REŞİTA
Tarih 29 Haziran 2009
REŞİTA, Romanya’da (Banat bölgesi) şehir, Retezat kütlesinin kıyısında;
46 000 nüf.
Romanya’nın, 1768′de kurulan, başlıca sanayi merkezlerinden biridir; yakınındaki maden kömürü yataklarından iyi cins kömürler, maden ocaklarından da demir ve manganez çıkarılır.
Şehir bugün önemli biı metalürji ve makine yapımı merkezidir (lokomotifler, tarım âletleri v.b.). [L]
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞİTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REŞETNİKOV (Fyodor Mihayloviç)
Tarih 29 Haziran 2009
REŞETNİKOV (Fyodor Mihayloviç), rus yazarı (Yekaterinburg [bugün Sverdlovsk] 1841 – Petersburg 1871).
Romanlarında, katı bir gerçekçilikle rus maden ocağı işçilerinin ve köylülerinin hayatını (Podlipovtsıy [Podlipnaya Halkı], 1864) anlattı ve kadın hakları üstünde durdu (Gde Luçşe? [En Rahat Yer Nerede?], 1868).
Diğer eserleri: Gornoraboçiye (Maden İşçileri) [1866], Glumovıy (Glumov’lar), Svoy Hleb (öz Ekmeğimiz) [1870]. (M)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞETNİKOV (Fyodor Mihayloviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RESAL (Henri)
Tarih 29 Haziran 2009
RESAL (Henri), fransız mühendisi ve matematikçisi (Plombieres 1828 – Annemasse 1896).
Daha Ecole Polytechnique’te öğrenciyken, konik dişlilerde ve sonsuz vidadaki sürtünmenin incelenmesinde integral hesabın uygulanması üstüne ilk inceleme yazısını kaleme aldı. Besançon Maden kurumunda mühendis oldu, jeolojik harita üstünde çalıştı. 1855′te bu şehrin fen fakültesinde ve daha sonra Ecole Polytechnique’te mekanik okuttu (1872); Maden okulunda inşaat dersleri verdi. Mekaniğin bütün dalları üstünde çalıştı.
Theorie sur la Rotation des Corps (Cisimlerin Dönmesi Üstüne Teori) adlı eserinde, dönel katı cisimlerin hareketiyle ilgili temel problemleri, özel bir hareketli eksenler sisteminden yararlanarak hemen hiç hesaba başvurmadan çözümledi. Mekaniğe, bir katı cismin bağıl hareket denklemlerini kurmak imkânı veren bileşik açısal ivme kavramını kazandırdı. Aylıca yuvarlanma hareketi, yuvarlanma yüzeyleri ve eğrileriyle ilgili bir teori ileri sürdü. (L)
RESALET i. Bk. RİSALET.
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESAL (Henri) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REOSTA
Tarih 29 Haziran 2009
REOSTA i. (fr. rheostat). Elektr. Bir devrede, bağlantıları sökmeden direnç ayarı yapabilmek için değişken direnç olarak kullanılan âlet.
|| Ayar reostası, elektrikle ilgili bir büyüklüğü (şiddet, direnç v.b.) belli bir süre için belli sınırlar arasında ayarlamağas yarayan reosta. Asenkron motor hız ayar reostası, bir asenkron motorun hızını ayarlayan reosta. Asenkron motor yol verme reostası, rotoru sargılı asenkron bir motorun rotor sargılarına bağlanan reosta. || Gerilim ayar reostası, bağlantıları sökmeden, bir devredeki gerilimin değerini değiştirebilen direnç. || Hız ayar reostası, bir makinenin hızını veya motor çiftini sürekli şekilde ayarlayan reosta. \\ ikaz reostası, bir makinenin uyarma akımını ayarlayan reosta. || Yol verme reostası, ilk hareket sırasında bir makinenin yuttuğu akımı sınıflayan ve makine çalışma rejimine ulaştığında dirençleri devreden çıkarılan reosta. (İlk hareket reostası da denir.) || Yükleme veya şarj reostası, üreteçlerin yükleme denemesinde elektrik enerjisini soğurmağa yarayan reosta.
— ANSİKL. Reostalar elle veya otomatik olarak kumanda edilebilir. Otomatik kumandalı reostalarda, dirençlerin devreden çıkarılması kontaktörlerle sağlanır; bu kontaktörler de kronometrik rölelerle harekete geçirilir.
Dirençler madenî (mayşor, çelik, özel dökme demir) veya sıvı (elekrolitik reosta) olabilir. Yol verme reostaları, ilk hareket anında veya makineye her yol verişte, gelen aşırı akımı sınırlayacak şekilde hesaplanmalıdır, îlk harekette akım şiddeti olarak, nominal akım şiddetinin 1,5 katı kabul edilir. Kaldırma makinelerinin motorları için, genellikle nominal akım şiddetinin 2,5 katına eşit ilk hareket şiddeti hesaplanır; bunun sebebi iyi bir ilk hareket çifti elde etmektir. (L)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REOSTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENYUM
Tarih 29 Haziran 2009
RENYUM i. (Ren nehrinin adından fr. rhenium). Atom numarası 75, atom ağırlığı Re = 186, 31 olan kimyasal element; 1925′te, alman W. ve i. Noddack tarafından, X ışınlarıyle tayfölçümü sayesinde platin ve niyobyum cevherlerinde bulundu.
— ANSîKL. Renyum, 3 150°C’a doğru eriyen parlak beyaz bir madendir. Yoğunluğu 21′dir; dövülebilir ve haddeden geçirilebilir, özdirenci yüksek olduğu gibi elektron yayma gücü de çok fazladır. Kimyasal bakımdan manganeze benzer. 250°C’ta oksitlenir, halojenlerle birleşir, nitrik ve sülfürik asitlerden etkilenir. Oksitlen arasında en önemlileri, renik anhidrit ReOs ile perrenik anhidrit’tir Re2O7; bunlara da renat ve perrenat adı verilen tuzlar tekabül eder.
Potasyum permanganata benzeyen potasyum perrenat KReU4 suda az eriyen renksz bir tuzdur. Renyum üretimi ve uygulamaları son yıllarda büyük bir artış göstermiştir. Ergime noktası çok yüksek mekanik ve elektrik özellikleri çok ilgi çekici olduğundan, ateşe dayanıklı alaşımların yapımında çok kullanılır. Tungstenli alaşımı, yüksek sıcaklıklarda kullanılabilen termoelektrik pillerin yapımında işe yarar; saf tungstenden daha kolay telleşebilen bu alaşım, darbelere dayanıklı lamba filamanı (akkor ve elektronik lambalar) olarak kullanılır. Katalizör olarak da çoğu zaman platine tercih edilir. Renyum genellikle, bakır metalürjisinin alt ürünü olan molibdenit’ten elde edilir. (L)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENO
Tarih 27 Haziran 2009
RENO, A.B.D.’de (Nevada) şehir, Truckee ırmağı kıyısında, Truckee Pass’ın eteğinde, eyaletin batısında; 51 500 nüf.
1920′de nüfusu ancak 18 500 kişi olan şehir, Central Pacific demiryolu üzerinde bulunması ve madencilik bölgelerinin yakınlığı sayesinde büyüdü. Reno, Nevada ile yakınındaki Kaliforniya bölgelerinin ticaret merkezidir. Şehre eyaletin çabuk boşanmağa imkân veren yasalarından yararlanmak isteyen pek çok insan gelir; fakat başlıca gelir kaynağı kumarhanelerdir. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REN kütlesi (şistli)
Tarih 27 Haziran 2009
REN kütlesi (şistli), Batı Almanya’da yaşlı kütle, Ren’in her iki kıyısında, Ardenne’in uzantısında.
Şistli Ren kütlesi iyice kıvrılmış birinci zaman tabakalarından meydana gelir; özellikle şistlerden ve birkaç kuvars tabakasından (taunus kuvarsı) oluşan katları yer yer binişir. Tebeşir çağında ve üçüncü zamanda birçok aşındırma yüzeyiyle kütleşen dağ, özellikle Oligosenden beri yükselmeğe başlamıştır; bu çok yavaş yükselmenin izlerine, tektonik hareketlere rağmen çığırlarını muhafaza eden Ren ve Moselle’in taraçalarının da gösterdiği gibi bugün de rastlanır: bu iki akarsunun vadilerinin gömülmesi ve küçük kollarının sertliği bu şekilde açıklanır. Eifel’de de çok yakın bir tarihe kadar volkanik olaylar devam etmiştir.
Yaylaların yükseltisi azdır (400-700 m). En yüksek doruklar, Hunsrück ve Taunus’ta olduğu gibi yükselmiş, sıralar halinde kuvars damarlarından meydana gelir. İklim sert, yağışlı, sisli, karlı ve rüzgârlıdır. Tarım şekilleri ilkeldir: fundalıklarda hayvancılık ve ormanı yakarak tarla açma. Köyler ıssızlaşmaktadır. Buna karşılık mahfuz ve güneşli vadiler (büyük ulaşım yolları) zengindir. Moselle ve Ren vadilerinde güzel bağlarla örtülü, çok turist çeken kasabalar vardır. Lahn vadisinde maden yatakları da işletilir.
Vadilerin birbirinden ayrıldığı noktada yer alan Koblenz, kütlenin bir kısmının iktisadî merkezidir. Ama yakındaki sanayi bölgelerinin (özellikle Ruhr, Frankfurt ve Aachen) çekiciliği, göç hareketlerine yol açar: her sanayi bölgesindeki işçilerin büyük kısmını yoksul dağ köylüleri meydana getirir. (L)
RENKYUVAR blş. i. Astron. Bk. kromosfer.
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REN kütlesi (şistli) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENAZZİT
Tarih 27 Haziran 2009
RENAZZİT i. (yer adı Renazzo’dan [italya] fr. renazzite).
Miner. Bileşiminde görünür taneler halinde madenî demir bulunan bir göktaşına Stanislas Meunier tarafından verilen ad. (Böyle bir göktaşı 1824 yılında Renazzo [İtalya] civarına düştü.) [L]
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENAZZİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REJİM
Tarih 27 Haziran 2009
REJİM i. (lat. regimen, yönetmek eylemi’nden fr. reğime). Yönetme, düzenleme tarzı, düzen.
— Coğ. Akarsu debisinin geçirdiği değişikliklerin tümü. Bk. ANSİKL.
— Diyetetik. Rejim veya yemek rejimi, sağlığı korumak veya düzeltmek amacıyle uygulanan beslenme düzeni. (Bk. ANSiKL.) || Rejim yapmak, zayıflamak veya sağlık durumunu düzeltmek amacıyle yalnız doktorun belirlediği yiyecekleri yemek.
— Fiz. Bir akışkanın, düzenleyici şartları göz önünde tutarak ifade edilen debisi.
— Huk. Belli bir konuya ilişkin kanunlar topluluğu. // Ceza infaz rejimi, hürriyeti önleyici veya kısıtlayıcı cezaların uygulanmasını düzenlemek amacıyle konmuş kurallar topluluğu. (Amacı, her şeyden önce mahkûmun ıslahıdır.) || idarî rejim, idarî işlem ve eylemlerin özel hukukun uygulanma alanı dışında tutulması ve bu faaliyetleri denetleyecek makamların adlî mercilerden tamamen ayrılması. (Bk. ANSiKL.) || Mal rejimi, karı kocanın mallarının hukukî statüsünü belirleyen kurallar topluluğu. (Bk. MAL rejimleri.)
— Meteorol. Yağış rejimi. Bk. YAĞMUR. || Sinoptik rejim, havanın, bütün bir dolaşım tipi süresince devam eden özelliklerinin tümü. (İki çeşit sinoptik rejim vardır: antisiklon rejimi ve siklon rejimi. Tedirginlik akımlarının kaynağına göre, batı rejimi, kuzeybatı rejimi, güney rejimi v.b. denir.)
