Restorasyon

Tarih 29 Haziran 2009

Restorasyon, Avrupa tarihinde, Viyana kongresi (1815) ile 1830-1831 devrim olayları (Fransa’da temmuz devrimi, Belçika ve Po­lonya devrimleri, Orta italya’da 1831 şubat devrimleri) arasındaki döneme verilen genel ad.

Başlangıçta sadece Fransa için kulla­nılan bu terim, daha sonra eski rejimlere geçişi belirtmek için bütün Avrupa’ya uygulanmıştır. (Fakat bu geçiş tam anlamıyle eski rejimlerin ihyası demek değildi; devrim rejimlerinin getirdiği hukukî, idarî ve sosyal değişiklikler ve hesaba katılmıştı.) Resto­rasyon devri monarşilerinde soylu sınıfın ve ruhban sınıfının hukukî ayrıcalıkları kaldı­rılmış ve bazı yerlerde de meselâ Fransa’da bu rejim ingiltere tipinde anayasal bir re­jimin kurulmasına önayak olmuştur.

• Fransa’da Restorasyon. Birinci Resto­rasyon, Fransa’da Birinci imparatorluğun yıkılmasından sonra monarşinin Bourbon’lar lehine (Louis XVIII) yeniden kurulduğu dönem (6/24 nisan 1814-20 mart 1815). İmpa­ratorluk senatosu 6 nisan 1814′te «Louis Stanislas Xavier de France»ı tahta çağıran bir anayasayı kabul etti. 13 Mayıs 1814′te, hükümdar, geçici hükümetin üyeleri Du-pont, Malouet ve Louis, eski Bonaparte’çılardan Talleyrand ve Reugnot, kralcılar­dan Montesquiou, Ferrand, Dambray ve Blacas ile ilk hükümeti kurdu. Bu hükümet 30 mayıs 1814′te birinci Paris antlaşmasını imzalayarak Fransa’yı barışı kavuşturdu ve vaadedilmiş olan anayasayı hazırlayarak ay­nı yılın 4 haziranında çıkardı.

Krallığın yeniden kurulması herhangi bir olaya yol açmamış, imparatorluk döneminin devlet memurları yeni yönetimi tutmuştu. Devlette en başta gelen yeri almayı uman din adamları, ayrıcalıklarına ve mallarına kavuşmayı kuran soylular sınıfı, krallık yönetiminde mülkiyet hakkının ve huzurun teminatını gören burjuvazi, yeni kurulan yö­netimi destekliyordu. Ama kral, ihtilâl ve imparatorluk devirlerinin siyasî veya sosyal bakımlardan getirdiği yenilik ve kazançları kabul ettikçe bir eski devir kralı haline ge­liyordu.

Sonunda, Bassano dükü Maret, kraliçe Hortense, Drouet d’Erlon ve birçok subay tara­fından, Napolyon’un iktidara dönmesini sağlamak amacıyle bir komplo hazırlandı ve 1 mart 1815 günü Napolyon Frejus ya­kınlarında karaya çıktı. İlkin tehlikenin bü­yüklüğünü pek iyi anlayamamış olan Louis XVIII, 19 mart günü acele Tuileries sara­yından kaçmak zorunda kaldı ve 20 martta Lille’e, oradan da Gand’a geçti.

İkinci Restorasyon, Fransa’da Louis XVIII ile Charles X’un saltanatları sırasında yü­rürlükte olan siyasî rejimin adı (1815 -1830). İkinci Restorasyon, 18 haziran 1815′teki Waterloo yenilgisi ve Napol­yon’un Yüzgün’ün sonunda ikinci defa’ iş­başından ayrılması sonucunda kuruldu. Bundan dolayı, Bourbon’ların yeniden tah­ta dönüşü, Paris’e giren ve Fransa top­raklarında üç yıl kalan dört büyük müt­tefik devletin (İngiltere, Prusya, Avustur­ya ve Rusya) işgal bölgeleri kurmasıyle aynı zamana rastladı. Bu dört dev­let, Bourbon’ları ikinci defa tahta getir­mekte tereddüt ediyorlar, Yüzgün’ün on­ların beceriksizliğinden meydana geldiği­ne inanıyorlardı. Ama Birinci Restoras­yonun hatalarını kabul etmek akıllılığını göstermiş ve Napolyon’un en yakın yardımcılarının dışında herkesi salıvermeyi öngö­ren geniş bir genel af çıkarmayı vaadetmiş olan Louis XVIII, 8 temmuzda Paris’e dö­nerek kendini bütün Avrupa’ya kabul et­tirdi. Ne var ki, Yüzgün döneminin etki­siyle, milletlerarası durum eskisinden da­ha kötüydü.

Müttefikler 20 kasım 1815 gü­nü, Louis XVIII’e birincisinden daha ağır şartlar getiren ikinci Paris antlaşmasını im­zalattılar. Bu arada içerideki durum da hiç parlak değildi. Louis XVIII’in 16 eylül 1824 günü ölmesi üzerine yerine Charles X adiyle kardeşi Artois kontu geçti. Ama iç siyaset­teki çatışma ve çekişmelerin arkası kesilme­di. Bu duruma bir darbeyle son vermek is­teyen Charles X, 25 temmuz 1830 günü, meş­rutiyet yönetimini ve basın hürriyetini kal­dırdı. Paris halkı bu davranışa sert bir tepki gösterdi. Kralın kararını takip eden 27, 28 ve 29 temmuz günleri şehirde çıkan ayaklanma sonucunda Charles X tahtından indirildi.

• İtalya’da Restorasyon. Viyana kongresin­de kararlaştırılan sınırlar, Avusturya’nın hâ­kimiyetine imkân vermiş, dolayisiyle de bu hâkimiyet bağımsız ve birleşmiş bir italyan hükümetinin kurulmasına başlıca engel ol­muştu. İtalyan yarımadasında, Restorasyon gergin bir siyasî hava yaratmıştı; buna sebep çeşitli italyan devletlerinde iktidara karşı cephe alan muhafazakâr grupların yaptığı baskıydı. Bu yüzden siyaset ve kültür ala­nında hükümetler, çok sert tedbirler almak zorunda kalıyorlardı (Milano’da çıkan Con-ciliatore dergisinin kapatılması [1819]; İki Sicilya imparatoru Ferdinando I’in bakanı prens Canosa’nın siyasî faaliyetleri).

İktisat alanında ise hükümetler genellikle himaye­ci ve güdücü bir tutum benimsemişlerdi. Bu baskı siyaseti Napoli ve Piemonte’de pat­lak veren 1820-1821 ayaklanmalarından son­ra daha da artmış ve Restorasyon rejiminin ne kadar sınırlı bir temele dayandığını or­taya koymuştur. Bu arada, tek istisna ola­rak Toscana’da kurulan rejim gösterilebilir; büyük duka Lorena’lı Ferdinando IV ile bakanı V. Fossombroni ihtiyatlı ve dengeli birer siyasetçi olarak XVIII. yy.ın reformcu geleneklerini sürdürmüşler ve ülkenin fikir hareketlerini liberalizme doğru yönelten ölçülü ve toleranslı bir idare şekli kurabil­mişlerdi.

• ingiltere’de Restorasyon, ingiltere tari­hinde monarşinin yeniden kurulduğu ve kralın 1660′ta otoritesini yeniden sağla­dığı dönem. (Daha geniş anlamıyle bu ad 1660-1702 arasındaki döneme verilir.) Cromwell yönetimini izleyen uzun anarşi dö­neminden onra, Charles Stuart taraftarı «Pervasızlar» ile presbiteryenlerin koalisyo­nu sonucunda krallık yeniden kuruldu. Londra’da kral ilân edilen Charles II, vicdan hürriyetine saygı göstereceğini ve genel af çıkaracağını vaadettikten sonra Dover’e çıktı ve orada Monk tarafından karşılandı (1660).

Fakat halkın coşkunlukla karşıladığı kralın yeteneksizliği kısa zamanda büyük bir hayal kırıklığına yol açtı. Buna rağmen lord Clarendon’un yönetimi altında, Resto­rasyon sadece krallığın yeniden kurulmasıy­la kalmadı; parlamentonun ve anglikan ki­lisesinin gücünü kesinlikle ortaya koymağa ve soyluların eski yerlerini kazanmalarına imkân verdi. Clarendon, krala düzenli bir gelir sağladı.

Ayrıca, parlamento yeniden düzenlendi ve milletvekillerine başlangıçtaki görevleri iade edildi (Long Parlament, 1660). Korporasyon­lar kanunu, milletvekillerini Covenant’tan ve bazı durumlarda tebaanın, hükümdarları­na karşı kuvvete başvurma hakkı fikrinden vaz geçmek zorunda bıraktı. Ayrıca, bütün puriten eğilimleri ortadan kaldırıldı ve Common Prayer Book’u onaylamayan rahipler görevden uzaklaştırıldı. Restorasyondan sonra fikir ve sanat hare­ketleri büyük ölçüde gelişti ve bu dönem Büyük Britanya tarihinde bir dönüm nok­tası oldu. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Restorasyon hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Restitutionsedikt

Tarih 29 Haziran 2009

Restitutionsedikt, imparator Ferdinand II’nin 6 mart 1629′da çıkardığı ferman.

Fer­dinand II, bu fermanla, Danimarka’ya ve Almanya’nın protestan prenslerine karşı ka­zanılan zaferlerden sonra, Karşı-Reformun savunucusu olarak, biri Magdeburg, diğeri de Bremen’deki iki başpiskoposluğun, on iki piskoposluğun ve yüz yirmiyi aşkın ma­nastırın Protestanlar tarafından geri veril­mesini istiyordu.
Fermanın uygulanmasını da ordusuyle Wallenstein sağlayacaktı. Bu işe büyük bir istekle girişildi; ama Otuzyıl savaşının gelişmeleri ve imparatorun uğra­dığı başarısızlıklar işin tamamıyle gerçekleştirilmesini önledi. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Restitutionsedikt hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RESİM veya RESM

Tarih 29 Haziran 2009

RESİM veya RESM i. (ar. resm). örnek olarak alınmış herhangi bir şeyin karakalem veya boya ile kâğıt v.b. bir yüzey üstüne çıkarılmış biçimi: Sonra kiliselerde görü­len azizlerin resimlerine benzer bir hal al­dı (H. R. Gürpınar).

Duvarlarda kıymetli, açık saçık resimler asılıydı (Ömer Seyfeddin). Yorulduğumuz vakit ben, resim yap­mağa başlıyorum (R. N. Güntekin). || Bir nesnenin veya yerin fotoğraf makinesi aracılığıyle bu iş için hazırlanmış bir kâğıda alınmış şekli, fotoğraf: Albümün yaprakları içinden gözlerime bakarak gülümseyen bu resim, Kâmran’ın resmiydi (R. N. Günte­kin). Hayır, dedi, ben gençlik resimlerimden hiçbirini saklamam. Her sabah aynada nasılsam, oyum! (F. R. Atay). || Yazma, çiz­me, boyama sanatı: Resim öğretmeni. Re­sim dersi, || Tören, alay. merasim: Geçit resmi. || Resim müzesi. Bk. PîNAKOTEK. || Resim sergisi, her türlü resimlerin ve özellikle yağlıboya tabloların sergilendiği yer.

— ÇEŞ. DEY. Resim almak (çekmek veya çıkarmak), fotoğraf makinesiyle bir şeyin şeklini kâğıda geçirmek. || Resim gibi, çok güzel, çok hoş v.b. anlamında kullanı­lır: Resim gibi kız. \\ (…)nın resmidir, «(…»nın olacağı kesin ve bellidir» anla­mında kullanılır: Bir kere sevdaya tutul­maya gör // Ateşlere yandığının resmidir (C. S. Tarancı). Çalışmamakta ısrar eder­sen, sınıfta kaldığının resmidir.
— Esk. Eser, iz, nişan. || Şekil: Haç resmi, Mührü Süleyman resmi || Âdet, usul, tavır. || Tarz, üslûp. || Plan, taslak. || Devlete ait iş, davranış, söz. || Resmi âli, padişahların cuma namazına gidiş ve gelişinde veya Hırkai Saadeti ziyareti sırasında yapılan tören. || Resmi geçit, geçit töreni. || Resmi kadim, eski usul. || Resmi küşad (veya iftitah), açılış töreni. || Resmi müsennem, profilden alınmış veya yapılmış resim. || Resmi selâm (veya tazim), askerî protokolün gereklerine göre yapılan selâm merasimi.

— Farklar psikol. Dört resim testi, Van Lennep tarafından meydana getirilen ve T. A.T. testine benzeyen yansıtmalı test. Bk. ansikl.
— Folk. Halk resimleri. Bk. ansikl.
— G. santl. Bk. ansikl.

— Huk. Bir işin yapılması sebebiyle idare tarafından kişilerden alman vergi cinsin­den bir para: Gümrük resmi. Belediye res­mi. Rıhtım resmi. Levha resmi. (Bk. an­sikl.) || Resim ve harç muafiyeti, resim veya harca bağlı hizmetlerden yararlanan­ların, özel durumları sebebiyle resim ve harç verme yükümlülüğü dışında bırakıl­maları durumu. (Bk. ansikl.) ||

— Esk, Resmi kısmet, terekenin vereselerine dağıtıl­ması karşılığında alınan vergi. (Mirasın paylaştırılmasıyle kassam denilen memur­lar uğraşırlardı. Kassam teşkilâtının olma­dığı yerlerde bu işi kadı ve naipler yapar­dı. Resmi kısmet yüzde 0,15 ile yüzde 0,30 arasında değişirdi. Her kadılıkta bir kas­sam defteri vardı, ölenin terekesi kas­sam tarafından bu deftere geçirilir ve her birinin değeri altına yazılırdı, öle­nin cenaze masraflarıyle kassamın alaca­ğı düşünüldükten sonra kalan, şer’î kanuna göre vârislere verilirdi.) || Resmi Kısmet kanunu, Osmanlı imparatorluğunda ölen kimselerin geride bıraktıkları mal, eşya ve paralarından alınacak olan, resmi kısme­tin kimler tarafından tahsil edileceğini dü­zenleyen kanun. (Bk. ansikl.) // Resmi kitabet, kadılar tarafından alınan vergi. (XVII. yy.da bu vergi kadılar için 20, ha­demeler için 5 akçeydi.) || Resmi nişan (veya resmi berat), tayini yapılan kadılar­dan alınan vergi. (Kadı ve mevalî tayin­lerinde, kendilerine tayinlerini, kaza ve sa­lâhiyetlerini bildiren ve padişahın tuğrası­nı taşıyan bir belge verilirdi [tuğra çekme parası olarak da bir resim alınırdı].) // Res­mi sicil, kadıların sicil defterlerine kaydet­tikleri mektuplardan aldıkları vergi. (Ka­dıların belirli maaşları yoktu; geçimlerini, baktıkları dava veya kendilerine yapılan müracaatlardan aldıkları vergilerle sağlar­lardı. Resmi sicilin miktarı 2-7 akçe ara­sında değişirdi. Buna sicil akçesi de de­nirdi.)

— İda. Resmi âdi, ulufe gününden başka günlerdeki elçi kabul töreni. || Resmi tah­lif, devlet memurlarının işe başlarken ye­min töreni. (Başta sadrazam olmak üzere vükelâ ve devlet adamlarının sadakat ye­mini etmeleri sultan Abdülmecid devrinde başladı [1850]. Taşra memurları da idare meclisi önünde yemin ederdi.)

— Mal. Esk. Resmi ağıl, koyun, keçi v.b. küçükbaş hayvanlar vergisi. (XVI. yy.da üç yüz koyundan beş akçe vergi alınırdı.) || Resmi arus, evlenen erkeklerden alınan düğün vergisi. (Erkeğin evlendiği kızsa alt­mış akçe, dulsa veya gayri müslim kızsa otuz akçe, gayri müslim dulsa on beş akçe vergi alınırdı. Bunu tımar, zeamet ve has sahipleri alırdı. Tımar sistemiyle birlikte bu vergi de kaldırıldı.) || Resmi âsiyab, değir­men vergisi. (Bir yıl sürekli işleyen değirmenlerden altmış; altı ay işleyenlerden otuz; üç ay işleyenlerden on beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra bu vergi kaldırıldı.) // Resmi badiheva, tımar usulünün yürür­lükte olduğu dönemde ekili arazisi ol­mayan ve ticaretle uğraşan gayri müs­limlerden alınan vergi. (Evlilerden yılda iki, bekârlardan altı akçe alınırdı.

Tanzimattan sonra kaldırıldı. Resmi raiyet ve resmi mücerred de denirdi.) || Resmi bennâk, tımar sahiplerinin gayri müslimlerden aldıkları vergi, (iki çeşitti: ekinli bennâk, caba ben­nâk. Ekinli bennâk, elindeki arazisi yarım çiftten az olanlardan, caba bennâk ise toprağı olmayan ve ticaretle uğraşan gayri müslimlerden alınırdı. Vergi yılda iki ak­çeydi. Tanzimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi bidat, gümrüğe gelen eşyadan gümrük vergisinden ayrı olarak alınan vergi. (Tan­zimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi çift, arazi vergilerinden biri. (iki öküzle işle­nebilecek arazi demekti.

Bu vergi, en az yirmi iki, en çok elli yedi akçeydi. Tan­zimattan sonra kaldırıldı. Çift akçesi de denirdi.) || Resmi çift bozan, çiftliği bı­rakarak başka iş yapanlardan alınan ver­gi, (Vergi, bütün çift, yarım çift ve on­dan az arazideki çiftin bozulmasına göre değişirdi. Bütün çift için üç yüz yarım çift için yüz elli, daha az arazi için yetmiş beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra kaldırıl­dı.) || Resmi ganem, koyun vergisi. (XVI. yy.da iki koyun veya keçiden bir akçe alı­nırdı. Tanzimattan sonra, ağnam resmi adı­nı aldı.) || Resmi güvara, turfanda mey­ve sebze vergisi. (Gügeri memuru adı ve­rilen, bir memur tarafından toplanırdı.) // Resmi hınzır, domuz vergisi. (Hıristiyanların beslediği domuzlardan her biri için yılda dörder para vergi alınırdı.

Gayrimüs­limlerin isteğiyle kaldırıldı [1779]. Domuz sahiplerinin bu işten fazla kâr etmeleri üzerine yeniden alınmağa başlandı. Tanzi­mattan sonra tekrar kaldırıldı.) || Resmi nize, üç voynuktan meydana gelen gönder’in her yıl mart ayında hazineye ödediği vergi. (Resmi nize altı akçeydi. Sefere giden voy-nuklar altı akçe, ötekiler beş akçe öderler­di.) || Resmi tapu, devlet arazisi üzerinde yapılan bina, koru, harman yeri gibi ziraat­tan alıkonulan topraklardan alınan vergi. (Verimli araziden elli akçe, daha az ve­rimli yerden de yirmi akçe alınırdı. Tan­zimattan sonra bu tür yerlerden bedeli öşür ve mukaatai zemin adı altında vergi alm­amağa başlandı.)

— Mat. Bk. Görüntü.
— Tasav. Resim hırkası, mevlevîlerin giy­diği, bedeni geniş hırka. (Mevlevi, bu hır­kayı üç gün sır olduktan sonra tarikat şey­hinin huzuruna çıkınca giyer.)

— Teknol. Çizgisel resim, sanayiyle ilgili nesnelerin veya süslemelerin çizimine yara­yan teknik resim. (Bk. ansikl.) || Geo­metrik resim, bir nesnenin geometrik oran­tılarını yansıtan resim. || Gölgeli resim, gölgelerle aydınlık kısımların iyice belir­tildiği resim. || Grafik resim, bilimsel konularda uygulanan ve kesitleri, düzlemleri v.b. gösteren resim. || iki renk resim, renkli kâğıt üzerine yapılan ve aydınlık bölgeleri beyaz kalemle belirten resim. || Lavili resim, çini mürekkeple gölge vu­rulan veya suluboya ile renklendirilen re­sim. || Makine resmi veya sanayi resmi, çizgi veya lavi ile yapılan ve makineleri, makine parçalarını v.b. göstermeğe yara­yan resim. || Meslek resmî, teknik resim kurallarının belirli bir meslek dalında (ma­rangozluk, topografya v.b.) uygulanması.

|| Mimarî resim, teknik resim kurallarına göre bir binanın planını, en ve boy kesitini gösteren resim. || Modelli resim, canlı bir modeli veya gerçek bir peyzajı örnek. ala­rak yapılan resim. || ölçülü resim veya ölçülü kroki, cetvel veya pergel kullanma­dan yapılan ve bir nesneyi gerçekte oldu­ğu gibi gösteren, ayrıca da o nesneyi mey­dana getiren bütün parçaların ölçüsünü ve­ren ve bu parçaların nasıl biraraya ge­tirileceklerini belirten resim. (Bu tür re­simde nesnenin biri yatay öbürü düşey iki düzlem üzerindeki izdüşümleri gösteri­lir; düşey düzlemdeki izdüşümüne boy, ya­tay düzlemdeki izdüşümüne de en kesit de­nir; bazen nesnenin başka kesitleri de gösterilir ve bunun için de nesne belirli bir­takım düzlemlere göre bölünür.) || Serbest elle resim, cetvelsiz ve pergelsiz olarak büyük bir serbestlikle yapılan bina, maki­ne resmi. || Taklit resim, çeşitli figürlerin, manzaraların ve süslemelerin çizilebilmesi için akademelerde öğretilen resim. || Tek­nik resim, sanayide, makine veya her çe­şit imalât parçasının tam ve hatasız ola­rak yapılabilmesi için, çizimi yapan mü­hendis ile imalâtı yapacak işçiler arasında anlaşmayı sağlayan, standart ve normlar­dan yararlanan resim. || Üç renk resim, XVIII. yy.da kullanılan ve renkli kâğıt üzerine yapılan bir çeşit pastel. (Aydınlık noktalar beyaz kalemle boyanır, ten rengi ise sanginle verilir.)

— Ansikl. Farklar psikol. Dört resim tes­ti, dört tane renkli resimden meydana ge­lir. Birinci resimde, bir masa çevresinde, biri oturmuş, öteki ayakta duran iki in­san görülür; ikinci resimde, sadece, bir odanın ortasında bulunan bir yatak vardır; üçüncü resimde, bir lamba direğine yaslanmış bir adam bulunmaktadır; dördün­cü resimde ise, bir tenis sahası görülür; kadınlı erkekli oyuncular oynamakta, ba­zı kişiler de, oturmuş oyunu seyretmekte­dir. Teste tabi tutulan denek, bu dört res­mi istediği sıraya göre düzenleyebilir, ama resimlerin dördünü de kullanmak zorunda­dır. Denekten istenen şey, bu resimlere ba­karak bir baş kahraman seçmesi, tek bir hikâye meydana getirmesi ve bu hikâyeyi yazılı olarak açıklamasıdır. Yapılacak yorumlama önce hikâyenin ko­nusu ve resimlerin ilişkisi üstünde durur.

Deneklerin büyük bir kısmının ileri sürdükleri temalar, gerçeğe iyi bir intibak gösterildiğine işaret olarak kabul edilir. Hikâyenin biçim bakımından analizi, de­neğin anlattığı konuya karşı takındığı tav­rı ele alır: denek, bu hikâyeye birtakım ahlâkî düşünceler katıyor mu? Deneğin kullandığı üslûp ve kelime hazinesi seçme midir, yoksa rasgele mi? Denek, hangi resmi hikâyenin başlangıcı, hangisini biti­mi olarak kabul etmiştir? Hikâye, aynı zamanda, deneğin sentez yapma kabiliye­tini de incelemeyi sağlar. Bu husus, T.A. T.’de ele alınmamaktadır. Dört resim testi, T.A.T.’ye oranla, uygulanması daha kolay ve daha süratli olan bir testtir; ama T.A.T. kadar zengin değildir.

— Folk. önceleri folklorun bir parçası sa­yılan halk resimleri, bugün sanat tarihinin önemli bir dalı oldu. Halk resmi, okuma­mış veya az okumuş bir toplumun sanatı­dır. Taşbaskısı hikâye resimleri imzasızdır; duvar resimlerinde ise bazen imzaya rast­lanır. Bu resimler bugün modern sanata kaynak olmakta ve eskiye oranla daha faz­la ilgi görmektedir. Çoğu hayalden yapıl­mış olan bu resimler, ilkel bir özellik ta­şır. Perspektif ve oranlar, gerçek dışın­da kalır. Bazen üç katlı bir köşk insan boyunu geçmez, bazen de gözyaşından de­nizler ve içinde gemiler görülür.

Halk re­simleri halk masallarına uygun, halkın an­layabileceği, sevebileceği resimlerdir.
Bun­ları sekiz bölüme ayırmak mümkündür:
1. kahvehane resimleri; 2. kitap resimleri (ço­ğunlukla âşık hikâyelerinde); 3. dinî resim­ler;
4. tılsım resimleri; 5. yazıyle yapılmış resimler; 6. yazıyle tabiat resimleri (Ah Minelaşk gibi);
7. cam altı resimleri; 8. deri üzerine yapılmış karagöz resimleri.

1. Kahvehane resimleri çeşitli özellikler gös­terir. Osmanlılar döneminde memurların git­tiği kahvehanelerde zamanın siyasetini yan­sıtan resimler vardı. Bunlar arasında ikinci Meşrutiyetin ilânıyle (1908) ilgili olarak, En­ver ve Niyazi Beylerin timsali hürriyet ve maderi hürriyet’i zincirlerinden çözmesi, Hareket ordusu, saçı sakalı birbirine ka­rışmış Namık Kemal, Fatih’in atını deni­ze sürmesi, Yavuz Sultan Selim’in pala­bıyıklı resmi, Sultan Reşad, padişah tuğ­raları, Ahırkapı feneri, Kâğıthane Göksu mesiresi en çok görülen resim konularıy­dı. Âşık ve esnaf kahvehaneleri Anadolu’­dan gelen gariplerle dolardı. Halife Ali’nin resimleri, billûruâzam (yüce billur), Hayber kalesi, Kan kalesi, Veysel Karanî’nin de­veleri, yarısı insan, yarısı yılan olan ve taht üzerinde oturmuş olarak tasvir edilen Şahmeran’ın resimleri bu kahvehaneleri süs­lerdi. Kıyı kahvehanelerinin de kendine gö­re gelenekleri vardı. Bunların hepsinde gesimleri bulunurdu. Nuh’un üç ambarlı ge­misi, Mahmudiye (devrin en büyük gemisi), Izzeddin ve Sultaniye vapurları, kıyıda de­nizkızı, gemiciler, tanınmış kabadayılar, tu­lumbacılar v.d.

Acem çayhaneleri denilen yerlerde görülen resimler öteki kahvehanelerdekinden çok farklı bir resim sergisini andırırdı. Bunlar istanbul’a yerleşmiş azerbaycanlı türklerin yaptığı mitolojik resimlerle doluydu. Zaloğlu Rüstem’in Dev sefit ile mücadelesi; Behram’ın ejderhayı kovalaması; Hamza pehlivanın Kafdağı’nı devirmesi; korkunç yüzlü, boynuzlu iskender ile Zülkarneyn; arslanları zapteden Danyal, ince elbisesi altından çıplak vücudu görülen Şirin gibi.

2. Kitap resimlerinde başta taşbaskısı hi­kâyeler olmak üzere tarihî ve dinî ko­nulara yer verilir. Âşık kitaplarında en çok Ferhat ile Şirin, Leylâ ile Mecnun, Elif ile Mahmud, Varaka ile Gülşah, Kerem ile Aslı, Şah ismail ile Arabüzengi, Köroğlu ile Selma, Âşık Garip ile Şah Sanem, Hüsrev ile Gülşah Bânu, Derdiyok ile Zülfüsiyah, Âşık Ömer, Şâpur Çelebi, Seyfülmülûk resimli olarak görünürler.

3. Dinî konulara giren halife Ali kitapları ile dinî – destanî Battal Gazi kitaplarında az sayıda resme rastlanılır. Bu arada Nasreddin Hoca hikâyelerinin de resimli olanları vardır. Dinî resimlerin başında canlı var­lıklara yer verilmeyen Mekke, Medine re­simleri gelir. Bunlar Kur’an sayfalarında, camilerde ve birçok yerde görülür. Marifetname ve Muhammediye’nin birçok say­fası resimlidir. Başta islâm inançlarını özet­leyen Eşkâli Heyeti islâm levhası içinde cennet, havzı kevser, kalemi alâ, levhi mahfuz, tubâ, israfil suru, âraf; yine bu levhanın orta kısmında kürsü, mizan, sı­rat, bunun altında cehennem, zakkum ağa­cı gelir. Burada insanlar yuvarlaklar ha­linde temsil edilir. Beyaz halkalar müslü-manlar, siyahlar kâfirlerdir. Bazı kutsal kişilerin yüzlerinde nikap (örtü) görülür.

4. Tılsım resimleri, bazen islâm dininin yasak­ladığı tılsım ve sihrin yerine geçer ve halk arasında çok tutulur. Halk resim sanatı­nın en önemli, gelişmeye en uygun tarafı budur. Nazara karşı göz ve el resimleri, büyü için yapılan kargacık burgacık şe­killer, bugün de halk arasında ilgi görmektedir. Büyü yapmada, olduğu gibi bü­yü bozmada da resimlerden yararlanılır. Bayezid II devrinde şöhret kazanmış olan Uzun Firdevsî’nin Davetname’sinde sihire, tılsıma ve resimlere pek çok yer verilmiş­tir. (Bk. cilt III, DAVETNAME renkli say­fası.) Sevgiliye kavuşmak için yapılan tıl­sım resimleri, halk sanatının hayalgücüne dayanan en güzel örnekleridir.

5. Yazıyle yapılmış resimler, özellikle dinî konular­dadır. Altı, kelimei tevhid, üstü minare­lerle meydana gelen yazı-resimler, bazen kesme kâğıtla yapılır. Bu şekilde yazı – resim kuşlar, arslanlar, kandiller, gemiler, «maşallah»lı ibrikler çoktur. Yazıyle yapıl­mış Ashabı kehfler, aynı zamanda uğur getirici levhalardır. Bunların güvercinli o-lanlarına Nuh’un Gemisi adı verilir.

6. Ya­zıyle yapılmış tabiat resimlerinin en güzel örneği Ah Minelaşk tabloları, manzarayle birleşmiş yazı – resimlerdir. Aşkı temsil eden bu resimler dükkânlara, gergef ile işlenmişleri evlere asılırdı.

7. Cam altı re­simleri, halk resimleri arasında önemli bir yer tutar ve bugün de (bozulmuş bir şekilde) görülür. Konuları camiler, ibrikler, Süleyman peygamberin mührü v.b.dir. Bun­lar cam üzerine siyah çizgilerle yapılır, ara­ları renkli yaldızlarla doldurulur. Sır altı çiniler gibi bu cam altı resimler de ola­ğanüstü parlaklıktadır. Resimler doğrudan doğruya cama yapıldığından kırılıp. parça­lanma tehlikesi vardır. Bu yüzden halk re­simlerinin bu çeşitleri nadirdir. Bu resim tarzı dekoratif ve dinî bir özellik taşır.

8. Karagöz resimleri halk sanatının en zen­gin bölümünü meydana getirir. Oyuna baş­lamadan önce süslü, havuzlu köşkler, bah­çeler perdeye konur. Buna göstermelik de­nir. Resimler saydamlaştırılmış deve deri­sine yapılır. Bunların bir özelliği de önemli bir kıyafet tarihi niteliğinde olmasıdır.

— G. santl. Altamira veya Lascaux mağa­ralarından da anlaşıldığı gibi, duvar resmi, tarihöncesi çağlara kadar uzanır. Kullanı­lan en eski boyayıcı maddeler, yağ veya reçine ile ezilmiş çeşitli renkte topraklar, kireçleşmiş kemiklerdi. Bütün eski âkdeniz ve uzakdoğu kavimleri, ince alçı sıvalı duvarlara yaptıkları resim­lerde, daha sonra eklenen lâciverttaşı ma­visi ve bakır yeşiliyle birlikte bu temel bo­yayıcı maddeleri kullandılar. Eski Mısır ve Girit’te, koyu bir çizgiyle çevrelenmiş bu tür dekoratif eserlerden pek çok örneğe rastlanır. Yontulmuş kamışların uzun bir süre kullanılmasından sonra, hayvan kılın­dan yâpilmiş firçâlâr ortaya çıktı. Mısır da, tahta veya panoya yapıştırılmış ve in­ce alçı ile hazırlanmış tuval üzerine portre yapma sanatı doğdu. Aynı devrede renkleri sabitleştiren ve koruyan balmumlu resim­lere rastlanır.

Pompei freskleri, mumlu resmin bilgi ve hüner isteyen bir çeşididir; çok ince ve kuru bir sıva üzerine, tutkallı boyalar bir­biri üzerine kat kat vurulmuş, parlatılmış, verniklenmiş ve mumlanmıştır; resimler, dayanıklık ve tazeliklerini bu işleme borç­ludur.
Bu usul, italya’da Giotto ve daha sonra rönesans sanatçıları tarafından parlak bir şekilde temsil edilen gerçek freskten fark­lıdır. Freskte, yanmış kireç ve ince kum­dan meydana gelen taze sıva üzerine yu­muşak fırçalar ve sulandırılmış boyalarla resim yapılır. Hazırlanmış harcın yüzeyi, kurumağa başlamadan işlenebilecek geniş­likte olmalıdır. Bu bakımdan, büyük bir el çabukluğu ve ustalık isteyen fresk, ku­rudukça hafifleyen çok ince renk armoni­leri yaratma imkânını sağlar. Sıvanın de­rinliğine tespit edilen bir renk, açıkhavaya dayanabilir.

Freskte genellikle şu renk­ler kullanılır; Saint-Jean beyazı, sarı aşı-boyası, yanmış ve tabiî siena toprağı, Van Dyck kırmızı-kestanesi ve kestanesi, mars moru, kobalt mavisi, zümrüt yeşili, bakır yeşili, yeşil toprak, fildişi siyahı, balık si­yahı veya duman siyahı, koyu toprak. Giotto ve Gozzoli hiç bir zaman taslak kul­lanmazlardı. Sanatçıların freski yapmadan önce, resimlerini kâğıda çekmek, çizgileri iğneyle delmek, sonra da üzerinden kömür tozu geçirerek resmi sıvaya aktarma alış­kanlığı daha sonraları ortaya çıkmıştır. Fresk rötuşa imkân vermediğinden, taslak kullanmak, işi büyük ölçüde kolaylaştırmış­tır. XVI. yy.da İtalya’da astarın hazır­lanmasında yer alan yumurtalı ve tutkallı boya zamanla, yerini inceltici olarak kul­lanılan çeşitli yağlara bıraktı. Pigmentleri, arap zamkı ve gliserin ile karıştırılan guvaş ve suluboya gibi su ile karıştırılan bo­yalar genellikle eskislerde çok işe yarar.

Ortaçağda, kola ve ince alçıyle hazırlanmış tahta panolar üzerine de çok resim ya­pılırdı; ama tahtanın çatlamak gibi bir sa­kıncası olduğundan, XVII. yy.dan itibaren tuval tercih edilmeğe başlandı. Keten tu­val, kenevir tuvalden üstündür; daha ka­baca olan hint keneviri, tiyatro dekoruna uygun düşer; çok delikli olan pamuk tuval ise iyi değildir, İsorel, kaim karton, hattâ kâğıt, yağlıboya için elverişlidir.

Bir çerçeveye gerilen veya duvara tespit edilen tuvale kola ile alçı veya tebeşir, ka­rıştırılarak sürülür; bu ilk tabaka emici olduğundan, ponzalandıktan sonra üzerine bir kat beziryağı ile saf veya hafif renkli üstübeç çekmek gerekir. Kuruma süresi en azından altı aydır.

Birçok ressam, tablonun genel tonunu da­ha çabuk elde edecek şekilde önceden bo­yanmış bir zemin üzerinde çalışır. El Greco gri fon üzerinde, Velasquez ise kola­lanmış tuval üzerinde (sadece, İçki İçenler’i aşıboyası zemin üzerine yapmıştır) çalı­şırlardı. Carlos IV ve Ailesinin Portresi’nin hazırlıklarında görüldüğü gibi Goya, kavuniçi tonu tercih ederdi. Nicolas Poussin oldukça koyu kırmızı bir aşıboyası kul­lanırdı; resimlerin zamanla kararmış ol­ması bu yüzdendir.

Açık aşıboyaları, hafif griler veya saf beyaz, daha fazla tercih edilen renklerdir. Günümüzde ressamlar, malzemelerini kendileri hazırlamaktan vaz geçmişlerdir. Piyasada iki katlı olarak hazırlanmış, çok güzel keten tuvaller bulu­nur. Boyalar, XIX. yy.ın başlarından beri sınaî olarak hazırlanır. Eski atelyelerde çı­rakların bütün vaktini alan ezme işi de böylece tarihe karışmıştır.
Palet oldukça geniş olmalıdır. Yassı ve yu­muşak fırçalar boy boydur, ama ayrıntı­ları belirtmek için ince bir kalem fırçası da bulundurulmalıdır. Çok sık kullanılan beyaz boya paletin ortasına sıkılır; bir ya­na sıcak renkler, öteki yana soğuk renkler konur. On kadar renk yeterlidir: beyaz, siyah, sarı, tabiî ve yanmış siena toprağı, karinen kırmızı, vermiyon (zincifre), limon sarısı, prusya mavisi, zümrüt yeşili (emeraude yeşili).

Bunlar bir boya çanağı için­de sadece terebantinle veya ketenyağı veya haşhaş yâğıyle karıştırılarak inceltilebilir. Verniklerin amacı, resmi korumak ve ona bir parlaklık vermektir. Ancak verniklerin zamanla ve ışığın etkisiyle sararmak gibi bir sakıncaları olduğunu unutmamalıdır. Renklerine göre, bir tabloyu, verniklenme­den önce, altı ay veya bir yıl kurumağa bırakmak doğrudur. Bu arada, rötuş ver­niğine başvurulur. Bu vernik, donuklukla­rı giderir, birkaç dakikada kurur, ama da­yanıklı değildir.

• Resim pazarı. Sanat eserlerinin açık arttırmayle satılması usulü M.ö. 146′dan beri vardı. Meselâ L. Mummius’un Eski Yunan’dan getirdiği ganimet böyle satılmış­tı. Romalılar da kral Attalos’un satın al­mak istediği bir tabloyu bu yoldan el­de ettiler. Roma’da, değer biçici olarak görev yapan tellâllar vardı. Fransa’da ise, bu işle görevlendirilmiş olan kimselerin yerini XVI. yy.da yeminli muhamminler al­dı. Açık arttırmalı büyük satışlar özellikle XVIII. yy.dan itibaren başladı. Bu satışlar için, meraklıları ve bu işin ticaretini yapan kimseleri çekmek amacıyle resimli broşürler bastırılırdı. Tablo alım satımıyle uğraşan kimseler daha sonraki tarihlerde ortaya çıktı. Resim satışında geleneksel usul, ressamın atelyesinden aracısız olarak hal­ka satıştı. Bu arada, daha XVI. yy.dan itibaren Anvers’te, sanat eserlerinin satı­şı için, Wael’ler, du Jon, de Bruyn, Musson ve özellikle de daha sonraları Avus­turya’da şube açacak olan Forchoudt’lar gibi milletlerarası büyük firmalar ku­ruldu. O devirde belçikalı birçok res­sam yalnız ihracat için çalışıyordu.

Bu alışverişlerde aracı olarak çalışanlardan biri de Rubens’ti. Fransa’da XVIII. yy.da en büyük tablo tacirleri, Watteau’nun yakın dostu Gersaint, Mariette ve Lebrun’dü. Paris’te tablo ticaretinin mer­kezi Notre-Dame köprüsüydü. Ama bu ti­caret asıl XIX. yy.ın sonunda bütün dünyaya yayıldı. ilk tablo tacirleri Union Artistique (Sanatçılar birliği), Georges Petit, Durand-Ruel, Sagot, Diot, Tempelae-re, Salvator Meyer, Bernheim’lar ve Paul Rosenberg ile modern resmin gelişmesinde büyük bif rolü olan ve bu işe 1892′ye doğ­ru başlayan Ambroise Vollard’dı. Ayrıca Squlîe – Tanguy’in, Blot’nun, Wildenstein’in, Londra’da Ackerman ile Barnett ve Sotheby’nin, Amerika’da da Duveen, Samuel-son, Brummer ve Seligmann’ın adları özel­likle anılmağa değer.

— Huk. Resim, idarenin gözetim ve de­netimi altında yapılan bir iş, bir eylem sebebiyle kişilerden alınan park olduğu için vergi cinsinden sayılır ve belli bir iş, hiz­met dolayısıyle alınır. Eğlence yerlerin­den, buraların denetimi görevini yapan belediyenin aldığı resim gibi. Kanunkoyucu bazı faaliyetler veya bazı kuruluş­ları resim verme yükümlülüğü dışında tutmuştur. Resimler, idarece görülen hiz­metler dolayısıyle alındığından, hizmet­ler gibi çok çeşitlidir. Türkiye’de alı­nan resimlerin bellibaşlıları şunlardır: dam­ga resmi, deniz ve kara ulaşım ataçları resimleri, elektrik üretim resmi, hal res­mi, hayvan alım satım resmi, ilân res­mi, ruhsat resmi, süt köpeği resmi, taşocağı resmi, temizleme ve aydınlatma res­mi, işgaliye resmi.

• Resim ve harç muafiyeti. Resim verme yükümlülüğü türk hukuk mevzuatında da­ğınık bir şekilde düzenlenmiştir. Harçlar kanunu hangi hizmetlerden, kimlerin harç bakımından muaf tutulacaklarını belirtmiş­tir. Kamu hizmetlerini yürüten bazı kuru­luşların da resim ve harçlardan muaf ol­duğunu belirten özel hükümler vardır. Me­selâ posta, telgraf ve telefon hizmetleri dolayısıyle kimlerden resim ve harç alın­mayacağı ilgili kanunda gösterilmiştir. Hu­kuk Usulü Muhakemeleri kanununa göre adlî müzaheretten yararlananlar yargılama harçlarından muaf tutulurlar. Genellikle, kamu yararına hizmet eden Kızılay, Ço­cuk Esirgeme kurumu gibi kuruluşlar bu muafiyetten yararlanır.

XVI. yy.a ait olan Resmi Kısmet kanunu’na göre;
a. sefere giden sipahiler, emek­liye ayrılan sipahiler ve bunlarm nikâhlı karılarının resmi
kısmetleri ile;
b. askerî sınıftan sayılan kadılar, müderrisler, şeyhü­lislâm dairesinde ve vakıf işlerinde çalışan­ların resmi kısmetleri kazaskerler tarafından tahsil edilirdi;
c. padişah beratıyle doğancı olanlar herhangi bir kimseye bağ­lı değillerse askerî sınıftan sayıldıkları için resmi kısmetleri mahallî kadılar tarafın­dan;
ç. çeşitli memuriyetlerde üç veya da­ha fazla akçe gündelikle çalışanların res­mi kısmetleri de kazaskerler tarafından;
d. yörük, cambaz, tatar ve voynuklarm res­mi kısmetleri ise kazasker kassamları tara­fından tahsil edilirdi.

— Teknol. Çizgisel resim deyince, temel, tasarı ve analitik geometri şekillerinin çi­zimi, bir, iki veya üç noktalı perspektifler, mimarî ve makine resimleri ve topografya çizimleri anlaşılır. Bu gibi resimlerde düz cetvel, T cetvel, gönyeler, pistole, pergel, dubıdesimetre, iletki, tirlin, kalemucu, ka­rakalem, çini mürekkebi, bazı boyalar, fır­ça, silgi v.b. kullanılır.

