REŞİD PAŞA (Şerif Ahmed)
Tarih 29 Haziran 2009
REŞİD PAŞA (Şerif Ahmed), türk hukukçusu, idarecisi ve şairi (İstanbul 1858-ay.y. 1918).
Edirne rüştiyesini ve Hukuk mektebini bitirdi. Çeşitli görevlerde bulunduktan sonra Şûrayı Devlet üyeliğine yükseldi (1895). Aynı yıl Rumeli beylerbeyliği payesiyle Halep vali muavini oldu.
Adana vali muavinliği, vekâleten Mersin mutasarrıflığı görevlerinde bulundu.
Hicaz valisi oldu (1911). İttihat ve Terakkinin ikinci defa iktidarı almasından sonra (23 ocak 1913) azledildi.
Eserleri: Hukuku Ticaret (8 cilt); Ruhül Mecelle (Mecellenin Özü) [8 cilt];
Dini Mübini İslâm (Islâmın Apaçık Dini) [5 cilt]; imamıazamın Siyasi Tercümei Hali. (M)
RESİD PASA Büyük. Bk. MUSTAFA REŞİD PAŞA.
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞİD PAŞA (Şerif Ahmed) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RESİD GALİP
Tarih 29 Haziran 2009
RESİD GALİP, türk devlet adamı (Rodos 1897 – istanbul 1934). Mahkeme reisi Mehmed Galip Beyin oğlu.
İlköğrenimini Rodos’ta yaptı, izmir idadisini ve İstanbul Tıp fakültesini bitirdi (1917). öğrenciyken Balkan savaşlarına ve Birinci Dünya savaşına gönüllü olarak katıldı. Tıp fakültesi Seririyatı (kliniği) asistanlığında, Darüley tam hekimliğinde bulundu. O günlerdeki Türkçülük akımını benimsedi. Birinci Dünya savaşının bitmesine yakın IV. Ordu Hıfzıssıhha müessesesine (Şam) gönderildi. Mütareke olunca İstanbul’a döndü. Köylerde hekimlik yapmak için Anaodlu’ya geçti (1919). Kütahya çevresinde Müdafaai Hukuk cemiyetinin kurulması için çalıştı.
Kütahya işgale uğrayınca Denizli’ye giderek burada Kızılay hekimliği yaptı. Ankara’ya gelerek Sıhhiye vekâleti umumî hıfzıssıhha muavini oldu (1922). Kurtuluş savaşından sonra, resmî görevinden ayrılarak özel hekimlik yapmağa ve Türk ocağı gibi sosyal derneklerde çalışmağa başladı. Muhtelit Mübadele komisyonuna türk delegesi seçildi (1925). Aynı yıl Aydın milletvekili olarak T.B.M. M.’ye girdi. Şeyh Sait isyanından sonra kurulan Şark İstiklâl mahkemesi üyeliğine getirildi. Maarif vekili oldu (1932). Bir yıl kadar bu görevde kaldı. Bir süre Türk Tarihi ve Türk Dil kurumlarında çalıştı. CHP Genel İdare kurulu üyesiydi. (M)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİD GALİP hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REŞİD ALİ
Tarih 29 Haziran 2009
REŞİD ALİ, ıraklı siyaset adamı (doğ. Bağdat 1892). Irak tahtında hak iddia edecek durumda bulunan mezopotamyalı büyük bir sünnî ailenin çocuğudur.
Türkiye’de hukuk okudu; Irak’ta avukat oldu. Ceza mevzuatı üstüne pek çok inceleme yayımladı. Başbakanlığa getirildi; İtalya ile diplomatik ilişkilerin kesilmesine taraftar olmadığından istifa etti (30 ocak 1941). Ordunun yardımıyle bir hükümet darbesi yaparak 3 nisanda yeniden iktidara geçti. Almanya’nın desteğiyle 1930′da Irak ile İngiltere arasında yapılmış olan antlaşmanın şartlarını uygulamadı ve İngilizler tarafından Basra körfeziyle Akdeniz arasında kurulmuş olan ulaşımı kesme çarelerini araştırdı.
İngilizlerin müdahalesiyle ülkesinden çıkarılınca (30 mayıs) Cidde’ye sığındı. Abdülaziz İbni Suud, Reşid Ali’ye önemli görevler verdi. 1958 Irak ihtilâlinde geçici bir rol oynadı. (M)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞİD ALİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Restorasyon
Tarih 29 Haziran 2009
Restorasyon, Avrupa tarihinde, Viyana kongresi (1815) ile 1830-1831 devrim olayları (Fransa’da temmuz devrimi, Belçika ve Polonya devrimleri, Orta italya’da 1831 şubat devrimleri) arasındaki döneme verilen genel ad.
Başlangıçta sadece Fransa için kullanılan bu terim, daha sonra eski rejimlere geçişi belirtmek için bütün Avrupa’ya uygulanmıştır. (Fakat bu geçiş tam anlamıyle eski rejimlerin ihyası demek değildi; devrim rejimlerinin getirdiği hukukî, idarî ve sosyal değişiklikler ve hesaba katılmıştı.) Restorasyon devri monarşilerinde soylu sınıfın ve ruhban sınıfının hukukî ayrıcalıkları kaldırılmış ve bazı yerlerde de meselâ Fransa’da bu rejim ingiltere tipinde anayasal bir rejimin kurulmasına önayak olmuştur.
• Fransa’da Restorasyon. Birinci Restorasyon, Fransa’da Birinci imparatorluğun yıkılmasından sonra monarşinin Bourbon’lar lehine (Louis XVIII) yeniden kurulduğu dönem (6/24 nisan 1814-20 mart 1815). İmparatorluk senatosu 6 nisan 1814′te «Louis Stanislas Xavier de France»ı tahta çağıran bir anayasayı kabul etti. 13 Mayıs 1814′te, hükümdar, geçici hükümetin üyeleri Du-pont, Malouet ve Louis, eski Bonaparte’çılardan Talleyrand ve Reugnot, kralcılardan Montesquiou, Ferrand, Dambray ve Blacas ile ilk hükümeti kurdu. Bu hükümet 30 mayıs 1814′te birinci Paris antlaşmasını imzalayarak Fransa’yı barışı kavuşturdu ve vaadedilmiş olan anayasayı hazırlayarak aynı yılın 4 haziranında çıkardı.
Krallığın yeniden kurulması herhangi bir olaya yol açmamış, imparatorluk döneminin devlet memurları yeni yönetimi tutmuştu. Devlette en başta gelen yeri almayı uman din adamları, ayrıcalıklarına ve mallarına kavuşmayı kuran soylular sınıfı, krallık yönetiminde mülkiyet hakkının ve huzurun teminatını gören burjuvazi, yeni kurulan yönetimi destekliyordu. Ama kral, ihtilâl ve imparatorluk devirlerinin siyasî veya sosyal bakımlardan getirdiği yenilik ve kazançları kabul ettikçe bir eski devir kralı haline geliyordu.
Sonunda, Bassano dükü Maret, kraliçe Hortense, Drouet d’Erlon ve birçok subay tarafından, Napolyon’un iktidara dönmesini sağlamak amacıyle bir komplo hazırlandı ve 1 mart 1815 günü Napolyon Frejus yakınlarında karaya çıktı. İlkin tehlikenin büyüklüğünü pek iyi anlayamamış olan Louis XVIII, 19 mart günü acele Tuileries sarayından kaçmak zorunda kaldı ve 20 martta Lille’e, oradan da Gand’a geçti.
İkinci Restorasyon, Fransa’da Louis XVIII ile Charles X’un saltanatları sırasında yürürlükte olan siyasî rejimin adı (1815 -1830). İkinci Restorasyon, 18 haziran 1815′teki Waterloo yenilgisi ve Napolyon’un Yüzgün’ün sonunda ikinci defa’ işbaşından ayrılması sonucunda kuruldu. Bundan dolayı, Bourbon’ların yeniden tahta dönüşü, Paris’e giren ve Fransa topraklarında üç yıl kalan dört büyük müttefik devletin (İngiltere, Prusya, Avusturya ve Rusya) işgal bölgeleri kurmasıyle aynı zamana rastladı. Bu dört devlet, Bourbon’ları ikinci defa tahta getirmekte tereddüt ediyorlar, Yüzgün’ün onların beceriksizliğinden meydana geldiğine inanıyorlardı. Ama Birinci Restorasyonun hatalarını kabul etmek akıllılığını göstermiş ve Napolyon’un en yakın yardımcılarının dışında herkesi salıvermeyi öngören geniş bir genel af çıkarmayı vaadetmiş olan Louis XVIII, 8 temmuzda Paris’e dönerek kendini bütün Avrupa’ya kabul ettirdi. Ne var ki, Yüzgün döneminin etkisiyle, milletlerarası durum eskisinden daha kötüydü.
Müttefikler 20 kasım 1815 günü, Louis XVIII’e birincisinden daha ağır şartlar getiren ikinci Paris antlaşmasını imzalattılar. Bu arada içerideki durum da hiç parlak değildi. Louis XVIII’in 16 eylül 1824 günü ölmesi üzerine yerine Charles X adiyle kardeşi Artois kontu geçti. Ama iç siyasetteki çatışma ve çekişmelerin arkası kesilmedi. Bu duruma bir darbeyle son vermek isteyen Charles X, 25 temmuz 1830 günü, meşrutiyet yönetimini ve basın hürriyetini kaldırdı. Paris halkı bu davranışa sert bir tepki gösterdi. Kralın kararını takip eden 27, 28 ve 29 temmuz günleri şehirde çıkan ayaklanma sonucunda Charles X tahtından indirildi.
• İtalya’da Restorasyon. Viyana kongresinde kararlaştırılan sınırlar, Avusturya’nın hâkimiyetine imkân vermiş, dolayisiyle de bu hâkimiyet bağımsız ve birleşmiş bir italyan hükümetinin kurulmasına başlıca engel olmuştu. İtalyan yarımadasında, Restorasyon gergin bir siyasî hava yaratmıştı; buna sebep çeşitli italyan devletlerinde iktidara karşı cephe alan muhafazakâr grupların yaptığı baskıydı. Bu yüzden siyaset ve kültür alanında hükümetler, çok sert tedbirler almak zorunda kalıyorlardı (Milano’da çıkan Con-ciliatore dergisinin kapatılması [1819]; İki Sicilya imparatoru Ferdinando I’in bakanı prens Canosa’nın siyasî faaliyetleri).
İktisat alanında ise hükümetler genellikle himayeci ve güdücü bir tutum benimsemişlerdi. Bu baskı siyaseti Napoli ve Piemonte’de patlak veren 1820-1821 ayaklanmalarından sonra daha da artmış ve Restorasyon rejiminin ne kadar sınırlı bir temele dayandığını ortaya koymuştur. Bu arada, tek istisna olarak Toscana’da kurulan rejim gösterilebilir; büyük duka Lorena’lı Ferdinando IV ile bakanı V. Fossombroni ihtiyatlı ve dengeli birer siyasetçi olarak XVIII. yy.ın reformcu geleneklerini sürdürmüşler ve ülkenin fikir hareketlerini liberalizme doğru yönelten ölçülü ve toleranslı bir idare şekli kurabilmişlerdi.
• ingiltere’de Restorasyon, ingiltere tarihinde monarşinin yeniden kurulduğu ve kralın 1660′ta otoritesini yeniden sağladığı dönem. (Daha geniş anlamıyle bu ad 1660-1702 arasındaki döneme verilir.) Cromwell yönetimini izleyen uzun anarşi döneminden onra, Charles Stuart taraftarı «Pervasızlar» ile presbiteryenlerin koalisyonu sonucunda krallık yeniden kuruldu. Londra’da kral ilân edilen Charles II, vicdan hürriyetine saygı göstereceğini ve genel af çıkaracağını vaadettikten sonra Dover’e çıktı ve orada Monk tarafından karşılandı (1660).
Fakat halkın coşkunlukla karşıladığı kralın yeteneksizliği kısa zamanda büyük bir hayal kırıklığına yol açtı. Buna rağmen lord Clarendon’un yönetimi altında, Restorasyon sadece krallığın yeniden kurulmasıyla kalmadı; parlamentonun ve anglikan kilisesinin gücünü kesinlikle ortaya koymağa ve soyluların eski yerlerini kazanmalarına imkân verdi. Clarendon, krala düzenli bir gelir sağladı.
Ayrıca, parlamento yeniden düzenlendi ve milletvekillerine başlangıçtaki görevleri iade edildi (Long Parlament, 1660). Korporasyonlar kanunu, milletvekillerini Covenant’tan ve bazı durumlarda tebaanın, hükümdarlarına karşı kuvvete başvurma hakkı fikrinden vaz geçmek zorunda bıraktı. Ayrıca, bütün puriten eğilimleri ortadan kaldırıldı ve Common Prayer Book’u onaylamayan rahipler görevden uzaklaştırıldı. Restorasyondan sonra fikir ve sanat hareketleri büyük ölçüde gelişti ve bu dönem Büyük Britanya tarihinde bir dönüm noktası oldu. (L)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Restorasyon hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Resmî Gazete (T.C.)
Tarih 29 Haziran 2009
Resmî Gazete (T.C.), kanunları, hükümet kararlarını, tüzük ve yönetmelikleri, bir kısım yüksek yargı organı kararlarını halka ve ilgililere duyurmak ve bunları yürürlüğe koymak üzere hükümet adına yayımlanan gazete (kuruluşu 6 haziran 1925).
Başlangıçta resmî tatil ve hafta tatili günleri dışında yayımlanan gazete 21 haziran 1970 tarihinden itibaren pazar günleri de çıkarılmağa başlandı. Gazetenin yayını aksaksız olarak sürdürüldü. Yalnız 1964′te Başbakanlığa bağlı devlet matbaasında greve gidilmesi üzerine Resmî Gazete’nin 11761-11780 sayıları T.B.M.M. matbaasında ve Ankara Merkez Cezaevi matbaasında dizilip basıldı. İlk adı Ceridemi Resmiye olan gazetenin yayınıyle ilgili hususlar 6 haziran 1925 tarihli nüshada yer alan «Resmî Ceride’nin Sureti Muntazamada Neşir ve Tevzii Hakkında talimatname»de belirtildi. Yayın görevi Matbuat ve istihbarat Müdüriyeti Umumiye sine verildi.
1927′de bu görev, 1 haziran 1927 tarihli ve 559 sayılı gazeteden itibaren Başbakanlığa bağlı Müdevvenat Genel müdürlüğüne devredildi. O tarihten beri 70X100 sm ebadında ve sayfa hacmi ihtiyaca göre tespit edilmek üzere çıkarılan Resmî Gazete 1972 yılı başında günlük olarak 35 000 basılmaktaydı ve bunun 12 500′ünü resmî aboneler meydana getiriyor, geri kalanı da özel abonelere gönderiliyor veya millî eğitim yayın evlerinde satılıyordu. 1831′de, Mahmud II zamanında tarihçi Esat Efendinin yönetiminde ve masrafı hazineden karşılanmak üzere, haftada bir defa çıkarılan Takvim-i Vekayi, Resmî Gazete’nin (amacı yönünden ele alındığı takdirde) başlangıcı kabul edilir.
1911′de çıkarılan bir kanunda «Adliye nezaretine irsal olunan kavanin ve nizamat bilâ ihmal Takvim-i Vekayi ile neşir ve ilân ettirilir» hükmü yer aldı.
Takvim-i Vekayi İstanbul hükümetinin resmî gazetesi olarak çıkmağa devam ederken Ankara’da kurulan T.B.M.M. hükümeti 7 ekim 1920′de kendi Ceride-i Resmiye’’sini çıkardı. Bu gazetede 133 kanun yayımlanabildi ve yayıma ara verildiği için 134-338 Sayılı kanunlar Resmî Gazete’de yer almaksızın yürürlüğe girdi.
Ankara hükümetinin Ceride-i Resmiye’si 26 aylık bir aradan sonra 22. sayıdan itibaren Resmî Ceride adiyle tekrar çıktı (13 eylül 1923); fakat 40. sayıda yayımı yeniden durduruldu. Gazetenin 41. sayısı Resmî Ceride adiyle çıktı ve o zamanki Anayasayı değiştiren 364 Sayılı kanun bu gazetede yayımlandı; bu yayım 6 haziran 1925 tarihine kadar aralıklı olarak devam etti. Nihayet 23 nisan 1928′de kabul edilen 1322 sayılı «kanunların ve nizamnamelerin sureti neşir ve ilânı ve meriyet tarihi» hakkındaki kanunla 1911 yılına ait’ hüküm yürürlükten kaldırılarak yayıma hukukî açıklık ve süreklilik getirildi, aynı zamanda organın adı, 17 aralık 1927 günü çıkan 763. sayıdan itibaren «T.C. Resmî Gazete» şeklinde değiştirildi. (M)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Resmî Gazete (T.C.) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RESİM veya RESM
Tarih 29 Haziran 2009
RESİM veya RESM i. (ar. resm). örnek olarak alınmış herhangi bir şeyin karakalem veya boya ile kâğıt v.b. bir yüzey üstüne çıkarılmış biçimi: Sonra kiliselerde görülen azizlerin resimlerine benzer bir hal aldı (H. R. Gürpınar).
Duvarlarda kıymetli, açık saçık resimler asılıydı (Ömer Seyfeddin). Yorulduğumuz vakit ben, resim yapmağa başlıyorum (R. N. Güntekin). || Bir nesnenin veya yerin fotoğraf makinesi aracılığıyle bu iş için hazırlanmış bir kâğıda alınmış şekli, fotoğraf: Albümün yaprakları içinden gözlerime bakarak gülümseyen bu resim, Kâmran’ın resmiydi (R. N. Güntekin). Hayır, dedi, ben gençlik resimlerimden hiçbirini saklamam. Her sabah aynada nasılsam, oyum! (F. R. Atay). || Yazma, çizme, boyama sanatı: Resim öğretmeni. Resim dersi, || Tören, alay. merasim: Geçit resmi. || Resim müzesi. Bk. PîNAKOTEK. || Resim sergisi, her türlü resimlerin ve özellikle yağlıboya tabloların sergilendiği yer.
— ÇEŞ. DEY. Resim almak (çekmek veya çıkarmak), fotoğraf makinesiyle bir şeyin şeklini kâğıda geçirmek. || Resim gibi, çok güzel, çok hoş v.b. anlamında kullanılır: Resim gibi kız. \\ (…)nın resmidir, «(…»nın olacağı kesin ve bellidir» anlamında kullanılır: Bir kere sevdaya tutulmaya gör // Ateşlere yandığının resmidir (C. S. Tarancı). Çalışmamakta ısrar edersen, sınıfta kaldığının resmidir.
— Esk. Eser, iz, nişan. || Şekil: Haç resmi, Mührü Süleyman resmi || Âdet, usul, tavır. || Tarz, üslûp. || Plan, taslak. || Devlete ait iş, davranış, söz. || Resmi âli, padişahların cuma namazına gidiş ve gelişinde veya Hırkai Saadeti ziyareti sırasında yapılan tören. || Resmi geçit, geçit töreni. || Resmi kadim, eski usul. || Resmi küşad (veya iftitah), açılış töreni. || Resmi müsennem, profilden alınmış veya yapılmış resim. || Resmi selâm (veya tazim), askerî protokolün gereklerine göre yapılan selâm merasimi.
— Farklar psikol. Dört resim testi, Van Lennep tarafından meydana getirilen ve T. A.T. testine benzeyen yansıtmalı test. Bk. ansikl.
— Folk. Halk resimleri. Bk. ansikl.
— G. santl. Bk. ansikl.
— Huk. Bir işin yapılması sebebiyle idare tarafından kişilerden alman vergi cinsinden bir para: Gümrük resmi. Belediye resmi. Rıhtım resmi. Levha resmi. (Bk. ansikl.) || Resim ve harç muafiyeti, resim veya harca bağlı hizmetlerden yararlananların, özel durumları sebebiyle resim ve harç verme yükümlülüğü dışında bırakılmaları durumu. (Bk. ansikl.) ||
— Esk, Resmi kısmet, terekenin vereselerine dağıtılması karşılığında alınan vergi. (Mirasın paylaştırılmasıyle kassam denilen memurlar uğraşırlardı. Kassam teşkilâtının olmadığı yerlerde bu işi kadı ve naipler yapardı. Resmi kısmet yüzde 0,15 ile yüzde 0,30 arasında değişirdi. Her kadılıkta bir kassam defteri vardı, ölenin terekesi kassam tarafından bu deftere geçirilir ve her birinin değeri altına yazılırdı, ölenin cenaze masraflarıyle kassamın alacağı düşünüldükten sonra kalan, şer’î kanuna göre vârislere verilirdi.) || Resmi Kısmet kanunu, Osmanlı imparatorluğunda ölen kimselerin geride bıraktıkları mal, eşya ve paralarından alınacak olan, resmi kısmetin kimler tarafından tahsil edileceğini düzenleyen kanun. (Bk. ansikl.) // Resmi kitabet, kadılar tarafından alınan vergi. (XVII. yy.da bu vergi kadılar için 20, hademeler için 5 akçeydi.) || Resmi nişan (veya resmi berat), tayini yapılan kadılardan alınan vergi. (Kadı ve mevalî tayinlerinde, kendilerine tayinlerini, kaza ve salâhiyetlerini bildiren ve padişahın tuğrasını taşıyan bir belge verilirdi [tuğra çekme parası olarak da bir resim alınırdı].) // Resmi sicil, kadıların sicil defterlerine kaydettikleri mektuplardan aldıkları vergi. (Kadıların belirli maaşları yoktu; geçimlerini, baktıkları dava veya kendilerine yapılan müracaatlardan aldıkları vergilerle sağlarlardı. Resmi sicilin miktarı 2-7 akçe arasında değişirdi. Buna sicil akçesi de denirdi.)
— İda. Resmi âdi, ulufe gününden başka günlerdeki elçi kabul töreni. || Resmi tahlif, devlet memurlarının işe başlarken yemin töreni. (Başta sadrazam olmak üzere vükelâ ve devlet adamlarının sadakat yemini etmeleri sultan Abdülmecid devrinde başladı [1850]. Taşra memurları da idare meclisi önünde yemin ederdi.)
— Mal. Esk. Resmi ağıl, koyun, keçi v.b. küçükbaş hayvanlar vergisi. (XVI. yy.da üç yüz koyundan beş akçe vergi alınırdı.) || Resmi arus, evlenen erkeklerden alınan düğün vergisi. (Erkeğin evlendiği kızsa altmış akçe, dulsa veya gayri müslim kızsa otuz akçe, gayri müslim dulsa on beş akçe vergi alınırdı. Bunu tımar, zeamet ve has sahipleri alırdı. Tımar sistemiyle birlikte bu vergi de kaldırıldı.) || Resmi âsiyab, değirmen vergisi. (Bir yıl sürekli işleyen değirmenlerden altmış; altı ay işleyenlerden otuz; üç ay işleyenlerden on beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra bu vergi kaldırıldı.) // Resmi badiheva, tımar usulünün yürürlükte olduğu dönemde ekili arazisi olmayan ve ticaretle uğraşan gayri müslimlerden alınan vergi. (Evlilerden yılda iki, bekârlardan altı akçe alınırdı.
Tanzimattan sonra kaldırıldı. Resmi raiyet ve resmi mücerred de denirdi.) || Resmi bennâk, tımar sahiplerinin gayri müslimlerden aldıkları vergi, (iki çeşitti: ekinli bennâk, caba bennâk. Ekinli bennâk, elindeki arazisi yarım çiftten az olanlardan, caba bennâk ise toprağı olmayan ve ticaretle uğraşan gayri müslimlerden alınırdı. Vergi yılda iki akçeydi. Tanzimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi bidat, gümrüğe gelen eşyadan gümrük vergisinden ayrı olarak alınan vergi. (Tanzimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi çift, arazi vergilerinden biri. (iki öküzle işlenebilecek arazi demekti.
Bu vergi, en az yirmi iki, en çok elli yedi akçeydi. Tanzimattan sonra kaldırıldı. Çift akçesi de denirdi.) || Resmi çift bozan, çiftliği bırakarak başka iş yapanlardan alınan vergi, (Vergi, bütün çift, yarım çift ve ondan az arazideki çiftin bozulmasına göre değişirdi. Bütün çift için üç yüz yarım çift için yüz elli, daha az arazi için yetmiş beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi ganem, koyun vergisi. (XVI. yy.da iki koyun veya keçiden bir akçe alınırdı. Tanzimattan sonra, ağnam resmi adını aldı.) || Resmi güvara, turfanda meyve sebze vergisi. (Gügeri memuru adı verilen, bir memur tarafından toplanırdı.) // Resmi hınzır, domuz vergisi. (Hıristiyanların beslediği domuzlardan her biri için yılda dörder para vergi alınırdı.
Gayrimüslimlerin isteğiyle kaldırıldı [1779]. Domuz sahiplerinin bu işten fazla kâr etmeleri üzerine yeniden alınmağa başlandı. Tanzimattan sonra tekrar kaldırıldı.) || Resmi nize, üç voynuktan meydana gelen gönder’in her yıl mart ayında hazineye ödediği vergi. (Resmi nize altı akçeydi. Sefere giden voy-nuklar altı akçe, ötekiler beş akçe öderlerdi.) || Resmi tapu, devlet arazisi üzerinde yapılan bina, koru, harman yeri gibi ziraattan alıkonulan topraklardan alınan vergi. (Verimli araziden elli akçe, daha az verimli yerden de yirmi akçe alınırdı. Tanzimattan sonra bu tür yerlerden bedeli öşür ve mukaatai zemin adı altında vergi almamağa başlandı.)
— Mat. Bk. Görüntü.
— Tasav. Resim hırkası, mevlevîlerin giydiği, bedeni geniş hırka. (Mevlevi, bu hırkayı üç gün sır olduktan sonra tarikat şeyhinin huzuruna çıkınca giyer.)
— Teknol. Çizgisel resim, sanayiyle ilgili nesnelerin veya süslemelerin çizimine yarayan teknik resim. (Bk. ansikl.) || Geometrik resim, bir nesnenin geometrik orantılarını yansıtan resim. || Gölgeli resim, gölgelerle aydınlık kısımların iyice belirtildiği resim. || Grafik resim, bilimsel konularda uygulanan ve kesitleri, düzlemleri v.b. gösteren resim. || iki renk resim, renkli kâğıt üzerine yapılan ve aydınlık bölgeleri beyaz kalemle belirten resim. || Lavili resim, çini mürekkeple gölge vurulan veya suluboya ile renklendirilen resim. || Makine resmi veya sanayi resmi, çizgi veya lavi ile yapılan ve makineleri, makine parçalarını v.b. göstermeğe yarayan resim. || Meslek resmî, teknik resim kurallarının belirli bir meslek dalında (marangozluk, topografya v.b.) uygulanması.
|| Mimarî resim, teknik resim kurallarına göre bir binanın planını, en ve boy kesitini gösteren resim. || Modelli resim, canlı bir modeli veya gerçek bir peyzajı örnek. alarak yapılan resim. || ölçülü resim veya ölçülü kroki, cetvel veya pergel kullanmadan yapılan ve bir nesneyi gerçekte olduğu gibi gösteren, ayrıca da o nesneyi meydana getiren bütün parçaların ölçüsünü veren ve bu parçaların nasıl biraraya getirileceklerini belirten resim. (Bu tür resimde nesnenin biri yatay öbürü düşey iki düzlem üzerindeki izdüşümleri gösterilir; düşey düzlemdeki izdüşümüne boy, yatay düzlemdeki izdüşümüne de en kesit denir; bazen nesnenin başka kesitleri de gösterilir ve bunun için de nesne belirli birtakım düzlemlere göre bölünür.) || Serbest elle resim, cetvelsiz ve pergelsiz olarak büyük bir serbestlikle yapılan bina, makine resmi. || Taklit resim, çeşitli figürlerin, manzaraların ve süslemelerin çizilebilmesi için akademelerde öğretilen resim. || Teknik resim, sanayide, makine veya her çeşit imalât parçasının tam ve hatasız olarak yapılabilmesi için, çizimi yapan mühendis ile imalâtı yapacak işçiler arasında anlaşmayı sağlayan, standart ve normlardan yararlanan resim. || Üç renk resim, XVIII. yy.da kullanılan ve renkli kâğıt üzerine yapılan bir çeşit pastel. (Aydınlık noktalar beyaz kalemle boyanır, ten rengi ise sanginle verilir.)
— Ansikl. Farklar psikol. Dört resim testi, dört tane renkli resimden meydana gelir. Birinci resimde, bir masa çevresinde, biri oturmuş, öteki ayakta duran iki insan görülür; ikinci resimde, sadece, bir odanın ortasında bulunan bir yatak vardır; üçüncü resimde, bir lamba direğine yaslanmış bir adam bulunmaktadır; dördüncü resimde ise, bir tenis sahası görülür; kadınlı erkekli oyuncular oynamakta, bazı kişiler de, oturmuş oyunu seyretmektedir. Teste tabi tutulan denek, bu dört resmi istediği sıraya göre düzenleyebilir, ama resimlerin dördünü de kullanmak zorundadır. Denekten istenen şey, bu resimlere bakarak bir baş kahraman seçmesi, tek bir hikâye meydana getirmesi ve bu hikâyeyi yazılı olarak açıklamasıdır. Yapılacak yorumlama önce hikâyenin konusu ve resimlerin ilişkisi üstünde durur.
Deneklerin büyük bir kısmının ileri sürdükleri temalar, gerçeğe iyi bir intibak gösterildiğine işaret olarak kabul edilir. Hikâyenin biçim bakımından analizi, deneğin anlattığı konuya karşı takındığı tavrı ele alır: denek, bu hikâyeye birtakım ahlâkî düşünceler katıyor mu? Deneğin kullandığı üslûp ve kelime hazinesi seçme midir, yoksa rasgele mi? Denek, hangi resmi hikâyenin başlangıcı, hangisini bitimi olarak kabul etmiştir? Hikâye, aynı zamanda, deneğin sentez yapma kabiliyetini de incelemeyi sağlar. Bu husus, T.A. T.’de ele alınmamaktadır. Dört resim testi, T.A.T.’ye oranla, uygulanması daha kolay ve daha süratli olan bir testtir; ama T.A.T. kadar zengin değildir.
— Folk. önceleri folklorun bir parçası sayılan halk resimleri, bugün sanat tarihinin önemli bir dalı oldu. Halk resmi, okumamış veya az okumuş bir toplumun sanatıdır. Taşbaskısı hikâye resimleri imzasızdır; duvar resimlerinde ise bazen imzaya rastlanır. Bu resimler bugün modern sanata kaynak olmakta ve eskiye oranla daha fazla ilgi görmektedir. Çoğu hayalden yapılmış olan bu resimler, ilkel bir özellik taşır. Perspektif ve oranlar, gerçek dışında kalır. Bazen üç katlı bir köşk insan boyunu geçmez, bazen de gözyaşından denizler ve içinde gemiler görülür.
Halk resimleri halk masallarına uygun, halkın anlayabileceği, sevebileceği resimlerdir.
Bunları sekiz bölüme ayırmak mümkündür:
1. kahvehane resimleri; 2. kitap resimleri (çoğunlukla âşık hikâyelerinde); 3. dinî resimler;
4. tılsım resimleri; 5. yazıyle yapılmış resimler; 6. yazıyle tabiat resimleri (Ah Minelaşk gibi);
7. cam altı resimleri; 8. deri üzerine yapılmış karagöz resimleri.
1. Kahvehane resimleri çeşitli özellikler gösterir. Osmanlılar döneminde memurların gittiği kahvehanelerde zamanın siyasetini yansıtan resimler vardı. Bunlar arasında ikinci Meşrutiyetin ilânıyle (1908) ilgili olarak, Enver ve Niyazi Beylerin timsali hürriyet ve maderi hürriyet’i zincirlerinden çözmesi, Hareket ordusu, saçı sakalı birbirine karışmış Namık Kemal, Fatih’in atını denize sürmesi, Yavuz Sultan Selim’in palabıyıklı resmi, Sultan Reşad, padişah tuğraları, Ahırkapı feneri, Kâğıthane Göksu mesiresi en çok görülen resim konularıydı. Âşık ve esnaf kahvehaneleri Anadolu’dan gelen gariplerle dolardı. Halife Ali’nin resimleri, billûruâzam (yüce billur), Hayber kalesi, Kan kalesi, Veysel Karanî’nin develeri, yarısı insan, yarısı yılan olan ve taht üzerinde oturmuş olarak tasvir edilen Şahmeran’ın resimleri bu kahvehaneleri süslerdi. Kıyı kahvehanelerinin de kendine göre gelenekleri vardı. Bunların hepsinde gesimleri bulunurdu. Nuh’un üç ambarlı gemisi, Mahmudiye (devrin en büyük gemisi), Izzeddin ve Sultaniye vapurları, kıyıda denizkızı, gemiciler, tanınmış kabadayılar, tulumbacılar v.d.
Acem çayhaneleri denilen yerlerde görülen resimler öteki kahvehanelerdekinden çok farklı bir resim sergisini andırırdı. Bunlar istanbul’a yerleşmiş azerbaycanlı türklerin yaptığı mitolojik resimlerle doluydu. Zaloğlu Rüstem’in Dev sefit ile mücadelesi; Behram’ın ejderhayı kovalaması; Hamza pehlivanın Kafdağı’nı devirmesi; korkunç yüzlü, boynuzlu iskender ile Zülkarneyn; arslanları zapteden Danyal, ince elbisesi altından çıplak vücudu görülen Şirin gibi.
2. Kitap resimlerinde başta taşbaskısı hikâyeler olmak üzere tarihî ve dinî konulara yer verilir. Âşık kitaplarında en çok Ferhat ile Şirin, Leylâ ile Mecnun, Elif ile Mahmud, Varaka ile Gülşah, Kerem ile Aslı, Şah ismail ile Arabüzengi, Köroğlu ile Selma, Âşık Garip ile Şah Sanem, Hüsrev ile Gülşah Bânu, Derdiyok ile Zülfüsiyah, Âşık Ömer, Şâpur Çelebi, Seyfülmülûk resimli olarak görünürler.
3. Dinî konulara giren halife Ali kitapları ile dinî – destanî Battal Gazi kitaplarında az sayıda resme rastlanılır. Bu arada Nasreddin Hoca hikâyelerinin de resimli olanları vardır. Dinî resimlerin başında canlı varlıklara yer verilmeyen Mekke, Medine resimleri gelir. Bunlar Kur’an sayfalarında, camilerde ve birçok yerde görülür. Marifetname ve Muhammediye’nin birçok sayfası resimlidir. Başta islâm inançlarını özetleyen Eşkâli Heyeti islâm levhası içinde cennet, havzı kevser, kalemi alâ, levhi mahfuz, tubâ, israfil suru, âraf; yine bu levhanın orta kısmında kürsü, mizan, sırat, bunun altında cehennem, zakkum ağacı gelir. Burada insanlar yuvarlaklar halinde temsil edilir. Beyaz halkalar müslü-manlar, siyahlar kâfirlerdir. Bazı kutsal kişilerin yüzlerinde nikap (örtü) görülür.
4. Tılsım resimleri, bazen islâm dininin yasakladığı tılsım ve sihrin yerine geçer ve halk arasında çok tutulur. Halk resim sanatının en önemli, gelişmeye en uygun tarafı budur. Nazara karşı göz ve el resimleri, büyü için yapılan kargacık burgacık şekiller, bugün de halk arasında ilgi görmektedir. Büyü yapmada, olduğu gibi büyü bozmada da resimlerden yararlanılır. Bayezid II devrinde şöhret kazanmış olan Uzun Firdevsî’nin Davetname’sinde sihire, tılsıma ve resimlere pek çok yer verilmiştir. (Bk. cilt III, DAVETNAME renkli sayfası.) Sevgiliye kavuşmak için yapılan tılsım resimleri, halk sanatının hayalgücüne dayanan en güzel örnekleridir.
5. Yazıyle yapılmış resimler, özellikle dinî konulardadır. Altı, kelimei tevhid, üstü minarelerle meydana gelen yazı-resimler, bazen kesme kâğıtla yapılır. Bu şekilde yazı – resim kuşlar, arslanlar, kandiller, gemiler, «maşallah»lı ibrikler çoktur. Yazıyle yapılmış Ashabı kehfler, aynı zamanda uğur getirici levhalardır. Bunların güvercinli o-lanlarına Nuh’un Gemisi adı verilir.
6. Yazıyle yapılmış tabiat resimlerinin en güzel örneği Ah Minelaşk tabloları, manzarayle birleşmiş yazı – resimlerdir. Aşkı temsil eden bu resimler dükkânlara, gergef ile işlenmişleri evlere asılırdı.
7. Cam altı resimleri, halk resimleri arasında önemli bir yer tutar ve bugün de (bozulmuş bir şekilde) görülür. Konuları camiler, ibrikler, Süleyman peygamberin mührü v.b.dir. Bunlar cam üzerine siyah çizgilerle yapılır, araları renkli yaldızlarla doldurulur. Sır altı çiniler gibi bu cam altı resimler de olağanüstü parlaklıktadır. Resimler doğrudan doğruya cama yapıldığından kırılıp. parçalanma tehlikesi vardır. Bu yüzden halk resimlerinin bu çeşitleri nadirdir. Bu resim tarzı dekoratif ve dinî bir özellik taşır.
8. Karagöz resimleri halk sanatının en zengin bölümünü meydana getirir. Oyuna başlamadan önce süslü, havuzlu köşkler, bahçeler perdeye konur. Buna göstermelik denir. Resimler saydamlaştırılmış deve derisine yapılır. Bunların bir özelliği de önemli bir kıyafet tarihi niteliğinde olmasıdır.
— G. santl. Altamira veya Lascaux mağaralarından da anlaşıldığı gibi, duvar resmi, tarihöncesi çağlara kadar uzanır. Kullanılan en eski boyayıcı maddeler, yağ veya reçine ile ezilmiş çeşitli renkte topraklar, kireçleşmiş kemiklerdi. Bütün eski âkdeniz ve uzakdoğu kavimleri, ince alçı sıvalı duvarlara yaptıkları resimlerde, daha sonra eklenen lâciverttaşı mavisi ve bakır yeşiliyle birlikte bu temel boyayıcı maddeleri kullandılar. Eski Mısır ve Girit’te, koyu bir çizgiyle çevrelenmiş bu tür dekoratif eserlerden pek çok örneğe rastlanır. Yontulmuş kamışların uzun bir süre kullanılmasından sonra, hayvan kılından yâpilmiş firçâlâr ortaya çıktı. Mısır da, tahta veya panoya yapıştırılmış ve ince alçı ile hazırlanmış tuval üzerine portre yapma sanatı doğdu. Aynı devrede renkleri sabitleştiren ve koruyan balmumlu resimlere rastlanır.
Pompei freskleri, mumlu resmin bilgi ve hüner isteyen bir çeşididir; çok ince ve kuru bir sıva üzerine, tutkallı boyalar birbiri üzerine kat kat vurulmuş, parlatılmış, verniklenmiş ve mumlanmıştır; resimler, dayanıklık ve tazeliklerini bu işleme borçludur.
Bu usul, italya’da Giotto ve daha sonra rönesans sanatçıları tarafından parlak bir şekilde temsil edilen gerçek freskten farklıdır. Freskte, yanmış kireç ve ince kumdan meydana gelen taze sıva üzerine yumuşak fırçalar ve sulandırılmış boyalarla resim yapılır. Hazırlanmış harcın yüzeyi, kurumağa başlamadan işlenebilecek genişlikte olmalıdır. Bu bakımdan, büyük bir el çabukluğu ve ustalık isteyen fresk, kurudukça hafifleyen çok ince renk armonileri yaratma imkânını sağlar. Sıvanın derinliğine tespit edilen bir renk, açıkhavaya dayanabilir.
Freskte genellikle şu renkler kullanılır; Saint-Jean beyazı, sarı aşı-boyası, yanmış ve tabiî siena toprağı, Van Dyck kırmızı-kestanesi ve kestanesi, mars moru, kobalt mavisi, zümrüt yeşili, bakır yeşili, yeşil toprak, fildişi siyahı, balık siyahı veya duman siyahı, koyu toprak. Giotto ve Gozzoli hiç bir zaman taslak kullanmazlardı. Sanatçıların freski yapmadan önce, resimlerini kâğıda çekmek, çizgileri iğneyle delmek, sonra da üzerinden kömür tozu geçirerek resmi sıvaya aktarma alışkanlığı daha sonraları ortaya çıkmıştır. Fresk rötuşa imkân vermediğinden, taslak kullanmak, işi büyük ölçüde kolaylaştırmıştır. XVI. yy.da İtalya’da astarın hazırlanmasında yer alan yumurtalı ve tutkallı boya zamanla, yerini inceltici olarak kullanılan çeşitli yağlara bıraktı. Pigmentleri, arap zamkı ve gliserin ile karıştırılan guvaş ve suluboya gibi su ile karıştırılan boyalar genellikle eskislerde çok işe yarar.
Ortaçağda, kola ve ince alçıyle hazırlanmış tahta panolar üzerine de çok resim yapılırdı; ama tahtanın çatlamak gibi bir sakıncası olduğundan, XVII. yy.dan itibaren tuval tercih edilmeğe başlandı. Keten tuval, kenevir tuvalden üstündür; daha kabaca olan hint keneviri, tiyatro dekoruna uygun düşer; çok delikli olan pamuk tuval ise iyi değildir, İsorel, kaim karton, hattâ kâğıt, yağlıboya için elverişlidir.
Bir çerçeveye gerilen veya duvara tespit edilen tuvale kola ile alçı veya tebeşir, karıştırılarak sürülür; bu ilk tabaka emici olduğundan, ponzalandıktan sonra üzerine bir kat beziryağı ile saf veya hafif renkli üstübeç çekmek gerekir. Kuruma süresi en azından altı aydır.
Birçok ressam, tablonun genel tonunu daha çabuk elde edecek şekilde önceden boyanmış bir zemin üzerinde çalışır. El Greco gri fon üzerinde, Velasquez ise kolalanmış tuval üzerinde (sadece, İçki İçenler’i aşıboyası zemin üzerine yapmıştır) çalışırlardı. Carlos IV ve Ailesinin Portresi’nin hazırlıklarında görüldüğü gibi Goya, kavuniçi tonu tercih ederdi. Nicolas Poussin oldukça koyu kırmızı bir aşıboyası kullanırdı; resimlerin zamanla kararmış olması bu yüzdendir.
Açık aşıboyaları, hafif griler veya saf beyaz, daha fazla tercih edilen renklerdir. Günümüzde ressamlar, malzemelerini kendileri hazırlamaktan vaz geçmişlerdir. Piyasada iki katlı olarak hazırlanmış, çok güzel keten tuvaller bulunur. Boyalar, XIX. yy.ın başlarından beri sınaî olarak hazırlanır. Eski atelyelerde çırakların bütün vaktini alan ezme işi de böylece tarihe karışmıştır.
Palet oldukça geniş olmalıdır. Yassı ve yumuşak fırçalar boy boydur, ama ayrıntıları belirtmek için ince bir kalem fırçası da bulundurulmalıdır. Çok sık kullanılan beyaz boya paletin ortasına sıkılır; bir yana sıcak renkler, öteki yana soğuk renkler konur. On kadar renk yeterlidir: beyaz, siyah, sarı, tabiî ve yanmış siena toprağı, karinen kırmızı, vermiyon (zincifre), limon sarısı, prusya mavisi, zümrüt yeşili (emeraude yeşili).