— Ormanc. Orman rejimi, orman idaresince ormanlara uygulanan kuralların tümü.
— Petr. Bir rafinaj tesisinin sürekli çalışma düzeni: Otomatik ayarlamalar sayesinde tesis ünitelerinin çoğu, uzun süre gece ve gündüz rejimde kalabilir.
— Sağ. Sağlık rejimi, yabancı ülkelerde hüküm süren hastalıkların bir ülke veya bölgeye yayılmasını önlemek için alman tedbirlerin tümü.
— Siyasî kuruluşlar. Hükümet yapısı veya şekli: Cumhuriyet rejimi. Monarşi rejimi. Parlamenter rejim. Başkanlık rejimi.
— Sosyal mevzuat. Toprak rejimi, genel rejim, özel rejimler. Bk. Sosyal GÜVENLİK.
— Teknol. Bir makinenin normal durumda çalışma şekli. || Bir motorun dönme hızı. || Maksimum rejim, bir motorun etkin gücünü ortaya koyan rejim. (Sürtünen parçaların aşırı derecede ısınacağını göz önünde tutarak, ancak olağanüstü durumlarda kullanılmalıdır.) || Yüksek verim rejimi, bir makinenin, bir motorun v.b., az bir tüketim ve önemsiz bir aşınma ile yüksek bir verim sağlayabildiği rejim.
— Vergi huk. Gümrük rejimi, millî gümrük sistemini karakterize eden tedbirlerin tümü. (İthal veya ihraç edilen malların tabi olacağı çeşitli hukukî ve idarî durumları tespit etmek üzere konulan hükümlerin tümü. gümrük rejimidir. Belli muamelelere veya belli bölgelere uygulanan özel gümrük rejimleri, umumî gümrük rejimi’nin karşıtıdır.)
— ANSİKL. Coğ. Irmak rejimleri mevsimlere göre değişmelerinden, yani suyun bolluğu veya azlığından çok, yıllık ortalama beslenmesindeki eşitsizliklerle nitelenir. Yıllık ortalama beslenme için bk. POTAMOLOJİ.
*Basit rejimler. Basit rejimlerin aylık ortalamalarında tek bir kabarma mevsimi ve tek bir alçalma mevsimi görülür; bu durum çoğunlukla akarsuyun yüksekliğinin tespiti için tek bir etkenin büyük ölçüde ağır basmasını ihtiva eder. Böylece, havzasının altıda biri veya daha fazlası buzlarla örtülü yüzeylerden meydana gelen ırmaklar, buzul rejimi’ne uyar; suyun kar halinde (daha sonra buz halinde) depolanması sonucunda en soğuk altı veya yedi ay boyunca düşük debiler gözlemlenir; sıcak mevsim ortasında kar ve buz erimesi, temmuz ve ağustosta gözlemlenen toplam azamî ortalamaya yol açar («ultra buzul» tipi); bu ortalama şubat, hattâ mart toplam minimum ortalamasının on beş -yüz katıdır.
Chamonix’te Arve, Yukarı Aar ve kolları, Alp Rhöne’u ve kolları bu tip ırmaklardır. Dağ kar rejimi’nde de (Yukarı isere, Arc, Alp Ren’i v.b.) süreç aynıdır, ama yükseltinin daha az olması sayesinde suların alçalma dönemi biraz daha az uzun sürer ve beslenme daha fazladır; azamî ortalama haziranda başlar. Ova kar rejim’nde, S.S.C.B. ve Kanada’-da (Volga, Dnieper, Obi, Saint-Laurent’in kolları v.b.) yükseltilerin nispî tekdüzeliği erimenin daha erken ve çok daha hızlı olmasına yol açar. Aylık en yüksek katsayı (enleme ve doymaya göre nisan veya mayısta) modüllerde ve kış alçak sularında alp rejimlerinden daha ağır basar, ikinci bir minimumun sebebi buharlaşmadır.
Okyanus yağmur rejimi’nde başlıca özellik (Sen, Orne, Meuse, Vienne, Aşağı Loire, Thames v.b.), tarihlerdeki ve en yüksek suların bolluğundaki düzensizliktir. Bununla beraber buharlaşma eşitsizliği yağış eşitsizliğinden daha büyük rol oynar ve oldukça uzun yılları kapsayan gözlemler, toplam azamî ortalamanın ocak veya şubat aylarında olduğunu ortaya koyar. Musonlu veya musonsuz saf tropikal yağmur rejimi’nin (Yukarı Nijer, Senegal, Mavi Nil, hin
distan ve birmanya akarsuları, Kızılnehir, Parana ve Güney Amerika’daki öbür ırmaklar) ise başlıca özelliği tersine yaz mevsimindeki kabarık suların düzenliliğidir; bu düzenlilik kış mevsiminde yağış olmamasının veya çok az olmasının yol açtığı etiyajlarla çelişir.
• Karmaşık rejimler. Birçok mevsimlik rejim en az iki etkenin birbirini izleyen ve az çok karışık etkilerini taşır; bu etkenlerin her biri sırasıyle bolluk ve azlıktan sorumludur. Yükseltinin 2 000 – 2 500 m’yi bulduğu Kuzey Fransız ön Alpleri’nde (Fiers, Guiers, Bournes) karların erimesi ve yağmurların meydana getirdiği dereler, kaynaklara doğru toplam önceliğin nisan veya mayıs ortalamasında olmasına yol açar; kar birikmesi kış ortasındaki toplam ortalamaları net bir şekilde düşürür.
Düzensiz sonbahar yağışları kasım veya aralık ayında ikinci bir ortalama maksimuma sebep olur; buharlaşma ağustos veya eylülde ikinci bir minimuma yol açar (aşağı çığırlarda): bu rejime kar – yağmur rejimi denir. Güney Alpler’de yaz etiyajı kuvvetlenmeğe başlar; akdeniz iklimi yağışlarının sonucu olan sonbahardaki ikinci kabarma, nisan-mayıs arasında yarı – kar maksimumuna yaklaşır. Kar geçiş rejimi’nde karmaşıklık biraz daha azdır: mayıs veya haziranda maksimum, kış ortasında kar birikmesinin sebep olduğu bir minimum, sonbaharda hafif bir ikinci kabarma veya mevsim eşiği. Breda, Goffre, Arly (2 800 – 3 200 m arasındaki alp özelliğinde dağlar) ve Pireneler’de veya çıkışlarında Yukarı Garonne, Yukarı Adour, Ariege bu rejime uyar. Akdeniz Alp bölgelerinde de Fanaro, Torino’da Po ve yukarı kolları, Ticino, Adda, Tagliamento v.b. kar geçiş rejimli ırmaklardır.
Bu rejimin karşıtı olan ve Jüralar’da (Ain, Yukarı Doubs, Orbe, Birse), Vosges dağlarında (Yukarı Moselle), Massif Central’da (Dordogne, Loire, Allier, Tarn, Yukarı Lot) rastlanan kar-yağmur rejimi özellikle yağmurların ve mevsimlik buharlaşma eşitsizliklerinin etkisindedir. Bununla birlikte kar birikmesi, ocak ve şubat debilerini biraz azaltır; erime, nisan (kaynaklara doğru) veya mart ortalamalarını biraz yükseltir. Akdeniz kesimlerinde (Ardeche, Herault, Gardons), düzensiz büyük kabarmaların sonucu olan kasım ayı ortalama debileri mart-nisan aylarındaki ortalama debiden yüksektir.
Havzaları çeşitli bölgelere yayılan ırmakların başlıca özelliği rejimlerinin çok daha karmaşık olmasıdır; çünkü kollar veya kol grupları gerek yüzey şekillerinin gerek iklimin etkisiyle ana ırmağa, çeşitli mevsimlik rejimlere bağlı sular getirir; bunun sonucu olarak ana ırmağın rejimi de yukarı kesimden aşağı kesime büyük ölçüde değişebilir. Meselâ Rhone ve Ren ırmaklarının rejimleri kaynaklarında çok basittir: Rhöne buzul rejimine, Ren dağ kar rejimine bağlıdır. Alp kolları da benzer özellikler taşır. Ama Ren, Alpler’den çıkınca Basel’de kar-buzul özelliklerini muhafaza etmekle beraber (Büyük Asalp göllerini geçişin önemli ölçüde azalttığı mevsim orlalamalaıı değişmeleri), hemen hemen yaz aylarındaki kadar yüksek soğuk mevsim kabarmalarının etkisinde kalmağa başlar ve sonra ancak yağmur veya okyanus-yağmur rejiminde kollar alır.
Moselle ile birleşmesinden sonra aralık-mart debileri, daha az düzenli mayıs-haziran kabarık sularına eşit olur ve Ruhr ile Lippe’-in aşağı kesiminde net bir şekilde bu debileri aşar. Rhöne ise temmuz ayı maksimum ortalamasıyle buzul özelliğini muhafaza eder, ama debiler kış mevsiminde nispeten daha yüksek hale gelir. Sonra Saone kış debilerinin daha yüksek hale gelmesine imkân verir.
Kar geçiş rejimine uyan isere’de ortalama üstünlük mayıs ve haziran aylarındaki erime debilerindedir; daha aşağı kesimde ilkbahar ortalamaları üstünlüğünü muhafaza eder, ama mayıs ve hazirandakine oranla nisan debisi gelişir; sonbahar kabarması yavaş yavaş olur. Nil’in rejiminin görünüşü çok basittir; Hartum’dan itibaren (Mavi Nil ile kavşak) tropikal yağmur tipindedir. Gerçekte ise, Habeşistan’daki yaz kabarık suları ve kış alçak suları öyle şiddetlidir ki, yukarı havzadaki büyük göllerinde dengelediği ekvator tipinde hidrolojiyi tamamıyle maskeler.
— Diyetetik. Sağlıklı bir insanda rejim yiyecek ihtiyacıyle orantılı olmalıdır; yiyecek ihtiyacı ise yaşa, fizyolojik duruma, yaşama tarzına, bedenî etkinliğe göre değişir. Meselâ bebekler, çocuklar, gençler, çalışmayan yetişkinler, ağır işçiler, ihtiyarlar, gebe kadınlar v.b. için ayrı rejim uygulanabilir. Yemek rejiminde günlük tayin besin dengesi ve vitamin ihtiyacından başka yemeklerin sayısı, bileşimi ve günde kaç öğün verileceği de önemlidir. Çeşitli ülkelerde uygulanan yemek rejimlerinin çok değişik oluşu tarım kaynakları, mevsimler, etnik grupların dini ve gelenekleriyle ilgilidir; bu çeşitlilik insanların çok değişik yemek rejimleriyle yaşayabileceğini gösterir, ama yemek rejiminin insanların davranışını ve ruhî durumunu etkilediği, buna karşılık onların da yemek rejiminden etkilendiği bir gerçektir.
• Hastalıklara gelince, rejim, büyük ölçüde koruyucu ve tedavi edici rol oynar. Her patolojik durum, hattâ her hasta için, özel bir rejim tespit etmek doğru olur; yemek rejimi verilecek yiyeceklerin cins ve miktarını gösterir; buna göre rejimler çeşitlere ayrılır:
1. toplam kaloriyi sınırlandıran rejimler (pletora, şişmanlık, selülit kalp hastalıkları);
2. bazı yiyecekleri sınırlandıran veya kaldıran rejimler; meselâ madeni tuzlar (tuzsuz, potasyumsuz v.b. rejimler) [nefritlerde]; glüsitler (diyabetlilerde); lipitler (hiper kolesterolemi, arterioskleroz, hiperlipemi, karaciğer hastalıkları, asetonemi v.b. protitler (kanda azotun çoğaldığı durumlar [üremi] ve özellikle böbrek hastalıkları [bitki veya süt-bitki rejimleri]) duruma göre sınırlandırılır veya tamamen kaldırılır. Bir yiyecek grubunun yasaklanması toplam kaloride bir sınırlandırmayı gerektirmiyoısa, izin verilen besinler artırılarak yasaklanan besinlerin eksikliği giderilir.
