REŞİD PAŞA (Şerif Ahmed)

Tarih 29 Haziran 2009

REŞİD PAŞA (Şerif Ahmed), türk hukuk­çusu, idarecisi ve şairi (İstanbul 1858-ay.y. 1918).

Edirne rüştiyesini ve Hukuk mekte­bini bitirdi. Çeşitli görevlerde bulunduk­tan sonra Şûrayı Devlet üyeliğine yükseldi (1895). Aynı yıl Rumeli beylerbeyliği payesiyle Halep vali muavini oldu.
Adana vali muavinliği, vekâleten Mersin mutasarrıflığı görevlerinde bulundu.
Hicaz valisi oldu (1911). İttihat ve Terakkinin ikinci defa iktidarı almasından sonra (23 ocak 1913) azledildi.

Eserleri: Hukuku Ti­caret (8 cilt); Ruhül Mecelle (Mecellenin Özü) [8 cilt];
Dini Mübini İslâm (Islâmın Apaçık Dini) [5 cilt]; imamıazamın Siyasi Tercümei Hali. (M)

RESİD PASA Büyük. Bk. MUSTAFA REŞİD PAŞA.

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞİD PAŞA (Şerif Ahmed) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RESİD GALİP

Tarih 29 Haziran 2009

RESİD GALİP, türk devlet adamı (Ro­dos 1897 – istanbul 1934). Mahkeme reisi Mehmed Galip Beyin oğlu.

İlköğrenimi­ni Rodos’ta yaptı, izmir idadisini ve İstan­bul Tıp fakültesini bitirdi (1917). öğrenciy­ken Balkan savaşlarına ve Birinci Dünya sa­vaşına gönüllü olarak katıldı. Tıp fakültesi Seririyatı (kliniği) asistanlığında, Darüley tam hekimliğinde bulundu. O günlerdeki Türkçülük akımını benimsedi. Birinci Dün­ya savaşının bitmesine yakın IV. Ordu Hıfzıssıhha müessesesine (Şam) gönderildi. Mütareke olunca İstanbul’a döndü. Köylerde hekimlik yapmak için Anaodlu’ya geçti (1919). Kütahya çevresinde Müdafaai Hukuk cemiyetinin kurulması için çalıştı.

Kütahya işgale uğrayınca Denizli’ye giderek burada Kızılay hekimliği yaptı. Ankara’ya gelerek Sıhhiye vekâleti umumî hıfzıssıhha muavini oldu (1922). Kurtuluş savaşından sonra, res­mî görevinden ayrılarak özel hekimlik yap­mağa ve Türk ocağı gibi sosyal dernekler­de çalışmağa başladı. Muhtelit Mübadele komisyonuna türk delegesi seçildi (1925). Aynı yıl Aydın milletvekili olarak T.B.M. M.’ye girdi. Şeyh Sait isyanından sonra ku­rulan Şark İstiklâl mahkemesi üyeliğine ge­tirildi. Maarif vekili oldu (1932). Bir yıl ka­dar bu görevde kaldı. Bir süre Türk Tarihi ve Türk Dil kurumlarında çalıştı. CHP Ge­nel İdare kurulu üyesiydi. (M)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİD GALİP hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REŞİD ALİ

Tarih 29 Haziran 2009

REŞİD ALİ, ıraklı siyaset adamı (doğ. Bağ­dat 1892). Irak tahtında hak iddia edecek durumda bulunan mezopotamyalı büyük bir sünnî ailenin çocuğudur.

Türkiye’de hukuk okudu; Irak’ta avukat oldu. Ceza mevzuatı üstüne pek çok inceleme yayımladı. Başba­kanlığa getirildi; İtalya ile diplomatik iliş­kilerin kesilmesine taraftar olmadığından is­tifa etti (30 ocak 1941). Ordunun yardımıyle bir hükümet darbesi yaparak 3 nisanda ye­niden iktidara geçti. Almanya’nın desteğiy­le 1930′da Irak ile İngiltere arasında ya­pılmış olan antlaşmanın şartlarını uygula­madı ve İngilizler tarafından Basra körfeziyle Akdeniz arasında kurulmuş olan ulaşı­mı kesme çarelerini araştırdı.

İngilizlerin müdahalesiyle ülkesinden çıkarılınca (30 mayıs) Cidde’ye sığındı. Abdülaziz İbni Suud, Reşid Ali’ye önemli görevler verdi. 1958 Irak ihtilâlinde geçici bir rol oynadı. (M)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞİD ALİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Restorasyon

Tarih 29 Haziran 2009

Restorasyon, Avrupa tarihinde, Viyana kongresi (1815) ile 1830-1831 devrim olayları (Fransa’da temmuz devrimi, Belçika ve Po­lonya devrimleri, Orta italya’da 1831 şubat devrimleri) arasındaki döneme verilen genel ad.

Başlangıçta sadece Fransa için kulla­nılan bu terim, daha sonra eski rejimlere geçişi belirtmek için bütün Avrupa’ya uygulanmıştır. (Fakat bu geçiş tam anlamıyle eski rejimlerin ihyası demek değildi; devrim rejimlerinin getirdiği hukukî, idarî ve sosyal değişiklikler ve hesaba katılmıştı.) Resto­rasyon devri monarşilerinde soylu sınıfın ve ruhban sınıfının hukukî ayrıcalıkları kaldı­rılmış ve bazı yerlerde de meselâ Fransa’da bu rejim ingiltere tipinde anayasal bir re­jimin kurulmasına önayak olmuştur.

• Fransa’da Restorasyon. Birinci Resto­rasyon, Fransa’da Birinci imparatorluğun yıkılmasından sonra monarşinin Bourbon’lar lehine (Louis XVIII) yeniden kurulduğu dönem (6/24 nisan 1814-20 mart 1815). İmpa­ratorluk senatosu 6 nisan 1814′te «Louis Stanislas Xavier de France»ı tahta çağıran bir anayasayı kabul etti. 13 Mayıs 1814′te, hükümdar, geçici hükümetin üyeleri Du-pont, Malouet ve Louis, eski Bonaparte’çılardan Talleyrand ve Reugnot, kralcılar­dan Montesquiou, Ferrand, Dambray ve Blacas ile ilk hükümeti kurdu. Bu hükümet 30 mayıs 1814′te birinci Paris antlaşmasını imzalayarak Fransa’yı barışı kavuşturdu ve vaadedilmiş olan anayasayı hazırlayarak ay­nı yılın 4 haziranında çıkardı.

Krallığın yeniden kurulması herhangi bir olaya yol açmamış, imparatorluk döneminin devlet memurları yeni yönetimi tutmuştu. Devlette en başta gelen yeri almayı uman din adamları, ayrıcalıklarına ve mallarına kavuşmayı kuran soylular sınıfı, krallık yönetiminde mülkiyet hakkının ve huzurun teminatını gören burjuvazi, yeni kurulan yö­netimi destekliyordu. Ama kral, ihtilâl ve imparatorluk devirlerinin siyasî veya sosyal bakımlardan getirdiği yenilik ve kazançları kabul ettikçe bir eski devir kralı haline ge­liyordu.

Sonunda, Bassano dükü Maret, kraliçe Hortense, Drouet d’Erlon ve birçok subay tara­fından, Napolyon’un iktidara dönmesini sağlamak amacıyle bir komplo hazırlandı ve 1 mart 1815 günü Napolyon Frejus ya­kınlarında karaya çıktı. İlkin tehlikenin bü­yüklüğünü pek iyi anlayamamış olan Louis XVIII, 19 mart günü acele Tuileries sara­yından kaçmak zorunda kaldı ve 20 martta Lille’e, oradan da Gand’a geçti.

İkinci Restorasyon, Fransa’da Louis XVIII ile Charles X’un saltanatları sırasında yü­rürlükte olan siyasî rejimin adı (1815 -1830). İkinci Restorasyon, 18 haziran 1815′teki Waterloo yenilgisi ve Napol­yon’un Yüzgün’ün sonunda ikinci defa’ iş­başından ayrılması sonucunda kuruldu. Bundan dolayı, Bourbon’ların yeniden tah­ta dönüşü, Paris’e giren ve Fransa top­raklarında üç yıl kalan dört büyük müt­tefik devletin (İngiltere, Prusya, Avustur­ya ve Rusya) işgal bölgeleri kurmasıyle aynı zamana rastladı. Bu dört dev­let, Bourbon’ları ikinci defa tahta getir­mekte tereddüt ediyorlar, Yüzgün’ün on­ların beceriksizliğinden meydana geldiği­ne inanıyorlardı. Ama Birinci Restoras­yonun hatalarını kabul etmek akıllılığını göstermiş ve Napolyon’un en yakın yardımcılarının dışında herkesi salıvermeyi öngö­ren geniş bir genel af çıkarmayı vaadetmiş olan Louis XVIII, 8 temmuzda Paris’e dö­nerek kendini bütün Avrupa’ya kabul et­tirdi. Ne var ki, Yüzgün döneminin etki­siyle, milletlerarası durum eskisinden da­ha kötüydü.

Müttefikler 20 kasım 1815 gü­nü, Louis XVIII’e birincisinden daha ağır şartlar getiren ikinci Paris antlaşmasını im­zalattılar. Bu arada içerideki durum da hiç parlak değildi. Louis XVIII’in 16 eylül 1824 günü ölmesi üzerine yerine Charles X adiyle kardeşi Artois kontu geçti. Ama iç siyaset­teki çatışma ve çekişmelerin arkası kesilme­di. Bu duruma bir darbeyle son vermek is­teyen Charles X, 25 temmuz 1830 günü, meş­rutiyet yönetimini ve basın hürriyetini kal­dırdı. Paris halkı bu davranışa sert bir tepki gösterdi. Kralın kararını takip eden 27, 28 ve 29 temmuz günleri şehirde çıkan ayaklanma sonucunda Charles X tahtından indirildi.

• İtalya’da Restorasyon. Viyana kongresin­de kararlaştırılan sınırlar, Avusturya’nın hâ­kimiyetine imkân vermiş, dolayisiyle de bu hâkimiyet bağımsız ve birleşmiş bir italyan hükümetinin kurulmasına başlıca engel ol­muştu. İtalyan yarımadasında, Restorasyon gergin bir siyasî hava yaratmıştı; buna sebep çeşitli italyan devletlerinde iktidara karşı cephe alan muhafazakâr grupların yaptığı baskıydı. Bu yüzden siyaset ve kültür ala­nında hükümetler, çok sert tedbirler almak zorunda kalıyorlardı (Milano’da çıkan Con-ciliatore dergisinin kapatılması [1819]; İki Sicilya imparatoru Ferdinando I’in bakanı prens Canosa’nın siyasî faaliyetleri).

İktisat alanında ise hükümetler genellikle himaye­ci ve güdücü bir tutum benimsemişlerdi. Bu baskı siyaseti Napoli ve Piemonte’de pat­lak veren 1820-1821 ayaklanmalarından son­ra daha da artmış ve Restorasyon rejiminin ne kadar sınırlı bir temele dayandığını or­taya koymuştur. Bu arada, tek istisna ola­rak Toscana’da kurulan rejim gösterilebilir; büyük duka Lorena’lı Ferdinando IV ile bakanı V. Fossombroni ihtiyatlı ve dengeli birer siyasetçi olarak XVIII. yy.ın reformcu geleneklerini sürdürmüşler ve ülkenin fikir hareketlerini liberalizme doğru yönelten ölçülü ve toleranslı bir idare şekli kurabil­mişlerdi.

• ingiltere’de Restorasyon, ingiltere tari­hinde monarşinin yeniden kurulduğu ve kralın 1660′ta otoritesini yeniden sağla­dığı dönem. (Daha geniş anlamıyle bu ad 1660-1702 arasındaki döneme verilir.) Cromwell yönetimini izleyen uzun anarşi dö­neminden onra, Charles Stuart taraftarı «Pervasızlar» ile presbiteryenlerin koalisyo­nu sonucunda krallık yeniden kuruldu. Londra’da kral ilân edilen Charles II, vicdan hürriyetine saygı göstereceğini ve genel af çıkaracağını vaadettikten sonra Dover’e çıktı ve orada Monk tarafından karşılandı (1660).

Fakat halkın coşkunlukla karşıladığı kralın yeteneksizliği kısa zamanda büyük bir hayal kırıklığına yol açtı. Buna rağmen lord Clarendon’un yönetimi altında, Resto­rasyon sadece krallığın yeniden kurulmasıy­la kalmadı; parlamentonun ve anglikan ki­lisesinin gücünü kesinlikle ortaya koymağa ve soyluların eski yerlerini kazanmalarına imkân verdi. Clarendon, krala düzenli bir gelir sağladı.

Ayrıca, parlamento yeniden düzenlendi ve milletvekillerine başlangıçtaki görevleri iade edildi (Long Parlament, 1660). Korporasyon­lar kanunu, milletvekillerini Covenant’tan ve bazı durumlarda tebaanın, hükümdarları­na karşı kuvvete başvurma hakkı fikrinden vaz geçmek zorunda bıraktı. Ayrıca, bütün puriten eğilimleri ortadan kaldırıldı ve Common Prayer Book’u onaylamayan rahipler görevden uzaklaştırıldı. Restorasyondan sonra fikir ve sanat hare­ketleri büyük ölçüde gelişti ve bu dönem Büyük Britanya tarihinde bir dönüm nok­tası oldu. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Restorasyon hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Resmî Gazete (T.C.)

Tarih 29 Haziran 2009

Resmî Gazete (T.C.), kanunları, hükümet kararlarını, tüzük ve yönetmelikleri, bir kı­sım yüksek yargı organı kararlarını halka ve ilgililere duyurmak ve bunları yürürlü­ğe koymak üzere hükümet adına yayımla­nan gazete (kuruluşu 6 haziran 1925).

Baş­langıçta resmî tatil ve hafta tatili günleri dışında yayımlanan gazete 21 haziran 1970 tarihinden itibaren pazar günleri de çıka­rılmağa başlandı. Gazetenin yayını aksaksız olarak sürdürüldü. Yalnız 1964′te Başbakan­lığa bağlı devlet matbaasında greve gidil­mesi üzerine Resmî Gazete’nin 11761-11780 sayıları T.B.M.M. matbaasında ve Ankara Merkez Cezaevi matbaasında dizilip basıl­dı. İlk adı Ceridemi Resmiye olan gazetenin yayınıyle ilgili hususlar 6 haziran 1925 tarihli nüshada yer alan «Resmî Ceride’nin Sureti Muntazamada Neşir ve Tevzii Hak­kında talimatname»de belirtildi. Yayın göre­vi Matbuat ve istihbarat Müdüriyeti Umu­miye sine verildi.

1927′de bu görev, 1 hazi­ran 1927 tarihli ve 559 sayılı gazeteden iti­baren Başbakanlığa bağlı Müdevvenat Ge­nel müdürlüğüne devredildi. O tarihten beri 70X100 sm ebadında ve sayfa hacmi ihti­yaca göre tespit edilmek üzere çıkarılan Resmî Gazete 1972 yılı başında günlük ola­rak 35 000 basılmaktaydı ve bunun 12 500′ünü resmî aboneler meydana getiriyor, geri kalanı da özel abonelere gönderiliyor veya millî eğitim yayın evlerinde satılıyordu. 1831′de, Mahmud II zamanında tarihçi Esat Efendinin yönetiminde ve masrafı hazineden karşılanmak üzere, haftada bir defa çıkarı­lan Takvim-i Vekayi, Resmî Gazete’nin (amacı yönünden ele alındığı takdirde) başlangıcı kabul edilir.
1911′de çıkarılan bir kanunda «Adliye nezaretine irsal olunan kavanin ve nizamat bilâ ihmal Takvim-i Ve­kayi ile neşir ve ilân ettirilir» hükmü yer aldı.

Takvim-i Vekayi İstanbul hükümetinin res­mî gazetesi olarak çıkmağa devam ederken Ankara’da kurulan T.B.M.M. hükümeti 7 ekim 1920′de kendi Ceride-i Resmiye’’sini çıkardı. Bu gazetede 133 kanun yayımlana­bildi ve yayıma ara verildiği için 134-338 Sayılı kanunlar Resmî Gazete’de yer almak­sızın yürürlüğe girdi.

Ankara hükümetinin Ceride-i Resmiye’si 26 aylık bir aradan sonra 22. sayıdan itiba­ren Resmî Ceride adiyle tekrar çıktı (13 eylül 1923); fakat 40. sayıda yayımı yeni­den durduruldu. Gazetenin 41. sayısı Resmî Ceride adiyle çıktı ve o zamanki Anayasa­yı değiştiren 364 Sayılı kanun bu gazetede yayımlandı; bu yayım 6 haziran 1925 tari­hine kadar aralıklı olarak devam etti. Niha­yet 23 nisan 1928′de kabul edilen 1322 sayılı «kanunların ve nizamnamelerin sureti neşir ve ilânı ve meriyet tarihi» hakkındaki ka­nunla 1911 yılına ait’ hüküm yürürlükten kaldırılarak yayıma hukukî açıklık ve sü­reklilik getirildi, aynı zamanda organın adı, 17 aralık 1927 günü çıkan 763. sayıdan itibaren «T.C. Resmî Gazete» şeklinde değiş­tirildi. (M)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Resmî Gazete (T.C.) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RESİM veya RESM

Tarih 29 Haziran 2009

RESİM veya RESM i. (ar. resm). örnek olarak alınmış herhangi bir şeyin karakalem veya boya ile kâğıt v.b. bir yüzey üstüne çıkarılmış biçimi: Sonra kiliselerde görü­len azizlerin resimlerine benzer bir hal al­dı (H. R. Gürpınar).

Duvarlarda kıymetli, açık saçık resimler asılıydı (Ömer Seyfeddin). Yorulduğumuz vakit ben, resim yap­mağa başlıyorum (R. N. Güntekin). || Bir nesnenin veya yerin fotoğraf makinesi aracılığıyle bu iş için hazırlanmış bir kâğıda alınmış şekli, fotoğraf: Albümün yaprakları içinden gözlerime bakarak gülümseyen bu resim, Kâmran’ın resmiydi (R. N. Günte­kin). Hayır, dedi, ben gençlik resimlerimden hiçbirini saklamam. Her sabah aynada nasılsam, oyum! (F. R. Atay). || Yazma, çiz­me, boyama sanatı: Resim öğretmeni. Re­sim dersi, || Tören, alay. merasim: Geçit resmi. || Resim müzesi. Bk. PîNAKOTEK. || Resim sergisi, her türlü resimlerin ve özellikle yağlıboya tabloların sergilendiği yer.

— ÇEŞ. DEY. Resim almak (çekmek veya çıkarmak), fotoğraf makinesiyle bir şeyin şeklini kâğıda geçirmek. || Resim gibi, çok güzel, çok hoş v.b. anlamında kullanı­lır: Resim gibi kız. \\ (…)nın resmidir, «(…»nın olacağı kesin ve bellidir» anla­mında kullanılır: Bir kere sevdaya tutul­maya gör // Ateşlere yandığının resmidir (C. S. Tarancı). Çalışmamakta ısrar eder­sen, sınıfta kaldığının resmidir.
— Esk. Eser, iz, nişan. || Şekil: Haç resmi, Mührü Süleyman resmi || Âdet, usul, tavır. || Tarz, üslûp. || Plan, taslak. || Devlete ait iş, davranış, söz. || Resmi âli, padişahların cuma namazına gidiş ve gelişinde veya Hırkai Saadeti ziyareti sırasında yapılan tören. || Resmi geçit, geçit töreni. || Resmi kadim, eski usul. || Resmi küşad (veya iftitah), açılış töreni. || Resmi müsennem, profilden alınmış veya yapılmış resim. || Resmi selâm (veya tazim), askerî protokolün gereklerine göre yapılan selâm merasimi.

— Farklar psikol. Dört resim testi, Van Lennep tarafından meydana getirilen ve T. A.T. testine benzeyen yansıtmalı test. Bk. ansikl.
— Folk. Halk resimleri. Bk. ansikl.
— G. santl. Bk. ansikl.

— Huk. Bir işin yapılması sebebiyle idare tarafından kişilerden alman vergi cinsin­den bir para: Gümrük resmi. Belediye res­mi. Rıhtım resmi. Levha resmi. (Bk. an­sikl.) || Resim ve harç muafiyeti, resim veya harca bağlı hizmetlerden yararlanan­ların, özel durumları sebebiyle resim ve harç verme yükümlülüğü dışında bırakıl­maları durumu. (Bk. ansikl.) ||

— Esk, Resmi kısmet, terekenin vereselerine dağıtıl­ması karşılığında alınan vergi. (Mirasın paylaştırılmasıyle kassam denilen memur­lar uğraşırlardı. Kassam teşkilâtının olma­dığı yerlerde bu işi kadı ve naipler yapar­dı. Resmi kısmet yüzde 0,15 ile yüzde 0,30 arasında değişirdi. Her kadılıkta bir kas­sam defteri vardı, ölenin terekesi kas­sam tarafından bu deftere geçirilir ve her birinin değeri altına yazılırdı, öle­nin cenaze masraflarıyle kassamın alaca­ğı düşünüldükten sonra kalan, şer’î kanuna göre vârislere verilirdi.) || Resmi Kısmet kanunu, Osmanlı imparatorluğunda ölen kimselerin geride bıraktıkları mal, eşya ve paralarından alınacak olan, resmi kısme­tin kimler tarafından tahsil edileceğini dü­zenleyen kanun. (Bk. ansikl.) // Resmi kitabet, kadılar tarafından alınan vergi. (XVII. yy.da bu vergi kadılar için 20, ha­demeler için 5 akçeydi.) || Resmi nişan (veya resmi berat), tayini yapılan kadılar­dan alınan vergi. (Kadı ve mevalî tayin­lerinde, kendilerine tayinlerini, kaza ve sa­lâhiyetlerini bildiren ve padişahın tuğrası­nı taşıyan bir belge verilirdi [tuğra çekme parası olarak da bir resim alınırdı].) // Res­mi sicil, kadıların sicil defterlerine kaydet­tikleri mektuplardan aldıkları vergi. (Ka­dıların belirli maaşları yoktu; geçimlerini, baktıkları dava veya kendilerine yapılan müracaatlardan aldıkları vergilerle sağlar­lardı. Resmi sicilin miktarı 2-7 akçe ara­sında değişirdi. Buna sicil akçesi de de­nirdi.)

— İda. Resmi âdi, ulufe gününden başka günlerdeki elçi kabul töreni. || Resmi tah­lif, devlet memurlarının işe başlarken ye­min töreni. (Başta sadrazam olmak üzere vükelâ ve devlet adamlarının sadakat ye­mini etmeleri sultan Abdülmecid devrinde başladı [1850]. Taşra memurları da idare meclisi önünde yemin ederdi.)

— Mal. Esk. Resmi ağıl, koyun, keçi v.b. küçükbaş hayvanlar vergisi. (XVI. yy.da üç yüz koyundan beş akçe vergi alınırdı.) || Resmi arus, evlenen erkeklerden alınan düğün vergisi. (Erkeğin evlendiği kızsa alt­mış akçe, dulsa veya gayri müslim kızsa otuz akçe, gayri müslim dulsa on beş akçe vergi alınırdı. Bunu tımar, zeamet ve has sahipleri alırdı. Tımar sistemiyle birlikte bu vergi de kaldırıldı.) || Resmi âsiyab, değir­men vergisi. (Bir yıl sürekli işleyen değirmenlerden altmış; altı ay işleyenlerden otuz; üç ay işleyenlerden on beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra bu vergi kaldırıldı.) // Resmi badiheva, tımar usulünün yürür­lükte olduğu dönemde ekili arazisi ol­mayan ve ticaretle uğraşan gayri müs­limlerden alınan vergi. (Evlilerden yılda iki, bekârlardan altı akçe alınırdı.

Tanzimattan sonra kaldırıldı. Resmi raiyet ve resmi mücerred de denirdi.) || Resmi bennâk, tımar sahiplerinin gayri müslimlerden aldıkları vergi, (iki çeşitti: ekinli bennâk, caba ben­nâk. Ekinli bennâk, elindeki arazisi yarım çiftten az olanlardan, caba bennâk ise toprağı olmayan ve ticaretle uğraşan gayri müslimlerden alınırdı. Vergi yılda iki ak­çeydi. Tanzimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi bidat, gümrüğe gelen eşyadan gümrük vergisinden ayrı olarak alınan vergi. (Tan­zimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi çift, arazi vergilerinden biri. (iki öküzle işle­nebilecek arazi demekti.

Bu vergi, en az yirmi iki, en çok elli yedi akçeydi. Tan­zimattan sonra kaldırıldı. Çift akçesi de denirdi.) || Resmi çift bozan, çiftliği bı­rakarak başka iş yapanlardan alınan ver­gi, (Vergi, bütün çift, yarım çift ve on­dan az arazideki çiftin bozulmasına göre değişirdi. Bütün çift için üç yüz yarım çift için yüz elli, daha az arazi için yetmiş beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra kaldırıl­dı.) || Resmi ganem, koyun vergisi. (XVI. yy.da iki koyun veya keçiden bir akçe alı­nırdı. Tanzimattan sonra, ağnam resmi adı­nı aldı.) || Resmi güvara, turfanda mey­ve sebze vergisi. (Gügeri memuru adı ve­rilen, bir memur tarafından toplanırdı.) // Resmi hınzır, domuz vergisi. (Hıristiyanların beslediği domuzlardan her biri için yılda dörder para vergi alınırdı.

Gayrimüs­limlerin isteğiyle kaldırıldı [1779]. Domuz sahiplerinin bu işten fazla kâr etmeleri üzerine yeniden alınmağa başlandı. Tanzi­mattan sonra tekrar kaldırıldı.) || Resmi nize, üç voynuktan meydana gelen gönder’in her yıl mart ayında hazineye ödediği vergi. (Resmi nize altı akçeydi. Sefere giden voy-nuklar altı akçe, ötekiler beş akçe öderler­di.) || Resmi tapu, devlet arazisi üzerinde yapılan bina, koru, harman yeri gibi ziraat­tan alıkonulan topraklardan alınan vergi. (Verimli araziden elli akçe, daha az ve­rimli yerden de yirmi akçe alınırdı. Tan­zimattan sonra bu tür yerlerden bedeli öşür ve mukaatai zemin adı altında vergi alm­amağa başlandı.)

— Mat. Bk. Görüntü.
— Tasav. Resim hırkası, mevlevîlerin giy­diği, bedeni geniş hırka. (Mevlevi, bu hır­kayı üç gün sır olduktan sonra tarikat şey­hinin huzuruna çıkınca giyer.)

— Teknol. Çizgisel resim, sanayiyle ilgili nesnelerin veya süslemelerin çizimine yara­yan teknik resim. (Bk. ansikl.) || Geo­metrik resim, bir nesnenin geometrik oran­tılarını yansıtan resim. || Gölgeli resim, gölgelerle aydınlık kısımların iyice belir­tildiği resim. || Grafik resim, bilimsel konularda uygulanan ve kesitleri, düzlemleri v.b. gösteren resim. || iki renk resim, renkli kâğıt üzerine yapılan ve aydınlık bölgeleri beyaz kalemle belirten resim. || Lavili resim, çini mürekkeple gölge vu­rulan veya suluboya ile renklendirilen re­sim. || Makine resmi veya sanayi resmi, çizgi veya lavi ile yapılan ve makineleri, makine parçalarını v.b. göstermeğe yara­yan resim. || Meslek resmî, teknik resim kurallarının belirli bir meslek dalında (ma­rangozluk, topografya v.b.) uygulanması.

|| Mimarî resim, teknik resim kurallarına göre bir binanın planını, en ve boy kesitini gösteren resim. || Modelli resim, canlı bir modeli veya gerçek bir peyzajı örnek. ala­rak yapılan resim. || ölçülü resim veya ölçülü kroki, cetvel veya pergel kullanma­dan yapılan ve bir nesneyi gerçekte oldu­ğu gibi gösteren, ayrıca da o nesneyi mey­dana getiren bütün parçaların ölçüsünü ve­ren ve bu parçaların nasıl biraraya ge­tirileceklerini belirten resim. (Bu tür re­simde nesnenin biri yatay öbürü düşey iki düzlem üzerindeki izdüşümleri gösteri­lir; düşey düzlemdeki izdüşümüne boy, ya­tay düzlemdeki izdüşümüne de en kesit de­nir; bazen nesnenin başka kesitleri de gösterilir ve bunun için de nesne belirli bir­takım düzlemlere göre bölünür.) || Serbest elle resim, cetvelsiz ve pergelsiz olarak büyük bir serbestlikle yapılan bina, maki­ne resmi. || Taklit resim, çeşitli figürlerin, manzaraların ve süslemelerin çizilebilmesi için akademelerde öğretilen resim. || Tek­nik resim, sanayide, makine veya her çe­şit imalât parçasının tam ve hatasız ola­rak yapılabilmesi için, çizimi yapan mü­hendis ile imalâtı yapacak işçiler arasında anlaşmayı sağlayan, standart ve normlar­dan yararlanan resim. || Üç renk resim, XVIII. yy.da kullanılan ve renkli kâğıt üzerine yapılan bir çeşit pastel. (Aydınlık noktalar beyaz kalemle boyanır, ten rengi ise sanginle verilir.)

— Ansikl. Farklar psikol. Dört resim tes­ti, dört tane renkli resimden meydana ge­lir. Birinci resimde, bir masa çevresinde, biri oturmuş, öteki ayakta duran iki in­san görülür; ikinci resimde, sadece, bir odanın ortasında bulunan bir yatak vardır; üçüncü resimde, bir lamba direğine yaslanmış bir adam bulunmaktadır; dördün­cü resimde ise, bir tenis sahası görülür; kadınlı erkekli oyuncular oynamakta, ba­zı kişiler de, oturmuş oyunu seyretmekte­dir. Teste tabi tutulan denek, bu dört res­mi istediği sıraya göre düzenleyebilir, ama resimlerin dördünü de kullanmak zorunda­dır. Denekten istenen şey, bu resimlere ba­karak bir baş kahraman seçmesi, tek bir hikâye meydana getirmesi ve bu hikâyeyi yazılı olarak açıklamasıdır. Yapılacak yorumlama önce hikâyenin ko­nusu ve resimlerin ilişkisi üstünde durur.

Deneklerin büyük bir kısmının ileri sürdükleri temalar, gerçeğe iyi bir intibak gösterildiğine işaret olarak kabul edilir. Hikâyenin biçim bakımından analizi, de­neğin anlattığı konuya karşı takındığı tav­rı ele alır: denek, bu hikâyeye birtakım ahlâkî düşünceler katıyor mu? Deneğin kullandığı üslûp ve kelime hazinesi seçme midir, yoksa rasgele mi? Denek, hangi resmi hikâyenin başlangıcı, hangisini biti­mi olarak kabul etmiştir? Hikâye, aynı zamanda, deneğin sentez yapma kabiliye­tini de incelemeyi sağlar. Bu husus, T.A. T.’de ele alınmamaktadır. Dört resim testi, T.A.T.’ye oranla, uygulanması daha kolay ve daha süratli olan bir testtir; ama T.A.T. kadar zengin değildir.

— Folk. önceleri folklorun bir parçası sa­yılan halk resimleri, bugün sanat tarihinin önemli bir dalı oldu. Halk resmi, okuma­mış veya az okumuş bir toplumun sanatı­dır. Taşbaskısı hikâye resimleri imzasızdır; duvar resimlerinde ise bazen imzaya rast­lanır. Bu resimler bugün modern sanata kaynak olmakta ve eskiye oranla daha faz­la ilgi görmektedir. Çoğu hayalden yapıl­mış olan bu resimler, ilkel bir özellik ta­şır. Perspektif ve oranlar, gerçek dışın­da kalır. Bazen üç katlı bir köşk insan boyunu geçmez, bazen de gözyaşından de­nizler ve içinde gemiler görülür.

Halk re­simleri halk masallarına uygun, halkın an­layabileceği, sevebileceği resimlerdir.
Bun­ları sekiz bölüme ayırmak mümkündür:
1. kahvehane resimleri; 2. kitap resimleri (ço­ğunlukla âşık hikâyelerinde); 3. dinî resim­ler;
4. tılsım resimleri; 5. yazıyle yapılmış resimler; 6. yazıyle tabiat resimleri (Ah Minelaşk gibi);
7. cam altı resimleri; 8. deri üzerine yapılmış karagöz resimleri.

1. Kahvehane resimleri çeşitli özellikler gös­terir. Osmanlılar döneminde memurların git­tiği kahvehanelerde zamanın siyasetini yan­sıtan resimler vardı. Bunlar arasında ikinci Meşrutiyetin ilânıyle (1908) ilgili olarak, En­ver ve Niyazi Beylerin timsali hürriyet ve maderi hürriyet’i zincirlerinden çözmesi, Hareket ordusu, saçı sakalı birbirine ka­rışmış Namık Kemal, Fatih’in atını deni­ze sürmesi, Yavuz Sultan Selim’in pala­bıyıklı resmi, Sultan Reşad, padişah tuğ­raları, Ahırkapı feneri, Kâğıthane Göksu mesiresi en çok görülen resim konularıy­dı. Âşık ve esnaf kahvehaneleri Anadolu’­dan gelen gariplerle dolardı. Halife Ali’nin resimleri, billûruâzam (yüce billur), Hayber kalesi, Kan kalesi, Veysel Karanî’nin de­veleri, yarısı insan, yarısı yılan olan ve taht üzerinde oturmuş olarak tasvir edilen Şahmeran’ın resimleri bu kahvehaneleri süs­lerdi. Kıyı kahvehanelerinin de kendine gö­re gelenekleri vardı. Bunların hepsinde gesimleri bulunurdu. Nuh’un üç ambarlı ge­misi, Mahmudiye (devrin en büyük gemisi), Izzeddin ve Sultaniye vapurları, kıyıda de­nizkızı, gemiciler, tanınmış kabadayılar, tu­lumbacılar v.d.

Acem çayhaneleri denilen yerlerde görülen resimler öteki kahvehanelerdekinden çok farklı bir resim sergisini andırırdı. Bunlar istanbul’a yerleşmiş azerbaycanlı türklerin yaptığı mitolojik resimlerle doluydu. Zaloğlu Rüstem’in Dev sefit ile mücadelesi; Behram’ın ejderhayı kovalaması; Hamza pehlivanın Kafdağı’nı devirmesi; korkunç yüzlü, boynuzlu iskender ile Zülkarneyn; arslanları zapteden Danyal, ince elbisesi altından çıplak vücudu görülen Şirin gibi.

2. Kitap resimlerinde başta taşbaskısı hi­kâyeler olmak üzere tarihî ve dinî ko­nulara yer verilir. Âşık kitaplarında en çok Ferhat ile Şirin, Leylâ ile Mecnun, Elif ile Mahmud, Varaka ile Gülşah, Kerem ile Aslı, Şah ismail ile Arabüzengi, Köroğlu ile Selma, Âşık Garip ile Şah Sanem, Hüsrev ile Gülşah Bânu, Derdiyok ile Zülfüsiyah, Âşık Ömer, Şâpur Çelebi, Seyfülmülûk resimli olarak görünürler.

3. Dinî konulara giren halife Ali kitapları ile dinî – destanî Battal Gazi kitaplarında az sayıda resme rastlanılır. Bu arada Nasreddin Hoca hikâyelerinin de resimli olanları vardır. Dinî resimlerin başında canlı var­lıklara yer verilmeyen Mekke, Medine re­simleri gelir. Bunlar Kur’an sayfalarında, camilerde ve birçok yerde görülür. Marifetname ve Muhammediye’nin birçok say­fası resimlidir. Başta islâm inançlarını özet­leyen Eşkâli Heyeti islâm levhası içinde cennet, havzı kevser, kalemi alâ, levhi mahfuz, tubâ, israfil suru, âraf; yine bu levhanın orta kısmında kürsü, mizan, sı­rat, bunun altında cehennem, zakkum ağa­cı gelir. Burada insanlar yuvarlaklar ha­linde temsil edilir. Beyaz halkalar müslü-manlar, siyahlar kâfirlerdir. Bazı kutsal kişilerin yüzlerinde nikap (örtü) görülür.

4. Tılsım resimleri, bazen islâm dininin yasak­ladığı tılsım ve sihrin yerine geçer ve halk arasında çok tutulur. Halk resim sanatı­nın en önemli, gelişmeye en uygun tarafı budur. Nazara karşı göz ve el resimleri, büyü için yapılan kargacık burgacık şe­killer, bugün de halk arasında ilgi görmektedir. Büyü yapmada, olduğu gibi bü­yü bozmada da resimlerden yararlanılır. Bayezid II devrinde şöhret kazanmış olan Uzun Firdevsî’nin Davetname’sinde sihire, tılsıma ve resimlere pek çok yer verilmiş­tir. (Bk. cilt III, DAVETNAME renkli say­fası.) Sevgiliye kavuşmak için yapılan tıl­sım resimleri, halk sanatının hayalgücüne dayanan en güzel örnekleridir.

5. Yazıyle yapılmış resimler, özellikle dinî konular­dadır. Altı, kelimei tevhid, üstü minare­lerle meydana gelen yazı-resimler, bazen kesme kâğıtla yapılır. Bu şekilde yazı – resim kuşlar, arslanlar, kandiller, gemiler, «maşallah»lı ibrikler çoktur. Yazıyle yapıl­mış Ashabı kehfler, aynı zamanda uğur getirici levhalardır. Bunların güvercinli o-lanlarına Nuh’un Gemisi adı verilir.

6. Ya­zıyle yapılmış tabiat resimlerinin en güzel örneği Ah Minelaşk tabloları, manzarayle birleşmiş yazı – resimlerdir. Aşkı temsil eden bu resimler dükkânlara, gergef ile işlenmişleri evlere asılırdı.

7. Cam altı re­simleri, halk resimleri arasında önemli bir yer tutar ve bugün de (bozulmuş bir şekilde) görülür. Konuları camiler, ibrikler, Süleyman peygamberin mührü v.b.dir. Bun­lar cam üzerine siyah çizgilerle yapılır, ara­ları renkli yaldızlarla doldurulur. Sır altı çiniler gibi bu cam altı resimler de ola­ğanüstü parlaklıktadır. Resimler doğrudan doğruya cama yapıldığından kırılıp. parça­lanma tehlikesi vardır. Bu yüzden halk re­simlerinin bu çeşitleri nadirdir. Bu resim tarzı dekoratif ve dinî bir özellik taşır.

8. Karagöz resimleri halk sanatının en zen­gin bölümünü meydana getirir. Oyuna baş­lamadan önce süslü, havuzlu köşkler, bah­çeler perdeye konur. Buna göstermelik de­nir. Resimler saydamlaştırılmış deve deri­sine yapılır. Bunların bir özelliği de önemli bir kıyafet tarihi niteliğinde olmasıdır.

— G. santl. Altamira veya Lascaux mağa­ralarından da anlaşıldığı gibi, duvar resmi, tarihöncesi çağlara kadar uzanır. Kullanı­lan en eski boyayıcı maddeler, yağ veya reçine ile ezilmiş çeşitli renkte topraklar, kireçleşmiş kemiklerdi. Bütün eski âkdeniz ve uzakdoğu kavimleri, ince alçı sıvalı duvarlara yaptıkları resim­lerde, daha sonra eklenen lâciverttaşı ma­visi ve bakır yeşiliyle birlikte bu temel bo­yayıcı maddeleri kullandılar. Eski Mısır ve Girit’te, koyu bir çizgiyle çevrelenmiş bu tür dekoratif eserlerden pek çok örneğe rastlanır. Yontulmuş kamışların uzun bir süre kullanılmasından sonra, hayvan kılın­dan yâpilmiş firçâlâr ortaya çıktı. Mısır da, tahta veya panoya yapıştırılmış ve in­ce alçı ile hazırlanmış tuval üzerine portre yapma sanatı doğdu. Aynı devrede renkleri sabitleştiren ve koruyan balmumlu resim­lere rastlanır.

Pompei freskleri, mumlu resmin bilgi ve hüner isteyen bir çeşididir; çok ince ve kuru bir sıva üzerine, tutkallı boyalar bir­biri üzerine kat kat vurulmuş, parlatılmış, verniklenmiş ve mumlanmıştır; resimler, dayanıklık ve tazeliklerini bu işleme borç­ludur.
Bu usul, italya’da Giotto ve daha sonra rönesans sanatçıları tarafından parlak bir şekilde temsil edilen gerçek freskten fark­lıdır. Freskte, yanmış kireç ve ince kum­dan meydana gelen taze sıva üzerine yu­muşak fırçalar ve sulandırılmış boyalarla resim yapılır. Hazırlanmış harcın yüzeyi, kurumağa başlamadan işlenebilecek geniş­likte olmalıdır. Bu bakımdan, büyük bir el çabukluğu ve ustalık isteyen fresk, ku­rudukça hafifleyen çok ince renk armoni­leri yaratma imkânını sağlar. Sıvanın de­rinliğine tespit edilen bir renk, açıkhavaya dayanabilir.

Freskte genellikle şu renk­ler kullanılır; Saint-Jean beyazı, sarı aşı-boyası, yanmış ve tabiî siena toprağı, Van Dyck kırmızı-kestanesi ve kestanesi, mars moru, kobalt mavisi, zümrüt yeşili, bakır yeşili, yeşil toprak, fildişi siyahı, balık si­yahı veya duman siyahı, koyu toprak. Giotto ve Gozzoli hiç bir zaman taslak kul­lanmazlardı. Sanatçıların freski yapmadan önce, resimlerini kâğıda çekmek, çizgileri iğneyle delmek, sonra da üzerinden kömür tozu geçirerek resmi sıvaya aktarma alış­kanlığı daha sonraları ortaya çıkmıştır. Fresk rötuşa imkân vermediğinden, taslak kullanmak, işi büyük ölçüde kolaylaştırmış­tır. XVI. yy.da İtalya’da astarın hazır­lanmasında yer alan yumurtalı ve tutkallı boya zamanla, yerini inceltici olarak kul­lanılan çeşitli yağlara bıraktı. Pigmentleri, arap zamkı ve gliserin ile karıştırılan guvaş ve suluboya gibi su ile karıştırılan bo­yalar genellikle eskislerde çok işe yarar.

Ortaçağda, kola ve ince alçıyle hazırlanmış tahta panolar üzerine de çok resim ya­pılırdı; ama tahtanın çatlamak gibi bir sa­kıncası olduğundan, XVII. yy.dan itibaren tuval tercih edilmeğe başlandı. Keten tu­val, kenevir tuvalden üstündür; daha ka­baca olan hint keneviri, tiyatro dekoruna uygun düşer; çok delikli olan pamuk tuval ise iyi değildir, İsorel, kaim karton, hattâ kâğıt, yağlıboya için elverişlidir.

Bir çerçeveye gerilen veya duvara tespit edilen tuvale kola ile alçı veya tebeşir, ka­rıştırılarak sürülür; bu ilk tabaka emici olduğundan, ponzalandıktan sonra üzerine bir kat beziryağı ile saf veya hafif renkli üstübeç çekmek gerekir. Kuruma süresi en azından altı aydır.

Birçok ressam, tablonun genel tonunu da­ha çabuk elde edecek şekilde önceden bo­yanmış bir zemin üzerinde çalışır. El Greco gri fon üzerinde, Velasquez ise kola­lanmış tuval üzerinde (sadece, İçki İçenler’i aşıboyası zemin üzerine yapmıştır) çalı­şırlardı. Carlos IV ve Ailesinin Portresi’nin hazırlıklarında görüldüğü gibi Goya, kavuniçi tonu tercih ederdi. Nicolas Poussin oldukça koyu kırmızı bir aşıboyası kul­lanırdı; resimlerin zamanla kararmış ol­ması bu yüzdendir.

Açık aşıboyaları, hafif griler veya saf beyaz, daha fazla tercih edilen renklerdir. Günümüzde ressamlar, malzemelerini kendileri hazırlamaktan vaz geçmişlerdir. Piyasada iki katlı olarak hazırlanmış, çok güzel keten tuvaller bulu­nur. Boyalar, XIX. yy.ın başlarından beri sınaî olarak hazırlanır. Eski atelyelerde çı­rakların bütün vaktini alan ezme işi de böylece tarihe karışmıştır.
Palet oldukça geniş olmalıdır. Yassı ve yu­muşak fırçalar boy boydur, ama ayrıntı­ları belirtmek için ince bir kalem fırçası da bulundurulmalıdır. Çok sık kullanılan beyaz boya paletin ortasına sıkılır; bir ya­na sıcak renkler, öteki yana soğuk renkler konur. On kadar renk yeterlidir: beyaz, siyah, sarı, tabiî ve yanmış siena toprağı, karinen kırmızı, vermiyon (zincifre), limon sarısı, prusya mavisi, zümrüt yeşili (emeraude yeşili).