Bunlar bir boya çanağı içinde sadece terebantinle veya ketenyağı veya haşhaş yâğıyle karıştırılarak inceltilebilir. Verniklerin amacı, resmi korumak ve ona bir parlaklık vermektir. Ancak verniklerin zamanla ve ışığın etkisiyle sararmak gibi bir sakıncaları olduğunu unutmamalıdır. Renklerine göre, bir tabloyu, verniklenmeden önce, altı ay veya bir yıl kurumağa bırakmak doğrudur. Bu arada, rötuş verniğine başvurulur. Bu vernik, donuklukları giderir, birkaç dakikada kurur, ama dayanıklı değildir.
• Resim pazarı. Sanat eserlerinin açık arttırmayle satılması usulü M.ö. 146′dan beri vardı. Meselâ L. Mummius’un Eski Yunan’dan getirdiği ganimet böyle satılmıştı. Romalılar da kral Attalos’un satın almak istediği bir tabloyu bu yoldan elde ettiler. Roma’da, değer biçici olarak görev yapan tellâllar vardı. Fransa’da ise, bu işle görevlendirilmiş olan kimselerin yerini XVI. yy.da yeminli muhamminler aldı. Açık arttırmalı büyük satışlar özellikle XVIII. yy.dan itibaren başladı. Bu satışlar için, meraklıları ve bu işin ticaretini yapan kimseleri çekmek amacıyle resimli broşürler bastırılırdı. Tablo alım satımıyle uğraşan kimseler daha sonraki tarihlerde ortaya çıktı. Resim satışında geleneksel usul, ressamın atelyesinden aracısız olarak halka satıştı. Bu arada, daha XVI. yy.dan itibaren Anvers’te, sanat eserlerinin satışı için, Wael’ler, du Jon, de Bruyn, Musson ve özellikle de daha sonraları Avusturya’da şube açacak olan Forchoudt’lar gibi milletlerarası büyük firmalar kuruldu. O devirde belçikalı birçok ressam yalnız ihracat için çalışıyordu.
Bu alışverişlerde aracı olarak çalışanlardan biri de Rubens’ti. Fransa’da XVIII. yy.da en büyük tablo tacirleri, Watteau’nun yakın dostu Gersaint, Mariette ve Lebrun’dü. Paris’te tablo ticaretinin merkezi Notre-Dame köprüsüydü. Ama bu ticaret asıl XIX. yy.ın sonunda bütün dünyaya yayıldı. ilk tablo tacirleri Union Artistique (Sanatçılar birliği), Georges Petit, Durand-Ruel, Sagot, Diot, Tempelae-re, Salvator Meyer, Bernheim’lar ve Paul Rosenberg ile modern resmin gelişmesinde büyük bif rolü olan ve bu işe 1892′ye doğru başlayan Ambroise Vollard’dı. Ayrıca Squlîe – Tanguy’in, Blot’nun, Wildenstein’in, Londra’da Ackerman ile Barnett ve Sotheby’nin, Amerika’da da Duveen, Samuel-son, Brummer ve Seligmann’ın adları özellikle anılmağa değer.
— Huk. Resim, idarenin gözetim ve denetimi altında yapılan bir iş, bir eylem sebebiyle kişilerden alınan park olduğu için vergi cinsinden sayılır ve belli bir iş, hizmet dolayısıyle alınır. Eğlence yerlerinden, buraların denetimi görevini yapan belediyenin aldığı resim gibi. Kanunkoyucu bazı faaliyetler veya bazı kuruluşları resim verme yükümlülüğü dışında tutmuştur. Resimler, idarece görülen hizmetler dolayısıyle alındığından, hizmetler gibi çok çeşitlidir. Türkiye’de alınan resimlerin bellibaşlıları şunlardır: damga resmi, deniz ve kara ulaşım ataçları resimleri, elektrik üretim resmi, hal resmi, hayvan alım satım resmi, ilân resmi, ruhsat resmi, süt köpeği resmi, taşocağı resmi, temizleme ve aydınlatma resmi, işgaliye resmi.
• Resim ve harç muafiyeti. Resim verme yükümlülüğü türk hukuk mevzuatında dağınık bir şekilde düzenlenmiştir. Harçlar kanunu hangi hizmetlerden, kimlerin harç bakımından muaf tutulacaklarını belirtmiştir. Kamu hizmetlerini yürüten bazı kuruluşların da resim ve harçlardan muaf olduğunu belirten özel hükümler vardır. Meselâ posta, telgraf ve telefon hizmetleri dolayısıyle kimlerden resim ve harç alınmayacağı ilgili kanunda gösterilmiştir. Hukuk Usulü Muhakemeleri kanununa göre adlî müzaheretten yararlananlar yargılama harçlarından muaf tutulurlar. Genellikle, kamu yararına hizmet eden Kızılay, Çocuk Esirgeme kurumu gibi kuruluşlar bu muafiyetten yararlanır.
XVI. yy.a ait olan Resmi Kısmet kanunu’na göre;
a. sefere giden sipahiler, emekliye ayrılan sipahiler ve bunlarm nikâhlı karılarının resmi
kısmetleri ile;
b. askerî sınıftan sayılan kadılar, müderrisler, şeyhülislâm dairesinde ve vakıf işlerinde çalışanların resmi kısmetleri kazaskerler tarafından tahsil edilirdi;
c. padişah beratıyle doğancı olanlar herhangi bir kimseye bağlı değillerse askerî sınıftan sayıldıkları için resmi kısmetleri mahallî kadılar tarafından;
ç. çeşitli memuriyetlerde üç veya daha fazla akçe gündelikle çalışanların resmi kısmetleri de kazaskerler tarafından;
d. yörük, cambaz, tatar ve voynuklarm resmi kısmetleri ise kazasker kassamları tarafından tahsil edilirdi.
— Teknol. Çizgisel resim deyince, temel, tasarı ve analitik geometri şekillerinin çizimi, bir, iki veya üç noktalı perspektifler, mimarî ve makine resimleri ve topografya çizimleri anlaşılır. Bu gibi resimlerde düz cetvel, T cetvel, gönyeler, pistole, pergel, dubıdesimetre, iletki, tirlin, kalemucu, karakalem, çini mürekkebi, bazı boyalar, fırça, silgi v.b. kullanılır.
Resme başlamadan önce, bütün uzunluk, yükseklik veya kalınlıkların hesaplanmasını sağlayacak bir ölçek kararlaştırılır, ölçekler, güdülen amaca ve çizilecek nesnelerin boyutlarına göre seçilir. Bu hazırlıklar tamamlanınca resim tüm ve doğru olarak kalemle çizilir, sonra üzerinden mürekkeple geçilir.
Resimler ikiye ayrılır: kimi çizgiyle yapılır ve bunlardan sadece yukarıdaki şartlara uygun olmaları beklenir; görüntü resmi diyebileceğimiz öteki resimlerde, perspektif gibi çok daha karmaşık kurallara uymak gerekir ve çeşitli gölge oyunlarıyle eşyanın kabarıklığı gösterilir. Ayrıca ressamın izdüşümlerini, dolayısıyle de tasarı geometriyi iyi bilmesi lazimdir.
Teknoloji alanında kullanılan resim teknikleri arasında, cetvel ve gönye ile çizilen resimlerden başka bir de hiç bir araç kullanmadan yapılan ve cisimlerin biçim ve çevrelerini serbestçe çizmeğe dayanan bir resim tekniği daha vardır. Bu tür resimlere kroki adı verilir. Mimari resim’in bir biçimi de, kroki tekniğiyle yapılan süsleme resmi’dir. Genellikle fantaziye ve sadece sanat kabiliyetine dayanan bu tür resim, mürekkepli kalemle yapılır ve teknik resimden tamamıyle ayrı bir tekniğe dayanır.
Topografya çizimleri için, plan çıkarma ve düzeçleme konusunda bilgili olmak gerekir. Uzman bir ressam, bu teknikle arazinin genel görünümünü verebilir, düzeç eğrileri veya taramalarla toprağın engebelerini gösterebilir. Böyle bir resmi başarıyle yapabilmek için elin cetvelsiz çalışmaya yatkın olması ve arazideki herhangi bir engebeyi belirtebilecek kadar renk farklarından yararlanmayı bilmek lâzımdır.
Çizgisel resim ayrıca sanatçılar tarafından, bir binayı tam perspektifine oturtmak ve tablolarındaki çeşitli planlar arasında uygun bir orantı kurmak için kullanılır. Bu durumda resim tümüyle grafiktir ve sadece tasarı geometri kurallarına dayanır. Optik mercekler, tam yansıtmalı prizmalar ve düzlem aynalar üstünde yapılan araştırmalar, teknik resim için yararlı birtakım âletlerin icat edilmesine imkân vermiştir: karanlık oda, aydınlık oda v.b. gibi adlar alan bu âletler sayesinde ressama düşen tek şey, resmini çizeceği nesnenin görüntüsü üzerinden kalemle geçmektir; başka birtakım âletler (pantograf v.b.) sayesinde de, orijinal resim mekanik olarak istenilen oranda küçültülür veya büyültülür.
+ Sıf. Esk. Resmî. (ML)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİM veya RESM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RE’SEN
Tarih 29 Haziran 2009
RE’SEN zf. (ar. re’ten re’sen). Esk. Kendi başına, kendiliğinden: Bu işi re’sen yaptı. || Bağımsız olarak, kimseye bağlı olmaksızın: Harbiye nazırının böyle bir tebliğin ahkâmını tatbike re’sen selâhiyettar bulunmadığından hükümete müracaatından … (Atatürk).
— ida. huk. Hâkimin, tarafların beyanlarıyle bağlı olmaksızın dava ile ilgili araştırmaları görevinden ötürü yapması.
— Mat. Esk. Re’sen mukabil zaviye, ters açı.
-— ANSiKL. ida. huk. Re’sen araştırma idarî yargı mercileri, özellikle iptal davaları sebebiyle hukuka uygunluk denetimi yaptıklarından, bu objektif dava ile ilgili gerekçe ve delilleri, taraflarca ileri sürül-mese bile araştırabilirler. idarî yargılama usulünü bu bakımdan ceza yargılamasına benzetmek mümkündür. Re’sen hareket selâhiyeti, idarenin kamu kudretine sahip olması ve idarî rejimin uygulanmasının bir sonucudur. Buna göre idare aldığı icraî kararları, başka herhangi bir mercinin meselâ, bir mahkemenin kararı olmadan da yerine getirebilir.
Yıkılma tehlikesi içinde bulunduğu tespit edilen bir binanın, sahibi tarafından yıkılmaması halinde, İdarece yıktırılması gibi. Türk idare hukukunda, re’sen hareket yetkisinin genel bir yetki olup olmadığı tartışılmıştır. Çoğunlukla, re’sen hareket yetkisinin kanunda açık hüküm bulunması veya icraî karara fiilî direnme gösterilmesi gibi hallerde var olduğu kabul edilmektedir. Bu anlayışa göre, re’sen hareket yetkisi istisnaîdir. (M)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RE’SEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RESCRİPTUM
Tarih 29 Haziran 2009
RESCRİPTUM i. (rescribere, yazmak’tan lat. k.). Bir Roma imparatorunun, hukuk meseleleri konusunda kendisine danışan yüksek memur veya eyalet valilerine verdiği cevap.
— ANSİKL. Rom. huk. Rescriptum’lar, Roma imparatorlarının, sonra da papaların çıkardığı emirnamelerin ve kararnamelerin bir çeşidiydi. İmparator Hadrianus’a kadar, bunun pek az örneğine rastlanmıştır. Bir özel kişiye hitap eden rescriptumlar, sorunun altına, subscriptio şeklinde yazılırdı: bir magistratus için ise ayrı bir mektup şeklinde (epistola) kaleme alınırdı.
Başlangıçta ancak belirli bir olay için geçerli olan rescriptumlar, II. yy.da hukukî bir değer kazandı. (L)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESCRİPTUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REJİM
Tarih 27 Haziran 2009
REJİM i. (lat. regimen, yönetmek eylemi’nden fr. reğime). Yönetme, düzenleme tarzı, düzen.
— Coğ. Akarsu debisinin geçirdiği değişikliklerin tümü. Bk. ANSİKL.
— Diyetetik. Rejim veya yemek rejimi, sağlığı korumak veya düzeltmek amacıyle uygulanan beslenme düzeni. (Bk. ANSiKL.) || Rejim yapmak, zayıflamak veya sağlık durumunu düzeltmek amacıyle yalnız doktorun belirlediği yiyecekleri yemek.
— Fiz. Bir akışkanın, düzenleyici şartları göz önünde tutarak ifade edilen debisi.
— Huk. Belli bir konuya ilişkin kanunlar topluluğu. // Ceza infaz rejimi, hürriyeti önleyici veya kısıtlayıcı cezaların uygulanmasını düzenlemek amacıyle konmuş kurallar topluluğu. (Amacı, her şeyden önce mahkûmun ıslahıdır.) || idarî rejim, idarî işlem ve eylemlerin özel hukukun uygulanma alanı dışında tutulması ve bu faaliyetleri denetleyecek makamların adlî mercilerden tamamen ayrılması. (Bk. ANSiKL.) || Mal rejimi, karı kocanın mallarının hukukî statüsünü belirleyen kurallar topluluğu. (Bk. MAL rejimleri.)
— Meteorol. Yağış rejimi. Bk. YAĞMUR. || Sinoptik rejim, havanın, bütün bir dolaşım tipi süresince devam eden özelliklerinin tümü. (İki çeşit sinoptik rejim vardır: antisiklon rejimi ve siklon rejimi. Tedirginlik akımlarının kaynağına göre, batı rejimi, kuzeybatı rejimi, güney rejimi v.b. denir.)
— Ormanc. Orman rejimi, orman idaresince ormanlara uygulanan kuralların tümü.
— Petr. Bir rafinaj tesisinin sürekli çalışma düzeni: Otomatik ayarlamalar sayesinde tesis ünitelerinin çoğu, uzun süre gece ve gündüz rejimde kalabilir.
— Sağ. Sağlık rejimi, yabancı ülkelerde hüküm süren hastalıkların bir ülke veya bölgeye yayılmasını önlemek için alman tedbirlerin tümü.
— Siyasî kuruluşlar. Hükümet yapısı veya şekli: Cumhuriyet rejimi. Monarşi rejimi. Parlamenter rejim. Başkanlık rejimi.
— Sosyal mevzuat. Toprak rejimi, genel rejim, özel rejimler. Bk. Sosyal GÜVENLİK.
— Teknol. Bir makinenin normal durumda çalışma şekli. || Bir motorun dönme hızı. || Maksimum rejim, bir motorun etkin gücünü ortaya koyan rejim. (Sürtünen parçaların aşırı derecede ısınacağını göz önünde tutarak, ancak olağanüstü durumlarda kullanılmalıdır.) || Yüksek verim rejimi, bir makinenin, bir motorun v.b., az bir tüketim ve önemsiz bir aşınma ile yüksek bir verim sağlayabildiği rejim.
— Vergi huk. Gümrük rejimi, millî gümrük sistemini karakterize eden tedbirlerin tümü. (İthal veya ihraç edilen malların tabi olacağı çeşitli hukukî ve idarî durumları tespit etmek üzere konulan hükümlerin tümü. gümrük rejimidir. Belli muamelelere veya belli bölgelere uygulanan özel gümrük rejimleri, umumî gümrük rejimi’nin karşıtıdır.)
— ANSİKL. Coğ. Irmak rejimleri mevsimlere göre değişmelerinden, yani suyun bolluğu veya azlığından çok, yıllık ortalama beslenmesindeki eşitsizliklerle nitelenir. Yıllık ortalama beslenme için bk. POTAMOLOJİ.
*Basit rejimler. Basit rejimlerin aylık ortalamalarında tek bir kabarma mevsimi ve tek bir alçalma mevsimi görülür; bu durum çoğunlukla akarsuyun yüksekliğinin tespiti için tek bir etkenin büyük ölçüde ağır basmasını ihtiva eder. Böylece, havzasının altıda biri veya daha fazlası buzlarla örtülü yüzeylerden meydana gelen ırmaklar, buzul rejimi’ne uyar; suyun kar halinde (daha sonra buz halinde) depolanması sonucunda en soğuk altı veya yedi ay boyunca düşük debiler gözlemlenir; sıcak mevsim ortasında kar ve buz erimesi, temmuz ve ağustosta gözlemlenen toplam azamî ortalamaya yol açar («ultra buzul» tipi); bu ortalama şubat, hattâ mart toplam minimum ortalamasının on beş -yüz katıdır.
Chamonix’te Arve, Yukarı Aar ve kolları, Alp Rhöne’u ve kolları bu tip ırmaklardır. Dağ kar rejimi’nde de (Yukarı isere, Arc, Alp Ren’i v.b.) süreç aynıdır, ama yükseltinin daha az olması sayesinde suların alçalma dönemi biraz daha az uzun sürer ve beslenme daha fazladır; azamî ortalama haziranda başlar. Ova kar rejim’nde, S.S.C.B. ve Kanada’-da (Volga, Dnieper, Obi, Saint-Laurent’in kolları v.b.) yükseltilerin nispî tekdüzeliği erimenin daha erken ve çok daha hızlı olmasına yol açar. Aylık en yüksek katsayı (enleme ve doymaya göre nisan veya mayısta) modüllerde ve kış alçak sularında alp rejimlerinden daha ağır basar, ikinci bir minimumun sebebi buharlaşmadır.
Okyanus yağmur rejimi’nde başlıca özellik (Sen, Orne, Meuse, Vienne, Aşağı Loire, Thames v.b.), tarihlerdeki ve en yüksek suların bolluğundaki düzensizliktir. Bununla beraber buharlaşma eşitsizliği yağış eşitsizliğinden daha büyük rol oynar ve oldukça uzun yılları kapsayan gözlemler, toplam azamî ortalamanın ocak veya şubat aylarında olduğunu ortaya koyar. Musonlu veya musonsuz saf tropikal yağmur rejimi’nin (Yukarı Nijer, Senegal, Mavi Nil, hin
distan ve birmanya akarsuları, Kızılnehir, Parana ve Güney Amerika’daki öbür ırmaklar) ise başlıca özelliği tersine yaz mevsimindeki kabarık suların düzenliliğidir; bu düzenlilik kış mevsiminde yağış olmamasının veya çok az olmasının yol açtığı etiyajlarla çelişir.
• Karmaşık rejimler. Birçok mevsimlik rejim en az iki etkenin birbirini izleyen ve az çok karışık etkilerini taşır; bu etkenlerin her biri sırasıyle bolluk ve azlıktan sorumludur. Yükseltinin 2 000 – 2 500 m’yi bulduğu Kuzey Fransız ön Alpleri’nde (Fiers, Guiers, Bournes) karların erimesi ve yağmurların meydana getirdiği dereler, kaynaklara doğru toplam önceliğin nisan veya mayıs ortalamasında olmasına yol açar; kar birikmesi kış ortasındaki toplam ortalamaları net bir şekilde düşürür.
Düzensiz sonbahar yağışları kasım veya aralık ayında ikinci bir ortalama maksimuma sebep olur; buharlaşma ağustos veya eylülde ikinci bir minimuma yol açar (aşağı çığırlarda): bu rejime kar – yağmur rejimi denir. Güney Alpler’de yaz etiyajı kuvvetlenmeğe başlar; akdeniz iklimi yağışlarının sonucu olan sonbahardaki ikinci kabarma, nisan-mayıs arasında yarı – kar maksimumuna yaklaşır. Kar geçiş rejimi’nde karmaşıklık biraz daha azdır: mayıs veya haziranda maksimum, kış ortasında kar birikmesinin sebep olduğu bir minimum, sonbaharda hafif bir ikinci kabarma veya mevsim eşiği. Breda, Goffre, Arly (2 800 – 3 200 m arasındaki alp özelliğinde dağlar) ve Pireneler’de veya çıkışlarında Yukarı Garonne, Yukarı Adour, Ariege bu rejime uyar. Akdeniz Alp bölgelerinde de Fanaro, Torino’da Po ve yukarı kolları, Ticino, Adda, Tagliamento v.b. kar geçiş rejimli ırmaklardır.
Bu rejimin karşıtı olan ve Jüralar’da (Ain, Yukarı Doubs, Orbe, Birse), Vosges dağlarında (Yukarı Moselle), Massif Central’da (Dordogne, Loire, Allier, Tarn, Yukarı Lot) rastlanan kar-yağmur rejimi özellikle yağmurların ve mevsimlik buharlaşma eşitsizliklerinin etkisindedir. Bununla birlikte kar birikmesi, ocak ve şubat debilerini biraz azaltır; erime, nisan (kaynaklara doğru) veya mart ortalamalarını biraz yükseltir. Akdeniz kesimlerinde (Ardeche, Herault, Gardons), düzensiz büyük kabarmaların sonucu olan kasım ayı ortalama debileri mart-nisan aylarındaki ortalama debiden yüksektir.
Havzaları çeşitli bölgelere yayılan ırmakların başlıca özelliği rejimlerinin çok daha karmaşık olmasıdır; çünkü kollar veya kol grupları gerek yüzey şekillerinin gerek iklimin etkisiyle ana ırmağa, çeşitli mevsimlik rejimlere bağlı sular getirir; bunun sonucu olarak ana ırmağın rejimi de yukarı kesimden aşağı kesime büyük ölçüde değişebilir. Meselâ Rhone ve Ren ırmaklarının rejimleri kaynaklarında çok basittir: Rhöne buzul rejimine, Ren dağ kar rejimine bağlıdır. Alp kolları da benzer özellikler taşır. Ama Ren, Alpler’den çıkınca Basel’de kar-buzul özelliklerini muhafaza etmekle beraber (Büyük Asalp göllerini geçişin önemli ölçüde azalttığı mevsim orlalamalaıı değişmeleri), hemen hemen yaz aylarındaki kadar yüksek soğuk mevsim kabarmalarının etkisinde kalmağa başlar ve sonra ancak yağmur veya okyanus-yağmur rejiminde kollar alır.
Moselle ile birleşmesinden sonra aralık-mart debileri, daha az düzenli mayıs-haziran kabarık sularına eşit olur ve Ruhr ile Lippe’-in aşağı kesiminde net bir şekilde bu debileri aşar. Rhöne ise temmuz ayı maksimum ortalamasıyle buzul özelliğini muhafaza eder, ama debiler kış mevsiminde nispeten daha yüksek hale gelir. Sonra Saone kış debilerinin daha yüksek hale gelmesine imkân verir.
Kar geçiş rejimine uyan isere’de ortalama üstünlük mayıs ve haziran aylarındaki erime debilerindedir; daha aşağı kesimde ilkbahar ortalamaları üstünlüğünü muhafaza eder, ama mayıs ve hazirandakine oranla nisan debisi gelişir; sonbahar kabarması yavaş yavaş olur. Nil’in rejiminin görünüşü çok basittir; Hartum’dan itibaren (Mavi Nil ile kavşak) tropikal yağmur tipindedir. Gerçekte ise, Habeşistan’daki yaz kabarık suları ve kış alçak suları öyle şiddetlidir ki, yukarı havzadaki büyük göllerinde dengelediği ekvator tipinde hidrolojiyi tamamıyle maskeler.
— Diyetetik. Sağlıklı bir insanda rejim yiyecek ihtiyacıyle orantılı olmalıdır; yiyecek ihtiyacı ise yaşa, fizyolojik duruma, yaşama tarzına, bedenî etkinliğe göre değişir. Meselâ bebekler, çocuklar, gençler, çalışmayan yetişkinler, ağır işçiler, ihtiyarlar, gebe kadınlar v.b. için ayrı rejim uygulanabilir. Yemek rejiminde günlük tayin besin dengesi ve vitamin ihtiyacından başka yemeklerin sayısı, bileşimi ve günde kaç öğün verileceği de önemlidir. Çeşitli ülkelerde uygulanan yemek rejimlerinin çok değişik oluşu tarım kaynakları, mevsimler, etnik grupların dini ve gelenekleriyle ilgilidir; bu çeşitlilik insanların çok değişik yemek rejimleriyle yaşayabileceğini gösterir, ama yemek rejiminin insanların davranışını ve ruhî durumunu etkilediği, buna karşılık onların da yemek rejiminden etkilendiği bir gerçektir.
• Hastalıklara gelince, rejim, büyük ölçüde koruyucu ve tedavi edici rol oynar. Her patolojik durum, hattâ her hasta için, özel bir rejim tespit etmek doğru olur; yemek rejimi verilecek yiyeceklerin cins ve miktarını gösterir; buna göre rejimler çeşitlere ayrılır:
1. toplam kaloriyi sınırlandıran rejimler (pletora, şişmanlık, selülit kalp hastalıkları);
2. bazı yiyecekleri sınırlandıran veya kaldıran rejimler; meselâ madeni tuzlar (tuzsuz, potasyumsuz v.b. rejimler) [nefritlerde]; glüsitler (diyabetlilerde); lipitler (hiper kolesterolemi, arterioskleroz, hiperlipemi, karaciğer hastalıkları, asetonemi v.b. protitler (kanda azotun çoğaldığı durumlar [üremi] ve özellikle böbrek hastalıkları [bitki veya süt-bitki rejimleri]) duruma göre sınırlandırılır veya tamamen kaldırılır. Bir yiyecek grubunun yasaklanması toplam kaloride bir sınırlandırmayı gerektirmiyoısa, izin verilen besinler artırılarak yasaklanan besinlerin eksikliği giderilir.
Bununla beraber birkaç grubun birden yasaklandığı durumlar da sık görülür; bu gibi durumlarda çok karışık problemlerle karşılaşılır; meselâ, glüsitlerin azaltıldığı diyabetlilerde eğer protein birikimi de varsa, protitlerin de azaltılması gerekir;
3. bazı yiyecek gruplarının artırılmasını gerektiren rejimler; meselâ madde kaybı hallerinde, bazı yaraların iyileştirilmesinde, karaciğer hastalıklarında protitleri artırmak, çocuklarda görülen asetonemilerde glüsitleri artırmak gerekir;
4. aşırı beslenme rejimleri’nde ise hastaya normal ihtiyacının üstünde yiyecek verilir. Bu suretle dokuları onarmak, zayıflığı gidermek, su kaybını önlemek mümkün olur. (Sindirim bozukluğuna, çeşitli metabolizmalarda ağır aksaklığa sebep olmamak için bütün bu rejimler çok iyi düzenlenmek ister.)
— Huk. idarî rejim. Devletin idarî faaliyetlerini, bu faaliyetlere ilişkin işlem ve eylemleri iki türlü düzenlemek mümkündür. Bunlar, ya kişiler gibi ancak adlî merciler aracılığıyle denetlenip, uygulanabilecek ve özel hukuka tabi tutulacak, ya da kamu hukukuna tabi olacak ve alınacak kararların hüküm doğurması için, karşı tarafın rızası veya adlî mercilerin araya girmesi gerekmeyecektir. Türkiye, Fransa gibi idarî rejim veya icraî idare adı verilen ikinci şekli kabul etmiştir. İdarî rejim, devlet içinde idarî hizmet ve faaliyetlerin bir bütün olarak İdare adını alan bir teşkilâta verilmesine dayanır.
Nitekim Türk anayasası, idarenin kuruluş ve görevleriyle bir bütün olduğu ilkesini koymuştur. Bu bütünün, yürütme görevi içinde özel bir fonksiyonu, zabıta kuvvetlerinin merkezîleşmesinden doğan ve devletin hizmetlerinin çoğalmasıyle yaygınlaşarak kullanılan bir kamu kudreti vardır. Böylece idarî rejimin uygulandığı ülkelerde, idare makamları, adlî merciler karşısında bir hareket serbestliğine sahip olur. İdare, gerekli icraî ve kesin kararları alarak, belli kurallar çerçevesinde kendi araç ve personeliyle bunları gerçekleştirir.
Kamu hizmetlerinin aksamadan görülebilmesi, genel ihtiyaçların karşılanması ancak bu suretle etkili bir şekilde karşılanabilmektedir. Bir kişi, bir alacağını ancak mahkeme yoluyle ve icra aracılığıyle tahsil etme imkânına sahipken, idare, kamu alacağı niteliğindeki alacaklarını doğrudan doğruya tahsil edebilir. Türk pozitif hukukunda idarî rejimin yer alması 1868 yılında Şûrayı Devlet’in kurulmasıyle mümkün olmuştur. Bunun sebebi de Tanzimat döneminde birçok hukukî müessesenin Fransa’dan alınmasıdır. Bk. DANIŞTAY. (LM)
REJİSÖR i. (fr. râgisseur). Sine. ve Tiyat. Bk. YÖNETMEN.
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REJİM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REİFFENSTUEL
Tarih 27 Haziran 2009
REİFFENSTUEL (Johann Georg, Anaklet — denir), bavyeralı rahip (Tegernsee 1641-Freising 1703)
Kapüsen tarikatına girdi (1658). Landshut ve Münih’te felsefe ve ilâhiyat okuttu (1667-1677). İlahiyat öğretimine yeni bir biçim verdi. 1691′de Freisîng’de profesör, daha sonra tarikatın bölge başrahibi oldu. Yazdığı Ahlâkî ilahiyat (1692) uzun süre elkitabı olarak kullanıldı.
1700′de yayımladığı Jus Canonicum Universum’un (Kilise Hukuku Ansiklopedisi) birçok baskısı yapıldı. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİFFENSTUEL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REİCHSKAMMERGERİCHT
Tarih 26 Haziran 2009
REİCHSKAMMERGERİCHT i. («imparatorluk adalet divanı» anlamında alm. k.). 1495′te Maximilian I tarafından kurulan imparatorluk mahkemesi. (Roma hukukuna ve kilise hukukuna dayanan bu mahkeme, sözü geçen hukukların Almanya’da yayılmasında önemli rol oynadı; 2 başkanı, 16 başkan yardımcısı, 30 vekili ve 12 avukatı vardı. Frankfurt-am-Main’da, sonra Speyer’de [1527] ve Wetzlar’da [1693] toplandı.) [L]
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİCHSKAMMERGERİCHT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REFORMCULUK
Tarih 26 Haziran 2009
REFORMCULUK i. (reformcumdan reform-cu-luk).
Toplumda daha büyük bir sosyal adaletin, ihtilâle başvurmadan, mevcut kurumlar çerçevesinde, hukukî reformlarla sağlanabileceğini ileri süren siyasî sistem. Bk. SOSYALİZM. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFORMCULUK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Reformatio in peius
Tarih 26 Haziran 2009
Reformatio in peius. Rom. huk. Kanun yoluna başvurulması halinde, bir mahkeme kararının kanun yoluna başvuran aleyhine değiştirilmesi.
Kural olarak ne medenî usul hukukunda ne de ceza usul hukukunda bir karar, kanun yoluna başvuran aleyhine değiştirilemez. Ancak karşı taraf veya savcı da kanun yoluna öteki tarafla birlikte başvuracak olursa, bu kural işlemeyebilir. (M)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Reformatio in peius hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REFERANDUM
Tarih 26 Haziran 2009
REFERANDUM i. (fr. referendum’dan). Siyaset ve Huk. Siyasî iktidar tarafından alınan bir kararın idare edilenler tarafından kabul edilip edilmediğini ortaya koyan halkoyuna başvurma usulü.
— ANSİKL. Halkın doğrudan doğruya yönetime katılması iki şekilde olabilir. Birinde (buna «dolaysız demokrasi» adı verilir), vatandaşlar, belirli zamanlarda, siyasî ve idarî kararlara katılmak üzere genel kurul halinde toplanırlar. Eskiçağ sitelerinde bu kurul, gerçek bir hükümet organı ödevi görürdü ama site halkının yalnız bir kısmı vatandaş sayılıyordu.
İsviçre’nin üç kantonunda (Glaris, Appenzell, Unterwald) ve bazı amerikan komünlerinde, yılda bir kez toplanan genel kurulun görevi ancak yöneticileri denetlemekten ibarettir. Halkın yönetime katılmasının ikinci şeklinde ise (buna «yarı dolaysız demokrasi» denir) seçmenlerin görevi, basit temsilî rejimde olduğu gibi, temslicileri seçmekten ibaret değildir; seçmenler, günlük dilde çok zaman referandum ortak adı altında birbirine karıştırılan çeşitli ve değişik usullerle, gerek yasama yetkisine, gerek anayasa yapma yetkisine katılmış olurlar.
Bu çeşitli usuller şunlardır: .
• Halk vetosu. Kanun, parlamento tarafından hazırlanır ve yürürlüğe konmadan önce halka bildirilir. O zaman seçmenlerin bir dilekçe verme hakkı vardır; eğer kanuna karşı olanlar yeterince imza toplayabilirlere, bu kanunun onaylanması veya kaldırılması konusunda bir referanduma başvurulur; eğer referandum yapılması lehinde kullanılmış oylar yetersiz ise, kanun onaylanmış sayılır. Böyle bir sistem Fransız ihtilâlinden sonra, Yıl I’in «Montagnarde» Anayasasınca öngörülmüştü. Kuzey Amerika’nın bazı eyaletleri, mahallî anayasalarında bu sisteme yer vermişlerdir.
• Seçme. Hükümet, seçmenlere birkaç çözüm yolu sunar, seçmenler bunlar arasından birini seçerler. Meselâ 21 ekim 1945′te hükümet, Fransızlara şunu sormuştu:
a) aynı gün seçtikleri meclis, yeni bir anayasa hazırlamakla görevli bir kurucu meclis mi olacak, yoksa 1875 Anayasası kanunları çerçevesinde (senato o zaman iki ay içinde seçilirdi) çalışan bir milletvekilleri meclisi mi olacak;
b) bu meclis bir kurucu meclis ise, yetkileri sınırsız mı olacak, yoksa ek bir geçici anayasa mı yürürlüğe konacak?
• Anayasal referandum. Yeni anayasalar veya anayasa tadili tasarıları seçmenlere sunulur. Fransa’da birkaç anayasa için bu yola başvuruldu.
İsviçre’de, anayasal referandum, gerek federal alanda, gerek kantonlar alanında, mecburîdir.
• Yasama referandumu. Hükümet ve parlamento, organik veya alelade bir kanun teklif veya tasarısını halkın onayına sunar. 1952 Fransız Anayasası toplantılar süresince hükümetin veya iki meclisin, resmî gazetede yayınlanan teklifini referanduma sunma hakkını cumhurbaşkanına verir.
Ancak bunların, amme yetkilerinin teşkilâtlanmasına ilişkin veya Anayasaya aykırı olmamakla birlikte, kurumların çalışmasında aksaklıklar yaratması muhtemel bir devletlerarası antlaşmanın onaylanmasıyle ilgili kanun teklifleri olması gerekir. Burada sınırlı konular üstünde ihtiyarî bir referandum söz konusu demektir.
Kuzey Amerika’nın bazı eyaletleri ihtiyarî referandum, bazıları ise mecburî referandum usulünü uygular.
İsviçre’de, yasama referandumu, federal alanda ihtiyarîdir (30 000 vatandaşın veya 8 kanton hükümetinin talebi gerekir). Ama bütçe, malî kanunlar ve üyelerin mutlak çoğunluğuyle meclislerin âcil kararını aldıkları kanunlar için referanduma gidilemez. Kantonlar alanında ise bazen mecburî, bazen ihtiyarîdir.
• Danışmak referandum. Resmî makamlar, seçmenleri danışmalı bir referanduma da çağırabilirler. 1852 Fransız Anayasasının bu tür bir istişareyi öngördüğü anlaşılıyorsa da, bu yola hiç başvurulmamıştır.
• Halk teşebbüsü. Vatandaşların teşebbüsüne katılma hakkına bu ad verilir. Burada, kaleme alınmış bir kanun teklifi üstünde veya ilân edilmiş bir reform konusunda belirli sayıda imza toplamak söz konusudur (yazılı teşebbüs). Dilekçe kanunî sayıda imzayı toplayabildiği zaman (İsviçre’de federal kanunlar için 50 000) gerçek bir referanduma gidilir.
Bazı anayasalar (İsviçre, Kuzey Amerika’nın bazı eyaletleri) bir dolaysız teşebbüs öngörürler; bu yolla kabul edilen tasarı, kanun hükmündedir.
Bazı anayasalar (Kuzey Amerika’nın çeşitli eyaletleri) ise, dolaylı teşebbüsü öngörürler. Bu durumda teklif veya reform bildirisi parlamentoya sunulur; parlamento onaylar veya reddeder; bazı hallerde, parlamentonun kabul ettiği metin yeniden bir yasama referandumuna sunulur.
İsviçre’de, federal işlerde, halk teşebbüsü ancak Anayasa konusunda işe karışabilir. Bu sınırlamanın sakıncası, Anayasaya, amme yetkilerinin teşkilâtlanmasını hiç bir surette ilgilendirmeyen tedbirlerin sokulmasıdır. Kantonlarda ise, halk teşebbüsü, gerek Anayasa alanında, gerekse yasama alanında uygulanır.
* Referandum – hakemlik. İki savaş arasında yürürlüğe giren bazı avrupa anayasaları, yürütme kuvveti ile yasama kuvveti arasındaki anlaşmazlılkarda hakemliği reform aracılığıyle halka tevdi etmeyi öngörmüştür. General de Gaulle’ün de 1958 Anayasasını bu açıdan yorumladığı söylenebilir. Referandumun demokratik niteliği reddedilemez. Çünkü halka, bu yolla, bazı kararların alınmasına doğrudan doğruya katılma imkânı sağlanır (Duguit, seçmen kitlesinin şu veya bu kanun tasarısı üstünde fikir beyan ederken yetenekli temsilciler seçmek istediği zamankinden daha isabetli davrandığını öne sürer).
Ama buna karşılık referandum, bir yandan muhafazakâr niteliği dolayısıyle (İsviçre’de reform tasarılarının çoğu statükoyu korumak üzere reddedilmiştir) ve öte yandan da seçmenin çok zaman referandum kavramıyle plebisit kavramını birbirine karıştırıp metnin kendisinden çok kendisine bu metni sunan ve işbaşında bulunan devlet adamını göz önünde tutarak oy kullanması sebebiyle kınanmıştır.
• Türkiye’de 1961 Anayasası tasarısı, Kurucu meclis tarafından hazırlandıktan sonra halkoyuna sunuldu. Milletlerarası hukuk dışında yurt içinde ilk olarak başvurulan bu referandum, 28 mart 1961 tarihli ve 283 sayılı, Anayasanın Halkoyuna Sunulması Hakkında kanun hükümlerine uyularak yapıldı. Anayasa tasarısının halkoyuna sunulması Kurucu Meclis Teşkili Hakkında kanunla öngörülmüş, hattâ yine bu kanunla, referandum sonucunda Anayasanın reddi halinde, her 100 000 nüfus için bir üye hesabiyle ve yeni seçim kanunu hükümlerine göre yeni bir Temsilciler meclisinin seçileceği ve bu suretle yeni bir tasarı daha hazırlanacağı belirtilmişti.
Referandumu düzenleyen kanuna göre, seçme yeterliği bulunan her vatandaş, seçmen kütüğüne kayıtlı olmak şartıyle halkoyuna katılabilecekti. Anayasayı kabul eden seçmenler, üzerinde «evet», kabul etmeyenler de üzerinde «hayır» yazılı pusulaları kullandılar. Bu oy pusulaları değişik renklerde yapıldı. Seçim kurulu, Anayasanın halkoyuna sunulmasında uygulanacak esasları ayrıca açıklamıştı.
Bu açıklamaya göre, kendilerine oy verme gününe kadar seçme yeteneğini kaybettiğine dair yetkili mercilerden resmî belge gelmiş bulunanlar, seçmen kütüğünde yazılı olsalar bile oy veremeyeceklerdi. Oy verme süresi saat 8′den 17′ye kadardı. Seçim çevresi, seçim bölgesi ve sandık bölgeleriyle propaganda, araçların sağlanması, sandık kurulu üyelerinin ant içmeleri, görev ve yetkileriyle oy verme yeri, oy verme sırasındaki işler konusunda genel seçim kuralları uygulandı. Referandumda kullanılan oy pusulaları 7×10 sm ölçüsünde, 24 puntoluk harflerle beyaz renktekilerin üzerine «evet», açık kırmızı renktekilerin üzerine de «hayır» yazılmak suretiyle hazırlanmıştı.
Bu pusulaların içine konulacağı zarflar, ilçe seçim kurulu ve sandık kurulu mühürleriyle mühürlendi. Seçmen, çift mühürlü zarflardan birini aldıktan sonra kapalı oy verme yerine gidecek ve burada bulunan «evet» veya «hayır» ibaresini taşıyan pusulalardan dilediğini bu zarfa koyarak zarfın ağzını bizzat kapattıktan sonra, eliyle sandığa atacaktı. Her iki pusulanın da bulunduğu zarflar geçersiz sayıldı. Bir zarfta aynı renkte birden fazla oy pusulası çıktığı takdirde bu, bir oy sayıldı.
O tarihte Türkiye’nin nüfusu 27 818 248 idi ve bunun 18 992 740′ı köy ve bucaklarda, 8 825 508′i de şehirlerde yaşamaktaydı. Seçmen sayısı da şöyle tespit edilmişti: köy ve bucaklarda
8 693 465 (yüzde 45,8), şehirlerde 4 054 436 (yüzde 45,9); toplam 12 747 901 (yüzde 45,8). Referandum 15 temmuz 1961 günü yapıldı. Köy ve bucaklarda 42 256, şehirlerde 13 793 sandıkta oy kullanıldı. Sayım sonunda köy ve bucaklarda 7 245 158 (yüzde 83,3), şehirlerde ise 3 075 593 (yüzde 79,9) kişinin oy kullandığı anlaşıldı.
Geçerli oyların sayısı şöyleydi: köy ve bucaklarda 7 215 101 (yüzde 60,5), şehirlerde 3 066 935 (yüzde 64,7). Anayasa geçerli oyların yüzde 61,7’siyle onaylanmış oldu, oy sahiplerinin yüzde 38,3′ü de Anayasaya «hayır» dedi. Bu suretle referanduma sunulan 1961 Anayasası 9 temmuz 1961 günü 3 934 370 hayır oyuna karşı 6 348 191 evet oyuyle kabul edildi. (LM)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFERANDUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REHM (Hermann)
Tarih 26 Haziran 2009
REHM (Hermann), alman hukukçusu (Augsburg 1852 – Strasbourg 1917). Münih, Marburg, Giessen, Erlangen ve Strasbourg üniversitelerinde profesörlük yaptı.
Amme hukuku uzmanıydı, özellikle alman monarşi hukukunun siyasî ve tarihî bakımdan teşkilâtlandırılmasına önemli katkılarda bulundu.
Başlıca eserleri: Geschichte der Sta-atsrechtswissenschaft (Devletler Hukuku Tarihi) [1896], Allgemeine Staatslehre (Genel Devlet Doktrini) [1899]; Modernes Fürstenrecht (Çağdaş Prenslik Hukuku) [1905], Kommentar Zum Privatversicherun-gsgesetz (Özel Sigorta Kanunu üstüne Yorum) [1907]; Das Reichsland Elsass-Lotringen (Alsace-Lorraine Eyaleti) [1912], Das Politische Wesen der Deutschen Monarchie (Alman Monarşisinin Siyasî Yönü) [1912]. (M)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REHM (Hermann) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REHİNE
Tarih 26 Haziran 2009
REHİNE i. (ar. rehîn’den rehine). Bir antlaşma, sözleşme v.b. nin gereklerinin yerine getirilmesini sağlamak amacıyle hasım tarafa verilen veya hasım tarafın teminat olarak aldığı kimse.