Resme başlamadan önce, bütün uzunluk, yükseklik veya kalınlıkların hesaplanması­nı sağlayacak bir ölçek kararlaştırılır, öl­çekler, güdülen amaca ve çizilecek nesne­lerin boyutlarına göre seçilir. Bu hazırlık­lar tamamlanınca resim tüm ve doğru ola­rak kalemle çizilir, sonra üzerinden mürekkeple geçilir.
Resimler ikiye ayrılır: ki­mi çizgiyle yapılır ve bunlardan sadece yukarıdaki şartlara uygun olmaları beklenir; görüntü resmi diyebileceğimiz öteki resim­lerde, perspektif gibi çok daha karmaşık kurallara uymak gerekir ve çeşitli gölge oyunlarıyle eşyanın kabarıklığı gösterilir. Ay­rıca ressamın izdüşümlerini, dolayısıyle de tasarı geometriyi iyi bilmesi lazimdir.

Teknoloji alanında kullanılan resim tek­nikleri arasında, cetvel ve gönye ile çizi­len resimlerden başka bir de hiç bir araç kullanmadan yapılan ve cisimlerin biçim ve çevrelerini serbestçe çizmeğe dayanan bir resim tekniği daha vardır. Bu tür re­simlere kroki adı verilir. Mimari resim’in bir biçimi de, kroki tek­niğiyle yapılan süsleme resmi’dir. Genel­likle fantaziye ve sadece sanat kabiliyetine dayanan bu tür resim, mürekkepli kalemle yapılır ve teknik resimden tamamıyle ayrı bir tekniğe dayanır.
Topografya çizimleri için, plan çıkarma ve düzeçleme konusunda bilgili olmak gere­kir. Uzman bir ressam, bu teknikle arazi­nin genel görünümünü verebilir, düzeç eğ­rileri veya taramalarla toprağın engebeleri­ni gösterebilir. Böyle bir resmi başarıyle yapabilmek için elin cetvelsiz çalışmaya yatkın olması ve arazideki herhangi bir engebeyi belirtebilecek kadar renk farkla­rından yararlanmayı bilmek lâzımdır.
Çizgisel resim ayrıca sanatçılar tarafından, bir binayı tam perspektifine oturtmak ve tablolarındaki çeşitli planlar arasında uy­gun bir orantı kurmak için kullanılır. Bu durumda resim tümüyle grafiktir ve sade­ce tasarı geometri kurallarına dayanır. Optik mercekler, tam yansıtmalı prizmalar ve düzlem aynalar üstünde yapılan araştır­malar, teknik resim için yararlı birtakım âletlerin icat edilmesine imkân vermiştir: karanlık oda, aydınlık oda v.b. gibi adlar alan bu âletler sayesinde ressama düşen tek şey, resmini çizeceği nesnenin görüntü­sü üzerinden kalemle geçmektir; başka bir­takım âletler (pantograf v.b.) sayesinde de, orijinal resim mekanik olarak istenilen oranda küçültülür veya büyültülür.

+ Sıf. Esk. Resmî. (ML)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİM veya RESM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RESCRİPTUM

Tarih 29 Haziran 2009

RESCRİPTUM i. (rescribere, yazmak’tan lat. k.). Bir Roma imparatorunun, hukuk meseleleri konusunda kendisine danışan yük­sek memur veya eyalet valilerine verdiği cevap.

— ANSİKL. Rom. huk. Rescriptum’lar, Ro­ma imparatorlarının, sonra da papaların çı­kardığı emirnamelerin ve kararnamelerin bir çeşidiydi. İmparator Hadrianus’a kadar, bunun pek az örneğine rastlanmıştır. Bir özel kişiye hitap eden rescriptumlar, so­runun altına, subscriptio şeklinde yazılır­dı: bir magistratus için ise ayrı bir mek­tup şeklinde (epistola) kaleme alınırdı.
Baş­langıçta ancak belirli bir olay için geçerli olan rescriptumlar, II. yy.da hukukî bir değer kazandı. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESCRİPTUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Ren birliği

Tarih 27 Haziran 2009

Ren birliği, 1658′de Mazarin’in Almanya’­da ispanyol etkisini önlemek için kurduğu birlik.

Mazarin alman prenslerini bir ara­ya toplamak için Mainz seçicisi Johann Philipp von Schönborn’un çabalarını destekle­di. Böylece Mainz’te Vestfalya anlaşmala­rına uyulmasını öngören üç yıllık bir savun­ma antlaşması, üç dinî seçici, Hessen-Kassel ve İsveç kralı arasında Fransa’nın garan­tisiyle imzalandı. Bu birlik yenilenerek (1661 ve 1663) Pireneler’de barışın sağlanmasına büyük ölçüde katkıda bulundu ve Louis XIV’ü alman prenslerinin koruyucusu ve Rheinland’ın hâkimi durumuna getirdi. Bir­liğe Brandenbourg seçicisi de katıldı (1664); onu Danimarka, Saksonya ve Mecklemburg izledi.

Fransa’nın ileri sürdüğü isteklerin uyandırdığı korku yüzünden birlik yenilen­medi (1667) ve Johann Philipp von Schönborn sadece seçicilerle imparator arasında bir birlik kurmak istedi; ama Louis XIV, 1670′te önce Brandenburg seçicisi,. sonra da Bavyera seçicisiyle gizli bir antlaşma imzalayarak bu tasarıyı bozdu. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Ren birliği hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REKÜPERASYON

Tarih 27 Haziran 2009

REKÜPERASYON i. (fr. recuperation ge­ri alma, yeniden toplama). Biyol. ve Tar. Reküperasyon kanunu, yaşama güçlüğü art­tığı zaman canlılarda üremenin arttığını gösteren biyoloji kanunu.

— ANSÎKL. Biyel. Reküperasyon kanunu. Eski tabiat bilginlerinin, özellikle Buffon ve Lamarck’ın öngördüğü bu kanun, ilk defa 1844′te A. Bordier tarafından öne sürüldü: «Bir hayvan veya bitki türü soğuk, kurak­lık, nemlilik, mikroplu hastalık, şiddetli kı­yım v.b. soyu tüketici bir sebeple karşı kar­şıya bulunduğu zaman, yaşayanların döl veriminde önemli dercede artış görülür; öy­le ki canlı varlık bununla eski miktarını dengede tutar».

Bu kanun bitkilere, hayvan­lara, hattâ insanlara uygulanabilir. Meselâ Otuzyıl savaşlarından sonra Almanya’daki, Bağımsızlık savaşlarından sonra diğer ülke­lerdeki, ihtilâl ve imparatorluk, 1870-1871, 1914 – 1918, 1939 – 1945 savaşlarından sonra Fransa’daki nüfus artışı bu kanunu doğru­layan olaylardır. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REKÜPERASYON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Reisebilder (Yolculuk Resimleri)

Tarih 27 Haziran 2009

Reisebilder (Yolculuk Resimleri), Hein­rich Heine’nin eseri
(1. kısım 1826; 2. kı­sım 1827; 3. kısım 1830). Heine, bu ese­rini meydana getirirken, kendi mizacına en uygun edebî anlatım biçimini bulmuştur.

Die Harzreise (Harz’ta Seyahat) adlı ese­rinde taslağı üstünkörü kurulmuş bir duy­gusal serüveni anlatır ve yücelerin temiz havasında üniversite hayatının yavanlıkla­rını unutmağa çalışır. Das Buch Legrand bölümünde, davulunu çalarak bütün Na­polyon destanını canlandıran eski bir imparatorluk askerini dinletir; Die Bader von Lucca (Lucca Banyoları) ile Die Stadt Lucca’da (Lucca’ Şehri) acı alaylarını şair August von Platen’e yöneltir ve çeşitli hıristiyan kiliseleri arasında eğlenceli bir kar­şılaştırma yapar.

İzlediği tarz, gezdiği yer­lerden çok hayal gücüyle yaptığı ideal yol­culuğun tasvirine dayanır. Reisebilder’âe, bize sunulan şey, «görülmüş şeyler»den çok bir seyircinin,’ yani Heine’nin, ruhudur. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Reisebilder (Yolculuk Resimleri) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİLLE (Honore Charles, — kontu)

Tarih 27 Haziran 2009

REİLLE (Honore Charles, — kontu), Fran­sa mareşali (Antibes 1775-Paris 1860). 1803′te general, 1807′de imparatorun yaveri, 1808′de Toscana komiseri ve kont oldu.

Wagram’da yararlık gösterdi ve Bernadotte’u gözaltında tutmak üzere Anvers’e gön­derildi (ağustos-kasım 1809). 1810′da Navarra, 1812′de Aragon valisi oldu. Portekiz ordusunun başına getirildi (kasım 1812). Da­ha sonra Soult’un emrine geçti ve Vittoria’da başarı kazandı
(haziran 1813), Waterloo’da bir piyade kolordusuna kumanda etti.

1819′da Fransa Yüksek meclis üyesi, 1820′de Kral meclis üyesi oldu, Louis-Philippe tarafından mareşalliğe yükseltildi (1847). 1851 Hükümet darbesine katıldı ve 1852′de senatör oldu. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİLLE (Honore Charles, — kontu) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Reichstag

Tarih 26 Haziran 2009

Reichstag, alman yasama meclisi (1867-1945). Kutsal İmparatorluğun Diyet meclisi olan ilk Reichstag 1663′ten itibaren, Regensburg’da temsilcilerden kurulu bir dai­mî kongre oldu ve imparatorlukla birlikte dağıldı (1806).

Kuzey Almanya Konfederasyonu anayasa­sıyle Reichstag Bundesrat’tan (Federal mec­lis) ayrı olarak temsilcileri halktan seçilen bir yasama organı olarak kuruldu. Reichs­tag milletvekilleri tek dereceli seçimle 100 000 kişiye bir milletvekili olmak üzere seçi­lirlerdi; ancak vergi mükelleflerinin oyu ile seçilen dolayısıyle de daha muhafazakâr olan Prusya Landtag’ına göre bu meclis hiç değilse görünüşte, daha demokratik sayılabi­lirdi.

Bütçe ve kanunlar Reichstag’dan ge­çerdi, fakat yürürlüğe girmesi için Bundesrat tarafından onaylanmaları şarttı. 16 Ni­san 1871 imparatorluk anayasası Reichstag’­ın bünyesinde herhangi bir değişiklik yap­madı. 1874′te Alsace-Lorraine’in katılmasıy-le milletvekillerinin sayısı 397′yi buldu; üç yıllık mazbata süresi beş yıla çıkarıldı (1885). Milletvekilleri parlamento ödeneği almazlardı. İsteklerini bildirmek ve soru sormak hakları vardı, fakat ancak impara­tora karşı sorumlu olan başbakana güven­sizlik oyu veremezler ve onu deviremezlerdi.

Buna karşılık başbakanın, Bundesrat’ın ka­rarını alarak Reichstag’ı feshetmek yetkisi vardı, Bismarck ve ondan sonra gelenler, istedikleri çoğunluğu sağlamak için bu usul­den yararlanmışlardı. Bismarck Kultur-kampf’ta milliyetçi literalerden faydalan­mış, sonra, devlet soyalizmi siyasetim uy­gulamak için merkez muhafazakârları ile birleşmişti. Wilhelm II ve başbakanları mu­hafazakârlarla milliyetçi liberallerin koalis­yonuna dayanarak hükümeti idare ettiler.

Weimar anayasasında da (1919 temmuz) Re­ichstag, seçimle işbaşına gelen ve al­man milletini temsil eden bir yasama meclisi olarak kaldı. Fakat milletin hâ­kimiyetini temsil etmesi dolayısıyle devletin en üstün gücü sayılıyordu. Buna karşılık Bundesrat’ın yerine geçen Reichsrat’ın an­cak erteleyici bir veto hakkı olduğundan, kanunları onaylamak sadece Reichstag’ın yetkisindeydi; ayrıca bütçeyi tespit eden, ant­laşmaları onaylayan, savaşa veya barışa ka­rar veren de oydu. Ertelenmesi ve dağıtıl­ması söz konusu olamıyacağı için hükümeti de doğrudan doğruya kontrolü altına almış­tı. III. Reich, Reichstag’ı temsilci meclis olarak muhafaza etti, fakat 15 mart 1933 seçimleri, Nasyonal-Sosyalist parti dışındaki bütün partilerin lağv edilmesinden sonra ya­pıldığı için nasyonal-sosyalist milletvekille­rinden başka kimsenin bulunmadığı Reichs­tag’ın, hükümetin açıklamalarını dinlemek, Hitler’in nutuklarını alkışlamaktan başka bir görevi kalmadı.

27 Şubat 1933′te naziler ta­rafından düzenlenen ama komünistlere mal edilen Reichstag sarayı yangını, komünist­lere karşı bir baskı siyaseti uygulamak için vesile oldu. Reichstag yangını davası (eylül -aralık 1933) hollandalı komünist Van der Lubbe’nin ölüme mahkûm edilmesi ve baş lıca suçluların (Torgler, Dimitrov) delil ye­tersizliğinden beraat etmeleriyle sonuçlan­dı. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Reichstag hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Reichstadt antlaşması

Tarih 26 Haziran 2009

Reichstadt antlaşması. Avusturya-Maca­ristan imparatorluğuyle Rusya arasında ya­pılan antlaşma (8 temmuz 1876).

Osmanlı-Sırp-Karadağ savaşlarının başlama­sından sonra (1 Temmuz 1876) Avusturya -Macaristan imparatoru ve başvekiliyle rus çarı ve başvekili Reichstadt’da buluşarak Balkanlar’ın durumunu gözden geçirdiler ve bir prensip anlaşmasına vardılar (8 tem­muz 1876). O zaman gizli tutulan bu antlaş­maya göre:

1- savaşlar Osmanlı devletinin başarısıyle son bulursa iki devlet Balkanlar’da statü­konun değişmesi için çalışacaklar;
2- Osmanlı devletinin yenilmesi halinde Bosna-Hersek, Avusturya-Macaristan, Sırbis­tan ve Karadağ arasında paylaşılacak, Rus­ya ise Balkanlar’da Besarabya’yı, doğuda da Batum’u alacaktı;
3- savaşlar Osmanlı devletinin tamamıyle yıkılmasıyle neticelenirse Balkanlar’da üç yeni devlet kurulacak, Tesalya ve Epir Yu­nanistan’a verilecek, İstanbul ise serbest şehir olacaktı. (M)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Reichstadt antlaşması hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİCHSRİTTER

Tarih 26 Haziran 2009

REİCHSRİTTER i. Eski Germen Roma imparatorluğunda şövalye. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİCHSRİTTER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Reichsrat

Tarih 26 Haziran 2009

Reichsrat, İmparatorluk meclisine (1840 -1861), sonra Avusturya parlamentosuna ve­rilen almanca ad (1861-1918). Kaunitz’in te­şebbüsüyle Avusturya imparaloriçesi Maria Theresia, 1760′ta bir Devlet şûrası (Staatsrat) kurdu.

Devlet bakam unvanı olan üç senyör ile altı devlet müşavirinden meydana gelen bu heyet, devletin çeşitli hizmetleri a-rasındaki uyuşmazlıkları giderirdi. Staatsrat, genel idarenin önemli işlerinde hüküm­dara tavsiyelerde bulunmak ve devletin çe­şitli hizmetleri arasında koordinasyonu sağ­lamakla görevliydi. 1801′de bu kuruluş ye­rini Devlet ve «Konferans» bakanlığına bı­raktı. Ama 1808′de tekrar kurulan ve 1814′te bir konferans meclisiyle takviye edilen devlet şûrası görevine devam etti. 1848 Devrimin­de, devlet şûrasının yerini Reichsrat’a Fran­sız devlet şûrasına benzer yönetim ve yasa­ma yetkisi veriyordu; fakat 20 nisan 1851 emirnamesi şûranın bütün önemli görevlerini elinden aldı.

Solferino bozgunu ve Bach sis­teminin başarısızlığı üzerine (1859) şûra, 1860′ta imparatorun hayat kaydıyle seçtiği 47 olağanüstü üye ile takviye edildi. Avus­turya kurumlarını denetlemekle görevlen­dirilince, merkezciler ve federalistler diye ikiye ayrıldı; Macarlar, toplantılara katıl­mayı ancak şûraya yasama yetkisinin veril­memesi şartıyle kabul etmişti. 20 Ekim 1860′ta yapılan tek toplantı, federalistlerce veri­len bir önergenin oylanmasıyle sonuçlandı. Bu karara uygun olarak imparatorun 20 ekim 1860 tarihli fermanıyle, bir eşraf reichstrat’ı kuruldu; taşra diyetlerinden 100 de­legenin katıldığı bu federal kurulun eyalet­lerin ortak meselelerini ele almak ve çözüm­lemek yetkisine sahipti. Fakat, fermana açıklık kazandırmak bahanesiyle 26 şubat 1861 tarihli bir ek fermanla merkeziyetçi ve parlamento sisteminde iki meclisli yeni bir Reichsrat kuruldu.

Bu meclislerden biri üyeleri ya tayinle işbaşına gelen veya doğru­dan doğruya imparator tarafından tayin edilen senyörier meclisiydi (Herrenhaus). öteki ise eyalet diyetleri tarafından seçilen 343 üyelik temsilciler meclisiydi (Abgeordnetenhaus). Fakat alman azınlığına sunî bir çoğunluk sağlayan seçim sistemi karşısında Venezia, Macaristan, Hırvatistan ve Transilvanya Reichsrat’a temsilci yollamaktan vaz geçtiler; Bohemya da çekildi. Avusturya-Macaristan anlaşmasına uygun olarak 21 aralık 1867 Anayasasıyle Reichs-rat bir Cisleithania parlamentosu haline gel­di. Senyörier meclisi (aşağı yukarı 180 üyeli) bir aristokratlar kuruluşu olarak kaldı. Temsilciler meclisindeki 203 milletvekili (1873′te 353, 1896′da 425) diyet meclisleri tarafından altı yıl için seçilirdi.

Sonraları (1873) seçim dört seçici kurul tarafından yapılmağa baş­ladı. Bunların ilk üçü için (büyük emlâk sa­hipleri 85 milletvekili; şehirler 97, ticaret odaları 40), tek dereceli seçim yapılırdı. Köy komünleri için (130 milletvekili) iki de­receli seçim yapılırdı. Her yıl toplanan Reichsrat’ın kararları yalnız Cisleithania için geçerliydi. Fakat aralarından seçtikleri 60 üyeden meydana gelen bir heyet (20’si sen­yörier meclisinden, 40′ı temsilcilerden) im­paratorluğun işlerini Macaristan Diyeti he­yetiyle birlikte görüşürdü. 1918 Devriminde Reichstrat ortadan kalktı.

• Almanya’da, «Reichsrat» adı aynı şekil­de, Bundesrat’ın yerine Weimar Anayasa­sıyle (1919) kurulan yasama organına da ve­rilir. Alman eyaletlerinin kendi hükümet­lerinin talimatına bağlı
66 üyesinden mey­dana gelen federal meclisin, yasama yetki­si konusunda, ancak erteleyici bir veto hak­kı vardı, bu da Reichstag’ın ikinci bir vetosu ile geri çevrilebilirdi. Reichsrat, nasyonal sosyalistlerin 14 şubat 1934 kararnamesiyle ortadan kalktı. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Reichsrat hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİCHSKAMMERGERİCHT

Tarih 26 Haziran 2009

REİCHSKAMMERGERİCHT i. («impara­torluk adalet divanı» anlamında alm. k.). 1495′te Maximilian I tarafından kurulan imparatorluk mahkemesi. (Roma hukuku­na ve kilise hukukuna dayanan bu mahke­me, sözü geçen hukukların Almanya’da ya­yılmasında önemli rol oynadı; 2 başkanı, 16 başkan yardımcısı, 30 vekili ve 12 avu­katı vardı. Frankfurt-am-Main’da, sonra Speyer’de [1527] ve Wetzlar’da [1693] top­landı.) [L]

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİCHSKAMMERGERİCHT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Regia (LEX)

Tarih 26 Haziran 2009

Regia (LEX). Rom. tar. «krallık kanunu» anlamına gelen ve krallık çağına ait bir kanunu belirten lat. kelimeler.

Krallar ta­rafından comices curiates’lere teklif edi­len bir kanunlar bütününe lex regia adı verilir. Krallar devrinin son bulmasından az sonra büyük papa Papirius tarafından ya­yımlanan bu kanunlar Jus Papirianum adı­nı alır.
— Lex regia terimi, imparatorun yetkilerini belirten lex de imperio principis için de kullanılır. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Regia (LEX) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGENT

Tarih 26 Haziran 2009

REGENT i. (fr. regent). 137 Kıratlık çok saf elmas. (Louvre, Apollon galerisi.) [XVII. yy. sonunda Hindistan'da bulundu; 1702'de ona kendi adını veren Thomas Pitt tarafın­dan satın alındı.

Büyük Pitt, Philippe d'Orleans tarafından krallık tacı için satın alı­nınca (1717) adı regent olarak değiştirildi. Louis XV'in tacına, Napolyon'un kılıcının sapına, Charles X'un ve imparatoriçe Eugenie'nin tacına takıldı. 1792'de çalındı, fakat hırsıza yataklık yapan kişinin evinde yeniden ele geçti.] (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGENT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Regensburg diyeti kararı

Tarih 26 Haziran 2009

Regensburg diyeti kararı, Kutsal Roma Germen imparatorluğunun parçalanmasına yol açan karar (1803).

Luneville antlaş­ması (1801), Ren’in sol kıyısında malları­nı kaybetmiş alman prenslerine tazminat vermeyi öngörüyordu. Müzakereler Paris’­te Napolyon ile ilgililerce satın alınan Talleyrand tarafından yürütüldü. Fransa’da hazırlanan karar, 24 mart 1803′te Regens­burg diyeti tarafından onaylandı ve 27 ni­sanda imparator Franz II de bunu imza­ladı.

Bu karar katolik prenslerini Protestanla­rın yararına olarak zayıflatıyordu. Alman devletlerinin sayısı iyice azalmıştı. Serbest şehirlerin sayısı 51′den 6′ya (Bremen, Ham­burg, Lübeck, Nürnberg, Augsburg ve Frankfurt) indirildi ve yüz yıllık kilise prenslikleri laikleştirildi. Artık yalnız bir tek kilise seçicisi vardı, o da Regensburg’a nakledilen Mainz seçicisiydi. «İmparator­luk başşansölyesi» ve «Diyet başkanı», un­vanlarını taşıyordu. (Bk. DALBERG.)

Bu karardan en çok yararlanan Paderborn, Hildesheim, Erfurt ve kısmen de Münster piskoposluklarıyle genişleyen Prusya> Jülich, Zweibrücken ve Rheinland – Pfaiz’a karşılık Freising piskoposluğu ile Passau piskoposluğunun bir kısmını alan Bavye­ra; Ren’in sağ kıyısında Basel, Strasburg Speyer piskoposluklarıyle serbest Mannheim ve Heidelberg şehirlerini alan Baden prensliği idi. Toscana dukası Salzburg ve Eichstatt piskoposluklarını, Hanover’li Georg III Osnabrück’ü, Avusturya, Trento, Brixen piskoposluklarını ve Passau pisko­posluğunun bir kısmını aldı.
Baden-Württemberg ve Hessen-Kassel’in protestan prensleri için yeni seçicilikler kuruldu ve bu da Seçiciler meclisinde beş katoliğe kar­şı Protestanların sayısını altıya çıkardı; böylece Prensler meclisinde Protestanların oy sayısı 54′e karşı 70′e çıktı. Böylece, Almanya’da Avusturya etkisi Fransa’nın yararına olarak geriliyordu. Regensburg ka­rarı, fiilen Kutsal imparatorluğun sonunu gösteriyordu. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Regensburg diyeti kararı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Regensburg diyeti

Tarih 26 Haziran 2009

Regensburg diyeti, 1630′da haziran ekim ayları arasında Regensburg’da toplanan im­paratorluk diyeti, fransız temsilcisi rahip Joseph seçici prenslerin Ferdinand II’ye güvenini sarstı, Ferdinand II de oğlunu Roma kralı seçtirmedi.

Fransa, Mantova dukalıklarını Nevers düküne verdirdi. Ra­hip Joseph imparatorla barış imzaladı. Bu diyetle Fransa Avrupa’da üstünlük kurma­ğa başladı. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Regensburg diyeti hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGENSBURG

Tarih 26 Haziran 2009

REGENSBURG, Almanya’da (Batı Alman­ya, Bavyera) şehir, Yukarı Pfalz’ın mer­kezi, Tuna’nın sağ kıyısında, ırmağın Regen ile kavuştuğu yerin karşısında; 123 500 nüf.

Eski bir kelt sömürgesi olan ve Ro­malılar zamanında Almanlarla yapılan ti­caretin merkezi haline gelen şehir, Or­taçağda ve Yeniçağda önemli rol oynadı. Ticaret, vatansever bir burjuvazinin gelişmesine ve büyük anıtlar yapılmasına imkân verdi: kiliseler (XIII.-XVI. yy. Sankt-Peter katedrali, Sankt-Emmeram manastırının XVIII. yy .da yenilenen roman üslû­bunda kilisesi, gotik üslûbunda belediye sa­ray] [XI. yy.]), saraylar, Tuna’nın iki kı­yısını bağlayan meşhur taş köprü (1135), eski evler ve sokaklar. Bir üniversite şehri olan Regensburg’da birçok müze ve kütüphane vardır.

Şehir aynı zamanda bir sanayi merkezidir: mavna ve makine ya­pımı, kimya, besin ve elektrik sanayii, de­ri işçiliği. — Yakınındaki Walhalla, dor uslubunda bir tapınaktır; 1830-1842 arası Lee von Klenze tarafından Parthenon ör­nek alınarak yapıldı ve kral Ludwig I tarafından Almanya’nın en büyük adamlarına adandı.

• Tarih. Germenlerin Radasbona, Torna­lıların Castra Regina adını verdikleri şehir, limes’in destek noktası ve Markoman’lara karşı seferinde Marcus Aurelius’un ge­nel karargâhıydı. Aziz Emmeram, VIII. yy.başında şehirde Hıristiyanlığı yaydı. Bavyera dükünün eline geçen Regensburg’a bir burggraf tayin edildi (IX. yy.); bu görev sonradan düklere geçti (1205). 1207′de bir «şart» tanınan Regensburg, imparatorluk serbest şehri haline geldi (1245) ve ır­mak ticareti gelişti.

Reform sırasında ka­toliklerle Protestanları yaklaştırmak ama­cıyla burada toplanan Diyet, Melanchton ve Bucher’in uzlaşmaya yanaşmamaları yüzün­den başarısızlıkla sonuçlandı
(şubat – haziran 1541). Şehir Reform’u benimsedi (1542). Maximilian II, protestan prenslerle, Rudolf’u Romalılar kralı seçtirmek için «se­çim kapitülasyonu»nu ve 1555 Augsburg barışı şartlarının muhafazasını burada gö­rüştü (1575). P. Joseph burada Ferdinand ile barış imzaladı
(ekim 1630).

Saksonya Weimar’lı Bernard’ın eline geçen, impara­torluk kuvvetleri tarafından geri alınan (1634) şehir, 1663′ten sonra Kutsal İmpa­ratorluk diyetinin merkezi oldu. Yirmi yıl için imzalanan Regensburg mütarekesi (15 ağustos 1684), Regensburg’u ve ağustos 1681′den önce birleştirmiş olduğu şehirleri, Strasbourg’lu Ludwig XIV’e bıraktı. Doğ­rudan doğruya imparatorluğa bağlanan Re­gensburg, Mainz başpiskoposu Dalberg’e verildi, 1810′da da Bavyera’ya katıldı. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGENSBURG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Reform

Tarih 26 Haziran 2009

Reform, XVI. y.da Avrupa’nın büyük bir bölümünü papaların hâkimiyetinden çıka­ran ve protestan kiliselerinin kurulmasına yol açan dinî hareket.

XV. yy.ın sonunda, hıristiyan kiliselerince istenen dinî ve ahlâkî reform, birtakım vaizler tarafından başla­tılmıştı. Ne var ki Roma, dünyevî nüfuz siyasetinden caymadığı gibi yüksek kilise makamlarına tayin yapma sistemini de dü­zeltmeğe yanaşmıyordu. Halk derin bir hu­zursuzluk içindeydi ve bütün aydınlar bu duruma bir çözüm yolu bulunmasını istiyor­lardı. Erasmus’un eserleriyle, Kutsal Kitap üstünde filoloji incelemeleri başlamış, dinî inanç ve kurumların tenkidine girişilmişti.

10 Kasım 1483′te Saksonya’nın Eisleben şehrinde doğan Augustinus rahibi Martin Luther, uzun süren bir vicdan bunalımın­dan sonra, Aziz Paulus’un «Romalılara Mektup»unda, insanın manevî kurtuluşunu doğrudan doğruya iman’a bağlayan bir me­tin buldu. Bu metin bütün protestan kilise­leri için bir ilahiyat, bir ahlâk ve bir mis­tisizm kaynağı olacaktı. Johannes Tetzel’in yönetimindeki Dominiken rahipleri Sakson­ya’da gürültülü bir kampanya ile, papa Leo X’un San Pietro kilisesinin yeniden yapıl­ması için gereken maddî imkânları sağla­mak amacıyle satışa çıkardığı endüljans’lara müşteri toplamağa çalışırlarken, Luther, Wittenberg üniversitesinde kendi iman dok­trinini okutmağa başlamıştı bile. 31 Ekim 1517′de, endüljans’ların dayandığı ülkeye ve fiilî uygulamaya karşı doksan beş tez ilân etti.

Ama henüz papaya başkaldırmış değildi. Bu tutumundan doğacak devrimci so­nuçları, iki yıl içinde, yavaş yavaş geliştire­cekti. Sonunda, haziran 1519′da, Leipzig’de ilâhiyatçı Johann Eck’e karşı, Kutsal Ki­tap araştırmalarında tek otoritenin, serbest­çe kullanılan kişisel yargı olduğunu açıkla­dı.
Luther’in protestosu katolik dünyasında büyük bir yankı uyandırmıştı. İbranî dili uzmanı Johann Reuchlin’in yeğeni Melan-chthon gibi birçok genç ilâhiyatçı Luther’i destekliyordu; Ulrich von Hutten ona Rheinland ve Schwaben şövalyelerinin desteğini vaat etti. Erasmus da, Saksonya seçicisinin himayesini sağlamıştı. Bunun üzerine Luther 1520 haziranıyle eylülü arasında yayımladığı üç başlıca eserinde doktrinini açıkladı.

Dok­trinin anahatları şunlardı: evrensel ruhanîlik ilkesi, kutsal sırların üçe indirilmesi, kişi vicdanının hürriyete kavuşması ve aynı za­manda din bütünlüğü, kilise ve siyasî disip­lin zorunluğu. Luther, aralık 1520′de, ken­disini afaroz eden Leo X’un kararnamesini Wittenberg’de alenen yaktı. Ocak 1521′de imparator tarafından Worms diyetine çağrıl­dı ve fikirlerini cesaretle savundu. Sakson­ya seçicisi kendisine Wartburg’da inzivaya çekilebileceği bir yer sağladı. Luther orada «Reform»un eline bir silâh vermek için Kut­sal Kitap’ı Almancaya çevirmeğe koyuldu.

Luther’in Wittenberg’deki en ateşli taraftarı olan Andreas Karlstadt, bunun üzerine ra­hiplerin yemin mecburiyetini kaldırdı, din adamlarının da evlenebileceğini ilân etti ve kutsal resimlere tapınmaya son verdi. Missa âyini bir «kurban» olmaktan çıktı ve bir anma töreni haline geldi. Wartburg’dan dönen Luther bu oldubittileri onayladı. Da­ha o zamandan, doktrinlere sansür koyma fikrini benimsemeğe başlamıştı; nitekim faz­la radikal bulduğu Karlstadt’ı Saksonya’dan çıkarttı; eyalet içinde, tapınma âyinleri ve papazları olmayan dinî topluluklar kurmağa kalkışan Thomas Münzer Mülhausen’e sı­ğınmak zorunda kaldı.

1524′ten beri, Güney Almanya’da, Münzer tarafından kışkırtılan bir köylü ihtilâli gelişiyordu. Luther, prens­leri bu ihtilâli bastırmağa teşvik etti; o sı­ralarda bir «Devlet kilisesi» fikrini benimsemeğe başlamıştı. İmparator ve katoliklerle mücadelesinde prenslerin yardımına muhtaçtı. 1528′den beri devlet adına kilise­leri denetleyen «ziyaretçiler» de çok geç­meden bir çeşit yeni piskoposluk kurdular. Karlstadt’ın görüşü, İsviçre’de ve Ren hav­zasında kabul edilmeğe başlanmıştı. Antik hümanizme bağlı olan ve isviçre’den paralı asker alınmasına karşı gelmesiyle tanınan Uhich Zwingli, Luther’in çağrısına uydu ve tasarladığı reformlar gereğince 1525′te Zürich’te, 1528′de Bern’de Kutsal sırları reddetti ve litürjiyi çok sadeleştirdi. 1529′da Basel’de Oecoîampade, katoliklere ve hattâ Roma’ya sadık kalan Erasmus’a karşı Zvvingli mezhebini yaydı.

Bu mezhebi, Strassburg’ta da, 1524′te Martin Bucer kabul ettirmişti.
Kilise mülkünün el değiştirmesinde çıkar gö­ren alman prensleri Luther reformunu des­tekliyordu. 1525′te katolikler Dessau’da bir savunma birliği kurunca, Saksonya seçicisi ile Hessen İandgrafı Philipp, buna karşılık, Gotha’da bir «İncil birliği»nin başına geçti­ler (1526). Güney almanya şehirlerindeki Zvvingli taraftarları ise bu birliğin dışında bırakıldı. Avrupa siyasetinin papadan uzak­laştırdığı imparator, 1526′da devletlere ken­di sınırları içinde din meselesini istedikleri gibi çözümlemek yetkisini vermişti; ama papayı yendikten sonra bu tavizlerini in­kâr etti (1529).

Reform taraftarları bu tu­tumu «protesto» ettikleri için, bağlı olduk­ları kiliselere «protestan» adı verildi. 1529′da Marburg’da Luther ile Zvvingli arasında yapılan uzlaşma teşebbüsü sonuç vermedi. Ama imparator, fransız ve türk tehlikesi karşısında, 21 haziran 1530′da topladığı Augsburg diyetinde, Reform taraftarlarıyle Roma taraftarlarını birleştirmeğe çalıştı. Melalanchthon çok önemli tavizler verdi; ama ne zwingli’ciler ne de katolikler anlaş­maya hazır değildi. Sonunda Luther’in sab­rı taştı ve gürültülü tartışmaların ardından ilişkiler kesildi.

Mart 1531′de, Luther’in re­formunu kabul eden prensler ve şehirler Smalkalde birliğini kurdu. Zwingli’nin ölü­münden sonra (11 ekim 1531), taraftarları 25 mayıs 1536′da Luther ile Witenberg uzlaş­masını yaptılar. 1532′de Smalkalde birliğinin Fransa ile yaptığı ittifak karşısında impara­tor daha ılımlı bir siyaset benimsemek zo­runda kaldı. 1525 Köylü ihtilâlinin bir de­vamı olan ayaklanma, yani Strassburg’tan Amsterdam ve Münster’e kadar papazsız ve prenssiz bir toplum kurmak ve yetiş­kinlerin vaftiz edilmesini’ öngören bir ki­lise meydana getirmek amacında birleşen anabatistlerin ayaklanması karşısında, re­formcularla katolikler bir an için birleş­tiler.

Bir prenslik ordusu Münster’e girerek korkunç misilleme hareketlerinde bulundu. Ancak imparatorun Luther ve Zwingli ta­raftarlarını Roma ile uzlaştırmak için har­cadığı bütün çabalar (Hagenau ve Worms görüşmeleri ve 1541 Regensburg diyeti) ilâ­hiyatçıların inatçı tutumu yüzünden sonuç vermedi.

• Reform imparatorluk sınırlarını aşmağa başlıyordu. Anvers’te, Luther’in ilk yazılan 1518′den itibaren okunmağa başlanmıştı. Brüksel’de Marguerite d’Autriche’in hükü­meti danışma için Erasmus’u ve bazı erasmus’çulan çağırdı. Ama 1520 ile 1531 ara­sında imparator emirnameleri, Kiliseden ayrılanların ölüm cezasına çarptırılacağını ilân ederek hiç olmazsa görünüşte başarı sağladı. Ne var ki, yine de anabatist pro­pagandasının önü alınamamıştı. O sırada İsveç’te kral Gustaf I Vasa, İsveç’i Dani­marka boyunduruğundan kurtarıyor (1523), itibarını kaybetmiş bir papaz sınıfının mülk­lerini kamulaştırıyor ve 1529′dan itibaren de millî monarşiye sıkıca bağımılı resmî bir luther’ci kilise kurmağa çalışıyordu.

Dani­marka’da kral Christian II bir ihtilâlle dev­rilmiş, Friedrich I, Luther’ciliği resmî din haline getirmişti. Kısa bir süre sonra, Fri­edrich Iin tahtta hak iddia eden bir katoliği yenmesi Norveç’in protestan olmasına yol açtı (1537). İngiltere’de, kral Henry VIII, nazır Thomas Wolsey’in yardımıyle, aslında Luther’ciliğe kesinlikle karşı çıkan bir disiplin reformuna girişmişti. Ama Henry VIII, Kari V’in teyzesi olan karısı Catherine of Aragon ile evliliğinin bozulmasını isti­yordu. Papa ise, imparatorun etkisi dolayısıyle, bu evliliği bozmadı. Bunun üzerine, kralın danışmanı Cromwell, 11 şubat 1531′de, kiliseyi tahta bağımlı kılan bir tasarıyı parlamentodan geçirdi. Oysa nazır Thomas Mora sapkınlığı ezmeğe devam ediyor­du.

Cambridge’li bir ilâhiyatçı olan Thomas Cranmer, kralı papaya rağmen boşan­mağa teşvik etti. Sonunda, Henry VIII, 11 temmuz 1533′te Anne Boleyn ile evlenince papa tarafından afaroz edildi. Ocak 1534′te de anglikan sapkınlığının yerleşmesine yol açan eylemler başladı. Katolik birliğini sa­vunanlar, en ünlüleri Thomas More olan birçok kurban verdi. 1537′de ilân edilen Book of Ârticles, içinde yine de birçok katoliklik unsuru bulunan bir Protestanlık or­taya koyuyordu. İskandinavya’da olduğu gibi, İngiliz Protestanlığında da, kilise yö­neticilerinin kademeleşmesi muhafaza edil­di. Kilise mülkleri satışa çıkarıldı ve 1539′da ilân edilen 6 maddelik kararnameyle, sapkınlıkların kovuşturulması için engizis­yon usullerinin uygulanması öngörüldü.
Bu arada, Fransa kilisesinde de derin deği­şiklikler başlıyordu. Jacques Lefevre d’Etaples, 1521′de, Meaux piskoposu Guillaume tarafından bölgesindeki reform çalışmaları­na katılmağa çağrıldı ve ilk iş olarak da Yeni Ahit’i Fransızcaya çevirmeğe başladı. Bu arada tapınma usullerinde de sadeleşme­ye gidiliyordu.

Lyon ve Meaux’da, reform propagandası sosyal bir nitelik kazanmağa başlamıştı. 1525 Pavia yenilgisinde kralın esir düşmesinden sonra naip Luisa di Savoia bir süre sapkınlığı bastırma siyaseti güttü. Lefevre d’Etaples, Strassburg’a sığınmak zo­runda kaldı. Dört yıl sonra, Louis de Berquin’in ölüme mahkûm edilmesi Luther ve Zwingli propagandasını durdurdu. Kral François I, siyaset gereği papa. Clemens VII’ye yaklaşmıştı. 1534′te reform taraftar­ları propaganda afişleri asmağa başlayınca, Fransa hükümeti kıyıma geçti.

• Lefevre’in öğrencisi olan ve İsviçre’ye sığınan Guillaume Farel, Neuchâteld’e bir zwingli kilisesi ve faal bir propaganda mer­kezi kurmayı başarmıştı. 1535′te ise, Savoia dükünün ve piskoposunun boyunduruğundan kurtulan Cenevre’ye reform hareketini ge­tirdi. Bu arada,
1 kasım 1533′te fakültelerin açılışı dolayısıyle rektör Nicolas Cop’u reformcu bir konuşma yapmağa teşvik eden Jean Calvin Basel’e sığınarak orada Oecolampade’ın doktrinini benimsedikten sonra 1536 martında İnstitution de la Religion Chretienne (Hıristiyan Dinî Kurumu) adlı kitabını yayımladı.

Calvin’in otoritesi, 1536 sonundan beri Farel’in ısrarı üzerine kaldığı Cenevre’de yayılıyordu. Calvin, Saint-Pierre vaizi olarak, institution Chretienne’i fransızca bir ilmihal biçiminde özetle­di. 10 Kasım 1536′da Farel, her yurttaş için zorunlu olan iman düsturunu açıkladı. Ama bu çeşit bir kısıtlamayı ne liberal burjuva sınıfı, ne cumhuriyet topraklarına sığınmış anabatistler, ne de Kutsal Kitap’ın serbest yorumu sonucunda Arianus’çuluğa ve tabiî dine varan rasyonalist ilâhiyatçılar kabul ediyordu. Güçlü bir muhalefet, 23 nisan 1537′de alınan ve 26 mayıs 1538′de onaylanan bir kararla Farel ile.

Calvin’in sürgün edil­melerine yol açtı. Calvin, Strassburg’da Fransız Mültecileri kilisesini yeniden kurdu ve Hagenau’da, Worrns’ta, Regensburg’ta, iuther’cilerin Roma ile uzlaşmaması için mücadele etti. 1540 Seçimlerinde Protestan­ların kazanması Calvin’in 13 eylül 1541′de muzaffer olarak dönmesini sağladı. 20 Ka­sım 1541′de yayımlanan Orâonnances Ecclesiatiqueslerle hıristiyan reformu kesin­leşti. Bu reforma uygun olarak kilise, kişilerin ve devlet memurlarının tutumu­nu denetleyen bir kurul tarafından yöne­tiliyordu. Muhalefet liderleri sürüldü ve­ya ölümle cezalandırıldı. Aragon’lu bir doktor olan ve Teslis’i inkâr ederek bü­tün hıristiyan kiliselerini öfkelendiren Miguel Servet (Christianismi Restitutio, 1553) Calvin tarafından katolik engizisyonuna ihbar edildi.

Hapisten kaçarak Cenevre’­ye sığman Servet tutuklandı ve 28 ekim 1553′te yakıldı. Bu gaddarlığın uyandırdığı kızgınlık uzun süre yatışmadı. Ama Calvin konseylerde, fransız mültecilerinden de des­tek gören sağlam bir çoğunluğa dayanıyor­du. 1559′da Cenevre’de kurulan ve Theodore Beze’in yönetiminde bulunan Cenevre akademisi, Avrupa’nın en yüksek protestan okulu oldu. Wittenberg’in yapamadığını şimdi Cenevre başarıyordu. Yani şehir, mi­litan Protestanlığın merkezi olmuştu. Kari V’in baskı siyaseti sonucunda Hollanda ve özellikle de Anvers’te gerileyen Protestan­lığı Calvin’cilik yeniden canlandırdı.

İngil­tere’de ise Henry VIII’in 28 ocak 1547′de ölmesinden sonra Calvin’cilik ikinci bir re­formun ilham kaynağı oldu. Edward VI’nın henüz bir çocuk olmasından istifade eden Somerset ve daha sonra da Warwick, Cranmer’in yardımıyle, papazların evlenmemesi­ni öngören hükmü ve kilise sunaklarını kal­dırdılar ve sadece dinî görevlerde bir kademeleşmeyi kabul ettiler. Prayer Book’un (Dua Kitabı) 1549 ve 1552′de yayımlanan iki ayrı metni dua ve tapınmada birlik kurul­masını sağladı. Kral François I’in saltanatı­nın son yıllarındaki kovuşturmalara ve sert kararnamelere rağmen Calvin’cilik krallığın hemen hemen bütün eyaletlerinde protestan kiliseleri kuruyordu. Ayrıca, Calvin’in üç delegesinin huzurunda mayıs 1559′da Pa­ris’te ilk Sinod toplandı.

