unsurları, bu reformları çok yetersiz buldular. Bunlardan bir kısmı bağımsız ama Kanada’nın öbür eyaletleriyle ilişkili bir Quebec devleti kurulmasını istediler. Bazılarıyse çeşitli kuruluşlar çerçevesinde tam bağımsızlık için savaşmaktadırlar: başlıca «bağımsızlıkçı» teşkilât Millî Bağımsızlık birliğidir. Toplulukların bazısı ise millî kurtuluş mücadelelerine «sömürgecilik aleyhtarı» bir savaş gözüyle bakıyordu. Bu görüş açısından hareket eden bazı militanlar şiddet hareketlerine başvurulmasını öğütlediler. 1963′te Montreal’de patlayan bombalar birçok kişinin ölümüne sebep oldu. «İki dillilik» üstüne yapılan bir soruşturmanın (1965) açığa vurduğu gibi, Kanada’da kamuoyunun bütün kesimleri Fransızca konuşanların aşağılanmasına karşıdır.
Soruşturma bu eşitsizliğin Kanada’nın bütünlüğünü tehlikeye düşürdüğünü açığa vurdu. Quebec ile Kanada’nın geri kalan kısmı arasındaki buhranı, 1966 seçimlerini Daniel Johnson’un yönettiği Millî Birlik partisinin kazanması (51 liberale karşılık, 55 milletvekili) daha da artırdı. Muhafazakârlar Fransızca konuşulan eyaletle Ottawa arasındaki ilişkilere, milliyetçi bir eğilim vermeğe kalkıştılar. General de Gaulle’ün Montreal Dünya sergisini ziyareti (temmuz 1967), olayların hızlanmasına yol açtı. Quebec halkının coşkunlukla karşıladığı De Gaulle, nutuklarında kaderlerine hâkim olmaları gereken «Kanadalı Fransızlar»ın hürleştirilmeleri zorunluğunu kesinlikle ortaya koydu; Montreal’de verdiği kısa nutku «Yaşasın hür Quebec» diye bağırarak bitirmesi, federal hükümetin şiddetli tepkisiyle karşılaştı; bunun üzerine De Gaulle, Ottawa’ya yapacağı ziyareti iptal etti. O tarihten sonra Quebec ile Fransa arasında Ottawa’yı işe karıştırmadan önemli iktisadî ve kültürel anlaşmalar imzalandı.
1970 Nisanındaki eyalet seçimlerinde Millî Birlik hükümeti yenilgiye uğradı ve seçimi Liberal parti kazandı. Partinin lideri Jean Roberc Bourrassa’nın 12 mayısta göreve başlayan hükümeti, ilk adımda kargaşalıklarla uğraşmak zorunda kaldı. Montreal’deki ingiliz ticaret ataşesi Cross (5 ekim) ve Quebec çalışma bakanı Pierre Laporte (10 ekim), Quebec Bağımsızlık hareketi mensuplarınca kaçırıldılar. Olağanüstü tedbirlere rağmen Laporte öldürüldü (17 ekim). İngiliz ataşesi Cross ise, onu kaçıranlarla mübadele edilmek suretiyle kurtarılabildi. Çalışma bakanını öldürmekle suçlanan iki kişi ise müebbet hapse mahkûm edildi. (LM)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEBEC eyaleti hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PYTHON
Tarih 16 Haziran 2009
PYTHON. Yun. mit. Dev yılan, Gaia’nın Tufan’dan doğan oğlu. ini, Delphoi’de Tempe kaynağı yakınındaydı. Hayvanları ve insanları öldürür, kehanetlerde bulunurdu. Apollon’un oklarıyle öldü; günahlarından temizlendikten sonra da Delphoi’de kendi kehanet tapınağını kurdu. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYTHON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PYTHAGORAS
Tarih 16 Haziran 2009
PYTHAGORAS, yunan filozofu (M.ö. VI. yy.), Yunanistan’da ve Güney İtalya’da etkisi çok yaygın bir tarikatın kurucusu.
Sisam’da (Samos) doğmuş ve söylentiye göre, felsefî, dinî ve siyasî topluluklar kurmak amacıyle Sicilya’ya giderek önce Kroton’da, sonra diğer Sicilya sitelerinde bu gibi kuruluşları gerçekleştirmişti. Yazılı eser bırakmamıştır. Bir yarı tanrı, bir peygamber ve mucizeler yaratıcısı olarak tanıtılır. Çarpım tablosunu, hipotenüs teoremini ortaya atmış olduğu söylenir. Kurduğu felsefe okulu, V. yy.da Philolaos, IV. yy.da ise Arkhytas tarafından yaşatıldı ve büyük ün kazandı. Pythagoras’çılık adını alan dinî ve ilmî hareket içinde, filozofun ve felsefesini yaşatan öğrencilerinin gerçek payını ayırt etmek güçtür. Pythagoras’çılık başlangıçta birtakım dinî mezhepler halinde ortaya çıktı; bu mezheplerden olanlar, Yedi Bilgeler’inkini andıran çok basit, fakat kimine de bugün ne anlam vereceğimizi bilemediğimiz (msl. bakla yememek) kurallara uyuyorlardı. Ayrıca ruhun bilgiyle temizleneceğine ve bedenden bedene (insandan insana, insandan hayvana v.b.) geçebileceğine, yani felsefe ruh göçü teorisine inanıyorlardı.
Pythagoras ahlâkı, müritleri arasında sözlü olarak öğretilir, bazı pythagoras’çı filozoflar ise, teorik çalışmalarla uğraşırlardı («matematikçiler»). Bu matematikçi filozoflar geometri, aritmetik, astronomi ve fizik alanında birçok araştırmaya giriştiler. Bu araştırmalar sonunda çok sayıda teorem ortaya atıldı. M.ö. III. yy.da Eukleides bunları düzene koydu. Pythagoras’çılar özellikle karede köşegen ile kenarın ortak ölçüiemezliğini ispatlayarak, oransal sayıların kullanılışında aşılmaz bir sınırı keşfettiler. Sayıların ve aritmetik dizilerin yapısını uzun uzun inceleyerek, meselâ «tikel sayılar»ı (yani, 6, 28, 496 gibi bölenlerinin toplamına eşit olan sayılar) tanımlamağa çalıştılar veya n kadar tek asal sayının toplamının n2′ye eşit olduğunu gösterdiler.
Astronomi alanında ise Philolaos’un teorisine uyarak dünyanın, evrenin merkezi olmadığını; güneş ve diğer gezegenlerle birlikte yeryüzünün de merkezî bir ateş etrafında döndüğünü ileri sürdüler.
Müzik teorisi yönünden de yenilikler yaratan Pythagoras, uyumların değerini, sadece, onları meydana getiren tel uzunluklarının orantıları bakımından dikkate aldı. «Pythagoras gamı» adiyle tanınan ıskala aynı isimdeki sistemde, bir oktav aralığına bir tabiî beşliler dizisini (fa, do, sol, re, la, mi, si) meydana getiren sesler yerleştirilerek kurulur. Fizik ve müzik eserlerinde, ancak do majör tonunda gösterilen Pythagoras gamı pratikte kullanılmağa elverişsiz görünürse de, aslında, modüle edilerek ve gerek yükselen diyezler dizisinden gerek alçalan bemoller dizisinden yararlanılarak bütün tonlara aktarılabilir. Telli saz icracıları Pythagoras ilkesine uyarak çalarlar. Çünkü tellerini beşliden aralıklarla akort ederler. Bundan ötürü Pythagoras gamına «kemancılar gamı» denmiş ve bu gam «piyanocular gamı» (eşit ayarlı sistem), «solfej gamı»ndan
(Mercator-Holder sistemi) ve «fizikçiler gamı»ndan (Aristoksenes-Zarlino-Delezenne sistemi) ayırt edilmiştir. Bu matematik araştırmalardan başka, matematik Pythagoras’çılık, «her şey sayıdır» ilkesine dayanan bir tabiat felsefesi ortaya koydu. Bu ilke, geniş çapta bir benzetmenin sonucudur. Nasıl ki takımyıldızlar belirli bir figüre (meselâ Büyükayı) benzetilen sayılarsa, bütün varlıklar da sayıyla ifade edilebilecek birer şekildir; bu görüş sadece fizik eşya için değil, belirli bir yapısı olan her şey için geçerlidir (meselâ adaletin de, evliliğin de kendi sayıları vardı).
Pythagoras’çılar, bir sazdaki uyumun tel uzunlukları arasındaki beli bir orana bağlı olması gibi, ruhun da bedenin bir uyumu olduğunu ve böylece ruh göçünün, tenleşme biçimlerini, ruhların niteliğine göre ayarladığını düşünüyorlardı Phythagoras’çılık, sistemli matematikçiliği ile, batı akılcılığının şekillenmesine katkıda bulundu. Ama sayılar konusunda benimsediği mistik görüş, Pytha-goras’çılığı büyüye ve batınî felsefelere bağlıyordu.
— Ahl. Pythagoras harfi, yani ipsilon (Y). Pythagoras, bu harfin iki uzantısını, insanın önünde açılan iki yola, yani kötülük ve erdem yollarına benzetiyordu. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYTHAGORAS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PYROTHERİUM
Tarih 16 Haziran 2009
PYROTHERİUM i. Patagonya’da miyosen takabasında görülen notongulata grubundan fosil memeli hayvan; hem hortumluların, hem de amblypodosların özelliklerini birarada taşır. (Bu hayvanların boyu küçük bir fil kadardı, fakat bacakları daha farklı bir yapıdaydı.) [L.]
PYROTROGON i. Kuşbil. Eşanl. HARPACTES.
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYROTHERİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PYROSOMA
Tarih 16 Haziran 2009
PYROSOMA i. Yüzer koloni durumunda gömlekli hayvan. (Koloni, bir ucu delik, öteki ucu kapalı içi oyuk silindir biçimindedir; içinde pek çok sayıda gömlekli hayvan bulunur; bunların her biri değişik renkte ışık çıkardığından koloninin tümü alev gibi görünür; pyrosoma’lar sıcak denizlerde ve Akdeniz’de yaşar. Salpalar sınıfının pyrosomidea altsınıfının örnek tipi.) [L]
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYROSOMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PYRGULA
Tarih 16 Haziran 2009
PYRGULA i. önden solungaçlı, kanndan-bacakîı yumuşakça. (Hydrobiidae familyasından olan bu hayvanın kavkısı kule biçiminde, sarmalları bir veya birçok kabarık çizgi halindedir. Akdeniz dolaylarındaki bazı bölgelerde göllerde ve akarsularda yaşar.) [L]
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYRGULA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PYRGOMA
Tarih 16 Haziran 2009
PYRGOMA i. («kule» anlamında yun. k.). Tropikal bölgelerde madraporlar üzerinde yaşayan kabuklu hayvan. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYRGOMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PYRENEES ORİENTALES idare bölgesi
Tarih 16 Haziran 2009
PYRENEES ORİENTALES idare bölgesi, Fransa’da idare bölgesi; 4 144 kme; 251 200 nüf. Merkezi, Perpignan.
