PRAETOR
Tarih 08 Haziran 2009
PRAETOR i. (lat. k.). Rom. tar. Roma’da hâkimlik yapan veya Roma imparatorluğunda bir ili yöneten yüksek görevli. Bk. ANSİKL.
— Ask. Praetor birlikleri, önce praetor, daha sonra da imparatoru muhafaza etmekle görevli askerler. Bk. ANSİKL.
— ANSİKL. M.ö. 367′de ihdas edilen ve hukuk davalarına bakan praetor, konsüllerin bazı görevlerini devralarak yüklerini hafifletmiş oluyordu. Praetorlar, Halk meclisi (comitiae centuriatae’ler) tarafından seçilir, pleb sınıfından olabilir, Roma’da oturur ve şehir praetoru adiyle anılırdı. M.ö. 243′ten itibaren yanına yardımcı olarak, yabancılar arasındaki uyuşmazlıkları yargılamakla görevli bir gezici praetor verildi. Daha sonraları ise, ağır ceza davalarının hâkim kurullarına başkanlık etmek amacıyle illerde de praetor’luklar ihdas edildi, imparatorluk döneminde toplam olarak on sekiz praetor vardı. Görevleri, aralarında, senato kararlarına uygun olarak ve kura ile bölüşürlerdi. Hem hâkim, hem de yasamacı olan praetor, göreve başladığı zaman, uyacağı hukuk kurallarını kapsayan bir yönetmelik (edictum praetoris) ilân ederdi. Praetorluk hukukunun kaynağı bu yönetmeliklerdir. Yargılama ile ilgili bu görevlerinden başka, praetor konsülün yokluğunda onun yetkilerini de alır, senatoyu toplantıya çağırır. Halk meclisine başkanlık eder, görevinden ayrıldıktan sonra da propraetor sıfatıyle bir ili yönetirdi. M.S. III. yy.da şehir valileri ve vigilia’lann yetkileri arttı, buna karşılık praetor’ların yetkileri azaldı. Bu görev, senato üyeliğine ve taşra illerinin kumandanlıklarına geçmeyi sağladığı için cursus honorum’da önemli bir dönem noktası olmuştur.
— Ask. Cumhuriyet döneminde bir generalin, İmparatorluk döneminde de imparatorun muhafız birliği olan praetorianus birliklerinin Roma’da Quirinalis tepesinde daimî bir ordugâhı vardı (les castra praetoria). O zamanlar bu birliğin nüfuzu pek büyüktü. Birliğin büyük ailelerin çocuklarından meydana gelen mevcudu (9, daha sonraları ise 10 bölük halinde) birkaç bin kişiyi bulurdu. Bu birlik, imparator seçiminde gitgide daha önemli bir rol oynayarak istediği kimseyi imparator ilân etmeğe veya hoşuna gitmeyen imparatoru öldürmeğe, dolgun bir donativum vermeyi kabul edene imparatorluk vaat etmeğe başladı. Her zaman birtakım istekleri olan ve praetorlukların güçlü başkanlarının kumandasında bulunan bu imtiyazlı birlikler sevilmezdi. Septimus Severus bu birliklerden kurtulmak isteyerek silâhlarını ellerinden aldı ve onları Roma’nın dışına sürdü. Ama daha sonra da aynı birlikleri taşralılarla yeniden kurmak zorunda kaldı. 312 Yılında Constantinus, başka bir muhafız birliği olan protectores’in yararına praetorianus’ların görevine kesin olarak son verdi. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAETOR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRAESES
Tarih 08 Haziran 2009
PRAESES i. (lat. k.). Esk. Rom. Geç imparatorluk devrinde, senatör olmayan bir eyalet valisine kimi zaman verilen ad. || M. S. III. yy.dan itibaren (büyük bir ihtimalle kumanda mevkilerinden senatörleri kovan Gallienus devrinden itibaren) her türlü imparatorluk eyaleti. || Çoğl. PRAESiDES. (L)
PRAESİDİUM. Bk. PREZİDYUM
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAESES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Pön savaşları
Tarih 08 Haziran 2009
Pön savaşları, M. ö. 264 ile 146 arasında Roma ile Kanaca arasındaki savaşlara verilen ad.
• Birinci Pön savaşının M.ö. 264′e kadarki menşeleri. Roma, önce Campania’daki yunan siteleri, sonra da Büyük Yunanistan siteleri üstünde nüfuzunu yaydığı sırada durumu sarsılmış olan Kartaca (V. yy.), Atina’nın deniz hâkimiyetini kaybetmesi üzerine Doğu Akdeniz’in kendisine yeniden açılması ve Ptolemaios’iar yönetimindeki Mısır ile iktisadî ilişki kurması (IV. yy.) sonucunda eski dinamizmini yeniden kazanmakta idi. Himera’da uğradıkları bozgundan (480) beri Sicilya’nın batısına çekilmiş olan Kartacalılar, tahıl üretimini denetimleri altında bulundurmak amacıyle bütün adaya hâkim olmayı tasarlıyorlardı. Pyrros’un giriştiği seferin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra da Osklardan olan Mamortinus’un (osk soyundan ücretli askerler) çağrısı üzerine Messina’ya yerleştiler. Mamortinus’lar şehri kısa bir süre önce ele geçirmişlerdi. Ama burada, Romalıların müttefiki Syrakusai’li Hieron’un tehdidi altındaydılar. Syrakusai’li Hieron 269′da onları yenilgiye uğratmıştı. Kartacalıların, Messina boğazını kapatmak ve Sicilya’yı tekellerine almak tehdidinde bulunmaları Güney İtalya Yunanlılarının çıkarlarına dokunuyordu; bu durum Roma’yi da, Kartaca ile imzaladığı antlaşmalara (306 ve 279-278) rağmen, konfederasyonun sağlamlığını korumak amacıyle adaya müdahale etmek zorunda bıraktı ve Kartaca’nın tahakkümünden usanan Mamertinus’lar sayesinde Roma, M.ö. 264′te Messina’yr işgal etti.
• Birinci Pön savaşı (264-241). Messina’daki kolonilerini ve boğaz üstündeki kontrol haklarını kabul ettirmekten başka düşünceleri olmayan Romalılar Syrakusai’li Hieron ile ittifak kurduktan (263) ve Agrigento’yu ele geçirdikten (262) sonra Kartacalıları tecrit ettiler. Ama denizlere hâkim olan düşmanlarına boyun eğdirtemeyince, bütün adayı ele geçirmenin zorunlu olduğunu anladılar ve bu iş için müttefiklerine 150 gemilik ilk roma donanmasını yaptırdılar. Bu donanma 260′ta corvus’un (karga) sayesinde Mylae’de önemli bir deniz savaşı kazandı. Ardından, 256′da, Kartaca’ya Afrika’da saldırarak Sicilya’yı bırakmasını sağlamak amacıyle ikinci bir denemeye girişildi ve 256 yazında Eknomon’da kartaca donanmasına önemlı kayıplar verdirdikten sonra 256-255′te Afrika’ya çıkan Regulus, Clupea’yı ele geçirdi, Kartaca’nın nüfuzunu sarstı (Numidia’lıların ayaklanması), ama yenildi ve Xantippus’un para ile tuttuğu yunanlı askerlere esir düştü, öte yandan, kartaca donanmasını Hermaion burnunda bozguna uğratan roma donanması da Camarina açıklarında battı. Bunun üzerine Roma yeniden Sicilya’yı ele geçirmeğe çalıştı ve 255-254′te 220 parça gemi yaptıktan sonra Panormus’u aldı. Ama 253 yılında Lucania’da Palinurum burnundaki ikinci bir deniz kazasında bu donanma da battı. Roma bundan sonra, ancak 250 yılında yeni bir donanma ile Lilybaeum ve Drepanum’u ablukaya aldıysa da kartaca donanmasının kuşatılanlara yiyecek sağlaması ve Drepanum önünde roma gemilerinin bir kısmını batırması, bu teşebbüsün de başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açtı.. Romalılar bu abluka sırasında kartaca donanmasının batırdığı gemilerden başka zararlara da uğramış ve kalan gemilerini de Camarina’da bir fırtınada kaybetmişlerdi (249). Ama Kartaca bu elverişli durumdan yararlanmayı bilemedi ve Hannon’un teşvikiyle, Afrika’yı fethe yönelerek Sicilya’da sadece Drepanum ile Lilybaeum’u savunmakla yetindi (Hamilkar Barkas’ın Heirkte ve Eryks dağlarındaki direnme hareketi). Bundan dolayı Roma, 243 yılında büyük bir çaba göstererek 200 parça gemi donatınca, Kartaca gafil avlanmış oldu ve Drepanum ile Lilybaeum’u savunamadığı gibi, donanmasının da Aegates adalarında bozguna uğramasını önleyemedi; sonuç olarak on yılda 3 200 talent ödemek, Sicilya’yı ve Aegates adalarıyle Lipari adalarını terk etmek zorunda kaldı (241 tarihli barış antlaşması).
*Birinci Pön savaşından İkinci Pön savaşına (241-219). Savaşı kazanan Roma, kartaca donanmasını Kartaca’ya bırakıyor, ama Korsika ın Sardinya’yı ele geçirerek (238-237) Batı Akdeniz’deki üstünlüğünü sağlamış oluyordu. Buysa, 241 tarihli antlaşmaya aykırıydı ve az daha yeni bir çatışmaya yol açacaktı. Çünkü, Kartaca’nın bu konudaki savaşçı tutumu karşısında Roma Kartaca’yı yeni bir savaşla tehdit etmiş ve onu hem bu oldubittiyi kabul etmek, hem de 1 200 talent’lik yeni bir tazminat vermek zorunda bırakmıştı. Roma, böylelikle de Birinci Pön savaşının yol açtığı pek büyük insan ve para kaybını çarçabuk telâfi etmiş, aynı zamanda da, kazandığı zafer sayesinde, zararları şüphesiz kendi zararlarından çok daha büyük olan müttefiklerin ayaklanma ihtimalini önlemiş oluyordu. Bitkin düşen ve iktisadî çöküntü içinde bulunan Kartaca ise, paralaıım ödeyemediği ücretli askerlerinin başkaldırmasına göğüs germek (241-237) ve yeni gelir kaynakları bulmak zorunda kaldı. Barkas’larla birlikte, 237′den itibaren, İspanya’da yeni bir imparatorluk kurmağa kalkıştı. Bu imparatorluk, insan ve maddî kaynaklarıyle Gades (Cadiz), Hamilkar Barkas’ın kurduğu Alicante (237-229/228) ve Hasdrubal’in kurduğu Carthagen (228-221) gibi önemli üsler sayesinde Akdeniz’de yeniden hâkim olabilecekti, önceleri, Kartaca’nın Sicilya’dan uzaklaşarak kendi çıkan bulunmayan İspanya’ya yönelmesinden pek hoşnut olan Roma, zamanla Kartaca’nın yeniden artan gücünden tedirginlik duymağa başladı. Bunun üzerine Kartaca genişleme sınırını Ebro nehri olarak tespit etti (226 antlaşması). Bundan sonra da iki ülke arasında savaş artık kaçınılmaz bir duruma geldi: Saguntum olayı bir savaş vesilesi oldu. Roma’nın müttefiki olan ve Ebro’nun güneyinde bulunan Saguntum, 219′da Hannibal tarafından zaptedildi. O sırada İllyria’da meşgul olan Roma geç harekete geçti ve görünüşü kurtarmak için, Kartaca’ya kabulü imkânsız bir ültimatom gönderdi. Hannibal’in teslimini ve Saguntum’un da geri verilmesini isteyen bu ültimatom üzerine iki taraf arasında savaş çıktı.
• İkinci Pön savaşı (M.ö. 218-201). Savaş ilân edildiği zaman nüfusu muhtemelen Kartaca’nınkine eşit, ordusu daha kalabalık olan ve yedek kuvvetlere sahip bulunan, üstelik denizlerde de durumu üstün görünen Roma, Aemilii’lerle birlikte saldırıya geçerek, düşmanı en güçlü olduğu İspanya ve Afrika’da vurmayı düşündü. Kartaca’nın gücüne güvenen, ama donanması olmayan Hannibal ise Roma’yı İtalya’da yenilgiye uğratarak kazanacağı başarılarla Roma imparatorluğunun İtalya’daki nüfuzunu ortadan kaldırmak, böylece de İtalya yarımadasında yaşayan halkların bağımsızlık ve hürriyet isteklerini kamçılamak istiyordu. Bunun için, 218 ilkbaharında İspanya’nın savunmasını kardeşi Hasdrubal’e bırakarak, Alpler üzerinden İtalya’ya doğru yola çıktı. Bu yolculuk beş ay sürdü ve sonunda iberlerle Numidia’lılardan meydana gelen ve otuz yedi fille takviye edilmiş olan ordusu Kuzey İtalya’ya vardı. Burada kısa bir süre içinde roma konsülleri P. Cornelius Scipio ile Tiberius Sempronius Longus’a karşı kazandığı zaferler (Ticinum, Trebia, 218) sayesinde (Salyalıların desteğini kazandı ve Cisalpina’yı denetimi altına aldı. 217 İlkbaharından itibaren de, Galyalılarla takviye edilmiş olan kartaca ordusu, Apenninler’i aşarak konsül Flaminius’un ordusuna bir baskın yaptı ve Trasimenus gölünün kuzey kıyısında onu bozguna uğrattı. Bu sırada, Roma’da seferberlik ilân edilmişti. Ama bir kuşatma için gerekli araç ve gereçleri olmadığı için Hannibal, Roma’ya yürümedi; buğday ve yem bakımından zengin olan Piccnum ile Apulia bölgelerine geçti. Bu sırada da Roma’nın müttefiklerine hoş görünmeğe çalışarak bir yandan karşı tarafta çözülmeler yaratmağa, bir yandan da Makedonyalı Philippos V’in yardımını sağlamağa çalışıyordu. Ama karşı tarafta bir çözülme olmadı. Çünkü Hannibal’in Galyalılarla ittifakı İtalyanları korkuya düşürmüştü. Ayrıca, comice centuriate’ler tarafından diktatör seçilmiş olan Fabius Maximus Cunctator da, savaştan kaçınmakla beraber, Kartacalıların ardından ayrılmıyor, böylece de Roma’nın varlığını korumuş oluyordu. Kartacalıların İspanya ilt bağlan da kesilmiş durumdaydı. Çünkü Publius Cornelius Scipio’nun kumandasındaki bir roma ordusu Ebro ile Terragona nehirlerinin ağızlarını denetim altında tutuyor ve Hasdrubal’in harekete geçmesine engel oluyordu. Ama yine de, Roma senatosunun sabırsızlığı ve sanıldığına göre, senatör Paulus Aemilius’un aykırı düşüncede olmasına rağmen yeni konsül C, Terentius Varro’nun, Fabius tarafından ileri sürülen ve düşmanı oyalayarak uygun zamanı kollamaya dayanan savaş kurnazlığını doğru bulmaması, Hannibal’in 2 ağustos 216 günü Cannes muharebesinde roma ordusunu ezmesine yol açtı. Bu yenilgi sonunda Roma konfederasyonu parçalanmağa başladı. Böylece, bazı Apulia’lılar, Samnit’ler, Lucania’lılar, Bruttium’lular Capua (216 sonbaharı), soma da Tarentum, Metapontum, Thurioi ve Herakleia (213-212) Hannibal ile birleştiler. Hannibal de, o sırada Makedonyalı Philippos V ile görüşerek, Roma’nın müttefiki Syrakusai’li Hieron’un ölümünden (215 sonu) sonra Sicilya’da da bazı destekler elde etmekteydi. Ama, Roma’nın çevresindeki Etruria, Ombria ve Latium Roma’ya bağlı kaldı. Güneydeki öbür yunan siteleri ise kararsızdı. Aslında Hannibal, Güney İtalya’da abluka altında ve takviyeden yoksun
(kati kuvvetler İspanya, Sicilya ve Korsika’daki savaşlarda kullanılmaktaydı) haldeydi.
Romalılar bir yandan Adriyatik’e hâkim oldukları, öte yandan da İlliria’da karşısına bazı engeller çıkardıklan için (Birinci Makedonya savaşı), Hannibal, Philippos V’ten de doğrudan doğruya bir yardım göremeyecek durumdaydı. Roma’ya yürüyormuş gibi yaparak bir şaşırtma hareketine başvurmasına rağmen, 211′de Romalıların Capua’yı geri almalarını önleyemedi. İtalya’nın dışında, kartaca orduları İspanya’da son ve çok önemli bir başarı kazandıktan (211′de roma ordusunun yok edilmesi ve bu ordunun kumandanları Publius ile Cneius Cornelius Scipio’nun ölmesi) kısa bir süre sonra bütün cephelerde savunma durumuna geçmek zorunda kaldılar. Sicilya’da, Kartaca’nın yardımından yoksun kalan Syrakusai, Arkhimedes’in sağladığı mancınıklara rağmen M. ö. 211′de konsül M. Claudius Marcellus tarafından saldırıyle ele geçirildi. İspanya’da ise, Genç Cornelius Scipio, 209 başında Carthagena’yı ele geçirdi, Ama Hasdrubal’in, Pireneler’in batı geçitlerinden kaçarak İtalya’ya geçmesini önleyemedi. Sonunda da, Hasdrubal M.ö. 207′de, Metaureus kıyılarında C. Claudius Nero tarafından usta bir manevra ile yenilerek öldürüldü. Altık kesinlikle yalnız kalmış olan Hannibal de, Bruttium’a çekildi, 205′te Lclcroi’yi terk etti ve ancak Corotone çevresinde tutunabildi. Bu durumda Romalıların ülkeye yeniden sahip olmalarını kabul etmek ve 206′da İlipa’da kazandıkları zaferden sonra İspanya’nın da tamamıyle ellerine geçmesine razı olmak zorunda kaldı. Barkas imparatorluğunun yok olmasından sonra ve Hannibal’in diğer kardeşi Magon’un Liguria’da yeni bir köprübaşı kurmasına rağmen (205-203) Scipio, savaşı Afrika’da sürdürmek konusunda senatodan yetki aldı. Bunun üzerine de 204′te Afrika’ya çıktı ve Massyli’lerin kralı Syphax’a (numidialı bir başka prens) karşı Massyli’lerin kralı numidialı prens Masinissa ile birleşti ve Kartaca’nın müttefiki olan bu prensi esir aldı. Bunun üzerine, Kartaca 203 sonbaharında Magon ile Hannibal’i geri çağırmak zorunda kaldı. Sonunda, 202 sonbaharında Zama’da Hannibal’i yenen Scipio, bir barış antlaşması kabul ettirmeyi başarabildi. Bu antlaşmaya göre Kartaca, İspanya’yı geri veriyor, fillerini ve (on gemisi dışındaki) bütün donanmasını teslim ediyor, yıllık taksitler halinde elli taksitte 10 000 talent vergi ödemeyi ve roma halkının rızası olmadan hiç bir savaşa girişmemeyi taahhüt ediyordu. Bu durum, Kartaca’yı toprakları, Syphax’ın ve Cirta şehrinin de katılmasıyle genişlemiş ve Roma ile ittifak kurmuş olan Masinissa’nın muhtemel saldırılarına karşı savunmasız bırakmış oluyordu (M.ö. 201). Dış siyasetinde Roma’ya bağımlı duruma gelen ve elinde yalnız Afrika’daki topraklar kalmış olan Kartaca, bu durumda artık büyük devlet olmaktan çıkmış ve yerini de İspanya ile Afrika’nın hâkimi, Doğu Akdeniz’de egemen Roma’ya bırakmış oluyordu. Kuşkusu yine de yatışmamış oları Roma, Kartaca’dan, ülkesinin toplumsal yapısını değiştirmeğe çalrşan Hannibal’in sürgüne gönderilmesini istedi (195) ve Afrika’da yeni bir tehlike baş gösterir göstermez bu şehrin yerle bir edilmesini kararlaştırdı.
* Üçüncü Pön savaşı (149-146). 153′e doğdu, Kartaca’nın Afrika’daki topraklarında sağladığı bolluk karşısında şaşkınlığa düşen Cato korkuya kapıldı ve Kartaca’nın yıkılması gerektiği sonucuna vardı. (Sık sık, Delenda est Carthago [Kartaca'yı yerle bir etmek gerekir] dediği ileri sürülmektedir.) Kartaca ile Masinissa arasında sık sık çıkan çatışmaların Kartaca’yı Massinissa’ya karşı M.ö. 201 tarihli antlaşmaya aykırı olarak silâhlanmak zorunda bırakması, yeni bir savaş vesilesi oldu. Bu savaş, Kartaca’nın bir afrika devleti tarafından ele geçirilerek kendi çıkarına uygun bir afrika gücü haline getirilmesinden çekinen Roma’nın işine geliyordu. Böylece 149-146 arasında üçüncü Pön savaşı çıkmış oldu. Bu savaş sırasında Romalılar iki yıl boyunca yaptıkları sürekli saldırılardan bir sonuç alamayınca, kuşatmanın yönetimini Scipio Aemilianus’a bıraktılar. O da, ülkenin ovalık bölümünü elinde tutan kartaca birliklerini bozguna uğrattı ve Kartacalıların kıskaçtan kurtulmak amacıyle gösterdikleri kahramanca çabalara (donanmanın abluka altında bulunduğu limandan çıkmasını sağlamak için kazılan kanal) rağmen şehrin kara ve denizle bağlantısını kesti. Sonunda, Byrsa tepesi on günlük bir kuşatmadan sonra düştü ve hayatta kalan son Kartacalılar Eşmun tapınağının yıkıntıları altında can verdiler. Bundan sonra, Kartaca yerle bir edildi, toprağı lanetlendi, şehrin yeniden kurulması yasaklandı ve toprakları da senatonun karanyle kazıları fossa regia’nın sınırları içine alındı. Böylece, Pön savaşları, birçok defa rakibini yenilgiye uğratabilecek kadar zorlamış olan Kartaca’nın, bütün çabalarına rağmen, yok edilmesiyle sonuçlanmış oluyordu. Kartaca’nın bazı önderlerinin yeteneksizliği, Barkas ve Hannon aileleri arasındaki rekabet, paralı askerlerin ordu içindeki aşırı derecede önemli rolü, İkinci Pön savaşı sırasında donanmanın şaşılacak kadar güçsüz oluşu v.b. sebepler, bu devletin, kazanması mümkün olabilecek bir savaştan yenik çıkmasına yol açmıştı.
• Pön savaşlarının sonuçları. Pön savaşları, Kartaca’nın yok olması dışında, birçok önemli Sonuç daha doğurdu. Bu sonuçlar kısaca şöyle özetlenebilir: Roma’nın ve İtalya’nın nüfus yoğunluğunun azalması; işlenmekte olan bazı toprakların yeniden işlenmeyen toprak haline gelmesi; küçük toprak Sahiplerinin elinde bulunan topraklarına, nobilitas tarafından düşük fiyatlarla satın alınması veya ager publicus topraklarının düşük ücretlerle kiralanması yoluyle geniş latifundia’iar (ağaç ve özellikle yoğun bir biçimde sığır yetiştirilmesi) kurulması ve yine bu kimselerin yabancı illerdeki kazançlı işletmelerle zenginleşmesi; bunun yanı sıra, ordulara donatım Sağlayarak ve vergi toplayarak, şövalyelerin servet yapması; küçük toprak sahiplerinin de katılmasıyle şehir plebleri sayısının artması ve bu sınıfın yoksullaşması; savaş sırasında yasama görevini halk meclislerine önem vermeyerek çoğu zaman tek başına yürüten Senatonun güçlenmesi, cursus honorum’a değer verilmemesi ve zafer kazanan generallere aşırı bir saygınlık sağlanması (meselâ Afrikalı Scipio) sonucunda roma demokrasisinin bozulması; gelenek ve göreneklerin (gösteriş merakı), dinin (Hannibal’in zafer kazanmasını önlemek amacıyle Roma’ya Cybele kültünün sokulması) ve siyasetin doğululaşması. Bu doğululaşma, yönetimini ele almayı umdukları yeni iller bulmak amacıyle Senatörlerin ve haraca bağlayacakları yeni iller veya kazançlı işler peşinde koşan şövalyelerin Batı Akdeniz’de hâkim durumda olan Roma’yı, doğuda sonu belli olmayan bir yayılmaya sürüklemek istemelerinin sonucuydu. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pön savaşları hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POTEMKİN veya POTYOMKİN (Grigoriy Aleksandroviç)
Tarih 06 Haziran 2009
POTEMKİN veya POTYOMKİN (Grigoriy Aleksandroviç), rus siyaset adamı ve feldmareşali (Çizevo Smolensk ili 1739-Nikolayev ile Yaş arasında 1791).
Katerina II’nin 1762 hükümet darbesine katıldı, Svyatoy Sinod şansölyesi (1763) ve mabeyinci (1768) oldu. Din kavgalarını (Raskolniki meselesi) yatıştırmağa çalıştı, Türk-Rus savaşına katıldı (1768-1774). Katerina II’nin gözdesi oldu (evlendikleri de söylenir) [1774-1776] ve üstündeki siyasî etkisini 1791′e kadar sürdürdü. 1775 ve 1785′teki büyük iç reformlarda imparatoriçeyle işbirliği yaptı. Ama gösterişe ve büyüklük taslamağa meraklı olduğu için daha çok dış siyasetle ilgilendi ve Rusya’nın güneye doğru yayılmasını sağlamak amacıyle Yeni Rusya ve Azak eyaletinin yönetimini üzerine aldı (1176), Ukrayna steplerinin değerlendirilmesiyle uğraştı, göçmen köyleri ve yeni şehirler kurdu: Herson ve donatım ambarı (1778), Nikolayev ve tersanesi (1789), ekime açılmış bölgenin ileride merkezi olacak Dnieper üstündeki Yekaterinoslav.
Bu çalışmaları tamamlamak için 1776′dan itibaren Kırım hanlığının (1783), Kuzey Kafkas steplerinin ilhakı ve Sivastopol’ün kuruluşu (1784) ile sonuçlanan tasarıyı uygulamağa başladı. Potemkin tarafından kurulan Rus Karadeniz filosu Sivastopol’da üslendi. Osmanlı imparatorluğunun parçalanmasına yönelmiş bu siyasetin bir amacı da, Bizans imparatorluğunu, imparatoriçenin torunu grandük Konstantin yararına yeniden kurmaktı. Potemkin, imparatoriçeye kendi görüşünü kabul ettirmek için 1787′de Jozef II ve Stanislaw Poniatowski’nin de katıldığı gösterişli Ukrayna gezisini düzenledi.
Bu gezi her ne kadar Potemkin’in daha da göze girmesine ve Tavrid prensi unvanını almasına yaradıysa da, Osmanlıları kızdırdı ve yeni bir Türk-Rus savaşına yol açtı (1787-1791). Potemkin o devirde, Polonya, hattâ Daçya kralı olmayı tasarlıyordu. Bu yüzden, Stanislaw Poniatowski’nin Türklere karşı ileri sürdüğü Rusya-Polonya ittifakına karşı çıktı. Rus birliklerinin başkumandanlığına getirildi (1787), ama bir fırtınada filosunu kaybetti; Oçakov (tizi) ve Bender’i ele geçirdi (1789). Bu başarıları üzerine Katerina kendisine 100 000 ruble, mücevher asa, Sen Jorj nişanı ve Kazak harmanlığı rütbesi verdi.
Potemkin, daha sonra da ismail kalesini aldı (1790). Katerina’nın yeni gözdesi Zubov’un ayağını kaydırmak niyetiyle Bezborodko ile Petersburg’a gitti. Bu harekete sinirlenen imparatoriçe, barış görüşmelerini yapacak rus temsilcilerine başkanlık etmesi için onu geri gönderdi. Fakat Potemkin yolda öldü.(L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTEMKİN veya POTYOMKİN (Grigoriy Aleksandroviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POSTUMUS (Marcus Cassianus Latinus)
Tarih 06 Haziran 2009
POSTUMUS (Marcus Cassianus Latinus) [öl. M.S. 268], romalı-zorba, Otuz Tiran’dan biri. Yiğit bir askerdi, Gallienus tarafından Ren’i savunmakla görevlendirildi. Gallienus’un oğlu Saloninus’u öldürttü, kendini Galya’nın romalı imparatoru ilân etti (258-268′e doğr.). Galya, Germania, Bre-tagne ve İspanya’yı hâkimiyeti altında birleştirdi. GERMANiCUS MAXiMüS unvanını, sonra BESTİTUTOB GALLîARUM sıfatını aldı. Galya’yı, bolluğa kavuşturdu; fakat ne Roma’yı almağa, ne de Galya’yı Roma’dan ayırmağa kalkıştı. Generallerinden Laelianus ayaklanıp imparatorluğunu ilân edince, Postumus onu Mainz’te kuşattı ve şehirle birlikte ele geçirdi, fakat şehrin yağma edilmesine izin vermediği için askerler tarafından öldürüldü. (L)
POSTÜLA i. (fr. postulat). Mant. Bk. POSTULAT.
POŞA. Coğ. Bk. BOSA.
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSTUMUS (Marcus Cassianus Latinus) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POSTA
Tarih 06 Haziran 2009
POSTA i. (ital. k.). Bir yerden gönderilen veya bir yere gelen para, mektup v.b. emanetlerin tümü: Sabah postası geldi, fakat akşam postası henüz gelmedi. (Bk. ANSİKL. Ulaştırma bölümü.) || Bu emanetleri toplayıp dağıtan teşkilât ve bu teşkilâtın bulunduğu yer:
— Benim seni postaya yolladığımı kimseye söyleme; adresi postahanenin içinde yırt at
(H.E. Adıvar). || Belirli zamanlarda sefer yapan ve genellikle posta ulaştırılmasında kullanılan taşıt: Dün de bizim vapur Bandırma postaları gibi ağzına, hattâ burnuna kadar dolu idi
(B. Felek). Posta vapuru. Posta treni. || Takım, kol, sıra: // Gidip gelme, sefer: Araba şu kadar eşyayı üç postada taşıdı. || Posta arabası, posta ile gönderilen nesneleri taşıyan araba: İki gün evvel buradan geçen bir posta arabası benim için dört mektup bırakmış (R. N. Güntejcin). // Posta havalesi, posta ile gönderilen havale, para. || Posta kutusu. Bk. KUTU. || Posta polisi, nöbet tutan veya nöbette olan polis. // Posta pulu, para karşılığında posta ile gönderilen şeylerin üzerine yapıştırılan pul.
— CEŞ. DEY. (Birini) Posta etmek, bir kimseyi karakola götürmek. // (Birine) Posta koymak (veya atmak), birini korkutmak, tehdit etmek. || (Bir yere) Posta yapmak, bir yere sefer yapmak, gidip gelmek. || Postayı kesmek, bir kimseyle ilgisini kesmek veya bir şeyi yapmaktan vaz geçmek.
— Ask. Hedef postası, hedefli atış talimi sırasında hedefleri gözetleyen ve atışlardaki isabet derecesiyle ilgili işlemlerin ve kayıtların tutulmasına yardım eden personel.
— Avc. Avlanacak hayvanı beklemek için yerleşilen yer.
— Dy. Posta treni, posta ve yolcu vagonlarından meydana gelen süratli tren. || Posta vagonu, yalnız posta hizmetine ayrılan vagon. || Cer postası, buhar lokomotifinin sevk ve idaresini sağlayan, bir makinistle bir ateşçiden meydana gelen, çoğu kere sürekli birlikte görev yapan ekip. (Başka tip lokomotiflerde çalışan makinist ve yardımcısının meydana getirdiği posta, özel bir ekip değildir.)
— Denize. Gemi teknesinin enlemesine olan tutucu parçalarından her biri, bunların tümü gemi gövdesini (iskeletini) meydana getirir. (Bk. ANSİKL.) || Posta yolcu vapuru, posta seferi yapan ticaret gemisi. || Dobil bltum postası, dip su sarnıçlarına (Water-ballast) giriş çıkışı sağlayan delikler bulunan posta. || Döşekbaşı postası, ağaç gemi inşaatında döşek postalarını dikey postalara bağlayan dışarıya kıvrık posta. || Karkas döşek postası, L veya U biçiminde köşebentlerden yapılmış, dikey ve düzey, uçları parçalarla pekleştirilmiş döşek postası. // Kepçe döşekbaşı postası, çelikten yapılan savaş gemilerinde teknenin sağlam bir parçası. (Bu posta, bodoslamanın hemen hemen düzey olarak uzatılmasıdır. Kıç tarafta [kepçe] su hattının ve zırh güvertenin altındaki bütün çıkıntıları birbirine bağlar ve onlara dayaklık, yataklık eder.) // Sintine döşek postası, bir postanın (kuburga, eğri, iskarmoz) alt kısmını meydana getiren iki kenarlı parça. || Yukarı (üst) posta, diğer döşek postalarından daha yukarıda bulunan, geminin baş ve kıç taraflarına yakın postalar; tekneyi takviye etmeğe yarar.
— Huk. Posta çekleri. Bk. ANSiKL. || Posta gizliliği. Bk. ANSİKL. || Posta idaresi, tüzel kişiliği olan T. C. Posta Telgraf ve Telefon işletmesine verilen ad. (Bk. P.T.T.) || Posta kolileri.
Bk. ANSİKL. || Posta masrafı. Bk. ANSİKL.
— Sanay. 24 Saatlik çalışma gününün çalışma bölümlerinden her biri: Gece postası.
(Eşanl. VARDİYA.) || Bir sanayi veya ticaret işletmesinde aynı zamanda çalışan işçilerin tümü.// Çalışma postası, bir çalışmada bir bölümün yapıldığı yer; açıkça belirli bir iş yapımına gerekli her şeyi (makine, âletler, malzeme v.b.) kapsayan çalışma merkezi: Çalışma postasının düzeni ve donatımı, çalışanın verimi ve yorgunluğu üstünde büyük etki yapar.
— Teşk. tar. Posta tatarı. Bk. TATAR.
— Zool. Posta güvercini, özel surette yetiştirilen, küçük kâğıtlara yazılmış haberleri bir yerden bir yere iletmek için kullanılan güvercin.
— ANSİKL. Ulaştırma. Eskiden mektup ve yolcu ulaşımı için belli yerlere atlar «yerleştirilir», bunlar hazır beklerdi. Oysa posta bugünkü medeniyetin en önemli kurumlarından biri haline gelmiştir. Jül Sezar zamanında Roma imparatorluğu sınırları içinde kuryeler son derece düzenli işliyordu. Sezar’ın İngiltere’den Roma’daki Cicero’ya yolladığı iki mektup, biri 26, biri 28 günde, yani iki gün ara ile Roma’ya ulaşmıştı. Mektup yollamak İsteyen özel kişiler ise mektuplarını ya köleleriyle göndermek, ya da aynı yönde giden ve mektubu götürmeyi kabul eden birine vermek zorundaydılar. Özel kişiler için çalışan bir posta sistemini ilk kuran imparator Diocletianus oldu (III. yy. sonu). Daha sonraki tarihlerde Büyük Theodorius, Charlemagne gibi kralların ülkesinin her yeriyle haberleşmelerini sağlayan düzenli posta servisleri vardı.
• Resmî Posta Servisinin başlangıcı. En eski posta sistemi Fransa’da Paris üniversitesi tarafından kuruldu. XIII. yy.ın sonunda bu kuruma bağlı kuryeler belli dönemlerde yola çıkarlar ve Paris’te toplu bulunan öğrenciler için Avrupa’nın çeşitli bölgelerinden para ve mektup toplarlardı. XI. Louis kendisi için atlı haberciler kullandığı gibi, 19 haziran 1464′teki fermanıyla Fransa’nın bellibaşiı yollarında posta istasyonları kurdu. Bu sistem daha sonraki krallar zamanında da devam etti; sonunda özel kişiler de kendi mektupları için krallığa bağlı kuryeleri kullanmağa başladılar. XIII. Louis zamanında genel bir posta denetimi merkezinin kurulmasıyle fransız postası daha düzenli bir hal aldı.
• Almanya’da ilk posta Tirol’de XV. yy.ın ikinci yarısında Thurn, Taxis ve Valsassina kontu Roger I tarafından kuruldu. Roger I’in oğlu imparator Maximilian I’in isteği üzerine 1516′da Viyana’dan Brüksel’e uzanan bir posta servisi sağladı. 1522′de Viyana ile Nürnberg arasında bir posta servisi açıldı; çok geniş topraklara sahip olan Kari V, ülkenin her köşesinden çabuk haber almak istediği için Taxis ve Thurn prensi Leonhard’a Hollanda’dan İtalya’ya bir posta servisi kurdurdu. Bu servis Liege, Trier, Speyer, Rheinhausen, Württemberg, Augsburg ve Tirol’den geçiyordu. İtalya’da ilk posta Piemonte’de başladı. 1561′e kadar mektupların ulaşımı şirketlerin ve özel kişilerin elindeydi. Devlet bunlara hizmetleri karşılığında değişik şartlara uygun olarak belli bir miktarda para almak hakkını tanımıştı. 1561′de Savoia dükü Emanuele Philiberto bütün postaları bir posta genel müdürüne bağladı. Bu durum 1697′ye kadar sürdü. 1697′de dük Vittorio II Amadeo postanın gelirlerini devlet gelirleri arasına kattı ve posta genel müdürüne aylık bağladı. 1710′dan sonra posta doğrudan doğruya devlet tarafından yönetilmeğe başlandı.
• ingiliz postası. İngiltere’de Edward III zamanında özel postalar kurulmuştu. 1635′te Londra ile Edinburgh arasında resmî bir posta servisi kuruldu. 1644′te o sırada Avam kamarası üyesi olan Edmund Prideaux posta genel müdürlüğüne tayin edildi. Prideaux ilk iş olarak haftada bir, ülkenin her tarafına posta kuryeleri yollamağa başladı. 1683′te başkentte bir «penny» postası kuruldu. William III zamanında parlamentodan İskoçya’daki posta sistemini düzenlemek üzere birçok kanun çıktı. Kraliçe Anne’in çıkardığı dokuzuncu fermanla ingiltere’deki posta sistemi o zaman için modern bir şekilde teşkilâtlandırıldı. Londra’da Britanya ülkeleri için genel bir posta merkezi açıldı.
Bu merkezin Edinburgh, Dublin ve diğer bazı şehirlerde şubeleri vardı. Bütün sistemin başında bir genel müdür bulunuyordu. Bu genel müdürün başlıca şubelerin müdürlerini tayin etme yetkisi vardı. Bu sırada 15 millik bir yere gidecek bir mektubun ücreti 8 sentti, 300 mil içinse 25 sent ödeniyordu. 1837′de sir Rowland Hilî Posta servisinde reform yapılması için harekete geçti. 1839′da «penny» usulü kabul edildi. 6 Mayıs 1840′ta W. Mulready tarafından çizilen ilk posta pulu kullanıldı. Aynı yıl kayıt ve posta ile para yollama usulleri kabul edildi. 1855′te posta kutuları ortaya çıktı. Londra, şehir içi mektup dağıtımında kolaylık sağlanması için 10 bölgeye ayrıldı, ingiltere postahane sistemi hızla gelişti, paket postası, para değiştirme ve telgrafçılık yerleşti, ingiliz Posta servisinin başında posta genel müdürü bulunur. Yardımcısı Londra postahanesinin genel sekreteridir. Büyük şehirlerde de genel müdürler vardır. Posta genel müdürü danıştay üyeleri arasından seçilir: ayrıca kabine üyesi de olabilir.
• Neale’in amerikan postası. Amerika’da posta 17 şubat 1691′de posta patentinin Thomas Neale’e verilmesiyle başlar. 4 Nisanda Neale ve krallık posta genel müdürü Andrew, Hamilton’u amerikan posta genel müdürlüğüne seçtiler. Hamilton koloniler arasında bir posta servisi kurmak gibi zor bir işe girişti. Bütün kolonileri dolaştı ve herkesi yeteneğine ve bu işin başarılacağına inandırdı. Virginia dışında bütün koloniler işbirliği yapmayı kabul etti, 1 mayıs 1693′te servisler başladı. Posta, Portmouth – New Haven, Boston, Saybrook, New York, Philadelphia ve Maryland ile Virginia’daki bazı noktalar arasında işliyordu. Haftada bir posta vardı, beş atlı bu istasyonlardan haftada iki kere geçmiş oluyordu. Kışın servis 15 günde bir yapılıyordu.
A.B.D. postası. 26 Temmuz 1775′te Phila-delphia’da toplanan kongre bir postahane sistemi kurdu ve başına yılda 1 000 dolar ücretle Benjamin Franklin’i getirdi. 1782′de Kongre, posta genel müdürüne New Hampshire ve Georgia arasında ve Kong-re’nin uygun göreceği diğer yerlerde posta yolu ve servisleri açma yetkisini verdi. İ799′da posta kanunları yeniden düzenlendi, posta soyguncularına ölüm cezası getirildi. Daha sonra ölüm cezası kaldırıldı. 1813′te posta ilk defa buharlı gemiyle bir şehirden bir şehire götürüldü. 1845′te 30 milden uzağa gitmeyecek bir sayfalık mektuptan 6 sent, 80 mile kadar 10 sent, 150 mile kadar 12,5 sent, 400 mile kadar 18,75 sent, daha uzak mesafeler için 25 sent alınıyordu.
İngiltere’de pul sisteminin başarıya ulaşmasından sonra, pul A.B.D.’de de kullanılmağa başlandı. 1847′de 5 ve 10 sentlik, 1851′de 1 ve 3 sentlik pullar çıktı, tik damgalı zarflar 1853′te kullanıldı. Başkan Lincoln zamanında mektuplar bedava teslim edilmeğe başlandı. Daha sonra mektubu alandan 2 sent alındı. 1863′te bu 2 sentten yeniden vaz geçildi. İlk posta kartı da 1873′te ortaya çıktı.
• Türkiye’de. Osmanlı devletinde posta hizmetleri Mahmud II zamanına kadar yalnız devlet haberleşmeleri için yapılıyordu. Koso-va (1389) ve Çaldıran (1514) seferleri sırasında halkın da resmî postadan yararlanması sağlandı. Fakat bu, bugünkü anlamda postacılığın başlangıcı niteliğinde değildi. Mahmud II, halka ait mektupların İstanbul ile öteki vilâyetler arasında taşınmasını, bu işlerden gelir sağlanmasını, mektuplara fesat karıştırılmamasını ve mektup dağıtımında islâm, reaya ve yabancı ahaliye eşit muamele yapılmasını bir fermanla emretti (1838). Tanzimat fermanıyle posta hizmetleri kamu hizmetleri arasına alındı (1839). Konuyle ilgili hazırlıkları yapmakla görevlendirilen komisyonun kararına uyularak ilk Posta nezareti kuruldu (1840). Aynı yıl ilk postahane istanbul’da, Yenicami avlusunda, Postahanei Amire adiyle açıldı. Bunu, Bağdat, Sivas, Musul ve Diyarbakır’da açılan postahaneler takip etti (1843). Posta idaresine paralel, fakat ayrı bir kuruluş olarak çalışan Telgraf idaresi de nezaret durumuna getirildi (1855). Posta nazırı gazeteci Agâh Efendinin teklifiyle posta ücretinin pul olarak alınmasına başlandı (1863). Posta ve Telgraf nezaretleri tek bir nazırlık altında birleştirildi (1871). Sonra bu nazırlık kaldırıldı ve son nazır vekili Mustafa Fuad Bey zamanında teşkilât, umum müdürlük seviyesine indirildi (1909); iki yıl sonra tekrar nazırlık oldu (1911). 1919′ra ise umum müdürlük kademesine dönülerek umum müdürlüğe de Refik>Halid Bey (Karay) tayin edildi. Bu arada Ankara’da T. B. M. M. Hükümeti Posta müdürlüğü kuruldu (1920); başına da önce Sırrı Bey (Bellioğlu), sonra da Refet Bey (Bele) getirildi. Ankara hükümetinin Posta müdürlüğü aynı yıl içinde genel müdürlük oldu. İlk genel müdür olarak Sabri Bey (Toprak) görevlendirildi (1920). İstanbul’daki umum müdürlük de 1922′ye kadar çalıştı.
— Denize. Genel bir anlamda kullanılan posta terimiyle üç elemanın hepsi anlaşılır; asıl posta, sintine postası, döşek postası. Asıl postalar üç tiptir: kompozayt posta (posta ve kontra) iki köşebendi birbirine perçinlemekle yapılır, L biçimindedir; yekpare posta tek bir profilden yapılmış, L biçiminde, çıkık kenarlı L veya U posta biçimindedir. Son olarak bir ana bedenle onu bordaya bağlayan çift kenarlı posta çok yer tuttuğundan şileplerde kullanılmaz. Fakat tankerlerde, özellikle boylam yapım usulüyle yapılan tankerlerde her zaman kullanılır.
— Huk. Posta çekleri. Posta idaresi, adına bir çek hesabının açılmasını isteyen kimselere, bu hesabın açılabilmesi için gerekli ön paranın verilmesi şartıyle posta çekleri verebilir. Posta çekleri düzenlendiği günle birlikte iki ay için geçerlidir. Bu süre bitince, kabulleri keşidecinin onamasına bağlıdır. P.T.T. idaresi, belli paraları gösteren yolculuk posta çekleri de çıkarabilir.
• Posta gizliliği. P.T.T.’de görevli memurların posta gizliliğine uymaları zorunludur. Posta kanununa göre, kendilerine posta servisinde bir iş verilmiş olanların, belli kişilerin posta ilişkilerini açığa vurmaları, kapalı mektupları açmaları, içlerinde ne olduğunu araştırmaları veya haberleşme kağıtlarındaki yazılar hakkında üçüncü kişilere bilgi vermeleri yahut herhangi birinin bunlan yapmasına meydan bırakmaları yasaktır.
• Posta kolileri, ayrıca ücret ödendiği takdirde, alıcının konutunda teslim edilebilir. Bunun dışında, posta kolileri Posta idaresinden alınır. Ancak, idarenin göstereceği süre içinde kolilerini almayanlardan tarifesine göre ücret alınır.
• Posta masrafı. Davacı, dilekçesinin, davalıya tebliğ edilmesi için gerekli olan posta masrafını peşin olarak mahkeme kalemine ödemekle yükümlüdür. Bunu yapmaması halinde, mahkeme, kendisine bir mehil verir. Bu mehil içinde davacı, posta masrafını ödemezse, tebligat yapılmasından vaz geçmiş olduğu kabul edilir. Aynı durum, mahkemenin vermiş olduğu kararın temyiz edilmesi halinde de söz konusudur. Temyiz eden, posta ücretini baştan ödemezse, kendisine ödemesi için bir süre verilir. Bu süre içinde de posta masrafını ödemeyecek olursa, temyiz isteminden vaz geçmiş sayılır. Temyiz isteminden posta ücretinin ödenmemesi sebebiyle vaz geçilmiş sayıldığına karar verecek merci, mahallî mahkemedir. (LM)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POSEİDON
Tarih 06 Haziran 2009
POSEİDON. Yun. mit. Denizler tanrısı, Kronos ile Rea’nın oğlu. Titanların yenilmesinden sonra Zeus ve Hades ile dünyayı bölüşürken, payına Sular imparatorluğu düştü. Amphitrite’nin kocası ve kalabalık bir ailenin başıydı. At şekline girmiş bir Kuzey tanrısı ile, elinde ton balığı avcılarının üç dişli zıpkını bulunan bir Güney tanrısının gücünü kendinde topluyordu. Denizin dibinde bir sarayı Yardı, denizcilerle balıkçılar onu yardıma çağırırdı. öte yandan, Poseidon’u biniciliğin atası sayanlar, ona at kurban ederlerdi. Apollon ile birlikte Truva surlarını yapmıştı. Poseidon ayrıca deprem tanrısıydı. Atina’nın koruyucu tanrısı olmak istemiş fakat Athena ile başa çıkamamıştı. Erekhtheion’da bir kayanın üstünde, Poseidon’un üç dişli zıpkınıyle açtığı bir yarık gösterilirdi. Poseidon kültü yunan dünyasında Tesalya’da, sonra Onkhestos’ta, Delphoi’de, Atina’da, Korinthos’ta, Kalauria’da, Tenos’ta, Delos’ta, burunlarda (Atina yakınında Sunion burnu, Tenaros burnu ve Triopion burnu) ve nihayet bütün yunan denizleri kıyılarında yayılmıştı.
— İkonogr. M. ö. VI. yy.dan kalma Atina Poseidon’u bilinen en büyük eski bronz Poseidon heykellerindendir. Daha sonra tanrı Parthenon’da görülür. Lysippos’un yaptığı bronz Poseidon’un Eleusis’te, Dresden’de ve Roma’da (Laterano, Villa Albani) kopyaları vardır.
M. ö. III. veya II. yy.dan kalma Milo Poseidon’u yarı yarıya parçalanmıştır (Atina). Madrid, Louvre ve Vatikan’da da Poseidon heykelleri vardır. Ayrıca Metz’de bulunan küçük bir bronz heykel (Louvre), paralar, resimli vazolar ve Napoli müzesindeki yontma sedef sayılabilir.
Bk. neptün. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSEİDON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTRE
Tarih 06 Haziran 2009
PORTRE i. (fr. portrait). Bir kimsenin resim, fotoğraf v.b. ile yapılan tasviri: Duvara dayalı yağlı boya ile kadın portresine dalgın dalgın baktı (Kemal Tahir).
— Ed. İnsanların görünüşlerini ve kişiliklerini tanıtan yazı türü.
— ANSiKL. G. santl. Mısırlı heykeltıraşlar Eski İmparatorluk’tan itibaren portre alanında hayranlık uyandıran bir ustalığa erişmişlerdi (Ankhaf’ın büstü, Boston). Firavun Amenofis IV’ün portreleri özellikle nesnelliğiyle dikkati çeker. Sümer sanatında da aynı özellikler görülür (Gudea’nın baş resimleri). Yunanistan’da ise, tersine, kişi portreleri çok yavaş ortaya çıktı ve başlangıçta yalnız mezar heykelciliğinde görüldü. Kişiye tapma eğiliminin ağır bastığı İskender devrinde, kişisel portreler büyük önem kazandı. Bu devirden ve Iskender’in yerine geçen diadokhos’lardan kalan para resimlerinde (Makedonya, Bergama, Bithynia, Pontos, Suriye ve Mısır krallarının portreleri; Baktriana kralı Eukratides’in madalyonundaki portresi) kahramanlık havası ağır basar. Portreler Roma’da Etrüsklerin etkisiyle özellikle Etruria’da elverişli bir ortam buldu ve roma gerçekçiliğinin temel taşlarından biri oldu. Bu gerçekçilik, Cumhuriyet ve daha sonra İmparatorluk devirlerinde yüksek mevki sahibi veya halktan kişilerin sayısız heykellerinde, büstlerde ve paralarda kendini gösterdi (Cato, Caecilius Jucundus, Sezar, Pompeius, Augustus ve diğer imparatorlarla bunların aileleri). İmparatorluğun uzak eyaletlerinde portre özellikle Palmyra’da (mezarlarda) ve Mısır’da (Fayyum’daki geniş anlatım gücüne sahip renkli portrelerde) görüldü.
Konstantinos devrinde, resmî portreler tek kişinin resmi olma özelliğini kaybetti. Bizans sanatı bu tasvirlerden, hükümdarlarla çevrelerinin şatafatını gösteren, incelik dolu çeşitlemeler meydana getirdi. Portre Batı’da uzun süre ortaya çıkmadı, mezar heykelciliğiyle eski çağlarda da bilinen balmumu kalıp çıkarma usulü, portrenin Batı’da da zamanla yaygınlaşmasına yol açtı. Saint – Denis’de Philippe II’nin mezar heykeli ve Maineville’de kral Saint Louis’nin heykeli, kişisel özellik taşıyan ilk eserler sayılır. XIV. yy.da eserle modeli arasında yüz benzerliği sağlandı: Jean II’nin (Louvre) portresi ve Charles V’in tasvirleri (Louvre’daki baş heykeli, Saint-Denis’deki yatık mezar heykeli, yine Louvre müzesindeki Narbonne mihrap örtüsü) bunu açıkça gösterir. Ayrıca, Charles V’in çocuklarının (Berry dükü, Anjou dükü, Philippe II, Bourgogne dükü) tasvirlerinde de aynı özellik göze çarpar. İtalya’da (Siena) Simone Martini (1328′e doğr.), kumandan Guıdorıccio da Fogliano’nun atlı heykelini, 1407′de de İacopo Della Quercia, İllria del Carretto’nun (Lucca) güzelliğiyle ünlü yatık mezar heykelini yaptı. Verona’daki Scaligero’ların mezarları Gattamelata’ya ve Bartolomeo Colleoni’nin heykellerine örnek oldu. XV. yy.da batı sanatında portrenin yaygınlaştığı ve büyük önem kazandığı görülür. Van Eyck (Niccolo Albergati, Viyana; Piskopos Van der Paele, Brugge), Van der Weyden (Meltadusa d’Este, New York), Memling (Marta Moreel, Brugge) veya Van Wassenhove (Juste de Gand) gibi flaman sanatçıları eserlerinde şaşmaz bir gerçekçiliğe ve anatomik bir kesinliğe ulaştılar. Fransız portre sanatı Jean Fouquet (Charles VII ve Juvenal’ des Ursins’in portreleri) ve Moulins Ustası (Bourbon’ların portreleri) gibi ünlü sanatçılar yetiştirdi.
İtalya’da, mezar heykelciliği daha derin bir gerçekçiliğe yönelirken, Antonella da, Messina, Piero della Francesca, Botticelli, Giovanni Bellini ve madalya üzerine ilk olarak profil yapan (Konstantinos Palaiologos madalyası) Pisanello gibi sanatçlar, derin bir psikolojik kavrayışı dile getiren şaheserler yarattılar. Bunların arasında Portekizli Nuno Goncalves de sayılabilir.
XVI. yy.da portre batı sanatının en çok ilgi gören kollarından biri oldu. Raffaello, Vinci, Tiziano, Lotto, Brenzino, Veronese, Tintoretto İtalya’da, DUrer, Cranach ve Holbein Almanya’da,
El Greco İspanya’da, resimlerini yaktıkları modelleri ölümsüz bir üne kavuşturdular. Fransa’da Clouet’lerin ve onların etkisinde kalanların yaptığı «kara kalem» portreler özel bir ilgi gördü. XVII. yy.ın portre sanatçıları kibarların inceliğini (Beaubrun’ler, Mignard) veya toplumsal ayrıntıları canlandırmağa (Rigaud) yönelmedikleri zaman, psikolojik gerçeğe önem verdiler (Philippe de Champaigne, François De Troy, Claude Lefebvre, Nanteuil, Le Brun). Van Dyck, Terborch ve Rubens, Rembrandt ve Frans Hals, Velasquez, gravürcülerden Mellau, Ausran veya Edelinck, büst ve mezar heykeli yapanlardan Sarazin, Girardon, Coysevox ve Anguier’ler modellerinin kişisel özelliklerine büyük önem verdiler. Bunu izleyen dönemde yeni bir teknik olarak ortaya çıkan pastel, insan yüzündeki geçici ifadeleri canlandırmayı sağladı. Vivien, Latour, Perroneau, Rosal-ba Carriera ve daha sonra Ducreux ve Boze bu alanda Un kazandılar, öte yandan Fransızlardan Largilliere, Aved, Tocque, Natier, Greuze, Drouais, Mme Vigee-Lebrun, italyan Galgario, ingiliz Hogarth, Reynolds, Gainsborough, Romney, Lawrence, Raeburn gibi sanatçılar portre sanatında yağlıboya kullandılar. Heykelcilikte ise Lemoyne, Pigalle, Pajou, Falconet ve Houdon’un büstleri sayılabilir. Modellerine kimi zaman hain bir gözle, kimi zaman da derin bir sevgiyle bakmayı bilen Goya, çağdaş portre sanatına öncülük etti. XIX. yy.da fransız portre sanatı fizik ve manevî gerçekleri canlandıran şaheserler yarattı: David, Prud’hon, Gerard, Gros, Delacroix, Ingres, Chasseriau; Courbet. İzlenimciler ışığın yanardönerliğini cildin yüzeyine aktarmağa çalışarak portreyi manzara resmine yaklaştırmayı denediler (Renoir). Degas, kendisinden sonra Cezanne’ın da yaptığı gibi, kişiyi daha yalın anlatım imkânlarıyle canlandırmağa çalıştı. Van Gogh, sıcak renklerle dolu birkaç portre bıraktı. Kübistler art arda gelen düzeylerle insan yüzünü canlandırmağa çalıştılar (Picasso, Juan Gris, Gleizes). Bu sırada Helleu ve Boldini gibi kibar çevre ressamları aşırı özentili bir anlatımı benimsemişlerdi. Heykel dalında Dalou, Carpeaux, Rodin. Bourdelle Despiau, Wlerck, Gimond ve Belmondo’yu saymak gerekir.
— Ed. Eski türk edebiyatında ayrıntılı portrelere pek az rastlanır. Oğuz Kağan Destam’ında, Dede Korkut Kitabı’nda v.b., tabiat varlıklarına benzetmeler yapılarak çok kısa portrelere yer verilmiştir. Dinî edebiyatın en tanınmış türlerinden olan hilye ve siyer gibi eserler Hz. Muhammed’in özellikle dış görünüşünü geniş ölçüde tasvir eder. Kerbelâ olayını anlatan maktel’lerde, din ulularının biyografilerini toplayan tezkirelerde, mekanıbnamelerde çeşitli portreler yer alır. Yusuf ve Züleyha, Hüsrev ü Şirin, Leylâ ve Mecnun, Hüsn ü Aşk v.b. gibi mesnevilerde kahramanların portreleri çeşitli mazmunlar, benzetmeler kullanılarak gerçek dışı çizgilerle tanıtılır. Selâtinname, vakayiname gibi tarihlerde padişah ve devlet büyüklerinin genellikle dış görünüşlerini canlandıran portreler vardır. Divan nesrinde kahramanlar canlandırılırken kişiliklere de değinen işaretler ancak Naima ve Evliya Çelebi’nin eserlerinde görülür.
Tanzimat edebiyatından roman türünün gelişmesiyle birlikte dış görünüşler yanında kişilikleri de canlandıran portre yazıları gitgide ustalık kazandı. Namık Kemal, romanları dışında Evrak-ı Perişan adlı eserinde tarihî kişilerin portrelerini de başarıyle canlandırdı. Abdülhak Hâmid, bazı sanatçı ve bilim adamlarıyle tarihî kişilerin manzum portrelerini yazdı. Edebiyatı cedide romanında Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmed Rauf edebî portrelerinde ustalık gösterdi. Tevfik Fikret Aveng-i Tesavir’de bazı şairlerin manzum portrelerini canlandırdı.
Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halide Edib Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halid Karay, Reşat Nuri Güntekin, Abdülhak Şinasi Hisar, Sait Faik Abasıyanık, Yaşar Kemal, Kemal Tahir v.b. eserlerinde şehir ve köy insanlarına ait çeşitli ve ayrıntılı portrelere yer verdi. Yahya Kemal Beyatlı (Siyasî ve Edebi Portreler), Halit Fahri Ozansoy (Edebiyatçılar Geçiyor), Samet Ağaoğlu (Babamın Arkadaşları), Oktay Akbal (Şair Dostlarım) v.d., sanat ve siyaset adamlarının portrelerini dış görünüşlerle birlikte kişiliklere de eğilerek canlandırdılar.
— Nümism. Sikkeler üzerindeki en eski portre, pers satrabı Pisaternes’e aittir (M. ö. 412). Helenistik devirde, sikkelere kral portreleri konulması yaygınlaştı. Bu portreler arkaik devirde olduğu gibi kralın kudretini gösteren birer sembol değildi. Helenistik devir sikkelerindeki portreler kralın gerçek çehresini gösteriyordu. Roma’da ilk defa Sezar’a Roma sınırları içinde para bastırmak ve sikkesi üzerine portresini koydurmak hakkı verildi. Roma’da cumhuriyet devrinde kumandanların olan bu hakkı, imparatorluk devrinde imparatorlar aldı. Böylece, imparatorun, senatonun ve müttefik şehirlerin ayrı ayrı sikkeleri basıldı. İmparator ve senato sikkeleri imparatorun portresini taşıyordu. Şehirler, sikkelerin üzerine imparatorun portresini
koymak zorunda değillerdi; ancak, imparatora saygı için koyarlardı. İmparatorluk devrinde hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun portresi, arka yüzünde de onun yapmış olduğu işler; kalkındırdığı ülkeleri, gezmiş olduğu yerleri anlatan tasvirler bulunur. Bazı sikkelerde de saray mensubu veya ilerigelenlerin portreleri vardı. Bizanslılarda hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun veya ailesinin portresi, arka yüzde ise çoğunluk dinî tasvir veya yazılar vardı. Sasanî sikkelerinde de portreler görülür. Ortaçağda madenî paralarda portre kullanılmadı.
XV. yy.dan itibaren italyan paraları örnek tutularak gümüş paralarda portreye yeniden yer verildi. Madalyalar üzerine portre yapılmasına 1439′da Pisanella önayak oldu. İslâm sikkelerinde din yasağı yüzünden portre kullanılmadı. Türkiye cumhuriyetinde paraların üzerinde Atatürk’ün portrelerine yer verildi.