— ANSiKL. Devl. huk. Eskiçağda ve Ortaçağda, rehine’lerden, antlaşmaların uygulanmasını teminat altına almak için faydalandırdı. Bu usul modern devletlerce terk edilmişse de, önleyici tedbir olarak ve özellikle, halkı işgal kuvvetlerine karşı düşmanca davranışlarda bulunmaktan alıkoymak için rehine alındığı olmaktadır.
Bu tedbirler işe yaramadığı zaman, rehinler misilleme olarak öldürülür. Bu konu devletler hukuku bakımından, sivillerin korunması amacıyle ele alındı, özellikle savaş zamanında sivil halktan rehine alınmasını önleyebilmek için 1949 Cenevre sözleşmesinin 34. maddesi kabul edildi; İkinci Dünya savaşı sırasında, işgal makamları sivil halktan rehineler toplayarak, bunları öldürmüşlerdi. Savaştan sonra kurulan askerî mahkemeler bu fiilleri birer savaş suçu sayarak cezalandırdı. (ML)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REHİNE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REHİN
Tarih 26 Haziran 2009
REHİN i. (ar. rehn’den rehin). Para, mal v.b. bir şeye karşılık tutulmuş teminat: Ama şimdi üzerinizde başka para yoksa, bana bir şey rehin bırakınız (Ömer Seyfeddin). || Rehin etmek, rehin olarak vermek: En son ellerinde kalan bir hanı da Emniyet sandığına rehin etmişler, diye duyduk (B. Felek).
— DEY. Rehine koymak, alınan paraya karşılık bir şeyi rehin olarak vermek: Daha dün [...] altın tabakasını rehine koymuştu (Y. Z. Ortaç).
— ANSiKL. Huk. Alacaklı, alacak hakkını teminat altına almak için iki yoldan birine başvurabilir: ya alacak hakkı için bir kefalet sözleşmesi yapar veya rehin hakkı kurar. Birincisi şahsi teminat’tır ikincisi ise ayni teminat’tır. Buna göre, rehin hakkı bir alacağın temin edilebilmesi için bir menkul veya bir gayrimenkul yahut bir hak üstünde kurulan, sınırlı bir aynî haktır. Bunun yanında, rehin hakkı bir alacağın var olmasına bağlı olduğu için, aynı zamanda bir feri ayni hak’tır. Bu sebeple, alacak hakkı geçerli olarak kurulmamış veya herhangi bir sebeple sona ermişse, rehin hakkı da yoktur veya sona ermiştir.
• Rehin karşılığında borç veren müesseseler, bankalar dışında, hükümetin izniyle, menkul veya kıymetli evrakın rehin olarak verilmesi karşılığı ödünç para verir. Bu müesseseler lehine rehin, teslim şartlı rehin şeklinde kurulur. Ancak müessese ayrıca, rehin verene makbuz vermek zorundadır. Müessese, borcun ödenmemesi halinde rehin edilen şeyi paraya çevirerek alacağını elde eder; ayrıca faiz isteme hakkı da vardır. Müessese kendisine verilen rehini iyi muhafaza etmek ve sigorta ettirmek borcu altındadır. Borcun ödenmesi halindeyse rehin edilen şeyi geri verir.
* Alacak ve haklar üstünde rehin hakkı. Rehin hakkı, sadece paraya çevrilebilen eşya üstünde değil alacak ve haklar üstünde de kurulabilir. Bunlar üstünde rehin hakkının kurulması, kural olarak «teslim şartlı rehin hakkı» hükümlerine göre olur. Üstünde rehin hakkı kurulabilecek hak, sadece alacak hakkı değildir. Para ile değerlendirilebilen her türlü hak, rehin hakkının konusu olabilir:
msl. telif hakkı, ihtira hakkı v.b.nin maddî bir değeri bulunduğu için bunlar üstüne rehin hakkı kurulabilir. İntifa hakkıysa kuraî olarak rehin edilmemekle birlikte, bu hakkın kullanılmasının rehin edilmesi mümkündür. Hakkın, paraya çevrilebilir olmasının yarımda ayrıca devredilebilir olması da gereklidir. Âdi alacaklar üstünde rehin hakkının kurulabilmesi için rehin sözleşmesinin âdi yazılı şekilde yapılması ve belirli hallerde zilyetliğin devri gerekir. Rehin hakkının kurulabilmesi için borçluya durumun ihbar edilmesi gerekli değildir. Ancak bu ihbarın yapılması, rehin hakkj sahibinin yararınadır.
Böylece, rehin hakkından haberi olmayan borçlunun alacaklıya borcunu ifa ederek borcundan kurtulması ve bunun sonucu olarak rehin hakkı sahibinin kötü bir duruma düşmesi engellenmiş olur. Zilyetliğin devri konusunda da senede bağlı olmayan alacaklarda sadece rehin sözleşmesinin yapılması yeterlidir. Ayrıca zilyetliğin devri aranmaz, zaten bu mümkün de değildir. Buna karşılık alacak hakkı bir senede bağlanmışsa, tarafların yapmış oldukları rehin sözleşmesi sadece bir borçlandırıcı işlemdir. Rehin hakkının kurulabilmesi için ayrıca senedin rehin hakkı sahibine devredilmesi gerekir.
Alacak kıymetli evraka bağlanmışsa, genel olarak yazılı bir rehin sözleşmesi ve senedin teslimi gerekir. Ancak hamile yazılı senetlerde rehin hakkının kurulabilmesi için rehin sözleşmesinin bulunması gerekmez. Sadece hamile yazılı kıymetli evrakın rehin etme niyetiyle teslim edilmesi yeterlidir. Emre yazılı senetlerdeyse, kıymetli evrakın teslim edilmesinden başka, yazılı bir kaydın da bulunması gerekir. Bu, genellikle «rehin cirosu» şeklinde bir kayıttır.
Nama yazılı senetlerin rehni için, rehin edilen senedin devrinden başka, bir yazılı temlik beyanı da gereklidir. Bu beyanda alacağın, rehin hakkı kurmak için temlik edildiği belirtilir. Alacaktan başka haklar üstünde rehin işe, yazılı bir rehin sözleşmesi ve hakkın, devredilmesi için gerekli olan kurallara uyularak rehin hakkı sahibine devredilmesi yoluyle kurulur. Bir rehin üstünde sonradan bir rehin hakkı daha kuruluyorsa, yazılı rehin sözleşmesinin yanında, durumun ilk rehin hakkı sahibine de bildirilmesi gerekir. Alacak ve öteki haklar üstünde kurulan rehin hakkı, sahibine mutlak bir hak verir. Bu hak, bir aynî hak değildir. Çünkü maddî bir mal üstünde kurulmuş bir hak söz konusu olmaz. Bundan dolayı, herkese karşı ileri sürülebilen mutlak bir hak olmaktan ileri gitmez. Hakkın rehin edilmiş olmasıyle, hak, rehin hakkı sahibine devredilmiş olmaz.
Hakkın sahibi yine rehin eden kimsedir. Ancak, hakkın satılarak bedelinden alacağın elde edilmesi yetkisi, rehin hakkı sahibine devredilmiş olur. Bu sebeple, rehin hakkı sahibinin sadece hakkı sattırma yetkisi vardır ve aksi kararlastırılmamışsa, hakkı devredemez ve kullanamaz. Rehin edilen şey, rehin eden kimsenin malvarlığında kalmağa devam eder. Alacak hakkı, faiz veya başka gelirler getiriyorsa, bunlardan, rehin hakkının kurulmasından sonra vadeleri dolanlar, rehin hakkının kapsamına girer. Ancak bunlar, kupon, bağımsız bonolar gibi ayrı senetlere bağlanmışsa, rehin hakkının kapsamına girmez.
* Gayrimenkul rehni. Medenî kanun, üç tür gayrimenkul rehninden söz eder: ipotek, ipotekli borç senedi (bk. İPOTEK) ve irat senedi (bk. iRAT senedi). İpotek, bir gayrimenkulun, bir alacak için metinat olmak üzere rehin edilmesidir. Borcun ödenmemesi halinde, alacaklı sadece, rehin edilen mala değil borçlunun bütün malvarlığına başvurabilir. İrat senedindeyse, alacaklı yalnız rehin konusu gayrimenkul üstünden alacağını elde edebilir. Buna karşılık irat senedi, tedavülü mümkün bir kıymetli evraktır. İpotekli, borç senediyse, hem ipoteğin hem de irat senedinin yararlarını kapsar. Alacaklı, alacağını elde edemezse, ipotekte olduğu gibi, borçlunun malvarlığına da başvurabilir. Bunun yanında, ipotekli borç senedi, tıpkı irat senedi gibi tedavül eden bir kıymetli evraktır.
Bütün gayrimenkul türlerinde, rehnin konusu olan gayrimenkul, malikin mülkiyetinden çıkmaksızın alacağı teminat altında tutar. Gayrimenkul rehninin bağlı olduğu genel ilkeler, şunlardır: 1. aleniyet ilkesi; 2, belirlilik (muayyeniyet) ilkesi; 3. teminat ilkesi; 4. sabit derece ilkesi. Bk. İPOTEK.
Gayrimenkul rehni ya bir sözleşmeyle kurulur veya kanun gereği doğar. Sözleşmeyle kurulabilmesi için, bütün aynî hakların kurulmasında olduğu gibi resmî senet ve tapuya tescil aranır. Kanundan doğan gayrimenkul rehinleriyse, ya tescil olmadan doğar veya kanundaki hüküm rehnin tescilini isteme hakkını verir. Bu ikinci durumda, birincisinden farklı olarak, rehin hakkı yine tescille doğar; ancak, kanunun göstermiş olduğu durumlarda, resmî senedin yapılması gerekmez. (Bk. İPOTEK.)
Gayrimenkul rehninin sona erme sebepleri şunlardır: 1. terkin; 2. gayrimenkulun tamamının yok olması; 3. kamulaştırma.
• Menkul rehni. Menkul rehni bir menkul mal üstünde kurulur ve alacaklıya söz konusu şeyi satarak alacağını elde etme imkânını sağlar. Bundan da anlaşılacağı gibi, rehin hakkının iki niteliği vardır:
1. rehin, kıymete ilişkin bir haktır;
2. menkul rehni ferî bir haktır. Menkul rehninin kıymete ilişkin bir hak olmasının anlamı, alacaklının, rehin edilen şeyi sattırarak semeninden alacağını temin etmesidir.
Rehnin ferî bir hak olması ise şöyle açıklanabilir: menkul rehninin amacı, sadece teminattır; bu sebeple menkul rehni alacağın var olmasına sıkı surette bağlıdır ve rehin hakkı ancak alacak devam ediyorsa varlığını korur. Alacak hakkı sona erince rehin hakkı da sona erer. Rehin hakkının alacak hakkının bir ferî olmasının başka bir sonucu da şudur: alacak hakkı üçüncü kişiye devredilince, rehin hakkı da bu üçüncü kişiye geçer ve önceki alacaklı, şeyin zilyetliğini yine söz konusu üçüncü kişiye devretmek zorundadır.
• Teslim şartlı (teslimi meşrut) menkul rehni, menkuller üstünde kurulan rehin hakkının normal şeklidir. Bununla belirtilmek istenen şey, bir menkul mal üstündeki zilyetliğin rehin hakkı kurmak amacıyle alacaklıya veya bir üçüncü kişiye devredilmesidir. Ne olursa olsun rehnedilen mal üstünde rehin verenin tek başına tasarruf edebilecek durumda olmaması gerekir. Bu rehin hakkının doğabilmesi için iki unsurun gerçekleşmesi gereklidir:
rehin sözleşmesi ve zilyetliğin devri.
1. Rehin sözleşmesi, bir kişisel hak doğurur. Bu sözleşmeyle, rehin hakkı sahibi, o şeyin zilyetliğinin kendisine devredilmesini isteme hakkı kazanırken, borçlu da, söz konusu şeyin zilyetliğini devretme borcu altına girer. Rehin hakkı sahibi daima alacaklıdır. Buna karşılık rehin borçlusu, temel alacağın borçlusu olabileceği gibi,, onun için malını rehin eden bir üçüncü kişi de olabilir. Teslim şartlı rehin sözleşmesi hiç bir sıhhat şekline bağlı değildir;
2. zilyetliğin devri. Rehin sözleşmesinin kurulmasıyle birlikte rehin hakkı doğmaz. Rehin hakkının doğabilmesi için, rehin edilen şeyin zilyetliğinin devredilmesi gerekir. Bu zilyetliğin devriyle rehin hakkının açıklığa kavuşması (alenîleşmesi) sağlanmış olur. Rehin hakkının kurulabilmesi için, zilyetliğin herhangi bir devir yolundan yararlanılabilir. (Bk. ZİLYETLİK.)
Yalnız hükmen teslim yolundan yararlanılarak rehin hakkı kurulamaz. Menkul rehninin kıymete ilişkin bir hak olduğu göz önünde tutulursa, para ile değerlendirilemeyen şeyler üstünde rehin hakkının kurulamayacağı kendiliğinden anlaşılır; çünkü alacaklı, para ile değerlendirilemeyen bir şeyden rehni paraya çevirterek alacağını elde edemez. Rehin hakkı, hak sahibi için şu hak ve borçları doğurur:
A. haklar,
a) Rehin hakkı bir aynî hak olduğu için, bunu ihlâl eden herkese karşı ileri sürülebilir. Üçüncü kişilerin iyi niyetinin korunduğu durumlar bunun dışındadır,
b) Rehin hakkı sahibi ferî zilyet olduğu için, zilyetliğe ilişkin koruyucu hükümlerden yararlanır
(bk. ZİLYETLİK),
c) Rehin edilen şeye zarar verilmesi halinde, rehin hakkı sahibi zarar verenden tazminat isteyebilir. Aynı şekilde rehinli şeyin korunması için birtakım masraflar yapmak zorunda kalan rehin hakkı sahibi bu masrafların tazmin edilmesini de isteyebilir,
ç) A-lacağın kendisine ödenmemesi halinde, rehin hakkı sahibi rehin edilen şeyi paraya çevirterek alacağını elde eder. Rehnin paraya çevrilmesi İcra İflâs kanunu hükümlerine göre olur
(bk. PARA’ya çevirme);
B. borçlar,
a) Rehini hakkı sahibi, elinde bulunan rehinli şeyi korumak zorundadır. Onu kullanamaz ve rehin hakkına aykırı düşen bir şekilde ondan yararlanamaz. O sadece rehin edilen şeyin zilyetidir. Koruma borcunun yerine getirilmemesi sözleşmeden doğan sorumluluk hükümlerinin uygulanmasına yol açar. Bu sebeple rehin hakkı sahibinin kusurlu olduğu karine olarak kabul edilir. Bunun aksini ispat ederek sorumluluktan kurtulur.
b) Rehin hakkı sahibi, rehin edilen şeyi kendiliğinden ve istediği gibi satamaz. O ancak borcun ödenmemesi halinde İcra İflâs kanunundaki hükümlere uyarak rehin edilen şeyi satabilir,
c) Rehin hakkı sahibi, rehin verenin rızası olmadıkça, rehin edilen şeyi yeniden rehnedemez. Aksine hareket, rehin verenin uğrayacağı zararın tazmini borcunu doğurur. Rehin alan rehin verenin rızasıyle şeyi yeniden rehin edecek olursa, onunla rehin sözleşmesi yapması ve şeyin de zilyetliğini ona devretmesi gerekir,
ç) Rehin hakkı sahibinin rehin edilen şey üstünde hakkı, alacak hakkı devam ettikçe vardır.
Alacak, ifa veya başka herhangi bir sebeple sona erecek olursa, rehin edilen şeyi, rehin edene geri vermek zorundadır.
Rehin alan kimsenin geri verme borcu, sözleşmeden doğar. Rehin edilen şeyi geri vermez veya zarara uğramış olarak geri verirse, sözleşmenin ihlâli hükümlerine göre sorumlu olur. Ancak rehin hakkı sahibinin bu geri verme borcunun doğabilmesi için borcun tamamının yerine getirilmiş olması gerekir. Kısmî ifa halinde, rehin hakkı sahibi, borcun tamamı yerine getirilinceye kadar geri vermekten kaçınabilir. Kural olarak semereler «mütemmim cüz» olarak rehin edilen şeyin kapsamına girer. Ancak bunlar rehin hakkı devam ederken, mütemmim cüz olma niteliklerini kaybedecek olursa, rehin hakkı sahibi, bunları rehin eden kimseye geri vermek zorundadır.
Teslimi şart rehin hakkı şu durumlarda sona erer:
1. zilyetliğin ve zilyetliğin geri verilmesini isteme hakkının kaybedilmesi. Rehin hakkı sahibi, rehin edilen şey üstünde zilyetliğini kaybedecek olursa kural olarak rehin hakkı sona ermez. Zilyetliğin kaybı sonucu rehin hakkının sona erebilmesi için aynı zamanda bu kaybedilen zilyetliğin geri alınması hakkının da sona ermesi gerekir. Buna göre, zilyetliğin kaybının rehin hakkını sona erdirmesi için hem zilyetliğin kaybedilmiş, hem de bu kayıp sonucu, geri isteme hakkının ortadan kalkmış olması gerekir. Bu kuralın bir istisnası vardır. Rehin edilen şey, rehin hakkı sahibinin rızasıyle rehin verene geri verilecek olursa, rehin hakkı sona ermez ve bu süre içinde askıda kalır;
2. elde edilen alacağın sona ermesi. Rehin hakkı, alacak devam ettikçe vardır. Bu sebeple, alacak, ifa veya başka bir sebeple sona erecek olursa, rehin hakkı da ortadan kalkar. Ancak borç bir üçüncü kişi tarafından yerine getirilecek olursa, rehin hakkı sona ermez, halefiyet kurallarına göre borcu ifa eden üçüncü kişiye geçer. Bu kuralın uygulanabilmesi için borcu yerine getiren kimsenin rehin edilen şey üstünde herhangi bir aynî hakkının bulunması gerekir. Böyle bir hakkı yoksa üçüncü kişinin ifasına rağmen rehin hakkı sona erer;
3. rehin hakkı, feragat ve tarafların anlaşmasıyle sona erer.
• Teslimsiz menkul rehni, «menkul ipoteği» de denilen bu durumda, rehin hakkının kurulması için rehin edilen şey üstündeki zilyetliğin rehin hakkı sahibine devredilmesi gerekmez. Kanunda belirtilen durumlarda bir menkul üstündeki rehin hakkı, zilyetliğin devredilmesi gerekmeden doğar. Teslimsiz menkul rehninin hangi durumlarda söz konusu olabileceği kanunlarda açık olarak gösterilmiştir. Bunlar dışında kalan durumlarda teslimsiz menkul rehni kurulamaz.
Başlıca teslimsiz menkul rehni durumları şunlardır:
1. hayvan rehni; teslimsiz hayvan rehni, bütün hayvanlar üstünde kurulamaz. Ancak çiftlik hayvanları üstünde teslimsiz menkul rehni kurulabilir. Bunun dışında kalan hayvanlar üstünde rehin hakkı kurulmak isteniyorsa, bunun genel rehin hakkı şeklinde (hayvanların zilyetliğinin devredilmesi suretiyle) kurulması gerekir. Bunun dışında kanun kimler lehine hayvan rehninin kurulacağını da belirtmiştir; yani hak sahibi yönünden de bir sınırlama vardır. Buna göre, ancak mahallin mülkî âmirinden bu işleri yapmak için izin almış kredi müesseseleriyle kooperatifler, teslimsiz hayvan rehninden yararlanabilir.
Söz konusu müesseseler bulundukları yerin ticaret siciline kaydedilir. Rehin sözleşmesinin kurulması hiç bir şekle bağlı değildir. Ancak bu sözleşmeye dayanılarak rehin hakkının kurulabilmesi için bunun hayvan rehni siciline kaydedilmesi gerekir. Yoksa, rehin hakkı kurulmuş olmaz. Hayvan rehni sicilleri icra daireleri tarafından tutulur. Bir asliye mahkemesinin görev sahasında birden fazla icra dairesi varsa, hayvan rehni sicilini tutma görevi 1 numaralı icra dairesine aittir. Çıkarı bulunan herkes, sicildeki kayıtların bir kopyasını isteyebilir.
Hayvan rehni, alacaklı veya borçlunun ikametgâhının bulunduğu yer siciline değil, hayvan neredeyse onun bulunduğu yer siciline kaydedilir. Sicilin aleniyet fonksiyonu yoktur. Bu sebeple hayvan üstünde bir rehin hakkı bulunduğunu bilmeden bunlar üstünde mülkiyeti kazanan üçüncü kişilere karşı rehin hakkı ileri sürülmez;
2. maden cevherlerinin rehni, Maden kn. md. 108′e göre, maden cevherleri, bunları çıkaran veya arama ve işletme hakkına sahip olan kimseler tarafından alacaklıya teslim edilmeksizin rehin edilebilir. Bu durum Enerji ve Tabiî Kaynaklar bakanlığında tutulan bir sicile kaydedilir;
3. Ziraî Donatım kurumunun rehin hakkı;
4. Ziraat bankasının teslimsiz rehin hakkı;
5. tarım kredi kooperatiflerinin teslimsiz rehin hakkı;
6. Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkındaki kanuna göre, belirli müesseselerin işletilmesinden doğan vergi borçları için devletin teslimsiz rehin hakkı;
7. Ticarî İşletme Rehni kanununa göre, ticarî işletmenin veya esnaf işletmesinin rehni.
— Esk. huk. Rehin, râhin (rehin eden) ile mürtehin (rehin alan) arasında yapılan bir anlaşma sonucu merhun’un (rehnedilen şey) kabzıyle (elde tutulması) gerçekleşir. Malikî mezhebine göre mürtehin, akit yapıldıktan sonra râhini, merhunu kendisine teslime zorlayabilir. Hanefî mezhebine göreyse teslim, yani kabz olmadıkça rehin bir bağış gibidir ve bu yüzden geçerliliği, taraflar arasındaki anlaşmaya, kabzın eklenmesine bağlıdır. Bu mezhebin görüşünde rehin bir aynî akittir. İslâm hukukunda, kabzı mümkün olmayan şeylerin rehni söz konusu değildir; alacak hakkı rehnedilemez.
+ Sıf. Esk. Bir şeye karşılık garanti olarak bırakılmış olan: Dam çökük, arsa rehin, bahçeyi icra ister;// Bir kalem borca bedel faizi defter defter! (M. Â. Ersoy). || Yakın, yakınlaşmış. (-> Bibliyo.) [M]
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REHİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REDLİCH (Josef)
Tarih 25 Haziran 2009
REDLİCH (Josef), avusturyalı tarihçi, hukukçu ve siyaset adamı (Hodonin, Moravya 1869 – Viyana 1936).
Bilimsel çalışmalarına, ingiliz mahallî yönetimi ve ingiliz parlamentosundaki yargılama usulüyle ilgili eserler yazarak başladı: Englische Lokalverwaltung (İngiliz Mahallî Yönetimi) [1901], Recht und Technik des Eng-lischen Parlamentarismus (İngiliz Parlamentosunda Hukuk ve Teknik) [1905]. A-vusturya parlamentosuna seçildi (1907-1918) ve alman Liberal partisinin etkili bir üyesi oldu.
Son Lammasch kabinesinden maliye bakanlığı yaptı (ekim 1918), ilk Buresch kabinesinde de aynı göreve getirildi (1931). Savaştan sonra Das österreichische Staatsund Reichsproblem (Avusturya’da Devlet ve imparatorluk Meselesi) [2 cilt, 1920-1926] adlı önemli eserini yazdı. Redlich, 1926-1931 arasında Harvard üniversitesinde karşılaştırmalı hukuk dersleri verdi. (M)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDLİCH (Josef) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RECESVİNTO
Tarih 25 Haziran 2009
RECESVİNTO (öl. G’erticos, Valladolid 672), vizigot kralı (649-672). Babası Chindasvinto tarafından tahta ortak edildi ve 653′ten sonra tek başına hüküm sürdü.
Bunun üzerine, sekizinci Toledo konsili kral seçme hakkının yüksek rütbeli papazlara ve devlet büyüklerine ait olmasını kararlaştırdı. Liber Judicum (Hukuk Kitabı) [654] adlı eserin Recesvinto’ya ait olduğu sanılır. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECESVİNTO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REBOUD (Paul)
Tarih 25 Haziran 2009
REBOUD (Paul), fransız iktisatçısı (1864 -Grenoble 1954). Grenoble Hukuk fakültesinin dekanı oldu. Precis d’Economie Politique (İktisat Elkitabı) adlı bir eseri vardır. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REBOUD (Paul) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REAYA
Tarih 25 Haziran 2009
REAYA i. (ar. ra’yye’den re<âyâ, otlatılan hayvan sürüsü).
Esk. Bir hükümdarın yönetimi altında bulunan halk: Gadrede reayasına vali-i eyalet // Dünyada ve ukbada ne zillet, ne rezalet! (Ziya Paşa). Padişah Allah'ın vekili olarak bu toprakları reayasına kiracı gibi vermiştir (Kemal Tahir). // Osmanlı imparatorluğunda müslüman olmayan tebaa: Hıristiyanlar Osmanlı devrinde gerçi reaya muamelesi görmekten şikâyetçidirler (F.R. Atay). // Teşm. yol. Hıristiyan (Zt. BERAYA.) || Terfih-i reaya, tebaanın refahını sağlama.
— ANSİKL. Teşk. tar. Başlangıçta, Osmanlı devletinin yönetimi altında bulunan müslüman ve hıristiyan, bütün halk topluluklarına, yönetilen, hükümete bağlı olan topluluk anlamında reaya deniyordu. Sonraları halk, müslim ve gayrı müslim diye ayrılınca, gayri müslim adı altında toplanan bütün tebaaya reaya adı verildi, islâm dininin doğuşundan bir süre sonra, cizye denen özel bir vergi vermekle görevli olan ve islâm dininden başka bir dine bağlı bulunanlara ehli zimmet veya zimmi denmeğe başlandı.'
Gayri müslim olan bu topluluğun verdiği vergiye karşılık bütün haklarının, can, mal ve mesken güvenliğinin sağlanması devlete bırakılıyordu. Devlet ödedikleri vergiden dolayı, yönetimi altında bulunan bütün gayri müslimlerin hayatını korumakla görevliydi, islâm devletinin yönetimi altında bulunan gayri müslimlerle cizye karşılığı ilk anlaşmayı Hz. Muhammed yaptı. Bu anlaşma gereğince devlet, reayanın (gayri müslimlerin) bütün haklarını koruyacak; onların can, mal, ırz ve mesken güvenliğini sağlayacak; inançlarında, ibadetlerinde onları serbest bırakacak; buna karşılık onlar da devlete cizye vereceklerdi. Hz. Muhammed'in ölümünden sonra, Dört Halife ve daha sonra Halid bin Velid devrinde, gayri müslimlerle (reaya) yeni anlaşmalar yapıldı.
Hz. Muhammed'in koyduğu anlaşma hükümleri yürürlükte kaldı ve duruma göre bunlara bazı yeni maddeler eklendi. Yeni alınan ülkelerdeki gayri müs-limlere ve onların rahiplerine iyi davranıldı; inançlarına, geleneklerine, ibadetlerine, sanat, ticaret yapmalarına engel olunmadı; yalnız, verecekleri cizyenin zamanı, miktarı belirtildi, bununla ilgili anlaşmalar yapıldı. Savaşla girilen bir gayri müslim ülkesindeki halk barış isterse onlarla anlaşma yapılır, alınacak vergi (cizye) bir hükme bağlandıktan sonra gayri müslimler devletin yönetimi altına girerdi.
Vergiler, reayanın sayısına ve malî durumuna göre düzenlenirdi. Vergiyle ilgili anlaşmalarda gayri müslimlerin devlet tarafından her türlü saldırı ve haksızlığa karşı korunma gerekçesi özel bir madde olarak yer alırdı. Cizyeyi vermeyen gayri müslimler, islâm devleti tarafından korunmaz, hayat ve malları güven altına alınmazdı. Hz. Muhammed'in kurduğu bir gelenek gereğince yeni ele geçirilen bir gayri müslim ülkesinde halka, önce anlaşma yapmak için üç şart gösterilirdi.
Bunlar: Müslümanlığı, savaşı veya cizyeyi kabul etmekti. Müslümanlığı kabul edenler cizye vermezlerdi. Savaşı kabul edenler savaş kurallarına göre işlem görürdü. Cizye denen özel vergi ödemeyi kabullenenler de devletin yönetimi altına girer, reaya sayılırdı. Cizye vermeyen gayri müslimlerin hayatları, mal ve mesken güvenliği devlet tarafından sağlanmazdı. Buna karşılık, müslümanlar yapılan anlaşmaların gereğini yerine getirmezlerse reaya da vergi vermezdi. Halife Ömer devrinde, reayadan alınan vergi belli bir düzene konuldu, bazı kurallara bağlandı.
Buna göre, zenginler her yıl 48, orta durumda olanlar 24, yoksullar ise 12 dirhem gümüş cizye vermekle yükümlüydü. Ancak, bu miktarlar da dondurulmadı; devrin şartlarına göre, karşılıklı anlaşmalarla değiştirildi. Halifelik Emevilere geçtikten sonra, devletle reaya arasındaki ilişkiler eskisi gibi sürdürüldü. Ancak, devlet giderlerinin çokluğu ileri sürülerek, bazen cizyenin artırıldığı, ağırlaştırıldığı oldu. Bunun üzerine, reaya ile devlet yöneticileri ve hâkim sınıflar arasında bazı geçimsizlikler ortaya çıktı. Reaya, emevî halifelerinin aşırı masraflarından, gereksiz giderlerinden yakınmağa, Hz» Muhammed ve Dört Halifenin yolundan gidilmediğini ileri sürmeğe başladı. Bütün bunlara karşılık, önemli ve devlet düzenini sarsıcı bir olay çıkarmadıkları sürece reayaya fazla baskı yapılmadı.
Emevîler, reayadan yalnız cizye almakla yetinmediler; onlara devlet işlerinde resmî görevler de verdiler. Hesap ve yazı işleri bilen gayri müslimler Divanda görev alırlardı. Bu durum, devletle reaya, özellikle müslümaniarla gayri müslimler arasında bir yakınlaşmanın, devlet düzeninde eşit işlem görmenin açık bir belirtisi sayılıyordu. Bu yüzden, devlet dairelerinde görev almak için, reaya çocukları arasında hesap, yazı ve tercüme işlerini görebilecek nitelikte bir eğitim ve öğretim düzeni uygulanıyordu. Bunun sonucu, Emevîler devrinde birçok gayri müslim yazar, bilgin, hekim yetişti. Abbasîler devrinde de reaya ve müslümanlar arasındaki ilişkiler eskisi gibi sürdürüldü, Hz. Muhammed ve Dört Halife devrinde kurulan geleneğe uyuldu, Cizye, onların düzenlediği şartlar altında toplandı.
Bazen, devletin giderlerindeki durum gereğince, cizyenin miktarında değişiklikler yapıldı. Abbasîler devrinde ve onlardan sonra gelişen müslüman fetihleri sonucu reayanın sayısı çoğaldı. Alınan uzak ülkelerde reaya ile, müslümanlar, özellikle devlet yöneticileri arasında yeni yeni cizye anlaşmaları yapıldı, iran, Mısır, Kuzey Afrika, ispanya gibi ülkelerde kurulan islâm devletleri bu vergi usulünü sürdürdü; reaya ve müslüman halk ilişkilerini devrin ihtiyaçlarına göre düzenledi.
Anadolu, Selçuklular tarafından alındıktan sonra islâm devletlerinde uygulanan vergi usulü aşağı yukarı olduğu gibi benimsendi. Reaya, vergisini ödediği sürece, bütün din ve dünya işlerinde bağımsız bırakıldı. Onların özel yaşayışlarına, öğretim ve eğitimlerine, ibadetlerine, gelenek ve göreneklerine dokunulmadı.
Osmanlı devletinde de, cizye usulü olduğu gibi bırakıldı. Yeni alman ülkelerde islâm dinini kabul etmeyenler vergiye bağlanarak yerlerinde bırakıldı. Bunların mal, can ve mesken dokunulmazlıkları, inanç ve ibadet bağımsızlıkları devlet tarafından güven altına alındı. Osmanlı devletinin tebaası durumunda olan reaya askere alınmıyordu. Reaya ile müslümanlar arasında, hukuk yönünden ayrılık yoktu. Bütün ayrılık, reayadan alınan cizye idi. Osmanlı devletinde, zaman zaman, reayadan avarız akçesi denen özel bir vergi daha alınırdı, öşür, değirmen vergisi, ağnam v.b. vergiler konusunda müslümanîarla reaya sınıfı eşit işlem görürdü. Reayadan alınan cizye, Halife Ömer devrinde olduğu gibi, edna (düşük), evsat (orta), ala (yüksek), diye üçe ayrılırdı.
Edna, yoksullardan, evsat, malî durumu orta derecede olanlardan, ala ise zenginlerden alınırdı. Osmanlı devletinde, bazı padişahlar, zaman zaman bazı yeni vergiler koydular. Savaş sırasında, savaş giderlerinin, ordu masraflarının çoğalması üzerine Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman avarız akçesi toplamayı belli bir kurala bağladılar, önceleri geçici nitelikte olan bu vergi sonraları emlâk vergilerine eklenerek sabit bir vergi durumuna getirildi. Reayadan, yapım işlerinde çalıştırmak yoluyle yararlanıldığı gibi, Yeniçeri ocağına asker yetiştirmek amacıyle özel bir eğitim ve öğretimden geçirilmek üzere çocuklar da alınırdı. Ayrıca, bunlar arasından isteyerek sipahi olanlar, köprü yapımında çalıştırılanlar, ordunun ulaştırma işlerinde görev alanlar davardı.
Yeniçeri ocağına alman reaya çocukları islâm dini kurallarına göre eğitim ve Öğretim görür; içlerinden yetenekli olanlar devlet ve ordu görevlerinde en yüksek basamaklara kadar çıkarlardı. Ayrıca kürekçilik, yol onarımı gibi işlerde çalışanlar vergi ödemekten kurtulur, gündelik de alırlardı. Divanda saklanan reaya defterleri otuz yılda bir «tahrir» yapılarak tutulur, sonra hükümet merkezine gönderilirdi. Bir süre, Yavuz Sultan Selim, reayadan «peksimet bahası» olarak avarız akçesi topladı. Bunu toplarken de, vergi ö-demekle görevli kimselerin malî durumlarının göz önünde tutulmasını, ödeyemeyecekleri bir miktarın toplanması yoluna gidilmemesini buyurdu.
Osmanlı devletinde, reayadan hizmeti görülenlere tımar verilir, bu tımarı kazanmak isteyenler sipahi yazılır, böylece vergiden kurtulurlardı. Yalnız, reayadan olan herkes, istediği zaman sipahi olamaz, tımar alamazdı. Bu konuda uygulanan bazı kurallar vardı. Atadan, babadan devlete hizmeti geçmiş olanlar seçilirdi. Bu usul, vergi vermekten kurtulmak için, herkesin sipahi yazılması sonucu devlet hazinesinin gelir kaynaklarından yoksun kalmasını önlemek içindi. Kanunî Sultan Süleyman, özel bir kanunla reayadan alınması gereken vergileri sınıflandırdı. Sonra Ahmed I tarafından yeniden düzenlenen ve uygulanan Reaya kanunu uzun zaman yürürlükte kaldı.
Osmanlı devletinin iç kurumlarında, yönetim düzeninde görülen sarsıntılar sonucu, reaya ile olan ilişkilerde de bazı aksaklıklar ortaya çıktı. Reayadan vergi toplamakla görevli kimseler, bazen aşırı davranışlarda bulundular; reayadan fazla vergi alma yoluna giderek, devletle reaya arasındaki bağların gevşemesine, birtakım geçimsizliklerin doğmasına yol açtılar, özellikle Murad III devrinde içkilerden vergi alınma yoluna gidilince reaya, durumundan yakınmağa başladı. Çünkü Osmanlı devletinde, içkiyi yapan ve satanlar, daha çok reayadan olan gayri müslimlerdi.
Reaya, Murad III'ün içkiden ayrı bir vergi alınmamasını ve bunun cizyeye eklenmesini istedi. Bunun üzerine yeni bir kanunla reayaya uygulanan vergi, zenginden 45, orta durumda olanlardan 30, yoksullardan 15 akçe olarak düzenlendi. Bu yeni vergi, bölgelerin durumuna göre de değişiyordu. Reayadan alınan bu cizye, sonraları bedeli askerî adını aldı. Tanzimat döneminde de reaya, eski durumunu korudu. Müslümanlarla reaya arasındaki ayrılıklar devletin koyduğu bazı kanunlarla sürdürüldü. Ancak, İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra, reayadan da asker alınmağa başlandı.
Bunun sonucu olarak bedeli askerî adı verilen cizye de kaldırıldı. Reaya ile müslüman halk arasında ayrılık zaman zaman yumuşadı; bütün devlet dairelerinde, okullarda, askerlikte reayadan olanlarla müslümanlara eşit işlem yapılma gereği konuldu.
Fatih Sultan Mehmed tarafından, Osmanlı devleti sınırları içinde reayaya tanınan bütün haklar İkinci Meşrutiyete kadar sürdü. Bu uzun dönem içinde reaya, din, eğitim, öğretim, ibadet ve geleneklerinde serbest bırakıldı. Osmanlı bilim kurumlarının yanı sıra, reayanın da geliştirdiği özel öğretim ve eğitim kuruluşları vardı. Buralarda da deneysel bilimler alanında, özellikle tıp, kimya ve matematikten birçok bilgin araştırıcı yetişti.
Sanatlarda, özellikle mimarîde başarılı sanatçılar yetişti. Tanzimat'tan sonra açılan osmanlı öğretim kurumlarının çoğunda reaya çocukları, daha çok yabancı dil ve deneysel bilimlerle ilgili derslerde öğretmenlik görevlerine getirildi. Bunlara elçiliklerde, saraylarda tercümanlık, yabancı devletler nezdinde elçilik görevleri verildi. Askerlik alanında yapılan yeniliklerde reayadan yetişen uzmanlardan da faydalanıldı. Reaya, başlangıçtan beri kendisine tanınan haklara dayanarak, Osmanlı devleti sınırları içinde özel din okulları, öğretim kurumları, ibadethaneler açtı.
Tanzimat'tan sonra azınlıklar kendi dillerinde öğretim ve eğitim yapan, ilkokuldan liseye kadar, özel okullar açtılar. Bunlar arasında fransızca, ingilizce, almanca, italyanca, rumca, ibranîce, ermenice öğretim yapan özel okullar vardır. Reaya, devletle olan ilişkilerinde, kamu düzeninde genel yasalara, din ve inançlarıyle ilgili konularda ise bağlı bulundukları din kurumlarının koyduğu özel kanunlara uymak zorundaydı. Tanzimat'tan sonra reayaya tanınan yeni haklar, İkinci Meşrutiyette genişletildi ve bu haklara yenileri eklendi. Bu yeni haklar, 1912'de reaya tarafından kötüye kullanıldı.
Osmanlı devletinin paylaşılmasını öngören bazı avrupa devletleri ve onların Türkiye'deki temsilcileri, reayanın haksızlıklara uğradığını, haklarının avrupa devletlerince korunması gereğini ileri sürdüler. Bu sebeple Osmanlı devletinin iç işlerine karışmağa başladılar. Birinci Dünya savaşında reaya, Osmanlı devleti içinde daha geniş ölçüde bölücü çalışmalara girişti; devletin genel düzenini sarsıcı, bölücü birtakım haklar istedi.
Savaş yılları süresince de Osmanlılar aleyhinde çalıştı. İzmir ve istanbul illerinde, Karadeniz kıyılarında devletin bütünlüğünü yıkıcı eylemlere girişti. Reaya arasında bağımsızlık isteyenler, Osmanlı devleti toprakları üstünde, özellikle Anadolu'da ayrı birer devlet kurmak için gizli gizli çalışanlar oldu. Birinci Dünya savaşından sonra Türkiye cumhuriyeti kurulunca (1923) Türkiye toprakları üzerinde bulunan bütün insanlar, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kabul edildi.
Osmanlı imparatorluğunun baştan beri, kendi toprakları üstünde ayrı bir topluluk olarak koruduğu reaya ile müslümanlar arasındaki ayrılık ortadan kaldırıldı. Türkiye cumhuriyeti uyrukluğunda olan bütün yurttaşlar kanun karşısında, vergi düzeninde, öğretim, eğitim ve din kurumlarında, askerlik alanında, adliye işlerinde eşitliğe kavuşturuldu; özel imtiyazlar ortadan kaldırıldı. (-> Bibliyo.) [M]
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAVENNA
Tarih 24 Haziran 2009
RAVENNA, İtalya’da şehir, Emilia’da, il idare merkezi, Adriya denizi yakınında; 115 500 nüf.
Eskiden zengin bir deniz ticaret merkezi olan Ravenna, denize uzaklığı yüzünden önemini kaybetti. Şeker rafinerileri. Dokumacılık (jüt). Petrol rafinerileri; kimya sanayii (gübre). Tabiî gaz işletmesi. Corsini kanal-limanı oldukça canlıdır.
— Yakınında, deniz kıyısında Marina di Ravenna şehrin sayfiye merkezidir; buraya Dante ve Byron’ın şiirlerinde dile getirdikleri San Vitale çam ormanından geçerek ulaşılır.
—Ravenna ili, 329 600 nüf. Lamone ırmağı boyunca, Apennin dağlarının kenarında ve Adriya denizi kıyısındaki alçak ovalarda uzanır. Gelir kaynakları tarıma dayanır: ovada tahıl ve kenevir; dağlık bölgede üzüm ve mısır. Sanayi faaliyeti tarıma bağlıdır (şeker rafinerileri, gübre fabrikaları). Tuzlu bataklıklar.
• Tarih. Umbria’lıların kurduğu Ravenna, III. yy.da Roma ile ittifak yaptı; Romalılar Ariminum yolu üzerindeki şehrin stratejik konumundan yararlandılar. Rubico ırmağının aşılmasından önce Sezar’ın genel karargâhı (M.ö. 53-50) olan şehrin bir ön limanı vardı: Roma imparatorluğunun iki büyük donanmasından birinin demirli olduğu Classis (Fossa Augıtsta).
Şehir M.S. II. yy.da Flaminia’nın, IV. yy.da da Emilia’nın başkenti oldu. 402′de imparator Honorius, Ravenna’yı bataklıklarla çevrili olması ve Doğu ile deniz bağlantılarının kolaylığı sebebiyle Batı Roma imparatorluğunun merkezi haline getirdi; Stilicho’yu bu şehirde idam ettirdi (408). Çok uzun bir kuşatmadan sonra Odoaker şehri Ostrogot kralı Theodorich’e teslim etti (şubat 493) ve bir ziyafet sırasında burada onun tarafından öldürtüldü (mart 493). Ostrogotlar devrinde hükümdarın ikamet merkezi olan şehir Belisarius’un bizans orduları tarafından işgal edildi (mayıs 540) ve İtalya eyaletinin başkenti haline getirildi.
İmparatorluk başkenti olduğu için papanın otoritesinden kurtulduğunu iddia eden ve «Trescapitali» kavgasına katılan Ravenna, Lombardia’nın tehdidi karşısında Roma’nın hâkimiyetini kabul etmek zorunda kaldı (568), fakat, 595′e kadar pallium’dan geniş ölçüde yararlanmak istedi; Bizans imparatoru Mauricius şehrin savunmasını 584′ten sonra devamlı olarak şehirde oturan bir eksark’a (patricius et exarchus) verdi. Eksarklığı içten ve dıştan kemiren karışıklıklardan yararlanan Ravenna piskoposu, imparator Konstantos’tan hürriyet fermanı aldı (663); ama fermanı Konstantinos’un yerine geçen Konstantinos IV iptal etti (681).