Bununla beraber birkaç grubun birden yasaklandığı durumlar da sık görülür; bu gibi durumlarda çok karışık problemlerle karşılaşılır; meselâ, glüsitlerin azaltıldığı diyabetlilerde eğer protein birikimi de varsa, protitlerin de azaltılması gerekir;
3. bazı yiyecek gruplarının artırılmasını gerektiren rejimler; meselâ madde kaybı hallerinde, bazı yaraların iyileştirilmesinde, karaciğer hastalıklarında protitleri artırmak, çocuklarda görülen asetonemilerde glüsitleri artırmak gerekir;
4. aşırı beslenme rejimleri’nde ise hastaya normal ihtiyacının üstünde yiyecek verilir. Bu suretle dokuları onarmak, zayıflığı gidermek, su kaybını önlemek mümkün olur. (Sindirim bozukluğuna, çeşitli metabolizmalarda ağır aksaklığa sebep olmamak için bütün bu rejimler çok iyi düzenlenmek ister.)
— Huk. idarî rejim. Devletin idarî faaliyetlerini, bu faaliyetlere ilişkin işlem ve eylemleri iki türlü düzenlemek mümkündür. Bunlar, ya kişiler gibi ancak adlî merciler aracılığıyle denetlenip, uygulanabilecek ve özel hukuka tabi tutulacak, ya da kamu hukukuna tabi olacak ve alınacak kararların hüküm doğurması için, karşı tarafın rızası veya adlî mercilerin araya girmesi gerekmeyecektir. Türkiye, Fransa gibi idarî rejim veya icraî idare adı verilen ikinci şekli kabul etmiştir. İdarî rejim, devlet içinde idarî hizmet ve faaliyetlerin bir bütün olarak İdare adını alan bir teşkilâta verilmesine dayanır.
Nitekim Türk anayasası, idarenin kuruluş ve görevleriyle bir bütün olduğu ilkesini koymuştur. Bu bütünün, yürütme görevi içinde özel bir fonksiyonu, zabıta kuvvetlerinin merkezîleşmesinden doğan ve devletin hizmetlerinin çoğalmasıyle yaygınlaşarak kullanılan bir kamu kudreti vardır. Böylece idarî rejimin uygulandığı ülkelerde, idare makamları, adlî merciler karşısında bir hareket serbestliğine sahip olur. İdare, gerekli icraî ve kesin kararları alarak, belli kurallar çerçevesinde kendi araç ve personeliyle bunları gerçekleştirir.
Kamu hizmetlerinin aksamadan görülebilmesi, genel ihtiyaçların karşılanması ancak bu suretle etkili bir şekilde karşılanabilmektedir. Bir kişi, bir alacağını ancak mahkeme yoluyle ve icra aracılığıyle tahsil etme imkânına sahipken, idare, kamu alacağı niteliğindeki alacaklarını doğrudan doğruya tahsil edebilir. Türk pozitif hukukunda idarî rejimin yer alması 1868 yılında Şûrayı Devlet’in kurulmasıyle mümkün olmuştur. Bunun sebebi de Tanzimat döneminde birçok hukukî müessesenin Fransa’dan alınmasıdır. Bk. DANIŞTAY. (LM)
REJİSÖR i. (fr. râgisseur). Sine. ve Tiyat. Bk. YÖNETMEN.
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REJİM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENK veya RENG
Tarih 27 Haziran 2009
RENK veya RENG i. (fars. reng). Işığın, kendi öz yapısına veya cisimler tarafından yayılma şekline bağlı olarak göz üzerinde yaptığı etki: Hakikatte annecikler altın sarısı ve gök mavisinden başka renklerde de olabilirdi (R.N. Güntekin).
Sonra dizlerden aşağıya çizmelerin üstüne dökülen, açık gümüş renginde bir çerkes mantosu yaptırdım (Ş.S. Aydemir). Bak! Dünya renkler içinde! // Bu güzel dünya içinde (O. V. Kanık). // Mec. Görünüş, tarz, şekil: «Hüsn-ü Aşk» devrin edebi hayatına yeni bir renk, yeni bir çeşni getirmiştir (N. A-raz). Pek rengine aldanma felek eski felektir; // Zira feleğin meşreb-i nâsazı dönektir (Ziya Paşa). // Esk. Hile, oyun, düzen: Bülbül-i surideve güller acep renk ettiler (Baki).
— ÇEŞ. DEY. Renk almak, yeni bir renk kazanmak: Mavimsi bir renk aldı. // Renk cümbüşü, değişik renklerin oluşturduğu karışım: Yalnız renk cümbüşünü değil, siyah beyazı öyle hünerle kaynaştırır ki (Y. Z. Ortaç). || Renk vermek (veya katmak), neşeli ve canlı bir özellik kazandırmak: Onun gelişi bu toplantılara bir başka renk verdi. // Renk vermemek (veya rengini belli etmemek), duygu veya düşüncesini saklamak, açığa vurmamak: Çok korkmasına rağmen renk vermedi. || Rengi atmak (kaçmak veya uçmak), solmak: Elbisenin rengi attı. Korku, heyecan v.b. durumlarda benzi sararmak: Hatçe’nin rengi attı (Yaşar Kemal).
|| Rengi çalık, solmuş, solgun. || Rengi çalmak, renk bakımından benzemek: Rengi sarıya çalıyor. || Rengi değişmek, eski durumunu yitirip yeni bir nitelik ve anlam kazanmak: Sizi uzun, ince vücudunuzla, menekşe gözlerinizle karşımda görünce her şeyin vengi değişti
(R. N. Güntekin). || Rengi tutmak (veya uymak), renk tonları birbirine benzemek: Bu iki kumaşın rengi birbirini tutuyor. \\ Renkten renge girmek, çek utanarak kızarıp bozarmak, sıkılmak: Nuri efendi renkten renge girerek: — Ne oldu anne, çabuk söyle (H. R. Gürpınar).
— Esk. Reng-âmiz, renk renk, çeşitli renklerde: Ekseri rengâmiz şal ve harirden serbendler sarınıp… (Naima). || Reng-âver, hileci, düzenci, dalavereci.
— Bot. Bitkilerin renkleri. Bk. ANSiKL.
— Boyacılık. Çevre renkleri, belirli bir yerin değişik yüzeylerine görüş rahatlığını sağlamak amacıyle vurulan, genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. || Görevsel renkler, belirli bir çalışma yerinin değişik yüzeylerine, çalışanların görüş rahatlığını arttırmak, yorgunluklarının azalmasına katkıda bulunmak ve üretimlerinin verimini çoğaltmak amacıyle vurulan ve genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. // İşaret veya güvenlik renkleri, çalışma yerlerinde, değişik yüzeylere, çalışanların dikkatini belirli tehlikelere çekmek, gidiş-geliş yollarını göstermek ve özellikle güvenlik aracılığıyle elde edilen renk. Bk. ANSiKL.
— Ed. ve G. santl. Yerel renk, bir milletin, bir dönemin medeniyetini, orijinal niteliklerini hatırlatmağa yarayan kavramlar bütünü. Bk. ANSiKL.
— Kim. Renk giderici, bazı maddelerin rengini kaybetme özelliği taşıyan kimyasal madde. (Bu renk giderme, ya boyarmad-denin soğurulmasından [hayvanî kömür] ya da bir redoks tepkimesinden [renk giderici klorürler] ileri gelir.)
— Metalürji. Meneviş ve tav renkleri, ısıtma sırasında çelik parçaların aldığı değişik renk tonları. Bk. ANSiKL.
— Mus. Rengi dil, türk musikisinde bir makam. Bk. ANSiKL.
— Opt. Bk. ANSİKL.
— Oyun. İskambil kâğıtları üzerindeki dört değişik işaret; genel olarak iki renkten meydana gelir: kırmızı ve siyah (sinek, karo, kör, pik). i| Renge oynamak, rulette, kırmızı veya siyaha para basmak.
Petr. Bk. ANSiKL.
— Res. Renklerin bir tablo içindeki dağılımı, renk uyumu: Rubens’in, Tiziano’nun, Claude Lorraine’in rengi. Bk. ANSiKL.
— Sanay. Renk giderme, işlenmiş ürünü istenen renge getirebilmek için, bir üründeki tabiî pigmentlerin veya renkli ayrışma maddelerinin yok edilmesi. Bk. ANSiKL.
— Teknol. Ana renk, boyacılıkta, diğer renklerin tür ediği renkler.
— Tekst. Renk sağlamlığı, bir kumaş boyasının çeşitli etkinlere dayanma niteliği. (Tekstil boyalarının renk sağlamlıkları çeşitli usullerle denenmiş ve her boyanın ışığa, suya, asitlere, deterjanlara, dinklemeye deniz suyuna v.b.lerine karşı direnci ayrı rakamlarla belirtilmiştir.) || Sağlam renk, zamanla solmayan renk. || Zayıf renk, kumaş üzerinde iyi tutunmayan ve kullanıldıkça veya yıkandıkça solan renk.
— ANSiKL. Bot. Bitkilerin renkleri. Bitkilerde klorofilden ileri gelen yeşil renkten başka, en çok renkli olan kısımlar üreme organlarıdır (çiçek ve meyve).
Bununla beraber, yaprak ve sap gibi diğer organlarda ve asalaklı kısımlarda değişik renklere rastlanabilir (begonia rex, co-leus, firfiri kayın ve bazı mazılar).
Yaprak tamamen düşmeden önce klorofil kaybolur, sarı ve kırmızı gibi diğer boyalar ortaya çıkar ve ormanlara sonbahar rengini verir.
Suyosunlarının rengi doğrudan doğruya bunların su altında yaşadığı derinlikle ilgilidir ve sınıflandırılmalarına esas teşkil eder. Mantar sporlarının rengi çok önemli bir özelliktir. Sporlar beyaz, pembe, esmer ve siyah olur.
— Boyacılık, ön planda oynadığı estetik rol dolayısıyle, bir boya tabakasının rengi, kullanan için temel bir nitelik taşır. Buradan bir boya fabrikasında çalışan renk uzmanının yaptığı işin önemi anlaşılabilir. Bu kişinin görevi, firmanın imal ettiği temel renklerinden meydana gelen paleti ortaya çıkarmak ve sözü geçen renklere karşıt renkler bularak, bunları, mümkün olduğu kadar mükemmel bir yapım düzgünlüğü içinde, çeşitli hammaddeleri kesin sınırlarla tanımlanan oranlarda kullanarak, istek üzerine imal etmektir.
Bir kuru tabakanın rengi (az veya çok parıltılı), katı maddelerin (doku boyası ve yüküm maddeleri) ezilme inceliğine, katı maddelerin kendilerine has niteliklerine (boyama, kaplama), asıltı ortamının renk ve tabiatına bağlıdır. Renklerin nispî ölçüleri, laboratuvarlarda değişik modellerdeki renkölçerler yardımıyle yapılmaktadır.
— Ed. Resim terimlerinden olan yerel renk deyimi, ancak romantik devirde tiyatro üstüne, yapılan tartışmalar sırasında edebî bir anlam kazandı (1809′dan sonra B. Cons-tant’da: Reflexions Sur la Tragedie de Wallstein [Wallstein Trajedisi üstüne Düşünceler]). Saint-Evremond veya Racine’de (Bafazet’nin önsözü), daha sonra Volltaire’-de trajedilerin sahneye konuşu sırasında eski töreleri doğru olarak yansıtma kaygısı varsa da Chateaubriand’ın (Les Martyrs [Din Şehitleri]), W. Scott’un yazdığı romanların ve tarihçilerin yaptığı (A. Thierry, Michelet) çalışmaların etkileriyle medeniyetler veya tarih devirleri arasındaki farkların modern anlamda kesinlikle belirlenmesi için XIX. yy.ı beklemek gerekir. Romantik dramın tutkularından biri, geçmişin gerçeğe uygun bir tablosunu çizmekti; kişilerin psikolojisinde olduğu kadar töre veya dekorun çizilmesinde de (Cromwell’in önsözü) yerel renge uymak gerekirdi.