— Pulculuk. Üzerinde portre bulunan ilk türk pulu, 1914′te basılmış olan, Birinci Londra serisinden 200 kuruşluk puldur. Bu pulda Mehmed V’in portresi vardı. Cumhuriyet devrinde, ilk olarak 1924′te bastırılan Sulh Hatıra serisinde, Atatürk’ün portresine yer verildi. Atatürk’ün çeşitli portreleri daha sonra birçok pul serisinde yer aldı. Ayrıca Namık Kemal, Barbaros Hayreddin Paşa, Farabi, Midhat Paşa, Abdülhak Hâmid Tarhan, Ziya Gökalp, Zübeyde Hanım, Mehmed Akif Ersoy, Mimar Sinan, Fuzuli, Mevlânâ, Kâtip Çelebi, Şinasi, Agâh Efendi, Fatin Gökmen, Alparslan, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Şevket Dağ, Recaizade Mahmud Ekrem, Ahmed Rasim, Mustafa Reşid Paşa, Reşat Nuri Güntekin, Tevfik Fikret, Tamburi Cemil, Ahmed Vefik Paşa, Ömer Seyfeddin, Kemalettin Mimaroğlu, Halid Zıya Uşaklıgil, Yahya Kemal Beyatlı, Halide Edib Adıvar, Abdurrahman Şeref, Naima, Kanunî Sultan Süleyman, Ahmed Midhat Efendi, Turgut Reis, Sokullu Mehmed Paşa, Nedim, Osman Hamdi Bey, Selim Sırrı Tar-can, Ahmed Cevat Paşanın portrelerini taşıyan pullar çıkarıldı. Yabancı devlet başkanlarından İran şehinşahı Ali Rıza, Federal Almanya cumhurbaşkanı Theodor Heuss, Afganistan kralı Muhammed Zahir Şah, Suudî Arabistan kralı Faysal, Fransa cumhurbaşkanı general de Gaulle gibi devlet başkanlarının portreleriyle pullar çıkarıldı.
• Türklerde. Turfan, Hotan, Haço gibi Uygur şehirlerinde yapılan kazılarda bulunan fresklerde Buddha’nın ve hükümdarların portrelerine rastlanır. Hoça’da bulunan uygur yazmalarında da portreler vardır. Selçuklularda Nakkaşı Rum diye anılan Aynüddevle, Mevlânâ’nın portrelerini yaptı. Osmanlılarda Mehmed II’nin İtalya’dan getirttiği Gentile Bellini, Mate di Pasti, Constanza da Ferrara, hükümdarın çeşitli portrelerini yaptılar. Bu dönemde italya’da Mastori Pavli’nin yanında çalışan Nakkaş Sinan Bey, Mehmed II’yi gül koklarken gösteren portreyi yaptı. Süleyman I devrinde Nigârî, bir portresinde Barbaros’un yaşlılık dönemini canlandırdı. Nakkaş Hasan’ın Eğri Fetthnamesi’nde Mehmed III’ün zaferden sonra düşman kumandanının kabul edişini gösteren minyatürü, portre niteliği taşır. Bu eserde Nakkaş Hasan’ın kendisini ve eserin yazarıyle hattatım gösteren minyatürler de portre niteliğindedir. XVIII. yy.da Levnî, Ahmed III’ü Damat İbrahim Paşa ile birlikte gösteren portreyi yaptı. XVIII. yy.dan itibaren osmanlı sultanlarının portrelerini toplu olarak gösteren albümler hazırlandı. XIX. yy.da batı resminin izlerini taşıyan portreler yapıldı. Bunlardan birinde Selim III, Koca Yusuf Paşa ile birlikte gösterilir. Batı etkisindeki türk resminde portreler önemli bir yer tutar. Bu eserler arasında Şeker Ahmed Paşanın yaptığı Abdülaziz portresi, Osman Hamdi Beyin Osmanlı devletindeki mahallî yaşayışı ve türk-islâm dünyasını yansıtan portreleri, Şehit Hasan Rıza’nın Tül Şapkalı Kadın portresi dikkati çeker. İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Avni Lifij gibi sanatçılar portre ressamı olarak tanındı. Cumhuriyet devrinde Ali Avni Çelebi, Zeki Kocamemi, Refik Epikman, Cevat Dereli, Hamit Görele, Turgut Zaim, Ercüment Kalmık, Nurullah Berk, Zeki Faik İzer, Abidin Dino, Cemal Tollu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Halil Dikmen, Eşref Üren, Sabri Berkel, Nuri İyem, Avni Arbaş, Ferruh Başağa v.d. portre türünde eserler verdiler. (ML)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POTSDAM
Tarih 06 Haziran 2009
POTSDAM, Almanya’da (Doğu Almanya) şehir, idare bölümü merkezi, Berlin’in 20 km güneybatısında, Havel ırmağı kıyısında; 115 000 nüf. «Prusya Versailles’ı» denen şehir bir Sanayi merkezi haline gelmiştir (sinema, grafik, makine sanayii; hassas makineler; konservecilik). Yalanında birçok meyve bahçesi.
—Potsdam idare bölümü, 1 161 000 nüf.
— Tar. ve G. santl. önce bir islav şehri olan Potsdam, 993′tc rahip Quedlinburg’un eline geçti. Askanya sülâlesinin, Havel ırmağındaki bir adada inşa ettirdiği şatonun yakınında gelişen Potsdam’a, XIV. yy’da şehir «şart»ı tanındı. Baş «seçici prens» 1660′tan sonra inşa ettirdiği şatoda, fransız protes-tanlarını Brandenburg’a göçmeğe çağıran 8 kasım 1685 tarihli fermanı imzaladı; 1682′de tamamlanan şatoda (Stadtschloss), mimar G.W. von Knobelsdorff 1744-1751 arasında değişiklikler yaptı. Friedrich II, gözde merkezlerinden biri olan Potsdam yakınında Sans-Souci şatosunu inşa ettirdi; sonra parkın ucunda, fransız mimarı Jean Laurent Le Geay’e Yeni Saray’ı yaptırdı (1763-1769). İmparator Friedrich III’ün öldüğü Yeni Saray, Wilhelm II’nin yazlık sarayı oldu. Friedrich-Wilhelm II, Heilige See kıyısında Mermer sarayı (Marmorpalais) yaptırdı (1787-1790, Gontard ve Langhans’ın eseri); Wilhelm I imparator olmadan önce, Babelsberg şatosunu inşa ettirdi (1834-1849). Nikolaikirche (1830-1837, Schinkels’in eseri) ve Friedenskirche de (1845-1848, L. Persi-us’un eseri) şehrin önemli anıtlarındandır. Garnison kilisesindeki (1731-1735 arası Gerlach tarafından inşa edildi) Friedrich II’nin mezarı önünde Aleksandr I, Friedrich-Wilhelm III’e «ebedî dostluk» andı içti (3 kasım 1805) ve Hindenburg’un huzurunda Hitler, Weimar anayasasının kaldırıldığını ve III. Cumhuriyetin kurulduğunu ilân etti. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTSDAM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTEKİZ EDEBİYAT
Tarih 05 Haziran 2009
PORTEKİZ EDEBİYAT
• Başlangıçtan XV. yy.a kadar. Portekiz edebiyatı başlangıcından beri bağımsız olmuştur. Bunu, ülkenin dil bakımından muhtar bir durumda oluşunun yanı sıra tarihiyle de kolayca açıklamak mümkündür. Hattâ daha da ileri giderek XV. yy.ın basına kadar iberik yarımadasında Galicia ve Portekiz cancioneiro’lanmhkinĞen başka şiir dili olmadığını da belirtmeden geçmemek gerekir. Fransız edebiyatının etkisine rağmen bu cancioneiro’ların yapı ve biçim bakımından vardığı orijinallik, Atlas okyanusu kıyılarının havasını yansıtan ve yer yer iç burkucu bir üslûba bürünen catiga’larda olanca gücüyle görülür.
Daha sonraki tarihlere rastlayan ve daha kararsız olan nesrin ortaya çıkışı ise özellikle manastırların ve üniversitelerin gelişmesine ve Saray hümanizmine bağlıdır. Bu mensur edebiyatın başlıca örnekleri, «soy kütüğü defterleri», «soydan kişiler defterleri», breton çevrimini sürdüren romanlar ve Aviz hanedanı prenslerinin didaktik nesirleridir. Bu didaktik eserlerin arasında da kral Duarte’nin Leal Conselheiro’su (Dürüst Danışman) ile Coimbra dükü Pedrc’nun Tratado de Virtuosa Bemfeitoria’sı (Erdemli iyilikseverlik Kitabı) özellikle anılmağa değer.
• ön klasik devir, ön klasik edebiyatın Aljubarrota muharebesi (1385) ile Manuel I arası dönem boyunca bütün XV. yy.ı kapsayan gelişmesi portekiz emperyalizminin başlangıcıyle atbaşı gider. Dolayısıyle de «milliyetçi burjuva» niteliğindeki bu yeni bilincin kendini en yetkin biçimde tarihçilerde ve özellikle de bunların en değerlisi olan Fernao Lopes’te (1380-1459) göstermiş olmasına şaşmamak gerekir. Lopes, halefleri Gomes Eanes de Zurara (1410-1474) ve Rui de Pina (1440′a doğr. – 1520′ye doğr.) ile, malzeme (tarihî kronikler ve keşifler), metot ve kesinlik bakımından ortak yanlara sahip olmakla beraber ustalık ve kavrayış bakımından onlardan çok üstündür.
Lirik olmak özelliğini hiç bir zaman yitirmeyen şiir, Garcia de Resende’nin (1470′e doğr. – 1536) iki yüz elliyi aşkın şairin eserlerini kapsayan Canciortneiro Geral’i (1516) sayesinde bilinir. Halktan çok saraya bağlı olan bu şiir yapmacıklı dili ve alegorilere geniş yer vermesi bakımından günlük olayların büsbütün dışındadır; fakat dinî bir Stoa’cılığa bağlılığı, belgesel değeri ve biçim ustalığı bakımından sağlam bir geleneğe dayandığı ve klasik edebiyatın öncüsü olduğu inkâr edilemez. Avrupa Rönesansının Portekiz’e yerleşmeğe başladığı bu dönem bir yandan Ortaçağın etkisini taşıyan bir iberya geleneğine bir yandan da fetih isteğinin ağır bastığı bir hümanizme dayanır. Yüzyılın başında iberya geleneği daha çok roman ve tiyatroda görülür. Joao de Barros (1496-1570), Diego Mendes de Vasconcelos; (1523-1599) ve özellikle de Palmeirim de inglaterra adlı eseriyle Francisco de Morais (1500-1572), Amadis’in etkisinde kalarak belirli bir tarzın yerleşmesini ve tutunmasını sağladılar. Fakat asıl hizmetleri bir Bernardim Ribeiro’nun (1500-1552) Ortaçağ ile romantizmi birbirine bağlayan bir Cristovao de Sousa Falcao’nun (1518-1557′ye doğr.) lirik nesirlerine götüren yolu açmak oldu. Tiyatro alanında da Jorge Ferreira de Vasconcelos (1515-1585′ten önce) oldukça ılımlı bir pikaro geleneğini takip ederek hümanist komedinin sunî çerçevesini kırarken, Gil Vicente de (1470′e doğr. – 1536′ya doğr.) gerçek bir yaratıcı olduğunu gösterdi. Vicente’nin çok çeşitli eseri lirizmi ve halka dayanması bakımından kendisiyle boy ölçüşebilecek taklitçilerin çıkmasına imkân veremezdi. Fakat auto türünü en olgun şekline vardırarak klasik İspanya’nın comedia’sını hazırlamış oldu. Klasisizmin ikinci unsuru olan hümanizm ile ülkeyi rönesans Avrupası’na bağladı, Damiao de Gois (1502-1574), Gouviea’lar (Andre, 1497 – 1548; Antonio 1505-1566) gibi Gerasmuscular, prenses Dona Maria’nın (1521-1577) çevresi bu evrenselliğin başlıca tanıkları olduğu kadar da gerek şiir alanındaki devrimin gerek lirizmde italy anlaşmanın belirtileridir. Bu devrin gözde şairleri Francisco Sa de Miranda (1485′e doğr. – 1558), Antonio de Ferreira (1528-1569), Pedro de Andrade Caminha (1540-1594) ve Diogo Bernardes’tir (1530′a doğr. – 1605).
Avrupa’nın etkisinde kalmakla beraber Portekiz hümanizminin Avrupa’da yepyeni bir bilime yol açtığı ve bilimsel devrimi gerçekleştirdiği de inkâr edilemez. Bu akımın öncüleri arasında Pedro Nunez (1492-1577′ye doğr.) gibi kozmografyacıların, Garcia de Orta (1490′a doğr – 1570) gibi botanikçilerin yabancı ülkelerin tanınmasında büyük bir rol oynayan Mendes Pinto’yu (1509-1583), imparatorluğun haşmetini gözler önüne seren ve Portekiz’in Titus Livus’u sayabileceğimiz Joao de Barros’un (1496-1570) çevresinde toplanan Diego de Couto (1542-1616), Fernao Lopes de Castanheda (öl. 1559), Gaspar Correia (öl. 1560) gibi tarihçileri sayabiliriz. Bütün bu kişilerin arasında sanatçı kişiliği en üstün olan Luiz de Camoes’ti (1524-1580). Asker, saray adamı, seyyah ve şair Camoes 1572′de imparatorluğun ve milletin son döneminde çıkan Os Lusiades adlı eserinde gelenekçi, hümanist ve fetihçi yüzyılın büyük bir sentezini yaptı.
• Portekiz baroku (1580-1706). ispanya ile siyasî birleşme, ülkenin 1640′ta yeniden bağımsız oluşundan sonra bile dil ve ideoloji bakımından zaman zaman tehlikeli olabilen bir kaynaşmaya yol açtı. Bundan dolayı da, portekiz edebiyatının en sağlam değerleri, hemen hemen her alanda bu kaynaşma akımına karşı cephe alarak başarıya ulaştı. Jeronimo Corte Real (1535-1588), Gâbriel Pereira de Castro (1571-1632), Bras Garcia de Mascarenhas (1595-1656) ve Francisco Sa de Meneses (1600′e doğr. – 1664) ile destan türü olduğu yerde sayarken Fenix Renascida (Dirilen Phoenix) şairlerinin ispanya etkisini taşıyan yapmacıklı fakat çok büyük bir ustalığa dayanan eserleri, Violante do Ceu (1601-1693) ve Madalena da Gloria (1672-1759) gibi rahibelerin derin duygulu ve mistik şiirlerine yol açtı. Bu devirdeki diğer büyük şairler arasında renkli ve canlı bir üslûbu olan brezilyalı Gregorio de Matos (1623 veya 1633-1696) ve ahlâkçı şiirler yazan Francisco Rodriguez Lobo’yu (1580-1625′e doğr.) anmak gerekir.
Nesir ise vakayiname türünde, değerleri tartışmalı olmakla birlikte, Bernardo de Brito (1569-1617) ve Antonio Brandao (1584-1637) gibi kimselerle altın çağını yaşıyordu. Ahlâkçı edebiyatta başta P. Manuel Bernades (1664-1710) olmak üzere Joao Lucena (1550-1600), Luis de Sousa (1555-1632) ve Jacinto Freire de Andrade (1597-1657) dikkati çeker.
Bu devri gereğince yansıtabilecek en önemli iki yazardan biri, coşkun vaızcı ve yol gösterici mektuplarıyle dikkati çeken Antonio Vieira (1608-1697) ile şair ve tarihçi, siyasetçi ve ahlâkçı hem ispanyol hem de Portekizli olan, İberya yarımadasının bütün çelişmelerini eserlerinde yansıtan Francisco Manuel de Melo’dur (1611-1667).
• Aydınlanma çağı (1706-1816). Portekiz dehası, Ispanya’daki taht kavgaları dolayısıyle daha da kesin bir nitelik kazanan bağımsızlıktan yararlanarak, zamanın ihtiyaçlarını karşılamak ve bu iş için de ilk olarak fransız etkisine açılmak imkânını buldu. Gelenekçilerin ve pombal’cilerin karşıt yönlere çekmeğe çalıştıkları edebiyat dünyası her şeyden önce pombal’cilerin savunduğu ansiklopedi zihniyetinin etkisinde kaldı (Tarih akademisi, 1720; Üniversite’nin reformu, 1772). Aynı etki Luis Antonio Verney’in (1713-1792) pedagojik eserlerinde, Oliveira şövalyesinin (1702 – 1783) veya Antonio Nunes Ribeiro Sanches’in (1699-1782) çeşitli çalışmalarında görülür. Pombalin siyasetinin de desteklediği akılcı, laikleştirici ve yenilikçi eğilim 1756′dan itibaren şiirde de ağır basmağa başladı: Domingo dos Reis Quita’nın (1728-1770) pastoral lirizmi, Pedro Antonio Correia Garçao (1724-1772) ile Manuel de Figueiredo’nun (1725-1801) «yeni tiyatro»su, Antonio Diniş da Cruz e Silva’nın (1731-1799) hicivleri; yerli kaynaklardan beslenen Minas o-kuluna bağlı Jose de Santa Rita Durao (1717′ye doğr. – 1784), Claudio Manuel da Costa (1729-1789), Jose Basilio da Gama (1740-1795), Tomas Antonio Gonzaga (1744-1810); eski edebiyata karşı cephe alan ve hürriyet özlemini çeken Francisco Manuel do Nascİmento (1734-1819) ve Manuel Maria Barbosa (1765-1805); romantizmin öncüsü sayabileceğimiz Alorna markizi v.b.
• XIX. yy. (1816-1910). Iberik yarımadasındaki savaşlar ve krallık yönetiminin uzun süren can çekişmesi: portekiz romantizminin doğmasına yol açtı. öbür ülkelerdekinden çok daha geç bir tarihe rastlayan ve gerek aşırı milliyetçiliğiyle gerek hürriyetçi yanıyle dikkati çeken bu akım aynı zamanda bir orta yol hareketiydi. Temsilcileri üç kişidir: dokunaklı ve zarif lirizmiyle, gerek ele aldığı konular gerek kazandığı başarı bakımından oyunları gerçekten milli olan ve eserleri savunduğu siyasî görüşün izlerini taşıyan Almeida Garrett (1799-1854); tarihî konulan işlemek konusundaki başarısı kadar da bu konularda bilgili olan Alexandre Herculano (1810-1877) ve romantizmin katılaşmasını ve kalıplaşmasını temsil eden şair Antonio Feliciano de Castilho (1800-1875). Romantizmin hemen ardından da, bağımsızlar adıyle ve romantizmin gerçekçiliğe bağlanmasını sağlayan yazarlar geldi. Bunlar romanda Luis Augusto Rebelo da Silva (1822 -1871) ile Julio Diniş (1839-1871), şiir ve tiyatro alanında da Joao de Lemos (1819-1889), Antonio Augusto Soares de Passos (1826-1860), Jose da Silva Mendes Leal (1818-1886), Tomas Ribeiro (1831-1901) ve Raimundo Antonio de Bulhao Pato’dur (1829-1912). Bu tablonun içinde, ayrı olarak belirtilmesi gereken iki ad vardır: eserleri son derece duru ve duygulu olan şair Joao de Deus Ramos (1830-1896) ve Sue’den hareket ederek Balzac’a kadar varan Castelo Branco (1825-1890). Ama yine de, bunların hepsinden önemli olan akım, Coimbra okuludur. 1860 Yıllarında çıkmış olan ve pek çok yanıyle de yerini aldığı romantizm akımını andıran bu hareketin başlangıcı 1848′e dayanır. Bundan dolayı da, yüzyılın sonunun habercisi sayılabilecek olan bu anlayış Hugo, Proudhon, Quinet, Comte ve Hegel’e dayanarak edebiyatı aşan bir meseleyi ele alır: bu mesele, bir burjuva devriminin başarısızlığı karşısında uyanan millî bilinç meselesidir. Böylece de, toplumcu anlayışa yakın, gerçekçi ve kozmopolit bir yeni-romantizmin ortaya çıkmasına yol açarak, gerçek siyasî etkinliği ne olursa olsun, devrin Portekiz’inde büyük eserler yazılmasına yol açtı: öncü ve tenkitçi Teofilo Braga’nın (1843-1924) anıtsal ve tartışmalı eseri; bunalımları ve aydınlık zekâsıyle büyük şair olduğunu ispat eden Antero Tarquinio de Quental’ın (1842-1891) şiirleri; gerçekçi romanın büyük ustası olan Jose Maria Eça de Queiros’un (1845-1900) romanları; eşsiz üslûpçu ve polemikçi Jose Duarte Ramalho Ortigao’nun (1836-1915) denemeleri; yepyeni fikirler getiren dâhi tarihçi Joaquim Pedro de Oliveira Martins’in (1845-1894) incelemeleri.
Mücadeleci şiirleriyle, Abilio Guerra Jun-queiro (1850-1923) ve Antonio Duarte Gomes Leal (1849-1921) ile büyük hikayeci Jose Valentim Fialho de Almeida (1857-1911) ise doğrudan doğruya bugünün meselelerini ele alan yazarlardır.
• XX. yy. Son elli yıl içinde edebiyat alanında görülen gelişme cumhuriyetin kurulması (1910), ülkenin Birinci Dünya savaşına katılması ve Salazar diktatörlüğünün yol açtığı kargaşalıklara bağlıdır. Bu edebiyatın özelliği Portekiz’in diğer avrupa ülkelerinden kopmasına karşı cephe almasıdır: parnas’çı Antonio Candido Gonçalves Crespo (1846-1883) ve Jose Joaquim Cesario Verde (1855-1886) ile sembolizmin büyük ustası olan Eugenio de Castro (1869-1944). Bu devrin öteki yazarları arasında Antonio Nobre (1867-1900), Teixeira de Pascoasis (1878-1952), Antonio Sardinha (1888-1925), Camillo Pessanha (1867-1926), Jose Regio (doğ. 1901), Miguel Torga (doğ. 1907), Adolfo Casais Monteiro (doğ. 1908) ve özellikle de bir Fernando Antonio de Seabra Pessoa (1888-1935) sayılabilir. Bu arada, Antonio Patricio (1878-1930) ile Ju-lio Dantas’ın (doğ. 1876) pek değişik seviyelerdeki eserlerle çağdaş tiyatroyu temsil etmelerinin yanı sıra, roman ve deneme alanlarında da, uzun bir natüralist dönemden sonra, çeşitli yazarlar kendini gösterdi: Aquilino Ribeiro (doğ. 1885), Jose Maria Ferreira de Castro (doğ. 1898), Fernando Gonçalves Namora (doğ. 1919). Tenkit alanında Jose Leite de Vasconcelos (1858-1941), Reinaldo dos Santos (doğ. 1880), Jaime Zuzarte Cortesao (doğ. 1884), Fidelino de Figueiredo (doğ. 1889) ve Antonio Jose Saraiva (doğ. 1917) üstünde durulabilir.
• Şiir. Cadernos de Poesia dergisinin çevresinde toplanan sairlerin (Jorge de Sena [doğ. 1919], Natercia Freire [doğ. 1920], Eugenio de Andrade [doğ. 1923]) insansı tepkisinden ve gerçeküstücülüğün (Antonio Pedro [1906-1966], Alvaro de Campos, Mario Cesariny de Vasconcelos, Alexandre O’-Neill [doğ. 1924], Antonio Ramos Rosa [doğ. 1924], Jose Terra [doğ. 1928]) ortaya çıkmasından sonra şiir, Tavola Redonda (1950-1954) grubuyle Ortaçağın «cancioneiros» kaynaklarına ve geleneksel lirizme döndü: Antonio Couto Viana (doğ. 1923), Sebastiao da Gama (1924-1952), Luis Macedo (doğ. 1925), Fernanda Botelho (doğ.k1926), Alberto Lacerda (doğ. 1928). Bu yenilik Lusitania Brezilya ilhamını meydana çıkaran Carlos Lemonde de Macedo (doğ. 1921) ile metafizk ve din meseleleriyle uğraşan Joao Maia (doğ. 1923), Vitor Matos e Sa (doğ. 1926), Ruy Bello’nun (doğ. 1933) eserlerinde devam etti. Reinaldo Ferreira (1922-1959) ile Cristovam de Pavia (doğ. 1933), «psişik araştırmalar» kaygısı gözetirken yeni şiir, Antonio Gedeao (doğ. 1906), Herberto Helder (doğ. 1930), Maria Alberta Meneres (doğ. 1930), Luiza Nete Jorge (doğ. 1939) ve Ernesto Melo e Castro ile «deneysel» olmağa yöneldi.
• Nesir. Portekiz nesrinde, İkinci Dünya savaşından sonra belirmeğe başlayan özellikler son on yıl içinde arttı. Eça de Queiros gerçekçiliğinin mirası olan, toplumun tenkitli çözümü Jose Rodrigues Mugieis (doğ. 1902) ve Joaquim Paço de Arcos’un (doğ. 1908) eserine konu olmakla beraber, Proust tarzındaki iç özlem Jose Osorio de Oliveira (1900-1964), Domingos Monteiro (doğ. 1903), Pereira Gomes (1909-1949), Alves Redol (değ. 1911), Luis Forjaz Trigueiros (doğ. 1915) üstünde kendini duyurur. Bununla birlikte bölgesel gelenek Tomas de Figueiredo (doğ. 1901) ve Vitorino Nemesio (doğ. 1901) ile devam eder. Fakat yeni romancılar okulu, fransız varoluşçuluğundan özelikle Albert Camus’nün fikir ve estetiğinden etkilenir: Vergilio Ferreira (doğ. 1914) ve Urbano Tavares Rodrigues (doğ. 1926). Tenkit bugün Joao Gaspar Simoes (doğ. 1903), Delfim Santos (1908-1966), Oscar Lopes (doğ. 1918), Alvaro Ribeiro, Jose Marinho ve Joao Ameal ile özel bir canlılık kazanır.
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ EDEBİYAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTEKİZ TARİH
Tarih 05 Haziran 2009
PORTEKİZ TARİH
Portekiz milletinden önce
Ülkeye tarihin başlangıcında Kartacalılarla yakınlığı olan kabileler yerleşti (M.ö. III. yy.); bu kabilelerin başlıcası, II. yy. boyunca ve I. yy.ın ortasına kadar Romalılarla savaşan Lusitania’lılardır. Augustus’un kurduğu Lusitania eyaletinin sınırları Portekiz’in bugünkü sınırlarından oldukça farklıydı. Eyalet V. yy.da Alanlar ve Süevler, daha sonra da Vizigotlar tarafından işgal edildi. 711′de başlayan müslüman hâkimiyetini, Porto bölgesini işgal eden Asturia kralı Alfonso III (869-910) ve Duero ile Mondego arasındaki toprakları alan (1064) Castilla kralı Fernando I sarstılar.
ortekiz krallığının kuruluşu, Bourgogne hanedanı
Tajo’ya sefere çıkan Leon kralı Alfonso VI, Portekiz kontluğu’nu (Porto bölgesi) evlilik dışı kızı Teresa’nın kocası Bourgogne’lu Henri’ye verdi; böylece bu arazi aynı lehçenin konuşulduğu Galicia’dan ve yarımadanın geri kalan kısmından sunî olarak ayrıldı (1097); Henri, Braga’yı piskoposluk haline getirerek (1104), Portekiz’i dinî alanda Castilla’nın hâkimiyetinden kurtardı; ama müslümanların Lizbon ve Santarem’i işgal etmelerini engelleyemedi, ölümünde (1114) karısı Teresa iktidarı ele geçirdi ve üvey kızkardeşi Castilla kraliçesi Urraca ile savaştı. Castilla’da Urraca zamanındaki karışıklıklar, kontluğun Castilla’ya bağımlılık ilişkilerini gevşetti. Kraliçenin Galicia’lı kont Fernando Peres de Trava ile sevişmesine ve metbu olarak Castilla’lı Alfonso VII’ye başvurmasına kızan soylu sınıf, Henri’nin oğlu Alfonso I Henriques (1128-1185) yönetiminde ayaklandı. Alfonso I, Castilla’lıları Guimaraes yakınında, Sao Mamede’de ezdi (1128), Portekiz’i fiilî bağımsızlığa kavuşturdu, «Portekizliler kralı» unvanını aldı (1139) ve birkaç ay sonra müslümanları Ourique’de yendi (1139); 1143′te önce papanın, sonra imparator Alfonso VII’nin (Castilla kralı) metbuluğunu kabul ederek kendini Portekiz kralı olarak ilân ettirdi.
Portekiz, müslümanları çekilmeğe zorlayarak güneye doğru genişlemeğe devam etti. Coimbra’yı başkenti haline getiren, Mondego ve Tajo arasına templier ve hospitalier tarikatı şövalyelerini yerleştiren Alfonso I Henriques, 1147′de Sintra, Santa-rem ve Lizbon’u aldı, 1158-1166 arası Alentejo’yu işgal etti. Kısa süre içinde portekizlileşen ispanyol santiago ve calatrava tarikatlarına dayanan ve müslümanları güneyden uzaklaştırmak için Kudüs’e giden haçlıları yolundan saptıran halefleri, fetih seferlerine devam ettiler. Aslında, Alfonso II’nin (1211-1223) portekizli birliklerinin katıldığı Muvahhidîlerin Los Navas de Tolosa bozgunundan (1212) sonra hızlanan fetih, Alfonso III zamanında (1248-1279), Algarve’nin almmasıyle tamamlandı (1249). Müslümanların ve yahudilerin 1497′ye kadar yaşamağa devam ettiği fethedilen topraklar, yalnız kuzeyden gelen ve porto lehçesini yayan kolonlar tarafından değil, gerek laik, gerek din adamı yabancılar tarafından da değerlendirilmeğe başlandı, özellikle Sancho I zamanında (1185-1211) gelen birçok göçmen daha önceki derebeyliklere bağımlı olmayan merkezlerde toplandı ve hükümdardan imtiyaz fermanları elde etti.
Portekiz’in XII. yy. ortasında toprak bütünlüğünün tamamlanması anayasal kurumların tamamlanmasıyle aynı tarihte gerçekleşti; XI. yy.dan beri soydan geçen monarşi, iktidarın fiilî hâkimiydi; ama kralın Vizigotlar zamanındaki seçimle işbaşına gelme dönemini hatırlatan halkın onayı usulünün uygulanması, corteslerin kurulmasıyle sonuçlandı; bilinen ilk cortes’ler henüz sadece rahip ve soylu sınıfının temsil edildiği (1212) ve portekiz kanunlarının ilk unsurlarını hazırlayan Coimbra cortes’leridir. O tarihe kadar krallık otoritesi ancak çok zengin rahip sınıfının imtiyazlarıyle ve topraklarında yargılama yetkisini ve vergi toplama hakkını elde eden soylu sınıfın birkaç imtiyazıyle sınırlıydı; kralın yetkisi, en güçlü unsurları yıllık belirli bir askerlik hizmetiyle yükümlü olan ve savaş zamanında önceden tespit edilmiş miktarda asker vermek zorunda olan etkili bir derebeylik sisteminin kadroları arasına sızmıştı. Ama derebeyliğin ve rahip sınıfının gelişmesi Alfonso II’yi kaygılandırdı; Alfonso, babasının kançıları Juliao’nun yardımıyle bütün mülkiyet unvanlarını kontrol ettirerek (inquiroçoes) ve amortizaçao ile rahip sınıfının gayrimenkul sabihi olmasını yasaklayarak derebeyliğe ilk darbeyi vurdu. Fakat Sancho II’nin (1223-1248) yeteneksizliği ve bunun yol açtığı anarşi, rahiplerin ilerigelenlerinin papaya başvurarak Sancho’nun tahttan indirilmesini ve yerine kardeşi Alfonso III’ün getirilmesini istemelerine sebep oldu; Boulogne kontesiyle evli olan Alfonso III tahta çıkmasına karşılık kilisenin haklarına saygı göstermeğe söz verecekti (Paris antlaşması, 1245). ülkenin kuzeyine çekilen Sancho, Castilla’nın desteğine rağmen sonunda Toledo’ya sığınmak zorunda kaldı (1298).
Bunun üzerine Alfonso III Portekiz kralı ilân edildi; ama Paris antlaşmasının maddelerini uygulamayı reddetti ve rahip sınıfının haklarını daha da kısmakla kalmayarak Leiria cortes’inde (1254) ilk olarak şehirlerin temsil edilmesine izin verme yoluyle derebeylerin XIII. yy. başında kazandıkları imtiyazları kaldırmak için burjuvalara dayandı. Bu yeni sosyal sınıfın
«kraliyet curie’sine» (görevleri ayrılmağa başlamıştı ve en iyi öğrenim görmüş üyeleri
[kanun adamları] kralın imtiyazlılara karşı hazırlanan ordenoçoes’leri uygulamasına yardım ediyorlardı) girmesine imkân verdi. Coimbra üniversitesini kuran (1290-1308) ve porto lehçesini millî dil haline getiren Deniş zamanında (1279-1325), krallık yetkilerini artırma siyaseti burjuvazi tarafından desteklendi; buna karşılık burjuvazinin iktisadî faaliyetleri teşvik edildi. XII. yy.dan sonra portekizli tüccarlar, Brugge ve Londra’ya giderek, balık, tuz, şeker, yağ, deri sattılar. Denis’in vârisleri eserini devam ettirdiler. Alfonso IV (1325-1357) ve Pedro I, özellikle soylu sınıfın imtiyazlarını kısarak ve papalık kararnamelerinin kralın onaylaması olmadan yayımlanmasını yasaklayarak adaleti yeniden teşkilâtlandırdılar.
Ayrıca ülkenin denizaşırı genişleme siyaseti Fernando I (1367-1383) zamanında güçlendi; hükümdar XIV. yy.da, Avrupa’nın öbür ülkeleri gibi Portekiz’de de patlak veren iktisadî buhranı atlatmak için, armatörlere kraliyet ormanlarının kerestelerini bedelsiz vermeğe, ama sigorta sistemini beslemek için gemilerin yüklerinden vergi almağa karar verdi; ayrıca, işletilmeyen topraklara elkoyma kararını alarak mülk sahiplerini tarlalarını ekmeğe zorladı (1875) ve aylakları zorla çalıştırdı.
Aviz sülâlesi ve deniz hâkimiyeti
Fernando’nun ölümünde tek kızı Beatriz’-in Fransa’nın müttefiki Castilla’lı Juan I ile nişanlı olması, tehlikeli bir veraset buhranına yol açtı; bu buhran sırasında Castilla hanedanının tahta çıkmasına taraftar olan soylularla, millî bir prensin yetkisi altında Portekiz’in bağımsızlığını korumağa kararlı olan burjuvazi açıkça çatıştı (1383-1385). Yüzyıl savaşları Iberik yarımadasını da etkileyince, ingiltere, Portekiz tahtına Pedro I’in evlilik dışı oğlu ve Fernando’nun üvey kardeşi olan aviz tarikatı başkanı Juan’m geçmesini destekledi; Coimbra cortes’leri bu adaylığı onayladı (1385). Juan I ve başkumandanı Nuno Alvares Pereira, Castilla’lıları Aljubarrota’da ingiliz paralı askerlerinin yardımıyle yenerek (1385) Portekiz’in bağımsızlığını sağlamlaştırdılar; bağımsızlık 1411′de Castilla ile imzalanan barışla ve İngiltere ile yapılan ittifakla onaylandı;
Juan I’in 1387′de Lancaster’li Philippa ile evlenmesi İngiltere ile yapılan ittifakı daha da pekiştirdi.
Buhran yeni kralın, cortes’lerde ağır basmağa başlayan burjuvalara dayanarak soyluların isteklerini sınırlamasına imkân verdi. Cortes’in yetkileri XV. yy.da Alfonso V’in saltanatı başında naip Coimbra dükü Pedro’nun teklifi üzerine çıkarılan «Alfonso kararnameleri» ile belirlendi.
Portekizliler yeni topraklar keşfine ve işletilmesine Joao I zamanında (1385-1433) başladılar; ama bu işletmelerin tarihini milliyetçi efsaneler gölgelemiştir. Bütün bir milletin çabasını yansıtan XV. yy.daki tehlikeli yolculuklar uzun bir bilimsel araştırma (Alfonso X ile İber Yahudilerinin astronomi cetvelleri) dönemi ve gemi yapımının gelişmesi (kıç dümeni; 1439-1440′ta ilk kadırganın yapılması) sayesinde gerçekleştirildi. Bu çalışmalar, önemi çağlara göre değişen birçok sebeple açıklanır: Portekiz’in nispî kalabalıklığı; kıtada güçlü Castilla’nın zararına bir genişleme siyaseti gütmenin imkânsızlığı; buğday, balık, deri ve boya maddesi sıkıntısının artması; şekerkamışı tarımına uygun yeni ülkelerin araştırılması; Algarve’de kurulan şeker değirmenleri için zenci köle ihtiyacı; batı ile mübadeleleri güçleştiren altın sıkıntısı.
Yönetici sınıflar çok değişik teşebbüslere girişmelerine rağmen başlangıçta anlaşmış gibi görünüyorlardı. İktisadî buhranın iflâs ettirdiği şövalyeler Fas’ta Septe limanını işgal ettiler (1415); burjuvalar Madera takımadalarının (1418′den sonra) ve Asor adalarının (1432′den sonra) sömürgeleştirilmesini ve altın ülkesine ulaşmak amacıyle Afrika kıyılarının keşfini teşkilâtlandırdılar; Bojador burnu aşıldı (1434)) ve Rio de Oro’ya ulaşıldı (1436). Kral Edoardo’nun güçsüzlüğünden (1433-1438) yararlanan soylular, Fas’a savaş açılmasını kabul ettirdiler. Tanca önündeki bozgun (1437) ve kral Alfonso V’in (1438-1481) henüz ergen olmaması Coimbra dükü Pedro’yu ön plana geçirdi; cortes, naipliği yengesi kraliçe Aragon’lu Eleonora yerine (1440) Pedro’ya verdi. Pedro, burjuvaların çok işine yarayan barış içinde genişleme siyasetini yönetti; Madera ve Asor adaları önce buğday tarlaları, sonra şekerkamışı işletmeleriyle örtüldü; gezginler Sahra kıyısını aştılar ve daha elverişli ticaret ilişkileri kurdukları zenciler ülkesine ulaştılar; 1447′de ilk portekiz altın lirası cruzado basıldı. Ama derebeylerin kışkırttığı genç kralın tutumu yüzünden naip isyan etti ve Alfarrobeira’-da öldürüldü (1449);
o tarihten sonra, o güne kadar yapılan işler, bu kavgaya karışmamak ihtiyatlılığını gösteren kardeşi Henrique’ye (Gemici denir) mal edildi. Fas’a karşı tekrar savaş açılarak Alcazarseguer (1438), Tanca ve Arzila (1471), Safi (1508), Azemmuz, Mazagan alındı; buna karşılık Castilla’lılar bu sefer Magrıp’a doğru değil doğuya doğru (Oran ve Tlemsen bölgesi) yayılmağa başladılar. Ama güneyle ticaret öyle kazançlıydı ki (altın, köle, fildişi, zamk), yalnız özel teşebbüsün bile sürdürülmesine yetiyordu. 1469′da bu ticaret Fernao Gomes’te yılda 200 000 reis ödenmesi ve her yıl kıyıda Sierra Leone’nin ötesinde 400 km’nin işletilmesi şartıyle sağlamlaştırıldı. 1474′te bu imtiyaz, tacın vârisi prens Joao’ya geçti. Krallığın artık iki hedefi vardı: Batı’daki toprakları ve adaları taramak; Afrika’nın güneyinden Hindistan’a bir denizyolu bulmak. Batı’da 1456′ya doğru bulunan Cabo Verde adaları ve Asor adaları Portekizlilerin Newfoundland ve Brezilya kıyılarına (bu yolculuklardan yararlanan Kolomb’dan önce) yaptıkları yolculukların hareket üssü oldu. Afrikada 1471′de yapılan yolculukla Sao Tome ve Annobon (Ano Bom) bulundu ve ekvator aşıldı.
Kendinden önceki krallar gibi, Castilla’nın güçlenmesinden çekinen kral Alfonso V, son yıllarında Henrique IV’ün (öl. 1474) gelecekteki vârisi Castilla’lı Juana ile evlenerek (1455) bu krallıkta söz sahibi olmağa çalıştı. Oğlu Joao II (1481-1495) soyluları sindirmeğe karar vererek Braganza (1483) ve Viseu (1484) düklerini idam ettirdi, keşif seferlerini ve bulunan toprakların işletilmesini teşkilâtlandırdı. Diego de Azembuja Gine’de (bugün Gana) sonraki seferlerin iskelesi haline gelen Sao Jorge de Mina kalesini kurdu (1482). 1482′den sonra Diego Cam, Zaire’ye (Kongo) ve Angola’da Santa Maria burnuna portekizli padroes’ler (topraklara elkonulduğunu gösteren kolonlar) yerleştirdi. Pero da Covilha, Hindistan’a çıktı ve Habeşistan’a gitti, Bartolemau Dias, Fırtınalar burnunu (bugün ümit burnu), Hint okyanusunu buldu (1487). Ama Portekiz kralının gemi vermeyi reddettiği Kolomb, Castilla kralı hesabına yaptığı ilk yolculuktan (1492-1493) dönerek Hindistan’a batı yolundan ulaştığını bildirdi. Joao II, doğu yolunun üstünlüğüne inanmağa devam ettiyse de papa Alexander 1493′te bir fermanla Portekiz’in denizlerde sefer hakkını Cabo Verde adalarının 400 km doğusundan geçen bir hatla sınırladı; ama esrarlı Batı adaları hayalinden vaz geçmeyen Portekiz, sınırı Cabo Verde adasının 1 480 km batısına naklettirdi (Tordesillas antlaşması, 1494). Talihli Manuel I zamanında (1495-1521), Vasco da Gama o tarihe kadar uzakdoğu ticaretini elinde tutan müslüman tacirlerin engellemelerine rağmen Hindistan’a ilk olarak denizden gitmeyi başardı.
Gemi ve toplarının üstünlüğünden yararlanan Portekizliler müslümanların ticaretini iflâs ettirdiler ve birkaç yıl içinde boğazlardaki kaleleri ele geçirerek Hint okyanusuna hâkim oldular: Vasco da Gama Kalküta’yı topa tuttu (1502); Koçin, Cannanore ve Quiloa genel valiliğine tayin edilen Francisco de Almeida, Afrika kıyısında kaleler inşa ettirdi, mısır donanmasını Diu’da batırdı (1508); Albuquerque 1507 -1515 arasında Socatora, Maskat, Goa, Malakka ve Hürmüz’ü ele geçirdi. 1509′da Malakka’ya varan Portekizliler baharatın daha doğudaki Molük adalarından geldiğini öğrenerek 1512′ye doğru orada bir ticaret acentası (Amboina) kurdular. Macellan’ın bütün çabalarına rağmen (1521), takımadaları Zaragoza antlaşmasından sonra Portekiz ele geçirdi (1529). Portekizliler Asya imparatorlukları ve pazarlarının keşfini Siyam, Kamboç, Day Viet ve Çin’e (1514 veya 1517) ayak basarak tamamladılar (Makao’nun Portekiz’e bırakılması 1557) ve Japonya’ya ulaştılar (1557). O tarihten sonra «kıta ve kıtaötesi Portekiz kralı, Afrika’da, Gine senyörü, Habeşistan, İran, Arabistan ticaretinin, fethinin ve seferinin hâkimi» unvanını taşıyan ve Goa’da bir genel valiyle temsil edilen hükümdar bu keşiflerin kârını kendine ayırmayı düşünüyordu; uzak deniz ticaretinin kontrolünü bir rejiye bıraktı: Casa da Guinea; reji 1452-1483 arası Casa da Guinea e Mina adını aldıktan sonra 1499′da Casa da İndia e da Guinea şirketine katıldı. Filolar halinde birleşen gemiler Lizbon’dan Paskalya yortusunda yola çıkıyor ve muson sayesinde eylül ayında Kaliküt, Koçin veya Goa’ya ulaşıyordu; bu limanlardan kalkan başka gemiler, Malakka ve Ternate’ye gidip baharat yüklüyor, sonra da başka gemiler bu baharatı Japonya, Çin ve iran’a götürüyor, o arada da avrupa tekniğinin son buluşlarını (saat, arkebüz, top), Lizbon’da kurulan metalürji sanayiinin ürünlerini o ülkelere taşıyorlardı. Filo geri dönüşte Portekiz kralına asya baharatını, adaların şekerini ve zenci köleler getiriyordu.
Portekiz’in denizler ötesinde kalelerden başka toprakları yoktu. Ama Portekizlilerin faaliyeti sadece ticarî değildi; cizvitlerin misyon faaliyeti ve yerlilerin zorla hıristiyanlaştırılması Uzakdoğu’da birçok hıristiyan topluluğunun kurulmasıyle sonuçlandı ve Çin ile Japonya’nın hıristiyanlaştırılmasını hazırladı; avrupa medeniyeti Portekizliler aracılığıyle Kongo krallığından Japon imparatorluğuna kadar, değişik çevrelere sızdı.
Yolculukların uzunluğu, deniz kazaları, donanmaların yarıya yakınını yok eden türklerin hücumları, asker ve tayfalara ödenen ücretler, gelen ürünlerin Avrupa’da yeniden dağıtımını yapan Anvers’lilerin ve hansalıların istekleri, Portekiz kralının kârını çok azaltıyordu. XVI. yy. başındaki ilk coşkunluk geçtikten sonra Lizbon sarayı Uzakdoğu ile ilgisini gevşetti, Fas’taki topraklarını bırakmağa (Tanca, Septe, Azemmur ve Mazagan dışında) başladı ve daha yakındaki Atlas okyanusuna döndü. Hemen hemen bir portekiz tekeli haline gelen şekerkamışını yetiştirmek için adalar (Madera, Asor, Cabo Verde, Sao Tome adaları) kâfi gelmiyordu; buna karşılık Pedro Alvares Cabral’in 1500′de Portekiz toprağı ilân ettiği «Brezilya ormanı» şekerkamışı tarımı için çok büyük imkânlar sağlayabilecekti. Brezilya’yı fransız korsanlarına kaptırmak istemeyen Joao III’ün emri üzerine Martim Afonso de Sousa, Sao Vicente’den başlayarak ülkeyi sömürgeleştirmeğe koyuldu (1532). Brezilya’daki plantasyonlar Gine’deki, sonra XVI. yy.ın ikinci yarısında Angola’daki köle ticaret acentalarına yeni imkânlar sağladı; köle ticareti yapan tek ülke olan Portekiz, kolonilerini ve İspanyol Amerikası’nı köleyle doldurarak uzakdoğu ticareti için gerekli parayı sağladı. Ekonominin yanı sıra hamle yapan fikir ve sanat hayatı Joao III (1521-1557) zamanında en parlak dönemini yaşadı; papadan, cizvitlerin Portekiz’e yerleşmesi (Evora’da üniversitelerini kurdular) iznini alan kral, Lizbon üniversitesini de Coimbra’ya nakletti (1537). Ressam Nuno Gonçalves’in koruyucusu hümanist Alfonso V (1438-1481) sayesinde kültür, afrika ve asya medeniyetinin etkisiyle gelişti (Manuel üslûbu). Camoes’in Os Lusiadas’ı Vasco da Gama’nın başarılarını dile getirir. Reform’un hemen hemen hiç etkisinde kalmayan fakat büyük bir papaz sıkıntısı çeken din, Cizvitler ve yahudilerle Hıristiyanlığı benimsemek istemeyen müslümanları yakmak isteyen Engizisyon ile hâkimiyetini sürdürüyordu.
ispanya ile birleşme (1580-1640)
öteden beri Castilla’nın genişlemesinden çekinen Portekiz kralları evlenmeler yoluyle iki sülâlenin kendi lehlerine birleşmesini hazırlamışlardı. Ama önce Aviz sülâlesi söndü: hâlâ haçlı seferlerine çıkmayı hayal eden kral Sebastiao (1557-1578), Alkaçar-Quivir’de Faslılar karşısında bozguna uğradıktan sonra ortadan kayboldu. Ailenin son temsilcisi olan halefi kardinal Henrique 1580 ocağında öldü. Crato başpiskoposu dom Antonio’nun hak iddiasına rağmen, portekizli prenseslerin oğlu ve torunu olan ispanya kralı Felipe II’nin ordusu Portekiz’i ele geçirdi ve Felipe II Santarem’de kral ilân edildi. Aslında iki taç sadece tek kralın şahsında birleştiğinden ilhak tam değildi ve Felipe II Portekiz’in hürriyetlerine saygı göstermeğe söz vermişti.
Daha sonra, ispanya’ya kin duyan Portekizliler bu 1580 yılını mutsuzluklarının başlangıcı ve ülkenin gerilemesinin onaylanması saydılar. Gerçekteyse, küçük krallıkta hayat eskisi gibi devam ediyordu; hattâ Portekiz halkı bu birleşme sayesinde ispanyol sömürgelerine sızıyor ve bu sömürgeleri kendi lehine işletebiliyordu. Ne var ki bir süre sonra şartlar değişti: Abbas zamanında İran’ın kalkınması, Hindistan’da moğol imparatorluğunun kurulması ve Japonya’da çoğunluğun yerleşmesi, Portekizlilerin bu ülkelere eskisi gibi söz geçirmelerine imkân bırakmadı. Felipe II, Lizbon baharat pazarını ayaklanan Hollandalılara, düşmanı İngilizlere kapatınca, uzakdoğu yolculuğuna çıkan kuzeyli gemiciler Portekizlilerin yanıbaşına yerleşerek baharat ticareti tekelini Portekizlilere bırakmadılar. Asyalı hükümdarlar, İngilizler ve özellikle Hollandalılar yavaş yavaş uzun bir hat boyunca birbirini takip eden Portekiz acentalarına bir bir elkoymağa başladılar; bununla beraber Portekizlilerin kaybı ancak 1640′tan sonra ispanyol donanmasının himayesi ortadan kalkınca çok büyük oldu. Birleşme döneminde Portekiz’in zararı sadece Doğu’da ancak Molük adalarındaki tekelinin bölüşülmesi, Amboina (1605) ile Hürmüz’ün (1622) kaybı ve Japonya pazarlarının kapatılmasıydı. 1642′ye kadar Makao-Manila-Acapulco-Veracruz-Sevilla yolu sayesinde Uzakdoğu ile ilişkilerini muhafaza edebildi.
Brezilya’nın sömürülmesi ve Portekiz
Hollandalılar Brezilya’ya (1630), Afrika köle acentalıklarına (Sao Tome, Sao Paolo de Luanda) [1641] yerleşince, Portekizliler bu durumun sorumluluğunu İspanya’ya yüklediler. Sonra da Katalonya’da patlak veren isyanı fırsat bilerek ve Fransa başbakanı Richelieu’nün dolaylı desteğinden yararlanarak 1640′ta ayaklandılar, bazı hükümet üyelerini (bu arada Vasconcelos) öldürdüler ve Braganza dükünü Joao IV adiyle (1640-1656) kral ilân ettiler. Hollandalıları önce Afrika’daki ticaret merkezlerinden (1643-1648), sonra Lizbon sarayı lehine ayaklanan Brezilya’dan (1657) çıkarmayı başardılar, buna karşılık Asya’daki birçok mevkii kaybettiler (Malakka [1641], Maskat [1650'ye doğr.]; Tidore [1657]; Koçin [1663]; Seylan [1638-1658].
Portekiz monarşisi Tanca, Azemmur ve Bombay’ı kendisini Hollandalılara karşı koruyan ingilizlere bıraktı. Uzun ve masraflı bir savaştan sonra portekiz soylularının önemli bir kesiminin desteğine rağmen ispanya, yeniden fethetmeyi başaramadığı, hattâ bazen ordularının istilâsı altında kaldığı komşu devletin bağımsızlığını Septe’nin kendine bırakılması karşılığında (Lizbon antlaşması, 1668′-de imzalandı) kabul etmek zorunda kaldı. Portekiz o tarihten sonra ispanyol kültüründen uzaklaştı: castilla-portekiz dillerinin birarada kullanılması ortadan kalktı; önce fransız edebiyatının, sonra fransız felsefesinin etkisi arttı. Tehlikeli bir monarşi buhranı (1667′de Alfonso VI’nın [1656-1683] Asor dağlarına sürülmesi; Pedro II’nin önce naiplik [1667-1683], sonra krallık dönemi [1683-1706]) ve bir Colbert’cilik denemesinden sonra Portekiz, iktisadî bakımdan ingiltere’ye bağlandı: İspanyol veraset savaşı dolayısıyle (Pedro II önce Anjou’lu Philippe, sonra arşidük Kari lehine savaşa müdahale etti ve Madrid’i bir süre işgal altında tuttu [1705]) imzalanan lord Methuen antlaşmasıyle (1703), madera ve porto şarapları ingiliz pazarına ayrıldı; buna karşılık ingiltere, artık sadece tek tip üzüm tarımıyle uğraşacak olan Portekiz’de, yünlü kumaş ve buğdaylarını serbestçe satabilecek ve Brezilya ticaretine iştirak edecekti.
Ayrıca Hindistan’da, Doğu Afrika’da, Zan-zibar’da, Mombasa’da (1698) ticaret acentalarını (1698), Batı Afrika’da bazı adaları (Annabon, Fernando Poo, 1778) terkeden, Fas’ı elden çıkaran (Mazagan, 1769), millî ekonomiyi canlandırmaktan vaz geçen Portekiz monarşisi, Tordesillas antlaşması ile ispanya’ya verilen toprakları terkederek batıya uzanan Amerikan sömürgesini işletmeğe koyuldu. 1696′da Minas Gerais’te bulunan altın (XVIII. yy.da Portekiz’e 983 ton sevkedildi), elmas ticareti (1728′de Diamantina kuruldu) sağlayacağı gelir bakımından, Antiller’in gelişmesiyle Portekiz’in tekelini kaybettiği, ama hâlâ çok sayıda zenci köleye ihtiyaç duyan şeker, tütün ve kakao ticaretinden daha üstündü. Ayrıca Brezilya ispanyol sömürgeleriyle kaçakçılığa dayanan ticaretin sürdürülmesine imkân verdiği için Portekiz rio de la Plata bölgesindeki Sacramento bölgesini elden çıkarmamakta direniyordu. Bu kale sonunda 1778′de, XVIII. yy.da Portekiz’in istemeden sürüklendiği birçok ispanyol-ingiliz savaşından biri sırasında kaybedildi.
Joao V’in (1706-1750) oğlu Jose (1750-1797), 1770′te Pombal markiliğine yükseltilecek olan Carvalho e Melo’yu hükümetin başına getirdi. Sert bir polis rejimini uygulayan ve bir çeşit aydın zorbalık denemesine girişen Pombal, Kilisenin Portekiz üstündeki hâkimiyetini azalttı; derebeylerini sindirdi ve cizvitleri uzaklaştırdı, manastırları kapattı; Lizbon’un 1755 depreminden sonra yeniden kurulmasını sağlayan Brezilya’nın altını, Lizbon ile Brezilya arasında nakliyat yapan imtiyazlı şirketlerin kalkınması, Alto Duero Şarap şirketinin, dokuma sanayiinin v.b. kalkınmasına harcandı. Ama Pombal, Portekiz’i iktisadî bağımsızlığa kavuşturmayı başaramadı. Jose’nin kızı ve vârisi Maria I’in (1777-1816) tahta çıkar çıkmaz bakanı görevinden almasıyle birlikte reform anlayışı ve Fransa’nın edebî etkisi ortadan kalktı; 1792′de bunayan kraliçenin yerine oğlu (sonradan Joao VI adım aldı) geçti. Portekiz 1793′te Devrim Fransası’na savaş açtı.
Fransızların bütün ısrarlarına rağmen, ispanya, ingiliz ticaretinin üssü olduğu için, Portekiz’i işgale yanaşmadı. Bunun üzerine 1807′de fransız generali Junot, Lizbon’a girdi. O arada kral ailesi bir gemiyle Rio de Janeiro’ya kaçmıştı. Portekizliler mayıs-haziran 1808′de fransız işgalcilere karşı ayaklandılar. Portekiz’e ayak basan Wellesley (1 ağustos 1808), Junot’yu Sintra’da teslim aldı (30 ağustos 1808). Kadrosu ingiliz subaylarla takviye edilen portekiz ordusu güçlü Torres Vedras tabyalarının arkasında Fransa’ya karşı savaşa karıştı. Soult (1809) ve Massena’nın (1810-1811) hücumlarının başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, Portekiz Fransızlardan kesinlikle kurtuldu.
Portekiz’in gerilemesi
Bir krallık haline getirilen Brezilya’da kalmayı tercih eden Joao VI (1816-1826), Portekiz hükümetinin yönetimini naibe ve ordu kumandanı general Beresford’a bıraktı, ispanya’yı örnek alan Porto’da bir askerî ayaklanma mutlakıyetçi rejimi devirdi (ağustos 1820). 1821′de toplanan cortes’ler, Engizisyon’a son verdiler ve kralın ülkeye dönmesini istediler. Lizbon’a dönen ve liberal bir anayasa çıkaran (eylül 1822) Joao VI, liberallerin oyuncağı oldu. Cortes’lerin beceriksiz tutumundan yararlanan Joao VI’nın oğlu Pedro kendini Brezilya kralı ilân etti. Joao VI’nın ikinci oğlu Miguel, mutlakıyet idaresinin yeniden kurulmasında babasına yardımcı oldu; ama Joao VI, Canning’in öğüdü üzerine elde ettiği zaferden yararlanmağa kalkışmadı ve 1825′te Brezilya’nın bağımsızlığını kabul etti. Hükümdar ölünce, Brezilya kralı Pedro I (Portekiz kralı Pedro IV), yedi yaşındaki kızı Maria II’yi kraliçe ilân ederek dayısı Miguel’e nişanladı; sonra 1826 Anayasasıyle Portekiz’e iki meclisli bir rejim tanıdı. Canning’in himaye ettiği genç kraliçeyi uzaklaştıran (1828) Miguel, kendini kral ilân etti ve korkunç bir baskı rejimi kurdu, ama 1830 Devriminde taraftarlarının desteğini kaybetti. Pedro I, Brezilya’dan ayrıldı (1831), Miguel’e karşı ayaklanan Asor adalarına gitti, sonra Porto’ya geçti (1832); Lizbon’a dönünce (1833), Dörtlü ittifaka Miguel’in kovulmasını kabul ettirdi; Miguel, Evora Monte’de teslim oldu (1834). 1826 Anayasası yeniden yürürlüğe kondu, dinî tarikatlar kaldırıldı, siyasî hayat iki rakip parti etrafında düzenlendi: bir yanda ılımlı anayasacılar; öte yanda da 1822 Anayasasının uygulanmasını isteyen eylülcüler. Kamuoyu meseleyle ilgilenmeyince her grubun kendi tarafına çekmeğe çalıştığı ordu sık sık ayaklanmağa başladı, birçok hükümet darbesine yol açan siyasî çatışmayı yalnız ingiliz etkisi yumuşatabiliyordu. 1852′de çok az vergi verenlere de seçmenlik hakkı tanıyan tek dereceli bir seçim sisteminin kabul edilmesi Portekiz’de seçmenlerin sayısını yüzde 25′e yükseltti; oysa ülke halkının yüzde 80′i okuma yazma bilmiyordu. Parlamento rejimi bir gösterişten ibaretti: seçimleri, krallığı destekleyen ve yönetici sınıfları (yüksek din adamları, subaylar, büyük mülk sahipleri) hoşnut etmek zorunda olan hükümet hazırlıyordu.
Kamu yatırımlarının kötü yönetilmesi iktisadî gelişmeyi yavaşlattı. Kral Pedro V (1853-1861) ve Luis zamanında (1861-1869), birkaç reform yapıldı: kilise mallarının satışa çıkarılması; sömürgelerde köleliğin kaldırılması; Medenî kanunun kabulü (1867). Kamuoyu bütçeyi büyük ölçüde aksatmasına rağmen sömürgelere bağlı kaldı. Lizbon Coğrafya derneği, hükümeti Afrika’nın bölünmesinde Portekiz’in haklarını savunmağa davet etti. Serpa Pinto gibi değerli subaylar 1877′den sonra Angola ile Mozambik arasındaki bölgeleri keşfe çıktılar. Ama Portekiz, Leopoldo II’nin Kongo’da giriştiği harekâtla karşılaştı ve Berlin kongresinden de (1885) ancak sağ kıyıdaki iki kasabayı koparabildi. Bunun ardından Kap’tan Kahire’ye kadar ingiltere’ye bağlı bir hat kurmak isteyen Cecil Rhodes’un teşebbüsleri başladı ve Nyassa’daki bir isyan dolayısıyle İngiltere’nin verdiği ültimatom karşısında Portekiz, Afrika’daki iki sömürgesini birbirine bağlamaktan vaz geçmek zorunda kaldı (1891). Carlos I zamanında (1889-1908), monarşi bütçe sıkıntılarını artıran ve cumhuriyetçi propagandayı kolaylaştıran israfıyle halkın gözünden düştü. Memleketin geri kalmışlığı soyut ve kişisel siyasî ihtirasları daha da kamçılıyordu. Joao Franco’nun bir diktatörlük kurmasına (1906-1908) ses çıkarmayan kral, büyük oğlu ile birlikte sokak ortasında vuruldu. İkinci oğlu Manuel II (1908 -1910), otoriter rejimden vaz geçti ve bir hükümet darbesiyle devrildi; darbe, cumhuriyetçilerin işine yarayan papaz düşmanlığının patlak vermesine yol açtı; 4 ekim 1910′da ayaklanan cumhuriyetçiler 5 ekimde cumhuriyeti ilân ettiler. Devrimci eğilimli sendikalar ve çoğunluktaki kralcılar arasında sıkışıp kalan ve kamuoyu tarafından pek desteklenmeyen aydın cumhuriyetçiler kısa süre sonra otoriter metotlara başvurmak zorunda kaldılar. Bir kurucu meclis, tarikatları dağıttı, kilise ile devlet arasındaki bağları kopardı, askerlik yoklaması ve laik mecburî eğitim sistemlerini koydu, grev hakkını tanıdı. Tam mâ-nâsıyle demokratik olan 1911 Anayasası işleyemez hale gelmişti; kralcı ayaklanmalar (özellikle Porto’da 1919), askerî şiddet tedbirlerinin yanı sıra hükümet istikrarsızlığı, 1919-1926 arası 20 kadar ayaklanmaya ve 40 kadar hükümet değişikliğine yol açtı. Birinci Dünya savaşı sırasında, 1914 eylülünde portekiz sömürgelerine hücum eden Almanya 9 mart 1916′da Portekiz’e savaş ilân etti. Savaş sırasında, müttefiklerin safında yer alması Portekiz’e küçük Kionga idare bölümünden başka bir şey kazandırmadı.
