Persian

Tarih 27 Haziran 2009

Persiankiwi: Twitter devrimcisi İranlı.
Persian Farsça Ad:
Kökeni İran olan kimse.
Farsça:
[1] İran’ın resmi dili.
[2] Hint-Avrupa dil ailesinin, Hint-İran dil grubuna ait İran Dilleri alt grubunda yer alan dil.

Persian (İran Kedisi)

Temel Özellikleri
Tartışmasız ilk tercih edilen ev kedisi olan Persian, aileye ve dostluğa olan tüm düşkünlüğü ve zekası ile tanınır. Ancak bakımı oldukça dikkat gerektirir.

Görünüş ve Vücut Yapısı
Yüzünün etkileyici geniş ve yuvarlak kafasının kemik yapısı tamamen yuvarlaktır. Belirgin bir girintisi olan basık burnu kısa ve kalkıktır. Gözler iri, yuvarlak ve kabarıktır.

Uçları yuvarlak hafifçe öne eğik kulakları ufaktır ve alt tarafları fazla geniş değildir. Kulaklarının alçak oturuşu kafasının yuvarlaklığını bozmaz.

Bedeni alçak ve güçlü, asla kaba sayılmayacak bir tıknazlıktadır. Kemikleri ve kütlesi ona bir armağan gibidir. Kasları neredeyse abartıya kaçacak bir biçimde yapılıdır.

Dört ayağı da kısa ve kalındır, ön ayakları düz iner. Sırtı muntazamdır, iri patileri yuvarlak ve sıkıdır. Parmakları birbirine yakındır. Kuyruk uzun olmamakla beraber gövdenin uzunluğuna uygundur. Uzun, sık ve canlı tüyleri gövdeden aşağıya akıyormuş gibi kabarık durur. Omuzlar dahil tüm beden boyunda yelelenen ve oradan aşağı göğsü ve ön ayakları kaplayan uzun kürk gibi tüylerle kaplıdır. Pati altlarında ve kulak içlerinde dolgun fırçaya benzeyen tüyler vardır.

Tüy Bakımı
Her gün muntazaman fırçalanması şarttır. çok fazla sindirilmemiş tüyler bağırsak problemlerine yol açabilir. Yumuşak bir fırçayla ve yumuşak hareketlerle fırçalanmalıdır. Eğer şartlar başka türlüsünü gerektirmiyorsa mümkün olduğunca kuru şampuan kullanılması gerekir.

Kökeni
İran kedilerinin uzun tüylü Türk Ankara kedilerinden geldiği sanılmaktadır. Her iki cins de doğulu kediler olarak tanınır. Eski İran kedilerinin Ankara kedileriyle daha yoğun ve yünsü tüylü olmalarının dışında çok az farklılıkları vardı.

İran kedileri Avrupalılar tarafından tüylerinden ötürü beğenilerek yetiştirildiler ve tüm uzun tüylü kedi yarışmalarının vazgeçilmez galipleri oldular. İran kedisinin süregelen ısrarlı yetiştirilmesi sonucunda sarsılmaz yerleri olan İngiliz ve Amerikan Shorthair’ler bile kendi ana vatanlarında tahtlarını kaybettiler.
Örnekler:
tırmık, 3 yaşında, erkek, İran Kedisi (Persian).
shagy, 4 yaşında, erkek, İran Kedisi (Persian)
lokum, 4 aylık, dişi, İran Kedisi (Persian)
süleyman 2 yaşında, erkek, İran Kedisi (Persian)
İran Kedisi (Persian)
Tartışmasız ilk tercih edilen ev kedisi olan Persian, aileye ve dostluğa olan tüm düşkünlüğü ve zekası ile tanınır. Ancak bakımı oldukça dikkat gerektirir..
… kedi almaya niyetlenenlerin ilk baktığı, ancak bedava bulmanın imkansıza yakın olduğu bir kedi türüdür. yavru olanlar pethoplarda 250 $- 400 $ arası fiyatlara alıcı bulur. saf bir ırk değildir, ankara kedisi ve himayala kedisinin çiftleşmesi ile ortaya çıkmıştır. dediğim gibi şirinlikleri ile kedi almaya niyet edenleri hemen cezbeder ancak bir tane edinmeden önce defalarca düşünülmelidir. zira iran kedileri bakımı en zor kedilerdendir. gözleri ve kulaklarında sorunlar yaşamakla birlikte, yoğun tüy bakımı isterler ve pek çoğunun mama seçtiği görünmüştür. ayrıca uzun tüylerinden dolayı kendini temizlemesi zordur ve tüylerine yapışan kakalar önemli bir problem olur. sağırlık tıpkı kökenleri olan ankara kedileri gibi yaygın olmayan bir hastalıktır. bilindiği gibi sağırlık daha çok çift göz renkli van kedilerinde görünür. nispeten sorunsuz bir türü olan chinchilla, nadir ve aşırı güzel bir kedidir. ..

…Total ve Shell petrol firmalarının LNG Persian ve Pars projelerinden çekildikleri takdirde İran Gaz Sıvılaştırma Firması`nın söz konusu projelerin uygulamasında yer alabileceğini ve bununla ilgili olarak tüm hazırlıkları tamamladığını ilan etti……

Persian Gulf(İran Körfezi)
….Geçen hafta kutlanan Persian Gulf (İran Körfezi) gününde konuşan İran lideri Ayetullah Ali Hamaney`in danışmanı Ali Akbar Velayeti, `Doğru duruşumuzda ısrar etmeliyiz. Bu oyunların iptal edilmesine yol açsa bile duruşumuzu değiştirmeyeceğiz.` dedi……

…İsim değişikliği talebinin bölge istikrarına zarar verdiğini söyleyen İran meclis başkanı Ali Laricani, `Araplar bu büyük Körfez`in adını değiştirerek kendileri için faydasız girişimlerde bulunuyorlar.` dedi…..

Persiankiwi

Twitter devrimcisi İranlı, Tüm dünya İran’daki Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra olanları canlı yayın gibi aktaran Twitter müptelası, kim ve ne olduğu bilinmeyen bilgisayar tutkunu.

İlgili Haberler:

Ben şu anda öldürülüyorum!
23.06.2009 / 13:43:35
Tüm dünya İran’da olanları an be an Twitter’dan öğreniyor. Peki Twitter ne biliyor musunuz?
İran´da seçimlerden sonra ülke karıştı. Hergün protesto gösterileri oluyor, onlarca kişi hayatını kaybediyor. Reforcular ayakta… Ancak İran hala eski İran; ülkede gazeteciler hala yoğun baskı altında. Yabancı gazetecilere boykot var. Seçimler biter bitmez İran´dan çıkarıldılar. Ülkede kalmayı

başaranlar da kelle koltukta, fısıltıyla haber yapabiliyorlar. Ama tüm dünya orada yaşananları anında öğreniyor. Peki bu nasıl oluyor?

Cevap Fransız Liberation Gazetesi´nin manşetinde gizli: İran´da; Twitter devrimi mi? Belki de dünyada ilk kez bir internet sitesi belki de bir ülkenin kaderini değiştirecek.

Peki nedir bu Twitter?

www.twitter.com aynı facebook gibi bir sosyal iletişim ağı. Ancak bu sayfada tek bir soruya cevap veriyorsunuz. “What are you doing? – Şu anda ne yapıyorsun?” Ve bu soruya sadece 140 karakterle cevap verme şansınız var.

İlk anda bu uygulama insana saçma geliyor. “Kim benim ne yapmak istediğimle ilgilenir ki? Ya da banane hiç tanımadığım birinin yaptıklarından?” diyebilirsiniz. Bunu dedirtecek mesajlar da az değil. Çünkü twitter başlarda “Şu anda yatıyorum, duruyorum, tuvalete gidiyorum gibi mesajlarla” doluydu.

ÜNLÜLER DE TWİTTER´DA
Ancak gün geçtikçe bu ilginç ağın kullanıcıları da değişti. Birçok şirket, web sitesi ve ünlüler burada o anda ne yaptıklarını milyonlara duyurdu. “A şirketi şu anda x ürününü piyasaya sundu” gibi iletilerde gözle görülür bir artış oldu. Beğendiğiniz müzisyenler yeni albümlerini, konserlerini ya da sahne programlarını ilk kez twitter´la duyurdular. Hatta Martha Stewart köpeğinin bir propan patlamasında öldüğünü yine Twitter´dan duyurdu.

Asthon Kutcher karısı Demi Moore´un bikinili fotoğraflarını yine Twitter´da yayınladı. Amerika´nın en ünlü talk showcusu Oprah Winfrey de ilk ´twit´ini canlı yayında yazdı. Türkiye´den de Sertap Erener ve Demir Demirkan twitter üyesi…

İRAN´DAN GELEN SON MESAJDA ÖLÜM VAR

Cep telefonuyla internete girmek yaygınlaştıkça Twitter´ın kullanımı da boyut değiştirdi. Moldova´da protestocular Twitter sayesinde bir araya gelip ülkeyi salladılar. Çin´deki depremi de ilk duyuran yine bir Twitter kullanıcısı oldu. Gazze savaşından Hollanda´daki THY uçağının düşüşüne kadar birçok olay ilk olarak Twitter´da yer aldı. Hem de resimleriyle… Yani twitter üyesi herkes bir nevi gönüllü muhabir diyebiliriz.

AHMEDİNEJAD TWİTTER´I ENGELLEMEYE ÇALIŞIYOR

Şimdi de aynı şey İran için geçerli. Musavi yanlıları seçimin başından beri Twitter sayesinde bir araya gelip örgütleniyorlar. Seçimden sonra da aynı örgütlülüğü böyle sürdürüyorlar. Tabii tüm dünya da bu şekilde İran´da olup bitenlerden anında haberdar oluyor. Öyle ki 16 Haziran´daki server bakımı İran´daki genel seçimle aynı güne denk gelince ABD dışişleri bakanlığının ricasıyla şirket bakımı erteledi.
Ahmedinejad yönetimi protestocuları meydanlarda durdurmaya çalışırken, bir yandan da Twitter´ı ´susturmak´ için internet bağlantılarını engellemeye çalışıyor.

İran´dan gelen mesajlarda özellikle tek bir kullanıcı dikkat çekiyor. Persiankiwi ülkedeki son durumu anında dünyaya geçen gönüllü bir muhabir gibi çalışıyor. Haberi hazırlarken bile onun girdiği mesajlara yetişemedik. Persiankiwi´nin mesajlarını http://twitter.com/persiankiwi adresinden okuyabilirsiniz. Veya buraya tıalayınız >Persiankiwi Twitter

İşte Persiankiwi ‘nin son mesajları: Haber: http://www.habercinim.com
Dışişleri bakanlığına giden bütün yollar ve ara sokaklar güvenlik güçlerince kapatıldı.

Tahran´daki durum bugün çok karışık. Yolların çoğu kapatılmış durumda.

(Etemad Melli gazetesine saldırıldı.)

(Hapishalerdeki birçok özgürlükçü liderin açlık grevine başladığı söyleniyor. )

(Hamaney bu cuma yeniden vaaz verecek)

(Nobel ödüllü avukat Şirin Ebadi ´protestocuları öldürenlerin hepsini dava edeceğim)

(Allahu Ekber ve Rahmetullah- Barış size bağlı, bize destek veren herkese teşekkürler. )

(Eğer sokaklara çıkıp protesto etmekten korkuyorsanız, kan verin! Bu bile çok büyük yardım olacak.)

(Eğer milislerden birini görürseniz onları öldürmeyin, onlara kardeşiniz gibi davranın. )

DSL bağlantısını şu anda kesmek zorundayız. Çünkü bilgisayarın sahipleri gelmek üzere. Ama her zaman bağlantı kuracak bir yol bulacağız.

İran halkı gün bugündür. Bu yeni bir başlangıçtır. Umut ediyoruz ve hazırlanıyoruz.

Hükümet güçleri protestolara cevap olarak elektriği kestiler. Şu anda yemek pişirmek için bile evlere gaz girişi yapılamıyor.

Yiyecek kıtlığı başlayacak. Nakliye durduruldu. Bankalarda para sıkıntısı var.

Twitter devrimcisi İranlı’ya ne oldu

Emre KIZILKAYA 26 Haziran 2009
Twitter devrimcisi İranlı’ya ne oldu

Hürriyet:

Hürriyet’in, basına sıkı bir sansür uygulanan Tahran’daki haber kaynaklarından biri de, “Persiankiwi” takma adıyla internetten “canlı yayın” yapan cesur bir İranlı’ydı. Dünya basınının da yakından takip ettiği Twitter devrimcisi, önceki akşam “Bir arkadaşımı aldılar, işkence yapacaklar” dediği son mesajlarından sonra kayboldu.

DÜNYANIN dört bir yanında, aralarında dev basın kuruluşlarının da bulunduğu 37 bin abonesi olan tek kişilik bir medya ordusu…

“Mikro-mesajlaşma” temalı sosyal internet sitesi Twitter’ın İranlı kullanıcısı “Persiankiwi” (İranlı Kivi), işte böyle biri. Persiankiwi, Tahran’daki sokak olaylarının 12 gün önce başlamasından, önceki gün hükümetin artan baskılarıyla büyük ölçüde bastırılmasına dek, siteye tam 823 kısa mesaj gönderdi.

Esrarengiz Musevici

Persiankiwi’nin olay yerinden attığı bu mesajlar, aralarında Hürriyet’in de bulunduğu abonelerine, SMS ve eposta yoluyla anında iletiliyordu. Dehşeti birinci ağzından anlatan mesajlardaki bilgiler, geç de olsa hep doğrulanıyordu. Ajanslar, Persiankiwi’nin aktardığı bilgileri saatler sonra, bazen aynen haberleştiriyorlardı. Oysa Persiankiwi’nin erkek mi, kadın mı olduğu bile bilinmiyor.
Öldü mü, saklanıyor mu

Protestoların göbeğindeki bu “yurttaş gazeteci”, önceki akşam sustu. Twitter’da endişeli bir bekleyiş var. “Tammnesia” adlı kullanıcı “Hayatından endişe ediyorum” diyor.

Son mesajları, tutuklanmış veya öldürülmüş olabileceği şüphesini doğursa da, “Şu anda Baharistan civarında saklanıyor ve internet bağlantısı yok” iddiası da mevcut.

Son mesajları:

’Şehitleri hatırlayın Allahüekber’

PERSIANKIWI’nin önceki gün yazdığı son mesajlar şöyle:

Saat 16.15: Az önce Baharistan Meydanı’ndaydım. Bugün durum felaket. İnsanları hayvan gibi dövüyorlar. Kolu bacağı kırılmış, kafası yarılmış çok kişi gördüm. Savaş gibi.

Saat 17.34: Bütün dükkanlar kapalı. Kaçacak yer yok. İnsanları her yerde helikopterle takip ediyorlar.

Saat 18.12: Telefon hatlarını kullanıp internet kullanıcılarını buldukları söyleniyor. Şimdi buradan gitmem lazım.

Saat 18.22: Lalezar Meydanı da Baharistan gibi. İnanılmaz. Her yerde ölüler var.

Saat 18:42: Şimdi gitmeliyiz. İnternete ne zaman ulaşırım bilmiyorum. Birimizi aldılar, işkence yapacaklar, isim söyletmeye çalışacaklar. Hızlı hareket etmemiz şart.

Saat 18:52: Allahım, sen herşeyin yaratıcısısın ve herşey sana dönecek. Allahüekber.

’En önemli’ gazeteciden Obama’ya soru

LOS Angeles Times’dan El Cezire’ye, AFP’den Sky News’e, Daily Telegraph’dan MSNBC’ye kadar sayısız medya kuruluşu, Persiankiwi’nin Tahran’dan verdiği haberlerden yararlandı. Amerikalı gazeteci Spencer Ackerman, “Persiankiwi şu anda dünyanın en önemli gazetecisi” diye yazdı.

İhanet olmaz mı

Meçhul Twitter’cı, dolaylı yoldan bile olsa ABD Başkanı Barack Obama’ya kadar ulaştı. Persiankiwi, Amerikalı blog yazarı aracılığıyla Obama’ya basın toplantısında “Ahmedinejad’ın zaferini tanımanız, İranlı protestoculara ihanet olmaz mı” diye sordu./_np/7263/8277263.jpg

Seçim bitti geçim mesajı

Seçim sonuçlarına ilişkin tartışmalar sürerken, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, dün Tahran’ın güneyinde petrokimya tesisi açtı.

İran’ın ÖSS’si
Türbanlarını gevşetme mücadelesi veren birçok genç kız, protestolara ara verip, haremlik-selamlık salonlarda üniversite giriş sınavına katıldı.

Tahran’dan son gelişmeler

Prof’lara büyük gözaltı

AKADEMİK GÖZDAĞI:

Seçimi kaybeden aday Mir Hüseyin Musevi ile önceki gece bir araya gelen 70 üniversite profesörünün birkaç saatliğine gözaltına alındığı iddia edildi. Hükümet iddiayı yalanladı. 100 milletvekili, son gelişmeler nedeniyle Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın zafer kutlamasına katılmayacaklarını açıkladı.

WSJ’DEN ANKARA’YA:

Wall Street Journal Gazetesi, “Mahmud’ un Arkadaşları” başlıklı makalede, Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ı eleştirdi. “Kanaat” bölümündeki yazıda, Ankara hükümetinin İran’daki seçimin hemen ardından Ahmedinejad’ı kutlamasının büyük bir hata olduğu iddia edildi.
—–
Persiankiwi neden sustu
Dünya basınının yakından takip ettiği Twitter devrimcisi İranlı ortadan kayboldu.

İlgili Kelimeler: RAPAKİVİ i. (fr. rapakiwi)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Persian hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAFIZİLİK

Tarih 18 Haziran 2009

RAFIZİLİK i. (Rafızî’den Rajızi’lik). Din. Ebubekir ile Ömer’in halifeliklerini kabul etmeyen şiî kolu.
— ANSiKL. Rafızîlik, VII. yy. ortalarında yahudi asıllı ibni Sebe tarafından kurulan, halife Ali ve evlâdına aşırı ölçüde bağla­nan, sünnî mezhebinin bütün görüşlerine karşı çıkan bir inançtır. Genellikle şiî mez­hebinin fırkalarmdan biri sayılır. Hz. Muhammed’in ölümünden sonra ortaya çıkan halifelik meselesi müslümanlar arasında bir­takım anlaşmazlıkların doğmasına yol açtı. Bazısı Ali’nin halife olması gerektiğini, Hz. Muhammed’in sağlığında onu kendisine ha­life olarak seçtiğini ileri sürdü. Müslüman­ların çoğu, özellikle Ebubekir’i tutanlar bu görüşe karşı çıktıkları için Ali halife ola­madı. Halifelik makamına sırayle Ebubekir, Ömer ve Osman geçti. Ali, ancak onların ölümünden sonra halife olabildi. Bu yüzden, anlaşmazlık büyüdü. Ali’yi tutanlar Ebube­kir, Ömer, Osman ve Muaviye’ye karşı di­renişe geçtiler. Halifelik konusundaki an­laşmazlığı din anlayışına bağlayan Ibni Se­be sonradan Rafızîlik diye anılan görüşle­rini üç noktada topladı:

1. Hz. Muhammed bir peygamber olduğuna göre ölmemiştir. O da İsa peygamber gibi günün birinde tekrar yeryüzüne gelecektir. Buna inanma­yanlar, Kur’an’ın gerçek anlamını kavrayamayanlardır. Kur’an’ın biri zahirî (görünüş­te), biri de batınî (içrek) olmak üzere iki anlamı vardır. Onun görünüşteki anlamına bağlananlar, özünü bilmedikleri için, bu ger­çeği anlayamamışlardır. Ebubekir, Ömer, Osman ve Muaviye Ali’nin hakkını yediler. Hz. Muhammed’in yolundan ayrıldılar. Ali ölmedi, tekrar dünyaya dönecek, insanlara adalet dağıtacak, Allah’ın yolunu göstere­cektir;
2. her peygamberin bir vasisi vardır. Hz. Muhammed’in vasisi de Ebu Talib’in oğlu Ali’dir.
Hz. Muhammed’den sonra müslümanların başına geçmek, onları yönetmek görevi Ali’ nindir, imamlık hakkını Ali’nin elinden alanlar, islâm dinine göre büyük zalimlerdir. Ali’nin hakkını ilk defa inkâr eden Ebubekir, sonra sıra ile Ömer, Osman ve Muaviye’dir;
3. Allah, Ali ve evlâdında görünüş alanına çıktı. Onların özünde Al­lah’ın bir cüz’ü saklıdır (hulul). Bu yüzden Ali, belli bir anlamda Allah’dır. Allah, Ali’nin kişiliğinde göründü, onun dilinden konuştu, öyleyse Ali’ye inanmak Allah’a iman etmek; Allah’a inanmak Ali’ye iman etmektir.
İbni Sebe’nin bu düşünceleri kısa bir süre içinde geniş bir çevreye yayıldı, özellikle İranlılar tarafından kolaylıkla benimsendi.
Bu inanca bağlananların kimi Ali’yi bir ilâh, kimi de Nebiyyi nâtık (konuşan peygamber, yeniden ortaya çıkan bir resul) olarak ka­bul ettiler. Her iki görüşe göre Ali’ye itaat etmek bir din borcudur, bir tanrısal buyruk­tur. Ali’ye inanmayan, onun izinden yürü­meyen müslüman değildir, din açısından suçludur. Rafızîliğe göre Kur’an, görünüş ba­kımından bir kabuktur; gerçek, bu kabuğun içinde gizlidir.
Namaz, zekât gibi din gö­revlerinin amacı Hz. Muhammed ile Ali’yi sevmektir. Hz. Muhammed ile Ali’yi candan sevenler namaz kılmış, zekât vermiş sayılır, islâm dininde muharremat adı verilen yasak­lar Ebubekir ile Ömer’in yolundan gitmek, batıniye mezhebinden olanlara karşı çıkmak, direnmek demektir. Sünnî mezhebine aşırı ölçüde bağlı kalan bazı islâm bilginleri, Ra­fızîliğin islâm birliğini parçalamak için or­taya atılan siyasî bir görüş olduğunu ileri sürerler; fakat Rafızîlik, daha çok, eski iran dinî inançlarının islâm dini ilkeleriyle kay­naştırılması sonucu doğdu. Bu yüzden, İslâmlığa karşı siyasî değil, dinî bir direniş, karşı çıkış niteliğindedir. (-> Bibliyo.) [M]

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAFIZİLİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RABELAİS (François)

Tarih 17 Haziran 2009

RABELAİS (François), fransız yazarı (La Deviniere, Chinon yakını 1494′e doğr. – Pa­ris 1553). Babası Chinon krallık mahkeme­sinde avukattı.
Rabelais, 1520′de Fontenayle-Comte’daki Puy-Saint-Martin manastırın­da kaldı. Burada Pierre Amy ile Yunanca çalışıyor, o arada da Guillaume Bude ile mektuplaşıyordu. Papa Clemens VII’nin iz­niyle, 1524-1525′te benedikten tarikatına gir­di. Burada fikir çalışmaları için elverişli bir sığınak bulacağını umuyordu. Manastırın başrahibiyle Poitou ve Perigord’u, sonra da Liguge’yi ziyaret etti.
1527 Başlarında papazlıktan ayrıldı, en ünlü üniversite şehirlerini dolaştı ve 17 eylül 1530′da Montpellier Tıp fakültesine yazıldı, burada büyük bir ün kazandı. Para sıkıntı­sı yüzünden, Lyon’a giderek, henüz doktor unvanını almamış olduğu halde Pont-du-Rhöne hastahanesinde hekimliğe başladı. Bir fikir ve yayın merkezi olan bu şehirde 1532′de Hippokrates’in AphorismoVsini (öz­lü Sözler), sonra da büyük eserinin ilk kita­bı olan Horribles et Epouvantables Faits et Prouesses du tres Renomme Pantagruel’i (Çok ünlü Pantagruel’in Korkunç ve ürkütücü Marifetleri ve Kahramanlıkları), ya­yımladı. Yeni koruyucusu Paris piskoposu ve diplomat Jean du Bellay, Roma’ya görev­li giderken Rabelais’yi de hekim olarak ya­nında götürdü.
Rabelais, Lyon’a dönüşün­de, Pantagruel’in gördüğü ilgiden cesaret alarak, ekim 1534′te Vie tnestimable du Grand Gargantua, Pere de Pantagruel’i (Pantagruel’in Babası Koca Gargantua’nın Paha Biçilmez Hayatî) çıkardı. 1535′te Lyon’dan ayrılarak Jean du Bellây ile yeniden İtal­ya’ya gitti fakat bu arada Lyon’daki görevi­ne son verilmişti; kardinal Saint-Maur- les -Foses Piskoposluk meclisinde ona bir üye­lik maaşı bağladı.

Bundan sonraki on yılını (1536-1546) Rabe­lais hekimlik yaparak ve maceralı bir hayat sürerek geçirdi. 1597′de Montpellier’de dok­tor unvanını aldı, sonra kralın çevresine ka­bul edildi ve resmî bir şahsiyet oldu. Kar­dinalin kardeşi Guillaume du Bellay, Piemonte’ye gittiği sırada (1540), Rabelais he­kim olarak onun yanında bulundu. Langey senyörünün ölümünden sonra, Krallık divanına danışman tayin edildi ve Poitou’ya yer­leşti. 1546 Başlarında Tiers Livre des Faicts et Dicte Heroigues du Noble Pantagruel’i (Asil PantagrueJ’in Kahramanca İşleri ve Sözlerinin üçüncü Kitabı) Navarra kraliçe­si Marguerite’e armağan etti. Sorbonne, bu kitabın «çeşitli sapık görüşlerle dolu» oldu­ğunu öne sürdü ve önceki eserleri gibi bu eserini de suçladı. Rabelais, Metz’e kaçarak, yeni bir görevle Roma’ya gönderilen Jean du Bellay’ye katıldı. Lyon’dan geçerken Quart Livre de Pantagruel’i (Pantagruel’in Dördüncü Kitabı) yayımlattı (1548).

Bu ese­rin devamı ancak 1552′de çıktı. Rabelais, ha­yatının son iki yılında, Du Bellay’nin koruyuculuğu sayesinde Meudon’da papazlık yaptı. Bu neşeli papaz, vaktinin çoğunu Pa­ris’te geçiriyor ve sık sık «sağlık cenneti» adını verdiği Saint-Maur-les-Fosses’ye gidi­yordu, ölümünden dokuz yıl sonra, Cinguieme Livre de Pantagruel’in (Pantagruel’in Beşinci Kitabı) ilk bölümleri Ulsle Sonantc adiyle yayımlandı. Bu eserin tamamı 1564′te Lyon’da çıkmıştı. Yazarın ölümünden sonra yayımlanan bu kitabın gerçekliği üstünde şüpheler belirdi. Ancak eser, Rabelais’ye maledilebilecek bir çaptadır. Ronsard, Ra­belais’yi kendini içkiye vermiş ayyaş olarak tanıtır. Hakkında söylenenler, onun gerçek kişiliğini uzun süre gölgelemiştir. Rabelais XVII. ve XVIII. yy.da da okunmuştur. Oy­sa, o sıralarda rönesans eserleri gerektiği gibi değerlendirilmiyordu. Bundan ötürü bu çağlarda Rabelais’nin sadece açık saçık an­latımına önem verildi. Onu «fransız edebi­yatının yaratıcısı» sayarak gerçek yerine oturtan Chateaubriand’dır.

Rabelais’de, XVI. yy.ın ilk yarısındaki hümanistlere özgü, doy­mak bilmeyen bir öğrenme isteği vardı. Gar­gantua’sı ve Pantagruel’i zamanın bütün bü­yük meselelerini alaycı bir biçimde dile getirmek için kullandığı birer araçtır. Rabe­lais, okurundan, eserindeki «özlü ilik»i çı­karmasını ve fanteziler ardındaki derin dü­şünceye varmasını bekler. Bu düşüncenin te­mel özelliği, ortaçağ zihniyetine karşı bir tepki olmasıdır: Rabelais, Hıristiyanlığın inr san bedenini hor görmesinden ve bâtıl inançlardan nefret eder, eserinin her satırın­da insan yaratılışına ve insanlığı ileri götü­recek olan bilime inancını belirtir. Kiliseye, skolastiğe, geleneksel eğitim metotlarına say­gısızlığı reformların bir an önce uygulan­masını istemesindendir; ustası saydığı Erasmus gibi, Rabelais’yi de hiç biı kilise tut­mamış, katoliklerce protestan dostu, protestanlarca da dinsiz sayılmıştı.

Gerçekte Rabelais, hiç bir kapıya kul olamayacak kadar düşünce hürriyetine bağlıdır: insanoğlunun türlü çılgınlıklarını hoş görmek ve derin bir iç huzura kavuşmak için başvuru­lacak tek kaynak onca akıldı. Kahkaha, onun elinde, hayal kırıklığının tek ilâcı ol­muş, Theleme manastırının alınlığına yazdığı vecizeyle de, sağduyuya beslediği güveni belirtmişti.
Hikayeci olarak Rabelais, her şeyden önce eşsiztir usta, eşine az rastlanır bir kelime cambazıdır; ele aldığı her tipi canlandırma yı gözümüzün önünden gitmeyecek ayrıntı­ları bulup yerine oturtmayıbilir. Güldürme sanatının bütün inceliklerinden, bütün imkanlarından yararlanmakta ustadır: hele ön­sözlerinde ve halk hikâyelerindeki kelime cümbüşü insanı âdeta sarhoş eder.

Çağının toplumunu, bıyık altından gülerek gözümü­zün önüne seriverir ve ölümsüz tipler yara­tır (Panurge, Picrochole, Bridoie v.b.). Hic­vinde kin değil, candan bir kahkaha, ince bir mizah ve coşkun bir neşe vardır. Bunca zamandıı bunca insanı büyüleyebilmesinin sırrını, gerçek ile hayali, kaba saba şakalar ile en ince mizahı bağdaştırmasında arama­lıdır, öyle ki, onun deyimiyle «ayak takımı» da, «en seçkin aydınları» da bu eserde ara­dıklarını bulabilirler. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABELAİS (François) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUT

Tarih 15 Haziran 2009

PUT i. (fars. büt’ten). Bir ilâhı temsil eden ve bazı insanların taptıkları resim veya heykel: Bu ümmet, mukaddema taştan ve ağaçtan yapma putlara tapardı (Cevdet Pa­şa), insanlar putlarını kendileri yaparlar (Ş.S. Aydemir). || Haç.

— ÇEŞ. DEY. Put gibi, hiç kımıldamadan ve bir şey söylemeden: Delikanlı, cevap vermeden bu sözleri put gibi dinledi (H.R. Gürpınar). || Put kesilmek, sessiz ve hare­ketsiz bir durum almak: «Şunu kurşuna di­zin!» dedi. Donduk put kesildik! (Kemal Tahir).
— Ansikl. Arkeol. Mezopotamya’da puf­lara M.ö. 3000′e doğru rastlanır. Bunlar pişmiş topraktan veya taştan yapılmış kü­çük kaba heykellerdir. Çoğunlukla kadın heykelcikleri olan bu putların üzeri çeşitli şekillerle süslüydü. Susa’da ve İndus vadi­sine kadar uzanan bölgelerde birçok put bulunmuştur. Irak’ta (Yukarı Suriye) ele geçirilen gizli putlar da aynı döneme aittir. Birkaç santimetre boyunda siyah ve beyaz kaymak taşından yapılan bu heykellerin gövdeleri az çok dikdörtgen biçimindedir; bir veya iki çift gözü vardır; Kültepe’de (Kappadokia) bulunan ve üçgen biçimli bir, iki veya üç başlı taş putların bu tipten il­ham alınarak yapıldığı sanılır (M.ö. 2200′e doğr.). Eski Ahit’te de putlardan söz edi­lir (Hâkimler, XVII, 3-4) ama biçimlerinin nasıl olduğu açıklanmamıştır. Bk. TANRI.
— Mant. Bacon, bu terimi, gerçek bilime zarar verebilecek bazı yanlış fikirleri belirt­mek için kullanır ve şu putları ayırt eder: kabile putları (idola tribus) veya sosyal ön­yargılar; mağara putları (idola specus) ve­ya eğitimden ve karakterden gelen ön yar­gılar; alan putları (idola fori) veya dilin yetersizliklerinden doğan yanlışlar; tiyatro putları (idola theatri) veya yanlış ve yanıl­tıcı sistemleştirmelerin yol açtığı hatalı dü­şünceler. (LM)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUJMANOVA (Marie)

Tarih 13 Haziran 2009

PUJMANOVA (Marie), çek kadın şair ve romancı (Prag 1893 – ay.y. 1958). Lirik ve­ya siyasî şiirler (Verse [Şiirler], 1940) ve özellikle sosyal eğilimli romanlar yazdı: Pacientka Doktora Hegla (Doktor Hegel’in Sabrı) [1931], Lide na Krizovatce (Yol Kavşağında insanlar) [1937], Hra s Ohnem (Ateşle Oyun) [1947], Zivot Proti Smrti (ölüme Karşı Hayat) [1952]. (L)

PUJOL (Deniş ABEL DE). Bk. ABEL DE PUJOL.

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUJMANOVA (Marie) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUCELLE (Jean)

Tarih 13 Haziran 2009

PUCELLE (Jean), XIV. yy .da yaşamış fransız minyatürcüsü. Paris’te önemli bir minyatür atelyesinin şefiydi; fransız min­yatürüne, kıvrık dal çizgilerinden ve küçük boy insan figürlerinden meydana gelen bir süsleme biçimi getirdi. Bu süsleme biçimi, Breviaire de Belleville’de (Belleville Dua Kitabı) [1343'ten önce bitirildi], Robert Billyng’in incili’nde (1327) ve Livre d’Heures du Duc de Berry’de (Berry Dükünün Dua Kitabı) görülür. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUCELLE (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTEROCHROZA

Tarih 12 Haziran 2009

PTEROCHROZA i. Yaşadıkları ortamda, insanı yanıltacak derecede kuru yaprağa benzeyen amerika çekirgesi (Düzkanatlıların çekirgegiller familyasından.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTEROCHROZA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKOLOJİ

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKOLOJİ i. (yun. psykhe, ruh ve logos, bilim’den fr. psychologie). Ruhsal olgular bilimi. || Karakter: Bir roman kahramanının psikolojisi.
— Sosyol. Kolektif psikoloji, bir sosyal gru­bun «kolektif bilinç»iyle ilgili psikoloji. (Her şeyi bireyler arası ilişkiye indirgeyen kişilerarası psikoloji’den farklıdır.)
— Ansikl. Psikoloji terimi, XVI. yy.da or­taya çıktı (Melanchthon). XVIII. yy.da Wolf, antropolojiyi, somatoloji ve psikoloji olmak üzere ikiye ayırdı. Psikolojiyi de iki bölümde ele aldı: ampirik psikoloji ve ras­yonel psikoloji. İnsanları tanımak bakımın­dan pratik bir değer taşıyan ve halk arasın­da yaygın olan ampirik psikoloji insanlık kadar eskidir. Bu pratik psiokloji edebiya­tın tasviri psikolojisiyle gelişmiş ve bugün kullandığımız terimlerin çoğu bu kaynaktan çıkmıştır, öte yandan, zihin ve bilinç prob­lemlerine yönelen felsefe, psikolojiyi, ken­dine bağlı bir dal gibi ele aldı. özellikle Bergson’un eserlerinde bu durum açıkça görülür. Ama psikoloji, XIX. yy .dan sonra ayrı bir bilim dalı haline gelerek kendili­ğinden veya deneylerle yaratılabilen bilinç olgularının içebakışla incelenmesi üstünde temellendi, daha sonra da davranışların ve tavırların bilimi olmağa yöneldi. Watson’un bu anlayış içinde savunduğu teorik görüş, A.B.D.’de, «davranışçılık» adı altında, psi­kolojiyi bir karikatür haline getirir gibi ol­du. Çünkü davranışçılık, bilinç olgularına ve iç fizyolojik süreçlere yönelmeyi kesinlikle reddediyor; sadece dış belirtilere dayanarak gözlemler yapmayı kabul ediyordu. Bugün alman «Tiefenpsychologie»si veya sezgiye önem veren ve kavrama amacını güden «de­rinlikler psikolojisi» de felsefe dayanmak­tadır. Oysa, karşılaştırmalı psikoloji tabiat bilimlerine bağlanır: hayvan psikolojisi (zoo­lojik psikoloji), çocuk psikolojisi pedolojik psikoloji), ilkel insan psikolojisi (etno­lojik psikoloji), akıl hastaları psikolojisi (patolojik psikoloji), insan tipleri psikolojisi (farklar psikolojisi), kalıtım psikolojisi (ge­netik psikoloji) ve «etoloji» (karakterlerin farklılık açısından incelenişi) gibi. Deneysel psikoloji ve psikometri araştırmaları, Fechner’in psikofizik’i ile (1860) başladı ve fizik olgularla bilinç olguları (uyartı ve duyum) arasındaki ilişkilerin incelenmesine yöneldi (Wundt’un ilk laboratuvarı 1879′da Leipzig’de, ilk fransız laboratuvarı olan Beaunis ve Binet’nin Sorbonne’daki laboratuvarı ise 1889′da açıldı). Bu araştırmalar, uygulama­lara yol açan kanunların ve olguların bulun­masını sağladı. Bununla ilgili olarak deney­lerin uygulanması (testler) için duyu-hareket işlevlerini ve zihnî işlemleri ölçmeğe yarayan bir metodoloji temellendirildi. Da­ha çok eğitim alanında kullanılan bu psikoteknik, bağlaşıklık indisleri ve faktör analizleri sayesinde deneylerin taşıdığı değe­rin (uygunluk, geçerlilik) istatistik bakımın­dan denetlenmesiyle tamamlandı, insanın, gelişimi sırasında kendisini sosyalleştiren kolektiviteye bağlı bir organizma oluşu, dav­ranışların nazarî ve uygulamalı incelemesin­de iki ayrı alanın ortaya çıkmasına yol açtı: biyolojik alan (psikofizyoloji) ve sos­yal alan (psikososyoloji). Sovyet psikoloji­si, bilince büyük önem vermekle birlikte, yüksek sinir faaliyetini esas olarak ele alır; bu faaliyetin temeli Pavlov’un şartlandır­ma sürecidir; dil de, «ikinci bir işaret sis­temi» olarak sosyal şartlanmanın sonucu­dur. Bilimsel psikoloji’nin birçok uygula­ma alanı vardır:
1. eğitimde, pedagoji me­totlarının etkinlik bakımından incelenmesi, zekâ düzeyinin ve gelişiminin belirlenmesi, karakter bozukluklarının analizi, dil bozuk­luklarının düzeltilmesi;
2. sanayide, meslek seçme ve iş teşkilâtlandırılması;
3. askerlik­te, acemi erlerin belli yerlerde görevlendi­rilmesi ve kadroların düzenlenmesi;
4. ada­lette, suçları önleme, mahkûmların eğitimi;
5. nöropsikiyatride, teşhise ve psikoterapiye yardım; çeşitli ilâçların ve tedavi metotla­rının, özellikle ruhî cerrahlık müdahalele­rinin doğurduğu etkilerin belirlenmesi. Uy­gulamalı psikolojiyle uğraşanlar, bir de on­toloji kanunu kurma endişesiyle dernekler ve sendikalar halinde toplanmışlardır.
Böyle­ce, eğitim psikologları, danışmanlar, sanayi psikologları ve kliniklerde çalışanlar grup­lar halinde teşkilâtlandı. A.B.D.’deki Psikoloji derneğinin 1955′te 13 000 üyesi (pro­fesyonel, öğretici ve araştırıcı) vardı.
Bu­gün psikoloji biliminin başlıca alanları şun­lardır: hayvan davranışları (hayvan psiko­lojisi)] fizyolojik ve nörolojik incelemeler (psikofizyoloji); çocuktaki gelişmenin incelenmesi (psikogenetik [GENETİK PSİKOLO­Jİ]); çocuğun okul ve meslek bakımından yönlendirilmesi (psikopedagoji); çeşitli dav­ranışların, sinir sistemiyle ve özellikle dil ile ilişkilerinin ele alınması (psikolengüistik); acı duyma, yorgunluk v.b. hallerde gösteri­len çeşitli tepkilerin, kişisel performans’lar (icralar) arasındaki farkların (farklar psi­kolojisi) ve grup halindeki davranışların in­celenmesi (sosyal psikoloji). Psikolojinin ele aldığı bu yeni alanların kavlaklarında çeşitli bilimler ortaya çıkmıştır. Bu yeni bilimler arasında en önemlilerden biri, in­sanın makineye, makinenin de insana uyma­sını inceleyen bilimdir (ergonomi). Psiko­lojiye bağlı araştırmaların başka bir kolu da, şartlanmanın incelenmesine ve çocuğun tanınmasına yönelmiştir. Bu alanda, bilgi-işlem bakımından, elektronik tekniklerin or­taya çıkmasından faydalanılmaktadır. Nite­kim programlı öğretim, bu alana girer. Pskolojik bilimlerin her biri, bir yandan, insan davranışlarında, en genel kanuna uy­gun olanı, öte yandan da, bu genel kanun­dan ayrılarak tıbbın marazî diye nitelendir­diği davranışlara dayanan özellikleri kendi inceleme hedefleri olarak ele alır. özellikle farklar psikolojisi, zihnî yetersizlikleri (oligofreniler), nicelik bakımından farklı kılan yönü tespit eder. Bundan başka, sosyal psi­kiyatri de sosyal psikolojiye bağlanabilir. Nihayet, algılama, hafıza, zekâ v.b. fonksi­yonların ve öğrenme, alışkanlık v.b. davra­nışların eskiden beri yapılan deneysel ince­lenmesine, bunlarla ilgili bozuklukların in­celenmesi de eklenmiştir. Meselâ hafıza bozukluklarının incelenmesi, hafızanın bazı temel mekanizmalarını ortaya çıkarmıştır. Ayrıca, bu vesileyle, yeni bir bilim dalı da doğmuştur. Bu bilim dalının amacı, bazı maddelerin davranış üstündeki etkisini sı­nıflamak ve ölçmektir. Bu yeni dal, psikofarmakoloji’dir. (->Bibliyo.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOLOJİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKOLENGÜİSTİK

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKOLENGÜİSTİK i. (fr. psycholinguis-tique). Dille ilgili olayları psikolojik görü­nümleri içinde inceleyen bilim.
— ANSiKL. Saussure’den beri modern dil­bilime «dil» ile «söz» arasındaki ayırım hâ­kimdir. Dil, sosyal bir grubun üyeleri ara­sında alınıp verilen bütün sözlü bildirilerin gücül toplamına uygun bir sistemi belirtir. Söz, gerçekleştirilmiş sözlü bildirilerin, yani davranışlardan doğan dil olguları’nın so­mut çokluğunu belirtir. Dilbilim’in konusu dil ile dilin bölümlerinin (gramer, sözlük v.b.) ve işleyiş kurallarının incelenmesidir. Psikolengüistik in konusu, sözlü bildirilerin bazı görünümleriyle konuşanların ruhsal ö-zellikleri arasında bağlar aramaktır.
• Tarih. Dilbilimin tarihi eskidir ama psi­kolengüistik bilim olarak yeni ortaya çıktı: basılan bir eserde (Osgood ve Sebeok’un terim olarak ilk defa Amerika’da 1954′te yönetiminde yayımlanan Psycholinguistics) kullanıldı. Bilim dalları arasında ortaklaşa bir çalışma ile yazılan eser, yapısal dilbi­limin metotlu ve nazarî bilgileriyle davra­nış psikolojisini birleştirmeğe çalışır. Eserde bildirim nazariyesi gibi bazı dış katkıların da «nemi büyük oldu. Dilbilimcilerle psikologların işbirliği, birçok güçlük yenildik­ten sonra sağlanabildi. İlk anlarda modern dilbilim kendi alanını biçimsel bir analiz olarak sınırladı ve dilin kullanılmasını sağla­yan zihnî fonksiyonları psikologlarla tartış­mayı konusu dışında saydı. Bu yüzden dil­bilim, fonetik ve semantik gibi zihnî fonk­siyonlarla da ilgili özel bilim dallarını bün­yesine katmakta kararsızlık geçirdi. Diğer yandan bilimsel psikoloji özel söz davranış­larını, uzun zaman tanım veya deney yö­nünden inceledi ve dilbilim sisteminin bü­tününü kapsayan bir modele inmedi; onun için psikoloji, bu sistemin kullanılışıyle il­gili tümel edinme ve bozulma şekillerini (çocuğun dili, patolojik dil) anlamakta güçlük çekti. İki tarafın karşılaştığı bu güç­lükler bilgi nazariyesi konusunda diyalog­lara yol açtı ve çeşitli uygulamalardan do­ğan somut meseleler sonuç olarak iki bi­limin kaynaşmasını ve psikolengüistiğin or­taya çıkmasını sağladı. Psikolengüistiğin bellibaşlı kurucuları arasında G.A. Miller, Osgood, Luria, Skinner ve Novrer sayıla­bilir.

• Psikolengüistiğin meseleleri. Psikolen­güistiğin geniş ve durmadan da genişleyen bir alanı vardır; burada, karşılaşılan mese­leler için geçici bir sınıflama söz konusu­dur:

1. genel meseleler. İnsan (erişkin ve normal) söz yeteneklerini (bir dili anlama ve konuş­ma yetenekleri) bir yandan aldığı bildirileri anlayarak ve yorumlayarak, bir yandan da gönderdiği bildirileri seçerek nasıl kullanır? İlkel düzeyden (fonetik) karışık sözdizimine kadar bu yeteneklerin nitelikleri tanımlanlamağa ve açıklanmağa çalışılmaktadır. Bunların algı, bellek, zekâ ve bilgi süreçleriyle ilgileri incelenmekte, konuşanın, tüm kişiliğine, o andaki güdülenmelerine ve bildirişme şartlarına (karşıdaki insanları, maddî bir konuyu, bir bildirişme kanalını kapsar) bağlı olan çeşitli tip «söz davranış­ları» içinde, bunları nasıl kullandığı araş­tırılmaktadır.
Bu incelemelerde: a) kişinin, hangi süreçlerle, konuşmaya ve konuşma unsurlarına bir «anlam» verdiği;
b) kelime­leri birleştirme süreçleri ve «söz alışkanlık­ları»;
c) dilin bazı istatistik görünümlerinin psikolojik temelleri, özel bir dikkat konusu olmaktadır;
2. genetik meseleler. Her şeyden önce nor­mal çocuğun, anadilini öğrenmesiyle ilgili meselelere önem verilir. Bir yandan, fone­tik ve fonem yönünden ve morfoloji, sen­taks, kelime hazinesi alanındaki edinme­lerin gelişimi incelenir, bir yandan da bu çeşitli edinmeleri bütünleyen ve genel psi­kolojik gelişme (psikomotor, zihinsel, duy­gusal) «evreter»ine bağlı olan «evreler»in nitelikleri belirlenmeğe çalışılır. Araştırma­lar şu yönlerde gelişmektedir:
a) şartlan­dırma ve yeğinleşme süreçlerini ön plana alan ilk öğrenme psikolojisi;
b) söz edin­melerini, simgesel güdüm ile önce somut sonra biçimsel eylem yapılarına bağlayan Piaget genetik psikolojisi.
Diğer özel gene­tik meseleler ilk öğrenme ile ilgilidir:
a) «ikinci dil» ve ikidillilik; b) okuma ve yazma; c) sağır çocukların dili v.b.;

3. patolojik meseleler. Bunlar, yapı, etyo-loji ve evrim bakımından çeşitli «dil bo-zuklukları»yle ilgilidir. Bu bozuklukların bazıları belli ve organik sebeplere dayan­mayan genel kişilik bozuklukları (basit ka­rakter güçlüklerinden psikoza kadar gide­bilen) bazıları da, işitme, boğumlama ek­siklikleri veya sinir bozukluklarıyle ilgili­dir (bu son hal, meselâ afaziler ve buna­malar daha çok «nörolongüistik» alanına girer). Aynı zamanda, hastaların veya ço­cukların dilleri gibi «normal» dil olayları­na uymayan durumlar için yapısal tanım modelleri çıkarılmağa çalışılmakta, dilbilim­cilerin «normal» sistemdeki bildiri şekilleri­ni ortaya çıkarmak için yaptıkları bu ince­leme genelleştirilmektedir.
• Uygulamalar. Psikolengüistik daha şim­diden «normal» pedagoji, «özel» pedagoji (geri zekâlı ve sakat çocuklar), yeniden eğitme, yabancı dil öğretimi, sözlü haberleş­me teknolojisi, reklam ve haberleşme işleri gibi alanlarda başarıyle uygulanmaktadır. Bu uygulamaların bazıları «uygulamalı dil-bilim»’in alanına girer.
• Komşu alanlar. Psikolengüistiğin sınırın­da bulunan, ama onun kesin tanımına uy­mayan alanlar şunlardır:
1. konuşanların görünüş, afekt ve davranış belirteçleri olarak alman sözlü özel bildirilerdeki «içerik»in analizi (bu analiz, yukarıdaki gö­rünüş, afekt ve davranışlarla ilgili varsa­yımlar ortaya atan klinik psikolojisinden ve sosyal psikolojiden ayrı düşünülemez);
2. insan ve hayvanlarda sözsüz bildiri davra­nışlarının (meselâ hareketlerle yapılanla­rın) incelenmesi (bu davranışlar’ın. incelen­mesi semiyolojiye girer; inceleme sözsüz bildirilerin sistem’ine uygun olmalıdır). [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOLENGÜİSTİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKOFARMAKOLOJİ

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKOFARMAKOLOJİ i. (fr. psycho-pharmacologie). insanların ilâç ve ecza et­kisi altındaki davranışını inceleyen bilim dalı.
— ANSiKL. • Tarihçe. Psikotrop madde­ler, çok esjkiden beri bilinmekle beraber, psikofarmakoloji oldukça yeni bir bilim da­lıdır; ancak 1956′da bu adı aldı. Psikotrop maddelerin bu özelliğinin tecrü­beyle anlaşıldığı (msl. haşhaş) ilk dönem bir yana bırakılırsa, psikofarmakolojinin doğu­şu XIX. yy.dan itibaren sentetik kimya­nın (kafein, mate), halüsinojenlerin (hayal gördürücüler), amfetaminlerin ve başlıca bartibüriklerin geliştirilmesi sayesinde ger­çekleşti.
Psikofarmakoloji tarihinin çağdaş dönemi ağır psikozların tedavisinde etkili olan psi­kotrop maddelerin (bir nöroleptik olan klorpromazin [1952] ve sinir zayıflıklarına karşı kullanılan iproniazid [1957]) bulunmasıyle başlar. Şimdi araştırmalar, muhteme­len ruhsal bozuklukların kaynağı olan be­yindeki biyokimya olaylarına ve bunların düzensizliğini gidermeğe yöneldi.

