RELAKSİN

Tarih 27 Haziran 2009

RELAKSİN i. (fr. relaxine). Kadın-doğum.

Gebelik sırasında, kanda, etenede ve üreme sisteminde bulunan yardımcı cinsiyet hormo­nu. (Hisaw tarafından bulunmuştur; folikülin ile birlikte kullanılırsa leğen eklemleri­nin gevşemesini sağlar.) [L]

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RELAKSİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REJANE

Tarih 27 Haziran 2009

REJANE (Gabrielle REJU, — denir), fransız kadın oyuncu (Paris 1856 – ay.y. 1920).

1875′te Vaudeville tiyatrosunda sahneye çık­tı. Pek çok modern dram ve komedinin başarısında büyük payı oldu. Rejane tiyat­rosu adını alan Nouveau Theâtre’a geçti. Sinemada Alsace filmiyle ün kazandı ve J. Richepin’in Miarka’sini çevirirken öldü. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REJANE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Rei uxoriae (ACTiO)

Tarih 27 Haziran 2009

Rei uxoriae (ACTiO). Rom. huk. Boşan­ma veya kocanın daha önce ölmesi halin­de çeyizin kadına geri verilmesi için açı­lan dava. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Rei uxoriae (ACTiO) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Persian

Tarih 27 Haziran 2009

Persiankiwi: Twitter devrimcisi İranlı.
Persian Farsça Ad:
Kökeni İran olan kimse.
Farsça:
[1] İran’ın resmi dili.
[2] Hint-Avrupa dil ailesinin, Hint-İran dil grubuna ait İran Dilleri alt grubunda yer alan dil.

Persian (İran Kedisi)

Temel Özellikleri
Tartışmasız ilk tercih edilen ev kedisi olan Persian, aileye ve dostluğa olan tüm düşkünlüğü ve zekası ile tanınır. Ancak bakımı oldukça dikkat gerektirir.

Görünüş ve Vücut Yapısı
Yüzünün etkileyici geniş ve yuvarlak kafasının kemik yapısı tamamen yuvarlaktır. Belirgin bir girintisi olan basık burnu kısa ve kalkıktır. Gözler iri, yuvarlak ve kabarıktır.

Uçları yuvarlak hafifçe öne eğik kulakları ufaktır ve alt tarafları fazla geniş değildir. Kulaklarının alçak oturuşu kafasının yuvarlaklığını bozmaz.

Bedeni alçak ve güçlü, asla kaba sayılmayacak bir tıknazlıktadır. Kemikleri ve kütlesi ona bir armağan gibidir. Kasları neredeyse abartıya kaçacak bir biçimde yapılıdır.

Dört ayağı da kısa ve kalındır, ön ayakları düz iner. Sırtı muntazamdır, iri patileri yuvarlak ve sıkıdır. Parmakları birbirine yakındır. Kuyruk uzun olmamakla beraber gövdenin uzunluğuna uygundur. Uzun, sık ve canlı tüyleri gövdeden aşağıya akıyormuş gibi kabarık durur. Omuzlar dahil tüm beden boyunda yelelenen ve oradan aşağı göğsü ve ön ayakları kaplayan uzun kürk gibi tüylerle kaplıdır. Pati altlarında ve kulak içlerinde dolgun fırçaya benzeyen tüyler vardır.

Tüy Bakımı
Her gün muntazaman fırçalanması şarttır. çok fazla sindirilmemiş tüyler bağırsak problemlerine yol açabilir. Yumuşak bir fırçayla ve yumuşak hareketlerle fırçalanmalıdır. Eğer şartlar başka türlüsünü gerektirmiyorsa mümkün olduğunca kuru şampuan kullanılması gerekir.

Kökeni
İran kedilerinin uzun tüylü Türk Ankara kedilerinden geldiği sanılmaktadır. Her iki cins de doğulu kediler olarak tanınır. Eski İran kedilerinin Ankara kedileriyle daha yoğun ve yünsü tüylü olmalarının dışında çok az farklılıkları vardı.

İran kedileri Avrupalılar tarafından tüylerinden ötürü beğenilerek yetiştirildiler ve tüm uzun tüylü kedi yarışmalarının vazgeçilmez galipleri oldular. İran kedisinin süregelen ısrarlı yetiştirilmesi sonucunda sarsılmaz yerleri olan İngiliz ve Amerikan Shorthair’ler bile kendi ana vatanlarında tahtlarını kaybettiler.
Örnekler:
tırmık, 3 yaşında, erkek, İran Kedisi (Persian).
shagy, 4 yaşında, erkek, İran Kedisi (Persian)
lokum, 4 aylık, dişi, İran Kedisi (Persian)
süleyman 2 yaşında, erkek, İran Kedisi (Persian)
İran Kedisi (Persian)
Tartışmasız ilk tercih edilen ev kedisi olan Persian, aileye ve dostluğa olan tüm düşkünlüğü ve zekası ile tanınır. Ancak bakımı oldukça dikkat gerektirir..
… kedi almaya niyetlenenlerin ilk baktığı, ancak bedava bulmanın imkansıza yakın olduğu bir kedi türüdür. yavru olanlar pethoplarda 250 $- 400 $ arası fiyatlara alıcı bulur. saf bir ırk değildir, ankara kedisi ve himayala kedisinin çiftleşmesi ile ortaya çıkmıştır. dediğim gibi şirinlikleri ile kedi almaya niyet edenleri hemen cezbeder ancak bir tane edinmeden önce defalarca düşünülmelidir. zira iran kedileri bakımı en zor kedilerdendir. gözleri ve kulaklarında sorunlar yaşamakla birlikte, yoğun tüy bakımı isterler ve pek çoğunun mama seçtiği görünmüştür. ayrıca uzun tüylerinden dolayı kendini temizlemesi zordur ve tüylerine yapışan kakalar önemli bir problem olur. sağırlık tıpkı kökenleri olan ankara kedileri gibi yaygın olmayan bir hastalıktır. bilindiği gibi sağırlık daha çok çift göz renkli van kedilerinde görünür. nispeten sorunsuz bir türü olan chinchilla, nadir ve aşırı güzel bir kedidir. ..

…Total ve Shell petrol firmalarının LNG Persian ve Pars projelerinden çekildikleri takdirde İran Gaz Sıvılaştırma Firması`nın söz konusu projelerin uygulamasında yer alabileceğini ve bununla ilgili olarak tüm hazırlıkları tamamladığını ilan etti……

Persian Gulf(İran Körfezi)
….Geçen hafta kutlanan Persian Gulf (İran Körfezi) gününde konuşan İran lideri Ayetullah Ali Hamaney`in danışmanı Ali Akbar Velayeti, `Doğru duruşumuzda ısrar etmeliyiz. Bu oyunların iptal edilmesine yol açsa bile duruşumuzu değiştirmeyeceğiz.` dedi……

…İsim değişikliği talebinin bölge istikrarına zarar verdiğini söyleyen İran meclis başkanı Ali Laricani, `Araplar bu büyük Körfez`in adını değiştirerek kendileri için faydasız girişimlerde bulunuyorlar.` dedi…..

Persiankiwi

Twitter devrimcisi İranlı, Tüm dünya İran’daki Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra olanları canlı yayın gibi aktaran Twitter müptelası, kim ve ne olduğu bilinmeyen bilgisayar tutkunu.

İlgili Haberler:

Ben şu anda öldürülüyorum!
23.06.2009 / 13:43:35
Tüm dünya İran’da olanları an be an Twitter’dan öğreniyor. Peki Twitter ne biliyor musunuz?
İran´da seçimlerden sonra ülke karıştı. Hergün protesto gösterileri oluyor, onlarca kişi hayatını kaybediyor. Reforcular ayakta… Ancak İran hala eski İran; ülkede gazeteciler hala yoğun baskı altında. Yabancı gazetecilere boykot var. Seçimler biter bitmez İran´dan çıkarıldılar. Ülkede kalmayı

başaranlar da kelle koltukta, fısıltıyla haber yapabiliyorlar. Ama tüm dünya orada yaşananları anında öğreniyor. Peki bu nasıl oluyor?

Cevap Fransız Liberation Gazetesi´nin manşetinde gizli: İran´da; Twitter devrimi mi? Belki de dünyada ilk kez bir internet sitesi belki de bir ülkenin kaderini değiştirecek.

Peki nedir bu Twitter?

www.twitter.com aynı facebook gibi bir sosyal iletişim ağı. Ancak bu sayfada tek bir soruya cevap veriyorsunuz. “What are you doing? – Şu anda ne yapıyorsun?” Ve bu soruya sadece 140 karakterle cevap verme şansınız var.

İlk anda bu uygulama insana saçma geliyor. “Kim benim ne yapmak istediğimle ilgilenir ki? Ya da banane hiç tanımadığım birinin yaptıklarından?” diyebilirsiniz. Bunu dedirtecek mesajlar da az değil. Çünkü twitter başlarda “Şu anda yatıyorum, duruyorum, tuvalete gidiyorum gibi mesajlarla” doluydu.

ÜNLÜLER DE TWİTTER´DA
Ancak gün geçtikçe bu ilginç ağın kullanıcıları da değişti. Birçok şirket, web sitesi ve ünlüler burada o anda ne yaptıklarını milyonlara duyurdu. “A şirketi şu anda x ürününü piyasaya sundu” gibi iletilerde gözle görülür bir artış oldu. Beğendiğiniz müzisyenler yeni albümlerini, konserlerini ya da sahne programlarını ilk kez twitter´la duyurdular. Hatta Martha Stewart köpeğinin bir propan patlamasında öldüğünü yine Twitter´dan duyurdu.

Asthon Kutcher karısı Demi Moore´un bikinili fotoğraflarını yine Twitter´da yayınladı. Amerika´nın en ünlü talk showcusu Oprah Winfrey de ilk ´twit´ini canlı yayında yazdı. Türkiye´den de Sertap Erener ve Demir Demirkan twitter üyesi…

İRAN´DAN GELEN SON MESAJDA ÖLÜM VAR

Cep telefonuyla internete girmek yaygınlaştıkça Twitter´ın kullanımı da boyut değiştirdi. Moldova´da protestocular Twitter sayesinde bir araya gelip ülkeyi salladılar. Çin´deki depremi de ilk duyuran yine bir Twitter kullanıcısı oldu. Gazze savaşından Hollanda´daki THY uçağının düşüşüne kadar birçok olay ilk olarak Twitter´da yer aldı. Hem de resimleriyle… Yani twitter üyesi herkes bir nevi gönüllü muhabir diyebiliriz.

AHMEDİNEJAD TWİTTER´I ENGELLEMEYE ÇALIŞIYOR

Şimdi de aynı şey İran için geçerli. Musavi yanlıları seçimin başından beri Twitter sayesinde bir araya gelip örgütleniyorlar. Seçimden sonra da aynı örgütlülüğü böyle sürdürüyorlar. Tabii tüm dünya da bu şekilde İran´da olup bitenlerden anında haberdar oluyor. Öyle ki 16 Haziran´daki server bakımı İran´daki genel seçimle aynı güne denk gelince ABD dışişleri bakanlığının ricasıyla şirket bakımı erteledi.
Ahmedinejad yönetimi protestocuları meydanlarda durdurmaya çalışırken, bir yandan da Twitter´ı ´susturmak´ için internet bağlantılarını engellemeye çalışıyor.

İran´dan gelen mesajlarda özellikle tek bir kullanıcı dikkat çekiyor. Persiankiwi ülkedeki son durumu anında dünyaya geçen gönüllü bir muhabir gibi çalışıyor. Haberi hazırlarken bile onun girdiği mesajlara yetişemedik. Persiankiwi´nin mesajlarını http://twitter.com/persiankiwi adresinden okuyabilirsiniz. Veya buraya tıalayınız >Persiankiwi Twitter

İşte Persiankiwi ‘nin son mesajları: Haber: http://www.habercinim.com
Dışişleri bakanlığına giden bütün yollar ve ara sokaklar güvenlik güçlerince kapatıldı.

Tahran´daki durum bugün çok karışık. Yolların çoğu kapatılmış durumda.

(Etemad Melli gazetesine saldırıldı.)

(Hapishalerdeki birçok özgürlükçü liderin açlık grevine başladığı söyleniyor. )

(Hamaney bu cuma yeniden vaaz verecek)

(Nobel ödüllü avukat Şirin Ebadi ´protestocuları öldürenlerin hepsini dava edeceğim)

(Allahu Ekber ve Rahmetullah- Barış size bağlı, bize destek veren herkese teşekkürler. )

(Eğer sokaklara çıkıp protesto etmekten korkuyorsanız, kan verin! Bu bile çok büyük yardım olacak.)

(Eğer milislerden birini görürseniz onları öldürmeyin, onlara kardeşiniz gibi davranın. )

DSL bağlantısını şu anda kesmek zorundayız. Çünkü bilgisayarın sahipleri gelmek üzere. Ama her zaman bağlantı kuracak bir yol bulacağız.

İran halkı gün bugündür. Bu yeni bir başlangıçtır. Umut ediyoruz ve hazırlanıyoruz.

Hükümet güçleri protestolara cevap olarak elektriği kestiler. Şu anda yemek pişirmek için bile evlere gaz girişi yapılamıyor.

Yiyecek kıtlığı başlayacak. Nakliye durduruldu. Bankalarda para sıkıntısı var.

Twitter devrimcisi İranlı’ya ne oldu

Emre KIZILKAYA 26 Haziran 2009
Twitter devrimcisi İranlı’ya ne oldu

Hürriyet:

Hürriyet’in, basına sıkı bir sansür uygulanan Tahran’daki haber kaynaklarından biri de, “Persiankiwi” takma adıyla internetten “canlı yayın” yapan cesur bir İranlı’ydı. Dünya basınının da yakından takip ettiği Twitter devrimcisi, önceki akşam “Bir arkadaşımı aldılar, işkence yapacaklar” dediği son mesajlarından sonra kayboldu.

DÜNYANIN dört bir yanında, aralarında dev basın kuruluşlarının da bulunduğu 37 bin abonesi olan tek kişilik bir medya ordusu…

“Mikro-mesajlaşma” temalı sosyal internet sitesi Twitter’ın İranlı kullanıcısı “Persiankiwi” (İranlı Kivi), işte böyle biri. Persiankiwi, Tahran’daki sokak olaylarının 12 gün önce başlamasından, önceki gün hükümetin artan baskılarıyla büyük ölçüde bastırılmasına dek, siteye tam 823 kısa mesaj gönderdi.

Esrarengiz Musevici

Persiankiwi’nin olay yerinden attığı bu mesajlar, aralarında Hürriyet’in de bulunduğu abonelerine, SMS ve eposta yoluyla anında iletiliyordu. Dehşeti birinci ağzından anlatan mesajlardaki bilgiler, geç de olsa hep doğrulanıyordu. Ajanslar, Persiankiwi’nin aktardığı bilgileri saatler sonra, bazen aynen haberleştiriyorlardı. Oysa Persiankiwi’nin erkek mi, kadın mı olduğu bile bilinmiyor.
Öldü mü, saklanıyor mu

Protestoların göbeğindeki bu “yurttaş gazeteci”, önceki akşam sustu. Twitter’da endişeli bir bekleyiş var. “Tammnesia” adlı kullanıcı “Hayatından endişe ediyorum” diyor.

Son mesajları, tutuklanmış veya öldürülmüş olabileceği şüphesini doğursa da, “Şu anda Baharistan civarında saklanıyor ve internet bağlantısı yok” iddiası da mevcut.

Son mesajları:

’Şehitleri hatırlayın Allahüekber’

PERSIANKIWI’nin önceki gün yazdığı son mesajlar şöyle:

Saat 16.15: Az önce Baharistan Meydanı’ndaydım. Bugün durum felaket. İnsanları hayvan gibi dövüyorlar. Kolu bacağı kırılmış, kafası yarılmış çok kişi gördüm. Savaş gibi.

Saat 17.34: Bütün dükkanlar kapalı. Kaçacak yer yok. İnsanları her yerde helikopterle takip ediyorlar.

Saat 18.12: Telefon hatlarını kullanıp internet kullanıcılarını buldukları söyleniyor. Şimdi buradan gitmem lazım.

Saat 18.22: Lalezar Meydanı da Baharistan gibi. İnanılmaz. Her yerde ölüler var.

Saat 18:42: Şimdi gitmeliyiz. İnternete ne zaman ulaşırım bilmiyorum. Birimizi aldılar, işkence yapacaklar, isim söyletmeye çalışacaklar. Hızlı hareket etmemiz şart.

Saat 18:52: Allahım, sen herşeyin yaratıcısısın ve herşey sana dönecek. Allahüekber.

’En önemli’ gazeteciden Obama’ya soru

LOS Angeles Times’dan El Cezire’ye, AFP’den Sky News’e, Daily Telegraph’dan MSNBC’ye kadar sayısız medya kuruluşu, Persiankiwi’nin Tahran’dan verdiği haberlerden yararlandı. Amerikalı gazeteci Spencer Ackerman, “Persiankiwi şu anda dünyanın en önemli gazetecisi” diye yazdı.

İhanet olmaz mı

Meçhul Twitter’cı, dolaylı yoldan bile olsa ABD Başkanı Barack Obama’ya kadar ulaştı. Persiankiwi, Amerikalı blog yazarı aracılığıyla Obama’ya basın toplantısında “Ahmedinejad’ın zaferini tanımanız, İranlı protestoculara ihanet olmaz mı” diye sordu./_np/7263/8277263.jpg

Seçim bitti geçim mesajı

Seçim sonuçlarına ilişkin tartışmalar sürerken, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, dün Tahran’ın güneyinde petrokimya tesisi açtı.

İran’ın ÖSS’si
Türbanlarını gevşetme mücadelesi veren birçok genç kız, protestolara ara verip, haremlik-selamlık salonlarda üniversite giriş sınavına katıldı.

Tahran’dan son gelişmeler

Prof’lara büyük gözaltı

AKADEMİK GÖZDAĞI:

Seçimi kaybeden aday Mir Hüseyin Musevi ile önceki gece bir araya gelen 70 üniversite profesörünün birkaç saatliğine gözaltına alındığı iddia edildi. Hükümet iddiayı yalanladı. 100 milletvekili, son gelişmeler nedeniyle Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın zafer kutlamasına katılmayacaklarını açıkladı.

WSJ’DEN ANKARA’YA:

Wall Street Journal Gazetesi, “Mahmud’ un Arkadaşları” başlıklı makalede, Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ı eleştirdi. “Kanaat” bölümündeki yazıda, Ankara hükümetinin İran’daki seçimin hemen ardından Ahmedinejad’ı kutlamasının büyük bir hata olduğu iddia edildi.
—–
Persiankiwi neden sustu
Dünya basınının yakından takip ettiği Twitter devrimcisi İranlı ortadan kayboldu.

İlgili Kelimeler: RAPAKİVİ i. (fr. rapakiwi)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Persian hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REFİA SULTAN

Tarih 26 Haziran 2009

REFİA SULTAN, Sultan Abdülmecid’in Gülcemal Kadından olan kızı (İstanbul 1842 -ay.y. 1879). Edhem Paşa ile evlendirildi (1854). [M]

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFİA SULTAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RECKE (Elisabeth, von der)

Tarih 25 Haziran 2009

RECKE (Elisabeth, von der), alman kadın yazar (Schönburg şatosu, Kurland 1756 -Dresden 1833).

Bir kısmı A. Hiller tarafın­dan müziklenen şiirlerinden (Geistliche Li­eder [Ruhanî Şarkılar!, 1780; Elisens Geist­liche Lieder [Elisa'nın Ruhanî Şarkıları], 1783; Gedichte [Şiirler], 1805; Geistliche Lieder [Ruhani Şarkılar], 1833) çok, günlükleriyle (Aufzeichnungen, Tagebücher und Briefe [Karalamalar, Günceler ve Mek­tuplar], 1900-1902′de yayımlandı; Mein Jour­nal [Güncem], 1927′de) tanındı.
1787′de ya­yımladığı Nachricht von des Berühmten Cagliostro Aufenthalt in Mitau (ünlü Cagliostro’nun Mitau’daki Günleri üstüne Ra­por) adlı eseri bütün Avrupa’da yankılar uyandırdı. Bu eser, çevirdiği dolaplarla Recke’nin Mitau’da göz altına alınmasına yol açan il Cagliostro’nun foyalarını meydana çıkardı. (M)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECKE (Elisabeth, von der) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Rebecca Riots

Tarih 25 Haziran 2009

Rebecca Riots, 1843′te Galler ülkesini karıştıran olaylara verilen ad.

Kışkırtıcıla­rın çoğu kadın kılığına girmiş olduğu için başkanları «Rebecca» adını almıştı. Ayaklanmanın sebebi, köylülerin sefaleti, «Poor Laws» (Yoksullar kanunu) reformu ve workhouse’ların (işevleri) kurulmasıydı. (L)

REBECQUE (Benjamin CONSTANT DE). Bk. CONSTANT DE REBECQUE.

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Rebecca Riots hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANDOİN (Lucie)

Tarih 22 Haziran 2009

RANDOİN (Lucie), biyoloji ve sağlık uz­manı fransız kadın bilgin (Boeurs-en-Othe, Yonne 1888-Paris 1960), Albert Dastre’ın öğrencisi, önce çeşitli hayvan tür­lerinin kanındaki şekerleri inceledi, sonra araştırmalarını vitaminlere yöneltti, bes­lenmede denge ve dengesizlik kavramlarını ortaya koydu, 1942′de Besin Sağlığı Bilim­sel enstitüsü müdürlüğüne getirildi. Besin­lerin sağlık bakımından ıslahı ve diyeteti­ğin geliştirilmesinde büyük payı oldu. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANDOİN (Lucie) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANA

Tarih 22 Haziran 2009

RANA sıf. (ar. ra er’/ Her âşık eder bilder-i ranaya perestiş (Cenab Şahabeddin). | İ. Kadın ve erkek adı.
* Zf. Esk. Pek iyi, âlâ: Eyyam-ı fitnenin nasıl muhataralı ve dehşetli vakitler oldu­ğu ve bu vaka ile rana malûm olur (Cev­det Paşa). [M]

RANALES, çoğl. i. Bot. Bk. Düğünçiçekleri.

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAN

Tarih 22 Haziran 2009

RAN («kaçırıcı kadın»). İskandinav mit. Okyanus tanrısı Aegir’in karısı. Elindeki ağla denizcileri yakalar, okyanustaki evine götürürdü. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAKKASE

Tarih 20 Haziran 2009

RAKKASE i. (ar. rakkâş’tan rakkase). Raks etmeyi meslek edinmiş kadın:
Dik­katli gözler bu rakkase heyetiyle beraber oynayan omuzların birbirlerinin uygunlu­ğundan şaşırır (Ahmed Rasim). [M]

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKKASE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMAZAN

Tarih 20 Haziran 2009

RAMAZAN i. (ar. ramazân). Arabî ay­ların dokuzuncusu, oruç tutulan ay; «üç aylar»dan sonuncusu: Bu sene Ramazan ayında oruç tutmak farz oldu ve hilâli Ra­mazanda Bedir gazası vuku buldu (Cevdet Paşa). Günde beş vakit namaz, ramazan­larda iftar, sahur, her türlü ibadet saatle idi (A. H. Tanpınar). || Erkek adı.
— DEY. Ramazan (veya oruç) keyfi, oruç tutulduğu zaman açlığın verdiği sinirlilik hali.
— Din. Bk. ansıkl.
— Folk. Bk. ANSiKL. || Ramazan mânileri, ramazanda genellikle mahalle bekçilerinin sahur vakti davulla evlerin önünde söyle­dikleri mâniler. (Ramazan geceleri evlerde düzenlenen toplantılarda da karşılıklı mâ­niler söylenirdi. Birer dörtlük niteliğinde olan bu mânilerin bazıları eğlenceli, bazı­ları da aşk konularıyle ilgili olurdu.)
— Mal, Esk. Ramazan tahvilâtı, Osmanlı imparatorluğu devrinde ramazan ayında çı­karıldığı için bu adla anılan bir devlet tahvili. Bk. ansikl.
— ansikl. Din. Genellikle şehr (ay) ke­limesiyle birlikte şehr-i ramazan şeklinde kullanılır. Ramazan kelimesinin kök anla­mı hakkında lûgat bilginleri çeşitli görüş­ler ileri sürerler; çok ısıtmak, çok sıcak olmak, yakmak v.d. Ramazan kelimesinin Allah’ın güzel isimlerinden (esma-ı hüsna) olduğu, «günahları yok edici» anlamına gel­diği hakkında söylentiler de vardır. Ramazan Kur’an’da adı geçen tek kamerî aydır. Ramazan orucunun müslümanîara da farz kılındığını bildiren ayette Kur’an’ın ra­mazan ayında indirilmeğe başlandığı belir­tilir (Bakara suresi, 185). Müslümanların kutsal saydıkları gecelerden Kadir gecesi de ramazan ayı içindedir. Bk. kadir gecesi.
Hicretin 2. yılında müslümanlara Bakara suresinin 183. ayetiyle ramazan süresince oruç tutmaları emredildi. Ramazan oru­cuna şaban ayının son günü, ramazan ayı hilâlinin görülmesiyle (rüyet-i hilâl) başla­nır. Ramazanda oruç, belli bir sürenin so­nunda açılır. Oruçtan sonraki yemeğe «iftar» adı verilir. (Bk. iftar.) Günlük namaz­ların yanında Ramazan süresince yatsı namazından sonra 20 rekatlık (bk. rekât) teravih namazı kılınır. (Bk. teravih.) Ra­mazan ayı bazen 29 gün, bazen 30 gün olur ve şevval ayının hilâlinin görünmesiyle so­na erer.

— Folk. Eskiden ramazan arefesinde İs­tanbul’un yüksek yerlerinde, minare şerefe­lerinde ramazan hilâlinin doğması bekle­nirdi. (Bk. Ramazan HİLALİ) Hilâli gö­renlerden iki kişi, aralarında varlığını farz ettikleri bir alacak davasını kadıya arz ederlerdi. Alacaklı, kadıya: «Efendim bu adam geçen yıl benden su kadar kuruş borç almıştı ve gelecek sene ramazan hilâ­li görülür görülmez ödeyeceğine söz ver­mişti» derdi. Kadı da borçlu olduğu farz edilen kimseye bunun doğru olup olma­dığını sorar, borçlu «Evet efendim doğru­dur, yalnız ramazan hilâlinin görüldüğünü ispat etsin» deyince kadı, alacaklıdan şahit­lerini getirmesini isterdi. O da ramazan hilâ­lini görenleri kadının huzuruna çıkartıp, hilâli gördüklerini söylemelerini isterdi. Şa­hitler hilâli gördüklerini bildirince ramazan ayının girdiği ispat edilmiş olurdu. Ramaza­nın girdiğini ispat edenlere belirli bir ücret verilirdi. Ramazanın geldiği halka davullar çalınarak, minarelerde kandiller yakılarak duyurulurdu. Ramazanın ilk günü devlet da­ireleri tatil olur, diğer günlerde de iş saat­leri azaltılırdı.
Ramazan süresince devlet ilerigelenlerinin, zenginlerin konaklarında herkese açık iftar sofraları kurulurdu.
Devlet büyükleri ara­sında da iftar davetleri olurdu. Bu iftar­larda yemekten sonra davetlilere kıymetli hediyeler veya para (diş kirası) verilirdi. Akraba ve dostlar arasında ramazanın ilk haftasında davetsiz iftara gitmek bir neza­ket ve hürmet sayılırdı. İftardan sonra camilerde, zengin konakla­rında teravih namazı kılınırdı. Teravihten çıkan halk, çeşitli eğlence yerlerine da­ğılırdı. Sohbet etmek isteyenler kahvele­re, saz şairlerini dinlemek isteyenler İs­tanbul’da Çemberlitaş’ta Tavukpazarı yakı­nındaki semaî kahvelerine, kukla, karagöz, ortaoyunu seyretmek isteyenler de Şehzade-başı’nda Direklerarası’na giderlerdi. Bu eğ­lenceler sahur vakti yaklaşana kadar devam ederdi. Sahur vaktini de mahalle bekçileri, davul çalarak, çeşitli mâniler söyleyerek ilân ederdi. Ramazan süresince büyük camilerin minareleri arasına mahya* denilen ışıklı ya­zılar yazılırdı.
— Mal. Esk. Ramazan tahvilâtı. Osman­lı devletinde iç ve dış borçların faiz ve resülmal ödemeleri beş yıl süreyle yarı­ya indirildi, ikinci yarısının yüzde 5 faizli tahvillerle ödeneceği konusunda da ayrı bir karar alındı. 25 Milyon lira tutarındaki bu tahviller 30 ramazan 1292 (1875) tarihli bir kanunla çıkartıldı. Ramazan tahvilâtı, Os­manlı devletinin içte ve dışta malî itiba­rını sarstı ve Düyunı Umumiye idaresinin kurulmasına yol açtı. Bu yüzden kanunun çıktığı yıl sadrazam olan Mahmud Nedim Paşa ağır tenkitlere uğradı.
— Tar. Ramazan ayı içinde meydana ge­len tarihî olaylar islâm tarihçilerine göre şunlardır:
6 Ramazan, halife Ali’nin oğlu Hüseyin’in doğumu; 10 Ramazan, Hz. Muhammed’in zevcesi Hatice’nin ölümü; 17 Ramazan, Bedir savaşı; 19 Ramazan, Mekke’nin fethi; 21 Ramazan, halife Ali’nin ve imam Ali Rıza’nın ölüm günü; 22 Rama­zan, halife Ali’nin doğumu. (-» Bibîiyo.) [M]

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMAZAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAKİP veya RAKİB

Tarih 20 Haziran 2009

RAKİP veya RAKİB sıf. ve i. (ar. rekâbet’ten rakîb). Herhangi bir işte, bir yarışta, birbirini geçmeğe çalışan, aynı şeyi elde et­mek için uğraşan (kimselerden her biri): Rabia’nın kalbinde onun tek rakibi Vehbi Dede’nin tesiri îdi (H. E. Adıvar). Lâkin at-pazarlarında daima karşısına çıkan bir raki­bi vardı (Ömer Seyfeddin).