Şehir sonradan İstanbul patriğinin eşitlik iddialarına karşı papa Sergius I’i desteklediği için (şehir milislerinin ayaklanması; VII. yy. sonu), özelikle de bir gasıpı tanıdığı (695-705) için lustinianos’un emriyle Sicilya kumandanı tarafından yağmalandı (709 veya 710); bunun üzerine yeni eksark loannes Rizokopos, 710) öldürüldü ve şehir bağımsız bir devlet halinde teşkilâtlandı; imparator Philippikos Vartan’a boyun eğdikten sonra (712) bile milis kuvvetini muhafaza etti. Classis’in Liutprando tarafından geçici olarak işgaliyle bir başına kalan Ravenna’yı bu Lombard kralı üç yıl süreyle kuşattı ve halefi Aistolf aldı (751).
Bunun üzerine Kısa Pepin, şehri papaya vermeyi kararlaştırarak (754 ve 756) Aistolf’u şehri ve eksarklığı terk etmek zorunda bıraktı. Bologna’nın gelişmesinden önce roma hukuku eğitim merkezi olan Ravenna, İtalya krallığına geçti (889). Uzun süre, şehirde Germania krallarına sadık kaldıktan sonra aristokratik bir şehir haline geldi (XII. yy.) ve imparatorluklara karşı Romagna ve Marche şehirleri birliğini kurdu (1198). Friedrich II tarafından işgal edildikten (1240) sonra Polenta’ların derebeylik yönetimine boyun eğdi (1275-1441). Kanalların kumla dolması limanının gerilemesine yol açtı.
XIII. yy.da Venediklilerin iktisadî kontrolü altına giren şehir, 1449-1509 arası Venedikliler tarafından işgal edildi, sonra Papalığa geri verildi. 1512 Savaşı sırasında yağmalanan şehir, sıtma salgını sonucunda ıssızlaştı. Fransızların 1797′de papadan aldıkları Ravenna, Csalpina cumhuriyetine (1792), İtalya cumhuriyetine (1802) ve İtalya krallığına (1805) katıldı, 1815′te papaya geri verildi. 1859 Haziranında ayaklandı ve bir referandum sonucunda Piemonte’ye katıldı (mart 1860).
• Güzel sanatlar. Ravenna’da bir amfiteatr, surlar ve bir porta Aurea (Claudius zamanından) ve Trajanus zamanından kalma bir su kemeri vardır. Müzede birçok roma kabartması bulunur. Şehirde ayrıca Bizanslılardan kalma birçok anıt vardır: 424′te Gala Placidia tarafından yaptırılan ve XI., XIII. ve XIV. yy.da (Giotto’nun duvar resimleri) onarılan San Giovanni Evangelista kilisesi, Sant’Agorta Maggiore kilisesi (V. yy.), eski bir roma hamamı o-lan ve V. yy.da yenilenen San Giovanni in Fonte vaftiz yeri (X. yy.dan kalma silindir biçimi kule), VI. yy.dan kalma kabartma çinilerle kaplı sekizgen planlı bir yapı olan San Vitale bazilikası, Dello Spirito Santo kilisesi ve Ari’ler vaftiz yeri, IX. yy.dan kalma San Francesco çan kulesi ve eğik «torre del Publico».
Şehrin dışında da anıtlar vardır: Theodorich’in inşa ettirdiğ Sant’-Opollinare Nuovo (V. yy.dan kalma çiniler). «Palazzo teodorico» sarayı; yekpare taştan kubbesi olan «Rotonda» veya Theodorich’in mezarı (520), XI. yy.dan kalma Santa Maria in Porto Fuori (Giotto okulunun freskleri), 594′te inşa edilen, XII. yy. dan kalma birçok çini kapsayan üç sahınlı Sant’Apollinare in Classe kilisesi, Palazzo Comunale (XV. yy.), 1483′te Pietro Soîari’-nin tamamladığı Dante’nin mezarı, XVIII. yy.dan kalma katedral, Eski Eserler müzesi (Galla Placidia’nın mezarı). Güzel Sanatlar akademisi (Madonna’lar), Classense kütüphanesi. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVENNA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAUMER (Kari Georg)
Tarih 24 Haziran 2009
RAUMER (Kari Georg), alman pedagogu ve jeologu (Wörlitz, Dessau 1783 – Er-langen 1865).
Göttingen ve Halle’de hukuk, Freiberg ve Paris’te (1808) jeoloji okudu. Fichte’nin Reden an die Deutsche Nation (Alman Milletine Nutuklar) kitabını inceleyerek alman milletinin yeniden doğuşuyle ilgili düşünceleri şekillendirdi ve 1809′da Pestalozzi’nin metodunu daha yakından derinleştirmek için Yverdon’a gitti, ama memnun kalmayarak kısa süre sonra buradan ayrıldı.
1811′de Breslau üniversitesine mineraloji profesörü tayin edildi; 1819′da liberal düşünceleri yüzünden güçlüklerle karşılaşınca Halle üniversitesine geçti. Soruşturmalar devam ederken 1923te istifa etti ve Nürnberg’de Dittemar enstitüsüne yardımcı müdür oldu. 1827′de Erlangen’e joloji profesörlüğüne getirildi ve ölümüne kadar bu görevde kaldı (Erlangen’de pedagoji dersleri de verdi).
Başlıca eseri: Geschichte der Padagogik (Pedagoji Tarihi) [4 cilt, 1843-1854]. (M)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAUMER (Kari Georg) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RATTAZZİ
Tarih 24 Haziran 2009
RATTAZZİ (Urbano, — kontu), italyan siyaset adamı (Alessandria 1808-Frosinone 1873).
Avukattı. Hukuk profesörü oldu. Torino parlamentosuna seçildi (1848), burada Merkez solu yönetti. Eğitim ve adalet bakanlığı yaptı ve hükümeti Avusturya ile mütarekeyi bozmağa teşvik etti (mart 1849). Meclis başkanı (1852) olarak Cavour’a Connubio koalisyonu içinde Merkez solun desteğini sağladı.
Adalet bakanı oldu (1853). İçişleri bakanıyken (1855-1858) Cavour ile bozuştu. La Marmora kabinesinde yeniden görev aldı (1859-1860). Başbakan olunca (mart-aralık 1862) Garibaldi’yi Güney İtalya’da harekete geçmeğe teşvik etti ve onun Aspromonted’e esir düşmesi üzerine istifa etmek zorunda kaldı.
Ricasoli’nin yerini aldı (nisan-ekim 1867). Garibaldi’yi tekrar Roma’ya karşı kışkırttı ve Mentana savaşı arifesinde çekildi. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATTAZZİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAPOR
Tarih 23 Haziran 2009
RAPOR i. (fr. rapport). Bir görev, iş, durum v.b. hakkında, o görevi, işi incelemek veya o durumu tespit etmekle görevlendirilen kimse tarafından hazırlanmış, yazılı açıklama veya görüşler: Komisyon her sene cemiyeti akvama rapor verecektir (Atatürk). Erkânıharbiyesinden rapor bekleyen kumandan gibi (H. E. Adıvar).
— Denize. Deniz raporu, bir gemi kaptanının, içine seyir sırasında çıkmış olan olayları yazdığı ve kanunî bir makam önünde birçok kişi tarafından doğrulanan rapor.
— Huk. Bilirkişi raporu, bir hukukî ihtilâf dolayısıyle bilgi ve ihtisaslarına başvurulan bilirkişilerin rey ve mütalâalarını gösteren yazılı belge.
— Meteorol. Hava raporu, hava tahminlerini kapsayan bülten. Bk. hava tahmini.
— Tıp. Hastanın teşhisini ve durumunun gerektirdiği istirahat, tedavi v.b.nin tıbbî dille, açıkça gösterilmesi. (Rapor, bir doktor veya kurul tarafından verilir.) [ML]
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAPOR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAŞİD (Ali)
Tarih 23 Haziran 2009
RAŞİD (Ali), türk yazarı (Kandiye 1858 -ay.y. 1918).
Rüştiyede okudu. Sonra özel olarak Buhârîi Şerif, aruz, beyan, coğrafya, geometri, logaritma öğrendi. 1872′de Kandiye Hukuk mahkemesinde, sonra tahrirat kalemlerinde bulundu. 1883′te, Trabzon Mektubî kalemi mümeyyizliğine, 1900′de Konya mektupçuluğuna getirildi. İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra dahiliye mektupçusu oldu.
Eserleri: Terkib-i Bend, Safaül-Kulûb (Gönüllerin Safası), Numune-i Hikmet (Bilgelik örneği). [M]
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAŞİD (Ali) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAİNİS
Tarih 20 Haziran 2009
RAİNİS (Janis PLiEKSANS, — denir), letonyalı şair (Tadenava, Courlande 1865 -Riga 1929). Petersburg’da hukuk okudu, Dienas Lapa (Günlük Yaprak) gazetesini kurdu (1891). Devrimci sosyalist görüşleri yüzünden Rusya’ya sürüldü (1897). 1903′te sürgünden döndü ve Mavi Gecenin Uzak Yankıları adlı şiir kitabını yayımladı; kısa zamanda millî şair sayıldı. 1906-1920 Arasında isviçre’de kaldı, yeni şiirler (Başlangıç ve Son [1913]) ve iki büyük sembolist dram (Altın At [1901], Ateş ve Gece, [1911]) yazdı. Bağımsızlığına kavuşan ülkesine dönünce millî eğitim bakanlığına getirildi. Kısa bir süre sonra istifa etti, 1919′da Yusuf ve Kardeşleri adlı eserinin yayımlanmasından sonra edebiyatı bıraktı. (L)
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİNİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAGUET (Condy)
Tarih 19 Haziran 2009
RAGUET (Condy), amerikalı iktisatçı (Philadelphia, Pennsylvania 1784-ay.y. 1842). Pennsylvania üniversitesinde hukuk okuduktan sonra ticaret hayatına atıldı.
Kısa zamanda büyük servete kavuştu ve günün ticarî olaylarında önemli bir rol oynadı. 1815′te Yasama meclisine üye seçildi. 1822′de Rio de Janeiro’da, A.B.D. konsolosluğuna getirildi. 1825′te Brezilya’da maslahatgüzar oldu ve 1827′ye kadar bu görevde kaldı. A.B.D.’ye döndükten sonra, serbest ticaret doktrinlerini yayan birçok gazete yayımladı:
The Free Trade Advocate (1829); Examiner (1834-1835); The Financial Regis-ter (Malî Kayıtlar) [1837-1839] v.b. Ayrıca, Santo Domino ile ilgili iki küçük kitap ve Principles of Free Trade (Serbest Ticaretin ilkeleri) [1835]; On Currency and Banking (Tedavüldeki Paralar ve Bankacılık üstüne) [1839] v.b. eserler de yayımladı. (M)
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGUET (Condy) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADİÇEVİÇ (Branko)
Tarih 17 Haziran 2009
RADİÇEVİÇ (Branko), sırp şairi (Brod 1824-Viyana 1853). Viyana’da hukuk okudu, 1850′de Tıp fakültesine girdi. 1847′de, Viyana’da şiirlerini (Pesme [Şiirler]) iki kitap halinde yayımladı. 1851′de bu kitabın ikinci baskısı yapıldı, üçüncü bir kitap, ölümünden sonra 1862′de yayımlandı. Romantik bir şair olan Radiçeviç, Vuk Karadziç’in dil reformu konusundaki düşüncelerini benimsedi. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİÇEVİÇ (Branko) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADBRUCH (Gustav)
Tarih 17 Haziran 2009
RADBRUCH (Gustav), alman hukuk bilgini (Lübeck 1878-Heidelberg 1949). Birinci Dünya savaşından sonra siyasî hayata atıldı; Wirth ve Stresamann hükümetlerinde Sosyalist partiden adalet bakanı oldu; ama özellikle hukukla ilgili konular ve hukuk felsefesi üstüne incelemeler yaptı; Heidelberg (1910), Königsberg (1914), Kiel ve tekrar Heidelberg (1926) üniversitelerinde ders verdi; 1933′te nazi aleyhtarı davranışları yüzünden profesörlükten uzaklaştırıldı.
Başlıca eserleri: Rechtsphilosophie (Hukuk Felsefesi) [1914], Kulturlehre des Sozialismus (Sosyalizmin öğretilmesi) [1922], Gestalten und Gedanken (Şekiller ve Düşünceler) [1944]. (M)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADBRUCH (Gustav) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RACOVİTA (Emil)
Tarih 17 Haziran 2009
RACOVİTA (Emil), romanyalt biyoloji bilgini (Yaş 1868-Bükreş 1947). Paris’te hukuk ve fen fakültelerinden mezun oldu.
Yirmi yıl Banyuls-sur-Mer’deki Arago laboratuvarında müdür yardımcılığı yaptı. E.A. Martel’in yazılarını okuduktan ve Mallorca mağaralarının birindeki yer altı suyunda küçük kabuklu bir hayvan bulduktan sonra deniz bilim ve deniz favnası ile ilgili çalışmalarından vaz geçerek 1904′ten itibaren mağara hayvanlarını incelemeğe başladı. Az sonra, o sıralarda mağaracıl kınkanatlıları incelemeğe başlayan Rene Jeannel ile birlikte çalıştı. 1907′de Biyospeleoloji Sorunları Üstüne Denemeler’i yayımladı.
Bu eserle biyos-peleoloji’nin temellerini attı. Mağaracıl canlılarla ilgili ilk dergiyi Jeannel ile birlikte kurdu. Racovita, eşbacaklı kabukluların incelenmesi alanında uzmanlaştı. Banyuls, mağara favnasının incelendiği milletlerarası bir merkez haline geldi. 1920′de Banyuls’tan ayrılarak anayurduna gitti ve Cluj’da ilk speleoloji enstitüsünü kurarak müdür yardımcılığını Jeannel’e verdi. Bu iki biyoloji bilgini isviçreli P.A. Chappuis ile birleşerek Romanya ve Balkan yarımadasındaki mağaraları incelediler. Racovita, mağaralardaki hayat şartlarını, bu şartların canlılar üzerindeki etkilerini, yer altında yaşayan organizmaların evrim şekillerini, üremelerini, yeryüzündeki dağılışını ve zoolojideki sistematik yerini belirleyen ilk bilgindir. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACOVİTA (Emil) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Radom konfederasyonu
Tarih 17 Haziran 2009
Radom konfederasyonu, 1767′de, Polonya milletinin hürriyetini korumak isteyen binlerce polonya soylusunu biraraya getiren konfederasyon. Hukuken prens K.S. Radziwill’in başkanlığında toplanan bu konfederasyonu aslında Rusya’nın Polonya elçisi N. Repnin yönetti ve machiavelli’ci davranışlanyle konfederasyonu, ülkenin Rusya’nın kölesi haline gelmesi yolunda âlet olarak kullandı. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Radom konfederasyonu hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADO (Şevket)
Tarih 17 Haziran 2009
RADO (Şevket), türk yazarı (Radovişte [Yugoslavya] 1913). İlk ve ortaöğrenimini İstanbul’da yaptı. Ankara Hukuk fakültesini bitirdi (1936). Son Posta (1933) ve Akşam (1934) gazetelerinin Ankara muhabirliği, fıkra yazarlığı (1937), İstanbul’da bazı liselerde sosyoloji öğretmenliği yaptı. Resimli Hayat dergisini yönetti. 1956′dan bu yana Hayat yayınlarını yönetti. Uzun süre İstanbul radyosunda sohbet konuşmaları yaptı.
Eserleri: Eşref Saat (1956); Ümit Dünyası (1957); Hayat Böyledir (1962); Aile Sohbetleri (1962); 50. Yılında Sovyet Rusya (Gezi notları, 1968); Kördüğüm ve Ötekiler (şiirler, 1970). [M]
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADO (Şevket) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Quebec kanunu
Tarih 16 Haziran 2009
Quebec kanunu, 1774′te Kanada’ya uygulanan statü. Bu statüye göre Quebec eyaletinin sınırları çizildi, katoliklerin kamu işlerinde çalışmasına izin verildi, medenî hukuk alanında fransız kanunları kabul edildi, aşar tanındı ve bir hükümet kuruldu (22 üyelik bir meclis ve kral tarafından tayin edilen bir vali). Quebec kanunu 1791 Anayasasıyle tamamlandı. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Quebec kanunu hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Quartier Latin
Tarih 16 Haziran 2009
Quartier Latin, Paris’te, Sen nehrinin sol kıyısında, üniversite faaliyetinin merkezi olan kesime verilen ad. Saint- Michel bulvarının sağında ve solunda yer alan mahallelerden meydana gelir. Edebiyat, insan bilimleri, fen, hukuk, tıp ve eczacılık fakülteleri, enstitüler, birçok lise ve Paris’in en önemli kitabevleri bu bölgededir. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Quartier Latin hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUADRİ (Rolando)
Tarih 16 Haziran 2009
QUADRİ (Rolando), italyan hukukçusu (doğ. San Casciano de’ Bagni 1907). 1939′dan beri üniversite profesörüdür; günümüzde Napoli’de ve ayrıca Mısır ve iskenderiye üniversitelerinde devletler hukuku okutmaktadır.
Başlıca eserleri: La Sudditanza nel Diritto intemazionale (Devletler Hukukunda Uyrukluk) [1939]; La Giurisdizione degli Stati Stranieri (Yabancı Devletlerin Yargılama Yetkisi) [1941]; le Navi Psivate nel İntemazionale (Devletler Hukukunda özel Gemiler [1939] ve devletler kamu ve ceza hukukuyle sömürge hukuku üstüne ders notları. (M)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUADRİ (Rolando) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PÜTTER (Johann Stephan)
Tarih 15 Haziran 2009
PÜTTER (Johann Stephan), alman hukukçusu (İserlohn, Westfalen 1725 – Göttingen 1807). Marburg’da, daha sonra Göttingen üniversitesinde ders verdi. XVIII. yy.ın en ünlü siyaset yazarlarındandır. Pütter, çağının hukuk çalışmalarını büyük ölçüde etkiledi.
Başlıca eserleri: Historische Entwicklung der Heutigen Staatsverfassung des Teutschen Reichs (Almanya imparatorluğunun Bugünkü Anayasasının Tarihsel Evrimi) [1786]; Literatür des Teutschen Staatsrechts (Alman Anayasası Üstüne Yazılanlar) [1776-1783]. (M)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜTTER (Johann Stephan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUCHTA (Georg Friedrich)
Tarih 13 Haziran 2009
PUCHTA (Georg Friedrich), alman hukukçusu (Kadolzburg, Fürth, Bavyera, 1798 -Berlin 1846). Erlangen, Münih (1828), Leip-zig (1837) ve Berlin (1842) üniversitelerinde profesörlük yaptı. Berlin’de Savigny’nin yerini aldı. Devlet danışmanı olarak yasama çalışmalarına katıldı. Alman tarih okulunun en parlak ustalarından biridir.
Başlıca eserleri: Civilistische Abhandlungen (1823); Das Gewohnheitsrecht (örf ve Âdet Hukuku) [2 cilt, 1828-1837]; Lehrbuch der Pandekten (Pandekta Ders Kitabı) [1838]; Kursus der instituüonen (Kurumlar Üstüne Dersler) [3 cilt, 1841-1847]; Vorlesungen über das Hektiğe Römische Recht (Bugünkü Roma Hukuku Üstüne Dersler) [2 cilt, 1847-1848]; Kleine Schriften (Küçük Yazılar) [1852]. (M)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUCHTA (Georg Friedrich) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTT
Tarih 13 Haziran 2009
PTT (Posta, Telgraf ve Telefon işletmesi’nin kısaltılmış adı), posta, telgraf ve telefon hizmetlerini yürütmek amacıyle, özel kanuna göre kurulmuş (1953), idarî muhtariyeti olan, Ulaştırma bakanlığına bağlı iktisadî devlet teşekkülü. Görevleri: açık ve kapalı mektup ve haberleşme kartlarını taşımak, dağıtmak; telli ve telsiz telefon ve telgraf hizmetlerini yapmak; her türlü basılı kâğıtları, ticaret eşyası örneklerini, küçük paketleri, fonopost maddelerini, iş kâğıtlarını, posta kolilerini, tebliğ evrakını yerine ulaştırmak; posta bonolarını, ödemeli posta maddelerini, posta ve telgraf havalelerini alıp vermek; posta çekleri, posta seyahat çekleri, posta biriktirme sandığıyle ilgili işlemleri yapmak; telsiz telefon alıcıları için ruhsatname ve milletlerarası telsizci şahadetnamesi vermek. Kuruluşun merkez teşkilâtı, genel müdürün başkanlığında iki teşkilât üyesiyle Maliye ve Ulaştırma bakanlıkları temsilcilerinden meydana gelir. Genel müdürün iki yardımcısı vardır.
Danışma birimleri: Araştırma ve Geliştirme Kurulu başkanlığı; Tetkik Kurulu başkanlığı; Hukuk müşavirliği; Teftiş Kurulu başkanlığı; Savunma sekreterliği. Esas birimler: posta hizmetlerinin yürütülmesi, posta cihazlarının dağılımı, yeni merkezler açılması, posta pullarının basımı, posta hatlarının tespit işlerinden sorumlu Posta Dairesi başkanlığı; telekomünikasyon işlerine bakan, telefon rehberlerinin hazırlanmasını Sağlayan Telgraf ve Telefon Dairesi başkanlığı; telekomünikasyon işlerinin proje, ihale, bakım yönleriyle ilgilenen Teknik İşler Dairesi başkanlığı; Yapı İşleri Dairesi başkanlığı; NATO altyapı kurumlarıyle uğraşan NATO Dairesi başkanlığı. Yardımcı birimler: Genel sekreterlik, Personel Dairesi başkanlığı, Muhasebe ve Maliye Dairesi başkanlığı, Malzeme Dairesi başkanlığı, Sağlık Yardım Sandığı müdürlüğü.
Teşkilâtın 16 bölge müdürlüğü (Adana, Afyon, Ankara, Balıkesir, Çankırı, Diyarbakır, Edirne, Erzurum, Eskişehir, istanbul, İzmir, Konya, Samsun, Sivas, Trabzon, Van), 883 merkezi, 1 133 şubesi, 1 039 acenteli, 3 140 pul satıcılığı, 3 telefon başmüdürlüğü (Ankara, İstanbul, izmir);
2 depo müdürlüğü (Ankara, istanbul), 1 atelye müdürlüğü (Ankara), 1 araştırma laboratuvarı (istanbul) vardır. (M)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRUSYA Genel tarih
Tarih 12 Haziran 2009
PRUSYA Genel tarih
• ilk yıllar. Vistül ile Neman arasındaki Prusya topraklarına ilkin bir baltık halkı olan Prusyalılar veya Boruslar yerleşti; bunları Oliva rahipleri (Oliva’lı Christian. 1215′te ilk Prusya piskoposu) ve Polonyalılar boş yere hıristiyanlaştırmağa uğraştılar.
Yenilen Mazovyalı Konrad, töton şövalyelerinden yardım istedi (1225). İmparator ve papanın desteklediği, alman, polonyalı, çek v.d. haçlılardan da yardım gören Tötonlar, Kulm (Chelmno) bölgesinde üslenerek güç bir fethe başladılar (1228); Prusyalıları zorla hıristiyanlaştırdılar, çoğunu kılıçtan geçirdiler ve topraklarına elkoyarak alman kolonlara dağıttılar. 1260′a doğru Mazurya gölleri dışında ülkenin hemen her yerini ele geçiren toton şövalyeleri, 1265-1295 yıllarında Prusyalıların isyanlarını kesinlikle bastırdılar.Kolonlar tahıl üretimiyle zenginleştiler; bu tahılı Danzig (Gdansk), Elbing (Elblag), Torun v.b. şehirlerin tacirleri ihraç ediyordu; şehirlerin hepsi Hansa’ya katılmış ve Magdeburg ile Lübeck yasaları uyarınca kendi kendilerini yönetme hakkını elde etmişti.
Ama toton tarikatı şövalyeleriyle ilişkiler kısa süre içinde gerginleşti ve Totonların merkezi Marienburg’a nakledildi (1309). Köylüler, soylular ve özellikle alman tacirler tarikat başkanlarını ülkeyi mutlaka hükümdarlar gibi yönetmek ve sayılarını artırmak için günden güne daha çok yabancı asker çağırmakla suçluyorlardı. Zaten toton tarikatı Brandenburg’a yaklaşmak ve tehlikeli Polonya-Litvanya birleşmesine (1386) karşı denge unsuru olmak için Pomerelya ve Danzig’i ilhak ederek (Kalisz anlaşması 1343), ve Neumark’ı satın alarak (1402) hâkimiyetini yaymıştı. Tötonlar birliği kurmak için Polonya’ya savaş açtılar, fakat 1410′da Grunwald’de (Tannenborg), «Lucertole» birliğini kuran soylu ve burjuva tebaaları (sonradan Marienwerder birliğini kurdular [1440]) tarafından savaş Sırasında yüzüstü bırakılınca yenildiler.
Tötonların isteğine uygun olarak imparator Friedrich, Marien-werder birliğini dağıttı (1453); bunun üzerine soylular ve şehirler, Polonya kralı Kazimierz IV’ün desteğiyle ayaklandı; Kazimierz bu ikinci savaştan sonra Doğu Prusya’nın kendisine bırakılmasını sağladı ve tarikata Polonya’nın metbuluğunu kabul ettirdi (Torun anlaşması, 1466). O tarihten sonra köylüler, şehir burjuvazisi ve toprak Sahibi soylular arasındaki dayanışma çözüldüğünden Tötonlar kesinlikle gerilemeğe başladılar. Hansa’nın gücünü kaybetmesinden (XV. yy.) ve tahıl fiyatlarının yükselmesinden (XVI. yy) yararlanan soylular önce XIV. yy.daki salgın ve kıtlıklar ile XV. yy. savaşları sonucunda boş kalan toprakları ele geçirdiler; Sonra köylülerin topraklarına el atarak köylüleri XVI. yy.da toprak kölesi haline getirdiler.
O tarihten sonra bedava işçi çalıştıran toprak sahibi soylular tahıllarını çok düşük fiyatla, ama dolgun kârlarla Batı Avrupa’ya Sattılar; hattâ üretim ve kazancı çoğaltmak için ülkeye yeniden kolon yerleştirmeğe başladılar.
• Prusya düklüğü. Üçüncü bir savaş (1519-1521) sonunda Toton tarikatı başkanı Brandenburg’lu Albrecht, Prusya’nın laik ve soydan geçen; bir düklük haline getirilmesini sağladı; düklük doğrudan doğruya Polonya tacına bağlı bir fief’ti (Krakow, 1525). Hohenzollern sülâlesinden Brandenburg’lu Albrecht, Prusya dükü oldu (1525-1568), Luther reformunu benimsedi, tarikat başkanı unvanından vaz geçti ve tarikatın mülklerini laikleştirdi.
Albrecht devletini yeniden teşkilâtlandırmayı denedi; ama illerin yönetiminde Tötonların koyduğu taksimatı değiştirmedi. Ayrıca soylulara ve şehir burjuvazisine Lanstande’de (bu iki sosyal sınıfın denetlediği meclis) vergi miktarını tayin etmek hakkını tanıdı. Ama hükümette yabancılara önemli yerler vermesinden hoşnut olmayan soylu ve burjuvalar, Polonya kralına başvurdular; kralın yaptığı soruşturma sonucunda subayların sayısı sınırlandı. Albrecht Friedrich (1568-1618), Polonya ve Brandenburg seçici prensi Joachim II ile yaptığı görüşmeler Sonucunda hüküm süren sülâle söndüğü takdirde Prusya düklüğünün Joachim II’ye geçmesini kabul etti (1569). Joachim II (1573), Polonya düklüğünün yönetimini önce Ansbach markgrafı Georg-Friedrich’e (1577-1613), sonra Brandenburg maıkgraflarına verdi.
Böylece seçici prens Johann Sigismund, Prusya dükü oldu (1618-1619). Düklük ve Seçici prenslik kurumları resmen muhafaza edildi ve Polonya’nın desteklediği il hükümetleri, boyun eğmeleri karşılığında, her hükümdar değişmesinde yeni yeni tavizler kopardılar; Hohenzollern’ler illeri Otuzyıl savaşına sürükleyince istekler daha da arttı. Aciz seçici prens Georg-Wilheln (1619-1640), ülkesi için isveç Vasa’ları (Gustaf II Adolf, 1611-1632) ve Polonya arasındaki (Zygmunt III, 1587-1632) çekişmelere seyirci kaldıktan sonra, isveç Vasa’larına katılmayı kabul etti. Bununla birlikte oğlu ve vârisi Friedrich-Wilhelm I (1640-1688), Doğu Pomeranya (Kamien piskoposluğu dahil) ile Minden, Halberstadt ve Magdeburg piskoposluklarının kendisine bırakılmasını sağladı (Vest-falya anlaşmaları, 1648); sonra Polonya-isveç savaşına (1655-1660) katılmasına karşılık, Prusya’yı Polonya metbuluğundan kurtardı (Wehlau, 1657) ve bu düklük üstünde kendi otoritesini kabul ettirdi (Oliva, 1660). Prusya o tarihten sonra Brandenburg devletine katıldı ve bu devlete bağlı eyaletler arasında Hohenzollern’lerin rakipsiz bir hâkimiyet kurdukları tek ülke oldu.
• Prusya devletinin doğması. Bu başarılara rağmen yeni devletin durumu nazikti: Neman-Ren arasında çok dağınık, savaşlarla yakılıp yıkılmış ve ıssızlaşmış topraklar; Prusyalı luther’ciler ile Rheinland bölgesindeki katolikler ve calvin’ciler arasındaki çekişmeler; özellikle doğudaki Junker’lerle (soylu mülk sahipleri) toprak kölesi köylüler arasındaki Sosyal gerilim. İl meclislerinin (Landstande) düzenli vergiler ödemeyi reddettiği (1662 ve 1667) Prusya’da, imtiyazlar tehlikeli ve güçlüydü.
Büyük seçici prens, siyasetini kabul ettirebilmek için asker göndermek (1662) ve il meclislerine ülkenin yönetiminde görev alacak Brandenburg’lu memurların bulunmasını kabul ettirmek zorunda kaldı. Bu sonuç ancak Friedrich – Wilhelm’in kurduğu modern ordunun desteğiyle sağlanabildi; bu ordunun bakımı; için de birçok vergi kondu, idarî reformun, memurlar kadrosunun, pazarcılığa yönelmiş bir ekonominin, yeni kurulan donanmalın (1688 de 12 gemi), Afrika Brandenburg şirketinin (merkezi Königsberg’de) ve çağrılan yabancı teknisyenlerin (1683′ten sonra fransız Protestanları) güçlü bir devlet haline getirdiği Brandenburg-Prusya, bu gücünü İsveçlileri Fehrbellin’de yenip (1675) Riga’ya kadar kovalayarak (1678 sonu) ortaya koydu. Louis XIV’ü büyük seçici prense yaklaşmağa yönelten (1681 gizli antlaşması) bu askerî güç, Friedrich III’te krallığını ilân etme isteği uyandırdı. Ama bunun için imparatorun ve büyük devletlerin onayı gerekiyordu.
Prusya ordusu Louis XIV’e karşı Avusturya imparatorunun emrine verildi (1689 -> 1697) ve imparator, İspanya Veraset Savaşına katılmasını sağlamak için Prusya hükümran düklüğünü krallık haline getirmeğe karar verdi (1700). Friedrich Königsberg’de törenlerle taç giyerek (18 ocak 1701) Friedrich I adını aldı (1701-1713) ve Fransa’ya karşı savaşa katıldı; ama İsveç’e karşı savaşta önce tarafsız kaldı (1710).
• Prusya askerî devletinin kurulması (1713-1740). «Çavuş-kral» denen Friedrich-Wilhelm I, isveç’in ön Pomeranya, Stettin (Szczecyn) ve Odra’nın ağızlarını kendisine bırakmasını sağladıktan (Stockholm antlaşması, 21 ocak 1720) sonra, bütün gücünü ordu ve idareye dayandırdı; orduyu devletin temel direği haline getirdi, hükümdarlığı boyunca bütün çabalarını ordu için harcadı ve ordunun bakımını şahsî gelirleriyle karşıladı.
Yoksul toprak Sahibi soyluların ailelerinden gelen, Kadetler okulunda parasız yetiştirilen (Berlin, 1722) subaylar, devletin en yüksek sınıfı haline geldi. Ordunun yansı askerî kantonlardan (1665 kanton Sistemi) toplanıyor, yarısını ise paralı askerler meydana getiriyordu. Bu ordu mekanizmasının büyük harcamalar gerektirmesine rağmen sıkı bir tasarruf siyaseti ve sağlam bir vergi sistemi (imtiyaz ve muafiyetlerin kaldirılması) sayesinde tasarruf yapıldı. Buna paralel olarak kral ülke içi yerleşme harekeketine de hız verdi; 1709-1710 vebasının kırıp geçirdiği Prusya düklüğüne 17 000 Salz-burg’lu yerleştirdi (1732). Memurlarına namusluluk ve mutlak disiplin anlayışı kazandıran Friedrich-Wilhelm’in yönetimi kusursuzdu; ülkeyi maliye, Savaş ve topraklar yüce direktuvarının yardım ettiği kabinesi yardımıyle yönetiyordu ve bakanlar ancak birer yürütme görevlisiydi.
• Prusya’nın büyük bir devlet haline gelmesi (1740-1786). Prusya ordusu Friedrich II’nin elinde eşsiz bir kudret aracı oldu. Avusturya’dan Silezya’nın alınması, Berlin antlaşmasında imzalandı (1742) ve Dresden’de onaylandı (1745). Fransa, Avusturya ve Rusya’ya karşı bir kuvvet denemesi olan Yediyi! savaşlarını Prusya büyük güçlüklere ve ağır kayıplara (kısa Süre içinde yeni kolonlar getirilmesiyle telâfi edildi) rağmen kazandı (Rossbach, kasım 1757; Leuthen aralık, 1757; Hubertsburg anlaşması, 1763). Friedrich, Avusturya ve Rusya’ya kabul ettirdiği Polonya’nın ilk bölüşülmesiyle Batı Prusya veya Polonya Prusyası’nı ele geçirerek (1772) ve Prusya ile Brandenburg’u toprak bakımından birleştirerek Junker’lere iktisadî menfaatler sağladı.
O tarihten sonra devamlı olarak imparatora karşı Almanya’nın meselelerine müdahale etti; imparatorun Bavyera’yı ilhak etmesini engelledi (1778-1779) ve birleşmiş alman prenslerinin (Fürstenbund) yardımıyle Almanya’da Hohenzollern’lerin yerini almağa çalıştı (1765). O tarihte 160 000-200 000 kişilik daimî bir ordusu, 55 milyonluk hazinesi, 22 milyonluk geliri vardı; üstelik çoğu XIX. yy.da Hıristiyanlığı kabul eden saray yahudilerinden de (bankacı, ordu müteahhidi v.b.) malî yardım görüyordu (bu yardım Prusya’nın 1812′de yahudilere hürriyetler tanımasını kısmen açıklar). Ama köylerde toprak köleliği rejiminin devam etmesi, şehirlerdeki katı lonca rejimi ve Soyluların devlette önemli rol oynamaması sosyal gelişmeyi köstekliyordu. Friedrich II, babasının mutlakıyet idaresini daha da sağlamlaştırdı; ama rejiminin dış görünüşünü filozofça düşüncelerini uygulayarak yumuşattı: din hürriyeti, adlî reform, Prusya hukukunun derlenmesi (1774), idare ve adaletin ayrılması. Bütün dikkatini iktisadî gelişmeye toplayarak bataklıkların tarla haline getirilmesini ve iskânını, Emden ve Swinemünde limanlarının düzenlenmesini ve ticarî gelişmeyi (A.B.D. ile ticaret anlaşması, 1785) destekledi.
• Prusya devletinin gerilemesi ve yeniden doğması (1786-1815). Friedrich II’nin eseri kısa süre içinde yeğeni Friedrich -Wilhelm II’nin (1786-1797) beceriksizliği yüzünden bozuldu. İdareyi bir gözdeler kabinesine bırakan Friedrich-Wilhelm II, din ve fikir hürriyetini kaldırdı, devlet hâzinesini saçıp Savurdu, prusya ordularını menfaat sağlamayan serüvenlere sürükledi (Felemenk 1787, Valmy 1792) ve Sonunda orduyu İngiltere’ye kiraladı. Gelir kaynakları tükenince, Fransa’ya Kuzey Almanya’nın tarafsızlaştırılmasını sağlayan Basel antlaşmasını (1795) imzaladı. O tarihten sonra eyaletlerini Polonya’nın zararına genişletmekle uğraştı (1793 ve 1795 bölüşmesi). Prusya’nın o tarihte yüzölçümü 300 000 km2′yi, nüfusu ise 8 700 000 kişiyi bulmuştu; ama ülke borç içindeydi, ordusu zayıflamıştı, idarî teşkilâtı bozulmuştu.
Friedrich-Wilhelm III, gerilemenin önünü almağa çalıştı. Aşırılıkları azaltarak malî durumu düzeltti; ama yaşlı kadrolarını muhafaza ettiği orduda reform yapmadı. Fransa’ya karşı elverişli bir tutum takınması sayesinde Almanya’da birkaç toprak kazandı (1803); Napolyon, Kleve, Ansbach ve Neuchâtel’e karşılık Prusya’ya Hannover’i verdi (Schönbrunn, 15 aralık 1805) . Fakat Ren konfederasyonunun kurulması Prusya’yı Rusya ile ittifaka sürükledi; Napolyon’a bir ültimatom gönderen Prusya’nın ordusu ezildi (Jena, Auerstedt, 14 ekim 1806), Berlin işgal edildi
(27 ekim 1806) , Tilsit antlaşmasıyle (1807) Prusya, topraklarının yarısını kaybetti; savaş tazminatlarını ödeyemeyen krallık işgal edildi ve Fransızların metbuu haline geldi.
Ama barış yapılır yapılmaz, kral reformlara girişti ve Fransız devriminin yaydığı hürriyetleri tanıdı: Stein toprak köleliğini kaldırdı (9 ekim 1807) ve köylüler kralın şahsî mülkü olarak işledikleri topraklara sahip oldular. Bu reformlar kamuoyunda önemli gelişmelere yol açtı ve 1810′da kurulan Berlin üniversitesi, Fichte’nin etkisiyle alman milliyetçiliğinin ocağı haline geldi. Scharahorst ve Gneisenau, kadroları tasfiye ederek, talimatnameleri yeniden hazırlayarak, ordu reformuna giriştiler. Ama Stein’ın entrikalarını haber alan Napolyon, onun görevden alınmasını sağladı (1808) ve ordu mevcudunu 42 000 kişi olarak sınırladı. Bununla birlikle 1810′da Hardenberg, Stein’ın eserini yeniden ele aldı; malî imtiyazları kaldırdı, kilisenin mallarına elkoydu, sanayi hürriyetini ilân etti, gençleri askerî eğitimden geçirerek (krümperler sistemi), orduyu çoğaltma yasağını işlemez hale soktu.
Prusya, Almanya’nın ayaklanmasında kesin rol oynayacak hale gelmişti. General Yorck’un Tauroggen’de bozguna uğraması (30 aralık 1812) ayaklanmaya işaret oldu. Doğu Prusya ayaklandı; kral topyekûn seferberlik i-lân ederek Fransa’ya savaş açtı (17 mart 1813) . 278 000 kişilik ordusuyle Avusturya’yı koalisyona sürükledi.
Bu çaba ve fedakârlıklar Viyana kongresiyle mükâfatlandırıldı (1814-1815). Prusya yeniden kurularak Saksonya’nın kuzey yarısı, Westfalen ve Rheinland’ı aldı; bir german devleti haline gelmişti ve Almanya’nın en zengin bölgelerini içine alıyordu.
• Almanya’da Prusya hâkimiyeti (1815 -1870). 1814′te girişilen idarî reformla krallık illere bölündü; iller de idare bölümleri ve çevrelerine ayrılıyordu. Yönetim, devlet kançılarının başkanlık ettiği bir meclisteydi. Prusya’nın yönetimi altında Zollvere’in (1834), öbür kuzey alman devletleriyle birleşmeyi hazırladı. Bununla birlikte kralın vaat ettiği anayasa Kutsal İttifak’ın etkisiyle çıkarılmadı: üniversite derneklerine (Burschenschalten) kötü davranıldı.
Eski prusya ailelerinden meydana gelen soylular, Friedrich II’den beri devleti yönetiyor ve yerlerini yüksaltmekte olan burjuvaziye çok ağır bırakıyorlardı; öyle ki, XX. yy. başında Prusya’nın gücünün iki temel direği olan ordu ve bürokrasinin kilit noktaları hâlâ soyluların elindeydi. Luther’ci kiliselerin birleşmesine ve devlet tarafından yönetilen bir kilise haline getirilmesine muhalefet eden Köln ve Poznan piskoposları tutuklandı. Daha liberal olan Friedrich Wilhelm IV (1840-1861), piskoposları serbest bıraktı ve genel af ilân etti (1844). Kamuoyunun baskısı karşısında temsilî meclise benzer bir meclis kurdu: Berlin «Birleşmiş Landtag’ı» (1847).
Berlin’deki 1848 ayaklanmasından bunalınca, bir kurucu meclis topladı ve liberal bir anayasa çıkardı (1849). Ama Frankfurt parlamentosunda, Avusturya’nın dışta bırakılacağı bir Almanya’yı hâkimiyeti altına almağa cüret edemedi; Avusturya kendi ülkesinde düzeni sağladıktan sonra Friedrich’i bu yoldaki bütün denemelerinden vaz geçmek zorunda bıraktı (Olmütz, 1850). Bunun üzerine Muhafazakâr parti ile luther’ci kilisenin Prusya devletini yönetmeğe başlaması, Hıristiyanlığın halkın gözünden düşmesine ve alman birliğini gerçekleştirmeyi hedef alan Real Politik’in hazırlanmasına yol açtı. İki meclisten meydana gelen bir parlamento (senyörler meclisi [Herrenhaus] büyük mülk sahiplerini temsil ediyordu; ikinci meclis sınıflar Sistemine göre seçiliyordu) kuran 31 Ocak 1850 Anayasasını kabul ettikten sonra Friedrich -Wilhelm IV, Avusturya’nın tutumunun etkisi altında kalarak yeniden bir tepki siyasetine döndü; fakat bir delilik buhranı geçirerek naipliği kardeşine bıraktı; kardeşi Wilhelm I adiyle hüküm sürdü (1861-1888).
Güçlü bir monarşi taraftarı olan yeni hükümdar, Roon’un 1860′ta sunduğu askerî reform projesini (üç yıl silâhlı hizmet; ihtiyat hizmeti süresinin artırılması, kadroların ve askerî bütçenin çoğaltılması) destekledi. Yeni kralın iktidara çağırdığı Bismarck, bütçenin parlamentoda oylanmasına son verdi ve dış siyaseti muhalefete aldırış etmeden yürüttü. Gücünü Düklükler savaşında denedikten sonra Avusturya’yı Sadowa’da ezdi ve 1866 seçimlerinde başarı kazandı. Prusya, Schleswig, Holstein, Hannover, Hessen Seçici prensliği, Hessen-Nassau ve Frankfurt’u ilhak etti. Kuzey Almanya konfederasyonuna giren öbür devletleri kontrolü altına aldı ve güney almanya devletlerini askerî ittifaklarla kendine bağladı. 1870 Savaşı Bismarck’a alman birliğini gerçekleştirmek imkânını verdi: Prusya kralı Versailles’da (1871), Almanya imparatoru ilân edilerek taç giydi.