• Metodoloji. insanlar üstünde yapılan deneyler beklenen sonucu verdi; fakat in­celenecek yeni maddenin nasıl bir etki gös­tereceğini hayvanlar üstünde deneyip toksikolojik ve farmakolojik tam bir dosya dü­zenlemeden önce bu deneyleri yapmak müm­kün değildi. Yeni madde, çeşitli hayvan tür­lerine (yavrulayacak dişiler dahil) bir de­fada kuvvetli bir dozla verildiği gibi sü­rekli olarak da verildi; çeşitli hayatî fonk­siyonlar üstündeki etkileri, iç organlarda doku ve kan muayeneleri yapılarak incelen­di. Hayvanların davranışlarına bakılarak, psikotrop etkilerin ortaya çıkarılması daha zordur, çünkü hayvanlardaki davranış şek­li çok çeşitli değildir, kullanılan eczaya göre pek az farklılık gösterir. Meselâ am-fetaminler gibi çökkünlük giderici madde­lerin de hayvanlarda çarpınmayı artırdığı görülür. Bununla beraber, hayvan ve insan üstündeki bu çeşitten etkiler arasında bazı ortak ilişkiler bulunduğu söylenebilir: hayvanlarda görülen katalepsi insanlardaki akineziye tekabül eder; insanlarda çırpın­maya sebep olan çökkünlük giderici mad­deler hayvanlarda ters etki gösterir. Hay­vanlar üstünde yapılan deneylere dayanıla­rak bazı varsayımlara ulaşılır; sonra bu varsayımlar dikkatli bir klinik inceleme ile denetlenir; aynı zamanda biyokimyacı ve hekim olan araştırmacılar, ellerindeki mad­deyi kesin teşhis konan ve rahatsızlıkları açıkça belli olan hastalar üstünde dener. Az sayıda hasta üstünde yapılan bu inceleme­den sonra çalışmalar daha büyük çapta sürdürülür; bu çalışmalar, kullanılan yeni maddeyle elde edilen sonuçları, daha önce­den bilinen benzer maddelerle ve plasebolarla elde edilmiş sonuçlarla karşılaştır­mak imkânını sağlar.

Psikotrop maddeleri tanımlama ve sınıflan­dırma meselesi güçlükler doğurdu. Gerçek­ten, kimyasal yapıya göre bir sınıflandırma hemen hemen imkânsız gibidir, çünkü bir­çok madde aynı ortak etkiyi gösterdiği hal­de kimyasal yapı bakımından çok farklıdır (çökkünlük giderici maddelerde olduğu gi­bi). Aynı şekilde, hayvanlar üstünde yapı­lan deneylerden elde edilen sonuçlara göre yapılacak bir sınıflandırmanın da çok kar­maşık olduğu görüldü. Sonunda, 1957′de Delay tarafından ortaya atılan ve madde­lerin insan vücudundaki etkilerine göre kli­nik açıdan sınıflandırılmasını öngören tek­lif genel olarak kabul edildi. Bu sınıflandır­ma psikotrop maddeleri üçe ayırır: psikoleptikler, psikoanaleptikler ve psikodisleptikler.

Uygulama alanı. Psikofarmakoloji, psi­kiyatriye geniş ufuklar açtı. önce, akıl has­talıklarının tedavisine imkân verdi: en ilgi çekici etkisi psikozlular üstünde görüldü. Farmakodinamik deneylere dayanarak teş­his koyma imkânları doğurdu. Akıl hasta­lıklarının etyopatolojisi (psikotrop madde­lerden etkilenen merkezlerin beyindeki yer­lerinin tayini, şizofreninin metabolizma ve içsalgı bpzukluklarıyle ilgisi) üstüne bir araştırma alanı açtı; bunlardan başka, nor­mal durumdaki gönüllüler üstünde deneysel olarak ruhsal bozukluklar yaratma imkânı sağladı. Böylece, akıl hastalığının getirdiği bozuklukları daha iyi kavramak fırsatı elde edildi.
Çağdaş psikofarmakoloji psikiyatri klinikle­rinde değişiklik yapılmasına da sebep oldu. Hastanın davranışlarını düzeltme imkânı vererek, kişisel veya toplu psikoterapi yo­lunu açarak, hastahanede kalma süresinin kısaltılmasına imkân verdi. (L)
PSİKOFİZİK i. (fr. psychophysique). Psikol. Bk. FİZİKRUHBİLİM.

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOFARMAKOLOJİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKİYATRİ

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKİYATRİ i. (fr. psychiatrie). Akıl hastalıklarını inceleyen ve tedavi eden hekim­lik dalı.
— ANSiKL. Uzun zaman akıl hastalarının tabiatüstü bir kuvvetin etkisi altında ol­duğu zannedildi ve bu hastalar zaman ,zaman korku veya hayranlık uyandırdı. Or­taçağda bu halleri sihirbazlık, büyücülük veya şeytanla ilgili sayarlardı. Bununla be­raber akıl hastalarına insanlık duygusuyle ilk yardım eli bu çağda uzatıldı. XVII. -XVIII. yy.larda özel kurumların sayısı art­tı; amaç toplum içinde yaşayamayan akıl hastalarını barındırmaktı, ama bu insan­ların gerçekten hasta olduğu henüz kabul edilmiyordu. Ancak 1793′te Phillippe Pinel (1745-1826) bu hastaları doktorlara teslim etti ve Salpetriere bakımevindeki hastaları, ellerindeki, ayaklarındaki iplerden, zincir­lerden kurtardı. Bu tarih psikiyatri’nin baş­langıcıdır. Bundan sonra psikiyatride bü­yük ilerlemeler oldu.

Günümüzde, beden hastalıklarıyle akıl hastalıklarını birbirin­den ayıran, akıl hastalıklarını Hippokrates hekimliğinin dışında tutan ikili descartes’çı görüş kabul edilmemekte, tersine be­den ile ruhun ayrılmaz ve canlı bir bütün teşkil ettiği kabul edilmektedir. Psikiyatri «nevrozlar» ve «psikozlar» diye iki büyük grup hastalık kabul ederse de bunların ara­sında çok sayıda ara hal vardır. Hekim­liğin bu kolu çeşitli psikolojik, zihnî (ka­biliyet testleri, bilgi ve kişilik testleri, nakroanaliz, psikanaliz), biyolojik (lomber ponksiyon, elektroansefalografi, gazlı ansefalografi), cerrahî (vantrikülografi) araştır­ma yollarına başvurur; fizik tedavi (elek­troşok), ilâçla tedavi (psikotrop maddeler), psikanalizle tedavi gibi her gün biraz da­ha geliştirilen tedavi yollarından faydala­nır. Cerrahî de (psikoşirürji) akıl hastalık­larının tedavisinde yeni ümitler doğurmuş­tur.

• Sosyal psikiyatri, psikiyatrinin belirli iki alana uygulanmasıdır:
1. akıl hastalıklarına yakalanmış insanların toplum içindeki marazî davranışlarının incelenmesi (bu anlam­da sosyal psikiyatri, psikiyatri semiyolojisinin alanı içine girer);
2. akıl hastalıkları sosyolojisi, yani akıl hastalıklarıyle toplum olayları arasındaki ortak ilişkilerin ince­lenmesi. Akıl hastalıkları sosyolojisinin amacı, sosyal şartlar içinde, akıl hastalık­larının daha sık görüldüğü durumlarda en kötü hastalık etmenlerinin ortadan kaldi; rılması, toplulukların akıl sağlığını koru­yacak şehircilik programlarının uygulanma­sıdır. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKİYATRİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKASTENİ

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKASTENİ i. (fr. pyschastenie). Psi­kiyatr. Saplantıların çoğunun kökünde bu­lunan akıl ve ruh zayıflığı.
— ANSİKL. Psikasteniyi tanımlayan (1902) Pierre Janet’ye göre bu hastalığın başlıca özellikleri kararsızlık, güvensizlik, şüpheci­lik ve endişedir; hasta, eksiklik duygusuna kapılarak mükemmel olma çabasına giri­şir, bu yüzden dikkati yorulur. Bazı psi­kiyatrlar böyle bir hastalığın bulunduğunu kabul etmezse de hekimlerin çoğu kabul eder. Pierre Janet her insanın psikolojik etkinlik bakımından doğuştan zayıf oldu­ğunu öne sürer; fakat bu görüş herkesçe benimsenmemektedir. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKASTENİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKANALİZ

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKANALİZ i. (fr. psychanalyse). Nev­roz durumlarının tedavisine yönelen ve her şeyden önce yapıcı yorumlara dayanan psi­koterapi metodu. || Psikanalize tabi tutmak, psikanalizle tedavi etmek. || Denetlemeli psikanaliz, psikanalizcinin yetişmesinde, di­daktik psikanalizden sonra gelen analiz dönemi. Yetişen psikanalizci bu dönemde, tecrübeli analizciye, bir hasta üstüne yap­mış olduğu analizin hesabını verir. || Didaktik psikanaliz, psikanalizcilik mesleğine, aday olan kişiye uygulanan psikanaliz. || Kaba psikanaliz, analitik ilişkiyi hesaba kat­mayan, malzemenin ancak Sınırlı bir yanı­nı ele alan, karşı koymaları ve aktarmaları ihmal eden yersiz yorum. (Fantasmalar üs­tünde yapılan bu doğrudan doğruya yorum, hem güçlü olma arzusu gibi kişisel sebeplere, hem de psikanaliz nazariyesinin «şeyleşmesi» gibi genel sebeplere dayanır.)
— ANSiKL. Psikanaliz’i bugünkü gelişim­lerine kadar, tüm olarak Sigmund Freud’a borçluyuz. Freud’un klinik ve teorik çalış­maları (metapsikoloji) üç dönemde incele­nir:
1. «libido» (veya çocuktaki cinsel itki­lerin [içgüdüsel eğilimler] bütünü), gerçek­likle çatışır. Çocuklukta yaşanan travma­larla ciddileşen itilmeler, nevrozluları sem­bolik olarak belirtilerin diliyle konuşmağa; zorlar;
2. cinsel travmaların genelliği ve gerçekliği, düşlerin açıklanmasıyla ilgilen­diği sıralarda Freud tarafından şüpheyle karşılandı. Freud «yaşanan geçmiş»e bağlan­ması gereken fantasmalar (rüyalar) üstünde özellikle duruyor ve bu yaşanan geçmişi gerçekliğin işlenişi olarak görüyordu;
3. beşerî çatışmaların «tekrarlanma otomatikliği»ni gözönünde tutan Freud, cinsel içgü­dülerin karşısına, hareketsizliğe götüren güçleri veya ölüm içgüdülerini koyuyor ve psişik organın üçlü kuruluşunu açıklıyordu: «Es» (bilinçsiz itkilerin bulunduğu yer); «ben» (dış gerçeklik ve bu gerçekliğin kıs­men bilinçsiz olan iç anlatımı ile itkiler arasındaki dengenin sağlandığı yer) ve «benüstü» (çocuğun ana babasıyle özdeşleşme­sinden türeyen ve sansürün kaynağı olan ahlâkî ve bilinçsiz kademe).
Kişiler arası çatışmalar, çocuğun çatışmalarını tekrarlar ve bunun patojen etkisi kompleksleri mey­dana getirir (Jung’un görüşü). Oidipus ça­tışması çocuğu aynı cinsten ana baba ile ça­tışma haline sokar; çocuk bu sırada karşıt cinse bağlanma yolundadır. Bu isteğe bağlı olan saldırganlık, suçluluk duygusuyle kat-merleşir. Hem hayranlık hem nefret duyan çocuğun iki yanlı davranışı, suçluluk duy­gusunu açıklar, özdeşleşmeyle çözülen bu durum, cinsel itkilerin «prejenital» düzeylerde, özellikler de «oral» ve «anal» düzey­lerde dile geldiği uzun bir gelişimden sonra gerçekleşir. Freud’cu çalışmalar, bazı yakın dostlar tarafından tutku ile desteklenmiş ama öte yandan pek çok kişiyi öfkelendir­mişti. Psikanaliz bütünüyle Freud’un dehasının eseridir.
Aynı zamanda, bazı öğrenci­lerinden ayrılmasına yol açan bilimsel ta­viz vermezliğinin de eseridir. Bu öğrenciler arasında özellikle C.C. Jung, A. Adler ve O. Rank, apayrı görüşler ortaya attılar. Bunların tekniği ve teorileri, Freud’a da­yanmak isteyen psikanalizden farklıdır. Freud’un psikanaliz adı altında geliştirdiği doktrinin şu özellikleri vardır:
1. psikana­liz, başka bir metotla ulaşılması imkânsız zihin süreçlerinin araştırılması usulüdür;
2. bu araştırmaya dayanan psikanaliz, nev­rozların bir tedavi metodudur;
3. psikana­liz, yukarıdaki usullere göre elde edilmiş bulunan bir psikolojik bilgiler tümüdür. Bunlar, hem yeni bir ilmî disiplin, hem ge­nel bir psikoloji, hem de bir psikapatoloji meydana getirir. Freud’un doktrini, kendi­sinin bu noktayı açıkça belirtmemesine rağ­men, bir antropolojinin de temellerini atar. Bu antropoloji, insanlar arasındaki ilişkileri ele alır.
Freud’cu psikanaliz, gözlem ko­nusu olan iki olguyu açıklamak için har­canan bir çabadır. Bu iki olgu, aktarma ve karşı koymadır. İki olgunun dayandığı temel kavramlar ise, itilme, çocuk cinselliğinin kabul edilmesi ve ayrıca, rüyaların yorumlanması ve kullanılmasıdır. Ruh ha­yatını farklı kategorilerle açıklayan daha başka psikanaliz okulları da vaıdır. Mese­lâ Jung’un analitik psikolojisi özellikle, ko­lektif bilinçdışına ve Oidipus kompleksinin sembolik yorumuna önem verir. Bundan başka, Adler’in ferdî psikolojisi de, cinsel­liğin rolünü azaltarak saldırganlığın önemi üstünde durur. Psikanalizin şimdiki eğilim ve yönlerine gelince, bu açıdan, şu okulla­rı ayırt etmek mümkündür:
— İngiliz okulunun temsilcileri Kari Abraham ve Melanie Klein’dır. Bu okul, çok daha uzak bir geçmişten gelen daha derin bir bilinçdışına ulaşmağa çalışır;
— temsilcisi Karen Horney olan görüş. Bu akım, kişi ile içinde yaşadığı çevre arasın­daki gerçek çatışmalar üstünde durulması gerektiğine inanır;
— Anna Freud’un görüşü, «ben»in, gerek dış âlem gerek içgüdüsel itkilerin iç ale­miyle olan bütünleyici fonksiyonuna önem verir. Anna Freud’a göre, «ben»in, iç uyar­tılara tepki olarak kullandığı savunma mekanizmaları, dış âleme tepki olarak kullan­dığı mekanizmaların aynıdır.

Fransa’da ise, Hesnard, Lacan, Lagache, Lebovici, Nacht v.b. araştırıcıların çalışmalarını saymak ge­rekir. İçgüdü kavramından çok, nesne iliş­kisi kavramına, kişiler arası ilişkilere, bil­dirişmelere ve özneler arası alana gittikçe daha fazla önem verilmesi, psikanalizin evriminde görülen temel özelliklerdir.
• Psikanalizin gelişimi. İkinci Dünya sava­şında psikanaliz, anglosakson ülkelerinde hızla yayıldı. Latin kültürünün yaygın ol­duğu ülkelerde ise büyük gelişme gösterdi ama S.S.C.B/de ve halk demokrasilerinde burjuva bilim ve kültürünün ürünü olarak kabul edildiği için hoş görülmedi. Psikoterapik teknikler içinde yer alan psikanaliz, ruhsal işlevlerin ve insan davranışının açık­layıcı bilimi niteliğini kazandı. Psikiyatri kliniklerinde, yalnız nevrozlar için değil, aynı zamanda psikoz, cinsel sapıklık ve karakter dengesizliği gibi daha ciddî ruh ve akıl hastalıklarını tedavi için de kullanıldı. Burada psikanalizin sadece en önemli uy­gulamalarından söz edeceğiz. Ama, bütün insan bilimleri, psikanaliz teorisinin bazı varsayımlarını benimsemiştir. Psikanaliz ço­cuklara uygulanarak çocuktaki psikolojik hayatın başlangıcında beliren durumları, doğrudan doğruya gözlemler yardımıyle ve­ya tedavi aracılığıyle ortaya çıkarma ve kavrama imkânını sağladı. «Nesnesel ilişki»nin (öznenin, çevresinde bulunanların iç imajıyle kurduğu ilişki) oluşması, annenin yaptığı katkının önemini ortaya koydu.
öte yandan psikosomatikle uğraşan heki­min, duygu hayatının karışıklıklarını, iş­levsel bozukluklar, hattâ en organik bozuk­luklar içinde tanımağa ve kavramağa ça­lıştığını unutmamak gerekir.

Psikoloji ise, insanlar arası ilişkileri ve çatışmaları göz önüne alan dinamik perspektifler dolayısıyle büyük değişikliğe uğradı. Bu birkaç örnek, sosyoloji ve etnografı alanlarındaki modern anlayışı da etkileyen psikanalizin taşıdığı önemi açıkça göstermektedir.

• Psikanaliz tekniği. Psikanaliz, her şeyden önce bir tedavi metodudur. Bu metot tek ferde veya fert gruplarına uygulanan psiko-terapik usullerin çoğunu etkilemiştir. Psikanalizcilerin, başlangıçta, «didaktik» denen bir psikanalizden geçmeleri gerekir. Bu on­ların hastaları daha iyi anlamalarını sağ­lar ve kendi çatışmalarını tedavi ilişkisine aktarmalarını önler. Psikanaliz tekniği, fi­kirlerin «hür çağrışımı» denen metodu ve özellikle karşı koymaların ve aktarmaların yorumu usulünü kullanır. «Aktarma» teri­mi, hastayı psikanalizciye bağlayan ilişki­ler bütününü belirler. Bu ilişkiler içinde hasta, tekrarlama otomatizmi ilkesi uyarın­ca, çatışmalarına ve fantasmalarına yer değiştirterek bunları, analizciye yansıtır. Analizci, hoşgörü havası içinde aktarmanın gelişmesini sağlar; belirlediği karşı koyma­ları (çünkü hasta bağımlı durumda olmayı arzu eder) ve çağrışımla ilgili muhtevanın anlamını yorumlar. Bunu yaparken, çocuk­lukta yaşanmış geçmişe bağlanabilecek olan muhtevanın sürekliliğini kavratmağa ça­lışır. Ama. yorumlayıcı çalışma yanında, psikanalizci, sabırlı tarafsızlığıyle de etki yapar ve böylece tedavi, «düzeltici bir duy­gusal deney» niteliği kazanır.

Psikanaliz her şeyden önce gençlerde görü­len nevrozları (isteriler, korkular ve musal­lat fikirler) tedavide kullanılır. Hasta çok yaşlı olduğu zaman iyi sonuç alınmaz. Çün­kü bu durumda hastanın duygularını anlat­ma güçlüğü veya fizik bozukluklar söz ko­nusudur. Ama cinsel bozukluk (erkekler­de iktidarsızlık, kadınlarda cinsel soğuk­luk) söz konusu olduğu zaman yaşlı has­taya da psikanaliz tedavisi tavsiye edilir. Sapıklık, suçluluk duygusuyle birarada bu­lunduğu zaman (çoğunlukla durum böyle­dir) psikanaliz, cinsel sapıklara ilgi çekici tarzda uygulanabilir. Psikanaliz son zaman­larda karakter nevrozlarında (rahatsız edici belirtilerden çok, sosyal, duygusal ve cinsel hayatlarını köstekleyen karakter bozuk­lukları gösteren kimseler), psikozlarda ve özellikle erken bunamada, psikosomatik tıpta, suç işleme hastalığında kullanıldı. Psikanaliz tedavisi hasta ve hekim açısın­dan büyük çabaları gerekli kılar. Tedavi­nin ne kadar süreceği önceden kestirilemez; bazen yıllarca sürmesi mümkündür. Genellikle haftada üç ilâ altı seans yapılır. Bu seanslar, hiç değilse 45 dakika sürmelidir. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKANALİZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRUVA

Tarih 12 Haziran 2009

PRUVA i. (ital. prua’dan). Denize. Gemi­nin baş kısmı, ön tarafı: Rüzgâr bordadan değil, pupadan da değil pruva cihetinden gelip… (Ahmed Midhat). || Pruva direği, geminin baş tarafındaki direğe verilen ad. (Grandi direğinden küçük, mizana direğin­den büyüktür.) | Pruva gabya borinası, pruva direği gabya yelkeninin rüzgâr üstüne (orso’ya) çevrilmiş olan borinası. || Pruva hattı, gemilerin art arda gitmek üzere aldığı durum. || Pruva hattı atışı, hedefin önünden geçerken gemilerin art arda (pruva hattın­da) yaptığı atış. | Pruva hattı rehberi, pru­va hattı düzeninde seyreden bir gemi di­zisinde hattın ön ucundaki gemi. || Esas pruva düzeni, bir deniz kuvvetine ait gemi­lerin borda numarasına göre birbirlerinin dümen suyunda seyrederken aldığı düzen.
— ANSiKL. Pruva, gemilerin ağaçtan ya­pıldığı eski denizcilikte zincir bocaları, postoları, boca yatırmaları ve bunların üzerine kaplanan borda kaplamalanyle meydana getirildi. Pruvalar eskiden gemilerin talimar­larını süsleyen bir insan heykelinde birleşen cilâlı parlak kaplamalar ve parmaklıklarla süslenirdi. Çeşitli gemi tiplerine göre çok farklı şekilleri vardı. (M)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUVA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRUTZ (Robert)

Tarih 12 Haziran 2009

PRUTZ (Robert), alman yazarı (Stettin 1816-ay.y. 1872). Zamanın siyasî olaylarına .karıştı. Das Engelchen (Küçük Melek) [1851] adlı romanıyle tanındı; bu romanın­da makinenin insanı nasıl köleleştirdiğini anlattı. Aynı konuyu, yüzyılın sonlarında, Hauptmann De Waber’inde (Dokumacılar) yeniden ele aldı. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUTZ (Robert) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSYKHE

Tarih 12 Haziran 2009

PSYKHE. Yun. mit. Ruh’un kişileşmiş şek­li. Eros’un sevgilisidir; özellikle, insan ru­hunun insanî aşk ve tanrısal aşk sorunları karşısındaki durumunu sembolleştirir. Psykhe’nin halk masallarına konu olan alegorili hikâyesi Apuleius tarafından Değişimler’de (Metamorphoseon) anlatıldı ve bu masalı öbür dünyada sonsuz bir mutluluğun insan­ları beklediği şeklinde yorumlayan eflatuncular ve yeni eflatuncular tarafından bü­yük bir ilgi gördü. Apuleius’a göre, Psykhe bir kralın kızıdır. Eros, Psykhe’yi büyülü bir saraya götürür, her gece koynuna gi­rer ve âşığının yüzünü görmeğe çalışmazsa mutluluğunun sürekli olacağını söyler. Kız-kardeşleri, Psykhe’ye, âşığının bir canavar olabileceğini ima ederler. Psykhe de bir gece, kandil ışığında Eros’u seyreder. Ama Eros, üzerine bir yağ damlası düşünce uyanır, kaçar, saray da yok olur. Bunun üze­rine Psykhe, güzelliğini kıskanan Afrodit’in eline düşer, bulgur ayıklamağa zorlanır, Cehenneme atılır v.b. Eros, büyülü bir uy­kuya dalan Psykhe’yi kurtarır ve onunla sonsuzlukta birleşir.
— İkonogr. Psykhe masalı yunan sanatçı­larına ilham kaynağı oldu. Bu konuda en çok işlenen tema, M.ö. IV. yy.’da cenaze hydrialarında pişmiş topraktan bir Tanagra heykelinde, bronzlarda, paralarda ve özel­likle Capitolium müzesinin ünlü bir heykel grubunda (Kadıköy’lü [Khalkedon] Boethos’a atfedilir) rastlanan Eros ile Psykhe grubudur. Psykhe XVI. yy.dan sonra yeni­den önem kazandı (Farnesine’de Raffaello’nun, ayrıca Van Dyck, Simon Vouet, Guido, Ant. Coypel, Boucher, Büyük Lagrenee ve Natoire’m resimleri). [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSYKHE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROZOPOAGNOZİ

Tarih 11 Haziran 2009

PROZOPOAGNOZİ i. (yun. prosopon, yüz ve agnosia, bilmezlik’ten fr. prosopoagnosie). Psikopatol. Fizyonomisine bakarak canlı nesneleri (çoğu zaman insan siluetlerini) tanıyamama. (Hasta, baktığı kimse­nin belirgin bir yönünden, meselâ boyun­dan, yürüyüşünden, sesinden, özellikle giyinişinden yararlanarak ancak onu tanıya­bilir. Mekân agnozisi [yer tanımama] çoğu zaman prozopoagnozi ile birarada görü­lür ve muhtemelen sağ beyin yarımküresin­deki bozukluklardan ileri gelir.) [L]

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROZOPOAGNOZİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROUST (Marcel)

Tarih 11 Haziran 2009

PROUST (Marcel), fransız yazarı (Paris 1871-ay-y. 1922), profesör Adrien Proust ile Jeanne WeiFin oğlu. Sağlığının bozuk olmasına ve astma nöbetlerine rağmen, Marcel Proust, Condorcet lisesinde parlak bir öğrenim yaptı. Dört-beş yıl, görünüşte boş bir hayat sürdü: ama gerçekte, yazaca­ğı eserler için malzeme topluyordu.

1896′da, taslak ve denemelerinden meydana getirdiği bir derleme yayımladı: Les Plaisirs et les Jours (Zevkler ve Günler). İlerde ya­zacağı büyük romanın başlıca temalarını taşıyan bu eserden sonra uzun bir otobiyog­rafik roman tasarladı: Jean Santeuil; bu eser ancak, ölümünden sonra, 1952′de ya­yımlandı. Ruskin’den yaptığı tercümeler (La Bible d’Amiens [Amiens İncili], 1904; Sesame et les Lys [Susam ve Zambaklar], 1906) kendi üslûbunu bulmasına yardımcı oldu. Gerçeği istiarelerle süslemeyi ve en önemli yeri estetik unsurlara vermeyi Rus­kin’den öğrenmişti.
Geçmiş Zaman Peşinde’yi (A la Recherche du Temps Perdu) 1905-1910 arasında yazma­ğa başladı. 1906′dan sonra toplumdan uzak kaldı, vaktini çoğunlukla yatakta, nefes dar­lığını giderici buğular arasında belirsiz bir hayalet gibi çalışarak geçirdi. 1911′e doğru kitabına bir yayımcı bulmağa kalktı. Zen­gin bir amatör yazar olarak tanındığı için bir cildin (Swann’ların Semtinden [Du Gö­te de Chez Swann], 1913) yayım masrafını ödemek zorunda kaldı. Bu sırada Birinci Dünya savaşının patlak vermesiyle kitabın yayımı ertelendi. Nouvelle Revue Française’in yayımcıları 1918′de ikinci cildi çıkar­dılar: A l’Ombre des Jeunes Filles en Fleurs (Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde); eser 1919′da Goncourt ödülünü kazandı.

Proust, birden bütün dünyada tanındı, fakat yakında öleceğini hissediyordu, bu yüzden eserlerini bitilmek için bütün gücüyle çalış­tı, ilhamın ve derin düşüncenin ancak yal­nızlıkla mümkün olduğuna inanarak, son ilişkilerini de kesti; böylece Le Cöte de Guermantes (Guermantes’ların Semtinden) [1920] ve Sodome et Gomorrhe (1922) adlı romanlarını yayımladı, öldüğünde eseri ta­mamlanmıştı ve son ciltleri de yayımlanabil­di: La Prisonniere (Mahpus Kadın) [1923]; Albertine Disparue (Kayıp Albertine) [1925]; Le Temps Retrouve (Kavuşulan Zaman) [1927]. Ayrıca, Pastiches et Melanges (Na­zireler ve Derlemeler) [1919], Chronigues (Kronikler) [1927], Contre Sainte Beuve (Sainte-Beuve’e Karşı) [1954] adlı uzun bir deneme ve mektupları yayımlandı. XIX. yy.ın romanı için Balzac neyse, XX. yy.ın romanı için de Proust odur. Romanın yalnız tekniğini değil, özünü de yenilemiştir. Balzac’ın bütün ilgisi, dikkati dış dünyaya dönüktü. Proust ise, gözlemlenen olaylar­dan çok, olaylara bakış tarzı üstünde dur­du. Bu bakımdan da, tersine bir «koper-nik devrimi» yapmış sayılır. Bu devrim, insan zihnini tekrar dünyanın merkezine yer­leştiren, romanı da, insan zihninde yansı­yan, dolayısıyle de biçim değiştiren bir ev­reni anlatmakla görevlendiren bir devrim­dir. Bir hasır iskemleden, çirkin bir kadın­dan şaheser yaratan ressam gibi Proust da yaşlı bir aşçı kadını, sıradan insanları, bir taşra evini alır ve bu basit biçimlerin öte­sinde, iyice bakıldığı zaman, dünyanın sır­rını bulabileceğimizi söyler. Nedir bu sır? Kendi akışı içinde hayat kaybolmuş bir zamandır; zamana gerçekten kavuşmamız, za­manı bu akıştan kurtarmamız, onu ancak sonsuzlaştırmakla olabilir; sanat, insanoğlu­na her şeyden önce bu sonsuzluğu sağlar. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROUST (Marcel) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTOME

Tarih 11 Haziran 2009

PROTOME i. («ön kesit, büst» anlamında yun. k.). Arkeol. insan veya hayvan büstü. || Süsleyici motif olarak kullanılan geyik burnu. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTOME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTHOMO

Tarih 11 Haziran 2009

PROTHOMO i. (yun. protos, birinci ve lat. homo, insan’dan). Paleontoloji uzmanı Ameghino’ya göre, güney amerikalı bir Homo Pampaeus’un temsil ettiği ilk insan şekli. (Ameghino’nun başka farazi şekil­leri de [diprothomo, triprothomo, tetrap-rothomo] kapsayan bu teorisi geçerli de­ğildir ve gerçekte yeni bir devre ait is­keletlerin yanlış bir yorumuna dayanır.) (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTHOMO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTESTANLIK

Tarih 11 Haziran 2009

PROTESTANLIK i. (Protestan’dan protes-tan’lık). Reform hareketinden doğan dinî doktrin veı kiliselerin tümü.
— ANSiKL. Dört yüzyıldan beri «reformcu» veya «luther’ci» veya «anglikan» bir dog­ma kurmak isteyen her «protestan» ilahi­yatı, insanoğlunun kurtuluşunu doğrudan doğruya ve sadece Tanrı’nın inayet ve rah­metine bağlar. Bir hıristiyanın selâmete kavuşması hiç bir zaman dine bağlılığının, yaptığı işlerin veya erdemlerinin sonucu olamaz. Günahkâr insanın kendi gayretiyle selâmete ulaşması söz konusu değildir. Se­lâmet, kurtuluş, her zaman ve sadece Tan­rının hiç bir karşılık gözetmeden lütfettiği inayetle gerçekleşir. Tanrı’nın bu inayetini kazanmak için insanoğlunun gösterebileceği hiç bir gayretin değeri yoktur. Fakat bu söylenenlere bakarak protestan kilisele­rinin dinin icaplarına uymayı hiçe saydığı sanılmamalıdır. Tam tersine Aziz Paulus’un öğretisine bağlı olan protestan kili­seleri bu icapların yerine getirilmesini Hı­ristiyanlığın temel unsurlarından biri ola­rak görür. Tanrı’nın insandan rahmetini e-sirgememesi sadece onun selâmeti için dine dört elle sarılsın ve kendi uhrevî çıkarını düşünsün diye değildir. Her rahmet kendi­siyle birlikte insana bir de sorumluluk yük­ler.
İnsanoğlunu kurtaran, selâmete ulaş­tıran, Tanrı’nın insanı çocukları gibi sevdiği­ne inandıran bu rahmet, yaşanan, çalışılan, belki de acı çekilen her yerde Tanrı’daki in­san sevgisinin çevreye duyurulmasını, bildi­rilmesini emreder. İnsanın Tanrı’ya karşı şükranı, O’nun insana karşı beslediği sevgi­ye olan inancı belirtmek için kardeşlerini sevmeyi ve onlara hizmet etmeyi öğreten İsa’nın yolunda giderek dinin bütün icaplarını yerine getirmek ve böylelikle de in­sanlığa hizmet etmek zorundadır.
İşte reformcu kiliselerin iki ana doktrini bunlardır. Bunun yanında bütün kiliselerce kabul edilen birtakım dogmalar da yer alır. Meselâ bütün reformcu kiliseler ilmi­hallerinde havariler «amentü»sünün açıkla­masına yer verir. Bununla birlikte bütün reformcu kiliselerin yukarıda belirtilen iki temel doktrin ve kilisenin ilk yılların­da ortaya atılan büyük kurallar üstünde kendi aralarında anlaşmaya varmaları, te­mel metinlerin yorumlanmasında ve değer­lendirilmesinde çok büyük ve hatta hayatî sayılabilecek aykırılık ve anlaşmazlıkların bulunduğunu gizleyemez.
Bk. REFORM, CALVİN, LUTHER, Protestan KİLİSE’leri v.b. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTESTANLIK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTAGORAS

Tarih 11 Haziran 2009

PROTAGORAS, yunanlı sofist (Abdera, Trakya’nın Ege kıyısında M. ö. 485-410′a doğr.). Uzun süre Atina’da yaşadı, Perikles ve Sokrates ile tanıştı. Sicilya’ya, Güney italya’ya gitti; Thurioi sitesinin kanunlarını onun koyduğu, büyük bir ün ve servete ka­vuştuğu söylenir. Atina’da, bir kitap ya­yımladığı ve bu yüzden dinsizlikle suçlandı­ğı zaman yetmiş yaşını aşmıştı. Kaçmak zorunda kaldı, eseri şehir meydanında ya­kıldı. Sicilya’ya giderken bir deniz kaza­sında öldü. Her türde eser veren Protogoras’tan günümüze ancak bazı parçalar kal­mıştır. Varlığın tekliği doktrinine karşı çık­tığı Varlık Üstüne, agnostisizm örneği ver­diği Peri Theon (Tanrılar Üstüne), somut tekniklere karşı ilgisini belirttiği Güreş Üs­tüne adlı incelemeleri olduğu söyleniyordu. Ona göre «bütün bilgilerimiz duyulardan gelir» ve «duyum insandan insana değişir», demek ki «insan her şeyin ölçüsüdür». Bu tarz görüşleriyle Protagoras felsefede göreciliğin, dolaylı olarak da şüpheciliğin ve öznel idealizmin başlangıcındadır. Fakat asıl öğretmek istediği, dili sistemli bir şe­kilde kullanarak «ikna etme sanatı» idi. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTAGORAS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROPAGANDA

Tarih 11 Haziran 2009

PROPAGANDA i. (lat. k.). Bir öğreti, dü­şünce, inanç v.b.ni başkalarına tanıtmak, benimsetmek amacını güden ve söz, yazı v.b. araçlarla gerçekleştirilen eylem: Kahvelerde okunan bu kaside, halk arasında fesi tutanları çoğaltmakta iyi bir propaganda olmuştu (Cahit öztelli). Papanın vekili müte­madiyen herif aleyhinde propaganda yapar, Selim Paşayı taciz ederdi (H. E. Adıvar). Seçim propagandaları.

— Huk. Bk. ANSİKL. || Seçim propagan­dası, seçimlere katılan kişilerin veya siyasî partilerin görüş veya programlarını kabul ettirebilmek ve vatandaş oylarını alabilmek için yürüttükleri çalışmalar. Bk. ANSİKL.

— ANSİKL. Huk. Siyasî propaganda, siya­sî rekabetin doğuşundan beri fiilen vardır: Demosthenes’in Philippos’a, sonra da Cicero ve Catilina’ya karşı giriştiği kampanya, bir çeşit propaganda kampanyasıydı. Ama modern siyasî propaganda, fransız devrimi sırasında ortaya çıktı. Halk yığınlarının or­taya çıkması ve düşünceyi yaymak için bulu­nan yeni teknikler, siyasî propagandanın et­kisini geniş ölçüde yaymıştır. Eski yaşayış tarzlarının değişmesi, şehirlere yerleşme, ha­berleşmenin ilerlemesi, fertlerin birbirine bağlı kitleler halinde toplanmasını daha da kolaylaştırmış, gazete, afiş, el ilânları, mik­rofon, radyo, fotoğraf, sinema, televizyon, yığınları etkileme imkânlarını sağlamıştır. Lenin, rus ordusundaki milyonlarca köylü askerin iki temel isteğini bir formülde top­layarak modern siyasî propagandanın ön­cülüğünü yapmıştır: «Toprak ve barış». S.S.C.B.’de ve sovyet rejimine uyan ülke­lerde, halkı Komünist partisine bağlayan propaganda, devletin ve vatandaşların tüm faaliyetlerini etkiler.

Bu propagandanın baş­vurduğu başlıca usuller, dış görünüşlerden, sınıf mücadelesi düzeyinde bulunan gerçe­ğe çıkmağa kalkışarak her olayı açıklayan «siyasî açıklama» ve ihtilâl taktiğinin bir safhasını dile getiren «slogan»dır. Hitler ile Goebbeîs de siyasî propagandadan geniş öl­çüde yararlanmışlardı. Nazi propagandası bir yandan kan saflığını ve cinayet ile yakıp yıkmaya karşı duyulan ilkel ilgiyi yücelte­rek köklerini bilinçaltının en karanlık böl­gelerine daldırmış, öte yandan da kalabalık­ları o anki imkânlar içinde etkilemek amacıyle birbiri ardından çeşitli, hattâ çelişik temaları öne sürmüştür. Çok yönlü ve çok partili demokrasilerde ise propaganda, ik­tidarın olduğu kadar, siyasî partilerin ve çe­şitli gerçek veya tüzel kişilerin de başvur­dukları bir araçtır.

Türk Anayasası, bir yandan, düşünce ve ifade hürriyetiyle düşün­ce ve kanaatlerin çeşitli yollarla yayılabile­ceğini kabul etmiş; bir yandan da, propapandanın asıl önem kazandığı ve uygulandı­ğı alan olan seçimlerde, siyasî partilerin ve adayların propaganda faaliyetini bazı temel ilkeleriyle sınırlayarak, düzenlenmesini ka­nuna bırakmıştır. Anayasanın, düşünce ve kanaatlerin yayılması, toplantı ve gösterile­rin önceden izin alınmadan yapılabilmesi konularındaki hükümleri, vatandaşların propaganda yapabileceklerini gösterir. Kişile­rin veya siyasî olmayan toplulukların da özel bir sınırlama olmadıkça, siyasî nitelikte propaganda faaliyetinde bile bulunmaları mümkündür. Anayasa, toplantı ve gösteri hürriyetini siyasî iktidarın muhtemel baskı­larından kurtarmak için bir izne bağlı tut­mamıştır. Siyasî iktidar ise, asıl tepkiyi si­yasî nitelikte propagandaya karşı gösterir.

• Seçim propagandası. Türkiye’de, dünya­nın birçok ülkesinde olduğu gibi, propagan­da teriminin önemli anlamı seçim konusun­dadır. Nitekim toplantı ve gösteri hür­riyetini düzenleyen kanun, seçim zamanla­rında yapılacak propaganda toplantılarını saklı (mahfuz) tutmuş, meseleyi seçim mev­zuatına bırakmıştır. Seçimlerin Temel Hü­kümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında ka­nun, seçim propagandasını da ayrıntılarıyle düzenlemiştir. Türkiye’de, propaganda faaliyetini sınırlayan genel ve özel hüküm­ler vardır.

Bu genel hükümler, Anayasanın, bütün hak ve hürriyetlerin kullanılmasına ilişkin 11. maddesiyle, siyasî partilerin faaliyetlerini sınırlayan 57. maddesinde yer alır. Hiç bir hak ve hürriyet, insan hak ve hürriyetlerini, Türk devletinin bütünlüğü­nü, cumhuriyeti ortadan kaldırmak, dil, din, ırk, sınıf ve mezhep ayırımları yaratmak amacıyle kullanılamaz ve böyle bir propagan­da da yapılamaz. Siyasî partiler için de ay­nı yasak söz konusudur; ayrıca laikliğe ay­kırı siyasî parti propagandası da bir kapat­ma sebebidir. Anayasada yer alan özel bir sınırlama da ormanlar konusundadır. Ormanların tahribine yol açacak hiç bir siyasî propaganda yapılamaz (Anayasa md. 131).

Seçim propagandasına ilişkin öteki dü­zenleme ve yasaklar seçimlerle ilgili kanun­da yer almıştır. Bu kanuna göre, seçim propagandası, açık ve kapalı yerlerde, rad­yolarda yapılabilir. Ayrıca, hoparlörle, du­var ve el ilânlarıyle, basılı şeylerin dağıtı-mıyle propaganda yapılması da mümkündür. Propaganda, oy verme gününden 21 gün önce sabah başlar ve oy verme gününden önceki gün saat 18′de sona erer. Açık yerler­de, güneş battıktan doğuncaya kadar top­lu olarak sözlü propaganda yapılamaz.

Ge­nel yollar üzerinde, mabetlerde, kamu hiz­meti görülen bina ve tesislerde, seçim kurul­larınca gösterilecek meydanların dışında da propaganda yasaktır. Kapalı yerlerde, yet­kililere haber vermek şartıyle propagan­da toplantısı yapılabilir. Ancak yine belli binalarda ve askerî yerlerde böyle toplantı yapılamaz. Seçimlere katılan siyasî partiler, oy verme gününden 15 gün önce başlamak ve 4 gün önce saat 2i’de sona ermek üzere, radyolarla propaganda yapabilir. Kanun, televizyonda propaganda henüz öngörülme­diği gibi, öteki propaganda araçlarından farklı olarak bağımsız adaylara radyoda propaganda imkânı tanınmamıştır. Radyo konuşmalarının birincisi 20 dakikayı, bundan sonrakiler ise günde 10 dakikayı aşamaz. Radyo propagandalarının yayın zamanlarını Yüksek Seçim kurulu tespit eder.

Tespit iş­lemi ad çekmeyle olur. Kanun öteki propaganda araçları hakkında da çeşitli sınır­layıcı hükümler koymuştur. Propaganda ya­sağının bir hükmü de, seçimin başlangıç tari­hinden seçim sonuçları ilân edilinceye kadar bazı törenlerin yapılmamasıdır; başbakan, bakanlar, milletvekilleri ve Cumhuriyet se­natosu üyelerinin makam arabasıyle veya resmî hizmete ayrılmış araçlarla gezi yap­maları, protokol gereği karşılama ve uğur­lamalar, törenler yapılması ve resmî ziya­fet verilmesi yasaklanmıştır. (ML)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROPAGANDA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Prometheus Unbound (Zincirleri Çözül­müş Prometheus)

Tarih 11 Haziran 2009

Prometheus Unbound (Zincirleri Çözül­müş Prometheus), Shelley’in
4 perdelik, manzum lirik dramı (1819). Prometheus, gerçeği arayan insan tutkusunun sembolüdür. Varlığımızın maddî yönünü temsil eden Jüpiter’e rağmen sayısız acılar paha­sına idealine ulaşmayı başarır. Periler onun yardımına koşarlar: Jüpiter tahtından in­dirilir, yeni hayatın sembolü Demogorgon da Prometheus’un zaferi kazanmasını sağ­lar. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prometheus Unbound (Zincirleri Çözül­müş Prometheus) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROMETHEUS

Tarih 11 Haziran 2009

PROMETHEUS. Yun. mit. Titan, İapetos ile Klymene’nin oğlu, Atlas, Athos, Epimetheus’un kardeşi. Hesiodos, Aiskhylos ve öteki yazarlar tanrıların, özellikle Zeus’un öfkesini üstüne çekerek insanlığa nasıl hiz­met ettiğini anlatırlar. Tanrılar ateşten ya­rarlanmayı kendilerine sakladıkları için Prometheus ateşi çaldı ve içi oyuk bir bastona saklayarak insanlara getirdi. Bunun üzeri­ne tanrılar Pandora’yı insanlara gönderdi ve Prometheus Kafkas dağının tepesinde zincire vuruldu: bir kartal sürekli olarak, onun geceleri yeniden oluşan karaciğerini kemiriyordu. Herakles kartalı öldürerek iş­kenceye son verdi. Bu efsane birçok deği­şik yoruma konu oldu. Prometheus ayrıca, insanlara medeniyeti getirecek bütün bilgi­leri de öğretmişti: ev yapma, hayvanları ev­cilleştirme, madenleri işleme, yazı, tıp, kâ­hinlik v.b. Hattâ, kili yoğurarak insanı yarattığı ve bir parça kutsal ateşle canlan­dırdığı da söyleniyordu. Küçük zanaatçı­ların koruyucusu olan Prometheus’un Attike’de ünü çok yaygındı.
— İkonogr. Prometheus efsanesi antik sa­natta çok işlenmiştir: resimli vazolar, oy­malı taşlar, kabartmalar; heykeltıraşlıkta Capitolino müzesinin bir taş mezarı, Na­poli’deki başka bir taş mezar, helenistik bir heykel (Terme müzesi) Vatikan’da bir alçak kabartma sayılabilir.
— Ed. tar. Prometheus masalının görüldü­ğü en eski eserler, Hesiodos’un şiirleri olan Theogonia ve Ezga Kai Hemerai’du. (tşler ve Günler). Prometheus burada hile yoluyle, Zeus’a kafa tutacak gücü kaza­nır ve insanlığa iyilik eder, fakat Zeus so­nunda onu cezalandırır. Aiskhylos’un Zincire Vurulmuş Prometheus’u (Prometheus Desmotes) tanrılar tanrısı Zeus’un nankör­lüğüne kurban olur ve uğradığı haksızlığı protesto eder. Tanrıya isyan eden bu Pro­metheus sembolü daha sonra romantik edebiyatta işlendi: A. W. Schlegel’in Pro­metheus şiiri (1797) Prometheus’u «insan»a büyük bir inançla bağlı bir kahraman ha­line sokar; aynı anlayış Byron’un Prometheus’unda. (1816) ve Shelley’in Kurtulmuş Prometheus’unda de görülür. Andre Gide, Zincire Kötü Vurulmuş Prometheus’ta, kah­ramanına başka bir sembolik anlam verir: Prometheus’un karaciğerini kemiren kartal ihtirasların, insanın zararına beslenen istek­lerin ve duyguların sembolüdür. Promet­heus, kartalını yiyerek dengeyi yeniden bu­lacaktır. (L)

Prometheus Desmotes. Bk. zincire vu­rulmuş prometheus.

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROMETHEUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROGRAM

Tarih 10 Haziran 2009

PROGRAM i. (fr. programme). Bir tören, temsil, gezi v.b.nin ayrıntılarını tespit eden ve bunları tanıtmak amacını güden basılı kâğıt: Bir seyahat acentesi herkesin eline bir program tutuşturdu (F. R. Atay). Kon­ser programı. // Bir kimsenin tasarılarını kapsayan maddelerin bütünü: Elverir ki iş programımız gittikçe zenginleşerek devam etsin
(R.N. Güntekin). Halit Beyi tanımı­yorsunuz da onun için… Siz zannediyorsu­nuz ki programla hareket eder (A. H. Tanpınar). || Bir siyasî partinin tasarılarının ge­nel açıklaması.