Bunlar bir boya çanağı için­de sadece terebantinle veya ketenyağı veya haşhaş yâğıyle karıştırılarak inceltilebilir. Verniklerin amacı, resmi korumak ve ona bir parlaklık vermektir. Ancak verniklerin zamanla ve ışığın etkisiyle sararmak gibi bir sakıncaları olduğunu unutmamalıdır. Renklerine göre, bir tabloyu, verniklenme­den önce, altı ay veya bir yıl kurumağa bırakmak doğrudur. Bu arada, rötuş ver­niğine başvurulur. Bu vernik, donuklukla­rı giderir, birkaç dakikada kurur, ama da­yanıklı değildir.

• Resim pazarı. Sanat eserlerinin açık arttırmayle satılması usulü M.ö. 146′dan beri vardı. Meselâ L. Mummius’un Eski Yunan’dan getirdiği ganimet böyle satılmış­tı. Romalılar da kral Attalos’un satın al­mak istediği bir tabloyu bu yoldan el­de ettiler. Roma’da, değer biçici olarak görev yapan tellâllar vardı. Fransa’da ise, bu işle görevlendirilmiş olan kimselerin yerini XVI. yy.da yeminli muhamminler al­dı. Açık arttırmalı büyük satışlar özellikle XVIII. yy.dan itibaren başladı. Bu satışlar için, meraklıları ve bu işin ticaretini yapan kimseleri çekmek amacıyle resimli broşürler bastırılırdı. Tablo alım satımıyle uğraşan kimseler daha sonraki tarihlerde ortaya çıktı. Resim satışında geleneksel usul, ressamın atelyesinden aracısız olarak hal­ka satıştı. Bu arada, daha XVI. yy.dan itibaren Anvers’te, sanat eserlerinin satı­şı için, Wael’ler, du Jon, de Bruyn, Musson ve özellikle de daha sonraları Avus­turya’da şube açacak olan Forchoudt’lar gibi milletlerarası büyük firmalar ku­ruldu. O devirde belçikalı birçok res­sam yalnız ihracat için çalışıyordu.

Bu alışverişlerde aracı olarak çalışanlardan biri de Rubens’ti. Fransa’da XVIII. yy.da en büyük tablo tacirleri, Watteau’nun yakın dostu Gersaint, Mariette ve Lebrun’dü. Paris’te tablo ticaretinin mer­kezi Notre-Dame köprüsüydü. Ama bu ti­caret asıl XIX. yy.ın sonunda bütün dünyaya yayıldı. ilk tablo tacirleri Union Artistique (Sanatçılar birliği), Georges Petit, Durand-Ruel, Sagot, Diot, Tempelae-re, Salvator Meyer, Bernheim’lar ve Paul Rosenberg ile modern resmin gelişmesinde büyük bif rolü olan ve bu işe 1892′ye doğ­ru başlayan Ambroise Vollard’dı. Ayrıca Squlîe – Tanguy’in, Blot’nun, Wildenstein’in, Londra’da Ackerman ile Barnett ve Sotheby’nin, Amerika’da da Duveen, Samuel-son, Brummer ve Seligmann’ın adları özel­likle anılmağa değer.

— Huk. Resim, idarenin gözetim ve de­netimi altında yapılan bir iş, bir eylem sebebiyle kişilerden alınan park olduğu için vergi cinsinden sayılır ve belli bir iş, hiz­met dolayısıyle alınır. Eğlence yerlerin­den, buraların denetimi görevini yapan belediyenin aldığı resim gibi. Kanunkoyucu bazı faaliyetler veya bazı kuruluş­ları resim verme yükümlülüğü dışında tutmuştur. Resimler, idarece görülen hiz­metler dolayısıyle alındığından, hizmet­ler gibi çok çeşitlidir. Türkiye’de alı­nan resimlerin bellibaşlıları şunlardır: dam­ga resmi, deniz ve kara ulaşım ataçları resimleri, elektrik üretim resmi, hal res­mi, hayvan alım satım resmi, ilân res­mi, ruhsat resmi, süt köpeği resmi, taşocağı resmi, temizleme ve aydınlatma res­mi, işgaliye resmi.

• Resim ve harç muafiyeti. Resim verme yükümlülüğü türk hukuk mevzuatında da­ğınık bir şekilde düzenlenmiştir. Harçlar kanunu hangi hizmetlerden, kimlerin harç bakımından muaf tutulacaklarını belirtmiş­tir. Kamu hizmetlerini yürüten bazı kuru­luşların da resim ve harçlardan muaf ol­duğunu belirten özel hükümler vardır. Me­selâ posta, telgraf ve telefon hizmetleri dolayısıyle kimlerden resim ve harç alın­mayacağı ilgili kanunda gösterilmiştir. Hu­kuk Usulü Muhakemeleri kanununa göre adlî müzaheretten yararlananlar yargılama harçlarından muaf tutulurlar. Genellikle, kamu yararına hizmet eden Kızılay, Ço­cuk Esirgeme kurumu gibi kuruluşlar bu muafiyetten yararlanır.

XVI. yy.a ait olan Resmi Kısmet kanunu’na göre;
a. sefere giden sipahiler, emek­liye ayrılan sipahiler ve bunlarm nikâhlı karılarının resmi
kısmetleri ile;
b. askerî sınıftan sayılan kadılar, müderrisler, şeyhü­lislâm dairesinde ve vakıf işlerinde çalışan­ların resmi kısmetleri kazaskerler tarafından tahsil edilirdi;
c. padişah beratıyle doğancı olanlar herhangi bir kimseye bağ­lı değillerse askerî sınıftan sayıldıkları için resmi kısmetleri mahallî kadılar tarafın­dan;
ç. çeşitli memuriyetlerde üç veya da­ha fazla akçe gündelikle çalışanların res­mi kısmetleri de kazaskerler tarafından;
d. yörük, cambaz, tatar ve voynuklarm res­mi kısmetleri ise kazasker kassamları tara­fından tahsil edilirdi.

— Teknol. Çizgisel resim deyince, temel, tasarı ve analitik geometri şekillerinin çi­zimi, bir, iki veya üç noktalı perspektifler, mimarî ve makine resimleri ve topografya çizimleri anlaşılır. Bu gibi resimlerde düz cetvel, T cetvel, gönyeler, pistole, pergel, dubıdesimetre, iletki, tirlin, kalemucu, ka­rakalem, çini mürekkebi, bazı boyalar, fır­ça, silgi v.b. kullanılır.

Resme başlamadan önce, bütün uzunluk, yükseklik veya kalınlıkların hesaplanması­nı sağlayacak bir ölçek kararlaştırılır, öl­çekler, güdülen amaca ve çizilecek nesne­lerin boyutlarına göre seçilir. Bu hazırlık­lar tamamlanınca resim tüm ve doğru ola­rak kalemle çizilir, sonra üzerinden mürekkeple geçilir.
Resimler ikiye ayrılır: ki­mi çizgiyle yapılır ve bunlardan sadece yukarıdaki şartlara uygun olmaları beklenir; görüntü resmi diyebileceğimiz öteki resim­lerde, perspektif gibi çok daha karmaşık kurallara uymak gerekir ve çeşitli gölge oyunlarıyle eşyanın kabarıklığı gösterilir. Ay­rıca ressamın izdüşümlerini, dolayısıyle de tasarı geometriyi iyi bilmesi lazimdir.

Teknoloji alanında kullanılan resim tek­nikleri arasında, cetvel ve gönye ile çizi­len resimlerden başka bir de hiç bir araç kullanmadan yapılan ve cisimlerin biçim ve çevrelerini serbestçe çizmeğe dayanan bir resim tekniği daha vardır. Bu tür re­simlere kroki adı verilir. Mimari resim’in bir biçimi de, kroki tek­niğiyle yapılan süsleme resmi’dir. Genel­likle fantaziye ve sadece sanat kabiliyetine dayanan bu tür resim, mürekkepli kalemle yapılır ve teknik resimden tamamıyle ayrı bir tekniğe dayanır.
Topografya çizimleri için, plan çıkarma ve düzeçleme konusunda bilgili olmak gere­kir. Uzman bir ressam, bu teknikle arazi­nin genel görünümünü verebilir, düzeç eğ­rileri veya taramalarla toprağın engebeleri­ni gösterebilir. Böyle bir resmi başarıyle yapabilmek için elin cetvelsiz çalışmaya yatkın olması ve arazideki herhangi bir engebeyi belirtebilecek kadar renk farkla­rından yararlanmayı bilmek lâzımdır.
Çizgisel resim ayrıca sanatçılar tarafından, bir binayı tam perspektifine oturtmak ve tablolarındaki çeşitli planlar arasında uy­gun bir orantı kurmak için kullanılır. Bu durumda resim tümüyle grafiktir ve sade­ce tasarı geometri kurallarına dayanır. Optik mercekler, tam yansıtmalı prizmalar ve düzlem aynalar üstünde yapılan araştır­malar, teknik resim için yararlı birtakım âletlerin icat edilmesine imkân vermiştir: karanlık oda, aydınlık oda v.b. gibi adlar alan bu âletler sayesinde ressama düşen tek şey, resmini çizeceği nesnenin görüntü­sü üzerinden kalemle geçmektir; başka bir­takım âletler (pantograf v.b.) sayesinde de, orijinal resim mekanik olarak istenilen oranda küçültülür veya büyültülür.

+ Sıf. Esk. Resmî. (ML)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİM veya RESM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RE’SEN

Tarih 29 Haziran 2009

RE’SEN zf. (ar. re’ten re’sen). Esk. Ken­di başına, kendiliğinden: Bu işi re’sen yap­tı. || Bağımsız olarak, kimseye bağlı ol­maksızın: Harbiye nazırının böyle bir teb­liğin ahkâmını tatbike re’sen selâhiyettar bulunmadığından hükümete müracaatından … (Atatürk).

— ida. huk. Hâkimin, tarafların beyanlarıyle bağlı olmaksızın dava ile ilgili araş­tırmaları görevinden ötürü yapması.
— Mat. Esk. Re’sen mukabil zaviye, ters açı.

-— ANSiKL. ida. huk. Re’sen araştırma ida­rî yargı mercileri, özellikle iptal davaları sebebiyle hukuka uygunluk denetimi yap­tıklarından, bu objektif dava ile ilgili ge­rekçe ve delilleri, taraflarca ileri sürül-mese bile araştırabilirler. idarî yargılama usulünü bu bakımdan ceza yargılamasına benzetmek mümkündür. Re’sen hareket selâhiyeti, idarenin kamu kudretine sahip ol­ması ve idarî rejimin uygulanmasının bir sonucudur. Buna göre idare aldığı icraî kararları, başka herhangi bir mercinin me­selâ, bir mahkemenin kararı olmadan da yerine getirebilir.

Yıkılma tehlikesi içinde bulunduğu tespit edilen bir binanın, sahibi tarafından yıkılmaması halinde, İdarece yıktırılması gibi. Türk idare hukukunda, re’sen hareket yetkisinin genel bir yetki olup olmadığı tartışılmıştır. Çoğunlukla, re’­sen hareket yetkisinin kanunda açık hüküm bulunması veya icraî karara fiilî direnme gösterilmesi gibi hallerde var olduğu ka­bul edilmektedir. Bu anlayışa göre, re’sen hareket yetkisi istisnaîdir. (M)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RE’SEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RESCRİPTUM

Tarih 29 Haziran 2009

RESCRİPTUM i. (rescribere, yazmak’tan lat. k.). Bir Roma imparatorunun, hukuk meseleleri konusunda kendisine danışan yük­sek memur veya eyalet valilerine verdiği cevap.

— ANSİKL. Rom. huk. Rescriptum’lar, Ro­ma imparatorlarının, sonra da papaların çı­kardığı emirnamelerin ve kararnamelerin bir çeşidiydi. İmparator Hadrianus’a kadar, bunun pek az örneğine rastlanmıştır. Bir özel kişiye hitap eden rescriptumlar, so­runun altına, subscriptio şeklinde yazılır­dı: bir magistratus için ise ayrı bir mek­tup şeklinde (epistola) kaleme alınırdı.
Baş­langıçta ancak belirli bir olay için geçerli olan rescriptumlar, II. yy.da hukukî bir değer kazandı. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESCRİPTUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REJİM

Tarih 27 Haziran 2009

REJİM i. (lat. regimen, yönetmek eylemi’nden fr. reğime). Yönetme, düzenleme tar­zı, düzen.

— Coğ. Akarsu debisinin geçirdiği deği­şikliklerin tümü. Bk. ANSİKL.
— Diyetetik. Rejim veya yemek rejimi, sağ­lığı korumak veya düzeltmek amacıyle uygulanan beslenme düzeni. (Bk. ANSiKL.) || Rejim yapmak, zayıflamak veya sağlık du­rumunu düzeltmek amacıyle yalnız dokto­run belirlediği yiyecekleri yemek.

— Fiz. Bir akışkanın, düzenleyici şartları göz önünde tutarak ifade edilen debisi.
— Huk. Belli bir konuya ilişkin kanunlar topluluğu. // Ceza infaz rejimi, hürriyeti önleyici veya kısıtlayıcı cezaların uygulan­masını düzenlemek amacıyle konmuş ku­rallar topluluğu. (Amacı, her şeyden önce mahkûmun ıslahıdır.) || idarî rejim, idarî işlem ve eylemlerin özel hukukun uygulanma alanı dışında tutulması ve bu faaliyet­leri denetleyecek makamların adlî merci­lerden tamamen ayrılması. (Bk. ANSiKL.) || Mal rejimi, karı kocanın mallarının hu­kukî statüsünü belirleyen kurallar toplu­luğu. (Bk. MAL rejimleri.)

— Meteorol. Yağış rejimi. Bk. YAĞMUR. || Sinoptik rejim, havanın, bütün bir dola­şım tipi süresince devam eden özellikleri­nin tümü. (İki çeşit sinoptik rejim vardır: antisiklon rejimi ve siklon rejimi. Tedirgin­lik akımlarının kaynağına göre, batı reji­mi, kuzeybatı rejimi, güney rejimi v.b. de­nir.)

— Ormanc. Orman rejimi, orman idaresin­ce ormanlara uygulanan kuralların tümü.
— Petr. Bir rafinaj tesisinin sürekli çalış­ma düzeni: Otomatik ayarlamalar sayesin­de tesis ünitelerinin çoğu, uzun süre gece ve gündüz rejimde kalabilir.
— Sağ. Sağlık rejimi, yabancı ülkelerde hüküm süren hastalıkların bir ülke veya bölgeye yayılmasını önlemek için alman tedbirlerin tümü.
— Siyasî kuruluşlar. Hükümet yapısı veya şekli: Cumhuriyet rejimi. Monarşi rejimi. Parlamenter rejim. Başkanlık rejimi.
— Sosyal mevzuat. Toprak rejimi, genel rejim, özel rejimler. Bk. Sosyal GÜVEN­LİK.

— Teknol. Bir makinenin normal durum­da çalışma şekli. || Bir motorun dönme hızı. || Maksimum rejim, bir motorun et­kin gücünü ortaya koyan rejim. (Sürtünen parçaların aşırı derecede ısınacağını göz önünde tutarak, ancak olağanüstü durum­larda kullanılmalıdır.) || Yüksek verim re­jimi, bir makinenin, bir motorun v.b., az bir tüketim ve önemsiz bir aşınma ile yük­sek bir verim sağlayabildiği rejim.

— Vergi huk. Gümrük rejimi, millî güm­rük sistemini karakterize eden tedbirlerin tümü. (İthal veya ihraç edilen malların tabi olacağı çeşitli hukukî ve idarî durum­ları tespit etmek üzere konulan hükümle­rin tümü. gümrük rejimidir. Belli muame­lelere veya belli bölgelere uygulanan özel gümrük rejimleri, umumî gümrük rejimi’nin karşıtıdır.)

— ANSİKL. Coğ. Irmak rejimleri mevsim­lere göre değişmelerinden, yani suyun bol­luğu veya azlığından çok, yıllık ortalama beslenmesindeki eşitsizliklerle nitelenir. Yıl­lık ortalama beslenme için bk. POTAMOLOJİ.

*Basit rejimler. Basit rejimlerin aylık or­talamalarında tek bir kabarma mevsimi ve tek bir alçalma mevsimi görülür; bu du­rum çoğunlukla akarsuyun yüksekliğinin tespiti için tek bir etkenin büyük ölçüde ağır basmasını ihtiva eder. Böylece, hav­zasının altıda biri veya daha fazlası buzlarla örtülü yüzeylerden meydana gelen ırmaklar, buzul rejimi’ne uyar; suyun kar halinde (daha sonra buz halinde) depo­lanması sonucunda en soğuk altı veya ye­di ay boyunca düşük debiler gözlemlenir; sıcak mevsim ortasında kar ve buz erime­si, temmuz ve ağustosta gözlemlenen top­lam azamî ortalamaya yol açar («ultra bu­zul» tipi); bu ortalama şubat, hattâ mart toplam minimum ortalamasının on beş -yüz katıdır.

Chamonix’te Arve, Yukarı Aar ve kolları, Alp Rhöne’u ve kolları bu tip ırmaklardır. Dağ kar rejimi’nde de (Yu­karı isere, Arc, Alp Ren’i v.b.) süreç ay­nıdır, ama yükseltinin daha az olması sayesinde suların alçalma dönemi biraz da­ha az uzun sürer ve beslenme daha faz­ladır; azamî ortalama haziranda başlar. Ova kar rejim’nde, S.S.C.B. ve Kanada’-da (Volga, Dnieper, Obi, Saint-Laurent’in kolları v.b.) yükseltilerin nispî tekdüzeli­ği erimenin daha erken ve çok daha hız­lı olmasına yol açar. Aylık en yüksek kat­sayı (enleme ve doymaya göre nisan veya mayısta) modüllerde ve kış alçak sularında alp rejimlerinden daha ağır basar, ikinci bir minimumun sebebi buharlaşmadır.

Okyanus yağmur rejimi’nde başlıca özellik (Sen, Orne, Meuse, Vienne, Aşağı Loire, Thames v.b.), tarihlerdeki ve en yüksek suların bolluğundaki düzensizliktir. Bunun­la beraber buharlaşma eşitsizliği yağış eşit­sizliğinden daha büyük rol oynar ve olduk­ça uzun yılları kapsayan gözlemler, toplam azamî ortalamanın ocak veya şubat ayla­rında olduğunu ortaya koyar. Musonlu ve­ya musonsuz saf tropikal yağmur rejimi’nin (Yukarı Nijer, Senegal, Mavi Nil, hin
distan ve birmanya akarsuları, Kızılnehir, Parana ve Güney Amerika’daki öbür ır­maklar) ise başlıca özelliği tersine yaz mevsimindeki kabarık suların düzenliliği­dir; bu düzenlilik kış mevsiminde yağış ol­mamasının veya çok az olmasının yol aç­tığı etiyajlarla çelişir.

• Karmaşık rejimler. Birçok mevsimlik rejim en az iki etkenin birbirini izleyen ve az çok karışık etkilerini taşır; bu et­kenlerin her biri sırasıyle bolluk ve az­lıktan sorumludur. Yükseltinin 2 000 – 2 500 m’yi bulduğu Kuzey Fransız ön Alpleri’nde (Fiers, Guiers, Bournes) karların eri­mesi ve yağmurların meydana getirdiği de­reler, kaynaklara doğru toplam önceliğin nisan veya mayıs ortalamasında olmasına yol açar; kar birikmesi kış ortasındaki top­lam ortalamaları net bir şekilde düşürür.

Düzensiz sonbahar yağışları kasım veya aralık ayında ikinci bir ortalama maksi­muma sebep olur; buharlaşma ağustos ve­ya eylülde ikinci bir minimuma yol açar (aşağı çığırlarda): bu rejime kar – yağmur rejimi denir. Güney Alpler’de yaz etiyajı kuvvetlenmeğe başlar; akdeniz iklimi ya­ğışlarının sonucu olan sonbahardaki ikinci kabarma, nisan-mayıs arasında yarı – kar maksimumuna yaklaşır. Kar geçiş rejimi’nde karmaşıklık biraz da­ha azdır: mayıs veya haziranda maksimum, kış ortasında kar birikmesinin sebep oldu­ğu bir minimum, sonbaharda hafif bir ikin­ci kabarma veya mevsim eşiği. Breda, Goffre, Arly (2 800 – 3 200 m arasındaki alp özelliğinde dağlar) ve Pireneler’de veya çı­kışlarında Yukarı Garonne, Yukarı Adour, Ariege bu rejime uyar. Akdeniz Alp bölgelerinde de Fanaro, Torino’da Po ve yukarı kolları, Ticino, Adda, Tagliamento v.b. kar geçiş rejimli ırmaklardır.

Bu rejimin karşıtı olan ve Jüralar’da (Ain, Yukarı Doubs, Orbe, Birse), Vosges dağlarında (Yukarı Moselle), Massif Central’da (Dordogne, Loire, Allier, Tarn, Yukarı Lot) rastlanan kar-yağmur rejimi özellikle yağmurların ve mevsimlik buharlaşma eşit­sizliklerinin etkisindedir. Bununla birlikte kar birikmesi, ocak ve şubat debilerini bi­raz azaltır; erime, nisan (kaynaklara doğ­ru) veya mart ortalamalarını biraz yüksel­tir. Akdeniz kesimlerinde (Ardeche, Herault, Gardons), düzensiz büyük kabarma­ların sonucu olan kasım ayı ortalama de­bileri mart-nisan aylarındaki ortalama debiden yüksektir.
Havzaları çeşitli bölgele­re yayılan ırmakların başlıca özelliği re­jimlerinin çok daha karmaşık olmasıdır; çünkü kollar veya kol grupları gerek yü­zey şekillerinin gerek iklimin etkisiyle ana ırmağa, çeşitli mevsimlik rejimlere bağlı sular getirir; bunun sonucu olarak ana ır­mağın rejimi de yukarı kesimden aşağı ke­sime büyük ölçüde değişebilir. Meselâ Rhone ve Ren ırmaklarının rejimleri kaynak­larında çok basittir: Rhöne buzul rejimine, Ren dağ kar rejimine bağlıdır. Alp kolları da benzer özellikler taşır. Ama Ren, Alpler’den çıkınca Basel’de kar-buzul özel­liklerini muhafaza etmekle beraber (Büyük Asalp göllerini geçişin önemli ölçüde azalt­tığı mevsim orlalamalaıı değişmeleri), he­men hemen yaz aylarındaki kadar yüksek soğuk mevsim kabarmalarının etkisinde kal­mağa başlar ve sonra ancak yağmur veya okyanus-yağmur rejiminde kollar alır.

Mo­selle ile birleşmesinden sonra aralık-mart debileri, daha az düzenli mayıs-haziran ka­barık sularına eşit olur ve Ruhr ile Lippe’-in aşağı kesiminde net bir şekilde bu de­bileri aşar. Rhöne ise temmuz ayı maksi­mum ortalamasıyle buzul özelliğini muha­faza eder, ama debiler kış mevsiminde nis­peten daha yüksek hale gelir. Sonra Saone kış debilerinin daha yüksek hale gel­mesine imkân verir.

Kar geçiş rejimine uyan isere’de ortalama üstünlük mayıs ve haziran aylarındaki erime debilerindedir; daha aşağı kesimde ilkbahar ortalamaları üstünlüğünü muhafaza eder, ama mayıs ve hazirandakine oranla nisan debisi gelişir; sonbahar kabarması yavaş yavaş olur. Nil’in rejiminin görünüşü çok basittir; Hartum’dan itibaren (Mavi Nil ile kavşak) tropi­kal yağmur tipindedir. Gerçekte ise, Ha­beşistan’daki yaz kabarık suları ve kış al­çak suları öyle şiddetlidir ki, yukarı hav­zadaki büyük göllerinde dengelediği ekva­tor tipinde hidrolojiyi tamamıyle maskeler.

— Diyetetik. Sağlıklı bir insanda rejim yi­yecek ihtiyacıyle orantılı olmalıdır; yiye­cek ihtiyacı ise yaşa, fizyolojik duruma, yaşama tarzına, bedenî etkinliğe göre de­ğişir. Meselâ bebekler, çocuklar, gençler, çalışmayan yetişkinler, ağır işçiler, ihti­yarlar, gebe kadınlar v.b. için ayrı re­jim uygulanabilir. Yemek rejiminde gün­lük tayin besin dengesi ve vitamin ihtiya­cından başka yemeklerin sayısı, bileşimi ve günde kaç öğün verileceği de önemlidir. Çeşitli ülkelerde uygulanan yemek rejim­lerinin çok değişik oluşu tarım kaynak­ları, mevsimler, etnik grupların dini ve gelenekleriyle ilgilidir; bu çeşitlilik insan­ların çok değişik yemek rejimleriyle ya­şayabileceğini gösterir, ama yemek reji­minin insanların davranışını ve ruhî duru­munu etkilediği, buna karşılık onların da yemek rejiminden etkilendiği bir gerçektir.

• Hastalıklara gelince, rejim, büyük öl­çüde koruyucu ve tedavi edici rol oynar. Her patolojik durum, hattâ her hasta için, özel bir rejim tespit etmek doğru olur; ye­mek rejimi verilecek yiyeceklerin cins ve miktarını gösterir; buna göre rejimler çe­şitlere ayrılır:
1. toplam kaloriyi sınırlandıran rejimler (pletora, şişmanlık, selülit kalp hastalık­ları);
2. bazı yiyecekleri sınırlandıran veya kal­dıran rejimler; meselâ madeni tuzlar (tuz­suz, potasyumsuz v.b. rejimler) [nefritler­de]; glüsitler (diyabetlilerde); lipitler (hiper kolesterolemi, arterioskleroz, hiperlipemi, karaciğer hastalıkları, asetonemi v.b. protitler (kanda azotun çoğaldığı durumlar [üremi] ve özellikle böbrek hastalıkları [bit­ki veya süt-bitki rejimleri]) duruma göre sınırlandırılır veya tamamen kaldırılır. Bir yiyecek grubunun yasaklanması toplam ka­loride bir sınırlandırmayı gerektirmiyoısa, izin verilen besinler artırılarak yasaklanan besinlerin eksikliği giderilir.
Bununla be­raber birkaç grubun birden yasaklandığı durumlar da sık görülür; bu gibi durum­larda çok karışık problemlerle karşılaşı­lır; meselâ, glüsitlerin azaltıldığı diyabet­lilerde eğer protein birikimi de varsa, protitlerin de azaltılması gerekir;

3. bazı yiyecek gruplarının artırılmasını ge­rektiren rejimler; meselâ madde kaybı hal­lerinde, bazı yaraların iyileştirilmesinde, karaciğer hastalıklarında protitleri artır­mak, çocuklarda görülen asetonemilerde glüsitleri artırmak gerekir;
4. aşırı beslenme rejimleri’nde ise hastaya normal ihtiyacının üstünde yiyecek verilir. Bu suretle dokuları onarmak, zayıflığı gi­dermek, su kaybını önlemek mümkün olur. (Sindirim bozukluğuna, çeşitli metaboliz­malarda ağır aksaklığa sebep olmamak için bütün bu rejimler çok iyi düzenlenmek ister.)

— Huk. idarî rejim. Devletin idarî faa­liyetlerini, bu faaliyetlere ilişkin işlem ve eylemleri iki türlü düzenlemek mümkün­dür. Bunlar, ya kişiler gibi ancak adlî mer­ciler aracılığıyle denetlenip, uygulanabile­cek ve özel hukuka tabi tutulacak, ya da kamu hukukuna tabi olacak ve alınacak kararların hüküm doğurması için, karşı ta­rafın rızası veya adlî mercilerin araya gir­mesi gerekmeyecektir. Türkiye, Fransa gi­bi idarî rejim veya icraî idare adı verilen ikinci şekli kabul etmiştir. İdarî rejim, devlet içinde idarî hizmet ve faaliyetle­rin bir bütün olarak İdare adını alan bir teşkilâta verilmesine dayanır.

Nitekim Türk anayasası, idarenin kuruluş ve görevleriyle bir bütün olduğu ilkesini koymuştur. Bu bütünün, yürütme görevi içinde özel bir fonksiyonu, zabıta kuvvetlerinin merkezî­leşmesinden doğan ve devletin hizmetle­rinin çoğalmasıyle yaygınlaşarak kullanılan bir kamu kudreti vardır. Böylece idarî re­jimin uygulandığı ülkelerde, idare makam­ları, adlî merciler karşısında bir hareket serbestliğine sahip olur. İdare, gerekli ic­raî ve kesin kararları alarak, belli kural­lar çerçevesinde kendi araç ve personeliyle bunları gerçekleştirir.

Kamu hizmetlerinin aksamadan görülebilmesi, genel ihtiyaçla­rın karşılanması ancak bu suretle etkili bir şekilde karşılanabilmektedir. Bir kişi, bir alacağını ancak mahkeme yoluyle ve icra aracılığıyle tahsil etme imkânına sahipken, idare, kamu alacağı niteliğindeki alacak­larını doğrudan doğruya tahsil edebilir. Türk pozitif hukukunda idarî rejimin yer alması 1868 yılında Şûrayı Devlet’in kurulmasıyle mümkün olmuştur. Bunun se­bebi de Tanzimat döneminde birçok hu­kukî müessesenin Fransa’dan alınmasıdır. Bk. DANIŞTAY. (LM)

REJİSÖR i. (fr. râgisseur). Sine. ve Tiyat. Bk. YÖNETMEN.

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REJİM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİFFENSTUEL

Tarih 27 Haziran 2009

REİFFENSTUEL (Johann Georg, Anaklet — denir), bavyeralı rahip (Tegernsee 1641-Freising 1703)

Kapüsen tarikatına girdi (1658). Landshut ve Münih’te felsefe ve ilâhiyat okuttu (1667-1677). İlahiyat öğre­timine yeni bir biçim verdi. 1691′de Freisîng’de profesör, daha sonra tarikatın bölge başrahibi oldu. Yazdığı Ahlâkî ilahiyat (1692) uzun süre elkitabı olarak kullanıldı.
1700′de yayımladığı Jus Canonicum Universum’un (Kilise Hukuku Ansiklopedisi) bir­çok baskısı yapıldı. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİFFENSTUEL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİCHSKAMMERGERİCHT

Tarih 26 Haziran 2009

REİCHSKAMMERGERİCHT i. («impara­torluk adalet divanı» anlamında alm. k.). 1495′te Maximilian I tarafından kurulan imparatorluk mahkemesi. (Roma hukuku­na ve kilise hukukuna dayanan bu mahke­me, sözü geçen hukukların Almanya’da ya­yılmasında önemli rol oynadı; 2 başkanı, 16 başkan yardımcısı, 30 vekili ve 12 avu­katı vardı. Frankfurt-am-Main’da, sonra Speyer’de [1527] ve Wetzlar’da [1693] top­landı.) [L]

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİCHSKAMMERGERİCHT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REFORMCULUK

Tarih 26 Haziran 2009

REFORMCULUK i. (reformcumdan reform-cu-luk).

Toplumda daha büyük bir sosyal adaletin, ihtilâle başvurmadan, mevcut ku­rumlar çerçevesinde, hukukî reformlarla sağlanabileceğini ileri süren siyasî sistem. Bk. SOSYALİZM. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFORMCULUK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Reformatio in peius

Tarih 26 Haziran 2009

Reformatio in peius. Rom. huk. Kanun yoluna başvurulması halinde, bir mahkeme kararının kanun yoluna başvuran aleyhine değiştirilmesi.

Kural olarak ne medenî usul hukukunda ne de ceza usul hukukunda bir karar, kanun yoluna başvuran aleyhine değiştirilemez. Ancak karşı taraf veya savcı da kanun yoluna öteki tarafla birlikte baş­vuracak olursa, bu kural işlemeyebilir. (M)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Reformatio in peius hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REFERANDUM

Tarih 26 Haziran 2009

REFERANDUM i. (fr. referendum’dan). Siyaset ve Huk. Siyasî iktidar tarafından alınan bir kararın idare edilenler tarafın­dan kabul edilip edilmediğini ortaya ko­yan halkoyuna başvurma usulü.

— ANSİKL. Halkın doğrudan doğruya yö­netime katılması iki şekilde olabilir. Birin­de (buna «dolaysız demokrasi» adı verilir), vatandaşlar, belirli zamanlarda, siyasî ve idarî kararlara katılmak üzere genel ku­rul halinde toplanırlar. Eskiçağ sitelerinde bu kurul, gerçek bir hükümet organı öde­vi görürdü ama site halkının yalnız bir kısmı vatandaş sayılıyordu.

İsviçre’nin üç kantonunda (Glaris, Appenzell, Unterwald) ve bazı amerikan komünlerinde, yılda bir kez toplanan genel kurulun görevi ancak yöneticileri denetlemekten ibarettir. Hal­kın yönetime katılmasının ikinci şeklinde ise (buna «yarı dolaysız demokrasi» denir) seçmenlerin görevi, basit temsilî rejimde olduğu gibi, temslicileri seçmekten ibaret değildir; seçmenler, günlük dilde çok zaman referandum ortak adı altında birbiri­ne karıştırılan çeşitli ve değişik usullerle, gerek yasama yetkisine, gerek anayasa yap­ma yetkisine katılmış olurlar.

Bu çeşitli usuller şunlardır: .
• Halk vetosu. Kanun, parlamento tara­fından hazırlanır ve yürürlüğe konmadan önce halka bildirilir. O zaman seçmenle­rin bir dilekçe verme hakkı vardır; eğer kanuna karşı olanlar yeterince imza top­layabilirlere, bu kanunun onaylanması ve­ya kaldırılması konusunda bir referanduma başvurulur; eğer referandum yapılması le­hinde kullanılmış oylar yetersiz ise, kanun onaylanmış sayılır. Böyle bir sistem Fran­sız ihtilâlinden sonra, Yıl I’in «Montagnarde» Anayasasınca öngörülmüştü. Kuzey Amerika’nın bazı eyaletleri, mahallî anayasalarında bu sisteme yer vermişler­dir.

• Seçme. Hükümet, seçmenlere birkaç çö­züm yolu sunar, seçmenler bunlar arasın­dan birini seçerler. Meselâ 21 ekim 1945′te hükümet, Fransızlara şunu sormuştu:

a) aynı gün seçtikleri meclis, yeni bir ana­yasa hazırlamakla görevli bir kurucu mec­lis mi olacak, yoksa 1875 Anayasası ka­nunları çerçevesinde (senato o zaman iki ay içinde seçilirdi) çalışan bir milletvekilleri meclisi mi olacak;
b) bu meclis bir kurucu meclis ise, yetkileri sınırsız mı ola­cak, yoksa ek bir geçici anayasa mı yü­rürlüğe konacak?

• Anayasal referandum. Yeni anayasalar veya anayasa tadili tasarıları seçmenlere sunulur. Fransa’da birkaç anayasa için bu yola başvuruldu.
İsviçre’de, anayasal referandum, gerek fe­deral alanda, gerek kantonlar alanında, mecburîdir.

• Yasama referandumu. Hükümet ve par­lamento, organik veya alelade bir kanun teklif veya tasarısını halkın onayına su­nar. 1952 Fransız Anayasası toplantılar sü­resince hükümetin veya iki meclisin, res­mî gazetede yayınlanan teklifini referan­duma sunma hakkını cumhurbaşkanına ve­rir.
Ancak bunların, amme yetkilerinin teş­kilâtlanmasına ilişkin veya Anayasaya ay­kırı olmamakla birlikte, kurumların çalış­masında aksaklıklar yaratması muhtemel bir devletlerarası antlaşmanın onaylanmasıyle ilgili kanun teklifleri olması gerekir. Burada sınırlı konular üstünde ihtiyarî bir referandum söz konusu demektir.

Kuzey Amerika’nın bazı eyaletleri ihtiyarî referandum, bazıları ise mecburî referan­dum usulünü uygular.
İsviçre’de, yasama referandumu, federal alanda ihtiyarîdir (30 000 vatandaşın veya 8 kanton hükümetinin talebi gerekir). Ama bütçe, malî kanunlar ve üyelerin mutlak çoğunluğuyle meclislerin âcil kararını al­dıkları kanunlar için referanduma gidile­mez. Kantonlar alanında ise bazen mec­burî, bazen ihtiyarîdir.

• Danışmak referandum. Resmî makam­lar, seçmenleri danışmalı bir referanduma da çağırabilirler. 1852 Fransız Anayasası­nın bu tür bir istişareyi öngördüğü anlaşılıyorsa da, bu yola hiç başvurulmamıştır.

• Halk teşebbüsü. Vatandaşların teşeb­büsüne katılma hakkına bu ad verilir. Bu­rada, kaleme alınmış bir kanun teklifi üs­tünde veya ilân edilmiş bir reform konu­sunda belirli sayıda imza toplamak söz ko­nusudur (yazılı teşebbüs). Dilekçe kanunî sayıda imzayı toplayabildiği zaman (İsviç­re’de federal kanunlar için 50 000) gerçek bir referanduma gidilir.
Bazı anayasalar (İsviçre, Kuzey Amerika’­nın bazı eyaletleri) bir dolaysız teşebbüs öngörürler; bu yolla kabul edilen tasarı, kanun hükmündedir.

Bazı anayasalar (Ku­zey Amerika’nın çeşitli eyaletleri) ise, do­laylı teşebbüsü öngörürler. Bu durumda teklif veya reform bildirisi parlamentoya su­nulur; parlamento onaylar veya reddeder; bazı hallerde, parlamentonun kabul ettiği metin yeniden bir yasama referandumuna sunulur.
İsviçre’de, federal işlerde, halk teşebbüsü ancak Anayasa konusunda işe karışabilir. Bu sınırlamanın sakıncası, Anayasaya, am­me yetkilerinin teşkilâtlanmasını hiç bir surette ilgilendirmeyen tedbirlerin sokulma­sıdır. Kantonlarda ise, halk teşebbüsü, ge­rek Anayasa alanında, gerekse yasama ala­nında uygulanır.

* Referandum – hakemlik. İki savaş ara­sında yürürlüğe giren bazı avrupa anaya­saları, yürütme kuvveti ile yasama kuv­veti arasındaki anlaşmazlılkarda hakemliği reform aracılığıyle halka tevdi etmeyi ön­görmüştür. General de Gaulle’ün de 1958 Anayasasını bu açıdan yorumladığı söyle­nebilir. Referandumun demokratik niteliği reddedilemez. Çünkü halka, bu yolla, bazı kararların alınmasına doğrudan doğruya katılma imkânı sağlanır (Duguit, seçmen kitlesinin şu veya bu kanun tasarısı üstün­de fikir beyan ederken yetenekli temsil­ciler seçmek istediği zamankinden daha isabetli davrandığını öne sürer).

Ama buna karşılık referandum, bir yandan muhafaza­kâr niteliği dolayısıyle (İsviçre’de reform tasarılarının çoğu statükoyu korumak üze­re reddedilmiştir) ve öte yandan da seç­menin çok zaman referandum kavramıyle plebisit kavramını birbirine karıştırıp met­nin kendisinden çok kendisine bu metni sunan ve işbaşında bulunan devlet ada­mını göz önünde tutarak oy kullanması sebebiyle kınanmıştır.

• Türkiye’de 1961 Anayasası tasarısı, Ku­rucu meclis tarafından hazırlandıktan son­ra halkoyuna sunuldu. Milletlerarası hukuk dışında yurt içinde ilk olarak başvu­rulan bu referandum, 28 mart 1961 tarihli ve 283 sayılı, Anayasanın Halkoyuna Su­nulması Hakkında kanun hükümlerine uyularak yapıldı. Anayasa tasarısının halkoyu­na sunulması Kurucu Meclis Teşkili Hak­kında kanunla öngörülmüş, hattâ yine bu kanunla, referandum sonucunda Anayasa­nın reddi halinde, her 100 000 nüfus için bir üye hesabiyle ve yeni seçim kanunu hükümlerine göre yeni bir Temsilciler mec­lisinin seçileceği ve bu suretle yeni bir ta­sarı daha hazırlanacağı belirtilmişti.

Referandumu düzenleyen kanuna göre, seçme yeterliği bulunan her vatandaş, seçmen kütüğüne kayıtlı olmak şartıyle halkoyuna katılabilecekti. Anayasayı kabul eden seç­menler, üzerinde «evet», kabul etmeyenler de üzerinde «hayır» yazılı pusulaları kullan­dılar. Bu oy pusulaları değişik renklerde yapıldı. Seçim kurulu, Anayasanın halko­yuna sunulmasında uygulanacak esasları ay­rıca açıklamıştı.

Bu açıklamaya göre, ken­dilerine oy verme gününe kadar seçme yeteneğini kaybettiğine dair yetkili merci­lerden resmî belge gelmiş bulunanlar, seç­men kütüğünde yazılı olsalar bile oy vere­meyeceklerdi. Oy verme süresi saat 8′den 17′ye kadardı. Seçim çevresi, seçim bölgesi ve sandık bölgeleriyle propaganda, araç­ların sağlanması, sandık kurulu üyelerinin ant içmeleri, görev ve yetkileriyle oy ver­me yeri, oy verme sırasındaki işler konu­sunda genel seçim kuralları uygulandı. Re­ferandumda kullanılan oy pusulaları 7×10 sm ölçüsünde, 24 puntoluk harflerle beyaz renktekilerin üzerine «evet», açık kırmızı renktekilerin üzerine de «hayır» yazılmak suretiyle hazırlanmıştı.

Bu pusulaların içi­ne konulacağı zarflar, ilçe seçim kurulu ve sandık kurulu mühürleriyle mühürlendi. Seçmen, çift mühürlü zarflardan birini al­dıktan sonra kapalı oy verme yerine gide­cek ve burada bulunan «evet» veya «hayır» ibaresini taşıyan pusulalardan dilediğini bu zarfa koyarak zarfın ağzını bizzat kapat­tıktan sonra, eliyle sandığa atacaktı. Her iki pusulanın da bulunduğu zarflar geçer­siz sayıldı. Bir zarfta aynı renkte birden fazla oy pusulası çıktığı takdirde bu, bir oy sayıldı.

O tarihte Türkiye’nin nüfusu 27 818 248 idi ve bunun 18 992 740′ı köy ve bucaklarda, 8 825 508′i de şehirlerde yaşamaktaydı. Seç­men sayısı da şöyle tespit edilmişti: köy ve bucaklarda
8 693 465 (yüzde 45,8), şe­hirlerde 4 054 436 (yüzde 45,9); toplam 12 747 901 (yüzde 45,8). Referandum 15 tem­muz 1961 günü yapıldı. Köy ve bucaklar­da 42 256, şehirlerde 13 793 sandıkta oy kullanıldı. Sayım sonunda köy ve bucak­larda 7 245 158 (yüzde 83,3), şehirlerde ise 3 075 593 (yüzde 79,9) kişinin oy kullan­dığı anlaşıldı.

Geçerli oyların sayısı şöy­leydi: köy ve bucaklarda 7 215 101 (yüzde 60,5), şehirlerde 3 066 935 (yüzde 64,7). Ana­yasa geçerli oyların yüzde 61,7’siyle onay­lanmış oldu, oy sahiplerinin yüzde 38,3′ü de Anayasaya «hayır» dedi. Bu suretle re­feranduma sunulan 1961 Anayasası 9 tem­muz 1961 günü 3 934 370 hayır oyuna karşı 6 348 191 evet oyuyle kabul edildi. (LM)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFERANDUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REHM (Hermann)

Tarih 26 Haziran 2009

REHM (Hermann), alman hukukçusu (Augsburg 1852 – Strasbourg 1917). Münih, Marburg, Giessen, Erlangen ve Strasbourg üniversitelerinde profesörlük yaptı.

Amme hukuku uzmanıydı, özellikle alman monar­şi hukukunun siyasî ve tarihî bakımdan teşkilâtlandırılmasına önemli katkılarda bu­lundu.