Birlikçi korporatif cumhuriyet
1926 Mayısında general Gomes da Costa, Braga garnizonunu ayaklandırarak parlamento rejimini devirdi; kısa süre sonra Go-mes’in ayağını kaydıran general Oscar Car-mona, 1928 nisanında cumhurbaşkanı seçildikten sonra, ölümüne kadar (1951′de) yedi yılda bir sürekli olarak tekrar seçildi. 1928′de başkan Carmona’nın maliye bakanlığına getirdiği profesör Salazar 1932′de meclis başkanı oldu.
Salazar, anayasası 1933′te yürürlüğe giren yeni rejimin en kuvvetli adamıydı. Millî İş kanunu (1933) işçileri millî sendikalara yazılmağa zorladı; işverenler gremıVlara (korporasyonlar) bağlandı. 1934′te grev yasaklandı. Para meseleleri uzmanı olan Salazar, bütün gücünü bütçeyi dengeleştirmeğe harcadı ve 1928′de bunu başardı. Portekiz ile Vatikan’ı barıştıran yeni devlet, dış siyasette ölçülü davranmağa dikkat etti. İspanya iç savaşında Franco’dan yana olduğunu belirtti, İkinci Dünya savaşının başında tarafsız kaldı, sonra da Büyük Britanya (1943) ve A.B.D.’nin (1944), Atlas okyanusunu denetlemek için Asor adalarından yararlanmalarına izin verdi. Savaş sonrasında huzursuzluk arttı. 1949′da hükümet serbest seçimlerin yapılacağını ilân etti, ama Carmona’ya karşı çıkarılan kukla bir aday önce büyük bir faaliyet gösterdi, fakat kampanyasının baltalandığını ileri sürerek seçimden önce çekildi. Aynı olay 1951′de, ölen Carmona’nın yerine general Francisco Higino Craveiro Lopes geçince tekrarlandı; resmî aday amiral Americo Tomas’m seçildiği 1958 seçimlerinde muhalefet adayı general Humberto Delgado oyların yüzde 25′ini topladı. Delgado 1959 ocağında Brezilya konsolosluğuna sığındı, sonra yurt dışına kaçtı. Porto piskoposu A. Ferreira Gomes’in Portekiz’e dönmesi yasaklandı (şubat 1960). O tarihte Delgado ile ilişki kuran yüzbaşı Galvao’nun Santa Maria gemisine elkoyması bütün dünyanın dikkatini Portekiz rejimine çekti. 13 Nisan 1961′de Salazar üç bakanın istifa ettiğini ve kurmay başkanı ile iki askerî bölge kumandanının görevlerinden alındığını açıkladı. 1 Ocak 1962′de Beja’da patlak veren bir ayaklanma hemen bastırıldı; 1962 mayısında yeni ayaklanmalar oldu.
Çok geniş sömürgeleri olan Portekiz bu yönde de güçlüklerle karşılaştı. Hindistan, Portekiz sömürgelerinin (Goa, Diu. Damao) kendisine iadesi için görüşme teklifinde bulundu, fakat Portekiz bu teklifi resmen reddetti (1953); 1955′te iki ülke arasında diplomatik ilişkiler kesildi. 17 Aralık 1961′de hint birlikleri Portekiz sömürgelerini işgal ettiler; direnme kısa süre içinde kesildi. 1955′ten beri Birleşmiş Milletler teşkilâtı üyesi olan Portekiz, 1961 şubatında ayaklanmalar olan Angola konusunda milletlerarası kurulun kendisine karşı karar almasını önleyemedi. Bugünkü siyasetin başlıca özelliği denizaşırı bölgelerdeki (Angola ve özellikle Mozambik) bağımsızlık hareketlerine karşı, Portekiz hükümetinin tutumunun sertleşmesidir. Bütçenin yüzde 40′ı, millî savunmaya ayrılır, öte yandan askerlik hizmeti süresi on sekiz aydan dört yıla çıkarılmıştır ve gençlerin yurt dışına göçmesi kontrola bağlıdır. Birleşmiş Milletler teşkilâtının Güvenlik konseyi portekiz sömürgelerinin kendi kaderlerini kendileri tayin etme hakkı üstünde dururken, Lizbon bu sömürgelerin birer «denizaşırı il» olduğu için doğrudan doğruya kendi yargı sistemine bağlı olduğunu savunmaktadır. Bu tutum afrika devletlerinin çoğunu Portekiz aleyhine çevirdi.
içte, Salazar hükümeti korporasyoncu ve^ birlikçidir; özellikle her türlü komünist veya ilerici harekete karşı bir siyaset güder. Başkanlık seçimleri 25 temmuz 1965′te yapıldı. Tek aday bir önceki dönemin başkanı ve Uniao Nacional’in adayı amiral Americo Tomas idi. 13 Karşı oy ve 16 çekimser oya karşı 556 oyla yedi yıl için tekrar seçildi. Portekiz Millî Kurtuluş cephesi başkanı Humberto Delgado’nun öldürülmesi, siyasî atmosferi gerginleştirdi, öte yandan yeni Millet meclisi seçimleri (130 üye) yaklaşıyordu. Hıristiyan demokratların desteksizlik yüzünden seçim mücadelesine katılmaktan vaz geçmesine karşılık, başlıca muhalefet partisi olan Demokratik ve Sosyal Eylem partisi aday göstermeğe karar verdi. Ama hükümete seçim süresi boyunca basın sansürünün kaldırılmasını kabul ettiremeyince adaylarını çekti (18 ekim). 7 Kasımda 130 milletvekili tek listeden (Uniao Nacional adayları) seçildi; halkın yüzde 25′i sandık başına gitmedi. 28 Mayıs 1966′da başkan Salazar, hükümetten ayrılmama kararını açıkladı.
• Sel felâketi. 26 Kasım 1967′de Lizbon dolaylan büyük bir sel felâketine uğradı. 1775 Yılındaki depremden bu yana Portekiz’in uğradığı en büyük tabiî felâket sayılan sellerde 464 kişi öldü, binlerce insan da evsiz kaldı. Şiddetli yağmurların Tajo nehri ve kollarını taşırması sebebiyle meydana gelen sellerden en çok zarar gören bölge Lizbon’un 29 km kuzeyindeki Quintas köyü oldu.
• Salazar’ın hastalanması. 1932 Yılından beri başbakan olan Dr. Salazar, 6 eylül 1968′de beyinde bir kan pıhtılaşması sebebiyle hastahaneye kaldırıldı. O yaz Estoril’deki yazlık evinde koltuktan düşerek başını şiddetle yere çarpmış olan Salazar, bir süreden beri şiddetli baş ağrılarından rahatsızdı. Lizbon’daki Kızılhaç hastahanesinde bir ameliyat geçirdikten sonra sağlık durumu iyileşirken, 16 eylülde bir beyin kanamasıyle komaya girdi.
Salazar’ın komaya girmesi, Portekiz’de bir anayasa krizine sebep oldu. Portekiz anayasası başbakanın ancak ölüm, istifa veya azledilme halinde yenilenebileceği konusunda emredici bir hüküm taşıdığından, Salazar’m işbaşından uzaklaştırılması önemli bir mesele haline gelmişti. 13 Kişilik Devlet konseyi cumhurbaşkanı amiral Tomas’ın başkanlığında toplanarak durumu görüştü. Bu arada hastahaneden, Dr. Salazar’ın yarı felçli durumda bulunduğu ve şuuruna hemen de hiç malik olmadığı açıklandı. Ülkenin daha uzun bir süre başbakansız kalmaması gerekçesiyle amiral Tomas, asker ve sivil liderlerle yaptığı müzakerelerden sonra, anayasal yetkilerini kullanarak Dr. Salazar’ı görevden azletmek zorunda kaldığını açıkladı. Amiral Tomas, başbakanlığa prof. Marcelo Jose Das Neves Caetano’yu tayin ettiğini bildirdi. Prof. Caetano başkanlığında kurulan yeni hükümetin, Dr. Salazar yönetimine göre daha liberal bir siyaset güdeceği intibaını veren ilk kararlarından biri, muhalefet lideri Dr. Mario Soares’in serbest bırakılması oldu. Sosyalist ve demokrat muhalefetin lideri general Delgado’nun esrarengiz şartlar altında öldürülmesinden sonra, onun en yakın arkadaşı ve avukatı olan Dr. Soares, 15 mart 1968′de, kendisine hiç bir suç isnat edilmeden, bizzat Dr. Salazar’ın emriyle tutuklanmış ve Sao Tome adasına sürgüne gönderilmişti.
Yeni hükümet bir yıl sonra, 26 ekim 1969′-da Millet meclisi seçimlerinin yapılmasına da karar verdi. 1968′in yaz aylarında muhalefet, hükümetin izin verdiği ölçüde, faaliyet gösterdi.
16-18 Mayıs 1968′de Avei-ro’da toplanan İkinci Cumhuriyetçi kongre (ilki 1957′de) bir beyanname kabul etti. Sosyalistlerden ilerici katoliklere kadar demokrat muhalefete mensup çeşitli grupları temsil eden İkinci Cumhuriyetçi kongrenin beyannamesinde hükümetten, söz ve düşünce hürriyetinin tanınması, bütün siyasî mahkûmların affedilmesi, siyasî görüşlerinden dolayı işten atılanların görevlerine iadesi, toplanma hürriyetinin tanınması ve milletin temsilcilerini serbestçe seçebilmesini sağlayacak bir seçim kanununun hazırlanması istendi.
Vaat edilen tarihte yapılan Millet meclisi seçimlerini Dr. Caetano’nun iktidar partisi olan Uniao Nacional partisi, meclisteki 130 sandalyenin hepsini almak suretiyle kazandı. 1 Aralık 1969′da toplanan yeni meclisi açış konuşmasında devlet başkanı amiral Tomas, anayasanın değiştirilmesinin söz konusu olmadığını söyledi. Böylece hükümetin, muhalefet tarafından öne sürülen istekleri olumsuz karşıladığı belirtilmiş oluyordu.
• Salazar’ın ölümü ve son gelişmeler. Portekiz eski başbakanı Dr. Antonio De Oliviera Salazar, 16 eylül 1968′den beri komada bulunduğu hastahanede öldü (27 temmuz 1970). Salazar’ın cenazesi Lizbon’da XV. yy.dan kalma Sao Jeronimo manastırında katafalka kondu; 30 temmuzda da doğduğu köy olan Santa Comba Dao’ya gömüldü.
1970 Ağustosunda hükümet muhalefete karşı yeniden sert bir tavır aldı. 1968′de Sao Tome adasındaki sürgünlük cezası kaldırılan Dr. Mario Soares, Avrupa ve A.B.D.’ye yaptığı geziler sırasında hükümeti tenkit ettiği gerekçesiyle, ülkeyi terk etmek veya tevkif edilmek şıklarından birini seçmek zorunda bırakıldı. Buna karşılık bir süre sonra hükümet, anayasayı değiştiren bazı
önemli kanunlar çıkardı. Bunlardan biri, basın hürriyetinin kısıtlanması devam etmekle birlikte sansürün kaldırılmasıyle ilgiliydi, öte yandan 1971 ekiminde hükümet Ekonomik ve Sosyal Kalkınma cemiyeti adiyle kurulan cemiyetin faaliyet göstermesine izin verdi.
Bir muhalefet partisinin çekirdeğini meydana getirecek şekilde kurulmuş olan bu cemiyete izin verilmesi, hükümet siyasetinde yeni bir yumuşama belirtisi olarak yorumlandı.
1971 Sonu Portekiz’de meşru muhalefet imkânlarını araştıran demokrat aydın gruplarının dışında, silâhlı gerilla faaliyeti gösteren gruplar türedi. «Silâhlı Devrimci Eylem» adını taşıyan bu gizli teşkilât, Lizbon Merkez postahanesini bombalama, Lük-semburg’daki Portekiz büyükelçiliğini basarak pasaport ve resmî mühürleri çalma, Angola’ya silâh götüren gemi kargosunu tahrip gibi çeşitli tedhişçi faaliyete girişti. Bu gizli tedhiş teşkilâtı, amacının ülkedeki faşist diktatörlüğü devirmek, Angola ve Portekiz’in denizaşırı topraklarında yürütülen sömürgeci savaşa ve ülkedeki emperyalist hâkimiyete son vermek olduğunu belirtti; hükümet, olağanüstü durum ilân etti.
Osmanlı – Portekiz ilişkileri
XV. yy.ın ikinci yansında Memlûk sultanlığı, Mısır ve Suriye yoluyle Batı’ya gönderilen hint mallarından alınan vergileri ağırlaştırdı, yeni liman vergileri koydu, Portekiz’in ticaret hayatı bu yüzden büyük bir buhranla karşılaştı. Transit vergilerinin ağırlığı Portekizlileri Hindistan’a giden yeni bir deniz yolu arama zorunda bıraktı. Portekiz denizcisi Vasco da Gama, arap denizcisi İbni Macid’in kılavuzluğuyle Hindistan’a giden denizyolunu buldu (1497). Portekizliler, Hindistan kıyılarına yerleştiler. Böylece, Memlûk sultanlığı, en önemli gelir kaynağından yoksun kaldı.
Portekizlilerin yeni hindistan donanması kumandanı Afonso Albuquerque, Maskat ve Horfe-kân’a saldırarak Hürmüz’ü aldı ve Fars körfezini kapattı. Portekiz kralı Manuel, Hindistan’daki müslümanlara baskı yapmağa başladı. Ticaret gemilerine güçlükler çıkardı. Bunun üzerine Kızıldeniz’deki Moha, Cidde, Kuseyr limanlarıyle ticarî ilişkileri olan Gucerat ve Kambay gibi hükümetler, Mısır Memlûk sultanından yardım istemek için Kahire’ye elçiler gönderdiler. Memlûk sultanı Kansu Gavri de, Mekke’nin limanı sayılan Benderi Cidde’yi sur ve burçlarla sağlamlaştırdı; müslümanların koruyucusu olarak deniz kumandanı Emîr Hüseyin ve magrıplı Hoca Nureddin emrinde bulunan bir memlûk donanmasını Portekizliler üstüne gönderdi. Gucerat’taki Diu valisi Melik İyaz’ın kürekli gemilerden kurulu donanmasıyle birleşen memlûk donanması, Albuquerque’in oğlu Lorenzo kumandasındaki portekiz donanmasını 1508′de Hindistan’ın Şaul limanında yendi; fakat hemen harekete geçen genel vali Albuquerque, 1509′da Diu limanında yatan memlûklu donanmasına baskın yaptı; Melik lyas savaştan çekildiği için onları yenilgiye uğrattı. Kuvvetli bir portekiz donanması Benderi Aden’i tehdit etmeğe başladı. Süveyş’te güçlü bir donanma kurmanın gereğine inanan Kansu Gavri, osmanlı padişahı Bayezid II’ye başvurarak ondan anadölu leventlerini Memlûk sultanlığının yardımına göndermesini, kereste, demîr, halat gibi gemi yapımı için gerekli malzeme ile top, barut gibi ateşli silâhlar istedi. Bayezid II yardım kafilesini yola çıkardı. Bu kafile Alaiye (Alanya) yöresinde Rodos (Saint – Jean de Hospitalier) şövalyelerinin baskınına uğradı; fakat anadölu leventleri Süveyş’e gitmeyi başardılar. Memlûklu yazarı ibni iyas, Selman Reis kumandasında Süveyş’e giden 1000 denizci türk ve Portekizlilere karşı girişilen hazırlıklar hakkında bilgi verir. Benderi Cidde beyi Emîr Hüseyin ve türk denizcilerinin çabalarıyle 20 gemilik bir donanma kuran Selman Reis, 1515′te Portekizlilere karşı sefere çıktı. Bu seferde yenilen Selman Reis ile Emîr Hüseyin, ertesi yıl 22 gurâb ve iki kalyondan kurulu bir donanma ile Benderi Aden’i kuşattılar, fakat başarı kazanamadılar ve Benderi Cidde’ye döndüler; gemilerinden bir kısmı Süveyş’e gönderildi. Bu sırada Mısır’ın Yavuz Sultan Selim tarafından alındığını Öğrenen Selman Reis, bu durumdan yararlanarak Benderi Cidde’ye saldıran Lopo Soares de Albergaria kumandasındaki portekiz donanmasını yenilgiye uğrattı. Sonra Kahire’ye giderek, burada bulunan Yavuz’un hizmetine girdi. Yavuz’un ölümünden sonra Benderi Cidde sancakbeyi Hüseyin el -Turkî ile birlikte Yemen’e gitti. Zebid’i ele geçirdikten sonra Kahire’de bulunan Makbul İbrahim Paşanın yanına gitti ve ona Hint seferinin yararlı olacağını bildirerek Hindistan’ın bellibaşlı merkezleriyle portekiz kuvvetlerinin durumunu gösteren bir lâyiha verdi.
Doğu ticaretinin önemiyle Osmanlı devletine sağladığı çıkarları değerlendiren İbrahim Paşa, bu lâyiha üzerine, eski memlûk donanmasının düzenlenmesi görevini Selman Reis’e verdi. Selman Reis denizci Hayreddin Beyle birlikte baharat ticaretinin merkezi olan Yemen’i aldı (1527). Osmanlılar böylece, Portekizlilerin Kızıldeniz’de ticaret merkezleri kurma çabalarını önlediler. 1524 Tarihli Mısır kanunnamesinden anlaşıldığına göre, baharat ticareti Osmanlılar çıkarına gelişiyordu. Ancak Selman Reis’in Hayreddin Bey tarafından öldürülmesi, bu çalışmayı aksattı; yeğeni Bayramoğlu Mustafa, Hayreddin Beyi öldürerek kendisine bağlı türk denizcileriyle birlikte Gucerat hükümetinin (hint kaynaklarına göre Rumî Nasır Han) hizmetine girdi ve Diu kalesinin Portekizlilere karşı savunulmasında başarı sağladı (1531).
• Hint seferi. Gucerat hükümdarı Bahadır Şah, 1535′te Delhi sultanı Hümayun Şah ile yaptığı savaşta yenilerek Diu kalesine sığındı. Hümayun Şaha karşı Goa’daki Portekiz valisiyle anlaştı. Portekizliler de Diu limanına hâkim tepede bir kale yaptırarak limanı denetimleri altına aldılar. Bunun üzerine hatasını anlayan Bahadır Şah, Portekizlileri Diu’dan çıkarmak amacıyle Kanunî Sultan Süleyman’a başvurdu ve bir ihtiyat tedbiri olmak üzere de hazinelerini Mekke’de güven altına aldırdı. Kanunî de Hindistan ile Akdeniz arasındaki güvenliği sağlamak amacıyle, doğu ticaretini ellerinde bulunduran ve Kızıldeniz’de serbestçe dolaşan Portekizlilere karşı harekete karar verdi. Doğu müslümanlarının koruyucusu olarak Mısır valisi Hadım Süleyman Paşaya Süveyş’te cenovalı mühendisler yönetiminde bir donanma yaptırmasını emretti. Bu hazırlık arasında Bahadır Şahın öldürüldüğü öğrenilince Mekke’de bulunan hazinesi İstanbul’a gönderildi. Mısır valisi Hadım Süleyman Paşa, 13 haziran 1538′de 20 000 kişi ve 74 gemiden meydana gelen bir donanma ile Süveyş’ten yola çıktı. Kameran ve Babülmendeb’i geçerek Benderi Aden ö-nüne geldi; Portekizliler ile işbirliği yapan Âmir bin Davud’u astırdıktan sonra 4 eylül 1538′de Gucerat kıyılarına geldi. Gokalat (Benderi Türk) ve Kat adlarındaki iki kaleyi alarak eylül başlarında Diu kalesini kuşattı. 20 Gün süren kuşatma sırasında, Portekizliler bütün güçleriyle karşı koydular; osmanlı ordusunda kıtlık çıktı. Yeni Gucerat hükümdarı Mahmud III’ün Portekizliler tarafını tutarak Osmanlılara yiyecek sağlamaması, sıkıntının artmasına yol açtı. Asker, gemilerine çekildi. Bunun üzerine Hadım Süleyman Paşa kuşatmayı kaldırarak Yemen’e döndü. Ertesi yıl bir portekiz filosu, Kızıldeniz’e girdi ve Süveyş’e kadar ilerledi; fakat Osmanlıların karşı koyması ü-zerineı geri dönmek zorunda kaldı. Bundan sonra, Hindistan hedef tutularak, Portekizlilere karşı girişilen deniz seferleri, Batı’daki önemli olaylar yüzünden başarısızlıkla sonuçlandı. Kitabı Bahriye yazarı ünlü denizci Pirî Reis’in 1552′de bir donanma ile Süveyş’ten hareket ederek önce Benderi Aden’i, sonra da Hürmüz kalesini Portekizlilerden almak üzere giriştiği hazırlık, Basra beylerbeyi Kubad Paşanın olumsuz tutumu yüzünden sonuç vermedi. Pirî Reis, üç gemiyle Süveyş’e kaçmak zorunda kaldı; merkezden gelen emir üzerine Mısır valisi tarafından öldürüldü (1552). Ertesi yıl Pirî Reis’in yerine hint donanması kumandanlığına getirilen Murad Reis de, Hürmüz boğazı yakınlarında Portekizlilerle yaptığı deniz savaşında yenilince Basra’ya çekildi (1553). Hint seferiyle görevlendirilen galatah kâtip Şeydi Ali Reis, 1554′te, 15 kadırgadan kurulu bir donanmayı Süveyş’e getirmek üzere harekete geçti; fakat 9 ağustosta Hcrfekân ve 25 ağustosta Maskat önünde portekiz donanma siyle yaptığı deniz savaşlarında yenildi; savaştan kalan kadırgalarla yoluna devam ederken fırtınaya tutuldu. Gucerat kıyılarına sürüklendi ve Demen limanı önüne geldiği sırada kadırgalarından üç tanesi karaya oturdu; geri kalan 6 kadırgayı Surat limanına götüren Şeydi Ali Reis, tayfalarından isteyenleri Gucerat hükümeti hizmetine girmekte serbest bırakarak, onunla birlikte gelen 50 kişiyle karadan yola çıktı ve dört yıllık bir yolculuktan sonra Türkiye’ye döndü (mayıs 1557). 1559′da Lahsa beylerbeyi Mustafa Paşanın Bahreyn adasına yaptığı bir sefer de, Portekizlilerin işe karışmaları yüzünden, başarısızlığa uğradı.
Osmanlı devleti, asya müslüman devletlerine karşı takip ettiği siyasete uygun olarak Portekizlilere karşı yardım isteyenlerin yanında yer aldı. Kanunî devrinde Osmanlı devletinden yardım isteyen Sumatra’daki Açe hükümdarı Sultan Alâeddin’i desteklemek amacıyle İskenderiye kaptanı Kurdoğlu Hızır Bey kumandasında top ve tüfek gibi ateşli silâhlarla dolu 19 kadırgadan kurulu bir osmanlı donaması 1569′da Sumatra’ya gönderildi. Donanma ile giden türk topçu ustaları, Sumatralılara top dökmesini ve Portekizlilere karşı savaşma kurallarını öğrettiler. Bunların bir kısmı yerlilerle evlenerek Sumatra’da kaldı. Bu arada Portekizlilere karşı girişilen seferlerde uğranılan yenilgilerin sebeplerini araştıran Osmanlı devleti, Kızıldeniz’e uygun gemiler yaptırdı ve Akdeniz donamasının bu denize geçirilmesini sağlamak için Süveyş kanalının açılması görüşü üstünde durdu. Kanal için bir plan hazırlandı; fakat bu plan bir musevî tarafından çalınarak ispanya’ya kaçırıldı.
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ TARİH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POROS
Tarih 05 Haziran 2009
POROS, hintli kral Paurava’nın (öl. M.Ö. 317′ye doğr.) yunanca adı. İskender’in Hindistan’da başlıca düşmanlarındandı. Hydaspes ırmağının doğusunda (bugün Cihlam [Jhelum]) güçlü bir ordunun savunduğu, toprakları geniş ve verimli bir imparatorluğun başındaydı. Mayıs-haziran 326 sıralarında, muson yağmurlarına rağmen Hydaspes’te yapılan savaşta Poros teslim oldu. Fakat İskender, müttefiki Taksiles ile Poros arasında, denge sağlamak için, Poros’a tüm krallığını geri verdi. (L)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POROS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Pi-Pa ci (Lâvta’nın Hikâyesi)
Tarih 05 Haziran 2009
Pi-Pa ci (Lâvta’nın Hikâyesi), Gao Dzıcıng’a mal edilen, XIV. yy.da yazılan çin dramı.
Cao ile evlenen Isay Yung, babası tarafından bir devlet sınavına girmesi için başkente gönderilir. Birinciliği kazanarak bakan olur ve imparator tarafından güzel Niu Co ile evlenmek zorunda bırakılır. İlk karısından ayrıldığına pişmanlık duyan Isay Yung sonunda Cao’ya da kavuşur ve iki karısıyle birlikte mutlu bir hayat sürer. (l)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pi-Pa ci (Lâvta’nın Hikâyesi) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POPPAEA AUGUSTA
Tarih 05 Haziran 2009
POPPAEA AUGUSTA, Roma imparatoriçesi (öl. M.S. 65). Güzel ve zekiydi. Praetorlar birliğinin başkanı Rufius Crispinus ile, sonra da Neron’un arkadaşı Salvius Otto ile evlendi. Poppaea’nın güzelliğinin övgüsünü duyan Neron, onu sarayına aldı ve Otto’yu Lusitania’ya gönderdi (58). Poppaea, imparatorun metresi Acte’yi saraydan kovdurdu. Neron, yalan yere zina ile suçlanan karısı Octavia’yı boşadıktan sonra Poppea ile evlendi (62). Az sonra Octavia katledildi, Poppea da imparatorun karnına savurduğu bir tekmeyle öldü. Neron, ona birçok övgü yazdı ve onu yüceleştirdi. (L)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPPAEA AUGUSTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Portekiz Sömürge imparatorluğu
Tarih 05 Haziran 2009
Portekiz Sömürge imparatorluğu, Portekiz’in sömürge leştirdiği ülke ve toprakların hepsine verilen ad. Portekiz’in XV. yy.da başlayan toprak genişlemesinin sebepleri çeşitlidir: bunların en başında din yayma çabası gelir. Rahip Joao, Fas’ın güneyinde, bir hıristiyan krallığında hüküm sürüyordu. Aynı kıyılarda, Avrupa’da bulunmayan altının (sudan altını) bol olduğu sanılıyordu. Kısa süre sonra altın araştırmalarının yanı sıra baharat araştırmasına da başlandı. Ceneviz ile Afrika’nın simsarlar aracılığıyle yürütülen iktisadî ilişkileri Türklerin Doğu Akdeniz havzasına hâkim olmalarıyle bozuldu. Portekizliler Türklerin aracılığından kurtulmak için Hindistan’a doğrudan doğruya giden denizyolunu açtılar.
Portekizlilerin teknik üstünlüğü ve gemici Henrique’in teşviki, Afrika kıyıları boyunca ilerlemeyi geliştirdi. Cabo Ver de’ye (1444), sonra ekvatora (1471) ulaşıldı. Bartolomeu Dias, Ümit burnunu aştı (1487). Tordesillas antlaşmasıyle (1494) Portekizliler, Hint okyanusunda fetih tekelini ele geçirdiler. Fırtınanın Brezilya kıyılarına attığı Cabral 1500′de ülkeye elkoydu. Covilha ve Vasco da Gama’nın Kaliküt ve Goa’ya (1498) yaptıkları yolculuklarla Portekizliler Doğu Hindistan’a yerleştiler. Joao IH’ün ölümünde (1588) Portekiz imparatorluğu en parlak dönemini yaşıyordu, Fas’ın Atlas okyanusu kıyısındaki müstahkem mevkiler ve Brezilya (Amazon’dan rio de la Plata’ya kadar uzanan kıyı kesimi) dışında, Doğu Hint yolu üzerinde bir dizi sömürgeyi içine alıyordu: Madera, Asor a-daları, Cabo-Verde, Gine (Fernando Poo, Aseension) ve Afrika’nın batı kıyılarında bugünkü Angola topraklarındaki karakollar. Ümit burnunun doğusunda Delagoa, Sofala, Mozambik (bugünkü Portekiz Doğu Afrikası), Madagaskar ve Basra körfezinin ağzında Hürmüz ticaret acentaları, Doğu Hindistan’da Diu’dan (1575) Koçin’e (1500) kadar, Malabar kıyısında Seylan (1505) ve daha doğuda Tegu, Malakka (1511), Makao (1516′da ulaşıldı) gibi birçok sömürgeye sahip olan Portekizliler tarafından işgal edildi. Ama bu büyük imparatorluktan yararlanmak için geniş kapsamlı bir siyaset uygulanmadı.
Zenci Afrika’da Portekizliler devamlı olarak yerleşebilirlerdi. Inter Caetera (1493) fermanı bu bölgeyi hıristiy anlaştırma tekelini Portekizlilere verdi; batıda, Kongo kralı, Joao adiyle vaftiz edildi (1492); başkenti Mbali’ye Sao-Salvador adı verildi; Joao’nun yerine geçen Afonso (Alfonso) [1507-1540], Lizbon ile latince yazışmalar yaptı ve oğlu Henricjue, Sao-Salvador piskoposu oldu; doğuda, komşu yerli devletleriyle (Zambezi ırmağının kıvrımında Monomotapa) anlaşmalar yapılması portekiz yerleşmesini sağlayacak gibi görünüyordu; kolonlar ülkeye akın etmeğe başladı. Fakat kolonların, özellikle doğu kıyıdaki melez pvmbeiro’lann aç gözlülüğü, köle haline getirilen zencilere karşı çok sert davranılması ve rahiplerin Engizisyon aracılığıyle Hıristiyanlığı yayabileceklerini sanmaları, afrikalıların kabuklarına çekilmelerine yol açtı. Afonso’nun oğlu Diogo tarafından Sao-Salvador’dan kovulan Portekizliler, yalnız kıyıda, özellikle Sao Paulo de Luanda’da tutunabildiler. O tarihe kadar Portekiz’in Afrika’daki sömürgelerinden köle pazarları ve Hindistan yolu üzerinde iskele olarak yararlanılıyordu. İskeleler Hindistan imparatorluğunun çökmesiyle kısa süre içinde ortadan kalktı. Köle pazarlarından yararlanma ise uzun süre Atlas okyanusu adaları ve Brezilya’nın değerlendirilmesi çerçevesi içinde kaldı. Ümit burnunun doğusunda 1505′tç yaratılan «Estado da İndia» sömürgesi başlıyordu. Sömürge Diu, Malakka ve başşehri Goa gibi, doğrudan doğruya Portekiz’e bağlı şehirleri, Portekizlilerin kaleleri bulunan himaye bölgelerini (Seylan), yabancı topraklardaki ticaret acentalarını (Çittagong, Makao, Bantam, Makassar) içine alıyordu. Vali (bazen kral naibi unvanını taşıyordu) üç yıl için tayin edilir ve görev süresi ender olarak uzatılırdı, şaşaalı bir hayat süren valiler Gca’da oturur ve Albuquerque zamanından (1508-15İ5) beri para basarlardı. Her bölgede bir «yüzbaşı» ve onun yardımcısı olan bir «kale yüzbaşısı» bulunurdu. Estado da İndia’nın filosu ve özel ordusu vardı. Albuquerque’nin öne sürdüsü bölgesel yerleştirme tasarısının başarıya ulaşmasından sonra ihtilas ve disiplinsizliğin âdet haline geldiği, Estado idaresine, çok ağır malî yükümler yüklendi.
Portekiz yönetiminin yetersizliğinin sebebi, Portekizlilerin kolonlara sağlanan menfaatlere rağmen Hindistan’a yerleşmemeleridir. Kolonlar gelir, zengin olur ve vatanlarına dönerlerdi. Sömürgede din adamları daha kalabalıktı; fakat sertlikleri ve çoğunlukla yapıcı olmayan yaşayışları Aziz Francisco Javier misyonlarına rağmen devamlı bir hıristiyanlaştırma çalışmasını engelledi. Hint ve Çin denizlerine çıkan Portekizliler, sefere hâkim olan müslüman arap ve acem tacirlerinin meydana getirdiği bir ticaret ağı buldular; Malakka, Hint ve Çin dünyasının ilişki noktasında büyük bir depoydu. Ticaretin bazı dallarından müslümanlarm ayağını kaydıran Portekizliler, onların bölgesel ürünleri toplayan aracılar olma özelliğine dokunmadılar. Portekizliler, bütün yabancı gemilere, tahrip tehdidiyle el çektirerek büyük ticaret tekelini ele geçirdiler. Bu ticaret, yılda bir kere Lizbon’a Malabar’dan karabiber (kralın mutlak tekelinde), Surate’tan pamuklu kumaş, Molük adalarından karanfil, Cava’dan hindistancevizi, Çin’den porselen ve çini mürekkebi taşıyan portekiz «filo»sunun elindeydi. Karabiber yükü Lizbon’a ulaşınca Avrupa’daki yabancı firmalara dağıtımını kendi üstüne alan kral bu sayede büyük kazançlar sağlar. Ama bu kazançlar şatafatlı bir siyaset yüzünden çabucak erirdi. Lizbon’un siyaseti başlangıçtan itibaren mutlak portekiz tekeline ve bu çerçeve içinde bazı maddeler için, kral tekeline dayanıyordu. Aslında mübadeleyi tek başına sağlamada yetersiz kalan portekiz donanması, 1578′den sonra bir kısmını bir Augsburg firmasına bırakmak zorunda kaldı.
Portekizliler Afrika ve Asya’da yayılmaları yüzünden birçok düşman kazandılar: Afrika altınını elden kaçırmaktan ve Kızıldeniz’in kapanmasından kaygılanan Türkler (Aden’in işgali [1538]; Diu’ya hücum [1546]; Sofala’-ya hücum [1585-1586]); Sofala’ya hücum eden (1602) Ekber Şah. Bununla birlikte en tehlikeli rakipler Hollandalılar ve İngilizlerdi; Hollandalılar Amboina’yı (1605), Malakka’yı (1641), Kolombo’yu, Koçin’i aldılar; İngilizler Hürmüz’ü (1622), Maskat’ı (1647) işgal ettiler. Böylece, 1578′de Magrıp ümitlerinin kırılmasıyle
(Sebastiao’nun Alcaçar-Quivir muharebesinde ölümü) başlayan Portekiz’in tekrar İspanya’ya bağlanması döneminde (1580-1640), Portekiz’in Asya’daki sömürgeleri dağıldı. Bragança sülâlesinin tekrar tahta çıkmasından ve Bragança’ın Catarina’nın İngiltere kralı Charles II ile evlenmesinden cihaz olarak Bombay’ı ve Portekiz’in sömürgelerinde ticaret hakkını aldı; sonra, Portekiz’in elinde parlak Hindistan imparatorluğundan afrika limanları dışında Goa, Diu, Damao, Makao kaldı. İlk işletme yılları dışında Portekiz, işletme tekelini sağlamakta ve güneydoğu asya denizlerini öbür avrupa ticaret filolarına kapamakta yetersiz kalmıştı. Portekiz XVII. yy. ortasında hâlâ önemli bir sömürge devleti olmasını özellikle çeşitli kolonilere köklü bir şekilde kolonlar yerleştirmesine borçludur: bir yanda Brezilya’ya, öte yanda Madera, Asor adaları, Cabo Verde’ye. Her iki yerde de, kolonlara çok geniş topraklar bırakıldı. Her iki bölgede de zenci işçi çalıştırmak gerekiyordu; bütün bu topraklarda Joao III (1548), mahallî güçlerin zararına Corregedore’ler, ve Sao Salvador’a (Bahia) bir genel vali tayin ederek iktidarı ele almağa çalıştı. Fakat Atlas Okyanusu adaları Portekiz’in denetimi altında gelişirken, Brezilya çok erken bir tarihte ayrıldı.
İlke olarak Portekiz kralı Brezilya’ya da hükmediyordu, ülkeye yabancı tüccarların girmesini yasakladı; bununla birlikte Methuen antlaşmasıyle (1703) İngilizlere karşı yasak kaldırıldı ve o tarihten sonra ingilizler Brezilya ticaretini hemen tamamıyle ele geçirdiler. Kral tuz ve boya çıkarılan ormanların işletme tekelini muhafaza etti; üzüm, zeytin, dut yetiştirilmesini yasakladı; şeker ve tütün işlenmesine engel oldu. Memurlar tayin etti ve bir genel valilik kurdu (1720).
Uygulamada ise çeşitli olaylar Brezilya’nın nispî muhtariyetini ortaya koydu, ilk yıllardan sonra ırk büyük ölçüde karıştı: önce beyazlarla kızılderililer, sonra beyazlarla zenciler. Sömürgelerde doğan avrupa asıllıların yanı sıra pek çok melez yaşıyordu (Mameluco’lar); bunlar XVII. yy. sonunda 1525′ten sonra Gine’den getirilen zenci ve kızılderililere hâkim bir sosyal sınıf meydana getirdi.
Seçkin sınıf erken bir tarihte gücünü sağlamlaştırdı; köylerde kölelik tehdidi altındaki krzılderilileri kurtarmak isteyen cizvitlerle çatıştı (Sao Paulo eyaletinde XVII. yy. sonuna kadar cizvitlerle «Paulo’lular» arasındaki uyuşmazlık); şehirlerde Hollandalıları Brezilya’dan çıkaran ayaklanmayı yönetti (1653-1654) ve Portekiz ile ilişkilerin kesildiği bu dönemde önemli siyasî ve idarî sorumluluklar yüklendi. XVIII. yy. ortalarına doğru Brezilya, ispanyol sömürgelerinde ingiliz kaçakçılığı ve Minas Gerais genel valiliğinde bulunan (1714) madenler (altın, elmas) sayesinde zenginlenince, menfatleri Pompal valisinin krallık gücünü artırıcı tedbirler (anavatanla ticaret tekelini elde tutan şirketler kurulması, altından yüzde 20 kral hakkı alınması, 1751) aldığı sırada (1750-1777) Portekiz’inkilerle çelişti. Tekel rejimi Brezilya’da daha güç katlanılır hale geldi. Napolyon’un Portekiz’i işgal ettiği sırada Joao VI’nın Brezilya’da yaşamasından ve fransız işgalinden sonraki karışıklıkların (1807-1821) Portekiz’in ismî metbuluğunun zayıflığını bir kere daha ortaya koymasından sonra Brezilya, komşu ispanyol sömürgelerindeki karışıklıkların tersine kan dökülmeden bağımsızlığa kavuştu. Portekiz son çağa, dünyanın birinci sömürge imparatorluğunun kalıntılarıyle girdi. Elinde kalan Sunda adalarından birkaçını (Flores 1859) kaybetti ve Gabon’da ve Ginedeki sömürgelerinin büyük kısmından vaz geçti. Serta Pinto’nun keşiflerinin ortaya çıkardığı, Angola’dan Mozambik’e kadar uzanacak bir Portekiz Orta Afrikası kurma hayali, Berlin kongresinde (1884) yıkıldı; avrupa devletleri Portekiz’e aldırış etmeden Afrika’daki etki bölgelerini paylaştı; ancak Kongo halicinin kuzey kıyısında küçük bir araziyi (Cabinda) muhafaza edebilen Portekiz «Chartered» birliklerine yenildikten sonra, arasına ingiliz sömürgeleri sıkıştırılan Angola ve Mozambik sınırlarını kabul etmek zorunda kaldı (1891 antlaşması). Böylece Portekiz’in Afrika’daki başlıca iki sömürgesi birbirinden ayrılarak ingiliz (Mozambik) ve alman (Angola) etki bölgelerine katılmak tehlikesiyle karşı karşıya kaldı ve Boer’ler savaşı ile ingiliz-alman ilişkilerinin kesilmesi sayesinde kurtulabildi. Bugün Portekiz’in Afrika’daki sömürgeleri (Mozambik, Angola, Gine’de) yaklaşık olarak 15 milyon kişiyi barındırır ve anavatanın bir ili gibi yönetilir. Hindistan ve Çin’deki sömürgeler de (Goa, Damao, Makao) aynı statüye bağlıdır. (L)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Portekiz Sömürge imparatorluğu hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİOMBİNO
Tarih 05 Haziran 2009
PİOMBİNO, italya’da şehir, Toscana’da (Liverno ili), Piombino körfezi kıyısında; 35 500 nüf. XIV. yy.dan kalma kilise. Elbe (Elba) adasından çıkarılan demir filiziyle beslenen önemli demir sanayii. Limanından Elbe’ye düzenli vapur seferleri yapılır.
— Tar. Pisa başpiskoposlarının mülkü olan Piombino, Galeazzo Visconti tarafından Gherardo d’Appiani’ye bırakıldı (1399) ve imparator Rudolf II tarafından (1594) prenslik haline getirilerek lacopo VII Appiani’ye verildi; Ludovisi’lere (1634), sonra Boncompagni’lere (1706) geçti. Floransa antlaşmasıyle (28 mart 1801) Piombino prensliğini ele geçiren Iki Sicilya kralı, şehri Fransa’ya bıraktı; Fransa 26 ağustos 1802′de Piombino’ yu resmen ilhak etti. Napolyon, şehri Lucca prensliğiyle birlikte imparatorluk fief’i olarak kızkardeşi Felice Bacciochi’ye verdi (mart 1805). Toscana ile birleşmesinden sonra (mayıs 1808) Piombino, Toscana büyük düşesi olan Elisa’nın yönetimi altında Akdeniz idare bölgesine katıldı; Viyana kongresinde (1815) Toscana’nın avusturyalı büyük düküne geri verildi. (l)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİOMBİNO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POONA
Tarih 04 Haziran 2009
POONA, Hindistan’da (Maharaştra) şehir, Dekkan yaylasında, Bombay’ın güneydoğusunda; 721 000 nüf. XVIII. yy.da Mahrat imparatorluğunun merkezi olan şehirde eski geleneksel el sanatları (halıcılık ve değerli madenlerin işlenmesi) hâlâ devam eder ve birçok tapınak ve saray vardır. Poona birinci derecede önemli bir askerî ve ticarî merkezdir. Ayrıca modern sanayi tesisleri kurulmuştur: kimyasal ürünler, pamuk iplikçiliği, cam ve kâğıt fabrikaları, sinema stüdyoları. 1948′de kurulan üniversite mahrat kültünü devam ettirir. (L)
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POONA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PONTİNA ovası
Tarih 04 Haziran 2009
PONTİNA ovası, İtalya’da bölge, Latium’da (Latina ili), Tiren denizi ile Lepini dağlan arasında; güneyde Circeo dağı ile sınırlanır. Roma cumhuriyeti zamanında zengin ve verimli olan ova, daha imparatorluğun başlangıcında ihmal edildi, bataklık ve sıtma yuvası haline geldi. 1928′de büyük ıslah çalışmalarına girişildi, beş büyük toplayıcı kanala ulaşan akaçlama kanalları açıldı, toprak, dağınık küçük işletmelere bölündü (buğday, şeker pancarı ve yemlik bitki tarımı), birçok yeni köy (Latina, Pontimia, Sabaudia) kuruldu. (L.)
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTİNA ovası hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PONiATOWSKİ (Jozef veya Joseph, prens)
Tarih 04 Haziran 2009
PONiATOWSKİ (Jozef veya Joseph, prens), polonyalı subay (Viyana 1763-Leipzig 1813), Andrzej’in oğludur. Avusturya ordusuna girdi (1778), sonra Joseph II’nin yaveri oldu, Diyet meclisi tarafından ülkesine çağırıldı (1789). Tümgeneral rütbesiyle Güney ordusu genel kumandanlığına getirilince istilâcı Rusları Zielence’ye püskürttü, ama kralın emri üzerine silâhlarını bırakmak ve başka bir ülkeye göç etmek zorunda kaldı (1792). Kosciuszko’ya katıldı.
Prusyalılara karşı Varşova’yı savundu ve şehir teslim olunca ülkeyi terk etti (1794). Prusya’nın çökmesinden sonra Napolyon tarafından Varşova büyük düklüğünün savaş bakanlığına getirildi. Düklük ordusunu düzenledi (1807) ve 1809′da Avusturya’ya karşı bu ordunun başkumandanlığını yaptı. Bu sırada Razsyn’i kahramanca savundu, arşidük Ferdinand emrindeki sayıca üstün Avusturyalıları püskürttü ve Galiçya’yı ayaklandırdı (1809). V. Kolorduya kumanda etti; Rusya seferi sırasında Smolensk’te, Moskova nehrinde yararlılık gösterdi (1812). Napolyon’u desteklemekten vaz geçmeyerek polonya ordusunu yeniden teşkilâtlandırdı. Leipzig’de imparatorluk mareşalliğine yükseltildi (16 ekim 1813), geri çekilmeyi sağlamakla görevlendirildi; Elster nehrinin kıyılarını savunurken boğuldu (19 ekim).(L)
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONiATOWSKİ (Jozef veya Joseph, prens) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PONCELET (Jean Victor)
Tarih 04 Haziran 2009
PONCELET (Jean Victor), fransız generali ve matematikçisi
(Metz 1788 – Paris 1867). Ecole Polytechnique’i bitirdi, istihkâm sınıfına ayrıldı, Vitebsk’te teğmen rütbesiyle Büyük Ordu’ya girdi ve Ney’in kumandasındaki Rusya seferine katıldı. 1812′de Dnieper’den geçerken esir düştü, Saratov’da göz altına alındı ve elinde bir tek kitap olmadığı halde, buradaki boş zamanlarında matematik çalışmalarına devam etti; böylece, Charles ile birlikte kurucularından sayıldığı, izdüşüm geometrisinin temellerini attı. Fransa’ya dönünce, bu çalışmalarını, izdüşüm geometrisinin doğuşunu müjdeleyen ve merkezî izdüşümün veya perspektifin getirdiği geometrik özellikleri inceleyen, ünlü Traite des Proprietes Profectives des Figures (Şekillerin İzdüşümsel özellikleri üstüne İnceleme) [1822] adlı eserinde açıkladı. Poncelet’nin temel metotları, perspektifin ve düzlem kesitlerin yaygın olarak kullanılması, çeşitli geometrik dönüşümlerin incelenmesi ve sonsuzdaki elemanlarla sanal elemanların sistemli şekilde uygulanmasıdır. Çevrimsel noktalar, yani bir düzlemin bütün dairelerinde ve göbek eğrisinde ortak olan sonsuzdaki sanal noktalar kavramını da geometriye sokan yine Poncelet’dir. Poncelet’nin tasarladığı karşıt kutup doğrulanyle dönüşüm, sonradan «korelasyon» adı altında genelleştirildi ve bu dönüşümün, keşiflere götüren bir yol olduğu anlaşıldı. Bazı özellikleri daha basit hallere indirgemek için sık sık geometrik dönüşümlere baş vurması, değişik dönüşüm tiplerinin incelenmesini hazırladı. Çok önemli bir mekanik kitabı yazan Poncelet, Gergonne’un Annales des Mathematiques adlı dergisinde, bir koniğin içine ve dışına çizili çokgenler üstüne bir dizi makale yayımladı, 1848′de Fen fakültesinde fiziksel ve deneysel mekanik kürsüsünü kurmakla görevlendirildi. 1844′te albay, 1848′de general oldu. 1848′den 1850′ye kadar Ecole Polytechnique’i yönetti ve kurucu mecliste halk temsilcisi olaıak bulundu. İkinci imparatorluk zamanında çalışmayı reddetti ve emekliye ayrıldı (1852). [L]
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONCELET (Jean Victor) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POMPEİUS (Cneius Magnus)
Tarih 04 Haziran 2009
POMPEİUS (Cneius Magnus), româlı general ve devlet adamı
(M.ö.106-Pelusio M.ö. 48). Pompeius Strabo’nun oğlu. Picenum’lu güçlü ve soylu bir aileden gelmeydi; muhafazakârlara katıldı; başlangıçta galip gelen Marius’a karşı senatoyu yeniden güçlendirmeğe çalışan Sulla’yı tuttu. Marius’un, Sicilya’ya (Papirius Carbo) ve Afrika’ya (Domitius Ahenobarbus, Hiarbas) [81] sığınan taraftarlarını yendi, önce kendi askerleri, sonra da Sulla tarafından «imparator» unvanıye selâmlandı ve büyük bir zafer töreniyle karşılandı (79). Diktatör ölünce, onun eserini Lepidus’a karşı savunmağa devam etti (77); öte yandan, askerlerini dağıtmadı ve onlardan, senatonun ispanya yönetimini kendisine bırakmasını sağlamak için yararlandı (77-71). Burada, Sertorius’un katlinden ve Perpenna’nın ölümünden sonra muhalefet yüzünden ortaya çıkan sıkıntıları yok etmeyi başardı (72). Spartacus’un son köle çetesini yendikten sonra italya’da düzeni sağlayan kişi olarak ortaya çıktı (71) ve ünü halk arasında daha çok yaygınlaştı. Halka ve kıtalarına dayanarak, Crassus ile birlikte konsül oldu (70). Sonra, isteklerine engel olan Sulla’nın eserini yıkmak için Crassus ile birlikte çalıştı.
Halktan ve şövalyelerden destek görerek, monarşik ve olağanüstü yetkiler elde etti. Gabinia kanunu (67), Pompeius’a, buğday ticaretini felce uğratan ve Roma’yı aç bırakan korsanları Akdeniz’den temizleme görevini verdi. Roma’ya ve âşarcılara refah sağlayan kesin başarısı Pompeius’a büyük bir ün kazandırdı (67 sonbaharı) ve Doğu savaşının kumandasının ona verilmesine yol açtı. Doğuda şövalyeleri kontrol etmek isteyen Lucullus, onların düşmanlığını üstüne çekmişti (Manilia kanunu, 66). Kudretinin doruğunda bulunan ve mutlak bir monark olan Pompeius, Roma’da Sezar tarafından desteklendi ve artık gücü tükenmiş olan Mithridates’i Pontus’tan kovdu. Sonra Anadolu’nun geri kalan kısmını (Ermeniye, 66; Suriye, 64) ele geçirdi ve Akdeniz’in bütün doğu kıyılarını hâkimiyeti altına aldı (Fenike, Kudüs krallığı, 63); bu arada müttefikleri olan şövalyelerin çıkarlarını da unutmadı (Karadeniz ve Hazar denizi üzerinden Hindistan’a gidilmesi [65]; Nebatiler ülkesi üstünden, Basra körfezinden Kızıldeniz’e giden ticaret yolunun [Sina, 63] kontrolünün ele geçirilmesi). Mithridates’in ölümüyle (63) askerî harekâtı sona erdi. Pompeius, artık romalılaşan Asya’yı, tutarlı ve sağlam esaslara dayanan bir idarî temel üstünde yeniden teşkilâtlandırmağa uğraştı; eyaletleri takviye etti (Kilikya’ya Lykaonia, Pamphylia ve Frigya’yı Girit-Kirene eyaletine de Bithynia ve Suriye-Filistin’i kattı), Roma’nın himayesindeki civar krallıkları böldü (Galatia, Kappadokia, Ermeniye, Kolkhis).
Her tarafta barış ve sükûn sağlayan ve imparatorluğun yönetimini romalı şövalyelere bırakan Pompeius aralık 62′de Brindisi’ye çıktı. Eşsiz bir kahraman, ama zayıf bir siyasetçiydi; itibarına güvenerek, ordusunu dağıtmaktan çekinmedi, ispanya’daki zaferi ününü daha da arttırdığından Sezar onunla uzlaşma yoluna gitti ve «Birinci triumvirlik»te (Crassus ile beraber, 60) işbirliği yaptılar. Sezar, konsüllüğe geçince Pompeius’un kararlarını onayladı ve onun emrinde çalışmış eski askerlere topraklar verdi. Antlaşmanın yenilenmesiyle (Lucca, 56) yanı sıra Roma dünyası üçü arasında paylaşılınca (Galya Sezar’a, doğu ülkeleri Crassus’e, Roma ve ispanya Pompeius’a verildi), Pompeius, Sezar ve Crassus’un ayrılması üzerine Roma’nın tek hâkimi oldu. Halkın sonsuz sevgisini kazanmıştı; ülkeni tek konsülü olunca da (52) önce senatonun kararlarına uymak ister gibi göründü; bundan cesaret alan Senato Sezar’a karşı açıktan açığa düşmanca bir siyaset gütmeğe başladı. Bundan böyle senatonun savunucusu olan Pompeius, Roma’dan çıktı ve Brindisi yoluyle» Sezar’ı Galya’daki üstlerinden uzağa çekmeğe çalıştı. Pharsalos’ta yenildi (9 ağustos 48), Mısır’a kaçtı; Sezar peşini bırakmadı. Pompeius, Pelusio şehrinde karaya çıkarken Ptolemeaios’un görevlileri tarafından öldürüldü. Ptolemeaios, onun başını Sezar’a gönderdi, Çalışkanlığı, enerjisi ve sağduyusu sayesinde sevilen bir kumandan ve başarılı bir yönetici olan Pompeius, demokratik geleneğin karşılaştığı engellerden yararlanmasını bildi; bu engelleri, olağanüstü yetkiler kazanmak amacıyle kullandı. Böylece Sezar’lara ve Octavius’lara umut kapısı açtı. Ama gerekli reformları anlayamadığı ve siyasî topluluklar konusunda yeterince bilgi edinmediği için, Sezar’ın dehasıyle boy ölçüşemedi. (L)
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POMPEİUS (Cneius Magnus) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POMPEİ
Tarih 04 Haziran 2009
POMPEİ, lat. Pompeii, Napoli eyaleti Campania’da Vezüv’ün eteklerinde kurulmuş italyan şehri, 19 100 nüf. önemli bir ziyaret yeri. Madonna del Rosario’nun tapınağı.
• Arkeol. M.ö. VI. yy.’da Osk’lar tarafından kurulan şehir Yunanlıların etkisi altına girdi; birkaç yıl da Samnit’lerin işgali altında kaldı (M.ö. 425-420). 290′da Roma’nın mütefiki oldu, Sınıf kavgası sırasında ayaklandı. Sulla tarafından ele geçirilerek (M. ö. 89) sömürge oldu ve M.S. 62′de «Colonia Neroniana» adını aldı. Deniz kenarında (o zamandan beri, volkan küllerinin birikmesi sonucunda kıyı yer değiştirmiştir) verimli toprakların üzerinde ve güzel bir ülkede kurulmuş olan Pompei, çevredeki Yunanlıların etkisiyle helenistik bir şehir görünüşü aldı. M.S. I. yy.da Romalılar buraya akın edince şehri bir zevk ve eğlence yeri haline getirdiler. Bu yüzyılda (59), Pompei, Nucerini’lerle çıkan bir anlaşmazlık yüzünden karıştı ve kan dökülmesine yol açan bu durum imparator tarafından şiddetle kınandı. Daha sonra 62′de bir deprem sonucunda yıkılan şehri kısmen yeniden inşa etmek gerekti. Pompei, yüzyıllar boyunca toprak altında kalmasına yol açan 79 felâketi sırasında, surlarla çevrili, elips şeklinde 30 000 nüfuslu bir şehirdi. Liman çok faaldi, fakat birçok işsiz güçsüz de vardı. Çok yaygın olan latin dilinin yanı sıra yunan kültürü de etkisini sürdürüyordu. Daha o zamanlar bile şehirde birkaç hıristiyan vardı.
Volkanın püskürmesi çok anî oldu. Belediye seçimlerinin yapıldığı bir dönemdi. Tiyatroda Plautus’un Casina adlı eseri oynuyordu. Küller ve yanardağ taşları yağmağa başladığı zaman halkın çoğu başlarında birer yastıkla kırlara kaçtı. Birçok kişi de evlerinde her şeylerini olduğu gibi bırakarak alelacele çıktı, geç kalan ya da değerli eşyalarını almak için geri dönenler ise bunu hayatlarıyle ödediler. Kazı yapanlar, katılaşmış kül yığınları içinde, cesetlerden arta kalan boşlukların alçıdan kalıplarını çıkararak bu kimselerin son andaki durumlarını tespit ettiler. Misena’da bulunan filonun kumandanı Büyük Plinius yanardağın püskürmesini yakından görmek istedi ve boğularak öldü. (Yeğeni Küçük Plinius ise olayları anlatmıştır.) Şehir metrelerce kalınlıkta volkanik artıklarla örtüldü. Bazı kimseler değerli eşyalarını almak için geri döndüler, ama bir süre sonra şehir kendi haline bırakıldı. 1600′e doğru bilgin Fontana buradaki yıkıntılara dikkati çekti. 1748′de bir köylü bazı heykeller buldu; 1860′tan sonra da gittikçe artan bir hızla kazılara başlandı. Kazı tekniği geliştirildi ve çalışmalar aralıksız sürdürüldü. Bugün şehrin deniz tarafında bulunan, toprağın yüzeyine yakın ve açılması en kolay olan üçte biri, XX. yy.da çok dikkatle yapılan kazılar sonunda da, özellikle Strada dell’ Abbondanza (Bereket caddesi) ortaya çıkarılmıştır.
Şehrin kendine bas bir görünüşü vardır. Çok düzensiz bir şekilde döşenmiş ve kenarlarında yüksek yaya kaldırımları bulunan caddelerde yayaların geçmesini kolaylaştırmak amacıyle yer yer çıkıntılar meydana getiren kaldırım taşı yığınları vardı. Çeşmelerin suyu bir kanalizasyon şebekesinden sağlanır. Dükkânlar pek çoktur: jüllonicae (kumaş boyama), thermopolia (kabareler). Bunların yol boyunca birer tezgâhları vardı. Arkada da, hiç bir özelliği olmayan basit birçok evle, yüksek burjuva sınıfının evleri (Casa) yer alır. Bunlardan bazıları freskleri ve heykelleriyle ünlüdür: Casa del Citharista, Casa dei Diadumeni, Casa del Criptoportico, Casa del Larario. Casa dei Menandro, Casa delle Nozze d’Argento, Casa degli Amorini Dorati, Casa del Fauno ve eski sahiplerinin adlarıyle anılan Vettius’ların (Casa dei Vettii), Loreius Tibuatinus’un Casa de Loreia Tiburtino ve bankacı «Jucundus»un (Casa di Jucundo) evleri. Bunlar, bir atrium, arkada ise bir neustil çevresinde kurulan o devrin tipik ev planını çizmeğe imkân vermiştir.
Bahçeler kısmen yeniden düzenlenmiştir, özellikle mitolojik konulu ve balmumu yahut kazeinle yapılmış duvar resimleri, etkisi çok canlı olan bir dekor meydana getirir.
Bununla birlikte konular hep aynıdır ve seri halinde iş çıkaran sanatçılar tarafından birbirinden kopya edilmiştir. Bu resimlerden bazıları oldukları yerde, camların altında muhafaza edilmiş, bazıları da Napoli müzesine konmuştur. Bunlarda dört ayrı üslûp görülür: mermer panoları örnek olan samnit üslûbu (M. ö. 200-70), aldatıcı bir görünüşü olan perspektifleri kapsayan üslûp, Augustus devrinde değişik manzaralarla çeşitli mitoloji sahnelerini işleyen üslûp ve Neron devrinde barok tarzına doğru bir eğilim gösteren üslûp. Süslemeler mozaik ve yalancı mermerle yapılmıştır. Ayrıca, bulunmuş olan çeşitli eşyalar da vardır: mutfak eşyası, ne işe yaradığı pek anlaşılamayan kaplar, borular, tabletler (mumlu tahtadan yapılmış ve iyice kömürleşmiş olan bankacı Jucundus’un tabletlerinde bir dizi sözleşme metni) vardır. Resmî binalar oldukça eskidir. Etrüsk ve Samnit devrinden kalma surlar içinde, M.ö. II.yy.dan kalma üç yanı kemeraltılı ve arabalarla yasaklanmış olan bir forum görülür. Bu forum imparatorların ve ünlü kişilerin heykelleriyle süslüdür. Kuzeyde Jüpiter tapınağı, doğuda da kapalıçarşı vardır. Çok klasik olan bazilika M.ö. II. yy.’dan kalmadır ve batıda bir Apollon tapmağının yanında yer alır.
Ayrıca burada «üç köşeli» adı verilen, etrüsk devrinden kalma ikinci bir forum, hamamlar (Stabiae hamamları), iki tiyatro, bir basamaklı tiyatro (M.Ö. I. yy.), bir Pompei Venüsü tapınağı (Venüs’e halkın özel bir sevgisi vardı), bir gladyatör kışlası v.b. bulunur. Duvarların dışında anayollar boyunca mezarlar, daha ötede de birkaç villa yer alır. Bunlardan, bir tepenin yanında bulunan Diomedes’in villası ve bir tarım işletmesi merkezi olan Villa dei Misteri, muhtemelen Dionysos âyinlerine ait sahnelerin yer aldığı freskleriyle ünlüdür. Şehirde yapılan incelemeler, grafitti’ler sayesinde roma taşra hayatının bütün dekoruyle günlük yaşantısını ortaya çıkardı. Bu duvarlarda zamanın şairlerinin mısraları, küçük haberler, yergi yazıları ve tanrıya yakarışlar görülür. (L)
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POMPEİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POMERANYA
Tarih 03 Haziran 2009
POMERANYA, Baltık denizi kıyısında, sınırları çağlar boyunca değişen eski prenslik. Tarihte adı Karolenj’ler devrinde Odra ile Vistül arasında yaşayan Pomeranyalılarla (putperest islavlar) geçmeğe başladı. X. yy. sonundan sonra polonyalı prensler Pomeranyalıları hâkimiyetleri altına almayı ve Hıristiyanlığı kabul ettirmeyi denediler; kral Boleslaw III, Szczecin (Stettin) düküne metbuluğunu kabul ettirdi (1121) ve Vistül yakınındaki bölgeyi ilhak etti (1125); fakat Pomeranyalıların direnmesi karşısında, kendisi Aşağı Odra bölgesi üstünde imparator Lothar IH’ün metbuluğuna kabul etti (Merseburg antlaşması, 1135). Odra bölgesinin 1170′ten sonra Szczecin ve Demmin dükü unvanlarını taşıyan prensleri, Brandenburg markgraflarının vasalı olarak Kutsal Roma-Germen imparatorluğuna katıldılar (1181).