— Bilgi-işlem. Birleştirme programı, sem­boller halinde yazılmış programı ordinatörün diline çeviren program. (BİRLEŞTİRİCİ de denir.) | işlem programı, sembollerle veya makine dilinde yazılan ve sonuçlan kesin olarak veren program. || Kontrol prog­ramı, birçok işlem programının aynı anda veya art arda yapılmasını yöneten ve denet­leyen program: Kontrol programları genellikle bir işletme sisteminin parçalarıdır.(monitör PROGRAM da denir) || Otomatik program, bir problemin çözümünü, sıralı eIemanlar dizisi ve otomatik olarak kodla­nabilecek işlemler haline getiren otomatik makine programı. | Derleyici program, gün­lük terimlerle ve basit dilde yazılmış programları, ordinat örün karmaşık ve ayrıntılı diline (makine dili) çeviren programlama sistemi (meselâ algol, cobol veya fortran sistemleri).
— Büro. Bir hesap makinesinden veya oto­matik bir cihazdan istenen belirli bir işlem dizisinin yapılması için gerekli ifade, veri ve bilgilerin bütünü. Bk. ansıkl.
— Mekan. Bk. ANSİKL.
— öğr. Okullarda, haftanın belli günlerin­de, belli saatlerde öğrencilere okutulacak dersleri gösteren cetvel: Ders programı.
— Psikopedagoji. Çizgisel program. Bk. an­sıkl

—ansikl. Bilgi-işlem. Hesap makinele­rinde program kavramı, ancak makinelere güçlü hafızalar eklendikten sonra ortaya çıktı, ilk elektronik hesap makinelerinin programlan, bir ek cetvelin kablo bağlantılarıyle kumanda edilen birkaç basit işlemle sınırlıydı. Bu işlemler, ya art arda okunan bütün delikli kartlar için bir bir tekrarlanı­yor ya da programın elemanlarını veren kartlarla etkenleri bulunduran kartların iyi eş­leştirilmesi sonucunda, kısmen programlan­mış güç işlemler yapılabiliyordu; bununla birlikte işlem hızı oldukça yavaş ve imkân­ları sınırlıydı. Hafızalarında on binlerce ve­ya yüz binlerce harf taşıyabilen ordinatörlerin yapılması, bu hafızalardan bazılarını kumandaların birleştirilmesine dayanan bir program imkânı sağladı. Bir etkenin okun­ması, bir etkenin hafızadaki bir bölümden başka bir bölüme nakli, iki etkenin toplan­ması veya karşılaştırılması v.b. en basit işlemleri ilgilendiren bu kumandalar, ordinatörün işlem ünitesindeki farklı elektrik devreleriyle sağlandı. Bu kumandaların hep­si birden makine dilini meydana getirir. Demek ki bir programı yazmak, yapılacak işlemlerle ilgili kumandaların bir listesini çı­karmak ve her kumandaya gerek ünitenin ve­ya etkenin hafızadaki yerinin adresini gerek sonucun veya işlem görmüş etkenin gi­deceği adresi eklemektir. Kumandalar, genel­likle sayısal kodlarla belirlenmiştir; bunla­rın tekrarlanarak kullanılması hatalara se­bep olabilir; bu yüzden «semboller»le göste­rilen kumandalar (meselâ toplama için ADD) hazırlanmıştır; bu kumandalar ordinatörlerde doğrudan doğruya kullanılamaz, makine­nin diline çevrilmesi gerekir; bu çevirme işle­mini ordinatör, yardımcı bir programla ken­disi yapar. Sembol kodlar ilkesi daha ge­nişletilerek, kendi başlarına birer alt prog­ram olan kumanda serileri hazırlanabilir ve böylece bu problem, bilimsel terimlere çok yakın uzlaşmalı bir dille makineye verilebi­lir: mesela kare kök alma, matematikçiler için, her seferinde tekrarlanması gerekme­yen belirli kurallara göre yapılan bir işlem­dir; bir ordinatör için de durum aynıdır. Kodların sembollerle verilmesi hafıza bölge­lerine de uygulanabilir; bunların adresleri sembol dilinde işlenecek bilginin adın ala­bilir ve böylece programın yazılması kolay­laşır; bundan dolayı, makine dilinde bir­leştirme programlarının rolü büyük önem kazanmıştır.

Bir ordinatörün, ancak bir çevirme progra­mı’nın yardımıyle kullanılabilen sembollerle yazrlmış farklr işlem pro gramları’n\n çalış­tırılması, daha ileri bir aşamadaki monitör programlara veya kontrol programlarına verilebilir ve böylece ordinatörle çeşitli ünitelerin kullanılışı düzenlenerek daha da basitleştirilebilir. Birbirini kontrol eden bu programların bütünü makinenin işletme sistemini meydana getirir; bu sistem de ma­kinenin bilgi çevresinin temel elemanıdır. Başlangıçta yapımcılar arasında ordinatörlerin performansını geliştirme bakımından ya­pılan rekabet, bugün programlama alanına kaymıştır.

— Büro. tşin yapılması sırasında program, aranan sonuçları elde etmek için aritmetik veya mantık işlemleri dizisini makineye ve­rir.
Makineye ve hesapların karmaşıklığına gö­re, program az veya çok uzun olur; fakat, ister uzun ister kısa olsun, bir program dai­ma şu elemanlardan kuruludur: makine ta­rafından okunacak verileri seçme bilgisi, gerçek bir hesap bilgisi, sonuçların kayıt şekli bilgisi ve bir sonraki problemi çözmek için ilk bilgiye dönüş bilgisi.

— Mekan. Bir takım tezgâhında, işlenecek parçaların tezgâha gelmesi, işlenmesi Ye iş­lenmiş parçaların atılması, çoğu zaman oto­matik donatımlarla yapılır. Bu en basit an­lamda, insan müdahalesi yerine elektrik ve­ya elektronik âletlerin (servomekanizmalar) kullanıldığı otomatizasyon tekniğidir. Bu âletlere, bir delikli şerit veya bir magnetik tel üzerine önceden tespit edilmiş bir prog­ram ile kumanda edilir.
— Psikopedagoji. Çizgisel program’da her soru karşılığında, öğrenci, cevabını evvelki doğru cevaba göre düzenler. Bu çeşit bir programda, item’ler (test sorulan) kı­sadır, soruyu gerektiren yeni bilgilerin be­lirtilmesinden önce, öğrenciler, evvelki itemin doğru cevabını tekrarlamakla işe baş­lar ve cevabın doğru olmasının sebeplerini açıklarlar (buna «kuvvetlendirme ilkesi» de­nir). Sorulan soruya verilen cevap, içlerin­den bir teki doğru olan birkaç mümkün cevap arasından seçilmez; cevap «meydana getirilir» (öğrenci bu cevabı ya yazmalı, ya söylemeli ya da bir öğretme makinesinde» daktilo klavyesini kullanarak yazmalıdır), itemin tümü, öylesine yanılma payı, en azına inecek şekilde tasarlanır (eğer cevap yanlışsa, öğrenci, itemi tekrar okur: doğru cevabı bildiği için, kavradığı bir çağrışımı ezberler [şartlanma]. öğrenci, yüzde 5 ilâ 10′a kadar hata yapıyorsa, Skinner’e göre program kötü olarak kabul edilir. Prog­ramlı öğretimde, çizgisel diye adlandırılan bu program Skinner ile okulunun çalışmaları sayesinde meydana gelmiştir ve birbiri­ni takip eden kemlerin tek ve dereceli bir zincirlenişi esasına dayanır. (LM)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROGRAM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROGENEZ

Tarih 10 Haziran 2009

PROGENEZ i. (yun. pro, önde ye genesis, oluşum > fr. progenese’den). Biyol. Yu­murtanın döllenmesinden önce insan dölünü etkileyen çevre ve kalıtım etmenlerinin tümü. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROGENEZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİMATLAR

Tarih 09 Haziran 2009

PRİMATLAR çoğl. i. (fr. primates’ten). Maymunlarla insanı kapsayan memeliler ta­kımı.
— ANSiKL. Primatlar genellikle tabanlarına basarak yürüyen, ağaç üstünde yaşayan, hepçil beslenen, düz tırnaklı, ayak başpar­mağı genellikle öteki parmaklara karşıt olan canlılardır; bunlarda diş düzeni tam, azı dişleri değirmi tümsecikli, kol-bacak kemik­lerinin hepsi eklemli, gözler ve beyin çok gelişmiştir; memeler göğüste bulunur, üç alttakıma ayrılır: makiler (cadımaki, maki v.b.); maymunlar; şimdiki ve fosil insanları da içine alan maymunsular. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİMATLAR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİESTLEY (John Boynton)

Tarih 09 Haziran 2009

PRİESTLEY (John Boynton), ingiliz yazarı (Bradford, Yorkshire 1894). Kronikçi ve edebiyat tenkitçisiydi, önce denemeleriyle ta­nındı, sonra romanlar yazdı: Adam in Moonshine (Ay Işığında Âdem) [19281; The Good Companions (iyi Dostlar) [1929]; Angel Pavement (Melek Kaldırımı) [1930]; The Doomsday Men (Kıyamet Günü insanları) [1938]; Jenny Villiers (1947); The Magicians (Sihirbazlar) [1954]; The Thirt-first of June (Otuz Bir Haziran) [1961]. Ayrıca birçok ti­yatro eseri yayımladı: J Have Been Here Be-fore (Daha önce Burada Bulundum) [1938]; Bir Komiser Geldi (An İnspector Câlis) [1947]; The tinden Tree (Ihlamur Ağacı) [1946]; Summerday’s Dream (Yaz Günü Rü­yası) [1949]; Satürn över the Water (Satürn’ün Suda Yansısı) [1961]; The Shapes of Sleep (Uyku Biçimleri) [1962]; Sir Michael and Sir George (1964); Salt is Leaving (Salt Gidiyor) [1966]; İt’s an Old Country (Eski Bir Ülke Bu) [1967]. Bütün eserlerinde XX. yy. toplumunu oldukça sert ve alaylı yoldan tenkit eder. Ayrıca Charles Dickens (1961) adlı bir biyografi ile deneme ve hatıralar da yayımladı: Literatüre and Western Man (Edebiyat ve Batı insanı) [1960]; Lost Empires (Kayıp imparatorluklar) [1965]. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİESTLEY (John Boynton) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREZİHOV VORANC

Tarih 09 Haziran 2009

PREZİHOV VORANC, (Lovro KUHAR, — denir), sloven yazarı (Kotlje 1893-Maribor 1950). Komünist fikirlerinden ötürü hapse atıldı, sonra hayatının büyük bir kısmını ya­bancı ülkelerde sürgünde geçirmek zorunda kaldı. Hikâyeler, romanlar (Doderdob, 1940), yolculuk notları ve çocuk kitapları yazdı; bu eserlerinde Yugoslavya’da, öbür yabancı ülkelerde, özellikle doğup büyüdüğü Kârnten’in sloven köylerindeki yaşayışı an­lattı. Eserlerini insan psikolojisine yönelen gerçek sanat eserleri düzeyine yükseltmeyi bildi. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREZİHOV VORANC hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRETA

Tarih 09 Haziran 2009

PRETA i. Hindistan’da, hayaletlere ve özellikle hayatları feci bir ölümle son bulmuş insanların ruhlarına verilen ad. Mutlu olmayan bu ruhlar insanlar arasında dolaşır ve onları tedirgin ederler. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRETA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRESTWİCH (sir Joseph)

Tarih 09 Haziran 2009

PRESTWİCH (sir Joseph), ingiliz jeologu (Clapham, Surrey 1812 – Shoreham, Kent 1896). Londra’da şarap tüccarıyken jeolo­jiyle ilgilenmeğe başladı, üçüncü zaman kalıntıları üstüne önemli çalışmalarda bu­lundu. Ayrıca tarihöncesi insanlara ait ka­lıntılar ortaya çıkardı (bu konu o zamanlar henüz tam bir açıklığa kavuşmuş değildi). Yeraltı suyundan, şehirlere dağıtılmak üze­re, daha iyi bir su elde etme meselesi üs­tünde de önemle durdu. 1853′te Royal society’ye üye seçildi. 1872′de bu kuruldan çekildikten sonra Oxford üniversitesi Jeo­loji kürsüsünde profesör olmayı kabul etti (1874) ve 1888′e kadar bu görevde kaldı. En önemli eseri Geology, Chemical, Physical and StratigraphicaV dır (Kimyasal, Fiziksel ve Stratigrafik Jeoloji)
[9 cilt, 1886-1888]. ölümünden kısa bir süre önce (1896) «sir» unvanını aldı. (M)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRESTWİCH (sir Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRESLE

Tarih 09 Haziran 2009

PRESLE (Micheline CHASSAGNE, Micheline — denir), fransız kadın tiyatro ve sine­ma oyuncusu (Paris 1922). 1938′de filim çevirmeğe başladı. G. W. Pabst’ın Jeune Fil­en Detresse (Sıkıntıda Genç Kızlar) [1939] ve Abel Gance’ın Paradis Perdu (Kayıp Cennet) [1939] adlı filimleriyle tanındı. Sonra 1942′de Marcel L’Herbier’nin La Nuit Fantastique (Tuhaf Gece) adlı filminin raş yıldızı oldu. Bir süre (1949-1951) Hollywood’a gitti, öbür filimleri: Falbalas (J. Becker yönetiminde, 1944), 1947′de Autan -Lara Yönetiminde içimizdeki Şeytan (Le Diable au Corps), 1953′te J. Gremillon’un LAmour d’une Femme (Bir Kadının Aşkı), 1959′da E. Molinaro’nun Bir Yazlık Kız (Une Fille pour l’£te), 1966′da gene aynı yönetmenin Chasse â l’Homme (insan Avı), da J. Rivette’in Suzanne Simonine. En rolünü J. Dosey’in yönettiği Kaderin cilvesi (Blind Date) filminde oynadı. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRESLE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRESBİT

Tarih 09 Haziran 2009

PRESBİT sıf. ve i. (yun. presbytes, ihtiyar­dan fr. presbyte). Oftalmoloji. Presbitlik kusuru olan (insan veya göz). [L]

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRESBİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRES

Tarih 09 Haziran 2009

PRES i. (fr. presser, sıkıştırmak, bastır-mak’tan presse). Mekanik veya hidrolik bir kumanda ile birbirlerine yaklaşan ve ara­larına konulmuş şeyleri sıkıştırmağa yara­yan iki tabladan yapılmış makine. Bk. CEN­DERE.
— Ciltc. Kitabın iyice sıkıştırılmasını gerek­tiren ciltleme işlemleri (msl. sırt geçirme) sırasında, arasına kitabın yerleştirildiği ci­haz veya âletlerin tümü. || Kenar kesme presi, bir veya iki vida ile kumandalı ikiz iki parçadan meydana gelen ve aralarına ciltler yerleştirildikten sonra, bir kundağa bağlı bıçakla kenarları tıraş etmeğe yara­yan pres. || Renkli veya siyah baskı presi, kâğıt veya bez cilt kapaklarını süslemek için siyah veya renkli tipo mürekkebiyle baskı yapan pres. || Sıkıştırma presi, kâğıt­lara forsa baskı yapmağa, bağlanmış ciltle­rin kırışıklık ve forsalarını düzeltmeğe, kaplama ve kapak geçirme süresince ciltleri sıkıştırmağa yarayan, tablaları vida ve vo­lanla kumandalı ahşap veya dökme de­mirden pres. (Sanayide bu preslerin yerine hidrolik veya pnömatik presler kullanılır.) ||Yaldız presi, cilt kapaklarına baskı yap­mak ve yaldız vurmak için kullanılan pres. (Bazı yaldız preslerinde, yaldızlama demir­lerini yeterli derecede ısıtmak için bir ısıt­ma düzeneği ve altın yaldız, bronz veya renkli mürekkep merdanelerinin otomatik olarak ilerlemesini sağlayan bir sistem bu­lunur.)
— Foto. Bk. ANSiKL.
— Kâğıtç. Basınç etkisiyle veya hem ba­sınç, hem vakum etkisiyle kâğıdın suyunu almağa yarayan karton veya kâğıt makine­si elemanı. || Emici pres, biri yekpare, öbürü üstü kauçuk kaplı madenî bir kovan halindeki iki silindirden meydana gelen pres; içi boş silindirin bütün yüzeyini kaplayan delikler dışarının havasını emer: Emici pres, hem basınç hem de vakum etkisiyle suyu alır. || Keçeli pres, kâğıdın suyunu yalnız basınç yoluyle alan içi dolu iki si­lindirden yapılmış pres. || Ofset presi, ku­rutma tesisinin başlangıcına yerleştirilen ve kâğıdın yüzeyini yumuşatmağa yarayan iki silindirden yapılmış pres. || Platinli pres, kutu yapımında, karton veya kâğıdı yaprak yaprak kesmeğe yarayan pres. || Tutkal presi, kurutma tesisinin ortasına konan ve kâğıt veya kartona özel nitelikler vermek için yüzeylerini tutkallamağa yarayan iki silindirden yapılmış pres.
— Malzeme. Beton kalıbına basınçla (hidro­lik pres), darbe veya titreşimle yığılan be­tonu tokmaklarla sıkıştırmağa yarayan ma­kine.
— Marang. Kontrplak, kaplama veya for­mika gibi tabakaları iş yüzeyine tutkalla­makta kullanılan baskı âleti. Bk. ansikl.
— Plast. mad. Plastik malzemeyle döküm yapan makine. || Bloklu pres, haddelenmiş bir levhadan kare şeklinde kesilen ve had­delemeden doğan anizotropiyi azaltmak için 90° çapraz olarak üst üste yerleştirilen plas­tik malzemeyi isiyle yapıştırmağa yarayan pres. || Çift pistonlu pres, sırasıyle püs­kürtme, aktarma ve sıkma kuvveti uygula­yacak aynı türden (hidrolik veya mekanik) veya farklı türden iki ayrı sistemle donatıl­mış pres. || Püskürtme presi, püskürtme yoluyle döküm yapan pres. || Sıkıştırma pre­si, kalıbın alt matrisine yerleştirilen kalıpla­nacak madde üzerine gerekli basıncı kalı­bın üst matrisinin uyguladığı basit düşey pres. || Yukarı basınçlı pres, ana pistonu hareketli alt tablanın altında bulunan ve bu tablanın çıkış hareketiyle basınç uygu­layan hidrolik pres.
— Şekercilik. Pancar presi, pancar küspe­lerinde kalan bir miktar suyu basınçla gi­deren âlet.
— Teknol. Kumaşları, elbise veya astarlan apreleyerek güzel bir görünüş kazandırmak için, sıcakta basınç altında tutmağa yara­yan ısıtıcı tablalı makine. || Çekme presi, madenleri art arda darbelerle veya kade­meli basınçla çekmeğe yarayan pres.
— Tekst. Keten elyafının taranmasında, elyaf demetini sıkıştıran madenî plakalar. || Bazı tip trikotaj tezgâhlarında, tığ gaga­larını, aşağıya inmeden önce kapatmağa ya­rayan mekanizma.
— Zır. sanay. Üzüm, elma, zeytin ve daha pek çok meyveyi sıkarak suyunu çıkarma­ğa yarayan cihaz. (Bk. ASNiKL.). || Ot pre­si. Bk. ansıkl. // Peynir presi, peynircilik­te, kalıba konan pıhtılaşmış sütün baskı altında süzülmesini çabuklaştırmak için kul­lanılan peynir cenderesi.

— ansikl. Foto. Fotoğrafları sert bir süpor üzerine yapıştırmağa yarayan yapış­tırma presi’nde, sıcakta eriyen yapıştırıcı­ları (gomalak) kullanabilmek için bir ısıt­ma tertibatı bulunur.
— Marang. Marangozlukta, geniş tabakala­rı sıcak veya soğuk olarak tutkallamak için çeşitli tip ve büyüklükte sıkıştırma âletleri kullanılır. Genel olarak bunlara kap­lama pres’i denir. Presler üçe ayrılır: 1. ağaç presler; 2. demir presler; 3. hidrolik presler. Ağaç presler, gövde kısmı kalın ağaçtan yapılmış, çerçeve şeklinde basit tip preslerdir. Üstte bulunan sıkma vidala­rı bir anahtarla ve el kuvvetiyle sıkılır. Sıkma tablaları parçalı kalaslardan meyda­na gelir. Sıkma vidalarının altına dört kö­şe ve pres genişliğinde takozlar konur. Işin durumuna göre çerçeve araları açıla­rak, pres uzatılabilir. Demir presler’in göv­de kısmı kalın putrel demirden, tablaları ağaçtandır. Yan yana tabla sayısı üçlü veya dörtlü olur. üst tablalar vida ile aşa­ğı yukarı hareket eder. Sıkma işi bir vida düzeniyle ve elle yapılır. Hidrolik presler’­in sıkıştırma tablaları fazladır; sıkma işi hidrolik tertibatlarla sağlanır. Tablaları buhar veya elektrik yardımıyle 150°C’a ka­dar ısıtılabilir.
— Zır. sanay. Ağır bir taştan yapılmış ilk pres’e kadar inmeksizin, bugünkü preslerin ilk örneklerini saymakla yetineceğiz, önceleri, sıkma işlemi, bir veya iki büyük kalastan meydana gelen preslerle yapılırdı; bu kalaslar bir uçtan sıkıca bağlanır, öteki ucunda dikey olarak çekilen bir ip veya kalasın kalınlığınca uzanan bir ağaç vida bulunurdu; ip veya vida kalasın aşağıya inmesini sağlardı. Sonraları, yatay sıkmalı ve düşey sıkmalı yeni presler yapıldı; bu ikinci tipte, elle çevrilen bir çark veya bir bucurgatla ip gerilir ve sıkma gerçekleşirdi. Günümüzdeki preslerin çalışması için büyük kuvvetlere ihtiyaç yoktur. Bunlar sürekli ve aralıklı çalışan presler olarak ikiye ay­rılır. Aralıklı çalışanlar da vidalı presler, hidrolik presler ve pnömatik presler olmak üzere üç çeşittir. Küçük tesislerde çok kul­lanılan düşey vidalı presler, sıkılacak mey­velerin konduğu «tekne» denen bir gövde, düşey bir kalbur, meyveleri ezen bir tabla ve basıncı ileten bir koldan meydana gelir. Bunların meydana getirdiği bütünün üzerin­de bulunan bir somun, motris gücü basınç haline dönüştürür.
Yatay vidalı preslerde iki dip tablası bulu­nur, ikisi de bir vidanın etrafında hareket eder ve birbirine zincirlerle bağlıdır. Ta­banlardan biri tekne, ikincisi ise basınç tablası görevini yapar; bu parçalardan mey­dana gelen bütün, yatay bir kafes ile çev­rilmiştir; küspeler buna boşaltılır. Tabla­lar gevşetilince, posayı dağıtan zincirler yardımıyle posa otomatik olarak bu kafesin içine dökülür. Hidrolik presem teknesi ha­reketli (en yaygın tip) veya sabit olabilir; sabit olanı daha az kullanışlıdır, çünkü işin sürekliliğini sağlamak için birçok (ge­nellikle üç) tekneye ihtiyaç gösterir. Pnömatik pres’te geniş çaplı, dayanıklı bir lastik boru bulunur; bu boru basınçlı (san­timetre kare başına 7 kg) hava ile şişirilir; böylece etrafındaki ürünü, ağır ağır pas­lanmaz çelikten kafesin iç çeperine doğru iter ve sıkıştırır.

Yatay tekneli preslerde, tekneler iki türlü­dür: üzüm sıkmak için yuvarlak ahşap tek­ne kullanılır; elma veya zeytin preslerinde ise küspe, ahşap kalburlarla ayrılmış bez veya kıl torbalar içerisine konulur.
Aralıklı çalışan preslerde, sıkma işlemini ağır ağır yapmak ve birçok defa tekrarla­mak şartıyle, bulanık olmayan, kaliteli meyve suları çıkarılır. Sürekli presler ise daha az insan gücü gerektirir ve daha ve­rimlidir, fakat elde edilen meyve suyunun kalitesi düşük olur. Bu preslerin çoğunda, sonsuz bir vida veya delikli bir madenî gömlek içinde uç uca yerleştirilmiş ve ters yönlerde dönen iki vida bulunur. Bir huniy­le boşaltılan meyveler bir uca gelir ve dö­ner kanatların yardımıyle, ağır bir kapı ve­ya ayarlanabilen koni biçiminde bir ka­pakla kısmen kapatılmış öbür uca doğru iti­lir.
• Ot presi, depo edilmesi veya nakledilme­si gereken kuru otların hacmini asgarîye indirmeğe, onlara düzgün bir geometrik şekil vermeğe yarar; sıkıştırılmış ot tabiî özelliğini daha iyi korur, nemi azalır, daha zor ateş alır hale gelir. Presler sabit olarak (harman makinesinin arkasına takılmak suretiyle) veya tarlalar­da (toplama makinesiyle) kullanılır. Saman veya kuru ot gelişigüzel demetler halinde presin sıkıştırma kanalının ağzına yığılır. Dönen veya gidip gelen bir piston bu mad­deleri sıkıştırma kanalında balya haline ge­tirir ve otomatik bir bağlama sistemini ha­rekete geçirerek balyanın iple veya demir telle bağlanmasını sağlar, üç tip pres vardır: düşük veya orta yoğun­lukta balya yapan presler balyayı bir veya iki yerinden bağlar (ip veya demir tel); yüksek yoğunlukta balya yapan presler bal­yayı iki yerinden bağlar (demir tel veya özel ip). Bu üç tip makineye göre balya­ların yoğunluğu şöyledir: düşük yoğunlukta balya 50-75 kg/m3, orta yoğunlukta balya: 75-150 kg/m3, yüksek yoğunlukta balya 150 – 250 kg/m3. (LM)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREHOMİNİYEN

Tarih 09 Haziran 2009

PREHOMİNİYEN i. (lat. prae, önce ve homo, insan’dan fr. prehominien). Paleont. Maymunlarla insanlar arasında, fakat in­sanlara daha yakın fosil primat.
— Ansikl. Soyu tükenmiş bulunan prehominiyen grubunda, antropoit maymunla­ra ait özelliklerle (kafatası boşluğu insanınkine göre küçük, alın dar ve geriye doğ­ru, kaş kemeri saçak şeklinde, yüz sivri uzun, çene yok v.b.) insansı karakterler (iki ayak üzerinde duruş, insansı diş dü­zeni, beyin hacminin fazlalığı v.b.) birarada bulunur. Bunların eskiliği Alt pleyistosene kadar çıkar. Cava insanlarıyle pekin insanlarını, hattâ belki afrika insanlarını ve Mocokerto’lu çocuğu bu gruptan saymak mümkündür. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREHOMİNİYEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREGELY (İvan)

Tarih 09 Haziran 2009

PREGELY (İvan), sloven romancısı (doğ. S. Lucia di Tolmino 1883). Zagnji Uparni (Son İsyancı) [1918-1919] adlı tarihî roma­nında çiftçilerin derebeylerle mücadelesini dile getirdi. Plebanus Joannes (1919) adlı romanında ise, insanın Tanrı’ya ulaşarak bütün sıkıntılardan nasıl kurtulduğunu an­lattı. (M)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREGELY (İvan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREDMOSTi veya PRJEDMOSTİ

Tarih 09 Haziran 2009

PREDMOSTi veya PRJEDMOSTİ, Çekos lovakya’da köy, Moravya’da, Beçva ırma­ğının sağ kıyısında, Prerov’un kuzeybatı­sında. Burada Ren çağından kalma insan fosilleri ortaya çıkarıldı. Bu kalıntılar, cromagnon ırkının bir çeşidi veya alt örneği­dir. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREDMOSTi veya PRJEDMOSTİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREDA (Mariu)

Tarih 09 Haziran 2009

PREDA (Mariu), romanyalı yazar (Siliştea – Gumeşti 1922). Hikâye ve romanla­rında, savaş veya günlük hayat kavgasın­da özgürlüğünü elde etmeğe çalışan zaval­lı insanları anlatır.
Eserleri: Karanlık Pen­cereler (1956), Atılganlık (1959), Müsrifler (1962), Ateşler (1963). [L]

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREDA (Mariu) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAMANA

Tarih 08 Haziran 2009

PRAMANA i. (sanskritçe k.). Nyaya felse­fesinde, bilgi’nin veya yargı’nın dört yolunu belirtir. || Estetik dilinde yanlışsız beden öl­çülerine verilen ad. (insan vücudunun pramanaları ile evrenin veya kozmik bedenin pramanaları arasında karşılıklı bir bağıntı vardır.) [L]

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAMANA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pön savaşları

Tarih 08 Haziran 2009

Pön savaşları, M. ö. 264 ile 146 arasında Roma ile Kanaca arasındaki savaşlara ve­rilen ad.
• Birinci Pön savaşının M.ö. 264′e kadarki menşeleri. Roma, önce Campania’daki yu­nan siteleri, sonra da Büyük Yunanistan si­teleri üstünde nüfuzunu yaydığı sırada du­rumu sarsılmış olan Kartaca (V. yy.), Ati­na’nın deniz hâkimiyetini kaybetmesi üzerine Doğu Akdeniz’in kendisine yeniden açıl­ması ve Ptolemaios’iar yönetimindeki Mısır ile iktisadî ilişki kurması (IV. yy.) sonucun­da eski dinamizmini yeniden kazanmakta idi. Himera’da uğradıkları bozgundan (480) beri Sicilya’nın batısına çekilmiş olan Kartacalılar, tahıl üretimini denetimleri altında bulundurmak amacıyle bütün adaya hâkim olmayı tasarlıyorlardı. Pyrros’un giriştiği seferin başarısızlıkla sonuçlanmasından son­ra da Osklardan olan Mamortinus’un (osk soyundan ücretli askerler) çağrısı üzerine Messina’ya yerleştiler. Mamortinus’lar şehri kısa bir süre önce ele geçirmişlerdi. Ama burada, Romalıların müttefiki Syrakusai’li Hieron’un tehdidi altındaydılar. Syrakusai’­li Hieron 269′da onları yenilgiye uğratmıştı. Kartacalıların, Messina boğazını kapatmak ve Sicilya’yı tekellerine almak tehdidinde bulunmaları Güney İtalya Yunanlılarının çı­karlarına dokunuyordu; bu durum Roma’yi da, Kartaca ile imzaladığı antlaşmalara (306 ve 279-278) rağmen, konfederasyonun sağ­lamlığını korumak amacıyle adaya müdaha­le etmek zorunda bıraktı ve Kartaca’nın tahakkümünden usanan Mamertinus’lar sa­yesinde Roma, M.ö. 264′te Messina’yr işgal etti.
• Birinci Pön savaşı (264-241). Messina’daki kolonilerini ve boğaz üstündeki kontrol haklarını kabul ettirmekten başka düşünce­leri olmayan Romalılar Syrakusai’li Hieron ile ittifak kurduktan (263) ve Agrigento’yu ele geçirdikten (262) sonra Kartacalıları tec­rit ettiler. Ama denizlere hâkim olan düş­manlarına boyun eğdirtemeyince, bütün ada­yı ele geçirmenin zorunlu olduğunu anladı­lar ve bu iş için müttefiklerine 150 gemilik ilk roma donanmasını yaptırdılar. Bu donan­ma 260′ta corvus’un (karga) sayesinde Mylae’de önemli bir deniz savaşı kazandı. Ar­dından, 256′da, Kartaca’ya Afrika’da saldı­rarak Sicilya’yı bırakmasını sağlamak ama­cıyle ikinci bir denemeye girişildi ve 256 ya­zında Eknomon’da kartaca donanmasına önemlı kayıplar verdirdikten sonra 256-255′te Afrika’ya çıkan Regulus, Clupea’yı ele ge­çirdi, Kartaca’nın nüfuzunu sarstı (Numidia’lıların ayaklanması), ama yenildi ve Xantippus’un para ile tuttuğu yunanlı asker­lere esir düştü, öte yandan, kartaca donan­masını Hermaion burnunda bozguna uğra­tan roma donanması da Camarina açıkların­da battı. Bunun üzerine Roma yeniden Si­cilya’yı ele geçirmeğe çalıştı ve 255-254′te 220 parça gemi yaptıktan sonra Panormus’u aldı. Ama 253 yılında Lucania’da Palinurum burnundaki ikinci bir deniz kazasında bu donanma da battı. Roma bundan sonra, an­cak 250 yılında yeni bir donanma ile Lilybaeum ve Drepanum’u ablukaya aldıysa da kartaca donanmasının kuşatılanlara yiyecek sağlaması ve Drepanum önünde roma gemi­lerinin bir kısmını batırması, bu teşebbüsün de başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açtı.. Romalılar bu abluka sırasında kartaca do­nanmasının batırdığı gemilerden başka za­rarlara da uğramış ve kalan gemilerini de Camarina’da bir fırtınada kaybetmişlerdi (249). Ama Kartaca bu elverişli durumdan yararlanmayı bilemedi ve Hannon’un teşvi­kiyle, Afrika’yı fethe yönelerek Sicilya’da sadece Drepanum ile Lilybaeum’u savun­makla yetindi (Hamilkar Barkas’ın Heirkte ve Eryks dağlarındaki direnme hareketi). Bundan dolayı Roma, 243 yılında büyük bir çaba göstererek 200 parça gemi donatınca, Kartaca gafil avlanmış oldu ve Drepanum ile Lilybaeum’u savunamadığı gibi, donan­masının da Aegates adalarında bozguna uğ­ramasını önleyemedi; sonuç olarak on yılda 3 200 talent ödemek, Sicilya’yı ve Aegates adalarıyle Lipari adalarını terk etmek zorun­da kaldı (241 tarihli barış antlaşması).

*Birinci Pön savaşından İkinci Pön savaşı­na (241-219). Savaşı kazanan Roma, kartaca donanmasını Kartaca’ya bırakıyor, ama Korsika ın Sardinya’yı ele geçirerek (238-237) Batı Akdeniz’deki üstünlüğünü sağla­mış oluyordu. Buysa, 241 tarihli antlaşmaya aykırıydı ve az daha yeni bir çatışmaya yol açacaktı. Çünkü, Kartaca’nın bu konudaki savaşçı tutumu karşısında Roma Kartaca’yı yeni bir savaşla tehdit etmiş ve onu hem bu oldubittiyi kabul etmek, hem de 1 200 talent’lik yeni bir tazminat vermek zorunda bırakmıştı. Roma, böylelikle de Birinci Pön savaşının yol açtığı pek büyük insan ve pa­ra kaybını çarçabuk telâfi etmiş, aynı zamanda da, kazandığı zafer sayesinde, zarar­ları şüphesiz kendi zararlarından çok daha büyük olan müttefiklerin ayaklanma ihtima­lini önlemiş oluyordu. Bitkin düşen ve ikti­sadî çöküntü içinde bulunan Kartaca ise, paralaıım ödeyemediği ücretli askerlerinin başkaldırmasına göğüs germek (241-237) ve yeni gelir kaynakları bulmak zorunda kal­dı. Barkas’larla birlikte, 237′den itibaren, İspanya’da yeni bir imparatorluk kurmağa kalkıştı. Bu imparatorluk, insan ve maddî kaynaklarıyle Gades (Cadiz), Hamilkar Bar­kas’ın kurduğu Alicante (237-229/228) ve Hasdrubal’in kurduğu Carthagen (228-221) gibi önemli üsler sayesinde Akdeniz’de ye­niden hâkim olabilecekti, önceleri, Karta­ca’nın Sicilya’dan uzaklaşarak kendi çıkan bulunmayan İspanya’ya yönelmesinden pek hoşnut olan Roma, zamanla Kartaca’nın yeniden artan gücünden tedirginlik duymağa başladı. Bunun üzerine Kartaca genişleme sınırını Ebro nehri olarak tespit etti (226 antlaşması). Bundan sonra da iki ülke ara­sında savaş artık kaçınılmaz bir duruma gel­di: Saguntum olayı bir savaş vesilesi oldu. Roma’nın müttefiki olan ve Ebro’nun güne­yinde bulunan Saguntum, 219′da Hannibal tarafından zaptedildi. O sırada İllyria’da meşgul olan Roma geç harekete geçti ve görünüşü kurtarmak için, Kartaca’ya ka­bulü imkânsız bir ültimatom gönderdi. Hannibal’in teslimini ve Saguntum’un da geri verilmesini isteyen bu ültimatom üzerine iki taraf arasında savaş çıktı.

• İkinci Pön savaşı (M.ö. 218-201). Savaş ilân edildiği zaman nüfusu muhtemelen Kartaca’nınkine eşit, ordusu daha kalabalık olan ve yedek kuvvetlere sahip bulunan, üs­telik denizlerde de durumu üstün görünen Roma, Aemilii’lerle birlikte saldırıya geçerek, düşmanı en güçlü olduğu İspanya ve Afrika’da vurmayı düşündü. Kartaca’nın gü­cüne güvenen, ama donanması olmayan Hannibal ise Roma’yı İtalya’da yenilgiye uğratarak kazanacağı başarılarla Roma im­paratorluğunun İtalya’daki nüfuzunu orta­dan kaldırmak, böylece de İtalya yarımada­sında yaşayan halkların bağımsızlık ve hür­riyet isteklerini kamçılamak istiyordu. Bu­nun için, 218 ilkbaharında İspanya’nın sa­vunmasını kardeşi Hasdrubal’e bırakarak, Alpler üzerinden İtalya’ya doğru yola çık­tı. Bu yolculuk beş ay sürdü ve sonun­da iberlerle Numidia’lılardan meydana ge­len ve otuz yedi fille takviye edilmiş olan ordusu Kuzey İtalya’ya vardı. Bu­rada kısa bir süre içinde roma konsül­leri P. Cornelius Scipio ile Tiberius Sempronius Longus’a karşı kazandığı zafer­ler (Ticinum, Trebia, 218) sayesinde (Sal­yalıların desteğini kazandı ve Cisalpina’yı denetimi altına aldı. 217 İlkbaharından itibaren de, Galyalılarla takviye edilmiş olan kartaca ordusu, Apenninler’i aşarak konsül Flaminius’un ordusuna bir baskın yaptı ve Trasimenus gölünün kuzey kıyısın­da onu bozguna uğrattı. Bu sırada, Roma’da seferberlik ilân edilmişti. Ama bir kuşat­ma için gerekli araç ve gereçleri olmadığı için Hannibal, Roma’ya yürümedi; buğday ve yem bakımından zengin olan Piccnum ile Apulia bölgelerine geçti. Bu sırada da Ro­ma’nın müttefiklerine hoş görünmeğe çalı­şarak bir yandan karşı tarafta çözülmeler yaratmağa, bir yandan da Makedonyalı Philippos V’in yardımını sağlamağa çalışıyordu. Ama karşı tarafta bir çözülme olmadı. Çün­kü Hannibal’in Galyalılarla ittifakı İtal­yanları korkuya düşürmüştü. Ayrıca, comice centuriate’ler tarafından diktatör seçilmiş olan Fabius Maximus Cunctator da, savaştan kaçınmakla beraber, Kartacalıların ardın­dan ayrılmıyor, böylece de Roma’nın varlı­ğını korumuş oluyordu. Kartacalıların İs­panya ilt bağlan da kesilmiş durumdaydı. Çünkü Publius Cornelius Scipio’nun ku­mandasındaki bir roma ordusu Ebro ile Terragona nehirlerinin ağızlarını denetim al­tında tutuyor ve Hasdrubal’in harekete geç­mesine engel oluyordu. Ama yine de, Ro­ma senatosunun sabırsızlığı ve sanıldığına göre, senatör Paulus Aemilius’un aykırı dü­şüncede olmasına rağmen yeni konsül C, Terentius Varro’nun, Fabius tarafından ileri sürülen ve düşmanı oyalayarak uygun za­manı kollamaya dayanan savaş kurnazlığını doğru bulmaması, Hannibal’in 2 ağustos 216 günü Cannes muharebesinde roma ordusunu ezmesine yol açtı. Bu yenilgi sonunda Roma konfederasyonu parçalanmağa başladı. Böy­lece, bazı Apulia’lılar, Samnit’ler, Lucania’lılar, Bruttium’lular Capua (216 sonbaharı), soma da Tarentum, Metapontum, Thurioi ve Herakleia (213-212) Hannibal ile bir­leştiler. Hannibal de, o sırada Makedon­yalı Philippos V ile görüşerek, Roma’­nın müttefiki Syrakusai’li Hieron’un ölümünden (215 sonu) sonra Sicilya’da da bazı destekler elde etmekteydi. Ama, Ro­ma’nın çevresindeki Etruria, Ombria ve Latium Roma’ya bağlı kaldı. Güneydeki öbür yunan siteleri ise kararsızdı. Aslın­da Hannibal, Güney İtalya’da abluka al­tında ve takviyeden yoksun
(kati kuvvetler İspanya, Sicilya ve Korsika’daki savaş­larda kullanılmaktaydı) haldeydi.

Romalı­lar bir yandan Adriyatik’e hâkim olduk­ları, öte yandan da İlliria’da karşısına bazı engeller çıkardıklan için (Birinci Makedon­ya savaşı), Hannibal, Philippos V’ten de doğrudan doğruya bir yardım göremeyecek durumdaydı. Roma’ya yürüyormuş gibi ya­parak bir şaşırtma hareketine başvurmasına rağmen, 211′de Romalıların Capua’yı geri al­malarını önleyemedi. İtalya’nın dışında, kartaca orduları İspanya’da son ve çok önemli bir başarı kazandıktan (211′de roma ordusunun yok edilmesi ve bu ordunun ku­mandanları Publius ile Cneius Cornelius Scipio’nun ölmesi) kısa bir süre sonra bü­tün cephelerde savunma durumuna geçmek zorunda kaldılar. Sicilya’da, Kartaca’nın yardımından yoksun kalan Syrakusai, Arkhimedes’in sağladığı mancınıklara rağmen M. ö. 211′de konsül M. Claudius Marcellus ta­rafından saldırıyle ele geçirildi. İspanya’da ise, Genç Cornelius Scipio, 209 başında Carthagena’yı ele geçirdi, Ama Hasdrubal’in, Pireneler’in batı geçitlerinden kaçarak İtalya’ya geçmesini önleyemedi. Sonunda da, Hasdrubal M.ö. 207′de, Metaureus kıyı­larında C. Claudius Nero tarafından usta bir manevra ile yenilerek öldürüldü. Altık kesinlikle yalnız kalmış olan Hannibal de, Bruttium’a çekildi, 205′te Lclcroi’yi terk et­ti ve ancak Corotone çevresinde tutunabildi. Bu durumda Romalıların ülkeye yeniden sahip olmalarını kabul etmek ve 206′da İlipa’da kazandıkları zaferden sonra İspanya’­nın da tamamıyle ellerine geçmesine razı ol­mak zorunda kaldı. Barkas imparatorlu­ğunun yok olmasından sonra ve Hanni­bal’in diğer kardeşi Magon’un Liguria’da yeni bir köprübaşı kurmasına rağmen (205-203) Scipio, savaşı Afrika’da sürdür­mek konusunda senatodan yetki aldı. Bu­nun üzerine de 204′te Afrika’ya çıktı ve Massyli’lerin kralı Syphax’a (numidialı bir başka prens) karşı Massyli’lerin kralı nu­midialı prens Masinissa ile birleşti ve Kar­taca’nın müttefiki olan bu prensi esir al­dı. Bunun üzerine, Kartaca 203 sonbaha­rında Magon ile Hannibal’i geri çağırmak zorunda kaldı. Sonunda, 202 sonba­harında Zama’da Hannibal’i yenen Scipio, bir barış antlaşması kabul ettirmeyi başara­bildi. Bu antlaşmaya göre Kartaca, İspan­ya’yı geri veriyor, fillerini ve (on gemisi dı­şındaki) bütün donanmasını teslim ediyor, yıllık taksitler halinde elli taksitte 10 000 talent vergi ödemeyi ve roma halkının rızası olmadan hiç bir savaşa girişmemeyi ta­ahhüt ediyordu. Bu durum, Kartaca’yı top­rakları, Syphax’ın ve Cirta şehrinin de katılmasıyle genişlemiş ve Roma ile ittifak kurmuş olan Masinissa’nın muhtemel saldı­rılarına karşı savunmasız bırakmış oluyor­du (M.ö. 201). Dış siyasetinde Roma’ya ba­ğımlı duruma gelen ve elinde yalnız Afrika’daki topraklar kalmış olan Kartaca, bu durumda artık büyük devlet olmaktan çık­mış ve yerini de İspanya ile Afrika’nın hâ­kimi, Doğu Akdeniz’de egemen Roma’ya bı­rakmış oluyordu. Kuşkusu yine de yatışma­mış oları Roma, Kartaca’dan, ülkesinin top­lumsal yapısını değiştirmeğe çalrşan Hanni­bal’in sürgüne gönderilmesini istedi (195) ve Afrika’da yeni bir tehlike baş gösterir gös­termez bu şehrin yerle bir edilmesini karar­laştırdı.

* Üçüncü Pön savaşı (149-146). 153′e doğ­du, Kartaca’nın Afrika’daki topraklarında sağladığı bolluk karşısında şaşkınlığa düşen Cato korkuya kapıldı ve Kartaca’nın yıkıl­ması gerektiği sonucuna vardı. (Sık sık, Delenda est Carthago [Kartaca'yı yerle bir etmek gerekir] dediği ileri sürülmektedir.) Kartaca ile Masinissa arasında sık sık çıkan çatışmaların Kartaca’yı Massinissa’ya karşı M.ö. 201 tarihli antlaşmaya ay­kırı olarak silâhlanmak zorunda bırak­ması, yeni bir savaş vesilesi oldu. Bu sa­vaş, Kartaca’nın bir afrika devleti tara­fından ele geçirilerek kendi çıkarına uy­gun bir afrika gücü haline getirilmesinden çekinen Roma’nın işine geliyordu. Böylece 149-146 arasında üçüncü Pön savaşı çıkmış oldu. Bu savaş sırasında Romalılar iki yıl boyunca yaptıkları sürekli saldırılardan bir sonuç alamayınca, kuşatmanın yönetimini Scipio Aemilianus’a bıraktılar. O da, ülke­nin ovalık bölümünü elinde tutan kartaca birliklerini bozguna uğrattı ve Kartacalıların kıskaçtan kurtulmak amacıyle gösterdik­leri kahramanca çabalara (donanmanın ab­luka altında bulunduğu limandan çıkmasını sağlamak için kazılan kanal) rağmen şehrin kara ve denizle bağlantısını kesti. Sonun­da, Byrsa tepesi on günlük bir kuşatmadan sonra düştü ve hayatta kalan son Kartacalılar Eşmun tapınağının yıkıntıları altında can verdiler. Bundan sonra, Kartaca yerle bir edildi, toprağı lanetlendi, şehrin yeniden kurulması yasaklandı ve toprakları da sena­tonun karanyle kazıları fossa regia’nın sınırları içine alındı. Böylece, Pön savaşları, birçok defa rakibini yenilgiye uğratabilecek kadar zorlamış olan Kartaca’nın, bütün ça­balarına rağmen, yok edilmesiyle sonuçlan­mış oluyordu. Kartaca’nın bazı önderlerinin yeteneksizliği, Barkas ve Hannon aileleri arasındaki rekabet, paralı askerlerin ordu içindeki aşırı derecede önemli rolü, İkinci Pön savaşı sırasında donanmanın şaşılacak kadar güçsüz oluşu v.b. sebepler, bu devle­tin, kazanması mümkün olabilecek bir savaştan yenik çıkmasına yol açmıştı.

• Pön savaşlarının sonuçları. Pön savaşla­rı, Kartaca’nın yok olması dışında, birçok önemli Sonuç daha doğurdu. Bu sonuçlar kı­saca şöyle özetlenebilir: Roma’nın ve İtalya’nın nüfus yoğunluğunun azalması; işlen­mekte olan bazı toprakların yeniden işlen­meyen toprak haline gelmesi; küçük toprak Sahiplerinin elinde bulunan topraklarına, nobilitas tarafından düşük fiyatlarla satın alınması veya ager publicus topraklarının düşük ücretlerle kiralanması yoluyle geniş latifundia’iar (ağaç ve özellikle yoğun bir biçimde sığır yetiştirilmesi) kurulması ve yi­ne bu kimselerin yabancı illerdeki kazançlı işletmelerle zenginleşmesi; bunun yanı sıra, ordulara donatım Sağlayarak ve vergi top­layarak, şövalyelerin servet yapması; küçük toprak sahiplerinin de katılmasıyle şehir plebleri sayısının artması ve bu sınıfın yok­sullaşması; savaş sırasında yasama görevini halk meclislerine önem vermeyerek çoğu za­man tek başına yürüten Senatonun güçlen­mesi, cursus honorum’a değer verilmemesi ve zafer kazanan generallere aşırı bir say­gınlık sağlanması (meselâ Afrikalı Scipio) sonucunda roma demokrasisinin bozulması; gelenek ve göreneklerin (gösteriş merakı), dinin (Hannibal’in zafer kazanmasını önle­mek amacıyle Roma’ya Cybele kültünün so­kulması) ve siyasetin doğululaşması. Bu doğululaşma, yönetimini ele almayı umdukları yeni iller bulmak amacıyle Senatörlerin ve haraca bağlayacakları yeni iller veya ka­zançlı işler peşinde koşan şövalyelerin Batı Akdeniz’de hâkim durumda olan Roma’yı, doğuda sonu belli olmayan bir yayılmaya sürüklemek istemelerinin sonucuydu. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pön savaşları hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÖL’LER

Tarih 08 Haziran 2009

PÖL’LER, Batı Afrika’da halk. Dilleri Pölce olan ve Pöl’lerin iktisadî düzeninin için­de yer alan Zenci Pöl’lerle birlikte sayıları 4 500 000 kadardır. Senegal’den Çat gölünün doğusuna kadar uzanan Sudan bölgesinde dağınık olarak yaşarlar. Etnik kaynakları bilinmez; ama antropolojik özellikleri bakı­mından Zencilerden ve Büyük Sahra’nm gö­çebe beyazlarından değişik, ortalama 1,74 m boyunda, ince yüzlü, hiç bir zaman basık olmayan düz veya kemerli burunlu, ten renkleri bakır rengiyle siyah arasında deği­şen insanlardır. Göçebe olarak yaşayanlar yerleşik zenci köylerinin sürülerine (sığır, koyun) çobanlık yaparlar. Yerleşik düzene geçmiş olanlarda ise ırkın iyice melezleşmiş olduğu görülür. Ama asıllarını hiç bir za­man unutmamışlardır. Bugün çoğu müslüman olan Pöl’lerin batı zenci afrika tarihi ve sosyolojisi üstünde büyük etkileri olmuş­tur.

• Tarih. Pöl’lerin menşei konusunda çeşitli varsayımlar öne sürülmüştür. Kesin olarak bilinen
XI. yy.da Senegal’e yerleşmiş olduk­larıdır. Yüzyılın sonunda ise içlerinden ba­zıları doğuya doğru yer değiştirmeğe başla­dı. Yerleşme tarzları, XIV. yy.ın sonunda Macina’da, XVIII. yy.da Futa-Calon’da, XIII. – XVIII. yy.lar arasında Nijerya’da, XVIII. yy.da Adamaua’da hep aynı biçimde olmuştur. Geleneksel olarak hayvancılık ya­pan Pöl’ler, çiftçilerin sürülerine çobanlık yapmak için gelir, içlerinden bazıları yerleşik düzene geçerek bölge halkına karışır ve melez halklar ortaya çıkmasına yol açardı. Ama göçebe kalmış ve Müslümanlığı kabul etmiş olan öteki Pöl’ler kendilerini Zenciler­den üstün sayarlardı. Bunlar, gerek hayat tarzı gerek ırk ve din bakımından Zenciler­den farklıdırlar ve zenci boyunduıuğu altın­da yaşamağa katlanmak istemezler; bundan dolayı da ayaklanır, bazı toprakları ve sü­rüleri ellerine geçirir, bu topraklar üzerinde bağımsız pöl devletleri kurarlardı. XIV. yy.­ın sonunda kurulmuş olan Maeina krallığı Ahmadu I (1818-1845) devrinde tamamıyle bağımsız oldu. Ama 1862′de Bani nehrinin üstündeki Saeval’de bu ülkeyi yenen Melez Fatih Hacı Ömer tarafından yıkıldı ve top­rakları da 1889-1893 arasında geçen dört yıl içinde fransız hâkimiyeti altına alındı. 1694′te Futa-Calon’a giren Pöl’ler XVIII. yy.da (1725′e doğr.) burada dikkate değer bir vergi sistemi kuran ve 1725′ten beri de sürekli olarak din savaşları yapan feodal bir krallık kurdular.