Başlıca eserleri: Geschichte der Sta-atsrechtswissenschaft (Devletler Hukuku Tarihi) [1896], Allgemeine Staatslehre (Ge­nel Devlet Doktrini) [1899]; Modernes Fürstenrecht (Çağdaş Prenslik Hukuku) [1905], Kommentar Zum Privatversicherun-gsgesetz (Özel Sigorta Kanunu üstüne Yo­rum) [1907]; Das Reichsland Elsass-Lotringen (Alsace-Lorraine Eyaleti) [1912], Das Politische Wesen der Deutschen Monarchie (Alman Monarşisinin Siyasî Yönü) [1912]. (M)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REHM (Hermann) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REHİNE

Tarih 26 Haziran 2009

REHİNE i. (ar. rehîn’den rehine). Bir ant­laşma, sözleşme v.b. nin gereklerinin yerine getirilmesini sağlamak amacıyle hasım ta­rafa verilen veya hasım tarafın teminat olarak aldığı kimse.

— ANSiKL. Devl. huk. Eskiçağda ve Orta­çağda, rehine’lerden, antlaşmaların uygu­lanmasını teminat altına almak için fayda­landırdı. Bu usul modern devletlerce terk edilmişse de, önleyici tedbir olarak ve özellikle, halkı işgal kuvvetlerine karşı düş­manca davranışlarda bulunmaktan alıkoy­mak için rehine alındığı olmaktadır.

Bu tedbirler işe yaramadığı zaman, rehinler mi­silleme olarak öldürülür. Bu konu devletler hukuku bakımından, sivillerin korunması amacıyle ele alındı, özellikle savaş zamanın­da sivil halktan rehine alınmasını önleyebil­mek için 1949 Cenevre sözleşmesinin 34. maddesi kabul edildi; İkinci Dünya savaşı sırasında, işgal makamları sivil halktan rehi­neler toplayarak, bunları öldürmüşlerdi. Sa­vaştan sonra kurulan askerî mahkemeler bu fiilleri birer savaş suçu sayarak cezalandır­dı. (ML)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REHİNE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REHİN

Tarih 26 Haziran 2009

REHİN i. (ar. rehn’den rehin). Para, mal v.b. bir şeye karşılık tutulmuş teminat: Ama şimdi üzerinizde başka para yoksa, bana bir şey rehin bırakınız (Ömer Seyfeddin). || Rehin etmek, rehin olarak ver­mek: En son ellerinde kalan bir hanı da Emniyet sandığına rehin etmişler, diye duy­duk (B. Felek).

— DEY. Rehine koymak, alınan paraya karşılık bir şeyi rehin olarak vermek: Da­ha dün [...] altın tabakasını rehine koy­muştu (Y. Z. Ortaç).

— ANSiKL. Huk. Alacaklı, alacak hakkını teminat altına almak için iki yoldan birine başvurabilir: ya alacak hakkı için bir ke­falet sözleşmesi yapar veya rehin hakkı kurar. Birincisi şahsi teminat’tır ikincisi ise ayni teminat’tır. Buna göre, rehin hak­kı bir alacağın temin edilebilmesi için bir menkul veya bir gayrimenkul yahut bir hak üstünde kurulan, sınırlı bir aynî haktır. Bunun yanında, rehin hakkı bir alacağın var olmasına bağlı olduğu için, aynı za­manda bir feri ayni hak’tır. Bu sebeple, alacak hakkı geçerli olarak kurulmamış veya herhangi bir sebeple sona ermişse, rehin hakkı da yoktur veya sona ermiştir.

• Rehin karşılığında borç veren müesse­seler, bankalar dışında, hükümetin izniyle, menkul veya kıymetli evrakın rehin olarak verilmesi karşılığı ödünç para verir. Bu müesseseler lehine rehin, teslim şartlı rehin şeklinde kurulur. Ancak müessese ayrıca, rehin verene makbuz vermek zorundadır. Müessese, borcun ödenmemesi halinde re­hin edilen şeyi paraya çevirerek alacağını elde eder; ayrıca faiz isteme hakkı da var­dır. Müessese kendisine verilen rehini iyi muhafaza etmek ve sigorta ettirmek borcu altındadır. Borcun ödenmesi halindeyse rehin edilen şeyi geri verir.

* Alacak ve haklar üstünde rehin hakkı. Rehin hakkı, sadece paraya çevrilebilen eş­ya üstünde değil alacak ve haklar üstünde de kurulabilir. Bunlar üstünde rehin hakkının kurulması, kural olarak «teslim şart­lı rehin hakkı» hükümlerine göre olur. Üs­tünde rehin hakkı kurulabilecek hak, sadece alacak hakkı değildir. Para ile değerlendi­rilebilen her türlü hak, rehin hakkının ko­nusu olabilir:

msl. telif hakkı, ihtira hakkı v.b.nin maddî bir değeri bulunduğu için bun­lar üstüne rehin hakkı kurulabilir. İntifa hakkıysa kuraî olarak rehin edilmemekle birlik­te, bu hakkın kullanılmasının rehin edilmesi mümkündür. Hakkın, paraya çevrilebilir ol­masının yarımda ayrıca devredilebilir ol­ması da gereklidir. Âdi alacaklar üstünde re­hin hakkının kurulabilmesi için rehin sözleş­mesinin âdi yazılı şekilde yapılması ve be­lirli hallerde zilyetliğin devri gerekir. Re­hin hakkının kurulabilmesi için borçluya durumun ihbar edilmesi gerekli değildir. Ancak bu ihbarın yapılması, rehin hakkj sahibinin yararınadır.

Böylece, rehin hak­kından haberi olmayan borçlunun alacak­lıya borcunu ifa ederek borcundan kurtul­ması ve bunun sonucu olarak rehin hakkı sahibinin kötü bir duruma düşmesi engel­lenmiş olur. Zilyetliğin devri konusunda da senede bağlı olmayan alacaklarda sade­ce rehin sözleşmesinin yapılması yeterlidir. Ayrıca zilyetliğin devri aranmaz, zaten bu mümkün de değildir. Buna karşılık alacak hakkı bir senede bağlanmışsa, tarafların yapmış oldukları rehin sözleşmesi sadece bir borçlandırıcı işlemdir. Rehin hakkının kurulabilmesi için ayrıca senedin rehin hakkı sahibine devredilmesi gerekir.

Ala­cak kıymetli evraka bağlanmışsa, genel ola­rak yazılı bir rehin sözleşmesi ve senedin teslimi gerekir. Ancak hamile yazılı senet­lerde rehin hakkının kurulabilmesi için rehin sözleşmesinin bulunması gerekmez. Sadece hamile yazılı kıymetli evrakın re­hin etme niyetiyle teslim edilmesi yeterli­dir. Emre yazılı senetlerdeyse, kıymetli ev­rakın teslim edilmesinden başka, yazılı bir kaydın da bulunması gerekir. Bu, ge­nellikle «rehin cirosu» şeklinde bir kayıttır.

Nama yazılı senetlerin rehni için, rehin edilen senedin devrinden başka, bir yazılı temlik beyanı da gereklidir. Bu beyanda alacağın, rehin hakkı kurmak için temlik edildiği belirtilir. Alacaktan başka haklar üstünde rehin işe, yazılı bir rehin sözleş­mesi ve hakkın, devredilmesi için gerekli olan kurallara uyularak rehin hakkı sahi­bine devredilmesi yoluyle kurulur. Bir re­hin üstünde sonradan bir rehin hakkı daha kuruluyorsa, yazılı rehin sözleşmesinin ya­nında, durumun ilk rehin hakkı sahibine de bildirilmesi gerekir. Alacak ve öteki haklar üstünde kurulan rehin hakkı, sa­hibine mutlak bir hak verir. Bu hak, bir aynî hak değildir. Çünkü maddî bir mal üstünde kurulmuş bir hak söz konusu ol­maz. Bundan dolayı, herkese karşı ileri sürülebilen mutlak bir hak olmaktan ileri gitmez. Hakkın rehin edilmiş olmasıyle, hak, rehin hakkı sahibine devredilmiş ol­maz.

Hakkın sahibi yine rehin eden kimse­dir. Ancak, hakkın satılarak bedelinden alacağın elde edilmesi yetkisi, rehin hakkı sahibine devredilmiş olur. Bu sebeple, rehin hakkı sahibinin sadece hakkı sattır­ma yetkisi vardır ve aksi kararlastırılmamışsa, hakkı devredemez ve kullanamaz. Re­hin edilen şey, rehin eden kimsenin mal­varlığında kalmağa devam eder. Alacak hakkı, faiz veya başka gelirler getiriyorsa, bunlardan, rehin hakkının kurulmasından sonra vadeleri dolanlar, rehin hakkının kapsamına girer. Ancak bunlar, kupon, bağımsız bonolar gibi ayrı senetlere bağlanmışsa, rehin hakkının kapsamına gir­mez.

* Gayrimenkul rehni. Medenî kanun, üç tür gayrimenkul rehninden söz eder: ipotek, ipotekli borç senedi (bk. İPOTEK) ve irat senedi (bk. iRAT senedi). İpotek, bir gayrimenkulun, bir alacak için metinat ol­mak üzere rehin edilmesidir. Borcun öden­memesi halinde, alacaklı sadece, rehin edilen mala değil borçlunun bütün malvar­lığına başvurabilir. İrat senedindeyse, ala­caklı yalnız rehin konusu gayrimenkul üs­tünden alacağını elde edebilir. Buna karşı­lık irat senedi, tedavülü mümkün bir kıy­metli evraktır. İpotekli, borç senediyse, hem ipoteğin hem de irat senedinin yarar­larını kapsar. Alacaklı, alacağını elde ede­mezse, ipotekte olduğu gibi, borçlunun malvarlığına da başvurabilir. Bunun ya­nında, ipotekli borç senedi, tıpkı irat se­nedi gibi tedavül eden bir kıymetli evrak­tır.

Bütün gayrimenkul türlerinde, rehnin konusu olan gayrimenkul, malikin mülki­yetinden çıkmaksızın alacağı teminat altın­da tutar. Gayrimenkul rehninin bağlı oldu­ğu genel ilkeler, şunlardır: 1. aleniyet il­kesi; 2, belirlilik (muayyeniyet) ilkesi; 3. teminat ilkesi; 4. sabit derece ilkesi. Bk. İPOTEK.

Gayrimenkul rehni ya bir sözleşmeyle ku­rulur veya kanun gereği doğar. Sözleşmey­le kurulabilmesi için, bütün aynî hakların kurulmasında olduğu gibi resmî senet ve tapuya tescil aranır. Kanundan doğan gay­rimenkul rehinleriyse, ya tescil olmadan doğar veya kanundaki hüküm rehnin tesci­lini isteme hakkını verir. Bu ikinci du­rumda, birincisinden farklı olarak, rehin hakkı yine tescille doğar; ancak, kanunun göstermiş olduğu durumlarda, resmî sene­din yapılması gerekmez. (Bk. İPOTEK.)

Gayrimenkul rehninin sona erme sebepleri şunlardır: 1. terkin; 2. gayrimenkulun ta­mamının yok olması; 3. kamulaştırma.

• Menkul rehni. Menkul rehni bir men­kul mal üstünde kurulur ve alacaklıya söz konusu şeyi satarak alacağını elde etme im­kânını sağlar. Bundan da anlaşılacağı gibi, rehin hakkının iki niteliği vardır:
1. rehin, kıymete ilişkin bir haktır;
2. menkul reh­ni ferî bir haktır. Menkul rehninin kıyme­te ilişkin bir hak olmasının anlamı, alacaklının, rehin edilen şeyi sattırarak semeninden alacağını temin etmesidir.

Rehnin ferî bir hak olması ise şöyle açıklanabilir: menkul rehninin amacı, sadece teminattır; bu sebeple menkul rehni alacağın var ol­masına sıkı surette bağlıdır ve rehin hak­kı ancak alacak devam ediyorsa varlığını korur. Alacak hakkı sona erince rehin hak­kı da sona erer. Rehin hakkının alacak hakkının bir ferî olmasının başka bir so­nucu da şudur: alacak hakkı üçüncü kişi­ye devredilince, rehin hakkı da bu üçüncü kişiye geçer ve önceki alacaklı, şeyin zil­yetliğini yine söz konusu üçüncü kişiye devretmek zorundadır.

• Teslim şartlı (teslimi meşrut) menkul rehni, menkuller üstünde kurulan rehin hakkının normal şeklidir. Bununla belir­tilmek istenen şey, bir menkul mal üstün­deki zilyetliğin rehin hakkı kurmak amacıyle alacaklıya veya bir üçüncü kişiye devredilmesidir. Ne olursa olsun rehnedilen mal üstünde rehin verenin tek başına tasar­ruf edebilecek durumda olmaması gerekir. Bu rehin hakkının doğabilmesi için iki un­surun gerçekleşmesi gereklidir:
rehin söz­leşmesi ve zilyetliğin devri.

1. Rehin sözleşmesi, bir kişisel hak doğurur. Bu sözleşmeyle, rehin hakkı sahibi, o şeyin zilyetliğinin kendisine devredilmesini isteme hakkı kazanırken, borçlu da, söz konusu şeyin zilyetliğini devretme borcu altına gi­rer. Rehin hakkı sahibi daima alacaklıdır. Buna karşılık rehin borçlusu, temel ala­cağın borçlusu olabileceği gibi,, onun için malını rehin eden bir üçüncü kişi de olabi­lir. Teslim şartlı rehin sözleşmesi hiç bir sıhhat şekline bağlı değildir;

2. zilyetliğin devri. Rehin sözleşmesinin kurulmasıyle birlikte rehin hakkı doğmaz. Re­hin hakkının doğabilmesi için, rehin edilen şeyin zilyetliğinin devredilmesi gerekir. Bu zilyetliğin devriyle rehin hakkının açıklığa kavuşması (alenîleşmesi) sağlanmış olur. Rehin hakkının kurulabilmesi için, zilyetliğin herhangi bir devir yolundan yarar­lanılabilir. (Bk. ZİLYETLİK.)

Yalnız hük­men teslim yolundan yararlanılarak rehin hakkı kurulamaz. Menkul rehninin kıymete ilişkin bir hak olduğu göz önünde tutulur­sa, para ile değerlendirilemeyen şeyler üs­tünde rehin hakkının kurulamayacağı ken­diliğinden anlaşılır; çünkü alacaklı, para ile değerlendirilemeyen bir şeyden rehni paraya çevirterek alacağını elde edemez. Rehin hakkı, hak sahibi için şu hak ve borçları doğurur:

A. haklar,
a) Rehin hakkı bir aynî hak ol­duğu için, bunu ihlâl eden herkese karşı ileri sürülebilir. Üçüncü kişilerin iyi niye­tinin korunduğu durumlar bunun dışında­dır,
b) Rehin hakkı sahibi ferî zilyet oldu­ğu için, zilyetliğe ilişkin koruyucu hüküm­lerden yararlanır
(bk. ZİLYETLİK),
c) Rehin edilen şeye zarar verilmesi halinde, rehin hakkı sahibi zarar verenden tazminat isteyebilir. Aynı şekilde rehinli şeyin korun­ması için birtakım masraflar yapmak zo­runda kalan rehin hakkı sahibi bu masraf­ların tazmin edilmesini de isteyebilir,
ç) A-lacağın kendisine ödenmemesi halinde, re­hin hakkı sahibi rehin edilen şeyi paraya çevirterek alacağını elde eder. Rehnin pa­raya çevrilmesi İcra İflâs kanunu hüküm­lerine göre olur
(bk. PARA’ya çevirme);

B. borçlar,
a) Rehini hakkı sahibi, elinde bulunan rehinli şeyi korumak zorundadır. Onu kullanamaz ve rehin hakkına aykırı düşen bir şekilde ondan yararlanamaz. O sadece rehin edilen şeyin zilyetidir. Koruma borcunun yerine getirilmemesi sözleş­meden doğan sorumluluk hükümlerinin uygulanmasına yol açar. Bu sebeple rehin hakkı sahibinin kusurlu olduğu karine ola­rak kabul edilir. Bunun aksini ispat ederek sorumluluktan kurtulur.

b) Rehin hakkı sahibi, rehin edilen şeyi kendiliğinden ve istediği gibi satamaz. O ancak borcun ödenmemesi halinde İcra İflâs kanunundaki hükümlere uyarak rehin edilen şeyi sata­bilir,
c) Rehin hakkı sahibi, rehin verenin rızası olmadıkça, rehin edilen şeyi yeniden rehnedemez. Aksine hareket, rehin verenin uğrayacağı zararın tazmini borcunu doğu­rur. Rehin alan rehin verenin rızasıyle şe­yi yeniden rehin edecek olursa, onunla re­hin sözleşmesi yapması ve şeyin de zil­yetliğini ona devretmesi gerekir,
ç) Rehin hakkı sahibinin rehin edilen şey üstünde hakkı, alacak hakkı devam ettikçe vardır.
Alacak, ifa veya başka herhangi bir sebep­le sona erecek olursa, rehin edilen şeyi, rehin edene geri vermek zorundadır.

Re­hin alan kimsenin geri verme borcu, söz­leşmeden doğar. Rehin edilen şeyi geri vermez veya zarara uğramış olarak geri verirse, sözleşmenin ihlâli hükümlerine gö­re sorumlu olur. Ancak rehin hakkı sa­hibinin bu geri verme borcunun doğabilme­si için borcun tamamının yerine getirilmiş olması gerekir. Kısmî ifa halinde, rehin hakkı sahibi, borcun tamamı yerine geti­rilinceye kadar geri vermekten kaçınabi­lir. Kural olarak semereler «mütemmim cüz» olarak rehin edilen şeyin kapsamına girer. Ancak bunlar rehin hakkı devam ederken, mütemmim cüz olma niteliklerini kaybedecek olursa, rehin hakkı sahibi, bunları rehin eden kimseye geri vermek zorundadır.

Teslimi şart rehin hakkı şu du­rumlarda sona erer:
1. zilyetliğin ve zilyet­liğin geri verilmesini isteme hakkının kay­bedilmesi. Rehin hakkı sahibi, rehin edilen şey üstünde zilyetliğini kaybedecek olursa kural olarak rehin hakkı sona ermez. Zil­yetliğin kaybı sonucu rehin hakkının sona erebilmesi için aynı zamanda bu kaybedi­len zilyetliğin geri alınması hakkının da sona ermesi gerekir. Buna göre, zilyetliğin kaybının rehin hakkını sona erdirmesi için hem zilyetliğin kaybedilmiş, hem de bu ka­yıp sonucu, geri isteme hakkının ortadan kalkmış olması gerekir. Bu kuralın bir is­tisnası vardır. Rehin edilen şey, rehin hak­kı sahibinin rızasıyle rehin verene geri ve­rilecek olursa, rehin hakkı sona ermez ve bu süre içinde askıda kalır;
2. elde edilen alacağın sona ermesi. Rehin hakkı, alacak devam ettikçe vardır. Bu sebeple, alacak, ifa veya başka bir sebeple sona erecek olursa, rehin hakkı da ortadan kalkar. An­cak borç bir üçüncü kişi tarafından yerine getirilecek olursa, rehin hakkı sona ermez, halefiyet kurallarına göre borcu ifa eden üçüncü kişiye geçer. Bu kuralın uygulana­bilmesi için borcu yerine getiren kimsenin rehin edilen şey üstünde herhangi bir ay­nî hakkının bulunması gerekir. Böyle bir hakkı yoksa üçüncü kişinin ifasına rağmen rehin hakkı sona erer;
3. rehin hakkı, fe­ragat ve tarafların anlaşmasıyle sona erer.

• Teslimsiz menkul rehni, «menkul ipo­teği» de denilen bu durumda, rehin hak­kının kurulması için rehin edilen şey üs­tündeki zilyetliğin rehin hakkı sahibine devredilmesi gerekmez. Kanunda belirtilen durumlarda bir menkul üstündeki rehin hakkı, zilyetliğin devredilmesi gerekmeden doğar. Teslimsiz menkul rehninin hangi du­rumlarda söz konusu olabileceği kanunlar­da açık olarak gösterilmiştir. Bunlar dışın­da kalan durumlarda teslimsiz menkul rehni kurulamaz.

Başlıca teslimsiz menkul rehni durumları şunlardır:
1. hayvan reh­ni; teslimsiz hayvan rehni, bütün hayvan­lar üstünde kurulamaz. Ancak çiftlik hayvanları üstünde teslimsiz menkul rehni ku­rulabilir. Bunun dışında kalan hayvanlar üstünde rehin hakkı kurulmak isteniyorsa, bunun genel rehin hakkı şeklinde (hayvan­ların zilyetliğinin devredilmesi suretiyle) kurulması gerekir. Bunun dışında kanun kimler lehine hayvan rehninin kurulacağını da belirtmiştir; yani hak sahibi yönünden de bir sınırlama vardır. Buna göre, ancak mahallin mülkî âmirinden bu işleri yapmak için izin almış kredi müesseseleriyle koo­peratifler, teslimsiz hayvan rehninden ya­rarlanabilir.
Söz konusu müesseseler bulun­dukları yerin ticaret siciline kaydedilir. Re­hin sözleşmesinin kurulması hiç bir şekle bağlı değildir. Ancak bu sözleşmeye dayanı­larak rehin hakkının kurulabilmesi için bu­nun hayvan rehni siciline kaydedilmesi ge­rekir. Yoksa, rehin hakkı kurulmuş olmaz. Hayvan rehni sicilleri icra daireleri tara­fından tutulur. Bir asliye mahkemesinin görev sahasında birden fazla icra dairesi varsa, hayvan rehni sicilini tutma görevi 1 numaralı icra dairesine aittir. Çıkarı bu­lunan herkes, sicildeki kayıtların bir kop­yasını isteyebilir.

Hayvan rehni, alacaklı veya borçlunun ikametgâhının bulunduğu yer siciline değil, hayvan neredeyse onun bulunduğu yer siciline kaydedilir. Sicilin aleniyet fonksiyonu yoktur. Bu sebeple hayvan üstünde bir rehin hakkı bulundu­ğunu bilmeden bunlar üstünde mülkiyeti kazanan üçüncü kişilere karşı rehin hakkı ileri sürülmez;

2. maden cevherlerinin reh­ni, Maden kn. md. 108′e göre, maden cevherleri, bunları çıkaran veya arama ve iş­letme hakkına sahip olan kimseler tarafın­dan alacaklıya teslim edilmeksizin rehin edilebilir. Bu durum Enerji ve Tabiî Kay­naklar bakanlığında tutulan bir sicile kay­dedilir;
3. Ziraî Donatım kurumunun re­hin hakkı;
4. Ziraat bankasının teslimsiz rehin hakkı;
5. tarım kredi kooperatifleri­nin teslimsiz rehin hakkı;
6. Amme Ala­caklarının Tahsili Usulü Hakkındaki ka­nuna göre, belirli müesseselerin işletilme­sinden doğan vergi borçları için devletin teslimsiz rehin hakkı;
7. Ticarî İşletme Rehni kanununa göre, ticarî işletmenin veya esnaf işletmesinin rehni.

— Esk. huk. Rehin, râhin (rehin eden) ile mürtehin (rehin alan) arasında yapılan bir anlaşma sonucu merhun’un (rehnedilen şey) kabzıyle (elde tutulması) gerçekleşir. Malikî mezhebine göre mürtehin, akit ya­pıldıktan sonra râhini, merhunu kendisi­ne teslime zorlayabilir. Hanefî mezhebine göreyse teslim, yani kabz olmadıkça rehin bir bağış gibidir ve bu yüzden geçerliliği, taraflar arasındaki anlaşmaya, kabzın ek­lenmesine bağlıdır. Bu mezhebin görüşünde rehin bir aynî akittir. İslâm hukukunda, kabzı mümkün olmayan şeylerin rehni söz konusu değildir; alacak hakkı rehnedilemez.

+ Sıf. Esk. Bir şeye karşılık garanti ola­rak bırakılmış olan: Dam çökük, arsa re­hin, bahçeyi icra ister;// Bir kalem borca bedel faizi defter defter! (M. Â. Ersoy). || Yakın, yakınlaşmış. (-> Bibliyo.) [M]

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REHİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REDLİCH (Josef)

Tarih 25 Haziran 2009

REDLİCH (Josef), avusturyalı tarihçi, hu­kukçu ve siyaset adamı (Hodonin, Moravya 1869 – Viyana 1936).

Bilimsel çalış­malarına, ingiliz mahallî yönetimi ve ingi­liz parlamentosundaki yargılama usulüyle ilgili eserler yazarak başladı: Englische Lokalverwaltung (İngiliz Mahallî Yöneti­mi) [1901], Recht und Technik des Eng-lischen Parlamentarismus (İngiliz Parla­mentosunda Hukuk ve Teknik) [1905]. A-vusturya parlamentosuna seçildi (1907-1918) ve alman Liberal partisinin etkili bir üye­si oldu.

Son Lammasch kabinesinden ma­liye bakanlığı yaptı (ekim 1918), ilk Buresch kabinesinde de aynı göreve getirildi (1931). Savaştan sonra Das österreichische Staatsund Reichsproblem (Avusturya’da Devlet ve imparatorluk Meselesi) [2 cilt, 1920-1926] adlı önemli eserini yazdı. Redlich, 1926-1931 arasında Harvard üniver­sitesinde karşılaştırmalı hukuk dersleri verdi. (M)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDLİCH (Josef) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RECESVİNTO

Tarih 25 Haziran 2009

RECESVİNTO (öl. G’erticos, Valladolid 672), vizigot kralı (649-672). Babası Chindasvinto tarafından tahta ortak edildi ve 653′ten sonra tek başına hüküm sürdü.

Bunun üze­rine, sekizinci Toledo konsili kral seçme hakkının yüksek rütbeli papazlara ve devlet büyüklerine ait olmasını kararlaştırdı. Liber Judicum (Hukuk Kitabı) [654] adlı eserin Recesvinto’ya ait olduğu sanılır. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECESVİNTO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REBOUD (Paul)

Tarih 25 Haziran 2009

REBOUD (Paul), fransız iktisatçısı (1864 -Grenoble 1954). Grenoble Hukuk fakülte­sinin dekanı oldu. Precis d’Economie Politique (İktisat Elkitabı) adlı bir eseri var­dır. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REBOUD (Paul) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REAYA

Tarih 25 Haziran 2009

REAYA i. (ar. ra’yye’den re<âyâ, otlatılan hayvan sürüsü).

Esk. Bir hükümdarın yönetimi altında bulunan halk: Gadrede reayasına vali-i eyalet // Dünyada ve ukbada ne zillet, ne rezalet! (Ziya Pa­şa). Padişah Allah'ın vekili olarak bu top­rakları reayasına kiracı gibi vermiştir (Ke­mal Tahir). // Osmanlı imparatorluğunda müslüman olmayan tebaa: Hıristiyanlar Os­manlı devrinde gerçi reaya muamelesi gör­mekten şikâyetçidirler (F.R. Atay). // Teşm. yol. Hıristiyan (Zt. BERAYA.) || Terfih-i reaya, tebaanın refahını sağlama.

— ANSİKL. Teşk. tar. Başlangıçta, Osman­lı devletinin yönetimi altında bulunan müs­lüman ve hıristiyan, bütün halk topluluk­larına, yönetilen, hükümete bağlı olan topluluk anlamında reaya deniyordu. Son­raları halk, müslim ve gayrı müslim diye ayrılınca, gayri müslim adı altında toplanan bütün tebaaya reaya adı verildi, is­lâm dininin doğuşundan bir süre sonra, cizye denen özel bir vergi vermekle gö­revli olan ve islâm dininden başka bir dine bağlı bulunanlara ehli zimmet ve­ya zimmi denmeğe başlandı.'

Gayri müs­lim olan bu topluluğun verdiği vergiye kar­şılık bütün haklarının, can, mal ve mes­ken güvenliğinin sağlanması devlete bıra­kılıyordu. Devlet ödedikleri vergiden dola­yı, yönetimi altında bulunan bütün gayri müslimlerin hayatını korumakla görevliydi, islâm devletinin yönetimi altında bulunan gayri müslimlerle cizye karşılığı ilk anlaş­mayı Hz. Muhammed yaptı. Bu anlaşma gereğince devlet, reayanın (gayri müslim­lerin) bütün haklarını koruyacak; onların can, mal, ırz ve mesken güvenliğini sağ­layacak; inançlarında, ibadetlerinde onla­rı serbest bırakacak; buna karşılık onlar da devlete cizye vereceklerdi. Hz. Muhammed'in ölümünden sonra, Dört Halife ve daha sonra Halid bin Velid devrinde, gayri müslimlerle (reaya) yeni anlaşmalar yapıldı.

Hz. Muhammed'in koyduğu an­laşma hükümleri yürürlükte kaldı ve du­ruma göre bunlara bazı yeni maddeler ek­lendi. Yeni alınan ülkelerdeki gayri müs-limlere ve onların rahiplerine iyi davranıldı; inançlarına, geleneklerine, ibadetle­rine, sanat, ticaret yapmalarına engel olun­madı; yalnız, verecekleri cizyenin zamanı, miktarı belirtildi, bununla ilgili anlaşma­lar yapıldı. Savaşla girilen bir gayri müs­lim ülkesindeki halk barış isterse onlarla anlaşma yapılır, alınacak vergi (cizye) bir hükme bağlandıktan sonra gayri müslimler devletin yönetimi altına girerdi.

Ver­giler, reayanın sayısına ve malî durumu­na göre düzenlenirdi. Vergiyle ilgili anlaşmalarda gayri müslimlerin devlet ta­rafından her türlü saldırı ve haksızlığa kar­şı korunma gerekçesi özel bir madde olarak yer alırdı. Cizyeyi vermeyen gayri müs­limler, islâm devleti tarafından korunmaz, hayat ve malları güven altına alınmazdı. Hz. Muhammed'in kurduğu bir gelenek ge­reğince yeni ele geçirilen bir gayri müs­lim ülkesinde halka, önce anlaşma yap­mak için üç şart gösterilirdi.

Bunlar: Müs­lümanlığı, savaşı veya cizyeyi kabul etmek­ti. Müslümanlığı kabul edenler cizye vermezlerdi. Savaşı kabul edenler savaş ku­rallarına göre işlem görürdü. Cizye denen özel vergi ödemeyi kabullenenler de devle­tin yönetimi altına girer, reaya sayılırdı. Cizye vermeyen gayri müslimlerin hayat­ları, mal ve mesken güvenliği devlet tara­fından sağlanmazdı. Buna karşılık, müslümanlar yapılan anlaşmaların gereğini ye­rine getirmezlerse reaya da vergi vermezdi. Halife Ömer devrinde, reayadan alınan vergi belli bir düzene konuldu, bazı kurallara bağlandı.

Buna göre, zenginler her yıl 48, orta durumda olanlar 24, yoksullar ise 12 dirhem gümüş cizye vermekle yükümlüydü. Ancak, bu miktarlar da dondurulmadı; dev­rin şartlarına göre, karşılıklı anlaşmalarla değiştirildi. Halifelik Emevilere geçtikten sonra, devletle reaya arasındaki ilişkiler eskisi gibi sürdürüldü. Ancak, devlet gi­derlerinin çokluğu ileri sürülerek, bazen cizyenin artırıldığı, ağırlaştırıldığı oldu. Bu­nun üzerine, reaya ile devlet yöneticileri ve hâkim sınıflar arasında bazı geçimsiz­likler ortaya çıktı. Reaya, emevî halifele­rinin aşırı masraflarından, gereksiz giderle­rinden yakınmağa, Hz» Muhammed ve Dört Halifenin yolundan gidilmediğini ileri sürme­ğe başladı. Bütün bunlara karşılık, önemli ve devlet düzenini sarsıcı bir olay çıkarmadıkları sürece reayaya fazla baskı yapılmadı.

Emevîler, reayadan yalnız cizye almakla yetinme­diler; onlara devlet işlerinde resmî görev­ler de verdiler. Hesap ve yazı işleri bilen gayri müslimler Divanda görev alırlardı. Bu durum, devletle reaya, özellikle müslümaniarla gayri müslimler arasında bir yakınlaşmanın, devlet düzeninde eşit işlem görmenin açık bir belirtisi sayılıyordu. Bu yüzden, devlet dairelerinde görev almak için, reaya çocukları arasında hesap, yazı ve tercüme işlerini görebilecek nitelikte bir eğitim ve öğretim düzeni uygulanıyordu. Bunun sonucu, Emevîler devrinde birçok gay­ri müslim yazar, bilgin, hekim yetişti. Ab­basîler devrinde de reaya ve müslümanlar arasındaki ilişkiler eskisi gibi sürdürüldü, Hz. Muhammed ve Dört Halife devrinde kurulan geleneğe uyuldu, Cizye, onların düzenlediği şartlar altında toplandı.

Bazen, devletin giderlerindeki durum gereğince, ciz­yenin miktarında değişiklikler yapıldı. Abbasîler devrinde ve onlardan sonra gelişen müslüman fetihleri sonucu reayanın sayısı çoğaldı. Alınan uzak ülkelerde reaya ile, müslümanlar, özellikle devlet yöneticileri arasında yeni yeni cizye anlaşmaları ya­pıldı, iran, Mısır, Kuzey Afrika, ispanya gibi ülkelerde kurulan islâm devletleri bu vergi usulünü sürdürdü; reaya ve müslüman halk ilişkilerini devrin ihtiyaçlarına göre dü­zenledi.
Anadolu, Selçuklular tarafından alındıktan sonra islâm devletlerinde uygulanan ver­gi usulü aşağı yukarı olduğu gibi benim­sendi. Reaya, vergisini ödediği sürece, bü­tün din ve dünya işlerinde bağımsız bıra­kıldı. Onların özel yaşayışlarına, öğretim ve eğitimlerine, ibadetlerine, gelenek ve göreneklerine dokunulmadı.

Osmanlı devletinde de, cizye usulü olduğu gibi bırakıldı. Yeni alman ülkelerde islâm di­nini kabul etmeyenler vergiye bağlanarak yerlerinde bırakıldı. Bunların mal, can ve mesken dokunulmazlıkları, inanç ve ibadet bağımsızlıkları devlet tarafından güven altı­na alındı. Osmanlı devletinin tebaası duru­munda olan reaya askere alınmıyordu. Re­aya ile müslümanlar arasında, hukuk yö­nünden ayrılık yoktu. Bütün ayrılık, reaya­dan alınan cizye idi. Osmanlı devletinde, zaman zaman, reayadan avarız akçesi de­nen özel bir vergi daha alınırdı, öşür, de­ğirmen vergisi, ağnam v.b. vergiler konu­sunda müslümanîarla reaya sınıfı eşit işlem görürdü. Reayadan alınan cizye, Halife Ömer devrinde olduğu gibi, edna (dü­şük), evsat (orta), ala (yüksek), diye üçe ayrılırdı.

Edna, yoksullardan, evsat, ma­lî durumu orta derecede olanlardan, ala ise zenginlerden alınırdı. Osmanlı dev­letinde, bazı padişahlar, zaman zaman bazı yeni vergiler koydular. Savaş sıra­sında, savaş giderlerinin, ordu masrafla­rının çoğalması üzerine Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman avarız akçesi toplamayı belli bir kurala bağladı­lar, önceleri geçici nitelikte olan bu vergi sonraları emlâk vergilerine eklenerek sabit bir vergi durumuna getirildi. Reayadan, yapım işlerinde çalıştırmak yoluyle yarar­lanıldığı gibi, Yeniçeri ocağına asker ye­tiştirmek amacıyle özel bir eğitim ve öğ­retimden geçirilmek üzere çocuklar da alınırdı. Ayrıca, bunlar arasından isteyerek sipahi olanlar, köprü yapımında çalıştırı­lanlar, ordunun ulaştırma işlerinde görev alanlar davardı.

Yeniçeri ocağına alman re­aya çocukları islâm dini kurallarına göre eğitim ve Öğretim görür; içlerinden yetenek­li olanlar devlet ve ordu görevlerinde en yüksek basamaklara kadar çıkarlardı. Ay­rıca kürekçilik, yol onarımı gibi işlerde çalışanlar vergi ödemekten kurtulur, gün­delik de alırlardı. Divanda saklanan reaya defterleri otuz yılda bir «tahrir» yapıla­rak tutulur, sonra hükümet merkezine gönderilirdi. Bir süre, Yavuz Sultan Selim, reayadan «peksimet bahası» olarak avarız akçesi topladı. Bunu toplarken de, vergi ö-demekle görevli kimselerin malî durumlarının göz önünde tutulmasını, ödeyemeye­cekleri bir miktarın toplanması yoluna gidilmemesini buyurdu.

Osmanlı devletinde, reayadan hizmeti görülenlere tımar veri­lir, bu tımarı kazanmak isteyenler sipahi yazılır, böylece vergiden kurtulurlardı. Yal­nız, reayadan olan herkes, istediği zaman sipahi olamaz, tımar alamazdı. Bu konuda uygulanan bazı kurallar vardı. Atadan, ba­badan devlete hizmeti geçmiş olanlar seçi­lirdi. Bu usul, vergi vermekten kurtulmak için, herkesin sipahi yazılması sonucu dev­let hazinesinin gelir kaynaklarından yok­sun kalmasını önlemek içindi. Kanunî Sul­tan Süleyman, özel bir kanunla reayadan alınması gereken vergileri sınıflandırdı. Sonra Ahmed I tarafından yeniden düzen­lenen ve uygulanan Reaya kanunu uzun zaman yürürlükte kaldı.
Osmanlı devleti­nin iç kurumlarında, yönetim düzeninde görülen sarsıntılar sonucu, reaya ile olan ilişkilerde de bazı aksaklıklar ortaya çıktı. Reayadan vergi toplamakla görevli kim­seler, bazen aşırı davranışlarda bulundu­lar; reayadan fazla vergi alma yoluna gi­derek, devletle reaya arasındaki bağların gevşemesine, birtakım geçimsizliklerin doğ­masına yol açtılar, özellikle Murad III devrinde içkilerden vergi alınma yoluna gidilince reaya, durumundan yakınmağa başladı. Çünkü Osmanlı devletinde, içki­yi yapan ve satanlar, daha çok reayadan olan gayri müslimlerdi.

Reaya, Murad III'ün içkiden ayrı bir vergi alınmamasını ve bunun cizyeye eklenmesini istedi. Bunun üzerine yeni bir kanunla reayaya uygulanan vergi, zenginden 45, orta du­rumda olanlardan 30, yoksullardan 15 ak­çe olarak düzenlendi. Bu yeni vergi, böl­gelerin durumuna göre de değişiyordu. Reayadan alınan bu cizye, sonraları bede­li askerî adını aldı. Tanzimat döneminde de reaya, eski durumunu korudu. Müslü­manlarla reaya arasındaki ayrılıklar devle­tin koyduğu bazı kanunlarla sürdürüldü. An­cak, İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra, rea­yadan da asker alınmağa başlandı.

Bunun sonucu olarak bedeli askerî adı verilen cizye de kaldırıldı. Reaya ile müslüman halk arasında ayrılık zaman zaman yumuşadı; bütün devlet dairelerinde, okullarda, askerlikte reayadan olanlarla müslümanlara eşit işlem yapılma gereği konuldu.

Fatih Sultan Mehmed tarafından, Osman­lı devleti sınırları içinde reayaya tanınan bütün haklar İkinci Meşrutiyete kadar sür­dü. Bu uzun dönem içinde reaya, din, eğitim, öğretim, ibadet ve geleneklerinde serbest bırakıldı. Osmanlı bilim kurumla­rının yanı sıra, reayanın da geliştirdiği özel öğretim ve eğitim kuruluşları vardı. Buralarda da deneysel bilimler alanında, özellikle tıp, kimya ve matematikten bir­çok bilgin araştırıcı yetişti.

Sanatlarda, özellikle mimarîde başarılı sanatçılar yetişti. Tanzimat'tan sonra açılan osmanlı öğretim kurumlarının çoğunda reaya çocukları, da­ha çok yabancı dil ve deneysel bilimlerle ilgili derslerde öğretmenlik görevlerine ge­tirildi. Bunlara elçiliklerde, saraylarda ter­cümanlık, yabancı devletler nezdinde elçi­lik görevleri verildi. Askerlik alanında yapılan yeniliklerde reayadan yetişen uz­manlardan da faydalanıldı. Reaya, baş­langıçtan beri kendisine tanınan hakla­ra dayanarak, Osmanlı devleti sınırla­rı içinde özel din okulları, öğretim ku­rumları, ibadethaneler açtı.

Tanzimat'tan sonra azınlıklar kendi dillerinde öğretim ve eğitim yapan, ilkokuldan liseye kadar, özel okullar açtılar. Bunlar arasında fransızca, ingilizce, almanca, italyanca, rumca, ibranîce, ermenice öğretim yapan özel okullar vardır. Reaya, devletle olan ilişkile­rinde, kamu düzeninde genel yasalara, din ve inançlarıyle ilgili konularda ise bağ­lı bulundukları din kurumlarının koyduğu özel kanunlara uymak zorundaydı. Tanzi­mat'tan sonra reayaya tanınan yeni haklar, İkinci Meşrutiyette genişletildi ve bu hak­lara yenileri eklendi. Bu yeni haklar, 1912'de reaya tarafından kötüye kullanıldı.
Osmanlı devletinin paylaşılmasını öngören bazı avrupa devletleri ve onların Türkiye'­deki temsilcileri, reayanın haksızlıklara uğ­radığını, haklarının avrupa devletlerince korunması gereğini ileri sürdüler. Bu se­beple Osmanlı devletinin iç işlerine karış­mağa başladılar. Birinci Dünya savaşın­da reaya, Osmanlı devleti içinde daha geniş ölçüde bölücü çalışmalara girişti; dev­letin genel düzenini sarsıcı, bölücü birta­kım haklar istedi.

Savaş yılları süresince de Osmanlılar aleyhinde çalıştı. İzmir ve is­tanbul illerinde, Karadeniz kıyılarında dev­letin bütünlüğünü yıkıcı eylemlere girişti. Reaya arasında bağımsızlık isteyenler, Osmanlı devleti toprakları üstünde, özellik­le Anadolu'da ayrı birer devlet kurmak için gizli gizli çalışanlar oldu. Birinci Dün­ya savaşından sonra Türkiye cumhuriyeti kurulunca (1923) Türkiye toprakları üzerin­de bulunan bütün insanlar, Türkiye Cum­huriyeti vatandaşı olarak kabul edildi.

Os­manlı imparatorluğunun baştan beri, kendi toprakları üstünde ayrı bir topluluk olarak koruduğu reaya ile müslümanlar arasındaki ayrılık ortadan kaldırıldı. Türkiye cumhu­riyeti uyrukluğunda olan bütün yurttaşlar kanun karşısında, vergi düzeninde, öğre­tim, eğitim ve din kurumlarında, askerlik alanında, adliye işlerinde eşitliğe kavuştu­ruldu; özel imtiyazlar ortadan kaldırıldı. (-> Bibliyo.) [M]

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAVENNA

Tarih 24 Haziran 2009

RAVENNA, İtalya’da şehir, Emilia’da, il idare merkezi, Adriya denizi yakınında; 115 500 nüf.

Eskiden zengin bir deniz tica­ret merkezi olan Ravenna, denize uzaklığı yüzünden önemini kaybetti. Şeker rafineri­leri. Dokumacılık (jüt). Petrol rafinerileri; kimya sanayii (gübre). Tabiî gaz işletmesi. Corsini kanal-limanı oldukça canlıdır.
— Yakınında, deniz kıyısında Marina di Ra­venna şehrin sayfiye merkezidir; buraya Dante ve Byron’ın şiirlerinde dile getir­dikleri San Vitale çam ormanından geçe­rek ulaşılır.
—Ravenna ili, 329 600 nüf. Lamone ırmağı boyunca, Apennin dağla­rının kenarında ve Adriya denizi kıyısın­daki alçak ovalarda uzanır. Gelir kaynak­ları tarıma dayanır: ovada tahıl ve kene­vir; dağlık bölgede üzüm ve mısır. Sanayi faaliyeti tarıma bağlıdır (şeker rafinerile­ri, gübre fabrikaları). Tuzlu bataklıklar.

• Tarih. Umbria’lıların kurduğu Raven­na, III. yy.da Roma ile ittifak yaptı; Ro­malılar Ariminum yolu üzerindeki şehrin stratejik konumundan yararlandılar. Rubico ırmağının aşılmasından önce Sezar’ın genel karargâhı (M.ö. 53-50) olan şehrin bir ön limanı vardı: Roma impara­torluğunun iki büyük donanmasından biri­nin demirli olduğu Classis (Fossa Augıtsta).