İdare bölgesinin ortasında ve kuzeyinde alüvyonlu Roussillon ovaları uzanır; bu ovaların en yüksek kısımlarını meydana getiren kurak topraklar (aspres) bugün meşhur şarapların yapıldığı bir bağcılık bölgesidir. Roussillon’un Tet ve Teche tarafından sulanan en alçak kısımları, meyve (kayısı, şeftali) bahçeleriyle örtülüdür. Roussillon, güneyde Alberes dağlarıyle sınırlıdır; yükseltisi Neulos’da 1 275 m’yi bulan bu dağların denize bakan yamaçları bağlarla kaplıdır; kıyıda birkaç balıkçı ve ticaret limanı (Port-Vendres) yer alır.
Batıda idare bölgesi, Doğu Pireneler üzerinde uzanır; bu kesimde hayvancılık çok önemlidir; kuzeyde Corbieres dağlarının ucu, bir hayvancılık ve çeşitli tarım bölgesi olan Fenouillet çöküntüsü yanında ansızın yükselir. İdare bölgesinin ortasında, Tefin orta vadisi, Conflenfi meydana getirir; Prades havzası meyve bahçeleriyle örtülüdür. Fransa ile ispanya arasında bölüşülmüş olan Cerdagne ovaları, verimli bir tarım bölgesidir. İdare bölgesinin güneyinde Canigou kütlesi Conflent’i çeşitli tarım ve hayvancılık yapılan Tech’in yukarı vadisinden (Vallespir) ayırır.
İdare bölgesinde sanayi çok gelişmemiştir: Canigou’da demir filizi işletmesi, besin sanayii (içki, konserve), ayakkabıcılık, mantar işlenmesi ve dokuma atelyeleri. Turizm hızla gelişmektedir:
ılıca merkezleri ve yaz sayfiyeleri. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYRENEES ORİENTALES idare bölgesi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PYRENEES idare bölgesi (Basses —)
Tarih 16 Haziran 2009
PYRENEES idare bölgesi (Basses —),
Fransa’nın güneybatısında idare bölgesi; 7 712 km2′ye 60 kişi), idare merkezi, Pau;
3 idare çevresi (Pau, Bayonne, Oloron-Sainte-Marie) vardır. İdare bölgesinin güneydoğu kısmı Anie doruğunda 2 504 m’yi, Midi d’Ossau doruğundaysa 2 885 m’yi bulan Bearn Pirenelerinde uzanır. Bu kesimde biraz tarım yapılırsa da, başlıca gelir kaynağı hayvancılıktır.
İdare bölgesinin batı kısmı Bask ülkesindedir: Orhy doruğunda 2 017 m’yi bulan Bask Pireneleri, BSam’dakinden daha alçak ve daha çok parçalanmıştır. Bu kesimdeki geleneksel çeşitli tarımın (buğday, mısır, hattâ bağcılık) yerini günden güne hayvancılık almaktadır. İdare bölgesinin başlıca sanayi faaliyeti Bayonne bölgesindedir (Boucau’da metalürji, kimya ürünleri ve gübre). Bearn Pireneleri’nde hidroelektrik, Lacq’ta ise sanayileşmenin temel unsurlarından biri olan tabiî gaz elde edilir. Ayrıca bölgede uçak (Pau bölgesi) ve makine yapımı, ayakkabıcılık ve küçük dokuma sanayii gelişmiştir. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYRENEES idare bölgesi (Basses —) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PYRAMOS
Tarih 16 Haziran 2009
PYRAMOS. Yun. mit. Thisbe’nin âşığı olan genç babillL Ovidius’un anlattığına göre, Thisbe beyaz bir dut ağacının altında Pyramos’u beklerken, ağzı kan içinde bir dişi aslanın üzerine geldiğini görür; hemen kaçmağa başlar, düşen tülünü de kızgın hayvan parçalar.
O sırada çıkagelen Pyramos, sevgilisinin kanlı tülünü görür, öldüğünü sanarak hançerini kendine saplar. Sevgilisinin çığlığını duyan Thisbe koşar, ama Pyramos’un öldüğünü görünce o da cesedin yanında intihar eder. Gölgesinde bu trajik olayın geçmiş olduğu dut ağacı o günden sonra yalnız kırmızı dut vermeğe başlar ve aşkta yanılmaların sembolü olarak kalır. Daha basit olan başka bir anlatışa göre ise, Thisbe de, Pyramos da intihar eder ve tanrılar tarafından akarsu haline getirilirler.
— İkonogr. İki ünlü âşığın macerası Pompei’deki bir freske, Christine de Pisan’ın eserlerindeki (Brüksel Krallık kütüphanesi) bir minyatüre, Roma San Pietro’sunun bronz kapılarında Filarete’nin bir kabartmasına, Tintoretto (Modena), Baldung Grien (Berlin), Paul Bril (Roma) ve Pous-sin’in (özel koleksiyon) resimlerine ilham kaynağı oldu.
— Ed. ve Müz. Pyramos ile Thisbe’nin maceraları üstüne çeşitli şiirler ve besteler yapıldı. Fransız edebiyatında bu konu, XII. yy.da Norman diyaleğinde yazılmış bir masalda, XV. yy. tiyatro dramında, Theophile de Viau’nun bir trajedisine (Pyrame et Thisbe [1621]) ve lirik bir trajedide (sözleri La Serre’in, müziği Rebel ile Francoeur’ün [1726]) işlendi, ispanyol edebiyatında, 1618′de, Gongora, bir Fabula di Piramo y Tisbe yazdı. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYRAMOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUESNAY (François)
Tarih 16 Haziran 2009
QUESNAY (François), fransız hekimi ve iktisatçısı (Mere, İle-de-France 1694-Versailles 1774). Orta halli bir ailenin çocuğuydu.
Paris’te başarılı bir tıp öğrenimi yaptı; Mantes’da Hötel-Dieu’nün başcerrahı oldu, cerrah ve doğum uzmanı olarak büyük bir ün kazandı, Observations sur les Effets de la Saignee’yi (Kan Almanın Sonuçları üstüne Gözlemler) [1730] yazarak o güne kadar bu konuda ileri sürülmüş tezleri çürüttü. 1736′da Essai Physique sur l’Economie Animal’i (Hayvansal iktisat üstüne Fizik Deneme) yayımladı. Eczacılık akademisinin daimî sekreterliğine getirildi (1737). Mme de Pompadour’un (1749), sonra kralın (1752) hekimi oldu. Versailles şatosundaki dairesinde, iktisadî meselelerle ilgilenen Diderot, Turgot, Mirabeau markisi, Dupcnt de Nemours gibi saray adamları toplanırdı.
Encyclopedie için, daha çok kişisel deneylerine dayanan «çiftçi» (1756) ve «tahıl» (1757) maddelerini yazdı. Altmış dört yaşında, başlıca eseri sayılan Le Tableau Economique’i (iktisadî Tablo) [1758] yayımladı. Bu eserde ortaya koyduğu görüşleri Maximes Generales du Gouvernement Economique d’un Royaume Agricole’de (Bir Tarım ülkesinin İktisadî Yönetimi üstüne Genel ilkeler) geliştirdi. Nispeten az yazmış olmasına rağmen çağdaşları ve özellikle de fizyokratlar adiyle tanınan topluluk üstünde büyük etkisi oldu. Quesnay’e göre, iktisadî düzende, kanunkoyucunun uymak zorunda olduğu tabiî yasalar vardır. Devletin üretime ve mübadeleye müdahalesi yanlıştır ve kötü sonuçlar doğurur.
Toprak, zenginliğin başlıca kaynağıdır; sanayinin, zenginliklerin artmasına, insanları topraktan koparmadiği ölçüde katkısı vardır. Ticaret herhangi bir gerçek zenginlik değil, sadece bireysel, yani ortak olmayan bir kazanç sağlar (bir kimsenin kazancı, başka birinin kaybıdır). Zenginliğin ilk kaynağı toprak olduğu için, vergi yükünü yalnız toprağın taşıması gerekir. Çağdaş iktisatçılar, Quesnay’in Tableau Economique adındaki eserine hiç değilse tarih açısından büyük önem verirler. Quesnay bu eserinde, Harvey’in kandolaşımı konusundaki keşfini zenginliklerin dolaşımına uyguluyordu. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUESNAY (François) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUERCYTHERİUM
Tarih 16 Haziran 2009
QUERCYTHERİUM i. Fosil kreodontlar takımından memeli hayvan; Quercy fosforitlerinde bulunmuştur. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUERCYTHERİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PÜSKÜRTEÇ
Tarih 15 Haziran 2009
PÜSKÜRTEÇ i. (püskürtmek’ten püskürt-eç). Sıvı veya toz halinde olan maddeleri püskürtmeğe yarayan âlet. Eşanl.PÜLVERİZATÖR ve FİKSATÖR.
— Büro. Bir resmin üstüne, görüntüyü tespit edecek bir sıvı püskürtmeğe yarayan, ince uzun iki tüpten meydana gelmiş âlet. (Aralarında bir dik açı yapacak şekilde birleştirilmiş iki tüpten birinin ucu tespit sıvısının bulunduğu şişeye batırılır, öbüründen de ağızla hava üflenerek püskürme sağlanır.)
— Ted. İlâçlı buhar veya duman püskürtmeğe yarayan aygıt. (Bk. ANSiKL.) | Duman püskürteçi, ilâçlı bir maddeyi çok ince zerrelerden müteşekkil bir duman haline getirebilen püskürteç.
(Bu duman aerosolu andırır, ama onun kadar kalıcı değildir.)
— Zır. âlet. Böcek ve mantar öldürücü sıvı ilâçları püskürtmeğe yarayan araç. (Aracın hortumu ucunda, depodan gelen sıvı ilâcı ince zerreler halinde fışkırtan parçaya büz denir.) Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Ted. Püskürteç’ler’in başlıca iki tipi vardır: oda sıcaklığında çalışanlar, buharla çalışanlar. Birinciler, üst ucu ince bir delik halinde sivriltilmiş ve kıvrılmış bir cam borudan meydana gelir. Alt ucu püskürtülecek sıvının içine batırılan borunun kıvrıntılı yerinde şiddetli bir hava akımı sağlayan yuvarlak bir lastik pompa bulunur.