Bu krallık 1888 ile 1896 arasında Fransızların hâkimiyeti altına girdi. İlk Pöl’­lerin daha XIII. yy.da girdikleri Nijerya’da Osman dan Fodio (1754-1810) paganlaşmış olan Pöl’lere yeniden Müslümanlığı kabul ettirdi, Havsa’ları yendi (1804) ve bir müslüman devleti kurdu. Ayaklanmalar dolayısıyle zayıf düşen bu devlet 1885′te ingilizler tarafından kolayca boyunduruk altına alın­dı. XVIII. yy.dan itibaren yavaş yavaş gir­meğe başladıkları Adamaua’da da Zencilere boyun eğmiş olan Pöl’ler, Osman dan Fodio’nun çağrısı üzerine ayaklandılar; Osman dan Fodio harekâtın yönetimini Adama’ya bıraktı (1805) ve o da adını ölümüne kadar (1848) hüküm sürdüğü bu ülkeye verdi. Bun­dan sonra da, Adamaua kralığı, ülkenin Al­manlarla İngilizler arasında paylaşılmasına kadar yavaş yavaş parçalandı ve avrupalıların ülkeye tam olarak elkoyması 1901′de tamamlandı. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÖL’LER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pozitivizmin İlmihali

Tarih 08 Haziran 2009

Pozitivizmin İlmihali (Catechisme Positi­viste), Auguste Comte’un 1852′de yayımla­nan eseri. Pozitivizmin özetini ve açıklan­masını kapsayan bu kitabı, Au. Comte fel­sefenin daha kolay anlaşılmasını ve yayıl­masını sağlamak amacıyle yazmıştı. Kitapta şu iki altbaşlık yer alır: Başkası için ya­samak. Aile, yurt, insanlık; ilke olarak aşk, temel olarak düzen, amaç olarak gelişim. (-»Bibliyo.) [L]

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pozitivizmin İlmihali hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POZİTİVİZM

Tarih 08 Haziran 2009

POZİTİVİZM i. (fr. positivisme). Auguste Comte’un ve izleyicilerinin felsefî öğretisi, // Tesm. yol. Metafiziği gereksiz sayan, olayları gözlemlemek ve bu olayları yöneten kanunları belirlemekle yetinmeyi ileıi sü­renlerin görüşü.// Mantıkî pozitivizm.
Bk. YENİ-POZİTİVİZM.
— ANSİKL. Auguste Comte’un ileri sürdü­ğü şekliyle pozitivizm, bir yandan, Cours de Philosophie Positive’it (Pozitif Felsefe Dersleri) açıklanan bir bilimler felsefesi; öte yandan, Cours de Politique Positive’de (Positif Siyaset Dersleri) belirtilen bir siya­set ve dindir. Auguste Comte’un, bilimler felsefesini, siyasete bir giriş olarak düşün­düğü besbellidir.
Gerçekten de, bütün bilimler, sosyal-statik (ferdin, ailenin, toplumun incelenmesi) ve sosyal-dinamik’e (toplumların gelişme ka­nunu) ayrılan sosyolojiye varır. Bu kanun, Uç hal (çağ) kanunudur. Comte’a göre top­lumlar, başlangıçta, dinî inançlar üstüne kurulmuştu. Metafizik çağla birlikte eleşti­rici düşünce bütün kademeleşmeleri yıktı. Böylece, toplumları pozitif olarak yeniden düzenlemek gerekli hale geldi. Bunu ger­çekleştirmek için siyasî güçten ve aktif sı­nıftan (tacirler, sanayiciler, tarımcılar) farklı olan ve bilginlerden, filozoflardan, sanatçılardan meydana gelen manevî bir güç, düşünceye dayanan bir sınıf yaratmak gerekir.
«Pozitif din» herhangi bir aşkın Varlığa dayanmaz; tapınacağı tek şey insanlık’tır. insanlık Yüce Varlık, yeryüzü Büyük Fetiş ve mekân Büyük Ortam’dır. Pozitif dinde, ahlâk ön planda yer alır ve şu cümleyle özetlenir: «Başkası için yaşamak».
Pozitif kültün üç yanı vardır:
1. kişisel kült veya kadına (zevce, anne veya kız çocuğu) ta­pınma;
2. dokuz kutsamayı (sunma; alış­tırma [14 yaşında]; kabul [21 yaşında]; yö­neltme [28 yaşında]; evlenme; olgunluk [42 yaşında]; emeklilik [63 yaşında]; dönüşüm [ölüm]; yüce varlığa katılma [ölümden ye­di yıl sonra]) kapsayan ev kültü;
3. Yüce Varlığı konu olarak alan kamusal kült. Comte, tapınağı, takvimi, tapınma kuralla­rını açıklamış ve din adamlığına kabul edil­menin şartlarım, rahiplerin ve yardımcıla­rının ücretlerini v.b. belirlemişti. Littre’ ve Stuart Mill’in pozitif dini kabul etmemelerine karşılık, Comte’un Ortodoks çömezleri, resmî organ olarak Revue occidentale’i çıkardılar ve Auguste Comte’un Paris’teki evinde Pierre Lafitte’in yöneti­minde toplanmağa devam ettiler.
İngiltere’­de, Comte’un dinî fikirleri Richard Congreve tarafından benimsendi. Ama Congreve’in titiz Ortodoksluğu, pozitivistlerden ço­ğunun Harrison çevresinde toplanmasına yol açtı. Brezilya’da, dinî ve Ortodoks pozitivizm olağanüstü bir ilgi gördü; Brezilya cumhuriyetinde bakan olan Benjamin Constant, eğitimi Comte’un ilkelerine göre dü­zenlemeğe çalıştı; Miguel Lemos, ayrıntılı ve karmaşık tapınma kurallarını olduğu gi­bi uygulayarak İnsanlık kültünü kurdu. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZİTİVİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POZİTİF

Tarih 08 Haziran 2009

POZİTİF sıf. (fr. positif). Deneye daya­nan, deney ürünü olan: Pozitif bilimler.
— Fiz. Pozitif elektrik. Bk. ELEKTRİK. // Pozitif elektron. Bk. POZİTON.
— Foto. Pozitif resim (kısaca pozitif), te­mas veya agrandisman yoluyle bir negatif­ten çekilen ve konunun tam görüntüsünü veren resim. (Oynatılan sinema filimleri pozitif görüntülerdir.)
— Huk. Pozitif hukuk, bir ülkede yürürlük­te olan yazılı hukuk kurallarının tümü. Bk. ANSİKL.
— Mant. Salt teori kavramlarını bir yana bırakarak, deneyle edinilmiş bilgiler toplu­luğuna dayanan açıklama sistemi: Pozitif bilim. // Pozitif çağ, Auguste Comte’a gö­re insan bilgisinin gelişmesinde ortaya çı­kan son dönem. (Bu dönemin özelliği, olayların, bu olaylar arasındaki ilişkilere, fenomenlerin ölçülmesine, nedenlerin değil kanunların, «niçin»in değil, «nasıl»ın araştırılmasına dayanmasıdır [oysa, teolojik ve metafizik çağlarda durum bunun karşıtı­dır].) [Bk. POZİTİVİZM.] // Pozitif zihni­yet, Auguste Comte’a göre, pozitif çağı belirleyen düşünce biçimi.
— Mat. Pozitif büyüklük, aynı türdeki sıfır büyüklükten başlayarak artan büyüklük. // Pozitif sayı, + işareti taşıyan sayı. (Eşanl. ARTI. Zt. NEGATİF.)
— ANSİKL. Huk. Pozitif hukuk, yasama yetkisine sahip organla bu organın vermiş olduğu vekâlete dayanarak, öteki devlet organları tarafından meydana getirilen ya­zılı hukuk kurallarını kapsar. Bir ülkede yürürlükte olan kanun, yönetmelik ve tü­züklerin bütünü pozitif hukuku meydana getirir. Ancak, pozitif hukuk bir ülkede yürürlükte olan hukuk kaynaklarının tü­mü değildir. Pozitif kurallar yanında, ya­zılı olmayan kurallar da vardır. Meselâ örf ve âdet hukuku, pozitif hukuka girmemek­le birlikte bir hukuk kaynağıdır.
♦ İ. Müz. Küçük org; tribünlere yerleşti­rilen org kadar yer tutmaz ve döşemeye konur.
(Org locasında fakat yine yere kon­muş olarak da görülür. Benzetme yoluyle, ikincil klavyenin bütün borularını içinde bulunduran küçük büfe’ye de aynı ad veril­miştir; bunlara pozitif klavyesi veya sırt klavyesi denir [Rückpositif].)
— ANSİKL. XIX. yy.da, zaman zaman po­zitif klavyesi takım borularının dolap için­de kurulduğu ve resi boruları gibi ekspresif hale getirildiği olmuştur. Roma orgunun bir pozitif olduğu ileri sürülebilir; Ortaçağ­da, kolaylıkla taşınabilen, önceleri seholae ve koro topluluğunun, daha sonraları, XVII.-XVIII. yy.da çalgıcı, korocu ve so­locuların etrafında toplandıkları orga da aynı ad verilebilir. 3′ten 8′e kadar takım borusundan meydana gelen pozitifler Fran­sız devrimine kadar yapıldı. Kimi sanatçı­ların, bu arada Couperin’in özel pozitifi vardı. (LM)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZİTİF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POWYS (John Cowper)

Tarih 08 Haziran 2009

POWYS (John Cowper), ingiliz yazarı (Shirley, Derbyshire 1872 – Blaenau Festiniog, Galler 1963). Hem mistisizme, hem de şeh­vete yer veren eserlerinde, canlı varlıklar, manzaralar ve eşya karşısında insan düşüncesinin işleyişini dile getirmeğe çalıştı: Wolf Solent (1929); The Sands of the Sea (Denizin Kumları) [1934]; Autobiography (Hayat Hikâyesi) [1934]; The Art of Happiness (Mutluluk Sanatı) [1935]. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POWYS (John Cowper) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRE

Tarih 08 Haziran 2009

PİRE i. (esk. türk. bürge’den). İnsanda ve memelilerde asalak yaşayan böcek. (Pireler takımının pulîcidae familyasından.)
Bu­zul piresi, çok yüksek yerlerde buzlar arasında yaşayan isotoma saltans’m adı.
Deniz piresi, kumsallarda sıçrayarak hare­ket ettiği görülen kabuklu küçük hayvan.
Kum piresi, sıcak bölgelerde bulunan pire türü. (İlmî adı termatophylus veya sareopsylla). Bk. ANSiKL.

—■ ÇEŞ. DEY. Pire gibi, çevik, çok hareketli, yerinde duramayan (kimse).
Pire için yor­gan yakmak (veya pireye kızıp yorgan yak­mak), kendisine yapılan önemsiz bir kötü­lüğün öcünü almak uğruna büyük zarara uğramayı göze almak: Ona «bir pire için yorgan yakan» derlerdi (Ömer Seyfeddin). j Pireyi deve yapmak, önemsiz bir şeyi pek fazla büyütmek, aşırı şekilde abartmak: Pi­reyi deve yapan, deveyi ne yapmaz? (F. R. Atay).

Pireyi gözünden vurmak. Halk di­li. Keskin nişancı olmak, bir silâhı çok iyi kullanmak: Pireyi gözünden vurur ki, kafatasını az biraz zedelerse para almaz! (Ke­mal Tahir). Mec. Elinden bir şey kurtulma­mak, pek becerikli olmak.
Pireyi gözün­den, çakalı dizinden vurur. Halk dili. Kes­kin nişancı olan, iyi silâh atan kimseler için kullanılır.
Pireyi nallamak, olmayacak ve fayda sağlamayacak bir işe girişmek.
— Bot. Pire kapan (veya pire otu). Bk. PiREKAPAN.
— ANSiKL. Pire’nin ağzı, üzerinde yaşadığı hayvanın derisini delmek için, hançer gibi keskin ve incedir; gövdesi yassı ve kanat­sız, derisi meşin gibi sert, bacakları sıçra­mağa elverişli, ayakları tutucudur; bütün bu özellikler pirenin asalak yaşamağa mükemmelen uymasını sağlar. Solucanımsı uzun kurtçukları meskûn yerlerde, tozlu kö­şelerde, döşemelerin yarıklarında ipeğimsi bir kundak içinde yaşar (sirke). Dişiler dai­ma erkeklerden daha iridir. Kırmızımsı kah­verenginde olan insan piresinin (Pulex irritans) boyu 4 mm’yi bulur. Kedi ve köpek piresi (P. felis ve canis) daha küçüktür; ve­bayı bulaştırabilir; salgın tifüs mikrobunun taşıyıcılarındandır; diğer pireler tavşan, yediuyuklayan, bahçeuyuklayanı, tarla sıçanı (Nosopyllus fasciatus), kuşlar (Ceratophyllus hirundinis) v.b. üzerinde yaşar. Bu tür­lerin çoğu şimdi özel cinslerin tipleri sayıl­maktadır. Bazı pire türleri, özellikle sıçan piresi (Xenopsylla eheopis) kabarcıklı veba­nın bulaşmasını sağlar.
Tavşan piresinin dişisi, doğurmadan az ön­ce gebe taşvan üzerinde, sonra sekiz gün­lükten küçük yavrular üzerinde yaşamadan cinsî olgunluğa erişemez ve dolayısıyle çiftleşemez. Çiftleşip döllendikten sonra gene süt emziren ana tavşana döner. Dişi tavşan­da ve yavrularında bulunan hipofiz ön lobuna ait hormonları onların kanıyle birlikte alan pirede, bu hormonların pire cinsiyet hormonlarının oluşumuna yol açtığı sanıl­maktadır. Bu durum, hayvanlar âleminde görülen kendine has biricik olaydır.
• Kum piresi’nin dişisi insanların ve hay­vanların derisinin altına girer, orada kan emerek şişer, karın kısmı bezelye iriliğini bulur; oysa serbestken aynı pirenin uzun­luğu hiç bir zaman 1 mm’yi geçmez. Pire özellikle ayak parmaklarına yerleşir. Hiç bir temizlik tedbiri bunu önleyemez, fakat çıkarılması kolaydır, pek sivri olmayan bir iğneyle bile çıkarılabilir. Pire çıkarıldıktan sonra yara yeri antiseptik bir maddeyle yakılır. Esas tedbir bunların çok olmaması­na dikkat etmektir, çünkü aynı parmağa birçok pire girerse meydana gelen iltihap, asalakların tesadüfen ölmesi veya tahribi tetanosa, bazen kangrene yol açar, parma­ğın kesilmesi gerekebilir. Bu böcek gittikçe dünynın her tarafına yayılmaktadır.
♦Pireli sıf. Üzerinde pire bulunan.
Mec. Kuruntulu, kuşkulu, işkilli. (LM)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTAMOLOJİ

Tarih 06 Haziran 2009

POTAMOLOJİ i. (fr. potamologie). Akarsuları inceleyen bilim.
— ANSİKL. Potamoloji’nın alanı büyük ır­makların incelenmesinden, derelerin ve ge­çici su akıntılarının incelenmesine kadar uzanır. Bu incelemeler iki büyük kısma ay­rılır: ırmakların rejimlerini, debilerini ve bunların değişimlerini inceleyen ırmak hid­rolojisi; ırmak akıntılarını, özelliklerini, çe­kici ve aşındırıcı güçlerini, derelerin ve ır­mak yataklarının katı cisim taşımalarını
(şe­killeri ve değişmeleri akıntıların gücünün başlıca sebebidir) inceleyen ırmak dinamiği.

Irmak hidrolojisinin sayısal temelleri
Su yükseklikleri bir istasyondaki kabarma­lar üstüne mukayese bilgileri verir, fakat rejimlerin temel unsuru debilerdir. Motor gücü imkânları, sulama imkânları, kabar­maların yüksekliği bu niceliklere bağlıdır; nehir hidrolojisinin kanunları, yağış mik­tarları arasındaki ilişkiler ve rejimin çeşitli özellikleri de debiyle ilişkilidir. Debiler öl­çeklerle veya doğrudan doğruya Ölçme yoluyle elde edilir. Bu ölçmelerin en çok kul­lanılanı, her su kesitinin bir noktasıyle baş­ka bir noktası arasında değişebilen akış hız­larını belirlemektir: elden geldiğince çok ortalama mevzii hız Vm, bu akışların geç­tiği kısmî su kesitleri ile çarpılır; bulunan sonuçların toplamı bütün enine profilin Q debisini verir; toplam ortalama hız, S top­lam su kesiti olmak üzere Vm = Q/S’dir. ölçme sonuçlarına bağlı olarak çizilen yükseklik-debi eğrileri üzerinden ölçeğin herhan­gi bir yüksekliğine tekabül eden debi oku­nur. Mahallî akış şartlan (derinlikler, ge­nişlikler, eğintiler) değişmediği sürece eğri geçerlidir.

Irmak rejimleri bazen, yıllık veya aylık de­biler, maksimum ve minimumların ortalama­sı, bilinen veya mümkün olan uç sayılar, bir yıl içinde veya uzun bir süre boyunca değişik frekanslı debiler şeklinde ayırt edilir, ölç­meler ya saniyede metre küp cinsinden brüt debiler olarak veya alıcı alanların kilomet­re karesi başına saniyede litre cinsinden öz­gül debiler olarak yapılır. Meselâ, Kızılır­mak üzerinde Ankara doğusundaki Yahşihan’da ölçülen en yüksek debi 924 m3, en düşük debi ise 12 m3′tür. Fırat ırmağının Birecik’teki ortalama debisi ise 648 m3′tür.

Irmak debilerinin tayini, yıllık gözlemler ne kadar çoksa o kadar değerlidir. Olağanüstü kabarmalar veya etiyajlar için elli veya yüz yılla sınırlı gözlemler büyük ölçüde yanılta­bilir. Fakat eldeki veriler üstüne ihtimal hesapları, akıllıca ve ustaca yapılırsa, de­ğerli bilgiler sağlar.

• İzafî modül veya özgül modül. Bu mo­dül kilometre kare başına litre saniye ola­rak hesaplanır; uzun yıllar için 31,557 ile çarpılan bu değer milimetre cinsinden bütün alıcı yüzeye tekabül eden akıtılan yağış miktarını verir.

• Yıllık yağışlar ve debiler bilançosu. Akış açığı. Akıtılan P yağmurunu düşen P’ yağmuruyle karşılaştıralım. P7P oranı yıl­lık akış katsayısını veya bölümünü göste­rir. Bu sayı dünyada, O’dan yüzde 95′e ve­ya biraz daha fazlasına kadar değişir. Büyük bir bölgede yıllık akış açıkları D veya dü­şen yağmur P ile akan yağmur P’ arasın­daki farklar daha azdır, özel bir yılda top­rak altında, göllerde veya kar şeklinde, ge­lecek yıl lehine birikmeler dolayısıyle D artmış görünür. Çok sayıda yıl, bütünüyle ele alınınca, D önemsiz sayılacak kadar aza­lır ve açık toplamı, başlıca sebebi olan bu­harlaşma ile eşitleşir. Uzun yıllar boyunca toplam akış açığı, dünyada yaklaşık ola­rak 1 400 mm’yi bulur; Sibirya’daki bü­yük ırmaklarda 175-200 mm’yi geçmez. Fransa’daki dört büyük ırmak (Ren dışın­da) için 475-510 mm’dir.

Irmak akışı açığı, fizikî coğrafyada çok önemli bir veridir. Açık önce yıllık yağış miktarıyle artar ve her şeyden önce sıcak­lıkların düzenlediği bölgesel tavanlara ula­şır: Sibirya’nın, Rusya’nın ve Finlandiya’nın kuzeyinde kayıp 100 mm’nin altına düşebi­lir. Eşit olan yıllık yağış ve sıcaklık ortalamalarında yazlar ne kadar sıcak ve yağışlı olursa açık da o kadar çoktur. Dağ havza­larında sıcaklıkların düşük olması açığı azaltır.

Kalkerli topraklarda yağışan hızla de­rinlere sızması, buharlaşarak terlemeleri ve yıllık akış açığını önemli ölçüde düşürür (maksimum için yüzde 20-30 arası). Bataklıklardaki durgunluk, hattâ geçirgen olma­yan arazilerde akışın sadece yavaş yavaş olması, kayıpları artırır. Kayıplar havanın nemliliğiyle ters orantılı olarak değişir: ku­ru rüzgârlar kayıpları çoğaltır. Genellikle bitki örtüsünün zenginliği de kayıpları ar­tırır.

• Dünyada özgül modüller. Yağış ortalama­larının ve akış açıklarının çok büyük ölçü­de değişmesi bölgelere göre ırmakların öz­gül modüllerindeki farklılıkları açıklar: Fransa’da Sen ırmağının ağzındaki debisi kilometre başına saniyede 5,75 litredir; Loire’ınki 7′den çok, Garonne’unki (Dordogne hariç) 11, Rhöne’unki 18,5 litredir. Fakat Alpler’deki ve Pireneler’deki bazı küçük ırmakların debisi saniyede kilometre kare başına 65 litreyi bulur; eşit yüzeyler için Şili’nin güneyinde veya Yeni Zelanda Alpleri’nin kuzeybatısında saniyede kilo­metre kareye 250 litre kaydedilebilir. Buna karşılık toplam olarak az sulanan ve sıcak olan bölgelerde özellikle yazın, özgül modül 1,5 litreyi (Missouri) geçmez: A.B.D.’de büyük ovaların batısındaki bazı ırmaklarda, Kuzey Afrika’daki birçok ırmakta 0,5′i bul­maz. Nil’de 1′den az, Avustralyanın başlıca ırmağı olan Murray’de 1 milyon kilometre kare için yalnız 0,4, Çin’deki Sarınehir ve Kuzey Vietnam’daki Kırmızınehir’de en çok 2′dir. Akış açığının düşüklüğü sayesinde Si­birya’daki iki büyük ırmak yıllık yağış or­talamasının azlığına rağmen (40 mm’den az) nispeten iyi beslenir: Yenisey’de 6,5; Lena’da 6,3.

• Brüt bolluk. Brüt bolluk, alıcı yüzeyle­rin özgül modüllerle çarpımıdır. Bazı değer­lendirmeleri sıralayalım: Amazon için 90 000-110 000 m3, Kongo için 40 000, Yangdzı Kiang için 30 000, Mississippi için 18 000, Yenisey için 17 000, Orinoco ve belki Brahmaputra için 15 000, Ganj için 14 000, Nijer için ancak 6 000, Nil için 300 m3. Avrupa’­da brüt bolluk, Volga için Volgagrad’da an­cak 8 000 m3, Tuna için 6 300, Ren için 2 200, Rhöne için 1 800, Vistül için 1 450, Duero için 630, Odra için 600, Garonne için 630, Sen ve Taio için 450 m3′tür. Küçük ırmak­lar ve ağızlarından uzak ırmaklar incele­nince şu değerlendirmeler elde edilir: Madeira için 16 000-18 000 m3, Rio Negro için 10 000-11 000, Kasai için 18 000, Ohio için 7 000, Missouri için 2 000, Tuna için Viyana’da ve Belgrad’da 1 900, Rhöne için Lyon’­da 375, İşere için 350, Yon ve Marn için 95 m3.

Kabarmalar

• Kabarmaların sebepleri. Debiler çok yük­sek değilse bile, engellerden önceki kısım­larda ırmak sularının birikmesi çok tehli­keli kabarmalara yol açabilir; bu engeller dağlarda toprak kaymalarıdır. Ovalarda, bazı ırmaklarda her kış (Doğu Avrupa, Ka­nada), bazılarında (Tuna, Ren) ise az çok düzenli olarak buzların yüzeydeki kabuğun parçalamasından sonra harekete geçerek dar yerlerde üst üste yığılması su baskınla­rına yol açar (1784 şubat-martında Ren’in Köln ve Koblenz’i basması, 1838′de Tuna’nın Budapeşte’yi basması). Tabiî veya sunî yüksek barajların yıkılması, debileri, akış­larının dayanılmaz şiddeti ve gelişleri bakımından çok daha tehlikeli kabarmalara yol açabilir. 1950 Yılında Porsuk ırmağının taşması sonucunda Eskişehir’in uğradığı sel felâketi buna misal olarak verilebilir. Aşırı su gelişlerinin yol açtığı kabarmalar çok daha sıktır: kalın kar tabakalarının hızla eri­mesi veya aşırı sağnaklar. Yüksek dağlar­dan çıkan akarsularda kış taşkınları veya yaz kabarmalarının başlıca sebebi genellik­le karların erimesine mal edilir: oysa bu görüş çoğunlukla yanlıştır veya tehlikeli bir mübalâğadır. Gerçekten, Rusya ve Kanada ovalarındaki veya Alpler’deki karla ilgili yıllık kabarmalar birçok bölgeyi tehdit eden yağmurlara bağlı kabarmalarla mukayese edilemez; Rusya’da ve Sibirya’da yüz bin­lerce veya milyonlarca kilometre kareyi kaplayan ırmak kabarmalarının eşine dün­yanın başka yerinde rastlanmaz. Aşın olma­yan erime suları taşkın sırasında akış mik­tarını dörtte bir, üçte bir, hattâ yarı yarıya çoğaltabilir; bu çoğalma özel bir tehlike göstermeyen ırmak kabarmalarını felâkete dönüştürmeğe yeter (1930′da New England ırmaklarının taşması).
• Yağmurlar ve kabarmalar. Hemen bü­tün bölgelerde küçük ve orta büyüklükte havzalar için en şiddetli ve yıkıcı kabarma­lar aşırı yağmurların yol açtıklarıdır. Fa­kat bunların, söz konusu bölgelerde ve hav­zalarda yol açabileceği felâketlerin kısaca tanımlanması imkânsızdır. Paris’in yukarı­sında bütün Sen havzasında iki üç günde düşen 72 mm’lik yağmur (ocak 1910) ilgi çe­kicidir; buna karşılık, aynı dönemde Ardeche havzasına (2 230 km2) düşen 250 mm’­lik yağış hiç önemli değildir. Orta Teksas’ta «Thrall» adı verilen korkunç sağnak (9-10 eylül 1921) 18 saatte 25 900 km2′ye 250 mm su bırakmıştı. Fransa’da bazı noktalarda bir günde 720 mm’ye kadar (Ardeche’te ekim 1827′de), Reunion adasındaki bazı is­tasyonlarda ise 1 000 ve 1 500 mm’den çok yağışlar kaydedilmişti; ekim 1951′de Calabria’da bir istasyonun 1 495 mm yağış aldı­ğı bilinir, En yüksek kabarmalar çok şid­detli olmayan fakat uzun süren veya art arda birçok gün (Sen, Rhöne havzası) veya birkaç hafta (Mississippi) tekrarlanan yağış­ların sonucudur. Arızalı bölgelerdeki küçük havzalar için azamî debiler, bazı denklem­lerle birkaç saat içindeki yağışların şidde­tine bağlıdır. Hemen her yerde olayların önemli bir unsuru kabarma katsayısı, yani kabarma süresince akan yağmur suyu ile bu kabarmaya yol açan yağmur veya erime suyu miktarı arasındaki orandır; bu katsayı kışın tamamıyle sıvı haldeki çok büyük yağışlar için yüzde 80′e yükselir veya bu oranı aşar. Yaz ortasında, buharlaşmalar ve yer altına sızmalar büyük su miktarlarının et­kisini yok eder ve kabarma katsayısı ancak olağanüstü sağnaklarda çok yüksek sayılara ulaşır. Çoğunlukla kabarmaların katsayısı yazın (büyük zararlara yol açsa da) yüzde 40-50′yi geçmez: sonbahardaki ilk kabarma­lar çoğunlukla yüksek değildir. Daha önce­ki doymuşluktan başka, yoğunluk sonra da yağışların toplamı ve süresi kesin rol oy­nar: belirli yağmur toplamlarından sonra sızma durur veya çok büyük ölçüde aza­lır ve buharlaşma daha fazla artmaz.
• Kabarmaların yayılması ve çoğalması. Kabarmaların debisi sular taşmadığı zaman akış hızına yakın bir hızla aşağı kesime doğru yayılır, takat geniş su baskınlarında çok azalır. Eğimi yüksek olan ırmakların yayılma hızı saatte 12 veya 15 km’yi, hat­tâ taşma yapmayan büyük su kabarmala­rında saatte 15 ve 20 km’yi bulur. Düşük eğimli ova ırmaklarında, su altında kalma­yan yüksek yamaçlar arasında su 5 km’den az hızla, çok büyük su baskınlarında ise saatte 2 km hızla ilerler. Belirli bir yerde, kabarmaların çeşitli ilerleme tipleri akış hı­zı, su mecrasının uzunluğu ve yağmurun süresine bağlıdır: kabarma bazı sel suların­da fırtınalı havalarda on beş dakikada, Cevennes’lerdeki ırmakların yukarı çığırların­da birkaç saat içinde, Aşağı Ardeche’te sekız-on iki saatte, Grenoble’da, İşere üze­rinde yirmi dört-otuz altı saatta yükselir. Bu yükselme Lyon’da Rhone üzerinde iki veya üç gün, aynı yerde Saöne üzerinde ve Paris’te Sen üzerinde dokuz veya on gün, Aşağı Mississippi ve Yangdzı-Kiang üzerin­de birkaç hafta sürer. Yükselmeyi büyük debili bir kol çok artırabilir. Ayrıca bazı küçük ırmaklarda, şiddetli sağnakların yol açtığı kabarmalar sırasında sular özellikle başlangıçta, yıldırım hızıyle yükselebilir; hattâ buzların parçalanması sonucu meyda­na gelen dalga cephelerini hatırlatan ger­çek «su duvarı» baskınları meydana gelebi­lir.

• Kabarmaların maksimal gücü. Belirli bir kabarma sırasında azamî debiler alıcı yüzey­lerin artmasına bağlı olarak azalır. New Mexico’da 1945 haziranında rio Pecos’un
9 100 km2 için saniyede ve kilometre kare başına 2-25 m3′ten çok; 1915′te arızalı hav­zada Pears River’ın 325 000 km2’si için sa­niyede ve kilometre kareye 200 litre. Brüt maksimum debiler için şu değerler sayılabilir:Po için, Piacenza’da 1951′de 12 800 m3; Ren için
Almanya-Hollanda sınırında 12-500 m3; Volga için 1926′da 61 000 m3. Brüt debi rekorları Yenisey (120 000 m3), Lena (110 000 m3) ve özellikle Amazon’dadır (160 000 m3 kadar).

Kabarmaların yükseklikleri, belirli bir debi için genişliklere, derinliklere ve hızlara gö­re değişir. Yangdzı-Kiang boğazlarında YiÇang’dan önce bazı kabarmalar alçak su­larda 60-70 m’yi bulur. Aralık 1909′da, Aşağı Duero’da etiyaj’ın 24-34 m üstünde yükseklikler kaydedilmiştir. Loire ırmağı yaklaşık olarak 1 500 km2′yi tehdit eder. Rhöne, Fransa’da 1 600′ü Tarascon ve Beaucaire’den sonra olmak üzere 2 400 km2′yi basabilir. Mississippi, Cairo’dan sonra 1882′de 90 000 km2 (Belçika ile Hollanda’nın toplam yüzölçümüne eşit) kadar yeri su altında bırakmıştır. Yangdzı-Kiang da 1931 ve 1954′te buna eşit bir araziyi su altında bıraktı. Bu iki baskınla sular 20 milyondan çok insanın evini yıktı ve 1931′de baskın yüz binlerce insanın ölümüne sebep oldu. Hou-ang-ho’nun baskınları daha büyük felâket­lere yol açar: tabiî yatağı ve dış su bent­leri arasındaki sunî su basma alanı 600 km’­den uzun bir delta üstündedir. Bazı kabar­malarda ırmak yatak değiştirerek Şandung yarımadasının kuzey ve güneyinde önceki ağzından yüzlerce kilometre ötede denize dökülür. 1887′de sular güneye yönelerek Yangdzı-Kiang’ın yatağını geçici olarak de­ğiştirdi ve bir milyon kişiyi çamurlu suları altında bıraktı. 1935′te bir süre için buna benzer bir yatakta aktı. Bu ölçüsüz geniş­liğe ulaşmasa da büyük su baskınları ço­ğunlukla millî âfetlerdir. Temmuz 1951′de Kansas ırmaklarının taşması bir milyar do­larlık zarara yol açtı: Japonya’nın aşırı ka­labalık topraklarında anî ve şiddetli su bas­kınları felâketleri daha da artırır. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTAMOLOJİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POSTEL (Guillaume)

Tarih 06 Haziran 2009

POSTEL (Guillaume), fransız poligrafı (Barenton, Normandiya 1510 – Paris 1581). François I tarafından elçi yardımcısı ola­rak istanbul’a gönderildi (1537) ve Orta­doğu’yu gezdi. College Royal’de yunanca, ibranîce, arapça dersleri verdi (1539-1543). Roma’da papaz oldu ve bir ara cizvit ta­rikatına girdi. Venedik’te peygamberlik tas­layan bir kadına rastladı (1547) ve onun, insanları hak dinine sokmak için Ruhülkudüs’ten ilham aldığını ileri sürdü; ciddîye alınmadığını görünce yeniden Doğu’ya git­ti, müslümanlarla hıristiyanlan uzlaştırmak için vaızlar verdi (1548). italya’ya dönünce Engizisyon zindanlarına atıldı (1549-1559). Paris’te, hapsedildiği Saint-Martin manastı­rında Öldü. Posterin amacı, dünyaya isa’­nın öğretisine uygun bir düzen vererek, Fransa kralının yönetimi altında bir Dünya birliği (Concordio Mundi) kurmaktı. Başlıca eserleri: De Orbis Terrae Concordia (Uzlaşmış Dünya Üstüne) [1544], Protevangile de Jacçues (Yakub’un İlk İncili) [1522], Les tres Merveilleuses Victoires des Femmes (Kadınların Şaşılacak Zaferleri) [1553]. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSTEL (Guillaume) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POSOFLU ZÜLALİ

Tarih 06 Haziran 2009

POSOFLU ZÜLALİ (Yusuf, — denir), türk halk şairi (Posof [Kars] 1876 – ?). Saz şairi olarak Kars, Erzurum, Batum, Baku, Bursa ve Manisa ile köylerinde dolaştı. Köy­lerde imamlık, Batum Türk ilkokulunda öğ­retmenlik yaptı. Batum’da türkçülük hareke­tinin gelişmesi yolunda çalıştı. 1911′de Tür­kiye’ye dönerek Afyonkarahisar’a yerleşti. Şiirlerinde, doğup büyüdüğü yerlere duyduğu özlemi, insanların kötülüklerini, toplumun bozukluklarını anlattı. (M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSOFLU ZÜLALİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTRE

Tarih 06 Haziran 2009

PORTRE i. (fr. portrait). Bir kimsenin re­sim, fotoğraf v.b. ile yapılan tasviri: Du­vara dayalı yağlı boya ile kadın portresine dalgın dalgın baktı (Kemal Tahir).
— Ed. İnsanların görünüşlerini ve kişilikle­rini tanıtan yazı türü.
— ANSiKL. G. santl. Mısırlı heykeltıraşlar Eski İmparatorluk’tan itibaren portre ala­nında hayranlık uyandıran bir ustalığa erişmişlerdi (Ankhaf’ın büstü, Boston). Fi­ravun Amenofis IV’ün portreleri özellikle nesnelliğiyle dikkati çeker. Sümer sanatında da aynı özellikler görülür (Gudea’nın baş resimleri). Yunanistan’da ise, tersine, ki­şi portreleri çok yavaş ortaya çıktı ve baş­langıçta yalnız mezar heykelciliğinde gö­rüldü. Kişiye tapma eğiliminin ağır bastı­ğı İskender devrinde, kişisel portreler bü­yük önem kazandı. Bu devirden ve Iskender’in yerine geçen diadokhos’lardan kalan para resimlerinde (Makedonya, Bergama, Bithynia, Pontos, Suriye ve Mısır kralları­nın portreleri; Baktriana kralı Eukratides’in madalyonundaki portresi) kahramanlık havası ağır basar. Portreler Roma’da Etrüsklerin etkisiyle özellikle Etruria’da elve­rişli bir ortam buldu ve roma gerçekçiliği­nin temel taşlarından biri oldu. Bu gerçek­çilik, Cumhuriyet ve daha sonra İmpara­torluk devirlerinde yüksek mevki sahibi ve­ya halktan kişilerin sayısız heykellerinde, büstlerde ve paralarda kendini gösterdi (Cato, Caecilius Jucundus, Sezar, Pompeius, Augustus ve diğer imparatorlarla bun­ların aileleri). İmparatorluğun uzak eya­letlerinde portre özellikle Palmyra’da (me­zarlarda) ve Mısır’da (Fayyum’daki geniş anlatım gücüne sahip renkli portrelerde) görüldü.
Konstantinos devrinde, resmî port­reler tek kişinin resmi olma özelliğini kay­betti. Bizans sanatı bu tasvirlerden, hüküm­darlarla çevrelerinin şatafatını gösteren, incelik dolu çeşitlemeler meydana getirdi. Portre Batı’da uzun süre ortaya çıkmadı, mezar heykelciliğiyle eski çağlarda da bi­linen balmumu kalıp çıkarma usulü, port­renin Batı’da da zamanla yaygınlaşmasına yol açtı. Saint – Denis’de Philippe II’nin mezar heykeli ve Maineville’de kral Saint Louis’nin heykeli, kişisel özellik taşıyan ilk eserler sayılır. XIV. yy.da eserle modeli arasında yüz benzerliği sağlandı: Jean II’nin (Louvre) portresi ve Charles V’in tas­virleri (Louvre’daki baş heykeli, Saint-Denis’deki yatık mezar heykeli, yine Louvre müzesindeki Narbonne mihrap örtüsü) bu­nu açıkça gösterir. Ayrıca, Charles V’in ço­cuklarının (Berry dükü, Anjou dükü, Phi­lippe II, Bourgogne dükü) tasvirlerinde de aynı özellik göze çarpar. İtalya’da (Siena) Simone Martini (1328′e doğr.), kumandan Guıdorıccio da Fogliano’nun atlı heykeli­ni, 1407′de de İacopo Della Quercia, İllria del Carretto’nun (Lucca) güzelliğiyle ünlü yatık mezar heykelini yaptı. Verona’daki Scaligero’ların mezarları Gattamelata’ya ve Bartolomeo Colleoni’nin heykel­lerine örnek oldu. XV. yy.da batı sana­tında portrenin yaygınlaştığı ve büyük önem kazandığı görülür. Van Eyck (Niccolo Albergati, Viyana; Piskopos Van der Paele, Brugge), Van der Weyden (Meltadusa d’Este, New York), Memling (Marta Moreel, Brugge) veya Van Wassenhove (Juste de Gand) gibi flaman sanatçıları eserle­rinde şaşmaz bir gerçekçiliğe ve anatomik bir kesinliğe ulaştılar. Fransız portre sa­natı Jean Fouquet (Charles VII ve Juvenal’ des Ursins’in portreleri) ve Moulins Ustası (Bourbon’ların portreleri) gibi ün­lü sanatçılar yetiştirdi.

İtalya’da, mezar hey­kelciliği daha derin bir gerçekçiliğe yöne­lirken, Antonella da, Messina, Piero della Francesca, Botticelli, Giovanni Bellini ve madalya üzerine ilk olarak profil yapan (Konstantinos Palaiologos madalyası) Pisanello gibi sanatçlar, derin bir psikolojik kavrayışı dile getiren şaheserler yarattılar. Bunların arasında Portekizli Nuno Goncalves de sayılabilir.
XVI. yy.da portre batı sanatının en çok ilgi gören kollarından bi­ri oldu. Raffaello, Vinci, Tiziano, Lotto, Brenzino, Veronese, Tintoretto İtalya’da, DUrer, Cranach ve Holbein Almanya’da,
El Greco İspanya’da, resimlerini yaktıkla­rı modelleri ölümsüz bir üne kavuşturdu­lar. Fransa’da Clouet’lerin ve onların et­kisinde kalanların yaptığı «kara kalem» portreler özel bir ilgi gördü. XVII. yy.ın portre sanatçıları kibarların inceliğini (Beaubrun’ler, Mignard) veya toplumsal ayrıntıları canlandırmağa (Rigaud) yönelme­dikleri zaman, psikolojik gerçeğe önem verdiler (Philippe de Champaigne, François De Troy, Claude Lefebvre, Nanteuil, Le Brun). Van Dyck, Terborch ve Rubens, Rembrandt ve Frans Hals, Velasquez, gravürcülerden Mellau, Ausran veya Edelinck, büst ve mezar heykeli yapanlardan Sarazin, Girardon, Coysevox ve Anguier’ler mo­dellerinin kişisel özelliklerine büyük önem verdiler. Bunu izleyen dönemde yeni bir teknik olarak ortaya çıkan pastel, insan yüzündeki geçici ifadeleri canlandırmayı sağladı. Vivien, Latour, Perroneau, Rosal-ba Carriera ve daha sonra Ducreux ve Boze bu alanda Un kazandılar, öte yandan Fransızlardan Largilliere, Aved, Tocque, Natier, Greuze, Drouais, Mme Vigee-Lebrun, italyan Galgario, ingiliz Hogarth, Reynolds, Gainsborough, Romney, Lawrence, Raeburn gibi sanatçılar portre sa­natında yağlıboya kullandılar. Heykelcilik­te ise Lemoyne, Pigalle, Pajou, Falconet ve Houdon’un büstleri sayılabilir. Modellerine kimi zaman hain bir gözle, kimi zaman da derin bir sevgiyle bakma­yı bilen Goya, çağdaş portre sanatına ön­cülük etti. XIX. yy.da fransız portre sa­natı fizik ve manevî gerçekleri canlandı­ran şaheserler yarattı: David, Prud’hon, Gerard, Gros, Delacroix, Ingres, Chasseriau; Courbet. İzlenimciler ışığın yanardönerliğini cildin yüzeyine aktarmağa çalı­şarak portreyi manzara resmine yaklaştır­mayı denediler (Renoir). Degas, kendisin­den sonra Cezanne’ın da yaptığı gibi, ki­şiyi daha yalın anlatım imkânlarıyle canlandırmağa çalıştı. Van Gogh, sıcak renk­lerle dolu birkaç portre bıraktı. Kübistler art arda gelen düzeylerle insan yüzünü canlandırmağa çalıştılar (Picasso, Juan Gris, Gleizes). Bu sırada Helleu ve Boldini gibi kibar çevre ressamları aşırı özentili bir anlatımı benimsemişlerdi. Hey­kel dalında Dalou, Carpeaux, Rodin. Bourdelle Despiau, Wlerck, Gimond ve Belmondo’yu saymak gerekir.

— Ed. Eski türk edebiyatında ayrıntılı portrelere pek az rastlanır. Oğuz Kağan Destam’ında, Dede Korkut Kitabı’nda v.b., tabiat varlıklarına benzetmeler yapılarak çok kısa portrelere yer verilmiştir. Di­nî edebiyatın en tanınmış türlerinden olan hilye ve siyer gibi eserler Hz. Muhammed’in özellikle dış görünüşünü geniş öl­çüde tasvir eder. Kerbelâ olayını anlatan maktel’lerde, din ulularının biyografilerini toplayan tezkirelerde, mekanıbnamelerde çeşitli portreler yer alır. Yusuf ve Züleyha, Hüsrev ü Şirin, Leylâ ve Mecnun, Hüsn ü Aşk v.b. gibi mesnevilerde kahramanların portreleri çeşitli mazmunlar, benzetmeler kullanılarak gerçek dışı çizgilerle tanıtılır. Selâtinname, vakayiname gibi tarihlerde padişah ve devlet büyüklerinin genellikle dış görünüşlerini canlandıran portreler vardır. Divan nesrinde kahramanlar canlandırılırken kişiliklere de değinen işaretler ancak Naima ve Evliya Çelebi’nin eserlerinde görülür.

Tanzimat edebiyatından roman türünün ge­lişmesiyle birlikte dış görünüşler yanında kişilikleri de canlandıran portre yazıları gitgide ustalık kazandı. Namık Kemal, ro­manları dışında Evrak-ı Perişan adlı ese­rinde tarihî kişilerin portrelerini de başarıyle canlandırdı. Abdülhak Hâmid, bazı sanatçı ve bilim adamlarıyle tarihî kişile­rin manzum portrelerini yazdı. Edebiyatı cedide romanında Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmed Rauf edebî portrelerin­de ustalık gösterdi. Tevfik Fikret Aveng-i Tesavir’de bazı şairlerin manzum portre­lerini canlandırdı.

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halide Edib Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Re­fik Halid Karay, Reşat Nuri Güntekin, Abdülhak Şinasi Hisar, Sait Faik Abasıyanık, Yaşar Kemal, Kemal Tahir v.b. eserlerinde şehir ve köy insanlarına ait çe­şitli ve ayrıntılı portrelere yer verdi. Yah­ya Kemal Beyatlı (Siyasî ve Edebi Port­reler), Halit Fahri Ozansoy (Edebiyatçılar Geçiyor), Samet Ağaoğlu (Babamın Arka­daşları), Oktay Akbal (Şair Dostlarım) v.d., sanat ve siyaset adamlarının portrelerini dış görünüşlerle birlikte kişiliklere de eği­lerek canlandırdılar.

— Nümism. Sikkeler üzerindeki en eski portre, pers satrabı Pisaternes’e aittir (M. ö. 412). Helenistik devirde, sikkelere kral portreleri konulması yaygınlaştı. Bu port­reler arkaik devirde olduğu gibi kralın kudretini gösteren birer sembol değildi. He­lenistik devir sikkelerindeki portreler kra­lın gerçek çehresini gösteriyordu. Roma’­da ilk defa Sezar’a Roma sınırları içinde para bastırmak ve sikkesi üzerine portre­sini koydurmak hakkı verildi. Roma’da cumhuriyet devrinde kumandanların olan bu hakkı, imparatorluk devrinde impara­torlar aldı. Böylece, imparatorun, senato­nun ve müttefik şehirlerin ayrı ayrı sikke­leri basıldı. İmparator ve senato sikkeleri imparatorun portresini taşıyordu. Şehirler, sikkelerin üzerine imparatorun portresini
koymak zorunda değillerdi; ancak, impa­ratora saygı için koyarlardı. İmparatorluk devrinde hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun portresi, arka yüzünde de onun yapmış olduğu işler; kalkındırdığı ül­keleri, gezmiş olduğu yerleri anlatan tas­virler bulunur. Bazı sikkelerde de saray mensubu veya ilerigelenlerin portreleri var­dı. Bizanslılarda hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun veya ailesinin port­resi, arka yüzde ise çoğunluk dinî tasvir veya yazılar vardı. Sasanî sikkelerinde de portreler görülür. Ortaçağda madenî para­larda portre kullanılmadı.

XV. yy.dan iti­baren italyan paraları örnek tutularak gü­müş paralarda portreye yeniden yer verildi. Madalyalar üzerine portre yapılmasına 1439′da Pisanella önayak oldu. İslâm sikke­lerinde din yasağı yüzünden portre kulla­nılmadı. Türkiye cumhuriyetinde paraların üzerinde Atatürk’ün portrelerine yer ve­rildi.