Şehir M.S. II. yy.da Flaminia’nın, IV. yy.da da Emilia’nın başkenti oldu. 402′de imparator Honorius, Ravenna’yı bataklık­larla çevrili olması ve Doğu ile deniz bağ­lantılarının kolaylığı sebebiyle Batı Roma imparatorluğunun merkezi haline getirdi; Stilicho’yu bu şehirde idam ettirdi (408). Çok uzun bir kuşatmadan sonra Odoaker şehri Ostrogot kralı Theodorich’e teslim etti (şubat 493) ve bir ziyafet sırasında bu­rada onun tarafından öldürtüldü (mart 493). Ostrogotlar devrinde hükümdarın ikamet merkezi olan şehir Belisarius’un bizans orduları tarafından işgal edildi (ma­yıs 540) ve İtalya eyaletinin başkenti ha­line getirildi.

İmparatorluk başkenti oldu­ğu için papanın otoritesinden kurtulduğu­nu iddia eden ve «Trescapitali» kavgasına katılan Ravenna, Lombardia’nın tehdidi karşısında Roma’nın hâkimiyetini kabul et­mek zorunda kaldı (568), fakat, 595′e ka­dar pallium’dan geniş ölçüde yararlanmak istedi; Bizans imparatoru Mauricius şeh­rin savunmasını 584′ten sonra devamlı olarak şehirde oturan bir eksark’a (patricius et exarchus) verdi. Eksarklığı içten ve dıştan kemiren karışıklıklardan yararlanan Ravenna piskoposu, imparator Konstantos’tan hürriyet fermanı aldı (663); ama fermanı Konstantinos’un yerine geçen Konstantinos IV iptal etti (681).

Şehir son­radan İstanbul patriğinin eşitlik iddiaları­na karşı papa Sergius I’i desteklediği için (şehir milislerinin ayaklanması; VII. yy. sonu), özelikle de bir gasıpı tanıdığı (695-705) için lustinianos’un emriyle Sicilya ku­mandanı tarafından yağmalandı (709 veya 710); bunun üzerine yeni eksark loannes Rizokopos, 710) öldürüldü ve şehir ba­ğımsız bir devlet halinde teşkilâtlandı; im­parator Philippikos Vartan’a boyun eğ­dikten sonra (712) bile milis kuvvetini mu­hafaza etti. Classis’in Liutprando tarafın­dan geçici olarak işgaliyle bir başına ka­lan Ravenna’yı bu Lombard kralı üç yıl süreyle kuşattı ve halefi Aistolf aldı (751).

Bunun üzerine Kısa Pepin, şehri papaya vermeyi kararlaştırarak (754 ve 756) Aistolf’u şehri ve eksarklığı terk etmek zo­runda bıraktı. Bologna’nın gelişmesinden önce roma hukuku eğitim merkezi olan Ravenna, İtalya krallığına geçti (889). Uzun süre, şehirde Germania krallarına sa­dık kaldıktan sonra aristokratik bir şehir haline geldi (XII. yy.) ve imparatorlukla­ra karşı Romagna ve Marche şehirleri birliğini kurdu (1198). Friedrich II tarafın­dan işgal edildikten (1240) sonra Polenta’ların derebeylik yönetimine boyun eğdi (1275-1441). Kanalların kumla dolması limanının gerilemesine yol açtı.

XIII. yy.da Venediklilerin iktisadî kontrolü altına gi­ren şehir, 1449-1509 arası Venedikliler tarafından işgal edildi, sonra Papalığa geri verildi. 1512 Savaşı sırasında yağmalanan şehir, sıtma salgını sonucunda ıssızlaştı. Fransızların 1797′de papadan aldıkları Ra­venna, Csalpina cumhuriyetine (1792), İtalya cumhuriyetine (1802) ve İtalya kral­lığına (1805) katıldı, 1815′te papaya geri verildi. 1859 Haziranında ayaklandı ve bir referandum sonucunda Piemonte’ye katıl­dı (mart 1860).
• Güzel sanatlar. Ravenna’da bir amfi­teatr, surlar ve bir porta Aurea (Claudius zamanından) ve Trajanus zamanından kal­ma bir su kemeri vardır. Müzede birçok roma kabartması bulunur. Şehirde ayrıca Bizanslılardan kalma birçok anıt vardır: 424′te Gala Placidia tarafından yaptırılan ve XI., XIII. ve XIV. yy.da (Giotto’nun duvar resimleri) onarılan San Giovanni Evangelista kilisesi, Sant’Agorta Maggiore kilisesi (V. yy.), eski bir roma hamamı o-lan ve V. yy.da yenilenen San Giovanni in Fonte vaftiz yeri (X. yy.dan kalma silindir biçimi kule), VI. yy.dan kalma kabartma çinilerle kaplı sekizgen planlı bir yapı olan San Vitale bazilikası, Dello Spirito Santo kilisesi ve Ari’ler vaftiz yeri, IX. yy.dan kalma San Francesco çan kulesi ve eğik «torre del Publico».
Şehrin dışında da anıt­lar vardır: Theodorich’in inşa ettirdiğ Sant’-Opollinare Nuovo (V. yy.dan kalma çini­ler). «Palazzo teodorico» sarayı; yekpare taştan kubbesi olan «Rotonda» veya Theodorich’in mezarı (520), XI. yy.dan kalma Santa Maria in Porto Fuori (Giotto oku­lunun freskleri), 594′te inşa edilen, XII. yy. dan kalma birçok çini kapsayan üç sahınlı Sant’Apollinare in Classe kilisesi, Palazzo Comunale (XV. yy.), 1483′te Pietro Soîari’-nin tamamladığı Dante’nin mezarı, XVIII. yy.dan kalma katedral, Eski Eserler müzesi (Galla Placidia’nın mezarı). Güzel Sanatlar akademisi (Madonna’lar), Classense kütüp­hanesi. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVENNA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAUMER (Kari Georg)

Tarih 24 Haziran 2009

RAUMER (Kari Georg), alman pedagogu ve jeologu (Wörlitz, Dessau 1783 – Er-langen 1865).

Göttingen ve Halle’de hukuk, Freiberg ve Paris’te (1808) jeoloji oku­du. Fichte’nin Reden an die Deutsche Nation (Alman Milletine Nutuklar) kitabını inceleyerek alman milletinin yeniden doğuşuyle ilgili düşünceleri şekillendirdi ve 1809′da Pestalozzi’nin metodunu daha yakından derinleştirmek için Yverdon’a gitti, ama memnun kalmayarak kısa süre sonra bu­radan ayrıldı.

1811′de Breslau üniversitesi­ne mineraloji profesörü tayin edildi; 1819′da liberal düşünceleri yüzünden güçlükler­le karşılaşınca Halle üniversitesine geçti. Soruşturmalar devam ederken 1923te is­tifa etti ve Nürnberg’de Dittemar enstitüsü­ne yardımcı müdür oldu. 1827′de Erlangen’e joloji profesörlüğüne getirildi ve ölü­müne kadar bu görevde kaldı (Erlangen’de pedagoji dersleri de verdi).
Başlıca ese­ri: Geschichte der Padagogik (Pedagoji Ta­rihi) [4 cilt, 1843-1854]. (M)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAUMER (Kari Georg) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RATTAZZİ

Tarih 24 Haziran 2009

RATTAZZİ (Urbano, — kontu), italyan si­yaset adamı (Alessandria 1808-Frosinone 1873).

Avukattı. Hukuk profesörü oldu. Torino parlamentosuna seçildi (1848), burada Merkez solu yönetti. Eğitim ve adalet ba­kanlığı yaptı ve hükümeti Avusturya ile mütarekeyi bozmağa teşvik etti (mart 1849). Meclis başkanı (1852) olarak Cavour’a Connubio koalisyonu içinde Merkez solun des­teğini sağladı.
Adalet bakanı oldu (1853). İç­işleri bakanıyken (1855-1858) Cavour ile bo­zuştu. La Marmora kabinesinde yeniden görev aldı (1859-1860). Başbakan olunca (mart-aralık 1862) Garibaldi’yi Güney İtal­ya’da harekete geçmeğe teşvik etti ve onun Aspromonted’e esir düşmesi üzerine istifa etmek zorunda kaldı.
Ricasoli’nin yerini al­dı (nisan-ekim 1867). Garibaldi’yi tekrar Roma’ya karşı kışkırttı ve Mentana savaşı ari­fesinde çekildi. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATTAZZİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAPOR

Tarih 23 Haziran 2009

RAPOR i. (fr. rapport). Bir görev, iş, du­rum v.b. hakkında, o görevi, işi incele­mek veya o durumu tespit etmekle gö­revlendirilen kimse tarafından hazırlanmış, yazılı açıklama veya görüşler: Komisyon her sene cemiyeti akvama rapor verecek­tir (Atatürk). Erkânıharbiyesinden rapor bekleyen kumandan gibi (H. E. Adıvar).

— Denize. Deniz raporu, bir gemi kapta­nının, içine seyir sırasında çıkmış olan olay­ları yazdığı ve kanunî bir makam önünde birçok kişi tarafından doğrulanan rapor.
— Huk. Bilirkişi raporu, bir hukukî ihti­lâf dolayısıyle bilgi ve ihtisaslarına baş­vurulan bilirkişilerin rey ve mütalâalarını gösteren yazılı belge.
— Meteorol. Hava raporu, hava tahmin­lerini kapsayan bülten. Bk. hava tahmini.
— Tıp. Hastanın teşhisini ve durumunun gerektirdiği istirahat, tedavi v.b.nin tıbbî dille, açıkça gösterilmesi. (Rapor, bir dok­tor veya kurul tarafından verilir.) [ML]

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAPOR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAŞİD (Ali)

Tarih 23 Haziran 2009

RAŞİD (Ali), türk yazarı (Kandiye 1858 -ay.y. 1918).

Rüştiyede okudu. Sonra özel olarak Buhârîi Şerif, aruz, beyan, coğrafya, geometri, logaritma öğrendi. 1872′de Kan­diye Hukuk mahkemesinde, sonra tahrirat kalemlerinde bulundu. 1883′te, Trabzon Mektubî kalemi mümeyyizliğine, 1900′de Konya mektupçuluğuna getirildi. İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra dahiliye mektupçusu oldu.
Eserleri: Terkib-i Bend, Safaül-Kulûb (Gönüllerin Safası), Numune-i Hikmet (Bil­gelik örneği). [M]

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAŞİD (Ali) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİNİS

Tarih 20 Haziran 2009

RAİNİS (Janis PLiEKSANS, — denir), letonyalı şair (Tadenava, Courlande 1865 -Riga 1929). Petersburg’da hukuk okudu, Dienas Lapa (Günlük Yaprak) gazetesini kurdu (1891). Devrimci sosyalist görüşleri yüzünden Rusya’ya sürüldü (1897). 1903′te sürgünden döndü ve Mavi Gecenin Uzak Yankıları adlı şiir kitabını yayımladı; kısa zamanda millî şair sayıldı. 1906-1920 Ara­sında isviçre’de kaldı, yeni şiirler (Başlan­gıç ve Son [1913]) ve iki büyük sembolist dram (Altın At [1901], Ateş ve Gece, [1911]) yazdı. Bağımsızlığına kavuşan ülkesine dö­nünce millî eğitim bakanlığına getirildi. Kı­sa bir süre sonra istifa etti, 1919′da Yusuf ve Kardeşleri adlı eserinin yayımlanmasından sonra edebiyatı bıraktı. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİNİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAGUET (Condy)

Tarih 19 Haziran 2009

RAGUET (Condy), amerikalı iktisatçı (Philadelphia, Pennsylvania 1784-ay.y. 1842). Pennsylvania üniversitesinde hukuk okuduk­tan sonra ticaret hayatına atıldı.
Kısa za­manda büyük servete kavuştu ve günün ti­carî olaylarında önemli bir rol oynadı. 1815′te Yasama meclisine üye seçildi. 1822′de Rio de Janeiro’da, A.B.D. konsoloslu­ğuna getirildi. 1825′te Brezilya’da maslahat­güzar oldu ve 1827′ye kadar bu görevde kaldı. A.B.D.’ye döndükten sonra, serbest ticaret doktrinlerini yayan birçok gazete yayımladı:
The Free Trade Advocate (1829); Examiner (1834-1835); The Financial Regis-ter (Malî Kayıtlar) [1837-1839] v.b. Ayrıca, Santo Domino ile ilgili iki küçük kitap ve Principles of Free Trade (Serbest Ticare­tin ilkeleri) [1835]; On Currency and Ban­king (Tedavüldeki Paralar ve Bankacılık üstüne) [1839] v.b. eserler de yayımladı. (M)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGUET (Condy) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADİÇEVİÇ (Branko)

Tarih 17 Haziran 2009

RADİÇEVİÇ (Branko), sırp şairi (Brod 1824-Viyana 1853). Viyana’da hukuk okudu, 1850′de Tıp fakültesine girdi. 1847′de, Vi­yana’da şiirlerini (Pesme [Şiirler]) iki kitap halinde yayımladı. 1851′de bu kitabın ikin­ci baskısı yapıldı, üçüncü bir kitap, ölü­münden sonra 1862′de yayımlandı. Roman­tik bir şair olan Radiçeviç, Vuk Karadziç’in dil reformu konusundaki düşüncelerini benimsedi. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİÇEVİÇ (Branko) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADBRUCH (Gustav)

Tarih 17 Haziran 2009

RADBRUCH (Gustav), alman hukuk bil­gini (Lübeck 1878-Heidelberg 1949). Birinci Dünya savaşından sonra siyasî hayata atıl­dı; Wirth ve Stresamann hükümetlerinde Sosyalist partiden adalet bakanı oldu; ama özellikle hukukla ilgili konular ve hukuk felsefesi üstüne incelemeler yaptı; Heidelberg (1910), Königsberg (1914), Kiel ve tek­rar Heidelberg (1926) üniversitelerinde ders verdi; 1933′te nazi aleyhtarı davranışları yüzünden profesörlükten uzaklaştırıldı.
Baş­lıca eserleri: Rechtsphilosophie (Hukuk Fel­sefesi) [1914], Kulturlehre des Sozialismus (Sosyalizmin öğretilmesi) [1922], Gestalten und Gedanken (Şekiller ve Düşünceler) [1944]. (M)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADBRUCH (Gustav) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RACOVİTA (Emil)

Tarih 17 Haziran 2009

RACOVİTA (Emil), romanyalt biyoloji bil­gini (Yaş 1868-Bükreş 1947). Paris’te hukuk ve fen fakültelerinden mezun oldu.
Yirmi yıl Banyuls-sur-Mer’deki Arago laboratuvarında müdür yardımcılığı yaptı. E.A. Martel’in yazılarını okuduktan ve Mallorca ma­ğaralarının birindeki yer altı suyunda küçük kabuklu bir hayvan bulduktan sonra deniz bilim ve deniz favnası ile ilgili çalışmala­rından vaz geçerek 1904′ten itibaren mağara hayvanlarını incelemeğe başladı. Az sonra, o sıralarda mağaracıl kınkanatlıları incele­meğe başlayan Rene Jeannel ile birlikte ça­lıştı. 1907′de Biyospeleoloji Sorunları Üstüne Denemeler’i yayımladı.
Bu eserle biyos-peleoloji’nin temellerini attı. Mağaracıl can­lılarla ilgili ilk dergiyi Jeannel ile birlikte kurdu. Racovita, eşbacaklı kabukluların in­celenmesi alanında uzmanlaştı. Banyuls, mağara favnasının incelendiği milletlerarası bir merkez haline geldi. 1920′de Banyuls’tan ayrılarak anayurduna gitti ve Cluj’da ilk speleoloji enstitüsünü kurarak müdür yardımcılığını Jeannel’e verdi. Bu iki biyo­loji bilgini isviçreli P.A. Chappuis ile bir­leşerek Romanya ve Balkan yarımadasındaki mağaraları incelediler. Racovita, mağara­lardaki hayat şartlarını, bu şartların canlılar üzerindeki etkilerini, yer altında ya­şayan organizmaların evrim şekillerini, üre­melerini, yeryüzündeki dağılışını ve zoolo­jideki sistematik yerini belirleyen ilk bil­gindir. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACOVİTA (Emil) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Radom konfederasyonu

Tarih 17 Haziran 2009

Radom konfederasyonu, 1767′de, Polonya milletinin hürriyetini korumak isteyen bin­lerce polonya soylusunu biraraya getiren konfederasyon. Hukuken prens K.S. Radziwill’in başkanlığında toplanan bu konfede­rasyonu aslında Rusya’nın Polonya elçisi N. Repnin yönetti ve machiavelli’ci davranışlanyle konfederasyonu, ülkenin Rusya’­nın kölesi haline gelmesi yolunda âlet ola­rak kullandı. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Radom konfederasyonu hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADO (Şevket)

Tarih 17 Haziran 2009

RADO (Şevket), türk yazarı (Radovişte [Yu­goslavya] 1913). İlk ve ortaöğrenimini İs­tanbul’da yaptı. Ankara Hukuk fakültesini bitirdi (1936). Son Posta (1933) ve Akşam (1934) gazetelerinin Ankara muhabirliği, fık­ra yazarlığı (1937), İstanbul’da bazı liseler­de sosyoloji öğretmenliği yaptı. Resimli Ha­yat dergisini yönetti. 1956′dan bu yana Ha­yat yayınlarını yönetti. Uzun süre İstanbul radyosunda sohbet konuşmaları yaptı.
Eser­leri: Eşref Saat (1956); Ümit Dünyası (1957); Hayat Böyledir (1962); Aile Sohbetleri (1962); 50. Yılında Sovyet Rusya (Gezi not­ları, 1968); Kördüğüm ve Ötekiler (şiirler, 1970). [M]

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADO (Şevket) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Quebec kanunu

Tarih 16 Haziran 2009

Quebec kanunu, 1774′te Kanada’ya uy­gulanan statü. Bu statüye göre Quebec eya­letinin sınırları çizildi, katoliklerin kamu işlerinde çalışmasına izin verildi, medenî hukuk alanında fransız kanunları kabul edil­di, aşar tanındı ve bir hükümet kuruldu (22 üyelik bir meclis ve kral tarafından tayin edilen bir vali). Quebec kanunu 1791 Anayasasıyle tamamlandı. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Quebec kanunu hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Quartier Latin

Tarih 16 Haziran 2009

Quartier Latin, Paris’te, Sen nehrinin sol kıyısında, üniversite faaliyetinin merkezi olan kesime verilen ad. Saint- Michel bulva­rının sağında ve solunda yer alan mahalle­lerden meydana gelir. Edebiyat, insan bi­limleri, fen, hukuk, tıp ve eczacılık fakül­teleri, enstitüler, birçok lise ve Paris’in en önemli kitabevleri bu bölgededir. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Quartier Latin hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUADRİ (Rolando)

Tarih 16 Haziran 2009

QUADRİ (Rolando), italyan hukukçusu (doğ. San Casciano de’ Bagni 1907). 1939′dan beri üniversite profesörüdür; günümüz­de Napoli’de ve ayrıca Mısır ve iskende­riye üniversitelerinde devletler hukuku okutmaktadır.
Başlıca eserleri: La Sudditanza nel Diritto intemazionale (Devletler Huku­kunda Uyrukluk) [1939]; La Giurisdizione degli Stati Stranieri (Yabancı Devletlerin Yargılama Yetkisi) [1941]; le Navi Psivate nel İntemazionale (Devletler Hukukunda özel Gemiler [1939] ve devletler kamu ve ceza hukukuyle sömürge hukuku üstüne ders notları. (M)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUADRİ (Rolando) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÜTTER (Johann Stephan)

Tarih 15 Haziran 2009

PÜTTER (Johann Stephan), alman hukuk­çusu (İserlohn, Westfalen 1725 – Göttingen 1807). Marburg’da, daha sonra Göttingen üniversitesinde ders verdi. XVIII. yy.ın en ünlü siyaset yazarlarındandır. Pütter, çağının hukuk çalışmalarını büyük öl­çüde etkiledi.
Başlıca eserleri: Historische Entwicklung der Heutigen Staatsverfassung des Teutschen Reichs (Almanya impara­torluğunun Bugünkü Anayasasının Tarihsel Evrimi) [1786]; Literatür des Teutschen Staatsrechts (Alman Anayasası Üstüne Ya­zılanlar) [1776-1783]. (M)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜTTER (Johann Stephan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUCHTA (Georg Friedrich)

Tarih 13 Haziran 2009

PUCHTA (Georg Friedrich), alman hukuk­çusu (Kadolzburg, Fürth, Bavyera, 1798 -Berlin 1846). Erlangen, Münih (1828), Leip-zig (1837) ve Berlin (1842) üniversitelerinde profesörlük yaptı. Berlin’de Savigny’nin ye­rini aldı. Devlet danışmanı olarak yasama çalışmalarına katıldı. Alman tarih okulu­nun en parlak ustalarından biridir.
Başlıca eserleri: Civilistische Abhandlungen (1823); Das Gewohnheitsrecht (örf ve Âdet Hu­kuku) [2 cilt, 1828-1837]; Lehrbuch der Pandekten (Pandekta Ders Kitabı) [1838]; Kursus der instituüonen (Kurumlar Üstüne Dersler) [3 cilt, 1841-1847]; Vorlesungen über das Hektiğe Römische Recht (Bugün­kü Roma Hukuku Üstüne Dersler) [2 cilt, 1847-1848]; Kleine Schriften (Küçük Yazı­lar) [1852]. (M)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUCHTA (Georg Friedrich) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTT

Tarih 13 Haziran 2009

PTT (Posta, Telgraf ve Telefon işletmesi’nin kısaltılmış adı), posta, telgraf ve te­lefon hizmetlerini yürütmek amacıyle, özel kanuna göre kurulmuş (1953), idarî muh­tariyeti olan, Ulaştırma bakanlığına bağlı iktisadî devlet teşekkülü. Görevleri: açık ve kapalı mektup ve haberleşme kartları­nı taşımak, dağıtmak; telli ve telsiz tele­fon ve telgraf hizmetlerini yapmak; her türlü basılı kâğıtları, ticaret eşyası örnek­lerini, küçük paketleri, fonopost maddele­rini, iş kâğıtlarını, posta kolilerini, tebliğ evrakını yerine ulaştırmak; posta bonola­rını, ödemeli posta maddelerini, posta ve telgraf havalelerini alıp vermek; posta çek­leri, posta seyahat çekleri, posta biriktir­me sandığıyle ilgili işlemleri yapmak; tel­siz telefon alıcıları için ruhsatname ve mil­letlerarası telsizci şahadetnamesi vermek. Kuruluşun merkez teşkilâtı, genel müdürün başkanlığında iki teşkilât üyesiyle Maliye ve Ulaştırma bakanlıkları temsilcilerinden meydana gelir. Genel müdürün iki yardım­cısı vardır.

Danışma birimleri: Araştırma ve Geliştir­me Kurulu başkanlığı; Tetkik Kurulu baş­kanlığı; Hukuk müşavirliği; Teftiş Kurulu başkanlığı; Savunma sekreterliği. Esas bi­rimler: posta hizmetlerinin yürütülmesi, pos­ta cihazlarının dağılımı, yeni merkezler açıl­ması, posta pullarının basımı, posta hatla­rının tespit işlerinden sorumlu Posta Dai­resi başkanlığı; telekomünikasyon işlerine bakan, telefon rehberlerinin hazırlanmasını Sağlayan Telgraf ve Telefon Dairesi baş­kanlığı; telekomünikasyon işlerinin proje, ihale, bakım yönleriyle ilgilenen Teknik İşler Dairesi başkanlığı; Yapı İşleri Dai­resi başkanlığı; NATO altyapı kurumlarıyle uğraşan NATO Dairesi başkanlığı. Yar­dımcı birimler: Genel sekreterlik, Perso­nel Dairesi başkanlığı, Muhasebe ve Ma­liye Dairesi başkanlığı, Malzeme Dairesi başkanlığı, Sağlık Yardım Sandığı müdürlüğü.
Teşkilâtın 16 bölge müdürlüğü (Adana, Af­yon, Ankara, Balıkesir, Çankırı, Diyarba­kır, Edirne, Erzurum, Eskişehir, istanbul, İzmir, Konya, Samsun, Sivas, Trabzon, Van), 883 merkezi, 1 133 şubesi, 1 039 acen­teli, 3 140 pul satıcılığı, 3 telefon başmü­dürlüğü (Ankara, İstanbul, izmir);
2 depo müdürlüğü (Ankara, istanbul), 1 atelye mü­dürlüğü (Ankara), 1 araştırma laboratuvarı (istanbul) vardır. (M)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRUSYA Genel tarih

Tarih 12 Haziran 2009

PRUSYA Genel tarih

• ilk yıllar. Vistül ile Neman arasındaki Prusya topraklarına ilkin bir baltık halkı olan Prusyalılar veya Boruslar yerleşti; bunları Oliva rahipleri (Oliva’lı Christian. 1215′te ilk Prusya piskoposu) ve Polonyalı­lar boş yere hıristiyanlaştırmağa uğraştılar.

Yenilen Mazovyalı Konrad, töton şövalye­lerinden yardım istedi (1225). İmparator ve papanın desteklediği, alman, polonyalı, çek v.d. haçlılardan da yardım gören Tötonlar, Kulm (Chelmno) bölgesinde üslenerek güç bir fethe başladılar (1228); Prusyalıları zor­la hıristiyanlaştırdılar, çoğunu kılıçtan ge­çirdiler ve topraklarına elkoyarak alman kolonlara dağıttılar. 1260′a doğru Mazurya gölleri dışında ülkenin hemen her yerini ele geçiren toton şövalyeleri, 1265-1295 yıllarında Prusyalıların isyanlarını kesinlikle bastırdı­lar.Kolonlar tahıl üretimiyle zenginleştiler; bu tahılı Danzig (Gdansk), Elbing (Elblag), Torun v.b. şehirlerin tacirleri ihraç ediyor­du; şehirlerin hepsi Hansa’ya katılmış ve Magdeburg ile Lübeck yasaları uyarınca kendi kendilerini yönetme hakkını elde et­mişti.

Ama toton tarikatı şövalyeleriyle iliş­kiler kısa süre içinde gerginleşti ve Totonların merkezi Marienburg’a nakledildi (1309). Köylüler, soylular ve özellikle alman tacirler tarikat başkanlarını ülkeyi mutlaka hükümdarlar gibi yönetmek ve sayılarını artırmak için günden güne daha çok yaban­cı asker çağırmakla suçluyorlardı. Zaten to­ton tarikatı Brandenburg’a yaklaşmak ve tehlikeli Polonya-Litvanya birleşmesine (1386) karşı denge unsuru olmak için Pomerelya ve Danzig’i ilhak ederek (Kalisz anlaşması 1343), ve Neumark’ı satın alarak (1402) hâ­kimiyetini yaymıştı. Tötonlar birliği kurmak için Polonya’ya savaş açtılar, fakat 1410′da Grunwald’de (Tannenborg), «Lucertole» bir­liğini kuran soylu ve burjuva tebaaları (sonradan Marienwerder birliğini kurdular [1440]) tarafından savaş Sırasında yüzüstü bı­rakılınca yenildiler.

Tötonların isteğine uy­gun olarak imparator Friedrich, Marien-werder birliğini dağıttı (1453); bunun üzeri­ne soylular ve şehirler, Polonya kralı Kazimierz IV’ün desteğiyle ayaklandı; Kazimierz bu ikinci savaştan sonra Doğu Prus­ya’nın kendisine bırakılmasını sağladı ve ta­rikata Polonya’nın metbuluğunu kabul et­tirdi (Torun anlaşması, 1466). O tarihten sonra köylüler, şehir burjuvazisi ve toprak Sahibi soylular arasındaki dayanışma çözül­düğünden Tötonlar kesinlikle gerilemeğe başladılar. Hansa’nın gücünü kaybetmesin­den (XV. yy.) ve tahıl fiyatlarının yüksel­mesinden (XVI. yy) yararlanan soylular ön­ce XIV. yy.daki salgın ve kıtlıklar ile XV. yy. savaşları sonucunda boş kalan toprak­ları ele geçirdiler; Sonra köylülerin toprak­larına el atarak köylüleri XVI. yy.da toprak kölesi haline getirdiler.

O tarihten sonra be­dava işçi çalıştıran toprak sahibi soylular tahıllarını çok düşük fiyatla, ama dolgun kârlarla Batı Avrupa’ya Sattılar; hattâ üre­tim ve kazancı çoğaltmak için ülkeye yeni­den kolon yerleştirmeğe başladılar.

• Prusya düklüğü. Üçüncü bir savaş (1519-1521) sonunda Toton tarikatı başkanı Bran­denburg’lu Albrecht, Prusya’nın laik ve soydan geçen; bir düklük haline getirilmesini sağladı; düklük doğrudan doğruya Polon­ya tacına bağlı bir fief’ti (Krakow, 1525). Hohenzollern sülâlesinden Brandenburg’lu Albrecht, Prusya dükü oldu (1525-1568), Luther reformunu benimsedi, tarikat başka­nı unvanından vaz geçti ve tarikatın mülk­lerini laikleştirdi.

Albrecht devletini yeniden teşkilâtlandırma­yı denedi; ama illerin yönetiminde Tötonla­rın koyduğu taksimatı değiştirmedi. Ayrıca soylulara ve şehir burjuvazisine Lanstande’de (bu iki sosyal sınıfın denetlediği meclis) vergi miktarını tayin etmek hakkını tanıdı. Ama hükümette yabancılara önemli yerler vermesinden hoşnut olmayan soylu ve bur­juvalar, Polonya kralına başvurdular; kra­lın yaptığı soruşturma sonucunda subayların sayısı sınırlandı. Albrecht Friedrich (1568-1618), Polonya ve Brandenburg seçici prensi Joachim II ile yaptığı görüşmeler Sonucun­da hüküm süren sülâle söndüğü takdirde Prusya düklüğünün Joachim II’ye geçmesini kabul etti (1569). Joachim II (1573), Polonya düklüğünün yönetimini önce Ansbach markgrafı Georg-Friedrich’e (1577-1613), sonra Brandenburg maıkgraflarına verdi.

Böyle­ce seçici prens Johann Sigismund, Prusya dükü oldu (1618-1619). Düklük ve Seçici prenslik kurumları resmen muhafaza edildi ve Polonya’nın desteklediği il hükümetleri, boyun eğmeleri karşılığında, her hükümdar değişmesinde yeni yeni tavizler kopardılar; Hohenzollern’ler illeri Otuzyıl savaşına sürükleyince istekler daha da arttı. Aciz se­çici prens Georg-Wilheln (1619-1640), ül­kesi için isveç Vasa’ları (Gustaf II Adolf, 1611-1632) ve Polonya arasındaki (Zygmunt III, 1587-1632) çekişmelere seyirci kaldıktan sonra, isveç Vasa’larına katılmayı kabul etti. Bununla birlikte oğlu ve vârisi Friedrich-Wilhelm I (1640-1688), Doğu Pomeranya (Kamien piskoposluğu dahil) ile Minden, Halberstadt ve Magdeburg piskoposlukla­rının kendisine bırakılmasını sağladı (Vest-falya anlaşmaları, 1648); sonra Polonya-isveç savaşına (1655-1660) katılmasına karşılık, Prusya’yı Polonya metbuluğundan kurtardı (Wehlau, 1657) ve bu düklük üstünde kendi otoritesini kabul ettirdi (Oliva, 1660). Prus­ya o tarihten sonra Brandenburg devletine katıldı ve bu devlete bağlı eyaletler arasın­da Hohenzollern’lerin rakipsiz bir hâkimi­yet kurdukları tek ülke oldu.

• Prusya devletinin doğması. Bu başarılara rağmen yeni devletin durumu nazikti: Neman-Ren arasında çok dağınık, savaşlarla yakılıp yıkılmış ve ıssızlaşmış topraklar; Prusyalı luther’ciler ile Rheinland bölge­sindeki katolikler ve calvin’ciler arasındaki çekişmeler; özellikle doğudaki Junker’lerle (soylu mülk sahipleri) toprak kölesi köylü­ler arasındaki Sosyal gerilim. İl meclislerinin (Landstande) düzenli vergiler ödemeyi red­dettiği (1662 ve 1667) Prusya’da, imtiyazlar tehlikeli ve güçlüydü.

Büyük seçici prens, siyasetini kabul ettirebilmek için asker gön­dermek (1662) ve il meclislerine ülkenin yö­netiminde görev alacak Brandenburg’lu memurların bulunmasını kabul ettirmek zorun­da kaldı. Bu sonuç ancak Friedrich – Wilhelm’in kurduğu modern ordunun desteğiy­le sağlanabildi; bu ordunun bakımı; için de birçok vergi kondu, idarî reformun, me­murlar kadrosunun, pazarcılığa yönelmiş bir ekonominin, yeni kurulan donanmalın (1688 de 12 gemi), Afrika Brandenburg şirketinin (merkezi Königsberg’de) ve çağrılan yabancı teknisyenlerin (1683′ten sonra fransız Protes­tanları) güçlü bir devlet haline getirdiği Brandenburg-Prusya, bu gücünü İsveçlileri Fehrbellin’de yenip (1675) Riga’ya kadar kovalayarak (1678 sonu) ortaya koydu. Louis XIV’ü büyük seçici prense yaklaşmağa yönelten (1681 gizli antlaşması) bu askerî güç, Friedrich III’te krallığını ilân etme is­teği uyandırdı. Ama bunun için imparatorun ve büyük devletlerin onayı gerekiyordu.

Prusya ordusu Louis XIV’e karşı Avustur­ya imparatorunun emrine verildi (1689 -> 1697) ve imparator, İspanya Veraset Savaşına katılmasını sağlamak için Prusya hüküm­ran düklüğünü krallık haline getirmeğe ka­rar verdi (1700). Friedrich Königsberg’de tö­renlerle taç giyerek (18 ocak 1701) Friedrich I adını aldı (1701-1713) ve Fransa’ya karşı savaşa katıldı; ama İsveç’e karşı savaşta önce tarafsız kaldı (1710).

• Prusya askerî devletinin kurulması (1713-1740). «Çavuş-kral» denen Friedrich-Wilhelm I, isveç’in ön Pomeranya, Stettin (Szczecyn) ve Odra’nın ağızlarını kendisine bırakmasını sağladıktan (Stockholm antlaşma­sı, 21 ocak 1720) sonra, bütün gücünü ordu ve idareye dayandırdı; orduyu devletin te­mel direği haline getirdi, hükümdarlığı bo­yunca bütün çabalarını ordu için harcadı ve ordunun bakımını şahsî gelirleriyle karşı­ladı.

Yoksul toprak Sahibi soyluların aile­lerinden gelen, Kadetler okulunda parasız yetiştirilen (Berlin, 1722) subaylar, devletin en yüksek sınıfı haline geldi. Ordunun yan­sı askerî kantonlardan (1665 kanton Sistemi) toplanıyor, yarısını ise paralı askerler mey­dana getiriyordu. Bu ordu mekanizmasının büyük harcamalar gerektirmesine rağmen sı­kı bir tasarruf siyaseti ve sağlam bir vergi sistemi (imtiyaz ve muafiyetlerin kaldirılması) sayesinde tasarruf yapıldı. Buna pa­ralel olarak kral ülke içi yerleşme harekeketine de hız verdi; 1709-1710 vebasının kı­rıp geçirdiği Prusya düklüğüne 17 000 Salz-burg’lu yerleştirdi (1732). Memurlarına na­musluluk ve mutlak disiplin anlayışı kazan­dıran Friedrich-Wilhelm’in yönetimi kusur­suzdu; ülkeyi maliye, Savaş ve topraklar yü­ce direktuvarının yardım ettiği kabinesi yardımıyle yönetiyordu ve bakanlar ancak birer yürütme görevlisiydi.

• Prusya’nın büyük bir devlet haline gel­mesi (1740-1786). Prusya ordusu Friedrich II’nin elinde eşsiz bir kudret aracı oldu. Avusturya’dan Silezya’nın alınması, Berlin antlaşmasında imzalandı (1742) ve Dresden’de onaylandı (1745). Fransa, Avusturya ve Rusya’ya karşı bir kuvvet denemesi olan Ye­diyi! savaşlarını Prusya büyük güçlüklere ve ağır kayıplara (kısa Süre içinde yeni kolon­lar getirilmesiyle telâfi edildi) rağmen ka­zandı (Rossbach, kasım 1757; Leuthen ara­lık, 1757; Hubertsburg anlaşması, 1763). Fri­edrich, Avusturya ve Rusya’ya kabul ettir­diği Polonya’nın ilk bölüşülmesiyle Batı Prusya veya Polonya Prusyası’nı ele geçire­rek (1772) ve Prusya ile Brandenburg’u top­rak bakımından birleştirerek Junker’lere iktisadî menfaatler sağladı.

O tarihten son­ra devamlı olarak imparatora karşı Alman­ya’nın meselelerine müdahale etti; imparato­run Bavyera’yı ilhak etmesini engelledi (1778-1779) ve birleşmiş alman prensleri­nin (Fürstenbund) yardımıyle Almanya’da Hohenzollern’lerin yerini almağa çalıştı (1765). O tarihte 160 000-200 000 kişilik da­imî bir ordusu, 55 milyonluk hazinesi, 22 milyonluk geliri vardı; üstelik çoğu XIX. yy.da Hıristiyanlığı kabul eden saray yahudilerinden de (bankacı, ordu müteahhidi v.b.) malî yardım görüyordu (bu yardım Prusya’nın 1812′de yahudilere hürriyetler tanımasını kısmen açıklar). Ama köylerde top­rak köleliği rejiminin devam etmesi, şehir­lerdeki katı lonca rejimi ve Soyluların dev­lette önemli rol oynamaması sosyal ge­lişmeyi köstekliyordu. Friedrich II, babası­nın mutlakıyet idaresini daha da sağlam­laştırdı; ama rejiminin dış görünüşünü filo­zofça düşüncelerini uygulayarak yumuşattı: din hürriyeti, adlî reform, Prusya hukuku­nun derlenmesi (1774), idare ve adaletin ay­rılması. Bütün dikkatini iktisadî gelişmeye toplayarak bataklıkların tarla haline getiril­mesini ve iskânını, Emden ve Swinemünde limanlarının düzenlenmesini ve ticarî ge­lişmeyi (A.B.D. ile ticaret anlaşması, 1785) destekledi.

• Prusya devletinin gerilemesi ve yeniden doğması (1786-1815). Friedrich II’nin ese­ri kısa süre içinde yeğeni Friedrich -Wilhelm II’nin (1786-1797) beceriksizliği yüzün­den bozuldu. İdareyi bir gözdeler kabine­sine bırakan Friedrich-Wilhelm II, din ve fikir hürriyetini kaldırdı, devlet hâzinesini saçıp Savurdu, prusya ordularını menfaat sağlamayan serüvenlere sürükledi (Felemenk 1787, Valmy 1792) ve Sonunda orduyu İngil­tere’ye kiraladı. Gelir kaynakları tükenin­ce, Fransa’ya Kuzey Almanya’nın tarafsızlaştırılmasını sağlayan Basel antlaşmasını (1795) imzaladı. O tarihten sonra eyaletlerini Polonya’nın zararına genişletmekle uğraş­tı (1793 ve 1795 bölüşmesi). Prusya’nın o tarihte yüzölçümü 300 000 km2′yi, nüfusu ise 8 700 000 kişiyi bulmuştu; ama ülke borç içindeydi, ordusu zayıflamıştı, idarî teşkilâtı bozulmuştu.

Friedrich-Wilhelm III, gerile­menin önünü almağa çalıştı. Aşırılıkları azaltarak malî durumu düzeltti; ama yaşlı kadrolarını muhafaza ettiği orduda reform yapmadı. Fransa’ya karşı elverişli bir tutum takınması sayesinde Almanya’da birkaç top­rak kazandı (1803); Napolyon, Kleve, Ans­bach ve Neuchâtel’e karşılık Prusya’ya Hannover’i verdi (Schönbrunn, 15 aralık 1805) . Fakat Ren konfederasyonunun kurul­ması Prusya’yı Rusya ile ittifaka sürükledi; Napolyon’a bir ültimatom gönderen Prus­ya’nın ordusu ezildi (Jena, Auerstedt, 14 ekim 1806), Berlin işgal edildi
(27 ekim 1806) , Tilsit antlaşmasıyle (1807) Prusya, topraklarının yarısını kaybetti; savaş tazminatlarını ödeyemeyen krallık işgal edildi ve Fransızların metbuu haline geldi.

Ama ba­rış yapılır yapılmaz, kral reformlara girişti ve Fransız devriminin yaydığı hürriyetleri ta­nıdı: Stein toprak köleliğini kaldırdı (9 ekim 1807) ve köylüler kralın şahsî mülkü olarak işledikleri topraklara sahip oldular. Bu reformlar kamuoyunda önemli gelişme­lere yol açtı ve 1810′da kurulan Berlin üni­versitesi, Fichte’nin etkisiyle alman milli­yetçiliğinin ocağı haline geldi. Scharahorst ve Gneisenau, kadroları tasfiye ederek, ta­limatnameleri yeniden hazırlayarak, ordu re­formuna giriştiler. Ama Stein’ın entrikala­rını haber alan Napolyon, onun görevden alınmasını sağladı (1808) ve ordu mevcudu­nu 42 000 kişi olarak sınırladı. Bununla birlikle 1810′da Hardenberg, Stein’ın eseri­ni yeniden ele aldı; malî imtiyazları kaldır­dı, kilisenin mallarına elkoydu, sanayi hürriyetini ilân etti, gençleri askerî eğitimden geçirerek (krümperler sistemi), orduyu ço­ğaltma yasağını işlemez hale soktu.

Prusya, Almanya’nın ayaklanmasında kesin rol oy­nayacak hale gelmişti. General Yorck’un Tauroggen’de bozguna uğraması (30 aralık 1812) ayaklanmaya işaret oldu. Doğu Prus­ya ayaklandı; kral topyekûn seferberlik i-lân ederek Fransa’ya savaş açtı (17 mart 1813) . 278 000 kişilik ordusuyle Avusturya’­yı koalisyona sürükledi.
Bu çaba ve fedakârlıklar Viyana kongre­siyle mükâfatlandırıldı (1814-1815). Prusya yeniden kurularak Saksonya’nın kuzey ya­rısı, Westfalen ve Rheinland’ı aldı; bir german devleti haline gelmişti ve Almanya’nın en zengin bölgelerini içine alıyordu.

• Almanya’da Prusya hâkimiyeti (1815 -1870). 1814′te girişilen idarî reformla krallık illere bölündü; iller de idare bölümleri ve çevrelerine ayrılıyordu. Yönetim, devlet kançılarının başkanlık ettiği bir meclisteydi. Prusya’nın yönetimi altında Zollvere’in (1834), öbür kuzey alman devletleriyle birleşmeyi hazırladı. Bununla birlikte kralın vaat ettiği anayasa Kutsal İttifak’ın etkisiy­le çıkarılmadı: üniversite derneklerine (Burschenschalten) kötü davranıldı.

Eski prusya ailelerinden meydana gelen soylular, Friedrich II’den beri devleti yönetiyor ve yerlerini yüksaltmekte olan burjuvaziye çok ağır bırakıyorlardı; öyle ki, XX. yy. başında Prusya’nın gücünün iki temel direği olan or­du ve bürokrasinin kilit noktaları hâlâ soy­luların elindeydi. Luther’ci kiliselerin bir­leşmesine ve devlet tarafından yönetilen bir kilise haline getirilmesine muhalefet eden Köln ve Poznan piskoposları tutuklandı. Daha liberal olan Friedrich Wilhelm IV (1840-1861), piskoposları serbest bıraktı ve genel af ilân etti (1844). Kamuoyunun baskı­sı karşısında temsilî meclise benzer bir meclis kurdu: Berlin «Birleşmiş Landtag’ı» (1847).

Berlin’deki 1848 ayaklanmasından bunalınca, bir kurucu meclis topladı ve li­beral bir anayasa çıkardı (1849). Ama Frankfurt parlamentosunda, Avusturya’nın dışta bırakılacağı bir Almanya’yı hâkimi­yeti altına almağa cüret edemedi; Avustur­ya kendi ülkesinde düzeni sağladıktan son­ra Friedrich’i bu yoldaki bütün denemele­rinden vaz geçmek zorunda bıraktı (Olmütz, 1850). Bunun üzerine Muhafazakâr parti ile luther’ci kilisenin Prusya devletini yönet­meğe başlaması, Hıristiyanlığın halkın gö­zünden düşmesine ve alman birliğini ger­çekleştirmeyi hedef alan Real Politik’in ha­zırlanmasına yol açtı. İki meclisten meydana gelen bir parlamento (senyörler meclisi [Herrenhaus] büyük mülk sahiplerini temsil ediyordu; ikinci meclis sınıflar Sistemine göre seçiliyordu) kuran 31 Ocak 1850 Ana­yasasını kabul ettikten sonra Friedrich -Wilhelm IV, Avusturya’nın tutumunun et­kisi altında kalarak yeniden bir tepki siya­setine döndü; fakat bir delilik buhranı ge­çirerek naipliği kardeşine bıraktı; kardeşi Wilhelm I adiyle hüküm sürdü (1861-1888).