Bu tarihten sonra dramatik gerçeğin en eski şartlarından biri haline gelen yerel renk, aynı zamanda tarihî veya egzotik romanın ve tasvirî veya epik şiirin (Leconte de Lisle’in Poemes Antiques [Eskiçağ Şiirleri], V. Hugo’nun La Leğende des Siecles [Yüzyılların Efsanesi] adlı e-serleri) başlıca çekici yanı oldu. Günümüzde bir kavram, üstünde uzun süredir tartışılmasına rağmen edebiyat sanatının temel unsurlarından biri olarak ortaya çıkar; bu unsurlar, yazarlara göre, bazen insanın farklı yanlarını, bazen de tersine bütün insanlıkta ortak olan bazı özelliklerin, görüntülerin dışında süreliliğin değerini ortaya koyar.
— Metalürji. Bir fırında veya bir demirci ocağında, hava temasında tedricî olarak ısıtılan bir çelik veya demir lama, sıcaklık yükseldikçe, meneviş renkleri denilen aşağıdaki renk tonlarını alır: 260°C’ta açık saman sarısı; 280°C’ta saman sarısı; 300°C’ta kehribar rengi; 305°C’ta kahverengi; 310°C’ta güvercin boynu; 320°C’ta mavi; 336°C’ta gri-mavi; 350°C’ta yeşil;
360°C’ta gümüşî gri; 400°C’ta kurşunî. Bu meneviş renkleri donuktur.
Isıtmaya devam edilirse, bir süre sonra, tav renkleri denilen aşağıdaki renk tonları elde edilir: 570°C’ta koyu kırmızı; 635°C’ta koyu kiraz kırmızısı; 746°C’ta kiraz kırmızısı; 843°C’ta açık kiraz kırmızısı; 900°C’ta turuncu; 940°C’ta açık turuncu; 996°C’ta sarı; 1080°C’ta açık sarı; 1200°C’ta beyaz. Demirciler eskiden, çeliklerin sıcaklık derecesini anlamak için bu renk değişimlerinden yararlanırlardı. Bugün sanayide, yüksek sıcaklıklarn ölçülmesine yarayan çok hassas âletler vardır.
— Mus. Rengi dil, neveser birleşik makamının acemaşiran – fa perdesindeki şeddidir. Güçlüsü, beşinci derece olan çargâh -do perde sidir. Donanıma si ve mi koma ( d ), la ve re bakiye ( b ) bemolleri konulur. Seyri, inici çıkıcıdır. Dizisinde nisebi şerife sayısı 6 olduğu için gizli mütenafirdir. Orta sekizlideki sesleri peşten tize doğru, acemaşiran, rast, zengüle, segah, çargâh, hicaz, dikhisar ve acem tertibindedir. Bu makama örnek olarak Halis Beyin Yürük Semai’si, Sadettin Arel’in iki Saz Semai’si, iki Durak’ı ve iki Gazel’i gösterilebilir.
— Opt. Bazı eskiçağ düşünürlerinin sandıkları gibi renk, cisimlerin özgül ve maddesel özelliklerinden biri değildir. Cisimlerin kendilerini aydınlatan ışığa göre renk değiştirdiğini Epikuros daha o zamanlar fark etmiş ve buradan, cisimlerin kendiliklerinden renkli olmadıkları sonucuna varmıştı. Descartes ve Böyle da bu görüşe katılmışlar, fakat renk teorisi ilk defa Newton tarafından, Optik inceleme (Opticus) adlı kitabında açıklanmıştır. Güneş ışığı karmaşıktır; dalga boyları ve kırılma indisleri farklı sonsuz sayıda ışınımdan meydana gelir; bu durum, güneş ışığını bir prizmadan geçirerek elde edilen güneş tayfı’nın analizinde kolayca görülebilir. Newton güneş tayfında yedi renk ayırt etti: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı. Gerçekte, bir renkten öbürüne geçiş, ara ışınımlar sayesinde fark edilmez bile.
Demek ki, bu ışınımların tümünü alan bir yüzey hepsini olduğu gibi yansıtırsa, söz konusu yüzey beyaz’dır denir; fakat bir kısmını yutup, yalnız geri kalanları yansıtırsa, yansıyan ışınımların birleşmesinden doğan bir renklenme ortaya çıkar. Siyah cisimler ise, gelen ışığın hepsini yutar. Kırmızı bir cismin rengi kırmızılar hariç bütün ışınımları yutarak alıkoymasından veya hiç değilse, öbür ışınımları kırmızılardan daha büyük oranda yutmasından ileri gelir.
Eğer bütün ışınımlar eşit oranlarda yutu-lursa, cisim gri gözükür. Şu halde renk, maddenin ışık üzerine etkime tarzından başka bir şey değildir veya Tyndall’ın ifadesine göre ışığın uğradığı işlem’in sonucudur. Çeşitli ışık kaynakları farklı ışınımlar yaydığına göre bir cismin rengi kendisini aydınlatan ışık kayna-ğıyle değişir. Meselâ nesnelerin gün ışığında ve elektrik ışığında değişik renkte görünmesi bundan ileri gelir. Mavi bir nesne karanlık bir odada bir mum ışığıyle aydınlatılırsa, mavi olarak değil de solgun beyaz bir renkte gözükür. Sarı sodyum ışığı tutulan insan çehreleri, ölü yüzü gibi kirli-sarı bir renk alır. Saydam cisimlerin, sadece bazı ışınımları geçiren filtre rolü oynaması da. bu yüzdendir ve yayılan ışığın rengi, cisimden geçen ışınımlara bağlıdır.
Basit, bileşik, tamamlayıcı renkler. Basit renkler, her biri ayrı bir frekans veya ayrı bir dalga boyu ile belirlenen tayf ışınımlarıdır; bu ışınımların dalga boyu 0,4 mikron (mor) ile 0,8 mikron (kırmızı) arasında değişir. Basit renkler ikinci bir prizmadan geçerken yeniden ayrışmazlar. Birbirleriyle birleşerek, bileşik renkler denilen çeşitli renkleri verirler. Karıştıkları zaman beyaz hissini uyandıran renklere de tamamlayıcı renkler denir. Helmholtz, farklı ışınımlar aynı yerde kesişecek şekilde birçok tayfı üst üste getirerek, birçok rengin karışmasından elde edilen rengi incelemişti. Newton ise özel bir âlet kullanıyordu (renk çemberi), ikişer ikişer gruplaşmış tamamlayıcı basit renkler şunlardır: mor, yeşilimsi sarı; lâcivert, sarı; mavi, turuncu; yeşilimsi mavi, kırmızı.
Renk kontrastları. Yan yana gelmiş iki renk karşılıklı olarak birbirini etkiler. Chevreul, iki renkli bandı yan yana koyarak yaptığı deneylerden şu sonuçlara vardı:
1. renklerden her birinin tonu, öbürünün tamamlayıcı rengiyle karışarak değişir;
2. yan yana konan renkler tamamlayıcı renklerse, her biri daha canlı ve saf görünür;
3. bir renk beyazın veya siyahın yanına getirilirse, tamamlayıcı renginde bir haleyle çevriliymiş hissini verir ve daha canlı görünür;
4. iki renk arasında belli bir mesafe bulunsa bile, yine aynı etkiler az da olsa meydana gelir. Gölgelerin rengi bu yoldan açıklanabilir: bir mumun (alevi kırmızı-turuncudur) verdiği gölge maviye çalar.
Ressamların iyi bildiği bu özellikler, yeni-izlenimcilik a-kımına temel olmuştur. Kuvvetli bir ışıkla aydınlatılmış renkli bir nesneye dikkatle baktıktan sonra, bütün öbür nesnelerin belli bir süre, ilk nesnenin tamamlayıcı rengiyle değişikliğe uğramış renkte görülmesi olayına art arda kontrastlar denir. Renk gamı. Renklerin de tıpkı sesler gibi bir gamı, yani tabiatın verdiği bir bağıntı düzeni vardır. Bu gamda prizmanın yedi rengi yer alır: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı. Bu yedi renk arasında ana renk kabul edilebilecek üç renk vardır; bunlar sarı, kırmızı ve mavidir. Resim dilinde her renk bir ton olarak adlandırılır. Kendi temel tonunun çevresinde toplanmış tonların hepsine birden ton yelpazesi denir. Gam, müzikte neyse resimde de odur; yani yedi tonun kendilerine has bir sıra ve bağıntı içinde biraraya gelmesidir. Bu gam, kendi bileşim yönünden değilse bile, tonların açıklık-koyuluk dereceleri veya tonların yan yana getirilmesiyle elde edilebilen renk bileşimleri yönünden sonsuza kadar değişebilir. Girişim renkleri. Bk. GİRİŞİM.
— Petr. Renk, rafine edilmiş petrol ürünlerinin en önemli niteliklerinden biridir; ürünün içindeki yabancı maddelerin varlığı en kolay şekilde renginden anlaşılır. Nitekim özel benzinler, tıpta kullanılan yağlar ve bazı kerozenler «su beyazı» yani su gibi duru olmalıdır; dizel yağı uçuk sarı, yağlama yağları biraz daha koyu sarı renkte olursa kalitelidir. Buna karşılık, hidrokarbonlu yakıtların çoğu, kolayca tanmabilmesi için sunî olarak boyanır. Petrol ürünlerinin rengi, bir renkölçerle tespit edilir.
— Res. Renklerden yararlanabilmek için değişik renklere özgü ışıldama yeteneğini göz önünde bulundurmak gerekir. Bu renklerden bazıları, bitişik tonlara bulaşacak bir ışın saçımı gücüne sahiptir. Mavi, diğer renklerden daha çok, komşu renklerle aynı titreşime girerek onların rengini bozar; kırmızının yanında ise bu rengi morlaştırır; sarının yanında ise yeşilleştirir; beyazın yanında renklenmesini sağlar. Gözümüz en fazla mavi karşısında hassastır. Göz, mavi ton serisi içinde 1/205′ten 1/288′e kadar varan bir ışık şiddeti farkını algılayabilir, oysa kırmızı için bu ışık şiddeti farkı, 1/16′dan 1/70′e kadardır. Bu durumda kırmızının derecelenmeleri, mavininkine oranla daha az görülebilir niteliktedir. Gerçekten de, aydınlığın artmasıyle meydana gelen göz kamaşması mavide, kırmızıdan daha çoktur. Şüphesiz bu renk özellikleri, bir hareketten edindiğimiz duyuma benzettiğimiz duyumların kaynağını meydana getirir. Renkler, bizde bir mekanizma etkisi yaratır; ilerler veya geriler. Soğuk renkler (maviden mora kadar olan seri) ilerler; sıcak renkler (kırmızıdan yeşile kadar olan seri) geriler. Pilinius, «neşeli» renkleri, «ağır başlı» renk gruplardan ayırıyordu. Goethe, renk gruplarını «olumlu» ve «olumsuz» olarak, Fechner «etken» ve «kabul eden» olarak sınıflamıştı. Renklerin bu mekanizması, gözde bir üçüncü boyut etkisi yaratacak kadar tesirlidir ve renkli bölümlerinin değiştirilmesiyle bir kompozisyonu değişikliğe uğratmak mümkündür.
Tonlar, aynı çarpma gücüne sahip değildir; etkilen niceliklerine bağlıdır. Eşdengede bir duyum yaratabilmek için, sarı bir yüzeyin, dengelemek istediği kırmızı yüzeyden üçte bir oranında daha fazla alan kaplaması gerekir. Charles Henry, sarının asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 27 katının duyumuna eşit bir duyum yaratmak için, mavinin asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 100 katının gerektiğini hesaplamıştır, öyleyse verici kaynağın boyutları, doygunluğun temel unsurudur. Başka bir deyimle, geniş bir mavi yüzey, aynı maviye sahip daha küçük bir yüzeyden daha mavidir. Aynı şekilde hava perspektifi meselesi de doygunluk meselesine bağlıdır.