Hava akımı tüpün dikey kısmmdaki havayı dışarıya atınca burada bir boşluk meydana gelir; yükselen sıvı çok küçük tanecikler halinde tüpün sivri ucundan dağılır. Buharlı püskürteç, küçük bir kazandan gelen su buharını kullanır. Buhar, dibi ilâçlı bir sıvıya batırılmış bir tüpün ince ucunu yalayarak fışkırır. Bu aygıtlar akciğer keseleri veya gırtlak içine kreozot, timol v.b. değiştirici maddeler göndermek, deri (abseler), göz, burun yapmak için kullanılır.
Bir de tozları püskürten püskürteçler vardır; bunlardan lokal olarak antibiyotikleri kullanmak için yararlanılır.
— Zır. âlet. Püskürteçlerin birçok çeşidi vardır: küçük işler için insan sırtında taşınanlar; büyük araziler için yük hayvanı sırtında taşınanlar veya tekerlek üzerine monte edilenler. Birincilerde ilâç deposu sırt küfesi gibi insan sırtına askılarla tutturulur. Sağda’ bir kol, depo içine yerleştirilmiş emme basma tulumbayı çalıştırır, işçi sol eliyle, ilâçlı sıvıyı buhar hâlinde fışkırtması için ucuna bir parça yerleştirilmiş hortumu kullanır.
Diğer püskürteçler bir traktör veya at tarafından çekilir veya taşınır. Depoları daha büyüktür, bir veya birkaç hortumu birden besler. Sıvıyı püskürtecek basıncı, tekerlekle çekilen bir pompa yardımcı bir motor veya traktör sağlar. Böylece birkaç sıra bitki, ağaç veya asma birden ilaçlanabilir. Atomizör püskürteçler ve duman püskürteçleri, sis halinde, çok ince tanecikli bir püskürme meydana getirir. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜSKÜRTEÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PÜLÜMÜR
Tarih 15 Haziran 2009
PÜLÜMÜR, Doğu Anadolu bölgesinde (Yukarı Fırat bölümü, Tunceli ili) ilçe merkezi; 2 714 nüf. (1970). 11 merkezinin 67 km kuzeyinde, bir vâdi içinde; yüksl. 1 550 m. Elazığ’ı Erzincan’a ve Erzurum’a bağlayan yol Pülümür’den geçer, önceleri Erzincan’a bağlıyken, Tunceli ilinin kurulması üzerine bu sonuncu ilin sınırları içine alındı. 1967′deki depremde önemli hasar gördü.
— Pülümür ilçesi 1 505 km2, 20 387 nüf. (1970). Merkez, Balpayam, Dağyolu, Kırmızıköprü ve Üçdam bucakları; 67 köy. Hayvancılık. Ziraat. (M)
PÜLVERİZATÖR i. (fr. pulverisateur). Bk. PÜSKÜRTEÇ.
PÜNCÜŞK i. (fars. bincişk’ten). Zool. Esk. Serçe. (M)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜLÜMÜR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUTORİUS FURO
Tarih 15 Haziran 2009
PUTORİUS FURO blş. i. Sansargillerden, etçil memeli hayvan türü.
— Ansıkl. Putorius furo, gelinciğin (P. putorius) beyaz bir çeşidi olabilir; ondan farklı olarak postu beyaz veya sarımtırak, karın kısmı daha koyu, gözleri kırmızıdır. İlkçağ boyunca Akdeniz bölgesinde çok yaygın olan bu hayvan Yunanlılar ve Romalılar tarafından evcilleştirilmişti. Bugün de tavşan avında kullanılır, tavşanı ininde takip eder. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUTORİUS FURO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUSZTA
Tarih 15 Haziran 2009
PUSZTA i. («çöl» anlamında macarca k.). Pannonia havzasındaki büyük ovaya, ekilmediği zamanlar verilen ad.
— Ansikl. XVII. y.da Osmanlılar Balkan yarımadası ve Karpatlar’a doğru çekildikleri sırada bütün macar ovası bir puszta idi. Yukarı Macaristan ve Slovakya’ya sığınan Macarlar yavaş yavaş ovaya yeniden yerleşerek tarımı başlattıkça, puszta’nın yerini günden güne «ekilmiş tarla» anlamına gelen alföld veya föld aldı; geleneksel puszta, tarımın geliştirilmesi daha güç olan en kurak bölgelerde, daha İkinci Dünya savaşı arifesinde bile hâlâ büyük koyun ve boynuzlu hayvan sürülerinin, atlı çobanlar yedeğinde, kum hortumları arasında dolaştığı Kuzeydoğu Macaristan’da uzun süre devam etti. İklim bu kesimde, özellikle yaz sonunda çok kurak olmakla beraber, su çok uzakta değildir: Tisza, ovanın birkaç metre aşağısında binlerce menderes çizer. Sulama çalışmaları özellikle Debrece’nin batısında, Hortobagy idare bölümünde son puszta şeritlerini de ortadan kaldırmış, geniş çeltik tarlaları meydana getirmiştir. Çok küçük alanlar dışında puszta bugün artık ancak, Avrupa’nın bu kısmında halkların yerleşmesini sağlayan büyük göçler zamanındaki bozkırın bir kalıntısıdır. Rüzgârın hareket ettirdiği toprakları tutan sunî ormanlarla kesiler kır, eskiden Batı’yı Osmanlı imparatorluğundan ayıran no man’s land’in yerini almıştır. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUSZTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUSMAK veya PISMAK
Tarih 15 Haziran 2009
PUSMAK veya PISMAK geçz. f. (esk. türk. k.). Sinmek, // Bir şeyi kendine siper ederek saklanmak. || Esk. Ortalığı hafif sis kaplamak, puslu bir hal almak.
— Avc. [Av hayvanı için] Korunmak amacıyle çalıların veya küçük tabiî engellerin arkasına Saklanmak: Keklik pusuyor. (ML)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUSMAK veya PISMAK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PURPURAZ
Tarih 15 Haziran 2009
PURPURAZ i. (fr. purpuras e’dan). Basit bitkilerde ve bütün hayvanlarda, özellikle dikenli Salyangozda (murex veya purpura) bulunan ve indoksilden potasyum asit sülfatı serbest bıraktırabilen enzim. Eşanl. FENOLSÜLFATAZ. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PURPURAZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Purkinje hücreleri
Tarih 15 Haziran 2009
Purkinje hücreleri, telleri, keseciği. Dokubil. Purkinje hücreleri, beyincik kabuğundaki iri sinir hücreleri. (Bunlar sepet biçiminde hücrelerle çevrilidir.) // Purkinje keseciği, üreme keseciği veya yumurta hücre’nin çekirdeği. || Purkinje telleri, hayvanların çoğunda kalp karıncıklarının iç yüzünde görülen ve gelişmesi yarım kalmış küp şeklindeki hücrelerden meydana gelen teller. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Purkinje hücreleri hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUPİLLA
Tarih 15 Haziran 2009
PUPİLLA i. Vertiginidae familyasından salyangoz çeşidi. (Hayvanın dört dokunacından alttakiler çok kısadır; kavkı ağzı dıştan bir halka ile çevrilidir.) [L]
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUPİLLA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUMA
Tarih 13 Haziran 2009
PUMA i. (keşua dilinden k.). Amerika kıtasında yaygın yırtıcı memeli hayvan; KUGAR da denir. (İlmî adı Feis concolor. Kedigillerden.)
— ANSİKL. Puma, parstan biraz daha büyük, kırmızımsı, bazen boz postlu iri bir hayvandır; geceleyin pusuya yatarak avlanır. Hem Kuzey hem de Güney Amerika’da yaşar. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUL
Tarih 13 Haziran 2009
PUL i. Eskiden kullanılan akçeden küçük madenî para: Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul (N. F. Kısakürek). Gerçi ne parası, ne pulu, ne malı, ne mülkü var
(N. Araz).
— ÇEŞ.DEY. Bir pul etmemek, değersiz olmak. || Bir pula satmak, hiç önem vermemek, (birine karşı) sadakatsiz davranmak: Ben senin âşıkınım / Bir pula satma beni (Halk türküsü). || Para pul. Bk. PARA.
— Bot. üzerinde bulunduğu organa sımsıkı yapışık, şekil ve yapıca çok basit yaprakların her biri. Bk. ANSiKL.
— Böcekbil. Çiftkanatlı böceklerde kaşıkçık. || Diviklerde düşen kanatın yerinde kalan çotuk. || Kelebeklerde ufacık bir sivri nokta ile kanatların derisine tutunan çok küçük plak. (Kelebeklerin kanadında sürekli olarak «toz» görünüşünde yer alan ve onlara gerek yansıma yoluyle [kimyasal renkler], gerek ışığın enterferans oyunlarıyle [fizik renkler] çeşitli renkler veren ve renklere parlaklık kazandıran kısımlar, bu pullardır.)
— Huk. Pul sahtekârlığı, devlet tarafından çıkartılan kıymetli evrakın bir türü olan pulun, yetkili olmayan kişilerce basılması. (Resmî evrakta sahtekârlık suçu sayılır. [Bk. sahtekârlık.])
— înş. Çatı kaplama işlerinde madenî örtü elemanıyle çivi başı arasına konan küçük boyutlu çinko veya bakır parçası.
— Mim. üst üste konmuş, düz veya hafif kabarık dairesel küçük plakalardan meydana gelen süsleme.
— Oyun. Tavla oyununda kullanılan yuvarlak küçük levha.
— Pulc. PTT idaresi tarafından, postanın alacağı ücretleri göstermek üzere çıkarılan basılı kâğıt. (POSTA pulu da denir.) [Bk. ANSiKL.] || Damga pulu. Bk. DAMGA.
— Saatçilik. Bir mihvere desteklik etmesi için, bir kol veya duvar saatinin platinine perçinlenmiş pirinç parça.
— Sürüngenler bilimi. Bazı deniz kaplumbağalarının bağasını kaplayan ve çeşitli eşya yapımında kullanılan madde.
— Süs. santl. Ortası delik maden levhacık. (Bk. ANSIKL.) || Pul iğnesi, pulun deliğinden geçecek kadar küçük ve ince iğne.
— Teknol. Vida, cıvata v.b. şeylerin boynuna geçirilen ortası delik madenî levha.
— Terz. Bir kumaşın üzerine süs olarak dikilen küçük, yuvarlak, ince ve delikli, maden, jelatin, sedef v.b. parçası. (Bk. ANSiKL.) || Pul işlemek, bir kadın elbisesinin üzerine pullar işleyerek süslemek.
— Zool. Balıkların, sürüngenlerin ve bir kısım kuşlarla memelilerin vücudunu kaplayan boynuzsu, sert levha. Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Bot. Pul’lara köksaplarda, bazı asalak bitkilerin (canavarotu) yer üstü saplarında, soğanlarda, bileşikgillerin bürümlerinde rastlanır. Bunlar ya tomurcuklarda olduğu gibi koruyucu veya soğanlarda olduğu gibi besleyici bir görev yapabilir. Kozalaklıların meyve yapraklarına da pul denir.