Güçlü bir monarşi taraftarı olan yeni hü­kümdar, Roon’un 1860′ta sunduğu askerî reform projesini (üç yıl silâhlı hizmet; ihti­yat hizmeti süresinin artırılması, kadroların ve askerî bütçenin çoğaltılması) destekle­di. Yeni kralın iktidara çağırdığı Bismarck, bütçenin parlamentoda oylanmasına son ver­di ve dış siyaseti muhalefete aldırış etmeden yürüttü. Gücünü Düklükler savaşında de­nedikten sonra Avusturya’yı Sadowa’da ezdi ve 1866 seçimlerinde başarı kazandı. Prusya, Schleswig, Holstein, Hannover, Hessen Seçici prensliği, Hessen-Nassau ve Frank­furt’u ilhak etti. Kuzey Almanya konfede­rasyonuna giren öbür devletleri kontrolü altına aldı ve güney almanya devletlerini askerî ittifaklarla kendine bağladı. 1870 Sa­vaşı Bismarck’a alman birliğini gerçekleştir­mek imkânını verdi: Prusya kralı Versailles’da (1871), Almanya imparatoru ilân edilerek taç giydi.

• Prusya’nın sonu. Prusya’nın son yılları krallığın askeri teşkilâtını aktardığı Alman­ya’nınkiyle karışır. Bismarck aynı zaman­da hem imparatorluk kançıları, hem de Prusya başbakanıydı. Yeteneği ve otoritesi sayesinde, Reichstag (genel oyla Seçiliyor­du ve nispeten soldaydı) ile Landtag’ın (sınıflar seçim sistemi gereğince kendiliğin­den muhafazakârdı) birbirine ters kararlar almasının ortaya koyduğu nazik meseleleri çözebildi.

Prusya’nın, imparatorluk işlerini yöneten prusyalı personele ve kilit böl­geleri Prusya’da olan iktisadî güce daya­nan önceliği, Almanya’yı Birinci Dünya savaşına sürükledi. Bu yüzden bozgun ve 1918 Devrimi en çok Prusya’ya zarar ver­di; Almanya’dan ayrılan toprakların hepsi prusya toprağıydı. Sosyalistlerin etkisiyle de­mokratik bir anayasa çıkarıldı; bu ana­yasaya göre güç, meclis başkanını (sosyal demokrat Braun [1920-1932]) seçen Landtag aracılığıyle halktaydı. 1933-1935 Bir­leşme kanunlarıyle nasyonal sosyalizm, mil­let hükümranlığını yavaş yavaş Reich’a ak­tardı. Prusya o tarihten sonra pratikte or­tadan kalktı ve 1945 çözülmesiyle kesinlik­le yok oldu. Gücünü sağlayan toprakla­rın büyük kısmı, S.S.C.B. veya Polonya’­ya verildi; gerisi Doğu ve Batı Almanya’yı meydana getiren çeşitli Lander’ler ara­sında bölüştürüldü (1947). Milletlerarası kontrol kurulu Prusya devletinin sembolik dağıtılmasını ilân eden bir kanun çıkarın­ca Prusya’nın adı bile haritalardan silindi.

Osmanlı-Prusya ilişkileri

Prusya ile Osmanlı devleti arasında diplo­matik ilişkiler, XVIII. yy. başlarına kadar uzanır. 1718′de sadrazam Tevkiî Mehmed Pa­şa, Osmanlı devletinin Avusturya savaşla rıyle uğraştığı sırada, Prusya kralı Fried­rich Wilhelm I’e bir dostluk mektubu gön­derdi. 1720 Yılında Prusya kralı, Jurgowski adlı memurunu at satın almak için İs­tanbul’a gönderdi. 1739′da Friedrich Wilhelm, Mahmud I’e gönderdiği bir mektubunda Prusya’nın, imparatorun ordusuna asker toplamak mecburiyetinde olduğu hal­de iki yıldan beri bunu yapamadığını bil­diriyor ve Osmanlı devletiyle Prusya ara­sında bir ticaret anlaşması imzalanmasını teklif ediyordu.

Prusya’nın bu teklifinden bir sonuç çıkmamakla birlikte Osmanlı devletiyle Prusya krallığı arasındaki ilişki­ler kesilmedi, özellikle Yediyıl savaşları (1756-1763) başladıktan sonra ilişkiler da­ha da sıklaştı. Prusya kralı Friedrich II, Rusya, Avusturya ve Fransa’nın saldırısına uğrayınca Osmanlı devletiyle askerî bir an­laşma yapmak istedi. Bu amaçla, Adolf von Rexin adındaki elçisini İstanbul’a gön­derdi.
Prusya’nın teklifi sadrazam Ragıb Paşanın başkanlığında toplanan divan ta­rafından incelendi. Rusya ve Avusturya ile harbi gerektirecek bir durum olmadığı için kabul edilmedi; fakat bu ittifak teklifi ke­sin olarak da reddedilmedi. Elçiye verilen cevapta askerî ittifakın daha uygun bir za­mana bırakılması, şimdilik bir ticaret anlaşmasıyle yetinilmesi gerektiği bildirildi. Prusya ile bir ticaret anlaşması imzalandı (1761) Friedrich 1762′de rus çarı olan Pet-ro III ile anlaşarak rus cephesindeki savaşlara son verdi ve Osmanlı devletiyle Avusturya’ya karşı bir anlaşma yapmak istedi. Kesin olarak barış taraftarı olan sadrazam Ragıb Paşa bunu da kabul et­medi. Ahmed Resmî Efendi bu sırada Ber­lin’e gönderildi (1764). Osmanlı – Avustur­ya – Rusya savaşları sırasında (1787-1792), Osmanlı-Prusya ittifakı için yeniden teşeb­büse geçildi.

Rus-Avusturya ittifakı karşı­sında yalnız kaldığını anlayan Prusya, hem bu iki devlete karşı kendi güvenliğini sağ­lamak, hem de Osmanlı devletinin kendi­siyle yapacağı bir ittifakı bu iki devlete karşı bir tehdit vasıtası olarak kullanmak için, Osmanlı devletine Avusturya ve Rus­ya’ya karşı bir ittifak teklif etti. Bu teklif Osmanlı devleti tarafından kabul edildi. 5 Maddelik bir antlaşma meydana getirildi (1 şubat 1790). Bu antlaşma gereğince Avusturya ve Rusya, Tuna’yı geçerek neh­rin güneyindeki osmanlı topraklarına saldırırsa, Prusya bu iki devlete savaş aça­cak, Osmanlı devleti çıkarlarına uygun bir barış yapana kadar savaşa devam edecek­ti. Buna karşılık Osmanlı devleti yapıla­cak barış antlaşmasında Avusturya’nın Le­histan’dan almış olduğu Galiçya’nın tekrar Lehlilere verilmesine çalışacaktı.

Antlaş­manın ikinci maddesinde 1761 yılında im­zalanmış olan ticaret anlaşmasının yürürlükte olduğu tasdik ediliyor; Osmanlı dev­leti, Akdeniz’de gidip gelen prusya ticaret gemilerinin kuzey afrika korsanlarına karşı korunmasını taahhüt ediyordu. Antlaşma­nın üçüncü maddesi gereğince Osmanlı devleti Avusturya ve Rusya ile barış yapmadıkça Prusya da bu iki devletle barış yapmayacaktı. Buna karşılık Prusya, Le­histan ve İsveç; Rusya ve Avusturya ile barış yapmadıkça, Osmanlı devleti de bu iki devletle barış yapamayacaktı. Antlaşma­nın dördüncü maddesinde barış antlaşma­sından sonra Prusya, Osmanlı devletinin toprak bütünlüğüne kefil oluyor, barıştan sonra Rusya ve Avusturya, Osmanlı dev­letine savaş açarsa, bu iki devlete savaş açmayı taahhüt ediyordu. Yine bu mad­dede Fransa ve İngiltere’nin osmanlı top­rakları üstünde sahip olduğu haklara Prusya’nın da sahip olması şart koşuluyor­du. Prusya bu antlaşma gereğince Avus­turya sınırına askerî kuvvetler gönderdi.

Osmanlı devleti de Prusya’nın isteği üzerine kendisi için tehlikeli olan rus cep­hesine küçük birlikler göndererek asıl bü­yük ordusunu Avusturya sınırına şevketti. Antlaşmanın imzasından sonra Avusturya ve Prusya kralları Reichenbach’da buluşa­rak Avusturya ve Osmanlı devleti arasında savaştan önceki sınır üstünden barış ya­pılmasına karar verdiler (1790). Prusya, Os­manlı devletinin bu isteğine rağmen Rusya’­ya savaş açmaktan çekindi. Selim III’ün Prusya’nın Rusya’ya savaş açmasını sağlamak amacıyle Berlin’e gönderdiği Ahmed Azmi Efendinin çalışmaları bir sonuç ver­medi. Prusya, Osmanlı devletiyle olan ant­laşmasını bir tehdit aracı olarak kullandı. 1793′te Avusturya ile Rusya’nın Lehistan’ı taksiminden kendisi için pay çıkardı. Baltık kıyısındaki Danzig ve Thorn limanları ile çevresindeki toprakları aldı. Selim III zamanında Osmanlı devleti Berlin’de de­vamlı elçilik kurdu (1793). Mahmud II ye­niçeri ocağını kaldırdıktan sonra Prusya’­dan başta Moltke olmak üzere pek çok uzman subayı yeni osmanlı ordusunun yetiştirilmesi için getirtti.

Askeri tarih

Prusya ordusunu, XVII. ve XVIII. yy.da devletlerini kurmanın tek şartı olarak gö­ren Hohenzollern’ler meydana getirdiler. Ordunun yaratıcısı, oğluna 30 000 kişilik daimî bir ordu (alman devletleri arasında en kuvvetli ordu) miras bırakan Friedrich-Wilhelm idi (1640-1688). Ama bu orduya sonradan modern alman ordusunun benim­sediği temel özellikleri, «çavuş-kral» Friedrich Wilhelm I (1713-1740) ve Friedrich II (1740-1786) kazandırdı. Friedrich I, 1733′te mecburî askerlik hizmeti (her alay be­lirli bir «kanton»dan toplanıyordu) koya­rak ve birlikleri sert bir disiplin ve talime (drill) tabi tutarak ordunun temelini kur­du; bu arada da iktisat ve etkililik ilkeleri altında yönetimi kontrol eden sıkı bir ida­re (Heeresverwaltung) kuruldu. Ordu 1713′te 40 000 kişiyken, 1740′ta 83 000′e yüksel­di.

Bu yüksek nitelikli araca Friedrich II, ay­nı zamanda hem bir devlet doktrini hem bir savaş doktrini hazırlayarak bir düşün­ce kazandırdı; siyaset ve stratejiyi sıkıca birbirine bağlayan bu doktrinler, daha son­ra haleflerini (Bismarck, Moltke, Schlieffen, Seeckt, Hitler) aynı zekâ yapısı ve tek bir eylem isteğinde birleştirdi. 200 000 Ki­şiyi bulan Friedrich II’nin ordusu, zafer­leri ve metotlarının yaygınlaşması (eğik düzen; prusya tarzı eğitim) sayesinde Av­rupa’nın başlıca askerî gücü haline geldi. Friedrich II’nin ölümünden sonra şaşkın­lığa düşen ordu, gerileyerek Jena’da çök­tü (1806) ve Tilsit barışıyle mevcudu 42 000 kişiye indirildi.

Fakat bu felâket büyük bir gelişmenin başlangıcı oldu; 1807′de Or­du Reformu komisyonunun başına getiri­len Scharnhorst’un hırslı yönetimi altında, bir vatansever subaylar grubu Napolyon’a karşı savaşı yeniden başlatmayı sağlayacak imkânları yaratmağa çalıştı. 1808′de Savaş bakanlığı ve Genelkurmay kuruldu; aktif birlikler altı bölgesel tümende toplanıyor­du ve yedeklerin hızla silâh altına çağrıl­ması (krümperler sistemi) sayesinde kolay­ca savaşa hazır hale geliyordu. Boyen’in (savaş bakanı, 1848) ve Gneisenau’nun yö­netimi altında, prusya ordusu 1813-1814 kurtuluş savaşında büyük rol oynadı. 1815′ten sonra bu çabaya ara verilmeden devam edildi: eski tümenlerin yerini 8 bölgesel ko­lordu aldı; yalnız muhafız alayı askerleri bütün krallıktan toplanıyordu. Otuz yıla çıkarılan askerî hizmet dönemi, muvazzaf alaylar ve kolordulara tugaylar halinde dağıtılmış Landwehr ile orduyu kurmağa im­kân verdi.

Ama başlıca reform subayla­rın ve kumanda heyetinin yetiştirilmesinde yapıldı. Ordu, devlet ve halk arasındaki birliği sağlam temellere dayandırmak iste­yen Scharnhorst’un dileği uyarınca subay­lar artık soylular arasından olduğu kadar, burjuvalardan da seçiliyordu. Okulların ve birliklerin verdiği bilgilerde Friedrich geleneği, çağın yeni değerleriyle birleştirildi ve Napolyon’un seferleri Fransa’da değil de Prusya’da inceden inceye öğrenildi. Yara­tıcı düşüncenin bu yenilenmesinde başlıca ad Clausewitz’dir; Clausewitz, Vom Kriege (Savaş üstüne) [1832] adlı meşhur kitabiy­le bütün çağdaş askerlik düşüncesini et­kiledi. Ders verdiği Harp okulu ve Grol-man’ın «ordunun üst kademesinin yetiştirildiği okul» diye nitelediği Genelkurmay bu alanda kesin rol oynadı. Grolman’ın görevden ayrılmasından sonra sırasıyle Müffling (1820-1828), Grauseneck (1829-1848), Reyher (1848-1857) ve Moltke (1857-1888) tarafından yönetilen Genelkurmay ordunun fikrî hazırlanmasıyle ilgili her şeyi üstüne aldı; ordunun yönetimi Genelkurmaya (Generalstab) verildi. Doğrudan doğruya Ge­nelkurmay başkanlığına bağlı olan üyele­ri orduya tevazu (sloganları «Mehr sein als scheinen», «Göründüğünden fazla olmak» kaldı), teşebbüs ve sorumluluk anlayışından oluşan bir düşünce birliği kazandırdı; bu düşünce bütün savaşlarda kesinlikle orta­ya kondu.

Bismarck iktidara geldiğinde Friedrich II’­nin siyasetini yeniden ele alınca, Moltke ona ender bulunur bir yardımcı oldu. Or­du yeniden geliştirildi; bu gelişmeyi ba­kan olan Roon, şansölye ile parlamento arasında ciddî bir mücadeleden sonra ger­çekleştirdi (1882). 1830-1848 Arası beklenileni vermemiş olan Landwehr’in birlik­leri yerine orduyu mütecanis ve iyi talim­li dokuz kolordu haline getiren yeni bir­likler kurdu; bu arada Dreyse tüfekleri ve namlu dibinden doldurulan yivli Krupp topları sayesinde donatım da modernleş­tirilmişti. Bismarck bu 350 000 kişilik or­du ile isteklerini Sadowa’da (1866) Avus­turya’ya kabul ettirdi.

Bundan sonraki il­haklar sonunda Prusya, kuvvetlerine üç kolordu daha ekledi ve Bismarck ile Moltke’nin kurnazlığı sayesinde 1867′de gizli askerî antlaşmalarla bir yıl önce yendiği alman devletlerinin hemen hepsini kendine bağladı. Alman devletleri 1870′te Prusya’­nın emrine üç kolordu (bir Saksonya, iki Bavyera’dan) ve üç tümen (bir Hessen, bir Württemberg, bir Baden’den) verdiler. Gerek askerî bakımdan (Moltke’nin Fran­sa’ya karşı 500 000′den çok askerli bir or­dusu vardı), gerek Prusya kumandasının önceliğini onayladığı için siyasî bakımdan, bu yardım kesin sonuç verdi. Sefer başa-rıyle sonuçlanınca Prusya ve Moltke’nin hâkimiyeti altında ama müttefiklerin hâlâ canlı askerî geleneklerine de saygı göste­rilerek II. Reich ordusu kuruldu. 1871′de kurulan bu ordu «alman ordusu» adlı ilk ordudur. Bk. ALMANYA Askeri tarih bölü­mü. (LM)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSYA Genel tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROVINCİA

Tarih 11 Haziran 2009

PROVINCİA i. (lat. k.). Esk. Rom. İtal­ya dışında ele geçirilen, roma kanunlarına bağlı olan ve bir romalı vali tarafından yönetilen ülke.
— ANSIKL. Esk. Rom. Provincia kelimesi önce bir savaşın yükümlülüğünü, yani bir askerî kumandanlık (imperium) görevini, sonra, bir magistratus’a verilen her türlü işi belirtir; nihayet italya dışında bulunan ve roma hâkimiyetine boyun eğen toprak­lar için kullanılır. İlk provinca’lar, Sicil­ya (227), Sardinya-Korsika (227), Aşağı ve Yukarı ispanya’dır (197). Ele geçirilmiş ül­ke olarak provincia, askerî hükümete bağ­lıdır: vali, jus gladii (hayat hakkı ve ölüm hakkı) ile birlikte imperium’u (iktidar) el­de tutar. Lex Provinciae’yi (Provincia ka­nunu) muzaffer general, on senato temsil­cisinin yardımıyle uygulatır ve gerekirse boşlukları valilik fermanları (edictum) ile doldurur. Kanun, valinin ikametgâhını, provincia’larm durumunu (hür siteler, municipes, bağlı siteler), malî yükümlülükleri­ni (municipes’ten toplanan gayrimenkul vergisi, stipendium [haraç] ve bağlı sitelerden toplanan salmalar) belirler. Bu siteler, stipendium’u toplamakla görevli vergi me­murlarının ve valilerin fazla vergi isteme­lerine karşı tamamen savunmasızdır; vali­ler, görevlerini yürütmek için girdikleri masrafları provincia’lardan elde ederler. Başlangıçta, görevli (konsül, praetof) veya görevleri uzatılmış (prokonsül, propraetof) magistratus’lara, provincia’ları senato veri­yordu. Magistratuslar da, bu provincia’ları ya uzlaşma, ya da kura yoluyle aralarında paylaşırlardı. Lex Sempronia de Provinciis Consularibus (123-122) konsüller arasındaki rekabeti önlemek için bunların seçiminden önce bu paylaştırma işinin yapılmasını zorunlu kılmıştı. Lex Cornelia de Provinciis Ordinandis (81) ile, Sulla, o güne kadar istisnaî olan görev uzatmasını, olağan bir tedbir haline getirdi. Bir askerî kumandan­lığa ihtiyaç gösteren sınır provincia’larını konsüllere ayırdı, öteki provincia’ların, gö­rev bitiminde sekiz praetor’a bölüştürülmesi işini de senatoya bıraktı. Bu praetorlar, bir yıl görevde kalırlardı. M.ö. I. yy .ın olağanüstü kumanda görevleriyle geçersiz hale gelen bu emirname, valileri tayin işini üstüne alan Sezar çağında ortadan kalktı (M.ö. 49). M.ö. 27′de, Octavianus (bk.AUGUSTUS),

provincia’lan iki kategoriye ayırdı:
1. senato provincia’lan, genellikle Akdeniz kıyısında bulunan, barışın sağlan­dığı, dolayısıyle de garnizon bulundurmağa lüzum kalmayan Akdeniz kıyısındaki provincia’lardı. Ancak bir sivil iktidar sahibi olan ve M.ö. 52′de konan Lex Pompeia uyarınca senato tarafından seçilen senato prokonsüVlzr’mce yönetilirlerdi. Lex Pom­peia (M.ö. 52) bir magistratusluk (konsül’lük veya praetoriluk) göreviyle bir provincia valiliğinin verilmesi arasında en az beş yıllık bir süre geçmesini şart koşardı. Uygulamak istedikleri hukuk kurallarını (edictum proyinciale) tespit edenler, vali­lerdi; gerçekte, yalnız iki provincia (Afri­ka ile Asya) prokonsüTlerin yönetiminde, ötekiler ise sadece propraetoriann yöneti­mindeydi; bunların gelir kaynakları, sena­to aerarium’umı beslerdi;
2. imparatorluk provincia’ların, genellikle barışın tam ola­rak sağlanamadığı, düşman tehdidi altında bulunan ve askerî birliklerin bulundurul­masını gerektiren bölgelerdi. Yeni toprak­ların eklenmesi, bazı himaye bölgelerinin provincia haline yükseltilmesi, önceden var olan bir provincia’nın birkaç vilâyete bölünmesi sonucunda (197′de Yukarı Bre-tagne ve Aşağı Bretagne olarak ikiye ay­rılan Bretagne gibi) asker sayısı yükselmiş­ti, öte yandan, procurator provincia’lan da praetor (Marcus Aurelius zamanında Norique ile Retya) veya konsül (Vespasianus zamanında Kappadokia) provincia’lan ha­line gelebilirdi. İmparatorluk provincia’larını elinde tutan Augustus, onları, senato emrindeki legali Augusti pro praetore’ye veya şövalyelere (Mısır’da praefectus, küçük provincia’larda procuratores) vermişti; bun­ların tümü de imparator tarafından seçilir ve zora başvurmalarını önlemek için de sa­bit bir ücret alırlardı. Roma ve Augustus imparatorluk kültü provincia meclislerinin her yıl toplanmasını (consilia’lar) öngörüyor ve bu meclisler sayesinde hükümet, valileri daha iyi denetleyebiliyordu. Caracalla za­manında (212) bütün provincia’lara site hakkının tanınması, Pax Romana’dan ya­rarlanan provincia’lar ile İtalya arasında hukukî bakımdan bir fark bırakmadı, öte yandan, senato provincia’lanyle imparator­luk provincia’lan arasında süregelen ayırım da imparatorun yani Severus

Alexandrus’un bir senato provincia’sında görev alarak kon­sül ve praetorların listesini bizzat kendi ha­zırlamağa başlayınca sona erdi. III. yy.da imparator, statüleri ne olursa olsun, bütün provincia’ların valilerini kendi seçmeğe baş­ladı ve 261′de de imparatorluk provincia’larının idaresinden senatörleri büsbütün uzaklaştırdı. Diocletianus (284-305), İtalya’­yı provincia’lara böldü; senato ve impara­torluk provincia’ları ayırımını ortadan kal­dırdı ve her ikisine de eşit sayıda asker gönderdi. Ayrıca sayılarını artırdı (Trajanus zamanındaki kırk iki vilâyet yerine, III, yy. sonunda yüz kadar vilâyet vardı) ve on iki diyakosluk halinde teşkilâtlandırdı. Ar­tık sadece sivil magistratuslar haline gel­miş olan valiler veya rectores şu şekilde sınıflandırıldı: spectabiles (prokonsül); clarissimi (consulares veya correetores) ve riri perfeetissimi (praesides). Askerî yetki­ler ise, dux’lara verildi. Büyük İstilâlar devrinde (M.S. V. yy.) Roma provincia’sı ortadan kalktı. Bunun yerini kontluk, sınır vilâyeti veya dukalık aldı. Ne var ki bu terim, latin ülkelerinde Rönesans devrinde ortaya çıkacaktı. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVINCİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROUDHON (Pierre Joseph)

Tarih 11 Haziran 2009

PROUDHON (Pierre Joseph), fransız sosya­listi (Besançon 1809-Paris 1865). Orta halli bir ailenin çocuğuydu, öğrenimini yarıda bı­rakarak, bir basımevinde musahhih olarak çalışmağa başladı. 1831-1832′de Fransa’yı dolaştı. Basımcı olarak Besançon’a yerleşti;

Fourier taraftarlarıyle tanıştı (1846). Sonra Paris’te yerleşti (1838) ve gazeteciliğe başladı. Geniş, fakat karmakarışık bir kül­tür edindi. Sosyalist çevrelerle tanıştı ve bu arada Kari Marx ile dost oldu. Fakat az sonra Marx’a cephe aldı. İlk eseri olan Mülkiyet Nedir? (Qu’est que la Propriete?) [1840] ile tanındı, fakat bu eserde geçen «Mülkiyet hırsızlıktır» cümlesi düşüncesini özetlemekten uzaktı. Daha sonra yayımla­dığı Theorie de la Propriete (Mülkiyet Te­orisi) [1865] adlı eserinde «ortak düzenin kendiliğinden ürünü» olan modern mülkiye­tin «görünüşte hukuk mantığına ve sağduyu­ya aykırı olarak ortaya çıktığını, fakat bu­nun hürriyetin zaferi, iktidara karşı çıkabi­lecek en büyük devrimci güç diye alınabi­leceğini» ileri sürdü. Daha önce Le Peuple (Halk) gazetesinde «Biz herkes için mülkiyet istiyoruz» diye yazmıştı. Gerçekte Proudhon anarşiye yatkın bir bireyciydi. «Anarşi bugünkü toplumların, hiyerarşik ilkel top­lumların varoluş şartıdır». Toplumsal ada­letsizlikten derinden derine etkilenen yazar, çözümü kapitalist çıkarların («yabancı hu­kuku») «Mübadale bankası»nın karşılıksız kredisi sayesinde ortadan kaldırılmasında görüyordu. Ona göre bu sistem, iskontoyu, yani sermaye faizini ortadan kaldıracaktı.

Haziran 1848′de Proudhon, Kurucu meclise milletvekili seçildi; 1849′da Halk bankasını kurdu. Bu banka, ona göre, karşılıksız kre­dinin mümkün olduğunu ispat edecekti. Na­zarî sisteme aykırı düşmekle beraber (Halk bankasının sermayesi vardı, Mübadele ban­kasının ise sermayesi olmayacaktı; yüzde 2 faiz alıyor ve bu faizi yüzde 0,25′e düşürme­yi tasarlıyordu; oysa Mübadele bankası karşılıksız kredi verecekti), bu kurum çalışa­madı: ödenmiş sermayesi hiç bir zaman 18 000 frangı geçmedi. Geleceğin Napoleon III’üne karşı yayımladığı iki makaleden ötürü üç yıl hapse mahkûm oluşu, Proudhon’un, uğradığı başarısızlığın iyice bilincine varma­sını sağladı. Genç bir işçi kızla evlendi, iktisadî meseleleri geçici olarak bir yana bırakarak, sosyal ve siyasî meseleleri ince­lemeye yöneldi. Çeşitli kişisel (hastalık) ve ailevî (kızlarının ölümü) engellerden sonra, De la Justice dans la Revolution et dans l’Eglise (Devrimde ve Kilisede Adalet) [1858] adlı eserini yayımladı, yeniden üç yıl hapse mahkûm oldu; Brüksel’e sığındı.

Paris’e dönünce (1862), merkeziyetçiliğe karşı koyan Du Principe Federatif (Federasyon İlkesi üstüne) [1863] adlı eserini yayımladı. Çalışmaktan çökmüş olarak üç yıl sonra öldü. Saint-Simon’cuların, Fourier’nin («ça­ğımızın en büyük yutturmacısı»), Louis Blanc’ın («zırva formüllerle işçileri zehirle­di»), Kari Marx’ın («sosyalizmin tenyası») ve komünizmin («Nuh’tan kalma saçmalık») şiddetli tenkitçisi olan Proudhon, işçi ve ay­dın çevrelerinde büyük bir etki yarattı. Bu­na karşılık, Marx, Systeme des Contradic-tions £conomiques ou la Philosophie de la Misere’e (iktisadî Çelişkiler Sistemi veya Sefaletin Felsefesi) [1846] cevap olarak yaz­dığı Felsefenin Sejaleti’nde (Misere de la Philosophie) Proudhon’u şiddetle tenkit etti ve onu bir «küçük burjuva» olarak gösterdi. Proudhon’un sistemi, iktisadî ve sosyal plan­da iştirakçi, siyasî alanda federalistti. Bu sonuca ulaşmanın yolu, otorite ilkesinin ye­rine, sözleşme kavramını getirmektir; ona göre sözleşme, «eşit ve hür varlıkların be­nimseyebileceği tek ahlâkî ilişkidir». Büyük sınaî üretim üniteleri, işçilerin kendi arala­rında kuracakları üretim kooperatifi veya millî atelye niteliğinde olmayan ortaklıklar haline gelecektir; üreticiler kendi araların­da maliyet fiyatı üzerinden serbestçe mal ve hizmet mübadele edeceklerdir: faizin (kredi bedava olacağı için) ve kârın ortadan kaldırılması, sınıfları birbiriyle kaynaştıra­caktır («burjuva sınıfıyle proletaryayı orta sınıfta, geliriyle geçinen sınıfla, ücretiyle ge­çinen sınıfı da tam anlamıyle ne geliri, ne ücreti olan, fakat icat ve teşebbüs eden, değerlendiren, üreten, mübadele eden sınıf içinde eritmek»), öbür eserleri: Organisati-on du Credit et de la Circulatîon (Kredi­nin ve Para Tedavülünün Düzenlenmesi) [1848], Solution du Probleme Social (Sosyal Problemin Çözümü) [1848], Les Confessions d’un Revolutionaire (Bir Devrimcinin itiraf­ları) [1849], L’İdee Generale de la Revolution au XlXe Siecle (XIX. yy.da Genel Devrim Fikri) [1851], La Guerre et la Paix (Savaş ve Barış) [1861], De la Capacite Politique des Classes Ouvrieres (İşçi Sınıfının Siyasî Yeteneği) [1865]. Yazışmaları (Correspondance) Sainte-Beuve tarafından ya­yımlandı. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROUDHON (Pierre Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTESTO

Tarih 11 Haziran 2009

PROTESTO i. (ital.k.). Bir şeyi haksız, yer­siz, gereksiz veya usulsüz bularak reddetmek eylemi: Vesime de, bu sözleri protesto ma­kamında, kahkahaları kopardı (Vâ-Nû). | Bu amaçla yapılan resmî açıklama: Efen­diler, aynı günde muhtelif vesaitle şu pro­testoyu gönderdim (Atatürk). ||. Protesto etmek, itiraz etmek, reddetmek: Hattâ ya­pılan haksızlıkları protesto bile etmemişlerdir (Atatürk). Saatleri Ayarlama Ensti­tüsü’nü sessiz sedasız protesto eden … (A. H. Tanpınar).

— Huk. Kıymetli evrak niteliğindeki bir borç senedinin ödenmemesi halinde özel bir şekle bağlı ve belli hukukî sonuçlar doğuran bildirim. || Protestodan bağışıklık. Bk. ANSiKL. || Kabul etmeme protestosu, muhatabın bir poliçeyi kabul etmemesi ha­linde çekilen protesto.
(Bk. ANSiKL.) // ödememe protestosu, bir poliçenin öden­memesi halinde çekilen protesto.
Bk. AN­SiKL.
— Spor. Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Huk. Protestodan bağışıklık (muafiyet). Gerek kabul etmeme, gerek ödememe protestosunda, protesto çek­meden bağışıklık olabilir. Bu bağışık­lık halleri iradî veya kanunîdir. Keşideci, poliçenin üzerine «masrafsız iade», «frankodur», «protestosuzdur» gibi kayıtlar koymuşsa bu, poliçenin protestodan muaf tu­tulmuş olduğunu gösterir. Bu kayıtların poliçeden ayrı bir kâğıda, yazılması geçer­sizdir. Ciranta veya aval verenler de bu kaydı poliçeye koyabilirler. Ancak bu du­rumda hamil, protesto çekmeden, sadece bu kaydı koyan ciranta veya aval verene başvurabilir. Kanunî bağışıklık hallerine gelince; önce bir poliçe kabul için ibraz­dan yasaklanmış ve keşideci de iflâs et­mişse, başvurma hakkının kullanılabilmesi için protesto gerekmez. Aynı durum, mu­hatabın iflâs etmesi halinde de söz konusudur. Bunun gibi, poliçenin ibraz edil­mesine bir mücbir sebep engel olur ve veya daha fazla devam ederse, protesto çekilmesi gerekli değildir. Protestonun sü­resi içinde çekilmemesi, kural olarak ha­milin başvurma hakkını ortadan kaldırır.

• Kabul etmeme protestosu, poliçenin dü­zenleme tarihinden, vadesine kadar geçen zaman içinde çekilebilir; kabul yerinde (muhatabın ikametgâhının bulunduğu yer) düzenlenir. Bu protestonun çekilmesi, ha­mili, ödememe protestosunu çekmekten kurtarır. Protesto, ayrı bir belge olarak noter tarafından düzenlenir ve poliçeye eklenir. Poliçeyi kabul etmeme protestosu çekilir. Bu protesto ile, senedin, ödeye­cek muhatabın ikametgâhında kabul için ibraz edildiği ve kabul edilmediği, resmen noter aracılığıyle tespit edilir. Protestonun çekilmesiyle birlikte hamilin başvurma hak­kı doğar. Kabul için ibraz halinde muha­tap, poliçenin ertesi günü yeniden kabul için ibraz edilmesini isteyebilir. Bu durum­da poliçe ertesi gün yeniden ibraz edilir ve durum, kabul etmeme protestosuna da yazılır. Muhatabın ikametgâhı bütün araştırmalara rağmen bulunamıyorsa, kabul et­meme protestosu, poliçe kabul için ibraz edilmeden de çekilebilir.
• ödememe protestosu, ödememe halinin resmen noter aracılığıyle tespiti anlamına gelir. Bu protesto, poliçenin ödeme yerin­de çekilir, ödememe protestosunun çekil­me zamanı, poliçenin vadesine göre deği­şiktir. Belirli bir günde veya düzenlenme­sinden yahut görülmesinden itibaren belir­li bir süre içinde ödenecek poliçelere öde­meme protestosu, ödeme gününü takip eden iki işgünü içinde çekilir. Görüldüğünde öde­necek poliçelerdeyse, ödememe protestosu­nun kabul için ibraz süresi içinde çekil­mesi gereklidir. Bu süre, poliçenin düzenlenmesinden itibaren bir yıldır. Bu pro­testo da noter tarafından düzenlenir. Kıs­mî ödeme halinde, bunun protestoda gös­terilmesi gerekir. Muhatabın adresinin bü­tün araştırmalara rağmen bulunmaması ha­linde, ödememe protestosu, ödeme için ib­raz olmadan da çekilebilir.

— Spor. Yelken yarışlarında İYRU yarış talimatına aykırı davranışlarda bulunan bir yarışçı, başka bir yarışçı tarafından pro­testo edilir. Yarışçı başka bir yarışçının kendisine karşı olduğu gibi, bir başka ya­rışçıya karşı hatalı davranışını da protesto edebilir. Protesto yapacak yarışçı sancak çarmıhına protesto bayrağı çeker ve ta­limatta da belirtilen süre içinde hakem ku­ruluna yazılı olarak protestosunu verir. (M)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTESTO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREİSER (Erich)

Tarih 09 Haziran 2009

PREİSER (Erich), alman iktisatçısı (doğ. Gera, Thüringen 1900). Rostock (1937), Jena (1940), Heidelberg (1947) üniversitele­rinde ders verdi. 1943′ten itibaren Jahrbuch für Nationalökonomie und Statistik (Millî iktisat ve İstatistik Yıllığı) ve Enzyklopadie der Rechtsund Staatswissenschaft’ın (Hukuk ve Siyaset Ansiklopedisi) yönetici­leri arasında yer aldı. Başlıca eserleri: Grundzüge der Konjunkturtheorie (Kon­jonktür Teorisinin İlkeleri) [1933]; Geştalt und Gestaltung der Wirtschaft (İktisadın Yapısı ve Oluşması) [1934], Die Zukunft Vnserer Wirtschaftsordnung (İktisat Siste­mimizin Geleceği) [1949], Die Soziale Problematik der Marktwirtschaft (Pazarlamanın Sosyal Meseleleri) [1951]. (M)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREİSER (Erich) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRENNE (Henri)

Tarih 09 Haziran 2009

PİRENNE (Henri), belçikalı tarihçi (Ver-viers 1862-üccle, Brüksel yakını 1935). Gand üniversitesinde profesör (1886-1930), Belçika Krallık akademisi üyesi oldu; ya­yımladığı bir dizi dikkate değer eserde da­ha çok, iktisadî ve sosyal tarihle ilgilendi: Bibliographie de VHistoire de Belgique des Origines â 1830 (Başlangıçtan 1830′a Kadar Belçika Tarihi Bibliyografyası) [1893], La Hanse Flaman d e de Londres (Londra Fla­man Hansa’sı) [1899], Le Soulevement de la Flandre Maritime en 1323-1328 (1323-1328 Tarihlerinde Kıyı Flandre’ı Ayaklan­ması) [1900], büyük eseri olan Histoire de la Belgiçue (Belçika Tarihi) [7 cilt, 1889-1932], Les Villes au Moyen Âge (Ortaçağ­da Şehirler) [1927]. ölümünden sonra ya­yımlanan eserİeri: Histoire de l’Europe des Invasions au XVI. Siecle (Akınlar Dev­rinden XVI. Yüzyıla Kadar Avrupa Ta­rihi) [1936], Mahomet et Charlemagne (Hz. Muhammed ve Charlemagne) [1937], Les Villes et les insiitutions Urbaines (Şehir­cilik Açısından Kentler ve Kurumlar) [1939]. Birinci Dünya savaşında Henri Pirenne, Al­manlara karşı direnme hareketine cesaretle katıldı.

— Oğlu JACQUES (Gand 1891), Brük­sel’de (1921-1930), Grenoble’de (1940), Ce­nevre’de (1941-1944) profesör olarak çalıştı, Belçika Krallık akademisi üyeliğine seçildi; başlıca eseri 7 ciltlik Büyük Dünya Tarihi (Les Grands Courants de l’Histoire Üni­verselle [Evrensel Tarihin Büyük Akınları]) 1945-1956 yıllarında yayımlandı. Yayımına başladığı diğer eserleri: Histoire de la Civilisation de TAncienne Egypte (Eski Mısır Medeniyeti Tarihi) [3. cildi 1963], His­toire de l’Europe, du Traite de Versailles au Pacte Atîantique (Versailles Antlaşma­sından Atlantik Paktına Kadar Avrupa Tarihi) [4. cildi 1963]; 1935′ten bu yana Archives d’Histoire du Droit Oriental (Doğu Hukuk Tarihi Arşivi) dergisini yönetti. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRENNE (Henri) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pragmatique Sanction de Bourges

Tarih 08 Haziran 2009

Pragmatique Sanction de Bourges (Bourges Dinî yönetmeliği), Charles VII ta­rafından, 7 temmuz 1438′de çıkartılan yö­netmelik. Bununla, haziran ayında, Bour­ges meclisinde kralın danışmanlarıyle fransız papaz sınıfı temsilcileri tarafından, pa­pa ile çatışma halinde bulunan Basel konsilinin kabul ettiği esasların Fransa’ya so­kulması için verilen karar onaylanıp yü­rürlüğe sokulmuş oluyordu. Papalığın gev­şekliği açığa vurulan bu yönetmeliğin yirmi üç maddesinde, Kilisenin genel disiplini ve Papalık ile ilişkileri tek taraflı olarak düzenleniyordu. Bu maddelerde konsil halin­de biraraya gelmiş olan piskoposların pa­padan üstünlüğü ileri sürülüyor, piskopos­ların ve başpapazların piskoposlar meclisi ve manastırlar tarafından seçilmesi usulü­nü yeniden yürürlüğe koyuyor, papazlara ödenek bağlama hakkını Papalığın elin­den alıyordu (papanın ödenek emirname­sinin kaldırılması). Papalık meclisince verilen imtiyazların yirmi dört dukalıktan faz­la olan gelirinden papanın pay alma hak­kı da alındığı gibi, ara yargı mercilerinin işlemi sona ermeden, bir hükmün Roma nezdinde temyiz edilmesi prensibi de reddolunmaktaydı. Prensler için (kral ve aynı zamanda büyük fief sahipleri) sahiplerin ve piskoposların seçimine müdahale (tav­siye) hakkının kabul edilmesi de, artık, Papalığın nüfuzundan kurtulan Fransa kili­sesini, laik iktidarın nüfuzu altına sokuyor­du
(bu da gallikanizm’in prensiplerinin ilk defa kendini açığa vuruşu oluyordu). Bo­urges Dinî yönetmeliği (pragmatique sanc­tion) tabiî olarak, öteki hükümdarların da bunu taklit etmesinden ve böylece otorite­lerinin zayıflamasından korkan papaların muhalefetiyle karşılandı; fakat Charles VII’ye bunu iptal ettiremediler. Babasının siyasetine tepki olarak dinî yö­netmeliği (pragmetique sanction) iptal eden Louis XI (27 kasım 1461 ve 16 mart 1462) papaların beklediklerinden de fazlasını yap­tı. Gerçekte, fief sahiplerinin elinden pis­koposlarla rahipleri seçme hakkını almış­tı. Fakat üniversitelerle, parlamentonun mu­halefeti ve papaların imtiyaz emirnamesi verme hakkını yeniden elde etmek için gösterdikleri telâş Louis XI’i bu dinî yönetmeliği yeniden hukuken değilse bile fiilen yürürlüğe koymağa zorladı; bunu da 1463′ten 1464′e kadar çıkarttığı gallikan emir-nameleriyle gerçekleştirdi, bunların en önemlisi, papanın imtiyaz için emirname çı­kartması hakkını kaldırarak (10 eylül 1464) 1467′de yeniden iptal edilip 1472′de yeri­ne Tours konkordatosu geçirilen bu di­nî yönetmelik 1484′te devletler tarafından yeniden yürürlüğe konuldu ve fiilen 1516′ya (her ne kadar iptali Bologna konkordatosunca öngörülmekle beraber, Papalı­ğa karşı olan başlıca hükümleri muhafa­za edilmişti) ve ruhu bakımından da 1789′a kadar devam etti. Gerçekte, yönetmelik, kral tarafından her ne kadar, papazla­rı papanın vasiliğinden kurtarmaktan çok, kendi iradesine boyun eğdirmek için kullanılmış ve yine bu sınıfın zararına olarak tayin hakkının kralla papa arasında bölü­şülmesi sonucuna varmışsa da (1516) yine de Fransa papaz sınıfını kendi gücünün ve birliğinin bilincine erdirdi. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pragmatique Sanction de Bourges hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pragmatique Sanction de

Tarih 08 Haziran 2009

Pragmatique Sanction de 1713 (1713 Di­nî yönetmeliği), 19 nisan 1713′te germen imparatorluğu (1711′den beri) ile İspanya krallığını (1714′e kadar) otoritesi altında birleştirmiş olan Kari VI tarafından ya­pıldı. Bu yönetmelikle, 1703 Leopold kararı’nı
(bk. leopold I) iptal etti; bununla güttüğü amaç, Avrupa’ya karşı, Habsburg ülkesinin bölünmezliğini ve verasetini, ik­tidardaki imparatorun sülâlesi («Karolin» kolu) lehine teminat altına almaktı; bu kol tamamıyle kadınlardan ibaret olduğu ve daha büyük olan kolun («Josephin» kolu) tamamıyle «kadınlardan» meydana gelmiş olmasına rağmen, bu dinî yönetmelik uygulandı. Tek oğlu arşidük Leopold’un ölümü (1716) ve Maria-Theresia’nın doğuşu (1717) üzerine Kari VI bu di­nî yönetmeliği büyük kolun mirasçılarına evlenmeleri sırasında
(Mari – Josepha ve Maria – Amalia), Avusturya hanedanının çe­şitli devletlerine (1720 ile 1723 arasında) kabul ettirdi; bu da 1724′te P. Sanction’u ilân etmesine imkân verdi; buna karşı­lık Kari VI büyük devletlerin muvafa­katini elde edebilmek için, hükümdarlık döneminin büyük bir kısmını kaplayan ve pahalıya mal olan güç müzakerelere giriş­ti (İspanya ile Viyana anatlaşmasıyle, 1731; İngiltere ile İkinci Viyana antlaşmasının, gizli maddeleriyle, 1731; Birleşik Eyaletler’le 1731′de; Ostende kumpanyasının terk edilmemesi için; 1732 ocak ayında Diyet’in oyu ile Kutsal imparatorlukla; Saksonya ile 1733 temmuz antlaşması; Fransa ile 1735 ve 1738 antlaşmaları ile yapılan müzake­reler). Bununla birlikte yönetmelik ölümün­den (1740) sonra bâtıl addedildi; bu dav­ranışta bulunan yalnız Joseph I’in damat­ları (Saksonya seçicisi August III, 1721′den beri Maria-Josepha’nın kocası ve özel­likle 1722′den beri Maria-Amalia’nın ko­cası olan ve kendisini imparator seçtiren [1742-1745] Bavyera seçicisi Karl-Albrecht) ve aynı zamanda Fransa (Belle-İsle’in sa­vaşçı siyaseti, 1741′de Fleury’ninkine bas­kın çıktı) ile Prusya idi; bu yönetmelik Avusturya Hanedan savaşlarının başlıca se­beplerinden olmuştur; fakat sonunda Maria-Theresia’nın yararına olarak muhafaza edildi (1740-1780) ve 1919′a kadar Avustur­ya devletlerinin birliğini sağlayan yeni ka­mu hukukunun temelini teşkil etti. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pragmatique Sanction de hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAETOR

Tarih 08 Haziran 2009

PRAETOR i. (lat. k.). Rom. tar. Roma’da hâkimlik yapan veya Roma imparatorluğunda bir ili yöneten yüksek görevli. Bk. ANSİKL.
— Ask. Praetor birlikleri, önce praetor, daha sonra da imparatoru muhafaza et­mekle görevli askerler. Bk. ANSİKL.
— ANSİKL. M.ö. 367′de ihdas edilen ve hukuk davalarına bakan praetor, konsül­lerin bazı görevlerini devralarak yükle­rini hafifletmiş oluyordu. Praetorlar, Halk meclisi (comitiae centuriatae’ler) tarafından seçilir, pleb sınıfından olabilir, Roma’da oturur ve şehir praetoru adiyle anılırdı. M.ö. 243′ten itibaren yanına yardımcı ola­rak, yabancılar arasındaki uyuşmazlıkları yargılamakla görevli bir gezici praetor ve­rildi. Daha sonraları ise, ağır ceza dava­larının hâkim kurullarına başkanlık etmek amacıyle illerde de praetor’luklar ihdas edildi, imparatorluk döneminde toplam olarak on sekiz praetor vardı. Görevleri, aralarında, senato kararlarına uygun ola­rak ve kura ile bölüşürlerdi. Hem hâkim, hem de yasamacı olan praetor, göreve başladığı zaman, uyacağı hukuk kurallarını kapsayan bir yönetmelik (edictum praetoris) ilân ederdi. Praetorluk hukukunun kaynağı bu yönetmeliklerdir. Yargılama ile ilgili bu görevlerinden başka, praetor kon­sülün yokluğunda onun yetkilerini de alır, senatoyu toplantıya çağırır. Halk mecli­sine başkanlık eder, görevinden ayrıldık­tan sonra da propraetor sıfatıyle bir ili yönetirdi. M.S. III. yy.da şehir valileri ve vigilia’lann yetkileri arttı, buna karşı­lık praetor’ların yetkileri azaldı. Bu görev, senato üyeliğine ve taşra illerinin kuman­danlıklarına geçmeyi sağladığı için cursus honorum’da önemli bir dönem noktası ol­muştur.
— Ask. Cumhuriyet döneminde bir gene­ralin, İmparatorluk döneminde de impara­torun muhafız birliği olan praetorianus bir­liklerinin Roma’da Quirinalis tepesinde dai­mî bir ordugâhı vardı (les castra praetoria). O zamanlar bu birliğin nüfuzu pek büyüktü. Birliğin büyük ailelerin çocuklarından meydana gelen mevcudu (9, daha sonraları ise 10 bölük halinde) birkaç bin kişiyi bulurdu. Bu birlik, imparator seçi­minde gitgide daha önemli bir rol oynaya­rak istediği kimseyi imparator ilân etmeğe veya hoşuna gitmeyen imparatoru öldürme­ğe, dolgun bir donativum vermeyi kabul edene imparatorluk vaat etmeğe başladı. Her zaman birtakım istekleri olan ve praetorlukların güçlü başkanlarının kumanda­sında bulunan bu imtiyazlı birlikler sevil­mezdi. Septimus Severus bu birliklerden kurtulmak isteyerek silâhlarını ellerinden aldı ve onları Roma’nın dışına sürdü. Ama daha sonra da aynı birlikleri taşralılarla yeniden kurmak zorunda kaldı. 312 Yı­lında Constantinus, başka bir muhafız bir­liği olan protectores’in yararına praetorianus’ların görevine kesin olarak son verdi. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAETOR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POZİTİVİST

Tarih 08 Haziran 2009

POZİTİVİST sıf. (fr. positiviste). Poziti­vizmle ilgili: Pozitivist felsefe.
— Huk. Pozitivist okul, Ceza hukuku alanında kişileri suç işlemeğe iten sebepleri toplum açısından inceleyen okul. Bk. ANSİKL.
— ANSiKL. Pozitivist okul, XIX. yy.da gelişen genel pozitivist akımın etkisiyle meydana geldi. Okulun kurucusu Lombroso’dur. Sonraları Garofalo ve özellikle Ferri tarafından geliştirildi. Pozitivist görüşe göre, her olay gibi toplum olaylarının da bir sebebi vardır. Toplumdaki kötülüklerin son bulması isteniyorsa, bunlara sebep olan toplum olaylarına son vermek gerekir. Yoksa, belli sebepler, belli sonuçlar doğu­racak; başka bir deyişle sebep devam et­tikçe suç da olacaktır. Bu yüzden ceza hu­kuku alanında irade hürriyetinden söz edi­lemez, çünkü bir kimseyi suça iten onun iradesi değil, toplumda bulunan ve kötülü­ğe temel olan sebeplerdir (kültürsüzlük, kötü muhit, akıl hastalığı gibi). Bu görü­şün vardığı sonuç şudur: sorumluluğun te­meli kişinin irade hürriyeti değildir. Kişi, iradesi hür olmadan belli sebeplerin etkisi altında suç işlediğinden, toplum için teh­likeli bir kişi durumundadır ve bu sebeple cezalandırılması gerekir. Akıl hastası olan bir kimseye bile ceza müeyyidesi uygulan­malıdır. Pozitivist okul görüşüne göre, suç işleyenlerin büyük bir kısmı normal olma­yan kimselerdir. Ancak cezalandırılmada dış etkenler nazara alınır.
♦ İ. Pozitivizmden yana olan kimse. (M)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZİTİVİST hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POZİTİF

Tarih 08 Haziran 2009

POZİTİF sıf. (fr. positif). Deneye daya­nan, deney ürünü olan: Pozitif bilimler.
— Fiz. Pozitif elektrik. Bk. ELEKTRİK. // Pozitif elektron. Bk. POZİTON.
— Foto. Pozitif resim (kısaca pozitif), te­mas veya agrandisman yoluyle bir negatif­ten çekilen ve konunun tam görüntüsünü veren resim. (Oynatılan sinema filimleri pozitif görüntülerdir.)
— Huk. Pozitif hukuk, bir ülkede yürürlük­te olan yazılı hukuk kurallarının tümü. Bk. ANSİKL.
— Mant. Salt teori kavramlarını bir yana bırakarak, deneyle edinilmiş bilgiler toplu­luğuna dayanan açıklama sistemi: Pozitif bilim. // Pozitif çağ, Auguste Comte’a gö­re insan bilgisinin gelişmesinde ortaya çı­kan son dönem. (Bu dönemin özelliği, olayların, bu olaylar arasındaki ilişkilere, fenomenlerin ölçülmesine, nedenlerin değil kanunların, «niçin»in değil, «nasıl»ın araştırılmasına dayanmasıdır [oysa, teolojik ve metafizik çağlarda durum bunun karşıtı­dır].) [Bk. POZİTİVİZM.] // Pozitif zihni­yet, Auguste Comte’a göre, pozitif çağı belirleyen düşünce biçimi.
— Mat. Pozitif büyüklük, aynı türdeki sıfır büyüklükten başlayarak artan büyüklük. // Pozitif sayı, + işareti taşıyan sayı. (Eşanl. ARTI. Zt. NEGATİF.)
— ANSİKL. Huk. Pozitif hukuk, yasama yetkisine sahip organla bu organın vermiş olduğu vekâlete dayanarak, öteki devlet organları tarafından meydana getirilen ya­zılı hukuk kurallarını kapsar. Bir ülkede yürürlükte olan kanun, yönetmelik ve tü­züklerin bütünü pozitif hukuku meydana getirir. Ancak, pozitif hukuk bir ülkede yürürlükte olan hukuk kaynaklarının tü­mü değildir. Pozitif kurallar yanında, ya­zılı olmayan kurallar da vardır. Meselâ örf ve âdet hukuku, pozitif hukuka girmemek­le birlikte bir hukuk kaynağıdır.
♦ İ. Müz. Küçük org; tribünlere yerleşti­rilen org kadar yer tutmaz ve döşemeye konur.
(Org locasında fakat yine yere kon­muş olarak da görülür. Benzetme yoluyle, ikincil klavyenin bütün borularını içinde bulunduran küçük büfe’ye de aynı ad veril­miştir; bunlara pozitif klavyesi veya sırt klavyesi denir [Rückpositif].)
— ANSİKL. XIX. yy.da, zaman zaman po­zitif klavyesi takım borularının dolap için­de kurulduğu ve resi boruları gibi ekspresif hale getirildiği olmuştur. Roma orgunun bir pozitif olduğu ileri sürülebilir; Ortaçağ­da, kolaylıkla taşınabilen, önceleri seholae ve koro topluluğunun, daha sonraları, XVII.-XVIII. yy.da çalgıcı, korocu ve so­locuların etrafında toplandıkları orga da aynı ad verilebilir. 3′ten 8′e kadar takım borusundan meydana gelen pozitifler Fran­sız devrimine kadar yapıldı. Kimi sanatçı­ların, bu arada Couperin’in özel pozitifi vardı. (LM)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZİTİF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTHİER (Robert Joseph)

Tarih 06 Haziran 2009

POTHİER (Robert Joseph), fransız hukuk­çusu (Orleans 1699-ay.y. 1772). Babasının yerine Orleans Yüksek mahkeme başkanlı­ğına getirildi ve 1720′den 1772′ye kadar bu görevde kaldı. Roma hukuku, din hukuku alanlarında derin araştırmalar yaptı, sonra medenî hukuk üstünde çalıştı ve çeşitli hu­kuk dallarıyle ilgili kitaplar yazdı. Roma hukukunun tam bir incelenmesi olan Pandectes de Justinen Mises dans un Nouvel Ordre (tustinianos’un Yeni Bir Düzene Ko­nan Kanun Kuvvetindeki Kararlan) [1748-1752] adlı eseri anılmağa değer. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTHİER (Robert Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POSTLiMİNiUM

Tarih 06 Haziran 2009

POSTLiMİNiUM i. (Iat. post, sonra ve limen, eşik’ten lat. k.). Esaretten dönen romalı vatandaşın, yuvasından ayrılmadığını beliıtmek için, evine kapıdan değil de pen­cereden girmek âdeti. (Bu hareketin hukukî anlamı, vatandaşı esaretten önceki haklarına ve yükümlülüklerine kavuşturmaktı, çünkü harp esiri olmak köleliğe düşmek için ye­terli değildi. Bununla birlikte, sine manu ev­lilik, eşlerin birlikte ikametine dayandığın­dan, esir düşen, eşinden ayrılmış sayılır, sa­dece yurda dönmüş olması evliliğin geçerlik kazanmasına yetmezdi.) [L]

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSTLiMİNiUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POST (Albert Hermann),

Tarih 06 Haziran 2009

POST (Albert Hermann), alman karşılaş­tırmalı hukuk ve hukuk sosyolojisi bilgini (Bremen 1839 – ay.y. 1895). Geçen yüzyılın son 20-30 yılında ortaya çıkan pozitivizmi benimsedi, hukuk evriminin genel kanunla­rını araştırdı. İlkel toplumlardaki çeşitli ilişkileri «etnolojik hukuk» adını verdiği bir sistem içinde ortaya koymayı denedi. Pek sağlam olmayan felsefe bilgisine ve ikinci elden kaynaklarla yetinmesine rağmen eser­leri karşılaştırmalı hukuk alanında önemli araştırmalara yol açtı
. Başlıca eserleri: Grundlagen des Rechts und Grundzüge Seiner Entwicklungsgeschichte (Hukukun İl­keleri ve Hukuk Tarihinin Anahatları) [1884]; Entwurf Eines Gemeinen Deutschen und Hansestadtbremischen Privatrechts auf Grundlage der Modernen Volksvvirtschaft (Çağdaş Ekonomi İlkelerine Dayanılarak Hazırlanan Basit Bir Alman ve Hansastadt Bremen özel Hukuku) [3 cilt, 1866-1871]; Grundriss der Ethnologischen Jurispudenz (Etnolojik Hukuk Biliminin tikeleri) [2 cilt, 1894-1895]. (M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POST (Albert Hermann), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POSADA (Adolfo Gonzaes)

Tarih 06 Haziran 2009

POSADA (Adolfo Gonzaes), ispanyol hu­kukçusu ve sosyologu (Oviedo 1860 – Mad­rid 1944). Oviedo üniversitesini bitirdi. 1883′te bu üniversitenin İdare Hukuku kür­süsüne getirildi ve 1904′e kadar bu görev­de kaldı. O tarihte Madrid’e geçerek, Sos­yal Reform enstitüsünün Hukuk, Bibliyog­rafi ve Sosyal Faaliyet bölümlerini yönet­meğe başladı. 1920-1924 Arasında ise ens­titüyü yönetti.
Orada iş hukuku ihtisası yaparak, 1918 Washington ilk Milletlerarası İş kongre­sinde İspanya’yı temsil etti. 1910′da Mad­rid üniversitesi siyasî hukuk profesörü ol­du. Siyasette, reformdan yanaydı. Krallık devrinde senatör oldu.
Eserleri: Tratado de Derecho Pölilico (Siyasî Hukuk Naza­riyesi)
[2 cilt, 1892-1893]; Teoria Social y juridica del Estado (Sosyal Devlet ve Hu­kuk Devleti Nazariyesi) [1922]; La tdea Pura des Estado (Salt Devlet Fikri) [1933], (M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSADA (Adolfo Gonzaes) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTİEZ (Louis François Rene)

Tarih 06 Haziran 2009

PORTİEZ (Louis François Rene), fransız siyaset adamı (Beauvais 1765-Paris 1810). Avukattı. Konvansiyon’a katıldı (1792); temsilci olarak gönderildiği (1794) Belçi­ka’nın, Fransa ile birleşmesi yolunda ça­lışmalar yaptı. Beşyüzler meclisi üyesi ol­du. Brumaire Devlet darbesini destekledi (1799). Profesör, sonra Paris Hukuk fa­kültesi dekanı oldu, Cours de Legislation Administrative (İdare Hukuku Dersleri) [1808] adlı bir eser yayımladı. Zengin kütüphanesi senatoya bağışlandı. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTİEZ (Louis François Rene) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTALİS (Jean Etienne Marie)

Tarih 05 Haziran 2009

PORTALİS (Jean Etienne Marie), fransız siyaset adamı (Le Beausset, Provence 1746-Paris 1807). Aix parlamentosunda avukattı (1765). Provence hâkimliğine (1778-1782) ge­tirildi, 1793′te tutuklandı, serbest bırakıldı. Lebrun’ün aracılığıyle danıştay üyesi olarak Medenî Kanun İnceleme komisyonuna girdi ve komisyonda yazılı hukuku savundu. Konkordato çalışmalarına katıldı, konkordato­nun uygulanmasıyle ilgili ek maddeleri ka­leme aldı. Din öğretimi üstüne çalışmalar yaptı. Discours, Kapports et Travaux sur le Concordat (Konkordato Üstüne İnceleme­ler, Raporlar ve Çalışmalar) [1845] adlı bir eseri yayımlandı. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTALİS (Jean Etienne Marie) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POPESCU (Oreste)

Tarih 04 Haziran 2009

POPESCU (Oreste), rumen asıllı arjantinli iktisatçı (Vicovul de Jos, Bucovina 1913). Yaş Ünversitesi (Romanya) Hukuk, İnnsbruck Üniversitesi (Avusturya) Siyasî ve İktisadî Bilimler ve La Plata Üniversite­si (Arjantin) İktisat fakültelerinde okudu. La Plata üniversitesi ile Buenos Aires Ka­tolik üniversitesinde fahrî profesördür. Birleşmiş Milletler uzmanı olarak, özellik­le güney amerika ülkelerinde çeşitli gö­revlerde bulundu. Economica dergisinin, ayrıca kendi alanıyle ilgili çeşitli yayın­ların yöneticisidir. Birçok makale yazdı ve bazı kolektif çalışmalara katıldı.

Eserleri: El S is tema Economico en las Misiones Jesuiticas (Cizvit Misyonlarında İktisadî Sistem) [1952]; El Pensamiento Social y Economico de Esteban Echeverria (Esteban Echeverria’nın İktisadî ve Sosyal Düşün­celeri) [1954]; Ensayos de Economia de Empresa (Müteşebbis Ekonomi Üstüne De­nemeler) [1961] ve Introduccion a la Ciencia Economica Contemporanea (Çağdaş iktisat Bilimine Giriş) [1964]. (M)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPESCU (Oreste) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POMPEİUS (Cneius — Strabo)

Tarih 04 Haziran 2009

POMPEİUS (Cneius — Strabo), romalı kon­sül (öl. M.ö. 87). Sardinya’da quaestor (103) idi. 94′te praetor oldu. Müttefiklerarası savaşta büyük zaferler kazandı; 89′da konsül oldu, Transpadana sitelerine latin hukukunu (lex Pompeia) getirdi. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POMPEİUS (Cneius — Strabo) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLONYA EDEBİYAT

Tarih 03 Haziran 2009

POLONYA EDEBİYAT

• Ortaçağ ve XVI. yy. Edebiyatını XII. yy.dan XV. yy.a kadar özellikle Gallus Anonymus, Kadlubek (1160-1223) ve J. Dlugosz’un (1415-1480) latin kronikleri temsil eder; bununla ‘beraber XII. yy.dan itiba­ren halk diliyle yazılmış bazı değerli dinî şiirlerle karşılaşıyoruz. En eski polonya şii­ri Bogurodzica (Meryem) adlı dinî şarkı (XII. yy.) ve en eski nesir Kazanla Swietokrzyskie (Kutsal Haç Masalları) [XIV. yy. başı] adlı vaaz derlemesidir. Hümanizm, re­form ve rönesans ile fikrî faaliyet canlandı. 1364′te Büyük Kazimierz tarafından kurulan, Sonra 1400′de kraliçe Hedwige’in bağışları sayesinde yeniden teşkilâtlandırılan Krakow üniversitesi, iki yüzyıl boyunca Avrupa’nın ünlü bir bilim merkezi olarak kaldı.

Kopernik bu üniversitede okudu. Konstanz ve Basel konsillerinden gelen polonyalı hu­kukçular ve kilise hukukçuları, polonya’nm italyan üniversitelerine yolladığı öğrenciler, piskoposlarla aydın soyluların himaye et­tiği italyan veya alman asıllı bilginler, eski­çağ bilimini yaydılar, önce bir latin hüma­nist şair nesli ortaya çıktı: Sanok’lu Grzegorz (1406′ya doğr.-1477), Jan Ostrorog (1436-1501), Andrzej Krzycki (1482′y% döğr.-1537), J. Dantyszek (1485-1548) ve K. Janicki (1516-1543). Ama, tarihçi ve yayımcıların uzun süre kullandığı Latince, Protestanlı­ğın yayılmasıyle edebiyattaki üstünlüğünü kaybetti: Protestanlık elli yıl içinde yöne­tici sınıf arasında yayıldı, öte yandan, soy­lu demokrasisinin siyasî hayatında halk dili kendini kabul ettiriyordu. Doğu eyaletleri halkı latin geleneklerine yabancıydı.

1513′te, ilk lehçe (veya polca) kitap yayım­landı: Lublin’li Biernat’nm Raj Duszy (Ruh­lar Cenneti). 1543′te Mikolaj Rej (1505 -1569) millî bir edebiyatın temelini attı. Ta­biat güzelliklerine tutkun bir taşra soylusu, ateşli calvin’ci, mizaçça kavgacı ve alaycı olan Mikolaj, dinî, öğretici ve ahlâkî konu­larda birçok manzum ve mensur yazı yazdı. Eserlerinde Ortaçağ etkisi ağır basmakla beraber Rönesans’ın etkisi de kendini gös­termektedir. Mikolaj Rej’den az sonra, Jan Kochanowski (1530-1584), lirik ve içli şiir­lerinde estetik güzellikle Hıristiyanlığı bağ­daştırdı. Bu dönemde bolluk içinde ve güç­lü olan Polonya, tehlikeli komşularına da söz geçirerek «altınçağ»ını yaşamaktaydı. 1614′te Szymon Szymonowic (1558-1629), idillerinde helenizmin bütün güzelliklerinden yararlandığı günlerde, altın çağ henüz sona ermemişti. Nesir, Lukasz Gornicki (1527-1603) ile vaiz P. Skarga’nın (1536-1612) di­linde mükemmelliğe ulaştı. Tarih ve coğraf­ya alanındaki bilgiler yayılmağa başladı. Marcin Bielski (1495-1575), dünyadaki yeni buluşlara da yer veren bir dünya tarihi de­nemesine girişti; S. Klonowic (1545-1602) burjuva ve halk sınıfının törelerini dile ge­tirdi. Doktrin tartışmaları sayesinde, düşün­ce hayatı olgunlaştı. Batı mutlakıyetçiliği ve Moskova despotluğu ilkelerinin Polonya’da ağır basmak üzere olduğu bir sırada, hu­kukçu ve ilâhiyatçılar (Modrzewski-Frycz [1503-1572], S. Orzechowski [1513-1566] si­yasî hürriyeti ve milletlerarasında barışı öv­mekteydiler.

• XVII. ve XVIII. yy. XVII. yy .da Polon­ya devleti, «birçok el tarafından sarsılan ve birçok darbe yiyen bu ağaç», çökmeğe başladı. Ama art arda gelen istilâlar sıra­sında kahramanlık duygusu kamçılandı. Bü­yük ataman’ların savaşçı Polonya’sı bir ef­sane havası içinde yaşamağa başladı. 1618′de P. Kochanowski (1566-1620), Tasso’nun Gerusalemme Liberatta’&mm (Kurtarılmış Kudüs) eşsiz bir tercümesini polonya şairle­rine model olarak sundu. Türklerle yapılan savaşlar, doğu dünyasını ve medeniyetini Polonyalılara tanıttı. Mitoloji motifleri bu dekorla kaynaşarak bazen çekici, bazen tu­haf bir süsleme halini aldı. Bu barok Sa­nat, düzensiz bir şekilde alabildiğine geliş­ti. Hiç bir edebiyat okulunun kurulmasına yol açmadı ve büyük sayıda yazarı bilinme­yen metinlerin (özellikle gezgin sanatçıların yazdığı komediler) ortaya çıkmasına imkân verdi. Bundan sonra italyan edebiyatı, po­lonya edebiyatını fransız edebiyatına oranla daha fazla etkilemeğe başladı. Bununla bir­likte iki fransız kraliçe elli yıl boyunca Polonya tahtını paylaştı.

Gonzaga’lı Luisa -Maria’nın yalnız bir tek saray şairi vardı: Andrzej Morsztyn (1613-1693). Maria-Kazimierza’nın kocası J. Sobieski (1624-1696), Astree’yz duyduğu hayranlık dolayısıyle sa­rayına «francuski (fransız) havası» verdi. (Jan Sobieski, aynı zamanda ülkesinin mek­tup tarzını kullanan en büyük yazarlarından biridir.) Mistik hayal ürünü olan birçok messias dışında, barok eserler, gerçekçilik ve mahallî renkleriyle ağır basar. Polon­ya romantizmi bunları benimseyecektir. Gü­nümüzde, J. C. Pasek’in (1636′ya doğr.-1701) Pamietnikİ’si (Hatıralar) çok okunmakta­dır. Coşkun, ama saf ve kahraman ruhlu bir şair olan W. Potocki, epik ve dinî şiir alanında ön safta yer alır. Wespazjan Kochowski de (1633′e doğr. – 1700) dinî eserler verir.
S. Twardowski’nin (1600′e doğr.-1661) usta tasvirleri, Zimorowic kardeşlerin (Jozef [1597-1677] ve Szymon’un [1608-1629]) bükolik yumuşaklığı, L. Opalinski’nin (1612-1662) sert yergileri bugün hâlâ okunur. Bu arada cizvit Maciej Kazimierz Sarbievski’nin (1595-1640) eserini de saymak gerekir. Sakson kralı devrindeki düşünce durgunlu­ğunu, XVIII. yy .m ikinci yarısında tarihin en güzel rönesanslarından biri takip etti. Jean Fabre, «yirmi yıllık kültür, Polonya’ya, yüzyıllık bilgiççe çabaların Almanya’ya ver­diğinden çok daha fazla eser kazandırdı» der. Bu mucize, devlet idaresinde o kadar ba­şarılı olamayan bir hükümdarın zekâsı ve diplomasisi sayesinde gerçekleşti: Stanislaw August Poniatowski (1732-1798) eğitimini yeniden teşkilâtlandırmakla başladı ve bu alanda ilk reformu yapan pedagog S. Konarski’nin eserini tamamladı; 1773′te, bir eğitim komisyonu, Avrupa’da ilk defa olarak bir millî eğitim bakanlığı projesi hazırladı. Ansiklopedi ile fizyokratların nazariyeleri, Condillac’ın felsefesi ve yüzyılın bütün bil­gileri, polonya düşünce dünyasının verimini arttırdı, insancı düşüncelere tutkun olmakla beraber, millî kalkınmaya büyük önem veren akılcı bir neslin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu neslin edebiyatı her şeyden önce öğretici ve millî bir edebiyattır. Bu zihni­yet, yalnız siyasî yazarlarda (H. Kollataj [1750-1812], S. Staszic [1755-1826], J. U. Niemcewicz [1757-1841]) değil, bütün öteki ya­zar ve şairlerde açıkça görülür. Başta, ese­rinin niteliği, kapsamı ve değeriyle ismi yüz­yıllar boyunca unutulmayan Warmie pisko­posu ve çağdaş edebiyatm prensi I. Krasicki (1735-1801) gelir. Onun yanında A. Naruszevvicz (1738-1796), S. Trembecki (1739-1812), Tomasz Kajetan Wegierski (1755-1787) gibi isimler yer alır. XVIII. yy.ın sonlarında, F. Karpinski (1741-1825) ve F.D. Kniaznin’in (1750-1807) temsil ettikleri duygusalcılığın etkisi kendini göstermeğe başladı. Stanislaw devrinin en iyi eserleri (masal, yergi, manzum mektup), klasik bir mükem­melliğe varmıştır. Körü körüne taklide kaçmaksızın, fransız edebiyatının iki yüzyılını örnek alan bu edebiyat, inceliği, sevimliliği, alaycılığıyle dikkati çeker. Fransız eserle­ri örnek alınarak (F. Bohommolec [1720 -1784], F. Zablocki [1754-1821]) yazılan tö­re komedileri yanı sıra, vatan temalarını işleyen tiyatro eserlerinin (J. U. Niemcewicz, W. Boguslawski’nin [1754-1821] eser­leri) oynadığı önemli rolü de unutmamak gerekir.

• XIX. ve XX. yy. 1795-1822 Arasında, sı­ra ile Pulawy’deki Czartoryski’lerin prens­lik saraymca tutulan ağlamaklı bir önromantizm, yankılar yapan bir mücadeleden sonra yerini romantizme bırakan sahte bir varşova klasisizmi (K. Kozmian [1771-1856] ve A. Felinski [1771-1820]) hüküm sürdü. Polonya şiiri bu devirde en üstün seviye­sine ulaştı. Ama, artık yalnız anılar ve umutlarla yaşama zorunda olan bu boyunduruk altındaki ülkede birbirini takip eden ta­rihî olaylar romantik akıma olağanüstü bir nitelik kazandırdı. Coşkun bireycilik, Polon­ya’ca yurtseverlik ateşine ve fedakârlık tut­kusuna dönüştü. Mutlu bir çağın geleceğine olan inanç, Polonya’yı dünyada kahraman­lığın örneğini sunan bir millet haline ge­tirdi. Şairler, tutsak millete manevî ön­derlik ve kılavuzluk yaptılar. A. Mickiewicz (1798-1855) bu konuda akla gelen en büyük isim, ülkesi için efsanenin, de öte­sinde bir semboldür. Modern çağın tek des­tanı olan Pan Tadeusz, onun ününü bütün Avrupa’ya yaydı. Yetenekleri ve inancı ile, 1848 Jiberal Fransa’sını, Risorgimento İtal­ya’sını, islav milletlerini ve doğu ülkelerini etkiledi. A. Mickiewicz’in yanı sıra, ancak öldükten sonra üne kavuşan J. Slowacki (1809-1849), büyüleyici hayalgücü, büyük ustalığı, şiirleri ve dramlarıyle polonya dü­şünce hazinesine paha biçilmez eserler kat­tı. Z. Krasinski’ye (1812-1859), gelince onun düşünürlük yönü sanatçı ve şair yönünden üstündür.

Romantizmin öbür üç temsilcisi olan Malczewski (1793-1826), S. Goszczynski (1801-1876) ve J. B. Zaleski (1802-1886) ukrayna tarihî ve manzaralarından ilham al­dılar. Sembolizmin öncüsü C. Norvvid (1821-1883) İlk şiirlerini 1840′ta yayımladı. Bu dönemin başlıca eserleri göç sırasında ya­zıldı. Aynı döneme doğru Polonya’da A. Fredro (1793-1876) komediyi avrupaî bir se­viyeye çıkardı; J.İ. Kraszevvski de (1812-1887) roman türünü geliştirdi. Bu büyük ismlerin yanı sıra, romantizmin en iyi tem­silcileri arasında şu şairler sayılabilir: Wincenty Pol (1802-1872), Teofil Lenartowicz (1822-1893) ve Wladyslaw Syrokomla (1823-1862). 1863′ten ve başarısızlığa uğrayan ikin­ci ayaklanmadan sonra «pozitivizm» adı ve­rilen yeni bir çağ açıldı. Yayımcıların ve sosyoloji bilginlerinin (özellikle A. Swietochovvski [1849-1938]) desteğiyle romantiz­min ülke siyasetine yapmış olduğu etkiye karşı bir tepki başladı. Gerçekçi eğilimler ve toplumsal değişiklikler birçok romancı­nın yetişmesine yol açtı. Bunların en ünlüsü tarih (Ogniem i Mieczem [Meçle ve Ateşle], Krzyzrary [Toton Şövalyeleri], Quo Vadis) ve töre romanları (Bez Dogmatu [Dogmasız], Rodzina Polanieckich [Polaniecki Ai­lesi]) yazan H. Sienkievvicz’tir (1846-1916) [1905 Nobel edebiyat ödülü]. Ayrıca Eliza Orzeszkovva (1841-1910) ile halka (Bebek) ve Faraon (Firavun) adlı eserlerin yazarı Boleslaw Prus (1847 – 1912) çok ünlüdür. XIX. yy. sonunda gerçekçi nesir fransız natüralizminin ve özellikle Zola’nın etkisin­de kaldı (Adolf Dygasinski [1839-1902 ve tiyatro eserleriyle de ün kazanan Gabriela Zapolska [1860-1921]). A. Asnyk (1838-1897), Maria Konopnicka (1840-1910) lirik şiirin temsilcileridir.
1890′dan 1910′a kadar, S. Przybyszewski (1868-1927), J. Kasprowicz (1860-1926) ve Miriam (1861-1944), K. Tetmajer (1865-1940), L. Staff (1878-1957) tarafından başlatılan es­tetik «Genç Polonya» hareketi ince bir sana­tın doğmasına yol açtı. Patetik gücü eşsiz S. Zeromski (1864-1925), Nobel ödülünü alarak ününü dünyaya yayan W.S. Reymont ve Wladyslaw Orkan (1875-1930), biçim anlayışlarındaki modemizmle bu akıma girer­ler. Ama işledikleri temalar, zamanlarının sorunlarına bağlı kalmıştır, öte yandan bü­yük dramaturg S. Wyspianski (1869-1907) milliyetçilik meseleleri üstünde büyük bir titizlikle durdu. İki savaş arasında şiir, L. Staff (1878-1957), B. Lesmian (1879-1937) ve Skamander dergisi çevresinde toplanan genç şairler grubu tarafından temsil edil­mekte idi: J. Tuwim (1894-1953), K. Wierzynski (doğ. 1894), A. Slonimski (doğ. 1895), J. Lechon (1899-1956). öncü şiirin temsilci­leri: J. Przybos (doğ. 1901), J.Czechowicz (1903-1939) ve A. Wazyk’dir (doğ. 1905). W. Broniewski (1897-1962), devrimci Marks’çılığın şairidir ve ancak 1945′ten sonra ünü gitgide artmıştır. Romancılardan F. Sieros-zewski (1858-1945), J. Weyssenhoff (1860-1932), A. Strug (1871-1937), W. Berent (1873-1941), J. Kaden-Bandrowski (1885-1944), Zofia Nalkowska (1885-1954), Maria Dabrowska (doğ. 1889), J. İwaszkiewicz (doğ. 1894); denemeci J. Parandowski (doğ. 1895); tenkit­çilerden T. Boy-Zelenski (1874-1941) ve K. İrzykowski (1873-1944); dramaturglardan K. H. Rostworowski (1877-1938) ve J. Szaniawski (doğ. 1887) o sıralarda ünlerinin zirvesindeydi. S.İ. Witkiewicz (1885-1939), B. Schulz (1892-1942), W. Gombrowicz (doğ. 1905) öncü yazarların en ilgi çekenleridir. İkinci Dünya savaşından sonra, polonya edebiyatının gelişiminde üç ayrı evreye rast­lanır. Birinci evre 1945-1956 yıllarını kap­sar.

Bu dönemde, isteyerek benimsenen ve­ya zorla kabul ettirilen bir gerçekçilik, ba­zen kabaya kaçan öğreticilik ağır basmak­ta ve genellikle sosyalizmin kuruluşu mese­lesiyle ilgili günlük olaylardan alman te­malar işlenmektedir. İkinci evre, Stalin dö­neminin düşüncelerine sınırlı da olsa, baş­kaldırma dönemidir. Yazarlar, bireyle top­lum, hayatın amaçîarıyle sanatın gerekleri arasındaki çelişmeyi ortaya koymakta, edebiyata yüklenen öğretici görevleri alaya almakta ve sanatta yeni ifadeler getirmeğe çalışılmaktadır. 1960 veya 1961 yıllarında başlayan üçüncü evre, ilk iki evrede görü­len eğilimlerin uzlaşma dönemidir. Açıkça itiraf edilmemesine rağmen bu evrede ede­biyat bir ölçüde, eğitme, ahlâkî düşünce ve değerleri yayma aracı oldu. Bu üç evreden hiç birinde, sembol haline gelen bir yazara rastlanmaz. Roman türü, özellikle Z. Kossak-Szczucka (doğ. 1890), T. Breza (doğ. 1905), J. Stryjkowski (doğ. 1905), T. Parnicki (doğ. 1908), J. Andrzejemski (doğ. 1909), J. Putrament (doğ. 1910), A. Malewska (doğ. 1911), A. Rudnicki (doğ. 1912), S. Dygat (doğ. 1914), K. Brandys (doğ. 1916), W. Mach (1917-1966) tarafından işlendi. Bu­nunla birlikte, Z. Nowakowski (1891-1963), J. Wittlin (doğ. 1896), C. Straszewicz (1904-1963), W. Gombrowicz (doğ. 1905), G. Herling-Grudzinski (doğ. 1919), M. Hlasko (doğ. 1923) gibi, yabancı ülkelerde yaşayan romancıların eserleri, Polonya’da ki çalkan­tıların dışında kaldı.

Bir ölçüde romanın evrimine benzeyen bir evrim geçiren şiirde üç ayrı akım görülür. T. Rozevvicz (doğ. 1921), A. Miedzyrzecki (doğ. 1922), Z. Herbert (doğ. 1924) ve W. Woroszylski’nin (doğ. 1927) temsil ettiği birinci ve en başarılı akım, şairanelikten arınmış şiiri, kesinliği, süssüz ve yapmacık­sız eserleri benimseyen şairleri biraraya ge­tirdi.

Daha savaş öncesinde isimlerini duyuran K. İllakowicz (doğ. 1892), K. Wierzynski (doğ. 1894), A. Slonimski (doğ. 1895), A. Stern (doğ. 1899) K.î. Galczynski (1905-1953), C. Milosz (doğ. 1911) gibi şairleri kapsayan ikinci grup, genellikle «yeni-klasik» grup diye anılır, öncü adı verilen üçüncü grup ise, T. Peiper (doğ. 1891), J. Kürek (doğ. 1904), P. Piechal (doğ. 1905) ile eski fütürizmi andırır. Eserlerinde zarif bir anlatım çabası ve derin bir metafizik bunalım görülen M. Jastrun, edebiyatta ayrı bîr yer tutar. Dram yazarları arasında, L. Kruczkowski (1900-1962), T. Zawieyski (doğ. 1902), özellikle de, yergili ve parodili piyesleri birçok ülkede büyük başarı kazanan S. Mrozek (doğ. 1929) anılmağa değer.

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA EDEBİYAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİTİS (Nikolaos Sokratis), POLİTONALİTE

Tarih 02 Haziran 2009

POLİTİS (Nikolaos Sokratis), yunanlı hu­kukçu ve siyaset adamı (Korfu 1872-Cannes 1942). Fransa’da hukuk okudu. Balkan sa­vaşı sırasında, Venizelos tarafından, Yu­nanistan delegesi olarak Londra (1912), Pa­ris ve Bükreş (1913) konferanslarına gön­derildi; daha sonra dışişleri genel sekreter­liğine getirildi (1914-1915). Dışişleri bakanı oldu (1917-1920), 1919 Barış konferansına katıldı, sonra Milletler Cemiyetine delege seçildi. Venizelos’un istifasından sonra, La Haye’de Yüksek Adalet divanı üyesi oldu. 1922′de yeniden dışişleri bakanlığına geti­rildi, 1923′te ikinci defa Milletler Cemiye­tinde delege oldu, 1932′de de Milletler Ce­miyeti başkanlığına getirildi. 1927′den sonra ise büyükelçi payesiyle, Yunanistan’ın Avrupa’daki temsilciliklerinde hukuk danış­manlığı yaptı.
Eserleri: Les Emprunts d’Etat en Droit International (Milletlerarası Hukukta Devlet Borçlanmaları); La Justice Internationale (Milletlerarası Adalet). [L]

POLİTONALİTE i. (fr. polytonalite). Müz. Bk. çok tonluluk.

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİTİS (Nikolaos Sokratis), POLİTONALİTE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİNHEİRO FERREİRA (Silvestre)

Tarih 02 Haziran 2009

PİNHEİRO FERREİRA (Silvestre), Porte­kizli filozof ve siyaset adamı (Lizbon 1769-ay.y. 1846). Coimbra üniversitesinde profe­sörlük yaptı. Devrimci doktrinleri okuttuğu için kürsüsünden uzaklaşmak zorunda kaldı (1797).

Dış ülkelere geziler yaptı ve çeşitli diplomatik görevlerde bulundu. Dışişleri ve savaş bakanı oldu (1821-1824). Mutlakıyet rejimi kurulunca istifa etti. Paris’e gide­rek 1843′e kadar orada kaldı, sonra geri döndü. Başlıca eserleri Psikoloji Üstüne Deneme (1825); Kamu Hukuku, Anayasa Hukuku, İdare Hukuku ve Devletler Hu­kuku İlkeleri (1834). [L]

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİNHEİRO FERREİRA (Silvestre) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÎNGET (Robert)

Tarih 02 Haziran 2009

PÎNGET (Robert), fransızca yazan isviçreli yazar (Cenevre 1919). Hukuk okudu, bir sü­re ingiltere’de Fransızca dersleri verdi, Pa­ris Güzel Sanatlar Yüksekokulunda staj yaptı, Kuzey Amerika ve Afrika’ya gitti.

Kendini edebiyata verdi. Romanları: Mahu ou le Materiau (Mahu veya Gereç) [1952]: Graal Flibuste (Korsan Graal) [1957]; Le Fiston (Oğul) [1959]; Clope au Dossier (1961); inguisitoire (Soruşturma) [1962]; Quelqu’un (Biri) [1965]. Tiyatro eserleri: Lett-re Morte (ölü Mektup) [1960]; La Mani-velle (Manivela) [1960]; Architruc (Büyük Hile) [1961]. Eserlerinde gülünç kişileri ve olayları dile getirir. Pinget, yeni romanın başlıca temsilcilerindendir.

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÎNGET (Robert) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Polis okulu

Tarih 01 Haziran 2009

Polis okulu, polis mesleğine girecek olan­lara meslekî ve meslekle ilgili hukukî bil­giler vermek amacıyle kurulan (1909) Em­niyet Genel müdürlüğüne bağlı eğitim ku­rumu. Polis adayları bu okullarda altışar aylık eğitim görürler.
1907′de ilk defa Selanik’te açılan polis okulu bir yıl sonra kapandı. 1909′da İstan­bul’da, Yıldız sarayının Mabeyn dairele­rinde yeni bir okul açıldı; bu okul 1959′a kadar çalıştı. 1959 Yılında Kayseri’de açılan okul, 1968 yılına kadar polis eğitim mer­kezi olarak kaldı. Bu arada artan ihtiya­cın karşılanabilmesi için yeni okullar ku­ruldu: 1. izmir Polis okulu (1960); 2. İs­tanbul Polis okulu (1967); 3. istanbul Kemalettineröge Polis okulu (1971); 4. An­kara Yusuf kahraman Polis okulu (1971). [M]

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Polis okulu hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Polis enstitüsü

Tarih 01 Haziran 2009

Polis enstitüsü, polis teşkilâtının amirlik kademesinde görev yapacak elemanları ye­tiştirmek amacıyle Ankara’da açılan (1938) yükseköğretim kurumu. Emniyet Genel müdürlüğüne bağlıdır. Polis kolejini, lise ve dengi okulları bitirenlerin alındığı bu ku­rumda, polis meslek dersleri yanında hukuk öğretimi geniş bir yer tutar. Burayı biti­renler, komiser muavini olarak göreve baş­lar, sonra emniyet teşkilâtının en yüksek aşamasına kadar çıkabilirler. (M)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Polis enstitüsü hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİNARD (Adolphe)

Tarih 01 Haziran 2009

PİNARD (Adolphe), fransız doğum hekimi ve siyaset adamı (Mery-sur-Seine 1844-ay. y. 1934). önce eczacılık okudu, sonra 1874′-te tıp doktoru, 1882′de de doğum hekimi oldu.