— Pulculuk. Üzerinde portre bulunan ilk türk pulu, 1914′te basılmış olan, Birinci Londra serisinden 200 kuruşluk puldur. Bu pulda Mehmed V’in portresi vardı. Cumhu­riyet devrinde, ilk olarak 1924′te bastırı­lan Sulh Hatıra serisinde, Atatürk’ün port­resine yer verildi. Atatürk’ün çeşitli port­releri daha sonra birçok pul serisinde yer aldı. Ayrıca Namık Kemal, Barbaros Hayreddin Paşa, Farabi, Midhat Paşa, Abdül­hak Hâmid Tarhan, Ziya Gökalp, Zübeyde Hanım, Mehmed Akif Ersoy, Mimar Sinan, Fuzuli, Mevlânâ, Kâtip Çelebi, Şi­nasi, Agâh Efendi, Fatin Gökmen, Alp­arslan, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Şevket Dağ, Recaizade Mahmud Ekrem, Ahmed Rasim, Mustafa Reşid Paşa, Reşat Nuri Güntekin, Tevfik Fikret, Tamburi Cemil, Ahmed Vefik Paşa, Ömer Seyfeddin, Kemalettin Mimaroğlu, Halid Zıya Uşaklıgil, Yahya Kemal Beyatlı, Halide Edib Adı­var, Abdurrahman Şeref, Naima, Kanunî Sultan Süleyman, Ahmed Midhat Efendi, Turgut Reis, Sokullu Mehmed Paşa, Ne­dim, Osman Hamdi Bey, Selim Sırrı Tar-can, Ahmed Cevat Paşanın portrelerini ta­şıyan pullar çıkarıldı. Yabancı devlet baş­kanlarından İran şehinşahı Ali Rıza, Fe­deral Almanya cumhurbaşkanı Theodor Heuss, Afganistan kralı Muhammed Zahir Şah, Suudî Arabistan kralı Faysal, Fransa cumhurbaşkanı general de Gaulle gibi dev­let başkanlarının portreleriyle pullar çıka­rıldı.
• Türklerde. Turfan, Hotan, Haço gibi Uy­gur şehirlerinde yapılan kazılarda bulunan fresklerde Buddha’nın ve hükümdarların portrelerine rastlanır. Hoça’da bulunan uygur yazmalarında da portreler vardır. Sel­çuklularda Nakkaşı Rum diye anılan Aynüddevle, Mevlânâ’nın portrelerini yaptı. Osmanlılarda Mehmed II’nin İtalya’dan ge­tirttiği Gentile Bellini, Mate di Pasti, Constanza da Ferrara, hükümdarın çeşitli port­relerini yaptılar. Bu dönemde italya’da Mastori Pavli’nin yanında çalışan Nakkaş Si­nan Bey, Mehmed II’yi gül koklarken gös­teren portreyi yaptı. Süleyman I devrinde Nigârî, bir portresinde Barbaros’un yaşlı­lık dönemini canlandırdı. Nakkaş Hasan’ın Eğri Fetthnamesi’nde Mehmed III’ün za­ferden sonra düşman kumandanının kabul edişini gösteren minyatürü, portre niteliği taşır. Bu eserde Nakkaş Hasan’ın kendi­sini ve eserin yazarıyle hattatım gösteren minyatürler de portre niteliğindedir. XVIII. yy.da Levnî, Ahmed III’ü Damat İbrahim Paşa ile birlikte gösteren portreyi yaptı. XVIII. yy.dan itibaren osmanlı sultanlarının portrelerini toplu olarak gösteren al­bümler hazırlandı. XIX. yy.da batı resmi­nin izlerini taşıyan portreler yapıldı. Bun­lardan birinde Selim III, Koca Yusuf Paşa ile birlikte gösterilir. Batı etkisindeki türk resminde portreler önemli bir yer tu­tar. Bu eserler arasında Şeker Ahmed Pa­şanın yaptığı Abdülaziz portresi, Osman Hamdi Beyin Osmanlı devletindeki mahallî yaşayışı ve türk-islâm dünyasını yansıtan portreleri, Şehit Hasan Rıza’nın Tül Şap­kalı Kadın portresi dikkati çeker. İbra­him Çallı, Feyhaman Duran, Avni Lifij gibi sanatçılar portre ressamı olarak ta­nındı. Cumhuriyet devrinde Ali Avni Çe­lebi, Zeki Kocamemi, Refik Epikman, Cevat Dereli, Hamit Görele, Turgut Zaim, Ercüment Kalmık, Nurullah Berk, Zeki Faik İzer, Abidin Dino, Cemal Tollu, Bed­ri Rahmi Eyüboğlu, Halil Dikmen, Eşref Üren, Sabri Berkel, Nuri İyem, Avni Arbaş, Ferruh Başağa v.d. portre türünde eserler verdiler. (ML)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİR

Tarih 06 Haziran 2009

PİR sıf. (fars. pir). Esk. Yaşlı, koca, ih­tiyar: Tarihle yaşıt belki şu pir İstanbul, I Her gün yeni bir zevke esir İstanbul (R. Melûl Meriç).
Sıf. ve i. ihtiyar, yaşlı (kimse): Biz, bir babanın evlâdıyız ve pe­derimiz bir pir-i muhteremdir (Cevdet Pa­şa).
Herhangi bir konuda tecrübeli, üs­tat veya önder olan kimse: Büyük Itrî’ye eskiler derler, I Bizim öz musikîmizin piri (Yahya Kemal).

Pir ü berna (veya civan), ihtiyar ve genç. Mec. Herkes.
Pir ü pak. Bk. PIRüPAK.
Pir-zen (veya pire-zen). Bk. PiREZEN.
Pir-i berna, ihtiyar, fa­kat dinç kimse.
Pir-i çihl sale, kırk ya­şına gelmiş adam. Mec. Olgun kimse.
Pir-i dihkan (veya sal-hurde), ihtiyar adam. Mec. Eski, yıllanmış şarap.
Pir-i dumuy, saçları kırlaşmış yaşlı adam. Mec. iyi ve kötü günleri olan, insanı güldüren ve ağlatan hayat, dünya.
Pir-i duta (veya fertut), zayıf, güçsüz ve düşkün ihtiyar,
Pir-i fani, çok yaşlı ve zayıf kimse: işbu Yeman ile Sabit İbni Vakş pir-i fani olup harp ve darba yaramayacakları malûm ol­duğu cihetle… (Cevdet Paşa).
Pir-i fe­lek (veya çarh), dünya. Satürn.
Pir-i ha­rabat, yaşlı meyhaneci. Mec. Dünya tut­kularından arınmış, olgun kimse. Doğru yolu gösteren, mürşit.
Pir-i Kenan, Hz. Yakub.
Pir-i kühen (veya kühen-sal), ko-camış, yaşlı.
Pir-i mey, meyhaneci.
Pir-i mugan, mecusîîerin başrahibi. Mey haneci.
Pir-i serendib, Hz. Âdem.
Pir-i zal, saçı sakalı ağarmış ihtiyar.
— çeş. dey. Pir aşkına, gerçek bir sev­gi ve tam bir inançla: Vur pençe-i ÂIVdeki şemşir aşkına I Gülbangi asumanı tu­tan pir aşkına (Yahya Kemal). Tekiz. Kar­şılık beklemeden veya görmeden.
Pir ol! «Çok yaşa» anlamında beğenme ve övgü sözü olarak şaka yollu kullanılır.
Pir yo­luna gitmek, hiç uğruna ölmek.
— Ask. Esk. Pencik kanunu hükümlerine göre, erkek esirlerin yaşlı olanlarına veri­len ad.
— Tasav. Tarikat kurucusu (Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli v.d.) kimse. Tarikat ulusu. (Bk. AN s t Klı.)
Pır postu, Bektaşîlikte, meydan makamlarından biri.
Piri sâni, dervişlerin ikinci başkanı.
Piri tarikat, dervişlerin reisi, manevî mürşit.
— ANSIKL. Tasav. Pir kavramı tarikatla­rın doğuşundan sonra ortaya çıktı. Gerek sünnî, gerek şiî bütün tarikatlarda, bu kav­ram manevî derece bakımından en yük­sek aşamada bulunan kimseler için kullanılır. Tekke geleneğine göre pir, yol gös­terici, Tanrı yolunda canları uyarıcı, Hak’a ulaştırıcı anlamına gelir. Tarikat kurucula­rından başka tekke şeyhlerine, postnişin-îere, dedelere de pir denir. Bazı tekkeler­de, yaş bakımından en ileri durumda olan yetkili, yönetimi elinde bulundurduğu için pir olarak nitelenir. Bektaşîlerde önce Ali, sonra Nesimî, Mansur, Hacı Bektaş Veli, Şah İsmail, Pir Sultan, Usulî pir sayılır. Mevlevîlerin Alevî kolundan olanlar Ali ve Mevlâna’yı, sünnî inançlarına bağlanan­lar ise yalnız Mevlâna’yı pir alarak kabul ederler. Pir bütün tarikatlarda Allah, Hz. Muhammed ve Ali’den sonra gelir.
— örf. ve âdet. Eskiden gene tarikat niteliği taşıyan veya bir tarikata bağlanan meslek­lerin, özellikle lonca ve fütüvvet kuruluş­larının, başında bulunan yöneticilere de pir denirdi. (Bk. LONCA.) Mesleklere göre de­ğişik adla anılan her loncanın ayrı bir piri vardı. Bu pirlerin bazıları peygamberdi. Birer lonca olan bu değişik meslekler i-çinde berberlerin piri Selmanı Farisî, ter­zilerin İdris peygamber, demircilerin Davud peygamber v.d.
♦ Zf. Tam, adamakıllı: Bir vurdu, pir vur­du.
♦ Piran coğl. i. Esk. İhtiyarlar.
Ermiş kimseler.
♦ Pirane zf. Esk. İhtiyar olana yaraşır şekilde.
+ Pirî i. Esk. Pirlik.

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Porto Riko Edebiyat

Tarih 06 Haziran 2009

Porto Riko Edebiyat
Ada, ispanyol dil ve medeniyetine bağlı kalmıştır.
• Şiir. Porto Riko’da doğmuş en eski şair Ayerre Santa Maria’dır (1630-1708); bu şair, Mexico’da Tridentin Rahip okulu rektör­lüğünü yaptı. 1843′te adada şair sayısı bir antoloji yayımlanacak kadar çoktu. XIX. yy.ın ikinci yarısında ve XX. yy.da Porto Riko’nun en önemli şairleri şunlardır: ada­sını tutkuyle dile getiren Jose Gautier Benitez
(1851 – 1880), Ruben Dario ve Jose Santos Chocano’nun dostu olan ve Mare Nostrum gibi manzumelerinde gerçekten destansı bir hava yaratan Luis Llorens Torres (1878-1944); Antiller’deki zencilerin acık­lı trajedisini işleyen Luis Pales (doğ. 1897); özellikle kısa şiirleriyle başarı kazanan Ribera Chevremont (doğ. 1896). Nihayet genç şiir nesli ülke şiirinin giderek gelişmesinde önemli rol oynadı; lirizm dolu soyutlama­lar yapan Julia de Burgos bu nesildendir. Modernist devreden sonra porto riko şiiri çeşitli okulların oluşmasıyle yenilendi: Luis Hernandez Aquino (doğ. 1907) ispanyol şii­ri etkisinde kalıyorsa da, Francisco Marique Cabrera
(doğ. 1908) ve Juan Antonio Corretjer (doğ. 1908) daha çok doğdukları ülkeye bağlı kaldılar. Carmelina Vizcarrondo (doğ. 1906) ve Carmen Alicia Cadilla (doğ. 1908) ile entimist olan şiir, Francisco Matos Paoli (doğ. 1915) ile ten ile ruhu yüceltmeğe çalışır ve insan meselelerinin ortaya konuşunu Felix Franco Oppenheimer (doğ. 1912), Francisco Lluch Mora (doğ. 1925) ve Jorge Luis Morales’in (doğ. 1930) biçim kaygılarıyla birleştirmek ister.

• Nesir. Porto Riko’da roman türünü, El Gibaro’nun (1849) yazarı Manuel A. Alonso (1822-1899) ile Alejandro de Tapia (1827-1881) yarattı; bu iki romancı aynı zamanda şairdi. Ama en önemli etkiyi romanı Peregrination de Bayoan, denemeleri ve eylemiyle yurttaşlarının düşüncesini hürriyet ülküsüne yönelten Eugenio Maria de Hostos yaptı. Manuel Zeno Gandia (1855-1930), Vicente Pales MatoS (doğ. 1903), sonra Enrique Laguerre roman türünü geliştirdiler; oysa deneme alanında Antonio S. Pedreira (1898-1939),
Luis Munos Marin ile üç kadın yazar (Concha Melendez, Ana Maria O’Neill ve Margot Arce) göze çarpar. Ma­ria Cadilla de Martinez adlı dördüncü ka­dın yazar ise porto riko folklorunun son belgelerini büyük bir gayretle derlemekte­dir.

Roman türüne Enrique A. Laguerre’in (doğ. 1906) eseri hâkimdir ve genç yazarlar bu­gün daha çok hikâye türünü işlerler; me­selâ: köylü hayatını anlatan Abelardo Diaz Alfaro (doğ. 1920); New York’a göçen por­to rikoluları ele alan Jose Luis Gonzalez (doğ. 1926); Pedro Juan Soto (doğ. 1928). Aynı zamanda yetenekli bir tiyatro yazarı olan Rene Marçmes (doğ. 1919) yazdığı hi­kâyelerde güçlü siyasî uğraşıları anlatır. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Porto Riko Edebiyat hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POULSEN (Valdemar)

Tarih 06 Haziran 2009

POULSEN (Valdemar), danimarkalı mühen­dis (Kopenhag 1869-New York 1942). 1898′de ilk defa insan sesini, magnetik olarak bant üstüne almayı başardı. 1903′te adını taşıyan ark ile idare edilen elektromagnetik dalgaların nasıl meydana geldiğini keşfetti ve sesli sinemanın gelişmesinde bü­yük rolü oldu. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POULSEN (Valdemar) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEKİZ EDEBİYAT

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEKİZ EDEBİYAT
• Başlangıçtan XV. yy.a kadar. Portekiz edebiyatı başlangıcından beri bağımsız ol­muştur. Bunu, ülkenin dil bakımından muh­tar bir durumda oluşunun yanı sıra ta­rihiyle de kolayca açıklamak mümkündür. Hattâ daha da ileri giderek XV. yy.ın ba­sına kadar iberik yarımadasında Galicia ve Portekiz cancioneiro’lanmhkinĞen baş­ka şiir dili olmadığını da belirtmeden geç­memek gerekir. Fransız edebiyatının etki­sine rağmen bu cancioneiro’ların yapı ve biçim bakımından vardığı orijinallik, At­las okyanusu kıyılarının havasını yansıtan ve yer yer iç burkucu bir üslûba bürünen catiga’larda olanca gücüyle görülür.

Daha sonraki tarihlere rastlayan ve daha kararsız olan nesrin ortaya çıkışı ise özel­likle manastırların ve üniversitelerin geliş­mesine ve Saray hümanizmine bağlıdır. Bu mensur edebiyatın başlıca örnekleri, «soy kütüğü defterleri», «soydan kişiler defter­leri», breton çevrimini sürdüren romanlar ve Aviz hanedanı prenslerinin didaktik nesirleridir. Bu didaktik eserlerin arasında da kral Duarte’nin Leal Conselheiro’su (Dürüst Danışman) ile Coimbra dükü Pedrc’nun Tratado de Virtuosa Bemfeitoria’sı (Er­demli iyilikseverlik Kitabı) özellikle anıl­mağa değer.
• ön klasik devir, ön klasik edebiyatın Aljubarrota muharebesi (1385) ile Manuel I arası dönem boyunca bütün XV. yy.ı kapsayan gelişmesi portekiz emperyalizmi­nin başlangıcıyle atbaşı gider. Dolayısıyle de «milliyetçi burjuva» niteliğindeki bu ye­ni bilincin kendini en yetkin biçimde ta­rihçilerde ve özellikle de bunların en de­ğerlisi olan Fernao Lopes’te (1380-1459) gös­termiş olmasına şaşmamak gerekir. Lopes, halefleri Gomes Eanes de Zurara (1410-1474) ve Rui de Pina (1440′a doğr. – 1520′ye doğr.) ile, malzeme (tarihî kronikler ve keşifler), metot ve kesinlik bakımından ortak yanlara sahip olmakla beraber usta­lık ve kavrayış bakımından onlardan çok üstündür.

Lirik olmak özelliğini hiç bir zaman yitir­meyen şiir, Garcia de Resende’nin (1470′e doğr. – 1536) iki yüz elliyi aşkın şairin eserlerini kapsayan Canciortneiro Geral’i (1516) sayesinde bilinir. Halktan çok sara­ya bağlı olan bu şiir yapmacıklı dili ve alegorilere geniş yer vermesi bakımından günlük olayların büsbütün dışındadır; fa­kat dinî bir Stoa’cılığa bağlılığı, belgesel değeri ve biçim ustalığı bakımından sağlam bir geleneğe dayandığı ve klasik edebiya­tın öncüsü olduğu inkâr edilemez. Avrupa Rönesansının Portekiz’e yerleşme­ğe başladığı bu dönem bir yandan Ortaça­ğın etkisini taşıyan bir iberya geleneğine bir yandan da fetih isteğinin ağır bastığı bir hümanizme dayanır. Yüzyılın başında iberya geleneği daha çok roman ve tiyatroda görülür. Joao de Barros (1496-1570), Diego Mendes de Vasconcelos; (1523-1599) ve özellikle de Palmeirim de inglaterra adlı eseriyle Francisco de Morais (1500-1572), Amadis’in etkisinde ka­larak belirli bir tarzın yerleşmesini ve tu­tunmasını sağladılar. Fakat asıl hizmetle­ri bir Bernardim Ribeiro’nun (1500-1552) Ortaçağ ile romantizmi birbirine bağlayan bir Cristovao de Sousa Falcao’nun (1518-1557′ye doğr.) lirik nesirlerine götüren yo­lu açmak oldu. Tiyatro alanında da Jorge Ferreira de Vasconcelos (1515-1585′ten ön­ce) oldukça ılımlı bir pikaro geleneğini takip ederek hümanist komedinin sunî çer­çevesini kırarken, Gil Vicente de (1470′e doğr. – 1536′ya doğr.) gerçek bir yaratıcı olduğunu gösterdi. Vicente’nin çok çeşitli eseri lirizmi ve halka dayanması bakımın­dan kendisiyle boy ölçüşebilecek taklitçi­lerin çıkmasına imkân veremezdi. Fakat auto türünü en olgun şekline vardırarak klasik İspanya’nın comedia’sını hazırlamış oldu. Klasisizmin ikinci unsuru olan hü­manizm ile ülkeyi rönesans Avrupası’na bağladı, Damiao de Gois (1502-1574), Gouviea’lar (Andre, 1497 – 1548; Antonio 1505-1566) gibi Gerasmuscular, prenses Dona Maria’nın (1521-1577) çevresi bu evrensel­liğin başlıca tanıkları olduğu kadar da ge­rek şiir alanındaki devrimin gerek lirizmde italy anlaşmanın belirtileridir. Bu devrin gözde şairleri Francisco Sa de Miranda (1485′e doğr. – 1558), Antonio de Ferreira (1528-1569), Pedro de Andrade Caminha (1540-1594) ve Diogo Bernardes’tir (1530′a doğr. – 1605).
Avrupa’nın etkisinde kalmakla beraber Por­tekiz hümanizminin Avrupa’da yepyeni bir bilime yol açtığı ve bilimsel devrimi ger­çekleştirdiği de inkâr edilemez. Bu akı­mın öncüleri arasında Pedro Nunez (1492-1577′ye doğr.) gibi kozmografyacıların, Gar­cia de Orta (1490′a doğr – 1570) gibi bo­tanikçilerin yabancı ülkelerin tanınmasın­da büyük bir rol oynayan Mendes Pinto’yu (1509-1583), imparatorluğun haşmetini gözler önüne seren ve Portekiz’in Titus Livus’u sayabileceğimiz Joao de Barros’un (1496-1570) çevresinde toplanan Diego de Couto (1542-1616), Fernao Lopes de Castanheda (öl. 1559), Gaspar Correia (öl. 1560) gibi tarihçileri sayabiliriz. Bütün bu kişilerin arasında sanatçı kişili­ği en üstün olan Luiz de Camoes’ti (1524-1580). Asker, saray adamı, seyyah ve şair Camoes 1572′de imparatorluğun ve mille­tin son döneminde çıkan Os Lusiades adlı eserinde gelenekçi, hümanist ve fetihçi yüz­yılın büyük bir sentezini yaptı.

• Portekiz baroku (1580-1706). ispanya ile siyasî birleşme, ülkenin 1640′ta yeniden ba­ğımsız oluşundan sonra bile dil ve ideo­loji bakımından zaman zaman tehlikeli ola­bilen bir kaynaşmaya yol açtı. Bundan dolayı da, portekiz edebiyatının en sağlam değerleri, hemen hemen her alanda bu kay­naşma akımına karşı cephe alarak başa­rıya ulaştı. Jeronimo Corte Real (1535-1588), Gâbriel Pereira de Castro (1571-1632), Bras Garcia de Mascarenhas (1595-1656) ve Francisco Sa de Meneses (1600′e doğr. – 1664) ile destan türü olduğu yerde sayarken Fenix Renascida (Dirilen Phoenix) şairlerinin ispanya etkisini taşıyan yap­macıklı fakat çok büyük bir ustalığa da­yanan eserleri, Violante do Ceu (1601-1693) ve Madalena da Gloria (1672-1759) gibi rahibelerin derin duygulu ve mistik şiir­lerine yol açtı. Bu devirdeki diğer büyük şairler arasında renkli ve canlı bir üslûbu olan brezilyalı Gregorio de Matos (1623 veya 1633-1696) ve ahlâkçı şiirler yazan Francisco Rodriguez Lobo’yu (1580-1625′e doğr.) anmak gerekir.
Nesir ise vakayiname türünde, değerleri tartışmalı olmakla birlikte, Bernardo de Brito (1569-1617) ve Antonio Brandao (1584-1637) gibi kimselerle altın çağını yaşıyor­du. Ahlâkçı edebiyatta başta P. Manuel Bernades (1664-1710) olmak üzere Joao Lucena (1550-1600), Luis de Sousa (1555-1632) ve Jacinto Freire de Andrade (1597-1657) dikkati çeker.

Bu devri gereğince yansıtabilecek en önem­li iki yazardan biri, coşkun vaızcı ve yol gösterici mektuplarıyle dikkati çeken An­tonio Vieira (1608-1697) ile şair ve tarihçi, siyasetçi ve ahlâkçı hem ispanyol hem de Portekizli olan, İberya yarımadasının bütün çelişmelerini eserlerinde yansıtan Francis­co Manuel de Melo’dur (1611-1667).

• Aydınlanma çağı (1706-1816). Portekiz dehası, Ispanya’daki taht kavgaları dola­yısıyle daha da kesin bir nitelik kazanan bağımsızlıktan yararlanarak, zamanın ihtiyaçlarını karşılamak ve bu iş için de ilk olarak fransız etkisine açılmak imkânını buldu. Gelenekçilerin ve pombal’cilerin kar­şıt yönlere çekmeğe çalıştıkları edebiyat dünyası her şeyden önce pombal’cilerin sa­vunduğu ansiklopedi zihniyetinin etkisinde kaldı (Tarih akademisi, 1720; Üniversite’nin reformu, 1772). Aynı etki Luis Anto­nio Verney’in (1713-1792) pedagojik eserlerinde, Oliveira şövalyesinin (1702 – 1783) veya Antonio Nunes Ribeiro Sanches’in (1699-1782) çeşitli çalışmalarında görülür. Pombalin siyasetinin de desteklediği akılcı, laikleştirici ve yenilikçi eğilim 1756′dan iti­baren şiirde de ağır basmağa başladı: Do­mingo dos Reis Quita’nın (1728-1770) pas­toral lirizmi, Pedro Antonio Correia Garçao (1724-1772) ile Manuel de Figueiredo’nun (1725-1801) «yeni tiyatro»su, Antonio Diniş da Cruz e Silva’nın (1731-1799) hiciv­leri; yerli kaynaklardan beslenen Minas o-kuluna bağlı Jose de Santa Rita Durao (1717′ye doğr. – 1784), Claudio Manuel da Costa (1729-1789), Jose Basilio da Gama (1740-1795), Tomas Antonio Gonzaga (1744-1810); eski edebiyata karşı cephe alan ve hürriyet özlemini çeken Francisco Manu­el do Nascİmento (1734-1819) ve Manuel Maria Barbosa (1765-1805); romantizmin öncüsü sayabileceğimiz Alorna markizi v.b.

• XIX. yy. (1816-1910). Iberik yarımada­sındaki savaşlar ve krallık yönetiminin uzun süren can çekişmesi: portekiz roman­tizminin doğmasına yol açtı. öbür ülkelerdekinden çok daha geç bir tarihe rast­layan ve gerek aşırı milliyetçiliğiyle gerek hürriyetçi yanıyle dikkati çeken bu akım aynı zamanda bir orta yol hareketiydi. Temsilcileri üç kişidir: dokunaklı ve zarif lirizmiyle, gerek ele aldığı konular gerek kazandığı başarı bakımından oyunları ger­çekten milli olan ve eserleri savunduğu siyasî görüşün izlerini taşıyan Almeida Garrett (1799-1854); tarihî konulan işlemek konusundaki başarısı kadar da bu konu­larda bilgili olan Alexandre Herculano (1810-1877) ve romantizmin katılaşmasını ve kalıplaşmasını temsil eden şair Antonio Feliciano de Castilho (1800-1875). Roman­tizmin hemen ardından da, bağımsızlar adıyle ve romantizmin gerçekçiliğe bağlan­masını sağlayan yazarlar geldi. Bunlar ro­manda Luis Augusto Rebelo da Silva (1822 -1871) ile Julio Diniş (1839-1871), şiir ve tiyatro alanında da Joao de Lemos (1819-1889), Antonio Augusto Soares de Passos (1826-1860), Jose da Silva Mendes Leal (1818-1886), Tomas Ribeiro (1831-1901) ve Raimundo Antonio de Bulhao Pato’dur (1829-1912). Bu tablonun içinde, ayrı ola­rak belirtilmesi gereken iki ad vardır: eserleri son derece duru ve duygulu olan şair Joao de Deus Ramos (1830-1896) ve Sue’den hareket ederek Balzac’a kadar va­ran Castelo Branco (1825-1890). Ama yi­ne de, bunların hepsinden önemli olan akım, Coimbra okuludur. 1860 Yıllarında çıkmış olan ve pek çok yanıyle de yerini aldığı romantizm akımını andıran bu hare­ketin başlangıcı 1848′e dayanır. Bundan dolayı da, yüzyılın sonunun habercisi sa­yılabilecek olan bu anlayış Hugo, Proudhon, Quinet, Comte ve Hegel’e dayanarak edebiyatı aşan bir meseleyi ele alır: bu mesele, bir burjuva devriminin başarısızlığı karşısında uyanan millî bilinç meselesidir. Böylece de, toplumcu anlayışa yakın, gerçekçi ve kozmopolit bir yeni-romantizmin ortaya çıkmasına yol açarak, gerçek siya­sî etkinliği ne olursa olsun, devrin Por­tekiz’inde büyük eserler yazılmasına yol açtı: öncü ve tenkitçi Teofilo Braga’nın (1843-1924) anıtsal ve tartışmalı eseri; bu­nalımları ve aydınlık zekâsıyle büyük şair olduğunu ispat eden Antero Tarquinio de Quental’ın (1842-1891) şiirleri; gerçekçi ro­manın büyük ustası olan Jose Maria Eça de Queiros’un (1845-1900) romanları; eşsiz üslûpçu ve polemikçi Jose Duarte Ramalho Ortigao’nun (1836-1915) denemeleri; yepyeni fikirler getiren dâhi tarihçi Joaquim Pedro de Oliveira Martins’in (1845-1894) incelemeleri.

Mücadeleci şiirleriyle, Abilio Guerra Jun-queiro (1850-1923) ve Antonio Duarte Gomes Leal (1849-1921) ile büyük hikayeci Jose Valentim Fialho de Almeida (1857-1911) ise doğrudan doğruya bugünün me­selelerini ele alan yazarlardır.

• XX. yy. Son elli yıl içinde edebiyat ala­nında görülen gelişme cumhuriyetin kurul­ması (1910), ülkenin Birinci Dünya sava­şına katılması ve Salazar diktatörlüğünün yol açtığı kargaşalıklara bağlıdır. Bu ede­biyatın özelliği Portekiz’in diğer avrupa ülkelerinden kopmasına karşı cephe alma­sıdır: parnas’çı Antonio Candido Gonçalves Crespo (1846-1883) ve Jose Joaquim Cesario Verde (1855-1886) ile sembolizmin büyük ustası olan Eugenio de Castro (1869-1944). Bu devrin öteki yazarları arasında Antonio Nobre (1867-1900), Teixeira de Pascoasis (1878-1952), Antonio Sardinha (1888-1925), Camillo Pessanha (1867-1926), Jose Regio (doğ. 1901), Miguel Torga (doğ. 1907), Adolfo Casais Monteiro (doğ. 1908) ve özellikle de bir Fernando Antonio de Seabra Pessoa (1888-1935) sayılabilir. Bu arada, Antonio Patricio (1878-1930) ile Ju-lio Dantas’ın (doğ. 1876) pek değişik seviyelerdeki eserlerle çağdaş tiyatroyu tem­sil etmelerinin yanı sıra, roman ve dene­me alanlarında da, uzun bir natüralist dönemden sonra, çeşitli yazarlar kendini gös­terdi: Aquilino Ribeiro (doğ. 1885), Jose Maria Ferreira de Castro (doğ. 1898), Fer­nando Gonçalves Namora (doğ. 1919). Tenkit alanında Jose Leite de Vasconcelos (1858-1941), Reinaldo dos Santos (doğ. 1880), Jaime Zuzarte Cortesao (doğ. 1884), Fidelino de Figueiredo (doğ. 1889) ve An­tonio Jose Saraiva (doğ. 1917) üstünde du­rulabilir.

• Şiir. Cadernos de Poesia dergisinin çev­resinde toplanan sairlerin (Jorge de Sena [doğ. 1919], Natercia Freire [doğ. 1920], Eugenio de Andrade [doğ. 1923]) insansı tepkisinden ve gerçeküstücülüğün (Antonio Pedro [1906-1966], Alvaro de Campos, Mario Cesariny de Vasconcelos, Alexandre O’-Neill [doğ. 1924], Antonio Ramos Rosa [doğ. 1924], Jose Terra [doğ. 1928]) ortaya çıkmasından sonra şiir, Tavola Redonda (1950-1954) grubuyle Ortaçağın «cancioneiros» kaynaklarına ve geleneksel lirizme dön­dü: Antonio Couto Viana (doğ. 1923), Sebastiao da Gama (1924-1952), Luis Macedo (doğ. 1925), Fernanda Botelho (doğ.k1926), Alberto Lacerda (doğ. 1928). Bu yenilik Lusitania Brezilya ilhamını meydana çıkaran Carlos Lemonde de Macedo (doğ. 1921) ile metafizk ve din meseleleriyle uğra­şan Joao Maia (doğ. 1923), Vitor Matos e Sa (doğ. 1926), Ruy Bello’nun (doğ. 1933) eserlerinde devam etti. Reinaldo Ferreira (1922-1959) ile Cristovam de Pavia (doğ. 1933), «psişik araştırmalar» kaygısı gözetir­ken yeni şiir, Antonio Gedeao (doğ. 1906), Herberto Helder (doğ. 1930), Maria Alberta Meneres (doğ. 1930), Luiza Nete Jorge (doğ. 1939) ve Ernesto Melo e Castro ile «deneysel» olmağa yöneldi.
• Nesir. Portekiz nesrinde, İkinci Dünya savaşından sonra belirmeğe başlayan özel­likler son on yıl içinde arttı. Eça de Queiros gerçekçiliğinin mirası olan, toplumun tenkitli çözümü Jose Rodrigues Mugieis (doğ. 1902) ve Joaquim Paço de Arcos’un (doğ. 1908) eserine konu olmakla beraber, Proust tarzındaki iç özlem Jose Osorio de Oliveira (1900-1964), Domingos Monteiro (doğ. 1903), Pereira Gomes (1909-1949), Alves Redol (değ. 1911), Luis Forjaz Trigueiros (doğ. 1915) üstünde kendini duyurur. Bununla birlikte bölgesel gelenek Tomas de Figueiredo (doğ. 1901) ve Vitorino Nemesio (doğ. 1901) ile devam eder. Fakat yeni ro­mancılar okulu, fransız varoluşçuluğundan özelikle Albert Camus’nün fikir ve estetiğin­den etkilenir: Vergilio Ferreira (doğ. 1914) ve Urbano Tavares Rodrigues (doğ. 1926). Tenkit bugün Joao Gaspar Simoes (doğ. 1903), Delfim Santos (1908-1966), Oscar Lopes (doğ. 1918), Alvaro Ribeiro, Jose Marinho ve Joao Ameal ile özel bir canlılık kazanır.

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ EDEBİYAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEKİZ TARİH

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEKİZ TARİH
Portekiz milletinden önce
Ülkeye tarihin başlangıcında Kartacalılarla yakınlığı olan kabileler yerleşti (M.ö. III. yy.); bu kabilelerin başlıcası, II. yy. boyunca ve I. yy.ın ortasına kadar Ro­malılarla savaşan Lusitania’lılardır. Augustus’un kurduğu Lusitania eyaletinin sınır­ları Portekiz’in bugünkü sınırlarından ol­dukça farklıydı. Eyalet V. yy.da Alanlar ve Süevler, daha sonra da Vizigotlar ta­rafından işgal edildi. 711′de başlayan müslüman hâkimiyetini, Porto bölgesini işgal eden Asturia kralı Alfonso III (869-910) ve Duero ile Mondego arasındaki toprakları alan (1064) Castilla kralı Fernando I sarstılar.

ortekiz krallığının kuruluşu, Bourgogne hanedanı
Tajo’ya sefere çıkan Leon kralı Alfonso VI, Portekiz kontluğu’nu (Porto bölgesi) evlilik dışı kızı Teresa’nın kocası Bourgogne’lu Henri’ye verdi; böylece bu arazi aynı lehçenin konuşulduğu Galicia’dan ve yarımadanın geri kalan kısmından sunî olarak ayrıldı (1097); Henri, Braga’yı piskoposluk haline getirerek (1104), Porte­kiz’i dinî alanda Castilla’nın hâkimiyetin­den kurtardı; ama müslümanların Lizbon ve Santarem’i işgal etmelerini engelleyeme­di, ölümünde (1114) karısı Teresa iktidarı ele geçirdi ve üvey kızkardeşi Castilla kra­liçesi Urraca ile savaştı. Castilla’da Urraca zamanındaki karışıklıklar, kontluğun Castilla’ya bağımlılık ilişkilerini gevşetti. Kraliçenin Galicia’lı kont Fernando Peres de Trava ile sevişmesine ve metbu olarak Castilla’lı Alfonso VII’ye başvurmasına kı­zan soylu sınıf, Henri’nin oğlu Alfonso I Henriques (1128-1185) yönetiminde ayak­landı. Alfonso I, Castilla’lıları Guimaraes yakınında, Sao Mamede’de ezdi (1128), Portekiz’i fiilî bağımsızlığa kavuşturdu, «Portekizliler kralı» unvanını aldı (1139) ve birkaç ay sonra müslümanları Ourique’de yendi (1139); 1143′te önce papanın, son­ra imparator Alfonso VII’nin (Castilla kralı) metbuluğunu kabul ederek kendini Portekiz kralı olarak ilân ettirdi.

Portekiz, müslümanları çekilmeğe zorlaya­rak güneye doğru genişlemeğe devam etti. Coimbra’yı başkenti haline getiren, Mon­dego ve Tajo arasına templier ve hospitalier tarikatı şövalyelerini yerleştiren Al­fonso I Henriques, 1147′de Sintra, Santa-rem ve Lizbon’u aldı, 1158-1166 arası Alentejo’yu işgal etti. Kısa süre içinde portekizlileşen ispanyol santiago ve calatrava tarikatlarına dayanan ve müslümanları gü­neyden uzaklaştırmak için Kudüs’e giden haçlıları yolundan saptıran halefleri, fetih seferlerine devam ettiler. Aslında, Alfon­so II’nin (1211-1223) portekizli birliklerinin katıldığı Muvahhidîlerin Los Navas de Tolosa bozgunundan (1212) sonra hızlanan fe­tih, Alfonso III zamanında (1248-1279), Algarve’nin almmasıyle tamamlandı (1249). Müslümanların ve yahudilerin 1497′ye ka­dar yaşamağa devam ettiği fethedilen top­raklar, yalnız kuzeyden gelen ve porto leh­çesini yayan kolonlar tarafından değil, ge­rek laik, gerek din adamı yabancılar ta­rafından da değerlendirilmeğe başlandı, özellikle Sancho I zamanında (1185-1211) gelen birçok göçmen daha önceki derebey­liklere bağımlı olmayan merkezlerde top­landı ve hükümdardan imtiyaz fermanları elde etti.

Portekiz’in XII. yy. ortasında toprak bütünlüğünün tamamlanması anaya­sal kurumların tamamlanmasıyle aynı ta­rihte gerçekleşti; XI. yy.dan beri soydan geçen monarşi, iktidarın fiilî hâkimiydi; ama kralın Vizigotlar zamanındaki seçim­le işbaşına gelme dönemini hatırlatan hal­kın onayı usulünün uygulanması, corteslerin kurulmasıyle sonuçlandı; bilinen ilk cortes’ler henüz sadece rahip ve soylu sı­nıfının temsil edildiği (1212) ve portekiz ka­nunlarının ilk unsurlarını hazırlayan Coimbra cortes’leridir. O tarihe kadar kral­lık otoritesi ancak çok zengin rahip sını­fının imtiyazlarıyle ve topraklarında yargı­lama yetkisini ve vergi toplama hakkını el­de eden soylu sınıfın birkaç imtiyazıyle sınırlıydı; kralın yetkisi, en güçlü unsur­ları yıllık belirli bir askerlik hizmetiyle yükümlü olan ve savaş zamanında önceden tespit edilmiş miktarda asker vermek zorunda olan etkili bir derebeylik sisteminin kadroları arasına sızmıştı. Ama derebeyli­ğin ve rahip sınıfının gelişmesi Alfonso II’yi kaygılandırdı; Alfonso, babasının kan­çıları Juliao’nun yardımıyle bütün mülki­yet unvanlarını kontrol ettirerek (inquiroçoes) ve amortizaçao ile rahip sınıfının gayrimenkul sabihi olmasını yasaklayarak derebeyliğe ilk darbeyi vurdu. Fakat Sanc­ho II’nin (1223-1248) yeteneksizliği ve bu­nun yol açtığı anarşi, rahiplerin ilerigelenlerinin papaya başvurarak Sancho’nun taht­tan indirilmesini ve yerine kardeşi Alfon­so III’ün getirilmesini istemelerine sebep oldu; Boulogne kontesiyle evli olan Al­fonso III tahta çıkmasına karşılık kilisenin haklarına saygı göstermeğe söz vere­cekti (Paris antlaşması, 1245). ülkenin ku­zeyine çekilen Sancho, Castilla’nın desteği­ne rağmen sonunda Toledo’ya sığınmak zorunda kaldı (1298).
Bunun üzerine Alfon­so III Portekiz kralı ilân edildi; ama Pa­ris antlaşmasının maddelerini uygulamayı reddetti ve rahip sınıfının haklarını da­ha da kısmakla kalmayarak Leiria cortes’inde (1254) ilk olarak şehirlerin temsil edilmesine izin verme yoluyle derebeylerin XIII. yy. başında kazandıkları imtiyazları kaldırmak için burjuvalara dayandı. Bu yeni sosyal sınıfın
«kraliyet curie’sine» (görev­leri ayrılmağa başlamıştı ve en iyi öğrenim görmüş üyeleri
[kanun adamları] kralın imti­yazlılara karşı hazırlanan ordenoçoes’leri uygulamasına yardım ediyorlardı) girme­sine imkân verdi. Coimbra üniversitesini kuran (1290-1308) ve porto lehçesini millî dil haline getiren Deniş zamanında (1279-1325), krallık yetkilerini artırma siyaseti burjuvazi tarafından desteklendi; buna kar­şılık burjuvazinin iktisadî faaliyetleri teş­vik edildi. XII. yy.dan sonra portekizli tüccarlar, Brugge ve Londra’ya giderek, balık, tuz, şeker, yağ, deri sattılar. Denis’in vârisleri eserini devam ettirdiler. Alfonso IV (1325-1357) ve Pedro I, özel­likle soylu sınıfın imtiyazlarını kısarak ve papalık kararnamelerinin kralın onaylama­sı olmadan yayımlanmasını yasaklayarak adaleti yeniden teşkilâtlandırdılar.

Ayrıca ülkenin denizaşırı genişleme siyaseti Fernando I (1367-1383) zamanında güçlendi; hükümdar XIV. yy.da, Avrupa’nın öbür ülkeleri gibi Portekiz’de de patlak veren iktisadî buhranı atlatmak için, armatörlere kraliyet ormanlarının kerestelerini bedel­siz vermeğe, ama sigorta sistemini besle­mek için gemilerin yüklerinden vergi alma­ğa karar verdi; ayrıca, işletilmeyen toprak­lara elkoyma kararını alarak mülk sahip­lerini tarlalarını ekmeğe zorladı (1875) ve aylakları zorla çalıştırdı.

Aviz sülâlesi ve deniz hâkimiyeti
Fernando’nun ölümünde tek kızı Beatriz’-in Fransa’nın müttefiki Castilla’lı Juan I ile nişanlı olması, tehlikeli bir veraset buhranına yol açtı; bu buhran sırasında Castilla hanedanının tahta çıkmasına taraftar olan soylularla, millî bir prensin yetkisi altında Portekiz’in bağımsızlığını koruma­ğa kararlı olan burjuvazi açıkça çatıştı (1383-1385). Yüzyıl savaşları Iberik yarım­adasını da etkileyince, ingiltere, Portekiz tahtına Pedro I’in evlilik dışı oğlu ve Fer­nando’nun üvey kardeşi olan aviz tarikatı başkanı Juan’m geçmesini destekledi; Co­imbra cortes’leri bu adaylığı onayladı (1385). Juan I ve başkumandanı Nuno Alvares Pereira, Castilla’lıları Aljubarrota’da ingiliz paralı askerlerinin yardımıyle ye­nerek (1385) Portekiz’in bağımsızlığını sağ­lamlaştırdılar; bağımsızlık 1411′de Castilla ile imzalanan barışla ve İngiltere ile yapılan ittifakla onaylandı;
Juan I’in 1387′de Lancaster’li Philippa ile evlenmesi İn­giltere ile yapılan ittifakı daha da pekiş­tirdi.

Buhran yeni kralın, cortes’lerde ağır basmağa başlayan burjuvalara dayanarak soyluların isteklerini sınırlamasına imkân verdi. Cortes’in yetkileri XV. yy.da Alfon­so V’in saltanatı başında naip Coimbra dükü Pedro’nun teklifi üzerine çıkarılan «Alfonso kararnameleri» ile belirlendi.
Portekizliler yeni topraklar keşfine ve iş­letilmesine Joao I zamanında (1385-1433) başladılar; ama bu işletmelerin tarihini mil­liyetçi efsaneler gölgelemiştir. Bütün bir milletin çabasını yansıtan XV. yy.daki teh­likeli yolculuklar uzun bir bilimsel araştır­ma (Alfonso X ile İber Yahudilerinin astronomi cetvelleri) dönemi ve gemi yapımının gelişmesi (kıç dümeni; 1439-1440′ta ilk kadırganın yapılması) sayesinde gerçek­leştirildi. Bu çalışmalar, önemi çağlara gö­re değişen birçok sebeple açıklanır: Por­tekiz’in nispî kalabalıklığı; kıtada güçlü Castilla’nın zararına bir genişleme siyaseti gütmenin imkânsızlığı; buğday, balık, deri ve boya maddesi sıkıntısının artması; şe­kerkamışı tarımına uygun yeni ülkelerin araştırılması; Algarve’de kurulan şeker değirmenleri için zenci köle ihtiyacı; batı ile mübadeleleri güçleştiren altın sıkıntısı.

Yö­netici sınıflar çok değişik teşebbüslere gi­rişmelerine rağmen başlangıçta anlaşmış gi­bi görünüyorlardı. İktisadî buhranın iflâs ettirdiği şövalyeler Fas’ta Septe limanını işgal ettiler (1415); burjuvalar Madera ta­kımadalarının (1418′den sonra) ve Asor adalarının (1432′den sonra) sömürgeleştirilmesini ve altın ülkesine ulaşmak amacıyle Afrika kıyılarının keşfini teşkilâtlandırdı­lar; Bojador burnu aşıldı (1434)) ve Rio de Oro’ya ulaşıldı (1436). Kral Edoardo’nun güçsüzlüğünden (1433-1438) yararlanan soy­lular, Fas’a savaş açılmasını kabul ettirdi­ler. Tanca önündeki bozgun (1437) ve kral Alfonso V’in (1438-1481) henüz ergen olmaması Coimbra dükü Pedro’yu ön plana geçirdi; cortes, naipliği yengesi kraliçe Aragon’lu Eleonora yerine (1440) Pedro’ya ver­di. Pedro, burjuvaların çok işine yarayan barış içinde genişleme siyasetini yönetti; Madera ve Asor adaları önce buğday tarla­ları, sonra şekerkamışı işletmeleriyle ör­tüldü; gezginler Sahra kıyısını aştılar ve daha elverişli ticaret ilişkileri kurdukları zenciler ülkesine ulaştılar; 1447′de ilk por­tekiz altın lirası cruzado basıldı. Ama de­rebeylerin kışkırttığı genç kralın tutumu yüzünden naip isyan etti ve Alfarrobeira’-da öldürüldü (1449);
o tarihten sonra, o gü­ne kadar yapılan işler, bu kavgaya karış­mamak ihtiyatlılığını gösteren kardeşi Henrique’ye (Gemici denir) mal edildi. Fas’a karşı tekrar savaş açılarak Alcazarseguer (1438), Tanca ve Arzila (1471), Safi (1508), Azemmuz, Mazagan alındı; buna karşılık Castilla’lılar bu sefer Magrıp’a doğru de­ğil doğuya doğru (Oran ve Tlemsen böl­gesi) yayılmağa başladılar. Ama güneyle ticaret öyle kazançlıydı ki (altın, köle, fil­dişi, zamk), yalnız özel teşebbüsün bile sür­dürülmesine yetiyordu. 1469′da bu ticaret Fernao Gomes’te yılda 200 000 reis öden­mesi ve her yıl kıyıda Sierra Leone’nin ötesinde 400 km’nin işletilmesi şartıyle sağlamlaştırıldı. 1474′te bu imtiyaz, tacın vârisi prens Joao’ya geçti. Krallığın artık iki hedefi vardı: Batı’daki toprakları ve adaları taramak; Afrika’nın güneyinden Hindistan’a bir denizyolu bulmak. Batı’da 1456′ya doğru bulunan Cabo Verde adaları ve Asor adaları Portekizlilerin Newfoundland ve Brezilya kıyılarına (bu yolculuklardan yararlanan Kolomb’dan önce) yaptıkları yolculukların hareket üssü oldu. Afrikada 1471′de yapılan yolculukla Sao Tome ve Annobon (Ano Bom) bulundu ve ekvator aşıldı.
Kendinden önceki krallar gibi, Castilla’nın güçlenmesinden çekinen kral Alfonso V, son yıllarında Henrique IV’ün (öl. 1474) gelecekteki vârisi Castilla’­lı Juana ile evlenerek (1455) bu krallıkta söz sahibi olmağa çalıştı. Oğlu Joao II (1481-1495) soyluları sindirmeğe karar vere­rek Braganza (1483) ve Viseu (1484) dükle­rini idam ettirdi, keşif seferlerini ve bu­lunan toprakların işletilmesini teşkilâtlan­dırdı. Diego de Azembuja Gine’de (bugün Gana) sonraki seferlerin iskelesi haline ge­len Sao Jorge de Mina kalesini kurdu (1482). 1482′den sonra Diego Cam, Zaire’ye (Kon­go) ve Angola’da Santa Maria burnuna portekizli padroes’ler (topraklara elkonulduğunu gösteren kolonlar) yerleştirdi. Pero da Covilha, Hindistan’a çıktı ve Ha­beşistan’a gitti, Bartolemau Dias, Fırtına­lar burnunu (bugün ümit burnu), Hint okyanusunu buldu (1487). Ama Portekiz kralının gemi vermeyi reddettiği Kolomb, Castilla kralı hesabına yaptığı ilk yolculuktan (1492-1493) dönerek Hindistan’a batı yo­lundan ulaştığını bildirdi. Joao II, doğu yolunun üstünlüğüne inanmağa devam ettiy­se de papa Alexander 1493′te bir fermanla Portekiz’in denizlerde sefer hakkını Ca­bo Verde adalarının 400 km doğusundan geçen bir hatla sınırladı; ama esrarlı Batı adaları hayalinden vaz geçmeyen Porte­kiz, sınırı Cabo Verde adasının 1 480 km batısına naklettirdi (Tordesillas antlaşması, 1494). Talihli Manuel I zamanında (1495-1521), Vasco da Gama o tarihe kadar uzakdoğu ticaretini elinde tutan müslüman tacirlerin engellemelerine rağmen Hindis­tan’a ilk olarak denizden gitmeyi başardı.

Gemi ve toplarının üstünlüğünden yararla­nan Portekizliler müslümanların ticaretini iflâs ettirdiler ve birkaç yıl içinde boğaz­lardaki kaleleri ele geçirerek Hint okya­nusuna hâkim oldular: Vasco da Gama Kalküta’yı topa tuttu (1502); Koçin, Cannanore ve Quiloa genel valiliğine tayin edilen Francisco de Almeida, Afrika kıyısın­da kaleler inşa ettirdi, mısır donanması­nı Diu’da batırdı (1508); Albuquerque 1507 -1515 arasında Socatora, Maskat, Goa, Malakka ve Hürmüz’ü ele geçirdi. 1509′da Malakka’ya varan Portekizliler baharatın daha doğudaki Molük adalarından geldiği­ni öğrenerek 1512′ye doğru orada bir ti­caret acentası (Amboina) kurdular. Macellan’ın bütün çabalarına rağmen (1521), takımadaları Zaragoza antlaşmasından son­ra Portekiz ele geçirdi (1529). Portekiz­liler Asya imparatorlukları ve pazarları­nın keşfini Siyam, Kamboç, Day Viet ve Çin’e (1514 veya 1517) ayak basarak ta­mamladılar (Makao’nun Portekiz’e bırakıl­ması 1557) ve Japonya’ya ulaştılar (1557). O tarihten sonra «kıta ve kıtaötesi Porte­kiz kralı, Afrika’da, Gine senyörü, Habe­şistan, İran, Arabistan ticaretinin, fethinin ve seferinin hâkimi» unvanını taşıyan ve Goa’da bir genel valiyle temsil edilen hü­kümdar bu keşiflerin kârını kendine ayır­mayı düşünüyordu; uzak deniz ticaretinin kontrolünü bir rejiye bıraktı: Casa da Gui­nea; reji 1452-1483 arası Casa da Guinea e Mina adını aldıktan sonra 1499′da Casa da İndia e da Guinea şirketine katıldı. Filolar halinde birleşen gemiler Lizbon’­dan Paskalya yortusunda yola çıkıyor ve muson sayesinde eylül ayında Kaliküt, Ko­çin veya Goa’ya ulaşıyordu; bu limanlar­dan kalkan başka gemiler, Malakka ve Ternate’ye gidip baharat yüklüyor, sonra da başka gemiler bu baharatı Japonya, Çin ve iran’a götürüyor, o arada da avrupa tekniğinin son buluşlarını (saat, arkebüz, top), Lizbon’da kurulan metalürji sa­nayiinin ürünlerini o ülkelere taşıyorlardı. Filo geri dönüşte Portekiz kralına asya ba­haratını, adaların şekerini ve zenci köle­ler getiriyordu.

Portekiz’in denizler ötesin­de kalelerden başka toprakları yoktu. Ama Portekizlilerin faaliyeti sadece ticarî de­ğildi; cizvitlerin misyon faaliyeti ve yerli­lerin zorla hıristiyanlaştırılması Uzakdoğu’da birçok hıristiyan topluluğunun kurul­masıyle sonuçlandı ve Çin ile Japonya’nın hıristiyanlaştırılmasını hazırladı; avrupa medeniyeti Portekizliler aracılığıyle Kongo krallığından Japon imparatorluğuna kadar, değişik çevrelere sızdı.