—Esk. Aynı kadını seven (erkeklerden her’ biri): Rakip değilim ki aranı bozam // Yadlara düğmeni çöz uğrun uğrun (Karacaoğlan). Hem bana artık rakip göziyle bakma. Ben Matmazel Anjel’in üzerine çoktan su içtim (H. R. Gür­pınar). // Bekçi, (Görüp gözeten) Tanrı. // Rakip olmak, aynı şeyi veya kimseyi el­de etmek için bir başkasıyle yarışmak: Karacaoğlan söyler biz de varalım // Kimler rakip olmuş biz de görelim (Karacaoğlan).
— DEY. Rakip çıkmak, rakip olarak ortaya çıkmak.
+ Rakiban çoğl. i. Esk. Rakipler.
+ Rakibe sıf. ve i. Birbirine rakip olan kadınlardan her biri: Bu iki kız onun nazarın­da birer rakibe, onu böyle elinden ümitle­rini ala ala öldürecek birer düşman idi
(H. Z. Uşaklıgil).
♦ Rakiplik i. Birbirine rakip olma: Çünkü iyiler onlarla rakiplik etmeğe tenezzül etmez (F. R. Atay). [M]

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKİP veya RAKİB hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAHİBE

Tarih 19 Haziran 2009

RAHİBE i. (ar. râhib’den rahibe). Yasası kilise tarafından onaylanmış bir hıristiyan tarikatından olan kadın, kadın rahip: Os­man, onun ince, pembe yüzünü bu siyah katların arasında bir rahibeye benzetti (H. E. Adıvar).
— DEY. Rahibe gibi, kapalı bir hayat yaşa­yan, süslenmeyen kadınlar için söylenir. (M)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAHİBE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAĞBET

Tarih 19 Haziran 2009

RAĞBET i. (ar. rağbet). İstek, arzu: O vücut şişman ve narinden hoşlanan iki ne­vi zevk sahibinin de rağbetini çekebilir (H. R. Gürpınar).
Vapur doldukça doldu. Ha­va sert olmasına rağmen güverteye rağbet fazla (B. Felek). || Beğenme, itibar: Haf­tanın bir gecesinde yalnız kadınlara oyna­yacak kadar mahallede rağbet kazandı (H. E. Adıvar). || Rağbet etmek (veya eylemek), istemek, istekli görünmek, beğenmek: Bi­naenaleyh kimse ona karşı varmağa rağbet etmedi (Cevdet Paşa).

— DEY. Rağbet bulmak (veya görmek), is­tenmek, arzu edilmek, beğenilmek: Bazı rağ­bet bulmuş şarkılarda bu gezilen yerlerin, mahallelerin, Kalender, Göksu gibi isim­leri geçerdi
(A. Ş. Hisar). Rağbet görmek ille değer mi gösterir? diyeceksiniz (N. Ataç).
— Esk. Rağbet-i umumiye, herkes, bütün halk tarafından istenme, beğenilme.
* Rağbeten zf. Esk. Rağbet ederek, iste­yerek. (M)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAĞBET hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAGOZİNA veya RAGOJİNA (Zenaida Alekseyevna)

Tarih 19 Haziran 2009

RAGOZİNA veya RAGOJİNA (Zenaida Alekseyevna), rus asıllı amerikalı kadın ya­zar (Rusya 1835-Öl. ?). Birçok yolculuktan sonra 1874′te A.B.D.’ye yerleşti. Buradaki ünlü edebiyat derneklerinin üyesi oldu.
Eserleri: The Story of Chaldea (Kaide Tari­hi) [1886]; The Story of Assyria (Asur Ta­rihi) [1887]; The Story of Media, Babylon and Persia (Media, Babil ve iran’ın Tarihi) [1888]; Siegfried, the Hero of the Netherlands (Hollanda Kahramanı Siegfried) [1898]; Roland, the Paladin of France (Fran­sız Soylusu Roland) [1898]; Salammbö, the Maid of Carthage (Kartacalı Genç Kız Sa­lammbö) [1899]. (M)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGOZİNA veya RAGOJİNA (Zenaida Alekseyevna) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAFİA

Tarih 18 Haziran 2009

RAFİA i. (ar. re/c’ten rafif’a). Esk. Her çe­şit destek ve yükselmeğe yarayan ayaklık, // Kadın adı.
— Anat. Esk. Kaldırıcı kas veya sinir. Bk. RAFİ. (M)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAFİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAFFAELLO

Tarih 18 Haziran 2009

RAFFAELLO (SANTİ veya SANZİO, — de­nir), italyan ressamı ve mimarı (Urbino 1483 – Roma 1520). İlk resim derslerini ba­bası Giovanni Santi’den aldı.
Babası ölün­ce (1494), o sıralar Fr. Francia ile birlikte çalışan Timoteo Viti’nin atelyesine gir­di. Daha sonra, 1499′a kadar Perugia’da il Perugino’nun atelyesinde çalıştı. İl Perugino’nun hocalığı Raffaello’nun gelişme­sinde başlıca etken oldu. Genç yaşına rağ­men Raffaello, çıraktan çok bîr usta ola­rak kabul ediliyor, önemli iş teklifleri alı­yordu; 1500′de Evangelista di Pian di Meleto ile birlikte Cittâ di Castello’da Sant’Agostinc kilisesinin mihrap arkalığını yap­tı Bu eserin, aynı şehrin pinakotek’indeki bir kopyasıyla, ikisi Napoli’deki Capodimonte müzesinde, biri de Brescia’da Tosio Martinengo pinakotek’inde olmak üze­re üç parçası günümüze kalmıştır.
Raffa­ello’nun ilk dönemi hakkında en iyi fikir verebilecek eserleri Şövalyenin Rüyası (Na­tional gallery, Londra) ile Üç Güzeller’dir (Conde” müzesi, Chantilly). Her ikisinde de sarı tonlar, sade, dengeli bir düzenleme ve geniş manzaralar hâkimdiı. Louvre müze­sindeki, Aziz Mikael ve Aziz Georgius çift kanatlı tablosunda olduğu gibi, bu tab­lolarında da, Raffaello’nun sanatında git­gide daha belirgin bir hal alan mekânla kompozisyon arasındaki uyum göze çar­par. Raffaello Vatikan müzesindeki Taç Giyme tablosunda (basit geometrik figür­lerde kolayca görüleceği gibi) kompozisyon üstünde titizlikle çalışarak renklere ışıklı bir yoğunluk ve ustasında olmayan bir can­lılık getirerek İl Perugino’nun tekniğini aşar. Ayrıca Çarmıha Geriliş (National gallery, Londra); Meryem ve Azizler (Ber­lin) ve Kurtarıcı isa’da da (Brescia) İl Pe­rugino’nun etkisi sezilirse de Raffaello’nun yeni belirmeğe başlayan kişiliğini gölgele­mez.
Kutsal Bakire’nin Evlenmesi’nde (Brera, 1504) ise mekânın, kompozisyon ritmi .ve renk parlaklığıyle birleşmesi,İl Perugino’da rastlanılmayan bir özelliktir. Raf­faello bu ünlü ve büyük tablosunu bitir­diğinde yirmi yaşındaydı. Hemen sonra Floransa’ya gitti (1504-1508). Bir yandan sanatını olgunlaştırıyor, öte yandan da flo­ransa resim sanatının getirdiği yenilik ve heyecan dolu havayı tadıyor, Leonardo da Vinci’nin renk tekniğini inceliyordu. Leo­nardo’dan canlı varlıkları kendi düzenleri içinde duymağa ve bir kompozisyonda yal­nız figürleri değil, aynı zamanda çevresin­de havanın dolaştığı canlı varlıkların ara­larındaki ilişkileri de incelemeyi öğrendi. Michelangelo da, dramatik üslûbu, yapıcı kuvveti, anlatım ve hareket yeteneği, eski­çağı canlandırma gücüyle Raffaello’yu bü­yüledi. Bu etkiler, özellikle Çarmıhtan İndiriliş’te
(Galleria Borghese, Roma, 1507) açıkça görülür. Floransa’da Raffaello’nun en yakın dostu sanatçı rahip Bartolomeo idi. Daha yaşlı olan Bartolomeo da, sanatta hızlı ve kesin değişikliklerin oluş­tuğu bu dönemde, klasik denge ülküsünün peşindeydi. Colonna mihrap arkalığı
(Met­ropolitan museum, New York), Ansidei mihrap arkalığı (National gallery, Londra), Madonna Northbrook (Londra) ve Aziz Georgius (Ermitaj) gitgide Floransa resim okuluna yaklaşan eserlerdir. Meselâ, Leonardo’nun etkisi, ilk Floransa dönemine ait bir dizi portrede (Urbino Dukalık sa­rayı) ve ünlü Madonna del Granduca’da (Galleria Fitti) daha gözle görülür bir hal alır; rahip Barlolomeo’nun üslûbuna ya­kın, piramit biçiminde düzenlenmiş eser­lerin en gelişmiş örnekleri arasında Ma­donna del Belvedere (Kunsthistcrisches mu­seum, Viyana), Madonna del Cardellîno (Uffizi), Güzel Bahçıvan (Louvre) v.b. sa­yılabilir. Açık havada resmettiği Meryemleriyle, Raffaello eski dinî temanın en ti­pik örneklerinden birini vererek yüzyıllar boyunca, gerek sanat gerek din yönünden kendini ideal olarak kabul ettirdi; figür gruplarının işlenişinde Michelangelo ile or­tak noktaların bulunmasına ve kişilerin bir­birleriyle bağlantılarında kısmen Leonardo’nun etkisi görülmesine rağmen, bu tablo­lar kişisel özellikten yoksun değildir: hep­sinde de sakin, düşünceli bir hal, ilgi çe­kici ayrıntılar, yuvarlak biçimlerin huzuru hâkimdir. Raffaello’nun aynı dönemde yap-’ tığı öbür eserler şunlardır: Doni Çifti ve Hamile Kadın (Pitti), Orleans Bakiresi (Chantilly), Kutsal Aile (Bridgeater. Lon­dra). Azize Caterina (National gallery, Lon­dra), Madonna Esterhazy (Budapeşte), Ma­donna Canigiani (Münih), Meryem Tahtta (Pitti. Floransa) v.b. Tamamlanamayan bu sonuncu eserde Meryem ve Çocuk İsa, tabloda hareket halinde görülen diğer kişi­ler tarafından, azizlerle çevrili yüksek bir tahta çıkarılmıştır.
Azizlerin her biri kişi­liği belirecek şekilde resmedilmiştir; tahtı taşıyan melekler heykelsi bir gölünüm için­dedirler; sahneyi tamamlayan giriş kapısı­nın yarım daire şeklindeki, kısmı da son derece gösterişlidir.
Raffaello, papa Julius II tarafından çağı­rılarak 1511′de Roma’ya gitti, papanın Va­tikan’daki yeni dairelerine fresk yapmakla görevlendirildi. Böylelikle, Andrea Mantegna ile Piero della Francesca’nın eserlerinin bulunduğu (bugün kaybolmuştur) daha es­ki bölümler yıkılıyordu. Raffaello, 1511′de tamamladığı imza odasının (Stanza Della Segnatura) süslemeleriyle işe başladı: Kut­sal Tartışma, Parnassos, Atina Okulu, Üç Erdem ve tavandaki bilim ve sanatları ko­nu alan alegorik figürler. Geniş kompozisyonlu bu fresklerde Michelangelo’nun hu­zursuz ve acı çeken insanlarına karşıt, sa­kin ve rahat figürler yaptı. 1510′da Agostino Chigi tarafından, Farnesina sarayına Galatea efsanesini canlandıran freskler yap­makla görevlendirildi. Burada B. Peruzzi, Sodoma ve Sebastiano del Piombo ile ta­nıştı. Raffaello’nun, Galatea konusunda B. Castiglione’ye yazdığı mektup onun este­tik idealleri üstüne önemli bir belgedir.
Sanatçı bu mektupta, gerçek bir modeli izlemediğini ve Praksiteles’in yaptığı gibi, çeşitli modellerden de ayrıntılar almadı­ğını öne sürer ve önceden var olan bir güzellik idealine ulaşmak istediğini belir­tir. Raffaello’nun renk ve ışık karşıtlığıyle iman gücü yönünden etkileyici olan Madonna di Foligno (Vatikan pinakotek’i) ve Madonna di Casa d’Alba (National gallery, Washington) adlı eserleri aşağı yu­karı aynı döneme rastlar. İkinci Stanza’nın fresklerinde (Eliodoro’nun Kovulması, Bolsena Âyini, Aziz Petrus’un Kurtuluşu, Büyük Leo’nun Attilâ ile Karşılaşması) [1511-1514], Sebastiano del Piombo’nun et­kisiyle Raffaello rengi ön plana aldı, mimarî tarzındaki süslemelerde ışık ve göl­gelere geniş yer verdi (özellikle Aziz Petrus’un Kurtuluşu sahnesinde, ışığın üç kaynaktan gelmesi).
Çağdaşlarının portreleri de (Peçeli Kadın, Pitti; Baldassare Castiglione, Louvre) Raffaello’nun bir renk sanatçısı olduğunu ortaya koyar; Floransa dönemine kıyasla, portrelerin ağırlık noktası artık genel atmosfere değil, modelin derinleşti­rilmesine bağlıdır. Rafafello bu arada, Michelangelo’nun Sistina şapelindeki peygam­berlerinden ilham alarak, Sant’Agostino ki­lisesindeki işaya freskini yaptı. Meryem Sandalyede, Hezekiyel’e Kutsal Hayalin Gö­rünmesi (Floransa, Pitti) ve Julius II de (Uffizi) aynı döneme rastlar. Raffaello, Leo X’un papalığı sırasında yorulmak bilmeden çalıştı. 1514-1517 Ara­sında, Stanza’nın Borgo Yangını süsleme­sini yaptı.

Bu süslemede yardımcılarının ge­niş ölçüdeki müdahalelerini de belirtmek gerekir. Raffaello yoğun bir dramatik etki yaratma çabasmdaydı: Michelangelo ile re­kabet edercesine heykelsi figürler üstünde çalışması, perspektifleri karmaşıklığa gö­türmesi, bugün manierismo dediğimiz tar­zın bilincinde olduğunu gösterir. 1515′te Bologna’daki San Giovanni in Monte’ye Azize Cecilia mihrap arkalığını (bugün pinakotek) yaptı. Aynı yıl, Roma’daki Santa Maria del Popolo kilisesinin Chigi şape­line gezegenleri tasvir eden mozaikler yap­tı. Raffaello burada resimlerinde olduğu kadar önemli yapılarında da göze çarpan düzenli ritmiyle dikkati çeker. Stanza’da Yangın’ı bitirdikten sonra, Farnesina sara­yının bir salonunda Psykhe efsanesini can­landırdı (1517).

1518, Raffaello sanatının son dönemidir: öğrencileriyle birlikte Va­tikan lojmanlarının süslemesine başladı. 1519′da tamamladığı bu süslemelerde «grotesk»lerin arkeolojik motiflerini yeniden yaşattı. 1518′de Leo X’u Ludovico de «Rossi ve Giulio de» Medici arasında gösteren portresi belki de son çağının en iyi ese­ridir. Villa Madama’nın yapımını üstüne aldı, ayrıca 1518′de başladığı, fakat tamamlayamadan öldüğü ölümünden Sonra İsa’nın Üç Havarisine Görünmesi adlı son eserini öğrencisi Giulio Romano bitirdi. Son devrinde, ritimlerindeki zariflik kaybol­du.

Figür kitleleri yoğunlaştı, ışık – gölge oyunları ağırlaştı ve hareketler donuklaştı. Çağının bütün büyük sanatçıları gibi çok yönlü olan Raffaello önemli mimarî eser­ler de verdi. Bramante’nin ölümü üzerine 1514′te San Pietro’nun mimarlığına getiril­di, Loggia galerisini tamamladı, Esquilino mağaralarında bulunan figürler ve Tekvin’i anlatan küçük panolarla burayı süsledi (bu seriye «Raffaello’nun Kutsal Kitabı» denir). 1509′da, merkezî planlı Sant’Eligio degli Orefici kilisesinin projesini hazırlamıştı. Santa Maria del Popolo’daki Chigi kilisesi­ni de yunan haçı biçiminde tasarladı. XVII. yy.da yıkılan Branconio dell’Aquila sara­yının balkon ve nişlerle süslü cephesi de başlı başına bir şaheserdir (bu saray hak­kındaki bilgimizi Parmesan’ın bir deseni­ne borçluyuz [Louvre]). Raffaello’nun öte­ki mimarî çalışmaları arasında, G. F. Da Sangallo tarafından gerçekleştirilen, Flo­ransa’daki Pandolfini sarayının projesi ve Eskiçağın «domus aurea» mimarîsine dayanan Roma’daki Villa Madama sayılabilir. Raffaello’nun sanatı, hümanist Bibbiena, şair Tebaldeo ve Ariosto, sanat koruyucusu Agostino Chigi gibi çağının aydın amatör­leri arasında büyük bir hayranlık uyan­dırdı, ölçülü bir zarafete ve sağlam bir dengeye dayanan dehası, bütün sanat dal­larını yüzyıllardan beri etkilemektedir. (ML)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAFFAELLO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAGIP veya RAGIB

Tarih 18 Haziran 2009

RAGIP veya RAGIB sıf. (ar. rağbet’ten râğıb). Esk. Arzusu olan, istekli, rağbet eden: Ona ragıp olup da onun için müda­faa edenin değildir, ona küçüklük göstere­nindir
(Cevdet Paşa). Katı gönlün neden bu zulm ile bıdada ragıptır // Güzeller sen gibi olmaz cefa senden ne vaciptir (Fuzuli). | İ. Erkek adı.
* Ragıbe sıf. Esk. Ragıb’ın dişili. || İ. Kadın adı. (M)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGIP veya RAGIB hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADİFE

Tarih 17 Haziran 2009

RADİFE i. (ar. redf’ten râdife). Esk. Kı­yamet günü çalınacak olan ikinci sur. // Kadın adı. (M)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİFE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RABİA ADEVİYE Kaysiye

Tarih 17 Haziran 2009

RABİA ADEVİYE Kaysiye, arap kadın şairi ve mutasavvıfı (?, 713 – Basra 801).
Hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Ço­cukluğunda çalındığı veya cariye olaraksatıldığı söylenir. Azat edildikten sonra dünya işlerinden el çekerek kendini tasav­vufa verdi. Basra’da yerleşti.
Kısa bir sü­re içinde çevresinde büyük bir kalabalık toplandı. Kendine inananlar arasında Ma­lik bin Dinar, Zahid Rebah el-Kays, hadis ravisi Süfyan el-Savri ve Sufî Şakik el-Belhî vardı. İnsanın, içine kapanmakla Tan­rı sırrına ulaşacağı görüşünü savunurdu. Ona göre bütün varlık türleri Tanrı’da bir­liğe ulaşır. Var olan yalnız Tanrı’dır.
Ev­ren ve kapsadığı varlık türleri Tanrı’nın değişik nitelikler içinde görünüş alanına çıkmasıdır. Tanrı’ya varmanın tek yolu sev­gidir. Rabia, islâm tarihinde insanın dünya işlerinden el çekerek içine kapanmasıyle ol­gunlaşacağına inanan ilk sofidir, inançla­rını dile getiren, tasavvuf konularını usta­lıkla işleyen şiirleri vardır. Kendinden son­ra gelen ve içe kapanmayı ilke edinen şair­leri etkiledi. Eski mecmualarda dağınık bir durumda olan şiirleri sonradan biraraya toplandı. Rabia üstünde doğu ve batı araş­tırıcıları tarafından yapılan yorumlar ve çalışmalar vardır. (M)

RABİA GÜLNÛŞ. Bk. GÜLNÛŞ SULTAN.
RABİA HATUN. Bk. BÂLÂ HATUN.

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABİA ADEVİYE Kaysiye hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RABİA

Tarih 17 Haziran 2009

RABİA sıf. (râbit’den rabKa). Esk. Dör­düncü.
♦ İ. Esk. Salisenin altmışta biri: Devrinin en mühim saatçisi. Hattâ Graham’dan ev­vel rabia hesaplarını bulmuş diyorlar (A. H. Tanpınar). || Kadın adı.
— Teşk, tar. Tanzimattan sonraki sivil rüt­belerden yukarıdan aşağıya dördüncüsü.
— ANSİKL. Teşk. tar. Rabia, «dördüncü rütbe» anlamma gelir ve «rabia rütbesi» şeklinde kullanılıp söylenirdi. Hâmise rüt­besinden büyük, saliseden küçüktü. Askerî rütbelerden yüzbaşının karşılığıydı, öteki rütbelerle birlikte ihdas edildi. Sonradan me­muriyetle ilgisi kaldırılarak yalnız rütbe olarak verilmeğe başlandı; özel nişanı da sahiplerinden geri alındı (1851). Bu rütbe­den olanlar resmî günlerde özel, sırmalı bir elbise giyer, kılıç takarlardı. Ancak, protokola girmezlerdi. Kendileri için «fütüvvetlû» lakabı kullanılır, okumuşlarına «efen­di», okumamışlarına «ağa» diye hitap edi­lirdi. İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra öteki rütbelerle birlikte rabia da kaldırıldı. (M)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RABBAT

Tarih 17 Haziran 2009

RABBAT çoğl. i. (ar. rabb, sahip’ten rab-bât). Esk. Evli erkekler, kadınların koca­ları. || Rabbat-ül-hical, güveyiler. (M)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABBAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PYRRA

Tarih 16 Haziran 2009

PYRRA («kızıl saçlı kadın»). Yun. mit. Epimetheus ile Pandora’nın kızı ve Deukalion’un karısı. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYRRA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUT

Tarih 15 Haziran 2009

PUT i. (fars. büt’ten). Bir ilâhı temsil eden ve bazı insanların taptıkları resim veya heykel: Bu ümmet, mukaddema taştan ve ağaçtan yapma putlara tapardı (Cevdet Pa­şa), insanlar putlarını kendileri yaparlar (Ş.S. Aydemir). || Haç.

— ÇEŞ. DEY. Put gibi, hiç kımıldamadan ve bir şey söylemeden: Delikanlı, cevap vermeden bu sözleri put gibi dinledi (H.R. Gürpınar). || Put kesilmek, sessiz ve hare­ketsiz bir durum almak: «Şunu kurşuna di­zin!» dedi. Donduk put kesildik! (Kemal Tahir).
— Ansikl. Arkeol. Mezopotamya’da puf­lara M.ö. 3000′e doğru rastlanır. Bunlar pişmiş topraktan veya taştan yapılmış kü­çük kaba heykellerdir. Çoğunlukla kadın heykelcikleri olan bu putların üzeri çeşitli şekillerle süslüydü. Susa’da ve İndus vadi­sine kadar uzanan bölgelerde birçok put bulunmuştur. Irak’ta (Yukarı Suriye) ele geçirilen gizli putlar da aynı döneme aittir. Birkaç santimetre boyunda siyah ve beyaz kaymak taşından yapılan bu heykellerin gövdeleri az çok dikdörtgen biçimindedir; bir veya iki çift gözü vardır; Kültepe’de (Kappadokia) bulunan ve üçgen biçimli bir, iki veya üç başlı taş putların bu tipten il­ham alınarak yapıldığı sanılır (M.ö. 2200′e doğr.). Eski Ahit’te de putlardan söz edi­lir (Hâkimler, XVII, 3-4) ama biçimlerinin nasıl olduğu açıklanmamıştır. Bk. TANRI.
— Mant. Bacon, bu terimi, gerçek bilime zarar verebilecek bazı yanlış fikirleri belirt­mek için kullanır ve şu putları ayırt eder: kabile putları (idola tribus) veya sosyal ön­yargılar; mağara putları (idola specus) ve­ya eğitimden ve karakterden gelen ön yar­gılar; alan putları (idola fori) veya dilin yetersizliklerinden doğan yanlışlar; tiyatro putları (idola theatri) veya yanlış ve yanıl­tıcı sistemleştirmelerin yol açtığı hatalı dü­şünceler. (LM)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUŞİDE

Tarih 15 Haziran 2009

PUŞİDE sıf. (fars. püşîden’den püşîde). Esk. Örtünmüş, örtülü: Puşide kadınlar, bu kamer gözlü kadınlar (Ahmed Hâşim). || İ. örtü: Ateşler içinde yanan alnımı Zeyni Babanın serin puşidesine dayadım (R. N. Güntekin). || Puşide-çeşm («gözü kapalı»), dikkatsiz. || Raz-puşide, sır saklayan.
— Din. Kabe’ye her yıl gönderilen ör­tü. (Her hac zamanında Kabe’nin örtüsü yenilenirdi. Osmanlı sultanları bu amaç­la Kabe’ye örtü gönderirlerdi. Ağır ku­maşlardan yapılan bu örtü üzerine Kur’an’dan ayetler sırmayle işlenirdi; rengi yeşildi. Puşide [veya puşide-i Beyt-i Muazzam] de­nen bu örtü özel bir törenle yollanırdı. [Bk. KÂBE.] Mevlânâ Celâleddin v.d. din ulu­larının sandukaları üzerindeki örtüye de teşmil yoluyle puşide denir.) [M]

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUŞİDE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PURDA

Tarih 15 Haziran 2009

PURDA i. (hintçe k.). Hindistan’da, gerek evlerde, gerek arabalarda kadınları erkek­lerin görmesine engel olan perde. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PURDA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Purana

Tarih 15 Haziran 2009

Purana («eski [hikâye]»), Hindistan’da, ay­nı plana dayanarak yazılmış otuz altı ayrı kitaba verilen ortak ad. Bunların amacı, brahma dinince, Veda, Brahmana, Upanişad ve başka kitapları okumak hakkından yoksun bırakılan kadınların, sudraların ve öbür kişilerin eğitimine yardımcı olmaktı. Purana’larda özellikle dünyanın yaratılışı ve tanrıların soy kütükleriyle ilgili birçok ef­sanevî hikâye yer alır. Hintlilere göre bu kitaplar, Veda’larla çağdaş veya çağdaş sa­yılabilecek bir dönemde yazılmıştır, fakat dilleri, üslûpları ve anlatılan olayların bü­yük bir kısmı, onların daha sonra, belki de Hıristiyanlığın yeni ortaya çıktığı devirde yazıldıkları fikrini uyandırır. Bazıları M.S. XV. yy.a aittir. İçindeki bilgiler Brahma’cılıktan çok öbür tarikatlarla ilgilidir. En ünlü Purana’lar, Bhagamata-Purana ile Vişnu-Pur ana’dır. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Purana hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pulcinella

Tarih 13 Haziran 2009

Pulcinella, 1 perdelik şarkılı bale, ilk ola­rak 1920′de Paris operasında Sergey Diaghilev’in Rus Bale topluluğu tarafından tem­sil edildi. Müziği Stravinskiy ile Pergolesi’nin, koreograf isi Leonide Massine’nin, de­kor ve kostümleri P. Picasso’nundur. Ko­nu Sergey Diagbilev tarafından bir com­media dell’arte taslağından alınmıştır. Pulcinella’nın kadınlardan gördüğü ilgiyi çekemeyen bazı gençler onu öldürmeğe ka­rar verirler. Bunu haber alan Pulcinella’nın yerine geçen bir arkadaşı darbelerin altında ölmüş taklidi yapar. Balenin sonun­da, Öldüğü sanılan Pulcinella’nın dirilme­si düşmanları arasında büyük bir şaşkınlık yaratır. Oyun, bir gürültü patırtı içinde, neşeli bir şekilde son bulur. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pulcinella hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUJMANOVA (Marie)

Tarih 13 Haziran 2009

PUJMANOVA (Marie), çek kadın şair ve romancı (Prag 1893 – ay.y. 1958). Lirik ve­ya siyasî şiirler (Verse [Şiirler], 1940) ve özellikle sosyal eğilimli romanlar yazdı: Pacientka Doktora Hegla (Doktor Hegel’in Sabrı) [1931], Lide na Krizovatce (Yol Kavşağında insanlar) [1937], Hra s Ohnem (Ateşle Oyun) [1947], Zivot Proti Smrti (ölüme Karşı Hayat) [1952]. (L)

PUJOL (Deniş ABEL DE). Bk. ABEL DE PUJOL.

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUJMANOVA (Marie) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUBİOTOMİ

Tarih 13 Haziran 2009

PUBİOTOMİ i. (fr. pubiotomie). Kadın-doğum. Güç doğum halinde çatı kemiklerinden birini zincir şeklinde testereyle kes­me ameliyatı. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUBİOTOMİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKANALİZ

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKANALİZ i. (fr. psychanalyse). Nev­roz durumlarının tedavisine yönelen ve her şeyden önce yapıcı yorumlara dayanan psi­koterapi metodu. || Psikanalize tabi tutmak, psikanalizle tedavi etmek. || Denetlemeli psikanaliz, psikanalizcinin yetişmesinde, di­daktik psikanalizden sonra gelen analiz dönemi. Yetişen psikanalizci bu dönemde, tecrübeli analizciye, bir hasta üstüne yap­mış olduğu analizin hesabını verir. || Didaktik psikanaliz, psikanalizcilik mesleğine, aday olan kişiye uygulanan psikanaliz. || Kaba psikanaliz, analitik ilişkiyi hesaba kat­mayan, malzemenin ancak Sınırlı bir yanı­nı ele alan, karşı koymaları ve aktarmaları ihmal eden yersiz yorum. (Fantasmalar üs­tünde yapılan bu doğrudan doğruya yorum, hem güçlü olma arzusu gibi kişisel sebeplere, hem de psikanaliz nazariyesinin «şeyleşmesi» gibi genel sebeplere dayanır.)
— ANSiKL. Psikanaliz’i bugünkü gelişim­lerine kadar, tüm olarak Sigmund Freud’a borçluyuz. Freud’un klinik ve teorik çalış­maları (metapsikoloji) üç dönemde incele­nir:
1. «libido» (veya çocuktaki cinsel itki­lerin [içgüdüsel eğilimler] bütünü), gerçek­likle çatışır. Çocuklukta yaşanan travma­larla ciddileşen itilmeler, nevrozluları sem­bolik olarak belirtilerin diliyle konuşmağa; zorlar;
2. cinsel travmaların genelliği ve gerçekliği, düşlerin açıklanmasıyla ilgilen­diği sıralarda Freud tarafından şüpheyle karşılandı. Freud «yaşanan geçmiş»e bağlan­ması gereken fantasmalar (rüyalar) üstünde özellikle duruyor ve bu yaşanan geçmişi gerçekliğin işlenişi olarak görüyordu;
3. beşerî çatışmaların «tekrarlanma otomatikliği»ni gözönünde tutan Freud, cinsel içgü­dülerin karşısına, hareketsizliğe götüren güçleri veya ölüm içgüdülerini koyuyor ve psişik organın üçlü kuruluşunu açıklıyordu: «Es» (bilinçsiz itkilerin bulunduğu yer); «ben» (dış gerçeklik ve bu gerçekliğin kıs­men bilinçsiz olan iç anlatımı ile itkiler arasındaki dengenin sağlandığı yer) ve «benüstü» (çocuğun ana babasıyle özdeşleşme­sinden türeyen ve sansürün kaynağı olan ahlâkî ve bilinçsiz kademe).
Kişiler arası çatışmalar, çocuğun çatışmalarını tekrarlar ve bunun patojen etkisi kompleksleri mey­dana getirir (Jung’un görüşü). Oidipus ça­tışması çocuğu aynı cinsten ana baba ile ça­tışma haline sokar; çocuk bu sırada karşıt cinse bağlanma yolundadır. Bu isteğe bağlı olan saldırganlık, suçluluk duygusuyle kat-merleşir. Hem hayranlık hem nefret duyan çocuğun iki yanlı davranışı, suçluluk duy­gusunu açıklar, özdeşleşmeyle çözülen bu durum, cinsel itkilerin «prejenital» düzeylerde, özellikler de «oral» ve «anal» düzey­lerde dile geldiği uzun bir gelişimden sonra gerçekleşir. Freud’cu çalışmalar, bazı yakın dostlar tarafından tutku ile desteklenmiş ama öte yandan pek çok kişiyi öfkelendir­mişti. Psikanaliz bütünüyle Freud’un dehasının eseridir.
Aynı zamanda, bazı öğrenci­lerinden ayrılmasına yol açan bilimsel ta­viz vermezliğinin de eseridir. Bu öğrenciler arasında özellikle C.C. Jung, A. Adler ve O. Rank, apayrı görüşler ortaya attılar. Bunların tekniği ve teorileri, Freud’a da­yanmak isteyen psikanalizden farklıdır. Freud’un psikanaliz adı altında geliştirdiği doktrinin şu özellikleri vardır:
1. psikana­liz, başka bir metotla ulaşılması imkânsız zihin süreçlerinin araştırılması usulüdür;
2. bu araştırmaya dayanan psikanaliz, nev­rozların bir tedavi metodudur;
3. psikana­liz, yukarıdaki usullere göre elde edilmiş bulunan bir psikolojik bilgiler tümüdür. Bunlar, hem yeni bir ilmî disiplin, hem ge­nel bir psikoloji, hem de bir psikapatoloji meydana getirir. Freud’un doktrini, kendi­sinin bu noktayı açıkça belirtmemesine rağ­men, bir antropolojinin de temellerini atar. Bu antropoloji, insanlar arasındaki ilişkileri ele alır.
Freud’cu psikanaliz, gözlem ko­nusu olan iki olguyu açıklamak için har­canan bir çabadır. Bu iki olgu, aktarma ve karşı koymadır. İki olgunun dayandığı temel kavramlar ise, itilme, çocuk cinselliğinin kabul edilmesi ve ayrıca, rüyaların yorumlanması ve kullanılmasıdır. Ruh ha­yatını farklı kategorilerle açıklayan daha başka psikanaliz okulları da vaıdır. Mese­lâ Jung’un analitik psikolojisi özellikle, ko­lektif bilinçdışına ve Oidipus kompleksinin sembolik yorumuna önem verir. Bundan başka, Adler’in ferdî psikolojisi de, cinsel­liğin rolünü azaltarak saldırganlığın önemi üstünde durur. Psikanalizin şimdiki eğilim ve yönlerine gelince, bu açıdan, şu okulla­rı ayırt etmek mümkündür:
— İngiliz okulunun temsilcileri Kari Abraham ve Melanie Klein’dır. Bu okul, çok daha uzak bir geçmişten gelen daha derin bir bilinçdışına ulaşmağa çalışır;
— temsilcisi Karen Horney olan görüş. Bu akım, kişi ile içinde yaşadığı çevre arasın­daki gerçek çatışmalar üstünde durulması gerektiğine inanır;
— Anna Freud’un görüşü, «ben»in, gerek dış âlem gerek içgüdüsel itkilerin iç ale­miyle olan bütünleyici fonksiyonuna önem verir. Anna Freud’a göre, «ben»in, iç uyar­tılara tepki olarak kullandığı savunma mekanizmaları, dış âleme tepki olarak kullan­dığı mekanizmaların aynıdır.