Bu arada, daha sonraları Karşı Reform adıyle anılacak olan hareket de teşkilâtlanı­yordu. Bu hareket, gücünü, bazı küçük sap­kın topluluklarının kolayca yok edildiği İs­panya’dan ve İtalya’dan alıyordu. Ama Ro­ma başlangıçta bazı hayal kırıklıklarına uğ­radı. 1545-1548 Arasında, Trento konsilinin ilk toplantıları Papalık kurumunda derin de­ğişiklikler yapılması konusunu pek önemsememişti. Ayrıca, ne imparator ne de Fran­sa kralı, konsilin kararlarını kabul etme­mişti. Protestan kiliseleri temsilcilerinin is­temeyerek ve çok geç çağrıldıkları yeni görüşmelerse 1551′de başladı ve 28 nisan 1552′de savaşın taşlamasıyle yarıda kaldı.

18 Şubat 1546′da Luther öldüğü zaman. Karşı Reform, Lutherci’liğin yok olacağı umuduna kapıldı. Saksonya dükü Moritz’in yenilgisinden sonra Mühiberg’de galip gelen Kari V, 19 mayıs 1547′de Wittenberg’e gir­mişti. Ama imparator, Roma’nın beklediği tavizleri vermek istemedi. Augsburg’da ya­pılan bir antlaşma Protestanların temel hür­riyetlerini ortadan kaldırmakla birlikte Trento konsilinin kararlarını da uygulatma­dı. 1552′de Saksonyalı Moritz imparatorluk davasını terk etti ve savaş yeniden başladı. 3 Ekim 1555′te imzalanan Augsburg antlaşmasıyle de imparatorluğun sınırları içinde protestan kilise ve devletlerin varlığı res­men kabul ediliyor ve her yurttaşın kendi devletinin dinini kabul etmek zorunda ol­duğu belirtiliyordu. O sırada Protestanlık Almanya’nın üçte ikisine hâkim olmuş, Bo­hemya’yı ele geçirmiş ve etkisini kısmen Avusturya, Macaristan ve Polonya’ya da yaymıştı.

Reformun henüz iyice yaygın bir duruma gelmediği ingiltere’de katolikler, 3 ağustos 1553′te Henry VlII’in büyük kızı Mary Tudor’un tahta çıkışını sevinç gösterileriyle karşıladılar. Mary Tudor, kardinal Pole ile anlaşarak, İngiltere krallığını Papalık ile uzlaştırmak için çaba göstermeğe başladı. Oğlu Philipp’i kraliçeyle evlendirmiş olan imparatorun aracılığıyle, papa Julius III, ki­lisenin kamulaştırılmış malları üstünde hak iddiasından vaz geçti ve parlamento 30 ka­sım 1554′te ingiltere’nin yeniden katolik ki­lisesine döndüğünü ilân etti. Bundan sonra girişilen kıyımda, Anglikan kilisesi, başta Cramer olmak üzere 277 kurban verdi. Ama 17 kasım 1558′de Mary Tudor ve kardinal Pole öldüler.

Henry VIII ile Anne Boleyn’in kızı Elizabeth, ingiltere kraliçesi oldu. Katoliklikten nefret eden Elizabeth için din bir hükümet aracından başka şey değildi. Babasının reformunu Edward VI’nın refor­muna tercih ediyor ve Calvin’ciliğin getirdiği cumhuriyetçi kurumlardan da hoşlanmıyor­du. Üç karanameyle, tahtın kilise üstündeki hâkimiyetini yeniden kurdu. 1552 Tarihli Prayer Book (Dua Kitabı) bazı değişiklik­lerle yeniden yürürlüğe girdi, ingiltere’de «Tanrı çocuklarının katkısız serbestliğini» arayan küçük topluluklar belirmeğe başla­mıştı.

Roma, Elizabeth’e karşı İskoçya’nın yardımına güvenebilirdi. Ama John Knox’un ateşli dinî konuşmaları, kişizadelerin düş­manlığı ve halkın hoşnutsuzluğu çok geç­meden kuzeyde de tamamıyle cumhuriyetçi ve piskopossuz bir kilisenin gelişmesine yol açtı.

Fransız Protestanları arasında, krala bağlı subaylar, İtalya ve Fransa’da savaşmış kim­seler ve en yüksek ailelerden bazı kişiler yer almağa başlamıştı. O zamana kadar sa­dece dinî nitelik taşıyan bu topluluk askerî bir kimlik kazanıyordu. Mayıs 1558′de, Preaux-Clercs’de 4 000 kişi, silâhlı kimselerin refakatinde, ilâhiler okuyarak Sen nehri boyunca yürüyüşe geçti. Kral Henri II durumdan kuşkulandı. Guise düklerinin kardeşi olan Lorraine kardinali 1550′den beri Cizvitleri Paris’e kabul etmişti. 1555 Ara­lık ayında Roma’da papa Paulus IV ile yap­tığı görüşmeler sırasında Calvin’cilikle der­hal mücadeleye girişmeğe söz vermiş, Roma engizisyonunun Fransa’ya yerleşmesini de memnuniyetle kabul etmişti. 3 Nisan 1559′da imzalanan Cateau-Cambresis antlaşmasiyle, altmış beş yıldan beri süregelen İtalya savaşları ispanya lehine sonuca bağlandı ve iki krallık din sapkınlarına karşı uzlaşma­ya vardı.

Henri II Cenevre veya ingiltere’ye karşı bir haçlı seferi düzenlemek istiyordu. 2 Haziran 1559′da Ecouen’da imzalanan ye­ni bir kararname, Protestanlara kaçmak veya ayaklanmaktan başka bir çare bırak­madı. Paris parlamentosundan dört danış­man Bastille’e hapsedilmişti. 10 Temmuzda kralın bir kaza sonucu ölümü, Fransa’da din savaşlarının başlamasını ancak üç yıl geciktirebildi. Bk. PROTESTANLIK. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Reform hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİCH

Tarih 26 Haziran 2009

REİCH i. Eskiden, genel olarak «devlet» anlamına gelen almanca kelime; günümüz­de, Germen imparatorluğunu veya Alman devletinin öbür adlarını belirtmek için kul­lanılır.

— Ansikl. • İlk Reich veya Kutsal Roma-German imparatorluğu (962-1806). Milletler-üstü bir karakteri olan bu imparatorluk Or­taçağda kendini manevî gücüyle kabul ettir­di; fakat millî ve egemen bir devlet olmağa kalkışınca Otuzyıl savaşlarına sürüklendi ve Vestfalya antlaşmasryle bölündü (1648). Pressburg barışı (1805), Ren Konfederasyo­nu anayasası (12 temmuz 1806) ve özellikle hükümdar Franz von Habsburg’un Kutsal İmparatorluk tahtından çekilmesiyle
(6 Ağustos 1806) imparatorluk kesinlikle da­ğıldı.

• ikinci Reich (1871-1918). Bismarck, Prus­ya kontluğu yerine, egemen bir alman im­paratorluğu kurma fikrini yeniden ele aldı ve bunu Versailles’da gerçekleştirdi (1871).
II. Reich, gücünü askerî kuvvet ve iktisadî genişlemeden alan, federatif ve emperyalist bir devlet oldu. 1918 Devrimi imparatorluk rejimine son verdi ama Weimar cumhuri­yeti devrinde Reich’ın yapısı hiç değişmedi.

• Üçüncü Reich (1933-1945). Hitler, birleş­tirilmiş bir Almanya temeli üstüne totaliter
III. Reich’ı kurdu (1933). Hitler’in ırkçı ve ilhakçı siyaseti, Almanya’yı 1945 felâketine sürükledi. (Bk. hitler, nasyonal sosya­lizm.) Frankfurt parlamentosu tarafından 27 mart 1849′da ilân edilen rejime de Reich denildi. Ama Friedrich-Wilhelm IV’ün im­paratorluk tacını almayı reddetmesi üzerine bu rejim başarısızlığa uğradı. Weimar cum­huriyeti tarafından (1919-1933) kurulan rejime de aynı ad verildi. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİCH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REDLİCH (Josef)

Tarih 25 Haziran 2009

REDLİCH (Josef), avusturyalı tarihçi, hu­kukçu ve siyaset adamı (Hodonin, Moravya 1869 – Viyana 1936).

Bilimsel çalış­malarına, ingiliz mahallî yönetimi ve ingi­liz parlamentosundaki yargılama usulüyle ilgili eserler yazarak başladı: Englische Lokalverwaltung (İngiliz Mahallî Yöneti­mi) [1901], Recht und Technik des Eng-lischen Parlamentarismus (İngiliz Parla­mentosunda Hukuk ve Teknik) [1905]. A-vusturya parlamentosuna seçildi (1907-1918) ve alman Liberal partisinin etkili bir üye­si oldu.

Son Lammasch kabinesinden ma­liye bakanlığı yaptı (ekim 1918), ilk Buresch kabinesinde de aynı göreve getirildi (1931). Savaştan sonra Das österreichische Staatsund Reichsproblem (Avusturya’da Devlet ve imparatorluk Meselesi) [2 cilt, 1920-1926] adlı önemli eserini yazdı. Redlich, 1926-1931 arasında Harvard üniver­sitesinde karşılaştırmalı hukuk dersleri verdi. (M)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDLİCH (Josef) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RECHBERG UND ROTHENLÖWEN (Johann Bernhard, kont)

Tarih 25 Haziran 2009

RECHBERG UND ROTHENLÖWEN (Johann Bernhard, kont), avusturyalı diplomat (Regensburg 1806-Kettenhof, Viyana ya­kınları 1899).

Metternich tarafından Stock­holm (1841) ve Rio de Janeiro’ya (1843) gönderildi. İstanbul’da geçici elçi (1851), Milano’da Radetzky’nin yardımcısı (1853), Frankfurt diyetinde delege (1855) oldu ve Bismarck ile anlaşmazlığa düştü.

Buol-Schauenstein’ın yerine mayıs 1859′da dışişleri bakanı oldu, bu görevi 1859-1860 arasında fiilen yürüttü, imparatoru Fransa ile barışa teşvik etti, Bach’ın yerine Goluchowski’yi getirdi ve şubat 1861′de Macarlarla müza­kerelere girişti. Düklükler savaşı sırasında Prusya ile anlaşmayı kabul etti. Fakat Bis­marck ile bir ticaret antlaşması yapamadı­ğı için yerine Mensdorff getirildi (ekim 1864). [L]

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECHBERG UND ROTHENLÖWEN (Johann Bernhard, kont) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RECAREDO I

Tarih 25 Haziran 2009

RECAREDO I (öl. Toledo 601), vizigot kralı (586-601).

Babası Leovigildo’nun yeri­ne geçti. Sevilla başpiskoposu Aziz Leandro’nun etkisiyle Arianus’çuluktan vazgeçe­rek katolik oldu (Toledo konsili, 589). Arianus’çuların ve asillerin isyanlarını bastır­dı. Vaskon istilâsını püskürttü, Carcassonne’u geri aldı ve Bizans imparatorluğuyle bir anlaşma yaptı. (L)

RECEB i. Bk. RECEP.

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECAREDO I hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RECAMiER (Julie BERNARD, Madame—)

Tarih 25 Haziran 2009

RECAMiER (Julie BERNARD, Madame—), fransız soylu kadını
(Lyon 1777-Paris 1849).

Lyon’da bankacı olan babası, 1784′te bakan Calonne’un himayesiyle Paris’e yerleşti. Ma­dame Recamier 1793′te kendinden çok yaş­lı olan bankacı Recamier ile evlendi. Kocası 1798′de Necker konağını satın alınca, Ma­dame Recamier, Madame de Stael ile tanıştı.

Konsüllük devrinde çevresinde sayıları gitgi­de artan bir hayranlar topluluğu meydana geldi. Bu topluluğun en önemli kişileri, Adrien ve Mathieu de Montmorency, Lucien Bonaparte, Moreau ve Bernadotte’tu. Çok güzel bir kadın olan Madame Recamier, kendisine âşık etiği kimselerin fazla ileri gitmelerine izin vermez, ama cesaretlerini de büsbütün kırmazdı. Kocasının işleri ters gi­dince Coppet’ye, Madame de Stael’in yanı­na çekildi.

Orada tanıştığı Prusya prensi August’u elde etmeyi başardı. Boşanmağa kalktı, kocası önce razı oldu, sonra vaz geç­ti. Kendisini muhaliflere yakın olmakla suç­layan imparator tarafından Paris’ten sürü­lünce, kocasının ailesine sığındı. 1814-1815′te Benjamin Constant ile yakınlık kurdu. Res-torasyon’un başlarında kocası ikinci defa büyük para kaybına uğradı; bunun üzerine Madame Recamier Abbayeaux-Bois’ya çe­kildi (1819) ve Chateaubriand ile ilişki kur­du. Ballanche ve Jean-Jacques Ampere gibi yakın dostlarının devam ettiği salonunu Chateaubriand’a tapılan, bir mabet haline getirdi. Souvenirs (Hatıralar) ve Correspon-dances’ını (Yazışmalar) yeğeni Amelie Cyyoct (Madame Charles Lenormant) yayım­ladı (1859). [L]

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECAMiER (Julie BERNARD, Madame—) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REAYA

Tarih 25 Haziran 2009

REAYA i. (ar. ra’yye’den re<âyâ, otlatılan hayvan sürüsü).

Esk. Bir hükümdarın yönetimi altında bulunan halk: Gadrede reayasına vali-i eyalet // Dünyada ve ukbada ne zillet, ne rezalet! (Ziya Pa­şa). Padişah Allah'ın vekili olarak bu top­rakları reayasına kiracı gibi vermiştir (Ke­mal Tahir). // Osmanlı imparatorluğunda müslüman olmayan tebaa: Hıristiyanlar Os­manlı devrinde gerçi reaya muamelesi gör­mekten şikâyetçidirler (F.R. Atay). // Teşm. yol. Hıristiyan (Zt. BERAYA.) || Terfih-i reaya, tebaanın refahını sağlama.

— ANSİKL. Teşk. tar. Başlangıçta, Osman­lı devletinin yönetimi altında bulunan müs­lüman ve hıristiyan, bütün halk topluluk­larına, yönetilen, hükümete bağlı olan topluluk anlamında reaya deniyordu. Son­raları halk, müslim ve gayrı müslim diye ayrılınca, gayri müslim adı altında toplanan bütün tebaaya reaya adı verildi, is­lâm dininin doğuşundan bir süre sonra, cizye denen özel bir vergi vermekle gö­revli olan ve islâm dininden başka bir dine bağlı bulunanlara ehli zimmet ve­ya zimmi denmeğe başlandı.'

Gayri müs­lim olan bu topluluğun verdiği vergiye kar­şılık bütün haklarının, can, mal ve mes­ken güvenliğinin sağlanması devlete bıra­kılıyordu. Devlet ödedikleri vergiden dola­yı, yönetimi altında bulunan bütün gayri müslimlerin hayatını korumakla görevliydi, islâm devletinin yönetimi altında bulunan gayri müslimlerle cizye karşılığı ilk anlaş­mayı Hz. Muhammed yaptı. Bu anlaşma gereğince devlet, reayanın (gayri müslim­lerin) bütün haklarını koruyacak; onların can, mal, ırz ve mesken güvenliğini sağ­layacak; inançlarında, ibadetlerinde onla­rı serbest bırakacak; buna karşılık onlar da devlete cizye vereceklerdi. Hz. Muhammed'in ölümünden sonra, Dört Halife ve daha sonra Halid bin Velid devrinde, gayri müslimlerle (reaya) yeni anlaşmalar yapıldı.

Hz. Muhammed'in koyduğu an­laşma hükümleri yürürlükte kaldı ve du­ruma göre bunlara bazı yeni maddeler ek­lendi. Yeni alınan ülkelerdeki gayri müs-limlere ve onların rahiplerine iyi davranıldı; inançlarına, geleneklerine, ibadetle­rine, sanat, ticaret yapmalarına engel olun­madı; yalnız, verecekleri cizyenin zamanı, miktarı belirtildi, bununla ilgili anlaşma­lar yapıldı. Savaşla girilen bir gayri müs­lim ülkesindeki halk barış isterse onlarla anlaşma yapılır, alınacak vergi (cizye) bir hükme bağlandıktan sonra gayri müslimler devletin yönetimi altına girerdi.

Ver­giler, reayanın sayısına ve malî durumu­na göre düzenlenirdi. Vergiyle ilgili anlaşmalarda gayri müslimlerin devlet ta­rafından her türlü saldırı ve haksızlığa kar­şı korunma gerekçesi özel bir madde olarak yer alırdı. Cizyeyi vermeyen gayri müs­limler, islâm devleti tarafından korunmaz, hayat ve malları güven altına alınmazdı. Hz. Muhammed'in kurduğu bir gelenek ge­reğince yeni ele geçirilen bir gayri müs­lim ülkesinde halka, önce anlaşma yap­mak için üç şart gösterilirdi.

Bunlar: Müs­lümanlığı, savaşı veya cizyeyi kabul etmek­ti. Müslümanlığı kabul edenler cizye vermezlerdi. Savaşı kabul edenler savaş ku­rallarına göre işlem görürdü. Cizye denen özel vergi ödemeyi kabullenenler de devle­tin yönetimi altına girer, reaya sayılırdı. Cizye vermeyen gayri müslimlerin hayat­ları, mal ve mesken güvenliği devlet tara­fından sağlanmazdı. Buna karşılık, müslümanlar yapılan anlaşmaların gereğini ye­rine getirmezlerse reaya da vergi vermezdi. Halife Ömer devrinde, reayadan alınan vergi belli bir düzene konuldu, bazı kurallara bağlandı.

Buna göre, zenginler her yıl 48, orta durumda olanlar 24, yoksullar ise 12 dirhem gümüş cizye vermekle yükümlüydü. Ancak, bu miktarlar da dondurulmadı; dev­rin şartlarına göre, karşılıklı anlaşmalarla değiştirildi. Halifelik Emevilere geçtikten sonra, devletle reaya arasındaki ilişkiler eskisi gibi sürdürüldü. Ancak, devlet gi­derlerinin çokluğu ileri sürülerek, bazen cizyenin artırıldığı, ağırlaştırıldığı oldu. Bu­nun üzerine, reaya ile devlet yöneticileri ve hâkim sınıflar arasında bazı geçimsiz­likler ortaya çıktı. Reaya, emevî halifele­rinin aşırı masraflarından, gereksiz giderle­rinden yakınmağa, Hz» Muhammed ve Dört Halifenin yolundan gidilmediğini ileri sürme­ğe başladı. Bütün bunlara karşılık, önemli ve devlet düzenini sarsıcı bir olay çıkarmadıkları sürece reayaya fazla baskı yapılmadı.

Emevîler, reayadan yalnız cizye almakla yetinme­diler; onlara devlet işlerinde resmî görev­ler de verdiler. Hesap ve yazı işleri bilen gayri müslimler Divanda görev alırlardı. Bu durum, devletle reaya, özellikle müslümaniarla gayri müslimler arasında bir yakınlaşmanın, devlet düzeninde eşit işlem görmenin açık bir belirtisi sayılıyordu. Bu yüzden, devlet dairelerinde görev almak için, reaya çocukları arasında hesap, yazı ve tercüme işlerini görebilecek nitelikte bir eğitim ve öğretim düzeni uygulanıyordu. Bunun sonucu, Emevîler devrinde birçok gay­ri müslim yazar, bilgin, hekim yetişti. Ab­basîler devrinde de reaya ve müslümanlar arasındaki ilişkiler eskisi gibi sürdürüldü, Hz. Muhammed ve Dört Halife devrinde kurulan geleneğe uyuldu, Cizye, onların düzenlediği şartlar altında toplandı.

Bazen, devletin giderlerindeki durum gereğince, ciz­yenin miktarında değişiklikler yapıldı. Abbasîler devrinde ve onlardan sonra gelişen müslüman fetihleri sonucu reayanın sayısı çoğaldı. Alınan uzak ülkelerde reaya ile, müslümanlar, özellikle devlet yöneticileri arasında yeni yeni cizye anlaşmaları ya­pıldı, iran, Mısır, Kuzey Afrika, ispanya gibi ülkelerde kurulan islâm devletleri bu vergi usulünü sürdürdü; reaya ve müslüman halk ilişkilerini devrin ihtiyaçlarına göre dü­zenledi.
Anadolu, Selçuklular tarafından alındıktan sonra islâm devletlerinde uygulanan ver­gi usulü aşağı yukarı olduğu gibi benim­sendi. Reaya, vergisini ödediği sürece, bü­tün din ve dünya işlerinde bağımsız bıra­kıldı. Onların özel yaşayışlarına, öğretim ve eğitimlerine, ibadetlerine, gelenek ve göreneklerine dokunulmadı.

Osmanlı devletinde de, cizye usulü olduğu gibi bırakıldı. Yeni alman ülkelerde islâm di­nini kabul etmeyenler vergiye bağlanarak yerlerinde bırakıldı. Bunların mal, can ve mesken dokunulmazlıkları, inanç ve ibadet bağımsızlıkları devlet tarafından güven altı­na alındı. Osmanlı devletinin tebaası duru­munda olan reaya askere alınmıyordu. Re­aya ile müslümanlar arasında, hukuk yö­nünden ayrılık yoktu. Bütün ayrılık, reaya­dan alınan cizye idi. Osmanlı devletinde, zaman zaman, reayadan avarız akçesi de­nen özel bir vergi daha alınırdı, öşür, de­ğirmen vergisi, ağnam v.b. vergiler konu­sunda müslümanîarla reaya sınıfı eşit işlem görürdü. Reayadan alınan cizye, Halife Ömer devrinde olduğu gibi, edna (dü­şük), evsat (orta), ala (yüksek), diye üçe ayrılırdı.

Edna, yoksullardan, evsat, ma­lî durumu orta derecede olanlardan, ala ise zenginlerden alınırdı. Osmanlı dev­letinde, bazı padişahlar, zaman zaman bazı yeni vergiler koydular. Savaş sıra­sında, savaş giderlerinin, ordu masrafla­rının çoğalması üzerine Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman avarız akçesi toplamayı belli bir kurala bağladı­lar, önceleri geçici nitelikte olan bu vergi sonraları emlâk vergilerine eklenerek sabit bir vergi durumuna getirildi. Reayadan, yapım işlerinde çalıştırmak yoluyle yarar­lanıldığı gibi, Yeniçeri ocağına asker ye­tiştirmek amacıyle özel bir eğitim ve öğ­retimden geçirilmek üzere çocuklar da alınırdı. Ayrıca, bunlar arasından isteyerek sipahi olanlar, köprü yapımında çalıştırı­lanlar, ordunun ulaştırma işlerinde görev alanlar davardı.

Yeniçeri ocağına alman re­aya çocukları islâm dini kurallarına göre eğitim ve Öğretim görür; içlerinden yetenek­li olanlar devlet ve ordu görevlerinde en yüksek basamaklara kadar çıkarlardı. Ay­rıca kürekçilik, yol onarımı gibi işlerde çalışanlar vergi ödemekten kurtulur, gün­delik de alırlardı. Divanda saklanan reaya defterleri otuz yılda bir «tahrir» yapıla­rak tutulur, sonra hükümet merkezine gönderilirdi. Bir süre, Yavuz Sultan Selim, reayadan «peksimet bahası» olarak avarız akçesi topladı. Bunu toplarken de, vergi ö-demekle görevli kimselerin malî durumlarının göz önünde tutulmasını, ödeyemeye­cekleri bir miktarın toplanması yoluna gidilmemesini buyurdu.

Osmanlı devletinde, reayadan hizmeti görülenlere tımar veri­lir, bu tımarı kazanmak isteyenler sipahi yazılır, böylece vergiden kurtulurlardı. Yal­nız, reayadan olan herkes, istediği zaman sipahi olamaz, tımar alamazdı. Bu konuda uygulanan bazı kurallar vardı. Atadan, ba­badan devlete hizmeti geçmiş olanlar seçi­lirdi. Bu usul, vergi vermekten kurtulmak için, herkesin sipahi yazılması sonucu dev­let hazinesinin gelir kaynaklarından yok­sun kalmasını önlemek içindi. Kanunî Sul­tan Süleyman, özel bir kanunla reayadan alınması gereken vergileri sınıflandırdı. Sonra Ahmed I tarafından yeniden düzen­lenen ve uygulanan Reaya kanunu uzun zaman yürürlükte kaldı.
Osmanlı devleti­nin iç kurumlarında, yönetim düzeninde görülen sarsıntılar sonucu, reaya ile olan ilişkilerde de bazı aksaklıklar ortaya çıktı. Reayadan vergi toplamakla görevli kim­seler, bazen aşırı davranışlarda bulundu­lar; reayadan fazla vergi alma yoluna gi­derek, devletle reaya arasındaki bağların gevşemesine, birtakım geçimsizliklerin doğ­masına yol açtılar, özellikle Murad III devrinde içkilerden vergi alınma yoluna gidilince reaya, durumundan yakınmağa başladı. Çünkü Osmanlı devletinde, içki­yi yapan ve satanlar, daha çok reayadan olan gayri müslimlerdi.

Reaya, Murad III'ün içkiden ayrı bir vergi alınmamasını ve bunun cizyeye eklenmesini istedi. Bunun üzerine yeni bir kanunla reayaya uygulanan vergi, zenginden 45, orta du­rumda olanlardan 30, yoksullardan 15 ak­çe olarak düzenlendi. Bu yeni vergi, böl­gelerin durumuna göre de değişiyordu. Reayadan alınan bu cizye, sonraları bede­li askerî adını aldı. Tanzimat döneminde de reaya, eski durumunu korudu. Müslü­manlarla reaya arasındaki ayrılıklar devle­tin koyduğu bazı kanunlarla sürdürüldü. An­cak, İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra, rea­yadan da asker alınmağa başlandı.

Bunun sonucu olarak bedeli askerî adı verilen cizye de kaldırıldı. Reaya ile müslüman halk arasında ayrılık zaman zaman yumuşadı; bütün devlet dairelerinde, okullarda, askerlikte reayadan olanlarla müslümanlara eşit işlem yapılma gereği konuldu.

Fatih Sultan Mehmed tarafından, Osman­lı devleti sınırları içinde reayaya tanınan bütün haklar İkinci Meşrutiyete kadar sür­dü. Bu uzun dönem içinde reaya, din, eğitim, öğretim, ibadet ve geleneklerinde serbest bırakıldı. Osmanlı bilim kurumla­rının yanı sıra, reayanın da geliştirdiği özel öğretim ve eğitim kuruluşları vardı. Buralarda da deneysel bilimler alanında, özellikle tıp, kimya ve matematikten bir­çok bilgin araştırıcı yetişti.

Sanatlarda, özellikle mimarîde başarılı sanatçılar yetişti. Tanzimat'tan sonra açılan osmanlı öğretim kurumlarının çoğunda reaya çocukları, da­ha çok yabancı dil ve deneysel bilimlerle ilgili derslerde öğretmenlik görevlerine ge­tirildi. Bunlara elçiliklerde, saraylarda ter­cümanlık, yabancı devletler nezdinde elçi­lik görevleri verildi. Askerlik alanında yapılan yeniliklerde reayadan yetişen uz­manlardan da faydalanıldı. Reaya, baş­langıçtan beri kendisine tanınan hakla­ra dayanarak, Osmanlı devleti sınırla­rı içinde özel din okulları, öğretim ku­rumları, ibadethaneler açtı.

Tanzimat'tan sonra azınlıklar kendi dillerinde öğretim ve eğitim yapan, ilkokuldan liseye kadar, özel okullar açtılar. Bunlar arasında fransızca, ingilizce, almanca, italyanca, rumca, ibranîce, ermenice öğretim yapan özel okullar vardır. Reaya, devletle olan ilişkile­rinde, kamu düzeninde genel yasalara, din ve inançlarıyle ilgili konularda ise bağ­lı bulundukları din kurumlarının koyduğu özel kanunlara uymak zorundaydı. Tanzi­mat'tan sonra reayaya tanınan yeni haklar, İkinci Meşrutiyette genişletildi ve bu hak­lara yenileri eklendi. Bu yeni haklar, 1912'de reaya tarafından kötüye kullanıldı.
Osmanlı devletinin paylaşılmasını öngören bazı avrupa devletleri ve onların Türkiye'­deki temsilcileri, reayanın haksızlıklara uğ­radığını, haklarının avrupa devletlerince korunması gereğini ileri sürdüler. Bu se­beple Osmanlı devletinin iç işlerine karış­mağa başladılar. Birinci Dünya savaşın­da reaya, Osmanlı devleti içinde daha geniş ölçüde bölücü çalışmalara girişti; dev­letin genel düzenini sarsıcı, bölücü birta­kım haklar istedi.

Savaş yılları süresince de Osmanlılar aleyhinde çalıştı. İzmir ve is­tanbul illerinde, Karadeniz kıyılarında dev­letin bütünlüğünü yıkıcı eylemlere girişti. Reaya arasında bağımsızlık isteyenler, Osmanlı devleti toprakları üstünde, özellik­le Anadolu'da ayrı birer devlet kurmak için gizli gizli çalışanlar oldu. Birinci Dün­ya savaşından sonra Türkiye cumhuriyeti kurulunca (1923) Türkiye toprakları üzerin­de bulunan bütün insanlar, Türkiye Cum­huriyeti vatandaşı olarak kabul edildi.

Os­manlı imparatorluğunun baştan beri, kendi toprakları üstünde ayrı bir topluluk olarak koruduğu reaya ile müslümanlar arasındaki ayrılık ortadan kaldırıldı. Türkiye cumhu­riyeti uyrukluğunda olan bütün yurttaşlar kanun karşısında, vergi düzeninde, öğre­tim, eğitim ve din kurumlarında, askerlik alanında, adliye işlerinde eşitliğe kavuştu­ruldu; özel imtiyazlar ortadan kaldırıldı. (-> Bibliyo.) [M]

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAVENSBURG

Tarih 24 Haziran 2009

RAVENSBURG, Almanya’da (Batı Alman­ya, Baden Württemberg) şehir, Konstanz gölünün kuzeyinde; 29 300 nüf.

Dokuma sa­nayii (pamuk, konfeksiyon); metalürji (ma­kine); besin sanayii. Ortaçağda imparator­luk şehri olan Ravensburg’da, o dönem­den kalma kuleler ve kapılar vardır. Pfarrkirche Unserer Lieben Frau kilisesinde meşhur Madonna. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVENSBURG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Ravenna eksarklığı

Tarih 24 Haziran 2009

Ravenna eksarklığı. Tar. coğ. Bizans İtalyası’nda eyalet. Lombard istilâsının (Spoleto dukası Faroald, 579′da Cîassis’i işgal etti)

İtalya ve Ravenna’yı tehdit etmesi üzerine, imparator Maurikios askerî kuv­vetlerini ve sivil güçleri, temsilcisi olan ek-sark veya «patricius et exarchus İtaliae»’nin yönetimi altında imparatorluğun eski başkentinde toplamağa karar verdi (584).

Franklardan kısmen gereksiz yardımlar isteyen (584, 585, 588 ve 590 sal­dırıları), Doğu’dan gelen takviyeleri ise da­ha başarılı şekilde kullanan eksarklar (Smaragdos [585-589] ve Romanos [589-593], Classis’i geri alarak (589) ve Roma yolunu (via Flaminia) temizleyerk Ravenna üstündeki tehdidi kaldırdılar; fakat Lombard’ların istria ile kıyı bağlantılarını kesmelerine engel olamadılar. Gerek malî (ücretleri ödenmeyen askerler 615′e doğru eksark İoannes’i öldürdüler), gerek kişisel (619′da ek­sark Eleutherios’un imparatora karşı baş­lattığı ayaklanmayı bizanslı kuvvetler bas­tırdı; manastır sicilleri muhafızı Maurikios’un isyanını 642 yılında eksark İsaakios Roma’da bastırdı) iç karışıklıklar eksarklığı zaten zayıflatmıştı.

Fakat en ciddî meseleler dinî meselelerdi: monotelizm’i suçlayan pa­pa Martinus I’i, imparator tutuklatmak is­tedi, eksark Olympos bu emre karşı geldi, hattâ bağımsızlığını ilân etti (649-651), fakat Sicilya’da Sarazenler tarafından öldürüldü. Yeni eksark Theodoros Kaîliopas 653′te Roma’ya gönderildi ve monotelizm aleyhinde olan Maksimos Homologetes’i, kaçmış bu­lunduğu Roma’dan İstanbul’a getirdi. Lombard tehlikesine karşı papa ile eksarkın iş­birliği yapmalarını engelleyen bu kavgaları Ravenna’nın, kendisine tanınan hakların İstanbul patriğine de tanınmasını kabul et­meyen papa Sergius I’i desteklemesi daha da şiddetlendirdi.

Şehrin bir gasıbı on yıl süreyle (695-705) tanımasına da kızan im­parator İustinianos II misillemeler yaptı (709 veya 710); bunun üzerine eksarklığın isyanı (710-712), imparator Philippikos Bardanes’i şehir milislerinin dağıtılmamasını kabul et­mek zorunda bıraktı, imparatorun ikona­lar aleyhindeki kararnamelerinin yol açtığı ayaklanma sonunda (727), imparator Leon III İsauria’lı, eksarklık sınırlarını Apenninler’in kuzeyindeki bölgeye geriletti (731-732); fakat eksarklık ansızın Liutprand’a teslim olan başkentini ve Lombard kralı Aistolf’un işgaliyle bağımsızlığını kaybetti (751). Duru­mu tehlikeye düşen papa Stephanus II’nin, Kısa Pepin’den yardım istemesi (754, Ponthion görüşmesi), üzerine Pepin, Aistolf’u eksarklığı geri vermek zorunda bıraktı (756) ve imparatorun itirazlarına rağmen yöne­timi papaya verdi; Roma kilisesinin toprak gücünün temeli olan bu bağış, Charlemagne tarafından da onaylandı (774). Fakat Ra­venna eksarklığı papaya resmen ancak 1278′de imparator Habsburg’lu Rodolph tarafından bırakıldı. (ML).

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Ravenna eksarklığı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAVENNA

Tarih 24 Haziran 2009

RAVENNA, İtalya’da şehir, Emilia’da, il idare merkezi, Adriya denizi yakınında; 115 500 nüf.

Eskiden zengin bir deniz tica­ret merkezi olan Ravenna, denize uzaklığı yüzünden önemini kaybetti. Şeker rafineri­leri. Dokumacılık (jüt). Petrol rafinerileri; kimya sanayii (gübre). Tabiî gaz işletmesi. Corsini kanal-limanı oldukça canlıdır.
— Yakınında, deniz kıyısında Marina di Ra­venna şehrin sayfiye merkezidir; buraya Dante ve Byron’ın şiirlerinde dile getir­dikleri San Vitale çam ormanından geçe­rek ulaşılır.
—Ravenna ili, 329 600 nüf. Lamone ırmağı boyunca, Apennin dağla­rının kenarında ve Adriya denizi kıyısın­daki alçak ovalarda uzanır. Gelir kaynak­ları tarıma dayanır: ovada tahıl ve kene­vir; dağlık bölgede üzüm ve mısır. Sanayi faaliyeti tarıma bağlıdır (şeker rafinerile­ri, gübre fabrikaları). Tuzlu bataklıklar.

• Tarih. Umbria’lıların kurduğu Raven­na, III. yy.da Roma ile ittifak yaptı; Ro­malılar Ariminum yolu üzerindeki şehrin stratejik konumundan yararlandılar. Rubico ırmağının aşılmasından önce Sezar’ın genel karargâhı (M.ö. 53-50) olan şehrin bir ön limanı vardı: Roma impara­torluğunun iki büyük donanmasından biri­nin demirli olduğu Classis (Fossa Augıtsta).

Şehir M.S. II. yy.da Flaminia’nın, IV. yy.da da Emilia’nın başkenti oldu. 402′de imparator Honorius, Ravenna’yı bataklık­larla çevrili olması ve Doğu ile deniz bağ­lantılarının kolaylığı sebebiyle Batı Roma imparatorluğunun merkezi haline getirdi; Stilicho’yu bu şehirde idam ettirdi (408). Çok uzun bir kuşatmadan sonra Odoaker şehri Ostrogot kralı Theodorich’e teslim etti (şubat 493) ve bir ziyafet sırasında bu­rada onun tarafından öldürtüldü (mart 493). Ostrogotlar devrinde hükümdarın ikamet merkezi olan şehir Belisarius’un bizans orduları tarafından işgal edildi (ma­yıs 540) ve İtalya eyaletinin başkenti ha­line getirildi.

İmparatorluk başkenti oldu­ğu için papanın otoritesinden kurtulduğu­nu iddia eden ve «Trescapitali» kavgasına katılan Ravenna, Lombardia’nın tehdidi karşısında Roma’nın hâkimiyetini kabul et­mek zorunda kaldı (568), fakat, 595′e ka­dar pallium’dan geniş ölçüde yararlanmak istedi; Bizans imparatoru Mauricius şeh­rin savunmasını 584′ten sonra devamlı olarak şehirde oturan bir eksark’a (patricius et exarchus) verdi. Eksarklığı içten ve dıştan kemiren karışıklıklardan yararlanan Ravenna piskoposu, imparator Konstantos’tan hürriyet fermanı aldı (663); ama fermanı Konstantinos’un yerine geçen Konstantinos IV iptal etti (681).

Şehir son­radan İstanbul patriğinin eşitlik iddiaları­na karşı papa Sergius I’i desteklediği için (şehir milislerinin ayaklanması; VII. yy. sonu), özelikle de bir gasıpı tanıdığı (695-705) için lustinianos’un emriyle Sicilya ku­mandanı tarafından yağmalandı (709 veya 710); bunun üzerine yeni eksark loannes Rizokopos, 710) öldürüldü ve şehir ba­ğımsız bir devlet halinde teşkilâtlandı; im­parator Philippikos Vartan’a boyun eğ­dikten sonra (712) bile milis kuvvetini mu­hafaza etti. Classis’in Liutprando tarafın­dan geçici olarak işgaliyle bir başına ka­lan Ravenna’yı bu Lombard kralı üç yıl süreyle kuşattı ve halefi Aistolf aldı (751).

Bunun üzerine Kısa Pepin, şehri papaya vermeyi kararlaştırarak (754 ve 756) Aistolf’u şehri ve eksarklığı terk etmek zo­runda bıraktı. Bologna’nın gelişmesinden önce roma hukuku eğitim merkezi olan Ravenna, İtalya krallığına geçti (889). Uzun süre, şehirde Germania krallarına sa­dık kaldıktan sonra aristokratik bir şehir haline geldi (XII. yy.) ve imparatorlukla­ra karşı Romagna ve Marche şehirleri birliğini kurdu (1198). Friedrich II tarafın­dan işgal edildikten (1240) sonra Polenta’ların derebeylik yönetimine boyun eğdi (1275-1441). Kanalların kumla dolması limanının gerilemesine yol açtı.

XIII. yy.da Venediklilerin iktisadî kontrolü altına gi­ren şehir, 1449-1509 arası Venedikliler tarafından işgal edildi, sonra Papalığa geri verildi. 1512 Savaşı sırasında yağmalanan şehir, sıtma salgını sonucunda ıssızlaştı. Fransızların 1797′de papadan aldıkları Ra­venna, Csalpina cumhuriyetine (1792), İtalya cumhuriyetine (1802) ve İtalya kral­lığına (1805) katıldı, 1815′te papaya geri verildi. 1859 Haziranında ayaklandı ve bir referandum sonucunda Piemonte’ye katıl­dı (mart 1860).
• Güzel sanatlar. Ravenna’da bir amfi­teatr, surlar ve bir porta Aurea (Claudius zamanından) ve Trajanus zamanından kal­ma bir su kemeri vardır. Müzede birçok roma kabartması bulunur. Şehirde ayrıca Bizanslılardan kalma birçok anıt vardır: 424′te Gala Placidia tarafından yaptırılan ve XI., XIII. ve XIV. yy.da (Giotto’nun duvar resimleri) onarılan San Giovanni Evangelista kilisesi, Sant’Agorta Maggiore kilisesi (V. yy.), eski bir roma hamamı o-lan ve V. yy.da yenilenen San Giovanni in Fonte vaftiz yeri (X. yy.dan kalma silindir biçimi kule), VI. yy.dan kalma kabartma çinilerle kaplı sekizgen planlı bir yapı olan San Vitale bazilikası, Dello Spirito Santo kilisesi ve Ari’ler vaftiz yeri, IX. yy.dan kalma San Francesco çan kulesi ve eğik «torre del Publico».
Şehrin dışında da anıt­lar vardır: Theodorich’in inşa ettirdiğ Sant’-Opollinare Nuovo (V. yy.dan kalma çini­ler). «Palazzo teodorico» sarayı; yekpare taştan kubbesi olan «Rotonda» veya Theodorich’in mezarı (520), XI. yy.dan kalma Santa Maria in Porto Fuori (Giotto oku­lunun freskleri), 594′te inşa edilen, XII. yy. dan kalma birçok çini kapsayan üç sahınlı Sant’Apollinare in Classe kilisesi, Palazzo Comunale (XV. yy.), 1483′te Pietro Soîari’-nin tamamladığı Dante’nin mezarı, XVIII. yy.dan kalma katedral, Eski Eserler müzesi (Galla Placidia’nın mezarı). Güzel Sanatlar akademisi (Madonna’lar), Classense kütüp­hanesi. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVENNA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAZUMOVSKİY (Aleksey Grigoryeviç)

Tarih 24 Haziran 2009

RAZUMOVSKİY (Aleksey Grigoryeviç), rus saray adamı (Çernigov, Ukrayna 1709-Petersburg 1771). imparatorluk şapelinde kantordu, Büyük Petro’nun kızı Yelizaveta’nın dikkatini çekti.

Razumovskiy Yeli-zaveta’ya çariçe olması için yardım etti. Mabeyinci, kont ve tümgeneral olan Razumovskiy siyasete karışmak istemedi. — Erkek kardeşi KİRiLL (1728-Baturin 1803), Yelizaveta’nın yeğenlerinden biriyle evlen­di, kont unvanını aldı, yirmi iki yaşında Petersburg Bilimler akademisi başkanlığına getirildi; son Ukrayna atamanı oldu (1750 -1764). [L]

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAZUMOVSKİY (Aleksey Grigoryeviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Rastatt antlaşması

Tarih 23 Haziran 2009

Rastatt antlaşması, 6 mart 1714′te prens Egon ile Villars arasında imzalanan antlaş­ma.

Bu antlaşma ile Alsace bölgesi Strasbourg ve Landau ile birlikte Louis XIV’e bırakıldı. İmparator Charles VI, Fransa’nın müttefiki olan prenslere devletlerini ve un­vanlarını geri verdi; Napoli’yi, Milanese’yi, İspanyol Felemenki’ni, Menin, İeper ve Furnes’i aldı; Utrecht antlaşmasıyle Bavyera seçici prensine vaat edilmiş olmasına rağ­men Sardinya’yı muhafaza etti.
Bu antlaş­ma, imparatorluğun geleneklerine göre latince değil, fransızca olarak kaleme alın­dı; böylece Fransızca diplomatik dil olarak yerleşti. Bk. ispanya veraset savaşi. (L)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Rastatt antlaşması hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RASPUTİN (Grigoriy Yefimoviç)

Tarih 23 Haziran 2009

RASPUTİN (Grigoriy Yefimoviç), rus ma­ceracısı (Pokrovskoye, Tobolsk yakınları 1872- Petrograd 1916).

Okuma yazma bilme­yen bu köylü asıllı keşiş, keramet sahibi olarak tanınması ve çevirdiği entrikalar sa­yesinde, 1905′ten itibaren çariçe Aleksandra Fyodorovna’nın güvenini kazandı. Daha 1907′de, çariçenin etkisi altında olan güç­süz Nikolay II, bu sefih adama körükörüne bağlandı. Gerek Nikolay, gerek çari­çe, Rasputin’e, hemofiliye yakalanan çareviç Aleksey’in kurtarıcısı gözüyle bakıyor­lardı. Bu durumdan yararlanan Rasputin, kendine düşman olanları saraydan attırmak ve onların yerine para karşılığında hima­yesi altına aldığı kimseleri getirmek için hükümdarların halkla bütün ilişkilerini kes­ti.
Birinci Dünya savaşı başlarında Rusya’­nın içine düştüğü nazik durum, şubat 1916′da Stürmer’i meclis başkanlığına zorla kabul ettiren Rasputin’in, hükümdarlar üstündeki vesayetini dayanılmaz hale soktu. Raspu­tin’in bu müdahalesi, Duma başkanı Rodzyanko, saray mareşali Voyeykov ve ana imparatoriçe tarafından resmen açıklandı. Nikolay II, Rasputin’e olan güvenini hâlâ kaybetmemişti. Rasputin çarın iki akrabası (prens Yusupov ve büyük dük Dmitriy) ve bir sağcı milletvekili (Purişkeviç) tarafın­dan öldürüldü. (L)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASPUTİN (Grigoriy Yefimoviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Raşitefendi kütüphanesi

Tarih 23 Haziran 2009

Raşitefendi kütüphanesi, Kayseri’de Re­isülküttap Raşid Efendi tarafından kurulan (1796) kütüphane.