Yolculukların uzunluğu, deniz kazaları, do­nanmaların yarıya yakınını yok eden türklerin hücumları, asker ve tayfalara ödenen ücretler, gelen ürünlerin Avrupa’da yeni­den dağıtımını yapan Anvers’lilerin ve hansalıların istekleri, Portekiz kralının kârını çok azaltıyordu. XVI. yy. başındaki ilk coşkunluk geçtikten sonra Lizbon sarayı Uzakdoğu ile ilgisini gevşetti, Fas’taki topraklarını bırakmağa (Tanca, Septe, Azemmur ve Mazagan dışında) başladı ve daha yakındaki Atlas okyanusuna döndü. He­men hemen bir portekiz tekeli haline gelen şekerkamışını yetiştirmek için adalar (Madera, Asor, Cabo Verde, Sao Tome ada­ları) kâfi gelmiyordu; buna karşılık Ped­ro Alvares Cabral’in 1500′de Portekiz top­rağı ilân ettiği «Brezilya ormanı» şekerkamışı tarımı için çok büyük imkânlar sağ­layabilecekti. Brezilya’yı fransız korsanla­rına kaptırmak istemeyen Joao III’ün em­ri üzerine Martim Afonso de Sousa, Sao Vicente’den başlayarak ülkeyi sömürgeleş­tirmeğe koyuldu (1532). Brezilya’daki plan­tasyonlar Gine’deki, sonra XVI. yy.ın ikin­ci yarısında Angola’daki köle ticaret acentalarına yeni imkânlar sağladı; köle tica­reti yapan tek ülke olan Portekiz, koloni­lerini ve İspanyol Amerikası’nı köleyle doldurarak uzakdoğu ticareti için gerekli pa­rayı sağladı. Ekonominin yanı sıra hamle yapan fikir ve sanat hayatı Joao III (1521-1557) zamanında en parlak dönemini ya­şadı; papadan, cizvitlerin Portekiz’e yerleş­mesi (Evora’da üniversitelerini kurdular) iznini alan kral, Lizbon üniversitesini de Coimbra’ya nakletti (1537). Ressam Nuno Gonçalves’in koruyucusu hümanist Alfonso V (1438-1481) sayesinde kültür, afrika ve asya medeniyetinin etkisiyle gelişti (Manuel üslûbu). Camoes’in Os Lusiadas’ı Vas­co da Gama’nın başarılarını dile getirir. Reform’un hemen hemen hiç etkisinde kal­mayan fakat büyük bir papaz sıkıntısı çe­ken din, Cizvitler ve yahudilerle Hıristiyan­lığı benimsemek istemeyen müslümanları yakmak isteyen Engizisyon ile hâkimiyetini sürdürüyordu.

ispanya ile birleşme (1580-1640)
öteden beri Castilla’nın genişlemesinden çekinen Portekiz kralları evlenmeler yoluyle iki sülâlenin kendi lehlerine birleş­mesini hazırlamışlardı. Ama önce Aviz sü­lâlesi söndü: hâlâ haçlı seferlerine çıkmayı hayal eden kral Sebastiao (1557-1578), Alkaçar-Quivir’de Faslılar karşısında bozgu­na uğradıktan sonra ortadan kayboldu. Ai­lenin son temsilcisi olan halefi kardinal Henrique 1580 ocağında öldü. Crato baş­piskoposu dom Antonio’nun hak iddiasına rağmen, portekizli prenseslerin oğlu ve to­runu olan ispanya kralı Felipe II’nin or­dusu Portekiz’i ele geçirdi ve Felipe II Santarem’de kral ilân edildi. Aslında iki taç sadece tek kralın şahsında birleştiğin­den ilhak tam değildi ve Felipe II Porte­kiz’in hürriyetlerine saygı göstermeğe söz vermişti.

Daha sonra, ispanya’ya kin du­yan Portekizliler bu 1580 yılını mutsuzluk­larının başlangıcı ve ülkenin gerilemesinin onaylanması saydılar. Gerçekteyse, küçük krallıkta hayat eskisi gibi devam ediyordu; hattâ Portekiz halkı bu birleşme sayesinde ispanyol sömürgelerine sızıyor ve bu sömürgeleri kendi lehine işletebiliyordu. Ne var ki bir süre sonra şartlar değişti: Abbas zamanında İran’ın kalkınması, Hindis­tan’da moğol imparatorluğunun kurulması ve Japonya’da çoğunluğun yerleşmesi, Por­tekizlilerin bu ülkelere eskisi gibi söz ge­çirmelerine imkân bırakmadı. Felipe II, Lizbon baharat pazarını ayaklanan Hollan­dalılara, düşmanı İngilizlere kapatınca, uzakdoğu yolculuğuna çıkan kuzeyli gemi­ciler Portekizlilerin yanıbaşına yerleşerek baharat ticareti tekelini Portekizlilere bı­rakmadılar. Asyalı hükümdarlar, İngilizler ve özellikle Hollandalılar yavaş yavaş uzun bir hat boyunca birbirini takip eden Portekiz acentalarına bir bir elkoymağa başladılar; bununla beraber Portekizlilerin kaybı ancak 1640′tan sonra ispanyol do­nanmasının himayesi ortadan kalkınca çok büyük oldu. Birleşme döneminde Portekiz’­in zararı sadece Doğu’da ancak Molük adalarındaki tekelinin bölüşülmesi, Amboina (1605) ile Hürmüz’ün (1622) kaybı ve Japonya pazarlarının kapatılmasıydı. 1642′ye kadar Makao-Manila-Acapulco-Veracruz-Sevilla yolu sayesinde Uzakdoğu ile ilişkilerini muhafaza edebildi.

Brezilya’nın sömürülmesi ve Portekiz
Hollandalılar Brezilya’ya (1630), Afrika kö­le acentalıklarına (Sao Tome, Sao Paolo de Luanda) [1641] yerleşince, Portekizliler bu durumun sorumluluğunu İspanya’ya yük­lediler. Sonra da Katalonya’da patlak ve­ren isyanı fırsat bilerek ve Fransa başba­kanı Richelieu’nün dolaylı desteğinden ya­rarlanarak 1640′ta ayaklandılar, bazı hü­kümet üyelerini (bu arada Vasconcelos) öldürdüler ve Braganza dükünü Joao IV adiyle (1640-1656) kral ilân ettiler. Hollan­dalıları önce Afrika’daki ticaret merkez­lerinden (1643-1648), sonra Lizbon sarayı lehine ayaklanan Brezilya’dan (1657) çıkar­mayı başardılar, buna karşılık Asya’daki birçok mevkii kaybettiler (Malakka [1641], Maskat [1650'ye doğr.]; Tidore [1657]; Koçin [1663]; Seylan [1638-1658].

Portekiz mo­narşisi Tanca, Azemmur ve Bombay’ı ken­disini Hollandalılara karşı koruyan ingilizlere bıraktı. Uzun ve masraflı bir savaştan sonra portekiz soylularının önemli bir ke­siminin desteğine rağmen ispanya, yeniden fethetmeyi başaramadığı, hattâ bazen ordu­larının istilâsı altında kaldığı komşu devle­tin bağımsızlığını Septe’nin kendine bırakıl­ması karşılığında (Lizbon antlaşması, 1668′-de imzalandı) kabul etmek zorunda kaldı. Portekiz o tarihten sonra ispanyol kültü­ründen uzaklaştı: castilla-portekiz dilleri­nin birarada kullanılması ortadan kalktı; önce fransız edebiyatının, sonra fransız fel­sefesinin etkisi arttı. Tehlikeli bir monarşi buhranı (1667′de Alfonso VI’nın [1656-1683] Asor dağlarına sürülmesi; Pedro II’nin ön­ce naiplik [1667-1683], sonra krallık döne­mi [1683-1706]) ve bir Colbert’cilik dene­mesinden sonra Portekiz, iktisadî bakım­dan ingiltere’ye bağlandı: İspanyol veraset savaşı dolayısıyle (Pedro II önce Anjou’lu Philippe, sonra arşidük Kari lehine savaşa müdahale etti ve Madrid’i bir süre işgal altında tuttu [1705]) imzalanan lord Methuen antlaşmasıyle (1703), madera ve por­to şarapları ingiliz pazarına ayrıldı; buna karşılık ingiltere, artık sadece tek tip üzüm tarımıyle uğraşacak olan Portekiz’de, yünlü kumaş ve buğdaylarını serbestçe sa­tabilecek ve Brezilya ticaretine iştirak edecekti.

Ayrıca Hindistan’da, Doğu Afrika’da, Zan-zibar’da, Mombasa’da (1698) ticaret acentalarını (1698), Batı Afrika’da bazı ada­ları (Annabon, Fernando Poo, 1778) terkeden, Fas’ı elden çıkaran (Mazagan, 1769), millî ekonomiyi canlandırmaktan vaz geçen Portekiz monarşisi, Tordesillas antlaşması ile ispanya’ya verilen toprakları terkederek batıya uzanan Amerikan sömürgesini işletmeğe koyuldu. 1696′da Minas Gerais’te bulunan altın (XVIII. yy.da Portekiz’e 983 ton sevkedildi), elmas ticareti (1728′de Diamantina kuruldu) sağlayacağı gelir ba­kımından, Antiller’in gelişmesiyle Porte­kiz’in tekelini kaybettiği, ama hâlâ çok sayıda zenci köleye ihtiyaç duyan şeker, tütün ve kakao ticaretinden daha üstün­dü. Ayrıca Brezilya ispanyol sömürgeleriyle kaçakçılığa dayanan ticaretin sürdü­rülmesine imkân verdiği için Portekiz rio de la Plata bölgesindeki Sacramento böl­gesini elden çıkarmamakta direniyordu. Bu kale sonunda 1778′de, XVIII. yy.da Porte­kiz’in istemeden sürüklendiği birçok ispanyol-ingiliz savaşından biri sırasında kay­bedildi.

Joao V’in (1706-1750) oğlu Jose (1750-1797), 1770′te Pombal markiliğine yükseltilecek olan Carvalho e Melo’yu hükümetin başına getirdi. Sert bir polis rejimini uygulayan ve bir çeşit aydın zorbalık denemesine gi­rişen Pombal, Kilisenin Portekiz üstündeki hâkimiyetini azalttı; derebeylerini sindirdi ve cizvitleri uzaklaştırdı, manastırları ka­pattı; Lizbon’un 1755 depreminden sonra yeniden kurulmasını sağlayan Brezilya’nın altını, Lizbon ile Brezilya arasında nakli­yat yapan imtiyazlı şirketlerin kalkınması, Alto Duero Şarap şirketinin, dokuma sa­nayiinin v.b. kalkınmasına harcandı. Ama Pombal, Portekiz’i iktisadî bağımsızlığa ka­vuşturmayı başaramadı. Jose’nin kızı ve vâ­risi Maria I’in (1777-1816) tahta çıkar çık­maz bakanı görevinden almasıyle birlikte reform anlayışı ve Fransa’nın edebî etkisi ortadan kalktı; 1792′de bunayan kraliçe­nin yerine oğlu (sonradan Joao VI adım aldı) geçti. Portekiz 1793′te Devrim Fransası’na savaş açtı.
Fransızların bütün ısrar­larına rağmen, ispanya, ingiliz ticaretinin üssü olduğu için, Portekiz’i işgale yanaş­madı. Bunun üzerine 1807′de fransız gene­rali Junot, Lizbon’a girdi. O arada kral ailesi bir gemiyle Rio de Janeiro’ya kaç­mıştı. Portekizliler mayıs-haziran 1808′de fransız işgalcilere karşı ayaklandılar. Por­tekiz’e ayak basan Wellesley (1 ağustos 1808), Junot’yu Sintra’da teslim aldı (30 ağustos 1808). Kadrosu ingiliz subaylarla takviye edilen portekiz ordusu güçlü Torres Vedras tabyalarının arkasında Fran­sa’ya karşı savaşa karıştı. Soult (1809) ve Massena’nın (1810-1811) hücumlarının ba­şarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, Por­tekiz Fransızlardan kesinlikle kurtuldu.

Portekiz’in gerilemesi
Bir krallık haline getirilen Brezilya’da kal­mayı tercih eden Joao VI (1816-1826), Por­tekiz hükümetinin yönetimini naibe ve or­du kumandanı general Beresford’a bırak­tı, ispanya’yı örnek alan Porto’da bir as­kerî ayaklanma mutlakıyetçi rejimi devirdi (ağustos 1820). 1821′de toplanan cortes’ler, Engizisyon’a son verdiler ve kralın ül­keye dönmesini istediler. Lizbon’a dönen ve liberal bir anayasa çıkaran (eylül 1822) Joao VI, liberallerin oyuncağı oldu. Cortes’lerin beceriksiz tutumundan yararlanan Joao VI’nın oğlu Pedro kendini Brezilya kralı ilân etti. Joao VI’nın ikinci oğlu Miguel, mutlakıyet idaresinin yeniden ku­rulmasında babasına yardımcı oldu; ama Joao VI, Canning’in öğüdü üzerine elde ettiği zaferden yararlanmağa kalkışmadı ve 1825′te Brezilya’nın bağımsızlığını kabul et­ti. Hükümdar ölünce, Brezilya kralı Pedro I (Portekiz kralı Pedro IV), yedi yaşında­ki kızı Maria II’yi kraliçe ilân ederek da­yısı Miguel’e nişanladı; sonra 1826 Anayasasıyle Portekiz’e iki meclisli bir rejim tanıdı. Canning’in himaye ettiği genç kra­liçeyi uzaklaştıran (1828) Miguel, kendini kral ilân etti ve korkunç bir baskı rejimi kurdu, ama 1830 Devriminde taraftarlarının desteğini kaybetti. Pedro I, Brezilya’dan ayrıldı (1831), Miguel’e karşı ayaklanan Asor adalarına gitti, sonra Porto’ya geçti (1832); Lizbon’a dönünce (1833), Dörtlü ittifaka Miguel’in kovulmasını kabul ettirdi; Miguel, Evora Monte’de teslim oldu (1834). 1826 Anayasası yeniden yürürlüğe kondu, dinî tarikatlar kaldırıldı, siyasî hayat iki rakip parti etrafında düzenlendi: bir yanda ılımlı anayasacılar; öte yanda da 1822 Ana­yasasının uygulanmasını isteyen eylülcüler. Kamuoyu meseleyle ilgilenmeyince her gru­bun kendi tarafına çekmeğe çalıştığı ordu sık sık ayaklanmağa başladı, birçok hü­kümet darbesine yol açan siyasî çatışmayı yalnız ingiliz etkisi yumuşatabiliyordu. 1852′de çok az vergi verenlere de seçmenlik hakkı tanıyan tek dereceli bir seçim sistemi­nin kabul edilmesi Portekiz’de seçmenle­rin sayısını yüzde 25′e yükseltti; oysa ülke halkının yüzde 80′i okuma yazma bilmi­yordu. Parlamento rejimi bir gösterişten ibaretti: seçimleri, krallığı destekleyen ve yönetici sınıfları (yüksek din adamları, subaylar, büyük mülk sahipleri) hoşnut et­mek zorunda olan hükümet hazırlıyordu.

Kamu yatırımlarının kötü yönetilmesi ik­tisadî gelişmeyi yavaşlattı. Kral Pedro V (1853-1861) ve Luis zamanında (1861-1869), birkaç reform yapıldı: kilise mallarının sa­tışa çıkarılması; sömürgelerde köleliğin kaldırılması; Medenî kanunun kabulü (1867). Kamuoyu bütçeyi büyük ölçüde aksatma­sına rağmen sömürgelere bağlı kaldı. Liz­bon Coğrafya derneği, hükümeti Afrika’nın bölünmesinde Portekiz’in haklarını sa­vunmağa davet etti. Serpa Pinto gibi de­ğerli subaylar 1877′den sonra Angola ile Mozambik arasındaki bölgeleri keşfe çık­tılar. Ama Portekiz, Leopoldo II’nin Kon­go’da giriştiği harekâtla karşılaştı ve Ber­lin kongresinden de (1885) ancak sağ kı­yıdaki iki kasabayı koparabildi. Bunun ardından Kap’tan Kahire’ye kadar ingilte­re’ye bağlı bir hat kurmak isteyen Cecil Rhodes’un teşebbüsleri başladı ve Nyassa’daki bir isyan dolayısıyle İngiltere’nin verdiği ültimatom karşısında Portekiz, Afrika’daki iki sömürgesini birbirine bağlamaktan vaz geçmek zorunda kaldı (1891). Carlos I zamanında (1889-1908), monarşi bütçe sıkıntılarını artıran ve cumhuriyetçi propagandayı kolaylaştıran israfıyle halkın gözünden düştü. Memleketin geri kalmış­lığı soyut ve kişisel siyasî ihtirasları daha da kamçılıyordu. Joao Franco’nun bir dik­tatörlük kurmasına (1906-1908) ses çıkar­mayan kral, büyük oğlu ile birlikte sokak or­tasında vuruldu. İkinci oğlu Manuel II (1908 -1910), otoriter rejimden vaz geçti ve bir hükümet darbesiyle devrildi; darbe, cum­huriyetçilerin işine yarayan papaz düşman­lığının patlak vermesine yol açtı; 4 ekim 1910′da ayaklanan cumhuriyetçiler 5 ekim­de cumhuriyeti ilân ettiler. Devrimci eği­limli sendikalar ve çoğunluktaki kralcılar arasında sıkışıp kalan ve kamuoyu tarafından pek desteklenmeyen aydın cumhu­riyetçiler kısa süre sonra otoriter metot­lara başvurmak zorunda kaldılar. Bir ku­rucu meclis, tarikatları dağıttı, kilise ile devlet arasındaki bağları kopardı, askerlik yoklaması ve laik mecburî eğitim sistem­lerini koydu, grev hakkını tanıdı. Tam mâ-nâsıyle demokratik olan 1911 Anayasası iş­leyemez hale gelmişti; kralcı ayaklanma­lar (özellikle Porto’da 1919), askerî şiddet tedbirlerinin yanı sıra hükümet istikrarsız­lığı, 1919-1926 arası 20 kadar ayaklanmaya ve 40 kadar hükümet değişikliğine yol aç­tı. Birinci Dünya savaşı sırasında, 1914 eylülünde portekiz sömürgelerine hücum eden Almanya 9 mart 1916′da Portekiz’e savaş ilân etti. Savaş sırasında, müttefik­lerin safında yer alması Portekiz’e küçük Kionga idare bölümünden başka bir şey kazandırmadı.

Birlikçi korporatif cumhuriyet
1926 Mayısında general Gomes da Costa, Braga garnizonunu ayaklandırarak parla­mento rejimini devirdi; kısa süre sonra Go-mes’in ayağını kaydıran general Oscar Car-mona, 1928 nisanında cumhurbaşkanı seçil­dikten sonra, ölümüne kadar (1951′de) ye­di yılda bir sürekli olarak tekrar seçildi. 1928′de başkan Carmona’nın maliye ba­kanlığına getirdiği profesör Salazar 1932′de meclis başkanı oldu.
Salazar, anayasası 1933′te yürürlüğe giren yeni rejimin en kuvvetli adamıydı. Millî İş kanunu (1933) işçileri millî sendikalara yazılmağa zorladı; işverenler gremıVlara (korporasyonlar) bağlandı. 1934′te grev ya­saklandı. Para meseleleri uzmanı olan Sa­lazar, bütün gücünü bütçeyi dengeleştirmeğe harcadı ve 1928′de bunu başardı. Por­tekiz ile Vatikan’ı barıştıran yeni devlet, dış siyasette ölçülü davranmağa dikkat et­ti. İspanya iç savaşında Franco’dan yana olduğunu belirtti, İkinci Dünya savaşının başında tarafsız kaldı, sonra da Büyük Bri­tanya (1943) ve A.B.D.’nin (1944), Atlas okyanusunu denetlemek için Asor adala­rından yararlanmalarına izin verdi. Savaş sonrasında huzursuzluk arttı. 1949′da hü­kümet serbest seçimlerin yapılacağını ilân etti, ama Carmona’ya karşı çıkarılan kuk­la bir aday önce büyük bir faaliyet gös­terdi, fakat kampanyasının baltalandığını ileri sürerek seçimden önce çekildi. Aynı olay 1951′de, ölen Carmona’nın yerine ge­neral Francisco Higino Craveiro Lopes ge­çince tekrarlandı; resmî aday amiral Americo Tomas’m seçildiği 1958 seçimlerinde muhalefet adayı general Humberto Delgado oyların yüzde 25′ini topladı. Delgado 1959 ocağında Brezilya konsolosluğuna sı­ğındı, sonra yurt dışına kaçtı. Porto pis­koposu A. Ferreira Gomes’in Portekiz’e dönmesi yasaklandı (şubat 1960). O tarih­te Delgado ile ilişki kuran yüzbaşı Galvao’nun Santa Maria gemisine elkoyması bütün dünyanın dikkatini Portekiz rejimine çekti. 13 Nisan 1961′de Salazar üç bakanın istifa ettiğini ve kurmay başkanı ile iki askerî bölge kumandanının görevlerin­den alındığını açıkladı. 1 Ocak 1962′de Beja’da patlak veren bir ayaklanma hemen bastırıldı; 1962 mayısında yeni ayaklanma­lar oldu.
Çok geniş sömürgeleri olan Portekiz bu yönde de güçlüklerle karşılaştı. Hindis­tan, Portekiz sömürgelerinin (Goa, Diu. Damao) kendisine iadesi için görüşme tek­lifinde bulundu, fakat Portekiz bu teklifi resmen reddetti (1953); 1955′te iki ülke ara­sında diplomatik ilişkiler kesildi. 17 Ara­lık 1961′de hint birlikleri Portekiz sömür­gelerini işgal ettiler; direnme kısa süre içinde kesildi. 1955′ten beri Birleşmiş Mil­letler teşkilâtı üyesi olan Portekiz, 1961 şubatında ayaklanmalar olan Angola ko­nusunda milletlerarası kurulun kendisine karşı karar almasını önleyemedi. Bugünkü siyasetin başlıca özelliği denizaşı­rı bölgelerdeki (Angola ve özellikle Mozambik) bağımsızlık hareketlerine karşı, Portekiz hükümetinin tutumunun sertleşmesidir. Bütçenin yüzde 40′ı, millî savun­maya ayrılır, öte yandan askerlik hizmeti süresi on sekiz aydan dört yıla çıkarıl­mıştır ve gençlerin yurt dışına göçmesi kontrola bağlıdır. Birleşmiş Milletler teşkilâtının Güvenlik konseyi portekiz sömür­gelerinin kendi kaderlerini kendileri tayin etme hakkı üstünde dururken, Lizbon bu sömürgelerin birer «denizaşırı il» olduğu için doğrudan doğruya kendi yargı siste­mine bağlı olduğunu savunmaktadır. Bu tutum afrika devletlerinin çoğunu Portekiz aleyhine çevirdi.

içte, Salazar hükümeti korporasyoncu ve^ birlikçidir; özellikle her türlü komünist ve­ya ilerici harekete karşı bir siyaset güder. Başkanlık seçimleri 25 temmuz 1965′te ya­pıldı. Tek aday bir önceki dönemin baş­kanı ve Uniao Nacional’in adayı amiral Americo Tomas idi. 13 Karşı oy ve 16 çekimser oya karşı 556 oyla yedi yıl için tekrar seçildi. Portekiz Millî Kurtuluş cep­hesi başkanı Humberto Delgado’nun öldü­rülmesi, siyasî atmosferi gerginleştirdi, öte yandan yeni Millet meclisi seçimleri (130 üye) yaklaşıyordu. Hıristiyan demokratla­rın desteksizlik yüzünden seçim mücadele­sine katılmaktan vaz geçmesine karşılık, başlıca muhalefet partisi olan Demokratik ve Sosyal Eylem partisi aday göstermeğe karar verdi. Ama hükümete seçim süresi boyunca basın sansürünün kaldırılmasını kabul ettiremeyince adaylarını çekti (18 ekim). 7 Kasımda 130 milletvekili tek lis­teden (Uniao Nacional adayları) seçildi; halkın yüzde 25′i sandık başına gitmedi. 28 Mayıs 1966′da başkan Salazar, hükü­metten ayrılmama kararını açıkladı.

• Sel felâketi. 26 Kasım 1967′de Lizbon dolaylan büyük bir sel felâketine uğradı. 1775 Yılındaki depremden bu yana Porte­kiz’in uğradığı en büyük tabiî felâket sa­yılan sellerde 464 kişi öldü, binlerce insan da evsiz kaldı. Şiddetli yağmurların Tajo nehri ve kollarını taşırması sebebiyle mey­dana gelen sellerden en çok zarar gören bölge Lizbon’un 29 km kuzeyindeki Quintas köyü oldu.
• Salazar’ın hastalanması. 1932 Yılından beri başbakan olan Dr. Salazar, 6 eylül 1968′de beyinde bir kan pıhtılaşması se­bebiyle hastahaneye kaldırıldı. O yaz Estoril’deki yazlık evinde koltuktan düşerek ba­şını şiddetle yere çarpmış olan Salazar, bir süreden beri şiddetli baş ağrılarından rahatsızdı. Lizbon’daki Kızılhaç hastahanesinde bir ameliyat geçirdikten sonra sağ­lık durumu iyileşirken, 16 eylülde bir beyin kanamasıyle komaya girdi.

Salazar’ın komaya girmesi, Portekiz’de bir anayasa krizine sebep oldu. Portekiz ana­yasası başbakanın ancak ölüm, istifa veya azledilme halinde yenilenebileceği konu­sunda emredici bir hüküm taşıdığından, Sa­lazar’m işbaşından uzaklaştırılması önemli bir mesele haline gelmişti. 13 Kişilik Devlet konseyi cumhurbaşkanı amiral Tomas’ın başkanlığında toplanarak durumu görüştü. Bu arada hastahaneden, Dr. Salazar’ın ya­rı felçli durumda bulunduğu ve şuuruna hemen de hiç malik olmadığı açıklandı. Ülkenin daha uzun bir süre başbakansız kalmaması gerekçesiyle amiral Tomas, as­ker ve sivil liderlerle yaptığı müzakereler­den sonra, anayasal yetkilerini kullanarak Dr. Salazar’ı görevden azletmek zorunda kaldığını açıkladı. Amiral Tomas, başba­kanlığa prof. Marcelo Jose Das Neves Caetano’yu tayin ettiğini bildirdi. Prof. Caetano başkanlığında kurulan yeni hükümetin, Dr. Salazar yönetimine göre daha liberal bir siyaset güdeceği intibaını veren ilk kararlarından biri, muhalefet lideri Dr. Mario Soares’in serbest bırakılması ol­du. Sosyalist ve demokrat muhalefetin li­deri general Delgado’nun esrarengiz şartlar altında öldürülmesinden sonra, onun en yakın arkadaşı ve avukatı olan Dr. Soares, 15 mart 1968′de, kendisine hiç bir suç isnat edilmeden, bizzat Dr. Salazar’ın emriyle tu­tuklanmış ve Sao Tome adasına sürgüne gönderilmişti.

Yeni hükümet bir yıl sonra, 26 ekim 1969′-da Millet meclisi seçimlerinin yapılmasına da karar verdi. 1968′in yaz aylarında mu­halefet, hükümetin izin verdiği ölçüde, fa­aliyet gösterdi.
16-18 Mayıs 1968′de Avei-ro’da toplanan İkinci Cumhuriyetçi kongre (ilki 1957′de) bir beyanname kabul etti. Sos­yalistlerden ilerici katoliklere kadar de­mokrat muhalefete mensup çeşitli grupları temsil eden İkinci Cumhuriyetçi kongrenin beyannamesinde hükümetten, söz ve düşünce hürriyetinin tanınması, bütün siyasî mah­kûmların affedilmesi, siyasî görüşlerinden dolayı işten atılanların görevlerine iadesi, toplanma hürriyetinin tanınması ve mille­tin temsilcilerini serbestçe seçebilmesini sağ­layacak bir seçim kanununun hazırlanması istendi.
Vaat edilen tarihte yapılan Millet meclisi seçimlerini Dr. Caetano’nun iktidar partisi olan Uniao Nacional partisi, meclis­teki 130 sandalyenin hepsini almak suretiy­le kazandı. 1 Aralık 1969′da toplanan ye­ni meclisi açış konuşmasında devlet başka­nı amiral Tomas, anayasanın değiştirilmesinin söz konusu olmadığını söyledi. Böyle­ce hükümetin, muhalefet tarafından öne sürülen istekleri olumsuz karşıladığı belir­tilmiş oluyordu.

• Salazar’ın ölümü ve son gelişmeler. Por­tekiz eski başbakanı Dr. Antonio De Oliviera Salazar, 16 eylül 1968′den beri koma­da bulunduğu hastahanede öldü (27 temmuz 1970). Salazar’ın cenazesi Lizbon’da XV. yy.dan kalma Sao Jeronimo manas­tırında katafalka kondu; 30 temmuzda da doğduğu köy olan Santa Comba Dao’ya gö­müldü.

1970 Ağustosunda hükümet muhalefete kar­şı yeniden sert bir tavır aldı. 1968′de Sao Tome adasındaki sürgünlük cezası kaldırı­lan Dr. Mario Soares, Avrupa ve A.B.D.’ye yaptığı geziler sırasında hükümeti tenkit ettiği gerekçesiyle, ülkeyi terk etmek veya tevkif edilmek şıklarından birini seçmek zorunda bırakıldı. Buna karşılık bir süre sonra hükümet, anayasayı değiştiren bazı
önemli kanunlar çıkardı. Bunlardan biri, basın hürriyetinin kısıtlanması devam et­mekle birlikte sansürün kaldırılmasıyle il­giliydi, öte yandan 1971 ekiminde hükü­met Ekonomik ve Sosyal Kalkınma cemiye­ti adiyle kurulan cemiyetin faaliyet göster­mesine izin verdi.
Bir muhalefet partisinin çekirdeğini meydana getirecek şekilde ku­rulmuş olan bu cemiyete izin verilmesi, hükümet siyasetinde yeni bir yumuşama belirtisi olarak yorumlandı.

1971 Sonu Portekiz’de meşru muhalefet imkânlarını araştıran demokrat aydın grup­larının dışında, silâhlı gerilla faaliyeti gös­teren gruplar türedi. «Silâhlı Devrimci Ey­lem» adını taşıyan bu gizli teşkilât, Liz­bon Merkez postahanesini bombalama, Lük-semburg’daki Portekiz büyükelçiliğini ba­sarak pasaport ve resmî mühürleri çalma, Angola’ya silâh götüren gemi kargosunu tahrip gibi çeşitli tedhişçi faaliyete giriş­ti. Bu gizli tedhiş teşkilâtı, amacının ül­kedeki faşist diktatörlüğü devirmek, Angola ve Portekiz’in denizaşırı topraklarında yü­rütülen sömürgeci savaşa ve ülkedeki em­peryalist hâkimiyete son vermek olduğunu belirtti; hükümet, olağanüstü durum ilân etti.

Osmanlı – Portekiz ilişkileri
XV. yy.ın ikinci yansında Memlûk sul­tanlığı, Mısır ve Suriye yoluyle Batı’ya gön­derilen hint mallarından alınan vergileri ağırlaştırdı, yeni liman vergileri koydu, Por­tekiz’in ticaret hayatı bu yüzden büyük bir buhranla karşılaştı. Transit vergilerinin ağırlığı Portekizlileri Hindistan’a giden yeni bir deniz yolu arama zorunda bıraktı. Por­tekiz denizcisi Vasco da Gama, arap deniz­cisi İbni Macid’in kılavuzluğuyle Hindis­tan’a giden denizyolunu buldu (1497). Por­tekizliler, Hindistan kıyılarına yerleşti­ler. Böylece, Memlûk sultanlığı, en önemli gelir kaynağından yoksun kaldı.

Portekiz­lilerin yeni hindistan donanması kumanda­nı Afonso Albuquerque, Maskat ve Horfe-kân’a saldırarak Hürmüz’ü aldı ve Fars körfezini kapattı. Portekiz kralı Manuel, Hindistan’daki müslümanlara baskı yapma­ğa başladı. Ticaret gemilerine güçlükler çı­kardı. Bunun üzerine Kızıldeniz’deki Moha, Cidde, Kuseyr limanlarıyle ticarî ilişkileri olan Gucerat ve Kambay gibi hükümetler, Mısır Memlûk sultanından yardım istemek için Kahire’ye elçiler gönderdiler. Memlûk sultanı Kansu Gavri de, Mekke’nin limanı sayılan Benderi Cidde’yi sur ve burçlarla sağlamlaştırdı; müslümanların koruyucusu olarak deniz kumandanı Emîr Hüseyin ve magrıplı Hoca Nureddin emrinde bulunan bir memlûk donanmasını Portekizliler üstüne gönderdi. Gucerat’taki Diu valisi Melik İyaz’ın kürekli gemilerden kurulu donanmasıyle birleşen memlûk donanması, Albuquerque’in oğlu Lorenzo kumandasındaki portekiz donanmasını 1508′de Hindistan’ın Şaul limanında yendi; fakat hemen harekete geçen genel vali Albuquerque, 1509′da Diu limanında yatan memlûklu donanmasına baskın yaptı; Melik lyas savaştan çekildiği için onları yenilgiye uğrattı. Kuvvetli bir portekiz donanması Benderi Aden’i tehdit etmeğe başladı. Süveyş’te güçlü bir donan­ma kurmanın gereğine inanan Kansu Gavri, osmanlı padişahı Bayezid II’ye başvurarak ondan anadölu leventlerini Memlûk sultan­lığının yardımına göndermesini, kereste, demîr, halat gibi gemi yapımı için gerekli malzeme ile top, barut gibi ateşli silâhlar istedi. Bayezid II yardım kafilesini yo­la çıkardı. Bu kafile Alaiye (Alanya) yö­resinde Rodos (Saint – Jean de Hospitalier) şövalyelerinin baskınına uğradı; fakat anadö­lu leventleri Süveyş’e gitmeyi başardılar. Memlûklu yazarı ibni iyas, Selman Reis ku­mandasında Süveyş’e giden 1000 denizci türk ve Portekizlilere karşı girişilen hazırlık­lar hakkında bilgi verir. Benderi Cidde beyi Emîr Hüseyin ve türk denizcilerinin çabalarıyle 20 gemilik bir donanma kuran Selman Reis, 1515′te Portekizlilere karşı se­fere çıktı. Bu seferde yenilen Selman Reis ile Emîr Hüseyin, ertesi yıl 22 gurâb ve iki kalyondan kurulu bir donanma ile Ben­deri Aden’i kuşattılar, fakat başarı kazana­madılar ve Benderi Cidde’ye döndüler; ge­milerinden bir kısmı Süveyş’e gönderildi. Bu sırada Mısır’ın Yavuz Sultan Selim tarafından alındığını Öğrenen Selman Reis, bu durumdan yararlanarak Benderi Cidde’ye saldıran Lopo Soares de Albergaria kuman­dasındaki portekiz donanmasını yenilgiye uğrattı. Sonra Kahire’ye giderek, burada bulunan Yavuz’un hizmetine girdi. Yavuz’­un ölümünden sonra Benderi Cidde sancak­beyi Hüseyin el -Turkî ile birlikte Yemen’e gitti. Zebid’i ele geçirdikten sonra Kahire’de bulunan Makbul İbrahim Paşanın ya­nına gitti ve ona Hint seferinin yararlı ola­cağını bildirerek Hindistan’ın bellibaşlı mer­kezleriyle portekiz kuvvetlerinin durumunu gösteren bir lâyiha verdi.

Doğu ticareti­nin önemiyle Osmanlı devletine sağladığı çı­karları değerlendiren İbrahim Paşa, bu lâyiha üzerine, eski memlûk donanmasının dü­zenlenmesi görevini Selman Reis’e verdi. Selman Reis denizci Hayreddin Beyle bir­likte baharat ticaretinin merkezi olan Yemen’i aldı (1527). Osmanlılar böylece, Por­tekizlilerin Kızıldeniz’de ticaret merkezleri kurma çabalarını önlediler. 1524 Tarihli Mısır kanunnamesinden anlaşıldığına göre, baharat ticareti Osmanlılar çıkarına gelişiyordu. Ancak Selman Reis’in Hayreddin Bey tarafından öldürülmesi, bu çalışmayı aksattı; yeğeni Bayramoğlu Mustafa, Hay­reddin Beyi öldürerek kendisine bağlı türk denizcileriyle birlikte Gucerat hükümetinin (hint kaynaklarına göre Rumî Nasır Han) hizmetine girdi ve Diu kalesinin Portekiz­lilere karşı savunulmasında başarı sağladı (1531).

• Hint seferi. Gucerat hükümdarı Bahadır Şah, 1535′te Delhi sultanı Hümayun Şah ile yaptığı savaşta yenilerek Diu kalesine sığın­dı. Hümayun Şaha karşı Goa’daki Portekiz valisiyle anlaştı. Portekizliler de Diu lima­nına hâkim tepede bir kale yaptırarak lima­nı denetimleri altına aldılar. Bunun üzerine hatasını anlayan Bahadır Şah, Portekizlileri Diu’dan çıkarmak amacıyle Kanunî Sultan Süleyman’a başvurdu ve bir ihtiyat tedbiri olmak üzere de hazinelerini Mekke’de gü­ven altına aldırdı. Kanunî de Hindistan ile Akdeniz arasındaki güvenliği sağlamak ama­cıyle, doğu ticaretini ellerinde bulunduran ve Kızıldeniz’de serbestçe dolaşan Portekizlilere karşı harekete karar verdi. Doğu müslümanlarının koruyucusu olarak Mısır valisi Hadım Süleyman Paşaya Süveyş’te cenovalı mühen­disler yönetiminde bir donanma yaptırmasını emretti. Bu hazırlık arasında Bahadır Şahın öldürüldüğü öğrenilince Mekke’de bulunan hazinesi İstanbul’a gönderildi. Mısır vali­si Hadım Süleyman Paşa, 13 haziran 1538′de 20 000 kişi ve 74 gemiden meydana gelen bir donanma ile Süveyş’ten yola çıktı. Kameran ve Babülmendeb’i geçerek Benderi Aden ö-nüne geldi; Portekizliler ile işbirliği yapan Âmir bin Davud’u astırdıktan sonra 4 ey­lül 1538′de Gucerat kıyılarına geldi. Gokalat (Benderi Türk) ve Kat adlarındaki iki kaleyi alarak eylül başlarında Diu kalesini ku­şattı. 20 Gün süren kuşatma sırasında, Por­tekizliler bütün güçleriyle karşı koydular; osmanlı ordusunda kıtlık çıktı. Yeni Guce­rat hükümdarı Mahmud III’ün Portekizliler tarafını tutarak Osmanlılara yiyecek sağla­maması, sıkıntının artmasına yol açtı. As­ker, gemilerine çekildi. Bunun üzerine Ha­dım Süleyman Paşa kuşatmayı kaldırarak Yemen’e döndü. Ertesi yıl bir portekiz filo­su, Kızıldeniz’e girdi ve Süveyş’e kadar ilerledi; fakat Osmanlıların karşı koyması ü-zerineı geri dönmek zorunda kaldı. Bundan sonra, Hindistan hedef tutularak, Portekizlilere karşı girişilen deniz sefer­leri, Batı’daki önemli olaylar yüzünden ba­şarısızlıkla sonuçlandı. Kitabı Bahriye ya­zarı ünlü denizci Pirî Reis’in 1552′de bir donanma ile Süveyş’ten hareket ederek ön­ce Benderi Aden’i, sonra da Hürmüz kale­sini Portekizlilerden almak üzere giriştiği hazırlık, Basra beylerbeyi Kubad Paşanın olumsuz tutumu yüzünden sonuç vermedi. Pirî Reis, üç gemiyle Süveyş’e kaçmak zo­runda kaldı; merkezden gelen emir üzerine Mısır valisi tarafından öldürüldü (1552). Er­tesi yıl Pirî Reis’in yerine hint donanması kumandanlığına getirilen Murad Reis de, Hürmüz boğazı yakınlarında Portekizlilerle yaptığı deniz savaşında yenilince Basra’ya çekildi (1553). Hint seferiyle görevlendirilen galatah kâtip Şeydi Ali Reis, 1554′te, 15 ka­dırgadan kurulu bir donanmayı Süveyş’e ge­tirmek üzere harekete geçti; fakat 9 ağus­tosta Hcrfekân ve 25 ağustosta Maskat önünde portekiz donanma siyle yaptığı deniz savaşlarında yenildi; savaştan kalan kadır­galarla yoluna devam ederken fırtınaya tutul­du. Gucerat kıyılarına sürüklendi ve Demen limanı önüne geldiği sırada kadırgalarından üç tanesi karaya oturdu; geri kalan 6 kadırgayı Surat limanına götüren Şeydi Ali Reis, tayfalarından isteyenleri Gucerat hü­kümeti hizmetine girmekte serbest bıraka­rak, onunla birlikte gelen 50 kişiyle karadan yola çıktı ve dört yıllık bir yolculuktan son­ra Türkiye’ye döndü (mayıs 1557). 1559′da Lahsa beylerbeyi Mustafa Paşanın Bahreyn adasına yaptığı bir sefer de, Portekizlilerin işe karışmaları yüzünden, başarısızlığa uğ­radı.

Osmanlı devleti, asya müslüman devletlerine karşı takip ettiği siyasete uygun olarak Portekizlilere karşı yardım isteyenlerin yanın­da yer aldı. Kanunî devrinde Osmanlı dev­letinden yardım isteyen Sumatra’daki Açe hükümdarı Sultan Alâeddin’i desteklemek amacıyle İskenderiye kaptanı Kurdoğlu Hı­zır Bey kumandasında top ve tüfek gibi ateşli silâhlarla dolu 19 kadırgadan kurulu bir osmanlı donaması 1569′da Sumatra’ya gönderildi. Donanma ile giden türk topçu ustaları, Sumatralılara top dökmesini ve Portekizlilere karşı savaşma kurallarını öğrettiler. Bunların bir kısmı yerlilerle evlene­rek Sumatra’da kaldı. Bu arada Portekizli­lere karşı girişilen seferlerde uğranılan ye­nilgilerin sebeplerini araştıran Osmanlı dev­leti, Kızıldeniz’e uygun gemiler yaptırdı ve Akdeniz donamasının bu denize geçirilmesi­ni sağlamak için Süveyş kanalının açılması görüşü üstünde durdu. Kanal için bir plan hazırlandı; fakat bu plan bir musevî tarafından çalınarak ispanya’ya kaçırıldı.

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ TARİH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORSUK

Tarih 05 Haziran 2009

PORSUK i. Bot. Kalkerli bölgelerde yetişen ağaç; yapraklan insanlar ve atlar için ze­hirlidir. (İlmî adı Taxus baccata. Porsuk­gillerden.)
— Ansikl. Bot. Porsuk çok yavaş büyüyen bir ağaçtır. Bütün Avrupa’da ve Akdeniz havzasında bulunur; yer yer, tek olarak ye­tişir; boyu 13 m’yi aşar; son derece uzun ömürlü olduğu için iyice irileşebilir; göv­desi dik, çevresi oluklu veya kabarık çizgili olur. Esmer damarlı kırmızı-kestane rengin­deki odunu marangozlukta, heykel ve torna işlerinde kullanılır. Sivri uçlu, yassı yap­rakları uzun süre dökülmez ve taraklı köknarınkini andırır, fakat rengi daha koyu yeşildir, yaprakların alt yüzünde, köknarınkindeki iki beyaz çizgiden farklı olarak iki tirşe çizgi bulunur. Taze sürgünlerinde ol­duğu gibi bu yapraklarda da zehirli bir al­kaloit vardır. Bahçelerde porsuğa budama yoluyle istenilen her türlü şekil verilir. Por­suk batıda mezarlıklarda, ölülere saygı için yetiştirilen ağaçlardandır. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORSUK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORPHYRİO

Tarih 05 Haziran 2009

PORPHYRİO i. Morumsu mavi ve koyu yeşil tüylü, kırmızı gagalı, kırmızı bacaklı kuş. (Bacakları oldukça güçlü ve dört par­maklıdır; gagası alnın ön tarafında boynuz­su bir levha halinde uzar. Sutavuğugillerden.)
— ANSiKL. Porphyrio’lara, dünyanın sıcak bölgelerindeki hemen bütün bataklıklarda rastlanır; yaşayışları sutavuğununkine ben­zer. Porphyrio porphyrio Batı Akdeniz böl­gesine kadar gelir, insana kolayca alışan bu kuşu eski insanlar tapınaklarda ve sa­raylarda beslerdi. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORPHYRİO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POROCEPHALİDAE

Tarih 05 Haziran 2009

POROCEPHALİDAE çoğl. i. Timsahlarda, kaplumbağa ve yılanlarda, bazı memeli hay­vanlarda, hattâ bazen insanlarda asalak ya­şayan hayvan takımı. (Pentastomida grubun­dan.) [L]

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POROCEPHALİDAE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORCİUS FESTUS

Tarih 05 Haziran 2009

PORCİUS FESTUS (öl. M.S. 62), Yahudiye valisi (56-62′ye doğr.). Yetenekli ve namuslu bir insandı. Herodes Agrippa II’nin önünde Aziz Paulus’un savunmasını dinledi ve ona karşı çok iyi davrandı. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORCİUS FESTUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POPÜLİZM

Tarih 05 Haziran 2009

POPÜLİZM i. (fr. populisme’den). Ed. Fransa’da, halkın duyuş ve davranış tarzı­nı dile getirmeyi amaç edinmiş yazarlarca (halkçı’lar), 1929-1930 yıllarında kurulan edebî okul.
— ANSiKL. Popülizm’in kurucuları Leon Lemonnier ile Andre” Therive’dir. 29 Ağus­tos 1929 tarihli l’(Euvre dergisinde yayım­lanan bildiriye göre, ilkin yalnız roman içİn düşünülen popülizm, burjuva ve salon psikolojisine, işsiz bir topluma mensup aydınların özentili tutumuna karşı çıkmak ve bilinçli bir şekilde, halktan insanlar sa­fında yer almak iddiasındaydı.
Akım, hor görülen işlerle meşgul sosyal sı­nıfları bütün özellikleriyle yansıtmağa ça­lışırken, natüralizmin dile getirmekten hoş­landığı kabalık ve bayağılıklardan sakınma­ğa da itina etti. Gerçeği değiştirecek bir yüceleştirme gayretine kapılmadıysa da, halkta en iyi ne varsa onu bulup ortaya çıkarmak için gayret harcadı. Ahlâkî, sosyal, siyasi alanlarda herhangi bir angajmana girmekten ayrıca sakındı. Tabiî ve sade bir dil ve üslûbu benimseyen popülizm’in, Antonine Coullet-Tessier tarafından kurulan roman ve şiir ödülleri, buna eklenen resim («Salon Annuel») ve sinema ödülleri vardı. Bu ödülleri kazananlar arasında Eugene Dabit, Jean-Paul Sartre, Armand Lanoux, Roger Michael sayılabilir. Popülizm oku­lunun karşısında, halkla daha yakın ilgi kurmak iddiasında olan Henri Poulaille’ın «proleter» okulu yer alır. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPÜLİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Popol-Vuh

Tarih 05 Haziran 2009

Popol-Vuh, kişe medeniyetinin temel kita­bı. Eserde nesilden nesle aktarılan efsane­ler, maya-kişe halkının tarihi bakımından önemlidir. Rig-Veda ile Zend-Avesta’dan eski olan ve insanlık tarihi üstüne en eski belge sayılan Popol-Vuh, XVI. yy.dan kal­ma bir nüshasından (1550-1560 arası) bi­linir. Bu nüsha, gelenekleri korumak ama­cını güden bir elyazmacının eseridir. Popol – Vuh’un latin harfleriyle maya dilinde ya­zılan bu nüshası XVIII. yy.ın başında da P. F. Ximenez tarafından Ispanyolcaya çev­rildi. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Popol-Vuh hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİNTER (Harold)

Tarih 05 Haziran 2009

PİNTER (Harold), ingiliz tiyatro oyuncusu ve oyun yazarı (doğ. Londra 1930). Krallık Tiyatro akademisine girdi ve 1950′den son­ra, oyuncu olarak taşra tiyatro topluluklarıyle irlanda’ya gitti, tik gençliğinden beri yazan sanatçı, günlük konuşma dilinin im­kânlarından yararlanmasını bildi. îlk oyun­ları: Doğum Günü (The Birthday Party [1957]; Gitgel Dolap (The Dumb Waiter) [1959], The Room (Oda) [1962]. Bütün ti­yatro oyunlarında ana tema, ne oldukları kesinlikle anlaşılamayan birtakım dış kuv­vetlerin zorlamak ve yıkmak istedikleri oda gibi bölme gibi, insana güven veren «kapa­lı çevre» temasıdır: Kapıcı (The Caretaker) [1959]; The Collection (Koleksiyon) [1962]; The Lover (Âşık) [1962]; The Homecoming (Yuvaya Dönüş) [1965]. Pinter ayrıca, rad­yo ve televizyon oyunları (A Slight Ache [Hafif Ağrı], 1958; Night School [Gece Okulu], 1960) ve birçok senaryo {The Ser-vant [Uşak], 1963; The Pumkin Eater [Ka­bak Yiyen], 1964; Accident [Kaza], 1967) yazdı. (l)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİNTER (Harold) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POOR (Charles Lane)

Tarih 04 Haziran 2009

POOR (Charles Lane), amerikalı astronom (Hackensack, New Jersey 1866-New York 1951). Johns Hopkins üniversitesinde matematik ve astronomi okuttu (1892-1899). 1903-1910 Arasında Columbia üniversitesin­de astronomi profesörü oldu, 1910-1944 ara­sında aynı üniversitede gökbilim mekaniği okuttu.
Eserleri: The Solar System (Güneş Sistemi) [1908], Simplified Navigation (Ba­sitleştirilmiş Denizcilik) [1918], Relativity and the Motion of Mercury (Bağıllık ve Merkürün Hareketi) [1926] ve Men Against the Rule (Kurallara Karşı insanlar) [1937]. (M)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POOR (Charles Lane) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONTOPPİDAN (Henrik)

Tarih 04 Haziran 2009

PONTOPPİDAN (Henrik), danimarkalı ya­zar (Fredericia 1857-Kopenhag 1943), bir pa­pazın oğlu. Mühendis oldu, kiliseye karşı savaştı; büyük üçlemesi Det Forjaettede Land’ı (Vaat Edilmiş Toprak) [1891-1895] yayımlamadan önce, bir romanlar ve hikâ­yeler dizisinde (Staekkede Vinger [Kesilmiş Kanatlar], 1881; Landsbybilleder [Kır Tab­loları], 1883) halk hayatını anlattı. Bu köy tasvirleri dışında, yazdığı bir başka roman dizisinde de, burjuva yaşayışıyle alay etti: Mimoser (Mimozalar) [1886], Nattevagt (Ge­ce Oturumu) [1894] ve özellikle şaheseri Lykke-Per (Talihli Per) [8 cilt, 1898-1904]. Ayrıca yergili romanlar da yazdı. Bu ro­manlarında, özellikle Birinci Dünya sava­şından sonra aşırı bir şüphecilik ağır ba­sar: De Dödes Rige (ölüler Krallığı) [5 cilt, 1912-1915], Mands Himmerige (insanlar Cenneti) [1927]. Danimarka natüralizminin başlıca temsilcisi olan Pontoppidan, ülke­sinin yarım yüzyıllık tarihini yansıtan bir­çok eser verdi; 1917′de Kari Gjellerup ile Nobel ödülünü paylaştı. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTOPPİDAN (Henrik) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLONYA MÜZİK

Tarih 03 Haziran 2009

POLONYA MÜZİK

En eski polonya ilâhisi, XIII. yy.dan kal­madır. Melodisi kutsal latin şarkısına gö­re kurulmuştur. 1364′te Krakow’da kurulan Jagellon üniversitesi nazarî ve uygulamalı müziğin öğretildiği bir merkezdi. O zaman­ki başkent Krakow’un katedralinde insan sesi ve çalgı için polifonik müzik çalınır­dı. Polonya müziği altın çağını XVI. yy.da yaşadı. Krakow’lu Mikolaj’ın kırktan fazla bestesi günümüze ulaşmıştır. Başlıca müzik nazariyecisi Felsztyn’li Sebastian idi. XVI. yy .ın en ünlü bestecileri mezmur ve motetlerini Nürnberg’de yayımlayan Szamotuly’li Waclaw (1534′e doğr. – 1567′ye doğr.), missalar ve motetler bestecisi Marcin Leopolita (1540′a doğr. – 1589) ve 1580′de Krakow’da yüz elli mezmur yayımlayan Mikolaj Gomolka’dır. XVI. yy. sonunda Varşova, Polonya’nın aynı zamanda mü­zik hayatının da merkezi oldu. Piskoposluk orgcusu Mikoiaj Zielenski (1550-1615) venedik sanatının ve Chopin’den önceki Po­lonyalı bestecilerin en büyüğü sayılır.
Opera, Wîadislaw IV zamanında, yani XVII. yy. başında, Polonya’ya girdi. 1778′de ilk polonya operası (Maciej Kamienski’nin [1734-1821]) Varşova’da sahneye kondu. XIX. yy. başında Varşova, müzik hayatı­nın ve müzik öğretiminin merkeziydi. Jozef Elsner’in (1769-1854) yönetiminde, ro­mantik polonya müziğinin ilk genç nesli vetişmeğe başladı: Jozef Nowakowski (1800 – 1865), Tomasz Nidecki (1806-1852), İgnacy Feliks Dobrzinski (1807-1867) ve özellikle Chopin (1810-1849). Chopin’in, Stanislaw Moniuszko’nun (1819-1872) ve Henryk Wieniawski’nin eserleri romantik po­lonya müziğini temsil eder. XIX. yy. so­nunda, Mieczyslaw Karlowicz (1876-1909), Karol Szymanowski (1882-1937) ve Ludomir Rozicki’nin (1884-1953) öncülüğünde «Genç Polonya» adındaki, gençlerden kurulu bir topluluk ortaya çıktı. Paderewski, A. Rubinstein, W. Landowska, W. Malcuzynski v.b. gibi virtüozlar ve G. Fitelberg, W. Rowicki, S. Sklowaczewski gibi orkestra şefleri yetiştiren Polonya’da piyano için Fr. Chopin yarışması (Varşova), keman için de H. Wieniewski yarışması (Poznan) düzenlenir. Grazyna Baczewicz (doğ. 1909), Witold Lutoslawski (doğ. 1913) ve Tadeusz Baird (doğ. 1928) Polonya’nın en ünlü çağ­daş bestecileridir.