Sonradan Kamien’e nakledilen (1125) Wolin piskoposluğunu kuran (1140) alman misyonerleri, Odra bölgesini germenleştirmeğe ve tarla açma çalışmalarına başladılar. Doğuda Gdansk valilerinin kurdukları sülâlenin son temsilcisinin, Przemysl’e (sonradan Polonya kralı oldu) bıraktığı (1295) Vistül Pomeranyası, sonunda Szczecin düklüğü, Brandenburg markgraflığı ve toton tarikatı arasında bölüşüldü (1309); en büyük kısmını Tötonlar almıştı. Vistül yakınındaki bölge (Torun, 1466), o tarihten sonra «Batı Prusya» veya Krallık Prusya’sı adını aldı (bk. pomerelya); «Pomeranya» (alm. Pommern) adı ise Odra ırmağı yakınındaki prensliklere veriliyordu. 1326′da Rügen adasıyle Barth senyörlüğünü ele geçiren Pomeranya dükleri, Hansa’ya bağlanan kendi şehirleriyle ve komşularıyle (Mecklemburg, özellikle de Brandenburg) savaştılar; sonunda Brandenburg ve Mecklemburg dükleri onların metbuluğundan kurtularak bir veraset antlaşması yaptılar (1385). imparatorun metbuluğunu kabul eden (1529) Pomeranyalılar Luther’ciliği benimsediler (1534) ve Kamien piskoposluğunu laikleştirdiler (1536). Pomeranya’yı yeniden birleştiren (1625) Boguslaw XIV, islav sülâlesinin (1637′de sona erdi) son düküdür.
Otuzyıl savaşında düklüğünü işgal etmesine izin verdiği (1630) isveç, Boguslaw’ın Branden-burg’un üstündeki veraset hakkını ele geçirmeğe çalıştı. Vestfalya antlaşmalarıyle (1648) Batı Pomeranya ve Odra’nın ağızları İsveç’e, Doğu Pomeranya’nın geri kalan kısmı ise Brandenburg’a verildi.
Hollanda savaşı sırasında Pomeranya’yı işgal eden baş seçici prens Friedrich-Wilhelm, Saint-Germain-en-Laye antlaşmasıyle (1679) Odra’nın sağ kıyısındaki birkaç şehri aldı. Kari XII’nin saltanatının son yıllarında, İsveç Pomeranyası’nm tekrar işgali üzerine isveç, Peene’nin doğusundaki toprakları Prusya’ya bırakmak zorunda kaldı (Stockholm, 1720). Fransız birliklerinin 1806′da ve 1812′de işgal ettiği İsveç Pomeranyası, sonunda Prusya’ya bırakıldı (Viyana, 1815) ve Prusya Pomeranya’nın bütünlüğünü sağladı. İkinci Dünya savaşı sonunda Polonya ile Almanya arasında çizilen yeni sınırla (1945), Prusya Pomeranyası’nın büyük kısmı Polonya’ya verildi. (L)
POMERANYA. Bk. pomorze.
03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POMERANYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLYBİOS
Tarih 03 Haziran 2009
POLYBİOS, yunan tarihçisi (Megalopolis M. ö. 200′e doğr. – öl. M. ö. 125 – 120′yedoğr.). Akhaia birliği strategos’u, Lykortas’ın oğlu; Philopoimen’in dostuydu; Poly-bios’un kendi de bu birliğin verdiği çeşitli görevlerde bulundu. 181′de Mısır’a gönderilen elçilik heyetine katıldı. 169 – 168′de «hipparkhos» oldu. Lykortas ve Philopoimen gibi, o da aşırı yurtsever Devrimci Demokratlar partisiyle Roma’yı tutan Oligarkhes’ler partisi arasında bir denge siyaseti kurmağa çalışan ılımlı yurtseverler partisindendi. Roma taraflısı şeflerden Kellikrates tarafından ele verilen Polybios, Perseus’un Pydna’da yenilgiye uğramasından (168) sonra, birliğin, Roma devletine vereceği bin rehinesi arasına katıldı. Roma’da yaşayan Polybios, stoa’cı akımın etkili olduğu, Scipio Emilianus’un çevresine sokuldu.
Tarihî eserini yazmağa o sıralarda başladı. Seferlerinde yanında bulunduğu Scipio Emilianus ile İspanya’ya, Galya’ya, Afrika’ya gitti; özellikle Kartaca (146) ve Numantia (Numancia) [133] kuşatmalarında bulundu. Korinthos’un yıkılmasından (146) sonra, Romalılar arasında sağladığı büyük güven onun gelecekteki Akhaia eyaletinin temellerini atmak konusunda yetkili kılınmasına yol açtı. Polybios bu görevi eski yurttaşlarını küçük düşürtmeden yerine getirdi.
Eserlerinin önemli bir kısmı günümüze kaldı. Bunlar yazarın tanık olduğu olayları kavramaktaki yüksek zekâsını yansıtır: Akdeniz dünyasının Roma imparatorluğu hâkimiyeti altında birleşmesi «yeryüzünün hemen bütününün, nasıl ve hangi siyasî rejimin etkisiyle bir tek imparatorluğun, Roma imparatorluğunun yönetimine girdiğini» açıklamağa çalıştı. Sağlam bir metodu vardır: her çeşit bilgi kaynağına başvurur; ülkeyi, araziyi bile inceler. Olayların sebeplerini açıklarken tanrısal güçleri dışta tutmak isteyen ilk yazarlardan biri odur: Polybios’un başlıca kaygısı olayların akışı içinde, maddî sebeplerle bunların sonuçlan arasındaki yakın ilişkiyi bulup çıkarmaktır. Nihayet Polybios, toplumların gelişmesinin anlamını kavradı, bu anlayış da onu, Stoa’cılığın etkisi altında, siyasî şekilleri bir «çevrim» teorisiyle (anakyklosis) açıklamağa kadar sürükledi; monarşi, aristokrasi, demokrasinin art arda gelmesi kaçınılmaz bir şeydir, çünkü bu rejimlerin hepsi zamanla bozulur. (L)
03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLYBİOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLONYA TARİH
Tarih 02 Haziran 2009
POLONYA TARİH
Piast’lar döneminde Polonya
• İlk Polonya devletinin toprak bütünlüğünün kurulması (V.-X11. yy.). V. veya VI. yy. başından sonra geniş Odra havzasına ve Vistül havzasının bir kısmına batıdan gelen birkaç islav kabilesi yerleşti. Polonya milletinin meydana gelmesinde bu kabilelerin (Polanlar, Vislanlar, Pomeranyalılar v.b.) katkısı oldu. Bu topluluklar, yavaş yavaş ilk şehir çekirdekleri olan ve kısa süre sonra yanlarında zanaatçı varoşları kurulan tahkimli castra veya grody’lerin (Poznan, Kruszwica, Kalisz) etrafında toplandılar.
IX. yy.ın ortasından sonra Gniezno ve Poznan dolaylarında kurulan ilk Polonya devleti çevresinde yavaş yavaş Büyük Polonya, Küçük Polonya, Mazovya, Silezya ve Pomeranya biraraya geldiler. Piastlar hanedanının bilinen ilk atası Mieszko I (960′a doğru-992) bu devleti Polonya devleti haline getirdi: ırk birliği ekonomilerinin benzerliği, Büyük Polonya, Litvanya, Mazovya ve Podlakya ovalarının geniş bir orman kuşağıyle çevrili olması, batıda Germen imparatorluğu (963′te ilk askerî temaslar), güneyde Bohemya devletleri, doğuda Kiev (945′ten sonra), kuzeyde Veletlerin Polonya topraklarını çepeçevre kuşatmaları Polonya milliyetçiliğinin doğmasını kolaylaştırdı; Mieszko, bazı derebeyleri ve kilisenin yardımıyle (966′da Hıristiyanlığı kabul etti ve Poznan’da ilk piskoposluk kuruldu) geniş bir bölgede hâkimiyetini kurabilmek için bu milliyetçilik duygusundan yararlandı.
Mieszko I’in oğlu ve vârisi Boleslaw I (992-1025) kilisenin desteğiyle Otto III’ten Polonya kilisesinin imparatorluk kilisesinden ayrılmasına imkân veren Gniezno başpiskoposluğunu ve Krakow, Wroclaw ve Kolobrzeg piskoposluklarını kurdu; öte yandan geçici olarak batıda Odra’nın ağızlarını ve Lâusitz’i, güneyde Moravya’yı, Çekler ve Slovaklar ülkesini ilhak etti ve doğuda Kiev’e ulaştı. Başarıları Bautzen barışlanyle (1018) ve ilk Polonya kralı olarak taç giymesiyle onaylandı. Ama oğlu Mieszko II (1025-1034), doğudan rus prenslerinin, kuzeyden Danimarkalıların (Pomeranya’da), güneyden Çeklerin, batıda Polonyalıları Odra’nın doğusuna çekilmeğe zorlayan (1031-1032) imparator Franken’li Konrad II’nin hücumları karşısında topraklarının bütünlüğünü koruyamadı; iç kargaşalıklar ve kardeşlerinin taht üstünde hak iddia etmeleri yüzünden sınırları daralan devletini ancak imparatora bağımlılık yemini ederek kurtarabildi.
Başlıca olayları iç düzenin kısa süre içinde bozulması (halk ayaklanması ve Mazovya’nın ayrılma denemesi) ve Bohemya. Bratislava dükünün anî istilâsı (1036) olan bir döneminden sonra Yenilikçi Kazimierz I (1040′a doğru-1058) Kilisenin ve Devletin bütünlüğünü yeniden sağladı, başkenti Krakow’a nakletti. Ama kendisini tahta çıkaran aristokrasinin günden güne artan denetimini kabul etmek ve yardımı sayesinde Silezya’yı Çeklerden, Mazovya’yı da kontrolü ele geçirmiş olan Maslaw’dan kurtaran imparator Heinrich III’ün metbuluğunu kabul etmek zorunda kaldı. Oğlu Atak Boleslaw II (1058-1079) bu iki vesayetten de kurtulmayı başardı: önce aristokrasinin denetiminden kurtuldu; sonra rus prenslikleri arasındaki anarşiden yararlanarak Kiev’de harekete geçti (1069) ve Çekleri Silezya üstündeki hak iddialarından vaz geçmeğe zorladı; Heinrich IV’e karşı ayaklanan Saksonların tarafını tutarak Berat kavgasından yararlandı ve papa Gregorius VII’den krallık tacını giymeyi başardı; böylece Polonya’nın imparatora hiç bir bağımlılığı kalmıyordu.
Ama imparatorun yardım ettiği muhalifleri destekleyen Krakow piskoposu Stanislaw’ın (Aziz Stanislas) idamı (veya öldürülmesi) derebeylerin ayaklanmasına yol açtı; derebeyler tahta kralın kardeşi Wladyslaw (veya Ladislas) Herman’ı çıkardılar. Boleslaw kral unvanını kaybetti (1079), kaçtı ve ülke Bohemya’ya yıllık bir haraç ödemek zorunda kaldı.
Polonya’nın soyluların temsilcisi voyvoda SieciechT tarafından yönetilmesini kabul etmek zorunda kalan Wladislaw I Herman’dan (1079-1102) sonra Polonya, Boleslaw III zamanında toprak bütünlüğüne yeniden kavuştu. Kardeşi Zbignievv ile bölüştüğü Polonya topraklarını kendi çıkarına birleştirmeyi başaran Boleslaw III, germen himayesinden kurtuldu ve Baltık kıyısında geniş bir bölgeyi ele geçirdi (Pomeranya’nın Vistül ve Odra ırmakları arasındaki kısmının fethi); Macarlar ve Rutenyahlar ile ittifak yaparak imparatorun 1109 da giriştiği harekâtı durdurdu; sonra feth ettiği topraklardaki halkı hıristiyanlaştırdı, fakat ülkesini dört oğlu arasında bölmekle, elde ettiği parlak sonuçları tehlikeye düşürmüş oldu.
• Millî düklükler ve Polonya’da anarşi (1139-1305). En büyük oğlu dük Wladislaw II’nin (1139-1146) kardeşlerinin metbuu ilân edilmesi, onların siyaset alanında bağımsız davranmalarını ve ülkelerini kendi oğulları arasında bölüştürmelerini engelleyemedi; böylece 1250′den sonra her birinde bölgeciliğin ağır bastığı yirmi dört kadar düklük ortaya çıktı. Bunların hiç biri üstünlüğünü kabul ettirecek güçte olmadığından her birinin, özellikle de en büyüğün, bu yoldaki her denemesi bir iç savaş halini alıyordu; bunu fırsat bilen polonya aristokrasisi hükümdarı kendi tayin ederek monarşiyi kendi hâkimiyeti altına soktu. Meselâ Yaşlı Mieszko III’ün (1173-1177) tahttan indirilmesi ve yerine daha yumuşak başlı görünen genç kardeşi Âdil Kazimierz’in (1177-1194) geçirilmesi, Polonya’da seçime dayanan bir monarşinin kurulmasına yol açtı. İş başına getirilen kral, seçilmesinin karşılığında devletin yüksek otoritesini zedeleyen birtakım siyasî ve malî tavizlerde bulunmak zorunda kalıyordu (Leczyca meclisi, 1180).
Bu anarşi döneminde Hıristiyanlığı geniş halk tabakalarına yayan (XII.-XIII. yy.) Kilise, Polonya birliğinin hanedandan daha sağlam bir temsilcisiydi. Yüksek rahip sınıfı, üyeleri büyük toprak sahibi soylu ailelerden geldiği halde, zaman zaman yetkisini köylü sınıfını ezen soylulara karşı kullanıyordu (Papalık fermanı, 1233). Bu anarşi ortamında soylular sınıfı da ikiye ayrılmıştı:
prensliklerin yönetiminde görev alan ama krallık gücünün artmasına şiddetle karşı koyan magnat’lar (eski derebey aileleri); üyeleri prensler tarafından şövalye unvanıyle topraklara dağıtılan küçük soylular veya szlachta. Bu siyasî ve sosyal çözülmeden yararlanan Almanlar, Nordmark’tan başlayarak kuzeyden ve doğudan ilerlediler; Nordmark (geleceğin Brandenburg’u) 1134′te Ayı Albrecht’in payına düştü. 1138-1181 Arasında Baltık’ın Elbe ve Odra arasındaki kıyısı Ayı Albrecht ile Saksonya dükü Aslan Heinrich tarafından işgal edildi; Polonya Odra’nın batısındaki bütün toprakları, hattâ Aşağı Warta’yı kaybetti; Almanlar Aşağı Warta’da Yeni Uçilin’i (Neuemark) kurdular (1272); ayrıca Prusyalıların kuzeyden yaptığı tehlikeli baskıya tek başına karşı koyamayan Mazovya dükleri toton şövalyelerine başvurdular; ne var ki 1283′te Prusyalıları Neman’ın ötesine püskürten Tötonların püskürttükleri düşmandan daha belâlı oldukları çok geçmeden anlaşıldı.
Baltık ile ilişkisi kesilen, Litvanya devletinin kurulmasıyle (XIII. yy.ın ikinci yarısı) doğudan ve kuzeydoğudan tehdit edilen, üstelik de Silezya dükü Dindar Henryk’in 1241′de Legnica’da boş yere durdurmağa çalıştığı moğol istilâsıyle harebeye dönen Polonya artık Almanlar için kolaylıkla ele geçirilebilecek bir avdı. Almanların memlekete girmeleri birçok bakımdan olumlu oldu: XII. ve XIII. yy.da Avrupa’da genel nüfus artışına paralel olarak polonyalı kolonların ormanlarda tarla açma işi hızlandı; yeni kır toplulukları kuruldu; şehirlerde ticaret gelişti ve batıyı örnek alan Polonya prensleri, Özellikle Wroclaw (1242), Poznan (1253), Krakow’a (1257) tanınan Magdeburg yasasını benimseyerek şehirlere hürriyet «şartları» verdiler.
Buna karşılık, almanlar ticarî faaliyeti ele geçirerek imparatorluk ve Bohemya ile çeşitli alışverişe girdiler ve servetlerine dayanarak onlar sayesinde yeni bir aristokrasinin kurulmağa başladığı şehirlere hâkim oldular. Burjuvazi özellikle Silezya’da alman dilini ve geleneklerini yaydı.
İktisadî güçlerinden ve fikir üstünlüklerinden gurur duyan alman mülteciler, Polonya’ya istedikleri kralları kabul ettirdiler: önce gerçek bir Piast olan Silezya dükü Namuslu Henryk II (1288-1290); sonra Polonya kralı ilân edilen (1300) ve Piast’ların anarşi dolu kavgalarına karşı bir garanti gibi görünen Bohemya kralı (1291) Venceslav (Vaclav). Ama bir yabancının tahta çıkması, Piast ailesinden Wladislaw I Lokietek’e millî hoşnutsuzluğu istismar etme fırsatını verdi. Polonya’nın bir kısmını ayaklandıran Wladislaw I, Venceslav’ın ölümünde ülkeye hâkim olmayı başardı (1305) ve Krakovv’un alman belediye reisi Albrecht’in yönettiği şehir burjuvalarının
isyanını ezdikten sonra, 1320′de Polonya kralı olarak taç giydi: monarşiyle birlikte ülkenin bütünlüğü de yeniden sağlanmıştı. Bununla birlikte Wladislaw I’in devleti, çeklerin derece derece kendilerine bağladıkları Silezya’yı da, Pomeranya’yı da içine almıyordu.
• Polonya devletinin yeniden kurulması ve Piast’ların sonu (1305-1370). iyi hesaplanmış evliliklerle yararlı ittifaklar kuran Polonya kralı, Brandenburg’ların toprak genişlemesini durdurdu ve Pomeranya konusunda uzun ve boş bir çekişmeden sonra Tötonları Plowce’ta yenmeyi başardı (1331); fakat Kujawy’yi Tötonlara kaptırdı. Oğlu Büyük Kazimierz III (1333-1370), onun eserini tamamladı. Bohemya’nın Polonya tahtındaki hak iddialarını bertaraf ettikten sonra Pomeranya’yı belli bir süre için Tötonlara bırakarak (1343) onları yatıştırdı; Anjou’lu Luigi’yi vâris tanıyarak (1339), buna karşılık da Kızıl Rutenya’nın kesinlikle kendisine bırakılmasını sağlayarak macar tehlikesini ortadan kaldırdı.
Böylece batı dışında her yerde Polonya toprak bütünlüğüne yeniden kavuştu: Kazimierz III, gelenekleri kanun halinde toplayarak yasama ve adalet birliği ilkesini gerçekleştirdi (Wislica yasası, 1347); köylülerin yükümlerini azalttı; kolonlar için yeni köyler kurdu; ticarî gelişmeyi destekledi (ambar, yol ve şehirler çevresinde müstahkem surlar inşası; yabancı ülkelerden kovulan yahudilere imtiyazlar tanınması); Polonya’nın Almanya ve Bohemya’ya karşı fikrî muhtariyetini sağlayan Krakow üniversitesini kurdu. Mazovya düküne metbuluğunu kabul ettirdi, küçük soyluların muhalefetini kırdı.
• Piast’lardan Jagellon’lara: Geçiş dönemi (1370-1384-1386). Piast’lar sülâlesi Kazimierz III ile sona erdi: çünkü Kazimierz tahtını uzak akrabalarından biri yerine, yeğeni Anjou sülâlesinden Macaristan kralı Lajos’a (1370-1382) bırakmayı tercih etmişti; Lajos’a, kalkınmış ama hiç deniz kıyısı olmayan ve dışta hep toton tarikatıyle gücü gittikçe artan Litvanya’nın tehdidi altında yaşayan, içte ise hep büyük soyluların bağımsızlığının tehdit ettiği bir Polonya’yı miras bıraktı. Vârisini tayin etmek için büyük soyluların fikrini almak zorunda kalması, Polonya kurumlarının seçimle iş başına gelecek bir monarşi kurulmasına doğru geliştiğini ortaya koydu.
Bu olay polonya tarihinde kesin bir dönemeçti; çünkü soylularla yapılan pazarlık sonucunda (soylulara ağır gelen bütün vergilerin kaldırılması: Koszyce imtiyazı, 1374) tahta yabancı bir sülâle çıkıyordu ve Macaristanlı Lajos’un saltanatı aslında Jagellon’lar devrine doğru bir geçiş dönemiydi.
Jagellon’lar Polonyası (1386-1572)
• Doğu Avrupa’da Polonya’nın gücünün artması (1386-1505). Yabancı bir prens olan ve hemen hep yurt dışında yaşayan Lajos’un ölümü, Polonya’da iç savaşı başlattı: Macaristan ile birlik bozuldu, laik ve dinî büyük soylular devletin önemli mevkilerini paylaştılar. Bu durumun yarattığı huzursuzluğu gidermek için Polonyalılar tekrar monarşiyi kurdular: Lajos Fin kızı Hedwige, Polonya kraliçesi oldu (1384-1399) ve Litvanya büyük dükü Jagellon ile evlenmece zorlandı; Wladislaw adiyle vaftiz olan ve şahsî topraklarını krallığa katmağa söz veren Jagellon ortak Polonya kralı seçildi (1386-1434). Bu seçimle Polonya aristokrasisi ülkeye anarşiye son verebilecek bir sülâle kazandırıyor, doğu ile yakınlık kuruyor ve ülkeyi toton şövalyelerinin tehlikeli baskısından kurtarıyordu; gerçekten Polonya-Litvanya koalisyonu birlikleri, Tötonları Grunwald’de ezdi (15 temmuz 1410).
Wladislaw II Jagellon Moldavya (1387), Eflak (1389) ve Besaıabya (1396) hükümdarlarının kendisine saygı yemini etmesini de sağladığından Polonya artık Baltık denizinden Karadeniz’e kadar uzanan ve bazı çatışmalara, özellikle Litvanya büyük dükü Witold’un sebep olduğu çatışmalara rağmen, iki ülkenin soyluları arasında imzalanan Horodlo birliğiyle bütünlüğü sağlanmış görünen bir devlet haline geldi: daha eski medeniyeti, toprak bütünlüğünün daha sağlam ve nüfusunun daha kalabalık olması dolayısıyle, kral olarak Litvanya’nın soydan geçen büyük düklerini seçmek (her ikisi de Wladislaw II’nin oğulları olan Wladislaw III [1439-1444] ve Kazimierz IV [1445-1491]) kurnazlığını gösteren Polonya, yavaş yavaş bu iki başlı devletin siyasî merkezi haline geldi: Macaristan tahtına Wladislaw (Laszlo) III’ün seçilmesiyle (1440), Krakow çok büyük bir katolik devletin coğrafî merkezi oldu; bu devlet germenciliği önlemekle ve kilisenin baskısıyle (kralın vasisi ve Krakovv piskoposu Olesnicki’nin büyük rolü) Ortodoksluğun ve Müslümanlığın yayılmasını, püskürtmeğe değilse bile durdurmağa (Wladislaw III’ün 1444′te Varna’da Osmanlılara yenilmesine rağmen) yönelmişti. Wladislaw III’ün vârisi Kazimierz IV ise Polonya-Litvanya devletinin güneydoğuya doğru genişletilmesi işini bir yana bırakarak kendini önce Polonya’da monarşinin kuvvetlenmesine adadı: bu iş için Nieszewa imtiyazlarını (1454) verdiği şövalyelerle, artık doğu topraklarının işletilmesine yönelen magnat’lar arasındaki geleneksel çelişkiden yararlandı.
Toton tarikatının rakipleriyle ittifak yaptı ve Onüç yıl savaşlarından sonra (1454-1466), toton tarikatına metbuluğunu kabul ettirerek Pomeranya ve Gdansk’ın kendisine bırakılmasını sağladı; böylece Polonya, buğdaylarının sevk edileceği bir deniz kapısı sağlıyordu (Torun barışı, 1466). Ayrıca Albrecht II’nin kızı Habsburg’lu Elisabeth ile evlenerek (1454), Bohemya tacı ve Macaristan üstünde haklar elde etti (bu haktan oğlu Wladislaw 1471′de Bohemya tacında, 1490′da Macaristan’da yararlandı). Polonya germenciliğe hücuma geçmişti; buna karşı koyabilmek için imparator Friedrich III, Litvanya’nın tabiî rakibi İvan III Vasiliyeviç ile ittifak yaptı; alman tehlikesi azalırken bu sefer de rus tehlikesi başlıyordu.
• Monarşi gücünün azalması ve szlachta’nın zaferi. XV, yy. sonunda, krallığın siyasî, iktisadî ve sosyal yapısı da değişti. Rahip ve magnat sınıfının hırslarını önlemek için szlachta’ya dayanan Jagellon’lar, szlachta üyelerinin her türlü yargıya karşı dokunulmazlıklarını kabul etmekle (Krakovv imtiyazı, 1433) kalmayarak, askerî ve malî yükümler yüklemeden önce mahallî szlachta meclislerinin fikrini almayı da kabul etti; ayrıca 1493′te Piotrkow’da genel bir diyet toplandı; bu, monarşi gücünün küçük soylular lehine azalmasının mantıkî bir sonucuydu. Her ikisi de Kazimierz IV’ün oğulları olan Jan I Adalbert (1492-1501) ve Alexsander I’in (1501-1506) saltanatlarının çok kısa sürmesi, Jan I’in Moldavya’nın bağımsızlığını engelleyememesi ve Bukovina’da ağır bir bozguna uğraması (1497) karşısında cüreti artan szlachta Aleksander I’e, milletin üç sınıfından oluşan genel diyeti kabul ettirerek, meşrutî bir krallık kurulmasını sağladı.
Kral, senatörler ve milletvekillerinden meydana gelen bu genel diyetin onayı, kanunların kabul edilmesi, vergilerin alınması ve seferberliğin ilân edilmesi için şarttı (Nihil Novi anayasası, 1505). Böylece çok kötü sonuçlar veren oybirliği sistemi ortaya çıkmış oldu ve XVII. yy.ın liberum veto’suna yol açtı. Szlachta, Baltık’a açılmanın kendisine sağlayacağı büyük kazancı anladı: Polonya’nın iktisadî (hattâ siyasî) ağırlık merkezi kuzeye doğru kaydı (kısa süre sonra Varşova’nın başkent olması) ve batıda daha elverişli bir yerde bulunan Poznan, Almanya ile Baltık denizi arasındaki mübadelelerin kontrolünü ele geçirdi, iktisadî değişiklikler ve özellikle tarım ürünleri fiyatlarının artması, szlachta’ya ait çiftliklerin yüzölçümünü ve önemini arttırdı.
Szlachta, hükümdara şehir halkının toprak sahibi olmasını yasaklayan, köylülerin yalnız derebeylik mahkemelerinde yargılanmasını ve aile başına bir erkek evlât dışında toprağa bağlanmalarını öngören bir kanunu kabul ettirdi (Piotrkow diyeti, 1496); 1520′de köylülere angarya yüklendi; genel-leşen bu sistem, XV. ve XVIII. yy.da daha da arttı.
• Son Jagellon’lar (1506-1572). Kazimierz IV’ün üçüncü oğlu ve üçüncü mirasçısı Zygmunt I (15044548), oğlu Zygmunt II August’u Litvanya büyük dükü olarak tanıtmayı ve Polonya kralı seçtirerek taç giydirmeyi (1530) başardı. Soydan geçen monarşinin kurulmuş gibi göründüğü bu dönemde Polonya, Jagellon’lar sülâlesinin Macaristan’ın kontrolünü kaybetmesine Lajoş II’nin Mohaç’ta ölümü [1526], Habsburg’lu Ferdinand I’in tahta çıkışı) ve Moskovalıların Smolensk’i ele geçirmelerine (1514) rağmen, en güçlü devresini yaşadı. Toton tarikatı başrahibi Brandenburglu Albrecht, tarikatı laikleştirince (1525) Zygmunt I, soydan geçen Prusya düklüğünün metbuluğunu kabul ettirdi; ayrıca Varşova düklüğünü kendine bağladı (1526); litvanya soylularına, polonya soylularının yararlanmakta olduğu imtiyazları tanımak (1556′da ilk Litvanya meclisinin toplanması) kurnazlığını gösteren Zygmunt II August, Litvanya’ya, «Lublin daimî birleşmesi»ni kabul ettirmeyi başardı; buna göre krallık ve büyük düklük artık tek bir meclis ve ortaklaşa seçilecek tek bir kral tarafından idare edilecekti (1569). Soylularla anlaşarak, içeride bir soylu «res publica»sı kurulmasıyle sonuçlanan reformlar yaptı.
Bir deniz siyaseti hazırladı ve donanmanın inşaını başlattı; Schwerttıâger tarikatı şövalyelerinin çözülmesinden yararlanarak Güney Livonya’yı ele geçirdi: Polonya, Krakow üniversitesi sayesinde XV. ve XVI. yy.da Avrupa’nın geri kalan kısmındaki kültür yenilenmesine katıldı; Krakow’lu dinbilimci Pawel Wlodkowic, toton tarikatının bağımsızlık isteklerine Konstanz konsilinde karşı çıktı; aynı üniversiteden başka dinbilimciler, soylular ve burjuvalar arasında taraftar bulmasına rağmen hus’çu sapkınlığı yendiler; ama aynı zamanda konsillerin papadan üstün olduğunu iddia ettiler. Polonya, bilginleri yeni düşüncelerle büyük ölçüde ilgilenen (De Revolutionibus Orbium Caelestium, Kopernik) canlı bir bilim ve edebiyat merkezi haline geldi; hattâ Reformu kabul etmeğe bile hazır görünüyordu.
Krallar Protestanlığın Prusya, Kurzeme ve Livonya’da yerleşmesini kabul ettiler. Katolik veya ortodoks magnatlar ve soylular kısa süre içinde Protestanlığı kabul ettiler, Soylular meclisinde çoğunluğu ele geçirdiler ve Zygmunt II’den Büyük Polonya’da luther’ci bir kilise, Küçük Polonya ve Litvanya’da da calvin’ci iki kilise kurma iznini aldılar (1552). 1573′te bu fiilî hoşgörü, Varşova konfederasyonunca da onaylandı. Aynı zamanda, hümanizm, italya ile ilişkiler, basımevlerinin gelişmesi ve din tartışmaları millî edebiyatın gelişmesine katkıda bulundu.
ilk gerilemeler ve Altın çağın sonu (1572-1648)
• Monarşide istikrarsızlık ve Karşı Reformun başarıları (1572-1587). 1572′de Zygmunt II August, vâris bırakmadan ölünce, artık hepsi yeni kralın seçimine katılan (Varşova diyetinin kararı, 1573) soylular, valois’lı Henri’yi kral seçmeğe karar verdiler (1573); ama aynı zamanda da krallık gücünü sınırlayan birçok şartı kabul ettirdiler (pacha conventa); Henri’nin Fransa’ya kaçmasından sonra Osmanlı devletinin de yardımıyle Erdel prensi Istvan Bathory’yi kral seçtiler (1576-1586); Bathoky, Gdansk isyanını ezdi ve savaşı başarıyle devam ettirerek Moskovalılardan Livonya’yı geri aldı, ataman Jan Zamoyski’nin desteğini sağlayarak onu kançılarlığa getirdi. Kiliseye Reformla mücadele imkânlarını sağladı (kardinal Hosius’un [Hozjusz] yazılarının yayılması; Wilna’da [Vilnius] Isa tarikatının bir üniversite kurması, 1578).
Bunun üzerine Calvin’cilik hızla geriledi ve Luther’cilik ancak krallık Prusya’sı topraklarında tutunabildi.
Annesi Jagellon sülâlesinden olan Zygmunt III Vasa’nın (1507-1632) tahta çıkmasından sonra, katolik tepki daha güçlü bir hal aldı ve Brzeşç birliği (Roma ile Kiev) metropoliti ve hemen bütün ortodoks piskoposlar tarafından kabul edildi; bununla birlikte her yerden kovulan teslis aleyhtarları 1638′e kadar Rakow’da bir okul ve bir basımevini yaşattılar, «polonyalı rahipler» veya «socini’ciler» adiyle Avrupa’nın her tarafına yayıldılar.
• Kazakların isyanına kadar Vasa (Wasa) sülâlesi (1587-1648). Tahta Vasa (Wasa) sülâlesinden bir kralın çıkması ve eyaletlerini elinden almayı düşündüğü akrabası İsveç krallarıyle çatışması, Polonya’nın siyasetini Baltık’a yönelttiğini ortaya koydu: bu yönde Moskova ile ve özellikle İsveç ile çatışan Polonya, ülkenin üç defa bölüşülmesine yol açan bir döneme girmiş oldu. Bazı başarılar kazanılmasına (Smolensk’in Deulino antlaşmasında geri alınması, 1618) karşılık, krallık Livonya kıyılarını ve tazminat olarak Gustaf-Adolf’a bıraktığı Gdansk gümrüklerini kaybetti (Altmark mütarekesi, 1629). Zygmunt III Vasa’nın Habsburg’lara yardım etmesi, ancak güçlükle karşı konulabilen türk istilâlarına (1620-1621) yol açtı. Bununla birlikte Wladislaw IV (1632-1648), Otuzyıl savaşları sırasında, Fransa ve Habsburg’ların müdahale etmesini istemelerine rağmen tarafsız kaldı, Moskova ile savaşı başarılı bir şekilde bitirdi (Polanowa barışı, 1634) ve İsveç ile son çatışmaları halletti (Sztumska Wies mütarekesi, 1635), ama krallık gücünü artıramadı. Kazimierz IV (Jan II Kazimierz) [1648-1688], Litvanya birliğinden sonra Litvanya’nın Ukrayna’daki topraklarının (Kiev’in güneyinde) kötü işletilmesi tehlikeli iç meselelere yol açtı.
Tatar istilâlarına açık olmasına rağmen Ukrayna hem Kazakları, hem de onlardan sonra hürriyete ve kolayca işlenebilecek topraklara hasret kolonları çekmişti. Ama İstvan Bathory ve Zygmunt III, bu geniş ülkeyi büyük latifundialar haline getirip birkaç büyük magri at ailesine vererek kolonları düşman ettiler; bunun üzerine başlayan Kazak savaşlarında, Kazakların başına 1648′de isyan etmiş bir köylü olan Bogdan Hamelnitskiy geçti.
Polonya’nın gerilemesi (1648-1795)
• Vasa’ların sonu (1648-1688). 1370′ten teri yabancı prenslerin idaresinde’bulunan, soyluların özel çıkarını devletinkinden üstün tutan bir sistemle yönetilen Polonya’yı, Kazakların isyanı temelden sarstı; bu isyanı bahane ederek ülkeye müdahale eden Ruslar, Smolensk ve Vilnius’u (1654) ele geçirdi; isveçliler ise bir an için bütün ülkeyi işgal ettiler ama sonunda püskürtüldüler. Bununla birlikte hükümdar Jan II Kazimicrz. Prusya düklüğü üstündeki metbuluğunu kaldırmak (1657), Iç Livonya’yı isveç’e Oliva antlaşması, 1660), Dnieper’in doğusunda kalan Ukrayna topraklarını da Rusya’ ya bırakmak (Andrusova barışı, 1667) zorunda kaldı. Polonya bu buhrandan iflâs etmiş olarak çıktı: ürünler tahrip edilmiş, ticaret durmuş, nüfus azalmıştı. Hükümdar (Lubomirski’nin isyanı, 1665), liberumveto’nun (ilk olarak 1652′de kullanıldı) kaldırılmasını, daimî vergiler konmasını ve hükümdarlara vârislerini kendileri seçme hakkının tanınmasını kabul ettirmeğe uğraştı.
• Millî tepki (1669-1696). Olumlu bir sonuç elde edemeyince umutları kırılan çocuğu olmayan Jan II Kazimierz, tahta bir fransız prensini seçtirebilmek için tahttan feragati denedi (1668); fakat millî bir tepkiyle karşılaştığı için başarı sağlayamadı ve sonunda Polonyalı olmaktan başka bir özelliği bulunmayan Michal Korybut
Wisniowiecki (1699-1673) kral seçildi, Wisniovviecki’nin ölümü (1673) ertesinde Sobieski Jan III adiyle (1674-1696) Polonya kralı oldu.
• Gerileme ve Polonya’nın bölünmesi 1697-1795). Podalya’nın ve Ukrayna’nın büyük kısmının Karlofça barışıyle (1699) geri alınmasına rağmen, Polonya kralın başarılarının kurbanı oldu. İflâs eden ve nüfusu azalan ülke gerilemeğe başladı. Iç işlerine yabancı devletlerin müdahalesi günden güne arttı ve özellikle kral seçimi sırasınız Fransa, Avusturya ve Rusya tahta kendi adaylarını çıkarmağa çalıştılar. Sonunda
Avusrurya ve Rusya, Polonya’ya kral olarak, Wettin sülâlesinden prensleri, Saksonya seçici prenslerini (August II [1697-1788] ve August III [1733-1763]) kabul ettirdiler. Polonya yabancı devletlerin rekabet alanı haline gelmişti. Yeni tebaalarının hürriyetçi geleneklerinden habersiz olan August II, çar Büyük Petro ve Danimarka kralıyle ittifak yaptı; isveç’in Baltık kıyısında ele geçirdiği (1648 Westfalen antlaşmaları ve 1660 Oliva antlaşması) mevzilere hücum etti.
Ama Karl XII’nin askerî dehası karşısında şaşkına dönen ve birlikleri bozguna uğrayan hükümdar, isveçlilere yenildi; İsveçliler Varşova’ya başka bir kralın seçilmesini kabul ettirdiler: Stanislaw I Leszczynski (1704). August II, Varşova’ya tocak Rusların Poltava zaferinden sonra 1709), Büyük Petro’nun yardımıyle dönebildi. Bu ikinci Kuzey savaşı Polonya için büyük felâketlerle sonuçlandı: 1710-1720 arası nüfus azalması en yüksek dereceye ulaştı. üstelik o tarihten sonra ülke Sandomierz konfederasyonunu kuran (1702) August II taraftarlarıyle, sakson mutlakıyetçiliğine karşı olan ve Tarnogrod konfederasyonunu kuran (1715) Stanislaw I taraftarları arasında ikiye bölündü. Bu iki reşkilât çarın müdahalesiyle dağıtıldı ve ma elçisi yeni bir anayasa hazırlanmasına yardım etti; bu anayasa ile yeni vergiler kondu, ordu 24 000 kişiye indirildi ve sakson birlikleri seçici prensliğe çekildi (1717 Dilsiz diyeti). Her türlü merkezî otoriteden yoksun olan, askerî ve malî sıkıntılar çeken Polonya, güçlü komşularının körüklediği bir anarşi içinde yaşıyordu.
Komşuları tacını önce oğluna (sonradan August III). sonra Rusların muhalefeti karşısında Stanislaw I Leszczynski’ye geçirmek isteyen (karşılığında Fransa’nın oğlunun Avusturya tacına adaylığını destekleyeceğini sandığından) August II’nin siyasetine karşı çıktılar. Avusturya durumdan kaygılanınca Prusya ve Rusya, Berlin antlaşmasını imzaladılar; antlaşma Polonya’yı anarşiden kurtarabilecek bir prens seçilmesini önlemek için bu üç devletin ortak çalışmasını öngörüyordu (1732).
Stanislaw I Leszczynski’nin Fransa ve Potocki’lerin desteğiyle kral seçilmesi bu anlaşma yüzünden Polonya Veraset savaşına ve Rusya’nın August III lehine duruma müdahale etmesine yol açtı. August III kurnazlık ederek Kurzeme düklüğünü çariçenin gözdesi Biron’a bıraktı; bu sırada Viyana barışıyle (1735 ön görüşmeleri, 1736 uzlaşması, 1738 barışı) Stanislaw I, Polonya’nın ismen kralı, Lorraine ve Bar dükü oldu. Ordusu 20 000 kişiye indirilen, liberum veto ile meclislerinin eli kolu bağlanan (1736′dan sonra hiç bir meclis normal süresini dolduramadı)
Polonya, Friedrich II’nin Silezya’yı işgal etmekle büyük bir çıkar sağlayacağını bildiği halde Avusturya Veraset savaşında tarafsız kalmayı tercih etti. Yoksullaşan krallık geçirdiği buhrandan ağır ağır kurtulabildi. Toprakların yeniden işlenmesine özellikle Ukrayna’da başlandı, şehirler kendiliğinden kalabalıklaştı (Gdansk’ın nüfusu 50 000 kişiye, Varşova ‘nınki 40 000 kişiye ulaştı). Ama vatandaşlık duygusunun henüz gelişmemiş olması kalkınmayı frenledi. Bu büyük eksikliğe karşı savaşan Stanislaw Konarski, öğretimde reform yaptı, soylular kolejindeki (1740′ta Varşova’da kuruldu) genç magnatlar gibi öğrencilerine siyasî (liberum veto’nun kaldırılması), iktisadî (sanayi tesisleri kurulması) ve sosyal (angarya sisteminin bırakılması ve makûl bir kira karşılığı köylülere toprak verilmesi) reformlar yapılması gerektiğini öğretti.
Reformcu fikirler Czartoryski prens sülâlesi gibi bazı magnatlar arasında bile yayıldı. Czartoryski’ler, yeğenleri Stanislaw August Poniatowski’yi kral seçtirebilmek (1764-1795) için Rusya’ya başvurdular. Diyet’in kabul ettiği (1764) birtakım reformları kral daha da geliştirdi. Polonya ve Litvanya’da birer ordu ve hazine komisyonu kuruldu: orduya vatansever kadrolar sağlamak için bir kadet (subay) okulu açıldı; Taç Giydirme meclisi, konfederasyonun süresini uzattığından liberum veto geçici olarak kaldırıldı.
Durumdan hoşnut olmayan Friedrich II ve özellikle Katerina II müdahale ettiler; liberum veto’yu yeniden uygulatmayı başardılar (1766 diyeti), güçlü bir merkeziyetçi idareye karşı olanlardan meydana gelen Radom konfederasyonunu kurdular; Repnin diyeti denen olağanüstü bir diyeti, Polonya’yı güçsüz kalmağa mahkûm eden «temel yasalar»! (hükümdarın seçimle iş başına gelmesi; liberum veto; soyluluk imtiyazları) çıkarmağa zorladılar. Bu karara karşı olanlar Bar konfederasyonunu kurarak rus birlikleriyle çarpışmağa başladı (1768-1772).
Durumdan yararlanan Friedrich II ve Katerina II, görüşlerini Maria-Theresia’ya da benimseterek Polonya’yı ilk olarak paylaşmağa karar verdiler; Friedrich II, Gdansk ve Torun dışında krallık Prusya’sını, Katerina II, Duna’nın kuzeyindeki ve Yukarı Dnieper’in doğusundaki litvanya topraklarını, Maria-Theresia ise, Lwow (Lvov) ile birlikte Galiçya’yı ilhak etti. Polonya’yı gerçek bir himaye ülkesi haline getiren Rusya, ülkede daimî bir meclisi öngören yeni bir anayasa kabul ettirdi (1775). Bu himayeye rağmen Stanislaw II Poniatowski ülkede yapıcı bir idare uyguladı; İsa tarikatının kaldırılması sırasında bir millî eğitim kurumu kurdu; bu kurum özellikle vergi sisteminde reform yapma (topraklardan vergi alma) üstünde durarak Konarski’nin eserini devam ettirdi; Krakow (Kollataj’ın rolü) ve Wilno üniversiteleri ise aydın kadrolar yetiştirmeğe girişti. Rusya’nın hareket kabiliyetini ortadan kaldıran Türk-Rus savaşından yararlanan (1788-1792) Büyük meclis ordu mevcudunu artırdı (100 000 kişi) ve fransız devrimcilerini örnek alarak 3 Mayıs 1791 anayasasını oyladı:
Saksonya sülâlesine soydan geçecek monarşi, bakanların sorumluluğu, burjuvaziye bazı siyasî haklar tanınması. Durumdan hoşnut olmayan Rusya, ülkeye ordularını soktu; köylülere verilen bazı imtiyazlara kızan birkaç magnat’ın yardımıyle Targowica konfederasyonunu kurdu (mayıs 1792) ve reformları durdurdu. Grodno diyeti ikinci bir bölünmeyi imzalamak zorunda kaldı (1793); buna göre Rusya, Minsk, Volhinya ve Podolya’yı, Prusya ise Gdansk, Torun ve Büyük Polonya’yı alıyordu. Bu ağır şartlar, millî bir devrim hareketine yol açtı; devrimin siyasî yönetimini İgnacy Potocki ve Kollataj aldılar; ordunun başına geçen Kosciuszko ise Krakow’a girerek milleti Rusya ve Prusya’ya karşı savaşa çağırdı; Varşova (17 nisan) ve Wilno’dan (13 nisan) Ruslar kovuldu. Ama Krakow’u alan (15 haziran) Prusyalılar, Varşova’yı kuşattılar (haziran-eylül 1794). Kosciuszko sonunda yenildi ve Maciejowice’de Ruslara esir düştü (10 ekim); Ruslar Praga varoşunu yıktıktan (4 ekim) sonra Varşova’yı teslim aldılar. Galipler Polonya’dan artakalan kısmı paylaştı; Prusya, Varşova’yı ve Neman ile Bug’a kadar olan toprakları aldı; Rusya bu hattın doğusundaki toprakları, Avusturya ise Krkow’u, Sandomierz’i, Lublin’i ve Mazovya’nın bir kısmını ele geçirdi (24 ekim 1795 antlaşmaları). Ayrıca Stanislaw II Au-gust, tahttan çekilmek zorunda kaldı (27 kasım 1795) ve Polonya krallığı adının «ebediyen kullanılmamasına karar verildi.
• Yabancı işgali (1795-1807). üç devlet hemen ülkeyi sömürgeleştirmeğe giriştiler. Avusturya ve özellikle Prusya fethettikleri kısımları almanlaştırmağa başladı; Avusturya, soyluları köylülere karşı çıkarmayı denedi; Prusya rahip ve soylu sınıflarının mallarına el koydu ve bu mülkleri bölgeyi yönetmekle görevli bir Oberprasident aracılığıyle alman kolonlara dağıttı. Rusya ise, bir tek piskoposluk dışında bütün katolik piskoposlukları kaldırdı ve halkı Ortodoksluğu kabule zorladı. ‘ Milliyetçiliklerinden vaz geçmeyen burjuvazi ile soylular iki ayrı yönde destek aradılar: büyük kısmı Fransa’ya sığınan göçmenler Napolyon’a bağlandılar; Nâpolyon’un lejyonlar halinde teşkilâtlandırdığı bu göçmenler (Tuna Lejyonu, 1800), Luneville, barışından (1801) sonra dağıtılınca, çar Pavel I’in daha önce Kosciuszko ve birçok başka tutukluyu serbest bıraktığı Rusya’ya yöneldiler. Pavel’in yerine geçen Aleksandr I, Rusya’nın dışişleri bakanlığına getirdiği (1804) dostu prens Adam Czartoryski’nin öğütleri üzerine Polonya’yı kendi lehine birleştirmeyi tasarladı. Çar, mahallî işlerin yönetimini soylulara bırakarak muhafazakârları kazandı. Ama Polonyalılar onu Prusyalıları desteklemekle suçladılar ve Jena’dan sonra prens Czartoryskî istifa etti (1806).
• Varşova Büyük düklüğü (1807-1814). Bunun üzerine Napolyon, yenilen Prusya’dan aldığı illerle (Tilsit, 7 temmuz 1807) Varşova Büyük düklüğü adı altında bir Polonya devletinin kurulmasını kabul ettirdi. Fransız anayasasını örnek alan bir anayasa hazırlandı; ama angarya sistemi devam ettiği ve köylüler sık sık çatıştıkları soylulara bağımlı olduğu için köleliğin kaldırılmasının toplum yapısında bir değişiklik yapmadığı yeni devletin hükümdarlığına Saksonyalı Friedrich-August getirildi. Jozef Poniatowski, Leipzig’de ölümüne kadar (1813), durup dinlenmeden savaşan ve sağ kalanları 1814′te çarı takip eden bir ordu kurdu. Avusturya’ya karşı kazanılan zafer Büyük düklüğün eline Krakow ve Lublin ile birlikte Galiçya’nın büyük kısmını geçirdi; ama düklük iki imparatorun rekabet mücadelesine hedef oldu.
• 1815-1830 Arası Polonya. Napolyon yenilince, Aleksandr I Viyana kongresinde isteğini gerçekleştirdi (1815). Avusturya’nın kendine düşen kısımla bir Galiçya ve Lodomiria krallığı kurmasına göz yumarak Poznanya’yı bir Posen Büyük düklüğü meydana getiren Prusya’ya bıraktı ve Krakow’u hür şehir ilân etti (Krakow cumhuriyeti); ayrıca Polonya’nın geri kalan kısmında kesinlikle Rusya ile birleştirilen bir Polonya krallığı kurdu. Anayasa hazırlandı, hükümet, idarî teşkilât ve millî bir ordu kuruldu; ama en yüksek görevler Rusların elindeydi: çarın kardeşi ve gelecekteki vârisi Konstantin önce ordunun başkumandanıydı, sonra krallığın yönetimini ve dışişlerini de ele aldı; Novosiltsov, Bakanlar kurulunca imparatorluk komiseri tayin edildi (1822).
Polonyalılar birleşmeyi ümit ediyorlardı; ama Aleksandr I, Litvanya ve Rutenya eyaletlerinin birleşmesini kabul etmekle birlikte Viyana anlaşmasına uymağa devam etti. Avantajlı gümrük uzlaşmalarından yararlanan krallığın ekonomisi hızla gelişiyordu (Gdansk’tan tarım ürünleri ihracatı, dokuma sanayii, Prusya rekabetinden korunan Varşova’da metalürji sanayii, Polonya bankasının kurulması), Galiçya’da eyalet meclisleri (yalnız soylular katılıyordu) Metternich tarafından yeniden kuruldu (1817). Poznanya’da toprak reformu, Polonya milletini yabancılara karşı ikiye bölen köylülerle mülk sahipleri arasındaki çatışmaya son verdi. Fikir hayatı Krakow, Varşova (1866′da Stanislaw Potocki kurdu), Wilno (Adam Czartoryski vasisiydi) üniversitelerinde yoğunlaştı.
Liberalizmin yuvası sayılan üniversiteler, mutlakıyetçilik taraftarlarının kurbanı oldu: Krakow (1820); mason Potocki’nin görevinden alındığı Varşova (1821); gizli teşkilâtların üyesi olan öğrencilerin 3 Mayıs 1791 anayasasının yıldönümünü kutladıkları için Rusya’ya gönderildikleri Wilno; bu arada Novosiltsov’un yerine Czartoryski getirildi.
• Ayaklanma yoluyle direnmeler ve başarısızlıkları: 1830, 1846, 1848, 1863. 29 Kasım 1830′da teğmen Wysocki’nin öğretmen okulunda kurduğu bir gizli dernek Konstantın’i öldürmeyi, rus birliklerini kovmayı ve Polonya alaylarıyle halkı ayaklandırmayı denedi. Büyük dük suikastten kurtuldu; ama savaşı önlemek için yayılan isyanı bastırmayı reddetti; general Chlopicki kendini diktatör ilân etti (5 aralık); Diyet, millî bir hükümet kurdu. Poznanya, Galiçya ve Krakow’dan gelen gönüllüler, Chlopicki’nin ordusuna katıldılar; Chlopicki, Avusturya ve Prusya sınırlarının kapatılmasına ve Louis Philippe’in yardım etmeyi reddetmesine rağmen, Rusları Varşova yakınında Grochovv’da yendi (25 şubat 1831); ama Ostroleka bozgunundan sonra Paskyeviç kumandasında Ruslar harekete geçtiler ve Varşova teslim oldu (8 eylül).
İsyanın bastırılmasından sonra çar Nikolay I eski anayasayı kaldırıp lağvedilmiş sayarak krallığa yeni bir anayasa hazırladı (26 şubat 1832); ordu ve Diyet dağıtıldı; Ruslara bırakılan idare, imparatorluk senatosuna bağlandı, üniversiteler (Varşova) kapatıldı; yabancı ülkelerde öğrenim yapma yasaklandı, ama Rusya’daki üniversitelere gideceklere burslar dağıtıldı; bütün Ortodoks olmayanlara baskı yapıldı, ülkeden göçenler Polonya’yı kurtarmak için direnmeye geçtiler (1833′te bastırılan ayaklanma denemesi). Paris’e kaçan Czartoryski bir avrupa savaşma, Demokratlar derneği ise bir iç köylü isyanına bel bağlamıştı. Krasinski, Slowacki, Adam Mickiewicz gibi şairler milliyetçilik duygusunu coşturdular. 1846′da bir ayaklanma patlak verdi; ama kısa süre içinde bastırıldı ve Krakow cumhuriyetini Avusturya’nın ilhak etmesine bahane oldu. 1848′de Berlin isyancıları 1846 ayaklanmasının önderlerinden Mieroslawski’yi serbest bıraktılar.
Friedrich-Wilhelm IV, Poznan Büyük düklüğüne muhtariyet vaat etti ye rus müdahalesinden çekindiği için bir ordu kurarak başına Mieroslawski’yi getirdi; ama rus tehlikesi savuşturulunca poznanlılar görevden alındı ve yeni Anayasa hiç bir muhtariyet getirmedi. Galiçya’daki Polonyalılar muhtariyet ve temsilî bir rejim istiyorlardı. Angarya kaldırıldı. Ama Polonyalıların macar isyancılarına yardım etmesi ve Viyanalıların onlar lehine ayaklanması (ekim 1848), başkentin düşmesinden sonra Galiçya’da sıkıyönetimin ilân edilmesiyle sonuçlandı.
Krallıkta sanayi Dabrowa maden kömürü ocakları sayesinde gelişti ve toprak sahipleriyle işadamlarını ve aydınları toplayan bir tarım derneği kuruldu; tarım derneği üyeleri iktisadî ve sosyal gelişme yolunda çalıştılar (angaryanın kaldırılması), italya birliği için savaş (1861) sonucunda Varşova’da çalkantı yeniden başladı. Vali Gorçakov’un yardım istediği Polonyalı Wielopolski bir idare (seçimle iş başına gelen meclisler) ve eğitim (ilkokul ve ortaokulların çoğalması) reformu yapmakla görevlendirildi: rus memurların yerine Polonyalı memurlar getirildi; Varşova üniversitesi yeniden açıldı, ama Tarım derneği kapatıldı (1861). Polonyalılar 17 ağustos 1861 gösterisi (Lublin birliğinin yıldönümü) sırasında ülkenin birleştirilmesini istediler. Varşova’da sıkıyönetim ilân edildi; hükümet birçok kişiyi tutuklattı: yetkilerini artırdı; ama beyazlar (ılımlı soylular) ve kızılların (devrimciler) mukavemetiyle karşılaştı.
Kızıllar rus nihilistlerinden ilham alarak gizli dernekler kurdular. Varşova üniversitesinden başlayarak işçiler ve zanaatçılar arasında bütün krallığa yayılan bir propaganda ağı kurdular, vatanseverlik gösterileri düzenlediler ve tedhişçiliği desteklediler (liberal düşüncelere epeyce yatkın olan ve Wielopolski’nin isteğiyle tayin edilen Konstantin’e karşı başarısızlıkla sonuçlanan suikastler [8 haziran 1862]). Konstantin şüpheli gençlerin çoğunu zorla askere alarak kızıllardan kurtulmak istedi; çoğu kaçmayı başaran kızıllar rus karakollarına hücum ettiler ama alamadılar (22 ocak). Bağımsızlık ve köylü hürriyeti parolalarıyle devrim patlak verdi. İlke olarak devrime karşı olmalarına rağmen beyazlar da harekete yardım ettiler: soylulardan ve rahiplerden partizanlara katılanlar oldu. Wielopolski istifa etti; ama köylülerin katılmaması hareketin başarısızlığa uğramasına yol açtı. Ukrayna ve Podolya’ya katılmış olan illerde de ayaklanma durdu; ama ormanlarda gerilla savaşı devam etti. Güçler bölünmüştü: Bismarck çara yardım teklif ederken Paris, Londra ve Viyana, Viyana antlaşmasını imzalayan devletlerin bir konferansta toplanmasını ileri sürdüler (haziran). Çar bu isteği reddetti ve Muravyov’u Litvanya’ya gönderdi: isyancıların diktatör ilân ettiği Traugutt, Litvanya’da yakalanıncaya kadar (nisan 1864) Muravyov’a direndi. Traugutt’un Varşova’da asılması çarpışmalara son verdi.
• Meşru direnme ve başarıları (1864-1914). Ülkeyi paylaşan devletlerin ortak bir siyaseti yoktu; Ruslar ve Prusyalılar, halka kendi kültürlerini benimsetmeğe çalışıyorlardı; Avusturyalılar muhtariyeti genişlettiler. Rus Polonyası’nda çar, köleliğin kaldırılması sırasında halkı bölmeyi denedi (1861); litvanya ve rutenya köylülerine öbür impratorluk eyaletlerindekinden daha düşük fiyatla ve daha geniş topraklar verdi; krallıkta kır komünlerine muhtariyet tanınırken, şehirlere tanınmadı ve seçimle iş başına gelen kurumlar kaldırıldı (jüri ve sulh hâhimleri dışında). 1832 yasasından beri kazanılan haklar yavaş yavaş kaldırıldı. Katolik kilisesiyle mücadele hızlandı (manastırların kapatılması, rahiplerin mallarına elkonması, 1864; dinî derneklerin kapatılması; Vatikan ile ilişkilerin yasaklanması, 1870). Varşova üniversitesi ve ikinci derecede kamu tesisleri ruslaştırıldı ve özel kolejlerde lehçe yasaklandı. Bununla birlikte ruslaştırma yüzeyde kaldı. Poznanya’da halk Bismarck’ın germenleştirme siyasetine başarıyle direndi; Bismarck okullarda ve idarî işlerde almancayı mecburî dil haline getirdi; Katolik kilisesiyle (başpiskopos Ledochowski tutuklandı) ve Polonya’da mülkiyetle mücadeleyi başlattı:
Polonyalıların topraklarını satın almak isteyen almanlara yardım etmekle görevli bir sömürgeleştirme komisyonu kurdu (1886). Ama iyi teşkilâtlanan Polonyalılar benzer şirketler kurdular; Poznan Malî bankasını yarattılar (1888) ve Almanlarla kendi usulleriyle mücadele ederek sonunda sattıklarından daha fazla toprak satın aldılar. Caprivi’nin iyimser yönetimi (1890-1894), Bülow’un iktidara gelmesinden önce Polonyalıların bu sonuçları sağlamlaştırmalarına imkân verdi. Buna karşılık Avusturya Galiçyası’nda Polonya ayrıcalığına saygı gösteren 1861 Anayasası iyi karşılandı; Almancanın yerini Lehçe aldı; memurlar Galiçyalılardan seçildi (1869). Ülke mareşalinin başkanlık ettiği Daimî Diyet meclisi ve Diyet, muhtariyeti sağladı. Eyalet, İmparatorluk meclisine göndereceği temsilcileri seçti ve o tarihten sonra başkanı zaman zaman bir polonyalı olan Avusturya kabinesinde hep galiçyalı temsilciler yer aldı. Diyet, bütçeyi çok zayıf olan iktisadî gelişmeye ve kamu eğitimine ayırdı.
Okula gitme oranı öyle yüksekti ki, Galiçya Polonya’nın yeni kadrolarını sağladı. 1870′ten beri polonyalılaştırılan üniversitesi ve 1873′te kurulan bilim ve edebiyat fakültüleriyle Krakow ve Lwow, prusya ve rusyalı öğrenci ve bilginlerin akın ettikleri birer fikir merkezi haline geldi. O tarihten sonra ayaklanmanın yerini meşru direnme aldı. Direnmeyi Varşova’da Mîllî Birlik dergisini (1886), sonra da Lwow’da Polonya Birliği dergisini (1895) çıkaran Jan Poplawski yönetti. Dmowski, amacı pangermanizm ve panislavizmle düzenli bir şekilde savaşmak ve ülke bütünlüğünü sağlamak olan Milliyetçi Demokrat partiyi kurdu (1897). Aynı zamanda işçi hareketi büyüdü (grevler, gizli dernekler kurulması).
Avusturya parlamentosundaki temsilcilerin artması (1897) milliyetçi demokratların Galiçya diyetinde de aynı hakkı istemelerine yol açtı (1902). Kızıllar Marks’çılığı ve Rosa Luxemburg’un yönettiği Polonya ve Litvanya Krallığı Sosyal Demokrat partisinin etkisiyle milletlerarası sosyalizmi benimserken, Limanowski Paris’te vatansever eğilimli Polonya Sosyalist partisini kurdu (1892). Bu partinin merkez komitesi üyesi Pilsudski önce Lodz’a yerleşerek gizli bir gazete (Ro-botnik [İşçi]) çıkardı; 1900′de tutuklanıp kaçmasından sonra da Galiçya’da yerleşti. Rus-Japon savaşı sırasında bir ayaklanma denemesi yaptı (13 kasım 1904), sonra savaş birlikleriyle karışıklıklar çıkarttı; bu sırada milliyetçi demokratlar düzeni sağlamak için kendi birliklerini teşkilâtlandırıyorlardı. Köylü birliği köylerde gizli olarak çalışıyor; Duma’nın en kuvvetli partisi olan Milliyetçi Demokrat parti, polonya kamuoyunu temsil ediyordu. Litvanyahlar, beyaz ruslar, Ukraynalılar ve yahudiler de milliyetçilik hareketine başladı ve ülkeyi paylaşan devletler bu azınlıkların Polonyalılarla anlaşmazlıklarından yararlandı. 1910′dan sonra «atış grupları» (avusturya yetkililerinin desteklediği sosyalist topluluklar) bir geçici Bağımsızlık Partileri komisyonu kurarak başkanlığına Pilsudski’yi getirdiler; bu partiler Ruslara karşı savaşa girişilmesi halinde iktidarı teşkilâtlandırmak için birleşmişti (1912). Ama muhafazakârların Habsburg’ları tutmasına karşılık milliyetçi demokratlar Rusya’ya bel bağlamışlardı.