Alacalı bir nesneden meselâ renkli bir örnek kartından yavaş yavaş uzaklaşılırsa, kartın üzerindeki lekeler, kimliklerini kaybedinceye kadar gittikçe ufalan görüntüler sunarak yavaş yavaş daralır ve birbirleri üstüne taşar. Oysa böyle bir örnek kartında, birçok unsurun tamamlayıcı renklere sahip olmaması imkânsızdır; öyleyse bunlar birbirini ortadan kaldıracaktır; başlangıçtaki alacalılık, tamamlayıcı renklere sahip olduğu oranda çeşitliliğinden kaybedecek ve lekeler ne kadar dara bu kayıp o kadar tam ve çabuk olacaktır. Buradan, dekoratörlerin sanatı bakımından önemli bir sonuç çıkarılabilir. Bu sonuç uzaktan kimliklerini ve tonlarını koruyan yüzeylerin, sadece tek renkli yüzeyler olduğudur. Ayrıca titreşimleri yayan yüzeyin düz ve parlak olması gerekir. Aksi halde ışık, maden, kil veya kumaş gibi çoktaneli bir yüzeye çarparsa, renkli ışımalar, düzensiz bir şekilde dizilmiş pek çok küçük yüzeyden önemli miktarda saptırılacak; istenilen tarafa değil, bu sayısız yansıtıcı tarafından her yöne gönderilecek ve yansıyan ışınlar, değerlerini düşüren küçük gölgeler yüzünden zayıflayacaktır. Gerçekte de, rengin değeri saf renge karıştırılmış beyaz ve siyah renk vasıtasıyle tedricen belirlenen sapmadır. Beyazın etkisi altında buna, «yıkanmış» veya «kopmuş», siyahın etkisi altında ise «indirilmiş» denir. Değer, bir renk karışımını ifade eden «nüans»tan farklıdır. Ancak, bu tanımlamalar renklerin temel fenomenolojilerine değil, kullanılmalarına aittir.
Bununla birlikte, bir cisim tarafından yansıtılan belli bir tayf parçası ve enerjinin geçici bir durumu olan ve insan gözleri gibi değişken organizmalar tarafından algılanan renk, hiç olmazsa yaklaşık olarak tanımlanabilir. Fizik analiz bile, fizikçiler ve kimyacılar tarafından olduğu kadar, ressamlar, boyamacılar ve boyacılar tarafından da kabul edilen (1671 Colbert yönetmeliği ve eski korporatif tüzükleri) genel terimlere dayanmaktadır. Bu genel kabullerin, bir temel renk üçlemesini (mavi, kırmızı ve sarı) varsaymaları dikkat çekicidir.
Bu renklerin iki, üç v.b. yanlı bileşimleri çok geniş bir ton türemesini sağlar. Renklerin kullanılmasını düzenleyen sistemler de aynı şekilde bir üçleme üzerine kurulmuşlardır. Delacroix kendine, her biri üç temel renkle ayrılmış, 120 derecelik üç kısma bölünen çember şeklinde bir kadran yapmıştı. Çemberin bu üç parçasından her biri iki yanlı bir tonla ikiye ayrılıyor ve böylece meydana gelen bölümler de bileşik tonlarla bölünüyordu, üstat bu yolla, tam karşıtlığı yani, tamamlayıcı renkleri bulmasını sağlayan güvenilir kılavuzlar elde etmiş oluyordu. Chevreul’ün Gobbelins halı yapım evleri için yaptığı renk çemberinde de aynı ilke uygulanıyordu; üç parçadan her biri, kavuniçi, erguvan ve yeşille ve üçüncü bileşimlerle 720 bölüme ayrılıyordu. Diğer yandan çember, siyahın on değeriyle art arda indirilmiş on eşmerkezli bölgeye ayrılıyordu. Bilgin bu yolla, 14 400 ton elde ediyordu. Ama bu rakamın sınırlı olmasından başka, Chevreul’ün sisteminde bazı renklere hiç yer de verilmemişti. Chevreul, bunları nitens diye adlandırmıştır. Charles Henry ise, bir tondan diğerine geçiş bölümlerinden meydana gelen bir renk çemberi üstünde kullanılabilir bir «estetik iletici» yaptı. Fakat bütün bu kullanma metotları boyayıcı maddeler’e uygulanmıştır ve renkli ışıklar fenomenolojisi ile ilgili değildir.
Gerçekte, ressamın üç temel rengi, fizikçinin temel renkleri değildir. Göz siniri, kırmızı, yeşil ve morun yani görüntünün temel bölümlerinin uyandırdığı duyumu iletir. Gerçekte, Young’ı ve sonra Helmholtz’u bu sonuca götüren analizler, daha sonra, morun yerine maviyi koyan Maxwell tarafından kabul edilmemiştir. Hering, kırmızı, yeşil, sarı ve maviden meydana gelen dört temel renk kabul etmekte ve böylelikle Leonarda da Vinci’nin optiğine katılmaktadır. Renk etkileri, insan ağtabakasının dört konisi tarafından alındığına göre, organın bazen bir alanı, bazen diğer bir alanı dış uyartıdan etkilenmektedir.
Işık şiddetinin en çok olduğu kadar en az bulunduğu sırada da gözün, bazı önemli farkları algılayamaması yaptığı değerlendirmelerin kesin olmayışını yeterince açıklamaktadır. Çok aydınlık olduğu zaman nesneler bize çok açık, buna karşılık, loş ışıkta nesneler en koyu olanlar kadar koyu gözükmektedir. Gözümüzde, doygunluk ışıklılığa bağlanmaktadır. Rengin bu gücü duyarlığımız üzerinde büyük etki yapmaktadır: renk canlı varlıkların fizyolojisini bile şartlandırır, insan, renklerin psiko-fizyolojik etkilerini duymaktadır: mavi bir ortam yatıştırıcı, kırmızı bir ortam dürtücüdür. Bazı çizgisel üstünlüklere sahip oldukları zaman renkler, yasaklayıcı veya güç arttırıcıdır. Charles Henry renklerin «zevk veya engelleme duygusu» uyandırdığını söylemektedir. Konuşma dili, renklerin bu özelliğini «kaçıcı» tonlar ve «çekici» tonlar ayırımını yaparak belirtir.
Bu deneysel görüşler üstüne bir doktrin kurmak mümkündür.
Goethe kendiliğinden, morla sevinç fikrini, kırmızıyle güç fikrini, koyu mavi ile sükûn ve soğukluk fikrini birleştirirken ve yeşile çekicilik fikrini, canlı sarıya gülünç fikrini, açık sarıya soyluluk fikrini bağladığı zaman gerçeği ortaya koyuyordu. Aynı şey çağlar boyunca ve yerlere göre, değişik renklere atfedilen ve genellikle çelişen anlamlar için de geçerlidir. Ortaçağda sarı lânetlilerin, yeşil âşıkların rengi değil midir? Rimbaud’nun sonesinde renklere bağlanmış seslilerin sembolizmi sadece edebî bir buluştur. Buna karşılık, tedavi ve koruma alanında gerçek bir renk kullanma tekniği uygulanmıştır. Daha 1913′te, bir fransız hekimleri meclisi, hastahane salonları duvarlarının, bölümlerine uygun olarak boyanmasını öğütlemekteydi: «coşkunlar için mor, umutsuzlar için kırmızı, ağır kanlılar için sarı»; aynı zamanda okulların yeşile, kışlaların kavuniçiye boyanmasını da tavsiye etmekteydi.
Sanayi bugün renklerin özelliklerinden, gerek işçilerin dikkatlerini kolaylaştırıp yorgunluklarını azaltmak, gerekse her türlü tehlikeyi işaret ederek kazaları önleyebilmek amacıyle yararlanmaktadır. Ford fabrikalarında önlerinden ateşler fırlayan madenî parçalar, yanan gazin mavisinin karşıtlık yapabilmesi için kavuniçiye boyanmıştır. Bazı renkler, bugün, işaret olarak evrensel bir uygulama görmektedir: sarı şeritler mekanik bir tehlikeyi, kavuniçi şeritler termik bir tehlikeyi belirtmekte; yeşil haç yardım istasyonunu, canlı kırmızı bir fon yangın malzemesini işaret etmekte, mavi şekiller dikkat çekmek için kullanılmaktadır. Renk kullanılmasının kurallara bağlanmasından bu yana, iş kazalarında hafif bir azalış ve verimde büyük bir artış kaydedilmiştir. Diğer yandan mimarî, kendi yönünden, renkleri sadece zevklerin tatmini için değil fakat aynı zamanda, psiko-teknik amaçla da kullanılmaktadır.
— Sanay. Yağlı maddelerin bileşiminde, üretim sırasında hammaddeye uygulanan aşırı ısıtmanın etkisiyle meydana gelen renkli maddeler bulunur. Renk giderme, ya renk açıcı topraklar veya etkinleştirilmiş kömür üzerine soğurma ya da kimyasal etki (karbonlaştırma, yükseltgeme veya
indirgeme) yoluyle uygulanır. Yemeklik yağlar için özellikle yüze soğurma metotlarından yararlanılır; katı ve sıvı sanayi yağları, özellikle donyağlar için sodyum klorit kullanılması hızla yayılmaktadır. Tekstil sanayiinde, gerek kumaşları beyazlatmak, gerek kendisi renksiz olduğu halde yabancı maddelerle kirlenmiş organik eriyikleri arıtmak için renk giderme etkenlerine başvurulur. Bk. BEYAZLATMA, RAFİNERİ.
Basmacılıkta, bazı desenler renk gidermeyle elde edilir; top halinde tek renk boyanmış bir kumaşa, buharlaşma sırasında elyafa zarar vermeden boyarmaddeyi yok eden renk sökücü bir karışımla desen verilir. Böylece renkli fon üzerinde beyaz bir desen elde edilir.
Renk sökücü olarak ya yükseltgen (potasyum veya sodyum klorat, hipokloritler, nitratlar v.b.) ya da indirgen maddeler (çinko klorür, glikoz, sodyum hidrosülfit) kullanılır. Işık da renk giderici olarak etki eder; özellikle anilin türünden boyarmaddelerle elde edilmiş renkler üstünde etkilidir. Sülfüröz asit de çok etkili bir renk gidericidir.
Petrol ürünlerinin rengini gidermekte, ya sülfürik asit, ya da genellikle emici topraklar (tabiî veya etkinleştirilmiş) kullanılır. Perkolasyon metodu, yağı bir kuleden geçirdikten sonra, tekrar kullanmak üzere emici toprağı silindir biçiminde bir döner fırında kavurmağa dayanır. Daha yeni o-lan temas metodunda ise, toprak ve yağ sıcakta karıştırılır, sonra döner bir tambur veya özel bir filtreyle süzülür.
♦ Renk renk sıf. Her renkten olan, çok renkli, çeşitli renklerde görünen (şey): Karalı ve denizli ve renk renk memleketli, i Mektep hatırası bir haritam vardı benim
(C.S. Tarancı). Renk renk çiçekler. (LM)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENK veya RENG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Ren-Herne kanalı
Tarih 27 Haziran 2009
Ren-Herne kanalı, Ruhr’da (Almanya) kanal; Duisburg’da Ren nehrinden başlar, Dortmund-Ems kanalıyle devam eder, Bevergern’de Mittellandkanal’a bağlanır.
Transit trafiğindeki önemi dışında, maden kömürü ocaklarının ve Ruhr ağır sanayii merkezlerinden bir kısmının ulaşımını sağlar. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Ren-Herne kanalı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REGNAULT (Victor)
Tarih 26 Haziran 2009
REGNAULT (Victor), fransız fizikçisi ve kimyacısı (Aachen 1810 – Paris 1878). Ecole Polytechnique’te ve Madencilik okulunda öğrenim gördü.