Ulucami’nin batı du­varına bitişik küçük bir yapıdır. Üç basa­makla çıkılan giriş kapısı, üzeri beşik tonozla örtülü uzunca bir koridora açılır. Okuma salonu kubbeyle örtülüdür. Giriş koridorunun sonuna doğru yer alan sağda­ki kapı camiye, soldaki kapı okuma salo­nuna açılır. Pencere aralarında tahtadan gömme dolaplar yer alır. Bunların ve pen­cerelerin üzerine gelen kısımlar renkli du­var nakışlarıyle süslüdür. Dış cephe kes­me taştandır. Osmanlı imparatorluğu dev­rinde Anadolu’da açılan kütüphanelerin en büyük ve en önemlilerinden biridir. (M)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Raşitefendi kütüphanesi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RASTRELLİ

Tarih 23 Haziran 2009

RASTRELLİ (Bartolomeo Carlo, — kon­tu), italyan heykeltıraşı (Floransa 1675′e doğr. – Petersburg 1744).

1700′e doğru Pa­ris’e yerleşti, 1716′da Petersburg’a davet edildi ve Büyük Petro’nun emrinde çalıştı.
Başlıca eserleri: Leningrad’da Mühendisler meydanında Büyük Petro’nun atlı heykeli, imparatoriçe Anna İvanovna’nın heykeli, prens Meşikov’un (Rus müzesi) ve Büyük Petro’nun (Ermitaj) heykelleri. (L)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASTRELLİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANCİT SİNGH

Tarih 22 Haziran 2009

RANCİT SİNGH, Sikh imparatorluğunun kurucusu (Pencap 1780 – öl. 1839). Babası Maha Singh’in ölümünden sonra (1792) Sikh konfederasyonuna bağlı bir kolun ba­sına geçti; Lahor (1799) ve Amritsar’ı il­hak etti (1802). Güneydeki Sutlec arazi­sini işgal etmeğe kalkınca İngiltere’nin bu bölgedeki hak iddialarıyle karşılaştı ve te­şebbüsünden vaz geçti
(Amritsar antlaşma­sı. 1809). Avrupalı uzmanlardan yararlana­rak modern bir ordu kurdu. Bu ordu sa­yesinde topraklarını, Keşmir’i de içine alacak şekilde genişletti (1823). Kendisini Afganlılara karşı koruyan İngiltere’ye yar­dım etti. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANCİT SİNGH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMSES veya RAMESES

Tarih 22 Haziran 2009

RAMSES veya RAMESES, XIX. ve XX. hanedanlardan on bir firavuna verilen eski mısır dilindeki Ramassu («tanrı Re tara­fından yaratıldı») adının yunanca yazılışı, — Ramses I (M.ö. 1314-1312), önce kral Horemheb’in bakanıydı; onun yerini alarak XIX. hanedanı kurdu.

—Ramses II Meimun (M.ö. 1301′e doğr. – 1235′e doğr.), Ramses I’in torunu, iktidara kendisini or­tak eden Sethi I’in (yun. Sethon) oğludur. Pek çok karısı, oğlu ve kızı vardı. Hititlerden Suriye’yi almağa çalıştı; savaş bir­kaç defa lehine ve aleyhine döndü. Ramses yararlık gösterdiği Kadeş savaşı sayesinde, mısır edebiyatının en güzel eserlerinden bi­ri olan Kadeş Şiiri’nde, halkın koruyucusu olan kutsal kralın gerekliliğini resmen ha­tırlatmak imkânını buldu. Savaştan sonra, Hattuşili ile imzalanan antlaşma gereğince daha önceki duruma dönüldü.
Bayındırlık konusunda büyük faaliyet gösteren Ramses II, devâsâ heykellerin sayısını artırdı, Aşağı Nübye’de kaya içine oyulmuş Ebu Simbel’i ve diğer beş tapınağı; Teb’de Ramesseum veya Ramesseion ile Luksor’un ön av­lusunu ve sayıları inanılmayacak kadar çok olan diğer tapınakları yaptırdı, yazıtlar ha­zırlattı. Bunlar özellikle, başkent «Pi-Ramses»in (bk. TANiS) bulunduğu Delta’dadır.
Krallar Vâdisi’nde bulunan ve yıkıntı hali­ne gelmiş olan büyük mezarını ziyaret bugün yasaklanmıştır. Yunanlılar tarafından nak­ledilen eski söylentilerde OSYMANDYAS adı ile tanınır ve bazen Senusret III ile karış­tırılır. Bazı tarihçiler «musevî göçü»nün (exodus) onun hükümdarlığı sırasında ger­çekleştiğine inanırlar. —Ramses III (M. ö. 1198′e doğr. – 1166), Sethnakh’ın oğlu.
XX. hanedanın ikinci firavunudur. Libya boylarının ve «deniz halkları»nın istilâları­nı durdurdu.
Bu «deniz halkları» arasında. Filistinlilerin dahil olduğu Anadolu ve Ege halkları da vardı. Ramses III, Filistin’de Mısır etkisini yeniden kurdu. Birçok komp­loya karşı koydu; öldürüldüğü sanılmaktadır.
Anıtlarının başlıcaları büyük Medinet Habu tapınağı ile Krallar Vâdisi’ndeki mezarıdır. — Son Ramses’ler, yani Ramses IV ile Ramses XI arasında yer alan hüküm­darlar hakkında hemen hiç birşey bilinmez, Bunlar XX. hanedanın sonunu (M.ö. 1166′-dan 1085′e kadar) meydana getirirler. Bu kıralların devrinde Mısır’ın imparatorluk gücü yavaş yavaş geriledi; içeride siyasî ve sosyal bir anarşi başladı (Teb plebleri tara­fından eski kral mezarlarının yağma edil­mesi). Bu hükümdarlar, Krallar Vâdisi’nde kendilerine mezarlar yaptırdılar. Ramses IX’un mezarı, günümüze kadar iyi bir şe­kilde muhafaza edilmiştir. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMSES veya RAMESES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMPUR

Tarih 22 Haziran 2009

RAMPUR, Hindistan’da (Uttar Pradeş) şehir, Delhi’nin doğusunda; 135 600 nüf. Pamuk, kimyasal madde ve elektrik malze­mesi fabrikaları.
• Tarih. Hindistan’da müslüman hâkimi­yetinin kurulmasından sonra Rohilkhand’a göç eden Afganlılar ile Patanlar, bu­rada zamanla kuvvetlendiler. Kuzey Hin­distan’da XV. yy.ın ikinci yarısında Lûdilerin Şir Şahlar devrinde de Surların yö­netiminde hâkimiyet kurdular. Evrengzib’in ölümünden sonra dağılan Hint – Türk imparatorluğunun yerine birçok afgan ida­rî bölgesi kuruldu.
Bu sırada ünlü kuman­danları Davud Han idi. Onun evlâtlığı Ali Muhammed Han, ücretli askerleriyle kuv­vetini artırdı. Bir süre sonra da bağlı bu­lunduğu iran hükümdarı Nadir Şaha ver­gi ödememeğe başladı. Ali Muhammed’in kuvvetlenmesini kendisi için tehlikeli gören üz hâkimi Safder Ceng’in de kışkırttığı Nadir Şah, Rohilkhand üstüne yürüdü; Ali Muhammed esir alındı.

Bir süre sonra affedilerek ülkesine döndü (1748). ölümün­den sonra oğulları küçük oldukları için dev­letin yönetimi, Hafız Rahmet Han ile Dundi Han adlı iki kumandanın eline geç­ti. Onların zamanında çıkan karışıklıklar devletin durumunu sarstı. Rohilkhand’a saldıran (1771) Maratalara karşılık Üz nevvabı (vezir) Şücaüddevle’den yardım iste­yen Hafız Rahmet Han, bu yardıma karşılık ona 40 lak (4 milyon) rupi vermeyi kabul etti; fakat parayı ödemedi. Şücaüd-devle, Hindistan valisi ingiliz Warren Hastings’ten yardım alarak Rohillalar üstüne yürüdü ve onları yenerek, Rampur’u ele geçirdi. Bu savaşta Hafız Rahmet Han öl­dü. Rohillaların başına geçen Ali Muham­med Hanın oğlu Feyzullah Han, Şücaüd-devle ile yaptığı anlaşmaya göre Rampur ve öteki bölgeleri içine alan bir dirlik elde etti. Şücaüddevle’nin ölümünden (1775) sonra yerine oğlu Asavüddevle geldi. Rohilk­hand 1801′de ingilizlerin eline geçti. (M)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMPUR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMON BERENGUER IV

Tarih 22 Haziran 2009

RAMON BERENGUER IV (1115′e doğr.— Borgo San Dalmazzo, Piemonte 1162), Barcelona kontu (1131-1162), Aragon prensi (1137-1162) ve Provence’ın vasi kontu (1144-1162). Ramiro II’nin kızı Petronila de Ara­gon ile evlenerek (1137′den beri tasarlanan bu evlilik ancak 1151′de gerçekleşti) Ara­gon ile Katalonya’yı birleştirdi.
Ramiro II’nin çekilmesinden (1137) sonra, Aragon prensi unvanı ile Aragon kıratlığını yönetti ve rahip-kralın askerî tarikatlere tanıdığı kraliyet haklarını toprak bağışları yaparak geri aldı (1143). Castilla’lı Alfonso VII’yi Almeria fethinde (1147) destekleyerek Tortosa (1148) ve Lerida’yı (1149) geri aldı ve Katalan dağlarındaki son müslümanlan uzaklaştırdı (1154).

Kardeşi Berenguer Ra-mon’un ölümü (1144) üstüne Provence’ı Raimond Berenger II (1144-1162) adiyle ve Toulouse kontları ile Baux senyörlerinin (1142-1162) hak iddialarına karşı yeğeni Raimond Berenger III’ün vasisi olarak yö­netti, imparator Friedrich I Barbarossa’nın kontluk üstündeki metbuluğunu kabul etti, ama kontluğun ailesinde kalmasını şart koş­tu. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMON BERENGUER IV hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMON BERENGUER III

Tarih 22 Haziran 2009

RAMON BERENGUER III (1082ye doğr.- 1131), Barcelona Kontu (1096-1131) ve Provence kontu (Raimond Berenger I) [1112 /1113-1131] oldu.

Amcası Berenguer Ramon II’nin vârisiydi (1096), Murabıtları uzak­laştırmayı (1114′te Barcelona kapılarında durdurulan saldırı) ve Torragona din mer­kezini kurarak babasının fethettiği yerleri, yeniden iskân etmeyi başardı. Kuzey İspan­ya’da huzuru ve Akdeniz’deki ticaretin gü­venliğini sağlamak için islâm denizcileri­nin üssü olan İbiza (1114) ve Mallorca (1115-1116) adalarını işgal etti. Ayrıca İtal­yan devletlerini müslüman aleyhtarı bir ko­alisyona sürüklemeğe de teşebbüs etti (Cenova ile Pisa’yı ziyaret, papaya büyükelçi gönderme [11171). Puglia dükü Puggero II ve Cenova ile ittifak antlaşmaları (1127) yaptı.
Besalu (1111), Cerdana (1117), Ampurdan (1123), Provence, Gevaudan, Rou-ergue ve Millau kontluklarını ilhak ederek devletinin sınırlarını Pireneler’in iki yanma yaydı. Bu son fetihlerini, Provence ve Ge­vaudan kontesi Gerberge’in kızı Douce ile evlendikten sonra gerçekleştirdi (1112). 1125′te Provence-Barcelona (Batı’da Rhone, Kuzey’de Durance ile sınırlı) ve Provence-Toulouse kontluklarına ait toprakların bö­lünmesini kabul eden ye Avignon ile çev­resine dokunmayan bir antlaşma imzaladı. Böylece birinci Katalân imparatorluğunun temellerini atmış oldu. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMON BERENGUER III hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMAZAN bayramı

Tarih 20 Haziran 2009

RAMAZAN bayramı, müslümanlarm oruç ayı olan ramazanın bitiminde 3 gün kutla­nan bayram.
Ramazan bayramı, Hicretin ikinci yılın­dan sonra kutlanmağa başlandı. Bu bay­ramda yapılması gereken bütün törenler ve ibadetler (bayram namazı) Hz. Muhammed tarafından düzenlendi. İlk Rama­zan bayramiyle ilgili işlemler de onun ta­rafından yapıldı. Bayram, ramazan ayının son günü olan arefeden sonra başlar ve üç gün sürer. Bu süre içinde bütün resmî ku­rumlar tatile girer. Sabah ezanınından sonra bayram namazı kılınır. Bayram namazını yalnız erkekler kılar. Namazın bitmesiyle bayrama girilir.
Ramazan bayramının üç ay­rı özelliği vardır:
1. müslümanlar zekât gö­revini bu bayramda yerine getirir;
2. müslü­manlar arasında karşılıklı görüşme, barışma ve birbirini ziyaret etme ve hediyeleşme adettir;
3. müslümanlar bu bayramda, özel­likle bayram namazından sonra yakınlarının kabirlerini ziyaret ederler.
Ramazan bayra­mı oruç süresinin bitmesi dolayisiyle yapı­lan bir tören niteliğindedir. Bu bayramda, ziyaretçilere şeker sunmak töresi yerleşmiş bir gelenek olduğu için bayrama, Şeker bay­ramı da denir. Ramazan ayında olduğu gibi, Ramazan bayramında das yoksullara yardım etmek; hastaları, kimsesizleri, çocukları se­vindirmek; sadaka ve zekât vermek gerekli­dir. Bayramın önemli özelliklerinden biri de büyüklerin küçüklere hediyeler vermesi, hiç değilse bir mendil armağan ederek gönül al­masıdır. Yaş bakımından küçük olanların, büyükleri ziyaret etmeleri gereklidir. Rama­zan ayında geceleri aydınlatılan ibadet yer­leri, bayram süresince de aydınlatılır. Ra­mazanın son haftasında bayrama hazırlık olarak evler temizlenir, bayramlık elbiseler dikilir.
Anadolu köylerinde, Ramazan bayra­mında şenlikler düzenlenir; davul, zurna, ke­mence gibi yerli çalgılar çalınır, halk oyun­ları oynanır. Bazı yerlerde bayramda yoksul­lara yemek yedirilir. Şehirlerde, özellikle askerî birliklerin bulunduğu bölgelerde bay­ramın gelişi topla bildirilir; bayram günleri­nin belli saatlerinde (genellikle namaz va­kitleri) top atılır. Bayram yerlerinde ço­cuklar için salıncaklar, atlıkarıncalar v.b. eğlenceleriyle lunaparklar kurulur. Bazı Anadolu kasabalarında, halk tarafından ge­ce eğlenceleri, küçük fener alayları dü­zenlenir. Osmanlı imparatorluğunda, dev­let düzeni, islâm dini kurallarına dayan­dığı için Ramazan bayramı da resmî bir bayram olarak kutlanırdı. Geceleri fener alayları, şenlikler düzenlenir, geçit tören­leri yapılırdı. Devlet büyükleri rütbe sı­rasına göre padişahın huzuruna çıkar ve bayram tebriklerini bildirirlerdi. Cumhu­riyetin ilânından sonra (1923) Ramazan bayramı resmî bayramlar arasına sokulma­dı, ama bayram günleri resmî tatil olarak kabul edildi. Bir dinî bayram olarak kaldı. Bugün, şeriata göre yönetilen bazı islâm ül­kelerinde Ramazan bayramı devletin resmî bayramı olarak kutlanır. (M)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMAZAN bayramı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMAZAN

Tarih 20 Haziran 2009

RAMAZAN i. (ar. ramazân). Arabî ay­ların dokuzuncusu, oruç tutulan ay; «üç aylar»dan sonuncusu: Bu sene Ramazan ayında oruç tutmak farz oldu ve hilâli Ra­mazanda Bedir gazası vuku buldu (Cevdet Paşa). Günde beş vakit namaz, ramazan­larda iftar, sahur, her türlü ibadet saatle idi (A. H. Tanpınar). || Erkek adı.
— DEY. Ramazan (veya oruç) keyfi, oruç tutulduğu zaman açlığın verdiği sinirlilik hali.
— Din. Bk. ansıkl.
— Folk. Bk. ANSiKL. || Ramazan mânileri, ramazanda genellikle mahalle bekçilerinin sahur vakti davulla evlerin önünde söyle­dikleri mâniler. (Ramazan geceleri evlerde düzenlenen toplantılarda da karşılıklı mâ­niler söylenirdi. Birer dörtlük niteliğinde olan bu mânilerin bazıları eğlenceli, bazı­ları da aşk konularıyle ilgili olurdu.)
— Mal, Esk. Ramazan tahvilâtı, Osmanlı imparatorluğu devrinde ramazan ayında çı­karıldığı için bu adla anılan bir devlet tahvili. Bk. ansikl.
— ansikl. Din. Genellikle şehr (ay) ke­limesiyle birlikte şehr-i ramazan şeklinde kullanılır. Ramazan kelimesinin kök anla­mı hakkında lûgat bilginleri çeşitli görüş­ler ileri sürerler; çok ısıtmak, çok sıcak olmak, yakmak v.d. Ramazan kelimesinin Allah’ın güzel isimlerinden (esma-ı hüsna) olduğu, «günahları yok edici» anlamına gel­diği hakkında söylentiler de vardır. Ramazan Kur’an’da adı geçen tek kamerî aydır. Ramazan orucunun müslümanîara da farz kılındığını bildiren ayette Kur’an’ın ra­mazan ayında indirilmeğe başlandığı belir­tilir (Bakara suresi, 185). Müslümanların kutsal saydıkları gecelerden Kadir gecesi de ramazan ayı içindedir. Bk. kadir gecesi.
Hicretin 2. yılında müslümanlara Bakara suresinin 183. ayetiyle ramazan süresince oruç tutmaları emredildi. Ramazan oru­cuna şaban ayının son günü, ramazan ayı hilâlinin görülmesiyle (rüyet-i hilâl) başla­nır. Ramazanda oruç, belli bir sürenin so­nunda açılır. Oruçtan sonraki yemeğe «iftar» adı verilir. (Bk. iftar.) Günlük namaz­ların yanında Ramazan süresince yatsı namazından sonra 20 rekatlık (bk. rekât) teravih namazı kılınır. (Bk. teravih.) Ra­mazan ayı bazen 29 gün, bazen 30 gün olur ve şevval ayının hilâlinin görünmesiyle so­na erer.

— Folk. Eskiden ramazan arefesinde İs­tanbul’un yüksek yerlerinde, minare şerefe­lerinde ramazan hilâlinin doğması bekle­nirdi. (Bk. Ramazan HİLALİ) Hilâli gö­renlerden iki kişi, aralarında varlığını farz ettikleri bir alacak davasını kadıya arz ederlerdi. Alacaklı, kadıya: «Efendim bu adam geçen yıl benden su kadar kuruş borç almıştı ve gelecek sene ramazan hilâ­li görülür görülmez ödeyeceğine söz ver­mişti» derdi. Kadı da borçlu olduğu farz edilen kimseye bunun doğru olup olma­dığını sorar, borçlu «Evet efendim doğru­dur, yalnız ramazan hilâlinin görüldüğünü ispat etsin» deyince kadı, alacaklıdan şahit­lerini getirmesini isterdi. O da ramazan hilâ­lini görenleri kadının huzuruna çıkartıp, hilâli gördüklerini söylemelerini isterdi. Şa­hitler hilâli gördüklerini bildirince ramazan ayının girdiği ispat edilmiş olurdu. Ramaza­nın girdiğini ispat edenlere belirli bir ücret verilirdi. Ramazanın geldiği halka davullar çalınarak, minarelerde kandiller yakılarak duyurulurdu. Ramazanın ilk günü devlet da­ireleri tatil olur, diğer günlerde de iş saat­leri azaltılırdı.
Ramazan süresince devlet ilerigelenlerinin, zenginlerin konaklarında herkese açık iftar sofraları kurulurdu.
Devlet büyükleri ara­sında da iftar davetleri olurdu. Bu iftar­larda yemekten sonra davetlilere kıymetli hediyeler veya para (diş kirası) verilirdi. Akraba ve dostlar arasında ramazanın ilk haftasında davetsiz iftara gitmek bir neza­ket ve hürmet sayılırdı. İftardan sonra camilerde, zengin konakla­rında teravih namazı kılınırdı. Teravihten çıkan halk, çeşitli eğlence yerlerine da­ğılırdı. Sohbet etmek isteyenler kahvele­re, saz şairlerini dinlemek isteyenler İs­tanbul’da Çemberlitaş’ta Tavukpazarı yakı­nındaki semaî kahvelerine, kukla, karagöz, ortaoyunu seyretmek isteyenler de Şehzade-başı’nda Direklerarası’na giderlerdi. Bu eğ­lenceler sahur vakti yaklaşana kadar devam ederdi. Sahur vaktini de mahalle bekçileri, davul çalarak, çeşitli mâniler söyleyerek ilân ederdi. Ramazan süresince büyük camilerin minareleri arasına mahya* denilen ışıklı ya­zılar yazılırdı.
— Mal. Esk. Ramazan tahvilâtı. Osman­lı devletinde iç ve dış borçların faiz ve resülmal ödemeleri beş yıl süreyle yarı­ya indirildi, ikinci yarısının yüzde 5 faizli tahvillerle ödeneceği konusunda da ayrı bir karar alındı. 25 Milyon lira tutarındaki bu tahviller 30 ramazan 1292 (1875) tarihli bir kanunla çıkartıldı. Ramazan tahvilâtı, Os­manlı devletinin içte ve dışta malî itiba­rını sarstı ve Düyunı Umumiye idaresinin kurulmasına yol açtı. Bu yüzden kanunun çıktığı yıl sadrazam olan Mahmud Nedim Paşa ağır tenkitlere uğradı.
— Tar. Ramazan ayı içinde meydana ge­len tarihî olaylar islâm tarihçilerine göre şunlardır:
6 Ramazan, halife Ali’nin oğlu Hüseyin’in doğumu; 10 Ramazan, Hz. Muhammed’in zevcesi Hatice’nin ölümü; 17 Ramazan, Bedir savaşı; 19 Ramazan, Mekke’nin fethi; 21 Ramazan, halife Ali’nin ve imam Ali Rıza’nın ölüm günü; 22 Rama­zan, halife Ali’nin doğumu. (-» Bibîiyo.) [M]

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMAZAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAKKA

Tarih 20 Haziran 2009

RAKKA, Esk. Kallinikon, Suriye’de (Hasek ili) şehir, Fırat yakınında ırmağın Ba­lık ile kavuştuğu yerin yukarısında; 7 100 nüf. önemli yıkıntılar (IX. yy.dan kalma saray). Yakınında petrol yatakları.
• Tarih. Rakka Selefkilerden Kallinikos II tarafından kuruldu, imparator Julianus za­manında önemli bir ticaret merkeziydi. Justinianus 529′da İranlılar ile ticaretin Nisibis Kallinikon Rakka ve Artaksata (Erivan ya­kınında) sınır şehirlerinden yapılmasını ka­rarlaştırdı. Hüsrev I, Suriye’ye yaptığı üçüncü seferinde şehri aldı ve onardı. Rak­ka, 640′ta Sad bin ebi Vakkas’ın El-Cezire’nin fethiyle görevlendirdiği iyaz bin Ganm tarafından barış yoluyle alındı. Ali, Büyük Sıffın savaşına Rakka’dan hareket etti. Hali­fe Mansur 772′de Rakka’nın yanında yeni bir şehir yaptırdı ve buraya Horasanlıları yerleştirdi. Şehrin onarım işini veliaht Mehdî’ye verdi. Mehdî, şehri bir at nalı biçiminde yaptırdı; su getirmek için iki bü­yük kanal açtırdı ve Refika adını ver­di. Ancak yavaş yavaş terk edilen eski Rakka’nın adı buraya da verildi. Refika nın zamanla genişlemesi iki komşu şehri bir şehir haline getirdi ve her ikisine Rakkatan dendi. Memun zamanında her iki şehrin arasına sur yapıldı (816). Bir ara ha­life Harun-ür-Reşid’in başkenti oldu. Abbasîlerin zayıflama devrinde Suriye’de kurulan devletlerin eline geçti.
Moğol istilâsına uğ­radı. Büyük Selçukluların, sonra Suriye Selçukluları ve Memlûkluların eline geçti. Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlılar tarafından alındı (1517). Osmanlılar Rakka ve çevresini bir eyalet haline getirdiler. Rak­ka bu eyaletin merkez sancağı oldu. Tımar, zeamet ve has sistemi kuruldu. Zeamet ve tımar sahipleri 1 100 kılıçtı; sefer zama­nında cebel’leriyle 2 500 kişilik bir kuvvet meydana getiriyorlardı. Sonra şehre Mısır valisi Mehmed Ali Paşanın oğlu İbrahim Paşa hâkim oldu. Mısır kuvvetleri Suriye’yi terk edince Osmanlı devletine geçti. Tanzi­mat devrinde yapılan idarî düzenlemede Ha­lep eyaletine bağlı bir sancak oldu. (M)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKKA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAJAÇIÇ (Yosip)

Tarih 20 Haziran 2009

RAJAÇIÇ (Yosip), sırp patriği (Lucani,Hırvatistan 1785 – Karlofça 1861). 1810′da keşiş, 1829′da Dalmaçya piskoposu, 1834′te Vrsac piskoposu, 1842′de Karlofça metropoliti oldu. 1848 Devriminde 12 mayısta Millî sabor’u topladı. Bu mecliste Rajaçıç’a «Sırp patriği ve bütün Ilirya patriği» unva­nı verildi ve Macaristanda Sırp Voyvo­dalığı kurulması kararlaştırıldı. Bu karar­lar, 15 aralıkta Franz Joseph tarafından onaylandı. Hareket Macar isyancılarının di­renişi ile karşılaştı fakat imparator voy­vodalığı 1861′e kadar devam ettirdi. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAJAÇIÇ (Yosip) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAKOÇİ Ferene II

Tarih 20 Haziran 2009

RAKOÇİ Ferene II, macarca Rakoczy, Erdel kralı (Borsi 1676 – Rodosçuk, Te­kirdağ 1735). Ferene I Rakoçi’nin oğlu. üvey babası kont İmre Thököly tarafın­dan yetiştirildi.

Rehin olarak gönderildiği Avusturya’da cizvitlerin öğrencisi oldu. 1697′de kendisine imparatorluk prensi unvanı ve­rildi. Villars ile görüşmelere giriştiği (1700) sırada ihanete uğrayarak Wiener-Neustadt’ta hapsedildi (1701). Polonya’ya kaçtıktan sonra, ayaklanan macarlarm çağrısına uy­du (1703), memleketin büyük kısmını zap­tetti ve macar tarikatları konfederasyonu prensliğine seçildi (1705). Habsburg’ların hükümdarlığına son verildiğini ve Maca­ristan’ın bağımsızlığını ilân etti (1707). Fran­sa ve Rusya ile ittifak kurdu, Osmanlı dev­letinden yardım istedi.
Ama köleleri azat edeceğine söz verdiği için kendisine düş­man olan asiller tarafından yalnız bırakıl­dı. Trencsen’de (Ternçin) yenilgiye uğra­yarak (1708), Büyük Petro’dan yardım is­temek üzere Polonya’ya gitti (1711). Yok­luğunda, generali Sandor Karolyi, impa­ratorla barış antlaşmasını imzaladı. Bunun ardından Ferene II’nin mülklerine elkondu. Bunun üzerine Ferene II Fransa’ya git­ti (1713).
Osmanlı – Avusturya savaşı (1716-1718) başlayınca Türkiye’ye davet edildi ve kendisine Erdel krallığı verildi (1716). Pa-sarofça antlaşmasında Avusturyalılar Ferenç II’nin kendilerine teslim edilmesini istedilerse de Osmanlı devleti onların bu teklifini kabul etmedi, önceleri Boğaziçi’n­de (Yeniköy), daha sonra da Tekirdağ’da (Rodosçuk) oturdu. Tercüman olarak İbrahim Müteferrika’nın hizmetine verildi.
— Oğlu JOZSEP RAKOÇİ (1700-1738), 1737′de Osmanlı devleti tarafından Erdel kralı ilân edildi. Osmanlılarla birlik olarak Avustur­yalılara karşı savaştı (1736-1738). Savaş sı­rasında Rusçuk’un (bugün Ruse) Çernova (bugün Çervena Voda) köyünde kışladığı sırada öldü (1738). [M]

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKOÇİ Ferene II hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİNALD Dassel’li

Tarih 19 Haziran 2009

RAİNALD Dassel’li, alman yüksek ra­hibi ve siyaset adamı (1120′ye doğr. – Roma yakınları 1167). Hildesheim(1148) ve Münster (1154) kumandanı oldu, 1156′da imparatorluk şansölyeliğine, 1159′da Köln başpis­koposluğuna getirildi.

Kiliseden çok or­duya bağlıydı, ruhban sınıfı ile imparator­luk arasındaki kavgaya Friederich Barba-rossa’nın danışmanı olarak katıldı. Besançon diyetinde çıkan şiddetli bir anlaşmaz­lık (1157) onu kardinal Roland (müstalcbel Alexander III) ile karşı karşıya getirdi. Rainald Roncaglia diyetini (1158) hazırladı. 1163′te afaroz edilince Kuzey ve Orta İtal­ya’ya imparatorluk casusları yerleştirerek Alexander III’e karşı İngiltere kralı Henry II’yi ve imparatoru kışkırtmağa çalıştı. Victor IV’ün ölümü üzerine antipapa Paschalis III’ü seçtirdi, 1167′de Friedrich Barbarossa ile İtalya’ya gitti ve Monte Porzio’da Romalıları yenilgiye uğratan (1167) bir­liklerin basma geçti, az sonra öldü. (L)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİNALD Dassel’li hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİMOND IV

Tarih 19 Haziran 2009

RAİMOND IV, Raimond de Saint-Gilles denir
(Toulouse 1042-Trablus 1105), Toulou­se kontu (1093-1105). Daha Saint-Gilles kon­tu olduğu sıralarda ona, kuzini Berthe’ten Rouergue, Nîmes ve Narbonne kontluklarıyle Gothiya markiliği (1065) miras kaldı; topraklarına Gevaudan, Agde, Beziers’i ve U-zes ülkesini de kattı; kendi kızını Raimond’un lehine mirastan yoksun bırakan erkek kardeşi Guillaume IV ölünce Toulouse kon­tu oldu.
Toulouse devleti böylece kesin top­rak bütünlüğünü kazandı. Fakat, ispanya’da müslümanlığa karşı yapılan bir sefere (Tudela önünde başarısızlığa uğradı, 1087) ka­tıldıktan sonra, Urbanus II’nin çağırışına (Clermon konsili 1095) ilk cevap veren o ol­du. Bir daha Batı’ya dönmemeğe ant içtiği için Toulouse kontluğunu oğlu Berttrand’a bıraktı. Güney Fransızları ordusunun ku­mandanı olan Raimond IV, Pr övence’tan ayrıldı (ekim 1096) ve papalık orta elçisi Ademar de Monteil ile birlikte Kuzey italya, Dalmaçya kıyısı ve Makedonya üzerinden istanbul’a geldi (nisan sonu, 1097). Haçlılar içinde yalnız Raimond, Aleksios I Komne­nos’a vasallık yemininde bulunmayı reddet­ti. İznik (Nikaia) [haziran 1097], Eskişehir (Doryleion) [temmuz 1097] ve Antakya (An-tiokheia) [haziran 1098] kuşatmalarında ve çatışmalarında önemli payı oldu.
Antakya’­da, Musul Atabeki tarafından öbür haçlılar­la birlikte kuşatılan Raimond de Saint-Gil­les, şehrin kurtuluşunda kesin bir rol oyna­mak ve şehri elde etmek için (1098), Provence’li bir köylü olan Pierre Barthelemy’nin «kutsal mızrak»! bulmasından yararlandı. Fakat, çetin bir tartışmadan sonra, Sicilyalı Bohemond bunu ele geçirdi. Buna kızan Ra­imond, Bizans imparatoruna yanaştı ve Ku­düs’e yürümek isteyen haçlılar kitlesinin ba­şına geçmeden önce, Trablus emirliğine kar­şı birçok sefere girişti (1098 sonu-1099 ni­sanı). Şehrin alınmasında yardımı dokundu (temmuz 1099), fakat Godefroi de Bouillon’un lehine, isa Peygamber’in mezar eminliğinden uzaklaştırıldı.

Raimond de Saint-Gil­les, Askalon önünde G. de Bouillon’a yardım ettikten sonra, İstanbul’a gitti ve Lombard’-îardan kurulu yardımcı kuvvetlerin basma geçti, fakat Ankara (Ankyra) ile Amasya arasında yenildi (temmuz-ağustos 1101). Tancrede’in esiri oldu (1102), kaçtı ve Cenova filolarının desteğiyle Tarsus’u (nisan 1102) ve Gibelet’yi (1104) aldı, fakat Trablus ku­şatmasında (1105) öldü. Ama ölmeden önce, evlilik dışı oğlu Bertrand’ın gelecekte ke­sinlikle kuracağı (1109-1112) Trablus kont­luğunun temellerini atmış bulunuyordu. (L)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMOND IV hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİMOND I DE POİTİERS

Tarih 19 Haziran 2009

RAİMOND I DE POİTİERS (1099-1100′e doğr.-Fons: Murez 1149), Antakya prensi (1136-1149), Akitanya dükü Guillaume IX’un ikinci oğlu.
Kudüs kralı (1131-1143) Foulques d’Anjou tarafından Antakya prensliği­ni savunmak üzere Suriye’ye çağrıldı, prensliğin vârisi Constance ile evlendi (1136), takat ölen prensten dul kalan Alix ile Raoul de Domfront’un muhalefetiyle karşılaştı, önce Ermeniyen kralı Levon I’in saldırılarına karşı mücadeleye girişti, Adana ve Misis şehirlerini geri aldı, fakat tehdit karşı­sında, Bizans imparatoru loannes II Komnenos’un metbuluğunu kabul etti ve onunla birlikte Türklere karşı açılan haçlı seferine katıldı (1138). Bozgunla sonuçlanan bu se­ferden dönünce İoannes II Raimond’dan bu defa da Antakya kalesinin teslimini istedi; bu sırada patlak veren bir ayaklanma, im­paratorun projesini suya düşürdü, fakat Bi­zans’ın yeni bir saldırıya geçmesini de ön­leyemedi (1142). İoannes II’nin ölümünden sonra da bizans boyunduruğunu kıramayan Raimond,
Manuel I Komnenos’a boyun eğ­mek zorunda kaldı (1145).
Jocelin de Courtenay ile arası açıldığı için atabek Zengi’nin Edessa’yı (Urfa) almasına göz yummuş­tu (1144). Hatasını anlayınca, İkinci Haçlı seferinin başkumandanı olan yeğeni Louis VII.yi Halep müslüman devleti üzerine yü­rümeğe ikna etmek istedi, ama sözünü ge­çiremedi. Alienor d’Aquitaine’e karşı tu­tumu hükümdarların ayrılmalarına yol aç­tı. Nureddin, Raimond de Poitierş’yi Fons Murez’de yenerek öldürdü (1149). [L]

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMOND I DE POİTİERS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADZİWİLL

Tarih 18 Haziran 2009

RADZİWİLL, litvanya asıllı polonyalı ai­le. Başlıca üyeleri: MiKOLAJ (öl. 1466), Litvanya büyük dükü Wladislaw ile bir­likte vaftiz edildi (1386).

Grodno starostu idi. Grunwald’de töton şövalyelerine kar­şı savaştı (temmuz 1410); —MiKOLAJ, Amor Poloniae denir (1470-1522), Wilno pfaltz’ı ve Litvanya şansölyesi, Kutsal İmparator­luk prensi (1515). —jerzy, litvanya ata­manı (1480-1541), Ruslara karşı giriştiği ha­reketler üzerine mareşalliğe yükseltildi; —barbara (1520-1551), öncekinin kızı, voyvoda Gasztold’un dul karısı. Polonya kralı Zygmunt August ile evlendi (1547); —mikolaj Rudy («kızıl») [1512-1588], Protestanlığı kabul etti. Moskovalıları yenilgi­ye uğrattı; —MiKOLAJ Czarny («kara») [1515-1565], imparator tarafından Nieswiez prensliğine tayin edildi, İncil’i Lehçeye çe­virtti;

—MİKOLAJ KRZYSZTOF (1549-1816), öncekinin oğlu. Katolikliğe döndü. Kutsal toprakları ziyaret etti. Kudüs Yolculuğu adlı Latince bir eser yazdı (1601), Henri de Valois’yı destekledi. Fransa’ya giderek onunla buluştu (1573); —janusz (1579-1620), 1606 Ayaklanmasında Zebrzydowski ile bir­likte Zygmunt III’e karşı geldi;
—janusz (1612-1655), Litvanya atamanı. Litvanya’nın muhtariyeti için İsveç kralı Karl-Gustaf ile mücadele etti; —boguslaw (1620-1669), Otuzyıl savaşlarına İsveçlilerin sa­fında katıldı; —karol stanîslaw (1734-1790), Litvanya valisiydi. Poniatowski’lerle mücadele ettiği ve Stanislavv II’ye karşı Radom* konfederasyonunu hazırladığı için mallarına elkondu; —ANTONi henryk (1775-1883), Friedrich II’nin yeğeni. Hohenzollern’lerden bir kadınla evlendiği için Poznan valiliğine getirildi.

—MiCHAL HiERONİM (1778-1850), Kosciuszko ayaklan­masına katıldı, Ruslara karşı çarpışan po-lonya kuvvetlerine kumanda etti (1830-1831); —FERDYNAND (1834-1926), Prusya Senyörler meclisi üyesi ve Reichstag’da Po­lonya grubu başkanıydı (1874-1918); —ja­nusz KSAWERY (1880-Varşova 1967), önce­kinin oğlu, alman taraftarı Steczkowski kabinesinde dışişleri bakanı (1917-1918) ve Muhafazakâr partiden milletvekili oldu (1926). Pilsudski ile ittifak yaptı. İkinci Dünya savaşında Rusya’ya sürüldü. 1946′da yurduna geri döndü. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADZİWİLL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RACİBORZ

Tarih 17 Haziran 2009

RACİBORZ, esk. alm. Ratibor, Polonya’da şehir, Yukarı Silezya’da (Opole voyvo­dalığı), Oder ırmağı kıyısında; ırmak üze­rinde seferin başlangıç noktasıdır; 37 000 nüf. Metalürji; demiryolu malzemesi; kim­yasal ürünler; deri işçiliği; kâğıt fabrikala­rı; besin sanayii. 1283-1532 Arasında şehir Bohemya imparatorluğuna bağlı Raciborz prensliği’nin başkenti oldu. 1532′de Avus­turya’ya bağlandı; 1742′de Prusya, sonra Almanya topraklarına katıldı, Versailles antlaşmasıyle (1919) Çekoslovakya’ya geçti: 1921′de Yukarı Silezya’nın yaptığı bir ple­bisit sonucu Polonya’ya bırakıldı. (LM)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACİBORZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RACARACA

Tarih 17 Haziran 2009

RACARACA, Çola hükümdarı (985-1014), Çola krallığını büyük bir imparatorluk ha­line getirdi. Pandya ülkesini, Seylan (1005′e doğr.) ve Çalukya imparatorluğu­nun güneyini topraklarına kattı. (L)
RACASANAGARA. Bk. HAYAM VURUK.

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACARACA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RACA

Tarih 17 Haziran 2009

RACA i. (sanskritçe k.). Kral. (Veda gele­neğine göre, soylu bir kişi ya da tam bir kshatriya’dır ve racasuya âyininde kutsandı. Askerî ve dinî önderdir. Dinî kişiliği dolayısıyle tanrıların kralı İndra’nın eşiti veya cisimleşmiş karşılığı sayılır.
Tahta seçilmiş veya tahtın vârisi olarak adaletin yönetici-sidir.) || Moğol imparatorlarına bağımlı hükümdar. || Delhi hükümdarlarına bağımlı, tımar sahibi müslüman. || İngiliz işgali altın­daki Hindistan’ın krala bağımlı büyük de­rebeyi. Bk. MİHRACE. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RABAH

Tarih 17 Haziran 2009

RABAH, afrikalı hükümdar, Kara Sultan denir (1846′ya doğr.- Kusseri 1900), Bahral-Gazel paşası Zübeyir’in çocuğu, Sü­leyman’ın sütannesinin oğlu. Bağımsızlı­ğını elde etti ve Çad’a kadar, başlangıçta göçebe olan bir imparatorluk kurdu, ülke­sine Bagirmi (1892) ile Bornu’yu (1893) kattı.
1894′te Dikoa’yı başkent yaptı, esir ticaretiyle uğraştı. Fransızların ilerlemesi­ne karşı koydu, fransız himayesini kabul eden Bagirmi sultanı Gaurang II’yi kovdu. Togbao’da, bu prensin yardımına gelen Bretonnet’yi öldürdü (1899) ve Behagle’i idam ettirdi. Gentil kuvvetleri Rabah’ı Kuno’da yendiler (ekim 1899), ama ülkesini boşalttılar. Rabah ancak Foureau-Lamy. Gentil ve Joalland-Meynier kuvvetlerinin birleşmesi sonunda yenilgiye uğratıldı. Bu birlikler Kusseri’de zafer kazandı, Kara Sultan öldürüldü (22 nisan 1900). Oğlu Fadl Allah da ele geçirilerek Gujba’da öldürül­dü (13 ağustos 1901). [L]

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABAH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUiTO

Tarih 17 Haziran 2009

QUiTO, Ekvador’un başkenti ve Pichincha ilinin idare merkezi; 355 200 nüf. üniver­site. Şehir Andlar arası bir havzada, 2 850 m yükseltide Pichincha yanardağının eteğin­de yer alır.
Ekvatora yakın bir enlemde ol­masına rağmen yükselti iklimi yumuşatır (yıllık ortalama yaklaşık olarak 13°C’tır, yıl boyunca pek az değişir). Quito güzel bir şehirdir: Kurtuluş meydanı, çeşmeler, XVI., XVII., XVIII. yy.dan kalma kiliseler. Şe­hirde dokumacılık ve çeşitli hafif sanayi “de gelişmiştir; besin ürünleri, mobilya, ayak­kabı, platstik maddeler v.b. — Quito havzası, sulanabildiği zamanlar verimli bir ta­rım bölgesidir: patates ve tahıl tarlaları, yoncalıklar, meyve bahçeleri v.b.
— Tar. Quito daha X. yy.da bir krallık merkeziydi; Tupac Yupanqui’nin XV. yy.da İnka imparatorluğuna kattığı bu krallı­ğı, 1525′te Atahualpa yeniden kurdu. 1533′te Sebastian de Benalcazar şehri işgal etti ve 1563′te bir real audienica’nın merkezi olan şehir, 1830′da Ekvador’un başkenti ol­du, üniversitesi 1788′de kurulmuştur. Şehir birçok defa depremlerle yıkıldı. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUiTO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADU Şerban

Tarih 17 Haziran 2009

RADU Şerban, Eflak voyvodası (1602-1610 ve 1611). Avusturyalıların yardımıyİe Simion Movilla’nın yerine voyvoda oldu. önce Habsburg’ların taraftarı olarak Mihaiu Viteazul’ün (1593-1601) siyasetini sürdürdü; bir Boğdan voyvodasıyle gelen Kırımlıları yen­di.