1960′a doğru, polonyalı öncü gençler, Webern anlayışını klasik kalıbı bakımmdan tümüyle benimsemedilerse de Edgarl Varese ve iannis Xenakis gibi batı müzikçilerinin izinde yeni bir ses dünyası keşfet­mek amacıyle oniki ton müziğine yönel­mekten de geri kalmadılar. Bu eğilimin temsilcileri (Penderecki, Serocki, Szabelski, Kotonski, Baird v.b.) araştırmalarında geleneksel çalgıların, elektro-akustik sesle­rin ve gürültülerin karışımını denediler.

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA MÜZİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLONYA SİNEMA

Tarih 03 Haziran 2009

POLONYA SİNEMA

Polonya sineması, İkinci Dünya savaşın­dan sonra güç bir dönem geçirdi. Savaşta birçok tiyatro ve sinema salonunun yanı sıra filim stüdyoları da yıkılmıştı. Bunun­la beraber daha 1947′de bu stüdyoların ye­niden yapımı için faaliyete geçildi ve Lodz’da bir yüksek sinema okulu kuruldu. Ama yine de yıllık filim sayısında önemli bir artış görülmedi (1947′de 2, 1949′da 3, 1952′de 4, 1954′te 10 filim). Kalıplaşmış bir konuya ve basit bir ideolojiye dayanan bu dönemdeki eserlerin herhangi bir sanat id­diası yoktur. Ama buna rağmen dikkati çeken birkaç kişi sayılabilir:

Leonard Bucakosvki, Jerzy Zarzycki, Jan Rybkowski ve özellikle Auchwitz toplama kampla­rını ele alan etkili bir röportaj filmi yapa­rak milletlerarası bir başarı kazanan Wanda Jakubouvska (Ostatni Etap [Son Durak], 1948); önce ordu sinema stüdyoları yönet­meni, sonra Devlet Filim Polski (Polonya filimi) müdürü olan ve daha sonra da re­jisörlüğe dönerek Ulica Graniczna (Sınır Sokağı) [1948] ve Mlodos Szopina (Chopin’in Gençliği) [1952] adlı filimleri çeviren Alexander Ford. 1954-1956 Döneminde filimcilik alanında büyük bir değişiklik ol­du. Devlet, sinema sanatının bütün so­rumluluğunu çeşitli üretim grupları meyda­na getiren rejisör ve senaryocular derne­ğine bıraktı. Yıllık filim sayısı arttı (1957′de 16 filim) ve genç istidatların gelişme­sine elverişli bir ortam hazırlandı. Bu sa­natçılar, Polonya sinemasının milletlerara­sı alanda önem kazanmasını sağladılar. Alexander Ford, Piatkaz UIici Barskiej (Barşka Sokağının Beş Çocuğu); Jerzy Kawalerowicz, Celuloza (Hatıralar Gecesi) [1954]; Andrzej Wajda, Pokolenie (Genç Kuşaklar) [1955]; Andrzej Munk, Czelowiek Na Torze (Demiryolu Üstündeki Adam) [1966] adlı filimleriyle kişiliklerini belirten eserler verdiler. Bu eserlerde gerçekçi ve eleştirici bir hava dikkati çeker. Ama bu gerçekçilik çoğunlukla karamsar bir ro­mantizmin ağır bastığı filimlerin yapılmasına da yol açtı. Ayrıca, bu filimlerde, iş­gal sırasında Polonyalıların derinden deri­ne etkisini duyduğu ahlâkî ve psikolojik meseleler de büyük bir içtenlikle ele alın­mıştı. Yararsız, ama zorunlu kahramanlık, kişilerin kavrayamadığı, ama sonuçlarına katlanmak zorunda kaldıkları kuru tarih mantığı, kendi milleti içinde yerini bulama­yan insanın dramı bu filimlerin başlıca temalarıdır. Bu konuları, komşu sosyalist cumhuriyetlerin sinema sanatları üstünde özellikle etki yapmış olan dört yönetmen başarılı bir biçimde ele aldılar: Jerzy Kawalerowicz Cien (Gölge) [1956] ve Prawdziwy Koniec Vielkiej Vojny (Büyük Sa­vaşın Âdil Sonucu) [1957] adlı filimlerinden sonra Pociag’ı (Gece Treni) ve gerçek estetik nitelikler taşıyan Meleklerin Joanna Anası’nı (Matka Joanna Od Aniotow) [1961], üslûbu çoğunlukla barok bir anla­tımcılığa yakın olan taşkın mizaçlı Andr­zej Wajda Kanal (Kanal) [1957], Küller ve Elmas (Popiol i Diament) [1958], Lotna (Lotna) [1959], Suçsuz Büyücüler (Niewinni Czarodzieje) [1960] ve Samson’u (Samson), Andrzej Munk Eroica (1957), Satılık Kan (1959) ve tamamlayamadığı Paşazerka (Yolcu) [1961], milletlerarası alanda daha az tanınmış olan Wojciech Has Pozegnania (Vedalar) [1958], Wsyolniz Pokoş (Or­tak Oda) [1959] ve Razotanie (Güle Güle Gençlik) [1961] adlı eserleri verdiler.

Bu arada başka genç yöneticiler de ortaya çıktı. Bunlar arasında, alaycı ve iğneleyi­ci bir üslûpla çeşitli kısa filimler ve Su­daki Bıçak (Nozw Wodzie) [1962] adlı uzun metrajlı bir filim çevirdikten sonra mesleğine Fransa ve İngiltere’de devam eden Roman Polanski; Ostatni Dzien Lata (Yazın Son Günü) [1958] adlı orta uzunluk­ta şaşırtıcı bir filimle işe başlayan ve sonra Zadnazki (Kıyamet Günü) [1962] ve Salto’yu (1963) çeviren romancı Tadeusz Konwicki; Kimse Çağırmıyor (1960), Tren­de Panik (1961), Sessizlik (1964) adlı filimleri yapan Kazimierz Kutz ile Czeslavv Petelsk, Janusz Morgenstern ve Stanislav Rozewicz yer alır. Ne var ki, bu dönemden sonra Polonya sinemasının bir duraklama devrine girdiği ve öncülüğü Çekoslovak ve Macar sinemalarına kaptırdığı söylenebilir. Alexander Ford’dan (Toton Şövalyeleri [Krzyzacy], 1960) sonra Andrzej Wajda (Küller) ve Jerzy Kawalerowicz (Firavun [Faraon], 1965) büyük tarihî konuları ele aldılar. Buna karşılık Wojciech Has, Potocki’nin eserinden alınan Zaragoza’da Bulunan Elyazması (Rekopis Zmaleziony W Saragossie) [1964] adlı şaşırtıcı bir eseri sinemaya başarıyla uyguladı. Yeni yetişen­ler arasında ise, Jerzy Skolimowski, tedir­gin, düzensiz ve saldırgan bir sinema anlayışıyle ilgi çekmeyi başardı (Terk, 1965; Engel, 1966; Harekât, 1967).

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA SİNEMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLONYA EDEBİYAT

Tarih 03 Haziran 2009

POLONYA EDEBİYAT

• Ortaçağ ve XVI. yy. Edebiyatını XII. yy.dan XV. yy.a kadar özellikle Gallus Anonymus, Kadlubek (1160-1223) ve J. Dlugosz’un (1415-1480) latin kronikleri temsil eder; bununla ‘beraber XII. yy.dan itiba­ren halk diliyle yazılmış bazı değerli dinî şiirlerle karşılaşıyoruz. En eski polonya şii­ri Bogurodzica (Meryem) adlı dinî şarkı (XII. yy.) ve en eski nesir Kazanla Swietokrzyskie (Kutsal Haç Masalları) [XIV. yy. başı] adlı vaaz derlemesidir. Hümanizm, re­form ve rönesans ile fikrî faaliyet canlandı. 1364′te Büyük Kazimierz tarafından kurulan, Sonra 1400′de kraliçe Hedwige’in bağışları sayesinde yeniden teşkilâtlandırılan Krakow üniversitesi, iki yüzyıl boyunca Avrupa’nın ünlü bir bilim merkezi olarak kaldı.

Kopernik bu üniversitede okudu. Konstanz ve Basel konsillerinden gelen polonyalı hu­kukçular ve kilise hukukçuları, polonya’nm italyan üniversitelerine yolladığı öğrenciler, piskoposlarla aydın soyluların himaye et­tiği italyan veya alman asıllı bilginler, eski­çağ bilimini yaydılar, önce bir latin hüma­nist şair nesli ortaya çıktı: Sanok’lu Grzegorz (1406′ya doğr.-1477), Jan Ostrorog (1436-1501), Andrzej Krzycki (1482′y% döğr.-1537), J. Dantyszek (1485-1548) ve K. Janicki (1516-1543). Ama, tarihçi ve yayımcıların uzun süre kullandığı Latince, Protestanlı­ğın yayılmasıyle edebiyattaki üstünlüğünü kaybetti: Protestanlık elli yıl içinde yöne­tici sınıf arasında yayıldı, öte yandan, soy­lu demokrasisinin siyasî hayatında halk dili kendini kabul ettiriyordu. Doğu eyaletleri halkı latin geleneklerine yabancıydı.

1513′te, ilk lehçe (veya polca) kitap yayım­landı: Lublin’li Biernat’nm Raj Duszy (Ruh­lar Cenneti). 1543′te Mikolaj Rej (1505 -1569) millî bir edebiyatın temelini attı. Ta­biat güzelliklerine tutkun bir taşra soylusu, ateşli calvin’ci, mizaçça kavgacı ve alaycı olan Mikolaj, dinî, öğretici ve ahlâkî konu­larda birçok manzum ve mensur yazı yazdı. Eserlerinde Ortaçağ etkisi ağır basmakla beraber Rönesans’ın etkisi de kendini gös­termektedir. Mikolaj Rej’den az sonra, Jan Kochanowski (1530-1584), lirik ve içli şiir­lerinde estetik güzellikle Hıristiyanlığı bağ­daştırdı. Bu dönemde bolluk içinde ve güç­lü olan Polonya, tehlikeli komşularına da söz geçirerek «altınçağ»ını yaşamaktaydı. 1614′te Szymon Szymonowic (1558-1629), idillerinde helenizmin bütün güzelliklerinden yararlandığı günlerde, altın çağ henüz sona ermemişti. Nesir, Lukasz Gornicki (1527-1603) ile vaiz P. Skarga’nın (1536-1612) di­linde mükemmelliğe ulaştı. Tarih ve coğraf­ya alanındaki bilgiler yayılmağa başladı. Marcin Bielski (1495-1575), dünyadaki yeni buluşlara da yer veren bir dünya tarihi de­nemesine girişti; S. Klonowic (1545-1602) burjuva ve halk sınıfının törelerini dile ge­tirdi. Doktrin tartışmaları sayesinde, düşün­ce hayatı olgunlaştı. Batı mutlakıyetçiliği ve Moskova despotluğu ilkelerinin Polonya’da ağır basmak üzere olduğu bir sırada, hu­kukçu ve ilâhiyatçılar (Modrzewski-Frycz [1503-1572], S. Orzechowski [1513-1566] si­yasî hürriyeti ve milletlerarasında barışı öv­mekteydiler.

• XVII. ve XVIII. yy. XVII. yy .da Polon­ya devleti, «birçok el tarafından sarsılan ve birçok darbe yiyen bu ağaç», çökmeğe başladı. Ama art arda gelen istilâlar sıra­sında kahramanlık duygusu kamçılandı. Bü­yük ataman’ların savaşçı Polonya’sı bir ef­sane havası içinde yaşamağa başladı. 1618′de P. Kochanowski (1566-1620), Tasso’nun Gerusalemme Liberatta’&mm (Kurtarılmış Kudüs) eşsiz bir tercümesini polonya şairle­rine model olarak sundu. Türklerle yapılan savaşlar, doğu dünyasını ve medeniyetini Polonyalılara tanıttı. Mitoloji motifleri bu dekorla kaynaşarak bazen çekici, bazen tu­haf bir süsleme halini aldı. Bu barok Sa­nat, düzensiz bir şekilde alabildiğine geliş­ti. Hiç bir edebiyat okulunun kurulmasına yol açmadı ve büyük sayıda yazarı bilinme­yen metinlerin (özellikle gezgin sanatçıların yazdığı komediler) ortaya çıkmasına imkân verdi. Bundan sonra italyan edebiyatı, po­lonya edebiyatını fransız edebiyatına oranla daha fazla etkilemeğe başladı. Bununla bir­likte iki fransız kraliçe elli yıl boyunca Polonya tahtını paylaştı.

Gonzaga’lı Luisa -Maria’nın yalnız bir tek saray şairi vardı: Andrzej Morsztyn (1613-1693). Maria-Kazimierza’nın kocası J. Sobieski (1624-1696), Astree’yz duyduğu hayranlık dolayısıyle sa­rayına «francuski (fransız) havası» verdi. (Jan Sobieski, aynı zamanda ülkesinin mek­tup tarzını kullanan en büyük yazarlarından biridir.) Mistik hayal ürünü olan birçok messias dışında, barok eserler, gerçekçilik ve mahallî renkleriyle ağır basar. Polon­ya romantizmi bunları benimseyecektir. Gü­nümüzde, J. C. Pasek’in (1636′ya doğr.-1701) Pamietnikİ’si (Hatıralar) çok okunmakta­dır. Coşkun, ama saf ve kahraman ruhlu bir şair olan W. Potocki, epik ve dinî şiir alanında ön safta yer alır. Wespazjan Kochowski de (1633′e doğr. – 1700) dinî eserler verir.
S. Twardowski’nin (1600′e doğr.-1661) usta tasvirleri, Zimorowic kardeşlerin (Jozef [1597-1677] ve Szymon’un [1608-1629]) bükolik yumuşaklığı, L. Opalinski’nin (1612-1662) sert yergileri bugün hâlâ okunur. Bu arada cizvit Maciej Kazimierz Sarbievski’nin (1595-1640) eserini de saymak gerekir. Sakson kralı devrindeki düşünce durgunlu­ğunu, XVIII. yy .m ikinci yarısında tarihin en güzel rönesanslarından biri takip etti. Jean Fabre, «yirmi yıllık kültür, Polonya’ya, yüzyıllık bilgiççe çabaların Almanya’ya ver­diğinden çok daha fazla eser kazandırdı» der. Bu mucize, devlet idaresinde o kadar ba­şarılı olamayan bir hükümdarın zekâsı ve diplomasisi sayesinde gerçekleşti: Stanislaw August Poniatowski (1732-1798) eğitimini yeniden teşkilâtlandırmakla başladı ve bu alanda ilk reformu yapan pedagog S. Konarski’nin eserini tamamladı; 1773′te, bir eğitim komisyonu, Avrupa’da ilk defa olarak bir millî eğitim bakanlığı projesi hazırladı. Ansiklopedi ile fizyokratların nazariyeleri, Condillac’ın felsefesi ve yüzyılın bütün bil­gileri, polonya düşünce dünyasının verimini arttırdı, insancı düşüncelere tutkun olmakla beraber, millî kalkınmaya büyük önem veren akılcı bir neslin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu neslin edebiyatı her şeyden önce öğretici ve millî bir edebiyattır. Bu zihni­yet, yalnız siyasî yazarlarda (H. Kollataj [1750-1812], S. Staszic [1755-1826], J. U. Niemcewicz [1757-1841]) değil, bütün öteki ya­zar ve şairlerde açıkça görülür. Başta, ese­rinin niteliği, kapsamı ve değeriyle ismi yüz­yıllar boyunca unutulmayan Warmie pisko­posu ve çağdaş edebiyatm prensi I. Krasicki (1735-1801) gelir. Onun yanında A. Naruszevvicz (1738-1796), S. Trembecki (1739-1812), Tomasz Kajetan Wegierski (1755-1787) gibi isimler yer alır. XVIII. yy.ın sonlarında, F. Karpinski (1741-1825) ve F.D. Kniaznin’in (1750-1807) temsil ettikleri duygusalcılığın etkisi kendini göstermeğe başladı. Stanislaw devrinin en iyi eserleri (masal, yergi, manzum mektup), klasik bir mükem­melliğe varmıştır. Körü körüne taklide kaçmaksızın, fransız edebiyatının iki yüzyılını örnek alan bu edebiyat, inceliği, sevimliliği, alaycılığıyle dikkati çeker. Fransız eserle­ri örnek alınarak (F. Bohommolec [1720 -1784], F. Zablocki [1754-1821]) yazılan tö­re komedileri yanı sıra, vatan temalarını işleyen tiyatro eserlerinin (J. U. Niemcewicz, W. Boguslawski’nin [1754-1821] eser­leri) oynadığı önemli rolü de unutmamak gerekir.

• XIX. ve XX. yy. 1795-1822 Arasında, sı­ra ile Pulawy’deki Czartoryski’lerin prens­lik saraymca tutulan ağlamaklı bir önromantizm, yankılar yapan bir mücadeleden sonra yerini romantizme bırakan sahte bir varşova klasisizmi (K. Kozmian [1771-1856] ve A. Felinski [1771-1820]) hüküm sürdü. Polonya şiiri bu devirde en üstün seviye­sine ulaştı. Ama, artık yalnız anılar ve umutlarla yaşama zorunda olan bu boyunduruk altındaki ülkede birbirini takip eden ta­rihî olaylar romantik akıma olağanüstü bir nitelik kazandırdı. Coşkun bireycilik, Polon­ya’ca yurtseverlik ateşine ve fedakârlık tut­kusuna dönüştü. Mutlu bir çağın geleceğine olan inanç, Polonya’yı dünyada kahraman­lığın örneğini sunan bir millet haline ge­tirdi. Şairler, tutsak millete manevî ön­derlik ve kılavuzluk yaptılar. A. Mickiewicz (1798-1855) bu konuda akla gelen en büyük isim, ülkesi için efsanenin, de öte­sinde bir semboldür. Modern çağın tek des­tanı olan Pan Tadeusz, onun ününü bütün Avrupa’ya yaydı. Yetenekleri ve inancı ile, 1848 Jiberal Fransa’sını, Risorgimento İtal­ya’sını, islav milletlerini ve doğu ülkelerini etkiledi. A. Mickiewicz’in yanı sıra, ancak öldükten sonra üne kavuşan J. Slowacki (1809-1849), büyüleyici hayalgücü, büyük ustalığı, şiirleri ve dramlarıyle polonya dü­şünce hazinesine paha biçilmez eserler kat­tı. Z. Krasinski’ye (1812-1859), gelince onun düşünürlük yönü sanatçı ve şair yönünden üstündür.

Romantizmin öbür üç temsilcisi olan Malczewski (1793-1826), S. Goszczynski (1801-1876) ve J. B. Zaleski (1802-1886) ukrayna tarihî ve manzaralarından ilham al­dılar. Sembolizmin öncüsü C. Norvvid (1821-1883) İlk şiirlerini 1840′ta yayımladı. Bu dönemin başlıca eserleri göç sırasında ya­zıldı. Aynı döneme doğru Polonya’da A. Fredro (1793-1876) komediyi avrupaî bir se­viyeye çıkardı; J.İ. Kraszevvski de (1812-1887) roman türünü geliştirdi. Bu büyük ismlerin yanı sıra, romantizmin en iyi tem­silcileri arasında şu şairler sayılabilir: Wincenty Pol (1802-1872), Teofil Lenartowicz (1822-1893) ve Wladyslaw Syrokomla (1823-1862). 1863′ten ve başarısızlığa uğrayan ikin­ci ayaklanmadan sonra «pozitivizm» adı ve­rilen yeni bir çağ açıldı. Yayımcıların ve sosyoloji bilginlerinin (özellikle A. Swietochovvski [1849-1938]) desteğiyle romantiz­min ülke siyasetine yapmış olduğu etkiye karşı bir tepki başladı. Gerçekçi eğilimler ve toplumsal değişiklikler birçok romancı­nın yetişmesine yol açtı. Bunların en ünlüsü tarih (Ogniem i Mieczem [Meçle ve Ateşle], Krzyzrary [Toton Şövalyeleri], Quo Vadis) ve töre romanları (Bez Dogmatu [Dogmasız], Rodzina Polanieckich [Polaniecki Ai­lesi]) yazan H. Sienkievvicz’tir (1846-1916) [1905 Nobel edebiyat ödülü]. Ayrıca Eliza Orzeszkovva (1841-1910) ile halka (Bebek) ve Faraon (Firavun) adlı eserlerin yazarı Boleslaw Prus (1847 – 1912) çok ünlüdür. XIX. yy. sonunda gerçekçi nesir fransız natüralizminin ve özellikle Zola’nın etkisin­de kaldı (Adolf Dygasinski [1839-1902 ve tiyatro eserleriyle de ün kazanan Gabriela Zapolska [1860-1921]). A. Asnyk (1838-1897), Maria Konopnicka (1840-1910) lirik şiirin temsilcileridir.
1890′dan 1910′a kadar, S. Przybyszewski (1868-1927), J. Kasprowicz (1860-1926) ve Miriam (1861-1944), K. Tetmajer (1865-1940), L. Staff (1878-1957) tarafından başlatılan es­tetik «Genç Polonya» hareketi ince bir sana­tın doğmasına yol açtı. Patetik gücü eşsiz S. Zeromski (1864-1925), Nobel ödülünü alarak ününü dünyaya yayan W.S. Reymont ve Wladyslaw Orkan (1875-1930), biçim anlayışlarındaki modemizmle bu akıma girer­ler. Ama işledikleri temalar, zamanlarının sorunlarına bağlı kalmıştır, öte yandan bü­yük dramaturg S. Wyspianski (1869-1907) milliyetçilik meseleleri üstünde büyük bir titizlikle durdu. İki savaş arasında şiir, L. Staff (1878-1957), B. Lesmian (1879-1937) ve Skamander dergisi çevresinde toplanan genç şairler grubu tarafından temsil edil­mekte idi: J. Tuwim (1894-1953), K. Wierzynski (doğ. 1894), A. Slonimski (doğ. 1895), J. Lechon (1899-1956). öncü şiirin temsilci­leri: J. Przybos (doğ. 1901), J.Czechowicz (1903-1939) ve A. Wazyk’dir (doğ. 1905). W. Broniewski (1897-1962), devrimci Marks’çılığın şairidir ve ancak 1945′ten sonra ünü gitgide artmıştır. Romancılardan F. Sieros-zewski (1858-1945), J. Weyssenhoff (1860-1932), A. Strug (1871-1937), W. Berent (1873-1941), J. Kaden-Bandrowski (1885-1944), Zofia Nalkowska (1885-1954), Maria Dabrowska (doğ. 1889), J. İwaszkiewicz (doğ. 1894); denemeci J. Parandowski (doğ. 1895); tenkit­çilerden T. Boy-Zelenski (1874-1941) ve K. İrzykowski (1873-1944); dramaturglardan K. H. Rostworowski (1877-1938) ve J. Szaniawski (doğ. 1887) o sıralarda ünlerinin zirvesindeydi. S.İ. Witkiewicz (1885-1939), B. Schulz (1892-1942), W. Gombrowicz (doğ. 1905) öncü yazarların en ilgi çekenleridir. İkinci Dünya savaşından sonra, polonya edebiyatının gelişiminde üç ayrı evreye rast­lanır. Birinci evre 1945-1956 yıllarını kap­sar.

Bu dönemde, isteyerek benimsenen ve­ya zorla kabul ettirilen bir gerçekçilik, ba­zen kabaya kaçan öğreticilik ağır basmak­ta ve genellikle sosyalizmin kuruluşu mese­lesiyle ilgili günlük olaylardan alman te­malar işlenmektedir. İkinci evre, Stalin dö­neminin düşüncelerine sınırlı da olsa, baş­kaldırma dönemidir. Yazarlar, bireyle top­lum, hayatın amaçîarıyle sanatın gerekleri arasındaki çelişmeyi ortaya koymakta, edebiyata yüklenen öğretici görevleri alaya almakta ve sanatta yeni ifadeler getirmeğe çalışılmaktadır. 1960 veya 1961 yıllarında başlayan üçüncü evre, ilk iki evrede görü­len eğilimlerin uzlaşma dönemidir. Açıkça itiraf edilmemesine rağmen bu evrede ede­biyat bir ölçüde, eğitme, ahlâkî düşünce ve değerleri yayma aracı oldu. Bu üç evreden hiç birinde, sembol haline gelen bir yazara rastlanmaz. Roman türü, özellikle Z. Kossak-Szczucka (doğ. 1890), T. Breza (doğ. 1905), J. Stryjkowski (doğ. 1905), T. Parnicki (doğ. 1908), J. Andrzejemski (doğ. 1909), J. Putrament (doğ. 1910), A. Malewska (doğ. 1911), A. Rudnicki (doğ. 1912), S. Dygat (doğ. 1914), K. Brandys (doğ. 1916), W. Mach (1917-1966) tarafından işlendi. Bu­nunla birlikte, Z. Nowakowski (1891-1963), J. Wittlin (doğ. 1896), C. Straszewicz (1904-1963), W. Gombrowicz (doğ. 1905), G. Herling-Grudzinski (doğ. 1919), M. Hlasko (doğ. 1923) gibi, yabancı ülkelerde yaşayan romancıların eserleri, Polonya’da ki çalkan­tıların dışında kaldı.

Bir ölçüde romanın evrimine benzeyen bir evrim geçiren şiirde üç ayrı akım görülür. T. Rozevvicz (doğ. 1921), A. Miedzyrzecki (doğ. 1922), Z. Herbert (doğ. 1924) ve W. Woroszylski’nin (doğ. 1927) temsil ettiği birinci ve en başarılı akım, şairanelikten arınmış şiiri, kesinliği, süssüz ve yapmacık­sız eserleri benimseyen şairleri biraraya ge­tirdi.

Daha savaş öncesinde isimlerini duyuran K. İllakowicz (doğ. 1892), K. Wierzynski (doğ. 1894), A. Slonimski (doğ. 1895), A. Stern (doğ. 1899) K.î. Galczynski (1905-1953), C. Milosz (doğ. 1911) gibi şairleri kapsayan ikinci grup, genellikle «yeni-klasik» grup diye anılır, öncü adı verilen üçüncü grup ise, T. Peiper (doğ. 1891), J. Kürek (doğ. 1904), P. Piechal (doğ. 1905) ile eski fütürizmi andırır. Eserlerinde zarif bir anlatım çabası ve derin bir metafizik bunalım görülen M. Jastrun, edebiyatta ayrı bîr yer tutar. Dram yazarları arasında, L. Kruczkowski (1900-1962), T. Zawieyski (doğ. 1902), özellikle de, yergili ve parodili piyesleri birçok ülkede büyük başarı kazanan S. Mrozek (doğ. 1929) anılmağa değer.

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA EDEBİYAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Politikacı (Politikos)

Tarih 02 Haziran 2009

Politikacı (Politikos), Eflatun’un diyalogu. Filozof bu eserinde, önce sofisti, sonra si­yaset adamını tanımlar. Siyaset adamı bi­lim adamıdır: insan (veya Eflatun’un deyi­şiyle «boynuzsuz ve teleksiz iki ayaklılar») yönetme bilimini edinmiştir. Bundan ötürü, gerçek «krallığa» da sahiptir. Siyaset ada­mının ödevi, «ihtimam etmek»tir; ama bu­nu, şiddete başvurmadan yapmalıdır: oto­ritesi istenerek kabul edilmelidir. (-> Bibli-yo.) [L]

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Politikacı (Politikos) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Politika

Tarih 02 Haziran 2009

Politika, Aristoteles’in eseri. Filozof, mut­luluğa en yetkin toplum olan sitede erişi­lebileceğine inandığı için, aileden başlaya­rak art arda bütün insan topluluklarını in­celer. Sonra çeşitli anayasaları gözden ge­çirir ve yıkılacağını önceden haber verdiği Kartaca’nın anayasasını yerer. Aristoteles, hepsi de akla dayanan üç hükümet şekli belirtir: krallık, aristokrasi ve demokrasi. Ancak bu meşru şekiller bozularak istibda­da, oligarşiye ve demagojiye dönüşür. Aristoteles, eserinin sonunda eğitimin gereklili­ği üstünde durur. (-> Bibliyo.) [L]

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Politika hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİS,Polislik

Tarih 01 Haziran 2009

POLİS i. (yun. politeia > lat. politia’dan fr. poliçe). Şehirde kamu düzeni, huzur ve güvenliğini sağlayan teşkilât, kolluk: Mese­leyi polise aksettirdiğime üzülüyorum (R.H. Karay). || Bu teşkilâtın görevli memuru, kollukçu: Genç bir polis isimlerimizi yaz­dı (F. R. Atay). Karşısında duran polise de: — Hanımları yerlerine götür… (Ahmed Rasim). || Polis hafiyesi, suç sayılan işi ve­ya bu işi yapan kimseyi araştırıp meydana çıkarmakla görevlendirilmiş kimse, detektif.
— Ask. Askerî polis, ordu mallarını koru­mak, suçları önlemek, düzen ve asayişi sağ­lamak, suçluları tutuklamakla görevli as­kerlere verilen ad. (Askerî polis, daha çok, başta A.B.D. olmak üzere, bazı yabancı or­dularda bulunur. Türk Silâhlı kuvvetlerinde bu görevi Askeri inzibat teşkilâtı görür.)
— Denize. Gemi polisi, gemi mürettebatının disiplinini sağlamakla görevli polis âmiri. (Türk Deniz kuvvetlerinde bu görevden ge­mi ikinci kumandanı sorumludur; subay, assubay ve erlerden bu göreve ayrılanlarla bu işi yürütür.)
— Ed. Polis romanı (veya oyunu), bir suçlu­yu bulmak veya tespit etmek amacıyle yapı­lan soruçturmayı konu alan roman, oyun. Bk. ANSiKL.
— İda. huk. Bir ülkenin sükûn, güvenlik, sağlık ve düzenini sağlamak ve korumak amacıyle idare tarafından alman ve yürütü­lüp gerçekleştirilmesi birtakım müeyyide­lerle sağlanan genel ve kişisel tedbirlerin ve bu amaçla yerine getirilen hizmetlerin tümünü ifade eden terim.

(Bk. ANSiKL.) || Genel zabıta memuru. Bk. ANSiKL. || Polis âmiri. Bk. EMNİYET âmiri. \\ Polis komi­seri.
Bk. KOMiSER. || Polis nezareti altına alma. Bk. EMNİYET {Emniyeti Umumiye Nezareti).

— Tar. Bk. ANSîKL.
— ANSiKL. Ed. Tarihçiler, geçmişte birçok polis romanı örneği bulurlar: bedevî evsanelerinde ve birçok ülkenin folklorunda, bir suçluyu bulmak için ustaca ve kurnazca yol­lara baş vurulduğu görülür. Sophokles’in Kral Oidipus’u bir cinayetin soruşturması­dır. Gerçekte polis romanı, ancak roman, modern batı edebî türü olarak kendini ka­bul ettirdiği ve toplumun karmaşıklığı en az onun kadar karmaşık bir güvenlik teşkilâ­tının kurulmasını gerektirdiği zaman orta­ya çıktı.

Gerçek «polis romanı» Edgar A. Poe ile baş­ladı, işitilmedik Hikâyelerim (The Tale of Grotesque) birçoğunda bu türün bazı kural­ları görülür: The Mystery of Marie Roget (Marie Röget’nin Esrarı); Morg Sokağı Ci­nayeti (The Murders in the Rue Morgue). Polis romanı önceleri klasik bir soruşturma romanıydı: bir cinayet işlenmiştir, bir polis hafiyesi oıtaya çıkar ve ipuçlarını yorumlayarak, cinayetin nasıl işlendiğini tasarlaya­rak suçluyu bulur. Edgar A. Poe’dan hemen sonra akla gelen ilk isim Sherlcck Hclmes’in yaratıcısı Conan Doyle’dur. Ayrıca, çe­şitli ülkelerden, Van Dine, Ellery Queen, Carter Dickson (John Dickson Carr da de­nir), Helen Mac Cloy; Agatha Christie ve Gaston Leroux gibi yazarlar sayılabilir. Şunu da belirtelim ki polis romanı hiç bir zaman basit bir soruşturma olarak kalma­mış, başka unsurlara da yer vermiştir: me­selâ Conan Doyle’un Kızıl Leke’smde (A Stody in Scarlet), kitabın hemen hemen ya­rısı Holmes ortaya çıkıncaya kadar sadece basit bir macera romanıdır.

Maurice Leblanc (Arşene Lupin’in yaratıcı­sı), Marcel Allain ile Pierre Souvestıe (Fan-tomas), Edgar Wallace, Leslie Charteris (le Saint), E.S. Gardner adiyle de bilinen A.A. Fair (detektif avukat Perry Mason tipinin yaratıcısı), Jacques Decrest, Boileau ile Narcejac ve Q. Patrick’in eserleri ve sayısız kahramanlara yer veren (Fu-Mançu, Charlie Chan, Misler Moto) bölümlü anglosakson romanları, klasik macera romanlarına da­ha yakın eserlerdir. Bu eserlerde gene de soruşturmaya yer verilmiştir, fakat asıl bü­yük yeri macera ve yabancı ülkelerin tas­viri tutar; bazen de roman her şeyden önce psikolojiye dayanır. Bu roman türünün ma­cera romanına yakın bir başka çeşidi de casusluk romanıdır (Eric Ambler, Peter Gheyney, Pierre Nord, Jean Bruce, A.L. Dominique). Polis romanının gelişmesi, aynı örnek üstüne kurulmuş entikaların anlatımı­na büyük bir kuruluk getirdi ve polis roma­nı yenileşmek için sağduyunun kolay kolay kabul edemeyeceği durumları ele almağa başladı. Mahut «kapalı yer meselesi»ni (sım­sıkı kapalı bir odada öldürülen bir adam) çözümleme yolları belirli ve sınırlıdır ve bir yazarın yeni çözüm yolları araştırayım derken saçmalığa düşmesi işten bile değil­dir. Bu konuda yapılan en verimli yenilik, dehşet ve olağanüstü olayların polis roma­nına katılmasıdır: bu alanda Maurice Renard’ı, Frederic Brown’u, Richard Matheson’ı, Carter Dickson’ı ve Helen Mac Cloy u sayabiliriz. Leo Malet, Mickey Spilîane, William İrish, Raymon Marshall da (James Hadley Chase de denir) bu kategoriye sokulabilir.
Yavaş yavaş polis romanı iyi yürekli hafiye ve kötü ruhlu cani kalıbından sıyrıldı. Ci­nayeti ve polis soruşturmasını günlük ger­çek çerçevesine alarak olağanüstülükten kurtardı ve soyal tasviri ön plana aldı. Bu­nun ahlâka aykırı bir yanı olduğunu söy­lemek doğru değildir: hafiyeler artık birer melek olmasalar bile (o sıralar amerikan romanının genel tutumu olan tarafsız tasvir), yazarın toplum karşısındaki ahlâkçı tutu­munu ortaya koyar. Bu türde en güçlü eser­leri verenler Dashieli Hammett, Raymond Chardler, R. Burnett, James Cain, Horace Mac Coy, Chester Himes gibi amerikalı ya­zarlardır.
öte yandan, polis romanı türünün bir baş­ka çeşidi de, hafif ve mizahî polis romanı­dır. Ama bu alanda başarılı eserler (P. G. Woodhouse, Carter Brown, Linda Grier-son, bazı eserlerinde Craig Rise, hattâ ba­zen de Carter Dickson) çok azdır.
Çok satılan polis romanlarının sosyolojik önemi tartışma götürmez. Fakat bu roman­ların edebî değeri de küçümsenemez: «res­mî» tenkit bu tür kitaplarla ilgilenmediği için, yayımlanan bir sürü eser arasında en kalitelilerini bulup çıkarmak okuyucuya dü­şer. Böylelikle okuyucu Peter Cheyney’in büyük başarı kazanan çok sayıdaki eseri arasında bazı ince, fantastik ve nükteli hikâyelere rastlamak mümkündür.

Polis romanının, gelişmesi sırasında, «edebî» denilen bazı unsurlarla zenginleşmesi­ne karşılık bazı büyük yazarların da polis romanları yazdıklarını unutmamak gere­kir. Gerçi bazı amerikalı yazarlar (Vera Caspary, O. Henry, Ben Hecht ya da James Cain v.b.) için bu çok olağan bir şeydir, ama Dostoyevski (Suç ve Ceza), G. K. Chesterton (Father Brown [Brown Baba]), G. Bernanos (Bir Cinayet [Un Crime]), A. Arnoux (Reveries d’un Policier Amateur [Amatör Bir Polisin Hayalleri]), Graham Greene (Brighton Rock [Brighton Kayası]), W. Faulkner (Kutsal Sığmak [Sanctuary]), J.L. Borges (La Muerle y la Brujuala [ölüm ve Pusula]), A. Robbe Grillet’nin de (Les Göm­me s) polis romanı yazdıkları söylenebilir. Bu tür edebiyatta gerek polis romanlarından uyarlama, gerek orijinal konulara dayanan tiyatro eserleri de vardır (J. B. Priestley’in Bir Komiser Geldi’si [An tnspecıor Calls]). Birçok polis romanı sinemaya da aktarıldı. Hattâ yazılan orijnal senaryolara dayanan filimler de vardır. Bu konuda, gerilim usta­sı A.Hitchcock’un filimleriyle H. G. Clouzot’nun bazı filimleri sayılabilir.

— İda. huk. Polis, kökü Yunanca olan bir terimdir. Site devletlerin bütün kamu hizmetlerini ifade ederken zaman­la anlamı daralmış ve maddî düzenin sağ­lanmasına indirgenmiştir. Bu anlamıyle po­lis, zabıta ile eşanlamdadır. (Bk. idarî zabıta.) Ancak günümüzde zabıtanın özel şekillerinin de ortaya çıkması, iktisadî ve hattâ estetik konularda da zabıta faaliyet­lerine girişilmesi karşısında polis kavramı­nın tekrar genişlemeğe başladığı söylenebi­lir. Bk. EMNİYET.

• Polis terimi Türkiye’de ve genellikle halk arasında, fonksiyonel değil organik bir anlam taşımaktadır, özellikle genel kol­luk, yani zabıta görevi yapan kişilere po­lis denir. Trafik polisi, sivil polis deyimle­riyle genel zabıta memurları ifade edilir. Polis Vazife ve Selâhiyetleri Hakkındaki kanuna göre, polis şu durumlarda silâh kul­lanır: 1. kendini savunmak için; 2. başka­sına yapılan ve başka türlü önlenmesi müm­kün olmayan tecavüzlerde; 3. yakalanmış olan zanlı veya bir yere şevki polise bırakılmış zanlı yahut mahkûmun kaçması veya polise saldırması halinde; 4. korumağa me­mur edildiği yer veya kişilere yahut kara­kola yapılan ve başka türlü önlenemeyen tecavüzlerde; 5. ağır bir suç için arama ya­pılan yerden çıkıp kaçan ve dur emrine uymayan kimselere karşı; 6. ağır bir suç­tan dolayı aranan zanlının yakalanması için başka imkân yoksa; 7. görevi sırasın­da silâhlı karşı koyma halinde; 8. toplu karşı koyma halinde; 9. devlet faaliyetleri­ne silâhlı karşı koyma halinde.

— Tar. Bir insan topluluğunun varlığı ve bu topluluk için çıkarılan kanunlar, asayişin muhafazasını ve kanunlara saygı gösteril­mesini sağlamakla görevli bir zabıta kuvve­tinin meydana getirilmesini zorunlu kılar. Bu, bütün medeniyetlerde böyle olmuştur. Yine bütün medeniyetlerde de, yürütme, ya­sama ve yargılama gücü başlangıçta aynı yüksek görevlinin kişiliğinde toplanmış ve zabıta, önceleri sadece yargılama gücünün bir alt bölümünü meydana getirmiştir.
Meselâ Firavunlar devrinde Mısır’da da, ülkedeki 42 bölgenin başında hem yöne­tici, hem de hâkim olarak bulunan 42 nomarkhos’un her birinin yanında, güvenlik görevlisi, sorgu hâkimi ve cellât olarak gö­rev yapan bir çeşit polis şefi vardı. Sınırlar­da askerî karakollar jandarma görevi yapar­dı. Aynı devirde, Çin’de büyük şehirlerde her sokak için ayrı bir güvenlik görevlisi vardı. Bu görevli, bölgesinin sınırları için’ de oturanların listesini çıkarmak, bu kim­selere kanunların gereklerini hatırlatmak ve şüpheli kişileri gözetlemekle yükümlüydü, inka imparatorluğunda, on ailelik her toplu­luk bir mayok’un sürekli gözetimi altında bulundurulur ve bu denetim herkesin işini düzgün bir biçimde yapmasından başlayarak bir evdeki doğum olaylarının sıklık derece­sine kadar uzanan geniş bir alanı kapsardı. Bu kimselerin görevlerini iyi yapmaları bazı denetimciler tarafından gözaltında tutulur, ayrıca o denetimciler de, bu uygulama ko­nusundaki düşünceleri, görevlilerin yeterince çaba, gösterip göstermediklerini ve bu ko­nuda verilen hükümleri öğrenmeğe çalışan, gezici ve en beklenmedik zamanlarda an­sızın ortaya çıkan gizli görevliler tarafından denetlenirdi.

Eski Yunanlılar, her ay kura ile ve bir aylık süre için görev yapmak üzere, güvenlik ted­birlerinin uygulanmasını sağlamakla yüküm­lü bir poliarkhos seçerlerdi. Poliarkhosların yardımcıları da, sürekli olarak o gö­revde bulunan, gelenek ve göreneklere uyulmasını, kamu güvenliğinin bozulmama­sını sağlamak, çarşı ve pazarları denetle­mek ve buralarda kullanılan tartıların doğruluğunu araştırmakla görevli nomophylakhos’lardı (kanun koruyucu). Nomophylakhos’ların küçük suçlar işleyenleri falakaya çekmek veya para cezasına çarptırmak için halkan vardı. Ama büyük suç işleyenleri âmirlerine teslim etmek zorundaydılar. Roma’da kral Numa, düzenin sağlanması­nı, trafiğin güvenliğini, yangın söndürme iş­leri ve yolların bakımını aedilislere vermiş­ti. Bu kurum daha sonra Latium’a, oradan da Roma eyalet şehirlerine geçti. Fakat seçimle iş başına getirildikleri için yetkileri­ni rahatlıkla kullanmaktan çekinen bu me­murların yetersizliğine bir çare bulmak için imparator Auguslus bunların sayısını azalttığı gibi yetkilerini de kıstı ve Roma’­da ve 35 fersahlık çevresinde bütün emniyet yetkilerine sahip olan bir şehir emniyet müdürlüğü (praefectus Urbis) kurdu. Bu so­rumlunun yanına da, başkentin 14 mahalle­sinin her biri için bir tane olmak üzere 14 yardımcı (curatores Urbis) verdi. Hâkim cübbesi giyen bu curator’lar yardımcılarıy­la birlikte kendi bölgelerine göz kulak olur, meyhaneleri denetler, suçluları kovuş­turur, dükkânları teftiş eder ve bir felâket sırasında gerekli yardım teşkilâtını düzenler­di.

Sokak güvenliği, gündüz 424 stationarii (her biri bir bina blokundan sorumlu olan polis memurları) tarafından sağlamdı; geceleri ise yedi kola ayrılan 1 000 vigilia çeşitli saatler­de devriye gezer, yangınları haber verir ve gereğinde, düzeni bozmağa kalkışanları yola getirirdi, imparatorluğun başlıca şehirlerin­de kurulan bu teşkilât (Lutetia’da daha 270′te bir emniyet müdürü vardı), bu düzeni uygulamak şöyle dursun anlamaktan bile âciz olan barbarların doluşmasıyle işleyemez hale geldi. Dolayısıyle anarşi alabildiğine arttı, devlet otoritesi dağıldı ve eski usule uyularak idare, yargılama ve yürütme güç­leri tekrar bir tek kişide toplandı.

• Osmanlılarda ilk zabıta teşkilâtı yeniçeri teşkilâtıyle birlikte kuruldu (1360). Bu teş­kilât, yeniçeri ağasının ermindeydi ve baş­lıca görevi de hükümet merkezinin güven­liğini ve asayişini sağlamaktı. Teşkilâtın, salma çuhadarı, salma neferleri (sivil me­murlar), subaşı, kolbaşı, vezir baştebdili> kullukçu zabiti, kullukçu çavuşu gibi bö­lümleri ve kademeleri vardı. Bu kuruluş Yeniçeri teşkilâtıyle birlikte ortadan kal­dırıldı (1826). Yerine İstanbul’da Asakiri Muntazamai Mansure ve Asakiri Muntazamai Hassa teşkilâtı görevlendirildi (1826).Hizmet, Ihtisap nezaretince yürütü­lüyor, eyaletlerde de sipahiler aynı görevi yapıyordu. Anadolu ve Rumeli eyaletlerin­de güvenliğin sağlanması işi bir süre Asa­kiri Redife’ye verildi (1834). İlk defa ay­rıntılı bir nizamname hazırlanarak Zaptiye teşkilâtı meydana, getirildi (1845). Ertesi yıl bu kuruluş Zaptiye müşiriyeti seviyesine çı­karıldı (1846). Aynı yıl güvenlik işleri ye­niden düzenlendi ve polis teşkilâtı yeni ku­rulan Zaptiye nezaretine bağlandı. Zaptiye müşiriyeti emrindeki Asakiri Zaptiye kuv­vetleri de jandarma görevi yapmak üzere seraskerliğin bir bölümü durumuna getiril­di. 1907′de 167 maddelik bir polis nizam­namesi çıkarıldı. 1913′te yürürlüğe konu­lan ikinci bir nizamnameyle polisin görev, yetki ve teşkilâtında ıslahat yapıldı. 22. VII. 1909′da uygulanmağa başlanan istanbul Vilâyeti ve Emniyeti Umumiye Teşkilâtına Da­ir kanun ileı Zaptiye nezaretinin görevleri bu yeni umum müdürlüğe verildi. istanbul Emniyeti Umumiye müdürlüğü 1923′e kadar işbaşında kaldı.
Kurtuluş savaşından son­ra istanbul’daki bu umum müdürlük kaldı­rılarak, Ankara’da Emniyet Umum müdür­lüğüne bağlı vilâyet polis müdürlükleri ku­ruldu (24. III. 1923). Teşkilâta ve mesleğe yeni bir düzen verilmesi düşüncesiyle 2049 Sayılı kanun çıkarıldı (30. VI. 1932). Bu kanunla polis, üniformalı ve üniformasız olarak ikiye ayrıldı, üniformalı polis atlı ve piyade bölümlerinde toplandı. Görev ve yetkilerin yeniden düzenlenmesi amacıyle 2559 Sayılı kanun çıkarıldı (4. VI. 1934). Teş­kilât 3201 Sayılı ve 1937 tarihli Emniyet Teşkilâtı kanunuyle yeniden düzenlendi ve Emniyet Genel müdürlüğü kuruldu.
Bk. Emniyet Genel Müdürlüğü.