• Prusya’nın sonu. Prusya’nın son yılları krallığın askeri teşkilâtını aktardığı Almanya’nınkiyle karışır. Bismarck aynı zamanda hem imparatorluk kançıları, hem de Prusya başbakanıydı. Yeteneği ve otoritesi sayesinde, Reichstag (genel oyla Seçiliyordu ve nispeten soldaydı) ile Landtag’ın (sınıflar seçim sistemi gereğince kendiliğinden muhafazakârdı) birbirine ters kararlar almasının ortaya koyduğu nazik meseleleri çözebildi.
Prusya’nın, imparatorluk işlerini yöneten prusyalı personele ve kilit bölgeleri Prusya’da olan iktisadî güce dayanan önceliği, Almanya’yı Birinci Dünya savaşına sürükledi. Bu yüzden bozgun ve 1918 Devrimi en çok Prusya’ya zarar verdi; Almanya’dan ayrılan toprakların hepsi prusya toprağıydı. Sosyalistlerin etkisiyle demokratik bir anayasa çıkarıldı; bu anayasaya göre güç, meclis başkanını (sosyal demokrat Braun [1920-1932]) seçen Landtag aracılığıyle halktaydı. 1933-1935 Birleşme kanunlarıyle nasyonal sosyalizm, millet hükümranlığını yavaş yavaş Reich’a aktardı. Prusya o tarihten sonra pratikte ortadan kalktı ve 1945 çözülmesiyle kesinlikle yok oldu. Gücünü sağlayan toprakların büyük kısmı, S.S.C.B. veya Polonya’ya verildi; gerisi Doğu ve Batı Almanya’yı meydana getiren çeşitli Lander’ler arasında bölüştürüldü (1947). Milletlerarası kontrol kurulu Prusya devletinin sembolik dağıtılmasını ilân eden bir kanun çıkarınca Prusya’nın adı bile haritalardan silindi.
Osmanlı-Prusya ilişkileri
Prusya ile Osmanlı devleti arasında diplomatik ilişkiler, XVIII. yy. başlarına kadar uzanır. 1718′de sadrazam Tevkiî Mehmed Paşa, Osmanlı devletinin Avusturya savaşla rıyle uğraştığı sırada, Prusya kralı Friedrich Wilhelm I’e bir dostluk mektubu gönderdi. 1720 Yılında Prusya kralı, Jurgowski adlı memurunu at satın almak için İstanbul’a gönderdi. 1739′da Friedrich Wilhelm, Mahmud I’e gönderdiği bir mektubunda Prusya’nın, imparatorun ordusuna asker toplamak mecburiyetinde olduğu halde iki yıldan beri bunu yapamadığını bildiriyor ve Osmanlı devletiyle Prusya arasında bir ticaret anlaşması imzalanmasını teklif ediyordu.
Prusya’nın bu teklifinden bir sonuç çıkmamakla birlikte Osmanlı devletiyle Prusya krallığı arasındaki ilişkiler kesilmedi, özellikle Yediyıl savaşları (1756-1763) başladıktan sonra ilişkiler daha da sıklaştı. Prusya kralı Friedrich II, Rusya, Avusturya ve Fransa’nın saldırısına uğrayınca Osmanlı devletiyle askerî bir anlaşma yapmak istedi. Bu amaçla, Adolf von Rexin adındaki elçisini İstanbul’a gönderdi.
Prusya’nın teklifi sadrazam Ragıb Paşanın başkanlığında toplanan divan tarafından incelendi. Rusya ve Avusturya ile harbi gerektirecek bir durum olmadığı için kabul edilmedi; fakat bu ittifak teklifi kesin olarak da reddedilmedi. Elçiye verilen cevapta askerî ittifakın daha uygun bir zamana bırakılması, şimdilik bir ticaret anlaşmasıyle yetinilmesi gerektiği bildirildi. Prusya ile bir ticaret anlaşması imzalandı (1761) Friedrich 1762′de rus çarı olan Pet-ro III ile anlaşarak rus cephesindeki savaşlara son verdi ve Osmanlı devletiyle Avusturya’ya karşı bir anlaşma yapmak istedi. Kesin olarak barış taraftarı olan sadrazam Ragıb Paşa bunu da kabul etmedi. Ahmed Resmî Efendi bu sırada Berlin’e gönderildi (1764). Osmanlı – Avusturya – Rusya savaşları sırasında (1787-1792), Osmanlı-Prusya ittifakı için yeniden teşebbüse geçildi.
Rus-Avusturya ittifakı karşısında yalnız kaldığını anlayan Prusya, hem bu iki devlete karşı kendi güvenliğini sağlamak, hem de Osmanlı devletinin kendisiyle yapacağı bir ittifakı bu iki devlete karşı bir tehdit vasıtası olarak kullanmak için, Osmanlı devletine Avusturya ve Rusya’ya karşı bir ittifak teklif etti. Bu teklif Osmanlı devleti tarafından kabul edildi. 5 Maddelik bir antlaşma meydana getirildi (1 şubat 1790). Bu antlaşma gereğince Avusturya ve Rusya, Tuna’yı geçerek nehrin güneyindeki osmanlı topraklarına saldırırsa, Prusya bu iki devlete savaş açacak, Osmanlı devleti çıkarlarına uygun bir barış yapana kadar savaşa devam edecekti. Buna karşılık Osmanlı devleti yapılacak barış antlaşmasında Avusturya’nın Lehistan’dan almış olduğu Galiçya’nın tekrar Lehlilere verilmesine çalışacaktı.
Antlaşmanın ikinci maddesinde 1761 yılında imzalanmış olan ticaret anlaşmasının yürürlükte olduğu tasdik ediliyor; Osmanlı devleti, Akdeniz’de gidip gelen prusya ticaret gemilerinin kuzey afrika korsanlarına karşı korunmasını taahhüt ediyordu. Antlaşmanın üçüncü maddesi gereğince Osmanlı devleti Avusturya ve Rusya ile barış yapmadıkça Prusya da bu iki devletle barış yapmayacaktı. Buna karşılık Prusya, Lehistan ve İsveç; Rusya ve Avusturya ile barış yapmadıkça, Osmanlı devleti de bu iki devletle barış yapamayacaktı. Antlaşmanın dördüncü maddesinde barış antlaşmasından sonra Prusya, Osmanlı devletinin toprak bütünlüğüne kefil oluyor, barıştan sonra Rusya ve Avusturya, Osmanlı devletine savaş açarsa, bu iki devlete savaş açmayı taahhüt ediyordu. Yine bu maddede Fransa ve İngiltere’nin osmanlı toprakları üstünde sahip olduğu haklara Prusya’nın da sahip olması şart koşuluyordu. Prusya bu antlaşma gereğince Avusturya sınırına askerî kuvvetler gönderdi.
Osmanlı devleti de Prusya’nın isteği üzerine kendisi için tehlikeli olan rus cephesine küçük birlikler göndererek asıl büyük ordusunu Avusturya sınırına şevketti. Antlaşmanın imzasından sonra Avusturya ve Prusya kralları Reichenbach’da buluşarak Avusturya ve Osmanlı devleti arasında savaştan önceki sınır üstünden barış yapılmasına karar verdiler (1790). Prusya, Osmanlı devletinin bu isteğine rağmen Rusya’ya savaş açmaktan çekindi. Selim III’ün Prusya’nın Rusya’ya savaş açmasını sağlamak amacıyle Berlin’e gönderdiği Ahmed Azmi Efendinin çalışmaları bir sonuç vermedi. Prusya, Osmanlı devletiyle olan antlaşmasını bir tehdit aracı olarak kullandı. 1793′te Avusturya ile Rusya’nın Lehistan’ı taksiminden kendisi için pay çıkardı. Baltık kıyısındaki Danzig ve Thorn limanları ile çevresindeki toprakları aldı. Selim III zamanında Osmanlı devleti Berlin’de devamlı elçilik kurdu (1793). Mahmud II yeniçeri ocağını kaldırdıktan sonra Prusya’dan başta Moltke olmak üzere pek çok uzman subayı yeni osmanlı ordusunun yetiştirilmesi için getirtti.
Askeri tarih
Prusya ordusunu, XVII. ve XVIII. yy.da devletlerini kurmanın tek şartı olarak gören Hohenzollern’ler meydana getirdiler. Ordunun yaratıcısı, oğluna 30 000 kişilik daimî bir ordu (alman devletleri arasında en kuvvetli ordu) miras bırakan Friedrich-Wilhelm idi (1640-1688). Ama bu orduya sonradan modern alman ordusunun benimsediği temel özellikleri, «çavuş-kral» Friedrich Wilhelm I (1713-1740) ve Friedrich II (1740-1786) kazandırdı. Friedrich I, 1733′te mecburî askerlik hizmeti (her alay belirli bir «kanton»dan toplanıyordu) koyarak ve birlikleri sert bir disiplin ve talime (drill) tabi tutarak ordunun temelini kurdu; bu arada da iktisat ve etkililik ilkeleri altında yönetimi kontrol eden sıkı bir idare (Heeresverwaltung) kuruldu. Ordu 1713′te 40 000 kişiyken, 1740′ta 83 000′e yükseldi.
Bu yüksek nitelikli araca Friedrich II, aynı zamanda hem bir devlet doktrini hem bir savaş doktrini hazırlayarak bir düşünce kazandırdı; siyaset ve stratejiyi sıkıca birbirine bağlayan bu doktrinler, daha sonra haleflerini (Bismarck, Moltke, Schlieffen, Seeckt, Hitler) aynı zekâ yapısı ve tek bir eylem isteğinde birleştirdi. 200 000 Kişiyi bulan Friedrich II’nin ordusu, zaferleri ve metotlarının yaygınlaşması (eğik düzen; prusya tarzı eğitim) sayesinde Avrupa’nın başlıca askerî gücü haline geldi. Friedrich II’nin ölümünden sonra şaşkınlığa düşen ordu, gerileyerek Jena’da çöktü (1806) ve Tilsit barışıyle mevcudu 42 000 kişiye indirildi.
Fakat bu felâket büyük bir gelişmenin başlangıcı oldu; 1807′de Ordu Reformu komisyonunun başına getirilen Scharnhorst’un hırslı yönetimi altında, bir vatansever subaylar grubu Napolyon’a karşı savaşı yeniden başlatmayı sağlayacak imkânları yaratmağa çalıştı. 1808′de Savaş bakanlığı ve Genelkurmay kuruldu; aktif birlikler altı bölgesel tümende toplanıyordu ve yedeklerin hızla silâh altına çağrılması (krümperler sistemi) sayesinde kolayca savaşa hazır hale geliyordu. Boyen’in (savaş bakanı, 1848) ve Gneisenau’nun yönetimi altında, prusya ordusu 1813-1814 kurtuluş savaşında büyük rol oynadı. 1815′ten sonra bu çabaya ara verilmeden devam edildi: eski tümenlerin yerini 8 bölgesel kolordu aldı; yalnız muhafız alayı askerleri bütün krallıktan toplanıyordu. Otuz yıla çıkarılan askerî hizmet dönemi, muvazzaf alaylar ve kolordulara tugaylar halinde dağıtılmış Landwehr ile orduyu kurmağa imkân verdi.
Ama başlıca reform subayların ve kumanda heyetinin yetiştirilmesinde yapıldı. Ordu, devlet ve halk arasındaki birliği sağlam temellere dayandırmak isteyen Scharnhorst’un dileği uyarınca subaylar artık soylular arasından olduğu kadar, burjuvalardan da seçiliyordu. Okulların ve birliklerin verdiği bilgilerde Friedrich geleneği, çağın yeni değerleriyle birleştirildi ve Napolyon’un seferleri Fransa’da değil de Prusya’da inceden inceye öğrenildi. Yaratıcı düşüncenin bu yenilenmesinde başlıca ad Clausewitz’dir; Clausewitz, Vom Kriege (Savaş üstüne) [1832] adlı meşhur kitabiyle bütün çağdaş askerlik düşüncesini etkiledi. Ders verdiği Harp okulu ve Grol-man’ın «ordunun üst kademesinin yetiştirildiği okul» diye nitelediği Genelkurmay bu alanda kesin rol oynadı. Grolman’ın görevden ayrılmasından sonra sırasıyle Müffling (1820-1828), Grauseneck (1829-1848), Reyher (1848-1857) ve Moltke (1857-1888) tarafından yönetilen Genelkurmay ordunun fikrî hazırlanmasıyle ilgili her şeyi üstüne aldı; ordunun yönetimi Genelkurmaya (Generalstab) verildi. Doğrudan doğruya Genelkurmay başkanlığına bağlı olan üyeleri orduya tevazu (sloganları «Mehr sein als scheinen», «Göründüğünden fazla olmak» kaldı), teşebbüs ve sorumluluk anlayışından oluşan bir düşünce birliği kazandırdı; bu düşünce bütün savaşlarda kesinlikle ortaya kondu.
Bismarck iktidara geldiğinde Friedrich II’nin siyasetini yeniden ele alınca, Moltke ona ender bulunur bir yardımcı oldu. Ordu yeniden geliştirildi; bu gelişmeyi bakan olan Roon, şansölye ile parlamento arasında ciddî bir mücadeleden sonra gerçekleştirdi (1882). 1830-1848 Arası beklenileni vermemiş olan Landwehr’in birlikleri yerine orduyu mütecanis ve iyi talimli dokuz kolordu haline getiren yeni birlikler kurdu; bu arada Dreyse tüfekleri ve namlu dibinden doldurulan yivli Krupp topları sayesinde donatım da modernleştirilmişti. Bismarck bu 350 000 kişilik ordu ile isteklerini Sadowa’da (1866) Avusturya’ya kabul ettirdi.
Bundan sonraki ilhaklar sonunda Prusya, kuvvetlerine üç kolordu daha ekledi ve Bismarck ile Moltke’nin kurnazlığı sayesinde 1867′de gizli askerî antlaşmalarla bir yıl önce yendiği alman devletlerinin hemen hepsini kendine bağladı. Alman devletleri 1870′te Prusya’nın emrine üç kolordu (bir Saksonya, iki Bavyera’dan) ve üç tümen (bir Hessen, bir Württemberg, bir Baden’den) verdiler. Gerek askerî bakımdan (Moltke’nin Fransa’ya karşı 500 000′den çok askerli bir ordusu vardı), gerek Prusya kumandasının önceliğini onayladığı için siyasî bakımdan, bu yardım kesin sonuç verdi. Sefer başa-rıyle sonuçlanınca Prusya ve Moltke’nin hâkimiyeti altında ama müttefiklerin hâlâ canlı askerî geleneklerine de saygı gösterilerek II. Reich ordusu kuruldu. 1871′de kurulan bu ordu «alman ordusu» adlı ilk ordudur. Bk. ALMANYA Askeri tarih bölümü. (LM)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSYA Genel tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROVINCİA
Tarih 11 Haziran 2009
PROVINCİA i. (lat. k.). Esk. Rom. İtalya dışında ele geçirilen, roma kanunlarına bağlı olan ve bir romalı vali tarafından yönetilen ülke.
— ANSIKL. Esk. Rom. Provincia kelimesi önce bir savaşın yükümlülüğünü, yani bir askerî kumandanlık (imperium) görevini, sonra, bir magistratus’a verilen her türlü işi belirtir; nihayet italya dışında bulunan ve roma hâkimiyetine boyun eğen topraklar için kullanılır. İlk provinca’lar, Sicilya (227), Sardinya-Korsika (227), Aşağı ve Yukarı ispanya’dır (197). Ele geçirilmiş ülke olarak provincia, askerî hükümete bağlıdır: vali, jus gladii (hayat hakkı ve ölüm hakkı) ile birlikte imperium’u (iktidar) elde tutar. Lex Provinciae’yi (Provincia kanunu) muzaffer general, on senato temsilcisinin yardımıyle uygulatır ve gerekirse boşlukları valilik fermanları (edictum) ile doldurur. Kanun, valinin ikametgâhını, provincia’larm durumunu (hür siteler, municipes, bağlı siteler), malî yükümlülüklerini (municipes’ten toplanan gayrimenkul vergisi, stipendium [haraç] ve bağlı sitelerden toplanan salmalar) belirler. Bu siteler, stipendium’u toplamakla görevli vergi memurlarının ve valilerin fazla vergi istemelerine karşı tamamen savunmasızdır; valiler, görevlerini yürütmek için girdikleri masrafları provincia’lardan elde ederler. Başlangıçta, görevli (konsül, praetof) veya görevleri uzatılmış (prokonsül, propraetof) magistratus’lara, provincia’ları senato veriyordu. Magistratuslar da, bu provincia’ları ya uzlaşma, ya da kura yoluyle aralarında paylaşırlardı. Lex Sempronia de Provinciis Consularibus (123-122) konsüller arasındaki rekabeti önlemek için bunların seçiminden önce bu paylaştırma işinin yapılmasını zorunlu kılmıştı. Lex Cornelia de Provinciis Ordinandis (81) ile, Sulla, o güne kadar istisnaî olan görev uzatmasını, olağan bir tedbir haline getirdi. Bir askerî kumandanlığa ihtiyaç gösteren sınır provincia’larını konsüllere ayırdı, öteki provincia’ların, görev bitiminde sekiz praetor’a bölüştürülmesi işini de senatoya bıraktı. Bu praetorlar, bir yıl görevde kalırlardı. M.ö. I. yy .ın olağanüstü kumanda görevleriyle geçersiz hale gelen bu emirname, valileri tayin işini üstüne alan Sezar çağında ortadan kalktı (M.ö. 49). M.ö. 27′de, Octavianus (bk.AUGUSTUS),
provincia’lan iki kategoriye ayırdı:
1. senato provincia’lan, genellikle Akdeniz kıyısında bulunan, barışın sağlandığı, dolayısıyle de garnizon bulundurmağa lüzum kalmayan Akdeniz kıyısındaki provincia’lardı. Ancak bir sivil iktidar sahibi olan ve M.ö. 52′de konan Lex Pompeia uyarınca senato tarafından seçilen senato prokonsüVlzr’mce yönetilirlerdi. Lex Pompeia (M.ö. 52) bir magistratusluk (konsül’lük veya praetoriluk) göreviyle bir provincia valiliğinin verilmesi arasında en az beş yıllık bir süre geçmesini şart koşardı. Uygulamak istedikleri hukuk kurallarını (edictum proyinciale) tespit edenler, valilerdi; gerçekte, yalnız iki provincia (Afrika ile Asya) prokonsüTlerin yönetiminde, ötekiler ise sadece propraetoriann yönetimindeydi; bunların gelir kaynakları, senato aerarium’umı beslerdi;
2. imparatorluk provincia’ların, genellikle barışın tam olarak sağlanamadığı, düşman tehdidi altında bulunan ve askerî birliklerin bulundurulmasını gerektiren bölgelerdi. Yeni toprakların eklenmesi, bazı himaye bölgelerinin provincia haline yükseltilmesi, önceden var olan bir provincia’nın birkaç vilâyete bölünmesi sonucunda (197′de Yukarı Bre-tagne ve Aşağı Bretagne olarak ikiye ayrılan Bretagne gibi) asker sayısı yükselmişti, öte yandan, procurator provincia’lan da praetor (Marcus Aurelius zamanında Norique ile Retya) veya konsül (Vespasianus zamanında Kappadokia) provincia’lan haline gelebilirdi. İmparatorluk provincia’larını elinde tutan Augustus, onları, senato emrindeki legali Augusti pro praetore’ye veya şövalyelere (Mısır’da praefectus, küçük provincia’larda procuratores) vermişti; bunların tümü de imparator tarafından seçilir ve zora başvurmalarını önlemek için de sabit bir ücret alırlardı. Roma ve Augustus imparatorluk kültü provincia meclislerinin her yıl toplanmasını (consilia’lar) öngörüyor ve bu meclisler sayesinde hükümet, valileri daha iyi denetleyebiliyordu. Caracalla zamanında (212) bütün provincia’lara site hakkının tanınması, Pax Romana’dan yararlanan provincia’lar ile İtalya arasında hukukî bakımdan bir fark bırakmadı, öte yandan, senato provincia’lanyle imparatorluk provincia’lan arasında süregelen ayırım da imparatorun yani Severus
Alexandrus’un bir senato provincia’sında görev alarak konsül ve praetorların listesini bizzat kendi hazırlamağa başlayınca sona erdi. III. yy.da imparator, statüleri ne olursa olsun, bütün provincia’ların valilerini kendi seçmeğe başladı ve 261′de de imparatorluk provincia’larının idaresinden senatörleri büsbütün uzaklaştırdı. Diocletianus (284-305), İtalya’yı provincia’lara böldü; senato ve imparatorluk provincia’ları ayırımını ortadan kaldırdı ve her ikisine de eşit sayıda asker gönderdi. Ayrıca sayılarını artırdı (Trajanus zamanındaki kırk iki vilâyet yerine, III, yy. sonunda yüz kadar vilâyet vardı) ve on iki diyakosluk halinde teşkilâtlandırdı. Artık sadece sivil magistratuslar haline gelmiş olan valiler veya rectores şu şekilde sınıflandırıldı: spectabiles (prokonsül); clarissimi (consulares veya correetores) ve riri perfeetissimi (praesides). Askerî yetkiler ise, dux’lara verildi. Büyük İstilâlar devrinde (M.S. V. yy.) Roma provincia’sı ortadan kalktı. Bunun yerini kontluk, sınır vilâyeti veya dukalık aldı. Ne var ki bu terim, latin ülkelerinde Rönesans devrinde ortaya çıkacaktı. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVINCİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROUDHON (Pierre Joseph)
Tarih 11 Haziran 2009
PROUDHON (Pierre Joseph), fransız sosyalisti (Besançon 1809-Paris 1865). Orta halli bir ailenin çocuğuydu, öğrenimini yarıda bırakarak, bir basımevinde musahhih olarak çalışmağa başladı. 1831-1832′de Fransa’yı dolaştı. Basımcı olarak Besançon’a yerleşti;
Fourier taraftarlarıyle tanıştı (1846). Sonra Paris’te yerleşti (1838) ve gazeteciliğe başladı. Geniş, fakat karmakarışık bir kültür edindi. Sosyalist çevrelerle tanıştı ve bu arada Kari Marx ile dost oldu. Fakat az sonra Marx’a cephe aldı. İlk eseri olan Mülkiyet Nedir? (Qu’est que la Propriete?) [1840] ile tanındı, fakat bu eserde geçen «Mülkiyet hırsızlıktır» cümlesi düşüncesini özetlemekten uzaktı. Daha sonra yayımladığı Theorie de la Propriete (Mülkiyet Teorisi) [1865] adlı eserinde «ortak düzenin kendiliğinden ürünü» olan modern mülkiyetin «görünüşte hukuk mantığına ve sağduyuya aykırı olarak ortaya çıktığını, fakat bunun hürriyetin zaferi, iktidara karşı çıkabilecek en büyük devrimci güç diye alınabileceğini» ileri sürdü. Daha önce Le Peuple (Halk) gazetesinde «Biz herkes için mülkiyet istiyoruz» diye yazmıştı. Gerçekte Proudhon anarşiye yatkın bir bireyciydi. «Anarşi bugünkü toplumların, hiyerarşik ilkel toplumların varoluş şartıdır». Toplumsal adaletsizlikten derinden derine etkilenen yazar, çözümü kapitalist çıkarların («yabancı hukuku») «Mübadale bankası»nın karşılıksız kredisi sayesinde ortadan kaldırılmasında görüyordu. Ona göre bu sistem, iskontoyu, yani sermaye faizini ortadan kaldıracaktı.
Haziran 1848′de Proudhon, Kurucu meclise milletvekili seçildi; 1849′da Halk bankasını kurdu. Bu banka, ona göre, karşılıksız kredinin mümkün olduğunu ispat edecekti. Nazarî sisteme aykırı düşmekle beraber (Halk bankasının sermayesi vardı, Mübadele bankasının ise sermayesi olmayacaktı; yüzde 2 faiz alıyor ve bu faizi yüzde 0,25′e düşürmeyi tasarlıyordu; oysa Mübadele bankası karşılıksız kredi verecekti), bu kurum çalışamadı: ödenmiş sermayesi hiç bir zaman 18 000 frangı geçmedi. Geleceğin Napoleon III’üne karşı yayımladığı iki makaleden ötürü üç yıl hapse mahkûm oluşu, Proudhon’un, uğradığı başarısızlığın iyice bilincine varmasını sağladı. Genç bir işçi kızla evlendi, iktisadî meseleleri geçici olarak bir yana bırakarak, sosyal ve siyasî meseleleri incelemeye yöneldi. Çeşitli kişisel (hastalık) ve ailevî (kızlarının ölümü) engellerden sonra, De la Justice dans la Revolution et dans l’Eglise (Devrimde ve Kilisede Adalet) [1858] adlı eserini yayımladı, yeniden üç yıl hapse mahkûm oldu; Brüksel’e sığındı.
Paris’e dönünce (1862), merkeziyetçiliğe karşı koyan Du Principe Federatif (Federasyon İlkesi üstüne) [1863] adlı eserini yayımladı. Çalışmaktan çökmüş olarak üç yıl sonra öldü. Saint-Simon’cuların, Fourier’nin («çağımızın en büyük yutturmacısı»), Louis Blanc’ın («zırva formüllerle işçileri zehirledi»), Kari Marx’ın («sosyalizmin tenyası») ve komünizmin («Nuh’tan kalma saçmalık») şiddetli tenkitçisi olan Proudhon, işçi ve aydın çevrelerinde büyük bir etki yarattı. Buna karşılık, Marx, Systeme des Contradic-tions £conomiques ou la Philosophie de la Misere’e (iktisadî Çelişkiler Sistemi veya Sefaletin Felsefesi) [1846] cevap olarak yazdığı Felsefenin Sejaleti’nde (Misere de la Philosophie) Proudhon’u şiddetle tenkit etti ve onu bir «küçük burjuva» olarak gösterdi. Proudhon’un sistemi, iktisadî ve sosyal planda iştirakçi, siyasî alanda federalistti. Bu sonuca ulaşmanın yolu, otorite ilkesinin yerine, sözleşme kavramını getirmektir; ona göre sözleşme, «eşit ve hür varlıkların benimseyebileceği tek ahlâkî ilişkidir». Büyük sınaî üretim üniteleri, işçilerin kendi aralarında kuracakları üretim kooperatifi veya millî atelye niteliğinde olmayan ortaklıklar haline gelecektir; üreticiler kendi aralarında maliyet fiyatı üzerinden serbestçe mal ve hizmet mübadele edeceklerdir: faizin (kredi bedava olacağı için) ve kârın ortadan kaldırılması, sınıfları birbiriyle kaynaştıracaktır («burjuva sınıfıyle proletaryayı orta sınıfta, geliriyle geçinen sınıfla, ücretiyle geçinen sınıfı da tam anlamıyle ne geliri, ne ücreti olan, fakat icat ve teşebbüs eden, değerlendiren, üreten, mübadele eden sınıf içinde eritmek»), öbür eserleri: Organisati-on du Credit et de la Circulatîon (Kredinin ve Para Tedavülünün Düzenlenmesi) [1848], Solution du Probleme Social (Sosyal Problemin Çözümü) [1848], Les Confessions d’un Revolutionaire (Bir Devrimcinin itirafları) [1849], L’İdee Generale de la Revolution au XlXe Siecle (XIX. yy.da Genel Devrim Fikri) [1851], La Guerre et la Paix (Savaş ve Barış) [1861], De la Capacite Politique des Classes Ouvrieres (İşçi Sınıfının Siyasî Yeteneği) [1865]. Yazışmaları (Correspondance) Sainte-Beuve tarafından yayımlandı. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROUDHON (Pierre Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROTESTO
Tarih 11 Haziran 2009
PROTESTO i. (ital.k.). Bir şeyi haksız, yersiz, gereksiz veya usulsüz bularak reddetmek eylemi: Vesime de, bu sözleri protesto makamında, kahkahaları kopardı (Vâ-Nû). | Bu amaçla yapılan resmî açıklama: Efendiler, aynı günde muhtelif vesaitle şu protestoyu gönderdim (Atatürk). ||. Protesto etmek, itiraz etmek, reddetmek: Hattâ yapılan haksızlıkları protesto bile etmemişlerdir (Atatürk). Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü sessiz sedasız protesto eden … (A. H. Tanpınar).
— Huk. Kıymetli evrak niteliğindeki bir borç senedinin ödenmemesi halinde özel bir şekle bağlı ve belli hukukî sonuçlar doğuran bildirim. || Protestodan bağışıklık. Bk. ANSiKL. || Kabul etmeme protestosu, muhatabın bir poliçeyi kabul etmemesi halinde çekilen protesto.
(Bk. ANSiKL.) // ödememe protestosu, bir poliçenin ödenmemesi halinde çekilen protesto.
Bk. ANSiKL.
— Spor. Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Huk. Protestodan bağışıklık (muafiyet). Gerek kabul etmeme, gerek ödememe protestosunda, protesto çekmeden bağışıklık olabilir. Bu bağışıklık halleri iradî veya kanunîdir. Keşideci, poliçenin üzerine «masrafsız iade», «frankodur», «protestosuzdur» gibi kayıtlar koymuşsa bu, poliçenin protestodan muaf tutulmuş olduğunu gösterir. Bu kayıtların poliçeden ayrı bir kâğıda, yazılması geçersizdir. Ciranta veya aval verenler de bu kaydı poliçeye koyabilirler. Ancak bu durumda hamil, protesto çekmeden, sadece bu kaydı koyan ciranta veya aval verene başvurabilir. Kanunî bağışıklık hallerine gelince; önce bir poliçe kabul için ibrazdan yasaklanmış ve keşideci de iflâs etmişse, başvurma hakkının kullanılabilmesi için protesto gerekmez. Aynı durum, muhatabın iflâs etmesi halinde de söz konusudur. Bunun gibi, poliçenin ibraz edilmesine bir mücbir sebep engel olur ve veya daha fazla devam ederse, protesto çekilmesi gerekli değildir. Protestonun süresi içinde çekilmemesi, kural olarak hamilin başvurma hakkını ortadan kaldırır.
• Kabul etmeme protestosu, poliçenin düzenleme tarihinden, vadesine kadar geçen zaman içinde çekilebilir; kabul yerinde (muhatabın ikametgâhının bulunduğu yer) düzenlenir. Bu protestonun çekilmesi, hamili, ödememe protestosunu çekmekten kurtarır. Protesto, ayrı bir belge olarak noter tarafından düzenlenir ve poliçeye eklenir. Poliçeyi kabul etmeme protestosu çekilir. Bu protesto ile, senedin, ödeyecek muhatabın ikametgâhında kabul için ibraz edildiği ve kabul edilmediği, resmen noter aracılığıyle tespit edilir. Protestonun çekilmesiyle birlikte hamilin başvurma hakkı doğar. Kabul için ibraz halinde muhatap, poliçenin ertesi günü yeniden kabul için ibraz edilmesini isteyebilir. Bu durumda poliçe ertesi gün yeniden ibraz edilir ve durum, kabul etmeme protestosuna da yazılır. Muhatabın ikametgâhı bütün araştırmalara rağmen bulunamıyorsa, kabul etmeme protestosu, poliçe kabul için ibraz edilmeden de çekilebilir.
• ödememe protestosu, ödememe halinin resmen noter aracılığıyle tespiti anlamına gelir. Bu protesto, poliçenin ödeme yerinde çekilir, ödememe protestosunun çekilme zamanı, poliçenin vadesine göre değişiktir. Belirli bir günde veya düzenlenmesinden yahut görülmesinden itibaren belirli bir süre içinde ödenecek poliçelere ödememe protestosu, ödeme gününü takip eden iki işgünü içinde çekilir. Görüldüğünde ödenecek poliçelerdeyse, ödememe protestosunun kabul için ibraz süresi içinde çekilmesi gereklidir. Bu süre, poliçenin düzenlenmesinden itibaren bir yıldır. Bu protesto da noter tarafından düzenlenir. Kısmî ödeme halinde, bunun protestoda gösterilmesi gerekir. Muhatabın adresinin bütün araştırmalara rağmen bulunmaması halinde, ödememe protestosu, ödeme için ibraz olmadan da çekilebilir.
— Spor. Yelken yarışlarında İYRU yarış talimatına aykırı davranışlarda bulunan bir yarışçı, başka bir yarışçı tarafından protesto edilir. Yarışçı başka bir yarışçının kendisine karşı olduğu gibi, bir başka yarışçıya karşı hatalı davranışını da protesto edebilir. Protesto yapacak yarışçı sancak çarmıhına protesto bayrağı çeker ve talimatta da belirtilen süre içinde hakem kuruluna yazılı olarak protestosunu verir. (M)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTESTO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PREİSER (Erich)
Tarih 09 Haziran 2009
PREİSER (Erich), alman iktisatçısı (doğ. Gera, Thüringen 1900). Rostock (1937), Jena (1940), Heidelberg (1947) üniversitelerinde ders verdi. 1943′ten itibaren Jahrbuch für Nationalökonomie und Statistik (Millî iktisat ve İstatistik Yıllığı) ve Enzyklopadie der Rechtsund Staatswissenschaft’ın (Hukuk ve Siyaset Ansiklopedisi) yöneticileri arasında yer aldı. Başlıca eserleri: Grundzüge der Konjunkturtheorie (Konjonktür Teorisinin İlkeleri) [1933]; Geştalt und Gestaltung der Wirtschaft (İktisadın Yapısı ve Oluşması) [1934], Die Zukunft Vnserer Wirtschaftsordnung (İktisat Sistemimizin Geleceği) [1949], Die Soziale Problematik der Marktwirtschaft (Pazarlamanın Sosyal Meseleleri) [1951]. (M)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREİSER (Erich) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİRENNE (Henri)
Tarih 09 Haziran 2009
PİRENNE (Henri), belçikalı tarihçi (Ver-viers 1862-üccle, Brüksel yakını 1935). Gand üniversitesinde profesör (1886-1930), Belçika Krallık akademisi üyesi oldu; yayımladığı bir dizi dikkate değer eserde daha çok, iktisadî ve sosyal tarihle ilgilendi: Bibliographie de VHistoire de Belgique des Origines â 1830 (Başlangıçtan 1830′a Kadar Belçika Tarihi Bibliyografyası) [1893], La Hanse Flaman d e de Londres (Londra Flaman Hansa’sı) [1899], Le Soulevement de la Flandre Maritime en 1323-1328 (1323-1328 Tarihlerinde Kıyı Flandre’ı Ayaklanması) [1900], büyük eseri olan Histoire de la Belgiçue (Belçika Tarihi) [7 cilt, 1889-1932], Les Villes au Moyen Âge (Ortaçağda Şehirler) [1927]. ölümünden sonra yayımlanan eserİeri: Histoire de l’Europe des Invasions au XVI. Siecle (Akınlar Devrinden XVI. Yüzyıla Kadar Avrupa Tarihi) [1936], Mahomet et Charlemagne (Hz. Muhammed ve Charlemagne) [1937], Les Villes et les insiitutions Urbaines (Şehircilik Açısından Kentler ve Kurumlar) [1939]. Birinci Dünya savaşında Henri Pirenne, Almanlara karşı direnme hareketine cesaretle katıldı.
— Oğlu JACQUES (Gand 1891), Brüksel’de (1921-1930), Grenoble’de (1940), Cenevre’de (1941-1944) profesör olarak çalıştı, Belçika Krallık akademisi üyeliğine seçildi; başlıca eseri 7 ciltlik Büyük Dünya Tarihi (Les Grands Courants de l’Histoire Üniverselle [Evrensel Tarihin Büyük Akınları]) 1945-1956 yıllarında yayımlandı. Yayımına başladığı diğer eserleri: Histoire de la Civilisation de TAncienne Egypte (Eski Mısır Medeniyeti Tarihi) [3. cildi 1963], Histoire de l’Europe, du Traite de Versailles au Pacte Atîantique (Versailles Antlaşmasından Atlantik Paktına Kadar Avrupa Tarihi) [4. cildi 1963]; 1935′ten bu yana Archives d’Histoire du Droit Oriental (Doğu Hukuk Tarihi Arşivi) dergisini yönetti. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRENNE (Henri) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Pragmatique Sanction de Bourges
Tarih 08 Haziran 2009
Pragmatique Sanction de Bourges (Bourges Dinî yönetmeliği), Charles VII tarafından, 7 temmuz 1438′de çıkartılan yönetmelik. Bununla, haziran ayında, Bourges meclisinde kralın danışmanlarıyle fransız papaz sınıfı temsilcileri tarafından, papa ile çatışma halinde bulunan Basel konsilinin kabul ettiği esasların Fransa’ya sokulması için verilen karar onaylanıp yürürlüğe sokulmuş oluyordu. Papalığın gevşekliği açığa vurulan bu yönetmeliğin yirmi üç maddesinde, Kilisenin genel disiplini ve Papalık ile ilişkileri tek taraflı olarak düzenleniyordu. Bu maddelerde konsil halinde biraraya gelmiş olan piskoposların papadan üstünlüğü ileri sürülüyor, piskoposların ve başpapazların piskoposlar meclisi ve manastırlar tarafından seçilmesi usulünü yeniden yürürlüğe koyuyor, papazlara ödenek bağlama hakkını Papalığın elinden alıyordu (papanın ödenek emirnamesinin kaldırılması). Papalık meclisince verilen imtiyazların yirmi dört dukalıktan fazla olan gelirinden papanın pay alma hakkı da alındığı gibi, ara yargı mercilerinin işlemi sona ermeden, bir hükmün Roma nezdinde temyiz edilmesi prensibi de reddolunmaktaydı. Prensler için (kral ve aynı zamanda büyük fief sahipleri) sahiplerin ve piskoposların seçimine müdahale (tavsiye) hakkının kabul edilmesi de, artık, Papalığın nüfuzundan kurtulan Fransa kilisesini, laik iktidarın nüfuzu altına sokuyordu
(bu da gallikanizm’in prensiplerinin ilk defa kendini açığa vuruşu oluyordu). Bourges Dinî yönetmeliği (pragmatique sanction) tabiî olarak, öteki hükümdarların da bunu taklit etmesinden ve böylece otoritelerinin zayıflamasından korkan papaların muhalefetiyle karşılandı; fakat Charles VII’ye bunu iptal ettiremediler. Babasının siyasetine tepki olarak dinî yönetmeliği (pragmetique sanction) iptal eden Louis XI (27 kasım 1461 ve 16 mart 1462) papaların beklediklerinden de fazlasını yaptı. Gerçekte, fief sahiplerinin elinden piskoposlarla rahipleri seçme hakkını almıştı. Fakat üniversitelerle, parlamentonun muhalefeti ve papaların imtiyaz emirnamesi verme hakkını yeniden elde etmek için gösterdikleri telâş Louis XI’i bu dinî yönetmeliği yeniden hukuken değilse bile fiilen yürürlüğe koymağa zorladı; bunu da 1463′ten 1464′e kadar çıkarttığı gallikan emir-nameleriyle gerçekleştirdi, bunların en önemlisi, papanın imtiyaz için emirname çıkartması hakkını kaldırarak (10 eylül 1464) 1467′de yeniden iptal edilip 1472′de yerine Tours konkordatosu geçirilen bu dinî yönetmelik 1484′te devletler tarafından yeniden yürürlüğe konuldu ve fiilen 1516′ya (her ne kadar iptali Bologna konkordatosunca öngörülmekle beraber, Papalığa karşı olan başlıca hükümleri muhafaza edilmişti) ve ruhu bakımından da 1789′a kadar devam etti. Gerçekte, yönetmelik, kral tarafından her ne kadar, papazları papanın vasiliğinden kurtarmaktan çok, kendi iradesine boyun eğdirmek için kullanılmış ve yine bu sınıfın zararına olarak tayin hakkının kralla papa arasında bölüşülmesi sonucuna varmışsa da (1516) yine de Fransa papaz sınıfını kendi gücünün ve birliğinin bilincine erdirdi. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pragmatique Sanction de Bourges hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Pragmatique Sanction de
Tarih 08 Haziran 2009
Pragmatique Sanction de 1713 (1713 Dinî yönetmeliği), 19 nisan 1713′te germen imparatorluğu (1711′den beri) ile İspanya krallığını (1714′e kadar) otoritesi altında birleştirmiş olan Kari VI tarafından yapıldı. Bu yönetmelikle, 1703 Leopold kararı’nı
(bk. leopold I) iptal etti; bununla güttüğü amaç, Avrupa’ya karşı, Habsburg ülkesinin bölünmezliğini ve verasetini, iktidardaki imparatorun sülâlesi («Karolin» kolu) lehine teminat altına almaktı; bu kol tamamıyle kadınlardan ibaret olduğu ve daha büyük olan kolun («Josephin» kolu) tamamıyle «kadınlardan» meydana gelmiş olmasına rağmen, bu dinî yönetmelik uygulandı. Tek oğlu arşidük Leopold’un ölümü (1716) ve Maria-Theresia’nın doğuşu (1717) üzerine Kari VI bu dinî yönetmeliği büyük kolun mirasçılarına evlenmeleri sırasında
(Mari – Josepha ve Maria – Amalia), Avusturya hanedanının çeşitli devletlerine (1720 ile 1723 arasında) kabul ettirdi; bu da 1724′te P. Sanction’u ilân etmesine imkân verdi; buna karşılık Kari VI büyük devletlerin muvafakatini elde edebilmek için, hükümdarlık döneminin büyük bir kısmını kaplayan ve pahalıya mal olan güç müzakerelere girişti (İspanya ile Viyana anatlaşmasıyle, 1731; İngiltere ile İkinci Viyana antlaşmasının, gizli maddeleriyle, 1731; Birleşik Eyaletler’le 1731′de; Ostende kumpanyasının terk edilmemesi için; 1732 ocak ayında Diyet’in oyu ile Kutsal imparatorlukla; Saksonya ile 1733 temmuz antlaşması; Fransa ile 1735 ve 1738 antlaşmaları ile yapılan müzakereler). Bununla birlikte yönetmelik ölümünden (1740) sonra bâtıl addedildi; bu davranışta bulunan yalnız Joseph I’in damatları (Saksonya seçicisi August III, 1721′den beri Maria-Josepha’nın kocası ve özellikle 1722′den beri Maria-Amalia’nın kocası olan ve kendisini imparator seçtiren [1742-1745] Bavyera seçicisi Karl-Albrecht) ve aynı zamanda Fransa (Belle-İsle’in savaşçı siyaseti, 1741′de Fleury’ninkine baskın çıktı) ile Prusya idi; bu yönetmelik Avusturya Hanedan savaşlarının başlıca sebeplerinden olmuştur; fakat sonunda Maria-Theresia’nın yararına olarak muhafaza edildi (1740-1780) ve 1919′a kadar Avusturya devletlerinin birliğini sağlayan yeni kamu hukukunun temelini teşkil etti. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pragmatique Sanction de hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRAETOR
Tarih 08 Haziran 2009
PRAETOR i. (lat. k.). Rom. tar. Roma’da hâkimlik yapan veya Roma imparatorluğunda bir ili yöneten yüksek görevli. Bk. ANSİKL.