Fransa’da ise, Hesnard, Lacan, Lagache, Lebovici, Nacht v.b. araştırıcıların çalışmalarını saymak ge­rekir. İçgüdü kavramından çok, nesne iliş­kisi kavramına, kişiler arası ilişkilere, bil­dirişmelere ve özneler arası alana gittikçe daha fazla önem verilmesi, psikanalizin evriminde görülen temel özelliklerdir.
• Psikanalizin gelişimi. İkinci Dünya sava­şında psikanaliz, anglosakson ülkelerinde hızla yayıldı. Latin kültürünün yaygın ol­duğu ülkelerde ise büyük gelişme gösterdi ama S.S.C.B/de ve halk demokrasilerinde burjuva bilim ve kültürünün ürünü olarak kabul edildiği için hoş görülmedi. Psikoterapik teknikler içinde yer alan psikanaliz, ruhsal işlevlerin ve insan davranışının açık­layıcı bilimi niteliğini kazandı. Psikiyatri kliniklerinde, yalnız nevrozlar için değil, aynı zamanda psikoz, cinsel sapıklık ve karakter dengesizliği gibi daha ciddî ruh ve akıl hastalıklarını tedavi için de kullanıldı. Burada psikanalizin sadece en önemli uy­gulamalarından söz edeceğiz. Ama, bütün insan bilimleri, psikanaliz teorisinin bazı varsayımlarını benimsemiştir. Psikanaliz ço­cuklara uygulanarak çocuktaki psikolojik hayatın başlangıcında beliren durumları, doğrudan doğruya gözlemler yardımıyle ve­ya tedavi aracılığıyle ortaya çıkarma ve kavrama imkânını sağladı. «Nesnesel ilişki»nin (öznenin, çevresinde bulunanların iç imajıyle kurduğu ilişki) oluşması, annenin yaptığı katkının önemini ortaya koydu.
öte yandan psikosomatikle uğraşan heki­min, duygu hayatının karışıklıklarını, iş­levsel bozukluklar, hattâ en organik bozuk­luklar içinde tanımağa ve kavramağa ça­lıştığını unutmamak gerekir.

Psikoloji ise, insanlar arası ilişkileri ve çatışmaları göz önüne alan dinamik perspektifler dolayısıyle büyük değişikliğe uğradı. Bu birkaç örnek, sosyoloji ve etnografı alanlarındaki modern anlayışı da etkileyen psikanalizin taşıdığı önemi açıkça göstermektedir.

• Psikanaliz tekniği. Psikanaliz, her şeyden önce bir tedavi metodudur. Bu metot tek ferde veya fert gruplarına uygulanan psiko-terapik usullerin çoğunu etkilemiştir. Psikanalizcilerin, başlangıçta, «didaktik» denen bir psikanalizden geçmeleri gerekir. Bu on­ların hastaları daha iyi anlamalarını sağ­lar ve kendi çatışmalarını tedavi ilişkisine aktarmalarını önler. Psikanaliz tekniği, fi­kirlerin «hür çağrışımı» denen metodu ve özellikle karşı koymaların ve aktarmaların yorumu usulünü kullanır. «Aktarma» teri­mi, hastayı psikanalizciye bağlayan ilişki­ler bütününü belirler. Bu ilişkiler içinde hasta, tekrarlama otomatizmi ilkesi uyarın­ca, çatışmalarına ve fantasmalarına yer değiştirterek bunları, analizciye yansıtır. Analizci, hoşgörü havası içinde aktarmanın gelişmesini sağlar; belirlediği karşı koyma­ları (çünkü hasta bağımlı durumda olmayı arzu eder) ve çağrışımla ilgili muhtevanın anlamını yorumlar. Bunu yaparken, çocuk­lukta yaşanmış geçmişe bağlanabilecek olan muhtevanın sürekliliğini kavratmağa ça­lışır. Ama. yorumlayıcı çalışma yanında, psikanalizci, sabırlı tarafsızlığıyle de etki yapar ve böylece tedavi, «düzeltici bir duy­gusal deney» niteliği kazanır.

Psikanaliz her şeyden önce gençlerde görü­len nevrozları (isteriler, korkular ve musal­lat fikirler) tedavide kullanılır. Hasta çok yaşlı olduğu zaman iyi sonuç alınmaz. Çün­kü bu durumda hastanın duygularını anlat­ma güçlüğü veya fizik bozukluklar söz ko­nusudur. Ama cinsel bozukluk (erkekler­de iktidarsızlık, kadınlarda cinsel soğuk­luk) söz konusu olduğu zaman yaşlı has­taya da psikanaliz tedavisi tavsiye edilir. Sapıklık, suçluluk duygusuyle birarada bu­lunduğu zaman (çoğunlukla durum böyle­dir) psikanaliz, cinsel sapıklara ilgi çekici tarzda uygulanabilir. Psikanaliz son zaman­larda karakter nevrozlarında (rahatsız edici belirtilerden çok, sosyal, duygusal ve cinsel hayatlarını köstekleyen karakter bozuk­lukları gösteren kimseler), psikozlarda ve özellikle erken bunamada, psikosomatik tıpta, suç işleme hastalığında kullanıldı. Psikanaliz tedavisi hasta ve hekim açısın­dan büyük çabaları gerekli kılar. Tedavi­nin ne kadar süreceği önceden kestirilemez; bazen yıllarca sürmesi mümkündür. Genellikle haftada üç ilâ altı seans yapılır. Bu seanslar, hiç değilse 45 dakika sürmelidir. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKANALİZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROVENCE Tarih

Tarih 11 Haziran 2009

PROVENCE Tarih

Phokaia’lılar M. ö. VI. yy.da Massaliaryı (Marsilya) kurdukları sırada Ligürler de Rhöne’un doğusunda Akdeniz kıyısına yer­leştiler; Massalia gerek doğrudan doğruya, gerek ticaret acenteleri aracılığıyle yerli­ler arasında yunan asıllı bir tarım (bağcılık, zeytinlikler) ve sanayiyi (çanak çömlek ya­pımı) yaydı. Keltler, Ligürlerle karıştılar (M.ö. IV.-III. yy.). Galya’da bir koalisyon kurulması (125-121), Romalıları ülkeyi işgal etmeğe teşvik etti (salyen kalesi Entromont’un yıkılması; Aix’in kurulması 122); bu iş­galin hedefi, İspanya’ya geçişi kolaylaştırmaktı (via Domitia’nın inşası). İlk Alp ötesi eyalet (Provincia Romana) meydana geldi ve bölgeye adını verdi:
Provence. Son­radan Narbonnensis (Narbonne’un kurul­ması, 118) adını alan bu eyalete Tötonların yenilmesinden (Aix, 102) ve barışın sağlan­masından (90-83) sonra tüccarlar ve şöval­yeler akın etti. Marsilya’ya boyun eğdirilmesinden sonra (49) Sezar emekli askerlerini Arles, Bezieıs ve Frejus’e yerleştirdi; Augustus da, Orange, Vienne, Avignon v.b. kolonilerini kurarak eyaletin yasasını tespit etti. Alp kesimi (Alp e s-M arıt ime s) impara­torun yetkisi altına verildi; bölgenin geri kalan kısmı senato eyaleti haline getirildi ve bir vali ile bir meclis (her ikisi de Narbonne’da [Narbonnensis]) tarafından yöne­tilmeğe başlandı. İlk barbar akınlarından sonra (M.S. 250′ye doğr.) Narbonnensis iki­ye bölündü; Rhöne’un doğusundaki kısım (Alpes Maritimes buraya bağlıydı) Viennoise adını aldı (293-305). Yeni barbar akınları ön­ce Viennoise’ın doğusunda ikinci bir Nar­bonnensis kurulmasını (381), sonra Galyalar valisinin Treves’den Arles’e çekilmesini ge­rektirdi. Arles, Batı imparatorluğunun de­vamı boyunca (395-476), Vizigotlara direndi. Batı Roma imparatorluğu yıkılınca bölgenin güneyini Vizigotlar, kuzeyini ise Burgondlar işgal ettiler. Vizigotların Vouills’de bozguna uğramasından (507) sonra yerlerini Ostrogotlar aldı; sonra Franklar Provence’ı krallık­larına kattılar (536). Bourgogne krallığına bağlanan Provence, muhtariyetini bir ölçü­de korudu; ama Araplar Septimania bölge­sini işgal edince (VIII. yy.) Charles Mart el Arapların tarafını tutan Provence’lılara bo­yun eğdirdi (736-739). Martel’in birliklerinin yakıp yıktığı Provence, Karolenjler zamanın­da büyük ölçüde geriledi. Verdun antlaşmasıyle (843) Lothar’a geçen eyalette, oğlu Kari ilk Provence krallığını (855-363) kur­du. Mirasçılar arasındaki on beş yıl süren mücadeleden sonra Kel Charles’ın kayınbi­raderi Boson, Bourgogne ve Provence kralı seçildi (879); Boson’un ölümünden sonra birçok defa el değiştiren eyalette, 947′de Bourgogne-Provence krallığı kuruldu. Bura­nın hükümdarı Konrad, Arles, Apt ve Avignon’da üç kontluk kurarak yönetimi elinde topladı. Bu sayede Boson’un oğlu Guillaume, derebeylere hâkimiyetini kabul ettire­rek, kıyıya yerleşmiş olan Arapları ülkeden çıkardı; şehirlerde ticaretin yeniden başla­ması sayesinde burjuvazi gelişmeğe başladı. Bourgogne Provence krallığı imparatora ge­çene kadar (1032) Guillaume’un sülâlesi iktidarı elinde tuttu. Toprakların kadın vâris­ler elinde bölünmesini önlemek için 1112′de Gevaudan’lı Beauce ile evlenen Barcelona kontu Ramon Berenguer III ve Toulouse kontu Alphonse Jourdain 1125′te Provence’ı bölüştüler. Berenguer III, Rhöne, Durance, Alpler ve deniz arasında kalan toprakları (kontluk), Alphonse Jourdain ise Rhöne’un batısındaki kısmı (markilik) aldı. Baux de­rebeyleri (Baux savaşları, 1142-1162), Forcalquier kontları ve Toulouse kontlarıyle çatışan katalonyalı Provence kontları, din adamlarının desteğini sağladılar; savaşı kazanınca evlilik yoluyle Forcalquier kontlu­ğunu ele geçirdiler (1196). Kontların Toulon’da ve Balear adalarında müslümanlarla savaştıkları sırada, doğu ticaretiyle zengin­leşen burjuvalar birçok hürriyet elde ettiler. Tutumları kont Ramon Berenguer IV’ü (1209-1245) kontluğu yeniden teşkilâtlandır­mağa şevketti. Berenguer IV, Provence’ı «baillie»liklere (adalet görevlisi) böldü; ken­dinden öncekilerin siyasetinden vaz geçti ve Fransa ile ilişki kurdu (1235′e doğr). ölümü üzerine yerine damadı Anjou’lu Charles geçti (1246-1285); sık sık yurt dışına çıkmak zorunda kalan Charles, Provence’ta katalan asıllı bir senechal tarafından yönetilen ger­çek bir merkezî hükümet kurdu; senechal’e bir kurul yardım ediyordu; Charles iki yeni «baillie» kurdu ve Baux derebeylerinin des­teklediği bir komün isyanından yararlanarak konsüllüklerin yerine «viguerie»leri (hâkim) getirdi (1251-1262). Ramon Berenguer IV-ün ustaca maliye siyasetiyle biriken bütçe fazlası, Charles I’in İtalya’da, özellikle Na­poli’de (1266) bir ittifak ve fetih siyasetine girişmesine imkân verdi. Ama Sicilya kat­liamı (1282) ertesinde, Napoli Deniz savaşında Charles I’in bozguna uğramasından sonra, oğlu Charles II’nin (1285-1309) fid­yesini ödemek için ilk Provence meclisleri toplandı (1286) ve vergi işleri düzenlendi. Provence’ın zenginliği, Sicilya’nın ve Akka’-yı müslümanların almasından (1291) sonra doğu ticaretinin kaybedilmesinden, Ara-gon’a karşı savaştan ve korsanlardan büyük zarar gördü. ülke o tarihte halkının üçte ikiye yakınını kaybetti. Kra­liçe Jeanne I, Anjou’lunun (1343 – 1382) siyaseti, şirketlerin (1357-1358), Aragon çe­telerinin (1361) ve fransız çetelerinin (1365-1369) akınları durumu daha da ağırlaştır­dı. Jeanne I’in evlat edindiği (1380) Anjou’­lu Louis I’in (1383-1384) ölümünden sonra dul karısı, Nice, Puget-Theniers, Lantosque vadisi ve Barcelonette’i Savoia’ya bıraktı. Vârisleri Louis II (1384-1417) ve Louis III (1417-1434), Napoli’yi yeniden ele geçirmek için giriştikleri seferler yüzünden hazineyi boşalttılar. Rene (1434-1450) Napoli’yi kesinlikle kaybetti ve barış yeniden sağlanın­ca Provence’ın iktisadî kalkınmasına katkı­da bulundu. Yerine geçen yeğeni Maine’li Charles (öl. 1480) ölürken Provence’ı Fran­sa kralı Louis XI’e miras bıraktı. Fransa kralı bir barış ve birliği sağlama siyaseti güttü. Fransız-lspanyol savaşları sırasında François I’in isviçreli ve alman birlikleri, Provence’a («Valdo’culuğu» ve Luther’ciliği soktular (1545). Aix parlamentosu sapkınlı­ğa savaş açtı ve «valdo’cular» ezildi (1545). Din savaşı sırasında katolikler «Ligue» (birlik) adı altında birleşirken Protestanlar krala ve «siyasetçilere» yanaştılar (1584). Ligue başkanı Cassaubc (1591-1596), Marsil­ya’da zorbalığını sürdürürken vali, Proven­ce’ın ortasına ve güneyine hâkimdi. Aix parlamentosu, Henri IV’ün mezhep de­ğiştirmesinden sonra tanıdı (1594). Her üç yılda bir toplanan meclisler vergi kanunları çıkarmada çekimser davrandığından, 1639′dan sonra toplanmağa çağrılmadılar; yerleri­ni kralın iktidarını destekleyen bir komün­ler genel meclisi aldı; bu mecliste Aix konsülleri, Provence’ın savunucusuydu. Bir dilekçe meclisi kurulması ve üye­lerine parlamento başkanı ve danışmanı olma imkânı tanınması (1647) soyluların is­yanına yol açtı; isyanı Mazarin’in Provence valiliğine tayin ettiği Merceur dükü bastır­dı (1652-1653). Marsilya’ya boyun eğdirilme-sinden sonra (mart 1660), Provence’ı krali­yet idaresi yönetti.

XVIII. yy.da kral birliklerinin avusturyalı istilâcıları püskürttükleri (1707-1746) ve ve­banın Provence’ı kırıp geçirdiği (1720) sı­rada, Provence’lı korsanlar bir yağma hare­ketine giriştiler. Paris parlamentosu gibi Aix parlamentosu da Jansenius’çuluk lehine mücadele etti ve civzitlerin suçla­narak sürgün edilmesinde önemli rol oynadı (1764). Maupeou tarafından kaldırı­lan (1771) Aix parlamentosu yeniden toplan­dıktan sonra (1775) siyasetle ancak ikinci derecede rol oynadı, imtiyazlılar 1770′ten itibaren Provence meclislerinin toplanma­sını istediler; ama komünlerin genel meclis­lerine çoğunluk vermeyi ve vergilerde yeni bir dağılım yapmayı kabul etmediler. Bunun üzerine halk imtiyazlılara karşı şiddet hareketlerine girişince, imtiyazlılar muafi­yetlerinden hemen vazgeçtiler. 1789 Etats generaux seçimlerinde seçilen iki Provence’lı-nın devrimin yönetiminde kesin etkisi oldu. Aix ve Marsilya’da Mirabeau; Paris’te, Sieyes. Provence üç idare bölgesine bölündü (26 şubat-4 mart 1790): Bouches-du-Rhöne, Var ve Basses-Alpes idare bölgeleri: bu bö­lünmeyle Provence’ın son siyasî imtiyazları da ortadan kalktı.

— Leng. Provence dili teriminin dilbilimde iki kullanımı vardır: geniş anlamıyle oc dili lehçeleri bütününü ve özellikle eski proven­ce dilini veya trubadurların dilini, dar anla­mıyle de bugün Eski Provence, Nice kont­luğu, Venaissin kontluğu, Dauphine’nin gü­neyi ve Nîmes ile Uzes idare çevrelerini kap­sayan topraklar üzerinde konuşulan dili belirtir. Şüphesiz bu iki anlamlılık biraz rahatsız edicidir; bazı dilbilimciler, provence dili teriminin geniş anlamını belirtmek için Oc’tan türeyen Oksitan kelimesini kullan­dılar; ama bu kelime de iki anlamlıdır, çün­kü günümüzde oc dili lehçelerinin tümü için ortak bir dil kurmak isteyen ve trubadur­ların imlâsını kullanan bir grup modern ya­zar (özellikle languedoc lehçesiyle yazanlar) tarafından Özel bir anlamda ele alınır.

Dar anlamıyle provence dilinin en azından dört değişik biçimi vardır: Rhöne’un her iki kı­yısında konuşulan rhâne lehçesi; Martigues ve Marsilya’dan Cannes’a ve Apt’tan Draguignan’a kadar uzanan kıyı lehçesi; nice lehçesi ve Forcalquer ile Castellane ve Sisteron ile Allos arasında oknuşulan gap leh­çesi; buna Yukarı Alpler’de konuşulan alp provence lehçesi de eklenebilir; bir geçiş lehçesi sayılan bu lehçe, fransız-provence lehçesi özellikleri kapsayan gap lehçesinin değişik bir biçimidir. Bü lehçelerin her biri­nin değişik biçimleri vardır: lehçesel parça­lanma çok yaygındır ama farklar yalnız fo­netikte görülür; lehçelerin kelime hazinesi, morfolojisi ve sözdizimi ortaktır; yalnız, nice lehçesinin bu konuda ayrıcalık gösterdiği söylenebilir; çünkü 3388′de Provence’ın geri kalan bölümüyle bağlarını koparan ve bu yüzden özel bir evrim geçirerek birçok eski biçimi muhafaza eden bu lehçe, kendine has bir görünüm kazanmıştır. Bu lehçelerden rhâne lehçesi, Mistral ve çö­mezleri (Felibrige okulundan şairler) saye­sinde edebiyat dili oldu ve çok zengin bir edebiyatın ifade aracı haline geldi. Mistral, Aubanel, Roumanille,
J. d’Arbaud, V. Bernard’ın eserleri milletlerarası bir üne ulaştı. Provence dili, Mistral’den önce de sürekli ve çoğunlukla başarılı olarak yazılmıştı; XVI. yy.da Bellaud de la Bellaudiere, XVII. ve XVIII. yy.da Brueys, Zerbin, T. Gros, J.de Cabanes, XIX. yy.da marsilyalı şarkı yazarı Victor Gelu tarafından işlendi. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVENCE Tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROUVOST (Jean)

Tarih 11 Haziran 2009

PROUVOST (Jean), fransız işadamı (Roubaix 1885). Roubaix’de yün ticaretiyle uğra­şan nüfuzlu bir ailenin çocuğuydu. Paris -Midi ve Paris-Soir gazetelerini satın aldı; 1932-1938 arasında bu iki gazetenin genel yöneticiliğini yaptı. Paris Soir’ın tirajını 1936′da iki milyona yükseltti. Haftalık Match ve kadın dergisi Marie-Claire’i de satın aldı. 1940′ta istihbarat bakanlığında bulundu. İkinci Dünya savaşı sonunda, gün­lük Figaro’nun Yayım Derneği Yönetim kurulu üyesi, Prouvost İplik fabrikası ve Roubaix Yün mağazası yöneticisi oldu. Haf­talık Paris-Match’ı, sonra Tele 7 Jours adlı dergileri kurdu. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROUVOST (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROUST (Marcel)

Tarih 11 Haziran 2009

PROUST (Marcel), fransız yazarı (Paris 1871-ay-y. 1922), profesör Adrien Proust ile Jeanne WeiFin oğlu. Sağlığının bozuk olmasına ve astma nöbetlerine rağmen, Marcel Proust, Condorcet lisesinde parlak bir öğrenim yaptı. Dört-beş yıl, görünüşte boş bir hayat sürdü: ama gerçekte, yazaca­ğı eserler için malzeme topluyordu.

1896′da, taslak ve denemelerinden meydana getirdiği bir derleme yayımladı: Les Plaisirs et les Jours (Zevkler ve Günler). İlerde ya­zacağı büyük romanın başlıca temalarını taşıyan bu eserden sonra uzun bir otobiyog­rafik roman tasarladı: Jean Santeuil; bu eser ancak, ölümünden sonra, 1952′de ya­yımlandı. Ruskin’den yaptığı tercümeler (La Bible d’Amiens [Amiens İncili], 1904; Sesame et les Lys [Susam ve Zambaklar], 1906) kendi üslûbunu bulmasına yardımcı oldu. Gerçeği istiarelerle süslemeyi ve en önemli yeri estetik unsurlara vermeyi Rus­kin’den öğrenmişti.
Geçmiş Zaman Peşinde’yi (A la Recherche du Temps Perdu) 1905-1910 arasında yazma­ğa başladı. 1906′dan sonra toplumdan uzak kaldı, vaktini çoğunlukla yatakta, nefes dar­lığını giderici buğular arasında belirsiz bir hayalet gibi çalışarak geçirdi. 1911′e doğru kitabına bir yayımcı bulmağa kalktı. Zen­gin bir amatör yazar olarak tanındığı için bir cildin (Swann’ların Semtinden [Du Gö­te de Chez Swann], 1913) yayım masrafını ödemek zorunda kaldı. Bu sırada Birinci Dünya savaşının patlak vermesiyle kitabın yayımı ertelendi. Nouvelle Revue Française’in yayımcıları 1918′de ikinci cildi çıkar­dılar: A l’Ombre des Jeunes Filles en Fleurs (Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde); eser 1919′da Goncourt ödülünü kazandı.

Proust, birden bütün dünyada tanındı, fakat yakında öleceğini hissediyordu, bu yüzden eserlerini bitilmek için bütün gücüyle çalış­tı, ilhamın ve derin düşüncenin ancak yal­nızlıkla mümkün olduğuna inanarak, son ilişkilerini de kesti; böylece Le Cöte de Guermantes (Guermantes’ların Semtinden) [1920] ve Sodome et Gomorrhe (1922) adlı romanlarını yayımladı, öldüğünde eseri ta­mamlanmıştı ve son ciltleri de yayımlanabil­di: La Prisonniere (Mahpus Kadın) [1923]; Albertine Disparue (Kayıp Albertine) [1925]; Le Temps Retrouve (Kavuşulan Zaman) [1927]. Ayrıca, Pastiches et Melanges (Na­zireler ve Derlemeler) [1919], Chronigues (Kronikler) [1927], Contre Sainte Beuve (Sainte-Beuve’e Karşı) [1954] adlı uzun bir deneme ve mektupları yayımlandı. XIX. yy.ın romanı için Balzac neyse, XX. yy.ın romanı için de Proust odur. Romanın yalnız tekniğini değil, özünü de yenilemiştir. Balzac’ın bütün ilgisi, dikkati dış dünyaya dönüktü. Proust ise, gözlemlenen olaylar­dan çok, olaylara bakış tarzı üstünde dur­du. Bu bakımdan da, tersine bir «koper-nik devrimi» yapmış sayılır. Bu devrim, insan zihnini tekrar dünyanın merkezine yer­leştiren, romanı da, insan zihninde yansı­yan, dolayısıyle de biçim değiştiren bir ev­reni anlatmakla görevlendiren bir devrim­dir. Bir hasır iskemleden, çirkin bir kadın­dan şaheser yaratan ressam gibi Proust da yaşlı bir aşçı kadını, sıradan insanları, bir taşra evini alır ve bu basit biçimlerin öte­sinde, iyice bakıldığı zaman, dünyanın sır­rını bulabileceğimizi söyler. Nedir bu sır? Kendi akışı içinde hayat kaybolmuş bir zamandır; zamana gerçekten kavuşmamız, za­manı bu akıştan kurtarmamız, onu ancak sonsuzlaştırmakla olabilir; sanat, insanoğlu­na her şeyden önce bu sonsuzluğu sağlar. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROUST (Marcel) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Prometheus’un Yaratıkları

Tarih 11 Haziran 2009

Prometheus’un Yaratıkları, Salvatore Vigano’nun librettosu üstüne yazılmış iki per­delik bale. Müzik: Beethoven; koreografi: Serge Lifar; dekorlar: François Quelvee. Serge Lifar’ın yeniden düzenlediği bale ilk defa 30 aralık 1929′da Paris operasında oynandı. Promotheus’un Yaratıklarım bale yapmayı ilk düşünen Salvatore Vigano, müziğini Beethoven’e ısmarlayarak balesini 28 mart 1801′de Viyana’da sahneye koydu. Prometheus gökyüzünden çaldığı ateşle kendi yaratıkları olan kadını ve erkeği can­landırır. Apollon bu yaratıklara zekâ ve duygu verir. Acı çekeceklerini ve ölecek­lerini bildiren ölüm’ün tuzağından Prometheus sayesinde kurtulurlar. Eserinin ilk metnine Küçük Prometheus adını koyan Vi­gano, Beethoven’in partisyonuna, Haydn’ın Yaratılış’ından da parçalar ekleyerek 1813′te Scala di Milano’da baleyi yeni bir bi­çimde sundu. (L)
PROMETİUM i. (fr. promethium). Kim. Eşanl. PROMETEYUM.
PROMETYUM i (fr. prometheum’dan). Kim. Bk. PROMETEYUM.

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prometheus’un Yaratıkları hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROGESTERON

Tarih 10 Haziran 2009

PROGESTERON i. (fr. pr o gesterone’dan) Biyokim. Yumurtalıktaki sarı cismin salgıla­dığı hormon; dölyatagı mukozasını değişikli­ğe uğratarak döllenmiş yumurtanın yuvalan­masını ve gelişmesini kolaylaştırır. (Eşanl. LüTEiN.) || Progesteron benzerleri, dölyata­gı mukozası üzerinde progesteronunkine benzer bir etki yapan, yani çoğalmakta olan dölyatagı mukozasını, fizyolojik salgı çıka­ran iç zar haline getiren maddeler. Bk.ANSİKL.

— ANSiKL. Progesteron benzerleri’nin bir­çok çeşidi vardır:
1. Progesteronun kendisi ve bir Cl, F, Br halojeni veya 17′li bir alkil zinciri katılarak metillemeyle elde edilen türevleri. Progesteron’un izomerleri de (retroprogesteron) progesterona benzer. Bu maddeler gebeliği sürdürmek için kullanılır; yan tesirleri yok­tur, had veya müzmin zehirlenme yapmaz;
2. sentetik progesteron benzerleri, nortestosteron türevleridir; sayılan son yıllarda çok artmıştır. Bu maddelerin progesteronun­kine benzer etkilerinden başka östrojen’inkine benzeyen etkileri de vardır; bu etki östrojen ilâvesiyle daha da artırılır. Bu birleş­me, o maddelere antigonadotrop ve yumurt­lamayı önleyici bir özellik, aynı zamanda dölyatagı iç zarının devamlılığını sağlayıcı kuvvetli bir etki kazandırır. Buna karşılık erkek hormonlarıyle olan yakınlıkları yüzün­den bunlar gebelikte kullanılmaz, çünkü dişi dölütlerde erkekleşme belirtileri mey­dana getirir.