♦ Polislik i. Polisin görevi. || Polis gibi davranan. (LM)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİS,Polislik hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİNEZYALI

Tarih 01 Haziran 2009

POLİNEZYALI i. (Polinezya’dan polinez-ya-lı). Polinezya halkından veya bu halkın soyundan olan kimse.

— ANSiKL. Antropol. ve Etnol. Ada ve takımadalarının çokluğuna rağmen, Polinezya’da polinezya ırkı denen ve hayli homogen bir insan soyu yaşar. Bu yerliler, esmer tenli, uzun boylu, vücut ölçüleri avrupalılarınkini andıran, brakisefal, ince yüz­lü, düz veya kıvırcık saçlı insanlardır, Ba­zı antropologlar onları sarı ırktan, bazıları da beyaz ırktan ve özellikle beyaz ırkın Akdeniz’de yaşayan grubundan sayarlar. Menşeleri meselesi de, ortaya atılan bir­çok teoriye rağmen belirsizdir. Bazı kim­seler Malezyalılarla yakınlıkları olduğunu ve Mikronezya veya Melanezya yoluyle Gü­neydoğu Asya’dan geldiklerini öne sürerler. Kimine göre de Hindistan’dan, Eski İran dünyasından veya Japonya’dan gelmişler­dir. Thor Heyerdahl, balsa tahtasından yapılmış Kon-Tiki adındaki bir salın üzerinde Peru ile Tuamotu kıyıları arasında yaptığı bir gezinin sonuçlarına dayanarak amerika asıllı oldukları sonucuna varmıştır. Çok iyi denizci olan Polinezyalılar, iki uçlu tek kürekle çekilen oyma kayıklarla kabi­leler halinde yer değiştirirlerdi.

Eskiden, kademeli ve karmaşık bir toplum teşkilât­ları, tabiatın gücü mana’ya. dayanan bir dinleri vardı. Tanrıları için marae deni­len, dev boyutlu tapmaklar kurmuşlardı. Balıkçılık yapar, patates, hindistancevizi v.b. yetiştirirlerdi. Barınakları, özellikle bitkisel maddelerden yapılmış ve ancak belirli işler için kullanılan dikdörtgen veya yuvarlak bölmelerden meydana gelirdi. Av­rupalılarla temasa başladıktan sonra Polinezyalıların çoğu Hıristiyanlığı kabul etti. Beyazların törelerini, yaşayış tarzlarını be­nimseyerek, kabile teşkilâtlarını ve gele­neksel yiyecek iktisatlarını terkettiler. Bu arada yok olma tehlikesiyle karşı karşıya geldiler; savaşlar, çocuk katliamı ve kıt­lıklar nüfusun azalmasına yol açtı. XIX. yy.daki sömürgeleşmeyle bu azalma daha da belirli bir hal aldı. XX. yy. başlarında misyonerlerin ve idarecilerin çabalarıyle du­rum düzeldi, üstelik nüfus yeniden artmağa başladı. Bk. POLİNEZYA. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİNEZYALI hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİNEZYA

Tarih 01 Haziran 2009

POLİNEZYA (önek poli, çok sayıda ve yun. mesos, ada’dan), Avustralya, Melanezya ve Mikronezya’nın doğusundaki adalar topluluğu: Okyanusya’nın dört büyük bölümünden biridir.
• Coğrafya. Polinezya’yı meydana getiren çeşitli takımadalar geniş deniz alanlarıyle ayrılmıştır; bunlar Yeni Zelanda (268 655 km2), Büyük Britanya’ya bağlı olan Tonga, Cook, Ellice, Phoenix ve Sporades adaları (Batı Samoa’lar, Commonvvealth üyesi bir devlettir), Fransız Polinezyası’na bağlı olan Cemiyet, Australes, Tuamotu, Gambier, Marquises adaları, fransız sömürgesi Wallis ve Futuna adaları, A.B.D.’nin denizaşırı toprakları olan Hawaii adaları ve Doğu Samoalar ve Şili’nin olan Paskalya adasıdır.

Yeni Zelanda dışında Polinezya takımada­larının yüzölçümü yaklaşık olarak 26 500 km2′dir. Başlıca adaları volkanik asıllıdır (Hawaii, Savaii, Tahiti, Rarotonga v.b.), yanardağların bazıları da çok yüksektir (Havvaii’de Mauna-Kea 4 210 m). Bazıları faal­dir (Hawaii’de Mauna-Loa), fakat çoğu sönmüş ve aşınma ile yıkılmıştır (Tahiti). Volkanik adaların çevresinde mercanlar, çoğunlukla mercan setleri meydana getirir, aynı şekilde okyanusun sığ yellerinde birbi­rinden ayrı binlerce mercan adasına ve ka­yasına rastlanır (Tuamotu, Phoenix v.b.). Bütün Polinezya adalarında tropikal iklim hüküm sürer; rüzgârlara açık yamaçlar sı­cak ve yağışlı, alçak adalar oldukça kurak­tır; ılıman okyanus ikliminin hüküm sürdüğü Yeni Zelanda adası bir istisnadır. Bitki örtüsü çoğunlukla cılız, flora oldukça yoksuldur. Büyük bir gelir kaynağı olan hindistancevizi ağaçlarını bile insanlar yaymış­tır.
Denizciliğe yatkınlıkları sayesinde Polinezyalılar yavaş yavaş en ıssız takımadalara (Hawaii, Yeni Zelanda, Paskalya adası) yerleştiler. Takımadaların birçoğu daha XVI. yy.d a bulundu, fakat Polinezya ada­larının gerçek coğrafî sayımı ancak XVIII. yy. sonunda yapıldı (Cook, Bougainville v.b.). Avrupalılar XIX. yy.da iskeleler, ikmal noktaları kurarak ve dinî heyetler yerleşti­rerek çeşitli takımadaları aralarında bölüş­tüler. Fakat getirdikleri hastalıklar çok sa­yıda polinezyalının ölümüne sebep oldu ve geleneksel yaşayış bozuldu: XIX. yy. başın­da Polinezyalılar en az bir milyon kişiydi­ler; yüzyıl sonra ise ancak 200 000 kişi kal­mışlardı; fakat otuz yıldan beri nüfusları yeniden artmaktadır (bugün 410 000 kişi). Yeni Zelanda’da ingiliz asıllılar yerli Maori’lerden kalabalıktır (1 900 000 avıupa asıl­lı yeni Zelandalıya karşı 130 000 maori). Havvaii’lerde, takımadaların iktisadî kalkın­ması Avrupa ve Asya’dan büyük göçmen dalgalarının gelmesine sebep oldu ve Polinezyalıların çoğu melezleşti. öbür takımada­larda polinezya ırkı daha iyi korundu; en önemli adalarda (Tahiti, Upoîu) melez top­lulukları bulunmasına karşılık ıssız topraklarda safkan Polinezyalılar vardır. Bunlar gelirlerini geleneksel tarım (yumrulular), hindistancevizi yetiştiriciliği ve balıkçılıktan sağlayarak sakin yaşayışlarına devam eder­ler.
Tarih. Bk. Okyanusya.
• Güzel sanatlar. İndonezya’ya yakın olan Gilbert, Tonga, Samoa, Futuna v.b. adalar­da bu yakınlığa rağmen aşırılığı olmayan, nispeten sade bir sanat gelişti, insan şekil­li eserler bulunması bu sanatın başlıca özel­liğidir; bu sanatın en iyi örnekleri kabuk lifleriyle yapılan, siyah ve kırmızının bütün tonları kullanılarak geometrik şekiller veya küçük hayvan şekilleriyle süslenen tapa’lardır. Geometrik süslemelerle donatılmış si­lâhlara da rastlanır.

— Leng. Polinezya dili, malaya-polinezya dillerinin doğu öbeğine girer (bk. melanezya dili)’, polinezya dili iki öbeğe ay­rılabilir; batı ve doğu öbeği. Batı öbeği esas olarak tonga ve samoa dillerini kapsar; bu iki dilin lehçeleri Wallis, Futuna, Uvea (Yeni Kaledonya yakınları), Aniwa’da ve Yeni Hebrides’lerde, Vate’de, Rennell’de ve Bellona’da, Salomon adalarının çeşitli atollerinde ve Carolines adalarının güneyin­de Nukuoro ve Kapingamarangi’de konu­şulur. Doğu polinezya dili, Cemiyet adala­rından, kuzeye doğru Hawaii adalarına, ku­zeydoğuda Narquises adalarına, doğuda Paskalya adasına ve güneybatıda Yeni Ze­landa’ya kadar yayılır.

Batı polinezya diline oranla polinezya dili daha az tutucu ve daha gelişmiştir. Meselâ tonga dillerinde fafine («kadın»), Tahiti’de vahine; hingoa, «isim» ise i’oa olur. Ama iki öbekte de benzer değişikliklere rastla­nır: k, Tonga ve Yeni Zelanda’da muhafaza edilmiş ve Tahiti, Hawaii ve Samona’larda bir mizmar darbesi haline gelmiştir. Ng de değişikliğe uğramıştır: meselâ, Tonga, Samoa ve Yeni Zelanda’da adam’ı belirten tangata terimi, Tahiti’de ta’ata ve Hawaii adalarında kanaka olur. Bu fonetik deği­şikliklere ve eklerdeki bazı farklara rağmen polinezya lehçelerinin kelime hazinesi ve gramer yapısında büyük benzerlikler görü­lür. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİNEZYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİGON

Tarih 01 Haziran 2009

POLİGON i. (önek poli ve yun. gonia, açı’dan fr. polygone). Mat. Bk. çokgen.
— Ask. Her çeşit silâhla atış yapmak veya mermi ve patlayıcı maddeleri denemek için özel olarak düzenlenmiş alan. Bk. ATIŞ sahası.
— Biyol. Frekans poligonu, bir karakterin sürekli değişkenliğini, yani çok gen’e da­yandığını ifade eden grafik eğrisi. Bk. ANSİKL.
— Mekan. Dayanma poligonu, bir cismin bir düzlem üzerine dayandığı noktaların tümünü birleştiren dışbükey en küçük po­ligon. (Bir düzlem üzerine dayanan bir cis­min ağırlık merkezinden geçen düşey, da­yanma poligonunun içine düşerse, bu cisim denge halindedir.)
— Topogr. Poligon ölçümü, bir topografya ağındaki noktaların konumunu tayin etme­ğe yarayan özel teknik. Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Biyol. Bazı karakterlerin çok genliliği, süreklilik gösteren bir değişim do­ğurur. İki uç tip arasında yer alan ara tip­ler frekans poligonunu çizme imkânı verir.Oldukça kalabalık sayıda insanların boyu­nu örnek olarak alalım. Apsis (yatay doğ­ru) üzerinde boyları santimetre olarak gös­terelim; bunlara boy sınıfları denir. Bu doğrudan yukarıya doğru her boy için bir dik doğru (ordonat) çıkalım. Dikey doğru­ların boyu, her boydaki insanların sayısıyle orantılı olacaktır.

Ordonatların uçlarını birleştirdiğimiz zaman frekans poligonunu elde ederiz. Tepe noktası, sayısı en çok olan boyla çakışır. Bu poligon tepe noktası­na göre bakışımlı olabileceği gibi bakışım­sız da olabilir. Yine tek tepeli olabileceği gibi birçok tepeli de olabilir. İkinci durum­daki bir poligon, nüfusun karışık olduğu­nu gösterir.
— Topogr. Poligon Ölçümü, köşelerine kazıklar çakılmış bir poligon geçkisinin AM, MN, NP……… kenar uzunluk­larını ölçme ilkesine dayanır; aynı zaman­da köşelerdeki açılar da takeometre ile ölçülür. A ve B uç noktaları nirengiyle ön­ceden bilinir; ilk ve son kenarlar da özel ölçmelerle tespit edilir. Bütün bu ölçmeler­den M,N,P,Q v.b. noktalarının birbirlerine göre konumlan elde edilir. Poligon ölçü­mü A,M,N açılarını ölçerek veya kenar­ların açıklık açıları goulier pusulası veya herhangi bir pusula ile tespit edilerek ger­çekleştirilir. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİGON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLEVOY

Tarih 01 Haziran 2009

POLEVOY (Boris Nikolayeviç kampov, — denir), sovyet yazarı (Moskova 1908). Povest o Nastoyasçem Çeloveke (Gerçek Kişi Üstüne Roman) [1946] adlı romanında, İkinci Dünya savaşının pilotlarından Meresyev’in hayatını anlatır, öbür eserleri ara­sında Mıy, Sovyetskiye Lyudi (Biz, Sovyet insanları) [1948] anılmağa değer. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLEVOY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLDER

Tarih 01 Haziran 2009

POLDER i. (hollanda dilinde «set çekilmiş toprak» anlamında k.). Irmak veya deniz sularının basmasını önlemek için setle çev­rilmiş, sonra da akaçlanarak değerlendirilmiş bölge.
— ANSiKL. Polder’ler tekniğinin geliştiği ve en mükemmel hale geldiği yer Hollanda’­dır. Bazı polderler alçak kıyılarda, denizin örttüğü yüzeylere set çekilmesiyle elde edil­miştir; bunlar özellikle ılıman ülkelerin kı­yılarında çok yaygındır ve en eski polder tipidir. Bu polderlerde insanlar yerleşmenin tabii süreçlerini hızlandırmak ve bitki ör­tüsünün kaplamağa başladığı kısımlarda aşınmayı önlemekle yetinmişlerdir (schorre). XVI. yy.da Friz’de çamur yataklarını (slikke) kıyıya dikey harklarla dörtgen bölme­lere ayırma usulü de uygulanıyordu.
Böyle­ce, asıltı haldeki çamurun yerleşebileceği sa­kin bölgeler tecrit ediliyordu. Tuzlu toprak­lara uyan tuzcul bitkiler dikilmesi de tortul­laşmanın hızlanmasına yardım eder. Başka polderler bataklıkların veya göl ve ırmak kıyılarının kurutulmasıyle yaratılmış­tır. Hem denize veya kuvvetli taşkınlara karşı bir korunma setleri, hem de iç kısım­daki suları atmak için akaçlama ve tulum­ba sistemleri vardır: Fens (ingiltere) ve Or­ta Hollanda poldeıleri. Her türlü deniz etki­sinden uzakta olan Fucino gölü (italya), Alaotra gölü (Madagaskar) ve Çat ırmağı kıyılarındaki polderler bu tiptendir.
Bugün en Önemli polderler hem set çekme, hem tulumbalama yoluyle denizden kazanı­lır: Zuiderzec. Bu iki usulün birleştirilmesi daha kısa süre içinde daha geniş topraklar elde etmeyi sağlar. Bununla beraber, bu şekilde elde edilen alçak topraklar deniz veya kıyı akıntılarının hücumundan çok ça­buk zarar görür. Bu zayıflık zamanla artar; çünkü yüzyıldan yüzyıla yükselen kabarık sularla, akaçlama veya aşınmanın çöktürdüğü polderlerin tabanı arasındaki seviye farkı artar. Tatlı sulara karşı alınan korun­ma tedbirleri de özellikle çok farklı iklim­lerin hüküm sürdüğü bölgelerde uzun bir kuraklık döneminden sonra ansızın başla­yan şiddetli ırmak taşkınlarından büyük za­rar görür.
Polderlerin korunması için, önce kumullarda ve kıyı şeritlerinde toprağı tu­tabilecek ağaç türleri (oyatlar, uzun köklü bitkiler, çam) dikilmesiyle tabiî müdafaa şartlarının sağlamlaştırılması, zayıf veya breşlerle kesilen bölgelerde ise beton bloklar veya taş levhalar döşemek lâzımdır: ırma­ğa dikey olarak yerleştirilen beton veya tah­ta direkler yan aşınmayı önler; ayrıca ku­mulların altındaki yeraltı su örtüsü, kumda birleşmeyi sağlayacak nemlilik derecesinin kaybolmaması için dikkatle gözlenir. Setler sert darbelere karşı koyacak şekilde inşa edilmiştir. Irmakların taşkın suyuna karşı, bataklığın kenarında uzanan basit bir ku­şak kanalı küçük taşkınlar için yeterlidir; kabarık sular zamanında su altında kalan toprak çıkıntıları, büyük taşkınlarda küçük yatağı kuşatır; büyük yatağı ise daha yük­sek setler sınırlar. Dış sulardan böylece ko­runan polderlerin değerlendirilmesinde hâlâ birtakım meselelerle karşılaşılır. Yağışlı ik­limlerde, bitki örtüsü ve yağmur suyunun etkisiyle, set çekilmiş kıyı topraklarının tu­zu hızla giderilir (Wash’ta [ingiltere] çayır yetiştirmeğe bir yıl yeter). Tulumbalama yo­luyle kurutulan deniz polderlerinde, kurut­ma ancak eski tuzlu su örtüsünün bir tatlı su gölü haline getirilmesinden sonra yapılır ve birbirine yakın hendeklerle uygulanan akaçlama, tuzlu suların boşaltılmasını kolay­laştırır.
Bazı durumlarda toprakta, tuz ve magnezyumun yerini kalsiyumun alması de­mek olan kimyasal süreçleri hızlandırmak için alçıtaşı serpilir. Sıtma ile savaş da her zaman poldedeştirme ile birarada yürütül­müştür.
Setlerin veya alavere hazuzlarının içine sü­zülen sular ve fazla yağmur suları, topla­yıcılara ulaşan bir hendekler ve harklar ağıyle yapılır. En basit durumlarda (meselâ cezir sırasında) boşaltma klapeli vanalar ile yapılır ama genellikle tulumbalama (es­kiden yeldeğirmenleri, bugün Diesel veya elektrik motorlu tulumbalar) fazla suları hazne yerine geçen su örtülerine sevkeder. Daha sonra, fazla sular yerçekimi etkisiyle ırmaklara ve denize doğru akar. Bu gibi su hazneleri, kurak dönemde hendekler ağı­nın ve akaçlama kanallarının ters yöne kul­lanılma siyle tatlı su ikmalini sağlar. Büyük modern polderlerde açık tavanlı ilk ağ, son­radan kısmen beton veya toprak borularla yer altından geçirilmiştir. Polderlerin tecrit edilmişliği hâlâ işleyenleri toprağın yoksullaşması meselesiyle karşı karşıya bırakır. XI. ve XII. yy.daıı beri polderlerde oturan­lar yeni toprakların değerlendirilmesini ve korunmasını ortaklaşa sağlamak için gruplaşmışlardır. Çağımızda malî yüküm an­cak devletin sağlayabileceği kadar yükselmiştir.

Hollanda’da merkeziyetçilik fran­sız işgaliyle aynı tarihte (1798) başlamış ve çalışmalar ya devlet ya da bir reji eliyle yü­rütülmüştür. On yıllık ilk doğrudan işletme (3-6 yıl) döneminden sonra orta büyüklük­te aile ilşetmelerine toprak bağışlanmıştır. Hollanda’da Dollart’dan Zeeland Flandre’ına kadar pek çok polder uzanır. Hollan­dalılar Ortaçağdan itibaren devamlı çabalar pahasına denizden önemli topraklar kazan­mışlardır. Bugün girişilen Zuiderzee’nin bir kısmını kurutma işi bunların en önemlisidir ve Hollanda topraklarını yaklaşık ola­rak yüzde on genişletecektir. Birçok başka ülkede de (özellikle ingiltere, Belçika, Almanya, Danimarka, Japonya) polderler vardır. Akdeniz bölgelerinde özellikle italya’da ıslah çalışmaları çerçeve­sinde büyük polderler yaratılmıştır. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLDER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİLTDOWN

Tarih 01 Haziran 2009

PİLTDOWN, İngiltere’de (Sussex) Uckfield’in kuzey batısında yer. 1912′de, Char­les Dawson ve Arthur Smith Woodward burada insan kemikleri buldular. A.S. Woodward bu kemiklere Eoanthropus Dawsoni adını verdi; Piltdown adamı diye de bi­linen eoanthropus’un kalıntıları, karşılaşı­lan çetin meseleler yüzünden tartışmalara yol açtı. Bulunan baş iskeleti ve kafatası çok gelişmiş olduğu halde çene kemiği may­mun çenesi kadar küçüktü. Dawson bunun çok ilkel bir insan başı olduğunu öne sür­dü; bazı tarihöncesi bilginleri ise eoanthropus’u doğrudan doğruya homo sapiens’in atası ve Neandertal adamından apayrı bir insan olarak kabul ettiler. Ama uzmanla­rın birçoğu, kafatasının insana, çenenin maymuna ait olduğunu ileri sürdü. Nihayet filüor metoduna dayanılarak yapılan son kronolojik araştırmalar kafatasının ancak birkaç binyıllık olduğunu ortaya çıkardı. Orangutana ait çene kemiğindeki dişlerin ise sunî olarak aşındırıldığı, fosillerin ya­nında bulunan ilkel araçların, çelik âlet­lerle yontulmuş âdi birer taklit olduğu an­laşıldı. Bu saktekârlığı yapan muhtemelen Dawson’dur. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİLTDOWN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pilgrim’s Progress

Tarih 31 Mayıs 2009

Pilgrim’s Progress (THE) [Hacının Gezi­si], John Bünyan’ın alegorik romanı (1678 ve 1684). Yazar, rasyonalizme ve törelerin bozulmasına karşı çıkmayı amaçladığı bu eserinde Yıkım Sitesi’nden Gök Sitesi’ne gi­den Christian’ın tehlikeli yolculuğunu an­latır. Christian insan ruhunun kurtuluşu uğruna çaba harcayan dindar kişinin sembo­lüdür. Gök Sitesi’nin kapısı, hiç bir insan kaleminin tasvir edemeyeceği bir manzara üzerine bir an aralanır, sonra çabucak ka­panır. Romanın, birincisi kadar güçlü ol­mayan ikinci bölümünde, Christian’a ulaş­mak için, karısıyle çocuklarının Gök Site­si’ne yolculuğu anlatılır. (LM)

31 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pilgrim’s Progress hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLAÇEK (Karel)

Tarih 30 Mayıs 2009

POLAÇEK (Karel), çek yazarı (Rychnov nad Kneznou 1892-Oswiecim [Auschwitz] kampı 1944). Hikâye ve romanlarında canlı ve insancıl bir mizahla Çekoslovakya’daki küçük burjuva yaşayışını anlattı (Povidky israelskeho Vyznani [israil Dininden Hikâ­yeler], 1926; Dum na Predmesti [Banliyö­deki Ev], 1927; Muzi v Offsidu [Oyun Dışı İnsanlar], 1913; Hostinec «U Kamenneho Stolu» [«Taş Masa» Lokantası], 1931). Nazi toplama kampında öldü. (M)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLAÇEK (Karel) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POEM,Poemes Antiques

Tarih 30 Mayıs 2009

POEM i. (fr. poeme). Müz. Bk. şiir.
Poemes Antiques (Antik Şiirler), Leconte de Lisle’in şiir kitabı (1852). Şairin ilk şüı kitabıdır. Leconte de Lisle, ilk baskısının önsözünde, romantik sanat anlayışına ken­di sanat anlayışını karşı çıkarıyordu. Ro­mantizmin insan kişiliğinin en derin ifa­desini ortaya çıkaran duygusal bir hıristiyanlıktan hareket etmiş olmasına karşılık şair, sanattan, kaynağındaki geleneklere dö­nerek, kararsız bir «ben»i değil de, insan­lığın ruhunu dile getirmesini bekler. Ko­nularını yunan ve hint ilkçağlarından alan Leconte de Lisle, insanlığın destanını, ken­di duygularına kapılmadan anlatır ve şiir­lerini birer mermer kabartma gibi işler. (L)
Poenulus. Bk. kartacali.

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POEM,Poemes Antiques hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PIRILTI

Tarih 29 Mayıs 2009

PIRILTI i. (onomatope pırıl’dan pırıl-tı). Parıldayan bir şeyden yansıyan ışık, ışıltı; Güldüğü vakit, dişleri bir beyaz pırıltı ile yanıyordu (Vâ-Nû). Dans etmeyip oturan, cıgaralarının pırıltıları gelen insanlar, gizli gizli herkesi kontrol etmektedir (S.F. Aba­sıyanık). [M]

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PIRILTI hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHYSOPSİS

Tarih 29 Mayıs 2009

PHYSOPSİS i. Pupidae familyasından siv­ri tatlısu salyangozu. (Bu salyangoz physa’ya benzer, ama örteneği parçalı değil­dir; kavkısı oval, dik, orta direğinin dip kısmı küttür. Tropikal Afrika’nın tatlı su­larında yaşayan bu hayvanlar insanlarda «bilharziyoz» denen şiddetli bir hastalığa sebep olan yassı solucanların arakonağıdır.) [L]

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHYSOPSİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHOTEİNOS Sirmium’lu

Tarih 28 Mayıs 2009

PHOTEİNOS Sirmium’lu, yun. Sermion, yunan sapkını (Ankara [Ankyra] 300′e doğr.
- öl. 376). Sirmium piskoposuydu. Derin bilgisiyle tanınmıştı, isa’nın sadece bir insan olduğunu, yalnız Ruhül Kudüs tarafından kutsanmış ve Tanrı tarafından Khristos mertebesine yükseltilmiş olduğunu ileri sü­rüyordu. 345 Antakya (Antiokheia) konsilinde, Milano (347) ve Sirmium’da (351) mahkûm edildi, sürgüne yollandı. Çömez­lerinin İllyria’ya ve Batı’ya dağıldıkları ve IV. yy.dan sonra ortadan kalktıkları sa­nılır. (L)

28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHOTEİNOS Sirmium’lu hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHORONEUS

Tarih 28 Mayıs 2009

PHORONEUS. Yun. mit. Peloponnesos ge­leneğinde inakhos’un oğlu, ilk insan; ateş­ten yararlanmayı keşfetti ve Hera kültünü başlattı. (L)

28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHORONEUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Philebos.

Tarih 28 Mayıs 2009

Philebos. Eflatun’un diyalogu. Konuşma­lar Sokrates, Philebos ve Protarkhos ara­sında geçer. Sokrates, akıl ile hazzı karşı­laştırır ve en yüce İyi’nin hangi tarafta bu­lunduğunu araştırır. Haz, ister istemez, geç­mekte olan anın dar sınırları içinde kapa­tılmıştır; akla uyarak yürütülen hayat ise, insanın tüm eğilimlerini doyurmaktan uzak­tır ve insanın kendi hayatından her türlü duyguyu kaldırması, kendisini insanlıktan çıkmış bir varkk olmağa götürür. Yapılacak şey, akıl ve hazzı birbirine eşit olmayan dozlarda karıştırmaktır. Philebos, Eflatun’­un son dönem eserlerindendir (360′a doğr.?). Eflatun, filozofluk hayatının sonlarına doğ­ru, yaşantı ve tecrübelerden ortaya çıkan gerçekleri hesaba katarak idealizmini yu­muşatmıştı. Filozofun, haz doktrinini yeni­den elden geçirmesi belki de Kyreneli Aristippos’un etkisiyle olmuştur. (-> Bibliyo.)

28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Philebos. hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHEİDİAS

Tarih 28 Mayıs 2009

PHEİDİAS, yunan heykeltıraşı (M.ö. 490′a doğr.-öl. 431), Atinalı Kharmides’in oğlu. önceleri resimle uğraştı, 470′ten önce de Myron ve Polykleitos ile Hegias’ın öğrenci­si oldu. Plateia (veya Plataia) tapmağı için çok büyük bir Athena heykeli, Delphoi’de ise Miltiades onuruna bir anıt, Akropolis üzerinde bir Limni’li Athena heykeli ve Perikles tarafından ısmarlanan bronzdan anıt­sal Promakhos Athena heykeli yaptı. El­deki kesin metinlere göre Olympia’daki Zeus heykeli Pheidias’ın üne ulaşmasını sağladı; tanrı çok süslü bir taht üzerinde görülüyordu; tamamı 10 metre yüksekliğe varan bu eser altın ve fildişinden yapılmış­tı. Sanatçının bir başka krizelefantin eseri de Parthenon’un içini süslemek için yapılan ve 438′e doğru tamamlanan Athena Parthanos heykeliydi. Bu heykelin üzerinde uzun bir tunik, sol elinde bir mızrak, sağ elinde bir zafer sembolü vardı. Heykelin, «Barbarakeion Athenası» denen Atina Mil­lî müzesindeki II. yy.dan kalma bir kop­yası, boyunun kısalığına rağmen, kocaman heykelin görünüşünü andırır. Perikles, Pheidias’ı Parthenon’un süslenmesi ve eserin genel yapımını kontrol etmekle görevlendir­mişti. Tapınağın metopları, frizleri ve alın­lıkları Pheidias ve çevresindeki sanatçılar tarafından yapıldı. Athena Parthenos hey­keline ayrılan fildişinin bir kısmını ken­disi için alıkoymakla suçlandırılan Pheidias, Perikles taraftarlarına gösterilen hoşnutsuz­luktan kurtulamadı ve şehirden uzaklaştı. Pheidias dehası ile heykel sanatına o zamana kadar bilinmeyen bir esneklik ve bir ha­reket getirmişti, insan yüzüne soylu ve hu­zur dolu bir güzellik vermesini bildi. (L)

28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHEİDİAS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHASMOPTERA

Tarih 28 Mayıs 2009

PHASMOPTERA çoğl. i. Phasmalarla phyllumları kapsayan böcekler takımı. Eşanl. cheleutoptera.
— ansikl. Bu takımdaki böceklerin ağzı çiğneyici, bacakları uzun, öngöğsü kısadır. Kanatlar ya körelmiştir, ya da hiç yoktur. Kurtçukları yetişkinlere benzer. Phasma bu­günkü böcek favnasının en irisidir. Göv­deyi daima uzun (phyllidae familyasından olanlar hariç), kabukları genellikle çıplak, fakat bazen tüy ve dikenlerle kaplıdır. Bit­kiyle beslenen ve gececi olan bu böcekler dallar arasında saklanarak yaşar. Bazı tür­leri okaliptüslere ve hindistancevizi ağaç­larına zararlıdır. Bu böceklerin en ilgi çe­kici yanı bulunduğu ortama ilk bakışta farkedilmeyecek derecede benzer oluşu, hiç değilse insanların gözüne böyle görünmesi­dir. Bk. homokromi. [L]

28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHASMOPTERA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Phânomenologie des Geistes

Tarih 28 Mayıs 2009

Phânomenologie des Geistes (Zihnin Fenomenolojisi). Hegel’in eseri (1806). ön­celeri, ontolojiye bir giriş olarak hazırla­nan ve Hegel felsefesinin antropolojisi olan bu eser, gitgide mutlak Varlık bilgi­sine ulaşan insan bilincinin gelişmesini, birtakım tarihî örneklerden hareket ede­rek dile getirir. (L)

28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Phânomenologie des Geistes hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHALARİS

Tarih 27 Mayıs 2009

PHALARİS i. Otsu bitki. (Bir türü [Phalaris arundinacea] yaprakları için süs bitkisi, diğer bir türü [P. canariensis] kuş yemi olarak yetiştirilir.) [L]
PHALARİS Akragas (Agrigento) tiranı (M. ö. 570′e doğr.- 554), astypalaia veya girit asıllıydı. Birçok işçiyi seferber ederek ik­tidarı ele geçirdi. Zalimliğiyle ün kazandı, tunç bir boğa içinde insan kurbanlarını yak­tığı anlatılırdı. M.ö. V. yy.daki strathegos tiranların öncüsüdür. Sikania’lıların toprak­larını işgal eti. Kartaca’ya karşı Hirnera’yı savundu. Ayaklanan Akragaslılar arasında, 69. Olympia yılında Telemakhos tarafından öldürüldü. Tiranlığm savunmasını yapan 148 düzmece Phalaris’in Mektupları, Roma imparatorluğu devrinde yazılmıştır. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHALARİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Phaidon

Tarih 27 Mayıs 2009

Phaidon, Eflatun’un diyalogu. Sokrates’in, çömezleri arasında geçirdiği son anları an­latır. Phaidon’un ağzından anlatılan hikâye çeşitli konularla (özellikle ruhun ölümsüzlügüyle) ilgili bir tartışma çerçevesinde ge­çer. Sokrates Philolaos’un çömezleri Simmias ve Kebes’e ölümün iyi bir şey olduğu­nu, çünkü ruhun ölümde kendini bulduğu­nu tanıtlar ve gerçek filozofun tek işi ölü­me doğru ilerlemektir der. Ruhun ölümsüz­lüğü dinî gelenekle kanıtlanmıştır; canlı, ölüden doğar; ruh, özellikle, niteliği bakı­mından tek ve çözülmez olan tanrısal varlı­ğa benzer. Uzun bir mit ölümden sonra insanların kaderini ortaya koyar. Ruhu bedenin bütün bağlarından sıyıran arınma, onun tanrıyle kaynaştığı temaşa katına yük­selmesini sağlar. Konuşma, Onbirler’in bal­dıran zehirini sunan hizmetçinin gelişiy­le yarıda kalır. Sokrates zehiri içer ve ağ­layan dostları arasında son nefesini verir. Phaidon, Eflatun’un olgunluk dönemine 1380′e doğr. ?) rastlar. Filozofun İdea’lar doktrininin biçimlendiği bu eserde, temaşa diyalektiği şölen, Phaidros ve Devlet adlı eserlerinin diyalektiğini haber verir. (-> Bibliyo.) [L]

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Phaidon hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PEZOA VELİZ (Carlos)

Tarih 27 Mayıs 2009

PEZOA VELİZ (Carlos), şilili şair (San­tiago 1879-ay.y. 1908). Yoksul ve hareketli bir hayat sürdü. Sağlığında dergilerde çı­kan şiirleri, ölümünden sonra toplanarak birkaç cilt halinde yayımlandı: Alma Chilena (Şili Ruhu) [1912]; Campanas de Oro (Altın Çanlar) [1921]; Poesias y Prosas Completas (Bütün Şiir ve Nesirler) [1927]. Modernist hareketin etkisinde kaldı. Ara­larında yaşadığı küçük insanları dile ge­tirdi. (M)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEZOA VELİZ (Carlos) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİERO Dİ COSİMO

Tarih 27 Mayıs 2009

PİERO Dİ COSİMO (Piero Di LORENZO Dl CHiMENTi, — denir), italyan ressamı (Floransa 1462′ye doğr .-ay.y. 1521). Cosimo Rosselli’nin öğrencisiydi. Zaman zaman Le­onardo, Verrocchio, Signarelli ve flaman sanatından etkilendi. Mitolojiyi (Prometheus, Strasbourg) veya ilkel ve vahşî insanla­rı {Av, New York) canlandıran garip ko­nular seçti. Etkili portreler ve mobilya pa­noları da yaptı (Andromeda ve Perseus, Uffizi). [L]

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİERO Dİ COSİMO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PEYGAMBER

Tarih 27 Mayıs 2009

PEYGAMBER i. (fars. peyam veya peyğâm, haber ve -ber, getiren’den peyam-ber, peyğüm-ber). Tanrı’nın emirlerini bildiren kimse: Bizim vali bey eskiden gelseydi pey­gamber olurdu. (M.Ş.Esendal). Çakmak­çılarda Yeni Han … «Yeni» dedimse Nuh peygamber zamanından kalma… (Kemal Tahir). [Eşanl. NEBİ. RESUL.] || özel ola­rak Hazret! Muhammed (bu anlamda, özel isimdir): Ey ulu Peygamberimiz nerdesin? / Dinle minaremde öten gür sesin (M.Â. Ersoy). / Teşm. yol. Tahmin veya rast­lantı sonucu geleceği, olacakları haber ve­ren kimse./ Yalancı peygamber, peygam­berlik taslayan kimse.
— ÇEŞ. DEY. Allah’ın emri Peygamberin kavliyle. Bk. KAVİL. / Nuh der peygam­ber demez. Bk. DEMEK.
— ANSiKL. Din. Tanrı ile insanlar arasında habercilik ve elçilik görevlerini yapan kim­selere değişik adlar verilir. Farsça’da «haber getiren» anlamında pey-amber (peygamber), Arapçada gene «haber ulaştıran» karşılığı nebi, «elçi» anlamına ge­len resul kelimeleri kullanılır. Bu kavram­larla nitelenen kimselerin islâm dinine göre Tanrı tarafından özel olarak görevlendiril­meleri gerekir.
Kur’an’da peygamber kelimesinin karşılığı olarak nebi ve resul’ün yanında beşır (se­vinçli haber getiren) [Bakara süresi, 119; Sebe suresi, 28; Fatir suresi, 24; Fussilet su­resi, 4 v.d.] ve nezir (ihtar edici, korkutu­cu, uyarıcı) [Fatır suresi, 24; Maide suresi, 19; Hud suresi, 25; Sebe suresi, 44 v.d.] kelimeleri de kullanılır. Din deyimleri arasında nebi ve resul kav­ramları bazen birbirinden farklı anlamlar­da kullanılır. Yeni bir şeriat ve yeni bir ki­tap getiren peygambere resul, yeni bir şeri­at ve kitap getirmeyen, yalnız kendisinden önce gelen bir resulün bildirdiği şeriat ku­rallarını uygulayan ve kitabını bildiren kim­selere de nebi adı verilir. İslâm inancına göre peygamberlerle öteki insanlar arasında maddî yaşayış bakımından bir ayrılık yok­tur; bütün peygamberler de birer insandır (Enbiya suresi, 7-8). Onları öteki insanlar­dan ayıran şey daha çok Cebrail aracılığıyle kendilerine Tanrı tarafından gönderi­len vahiy (bk. VAHİY) ve taşıdıkları bazı niteliklerdir. Bu nitelikler ismet (masum olmak ve günah işlememek), emanet (ken­dine güvenilir ve emin olmak), sıdk (doğru sözlü olmak, yalan söylememek), fetanet (akıllı ve anlayışlı olmak) ve tebliği şeriat’tır (Allah tarafından bildirilen şeriat hü­kümlerini ümmetlerine bildirmek). Kur’an’a göre her ümmete kendilerine doğ­ru yolu göstermek ve Tanrı’nın buyrukları­nı bildirmek için bir peygamber gönderildi (Yunus suresi, 47). Fakat bu peygamberle­rin hepsinin adları bildirilmedi. Kur’an’da adı geçen peygamberlerin sayısı 25′tir: Âdem, Idris, Nuh, Hut, Salih, ibrahim, Lut, ismail, Ishak, Yakub, Yusuf, Eyyub, Şuayb, Musa, Harun, Davud, Süleyman, Ilyas, Elyesa, Zulkifl, Yunus, Zekeriya, Yahya, Isa, Hz. Muhammed. Ayrıca Kur’an’da adı geçen Lokman, Zülkarneyn ve üzeyr’in peygamber oldukları kesin olarak bildirilmediğinden bunların peygamber veya veli sayılmaları konusunda görüş ayrılığı vardır. Kur’an birçok peygamberin kendilerine inanmayan kimseleri ikna etmek için Allah’ın kudreti ve izniyle tabiatüstü başarılar gösterdiklerini bildirir ve örnekler verir (bk. MUCİZE).
islâm inancına göre Allah bazı peygamber­lerine emirlerini bir kitapla bildirdi. Pey­gamberlerden Davud’a Zebur, Musa’ya Tev­rat, isa’ya incil ve Hz. Muhammed’e de Kur’an-ı Kerim adlı kitaplar indirildi. Bu kitapların dışında, bazı peygamberlere de Allah, emirlerini sayısı değişen sayfalarla (suhuf) bildirdi. Âdem’e 10, Şife 50, Idris’e 30, ibrahim’e 10 sayfa gönderildi. Bütün peygamberlerin tanrı katında ayrı ayrı de­receleri vardır, islâm dinine göre bunların en yücesi (ekmel) Hz. Muhammed’dir. ilk peygamber Âdem, son peygamber ise Hz. Muhammed’dir. Ondan sonra peygamber gelmeyecektir.
♦ Peygamberan çoğl. i. Esk. Peygamber­ler.
♦ Peygamberane zf. Esk. Peygambere yakışır tarzda.
♦ Peygamberi i. Esk. Peygamberlik. Sıf. Peygamberle ilgili. (M)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEYGAMBER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİERO DELLA FRANCESCA

Tarih 26 Mayıs 2009

PİERO DELLA FRANCESCA, italyan res­samı (Borgo San Sepolcro, 1410-1420 sırala­rı – ay.y. 1492). Floransa’da Domenico Ve-neziano’nun öğrencisiydi. Bugün harap o-lan Sant’Egidio (1439-1440) fresklerinde o% nunla birlikte çalıştı. Sanat hayatının da­ha sonraki bölümü’ Ferrara, Urbino ve Rimini prenslik sarayları ile Apeninler’de Borgo San Sepolcro ve Arezzo kasabaların­da geçti. Fakat Delîa Francesca’nın dehası taşra çerçevesini aşar; üslûbu, XV. yy. or­talarında sanatçıları ilgilendiren mekân ve renk meselelerinin en başarılı çözüm ve sen­tezlerinden biridir. İsa’nın Vaftizi (Londra), Kırbaçlama (Urbino) veya Masaccio tarzın­da ulu ve ciddî yüzlü insanlarıyle dikkati çeken Borgo San Sepolcro’daki Aziz Augistinııs Çok Kanatlı Tablosu (bugün dağılmış­tır) gibi eserlerinde, geometrik sezgi ve renk yoğunluğunun yarattığı etki en yüksek dü­zeye ulaşmıştır. Arezzo’da, San Francesco kilisesindeki ünlü Haçın Tarihi serisinde, şekillerin sağlamlığıyle tiplerin büyüklüğü şaşırtıcı bir çeşitlilik içinde gelişir. Piero Della Francesca 1465′te yaptığı bir çift ka­natlı tabloda (Uffizi), Battista Sforza ile resmettiği Federico da Montefeltro için flaman resminin izlerini taşıyan Seni-gallia Madonna’smı çizdi. 1475′e doğru yap­tığı Meryem Azizlerin Arasında (Brera) tablosunda diz çökmüş bir halde Urbino dükü de görülür. Della Francesca’nın sana­tı, Melozzo da Forli ile Signorelli’ye öncü­lük etti; ne var ki büyüklüğü çabuk unu­tuldu ve ancak XX. yy.ın başında yeniden keşfedildi.
Sanatçının, perspektif üstüne bir kitabı ve öğrencisi Luca Pasioli’nin yararlanması için yazılmış «saf cisimler» konulu bir ince­lemesi vardır. (L)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİERO DELLA FRANCESCA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETRESCU (Cezar)

Tarih 26 Mayıs 2009

PETRESCU (Cezar), rumen yazarı (Cotnari 1892 – öl. 1961). Gîndirea (Düşünce) der­gisini kurdu. Roman ve hikâyelerinde, za­manın toplumunu dile getirdi; kötülük güç­lerinin insan mutluluğuna nasıl engel oldu­ğunu gösterdi. Romanlarında insanların yü­rekler acısı durumunu dile getirirken takın­dığı kötümser tutuma acıma ve isyan duy­guları karışır. Başlıca eserleri: Intunecare (Karartma) [1927]; Comoara Regului Dromichet (Kral Dromichetes’in Hazinesi) [1931]; Baletul Mecanic (Mekanik Bale) [1931]; Aurul Negra (Kara Altın) [1934]; Duminica Orbului (Körün Pazar Günü) [1934]; 1907 (üçleme, 1938-1943); Dünün İn­sanları, Bugünün İnsanları, Yarının İnsan­ları (1955). [L]
PETRİ (Olaus). Bk. OLAUS PETRi.

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRESCU (Cezar) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERTRESCU (Camil)

Tarih 26 Mayıs 2009

PERTRESCU (Camil), rumen yazarı (Bük­reş 1894 – öl. 1957). Oyunlar (Suflete Tari [Güçlü Ruhlar], 1925; Danton [1931]; Balcesco [1949]; Caragiale ve Zamanı [1957] ve romanlar (Ultima Noapte de Dragoste, Intaia Noapte de Razboi [Son Aşk Gecesi ve İlk Savaş Gecesi], 1930; Patul Lui Procust [Procust'un Yatağı], 1932; Un Om între Oameni [insanlar Arasında Bir insan], 1953-1957) yazdı. Romanları Marcel Proust tarzını hatırlatan ruh tahlilleriyle doludur. (L)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERTRESCU (Camil) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHLEGON

Tarih 26 Mayıs 2009

PHLEGON, yunan tarihçisi (Aydın [Tralleis] M.S. II. yy.). Eserleri kaybolmuştur. Bunlar arasında Olimpiyat oyunlarında ka­zananların listesi, harika insanlar üstüne bir inceleme ve çok uzun zaman yaşamış kimselerin bir listesi vardır. (L)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHLEGON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHİLOSOPHEMA

Tarih 26 Mayıs 2009

PHİLOSOPHEMA i. (yun. k.). Felsefe te­zi. Aristoteles’te, bilimsel akılyürütme ve­ya kimi zaman felsefe incelemesi. (L)
Philosophia Prima Sive Ontologia Methodo Scientîfica Pertractata (tik Felsefe veya Bilimsel Ontoloji Metodu), Wolff’un 1729′da yayımladığı eser; ontoloji veya ilk felsefe, varlığın varlık olarak bilimidir. Eser, iki bölüme ayrılmıştır. Birinci bölüm­de, genellikle, varlık kavramı, çelişme ve yeterli neden, öz ve varolma ilkeleri ince­lenir. İkinci bölümde ise, çeşitli metafizik gerçeklerle bunların uzay ve zaman, hare­ket, bitimli ve bitimsiz, nedenler ve belir­tiler gibi kendi aralarındaki ilişkiler ele alı­nır. Wolff’un doktrini mutlak akılcılıktır. (L)
Philosophie de l’Art. Bk. sanat felse­fesi.
Philosophy of the Active and Moral Powers (the) [Etkin ve Ahlâkî Yetilerin Fel­sefesi], Dugald Stewart’ın 1828′de yayımla­nan son eseri. Yazar bu eserinde, insanın düşünce dünyasında ortaya çıkan etkin il­kelerle, insanı belli bir sona doğru kör ve içgüdüsel etkilerle sürükleyen ilkeleri kesin bir sınır çizgisiyle ayırmak ister. İçgüdüsel ilkeler arasında, iştahaları, istekleri ve sev­gileri sayar. «Belirleyici ve aklî» ilkeler, kendini sevme ve «ahlâk yetisi»dir. Bu araş­tırma din, mutluluk bilimi ve ödev bilimi ile ilgili bölümlerle tamamlanır. (L)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLOSOPHEMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHİLLPOTTS (Eden)

Tarih 26 Mayıs 2009

PHİLLPOTTS (Eden), ingiliz yazarı (Abu, Hindistan 1862-Honiton, Devonshire 1960). Çeşitli romanlar yazdı: konuları Devonshire’de geçen gerçekçi romanlar, tarihî ve­ya efsanevî romanlar, gençler için roman­lar, hattâ polis romanları. Bunlardan ba­zıları sahneye aktarıldı. Birkaçı habrington hext takma adı altında yayımlanan 150′yi aşkın eseri arasında özellikle, Children of the Mist (Sis Çocukları) [1898]; The Thief of Virtue (iffet Hırsızı) [1910]; Children of Men (insanların Çocukları) [1923]; A Deed yvithout a Name (Adsız Ha­reket) [1941]; The Enchanted Wood (Büyü­lü Koruluk) [1947]; His Brother’s Keeper (Kardeşinin Bakıcısı) [1953]; One Thing and Another (Bir Şey ve öbürü) [1954] sa­yılabilir. (L)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLLPOTTS (Eden) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHİLİPPE (Charles – Louis)

Tarih 25 Mayıs 2009

PHİLİPPE (Charles – Louis), fransız yazarı (Cenlly, Allier 1874-Paris 1909). Bir nalıncının oğlu. öğrenimini Moulins’de yaptı, sonra yirmi yaşındayken Paris’e gitti, belediyede küçük bir memur olarak çalıştı. Sembolist arkadaşlarının teşvikiyle şiir yazmağa başladı. Ama az zamanda romanlarıyle tanındı. Başlıca eserleri: Quatre Histoires de Pauvre Amour (Mutsuz Dört Aşk Hikâyesi) [1897], La Bonne Madeleine et la Pauvre Marie (İyi Yürekli Madeleine ve Zavallı Marie) [1898], La Mere et l’Enfant (Ana ve Çocuk) [1900], Bubu de Montparnasse (Montparnasse’lı Bubu) [1901], Le Pere Perdrix (Perdrix Baba) [1902], Marie Donadieu (1904), Croquignole (Çörek) [1906], Charles Blanchard (1913). Kendi hatıralarıyle beslediği bu hikâyelerde, yoksul insanlarla Önemsiz şeyleri birbirine kaynaştıran ince bir duygu vardı. Bu lirik gerçekçilik, duyguları ve sezgileri doğrudan doğruya belirtmek amacını güden süssüz bir dille anlatılmıştır. (l)

25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPE (Charles – Louis) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Sonraki sayfa »