1889′da kadın doğum kliniği profesörlüğüne getirildi. Fransa’da simfizeotomi ameliyatını yeniden uygulayan, çocuk bakımının en güçlü öncülerinden, aile hukukunu düzene sokanlardan biridir. Paris milletvekili seçildi. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİNARD (Adolphe) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLEMARKHOS

Tarih 01 Haziran 2009

POLEMARKHOS i. (yun. k.). Esk. Yun. Ordu başkumandanı. (Atina’da, dokuz arkhondan biriydi. Kısa zamanda askerî sıfat­larını kaybetti: M.ö. V. yy.da yalnız göç­menlerle yabancıların hukukî meselelerine bakan bir hâkim oldu.) [L]

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLEMARKHOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POEY Y ALOY (Felipe)

Tarih 30 Mayıs 2009

POEY Y ALOY (Felipe), kübalı tabiat bil­gini (Havana 1799-ay.y. 1891). 1820′de Mad­rid Üniversitesi Hukuk fakültesinden mezun oldu. Fakat hukukçuluğu bırakarak, tabiat tarihi çalışmalarına yöneldi. 1827′de Paris’­te SociSte” Entomologique’in kurulmasında rol oynadı. 1833′te Küba’ya dönerek küba favnası üstüne çalışmalarda bulundu. 1842′de Havana üniversitesinin Karşılaştırmalı Anatomi ve Zooloji kürsüsünde profesör oldu. 1863′te Botanik, Mineraloji ve Jeo­loji kürsüsüne geçti. 1873′ten itibaren fel­sefe ve edebiyat profesörü oldu.
Başlıca eseri 10 ciltlik Catalogo Rozonado de los Peces Cubanos’tur (Küba’daki Balıkların Karşılaştırmalı Katalogu). Resimlerinin ço­ğunu kendi çizdiği bu kitapta 800 kadar balık tasvir etti. (M)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POEY Y ALOY (Felipe) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POBYEDONOSTSEV

Tarih 30 Mayıs 2009

POBYEDONOSTSEV (Konstantin Petroviç), rus siyaset adamı (Moskova 1827-Petersburg 1907). Moskova üniversitesinde me­denî hukuk profesörüydü (1859), taht vâri­sinin özel öğretmeni olarak Petersburg’a çağrıldı (1865); senatör (1868), İmparator­luk konseyi üyesi (1872) seçildi. Svyatoy-Sinod başsavcılığına getirildi (1880). öğ­rencisi, Aleksandr III adiyle imparator olunca (1881) Pobyedonostsev’in rus siya­setinde kuvvetli etkisi görüldü; mutlakıyeti, bütün yabancı fikirlerle mücadeleyi (san­sür), azınlıkların ruslaştırılmasını, ortodoks olmayanlara (katolikler ve luther’ciler) kar­şı kıyımı ve yahudi düşmanlığını savundu. Nikolay II’yi liberal reformlar yapmağa zorlayan Japonya’ya karşı yenilgiyle sonuç­lanan savaştan sonra etkisi azaldı. 1905′te, kurulması için mücadele ettiği birinci Duma’nın ilk toplantısından önce başsavcılık görevini bıraktı. Pobyedonostsev, Moskova Derlemesi’nde (1896) düşüncesini açıkladı. Bu kitapta batı medeniyetini şiddetle ten­kit eder, liberalizm ile rasyonalizmi mah­kûm eder ve rus geleneklerini, Ortodoks kilisesiyle otokrasiyi yüceltir. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POBYEDONOSTSEV hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİCARD (Roger)

Tarih 29 Mayıs 2009

PİCARD (Roger), fransız iktisatçısı (Besançon 1884 – Versailles 1950). Paris Hukuk fakültesinde profesörlük yaptı. Revue d’Histoire £conomique et Sociale (Ekonomik ve Sosyal Tarih Dergisi) ve Recueil de Droit Commercial et de Droit Social (Ticaret Hukuku ve Sosyal Hukuk Derlemesi) dergi­lerini yönetti. Proudhon’un görüşlerini be­nimsedi. Revue Socialiste’in sekreterliğini yaptı. (L)

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCARD (Roger) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİCARD (Edmond)

Tarih 29 Mayıs 2009

PİCARD (Edmond), belçikalı avukat ve ya­zar (Brüksel 1836 – Dave, Namur 1924). Brüksel’de avukatlık yaptı, Hukuk fakülte­sinde ders verdi, aşırı solu tutarak siyasî toplantılarda dikkati çekti ve 1895-1905 ara­sında senatoya seçildi. La Jeune Belgique dergisinin yanı sıra toplumsal sanat dava­sını savunduğu Art Moderne dergisini kur­du. Yazıları çok canlı, etkileyici ve para­dokslarla doludur. Eserleri: şiirlerini kap­sayan Les Reveries d’un Stagiaire (Bir Stajyerin Hülyaları) [1879]; adliye hayatını canlandıran La Forge Roussel (Roussel Dökümevi) [1881]; Amiral (1883); La Veillee deVHuissier (Odacının Sabahlaması) [1885]; Le Jure (Yeminli) [1886].[L]

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCARD (Edmond) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHİLİP (Andre)

Tarih 28 Mayıs 2009

PHİLİP (Andre), fransız siyaset adamı (Pont – Saint – Esprit 1902). Lyon üniver­sitesinde iktisat profesörlüğü yaptı (1928), Rhöne bölgesinden sosyalist milletvekili se­çildi (1936). Direnişe katıldı ve «Güney Kurtuluş Cephesi» hareketini yönetti. 1942′-de Londra içişleri bakanlığında, sonra Fran­sız Millî Kurtuluş komitesinde geçici görev­de bulundu. Kurucu Meclis Anayasası ko­misyonu başkanı (1946-1948), maliye baka­nı (1947), Avrupa İktisadî topluluğunun fransız delegasyonu başkanı (1947-1951) ve Avrupa Birleşik Devletleri Sosyalist hare­ketinin başı oldu. Halen Paris Hukuk fa­kültesinde profesördür. En önemli eserleri: Europe Unie (Birleşik Avrupa) [1953]; Le Socialisme Trahi (İhanete Uğrayan Sosya­lizm) [1958]. (L)

28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİP (Andre) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİGNORİS CAPIO

Tarih 27 Mayıs 2009

PİGNORİS CAPIO («ihtiyatî haciz» anlamında lat. dey.), roma hukukunda bazı alacaklılara tanınan ve borçluların bazı mal­larını rehin olarak alıkoymadan ibaret olan hak. Ancak alacaklılar bu malları satama­dıkları gibi mülkiyetlerine de geçiremezler­di. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİGNORİS CAPIO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİGGOT (sir Francis Taylor)

Tarih 27 Mayıs 2009

PİGGOT (sir Francis Taylor), ingiliz hu­kukçusu ve şarkiyatçısı (Worthing, Sussex 1852-Londra 1925). Trinity college’da (Cambridge) okudu. 1874′te baroya girdi. Çeşitli devletlerarası hukuk işlerinde görev aldı. Japon başbakanının hukuk danışmanlığını yaptı (1887-1891). 1905′te «sir» unvanını al­dı, aynı yıl Hong Kong yüksek mahkeme­sinde başhâkim oldu. Yedi yıl bu görev­de kaldı. Piggot, devletlerarası ve deniz hukuku konularında birçok kitap ve makale yazdı. Ayrıca, The Garden of Japon (Ja­pon Bahçesi) [1893] adlı iki eseri vardır. (M)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİGGOT (sir Francis Taylor) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PFYFFER von ALTISHOFEN (Kasimir)

Tarih 27 Mayıs 2009

PFYFFER von ALTISHOFEN (Kasimir), isviçreli siyaset adamı (Roma 1794 – Luzern 1875). Hukuk profesörü ve avukattı, Büyük meclis (1825) ve Kurucu meclis (1838) üye­si oldu. Medenî kanun ve Ceza kanununun hazırlanmasında çalıştı, Temyiz mahkemesi başkanlığında bulundu, Luzern Liberal par­tisi lideri, Sonderbund devrinde Federal başhâkim, sonra Federal mahkeme (1851 ve 1853) ve Millî meclis başkanı (1854) oldu. Geschichte der Stadt und des Kanton Lu­zern (Luzern Şehri ve Kantonunun Tarihi) [1852] adlı bir eseri vardır. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PFYFFER von ALTISHOFEN (Kasimir) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PFORDTEN

Tarih 27 Mayıs 2009

PFORDTEN (Ludvvig von der, — baronu), alman siyaset adamı (Ried 1811-Münih1880). Leipzig’de hukuk profesörü (1847), Saksonya (1848), sonra Bavyera dışişleri bakanı (1849), Bavyera hükümet başkanı (1849-1859) oldu, Avusturya ile Prusya ara­sındaki küçük alman devletlerini biraraya getirecek bir üçlü devlet kurmağa çalıştı ve bu yolda Prusya siyasetiyle mücadele etti. 1864′te yeniden iktidara geçtiyse de, Sadowa savaşından sonra çekilmek zorun­da kaldı (1866). [L]

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PFORDTEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİCKERİNG (John)

Tarih 27 Mayıs 2009

PİCKERİNG (John), amerikalı dilbilimci ve lûgatçi (Salem, Massachusetts 1777-Boston, Massachusetts 1846). 1796′da Harvard Üniversitesi Hukuk fakültesini bitirdi, 1797′-de, A.B.D. Lizbon elçiliğine kâtip tayin edildi. 1799′da İngiltere’de A.B.D. büyük­elçisi Rufus King’in özel sekreteri olarak çalıştı. 1801′de A.B.D.’ye döndü. Baroya kabul edildikten sonra 1827′ye kadar Sa-km’de avukatlık, 1827-1846 arasında da Boston’da savcılık yaptı. Avrupa, asya, mı­sır ve kızılderili dilleri hakkında geniş bil­gisi vardı. Başlıca eserleri: Adoption of an Uniform Orthography for the İndian Languages (Kızılderili Dilleri İçin Ortak Bir İmlânın Kabulü Üstüne) [1820]; Vocabulary of JVords and Phrases Peculiar to the United States (A.B.D.’ye Has Kelime ve Deyimler) [1816]; A Comprehensive Dictionary of the Greek Language (Yunan Dili Mufassal Lügati) [1826]. (l)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCKERİNG (John) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİERRE (Eugene)

Tarih 27 Mayıs 2009

PİERRE (Eugene), fransız gazetecisi (Pa­ris 1848 – ay.y. 1925). 1866′da Yasama orga­nı başkanlığında görev aldı. 1875′te Millet meclisi yazmanlığına, 1885′te de genel sek­reterliğine getirildi. Hukuk meselelerinde ve parlamentonun yargılama usulü konusunda büyük bir otoriteydi. Bu konudaki eserleri (De la Procedure Parlementaire [Parlamen­ter Yargılama Usulü], 1887) bugün de önem­li sayılır. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİERRE (Eugene) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİERLOT (Hubert, kont)

Tarih 26 Mayıs 2009

PİERLOT (Hubert, kont), belçikalı siyaset adamı (Cugnon 1883 – Brüksel 1963). Brüksel’de hukuk profesörü (1908), kato-lik, sonra sosyal-hıristiyan senatör (1926-1946), içişleri (1934-1935) ve tarım bakanı (1936-1938) oldu. 1939′da katolik ve sos­yalist bir kabine kurdu, fakat seçimlerde sosyalistlerin kaybetmesi üzerine yalnız ka-tolikler ve liberallerin katıldığı bir kabiney­le yetinmek zorunda kaldı. Ordunun teslim olmasından sonra (28 mayıs 1940) Londra’­ya gitti ve yurt dışındaki hükümeti yönetti. Kurtuluştan sonraki ilk kabineyi kurdu (1944-1945). [L]

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİERLOT (Hubert, kont) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETRONE

Tarih 26 Mayıs 2009

PETRONE (İgino), italyan filozofu ve hukukçusu (Limosano, Molise 1870 – S. Giorgio, Cremano 1913). 1897-1900 Arasında Modena üniversitesinde hukuk felsefesi 1900′den ölümüne kadar da Napoli ünivers tesinde ahlâk felsefesi dersleri verdi, ilk çalışmalarında hukuk felsefesini, poziti­vizm, sosyolojizm ve historizmin etkisin­den kurtararak, bu felsefeye metafizik ilke­ler getirmeğe çalıştı; fakat sonraları biçim­sel hukuk felsefesi üstünde durunca, yen: oluşan idealizmin etkisinde kaldı ve vic­danda hukuk sezgisinin toplumsal değerim ortaya koydu. Ahlâk felsefesi alanında ise. Aristoteles nesnelciliğiyle Kant’ın biçimsel öznelciliğini bağdaştırmağa çalışırken, A. Rosmini felsefesinden fransız determinizmi­ne kadar birçok akımın etkisinde kaldı. Baş­lıca eserleri: La Fase Recentissima della Filosofia del Diritto in Germania (Alman­ya’da Hukuk Felsefesinin ilk Evreleri i [1895]; LoStato Mercantile di Fichte e la Premessa Teorica del Socialismo (Fichte’nin Ticaret Devleti ve Sosyalizmin Nazari Öncüleri) [1904]; İl Diritto nel Mondo dello Spirito (Zihin Dünyasında Hukuk) [1910]: i Limiti del Determinismo Scientifico (Bi­limsel Determinizmin Sınırları) [1910]; Etica (Ahlâk) [ölümünden sonra yayımlandı. 1917] ve çeşitli inceleme ve makalelerini biraraya toplayan Problemi del Mondo Mo­rale Meditati da un idealista (Bir idealistin Kafasındaki Ahlâk Dünyası Meseleleri» [1905]. (M)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRONE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETROLCÜ,Petrol dairesi

Tarih 26 Mayıs 2009

PETROLCÜ i. (petrol’den petrolcü). Pet­rol sanayiinde çalışan mühendis, sanayici, yönetici v.d. (L)
Petrol dairesi, petrol kaynaklarının özel teşebbüs eliyle işletilmesini sağlamak, Tür­kiye’de faaliyette bulunan yabancı petrol şirketleriyle ilgili işlemleri yürütmek üzere 6326 Sayılı kanunla kurulmuş (1954), Ener­ji ve Tabiî Kaynaklar bakanlığına bağlı, tü­zel kişiliği olan devlet dairesi. Görevleri: ham petrolün üretimi, taşınması, depolan­ması, petrol ürünlerinin taşınması, depo­lanması ve satışıyle ilgili konularda gerek­li arama izni ve belge vermek; petrol si­cilini tutmak; petrol işlemlerini denetle­mek; petrol hakkı sahiplerine petrol ka­nununu uygulamak; ham petrol üretimi için gerekli araç ve gereçlerin gümrük resmin­den muaf olarak Türkiye’ye sokulmasıyle ilgili işlemleri yapmak; bu araç ve gereçlerle petrolün, petrol üretimiyle ilgili hak ve hizmetlerin döviz hesaplarını Maliye ba­ka nlığıyle birlikte tespit etmek ve yurt dı­şına transferine karar vermek; petrolcülük alanında uzman yetiştirilmesi için eğitim ve staj imkânları sağlamak; petrol işiyle meş­gul olanların ödeyecekleri devlet hakkının ve üretilen petrolden alınacak devlet payı­nın tahakkukunu yapmak; petrol konusun­daki anlaşmazlıkların görüşme ve barış yo­luyle halli için çalışmak; petrol siyasetin­de hükümete müşavirlik etmek; yabancı devletlerin dolaylı veya dolaysız olarak ida­resinde etkili olabilecekleri tüzel kişilere istisnaî olarak petrol hakkı tanımak; Tür­kiye’yi petrol bölgelerine ayırmak, bu böl­gelerin arama ve işletmeye açılmasına veya açılmış olanların kapatılmasına karar veril­mek üzere Enerji ve Tabiî Kaynaklar ba­kanlığına teklifte bulunmak. Dairenin başında bir başkan, idarî ve tek­nik işlere bakan iki yardımcı vardır. Petrol kanununun ve tüzüğünün uygulanması, pet­rol işlemlerinin sondaj, keşif, üretim, işlet­me, boru hattı ve rafinaj yönlerini Fen ku­rulu denetler ve petrol hakkı sahiplerinin verecekleri fennî raporları inceler. Danışma birimleri: teknik müşavir (mühendis); tek­nik müşavir (jeolog); hukuk müşaviri; ida­rî ve Mali işler müşavirliği. Esas birimler: Petrol Sicil müdürlüğü; Muhasebe müdür­lüğü: ithal Edilmiş Sermayeyi Tespit büro­su. Yardımcı birim de Muamelât müdürlü­ğüdür. (M)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETROLCÜ,Petrol dairesi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHİLİPPE Mezieres

Tarih 25 Mayıs 2009

PHİLİPPE Mezieres‘li, fransız yazarı (M6-zieres şatosu, Picardie 1327-Paris 1405). Viyana veliahtı Humbert II’nin emrinde Türklere karşı savaştı (1345-1347). Sonra Islâmiyete karşı mücadeleyi sürdürmek amacıyle «isa’nın Çilesi» adlı bir tarikat kurdu (1347). Kıbrıs kralı Pierre I’in şansölyesi, kralın öldürülmesinden sonra (1369) Charles V’in danışmanı, 1380′de veliahtm öğretmeni oldu. 1380′de Paris’te CĞlestin’ler manastırına çekildi. Bütün hayatı boyunca haçlı seferlerini ve Kudüs’te bir latin imparatorluğunun yeniden kurulmasını savundu. Başlıca eserleri: Le Songe du Vieil Pelerin (Yaşlı Hacının Rüyası) [1389]; Oratoria Tragedica (1390); Niğbolu bozgunu (1396) üstüne yazdığı Epitre Lamentable (içler Acısı Mektup). Ruhanî ve cismanî iktidar arasındaki ilişkiler meselesini ele alan Somnium Viridarti adlı hukuk incelemesi de ona mal edilir. (L)

25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPE Mezieres hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHİLİPPE IV

Tarih 25 Mayıs 2009

PHİLİPPE IV Güzel (Fontainebleau 1268 – ay.y. 1314), Fransa kralı (1285-1314), Phi­lippe III ile Isabelle d’Aragon’un oğlu. Günümüzün tarihçileri tarafından büyük si­yaset yeteneği olan, gerçekçi, kurnaz ve çok değerli bir devlet adamı olarak kabul edilmektedir. Çevresinde, devlet gücünün her şeye yeter bir kuruluş olduğuna ina­nan zeki danışmanlar ve çoğu roma hukukuyle yetişmiş hukukçular vardı. Bunların en ünlüleri adalet bakanlığı yapan Pierre Flote ile Guillaume de Nogarat ve Engu-errand de Marigny’dir. Kral, dışişlerinde, önce babasının Napoli’deki Anjou’luları desteklemek için Aragon’a karşı açtığı sa­vaştan ustalıkla sıyrıldı (1291). Arkasından Flandre ile ilgilendi. Burada İngiltere kralıyle birleşmekten yana olan kont Gui de Dampierre’e karşı çıktı; şehirleri yönetmek isteyen soyluları destekledi. 1297′de krallık ordusunu başlıca flaman şehirlerini işgal et­meğe gönderdi. 1300′de, İngiltere ile Fran­sa arasında Guyenne’de çıkan anlaşmazlığı (1294) giderdi. Bu durumda yalnız kalan, İn­giltere’nin desteğini kaybeden Flandre kontu için, teslim olmaktan başka çare kalmamıştı. Bu olay, konta karşı savaşırken kralın boyunduruğu altına düşen şehirlerin şiddetli tepkisine yol açtı. Mayıs 1302′de bazı fran-sız s.ubayları öldürüldü. İntikam almağa gönderilen ordu Courtrai’de şehir milisleri tarafından bozguna uğratıldı (11 temmuz). Fakat kral tarafından Monsen-P6v61e’de yenilen Flamanlar (18 ağustos 1304), kont­luğu Gui’nin oğlu Robert de B6thune’e ve­ren, başlıca şehirlerde surların yıkılması­nı, birçok yerin işgalini ve ağır tazminat ödenmesini öngören Athissur-Orge antlaş­masını (23 haziran 1304) imzaladılar. Bu sertlik Flandre’da Capet hanedanı aleyh­tarlığını şiddetlendirdi. Kralın, Robert de Bethune ile oğlu Louis de Nevers’in ara­larını bulamaması da bu gerginliği daha da arttırdı. Sonunda Enguerrand de Ma-rigny, kont Robert de Bithune’ü, Lille, Douai ve Belhune’ün gelirlerini toplamak­tan vaz geçmeğe razı etti (1312-1311). Bu­na paralel olarak Güzel Philippe krallı­ğını doğuya doğru genişletti; Barrois’daki bazı toprakları, Lyon şehrini (1274′ten 1307 ve 1312′ye kadar yavaş yavaş alındı) ve Viviers piskoposluk bölgesini hâkimiyeti altına aldı, fakat kardeşi Charles de Valois’yı imparator seçtiremedi (27 kasım 1308). Hükümdarlığının en ilgi çekici olayları Papalıkla olan ilişkilerinde ortaya çık­tı. İlk anlaşmazlık 1296′da kralın fransız ruhban sınıfından almak istediği aşar ko­nusunda patlak verdi. Durmadan vergi ödemekten bıkan ruhban sınıfı buna itiraz etti. Papanın krallar üstündeki büyük etki gücüne inanan papa Bonicaius VIII, rahip­lerin Roma kilisesinin kesin izni olmadan vergi vermesini yasakladı (Clericis laicos, şubat 1296). Bunun üzerine kral Papalığı sıkıntıya düşürmek için krallıktan altın ve gümüş çıkışını yasakladı (17 ağustos 1296). Papa yasağı protesto etti (ineffabiîis Amoris emirnamesi, 20 eylül 1296), ama anlaş­mazlık 1297′de Bonifacius VlII’in Louis IX’u aziz mertebesine çıkarmasıyle yatış­tı. Fakat 1301′de kral, tahta hakaret et­mek ve Aragon ile bir olup entrika çevirmekle suçlanan Pamiers piskoposu Bernard Saisset’yi tevkif ettirince çok daha ağır bir anlaşmazlık patlak verdi. Papa, kralı bir piskoposu yargılayıp tevkif ettirmekle suç­ladı (Ausculta, fili, aralık 1301) ve gerekli kararları almak üzere bir din meclisi top­lamak istedi. Bunun üzerine Philippe de, baronlar, yüksek rütbeli papazlar ve şehir temsilcilerinden meydana gelen bir meclis topladı (10 nisan 1302). Burada, piskopos­ların dinî meclise gitmelerini yasaklattı. Bonifacius, Unam Sanctam (kasım 1302) Emirnamesiyle yüksek yetkisini hatırlattık­tan sonra hükümdarı afaroz etmeğe hazır­lanırken, Anagni’de, Guillaume de Nogaret’nin ve papaya düşman bir aile olan Colonna’ların hizmetindeki adamların bas­kınına uğradı (eylül 1303). Halk tarafın­dan kurtarıldı, fakat bir ay sonra Roma’da öldü. Yerine geçen Benedictus XI ile Philippe IV’ün müdahalesiyle seçilen Clemens V, kralın, Bonifacius davasını tek­rar ele almasından korkarak uysal davran­dılar ve kralın suçsuzluğunu ilân ettiler. Philippe, Papalığı hükmü altına alınca Clemens V’in 1305′ten sonra birçok fransız kardinal tayin etmesini, papanın Fransa’ya yerleşmesini (yerleşme yerini kesinlikle Avignon olarak belirledi, 1309) ve Bonifa­cius VlII’in Fransa kralı aleyhine çıkart­tığı bütün kararları bozmasını sağladı (1311). Bu çatışmalar, Güzel Philippe ile danışmanlarının krallığı etkili bir biçimde yönetme azminde olduklarını gösterir. Dev­lete bağlı yargıçların derebeylik bölgelerin­deki faaliyetlerini arttırmaları, ilgili da­vaları krallık mahkemesine getirmeleri ve merkez kurumlarının gelişmesi de bu azmi gösteriyordu. Krallık meclisi teşkilâtlandı­rıldı. Soyluların, kilisenin ve şehirlerin tem­silcilerini biraraya getiren meclisler birkaç defa toplandı. Bunlar «fitats g€neraux» meclislerinin çekirdeği sayılır. Parlamento çalışmasında uzmanlaşma ortaya çıktı (1291 ve 1307 emirnameleri). Mühürdarlık gittik­çe büyüyen bir önem kazandı. Maliye yö­nünden Philippe IV, Ma rigny’nin yardımıyle hazineyi yeniden düzenledi, bir büt­çe hazırlamayı bile düşündü (14 ocak 1314 emirnamesi) ve vergilerin düzenli olarak ödenmesine nezaret etti. Yahudilere (1306′-da sürüldüler ve malları ellerinden alındı) ve Lombardiyahlara ağır vergiler yükledi. Hattâ bazı yıllar bir «ocak vergisi» ödet­meyi denedi; ayrıca çeşitli para işlemleri­ne girişti. Ekim 1307′de Tampliye tarikatı ilerigelenlerini tutuklatmasına sonu gelme­yen para ihtiyacının yol açmış olduğu söy­lenebilir. Bu keşişler son derece zengin o-larak bilinirdi; fakat tutuklama için baş­ka sebepler gösterildi. Kralın isteği üzerine papa Clemens V bîr soruşturma yapılma­sını emretti ve mahpusların kiliseye teslim edilmesini istedi. Kral, bunu kabul etti (Poitiers Kardinaller meclisi, 29 mayıs 1308), Philippe IV daha sonra, ustalıklı bir propaganda ile papayı sıkıştırdı. Kili­senin yargısıyle bir grup tarikat üyesi ya­kılarak idam edildi (1309). Papalık 1312′de tarikatı kaldırdı; Philippe mayıs 1314′te Tampliye tarikatının yüksek rütbeli üyelerini dininden sapmış kişiler sayarak yak­tırdı. Hükümdarlığının Son yıllarına gölge düşüren tek olay bu değildir. Rezalete yol açan başka bir durum Philippe’in gelin­lerini zina suçuyle Kral mahkemesinde yargılatmasıdır. Enguerrand de Marigny, krallığa eski itibarını kazandırmak için ha­zinenin yeniden teşkilâtlandırılması (14 ocak 1314 emirnamesi) ve yeni bir vergi konması (satış vergisi) konusunda (Paris meclisi, 1 nisan 1314) kralı ikna ederek malî durumu düzeltmeğe çalıştı. Güçlü ve düzenli bir monarşinin kurulmasında çok büyük rol oynayan Philippe IV öldüğü zaman (29 kasım 1314) Marigny son bir para reformu daha hazırlıyordu. (L)

25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPE IV hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETRARCA (Francesco)

Tarih 25 Mayıs 2009

PETRARCA (Francesco), italyan şairi ve hümanisti (Arezzo 1304-Arquana 1374). Ba­bası Albizzo Franzesi ile aralarında çıkan anlaşmazlık yüzünden 1304′te Floransa’dan sürüldü. Francesco, Arezzo’da dünyaya geldi, çocukluğa Incisa’da (yaklaşık olarak 1310′a kadar) ve baba dostu Dante Alighieri ile tanıştığı Pisa’da geçti (bu tanışma­nın Cenova’da olduğu da ileri sürülür). 1311′de Petrarca ailesi (ailenin öbür oğlu Gherardo’nun 1307′de doğduğu sanılır) Avignon’a yerleşti, kadınlar ve çocuklar Carpentras’a gönderildi.

Petrarca Carpentras’ta dört yıl boyunca Convenevole da Prato’dan ders aldı. 1316′da hukuk öğreni­mi için Montpellier’ye gitti. Bugün elde bulunan en eski eserlerini latince olarak 1318 veya 1319′da kaybettiği annesinin acısıyle yazdı. 1320′den sonra hiç istememe­sine rağmen hukuk öğrenimine kardeşiy­le birlikte Bologna’da devam etti; ama 1326′da bu öğrenimi yarıda bıraktı. Pet­rarca’nın halk diliyle ilk mısraları Bolog­na’da yazdığı sanılır. Avignon’a döndük­ten kısa süre sonra, kilisenin desteğini sağ­lamak için tarikata girdi; bu olay, şairin hayatında çok önemli bir yer tutar. Petrar­ca’nın Laura’ya olan aşkı kesinlikle bilinir; ama şairin bu isim altında anlattığı ka­dının kimliği üstüne hiç bilgi yoktur. Pet­rarca’nın hayatı göz önüne alındığı zaman bir hikâyeden başka bir şey olmadığı anla­şılan bu aşkı, şiirlerinin başlıca konusu haline getirmiştir. Kendi anlattığına göre, 6 nisan 1327′de Laura’ya, Avignon’daki Sainte Claire kilisesinde ilk gördüğü anda âşık oldu. Bu aşk, 21 yıl boyunca sürdü ve Laura’nın 6 nisan 1348′de ölümünden sonra da devam etti. 1330′da Petrarca, Guascogna’daki Dombez piskoposluğuna getirilen Giacomo Colanna ile birlikte yola çıktı; Lombez’den, Avignon’a Giacomo’nun kar­deşi kardinal Giovanni’nin sarayına gitti. 1333′te Kuzey Fransa’ya (Flandre, Brabant) uzun bir seyahat yaptı. Liege’de, birçok metnin yanı sıra Cicero’nun söylevini (Pro Archia [Archias Davası]) buldu; bu buluş hümanist keşiflerinin ilkidir. Ama aynı dö­nemde, kutsal metinleri ve daha önceleri hor görülen eski hıristiyan yazarların eser­lerini okumağa başladı. 1336 Sonlarına doğ­ru italya’ya ve Orso dell’Anguillara’ya ko­nuk olduğu Capranica’ya döndü. 1337′de Sorga kaynağı yakınındaki Valchiusa’ya yerleşti, aşkına sahne olarak burasını seçti ve eserinin büyük kısmını burada ta­sarladı.

1 Eylül 1340′ta en büyük şair ta­cını giyme töreni için Paris ve Roma’dan davetlileri geldi; ama taç giyme olayını yü­celtmek amacıyle Petrarca önce Napoli kra­lı Roberto’nun sınavından geçmek istedi. Tören 8 nisan 1341′de Campidoglio’da ya­pıldı ve tacı senatör Orso dell’Anguillara giydirdi; Petrarca, Campidoglio’dan San Pietro’ya gitti ve tacını mihrap üzerine bı­raktı. Roma’dan Parma’ya geçti, Azzo da Correggio’ya misafir oldu; sonra, Parma yakınında Selvapiana’ya (burası Petrarca’­nm herkesten uzak yaşamak için italya’da seçtiği yerdir) yerleşti. 1342′de Avignon’a döndü ve Roma’dan elçi olarak gönderilen Cola di Rienzo ile tanıştı. 1343′te kızı Francesca doğdu; bu sırada erkek kardeşi Gherardo’nun Montreux’deki Chartreux ma­nastırına rahip olması (paskalya 1343) Pet­rarca’yı önemli ölçüde etkiledi ve şairde büyük sarsıntılara yol açtı. Petrarca Secretum’u (sır) ve kesinlikle bilinmemekle bera­ber Salmi Penitenziali’yi (Mezmurlar) bu buhranlı dönemde yazdı. 1343 Yılı ekim ayın­da kardinal Colonna’dan aldığı bir görevle Napoli’ye döndü; Napoli’den Parma’ya geç­ti; Parma’yı ele geçirmek isteyenler arasın­da çıkan savaşa katıldı ve serüven dolu bir yolculukla Bologna’ya, sonra Verona’ya kaçtı. Genel kanıya göre, Cicero’nun Ad Atticum (Attike’ye), Ad Quintum (Quintus’a) ve Ad Brutum (Brutus’a) adlı mek­tuplarını Verona kapitolü kütüphanesinde buldu. 1345 Yılı sonlarına doğru Avignon’a döndü ve birçok yazısını bu sırada yazdı. Ama, mart 1347′de Roma’da Cola di Rien­zo ayaklanması patlak verince Petrarca bu olaydan büyük ölçüde duygulandı, büyük bir heyecanla ayaklanmayı destekledi ve Cola’-nın yanında fiilî mücadeleye giremediği için yakındı. Petrarca kasım ayında Cola’mn gizlice yanına gitmek amacıyle Provence’tan ayrıldı; ama Cenova’da, Cola’mn yıldızının sönmeğe başladığını ve Colonna taraftarla­rının yeniden şehre girdiğini haber aldı. Petrarca’nm bu olayda Cola’yı tutması kar­dinal Colonna ile ilişkilerini kesmesine yol açmamışsa da oldukça nazik hale getirmiş­tir.
Cenova’dan Verona’ya ve buradan da Parma’ya gitti; mayıs 1348′den sonra iki yıl boyunca sık sık yer değiştirdi (siyasî görevler aldı). 1350′de Roma’ya giderken doğduğu şehir Floransa’dan geçti; Floransa’da Petrarca’nın dostları, hayranları var­dı ve hepsinden önemlisi Boccaccio ile ilk defa bu şehirde karşılaştı. Bu karşılaşma hümanizm tarihi ve Petrarca’yı örnek ala­rak edebî faaliyetini kökünden hümanist bir yöne çeviren Boccaccio için çok önem­lidir. Ertesi yıl Boccaccio, Petrarca’yı da­vet eden Floransa senyörlüğünün elçisi ola­rak Petrarca’yı görmek için Padova’ya git­ti: şair daveti ret etmedi, geleceğini söy­ledi ama sonra hiç bir harekette bulunma­dı. Bu sırada, Petrarca Avignon’a döndü, dağınık durumdaki büyük eserini düzenle­mek için yoğun bir çalışmaya girişti. 1352 Yılı aralık ayında papa Clemens VI öldü ve yerine Innocentius VI geçti; Innocentius Vl’dan yardım göremeyeceğini bilen Pet­rarca nisan 1353′te erkek kardeşini ziyaret ettikten sonra kesinlikle italya’ya döndü. Nereye yerleşeceğini kestiremeyen Petrar­ca’yı başpiskopos Giovanni Visconti Mila­no’da alıkoydu ve himaye etti; dostlarının tenkitlerine rağmen Petrarca önemli siyasî hizmetler görerek ve Visconti’lerin siyase­tini savunarak sekiz yıl Milano’da kaldı.
Yoğun siyasî çalışmalarına rağmen Mila­no’da oturduğu dönem Petrarca’nın edebi­yat alanındaki en verimli çağıdır. 1362′de oğlu Giovanni ve dostu Ludovico di Campinia vebadan öldü; Petrarca Padova’ya ve buradan da Venedik’e gitti; Venedik cum­huriyeti Petrarca’ya Schiavoni ırmağı kıyı­sında bir ev verdi. Petrarca, kızı Frances­ca ile damadı Francescuolo da Brossano’yu da Venedik’e getirtti, 1370′te kızı ve damadıyle birlikte Arqua’da Euganei tepeleri eteğinde küçük bir şehire yerleşti (biri iki yaşında ölen, öbürüne Petrarca’nm anne­sinin ismi [Eletta] verilen iki torunu oldu). Bu yıllarda Ferrara’da geçirdiği bir buhranı atlattıktan sonra ölünceye kadar siyasî gö­revler almağa ve özellikle bıkıp usanmadan yazmağa devam etti.

Çağdaşları ve bütün XIV. yy., Petrarca’ya bin yıllık bir aradan sonra, klasik latin yazarlarının izinde yü­rüyerek ve onlarla boy ölçüşecek parlak­lıkta latince bir edebiyatı İtalya ve hattâ Avrupa’da yeniden canlandıran çok zarif bir yazar olarak hayranlık duydu; Petrar­ca, daha sonra hümanizm adı verilen dü­şünce ve kültür hareketinin öncüsü olarak sevildi ve kabul edildi, yaşadığı yüzyılda, uzun süre, halk diliyle yazdıklarından üstün tutulan latince eserleriyle Avrupa’da hâkim oldu. Çağdaşları, Petrarca’nm Eskiçağ epik şiir biçimlerini kendi dünya ve sanat görü­şü ve Hıristiyanlıkla bağdaşacak şekilde ye­niden canladırmasma hayranlık duyamadı­lar; çünkü bu maksatla yazdığı Afrika’­yı (1338-1341); 1343′ten sonra yeniden sık sık elden geçirmiş ve eser ancak 1396′da yayımlanabilmişti. Buna karşılık latince yazdığı eserlerden Epistolae Metricae (66 manzum mektup; 1333-1354 arasında ya­zılan bu mektuplardan yalnız annesinin ölümü üzerine yazılanların tarihi bilinir; mektupların derlenmesi ve yeniden elden geçirilmesi üç evrede yapıldı: 1350, 1357, 1363) ve Bucolicum Carmen (Çoban Şiirleri) [12 eglog; 1346-1348; daha sonra birçok de­ğişiklik ve düzeltme yaptı] hayranlık uyan­dırdı. Bu eserlerde birçok mektup yer alır; büyük bir özenle yazılmış bu mektuplara Petrarca’nm hayranları tarafından sahiple­rine ulaşamadan el konduğu sanılır. Pet­rarca, fazla gördüğü veya çok kişisel bul­duğu mektupları atarak, sürekli olarak sağ­lam bir edebiyat örneği ve soylu bir eği­tim aracı meydana getirebilecek ve Roma’nın sayılı kişilerinin biyograflarına benze­yecek şekilde kendi hayatını aktaran bir derleme hazırlamak istedi. Familiarium Rerum Libri XXIV, 350 mektuptan meydana gelir (bu mektuplardan tarihlendirilebilen en eskisi 1325 yılında yazılmıştır); mektupları seçme ve uyarlama işlemi 1349 (bazılarına göre 1345)-1360 arasında çeşitli evrelerde yapıldı. Birkaç istisna dışında derleme Pet­rarca’nm 1361′e kadar yazdığı mektupları kapsar; çünkü bu tarihte Petrarca ikinci bir derlemeye başlamıştır: Seniles (Yaşlı­lık Mektupları) [17 kitap içinde 125 mek­tup]. Bu ikinci derleme tamamlanmamış bir otobiyografya (şairin 1351 yılına kadarki hayatını anlatır) olan, gelecek kuşaklara ya­zılmış bir mektupla biter: Posteritati. Kü­çük Sine Nomine (Adsız) şiddetli yergileri kapsayan 19 mektuptan meydana gelir (1342-1358). Petrarca’nın yazdığı başka mektuplar ise derlemelerde yer almadı.
Düşünce tarzı­nı yansıtan çok önemli bir belge olan Secretum’u Petrarca 1342 – 1343 arasında yaz­dı. 1353′te yeniden elden geçirdi ama başlığını yalancı çıkarmamak için eseri or­taya çıkarmadı (bu eserin gerçek başlığı Secretum Meıım’dm [Sırlarım]). Petrar­ca, bu eserde sık sık ve açık bir şekilde kendini tahlil eder.
iki incelemesi De Vita Solitaria (Yalnız Hayat üstüne) [1346'da yazdı, daha sonra genişletti] ve De Otio Religioso’dai (Dinî Tembellik) [1347'de yazdı, sonra birçok de­fa gözden geçirdi] Petrarca’nın birçok kitap ve birkaç seçme dost veya Tanrı ile başbaşa kalma isteğini ortaya koyar; ama onun bu isteği tembellik yapmak değil de tutkuların verdiği yorgunluktan kaçmaktır. Bu ahlâkî-dinî yazılar dizisine yazıldığı tarih belirsiz olan yedi Psalmi Poenitentiales, bir İtinerarium Breve de ianua Usque ad lerusalem et Terram Sanctam (daha çok İtinerarium Syriacum [1358] adiyle ünlüdür: Italya’da kutsal topraklara ulaşmak için aşılacak ülkeleri anlatır) sayılabilir. Tarihî yazıları da çok ünlüdür: De Viris lllustribus (Ünlü Kişiler) ve Rerum Memorandarum (Unutulmayan Şeyler) [her ikisi de yarım kalmıştır]. Petrarca’nın, önce 1338 veya 1339′da başladığı, 1343′te yarıda kes­tiği De Viris adlı eseri romalı ünlü ki­şileri veya Roma tarihi aracılığıyle bili­nen kişileri kapsar; Petrarca esere 1315-1353 arasında devam etti ve sınırlarını ge­nişleterek Âdem’den çağına gelinceye ka­dar her yüzyıldan ünlü kişilere kitabında yer verdi (eser, paganlık ve Hıristiyanlığın hayat anlayışını bağdaştırmak ve kaynaştır­mak amacını güder). Bağımsız bir eser olan De Gestis Caesaris (Sezar’ın Hayatı) daha sonra De Viris’in içinde yer aldı. 1343-1345 Arasında yazılan Rerum Memorandarum’un kitaplarından 4′ü ile öbür kitap­lardan bazı parçalar günümüze kadar ula­şabildi. De Remediis Utriusque Fortunae (Alınyazısma Karşı İlâçlar) [1356'da başla­dı, 1366'da tamamladı ve yayımladı] ahlâ­kî bir eserdir.
Petrarca’nın bazı polemik eserleri çok canlıdır: kendisini «namuslu ama bilgisiz bir adam» olarak niteleyen dört Venedikli Ibni Rüşt’çü bilgine karşı yaz­dığı De Sui İpsius et Multorum Ignorantia (Kendi Bilgisizliğim ile Başkalarının Bilgisiz­likleri üstüne) [1367]; «mekanik sanatlara» karşı şiiri savunduğu 4 kitap (Invectivarum Contra Medicum Quendam [1352-1355]; aleyhine konuşan kardial Giovanni de Caraman’a karşı yazdığı tnvectiva Contra Quendam Magni Status Hominem sed Nullius Scientie Aut Virtutis [1355'ten sonra yazıldığı sanılır]; papalık merkezinin Avignon’dan Roma’ya taşınması konusunda fransız tezini savunan Giovanni di Hes-din’e karşı yazdığı tnvectiva Contra Eum Qui Maîedixit İtaliae [İtalya'yı Lanetleyen Kimseye Sövgü], 1373). Petrarca’nın hüma­nist eserlerinin önemi, şairin birçok eski metni keşfetmesinden değil, kendisinden ön­ceki hümanistlere oranla Latinceyi çok da­ha iyi bilmesinden ileri gelir; Latince öğ­renmenin önemini ilk kavrayanlardan biri Petrarca’dır: Petrarca, Roma Eskiçağını dolaysız ve doğru bir şekilde öğrenebilmek için klasik latin yazarlarına baş vurmak ve bu yazarların eserlerini karşılaştırarak kont­rol etmek gerektiğini savundu. XV.yy.da en parlak dönemine ulaşan filoloji alanın­daki hümanizm çalışmalarının temelini atan Petrarca’dır.
Bu yüzyılda, klasik latin yazarlarının eser­leri üstüne bilgiler çoğaldıkça Petrarca’nın ünü azaldı; katı gramer ve üslûp kuralları bir yana bırakıldı, Petrarca’nın tanıyamadı­ğı yunan dünyası tanınmağa başlandı. Ama hümanist Petrarca’nın yıldızı sönerken, halk diliyle yazan şair Petrarca’nın ünü ulaşıl­mayacak ölçüde genişledi: XV. yy .m ikinci yarısında Petrarca İtalya içinde ve dışında en büyük lirik şair olarak kabul edildi. Petrarca’cılık, XVI. yy.da, bir yazma tar­zından çok şiir anlayışını ve şairlerin ya­şayışını etkileyen bir yaşama şekli olarak kabul edildi. Canzoniere (Mısralar) ve Trionfi’de (Zaferler) aşk daha çok bir edebî hayal, şairin çelişkilerle dolu kararsız ruh hallerini yönelttiği olağanüstü bir merkez­dir. (M)

25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRARCA (Francesco) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETERS (Hans)

Tarih 25 Mayıs 2009

PETERS (Hans), alman hukukçusu (Han-nover 1886-Hstoleka yakınları 1915). Leipzig’de L. Mitteis’in öğrencisiydi. 1914′ten sonra Frankfurt üniversitesinde ders verdi. En önemli eseri olan Die Oströmischen Digestenkommentâre und die Enstehung der Digesten (Doğu Roma Digesta’ları üstüne Yorumlar ve Digesta’ların Doğuşu) [1913] büyük tartışmalara yol açtı. Peters, rus alman cephesinde savaşırken öldü. (M)

25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETERS (Hans) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETERS

Tarih 25 Mayıs 2009

PETERS (Hans), alman hukukçusu (Han-nover 1886-Hstoleka yakınları 1915). Leipzig’de L. Mitteis’in öğrencisiydi. 1914′ten sonra Frankfurt üniversitesinde ders verdi. En önemli eseri olan Die Oströmischen Digestenkommentâre und die Enstehung der Digesten (Doğu Roma Digesta’ları üstüne Yorumlar ve Digesta’ların Doğuşu) [1913] büyük tartışmalara yol açtı. Peters, rusalman cephesinde savaşırken öldü. (M)

25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETERS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PESTALOZZİ (Johann Heinrich)

Tarih 23 Mayıs 2009

PESTALOZZi (Johann Heinrich), isveçli pedagog (Zürich 1746-Brugg 1827). önce dil, ilahiyat, hukuk ve tarih öğrenimi yap­tı, sonra kendini köy iktisadı üstüne çalış­malara verdi; Emile’i okuduktan sonra asıl istidadını keşfetti. Rousseau’nun pedagojiy­le ilgili fikirlerini, basitleştirerek halkın anlayacağı biçime soktu. Sosyal meselenin ancak yeni bir eğitim düzeniyle çözümlene­ceğini kabul etti, insan kabiliyetlerini aşa­malı olarak geliştirecek (ona göre aklın ge­lişmesi, gitgide artan bir karmaşıklık kanu­nuna göre oluyordu); tarım ve meslek bil­gisi öğretecek, karşılıklı eğitimi düzenleye­cek bir plan tasarladı. Kendini, hiç bir çı­kar gözetmeden, özellikle yoksul çocukla­rın eğitilmesine adadı. Sırasıyle Neuhof, Stans, Burgdorf ve Yverdon’da açtığı okul­lar ona büyük bir ün kazandırdı. Pestalozzi çok sayıda eser verdi, bunlar arasında bir roman olan Lienhard und Gertrud (Lienhard ile Gertrud) [1781-1.787]; Helvetisches Volksbaltt (İsviçre Halk Gazetesi) [1782 -1783]; Meine Nachforschungen über den Gang der Natur in der Entwicklung des Menschengeschlechtes (İnsan Türünün Ge­lişiminde Tabiatın Aldığı Yol üzerine Araştırmalarım) [1797]; Wie Gertrud İhre Kinder Lehrt? (Gertrud Çocuklarını Nasıl Yetiştirir?) [1801] ve Buch der Mutter (An­nelerin Kitabı) [1803] sayılabilir. (L)

23 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PESTALOZZİ (Johann Heinrich) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PESSİNA (Enrico)

Tarih 23 Mayıs 2009

PESSİNA (Enrico), italyan hukukçusu (Na­poli 1828-ay.y. 1916). 1848 Devrim hareke­tine katıldı. Manuale di Diritto Costituzionale (Anayasa Hukuku Ders Kitabı) [1849] kitabında öne sürdüğü liberal düşünceler yüzünden bourbon polisinin takibine uğradı. Daha sonra, tutuklanarak 4 ay hapse ve iki yıl Ottaiano’da mecburî ikamete mahkûm edildi. 1860′ta, Napoli’deki Sardinya hükü­meti temsilcileriyle kurduğu ilişki yüzünden yeniden tutuklandı, iki gün hapis yattıktan sonra Marsilya’ya kaçtı; Marsilya’dan da Livorno’ya sürüldü. Emilia diktatörü L.C. Farini’nin emriyle Bologna üniversitesinde hukuk profesörü oldu. Bourbon’ların düş­mesinden sonra Napoli Ceza mahkemesi hâkimliğine, sonra da adalet genel sekre­terliğine getirildi. Birçok defa milletvekili seçilerek parlamentoya girdi; senatör (1871′-den sonra), senato başkan yardımcısı (1889), B. Cairoli hükümetinde tarım, ticaret ve sanayi bakanı (1879), A. Depretis hüküme­tinde ise adalet bakanı (1885) oldu; 1914′te devlet bakanlığına getirildi. F. Carrara ile birlikte, klasik ceza hukukunun en önemli kişilerinden biri oldu ve bu ceza hukukuna Hegel felsefesinin etkisinde orijinal ve dengeli bir felsefî düşünce kazandırdı. Başlıca eserleri: Trattato di Penalitâ Generale Secondo la Legge delle Due Sicilie (İki-Sicilya Yasalarına, Göre Genel Ceza) [1859]; Elementi di Diritto Penale (Ceza Hukuku Unsurları) [3 cilt, 1865];
Naturalismo e le Scienze Giuridiche (Natüralizm ve Hukuk Bilimi) [1876]; La Scuola Storica Napoletane nella Scienza del Diritto (Hukuk Bili­minde Tarihî Napoli Okulu) [1882]; Manu­ale del Diritto Penale İtaliano (İtalyan Ce­za Hukuku Ders Kitabı) [3 cilt, 1893-1895]; Manuale del Diritto Pubblico Costituzionale (Anayasal Amme Hukuku Ders Kitabı) [1900]; La Crisi del Dritto Penale nell’Vltimo Trentennio del sec. XIX (XIX. yy.ın Son Otuz Yılında Görülen Ceza Hukuku Buhranı) [1906]; 11 Dritto Penale in İtalia da C. Beccaria Fino alla Promulgazione del Codice Vigente (C. Beccaria’dan Bugünkü Ceza Kanununa Kadar İtalya’da Ceza Hu­kuku) [1906]; ayrıca çeşitli yazıları (üç cilt, 1899) ve konferansları da (7 cilt 1914-1916) vardır. Enciclopedia del Diritto Penale 1taliano’nun (italyan Ceza Hukuku Ansiklo­pedisi) hazırlanmasında çalıştı. (M)

23 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PESSİNA (Enrico) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERTİLE (Antonio)

Tarih 22 Mayıs 2009

PERTİLE (Antonio), italyan hukuk tarihçisi (Agordo 1830 – Padova 1895). 1857′den sonra Padova’da ders verdi. A. Del Giudice’nin desteğiyle yazdığı Storia del Diritto italiano della Caduta dell’lmpero Romano alla Codificazione (Roma İmparatorluğunun Çöküşünden İtalyanın Birleşmesine kadar İtalyan Hukuku Tarihi) [6 cilt, 1871 -1872] adlı eserle tanındı ve bu kitapla italyan hukuku bilimsel tarihinin temellerini attı, İtalyan hukuk tarihinin gelişimini ilk defa organik ve sistematik bir biçimde ele aldı. Bu kitap, metodunun eskimiş olmasına rağmen tükenmez bir belge ve bilgi kaynağıdır. (M)

22 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERTİLE (Antonio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERSONALES

Tarih 21 Mayıs 2009

PERSONALES veya PERSONATAE çoğl.

i. Bot. Bk. MASKELİLER. PERSONEL i. (fr. personnel). Bir hizmet veya kuruluşun görevlileri; bir işyerinde çalışanların tümü.