Bu türevler Pincus’un deneylerinden sonra (bk. HAP) yumurtlamayı önlemek, ay halini düzenlemek, dölenme ihtimalini artırmak için kullanılmağa başlandı; ilâç aralıklı te­daviyle âdet döneminin 6. gününden 25. gü­nüne kadar verilir. İlâç alınmadığı zaman 2-4 gün sonra kanama olur; bu kanama, yumurtasız, sunî bir ay halidir. Tedavinin ke­silmesinden sonra döllenme ihtimali artar; daha önce bazı âdet dönemlerinde yumurt­lama olmazken bundan sonra yumurtlama meydana gelir. Gebeliği önleyici amaçla kullanılmasından ayrı olarak progestron benzerleri kadın hastalıkları alanında da devrime yol açtı. Bütün ay hali düzensizlik­lerinde lütein yetersizliğine bağlı kısırlıklar­da, yumurtlama rahatsızlıklarında kullanıl­mağa başlandı. Bu ilâçlar «aralıksız tedavi» şeklinde ay halini sürekli olarak ertelemek için aylar boyunca her gün kullanılabilir. Bu şekilde bir «yalancı gebelik» hali yaratı­lır; bu hal andrometriyozda ve dölyatağı hipoplazisinde tavsiye edilir. Bu maddeler hormon tedavisinde büyük ge­lişme sağlamakla beraber tamamen zarar­sız da değildir. Sık sık sindirim bozukluğu (gebeliği andıran bulantı ve kusmalar), ba­zen meme ağrıları meydana gelir; kiloda artış olabilir, küçük metrorajiler ortaya çıkabilir. Progesteron benzerlerinin bazı has­talarda toplardamar trombozlannı, şeker hastalığını ve yüksek tansiyonu kolaylaştır­dığı sanılmaktadır. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROGESTERON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROBA (Faltonia, Betitia)

Tarih 10 Haziran 2009

PROBA (Faltonia, Betitia), M.S. IV. yy.’ da yaşamış latin kadın şair. Bir patrici ailesindendi. Hıristiyanlığı kabul etti. Eski ve Yeni Ahit üstüne manzum bir eser yazdı. (L)
PROBABİLİZM i. (fr. probabilisme’den). Bk. OLASICILIK.

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROBA (Faltonia, Betitia) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİENE

Tarih 09 Haziran 2009

PRİENE, bugün. Güllübahçe. Esk. coğ. Anadolu’da (Karia bölgesi) Samsun (Mykale) dağının güney yamacında şehir. Strabon’a göre öteki adı Kadme’dır. Teleoneia kalesinin bulunduğu dik bir kayalığın altında yer alır. Eski yazarlar Priene den, kara şehri olarak söz ederler. Bugün Eski Menderes tepesi adını taşıyan Akro-polis’in eteğinde akan Büyük Menderes (Maiandros) ırmağının kollarından bin, es­ki devirlerde Naulochos limanına kadar kü­çük kayıklar ve çatanalar için trafiğe elve­rişliydi. Priene adının Yunanöncesı devre kadar indiği ve Praisos Priansos gibi Girit adalarının, Priene ile ilişkili olduğu sanılı­yor. Antik belgelere göre, Priene şehrinin kurucuları lon’lar ile karışmış Thebar’lılerdi ve başlarında Peneleos’un oğlu Phılotas ile Neleus’un oğlu Aipytos vardı. Şehrin ku­ruluşunun M.Ö. 2000′e kadar gittiği sanılır. Arkaik devre ait şehrin, bugünkü yerden daha içerilerde, Miletos’un yakınlarında ku­rulmuş olduğu sanılıyor. M.Ö. 645 yıllarında Lydia krallığının baş­kenti Sardeis’in düşüşünden sonra Priene, Trer’lerin ve Kimmer’lerin lideri Lygdamis tarafından ele geçirildi. Ancak bu sefer, ge­çici bir yağma niteliğinde olduğundan kısa süre sonra şehir, istilâdan kurtuldu; sonra da Lydia kralı Ardys tarafından ele geçirildi. Priene’deki Lydia hâkimiyetinin ne kadar sürdüğü bilinmiyor.

Şehrin, Kroisos devrin­de de Lydia krallığının hâkimiyetinde oldu­ğu kesindir. Herodotos ve Pausanias’a gö­re, Keyhüsrev’in kumandanı Media’lı Mazares M.Ö. 545 veya 544 yıllarında şehri tah­rip etti ve halkını köle yaptı, lonia şehirlerinin M.Ö. 499′da Perslere isyan etme­siyle başlayan lonia ihtilâline ve M.ö. 494′te lonia ihtilâline son veren Lade savaşına Priene de 12 gemiyle katıldı. Bu savaştan sonra Miletos, Priene ve birçok ion şehri, tapınaklar ve kutsal yerlerle birlikte yakı­lıp yıkıldı. M. ö. 353′te Karia satrapı Mausolos’un ölümünden sonra Priene’nin yeniden inşa edildiği M.ö. 334′te de Büyük İskender’in şehre geldiği sanılıyor. M.ö. 283 veya 282 yılında Sisam (Samos) ile Pri­ene arasında bir sınır olayı sonucunda çı­kan anlaşmazlıkta Lysimakhos araya gire­rek iki tarafı uzlaştırdı ve Dryussa’yı Priene’lilere, Batinetis’i ise Samos’lulara ver­di. M.ö. 246′da Selefkilere ait olan şehir Laodikeia savaşı sonucunda Ptolemaios’ların eline geçtiyse de M.ö. 196′da tekrar selefki hâkimiyetine girdi. Kısa bir süre sonra, Priene ile Samos arasında yeni bir anlaşmazlık başgösterdi. Rodosluların hakemliğiyle Priene, Karion ile Dryussa’yı elinde tuttu. M.ö. 188′de Manlius Volso, Küçük Asya’daki ilişkileri düzenleyince, Pri­ene ve Samos, Romalıların bağımsız mütte­fiki olmayı kabul etti.

M.ö. 155′te Kappa-dokia kralı Ariarathes V ile Bergama kralı Attalos II, Priene’ye karşı savaş açtı. M.ö. 133′te Bergama kralı Attalos II ölünce top­raklarını Roma’ya vasiyet etti ve Priene de roma hâkimiyeti altına girdi. Roma devrin­de şehir sayısız savaş gördü, Augustus za­manında düzenli bir duruma geldi. Bu sıra­larda Büyük Menderes ırmağının taşıdığı alüvyonlarla, deniz devamlı olarak şehirden uzaklaştığı için Priene’nin önemi de gittikçe azalıyordu. Bizans devrinde Priene, Andronikos II Palaiologos’a kadar bir piskopos­luk merkeziydi. Yazılı belgeler ve arkeolojik kalıntılar, şehirde, bizans yönetimi sı­rasında (XIII. yy.a kadar) yerleşme olduğu­nu ve bu tarihten sonra tamamen terk edil­diğini gösterir.

• Arkeolojik kazılar ve araştırmalar. Şehir ilk defa 1673′te İzmir’den gelen ingiliz tüc­carları tarafından tespit edildi. 1894′te Ber­lin Müzeleri Eski Eserler bölümü müdürü R. Kekule” von Stradcnitz ve Kari Human şehri birlikte ziyaret ederek arkeolojik bir araştırma yapmağa karar verdiler. 1895′te K. Human ilk kazıya başladıysa da, anî ölümü sonucunda kazı başkanlığına Theoder Wiegand getirildi. Bu çalışmalar 1899′da so­na erdi.
Şehir, Hippodamos planı veya «ızgara plan» adı verilen bir plana göre yapılmıştır; yol­lar ve caddeler düzgün ve dik bir şekilde birbirlerini keser. Athena tapınağı, agora ve resmî yapılar şehrin merkezinde yer alır. Doğu-batı yönünde uzanan 6 yol, şehri düzgün parçalara böler. Bu yollardan en önemlisi agoranın yanından geçen Batı Kapı yolu (şehrin batı surlarında bir kapıya ulaşır), kayalık bîr arazinin oyuimasıyle ya­pılmıştır. Tiyatro yolunun, doğu ve batıda yer alan iki kapıyı birbirine bağladığı doğu­daki kapının da şehrin ana kapısı olduğu sanılıyor. Bu kapıdan çıkan bir yol da Magnisa’ya (Menderes Magnesia’sı), oradan da ülkenin içlerine kadar uzanıyordu. Ka­pının iç tarafında bulunan ve kenarları yu­varlak duvarlar tarafından kapatılmış olan avlu, kapıyı kırarak giren düşmanı yeniden geri püskürtmek için bir tuzak vazifesini görüyordu. Güneydeki Batı kapısı da ana kapı kadar önemliydi. Doğuda, Kaynaklar kapısı adı verilen önemli bir giriş daha var­dır. Şehrin kuzey-güney yönünde uzanan eksenlerinde çok eğimli yollar yer alır. Bü­yük bir kısmı merdivenlerden meydana ge­len bu yollar şehir ulaşımını büyük ölçüde etkiliyordu. Yatay ve dikey eksenler tara­fından sınırlandırılmış olan ev bloklarının (insulae) boyutları 47,20 X 35,40 m idi; her birinin üzerinde genellikle 4 ev vardı. Şehir akropolisi ve aşağı şehir arasındaki surlar kesintilidir. Yüksekte kurulmuş olan akropolisin yeri savunmaya elverişlidir. Akropolis üzerinde 10 kulenin bulunmasına kar­şılık, çok daha uzun olan şehir surları üze­rinde 16 kule vardır. Güneyde, stadionun yakınlarında testere biçiminde olan surlar, şehrin güneyinden gelen saldırılara karşı ba­şarılı bir şekilde savunulmasını sağlıyordu. Surlarda özellikle Bizans çağında bazı de­ğişiklikler ve onarımlar yapıldı. Şehrin nekropclis’leri hakkında fazla bilgi yoktur. Yal­nız doğudaki nekropolis’in önemli olduğu tespit edilmiştir.

Tapınak (Athena polias tapınağı). Şehrin en hâkim noktasında, kayalık bir teras üze­rindedir. Vitruvius’a göre, ünlü mimarPyt-heus tarafından yapıldı (M.Ö. IV yy.). Şeh­rin en önemli ve aynı zamanda en eski yapı­sıdır. Tapınak doğu-batı yönünde inşa edil­miş olduğundan, şehir planının bu yapının çevresinde geliştirildiği sanılıyor. Her ba­kımdan klasik bir yapı elan Athena tapınağı küçük asya-ion düzeninde ve 6 X 11 sütunlu peripteros planlı bir yapıdır. Uzun ve kısa taraflarındaki sütun sayısının birbiriyle oranı, klasik dor tapmağı etkisini gösterir. Tapınağın yapımı sırasında kullanılan ve esas ölçü olan «ayak» 29,4 sm’lik attike aya­ğıdır. Tapınak, içindeki kült tasviri ve kai­desinde bulunan sikkelere göre, Kappado-kia kralı Orophernes tarafından adanmıştı. Pausanias da bu kült tasvirinden söz eder. Tespit edilen kalıntılara göre, Athena’nın heykelinin mermerden ve Nike’nin kanat­larının altın suyuna batırılmış tunçtan ya­pıldığı ve ünlü heykeltıraş Pheidias’ın Part-henon tapmağı için yaptığı Athena Parthenos heykelinin kopyası olduğu anlaşıldı. Athena tapmağının dışında bir de sunak vardır; Priene’nin yeniden kuruluşu sıra­sında yapıldığı ve büyük Bergama sunağı tipinde olduğu sanılıyor. Athena Polias ta­pmağında ve sunağın baş tabanı üzerinde, roma imparatoru Augustus devrine ait, At­hena ve imparator için yazılmış bir adak yazıtı vardır.

Zeus veya Asklepios kutsal alanı. Agoranın doğusunda, kare planlı, kuzey ve güneyi ga­lerili bir alandır. Tapınak 8,50 X 13,50 m boyutlarındadır. Girişinde ion düzeninde 4 sütun vardır. Bunun dışında tapınak hakkın­da fazla bilgi yoktur; ilk defa M.Ö. 330′da yapımına başlandığı kabul edilir. Demeter kutsal alanı. Demeter tapmağının M.Ö. II.yy.dan önce, doğu ucundaki suna­ğın ise daha geç bir devirde yapıldığı sanı­lır.

Mısır tanrıları kutsal alanı. Tiyatro ve At­hena caddeleri arasında bir teras üzerinde­dir. Burada ele geçirilen III. yy.a ait yazıt­lara göre alan Serapis, Osiris, isis, Anubis ve Harpokrates gibi mısır tanrılarına adanmıştır. Bu alanda uzunluğu 14,60 m, genişliği de bunun yarısı kadar olan büyük bir sunak vardır. Alanın kuzeybatı köşesindeki propylaion ile, batı duvarı kenarındaki galerinin, daha geç devirlerde yapıldığı sanılıyor. M. S. III. yy.di Böyle bir kutsal alanın yapıl­ması, Ptölemaios III Euergetes’in Laodike-ia savaşından sonra mısır hâkimiyetini Ege bölgesine de yaymak istemesi ve bu yüzden Küçük Asya’nın batı kıyılarındaki stratejik mevkilerde yerleşmesiyle açıklanır. Meclis binası ve Prytaneion. Meclis, agora­nın kuzeydoğu köşesindeki kutsal stoanın doğu uzantısında yer alır. 20,25 X 21,06 m boyutiarındadır. Priene’nin en iyi korunmuş yapılarındandır. Binanın içinde üç tarafın­da çatıya doğru gittikçe yükselen oturma sı­raları, tam ortada da mermerden yapılmış ve çevresi kabartmalarla süslü, dört köşe bir sunak bulunur. Bu yapının bir «ekklesia» olması da mümkündür; fakat, Miletos’taki benzeri yapı ile karşılaştırılarak bu yapının bir «bulcuterion» olduğu genellikle kabul edilir. Prytaneion’un varlığı bir ya­zıttan öğrenildi. Bu yapı bir roma yapısının altında kalmıştır.
Agora ve kutsal stoa. Agora, kuzeyden kut­sal stoa ile sınırlandııılmıştır ve şehrin mer­kezinde yer alır. Şehrin planlanmasında, çı­kış noktası olarak agoranın alınmış olması da mümkündür. Pausanias’ın sözünü ettiği agora, tipik bir ion agorasını gösterir. Agorayı kuzeyden sınırlayan «kutsal stoa», agorayı çevreleyen galerilerin içinde en önemlisidir. M. Ö. III. yy .da daha eski bir ya­pının onarımı ve genişletilmesi sonucu mey­dana gelmiş olduğu sanılıyor. Bir teras üzerinde bulunan stoa 116 m uzunluğundadır ve 3 basamakla çıkılır. Mimarî bakımdan burada dor ve ion biçimlerinin birbiriyle karıştırıldığı görülür. Cephedeki 49 sütunun başlıkları dor düzenindedir ve gövdeleri üzerinde 20 adet yiv vardır. İç kısımda 24 adet ion sütunu yer alır. ön kısımdakilere göre daha aralıklı ve yüksek olan bu sütun­ların gövdelerinin alt kısımlarında yiv yok­tur. Arkeologlara göre, sütunların üzerinds ahşap bir semeıdam vardır. «Kutsal stoa» adının ilk defa Mithridates zamanında ve­rildiği sanılıyor.
Tiyatro. En önemli ve ilgi çekici yapıların taşında gelir. M.ö. 332-331 veya 331-330 yıllarına ait ve Apellis adına yazılmış şeref yazıtında, bir tiyatrodan söz edildiği için, Priene tiyatrosunun bu yıllar içinde yapıldığı sanılıyor. Çok düzgün bir şehir planının içine, 5 000 kişilik oturma yeri olan bir tiyatronun yerleştirilmesi vardır; fakat Priene’li mimarlar bu güçlüğü yenerek tiyat­royu agoranın kuzeyine yerleştirmişlerdir. Seyirci kademeleri bir yamacın içine oyula­rak yapılmıştır. Orkestra bölümü sıkıştırıl­mış topraktır.
Gymnasion’lar ve Stadion. Yukarı ve aşağı olmak üzere iki gymnasion vardır. Yukarı gymnasion, tiyatro ile meclis binası arasın­dadır. Buradaki araştırmalar yetersiz oldu­ğundan bu yapılar hakkında fazla bilgi yok­tur. Şehrin güneyindeki Aşağı gymnasion da­ha iyi bilinir. Aşağı gymnasionun sütunlu avlusu, doğu-batı uzantısında 34,35 m, kuzey-güney uzantısında
35,11 m uzunluğun­da Stadion, Priene’deki öteki yapılar gibi yüzyıllar boyunca değişikliklere uğramış­tır; 191 m uzunluğunda olduğu sanılıyor. Evler. Priene’deki tapınak, tiyatro, agora v.b. yapılar çok gelişmiş olduğu halde ev­ler çok az gelişmiştir. Şehirde ancak geç devirlere ait 4 adet peristilli ev ortaya çı­karıldı. Priene’deki evlerde prostaslı oikos (girişi stoalı ev) tipi yaygındır.

Wiegand, bu evlerde megaron tipinin etkileri olduğunu ileri sürer. Mykenai tarihöncesi evleriyle prie­ne evleri arasında ilişkilerin varlığı tespit edilmiştir. Şehirde bugün en iyi durumda bulunan ev, tiyatro caddesinin kenarında, Athena tapı­nağının yanındadır. Bu ev, megarotı tipi bir yapının daha geç tir devirde, peristilli bir ev olaıak değiştirilmesi sonucu ortaya çık­mıştır. Evin, yalnız kadınlara, hemen yakı­nındaki başka bir evin de erkeklere ait ol­duğu sanılıyor. Ortaya çıkarılan başka iki ev de aynı zamanda tapınak olarak kulla­nıldığı için ilgi çekicidir. Bu evlerden biri, ele geçirilen buluntulara göre tanrıça Kybele’ye adanmıştı, ötekinin de «Kutsal ev» adım taşıdığı tespit edidi. Evlerin yapı mal­zemesi ve tekniği çok basittir. Duvarları ge­nellikle çamur harçla tutturulmuş kırma tas­lardan veya kerpiç tuğlalardan yapılmıştır. İç yüzleri alçıyle sıvanmıştır. Pencereler çok az ve belki de çok yüksektedir.

Bizans yapıları,Andronikos ll Palaıologos devrine kadar bir piskoposluk meıkezi olan şehirde, İsaakios I Angelos ile Aleksios III Angelos devirlerinde selçuk ve osmanlı teh­likesine karşı bazı yapılar inşa edildi. Mese­lâ, Zeus tapınağının yanındaki küçük şato­nun bu devirde yapıldığı kabul edilir. Başka bir bızans yapısı da, tiyatronun yakınındaki 600 kişilik piskopos kilisesidir; bunun, VI. yy.da yapıldığı sanılıyor. (-»Bibliyo.) [M]

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİENE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİE

Tarih 09 Haziran 2009

PRİE (Jeanne Agnes berthelot de ple-neuf, — markizi), fransız soylu kadın (Pa­ris 1698 – Courbepine, Normandiya 1727). Torino elçisi Prie markisiyle evlendi. Fran­sa’ya döndü (1719), Bourbon dükünün met­resi oldu. Dük 1723′te başbakan olunca, Prie, Paris kardeşlerin kışkırtmasıyle, yö­netimi fiilen eline geçirdi. Bakan, Le Blanc’ı ve Belleİsle kontunu zimmetlerine para geçirmekle suçlayarak Bastille’e kapattır­dı, kralın kızı Marie Anne Victoıre’ı, kral Marie Leszczinska ile evlendirebilmek için İspanya’ya göndertti (nisan 1725). Tahıl fi­yatları yükselince halkın gözünden, Fleury’ye ihanet ettiği için de Louıs XV ın gö­zünden düştü. Memleketi Coubepıne e sü­rüldü (mart 1726), orada intihar etti. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİMA DONNA

Tarih 09 Haziran 2009

PRİMA DONNA i. («birinci kadın, başkadın» anlamında ital. k.). Kadınların tiyatro­da oynaması kabul edildikten sonra italyan operalarında başrole çıkan kadın şarkıcı.
(Sekiz ile on yıl arası öğrenim gören prima donna’lar İtalya dışında, bütün avrupa baş­kentlerinde, XIX. yy.dan itibaren de Ame­rika’da çalışmak imkânını buldular. Kap­risleri acayiplikleriyle de ün salan prima donna’lar Benedetto Marcello’nun Teatro alla Moda (Modern Tiyatro; 1720′ye doğr.) adlı eserinde tasvir edilir.) [L]

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİMA DONNA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREVOST (Marcel)

Tarih 09 Haziran 2009

PREVOST (Marcel), fransız yazarı (Paris 18S2 – Vianne, Lot-et-Garonne 1941). Tü­tün fabrikalarında birkaç yıl mühendis ola­rak çalıştı, sonra istifa etti (1890). Daha önce yayımladığı üç roman (Le Scorpion Akrep], 1887; Chonchette [1888]; Mademoiselle Jauffre [1889]) natüralist romana karşı psikolojik romanı savunan eserlerdi. Sonra yazdığı başlıca romanları: Cousine Laura (1890); La Confessioh d’un Amant
Bir Âşığın İtirafları) [1891]; L’Automne dune Femme (Bir Kadının Sonbaharı) 1893];
Les Demi-Vierges (Sözde Kızlar) 1894); Nötre Compagne (Eşimiz) [1895];
jardin Secret (Gizli Bahçe) [1897]; L’Heureux Menage (Mutlu Çift) [1900]; Lettre de Femmes (Kadın Mektupları) [1892];
Nouveües Lettres de Femmes (Yeni Kadın Mektupları) [1894] ve Dernieres Lettres de Femmes (Son Kadın Mektupları) [1897]. Les Vierges Fortes’ta (Tombul Bakireler)
1900] feminizmi inceledi, Lettres â Françoise’da (Françoise’a Mektuplar) [1902] ka­dınlara dostça öğütlerde bulundu. Son ro­manlarında çağdaş töre meseleleriyle ilgi­lendi. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREVOST (Marcel) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRESLE

Tarih 09 Haziran 2009

PRESLE (Micheline CHASSAGNE, Micheline — denir), fransız kadın tiyatro ve sine­ma oyuncusu (Paris 1922). 1938′de filim çevirmeğe başladı. G. W. Pabst’ın Jeune Fil­en Detresse (Sıkıntıda Genç Kızlar) [1939] ve Abel Gance’ın Paradis Perdu (Kayıp Cennet) [1939] adlı filimleriyle tanındı. Sonra 1942′de Marcel L’Herbier’nin La Nuit Fantastique (Tuhaf Gece) adlı filminin raş yıldızı oldu. Bir süre (1949-1951) Hollywood’a gitti, öbür filimleri: Falbalas (J. Becker yönetiminde, 1944), 1947′de Autan -Lara Yönetiminde içimizdeki Şeytan (Le Diable au Corps), 1953′te J. Gremillon’un LAmour d’une Femme (Bir Kadının Aşkı), 1959′da E. Molinaro’nun Bir Yazlık Kız (Une Fille pour l’£te), 1966′da gene aynı yönetmenin Chasse â l’Homme (insan Avı), da J. Rivette’in Suzanne Simonine. En rolünü J. Dosey’in yönettiği Kaderin cilvesi (Blind Date) filminde oynadı. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRESLE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRESBİYOFRENİ

Tarih 09 Haziran 2009

PRESBİYOFRENİ i. (yun. presbys, ihti­yar ve phren, phrenos, zihin’den fr. pres-byophrenie). Psikopatol. ve Psikiyatr, özel­likle kadınlarda, çok konuşmak, masal an­latmak şeklinde beliren ihtiyarlık bunama­sı.
— ANSiKL. Presbiyofreni’nin belirtileri şun­lardır:
1. ihtiyarlık bunamasının diğer şe­killerine nispetle daha az belirgin zihin ye­tersizliği (fakat dikkat bozuklukları fazlacadır);
2. duygusallık, ahlâkî davranış, ke­yifli mizaç, iyimserlik;
3. önemli derecede bellek bozuklukları;
4. zaman ve yer tayi­ninde büyük ölçüde yanılma (hasta, başın­dan geçen olayların sırasını şaşırır ve iyi bildiği yerlerde bile yolunu kaybeder). [L]
PRESBYTERİANİSM i. Bk. PRESBİTER­YENLİK.

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRESBİYOFRENİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREİSOVO (Gabriela)

Tarih 09 Haziran 2009

PREİSOVO (Gabriela), çek kadın roman­cı (Kutna Hora 1862 – Prag 1946). Roman­lar, Moravya, Slovakya ve Carinthie İslavIarının hayatlarını konu alan tiyatro oyun­ları yazdı. Ayrıca, Janaçek’in operası Jenufa’nın (Evlâtlık Kız) librettosunu yazdı. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREİSOVO (Gabriela) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Preciosite

Tarih 09 Haziran 2009

Preciosite, XVII. yy .ın ilk yarısında Fran­sa’da bazı kibar çevrelerde, duyguların di­le getirilişinde ve edebî anlatımda kendini gösteren aşırı incelik hevesi.
Kelimenin tam anlamıyle preciosite, Fran­sa’da 1650′den sonra, edebî bir akım ol­maktan çok, feminist hareketin bir özlemi olarak ortaya çıktı. Evlilik hayatında kadı­nın baskı altında tutulmasına karşı çıkan preciosite, toplumsal kısıtlamalardan ba­ğımsız, son derece güçlü ve ideal bir aşk anlayışını geliştirdi. Bu anlayış aşırı bir duygu inceliğinin ve kibarlar âleminde ka­dının hâkimiyetinin onaylanışı olarak kabul ediliyordu. Aynı incelik çabası, çeşitli sa­lonlarda, nezaket kuralları ve konuşma tar­zında da kendini gösterdi. Kişisel orijinal­lik, kelimeleri bu anlayışa uygun anlamlar vererek kullanmak, ince istiareler yapmak gibi önceleri hiç de gülünç olmayan bir tarz haline geldi. Zaten precieuses kelime­si de, ilk olarak 1653′te, kibar edebi­yatına, romanesk tarza ve aşk şiirlerine karşı çıkan kimseler tarafından, evlerinde edebiyatçıların katıldığı toplantılar düzen­leyen kadınlar ve Özellikle de Mile de Scudery için kullanılmıştır.
Urfe” ile Rambouillet konağı şairleri Voituıe, Maileville, Godeau’nun eserlerinden kaynak alan preciosite’ edebiyatı, bu kimselerin eserlerinde, italyan concetti’lerindeki sıkıcılığın, ispan­yol Gongora’cılığının ve ingiliz eupheus’çuluğunun izlerini taşıyordu. Başlıca temsilci­leri de, Benserade, Segrais, Sarasin, Pellisson, Menage, Gomberville, La Calprenede ve özellikle de Mile de Scudery’ydi (Le Grand Cyrus, 1650; Clelie, 1654-1660). Pre­ciosite edebiyatı çok zaman, aşırı incelik, yapmacıklı bir biçimde derinleştirilmiş bir havaîlik ve anlaşılmazlığa kadar varan bir anlatım özentisine düştü. Bütün bu özellik­lerine rağmen, âşıkane duyguların açıklanmasındaki özenli ve ayrıntılı açıklamalarıyle başarılı da oldu. «Precieux»lerden ve «preciosite»den 1660′a kadar söz edilmiştir. Bundan sonraki tarihlerde terim çok daha az kullanıldı. Ama preciosite’ye has dav­ranışlar ortadan kalkmadı, öyle ki, yüzyıl sonundaki kibar çevreleri, 1655-1660 sıra­sının kibar çevrelerinden pek de farklı ol­madı. Preciosite denince her şeyden önce bu aşırı incelik ve yapmacık dolu üslûp akla geldiği için, bazı modern yazarların (E. Rostand, J. Giraudoux) preciositesinden de söz edilebilir. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Preciosite hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRATT (Anne)

Tarih 09 Haziran 2009

PRATT (Anne), ingiliz kadın botanikçi (Strood, Kent 1806-Londra 1893). Britanya bitki örtüsü üstüne yazdığı kitapları kendi resimledi. Halkın anlayabileceği bir dille yazılan, bilim açısından da sağlam olan bu kitaplar birçok kişiyi botanik çalışmalarına yöneltti. Başlıca eseri: The Flowering Plants and Ferns of Great Britain (Buyuk Britanya’da Çiçek Açan Bitkiler ve Egreltiotları) [beş cilt, 1855]. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRATT (Anne) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİREZEN

Tarih 09 Haziran 2009

PİREZEN veya PİRZEN bîş. i. (fars. pire veya pir, ihtiyar ve zen, kadın’dan pirezen veya pirzen). Esk. ihtiyar kadın, ko­cakarı, acuze. (M)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİREZEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAKSİTELES

Tarih 08 Haziran 2009

PRAKSİTELES, yunan heykeltıraşı (Atina MÖ. 390′a doğr. -ay.y. 330′a doğr. ?). Zen­gin bir ailenin çocuğuydu. 350′ye doğru, kibar fahişelerden Phryne ile ilişki kurdu, bu ilişki eserlerini büyük ölçüde etkiledi.
Peloponnesos ve Asya yolculukları hakkın­da bilinenler ihtimal sınırlarını aşmadığın­dan eserlerinin doğru bir kronolojisini yap­mak güçtür. İlk eserinin İçki Boşaltan Satyros (kopyası Dresden’de) olması muhte­meldir. Bu heykelde Polykleitos’un etkisi görülürse de, biçimler daha yumuşak ve uzundur. öbür erkek heykelleri mermerden­dir (oysa V. yy.ın büyük eserleri bronzdan­dır); çok zaman ressam Nikias’ın boyadığı bu heykeller Praksiteles’e ve taklitçilerine has zarif, yuvarlak çizgili ve oldukça kadınsı bir delikanlı güzelliğini canlandırır:
Thespiai Eros’u (Louvre ve Parma’daki kopyalar), Dinlenen Saiyros veya Periboetos (Roma [Torloina ve Capitole müzeleri], Louvre), Apollon Sauroktonos (Vatikan, Avignon, Louvre, Roma’da Villa Albani’deki bronz), Lykia’lı Apollon (Floransa, Officine müzesi), 1875′te Olympia kazıların­da bulunan ve kopya olduğu sanılan Çocuk Dionysos’u Taşıyan Hermes. Ama sanatçı­nın asıl ünü, sevgilisi Phryne’nin dolgun çizgilerinden ilham alarak meydana getirdi­ği çeşitli Afrodit tiplerinden gelir. Bu eser­lerde çok belirgin bir gerçekçilik göze çarp­maktadır: Thespiai Afrodit’i (Arles kazıla­rında bulunan Venüs [Louvre], bu Afrodit’in tam bir kopyasıdır); istanköy Afrodit’i; Karia Aleksandreia’sı Afrodit’i ve en ünlü­sü Knidos Afrodit’i (bu sonuncu eser, yı­kanmağa hazırlanan bir kadının göz kamaş­tırıcı çıplaklığını canlandırır; eserin çok sa­yıda kopyası vardır [Vatikan; Thermes mü­zesi, Roma; Floransa, Louvre, Münih; sa­dece başı kalanlar ise Louvre, Berlin ve Toulouse'dadır], Knidos Afrodit’inin daha sonraki heykeltıraşlar üstünde büyük etkisi oldu [Capitole Venüsü]). 346′da Atina Akropolis’i için yontulan Artemis Brauronia’nın hatırasını Gabies kazılarından gelen Diana heykeli (Louvre) yaşatmaktadır.