• Polonya ve Birinci Dünya savaşı. Krakow’da toplanan «Avcılar»ın başına geçen Pilsudski, rus sınırını aştı; orada toplanan Yüce Millî meclis (N.K.N.) Polonya lejyonlarını kurdu (6 ağustos 1914); bu lejyonları Pilsudski’nin yanı sıra Wladislaw Sikorski gibi nizamî ordu subayları yönetiyordu. Ama genelkurmayın bu millî orduyu desteklemesine karşılık Avusturya hükümeti siyasî alanda herhangi bir vaadde bulunmadı.
Nikolay II’nin muhtariyet vaat ettiği krallık Polonyalıları, Millî meclise katılmadı: Lublin’i lejyonların almasından sonra Avusturyalılar, Varşova (ağustos 1915) ve Wilno’nun alınmasından sonra da Almanlar, krallığı iki bölgeye ayırdılar (Lublin çevresinde Avusturya bölgesi, Varşova’yı da içine alan Alman bölgesi); sonra bu iki bölgeyi meşrutî, bağımsız ve soydan geçen bir Polonya krallığı halino getirmeyi vaat ederek birleştirdiler (5 kasım 1916). [Bk. polonya seferleri.] Aslında söz konusu olan şey Verdun’deki kayıpları dolduracak bir polonya ordusu kurmaktı. Bu ordunun en seçme birlikleri olması gereken lejyonlar, avusturya ordusuna katıldı.
Bir almanın başkumandanlığa getirilmesine karşı çıkan Pilsudski, Magdeburg’a sürüldü (27 temmuz 1917). Kısa süre sonra geçici Devlet konseyi istifa etti. Merkez imparatorluklarının 12 eylül 1917′deki karar-larıyle bir naiplik konseyi, bir bakanlık kabinesi, bir devlet konseyi kuruldu; ama Brest-Litovsk anlaşmasından önce imparatorluklar Naiplik meclisine danışmadan Chelm bölgesini Yeni Ukrayna’ya verdiler (9 şubat 1918). Albay Haller’in lejyonerleri firar ettiyse de çoğu yakalandı (şubat). Rusya’da Dowbor Musnickfnin kumanda ettiği polonya birlikleri, bolşevikleri tanımadılar ve Polonya’ya dönmeğe çalıştılar; ama çoğu alman kuvvetleri tarafından silâhsızlandırıldı (mart).
Bununla birlikte 15 ağustos 1917′de Lozan’da kurulan ve Paris’e yerleşen Millî komiteyi batılılar «resmî Polonya teşkilâtı» olarak tanımışlardı; başkanlığını Dmowski’nin, başkan yardımcılığını Paderewski’nin yaptığı bu komite, bir gönüllüler ordusu toplayarak başkumandanlığına Haller’i getirdi ( 4 ekim). Wilson’un «deniz sınırı olan bağımsız ve birleşmiş bir Polonya devleti kurulması»yle ilgili on üçüncü maddesini (Paderewski’nin telkiniyle hazırlanmıştı), barış isteyen (5 ekim 1918) merkez imparatorlukları kabul etti.
Bağımsız Polonya (1918-1939)
• Polonya demokrasisinin kuruluşu. Avusturya-Macaristan ‘imparatorluğunun parçalanması ve Alman devrimi, Naiplik meclisinin Polonya devletinin kurulduğunu ilân etmesine (8 ekim 1918) ve Pilsudski’nin Varşova’ya geri dönmesine imkân verdi; Naiplik meclisinin başkumandan tayin ettiği Pilsudski, alman birliklerinin Almanya’ya dönmesini müzakereye koyuldu; sonra lublin sosyalistleri (11 kasım) ve naipler tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi. Ama milliyetçi demokrat Paris komitesi ve sosyalist Varşova hükümeti, başkanlığını Paderewski’nin yaptığı bir birlik kabinesi kurmak için anlaştılar (16 ocak 1919).
Dmowski Barış konferansına delege gönderildi, genel oy sistemiyle yapılan ocak 1919 seçimlerinde Kongre krallığında ve Batı Galiçya’da seçilen Kurucu meclisin üçte biri milliyetçi demokratlar, onda biri sosyalistlerden meydana geliyordu; merkezdeki halkçılar ikiye bölündü, bir kısmı nasyonal demokratları, bir kısmı da sosyalistleri destekledi. Meclis Pilsudski’yi devlet başkanlığına seçti. Pilsudski, bakanlar gibi meclise karşı sorumluydu (20 şubat 1919 anayasası); ama aynı zamanda dâ başkumandan olduğundan bu sıfatla denetimsiz hareket ediyordu. Versailles antlaşmasıyle batı sınırı hemen hemen 1772 paylaşmasından önceki şekline sokuldu. Ama Danzig (Gdansk) hür şehir ilân edildi. Doğu Prusya’da (temmuz 1920) ve Yukarı Silezya’da (mart 1921) yapılan plebisitlerde halk Almanya’yı tuttu; Teschen (Cieszyn) Silezyası Çekoslovakya’ya verildi: böylece 400 000 Polonyalı’dan olan Polonya’ya, buna karşılık olarak 230 000 almanın bulunduğu Katowice bölgesi düştü.
Doğuda Ukraynalılar Lwow’dan çıkarıldı (kasım 1918); Pilsudski Kızılorduyu kuzeye doğru püskürttü ve Wilno’ya girdi (nisan 1919); Haller, Romanya sınırına dayandı. Ama Müttefiklerarası Yüce meclis Polonya- S.S.C.B. sınırı olaralc Bug’u kararlaştırması (Curzon hattı, aralık 1919) zaten iç meseleler arasında bunalan Padrewski’nin istifasına yol açtı.
Beyaz ve kızıl Rusların tehdidi altındaki Ukrayna cumhurbaşkanı Petlyura Polonya’ya kısa süre önce Ukrayna ile birleştirilen Doğu Galiçya’yı geri verdi ve Volhinya’nın yarısını bıraktı; mareşalliğe yükseltilen Pilsudski ile ittifak yaptı (22 nisan 1920) ve onunla birlikte Kiev’e girdi
(7 mayıs). [Bk. polonya-sovyet savaşi.] Tuhaçevskiy’in karşı hücumuyle polonya birlikleri Varşova, Torun ve Lwow’a kadar püskürtüldü (ağustos).
Milliyetçi tepki ve general Weygand’ın yardımı, Pilsudski’ye Kızılorduyu Varşova önünde durdurmak (14 ağustos) Sikorski’ye de bu orduyu Aşağı Vistül’e püskürtmek imkânını verdi. Ruslar önce Riga mütarekesini (12 ekim 1920), sonra barışı (18 mart 1921) imzaladılar: Polonya Curzon hattının 200 km ötesine kadar uzanan bir toprak şeridini geri aldı. İçte, Kurucu meclis bir ordu topladıktan ve toprakların yönetimini birleştirdikten sonra, bir toprak reformuna girişti. 1919′da kurulan ve 15 temmuz 1920 toprak kanunuyle büyük arazileri kamulaştırma yetkisini alan Toprak ofisi 1920-1925 arasında 936 000 hektar toprağı köylülere dağıttı. 17 Mart 1921 anayasasıyle genel oy sistemiyle seçilen iki meclis kuruldu: diyet ve senato.
Cumhurbaşkanı bu meclisler tarafından seçiliyor ve senatörlerin dörtte üç müspet oyu ile diyeti dağıtabiliyordu. Sağ kanat çoğunlukta olduğu bu meclisler yardımıyle Pilsudski’nin güçlü kişiliğini dengeleyebildi. Seçimlerde çoğunluk değişmedi (5 kasım 1922), fakat ortak liste çıkaran millî azınlıkların önemi ortaya çıktı. Pilsudski cumhurbaşkanlığını kabul etmeyince, sosyalistlerin yardımıyle Narutowicz seçildi (9 aralık 1922); Narutowicz’in öldürülmesinden (16 aralık) sonra da soyalist Wojciechowski cumhurbaşkanı oldu.
Sağ kanat polonya markının devalüasyonu ve Krakow’daki sosyal karışıklıklar (mayıs – aralık 1923) sonucu devrilen Witos kabinesini ve parayı yeniden değerlendiren (zloty’nin tedavüle çıkarılması) Grabski kabinesini destekledi. Cumhurbaşkanlığı dönemi sonunda genelkurmay başkanlığına getirilen Pilsudski, YVitos kabinesi kurulunca istifa etmişti.
• Pilsudski’nin diktatörlüğü (1926-1935). Pilsudski ile milliyetçi demokratlar arasındaki uzlaşma denemelerinin başarısızlığından sonra, bir rakibinin savaş bakanlığına getirilmesi (11 mayıs 1926) üzerine Pilsudski bir hükümet darbesi yaptı (12-14 mayıs 1926): başkanlığa Bartel’in, savaş bakanlığına Pilsudski’nin getirildiği yeni bir hükümet kuruldu; Pilsudski dostu Moscicki lehine cumhurbaşkanlığını kabul etmedi ve yürütme gücünü kuvvetlendirdi. Tam yetki alarak idare ve orduda temizlik yaptı ve kendisini her desteklemeyişinde diyetin toplantılarını erteledi. Kömür ihracatı ve amerikan yardımı sayesinde malî durum düzeldi. İkinci diyette (7 mart 1928′de seçildi), sağ ezildi ve parlamenter rejim taraftarlarıyle diktatörlük taraftarlarının çatıştığı hükümet bloku ağır bastı.
Pilsudski parlamenter rejim taraftarı Bartel’e işten el çektirdi ve albay Slawek askerlerin çoğunlukta olduğu bir kabine kurdu. Ama iktisadî buhran siyasî durumda büyük bir değişiklik yarattı; muhalifler artık sağda değil, merkezde ve soldaydı. Krakow kongresinde Pilsudski’nin diktatörlüğü aleyhine gösteri yapan ve istifa etmesini isteyen (29 haziran 1930) sol muhalifler, hükümet blokunun seçimleri kazanmasından sonra (16 kasım) tutuklandılar veya yurt dışına kaçtılar.
• Albaylar diktatörlüğü ve savaşa gidiş (1935-1939). Diktatörün ölümünden sonra (12 mayıs 1935), yardımcıları yeni anayasa (23 nisan) ve seçim reformu sayesinde iktidarı muhafaza ettiler; o tarihten sonra muhalefet seçimlere katılmama şeklinde işledi. Yetkileri artırılan cumhurbaşkanı Moscicki, askerlerle anlaşmazlık halindeydi; komünistlere maledilen karışıklıklardan (mart-nisan 1936) sonra askerler, mücadeleyi kazandılar; general Skladkowski-Slawoj kabineyi kurdu; önce genel ordu müfettişliğine, sonra mareşalliğe tayin edilen Rydz-Smigly hükümette çok önemli rol oynadı ve bir sertlik siyaseti uyguladı (köylü grevlerinin bastırılması, ağustos 1937).
Çekoslovakya’nın sınırlarını Almanya lehine değiştiren Münih konferansı (30 eylül 1938) üzerine dışişleri bakanı (1932-1939) ve S.S.C.B. (1932) ve Almanya ile (26 ocak 1934) saldırmazlık paktlarının imzalayıcısı albay Beck, Teschen’i (Cieszyn) [2 ekim] işgal etti. Danzig’i ve Polonya koridorunda bir geçit isteyen Hitler’in baskısı karşısında, Chamberlain bağımsızlığı tehdit edildiği takdirde, İngiltere’nin Polonya’yı destekleyeceğini açıkladı (31 mart 1939). Bunun üzerine Almanya ve S.S.C.B. Polonya’ya karşı ittifak yaparak (2 ağustos) bir saldırmazlık antlaşması imzaladılar (23 ağustos).
Polonya’nın istilâsı ve işgal dönemi (1939-1945)
Alman birlikleri savaş ilân etmeksizin Polonya’yı istilâ ettiler (1 eylül). [Bk. polonya seferleri.] Sovyetler’in doğu illerine girdiği sırada sivil ve askerî yetkililer Romanya’ya geçtiler (17 eylül). Çarpışmalar Varşova’nın teslim olmasıyle (27 eylül) sona erdi. Ruslar ve Almanlar Polonya’yı paylaştılar: S.S.C.B. Batı Ukrayna’yı ve Bug hattına kadar Beyaz Rusya’yı işgal etti:
Almanya Varşova’ya kadar Batı Polonya’yı Reich’a kattı ve toprakların geri kalan kısmını bir genel valilik haline getirdi; her iki devlet ülke halkını çeşitli bölgelere sürmeğe başladı. Polonyalılar Fransa’da general Sikorski başkanlığında bir hükümet kurdular. Yeni kurulan bir ordu Fransa harekâtı sırasında (mayıs-haziran 1940) ve mütarekeden sonra Büyük Britanya saflarında çarpıştı. Hitler’in S.S. C.B.’ye hücumundan sonra, Sikorski, Rusya’da general Anders’in kumanda ettiği (1942 yazı) bir ordu kurulmasıyle sonuçlanan askerî bir antlaşma imzaladı; bu ordu kısa süre sonra Uzakdoğu yoluyle Kuzey Afrika’daki müttefik cephesine katıldı. Sikorski’nin ölümünden sonra, Polonya gizli Antant komitesinin onayıyle yerine geçen Mikolajczyk, direnmeyi teşkilâtlandırdı; ve Londra’dan verdiği direktiflerle bir yurt içi millî ordu kurdu (şubat 1942); bu arada Moskova «Tadeusz Kosciuszko» tümenini meydana getirerek (mayıs 1943); bir millî halk meclisi kurulmasını destekledi (31 aralık 1943); başkanı Osobka-Morawski olan bu meclis Polonya Millî Kurtuluş komitesini meydana getirdi ve Kosciuszko tümeninin Curzon hattını aşmasından sonra Lublin’e yerleşti.
Bu arada alman işgal kuvvetleri toplama kampları kurmuş (Auschwitz [Oswiecim], Maydanek v.b.), milliyetçilere karşı misilleme hareketlerine girişmiş, sürgün ve idamlarını artırmış, polonya milletini yok etmek için var gücüyle çalışmağa koyulmuştu. 1943 Nisan-mayısında Varşova gettosunun isyanı burada toplanan yahudilerin hepsinin öldürülmesiyle sonuçlandı. Direnmeciler Almanlara karşı mücadeleye devam ettiler: sabotajlar, suikastler (msl. general Kutschera’ya karşı), partizan çarpışmaları birbirini takibediyordu. İç ordunun başkumandanı general Bor-Komorowski yönetiminde ayaklanan Varşova (1 ağustos 1944), kahramanca bir direnişten sonra Vistül’ün sağ kıyısındaki rus birliklerinin müdahale etmemesi üzerine teslim olmak «zorunda kaldı; şehir yıkıldı, halkı sürgün edildi. Varşova’nın sovyet ve Polonya birlikleri tarafından kurtarılmasından (17 ocak 1945) sonra, Lublin hükümeti «Geçici hükümet» adiyle şehre yerleşti. (Bk. polonya seferleri.)
Polonya Halk cumhuriyeti
Yalta konferansında (11 şubat 1945), Polonya’nın sınırları doğuda Curzon hattı, batıda Oder-Neisse (Odra-Nysa) olarak tespit edildi ve hükümetin daha geniş bir demokrasi temeline dayandırılması ileri sürüldü. İlk millî birlik hükümeti başbakan Osobka-Morawski Gomulka (Polonya İşçi partisinin komünist genel sekreteri) ve Mikolajczyk (Polonya Köylü partisi başkanı) tarafından kuruldu. Komünist Bierut cumhurbaşkanlığına getirildi. Sınır düzenlemeleri ve azınlıklar meselesi nüfus aktarmalarıyle çözüldü: bir buçuk milyon polonyalı S.S.C.B.’den memleketin doğusuna getirildi, buna karşılık 400 000 Ukraynalı Chelim bölgesinden ayrıldı; batıdaki halk Odra’nın ötesine nakledildi veya Polonya uyrukluğuna alındı (1 milyon kişi).
Hükümetin görevi serbest seçimleri hazırlamaktı. Bakanlıkların çoğunu elde tutan Hükümet bloku (Polonya İşçi partisi, Polonya Sosyalist partisi, Köylü partisi, Demokrat parti), tek bir liste hazırladı; buna karşı çıkan Mikolajczyk ise ayrı bir liste hazırlamıştı. Blok, oyların yüzde 90′ını aldı (ocak 1947). Seçimler ertesinde Millî Birlik hükümeti parçalandı ve Mikolajczyk gizlice yurt dışına kaçtı (ekim 1947); Cyrankiewicz’in başkanlık ettiği hükümet koalisyonu 19 Şubat 1947 anayasasını oylattı. İşçi partisi bir iç buhranı çözdükten sonra (Gomulka’nın partiden çıkarılması, 1949) birleşik bir işçi partisi kurdu (sosyalistlerle komünistlerin birleşmesi) ve bu partinin genel sekreterliğe getirilen Bierut (22 aralık 1948), partinin bütün kilit noktaların ele geçirdi. Varşova doğumlu rus mareşali Rokosovskiy savaş bakanı ve ordu genel müfettişi oldu (kasım 1949). 22 Temmuz 1952′de çıkarılan yeni bir anayasa ile cumhurbaşkanının yerini bir devlet konseyi aldı.
30 Hektardan büyük topraklara elkonması ve bu toprakların parsellenmesi, elli kişiden çok işçi çalışan işletmelerin devletleştirilmesi ve ekonominin planlanması (üç, sonra altı yıllık planlar), varlıklı sınıfları sarsarken, ne köylüleri hoşnut edebildi (kolektif işletmeler lehine baskı), ne de işçileri (üretimi artırmak için büyük çabalar istenmesi).
Bilimler akademisinin fikir hareketini marks’çı çizgiye yöneltmesine karşılık, hükümet, etkisi hâlâ büyük olan kiliseyle uğraşmak zorunda kaldı; kilise devletle bir modus vivendi (1950) kurmayı başardıysa da kardinal Wyszynski’nin görevinden alınmasıyle (eylül 1953) uzlaşma imkânı ortadan kalktı.
Bununla birlikte kilise gücünü katbetmedi (Varşova Katolik İlahiyat kademisinin kurulması 1954); işçi ve köylü çevrelerinin iktidardakilerin temsil ettiği komünizme ve sovyet etkisine karşı muhalefetleri günden güne arttı. Poznan’da ayaklanmalar patlak verdi (28 haziran 1956). Natolin grubu bu sıkıntıları emniyet teşkilâtını kuvvetlendirerek çözmeyi önerirken; merkez komitesindeki muhalif kanat bu teşkilâtın hükümetin denetimi altında olmasını, adlî sisteme bağımsızlık tanınmasını, kolektifleştirme ve planlamanın yumuşatılmasını, bürokratik merkeziyetçiliğin azaltılmasını ve işletmelere ve müdürlerine daha fazla sorumluluk tanınmasını istiyordu. Bu eğilim sonunda başarı kazandı; programı hazırlamış olan Gomulka, Ochab ve Cyrankiewicz’in (1954′ten beri hükümet başkanı) desteğiyle partiye geri alındı.
21 Ekimde iktidara geldi ve mareşal Rokosovskiy politbürodan atıldı. Bunun üzerine Gomulka arkadaşlarıyle birlikte hazırladığı siyasî programı uygulamağa başladı. S.S.C.B. ile ilişkiler yeniden gözden geçirildi, devlet kiliseye karşı daha yumuşak bir tutum benimsedi: kardinal Wyszynski’ye görevi iade edildi (ekim 1956), yeni bir modus vivendi hazırlandı (aralık 1956) ve Wyszynski, devlet ve kilisenin barış içinde işbirliği lehinde bir bildiri yayımladı. 1956 «Polonya ekim»inden beri Polonya Birleşmiş işçi partisinin genel sekreteri olan Wladislaw Gomulka, 1959 parti kongrelerinde tekrar seçildi. Resmî tatil sayılan, bununla birlikte doğum kontrolü (ocak-mart 1960) ve dinî bayramları kaldıran (kasım 1960) kanunlar çatışmalara yol açtı.
1961′deki Millet meclisi (Sejm) seçimleri sonucunda Millî Cephe içinde 17 yeni milletvekili kazanan (1957′deki 236′ya oranla 255 milletvekili) Polonya Birleşik İşçi partisinin durumu daha da sağlamlaştı; Birleşik Köylü partisi, 1 milletvekili fazla çıkardı (116 yerine 117); Demokrat partinin 39 milletvekili yeniden seçildi, öbür partiler ise (bu arada Polonya Katolik partisi) 20 milletvekilliği kaybettiler. 1964′te Gomulka, tekrar parti genel sekreteri seçildi; Ochab meclis başkanı oldu. 30 Mayıs 1965 seçimlerinde millet meclisinde durum değişmedi. Bu dönem boyunca hükümet aynı kaldı. 1954′ten beri başbakan olan Jozef Cyrankiewicz 1961 ve 1965 seçimlerinden sonra da görevine devam etti. 1952′den beri devlet başkanı olan (Devlet konseyi başkanı) Aleksander Zawadzki, 1961′de tekrar seçildi ve 7 ağustos 1964′te ölümü üzerine meclis, Komünist partisinin siyasî büro üyesi Edward Ochab’ı seçti (24 haziran 1965); Ochab 24 temmuz 1965′te tekrar seçildi. Fakat 1968′de istifa etti. Birleşik İşçi partisinin (1 ocak 1959′da 1 072 000 üye) üçüncü kongresinde (mart 1959) «dogmacılar» (stalin’ciler) tasfiye edildi.
Partinin 1 640 000 üyesini temsil eden 1 630 delege ile toplanan dördüncü kongrede (15-20 haziran 1964) 1961-1965 planına oranla, yatırımları yüzde 38 artırmayı öngören yeni bir beş yıllık plan (1966-1970) kabul edildi. Polonya İşçi partisi, bütün çabasını iktisadî durumu düzeltmeğe verdi; bütçenin yarısından çoğu millî ekonomiye ayrıldı. Rejim, bu çabasından dolayı halkı hoşnut etmesine rağmen aydınların ve kilisenin muhalefetiyle karşılaşmaktadır. Parti ile aydınlar arasında bir anlaşmazlık vardır. Bu anlaşmazlık özellikle «revizyonist» aydınlar grubunun önderi olan, Varşova üniversitesi felsefe profesörü Leszek Kolakowski’nin partiden ihraç edilmesiyle (ekim 1966) su yüzüne çıktı; ayrıca batılı Marx uzmanlarına benzer oportünist teorilerinden dolayı suçlanan filozof Adam Schaff ile hükümet arasındaki ilişkiler de gergindir. Halkın büyük kısmının bağlı olduğu katolik kilisesiyle muhalefet de öteden beri devam etmektedir; ancak devlet ile kilise (Polonya başpiskoposu kardinal Wyszynski temsil eder) arasındaki ilişkiler karşılıklı olarak birbirlerinin gücünü kabul etmeğe ve ciddî bir mücadelenin gereksizliğine dayanır. Polonya’nın dış siyasetinin temeli Sovyet Rusya ile dostluk ve ittifaka ve Oder-Neisse sınırının dokunulmazlığına dayanmağa devam eder.
Polonyalıların Almanlara karşı duydukları güvensizlik ve kin ise hiç azalmamıştır. 8 Nisan 1965′te yirmi yıllık bir Polonya-Rusya yardımlaşma anlaşması imzalandı. 11 Haziran 1966′da Polonya ile Rusya arasındaki bilimsel ve teknik işbirliği anlaşması yenilendi. Büyük komşusunun çizgisinden ayrılmayan Polonya, öteden beri çin idarecilerinin «bölücü siyasetçine karşı çıkmaktadır. Bununla beraber, şubat 1966′da Arnavutluk ile siyasî i-lişkilerini tekrar kurdu ve bu tarihte Tiran’daki Polonya maslahatgüzarı elçiliğe yükseltildi. Polonya ile Doğu Almanya arasında 15 mart 1967′de, Polonya ile Bulgaristan arasında da 6 nisanda birer ittifak ve yardımlaşma anlaşması imzalandı. Bütün sosyalist cumhuriyetler gibi, Polonya da, teknik ve kültürel alanda büyük batı devletleriyle işbirliği anlaşmaları yaptı.
Bunların başlıcaları, 25 mart 1965 İtalya-Polonya anlaşması ve 20 mayıs 1966 Fransız-Polonya anlaşmasıdır.
1968′de Polonya’da büyük karışıklıklar oldu. İlk önemli huzursuzluk, üniversite öğrencilerinin ayaklanmalarıyle ortaya çıktı. 8 Mart günü Varşova üniversitesi öğrencileri, Polonya Kültür bakanlığının bir piyesi yasaklamasını protesto eden iki arkadaşlarının üniversiteden atılması üzerine gösterilere başladı; yüzlerce polis ve milis, üniversite içinde 3 000-4 000 kadar öğrenciyle çarpıştı. 11 Martta öğrenciler Kültür bakanlığına ait bir binayı tahrip etti; öğrenci olmayan kalabalık gruplar tarafından da desteklenen ayaklanmalar bir hafta içinde büyük sokak çarpışmaları halini aldı. Polonya Birleşik İşçi partisi (Komünist parti) organı Tryhuna Ludu gazetesinin, öğrencilerin siyonistlerce kışkırtıldıklarını öne sürmesi yahudi aleyhtarı bir kampanyanın başlamasına yol açtı. Varşova’da patlak veren ayaklanmalar, Krakow, Lublin, Poznan, Gdansk (eski Danzig) şehirlerine de yayıldı.
19 Martta bir parti toplantısında konuşan Gomulka öğrencilerin «sosyalizme ^ düşman kuvvetler tarafından aldatıldıklarını» öne sürerek, öğrenci önderlerini «pis provokaskon metotlarına baş vurmakla» suçladı. Gomulka, ayaklanan öğrencilerin «kahrolsun komünizm», «kahrolsun Rusya» gibi sloganlar kullandıklarını da sözlerine ekledi. 8-15 Mart arasında 1 208 kişinin tevkif edildiğini belirten Gomulka, sözlerini olaylarda en faal rol oynayanların yahudiler olduğunu öne sürerek bitirdi. Gomulka’nın demeci üstünden henüz 24 saat bile geçmemişken Varşova Politeknik öğrencileri oturma grevine başladı. Olaylar gelişirken Polonya Katolik kilisesinin başı kardinal Wyszinski, bir mesaj yayımlayarak dolaylı yoldan hükümeti kınadı. 25 Martta aralarında Prof. Leszek Kolakowski gibi ünlü bir filozofun da bulunduğu 6 üniversite öğretim üyesinin «revizyonist» oldukları gerekçesiyle işlerine son verildi.
30 Martta hükümet üniversitenin birçok bölümünü kapattı. 8 Nisan 1968′de Devlet konseyi başkanı (cumhurbaşkanı) Edward Ochab istifa etti; Polonya parlamentosu (Sejm) bir gün sonra toplanarak Komünist partisi adayı mareşal Marian Spychaîski’yi Devlet konseyi başkanlığına getirdi.
Yahudilerin parti ve devlet teşkilâtlarından «temizlenmesi» kampanyası daha da şiddetlendi: Varşova’da yayımlanan Zycie Warszawi gazetesi Komünist partisinden 6 951 kişinin ihraç edildiğini açıkladı.
Polonya’daki karışıklıklar Komünist partisi içinde önemli bir bunalıma yol açtı. «Partizanlar» adiyle bilinen aşırı milliyetçi komünistlerin önderi içişleri bakanı general Mieczislaw Moczar’ın parti yönetimine hâkim duruma gelmesi, yahudilere karşı uygulanan baskıların artmasına sebep oldu; bu yüzden binlerce yahudi Polonya’dan göç etmek zorunda kaldı. Çekoslovakya olayları, Polonya’daki bunalımı daha da yoğunlaştırdı. 11 Kasım 1968′de toplanan Komünist Partisi kongresinde Gomulka, Sovyetler’in Çekoslovakya’yı işgalini savundu.
Bununla birlikte 1969 sınır direklerini başından sonra durumda bir yumuşama görüldü.Gomulka yahudi aleyhtarı kampanyaya son verilmesini istedi; İçişleri bakanlığına bağlı olarak kurulmuş olan Yahudi dairesi Gomulka’nın emriyle feshedildi. İç Siyaset alanındaki bu yumuşamanın etkileri, Polonya’nın dış ilişkilerinde de yansıdı.
Mayıs ortalarında Gomulka, Oder-Neisse hattının iki ülke arasında kesin ve değişmez bir sınır olarak kabul edilmesi halinde Federal Alman hükümetiyle bir anlaşma yapmağa hazır olduklarını söyledi. Gomulka böylece, o yıl Federal Almanya şansölyeliğine seçilmiş olan Willy Brandt’ın iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi konusundaki teşebbüslerini olumlu karşılamış oluyordu. Bununla birlikte, iç siyaset alanındaki nispî huzur ve yumuşama uzun sürmedi. 1969 Yazının özellikle kurak geçmesi ve kötü hasat şartları, küçük tarım işletmelerine dayanan polonya tarımını alt üst etti. İktisadî durumun kötüleşmeğe yüztutması üzerine, hükümet 1970 yılı sonlarında yiyecek (özellikle et, süt, peynir v.b.), kömür ve akaryakıt fiyatlarını büyük ölçüde yükseltmek zorunda kaldı. Bu artış, özellikle, işçi sınıfını etkiledi; bunun üzerine önce Baltık kıyılarındaki Gdansk, Gdynia, ve Szczecin’de (esk. Stettin) liman ve dok işçileri genel greve başladı; bu grev kısa zamanda büyük gösteriler halini aldı. Gdansk’ta dok işçileri limandaki bir sovyet ticaret gemisini ateşe verdi; Szczecin’de de işçiler Komünist partisi binasını tahrip etti; hükümet ayaklanan işçilerin üstüne tanklar ve askerî birlikler sevk etti.
20 Aralık 1970′te Gomulka, Polonya Komünist partisi birinci sekreterliği görevinden istifa etti. Parti Merkez komitesi toplanarak bu göreve Edward Gierek’i getirdi, önderler kademesindeki değişiklik bununla kalmadı: 23 aralıkta Polonya parlamentosunun olağanüstü toplantısında Devlet konseyi başkanı mareşal Spychalski ile başbakan Cyrankiewicz de istifa ettiklerini açıkladılar. Partinin yeni sekreteri Gierek’in teklifi üzerine Cyrankiewicz Devlet konseyi başkan Jaroszewicz de başbakan seçildi.
Polonya – Osmanlı ilişkileri
Türkler Vilâyet-i Leh ve Lehistan adını verdikleri Polonya ile, Jagellon’lar zamanında ilişki kurdular. Wladislaw (Vladislav) [1386-1434], Osmanlıların zaferiyle sonuçlanan Niğbolu savaşına kuvvet göndererek macar kralı Zsigmond’u destekledi; 1441′de Ma-carlara karşı Murad II’nin ileri sürdüğü birleşmeyi kabul etmedi. Torunu Wladislaw III, 1444′te Segedin antlaşmasını bozan Macarlarla anlaştı, fakat Varna sayasında Türklere yenildi. Kazimierz IV Jagellon ve Albrecht II, Eflak’a yapılan Osmanlı saldırıları sırasında Vlad III Drakul’u destekledi.
Bayezid II, 1485′te Kili ve Akkerman’ı alarak Lehistan’a karşı girişeceği seferler için üs yaptı. Boğdan beyi Büyük Ştefan IV bu iki şehri geri almak için Lehistan kralı Kazimierz IV’ten yardım istedi (1485); fakat kral bu isteği cevapsız bıraktı; Lehistan kralı Jan I Adalbert, Türkler üzerine yürümek bahanesiyle Boğdan’ı istilâ ve tahrip etti. Bayezid II ile Polonya kralı Kazimierz IV Jagellon arasında ilk antlaşma 1490′da yapıldı. Bu ilk antlaşma Boğdan meselesinin çözümlenmesi bakımından önemlidir. 1495′te, bir haçlı seferi düzenlemek isteyen Fransa kralı Charles VIII’e Polonyalılar yardım edeceklerine söz verdiler; ayrıca Almanya imparatoru Maximilian’ın Osmanlı imparatorluğuna karşı yapılmasını düşündüğü haçlı seferi projesine de katıldılar. Papa Alexander VI Borgia da Polonya’nın Türklerle barış anlaşmaları yapmasını önlemeğe çalıştı. Bunun üzerine Polonya kralr Jan I Adalbert 1497′de antlaşmayı bozarak Boğdan’a saldırdı, fakat yenilerek geri çekildi; Polonyalıların 1490 antlaşmasını bozmaları üzerine, 1498′de Silistre sancak beyi Malkoçoğlu Bali Bey, Bayezid II’nin emriyle 40 000 kişilik bir kuvvetle Polonya’ya akın yaptı; Dniester ırmağını geçerek Polonya’ya girdi ve Czarnkow, Gologory ve Glemiany kalelerini aldı; Lwow (Leopol) ve Sandomierz (Sandomir) şehirlerini yağma, Brzeziny ve Varşova şehirlerini tahrip ederek Polonyalıların Vistül ırmağı çevresindeki tahkimatını yardı, Polonya kuvvetlerini yendi; 10 000 esir ve birçok ganimetle Akkerman’a döndü. Bali Bey aynı yıl bir sefer daha düzenleyerek Halicz, Zydaczew, Samber ve Droholiyez şehirlerini yağma etti; kış bastırınca geri dönmek zorunda kaldı.
Bu durum üzerine Jan I Adalbert, macar kralı Wladislaw (Ladislas) ve Litvanya büyük dukası Alexandjce ile Türklere karşı bir antlaşma yaptı; Boğdan voyvodası Ştefan da müttefikler tarafını tuttu. Bu sırada yapılan Türkiye-Polonya antlaşması savaşı önledi. Polonyalılar Mohaç savaşına yardımcı kuvvetler göndererek macar kralı Lajos II’yi desteklediler, fakat Macar krallığının yıkılması üzerine Polonya kralı Zygmunt I, 1532′de Piotr Opalinski’yi elçi olarak İstanbul’a gönderdi ve 1499′da yapılan antlaşmayı genişleterek yeniledi. Bu yeni antlaşma esaslarına göre Osmanlı devleti Kırım hanlığı ile Boğdan voyvodalığı tarafından Polonya sınırlarına saldırmamayı, savaş halinde Polonya’ya yardım etmeyi kabul ediyor, buna karşılık Polonya krallığı da Türkiye’nin düşmanlarıyle bir-leşmeyeceğine ve onlara yardım etmeyeceğine söz veriyordu. Polonya kralı Zygmunt I’in kızı, macar kralı Zapolya Janos’un karısı ve Zsigmond Janos’un da annesiydi.
Sonradan Erdel ban’ı olan Zsigmond Janos Polonya – Türkiye ilişkilerinde önemli rol oynadı, Osmanlılar Selim II ve Murad III devirlerinde Lehistan’in iç işleriyle yakından ilgilendiler. Sokullu Mehmed Paşa, İvan III ve Habsburgları tehdit ederek, Polonya krallarını bu devletin nüfuzunda olmayan Polonya asilzadelerinden seçilmelerini istedi; Fransa ile işbirliği yaparak 1 mayıs 1573′te Polonya krallığına seçilen Charles IX’un kardeşi Henri de Valois’yı tuttu; fakat bu prensin Henri III adiyle Fransa’ya dönmesi üzerine (1574), kendi adamı olan Erdel voyvodası İstvan Bathory’yi Polonya krallığına seçtirdi (1575).
Bathory, Osmanlılarla 24 maddelik bir antlaşma imzalayarak Kırım hanlığıyle Polonya arasındaki ilişkileri düzeltti. Türklere olan bağlılığını kuvvetlendirdi. Kazak, Kırım ve Boğdan meselelerinden dolayı bozulan Osmanlı-Polonya ilişkileri 1617′de yapılan yeni bir antlaşma ile düzenlendi. Polonya başkumandanı Stanislaw Zolkiewski’nin ordusuyle savaşmak için Dniester ırmağı boylarına giden Bosna valisi iskender Paşa, antlaşmadan sonra geri döndü. 1620′de aynı meseleler yüzünden İskender Paşa, Stanislaw Zolkiewski’yi Yaş yakınında yendi; Polonyalılar ağır kayıplar verdiler; Dniester (Turla) ırmağını geçmeğe çalışanlar yok edildi (1621). Bunun üzerine Osman II, Seferi Hotin (Chocim) diye anılan Polonya seferine çıktı (bk. osman II).
Osmanlılar, Polonyalıların isteklerine uyarak antlaşma yaptılar (6 ekim 1621). Ancak Ukrayna Kazakları hatmant Doroşenko’yu Polonya kralına karşı korumak zorunda kalan Mehmed IV, 1672′de Polonya seferine çıktı;
Podolya eyaletinin merkezi olan Kamaniçe’yi kuşattı. 27 Ağustos 1672′de Kamaniçe teslim oldu, 18 eskimde Bucaş antlaşması yapıldı; fakat antlaşmanın Polonya Diyet meclisi tarafından reddi ve başkumandan Jan Sobieski’nin de türk ordusu çekildikten sonra Lwow (Leopol) ve Lublin kalelerini geri alması üzerine 1673′te Mehmed IV, İkinci Lehistan seferine çıktı; Osmanlı ordusu Hotin önünde yenildi; bunun üzerine Mehmed IV, Kazakları desteklemek ve Ruslara da bir darbe vurmak amacıyle Ukrayna üstüne yürüdü. Bu sırada Polonya kralı Michal Korybut Wisnowiecki ölmüş, yerine başkumandan Jan Sobieski geçmişti. Yeni kralın barış isteği reddedildi; 1677′de osmanlı orduları başkumandanı İbrahim Paşa ordusunu Zurawno’da toplayan Polonya kralı Jan Sobieski’yi sıkıştırdı; kral barış istemek zorunda kaldı.
Antlaşma uyarınca Podolya ile Ukrayna Osmanlı devletine bırakıldı. Ancak, Polonya kralı Jan Sobieski 1683′te Viyana’yı kuşatan osmanlı ordusuna saldırarak barışı bozdu. 1683 – 1699 Arasında yapılan Osmanlı – Polonya savaşlarında Osmanlılar üstün gelmekle beraber Karlofça antlaşması uyarınca Kamaniçe kalesiyle Ukrayna ve Podolya eyaletleri Polonya’ya geri verildi. Katerine II Polonya kralı Friedrich-Augusta III ölünce (1763) Polonya’ya asker göndererek, Prusya kralı büyük Friedrich ile anlaştı, 1764′te kont Stanislaw-August Poniatowski’yi Polonya Diyet meclisine baskı yaparak kral seçtirdi. 1768′de polonyalı milliyetçiler rus saldırılarına karşı ayaklandılar; Bar şehrinde toplanarak osmanlı hükümdarı Mustafa III’ten yardım istediler; Osmanlılar Ruslara savaş açtılar, fakat yenilerek toprak kaybettiler. Osmanlı – Rus savaşları devam ederken Polonya, Rusya, Avusturya ve Prusya arasında paylaşıldı (1772). 1848 Mülteciler meselesinde Osmanlılar Polonyalıları tuttu. (Bk. mülteciler meselesi.)
Askerî tarih
Polonya ordularının tarihi, hudutları ikide bir değişen bu devletin kuvvetli komşularıyle (Türkler, Almanlar, isveçliler ve Ruslar) yaptıkları savaşlarla karışır. Bu tarihin en meşhur dönemlerinden biri WIadislaw Jagellon emrindeki birliklerin Tannenberg’de (Grünwald) toton şövalyelerine karşı kazandığı zaferdir (1410). XVI.-XVIII. yy. arası polonya kuvvetleri, gerçekte biri krallıkta, öteki Litvanya büyük düklüğünde iki ordudan meydana geliyordu; bunların her birine, kaydı hayat şartıyle tayin edilen ve yalnız meclise karşı sorumlu olan bir ataman kumanda ederdi. Soylu sınıf yalnız süvari kuvvetlerinde hizmet etmeyi kabul ettiğinden, piyade kuvvetleri ancak birkaç bin kişiydi; topçu kuvveti ise yok denecek kadar azdı. İstilâ halinde Polonya, toptan seferberlik (pospoiita) usulüne göre askere alınan soylu sınıfa güvenirdi.
Kosciuszko kumandasındaki âsilerin rusya, avusturya ve prusya kuvvetleri karşısında kahramanca direnerek (1794) Fransız devrimi ordularının zaferine yardım etmesine rağmen, Polonya devletinin parçalanması sırasında (1772-1795) ortadan kalkan bu ordu, Dabrowski’nin polonya lejyonlarıyle İtalya’da (1797) ve Napolyon ordusundaki polonya alaylarıyle Fransa’da yaşamağa devam etti. 1807′de Varşova büyük düklüğü harbiye nazırı prens Jozef Poniatowski’nin kurduğu 3 tümenlik polonya ordusu 1809′dan sonra Napolyon’un bütün savaşlarında yararlık gösterdi. Polonya millî kuvvetleri yeniden ancak Birinci Dünya savaşında Pilsudski kumandasındaki polonya; lejyonları (Avusturya-Macâristan’da) ve Haller’in ordusuyle (Fransa’da) kurulabildi. 1918′den sonra bir frangız askerî heyeti yeni polonya ordusunu teşkilâtlandırdı; bu ordu 1920′de Sovyet istilâsını başarıyle püskürttü. (Bk. polonya-sovyet savaşi.)
Batı orduları örnek alınarak (mecburî askerlik hizmeti) kurulan ve on askerî bölgeye ayrılan polonya kuvvetleri, 1939′da 39 piyade tümenini, 11 süvari tugayını ve 2 motorize tugayı kapsıyordu ve barıştaki mevcudu 270 000 kişiydi.
Eylül 1939 seferi sırasında alman ordusunun yok ettiği polonya ordusu, önce Fransa’da yeniden kuruldu; bu ordunun üç tümeni ve birçok havacısı Fransa’da mayıs -haziran 1940 harekâtına katıldı. Polonyalıların Büyük Britanya’ya, Lübnan’a ve S.S. C.B.’ye dağılmaları, sığındıkları ülkenin ordularını örnek alan, hür Polonya Silâhlı kuvvetlerinin kurulmasına yol açtı. Kuzey Afrika’nın, italya’nın, Fransa’nın ve Polonya’nın kurtarılmasına katılan bu birliklerin mevcudu 1945′te Batı Avrupa’da 215 000 kişi (general Anders ordusu) ve Alman-Sovyet cephesinde 400 000 kişiyi (iki ordu meydana getiren 10 tümen) bulmuştu. 1944-1945′te bu çeşitli unsurlara ve direnme topluluklarına dayanılarak yeniden kurulan polonya ordusu, 1949-1956 arası sovyet mareşali Rokosovskiy’in emrine verildi.
S.S.C. B.’nin bu sıkı kontrolü (silâhları, teşkilâtı ve yüksek rütbelileri S.S.C.B.’den) ekim 1956 buhranından sonra gevşedi; bu buhran Rokosovskiy’in istifası ve sovyet subaylarının ülkeden ayrılmasıyle ordunun yeniden polonyalılaştırılmasına yol açtı; kumanda heyeti, iç hizmetler ve üniformalar değiştirildi. Askerî birliklere benzer dernekler (Gençlik, Polonya Askerinin Dostları birliği), Gomulka’nm yeni halk rejimi anlayışına uygun düşen askerî ve millî bir propagandanın yayılmasına yardım etti.
Bununla birlikte sovyet kuvvetleri, Varşova paktı antlaşmaları gereğince polonya topraklarında kalmağa devam eder. 1963′te yeniden düzenlenen askerlik hizmeti, sınıflara göre iki-üç yıldır. Polonya’da üç askerî bölge vardır: Varşova, Silezya, Pomeranya. Subaylarının yüzde 70′i Komünist partisi üyesi olan kara ordusu, 1%5′te sovyet malzemesiyle donatıldı ve tamamıyle makineleştirilmiş 14 tümeni kapsıyordu.
• Hava ordusu. 1919′da kurulan ve 1939′da yok edilen hava ordusu, 1942′de yeniden kuruldu; 8′i av filosu olmak üzere 13 filoyu kapsayan bu kuvvetler ingiltere’de üslenerek 1944-1945′te ingiliz Hava kuvvetleri safında başarıyle çarpıştı. S.S.C.B.’nin kontrolü altında yeniden teşkilâtlandırılan Polonya Hava kuvvetleri 1966′da yaklaşık olarak 50 000 kişiyi ve bin kadar sovyet yapısı (Av: 17, 19 ve 21 Mig: bombardıman: ilyuşin v.b.) veya sovyet lisansı altında Polonya’da yapılmış uçak ve helikopteri kapsıyordu. Ayrıca kara – hava füzeleriyle donatılmış uçaksavar birlikleri önemlidir. Polonya’da yüz kadar havaalanı vardır, önemli üslerin çoğunu 1939-1945′te Alman Hava kuvvetleri kurmuştur.
• Polonya Deniz kuvvetleri, 1919′da fransız donanması örnek alınarak kuruldu. 1940′ta ingiltere (on birlik), sonra 1945′te birçok gemi veren S.S.C.B. tarafından genişletilen deniz kuvvetleri 1966′da 3 refakat gemisini, 9 denizaîtıyı ve otuz kadar küçük birliği (20 000 kişi) ve 40 mayın tarama ve sahil muhafaza birliğini kapsıyordu; 40 kadar da avcı uçağına sahipti. Başlıca üssü Gdynia’dır. Bu silâhlı kuvvetler (yaklaşık olarak 500 000 kişi) dışında Polonya’da, bütün halk demokrasilerinde olduğu gibi, içişleri bakanlığına bağlı önemli birlikler de vardır: güvenlik birlikleri, sınır muhafızları, polis. Millî savunma bütçesi millî bütçenin yaklaşık olarak yüzde 10′unu teşkil eder.
öbür halk demokrasilerinin orduları gibi, polonya orduları da Varşova paktı sistemi içinde kalmağa devam eder; ama 1962′den Sonra alman yeni kararlarla birtakım gelişmeler sağlandı.
1963′te askere müracat edenlerin ihtiyaçtan çok fazla olması, askerlik hizmetinde değişiklikler yapılmasına yol açtı.
Askerlik hizmeti genel ve mecburî olmağa devam etti ama üç şekilde yapılma imkânı tanındı: sınıfına göre 2 veya 3 senelik normal hizmet; üç yıla dağıtılmış devrelerde yapılmak üzere toplam olarak 18 aylık çalışma hizmeti; kadro fazlalarına kara birlikleri emrinde ve günlük mesai satleri dışında askerî eğitim yaptırılması, içişleri bakanlığı emrindeki Iç Emniyet teşkilâtı (yaklş. 35 000 kişi) ve sınır muhafızları (yaklş. 10 000 kişi) 1965′te silâhlı kuvvetlere bağlandı.
Ayrıca, Rusya’nın yardımları sayesinde, Polonya’nın Silâh sanayii günden güne kendi kuvvetlerinin ihtiyacını sovyet modeli silâh ve donatımla karşılayacak hale geldi. Böylece kara küvetleri tamamıyle motorize kıtalar haline getirildi.
1966′da kara kuvvetleri (emniyet kuvvetleri ve sınır muhafızları dışında yaklş. 190 000 kişi) 5 zırhlı tümen, 8 motorize piyade tümeni, 1 havadan indirme tümeni, 1 sahil muhafaza tümenini kapsıyordu. Tankların hepsi hem karada, hem suda gider ve atom etkisine karşı korunmuştur. Ordunun karadan karaya füze ihtiyaçlarını Ruslar karşılar.
02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA TARİH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLİS,Polislik
Tarih 01 Haziran 2009
POLİS i. (yun. politeia > lat. politia’dan fr. poliçe). Şehirde kamu düzeni, huzur ve güvenliğini sağlayan teşkilât, kolluk: Meseleyi polise aksettirdiğime üzülüyorum (R.H. Karay). || Bu teşkilâtın görevli memuru, kollukçu: Genç bir polis isimlerimizi yazdı (F. R. Atay). Karşısında duran polise de: — Hanımları yerlerine götür… (Ahmed Rasim). || Polis hafiyesi, suç sayılan işi veya bu işi yapan kimseyi araştırıp meydana çıkarmakla görevlendirilmiş kimse, detektif.
— Ask. Askerî polis, ordu mallarını korumak, suçları önlemek, düzen ve asayişi sağlamak, suçluları tutuklamakla görevli askerlere verilen ad. (Askerî polis, daha çok, başta A.B.D. olmak üzere, bazı yabancı ordularda bulunur. Türk Silâhlı kuvvetlerinde bu görevi Askeri inzibat teşkilâtı görür.)
— Denize. Gemi polisi, gemi mürettebatının disiplinini sağlamakla görevli polis âmiri. (Türk Deniz kuvvetlerinde bu görevden gemi ikinci kumandanı sorumludur; subay, assubay ve erlerden bu göreve ayrılanlarla bu işi yürütür.)
— Ed. Polis romanı (veya oyunu), bir suçluyu bulmak veya tespit etmek amacıyle yapılan soruçturmayı konu alan roman, oyun. Bk. ANSiKL.
— İda. huk. Bir ülkenin sükûn, güvenlik, sağlık ve düzenini sağlamak ve korumak amacıyle idare tarafından alman ve yürütülüp gerçekleştirilmesi birtakım müeyyidelerle sağlanan genel ve kişisel tedbirlerin ve bu amaçla yerine getirilen hizmetlerin tümünü ifade eden terim.
(Bk. ANSiKL.) || Genel zabıta memuru. Bk. ANSiKL. || Polis âmiri. Bk. EMNİYET âmiri. \\ Polis komiseri.
Bk. KOMiSER. || Polis nezareti altına alma. Bk. EMNİYET {Emniyeti Umumiye Nezareti).
— Tar. Bk. ANSîKL.
— ANSiKL. Ed. Tarihçiler, geçmişte birçok polis romanı örneği bulurlar: bedevî evsanelerinde ve birçok ülkenin folklorunda, bir suçluyu bulmak için ustaca ve kurnazca yollara baş vurulduğu görülür. Sophokles’in Kral Oidipus’u bir cinayetin soruşturmasıdır. Gerçekte polis romanı, ancak roman, modern batı edebî türü olarak kendini kabul ettirdiği ve toplumun karmaşıklığı en az onun kadar karmaşık bir güvenlik teşkilâtının kurulmasını gerektirdiği zaman ortaya çıktı.
Gerçek «polis romanı» Edgar A. Poe ile başladı, işitilmedik Hikâyelerim (The Tale of Grotesque) birçoğunda bu türün bazı kuralları görülür: The Mystery of Marie Roget (Marie Röget’nin Esrarı); Morg Sokağı Cinayeti (The Murders in the Rue Morgue). Polis romanı önceleri klasik bir soruşturma romanıydı: bir cinayet işlenmiştir, bir polis hafiyesi oıtaya çıkar ve ipuçlarını yorumlayarak, cinayetin nasıl işlendiğini tasarlayarak suçluyu bulur. Edgar A. Poe’dan hemen sonra akla gelen ilk isim Sherlcck Hclmes’in yaratıcısı Conan Doyle’dur. Ayrıca, çeşitli ülkelerden, Van Dine, Ellery Queen, Carter Dickson (John Dickson Carr da denir), Helen Mac Cloy; Agatha Christie ve Gaston Leroux gibi yazarlar sayılabilir. Şunu da belirtelim ki polis romanı hiç bir zaman basit bir soruşturma olarak kalmamış, başka unsurlara da yer vermiştir: meselâ Conan Doyle’un Kızıl Leke’smde (A Stody in Scarlet), kitabın hemen hemen yarısı Holmes ortaya çıkıncaya kadar sadece basit bir macera romanıdır.
Maurice Leblanc (Arşene Lupin’in yaratıcısı), Marcel Allain ile Pierre Souvestıe (Fan-tomas), Edgar Wallace, Leslie Charteris (le Saint), E.S. Gardner adiyle de bilinen A.A. Fair (detektif avukat Perry Mason tipinin yaratıcısı), Jacques Decrest, Boileau ile Narcejac ve Q. Patrick’in eserleri ve sayısız kahramanlara yer veren (Fu-Mançu, Charlie Chan, Misler Moto) bölümlü anglosakson romanları, klasik macera romanlarına daha yakın eserlerdir. Bu eserlerde gene de soruşturmaya yer verilmiştir, fakat asıl büyük yeri macera ve yabancı ülkelerin tasviri tutar; bazen de roman her şeyden önce psikolojiye dayanır. Bu roman türünün macera romanına yakın bir başka çeşidi de casusluk romanıdır (Eric Ambler, Peter Gheyney, Pierre Nord, Jean Bruce, A.L. Dominique). Polis romanının gelişmesi, aynı örnek üstüne kurulmuş entikaların anlatımına büyük bir kuruluk getirdi ve polis romanı yenileşmek için sağduyunun kolay kolay kabul edemeyeceği durumları ele almağa başladı. Mahut «kapalı yer meselesi»ni (sımsıkı kapalı bir odada öldürülen bir adam) çözümleme yolları belirli ve sınırlıdır ve bir yazarın yeni çözüm yolları araştırayım derken saçmalığa düşmesi işten bile değildir. Bu konuda yapılan en verimli yenilik, dehşet ve olağanüstü olayların polis romanına katılmasıdır: bu alanda Maurice Renard’ı, Frederic Brown’u, Richard Matheson’ı, Carter Dickson’ı ve Helen Mac Cloy u sayabiliriz. Leo Malet, Mickey Spilîane, William İrish, Raymon Marshall da (James Hadley Chase de denir) bu kategoriye sokulabilir.
Yavaş yavaş polis romanı iyi yürekli hafiye ve kötü ruhlu cani kalıbından sıyrıldı. Cinayeti ve polis soruşturmasını günlük gerçek çerçevesine alarak olağanüstülükten kurtardı ve soyal tasviri ön plana aldı. Bunun ahlâka aykırı bir yanı olduğunu söylemek doğru değildir: hafiyeler artık birer melek olmasalar bile (o sıralar amerikan romanının genel tutumu olan tarafsız tasvir), yazarın toplum karşısındaki ahlâkçı tutumunu ortaya koyar. Bu türde en güçlü eserleri verenler Dashieli Hammett, Raymond Chardler, R. Burnett, James Cain, Horace Mac Coy, Chester Himes gibi amerikalı yazarlardır.
öte yandan, polis romanı türünün bir başka çeşidi de, hafif ve mizahî polis romanıdır. Ama bu alanda başarılı eserler (P. G. Woodhouse, Carter Brown, Linda Grier-son, bazı eserlerinde Craig Rise, hattâ bazen de Carter Dickson) çok azdır.
Çok satılan polis romanlarının sosyolojik önemi tartışma götürmez. Fakat bu romanların edebî değeri de küçümsenemez: «resmî» tenkit bu tür kitaplarla ilgilenmediği için, yayımlanan bir sürü eser arasında en kalitelilerini bulup çıkarmak okuyucuya düşer. Böylelikle okuyucu Peter Cheyney’in büyük başarı kazanan çok sayıdaki eseri arasında bazı ince, fantastik ve nükteli hikâyelere rastlamak mümkündür.
Polis romanının, gelişmesi sırasında, «edebî» denilen bazı unsurlarla zenginleşmesine karşılık bazı büyük yazarların da polis romanları yazdıklarını unutmamak gerekir. Gerçi bazı amerikalı yazarlar (Vera Caspary, O. Henry, Ben Hecht ya da James Cain v.b.) için bu çok olağan bir şeydir, ama Dostoyevski (Suç ve Ceza), G. K. Chesterton (Father Brown [Brown Baba]), G. Bernanos (Bir Cinayet [Un Crime]), A. Arnoux (Reveries d’un Policier Amateur [Amatör Bir Polisin Hayalleri]), Graham Greene (Brighton Rock [Brighton Kayası]), W. Faulkner (Kutsal Sığmak [Sanctuary]), J.L. Borges (La Muerle y la Brujuala [ölüm ve Pusula]), A. Robbe Grillet’nin de (Les Gömme s) polis romanı yazdıkları söylenebilir. Bu tür edebiyatta gerek polis romanlarından uyarlama, gerek orijinal konulara dayanan tiyatro eserleri de vardır (J. B. Priestley’in Bir Komiser Geldi’si [An tnspecıor Calls]). Birçok polis romanı sinemaya da aktarıldı. Hattâ yazılan orijnal senaryolara dayanan filimler de vardır. Bu konuda, gerilim ustası A.Hitchcock’un filimleriyle H. G. Clouzot’nun bazı filimleri sayılabilir.
— İda. huk. Polis, kökü Yunanca olan bir terimdir. Site devletlerin bütün kamu hizmetlerini ifade ederken zamanla anlamı daralmış ve maddî düzenin sağlanmasına indirgenmiştir. Bu anlamıyle polis, zabıta ile eşanlamdadır. (Bk. idarî zabıta.) Ancak günümüzde zabıtanın özel şekillerinin de ortaya çıkması, iktisadî ve hattâ estetik konularda da zabıta faaliyetlerine girişilmesi karşısında polis kavramının tekrar genişlemeğe başladığı söylenebilir. Bk. EMNİYET.
• Polis terimi Türkiye’de ve genellikle halk arasında, fonksiyonel değil organik bir anlam taşımaktadır, özellikle genel kolluk, yani zabıta görevi yapan kişilere polis denir. Trafik polisi, sivil polis deyimleriyle genel zabıta memurları ifade edilir. Polis Vazife ve Selâhiyetleri Hakkındaki kanuna göre, polis şu durumlarda silâh kullanır: 1. kendini savunmak için; 2. başkasına yapılan ve başka türlü önlenmesi mümkün olmayan tecavüzlerde; 3. yakalanmış olan zanlı veya bir yere şevki polise bırakılmış zanlı yahut mahkûmun kaçması veya polise saldırması halinde; 4. korumağa memur edildiği yer veya kişilere yahut karakola yapılan ve başka türlü önlenemeyen tecavüzlerde; 5. ağır bir suç için arama yapılan yerden çıkıp kaçan ve dur emrine uymayan kimselere karşı; 6. ağır bir suçtan dolayı aranan zanlının yakalanması için başka imkân yoksa; 7. görevi sırasında silâhlı karşı koyma halinde; 8. toplu karşı koyma halinde; 9. devlet faaliyetlerine silâhlı karşı koyma halinde.
— Tar. Bir insan topluluğunun varlığı ve bu topluluk için çıkarılan kanunlar, asayişin muhafazasını ve kanunlara saygı gösterilmesini sağlamakla görevli bir zabıta kuvvetinin meydana getirilmesini zorunlu kılar. Bu, bütün medeniyetlerde böyle olmuştur. Yine bütün medeniyetlerde de, yürütme, yasama ve yargılama gücü başlangıçta aynı yüksek görevlinin kişiliğinde toplanmış ve zabıta, önceleri sadece yargılama gücünün bir alt bölümünü meydana getirmiştir.
Meselâ Firavunlar devrinde Mısır’da da, ülkedeki 42 bölgenin başında hem yönetici, hem de hâkim olarak bulunan 42 nomarkhos’un her birinin yanında, güvenlik görevlisi, sorgu hâkimi ve cellât olarak görev yapan bir çeşit polis şefi vardı. Sınırlarda askerî karakollar jandarma görevi yapardı. Aynı devirde, Çin’de büyük şehirlerde her sokak için ayrı bir güvenlik görevlisi vardı. Bu görevli, bölgesinin sınırları için’ de oturanların listesini çıkarmak, bu kimselere kanunların gereklerini hatırlatmak ve şüpheli kişileri gözetlemekle yükümlüydü, inka imparatorluğunda, on ailelik her topluluk bir mayok’un sürekli gözetimi altında bulundurulur ve bu denetim herkesin işini düzgün bir biçimde yapmasından başlayarak bir evdeki doğum olaylarının sıklık derecesine kadar uzanan geniş bir alanı kapsardı. Bu kimselerin görevlerini iyi yapmaları bazı denetimciler tarafından gözaltında tutulur, ayrıca o denetimciler de, bu uygulama konusundaki düşünceleri, görevlilerin yeterince çaba, gösterip göstermediklerini ve bu konuda verilen hükümleri öğrenmeğe çalışan, gezici ve en beklenmedik zamanlarda ansızın ortaya çıkan gizli görevliler tarafından denetlenirdi.
Eski Yunanlılar, her ay kura ile ve bir aylık süre için görev yapmak üzere, güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını sağlamakla yükümlü bir poliarkhos seçerlerdi. Poliarkhosların yardımcıları da, sürekli olarak o görevde bulunan, gelenek ve göreneklere uyulmasını, kamu güvenliğinin bozulmamasını sağlamak, çarşı ve pazarları denetlemek ve buralarda kullanılan tartıların doğruluğunu araştırmakla görevli nomophylakhos’lardı (kanun koruyucu). Nomophylakhos’ların küçük suçlar işleyenleri falakaya çekmek veya para cezasına çarptırmak için halkan vardı. Ama büyük suç işleyenleri âmirlerine teslim etmek zorundaydılar. Roma’da kral Numa, düzenin sağlanmasını, trafiğin güvenliğini, yangın söndürme işleri ve yolların bakımını aedilislere vermişti. Bu kurum daha sonra Latium’a, oradan da Roma eyalet şehirlerine geçti. Fakat seçimle iş başına getirildikleri için yetkilerini rahatlıkla kullanmaktan çekinen bu memurların yetersizliğine bir çare bulmak için imparator Auguslus bunların sayısını azalttığı gibi yetkilerini de kıstı ve Roma’da ve 35 fersahlık çevresinde bütün emniyet yetkilerine sahip olan bir şehir emniyet müdürlüğü (praefectus Urbis) kurdu. Bu sorumlunun yanına da, başkentin 14 mahallesinin her biri için bir tane olmak üzere 14 yardımcı (curatores Urbis) verdi. Hâkim cübbesi giyen bu curator’lar yardımcılarıyla birlikte kendi bölgelerine göz kulak olur, meyhaneleri denetler, suçluları kovuşturur, dükkânları teftiş eder ve bir felâket sırasında gerekli yardım teşkilâtını düzenlerdi.