— Pulc. Ortaçağdan beri, yolların güvensizliği yüzünden, ağırlık ve mesafeye göre hesaplanan gönderme ücretini mektubu alan kimsenin ödemesi âdet olmuştu. Ama bu ödeme şekli dağıtım işini güçleştiriyordu. Kendisine bir şey gönderilen kimseye kabul etmemek hakkının tanınması da mektuplaşanların birtakım hilelere başvurmalarına yol açıyordu (adres üzerinde belirli değişiklikler yaparak veya zarfın üzerine önceden kararlaştırılmış bazı işaretler koyarak parasız haberleşmeyi sağlamak gibi). Ayrıca, ücret tarifesinin yüksekliği dolayısıyle gizli yapılan mektup ulaştırma işleri de büyükçe bir para kaybına sebep oluyordu. Buna karşı ilk defa, 8 ağustos 1653′te Paris’te petite poste’un kuruluşu sırasında, Paris parlamentosu danışmanı Renouard de Villayer bir çare bularak taşıma ücretinin önceden ödenmesi usulünü getirdi. Bu usule göre, gönderilmek istenen mektubun gönderme ücreti mektubun varışında alıcıdan değil de, mektup gönderildiği zaman mektubu gönderen kimse tarafından ödeniyor ve bu durum da bugünkü posta pullarının yerini tutan bir belgeyle mektubun üzerinde belirtiliyordu. Ancak, mektup gönderen kimsenin bu önceden ödeme işini postahanede yapması zorunluluğu bu usulün yaygınlaşmasını önledi. Bu durumu önlemenin tek yolu, ücret tarifesini hafifletmek ve sadeleştirmek (ücret değişikliklerini mektubun ağırlığına göre değil de gideceği yere göre uygulamak), ayrıca ödeme muamelesini elden geldiğince basitleştirmekti. İsveç’te De Treffenberg (1823), İngiltere’de Charles Knight (1834) ve Charles Whiting (1837-1838), Fransa’da da Piron (1838) ile Grasset (1839) bunun için, basılı veya üzeri damgalı kâğıt veya zarflar kullanmayı tasarladılar. 1819-1836 Arasında, bu sistem özellikle, gönderme işlerini tekelinde bulunduran Sardunya krallığı tarafından bile kullanıldı. Bu ülkedeki posta idaresi, yazışmaların ulaşımını tekelinde bulundurarak, özel ulaklarla gönderdiği mektuplar için bir çeşit mektup kâğıdı satıyordu. İngiliz James Chalmers’ın denemeleri pula son biçimini verdi (1834-1838). Chalmers’ın bu buluşu, birçok tartışmadan sonra, Rowland Hill’in teklifi üzerine 1840′tan itibaren İngiltere’de kullanılmağa başlandı (10 ocakta bütün İngiltere toprakları üzerinde tek ücret uygulaması başladı; 6 mayısta da ilk posta pulu olan 1 penny’lik siyah pul çıkarıldı), ücretin peşin ödendiğini gösteren bir belge olduğu için de, 28 ağustos 1848′den itibaren, Posta idaresi genel müdürü Etienne Arago’nun isteği üzerine, posta pulu usulünü Fransa da kabul etti. Oysa Fransa’da bu yenilik, daha önceleri, ücret indirimleri dolayısıyle hazinenin zorunlu olarak kayba uğrayacağı gerekçesiye birkaç kere reddedilmişti. 1 Ocak 1849′da Fransa’da posta ücretleri yeniden düzenlendi.
Üzerlerinde çeşitli sayıda şekiller bulunan posta pulları, ülkeye ve çıkış tarihine göre değişen tabakalar halinde basılır. Bu pulların birbirinden kolayca ayrılmasını sağlamak için de iki pul arası dantel biçiminde delikli olur. Otomatik dağıtıcılar için tek pul dizisi veya birkaç pulluk tabakalar halinde satışa sunulan pullar da vardır. Genellikle dikdörtgen biçiminde olan posta pulu bazen kare, hattâ üçgen veya herhangi bir geometrik şekilde de yapılmış olabilir. Yüzeyi genellikle 4 ilâ 20 sm2 arasında değişir. Çok zaman, pulun değeriyle birlikte yüzeyi de büyür. Ayrıca bu yüzey, seçilen konuya göre de değişir. Bazı olağanüstü durumlarda, piyasaya gerekli sayıda pul çıkarmak konusundaki güçlükler dolayısıyle veya belirli bir yerde gerekli sayıda pul bulunmaması sebebiyle pulların ikiye bölünerek değerinin yarısı hesabiyle kullanıldığı da olmuştur. 1915′te Rusyada kalın kağıt üzerine basılan bazı zamksız pullar para yerine piyasaya sürülmüştü.Büyük parçalar halinde gönderilen matbu evrak önceden iptal edilmiş pullarla postaya verilir ve böylece de idarenin postaya verme işlemi sırasında pul iptal etme zorunluluğu önlenmiş olur. Bu konuda 1893′te yapılan denemeler kesin bir sonuç vermedi. Ama bu usul 1920′den beri yine kullanılmaktadır. Pulların kullanım süresi genellikle sınırlı değildir.
Kullanım bakımından kolaylıkları dolayısıyle posta idareleri çok zaman, telekomünikasyon idareleriyle işbirliği yaparak, mektupların üzerindeki pulların tarifenin gerektirdiğinden eksik olması halinde ödenecek fark ücretleri konusunda, taahhütlü, özel ulak mektuplar, posta paketleri, telgraf, telefon v.b. ücretleri için de pul kullanılması yoluna gitmiştir.
• Türkiye’de ilk posta pulu ince kâğıtlara basılmıştı ve üzerinde tuğra ile «Devleti Âliyyei Osmaniye» yazısı vardı. 1865′te pulun biçimi değiştirildi; tuğra çıkarıldı ve dikine bir oval zenmin üzerine ayyıldız yerleştirildi; ayrıca pulun üzerine «Postai Devleti Osmaniye» yazısı kondu. 1876′da yapılan değişiklikle de bu yazı, ayın ortasına yerleştirildi ve yıldız kaldırıldı. 1892′de pulun çevresi türk motifleriyle süslendi, ortaya osmanlı arması basıldı. 1898′de Osmanlı-Yunan savaşının başarıyle sonuçlanışını kutlamak üzere altı köşeli bir pul çıkarıldı. Bu pulun” üzerinde «Bilâdı Meftuha’dan Tisalya Kıt’ası Postasına Mahsustur» kaydı kondu ve tuğraya da yer verildi.
İkinci Meşrutiyetin ilânı (1908) üzerine çıkarılan pulda «Hatırai Meşrutiyet» yazısı yer aldı. Bundan sonraki dönemde Sultan Reşad’ın bazı vilâyetlere yaptığı ziyaretler de pullarda sürşarjla belirtildi. 1913′e kadar çıkarılan türk pullarında resim kullanılmadı. İlk resimli posta pulu Edirne’nin düşman işgalinden kurtarılışının hatırasına ve Edirne’deki Selimiye camii’nin resmiyle süslenerek Londra’da bastırıldı. Birinci Dünya savaşı sırasında eski pullar sürşarjlı olarak kullanıldı; savaşın sonuna doğru (1917) tedavüle çıkarılan pullar Viyana’da bastırıldı. 1920′de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından daha önce Avrupa’da bastırılan pullar ikiye bölünerek kullanıldı; bu da ihtiyacı karşılamayınca mahakim ve devairi adliye, mahakimi şer’iye, kâtibi âdil, amele pasaportu, defteri hakanî, tiyatro, müze, Hicaz demiryolu, donanma ve maliye pullarından bir kısmı önce elle, daha sonra makineyle sürşarj edilerek posta pulu yerine kullanıldı; ihtiyaç bu yolla da karşılanamayınca İtalya’da, üzerinde «Kelimei Tevhid» yazısı bulunan pullar bastırıldı (1922). Kurtuluş savaşının kazanılmasından sonra 1 ocak’ 1924′te Lozan antlaşmasının hatırasına bastırılan ve satışa çıkarılan pullarda Atatürk’ün resmi ve «Hatırai Sulh» yazısı yer aldı. Dünyada ilk kabartma posta pulu Türkiye’de basıldı (1968). PTT idaresince, Ankara’daki Ajans Türk kurumuna bastırılan ve anma grubundan olan bu pullarda türk çinileri desen olarak kullanıldı.
Bu pullar üç türlüdür: 1. Yeşiltürbe kubbe tavan motifi;
2. İstanbul’daki Hürremsultan türbesinde bulunan kabartma bahar çiçeği motifi;
3. iznik çinisi.
Aynı kurum daha sonra İstiklâl mâdalyasıyle madalya ve beratını birarada veren iki kabartma pul daha bastı (1968). Gene Ajans Türk’e, 1971′-de Hava kuvvetlerinin 60. kuruluş yıldönümünü anma dolayısıyle pul bastırıldı.
• Pullar genel olarak üçe ayrılır: hazine pulları; posta pulları; yardım pulları.
Hazine pulları”nın hangi belgelere ne ölçüde yapıştırılacağı, ilgili kanunlarla belirtilir ve bedeli hazineye kalır. Türkiye’de hazine pullarının kullanılmasına Düyunu Umumiye tarafından ve damga resminin toplanması amacıyle 1880′de başlandı. Meşrutiyet döneminde Hicaz demiryolunun yapımına yardım için hazine pulu çıkarıldı, bunlar postada kullanılmadı. Postada kullanılan ve geliri hazineye kalan pullar: 1. evlâdı şüheda pulları (1915); 2. tayyare müdafaa pulları (1937); 3. millî müdafaa pullarıdır (1941).
Posta pulları. Türkiye’de posta pulu bastırma ve piyasaya sürme yetkisi 5584 Sayılı kn. md. 7 ile PTT Genel müdürlüğüne verildi. Genel müdürlük Postada Kullanılan Değerli Kâğıtlar yönetmeliğinde posta pullarıyle ilgili yıllık emisyon programlarının nasıl hazırlanacağını, pullara basılacak resimlerin nasıl sağlanacağını, pulların basımlarıyle ilgili kuralları, pulların teşkilâta dağıtımını, piyasaya çıkarılış zamanını satışta kalma ve geçerlik sürelerini belirtti. Aynı genel müdürlük 5584 Sayılı kn. md. 20′ye göre resmî daire ve kuruluşlarda, anma törenlerinde, bir yardım ve hizmet karşılığı görülen işlerde kullanılmak üzere üç ayrı türden pul çıkarmakla görevlendirildi. Bu pulların baskı sayısı, abonelerin ihtiyacı, serbest satış durumu, satısta kalma süreleri hesaplanarak 300 000 -600 000 arasında tespit edildi. PTT idaresinin üyesi bulunduğu Dünya Posta birliğinin (UPU) Dünya Posta sözleşmesinde ve tüzüğünün 7., 105., 173. ve 174. maddelerinde de posta pullarıyle ilgili hükümler vardır.