Bu heykelin zarafeti ve Attikos’çuluk dolu uyumu ilgi çekicidir. Praksiteles’in sanatı yunan heykeltıraşlığının evrimini olduğu kadar, attike dikme taş ve toprak heykelcik sana­tını da etkiledi ve Knidos Afrodit’i erişil­mez bir ün kazandı.
Praksiteles, Skopes ile birlikte, Helenistik devrinde hızla gelişen tutkulu ve pitoresk bir anlatımcılık akımının öncüsüdür. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAKSİTELES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pragmatique Sanction de

Tarih 08 Haziran 2009

Pragmatique Sanction de 1713 (1713 Di­nî yönetmeliği), 19 nisan 1713′te germen imparatorluğu (1711′den beri) ile İspanya krallığını (1714′e kadar) otoritesi altında birleştirmiş olan Kari VI tarafından ya­pıldı. Bu yönetmelikle, 1703 Leopold kararı’nı
(bk. leopold I) iptal etti; bununla güttüğü amaç, Avrupa’ya karşı, Habsburg ülkesinin bölünmezliğini ve verasetini, ik­tidardaki imparatorun sülâlesi («Karolin» kolu) lehine teminat altına almaktı; bu kol tamamıyle kadınlardan ibaret olduğu ve daha büyük olan kolun («Josephin» kolu) tamamıyle «kadınlardan» meydana gelmiş olmasına rağmen, bu dinî yönetmelik uygulandı. Tek oğlu arşidük Leopold’un ölümü (1716) ve Maria-Theresia’nın doğuşu (1717) üzerine Kari VI bu di­nî yönetmeliği büyük kolun mirasçılarına evlenmeleri sırasında
(Mari – Josepha ve Maria – Amalia), Avusturya hanedanının çe­şitli devletlerine (1720 ile 1723 arasında) kabul ettirdi; bu da 1724′te P. Sanction’u ilân etmesine imkân verdi; buna karşı­lık Kari VI büyük devletlerin muvafa­katini elde edebilmek için, hükümdarlık döneminin büyük bir kısmını kaplayan ve pahalıya mal olan güç müzakerelere giriş­ti (İspanya ile Viyana anatlaşmasıyle, 1731; İngiltere ile İkinci Viyana antlaşmasının, gizli maddeleriyle, 1731; Birleşik Eyaletler’le 1731′de; Ostende kumpanyasının terk edilmemesi için; 1732 ocak ayında Diyet’in oyu ile Kutsal imparatorlukla; Saksonya ile 1733 temmuz antlaşması; Fransa ile 1735 ve 1738 antlaşmaları ile yapılan müzake­reler). Bununla birlikte yönetmelik ölümün­den (1740) sonra bâtıl addedildi; bu dav­ranışta bulunan yalnız Joseph I’in damat­ları (Saksonya seçicisi August III, 1721′den beri Maria-Josepha’nın kocası ve özel­likle 1722′den beri Maria-Amalia’nın ko­cası olan ve kendisini imparator seçtiren [1742-1745] Bavyera seçicisi Karl-Albrecht) ve aynı zamanda Fransa (Belle-İsle’in sa­vaşçı siyaseti, 1741′de Fleury’ninkine bas­kın çıktı) ile Prusya idi; bu yönetmelik Avusturya Hanedan savaşlarının başlıca se­beplerinden olmuştur; fakat sonunda Maria-Theresia’nın yararına olarak muhafaza edildi (1740-1780) ve 1919′a kadar Avustur­ya devletlerinin birliğini sağlayan yeni ka­mu hukukunun temelini teşkil etti. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pragmatique Sanction de hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAED (Rosa Carolina MACK YVORTH)

Tarih 08 Haziran 2009

PRAED (Rosa Carolina MACK YVORTH), avustralyalı kadın romancı (Bromelton, Queensland 1851 – Torquay, Devonshire 1935). 1876′dan itibaren ingiltere’de yaşadı; sayısı kırkı bulan romanlarının çoğun­da gençlik hatıralarından yararlandı: An Australian Heroine (Avusturyalı Kadın Kahraman) [1880], Policy and Passion (Si­yaset ve Tutku) [1881],
My Australian Girlhood (Avustralya’da Geçen Genç Kızlığım) [1902]. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAED (Rosa Carolina MACK YVORTH) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Prado müzesi

Tarih 08 Haziran 2009

Prado müzesi, Madrid’de müze. Bina, mi­mar Juan de Villanueva’nın eseridir. 1819′da açıldı. Müzede en geniş yeri ispanyol ressamlarının eserleri tutar: primitiflerden Bermejo, Gallego, Berruguete; rönesans sa­natçılarından Morales, Pantoja de la Cruz, Coello ve özellikle El Greco, Velazquez ve Goya’nın eserler vardır. Müzede El Greco’nun, Elini Göğsüne Koymuş Şövalye ve Don Rodrigo Vasquez ile büyük bir mistikliğin izlerini taşıyan Teslis, İsa’nın Vaftizi, Hamsin Yortusu adlarındaki dinî kompo­zisyonları yer alır. Velazquez’in ise en ünlü eserleri olan Vulcanus’un Ocakları, Breda’nın Teslimi, İplik Eğiren Kadınlar, Las Meninas ve bir dizi portre vardır: Felipe IV’ün çeşitli zamanlarda yapılmış portreleri, Kra­liçe Mariana, Veliaht Don Fernando ve Don Carlos, infanta Margarita, saray cüceleri ve soytarıları. Müze, Goya’nın şaheserleri ba­kımından da aynı derecede zengindir: Fran­cisco Bayeu’nün, Carlos IV’ün ve ailesinin portreleri; iki Maya, manzaralar (La San isidro Kırları), tarihî tablolar
(2 ve 3 mayıs 1808 kurşuna dizme olayları) ve halılar. Prado, italyan okulunun ressamlarına da geniş yer verir: Giorgione, Tintoretto, Veronese, Tiziano, Venüs’e Sungu, Bacchus Şenliği, Danae ve çeşitli portreler. Flaman ressamlarından Memling, Matsys, Bosch, Jan Bruegel ve Rubens’in de eserleri var­dır. Rubens’in eserleri Tiziano’nunkilerden daha büyük bir yer tutar (Paris’in Yargısı, Adem ile Havya, Katolik Kilisesinin Zaferi, Samanyolu, Diana ve Callistous, Aşk Bah­çesi). Ayrıca, Dürer’in kendi yaptığı port­resi ile Watteau’nun bir manzarasını ve bir şenlik resmini de anmak gerekir. Heykel bö­lümü ise, yunan, roma ve iberik kısımların­dan meydana gelir. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prado müzesi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRADiER

Tarih 08 Haziran 2009

PRADiER (Jean Jacques, James — de­nir), fransız heykeltıraşı
(Cenevre 1792 -Bougival 1852). Roma ödülü kazandı (1813). Ecole Nationale Superieure des Beaux-Arts’da profesör oldu (1827). Louis Philippe devrinin en önemli heykeltıraşıydı. Çok sayıda eser bıraktı: Napolyon’un me­zarı için on iki Zafer, Concorde alanında Lüle ve Strasbourg heykelleri v.b. Asıl ki­şiliğini kadın güzelliğini gösteren eserlerde ortaya koydu: Atalante’nin Süslenmesi (1850, Louvre), Pharyne, üç Güzeller v.b. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRADiER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRACNA-PARAMiTA

Tarih 08 Haziran 2009

PRACNA-PARAMiTA, Mahayana Buddha’cılığında kadın tanrı ve aynı adı taşıyan metinlerin kişileştirilişi; hint tarzında oturmuş, öğretim (dharmaşakramudra) işa­retini yapar halde tasvir edilir. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRACNA-PARAMiTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POZİTİVİZM

Tarih 08 Haziran 2009

POZİTİVİZM i. (fr. positivisme). Auguste Comte’un ve izleyicilerinin felsefî öğretisi, // Tesm. yol. Metafiziği gereksiz sayan, olayları gözlemlemek ve bu olayları yöneten kanunları belirlemekle yetinmeyi ileıi sü­renlerin görüşü.// Mantıkî pozitivizm.
Bk. YENİ-POZİTİVİZM.
— ANSİKL. Auguste Comte’un ileri sürdü­ğü şekliyle pozitivizm, bir yandan, Cours de Philosophie Positive’it (Pozitif Felsefe Dersleri) açıklanan bir bilimler felsefesi; öte yandan, Cours de Politique Positive’de (Positif Siyaset Dersleri) belirtilen bir siya­set ve dindir. Auguste Comte’un, bilimler felsefesini, siyasete bir giriş olarak düşün­düğü besbellidir.
Gerçekten de, bütün bilimler, sosyal-statik (ferdin, ailenin, toplumun incelenmesi) ve sosyal-dinamik’e (toplumların gelişme ka­nunu) ayrılan sosyolojiye varır. Bu kanun, Uç hal (çağ) kanunudur. Comte’a göre top­lumlar, başlangıçta, dinî inançlar üstüne kurulmuştu. Metafizik çağla birlikte eleşti­rici düşünce bütün kademeleşmeleri yıktı. Böylece, toplumları pozitif olarak yeniden düzenlemek gerekli hale geldi. Bunu ger­çekleştirmek için siyasî güçten ve aktif sı­nıftan (tacirler, sanayiciler, tarımcılar) farklı olan ve bilginlerden, filozoflardan, sanatçılardan meydana gelen manevî bir güç, düşünceye dayanan bir sınıf yaratmak gerekir.
«Pozitif din» herhangi bir aşkın Varlığa dayanmaz; tapınacağı tek şey insanlık’tır. insanlık Yüce Varlık, yeryüzü Büyük Fetiş ve mekân Büyük Ortam’dır. Pozitif dinde, ahlâk ön planda yer alır ve şu cümleyle özetlenir: «Başkası için yaşamak».
Pozitif kültün üç yanı vardır:
1. kişisel kült veya kadına (zevce, anne veya kız çocuğu) ta­pınma;
2. dokuz kutsamayı (sunma; alış­tırma [14 yaşında]; kabul [21 yaşında]; yö­neltme [28 yaşında]; evlenme; olgunluk [42 yaşında]; emeklilik [63 yaşında]; dönüşüm [ölüm]; yüce varlığa katılma [ölümden ye­di yıl sonra]) kapsayan ev kültü;
3. Yüce Varlığı konu olarak alan kamusal kült. Comte, tapınağı, takvimi, tapınma kuralla­rını açıklamış ve din adamlığına kabul edil­menin şartlarım, rahiplerin ve yardımcıla­rının ücretlerini v.b. belirlemişti. Littre’ ve Stuart Mill’in pozitif dini kabul etmemelerine karşılık, Comte’un Ortodoks çömezleri, resmî organ olarak Revue occidentale’i çıkardılar ve Auguste Comte’un Paris’teki evinde Pierre Lafitte’in yöneti­minde toplanmağa devam ettiler.
İngiltere’­de, Comte’un dinî fikirleri Richard Congreve tarafından benimsendi. Ama Congreve’in titiz Ortodoksluğu, pozitivistlerden ço­ğunun Harrison çevresinde toplanmasına yol açtı. Brezilya’da, dinî ve Ortodoks pozitivizm olağanüstü bir ilgi gördü; Brezilya cumhuriyetinde bakan olan Benjamin Constant, eğitimi Comte’un ilkelerine göre dü­zenlemeğe çalıştı; Miguel Lemos, ayrıntılı ve karmaşık tapınma kurallarını olduğu gi­bi uygulayarak İnsanlık kültünü kurdu. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZİTİVİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POYKİLODERMİ

Tarih 08 Haziran 2009

POYKİLODERMİ i. (fr. poikilodermie). Dermatoloji, Çoğunlukla kadınlarda, yüzde ve boyunda görülen deri hastalığı; deride telanjiyektazi ile birlikte, ağ görünümünde renk bozukluğu ve atrofi vardır. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POYKİLODERMİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POWER

Tarih 08 Haziran 2009

POWER (Edna le POER, Eileen — denir), ingiliz kadın iktisatçı
(Altrincham, Cheshire 1889-Londra 1940). 1921′de Londra İktisat fakültesine girdi. 193l’de aynı fakültenin ik­tisat tarihi profesörlüğüne tayin edildi. Bir ingiliz kumaşçı ailesi üstüne yazdığı The Paycockes of Coggeshall’den (1919) sonra ortaçağlardaki iktisadî ve soyal hayat üstü­ne birçok önemli çalışma yayımladı: Some Medieval People (Bazı Ortaçağ İnsanları) [1924]; The Wool Trade in English Medieval History (İngiliz Ortaçağ Tarihinde Yün Ti­careti) [bu eser, ölümünden sonra 1941'de basılan, 1938-1939 arası Oxford'da verdiği konferansların derlemesidir] v.b. Kitapları yalnız içindeki mükemmel ve orijinal bilgi­den dolayı değil, aynı zamanda son derece ilgi çekici bir biçimde sunuluşları yönünden de dikkate değer. Ayrıca John H. Clapham ile Dirlikte, The Cambridge Economic His­tory of Europe’utı (Avrupa’nın Ekonomi Tarihi) [2 cilt; 1941-1952] ilk cildini ve Studies in English Trade in the Fifteenth Century’yi
(XV. yy.daki İngiliz Ticareti Üstü­ne İncelemeler) [1933] yayımladı. (M)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POWER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POUSSİN (Nicolas)

Tarih 08 Haziran 2009

POUSSİN (Nicolas), fransız ressamı (Villers, Andelys yakınları 1594-Roma 1665). Yoksul bir ailedendi. Küçük yaşta Quintin Varin’in derslerini izledi, on sekiz yaşın­da Paris’e gitti, orada flaman Ferdinand Elle’in, sonra Lallemand’ın atelyesine girdi. Philippe de Champaigne ile birlikte Luxem-bourg sarayının dekorasyonunda çalıştı, 1624′te Roma’ya gitti. Orada, oldukça sı­kıntılı yıllar geçirdikten sonra ancak 1628′de biraz rahata kavuştu ve giderek ün ka­zanmağa başladı. 1629′da Jacques Dughet ile tanıştı ve onun kızıyle evlendi. Bunu takip eden on yıl en çok eser verdiği dö­nemdir. Konularını genellikle Kutsal Kitap’tan aldı: Âşdod’da Veba Salgını (Louvre), Masumların öldürülmesi (Chantilly), Altın Buzağının Etrafında Dans (Londra), Kudüs’ün Zaptı (Louvre). Tarihten ve mi­tolojiden de yararlandı: Sabinli Kadınların Kaçırılması (New York), kardinal Barberini için, Germanicus’un ölümü, Camilla ve Falerii Okulu Ustası (Louvre). Ayrıca ale­gorik tabloları da vardır: Şairin ilham Al­ması (Louvre). Cassino de Pozzo için yap­tığı Yedi Dini Tören’m birinci dizisi de bü­yük başarı kazandı.

Richelieu ve kral Louis XIII’ün takdirini kazanan Poussin 1640 yılında Paris’e döndü ve kralın baş ressamı oldu. Fakat kendisin­den beklenileni tam anlamıyle veremeyince hoşnutsuzluğa sebep oldu ve 1642 yılında da bir daha geri dönmemek üzere Roma’ya gitti. Roma’da, kendini o devrin sanatse­verlerine kabul ettirdi ve yeni eserlerini ver­meğe başladı: ikinci Dinî Törenler dizisi, Musa’nın Nehirden Çıkarılışı (Louvre), Arkadia Çobanları (Louvre) ve özellikle İn­cil’den ve tarihten alınmış sahneleri canlan­dırdığı manzara resimleri: Diogenes Çana­ğını Atarken (Louvre), Poliphemos ve Man­zara (Leningrad), Herkül ve Cacus’lu Man­zara (Moskova). 1660-1664 Arasında Riche­lieu hesabına yaptığı Dört Mevsim (Louvre) Poussin’in sanatının doruğuna ulaştığını gösterir.

Simetriye, tablodaki grupların dengelenme­sine, kompozisyona son derece önem veren Poussin, klasik bir ressam tipidir. Serbest bir üslûp ve belirli gölgeler taşıyan gençlik desenlerinde Fontainebleau okulu maniyerizminin izleri görülür. Fakat Poussin kısa zamanda gayet açık olarak belirlenmiş planlar ortaya koydu ve gölge ile ışık kit­lelerini ahenkleştirdi. Hayatının sonlarında şekilleri sadeleştirdiği gibi, çizgileri de yalınlaştırdı. En önemli desenleri Louvre müzesindeki Desen salonunda (Musa ve Yetro-nun Kızları, Son Vazife, Venüs ve Mercurius, Bacchus Eğlencesi, Manzaralar, Kut­sal Aile), Chantilly müzesinde (Germani­cus’un ölümü, Sabinli Kadınların Kaçırılışı, Manzaralar, ilkçağ Eserleri Üstünde İnce­leme), Lille müzesinde (Kutsal Masumların öldürülmesi), Stockholm müzesinde (Angelica ve Medor), British museum’da ve Windsor Krallık koleksiyonunda (Flora İm­paratorluğu, Meryem’in ölümü, İsa Zeytin Bahçesinde, Adonis’in Doğuşu) yer alır. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POUSSİN (Nicolas) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRAYE

Tarih 07 Haziran 2009

PİRAYE i. (fars. pirâye). Esk. Süs, ziy­net.
Kadın adı.
Piraye-dar (piraye-bahş veya piraye-saz), süsleyen, donatıcı: Nezdi i-lahîde ve millette bütün nevabetleriyle pirayedar kalacağına şüphe olmayan teşebbüs-i necibanelerinin… (Atatürk). [M]

07 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRAYE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POT

Tarih 06 Haziran 2009

POT i. (ermenice k. [?]). Terz. Fena ke­sim, yanlış dikiş veya kötü prova yüzün­den dikişli bir kumaşta meydana gelen uy­gunsuz büzülme veya kıvrım: Yolda sık sık rubasının potlarım çekp düzeltiyor (Ahmed Rasim). || Falso, yanlışlık. ||. Tekiz. Hop­pa kadın. || Argo. Poker oyunu.
— ÇEŞ. DEY. Pot gelmek. [İş için] Sonu iyi gelmemek. || Pot kırmak, ağzından, farkında olmadan karşısındakine dokunacak bir söz kaçırmak; uygun olmayan, yakışık­sız bir şey söylemek: Şahap Efendi, kıpkır­mızı kesilerek başını eğdi. Acaba bir pot mu kırmıştım?
(R. N. Güntekin). || Pot ye­ri, (bir işin) pürüzlü yeri, aksayan yanı.
— Oyun. Poker gibi bazı iskambil oyun­larında oyuncuların tümü tarafından or­taya sürülen eşit miktardaki para veya fiş.
— Pirotekni. İniş potu, bir uçağın yanla­rına ve kanatlarının altına yerleştirilen ve pilotun, piste gece inmek istediği işaret-siz pisti aydınlatabilmesini sağlayan aydın­latma fişeği.
— Tekst. Çözgü veya atkı ipliklerinin ay­nı gerginlikte olmaması yüzünden kumaş yüzeyinde meydana gelen kabarıklıklar. || Konfeksiyonda parçaların iyi gerilerek dikilmemesi yüzünden meydana gelen dikiş kabarıklığı. (LM)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POSTEL (Guillaume)

Tarih 06 Haziran 2009

POSTEL (Guillaume), fransız poligrafı (Barenton, Normandiya 1510 – Paris 1581). François I tarafından elçi yardımcısı ola­rak istanbul’a gönderildi (1537) ve Orta­doğu’yu gezdi. College Royal’de yunanca, ibranîce, arapça dersleri verdi (1539-1543). Roma’da papaz oldu ve bir ara cizvit ta­rikatına girdi. Venedik’te peygamberlik tas­layan bir kadına rastladı (1547) ve onun, insanları hak dinine sokmak için Ruhülkudüs’ten ilham aldığını ileri sürdü; ciddîye alınmadığını görünce yeniden Doğu’ya git­ti, müslümanlarla hıristiyanlan uzlaştırmak için vaızlar verdi (1548). italya’ya dönünce Engizisyon zindanlarına atıldı (1549-1559). Paris’te, hapsedildiği Saint-Martin manastı­rında Öldü. Posterin amacı, dünyaya isa’­nın öğretisine uygun bir düzen vererek, Fransa kralının yönetimi altında bir Dünya birliği (Concordio Mundi) kurmaktı. Başlıca eserleri: De Orbis Terrae Concordia (Uzlaşmış Dünya Üstüne) [1544], Protevangile de Jacçues (Yakub’un İlk İncili) [1522], Les tres Merveilleuses Victoires des Femmes (Kadınların Şaşılacak Zaferleri) [1553]. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSTEL (Guillaume) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTRE

Tarih 06 Haziran 2009

PORTRE i. (fr. portrait). Bir kimsenin re­sim, fotoğraf v.b. ile yapılan tasviri: Du­vara dayalı yağlı boya ile kadın portresine dalgın dalgın baktı (Kemal Tahir).
— Ed. İnsanların görünüşlerini ve kişilikle­rini tanıtan yazı türü.
— ANSiKL. G. santl. Mısırlı heykeltıraşlar Eski İmparatorluk’tan itibaren portre ala­nında hayranlık uyandıran bir ustalığa erişmişlerdi (Ankhaf’ın büstü, Boston). Fi­ravun Amenofis IV’ün portreleri özellikle nesnelliğiyle dikkati çeker. Sümer sanatında da aynı özellikler görülür (Gudea’nın baş resimleri). Yunanistan’da ise, tersine, ki­şi portreleri çok yavaş ortaya çıktı ve baş­langıçta yalnız mezar heykelciliğinde gö­rüldü. Kişiye tapma eğiliminin ağır bastı­ğı İskender devrinde, kişisel portreler bü­yük önem kazandı. Bu devirden ve Iskender’in yerine geçen diadokhos’lardan kalan para resimlerinde (Makedonya, Bergama, Bithynia, Pontos, Suriye ve Mısır kralları­nın portreleri; Baktriana kralı Eukratides’in madalyonundaki portresi) kahramanlık havası ağır basar. Portreler Roma’da Etrüsklerin etkisiyle özellikle Etruria’da elve­rişli bir ortam buldu ve roma gerçekçiliği­nin temel taşlarından biri oldu. Bu gerçek­çilik, Cumhuriyet ve daha sonra İmpara­torluk devirlerinde yüksek mevki sahibi ve­ya halktan kişilerin sayısız heykellerinde, büstlerde ve paralarda kendini gösterdi (Cato, Caecilius Jucundus, Sezar, Pompeius, Augustus ve diğer imparatorlarla bun­ların aileleri). İmparatorluğun uzak eya­letlerinde portre özellikle Palmyra’da (me­zarlarda) ve Mısır’da (Fayyum’daki geniş anlatım gücüne sahip renkli portrelerde) görüldü.
Konstantinos devrinde, resmî port­reler tek kişinin resmi olma özelliğini kay­betti. Bizans sanatı bu tasvirlerden, hüküm­darlarla çevrelerinin şatafatını gösteren, incelik dolu çeşitlemeler meydana getirdi. Portre Batı’da uzun süre ortaya çıkmadı, mezar heykelciliğiyle eski çağlarda da bi­linen balmumu kalıp çıkarma usulü, port­renin Batı’da da zamanla yaygınlaşmasına yol açtı. Saint – Denis’de Philippe II’nin mezar heykeli ve Maineville’de kral Saint Louis’nin heykeli, kişisel özellik taşıyan ilk eserler sayılır. XIV. yy.da eserle modeli arasında yüz benzerliği sağlandı: Jean II’nin (Louvre) portresi ve Charles V’in tas­virleri (Louvre’daki baş heykeli, Saint-Denis’deki yatık mezar heykeli, yine Louvre müzesindeki Narbonne mihrap örtüsü) bu­nu açıkça gösterir. Ayrıca, Charles V’in ço­cuklarının (Berry dükü, Anjou dükü, Phi­lippe II, Bourgogne dükü) tasvirlerinde de aynı özellik göze çarpar. İtalya’da (Siena) Simone Martini (1328′e doğr.), kumandan Guıdorıccio da Fogliano’nun atlı heykeli­ni, 1407′de de İacopo Della Quercia, İllria del Carretto’nun (Lucca) güzelliğiyle ünlü yatık mezar heykelini yaptı. Verona’daki Scaligero’ların mezarları Gattamelata’ya ve Bartolomeo Colleoni’nin heykel­lerine örnek oldu. XV. yy.da batı sana­tında portrenin yaygınlaştığı ve büyük önem kazandığı görülür. Van Eyck (Niccolo Albergati, Viyana; Piskopos Van der Paele, Brugge), Van der Weyden (Meltadusa d’Este, New York), Memling (Marta Moreel, Brugge) veya Van Wassenhove (Juste de Gand) gibi flaman sanatçıları eserle­rinde şaşmaz bir gerçekçiliğe ve anatomik bir kesinliğe ulaştılar. Fransız portre sa­natı Jean Fouquet (Charles VII ve Juvenal’ des Ursins’in portreleri) ve Moulins Ustası (Bourbon’ların portreleri) gibi ün­lü sanatçılar yetiştirdi.

İtalya’da, mezar hey­kelciliği daha derin bir gerçekçiliğe yöne­lirken, Antonella da, Messina, Piero della Francesca, Botticelli, Giovanni Bellini ve madalya üzerine ilk olarak profil yapan (Konstantinos Palaiologos madalyası) Pisanello gibi sanatçlar, derin bir psikolojik kavrayışı dile getiren şaheserler yarattılar. Bunların arasında Portekizli Nuno Goncalves de sayılabilir.
XVI. yy.da portre batı sanatının en çok ilgi gören kollarından bi­ri oldu. Raffaello, Vinci, Tiziano, Lotto, Brenzino, Veronese, Tintoretto İtalya’da, DUrer, Cranach ve Holbein Almanya’da,
El Greco İspanya’da, resimlerini yaktıkla­rı modelleri ölümsüz bir üne kavuşturdu­lar. Fransa’da Clouet’lerin ve onların et­kisinde kalanların yaptığı «kara kalem» portreler özel bir ilgi gördü. XVII. yy.ın portre sanatçıları kibarların inceliğini (Beaubrun’ler, Mignard) veya toplumsal ayrıntıları canlandırmağa (Rigaud) yönelme­dikleri zaman, psikolojik gerçeğe önem verdiler (Philippe de Champaigne, François De Troy, Claude Lefebvre, Nanteuil, Le Brun). Van Dyck, Terborch ve Rubens, Rembrandt ve Frans Hals, Velasquez, gravürcülerden Mellau, Ausran veya Edelinck, büst ve mezar heykeli yapanlardan Sarazin, Girardon, Coysevox ve Anguier’ler mo­dellerinin kişisel özelliklerine büyük önem verdiler. Bunu izleyen dönemde yeni bir teknik olarak ortaya çıkan pastel, insan yüzündeki geçici ifadeleri canlandırmayı sağladı. Vivien, Latour, Perroneau, Rosal-ba Carriera ve daha sonra Ducreux ve Boze bu alanda Un kazandılar, öte yandan Fransızlardan Largilliere, Aved, Tocque, Natier, Greuze, Drouais, Mme Vigee-Lebrun, italyan Galgario, ingiliz Hogarth, Reynolds, Gainsborough, Romney, Lawrence, Raeburn gibi sanatçılar portre sa­natında yağlıboya kullandılar. Heykelcilik­te ise Lemoyne, Pigalle, Pajou, Falconet ve Houdon’un büstleri sayılabilir. Modellerine kimi zaman hain bir gözle, kimi zaman da derin bir sevgiyle bakma­yı bilen Goya, çağdaş portre sanatına ön­cülük etti. XIX. yy.da fransız portre sa­natı fizik ve manevî gerçekleri canlandı­ran şaheserler yarattı: David, Prud’hon, Gerard, Gros, Delacroix, Ingres, Chasseriau; Courbet. İzlenimciler ışığın yanardönerliğini cildin yüzeyine aktarmağa çalı­şarak portreyi manzara resmine yaklaştır­mayı denediler (Renoir). Degas, kendisin­den sonra Cezanne’ın da yaptığı gibi, ki­şiyi daha yalın anlatım imkânlarıyle canlandırmağa çalıştı. Van Gogh, sıcak renk­lerle dolu birkaç portre bıraktı. Kübistler art arda gelen düzeylerle insan yüzünü canlandırmağa çalıştılar (Picasso, Juan Gris, Gleizes). Bu sırada Helleu ve Boldini gibi kibar çevre ressamları aşırı özentili bir anlatımı benimsemişlerdi. Hey­kel dalında Dalou, Carpeaux, Rodin. Bourdelle Despiau, Wlerck, Gimond ve Belmondo’yu saymak gerekir.

— Ed. Eski türk edebiyatında ayrıntılı portrelere pek az rastlanır. Oğuz Kağan Destam’ında, Dede Korkut Kitabı’nda v.b., tabiat varlıklarına benzetmeler yapılarak çok kısa portrelere yer verilmiştir. Di­nî edebiyatın en tanınmış türlerinden olan hilye ve siyer gibi eserler Hz. Muhammed’in özellikle dış görünüşünü geniş öl­çüde tasvir eder. Kerbelâ olayını anlatan maktel’lerde, din ulularının biyografilerini toplayan tezkirelerde, mekanıbnamelerde çeşitli portreler yer alır. Yusuf ve Züleyha, Hüsrev ü Şirin, Leylâ ve Mecnun, Hüsn ü Aşk v.b. gibi mesnevilerde kahramanların portreleri çeşitli mazmunlar, benzetmeler kullanılarak gerçek dışı çizgilerle tanıtılır. Selâtinname, vakayiname gibi tarihlerde padişah ve devlet büyüklerinin genellikle dış görünüşlerini canlandıran portreler vardır. Divan nesrinde kahramanlar canlandırılırken kişiliklere de değinen işaretler ancak Naima ve Evliya Çelebi’nin eserlerinde görülür.

Tanzimat edebiyatından roman türünün ge­lişmesiyle birlikte dış görünüşler yanında kişilikleri de canlandıran portre yazıları gitgide ustalık kazandı. Namık Kemal, ro­manları dışında Evrak-ı Perişan adlı ese­rinde tarihî kişilerin portrelerini de başarıyle canlandırdı. Abdülhak Hâmid, bazı sanatçı ve bilim adamlarıyle tarihî kişile­rin manzum portrelerini yazdı. Edebiyatı cedide romanında Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmed Rauf edebî portrelerin­de ustalık gösterdi. Tevfik Fikret Aveng-i Tesavir’de bazı şairlerin manzum portre­lerini canlandırdı.

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halide Edib Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Re­fik Halid Karay, Reşat Nuri Güntekin, Abdülhak Şinasi Hisar, Sait Faik Abasıyanık, Yaşar Kemal, Kemal Tahir v.b. eserlerinde şehir ve köy insanlarına ait çe­şitli ve ayrıntılı portrelere yer verdi. Yah­ya Kemal Beyatlı (Siyasî ve Edebi Port­reler), Halit Fahri Ozansoy (Edebiyatçılar Geçiyor), Samet Ağaoğlu (Babamın Arka­daşları), Oktay Akbal (Şair Dostlarım) v.d., sanat ve siyaset adamlarının portrelerini dış görünüşlerle birlikte kişiliklere de eği­lerek canlandırdılar.