Sokak güvenliği, gündüz 424 stationarii (her biri bir bina blokundan sorumlu olan polis memurları) tarafından sağlamdı; geceleri ise yedi kola ayrılan 1 000 vigilia çeşitli saatlerde devriye gezer, yangınları haber verir ve gereğinde, düzeni bozmağa kalkışanları yola getirirdi, imparatorluğun başlıca şehirlerinde kurulan bu teşkilât (Lutetia’da daha 270′te bir emniyet müdürü vardı), bu düzeni uygulamak şöyle dursun anlamaktan bile âciz olan barbarların doluşmasıyle işleyemez hale geldi. Dolayısıyle anarşi alabildiğine arttı, devlet otoritesi dağıldı ve eski usule uyularak idare, yargılama ve yürütme güçleri tekrar bir tek kişide toplandı.
• Osmanlılarda ilk zabıta teşkilâtı yeniçeri teşkilâtıyle birlikte kuruldu (1360). Bu teşkilât, yeniçeri ağasının ermindeydi ve başlıca görevi de hükümet merkezinin güvenliğini ve asayişini sağlamaktı. Teşkilâtın, salma çuhadarı, salma neferleri (sivil memurlar), subaşı, kolbaşı, vezir baştebdili> kullukçu zabiti, kullukçu çavuşu gibi bölümleri ve kademeleri vardı. Bu kuruluş Yeniçeri teşkilâtıyle birlikte ortadan kaldırıldı (1826). Yerine İstanbul’da Asakiri Muntazamai Mansure ve Asakiri Muntazamai Hassa teşkilâtı görevlendirildi (1826).Hizmet, Ihtisap nezaretince yürütülüyor, eyaletlerde de sipahiler aynı görevi yapıyordu. Anadolu ve Rumeli eyaletlerinde güvenliğin sağlanması işi bir süre Asakiri Redife’ye verildi (1834). İlk defa ayrıntılı bir nizamname hazırlanarak Zaptiye teşkilâtı meydana, getirildi (1845). Ertesi yıl bu kuruluş Zaptiye müşiriyeti seviyesine çıkarıldı (1846). Aynı yıl güvenlik işleri yeniden düzenlendi ve polis teşkilâtı yeni kurulan Zaptiye nezaretine bağlandı. Zaptiye müşiriyeti emrindeki Asakiri Zaptiye kuvvetleri de jandarma görevi yapmak üzere seraskerliğin bir bölümü durumuna getirildi. 1907′de 167 maddelik bir polis nizamnamesi çıkarıldı. 1913′te yürürlüğe konulan ikinci bir nizamnameyle polisin görev, yetki ve teşkilâtında ıslahat yapıldı. 22. VII. 1909′da uygulanmağa başlanan istanbul Vilâyeti ve Emniyeti Umumiye Teşkilâtına Dair kanun ileı Zaptiye nezaretinin görevleri bu yeni umum müdürlüğe verildi. istanbul Emniyeti Umumiye müdürlüğü 1923′e kadar işbaşında kaldı.
Kurtuluş savaşından sonra istanbul’daki bu umum müdürlük kaldırılarak, Ankara’da Emniyet Umum müdürlüğüne bağlı vilâyet polis müdürlükleri kuruldu (24. III. 1923). Teşkilâta ve mesleğe yeni bir düzen verilmesi düşüncesiyle 2049 Sayılı kanun çıkarıldı (30. VI. 1932). Bu kanunla polis, üniformalı ve üniformasız olarak ikiye ayrıldı, üniformalı polis atlı ve piyade bölümlerinde toplandı. Görev ve yetkilerin yeniden düzenlenmesi amacıyle 2559 Sayılı kanun çıkarıldı (4. VI. 1934). Teşkilât 3201 Sayılı ve 1937 tarihli Emniyet Teşkilâtı kanunuyle yeniden düzenlendi ve Emniyet Genel müdürlüğü kuruldu.
Bk. Emniyet Genel Müdürlüğü.
♦ Polislik i. Polisin görevi. || Polis gibi davranan. (LM)
01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİS,Polislik hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLİPTİK
Tarih 01 Haziran 2009
POLİPTİK i. (fr. polyptique). Esk. Rom. Birçok yapraktan meydana gelen ve üzerine yazı yazmağa yarayan levha.
— G. santl. Çok kanatlı tablo.
— Tar. Doğu Roma imparatorluğunda ve Ortaçağda, tımar arazisinden olan toprakların işleticilerinin üstüne (topraklarından ayrı) ödemeleri gereken borçlarının niteliklerini ve vadelerini de yazdıkları toprak sicili (liber censualis). [En tanınmış poliptik Irminon'unkidir.] (L)
01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİPTİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLİGNAC ailesi,
Tarih 01 Haziran 2009
POLİGNAC ailesi, Velay’li fransız ailesi, Yukarı Ortaçağdan beri tanınmış olmakla beraber, MELCHiOR’un (Le Puy 1661-Paris 1742) rahipliğe kabul edildikten sonra Roma’ya giderek (1689) Papalık hükümetiyle Fransa’nın uzlaşmasına yardım etmesiyle, XVIII. yy.dan itibaren ün kazandı; Melchior Polonya’ya elçi olarak gönderildi, Conti prensi François Joseph’i Jan III Sobieski’nin ölümünden (1696) sonra kral seçtirtti. Conti prensi krallığına çok geç sahip olmuştu, Louis XIV’ün bu başarısızlığı Melchior’a yüklemesi onu gözden düşürdü. Kralın danışmanı olarak (1706), Hollanda ve ingiltere ile yapılan görüşmelerde Fransa’yı temsil etti (1710-1713), kardinalliğe yükseldi (1712), Naiplik devrinde Maine dükü ile çevirdiği entrikalar yüzünden yeniden gözden düştü; Auch başpiskoposu oldu. Anti-Eucrkce (Lucretius’a Karşı) adlı büyük şiirini bitiremedi. — JULES FRANÇOİS (Claye 1743-Petersburg 1817), Melchior’un yeğeninin oğlu, irsî dük unvanı elde etti ve birçok önemli görevde bulundu.
—YOLANDE MARTİNE GABRiELLE (1749-Viyana 1793), Jules François’nın karısı Polastron’dan dünyaya geldi, Marie Antoinette’ten ailesi için birçok olağanüstü çıkar elde etti; bu durum Polignac’ların 1789′da halkın gözünden düşmesine yol açtı. Çabucak Fransa’dan göç etmek zorunda kaldılar. —ARMAND jULES MARİE HERACLİUS (Paris 1771-Saint Ger-mainen-Laye 1847), Jules François ile Po-lastron’un oğlu; babasıyle birlikte Rusya’ya gitti, Fransa’ya dönerek Cadoudal ile birlikte hükümete karşı bir komplo hazırlarken tutuklanarak ölüm cezasına çarptırıldı (1804). Cezası müebbet hapse çevrildi, sonra kaçmayı başardı (1813). Artois kontunun emir subaylığını yaptı, yaveri seçildi (1815) ve babası ölünce dük ve ayan üyesi oldu. Louis-Philippe’e bağlı kalacağına yemin etmediği için Ayan meclisinden atıldı.
— JULES AUGUSTE ARMAND MARİE (Versailles 1780-Paris 1847); öncekinin kardeşi. Cadoudal komplosuna katıldı; iki yıla mahkûm edildiği halde, kardeşiyle daha uzun süre hapis yattı ve onunla birlikte kaçtı. Artois kontu ile Paris’e döndü (1814), Bourbons’larla birlikte Gand’a gitti (1815). Louis XVIII zamanında (Mersan köşkünde) Artois dükünün etrafında toplanarak krallığın ve kilise nüfuzunun yeniden kurulmasını isteyenlere katıldı. Ayan üyesi olduktan sonra önce Charte’a bağlı kalacağına yemin etmek istemedi, ona göre bunda, dine karşı saygısızlık niteliğinde maddeler vardı. Katolikliğe aşırı bağlılığı kendisine Vatikan tarafından prenslik verilmesini sağladı (1820). Londra elçisi oldu (1823-1829), 6 temmuz 1827 tarihli antlaşmayı imzaladı; bu antlaşma gereğince İngiltere, Rusya ve Fransa, Osmanlılarla Yunanlılar arasında arabuluculuklarını kabul ettirerek Yunanistan’ın muhtariyetini sağlıyorlardı. Dışişleri bakanlığına (8 ağustos 1829), sonra başbakanlığa (17 kasım) getirildi ve liberal düşüncenin kendisini İngiltere’ye ve kiliseye boyun eğmekle suçlaması üzerine halkın gözünden düştü. Osmanlı imparatorluğunun parçalanmasından sonra, Avrupa siyasî haritasının yeniden düzenlenmesi için bir tasarı ileri sürdü; Prusya’nın muhalefeti üzerine kesin olarak kenara itildikten sonra prens Polignac, Cezayir seferlerini hazırladı ve bu yüzden hükümeti, İngilizlerin dostluğunu kaybetti.
Bakanlarından Peyronnet ile yazdığı temmuz 1830 emirnameleri yüzünden iktidardan çekilmek zorunda kaldı (29 temmuz), ingiltere’ye kaçmağa çalıştığı bir sırada Granville’de tutuklandı (15 ağustos), Ayan meclisinin önünde yargılandı ve müebbet hapse mahkûm edildi, ayrıca unvanları ve medenî hakları da elinden alındı (21 aralık 1830). Ham kalesine kapatıldı; fakat 1836′da cezası affedildi.
—CHARLES MARİE (Londra 1827-Bouzarea 1904), Heraclius’un oğlu, ficole Polytechnique’i bitirdi; Cezayir Arap bürolarında subay olarak çalıştı (1857). 1862′de Cezayirli tuareg kabileleriyle, Fransa’nın Sudan’a girmesini kolaylaştıran bir antlaşmanın görüşmelerini yaptı. Tunus seferine katıldıktan (1881) sonra, Fransa’nın güney topraklarına sızma hareketlerinin gelişmesine çalıştığı Cezayir’de emekli oldu. (L)
01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİGNAC ailesi, hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİLATUS (Pontius)
Tarih 30 Mayıs 2009
PİLATUS (Pontius), romalı genel vali (M. S. I. yy.), 26 – 36 arasında Suriye valiliği denetiminde Filistin genel valiliği yaptı. Yahudi Philo’ya göre gaddar bir kimseydi, özellikle isa’nın yargılanmasındaki rolüyle tanınır. Vicdan azabı ile imparatorun gözünden düşme korkusu arasında bocalayarak bu görevi Celile eyaleti genel valisi Herodes’e yüklemeğe çalıştı. Ama sonra isa’yı kırbaçlatıp başına dikenli taç giydirerek halkın karşısına çıkarttı. Halk isa’nın öldürülmesini isteyince, Pilatus sorumlu olmayacağını belirtmek için ellerini yıkadı ve kendi karısının araya girmesine rağmen, isa’ya işkence ettirdi. Hıristiyan din yazarları bu kadını «Claudia Procula» diye anarlar.
Pilatus’un ölümü hakkında çeşitli söylentiler vardır: Roma’da feci bir şekilde öldürüldüğü, gözden düşeıek Galya’daki Vienne’e sürgün edildiği (öl. 39′-larda), Hıristiyanlığı kabul ettiği ve Neron zamanında işkenceyle öldürüldüğü söylenir (Kıptî kilisesi Pilatus’u aziz sayar). Nikodemos’un doğruluğu şüpheli İncil’in© Açta Pilati (Pilatus Beratı) adı verilir. Bu incil, Pilatus’un Küfürlü Beratım karşılık olarak yazıldığı için bu şekilde adlandırılmış olabilir. Küfürlü berat ise, Eusebius’a göre IV. yy. başlarında yayımlanmıştır. Açta PilatVmrı birinci bölümü, isa’nm hâkimi olan Pilatus’u temize çıkarmağa yönelmiştir. Bazı elyazmalarında buna İsa’nın ölümü üstüne Tiberius’un, Herodes’in ve Pilatus’un yazdığı mektuplar da eklenmiştir.
— ikonogı. Pilatus’un ellerini yıkama sahnesi, Junius Bassus’uıı lahti üzerinde (Vatikan), Sant Apollinare Nuovo’daki (Ravenna) bir mozaikte, Naumburg’daki kabartmalı mimberde (XIII. yy.), Duccio’nun yaptığı Siena Maestâ’sı üzerinde ve Honthorst (Londra) ile Rembrandt’ın (Londra) resimlerinde canlandırılmıştır. (L)
30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİLATUS (Pontius) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POBYEDONOSTSEV
Tarih 30 Mayıs 2009
POBYEDONOSTSEV (Konstantin Petroviç), rus siyaset adamı (Moskova 1827-Petersburg 1907). Moskova üniversitesinde medenî hukuk profesörüydü (1859), taht vârisinin özel öğretmeni olarak Petersburg’a çağrıldı (1865); senatör (1868), İmparatorluk konseyi üyesi (1872) seçildi. Svyatoy-Sinod başsavcılığına getirildi (1880). öğrencisi, Aleksandr III adiyle imparator olunca (1881) Pobyedonostsev’in rus siyasetinde kuvvetli etkisi görüldü; mutlakıyeti, bütün yabancı fikirlerle mücadeleyi (sansür), azınlıkların ruslaştırılmasını, ortodoks olmayanlara (katolikler ve luther’ciler) karşı kıyımı ve yahudi düşmanlığını savundu. Nikolay II’yi liberal reformlar yapmağa zorlayan Japonya’ya karşı yenilgiyle sonuçlanan savaştan sonra etkisi azaldı. 1905′te, kurulması için mücadele ettiği birinci Duma’nın ilk toplantısından önce başsavcılık görevini bıraktı. Pobyedonostsev, Moskova Derlemesi’nde (1896) düşüncesini açıkladı. Bu kitapta batı medeniyetini şiddetle tenkit eder, liberalizm ile rasyonalizmi mahkûm eder ve rus geleneklerini, Ortodoks kilisesiyle otokrasiyi yüceltir. (L)
30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POBYEDONOSTSEV hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİCHON (Stephen)
Tarih 30 Mayıs 2009
PİCHON (Stephen), fransız siyaset adamı (Arnay-le-Duc 1857-Versen-Montagne, Jüri 1933). önce Radikal partiden milletvekili seçildi (1885-1893); sonra da Brezilya’da (189t Portau Prince’de elçi oldu; orada Guyana sınırları meselesini çözümledi. Papalık elçiliğine getirildi (1900); Tunus genel valisi oldu (1901-1906), senatör seçildi (1906-1924). Ekim 1906-şubat 1911 arasında dışişleri bakanlığı yaptı. Fas’ta Casablanca’ya karşı harekete girişmek kararını verdi (ağustos 1907). Almanya’ya bu ülkeyi iktisadî alanda sömürme imkânını sağlayan 1909 şubat antlaşmasını imzaladı. Bosna-Hersek’in Avusturya-Macaristan imparatorluğu tarafından ilhakının (1908) sebep olduğu Balkan krizi sırasında savaş çıkarsa, Rusya ile Fransa arasında 1893′te yapılan antlaşmanın geçersiz sayılacağını ilân etti (şubat 1909), böylece çarı, Sırbistan’ı desteklememeğe zorladı. Yine Dışişleri bakanlığına getirilince (mart-aralık 1913), Balkan savaşlarının yaratabileceği ihtilâttan kaçınmak için Londra ile anlaştı. Yeniden Dışişleri bakanlığına getirildi (1913, 1917-1920). Savaş komitesine katıldı ve Versailles antlaşmasını imzaladı. (L)
30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCHON (Stephen) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİCCOLOMİNİ
Tarih 30 Mayıs 2009
PİCCOLOMİNİ (Ottavio), Amalfi dükü, Kutsal imparatorluk prensi (Pisa 1600-Viyana 1656). İspanya hizmetindeyken (1627) imparatorun oıduşuna katıldı. VVallenstein’ın kumandası altında Lützen’de savaştı (kasım 1632), sonra tümgeneral oldu ve isveçlilerin Bohemya’ya doğru ilerleyişlerini durdurdu (1633). Wallenstein’ın tasarılarını açıkladı ve onun öldürülmesine sebep oldu (şubat 1634). Nördlingen’de süvari birliğine kumanda etti (1636), Ispanyollarla birlikte Picardie’yi istilâ etti (1636), Thionville’de Feuquieres’i yendi (7 haziran 1639). ispanya kralından Amalfi dükü unvanını aldı. Bohemya’ya çağrılarak oradaBaner kumandasındaki isveç kuvvetlerin, durdurdu, fakat Wolfenbüttel’de Guebriant’a yenildi (1641), Saksonya’ya çekilmek: zorunda kaldı ve orada, Breitenfeld’de Tortenson tarafından bozguna uğratıldı (kasım 1642). Hollanda’daki ispanyol kuvvetlerine kumanda ettikten sonra (1643-1648), imparator tarafından geri çağırıldı ve feldmareşalliğe yükseltildi, yine İsveçlilerle Güne> Almanya’da savaştı. 1654′te Kutsal imparatorluk prensi oldu.(L)
30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCCOLOMİNİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİCARD (Ernest)
Tarih 29 Mayıs 2009
PİCARD (Ernest), fransız siyaset adamı (Paris 1821 – ay.y. 1877), 1857′de seçilen beş cumhuriyetçi milletvekilinden biri. İğneli konuşmalarıyle muhalefetin önemli temsilcilerinden biri oldu. 1863′te ve 1869′da yeniden seçildi; fakat imparatorluk rejiminin sonunda koyu cumhuriyetçilerden ayrılarak «açık sol»un başına geçti. Electeur Libre dergisini kurdu, Haussmann’ı şiddetle tenkit etti. Geçici hükümette maliye bakanı oldu (eylül 1870), Versailles’da yapılan ateşkes görüşmelerine Favre ile birlikte katıldı (ocak 1871). Thiers tarafından içişleri bakanlığına getirildiyse de (şubat), çoğunluğun isteği karşısında, bu görevden ayrılmak zorunda kaldı (31 mayıs 1871). Belçika’ya elçi olarak gitti, Thiers’nin düşmesi üzerine istifa ederek Merkez Sol partisinin başına geçti. (L)
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCARD (Ernest) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİAST
Tarih 29 Mayıs 2009
PİAST, ilk Polonya devletini kuran ve bu ülkeyi 1370′e kadar yöneten hanedan. MİESZKO I (1960′a doğr. – öl. 992), ilk Polonya devletinin temellerini attı ve Hıristiyanlığı kabul etti. – BOLES LAW I Yiğit (992-1025). Otto III’ü ikna ederek imparatorluğun elinde bulunan kilise imtiyazlarının kendisine verilmesini sağladı (Gniezno konuşması, 1000). Bu imtiyazlar krallık sıfatının bağışlanmasıyle tamamlandı ve taç giyme töreniyle kesinleşti.
Törenin tarihi tartışma konsudur: 1000, 1024 veya 1025. Piast’lar iktidarlarını ve yayılmalarını ticaret yollarının denetimine ve başlıca merkezi Gniezno piskoposluğu olan Kilisenin gittikçe artan nüfuzuna borçluydular. İmparatora karşı bağımsızlıklarını sağlamlaştırmak için krallık unvanını papadan almağa çalışıyorlardı. — BOLESLAW II Gözüpek (1058-1080 veya 1081). Heinrich IV’ün düşmanıydı; krallık tacını papa Gregorius VIII’nin elinden giydi. XII. yy. sonunda ve XIII. yy.da Piast hanedanının karşısına hâkimiyeti altındaki devletlerin parçalanmasını kolaylaştıran kuvvetler çıktı. Krallığın parçalanması, Polonya’nın, BOLESLAW III Çarpık Ağızlı’nın dört oğlu arasında paylaşılmasıyle daha da hızlandı (1138). Bu sülâle XIV. yy.da krallık iktidarını yeniden kuran WLADİSLAW I Lokietek aracılığıyle yeniden güç kazandıysa da (1305), oğlu KAZiMİERZ III Büyük (1333-1370), Piast’ların son temsilcisi oldu. (L)
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİAST hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİACENZA
Tarih 29 Mayıs 2009
PİACENZA, İtalya’da şehir, Emilia’da, Emilia yolu üzerinde, il idare merkezi, Trebbia ile Po’nun kavuştuğu yer yakınında; 87 900 nüf. Şehirde ilgi çekici anıtlar vardır: Farnese’lerin at üzerinde iki heykelinin (XVII. yy.) bulunduğu dei Cavalli meydanında XIII. yy.dan kalma, gotik üslûbunda komün sarayı ve San Francesco kilisesi (roman ve gotik üslûbunda kubbe); Vignola’nın planlarına göre yapılan Farnese sarayı (XVI. yy.). Piacenza bir tarım ve sanayi merkezidir (şeker fabrikaları, plastik maddeler imalâtı). Yakınında önemli maden ve petrol yatakları. Piacenza ili, 291 110 nüf. Apennin’lerden Po’ya kadar Trebbia’nın her iki kıyısında uzanan Piacenza’da kır hayatı canlıdır (tahıl, üzüm, tütün, hayvancılık); petrol yatakları italya üretiminin önemli kısmını sağlar.
• Tarih. Romalıların kurduğu bir koloni olan (M. ö. 218) Placentia, Hannibal’e (M. ö. 218), sonra da Hasdrubal’e (207) karşı direndi, ama Keltler ve Ligürler (200) tarafından yıkıldı. Bir Roma municipium’u (M.ö. 90) olunca, imparatorluk zamanında tahkim edildi ve güzelleştirildi. Markomanlar Aurelianus’u burada yendiler (M.S. 271) ve şehir Totiia tarafından yıkıldı (546). Bourgogne’lu Rodolfo II, imparator Berengaro I’i burada yendi (923). Urbanus II, Henri IV ile savaşmak için (mart 1095) burada bir din meclisi topladı. Komün olan (XII. yy.), sonra Kızılsakal Friedrich’e boyun eğen (1161) Piacenza, Lombardia birliğine katıldı. Constance barışının ilk tasarılarıburada imzalandı (30 nisan 1183). İkinci Lombardia birliğine katılan (1226) Piacenza’da, İnnocentius IV bir üniversite kurdu (1248). Oberto Pallavicino şehri alarak (1245) Anjou’lu Charles’a bıraktı (1270). Alberto Scotti’nin yönetimine giren (1290) şehir, 1332′den itibaren birçok defa el değiştirdi ve kısa süren bir cumhuriyet devrinden sonra (1447-1448) Milano’nun oldu (1448-1511). Louis XII (1499), sonra da Leon X (1512), tarafından alman Piacenza’yı papa Paulus III «Parma ve Piacenza düklüğü» haline getirerek oğlu Pier Luigi Farnese’ye verdi (1545). Antonio Farnese’nin ölümünden sonra düklük İspanya kralı Felipe V ile Elisabeth Farnese’nin oğlu Carlo I’e (Viyana antlaşması, 1731) geçti; ama Carlo I iki-Sicilya kralı olunca, 1738 antlaşmasıyle Avusturya’ya bırakıldı.
Aachen barışıyle Piacenza, Carlo I’in kardeşi Filippo’ye verildi (1748). Ferdinand I’in Bonaparte ile anlaşması sonucunda şehir Suvorov tarafından işgal edildi (mayıs 1799), sonra Murat tarafından geri alındı (mayıs 1800). Madrid antlaşmasıyle (1801), Piacenza Fransa’ya katıldı ve Taro idare bölgesine bağlı bir idare çevresi merkezi oldu; Napolyon, maliye nazırı Lebrun’e Piacenza dükü unvanını verdi (nisan 1808). imparatoriçe Marie-Louise 1815-1847 arası Parma ye Piacenza düşesi oldu. Bourbon’lara verilen düklük, 1848 kargaşalıklarından sonra yeniden kurulduysa da haziran 1859 millî ayaklanmasıyle son dük Robert, unvanından vaz geçmek zorunda kaldı ve Piacenza mart 1860 referandumuyle Piemonte’ye katıldı. (L)
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİACENZA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLİPPE III
Tarih 28 Mayıs 2009
PHİLİPPE III iyi (Dijon 1396-Bruge 1467), Bourgogne dükü (1419-1467). Korkusuz Jean ile Marguerite de Baviere’in büyük oğlu. 1419′da Charles VI’nın kızı Michelle de France (öl. 1422) ile evlendi. Karısı, Somme şehirlerini, Bourgogne devletindeki Picardie arazisinin büyük bir kısmını çeyiz olarak getirdi. 1422′de Marguerite’in ölümü üzerine önce Bonne d’Artois (1424), sonra’da Portekizli İsabelle ile evlendi. Babası Montereau köprüsünde Armagnac’lar tarafından öldürülünce, Flandre’da ve Bourgogne’da babasının yerine geçti ve veliahta karşı derhal İngilizlerle birleşti. İngilizlerle Armagnac’ların birleşmesinden korktuğu veya bunu en zararsız çözüm yolu olarak gördüğü için Henry IV’ü Fransa tahtına vâris yapan Troyes antlaşmasına katıldı (1420). Charles VI ölünce (1422), Henry VI’yı Fransa ve İngiltere kralı olarak tanıdı. Bourgogne dükünün kızkardeşi Anne ile evlenen ingiliz kral naibi Bedford, Philippe’e Tournai’ye, Mâcon ve Auxerre kontluklarını, Barsur-Seine senyörlüğünü (1424) verdi. Bourgogne dükü 1421′de satın alınmış olan Namur kontluğunu eline geçirdi; Jacqueline de Baviere’in mirası (Hainaut, Zeland, Friesland) meselesiyle uğraştı. Teyzesinin oğlu Philippe de Saint-Pol’den kendisine Brabant ve Limbourg miras kaldı. Hollanda’nın birliğini gerçekleştirmeğe çalışan İyi Philippe, Charles VII’ye karşı giriştikleri savaşta ingilizlere pek az yardımda bulundu. Çünkü Clouchester’in Jacqueline de Baviere lehine müdahalede bulunmasından dolayı İngilizlere kızgındı. Bir hayli tereddütten sonra Charles VII ile Arras antlaşmasını imzaladı (eylül 1435); vasalmm kendisini Fransa kralı olarak tanıması için Charles VII, Korkusuz Jean’ın öldürüldüğünü inkâr etti ve Charles VI veya Bedford tarafından kendisine verilmiş olan yerleri Bourgogne düküne verdi. İngiltere’ye karşı açılan savaşa isteksizce katılan Philippe, Lüksemburg’u satın alarak (burası 1443′te tam anlamıyle eline geçti) Hollanda’ya doğru yayılmağa devam etti. Therouanne, Tournai, Cambrai (üvey kardeşi Jean, 1440-1479), Liege (yeğeni Louis de Bourbon, 1456-1482), Utrecht (gaynmeşru oğlu David, 1456-1496) piskoposluklarını, Gelderland ve Kleve düklüklerini himayesine aldı. Brugge’de (1436-1438) ve Gand’da (1449-1453) patlak veren ayaklanmalara rağmen Flandre’da otoritesi kuvvetlendi. Böylece gerçekten bir Bourgogne imparatorluğu kuruldu. Ama bu imparatorluk sürekli olmadı. Champagne eyaleti (İngiltere kralı Henry VI, burasını kendisine bağışlamış olduğu halde) Philippe’in otoritesinden kurtuldu. «Büyük Ponant dükü» yani Philippe topraklarının doğu kısmı üstünde nazarî olarak metbuluk hakkına sahip bulunan imparator Friedrich III’ten Lotharingia krallık tacını istedi (1447), ama sadece Brabant ile sınırlanan krallık unvanını kabul etmedi. Tarihçiler Philippe’in bu yükselme hırsının nerelere vardığını hâlâ araştırmaktadırlar. Nitekim eyaleti erindeki hükümet işlerinde ne ölçüde rol aynadığı da bilinmemektedir. Toison d’or tarikatının kurucusu (1429), J. Van Eyck ile R. Van der Weyden’in koruyucusu olan kendini beğenmiş, gösteriş meraklısı, müsrif ve şövalyelik delisi İyi Philippe’in güçlü kişiliği, belki de, 1422′den 1462′ye kadar şansölye olan Nicolas Rolin ile Croy’un faaliyetlerini gizleyen bir göstermelikten başka şey değildi. Hükümdarlığı güçlü bir devletin kurulmasına yol açtı (kuvvetli topçu birlikleriyle desteklenen otuz iki nizamî bölüğü kapsayan bir ordu); bu devletin iyi işleyen kurumları vardı. Bunların bazıları bölgeseldi (Büyük Bourgogne meclisinin düzenlenmesi [1446J, «Bourgogne düklüğü ve ülkenin genel töreleri»nin yazılması ve yürürlüğe girmesi [1459], Dole üniversitesinin1 [1422], Düklüğün ve Hollanda sarayının en yüksek adalet makamı olan Brabant mahkemesinin kurulması [1428]); bazı başka kurumların ise iyi Philippe’in bütün topraklarında yetkisi vardı; bazı başka kurumların yetki alanı ise Sınırlıyken (Bourgogne düklüğü) krallığın bütününe yayıldı (Bourgogne Büyük meclisi ve şansölyeliği). Hükümranlığının sonlarında dükün kişiliğindeki bozulma ve gerileme açıkça ortaya çıkmıştı. Bu arada, Charles VII ile olan ilişkiler gittikçe kötüleşti ama Philippe, ünlü «Sülün ziyafeti»nde katılmayı kabul ettiği haçlı seferleriyle uğraşıyordu. Kaçıp yanına sığınan (1456) veliaht, «kral Louis XII» olduktan (1461) sonra ona karşı nankörlük etti. Aslında Fransa kralı hesabına çalışan Croy’ların teşvikiyle Philippe, Somme şehirlerinin yeniden satın a-lınmasını kabul etti; oğlu Charolais kontu, Croy’ları kovdu (1465). «Belçika’nın kurucusu»nun hükümranlığı ise Charles’ın idareyi fiilen ele almasıyle sona erdi. (L)
28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPE III hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLİPPE III D’ANJOU-TARENTE
Tarih 28 Mayıs 2009
PHİLİPPE III D’ANJOU-TARENTE (1323 -1373), Akhaia prensi (Philippos II ) [1364-1373]. Bizans Doğu latin imparatoru unvanına sahipti (1361-1373). Kardeşi Robert II’nin yerine geçti. Akhaia prensiyken, bir ara Marie de Bourbon ile rekabete düştü (1361-1370). O da kendinden öncekiler gibi, Doğu Latin imparatorluğunun sadece unvanına sahip olabildi, çünkü İstanbul Yunanlılar’ın hâkimiyeti altındaydı. (L)
28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPE III D’ANJOU-TARENTE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLİPPE II D’ANJOU-TARENTE
Tarih 28 Mayıs 2009
PHİLİPPE II D’ANJOU-TARENTE (1280 e doğr. -1333), Akhaia prensi {Philippos I) [1307-1313]. Doğu Roma imparatoru unvanını taşıdı (1313-1333). Sicilya kralı Gark II’nin oğluydu; 1313′te Doğu Roma imparatoriçesi Catherine II ile evlendi. Ülkeyi Yunanlıların elinden alamadığı için de karısı gibi, imparatorluğun yalnız unvanıyle yetindi. (L)
28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPE II D’ANJOU-TARENTE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLİPPE II Auguste
Tarih 28 Mayıs 2009
PHİLİPPE II Auguste (Paris 1165-Man-tes 1223), Louis VII ile Adele de Champagne’ın oğlu. Babasının ölümünden (1179) sonra tahta çıktı, önce amcaları Champagne ile Flandre dükü Philippe d’Alsace’ın vesayetinden kurtuldu. Philippe d’Alsace’ın yeğeni isabelle de Hainaut ile evlendi. Böylece Isabelle’in çeyizi olan Artois’yı elde etti (1180); ama Flamanlarla bozuştu ve başdanışman olarak yeniden Champagne’lı Guillaume’u seçti (1182); derebeylerinin çıkardığı büyük bir ayaklanmaya başarıyle karşı koydu; kazandığı zafer sonunda Amiens, Montdidier kontluklarıyle, Roye ve Thourotte derebeyliklerini ülkesine kattı (Boves antlaşması, 1185).
Monarşinin güvenliğini sağlamak üzere, kesin kararını vererek, iktidarları Capet’ler için devamlı bir tehdit unsuru olan Plantagenet’ler imparatorluğuna karşı mücadeleye girdi: oğullarının Henry II’ye karşı giriştikleri ayaklanmayı metbuluk haklarına dayanarak destekledi: Küçük Henry’nin ayaklanması 1183′e, Geoffrey of Brittany’ninki ise 1186′ya kadar sürdü. İssoudun’a yönelttiği bir saldırıdan sonra, Henry II’yi Vermendois’nın bir kısmını kendisine terk etmek ve oğlu Yurtsuz John’u kendi kızıyle evlendirmek zorunda bıraktı (Châteauroux antlaşması, 1187). Geleceğin Aslan Yürekli Richard’ını kendi davasına kazandı ve Henry II’ye, küçük düşürücü Azayle-Rideau antlaşmasını kabul ettirdi (1189). Ama müttefiki, kral olunca, korkulacak bir hasım halini aldı; buna rağmen Üçüncü Haçlı seferinde Philippe’in yanında yer aldı. Sicilya’da birlikte kaldıktan sonra (eylül 1190-mart 1191), iki hükümdar Kudüs’e vardılar, ülkeye ilk giren (nisan) Philippe Auguste, Akkâ kuşatmasını sona erdirdi. Ama haziranda karaya çıkan Richard, tantanalı ve gösterişli ama yararsız davranışlarıyle Fransa kralını küçük düşürdü. Buna üzülen Auguste bir hastalığı bahane ederek Batı’ya döndü (1191), orada hasmı hakkında çeşitli söylentiler yaydı ve ona karşı Yurtsuz John ile anlaşarak, Normandiya Vexin’ini, Aumale ile Eu kontluklarını ele geçirdi. Endişeye kapılan Richard krallığına döndü; fakat Kudüs’te hakaret ettiği ve Yurtsuz John ile Philippe Auguste’ün para ile elde etmiş olduğu Avusturya dükü Leopold tarafından tutuklandı; sonra da kral Henry IV’e teslim edildi (1192-1194). Richard, kurtulur kurtulmaz Fransa’ya savaş açtı. Philippe II Freteval (1194) ve Courcelles’de (1198) yenildi; bu arada Breton’lar hasmını yeğeni olan Genç Arthur of Brittany’yi ona emanet ettiler (1196). Philippe II kesin yenilgiye uğramak üzereyken Richard Limousin’de öldürüldü (nisan 1199); himayesine aldığı genç prensin haklarının koruyucusu olan Philippe Auguste, İngiltere’nin yeni kralı Yurtsuz John’a saldırdı ve onun krallık unvanını ancak Normandiya Vexin’i Evreux ve Berry’nin bir kısmının kendisine bırakılması şartıyle tanıdı (Goulet barışı, 1200). Fakat İngiltere kralı, vasalı Hugues de Lu-signan’ın nişanlısıyle evlenince (1200), krallık mahkemesine çağırıldı; mahkemeye çıkmaktan kaçınınca topraklarına elkondu (1202). Bu cezadan kuvvet olan Philippe, Normandiya’nın (Chateau-Gaillard ve Rouen’ın zaptı, 1204), Maine’in, Anjou’nun, Touraine’in ve Poitou’nun büyük bir kısmını fethetmeğe girişti, hattâ oğluna İngiltere’ye çıkartma yaptırmayı (1213) bile düşündü. John, öcünü almak için imparator Otto von Braunschvveig, Flandre ve Boulogne kontlarıyle, Capet’lere karşı geniş bir ittifak meydana getirdi. Fakat kendisi La Rocheı-aux-Moines’da, müttefikleri de Bouvines’de bozguna uğradı (temmuz 1214). 1216′da Philippe, ingiliz baronlarının bir isyanından yararlanarak İngiltere krallığını ele geçirmeğe bir defa daha teşebbüs etti (krallık prensi Louis’nin seferi) ama papanın karşı koyması yüzünden başarısızlığa uğradı. Ne var ki, hiç bir antlaşma ile kazançları resmen tanınmadığı halde, İngiltere’de işgal edilen toprakların sahibi olarak kaldı. Ayrıca 1189′da ingiltere tahtından kopardığı Auvergne ve Champagne’a da elkoydu (1201 ve 1213 antlaşmaları); öte yandan Simon de Montfort’un Toulouse kontu ile Albi’lilere karşı giriştiği teşebbüsleri el altından destekledi. Bundan dolayı, öldüğü Zaman, Plantagenet imparatorluğunu yıkmış ve krallıkta Capet’ler otoritesinin kesinlikle yayılmasına yol açmış en güçlü fransız senyörüydü.
Ama boşanmak için giriştiği teşebbüslerde Vatikan ile olan kavgaları yüzünden bir hayli sıkıntıya uğradı. 1193′te, isabelle de Hainaut’nun ölümünden üç yıl sonra, Danimarka kralı Knud IV’ün kızkardeşi olan İsambour adındaki bir prensesle evlendi. Fakat hemen ertesi günü bilinmeyen sebeplerden ötürü boşanmağa karar verdi ve bir piskoposlar meclisinden evliliğin hükümsüzlüğü hakkında karar çıkarttı. Az sonra bavyeralı büyük bir senyörün kızı olan Agnes de Meran ile evlendi ve bu kadından iki oğlu oldu. Danimarka krallık ailesi meseleyi Vatikan’a götürdü; Celestinus III tehditte bulundu, fakat harekete geçemeden öldü (1198). Onun yerini alan Innocentius III Fransa’yı afaroz etti (ocak 1200). Philippe II, boyun eğer ve isambour ile uzlaşır gibi göründü; gerçekte ise onunla yeniden evlenmeyi reddetti. Eski karısını yarı tutsak haline getirdi ve ancak 1213′te, karısı olarak değil de kraliçe olarak (bu arada Agnes ölmüştü) kabul etti.
İçeride senyörleri zayıflatmak için Louis VI gibi komün hareketini destekleyerek, tacirlere ve şehirlere, büyük bir ustalıkla yardımcı oldu; şehir topluluklarına birçok bağışıklık tanıdı ve özellikle Paris’e ayrıcalıklar verdi (su satıcılarına ayrıcalık, sokakların düzeltilmesi, bir sur duvarının yapılması). Hattâ tarikatları destekleyerek ve piskoposları serbestçe seçme hakkını din adamlarına bırakarak, ruhban sınıfıyle de iyi ilişkiler kurdu. Buna karşılık, asiller sınıfına göz açtırmayacak şekilde davrandı. Metbuluk haklarını etkili bir şekilde kullanıp birçok kere Flandre’ın işlerine, özellikle kont Philippe (1191) ve kont Baudouin’in ölümü (1205) meselelerine karıştı. Nihayet devlet ve yönetim işlerini düzene koydu. Gelirlerin yönetimini yeniden düzenleyerek, güçlü bir orduyu ayakta tutacak zengin bir hazineye sahip oldu. Hukukî işlerle veya malî meselelerle uğraşan ve vasallardan meydana gelen eski feodal kurul da bu çağda gelişme gösterdi. Parlamento ve sayıştay daha sonra bu kuruldan doğdu. Philippe Auguste’ün ihtiras ve otoritesinin ürünü bu yeni yönetim biçimiyle, Capet monarşisi, krala ait geniş topraklarda ve krallığın kapsadığı bölgelerde hâkimiyetini büyük ölçüde arttırdı. Hanedanın otoritesi iyice sağlamlaştı ve bu durumun sonu olarak Hugues Capet’den bu yana tahtın vârisi, ilk defa babası hayattayken değil de, onun ölümünden üç hafta sonra taç giydi. (L)
28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPE II Auguste hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLİPPE I DE COURTENAY
Tarih 28 Mayıs 2009
PHİLİPPE I DE COURTENAY (1243 e doğr. -1283), Doğu Roma imparatoru (1273-1283), Badouin II ile Marie de Brienne’in oğlu. 1261′de Yunanlıların eline geçen Bizans’a hiç bir zaman hâkim olamadı. Yalnız sözde kalan hükümdarlığı boyunca Sicilya kralı Carl I’in sarayında oturdu. (L)
28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPE I DE COURTENAY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLİPP I
Tarih 28 Mayıs 2009
PHİLİPP I (Marburg 1504-Massel 1567). Hessen landgrafı (1509-1567), landgraf Wilhelm’in oğlu ve halefi. 1518 de Reform hareketini benimsedi (1524), köylü ayaklanmalarını bastırdı (1524), Saksonya Seçici prensi Johann ile Gotha savunma antlaşmasını imzaladı (mart 1526) ve imparatordan dinî hürriyet hakkını elde etti (Speyer diyeti, 1526). Marburg’da ilk protestan üniversitesini kurdu (1527) ve Kari V’in 1526 imtiyazlarını lağvetmesi (Speyer diyeti, 1529) üzerine alman ve isviçreli Protestanları birleştirmeğe çalıştı ise de (Marburg kolokyumu, 1529) başaramadı, Melanchthon’un katolik kilisesine verdiği tavizlere karşı koydu (Augsburg diyeti, 1530). Bavyera’dan (ekim 1531) ve François I’den (mart 1532) yardım gören Smalkalde birliğini kurdu (aralık 1530-mart 1531). Reforma katılan din bilginlerinin onayıyle, iki kişiyle evlenmesi (1540) skandal yarattı ve Kari V’in baskısı na yol açtı. Yenilen ve imparator tarafından Mühlberg’e hapsettirilen (1547) Philipp. ancak 1552′de Saksonya prensi Moritz saye sinde (Passau barışı) serbest bırakıldı. (L)
28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPP I hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLAİ
Tarih 28 Mayıs 2009
PHİLAİ, mısır dilinde Filak, Mısır’da birinci Nil çağlayanının yukarısında ada. özellikle İsis onuruna yapılan tapınaklarıyle ünlüdür. On günde bir, Osiris’in «kutsal ada’daki (Abaton) mezarına süt dökmeğe giden tanrıçanın misterleri çok ünlüydü ve büyük bir saygıyle karşılamak. Adada, Nektanibis (mısır dilinde Nektanibef) II’ninköşkü ile Ptolemaios II ve halefleri tarafından inşa ettirilen yapılar (iki kapıkule tanrıçanın her yıl bir hafta kapandığı küçük tapınak «mammisi», avlunun revakları ve İsis tapınağı) vardır. Ayrıca, tapınağın giriş yeriyle roma kapellaları da (ve bunlardaki Trajanus köşkü) özellikle anılmağa değer. Meros hükümdarları tarafından Ptolemaios’ların elinden alınmak istenen ve Roma imparatorluğunun Erken İmparatorluk döneminde pek mamur ve işlek bir yer olan bu ada, M.S. III. yy.da Habeşistan halkı Blemmyes tarafından alındı; sonraları adaya kapellalar ve bir manastır yapıldı. Müslümanlar tarafından yerle bir edildi. Assuan (Sedd el-Ali) barajının kurulmasıyle yapıların büsbütün su altında kalacağı düşünülerek, burayı korumak üzere bir set çekilmesine karar verildi. (L)
28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLAİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHALARİS
Tarih 27 Mayıs 2009
PHALARİS i. Otsu bitki. (Bir türü [Phalaris arundinacea] yaprakları için süs bitkisi, diğer bir türü [P. canariensis] kuş yemi olarak yetiştirilir.) [L]
PHALARİS Akragas (Agrigento) tiranı (M. ö. 570′e doğr.- 554), astypalaia veya girit asıllıydı. Birçok işçiyi seferber ederek iktidarı ele geçirdi. Zalimliğiyle ün kazandı, tunç bir boğa içinde insan kurbanlarını yaktığı anlatılırdı. M.ö. V. yy.daki strathegos tiranların öncüsüdür. Sikania’lıların topraklarını işgal eti. Kartaca’ya karşı Hirnera’yı savundu. Ayaklanan Akragaslılar arasında, 69. Olympia yılında Telemakhos tarafından öldürüldü. Tiranlığm savunmasını yapan 148 düzmece Phalaris’in Mektupları, Roma imparatorluğu devrinde yazılmıştır. (L)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHALARİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PFALZ
Tarih 27 Mayıs 2009
PFALZ (lat. palatium, Saray’dan). Kutsal İmparatorluk’ta hükümdarın, daha sonra saray kontlarının mülkü; XII. yy.dan itibaren bu ad Rheinland Saray kontu’nun (Comes palatinus Rheni) mülkünü belirtmek için kullanıldı. 945′ten sonra çoğu zaman Hermann’ın (945-996) soyundan gelenlerin taşıdığı bu unvan, 1155′te Friedrich Barbarossa tarafından, Rheinland’ı elinde bulunduran kardeşi Konrad’a verildi. Welflere (1194), sonra geleceğin Bavyera dükü olan Otto von Wittelsbach’a (1214) geçen bu mülk Bacharach, Alzey, Neustadt (Hardt) ve Weinheim tımarlarından meydana gelir. Ludwig II, 1266′da da Nordgau (geleceğin Oberpfalz’i) Staufen topraklarını ve 1288′de Heidelberg şatosuyle şehrini ele geçirdi. Pavia antlaşması Rheinland ve Nordgau tımarlarını Wittelsbach’ların (1329) küçük koluna bıraktı; iki kol arasında el değiştirmesi gereken prenslik unvanı, Ober pfalz’ı alan imparator Kari IV (Altın mühür, 1356) tarafından Pfalz’a verildi. Heidelberg üniversitesinin (1386) kurucusu seçici prens Ruprecht I (1353-1390), Zweibrücken’ı, Mosbach’ı ve Simmern’i elde etti. Romalıların kralı (1400-1410) Robert III (1398-1410), Oberpfalz’a yeniden sahip oldu. Kral ölünce, ailesi, mülküyle birlikte dört kola ayrıldı: a) 1559′da sona eren Pfalz seçici prensliği (Kurpfalz); b) 1448′de son bulan Oberpfalz; c) bir çok dala ayrılan Simmern-Zweibrücken; d) 1499′da son bulan Mosbach. Seçici Philipp (1476-1508), Bavyera’dan Neuburg düklüğünü elde etti (1505). Reform zamanında Pfalz, Calvin’ciliğin zafer kazandığı Friedrich IV devrine kadar iki protestan mezhebi arasında bocaladı. Simmern kontu olan Friedrich III (1556-1576), Heidelberg üniversitesini imparatorluk içinde calvin’ci propagandanın merkezi haline getirdi; 1559′da sülâlenin büyük koluna ait mülklerle seçicilik unvanı ona geçti, kendisi ve küçük oğlu Johann-Kasimir, Fransa, Hollanda ve Almanya arasındaki Din savaşlarına karıştılar. Friedrich V (1610-1623), seçici prens unvanını ve topraklarını kaybetti (bk. otuz-yıl savaşları); Vestfalya antlaşmaları (1648), Friedrich V’in oğlu Karl-Ludwig’e (öl. 1680) yalnız seçicilik unvanıyle Rheinland Pfalz’mı (Aşağı Pfalz) geri verdi, Yukarı Pfalz Bavyera’ya kaldı. Otuzyıl savaşlarında amansızca yakılıp yıkılan Rheinland Pfalz’ı nüfusunun dörtte üçünü kaybetti; ayrıca 1673, 1674 ve 1689′da fransız ordusunun saldırılarına uğradı. Simmern hattının ortadan kalkması sonucunda (1685), Zweibrücken-Neuburg katolik kolu seçicilik unvanını tevarüs etti; fakat ülke, baldızı olan Pfalz prensesinin haklarını koruyan Louis XIV’ün birlikleri tarafından işgal edildi. Louvois’nın emriyle yıktırılan Heidelberg şatosunun yerini 1720′den sonra fransız sanatçıları tarafından yapılan Mannheim sarayı aldı. Zweibrücken-Neuburg hattının ortadan kaldırılmasıyle (1742) Pfalz, daha sonra Bavyera’yı tevarüs eden (1777) Karl-Theodor von Sulzbach’ın eline geçti. İhtilâl savaşlarından sonra Pfalz, Fransa (Ren’in sol kıyısı), Baden ve Hessen-Darms-tadt (sağ kıyı) arasında bölüşüldü. 1815 Antlaşmalarıyle eskisinden farklı ve Ren’in sol kıyısıyle sınırlanan bir Bavyera Pfalz’ı kuruldu; toprakların geri kalan kısmı Hessen ile Prusya arasında paylaşıldı. Pfalz 1849 mayıs-haziran cumhuriyetçi ayaklanması dışında, 1918′e kadar Bavyera ile kader birliği yaptı; 1919′da Saar’ın yararına parçalandı, 1946′da da Rheinland-Pfalz Land’ına katıldı. (L)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PFALZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEYVESTE KADIN,Pey-yang,PEYZAJ
Tarih 27 Mayıs 2009
PEYVESTE KADIN, Abdülhamid II’nin karısı (1873-Paris 1924). Abdürrahim Efendiyi doğurunca ikballer arasına girdi. Osmanoğullarının Türkiye dışına çıkarılmasından sonra ülkeden ayrıldı; Paris’te öldü.
(m)
Pey-yang, imparatorluğun sonunda ve cumhuriyetin ilk yıllarında önemli rol oynayan cinli generaller topluluğu. 1905′e doğru, cı-li (çi-li) de yûen şı-kay tarafından pey-yang ordusunun kuruluşu sırasında biraraya geldiler. Yûen’in başlıca çalışma arkadaşları olan bu generaller, yabancılar için elverişli otoriter bir rejimden yanaydı. Yûen ölünce, arkadaşları dış siyaset konusunda ikiye bölündü ve sonunda, 1927′de Guomindang ile birleştiler. (L)
PEYZAJ i. (fr. peysage). Manzara. (M)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEYVESTE KADIN,Pey-yang,PEYZAJ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEUTİNGER (Konrad)
Tarih 27 Mayıs 2009
PEUTİNGER (Konrad), alman hümanisti ve antikacısı (Augsburg 1465-ay.y. 1547). Peutinger çizelgesi adlı harita onun adiyle anılır. Roma imparatorluğunun (III. veya IV. yy.) yollarını gösteren bu haritanın XV. yy. sonlarında Worms’ta bulunan kopyası 1507′de Peutinger tarafından basıldı. Bu haritada yollar, yerleşme merkezleri, bazı yüzey şekilleri, karayolu uzaklıkları belirtilmiştir. Yanlışlarına rağmen değerli bir belgedir ve Viyana’da saklanmaktadır. (L)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEUTİNGER (Konrad) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PETRUS Aziz
Tarih 27 Mayıs 2009
PETRUS Aziz (Caramca Kepha’nın yun. transkripsiyonu Kephas’dan taş anlamında lat. k.). [Latince tercüme Petrus buradan gelmiştir], isa’nın havarisi (Beytsayda, Celile-öl. Roma M.S. 64). İsa tarafından havarilerin başı olarak seçildi. Babası Yuhanna, gerçek adı da Simun’dur. Petrus, takma adı, Simun’un Hıristiyanlıkta oynayacağı sağlam temel rolü belirtmek için isa tarafından özellikle seçilmiştir. «Sen Petrus’sun (taş’sın) ve ben kilisemi bu taş üzerine kuracağım» (Matta, XVI, 18). Simun’un Andreas adında bir kardeşi vardı. Herhalde evliydi, çünkü İncil kaynanasından söz eder. Kefernahum’da yaşar ve balıkçılıkla geçinirdi. Hıristiyanların inancına göre, İsa’nın başlıca mucizelerine görgü tanığı olmuştu. Çile’den az önce Isa tarafından, dindaşlarının imanını güçlendirmekle görevlendirildi. Tam bir bağlılık sözü vermesine rağmen, isa, Gethsemani’de tutuklanacağı sırada Petrus onu terk etti ve üç defa inkâr etti. Hıristiyanlar İsa’nın dirilip Petrus’a göründüğüne ve ona kiliseyi emanet ettiğine inanırlar. Petrus o zamanlardan beri ilk papa sayılır. Hamsin günü Petrus, İsa’nın dirildiğini yahudilere açıkça bildirdi ve İsa dinini ilkkabul edenleri vaftiz etti. Yahudi ihtiyarlar meclisinin emri üzerine önce Yuhanna ile, sonra bütün öteki havarilerle birlikte tutuklandı. Her iki defasında da serbest bırakıldı. Daha sonra Samiriye’de ve Akdeniz kıyısında kurulan ilk hıristiyan cemaatlerini ziyaret etti. Bu vesileyle yüzbaşı Cornelius’un şahsında, ilk paganları Kiliseye kabul etmeğe başladı. Herodes Ag-rippa’nın giriştiği hıristiyan kıyımı sırasında Kudüs’ten ayrılarak Antakya’ya gitti, orada Paulus ile karşılaştı ve «Galatialılara Mektup»ta yer alan anlaşmazlık ortaya çıktı. Petrus daha sonra Roma’ya giderek bir süre orada kaldı. Kudüs «konsil»inde (48) Yakub ile birlikte Hıristiyanlığı kabul eden paganların Musa töresinden kurtulmalarını sağlamıştı. Eski bir geleneğe göre Neron çağında Mamertinus kalesine hapsedildi ve her halde bu imparatorun bahçelerinde 64′te öldürüldü. Son kazılardan anlaşıldığına göre Vatikan tepesinde bir yere gömüldü. İlk Vatikan kilisesi Constantinus tarafından bu tepede inşa ettirilmişti. Bu kilisenin yerini bugün Roma’da Vatikan’daki San Pietro kilisesi aldı.
— İkonogr. Aziz Petrus, Batı’da genellikle dazlak kafalı ve kısa kıvırcık sakallı olarak gösterilir, üzerinde ya havarilerin «toga»sı ya papaların «pallium» ve «tiara»ı, elinde de İsa’nın kendisine verdiği yetkinin sembolü olarak anahtarlar vardır. Heykel alanında başlıca şu eserler sayılabilir: Vatikan kilisesindeki bronz heykel (V. yy.a ait bir mer mer heykelden reprodüksiyon); Moissact ve Arles kabartmaları; Aziz Lazarus’un mezarından kalan bir baş (Louvre); Chartres, Petersborough, Bamberg, Evora, Begensburg, Halberstadt katedralleriyle Nürnberg’te Sebalduskirche ve Solesmes’de Saint-Pierre kilisesinin heykelleri; G. Sagreras (Palma de Mallorca), Della Porta (Roma’da Trajanus sütunu üstündeki heykel), Peter Vischer (Nürnbergte Aziz Sebaldus’un kabri), Duquesnoy (Brüksel) ve Puget’nin (Avignon katedrali) yontmaları. Aziz Petrus ayrıca, Laterano’da Triclinium mozaiğinde (800), Maztre de Moulins’in tablolarında (Moulins triptik kanadı), Grao Vasco (Viseu), A. Dürer (Döri Havari, Münih), Jacopo Bassano (Aziz Petrus ve Aziz Paulus, Modena), Herrera (Dresden), Ribera (Madrid), Lanfranco (Louvre), Jouvenet (Rouen), El Graco’nun Toledo Katedrali, Escorial) tablolarında temsil edildi. El Greco, Aziz Petrus’u Aziz Paulus ile birlikte de göstermiştir (Leningrad, Stockholm).
Azizin hayatından alınmış sahneler Ripoll, Nantes, Paris (Saint-Pierre de Chaillot, heykeltıraş H. Bouchard) kabartmalarında, Montreale mozaiklerinde, Cimabue (Assisi), Masolino, Masaccio, Filippo Lippi’nin (Floransa’da Carmine kilisesi) fresklerinde, Vatikan’da Lanfranco’nun resimlerinde, Konrad Witz (Cenevre) ve Zurbaran’ın (Sevilla) sunak duvarlarında, Bourges, Lyon, Tours, Ferrieresen Gatinais’deki vitraylarda, XV. yy.da yapılmış veya Sistina şapeli için Raffaello tarafından hazırlanan krokilerinden ilham alan duvar halılarında yer alır.
İsa’nın hayatından sahneleri canlandıran birçok resimde de Aziz Petrus temsil edilmiştir. (L)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRUS Aziz hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PETRU Rares
Tarih 27 Mayıs 2009
PETRU Rares (öl. 1546), Moldavya prensi (1527-1538 ve 1541-1546), Büyük Ştefan’ın oğlu. Kardeşleri Boğdan ve Ştefan’dan sonra prens oldu. 1530′da Polonyalılara yenildi. Avusturya imparatoru Ferdinand ile birleşerek Osmanlılara isyan ettiğinden Kanunî, Boğdan üstüne yürüdü. Rareş, Transilvanya’ya (Erdel) kaçtı (1538). Daha sonra istanbul’a gelerek kendini affettirdi. Boğdan’ın ödediği verginin 2 000 altından 12 000 altına çıkarılmasını kabul etti ve ikinci defa Boğdan voyvodası oldu (1541). [LM]
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRU Rares hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİEMONTE
Tarih 26 Mayıs 2009
PİEMONTE, İtalya yarımadasında bölge; batıda ve kuzeyde Alp’ler, doğuda Maggio-re gölü, Ticiiîo, Po ve Scrivia ırmakları, güneyde Liguria Apenninleri arasında; 25 397 km2; 3 914 250 nüf. Bölgede altı il vardır: Alessandria, Asti, Cuneo, Novara, Torino ve VerceUi.
• Coğrafya. Piemonte’nin görünüşü çok çeşitlidir. Arazinin üçte biri dağlıktır ve Alp yayı, ovanın yanmasında yükselen tepeleri karlarla kaplı geniş bir amfiteatr meydana getirerek bölgeyi kuşatır. Alp dağlarının en yüksek dorukları buradadır:
■ Viso dağı (3 841 m), Grand Parodiso (4 061 m), Mont Bİanc (4 807 m), Cervin dağı (4 478 m), Rose dağı (4 633 m). Bu kütleler kenarları dik vadilerle ayrılır: Stura di Demonte vadisi Larche boğazına doğru, Dora Baltsa nmki (Aosta vadisi) San Bernardo’ya doğru ve Toce’ninki Simplon’a doğru yükselir. Alp yayı güneye doğru Liguria Apenninleri’nin kireçli kütleleriyle devam eder. Po ırmağının güneyinde, marnlı ve kumlu üçüncü zaman toprakları, ırmakla Tanaro arasında Montferrato tepelerini, Tanaro ile Bornida arasında da Langhe tepelerini meydana* getirir; yükseltiler 400-900 m arasında değişir. Piernonte ovası oldukça dar bir alanı kaplar; dördüncü zaman birikintileri ve ırmak alüvyonlarından meydana gelir; toprakları kumlu ve killidir. Irmaklar Po. ırmağı çevresinde bir yaprağın damarları gibi uzanır: Po’nun başlıca kolları iki Doire ve Ta-naro’dur. Bölgede kara iklimi hüküm sürer; yağışlar boldur (700-1 350 mm). Piernonte tabiî bakımdan çok verimli değildir; bununla birlikte yüzyıldan beri devam eden çalışmalar küçük çiftliklere bölünen ve geliştirilmiş bir sulamadan (Chivasso yakınında Po’dan başlayan, Galliate’nin ötesinde Ticino nehrine ulaşan ve 110 000 hektarın sulanmasını sağlayan Cavour kanalı) yararlanan toprağı verimli hale getirmiştir. Tarım çok çeşitlidir: tahıllar arasında çavdar ve pirinç başlıca yeri tutar; çavdar dağda üretilir; pirinç Piemonte’nin başlıca tarım üretimidir; özellikle Novara ve Vercelli ovalarında yetiştirilir; işçilerin çoğu kadındır. Buğday (pirinçle almaşmalı olarak) ve mısır da üretilir. Yemlik bitki tarımı, çok fazla olmayan hayvanların beslenmesini Sağlar. Hemen her yerde üzüm yetiştirilir, fakat en çok tepeler bölgesinde ve özellikle Montferrato’da Alessandria ve Asti illerinde (asti şarabı ve vermutu dünyaca meşhurdur) yaygındır; üretim çok çeşitlidir: kırmızı ve beyaz, sek veı tatlı şaraplar. Piernonte, İtalya’da Apulia’dan sonra ikinci şarap üreticiyidir. Dağda yoğunlaşan köy meskenleri tepelerde ve ovada dağınıktır; tepelerde ve ovada birçok aile, binaları merkezî bir avlunun çevresinde toplanan büyük çiftlikler olan «cascina»larda yaşar. Alp’ler Piernonte ekonomisinde çok önemli rol oynar; dağlardaki birçok hidroelektrik tesis bölgede sanayinin gelişmesine yol açmıştır. Toce, Dora’lar ve Ticino vadiler indeki birçok santral, elektrik akımını ovanın başlıca şehir merkezlerine gönderir. En eski sanayi faaliyeti dokumacılıktır; ipekçiliğin yerini günden güne Sunî elyaf almaktadır; yün, Biella ile dolaylarının başlıca gelir kaynağıdır; pamuk sanayii, erkeklerin ağır sanayi kollarında çalıştığı ve kadın işçinin bol olduğu kesimlerde toplanır: Torino çevresinde, Stura di Lanzo ve Dora Riparia vadilerinde. Metalürji sanayii, elektrik üretilen vadilerde ve Aosta vadisinde Cogne demir filizi yatakları yakınında yerleşmiştir. Torino, italyan otomobil sanayiinin büyük merkezidir: şehirdeki fabrikalarda 65 000 kişi çalışır ve millî hasılanın beşte dördü elde edilir. Manzara ve kaynaklarının çeşitliliği, halkının çalışkanlığı ve sınaî zenginliği Piernonte’yi, Lombardia’dan sonra İtalya’nın ikinci iktisadî bölgesi haline getirmiştir.