1840′ta, Gay-Lussac’tan sonra Ecole Polytechnique’te kimya profesörlüğü yaptı. Ertesi yıl, College de France’ın Fizik kürsüsüne geçti. 1847′de maden ocakları başmühendisliğine, 1854′te de Sevres yapımevinin müdürlüğüne getirildi.
Eserleri, özellikle, verilen ölçülerin son derece kesin olması bakımından önemlidir. Başlıca çalışmaları: akışkanlar statiğinin (sıkıştırılabilme ve genleşme) incelenmesi; doyurucu su buharı basıncının, buharlaşma ısısının, gazların ısınma ısısının, civada mutlak genleşmenin, gaz ve buhar yoğunluklarının, sesin havada yayılma hızının ölçülmesi. Kimya alanında, alkaloitleri inceledi ve etilenin klorlu ornatma türevlerini elde etti. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGNAULT (Victor) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REFLEKTÖR
Tarih 26 Haziran 2009
REFLEKTÖR i. /(lat. reflectere, yansıtmaktan fr. reflecteuf). Opt. Aldığı ışınımları geri gönderen cihaz. Bk. ANSiKL.
— Nükl. Nötron reflektörü, bir atom pilini veya bombasını çevreleyen ve içeriden kaçmağa çalışan nötronların bir kısmını geri yansıtan grafit veya berilyum tabakası.
— Telekom. Anten reflektörü, yayınlanan dalgaları dar bir demet halinde toplamak için bir antenin arkasına konan, paraboloit reya parabolik silindir biçiminde bir kafesten meydana gelen madenî ayna.
— ANSiKL. Opt. Bir reflektör biçimi ve yansıtma katsayısıyle nitelenir. Gelen ışınlan, ya parlak maden yüzeyleri veya aynalar gibi doğrudan doğruya, ya da kâğıt reya kumaş gibi dağıtarak yansıtır. Aslında gelen ışınımların dalga boyuna göre değişen yansıma, daima bir dolaysız yansıtma (yansıma açısı, yansıyan ışının gelme açısına eşittir) ile bir dağınık yansıtmanın birleşimidir ve her birinin oranları değişiktir.
Reflektörün biçimi, bir kaynaktan gelen ışığı çok farklı sınırlar için-de kontrol etmek ve dağıtmak imkânı verir: siddetlendirici (dar demetli), yayıcı (geniş demetli), parabolik (paralel demetli), toplayıcı (bir noktada) reflektörler vardır. Morötesi ışınlar, kızılaltı ışınlar ve ses dalgaları ışıklı aynı kanunlara göre yansısıdıgından, bütün bu dalga ve ışınımlar için de reflektörler yapmak mümkündür. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFLEKTÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REFLEKTOMETRE
Tarih 26 Haziran 2009
REFLEKTOMETRE i. (fr. reflectometre’den). Madenlerin yansıtma gücünü ölçmeğe yarayan âlet. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFLEKTOMETRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REDWAY (Jacques Wardlaw)
Tarih 26 Haziran 2009
REDWAY (Jacques Wardlaw), amerikalı coğrafyacı (Nashville, Tennesse 1849 – öl. 1942).
Kaliforniya üniversitesinde ve Münih’te okudu, Kaliforniya’daki State Normal School’da Fizikî Coğrafya ve Kimya kürsüsünde ders verdi. 1870-1880 Arasında Kaliforniya ve Arizona’da maden arayıcısı oldu, incelemeler yaptı.
Coğrafya araştırmalarını, daha sonra, Güney Amerika, Avrupa ve Asya’da, sürdürdü.
Eserleri: Manual of Geography (Coğrafya Elkitabı) [1887]; Manual of Physiography (Fizyografya Elkitabı) [1900]; New Basis of Geography (Coğrafya’nın Yeni Temelleri) [1901]. (M)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDWAY (Jacques Wardlaw) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REDRESÖR
Tarih 26 Haziran 2009
REDRESÖR i. (fr. redresseur, doğrultandan). Elektr. Alternatif akımı doğru akıma dönüştüren cihaz. (Eşanl. doğrultmaç.)
|| Mekanik redresör, bir devreye yerleştirilen ve her periyotta alternatif akımın iki al-teınasından birini yok edecek hareketli madenî kontakları bulunan cihaz. || Statik redresör, bir devreye sokulan ve alternatif a-kıma karşı, bir yönde öbür yönden çok daha fazla direnç gösteren cihaz. (Bk. ANSiKL.)
— Radyotek. Bk. doğrultmaç.
— Topogr. Düz bir arazinin eğik çekilmiş fotoğrafından, bu arazinin deforme olmamış görüntüsünü elde etmeğe yarayan özel fotoğraf makinesi.
— ANSîKL. Elektr. • Mekanik redresör’ler kontaklı ve alternatif hareketlidir. Titreşim meydana getiren veya tireşimleri sürdüren bir veya iki tane madenî lamları vardır.
• Statik redresör’ler üç tipe ayrılır:
1. arklı redresör’lcrin en yaygın tipi civa buharlı olanıdır. Tek veya çok anotlu olan bu âletler cam ampullüdür, en çok 600 A şiddetinde doğru akım ve 500 kW’lık bir güç sağlar. Eksitron ve ignitron gibi, madeni küvetli, hava akımlı ve vakumlu redresörler, metalürjide ve demiryollarında kullanılır; bu redresörlerle 3 000 A’îik bir şiddete ulaşır;
2. kuru redresör’ler yarı iletkenlerin özelliklerinden yararlanır. Bakır oksitli, selenyumlu, germanyumlu veya silisyumlu çeşitleri vardır. Silisyumlu redresörlere, sm2 başına 170 A gibi çok yüksek yoğunlukta akım verilebilir. 3 mm3′lük etken bir hacim için ortalama doğrultulmuş güç 20 kW’a ulaşır. Elektrolizde ve elektrometalürjide, silisyumdan yararlanarak 700 Vur altında 100 000 A’in.çok üstüne çıkılabilir;
3. termoelektronik redresör’ler arasında vakumlu ve gazlı lambalar sayılabilir. Diyot, vakumlu lambaların en basiti ve en eskisi-dir. Radyo alıcılarında ve amplifikatörlerde redresör olarak kullanılır. Yüksek gerilimli diyotlar veya kenotron’lardan ise, X ışınlı lambalara akım vermekte faydalanılır.
Gazlı lambaların çalışması ise, bir gazın atomlarının elektronların çarpmasıyle pozitif iyonlar haline dönüşmesine dayanır.
En çok kullanılanları fanatron ve tiratron olan bu cihazlar, çok iyi bir verimle yüksek güçlere kumanda eder. Daha büyük güçler için bunların yerini arklı ve silisyumlu redresörler alır.
Redresörlerin yaygın olarak kullanılmağa başlamasıyle, elektronik ve sanayi elektriğinde önemli gelişmeler yapılmıştır.
Düşük güçlü kuru redresörler, amplifikatörlerde, ölçü âletlerinde, telekomünikasyon alıcı ve vericilerinde kullanılır. Elektromıknatısların doğru akımla beslenmesi, tam bir güvenlik içinde sessiz bir çalışma imkânı verir. Eksitron ve ignitronlar sayesinde sanayide kullanılan frekansta tek fazlı akım, demiryolu taşıtlarının cer sistemlerinde çok yaygın bir enerji kaynağı olmuştur. Silisyumlu redresörler ise, elektrokimya, elektrometalürji ve kaynak yapımında önemli uygulama alanı bulmuştur. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDRESÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REHİN
Tarih 26 Haziran 2009
REHİN i. (ar. rehn’den rehin). Para, mal v.b. bir şeye karşılık tutulmuş teminat: Ama şimdi üzerinizde başka para yoksa, bana bir şey rehin bırakınız (Ömer Seyfeddin). || Rehin etmek, rehin olarak vermek: En son ellerinde kalan bir hanı da Emniyet sandığına rehin etmişler, diye duyduk (B. Felek).
— DEY. Rehine koymak, alınan paraya karşılık bir şeyi rehin olarak vermek: Daha dün [...] altın tabakasını rehine koymuştu (Y. Z. Ortaç).
— ANSiKL. Huk. Alacaklı, alacak hakkını teminat altına almak için iki yoldan birine başvurabilir: ya alacak hakkı için bir kefalet sözleşmesi yapar veya rehin hakkı kurar. Birincisi şahsi teminat’tır ikincisi ise ayni teminat’tır. Buna göre, rehin hakkı bir alacağın temin edilebilmesi için bir menkul veya bir gayrimenkul yahut bir hak üstünde kurulan, sınırlı bir aynî haktır. Bunun yanında, rehin hakkı bir alacağın var olmasına bağlı olduğu için, aynı zamanda bir feri ayni hak’tır. Bu sebeple, alacak hakkı geçerli olarak kurulmamış veya herhangi bir sebeple sona ermişse, rehin hakkı da yoktur veya sona ermiştir.
• Rehin karşılığında borç veren müesseseler, bankalar dışında, hükümetin izniyle, menkul veya kıymetli evrakın rehin olarak verilmesi karşılığı ödünç para verir. Bu müesseseler lehine rehin, teslim şartlı rehin şeklinde kurulur. Ancak müessese ayrıca, rehin verene makbuz vermek zorundadır. Müessese, borcun ödenmemesi halinde rehin edilen şeyi paraya çevirerek alacağını elde eder; ayrıca faiz isteme hakkı da vardır. Müessese kendisine verilen rehini iyi muhafaza etmek ve sigorta ettirmek borcu altındadır. Borcun ödenmesi halindeyse rehin edilen şeyi geri verir.
* Alacak ve haklar üstünde rehin hakkı. Rehin hakkı, sadece paraya çevrilebilen eşya üstünde değil alacak ve haklar üstünde de kurulabilir. Bunlar üstünde rehin hakkının kurulması, kural olarak «teslim şartlı rehin hakkı» hükümlerine göre olur. Üstünde rehin hakkı kurulabilecek hak, sadece alacak hakkı değildir. Para ile değerlendirilebilen her türlü hak, rehin hakkının konusu olabilir:
msl. telif hakkı, ihtira hakkı v.b.nin maddî bir değeri bulunduğu için bunlar üstüne rehin hakkı kurulabilir. İntifa hakkıysa kuraî olarak rehin edilmemekle birlikte, bu hakkın kullanılmasının rehin edilmesi mümkündür. Hakkın, paraya çevrilebilir olmasının yarımda ayrıca devredilebilir olması da gereklidir. Âdi alacaklar üstünde rehin hakkının kurulabilmesi için rehin sözleşmesinin âdi yazılı şekilde yapılması ve belirli hallerde zilyetliğin devri gerekir. Rehin hakkının kurulabilmesi için borçluya durumun ihbar edilmesi gerekli değildir. Ancak bu ihbarın yapılması, rehin hakkj sahibinin yararınadır.
Böylece, rehin hakkından haberi olmayan borçlunun alacaklıya borcunu ifa ederek borcundan kurtulması ve bunun sonucu olarak rehin hakkı sahibinin kötü bir duruma düşmesi engellenmiş olur. Zilyetliğin devri konusunda da senede bağlı olmayan alacaklarda sadece rehin sözleşmesinin yapılması yeterlidir. Ayrıca zilyetliğin devri aranmaz, zaten bu mümkün de değildir. Buna karşılık alacak hakkı bir senede bağlanmışsa, tarafların yapmış oldukları rehin sözleşmesi sadece bir borçlandırıcı işlemdir. Rehin hakkının kurulabilmesi için ayrıca senedin rehin hakkı sahibine devredilmesi gerekir.
Alacak kıymetli evraka bağlanmışsa, genel olarak yazılı bir rehin sözleşmesi ve senedin teslimi gerekir. Ancak hamile yazılı senetlerde rehin hakkının kurulabilmesi için rehin sözleşmesinin bulunması gerekmez. Sadece hamile yazılı kıymetli evrakın rehin etme niyetiyle teslim edilmesi yeterlidir. Emre yazılı senetlerdeyse, kıymetli evrakın teslim edilmesinden başka, yazılı bir kaydın da bulunması gerekir. Bu, genellikle «rehin cirosu» şeklinde bir kayıttır.