— Nümism. Sikkeler üzerindeki en eski portre, pers satrabı Pisaternes’e aittir (M. ö. 412). Helenistik devirde, sikkelere kral portreleri konulması yaygınlaştı. Bu port­reler arkaik devirde olduğu gibi kralın kudretini gösteren birer sembol değildi. He­lenistik devir sikkelerindeki portreler kra­lın gerçek çehresini gösteriyordu. Roma’­da ilk defa Sezar’a Roma sınırları içinde para bastırmak ve sikkesi üzerine portre­sini koydurmak hakkı verildi. Roma’da cumhuriyet devrinde kumandanların olan bu hakkı, imparatorluk devrinde impara­torlar aldı. Böylece, imparatorun, senato­nun ve müttefik şehirlerin ayrı ayrı sikke­leri basıldı. İmparator ve senato sikkeleri imparatorun portresini taşıyordu. Şehirler, sikkelerin üzerine imparatorun portresini
koymak zorunda değillerdi; ancak, impa­ratora saygı için koyarlardı. İmparatorluk devrinde hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun portresi, arka yüzünde de onun yapmış olduğu işler; kalkındırdığı ül­keleri, gezmiş olduğu yerleri anlatan tas­virler bulunur. Bazı sikkelerde de saray mensubu veya ilerigelenlerin portreleri var­dı. Bizanslılarda hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun veya ailesinin port­resi, arka yüzde ise çoğunluk dinî tasvir veya yazılar vardı. Sasanî sikkelerinde de portreler görülür. Ortaçağda madenî para­larda portre kullanılmadı.

XV. yy.dan iti­baren italyan paraları örnek tutularak gü­müş paralarda portreye yeniden yer verildi. Madalyalar üzerine portre yapılmasına 1439′da Pisanella önayak oldu. İslâm sikke­lerinde din yasağı yüzünden portre kulla­nılmadı. Türkiye cumhuriyetinde paraların üzerinde Atatürk’ün portrelerine yer ve­rildi.

— Pulculuk. Üzerinde portre bulunan ilk türk pulu, 1914′te basılmış olan, Birinci Londra serisinden 200 kuruşluk puldur. Bu pulda Mehmed V’in portresi vardı. Cumhu­riyet devrinde, ilk olarak 1924′te bastırı­lan Sulh Hatıra serisinde, Atatürk’ün port­resine yer verildi. Atatürk’ün çeşitli port­releri daha sonra birçok pul serisinde yer aldı. Ayrıca Namık Kemal, Barbaros Hayreddin Paşa, Farabi, Midhat Paşa, Abdül­hak Hâmid Tarhan, Ziya Gökalp, Zübeyde Hanım, Mehmed Akif Ersoy, Mimar Sinan, Fuzuli, Mevlânâ, Kâtip Çelebi, Şi­nasi, Agâh Efendi, Fatin Gökmen, Alp­arslan, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Şevket Dağ, Recaizade Mahmud Ekrem, Ahmed Rasim, Mustafa Reşid Paşa, Reşat Nuri Güntekin, Tevfik Fikret, Tamburi Cemil, Ahmed Vefik Paşa, Ömer Seyfeddin, Kemalettin Mimaroğlu, Halid Zıya Uşaklıgil, Yahya Kemal Beyatlı, Halide Edib Adı­var, Abdurrahman Şeref, Naima, Kanunî Sultan Süleyman, Ahmed Midhat Efendi, Turgut Reis, Sokullu Mehmed Paşa, Ne­dim, Osman Hamdi Bey, Selim Sırrı Tar-can, Ahmed Cevat Paşanın portrelerini ta­şıyan pullar çıkarıldı. Yabancı devlet baş­kanlarından İran şehinşahı Ali Rıza, Fe­deral Almanya cumhurbaşkanı Theodor Heuss, Afganistan kralı Muhammed Zahir Şah, Suudî Arabistan kralı Faysal, Fransa cumhurbaşkanı general de Gaulle gibi dev­let başkanlarının portreleriyle pullar çıka­rıldı.
• Türklerde. Turfan, Hotan, Haço gibi Uy­gur şehirlerinde yapılan kazılarda bulunan fresklerde Buddha’nın ve hükümdarların portrelerine rastlanır. Hoça’da bulunan uygur yazmalarında da portreler vardır. Sel­çuklularda Nakkaşı Rum diye anılan Aynüddevle, Mevlânâ’nın portrelerini yaptı. Osmanlılarda Mehmed II’nin İtalya’dan ge­tirttiği Gentile Bellini, Mate di Pasti, Constanza da Ferrara, hükümdarın çeşitli port­relerini yaptılar. Bu dönemde italya’da Mastori Pavli’nin yanında çalışan Nakkaş Si­nan Bey, Mehmed II’yi gül koklarken gös­teren portreyi yaptı. Süleyman I devrinde Nigârî, bir portresinde Barbaros’un yaşlı­lık dönemini canlandırdı. Nakkaş Hasan’ın Eğri Fetthnamesi’nde Mehmed III’ün za­ferden sonra düşman kumandanının kabul edişini gösteren minyatürü, portre niteliği taşır. Bu eserde Nakkaş Hasan’ın kendi­sini ve eserin yazarıyle hattatım gösteren minyatürler de portre niteliğindedir. XVIII. yy.da Levnî, Ahmed III’ü Damat İbrahim Paşa ile birlikte gösteren portreyi yaptı. XVIII. yy.dan itibaren osmanlı sultanlarının portrelerini toplu olarak gösteren al­bümler hazırlandı. XIX. yy.da batı resmi­nin izlerini taşıyan portreler yapıldı. Bun­lardan birinde Selim III, Koca Yusuf Paşa ile birlikte gösterilir. Batı etkisindeki türk resminde portreler önemli bir yer tu­tar. Bu eserler arasında Şeker Ahmed Pa­şanın yaptığı Abdülaziz portresi, Osman Hamdi Beyin Osmanlı devletindeki mahallî yaşayışı ve türk-islâm dünyasını yansıtan portreleri, Şehit Hasan Rıza’nın Tül Şap­kalı Kadın portresi dikkati çeker. İbra­him Çallı, Feyhaman Duran, Avni Lifij gibi sanatçılar portre ressamı olarak ta­nındı. Cumhuriyet devrinde Ali Avni Çe­lebi, Zeki Kocamemi, Refik Epikman, Cevat Dereli, Hamit Görele, Turgut Zaim, Ercüment Kalmık, Nurullah Berk, Zeki Faik İzer, Abidin Dino, Cemal Tollu, Bed­ri Rahmi Eyüboğlu, Halil Dikmen, Eşref Üren, Sabri Berkel, Nuri İyem, Avni Arbaş, Ferruh Başağa v.d. portre türünde eserler verdiler. (ML)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTO RİCHE (Georges DE),

Tarih 06 Haziran 2009

PORTO RİCHE (Georges DE), fransız oyun yazarı (Bordeaux 1849 – Paris 1930). Yazı hayatına Le Vertige (Baş Dönmesi) [1873] adlı bir perdelik manzum bir oyun­la başladı. Asıl ününü, psikolojik konu­ları işleyen La Chance de Françoise (Françoise’ın Talihi) [1889], Amoureuse (Âşık Kadın) [1891] ve Le Passe (Geçmiş) [1897] adlı oyunlarıyle kazandı. Arzuyu, karıla­rını aldatan erkekleri, yıpranmış kadınları konu alan Porto Riche, tiyatroya daha sonra Paul Geraldy’nin eserlerinde görülen, şehvetle karışık acı bir duyarlık getirdi. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTO RİCHE (Georges DE), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTTER

Tarih 06 Haziran 2009

POTTER (Mrs. james BROWN —, Cora Urguart — denir), amerikalı kadın oyun­cu (New Orleans 1872′ye doğr. -öl. 1936). Amatör olarak Sahneye çıktığı New York’ta halk tarafından çok sevildi. 1887′de Londra’daki Haymarket’te Man and Wife (Karı ve Koca) adlı piyeste Anne Sylvester rolüyle profesyonelliğe ilk adımını attı. Ay­nı yılın sonlarında New York’ta oynadı. Birçok dünya turnesine çıktı ve Boer’ler savaşında ingiliz bölüklerine para yardı­mında bulundu. Son yıllarında ingiltere’de inzivaya çekildi. Dergilerdeki makalelerinin yanı sıra My Recitations’ı (Ezberlediklerim) yayımladı. (M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTTER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEKİZ KURUMLAR

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEKİZ KURUMLAR

Portekiz anayasası (1933) din ve öğretim hürriyetini, kişisel hürriyeti ve fikir hür­riyetini teminat altına alan korporatif bir cumhuriyettir; bununla beraber son iki hür­riyet sınırlanmış ve kamuoyunu yanıltmayı ve morali yüksek tutmayı hedef alan ka­nunlarla kısıtlanmıştır.
En az otuz beş yaşında olması gereken cumhurbaşkanı Millet meclisi, korporatif meclis ve mahallî temsilcilerden meydana gelen bir seçim kurulu tarafından yedi yıl süreyle seçilir. Başbakanı ve onun teklif­leri üzerine öbür kabine üyelerini seçer. Yasama gücü tek dereceli seçimle işbaşına gelen bir millî meclisin elindedir. (Nüfu­sun yüzde 40′ını temsil eden okuma yazma bilmeyenler arasında ancak ödediği vergi 100 escudo’yu bulanlar seçmen olabilir, ortaöğrenim yapmamış bekâr kadınlara seç­menlik hakkı tanınmaz). Ayrıca seçimde aday listesine oy verme usulü kabul edil­miştir (muhalefetin hazırladığı liste genel­likle seçim arifesinde geri alınır). Cumhur­başkanı isterse meclisi dağıtabilir; fakat yalnız devlet başkanına karşı sorumlu olan meclis, hükümeti düşüremez; bu meclisin yanı sıra mahallî toplulukların temsilcilerini ve ülkenin iktisadî ve fikir ilerigelenlerini kapsayan bir de korporatif meclis var­dır.

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ KURUMLAR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POPPAEA SABİNA

Tarih 05 Haziran 2009

POPPAEA SABİNA, romalı kadın (M.S. 56′ya doğr.). Messalina’nın sevgilisi dansçı Mnester’i baştan çıkarmakla suçlandı. Poppaea, damarlarını keserek intihar etti. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPPAEA SABİNA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POPP (Lucia)

Tarih 05 Haziran 2009

POPP (Lucia), çek kadın şarkıcı (Bratislava 1940). Sanat hayatına 1963′te, Viyana’da Sihirli Flüt ile başladı. Kısa za­manda ün kazandı ve Mozart ile R. Strauss’un operalarında koloratur soprano ola­rak rol almak üzere Prag, Salzburg v.b. sahnelerine çağrıldı. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPP (Lucia) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEN (Henry)

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEN (Henry), alman kadın oyuncu (doğ. Magdeburg 1891), şarkıcı ve rejisör Friedrich’in kızı. 18 Yaşında kısa filim­ler ve babasının yönetiminde filme alınan dans numaralarıyle sinemaya atıldı. Son­ra Messter ile birlikte Berlin’de kısa za­manda alman sinemasının en büyük yıldız­larından biri oldu (1910). Kendi adına bir filim şirketi kurdu. 1924′te H.P. Frölich Film Cesellschaft bu şirketten doğdu.
Baş­lıca filimleri: Das Ende vom Lied (Şarkının Sonu) [1914]; Tragödie (Trajedi) [1925]; Koniğin Luise (Kraliçe Luise) [1931]; Komödianten (Komedyenler) [1941]; Simphonie eines Lebens (Bir Hayat Senfonisi) [1942]; Die Neigungsehe (Eğilimli Çift) [1944]. (M)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEN (Henry) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİOZZİ (Hester Lynch salusbury)

Tarih 05 Haziran 2009

PİOZZİ (Hester Lynch salusbury; Mrs. thbale, sonra Mrs. —), ingiliz kadın ede­biyatçı (Bödvel, Caernarvonshire 1741-Clifton, Bath yakınları 1821).

Samuel Johnson’ m dostuydu. Eserleri: Anecdotes of the Late Samuel Johnson (Samuel Johnson üstü­ne Fıkralar) [1786], Letters to and from the Late Samuel Johnson (Samuel Johnson’a Mektuplar ve Cevapları) [1788]. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİOZZİ (Hester Lynch salusbury) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİN-UP

Tarih 05 Haziran 2009

PİN-UP [pinap] i. (ing. ton pin up, iğne ile tutturmak’tan). Hoş bir fizik yapısı olan ve arzu uyandıran genç kadın. (l.)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİN-UP hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEKİZ MÜZİK

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEKİZ MÜZİK
Portekiz’de ilk müzik belirtilerinde magrıp ve provence etkileri görülür. XII. yy.da mü­ziğin, kilisede olduğu gibi sarayda ve halk arasında da değerli bir yeri vardır. Keşiş­lerin dualarına basit bir org eşlik ederdi. Odivelas ve Coimbra’daki Santa Cruz ma­nastırlarının koroları Braga, Guimaraes, Santarem, Lizbon’daki kapella yöneticileri kadar ünlüydü. Guimaraes Sarayında, Egas Moniz ve Gonçalo gibi jonglör (ortaçağ halk şarkıcısı) ve trubadurlar çok beğenili­yordu. Halktan doğan din dışı şarkılar (villancico) kiliselerde âyin şarkılarıyle nöbet­leşe okunurdu.

XIII.-XIV. yy’larda truba­dur kral Dionisio, Coimbra üniversite­sinde bir müzik sınıfı kurdu. Cancioneiro da Ajuda’nı dışında hiç biri notalanmamış şarkı derlemeleri elyazması halinde günü­müze kadar gelmiştir; bu derlemeler kendi­lerine yaylı çalgıyle eşlik eden penola jong­lör’leri, üflemeli çalgı çalarak şarkı söyleyen boca jonglör’leri ve vurmalı çalgı çalarak şarkı söyleyen tam bores jonglör’leri için ya­zılmıştı. Jonglör Martin Codax’tan (XIII. yy.) Yedi Aşk Şarkısı günümüze kaldı. XV. yy.da krallar, Duarte ve Alfonso V özellik­le müzik sanaüyle ilgilendiler. Alfonso V’in zamanında eşlikli ses üslûbu kendini iyiden iyiye duyurmağa başladı (Tristao da Silva, Los Amables de la Musica). İlk portekizli viyolacılar olan (vihuelistas) Madeira, Aguiar, Silva,Pero Vaz,Peixoto da Cunha Rodrigues da covilha,Coimbra dükü ve kral Felipe’ler devrinde kendilerini tanıttılar. XVI. yy.da Gil Vicente, dramlarında müzik unsuruna daha çok önem verdi; cantos, komedi, traji-komedi alanlarında yazdığı eserler yakında operanın geleceğini duyuruyordu.

Flandre bölgesinde uzun zaman kal­dıktan sonra yurduna dönen Damiao de Gois, eşlikli veya eşliksiz 3 ve 4 sesli koro için şarkı ve motet modasını getirdi; böylece eşlikli şarkı üslûbuyle «kapella» üslûbu arasında bir geçiş sağlandı, bu çığır XVII. yy.da, Evora ve Villa Viçosa okullarıyle al­tın çağına ulaştı. Manuel Mendes çoksesli müziğin havarisi sayıldı; çömezleri rahip Duarte Lobo, Manuel Cardoso, Felipe de Magalhaes ustalarının eserini sürdürdüler. Bu polifonicilerin sonuncusu Dias Melgaço, yeni tonal siteme geçişi belirten biı tekniğin (baixo cifrado) kurucusudur. Değişik bir tekniği benimseyen Vila Viçosa okulunun en ünlü temsilcileri kral Joao IV ve Joao Soares Rebelo idi. Pedro de Cristo, Heliodoro de Paiva ve Francisco de Santa Maria gibi ünlü sanatçılar da Coimbra okuluna bağlan­mışlardı. XVII. yy.da metotlar ve öğretim kitapları çoğaldı: Arte de Cantochao (Ped­ro Thalesio’nun, 1618), Flores de Musica (Manuel Rodrigues Coelho’nun, 1620), Ar­te de Musica (Antonio Fernandes’in, 1626), Lyra de Arco ou Arte de Tanger Rabeca (Frei Agostinho da Cruz’un, 1639).

XVIII. yy. italyan operası Portekiz’de 1708′e doğru ortaya çıktı. Joao V İtalya ile Porte­kiz arasındaki sanat alışverişini destekledi. Antonio Texeira ve Francisco Antonio de Almeida İtalya’ya gitti, napolili çembalocu Domenico Scarlatti, Krallık kapellası baş yöneticisi ve Joao V’in kızı prenses Maria Barbara’nın müzik hocası olarak Portekiz’e geldi. Scarlatti’nin, yedi yüzden fazla toc-cata’nm yazarı Carlos de Seixas üstündeki etkisi büyük oldu. Bir başka napolili, David PereS ise italyan estetiğinin etkisini güçlen­dirdi ve bu estetik Sao Carlos Krallık tiyat­rosunun açılışına (1793) rastlayan opera tem­sillerinde doruğuna ulaştı. 1770′te portekizli bir kadın opera şarkıcısı, Luisa Rosa de Aguiar Todi Avrupa çapında bir üne erişti. Kral Joao V ve Jose tarafından İtalya’ya gönderilen Joao de Sousa Carvalho, dönü­şünde Peres’in yerine geçti ve çevresinde bir­çok çömez topladı: Antonio Leal Moreira, Domingos Bontempo ve bu italyanlaşmış bestecilerin en parlağı, Marcos Portugal.
XIX. yy.da Napolyon’un işgali ve iç savaş­lar Portekiz’in sanat hareketini bir süre için yavaşlattı. Joao Domingos Bontempo, Lusi-tania romantizminin en sivrilen temsilcisi­dir: piyanocu, besteci, orkestra yöneticisi ve Krallık Müzik konservatuvannm yönet­meni (1835) olan sanatçı, Lizbon’daki ilk Senfonik konserlerin de kurucusudur. XIX. yy. sonunda ve XX. yy.da besteciler millî bir müzik yaratma amacıyle folklora yönel­diler: Alfredo Keil’in Serrana operası (1889). Ayrıca Guimaraes, Arroio, operet bestecisi Joaquim Casimiro, Liszt ve Hans von Bü-low’un öğrencisi Jose Viana da Mota, pi­yanocu ve besteci, Vineent d’Indy’nin öğ­rencisi Francisco de Lacerda, Luis ve Pedro de Freitas Branco, Francisco ve Antonio de Andrade, Guilhermina Suggia, Oscar da Silva, Rui Coelho, Ivo Cruz. Operalar, sen­fonik orkestralar, korolar, oda müziği toplulukları, çeşit çeşit gösteriler Portekiz’de müzik hayatını ayakta tuttu.
Kökü cister’e dayanan ve parmakla çalınan guitarra (gitar) tipik bir portekiz çalgısıdır; bunun gibi birçok müzik âleti Portekiz’den çıktı­ğı gibi bir halk romansı olan fado da por­tekiz folklorunun malıdır. Portekiz Millî marşını 1822′de kral Pedro IV besteledi. (LM)
PORTEKİZ BATI AFRİKASI. Bk. AN­GOLA.

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ MÜZİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POPESCO (Elvire)

Tarih 04 Haziran 2009

POPESCO (Elvire), romanya asıllı kadın oyuncu (Bükreş 1896). Bükreş konservatuvarında okudu; ilk defa Devlet tiyatrosun­da sahneye çıktı, 1922-1923 arasında Mic tiyatrosunu yönetti. Daha sonra Fransa’­ya gitti ve Paris’te Louis Verneuil’ün Ma Cousine de Varsovie (Varşovalı Kuzinim) [1923] adlı oyununda başarı kazandı, Lou­is Verneuil ile evlendi ve onun eserlerinde oynadı. Bulvar tiyatrolarının en beğenilen kadın oyuncularındandı. özellikle J. Deval’in, H. Bernstein’ın ve A. Roussin’in piyeslerinde oynadı, aynı zamanda birçok filim de çevirdi. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPESCO (Elvire) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POPARD (İrene)

Tarih 04 Haziran 2009

POPARD (İrene), fransız pedagogu ve kendi ismini alan ritimli dans metodunun yaratıcısı (Paris 1894-ay.y. 1950). Bir ses uyumu sistemine dayanan metodu özellikle kadınlar için tasarlanmıştır. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPARD (İrene) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POOLE (John)

Tarih 04 Haziran 2009

POOLE (John), ingiliz oyun yazarı (İngil­tere? 1786?-Londra 1872). Genç yaşta oyun yazarlığına başladı. Dramları çağının en önde gelen oyuncuları tarafından oynandı. Asıl ününü Paul Pry (1825) adlı komedisi ve Twixt Cup and Lip (Fincanla Dudak Arasında) [1826] adlı farsına borçludur, öbür oyunları: Deaf as a Post (Duvar Gibi Sa­ğır) [1823]; The Wife’s Stratagem (Kadının Fendi) [1827] ve Lodgings for single Gem­lemen (Bekârlar Pansiyonu) [1829]. Ayrıca yergili skeçler de yazdı: Little Pedlington and the Pedlingtonians (Küçük Pedlington ve Pedlington’cılar) [1839] ve Comic Miscellany (Gülünç Koleksiyon) [1845]. (M)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POOLE (John) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POOL (Maria Louise)

Tarih 04 Haziran 2009

POOL (Maria Louise), amerikan kadın ro­mancı (Rockland, Massachusetts 1341-Rock-land 1898). Yıllarca New York Evening Post ve New York Tribüne gazetelerinde yazı yazdı. New England’ı büyük bir us­talıkla anlattı.
Eserleri: in Buncombe County (Buncombe’da); Tenting at Stony Beach (Taşlık Bir Kıyıda Çadır Kurarken) [1888]; Rowena in Boston (Rowena Bos­ton’da) [1892]; Mrs. Keats Bradford (1892); İn a Dike Shanty (Kerpiçten Kulübede) [1896]; İn the First Person (Birinci Şahıs­ta) [1898]; A Golden Sorrow (Altın Keder) [1898] ve The Malvon Farm (Malvon Çiftliği) [ölümünden sonra, 1899]. (M)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POOL (Maria Louise) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONSARD (François)

Tarih 04 Haziran 2009

PONSARD (François), fransız şairi (Vienne, İşere 1814 – Paris 1867). Avukattı. Ti­yatroya yöneldi. Belli ölçüde romantizm­den yana olmakla beraber, romantik dra­ma karşı baş gösteren tepki hareketinin, an­tik edebiyata dönüş ve bir «sağduyu» akı­mının başında yer aldı. Burgraves adlı oyu­nunun başarısızlığından sonra sahneye ko­nan (Odeon, 22 nisan 1843) Lucrece, gök­lere çıkarıldı. Agnes de Meranie (1846), Charİotte Corday (1850), Horace et Lydie (1850), Ce qui Plaît aux Femmes (Kadın­ların Hoşlandığı) [1860] adlı oyunları pek başarı kazanamadı, öbür eserleri: L’Honneur et l’Argent (Şeref ve Para) [1853] adlı komedi, Direktuvar döneminin törelerini .yansıtan Le Lion Amoureux (Âşık Aslan) [1866] adli dram ve Galilee (1867). [L]

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONSARD (François) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONPON

Tarih 04 Haziran 2009

PONPON i. (fr. pompon’dan). Saçta, kadın elbiselerinde, döşeme eşyasında süs olarak kullanılan, yün, ip >: v.b. yuvarlak püskül. || Pudra sürmek için kullanılan ve püskülümsü uzantıları olan tuvalet eşyası: Birkaç saniye içinde yüzünde evvelâ bir ponpon, sonra yumuşak bir havlu ucu dolaştırdı (H. R. Gürpınar).
— Balıkç. Kaşık oltaların ucundaki son iğneye takılan, genellikle kırmızı renkte yün topağı. (ML)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONPON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONJE

Tarih 04 Haziran 2009

PONJE i. (Japonya’da Pongee şehrinin adından fr. pongee veya ponge). Tekst. Tisor tipi ve ekseriya yün ve ipek deşeleri karışımından yapılmakta olan bir hafif ku­maş.
|| Japon ponjesi, örgüleri çok belli şekilde çıkmış, gayri muntazam dokunmuş bir tip ipek kumaş.
— ANSiKL. Tekst. Tersi ve yüzü aynı olup, çok hafif ve kaygan bir tafta olan ponje’ler, değişik genişlikte dokunmaktadır. Tip, kali­te ve kalınlığına göre kadın giyiminde, istor ve abajur gibi değişik işlerde kullanıl­maktadır. (M)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONJE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pompadour fantasması

Tarih 04 Haziran 2009

Pompadour fantasması. Psikopatol. Cin­sel baskıya uğramış bazı kadınların kapıl­dığı erotik hayaller (bu kadınların hayalî aşklarına konu olan kimsenin, yüksek bir sosyal mevkiye sahip olması gerekir.) Pompadour fantasması, Ferenczi tarafından şu şekilde açıklanmıştır: Ben’in cinsel içtepilerinin bir kişiye yönelmesine rıza gös­termesi için, bu kişinin sosyal bakımdan değerli olması zorunludur. Bugün basında geniş bir yayın alanı bulan gönül edebiya­tının bazı yönleri bu gibi bir fantasmanın varlığına dayanır. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pompadour fantasması hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POMONA

Tarih 03 Haziran 2009

POMONA, roma meyve ve bahçe tanrıçası; şairler ondan Vertumne veya Picus’un karı­sı olarak söz ederler. Roma’da özel bir ra­hibi ve Ostia yolu üzerinde kutsal bir or­manı vardı.
— İkonogr. Çiçek ve meyveler taşıyan bir kadın şeklinde temsil edilen Pomona’nın Floransa’da İlkçağda yapılmış mermer bir heykeliyle, Klasik çağda Le Gros (Vertum­ne ve Pontona, Versailles) ve Barrois’nin (eskiden Marly’de) bahçe süsü olarak yap­tığı heykelleri vardır. Bu arada Aristide Maillol’un Pomona’sı da (1912) sayılabilir. (L)

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POMONA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Polonyalı ve Türk Dilbilimcileri ve Çevirmenleri I. Kongresi

Tarih 03 Haziran 2009

Polonyalı ve Türk Dilbilimcileri ve Çevirmenleri I. Kongresi

Her iki kültürün birbirlerine daha da yakınlaşmasını temin edecek edebiyat çevirisi alanında bugüne kadar hiç de küçümsenmeyecek çalışmalar yapılmış olmakla birlikte, bunlar çoğu zaman kişilerin kendi çabaları ya da Büyükelçiliğin ve Türk aydınlarının maddi ve manevi desteğiyle yayınlanmaktadırlar. Bu yüzden, Nisan ayında Türkiye’deki resmi ziyaretleri sırasında P.C. Dışişleri Bakanı, Polonya’nın takdir duygularının ifadesi olarak iki Türk çevirmenini “Şükran Mektubu” ile ödüllendirdi. Yine Mayıs ayında P.C. Bilim ve Yüksek Eğitim Bakanı’nın ziyareti sırasında A.Ü. D.T.C.F. Leh Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Başkanı’na Liyakat Nişanı da törenle verildi.

11-12 Aralık 2006 tarihleri arasında, Ankara’da, Polonya Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği ile – T.C. Dışişleri Bakanlığı tarafından verilmiş tavsiyede – Ankara Üniversitesi tarafından ortaklaşa olarak “I. Leh ve Türk Tercümanları ve Edebiyatbilimcileri Kongresi” gerçekleştirilmiştir.

Aralık aynda gerçekleştirilen kongrenin temel amacı da, bu tür çalışmaları yürütenlere hem destek olabilecek hem de sorumluluk yükleyebilecek bir çeşit kurumsal yapı oluşturabilmektir. Buna takiben gelecek yıllarda sürekliliği ve somut etkileri olacak bir işbirliği zemini kurabilmektir. Bu amaçla, Türk Lehkologlar ile bazı Polonyalı Türkologlara (Polonya heyeti 9 kişiden ibarettir) kongreye katılım davetiyesi yapılmıştır.

Kongrenin Büyükelçilik salonlarında gerçekleştirilen ilk gün oturumlarına, çeşitli üniversitelerden Türk edebiyat bilimcilerinin de davet edilmesi ve böylece Türk edebiyatının, ancak bir Türk okuyucu tarafından derinlemesine hissedilebilecek bazı boyutlarının Polonya heyetine doyurucu ve çok yönlü bir biçimde tanıtılması öngörülmektedi.

İkinci gün ise T.C. Dışişleri Bakanlığı’ndan, T.C. Kültür Bakanlığı’ndan ve diğer ilgili kurumlardan yetkililerin katılmasının öngörüldüğü ve özellikle projelerin finanse edilme programları (mesela TOBB, Yapı Kredi Bankası, Vakıf Bank, basın-yayın organları temsilcileri gibi) ve kongrenin devamlılığının sağlanması gibi teknik konuların konuşulduğu bir toplantının, Ankara Üniversitesi himayesinde yapılması üstlenmiştir.

Ankara, 11-12 Aralık 2006

Polonyalı ve Türk Dilbilimcileri ve Çevirmenleri I. Kongresi KATILIMCILARI’ nın SONUÇ BİLDİRİSİ

Polonya Cumhuriyeti’nin Ankara Büyükelçiliği ile Ankara Üniversitesi tarafından ortaklaşa düzenlenen ”Polonyalı ve Türk Dilbilimcileri ve Çevirmenleri I. Kongresi”, Leh ve Türk edebiyatlarının çevirisi alanında her iki ülkede bugüne değin süregelen durumda, mevcut entellektüel potansiyelin gerektiği şekilde kullanılması ve her iki ülke okuyucusuna da Leh ve Türk edebiyatı yapıtlarının daha yakından tanıtılması yoluyla bir değişim gerçekleştirilmesi ödevini üstlenmiştir.
Kongre katılımcıları, bu insiyatif geliştiği ölçüde aslen bütünleşme, kültürler arası diyalog ve anlaşma süreçlerine katkı sağlayacağına samimi olarak inanmakta olduklarını beyan ederler.

I. Kongre sırasında aşağıda sıralanan tespitlerde bulunulmuştur:
- Edebiyat yapıtlarının çevirisi alanında belirleyici olmaları gereken unsurlar aşağıdaki gibidir:

a) Yapıtın sanatsal düzeyi,

b)Bilgilendirici ve evrensel değerler,

c)Mali kaynakların temin edilmesi,

d)Yayıncıların bu insiyatife kazanılması.

- Başlıkları aşağıda verilen Leh ve Türk edebiyatları yapıtlarının çevrilmelerine karar verilmiştir:

Türkçe Yapıtlar:

Kemal Tahir „Devlet Ana”,

Halide Edip”Sinekli Bakkal”,

Ferid Edgü „O”,

Oğuz Atay „Tutunamayanlar”,

Cengiz Dağcı „Korkunç Yıllar”,

Dede Korkut;

Türk Şiir Antolojisi; Tekke Şiiri Antolojisi; Türk Halk Şiir Antolojisi; Türk Masalları (Seçme), Türk Çağdaş Oyunu Antolojisi, Türk Öyküleri Seçkisi; “Türk Çağdaş Oyunu Antolojisi”, Çocuk Edebiyatı,

Cengiz Dağcı „Korkunç Yıllar”, „Yurdunu Kaybeden Adam”;

Hıfzı Topuz tarihsel romanlar ms. „Meyyale”;

Y. Çetiner „Haremde Bir Venedikli”, „Nurbanu Sultan”,

Ayşe Kulin „Köprü” (öyküler),

Elif Şafak „Kem Gözlerle Anadolu”(öyküler), „Baba ve Piç”, ”Bit Palas”, „Şehrin Aynaları”, “Pinhan”;

Aziz Nesin ”Öyküler”; “Zübük”;

Ahmet Umit „Kavim”, „Nihatta’nin Bileziği”;

“Mesnevi”;

Adalet Ağaoğlu “Fikrimin İnce Gülü”, “Bir Düğün Gecesi Ölmeye Yatmak”;

Sevgi Soysal “Yürümek”, “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti”;

Buket Uzuner “Gelibolu”,”İki Yeşil Su Samuru”;

Füruzan “47′liler”, “Benim Sinemalarım”,

Ahmet Altan “Gece Yarısı Şarkıları”,

Mehmet Eroğlu “Issızlığın Ortasında”;

İnci Aral “Ölü Erkek Kuşlar”;

Duygu Asena “Kadının Adı Yok”;

Murathan Mungan “Yüksek Topuklar”;

Erendiz Atasü “Dağın Öteki Yüzü”;

Latife Tekin “Sevgili Arsız Ölüm”;

Çetin Altan “Bir Avuç Gökyüzü”;

Vedat Türkali “Bir Gün Tek Başına”;

Orhan Pamuk ”Kara Kıtap”,

Barış Müstecaplıoğlu “Per efsaneleri”,

İpek Çalışlar ”Latife Hanım”.