Avusturya imparatorluğu adma Erdel’e (Transilvanya) girdi ve iki galibiyet kazandı. Türklerin desteğini sağladı ve türk yöneti­mini kabul etti. Fakat Erdel prensi Bathory, Radu’yu Eflak’tan kovdu (1610). Şerban da­ha sonra yeniden voyvodalığın başına geç­tiyse de Bathory’nin Türklerin ve Tatarların ortak kuvvetlerinin yardımıyİe Eflak’tan çıkarıldı, Polonya’ya, sonra da Viyana’ya sığındı (1611). [M]

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADU Şerban hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADOSLAVOV (Vasil)

Tarih 17 Haziran 2009

RADOSLAVOV (Vasil), bulgar siyaset adamı (Lofça 1854-Berlin 1929). Liberal milletvekili (1880), adalet bakanı (1884 -1886), başbakan (1886), içişleri bakanı (1899 -1900) oldu, Nasyonal-Liberal partiyi kur­du. Bükreş barışının ertesinde (10 ağustos 1913) Danev’in yerine başbakanlığa getiril­di, merkezî imparatorluklara yaklaştı. Bü­yük bir alman dostuydu.
Mart 1914 seçimle­rini kazandı ve Rusların baskısına rağmen, kral Ferdinand’ın desteğiyle iktidarda kal­dı. Radoslavov, 1915′te merkezî imparator­luklarla ittifak yaptıysa da, onlarla Dobruca meselesinde anlaşmazlığa düşünce ye­rini Malinov’a bıraktı (haziran 1918), yenil­giden sonra Almanya’da yaşadı ve gıyaben müebbet hapse mahkûm oldu (1923). 1928′de cezası affedildi. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADOSLAVOV (Vasil) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUAESTOR

Tarih 16 Haziran 2009

QUAESTOR i. (lat. k.). Rom. tar. özellikle malî görevlerle yükümlü magistratus.
— ANSiKL. Başlangıçta sadece konsüllerin yardımcısı olan iki guaestor, konsüller ta­rafından, patrici sınıfından seçilirdi. Bunlar M.Ö. V. yy.da magistratus oldular ve comicia tributa’lar tarafından seçildiler. Sayıları dörde çıkarıldı ve pleb sınıfına da quaestorluğa seçilme hakkı tanındı. O tarihten sonra, suçların soruşturmasıyie ve amme hazinesi­nin yönetimiyle görevli iki şehir quaestoru ile, konsüllerle birlikte orduya katılan, or­duda ödemeleri yapan, aylıkları dağıtan ve ganimetten amme hazinesinin payına düşen kısmın satışını yapan iki askerî quaestor ayırt edildi.
Askerî quaestor ayırt edildi. Askerî quaestor’lar, ordu kumandasında, konsüllerin yerini de tutabiliyorlardı. Yeni teşkilâtlandırılan roma deniz kuvvetlerinin yönetimi ve kıyı zabıta işleriyle yükümlü yeni donanma quaestorluğu’nun kurulması quaestor’ların sayısının sekize çıkmasına yol açtı (M.Ö. 267). Valiler nezdine, eyaletlerin malî durumunu yönetmek ve askerî quaestor’lar gibi şehir quaestor’larına hesap ver­mekle görevli quaestor’lar gönderilmesi kararlaştırılınca, bu görevlilerin sayısı yirmiyi buldu (M.Ö. 81). Quaestor sayısının artırıl­masının bir sebebi de, bazı kimselerin se­natoya girmelerini kolaylaştırmaktı; gerçek­ten de o tarihten itibaren quaestor’lar, cursus honorum’un gerektirdiği diğer görevler­de bulunmadan doğrudan doğruya senatoya geçebiliyorlardı. Sezar tarafından sayıları kırka yükseltilen (M.Ö. 45) quaestor’lar, Augustus tarafından tekrar yirmiye indirildi, imparatorluk devrinde, senato tarafından se­çilen quaestor’lar yetkilerini, yavaş yavaş imparatorun seçtiği memurlara kaptırdılar. Bununla birlikte eskiden aedilislerin elinde olan oyunları düzenleme yetkisi onlara ve­rildi. Constantius tarafından ihdas edilen (M.S. 372) saray quaestor’u, senatoda ve ruhban meclisinde imparatorun sözcüsüydü. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUAESTOR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİNTİLLUS (Marcus Aurelius)

Tarih 16 Haziran 2009

QUİNTİLLUS (Marcus Aurelius), Roma imparatoru (öl. Aquileia 270). Kardeşi Claudius II’nin ölümü üzerine, askerleri tara­fından imparator ilân edildi. Kendisine kar­şı Aurelianus imparator ilân edilince, Quintillus birkaç gün hüküm sürdükten sonra intihar etti. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNTİLLUS (Marcus Aurelius) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİNTİLİANUS (Marcus Fabius)

Tarih 16 Haziran 2009

QUİNTİLİANUS (Marcus Fabius), romalı hatip (Calagurris Nassica [bugün Calahorra] 30′a doğr. – öl. 100′e doğr.), Babasının hatiplik yaptığı şehir Roma’da okudu. Son­ra her halde Galba ile birlikte ispanya’ya döndü.
Galba imparator olunca, onunla bir­likte tekrar Roma’ya gitti, avukat ve profe­sör olarak büyük ün kazandı. Yirmi yıl sü­reyle, Vespasianus tarafından kurulan resmî öğretim merkezlerinde profesörlük yaptı. Domitianus’un küçük yeğenlerini yerleştir­mekle görevlendirildi, uğradığı felâketlere rağmen (karısının ve küçük yaşta iki oğlu­nun ölümü), bu görevde canla başla çalış­tı. On iki ciltlik De İnstitutione Oratoria (Bir Hatibin Yetişmesi Üstüne) adlı ese­rinde, geleceğin hatibi için bebeklikten baş­layan bir eğitim programı tasarladı.
Eser, edebî bakımdan olduğu kadar pedagoji ba­kımından da ilgi çekicidir. Quintilianus, Seneca’nın öncülüğünü yaptığı yeni edebî akımlara karşı tepki gösterdi. Uzun süredir modası geçmiş olan Cicero’yu övüyor ve ona gerçek değerini veriyordu. Fakat, Roma’daki sosyal ve siyasî gelişmelerden son­ra, artık belagatın değeri kalmadığını ve belagat üzerine kurulu Cicero anlayışında bir eğitimin geçerli olamayacağını anlamı­yor du. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNTİLİANUS (Marcus Fabius) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİETUS (T. Fulvius)

Tarih 16 Haziran 2009

QUİETUS (T. Fulvius), «otuz tiranlar» di­ye anılan Roma imparatorlarından (öl. Emesus 261). İmparator ilân edilen babası Macrianus, onu ve kardeşini imparatorluğa ortak etti (260). Quietus, imparatorluğu Perslere karşı savunmakla görevlendirildi. Palmyra prensi Odenatus tarafından esir edildi ve öldürüldü. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİETUS (T. Fulvius) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUERETERO

Tarih 16 Haziran 2009

QUERETERO Meksika’da şehir, eyalet merkezi, Mexico’nun güneybatısında; 74 000 nüf. XVI. yy.dan kalma katedral, önemli pamuk iplikhaneleri. Otomi’lerin uğraştığı opal zanaatçılığı.
— Queretaro eyaleti, 379 200 nüf. Eyalet, özellikle kuzeyde, dağ­lık bölgelerde uzanır; ama güneye doğru sıcak ve verimli topraklarda tahıl ve şe­kerkamışı yetiştirilir. Maden kaynakları boldur; gümüş, bakır, altın, kurşun, antimon, civa v.b. Metalürji.
— Tar. Eski bir aztek şehri olan Queretaro, 1531′de ispanyollar tarafından alın­dı. 1810′da Hİdalgo, Dominguez ve Allende’nin ayaklanması burada hazırlandı. A. B.D. ile Guadeleoupe Hİdalgo antlaşması­nın imzalandığı Meksika kongresi burada toplandı, imparator Maximilian, Miramon ve Mejia tarafından burada kuşatıldı ve ihanete uğraması üzerine teslim olunca kur­şuna dizildi (19 haziran 1867). Şehirde Carranza’nın topladığı Konvansiyon meclisi şu­bat 1917 Anayasasını hazırladı. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUERETERO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUELLİNUS veya QUELLİN

Tarih 16 Haziran 2009

QUELLİNUS veya QUELLİN, flaman sa­natçı ailesi, üyeleri arasında başlıca sanatçılar şunlardır: erasmus II, ressam (Anvers 1607-ay.y. 1678). Rubens’in yönetimi altında Anvers şehrinin süslenmesine kat­kıda bulundu (1635). Ustasının ölümü üze­rine Anvers şehir ressamı sıfatıyle onun yerini aldı ve onun tarzında çalıştı. Kilise­lerde, manastırlarda (Anvers, Brugge, Mechelen) ve müzelerde (Aachen, Anvers, Bonn, Brüksel, Caen, La Haye, Toulouse, Valen-ciennes, Leningrad [Ermitaj], Madrid [Pra-do]) birçok resmi vardır.
— Kardeşi ar­tus, Büyük denir, heykeltıraş (Anvers 1609-1668). Roma’da François Duquesnoy’-nin öğrencisiydi. Amsterdam Belediye sa­rayının ve Anvers’teki birçok kilisenin dekorasyonunu yaptı. Brüksel müzesinde eserleri vardır. — Kuzeni ve öğrencisi artus Küçük denir, heykeltıraş (Saint – Trond 1625-Anvers 1700). Flandre kiliselerinde bir­çok mihrabın, günah çıkartma yerinin de­korasyonunu yaptı. — janerasmus, res­sam (Anvers 1634-
Mechelen 1715). Erasmus II’nin oğludur; italya’da yaşadığı sanılır. Anvers’e dönüşünde birçok kilisede çalıştı, imparator Leopold I ile Joseph I’in res­samı oldu. Dinî tablolarından başka, portreler de yaptı. Anvers, Dunkerque, Brüksel, Lille, Nantes, Douen müzelerinde eserleri vardır. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUELLİNUS veya QUELLİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PYOTR III Fyodoroviç

Tarih 15 Haziran 2009

PYOTR III Fyodoroviç (Kiei 1728 – Peterhof [bugün Petrodvorets] yakınlarında Ropşa sarayı 1762), Rusya imparatoru (ocak-haziran 1762), Karl-Friedrich von Holstein-Gottorp ile Büyük Petro’nun torunu Anna Petrovna’nın oğlu. 4 Mart 1762′de ölen teyzesi çariçe Yelizaveta’nın yerine tah­ta çıktı.
Pek zeki olmayan ve şöyle böyle bir eğitim görmüş bulunan bu alman pren­si, rus geleneklerini az çok küçümsüyor ve Friedrich II’nin aydın istibdadına ve ma­nevralarına yersiz bir hayranlık duyuyordu. Tahta çıkışının hemen ertesinde, Prusya’nın büyük bir bölümü rus ordularının işgali al­tındayken, askerlerini Silezya’dan geri çek­ti, sonra da Doğu Prusya ile Pomeranya’yı karşılıksız olarak Friedrich II’ye geri verdi (5 mayıs 1762 barışı); ayrıca askerî yardım­da bulunacağını da vaat etti. Böylece itti­fakların birdenbire Avusturya ile Fransa aleyhine dönmesine yol açtı. Bu devletler de çok geçmeden barış yapmak zorunda kaldı.
İç siyaset alanında ise, Münnich gibi sür­günde bulunan devlet adamlarını geri ça­ğırdı, gizli şansölyeliği lâğvetti; ayrıca, Or­todoks kilisesi aleyhine çalışan mezheple­ri destekledi, şapelleri kapattırdı, ikonala­rı kırdırttı ve toprak sahibi soyluları des­teklemek amacıyle kilisenin mallarına el-koydurttu; ayrıca soyluları devlet hizme­tinden bağışık tuttu (17 ocak 1762 tarihli ferman) ve alkollü içki yapımı tekelini on­lara verdi. Bu siyaset, kiliseden başka, se­natoyu, sarayı ve İmparatorluk Muhafız birliğini de memnun etmemişti. Haris bir kimse olan karısı Sophie (Sofiya) von Anhalt-Zerbst (Yekaterina II), Pyotr III ile anlaşamıyordu (birbirlerini karşılıklı ola­rak aldatıyorlardı).
Çar kendisini bir ma­nastıra kapatmadan önce, Sofiya onu or­tadan kaldırmak amacıyle muhalifleriyle bir­leşti; Orlov kardeşler ile birlik olarak mu­hafız alaylarını çara karşı başkaldırmağa şevketti. Tahttan çekilmek zorunda bıra­kılan (28 haziran – 10 temmuz 1762) çar, tutuklandı ve sonunda Aleksey Orlov tara­fından öldürüldü (24 temmuz). Ne gibi şartlar altında ortadan kalktığının rus halkın­dan gizlenmiş olması, Pugaçov’un Pyotr III adı ile ayaklanabilmesini açıklamakta­dır. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYOTR III Fyodoroviç hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PYOTR II Alekseyeviç

Tarih 15 Haziran 2009

PYOTR II Alekseyeviç (Petersburg 1715 -ay.y. 1730), Rusya imparatoru (1727-1730), Büyük Petro’nun torunu ve çareviç Aleksey Petroviç’in oğlu. Çariçe Katerina I’in yerine geçti. Hasta ve kararsız bir çocuktu, ömrü, yönetime ağırlıklarını koymak iste­yen büyük ailelerin çekişmeleri içinde geç­ti, ölümü bile, yerine geçmek isteyen bazı soylularca istismar edildi. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYOTR II Alekseyeviç hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PU Yİ

Tarih 15 Haziran 2009

PU Yİ, Çin’in ve daha sonra Mançurya’nın imparatoru (Pekin 1906-ayy. 1967). Babası­nın naipliği altında, Hsiûen-Tung adiyle, amcası Kuangsiu’dan sonra tahta çıktı. Yuan Çe-k’ai’nin zoruyle tahttan vaz geçtik­ten (12 şubat 1912) sonra 1924′e kadar Pe­kin sarayında yaşadı. Japonlar onu, önce Mançurya naibi (mart 1932) daha sonra KANG-TEH adiyle aynı ülkenin imparatoru ilân ettiler (mart 1934). Puyi, 1945′te Sov­yet kuvvetleri tarafından yakalanarak, Çin hükümetine teslim edildi. 1949-1959 Arasın­da Fuçuen’de tutuklu kaldı. Aralık 1959′da serbest bırakıldı; Pekin Botanik bahçesinde memur oldu, daha sonra, Kültür İşleri bü­rosunda çalıştı; tarihî araştırmalara girişti ve otobiyografisini yayımladı (1965). [L]

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PU Yİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUY

Tarih 15 Haziran 2009

PUY, Fransada komün, Haute-Loire idare bölgesinin merkezi, Velay’de, Loire’ın kolu olan Borne ırmağr kıyısında; 28 007 nüf. Velay’in eski başkenti olan Puy, verimli bir çöküntünün ortasında yer alan Puy havza­sında volkanik asıllı Corneille kayasının eteğinde kurulmuştur; kuzeyde Aiguilhe tepe­si (Saint-Michel kilisesi) yükselir. Bir sanayi merkezi olan komün, aynı zamanda da Or­taçağdan beri Fransa’nın başlıca dantelcilik merkezidir. Konfeksiyon ve tuhafiyecilik. Karosercilik. Besin sanayii.
— G. santl. Ortaçağda Puy’deki Kara Mer­yem’i birçok yabancı (özellikle ispanyol) zi­yaret ederdi. Katedralin roman üslûbundaki cephesi çok renkli malzemeden yapılmıştır; orta şahın kubbelerle örtülüdür; duvarlarda roman üslûbunda freskler (imparator Elbi­sesi Giymiş Aziz Mîkhael) görülür. Şehir­deki eski anıtlar arasında XIII. yy.dan kal­ma bir konak ve XIV. yy.dan kalma Saint-Laurent kilisesi sayılabilir. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUPiENUS

Tarih 15 Haziran 2009

PUPiENUS (Marcus Clodius — Maxi-mus) [öl. 238], Roma imparatoru. Orta halli bir ailedendi. Çeşitli eyaletlerde vali­lik yaptı. Gordianus I ve Gordianus II’nin ölümünden sonra, Maximilianus’a karşı, se­nato tarafından Balbinius ile birlikte im­parator ilân edildi. Maximilianus askerler tarafından öldürüldü ama az sonra Pupienus ile Balbinius da imparatorluk muhafız erleri tarafından vuruldular. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUPiENUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULKHERİA Azize

Tarih 13 Haziran 2009

PULKHERİA Azize, Bizans imparatoriçesi (İstanbul 399-453). Arkadios’un büyük kızı olduğu için 414-416 yıllarında kaidesi Theodosios II’nin naibesi olarak ülkeyi yönetti. Kardeşine zevce olarak seçtiği Eudoksia, kendisine rakip oldu ve imparator üstündeki nüfuzunu elinden almağa çalıştı. İmparator 450′de ölünce Pulkheria iktidarı ihtiyar bir senatör olan Markianos ile paylaştı; bu se­natörle evlendi ve ona imparator unvanını verdi (450). Pulkheria dindar bir insan olarak yaşadı ve dinî sapkınlıklara karşı mücadele etti. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULKHERİA Azize hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUL

Tarih 13 Haziran 2009

PUL i. Eskiden kullanılan akçeden küçük madenî para: Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul (N. F. Kısakürek). Gerçi ne parası, ne pulu, ne malı, ne mülkü var
(N. Araz).
— ÇEŞ.DEY. Bir pul etmemek, değersiz olmak. || Bir pula satmak, hiç önem ver­memek, (birine karşı) sadakatsiz davran­mak: Ben senin âşıkınım / Bir pula satma beni (Halk türküsü). || Para pul. Bk. PA­RA.
— Bot. üzerinde bulunduğu organa sım­sıkı yapışık, şekil ve yapıca çok basit yap­rakların her biri. Bk. ANSiKL.
— Böcekbil. Çiftkanatlı böceklerde kaşıkçık. || Diviklerde düşen kanatın yerin­de kalan çotuk. || Kelebeklerde ufacık bir sivri nokta ile kanatların derisine tutunan çok küçük plak. (Kelebeklerin kanadında sürekli olarak «toz» görünüşünde yer alan ve onlara gerek yansıma yoluyle [kimyasal renkler], gerek ışığın enterferans oyunlarıyle [fizik renkler] çeşitli renkler veren ve renklere parlaklık kazandıran kısımlar, bu pullardır.)
— Huk. Pul sahtekârlığı, devlet tarafından çıkartılan kıymetli evrakın bir türü olan pulun, yetkili olmayan kişilerce basılması. (Resmî evrakta sahtekârlık suçu sayılır. [Bk. sahtekârlık.])
— înş. Çatı kaplama işlerinde madenî ör­tü elemanıyle çivi başı arasına konan kü­çük boyutlu çinko veya bakır parçası.
— Mim. üst üste konmuş, düz veya hafif kabarık dairesel küçük plakalardan mey­dana gelen süsleme.
— Oyun. Tavla oyununda kullanılan yuvarlak küçük levha.
— Pulc. PTT idaresi tarafından, postanın alacağı ücretleri göstermek üzere çıkarılan basılı kâğıt. (POSTA pulu da denir.) [Bk. ANSiKL.] || Damga pulu. Bk. DAMGA.
— Saatçilik. Bir mihvere desteklik etmesi için, bir kol veya duvar saatinin platinine perçinlenmiş pirinç parça.
— Sürüngenler bilimi. Bazı deniz kaplum­bağalarının bağasını kaplayan ve çeşitli eş­ya yapımında kullanılan madde.
— Süs. santl. Ortası delik maden levhacık. (Bk. ANSIKL.) || Pul iğnesi, pulun deliğin­den geçecek kadar küçük ve ince iğne.
— Teknol. Vida, cıvata v.b. şeylerin boy­nuna geçirilen ortası delik madenî levha.
— Terz. Bir kumaşın üzerine süs olarak dikilen küçük, yuvarlak, ince ve delikli, maden, jelatin, sedef v.b. parçası. (Bk. AN­SiKL.) || Pul işlemek, bir kadın elbisesinin üzerine pullar işleyerek süslemek.
— Zool. Balıkların, sürüngenlerin ve bir kısım kuşlarla memelilerin vücudunu kap­layan boynuzsu, sert levha. Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Bot. Pul’lara köksaplarda, ba­zı asalak bitkilerin (canavarotu) yer üstü saplarında, soğanlarda, bileşikgillerin bürümlerinde rastlanır. Bunlar ya tomurcuk­larda olduğu gibi koruyucu veya soğan­larda olduğu gibi besleyici bir görev yapa­bilir. Kozalaklıların meyve yapraklarına da pul denir.
— Pulc. Ortaçağdan beri, yolların güven­sizliği yüzünden, ağırlık ve mesafeye göre hesaplanan gönderme ücretini mektubu alan kimsenin ödemesi âdet olmuştu. Ama bu ödeme şekli dağıtım işini güçleştiriyordu. Kendisine bir şey gönderilen kimseye ka­bul etmemek hakkının tanınması da mektuplaşanların birtakım hilelere başvurmala­rına yol açıyordu (adres üzerinde belirli değişiklikler yaparak veya zarfın üzerine önceden kararlaştırılmış bazı işaretler ko­yarak parasız haberleşmeyi sağlamak gibi). Ayrıca, ücret tarifesinin yüksekliği dolayısıyle gizli yapılan mektup ulaştırma işleri de büyükçe bir para kaybına sebep olu­yordu. Buna karşı ilk defa, 8 ağustos 1653′te Paris’te petite poste’un kuruluşu sıra­sında, Paris parlamentosu danışmanı Renouard de Villayer bir çare bularak taşı­ma ücretinin önceden ödenmesi usulünü ge­tirdi. Bu usule göre, gönderilmek istenen mektubun gönderme ücreti mektubun varı­şında alıcıdan değil de, mektup gönderil­diği zaman mektubu gönderen kimse tara­fından ödeniyor ve bu durum da bugünkü posta pullarının yerini tutan bir belgeyle mektubun üzerinde belirtiliyordu. Ancak, mektup gönderen kimsenin bu önceden öde­me işini postahanede yapması zorunluluğu bu usulün yaygınlaşmasını önledi. Bu du­rumu önlemenin tek yolu, ücret tarifesini hafifletmek ve sadeleştirmek (ücret deği­şikliklerini mektubun ağırlığına göre değil de gideceği yere göre uygulamak), ayrıca ödeme muamelesini elden geldiğince basit­leştirmekti. İsveç’te De Treffenberg (1823), İngiltere’de Charles Knight (1834) ve Charles Whiting (1837-1838), Fransa’da da Piron (1838) ile Grasset (1839) bunun için, basılı veya üzeri damgalı kâğıt veya zarflar kullanmayı tasarladılar. 1819-1836 Arasın­da, bu sistem özellikle, gönderme işlerini tekelinde bulunduran Sardunya krallığı ta­rafından bile kullanıldı. Bu ülkedeki posta idaresi, yazışmaların ulaşımını tekelinde bu­lundurarak, özel ulaklarla gönderdiği mek­tuplar için bir çeşit mektup kâğıdı satı­yordu. İngiliz James Chalmers’ın denemeleri pula son biçimini verdi (1834-1838). Chalmers’ın bu buluşu, birçok tartışma­dan sonra, Rowland Hill’in teklifi üzerine 1840′tan itibaren İngiltere’de kullanılmağa başlandı (10 ocakta bütün İngiltere toprak­ları üzerinde tek ücret uygulaması başladı; 6 mayısta da ilk posta pulu olan 1 penny’lik siyah pul çıkarıldı), ücretin peşin öden­diğini gösteren bir belge olduğu için de, 28 ağustos 1848′den itibaren, Posta idaresi genel müdürü Etienne Arago’nun isteği üzerine, posta pulu usulünü Fransa da kabul etti. Oysa Fransa’da bu yenilik, daha ön­celeri, ücret indirimleri dolayısıyle hazi­nenin zorunlu olarak kayba uğrayacağı gerekçesiye birkaç kere reddedilmişti. 1 Ocak 1849′da Fransa’da posta ücretleri yeniden düzenlendi.

Üzerlerinde çeşitli sayıda şekiller bulunan posta pulları, ülkeye ve çıkış tarihine gö­re değişen tabakalar halinde basılır. Bu pulların birbirinden kolayca ayrılmasını sağ­lamak için de iki pul arası dantel biçi­minde delikli olur. Otomatik dağıtıcılar için tek pul dizisi veya birkaç pulluk tabaka­lar halinde satışa sunulan pullar da var­dır. Genellikle dikdörtgen biçiminde olan posta pulu bazen kare, hattâ üçgen veya herhangi bir geometrik şekilde de yapıl­mış olabilir. Yüzeyi genellikle 4 ilâ 20 sm2 arasında değişir. Çok zaman, pulun değe­riyle birlikte yüzeyi de büyür. Ayrıca bu yüzey, seçilen konuya göre de değişir. Ba­zı olağanüstü durumlarda, piyasaya gerekli sayıda pul çıkarmak konusundaki güçlük­ler dolayısıyle veya belirli bir yerde ge­rekli sayıda pul bulunmaması sebebiyle pul­ların ikiye bölünerek değerinin yarısı he­sabiyle kullanıldığı da olmuştur. 1915′te Rusyada kalın kağıt üzerine basılan bazı zamksız pullar para yerine piyasaya sürülmüştü.Büyük parçalar halinde gönderilen matbu evrak önceden iptal edilmiş pullarla pos­taya verilir ve böylece de idarenin posta­ya verme işlemi sırasında pul iptal etme zorunluluğu önlenmiş olur. Bu konuda 1893′te yapılan denemeler kesin bir sonuç ver­medi. Ama bu usul 1920′den beri yine kullanılmaktadır. Pulların kullanım süresi ge­nellikle sınırlı değildir.

Kullanım bakımından kolaylıkları dolayısıy­le posta idareleri çok zaman, telekomüni­kasyon idareleriyle işbirliği yaparak, mek­tupların üzerindeki pulların tarifenin gerektirdiğinden eksik olması halinde ödenecek fark ücretleri konusunda, taahhütlü, özel ulak mektuplar, posta paketleri, telgraf, telefon v.b. ücretleri için de pul kullanıl­ması yoluna gitmiştir.

• Türkiye’de ilk posta pulu ince kâğıtlara basılmıştı ve üzerinde tuğra ile «Dev­leti Âliyyei Osmaniye» yazısı vardı. 1865′te pulun biçimi değiştirildi; tuğra çıkarıldı ve dikine bir oval zenmin üzerine ayyıldız yerleştirildi; ayrıca pulun üzerine «Postai Devleti Osmaniye» yazısı kondu. 1876′da yapılan değişiklikle de bu yazı, ayın ortası­na yerleştirildi ve yıldız kaldırıldı. 1892′de pulun çevresi türk motifleriyle süslen­di, ortaya osmanlı arması basıldı. 1898′de Osmanlı-Yunan savaşının başarıyle so­nuçlanışını kutlamak üzere altı köşeli bir pul çıkarıldı. Bu pulun” üzerinde «Bilâdı Meftuha’dan Tisalya Kıt’ası Postasına Mah­sustur» kaydı kondu ve tuğraya da yer verildi.

İkinci Meşrutiyetin ilânı (1908) üze­rine çıkarılan pulda «Hatırai Meşrutiyet» yazısı yer aldı. Bundan sonraki dönemde Sultan Reşad’ın bazı vilâyetlere yaptığı zi­yaretler de pullarda sürşarjla belirtildi. 1913′e kadar çıkarılan türk pullarında re­sim kullanılmadı. İlk resimli posta pulu Edirne’nin düşman işgalinden kurtarılışının hatırasına ve Edirne’deki Selimiye camii’nin resmiyle süslenerek Londra’da bastı­rıldı. Birinci Dünya savaşı sırasında eski pullar sürşarjlı olarak kullanıldı; savaşın sonuna doğru (1917) tedavüle çıkarılan pul­lar Viyana’da bastırıldı. 1920′de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından daha önce Avrupa’da bastırılan pullar ikiye bölünerek kullanıldı; bu da ihtiyacı karşılamayınca mahakim ve devairi adliye, mahakimi şer’iye, kâtibi âdil, amele pasaportu, defteri hakanî, tiyatro, müze, Hicaz demiryolu, donanma ve mali­ye pullarından bir kısmı önce elle, daha sonra makineyle sürşarj edilerek posta pu­lu yerine kullanıldı; ihtiyaç bu yolla da karşılanamayınca İtalya’da, üzerinde «Kelimei Tevhid» yazısı bulunan pullar bas­tırıldı (1922). Kurtuluş savaşının kazanılma­sından sonra 1 ocak’ 1924′te Lozan antlaş­masının hatırasına bastırılan ve satışa çı­karılan pullarda Atatürk’ün resmi ve «Ha­tırai Sulh» yazısı yer aldı. Dünyada ilk kabartma posta pulu Türki­ye’de basıldı (1968). PTT idaresince, Ankara’daki Ajans Türk kurumuna bastırı­lan ve anma grubundan olan bu pullarda türk çinileri desen olarak kullanıldı.

Bu pullar üç türlüdür: 1. Yeşiltürbe kubbe ta­van motifi;
2. İstanbul’daki Hürremsultan türbesinde bulunan kabartma bahar çiçeği motifi;
3. iznik çinisi.
Aynı kurum daha sonra İstiklâl mâdalyasıyle madalya ve be­ratını birarada veren iki kabartma pul da­ha bastı (1968). Gene Ajans Türk’e, 1971′-de Hava kuvvetlerinin 60. kuruluş yıldönümünü anma dolayısıyle pul bastırıldı.
• Pullar genel olarak üçe ayrılır: hazine pulları; posta pulları; yardım pulları.
Hazine pulları”nın hangi belgelere ne öl­çüde yapıştırılacağı, ilgili kanunlarla belir­tilir ve bedeli hazineye kalır. Türkiye’de hazine pullarının kullanılmasına Düyunu Umumiye tarafından ve damga resminin toplanması amacıyle 1880′de başlandı. Meş­rutiyet döneminde Hicaz demiryolunun yapımına yardım için hazine pulu çıkarıldı, bunlar postada kullanılmadı. Postada kul­lanılan ve geliri hazineye kalan pullar: 1. evlâdı şüheda pulları (1915); 2. tayyare mü­dafaa pulları (1937); 3. millî müdafaa pul­larıdır (1941).

Posta pulları. Türkiye’de posta pulu bas­tırma ve piyasaya sürme yetkisi 5584 Sa­yılı kn. md. 7 ile PTT Genel müdürlüğüne verildi. Genel müdürlük Postada Kullanı­lan Değerli Kâğıtlar yönetmeliğinde posta pullarıyle ilgili yıllık emisyon programları­nın nasıl hazırlanacağını, pullara basılacak resimlerin nasıl sağlanacağını, pulların basımlarıyle ilgili kuralları, pulların teşkilâ­ta dağıtımını, piyasaya çıkarılış zamanını satışta kalma ve geçerlik sürelerini belirt­ti. Aynı genel müdürlük 5584 Sayılı kn. md. 20′ye göre resmî daire ve kuruluşlar­da, anma törenlerinde, bir yardım ve hiz­met karşılığı görülen işlerde kullanılmak üzere üç ayrı türden pul çıkarmakla gö­revlendirildi. Bu pulların baskı sayısı, abo­nelerin ihtiyacı, serbest satış durumu, satısta kalma süreleri hesaplanarak 300 000 -600 000 arasında tespit edildi. PTT idare­sinin üyesi bulunduğu Dünya Posta birliğinin (UPU) Dünya Posta sözleşmesinde ve tüzüğünün 7., 105., 173. ve 174. madde­lerinde de posta pullarıyle ilgili hükümler vardır.

Yardım pulları, postada kullanılan fakat geliri ilgili derneklere giden, çeşitli tarih­lerde çıkarılan pullardır.
Başlıcaları: muhacirun ianesi pulları (1890); Müdafaai Milliye cemiyeti pulları (1915); Osmanlı Donanma cemiyeti pulları (1918); Kızılay şefkat pullan (1910); Türk Hava kurumu pulları (1926); Çocuk Esirgeme kurumu şef­kat pulları (1928).

— Süs. santl. Zanaatçıların en çok beğen­diği pul, karet kaplumbağalarının kabuk­larından elde edilir. Bu kabuklar, siyah renkli ve sarı veya açık kahverengi be­neklidir. Pul elde etmek için kabuk ilkin kaynar suda yumuşatılır; ardından da bakır kalıplara dökülür. Pul yapımında, XIX. yy.ın ortasından beri, yüksek basınçta bir­birine eklenen yumuşatılmış parçalar da kul­lanılmaktadır.

Eskiler hayvan kabuklarını ve kabuklardan elde edilen pulları çeşitli işlerde kullanır­lardı. Meselâ lir’lerin. gövdesi içi boş bir kabuktu, Vergilius, Ovidius ve Juvânal üze­ri hayvan kabuğu pullarıyle süslenmiş dö­şeme eşyasından söz ederler. Bu usulün Uzakdoğu’da da bilindiği Avrupa’da XV. yy.dan itibaren portekiz denizcilerinin ta­nıklıkları dolayısıyle öğrenildi. Bundan son­ra da Rönesans döneminin ince marangoz­luğu artık tümüyle bu usulü benimsedi ve . tahtadan yapılmış döşeme eşyası, 1670′e doğru, pul veya (kalay ve bakır gibi) yu­muşak bir madenden yapılmış gömme süs­lerle donatılmağa başlandı. Bu süsleme tar­zı XVIII, yysın sonuna kadar (Jacob, Montigny, Levvaseur gibi) en ünlü ince ma­rangozlar tarafından kullanıldı. Fransa’da İkinci imparatorluk döneminde aynı süs­leme tarzı yeniden geçerli kılınmak istendi ama pulları meydana getiren ana maddele­rin zamanla pulun biçiminin değişmesine yol açması ahşap üzerine yapılan süslemelerde artık bu maddenin kullanılmaması sonu­cunu doğurmuştu. Bundan dolayı da, Madagaskar’dan, Seychelles adalarından veya Venezüella’dan gelen kabukların kullanım alanı daraldı ve bu kabuklar yalnız küçük yüzeyler halinde, tütün takımı, fırça sapı, pudra kutusu kapağı, tarak ve yelpaze,ya­pımında kullanılmağa başlandı.
— Terz. Pullar, yuvarlak, dört köşe, uzun, sivri uçlu, düz, üzeri hafifçe kabarık, tek renkli veya ortası göz göz delik olabilir ve tek sıra halinde, bir desen meydana ge­tirecek biçimde veya bir boncuğun çevresi­ne işlenir.
— Zool. Zooloji bilginleri derideki yassı uzantıların her çeşidine pul adını verirler. Pullar çok değişik yapıda olduğu için dai­ma homolog organlar olmayabilir. Balıkların pulları altderiden oluşan küçü­cük plaklardır; bunların oluşumunda üst derinin payı genellikle pek önemsizdir. Pulların yapısı türlere göre çok değişiktir. Köpekbalıklarında pullar plakoid şeklinde, yani diş yapısında ve biçimindedir. Mersin balıklarında pullar ganoyittir; ya­ni üzerleri parlak bir mine ile kaplıdır. Kemikli balıklarda pullar ince ve esnek, kenarları ya dişli (taraksı pullar) veya de­ğirmidir (değirmi pullar). Ayrıca balıkla­rın pulları birbirinden bağımsız ve kiremit düzeninde dizilidir; bunların tedricî büyümelerine bakılarak balıkların yaşı tahmin edilebilir. Sürüngenlerde pullar balıklarınkinden çok farklıdır. Bunlarda pullar üstderiden oluşur ve kiremit düzeninde değil­dir; derinin üzerinde yüzeysel bir tabaka halinde yer alır ve zamanla birbirine biti­şip kaynaşarak bir bütün olur.
Bunların hepsi birden bir çeşit kılıf meydana geti­rir. Hayvan büyüyebilmek için bu kılıfı zaman zaman atmak zorundadır (deri de­ğiştirme). Kertenkelelerle yılanlarda pul­lar çok basittir. Timsahlarla kaplumbağa­larda pulların altında ayrıca altderiden oluşan kemik plakalar bulunur. Böylece tam bir dış iskelet halini alan pullar kamlumbağalarda esas iskeletle birleşerek ba­ğayı meydana getirir. Sürüngenlerinkine tı­patıp benzeyen pullara kuşların bacakların­da rastlanır ve bu iki sınıfın ortak bir soydan geldiğini gösterir. Bazı memeliler­de (pangolin, tatu) görülen bağalar da tıp­kı timsahlarınkini andırır. Kelebeklere ve­rilen pulkanatlılar adı, kanatlarını ince bir toz tabakası gibi örten mikroskopik pul­lardan dolayı verilmiştir. Bir kısım kele­beklerin madenî ebrulu, kadifemsi, yanar­döner güzelim renkleri kanat pulları üze­rine düşen ışığın yansıma ve enterferasyonlarından ileri gelir.
♦ Sıf. Pula benzeyen, pulu andıran. | İnce bir tabaka halinde olan. || Pul şişe, yeşil camdan yapılan çok ince çeperli şi­şe.
— Jeol. Pul kaya, yaprak yaprak ayrılan taşların genel adı. Eşanl. ŞiST.
♦ Pul pul blş. sıf. Pullar, küçük parça­lar halinde. (LM)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Publicus (CURCUS)

Tarih 13 Haziran 2009

Publicus (CURCUS), Roma’da imparatorluk posta idaresi. Devlet görevlilerini ve mal­zemesini taşımakla yükümlü bir kamu hiz­metiydi. Cumhuriyet döneminde, roma yük­sek görevlileri bir yere gidecekleri zaman ulaşım araçlarını devlet sağlardı. Ayrıca bu görevlilerin yol boyunca gerekli bulduk­ları elkoyma işlemlerini yapmağa da hak­ları vardı. Augustus, imparatorluk sınırlan içinde emirlerin ulaştırılmasını ve edinilen bilgilerin Roma’da toplanmasını sağlamak amacıyle askerî yollar üzerinde ilkin ha­berciler, daha sonraları da arabalar için konak yerleri kurdu. Atlı haberciler (speculatores), yolları boyunca, kendileri için hazır at bulundurulan bu konaklara (mutationes) uğrayarak günde birkaç kere at değiştirirlerdi.

Ayrıca, akşam menzile varınca, geceyi ge­çirmeleri için hazırlanmış bir barınakta (mansio) kalırlardı. İmparatorluk görevli­lerinin (procuratores cursus publici) yöne­timinde olan bu konak yerlerinde, çeşitli hizmetleri sağlamak amacıyle baytar, nal­bant, sürücü, seyis v.b. gibi çevreden sağ­lanmış görevliler, hayvanların yem ihtiya­cını karşılamak üzere samanlıklar bulunur­du. Her güzergâhın üzerindeki konaklama yerleri bîr praefectus vehicularum’a (ikinci sınıf yurttaş) verilmişti. Düzenli bir biçim­de çalışması denetçiler tarafından sağlanan bu idarî teşkilâtın genel yönetimini önce­leri vali, IV. yy.dan itibaren de impara­torluk sarayının başgörevlisi (magister of-ficiorum) sağlardı. Bütün bu hizmetlerin masrafları güzergâh üzerindeki bucaklar ta­rafından, karşılanırdı. Personeli, malzeme­yi ve hayvanları sağlayan bu bucaklardı. Septimus Severus (193-211), belediye yük­sek görevlilerinin böyle ağır bir yük al­tında kalmasını doğru bulmayarak onları bir süre bu işten bağışık tuttu ve cursus publicus masraflarının devlet tarafından karşılanmasına karar verdi. Bu hizmetten pa­rasız olarak yararlanmak hakkı devlet me­murlarına ve IV. yy.dan itibaren, ellerin­de vali tarafından onaylanmış özel bir bel­ge bulunan din adamlarına verilmişti. Ama gerçekte, resmî yasaklara ve öngörülmüş olan para veya hapis gibi cezalara rağmen, evectiones adındaki bu belgeler, çok zaman, resmî görevi olmayan kimselere ve­rildi, öte yandan, bu yolcu taşıma hizme­tine, kısa bir süre sonra, her biri iki çift öküzün çektiği (angariae) arabalarla yapı­lan bir mal taşıma (clabularis cursus) hiz­meti de eklendi. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Publicus (CURCUS) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSELLOS (Mikhail)

Tarih 12 Haziran 2009

PSELLOS (Mikhail), bizanslı devlet ada­mı ve yazar (istanbul 1018-ay.y. 1078). Konstantinos IX Monomakhos zamanında, felsefe profesörü ve bakan olarak büyük rol oynadı. 1054′te Olympos dağında bir manastıra kapandıysa da, İsaakios I Komnenos’un tahta çıkması üzerine (1057) tek­rar siyasete döndü, imparatorun ve halef­lerinin danışmanı oldu. Katı yürekli bir siyaset adamı, birnci sınıf bir bilgin ve ya­zardı. Çeşitli konularla ilgilendi, Eflatun felsefesine yeniden itbar kazandırdı. Hü­manist, tarihçi ve polemikçi olarak 225 eser yazdı. Bunlar arasında, tarihçilerce Sık sık başvurulanlar 976-1077 yıllarını kapsayan Khronographia (Kronografi) adlı kroniği ile Mektuplaradır. (L)
PSEUDA. Bk. MUSURANA.

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSELLOS (Mikhail) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRYMNESSOS veya PRYMNESİA

Tarih 12 Haziran 2009

PRYMNESSOS veya PRYMNESİA. Esk. coğ. Anadolu’da (Frigya bölgesi) şehir. Af­yon ili yakınlarında Sülün adlı yerdedir. Stephanos Byzantios, Hierokles ve Ptolemaios gibi eski yazarlar eserlerinde şehirden söz ederler. Şehrin varlığı ilk defa Sülün’de bulunan ve roma imparatoru Antoninus Pius’un şerefine düzenlenmiş bir yazıttan anlaşıldı. Şehir, 80 m yükseklikte küçük bir tepe üzerinde kurulmuştur. Tepenin doğu yamacında bulunan tiyatronun cavea’sı ile sahne kısmının 30 m kadar devam eden te­melleri bugün de görülür. Esas şehrin yerleşme alanı olarak Akarçay’ın güneyindeki Afyon düzlüğü kabul edilir. Burada oldukça dik trakit bir tepe üzerinde bulunan kale, Bizans çağında yapılmıştır. Esas iskân ye­rinin tarihöncesi çağlara kadar gittiği tespit edildi. Akarçay’ın yakınında Tarihöncesine ait bir yerleşmeye rastlandı. Şehrin adındaki ss’li sonek de, Prymnessos’un M. ö. 3000′-de var olduğunu gösterir. Kalıntılarından büyük bir kısmının Afyon şehrinin yapımın­da kullanıldığı anlaşıldı. Eski yazarlara göre Prymnessos’lu Nikostratos adlı biri, çocukken kaçırılarak Kilikya bölgesinde yer alan Aigai şehrine satıldı; serbest bırakılın­ca, M. S. 37′de Olympia’daki yarışlara ka­tıldı ve özellikle güreş yarışmalarındaki ba­şarıları üzerine «Kilikyaîı» lakabını aldı. Roma imparatorluk çağında, Antoninus Pius, Commodus, Septimus Severus ve Cara-calla şehre geldiler. Septimus Severus, 195′te şehrin yöneticilerine ve halkına bir mek­tup yazdı, özellikle bu imparator ve Constantinus devrinde şehre giden yollar sürek­li olarak onarıldı veya yenileri yapıldı. Prymnessos, Eskiçağda önemli yolların dü­ğüm noktasında bulunuyordu. Ramsay, bu­radaki bizans kalesinin lustinianos devrin­de yapıldığını ileri sürer. Yerleşmenin tarihi henüz kesinlikle tespit edilemedi; yalnız tiyatronun M. S. II. yy.a ait olduğu sanılıyor. (M)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRYMNESSOS veya PRYMNESİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRÜM

Tarih 12 Haziran 2009

PRÜM, Almanya’da (Batı Almanya, Rheinland-Pfalz) kasaba, Eifel kütlesinde, Trier’in kuzeybatısında; 3 000 nüf. 721′de inşa edilen benediktin abeyi’sinin (imparator Lothar II, tahttan feragat ettikten sonra buraya çekildi ve 855′te burada öldü) oku­lu meşhurdu. (L)
PRÜSİK sıf. (fr. prussique). Kim. Esanl. HİDROSİYANİK.