Nama yazılı senetlerin rehni için, rehin edilen senedin devrinden başka, bir yazılı temlik beyanı da gereklidir. Bu beyanda alacağın, rehin hakkı kurmak için temlik edildiği belirtilir. Alacaktan başka haklar üstünde rehin işe, yazılı bir rehin sözleşmesi ve hakkın, devredilmesi için gerekli olan kurallara uyularak rehin hakkı sahibine devredilmesi yoluyle kurulur. Bir rehin üstünde sonradan bir rehin hakkı daha kuruluyorsa, yazılı rehin sözleşmesinin yanında, durumun ilk rehin hakkı sahibine de bildirilmesi gerekir. Alacak ve öteki haklar üstünde kurulan rehin hakkı, sahibine mutlak bir hak verir. Bu hak, bir aynî hak değildir. Çünkü maddî bir mal üstünde kurulmuş bir hak söz konusu olmaz. Bundan dolayı, herkese karşı ileri sürülebilen mutlak bir hak olmaktan ileri gitmez. Hakkın rehin edilmiş olmasıyle, hak, rehin hakkı sahibine devredilmiş olmaz.
Hakkın sahibi yine rehin eden kimsedir. Ancak, hakkın satılarak bedelinden alacağın elde edilmesi yetkisi, rehin hakkı sahibine devredilmiş olur. Bu sebeple, rehin hakkı sahibinin sadece hakkı sattırma yetkisi vardır ve aksi kararlastırılmamışsa, hakkı devredemez ve kullanamaz. Rehin edilen şey, rehin eden kimsenin malvarlığında kalmağa devam eder. Alacak hakkı, faiz veya başka gelirler getiriyorsa, bunlardan, rehin hakkının kurulmasından sonra vadeleri dolanlar, rehin hakkının kapsamına girer. Ancak bunlar, kupon, bağımsız bonolar gibi ayrı senetlere bağlanmışsa, rehin hakkının kapsamına girmez.
* Gayrimenkul rehni. Medenî kanun, üç tür gayrimenkul rehninden söz eder: ipotek, ipotekli borç senedi (bk. İPOTEK) ve irat senedi (bk. iRAT senedi). İpotek, bir gayrimenkulun, bir alacak için metinat olmak üzere rehin edilmesidir. Borcun ödenmemesi halinde, alacaklı sadece, rehin edilen mala değil borçlunun bütün malvarlığına başvurabilir. İrat senedindeyse, alacaklı yalnız rehin konusu gayrimenkul üstünden alacağını elde edebilir. Buna karşılık irat senedi, tedavülü mümkün bir kıymetli evraktır. İpotekli, borç senediyse, hem ipoteğin hem de irat senedinin yararlarını kapsar. Alacaklı, alacağını elde edemezse, ipotekte olduğu gibi, borçlunun malvarlığına da başvurabilir. Bunun yanında, ipotekli borç senedi, tıpkı irat senedi gibi tedavül eden bir kıymetli evraktır.
Bütün gayrimenkul türlerinde, rehnin konusu olan gayrimenkul, malikin mülkiyetinden çıkmaksızın alacağı teminat altında tutar. Gayrimenkul rehninin bağlı olduğu genel ilkeler, şunlardır: 1. aleniyet ilkesi; 2, belirlilik (muayyeniyet) ilkesi; 3. teminat ilkesi; 4. sabit derece ilkesi. Bk. İPOTEK.
Gayrimenkul rehni ya bir sözleşmeyle kurulur veya kanun gereği doğar. Sözleşmeyle kurulabilmesi için, bütün aynî hakların kurulmasında olduğu gibi resmî senet ve tapuya tescil aranır. Kanundan doğan gayrimenkul rehinleriyse, ya tescil olmadan doğar veya kanundaki hüküm rehnin tescilini isteme hakkını verir. Bu ikinci durumda, birincisinden farklı olarak, rehin hakkı yine tescille doğar; ancak, kanunun göstermiş olduğu durumlarda, resmî senedin yapılması gerekmez. (Bk. İPOTEK.)
Gayrimenkul rehninin sona erme sebepleri şunlardır: 1. terkin; 2. gayrimenkulun tamamının yok olması; 3. kamulaştırma.
• Menkul rehni. Menkul rehni bir menkul mal üstünde kurulur ve alacaklıya söz konusu şeyi satarak alacağını elde etme imkânını sağlar. Bundan da anlaşılacağı gibi, rehin hakkının iki niteliği vardır:
1. rehin, kıymete ilişkin bir haktır;
2. menkul rehni ferî bir haktır. Menkul rehninin kıymete ilişkin bir hak olmasının anlamı, alacaklının, rehin edilen şeyi sattırarak semeninden alacağını temin etmesidir.
Rehnin ferî bir hak olması ise şöyle açıklanabilir: menkul rehninin amacı, sadece teminattır; bu sebeple menkul rehni alacağın var olmasına sıkı surette bağlıdır ve rehin hakkı ancak alacak devam ediyorsa varlığını korur. Alacak hakkı sona erince rehin hakkı da sona erer. Rehin hakkının alacak hakkının bir ferî olmasının başka bir sonucu da şudur: alacak hakkı üçüncü kişiye devredilince, rehin hakkı da bu üçüncü kişiye geçer ve önceki alacaklı, şeyin zilyetliğini yine söz konusu üçüncü kişiye devretmek zorundadır.
• Teslim şartlı (teslimi meşrut) menkul rehni, menkuller üstünde kurulan rehin hakkının normal şeklidir. Bununla belirtilmek istenen şey, bir menkul mal üstündeki zilyetliğin rehin hakkı kurmak amacıyle alacaklıya veya bir üçüncü kişiye devredilmesidir. Ne olursa olsun rehnedilen mal üstünde rehin verenin tek başına tasarruf edebilecek durumda olmaması gerekir. Bu rehin hakkının doğabilmesi için iki unsurun gerçekleşmesi gereklidir:
rehin sözleşmesi ve zilyetliğin devri.
1. Rehin sözleşmesi, bir kişisel hak doğurur. Bu sözleşmeyle, rehin hakkı sahibi, o şeyin zilyetliğinin kendisine devredilmesini isteme hakkı kazanırken, borçlu da, söz konusu şeyin zilyetliğini devretme borcu altına girer. Rehin hakkı sahibi daima alacaklıdır. Buna karşılık rehin borçlusu, temel alacağın borçlusu olabileceği gibi,, onun için malını rehin eden bir üçüncü kişi de olabilir. Teslim şartlı rehin sözleşmesi hiç bir sıhhat şekline bağlı değildir;
2. zilyetliğin devri. Rehin sözleşmesinin kurulmasıyle birlikte rehin hakkı doğmaz. Rehin hakkının doğabilmesi için, rehin edilen şeyin zilyetliğinin devredilmesi gerekir. Bu zilyetliğin devriyle rehin hakkının açıklığa kavuşması (alenîleşmesi) sağlanmış olur. Rehin hakkının kurulabilmesi için, zilyetliğin herhangi bir devir yolundan yararlanılabilir. (Bk. ZİLYETLİK.)
Yalnız hükmen teslim yolundan yararlanılarak rehin hakkı kurulamaz. Menkul rehninin kıymete ilişkin bir hak olduğu göz önünde tutulursa, para ile değerlendirilemeyen şeyler üstünde rehin hakkının kurulamayacağı kendiliğinden anlaşılır; çünkü alacaklı, para ile değerlendirilemeyen bir şeyden rehni paraya çevirterek alacağını elde edemez. Rehin hakkı, hak sahibi için şu hak ve borçları doğurur:
A. haklar,
a) Rehin hakkı bir aynî hak olduğu için, bunu ihlâl eden herkese karşı ileri sürülebilir. Üçüncü kişilerin iyi niyetinin korunduğu durumlar bunun dışındadır,
b) Rehin hakkı sahibi ferî zilyet olduğu için, zilyetliğe ilişkin koruyucu hükümlerden yararlanır
(bk. ZİLYETLİK),
c) Rehin edilen şeye zarar verilmesi halinde, rehin hakkı sahibi zarar verenden tazminat isteyebilir. Aynı şekilde rehinli şeyin korunması için birtakım masraflar yapmak zorunda kalan rehin hakkı sahibi bu masrafların tazmin edilmesini de isteyebilir,
ç) A-lacağın kendisine ödenmemesi halinde, rehin hakkı sahibi rehin edilen şeyi paraya çevirterek alacağını elde eder. Rehnin paraya çevrilmesi İcra İflâs kanunu hükümlerine göre olur
(bk. PARA’ya çevirme);
B. borçlar,
a) Rehini hakkı sahibi, elinde bulunan rehinli şeyi korumak zorundadır. Onu kullanamaz ve rehin hakkına aykırı düşen bir şekilde ondan yararlanamaz. O sadece rehin edilen şeyin zilyetidir. Koruma borcunun yerine getirilmemesi sözleşmeden doğan sorumluluk hükümlerinin uygulanmasına yol açar. Bu sebeple rehin hakkı sahibinin kusurlu olduğu karine olarak kabul edilir. Bunun aksini ispat ederek sorumluluktan kurtulur.
b) Rehin hakkı sahibi, rehin edilen şeyi kendiliğinden ve istediği gibi satamaz. O ancak borcun ödenmemesi halinde İcra İflâs kanunundaki hükümlere uyarak rehin edilen şeyi satabilir,
c) Rehin hakkı sahibi, rehin verenin rızası olmadıkça, rehin edilen şeyi yeniden rehnedemez. Aksine hareket, rehin verenin uğrayacağı zararın tazmini borcunu doğurur. Rehin alan rehin verenin rızasıyle şeyi yeniden rehin edecek olursa, onunla rehin sözleşmesi yapması ve şeyin de zilyetliğini ona devretmesi gerekir,
ç) Rehin hakkı sahibinin rehin edilen şey üstünde hakkı, alacak hakkı devam ettikçe vardır.
Alacak, ifa veya başka herhangi bir sebeple sona erecek olursa, rehin edilen şeyi, rehin edene geri vermek zorundadır.
Rehin alan kimsenin geri verme borcu, sözleşmeden doğar. Rehin edilen şeyi geri vermez veya zarara uğramış olarak geri verirse, sözleşmenin ihlâli hükümlerine göre sorumlu olur. Ancak rehin hakkı sahibinin bu geri verme borcunun doğabilmesi için borcun tamamının yerine getirilmiş olması gerekir. Kısmî ifa halinde, rehin hakkı sahibi, borcun tamamı yerine getirilinceye kadar geri vermekten kaçınabilir. Kural olarak semereler «mütemmim cüz» olarak rehin edilen şeyin kapsamına girer. Ancak bunlar rehin hakkı devam ederken, mütemmim cüz olma niteliklerini kaybedecek olursa, rehin hakkı sahibi, bunları rehin eden kimseye geri vermek zorundadır.