Lehçe Yapıtlar:

W. Gombrowicz „Günlük”;

90 kuşağı edebiyatı; Polonya Öyküleri Seçkisi; çocuk edebiyatı

S. I. Witkiewicz (Witkacy)- dram „Küçük Köşkte” ve diğer drama yaptları;

G. Herling-Grudziński „İki Kule ve Diğer Öyküler”;

Andrzej Sapkowski – Bilimkurgu edebiyat serisi;

Z. Herbert „Bahçedeki Barbar”;

O. Tokarczuk „Çağ Öncesi ve Diğer Zamanlar”;

P. Huelle „Weiser Dawidek”;

T. Trzyna „Bayan Hiçkimse”;

J. Brzechwa „Masallar”,

Hanna Krall „Tanrıdan Önce Yetişmek”,

Halina Poswiatowska ”Şiir seçkisi”, ”Biografik roman”,

Maria Pawlikowska-Jasnorzewska ”Şiir seçkisi”,

Marek Hłasko ”Öyküler”, J. Pılsudskı’nın biografisi,

Deyimler Sözlüğü.

Ayrıca Nazlı Eray, Pınar Kür, Sait Faik Abasıyanık, Gülten Dayıoğlu,­ Tezer Özlü, Bilge Karasu, Melih Cevdet Anday, Haydar Ergüles’in yapıtlarının çevirilmesi önerildi.

- Yukarıda belirtilen projelere destek verebileceklerini umut ettiğimiz ve Kongremize katılan Polonya ve Türk yayınevleri aşağıdaki gibidir:

-Polonya’nın ZNAK Yayınevi; W.A.B. Yayınevi, Warsaw University Press, Edebiyat Yayınevi (Wydawnictwo Literackie) (iyi niyet metupları ektedir),

-Türkiye’den Yapı Kredi ve Kültür Sanat Yayınları; Dost Yayınevi; Arkadaş Yayınları, İMGE Yayınevi, Atatürk Araştırma Merkezi.

Katılımcılar, aşağıdaki faaliyet biçimlerini belirlemişlerdir:

3a. Türk edebiyatı yapıtlarının Lehçe’ye çevrilmesine, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın TEDA projesi çerçevesinde maddi destek sağlanması imkanı (projenin destek alınabilmesi için belirli belgelerin sağlanması şartıyla).

3c. Lehçe’ye yapılacak çevirilerin Kitap Enstitüsü tarafından mali destek sağlanması.

3d. Edebiyat yapıtlarının çevirisi her iki ülkede de Polonya ve Türkiye’deki çağdaş yaşam, toplumsal sorunlar ve gelenekler üzerine bilgilenme düzeyinin artması yol açacağından, yapılan bu işbirliği, Avrupa Birliği tarafından Türkiye nezdinde başlatılan „toplumsal diyalog” programı ve aynı zamanda kültürel değişim programı kapsamına girebilir.

Varşova ve Jagiellon üniversiteleri ile Ankara Üniversitesi arasında (diğer bir ifadeyle AB üyesi bir ülkenin kurumlarıyla ve bir aday ülkenin kurumları arasında) Polonya ve Türk toplumları arasındaki diyalogu güçlendirecek edebiyat çevirisi alanındaki işbirliğinin kurumsallaşması için AB fonlarından yararlanabilme imkanları, ileride yapılacak konsültasyonların konusunu oluşturmaktadır.

Kongre kapsamında sunulan projelerin gerçekleştirilebilmeleri açısından, bu tür toplantıların devamlılığının sağlanması ve bundan sonraki II. Kongrenin 2007 yılında Varşova’da Türkiye Cumhuriyeti’nin Varşova Büyükelçiliği ile Varşova ve Jagiellon Üniversiteleri Türkoloji kürsüleri himayelerinde gerçekleştirilebilmesi hayati bir önem arz etmektedir. Kongrede belirlenen projelerin gerçekleştirilebilmeleri için, her iki ülkenin de Dışişleri Bakanlarıklarının, Kültür Bakanlıklarının, diğer kamu kurumları ve sivil toplum kuruluşlarının desteğinin alınması şarttır.

Ankara 12 Aralık 2006.

POLONYA’DA YABANCILAR İÇİN EĞİTİM

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Polonya Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Bilim, Eğitim ve Kültür Alanlarındaki Anlaşma temelinde, yüksek öğrenim görmüş ve yüksek lisans derecesi almış her Türk vatandaşı, P. C. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bilim araştırmaları bursu için başvuruda bulunabilir. Bu tür bir bursun süresi, azami 8 aydır.

Polonya’da bilimsel staj görmek isteyenlere uygulanan sınavın hangi dönemlerde yapıldığı, T.C. Milli Eğitim Bakanlığı Dış Ilişkiler Genel Müdürlüğü’nden öğrenilebilir. Adayın Türk Tarafı’nca kabul edilen belgeleri, P.C. Milli Eğitim Bakanlığı’na gönderilir ve ilgili kişiye burs verilmesi konusundaki son karar bu bakanlık tarafından alınır. Temel şartlardan bir tanesi, adayın herhangi bir yabancı dili – ki İngilizce tercih edilmektedir – iyi derecede bilmesidir (bunun dışında söz konusu burslarda adayın Lehçe biliyor oluşu da tercih nedeni olabilir, ancak şart değildir).

Leh Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencileri ve bu bölümün bilim adamı kadrosu da, Polonya’da yaz aylarında, tatil döneminde düzenlenen bir ya da iki aylık dil kursları için burs başvurusunda bulunabilirler. Buradaki prosedür, yukarıda bilim araştırma bursları için verilenin aynısıdır. Polonya’da yüksek lisans ya da doktora eğitimi ise tümüyle ayrı bir konudur.

Bazı Polonya üniversiteleri, yabancılar için özel (İngilizce ya da Almanca) programlar uygulamaktadırlar. Ancak çoğu üniversitede, yabancıların üniversiteye kabulü için Lehçe bilme şartı aranmaktadır. Polonya’da yüksek öğrenim öncesi dil hazırlığı için dokuz aylık yoğunlaştırılmış dil kursu, örneğin Sopot Lehçe Okulu (Sopocka Szkola Jezyka Polskiego) tarafından verilmektedir (burada eğitim ücreti, haftalık ders saatine göre 3200-3500 Amerikan Doları tutmaktadır) .

Ayrıca Polonya üniversitelerinin birçoğu, yabancılar için değişik eğitim sürelerinde Lehçe kursu düzenlemektedirler. En önemli Polonya okullarının adreslerine, Polonya Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği’nin internet sayfasında ulaşılabilir. Ancak, yabancı dilde (Lehçe dışındaki yabancı dillerde) eğitim veren okullarla ilgili güncel bilgilere (İngilizce olarak) ulaşmak isteyenlere, P.C. Milli Eğitim Bakanlığı Uluslararası Değişim ve Denklik Bürosu’nun (Biuro Uznawalnosci Wyksztalcenia i Wymiany Miedzynarodowej Ministerstwa Edukacji Narodowej RP) resmi internet sayfasını özellikle tavsiye ederiz.

Üniversiteye ve eğitimin türüne göre (yüksek lisans ya da doktora) bir akademik yıl 2500-7000 Amerikan Doları tutmaktadır. Maddi sıkıntı çeken öğrenciler, P.C. Hükümeti parasız eğitim bursuna başvurabilirler. Böyle bir durumda, söz konusu öğrenci, eğitim görmek istediği üniversitenin şart koştuğu belgelerin tümünü bir dosya halinde Polonya Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği’ne vermek durumundadır. Büyükelçilik, söz konusu belgeleri inceleyip bir görüş yazısıyla P.C. Milli Eğitim Bakanlığı’na gönderir.
Ancak şunu da dikkate almak gerekir ki; bazı yüksek okullar (örneğin Lodz Film, Televizyon ve Tiyatro Devlet Yüksek Okulu ya da sanat ve tıp eğitimi veren bazı okullar) eğitim maliyetinin yüksek oluşundan ötürü burslu öğrenci kabul etmemektedirler.

Türkiye’de Lehçe öğrenmek isteyenlere de Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde Leh Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı’na başvurmalarını öneririz.

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Polonyalı ve Türk Dilbilimcileri ve Çevirmenleri I. Kongresi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLONYA GÜZEL SANATLAR

Tarih 03 Haziran 2009

POLONYA GÜZEL SANATLAR
Başlangıç

İçinde yontulmuş ve oyulmuş taşlar bulu­nan Okiennik ve Maszyce mağaraları Paleolitik çağdan kalmadır. Neolitik çağla bir­likte tarımsal hayat başlar ve Polonya da­ha o zamandan büyük medeniyet göçlerinin bir çeşit kavşak noktası, haline gelir. İçin­de megalitik çağ vazoları (Borkow, Pienazkowa), silâhlar (üç-Haç tepesi), şerit biçimi süslemeli vazolar bulunan höyükler, Asya (Doğu) ve Vikingler (Kuzey) etkilerinin çakıstığını gösterir. Tunç çağında, bu sanat batıya geçer (Hallstatt medeniyeti); amber ticareti ülkeyi zenginleştirdi; süslü silâhlar, altından yapılmış eşya (Kobiernice’nin kılıcı), taçlar, kelt paraları (Oswiecim), toka­lar ve mücevherler bu zenginliği belirtir. Çağımızın başlangıcında İskitler ülkeye hayvan biçimli süslemeyi, IV. yy.da da Hunlar ve Sarmatlar bozkır sanatının üs­lûbunu ve geometrik süslemeleri getirdi­ler. Bu arada, Podolya’daki tunç bir el, Pomorze’deki taş figürü, Wroclaw’daki iş­lemeli gümüş vazo da akdeniz etkisini belirtir. Sarmat üslûbu zamanla helen ka­rakterini aldı. 1930′dan beri yapılan ka­zılar polonya protohistoryası konusunda bilgi edinmeyi sağladı: Pivvonice’de cam ku­palar (V. yy.), demir mahmuzlar (VI. yy.), vazolar, tornada çekildiği anlaşılan ve biraz doğu etkisini taşıyan çanaklar. Ahşap yapı­lar X. yy.dan kalmadır. XI. yy.da, bu yapı kirişlerinin birbirine demir kancalarla bağ­landığı görülür. Gniezno’da (800-950) subasmanlar taştandır.

Roman sanatı
Polonya 966′da Hıristiyanlığı kabul etti. Ro­man sanatı öncesi kapellaları (dairesel planlı, taştan) gitgide daha çok görülmeğe başladı. En ünlü kapelîa Krakovv’da Wawel’deki değirmi yapıdır (X. yy.). Bu yapı tipi, XIV. yy.a kadar sürdü. XII. yy.dan itibaren de tahkimli kiliseler ortaya çıktı. Bu kiliselerin planı, çapraz sahınlar, anakapılarda kare biçimli burçlar ve komşu şato ile bağlantılı balkonlarla zenginleşti. Wawel’deki Sw. Leonard yeraltı mezarı bir istisna’dir. Tahkimli kiliselerin arasında, XII. yüzyıldan, Opatow, Kruszvvica, Krakow’daki Sw. Andrej, İnowroclaw, Tum ve Plock kiliseleri sayılabilir. Ayrıca, yuvarlak kuleli küçük köy kiliseleri de vardır. Cîteaux tarikatının üyeleri üslûplarını Jedrzjov (XII. yy.), Sulejow (XIII. yy.) ve Wachock’a getirdiler. Merkezî bizans planı (Wislica) bazen roman planiyle birleşir (Strzelno, Halicz).

Heykelcilik fransız etkisinde kaldı: CzerwinSk, Tum, Wroclaw’daki Sw. Maria -Magdalena (XII. yy.) kiliselerinin ana ka­pıları, Stronsk kilisesinin alınlık tablasın­da canayarlar, Wysocice kilisesinde ise taht üzerinde bir İsa temsil edilmiştir. Heykel­ler âyin çerçevesinde gösterilir: Goslice (XIII. yy.). Mezar taşları, XIII. yy.’da geometrik süslemeli (Cîteaux tarikatının Wachock’taki kilisesi), XIV. yy.da da oyma şeklindedir. Plock ve Gniezno katedralle­rinin dikkate değer tunçtan kapıları vardı (Plock katedralininkiler bugün S.S.C.B.’de­dir.).

Resim yalnız minyatürlerle temsil edilir; is­lav tipi figürlerin batılı unsurlarla birarada işlenmiş olduğu görülür: Tyniec Âyin Dua­ları Kitabı (XI. yy.), benediktin rahibi Leopard’ın Âyin Duaları Kitabı (XII. yy.) (Plock sarayı), Azize Edwige Efsanesi (XIV. yy.). Ciltçilik sanatında, çok ince oymalı fildişi levhalar görülür (Lwow’daki İsa’­nın Çarmıha Gerilişi, XV. yy. başı). Ku­yumculuk da (altın, savatlı veya mineli gü­müş) önemlidir: bu alanda Kujawy (X. yy.) ile Mazovya’lı Konrad’ın kilise vazosu ve kutsal çanağı sayılabilir. Dinî süslemeler arasında, en çok beğenilen eser aziz Stanislaw’ın mitra’sıdır (XIII. yy.).

Gotik sanat

Tarikatların yayılmasıyle ülkeye sivri tonoz girdi (Sulejov/, 1232; Tyniec, 1250) ve gotik tarzın yayılması barok çağına kadar sürdü. Tuğla ve moloz taşının kullanılması da Krakow üslûbunu ortaya çıkardı: dayanma ke­merlerinin yerini içteki gömme ayakları destekleyen ve çatıda çıkıntı yapan dayan­ma ayakları aldı (Krakow’daki Bogurodzica, XIV. yy.). Ayrıca kiliselerde de çok zaman üç, bazen iki şahın (Wislica), kare biçimli bir koro yeri ve iki mihraplı bir çap­raz şahın vardır. XIV. yy., Wilno’daki (Vilnius) Azize Anna kilisesiyle alevli gotik tarzının tipik bir örneğini ortaya koyar. Kuzeyde, Malbork ve Torun’da toton şöval­yelerinin etkisi görülür.

Merkezi ayaklı kili­selere Krakow’da (Swietokrzyski kilisesi, XIV. yy.) rastlanır. Galiçya’da ahşap, melez ağacından) yapılar çoktur (Drohobycz, Osiek, Rabka, XV. yy.). Bu yapıların bazı­ları fresklerle süslüdür (Debno, Libusza). Ahşap meskenlerin her birinde bir peristilyum vardır. Krakow’lu Piotr ve Czypser’ler gibi bazı ustaların adları günümüze ka­dar gelmiştir, «inşaatçı kral» denen kral Büyük Kazimierz de birçok yapı ve tahki­mat yaptırmıştı. XIII. yy. heykeltıraşlığın­da, çiçek ve geometrik desen biçiminde ro­man üslûbu süslemeler muhafaza edildi. XIV. yy.da, Avignon ve Prag aracılığıyle italya etkisini duyurmağa başladı. Mezarlar gerçek birer anıt haline geldi (Gniezno ve Krakow’daki kral mezarları). Ayrıca Krakow’da birçok atelye açıldı ve sanatçı­lar Bakire Meryem’i tasvir etmeğe başladı­lar (Wislica, XIII. yy.; Kruzlowa, XIV. yy.); boyalı kabartmalı geleneksel ahşap oy­macılığı yeni bir gelişme gösterdi (Wawel’deki üç kanatlı Kutsal Teslis tablosu, XV. yy.). Wit Stwosz’un (1445′e doğr.-1533) Krakow Bogurodzica’sı (Meryem) bu sanatın bir doruğudur ve daha sonraki yüzyıllarda büyük etkisi olmuştur. Resimde Krakow okulu (XIV. yy.da Krakow’lu Mikolaj ta­rafından kurulmuş olan lonca) hâkimdir. Ardından, Wroclaw, Poznan ve daha son­ra Lwow’da, gerçekçilikle ruhanîlik karışı­mı tipik bir polonya sanatı gelişti.
XV. yy.a kadar, 8 ince çizgilerle yapılan ve hafifçe boyanan minyatür ön plandaki yerini mu­hafaza etti. Duvar resimciliği ise italyan etkisindeydi (Krakow katedrali, Gniezno’lu Sw. Jan, Czchow). Bu resim tarzının yanı şıra gerçekçi bir resim anlayışı da gelişti ve tarihî resmin ortaya çıkmasına yol açtı. Ayrıca, Rutenya yoluyle gelen bir bizans etkisi de vardı (Czesto-chowa Meryemi, Sandomierz katedralinin freskleri, Lublin’deki Kutsal Teslis kiliseciğinin freskleri). XV. yy.da italyan etkisi arttı (Krakow fraasiskenlerinin freskleri). XIV. yy.dan itiba­ren pano üzerine yapılan resimler (Modzentyn ve Olkusz’taki üç kanatlı tablolar), zemini önceleri yaldızlı (Tuchow, Tum Meryem’leri), sonra manzaralı olan zengin süslemeli gerçekçi figürlerle Krakovv üslû­bunu olgunlaştırdı. Ülkede ayrıca tahta veya bakır üstüne gravür, vitray sanatı, telkari altın işlemeciliği, minecilik ve kilise nakış­çılığı alanında başarılı eserler verildi.

Rönesans

Rönesans Macaristan yoluyle Polonya’ya ulaştı; 1518′de, Zygmunt I, italyan Bona Sforza ile evlendi. Ortaçağdan kalma Wawel şatosu (Krakow) Francesco da Firenze tarafından İtalyan tarzında yeniden inşa edildi; sonra, Bartolomeo Berecci, kated­rale, Rönesans’ın en değerli eserlerinden bi­ri olan ve içinde Zygmunt’ların mezarları bulunan kapellayı ekledi; bu üslûp başka şatolarda da (Baranow, Krasiczyn, Pieskowa, Skala ve Brzeg) taklit edilai. Berecci 1530′da Krakow katedralinde merkezî bir plan üstüne, kubbeli ve ışık bacali Zygmunt kapellasını inşa etti. Senyörler XVII. yy.a kadar bu kapellayı taklit ettirdiler. Eski yapılar modernleştirildi ve çatılarına dam katları eklendi. Polonya rönesansınm özel­liği olan bu değişiklik (Poznan, Zamosc, Tarnovv ve Sandomierz’in sıra kemerli be­lediye binaları, Krakow, Lwow, Jaroslaw, Kazimierznad-Wisla ve Gdansk’taki evler) Volhinya ve Litvanya’yı, Slovakya’yı, Ma­caristan’ı, hattâ isveç’i etkiledi. Bu arada Mazovya ve Podlahya da gotik tarza bağlı kaldılar. Dinî mimarî bizans üslûbuyle kaynaşan bu üsluptan yalnız özellikle süsle­meyle ilgili bazı unsurlar aldı.

Meselâ yunan-roma âyin usulünü uygulayan kiliseler­de italyan etkisi doğu tarzı kubbelerle birarada görülür. Heykelcilik ülkede geçici bir süre için bulunan italyan sanatçılarının etkisindeydi. Rönesans motifleri, Waweldeki kral mezarlarına işlendi (yüzyılın sonun­da bu motiflerde yapmacık hâkim olacak­tır). Bu arada ülkeye bir flaman etkisi gir­di. Millî özellik, ancak, gotik gelenekle Wit Stwosz etkisinin birleştiği şehir mezarların­da ve ağaç heykelciliğinde kaldı.

Resim ih­tiyacını lirizmle yergili natüralizmin (B. Behem’in Codex’i ve E. Ciolek’in Papalık Âyin Kitabı) birleştiği Krakow minyatürleri karşılaşıyordu. Duvar resimlerinde (Mogila’da Stanislaw Samostrzelnik’in eserleri) ve bazen zemini yine yaldızlı olan mihrap panolarında da aynı anlayış hâkimdi. Bu panoları, Zygmunt I, Albrecht’in erkek kar­deşi Hans Dürer’e yaptırmıştı. Bundan son­ra da millî nitelik kaybolmağa yüz tuttu. Portre sanatı, ağaç üzerine gravür veya oy­ma resim, Marcin Marciniec (kutsal kalın­tılar mahfazası, 1504) ya da Blanc kardeşle­rin kuyumculuk alanındaki bazı çalışmaları da bu devirde görülür. Heykeltıraşlar ara­sında, Urzedow’lu Jan Michalowicz, Santi Gucci ve J.M. Padovân sayılabilir. Poznan’lı Erazm Kamyn, Pierre Remy’nin Limoges’dan getirdiği mineyi arabesk desenlerle doldurarak süslemeler yaptı. Dökümcülük sanatının tenkitçileri Baldner ve Bochwicz’dır. Ayrıca birçok atelyede seramik (Slawkow) ve cam (Urzec) işleriyle gömme veya kakma süslemeli ev eşyaları yapıldı.

Barok ve rokoko

Barok üslûbu Polonya’nın imarında XVIII. yy .m yarısına kadar kendini kabul ettirdi. Bu dönemde, Hansa birliğine bağlı şehirle­rin germen sanatını benimseyen kuzey böl­gesinin dışında, bütün ülkede italyan etki­si hâkim oldu. Bundan dolayı da, bu dönem boyunca, latin haçı biçiminde ve kubbesi bu haçın iki kolunun kesiştiği noktada yük­selen kiliseler yapıldı (Krakow’da Sw. Piotri-Pawel). İsveç istilasından sonra Bernin’in ve Borromini’nin üslûpları ağır bastı. Taşrada üslûp sadeleşti; planları çokgen (Klimontow), elips veya daire biçimli, çift kuleli (Witt’li Jan’m yaptığı Lwow dominikenleri kilisesi ile Moszynski’nin eseri olan Tarnopol kilisesi) kiliseler yapıldı. Bu arada bazı saraylar ve şatolar da inşa edildi (Wilanow sarayı ve Varşova’da Kra-sinski’lerin sarayı). Sonunda da fransız et­kisinin izlerini taşıyan rokoko tarzı belirdi (1745′te Lwow’da yapılmış olan ortodoks kilisesi Sw. Jerzy, Varşova’da Bielinski’lerin Pod Blacha sarayı, Kielce piskoposluk sarayı).

italyan sanatçıları bu yapıları heykeller ve yalancı mermer süslemelerle doldurdular. Bu arada Georges Diberthoi adında bir fransız 1600′e doğru, eserleriyle dikkati çek­ti. Bu dönemin en ünlü sanatçıları Kielce’de A. Fraczkiewicz (XVI. yy. sonu), Lwow’da Polejowski, Krakow’da P. Kornecki ve Varşova’da da Brühl sarayının bazı figürle­rini yapmış olan Seibel’dir. XVII. Yüzyıl resminde iki akım görüldü: flaman etkisi Gdansk yoluyle girdi; italyan etkisi de (ital­yan Donebella polonyalı sanatçılar yetiştirdi) kendini kabul ettirdi. En iyi polonya okulu Boguszewski’nin temsil ettiği poznan resim okuluydu. Bazı polonyalı ressamlar da ülkelerinden ayrılarak çeşitli yerlere gitti­ler. Meselâ Martin Teofil Tirol’e, Lubienieccy kardeşler Hollanda’ya, gravürcü Ziarnko Paris’te yerleşti. Yüzyılın sonuna doğru Paris ve Hollanda’da kaldıktan son­ra yurduna dönen Aleksander Tretko (veya Trzycki) sarayın ressamı oldu.

Gravürcülük de, flaman tarzını (Hondfus) bırakarak millî ve tarihî bir üslûba yönel­di (Gdansk’lı Falck).

Polonya krallarının fransız kadınlarıyle ev­lenmesi fransız etkisini artırdı ve bu etki Dresden’de oturan sakson hanedanıyle ken­dini kabul ettirdi. Louis de Sylvestre Lwow’da ve doğu bölgelerinde çalışıyordu; Louis Marteau da tutulan bir portreciydi. Bu arada Szymon Czechovvicz (1689-1775) ve onun Smuglevvicz ve Golembiovvski gibi öğ­rencileri tarafından bir polonya okulu ku­ruldu. Tadeusz Konicz (1733-1793) din ko­nularını işleyen bir ressamdı ve Mengs’in çömeziydi. Marie-Antoinette’in resmini ya­pan Kucharski (1741-1820) ile Chodovviecki (1726-1801) adlı ressamlar meslek hayatla­rını Nürnberg, Paris ve Berlin’de sürdürür­ken, saraya italyan ressamları çağrıldı: Canaletto Polonya saraylarını süsledi. Mobil­yacılık XVII. yy.da Gdansk’ta, XVIII. yy.-da Kielce ve Kolbuszovva’da; çinicilik Telechow ve Lubartow’da; porselencilik Korzec, Baranovv ve Belwedere krallık akade­misinde gelişti.

XIX. yüzyıl
Polonya’nın paylaşılmasından önce, kral, Stanislaw-August sanatçıların koruyucusu olarak tanınmıştı. Adı da XVIII. yy. sonu mimarî üslubuna verildi. Kral, krallık sara­yının planlarını fransız Victor Louis’ye yap­tırdı ve sarayın yapımında Fontana’yı, Merlini’yi, Kamsetzer’i çalıştırdı. XV. yy. po­lonya ahşap mimarîsinde kullanılan peristilyum’a da yer verilerek Polonya’ya uyarlanmış bir fransız klasikçiliğine dönüşen bu tarz, ülkede bir süre tutundu (Varşova’da Lazienski, Behvedere ve Krolikarnia saray­ları). XVIII. yy.m sonuyle XIX. yy.ın başın­da Polonya’da klasik okulun başlıca temsil­cileri S.B. Zug (1733-1807), S. Zawadzki (1743-1806), W. Gucevvicz (1753-1798), J. Ku-bicki (1759-1833) ve A. Corazzi’dir (1792-1877). Ayrıca, yeni gotik bir seçmeciliğin yanı sıra rönesans tarzından da ilham alı­nıyordu. Yüzyılın sonunda, «Zakopane üs­lûbu» millî gelenekten yararlanmağa yönel­di. Yeni kral sarayını süslemek için heykeltıraş Andre Lebrun ile Regulski’ye, da­ha sonra da italyanlara baş vuruldu, ülkeye 1820′de gelen danimarkalı Thorvaldsen de klasikçiliği kabul ettirdi ve öğrenciler yetiş­tirdi: Tatarkiewicz (1798-1854), Sosnowski. Brodzki (1825-1904). Ülkede fransız (Guyski [1841-1893], Wladyslaw Oleszczynski [180S-1866], Pıoszynski [1860-1906]) ve italyan (Ceptowski [1801-1841]) etkileriyle millî ger­çekçilik (Gadomski [1834-1911], Rygter [1841 -1919], Welonski [1849-1931]), Nazaren oku­lu ve yeni Rönesans hareketi (Madeyski [1862-1939], Godebski [1835-1900] aynı zamanda yazıyor ve birbirlerini etkiliyordu. Ayaklanmalardan sonra da, Polonya dışın­da yeni bir millî sanat uyandı.

XVIII. yy .ın sonunda prens Adam Czartoryski, fransız Norblin de La Gourdaine’i ge­tirtti. Polonya’da otuz iki yıl kalan La Gourdaine Polonya resim okulunu kurdu. Bu okulun başlıca temsilcileri, Orlowski (1777-1834), Plonski (1783-1812), Brodovvski (1784-1832), Marcin Zaleski (1796-1877), Glovvacki ve Lowowlu gravürcü Piwarski (1795-1859) ve Piotr Michalovvski’dir (1801-1855) Bu arada, klasik, yeni-klasik ve nazaren akımları da ortaya çıktı. Paris’te çalışan polonyalı resamlar arasında, Wankowicz, Horace Vernet’nin öğrencisi Suchodolski (1795 -1875), Rodakowski (1829-1894) ve gravürcü Antoni Oleszczynski (1794-1879) sayılabilir. Germen etkisini reddederek milliyetçiliğe güç veren dönem XIX. yy.ın ikinci yarısı oldu. Bu dönemde başlıca iki okul vardır: en önemli sanatçıları Jan Matejko (1838-M893) ile Jacek Malczewski (1855-1929) ve ressam, desenci, süslemeci, cam ressamı, gravürcü ve şair Stanislavv Wyspianski’nin (1869-1907) temsil ettikleri Krakow okulu ile önceleri izlenimci olan Aleksander Gierymski (1850-1901), J. Chelmonski (1849-1914), Juliusz Kossak (1824-1899), S. Wit-kievvicz (1851-1915) ve J. Szermentowski’nin (1833-1876) temsil etikleri Varşova gerçekçi okulu.

XX. yüzyıl
Mimarî, Czeslaw Przybylski (1880-1936) ile yalın ve özentisiz bir üslûba kavuştu (Var­şova tiyatrosu [1913]); sonra Maczenski (1878-1961), Szyszko-Bohusz (1883 – 1948), Tobvinski (1888-1951) ile yine klasikçiliğe döndü. «Genç Polonya» topluluğu yabancı üslûplardan ilham aldı: Czajkovvski (1925 Paris Süsleme Sanatları sergisindeki Polon­ya pavyonu), Lagowski ve Golinski (Poznan, 1929), O. Sosnovvski (1880-1939), B. Pniewski (doğ. 1897), J. Ryniewiecki (doğ. 1908) ve M. Nowicki (1910-1950). Aynı eği­limler İkinci Dünya savaşından sonra da görüldü. Ama bir süre, S.S.C.B.’den gelen sosyalist gerçekçilik kendini kabul ettirdi. Sonra da bireycilik ve dışarıdan gelen etki­ler yeniden ağır bastı. 1956′da Varşova’da toplanan polonyalı mimarlar, hafif dolgu maddeleriyle yapılmış büyük mamul malze­me kullanmağa dayanan yeni bir inşaat usulünü benimsediler. Polonya devletinin bininci yıldönümünde bu metotla bin okul, hastahaneler, idare ve sanayi binaları inşa edildi, özellikle Szczecin, Gdynia, Gdansk,

Elblag, Nowa Huta, Lublin, Katowice,Wroclaw şehirlerinde aynı tarz meskenler yapıldı, acenteler kuruldu. Bu dönemin seçkin mimarları arasında B. Lisowski («Yüz balkonlu ev», Krakow’da), Z. Karpinski, S. Bienkunski (Büyük Varşova oteli), O. Hansen, K. L. Tomaszewski sayı­labilir.