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRÜM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Prut savaşı

Tarih 12 Haziran 2009

Prut savaşı, Osmanlı devletinin Rusya’ya karşı yaptığı sefer (18 temmuz 1711). isveç kralı Demirbaş Kari, Ruslar ile yaptığı Poltava meydan savaşında (1709) yenilince Osmanlılara sığındı. Bu durum Osmanlı imparatorluğu ile Rusya arasında siyasî an­laşmazlığa ve savaşa sebep oldu. Çar Pet­ro İsveçlileri yendikten sonra kendisine gü­veni arttığı için, daha önce yapılmış olan antlaşmanın şartlarına uymadı ve İsveç kralının takibini emretti. Rus birlikleri bu takip sırasında osmanlı sınırını geçerek Ak­su kıyısında bulunan 300 kadar isveç askerini esir aldılar. Rus çarı, Kari XII’nin Osmanlı devletine sığmması üzerine gönderdiği el­çi aracılığıyle, krala sığınma hakkının ve­rilmemesini istediyse de bu teklifi kabul edil­medi. Ele geçirdiği fırsatları değerlendir­mek isteyen Petro, Tolstoy adlı elçisiyle 1700′de yapılan antlaşmayı yenilettirdi ve elçisi aracılığıyle sadrazam Çorlulu Ali Pa­şaya rüşvet vererek antlaşmaya İsveç kra­lının rus topraklarından geçerek ülkesine gitmesi şartını koydurdu. Sadrazam, ant­laşmada böyle bir maddenin yer almasına sebep olduğu için kısa bir süre sonra azle­dildi.

Bütün hıristiyanların koruyucusu oldu­ğunu ileri süren çar Petro Rus ve Rum halklarının kralı unvanını almış, para gön­dererek Balkanlardaki hıristiyanları ayak­landırma teşebbüslerine girişmişti. Rus ça­rının bu faaliyeti sonucu olarak Karadağ’­da bir isyan patlak verdi. Rusların Osmanlı devleti aleyhine giriştikleri ça­lışmalar Eflak ve Boğdan voyvodaları­nın da gizlice onlarla birleşmesini sağladı. Aynı şekilde Sırbistan ve Arnavutluk’taki hıristiyan halk da Osmanlı devleti aleyhine döndü. Çar Petro’riun faaliyetlerini yakın­dan takip eden Osmanlı devleti, Kari XII’nin geri verilmesi hakkında ültimatom alınca durumun ciddîliğini kavradı. 1710′da Ahmed III’ün de hazır bulunduğu bir toplantıda daha fazla zaman kaybedilirse Rusların saldırısına uğrama ihtimalinin olduğu belirtildi. Barış taraftarı olan Ahmed III bu durumdan sonra savaşa karar verdi. Eyaletlere savaş hazırlığına başlamaları emredilerek ordunun Edirne’de toplanacağı bil­dirildi. Osmanlı ordusu nisan 1711′de Edirne’­den hareket etti. Sadrazam Baltacı Mehmed Paşa başkumandan tayin edilerek sancağı şe­rifi teslim aldı. Rus çarı Petro, Boğdan ve Lehistan sınırına kuvvet yığdıktan son­ra Boğdan’a girerek Yaş yoluyle Tuna kı­yılarına inmek istiyordu. Tuna’yı Osmanlı­lardan önce tutacak olursa Osmanlı devle­tine isyan edecek olan Boğdan ve Eflak kuv­vetlerinden de yararlanacaktı. Ayrıca Rume­li’de isyana hazırladığı hıristiyanların ayaklanmalarıyle işi kolaylaşacaktı. Çünkü çar, savaş sebebinin Osmanlı ülkesindeki hıristi­yanların kurtarılması olduğunu ilân etmişti. Bu isyanların gerçekleşmesi için de Tuna’ya inmek zorundaydı. Çar Petro, prens Golçin kumandasındaki bir orduyu Podolya’ya akın yapmaları muhtemel olan Ta­tarlar ile Orlik Kazaklarının saldırıların­dan korunmak için bu bölgeye gönderdi. Ayrıca Ukrayna’yı elde tutmak için prens Romurafski kumandasında bir birlik gön­derdi; kendisi de Lehistan kralı Auguste II ile görüşmek üzere Yaroslav şehrine gitti. Rus çarı Petro, başkumandan Şeremetev’e osmanlı ordusu gelmeden ön­ce Boğdan’a girmesini bildirdi. Çar kumandasındaki büyük rus ordusu da Prut ırmağını geçerek Yaş şehrine geldi (23 haziran 1711). Osmanlı ordusu hızla iler­lediği için Eflak’ta, Ruslar tarafından daha önce hazırlanan ayaklanma başarılamadı. Bu olay üzerine toplanan rus savaş mec­lisinde Petro’ya Dniester ırmağının sol ya­kasına geçmesi teklif edildi; fakat çar bu teklifi kabul etmedi. Rus ordusunun Prut ırmağı boyunca güneye, Falcı (Falciu) ve Kalas’a (Galati) doğru yürümesini emretti. Ruslar Falcı’yı Osmanlılardan önce ele geçirebilirlerse, bataklık olan bu geçit, rus ordusunun sol kolunu Tuna’ya kadar ko­ruyacaktı. Fakat sadrazam Baltacı Mehmed Paşa, Prut ırmağının karşı kıyısına geçti. Rus öncü kuvvetleri kumandanı Yanoş’un çekilmesi üzerine serdar, osmanlı süvari­lerini bunların peşinden gönderdi. öncü kuvvetlerinin geciktiğini gören Petro yardı­ma koştu; onları kurtardı. Osmanlı kuv­vetleri Falcı’yı Ruslardan önce alınca çarın planı bozuldu. Ordusunda erzak sıkıntısı başladı. Yapılan toplantıda rus ordusunun geri çekilmesi teklif edildi. Çar ağırlıkla­rını toprak altına gömerek geri dönme em­rini verdi. Osmanlı atlıları Rusları kovala­dı; iki taraf arasında kanlı savaşlar oldu. Sonunda Rusların çekilme yolları tıkandı. Bunun üzerine Petro, hemen bir ordugâh kurdurdu. Novi Stanilişce’de Rusları ya­kalayan osmanlı ordusunda bulunan isveç generali Şepar ve elçi Poniatowski, Rusla­rı iyice çevirerek, aç bıraktıktan sonra tes­lim olmağa zorlanmasını tavsiye ettiler. Fa­kat sadrazam Baltacı Mehmed Paşa bunu ka bul etmedi ve cepheden saldırı emrini verin­ce şiddetli bir rus direnmesiyle karşılaştı. Üç saat savaştan sonra yeniçeriler geri çe­kildiler. Savaşın ikinci günü (19 temmuz 1711) yapılan yeni saldırıda da gene çok kayıp verildi. Rus askerleri de açlıktan ölme­ğe başladı. Durumun kötüye gittiğini gö­ren çar Petro; mareşal Şeremetyev aracılığıyle Baltacı Mehmed Paşaya barış teklif etti. Ancak bunu bir rus planı olarak dü­şünen sadrazam ateşi kesmedi. Mareşal Şe­remetyev ikinci bir mektup yazarak barış isteğini tekrarladı. Bu arada, öldürüleceğini düşünen çar da rus senatosuna mektup ya­zarak durumunu anlattı. Mareşalin mektu­bunu alan Baltacı, devlet ilerigelenlerini çağırdı ve çarın teklifini görüştü. Sonra da olumlu cevap vererek ateş kestirdi ve ba­rış görüşmelerine başladı. Bk. PRUT ANT­LAŞMASI. (-> Bibliyo.) [M]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prut savaşı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRUSYA Genel tarih

Tarih 12 Haziran 2009

PRUSYA Genel tarih

• ilk yıllar. Vistül ile Neman arasındaki Prusya topraklarına ilkin bir baltık halkı olan Prusyalılar veya Boruslar yerleşti; bunları Oliva rahipleri (Oliva’lı Christian. 1215′te ilk Prusya piskoposu) ve Polonyalı­lar boş yere hıristiyanlaştırmağa uğraştılar.

Yenilen Mazovyalı Konrad, töton şövalye­lerinden yardım istedi (1225). İmparator ve papanın desteklediği, alman, polonyalı, çek v.d. haçlılardan da yardım gören Tötonlar, Kulm (Chelmno) bölgesinde üslenerek güç bir fethe başladılar (1228); Prusyalıları zor­la hıristiyanlaştırdılar, çoğunu kılıçtan ge­çirdiler ve topraklarına elkoyarak alman kolonlara dağıttılar. 1260′a doğru Mazurya gölleri dışında ülkenin hemen her yerini ele geçiren toton şövalyeleri, 1265-1295 yıllarında Prusyalıların isyanlarını kesinlikle bastırdı­lar.Kolonlar tahıl üretimiyle zenginleştiler; bu tahılı Danzig (Gdansk), Elbing (Elblag), Torun v.b. şehirlerin tacirleri ihraç ediyor­du; şehirlerin hepsi Hansa’ya katılmış ve Magdeburg ile Lübeck yasaları uyarınca kendi kendilerini yönetme hakkını elde et­mişti.

Ama toton tarikatı şövalyeleriyle iliş­kiler kısa süre içinde gerginleşti ve Totonların merkezi Marienburg’a nakledildi (1309). Köylüler, soylular ve özellikle alman tacirler tarikat başkanlarını ülkeyi mutlaka hükümdarlar gibi yönetmek ve sayılarını artırmak için günden güne daha çok yaban­cı asker çağırmakla suçluyorlardı. Zaten to­ton tarikatı Brandenburg’a yaklaşmak ve tehlikeli Polonya-Litvanya birleşmesine (1386) karşı denge unsuru olmak için Pomerelya ve Danzig’i ilhak ederek (Kalisz anlaşması 1343), ve Neumark’ı satın alarak (1402) hâ­kimiyetini yaymıştı. Tötonlar birliği kurmak için Polonya’ya savaş açtılar, fakat 1410′da Grunwald’de (Tannenborg), «Lucertole» bir­liğini kuran soylu ve burjuva tebaaları (sonradan Marienwerder birliğini kurdular [1440]) tarafından savaş Sırasında yüzüstü bı­rakılınca yenildiler.

Tötonların isteğine uy­gun olarak imparator Friedrich, Marien-werder birliğini dağıttı (1453); bunun üzeri­ne soylular ve şehirler, Polonya kralı Kazimierz IV’ün desteğiyle ayaklandı; Kazimierz bu ikinci savaştan sonra Doğu Prus­ya’nın kendisine bırakılmasını sağladı ve ta­rikata Polonya’nın metbuluğunu kabul et­tirdi (Torun anlaşması, 1466). O tarihten sonra köylüler, şehir burjuvazisi ve toprak Sahibi soylular arasındaki dayanışma çözül­düğünden Tötonlar kesinlikle gerilemeğe başladılar. Hansa’nın gücünü kaybetmesin­den (XV. yy.) ve tahıl fiyatlarının yüksel­mesinden (XVI. yy) yararlanan soylular ön­ce XIV. yy.daki salgın ve kıtlıklar ile XV. yy. savaşları sonucunda boş kalan toprak­ları ele geçirdiler; Sonra köylülerin toprak­larına el atarak köylüleri XVI. yy.da toprak kölesi haline getirdiler.

O tarihten sonra be­dava işçi çalıştıran toprak sahibi soylular tahıllarını çok düşük fiyatla, ama dolgun kârlarla Batı Avrupa’ya Sattılar; hattâ üre­tim ve kazancı çoğaltmak için ülkeye yeni­den kolon yerleştirmeğe başladılar.

• Prusya düklüğü. Üçüncü bir savaş (1519-1521) sonunda Toton tarikatı başkanı Bran­denburg’lu Albrecht, Prusya’nın laik ve soydan geçen; bir düklük haline getirilmesini sağladı; düklük doğrudan doğruya Polon­ya tacına bağlı bir fief’ti (Krakow, 1525). Hohenzollern sülâlesinden Brandenburg’lu Albrecht, Prusya dükü oldu (1525-1568), Luther reformunu benimsedi, tarikat başka­nı unvanından vaz geçti ve tarikatın mülk­lerini laikleştirdi.

Albrecht devletini yeniden teşkilâtlandırma­yı denedi; ama illerin yönetiminde Tötonla­rın koyduğu taksimatı değiştirmedi. Ayrıca soylulara ve şehir burjuvazisine Lanstande’de (bu iki sosyal sınıfın denetlediği meclis) vergi miktarını tayin etmek hakkını tanıdı. Ama hükümette yabancılara önemli yerler vermesinden hoşnut olmayan soylu ve bur­juvalar, Polonya kralına başvurdular; kra­lın yaptığı soruşturma sonucunda subayların sayısı sınırlandı. Albrecht Friedrich (1568-1618), Polonya ve Brandenburg seçici prensi Joachim II ile yaptığı görüşmeler Sonucun­da hüküm süren sülâle söndüğü takdirde Prusya düklüğünün Joachim II’ye geçmesini kabul etti (1569). Joachim II (1573), Polonya düklüğünün yönetimini önce Ansbach markgrafı Georg-Friedrich’e (1577-1613), sonra Brandenburg maıkgraflarına verdi.

Böyle­ce seçici prens Johann Sigismund, Prusya dükü oldu (1618-1619). Düklük ve Seçici prenslik kurumları resmen muhafaza edildi ve Polonya’nın desteklediği il hükümetleri, boyun eğmeleri karşılığında, her hükümdar değişmesinde yeni yeni tavizler kopardılar; Hohenzollern’ler illeri Otuzyıl savaşına sürükleyince istekler daha da arttı. Aciz se­çici prens Georg-Wilheln (1619-1640), ül­kesi için isveç Vasa’ları (Gustaf II Adolf, 1611-1632) ve Polonya arasındaki (Zygmunt III, 1587-1632) çekişmelere seyirci kaldıktan sonra, isveç Vasa’larına katılmayı kabul etti. Bununla birlikte oğlu ve vârisi Friedrich-Wilhelm I (1640-1688), Doğu Pomeranya (Kamien piskoposluğu dahil) ile Minden, Halberstadt ve Magdeburg piskoposlukla­rının kendisine bırakılmasını sağladı (Vest-falya anlaşmaları, 1648); sonra Polonya-isveç savaşına (1655-1660) katılmasına karşılık, Prusya’yı Polonya metbuluğundan kurtardı (Wehlau, 1657) ve bu düklük üstünde kendi otoritesini kabul ettirdi (Oliva, 1660). Prus­ya o tarihten sonra Brandenburg devletine katıldı ve bu devlete bağlı eyaletler arasın­da Hohenzollern’lerin rakipsiz bir hâkimi­yet kurdukları tek ülke oldu.

• Prusya devletinin doğması. Bu başarılara rağmen yeni devletin durumu nazikti: Neman-Ren arasında çok dağınık, savaşlarla yakılıp yıkılmış ve ıssızlaşmış topraklar; Prusyalı luther’ciler ile Rheinland bölge­sindeki katolikler ve calvin’ciler arasındaki çekişmeler; özellikle doğudaki Junker’lerle (soylu mülk sahipleri) toprak kölesi köylü­ler arasındaki Sosyal gerilim. İl meclislerinin (Landstande) düzenli vergiler ödemeyi red­dettiği (1662 ve 1667) Prusya’da, imtiyazlar tehlikeli ve güçlüydü.

Büyük seçici prens, siyasetini kabul ettirebilmek için asker gön­dermek (1662) ve il meclislerine ülkenin yö­netiminde görev alacak Brandenburg’lu memurların bulunmasını kabul ettirmek zorun­da kaldı. Bu sonuç ancak Friedrich – Wilhelm’in kurduğu modern ordunun desteğiy­le sağlanabildi; bu ordunun bakımı; için de birçok vergi kondu, idarî reformun, me­murlar kadrosunun, pazarcılığa yönelmiş bir ekonominin, yeni kurulan donanmalın (1688 de 12 gemi), Afrika Brandenburg şirketinin (merkezi Königsberg’de) ve çağrılan yabancı teknisyenlerin (1683′ten sonra fransız Protes­tanları) güçlü bir devlet haline getirdiği Brandenburg-Prusya, bu gücünü İsveçlileri Fehrbellin’de yenip (1675) Riga’ya kadar kovalayarak (1678 sonu) ortaya koydu. Louis XIV’ü büyük seçici prense yaklaşmağa yönelten (1681 gizli antlaşması) bu askerî güç, Friedrich III’te krallığını ilân etme is­teği uyandırdı. Ama bunun için imparatorun ve büyük devletlerin onayı gerekiyordu.

Prusya ordusu Louis XIV’e karşı Avustur­ya imparatorunun emrine verildi (1689 -> 1697) ve imparator, İspanya Veraset Savaşına katılmasını sağlamak için Prusya hüküm­ran düklüğünü krallık haline getirmeğe ka­rar verdi (1700). Friedrich Königsberg’de tö­renlerle taç giyerek (18 ocak 1701) Friedrich I adını aldı (1701-1713) ve Fransa’ya karşı savaşa katıldı; ama İsveç’e karşı savaşta önce tarafsız kaldı (1710).

• Prusya askerî devletinin kurulması (1713-1740). «Çavuş-kral» denen Friedrich-Wilhelm I, isveç’in ön Pomeranya, Stettin (Szczecyn) ve Odra’nın ağızlarını kendisine bırakmasını sağladıktan (Stockholm antlaşma­sı, 21 ocak 1720) sonra, bütün gücünü ordu ve idareye dayandırdı; orduyu devletin te­mel direği haline getirdi, hükümdarlığı bo­yunca bütün çabalarını ordu için harcadı ve ordunun bakımını şahsî gelirleriyle karşı­ladı.

Yoksul toprak Sahibi soyluların aile­lerinden gelen, Kadetler okulunda parasız yetiştirilen (Berlin, 1722) subaylar, devletin en yüksek sınıfı haline geldi. Ordunun yan­sı askerî kantonlardan (1665 kanton Sistemi) toplanıyor, yarısını ise paralı askerler mey­dana getiriyordu. Bu ordu mekanizmasının büyük harcamalar gerektirmesine rağmen sı­kı bir tasarruf siyaseti ve sağlam bir vergi sistemi (imtiyaz ve muafiyetlerin kaldirılması) sayesinde tasarruf yapıldı. Buna pa­ralel olarak kral ülke içi yerleşme harekeketine de hız verdi; 1709-1710 vebasının kı­rıp geçirdiği Prusya düklüğüne 17 000 Salz-burg’lu yerleştirdi (1732). Memurlarına na­musluluk ve mutlak disiplin anlayışı kazan­dıran Friedrich-Wilhelm’in yönetimi kusur­suzdu; ülkeyi maliye, Savaş ve topraklar yü­ce direktuvarının yardım ettiği kabinesi yardımıyle yönetiyordu ve bakanlar ancak birer yürütme görevlisiydi.

• Prusya’nın büyük bir devlet haline gel­mesi (1740-1786). Prusya ordusu Friedrich II’nin elinde eşsiz bir kudret aracı oldu. Avusturya’dan Silezya’nın alınması, Berlin antlaşmasında imzalandı (1742) ve Dresden’de onaylandı (1745). Fransa, Avusturya ve Rusya’ya karşı bir kuvvet denemesi olan Ye­diyi! savaşlarını Prusya büyük güçlüklere ve ağır kayıplara (kısa Süre içinde yeni kolon­lar getirilmesiyle telâfi edildi) rağmen ka­zandı (Rossbach, kasım 1757; Leuthen ara­lık, 1757; Hubertsburg anlaşması, 1763). Fri­edrich, Avusturya ve Rusya’ya kabul ettir­diği Polonya’nın ilk bölüşülmesiyle Batı Prusya veya Polonya Prusyası’nı ele geçire­rek (1772) ve Prusya ile Brandenburg’u top­rak bakımından birleştirerek Junker’lere iktisadî menfaatler sağladı.

O tarihten son­ra devamlı olarak imparatora karşı Alman­ya’nın meselelerine müdahale etti; imparato­run Bavyera’yı ilhak etmesini engelledi (1778-1779) ve birleşmiş alman prensleri­nin (Fürstenbund) yardımıyle Almanya’da Hohenzollern’lerin yerini almağa çalıştı (1765). O tarihte 160 000-200 000 kişilik da­imî bir ordusu, 55 milyonluk hazinesi, 22 milyonluk geliri vardı; üstelik çoğu XIX. yy.da Hıristiyanlığı kabul eden saray yahudilerinden de (bankacı, ordu müteahhidi v.b.) malî yardım görüyordu (bu yardım Prusya’nın 1812′de yahudilere hürriyetler tanımasını kısmen açıklar). Ama köylerde top­rak köleliği rejiminin devam etmesi, şehir­lerdeki katı lonca rejimi ve Soyluların dev­lette önemli rol oynamaması sosyal ge­lişmeyi köstekliyordu. Friedrich II, babası­nın mutlakıyet idaresini daha da sağlam­laştırdı; ama rejiminin dış görünüşünü filo­zofça düşüncelerini uygulayarak yumuşattı: din hürriyeti, adlî reform, Prusya hukuku­nun derlenmesi (1774), idare ve adaletin ay­rılması. Bütün dikkatini iktisadî gelişmeye toplayarak bataklıkların tarla haline getiril­mesini ve iskânını, Emden ve Swinemünde limanlarının düzenlenmesini ve ticarî ge­lişmeyi (A.B.D. ile ticaret anlaşması, 1785) destekledi.

• Prusya devletinin gerilemesi ve yeniden doğması (1786-1815). Friedrich II’nin ese­ri kısa süre içinde yeğeni Friedrich -Wilhelm II’nin (1786-1797) beceriksizliği yüzün­den bozuldu. İdareyi bir gözdeler kabine­sine bırakan Friedrich-Wilhelm II, din ve fikir hürriyetini kaldırdı, devlet hâzinesini saçıp Savurdu, prusya ordularını menfaat sağlamayan serüvenlere sürükledi (Felemenk 1787, Valmy 1792) ve Sonunda orduyu İngil­tere’ye kiraladı. Gelir kaynakları tükenin­ce, Fransa’ya Kuzey Almanya’nın tarafsızlaştırılmasını sağlayan Basel antlaşmasını (1795) imzaladı. O tarihten sonra eyaletlerini Polonya’nın zararına genişletmekle uğraş­tı (1793 ve 1795 bölüşmesi). Prusya’nın o tarihte yüzölçümü 300 000 km2′yi, nüfusu ise 8 700 000 kişiyi bulmuştu; ama ülke borç içindeydi, ordusu zayıflamıştı, idarî teşkilâtı bozulmuştu.

Friedrich-Wilhelm III, gerile­menin önünü almağa çalıştı. Aşırılıkları azaltarak malî durumu düzeltti; ama yaşlı kadrolarını muhafaza ettiği orduda reform yapmadı. Fransa’ya karşı elverişli bir tutum takınması sayesinde Almanya’da birkaç top­rak kazandı (1803); Napolyon, Kleve, Ans­bach ve Neuchâtel’e karşılık Prusya’ya Hannover’i verdi (Schönbrunn, 15 aralık 1805) . Fakat Ren konfederasyonunun kurul­ması Prusya’yı Rusya ile ittifaka sürükledi; Napolyon’a bir ültimatom gönderen Prus­ya’nın ordusu ezildi (Jena, Auerstedt, 14 ekim 1806), Berlin işgal edildi
(27 ekim 1806) , Tilsit antlaşmasıyle (1807) Prusya, topraklarının yarısını kaybetti; savaş tazminatlarını ödeyemeyen krallık işgal edildi ve Fransızların metbuu haline geldi.

Ama ba­rış yapılır yapılmaz, kral reformlara girişti ve Fransız devriminin yaydığı hürriyetleri ta­nıdı: Stein toprak köleliğini kaldırdı (9 ekim 1807) ve köylüler kralın şahsî mülkü olarak işledikleri topraklara sahip oldular. Bu reformlar kamuoyunda önemli gelişme­lere yol açtı ve 1810′da kurulan Berlin üni­versitesi, Fichte’nin etkisiyle alman milli­yetçiliğinin ocağı haline geldi. Scharahorst ve Gneisenau, kadroları tasfiye ederek, ta­limatnameleri yeniden hazırlayarak, ordu re­formuna giriştiler. Ama Stein’ın entrikala­rını haber alan Napolyon, onun görevden alınmasını sağladı (1808) ve ordu mevcudu­nu 42 000 kişi olarak sınırladı. Bununla birlikle 1810′da Hardenberg, Stein’ın eseri­ni yeniden ele aldı; malî imtiyazları kaldır­dı, kilisenin mallarına elkoydu, sanayi hürriyetini ilân etti, gençleri askerî eğitimden geçirerek (krümperler sistemi), orduyu ço­ğaltma yasağını işlemez hale soktu.

Prusya, Almanya’nın ayaklanmasında kesin rol oy­nayacak hale gelmişti. General Yorck’un Tauroggen’de bozguna uğraması (30 aralık 1812) ayaklanmaya işaret oldu. Doğu Prus­ya ayaklandı; kral topyekûn seferberlik i-lân ederek Fransa’ya savaş açtı (17 mart 1813) . 278 000 kişilik ordusuyle Avusturya’­yı koalisyona sürükledi.
Bu çaba ve fedakârlıklar Viyana kongre­siyle mükâfatlandırıldı (1814-1815). Prusya yeniden kurularak Saksonya’nın kuzey ya­rısı, Westfalen ve Rheinland’ı aldı; bir german devleti haline gelmişti ve Almanya’nın en zengin bölgelerini içine alıyordu.

• Almanya’da Prusya hâkimiyeti (1815 -1870). 1814′te girişilen idarî reformla krallık illere bölündü; iller de idare bölümleri ve çevrelerine ayrılıyordu. Yönetim, devlet kançılarının başkanlık ettiği bir meclisteydi. Prusya’nın yönetimi altında Zollvere’in (1834), öbür kuzey alman devletleriyle birleşmeyi hazırladı. Bununla birlikte kralın vaat ettiği anayasa Kutsal İttifak’ın etkisiy­le çıkarılmadı: üniversite derneklerine (Burschenschalten) kötü davranıldı.

Eski prusya ailelerinden meydana gelen soylular, Friedrich II’den beri devleti yönetiyor ve yerlerini yüksaltmekte olan burjuvaziye çok ağır bırakıyorlardı; öyle ki, XX. yy. başında Prusya’nın gücünün iki temel direği olan or­du ve bürokrasinin kilit noktaları hâlâ soy­luların elindeydi. Luther’ci kiliselerin bir­leşmesine ve devlet tarafından yönetilen bir kilise haline getirilmesine muhalefet eden Köln ve Poznan piskoposları tutuklandı. Daha liberal olan Friedrich Wilhelm IV (1840-1861), piskoposları serbest bıraktı ve genel af ilân etti (1844). Kamuoyunun baskı­sı karşısında temsilî meclise benzer bir meclis kurdu: Berlin «Birleşmiş Landtag’ı» (1847).

Berlin’deki 1848 ayaklanmasından bunalınca, bir kurucu meclis topladı ve li­beral bir anayasa çıkardı (1849). Ama Frankfurt parlamentosunda, Avusturya’nın dışta bırakılacağı bir Almanya’yı hâkimi­yeti altına almağa cüret edemedi; Avustur­ya kendi ülkesinde düzeni sağladıktan son­ra Friedrich’i bu yoldaki bütün denemele­rinden vaz geçmek zorunda bıraktı (Olmütz, 1850). Bunun üzerine Muhafazakâr parti ile luther’ci kilisenin Prusya devletini yönet­meğe başlaması, Hıristiyanlığın halkın gö­zünden düşmesine ve alman birliğini ger­çekleştirmeyi hedef alan Real Politik’in ha­zırlanmasına yol açtı. İki meclisten meydana gelen bir parlamento (senyörler meclisi [Herrenhaus] büyük mülk sahiplerini temsil ediyordu; ikinci meclis sınıflar Sistemine göre seçiliyordu) kuran 31 Ocak 1850 Ana­yasasını kabul ettikten sonra Friedrich -Wilhelm IV, Avusturya’nın tutumunun et­kisi altında kalarak yeniden bir tepki siya­setine döndü; fakat bir delilik buhranı ge­çirerek naipliği kardeşine bıraktı; kardeşi Wilhelm I adiyle hüküm sürdü (1861-1888).

Güçlü bir monarşi taraftarı olan yeni hü­kümdar, Roon’un 1860′ta sunduğu askerî reform projesini (üç yıl silâhlı hizmet; ihti­yat hizmeti süresinin artırılması, kadroların ve askerî bütçenin çoğaltılması) destekle­di. Yeni kralın iktidara çağırdığı Bismarck, bütçenin parlamentoda oylanmasına son ver­di ve dış siyaseti muhalefete aldırış etmeden yürüttü. Gücünü Düklükler savaşında de­nedikten sonra Avusturya’yı Sadowa’da ezdi ve 1866 seçimlerinde başarı kazandı. Prusya, Schleswig, Holstein, Hannover, Hessen Seçici prensliği, Hessen-Nassau ve Frank­furt’u ilhak etti. Kuzey Almanya konfede­rasyonuna giren öbür devletleri kontrolü altına aldı ve güney almanya devletlerini askerî ittifaklarla kendine bağladı. 1870 Sa­vaşı Bismarck’a alman birliğini gerçekleştir­mek imkânını verdi: Prusya kralı Versailles’da (1871), Almanya imparatoru ilân edilerek taç giydi.

• Prusya’nın sonu. Prusya’nın son yılları krallığın askeri teşkilâtını aktardığı Alman­ya’nınkiyle karışır. Bismarck aynı zaman­da hem imparatorluk kançıları, hem de Prusya başbakanıydı. Yeteneği ve otoritesi sayesinde, Reichstag (genel oyla Seçiliyor­du ve nispeten soldaydı) ile Landtag’ın (sınıflar seçim sistemi gereğince kendiliğin­den muhafazakârdı) birbirine ters kararlar almasının ortaya koyduğu nazik meseleleri çözebildi.

Prusya’nın, imparatorluk işlerini yöneten prusyalı personele ve kilit böl­geleri Prusya’da olan iktisadî güce daya­nan önceliği, Almanya’yı Birinci Dünya savaşına sürükledi. Bu yüzden bozgun ve 1918 Devrimi en çok Prusya’ya zarar ver­di; Almanya’dan ayrılan toprakların hepsi prusya toprağıydı. Sosyalistlerin etkisiyle de­mokratik bir anayasa çıkarıldı; bu ana­yasaya göre güç, meclis başkanını (sosyal demokrat Braun [1920-1932]) seçen Landtag aracılığıyle halktaydı. 1933-1935 Bir­leşme kanunlarıyle nasyonal sosyalizm, mil­let hükümranlığını yavaş yavaş Reich’a ak­tardı. Prusya o tarihten sonra pratikte or­tadan kalktı ve 1945 çözülmesiyle kesinlik­le yok oldu. Gücünü sağlayan toprakla­rın büyük kısmı, S.S.C.B. veya Polonya’­ya verildi; gerisi Doğu ve Batı Almanya’yı meydana getiren çeşitli Lander’ler ara­sında bölüştürüldü (1947). Milletlerarası kontrol kurulu Prusya devletinin sembolik dağıtılmasını ilân eden bir kanun çıkarın­ca Prusya’nın adı bile haritalardan silindi.

Osmanlı-Prusya ilişkileri

Prusya ile Osmanlı devleti arasında diplo­matik ilişkiler, XVIII. yy. başlarına kadar uzanır. 1718′de sadrazam Tevkiî Mehmed Pa­şa, Osmanlı devletinin Avusturya savaşla rıyle uğraştığı sırada, Prusya kralı Fried­rich Wilhelm I’e bir dostluk mektubu gön­derdi. 1720 Yılında Prusya kralı, Jurgowski adlı memurunu at satın almak için İs­tanbul’a gönderdi. 1739′da Friedrich Wilhelm, Mahmud I’e gönderdiği bir mektubunda Prusya’nın, imparatorun ordusuna asker toplamak mecburiyetinde olduğu hal­de iki yıldan beri bunu yapamadığını bil­diriyor ve Osmanlı devletiyle Prusya ara­sında bir ticaret anlaşması imzalanmasını teklif ediyordu.

Prusya’nın bu teklifinden bir sonuç çıkmamakla birlikte Osmanlı devletiyle Prusya krallığı arasındaki ilişki­ler kesilmedi, özellikle Yediyıl savaşları (1756-1763) başladıktan sonra ilişkiler da­ha da sıklaştı. Prusya kralı Friedrich II, Rusya, Avusturya ve Fransa’nın saldırısına uğrayınca Osmanlı devletiyle askerî bir an­laşma yapmak istedi. Bu amaçla, Adolf von Rexin adındaki elçisini İstanbul’a gön­derdi.
Prusya’nın teklifi sadrazam Ragıb Paşanın başkanlığında toplanan divan ta­rafından incelendi. Rusya ve Avusturya ile harbi gerektirecek bir durum olmadığı için kabul edilmedi; fakat bu ittifak teklifi ke­sin olarak da reddedilmedi. Elçiye verilen cevapta askerî ittifakın daha uygun bir za­mana bırakılması, şimdilik bir ticaret anlaşmasıyle yetinilmesi gerektiği bildirildi. Prusya ile bir ticaret anlaşması imzalandı (1761) Friedrich 1762′de rus çarı olan Pet-ro III ile anlaşarak rus cephesindeki savaşlara son verdi ve Osmanlı devletiyle Avusturya’ya karşı bir anlaşma yapmak istedi. Kesin olarak barış taraftarı olan sadrazam Ragıb Paşa bunu da kabul et­medi. Ahmed Resmî Efendi bu sırada Ber­lin’e gönderildi (1764). Osmanlı – Avustur­ya – Rusya savaşları sırasında (1787-1792), Osmanlı-Prusya ittifakı için yeniden teşeb­büse geçildi.

Rus-Avusturya ittifakı karşı­sında yalnız kaldığını anlayan Prusya, hem bu iki devlete karşı kendi güvenliğini sağ­lamak, hem de Osmanlı devletinin kendi­siyle yapacağı bir ittifakı bu iki devlete karşı bir tehdit vasıtası olarak kullanmak için, Osmanlı devletine Avusturya ve Rus­ya’ya karşı bir ittifak teklif etti. Bu teklif Osmanlı devleti tarafından kabul edildi. 5 Maddelik bir antlaşma meydana getirildi (1 şubat 1790). Bu antlaşma gereğince Avusturya ve Rusya, Tuna’yı geçerek neh­rin güneyindeki osmanlı topraklarına saldırırsa, Prusya bu iki devlete savaş aça­cak, Osmanlı devleti çıkarlarına uygun bir barış yapana kadar savaşa devam edecek­ti. Buna karşılık Osmanlı devleti yapıla­cak barış antlaşmasında Avusturya’nın Le­histan’dan almış olduğu Galiçya’nın tekrar Lehlilere verilmesine çalışacaktı.

Antlaş­manın ikinci maddesinde 1761 yılında im­zalanmış olan ticaret anlaşmasının yürürlükte olduğu tasdik ediliyor; Osmanlı dev­leti, Akdeniz’de gidip gelen prusya ticaret gemilerinin kuzey afrika korsanlarına karşı korunmasını taahhüt ediyordu. Antlaşma­nın üçüncü maddesi gereğince Osmanlı devleti Avusturya ve Rusya ile barış yapmadıkça Prusya da bu iki devletle barış yapmayacaktı. Buna karşılık Prusya, Le­histan ve İsveç; Rusya ve Avusturya ile barış yapmadıkça, Osmanlı devleti de bu iki devletle barış yapamayacaktı. Antlaşma­nın dördüncü maddesinde barış antlaşma­sından sonra Prusya, Osmanlı devletinin toprak bütünlüğüne kefil oluyor, barıştan sonra Rusya ve Avusturya, Osmanlı dev­letine savaş açarsa, bu iki devlete savaş açmayı taahhüt ediyordu. Yine bu mad­dede Fransa ve İngiltere’nin osmanlı top­rakları üstünde sahip olduğu haklara Prusya’nın da sahip olması şart koşuluyor­du. Prusya bu antlaşma gereğince Avus­turya sınırına askerî kuvvetler gönderdi.

Osmanlı devleti de Prusya’nın isteği üzerine kendisi için tehlikeli olan rus cep­hesine küçük birlikler göndererek asıl bü­yük ordusunu Avusturya sınırına şevketti. Antlaşmanın imzasından sonra Avusturya ve Prusya kralları Reichenbach’da buluşa­rak Avusturya ve Osmanlı devleti arasında savaştan önceki sınır üstünden barış ya­pılmasına karar verdiler (1790). Prusya, Os­manlı devletinin bu isteğine rağmen Rusya’­ya savaş açmaktan çekindi. Selim III’ün Prusya’nın Rusya’ya savaş açmasını sağlamak amacıyle Berlin’e gönderdiği Ahmed Azmi Efendinin çalışmaları bir sonuç ver­medi. Prusya, Osmanlı devletiyle olan ant­laşmasını bir tehdit aracı olarak kullandı. 1793′te Avusturya ile Rusya’nın Lehistan’ı taksiminden kendisi için pay çıkardı. Baltık kıyısındaki Danzig ve Thorn limanları ile çevresindeki toprakları aldı. Selim III zamanında Osmanlı devleti Berlin’de de­vamlı elçilik kurdu (1793). Mahmud II ye­niçeri ocağını kaldırdıktan sonra Prusya’­dan başta Moltke olmak üzere pek çok uzman subayı yeni osmanlı ordusunun yetiştirilmesi için getirtti.

Askeri tarih

Prusya ordusunu, XVII. ve XVIII. yy.da devletlerini kurmanın tek şartı olarak gö­ren Hohenzollern’ler meydana getirdiler. Ordunun yaratıcısı, oğluna 30 000 kişilik daimî bir ordu (alman devletleri arasında en kuvvetli ordu) miras bırakan Friedrich-Wilhelm idi (1640-1688). Ama bu orduya sonradan modern alman ordusunun benim­sediği temel özellikleri, «çavuş-kral» Friedrich Wilhelm I (1713-1740) ve Friedrich II (1740-1786) kazandırdı. Friedrich I, 1733′te mecburî askerlik hizmeti (her alay be­lirli bir «kanton»dan toplanıyordu) koya­rak ve birlikleri sert bir disiplin ve talime (drill) tabi tutarak ordunun temelini kur­du; bu arada da iktisat ve etkililik ilkeleri altında yönetimi kontrol eden sıkı bir ida­re (Heeresverwaltung) kuruldu. Ordu 1713′te 40 000 kişiyken, 1740′ta 83 000′e yüksel­di.

Bu yüksek nitelikli araca Friedrich II, ay­nı zamanda hem bir devlet doktrini hem bir savaş doktrini hazırlayarak bir düşün­ce kazandırdı; siyaset ve stratejiyi sıkıca birbirine bağlayan bu doktrinler, daha son­ra haleflerini (Bismarck, Moltke, Schlieffen, Seeckt, Hitler) aynı zekâ yapısı ve tek bir eylem isteğinde birleştirdi. 200 000 Ki­şiyi bulan Friedrich II’nin ordusu, zafer­leri ve metotlarının yaygınlaşması (eğik düzen; prusya tarzı eğitim) sayesinde Av­rupa’nın başlıca askerî gücü haline geldi. Friedrich II’nin ölümünden sonra şaşkın­lığa düşen ordu, gerileyerek Jena’da çök­tü (1806) ve Tilsit barışıyle mevcudu 42 000 kişiye indirildi.

Fakat bu felâket büyük bir gelişmenin başlangıcı oldu; 1807′de Or­du Reformu komisyonunun başına getiri­len Scharnhorst’un hırslı yönetimi altında, bir vatansever subaylar grubu Napolyon’a karşı savaşı yeniden başlatmayı sağlayacak imkânları yaratmağa çalıştı. 1808′de Savaş bakanlığı ve Genelkurmay kuruldu; aktif birlikler altı bölgesel tümende toplanıyor­du ve yedeklerin hızla silâh altına çağrıl­ması (krümperler sistemi) sayesinde kolay­ca savaşa hazır hale geliyordu. Boyen’in (savaş bakanı, 1848) ve Gneisenau’nun yö­netimi altında, prusya ordusu 1813-1814 kurtuluş savaşında büyük rol oynadı. 1815′ten sonra bu çabaya ara verilmeden devam edildi: eski tümenlerin yerini 8 bölgesel ko­lordu aldı; yalnız muhafız alayı askerleri bütün krallıktan toplanıyordu. Otuz yıla çıkarılan askerî hizmet dönemi, muvazzaf alaylar ve kolordulara tugaylar halinde dağıtılmış Landwehr ile orduyu kurmağa im­kân verdi.

Ama başlıca reform subayla­rın ve kumanda heyetinin yetiştirilmesinde yapıldı. Ordu, devlet ve halk arasındaki birliği sağlam temellere dayandırmak iste­yen Scharnhorst’un dileği uyarınca subay­lar artık soylular arasından olduğu kadar, burjuvalardan da seçiliyordu. Okulların ve birliklerin verdiği bilgilerde Friedrich geleneği, çağın yeni değerleriyle birleştirildi ve Napolyon’un seferleri Fransa’da değil de Prusya’da inceden inceye öğrenildi. Yara­tıcı düşüncenin bu yenilenmesinde başlıca ad Clausewitz’dir; Clausewitz, Vom Kriege (Savaş üstüne) [1832] adlı meşhur kitabiy­le bütün çağdaş askerlik düşüncesini et­kiledi. Ders verdiği Harp okulu ve Grol-man’ın «ordunun üst kademesinin yetiştirildiği okul» diye nitelediği Genelkurmay bu alanda kesin rol oynadı. Grolman’ın görevden ayrılmasından sonra sırasıyle Müffling (1820-1828), Grauseneck (1829-1848), Reyher (1848-1857) ve Moltke (1857-1888) tarafından yönetilen Genelkurmay ordunun fikrî hazırlanmasıyle ilgili her şeyi üstüne aldı; ordunun yönetimi Genelkurmaya (Generalstab) verildi. Doğrudan doğruya Ge­nelkurmay başkanlığına bağlı olan üyele­ri orduya tevazu (sloganları «Mehr sein als scheinen», «Göründüğünden fazla olmak» kaldı), teşebbüs ve sorumluluk anlayışından oluşan bir düşünce birliği kazandırdı; bu düşünce bütün savaşlarda kesinlikle orta­ya kondu.

Bismarck iktidara geldiğinde Friedrich II’­nin siyasetini yeniden ele alınca, Moltke ona ender bulunur bir yardımcı oldu. Or­du yeniden geliştirildi; bu gelişmeyi ba­kan olan Roon, şansölye ile parlamento arasında ciddî bir mücadeleden sonra ger­çekleştirdi (1882). 1830-1848 Arası beklenileni vermemiş olan Landwehr’in birlik­leri yerine orduyu mütecanis ve iyi talim­li dokuz kolordu haline getiren yeni bir­likler kurdu; bu arada Dreyse tüfekleri ve namlu dibinden doldurulan yivli Krupp topları sayesinde donatım da modernleş­tirilmişti. Bismarck bu 350 000 kişilik or­du ile isteklerini Sadowa’da (1866) Avus­turya’ya kabul ettirdi.