• Tarih. Roma imparatorluğu devrinde Transpadana ve Liguria’ya katıldıktan sonra, bugünkü Piernonte bölgesi, Odoaker’in (476-493), sonra Theodorich’in (493-526) eline geçti ve 555′te Bizanslılar tarafından işgal edildi. Lombardia’hlann bölgeyi böldüğü kontluklar (İvrea, Torino, Vercelli, Asti, Novara, Bredulus ve Anriate kontlukları) Franklar zamanında düklük haline getirildi. IX. yy.da güvensizlik arttığından (müslümanların ve macarların akınları) «ülke», İvrea markisinin yönetimi altında toplandı (X. yy); sonra yeniden asıl İvrea Torino ve Liguria marklıklarına bölündü (950′ye doğru). XI. yy.da Torino markisi Oderic Manfred, İvrea marklığına hâkimiyetini kabul ettirdi. Kızı Adelaide, Savoia’lı Odon ile evlendi, fakat ölümünden sonra (1091) Piernonte (komünlerin kurulmasını geciktiren birçok derebey kaynaşıyordu) Savoia sülâlesinin elinden çıktı. Sülâlenin bölgeyi yeniden ele geçirmeğe çalıştığı XII. yy.da ve XIII. yy. başında «Piernonte» adı ilk defa kullanıldı (1240′a doğru); Alp dağlarının eteğindeki halk için bu ad Saluce, Pignerol ve Coire arazilerini, İtalyanlar için ise Pavia’nın batısındaki bölgeyi belirtiyordu. Sonradan Piernonte adı, Savoia hanedanının bölgede ele geçirdiği toprakların hepsini ifade etti ve Piernonte tarihi XIII. ve XIV. yy.dan sonra Savoia hanedanınınkiyle karıştı. Bk. SAVOİA hanedanı eyaletleri.
— Leng. Piernonte lehçesi, Piernonte ilinde konuşulan Galya-Lombardia öbeğinden italyan lehçesi.
— ANS1KL. Piernonte lehçesi’nde vurgulu ünlü sistemi genellikle oldukça kapalıdır: latin [a]sı birinci grup fiillerin mastarlarında (parler, ital. parlare) kapanır ve [e] olur; kısa [e], açık [e] haline gelir ve bazı durumlarda kapalı [e]ye, hattâ [i]ye ipe ve fe, ital. piede, fiele) dönüşür; tekilinde açık [e]yi muhafaza eden martel (ital. martelö) kelimesinin çoğulu martei (kapalı e ile) ve yerel olarak marti’dir; latince kısa [o]nun diftonglaşması serbest ve hattâ kapalı hecede eğer son ünlü bir [i] veya [o] ise [ce]; ama öteki hallerde açık [o] ince}, arsincel, gcep, grces, ital. nuovo, usignuolo, gobbo, grosso veya grossi; goba, groso’nun yanı sıra ital. gobba, grossa) verdi; latince uzun [e] ve uzun [o], [i] veya [ei] ve [u] verir (giva, meis, fiur; ital. gleba, mese, fiore). Bundan başka, öbür galya-italya lehçeleri gibi piernonte lehçesinde de latin uzun [m]sundan gelen [ü] sesine rastlanır (füs, ital. fuso). Son ünlüler (a hariç) genellikle düşer. Son hecesi düşmüş eski proparoksitonu kelimeler daima [w] ile biter (pentu, cardu; ital. pettine, cardine). İki ünlü arasındaki ünsüzler sürekli bir zayıflama eğilimi gösterir: [c], önce [g], sonra yod (i, ü veya ce ile yan yana olduğu zaman yumuşar: braje, spia, sür fce; ital. brache, spiga, scure fuoco) verir; [t] düşer (vı, santhia; ital. vite, Sant’Agata); [p] ise [v] verir (rava, siula veya sigula; ital. rapa, cipolla); [v] bazen düşer; bazı yerlerde ise yerini boğazsı g’ye bırakır). [i] ve [e] önünde [c], daima titreşimsiz ıslıklı OJye (sarvel; ital. cervello) dönüşürken aynı durumda g bazı bölgelerde titreşimli ıslıklıya, bazılarında ise şırlamalı seslere dönüşür; [3l Üe) ve [d$] (di). [L]
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİEMONTE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PETRİDİS (Petros)
Tarih 26 Mayıs 2009
PETRİDİS (Petros), yunanlı besteci (Niğde 1892). Paris’te Wolff ve Roussel’in öğrencisi oldu; beş senfoni (1928-1949), Yunan Süiti (1929), İyon Süiti (1932), Digenis Akritas (1939), yaylı çalgılar için konçerto (1944), piyano ve orkestra için iki konçerto (1934, 1936), iki piyano ve orkestra için bir konçerto (1938), O Pragmateutis (Ayak Satıcısı) adlı bir bale (1943), Aziz Paulus oratoryosu (1950). Bir bizans imparatorunun anısı için Requiem (1952), Zephyra adlı bir opera besteledi. Petridis’in eserlerinde, güçlü bir çatıya çok bilgili bir kontrapunto destek olmaktadır. (L)
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRİDİS (Petros) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Phokas sütunu
Tarih 26 Mayıs 2009
Phokas sütunu, Roma forumundaki son putperest anıtı (608); Bizans imparatoru Phokas onuruna, vali Smaragdos tarafından, kazanılan savaş ganimetleriyle yapılmıştır. (L)
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Phokas sütunu hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHOKAS
Tarih 26 Mayıs 2009
PHOKAS, kappadokia asıllı bizans ailesi. İlk olarak, İtalya’da Araplar ve Bulgarlarla dövüşen general Nikephoros Phokas ile (IX. -X. yy.) tarih sahnesinde göründü. —LEON (öl. 919) ve bardas (X. yy.), Nikephoros’un oğulları. Bizans imparatorluğunda önemli görevlerde bulundular. Nikephoros II. Bizans imparatoru, Bardas’ın oğlu. — Leon (öl. 971), devlet adamı. Saray muhafız kumandanlığına kadar yükseldi. —Bardas (öl. 989), Leon’un oğlu. İoannes I Tsimiskes’e karşı ayaklandı ve iki kere kendini imparator ilân etti (971 ve 987-989). [L]
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHOKAS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHOKAS
Tarih 26 Mayıs 2009
PHOKAS (öl. 610), Bizans imparatoru (602-610). Lejyon kumandanıydı. Bir askerî ayaklanma sonunda iktidara geçti. İmparator Maurikios’un boynunu vurdurdu. Hükümdarlığı zamanında pers istilâları ve içeride ardı arkası gelmeyen suikastler oldu. 610′da Herakleios tarafından tahttan indirildi ve halk tarafından linç edildi. (L)
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHOKAS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHLABİANOS I
Tarih 26 Mayıs 2009
PHLABİANOS I (Antakya [Antiokheia] 310′a doğr.-ay.y. 404), Antakya patriği (381-404). Genç yaşında dine yöneldi, arkadaşı Tarsuslu Diodoros ile birlikte arius’çulara karşı koydu; istanbul konsili, ölen Meletios’un yerine onu, Antakya patrikliğine getirdi. 386′da murahhas olarak imparatora gönderildi, Antakyalıların bir ayaklanmadan dolayı cezaya çarptırılmalarını önledi. (L)
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHLABİANOS I hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLOSTRATOS Atinalı
Tarih 26 Mayıs 2009
PHİLOSTRATOS Atinalı, yunan sofisti (Limni [Lemnos] M.S. 175′e doğr.-öl. 249′a doğr). Atina’da hitabet okuttu, sonra Roma’ya yerleşti ve imparatoriçe Julia’nın gözüne girdi. Günümüze ulaşan eserleri: Ta Eis tan Tyanea Apollanion (Tyana’lı [Anadolu'da Kemerhisar'da harebeleri bulunan ünlü bir şehir] Apollonios’un Hayatı); Bioi Sophiston (Sofistlerin Hayatları), Gymnastikos (Jimnastik Üstüne) ve edebî değeri olmayan 73 Mektup. (L)
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLOSTRATOS Atinalı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLON Yahudi
Tarih 26 Mayıs 2009
PHİLON Yahudi, yahudi asıllı yunan filozofu (iskenderiye M.ö. 13′e doğr.- M.S. 54′e doğr.). Yahudi ve pagan çevrelerini geniş ölçüde etkileyen zengin bir burjuva ailesindendi; hem yunan, hem de ibranî kültürü aldı. İskenderiye yahudi topluluğunun özel temsilcisi olarak imparator Caligula’ya gönderilen Philon, ondan dindaşlarının imparator heykeline tapmaktan affedilmesini rica etti (40-41). Bazı dindaşlarının yunan felsefesi doktrinlerine kaymaları karşısında, onları atalarının geleneksel inanışlarına yaklaştırmak için bir savunma eseri kaleme aldı ve Tevrat ile helenizm arasında bir çelişki olmadığını kanıtlamağa çalıştı. Birçok eserinden bazıları günümüze kadar gelmiştir. Bunlar özellikle din, Yahudilik propagandası ve felsefe eserleridir. Ayrıca ermenice tercümelerinden ele geçmiş iki eseri daha vardır. Philon’un doktrini Tevrat ile Eflatun karışımı bir temele dayanır. Yeni-Eflatun’culuk ve Kilise Babaları üstünde etkili olmuştur. (L)
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLON Yahudi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLOMELİON
Tarih 26 Mayıs 2009
PHİLOMELİON. Esk. coğ. Anadolu’da (Frigya bölgesi, Lykaonia sınırında) şehir. Efes’ten çıkan büyük batı-doğu yolunun kenarında yer alıyordu. III. yy.a ait sikkeler üzerindeki tasvirler, yakınından Gallas adlı bir ırmağın aktığını gösterir. İlk defa Arundell, bu yörelere yaptığı geziler sonunda (1833), Philomelion’un, Akşehir’de, Sultan dağının kuzeydoğu yamacında bulunduğunu ileri sürdü. Leake ve Richter de şehrin Ilgın veya İsparta’da bulunduğunu tespit etmişlerdi. Arundell’in teklifi gerçeğe daha yakın olmakla birlikte, bunu ispatlayacak bir yazıt yoktur. Ancak, Ptolemaios gibi eski yazarların verdikleri bilgiler, Arundell’in bu görüşünü dağrular. Şehrin adı, özellikle Bizans devrinde çeşitli değişikliklere uğradı. Philomede, şehrin M.ö. III. yy.da Philomelos adında bir makedonyalı tarafından kurulduğunu bildirir. Philomelos’un, Attalos I’e karşı Seleukos III Soter ile birleşen Lysias’ın babası veya oğlu olduğu sanılıyor. Şehre ait en eski belgeler M.ö. II. veya I. yy.da basılmış tunç şehir sikkeleridir. Strabon, bu yüzyıllarda şehirden, büyük dağ yolu üzerindeki bir durak yeri olarak bahseder. M.ö. 51′de Cicero şehri ziyaret etti. Bu devirlerde Philomelion, Kilikya eyaletinin bir bölümüydü. Jül Sezar devrinde yeniden Asya eyaletine girdiği sanılıyor. Augustus devrinde başlayan yeni sikke basımı, imparator Trebonianus Gallus (251-253) devrine kadar devam etti. Bu sikkeler üzerinde sayısız memur adlarının varlığı dikkati çeker. Diocletianus devrinde imparatorluğun bölünüşü sırasında şehrin Pisidia eyaletinin, 600′den sonra da Frigya eyaleti sınırları içinde olduğu sanılıyor. Eski yazarlardan Prokopios a (VI. yy.) göre, imparator Justinianus devrinde şehirde büyük bir deprem oldu. Burada bulunan frigce-yunanca bir yazıttan öğrenildiğine göre şehrin halkının büyük çoğunluğunu Frigler meydana getiriyordu. Romalı tacirler M.ö. I. yy. ortasında buraya geldiler. Roma etkisi şehirde zamanla kuvvetlendi. Bunun en belirgin örneği sikkeler üzerinde yer alan memur adları içinde romalı adlarının çoğunlukta olmasıdır. Philomelion ile Roma arasında sıkı ilişkiler, arka yüzlerinde S, P, Q, R harfleri olan sikkelerden de anlaşılır. Bu sikkeler, imparator Decius, Sevcrus Alexander ve Julius Philippus devrine aittir; üstlerindeki tasvirlerden anlaşılacağı üzere şehirde şu tanrılar kutsanıyordu: Men (Selene), Helios, Zeus, Athena, Asklepios, Afrodit (Aphrodite), Tykhe, Nike, Dionysos ve İsis. İsa’nın havarilerinden Aziz Paulus’un, gezileri sırasında bu şehre de uğradığı sanılıyor. Şehrin en tanınmış piskoposları şunlardır: 381′de İstanbul (Konstantinupolis) konsiline katılan Theodosios; 451′de Khalkhedon konsiline katılan konsül Paulus; Marcianus ve Stephanus; M.S. 553′te İstanbul (Konst antinupolis) konsiline katılan piskopos Aristodemos. (M)
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLOMELİON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLİPP VON SCHVVABEN
Tarih 25 Mayıs 2009
PHİLİPP VON SCHVVABEN (1177ye de: -Bamberg 1208), germen imparatoru (119*-1208), Friedrich Barbarossa’nın ci:. YVürztburg piskoposuydu (1191); ağa be Henri VI, kontes Matilde’nin mallarını n 1196′da Schvvaben düklüğünü ona verdi hilipp, Bizans imparatoru Isaakios Ar.gc los’un kızı İrene ile evlendi, 1198′de Gevmen imparatorluk taraflısı olan Staufen”. ca kral ilân edildi ve Köln başpiskopos nun desteklediği rakibi papalık tarafından (YVelf) Otton von Braunschweig’ın Aachc-de taç giymesinden kısa bir süre sonra, da Mainz’te taç giydi. Uzun bir mücadeleden sonra rakibini uzaklaştıracağı sırada öldürüldü. (L)
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPP VON SCHVVABEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLİPPUS Arap
Tarih 25 Mayıs 2009
PHİLİPPUS Arap (Maıcus Julius PH LîPPUS) [Idumaea Edom 204-Verona 2–Roma imparatoru (244-249), Gordianus III devrinde praetorluk varisiydi; onu askerlerine öldürterek yerine geçti (244). Perslerle: pek elverişli sayılamayacak bir barış imzaladı ve Roma şehrinin birinci kurulum yılını törenlerle kutladı (248). Tuna lejyoalan tarafından imparator ilân edilen Dt cius’a yenildi ve öldürüldü. Oğlu Phillipus’u önce sezar, sonra da augustus ilân etmişti. (L)
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPUS Arap hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLİPPSBURG
Tarih 25 Mayıs 2009
PHİLİPPSBURG, Almanya’da (Batı Almanya, Baden Württemberg) şehir, Ren’in bir kolu kıyısında, Mannheim ile Kaılsruhe arasında; 3 600 nüf. Tütüncülük. Otomobil lastiği fabrikası.
— Tar. önceleri Udenheim denen şehit burayı kendine merkez yaparak tahkim ettiren (1618-1623) Spire piskoposu Philippe’in adını aldı. imparatorluk kuvvetlen tarafından işgal edildi (ocak 1635), Enghie dükü tarafından geri alındı (1644); Fransızlar Vestfalya antlaşması uyarınca buraya bir garnizon yerleştirdiler (1648); takat Fransa, şehri önce 1678 barışıyle, sonra Ryswck antlaşmasıyle (1697) kesinlikle kaybetti. Fransızlar tarafından tekrar işgal edilen (1799) ve istihkâmları yıkılan (18 şehir, 1803′te Baden büyük düklüğüne bağlandı (1803). Prusyalılar Baden’li devrimçileri burada ezdiler (22 haziran 1845 [L]
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPSBURG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLİPPOS Selânikli
Tarih 25 Mayıs 2009
PHİLİPPOS Selânikli, yunan şairi (M.S. I. yy.). İmparator Caligula zamanında Stephanos (Çelenk) adı verilen bir epigram antolojisi düzenledi. Bu eser, ünlü Antologia’yı hazırlamayı ilk düşünen Meleagros’un örneğine uygun olarak düzenlenmişti. Antologia’da Philippos’tan seksen sekiz epigram vardır. (L)
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPOS Selânikli hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLİPPOİ
Tarih 25 Mayıs 2009
PHİLİPPOİ, lat. Philippi. Esk. coğ. Makedonya’da şehir, Ege denizi yakınında. İlk adı Kreniâes olan, Makedonyalı Philippos tarafından Iraklardan alınan (M.ö. 358) ve yeniden inşa edilen Philippoi Pangaion maden işletmelerinin merkezi haline geldi. Augustus zamanında bir roma sömürgesi olan şehir, Bizans devrine kadar refah içinde yaşadı. Aziz Paulus ikinci yolculuğu sırasında bir süre burada kaldı, hapsedildi ve gardiyanını hıristiyanlaştırarak kurtuldu. M.ö. IV. yy.dan kalma tiyatro kazılan; III. yy. d an kalma hamam. Aşağı imparatorluk döneminden kalma büyük bazilikaların yıkıntıları. (l)
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPOİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLİPPİKOS
Tarih 25 Mayıs 2009
PHİLİPPİKOS VAiftTAN (Vardan ??), yun. Bardanes, ermeni asıllı Bizans imparatoru (711-713). Gelibolu’da isyan çıkararak (710) lustinianos Rinometos’u devirdi ama imparatorluğu savunmayı başaramadı. Bulgarlar İstanbul’a kadar ilerlediler, Araplar da Küçük Asya’yı işgal ettiler. Ateşli bir monotelit olan Philippikos, bu doktrini benimseyenleri destekledi. Bir askerî ayaklanma sonunda tahttan indirildi. (l)
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPİKOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Philippikos
Tarih 25 Mayıs 2009
Philippikos’lar, Demosthenes’in Makedonya kralı Philippos Il’ye karşı verdiği dört uyarıcı nutkun adı. Birinci Philippikos’t'd (M.ö. 351) Demosthenes, Atinalılara, Philippos’un imparatorluğunu gittikçe genişletme tehdidi karşısında uyanık olmalarını salık verir. İkinci Philippikos’ta. (344-343) konuşmacı, savaşa hazırlanmayı öğütler ve halkı casuslara, vatan hainlerine karşı uyarır; Üçüncü Philippikos’ta. (341) Yunanlıları Makedonya’ya karşı birleşmeye çağırır; Dördüncü Philippîkos’ta. .(340) ise Philip-pos’a karşı pers ülkesiyle bir yakınlaşma kurulmasını teklif eder (bû konuşmanın gerçekten yapılıp yapılmadığı tartışmalıdır). Philippikos’ların yanı sıra, Philippos’a karşı söylenmiş başka nutuklar, meselâ üç Olynthiakoi de (349-348) vardır, (l)
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Philippikos hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLİPPE Mezieres
Tarih 25 Mayıs 2009
PHİLİPPE Mezieres‘li, fransız yazarı (M6-zieres şatosu, Picardie 1327-Paris 1405). Viyana veliahtı Humbert II’nin emrinde Türklere karşı savaştı (1345-1347). Sonra Islâmiyete karşı mücadeleyi sürdürmek amacıyle «isa’nın Çilesi» adlı bir tarikat kurdu (1347). Kıbrıs kralı Pierre I’in şansölyesi, kralın öldürülmesinden sonra (1369) Charles V’in danışmanı, 1380′de veliahtm öğretmeni oldu. 1380′de Paris’te CĞlestin’ler manastırına çekildi. Bütün hayatı boyunca haçlı seferlerini ve Kudüs’te bir latin imparatorluğunun yeniden kurulmasını savundu. Başlıca eserleri: Le Songe du Vieil Pelerin (Yaşlı Hacının Rüyası) [1389]; Oratoria Tragedica (1390); Niğbolu bozgunu (1396) üstüne yazdığı Epitre Lamentable (içler Acısı Mektup). Ruhanî ve cismanî iktidar arasındaki ilişkiler meselesini ele alan Somnium Viridarti adlı hukuk incelemesi de ona mal edilir. (L)
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPE Mezieres hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLİPPE IV
Tarih 25 Mayıs 2009
PHİLİPPE IV Güzel (Fontainebleau 1268 – ay.y. 1314), Fransa kralı (1285-1314), Philippe III ile Isabelle d’Aragon’un oğlu. Günümüzün tarihçileri tarafından büyük siyaset yeteneği olan, gerçekçi, kurnaz ve çok değerli bir devlet adamı olarak kabul edilmektedir. Çevresinde, devlet gücünün her şeye yeter bir kuruluş olduğuna inanan zeki danışmanlar ve çoğu roma hukukuyle yetişmiş hukukçular vardı. Bunların en ünlüleri adalet bakanlığı yapan Pierre Flote ile Guillaume de Nogarat ve Engu-errand de Marigny’dir. Kral, dışişlerinde, önce babasının Napoli’deki Anjou’luları desteklemek için Aragon’a karşı açtığı savaştan ustalıkla sıyrıldı (1291). Arkasından Flandre ile ilgilendi. Burada İngiltere kralıyle birleşmekten yana olan kont Gui de Dampierre’e karşı çıktı; şehirleri yönetmek isteyen soyluları destekledi. 1297′de krallık ordusunu başlıca flaman şehirlerini işgal etmeğe gönderdi. 1300′de, İngiltere ile Fransa arasında Guyenne’de çıkan anlaşmazlığı (1294) giderdi. Bu durumda yalnız kalan, İngiltere’nin desteğini kaybeden Flandre kontu için, teslim olmaktan başka çare kalmamıştı. Bu olay, konta karşı savaşırken kralın boyunduruğu altına düşen şehirlerin şiddetli tepkisine yol açtı. Mayıs 1302′de bazı fran-sız s.ubayları öldürüldü. İntikam almağa gönderilen ordu Courtrai’de şehir milisleri tarafından bozguna uğratıldı (11 temmuz). Fakat kral tarafından Monsen-P6v61e’de yenilen Flamanlar (18 ağustos 1304), kontluğu Gui’nin oğlu Robert de B6thune’e veren, başlıca şehirlerde surların yıkılmasını, birçok yerin işgalini ve ağır tazminat ödenmesini öngören Athissur-Orge antlaşmasını (23 haziran 1304) imzaladılar. Bu sertlik Flandre’da Capet hanedanı aleyhtarlığını şiddetlendirdi. Kralın, Robert de Bethune ile oğlu Louis de Nevers’in aralarını bulamaması da bu gerginliği daha da arttırdı. Sonunda Enguerrand de Ma-rigny, kont Robert de Bithune’ü, Lille, Douai ve Belhune’ün gelirlerini toplamaktan vaz geçmeğe razı etti (1312-1311). Buna paralel olarak Güzel Philippe krallığını doğuya doğru genişletti; Barrois’daki bazı toprakları, Lyon şehrini (1274′ten 1307 ve 1312′ye kadar yavaş yavaş alındı) ve Viviers piskoposluk bölgesini hâkimiyeti altına aldı, fakat kardeşi Charles de Valois’yı imparator seçtiremedi (27 kasım 1308). Hükümdarlığının en ilgi çekici olayları Papalıkla olan ilişkilerinde ortaya çıktı. İlk anlaşmazlık 1296′da kralın fransız ruhban sınıfından almak istediği aşar konusunda patlak verdi. Durmadan vergi ödemekten bıkan ruhban sınıfı buna itiraz etti. Papanın krallar üstündeki büyük etki gücüne inanan papa Bonicaius VIII, rahiplerin Roma kilisesinin kesin izni olmadan vergi vermesini yasakladı (Clericis laicos, şubat 1296). Bunun üzerine kral Papalığı sıkıntıya düşürmek için krallıktan altın ve gümüş çıkışını yasakladı (17 ağustos 1296). Papa yasağı protesto etti (ineffabiîis Amoris emirnamesi, 20 eylül 1296), ama anlaşmazlık 1297′de Bonifacius VlII’in Louis IX’u aziz mertebesine çıkarmasıyle yatıştı. Fakat 1301′de kral, tahta hakaret etmek ve Aragon ile bir olup entrika çevirmekle suçlanan Pamiers piskoposu Bernard Saisset’yi tevkif ettirince çok daha ağır bir anlaşmazlık patlak verdi. Papa, kralı bir piskoposu yargılayıp tevkif ettirmekle suçladı (Ausculta, fili, aralık 1301) ve gerekli kararları almak üzere bir din meclisi toplamak istedi. Bunun üzerine Philippe de, baronlar, yüksek rütbeli papazlar ve şehir temsilcilerinden meydana gelen bir meclis topladı (10 nisan 1302). Burada, piskoposların dinî meclise gitmelerini yasaklattı. Bonifacius, Unam Sanctam (kasım 1302) Emirnamesiyle yüksek yetkisini hatırlattıktan sonra hükümdarı afaroz etmeğe hazırlanırken, Anagni’de, Guillaume de Nogaret’nin ve papaya düşman bir aile olan Colonna’ların hizmetindeki adamların baskınına uğradı (eylül 1303). Halk tarafından kurtarıldı, fakat bir ay sonra Roma’da öldü. Yerine geçen Benedictus XI ile Philippe IV’ün müdahalesiyle seçilen Clemens V, kralın, Bonifacius davasını tekrar ele almasından korkarak uysal davrandılar ve kralın suçsuzluğunu ilân ettiler. Philippe, Papalığı hükmü altına alınca Clemens V’in 1305′ten sonra birçok fransız kardinal tayin etmesini, papanın Fransa’ya yerleşmesini (yerleşme yerini kesinlikle Avignon olarak belirledi, 1309) ve Bonifacius VlII’in Fransa kralı aleyhine çıkarttığı bütün kararları bozmasını sağladı (1311). Bu çatışmalar, Güzel Philippe ile danışmanlarının krallığı etkili bir biçimde yönetme azminde olduklarını gösterir. Devlete bağlı yargıçların derebeylik bölgelerindeki faaliyetlerini arttırmaları, ilgili davaları krallık mahkemesine getirmeleri ve merkez kurumlarının gelişmesi de bu azmi gösteriyordu. Krallık meclisi teşkilâtlandırıldı. Soyluların, kilisenin ve şehirlerin temsilcilerini biraraya getiren meclisler birkaç defa toplandı. Bunlar «fitats g€neraux» meclislerinin çekirdeği sayılır. Parlamento çalışmasında uzmanlaşma ortaya çıktı (1291 ve 1307 emirnameleri). Mühürdarlık gittikçe büyüyen bir önem kazandı. Maliye yönünden Philippe IV, Ma rigny’nin yardımıyle hazineyi yeniden düzenledi, bir bütçe hazırlamayı bile düşündü (14 ocak 1314 emirnamesi) ve vergilerin düzenli olarak ödenmesine nezaret etti. Yahudilere (1306′-da sürüldüler ve malları ellerinden alındı) ve Lombardiyahlara ağır vergiler yükledi. Hattâ bazı yıllar bir «ocak vergisi» ödetmeyi denedi; ayrıca çeşitli para işlemlerine girişti. Ekim 1307′de Tampliye tarikatı ilerigelenlerini tutuklatmasına sonu gelmeyen para ihtiyacının yol açmış olduğu söylenebilir. Bu keşişler son derece zengin o-larak bilinirdi; fakat tutuklama için başka sebepler gösterildi. Kralın isteği üzerine papa Clemens V bîr soruşturma yapılmasını emretti ve mahpusların kiliseye teslim edilmesini istedi. Kral, bunu kabul etti (Poitiers Kardinaller meclisi, 29 mayıs 1308), Philippe IV daha sonra, ustalıklı bir propaganda ile papayı sıkıştırdı. Kilisenin yargısıyle bir grup tarikat üyesi yakılarak idam edildi (1309). Papalık 1312′de tarikatı kaldırdı; Philippe mayıs 1314′te Tampliye tarikatının yüksek rütbeli üyelerini dininden sapmış kişiler sayarak yaktırdı. Hükümdarlığının Son yıllarına gölge düşüren tek olay bu değildir. Rezalete yol açan başka bir durum Philippe’in gelinlerini zina suçuyle Kral mahkemesinde yargılatmasıdır. Enguerrand de Marigny, krallığa eski itibarını kazandırmak için hazinenin yeniden teşkilâtlandırılması (14 ocak 1314 emirnamesi) ve yeni bir vergi konması (satış vergisi) konusunda (Paris meclisi, 1 nisan 1314) kralı ikna ederek malî durumu düzeltmeğe çalıştı. Güçlü ve düzenli bir monarşinin kurulmasında çok büyük rol oynayan Philippe IV öldüğü zaman (29 kasım 1314) Marigny son bir para reformu daha hazırlıyordu. (L)
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPE IV hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PETERSSEN (Eilif)
Tarih 25 Mayıs 2009
PETERSSEN (Eilif), norveçli ressam (Chris-tiania 1852 – Lysaker 1928). önce Kopenhag’ta okudu, sonra Münih’te W. Diez’den ders gördü; konusunu tarihten alan Christian II’nin, Torben Oxe’nin Mahkûmiyetini İmzalaması (Breslau müzesi) adlı tablo ile tanındı, italya’da (1880′e doğr.) genellikle konusunu Roma imparatorluğundan alan resimler yaptı. Eserleri (özellikle manzara ve portreler) Oslo galerisinde, dinî resimleri ise Oslo’da ve Bergen kilisesindedir. (M)
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETERSSEN (Eilif) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PETER
Tarih 25 Mayıs 2009
PETER (1011′e doğr.-1046), Macaristan kralı (1038-1046). Venedik dukası Ottone Orseolo ile Macaristan kralı Istvan I’in kız kardeşi Maria’nın oğlu; dayısı tarafından yetiştirildi ve evlât edinildi; sonra onun yerine tahta çıktı. Paganların önderi Samuel Aba’nın ayaklanması sonunda Macaristan’dan ayrılmak zorunda kaldı (1041); imparator Heinrich IH’ün desteğiyle tahtına kavuştuysa da (1044) yerine Andras I’i getiren rakipleri tarafından öldürüldü. (L)
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEŞAVER
Tarih 23 Mayıs 2009
PEŞAVER, Batı Pakistan’da şehir, eyalet merkezi; 218 700 nüf. Üniversite. Sahri -Behlu ve Taht’i Bahi’den getirilen önemli bir Gandhara sanatı koleksiyonu kapsayan müze. Hayber geçidinin ağzında stratejik bir yer olan şehrin Afganistan ile ticareti canlıdır; burası aynı zamanda da yüncülük ve yünlü dokuma pazarı ve merkezidir.
— Peşaver ili, 6 372 000 nüf.
— Tar. Peşaver Gandhara’nın başkentiydi. Şehre «sınır şehri» anlamına gelen adını, imparator Ekber verdi. XVIII. yy.da Durrani’lerin gözde merkezi olan şehir, Kabil yolu üzerindeki önemli yeri sayesinde büyük rol oynadı. 1834′te Sikhîlerin, 1848′de İngilizlerin eline geçti; 1901-1949 arası Kuzeybatı eyaletinin merkezi oldu. (L)
23 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEŞAVER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PESSİNUS
Tarih 23 Mayıs 2009
PESSİNUS. Esk. coğ. Anadolu’da (önceleri Frigya, sonraları Galatia bölgesinde) kutsal şehir. (Bugün Balahisar.) Ptolemaios, şehrin Aleksandria (İskenderiye) meridyeninin biraz doğusunda yer aldığını yazar. Kaynaklar, Pessinus’tan iznik (Nikaia), Eskişehir (Dorylaeion), Ankara (Ankyra) yolunun çıktığını bildirirler. Sivrihisar’ın güneyindeki Balahisar harabelerinin eski Pessinus şehrine ait olduğunu Charles Texier tespit etti. Frig kaynaklarına göre kuruluşu kral Midas’a kadar iner. Bazı eski yazarlarsa şehrin adını Troos’un oğlu olan İlos’un koyduğunu ileri sürerler. Eisler, Pessinus adının yunanca «oyun taşı, zar» anlamına gelen pessos kelimesinden geldiğini ve Pessinus Magna Meter’in (Kybele) fetişinin zar biçimli olduğunu ileri sürdüyse de bu iddianın doğruluk derecesi bilinmiyor. Pessinus, Ana Tanrıça Kybele kültünün merkeziydi. Kybele’nin Anadolu’luların en eski baştanrıçası olduğu düşünülecek olursa, Pessinus şehrinin frig göçlerinden çok daha önce kurulduğu anlaşılır. Pausanias, eski geleneklerinden ayrılmayan Pessinus’luların kendi zamanında bile domuz eti yemediklerini bildirir. Bu kutsal şehrin oldukça büyük bir ordusu vardı. Pessinus şehri Galatların saldırılarından sonra da bir yüzyıl kadar bağımsızlığını korumayı başardı. M.ö. 189′-da Manlius, Galatlar üstüne bir sefere çıkarken Pessinus rahiplerinin elçileri Sakarya (Sangarios) ırmağının kıyısına kadar giderek Manlius’un savaşı kazanacağını duyurdular. M.ö. 183′te Galatia kısa bir süre için Bergama hâkimiyetine geçti. Bundan sonraki 17 yıl devammca şehrin durumu hakkında bilgi yoktur. Yalnız M. ö. 164′-te Bergama krallarından Eumenes II ile Attalos II’nin Pessinus şehri yüksek rahibi Attis’e gönderdikleri mektuplardan Attis’in Galatia’ya karşı Bergama’nın siyasetini desteklediği anlaşılır. Bu mektuplarda Pessinus yüksek rahibi bağımsız bir kral şeklinde görülür: kendi başına savaşa karar verme yetkisine sahiptir. M. ö. 189′dan itibaren Galatların Pessinus’u büyük ölçüde etkilediği anlaşılır. Eski yazarlar M.ö. II.yy.ın sonlarına doğru Pessinus ile Roma arasındaki dostane ilişkilerden bahsederler. Diodoros’a göre, Magna Mater’in rahibi Pessinuslu Batakes Roma’yı ziyaret ederek, Roma’nın, Kimberler ve Teutonlarla yapacağı savaşları kazanacağını bildirdi. M.ö. 25′te şehir tamamıyle roma hâkimiyeti altına girdi. 362′de imparator Julianus, İstanbul’dan Suriye’deki Antalya (Antiokheia) üstüne sefere giderken Pessinus’u ziyaret etti. 366′da ise imparator Valens şehre geldi, burayı düşman saldırılarına karşı kuvvetle destekleyerek arkasını güven altına aldı. 400 Yılında Galatia’nm bölünüşü sırasında Pessinus «Galatia Salutaris»in başşehri ve aynı zamanda din merkezi oldu. Şehrin en büyük tanrısı Kybele idi. Diodoros’a göre, burada çok eski devirlerde bile Kybele’nin büyük bir tapınağı bulunuyordu. Sonraları, muhtemelen Eumenes II zamanında mermerden muazzam bir tapınak yaptırıldı. Strabon’a göre Romalılar da bu tapınağı kutsal saymaktaydılar. M.S. IV. yy.ın ortalarına doğru şehirde Magna Mater kültü oldukça gerilediğinden Hıristiyanlık benimsendi. İmparator Julianus Magne Mater inancını yeniden kuvvetlendirmek istediyse de başaramadı. 1967′de Gand üniversitesi profesörlerinden Pierre Lambrechts’in yönettiği kazılarda bir tapınak ve bir yeraltı mezarlığı bulundu. (ML)
23 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PESSİNUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PESCENNİUS NİGER (Caius)
Tarih 23 Mayıs 2009
PESCENNİUS NİGER (Caius), romalı general (Aquinum 135-140′a doğr. – Euphrates [bugün FıratJ üzerinde 194). Didius Julianus’un tahta geçişi sırasında Suriye vahşiydi (193); askerleri onu da Antakya’da imparator ilân ettiler. Oysa Septimus Severus Tuna’da imparatordu. Uzun süren bir savaştan sonra Septimus onu yenilgiye uğrattı (tssos, 194) ve öldürttü. (l)
23 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PESCENNİUS NİGER (Caius) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERVANEOĞULLARI
Tarih 22 Mayıs 2009
PERVANEOĞULLARI, Anadolu’da Sinop ve çevresinde, selçuklu veziri Muinüddin Süleyman Pervane’nin oğulları tarafından kurulan beylik (1277-1322). Trabzon Rum imparatorluğunun eline geçen Sinop kalesini, iki yıllık bir kuşatmadan sonra alan selçuklu veziri Muinüddin Süleyman Pervane’ye, selçuklu sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev II, bu başarısından dolayı, kaleyi ve çevresini ıkta (dirlik) olarak verdi. Muinüddin Süleyman Pervane, şehrin yönetimini eline geçirerek (1264), oğlu Muinüddin Mehmed Beyi buraya gönderdi. Muinüddin Pervane, ilhanlı hükümdarı Abaka tarafından öldürülünce (1277) Mehmed Bey Sinop’ta bir beylik kurdu ve ölünceye kadar Moğollara bağlı kaldı (1296). Yerine oğlu Mühezzibüddin Mesud Bey geçti ve babasının siyasetini sürdürerek Moğollarla dostça ilişkiler kurdu. Mesud Bey Cenevizlilere esir düştü, Kefe’ye götürüldü; iki yıl burada kaldı (1298). ölümünden sonra yerine oğlu Gazi Çelebi geçti (1300). Gazi Çelebi Trabzon Rum imparatoru ve Ke-fe’de üslenen Cenevizlilerle uzun süre savaştı; fakat oğlu olmadığından bir süre Candaroğlu Süleyman Paşaya bağlandı; ölümünden sonra Sinop, Candaroğulları beyliğine geçti (1322). [-> Bibliyo.] (M)
22 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERVANEOĞULLARI hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERU
Tarih 22 Mayıs 2009
PERU i. Bk. pero.
PERU, Güney Amerika’da devlet, Büyük Büyük Okyanus kıyısında; 1 285 215 km2; 12 012 000 nüf. Başkenti, Lima (1 716 000 nüf.). Başlıca şehirleri: Calloa (161 300 nüf.); Arequipa (156 700 nüf.); Trujillo (100 100 nüf.), Chiclayo (86 900 nüf.); Cuzco (78 300 nüf.); İquitos (58 200 nüf.).
COĞRAFYA Fizikî coğrafya
• Yüzey şekilleri. Peru’nun yüzey şekilleri üç büyük bölgeye ayrılır: Andîar, Amazon bölgesi, kıyı bölgesi.
1. Merkezde Andlar, arazinin üçte birini içine alır. Hemen her yerinde başlıca üç unsura rastlanır: 4 000 m yükseltiye doğru puna veya pampa denen yüksek alanlar, 5 000 m’den yukarıda çoğu 6 000 m’yi aşan ve eskiden sanıldığı gibi düğümler değil, basamaklar meydana getirerek kuzeybatıdan güneydoğuya uzanan kalıntı engebeleri, Amazon şebekesine bağlı akarsular (Urubamba, Apurimac, Mantaro, Huallaga, Maranon) tarafından aşıldığı halde başları çoğunlukla Büyük Okyanus’a yakın olan dar ve derin vadiler.
And dağlarının en geniş kısmı Güney Peru’dadır. Bu bölgede üç kısım ayırt edilir:
Huancayo Andları’nı, Abancay’ı Cuzco ve Carabaya’yı kapsayan doğu cordillera; Titicaca gölüne doğru çoğunlukla bazaltlar ve volkan külleriyle örtülü olan (Bolivya sınırı dışında) ve büyük ölçüde yarılan punalar; Chachani (6 035 m), Misti (5 842 m), Tutucapa (5 780 m) gibi yanardağların bulunduğu batı cordillerası. Orta ve Kuzey Peru’da, Andlar kıyı bölgesinden uzaklaşır; kütle özelliği taşıyan dağlar kalıntı engebeleridir: Huayhuash cordilleralan; Huascaran dağında yükseltisi 6 768 m’yi bulan ve güzel buzulların yer aldığı cordillera filanca, Serra Negra (5 000 m). Ekvador sınırına yaklaştıkça Cajamarca Andları’nda genel yükselti azalır ve boğazların yüksekliği 2 500 m’yi aşmaz. Puna alanlarının yerini Mantaro’nun doğduğu Junin pampası ve Rio Santo’nun başladığı Conocacha pampası gibi yüksek bataklık ovalar alır.
2. Andların doğusunda Peru Amazon bölgesi (Amazonas) uzanır; Rio dağeteğiyle bir alüvyon ovasından meydana gelen bu geniş bölgedeki ırmakların başlıcaları (Ucayali, Maranon ve Rio Napo) önandlar’dan çıktıkları boğazlar ve çağlayanlardan sonra (Maranon kıyısında, 150 m yükseltide Pongo de Manseriche) genişler. Peru Amazon bölgesi, ülke topraklarının yarısını içine alır. Bk. AMAZON.
3. Kıyı bölgesi, bir dolma ovasında veya Chincha ile Canete arasında yükseltisi 170 m’yi bulan konglomera yarlarından meydana gelir, Batı Andlar ile temas bölgesi, ancak Pisco ile Narca arasında yüksektir.
• Peru İklim ve bitki örtüsü. Başlıca iklim olayı kıyı ile Amazon bölgesi arasındaki bakışımsızlıktır. Dünyanın en kurak bölgelerinden biri olan kıyıda sıcaklık farkları çok düşüktür: Lima’da on dokuz yılda yıllık yağış ortalaması 37 mm’dir. Bu çok az yağışlar gökyüzünü kışın örten buharların (garva) yoğunlaşmasının sonucu olan ince yağmurlar halinde düşer; bununla birlikte yükseltisi 500 m’yi geçen tepelerde (paranalar) seyrek otların yetişmesine imkân verir. Kıyı bölgesi, Batı Andlar’dan inen sel sularının ağzındaki vahalarla yer yer kesilen bir taş ve kum çölüdür. Buna karşılık Peru Amazon bölgesi bol yağış alır (ovada 3 m’den çok): bu yağışlar ve ekvator bölgesinin aşırı sıcaklığı montana denen ve yapraklarını dökmeyen sık bir ormanın yetişmesine imkân vermiştir. Montana adı, teşmil yoluyle bütün bölgeyi de ifade eder. Doğu Andlar’ın yamaçlarında orman seyrekleşir: burası otlu bozkırlar ve çalılarla örtülü ceja da montana bölgesidir. Doğu sierralarda yükselti sıcaklığın düşmesine yol açar. Cuzco’da yıllık sıcaklık ortalaması 20°C, en yüksek sıcaklık 26°C ve en düşük sıcaklık —5°C’tır. Mayıs Kasım aylarında yağış düşmez ve yağışlar aralık-nisan ayları arasında toplanır. Yağışlar yükseltiyle birlikte azalır: kuzeyde yıllık yağış ortalaması 900 mm, güneyde ise 300 mm’dir; ancak sert ve ender bir otun yetiştiği punalar çöllerle örtülüdür. Ağaçlar yalnız vadilerde ortaya çıkar (salkım söğüde benzeyen molle ahlat ağacı). Dikenli ağaçsılar ve cereus katlarıyle (3 800 – 1 500 m yükselti arasında) Batı And punalarından kıyı çöllerine geçilir. Buzullar ve daimî karlar yüksek kalıntı engebelerinde toplanmıştır ve 4 500 m’nin altına pek ender iner. Cordillera Blanca’nın adını buzullardan almasına karşılık, Misti’-de, yükseltisine rağmen, daimî karlar yoktur.
PERU Beşeri coğrafya
Peru, eski kızılderili medeniyetlerinin ülkesidir. Halkın çoğu hâlâ quechua ve aymara dillerini konuşur. Nüfusta kızılderililerin oranı yüksektir: bütün ülkede yüzde 47, Sierra’da yüzde 80. Melezlerin sayısı da hemen hemen aynıdır ve şehirlerde özellikle Lima’da yaşayan safkan beyazların sayısı ancak 600 000′dir. ülkede hâlâ 40 000 asyalı (özellikle cinli) ve 30 000′den az zenci yaşar. Hızla çoğalan nüfus son kırk yılda iki kat kadar artmıştır. Doğum oranının binde 30′dan çok, ölüm oranının ise binde 8,2′den az olduğu sanılır. Ortalama nüfus yoğunluğu km2′de 8,1 kişidir. Ama, Sierra’-daki yoğun nüfuslu vadilerle Puna’nın ve Amazon ormanmdaki birbirine uzak toplulukların nüfusu çok farklıdır. Peru’nun öteden beri bir köylü ülkesi olmasına karşılık şehir nüfusu zaman zaman tehlikeli bir ritimle artar. Bunun sebebi, Kızılderililerin yoksulluk yüzünden dağlardan kaçmasıdır: 1925′te 250 000 kişi olan Lima’nın nüfusu bugün Calles limanıyle birlikte bir milyonu aşar. öbür Peru şehirleri çoğunlukla sanayinin az ölçüde geliştiği büyük tarım pazarlarıdır: şekerkamışı ve pirinç tarlalarıyle Trujillo ve Chiclayo, vahasıyle Arequipa, pamuk tarlalarıyle Ica ve Piura, güzel tarlalarıyle Cuzco. Bununla birlikte yeraltı kaynaklarının işletilmesi Andlar’da, Cerro de Pasco ve La Oroya, Tacna (bakır), Chimbote (çelik fabrikası) gibi şehir çekirdeklerinin kurulmasına yol açmıştır. Büyük Okyanus kıyısında Bolivya’nın limanı olan Mollendo, Peru’nun Amazon kıyısındaki limanı tquitos ve Titicaca gölünün limanı Puno’da ulaşım sayesinde sanayi gelişmiştir.
Peru iktisadî coğrafya
• Tarım ve balıkçılık. Tabiî bölgelerin çeşitliliği üretimin ve kır faaliyetlerinin büyük ölçüde çeşitlenmesine imkân verdi: Amazon bölgesinde kerestecilik, tropikal ürünler tarımı (pirinç, mısır, manyoka, yerfıstığı, şekerkamışı, pamuk, kahve, kakao, çay), akdeniz ve ılıman iklim bitkileri (buğday, arpa, asma, zeytin, mercimek, bakla, fasulye), patatesin ağır bastığı And bitkileri tarımı. Ama çoraklık sulamayı gerektirir ve tarımı devamlı olarak kuraklık tehdit eder. Amazon ırmaklarının sularını kıyıya ulaştırmak için büyük çalışmalar tasarlanmıştır. Sömürgecilerden kalma büyük mülkler veya tersine bazı sulak bölgelerde toprakların aşırı derecede parçalanmış olması genellikle çok yoksul olan kızılderili köylülerin hayat seviyesinin yükselmesini engeller. Dağlardaki geniş alanların teknik bakımdan çoğunlukla geri olmasına karşılık, kıyılardaki daha modern büyük çiftliklerde şekerkamışı ve pamuk yetiştirilir; kimyevî gübre ile tohum seçimi Mısır elyafına benzer bir pamuk üretilmesine imkân vermiştir. İhracat bitkileri tarımının gelişmesi, besin tarımıyle atbaşı yürümez: oysa beslenecek insan sayısı günden güne artmaktadır. Et üretimi ülke ihtiyacını karşılamağa yetmez. Bununla birlikte And sürüleri (koyun, lama, vicuro, alpaka) yün ihracatına imkân verir. Peru doğudaki sıcak ve yağışlı bölgelerin değerlendirilmesini (Tingo Mario yerleşme merkezi) desteklemektedir. Ayrıca Büyük Okyanus’un soğuk sularında büyük ölçüde balıkçılık yapılır. Ton balığı avcılığının teşkilâtlandırılması, hamsi setlerinin yakın bir tarihten beri büyük ölçüde işletilmesi ve büyük tesisler inşa edilmesi Peru’nun birkaç yıl içinde yabancı sermaye ve teknisyenler yardımıyle dünyada balıkçılığının en gelişmiş olduğu devletlerden biri haline gelmesine imkân verdi. 1960-1965 Arası gayrısafi millî hasıla, yılda yüzde 6 oranında arttı; ama hızlı nüfus artışı bu oranı yaklaşık olarak yüzde 3,5′e düşürdü. Bu ilerlemenin başlıca sebebi, Jbalık unu sanayiinin gelişmesidir. 1960-1964 Arasında, tutulan balık miktarı 3,6′dan 9,1 Mt’a çıktı ve Peru dünyada birinci sıraya yükseldi (1966′da 8,8 Mt). Bir toprak reformu başlatılarak 60 000′den çok köylüye toprak verildi.
• Madenler. Yeraltı kaynaklarının işletilmesi Peru ekonomisinin sağlam olmayan dengesini sağlar. Sömürge dönemindeki altın ve gümüş, özellikle XIX. yy .da işletilen guano, bugün ikinci plana düşmesine rağmen hâlâ önemlidir. Peru dünyanın dördüncü gümüş üreticisidir; guano hâlâ kıyıdaki çorak adalarda elde edilir. Demirsiz madenler üretimi önemlidir: kurşun, bakır (La Oroya’da işlenir), Cerro de Pasco bölgesinde çinko daha az ölçüde çıkarılır ama ticarî önemi büyük olan vanadyum, bizmut, antimon, tungster, molibden, kadmiyum, uranyum, manganez. Demir filizi üretimi hızla gelişmektedir: 1953′ten beri işletilen Marcona yatağı; Lima’nın güneyinde Acari madenleri; zengin filizlerin bulunduğu ve Japonların ilgilendiği güneydeki Chala limanı yakınında yataklar. Peru Maden bankası yeraltı kaynaklarının değerlendirilmesini destekler ve yabancı şirketlere (başlıcaları amerikan şirketleri) arama ve işletme imtiyazları verir. Madenlerin dağlarda, çoğunlukla 3 500 m’den yüksekte olması, bunların işletilmesini güçleştirir ve masrafları artırır.
• Enerji kaynakları. Peru enerji” sıkıntısı çeker: Ancak idare bölgesinde, Santa vadisinde ve Arequipa ile Tuna arasında, maden kömürü üretimi 160 000 tonu pek az geçer; hidroelektrik üretimi çorak iklim, akarsuların sel rejimi ve Andlar’ın yüksek eğimi yüzünden sınırlıdır; bununla birlikte petrolün katkısı önemlidir: en verimli yataklar kıyı bölgesinin kuzeyindedir: Lobitos ve Negritos (bir ingiliz şirketi tarafından işletilir), Talara (Standart Oil’un kolu olan bir şirket), Zorritos (devlet şirketi) petrol merkezleri. Amazon yamacında Amerikan-Peru şirketinin üretimi artmaktadır. Aynı zamanda And dağeteğinde araştırmalar yoğunlaşmakta ve Manaus’ta (Brezilya) inşa edilecek rafineriye ham petrol sevkıyatı tasarlanmaktadır.
PERU için Machupiccu’da harabeleri önem arzetmektedir. Andların en yüksek zirvelerinden Salcantay ‘dır.
• Sanayi. Peru’da sanayi son yıllarda gelişti. Geleneksel besin ve dokuma sanayii (Lima, Cuzco, Arequipa) dökümcülük, çinko, bakır ve kurşun tasfiyesinin yanı sıra modern sanayiye ve temel donatıma yönelmiştir (Chimbote Çelik fabrikası). Gelişen kimya sanayii, gübre, patlayıcı madde, ecza ve antikriptogam malzemesi, sunî dokuma üretir. Ayrıca seramik, sıcağa dayanıklı maddeler oto lastiği fabrikaları kurulmuştur.
Peru’da sanayide en büyük gelişme, üretimi üçte iki artan demir çıkarımında oldu (1966′da 5,3 Mt); petrol üretimi daha ağır gelişmesine rağmen 1966′da 3 Mt’u geçti. Bakır, kurşun, çinko, değerli madenler, 1960′-tan sonra en yüksek seviyesine ulaştı; kurşun, özellikle de çinko üretiminin bir kısmı yerinde değerlendirilmeğe başladı.
• Ulaşım. Hükümetin sürekli çabalarına rağmen ulaşım yolları ağı henüz yetersizdir. 4 000 km’yi aşan demiryollarının çoğu özel şirketlerindir (başlıcası bir kanada şirketi); hatların çoğu 1951′den sonra And şehirleriyle maden merkezlerini kıyı limanlarına bağlamak için inşa edildi ve inşaat sırasında dünyanın en yüksek seviye farklarıyle karşılaşıldı. Başlıca hatlar Lima’yı Cerro de Pasco ve Huancayo’ya bağlar; Çuzco, Puna, Arequipa ye Mollendo’ya bağlanmıştır. En iyi karayolu, Büyük Okyanus kıyısını takip eden Panamerika karayoludur. Devam eden inşaatlarla karayolları And yamacına doğru uzatılmaktadır; And yamacında ırmak ulaşımı da düzenlenmektedir (tquitos limanı). Ayrıca hava ulaşımı hem milletlerarası (Lima havalimanının donatılması), hem de mahallî rol oynar. Başlıca limanlar Talara (petrol ihracatı), Paita ve Pisco (pamuk), San Juan (Marcona’nm demiri), Bolivya dış ticaretine katkıda bulunan Chimbote, Mollendo ve Matarani, donatımı çok modern olan ve çeşitli malların mübadelesi yapılan Callao’dur.
• Dış ticaret. Peru’nun dış ticareti, hâlâ hammadde ihracatıyle sanayi ürünleri ithalâtına dayanır. Maden filizi, maden ve tropikal ürünlere (pamuk, şekerkamışı) yönelen ihracat oldukça çeşitlidir. Besin ürünleri ve yeni sanayiler için gerekli donatım mallarını ithal etme zorunluğu ticaret ?çığını artırmış, peru parasını zayıflatmıştır. Latin Amerika’da Peru’nun özelliği serbest mübadeleci siyaseti ve dış yatırımları geniş ölçüde kabul etmesidir.
Genellikle tek tip üretime dayanan nispî refahın sağlam temellere oturtulmadığı 1965′te balık unu ihracatındaki gerilemeyle ortaya kondu; pamuk ve şeker fiyatlarının düşmesi durumu daha da ciddîleştirdi. Balıkçılığın gelişmesi 1960′tan sonra, eskiden beri hep açık veren ticaret bilançosunu dengelemeğe imkân vermişti. Bu sanayinin gerilemesi ihracatta duraklamaya yol açtı; oysa ithalat artmağa devam ediyordu. Ticarî bilanço 1965′te yeniden açık verdi, aynı yıl altın ve döviz rezervlerinin yarısı eridi. Durum güç çözülür bir hal aldı; çünkü ihracatta beklenen yeni gelişme 1959-1964 dönemindeki kadar hızlı olmadı (o dönemdeki olağanüstü artış henüz dizginlenemeyen bir enflasyona yol açmıştı). Latin Amerika serbest mübadele bölgesinin kurulması (1960-1961) 1960-1964 arası öteki tiye devletlerle ticareti iki kat. artırchysa da, 1966′da A.B.D. hâlâ Peru’nun ticaret yaptığı başlıca ülkeydi (ithalâtın yüzde 37’si, ihracatın yüzde 35′i).
TARİH
ilk medeniyetler
En eski medeniyetin kuzey kıyıdaki Huaca Prieta medeniyeti olduğu (M.ö. 1500′e doğru) sanılır: M.ö. 1000′e doğru ortaya çıkan mısır ve seramik, kıyıda Viru ve Chavin (yaklaşık olarak M.S. 300′den 600′e), Mochicas (Moche anıtları) ve Nozca (M.S. 500′e doğru) kültürlerinin gelişmesine yardım etti. Sonra büyük siteler çağı başladı: yaylada Aymaraların Tiahuanaco sitesi, kıyıda Chimaların başkenti Chanchan (M.S. 1200′e doğru). Bütün bu medeniyetlerin ortak özelliği mısır ve patates tarımı, lama yetiştiriciliği, bakır, tunç ve altın metalürjisidir: ayrıca hepsi yazıları olmadığından hatıra bırakmak için quipu kullanırlardı. 1200′e doğru tnkalar Güneş sülâlesi Cuzco vadisi Quechua’larında hüküm sürmeğe başladı: XV. yy.da Viracocha İnka, Pachacutec, Tunas, Yupanqui ve Huayna Capac zamanında 5° kuzey enlemi ile 37° güney enlemi arasındaki And yayları ve kıyı halklarının hepsine hâkimiyetini kabul ettirdi, özellikle mimarîsi (bk. cuzco, machupicchu) ve idarî kurumlarıyle ilgi çeken inka medeniyeti boyun eğdirdiği bütün halklara silinmez damgasını vurdu.
ispanyol fethi ve hâkimiyeti
Devletini iki oğlu Atahualpa (Quito) ve Huascar (Cazco) arasında bölüştüren Huayna Capac’ın ölümünde (1525′e doğru), iç savaş İnka imparatorluğuna büyük zarar verdi. Panama İspanyolları, Balboa’dan beri, daha güneyde altın bakımından zengin bir ülke bulunduğunu biliyorlardı ve bazıları kıyı bölgesini keşfe gitmişlerdi. Bu serüvencilerden Francisco Pizarro, Kari V tarafından henüz fethedilmemiş olan Yeni Castilla’nın genel valiliği ve başkumandanlığına tayin edildi (1529). Atahualpa’nın kardeşini öldürttüğü (1532) sırada inka topraklarına ayak basmıştı (1531). Pizarro birkaç asker ile İnka’yı tutukladı ve boğdurdu (1533 ağustosu); İspanyollar Cuzco’yu ve hazinelerini ele geçirirken ülkeyi Pizarro’dan sonra onun tayin ettiği kukla valiler yönetti. İnka Manco Capac II ayaklandı, genel valinin kardeşini büyük şehirde kuşattı (1533-1536) sonra ormanlara çekildi. İnka imparatorluğunun candamarını Cajamarca ortadan kaldırdı ve yenilenler ya kendilerini öldürerek veya İspanyolları çekmiş olan hazineleri tahrip ederek direndiler. Birbirlerine düşman olan Pizarro ve arkadaşları (bk. almagro) 1538-1542 arası ortadan kalktılar.
1542′de Kari V «Yeni yasalara çıkarttı ve bunların uygulanması için Peru Kral naipliğini kurdu; sınırsız bir arazi olan bu naiplik Güney Amerika’da devam eden fethin hareket üssü olarak yararlanıldı: ilk genel vali Blasco Nunez Vela, 1543′te, kıyı yakınında Pizarro tarafından kurulan (1535) ve 1542′de bfr audiencia merkezi olan Lima’ya yerleşti. Genel valiye bir meclis (Real acuerdo) ve yerlerini 1582′de sekiz mültezimin aldığı il valileri (corregidoreler) yardım ediyordu. Canete markisi genel vali (1556-1561) Andres Hurtado de Mendora’nın hazırladığı sömürge sistemini Francisco de Toledo (1563-1581) inka örneğini kopya ederek teşkilâtlandırdı: bu sistem tarım toplulukları halinde biraraya toplanmış olan kızılderililerin sömürülmesine dayanıyordu: toplulukların bazıları kendilerini sömüren bir ispanyol yöneticinin vesayeti altındaydı (encomienda’laı); öbürleri kabilenin kamu yetkisine ve mita’ya (Inkaların kurduğu angarya sistemi) karşı borçluydular (çoğu bu yüzden Lima’ya ve kıyı bölgelerine kaçtı). Kızılderilileri paganlıktan kurtararak hıristiyan kültürüne bağlamak (Juli cizvit misyonu) ve orijinalliklerini muhafaza etmek için (Kari II’nin Recopilacion de las Ley es do indias’ı çıkarması [1680]) rahipler büyük çaba harcadılar, inka kralı Tupac Amaru I’in (öl. 1571) ve 1780′de Tupac Amaru II’nin (öl. 1781) isyanlarının da gösterdiği gibi inka klanı toplum yapısında ağırlığını uzun Süre muhafaza etti. İspanyol kolonları And yaylalarında zeytin, buğday ve üzüm yetiştirmeğe başladılar; kıyıda kurdukları şekerkamışı işletmelerinde çalıştırmak için zenci köleler getirdiler: boyalar, mobilyalar, dinî süslemeler, meksika dokumaları v.b. satın aldılar. Ama Peru’nun başlıca zenginliği yeraltı kaynaklarıydı. Huancavelica civa madeni sayesinde Meksika’da (1567), sonra Peru’da (1572′de veya en geç (1585′te) gümüş malgamasına başlandı. 1545′te bulunan Potosi gümüş madeni XVIII.yy.a kadar dünya üretimine hâkim oldu ve Callao de Lima’dan Panama (başlıca yol) ve Tehuantepec kıstaklarına (Huatulca, XVI.yy.dan sonra da Novidad limanlan) doğru giden ticarî akınların büyük kısmını besledi. İspanya’nın ve bütün Avrupa’nın ekonomisini bozan bu para, sömürge toplumunu zenginleştirdi: Peru’da şehirler, barok üslûbunda kiliseler ve bir üniversite (1551′de Lima’da San Marcos üniversitesi) inşa edildi; ayrıca ülkenin lüks eşya ithalâtı günden güne artıyordu.