Yardım pulları, postada kullanılan fakat geliri ilgili derneklere giden, çeşitli tarihlerde çıkarılan pullardır.
Başlıcaları: muhacirun ianesi pulları (1890); Müdafaai Milliye cemiyeti pulları (1915); Osmanlı Donanma cemiyeti pulları (1918); Kızılay şefkat pullan (1910); Türk Hava kurumu pulları (1926); Çocuk Esirgeme kurumu şefkat pulları (1928).
— Süs. santl. Zanaatçıların en çok beğendiği pul, karet kaplumbağalarının kabuklarından elde edilir. Bu kabuklar, siyah renkli ve sarı veya açık kahverengi beneklidir. Pul elde etmek için kabuk ilkin kaynar suda yumuşatılır; ardından da bakır kalıplara dökülür. Pul yapımında, XIX. yy.ın ortasından beri, yüksek basınçta birbirine eklenen yumuşatılmış parçalar da kullanılmaktadır.
Eskiler hayvan kabuklarını ve kabuklardan elde edilen pulları çeşitli işlerde kullanırlardı. Meselâ lir’lerin. gövdesi içi boş bir kabuktu, Vergilius, Ovidius ve Juvânal üzeri hayvan kabuğu pullarıyle süslenmiş döşeme eşyasından söz ederler. Bu usulün Uzakdoğu’da da bilindiği Avrupa’da XV. yy.dan itibaren portekiz denizcilerinin tanıklıkları dolayısıyle öğrenildi. Bundan sonra da Rönesans döneminin ince marangozluğu artık tümüyle bu usulü benimsedi ve . tahtadan yapılmış döşeme eşyası, 1670′e doğru, pul veya (kalay ve bakır gibi) yumuşak bir madenden yapılmış gömme süslerle donatılmağa başlandı. Bu süsleme tarzı XVIII, yysın sonuna kadar (Jacob, Montigny, Levvaseur gibi) en ünlü ince marangozlar tarafından kullanıldı. Fransa’da İkinci imparatorluk döneminde aynı süsleme tarzı yeniden geçerli kılınmak istendi ama pulları meydana getiren ana maddelerin zamanla pulun biçiminin değişmesine yol açması ahşap üzerine yapılan süslemelerde artık bu maddenin kullanılmaması sonucunu doğurmuştu. Bundan dolayı da, Madagaskar’dan, Seychelles adalarından veya Venezüella’dan gelen kabukların kullanım alanı daraldı ve bu kabuklar yalnız küçük yüzeyler halinde, tütün takımı, fırça sapı, pudra kutusu kapağı, tarak ve yelpaze,yapımında kullanılmağa başlandı.
— Terz. Pullar, yuvarlak, dört köşe, uzun, sivri uçlu, düz, üzeri hafifçe kabarık, tek renkli veya ortası göz göz delik olabilir ve tek sıra halinde, bir desen meydana getirecek biçimde veya bir boncuğun çevresine işlenir.
— Zool. Zooloji bilginleri derideki yassı uzantıların her çeşidine pul adını verirler. Pullar çok değişik yapıda olduğu için daima homolog organlar olmayabilir. Balıkların pulları altderiden oluşan küçücük plaklardır; bunların oluşumunda üst derinin payı genellikle pek önemsizdir. Pulların yapısı türlere göre çok değişiktir. Köpekbalıklarında pullar plakoid şeklinde, yani diş yapısında ve biçimindedir. Mersin balıklarında pullar ganoyittir; yani üzerleri parlak bir mine ile kaplıdır. Kemikli balıklarda pullar ince ve esnek, kenarları ya dişli (taraksı pullar) veya değirmidir (değirmi pullar). Ayrıca balıkların pulları birbirinden bağımsız ve kiremit düzeninde dizilidir; bunların tedricî büyümelerine bakılarak balıkların yaşı tahmin edilebilir. Sürüngenlerde pullar balıklarınkinden çok farklıdır. Bunlarda pullar üstderiden oluşur ve kiremit düzeninde değildir; derinin üzerinde yüzeysel bir tabaka halinde yer alır ve zamanla birbirine bitişip kaynaşarak bir bütün olur.
Bunların hepsi birden bir çeşit kılıf meydana getirir. Hayvan büyüyebilmek için bu kılıfı zaman zaman atmak zorundadır (deri değiştirme). Kertenkelelerle yılanlarda pullar çok basittir. Timsahlarla kaplumbağalarda pulların altında ayrıca altderiden oluşan kemik plakalar bulunur. Böylece tam bir dış iskelet halini alan pullar kamlumbağalarda esas iskeletle birleşerek bağayı meydana getirir. Sürüngenlerinkine tıpatıp benzeyen pullara kuşların bacaklarında rastlanır ve bu iki sınıfın ortak bir soydan geldiğini gösterir. Bazı memelilerde (pangolin, tatu) görülen bağalar da tıpkı timsahlarınkini andırır. Kelebeklere verilen pulkanatlılar adı, kanatlarını ince bir toz tabakası gibi örten mikroskopik pullardan dolayı verilmiştir. Bir kısım kelebeklerin madenî ebrulu, kadifemsi, yanardöner güzelim renkleri kanat pulları üzerine düşen ışığın yansıma ve enterferasyonlarından ileri gelir.
♦ Sıf. Pula benzeyen, pulu andıran. | İnce bir tabaka halinde olan. || Pul şişe, yeşil camdan yapılan çok ince çeperli şişe.
— Jeol. Pul kaya, yaprak yaprak ayrılan taşların genel adı. Eşanl. ŞiST.
♦ Pul pul blş. sıf. Pullar, küçük parçalar halinde. (LM)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUERARİA
Tarih 13 Haziran 2009
PUERARİA i. Üçüz yapraklı, salkım halinde küçük kırmızı çiçekli, genellikle uzun tırmanıcı gövdeli ağaçsı bitki.
— ANSiKL. Pueraria’nın, çoğu Hindistan’da yetişen on türü vardır; bunlardan Pueraria Thunbergiana Japonya’da yetişen çok arsız, sülüklü, sarılgan, sürüngen, çokyıllık bir bitkidir. Boyu 8-10 m’yi bulabilir. Yaprakları hayvan yemi olarak kullanılır; haşlanarak suya bastırılan gövdesinden elde edilen ipliklerle hafif ve sağlam bez yapılır. Köklerindense mükemmel bir nişasta çıkarılır. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUERARİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUANTAJ veya PUVANTAJ
Tarih 13 Haziran 2009
PUANTAJ veya PUVANTAJ i. (fr. pointage). Bir kimsenin var veya yok olduğunu, bir işe katılıp katılmadığını belirtmek için adının yanına konan işaret.
— Spor. Turnuva sistemiyle yapılan yarışmalarda ferdî veya takım sıralamalarında iyi ve fena puanların tespiti.
— Zootekn. Bir hayvanın değerini nokta metoduyle tayin etme işlemi.
Nokta metoduyle yapılan değerlendirmede hayvana verilen notların toplamı.
Puantaj cetveli, nokta metodunda göz önüne alınan nitelikleri belirten cetvel. (Irklara göre değişen bu cetvellerde ırk standardının çeşitli unsurları esas alınır.) [L]
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUANTAJ veya PUVANTAJ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTİNUS
Tarih 13 Haziran 2009
PTİNUS i. Hayvansal ve bitkisel kuru Mad-delerle beslenen böcek; Ptinus fur ve latro evlerde çok görülür. (Kınkanatlıların ptinidae familyasının örnek tipi.) [L]
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTİNUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTİLOCERCÜS
Tarih 13 Haziran 2009
PTİLOCERCÜS i. Tupaia’ya yakın böcekçil memeli hayvan. (Ptilocercus Lowi büyük Sonda adalarında yaşar. Sıçan iriliğindedir; Sıçrayarak yürür.) [L]
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTİLOCERCÜS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSOROPTES
Tarih 12 Haziran 2009
PSOROPTES i. Sığır, koyun v.b. hayvanlarda görülen ve insan uyuzuna tıpatıp benzer deri hastalıklarına sebep olan küçük kene. (Uyuzböceğigillerden.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSOROPTES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSOLUS
Tarih 12 Haziran 2009
PSOLUS i. Her iki yarımkürenin soğuk denizlerinde yaygın denizhıyarı. (Dokunaçları dallı olan bu hayvanın gövdesinin karın tarafı yassı, sırt ve yan tarafları iri pullarla kaplıdır. Kıta kıyılarında, bazen enginlerde bulunur.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSOLUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTERYGOTUS
Tarih 12 Haziran 2009
PTERYGOTUS i. Avrupa, Amerika ve Avustralya’da silüryen ve devonyen tabakasında bulunan fosil hayvan. (Eurypteridae familyasından.)
— ANSİKL. Pterygotus, boyu 2 m’yi bulan eklemli iri bir hayvandı. Gövdesi uzun, orta kısmı şişkin, arkaya doğru dar ve kuyrukyüzgeci yassıydı; ön bacaklarında uzun fakat oldukça zayıf kıskaçlar bulunuyordu. (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTERYGOTUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTEROPODA
Tarih 12 Haziran 2009
PTEROPODA çoğl. i. Ayağında iki geniş kas uzantısı veya yüzgeç bulunan ve gayet iyi yüzen karındanbacaklı yumuşakçalar takımı.