Bundan sonraki il­haklar sonunda Prusya, kuvvetlerine üç kolordu daha ekledi ve Bismarck ile Moltke’nin kurnazlığı sayesinde 1867′de gizli askerî antlaşmalarla bir yıl önce yendiği alman devletlerinin hemen hepsini kendine bağladı. Alman devletleri 1870′te Prusya’­nın emrine üç kolordu (bir Saksonya, iki Bavyera’dan) ve üç tümen (bir Hessen, bir Württemberg, bir Baden’den) verdiler. Gerek askerî bakımdan (Moltke’nin Fran­sa’ya karşı 500 000′den çok askerli bir or­dusu vardı), gerek Prusya kumandasının önceliğini onayladığı için siyasî bakımdan, bu yardım kesin sonuç verdi. Sefer başa-rıyle sonuçlanınca Prusya ve Moltke’nin hâkimiyeti altında ama müttefiklerin hâlâ canlı askerî geleneklerine de saygı göste­rilerek II. Reich ordusu kuruldu. 1871′de kurulan bu ordu «alman ordusu» adlı ilk ordudur. Bk. ALMANYA Askeri tarih bölü­mü. (LM)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSYA Genel tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRUSYA

Tarih 12 Haziran 2009

PRUSYA, alm. Preussen, Kuzey Almanya’­da eski devlet. Başkenti, Berlin. Prusya baş­langıçta bir polonya düklüğüydü (1525); Hohenzollern’Ierin, Brandenburg seçici prenslerinin eline geçti (1618). Brandenburg prensleri «Prusya kralı» unvanını almca (1701), Prusya adı bütün eyaletleri ifade etti. Kutsal imparatorluğun kaldırılmasın­dan (1806) honra, Prusya adı önce Germanya dışındaki topraklarına verildi, sonra bü­tün Prusya devleti için kullanıldı. II. Alman imparatorluğuna (Reich) katılan (1871) ve 1918′den sonra Weimar cumhuriyeti sınırları içinde tutulan bu siyasî birim, III. Reich’ın çökmesiyle (1945) kesinlikle ortadan kalk­tı.

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROVINCİA

Tarih 11 Haziran 2009

PROVINCİA i. (lat. k.). Esk. Rom. İtal­ya dışında ele geçirilen, roma kanunlarına bağlı olan ve bir romalı vali tarafından yönetilen ülke.
— ANSIKL. Esk. Rom. Provincia kelimesi önce bir savaşın yükümlülüğünü, yani bir askerî kumandanlık (imperium) görevini, sonra, bir magistratus’a verilen her türlü işi belirtir; nihayet italya dışında bulunan ve roma hâkimiyetine boyun eğen toprak­lar için kullanılır. İlk provinca’lar, Sicil­ya (227), Sardinya-Korsika (227), Aşağı ve Yukarı ispanya’dır (197). Ele geçirilmiş ül­ke olarak provincia, askerî hükümete bağ­lıdır: vali, jus gladii (hayat hakkı ve ölüm hakkı) ile birlikte imperium’u (iktidar) el­de tutar. Lex Provinciae’yi (Provincia ka­nunu) muzaffer general, on senato temsil­cisinin yardımıyle uygulatır ve gerekirse boşlukları valilik fermanları (edictum) ile doldurur. Kanun, valinin ikametgâhını, provincia’larm durumunu (hür siteler, municipes, bağlı siteler), malî yükümlülükleri­ni (municipes’ten toplanan gayrimenkul vergisi, stipendium [haraç] ve bağlı sitelerden toplanan salmalar) belirler. Bu siteler, stipendium’u toplamakla görevli vergi me­murlarının ve valilerin fazla vergi isteme­lerine karşı tamamen savunmasızdır; vali­ler, görevlerini yürütmek için girdikleri masrafları provincia’lardan elde ederler. Başlangıçta, görevli (konsül, praetof) veya görevleri uzatılmış (prokonsül, propraetof) magistratus’lara, provincia’ları senato veri­yordu. Magistratuslar da, bu provincia’ları ya uzlaşma, ya da kura yoluyle aralarında paylaşırlardı. Lex Sempronia de Provinciis Consularibus (123-122) konsüller arasındaki rekabeti önlemek için bunların seçiminden önce bu paylaştırma işinin yapılmasını zorunlu kılmıştı. Lex Cornelia de Provinciis Ordinandis (81) ile, Sulla, o güne kadar istisnaî olan görev uzatmasını, olağan bir tedbir haline getirdi. Bir askerî kumandan­lığa ihtiyaç gösteren sınır provincia’larını konsüllere ayırdı, öteki provincia’ların, gö­rev bitiminde sekiz praetor’a bölüştürülmesi işini de senatoya bıraktı. Bu praetorlar, bir yıl görevde kalırlardı. M.ö. I. yy .ın olağanüstü kumanda görevleriyle geçersiz hale gelen bu emirname, valileri tayin işini üstüne alan Sezar çağında ortadan kalktı (M.ö. 49). M.ö. 27′de, Octavianus (bk.AUGUSTUS),

provincia’lan iki kategoriye ayırdı:
1. senato provincia’lan, genellikle Akdeniz kıyısında bulunan, barışın sağlan­dığı, dolayısıyle de garnizon bulundurmağa lüzum kalmayan Akdeniz kıyısındaki provincia’lardı. Ancak bir sivil iktidar sahibi olan ve M.ö. 52′de konan Lex Pompeia uyarınca senato tarafından seçilen senato prokonsüVlzr’mce yönetilirlerdi. Lex Pom­peia (M.ö. 52) bir magistratusluk (konsül’lük veya praetoriluk) göreviyle bir provincia valiliğinin verilmesi arasında en az beş yıllık bir süre geçmesini şart koşardı. Uygulamak istedikleri hukuk kurallarını (edictum proyinciale) tespit edenler, vali­lerdi; gerçekte, yalnız iki provincia (Afri­ka ile Asya) prokonsüTlerin yönetiminde, ötekiler ise sadece propraetoriann yöneti­mindeydi; bunların gelir kaynakları, sena­to aerarium’umı beslerdi;
2. imparatorluk provincia’ların, genellikle barışın tam ola­rak sağlanamadığı, düşman tehdidi altında bulunan ve askerî birliklerin bulundurul­masını gerektiren bölgelerdi. Yeni toprak­ların eklenmesi, bazı himaye bölgelerinin provincia haline yükseltilmesi, önceden var olan bir provincia’nın birkaç vilâyete bölünmesi sonucunda (197′de Yukarı Bre-tagne ve Aşağı Bretagne olarak ikiye ay­rılan Bretagne gibi) asker sayısı yükselmiş­ti, öte yandan, procurator provincia’lan da praetor (Marcus Aurelius zamanında Norique ile Retya) veya konsül (Vespasianus zamanında Kappadokia) provincia’lan ha­line gelebilirdi. İmparatorluk provincia’larını elinde tutan Augustus, onları, senato emrindeki legali Augusti pro praetore’ye veya şövalyelere (Mısır’da praefectus, küçük provincia’larda procuratores) vermişti; bun­ların tümü de imparator tarafından seçilir ve zora başvurmalarını önlemek için de sa­bit bir ücret alırlardı. Roma ve Augustus imparatorluk kültü provincia meclislerinin her yıl toplanmasını (consilia’lar) öngörüyor ve bu meclisler sayesinde hükümet, valileri daha iyi denetleyebiliyordu. Caracalla za­manında (212) bütün provincia’lara site hakkının tanınması, Pax Romana’dan ya­rarlanan provincia’lar ile İtalya arasında hukukî bakımdan bir fark bırakmadı, öte yandan, senato provincia’lanyle imparator­luk provincia’lan arasında süregelen ayırım da imparatorun yani Severus

Alexandrus’un bir senato provincia’sında görev alarak kon­sül ve praetorların listesini bizzat kendi ha­zırlamağa başlayınca sona erdi. III. yy.da imparator, statüleri ne olursa olsun, bütün provincia’ların valilerini kendi seçmeğe baş­ladı ve 261′de de imparatorluk provincia’larının idaresinden senatörleri büsbütün uzaklaştırdı. Diocletianus (284-305), İtalya’­yı provincia’lara böldü; senato ve impara­torluk provincia’ları ayırımını ortadan kal­dırdı ve her ikisine de eşit sayıda asker gönderdi. Ayrıca sayılarını artırdı (Trajanus zamanındaki kırk iki vilâyet yerine, III, yy. sonunda yüz kadar vilâyet vardı) ve on iki diyakosluk halinde teşkilâtlandırdı. Ar­tık sadece sivil magistratuslar haline gel­miş olan valiler veya rectores şu şekilde sınıflandırıldı: spectabiles (prokonsül); clarissimi (consulares veya correetores) ve riri perfeetissimi (praesides). Askerî yetki­ler ise, dux’lara verildi. Büyük İstilâlar devrinde (M.S. V. yy.) Roma provincia’sı ortadan kalktı. Bunun yerini kontluk, sınır vilâyeti veya dukalık aldı. Ne var ki bu terim, latin ülkelerinde Rönesans devrinde ortaya çıkacaktı. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVINCİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROVENCE Tarih

Tarih 11 Haziran 2009

PROVENCE Tarih

Phokaia’lılar M. ö. VI. yy.da Massaliaryı (Marsilya) kurdukları sırada Ligürler de Rhöne’un doğusunda Akdeniz kıyısına yer­leştiler; Massalia gerek doğrudan doğruya, gerek ticaret acenteleri aracılığıyle yerli­ler arasında yunan asıllı bir tarım (bağcılık, zeytinlikler) ve sanayiyi (çanak çömlek ya­pımı) yaydı. Keltler, Ligürlerle karıştılar (M.ö. IV.-III. yy.). Galya’da bir koalisyon kurulması (125-121), Romalıları ülkeyi işgal etmeğe teşvik etti (salyen kalesi Entromont’un yıkılması; Aix’in kurulması 122); bu iş­galin hedefi, İspanya’ya geçişi kolaylaştırmaktı (via Domitia’nın inşası). İlk Alp ötesi eyalet (Provincia Romana) meydana geldi ve bölgeye adını verdi:
Provence. Son­radan Narbonnensis (Narbonne’un kurul­ması, 118) adını alan bu eyalete Tötonların yenilmesinden (Aix, 102) ve barışın sağlan­masından (90-83) sonra tüccarlar ve şöval­yeler akın etti. Marsilya’ya boyun eğdirilmesinden sonra (49) Sezar emekli askerlerini Arles, Bezieıs ve Frejus’e yerleştirdi; Augustus da, Orange, Vienne, Avignon v.b. kolonilerini kurarak eyaletin yasasını tespit etti. Alp kesimi (Alp e s-M arıt ime s) impara­torun yetkisi altına verildi; bölgenin geri kalan kısmı senato eyaleti haline getirildi ve bir vali ile bir meclis (her ikisi de Narbonne’da [Narbonnensis]) tarafından yöne­tilmeğe başlandı. İlk barbar akınlarından sonra (M.S. 250′ye doğr.) Narbonnensis iki­ye bölündü; Rhöne’un doğusundaki kısım (Alpes Maritimes buraya bağlıydı) Viennoise adını aldı (293-305). Yeni barbar akınları ön­ce Viennoise’ın doğusunda ikinci bir Nar­bonnensis kurulmasını (381), sonra Galyalar valisinin Treves’den Arles’e çekilmesini ge­rektirdi. Arles, Batı imparatorluğunun de­vamı boyunca (395-476), Vizigotlara direndi. Batı Roma imparatorluğu yıkılınca bölgenin güneyini Vizigotlar, kuzeyini ise Burgondlar işgal ettiler. Vizigotların Vouills’de bozguna uğramasından (507) sonra yerlerini Ostrogotlar aldı; sonra Franklar Provence’ı krallık­larına kattılar (536). Bourgogne krallığına bağlanan Provence, muhtariyetini bir ölçü­de korudu; ama Araplar Septimania bölge­sini işgal edince (VIII. yy.) Charles Mart el Arapların tarafını tutan Provence’lılara bo­yun eğdirdi (736-739). Martel’in birliklerinin yakıp yıktığı Provence, Karolenjler zamanın­da büyük ölçüde geriledi. Verdun antlaşmasıyle (843) Lothar’a geçen eyalette, oğlu Kari ilk Provence krallığını (855-363) kur­du. Mirasçılar arasındaki on beş yıl süren mücadeleden sonra Kel Charles’ın kayınbi­raderi Boson, Bourgogne ve Provence kralı seçildi (879); Boson’un ölümünden sonra birçok defa el değiştiren eyalette, 947′de Bourgogne-Provence krallığı kuruldu. Bura­nın hükümdarı Konrad, Arles, Apt ve Avignon’da üç kontluk kurarak yönetimi elinde topladı. Bu sayede Boson’un oğlu Guillaume, derebeylere hâkimiyetini kabul ettire­rek, kıyıya yerleşmiş olan Arapları ülkeden çıkardı; şehirlerde ticaretin yeniden başla­ması sayesinde burjuvazi gelişmeğe başladı. Bourgogne Provence krallığı imparatora ge­çene kadar (1032) Guillaume’un sülâlesi iktidarı elinde tuttu. Toprakların kadın vâris­ler elinde bölünmesini önlemek için 1112′de Gevaudan’lı Beauce ile evlenen Barcelona kontu Ramon Berenguer III ve Toulouse kontu Alphonse Jourdain 1125′te Provence’ı bölüştüler. Berenguer III, Rhöne, Durance, Alpler ve deniz arasında kalan toprakları (kontluk), Alphonse Jourdain ise Rhöne’un batısındaki kısmı (markilik) aldı. Baux de­rebeyleri (Baux savaşları, 1142-1162), Forcalquier kontları ve Toulouse kontlarıyle çatışan katalonyalı Provence kontları, din adamlarının desteğini sağladılar; savaşı kazanınca evlilik yoluyle Forcalquier kontlu­ğunu ele geçirdiler (1196). Kontların Toulon’da ve Balear adalarında müslümanlarla savaştıkları sırada, doğu ticaretiyle zengin­leşen burjuvalar birçok hürriyet elde ettiler. Tutumları kont Ramon Berenguer IV’ü (1209-1245) kontluğu yeniden teşkilâtlandır­mağa şevketti. Berenguer IV, Provence’ı «baillie»liklere (adalet görevlisi) böldü; ken­dinden öncekilerin siyasetinden vaz geçti ve Fransa ile ilişki kurdu (1235′e doğr). ölümü üzerine yerine damadı Anjou’lu Charles geçti (1246-1285); sık sık yurt dışına çıkmak zorunda kalan Charles, Provence’ta katalan asıllı bir senechal tarafından yönetilen ger­çek bir merkezî hükümet kurdu; senechal’e bir kurul yardım ediyordu; Charles iki yeni «baillie» kurdu ve Baux derebeylerinin des­teklediği bir komün isyanından yararlanarak konsüllüklerin yerine «viguerie»leri (hâkim) getirdi (1251-1262). Ramon Berenguer IV-ün ustaca maliye siyasetiyle biriken bütçe fazlası, Charles I’in İtalya’da, özellikle Na­poli’de (1266) bir ittifak ve fetih siyasetine girişmesine imkân verdi. Ama Sicilya kat­liamı (1282) ertesinde, Napoli Deniz savaşında Charles I’in bozguna uğramasından sonra, oğlu Charles II’nin (1285-1309) fid­yesini ödemek için ilk Provence meclisleri toplandı (1286) ve vergi işleri düzenlendi. Provence’ın zenginliği, Sicilya’nın ve Akka’-yı müslümanların almasından (1291) sonra doğu ticaretinin kaybedilmesinden, Ara-gon’a karşı savaştan ve korsanlardan büyük zarar gördü. ülke o tarihte halkının üçte ikiye yakınını kaybetti. Kra­liçe Jeanne I, Anjou’lunun (1343 – 1382) siyaseti, şirketlerin (1357-1358), Aragon çe­telerinin (1361) ve fransız çetelerinin (1365-1369) akınları durumu daha da ağırlaştır­dı. Jeanne I’in evlat edindiği (1380) Anjou’­lu Louis I’in (1383-1384) ölümünden sonra dul karısı, Nice, Puget-Theniers, Lantosque vadisi ve Barcelonette’i Savoia’ya bıraktı. Vârisleri Louis II (1384-1417) ve Louis III (1417-1434), Napoli’yi yeniden ele geçirmek için giriştikleri seferler yüzünden hazineyi boşalttılar. Rene (1434-1450) Napoli’yi kesinlikle kaybetti ve barış yeniden sağlanın­ca Provence’ın iktisadî kalkınmasına katkı­da bulundu. Yerine geçen yeğeni Maine’li Charles (öl. 1480) ölürken Provence’ı Fran­sa kralı Louis XI’e miras bıraktı. Fransa kralı bir barış ve birliği sağlama siyaseti güttü. Fransız-lspanyol savaşları sırasında François I’in isviçreli ve alman birlikleri, Provence’a («Valdo’culuğu» ve Luther’ciliği soktular (1545). Aix parlamentosu sapkınlı­ğa savaş açtı ve «valdo’cular» ezildi (1545). Din savaşı sırasında katolikler «Ligue» (birlik) adı altında birleşirken Protestanlar krala ve «siyasetçilere» yanaştılar (1584). Ligue başkanı Cassaubc (1591-1596), Marsil­ya’da zorbalığını sürdürürken vali, Proven­ce’ın ortasına ve güneyine hâkimdi. Aix parlamentosu, Henri IV’ün mezhep de­ğiştirmesinden sonra tanıdı (1594). Her üç yılda bir toplanan meclisler vergi kanunları çıkarmada çekimser davrandığından, 1639′dan sonra toplanmağa çağrılmadılar; yerleri­ni kralın iktidarını destekleyen bir komün­ler genel meclisi aldı; bu mecliste Aix konsülleri, Provence’ın savunucusuydu. Bir dilekçe meclisi kurulması ve üye­lerine parlamento başkanı ve danışmanı olma imkânı tanınması (1647) soyluların is­yanına yol açtı; isyanı Mazarin’in Provence valiliğine tayin ettiği Merceur dükü bastır­dı (1652-1653). Marsilya’ya boyun eğdirilme-sinden sonra (mart 1660), Provence’ı krali­yet idaresi yönetti.

XVIII. yy.da kral birliklerinin avusturyalı istilâcıları püskürttükleri (1707-1746) ve ve­banın Provence’ı kırıp geçirdiği (1720) sı­rada, Provence’lı korsanlar bir yağma hare­ketine giriştiler. Paris parlamentosu gibi Aix parlamentosu da Jansenius’çuluk lehine mücadele etti ve civzitlerin suçla­narak sürgün edilmesinde önemli rol oynadı (1764). Maupeou tarafından kaldırı­lan (1771) Aix parlamentosu yeniden toplan­dıktan sonra (1775) siyasetle ancak ikinci derecede rol oynadı, imtiyazlılar 1770′ten itibaren Provence meclislerinin toplanma­sını istediler; ama komünlerin genel meclis­lerine çoğunluk vermeyi ve vergilerde yeni bir dağılım yapmayı kabul etmediler. Bunun üzerine halk imtiyazlılara karşı şiddet hareketlerine girişince, imtiyazlılar muafi­yetlerinden hemen vazgeçtiler. 1789 Etats generaux seçimlerinde seçilen iki Provence’lı-nın devrimin yönetiminde kesin etkisi oldu. Aix ve Marsilya’da Mirabeau; Paris’te, Sieyes. Provence üç idare bölgesine bölündü (26 şubat-4 mart 1790): Bouches-du-Rhöne, Var ve Basses-Alpes idare bölgeleri: bu bö­lünmeyle Provence’ın son siyasî imtiyazları da ortadan kalktı.

— Leng. Provence dili teriminin dilbilimde iki kullanımı vardır: geniş anlamıyle oc dili lehçeleri bütününü ve özellikle eski proven­ce dilini veya trubadurların dilini, dar anla­mıyle de bugün Eski Provence, Nice kont­luğu, Venaissin kontluğu, Dauphine’nin gü­neyi ve Nîmes ile Uzes idare çevrelerini kap­sayan topraklar üzerinde konuşulan dili belirtir. Şüphesiz bu iki anlamlılık biraz rahatsız edicidir; bazı dilbilimciler, provence dili teriminin geniş anlamını belirtmek için Oc’tan türeyen Oksitan kelimesini kullan­dılar; ama bu kelime de iki anlamlıdır, çün­kü günümüzde oc dili lehçelerinin tümü için ortak bir dil kurmak isteyen ve trubadur­ların imlâsını kullanan bir grup modern ya­zar (özellikle languedoc lehçesiyle yazanlar) tarafından Özel bir anlamda ele alınır.

Dar anlamıyle provence dilinin en azından dört değişik biçimi vardır: Rhöne’un her iki kı­yısında konuşulan rhâne lehçesi; Martigues ve Marsilya’dan Cannes’a ve Apt’tan Draguignan’a kadar uzanan kıyı lehçesi; nice lehçesi ve Forcalquer ile Castellane ve Sisteron ile Allos arasında oknuşulan gap leh­çesi; buna Yukarı Alpler’de konuşulan alp provence lehçesi de eklenebilir; bir geçiş lehçesi sayılan bu lehçe, fransız-provence lehçesi özellikleri kapsayan gap lehçesinin değişik bir biçimidir. Bü lehçelerin her biri­nin değişik biçimleri vardır: lehçesel parça­lanma çok yaygındır ama farklar yalnız fo­netikte görülür; lehçelerin kelime hazinesi, morfolojisi ve sözdizimi ortaktır; yalnız, nice lehçesinin bu konuda ayrıcalık gösterdiği söylenebilir; çünkü 3388′de Provence’ın geri kalan bölümüyle bağlarını koparan ve bu yüzden özel bir evrim geçirerek birçok eski biçimi muhafaza eden bu lehçe, kendine has bir görünüm kazanmıştır. Bu lehçelerden rhâne lehçesi, Mistral ve çö­mezleri (Felibrige okulundan şairler) saye­sinde edebiyat dili oldu ve çok zengin bir edebiyatın ifade aracı haline geldi. Mistral, Aubanel, Roumanille,
J. d’Arbaud, V. Bernard’ın eserleri milletlerarası bir üne ulaştı. Provence dili, Mistral’den önce de sürekli ve çoğunlukla başarılı olarak yazılmıştı; XVI. yy.da Bellaud de la Bellaudiere, XVII. ve XVIII. yy.da Brueys, Zerbin, T. Gros, J.de Cabanes, XIX. yy.da marsilyalı şarkı yazarı Victor Gelu tarafından işlendi. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVENCE Tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTECTORES

Tarih 11 Haziran 2009

PROTECTORES çoğl. i. («koruyucular» an­lamında lat. k.). Esk. Rom. Geç İmpara­torluk devrinde imparatorun özel muhafız birliği. (III. yy.da ortaya çıkan ve genç soy­lularla eski subaylardan meydana gelen bu birlik praetorlar gibi siyasî eğilimler göster­medi. Süvarilerden kurulu bir kısım protectores’in domestici adını taşıdığı sanılır.) [L]

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTECTORES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRİNÇ

Tarih 11 Haziran 2009

PİRİNÇ i. (fars. birine’den). Eski Dünya’-nın sıcak bölgelerinde yetişen taneli bitki (ilmî adı Oryza sativa. Buğdaygillerden): Babasından kalan topraklara pirinç ekmeğe başlamıştı (R.N. Güntekin). || Aynı bitkinin tanesi: Kızım hastaydı, Yusuf Ağamız pi­rinçle yağ aldı, hatır sormaya geldi (Sa­bahattin Ali). Bir asker pirinç ayıklamakla meşguldü (Ş. S. Aydemir).

— ÇEŞ. DEY. Pirinci su kaldırmamak, şaka­dan anlamamak; alıngan, çabuk darılır ol­mak.
Ayıkla pirincin taşını. Bk. AYIKLA­MAK.
Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak. Bk. DİMYAT.

— Astron. Pirinç taneleri, Güneş’in ışık küresinin Yer’den görünen yüzeyindeki ta­necikler.
— Bitki hastalıkları. Pirinç yanığı, piricularia oryzae mantarının çeltikte yaptığı has­talık.
— Eczc. Pirinç suyu, pirincin kaynatılmasıyle elde edilen su. (İshal kesici olarak ta­nınır.)
Pirinç unu, pirincin öğütülmesiyle elde edilen bir tür un. (Süt çocuklarını süt­ten kesme zamanında besin olarak kulla­nılır.)
— El işleri. Pirinç örgü, elde ve iki şişle; birinci sırada, bir ters, bir yüz olarak, ikinci sırada, tersin üstüne yüz, yüzün üstü­ne ters ilmek atarak düzenlenen yün ör­güsü.
— Kozmetoloji. Pirinç pudrası. Bk. PUDRA.
— Mutf. Bk. ANSiKL.
Pirinç lokması, süt­le haşlanmış pirinçten yapılan bir çeşit tatlı. (Sütün içinde haşlanarak hamur haline ge­tirilen pirinç, lokmalar halinde yuvarlan­dıktan sonra önce yumurtaya, sonra ga­leta ununa bulanır, yağda kızartılır ve so­ğuk şuruba atılır.)
Pirinç çorbası, pirin­ci, et suyu, tavuk suyu veya sade suda domates ve maydanozla haşlayarak yapılan çorba. (Terbiyelisi de olur. Genellikle kırık pirinçten yapılır, perhiz yemeği olarak ge­çerli bir çorbadır.)
— Şapkacılık. Pirinç sapı, şapka konfeksi­yonunda kullanılır.
— Tasav. Pirinç meydanı, mevlevîlerin mut­fakta hep birlikte pirinç ayıklamalarına ve­rilen ad. (Lokma hazırlanırken matbah canları pirinç ayıklamağa yetişemezse dergâh­ta bulunanların hepsi toplanarak pirinç meydanı yaparlardı.)
— Zootekn. Hayvanların beslenmesinde pi­rincin değeri arpanınkine yakındır; çeltik fabrikalarında, elde edilen pirinç kepeğinin ve kaba pirinç ununun besin değeri ise çok değişiktir.
— ANSiKL. Bot. ve Coğ. Beş altı türü bulunan pirinç’m her başakçığında bir çi­çek ve her çiçekte altı erkek organ bu­lunur. İyice gelişen iki iç kavuzcuk ke­narlarından birbirine bitişerek ileride mey­veyi tamamen sarar. Bu durumdaki pi­rince «çeltik» denir. Pirinç ekimi için en elverişli yer nemli topraktır. Samanı da­yanıklı olmadığı için pirinç sapı ancak ta­zeyken hayvan yemi olarak kullanılır ve­ya gübre olur. Pirinç doğu asya halkla­rının temel yiyeceğidir. Pirinç tarımı iki yüzyıldan beri Afrika ve Kuzey Amerika’­da da yaygınlaştı. İspanya, İtalya, Mısır ve Türkiye’de de pirinç yetiştirilir. Pirinç çe­şitleri pek çoktur ve hemen hepsi Oryza sativa türündendir. Tarım pirinçleri başlıca dört tipe ayrılır: Oryza sativa var. dura; O. sativa var. montana; O. sativa var. glutinosa; O. sativa var. fluitans. Afrika’da ay­rı bir pirinç türü daha yetiştirilir (O. glaberrime).
Ova pirinçleri sulanmak ve kötü otlardan ayıklanmak ister. Tohum, yani çeltik tanesi yirmi dört saat suda bırakıldıktan sonra, iyi bir toprak kesimine serpme usulüyle eki­lir; üç dört gün içinde çimlenir; bitkinin boyu 15-20 sm’yi bulunca oradan sökülerek tarlaya dikilir. Filizler dikildikten sonra tarlaya yavaş yavaş su verilir. Pirinç çiçek açıncaya kadar su verilmeğe devam edilir. Çiçekten sonra başakların olgunlaşması için sulama azaltılır. Bölgelere göre, ekimden dört beş ay sonra hasat yapılır; eğer ülke­nin iklimi elverişliyse, aynı yere yeni ekim yapılarak yılda iki ürün alınabilir.
• Dünya üretimi. Dünyadaki pirinç üreti­mi yılda çeltik olarak 250 milyon tonu aşar. Bunun yüzde 90′dan fazlası Asya’nın musonlar bölgesinde üretilir; buralarda hal­kın temel yiyeceği pirinçtir; arazi her yıl yeniden hazırlanır, düzeltilir, su yolları onarılır, yeni arklar yapılır ve pirinç fideleri çoğu zaman su içinde dikilir. Sıcak bölge­lerde, Asya’nın güneydoğu ülkelerindeki alüvyonlu alçak ovalarda yılda bazen iki üç defa hasat yapılır.
Yoğun bir çalışma sayesinde, bu ovaların kenarındaki yamaçlarda teraslar yapıp su­lamak suretiyle de pirinç yetiştirilir. Nü­fusu az olan ve düzenli bir şekilde bol yağ­mur alan bölgelerde ormandan açılan yer­lerde «ray» veya «ladang» sistemiyle dağ pi­rinci yetiştirilir. Çok su ve sıcaklık isteyen pirinç, bilinen pek çok çeşidine rağmen, ancak sıcak bölgelerde yetişir. Ilıman ik­lim kuşağında, meselâ Akdeniz bölgesinde ve Japonya’da pirinç, yazları yeteri kadar uzun ve sıcak olan yerlerde bir yaz ürünü olarak kesilir, öte yandan pirinç çok bakım istediğinden uzun süre yalnız el emeğinin bol olduğu ülkelerde üretilebilirdi. Şimdi mekanik âletlerin kullanıldığı ülkelerde el emeği eksikliği giderildi. İkinci Dünya sa­vaşından sonra pirinç üretimi, bütün dün­yada, özellikle Asya dışında büyük bir ge­lişme gösterdi. Afrika ve Amerika’nın tro­pikal bölgelerinde yiyecek maddesi üreti­minin azlığı, A.B.D., Avustralya ve Gü­ney Amerika’nın bazı kesimlerinde (Brezil­ya, Arjantin, Şili) tarımının iyice makine­leşmiş olması dolayısıyle pirinç üretimi hız­landı. Türkiye’de de bu devrede pirinç üretiminde büyük hamleler görüldü. Ekim tarzının çok değişik olması sebebiy­le ortalama verim rakamları, bölgelere göre çok büyük değişiklik gösterir. Güney­doğu Asya’daki ince tarım yapılan ülkeler­de, fide dikim usulüne ve çift ürün alın­masına rağmen verim çok düşüktür (Hin­distan’da hektar başına 10-12 kental, Çin’de 30 kental). Japonya ve Mısır’da gübre kul­lanılması ve pirinç tohumunun ıslahı ile orta­lama verim 48-50 kentale ulaşır. Yalnız İs­panya ve İtalya’da verim 50 kentalin üstü­ne çıkar. Kaba tarım yapılan, yani fide di­kimine gitmeden makineyle ekim yapılan ülkelerde, Avustralya hariç, verim daha da düşüktür. Bütün bu farklara rağmen 100 milyon ton üretimle Çin ve 45 milyon tonla Hindistan başta gelir; bunları hayli geri­den Japonya ve Pakistan takip eder. Fakat bu ülkelerde pirinç halkın temel yiyeceği ol­duğundan ve nüfus çok kalabalık bulundu­ğundan tüketim çok fazla, ihraç edilen pi­rinç çok azdır. Ayrıca iklimdeki düzensiz­likler de her yıl alınan ürün miktarının önemli derecede farklı olmasına sebep olur. Bu sebeplerle pirinç ticareti dünya pirinç üretiminin çok az bir kısmını kapsar (yak­laşık olarak yüzde 5). Pirinç ticareti İkinci Dünya savaşı öncesinden başlayarak büyük bir değişikliğe uğradı.
Birmanya ve Tayland, Uzakdoğu’da tüketim fazlası en çok olan pirinç satıcı ülkelerdir; fakat bunlar pirinci batı ülkelerine satacağı­na şimdi asya ülkelerine satmaktadırlar (yaklaşık olarak 1 milyon ton). Çünkü ba­tı ülkeleri şimdi amerikan ve akdeniz böl­gesi pirinçlerini ithal etmektedirler. Nüfus artışından dolayı en çok pirinç satın alan ülkeler ise Hindistan, indonezya, Seylan, Japonya, Malezya ve Pakistan’dır. Dünyada birinci üretici ve tüketici olan Çin öteden beri pirinç ithal ederken, şimdi yılma göre bazen 1 milyon tona yakın pirinç ihraç et­mektedir. Her zaman pirinç ihracatı yapan diğer bellibaşlı ülkeler A.B.D., Formoza ve italya’dır. Mısır, Vietnam, Kamboç, Pa­kistan ve Madagaskar gibi bir kısım ülke­ler de zaman zaman pirinç ihraç etmekte­dir.
• Türkiye’ye Uzakdoğu’dan getirilen pirinç, Adana, Adıyaman, Ankara, Artvin, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Çorum, Diyarbakır, Edirne, Elazığ, Eskişehir, Gaziantep, Hatay, içel, Kars, Kastamonu, Kırklareli, Malat­ya, Maraş, Mardin, Rize, Sakarya, Sam­sun, Siirt, Sinop, Tekirdağ, Urfa illerinde üretilir. Çeltik tarımının gerektirdiği bol sulama, sıtmaya yol açtığından üretim işi kanunla düzenlenir. Osmanlı imparatorlu­ğunda bu düzenleme 1908′e kadar nizamna­melerle yapıldı, ilk kanun 1910′da yayınlan­dı. Cumhuriyet döneminde 1936 tarihli 3039 sayılı kanunla çeltikçilik çalışmaları yeni­den düzenlendi. Kanunda, çeltik ekimine izin verilmesi yetkisi illerde ve ilçelerde ku­rulacak çeltik kurullarına bırakıldı.
Türkiye’de üretilen pirinç çeşitleri çeltik özelliklerine göre şu adları alır: 1. kılçıksız; 2. sarı çeltik; 3. ak çeltik; 4. amberotu; 5. mısbak (ak çeltik); 6. kara kılçık; 7. kırmızı çeltik; 8. kasım beyazı; 9. japon pirinci; 10. viyolona siyahı; 11. pangina pirinci; 12. onsen pirinci.
Türkiye’de tüketim ihtiyacından daha fazla pirinç üretme gücü vardır. Ancak sınırla­mada uygulanan siyaset yüzünden her za­man dışarıdan satın alınır. Çeltik kanunu­nun yürürlüğe girdiği yıl (1936) çeltik eki­len arazi 40 000 hektar, elde edilen ürün de 74 000 tondu. 1940′ta ekim alanı 20 000 hek­tara, ürün ise 63 000 tona indi. 1945′te 18 000 hektardan 32 000 t pirinç alındı. Ziraat alanında ortaya çıkan gelişmelerin yardı­mıyle birim alanda verim yükseltilerek 1955′te 29 000 hektardan 61 000 t pirinç elde edildi. 1966′da ekilen alan 65 000 hektar, üretim de 150 000 t oldu. 1970′te 60 000 hektar araziden 160 000 t pirinç alındı.
— Mutf. Pirinç, nişasta bakımından çok zengin, kolay sindirilen bir besindir; kabız­lık yaptığına inanılırsa da doğru değildir. Uzakdoğu halklarının çoğunun temel besi­nidir. Ülkemizde, pirinçten yapılan yemek­lerin en yaygını pilav ve lapadır; dolmala­ra, bazı etli yemeklere, özellikle kıymaya katılır (sulu köfte); pirinç bazı tatlıların hazırlanmasında da kullanılır (sütlaç, zer­de). Pirincin çeşitleri vardır ve her çeşidi ayrı bir yemek için kullanılır (pilavlık, lapalık pirinç v.b.); fakat her halde pişirme­den önce pirinci iyice yıkamak gerekir, ta ki süzülen su bulanık olmasın; böylece, pi­şirilen pirinç tane tane olur.
Pirinci pişirmenin başlıca üç usulü vardır: birincisinde, bol kaynar suda pişirildikten sonra pirinç soğuk sudan geçirilir; bu usul­le pişen taneler hafif sert olur ve tek tek dişe gelir; doğu usulü pilavda pirinç hafif­çe yağda kavrulur, sonra su veya et suyu katılıp pişirilir; üçüncüsü ise, sütle pişirme usulüdür, soğuk sudan geçirilmesi olumlu sonuç vermez; bu bakımdan, pirinç iki dakika süreyle kaynar suda tutulur, süzülür, sonra sütle pişirilir.
Batı usulü pirinç pişirmede, pirinç taneleri­nin zarını yumuşatmak için önce kısa süre yarı kaynatılır yahut susuz tencerede hafif­çe pembeleştirilir, bu işlem pilava ayrı bir koku verir. (ML)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİNÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROCULUS (Titus İllius)

Tarih 10 Haziran 2009

PROCULUS (Titus İllius), romalı gasıp (Albenga-Galya 281). Lyon’lular tarafından imparator ilân edildi, Germenlerin deste­ğini kazanamadı ve Probus tarafından öldürüldü. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROCULUS (Titus İllius) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROBUS (Marcus Aurelius)

Tarih 10 Haziran 2009

PROBUS (Marcus Aurelius) [Sirnium 232 -ay.y. 282], Roma imparatoru (276-282). Usta bir generaldi, Afrika’da ve Mısır’da çar­pıştı. Tacitus ölünce başkumandanı olduğu Doğu ordusu tarafından imparator ilân edil­di. Senatonun imtiyazlarına karşı oldukça saygılı davrandı. Barbar (Burgundlar, Van­dallar, Gepidler, Gotlar, Franklar) istilâ­sına karşı koymak için, kimi zaman sa­vaştı, kimi zaman da barbarları impara­torluk topraklarına yerleştirdi. Toprağın işletilmesini teşvik ederek, Galya ve ispan­ya’da bağcılık yapılmasına izin verdi. Di­siplinin sıkılığından yakınan askerleri, bir doğu seferine hazırlandığı sırada ayakla­narak onu öldürdüler. Probus, Tetrachia tapınağında tanrılaştırıldı. (L)
PROBUS (Marcus Valerius). Bk. VALE-RİUS.

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROBUS (Marcus Aurelius) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİSKOS

Tarih 10 Haziran 2009

PRİSKOS, yunan tarihçisi (Panion, Trakya-öl. M.S. 472′ye doğr.). İstanbul’da yaşa­dı. Theodosius II onu elçi olarak Atillâ’­nın yanına gönderdi. Bizans imparatorluğu ve Attilâ Tarihi adlı bir kitap yazdı. Bu kitabın ancak birkaç parçası günümüze kal­mıştır. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİSKOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Primrose birliğ

Tarih 09 Haziran 2009

Primrose birliği, ing. Primrose League, 1883′te sir Drummond Wolff ile lord Randolph Churchill tarafından kurulan ingiliz siyasî teşkilâtı; amacı. Muhafazakâr parti­nin prensiplerini ve imparatorluk idealini halk arasında yaymaktı. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Primrose birliğ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİMİPİLARİS

Tarih 09 Haziran 2009

PRİMİPİLARİS i. (primus, ilk, birinci ve pilum, mızrak’tan lat. k.). Esk. Rom. Hiz­met süresi dolan primipilus. (Primipilaris’ler ayrı bir birlik [numerus] meydana ge­tirirler, çoğu zaman da imparator tarafından yüksek bir göreve [valilik, procurator'luk gibi] tayin edilirlerdi.) [L]

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİMİPİLARİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİMİCERİUS

Tarih 09 Haziran 2009

PRİMİCERİUS i. (lat. k.). Tar. Geç Roma imparatorluğu ile Bizans sarayında, en üst kademedeki bazı yüksek görevlilerin unvanı. (XI. yy.dan itibaren saray hizmetleri büyük primicerius,un emrindeydi.) [L]

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİMİCERİUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİESTLEY (John Boynton)

Tarih 09 Haziran 2009

PRİESTLEY (John Boynton), ingiliz yazarı (Bradford, Yorkshire 1894). Kronikçi ve edebiyat tenkitçisiydi, önce denemeleriyle ta­nındı, sonra romanlar yazdı: Adam in Moonshine (Ay Işığında Âdem) [19281; The Good Companions (iyi Dostlar) [1929]; Angel Pavement (Melek Kaldırımı) [1930]; The Doomsday Men (Kıyamet Günü insanları) [1938]; Jenny Villiers (1947); The Magicians (Sihirbazlar) [1954]; The Thirt-first of June (Otuz Bir Haziran) [1961]. Ayrıca birçok ti­yatro eseri yayımladı: J Have Been Here Be-fore (Daha önce Burada Bulundum) [1938]; Bir Komiser Geldi (An İnspector Câlis) [1947]; The tinden Tree (Ihlamur Ağacı) [1946]; Summerday’s Dream (Yaz Günü Rü­yası) [1949]; Satürn över the Water (Satürn’ün Suda Yansısı) [1961]; The Shapes of Sleep (Uyku Biçimleri) [1962]; Sir Michael and Sir George (1964); Salt is Leaving (Salt Gidiyor) [1966]; İt’s an Old Country (Eski Bir Ülke Bu) [1967]. Bütün eserlerinde XX. yy. toplumunu oldukça sert ve alaylı yoldan tenkit eder. Ayrıca Charles Dickens (1961) adlı bir biyografi ile deneme ve hatıralar da yayımladı: Literatüre and Western Man (Edebiyat ve Batı insanı) [1960]; Lost Empires (Kayıp imparatorluklar) [1965]. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİESTLEY (John Boynton) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİENE

Tarih 09 Haziran 2009

PRİENE, bugün. Güllübahçe. Esk. coğ. Anadolu’da (Karia bölgesi) Samsun (Mykale) dağının güney yamacında şehir. Strabon’a göre öteki adı Kadme’dır. Teleoneia kalesinin bulunduğu dik bir kayalığın altında yer alır. Eski yazarlar Priene den, kara şehri olarak söz ederler. Bugün Eski Menderes tepesi adını taşıyan Akro-polis’in eteğinde akan Büyük Menderes (Maiandros) ırmağının kollarından bin, es­ki devirlerde Naulochos limanına kadar kü­çük kayıklar ve çatanalar için trafiğe elve­rişliydi. Priene adının Yunanöncesı devre kadar indiği ve Praisos Priansos gibi Girit adalarının, Priene ile ilişkili olduğu sanılı­yor. Antik belgelere göre, Priene şehrinin kurucuları lon’lar ile karışmış Thebar’lılerdi ve başlarında Peneleos’un oğlu Phılotas ile Neleus’un oğlu Aipytos vardı. Şehrin ku­ruluşunun M.Ö. 2000′e kadar gittiği sanılır. Arkaik devre ait şehrin, bugünkü yerden daha içerilerde, Miletos’un yakınlarında ku­rulmuş olduğu sanılıyor. M.Ö. 645 yıllarında Lydia krallığının baş­kenti Sardeis’in düşüşünden sonra Priene, Trer’lerin ve Kimmer’lerin lideri Lygdamis tarafından ele geçirildi. Ancak bu sefer, ge­çici bir yağma niteliğinde olduğundan kısa süre sonra şehir, istilâdan kurtuldu; sonra da Lydia kralı Ardys tarafından ele geçirildi. Priene’deki Lydia hâkimiyetinin ne kadar sürdüğü bilinmiyor.

Şehrin, Kroisos devrin­de de Lydia krallığının hâkimiyetinde oldu­ğu kesindir. Herodotos ve Pausanias’a gö­re, Keyhüsrev’in kumandanı Media’lı Mazares M.Ö. 545 veya 544 yıllarında şehri tah­rip etti ve halkını köle yaptı, lonia şehirlerinin M.Ö. 499′da Perslere isyan etme­siyle başlayan lonia ihtilâline ve M.ö. 494′te lonia ihtilâline son veren Lade savaşına Priene de 12 gemiyle katıldı. Bu savaştan sonra Miletos, Priene ve birçok ion şehri, tapınaklar ve kutsal yerlerle birlikte yakı­lıp yıkıldı. M. ö. 353′te Karia satrapı Mausolos’un ölümünden sonra Priene’nin yeniden inşa edildiği M.ö. 334′te de Büyük İskender’in şehre geldiği sanılıyor. M.ö. 283 veya 282 yılında Sisam (Samos) ile Pri­ene arasında bir sınır olayı sonucunda çı­kan anlaşmazlıkta Lysimakhos araya gire­rek iki tarafı uzlaştırdı ve Dryussa’yı Priene’lilere, Batinetis’i ise Samos’lulara ver­di. M.ö. 246′da Selefkilere ait olan şehir Laodikeia savaşı sonucunda Ptolemaios’ların eline geçtiyse de M.ö. 196′da tekrar selefki hâkimiyetine girdi. Kısa bir süre sonra, Priene ile Samos arasında yeni bir anlaşmazlık başgösterdi. Rodosluların hakemliğiyle Priene, Karion ile Dryussa’yı elinde tuttu. M.ö. 188′de Manlius Volso, Küçük Asya’daki ilişkileri düzenleyince, Pri­ene ve Samos, Romalıların bağımsız mütte­fiki olmayı kabul etti.