Ama bu refah dönemi uzun sürmedi; Potosi’nin gümüş üretimi, 1610-1630 arası en yüksek seviyesine eriştikten sonra, işletmenin teknik yetersizliği ve kızılderili halkın mita’nın uygulanmadığı kıyıya, tarım işletmeler ine ve şehirlere (özellikle Lima) kaçması yüzünden çöktü: ücretli işçi sınıfının doğması bu süreci engellemedi; zaten nüfus da XVII. yy., sonuna kadar büyük ölçüde azaldı. XVIII. yy.da nüfus yeniden artmağa başladı, ama Potosi tekrar kalkmamadır bunda, ispanya ile Büyük Okyanus ve Panama kıstağı aracılığıyle kurulan ilişkilerin kesilmesi ve ispanya ile tek bağlantının uzun ve tehlikeli Buenos Aires yolundan başka bir bağlantının bulunmaması büyük bir rol oynadı. Avrupa ile bağlantıları kesilen, birbirinden iyice uzak ve her birinde ayrı bir hayat tarzı gelişen coğrafî birimlerden kurulur ve aslında bütün Güney Amerika’yı içine alan yedi audencia’ya (Panama, Santa Fe de Bogota, Quita, Lima, Charcas, Şili ve Buenos Aires) bölünmüş büyük Peru Genel valiliği yavaş yavaş bugünkü sınırlarına yerleşti. Tierra Firma veya Yeni Granada (1718) Genel valiliği 1739′da kesinlikle teşkilâtlanarak Peru’dan bugünkü Venezuela, Kolombiya ve Ekvador’u aldı; 1776′da La Plata Genel valiliğin (Arjantin, Uruguay, Paraguay) kurulmasıyle Peru Charcas audienca’sım (Yukarı Peru, bugünkü Bolivya) bile kaybetti. Ayrıca 1778′de kurulan Şili Genel valiliği Lima’ya karşı oldukça muhtardı ve ticaret serbestisinin ilânı (1778) ispanyol sınırlarını tehlikeye düşürerek bağımsızlığı hazırladı.
Peru’ nun Kurtuluşu ve Siyasî bağımsızlık
Kral naibi J.F. Abascal (1804-1816), Kreollere ispanyol hâkimiyetini kolaylıkla kabul ettirdi ve isyan eden arjantin ordusunu püskürttü. Ama Cadiz ayaklanmasından (1820) sonra, San Martin, Arjantinli ve Şilililerin başında hücuma geçti, ayaklanan Lima’ya girdi, Peru’nun bağımsızlığını ilân ederek «Koruyucu» unvanını aldı (28 temmuz 1821); ama Bolivar ile Guayakuil’de görüştükten (temmuz 1822) sonra 1822 eylülünde bu unvandan vaz geçti. Kurtarıcı adı verilen Bolivar ordusu (eylül 1823) ispanyol ordusunu kesinlikle yok etti (Junin ve Ayacucho 1824): son ispanyol garnizonu (Callao garnizonu) 1826 ocağında teslim oldu. Ama topluma hâlâ beyaz azınlık, büyük mülk sahipleri ve kilise hâkimdi. Daha o tarih: e siyasî kargaşa başladı; Bolivar’m ülke; kaderine terk etmesinden (eylül 1826) erce iki yıl içinde iki cumhurbaşkanı değişi: Peru’da birçok pronunciamento ve Anayasa değişikliği olurken XIX. yy. Avrupa siyasî belâgatinin altında CaudillolariK şahsî rekabetleri gizleniyordu.
Aşağı ve Yukarı Peru arasındaki geleneksel bağlar, mareşal Santa Cruz’un bir Peru-Bolivya konfederasyonu kurmasına (1836 imkân verdi: bu birliği şili ordusu dağıttı (1839). iki defa cumhurbaşkanı seçilen Ramon Castilla (1845-1851 ve 1855-1862), diktatörlüğünü kabul ettirdi, kızılderililerder. vergi alınmasını ve zencilerin köleliğini kaldırdı, millî ekonomiyi geliştirdi: avrupa sermayelerinin guano ve güherçile işletmeleriyle ilgilenmesi, ülkeye çok kötü şartlar altında yaşayan cinli işçiler getirilmesin: başlattı (1849′dan sonra). Bir borç meselesi ispanyol donanmasının guano bakımından zengin olan Chinehar adalarını işgal etmesine (1864), sonra Callao’yu topa tutmasına yol açtı (1866); sonunda ispanya sömürgeyi yeniden fethetme hevesinden vaz geçmek zorunda kaldı. Tarapuca güherçilelerinin yol açtığı Pasifik savaşında, Şili, Bolivya (1879-1881) ve Peru’yu (1879-1883) yendi. Peru, Tarapaca ilini Şili’ye bıraktı. Şili Tacna ve Arica’nın öbür illerini de işgal ederek, plebisit yapılıncaya kadar on yn elinde tuttu. Aslında mesele ancak 1929′ d a Şili’nin Tacna’yı iade etmesi ve Arica’y: muhafaza etmesiyle çözüldü. Brezilya (1909 ve Kolombiya ile daha az önemli sınır çatışmaları çözüldü (Leticia trapeze’nin bırakılması, 1934); buna karşılık, Ekvador ile anlaşmazlık (Maranon’un kuzeyindeki bölge) Peru’nun anlaşmazlık konusu amazon arazilerinin büyük kısmında hâkimiyetin: onaylayan Rio de Janeiro antlaşmasına (1942) rağmen henüz gerçekten çözümlenememiştir.
Pasifik savaşı ve Şili işgali yüzünden iflâs eden Peru, devletin yönetimini askerlere (general Iglesias, sonra Caceres [1886-1890 ve 1894-1895]), maliye ve ekonominin yönetimini ise bir avrupa konsorsiyumuna (Peruvian Corporation) bıraktı. Maden işletmesi (altın, gümüş, bakır, çinko, petrol), XX. yy. başında yeniden gelişti. 1908-1912, sonra 1919-1930 arası cumhurbaşkanı seçilen A.B. Leguia, Birinci Dünya savaşından sonra şiddet yerine rüşveti tercih eden ve büyük iktisadî buhran sırasında ortadan kalkan bir diktatörlük kurdu. V.R. Haya de la Torre tarafından 1924′te Paris’te kurulan ve 1933′te kanun dışı ilân edilen marksist eğilimli ve A.B.D. düşmanı A.P.R.A. (Alienza Popular Revolucionaria Americana [Amerikan Devrimci Halk birliği]) ülkede yeni bir siyasî kuvvet oldu. Manuel Prado Ugarteche’nin (1939-1945) başkanlığı sırasında temel hürriyetler yeniden ortaya çıktı. L. Bustamente y Rivero’nun cumhurbaşkanlığı sırasında (1945-1948) A. P.R.A.’nm siyasete katılmasını ve bir hükümet darbesi denemesini (1948), iktidarı general M.A. Odria’ya veren bir Pronun-ciamiento takip etti; M.A. Odria, A.P.R. A.’yı ve Komünist partisini kanun dışı ilân etti (1948) ve cumhurbaşkanı seçildi (1950-1956). 1956 Seçimlerinin serbestçe yapılması «apriste»lerin ve liberallerin M. Prado Ugartache’yi yeniden cumhurbaşkanı seçmelerine (şubat 1960) imkân verdi. Haziran 1962′de, başkanlık seçimleri sonuçları, A. P.R.A. Kurucusu Haya de la Torre lehine gibi göründü. Günden güne basit bir «reformizm»e yönelen Torre’nin durumunun devamlı olarak gerilemesine rağmen, ordu vadenin yaklaşmasından kaygılandı ve darbeye baş vurdu: general Ricardo Perez Godoy seçimleri iptal etti ve geçici bir askeri hükümet kurdu. Haziran 1963′te, yeni seçimler sonucunda Halk Hareketi partisinin adayı olan ve hıristiyan demokratlara dayanan liberal Belaunde Terry başkan seçildi. Fakat sosyal reformlar sınırlı kaldı. Yönetici çevrelerin dağlı köylülerle pek ilgilenmemesi, Castro’yu örnek tutarak silâhlı mücadeleyi genişletmeğe çabalayan ger iller o hareketlerinin gelişmesine yol açtı, özellikle, M.I.R. (Movimiento de la îzquierda Revolucionaria [Devrimci Sol hareketi]), 1965′ten sonra birçok çete kurdu: hareketin kurucularından avukat Luis de la Puente Uceda, aynı yıl savaşırken öldü ve hükümet çevreleri âsilerin yok edildiğini açıkladı.
Gerilla faaliyetinin önlenmesi üzerine hükümetçe temmuz 1965′te kaldırılan anayasal haklar iade edildi (1966). 3 Ekim 1968′de başkan Belaımde Terry bir askerî hükümet darbesiyle devrilerek Buenos Aires’e sürüldü. Darbeyi takip eden günlerde birtakım öğrenci hareketleri patlak verdi. Askerî darbe hareketini yöneten genelkurmay başkanı general Juan Velasco Alvarado, başkan, general Ernesto Montagne ise başbakan oldu; askerlerden meydana gelen 12 kişilik bir hükümet kuruldu. Yeni hükümet, önceki anlaşmaları iptal ederek ülke petrolleri ve şeker plantasyonları devletleştirdi. Toprak reformunun gerçekleştirilmesi doğrultusundan köklü tedbirler alındı. Petrol şirketlerinin devletleştirilmesi, dolayısıyle A.B.D.’-nin Peru ile olan anlaşmazlığı devam ederken, Peru hükümetinin ülke karasularını 200 mile çıkarma konusundaki kararını uygulaması iki ülke arasındaki ilişkileri büsbütün gerginleştirdi. Peru askerî hükümeti sanayi kesiminde de köklü reform ve devletleştirme tedbirlerine girişti. Peru’da 31 mayıs 1970′te meydana gelen büyük deprem 50 000 kişinin ölümüyle sonuçlandı; 800 000 kişi açıkta kaldı.
Pizarro ile Atahualpa’nın Cajamarca’da karşılanması (1532) The de Bry’ın gravürü Cabinet des Estampes, Paris.
AN AY AS A
1933 Anayasasında birçok defa değişiklik yapıldı. Okuma yazma bilen erkek ve kadınlar (1956′dan beri) seçmendir (21-60 yaş arası oy kullanma mecburîdir). Cumhurbaşkanı, iki başkan yardımcısıyle birlikte altı yıl için seçilir, yürütme gücünü elinde tutar; meclislere karşı sorumlu olan on iki bakan vardır. Devlet güvenliği gerektirdiğinde cumhurbaşkanı hürriyetlerin tamamını veya bir kısmını kaldırabilir ve sınırı kanunla tespit edilen olağanüstü yetkiler alır. Yasama gücü tek dereceli genel oy sistemiyle altı yıl için seçilen senato (53 üyeli) ve millet meclisindedir (182 üye). Ülke bir vali tarafından idare edilen 24 idare bölgesi ile illere (onlar da idare bölgelerine) bölünmüştür, ilke olarak belediye meclisleri seçimle iş başına gelir. Kızılderili topluluklarına kanunî haklar tanınmıştır.
GÜZEL SANATLAR
Kolomböncesi eski peru sanatı Güney Amerika’nın en önemli sanatıdır ve Inka imparatorluğunun bütünlüğü sağlamasından önce çeşitli bölgelerde gelişen farklı medeniyetlerin sonucudur. (Bk. KOLOMBÖNCESİ.) Fetihten sonra Peru, ispanyol barok sanatının bir eyaleti haline geldi: ama yerli sanatçıların etkisi ve katkısı, bu sanata eski sanatları hatırlatan hayalî süsleme temalarıyle orijinal bir görünüş kazandırdı. Başlıca anıtlar Cuzco katedrali ve Pamata kilise sidir. XVI. ve XVII. yy .da Cuzco’da gelişen bir resim okulundan inka ilerigelenlerinin portreleri, dinî tablolar ve inka sembollerinin hıristiyan temalarına karıştığı eserler kalmıştır. XVII. ve XVIII. yy.da bol altın kullanan şatafatlı süsleme sanatı oymalarla süslü koltuklar, kumaşlar, çerçeveler bıraktı. Halk sanatı, seramiklerde, giyeceklerde ve dinî eşyalarda ispanyol sanatı ile kolomböncesi sanatı kaynaştırır. XIX.yy. ressamlarından Jose Gilde Casho portreler, F. Laso, L. Merino ve F. Fierro halk hayatından sahneler bıraktılar.
EDEBİYAT
Kolomböncesi edebiyat için bk. İNKA İMPARATORLUĞU; sömürge döneminin edebî faaliyeti için bk. İSPANYOLCA.
• Şiir. XVIII. yy.ın mirasçısı olan hiciv şairleri Felipe Pardo y Aliağa (1806-1868) ve Manuel Asensio Segura’dan (1805-1871) sonra, romantik nesli şu şairler temsil eder: Lamartine hayranı Jose Arnaldo Marquez (1830-1904): ağıtlar yazan Carlos Augusto Saloverri (1831-1890); V. Hugo’nun etkisinde kalan Clemente Althaus (1835-1881); daha çek nesirleriyle tanınan Ricardo Palma (1833-1919), millî edebiyatı ispanyol geleneklerinden kur!atmağa çalışan Manuel Gonzalez Prada (1844-1918). Ama Peru’da modernciliğin gerçek önderi, Ruben Dario’ nun çömezinden çok rakibi olan epik ve romantik şair Jose Santos Chocano’dur (1875-1934): has Santas (Kutsal öfkeler), Alma America, Epopeya de los Libertadores (Kurtarıcıların Destanı) güçlü ve coşkun bir lirizmle kaleme alınmıştır. Aynı nesilde ı Jose Maria Eguren (1882-1942) daha ahenkli bir şiirin yaratıcısıdır. Bu iki ustanın açtığı yolu şu şairler takip etti: şehvetli ve umutsuz şair Victor Vallejo (1895-1938); fütürizmden geçtikten sonra yumuşayan ama hâlâ Güney Amerika’da edebî bağımsızlık hareketinin başlıca temsilcilerinden olan Alberto Hidalgo (doğ. 1893). Çağdaş Peru edebiyatının başlıca özelliği halk ruhunu ve modern iktisadî gelişmenin ortaya koyduğu toplum meselelerini anlatma kaygısmdadır.
ispanyol tç savaşının yürekten sarstığı Cesar Valleionun (1892-1938) ölümünden sonra Cesar Mor o (1904-1956), Xavier Abril idce. 1905). Enrique Pena Barrenchea (doğ. 1905), Emilic Adolfo Westphalen (doğ. 1911), Martın Adan (doğ. 1918) sayesinde şairler avrupa edebiyat okul ve araştırmalarını yakından takip ettiler. Ama Julio Garrido Malaver (doğ. 1909), Felipe Arias Larreta (1910-1955) ve Mario Florian’ın (doğ. 1917) sanatı, siyasî amaçlarla dolu militan bir lirizmdir. Jorge Eduardo Eielson (doğ. 1922), Javier Sologuren (doğ. 1922), Sebastian Salazar Bondy (1924-1965), Washington Delgado (doğ. 1926), Leopoldo Chariarse (doğ. 1928), Alberto Escobar (doğ. 1929) ve Pablo Guevara (doğ. 1930) ile, yeni neslin bir kısmı yalnız estetik amaçlara yönelirken, Gustavo Valcarceî (doğ. 1921), Alejandro Romualdo Valle (doğ. 1926), Juan Gonzalo Rose (doğ. 1928) ve Manuel Scorza (doğ. 1929) geleneksel yoldan ayrılmadılar.
• Roman. Romances Historicos del Peru’nun ve Helenc’in Dostları romanının yazarı Fernando Casos’tan (1828-1882) sonra ispanyol-amerika edebiyatının en iyi hikayecilerinden biri olan Ricardo Palma (1833-1919) gelir; Peru Gelenekleri adlı eserinde fıkralar ve efsanelerle ülkesinin bütün geçmişini canlandırır. Paralvillo ve Sisebuto yazarı Guiterrez de Quintarilla (1858-1935) ve iki kadın romancı onu örnek almıştır: çok güzel bir psikolojik roman (Blanco Sol) yaza a Mercedes Cabello de Corbonero (1852-1909) kızılderili meselesini ilk olarak ele alan Yuvasız Kuşlar romanının yazarı Clorinda Mateo de Turner (1854-1909).
• Tugsten adlı romanında ülkesinin sosyal meseleleriyle uğraşan Victor Vallejo ve Abraham Valdelomar (1887-1919) ile peru romanı yeni bir çığıra girdi. Enrique Lopez Albujar’m (doğ. 1872) çok iyi bir hikayeci olmasına rağmen, peru hikâyesi en mükemmel şeklini Ventura Garcia Calderon ile (1887-1959) buldu: Akbabanın İntikamı, ölüm Tehlikesi, Kan Rengi’nde, kızılderililer ve melezler büyük bir ustalık ve trajik bir anlayışla canlandırılmıştır. Aynı zamanda çok zarif şiirler de (Cantilenas) yazan Ventura Garcia Calderon’u, Lois Valcarceî (doğ. 1891), Aurora Caceres (doğ. 1880) ve Tanrısız Halk romanında kızılderili meselesine eğilen Cesar Falcon örnek aldılar. Ama kızıldenülerin en ateşli savunucusu Ciro Alegria’dır (doğ. 1909).
Yerli edebiyat geleneğinde, çağdaş romancı Ciro Alegria (1909-1967) ve Jose Maria Arguedas’ın (doğ. 1911) eserleri hâkimdir. Bu yazarların etkisi, Arturic Demetrio Hernandez (doğ. 1903), Jose Diez Canseco (1904-1949), Francisco Vega Seminario (doğ. 1903) Fernando Romero (doğ. 1908) ve Francisco lzquierdo Rios’un (doğ. 1910), hikâye ve anlatılarında görülür. Eleodero Vaıgas Vicuna (doğ. 1924), Carlos Zavaleta (doğ. 1928), Julio Ramon Riberro (doğ. 1929), Enrique Congrains Martin (doğ. 1932), Mario Vargas Lİosa (doğ. 1936) gibi genç romancılar daha çok gerçekçi konulara yönelmekte ve ingiliz-amerikan anlatım tekniklerinden ilham almaktadır.
• Deneme. Şair Manuel Gonzalez Prada aynı zamanda da bağımsız düşünceli atak bir polemikçidir: Serbest Sayfalar ve Savaş Saatleri adlı denemeleri yüce bir düşünceyi yansıtır. Hikayeci Ventura’nın kardeşi Francisco Garcia Calderon (1833-1953), Latin Amerika Demokrasileri, Kaygılı Avrupa ve Yeni Almanya Anlayışı adlı eserleriyle Latin Amerika’da siyasî düşüncenin temsilcisidir. Luis Alberto Sanchez (doğ. 1900), ispanyol-amerika düşünce hareketinde kitaplarıyle önemli rol oynadı:
Amerika’da Kültür Hayatı ve Tutkusu, Latin Amerika Yaşıyor mu? Bu son eserde bütün kıtanın etnik meselelerini inceler ve bu meselelerin çeşitli ırkların kaynaşmasıyle çözüleceğini söyler.
• Tiyatro. XIX. yy.dâki gelişmeden sonra peru tiyatrosunda sadece Juan Rio s (doğ. 1914) ve Enrique Solari Sfayne’dan (doğ. 1918) söz edilebilir.
Edebî tenkit alanında, E. Nunez (doğ. 1908), Alberto Tauro (doğ. 1914), Augusto Tamayo Vargas (doğ. 1914): Jorge Puccinelîi (doğ. 1920), Manuel Suarez Miravaî (doğ. 1922) ile çok başarılı eserler verilmektedir. (l)
PERU akıntısı. Bk. humboldt akıntısı.
22 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERU hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERTİNAX
Tarih 22 Mayıs 2009
PERTİNAX (Publius Helvius) [Alba Pom-peia, Liguria 126 - Roma 193], Roma imparatoru (192). Azatlı bir kölenin oğlu olan Pertinax başarılı bir askerdi. Konsül (192), Roma valisi oldu. Roma’yı Commodus’un elinden alan (193) isyancılar tarafından imparator seçildi, üç ay süren hükümdarlığı sırasında Comodus’un mallarını satışa çıkardı, Devlet maliyesini düzeltti; fakat muhafız erleri tarafından öldürüldü. (L)
22 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERTİNAX hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERTARİTO veya PERTARİDO
Tarih 22 Mayıs 2009
PERTARİTO veya PERTARİDO (öl. 688), Lombardların kralı (661 ve 671-688). Babası Ariberto Fin yerine geçti. Kardeşiyle iktidar yüzünden çekişti ve tahtı Benevento dukası Grimoaldo’ya kaptırdı (661). Duka ölünce, Pertarito tekrar iktidarı ele geçirdi. Bizans imparatorluğuyle barış yaptı. (L)
22 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERTARİTO veya PERTARİDO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERSLER
Tarih 21 Mayıs 2009
PERSLER, hint-avrupa soyundan halk. M. ö. 2000 yıllarına doğru Güney Rusya ve Kafkasya’dan bugün bulundukları yerlere geldiler. Buralarda kendileriyle aynı soydan olan Medlerle, samı oldukları kabul edilen Elamlılar vardı. Persîer önceleri Elamlılann, daha sonra da Medlerin yönetiminde yaşadılar M.ö. 553 yılında Büyük Keyhüsrev, Medleri yenilgiye uğratarak Med imparatorluğunun yerine Pers imparatorluğunu kurdu; Küçük Asya’yı, Hindistan’a kadar bütün İran’ı, Lidya’yı, Mezopotamya’yı ve Akdeniz’e kadar da Yeni Babil imparatorluğu adı verilen bölgeyi sınırları içine kattı. Dara I (M.ö. 521-486) imparatorluk topraklarını en geniş sınırlarına ulaştırdı, Asya’daki yunan sitelerini kontrol altına aldı, İstanbul boğazını geçerek Trakya üstünde hâkimiyet kurdu. İndus ırmağı imparatorluğun doğu sınırını meydana getiriyordu. Dara I, Yunanlılara karşı sefere çıktı ve Marathon’da bozguna uğradı. Oğlu KserkSes I de Yunanlıları boyunduruk altına alamadı (M.ö. 486-465). Bir duraklama devri başladı. Pers imparatorluğu, Büyük İskender’in Akamanışlarm son kralı Dara III’ü Gaugamela’da yenmesiyle sona ermiştir (M.ö. 331). İskender Dara’nın kızıyle evlenerek kendisini Pers imparatorluğunun mirasçısı ilân etti. Yunan-Makedonya hâkimiyetinin, Persler üstünde kısa sürmekle birlikte, kültür bakımından derin bir etkisi oldu.
Pers hâkimiyetinin Akamanış ve Sasanîler zamanında bütün İran’a yayılması, coğrafya dilindeki İran teriminin de geniş bir anlam kazanmasına yol açmıştır. Pers tarihi, Akamanış devrinden başlayarak XVI. yy. da kurulan ve 1935′ten beri İran imparatorluğu adını alan bugünkü devlete kadaı, İran’da birbiri ardınca hüküm süren imparatorlukların tarihidir. Yunanlıların barbarlar dedikleri Akambnışlar, aslında, İlkçağın en parlak medeniyetini kurmuşlardı. PerSlerin hoşgörürlükleri hayret uyandırıcı bir ölçüye varmıştı: yendikleri milletlere iyi davranmaları; Babil’de tutsak yahudilerin yurtlarına dönmesine izin verilmesi (M.ö. 538-537) v.b. Pers dini veya Mezdekîlik, ilk çağlardaki en ileri dinlerdendi. M.ö. VI. yy.da Zerdüşt’ün Doğu İran’da geliştirdiği bu dinin ilkeleri ve buyrukları Zend-Avesta’da yazılıydı. Mezdekîliğe Zerdüşt dini de denir. Akamanış sanatının büyüklüğü, Sus ve Persepolis (Parsa) yıkıntıları ile Nakşi Rüstem’de kral mezarlarında kendini gösterir. Bk. İRAN. (M) Persler (Persai), Aiskhylos’un trajedisi (M. ö. 472). Olay Sus’ta, kralın sarayı ö-nünde, Darios’un mezarının yakınlarında geçer, önce Büyük Kralın danışmanları ile hükümdarın annesi Atossa’dan meydana gelen koro, uğursuz kehanetlerini dile getirir. O sırada Perslerin Salamine’de bozguna uğradıklarını bildiren bir haberci gelir. Bundan büyük bir üzüntü duyan Atossa ile koro, Darios’un görüntüsünü çağırarak ondan bu bozgunun eski kehanetlerin bir gerçekleşmesi olduğunu ve felâketlerin devam edeceğini öğrenirler. Bundan sonra da yenik düşen ve umutlarını yitiren Kserkses görünür ve oyun sızlanmalar içinde son bulur. Persler’de az olay yer almaktadır. Eser daha çok, şairin millî duygularını dile getiren lirik tablolardan meydana gelmiştir. Şair burada sekiz yıl önce Perslere karşı kazanılan zaferi kutlar ve Kserkses’in uğradığı yenilgiyi, gururunun bir cezası olarak yorumlar. (-> Bibliyc.) [L]
21 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERSLER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERSIUS FLACCUS (Aulus)
Tarih 21 Mayıs 2009
PERSIUS FLACCUS (Aulus), latin hiciv şairi (Volterra M.S. 34-Roma 62). Roma imparatorlarına cephe alan bir ailedendi. Paetus dayısıydı, Paetus’un kızı Arla ise, Neron’a karşı kurulan stoa’cı muhalefetin kahramanlarından Thrasea ile evliydi. Persius on iki yaşında Roma’ya gitti. Stoa’cı filozof Cornutus’un çömezi oldu. Altı küçük yergi şiirinde (Satyrae) dikkati çeken yüksek ahlâk anlayışı bu filozofun etkisini taşır. Gerçekte Persius, hicivci olmaktan çok bir ahlâkçıdır. Geleneksel Satir türünü geliştirdi, üslûbu çoğu zaman kısa ve özlü olmakla beraber, anlaşılması zordur. (L)
21 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERSIUS FLACCUS (Aulus) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERSEPOLİS,
Tarih 21 Mayıs 2009
PERSEPOLİS, esk. Parsa. Esk. coğ. Pers imparatorluğunun başkentlerinden biri; M. ö. VI. yy. sonunda kral Dara tarafından kuruldu, oğlu Kserkses ile Artakserses I tarafından genişletildi. İskender, şehri M.ö. 331′de yaktırdı. Kral sitesinin kurulduğu meydan Dara’nın, Kserkses’in saraylarını ve kabul salonlarını (Tahtı Cemşid veya apadana) kapsıyordu. Bu düzlüğe, kenarları kabartmalarla süslü iki burma merdivenle ulaşılıyordu. Kserkses’in taht odası yüz sütunluydu. Yirmi metre kadar olan sütun gövdelerinin tepelerinde, bazıları insan başlı boğa göğüsleriyle süslü 2 m’den yüksek sütun başlıkları vardı. Dara’nın kabul salonu, 10 000 kişiyi alabilecek büyüklükteydi. Sarayı ise yontulmuş ve kapıların üzerinde Mısır silme oluklarıyle süslenmiş taş bloklardan yapılmıştı. Bu taş blokların ancak birkaçı bugüne kalmıştır. Krallık ambarını ve cephaneliği kapsadığı için «Hazine» denen yerde, çok renkli alçıyle kaplı tahta sütunları olan, dört revaklı bir avlu vardı. Bu yapıların duvarları, sıra sıra insanları gösteren alçak kabartmalarla süslüdür. Persler ve Medler, askerler ve haraç taşıyan hamallar. (L)
21 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERSEPOLİS, hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERİGNON (Dominique Catherine, — markisi)
Tarih 15 Mayıs 2009
PERİGNON (Dominique Catherine, — markisi), Fransa mareşali (Grenade, Hau-te-Garonne 1754-Paris 1818).
1780′de subay, 1791′de milletvekili oldu, istifa etti ve Pireneler lejyonu kumandanlığına getirildi (1792). 1793′te generalliğe yükseldi, Montagne-Noire’da kendini gösterdi (kasım 1794), Dugommier’den sonra ordunun başına geçti ve Figueras’da La Union’u yenilgiye uğrattı. Beşyüzler meclisinde milletvekili (1795), Madrid büyükelçisi oldu, İspanya ile ittifak görüşmeleri yaptı (eylül 1796). Novi’de yaralandı ve esir edildi (ağustos 1799). 1801′de senatör seçildi, İspanyol Sınırını Tahdit komisyonuna başkanlık etti (1802). 1804′te mareşalliğe yükseldi, Parma ve Piacenza genel valisi (1806), Napoli’de başkumandan (1808), imparatorluk kontu (1811) oldu. Bourbon’ları biraraya topladı, onlar da kendisini Yüksek meclis üyesi (1814) ve marki (1817) yaptılar. (l)
15 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERİGNON (Dominique Catherine, — markisi) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERGE
Tarih 14 Mayıs 2009
PERGE. Esk. coğ. Bugün Murtma, Anadolu’da (Pamphylia bölgesi) şehir. Eski yazarlardan yalnız Skylaks, Perge’nin Lykia bölgesi sınırları içine girdiğini söyler. Şehir stratejik bir yerde kurulmuştu; şehrin akropolis’inin hemen yanından geçen Karasu ırmağının (Kestros veya Kaustros) Aksu kolu, taşıtların işlemesine elverişliydi ve denizle bağlantıyı sağlıyordu. Büyük bir kıyı yolu, Side’den başlayıp Perge (Murtına) ve Attaleia (Antalya) şehirleri üzerinden geçerek ülkenin içlerine kadar uzanıyordu. Şehrin adı Yunanca değildir; yerli bir Anadolu di-PERGE linden gelir.
Eski yazarlar şehre ilk defa, tiyatro özellikle Argolis’ten ve Lakedaimon’dan gelen Yunanlıların yerleştiğini bildirirler. Perge kazıları şehrin efsanevî kurucularının Mopsos ve Kalkhas olduğunu gösterdi. Şehrin adına ilk defa M. ö. IV. yy.da rastlanır. M. ö. 334′te Büyük İskender’in seferi sırasında Makedonyalıların Perge’den geçtiğini kaynaklar bildirir. Şehrin Ptolemaiosların hâkimiyeti zamanındaki durumu karanlıktı. Polybios’a göre, M. ö. 218′de Akhaios’un kumandanı Garsyeris, Selge üzerine yapacağı saldırı için Perge’den Pamphylia ve Pisidia bölgeleri şehirlerine elçiler göndererek yardım isteğinde bulundu. Buna göre, o dönemde Perge, Selefkilerin elinde bulunuyordu. Yine Polybios’a göre, Büyük Antiokhos tarafından Perge’ye tayin edilen kumandan, kralından emir aldıktan sonra şehri Manlius Vulso’ya teslim etti. Bundan sonra şehir Bergama’nın hâkimiyeti altına girdi. M. ö. II. yy.da veya II. yy. ile I. yy. arasında şehrin zor günler geçirdiği sanılıyor. Cicero’nun verdiği bilgilere göre M. ö. 80 veya 79 yılında Pergeli hekim Artemidoros’un yol gösterdiği Verres, şehirdeki Artemis tapmağını yağma etti. Perge ve çevresinde Roma imparatorlarına ait sayısız şeref yazıtı tespit edildi. Bu yazıtlar imparator Caligula, Claudius, Trajanus, Hadrianus ve Gordianus’a aittir. Şehrin yetiştirdiği ünlü kişiler şunlardır: Myron’un oğlu hekim Asklepiades, Vale-rus Elektos, Kallikles’in oğlu Sofist Varus, Zoilos ve Arkhimedes’in öğrencisi matematikçi Apollonios. Perge şehrinde kutsanmış olan tanrıların başında Artemis Pergaia gelir, Perge Artemis’nin çok eski kökenli yerli bir tanrıça olduğu ve sonraları yunan Artemisi ile kaynaştığı sanılıyor. Eski yazarlara göre Artemis Pergaia’nın şehirde oldukça büyük bir tapınağı vardı. Perge tiyatrosunda bir yer de Artemis rahibesine ayrılmıştı. Şehirde ele geçen sikkelere göre Perge’de ayrıca şu tanrılar da kutsanıyordu: Zeus, Apollon, Athena, Hephaistos, Hermes, Afrodit, Asklepios, Dionysos, Serapis, Harpokrates, Pan, Hekate, Nike, Themis, Tykhe ve Herakles. Ayrıca, Roma imparatorluk kültlerinin de olduğu biliniyor. Şehir, Anadolu’nun en eski Hıristiyanlık merkezlerinden bindir. Hierokles’e göre Perge, Syllion (Yanköy) ile birleştikten sonra Pamphylia eyaletinin dinî metropolisi oldu.
• Arkeolojik araştırma ve kazılar. Perge harabeleri hakkında ilk önemli bilgileri veren gezgin ve yazarlar şunlardır: Leake, Texier, Ritter, Hirschfeld, Fellows, Schörnborn, Pourtales, Tremaux, Lanckoronski, Fabricius, Paribeni, Romanelli, Pace ve Viale. Bu yazarların hepsi Perge harabelerini yerinde ziyaret ederek anıtlar hakkında bilgi vermişlerdir. En eski Perge yerleşmesi, çevresine oranla oldukça yüksek olan ve ancak güneyden çıkılabilen 50 m yüksekliğinde bir dağ üzerinde kurulmuştur. Tepenin eteğine çok sonra yerleşme oldu. Şehirdeki ilk sistemli araştırma ve kazı 1949′da A. M. Mansel’in başkanlığında yapılmağa başlandı. Uzun bir aradan sonra 1953-1957 arasında yeniden ele alındı. 1967′den sonra kazılar sistematik olarak her yıl devam ediyor. Bu kazılarda şehrin biri Helenistik, öteki Geç Antik çağa ait iki kapısı, Helenistik kapının gerisindeki oval avlu ve üç gözlü tak, şehrin belkemiği olan 20 m genişliğindeki direkli caddenin büyük bir kısmı, caddenin sonunda yer alan anıtsal bir çeşme binası ve şehrin 1 km kadar güneyinde dor düzeninde erken Helenistik döneme ait bir tapınak ortaya çıkarıldı. Ayrıca kazılarda Perge’nin hayırsever kişileri de tanındı. Bunlardan en önemlisi Plancia* Mağna’dır. Bu kadın, imparator Hadrianus zamanında (M. S. 120-121), askerî önemini kaybeden Helenistik kapının gerisindeki oval avluyu bir şeref avlusu haline getirdi, avlunun yan duvarlarındaki hücre sayısını da arttırarak, buraları tanrı ve Perge’nin efsanevî kurucularının (Mopsos, Kalkhas) heykeîleriyle süsledi. Ayrıca, oval avlunun gerisindeki üç gözlü ve iki katlı tak şeklinde bir kapı yaptırdı; bu kapıya Nerva’dan Hadrianus’a kadar gelen imparatorlar, imparatoriçeler ve onların yakın akrabalarının heykellerini koydurdu. Plancia’nm yaptığı bu büyük bağışlardan dolayı Perge halkı, belediye meclisleri (demos ve boule) ve senatosu (gerusias) bu kadın için çeşitli yerlerde heykeller diktirdiler; heykellerin kaideleri üzerine de bu kadına verilen unvanları ve görevleri yazdılar. Yazıtların bazılarında şehrin kızı olarak da gösterilir, bu unvan ancak şehre büyük iyilikleri dokunmuş kadınlara veriliyordu. Bu yazıtlarda Plancia, bir şehir devleti içinde en yüksek mülkî memur olan «demiurgos» olarak da geçer; bu görev aslında sadece erkeklere verilirdi. Ayrıca, baş tanrıça Artemis Pergaia’nın rahibesi, tanrılar anasının ömür boyunca rahibesi ve imparator kültünün de başrahibesiydi. Perge’de yapılan kazılar sırasında bu ünlü kadının heykelleri de ele geçti. (-> Bibliyo.) [M
14 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERGE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERFECTİSSİMUS, PERFEKTİF, PERFEKTUM
Tarih 14 Mayıs 2009
PERFECTİSSİMUS sıf. ve i. («kusursuz, mükemmel» anlamında lat. k.). Roma imparatorluğunda II. yy.dan sonra atlı sınıfının yüksek memurlarına, daha sonra da birçok memura verilen unvan. (L)
PERFEKTİF sıf. ve i. (fr. perfectif). Leng. Geçmişteki bir olayın sonucu olan veya tamamlanmış şekliyle ele alman bir eylemi belirten veya bugünkü durumu anlatan fiil biçimi. (Bk. Görünüş.) [l]
PERFEKTUM i. («tamamlanmış» anlamında lat. k.). Leng. Geçmiş bir eylemin sonucu olan bir hali belirten fiil biçimleri bütünü: perfektum, şimdiki zaman ve geçmiş zamandan farklıdır. Bk. görünüş ve ANSİ kl.
— ANSfkl. Perfektum ismi, geçmişteki bir faaliyetin sonucu olan şimdiki zamandaki bir hali belirtmeğe yarayan bir fiil kategorisine verilir. Meselâ Yunancada kektemai «benim var (elde ettikten sonra)», ktaomai «elde ediyorum» ile, ve latincede novi «biliyorum», nasco «öğreniyorum» ile karşıtla-şır. (L)
14 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERFECTİSSİMUS, PERFEKTİF, PERFEKTUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEPEME, PEPERİNO,PEPERİT,PEPEROMİA
Tarih 12 Mayıs 2009
PEPEME sıf. (pepe’dzn). Pepe. ♦ Pepemelik i. Pepelik. (M)
PEPE MEHMED PAŞA. Bk. MEHMET PAŞA Pepe.
PEPERİNO i. Petrogr. Yanardağ tüfü veya köşeli çakıltaşı. (Peperino, kül renkli, yumuşak ve kolay ufalanan, karabiber tanelerine benzeyen unsurları kapsayan ve özellikle Roma bölgesinde bulunan bir kayadır. Roma imparatorluğunda Cumhuriyet devrinde yapılan büyük anıtlarda kullanılmıştır.)
PEPERİT i. (peperino’dan fr. peperite). Limagne’da, volkanik unsurlar veya kireç-taşlı veya marnlı çimento veya unsurlar kapsayan tüf ya da köşeli çakıltaşı. (L)
PEPEROMİA i. Tropikal ülkelerde yetişen ot veya ağaççık. (Peperomia Sadersii, P. mormorata, P. metallica v.b. gibi bazı türleri renkli ve alacalı yapraklarından ötü-rülimonluklarda yetiştirilir. Bu cinsin altı yüzden fazla türü vardır. Karabibergillerden.) [L]
12 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEPEME, PEPERİNO,PEPERİT,PEPEROMİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PENCAP
Tarih 08 Mayıs 2009
PENCAP veya PENCAB, Hindistan ve Pakistan’da bölge; kuzeyde Himalaya, batıda Salt Range ve lndus, güneyde Tar çölü, doğuda yüksek Ganj ovasıyle sınırlıdır.
• Coğrafya. Pencap «Beş ırmak» ülkesidir. Cihlam, Çenab, Ravi, Satlec ve Beas adlı bu beş ırmak, geniş bir dağ eteği ovası meydana getirmiş ve alüvyon tabakasını, taraçaları yaran geniş vâdi şeritleriyle oymuştur. Suyun büyük kısmını Himalaya’ daki kar ve buzların erimesi sağlar, Bengal’den her yıl muson yağmurları gelmez ve kışın batıda hava basıncının düşmesi bol yağışa yetmez. Bu iklim şartlarını, Büyük İskender zamanında geniş alanları kaplayan tabiî bitki örtüsünün bozulması (seyrek ağaçlı akasya ve bodur palmiye ormanları) daha da kötüleştirmişti. Kenar kısımları çorak olan bu topraklarda tarım faaliyeti sulamaya bağlıdır. Bilinen ilk sulama çalışmaları 1359′da moğol imparatorlarının emriyle başlatılmıştı; 1859′dan sonra İngilizler sistemli bir sulama planı uyguladılar. Bugün ırmak sularının beşte dördü, barajlarla sulama şebekesine yöneltilmiştir; su dağıtımı elli yıldan beri bol tahıl (buğday, ikinci derecede de darı ve mısır), pamuk ve şekerkamışı yetiştirmeğe imkân verir. Nüfus büyük ölçüde artmıştır: 1891′de nüfusu 60 300 kişi olan Lyall-pur idare bölümünün nüfusu 1951′de 2 157 000′e yükselmişti. Pencap’ın demiryoluyle Karaçi’ye bağlanması şehrin ve limanın gelişmesinde başlıca rolü oynamıştır. Geleneksel el sanatlarının özellikle Lahor’ da (Pakistan), Amritsar’da ve Cullundur’da (Hindistan) hâlâ çok faal olmasına rağmen, Pakistan’da (Lahor, Sialkot, Multan, Ra-valpindi’de) ve Hindistan’da (Ludhiana ve Amritsar) modern fabrikalar da kuruldu. Ama Pencap, 1947′de Hindistan ile Pakistan arasında bölünmesinden büyük zarar gördü; kadroların ve arazi sahiplerinin büyük kısmı Batı Pencap’tan Hindistan’a geçtiler; Batı Pencap’a çok yoksul göçmenler akın etti. Pencap’ın Pakistan bölümündeki suları toplayan barajların çoğu Hindistan’a verilen Doğu Pencap topraklarındadır. Bununla birlikte başlıca anlaşmazlıklar sınır antlaşmalarıyle çözümlenmiştir. —
Pencap eyaleti (Hindistan), 122 831 km2; 20 298 000 nüf.; merkezi, Çandigarh.
• Tarih. Daha M.ö. III. binyılda gelişen Pencap (Harappa’nın bulguları), Yunan ve Roma çağında, özellikle sanat açısından Yunanlıların etkisinde kaldı. Ülke uzun süre çeşitli arî klanlar arasında bölüşüldü. İstilâcıların geçiş bölgesi olması, müstahkem şehir ve kasabalar kurulmasına yöl açtı; sırasıyle Hunların (VII. yy.), Türklerin (XI. yy.) ve Afganlıların geçtiği bölgede Afganlılar Müslümanlığı yaydılar: mezhepleri XV. yy.da ortaya çıkan Sikhî-ler, Moğol imparatorluğu çöktükten sonra (XVIII. yy.) bir konfederasyonlar grubu kurdular. Lahor’a yerleşen Sikhîlerin başlıca önderi Rancit Singh, İngilizlerle dostça geçindi (1809), sağlam bir idare ve askerî düzen kurarak durumunu sağlamlaştırdı, ölümünden kısa süre sonra (1839) taht kavgaları ve İngilizlerin müdahalesiyle Pencap, İngiliz Hindistan şirketinin eline geçti (Sikhîler savaşı, 1846 ve 1849). 1937′den sonra bağımsız bir eyalet haline gelen Pencap, 1947′de Hindistan (Doğu Pencap) ile Pakistan arasında bölüşüldü. 1956′-da kurulan Pencap eyaleti (Hindistan) bir bakanlar kurulu ve bir vali tarafından yönetilir; bir meclis ve bir konseyden meydana gelen bir parlamentosu vardır.
• Güzel sanatlar. Pencap’ın sanat bakımından geçmişi Cilâlıtaş devrine dayanır (Sohan «kültürü»); «lndus medeniyeti» denen medeniyetle (M.ö. 3500-1880 dolaylan) bölgede Mezopotamya medeniyetine benzeyen bir medeniyet gelişti. Sonradan Perslerin Akamanış imparatorluğuna katılan (M.ö. VI.-IV. yy.) bölge, Büyük İskender’in akınından sonra (M.ö. 326-325) Hint-Yunanlılar tarafından işgal edildi. Coğrafî durumu yüzünden sık sık istilâ edilen bölge, önce Kusana imparatorluğuna (M.ö. II. yy., M.S. II. yy.), sonra Gupta imparatorluğuna katıldı (IV. yy.). 775′ten sonra müslümanlarm işgal ettiği ilk hint toprağıdır. 1021′de Gazneliler, 1517′de Babur tarafından fethedildi. Sanatı bu çeşitli dönemleri yansıtır; gelişmiş olan minyatür sanatı, özellikle sikhî okulu tarafından temsil edilir. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENCAP hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELEİA, PELEİAS, Pelekamon
Tarih 07 Mayıs 2009
PELEİA. Esk. coğ. Anadolu’da (Karia bölgesi) şehir. Eski yazarların verdikleri bilgilere göre, M.ö. 452-451 ve M.ö. 428-427 yılları arasında Attike – Delos Deniz birliği listelerinde adı geçtiğinden, bu birliğe üye olduğu kabul edilir. Paton ve Myres, Bodrum (HalikarnaSsos) şehrinin kuzeybatısında Türkmen dağı üzerinde yer alan küçük bir Lelegler (Leleges) yerleşmesinin yakınındaki Pelen adını taşıyan yeri eski Peleia olarak kabul ederler. (M)
PELEİAS’LAR çoğl. i. (yun. k.). Dodone’de Zeus kehanet yerindeki rahibelere verilen ad. (L)
Pelekamon (Maltepe) savaşı, bizans imparatoru Andronikos III Palaiologos ile Orhan Beyin kuvvetleri arasında yapılan (mayıs 1329) savaş. Andronikos, Orhan Gazi tarafından kuşatılan İznik (Nikaia) şehrini kurtarmak için Pelekamon’a gelerek, Orhan Bey’in kardeşi Pazarlu Bey kumandasındaki türk kuvvetleriyle savaştı; fakat yenilerek İstanbul’a döndü. Bizans ordusu paniğe kapılarak bozuldu; birçok rum soylusu öldü. (M)
07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELEİA, PELEİAS, Pelekamon hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELAVICINO veya PALLAVICINO
Tarih 07 Mayıs 2009
PELAVICINO veya PALLAVICINO
(Oberto, — markisi), italyan savaş adamı (Piacenza – öl. Gisalecchio, Pontremoli 1269). 1236′da Piacenza’dan sürgün edildi, Lunigiana’ya imparator naibi tayin edildi, kendine bağlı bir ordu meydana getirdi ve Cremona’da başhâkim (1250), sonra Del-la Torre ile birlikte Milano ortak senyörü (1260) oldu. Ele geçirdiği birçok şehri ölümünden önce kaybetti. (L)
07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELAVICINO veya PALLAVICINO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEGASUS
Tarih 04 Mayıs 2009
PEGASUS, Kanatlıat* takımyıldızının latince adı (kısaltması: Peg). [l] PEGASUS, Proculus okulundan romalı hukukçu. Çağdaşı imparator Vespasianus’un zamanında valiliğe getirildi (M. S. I. yy.).
04 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEGASUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Peep-of-Day Boys
Tarih 04 Mayıs 2009
Peep-of-Day Boys {Şafak Çocukları), İrlanda’da gizli protestan teşkilâtı. Bu teşkilât katolik rakiplerini bertaraf etmek amacıyle 1785′e doğru Armagh kontluğunda, daha sonra da, bütün Ulster’de presbiteryenleri teşkilâtlandırarak silâhlandırdı. Katolik köylerine, gün ağarırken saldırdıkları için kendilerine bu ad verildi. Katolikler de bunlara karşı «Defenders» (Savunucular) teşkilâtını kurdular. Peep-of-Day Boys teşkilâtı 1795′e doğru ortadan kalktı. Toplumun daha yüksek tabakalarında kurulan «Orange Society» adlı yeni gizli teşkilât, Peep-of-Day Boys’tan ilham aldı. (L) Peer Gynt, H. Ibsen’in lirik ve hicivli dramı (1867). Kurnaz ve palavracı bir köylü o-lan Peer Gynt, annesini umutsuzluğa düşüren olmayacak serüvenlere atılır. Aklına esip başkasının karısını kaçırır, ertesi gün de kadını yüz üstü bırakarak memleketinden kaçmak zorunda kalır. Yola çıkmadan önce son dakikalarını can çekişen annesinin başucunda geçirir. Ormanda troll denilen yan kaçık insanlar onu ağırlar ve yanlarında alıkoymak isterler. Ama Peer Gynt, gerek sevdiği ve gelip kendisini bulan Sol-veig’i, gerek trolPlerin teklifini reddeder. Fakat troll’ler onu etkilemişlerdir: Peer Gynt artık «kendisi olmak» değil, «kendi kendine yetmek» yolunu seçmiştir. Gittiği her yerde fantastik ve görünmeyen bir varlık olan «büyük eğri»ye rastlar ve engellerden kaçmayı öğrenir. Sonra onu Doğu’da görürüz. Zengin olmuştur. Fakat arkadaşları onun güvenini kötüye kullanır ve parasını çalarlar. Peygamber katma yükseltilir, fakat güzel Anitra’nın kişiliğinde şehvet peşinde koşarken soyulur, elinde avucunda bir şey kalmaz. Kendisini imparator olarak ilân eden bir adamın peşine düşer ve sonunda kendini bir tımarhanede bulur. Yorgun ve yaşlanmış olarak Norveç’e dönerken açıklarda patlayan fırtınada boğulmaktan zor kurtulur. Bir «düğme dökmecisi»ne rastlar; dökmeci ona, sürdüğü bu zengin ve başarılarla dolu hayatın uzun bir düşüş olduğunu söyler: «Bozuk bir parçasın, sen de ötekiler gibi yeniden döküme gireceksin». O sırada, Peer Gynt kendisini beklemiş olan Solveig’i bulur; onun saf ve sürekli aşkı hayatını kurtarır, çünkü ancak onun kal-bindeyken gerçekten kendisidir; üst tarafı baştan sona kuruntu ve yalandır. Besteci Edvard Grieg, Ibsen’in Peer Gynt’i için e-serin romantik yönünü biraz fazla abartan bir müzik yazdı. Ayrıca Saverud, Ibsen’in şaheseri olan bu dramdaki sosyal ve millî hicvi daha çok belirten yeni bir müzik besteledi. Grieg de, partisyonundan, Orkestra Süiti nu 1 («Aase’nin ölümü», «Anitra’nın Dansı», «Dağlar Kralının Sarayından») ve Süit nu 2 («İngrid’in Yakarışı», «Arap Dansı», «Fırtına», «Solveig’in Şarkısı») adlı e-serleri düzenledi. (-» Bibliyo.) [L]
04 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Peep-of-Day Boys hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEDRO IV
Tarih 02 Mayıs 2009
PEDRO IV, Portekiz kralı (1826). Bk. PEDRO I, Brezilya imparatoru.
PEDRO IV el Ceremonioso (Balaguer 1319-Barceîona 1387), Aragon kralı (1336-1387), kral Alfonso IV’ün oğlu. 1340′ta, Tarifa’yı kuşatan Magrıplılarla savaşmak üzere Castilla kralı ile birleşti: Mallorca ile Roussilîon’u, kuzeni Mallorca kralı Jaime Il’nin elinden aldı (1343-1344). Çeşitli olaylardan sonra ayaklanan Aragon soylu sınıfına Epila zaferiyle (1348) boyun eğdirdi. Venedik ile birleşti, Bizans önünde Cenevizlileri yendi (1352) ve Sardunya’nın başlıca şehirlerini işgal etti (1354), fakat a-dayı büsbütün barışa kavuşturamadı. Castilla kralı Pedro el Cruel’e (Zalim Pedro) karşı yaptığı savaşlar onu Enrique de Tras-tamare’nin müttefiki haline getirdi. (L)
02 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEDRO IV hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEDRO III
Tarih 02 Mayıs 2009
PEDRO III (Lizbon 1717-ay.y. 1786), Portekiz kralı (1777-1786). Kral Joao V ile Manana d’Austria’nın oğlu; kardeşi kral Jos6 Fin kiziyle evlendi (1760) ve tahtı onunla paylaştı. Pedro III ile karısı Maria I, Pom-bal’ı 1777′de iktidardan uzaklaştırdılar. (L)
PEDRO III Büyük (1239-Villafranca del Panades, Barcelona 1285), Aragon (1276-1285) ve Sicilya (P1ETRO I adiyle) kralı, Jaime I’in oğlu. 1246′da Sicilya kralı Man-fredo’nun kızı Constanza Stauffen ile evlendi (1262). Manfredo ölünce (1266) karısı ona 50 000 altın ons’luk bir çeyiz getirdi. O da karısına Sicilya kraliçesi unvanını verdi. O andan itibaren Charles d’Anjou’-nun bütün hasımlarına vc kurbanlarına (Konrad V, Roger de Lluria) destek oldu. Bir deniz imparatorluğu kurmak istediği için kardeşi Jaime de Mallorca’ya metbulu-ğunu kabul ettirdi (Perpignan antlaşması, 1279). Vespri Siciliani’den sonra (30 mart 1282) Sicilya’ya geçti, Palermo kralı tacını giydi (1 eylül). Papa Martinus IV, karşısına düşmanlar çıkarttı ve onu afaroz etti. Calabria’da Anjou’lularla çarpıştı. Amirali Roger de Lluria Charles d’Anjou’nun oğlu Topal Charles’i esir aldı. Felipe II kuzenini desteklemek için Aragon’a girdi, Gerona’-yı kuşattı, fakat Pedro IH’ün filosu deniz ulaşımını kestiği için Perpignan’a çekilmek zorunda kaldı. Pedro III Sicilya’nın tek hâkimi oldu, bu adayı Güney İtalya’dan ayırarak İki-Sicilya krallığını kurdu. (L) PEDRO IV (Portekiz 1429-Granollers 1466), Portekiz başkumandanı, Katalanların kralı (1464-1466). Coimbra dükü Pedro ile Urgel kontu Jaime’nin kızı İsabel’in oğlu. On altı yaşında, babası Portekiz naibiyken Pedro. Avis başkumandanı ve hâkimi tayin e-dildi. Babasının düşmesi ve 1440′ta ölmesinden sonra birkaç yıl (1449-1456) Castil-la’da yaşamak zorunda kaldı. Orada, Al-varo de Luna, Santillana markisi ve Juan de Mena ile dostluk kurdu. 1456′da servet ve unvanlarını geri aldı. 1463′te Katalanların Juan Il’ye karşı başkaldırmaları üzerine Jaime de Urgel’in yeğeni olması dola-yisiyle kendisine taht teklif edildi. İki yıl süreyle Juan Il’ye karşı mücadeleye devam etti, ama kesin bir zafere ulaşamadı. Calaf bozgunu (1465) ve Cervera’nın kaybedilme-siyle katalan otoritelerinin gözünden düştü, güçsüzlük, despotluk ve askerler arasında taraf tutmakla suçlandı. Veremden öldü. Aynı zamanda bir edebiyatçı olan Pedro IV’ün eserleri arasında Satıra de Felice e infelice Vida (Mutlu ve Mutsuz Hayatın Yergisi), Menosprecio del Mundo (Dünyayı Küçümseme) ve Tragedia de la Reina İsabel (Kraliçe İsabel’in Trajedisi) sayılabilir. (M)
02 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEDRO III hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEDRO II
Tarih 02 Mayıs 2009
PEDRO II (Rio de Janeiro 1825-Parıs 1891), Brezilya imparatoru (1831-1889). Pedro I ile Avusturya prensesi Maria Leopol-dina’nın oğlu. Babasının yerine geçti ve başlangıçta Bonifacio de Andrada e Silva’-nın vasiliği altında hüküm sürdü. 1840′ta reşit olunca anayasaya titizlikle uydu, Arjantin diktatörü Rosas’m tehdit ettiği (1851-1852) Uruguay ile Paraguay’ı destekledi, daha sonra da paraguaylı diktatör Francisco Solano Lopez’e karşı Uruguay ve Arjantin ile birleşti (1865-1870). Kültürlü ve filozof bir prensti, pozitivist fikirlerin ve farmasonluğun etkisinde kaldı. Köleliği kaldırdı (1888). Bunun üzerine kendisine karşı, köle sahiplerinden, laikleştirme tedbirlerinden hoşnutsuzluk duyan ruhban sınıfından ve savaş sırasında gücünün bilincine varan ordudan meydana gelen bir koalisyon kuruldu. Pedro II tahtından feragat etmek zorunda kaldı (15 kasım 1889) ve Fransa’ya sığındı. (I-)
02 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEDRO II hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEDRO I Brezilya imparatoru
Tarih 02 Mayıs 2009
PEDRO I (Queluz 1798-ay.y. 1834), Brezilya imparatoru (1822-1831), Portekiz kralı (PEDRO IV) [1826]. Portekiz kralı Joao VI ile Carlota Joaoquina de Borbon’un oğlu. Ülkesi Fransız işgaline uğrayınca (1807) ailesiyle birlikte Brezilya’ya gitti ve Avusturya prensesi Maria Leopoldina ile evlendi (1816). Babası Lizbon’a döndükten sonra naip-prens olarak Breziya’da kaldı (1821). Portekiz cortes’lerinin merkeziyetçi siyaseti Brezilyalıları memnun etmediğinden, babasıyle birlikte Brezilya Anayasasına bağlılık andı içen (1821) Pedro, ayrılık taraftarlarıyle anlaştı, ülkenin «sürekli koruyucusu» diye adlandırıldı ve Brezilya’nın bağımsızlığını ilân etti (7 eylül 1822). Sonra da imparator oldu (12 ekim). Brezilya’ya yeni bir anayasa kazandırdı
(1824). Babasının ölümüyle Portekiz kralı olunca (1826), krallık için bir anayasa hazırlattı. Kızı Maria Il’yi kraliçe, kardeşi Migueî’i de naip yaptı (1826). Pedro’nun Brezilya’ya dönüşünden sonra Miguel, mut-lakıyetçilerin yardımıyle Maria Il’yi tahttan indirdi ve kendisini kral ilân ettirdi (1828). Pedro’yu fazlasıyle portekizli kalmakla kınayan muhalefetin tenkitleri sonucu, oğlu lehine Brezilya tacından feragat etmek zorunda kalan (1831) Pedro, Portekiz’i tekrar fethetti ve kardeşini Evora’-da teslim olmağa zorladı (1834), kızı Maria Il’yi yeniden tahta çıkardı. (L) PEDRO II (1174 – Muret 1213), Aragon kralı (1196 – 1213). Alfonso II Raimundo-nun oğlu. 1204′te papanın ona taç giydirmesi İspanyoîlarca hoş karşılanmadı. Las Navas de Tolosa savaşma katılarak başarı kazandı (1212), fakat 1213′te Toulouse kontuna yardım ederken Muret savaşında öldü. Provence şiir zevkinin İspanya’da yayılmasında katkısı oldu. (L)
02 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEDRO I Brezilya imparatoru hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEDNELİSSOS
Tarih 01 Mayıs 2009
PEDNELİSSOS. Esk. coğ. Anadolu’da (Karia – Pisidia sınır bölgesinde) şehir. Şehrin adındaki «ss» soneki, tarihinin M.” ö. 3000′e kadar indiğini gösterir. Polybios, Selge ile Pednelissos şehirleri arasında bir savaştan söz eder ve bu savaşta Pednelissos şehrinin haksız yere Seîge’nin saldırısına uğradığını yazar. Strabon ise, Ped-nelissos’u Pisidia bölgesi şehirleri arasında sayar. Roma imparatorluk çağında imparator Trajanus’tan başlayarak Gallienus a kadar basımına devam edilmiş olan şehir sikkeleri vardır. Bu sikkeler üzerinde Zeus, Apollon, Nemesis, Tykhe, Dioskuros’iar ve Artemis, Pergaia gibi tasvirler bulunur. Kilise listelerinde Pednelissos, Perge başkanlığında Pamphylia bölgesi sınırları içindeki şehirler arasında saydır. Şehrin yeri kesinlikle bilinmiyor. (M) PEDOGENETİK sıf. (fr. pedogenetique-ten). Pedogenezİe üreme tarzına ilişkin. (M PEDOGENEZ veya PEDOGONt i. (yun. pais, paidos, çocuk ve genesis oluşum, üreme > fr. pedogenese, paedogenese veya pedagonie’den). Biyol. özel bir dollenme-siz üreme şekli; yetişkin hayvanda değil, daima kurtçukta, embriyon oluşumu şeklinde yer alır (doğurganlık).
— ANSiKL. Bu erken döllenmesiz üreme tarzını 1861′de Nicolas Wagner keşfetti. Pedogenez özellikle çiftkanatlı böceklerde (cecidomyia, chironomidae) sık görülür. Miastor’un kurtçuğu, kendi içinde döllenmeden gelişen yumurtalar meydana getirir. Üç hafta sonra yumurtalar açılır ve yavru kurtçuklar çıkar. Böylece birçok döl art arda gelir; sonunda pupa devresi geçirdikten sonra sineklerin doğumunu sağlayacak o-lan değişik tipte kurtçuklar oluşur. Bunlardan olan yetişkin sinekler çiftleşir ve birkaç yumurta meydana getirir; bu yumurtalardan gene aynı pedogenez niteliğini taşıyan kurtçuklar oluşur. Ortam şartları yetişkin sineklerin oluşumunu kolaylaştırır veya geciktirir. (L)
01 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEDNELİSSOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELADAN
Tarih 28 Nisan 2009
PELADAN (Joseph, Josephin — denr fransız yazarı (Lyon 1859 – Neuiil.. – i Seine 1918). Ailesinin, kendilerine «sa: vanını bağışlayan bir Babil kralına kas» uzandığını, hattâ kendinin de bir büyâa olduğunu ileri sürdü, önsözü Barbey c I revilly tarafından yazılan Le Vice Sut– i (En Büyük Günah) adlı ilk kitabında rin maddeciliğe düşeceğini önceden habe verdi. Geniş bir ahlâk incelemesi ola dokuz ciltlik La Decadence Lat ine’û t tinlerin Gerilemesi) [1885-19071 bu tema? yeniden ele aldı ve geliştirdi; Curim (Meraklı Kadın) [1885] ve Utnitiaticn timentale (Sevgiyi Öğrenme) [1886] bu nuncu eserin en ünlü bölümleridir, öte ı dan Les Amants de Pise (Pisa Âşıkları [1912] ve Les Dâvots d’Avignon (Avigrxr Sofuları) [1922] adlı eserlerle ruhbilimdc: anlayan bir romancı olduğunu göstere: I tetik üstüne incelemeler (La Derniere L çon de Leonard de Vinci [Leonardo I Vinci'nin Son Dersi], 1904; De Parsiftâ Don Quichotte [Parsifal'den Don Kişot'a 1906) ve dramlar (La Prometheide ? metheus Efsanesi]; Semiramis [1897]; O* dipe et le Sphinx [Oidipus ile Sfer* 1898) yazdı. Aşk ve gizli bilimler kon sundaki bu eserleri XIX. yy. sonla: ~: natüralizmin coşkunluğuna karşı belir’. -tepkiyi ortaya çıkardı. (L)
PEKİN
Mançu imparatorlarının yazlık saray mi binalardan Şuan-Lun-Çang
Turizm-Tamtma (MEYDAN) ; Encyclopedia Bri


28 Nisan 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELADAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|