— ANSİKL. Bu hayvanlarda baş ve dişlidil vardır; fakat baş az belirgindir; gözler ya yoktur, ya da boyalı basit benekler halindedir; solungaçları genellikle gövdenin arka tarafında veya örteneğin içindeki bir boşlukta (sırt veya karın tarafında) bulunur. Hepsi erdişidir. Bu takımdaki hayvanların embriyonları kavkılıdır; fakat yetişkinlerin bazısı (gymnosoma veya pterota) tamamen çıplak, diğer bir kısmı ise (thecosoma) kalkerden hafif, Saydam, çoğunlukla güzel bir kavkının içinde bulunur, özellikle arttansolungaçlı yumuşakçalara yakın olan bu hayvanlar açık denizde,, enginlerde, genellikle büyük Sürüler halinde yaşar; kavkıları, orta derinlikteki deniz diplerinde (Gaskonya körfezi v.b.), büyük birikintiler meydana getirir. Tersiyerde buna benzer fosil birikintileri de çoktur. (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTEROPODA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTERODON
Tarih 12 Haziran 2009
PTERODON i. Dişleri şimdi Avustralya’da yaşayan keselikurdunkine benzeyen kreodont memeli hayvan, (üst eyosen ve Oligosende fosilleri bulunur. En iyi örnekleri Quercy fosforitlerinde bulunmuştur. Hyaenodontidae familyasından.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTERODON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTERODACTYLUS
Tarih 12 Haziran 2009
PTERODACTYLUS i. Zool. Üst jüra tabakasında fosili bulunan pterodactylidae familyasından kanatlı sürüngen hayvan. (Bunların büyüklüğü serçe ile kartal arasında değişiyordu. Pterodactylus’ta kuyruk kısa, gaga uzun ve sivri, dişler iridir; son derece uzun olan serçe parmağından başlayan çok geniş bir kanat zarı bulunuyordu. Derisi şüphesiz çıplaktı. Cuvier’nin tanımladığı 30 m uzunluğundaki Pterodactylus longirostris Bavyyera litografik şistlerinde bulunur.) (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTERODACTYLUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSİKOLOJİ
Tarih 12 Haziran 2009
PSİKOLOJİ i. (yun. psykhe, ruh ve logos, bilim’den fr. psychologie). Ruhsal olgular bilimi. || Karakter: Bir roman kahramanının psikolojisi.
— Sosyol. Kolektif psikoloji, bir sosyal grubun «kolektif bilinç»iyle ilgili psikoloji. (Her şeyi bireyler arası ilişkiye indirgeyen kişilerarası psikoloji’den farklıdır.)
— Ansikl. Psikoloji terimi, XVI. yy.da ortaya çıktı (Melanchthon). XVIII. yy.da Wolf, antropolojiyi, somatoloji ve psikoloji olmak üzere ikiye ayırdı. Psikolojiyi de iki bölümde ele aldı: ampirik psikoloji ve rasyonel psikoloji. İnsanları tanımak bakımından pratik bir değer taşıyan ve halk arasında yaygın olan ampirik psikoloji insanlık kadar eskidir. Bu pratik psiokloji edebiyatın tasviri psikolojisiyle gelişmiş ve bugün kullandığımız terimlerin çoğu bu kaynaktan çıkmıştır, öte yandan, zihin ve bilinç problemlerine yönelen felsefe, psikolojiyi, kendine bağlı bir dal gibi ele aldı. özellikle Bergson’un eserlerinde bu durum açıkça görülür. Ama psikoloji, XIX. yy .dan sonra ayrı bir bilim dalı haline gelerek kendiliğinden veya deneylerle yaratılabilen bilinç olgularının içebakışla incelenmesi üstünde temellendi, daha sonra da davranışların ve tavırların bilimi olmağa yöneldi. Watson’un bu anlayış içinde savunduğu teorik görüş, A.B.D.’de, «davranışçılık» adı altında, psikolojiyi bir karikatür haline getirir gibi oldu. Çünkü davranışçılık, bilinç olgularına ve iç fizyolojik süreçlere yönelmeyi kesinlikle reddediyor; sadece dış belirtilere dayanarak gözlemler yapmayı kabul ediyordu. Bugün alman «Tiefenpsychologie»si veya sezgiye önem veren ve kavrama amacını güden «derinlikler psikolojisi» de felsefe dayanmaktadır. Oysa, karşılaştırmalı psikoloji tabiat bilimlerine bağlanır: hayvan psikolojisi (zoolojik psikoloji), çocuk psikolojisi pedolojik psikoloji), ilkel insan psikolojisi (etnolojik psikoloji), akıl hastaları psikolojisi (patolojik psikoloji), insan tipleri psikolojisi (farklar psikolojisi), kalıtım psikolojisi (genetik psikoloji) ve «etoloji» (karakterlerin farklılık açısından incelenişi) gibi. Deneysel psikoloji ve psikometri araştırmaları, Fechner’in psikofizik’i ile (1860) başladı ve fizik olgularla bilinç olguları (uyartı ve duyum) arasındaki ilişkilerin incelenmesine yöneldi (Wundt’un ilk laboratuvarı 1879′da Leipzig’de, ilk fransız laboratuvarı olan Beaunis ve Binet’nin Sorbonne’daki laboratuvarı ise 1889′da açıldı). Bu araştırmalar, uygulamalara yol açan kanunların ve olguların bulunmasını sağladı. Bununla ilgili olarak deneylerin uygulanması (testler) için duyu-hareket işlevlerini ve zihnî işlemleri ölçmeğe yarayan bir metodoloji temellendirildi. Daha çok eğitim alanında kullanılan bu psikoteknik, bağlaşıklık indisleri ve faktör analizleri sayesinde deneylerin taşıdığı değerin (uygunluk, geçerlilik) istatistik bakımından denetlenmesiyle tamamlandı, insanın, gelişimi sırasında kendisini sosyalleştiren kolektiviteye bağlı bir organizma oluşu, davranışların nazarî ve uygulamalı incelemesinde iki ayrı alanın ortaya çıkmasına yol açtı: biyolojik alan (psikofizyoloji) ve sosyal alan (psikososyoloji). Sovyet psikolojisi, bilince büyük önem vermekle birlikte, yüksek sinir faaliyetini esas olarak ele alır; bu faaliyetin temeli Pavlov’un şartlandırma sürecidir; dil de, «ikinci bir işaret sistemi» olarak sosyal şartlanmanın sonucudur. Bilimsel psikoloji’nin birçok uygulama alanı vardır:
1. eğitimde, pedagoji metotlarının etkinlik bakımından incelenmesi, zekâ düzeyinin ve gelişiminin belirlenmesi, karakter bozukluklarının analizi, dil bozukluklarının düzeltilmesi;
2. sanayide, meslek seçme ve iş teşkilâtlandırılması;
3. askerlikte, acemi erlerin belli yerlerde görevlendirilmesi ve kadroların düzenlenmesi;
4. adalette, suçları önleme, mahkûmların eğitimi;
5. nöropsikiyatride, teşhise ve psikoterapiye yardım; çeşitli ilâçların ve tedavi metotlarının, özellikle ruhî cerrahlık müdahalelerinin doğurduğu etkilerin belirlenmesi. Uygulamalı psikolojiyle uğraşanlar, bir de ontoloji kanunu kurma endişesiyle dernekler ve sendikalar halinde toplanmışlardır.
Böylece, eğitim psikologları, danışmanlar, sanayi psikologları ve kliniklerde çalışanlar gruplar halinde teşkilâtlandı. A.B.D.’deki Psikoloji derneğinin 1955′te 13 000 üyesi (profesyonel, öğretici ve araştırıcı) vardı.
Bugün psikoloji biliminin başlıca alanları şunlardır: hayvan davranışları (hayvan psikolojisi)] fizyolojik ve nörolojik incelemeler (psikofizyoloji); çocuktaki gelişmenin incelenmesi (psikogenetik [GENETİK PSİKOLOJİ]); çocuğun okul ve meslek bakımından yönlendirilmesi (psikopedagoji); çeşitli davranışların, sinir sistemiyle ve özellikle dil ile ilişkilerinin ele alınması (psikolengüistik); acı duyma, yorgunluk v.b. hallerde gösterilen çeşitli tepkilerin, kişisel performans’lar (icralar) arasındaki farkların (farklar psikolojisi) ve grup halindeki davranışların incelenmesi (sosyal psikoloji). Psikolojinin ele aldığı bu yeni alanların kavlaklarında çeşitli bilimler ortaya çıkmıştır. Bu yeni bilimler arasında en önemlilerden biri, insanın makineye, makinenin de insana uymasını inceleyen bilimdir (ergonomi). Psikolojiye bağlı araştırmaların başka bir kolu da, şartlanmanın incelenmesine ve çocuğun tanınmasına yönelmiştir. Bu alanda, bilgi-işlem bakımından, elektronik tekniklerin ortaya çıkmasından faydalanılmaktadır. Nitekim programlı öğretim, bu alana girer. Pskolojik bilimlerin her biri, bir yandan, insan davranışlarında, en genel kanuna uygun olanı, öte yandan da, bu genel kanundan ayrılarak tıbbın marazî diye nitelendirdiği davranışlara dayanan özellikleri kendi inceleme hedefleri olarak ele alır. özellikle farklar psikolojisi, zihnî yetersizlikleri (oligofreniler), nicelik bakımından farklı kılan yönü tespit eder. Bundan başka, sosyal psikiyatri de sosyal psikolojiye bağlanabilir. Nihayet, algılama, hafıza, zekâ v.b. fonksiyonların ve öğrenme, alışkanlık v.b. davranışların eskiden beri yapılan deneysel incelenmesine, bunlarla ilgili bozuklukların incelenmesi de eklenmiştir. Meselâ hafıza bozukluklarının incelenmesi, hafızanın bazı temel mekanizmalarını ortaya çıkarmıştır. Ayrıca, bu vesileyle, yeni bir bilim dalı da doğmuştur. Bu bilim dalının amacı, bazı maddelerin davranış üstündeki etkisini sınıflamak ve ölçmektir. Bu yeni dal, psikofarmakoloji’dir. (->Bibliyo.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOLOJİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSİKOLENGÜİSTİK
Tarih 12 Haziran 2009
PSİKOLENGÜİSTİK i. (fr. psycholinguis-tique). Dille ilgili olayları psikolojik görünümleri içinde inceleyen bilim.
— ANSiKL. Saussure’den beri modern dilbilime «dil» ile «söz» arasındaki ayırım hâkimdir. Dil, sosyal bir grubun üyeleri arasında alınıp verilen bütün sözlü bildirilerin gücül toplamına uygun bir sistemi belirtir. Söz, gerçekleştirilmiş sözlü bildirilerin, yani davranışlardan doğan dil olguları’nın somut çokluğunu belirtir. Dilbilim’in konusu dil ile dilin bölümlerinin (gramer, sözlük v.b.) ve işleyiş kurallarının incelenmesidir. Psikolengüistik in konusu, sözlü bildirilerin bazı görünümleriyle konuşanların ruhsal ö-zellikleri arasında bağlar aramaktır.