— Ask. Praetor birlikleri, önce praetor, daha sonra da imparatoru muhafaza etmekle görevli askerler. Bk. ANSİKL.
— ANSİKL. M.ö. 367′de ihdas edilen ve hukuk davalarına bakan praetor, konsüllerin bazı görevlerini devralarak yüklerini hafifletmiş oluyordu. Praetorlar, Halk meclisi (comitiae centuriatae’ler) tarafından seçilir, pleb sınıfından olabilir, Roma’da oturur ve şehir praetoru adiyle anılırdı. M.ö. 243′ten itibaren yanına yardımcı olarak, yabancılar arasındaki uyuşmazlıkları yargılamakla görevli bir gezici praetor verildi. Daha sonraları ise, ağır ceza davalarının hâkim kurullarına başkanlık etmek amacıyle illerde de praetor’luklar ihdas edildi, imparatorluk döneminde toplam olarak on sekiz praetor vardı. Görevleri, aralarında, senato kararlarına uygun olarak ve kura ile bölüşürlerdi. Hem hâkim, hem de yasamacı olan praetor, göreve başladığı zaman, uyacağı hukuk kurallarını kapsayan bir yönetmelik (edictum praetoris) ilân ederdi. Praetorluk hukukunun kaynağı bu yönetmeliklerdir. Yargılama ile ilgili bu görevlerinden başka, praetor konsülün yokluğunda onun yetkilerini de alır, senatoyu toplantıya çağırır. Halk meclisine başkanlık eder, görevinden ayrıldıktan sonra da propraetor sıfatıyle bir ili yönetirdi. M.S. III. yy.da şehir valileri ve vigilia’lann yetkileri arttı, buna karşılık praetor’ların yetkileri azaldı. Bu görev, senato üyeliğine ve taşra illerinin kumandanlıklarına geçmeyi sağladığı için cursus honorum’da önemli bir dönem noktası olmuştur.
— Ask. Cumhuriyet döneminde bir generalin, İmparatorluk döneminde de imparatorun muhafız birliği olan praetorianus birliklerinin Roma’da Quirinalis tepesinde daimî bir ordugâhı vardı (les castra praetoria). O zamanlar bu birliğin nüfuzu pek büyüktü. Birliğin büyük ailelerin çocuklarından meydana gelen mevcudu (9, daha sonraları ise 10 bölük halinde) birkaç bin kişiyi bulurdu. Bu birlik, imparator seçiminde gitgide daha önemli bir rol oynayarak istediği kimseyi imparator ilân etmeğe veya hoşuna gitmeyen imparatoru öldürmeğe, dolgun bir donativum vermeyi kabul edene imparatorluk vaat etmeğe başladı. Her zaman birtakım istekleri olan ve praetorlukların güçlü başkanlarının kumandasında bulunan bu imtiyazlı birlikler sevilmezdi. Septimus Severus bu birliklerden kurtulmak isteyerek silâhlarını ellerinden aldı ve onları Roma’nın dışına sürdü. Ama daha sonra da aynı birlikleri taşralılarla yeniden kurmak zorunda kaldı. 312 Yılında Constantinus, başka bir muhafız birliği olan protectores’in yararına praetorianus’ların görevine kesin olarak son verdi. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAETOR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POZİTİVİST
Tarih 08 Haziran 2009
POZİTİVİST sıf. (fr. positiviste). Pozitivizmle ilgili: Pozitivist felsefe.
— Huk. Pozitivist okul, Ceza hukuku alanında kişileri suç işlemeğe iten sebepleri toplum açısından inceleyen okul. Bk. ANSİKL.
— ANSiKL. Pozitivist okul, XIX. yy.da gelişen genel pozitivist akımın etkisiyle meydana geldi. Okulun kurucusu Lombroso’dur. Sonraları Garofalo ve özellikle Ferri tarafından geliştirildi. Pozitivist görüşe göre, her olay gibi toplum olaylarının da bir sebebi vardır. Toplumdaki kötülüklerin son bulması isteniyorsa, bunlara sebep olan toplum olaylarına son vermek gerekir. Yoksa, belli sebepler, belli sonuçlar doğuracak; başka bir deyişle sebep devam ettikçe suç da olacaktır. Bu yüzden ceza hukuku alanında irade hürriyetinden söz edilemez, çünkü bir kimseyi suça iten onun iradesi değil, toplumda bulunan ve kötülüğe temel olan sebeplerdir (kültürsüzlük, kötü muhit, akıl hastalığı gibi). Bu görüşün vardığı sonuç şudur: sorumluluğun temeli kişinin irade hürriyeti değildir. Kişi, iradesi hür olmadan belli sebeplerin etkisi altında suç işlediğinden, toplum için tehlikeli bir kişi durumundadır ve bu sebeple cezalandırılması gerekir. Akıl hastası olan bir kimseye bile ceza müeyyidesi uygulanmalıdır. Pozitivist okul görüşüne göre, suç işleyenlerin büyük bir kısmı normal olmayan kimselerdir. Ancak cezalandırılmada dış etkenler nazara alınır.
♦ İ. Pozitivizmden yana olan kimse. (M)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZİTİVİST hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POZİTİF
Tarih 08 Haziran 2009
POZİTİF sıf. (fr. positif). Deneye dayanan, deney ürünü olan: Pozitif bilimler.
— Fiz. Pozitif elektrik. Bk. ELEKTRİK. // Pozitif elektron. Bk. POZİTON.
— Foto. Pozitif resim (kısaca pozitif), temas veya agrandisman yoluyle bir negatiften çekilen ve konunun tam görüntüsünü veren resim. (Oynatılan sinema filimleri pozitif görüntülerdir.)
— Huk. Pozitif hukuk, bir ülkede yürürlükte olan yazılı hukuk kurallarının tümü. Bk. ANSİKL.
— Mant. Salt teori kavramlarını bir yana bırakarak, deneyle edinilmiş bilgiler topluluğuna dayanan açıklama sistemi: Pozitif bilim. // Pozitif çağ, Auguste Comte’a göre insan bilgisinin gelişmesinde ortaya çıkan son dönem. (Bu dönemin özelliği, olayların, bu olaylar arasındaki ilişkilere, fenomenlerin ölçülmesine, nedenlerin değil kanunların, «niçin»in değil, «nasıl»ın araştırılmasına dayanmasıdır [oysa, teolojik ve metafizik çağlarda durum bunun karşıtıdır].) [Bk. POZİTİVİZM.] // Pozitif zihniyet, Auguste Comte’a göre, pozitif çağı belirleyen düşünce biçimi.
— Mat. Pozitif büyüklük, aynı türdeki sıfır büyüklükten başlayarak artan büyüklük. // Pozitif sayı, + işareti taşıyan sayı. (Eşanl. ARTI. Zt. NEGATİF.)
— ANSİKL. Huk. Pozitif hukuk, yasama yetkisine sahip organla bu organın vermiş olduğu vekâlete dayanarak, öteki devlet organları tarafından meydana getirilen yazılı hukuk kurallarını kapsar. Bir ülkede yürürlükte olan kanun, yönetmelik ve tüzüklerin bütünü pozitif hukuku meydana getirir. Ancak, pozitif hukuk bir ülkede yürürlükte olan hukuk kaynaklarının tümü değildir. Pozitif kurallar yanında, yazılı olmayan kurallar da vardır. Meselâ örf ve âdet hukuku, pozitif hukuka girmemekle birlikte bir hukuk kaynağıdır.
♦ İ. Müz. Küçük org; tribünlere yerleştirilen org kadar yer tutmaz ve döşemeye konur.
(Org locasında fakat yine yere konmuş olarak da görülür. Benzetme yoluyle, ikincil klavyenin bütün borularını içinde bulunduran küçük büfe’ye de aynı ad verilmiştir; bunlara pozitif klavyesi veya sırt klavyesi denir [Rückpositif].)
— ANSİKL. XIX. yy.da, zaman zaman pozitif klavyesi takım borularının dolap içinde kurulduğu ve resi boruları gibi ekspresif hale getirildiği olmuştur. Roma orgunun bir pozitif olduğu ileri sürülebilir; Ortaçağda, kolaylıkla taşınabilen, önceleri seholae ve koro topluluğunun, daha sonraları, XVII.-XVIII. yy.da çalgıcı, korocu ve solocuların etrafında toplandıkları orga da aynı ad verilebilir. 3′ten 8′e kadar takım borusundan meydana gelen pozitifler Fransız devrimine kadar yapıldı. Kimi sanatçıların, bu arada Couperin’in özel pozitifi vardı. (LM)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZİTİF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POTHİER (Robert Joseph)
Tarih 06 Haziran 2009
POTHİER (Robert Joseph), fransız hukukçusu (Orleans 1699-ay.y. 1772). Babasının yerine Orleans Yüksek mahkeme başkanlığına getirildi ve 1720′den 1772′ye kadar bu görevde kaldı. Roma hukuku, din hukuku alanlarında derin araştırmalar yaptı, sonra medenî hukuk üstünde çalıştı ve çeşitli hukuk dallarıyle ilgili kitaplar yazdı. Roma hukukunun tam bir incelenmesi olan Pandectes de Justinen Mises dans un Nouvel Ordre (tustinianos’un Yeni Bir Düzene Konan Kanun Kuvvetindeki Kararlan) [1748-1752] adlı eseri anılmağa değer. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTHİER (Robert Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POSTLiMİNiUM
Tarih 06 Haziran 2009
POSTLiMİNiUM i. (Iat. post, sonra ve limen, eşik’ten lat. k.). Esaretten dönen romalı vatandaşın, yuvasından ayrılmadığını beliıtmek için, evine kapıdan değil de pencereden girmek âdeti. (Bu hareketin hukukî anlamı, vatandaşı esaretten önceki haklarına ve yükümlülüklerine kavuşturmaktı, çünkü harp esiri olmak köleliğe düşmek için yeterli değildi. Bununla birlikte, sine manu evlilik, eşlerin birlikte ikametine dayandığından, esir düşen, eşinden ayrılmış sayılır, sadece yurda dönmüş olması evliliğin geçerlik kazanmasına yetmezdi.) [L]
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSTLiMİNiUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POST (Albert Hermann),
Tarih 06 Haziran 2009
POST (Albert Hermann), alman karşılaştırmalı hukuk ve hukuk sosyolojisi bilgini (Bremen 1839 – ay.y. 1895). Geçen yüzyılın son 20-30 yılında ortaya çıkan pozitivizmi benimsedi, hukuk evriminin genel kanunlarını araştırdı. İlkel toplumlardaki çeşitli ilişkileri «etnolojik hukuk» adını verdiği bir sistem içinde ortaya koymayı denedi. Pek sağlam olmayan felsefe bilgisine ve ikinci elden kaynaklarla yetinmesine rağmen eserleri karşılaştırmalı hukuk alanında önemli araştırmalara yol açtı
. Başlıca eserleri: Grundlagen des Rechts und Grundzüge Seiner Entwicklungsgeschichte (Hukukun İlkeleri ve Hukuk Tarihinin Anahatları) [1884]; Entwurf Eines Gemeinen Deutschen und Hansestadtbremischen Privatrechts auf Grundlage der Modernen Volksvvirtschaft (Çağdaş Ekonomi İlkelerine Dayanılarak Hazırlanan Basit Bir Alman ve Hansastadt Bremen özel Hukuku) [3 cilt, 1866-1871]; Grundriss der Ethnologischen Jurispudenz (Etnolojik Hukuk Biliminin tikeleri) [2 cilt, 1894-1895]. (M)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POST (Albert Hermann), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POSADA (Adolfo Gonzaes)
Tarih 06 Haziran 2009
POSADA (Adolfo Gonzaes), ispanyol hukukçusu ve sosyologu (Oviedo 1860 – Madrid 1944). Oviedo üniversitesini bitirdi. 1883′te bu üniversitenin İdare Hukuku kürsüsüne getirildi ve 1904′e kadar bu görevde kaldı. O tarihte Madrid’e geçerek, Sosyal Reform enstitüsünün Hukuk, Bibliyografi ve Sosyal Faaliyet bölümlerini yönetmeğe başladı. 1920-1924 Arasında ise enstitüyü yönetti.
Orada iş hukuku ihtisası yaparak, 1918 Washington ilk Milletlerarası İş kongresinde İspanya’yı temsil etti. 1910′da Madrid üniversitesi siyasî hukuk profesörü oldu. Siyasette, reformdan yanaydı. Krallık devrinde senatör oldu.
Eserleri: Tratado de Derecho Pölilico (Siyasî Hukuk Nazariyesi)
[2 cilt, 1892-1893]; Teoria Social y juridica del Estado (Sosyal Devlet ve Hukuk Devleti Nazariyesi) [1922]; La tdea Pura des Estado (Salt Devlet Fikri) [1933], (M)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSADA (Adolfo Gonzaes) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTİEZ (Louis François Rene)
Tarih 06 Haziran 2009
PORTİEZ (Louis François Rene), fransız siyaset adamı (Beauvais 1765-Paris 1810). Avukattı. Konvansiyon’a katıldı (1792); temsilci olarak gönderildiği (1794) Belçika’nın, Fransa ile birleşmesi yolunda çalışmalar yaptı. Beşyüzler meclisi üyesi oldu. Brumaire Devlet darbesini destekledi (1799). Profesör, sonra Paris Hukuk fakültesi dekanı oldu, Cours de Legislation Administrative (İdare Hukuku Dersleri) [1808] adlı bir eser yayımladı. Zengin kütüphanesi senatoya bağışlandı. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTİEZ (Louis François Rene) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTALİS (Jean Etienne Marie)
Tarih 05 Haziran 2009
PORTALİS (Jean Etienne Marie), fransız siyaset adamı (Le Beausset, Provence 1746-Paris 1807). Aix parlamentosunda avukattı (1765). Provence hâkimliğine (1778-1782) getirildi, 1793′te tutuklandı, serbest bırakıldı. Lebrun’ün aracılığıyle danıştay üyesi olarak Medenî Kanun İnceleme komisyonuna girdi ve komisyonda yazılı hukuku savundu. Konkordato çalışmalarına katıldı, konkordatonun uygulanmasıyle ilgili ek maddeleri kaleme aldı. Din öğretimi üstüne çalışmalar yaptı. Discours, Kapports et Travaux sur le Concordat (Konkordato Üstüne İncelemeler, Raporlar ve Çalışmalar) [1845] adlı bir eseri yayımlandı. (L)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTALİS (Jean Etienne Marie) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POPESCU (Oreste)
Tarih 04 Haziran 2009
POPESCU (Oreste), rumen asıllı arjantinli iktisatçı (Vicovul de Jos, Bucovina 1913). Yaş Ünversitesi (Romanya) Hukuk, İnnsbruck Üniversitesi (Avusturya) Siyasî ve İktisadî Bilimler ve La Plata Üniversitesi (Arjantin) İktisat fakültelerinde okudu. La Plata üniversitesi ile Buenos Aires Katolik üniversitesinde fahrî profesördür. Birleşmiş Milletler uzmanı olarak, özellikle güney amerika ülkelerinde çeşitli görevlerde bulundu. Economica dergisinin, ayrıca kendi alanıyle ilgili çeşitli yayınların yöneticisidir. Birçok makale yazdı ve bazı kolektif çalışmalara katıldı.
Eserleri: El S is tema Economico en las Misiones Jesuiticas (Cizvit Misyonlarında İktisadî Sistem) [1952]; El Pensamiento Social y Economico de Esteban Echeverria (Esteban Echeverria’nın İktisadî ve Sosyal Düşünceleri) [1954]; Ensayos de Economia de Empresa (Müteşebbis Ekonomi Üstüne Denemeler) [1961] ve Introduccion a la Ciencia Economica Contemporanea (Çağdaş iktisat Bilimine Giriş) [1964]. (M)
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPESCU (Oreste) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POMPEİUS (Cneius — Strabo)
Tarih 04 Haziran 2009
POMPEİUS (Cneius — Strabo), romalı konsül (öl. M.ö. 87). Sardinya’da quaestor (103) idi. 94′te praetor oldu. Müttefiklerarası savaşta büyük zaferler kazandı; 89′da konsül oldu, Transpadana sitelerine latin hukukunu (lex Pompeia) getirdi. (L)
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POMPEİUS (Cneius — Strabo) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLONYA EDEBİYAT
Tarih 03 Haziran 2009
POLONYA EDEBİYAT
• Ortaçağ ve XVI. yy. Edebiyatını XII. yy.dan XV. yy.a kadar özellikle Gallus Anonymus, Kadlubek (1160-1223) ve J. Dlugosz’un (1415-1480) latin kronikleri temsil eder; bununla ‘beraber XII. yy.dan itibaren halk diliyle yazılmış bazı değerli dinî şiirlerle karşılaşıyoruz. En eski polonya şiiri Bogurodzica (Meryem) adlı dinî şarkı (XII. yy.) ve en eski nesir Kazanla Swietokrzyskie (Kutsal Haç Masalları) [XIV. yy. başı] adlı vaaz derlemesidir. Hümanizm, reform ve rönesans ile fikrî faaliyet canlandı. 1364′te Büyük Kazimierz tarafından kurulan, Sonra 1400′de kraliçe Hedwige’in bağışları sayesinde yeniden teşkilâtlandırılan Krakow üniversitesi, iki yüzyıl boyunca Avrupa’nın ünlü bir bilim merkezi olarak kaldı.
Kopernik bu üniversitede okudu. Konstanz ve Basel konsillerinden gelen polonyalı hukukçular ve kilise hukukçuları, polonya’nm italyan üniversitelerine yolladığı öğrenciler, piskoposlarla aydın soyluların himaye ettiği italyan veya alman asıllı bilginler, eskiçağ bilimini yaydılar, önce bir latin hümanist şair nesli ortaya çıktı: Sanok’lu Grzegorz (1406′ya doğr.-1477), Jan Ostrorog (1436-1501), Andrzej Krzycki (1482′y% döğr.-1537), J. Dantyszek (1485-1548) ve K. Janicki (1516-1543). Ama, tarihçi ve yayımcıların uzun süre kullandığı Latince, Protestanlığın yayılmasıyle edebiyattaki üstünlüğünü kaybetti: Protestanlık elli yıl içinde yönetici sınıf arasında yayıldı, öte yandan, soylu demokrasisinin siyasî hayatında halk dili kendini kabul ettiriyordu. Doğu eyaletleri halkı latin geleneklerine yabancıydı.
1513′te, ilk lehçe (veya polca) kitap yayımlandı: Lublin’li Biernat’nm Raj Duszy (Ruhlar Cenneti). 1543′te Mikolaj Rej (1505 -1569) millî bir edebiyatın temelini attı. Tabiat güzelliklerine tutkun bir taşra soylusu, ateşli calvin’ci, mizaçça kavgacı ve alaycı olan Mikolaj, dinî, öğretici ve ahlâkî konularda birçok manzum ve mensur yazı yazdı. Eserlerinde Ortaçağ etkisi ağır basmakla beraber Rönesans’ın etkisi de kendini göstermektedir. Mikolaj Rej’den az sonra, Jan Kochanowski (1530-1584), lirik ve içli şiirlerinde estetik güzellikle Hıristiyanlığı bağdaştırdı. Bu dönemde bolluk içinde ve güçlü olan Polonya, tehlikeli komşularına da söz geçirerek «altınçağ»ını yaşamaktaydı. 1614′te Szymon Szymonowic (1558-1629), idillerinde helenizmin bütün güzelliklerinden yararlandığı günlerde, altın çağ henüz sona ermemişti. Nesir, Lukasz Gornicki (1527-1603) ile vaiz P. Skarga’nın (1536-1612) dilinde mükemmelliğe ulaştı. Tarih ve coğrafya alanındaki bilgiler yayılmağa başladı. Marcin Bielski (1495-1575), dünyadaki yeni buluşlara da yer veren bir dünya tarihi denemesine girişti; S. Klonowic (1545-1602) burjuva ve halk sınıfının törelerini dile getirdi. Doktrin tartışmaları sayesinde, düşünce hayatı olgunlaştı. Batı mutlakıyetçiliği ve Moskova despotluğu ilkelerinin Polonya’da ağır basmak üzere olduğu bir sırada, hukukçu ve ilâhiyatçılar (Modrzewski-Frycz [1503-1572], S. Orzechowski [1513-1566] siyasî hürriyeti ve milletlerarasında barışı övmekteydiler.
• XVII. ve XVIII. yy. XVII. yy .da Polonya devleti, «birçok el tarafından sarsılan ve birçok darbe yiyen bu ağaç», çökmeğe başladı. Ama art arda gelen istilâlar sırasında kahramanlık duygusu kamçılandı. Büyük ataman’ların savaşçı Polonya’sı bir efsane havası içinde yaşamağa başladı. 1618′de P. Kochanowski (1566-1620), Tasso’nun Gerusalemme Liberatta’&mm (Kurtarılmış Kudüs) eşsiz bir tercümesini polonya şairlerine model olarak sundu. Türklerle yapılan savaşlar, doğu dünyasını ve medeniyetini Polonyalılara tanıttı. Mitoloji motifleri bu dekorla kaynaşarak bazen çekici, bazen tuhaf bir süsleme halini aldı. Bu barok Sanat, düzensiz bir şekilde alabildiğine gelişti. Hiç bir edebiyat okulunun kurulmasına yol açmadı ve büyük sayıda yazarı bilinmeyen metinlerin (özellikle gezgin sanatçıların yazdığı komediler) ortaya çıkmasına imkân verdi. Bundan sonra italyan edebiyatı, polonya edebiyatını fransız edebiyatına oranla daha fazla etkilemeğe başladı. Bununla birlikte iki fransız kraliçe elli yıl boyunca Polonya tahtını paylaştı.
Gonzaga’lı Luisa -Maria’nın yalnız bir tek saray şairi vardı: Andrzej Morsztyn (1613-1693). Maria-Kazimierza’nın kocası J. Sobieski (1624-1696), Astree’yz duyduğu hayranlık dolayısıyle sarayına «francuski (fransız) havası» verdi. (Jan Sobieski, aynı zamanda ülkesinin mektup tarzını kullanan en büyük yazarlarından biridir.) Mistik hayal ürünü olan birçok messias dışında, barok eserler, gerçekçilik ve mahallî renkleriyle ağır basar. Polonya romantizmi bunları benimseyecektir. Günümüzde, J. C. Pasek’in (1636′ya doğr.-1701) Pamietnikİ’si (Hatıralar) çok okunmaktadır. Coşkun, ama saf ve kahraman ruhlu bir şair olan W. Potocki, epik ve dinî şiir alanında ön safta yer alır. Wespazjan Kochowski de (1633′e doğr. – 1700) dinî eserler verir.
S. Twardowski’nin (1600′e doğr.-1661) usta tasvirleri, Zimorowic kardeşlerin (Jozef [1597-1677] ve Szymon’un [1608-1629]) bükolik yumuşaklığı, L. Opalinski’nin (1612-1662) sert yergileri bugün hâlâ okunur. Bu arada cizvit Maciej Kazimierz Sarbievski’nin (1595-1640) eserini de saymak gerekir. Sakson kralı devrindeki düşünce durgunluğunu, XVIII. yy .m ikinci yarısında tarihin en güzel rönesanslarından biri takip etti. Jean Fabre, «yirmi yıllık kültür, Polonya’ya, yüzyıllık bilgiççe çabaların Almanya’ya verdiğinden çok daha fazla eser kazandırdı» der. Bu mucize, devlet idaresinde o kadar başarılı olamayan bir hükümdarın zekâsı ve diplomasisi sayesinde gerçekleşti: Stanislaw August Poniatowski (1732-1798) eğitimini yeniden teşkilâtlandırmakla başladı ve bu alanda ilk reformu yapan pedagog S. Konarski’nin eserini tamamladı; 1773′te, bir eğitim komisyonu, Avrupa’da ilk defa olarak bir millî eğitim bakanlığı projesi hazırladı. Ansiklopedi ile fizyokratların nazariyeleri, Condillac’ın felsefesi ve yüzyılın bütün bilgileri, polonya düşünce dünyasının verimini arttırdı, insancı düşüncelere tutkun olmakla beraber, millî kalkınmaya büyük önem veren akılcı bir neslin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu neslin edebiyatı her şeyden önce öğretici ve millî bir edebiyattır. Bu zihniyet, yalnız siyasî yazarlarda (H. Kollataj [1750-1812], S. Staszic [1755-1826], J. U. Niemcewicz [1757-1841]) değil, bütün öteki yazar ve şairlerde açıkça görülür. Başta, eserinin niteliği, kapsamı ve değeriyle ismi yüzyıllar boyunca unutulmayan Warmie piskoposu ve çağdaş edebiyatm prensi I. Krasicki (1735-1801) gelir. Onun yanında A. Naruszevvicz (1738-1796), S. Trembecki (1739-1812), Tomasz Kajetan Wegierski (1755-1787) gibi isimler yer alır. XVIII. yy.ın sonlarında, F. Karpinski (1741-1825) ve F.D. Kniaznin’in (1750-1807) temsil ettikleri duygusalcılığın etkisi kendini göstermeğe başladı. Stanislaw devrinin en iyi eserleri (masal, yergi, manzum mektup), klasik bir mükemmelliğe varmıştır. Körü körüne taklide kaçmaksızın, fransız edebiyatının iki yüzyılını örnek alan bu edebiyat, inceliği, sevimliliği, alaycılığıyle dikkati çeker. Fransız eserleri örnek alınarak (F. Bohommolec [1720 -1784], F. Zablocki [1754-1821]) yazılan töre komedileri yanı sıra, vatan temalarını işleyen tiyatro eserlerinin (J. U. Niemcewicz, W. Boguslawski’nin [1754-1821] eserleri) oynadığı önemli rolü de unutmamak gerekir.
• XIX. ve XX. yy. 1795-1822 Arasında, sıra ile Pulawy’deki Czartoryski’lerin prenslik saraymca tutulan ağlamaklı bir önromantizm, yankılar yapan bir mücadeleden sonra yerini romantizme bırakan sahte bir varşova klasisizmi (K. Kozmian [1771-1856] ve A. Felinski [1771-1820]) hüküm sürdü. Polonya şiiri bu devirde en üstün seviyesine ulaştı. Ama, artık yalnız anılar ve umutlarla yaşama zorunda olan bu boyunduruk altındaki ülkede birbirini takip eden tarihî olaylar romantik akıma olağanüstü bir nitelik kazandırdı. Coşkun bireycilik, Polonya’ca yurtseverlik ateşine ve fedakârlık tutkusuna dönüştü. Mutlu bir çağın geleceğine olan inanç, Polonya’yı dünyada kahramanlığın örneğini sunan bir millet haline getirdi. Şairler, tutsak millete manevî önderlik ve kılavuzluk yaptılar. A. Mickiewicz (1798-1855) bu konuda akla gelen en büyük isim, ülkesi için efsanenin, de ötesinde bir semboldür. Modern çağın tek destanı olan Pan Tadeusz, onun ününü bütün Avrupa’ya yaydı. Yetenekleri ve inancı ile, 1848 Jiberal Fransa’sını, Risorgimento İtalya’sını, islav milletlerini ve doğu ülkelerini etkiledi. A. Mickiewicz’in yanı sıra, ancak öldükten sonra üne kavuşan J. Slowacki (1809-1849), büyüleyici hayalgücü, büyük ustalığı, şiirleri ve dramlarıyle polonya düşünce hazinesine paha biçilmez eserler kattı. Z. Krasinski’ye (1812-1859), gelince onun düşünürlük yönü sanatçı ve şair yönünden üstündür.
Romantizmin öbür üç temsilcisi olan Malczewski (1793-1826), S. Goszczynski (1801-1876) ve J. B. Zaleski (1802-1886) ukrayna tarihî ve manzaralarından ilham aldılar. Sembolizmin öncüsü C. Norvvid (1821-1883) İlk şiirlerini 1840′ta yayımladı. Bu dönemin başlıca eserleri göç sırasında yazıldı. Aynı döneme doğru Polonya’da A. Fredro (1793-1876) komediyi avrupaî bir seviyeye çıkardı; J.İ. Kraszevvski de (1812-1887) roman türünü geliştirdi. Bu büyük ismlerin yanı sıra, romantizmin en iyi temsilcileri arasında şu şairler sayılabilir: Wincenty Pol (1802-1872), Teofil Lenartowicz (1822-1893) ve Wladyslaw Syrokomla (1823-1862). 1863′ten ve başarısızlığa uğrayan ikinci ayaklanmadan sonra «pozitivizm» adı verilen yeni bir çağ açıldı. Yayımcıların ve sosyoloji bilginlerinin (özellikle A. Swietochovvski [1849-1938]) desteğiyle romantizmin ülke siyasetine yapmış olduğu etkiye karşı bir tepki başladı. Gerçekçi eğilimler ve toplumsal değişiklikler birçok romancının yetişmesine yol açtı. Bunların en ünlüsü tarih (Ogniem i Mieczem [Meçle ve Ateşle], Krzyzrary [Toton Şövalyeleri], Quo Vadis) ve töre romanları (Bez Dogmatu [Dogmasız], Rodzina Polanieckich [Polaniecki Ailesi]) yazan H. Sienkievvicz’tir (1846-1916) [1905 Nobel edebiyat ödülü]. Ayrıca Eliza Orzeszkovva (1841-1910) ile halka (Bebek) ve Faraon (Firavun) adlı eserlerin yazarı Boleslaw Prus (1847 – 1912) çok ünlüdür. XIX. yy. sonunda gerçekçi nesir fransız natüralizminin ve özellikle Zola’nın etkisinde kaldı (Adolf Dygasinski [1839-1902 ve tiyatro eserleriyle de ün kazanan Gabriela Zapolska [1860-1921]). A. Asnyk (1838-1897), Maria Konopnicka (1840-1910) lirik şiirin temsilcileridir.
1890′dan 1910′a kadar, S. Przybyszewski (1868-1927), J. Kasprowicz (1860-1926) ve Miriam (1861-1944), K. Tetmajer (1865-1940), L. Staff (1878-1957) tarafından başlatılan estetik «Genç Polonya» hareketi ince bir sanatın doğmasına yol açtı. Patetik gücü eşsiz S. Zeromski (1864-1925), Nobel ödülünü alarak ününü dünyaya yayan W.S. Reymont ve Wladyslaw Orkan (1875-1930), biçim anlayışlarındaki modemizmle bu akıma girerler. Ama işledikleri temalar, zamanlarının sorunlarına bağlı kalmıştır, öte yandan büyük dramaturg S. Wyspianski (1869-1907) milliyetçilik meseleleri üstünde büyük bir titizlikle durdu. İki savaş arasında şiir, L. Staff (1878-1957), B. Lesmian (1879-1937) ve Skamander dergisi çevresinde toplanan genç şairler grubu tarafından temsil edilmekte idi: J. Tuwim (1894-1953), K. Wierzynski (doğ. 1894), A. Slonimski (doğ. 1895), J. Lechon (1899-1956). öncü şiirin temsilcileri: J. Przybos (doğ. 1901), J.Czechowicz (1903-1939) ve A. Wazyk’dir (doğ. 1905). W. Broniewski (1897-1962), devrimci Marks’çılığın şairidir ve ancak 1945′ten sonra ünü gitgide artmıştır. Romancılardan F. Sieros-zewski (1858-1945), J. Weyssenhoff (1860-1932), A. Strug (1871-1937), W. Berent (1873-1941), J. Kaden-Bandrowski (1885-1944), Zofia Nalkowska (1885-1954), Maria Dabrowska (doğ. 1889), J. İwaszkiewicz (doğ. 1894); denemeci J. Parandowski (doğ. 1895); tenkitçilerden T. Boy-Zelenski (1874-1941) ve K. İrzykowski (1873-1944); dramaturglardan K. H. Rostworowski (1877-1938) ve J. Szaniawski (doğ. 1887) o sıralarda ünlerinin zirvesindeydi. S.İ. Witkiewicz (1885-1939), B. Schulz (1892-1942), W. Gombrowicz (doğ. 1905) öncü yazarların en ilgi çekenleridir. İkinci Dünya savaşından sonra, polonya edebiyatının gelişiminde üç ayrı evreye rastlanır. Birinci evre 1945-1956 yıllarını kapsar.
Bu dönemde, isteyerek benimsenen veya zorla kabul ettirilen bir gerçekçilik, bazen kabaya kaçan öğreticilik ağır basmakta ve genellikle sosyalizmin kuruluşu meselesiyle ilgili günlük olaylardan alman temalar işlenmektedir. İkinci evre, Stalin döneminin düşüncelerine sınırlı da olsa, başkaldırma dönemidir. Yazarlar, bireyle toplum, hayatın amaçîarıyle sanatın gerekleri arasındaki çelişmeyi ortaya koymakta, edebiyata yüklenen öğretici görevleri alaya almakta ve sanatta yeni ifadeler getirmeğe çalışılmaktadır. 1960 veya 1961 yıllarında başlayan üçüncü evre, ilk iki evrede görülen eğilimlerin uzlaşma dönemidir. Açıkça itiraf edilmemesine rağmen bu evrede edebiyat bir ölçüde, eğitme, ahlâkî düşünce ve değerleri yayma aracı oldu. Bu üç evreden hiç birinde, sembol haline gelen bir yazara rastlanmaz. Roman türü, özellikle Z. Kossak-Szczucka (doğ. 1890), T. Breza (doğ. 1905), J. Stryjkowski (doğ. 1905), T. Parnicki (doğ. 1908), J. Andrzejemski (doğ. 1909), J. Putrament (doğ. 1910), A. Malewska (doğ. 1911), A. Rudnicki (doğ. 1912), S. Dygat (doğ. 1914), K. Brandys (doğ. 1916), W. Mach (1917-1966) tarafından işlendi. Bununla birlikte, Z. Nowakowski (1891-1963), J. Wittlin (doğ. 1896), C. Straszewicz (1904-1963), W. Gombrowicz (doğ. 1905), G. Herling-Grudzinski (doğ. 1919), M. Hlasko (doğ. 1923) gibi, yabancı ülkelerde yaşayan romancıların eserleri, Polonya’da ki çalkantıların dışında kaldı.
Bir ölçüde romanın evrimine benzeyen bir evrim geçiren şiirde üç ayrı akım görülür. T. Rozevvicz (doğ. 1921), A. Miedzyrzecki (doğ. 1922), Z. Herbert (doğ. 1924) ve W. Woroszylski’nin (doğ. 1927) temsil ettiği birinci ve en başarılı akım, şairanelikten arınmış şiiri, kesinliği, süssüz ve yapmacıksız eserleri benimseyen şairleri biraraya getirdi.
Daha savaş öncesinde isimlerini duyuran K. İllakowicz (doğ. 1892), K. Wierzynski (doğ. 1894), A. Slonimski (doğ. 1895), A. Stern (doğ. 1899) K.î. Galczynski (1905-1953), C. Milosz (doğ. 1911) gibi şairleri kapsayan ikinci grup, genellikle «yeni-klasik» grup diye anılır, öncü adı verilen üçüncü grup ise, T. Peiper (doğ. 1891), J. Kürek (doğ. 1904), P. Piechal (doğ. 1905) ile eski fütürizmi andırır. Eserlerinde zarif bir anlatım çabası ve derin bir metafizik bunalım görülen M. Jastrun, edebiyatta ayrı bîr yer tutar. Dram yazarları arasında, L. Kruczkowski (1900-1962), T. Zawieyski (doğ. 1902), özellikle de, yergili ve parodili piyesleri birçok ülkede büyük başarı kazanan S. Mrozek (doğ. 1929) anılmağa değer.
03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA EDEBİYAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLİTİS (Nikolaos Sokratis), POLİTONALİTE
Tarih 02 Haziran 2009
POLİTİS (Nikolaos Sokratis), yunanlı hukukçu ve siyaset adamı (Korfu 1872-Cannes 1942). Fransa’da hukuk okudu. Balkan savaşı sırasında, Venizelos tarafından, Yunanistan delegesi olarak Londra (1912), Paris ve Bükreş (1913) konferanslarına gönderildi; daha sonra dışişleri genel sekreterliğine getirildi (1914-1915). Dışişleri bakanı oldu (1917-1920), 1919 Barış konferansına katıldı, sonra Milletler Cemiyetine delege seçildi. Venizelos’un istifasından sonra, La Haye’de Yüksek Adalet divanı üyesi oldu. 1922′de yeniden dışişleri bakanlığına getirildi, 1923′te ikinci defa Milletler Cemiyetinde delege oldu, 1932′de de Milletler Cemiyeti başkanlığına getirildi. 1927′den sonra ise büyükelçi payesiyle, Yunanistan’ın Avrupa’daki temsilciliklerinde hukuk danışmanlığı yaptı.
Eserleri: Les Emprunts d’Etat en Droit International (Milletlerarası Hukukta Devlet Borçlanmaları); La Justice Internationale (Milletlerarası Adalet). [L]
POLİTONALİTE i. (fr. polytonalite). Müz. Bk. çok tonluluk.
02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİTİS (Nikolaos Sokratis), POLİTONALİTE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİNHEİRO FERREİRA (Silvestre)
Tarih 02 Haziran 2009
PİNHEİRO FERREİRA (Silvestre), Portekizli filozof ve siyaset adamı (Lizbon 1769-ay.y. 1846). Coimbra üniversitesinde profesörlük yaptı. Devrimci doktrinleri okuttuğu için kürsüsünden uzaklaşmak zorunda kaldı (1797).
Dış ülkelere geziler yaptı ve çeşitli diplomatik görevlerde bulundu. Dışişleri ve savaş bakanı oldu (1821-1824). Mutlakıyet rejimi kurulunca istifa etti. Paris’e giderek 1843′e kadar orada kaldı, sonra geri döndü. Başlıca eserleri Psikoloji Üstüne Deneme (1825); Kamu Hukuku, Anayasa Hukuku, İdare Hukuku ve Devletler Hukuku İlkeleri (1834). [L]
02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİNHEİRO FERREİRA (Silvestre) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PÎNGET (Robert)
Tarih 02 Haziran 2009
PÎNGET (Robert), fransızca yazan isviçreli yazar (Cenevre 1919). Hukuk okudu, bir süre ingiltere’de Fransızca dersleri verdi, Paris Güzel Sanatlar Yüksekokulunda staj yaptı, Kuzey Amerika ve Afrika’ya gitti.
Kendini edebiyata verdi. Romanları: Mahu ou le Materiau (Mahu veya Gereç) [1952]: Graal Flibuste (Korsan Graal) [1957]; Le Fiston (Oğul) [1959]; Clope au Dossier (1961); inguisitoire (Soruşturma) [1962]; Quelqu’un (Biri) [1965]. Tiyatro eserleri: Lett-re Morte (ölü Mektup) [1960]; La Mani-velle (Manivela) [1960]; Architruc (Büyük Hile) [1961]. Eserlerinde gülünç kişileri ve olayları dile getirir. Pinget, yeni romanın başlıca temsilcilerindendir.
02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÎNGET (Robert) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Polis okulu
Tarih 01 Haziran 2009
Polis okulu, polis mesleğine girecek olanlara meslekî ve meslekle ilgili hukukî bilgiler vermek amacıyle kurulan (1909) Emniyet Genel müdürlüğüne bağlı eğitim kurumu. Polis adayları bu okullarda altışar aylık eğitim görürler.
1907′de ilk defa Selanik’te açılan polis okulu bir yıl sonra kapandı. 1909′da İstanbul’da, Yıldız sarayının Mabeyn dairelerinde yeni bir okul açıldı; bu okul 1959′a kadar çalıştı. 1959 Yılında Kayseri’de açılan okul, 1968 yılına kadar polis eğitim merkezi olarak kaldı. Bu arada artan ihtiyacın karşılanabilmesi için yeni okullar kuruldu: 1. izmir Polis okulu (1960); 2. İstanbul Polis okulu (1967); 3. istanbul Kemalettineröge Polis okulu (1971); 4. Ankara Yusuf kahraman Polis okulu (1971). [M]
01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Polis okulu hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Polis enstitüsü
Tarih 01 Haziran 2009
Polis enstitüsü, polis teşkilâtının amirlik kademesinde görev yapacak elemanları yetiştirmek amacıyle Ankara’da açılan (1938) yükseköğretim kurumu. Emniyet Genel müdürlüğüne bağlıdır. Polis kolejini, lise ve dengi okulları bitirenlerin alındığı bu kurumda, polis meslek dersleri yanında hukuk öğretimi geniş bir yer tutar. Burayı bitirenler, komiser muavini olarak göreve başlar, sonra emniyet teşkilâtının en yüksek aşamasına kadar çıkabilirler. (M)
01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Polis enstitüsü hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİNARD (Adolphe)
Tarih 01 Haziran 2009
PİNARD (Adolphe), fransız doğum hekimi ve siyaset adamı (Mery-sur-Seine 1844-ay. y. 1934). önce eczacılık okudu, sonra 1874′-te tıp doktoru, 1882′de de doğum hekimi oldu.
1889′da kadın doğum kliniği profesörlüğüne getirildi. Fransa’da simfizeotomi ameliyatını yeniden uygulayan, çocuk bakımının en güçlü öncülerinden, aile hukukunu düzene sokanlardan biridir. Paris milletvekili seçildi. (L)
01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİNARD (Adolphe) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLEMARKHOS
Tarih 01 Haziran 2009
POLEMARKHOS i. (yun. k.). Esk. Yun. Ordu başkumandanı. (Atina’da, dokuz arkhondan biriydi. Kısa zamanda askerî sıfatlarını kaybetti: M.ö. V. yy.da yalnız göçmenlerle yabancıların hukukî meselelerine bakan bir hâkim oldu.) [L]
01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLEMARKHOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POEY Y ALOY (Felipe)
Tarih 30 Mayıs 2009
POEY Y ALOY (Felipe), kübalı tabiat bilgini (Havana 1799-ay.y. 1891). 1820′de Madrid Üniversitesi Hukuk fakültesinden mezun oldu. Fakat hukukçuluğu bırakarak, tabiat tarihi çalışmalarına yöneldi. 1827′de Paris’te SociSte” Entomologique’in kurulmasında rol oynadı. 1833′te Küba’ya dönerek küba favnası üstüne çalışmalarda bulundu. 1842′de Havana üniversitesinin Karşılaştırmalı Anatomi ve Zooloji kürsüsünde profesör oldu. 1863′te Botanik, Mineraloji ve Jeoloji kürsüsüne geçti. 1873′ten itibaren felsefe ve edebiyat profesörü oldu.