Devlet ve diğer kamu kuruluşlarında çalışan ve faaliyete çeşitli derecelerde katılan gerçek kişiler. Bk. ANSÎKL. Huk. ve İşletmec. bölümü.

— Ask. Personel hizmetleri, askerî birliklerde çeşitli konulardaki çalışmalarla ilgili hizmetler. Bk. ANSÎKL.

— Huk. Personel dairesi. Bk. Devlet PERSONEL DAiRESî.

Personel kanunu, görevlerinin özelliği olan bazı memurlar (hâkimler, silâhlı kuvvet mensupları gibi) dışında kalan bütün devlet memurlarının hukukî statüsünü düzenleyen kanuna verilen genel ad; resmî adiyle Devlet Memurları kanunu (sayı 657).

Personel reformu, personel rejiminin genel idarî reform açısından yeniden ele alınmasını, böylece kamu hizmetlerinin daha rasyonel ve etkili kılınmasını sağlayacak insan unsurunun, yeterli nitelik ve yaşama seviyesine kavuşturulmasını amaç edinen düzenleme çalışmaları.

Personel rejimi, başta devlet memurları olmak üzere, çeşitli kamu personelinin hukukî statülerini, malî, iktisadî ve sosyal haklarını, yükümlülüklerini ve diğer özlük işlerini düzenleyen hükümler. (Türkiye’de, üniversite öğretim üye ve yardımcıları, hâkimler ve askerler gibi, görevleri gereği ayrı bir personel rejimine bağlı memurlar da vardır. Bunların dışında, genel olarak personel rejimini, Devlet Memurları kanunu düzenler.)

— ANSÎKL. Ask. Personel hizmetleri, genellikle, personel muhasebesini yapmak, tayin ve nakil işleri, eğitim, kurs, personel kayıtlarının tutulması, personel raporlarının denetimi, birleştirilmesi ve ilgili makamlara ulaştırılması gibi görevlerdir. Personel hizmetlerinde ayrı bir önemi olan özlük işleri de emeklilik, istifa, ihraç, tart, tekrar askere alma, uzatma, ölüm, nişan ve taltifler, nakil, izin, kimlik kartları, güvenlik belgeleri v.b. işlemlerin düzenle yürütülmesidir. Bunlar dışında personel hizmetlerine, «özel hizmetler» olarak nitelendirilen şu hizmetler de katılır: askerî birlikler için yeterli eğlence, moral ve refah hizmetlerinin sağlanması, spor ve eğlenceyle ilgili programların hazırlanması; çeşitli eğlence çalışmalarının denetlenmesi, özel ihtiyaç maddelerinin sağlanması ve dağıtımının denetlenmesi; ordu dinlenme kampları ve bölgelerinin kurulması. Bunlardan başka, mahkeme hükümlerinin uygulanması, askerî personelin sivillerle ilişkilerini düzenlemek; savaş esirlerinin toplanması, korunması ve bunlardan faydalanma; disiplin ve tahliye işleri de personel hizmetlerinden sayılır.

—» Huk. Personel, genel olarak her kuruluş ve hizmette çalışanları kapsayan bir terimdir. Ancak, personel kanunu, personel rejimi, personel reformu gibi ifadelerde görüldüğü üzere bu terim yaygın olarak kamu personeli anlamıyle kullanılır, özel şeklinde çalışan kimselere.daha çok’işçi* ve müstahdem* denilmektedir. Bu anlamıyle personel, «çeşitli devlet faaliyetlerinin ve kamu hizmetlerinin gerektirdiği gerçek kişilerin tümü» demektir. Devlet ve öteki kamu kuruluşları aslında birer tüzel kişilik^ olduğundan, kararların alınması ve uygulanması gerçek kişiler eliyle yürütülür. Bu gerçek kişilerin tümüne personel adı verilmekle birlikte, hepsi aynı hukukî statü içinde değildir. Genel olarak kamu personeli dörde ayrılır: 1. kamu hizmetleri ve bu hizmetlerin kadrolarıyle kaynaşmış, aslî ve sürekli nitelikteki memurlar (bk. memur); 2. kanunların açık hükümlerine dayanılarak idarenin tek taraflı işlemleriyle ve gerekiyorsa zor kullanarak hizmete aldığı mükellefler (bk. mükellef); 3. kamu hizmetlerinin görülmesini sağlamak için, devamlı hizmet kadrolarına girmeden geçici ve arızî olarak, idare hesabına kişisel faaliyette bulunan ve yardımcı denilen kişiler; 4. özellikle il özel idareleri ve belediyelerde, seçim sonucu görev alan üyeler; bu genel ayrım, Devlet Memurları kanununa bağlı kurumlar bakı? mından değişmekte ve memur, sözleşmeli personel ve yevmiyeli personel şeklinde yeni bir kamu personeli ayrımı yapılmaktadır.

— İşletmec. İşletmede personel, işletmenin verimliliği, üretkenliği ve hizmetlerin gecikmeden yapılması bakımlarındna en önemli unsurdur. Bunun için, işletmenin genel amacma uygun personel seçimi, bu personelin âdil, ahenkli ve verimli bir şekilde çalıştırılması işletmecilik bakımından büyük önem taşır.

İşletmeler için personel seçimi genellikle personel servisince yapılır. İlke, işe en uygun kişiyi bulmaktır. Meslekî nitelik isteyen işlere, bu niteliği taşıyanlar seçilir. Belirli meslekî bilgiyi gerektirmeyen işler için seçim, iş arayanlar açısından bazı meseleler ortaya çıkarır; kişinin, kendisine uygun gelecek ve benimseyeceği meslek veya işte çalışmasını sağlamak yolları aranır. Buna «meslekî yöneltim» denir; bu yöneltim psikoteknik veya sanayi psikolojisi aracılığıyle gerçekleştirilir. Elle çalışma söz konusu ise, kişiyi işe alıştırmak veya kabiliyetlerini anlamak için, psikoteknik laboratuvarlarında uygulanan testlere baş vurulur. Diğer ülkelerde geniş uygulama alanı olan psikoteknik, Türkiye’de İ.E.T.T., T.C.D.D. işletmelerinde kullanılmaktadır. İşletmeler, bünyeleri için gerekli işleri, iş değerlendirmesi yaparak tespit ederler. İş değerlendirmesi görevlerin sınıflandırılmasıyle başlar. Her işin, bir diğer işe göre nispî değeri tespit edilir. Bu işlem yapılırken nicel, nicel olmayan ve her ikisini birleştiren metotlar kullanılır. Nicel olmayan metotların başında hiyerarşik sınıflandırma ve sıralama (Tranking sistem) metodu gelir. Bu metotta işler, önem sırasına göre sınıflandırılır. Görevler veya işler önceden yapılmış olan çözümlerden çıkan bilgilerin ışığı altında karşılaştırmaya tabi tutulur ve basit olarak tanımlanır. Uygulamada sıra sınıflandırılması işlerin ikili olarak karşılaştırılması gibi metotlar kullanılır. Bu değerlendirme basittir, ama belirli sonuç vermez ve daha çok öteki usullerle bulunan sonuçların kontroluna yarar. Nicel olmayan diğer bir metot, kategorilere göre sınıflandırmadır. Çeşitli görevleri içine alan belirli sayıda kategoriyi tanımlayan bu metot, sıralama metodu ilkelerini benimser.

Nicel olan ve etkenlere dayanan metotlar da iki türlüdür: etken karşılaştırma metodu (factor comparaison system) ve puan sistemi (points system). Puan sisteminde, işin gerektirdiği etkenler, ustalık (öğretim, tecrübe ve yaratıcılık), çaba (bedenî, zihnî), sorumluluk diye sıralanır. Bunlar önemlerine göre derecelendirilir. Her derecenin bir puanı olur ve her iş için gerekli yüzde puan cranı belirtilir. Puan sisteminin eksikliğini gidermek amacıyle, Eugene J. Benge’in geliştirdiği, etken karşılaştırma metodu uygulanır. Puan sisteminden farklı olarak burada anahtar işleri seçilir ve puan birimi yerine para birimi kullanılır. Her iki metodu içine alan metot ise temel istidat metodudur; göz önüne alınan işi düzenli ve doğru yapmak için gerekli istidat, yetenek ve temel bilgilerin değerlendirilmesi esasına dayanır. İşletme böyle bir değerlendirmeden soma çalıştırdığı personele vereceği ücretleri tayin eder. Görevi yapabilecek yetenekteki adaylar mülakat ve test ertesi işe alınır. Rahat bir atmosfer içinde yapılan mülakat, adaya işi tanıtma ve işletmeye de adayı tanıma fırsatını verir. Test de, gerek psikolojik, gerek psikoteknik usullerle yapılır ve personel olarak istihdam edilecekleri tanımağa ve onun özelliklerini ortaya çıkarmağa yarar. Kişi işe alındıktan sonra da, onun işletme amaçlarına uygun olaıak çalışması, etkin ve verimli olması için gerekli tedbirlerin alınması yöneticiye düşer. (M)

Personel dairesi (başbakanlık devlet), devlet kurumlarının personel rejimlerini ülkenin malî, iktisadî ve sosyal gereklerine göre düzenlemek, bu düzeni hukukî esaslar içinde yürütmek üzere kurulmuş, Başbakanlığa bağlı devlet dairesi (kuruluşu 1960). Görevleri: genel personel kayıtlarını tutmak; personel rejimiyle ilgili kanun, tüzük, yönetmelik tasarılarını hazırlamak; memur ve hizmetlilerin yükümlülüklerini tespit etmek, bunları gruplandırmak suretiyle aynı mahiyetteki işler için ücret eşitliği sağlamak; kadro unvanlarını standart duruma getirmek, memur ve hizmetli kadrolarının hizmet gereklerine uygun seviyede olmasını sağlamak; kurumlara personel alınması, bu personelin terfii konularında ehliyet şartlarını tespit etmek; maaş ve ücretlerde iktisadî ve sosyal şartların gerektirdiği düzenlemeleri hazırlamak, dış seyahat ve görevlerde uygulanacak ödemeleri tayin etmek; personelin yetiştirilmesi ve daha yüksek kadrolara hazırlanması için gerekli usul ve araçları tespit etmek; inzibatî ceza sisteminin dengeli ve eşitlik prensibi içinde işlemesini ve uygulanmasını takip etmee*. Teşkilâtın başkanı, Maliye, Millî Savunma, Millî Eğitim bakanlıklarıyle Yüksek , Denetleme kurulundan seçilmiş beş kişilik Devlet Personel heyeti’nin de başkanıdır. Esas birimler: teknik ve idarî kısımların âmiri olan genel sekreter; hizmetleri ve personeli sınıflandıran, personel ve kadro unvanlarını standartlaştırma işleriyle meşgul olan sınıflandırma şubesi; kadro isteklerini inceleyen, kadroların rasycnelleştirilmesini takip eden ve dairenin bütçe işlerine bakan Kadrolar ve Personel Sınıfları şubesi; personelin hizmet şartlanyie ilgili kanun, tüzük, yönetmelik, kararname çalışmalarını yapan Hukukî Statüler şubesi; hizmet öncesi ve hizmet içi eğitim faaliyetini düzenleyen Eğitim şubesi; sosyal haklarla ilgili konuları inceleyen ve statüleri tespit eden Sosyal Haklar şubesi; çeşitli kurumlara alınacak personelin sınav şartlarını koyan ve dairece yapılması gerekli sınavları yapan Personel Tedariki İmtihanlar şubesi. Yardımcı birim idarî şubedir. (M)

21 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERSONALES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERROUX (François)

Tarih 21 Mayıs 2009

PERROUX (François), fransız iktisatçısı (Lyon 1903). Lyon (1929) ve Paris (1939) Hukuk fakültelerinde profesör oldu. 1944′-te Uygulamalı İktisadî Bilimler enstitüsünü kurdu ve 1955′te College de France’ın İktisadî ve Sosyal Olayları Tahlil kürsüsüne getirildi. Revue d Economie Politiçue’in yardımcı müdürü, İktisadî ve Sosyal inceleme ve Geliştirme enstitüsünün müdürüdür.

Eserleri: Le Probleme du Profit (Kazanç Meselesi) [1826]; Les Reformes Agraires en Europe (Avrupa’da Tarım Reformları) [1935]; Capitalisme et Communaute de Travail (Kapitalizm ve İş Ortaklığı) [1936]; Syndicalisme et Capitalisme (Sendikacılık ve Kapitalizm) [1936]; Autarcie et Expansion (özyeterlik ve Kalkınma) [1940]; Le Neo-Marginalisme (Yeni Marjinalizm) [1941]; La Vaîeur (Değer) [1943]; Cours d’Economie Politique (İktisat Dersleri) [1939-1945]; Le Revenu National, son Evaluation et ses Utilisations (Millî Gelir, Gelişmesi ve Kullanılması) [1947]; Le Plan Marshall ou VEurope Necessaire au Monde (Marshall Planı, Dünyaya Gerekli Avrupa) [1948]; Les Comptes de la Nation (Millî Hesaplar) [1948]; VEurope sans Rivages (Kıyışız Avrupa) [1953]; UEconomie du XX* Siecle (XX. yy. İktisadı) [1961]. Perroux ayrıca Encyclopedie Française’in IX. cildini (L’Univers Economique et Social) [1960] yönetti. (L)

21 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERROUX (François) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERROT (Georges)

Tarih 21 Mayıs 2009

PERROT (Georges), fransız profesörü ve arkeologu (Villeneuve-Saint-Georges 1832-Paris 1914). Ecole Normale Superieure’de okudu (1852), Atina okulunda öğretim üyesi oldu (1855). Anadolu’ya bir bilim gezisi yaptı, Ankyra anıtı üzerindeki Augus-tus’un vasiyetnamesini okudu ve yorumladı. Bu bilim gezisinin sonuçlan, Explora-tion Archeologique de la Galatie et de la Bithynie (Galatia ve Bithynia’da Arkeoloji Araştırmaları) [1862 ve sonrası] adiyle yayımlandı.

Paris Edebiyat fakültesinde arkeoloji profesörü (1875), £coîe Normale Superieure yöneticisi oldu (1888-1902). Eserleri: De V£tat Actüel des Etudes Ho-meriques (Homeros ile ilgili İncelemelerin Bugünkü Durumu) [1864]; Essai sur le Droit Public et Prive de la Republique Atfı enienne (Atina Cumhuriyetinin özel ve Kamu Hukuku üstüne Deneme) [1867]; L’Eloquence Politique et Judiciaire â Atlı ene s les Precurseurs de Demosthene (Atina’da Siyasî ve Adlî Hitabet, Demosthene’in öncüleri) [1873]; Memoires d’Archeologie, d’Epigraphe et d’Histoire (Arkeoloji, Yazıt ve Tarih üstüne Hatıralar) [1875]; Praxitele (Praksiteles) [1904]. Mimar Chipiez ile birlikte Histoire de VArt dans l’Antiquiie (İlkçağda Sanat Tarihi [cilt I, 1881] adlı eseri X. cilde kadar çıkardı (1914). Re-vue Archelogique’de birçok yazısı çıktı. (L)

21 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERROT (Georges) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PEREZ

Tarih 14 Mayıs 2009

PEREZ (Antonio), ispanyol devlet adamı (Monreal de Ariza, Aragon 1539′a doğr. -Paris 1611). Dışişleri bakanıyken Felipe II’ nin danışmanı oldu. Don Juan’ın sekreteri Escobedo’nun entrikalarını meydana çıkardı ve onu öldürttü (31 mart 1578). Kendisi de ölüme mahkûm olunca Aragon’a sığındı; Engizisyonun hışmına uğrayınca Zaragoza halkına seslendi ve bir halk ayaklanmasına yol açtı (1591). Sonra Fransa’ya çekildi. (L)

PEREZ (Charles), fransız zooloji bilgini (Bordeaux 1873 – Paris 1952). 1921′de Paris Fen Fakültesi Zooloji kürsüsünde profesör oldu. Genel biyoloji kanunlarıyle ilgilendi, deniz favnası, asalaklık ve bazı hayvan gruplarıyle ilgili birçok olayı inceledi. (L)

PEREZ (Isaac Lebosh), Yiddişce ve İbranîce yazan hikayeci ve şair (Lublin yakınları, Polonya 1851-01. 1915). 1876′dan itibaren Varşova’da İbranîce çıkan başlıca dergilerde çalıştı. Eserlerinde orta avrupa yahudi geleneğinin kaynaklarından yararlandı. (L)

PEREZ (Jose Joaquin), şilili siyaset adamı (Santiago 1800-ay.y. 1889). Fransa’da (1829), Arjantin’de (1836), A.B.D.’de elçilik yaptı. Maliye (1845-1849), içişleri ve dışişleri bakanı (1849), Montt’dan sonra cumhurbaşkanı (1861-1871) oldu. Din alanında hoşgörü siyaseti takip etti, bir ticaret kanunu yayımlattı. (L)

PEREZ (Pedro), ispanyol mimarı (öl. Toledo 1291). Fransız asıllı olduğu sanılan mimar Martin’in tasarladığı ve 1227′de yayımına başlanan Toledo katedralinin mimarıdır (1234). [L]

PEREZ CAS AS (Bartolome), ispanyol bestecisi ve orkestra şefi (Lorca 1873 – Madrid 1946). İlk müzik eğitimini büyükbabası Ju-an de Casas’tan gördü. Madrid konservatuvarına devam’etti. 1909′da bir nefesli sazlar topluluğu, 1915′te de Madrid Filarmoni orkestrasını kurdu. 1936′ya kadar bu orkestranın şefliğini yaptı. Orkestra şefi olarak çağdaş ispanyol müziğini ve yabancı müziği tanıttı. En önemli eseri A mi Tierra (Toprağıma) [1898] adlı senfonik süitidir. (L)

PEREZ DE AYALA (Ramon), ispanyol yazarı (Oviedo 1880 – Madrid 1962). Bilgiç ve alaylı üslûbuyle dikkati çeken romanlar yazdı: La Pata de la Raposa (Tilki Pençesi) [1912], Belarmino y A polon io (Belarmino ve Apolonio) [1920], Luna de Miel, Luna de Hiel (Balayı, Keder Ayı). Yazarlığa bir şiir kitabiyle başlamıştı (La Paz del Sendero [Yoldaki Huzur], 1904); bunu El Sendero Andante (Yürüyen Yol), El Sendero innumerable (Anlatılamayan Yol) [1916] gibi başka şiir kitapları takip etti. 1942′de Arjantin cumhuriyetine yerleşti. (L)

PEREZ DE GUZMAN (Alonso), El Bueno denir, ispanyol savaşçısı (Leon 1256 -Sierra de Gaucin, Malağa 1309), Castilla valisi Pedro de Guzman’ın evlilik dışı oğlu. önce Fas’ta hizmet gördü, İspanya’ya döndükten sonra, kralın kardeşi Don Juan’ın ayaklandırdığı Magrıplılarla savaştı, Tarifa’da kuşatıldı, teslim olmağa yanaşmadı, Cebelitarık çevresindeki harekât sırasında yaralanarak öldü. (L)

PEREZ DE GUZMAN (Fernan), Batres senyörü, Castilla’lı tarihçi (1376 – 1458′e doğr.). Aragon’da elçilik (1421) yaptı, Magrıplılarla savaştı (1431), kralın önünde Merida kumandanı Juan de Vara ile kavga ettiği için tutuklandı. Batres’deki topraklarına çekildikten sonra Kral Juan 11 Tarihi adlı bir eserle manzum bir tarih yazdı: Loores de los Claros Varones de Espana (İspanya’nın Büyük Adamlarına övgüler). [L]

PEREZ DE HİTA (Gines), ispanyol yazarı I Mula 1545′e doğr. – Murcia 1619′a doğr.). Las Guerras Civiles de Granada (Granada îç Savaşları) adlı iki bölümlük (1595 ve 1604) bir eser yazdı. İlk bölüm Granada Magrıplılarının, Granada’ya hâkim oldukları Tarihten, başkentin hıristiyanlar tarafından fethedilmesine kadar (1492), kendi aralarındaki çekişmelerini ve içten içe bölünmelerini anlatır. Hita, tarihî konuya . kendi renkli ve hayal dolu romansı bir hava katar. İkinci bölüm, Felipe II devrinde Magrıplıların baş kaldırmasını anlatır. Bu savaşa katılan yazar, tarihî olayları birinci bölüme kıyasla çok daha yakından takip etmiştir. (L)

PEREZ DEL PULGAR (Hernan), El de Las Hazanas denir, ispanyol savaş adamı (Ciudad Real 1451-Granada 1531). Magrıplı-lara karşı kazandığı başarılar dolayısıyie kral tarafından şövalyeliğe yükseltildi. Kari V’in emriyle, 1527′de, Breve Parte de las Hazanas del Excelente Nombrado Gran Capitan (Gonzalvo de Cordoba’nın Yaptığı Başarılı Savaşlar) adlı eseri yazdı. (L)

PEREZ DE MONTALBAN (Juan), ispanyol yazarı (Madrid 1602 – ay.y. 1638). İlâhiyatçıydı. Engizisyon ile arası iyi olduğu için, Lope de Vega’nın etkisi altında yazdığı birçok tiyatro oyununu temsil ettirdi. Dramları: Autos Sacramentales (Dinî Oyunlar) ve özellikle La Monja Al) er ez ve Los Amantes de Temel (Teruel’in Sevgilileri) [1638]. Orfeo adlı şiiri yanlış olarak Lope de Vega’ya mal edildi. Para Todos (Herkes için) [1635] adlı eseri yüzünden Queve-do’nun hücumuna uğradı. (L)

PEREZ DE OLİVA (Fernan), ispanyol hümanisti (Cordoba 1494′e doğr. – ay.y. 1533). Paris’te (1523-1525), sonra Salamanca’da dersler verdi ve rektörlük yaptı. Sophokles, Euripides, Plautus tercümelerinden başka, Castilla nesrinin ilk örneklerinden biri olan Dialogo de la Dignidad del Hambre (İnsanın Değeri) adlı bir diyalog yazdı. (L)

PEREZ ESCRİCH (Enrique), ispanyol romancısı (Valencia 1829 – Madrid 1897). özellikle töre romanları yayımladı: Las Obras de Misericordia (Merhametin Ürünleri) [1864- 1865]; La Mujer Adultera (Kocasını Aldatan Kadın) [1864]; La Caridad Cristiana (Hıristiyan Yardımseverliği) [1879]. (L)

PEREZ GALDOS (Benito), ispanyol romancısı (Las Palmas, Kanarya adaları 1843 – Madrid 1920). 1870′te ilk (La Fontana de Oro [Altın Çeşme]), 1871′de ikinci (El Au-daz [Cesur Adam]) romanını yayımladı. Ama ancak 1876′da töre romanı Dona Perfecta ile ilk büyük başarısını kazandı. Sonra, birçok bakımdan Balzac’m Comedie Humaine’nine benzeyen büyük bir edebî anıtın üstünde yarım yüzyıl, ara vermeden çalıştı. Bu büyük eser her şeyden önce XIX. yy. ispanya’sının (Trafalgar’dan Canovas’a kadar) hareketli tarihini çizen romanlaştırılmış destan Episodios Nacionales’in (Millî Kahramanlıklar) 43 kitabını kapsar. Kitaplardan bazıları birer şaheserdir: Bailen (1873); Zaragoza (1874); Zumalacarregui (1898); Espana Sin Rey (Kralsız ispanya) [1908]. Perez Galdos’un birçok töre romanı vardır; en önemlileri: Gloria (Zafer) [1877]; La Familia de Leon Roch (Leon Roch Ailesi) [1887]; Fortunata y Jacinta (1887); Angel Guerra (Savaş Meleği) [1891] ve ö-zellikle Madrid’deki yoksul insanların etkileyici ve korkunç bir tablosu olan Misericordia (Acıma) [1897]. Galdos’un başlıca nitelikleri, hareket ve Dickens’ınkiyle karşılaştırılmasına yol açan nükte ile iyimserlik karışımıdır. Tiyatro eserleri de yazdı: Etectra (1900) ve Casandra (1905). [L]

PEREZ LUGİN (Alejandro), ispanyol yazarı (Madrid 1870 – El Burgo, La Çoruna 1926). «Don Pio» takma adiyle gazetelerde boğa güreşleri üstüne yazılar ve yorumlar yayımladı. 1915′te çıkan La Casa de la Troya (Troya’nın Evi) adlı romanı geniş ilgi uyandırdı. Bu roman Santiago de Compostella’da, öğrenci çevrelerinin gündelik yaşamasını dile getirir. Gurrito de la Cruz (1921) adlı eseri boğa güreşleriyle ilgilidir, öbür eserleri: La Corredoira y la Rua (Evin önü ve Sokak) [1923]; La Virgen del Rocio ya Entro en Triana (Rocio Bakiresi Triana’ya Girdi) [1929]. (L)

PEREZ PETİT (Victor), Uruguay’lı yazar (Montevideo 1871 – ay.y. 1947). Jose* Enrique Rodo, Carlos ve Daniel Martinez Vigil ile birlikte 1895′te Revista Nacional de Literatura’yı (Millî Edebiyat Dergisi) kurdu. Pek çok kitap yazdı. Bunların arasında parnassos’çulardan etkilendiği, Joyeles Barbaros (Vahşî Mücevherler) [1907]; hikâyelerini topladığı Gil (1905); Zola’mn etkisi açıkça görülen Entre los Pastos (Yiyecekler Arasında) adlı romanı ve Cobarde (Yüreksiz) [1894] adlı dramı sayılabilir. (M)

PEREZ PUJOL (Eduardo), ispanyol hukukçusu (Salamanca 1830 – Valencia 1894). Historia de las İnstituciones Sociales de la Espana Goda (Gotik Ispanya’daki Sosyal Kurumların Tarihi) [1896] adlı önemli bir eser yazdı. (l)

14 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEREZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PEREGRİNUS

Tarih 14 Mayıs 2009

PEREGRİNUS i. (lat. k.). Rom. huk. Hür olmakla beraber yurttaşlık haklarından yoksun bulunan yabancı.

— ANSİKL. Peregrinus başlangıçta, düşman olmayan yabancıydı. İmparatorluk döneminde ise, roma uyruğu olduysa da, durumu anayurduna göre değişen bir yasaya bağlıydı ve siyasî haklardan, connubium ve commercium haklarından yoksundu. M.

ö. 242′de, Roma’da bulunan yabancılarla ilgili davalara bakmak amacıyle Roma’da bir mahkeme (peregrinus Praetor) kuruldu. Bu, Peregrinus hukukunun başlangıcı oldu. Sonra, zaman ve hukukla ilgili çeşitli mahallî şartlar jus gentium’un uygulanmasıyle değişikliğe uğradı. M.S. 212 tarihli anayasa, peregrinus’ların sayısını büyük ölçüde azalttı. (L)

14 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEREGRİNUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Halikarnassos

Tarih 08 Mayıs 2009

Halikarnassos, Bodrum’un antik çağlardaki ismi. Dor Birliği’nin altı üyesinden biri olan Halikarnassos ve yöresinin yerli halkı Lelegler ve Karialılar’dır.

Müsgebi ve Çömlekçi’de ortaya çıkan mezarlar ve buluntuları bölgede Miken kültürü ile çağdaş bir yerleşim olduğunu göstermektedir.

M.Ö. 6. yüzyılın ilk yarısında Lydia egemenliğinde olan şehir daha sonra Perslerin egemenliği altına girmiştir. Persler kendilerine yakın yerli bir aile olan Halikarnassos’lu Lygdamis ailesini kenti yönetmesi için görevlendirmişlerdir. M.Ö. 387’de Karia satraplığının Mylasa’da oturan Hekatomnos’a geçtiği bilinmektedir. Hekatomnos’un oğlu Maussolos M.Ö. 377’de Karia satrapı olmuş ve merkezi Mylasa’dan Halikarnassos’a taşımıştır.

Maussolos öldükten sonra II. Artemisia yönetime gelmiştir. Büyük İskender şehri kuşattığında yönetimde Orontobates vardı. İskender, Alinda Kraliçesi Ada’yı bütün Karia bölgesinin hâkimi yapmıştır. İskender’den sonra II. Ptolemaios’un hâkimiyeti altına giren Halikarnassos Roma döneminde Rodos yönetimine verilmişse de bağımsız kabul edilmiştir. M.Ö. 1. yüzyılda korsanların akınları yüzünden fakirleşen kentin yeniden canlanması Augustus zamanıdır. M.S. 4. yüzyılda Roma eyaletleri düzenlenirken Karia ayrı bir eyalet, Halikarnassos metropolisi Aphrodisias olan bu eyalete bağlı bir şehir olmuştur.

Şehir 11. yüzyılda Türklerin eline geçmiş, toprakları içinde kalmıştır. 1402 yılında Rodos Şövalyeleri tarafından ele geçirilen şehrin, eski Dor akropolünün olduğu yerde kale inşa edilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos’u almasına kadar şövalyelerin elinde kalmıştır.

Halikarnassos’ta 1857 yılında Newton tarafından bulunarak frizleri Londra’daki British Museum’a taşınan Maussoleion, dünyanın yedi harikasından biri olarak tanımlanmaktadır. Maussoleion, Maussolos için karısı II. Artemisia tarafından yaptırılan bir mezar anıtıdır. Bugün sadece temel izleri ile frizlerinden bir parça kalmıştır.

Halikarnassos’taki görülebilen diğer kalıntılar ise; yer yer poligonal ve rektagonal tekniğin kullanıldığı surlar ile Roma Çağı tiyatrosudur.

Halikarnas Balıkçısı (d. 17 Nisan 1890, Girit – ö. 13 Ekim 1973, İzmir), asıl adı Cevat Şakir Kabaağaçlı olan, Bodrum’a olan aşkı ile tanınan ünlü Türk roman ve hikâye yazarı.

Abdülhamit devri sadrazamlarından Cevat Paşa’nın yeğeni, valilik ve ordu kumandanlığı yapan Şakir Paşa’nın oğludur. İlk öğrenimini Büyükada’da, orta ve liseyi 1907′de Robert Kolej’de tamamladı. Denizci olmak istemesine rağmen ailesinin ısrarı ile İngiltere’ye gitti. Londra ve Oxford Üniversitelerinde Çağdaş Tarih öğrenimi gördü. İstanbul’a dönünce gazete ve dergilerde yazıları çıkmaya başladı. Aile içi bir sorundan ötürü babası Mehmet Şakir Paşa’yı öldürdüğü için yargılandı ve kısa bir süre (3 yıl kadar) hapis yattı.

1925′te kurulan İstiklal Mahkemeleri’ni yeren 13 Nisan 1925 tarihli “Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler” başlıklı öyküsünden ötürü İstanbul İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. Mahkeme başkanı Ali Çetinkaya tarafından idama mahkum edilmek istendiyse de, Kılıç Ali Bey’in önerisiyle kalbentlikle Bodrum’a sürüldü. 3 yıl süren cezası 1924′te sona erdi. Cezasının son yarısını İstanbul’da tamamladıktan sonra, çok sevdiği insanları ve doğal güzellikleriyle kaynaştığı Bodrum’dan uzak kalamadı ve Bodrum’a yeniden dönüp yaklaşık 25 yıl kaldı. Bodrum’un antik çağdaki adı olan Halikarnas’ı mahlas olarak benimsedi. Bodrum’da balıkçılık dahil çeşitli işlerde çalıştı. 1947′de taşındığı İzmir’de yazarlık ve turist rehberliği yaptı. 13 Eylül 1973′te İzmir’de vefat etti. Vasiyeti üzerine Bodrum’a gömüldü.

Edebi Hayatı

1926′dan sonra deniz hikâyeleriyle tanındı. Konularını Ege Bölgesi ve Akdeniz Bölgesi kıyı ve açıklarında gelişen, denize bağlı olaylardan çıkardı. İçinde yaşadığı, en küçük ayrıntılarına kadar bildiği hür ve asi denizi, kaderleri denizin elinde olan balıkçıları, dalgıçları, sünger avcılarını ve gemileri zengin bir terim ve mitologya hazinesinden güçlenerek, denize karşı sonsuz bir hayranlıktan gelen şiirli, yer yer aksayan, ama sürükleyip götüren bir anlatımla hikâye ve romana geçirdi.

Yazı ve düşünceleriyle Azra Erhat gibi döneminin önemli aydınlarını etkilemiş bir kişi olarak, çeşitli dillerden yüz kadar da kitap çevirmiş olan ve kendi eserlerinin sonraki baskıları yapılagelen Halikarnas Balıkçısı’na Kültür Bakanlığınca 1971 Devlet Kültür Armağanı verilmiştir.

Geniş bibliyografyası Yeni Yayınlar dergisinin Ekim 1974 sayısındadır. Bütün Eserleri Bilgi Yayınevi’nce toplanıp yayımlanmaktadır.

Cevat Şakir Bodrum’da yaşadığı dönemde arkadaşları ile ilk Mavi Yolculuk fikirini ve uygulamasını gerçekleştirmişlerdir. Bu mavi yolculuklarda yanlarına aldıkları şeyler: Peynir, su, istanköy peksimeti, tütün ve rakı idi. Mavi yolculukta gazete okumaz radyo dinlemezlerdi. Amaç dünyadan kaçmak ve medeniyetten uzak olarak kafayı dinlemektir. Haftalarca denizde kalınır sadece acil ihtiyaçları temin etmek için karaya çıkılırdı. Oysa ki bugün yapılan mavi yolculuklarda her türlü lüks mevcuttur. Bu yolcuklar yazarın edebî eserlerini de büyük oranda etkilemiştir.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Halikarnas Balıkçısı

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Halikarnassos hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PENAY GONİ (Antonio)

Tarih 08 Mayıs 2009

PENAY GONİ (Antonio), ispanyol müzik tenkitçisi (San Sebastian 1846 – Madrid 1896). Wagner’in eserlerini yaydı. Müzikli komediyi Savundu. Çeşitli dergilerde yazılar yazdı: Artey Patriotismo (Sanat ve Vatanseverlik), La Obra Maestra de Verdi, Carlos Gounod (Verdi’nin Şaheseri; Charles Gouncd). 1878′de İmpresiones Musicales (Müzik üstüne İzlenimler) başlığı altında bir tenkit serisi yayımladı. En önemli eseri, La , Opera Espanola y la Musica Dra-matica en Espana en el Siglo XIX (İspanyol Operası ve XIX. yy.da İspanya’da Dramatik Müzik) [1881]. (m)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENAY GONİ (Antonio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PENAUD (Alphonse)

Tarih 08 Mayıs 2009

PENAUD (Alphonse), fransız mucidi (Paris 1950 – ay.y. 1880). Deniz okuluna girdi, fakat birdenbire felç oldu, denizciliği bırakmak zorunda kaldı. Havacılıkla ilgilendi, bu alanın öncülerinden biri oldu. İncelemelerinde kapanan iniş takımlarını, kollu dümeni, ok şeklindeki kanatlan ve Sonradan uçaklarda kullanılan birçok ilkeyi ileri sürdü.
Kauçuktan, küçük motorlar yaptı, hücum açısı ve kuyruğun emniyeti üstünde durarak, uçağın kararlılık şartlarını aydınlattı. 1874′te birkaç metre uçabilen küçük bir mekanik kuş yaptı, uzun ve gövdesi genişleyebilen kablo ile bağlı balon projesini ortaya attı. 1876′da, havalanmayı başaran ilk uçakların özelliklerine benzeyen pervaneli biı âletin patentini aldı. Projelerini gerçekleştirmek için kendisine yardım edecek kimseler bulamadı. Otuz yaşında intihar etti. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENAUD (Alphonse) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PENAS, PENATES

Tarih 08 Mayıs 2009

PENAS körfezi, Şili’de (Aysen eyaleti) körfez, Büyük Okyanus kıyısında, kuzeyde Taitao, güneyde Guayaneco yarımadaları arasında. Çok girintili ve çıkıntılı olan kıyısı, birçok koy ve kanalla yanlıdır. Başlıca adası, Javier adaşıdır. (m)

PENATES çoğl. i. (penus, evin iç kısmından «erzak» anlamında lat. k.). Esk. Romalılar ve Etrüsklerde aile ocağını koruyan tanrılar. || Bu tanrıların heykelleri.

— ANSiKL. Penates’ler başlangıçta, teldo-labın iki tanrısı ve bütün evin koruyucularıydı. Aile ocağını koruyan tanrılardan sayıldıkları için onlar gibi birer ev tanrı-sıydılar. Ağaçtan, kilden, mumdan veya fudisinden yapılan heykelleri atrium’da ö-bür ev tanrılarının bulunduğu yere yerleştirilirdi, önlerine yemekler konur, bazı günler de kurbanlar sunulurdu. — Ayrıca, devletin koruyucusu olan kamu penatesleri de vardı. Bunlara, özel mihraplarının (penum) bulunduğu, Roma’daki Vesta tapmağında tapılırdı. Çoğu zaman, paraların üzerinde, başında bir örtü bulunan ihtiyarlar biçiminde, resimlerine rastlanırdı. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENAS, PENATES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PENARROYA-PUEBLONUEVO

Tarih 08 Mayıs 2009

PENARROYA-PUEBLONUEVO, İspanya’da (Cordoba ili) şehir, Sierra Morena’nın kenarında; 27 200 nüf. önemli kömür yatakları sayesinde şehirde sanayi gelişmiştir; dökümhaneler, kurşun rafinerileri, süper fosfatlar, kâğıt fabrikaları. (L) PENARTH, Büyük Britanya’da liman şehri, Galler ülkesinin güney kıyısında (Glamorganshire), Cardiff’in güneyinde; 20 900 nüf. Sayfiye merkezi. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENARROYA-PUEBLONUEVO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PENANG

Tarih 08 Mayıs 2009

PENANG, esk. Prince of Wales, Malezya’da (Petıang eyaleti) ads, Malakka boğazında; Malezya yarımadasından ve Penang eyaletinin karadaki kısmından Penang boğazı ile ayrılır; 227 km2; 262 700 nüf. Yükseltisi 900 m’yi bulan ve kauçuk ağacı çiftlikleri kurulmuş ormanlarla kaplı olan yüksek tepeler, adanın en canlı kısmı olan kıyı ovalarına hâkimdir; pirinç ve hindistancevizi tarımı, balıkçılık. Karabiber, karanfil ve hindistancevizi başlıca ticaret ürünleridir. Başlıca şehri, George Town. (L)

PENANG, Malezya’da eyalet, Malakka boğazı kıyısında; iki kısımdan meydana gelir. Penang adası ve ona bağlı küçük adalar; kuzeyde, doğuda ve güneyde Kedah eyaletiyle sınırlı olan kara parçası; 1036 km2; 642 200 nüf. Merkezi, George Town. Tepelerdeki büyük tarım işletmelerinde kauçuk üretimi, kıyı ovalarında pirinç ve hindistancevizi yetiştiriciliği başlıca tarım faaliyetidir. Sanayi Butterworth’da ve özellikle George Town’da toplanmıştır.

— Tar. 1786′da Kedah sultanının izniyle İngilizler tarafından işgal edilen Penang, 1800′de bir ingiliz himaye bölgesi haline getirildi; 1826′da Straits Settiements’e girdi. Straits Settlements’ın dağılmasından (1946) sonra Penang Malezya federasyonuna katıldı (1948). [L]

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENANG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELSENEER (Paul)

Tarih 08 Mayıs 2009

PELSENEER (Paul), belçikalı zooloji bilgini (Brüksel 1863-ay.y. 1945). Brüksel’de okudu, Lille’de Giard’ın, Londra’da Lankester’in derslerini takip etti. Belçika yükseköğrenim kurumlarından uzak tutulduğu için, 1929′a kadar Gand öğretmen okulunda kimya okuttu. Yumuşakçalar üstünde incelemeler yaptı ve bu konuda birçok eser yazdı. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELSENEER (Paul) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Sonraki sayfa »