• Tarih. Dilbilimin tarihi eskidir ama psikolengüistik bilim olarak yeni ortaya çıktı: basılan bir eserde (Osgood ve Sebeok’un terim olarak ilk defa Amerika’da 1954′te yönetiminde yayımlanan Psycholinguistics) kullanıldı. Bilim dalları arasında ortaklaşa bir çalışma ile yazılan eser, yapısal dilbilimin metotlu ve nazarî bilgileriyle davranış psikolojisini birleştirmeğe çalışır. Eserde bildirim nazariyesi gibi bazı dış katkıların da «nemi büyük oldu. Dilbilimcilerle psikologların işbirliği, birçok güçlük yenildikten sonra sağlanabildi. İlk anlarda modern dilbilim kendi alanını biçimsel bir analiz olarak sınırladı ve dilin kullanılmasını sağlayan zihnî fonksiyonları psikologlarla tartışmayı konusu dışında saydı. Bu yüzden dilbilim, fonetik ve semantik gibi zihnî fonksiyonlarla da ilgili özel bilim dallarını bünyesine katmakta kararsızlık geçirdi. Diğer yandan bilimsel psikoloji özel söz davranışlarını, uzun zaman tanım veya deney yönünden inceledi ve dilbilim sisteminin bütününü kapsayan bir modele inmedi; onun için psikoloji, bu sistemin kullanılışıyle ilgili tümel edinme ve bozulma şekillerini (çocuğun dili, patolojik dil) anlamakta güçlük çekti. İki tarafın karşılaştığı bu güçlükler bilgi nazariyesi konusunda diyaloglara yol açtı ve çeşitli uygulamalardan doğan somut meseleler sonuç olarak iki bilimin kaynaşmasını ve psikolengüistiğin ortaya çıkmasını sağladı. Psikolengüistiğin bellibaşlı kurucuları arasında G.A. Miller, Osgood, Luria, Skinner ve Novrer sayılabilir.
• Psikolengüistiğin meseleleri. Psikolengüistiğin geniş ve durmadan da genişleyen bir alanı vardır; burada, karşılaşılan meseleler için geçici bir sınıflama söz konusudur:
1. genel meseleler. İnsan (erişkin ve normal) söz yeteneklerini (bir dili anlama ve konuşma yetenekleri) bir yandan aldığı bildirileri anlayarak ve yorumlayarak, bir yandan da gönderdiği bildirileri seçerek nasıl kullanır? İlkel düzeyden (fonetik) karışık sözdizimine kadar bu yeteneklerin nitelikleri tanımlanlamağa ve açıklanmağa çalışılmaktadır. Bunların algı, bellek, zekâ ve bilgi süreçleriyle ilgileri incelenmekte, konuşanın, tüm kişiliğine, o andaki güdülenmelerine ve bildirişme şartlarına (karşıdaki insanları, maddî bir konuyu, bir bildirişme kanalını kapsar) bağlı olan çeşitli tip «söz davranışları» içinde, bunları nasıl kullandığı araştırılmaktadır.
Bu incelemelerde: a) kişinin, hangi süreçlerle, konuşmaya ve konuşma unsurlarına bir «anlam» verdiği;
b) kelimeleri birleştirme süreçleri ve «söz alışkanlıkları»;
c) dilin bazı istatistik görünümlerinin psikolojik temelleri, özel bir dikkat konusu olmaktadır;
2. genetik meseleler. Her şeyden önce normal çocuğun, anadilini öğrenmesiyle ilgili meselelere önem verilir. Bir yandan, fonetik ve fonem yönünden ve morfoloji, sentaks, kelime hazinesi alanındaki edinmelerin gelişimi incelenir, bir yandan da bu çeşitli edinmeleri bütünleyen ve genel psikolojik gelişme (psikomotor, zihinsel, duygusal) «evreter»ine bağlı olan «evreler»in nitelikleri belirlenmeğe çalışılır. Araştırmalar şu yönlerde gelişmektedir:
a) şartlandırma ve yeğinleşme süreçlerini ön plana alan ilk öğrenme psikolojisi;
b) söz edinmelerini, simgesel güdüm ile önce somut sonra biçimsel eylem yapılarına bağlayan Piaget genetik psikolojisi.
Diğer özel genetik meseleler ilk öğrenme ile ilgilidir:
a) «ikinci dil» ve ikidillilik; b) okuma ve yazma; c) sağır çocukların dili v.b.;
3. patolojik meseleler. Bunlar, yapı, etyo-loji ve evrim bakımından çeşitli «dil bo-zuklukları»yle ilgilidir. Bu bozuklukların bazıları belli ve organik sebeplere dayanmayan genel kişilik bozuklukları (basit karakter güçlüklerinden psikoza kadar gidebilen) bazıları da, işitme, boğumlama eksiklikleri veya sinir bozukluklarıyle ilgilidir (bu son hal, meselâ afaziler ve bunamalar daha çok «nörolongüistik» alanına girer). Aynı zamanda, hastaların veya çocukların dilleri gibi «normal» dil olaylarına uymayan durumlar için yapısal tanım modelleri çıkarılmağa çalışılmakta, dilbilimcilerin «normal» sistemdeki bildiri şekillerini ortaya çıkarmak için yaptıkları bu inceleme genelleştirilmektedir.
• Uygulamalar. Psikolengüistik daha şimdiden «normal» pedagoji, «özel» pedagoji (geri zekâlı ve sakat çocuklar), yeniden eğitme, yabancı dil öğretimi, sözlü haberleşme teknolojisi, reklam ve haberleşme işleri gibi alanlarda başarıyle uygulanmaktadır. Bu uygulamaların bazıları «uygulamalı dil-bilim»’in alanına girer.
• Komşu alanlar. Psikolengüistiğin sınırında bulunan, ama onun kesin tanımına uymayan alanlar şunlardır:
1. konuşanların görünüş, afekt ve davranış belirteçleri olarak alman sözlü özel bildirilerdeki «içerik»in analizi (bu analiz, yukarıdaki görünüş, afekt ve davranışlarla ilgili varsayımlar ortaya atan klinik psikolojisinden ve sosyal psikolojiden ayrı düşünülemez);
2. insan ve hayvanlarda sözsüz bildiri davranışlarının (meselâ hareketlerle yapılanların) incelenmesi (bu davranışlar’ın. incelenmesi semiyolojiye girer; inceleme sözsüz bildirilerin sistem’ine uygun olmalıdır). [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOLENGÜİSTİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSEUDOCHİRUS
Tarih 12 Haziran 2009
PSEUDOCHİRUS i. Ağaç üzerinde yaşayan, bitkiyle beslenen, gececi ve sarılgan kuyruklu keseli memeli hayvan; Avustralya ve Yeni Gine’de bulunur. (Kuskusgillerden.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSEUDOCHİRUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSEUDAXİS
Tarih 12 Haziran 2009
PSEUDAXİS i. Geyikgillerden memeli hayvan; boyu ve postuyle axis geyiğini andıran bu hayvanın her boynuzunda dört sivri dal bulunur; Japonya’da (Pseudaxis sika) ve Çin’in kuzeyinde yaşar. (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSEUDAXİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSEUDAELURUS
Tarih 12 Haziran 2009
PSEUDAELURUS i. Kediden az farklı etçil memeli hayvan; Fransa’da miyosen tabakasında fosil olarak bulunur. (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSEUDAELURUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSAMMOBİA
Tarih 12 Haziran 2009
PSAMMOBİA i. Kıyı kumsallarında görülen iki çenetli yumuşakça. (Hayvanın açık ve parçalı bir örteneği, uzun ve ince sifonları, birbirine denk olmayan iki solungacı vardır. Kavkısı enlemesine uzun. ovaiimsi, düz veya kıvrıktır. Psammobiidae familyasının örnek tipi.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSAMMOBİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTERİCHTHYS
Tarih 12 Haziran 2009
PTERİCHTHYS i. Sırf Devonyende görülen zırhlı balık. (Alt çenesi olduğu için zırhlı derililerden sayılır. Uzunluğu hiç bir zaman 20 sm’yi aşmayan gövdesi ve eklemli yüzgeçleri kemikten bir zırh içinde bulunur. Bu yüzden eskiden kabuklu hayvan sanılıyordu.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTERİCHTHYS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTERANODON
Tarih 12 Haziran 2009
PTERANODON i. Pterodactylus soyundan, uçan sürüngen hayvan. (Şimdi fosil olan bu hayvanın kanat açıklığı 6-7 m’yi bulur. Çok uzun olan kafatasında diş yoktur. Kansas’ta tebeşir tabakalarında kemiklerine çok rastlanır.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTERANODON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSYCHROPOTES
Tarih 12 Haziran 2009
PSYCHROPOTES i. 5 000 m’ye kadar derinlerde yaşayan denizhıyarı. (Boyu 50 sm’yi bulan bu hayvanın gövdesi kalın, ön kısmı basıktır; sırt tarafında tam bir kuyruk şeklinde kocaman bir çıkıntı bulunur. Genellikle koyu mor renktedir.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSYCHROPOTES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROVİVERRA
Tarih 11 Haziran 2009
PROVİVERRA i. Kreodontiardan, tilki büyüklüğünde etçil memeli hayvan; Querey fosforitlerinde fosil olarak bulunur. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVİVERRA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROVENCE Coğrafya
Tarih 11 Haziran 2009
PROVENCE Coğrafya
Provence’ın fizikî ve beşerî özellikleri, belirli bir homogenliğin sonucudur. İklimin başlıca özelliği eyaletin her yerinde yazların kurak, kışların ise yağışlı ve oldukça yumuşak geçmesidir. Yağışların şiddetliliği ve kuraklık, Provence’a çıplak bir görünüş kazandırır. Buğday ve zeytin tarımıyla küçükbaş hayvan yetiştiriciliğine dayanan geleneksel hayat tarzı bitki ve toprakların büyük ölçüde yozlaşmasına yol açmıştır. XIX. yy. sonundan itibaren yoksul bölgelerde yaşayan halkın o tarihe kadar sağlığa zararlı olan o-valara ve şehirlere göç etmesi, nüfusun dağınık kümeler halinde toplanmasına yol açtı. Eyalette yükseltiye göre iki bütün ayırt edilir:
Yukarı Provence ve Aşağı Provence.
1. Yukarı Provence, Baronnies’den Kıyı Alpleri’ne kadar çeşitli Güney ön Alp kütlelerini içine alır.
2. Aşağı Provence, iç Provence’ı meydana getiren ovalar, havzalar ve kütleler bütününden meydana gelir. Güneyde Akdeniz’e açılır ve buradaki kıyı saçağına Provence maritime (Kıyı Provence’ı) adı verilir. İç Provence üç değişik bölgeyi içine alir:
a) Don-zere geçitlerinin aşağı kesiminde Camargue’a kadar uzanan Aşağı Rhöne ovalan; burası verimli tarım kesimleri (Vaucluse bataklık ovaları; pirinç yetiştirilen Camargue) ve ıssız alanlar (Crau, Camargue’ın güneyi) bölgesidir;
b) tepeler, kalkerli sıradağlar ve havzalar bölgesi: Provence’ın bu kesimi çok karmaşık bir yapıya sahiptir;
c) Eski Tiren kıtasının kalıntıları olan hersinyen Maures ve Esterel kütleleri. Provence maritime, Rhöne deltasından İtalya sınırına kadar uzanan çok çeşitli bir kıyıdan meydana gelir: doğuda büyük bir turizm bölgesi olan Cdte d’Azur; batıda To-ulon, Marsilya ve Berre kıyı gölü sanayi bölgeleri.