M.ö. 155′te Kappa-dokia kralı Ariarathes V ile Bergama kralı Attalos II, Priene’ye karşı savaş açtı. M.ö. 133′te Bergama kralı Attalos II ölünce top­raklarını Roma’ya vasiyet etti ve Priene de roma hâkimiyeti altına girdi. Roma devrin­de şehir sayısız savaş gördü, Augustus za­manında düzenli bir duruma geldi. Bu sıra­larda Büyük Menderes ırmağının taşıdığı alüvyonlarla, deniz devamlı olarak şehirden uzaklaştığı için Priene’nin önemi de gittikçe azalıyordu. Bizans devrinde Priene, Andronikos II Palaiologos’a kadar bir piskopos­luk merkeziydi. Yazılı belgeler ve arkeolojik kalıntılar, şehirde, bizans yönetimi sı­rasında (XIII. yy.a kadar) yerleşme olduğu­nu ve bu tarihten sonra tamamen terk edil­diğini gösterir.

• Arkeolojik kazılar ve araştırmalar. Şehir ilk defa 1673′te İzmir’den gelen ingiliz tüc­carları tarafından tespit edildi. 1894′te Ber­lin Müzeleri Eski Eserler bölümü müdürü R. Kekule” von Stradcnitz ve Kari Human şehri birlikte ziyaret ederek arkeolojik bir araştırma yapmağa karar verdiler. 1895′te K. Human ilk kazıya başladıysa da, anî ölümü sonucunda kazı başkanlığına Theoder Wiegand getirildi. Bu çalışmalar 1899′da so­na erdi.
Şehir, Hippodamos planı veya «ızgara plan» adı verilen bir plana göre yapılmıştır; yol­lar ve caddeler düzgün ve dik bir şekilde birbirlerini keser. Athena tapınağı, agora ve resmî yapılar şehrin merkezinde yer alır. Doğu-batı yönünde uzanan 6 yol, şehri düzgün parçalara böler. Bu yollardan en önemlisi agoranın yanından geçen Batı Kapı yolu (şehrin batı surlarında bir kapıya ulaşır), kayalık bîr arazinin oyuimasıyle ya­pılmıştır. Tiyatro yolunun, doğu ve batıda yer alan iki kapıyı birbirine bağladığı doğu­daki kapının da şehrin ana kapısı olduğu sanılıyor. Bu kapıdan çıkan bir yol da Magnisa’ya (Menderes Magnesia’sı), oradan da ülkenin içlerine kadar uzanıyordu. Ka­pının iç tarafında bulunan ve kenarları yu­varlak duvarlar tarafından kapatılmış olan avlu, kapıyı kırarak giren düşmanı yeniden geri püskürtmek için bir tuzak vazifesini görüyordu. Güneydeki Batı kapısı da ana kapı kadar önemliydi. Doğuda, Kaynaklar kapısı adı verilen önemli bir giriş daha var­dır. Şehrin kuzey-güney yönünde uzanan eksenlerinde çok eğimli yollar yer alır. Bü­yük bir kısmı merdivenlerden meydana ge­len bu yollar şehir ulaşımını büyük ölçüde etkiliyordu. Yatay ve dikey eksenler tara­fından sınırlandırılmış olan ev bloklarının (insulae) boyutları 47,20 X 35,40 m idi; her birinin üzerinde genellikle 4 ev vardı. Şehir akropolisi ve aşağı şehir arasındaki surlar kesintilidir. Yüksekte kurulmuş olan akropolisin yeri savunmaya elverişlidir. Akropolis üzerinde 10 kulenin bulunmasına kar­şılık, çok daha uzun olan şehir surları üze­rinde 16 kule vardır. Güneyde, stadionun yakınlarında testere biçiminde olan surlar, şehrin güneyinden gelen saldırılara karşı ba­şarılı bir şekilde savunulmasını sağlıyordu. Surlarda özellikle Bizans çağında bazı de­ğişiklikler ve onarımlar yapıldı. Şehrin nekropclis’leri hakkında fazla bilgi yoktur. Yal­nız doğudaki nekropolis’in önemli olduğu tespit edilmiştir.

Tapınak (Athena polias tapınağı). Şehrin en hâkim noktasında, kayalık bir teras üze­rindedir. Vitruvius’a göre, ünlü mimarPyt-heus tarafından yapıldı (M.Ö. IV yy.). Şeh­rin en önemli ve aynı zamanda en eski yapı­sıdır. Tapınak doğu-batı yönünde inşa edil­miş olduğundan, şehir planının bu yapının çevresinde geliştirildiği sanılıyor. Her ba­kımdan klasik bir yapı elan Athena tapınağı küçük asya-ion düzeninde ve 6 X 11 sütunlu peripteros planlı bir yapıdır. Uzun ve kısa taraflarındaki sütun sayısının birbiriyle oranı, klasik dor tapmağı etkisini gösterir. Tapınağın yapımı sırasında kullanılan ve esas ölçü olan «ayak» 29,4 sm’lik attike aya­ğıdır. Tapınak, içindeki kült tasviri ve kai­desinde bulunan sikkelere göre, Kappado-kia kralı Orophernes tarafından adanmıştı. Pausanias da bu kült tasvirinden söz eder. Tespit edilen kalıntılara göre, Athena’nın heykelinin mermerden ve Nike’nin kanat­larının altın suyuna batırılmış tunçtan ya­pıldığı ve ünlü heykeltıraş Pheidias’ın Part-henon tapmağı için yaptığı Athena Parthenos heykelinin kopyası olduğu anlaşıldı. Athena tapmağının dışında bir de sunak vardır; Priene’nin yeniden kuruluşu sıra­sında yapıldığı ve büyük Bergama sunağı tipinde olduğu sanılıyor. Athena Polias ta­pmağında ve sunağın baş tabanı üzerinde, roma imparatoru Augustus devrine ait, At­hena ve imparator için yazılmış bir adak yazıtı vardır.

Zeus veya Asklepios kutsal alanı. Agoranın doğusunda, kare planlı, kuzey ve güneyi ga­lerili bir alandır. Tapınak 8,50 X 13,50 m boyutlarındadır. Girişinde ion düzeninde 4 sütun vardır. Bunun dışında tapınak hakkın­da fazla bilgi yoktur; ilk defa M.Ö. 330′da yapımına başlandığı kabul edilir. Demeter kutsal alanı. Demeter tapmağının M.Ö. II.yy.dan önce, doğu ucundaki suna­ğın ise daha geç bir devirde yapıldığı sanı­lır.

Mısır tanrıları kutsal alanı. Tiyatro ve At­hena caddeleri arasında bir teras üzerinde­dir. Burada ele geçirilen III. yy.a ait yazıt­lara göre alan Serapis, Osiris, isis, Anubis ve Harpokrates gibi mısır tanrılarına adanmıştır. Bu alanda uzunluğu 14,60 m, genişliği de bunun yarısı kadar olan büyük bir sunak vardır. Alanın kuzeybatı köşesindeki propylaion ile, batı duvarı kenarındaki galerinin, daha geç devirlerde yapıldığı sanılıyor. M. S. III. yy.di Böyle bir kutsal alanın yapıl­ması, Ptölemaios III Euergetes’in Laodike-ia savaşından sonra mısır hâkimiyetini Ege bölgesine de yaymak istemesi ve bu yüzden Küçük Asya’nın batı kıyılarındaki stratejik mevkilerde yerleşmesiyle açıklanır. Meclis binası ve Prytaneion. Meclis, agora­nın kuzeydoğu köşesindeki kutsal stoanın doğu uzantısında yer alır. 20,25 X 21,06 m boyutiarındadır. Priene’nin en iyi korunmuş yapılarındandır. Binanın içinde üç tarafın­da çatıya doğru gittikçe yükselen oturma sı­raları, tam ortada da mermerden yapılmış ve çevresi kabartmalarla süslü, dört köşe bir sunak bulunur. Bu yapının bir «ekklesia» olması da mümkündür; fakat, Miletos’taki benzeri yapı ile karşılaştırılarak bu yapının bir «bulcuterion» olduğu genellikle kabul edilir. Prytaneion’un varlığı bir ya­zıttan öğrenildi. Bu yapı bir roma yapısının altında kalmıştır.
Agora ve kutsal stoa. Agora, kuzeyden kut­sal stoa ile sınırlandııılmıştır ve şehrin mer­kezinde yer alır. Şehrin planlanmasında, çı­kış noktası olarak agoranın alınmış olması da mümkündür. Pausanias’ın sözünü ettiği agora, tipik bir ion agorasını gösterir. Agorayı kuzeyden sınırlayan «kutsal stoa», agorayı çevreleyen galerilerin içinde en önemlisidir. M. Ö. III. yy .da daha eski bir ya­pının onarımı ve genişletilmesi sonucu mey­dana gelmiş olduğu sanılıyor. Bir teras üzerinde bulunan stoa 116 m uzunluğundadır ve 3 basamakla çıkılır. Mimarî bakımdan burada dor ve ion biçimlerinin birbiriyle karıştırıldığı görülür. Cephedeki 49 sütunun başlıkları dor düzenindedir ve gövdeleri üzerinde 20 adet yiv vardır. İç kısımda 24 adet ion sütunu yer alır. ön kısımdakilere göre daha aralıklı ve yüksek olan bu sütun­ların gövdelerinin alt kısımlarında yiv yok­tur. Arkeologlara göre, sütunların üzerinds ahşap bir semeıdam vardır. «Kutsal stoa» adının ilk defa Mithridates zamanında ve­rildiği sanılıyor.
Tiyatro. En önemli ve ilgi çekici yapıların taşında gelir. M.ö. 332-331 veya 331-330 yıllarına ait ve Apellis adına yazılmış şeref yazıtında, bir tiyatrodan söz edildiği için, Priene tiyatrosunun bu yıllar içinde yapıldığı sanılıyor. Çok düzgün bir şehir planının içine, 5 000 kişilik oturma yeri olan bir tiyatronun yerleştirilmesi vardır; fakat Priene’li mimarlar bu güçlüğü yenerek tiyat­royu agoranın kuzeyine yerleştirmişlerdir. Seyirci kademeleri bir yamacın içine oyula­rak yapılmıştır. Orkestra bölümü sıkıştırıl­mış topraktır.
Gymnasion’lar ve Stadion. Yukarı ve aşağı olmak üzere iki gymnasion vardır. Yukarı gymnasion, tiyatro ile meclis binası arasın­dadır. Buradaki araştırmalar yetersiz oldu­ğundan bu yapılar hakkında fazla bilgi yok­tur. Şehrin güneyindeki Aşağı gymnasion da­ha iyi bilinir. Aşağı gymnasionun sütunlu avlusu, doğu-batı uzantısında 34,35 m, kuzey-güney uzantısında
35,11 m uzunluğun­da Stadion, Priene’deki öteki yapılar gibi yüzyıllar boyunca değişikliklere uğramış­tır; 191 m uzunluğunda olduğu sanılıyor. Evler. Priene’deki tapınak, tiyatro, agora v.b. yapılar çok gelişmiş olduğu halde ev­ler çok az gelişmiştir. Şehirde ancak geç devirlere ait 4 adet peristilli ev ortaya çı­karıldı. Priene’deki evlerde prostaslı oikos (girişi stoalı ev) tipi yaygındır.

Wiegand, bu evlerde megaron tipinin etkileri olduğunu ileri sürer. Mykenai tarihöncesi evleriyle prie­ne evleri arasında ilişkilerin varlığı tespit edilmiştir. Şehirde bugün en iyi durumda bulunan ev, tiyatro caddesinin kenarında, Athena tapı­nağının yanındadır. Bu ev, megarotı tipi bir yapının daha geç tir devirde, peristilli bir ev olaıak değiştirilmesi sonucu ortaya çık­mıştır. Evin, yalnız kadınlara, hemen yakı­nındaki başka bir evin de erkeklere ait ol­duğu sanılıyor. Ortaya çıkarılan başka iki ev de aynı zamanda tapınak olarak kulla­nıldığı için ilgi çekicidir. Bu evlerden biri, ele geçirilen buluntulara göre tanrıça Kybele’ye adanmıştı, ötekinin de «Kutsal ev» adım taşıdığı tespit edidi. Evlerin yapı mal­zemesi ve tekniği çok basittir. Duvarları ge­nellikle çamur harçla tutturulmuş kırma tas­lardan veya kerpiç tuğlalardan yapılmıştır. İç yüzleri alçıyle sıvanmıştır. Pencereler çok az ve belki de çok yüksektedir.

Bizans yapıları,Andronikos ll Palaıologos devrine kadar bir piskoposluk meıkezi olan şehirde, İsaakios I Angelos ile Aleksios III Angelos devirlerinde selçuk ve osmanlı teh­likesine karşı bazı yapılar inşa edildi. Mese­lâ, Zeus tapınağının yanındaki küçük şato­nun bu devirde yapıldığı kabul edilir. Başka bir bızans yapısı da, tiyatronun yakınındaki 600 kişilik piskopos kilisesidir; bunun, VI. yy.da yapıldığı sanılıyor. (-»Bibliyo.) [M]

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİENE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREVOST-PARADOL (Lucien Anatole)

Tarih 09 Haziran 2009

PREVOST-PARADOL (Lucien Anatole), fransız siyaset adamı ve gazetecisi (Paris 1829 – Washington 1870). Aix fakültesinde profesörlük yaptı. Journal des Debats’nın, Courier du Dimanehe’m siyaset yazarı ol­du. İğneliyici üslûbu ve fikir hürriyetini savunan yazıları sayesinde napolyon’cu re­jime karşı olanlar arasında büyük ün ka­zandı. Napoleon III’ün düşmesinden az ön­ce imparatorun safına geçti. A.B.D.’ye el­çi olarak gitti (1870). imparatorun barışçı siyaseti konusunda teminat vermiş olduğu için, Prusya’ya savaş ilân edildiğini öğre­nince intihar etti (temmuz).
Başlıca eser­leri: Essais de Politique et de Litterature (Siyaset ve Edebiyat Denemeleri) [1859-1863], Etudes sur Les Moralistes Français (Fransız Ahlâkçıları üstüne inceleme) [1865], La France Nouvelle (Yeni Fransa) [1868]. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREVOST-PARADOL (Lucien Anatole) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pressburg antlaşması

Tarih 09 Haziran 2009

Pressburg antlaşması, Napolyon ile im­parator Franz II arasındaki mücadeleye son veren antlaşma (1805). Napolyon’un 2 ara­lık 1805′te Austerlitz’de kazandığı zaferden sonra, Talleyrand, Giulay ve Liechtenstein arasında barış görüşmeleri yapıldı ve 26 ara­lıkta da Almanya ve Avusturya imparatoru olarak Franz II tarafından Pressburg’da bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşmaya göre Franz II, italya krallığından ilhak edilmiş olan Veneto ve İstria ile Dalmaçya’nın bir kısmını Fransa’ya; Tirol, Vorarlberg ve Trentino’yu Bavyera’ya; Schwaben’deki avusturya topraklarını da Württemberg’e bırakıyordu. Franz II sadece Ferdinando di Toscana tarafından bırakılan Salzburg prensliğini; Ferdinando di Toscana da, Bavyera tarafından bırakılan Würzburg’u alıyordu. Yine aynı antlaşmaya göre, Bav­yera seçicisi kral oluyor ve Württemberg dükü ile Baden büyük dükü gibi Viyana’ya bağımlılıktan kurtuluyordu. (L.)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pressburg antlaşması hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRESSBURG

Tarih 09 Haziran 2009

PRESSBURG, Bratislava’nın almanca adı.
— Tar. önce bir islav kolonisi (Brecislava), sonra bir Bavyera şehri (Brecislaburg) olan Pressburg, Macarlar tarafından alındı (907); Macarlar, şehri XIII. yy.dan sonra Pressburg adını veren alman tüccarların akın et­tiği bir hisar haline getirdiler. Mohaç mey­dan savaşında Türklerin zaferinden sonra (1526), Ferdinand kendini burada macar kralı ilân etti; şehir, Yohann II’nin emriy­le tacın Viyana’ya nakledilmesine (1784) ka­dar krallığın başkenti olarak kaldı. Bunun­la birlikte 1835′e kadar imparatorlar Bo­hemya ve Macaristan kralı tacını giymek için Pressburg’daki Sankt-Martin katedrali­ne geldiler ve şehir 1848′e kadar Millet meclisinin merkezi olmağa devam etti.
Pressburg, 1939-1945 arası, Bratislava adiyle Slovakya’nın başkenti oldu. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRESSBURG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRENS

Tarih 09 Haziran 2009

PRENS i. (lat. princeps, birinci’den fr. prince). Hükümdar veya hükümdar ailesinden olan erkek: Nermin Bey itiraz etti: — Nasıl prens oluyorsunuz? Ceddiniz lord imiş! (Ömer Seyfeddin). Oranın oteline her zaman [...] Avrupa aristokrasisinden, prenslerden, kont, marki ve baronlardan birkaçı davetlidirler (F. R. Atay). || Bazı ülkelerde en yüksek soyluluk unvanı. // Bir prensliğin başında bulunan kimse: Monaco prensi.

— Tar. Bk. ANSiKL. || Eski Roma’da birin­ci ve ikinci yüzyıllarda imparatora verilen ad.
(Bk. PRİNCEPS.) || Derebeylik çağın­da yetkisini doğrudan doğruya imparator­dan alan kimse. || XII. yy.dan sonra hü­kümdardan bu unvanı alan ve asker sınıfının bütün ayrıcalıklarından yararlanan kimse. (Bk. ANSiKL.) || Soydan prens, iktidardaki hanedandan olan prens. (Evlenebilmesi için ailenin başı sayılan hükümdardan izin al­ması gerekir.) || Vâris prens, tahtın intikal edeceği prens, veliaht. (Çeşitli ülkelerde ayrı ayrı terimlerle [meselâ Fransa'da Dauphin, Almanya'da Kronprinz, İngiltere'de Prince of Wales (Galler prensi), İspanya'da Asturia prensi] anılan vâris prenslere hu­kukî ve malî birçok imtiyaz tanınır.) // Konsor prensi. Bk. KONSOR. || Büyük prens, Ortaçağ Rusya’sında Riyurikoviç ailesinin yaşça en büyük olan prenslerinin unvanı. (Bk. ANSİKL.) || imparatorluk prensi, Eugene Louis Napoleon Bonaparte. // Meşrulaştırılmış prensler, Fransa krallarının,’ baba­ları tarafından evlât olarak tanınmış evlen­me dışı çocukları (meselâ Louis XIV’ün Madame de Montespan’dan olan çocukları). II Kara Prens, İngiltere kralı Edward III’ün oğlu Galler prensi Edward’ın lakabı. // Prensler birliği.
Bk. FüRSTENBUND. || Ost prensi. Bk. OST.

— ANSiKL. Tar. Geç İmparatorluk sonun­da kaybolan prens unvanı, Ortaçağda bir küçük devletin hükümdarını belirtmek için latinee şekliyle ortaya çıktı: 774′te Benevento’nun Lombardia’lı dukası Arici Pavia mo­narşisinin yıkılmasıyle bağımsızlığa kavuşur kavuşmaz princeps unvanını aldı. Ardından, Benevento prensliğinin parçalanması (IX. yy.) üzerine de,
XI. – XII. yy.larda Capua ve Salerno prenslikleri kuruldu ve bunlar da Roberto Guiscardo’nun norman hane­danı tarafından ilhak edildi. Hıristiyan doğuya bu unvanı götürenler her halde Normanlardı: Antakya (Antiokheia) prensliği (1098-1268), Celile veya Teberiye prenslik­leri. İtalya’da Ortaçağın sonundan itibaren prenslik unvanları çoğalmağa başladı (Ro­ma, Napoli ve Sicilya prensleri). Almanya’da prens (Fürst) önceleri; dük, markgraf, saray kontu unvanlarını alan bir görevliydi. Prenslik veraset hakkını ancak XII. yy.da kazandı. 1180′den sonra da, imparatorluk kançılarlığı, prens unvanını yal­nız, doğrudan doğruya imparatora bağlı ve İmparatorluk Diyanet meclisinde (Reich-stag) hazır bulunmakla yükümlü derebeylik soyluları için tanıdı. Bu kimselerin sayısı gitgide arttı ve sonunda da Altın Mühürlü fermanla, içlerinden yalnız yedi tanesine imparatoru seçmek hakkı tanındı. Bunun üzerine, imparatorluğun basit prensleri Reichstag’da artık İkinci curia’nın (meclisin ikinci dereceden olan topluluğu) üyelerini meydana getirdiler. XVI. yy.ın başında otuz kadar kilise prensi (başpiskoposlar, pis­koposlar, başrahipler ve tarikat başkanları) ve altmış kadar laik prens vardı. Zaten geniş olan prens muhtariyeti, Vestfalya ant­laşmalarından da (1648) anlaşılacağı gibi XVII. yy.da daha da arttı.
1803 İmparatorluk fermanıyle bütün dinî prenslikler laikleştirildi, nihayet 1806′da imparatorluğun kalkmasıyle birlikte Alman­ya’da prenslik unvanı da kullanılmaz ol­du. Fransa’da Charles V soydan prensler sınıfını ihdas etti. Devrimin 1790′da kaldır­dığı bütün unvanları Napolyon 1808′de tek­rar koydu. Bütün yüksek mevkilerde bulu­nanlara ve birkaç mareşale prens unvanı verdi ve prenslik unvanını soyluluk unvan­larının en büyüğü saydı. Rusya’da Kiev prensi Vladimir’in (1015) çocukları prens unvanını alarak, memleketi aralarında bö­lüştüler. İçlerinden birini de büyük prens unvanıyle başa geçirdiler. Bu durum ilke­nin aşırı derecede parçalanmasına yol açtı­ğından, Moskova büyük prensleri küçük prenslere metbuluklannı kabul ettirerek Rusya’yı eski birliğine kavuşturdular. Kor­kunç İvan ve Büyük Petro gibi otokrasi peşinde koşan çarların tutmadığı prensler yavaş yavaş bütün siyasî etkilerini kaybettiler. (LM)
Prens, Macchiavelli’nin eseri. Bk. PRiNCiPE (il).

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRENS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREMYSL’LER veya PRJEMYSL’LER

Tarih 09 Haziran 2009

PREMYSL’LER veya PRJEMYSL’LER, ek boylarını birleştirerek devlet haline getiren efsanevî (bk. premysl) çek hane­danı. Macarlara karşı birlikte savaştıkla­rı (Lechfeld, 955) germen imparatorlarının bağımlılığı altında bulunan Premysl’ler germen imparatorlarından ilkin kaydı ha­yat şartıyle (Vratislav II, 1085-1092), da­ha sonra da babadan oğula geçen (Ottokar I, 1198′de taç giydi) krallık unvanını aldılar. Orta Avrupa’ya bir süre hâkim olan Ottokar II (1253-1278) zamanında gü­cünün en yüksek derecesine çıkan hane­dan, 1306′da Venceslac (Vaclav) III’ün öl­dürülmesiyle birlikte söndü. Hanedan taht­ta kaldığı sürece, boşalan tahta kimin ge­çeceği hiç bir zaman düzene konamamış ve büyük derebeylerinin bağlılığı sağlana­mamıştı. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREMYSL’LER veya PRJEMYSL’LER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİNCİPATUS

Tarih 09 Haziran 2009

PRİNCİPATUS i. (lat. princeps, prens’-ten). Roma imparatorluğunun ilk iki yüz-yılındaki siyasî rejim.
— ANSiKL. Bazı tarihçiler, Octavianus (bk. AUGUSTUS) tarafından konan devlet düzenine principatus demektedirler. Octavius, iktidarı senato ile paylaşarak ve cum­huriyet döneminin seçimle işbaşına gelen magistratus’larını görevde bırakarak, Ro­ma dünyasına hâkim olmuştu. Böylece bu tarihçiler, ılımlı bir monarşiyi, dominatus adı verilen despotluk rejiminden ayırmaktadırlar. Ilımlı monarşide princeps’in elin­deki iktidar, ona, tahta çıktığı zaman bir lex regia şeklinde verilmekteydi. Commodus’a (180-192) kadar Roma imparatorlarının çoğu bu iktidarı ellerinde tutmuşlardır. Dominatus’a gelince, o da, ordu gü­cüne dayanan ve III. yy.da kesin olarak yerleşen bir rejimdi. Başka tarihçiler bu ayrımı kabul etmemekte ve her imparato­ru mutlak hâkim saymaktadırlar. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİNCİPATUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİNCEPS

Tarih 09 Haziran 2009

PRİNCEPS i. («birinci» anlamında lat. k.). Rom. tar. Kişiliği, askerî ve mülkî alan­lardaki yararlıkları ve Roma şehrine yap­tığı hizmetlerle Roma’nın siyasî hayatın­da büyük bir rol oynamış romalı devlet adamı. // Teşm. yol. Roma imparatoru (özellikle, M.S. I. ve II. yy.larda).
[Bk. PRiNCIPATUS.] || Princeps juventutis («gençliğin hükümdarı»), imparatorun vâ­rislerine verilen unvan, (ilk olarak, Agrippa’nın oğlu ve Augustus’un torunu Caius Sezar ile Lucius’a verildi.) || Princeps praetorii, legio mahkemesine bağlı olan ve idarî işlerle uğraşan centurio. || Princeps senatus, adı censor’lar tarafından senato albümü’nün başına yazılmış olan ve senato toplantılarında görüşünü birinci olarak açıklayan fildişi iskemlede oturmak hakkına sahip yüksek görevli. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİNCEPS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRATİHARA

Tarih 08 Haziran 2009

PRATİHARA, VIII. yy.da bir imparator­luk kuran gurcara klanı. X. yy. başında en parlak devrini yaşadı, sınırları Sind’den Benares’e kadar uzanmaktaydı. Ama daha XI. yy.da mahallî kabile reislerinin ayaklan­ması üzerine parçalanmıştı. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRATİHARA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pragmatische Sanktion von 1549

Tarih 08 Haziran 2009

Pragmatische Sanktion von 1549 (1549 Dinî yönetmeliği), Augsburg diyetinden (1548) sonra Kari V tarafından (4 kasım 1549) çıkarılan irade. Bu irade ile Felemenk’in on yedi eyaleti (Bourgogne çev­resi) tek şekilli bir veraset hakkına tabi kılınıyor ve fiili olarak imparatorluk kaza yetkisinin dışına çıkartılıyordu. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pragmatische Sanktion von 1549 hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pragmatique Sanction de

Tarih 08 Haziran 2009

Pragmatique Sanction de 1713 (1713 Di­nî yönetmeliği), 19 nisan 1713′te germen imparatorluğu (1711′den beri) ile İspanya krallığını (1714′e kadar) otoritesi altında birleştirmiş olan Kari VI tarafından ya­pıldı. Bu yönetmelikle, 1703 Leopold kararı’nı
(bk. leopold I) iptal etti; bununla güttüğü amaç, Avrupa’ya karşı, Habsburg ülkesinin bölünmezliğini ve verasetini, ik­tidardaki imparatorun sülâlesi («Karolin» kolu) lehine teminat altına almaktı; bu kol tamamıyle kadınlardan ibaret olduğu ve daha büyük olan kolun («Josephin» kolu) tamamıyle «kadınlardan» meydana gelmiş olmasına rağmen, bu dinî yönetmelik uygulandı. Tek oğlu arşidük Leopold’un ölümü (1716) ve Maria-Theresia’nın doğuşu (1717) üzerine Kari VI bu di­nî yönetmeliği büyük kolun mirasçılarına evlenmeleri sırasında
(Mari – Josepha ve Maria – Amalia), Avusturya hanedanının çe­şitli devletlerine (1720 ile 1723 arasında) kabul ettirdi; bu da 1724′te P. Sanction’u ilân etmesine imkân verdi; buna karşı­lık Kari VI büyük devletlerin muvafa­katini elde edebilmek için, hükümdarlık döneminin büyük bir kısmını kaplayan ve pahalıya mal olan güç müzakerelere giriş­ti (İspanya ile Viyana anatlaşmasıyle, 1731; İngiltere ile İkinci Viyana antlaşmasının, gizli maddeleriyle, 1731; Birleşik Eyaletler’le 1731′de; Ostende kumpanyasının terk edilmemesi için; 1732 ocak ayında Diyet’in oyu ile Kutsal imparatorlukla; Saksonya ile 1733 temmuz antlaşması; Fransa ile 1735 ve 1738 antlaşmaları ile yapılan müzake­reler). Bununla birlikte yönetmelik ölümün­den (1740) sonra bâtıl addedildi; bu dav­ranışta bulunan yalnız Joseph I’in damat­ları (Saksonya seçicisi August III, 1721′den beri Maria-Josepha’nın kocası ve özel­likle 1722′den beri Maria-Amalia’nın ko­cası olan ve kendisini imparator seçtiren [1742-1745] Bavyera seçicisi Karl-Albrecht) ve aynı zamanda Fransa (Belle-İsle’in sa­vaşçı siyaseti, 1741′de Fleury’ninkine bas­kın çıktı) ile Prusya idi; bu yönetmelik Avusturya Hanedan savaşlarının başlıca se­beplerinden olmuştur; fakat sonunda Maria-Theresia’nın yararına olarak muhafaza edildi (1740-1780) ve 1919′a kadar Avustur­ya devletlerinin birliğini sağlayan yeni ka­mu hukukunun temelini teşkil etti. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pragmatique Sanction de hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pragmaticus Sanctus İustiniani

Tarih 08 Haziran 2009

Pragmaticus Sanctus İustiniani (iustitinianos’un Dini yönetmeliği)
[13 ağustos 554], İustinianos I’in İtalya’yı yeniden ku­ran fermanına verilen ad. Bu yirmi yedi maddelik dinî yönetmelik, Ostrogotlarla ya­pılan savaşlar sonunda yanıp yıkılan İtalya’­ya düzen getirmek amacıyle hazırlanmıştı. Bu irade ile, zorbalara karşı, meşru mülk sahiplerine haklarını yeniden kazandırarak, ölçü ve ağırlık sistemini yenileştirerek, pa­rayı sağlamlaştırarak, adaleti ve tahıl narhını düzene sokarak bütün Bizans devri boyunca imparatorluk idaresinin temelini atmış oluyordu. Bundan başka Papalığı, imparatorluğun iradesine boyun eğdirdi; pa­pa Vigilius’a Üç Ruhanî Mecîis’i mahkûm ettirdi; bunun sonucu olarak bütün bir yüz­yıl boyunca Milan ve Apulea piskoposluk­larının katolik doktrininden ayrılmasının önüne gecikmedi. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pragmaticus Sanctus İustiniani hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Prag islav Birliği kongresi

Tarih 08 Haziran 2009

Prag islav Birliği kongresi (2-26 haziran 1848), Palacky başkanlığında toplanan ve Habsburg imparatorluğu içinde veya dışın­da yaşayan islavların 343 delegesini biraraya getiren kongre: delegelerin büyük çoğun­luğunu çekler ve Slovaklar (256) teşkil edi­yordu; güney islavları, polonyalılar, rus­lar (Bakunin) azınlıktaydı. Hâkimiyeti al­tında oldukları çeşitli hükümetlerin tek­lif ettiği şartları tartışan delegeler, özel­likle Frankfurt parlamentosunun tutumu­nu (Büyük Almanya siyaseti) protesto etti­ler; çünkü Avusturya monarşisinin İslavla­rın çoğunlukta olacağı federal bir devlet ha­line getirilmesini, Almanlara oranla azınlık­ta olacakları bir Büyük Almanya kurulma­sına tercih ediyorlardı. Palacky’yi avrupa halkları için bir bildiri hazırlamakla görevlendirdiler, fakat şehirde patlak veren dev­rimci kargaşalıklar (16 haziran), kongrenin dağılmasına yol açtı. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prag islav Birliği kongresi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAG çekçe Praha

Tarih 08 Haziran 2009

PRAG çekçe Praha, Çekoslovakya’nınbaşkenti, Bohemya’nın merkez kesiminde, Vltava kıyısında, ırmağın Elbe (Labe) ile kavuştuğu yerin yukarısında; 1 030 330 nüf. Üniversite.
• Coğrafya ve güzel sanatlar. Prag, Vltava vadisindeki küçük bir çanakta, ırmağın Polabi ve asıl Labe’ye ulaşmak için boğaz­lara girmeden önce menderesler çizerek akışının ağırlaştığı yerde kuruldu. Kraliyet şeh­ri olarak, Vltava’nın sol kıyısında, bir çeşit resmî şehir olan ve içinde surla çev­rili büyük bir katedral (XIV. yy.da Aras’lı Mathien ve P. Parler tarafından inşa edildi; Aziz Jan Nepomuklu’nun mezarı), saray ve saraya ait askerî ve idarî yapılar bulunan Hradçany’den itibaren geliş­ti. Aşağıda set set kiliseler ve genellik­le italyan mimarlarının eserleri olan Mala Strana semtinin sarayları sıralanır. Mala Strana, azizlerin heykelleriyle süslü Karel köprüsüyle (XIV. yy.) eski tacirler şeh­rine bağlanır; burada eskiden çeklerin tüc­car mahalleleri, alman semti Havel ve getto yer alırdı. Şehrin ırmağın sağ kı­yısındaki bu kısmı, Stare Mesto («eski şehir») adını taşır. Gerçekten sivil ve di­nî anıtları, dar sokakları ve sık mesken adalarıyle eski bir şehrin bütün özellik­lerine sahiptir. Başlıca anıtları İkinci Dün­ya savaşında kısmen yıkılan Belediye sa­rayı (mekanik saat), Havel kilisesi, Tynsky kilisesi ve eski kervansaraydır. Modern çağ­da dev kapılar açılan surlar eskiden Hrad-çany, Mala Strana ve Stare Mesto’nun meydana getirdiği bütünü çevrelerdi. Şehrin bu eski sınırı bugün kolayca göz önüne ge­tirilebilir: nitekim Na Prikope ve Narodni Trida ana caddelerini takip eder. XVIII. yy.da, Stare Mesto’nın ötesinde, başlangıç­ta bir çeşit geniş panayır yeri olan büyük Vaclavkse namesti’nin (Vaclavkse meydanı) çevresinde yeni semtler kuruldu. Böylece Kari IV’ün XIV. yy.da inşa ettirdiği Nove Mesto («yeni şehir») gelişti. Ama bu geniş­lemelere rağmen Prag’ın nüfusu 1850′de an­cak 150 000 kişiydi. İlk sanayi tesislerinin kurulması ortaya yoksul ve kasvetli semt­lerin çıkmasına yol açtı: özellikle Vlatava’nın büyük menderesinin sağ kıyısında Karlin semtinde kısa süre içinde un fabrikaları, se­pi yerleri, bira ve içki fabrikaları, iplikhane ve dokumahaneler, küçük makine ateîyeleri, mobilya fabrikaları kuruldu. Aynı dönemde şehrin yukarısında, ırmağın sol kıyısında Smichov sanayi semti gelişti. Bu arada, ırmağın sağ kıyısına hâkim olan yumuşak eğimli yamaçta, Çesky Brod ve Brno yol­ları boyunca mesken semtleri kuruluyor­du.
XX. yy. başında ve ilk Çekoslovak cumhu­riyeti döneminde şehir büyük ölçüde gelişti. Gerçekten o tarihte Prag çok büyük bir sa­nayi şehri haline geldi: yeni kurulan fab­rikalar ilk sanayi tesisleriyle oranlanamayacak kadar büyüktü. Eski şehrin aşağı kesi­minde, ırmağın menderesinin içbükey kısmını kapsayan büyük bir batı-doğu çöküntüsündeki serbest alanlara el atıldı: burada
Bubeneç ve Holeşovice semtleri kuruldu; Vlatava’nın küçük bir kolu olan ve büyük ölçüde çamurla dolan Rokytka’nın vadisinde Vysoçany ve Hloubetin semtleri inşa edildi, Bir yan kanalla Vltava ve Labe’ye bağlanan bir ırmak limanı (Bubeneç menderesinin alçak taraçalannın iç kısmında) düzenle­nerek sanayi bögesinin ulaşım imkânları genişletildi. Sanayi bölgesi Karlin semtini genişletip, şehrin Prag çanağını sınırlayan yamaçların eteğindeki kuzey kısmını da içine alarak, büyük bir bütün meydana getirdi. Bu bölgede önemli metalürji tesisleri; vagon ve sanayi makineleri fabrikaları, otomobil ve motor fabrikaları toplandı. Bubeneç’in menderesinde ve Holeşovice’de ise kimya ve besin sanayii tesisleri yer aldı. 1921′de şehrin yeniden bağımsız bir devletin başkenti olması ve sanayinin gelişmesi nüfus artışını hızlandırdı. Nüfus 1913′e doğru yarım mil­yondan azken, 1936′da bir milyona yaklaştı. Bunun üzerine şehrin bütünü için bir plan yapılmaksızın, semtler çevresinde en çeşitli şehircilik ve inşaat denemelerine girişildi. Şehrin doğusu özellikle büyük yapılarla do­lu semtlerden meydana gelir; bu semtler gü­neye doğru, Karel üniversitesinin enstitü ve laboratuvarları çevresindeki Vyşehrad’da da uzanır. Sol kıyıda, Hradçany’nin kuzeyinde XX. yy. başında yeni sanayiciler ve tacirler sınıfının oturduğu özenle yapılmış binalar­dan meydana gelen bir semt kuruldu; ku­zeydoğuya doğru bu semtten, meşhur Prag fuarı çevresindeki orta sınıfların oturduğu semte geçilir.

Şehir büyümeğe devam etmektedir: eski şeh­rin batısındaki Beyaz dağa (Bila Hora) ka­dar tırmanan karayolları boyunca genişle­mektedir. Başkent, Kobylisy’ye doğru Prag çanağının kuzey yamaçlarına da tırmanır; güneyde eski banliyöleri Libus ve Kunratice’ye ulaşır. Bugün başlıca hedefi şehir merkezinin düzenlenmesi olan bir şehir pla­nı uygulanmaktadır.

• Tarih. Ticarî olduğu kadar stratejik ko­numu da önemli olan Prag, Prensmyl’lerin iki şatosu (Hradçany ve Vyşehrad) çevresin­de, ırmağın her iki kıyısında gelişti; ırma­ğın geçit veren yerleri yakınında birçok ta­cir ve zanatçı (yahudi, italyan, fransız, ama özellikle alman) yerleşti. Bunlar daha X. yy.dan itibaren nispî muhtariyetler elde etti­ler; ama Prag’ın şehir derecesine yükseltil­mesini ancak şehre Nürnberg hakkını tanı­yan (1232-1235) Venceslav (Vaclav) I zama­nında sağlayabildiler. Bu eski şehir (Stare Mesto), Venceslav (Vaclav) I’in şansölyesi Eberhard tarafından inşa ettirilen yeni bir merkezle birleşti ve surlarla çevrildi (1253). 1257′de eski şehir halkıyle devam eden çatış­maların önünü alabilmek için Ottokar II yalnız alman kolonlar için yeni bir merkez (Mala Strana veya «küçük şehir») kurdu; kolonlara Magdeburg hakkı tanmdı ve muh­tar bir komün haline gelmeleri onaylandı (1338). XIV. yy.da birçok manastır kurulan ve çok zenginleşen Prag’ı Kari IV (1336-1378) imparatorluğun başkenti haline ge­tirdi (1344) ve çek milliyetçiliğinin mer­kezi olan üniversiteyi kurdu (1348). Vyşeh­rad çevresindeki köylerin birleştirilmesiy­le kurulan, çeklerin yerleştirildiği üçün­cü bir yeni şehir de (Nove Mesto) mil­liyetçiliği destekliyordu. Bir süre için Çek­lerin ülkeye kesinlikle hâkim olmasını sağ­layan Jan Hus taraftarlarının savaşı sı­rasında kızışan milliyet çatışmaları, Jîrji Podebrady zamanında yeniden başladı. Bu­nunla birlikte 1518′de tek bir komün ha­linde birleşen şehir, Habsburg’lar zamanın­da, Ferdinand I’in otoritesine karşı patlak veren isyandan sonra (1547) başkentini Viyana’ya nakletmesiyle önemini kaybetti, öm­rünü Prag’da geçiren Rudolf II’nin (1583-1610) büyük ilgisi sayesinde şehir yeni­den milletlerarası önemini kazandıysa da, yeni bir almanlaştırma denemesi açık bir is­yana yol açtı (23 mayıs 1618). Bila Hora sa­vaşını takip eden sert bastırma hareketiyle Prag, bir il haline getirildi. Dinî baskıdan kaçan iki bin burjuva ailesi göçtü; birçok defa yabancılar tarafından işgal edilen şe­hir (Saksonlar, 1631-1632; İsveçliler 1634, 1639 ve 1648), ancak XVII. yy. sonunda ve XVIII. yy.da
(barok çağ) yeniden canlan­dı. 1558′den beri krallık şehri olan Hrad­çany, öbür üç siteyle eşit haklara sahip olan dördüncü bir site haline getirildi (1756). Ama Josef II, dört siteyi tek bir komün ha­linde birleştirdi (1784). XIX. yy.da çek köy­lülerinin büyük ölçüde şehre göçmesine yol açan sanayileşmenin yanı sıra Bohemya soylularının mahallî fikir hayatına gösterdik­leri büyük ilgi sayesinde milliyetçi hareket yeniden canlandı. Windischgraetz’in 1548′de şiddetli bir şekilde bastırdığı milliyetçi hareketin (islav birliği toplantısından sonra ayaklanmalar) 1861 seçimlerinde, başarı gös­termesi, kısa süre sonra tamamıyle Çekle­rin elinde olan bir idare ve öğretim kurulmasına imkân verdi. Prusyalılar tarafından kuşatılan (1866) ve kendi adını taşıyan ba­rıştan sonra (ağustos 1866) Prag, modern­leşmeğe, sanayileşmeğe ve XX. yy.da çek milliyetçiliğini yönetmeğe devam etti. Çe­koslovakya’nın bağımsızlığı burada ilân edildi (28 ekim 1918) ve 14 kasım 1918′de Habsburg’ların tanınmadığını bildiren ve Tomaş Masaryk’i Çekoslovak cumhuriyeti­nin başkanı ilân eden devrimci millet mec­lisi burada toplandı. Birinci Dünya savaşından sonra kurulan Çekoslovakya’nın başkenti olan, fikir ve sanat merkezi haline gelen şehri, Hitler’in Çekoslovakya’yı par­çalamasından sonra 14 mart 1939′da Wehrmacht işgal etti. İkinci Dünya savaşı so­nunda Patton kumandasındaki A.B.D. bir­likleri hükümetlerinin emri üzerine şehre 90 km uzakta olan Plzen bölgesinde durdu­lar. Konyev kumandasında Dresden’den ve Malinovskiy kumandasında Viyana’dan ge­len sovyet birlikleri 6 mayıs 1945′te Prag’­da birleşti. (Bk. ALMANYA-RUSYA SAVAŞI.) 1948 Şubatında Prag’da yapılan hükümet darbesiyle idareyi bir komünist hükümet ele geçirdi. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAG çekçe Praha hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAETORİUS (Johannes P.)

Tarih 08 Haziran 2009

PRAETORİUS (Johannes P.), avusturyalı matematikçi ve astronom (Joachimstal 1537 – Altdorf, Nürnberg 1616). Dudithius pis­koposu ve imparator Maximilian II tarafından himaye edildi. Avusturya ve Po­lonya’ya birçok yolculuk yaptı, Wittenberg (1571) ve Altdorf (1576) üniversitelerinde profesör oldu. Deneysel alandaki çalışma­larına, astronomi âletlerinin yapımıyle baş­ladı, bunlar üstüne yazıları vardır, öbür yazıları matematik
(cebir, trigonometri) ve astronomi (takvim, kuyrukluyıldızlar, T.Brahe tarafından Kassiopia v.b.de gözle­nen bulutsu üstüne monografi) meselele­riyle ilgilidir. Praetorius cetveli adı veri­len özel bir gonyometre icat etti. (M)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAETORİUS (Johannes P.) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Sonraki sayfa »