Heykelcilikte Dunikowski (doğ. 1875) dev­rinin en başta gelen sanatçısıdır. Wittig (1879-1941) klasik geleneği temsil eder. Zamoyski (doğ. 1893) kübizmden ilham aldı. Szczepkowski (doğ. 1878) köylü sanatına ve ağaç heykeltıraşlığına dönüşün temsilcisi­dir. Sembolizmin başlıca temsilcisi Biegas, soyut sanatmki de Alina Slesinska’dır. Hey­kelciler, A. Slesinska (doğ. 1926) anlatımcı­lık ve gerçeküstücülük geleneklerini bağdaş­tırır; A. Szapocznikow (doğ. 1926), kimi zaman Rodin’in, kimi zaman da dadacılığın etkisindedir; T. 0lszewski (doğ. 1918), S. Lisowski (doğ. 1918) ve T. Lodzian (doğ. 1920) soyut çalışırlar.

Resimde, 1897′de orijinal bir izlenimcilik, Falat (1853-1929), Wyczolkowski (1852-1936), Mehoffer (1869-1946), Tetmajer (1862-1923) ve Pankiewicz’in (1867-1940) katıldıkları «Sztuka» (Sanat) grubunun kurulmasına yol açtı. Cezanne’ın, daha sonra da Renoir’ın yolunu izleyen bu topluluk Kisling, Mondza’in, Rubczak, Zawadowski gibi ressamları Paris’e çekti ve 1925′te Paris’te «Polonya Villa Medicis’i»nin kurulmasına yol açtı. Gottlieb, Makowski ve Marcoussis de bu topluluğa katıldılar, 1917′de «Sztuka» top­luluğuna tepki olarak «Şekilciler», ardından da, 1922′ye doğru, halk temalarına bağlı olan «Rytm» derneği kuruldu. Bu derneğin üyeleri arasında ressam Eugeniusz Zak (1884 -1926), gravürcü Wladyslaw Skoczylas (1883-1934) ve heykeltıraş Henryk Kuna (1879 -1945) vardı. 1924′e doğru da kübistler ve aşırı eğilimlerin taraftarları «Blok» derne­ğinde biraraya geldi.

İkinci Dünya savaşın­dan sonra resmî sanat sosyalist gerçekçi eğilimlerin hâkimiyeti altına girdi. 1955′ten beri, Wladyslaw Strzeminski’nin (1893-1952) öncüsü olduğu soyut sanat, Kantor, Jarema Gierowski, Stazewski, Nowosielski gibi bir­çok sanatçının ilgisini çekti. Ama Majewski, Aryka Madeyska, Tchorzewski, Kurka gibi başkaları gerçekle ilişkilerini muhafaza et­tiler. Ressamlar, soyut sanattan gerçeküstü­cülüğe kadar çeşitli akımlardan yararlandı­lar. Bunlar arasında T. Kantor (doğ. 1915), T. Brzozowski (doğ. 1918), J. Lebenstein (doğ. 1930), K. Mikulski (doğ. 1918), S. Gierowski (doğ. 1925) gibi değişik eğilimli ressamlar vardır.

Küçük sanatlarda, folklor özelliğindeki «Zakopane» üslûbu bütün teknikleri etkiledi. Bazı okullar, süsleme sanatları ve bölgesel sanat müzeleri çoğaldı ve buralarda gele­neksel geometrik unsurlar, giyecekler, dö­şeme eşyaları, çanak ve çömlekler veya cam eşyalar çoğaltılarak halkın ilham kaynak­ları biraraya getirildi.

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA GÜZEL SANATLAR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLKO (Elise Vogel)

Tarih 02 Haziran 2009

POLKO (Elise Vogel), alman kadın ro­mancı (Leipzig 1822-Münih 1899), afrikalı kâşif Eduard Vogel’in kardeşi. Şarkıcı ola­rak büyük üne ulaştı. Fakat, bilim adamı Polko ile evlendikten sonra sahneden ayrıl­dı ve kendini edebiyata verdi.
Başlıca eser­leri: Musikalischen Mârchen (Müzikli Ma­sallar) [1852]; Ein Frauenleben (Bir Kadı­nın Hayatı) [1854]; Erinnerungen an Felix Mendelssohn Bartholdy (Felix Mendelssohn Bartholdy Üstüne Hatıralar) [1868]; Aus dem Jahre (Bir Yılın içinden) [1870] ve Neues Mârchenbuch (Yeni Masal Kitabı) [1884]. (M)

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLKO (Elise Vogel) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİTİPİK,POLİTİS (Kosmas)

Tarih 02 Haziran 2009

POLİTİPİK sıf. (fr. polytypique). Biyol. Birçok değişik tipi bulunan türe verilen sıfat. (L)
POLİTİS (Kosmas), yunan yazarı (İzmir 1894). Duygusal ve Psikolojik romanlar yaz­dı: Lemonodasos (Limon Ağaçları Korusu) [1930]; Hekate (1933); Treis Gynaikes (Üç Kadın) [1941]. (L)

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİTİPİK,POLİTİS (Kosmas) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİNEKLEMEK

Tarih 02 Haziran 2009

PİNEKLEMEK geçz. f. (fars. ptnegt, uyuklama > pinek’tzn pinek-le-mek). Uyuk­lamak, uyuklar gibi hareketsiz oturmak: Kadınların çocuklarını gezdirdikleri, ma­ğazalarda, dairelerde çalışanların tatil saat­lerinde güneşledikleri, işsizlerin pinekledi­ği bir park (Ş.S. Aydemir). Ben yukarki odamda pineklerden o, aşağıdaki odasında tıpış tıpış eşinecek (Y.K. Karaosmanoğlu). Ben hep aynı bira bardağı önünde pinekli­yorum, onlar üçüncü dubleyi yuvarladılar (B. Felek).

Teşm. yol. Bir yerde oturup kalmak, miskinlik etmek: Zengin kocayı ele geçirirler de kan tere batmış halde Bey­rut’ta pineklerler mi? (R.H. Karay). [M]

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİNEKLEMEK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİNDAROS

Tarih 02 Haziran 2009

PİNDAROS, yunan lirik şairi (Kynoskephalai, Thebai yakınları M.ö. 518 – Argos? 438). Daiphantos’un oğlu. ünlü Aigeos soyundandı. Flütçü Skopelinos’un ve Korinna ile Myrtis adlarındaki ünlü kadın şair­lerin öğrencisi olan Pindaros, öğrenimini Atina’da tamamladı ve Simonides’i orada tanıdı. Yirmi yaşında onuncu Pythionikon’u (Pythiou’lu Apollon’u yücelten şiir) yazdı. Med savaşlarına katılmamış olduğu sanılır.

Salamin zaferinden sonra büyük ün kazan­dı. Ünlü Atina dithyrambos’larını (tanrı Dionysos’u öven coşkun şiirler) ve Syrakusai’li Hieron’a, Akragas’lı Theron’a, Kyrene’li Arkesilaos’a v.b.’ye adadığı od tar­zındaki şiirlerini bu dönemde yazdı. 476′-ya doğru, Sicilya, tiran Theron’un ve Hieron’un saraylarına gitti. Yaptığı başka yol­culuklar hakkındaki bilgiler yetersizdir. Ta­rihi kesinlikle bilinen son od’u sekizinci PythionikorfĞnr (446). Diagoras için yaz­dığı od’lardan biri, Lindos’taki Athena ta­pmağına altın harflerle kazınmıştı. Pinda­ros, ölümünden hemen sonra klasikler ara­sına girdi, önceleri on yedi kitapta topla­nan şiirlerini daha sonraları iskenderiye şairleri on üç kitaplık dokuz gruba ayırdı: 1. kitap, Hymnos’lar (ilâhiler); 2. kitap, Paian’lar (Zafer şenliği türküleri); 3. ve 4. kitaplar, Dithyrambos’lar (Lirik şiirler); 5. ve 6. kitaplar, Prosodios’lat (Güfteler); 7., 8. ve 9. kitaplar, Partheneion’lar (Bakire şarkılar); 10. ve 11. kitaplar, Hyporkhema’lar (Dans şarkıları); 12. kitap, Enkomion’lar (övgüler); 13. kitap, Threnos’lat (Ağıtlar); son 4 kitap, Epinikios’lar (Zafer şarkıların­dır, ilk sekiz gruptan sadece birkaç parça kalmıştır. Pindaros’un günümüze kalan tek şiir kitabı Epinikios’lar veya Zafer Şarkıları’dır. Şairin odları, fikirlerin yüceliği, benzetmelerin parlaklığı, ritimlerin zengin­liği ve çeşitliliği, üslûbun ahengi ve yüceli­ği bakımından yunan lirizminin şaheserle­ridir.

Pindaros dili, Pindaros’un ortaya attığı yapma edebiyat dili. (Ana dili boiotia leh­çesi yerine Pindaros, koro lirizminin gele­neksel dilini [Midilli (Lesbos) şairlerinden aktarılan ve Aiolis ve Homeros biçimlerini kapsayan bir dorca biçimi] kullandı. Pin­daros dilinin özellikleri, Theokritos gibi Edebiyat Dorcası ile yazan şairlerde de gö­rülür.) [L]

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİNDAROS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİNEZYA

Tarih 01 Haziran 2009

POLİNEZYA (önek poli, çok sayıda ve yun. mesos, ada’dan), Avustralya, Melanezya ve Mikronezya’nın doğusundaki adalar topluluğu: Okyanusya’nın dört büyük bölümünden biridir.
• Coğrafya. Polinezya’yı meydana getiren çeşitli takımadalar geniş deniz alanlarıyle ayrılmıştır; bunlar Yeni Zelanda (268 655 km2), Büyük Britanya’ya bağlı olan Tonga, Cook, Ellice, Phoenix ve Sporades adaları (Batı Samoa’lar, Commonvvealth üyesi bir devlettir), Fransız Polinezyası’na bağlı olan Cemiyet, Australes, Tuamotu, Gambier, Marquises adaları, fransız sömürgesi Wallis ve Futuna adaları, A.B.D.’nin denizaşırı toprakları olan Hawaii adaları ve Doğu Samoalar ve Şili’nin olan Paskalya adasıdır.

Yeni Zelanda dışında Polinezya takımada­larının yüzölçümü yaklaşık olarak 26 500 km2′dir. Başlıca adaları volkanik asıllıdır (Hawaii, Savaii, Tahiti, Rarotonga v.b.), yanardağların bazıları da çok yüksektir (Havvaii’de Mauna-Kea 4 210 m). Bazıları faal­dir (Hawaii’de Mauna-Loa), fakat çoğu sönmüş ve aşınma ile yıkılmıştır (Tahiti). Volkanik adaların çevresinde mercanlar, çoğunlukla mercan setleri meydana getirir, aynı şekilde okyanusun sığ yellerinde birbi­rinden ayrı binlerce mercan adasına ve ka­yasına rastlanır (Tuamotu, Phoenix v.b.). Bütün Polinezya adalarında tropikal iklim hüküm sürer; rüzgârlara açık yamaçlar sı­cak ve yağışlı, alçak adalar oldukça kurak­tır; ılıman okyanus ikliminin hüküm sürdüğü Yeni Zelanda adası bir istisnadır. Bitki örtüsü çoğunlukla cılız, flora oldukça yoksuldur. Büyük bir gelir kaynağı olan hindistancevizi ağaçlarını bile insanlar yaymış­tır.
Denizciliğe yatkınlıkları sayesinde Polinezyalılar yavaş yavaş en ıssız takımadalara (Hawaii, Yeni Zelanda, Paskalya adası) yerleştiler. Takımadaların birçoğu daha XVI. yy.d a bulundu, fakat Polinezya ada­larının gerçek coğrafî sayımı ancak XVIII. yy. sonunda yapıldı (Cook, Bougainville v.b.). Avrupalılar XIX. yy.da iskeleler, ikmal noktaları kurarak ve dinî heyetler yerleşti­rerek çeşitli takımadaları aralarında bölüş­tüler. Fakat getirdikleri hastalıklar çok sa­yıda polinezyalının ölümüne sebep oldu ve geleneksel yaşayış bozuldu: XIX. yy. başın­da Polinezyalılar en az bir milyon kişiydi­ler; yüzyıl sonra ise ancak 200 000 kişi kal­mışlardı; fakat otuz yıldan beri nüfusları yeniden artmaktadır (bugün 410 000 kişi). Yeni Zelanda’da ingiliz asıllılar yerli Maori’lerden kalabalıktır (1 900 000 avıupa asıl­lı yeni Zelandalıya karşı 130 000 maori). Havvaii’lerde, takımadaların iktisadî kalkın­ması Avrupa ve Asya’dan büyük göçmen dalgalarının gelmesine sebep oldu ve Polinezyalıların çoğu melezleşti. öbür takımada­larda polinezya ırkı daha iyi korundu; en önemli adalarda (Tahiti, Upoîu) melez top­lulukları bulunmasına karşılık ıssız topraklarda safkan Polinezyalılar vardır. Bunlar gelirlerini geleneksel tarım (yumrulular), hindistancevizi yetiştiriciliği ve balıkçılıktan sağlayarak sakin yaşayışlarına devam eder­ler.
Tarih. Bk. Okyanusya.
• Güzel sanatlar. İndonezya’ya yakın olan Gilbert, Tonga, Samoa, Futuna v.b. adalar­da bu yakınlığa rağmen aşırılığı olmayan, nispeten sade bir sanat gelişti, insan şekil­li eserler bulunması bu sanatın başlıca özel­liğidir; bu sanatın en iyi örnekleri kabuk lifleriyle yapılan, siyah ve kırmızının bütün tonları kullanılarak geometrik şekiller veya küçük hayvan şekilleriyle süslenen tapa’lardır. Geometrik süslemelerle donatılmış si­lâhlara da rastlanır.

— Leng. Polinezya dili, malaya-polinezya dillerinin doğu öbeğine girer (bk. melanezya dili)’, polinezya dili iki öbeğe ay­rılabilir; batı ve doğu öbeği. Batı öbeği esas olarak tonga ve samoa dillerini kapsar; bu iki dilin lehçeleri Wallis, Futuna, Uvea (Yeni Kaledonya yakınları), Aniwa’da ve Yeni Hebrides’lerde, Vate’de, Rennell’de ve Bellona’da, Salomon adalarının çeşitli atollerinde ve Carolines adalarının güneyin­de Nukuoro ve Kapingamarangi’de konu­şulur. Doğu polinezya dili, Cemiyet adala­rından, kuzeye doğru Hawaii adalarına, ku­zeydoğuda Narquises adalarına, doğuda Paskalya adasına ve güneybatıda Yeni Ze­landa’ya kadar yayılır.

Batı polinezya diline oranla polinezya dili daha az tutucu ve daha gelişmiştir. Meselâ tonga dillerinde fafine («kadın»), Tahiti’de vahine; hingoa, «isim» ise i’oa olur. Ama iki öbekte de benzer değişikliklere rastla­nır: k, Tonga ve Yeni Zelanda’da muhafaza edilmiş ve Tahiti, Hawaii ve Samona’larda bir mizmar darbesi haline gelmiştir. Ng de değişikliğe uğramıştır: meselâ, Tonga, Samoa ve Yeni Zelanda’da adam’ı belirten tangata terimi, Tahiti’de ta’ata ve Hawaii adalarında kanaka olur. Bu fonetik deği­şikliklere ve eklerdeki bazı farklara rağmen polinezya lehçelerinin kelime hazinesi ve gramer yapısında büyük benzerlikler görü­lür. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİNEZYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİGİNİ

Tarih 01 Haziran 2009

POLİGİNİ i. (önek poli, çok ve yun. güne, kadın > fr. polygynie’den). Zool. Arasında birçok kraliçe (yumurtlayan dişi) bulunan böcek topluluğunun özelliği.
— ANSİKL. Poligini bal arılarında görül­mez, karıncalarda ve diviklerde istisnaidir, fakat tropikal bölgelerde yaşayan yaban ve eşek arılarının birçok türünde her za­man görülür; cinsiyet bakımından nötür olan işçi arılar Amerika’da yaşayan nectarinia’larda çoğunlukta, icaria’larda azınlıkta­dır, Afrika’da yaşayan belanogaster’de ise hiç bulunmaz. Zt. MONOGİNi. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİGİNİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİGAM

Tarih 01 Haziran 2009

POLİGAM sıf. ve i. (fr. poly gam e). Aynı zamanda birçok kadınla evli olan erkek ve­ya birçok erkekle evli olan kadın için kul­lanılır.
— Zool. Bir erkeğin birçok dişiyle çiftleştiği hayvanlara denir: Etçiller ve kemirgenler genellikle poligamdır. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİGAM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİLENTUM

Tarih 31 Mayıs 2009

PİLENTUM i. (lat. k.). Esk. Rom. Dört tekerlekli, zengin süslemeli asma araba, (önceleri yalnız papazlar ve romalı kadın­ların bayram günlerinde kullandıkları bu araba, daha sonra günlük hayata girdi.) [L]

31 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİLENTUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİLATUS (Pontius)

Tarih 30 Mayıs 2009

PİLATUS (Pontius), romalı genel vali (M. S. I. yy.), 26 – 36 arasında Suriye valiliği denetiminde Filistin genel valiliği yaptı. Yahudi Philo’ya göre gaddar bir kimsey­di, özellikle isa’nın yargılanmasındaki ro­lüyle tanınır. Vicdan azabı ile imparatorun gözünden düşme korkusu arasında bocala­yarak bu görevi Celile eyaleti genel valisi Herodes’e yüklemeğe çalıştı. Ama sonra isa’yı kırbaçlatıp başına dikenli taç giydi­rerek halkın karşısına çıkarttı. Halk isa’­nın öldürülmesini isteyince, Pilatus sorum­lu olmayacağını belirtmek için ellerini yı­kadı ve kendi karısının araya girmesine rağmen, isa’ya işkence ettirdi. Hıristiyan din yazarları bu kadını «Claudia Procula» diye anarlar.

Pilatus’un ölümü hakkında çeşitli söylentiler vardır: Roma’da feci bir şekilde öldürüldüğü, gözden düşeıek Galya’daki Vienne’e sürgün edildiği (öl. 39′-larda), Hıristiyanlığı kabul ettiği ve Neron zamanında işkenceyle öldürüldüğü söylenir (Kıptî kilisesi Pilatus’u aziz sayar). Nikodemos’un doğruluğu şüpheli İncil’in© Açta Pilati (Pilatus Beratı) adı verilir. Bu incil, Pilatus’un Küfürlü Beratım karşılık ola­rak yazıldığı için bu şekilde adlandırılmış olabilir. Küfürlü berat ise, Eusebius’a gö­re IV. yy. başlarında yayımlanmıştır. Açta PilatVmrı birinci bölümü, isa’nm hâkimi olan Pilatus’u temize çıkarmağa yönelmiş­tir. Bazı elyazmalarında buna İsa’nın ölü­mü üstüne Tiberius’un, Herodes’in ve Pi­latus’un yazdığı mektuplar da eklenmiştir.
— ikonogı. Pilatus’un ellerini yıkama sahnesi, Junius Bassus’uıı lahti üzerinde (Va­tikan), Sant Apollinare Nuovo’daki (Ravenna) bir mozaikte, Naumburg’daki ka­bartmalı mimberde (XIII. yy.), Duccio’nun yaptığı Siena Maestâ’sı üzerinde ve Honthorst (Londra) ile Rembrandt’ın (Londra) resimlerinde canlandırılmıştır. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİLATUS (Pontius) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLAKİÜRİ

Tarih 30 Mayıs 2009

POLAKİÜRİ i. (yun. pollakis, sık ve urein, işeme’den fr. pollakiurie). Patol. Sık sık ve az miktarda sidik çıkarma şeklinde işeme bozukluğu.

— ANSiKL. Polakiüri’nin, poliüri ile be­raber olması şart değildir, hattâ yirmi dört saatte çıkarılan sidik miktarı çoğu zaman normalin altındadır, iki çeşit polakiüri gö­rülür: gündüz polakiürisi, işeme sayısı an­cak altıyı aştığı zaman patolojik sayılabi­lir ve bunun belirli fizyolojik sebepleri (bol içecek ve sidik söktürücü maddeler kul­lanılması v.b.) olabilir; gece polakiürisi, işeme üçten fazla ise, her zaman patolo­jiktir. Polakiüri sidik yolları enfeksiyonla­rında (sistit, piyelonefrit, böbrek tüberkülozu), taşlı hastalıklarda, kadında gebelik sırasında, erkekte siyek daralmasında ve prostat hastalıklarında görülür. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLAKİÜRİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİLARCZYK (Helga)

Tarih 30 Mayıs 2009

PİLARCZYK (Helga), alman kadın opera şarkıcısı (Braunschweig 1925). Meslek ha­yatına 1951′de başladı ve derhal çağdaş re-pertuvara yöneldi (Hamburg, 1951), Berg, Schönberg, Henze v.b.nin operalarını yo­rumladı; Prokofiev ve Richard Strauss’un eserlerinde de aynı başarıyı elde etti. Bütün avrupa sahnelerinde alkışlanan bir sanatçı­dır (Glyndebourne, 1958; Paris, 1965 v.b.). [L]

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİLARCZYK (Helga) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POE (Edgar Allan)

Tarih 30 Mayıs 2009

POE (Edgar Allan), amerikalı yazar (Bos­ton 1809 – Baltimore 1849). Gezgin tiyatro oyuncusu olan ana-babası sefalet içindeydi; iki yaşında öksüz kalan Edgar’ı Richmond’lu tarım işletmecisi John Allan hi­mayesine aldı ve öğrenimi için hiç bir fe­dakârlıktan kaçınmadı. 1815-1825 Yılları arasında Edgar, onu evlât edinen aileyle birlikte İngiltere’ye gitti ve öğrenimine Londra’da devam etti. 1825′te Richmond’a döndü, ama kötü davranışları yüzünden Virginia üniversitesinde bir yıldan fazla barınamadı (1826).
John Allan onu kendi işyerine aldıysa da, Edgar orada da durma­yarak kaçtı. Orduya girdi (1827), West Point Askerî okuluna kaydolmayı başardı, ama disiplinsizlik yüzünden kovuldu (1831). O zaman zengin olmanın yollarını aramak üzere New York’a gitti; ilgi uyandırma­yan küçük bir şiir kitabından sonra yaz­mağa başladığı hikâyelerle dikkati çekti. Dul ve fakir halası Maria Clemm’in ya­nma sığındığı Baltimore’a yerleşti, 1835′ten başlayarak, Richmond’da çıkan Sout­hern Literary Messenger dergisine yazı göndermeğe ara vermedi; çalışmağa ve yoksulluğa alışıyor, ama bu arada, ilha­mını ve gerçeği unutmanın çaresini gittik­çe artan bir tutkuyle içkide arıyordu. He­nüz on dört yaşında olan yeğeni Virginia Clemm ile evlendi (1836); 1837′de New York’a yerleştiler. The Narrative of Arthur Gordon Pym (Arthur Gbrdon Pym’in Hikâyesi) o yıl, sonra 1840′ta, daha önce gazetelerde çıkmış hikâyeler derlemesi ola­rak İşitilmedik Hikâyelerim (Tales of the Grote’sque and Arabesque) birinci cildi ya­yımlandı. Ertesi yıllarda Edgar Poe’nun çeşitli dergilerle ilişkisi, ardı gelmeyen huy­suzlukları ve alkol krizleri yüzünden çok düzensiz oldu. İşitilmedik Hikâyeler’in yeni bir cildi 1845′te yayımlandı, The Raven-(Karga) adlı şiiri de bu yılın eseridir. Genç karısı 1847′de öldü. ümitsiz ve hastaydı, delirium tremens krizleri geçiriyordu; birara kendini toparlayacak gibi oldu, yaşlı ve zengin bir kadınla evlenmek üzereydi ki, Baltimore’da bir sabah onu, geceyi ge­çirdiği meyhanenin kapısında can çekişir buldular.

Poe’nun dehası hayatına benzer; alabildiği­ne sıkıntılı, acılı ve dokunaklıdır. Muhay­yilesi cehennemi konulardan kurtulamaz ve o, duyduğu dehşet ürperişini okuyucuya iletmekte benzersizdir. Oysa Poe, Eureka’da (1848) ve The Poetic Principle’de (Şii­rin İlkeleri) belirdiği üzere, romantizmin lirik boşalışlarına karşıdır; ilhama güvenmez ve şaire sadece Güzeli arama ihtiya­cının yol göstermesi gerektiğine inanır. Çağdaşlarınca anlaşılmayan bu eser Baudelaire’i derinden etkileyecek ve Poe’yu, Fransa’ya ve Avrupa’ya tercümeleriyle o tanıtacak; The Raven adlı şiiri ise Fransızcaya Mallarme’nin kalemiyle kazandırı­lacaktır. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POE (Edgar Allan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PODLİPSKA (Zofja)

Tarih 30 Mayıs 2009

PODLİPSKA (Zofja), çek kadın romancı (Prag 1833-ay.y. 1897), Karolina Svetla’nın kızkardeşi. Duygusal romanlar yazdı: Do­ğum Yeri (1872); Sevme Hakkı (1890) v.b. En güzel eserleri, Ana Babalar (1878), İn­sansı Arılar (1889), Kıyı (1891) gibi toplum­sal romanlardır. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PODLİPSKA (Zofja) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİCHLER (Karoline)

Tarih 30 Mayıs 2009

PİCHLER (Karoline), avusturyalı kadın yazar (Viyana 1769-ay.y. 1843). Evinde ya­pılan edebî toplantılar ve tartışmalar dolayısıyle tanındı. Bu toplantılara katılanlar arasında Schlegel, Z. Werner, C. Brentano Madam de Stael ve F. Grillparzer vardı. Pichler, şiir, roman (Leonore [1804], Die Belagerung Wiens [Viyana Kuşatması]), il­gi çekici birer belge olan hatıralar {Denkwürdigkeiten aus Meinem Leben [Haya­tımdan İlgi Çekici Sahneler], 1844) yazdı (M)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCHLER (Karoline) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİCCİNİ’LER

Tarih 29 Mayıs 2009

PİCCİNİ’LER, italyan asıllı müzikçi aile­si. NiCCOLO, İtalyan bestecisi (Bari 1728-Paris 1800), Napoli’de Leo ve Durante’nin öğrencisiydi (1742). Bu şehirde Le Donne Dispettose’yi (Sıkıcı Kadınlar) temsil et­tirdi. Bu opera-buffa, uzun bir diziyi mey­dana getiren eserlerin ilkidir (adları bilinen 132 opera-buffa’sı vardır). 1776′da kraliçe Marie-Antoinette’in davetlisi olarak Paris’e gitti, Quinault ve Marmontel’in metinleri üstüne dramatik eserler besteledi. Roland adlı eserinin başarısı, Gluck taraftarlarını Niccolo’nun karşısına çıkardı.

Besteci Opera’da fransız topluluğu ile nöbetleşe tem­siller veren italyan topluluğunun basma geçti ve eserlerini temsil ettirdi: Le Finte Gemelle (Sahte İkizler), Cecchina, il Vago Disprezzato (İstenmeyen Serseri) [1779], Atys (1780). Birbirleriyle çekişmelerinden yarar­lanan Opera, her iki topluluğa da birer iphigenia Tauris’te ısmarladı (1781); Piccinni’nin operası büyük bir başarı sağlayama­dı, buna karşılık Adete de Ponthieu (1781), Dido (1783), Le Dormeur Eveille (Uya­nan Uykucu), Le Faux Lord (Sahte Lord) adlı eserleriyle Sacchini’ye baskın çıktıysa da, Lucette, Diane ve Endymion, Penelope, Le Mensonge Officieux (1787) opera-buffaları pek beğenilmedi. Devrim yüzünden malını ve işini kaybeden Niccolo, Napo­li’ye dönerek 1798′e kadar orada kaldı. Sonra tekrar Paris’e gitti, konservatuvar müfettişliğine tayin edildikten az sonra öl­dü. Dramatik sahneler yaratmakta usta olan Niccolo tiyatro eserlerinden başka bir­kaç oratoryo ve dinî müzik de yazdı.
— Oğlu LUİGİ, italyan bestecisi (Napoli 1766-Paris 1827), ömrünü Paris ile Napoli arasında geçirdi, bir süre Stockholm’de ka­larak İsveç kralının özel kilisesinin müziği­ni yönetti. 1801′de Paris’e yerleşti. Opera-Comique’te Le Sigisbee ou le Fat Puni (Şö­valye veya Cezalandırılan Budala) [1804], L’Ainee et la Cadette (Abla ile Kızkardeş) [1808]; Amour et Mauvaise Tete (Aşk ve Asık Surat) [1808] adlı eserlerini temsil ettirdi. Son dramatik eseri olan Hippomenes ile Atalanta ise 1810′da Paris ope­rasında oynandı.
— LOUİS ALEXANDRE, fransız bestecisi (Paris 1779-ay.y. 1850), Nic­colo’nun torunu; aşağı yukarı iki yüzü bu­lan opera ve opera komikleri bugün büsbü­tün unutulmuştur. (L)

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCCİNİ’LER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİAZZETTA (Giovanni Battista)

Tarih 29 Mayıs 2009

PİAZZETTA (Giovanni Battista), italyan ressamı (Venedik 1682 – ay.y. 1754). Bologna’da G. M. Crespi’nin yanında yetişti. 1750′de Venedik akademisi müdürü oldu. Eserlerinde ışık-gölge oyunlarına önem ver­di ve halkın günlük hayatını işledi. G. B. Tiepolo’yu etkiledi.
Başlıca eserleri; Rebeka ile Eleazar (Brera, Milano), Deniz Kıyısında Aşk (Köln), Falcı Kadın (Academia, Venedik), Meryem’in Uruc’u (Louvre). Kömür kalemi ve tebeşirle desenler de yaptı (Venedik akademisi). [L]

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİAZZETTA (Giovanni Battista) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİAF

Tarih 29 Mayıs 2009

PİAF (Edith Giovanna GASSıON, Edith — denir), fransız kadın şarkıcı (Paris 1915 -ay.y. 1963). Sokak şarkıcısıydı; yirmi iki yaşındayken, Louis Jeplee adlı bir kabare müdürünün dikkatini çekti. «Möme Piaf» çok geçmeden üne kavuştu. Dokunaklı bir yüzü olan bu ufak tefek kadının heyecanı ve gücü birçok şarkısının ün kazanmasını sağladı: Mon Legionnaire, Les Trois Cloches, La Vie en Rose, L’Hymne â L’Amour, La Goualante du Pauvre Jean, Milord v.d.
(L)

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİAF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Piacevoli Notti

Tarih 29 Mayıs 2009

Piacevoli Notti {Eğlence Geceleri), yazarı Strapola’nın, karnaval sırasında Murano adasında biraraya gelen, soylu bir kadın ve erkekler topluluğu tarafından anlatıldığını öne sürdüğü masal, hikâye ve bilmeceler derlemesi (1550-1553). Moliere Kadınlar Mektebi’nde, La Fontaine de Masallar’ında bu kitaptan yararlanmışlardır. (L)

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Piacevoli Notti hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Sonraki sayfa »