Başlıca eseri 10 ciltlik Catalogo Rozonado de los Peces Cubanos’tur (Küba’daki Balıkların Karşılaştırmalı Katalogu). Resimlerinin çoğunu kendi çizdiği bu kitapta 800 kadar balık tasvir etti. (M)
30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POEY Y ALOY (Felipe) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POBYEDONOSTSEV
Tarih 30 Mayıs 2009
POBYEDONOSTSEV (Konstantin Petroviç), rus siyaset adamı (Moskova 1827-Petersburg 1907). Moskova üniversitesinde medenî hukuk profesörüydü (1859), taht vârisinin özel öğretmeni olarak Petersburg’a çağrıldı (1865); senatör (1868), İmparatorluk konseyi üyesi (1872) seçildi. Svyatoy-Sinod başsavcılığına getirildi (1880). öğrencisi, Aleksandr III adiyle imparator olunca (1881) Pobyedonostsev’in rus siyasetinde kuvvetli etkisi görüldü; mutlakıyeti, bütün yabancı fikirlerle mücadeleyi (sansür), azınlıkların ruslaştırılmasını, ortodoks olmayanlara (katolikler ve luther’ciler) karşı kıyımı ve yahudi düşmanlığını savundu. Nikolay II’yi liberal reformlar yapmağa zorlayan Japonya’ya karşı yenilgiyle sonuçlanan savaştan sonra etkisi azaldı. 1905′te, kurulması için mücadele ettiği birinci Duma’nın ilk toplantısından önce başsavcılık görevini bıraktı. Pobyedonostsev, Moskova Derlemesi’nde (1896) düşüncesini açıkladı. Bu kitapta batı medeniyetini şiddetle tenkit eder, liberalizm ile rasyonalizmi mahkûm eder ve rus geleneklerini, Ortodoks kilisesiyle otokrasiyi yüceltir. (L)
30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POBYEDONOSTSEV hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİCARD (Roger)
Tarih 29 Mayıs 2009
PİCARD (Roger), fransız iktisatçısı (Besançon 1884 – Versailles 1950). Paris Hukuk fakültesinde profesörlük yaptı. Revue d’Histoire £conomique et Sociale (Ekonomik ve Sosyal Tarih Dergisi) ve Recueil de Droit Commercial et de Droit Social (Ticaret Hukuku ve Sosyal Hukuk Derlemesi) dergilerini yönetti. Proudhon’un görüşlerini benimsedi. Revue Socialiste’in sekreterliğini yaptı. (L)
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCARD (Roger) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİCARD (Edmond)
Tarih 29 Mayıs 2009
PİCARD (Edmond), belçikalı avukat ve yazar (Brüksel 1836 – Dave, Namur 1924). Brüksel’de avukatlık yaptı, Hukuk fakültesinde ders verdi, aşırı solu tutarak siyasî toplantılarda dikkati çekti ve 1895-1905 arasında senatoya seçildi. La Jeune Belgique dergisinin yanı sıra toplumsal sanat davasını savunduğu Art Moderne dergisini kurdu. Yazıları çok canlı, etkileyici ve paradokslarla doludur. Eserleri: şiirlerini kapsayan Les Reveries d’un Stagiaire (Bir Stajyerin Hülyaları) [1879]; adliye hayatını canlandıran La Forge Roussel (Roussel Dökümevi) [1881]; Amiral (1883); La Veillee deVHuissier (Odacının Sabahlaması) [1885]; Le Jure (Yeminli) [1886].[L]
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCARD (Edmond) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLİP (Andre)
Tarih 28 Mayıs 2009
PHİLİP (Andre), fransız siyaset adamı (Pont – Saint – Esprit 1902). Lyon üniversitesinde iktisat profesörlüğü yaptı (1928), Rhöne bölgesinden sosyalist milletvekili seçildi (1936). Direnişe katıldı ve «Güney Kurtuluş Cephesi» hareketini yönetti. 1942′-de Londra içişleri bakanlığında, sonra Fransız Millî Kurtuluş komitesinde geçici görevde bulundu. Kurucu Meclis Anayasası komisyonu başkanı (1946-1948), maliye bakanı (1947), Avrupa İktisadî topluluğunun fransız delegasyonu başkanı (1947-1951) ve Avrupa Birleşik Devletleri Sosyalist hareketinin başı oldu. Halen Paris Hukuk fakültesinde profesördür. En önemli eserleri: Europe Unie (Birleşik Avrupa) [1953]; Le Socialisme Trahi (İhanete Uğrayan Sosyalizm) [1958]. (L)
28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİP (Andre) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİGNORİS CAPIO
Tarih 27 Mayıs 2009
PİGNORİS CAPIO («ihtiyatî haciz» anlamında lat. dey.), roma hukukunda bazı alacaklılara tanınan ve borçluların bazı mallarını rehin olarak alıkoymadan ibaret olan hak. Ancak alacaklılar bu malları satamadıkları gibi mülkiyetlerine de geçiremezlerdi. (L)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİGNORİS CAPIO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİGGOT (sir Francis Taylor)
Tarih 27 Mayıs 2009
PİGGOT (sir Francis Taylor), ingiliz hukukçusu ve şarkiyatçısı (Worthing, Sussex 1852-Londra 1925). Trinity college’da (Cambridge) okudu. 1874′te baroya girdi. Çeşitli devletlerarası hukuk işlerinde görev aldı. Japon başbakanının hukuk danışmanlığını yaptı (1887-1891). 1905′te «sir» unvanını aldı, aynı yıl Hong Kong yüksek mahkemesinde başhâkim oldu. Yedi yıl bu görevde kaldı. Piggot, devletlerarası ve deniz hukuku konularında birçok kitap ve makale yazdı. Ayrıca, The Garden of Japon (Japon Bahçesi) [1893] adlı iki eseri vardır. (M)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİGGOT (sir Francis Taylor) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PFYFFER von ALTISHOFEN (Kasimir)
Tarih 27 Mayıs 2009
PFYFFER von ALTISHOFEN (Kasimir), isviçreli siyaset adamı (Roma 1794 – Luzern 1875). Hukuk profesörü ve avukattı, Büyük meclis (1825) ve Kurucu meclis (1838) üyesi oldu. Medenî kanun ve Ceza kanununun hazırlanmasında çalıştı, Temyiz mahkemesi başkanlığında bulundu, Luzern Liberal partisi lideri, Sonderbund devrinde Federal başhâkim, sonra Federal mahkeme (1851 ve 1853) ve Millî meclis başkanı (1854) oldu. Geschichte der Stadt und des Kanton Luzern (Luzern Şehri ve Kantonunun Tarihi) [1852] adlı bir eseri vardır. (L)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PFYFFER von ALTISHOFEN (Kasimir) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PFORDTEN
Tarih 27 Mayıs 2009
PFORDTEN (Ludvvig von der, — baronu), alman siyaset adamı (Ried 1811-Münih1880). Leipzig’de hukuk profesörü (1847), Saksonya (1848), sonra Bavyera dışişleri bakanı (1849), Bavyera hükümet başkanı (1849-1859) oldu, Avusturya ile Prusya arasındaki küçük alman devletlerini biraraya getirecek bir üçlü devlet kurmağa çalıştı ve bu yolda Prusya siyasetiyle mücadele etti. 1864′te yeniden iktidara geçtiyse de, Sadowa savaşından sonra çekilmek zorunda kaldı (1866). [L]
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PFORDTEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİCKERİNG (John)
Tarih 27 Mayıs 2009
PİCKERİNG (John), amerikalı dilbilimci ve lûgatçi (Salem, Massachusetts 1777-Boston, Massachusetts 1846). 1796′da Harvard Üniversitesi Hukuk fakültesini bitirdi, 1797′-de, A.B.D. Lizbon elçiliğine kâtip tayin edildi. 1799′da İngiltere’de A.B.D. büyükelçisi Rufus King’in özel sekreteri olarak çalıştı. 1801′de A.B.D.’ye döndü. Baroya kabul edildikten sonra 1827′ye kadar Sa-km’de avukatlık, 1827-1846 arasında da Boston’da savcılık yaptı. Avrupa, asya, mısır ve kızılderili dilleri hakkında geniş bilgisi vardı. Başlıca eserleri: Adoption of an Uniform Orthography for the İndian Languages (Kızılderili Dilleri İçin Ortak Bir İmlânın Kabulü Üstüne) [1820]; Vocabulary of JVords and Phrases Peculiar to the United States (A.B.D.’ye Has Kelime ve Deyimler) [1816]; A Comprehensive Dictionary of the Greek Language (Yunan Dili Mufassal Lügati) [1826]. (l)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCKERİNG (John) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİERRE (Eugene)
Tarih 27 Mayıs 2009
PİERRE (Eugene), fransız gazetecisi (Paris 1848 – ay.y. 1925). 1866′da Yasama organı başkanlığında görev aldı. 1875′te Millet meclisi yazmanlığına, 1885′te de genel sekreterliğine getirildi. Hukuk meselelerinde ve parlamentonun yargılama usulü konusunda büyük bir otoriteydi. Bu konudaki eserleri (De la Procedure Parlementaire [Parlamenter Yargılama Usulü], 1887) bugün de önemli sayılır. (L)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİERRE (Eugene) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİERLOT (Hubert, kont)
Tarih 26 Mayıs 2009
PİERLOT (Hubert, kont), belçikalı siyaset adamı (Cugnon 1883 – Brüksel 1963). Brüksel’de hukuk profesörü (1908), kato-lik, sonra sosyal-hıristiyan senatör (1926-1946), içişleri (1934-1935) ve tarım bakanı (1936-1938) oldu. 1939′da katolik ve sosyalist bir kabine kurdu, fakat seçimlerde sosyalistlerin kaybetmesi üzerine yalnız ka-tolikler ve liberallerin katıldığı bir kabineyle yetinmek zorunda kaldı. Ordunun teslim olmasından sonra (28 mayıs 1940) Londra’ya gitti ve yurt dışındaki hükümeti yönetti. Kurtuluştan sonraki ilk kabineyi kurdu (1944-1945). [L]
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİERLOT (Hubert, kont) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PETRONE
Tarih 26 Mayıs 2009
PETRONE (İgino), italyan filozofu ve hukukçusu (Limosano, Molise 1870 – S. Giorgio, Cremano 1913). 1897-1900 Arasında Modena üniversitesinde hukuk felsefesi 1900′den ölümüne kadar da Napoli ünivers tesinde ahlâk felsefesi dersleri verdi, ilk çalışmalarında hukuk felsefesini, pozitivizm, sosyolojizm ve historizmin etkisinden kurtararak, bu felsefeye metafizik ilkeler getirmeğe çalıştı; fakat sonraları biçimsel hukuk felsefesi üstünde durunca, yen: oluşan idealizmin etkisinde kaldı ve vicdanda hukuk sezgisinin toplumsal değerim ortaya koydu. Ahlâk felsefesi alanında ise. Aristoteles nesnelciliğiyle Kant’ın biçimsel öznelciliğini bağdaştırmağa çalışırken, A. Rosmini felsefesinden fransız determinizmine kadar birçok akımın etkisinde kaldı. Başlıca eserleri: La Fase Recentissima della Filosofia del Diritto in Germania (Almanya’da Hukuk Felsefesinin ilk Evreleri i [1895]; LoStato Mercantile di Fichte e la Premessa Teorica del Socialismo (Fichte’nin Ticaret Devleti ve Sosyalizmin Nazari Öncüleri) [1904]; İl Diritto nel Mondo dello Spirito (Zihin Dünyasında Hukuk) [1910]: i Limiti del Determinismo Scientifico (Bilimsel Determinizmin Sınırları) [1910]; Etica (Ahlâk) [ölümünden sonra yayımlandı. 1917] ve çeşitli inceleme ve makalelerini biraraya toplayan Problemi del Mondo Morale Meditati da un idealista (Bir idealistin Kafasındaki Ahlâk Dünyası Meseleleri» [1905]. (M)
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRONE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PETROLCÜ,Petrol dairesi
Tarih 26 Mayıs 2009
PETROLCÜ i. (petrol’den petrolcü). Petrol sanayiinde çalışan mühendis, sanayici, yönetici v.d. (L)
Petrol dairesi, petrol kaynaklarının özel teşebbüs eliyle işletilmesini sağlamak, Türkiye’de faaliyette bulunan yabancı petrol şirketleriyle ilgili işlemleri yürütmek üzere 6326 Sayılı kanunla kurulmuş (1954), Enerji ve Tabiî Kaynaklar bakanlığına bağlı, tüzel kişiliği olan devlet dairesi. Görevleri: ham petrolün üretimi, taşınması, depolanması, petrol ürünlerinin taşınması, depolanması ve satışıyle ilgili konularda gerekli arama izni ve belge vermek; petrol sicilini tutmak; petrol işlemlerini denetlemek; petrol hakkı sahiplerine petrol kanununu uygulamak; ham petrol üretimi için gerekli araç ve gereçlerin gümrük resminden muaf olarak Türkiye’ye sokulmasıyle ilgili işlemleri yapmak; bu araç ve gereçlerle petrolün, petrol üretimiyle ilgili hak ve hizmetlerin döviz hesaplarını Maliye baka nlığıyle birlikte tespit etmek ve yurt dışına transferine karar vermek; petrolcülük alanında uzman yetiştirilmesi için eğitim ve staj imkânları sağlamak; petrol işiyle meşgul olanların ödeyecekleri devlet hakkının ve üretilen petrolden alınacak devlet payının tahakkukunu yapmak; petrol konusundaki anlaşmazlıkların görüşme ve barış yoluyle halli için çalışmak; petrol siyasetinde hükümete müşavirlik etmek; yabancı devletlerin dolaylı veya dolaysız olarak idaresinde etkili olabilecekleri tüzel kişilere istisnaî olarak petrol hakkı tanımak; Türkiye’yi petrol bölgelerine ayırmak, bu bölgelerin arama ve işletmeye açılmasına veya açılmış olanların kapatılmasına karar verilmek üzere Enerji ve Tabiî Kaynaklar bakanlığına teklifte bulunmak. Dairenin başında bir başkan, idarî ve teknik işlere bakan iki yardımcı vardır. Petrol kanununun ve tüzüğünün uygulanması, petrol işlemlerinin sondaj, keşif, üretim, işletme, boru hattı ve rafinaj yönlerini Fen kurulu denetler ve petrol hakkı sahiplerinin verecekleri fennî raporları inceler. Danışma birimleri: teknik müşavir (mühendis); teknik müşavir (jeolog); hukuk müşaviri; idarî ve Mali işler müşavirliği. Esas birimler: Petrol Sicil müdürlüğü; Muhasebe müdürlüğü: ithal Edilmiş Sermayeyi Tespit bürosu. Yardımcı birim de Muamelât müdürlüğüdür. (M)
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETROLCÜ,Petrol dairesi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLİPPE Mezieres
Tarih 25 Mayıs 2009
PHİLİPPE Mezieres‘li, fransız yazarı (M6-zieres şatosu, Picardie 1327-Paris 1405). Viyana veliahtı Humbert II’nin emrinde Türklere karşı savaştı (1345-1347). Sonra Islâmiyete karşı mücadeleyi sürdürmek amacıyle «isa’nın Çilesi» adlı bir tarikat kurdu (1347). Kıbrıs kralı Pierre I’in şansölyesi, kralın öldürülmesinden sonra (1369) Charles V’in danışmanı, 1380′de veliahtm öğretmeni oldu. 1380′de Paris’te CĞlestin’ler manastırına çekildi. Bütün hayatı boyunca haçlı seferlerini ve Kudüs’te bir latin imparatorluğunun yeniden kurulmasını savundu. Başlıca eserleri: Le Songe du Vieil Pelerin (Yaşlı Hacının Rüyası) [1389]; Oratoria Tragedica (1390); Niğbolu bozgunu (1396) üstüne yazdığı Epitre Lamentable (içler Acısı Mektup). Ruhanî ve cismanî iktidar arasındaki ilişkiler meselesini ele alan Somnium Viridarti adlı hukuk incelemesi de ona mal edilir. (L)
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPE Mezieres hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLİPPE IV
Tarih 25 Mayıs 2009
PHİLİPPE IV Güzel (Fontainebleau 1268 – ay.y. 1314), Fransa kralı (1285-1314), Philippe III ile Isabelle d’Aragon’un oğlu. Günümüzün tarihçileri tarafından büyük siyaset yeteneği olan, gerçekçi, kurnaz ve çok değerli bir devlet adamı olarak kabul edilmektedir. Çevresinde, devlet gücünün her şeye yeter bir kuruluş olduğuna inanan zeki danışmanlar ve çoğu roma hukukuyle yetişmiş hukukçular vardı. Bunların en ünlüleri adalet bakanlığı yapan Pierre Flote ile Guillaume de Nogarat ve Engu-errand de Marigny’dir. Kral, dışişlerinde, önce babasının Napoli’deki Anjou’luları desteklemek için Aragon’a karşı açtığı savaştan ustalıkla sıyrıldı (1291). Arkasından Flandre ile ilgilendi. Burada İngiltere kralıyle birleşmekten yana olan kont Gui de Dampierre’e karşı çıktı; şehirleri yönetmek isteyen soyluları destekledi. 1297′de krallık ordusunu başlıca flaman şehirlerini işgal etmeğe gönderdi. 1300′de, İngiltere ile Fransa arasında Guyenne’de çıkan anlaşmazlığı (1294) giderdi. Bu durumda yalnız kalan, İngiltere’nin desteğini kaybeden Flandre kontu için, teslim olmaktan başka çare kalmamıştı. Bu olay, konta karşı savaşırken kralın boyunduruğu altına düşen şehirlerin şiddetli tepkisine yol açtı. Mayıs 1302′de bazı fran-sız s.ubayları öldürüldü. İntikam almağa gönderilen ordu Courtrai’de şehir milisleri tarafından bozguna uğratıldı (11 temmuz). Fakat kral tarafından Monsen-P6v61e’de yenilen Flamanlar (18 ağustos 1304), kontluğu Gui’nin oğlu Robert de B6thune’e veren, başlıca şehirlerde surların yıkılmasını, birçok yerin işgalini ve ağır tazminat ödenmesini öngören Athissur-Orge antlaşmasını (23 haziran 1304) imzaladılar. Bu sertlik Flandre’da Capet hanedanı aleyhtarlığını şiddetlendirdi. Kralın, Robert de Bethune ile oğlu Louis de Nevers’in aralarını bulamaması da bu gerginliği daha da arttırdı. Sonunda Enguerrand de Ma-rigny, kont Robert de Bithune’ü, Lille, Douai ve Belhune’ün gelirlerini toplamaktan vaz geçmeğe razı etti (1312-1311). Buna paralel olarak Güzel Philippe krallığını doğuya doğru genişletti; Barrois’daki bazı toprakları, Lyon şehrini (1274′ten 1307 ve 1312′ye kadar yavaş yavaş alındı) ve Viviers piskoposluk bölgesini hâkimiyeti altına aldı, fakat kardeşi Charles de Valois’yı imparator seçtiremedi (27 kasım 1308). Hükümdarlığının en ilgi çekici olayları Papalıkla olan ilişkilerinde ortaya çıktı. İlk anlaşmazlık 1296′da kralın fransız ruhban sınıfından almak istediği aşar konusunda patlak verdi. Durmadan vergi ödemekten bıkan ruhban sınıfı buna itiraz etti. Papanın krallar üstündeki büyük etki gücüne inanan papa Bonicaius VIII, rahiplerin Roma kilisesinin kesin izni olmadan vergi vermesini yasakladı (Clericis laicos, şubat 1296). Bunun üzerine kral Papalığı sıkıntıya düşürmek için krallıktan altın ve gümüş çıkışını yasakladı (17 ağustos 1296). Papa yasağı protesto etti (ineffabiîis Amoris emirnamesi, 20 eylül 1296), ama anlaşmazlık 1297′de Bonifacius VlII’in Louis IX’u aziz mertebesine çıkarmasıyle yatıştı. Fakat 1301′de kral, tahta hakaret etmek ve Aragon ile bir olup entrika çevirmekle suçlanan Pamiers piskoposu Bernard Saisset’yi tevkif ettirince çok daha ağır bir anlaşmazlık patlak verdi. Papa, kralı bir piskoposu yargılayıp tevkif ettirmekle suçladı (Ausculta, fili, aralık 1301) ve gerekli kararları almak üzere bir din meclisi toplamak istedi. Bunun üzerine Philippe de, baronlar, yüksek rütbeli papazlar ve şehir temsilcilerinden meydana gelen bir meclis topladı (10 nisan 1302). Burada, piskoposların dinî meclise gitmelerini yasaklattı. Bonifacius, Unam Sanctam (kasım 1302) Emirnamesiyle yüksek yetkisini hatırlattıktan sonra hükümdarı afaroz etmeğe hazırlanırken, Anagni’de, Guillaume de Nogaret’nin ve papaya düşman bir aile olan Colonna’ların hizmetindeki adamların baskınına uğradı (eylül 1303). Halk tarafından kurtarıldı, fakat bir ay sonra Roma’da öldü. Yerine geçen Benedictus XI ile Philippe IV’ün müdahalesiyle seçilen Clemens V, kralın, Bonifacius davasını tekrar ele almasından korkarak uysal davrandılar ve kralın suçsuzluğunu ilân ettiler. Philippe, Papalığı hükmü altına alınca Clemens V’in 1305′ten sonra birçok fransız kardinal tayin etmesini, papanın Fransa’ya yerleşmesini (yerleşme yerini kesinlikle Avignon olarak belirledi, 1309) ve Bonifacius VlII’in Fransa kralı aleyhine çıkarttığı bütün kararları bozmasını sağladı (1311). Bu çatışmalar, Güzel Philippe ile danışmanlarının krallığı etkili bir biçimde yönetme azminde olduklarını gösterir. Devlete bağlı yargıçların derebeylik bölgelerindeki faaliyetlerini arttırmaları, ilgili davaları krallık mahkemesine getirmeleri ve merkez kurumlarının gelişmesi de bu azmi gösteriyordu. Krallık meclisi teşkilâtlandırıldı. Soyluların, kilisenin ve şehirlerin temsilcilerini biraraya getiren meclisler birkaç defa toplandı. Bunlar «fitats g€neraux» meclislerinin çekirdeği sayılır. Parlamento çalışmasında uzmanlaşma ortaya çıktı (1291 ve 1307 emirnameleri). Mühürdarlık gittikçe büyüyen bir önem kazandı. Maliye yönünden Philippe IV, Ma rigny’nin yardımıyle hazineyi yeniden düzenledi, bir bütçe hazırlamayı bile düşündü (14 ocak 1314 emirnamesi) ve vergilerin düzenli olarak ödenmesine nezaret etti. Yahudilere (1306′-da sürüldüler ve malları ellerinden alındı) ve Lombardiyahlara ağır vergiler yükledi. Hattâ bazı yıllar bir «ocak vergisi» ödetmeyi denedi; ayrıca çeşitli para işlemlerine girişti. Ekim 1307′de Tampliye tarikatı ilerigelenlerini tutuklatmasına sonu gelmeyen para ihtiyacının yol açmış olduğu söylenebilir. Bu keşişler son derece zengin o-larak bilinirdi; fakat tutuklama için başka sebepler gösterildi. Kralın isteği üzerine papa Clemens V bîr soruşturma yapılmasını emretti ve mahpusların kiliseye teslim edilmesini istedi. Kral, bunu kabul etti (Poitiers Kardinaller meclisi, 29 mayıs 1308), Philippe IV daha sonra, ustalıklı bir propaganda ile papayı sıkıştırdı. Kilisenin yargısıyle bir grup tarikat üyesi yakılarak idam edildi (1309). Papalık 1312′de tarikatı kaldırdı; Philippe mayıs 1314′te Tampliye tarikatının yüksek rütbeli üyelerini dininden sapmış kişiler sayarak yaktırdı. Hükümdarlığının Son yıllarına gölge düşüren tek olay bu değildir. Rezalete yol açan başka bir durum Philippe’in gelinlerini zina suçuyle Kral mahkemesinde yargılatmasıdır. Enguerrand de Marigny, krallığa eski itibarını kazandırmak için hazinenin yeniden teşkilâtlandırılması (14 ocak 1314 emirnamesi) ve yeni bir vergi konması (satış vergisi) konusunda (Paris meclisi, 1 nisan 1314) kralı ikna ederek malî durumu düzeltmeğe çalıştı. Güçlü ve düzenli bir monarşinin kurulmasında çok büyük rol oynayan Philippe IV öldüğü zaman (29 kasım 1314) Marigny son bir para reformu daha hazırlıyordu. (L)
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPE IV hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PETRARCA (Francesco)
Tarih 25 Mayıs 2009
PETRARCA (Francesco), italyan şairi ve hümanisti (Arezzo 1304-Arquana 1374). Babası Albizzo Franzesi ile aralarında çıkan anlaşmazlık yüzünden 1304′te Floransa’dan sürüldü. Francesco, Arezzo’da dünyaya geldi, çocukluğa Incisa’da (yaklaşık olarak 1310′a kadar) ve baba dostu Dante Alighieri ile tanıştığı Pisa’da geçti (bu tanışmanın Cenova’da olduğu da ileri sürülür). 1311′de Petrarca ailesi (ailenin öbür oğlu Gherardo’nun 1307′de doğduğu sanılır) Avignon’a yerleşti, kadınlar ve çocuklar Carpentras’a gönderildi.
Petrarca Carpentras’ta dört yıl boyunca Convenevole da Prato’dan ders aldı. 1316′da hukuk öğrenimi için Montpellier’ye gitti. Bugün elde bulunan en eski eserlerini latince olarak 1318 veya 1319′da kaybettiği annesinin acısıyle yazdı. 1320′den sonra hiç istememesine rağmen hukuk öğrenimine kardeşiyle birlikte Bologna’da devam etti; ama 1326′da bu öğrenimi yarıda bıraktı. Petrarca’nın halk diliyle ilk mısraları Bologna’da yazdığı sanılır. Avignon’a döndükten kısa süre sonra, kilisenin desteğini sağlamak için tarikata girdi; bu olay, şairin hayatında çok önemli bir yer tutar. Petrarca’nın Laura’ya olan aşkı kesinlikle bilinir; ama şairin bu isim altında anlattığı kadının kimliği üstüne hiç bilgi yoktur. Petrarca’nın hayatı göz önüne alındığı zaman bir hikâyeden başka bir şey olmadığı anlaşılan bu aşkı, şiirlerinin başlıca konusu haline getirmiştir. Kendi anlattığına göre, 6 nisan 1327′de Laura’ya, Avignon’daki Sainte Claire kilisesinde ilk gördüğü anda âşık oldu. Bu aşk, 21 yıl boyunca sürdü ve Laura’nın 6 nisan 1348′de ölümünden sonra da devam etti. 1330′da Petrarca, Guascogna’daki Dombez piskoposluğuna getirilen Giacomo Colanna ile birlikte yola çıktı; Lombez’den, Avignon’a Giacomo’nun kardeşi kardinal Giovanni’nin sarayına gitti. 1333′te Kuzey Fransa’ya (Flandre, Brabant) uzun bir seyahat yaptı. Liege’de, birçok metnin yanı sıra Cicero’nun söylevini (Pro Archia [Archias Davası]) buldu; bu buluş hümanist keşiflerinin ilkidir. Ama aynı dönemde, kutsal metinleri ve daha önceleri hor görülen eski hıristiyan yazarların eserlerini okumağa başladı. 1336 Sonlarına doğru italya’ya ve Orso dell’Anguillara’ya konuk olduğu Capranica’ya döndü. 1337′de Sorga kaynağı yakınındaki Valchiusa’ya yerleşti, aşkına sahne olarak burasını seçti ve eserinin büyük kısmını burada tasarladı.
1 Eylül 1340′ta en büyük şair tacını giyme töreni için Paris ve Roma’dan davetlileri geldi; ama taç giyme olayını yüceltmek amacıyle Petrarca önce Napoli kralı Roberto’nun sınavından geçmek istedi. Tören 8 nisan 1341′de Campidoglio’da yapıldı ve tacı senatör Orso dell’Anguillara giydirdi; Petrarca, Campidoglio’dan San Pietro’ya gitti ve tacını mihrap üzerine bıraktı. Roma’dan Parma’ya geçti, Azzo da Correggio’ya misafir oldu; sonra, Parma yakınında Selvapiana’ya (burası Petrarca’nm herkesten uzak yaşamak için italya’da seçtiği yerdir) yerleşti. 1342′de Avignon’a döndü ve Roma’dan elçi olarak gönderilen Cola di Rienzo ile tanıştı. 1343′te kızı Francesca doğdu; bu sırada erkek kardeşi Gherardo’nun Montreux’deki Chartreux manastırına rahip olması (paskalya 1343) Petrarca’yı önemli ölçüde etkiledi ve şairde büyük sarsıntılara yol açtı. Petrarca Secretum’u (sır) ve kesinlikle bilinmemekle beraber Salmi Penitenziali’yi (Mezmurlar) bu buhranlı dönemde yazdı. 1343 Yılı ekim ayında kardinal Colonna’dan aldığı bir görevle Napoli’ye döndü; Napoli’den Parma’ya geçti; Parma’yı ele geçirmek isteyenler arasında çıkan savaşa katıldı ve serüven dolu bir yolculukla Bologna’ya, sonra Verona’ya kaçtı. Genel kanıya göre, Cicero’nun Ad Atticum (Attike’ye), Ad Quintum (Quintus’a) ve Ad Brutum (Brutus’a) adlı mektuplarını Verona kapitolü kütüphanesinde buldu. 1345 Yılı sonlarına doğru Avignon’a döndü ve birçok yazısını bu sırada yazdı. Ama, mart 1347′de Roma’da Cola di Rienzo ayaklanması patlak verince Petrarca bu olaydan büyük ölçüde duygulandı, büyük bir heyecanla ayaklanmayı destekledi ve Cola’-nın yanında fiilî mücadeleye giremediği için yakındı. Petrarca kasım ayında Cola’mn gizlice yanına gitmek amacıyle Provence’tan ayrıldı; ama Cenova’da, Cola’mn yıldızının sönmeğe başladığını ve Colonna taraftarlarının yeniden şehre girdiğini haber aldı. Petrarca’nm bu olayda Cola’yı tutması kardinal Colonna ile ilişkilerini kesmesine yol açmamışsa da oldukça nazik hale getirmiştir.
Cenova’dan Verona’ya ve buradan da Parma’ya gitti; mayıs 1348′den sonra iki yıl boyunca sık sık yer değiştirdi (siyasî görevler aldı). 1350′de Roma’ya giderken doğduğu şehir Floransa’dan geçti; Floransa’da Petrarca’nın dostları, hayranları vardı ve hepsinden önemlisi Boccaccio ile ilk defa bu şehirde karşılaştı. Bu karşılaşma hümanizm tarihi ve Petrarca’yı örnek alarak edebî faaliyetini kökünden hümanist bir yöne çeviren Boccaccio için çok önemlidir. Ertesi yıl Boccaccio, Petrarca’yı davet eden Floransa senyörlüğünün elçisi olarak Petrarca’yı görmek için Padova’ya gitti: şair daveti ret etmedi, geleceğini söyledi ama sonra hiç bir harekette bulunmadı. Bu sırada, Petrarca Avignon’a döndü, dağınık durumdaki büyük eserini düzenlemek için yoğun bir çalışmaya girişti. 1352 Yılı aralık ayında papa Clemens VI öldü ve yerine Innocentius VI geçti; Innocentius Vl’dan yardım göremeyeceğini bilen Petrarca nisan 1353′te erkek kardeşini ziyaret ettikten sonra kesinlikle italya’ya döndü. Nereye yerleşeceğini kestiremeyen Petrarca’yı başpiskopos Giovanni Visconti Milano’da alıkoydu ve himaye etti; dostlarının tenkitlerine rağmen Petrarca önemli siyasî hizmetler görerek ve Visconti’lerin siyasetini savunarak sekiz yıl Milano’da kaldı.
Yoğun siyasî çalışmalarına rağmen Milano’da oturduğu dönem Petrarca’nın edebiyat alanındaki en verimli çağıdır. 1362′de oğlu Giovanni ve dostu Ludovico di Campinia vebadan öldü; Petrarca Padova’ya ve buradan da Venedik’e gitti; Venedik cumhuriyeti Petrarca’ya Schiavoni ırmağı kıyısında bir ev verdi. Petrarca, kızı Francesca ile damadı Francescuolo da Brossano’yu da Venedik’e getirtti, 1370′te kızı ve damadıyle birlikte Arqua’da Euganei tepeleri eteğinde küçük bir şehire yerleşti (biri iki yaşında ölen, öbürüne Petrarca’nm annesinin ismi [Eletta] verilen iki torunu oldu). Bu yıllarda Ferrara’da geçirdiği bir buhranı atlattıktan sonra ölünceye kadar siyasî görevler almağa ve özellikle bıkıp usanmadan yazmağa devam etti.
Çağdaşları ve bütün XIV. yy., Petrarca’ya bin yıllık bir aradan sonra, klasik latin yazarlarının izinde yürüyerek ve onlarla boy ölçüşecek parlaklıkta latince bir edebiyatı İtalya ve hattâ Avrupa’da yeniden canlandıran çok zarif bir yazar olarak hayranlık duydu; Petrarca, daha sonra hümanizm adı verilen düşünce ve kültür hareketinin öncüsü olarak sevildi ve kabul edildi, yaşadığı yüzyılda, uzun süre, halk diliyle yazdıklarından üstün tutulan latince eserleriyle Avrupa’da hâkim oldu. Çağdaşları, Petrarca’nm Eskiçağ epik şiir biçimlerini kendi dünya ve sanat görüşü ve Hıristiyanlıkla bağdaşacak şekilde yeniden canladırmasma hayranlık duyamadılar; çünkü bu maksatla yazdığı Afrika’yı (1338-1341); 1343′ten sonra yeniden sık sık elden geçirmiş ve eser ancak 1396′da yayımlanabilmişti. Buna karşılık latince yazdığı eserlerden Epistolae Metricae (66 manzum mektup; 1333-1354 arasında yazılan bu mektuplardan yalnız annesinin ölümü üzerine yazılanların tarihi bilinir; mektupların derlenmesi ve yeniden elden geçirilmesi üç evrede yapıldı: 1350, 1357, 1363) ve Bucolicum Carmen (Çoban Şiirleri) [12 eglog; 1346-1348; daha sonra birçok değişiklik ve düzeltme yaptı] hayranlık uyandırdı. Bu eserlerde birçok mektup yer alır; büyük bir özenle yazılmış bu mektuplara Petrarca’nm hayranları tarafından sahiplerine ulaşamadan el konduğu sanılır. Petrarca, fazla gördüğü veya çok kişisel bulduğu mektupları atarak, sürekli olarak sağlam bir edebiyat örneği ve soylu bir eğitim aracı meydana getirebilecek ve Roma’nın sayılı kişilerinin biyograflarına benzeyecek şekilde kendi hayatını aktaran bir derleme hazırlamak istedi. Familiarium Rerum Libri XXIV, 350 mektuptan meydana gelir (bu mektuplardan tarihlendirilebilen en eskisi 1325 yılında yazılmıştır); mektupları seçme ve uyarlama işlemi 1349 (bazılarına göre 1345)-1360 arasında çeşitli evrelerde yapıldı. Birkaç istisna dışında derleme Petrarca’nm 1361′e kadar yazdığı mektupları kapsar; çünkü bu tarihte Petrarca ikinci bir derlemeye başlamıştır: Seniles (Yaşlılık Mektupları) [17 kitap içinde 125 mektup]. Bu ikinci derleme tamamlanmamış bir otobiyografya (şairin 1351 yılına kadarki hayatını anlatır) olan, gelecek kuşaklara yazılmış bir mektupla biter: Posteritati. Küçük Sine Nomine (Adsız) şiddetli yergileri kapsayan 19 mektuptan meydana gelir (1342-1358). Petrarca’nın yazdığı başka mektuplar ise derlemelerde yer almadı.
Düşünce tarzını yansıtan çok önemli bir belge olan Secretum’u Petrarca 1342 – 1343 arasında yazdı. 1353′te yeniden elden geçirdi ama başlığını yalancı çıkarmamak için eseri ortaya çıkarmadı (bu eserin gerçek başlığı Secretum Meıım’dm [Sırlarım]). Petrarca, bu eserde sık sık ve açık bir şekilde kendini tahlil eder.
iki incelemesi De Vita Solitaria (Yalnız Hayat üstüne) [1346'da yazdı, daha sonra genişletti] ve De Otio Religioso’dai (Dinî Tembellik) [1347'de yazdı, sonra birçok defa gözden geçirdi] Petrarca’nın birçok kitap ve birkaç seçme dost veya Tanrı ile başbaşa kalma isteğini ortaya koyar; ama onun bu isteği tembellik yapmak değil de tutkuların verdiği yorgunluktan kaçmaktır. Bu ahlâkî-dinî yazılar dizisine yazıldığı tarih belirsiz olan yedi Psalmi Poenitentiales, bir İtinerarium Breve de ianua Usque ad lerusalem et Terram Sanctam (daha çok İtinerarium Syriacum [1358] adiyle ünlüdür: Italya’da kutsal topraklara ulaşmak için aşılacak ülkeleri anlatır) sayılabilir. Tarihî yazıları da çok ünlüdür: De Viris lllustribus (Ünlü Kişiler) ve Rerum Memorandarum (Unutulmayan Şeyler) [her ikisi de yarım kalmıştır]. Petrarca’nın, önce 1338 veya 1339′da başladığı, 1343′te yarıda kestiği De Viris adlı eseri romalı ünlü kişileri veya Roma tarihi aracılığıyle bilinen kişileri kapsar; Petrarca esere 1315-1353 arasında devam etti ve sınırlarını genişleterek Âdem’den çağına gelinceye kadar her yüzyıldan ünlü kişilere kitabında yer verdi (eser, paganlık ve Hıristiyanlığın hayat anlayışını bağdaştırmak ve kaynaştırmak amacını güder). Bağımsız bir eser olan De Gestis Caesaris (Sezar’ın Hayatı) daha sonra De Viris’in içinde yer aldı. 1343-1345 Arasında yazılan Rerum Memorandarum’un kitaplarından 4′ü ile öbür kitaplardan bazı parçalar günümüze kadar ulaşabildi. De Remediis Utriusque Fortunae (Alınyazısma Karşı İlâçlar) [1356'da başladı, 1366'da tamamladı ve yayımladı] ahlâkî bir eserdir.
Petrarca’nın bazı polemik eserleri çok canlıdır: kendisini «namuslu ama bilgisiz bir adam» olarak niteleyen dört Venedikli Ibni Rüşt’çü bilgine karşı yazdığı De Sui İpsius et Multorum Ignorantia (Kendi Bilgisizliğim ile Başkalarının Bilgisizlikleri üstüne) [1367]; «mekanik sanatlara» karşı şiiri savunduğu 4 kitap (Invectivarum Contra Medicum Quendam [1352-1355]; aleyhine konuşan kardial Giovanni de Caraman’a karşı yazdığı tnvectiva Contra Quendam Magni Status Hominem sed Nullius Scientie Aut Virtutis [1355'ten sonra yazıldığı sanılır]; papalık merkezinin Avignon’dan Roma’ya taşınması konusunda fransız tezini savunan Giovanni di Hes-din’e karşı yazdığı tnvectiva Contra Eum Qui Maîedixit İtaliae [İtalya'yı Lanetleyen Kimseye Sövgü], 1373). Petrarca’nın hümanist eserlerinin önemi, şairin birçok eski metni keşfetmesinden değil, kendisinden önceki hümanistlere oranla Latinceyi çok daha iyi bilmesinden ileri gelir; Latince öğrenmenin önemini ilk kavrayanlardan biri Petrarca’dır: Petrarca, Roma Eskiçağını dolaysız ve doğru bir şekilde öğrenebilmek için klasik latin yazarlarına baş vurmak ve bu yazarların eserlerini karşılaştırarak kontrol etmek gerektiğini savundu. XV.yy.da en parlak dönemine ulaşan filoloji alanındaki hümanizm çalışmalarının temelini atan Petrarca’dır.
Bu yüzyılda, klasik latin yazarlarının eserleri üstüne bilgiler çoğaldıkça Petrarca’nın ünü azaldı; katı gramer ve üslûp kuralları bir yana bırakıldı, Petrarca’nın tanıyamadığı yunan dünyası tanınmağa başlandı. Ama hümanist Petrarca’nın yıldızı sönerken, halk diliyle yazan şair Petrarca’nın ünü ulaşılmayacak ölçüde genişledi: XV. yy .m ikinci yarısında Petrarca İtalya içinde ve dışında en büyük lirik şair olarak kabul edildi. Petrarca’cılık, XVI. yy.da, bir yazma tarzından çok şiir anlayışını ve şairlerin yaşayışını etkileyen bir yaşama şekli olarak kabul edildi. Canzoniere (Mısralar) ve Trionfi’de (Zaferler) aşk daha çok bir edebî hayal, şairin çelişkilerle dolu kararsız ruh hallerini yönelttiği olağanüstü bir merkezdir. (M)
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRARCA (Francesco) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PETERS (Hans)
Tarih 25 Mayıs 2009
PETERS (Hans), alman hukukçusu (Han-nover 1886-Hstoleka yakınları 1915). Leipzig’de L. Mitteis’in öğrencisiydi. 1914′ten sonra Frankfurt üniversitesinde ders verdi. En önemli eseri olan Die Oströmischen Digestenkommentâre und die Enstehung der Digesten (Doğu Roma Digesta’ları üstüne Yorumlar ve Digesta’ların Doğuşu) [1913] büyük tartışmalara yol açtı. Peters, rus alman cephesinde savaşırken öldü. (M)
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETERS (Hans) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PETERS
Tarih 25 Mayıs 2009
PETERS (Hans), alman hukukçusu (Han-nover 1886-Hstoleka yakınları 1915). Leipzig’de L. Mitteis’in öğrencisiydi. 1914′ten sonra Frankfurt üniversitesinde ders verdi. En önemli eseri olan Die Oströmischen Digestenkommentâre und die Enstehung der Digesten (Doğu Roma Digesta’ları üstüne Yorumlar ve Digesta’ların Doğuşu) [1913] büyük tartışmalara yol açtı. Peters, rusalman cephesinde savaşırken öldü. (M)
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETERS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PESTALOZZİ (Johann Heinrich)
Tarih 23 Mayıs 2009
PESTALOZZi (Johann Heinrich), isveçli pedagog (Zürich 1746-Brugg 1827). önce dil, ilahiyat, hukuk ve tarih öğrenimi yaptı, sonra kendini köy iktisadı üstüne çalışmalara verdi; Emile’i okuduktan sonra asıl istidadını keşfetti. Rousseau’nun pedagojiyle ilgili fikirlerini, basitleştirerek halkın anlayacağı biçime soktu. Sosyal meselenin ancak yeni bir eğitim düzeniyle çözümleneceğini kabul etti, insan kabiliyetlerini aşamalı olarak geliştirecek (ona göre aklın gelişmesi, gitgide artan bir karmaşıklık kanununa göre oluyordu); tarım ve meslek bilgisi öğretecek, karşılıklı eğitimi düzenleyecek bir plan tasarladı. Kendini, hiç bir çıkar gözetmeden, özellikle yoksul çocukların eğitilmesine adadı. Sırasıyle Neuhof, Stans, Burgdorf ve Yverdon’da açtığı okullar ona büyük bir ün kazandırdı. Pestalozzi çok sayıda eser verdi, bunlar arasında bir roman olan Lienhard und Gertrud (Lienhard ile Gertrud) [1781-1.787]; Helvetisches Volksbaltt (İsviçre Halk Gazetesi) [1782 -1783]; Meine Nachforschungen über den Gang der Natur in der Entwicklung des Menschengeschlechtes (İnsan Türünün Gelişiminde Tabiatın Aldığı Yol üzerine Araştırmalarım) [1797]; Wie Gertrud İhre Kinder Lehrt? (Gertrud Çocuklarını Nasıl Yetiştirir?) [1801] ve Buch der Mutter (Annelerin Kitabı) [1803] sayılabilir. (L)
23 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PESTALOZZİ (Johann Heinrich) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PESSİNA (Enrico)
Tarih 23 Mayıs 2009
PESSİNA (Enrico), italyan hukukçusu (Napoli 1828-ay.y. 1916). 1848 Devrim hareketine katıldı. Manuale di Diritto Costituzionale (Anayasa Hukuku Ders Kitabı) [1849] kitabında öne sürdüğü liberal düşünceler yüzünden bourbon polisinin takibine uğradı. Daha sonra, tutuklanarak 4 ay hapse ve iki yıl Ottaiano’da mecburî ikamete mahkûm edildi. 1860′ta, Napoli’deki Sardinya hükümeti temsilcileriyle kurduğu ilişki yüzünden yeniden tutuklandı, iki gün hapis yattıktan sonra Marsilya’ya kaçtı; Marsilya’dan da Livorno’ya sürüldü. Emilia diktatörü L.C. Farini’nin emriyle Bologna üniversitesinde hukuk profesörü oldu. Bourbon’ların düşmesinden sonra Napoli Ceza mahkemesi hâkimliğine, sonra da adalet genel sekreterliğine getirildi. Birçok defa milletvekili seçilerek parlamentoya girdi; senatör (1871′-den sonra), senato başkan yardımcısı (1889), B. Cairoli hükümetinde tarım, ticaret ve sanayi bakanı (1879), A. Depretis hükümetinde ise adalet bakanı (1885) oldu; 1914′te devlet bakanlığına getirildi. F. Carrara ile birlikte, klasik ceza hukukunun en önemli kişilerinden biri oldu ve bu ceza hukukuna Hegel felsefesinin etkisinde orijinal ve dengeli bir felsefî düşünce kazandırdı. Başlıca eserleri: Trattato di Penalitâ Generale Secondo la Legge delle Due Sicilie (İki-Sicilya Yasalarına, Göre Genel Ceza) [1859]; Elementi di Diritto Penale (Ceza Hukuku Unsurları) [3 cilt, 1865];
Naturalismo e le Scienze Giuridiche (Natüralizm ve Hukuk Bilimi) [1876]; La Scuola Storica Napoletane nella Scienza del Diritto (Hukuk Biliminde Tarihî Napoli Okulu) [1882]; Manuale del Diritto Penale İtaliano (İtalyan Ceza Hukuku Ders Kitabı) [3 cilt, 1893-1895]; Manuale del Diritto Pubblico Costituzionale (Anayasal Amme Hukuku Ders Kitabı) [1900]; La Crisi del Dritto Penale nell’Vltimo Trentennio del sec. XIX (XIX. yy.ın Son Otuz Yılında Görülen Ceza Hukuku Buhranı) [1906]; 11 Dritto Penale in İtalia da C. Beccaria Fino alla Promulgazione del Codice Vigente (C. Beccaria’dan Bugünkü Ceza Kanununa Kadar İtalya’da Ceza Hukuku) [1906]; ayrıca çeşitli yazıları (üç cilt, 1899) ve konferansları da (7 cilt 1914-1916) vardır. Enciclopedia del Diritto Penale 1taliano’nun (italyan Ceza Hukuku Ansiklopedisi) hazırlanmasında çalıştı. (M)
23 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PESSİNA (Enrico) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERTİLE (Antonio)
Tarih 22 Mayıs 2009
PERTİLE (Antonio), italyan hukuk tarihçisi (Agordo 1830 – Padova 1895). 1857′den sonra Padova’da ders verdi. A. Del Giudice’nin desteğiyle yazdığı Storia del Diritto italiano della Caduta dell’lmpero Romano alla Codificazione (Roma İmparatorluğunun Çöküşünden İtalyanın Birleşmesine kadar İtalyan Hukuku Tarihi) [6 cilt, 1871 -1872] adlı eserle tanındı ve bu kitapla italyan hukuku bilimsel tarihinin temellerini attı, İtalyan hukuk tarihinin gelişimini ilk defa organik ve sistematik bir biçimde ele aldı. Bu kitap, metodunun eskimiş olmasına rağmen tükenmez bir belge ve bilgi kaynağıdır. (M)
22 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERTİLE (Antonio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERSONALES
Tarih 21 Mayıs 2009
PERSONALES veya PERSONATAE çoğl.
i. Bot. Bk. MASKELİLER. PERSONEL i. (fr. personnel). Bir hizmet veya kuruluşun görevlileri; bir işyerinde çalışanların tümü.