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVENCE Coğrafya hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROTOME
Tarih 11 Haziran 2009
PROTOME i. («ön kesit, büst» anlamında yun. k.). Arkeol. insan veya hayvan büstü. || Süsleyici motif olarak kullanılan geyik burnu. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTOME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROTOHİPPUS
Tarih 11 Haziran 2009
PROTOHİPPUS i. Atgillerden toynaklı memeli hayvan; atın atalarından olan bu hayvanda artık yere dokunmayan yan parmaklar vardır. (Kuzey Amerika’da Üst miyosende fosil.) [L]
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTOHİPPUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROTİT
Tarih 11 Haziran 2009
PROTİT i. (fr. protide’den). Biyokim. Bütün hayvansal ve bitkisel organizmalarda bulunan, hidrolize uğrayınca aminoasitlere ayrılan ve birbirinden türeyebilen maddelerin ortak adı. (Protitler grubu peptitlerle proteitleri içine alır.) [L]
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROTEROTHERİUM
Tarih 11 Haziran 2009
PROTEROTHERİUM i. Güney Amerika’da üçüncü zaman tabakalarında bulunan ve Kuzey yarımküredeki fosil atgilleri andıran toynaklı memeli hayvan. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTEROTHERİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROTEİN
Tarih 11 Haziran 2009
PROTEİN i. (fr. proteine). Biyokimya. Koloidal yapıda azotlu tabiî madde; pek çok sayıda aminoasidin anhidrite dönüşmesinden oluşan bu madde holoproteit grupunu meydana getirir. Bk. PROTEiT ve PROTiT. Eski eşanlamlısı. ALBÜMiN.
— Petrokimya. Bk. ANSiKL.
— Ted. Protein tedavisi, önleyici veya iyileştirici olarak bir organizmaya heterojen protein maddesi verilmesi.
— ANSiKL. Petrokimya. Hidrokarbürler üzerinde yetiştirilen biramayalanndan besleyici protein’ler üretilmesi, petrol sanayiinin son buluşlarından biridir. Her ne kadar deney devresi aşılmışsa da, üretim usulünün tam işlemesi uzun zaman alacaktır. Bununla beraber, elde edilen sonuçlar, beslenme meselelerine belki de dünya çapında bir çözüm getirebilecektir. Sıvı petrol veya tabiî gaz şeklindeki hidrokarbürlerin birçoğu, canlı mikroorganizmaların gelişmesi için destek görevi yapabilir, özellikle «candida» grubundan bazı biramayalan gazyağında bulunan parafinle beslenme niteliği taşır. B.P.’nin araştırma laboratuvalarmda keşfedilen usulle, denetli sıcaklık altında, üretim ortamına konan biramayalan çok çabuk çoğalır. Gazyağı, canlı hücrenin temel elementlerinden biri olan karbonu sağlar; öteki element ise havadaki oksijendir. Mikroorganizma’ların yaşaması için gerekli tamamlayıcı elementleri sağlamak için de madenî tuzlar katılır. Emülsiyon halindeki sıvı devamlı olarak alınır, santrfüjleme yoluyle protein kısmı ayrılır, parafini alınan gazyağı rafineriye geri gönderilir: parafin çok kolay donan bir madde olduğundan, soğuğa dayanma bakımından daha iyi kalitede bir ürün elde edilmiş olur. Koyulandırılmış proteinli madde daha sonra bir dizi arınma işleminden geçirilir: yıkama, santrfüjleme, hidrokarbür kalıntılarının ayıklanması ve kurutma. En sonunda, hayvan yemlerine katılabilecek cinsten, protein ve vitamince zengin bir toz elde edilir. Bu tozun özellikleri ve maliyeti balık tozununkine yakındır.
— Ted. Protein tedavisinin iki önemli şekli vardır:
1. özgül protein tedavisi, antikor meydana getirmek için kullanılır; çünkü her protein maddesi antijendir ve bunun or ganizmaya sokulması bir antikorun oluşumuna yol açar. Belirli bir patolojik durum meydana getiren protein maddesinin önleyici olarak şırınga edilmesi, aşıların ve anatoksinlerin kullanılmasına başlangıç olmuştur;
2. özgül olmayan protein tedavisi, bazı alerji belirtilerini ve bazı diskrazi hallerini tedavi etmede kullanılır. Otohemoterapi, otoseroterapi protein tedavisinin özel şekilleridir. Süt şırınga edilmesi de protein tedavisinin bir başka şeklidir. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTEİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRORODON
Tarih 11 Haziran 2009
PRORODON i. Tümkirpiklilerden, yutak düzneği iyice belirgin birhücreli hayvan; tatlı sularda ve denizlerde yaşar. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRORODON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROMETHEUS
Tarih 11 Haziran 2009
PROMETHEUS. Yun. mit. Titan, İapetos ile Klymene’nin oğlu, Atlas, Athos, Epimetheus’un kardeşi. Hesiodos, Aiskhylos ve öteki yazarlar tanrıların, özellikle Zeus’un öfkesini üstüne çekerek insanlığa nasıl hizmet ettiğini anlatırlar. Tanrılar ateşten yararlanmayı kendilerine sakladıkları için Prometheus ateşi çaldı ve içi oyuk bir bastona saklayarak insanlara getirdi. Bunun üzerine tanrılar Pandora’yı insanlara gönderdi ve Prometheus Kafkas dağının tepesinde zincire vuruldu: bir kartal sürekli olarak, onun geceleri yeniden oluşan karaciğerini kemiriyordu. Herakles kartalı öldürerek işkenceye son verdi. Bu efsane birçok değişik yoruma konu oldu. Prometheus ayrıca, insanlara medeniyeti getirecek bütün bilgileri de öğretmişti: ev yapma, hayvanları evcilleştirme, madenleri işleme, yazı, tıp, kâhinlik v.b. Hattâ, kili yoğurarak insanı yarattığı ve bir parça kutsal ateşle canlandırdığı da söyleniyordu. Küçük zanaatçıların koruyucusu olan Prometheus’un Attike’de ünü çok yaygındı.
— İkonogr. Prometheus efsanesi antik sanatta çok işlenmiştir: resimli vazolar, oymalı taşlar, kabartmalar; heykeltıraşlıkta Capitolino müzesinin bir taş mezarı, Napoli’deki başka bir taş mezar, helenistik bir heykel (Terme müzesi) Vatikan’da bir alçak kabartma sayılabilir.
— Ed. tar. Prometheus masalının görüldüğü en eski eserler, Hesiodos’un şiirleri olan Theogonia ve Ezga Kai Hemerai’du. (tşler ve Günler). Prometheus burada hile yoluyle, Zeus’a kafa tutacak gücü kazanır ve insanlığa iyilik eder, fakat Zeus sonunda onu cezalandırır. Aiskhylos’un Zincire Vurulmuş Prometheus’u (Prometheus Desmotes) tanrılar tanrısı Zeus’un nankörlüğüne kurban olur ve uğradığı haksızlığı protesto eder. Tanrıya isyan eden bu Prometheus sembolü daha sonra romantik edebiyatta işlendi: A. W. Schlegel’in Prometheus şiiri (1797) Prometheus’u «insan»a büyük bir inançla bağlı bir kahraman haline sokar; aynı anlayış Byron’un Prometheus’unda. (1816) ve Shelley’in Kurtulmuş Prometheus’unda de görülür. Andre Gide, Zincire Kötü Vurulmuş Prometheus’ta, kahramanına başka bir sembolik anlam verir: Prometheus’un karaciğerini kemiren kartal ihtirasların, insanın zararına beslenen isteklerin ve duyguların sembolüdür. Prometheus, kartalını yiyerek dengeyi yeniden bulacaktır. (L)
Prometheus Desmotes. Bk. zincire vurulmuş prometheus.
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROMETHEUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROLAGUS
Tarih 11 Haziran 2009
PROLAGUS i. Bugünkü kuyruksuz tavşanlara yakın kemirgen memeli hayvan; Miyosenden Pieyistosene kadar fosil olarak bulunur. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROLAGUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİRİNA
Tarih 11 Haziran 2009
PİRİNA i. (yun. pyrin, meyve çekirdeğinden). Sıkıldıktan sonra (birinci veya ikinci defa) yağ bakımından hâlâ zengin olan, hayvan yemi veya gübre olarak kullanılan zeytin küspesi.
Pirina yağı, pirinadan, karbon sülfür veya trikloretilen gibi eriticiler yardımıyle elde edilen yağ. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİNA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROEKİDNE
Tarih 10 Haziran 2009
PROEKİDNE i. (fr. proechidne). Yeni Gine’de yaşayan tek delikli memeli hayvanlardan zaglossus’un eski adı. (Proekidne’nin gagası eğri, kuyruğu kısa, vücudu dikenlidir; yumurtalarını karın kısmındaki bir kısmındaki bir kesede saklayıp kuluçkaya yatar.) [L]
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROEKİDNE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRODUCTUS
Tarih 10 Haziran 2009
PRODUCTUS i. Karbonifer ve permiyen tabakalarında fosil olarak bulunan eklemli kolsuayaklı hayvan. (Productus’ların kavkısı genellikle çok büyük, çenetleri birbirinden farklı, menteşesi düzdür. İç içe kıvrımlarla kesilen ışınsal kabarık çizgilerle kaplı yüzeyinde kirpi dikeni gibi sık dikenler bulunabilir. Pek çok türü vardır. Productidae familyasının örnek tipi.) [L]
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRODUCTUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRODUCTELLA
Tarih 10 Haziran 2009
PRODUCTELLA i. Birinci zaman tabakalarında fosil çeşitleri bulunan productus’a yakın kolsuayaklı fosil hayvan; bu da birinci zaman tabakalarında bulunur. (L)
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRODUCTELLA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROCAVİA
Tarih 10 Haziran 2009
PROCAVİA i. Kayalıklara gayet ustaca tırmanabilen ve toynaklı bir hayvan olan daman’ın ilmî adı. (Procaviidae familyasının örnek tipi.) [L]
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROCAVİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROCAMELUS
Tarih 10 Haziran 2009
PROCAMELUS i. Bugünkü develerin atası sayılan fosil memeli hayvan; A.B.D.’de Üst tersiyerde bulunur. (L)
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROCAMELUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROAİLURUS
Tarih 10 Haziran 2009
PROAİLURUS i. Hem kediye, hem miskkedisine benzer özellikler taşıyan etçil memeli hayvan; Saint-Gerand-le-Puy’de (Aliler) üst oligosende fosil olarak bulunur. (Madagaskar’da yaşayan cryptoprocta bu hayvana çok benzer.) [L]
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROAİLURUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|