Devlet ve diğer kamu kuruluşlarında çalışan ve faaliyete çeşitli derecelerde katılan gerçek kişiler. Bk. ANSÎKL. Huk. ve İşletmec. bölümü.
— Ask. Personel hizmetleri, askerî birliklerde çeşitli konulardaki çalışmalarla ilgili hizmetler. Bk. ANSÎKL.
— Huk. Personel dairesi. Bk. Devlet PERSONEL DAiRESî.
Personel kanunu, görevlerinin özelliği olan bazı memurlar (hâkimler, silâhlı kuvvet mensupları gibi) dışında kalan bütün devlet memurlarının hukukî statüsünü düzenleyen kanuna verilen genel ad; resmî adiyle Devlet Memurları kanunu (sayı 657).
Personel reformu, personel rejiminin genel idarî reform açısından yeniden ele alınmasını, böylece kamu hizmetlerinin daha rasyonel ve etkili kılınmasını sağlayacak insan unsurunun, yeterli nitelik ve yaşama seviyesine kavuşturulmasını amaç edinen düzenleme çalışmaları.
Personel rejimi, başta devlet memurları olmak üzere, çeşitli kamu personelinin hukukî statülerini, malî, iktisadî ve sosyal haklarını, yükümlülüklerini ve diğer özlük işlerini düzenleyen hükümler. (Türkiye’de, üniversite öğretim üye ve yardımcıları, hâkimler ve askerler gibi, görevleri gereği ayrı bir personel rejimine bağlı memurlar da vardır. Bunların dışında, genel olarak personel rejimini, Devlet Memurları kanunu düzenler.)
— ANSÎKL. Ask. Personel hizmetleri, genellikle, personel muhasebesini yapmak, tayin ve nakil işleri, eğitim, kurs, personel kayıtlarının tutulması, personel raporlarının denetimi, birleştirilmesi ve ilgili makamlara ulaştırılması gibi görevlerdir. Personel hizmetlerinde ayrı bir önemi olan özlük işleri de emeklilik, istifa, ihraç, tart, tekrar askere alma, uzatma, ölüm, nişan ve taltifler, nakil, izin, kimlik kartları, güvenlik belgeleri v.b. işlemlerin düzenle yürütülmesidir. Bunlar dışında personel hizmetlerine, «özel hizmetler» olarak nitelendirilen şu hizmetler de katılır: askerî birlikler için yeterli eğlence, moral ve refah hizmetlerinin sağlanması, spor ve eğlenceyle ilgili programların hazırlanması; çeşitli eğlence çalışmalarının denetlenmesi, özel ihtiyaç maddelerinin sağlanması ve dağıtımının denetlenmesi; ordu dinlenme kampları ve bölgelerinin kurulması. Bunlardan başka, mahkeme hükümlerinin uygulanması, askerî personelin sivillerle ilişkilerini düzenlemek; savaş esirlerinin toplanması, korunması ve bunlardan faydalanma; disiplin ve tahliye işleri de personel hizmetlerinden sayılır.
—» Huk. Personel, genel olarak her kuruluş ve hizmette çalışanları kapsayan bir terimdir. Ancak, personel kanunu, personel rejimi, personel reformu gibi ifadelerde görüldüğü üzere bu terim yaygın olarak kamu personeli anlamıyle kullanılır, özel şeklinde çalışan kimselere.daha çok’işçi* ve müstahdem* denilmektedir. Bu anlamıyle personel, «çeşitli devlet faaliyetlerinin ve kamu hizmetlerinin gerektirdiği gerçek kişilerin tümü» demektir. Devlet ve öteki kamu kuruluşları aslında birer tüzel kişilik^ olduğundan, kararların alınması ve uygulanması gerçek kişiler eliyle yürütülür. Bu gerçek kişilerin tümüne personel adı verilmekle birlikte, hepsi aynı hukukî statü içinde değildir. Genel olarak kamu personeli dörde ayrılır: 1. kamu hizmetleri ve bu hizmetlerin kadrolarıyle kaynaşmış, aslî ve sürekli nitelikteki memurlar (bk. memur); 2. kanunların açık hükümlerine dayanılarak idarenin tek taraflı işlemleriyle ve gerekiyorsa zor kullanarak hizmete aldığı mükellefler (bk. mükellef); 3. kamu hizmetlerinin görülmesini sağlamak için, devamlı hizmet kadrolarına girmeden geçici ve arızî olarak, idare hesabına kişisel faaliyette bulunan ve yardımcı denilen kişiler; 4. özellikle il özel idareleri ve belediyelerde, seçim sonucu görev alan üyeler; bu genel ayrım, Devlet Memurları kanununa bağlı kurumlar bakı? mından değişmekte ve memur, sözleşmeli personel ve yevmiyeli personel şeklinde yeni bir kamu personeli ayrımı yapılmaktadır.
— İşletmec. İşletmede personel, işletmenin verimliliği, üretkenliği ve hizmetlerin gecikmeden yapılması bakımlarındna en önemli unsurdur. Bunun için, işletmenin genel amacma uygun personel seçimi, bu personelin âdil, ahenkli ve verimli bir şekilde çalıştırılması işletmecilik bakımından büyük önem taşır.
İşletmeler için personel seçimi genellikle personel servisince yapılır. İlke, işe en uygun kişiyi bulmaktır. Meslekî nitelik isteyen işlere, bu niteliği taşıyanlar seçilir. Belirli meslekî bilgiyi gerektirmeyen işler için seçim, iş arayanlar açısından bazı meseleler ortaya çıkarır; kişinin, kendisine uygun gelecek ve benimseyeceği meslek veya işte çalışmasını sağlamak yolları aranır. Buna «meslekî yöneltim» denir; bu yöneltim psikoteknik veya sanayi psikolojisi aracılığıyle gerçekleştirilir. Elle çalışma söz konusu ise, kişiyi işe alıştırmak veya kabiliyetlerini anlamak için, psikoteknik laboratuvarlarında uygulanan testlere baş vurulur. Diğer ülkelerde geniş uygulama alanı olan psikoteknik, Türkiye’de İ.E.T.T., T.C.D.D. işletmelerinde kullanılmaktadır. İşletmeler, bünyeleri için gerekli işleri, iş değerlendirmesi yaparak tespit ederler. İş değerlendirmesi görevlerin sınıflandırılmasıyle başlar. Her işin, bir diğer işe göre nispî değeri tespit edilir. Bu işlem yapılırken nicel, nicel olmayan ve her ikisini birleştiren metotlar kullanılır. Nicel olmayan metotların başında hiyerarşik sınıflandırma ve sıralama (Tranking sistem) metodu gelir. Bu metotta işler, önem sırasına göre sınıflandırılır. Görevler veya işler önceden yapılmış olan çözümlerden çıkan bilgilerin ışığı altında karşılaştırmaya tabi tutulur ve basit olarak tanımlanır. Uygulamada sıra sınıflandırılması işlerin ikili olarak karşılaştırılması gibi metotlar kullanılır. Bu değerlendirme basittir, ama belirli sonuç vermez ve daha çok öteki usullerle bulunan sonuçların kontroluna yarar. Nicel olmayan diğer bir metot, kategorilere göre sınıflandırmadır. Çeşitli görevleri içine alan belirli sayıda kategoriyi tanımlayan bu metot, sıralama metodu ilkelerini benimser.
Nicel olan ve etkenlere dayanan metotlar da iki türlüdür: etken karşılaştırma metodu (factor comparaison system) ve puan sistemi (points system). Puan sisteminde, işin gerektirdiği etkenler, ustalık (öğretim, tecrübe ve yaratıcılık), çaba (bedenî, zihnî), sorumluluk diye sıralanır. Bunlar önemlerine göre derecelendirilir. Her derecenin bir puanı olur ve her iş için gerekli yüzde puan cranı belirtilir. Puan sisteminin eksikliğini gidermek amacıyle, Eugene J. Benge’in geliştirdiği, etken karşılaştırma metodu uygulanır. Puan sisteminden farklı olarak burada anahtar işleri seçilir ve puan birimi yerine para birimi kullanılır. Her iki metodu içine alan metot ise temel istidat metodudur; göz önüne alınan işi düzenli ve doğru yapmak için gerekli istidat, yetenek ve temel bilgilerin değerlendirilmesi esasına dayanır. İşletme böyle bir değerlendirmeden soma çalıştırdığı personele vereceği ücretleri tayin eder. Görevi yapabilecek yetenekteki adaylar mülakat ve test ertesi işe alınır. Rahat bir atmosfer içinde yapılan mülakat, adaya işi tanıtma ve işletmeye de adayı tanıma fırsatını verir. Test de, gerek psikolojik, gerek psikoteknik usullerle yapılır ve personel olarak istihdam edilecekleri tanımağa ve onun özelliklerini ortaya çıkarmağa yarar. Kişi işe alındıktan sonra da, onun işletme amaçlarına uygun olaıak çalışması, etkin ve verimli olması için gerekli tedbirlerin alınması yöneticiye düşer. (M)
Personel dairesi (başbakanlık devlet), devlet kurumlarının personel rejimlerini ülkenin malî, iktisadî ve sosyal gereklerine göre düzenlemek, bu düzeni hukukî esaslar içinde yürütmek üzere kurulmuş, Başbakanlığa bağlı devlet dairesi (kuruluşu 1960). Görevleri: genel personel kayıtlarını tutmak; personel rejimiyle ilgili kanun, tüzük, yönetmelik tasarılarını hazırlamak; memur ve hizmetlilerin yükümlülüklerini tespit etmek, bunları gruplandırmak suretiyle aynı mahiyetteki işler için ücret eşitliği sağlamak; kadro unvanlarını standart duruma getirmek, memur ve hizmetli kadrolarının hizmet gereklerine uygun seviyede olmasını sağlamak; kurumlara personel alınması, bu personelin terfii konularında ehliyet şartlarını tespit etmek; maaş ve ücretlerde iktisadî ve sosyal şartların gerektirdiği düzenlemeleri hazırlamak, dış seyahat ve görevlerde uygulanacak ödemeleri tayin etmek; personelin yetiştirilmesi ve daha yüksek kadrolara hazırlanması için gerekli usul ve araçları tespit etmek; inzibatî ceza sisteminin dengeli ve eşitlik prensibi içinde işlemesini ve uygulanmasını takip etmee*. Teşkilâtın başkanı, Maliye, Millî Savunma, Millî Eğitim bakanlıklarıyle Yüksek , Denetleme kurulundan seçilmiş beş kişilik Devlet Personel heyeti’nin de başkanıdır. Esas birimler: teknik ve idarî kısımların âmiri olan genel sekreter; hizmetleri ve personeli sınıflandıran, personel ve kadro unvanlarını standartlaştırma işleriyle meşgul olan sınıflandırma şubesi; kadro isteklerini inceleyen, kadroların rasycnelleştirilmesini takip eden ve dairenin bütçe işlerine bakan Kadrolar ve Personel Sınıfları şubesi; personelin hizmet şartlanyie ilgili kanun, tüzük, yönetmelik, kararname çalışmalarını yapan Hukukî Statüler şubesi; hizmet öncesi ve hizmet içi eğitim faaliyetini düzenleyen Eğitim şubesi; sosyal haklarla ilgili konuları inceleyen ve statüleri tespit eden Sosyal Haklar şubesi; çeşitli kurumlara alınacak personelin sınav şartlarını koyan ve dairece yapılması gerekli sınavları yapan Personel Tedariki İmtihanlar şubesi. Yardımcı birim idarî şubedir. (M)
21 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERSONALES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERROUX (François)
Tarih 21 Mayıs 2009
PERROUX (François), fransız iktisatçısı (Lyon 1903). Lyon (1929) ve Paris (1939) Hukuk fakültelerinde profesör oldu. 1944′-te Uygulamalı İktisadî Bilimler enstitüsünü kurdu ve 1955′te College de France’ın İktisadî ve Sosyal Olayları Tahlil kürsüsüne getirildi. Revue d Economie Politiçue’in yardımcı müdürü, İktisadî ve Sosyal inceleme ve Geliştirme enstitüsünün müdürüdür.
Eserleri: Le Probleme du Profit (Kazanç Meselesi) [1826]; Les Reformes Agraires en Europe (Avrupa’da Tarım Reformları) [1935]; Capitalisme et Communaute de Travail (Kapitalizm ve İş Ortaklığı) [1936]; Syndicalisme et Capitalisme (Sendikacılık ve Kapitalizm) [1936]; Autarcie et Expansion (özyeterlik ve Kalkınma) [1940]; Le Neo-Marginalisme (Yeni Marjinalizm) [1941]; La Vaîeur (Değer) [1943]; Cours d’Economie Politique (İktisat Dersleri) [1939-1945]; Le Revenu National, son Evaluation et ses Utilisations (Millî Gelir, Gelişmesi ve Kullanılması) [1947]; Le Plan Marshall ou VEurope Necessaire au Monde (Marshall Planı, Dünyaya Gerekli Avrupa) [1948]; Les Comptes de la Nation (Millî Hesaplar) [1948]; VEurope sans Rivages (Kıyışız Avrupa) [1953]; UEconomie du XX* Siecle (XX. yy. İktisadı) [1961]. Perroux ayrıca Encyclopedie Française’in IX. cildini (L’Univers Economique et Social) [1960] yönetti. (L)
21 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERROUX (François) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERROT (Georges)
Tarih 21 Mayıs 2009
PERROT (Georges), fransız profesörü ve arkeologu (Villeneuve-Saint-Georges 1832-Paris 1914). Ecole Normale Superieure’de okudu (1852), Atina okulunda öğretim üyesi oldu (1855). Anadolu’ya bir bilim gezisi yaptı, Ankyra anıtı üzerindeki Augus-tus’un vasiyetnamesini okudu ve yorumladı. Bu bilim gezisinin sonuçlan, Explora-tion Archeologique de la Galatie et de la Bithynie (Galatia ve Bithynia’da Arkeoloji Araştırmaları) [1862 ve sonrası] adiyle yayımlandı.
Paris Edebiyat fakültesinde arkeoloji profesörü (1875), £coîe Normale Superieure yöneticisi oldu (1888-1902). Eserleri: De V£tat Actüel des Etudes Ho-meriques (Homeros ile ilgili İncelemelerin Bugünkü Durumu) [1864]; Essai sur le Droit Public et Prive de la Republique Atfı enienne (Atina Cumhuriyetinin özel ve Kamu Hukuku üstüne Deneme) [1867]; L’Eloquence Politique et Judiciaire â Atlı ene s les Precurseurs de Demosthene (Atina’da Siyasî ve Adlî Hitabet, Demosthene’in öncüleri) [1873]; Memoires d’Archeologie, d’Epigraphe et d’Histoire (Arkeoloji, Yazıt ve Tarih üstüne Hatıralar) [1875]; Praxitele (Praksiteles) [1904]. Mimar Chipiez ile birlikte Histoire de VArt dans l’Antiquiie (İlkçağda Sanat Tarihi [cilt I, 1881] adlı eseri X. cilde kadar çıkardı (1914). Re-vue Archelogique’de birçok yazısı çıktı. (L)
21 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERROT (Georges) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEREZ
Tarih 14 Mayıs 2009
PEREZ (Antonio), ispanyol devlet adamı (Monreal de Ariza, Aragon 1539′a doğr. -Paris 1611). Dışişleri bakanıyken Felipe II’ nin danışmanı oldu. Don Juan’ın sekreteri Escobedo’nun entrikalarını meydana çıkardı ve onu öldürttü (31 mart 1578). Kendisi de ölüme mahkûm olunca Aragon’a sığındı; Engizisyonun hışmına uğrayınca Zaragoza halkına seslendi ve bir halk ayaklanmasına yol açtı (1591). Sonra Fransa’ya çekildi. (L)
PEREZ (Charles), fransız zooloji bilgini (Bordeaux 1873 – Paris 1952). 1921′de Paris Fen Fakültesi Zooloji kürsüsünde profesör oldu. Genel biyoloji kanunlarıyle ilgilendi, deniz favnası, asalaklık ve bazı hayvan gruplarıyle ilgili birçok olayı inceledi. (L)
PEREZ (Isaac Lebosh), Yiddişce ve İbranîce yazan hikayeci ve şair (Lublin yakınları, Polonya 1851-01. 1915). 1876′dan itibaren Varşova’da İbranîce çıkan başlıca dergilerde çalıştı. Eserlerinde orta avrupa yahudi geleneğinin kaynaklarından yararlandı. (L)
PEREZ (Jose Joaquin), şilili siyaset adamı (Santiago 1800-ay.y. 1889). Fransa’da (1829), Arjantin’de (1836), A.B.D.’de elçilik yaptı. Maliye (1845-1849), içişleri ve dışişleri bakanı (1849), Montt’dan sonra cumhurbaşkanı (1861-1871) oldu. Din alanında hoşgörü siyaseti takip etti, bir ticaret kanunu yayımlattı. (L)
PEREZ (Pedro), ispanyol mimarı (öl. Toledo 1291). Fransız asıllı olduğu sanılan mimar Martin’in tasarladığı ve 1227′de yayımına başlanan Toledo katedralinin mimarıdır (1234). [L]
PEREZ CAS AS (Bartolome), ispanyol bestecisi ve orkestra şefi (Lorca 1873 – Madrid 1946). İlk müzik eğitimini büyükbabası Ju-an de Casas’tan gördü. Madrid konservatuvarına devam’etti. 1909′da bir nefesli sazlar topluluğu, 1915′te de Madrid Filarmoni orkestrasını kurdu. 1936′ya kadar bu orkestranın şefliğini yaptı. Orkestra şefi olarak çağdaş ispanyol müziğini ve yabancı müziği tanıttı. En önemli eseri A mi Tierra (Toprağıma) [1898] adlı senfonik süitidir. (L)
PEREZ DE AYALA (Ramon), ispanyol yazarı (Oviedo 1880 – Madrid 1962). Bilgiç ve alaylı üslûbuyle dikkati çeken romanlar yazdı: La Pata de la Raposa (Tilki Pençesi) [1912], Belarmino y A polon io (Belarmino ve Apolonio) [1920], Luna de Miel, Luna de Hiel (Balayı, Keder Ayı). Yazarlığa bir şiir kitabiyle başlamıştı (La Paz del Sendero [Yoldaki Huzur], 1904); bunu El Sendero Andante (Yürüyen Yol), El Sendero innumerable (Anlatılamayan Yol) [1916] gibi başka şiir kitapları takip etti. 1942′de Arjantin cumhuriyetine yerleşti. (L)
PEREZ DE GUZMAN (Alonso), El Bueno denir, ispanyol savaşçısı (Leon 1256 -Sierra de Gaucin, Malağa 1309), Castilla valisi Pedro de Guzman’ın evlilik dışı oğlu. önce Fas’ta hizmet gördü, İspanya’ya döndükten sonra, kralın kardeşi Don Juan’ın ayaklandırdığı Magrıplılarla savaştı, Tarifa’da kuşatıldı, teslim olmağa yanaşmadı, Cebelitarık çevresindeki harekât sırasında yaralanarak öldü. (L)
PEREZ DE GUZMAN (Fernan), Batres senyörü, Castilla’lı tarihçi (1376 – 1458′e doğr.). Aragon’da elçilik (1421) yaptı, Magrıplılarla savaştı (1431), kralın önünde Merida kumandanı Juan de Vara ile kavga ettiği için tutuklandı. Batres’deki topraklarına çekildikten sonra Kral Juan 11 Tarihi adlı bir eserle manzum bir tarih yazdı: Loores de los Claros Varones de Espana (İspanya’nın Büyük Adamlarına övgüler). [L]
PEREZ DE HİTA (Gines), ispanyol yazarı I Mula 1545′e doğr. – Murcia 1619′a doğr.). Las Guerras Civiles de Granada (Granada îç Savaşları) adlı iki bölümlük (1595 ve 1604) bir eser yazdı. İlk bölüm Granada Magrıplılarının, Granada’ya hâkim oldukları Tarihten, başkentin hıristiyanlar tarafından fethedilmesine kadar (1492), kendi aralarındaki çekişmelerini ve içten içe bölünmelerini anlatır. Hita, tarihî konuya . kendi renkli ve hayal dolu romansı bir hava katar. İkinci bölüm, Felipe II devrinde Magrıplıların baş kaldırmasını anlatır. Bu savaşa katılan yazar, tarihî olayları birinci bölüme kıyasla çok daha yakından takip etmiştir. (L)
PEREZ DEL PULGAR (Hernan), El de Las Hazanas denir, ispanyol savaş adamı (Ciudad Real 1451-Granada 1531). Magrıplı-lara karşı kazandığı başarılar dolayısıyie kral tarafından şövalyeliğe yükseltildi. Kari V’in emriyle, 1527′de, Breve Parte de las Hazanas del Excelente Nombrado Gran Capitan (Gonzalvo de Cordoba’nın Yaptığı Başarılı Savaşlar) adlı eseri yazdı. (L)
PEREZ DE MONTALBAN (Juan), ispanyol yazarı (Madrid 1602 – ay.y. 1638). İlâhiyatçıydı. Engizisyon ile arası iyi olduğu için, Lope de Vega’nın etkisi altında yazdığı birçok tiyatro oyununu temsil ettirdi. Dramları: Autos Sacramentales (Dinî Oyunlar) ve özellikle La Monja Al) er ez ve Los Amantes de Temel (Teruel’in Sevgilileri) [1638]. Orfeo adlı şiiri yanlış olarak Lope de Vega’ya mal edildi. Para Todos (Herkes için) [1635] adlı eseri yüzünden Queve-do’nun hücumuna uğradı. (L)
PEREZ DE OLİVA (Fernan), ispanyol hümanisti (Cordoba 1494′e doğr. – ay.y. 1533). Paris’te (1523-1525), sonra Salamanca’da dersler verdi ve rektörlük yaptı. Sophokles, Euripides, Plautus tercümelerinden başka, Castilla nesrinin ilk örneklerinden biri olan Dialogo de la Dignidad del Hambre (İnsanın Değeri) adlı bir diyalog yazdı. (L)
PEREZ ESCRİCH (Enrique), ispanyol romancısı (Valencia 1829 – Madrid 1897). özellikle töre romanları yayımladı: Las Obras de Misericordia (Merhametin Ürünleri) [1864- 1865]; La Mujer Adultera (Kocasını Aldatan Kadın) [1864]; La Caridad Cristiana (Hıristiyan Yardımseverliği) [1879]. (L)
PEREZ GALDOS (Benito), ispanyol romancısı (Las Palmas, Kanarya adaları 1843 – Madrid 1920). 1870′te ilk (La Fontana de Oro [Altın Çeşme]), 1871′de ikinci (El Au-daz [Cesur Adam]) romanını yayımladı. Ama ancak 1876′da töre romanı Dona Perfecta ile ilk büyük başarısını kazandı. Sonra, birçok bakımdan Balzac’m Comedie Humaine’nine benzeyen büyük bir edebî anıtın üstünde yarım yüzyıl, ara vermeden çalıştı. Bu büyük eser her şeyden önce XIX. yy. ispanya’sının (Trafalgar’dan Canovas’a kadar) hareketli tarihini çizen romanlaştırılmış destan Episodios Nacionales’in (Millî Kahramanlıklar) 43 kitabını kapsar. Kitaplardan bazıları birer şaheserdir: Bailen (1873); Zaragoza (1874); Zumalacarregui (1898); Espana Sin Rey (Kralsız ispanya) [1908]. Perez Galdos’un birçok töre romanı vardır; en önemlileri: Gloria (Zafer) [1877]; La Familia de Leon Roch (Leon Roch Ailesi) [1887]; Fortunata y Jacinta (1887); Angel Guerra (Savaş Meleği) [1891] ve ö-zellikle Madrid’deki yoksul insanların etkileyici ve korkunç bir tablosu olan Misericordia (Acıma) [1897]. Galdos’un başlıca nitelikleri, hareket ve Dickens’ınkiyle karşılaştırılmasına yol açan nükte ile iyimserlik karışımıdır. Tiyatro eserleri de yazdı: Etectra (1900) ve Casandra (1905). [L]
PEREZ LUGİN (Alejandro), ispanyol yazarı (Madrid 1870 – El Burgo, La Çoruna 1926). «Don Pio» takma adiyle gazetelerde boğa güreşleri üstüne yazılar ve yorumlar yayımladı. 1915′te çıkan La Casa de la Troya (Troya’nın Evi) adlı romanı geniş ilgi uyandırdı. Bu roman Santiago de Compostella’da, öğrenci çevrelerinin gündelik yaşamasını dile getirir. Gurrito de la Cruz (1921) adlı eseri boğa güreşleriyle ilgilidir, öbür eserleri: La Corredoira y la Rua (Evin önü ve Sokak) [1923]; La Virgen del Rocio ya Entro en Triana (Rocio Bakiresi Triana’ya Girdi) [1929]. (L)
PEREZ PETİT (Victor), Uruguay’lı yazar (Montevideo 1871 – ay.y. 1947). Jose* Enrique Rodo, Carlos ve Daniel Martinez Vigil ile birlikte 1895′te Revista Nacional de Literatura’yı (Millî Edebiyat Dergisi) kurdu. Pek çok kitap yazdı. Bunların arasında parnassos’çulardan etkilendiği, Joyeles Barbaros (Vahşî Mücevherler) [1907]; hikâyelerini topladığı Gil (1905); Zola’mn etkisi açıkça görülen Entre los Pastos (Yiyecekler Arasında) adlı romanı ve Cobarde (Yüreksiz) [1894] adlı dramı sayılabilir. (M)
PEREZ PUJOL (Eduardo), ispanyol hukukçusu (Salamanca 1830 – Valencia 1894). Historia de las İnstituciones Sociales de la Espana Goda (Gotik Ispanya’daki Sosyal Kurumların Tarihi) [1896] adlı önemli bir eser yazdı. (l)
14 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEREZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEREGRİNUS
Tarih 14 Mayıs 2009
PEREGRİNUS i. (lat. k.). Rom. huk. Hür olmakla beraber yurttaşlık haklarından yoksun bulunan yabancı.
— ANSİKL. Peregrinus başlangıçta, düşman olmayan yabancıydı. İmparatorluk döneminde ise, roma uyruğu olduysa da, durumu anayurduna göre değişen bir yasaya bağlıydı ve siyasî haklardan, connubium ve commercium haklarından yoksundu. M.
ö. 242′de, Roma’da bulunan yabancılarla ilgili davalara bakmak amacıyle Roma’da bir mahkeme (peregrinus Praetor) kuruldu. Bu, Peregrinus hukukunun başlangıcı oldu. Sonra, zaman ve hukukla ilgili çeşitli mahallî şartlar jus gentium’un uygulanmasıyle değişikliğe uğradı. M.S. 212 tarihli anayasa, peregrinus’ların sayısını büyük ölçüde azalttı. (L)
14 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEREGRİNUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Halikarnassos
Tarih 08 Mayıs 2009
Halikarnassos, Bodrum’un antik çağlardaki ismi. Dor Birliği’nin altı üyesinden biri olan Halikarnassos ve yöresinin yerli halkı Lelegler ve Karialılar’dır.
Müsgebi ve Çömlekçi’de ortaya çıkan mezarlar ve buluntuları bölgede Miken kültürü ile çağdaş bir yerleşim olduğunu göstermektedir.
M.Ö. 6. yüzyılın ilk yarısında Lydia egemenliğinde olan şehir daha sonra Perslerin egemenliği altına girmiştir. Persler kendilerine yakın yerli bir aile olan Halikarnassos’lu Lygdamis ailesini kenti yönetmesi için görevlendirmişlerdir. M.Ö. 387’de Karia satraplığının Mylasa’da oturan Hekatomnos’a geçtiği bilinmektedir. Hekatomnos’un oğlu Maussolos M.Ö. 377’de Karia satrapı olmuş ve merkezi Mylasa’dan Halikarnassos’a taşımıştır.
Maussolos öldükten sonra II. Artemisia yönetime gelmiştir. Büyük İskender şehri kuşattığında yönetimde Orontobates vardı. İskender, Alinda Kraliçesi Ada’yı bütün Karia bölgesinin hâkimi yapmıştır. İskender’den sonra II. Ptolemaios’un hâkimiyeti altına giren Halikarnassos Roma döneminde Rodos yönetimine verilmişse de bağımsız kabul edilmiştir. M.Ö. 1. yüzyılda korsanların akınları yüzünden fakirleşen kentin yeniden canlanması Augustus zamanıdır. M.S. 4. yüzyılda Roma eyaletleri düzenlenirken Karia ayrı bir eyalet, Halikarnassos metropolisi Aphrodisias olan bu eyalete bağlı bir şehir olmuştur.
Şehir 11. yüzyılda Türklerin eline geçmiş, toprakları içinde kalmıştır. 1402 yılında Rodos Şövalyeleri tarafından ele geçirilen şehrin, eski Dor akropolünün olduğu yerde kale inşa edilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos’u almasına kadar şövalyelerin elinde kalmıştır.
Halikarnassos’ta 1857 yılında Newton tarafından bulunarak frizleri Londra’daki British Museum’a taşınan Maussoleion, dünyanın yedi harikasından biri olarak tanımlanmaktadır. Maussoleion, Maussolos için karısı II. Artemisia tarafından yaptırılan bir mezar anıtıdır. Bugün sadece temel izleri ile frizlerinden bir parça kalmıştır.
Halikarnassos’taki görülebilen diğer kalıntılar ise; yer yer poligonal ve rektagonal tekniğin kullanıldığı surlar ile Roma Çağı tiyatrosudur.
Halikarnas Balıkçısı (d. 17 Nisan 1890, Girit – ö. 13 Ekim 1973, İzmir), asıl adı Cevat Şakir Kabaağaçlı olan, Bodrum’a olan aşkı ile tanınan ünlü Türk roman ve hikâye yazarı.
Abdülhamit devri sadrazamlarından Cevat Paşa’nın yeğeni, valilik ve ordu kumandanlığı yapan Şakir Paşa’nın oğludur. İlk öğrenimini Büyükada’da, orta ve liseyi 1907′de Robert Kolej’de tamamladı. Denizci olmak istemesine rağmen ailesinin ısrarı ile İngiltere’ye gitti. Londra ve Oxford Üniversitelerinde Çağdaş Tarih öğrenimi gördü. İstanbul’a dönünce gazete ve dergilerde yazıları çıkmaya başladı. Aile içi bir sorundan ötürü babası Mehmet Şakir Paşa’yı öldürdüğü için yargılandı ve kısa bir süre (3 yıl kadar) hapis yattı.
1925′te kurulan İstiklal Mahkemeleri’ni yeren 13 Nisan 1925 tarihli “Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler” başlıklı öyküsünden ötürü İstanbul İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. Mahkeme başkanı Ali Çetinkaya tarafından idama mahkum edilmek istendiyse de, Kılıç Ali Bey’in önerisiyle kalbentlikle Bodrum’a sürüldü. 3 yıl süren cezası 1924′te sona erdi. Cezasının son yarısını İstanbul’da tamamladıktan sonra, çok sevdiği insanları ve doğal güzellikleriyle kaynaştığı Bodrum’dan uzak kalamadı ve Bodrum’a yeniden dönüp yaklaşık 25 yıl kaldı. Bodrum’un antik çağdaki adı olan Halikarnas’ı mahlas olarak benimsedi. Bodrum’da balıkçılık dahil çeşitli işlerde çalıştı. 1947′de taşındığı İzmir’de yazarlık ve turist rehberliği yaptı. 13 Eylül 1973′te İzmir’de vefat etti. Vasiyeti üzerine Bodrum’a gömüldü.
Edebi Hayatı
1926′dan sonra deniz hikâyeleriyle tanındı. Konularını Ege Bölgesi ve Akdeniz Bölgesi kıyı ve açıklarında gelişen, denize bağlı olaylardan çıkardı. İçinde yaşadığı, en küçük ayrıntılarına kadar bildiği hür ve asi denizi, kaderleri denizin elinde olan balıkçıları, dalgıçları, sünger avcılarını ve gemileri zengin bir terim ve mitologya hazinesinden güçlenerek, denize karşı sonsuz bir hayranlıktan gelen şiirli, yer yer aksayan, ama sürükleyip götüren bir anlatımla hikâye ve romana geçirdi.
Yazı ve düşünceleriyle Azra Erhat gibi döneminin önemli aydınlarını etkilemiş bir kişi olarak, çeşitli dillerden yüz kadar da kitap çevirmiş olan ve kendi eserlerinin sonraki baskıları yapılagelen Halikarnas Balıkçısı’na Kültür Bakanlığınca 1971 Devlet Kültür Armağanı verilmiştir.
Geniş bibliyografyası Yeni Yayınlar dergisinin Ekim 1974 sayısındadır. Bütün Eserleri Bilgi Yayınevi’nce toplanıp yayımlanmaktadır.
Cevat Şakir Bodrum’da yaşadığı dönemde arkadaşları ile ilk Mavi Yolculuk fikirini ve uygulamasını gerçekleştirmişlerdir. Bu mavi yolculuklarda yanlarına aldıkları şeyler: Peynir, su, istanköy peksimeti, tütün ve rakı idi. Mavi yolculukta gazete okumaz radyo dinlemezlerdi. Amaç dünyadan kaçmak ve medeniyetten uzak olarak kafayı dinlemektir. Haftalarca denizde kalınır sadece acil ihtiyaçları temin etmek için karaya çıkılırdı. Oysa ki bugün yapılan mavi yolculuklarda her türlü lüks mevcuttur. Bu yolcuklar yazarın edebî eserlerini de büyük oranda etkilemiştir.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Halikarnas Balıkçısı
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Halikarnassos hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PENAY GONİ (Antonio)
Tarih 08 Mayıs 2009
PENAY GONİ (Antonio), ispanyol müzik tenkitçisi (San Sebastian 1846 – Madrid 1896). Wagner’in eserlerini yaydı. Müzikli komediyi Savundu. Çeşitli dergilerde yazılar yazdı: Artey Patriotismo (Sanat ve Vatanseverlik), La Obra Maestra de Verdi, Carlos Gounod (Verdi’nin Şaheseri; Charles Gouncd). 1878′de İmpresiones Musicales (Müzik üstüne İzlenimler) başlığı altında bir tenkit serisi yayımladı. En önemli eseri, La , Opera Espanola y la Musica Dra-matica en Espana en el Siglo XIX (İspanyol Operası ve XIX. yy.da İspanya’da Dramatik Müzik) [1881]. (m)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENAY GONİ (Antonio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PENAUD (Alphonse)
Tarih 08 Mayıs 2009
PENAUD (Alphonse), fransız mucidi (Paris 1950 – ay.y. 1880). Deniz okuluna girdi, fakat birdenbire felç oldu, denizciliği bırakmak zorunda kaldı. Havacılıkla ilgilendi, bu alanın öncülerinden biri oldu. İncelemelerinde kapanan iniş takımlarını, kollu dümeni, ok şeklindeki kanatlan ve Sonradan uçaklarda kullanılan birçok ilkeyi ileri sürdü.
Kauçuktan, küçük motorlar yaptı, hücum açısı ve kuyruğun emniyeti üstünde durarak, uçağın kararlılık şartlarını aydınlattı. 1874′te birkaç metre uçabilen küçük bir mekanik kuş yaptı, uzun ve gövdesi genişleyebilen kablo ile bağlı balon projesini ortaya attı. 1876′da, havalanmayı başaran ilk uçakların özelliklerine benzeyen pervaneli biı âletin patentini aldı. Projelerini gerçekleştirmek için kendisine yardım edecek kimseler bulamadı. Otuz yaşında intihar etti. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENAUD (Alphonse) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PENAS, PENATES
Tarih 08 Mayıs 2009
PENAS körfezi, Şili’de (Aysen eyaleti) körfez, Büyük Okyanus kıyısında, kuzeyde Taitao, güneyde Guayaneco yarımadaları arasında. Çok girintili ve çıkıntılı olan kıyısı, birçok koy ve kanalla yanlıdır. Başlıca adası, Javier adaşıdır. (m)
PENATES çoğl. i. (penus, evin iç kısmından «erzak» anlamında lat. k.). Esk. Romalılar ve Etrüsklerde aile ocağını koruyan tanrılar. || Bu tanrıların heykelleri.
— ANSiKL. Penates’ler başlangıçta, teldo-labın iki tanrısı ve bütün evin koruyucularıydı. Aile ocağını koruyan tanrılardan sayıldıkları için onlar gibi birer ev tanrı-sıydılar. Ağaçtan, kilden, mumdan veya fudisinden yapılan heykelleri atrium’da ö-bür ev tanrılarının bulunduğu yere yerleştirilirdi, önlerine yemekler konur, bazı günler de kurbanlar sunulurdu. — Ayrıca, devletin koruyucusu olan kamu penatesleri de vardı. Bunlara, özel mihraplarının (penum) bulunduğu, Roma’daki Vesta tapmağında tapılırdı. Çoğu zaman, paraların üzerinde, başında bir örtü bulunan ihtiyarlar biçiminde, resimlerine rastlanırdı. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENAS, PENATES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PENARROYA-PUEBLONUEVO
Tarih 08 Mayıs 2009
PENARROYA-PUEBLONUEVO, İspanya’da (Cordoba ili) şehir, Sierra Morena’nın kenarında; 27 200 nüf. önemli kömür yatakları sayesinde şehirde sanayi gelişmiştir; dökümhaneler, kurşun rafinerileri, süper fosfatlar, kâğıt fabrikaları. (L) PENARTH, Büyük Britanya’da liman şehri, Galler ülkesinin güney kıyısında (Glamorganshire), Cardiff’in güneyinde; 20 900 nüf. Sayfiye merkezi. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENARROYA-PUEBLONUEVO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PENANG
Tarih 08 Mayıs 2009
PENANG, esk. Prince of Wales, Malezya’da (Petıang eyaleti) ads, Malakka boğazında; Malezya yarımadasından ve Penang eyaletinin karadaki kısmından Penang boğazı ile ayrılır; 227 km2; 262 700 nüf. Yükseltisi 900 m’yi bulan ve kauçuk ağacı çiftlikleri kurulmuş ormanlarla kaplı olan yüksek tepeler, adanın en canlı kısmı olan kıyı ovalarına hâkimdir; pirinç ve hindistancevizi tarımı, balıkçılık. Karabiber, karanfil ve hindistancevizi başlıca ticaret ürünleridir. Başlıca şehri, George Town. (L)
PENANG, Malezya’da eyalet, Malakka boğazı kıyısında; iki kısımdan meydana gelir. Penang adası ve ona bağlı küçük adalar; kuzeyde, doğuda ve güneyde Kedah eyaletiyle sınırlı olan kara parçası; 1036 km2; 642 200 nüf. Merkezi, George Town. Tepelerdeki büyük tarım işletmelerinde kauçuk üretimi, kıyı ovalarında pirinç ve hindistancevizi yetiştiriciliği başlıca tarım faaliyetidir. Sanayi Butterworth’da ve özellikle George Town’da toplanmıştır.
— Tar. 1786′da Kedah sultanının izniyle İngilizler tarafından işgal edilen Penang, 1800′de bir ingiliz himaye bölgesi haline getirildi; 1826′da Straits Settiements’e girdi. Straits Settlements’ın dağılmasından (1946) sonra Penang Malezya federasyonuna katıldı (1948). [L]
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENANG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELSENEER (Paul)
Tarih 08 Mayıs 2009
PELSENEER (Paul), belçikalı zooloji bilgini (Brüksel 1863-ay.y. 1945). Brüksel’de okudu, Lille’de Giard’ın, Londra’da Lankester’in derslerini takip etti. Belçika yükseköğrenim kurumlarından uzak tutulduğu için, 1929′a kadar Gand öğretmen okulunda kimya okuttu. Yumuşakçalar üstünde incelemeler yaptı ve bu konuda birçok eser yazdı. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELSENEER (Paul) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|