Teslimi şart rehin hakkı şu durumlarda sona erer:
1. zilyetliğin ve zilyetliğin geri verilmesini isteme hakkının kaybedilmesi. Rehin hakkı sahibi, rehin edilen şey üstünde zilyetliğini kaybedecek olursa kural olarak rehin hakkı sona ermez. Zilyetliğin kaybı sonucu rehin hakkının sona erebilmesi için aynı zamanda bu kaybedilen zilyetliğin geri alınması hakkının da sona ermesi gerekir. Buna göre, zilyetliğin kaybının rehin hakkını sona erdirmesi için hem zilyetliğin kaybedilmiş, hem de bu kayıp sonucu, geri isteme hakkının ortadan kalkmış olması gerekir. Bu kuralın bir istisnası vardır. Rehin edilen şey, rehin hakkı sahibinin rızasıyle rehin verene geri verilecek olursa, rehin hakkı sona ermez ve bu süre içinde askıda kalır;
2. elde edilen alacağın sona ermesi. Rehin hakkı, alacak devam ettikçe vardır. Bu sebeple, alacak, ifa veya başka bir sebeple sona erecek olursa, rehin hakkı da ortadan kalkar. Ancak borç bir üçüncü kişi tarafından yerine getirilecek olursa, rehin hakkı sona ermez, halefiyet kurallarına göre borcu ifa eden üçüncü kişiye geçer. Bu kuralın uygulanabilmesi için borcu yerine getiren kimsenin rehin edilen şey üstünde herhangi bir aynî hakkının bulunması gerekir. Böyle bir hakkı yoksa üçüncü kişinin ifasına rağmen rehin hakkı sona erer;
3. rehin hakkı, feragat ve tarafların anlaşmasıyle sona erer.
• Teslimsiz menkul rehni, «menkul ipoteği» de denilen bu durumda, rehin hakkının kurulması için rehin edilen şey üstündeki zilyetliğin rehin hakkı sahibine devredilmesi gerekmez. Kanunda belirtilen durumlarda bir menkul üstündeki rehin hakkı, zilyetliğin devredilmesi gerekmeden doğar. Teslimsiz menkul rehninin hangi durumlarda söz konusu olabileceği kanunlarda açık olarak gösterilmiştir. Bunlar dışında kalan durumlarda teslimsiz menkul rehni kurulamaz.
Başlıca teslimsiz menkul rehni durumları şunlardır:
1. hayvan rehni; teslimsiz hayvan rehni, bütün hayvanlar üstünde kurulamaz. Ancak çiftlik hayvanları üstünde teslimsiz menkul rehni kurulabilir. Bunun dışında kalan hayvanlar üstünde rehin hakkı kurulmak isteniyorsa, bunun genel rehin hakkı şeklinde (hayvanların zilyetliğinin devredilmesi suretiyle) kurulması gerekir. Bunun dışında kanun kimler lehine hayvan rehninin kurulacağını da belirtmiştir; yani hak sahibi yönünden de bir sınırlama vardır. Buna göre, ancak mahallin mülkî âmirinden bu işleri yapmak için izin almış kredi müesseseleriyle kooperatifler, teslimsiz hayvan rehninden yararlanabilir.
Söz konusu müesseseler bulundukları yerin ticaret siciline kaydedilir. Rehin sözleşmesinin kurulması hiç bir şekle bağlı değildir. Ancak bu sözleşmeye dayanılarak rehin hakkının kurulabilmesi için bunun hayvan rehni siciline kaydedilmesi gerekir. Yoksa, rehin hakkı kurulmuş olmaz. Hayvan rehni sicilleri icra daireleri tarafından tutulur. Bir asliye mahkemesinin görev sahasında birden fazla icra dairesi varsa, hayvan rehni sicilini tutma görevi 1 numaralı icra dairesine aittir. Çıkarı bulunan herkes, sicildeki kayıtların bir kopyasını isteyebilir.
Hayvan rehni, alacaklı veya borçlunun ikametgâhının bulunduğu yer siciline değil, hayvan neredeyse onun bulunduğu yer siciline kaydedilir. Sicilin aleniyet fonksiyonu yoktur. Bu sebeple hayvan üstünde bir rehin hakkı bulunduğunu bilmeden bunlar üstünde mülkiyeti kazanan üçüncü kişilere karşı rehin hakkı ileri sürülmez;
2. maden cevherlerinin rehni, Maden kn. md. 108′e göre, maden cevherleri, bunları çıkaran veya arama ve işletme hakkına sahip olan kimseler tarafından alacaklıya teslim edilmeksizin rehin edilebilir. Bu durum Enerji ve Tabiî Kaynaklar bakanlığında tutulan bir sicile kaydedilir;
3. Ziraî Donatım kurumunun rehin hakkı;
4. Ziraat bankasının teslimsiz rehin hakkı;
5. tarım kredi kooperatiflerinin teslimsiz rehin hakkı;
6. Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkındaki kanuna göre, belirli müesseselerin işletilmesinden doğan vergi borçları için devletin teslimsiz rehin hakkı;
7. Ticarî İşletme Rehni kanununa göre, ticarî işletmenin veya esnaf işletmesinin rehni.
— Esk. huk. Rehin, râhin (rehin eden) ile mürtehin (rehin alan) arasında yapılan bir anlaşma sonucu merhun’un (rehnedilen şey) kabzıyle (elde tutulması) gerçekleşir. Malikî mezhebine göre mürtehin, akit yapıldıktan sonra râhini, merhunu kendisine teslime zorlayabilir. Hanefî mezhebine göreyse teslim, yani kabz olmadıkça rehin bir bağış gibidir ve bu yüzden geçerliliği, taraflar arasındaki anlaşmaya, kabzın eklenmesine bağlıdır. Bu mezhebin görüşünde rehin bir aynî akittir. İslâm hukukunda, kabzı mümkün olmayan şeylerin rehni söz konusu değildir; alacak hakkı rehnedilemez.
+ Sıf. Esk. Bir şeye karşılık garanti olarak bırakılmış olan: Dam çökük, arsa rehin, bahçeyi icra ister;// Bir kalem borca bedel faizi defter defter! (M. Â. Ersoy). || Yakın, yakınlaşmış. (-> Bibliyo.) [M]
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REHİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REDOKS
Tarih 25 Haziran 2009
REDOKS i. (ing. red’ uction], indirgeme ve ox[idation], yükseltgeme ‘den, redox).
Kim. Yükseltgen bir maddenin indirgen bir madde üzerine yaptığı kimyasal etki; bu etki, hem indirgenin yükseltgenmesi, hem de yükseltgenin indirgenmesi şeklinde ortaya çıkar. || Redoks çifti, nötür bir atom ile iyonlaşmış aynı atomdan veya aynı atomu kapsayan biri indirgen öbürü yükseltgen iki iyondan meydana gelen atom veya iyon çifti; bu atomlar veya iyonlar, elektron alışverişiyle tersinir olarak birbirlerine dönüşürler. || Redoks potansiyeli. Bk. rH
— ANSiKL. Kim. Yükseltgenlerin ve indirgenlerin gücü. Belli bir yükseltgen, genel olarak bütün indirgenleri yükseltgeyemez: çözelti halindeki brom, bir iyodürü iyot halinde yükseltger, fakat bir klorürü klor halinde yükseltgeme gücü yoktur; tam tersine burada klor bromürlerden brom açığa çıkarır; klor, iyottan ve bromdan daha güçlü bir yükseltgendir; buna karşılık meselâ I iyonu, CI – iyonundan daha güçlü bir indirgendir. Tepkimelerin sonuçlarını önceden bilmek için, yükseltgenleri ve indirgenleri güçlerine göre sınıflandırmak gerekir, bunun için de redoks çiftleri’ni ele almak faydalıdır: böylece, elektronların işe karıştığı yarı-tepkimelerle gösterilen sistemleri belirtmek ve bunlar arasındaki redoks tepkimelerini ayırt etmek mümkün olur; meselâ, çözelti halindeki
2 Fe3+ + Sn2 + -> 2 Fe2 + + Sn4 +
tepkimesi,
2 Fe3+ + 2 e -> 2 Fe2 +
ile
Sn2+ -> Sn4+ + 2e-
tepkimelerinin sonucu olarak düşünülebilir ve bu redoks sistemlerini genellikle dengeli kabul ederek, tepkimeye tekabül eden redoks çiftleri
Fe2+ > < Fe3+ + e- ‘ve Sn2+ > < Sn4 + + 2e- şeklinde, yani, indirgeme > < yükseltgeme + n e – şeklinde yazılabilir; çünkü, demir III iyonu kalay II iyonuyle indirgenirse, demir II iyonu da, meselâ, klor (CI > < CI + e-) ile yükseltgenebilir. Yükseltgenleri ve indirgenleri güçlerine göre sınıflandırmakla redoks çiftlerinin düzenli bir listesi en basit şekilde hazırlanmış olur. Bu liste, tamamıyle kimyasal verilere göre düzenlenebilir, fakat aslında elektrot potansiyeli kavramına dayanarak redoks çiftlerinin nicel bir sınıflandırmasını veren piller teorisine başvurmak çok daha uygun olur. Elektrokimyasal piller, redoks tepkimeleriyle çalışan akım üreteçleridir. Meselâ, Daniell pilini ele alalım: Zn / ZnSO4 // CuSO4/Cu; pil akım üretmeğe başladığı zaman elektronlar, pilin dışında, çinkodan bakıra doğru yol alır; öyleyse elektronların pilin içinde de bakırdan çinkoya doğru akmaları gerekir; bu eletkron akışı, iyonlarla ve elektrotların uçlarındaki alışverişle sağlanır: pozitif elektrot (Cu), bir Cu2+ iyonuna iki elektron vererek bu iyonu Cu atomuna dönüştürür; bu bakır atomu da elektrot üzerine çökelir: Cu2 + + 2e- -> Cu; aynı anda negatif elektrot (Zn), bir Zn atomunun Zn2+ iyonuna dönüşmesinden arta kalan iki elektronu alır ve çinko atomu çözelti haline geçer:
Zn -> Zn2+ +2e-
Burada incelediğimiz piller, özellikle Daniell pili tersinirdir; yani, pilin devresi dışına yerleştirilmiş bir üreteçle akım yönünün bir miktar değiştirilmesi, elektrotlardaki kimyasal olayların ters yönde gelişmesine yol açar: böylece bakır çözünür, çinko ise elektrotta birikir. Dış üretecin elektromotor kuvveti hiç akım dolaşmayacak değerde ise, her elektrodun çevresinde denge meydana gelir:
Cu > < Cu2+ +2e- ve Zn > < Zn2+ +2e- ; bu denge durumları, yukarıda sözü edilen redoks çiftleriyle gösterilir. Bir pil, genellikle redoks dengelerinin kurulduğu iki bölümden (iki yarım pilden) veya iki elektrottan meydana gelir. Bu dengelerin türü çok çeşitlidir ve farklı elektrot tiplerine tekabül eder; elektrotlar şu şekilde sınıflandırılabilir: 1. Katyon elektrodu. Tuzlarından birinin çözeltisine daldırılmış bir madenden meydana gelir; meselâ: Zn / Zn SO4; redoks dengesi M > < Mn+ + ne- şeklinde yazılır; indirgenmiş kimyasal madde, doğrudan doğruya madenin kendisidir; 2. Gazlı elektrot. En önemlisi hidrojenli elektrottur; parçalı, gözenekli, siyah platinle kaplanmış bir platin lamadan (platinle kaplanmış platin lama) meydana gelen elektrot, bir asit çözeltisine (HC1) yarıya kadar daldırılır ve 1 atmosferlik hidrojenle temas ettirilir; Jekabül eden redoks çifti 1/2 H2 > < H+ +e- ‘dir; hidrojenin basıncı 1 atmosfer ve H+I = 1 yani pH=0 olursa, elektrot’a «normal» denir; 3. Anyon elektrodu. En önemlilerinden biri kalomelli elektrottur; çok az çözünür bir tuz olan kalomel (civa-I klorür Hg2Cl») ile temas halindeki civadan meydan gelir; kalomel de bir KCI çözeltisine temas eder. Bu elektroda tekabül eden redoks çifti 2Hg +2 Cl > < Hg2Cl2 + 2e- ‘dir; diğer bir örnek de gümüş klorürlü elektrottur; 4. Asıl redeks elektrodu. Belli bir redoks dengesi olan bir çözeltiye daldırılmış etkilenmeyen bir madenden (platin) meydana gelir; ör. demir II ve demir III tuzu, Fe2 + > < Fe 3+ + e-; asit permanganat ve manganez II tuzu. Mn04- + 8H+ > < Mn2 + +4H20+5 e- Elektronların çözeltiye veya dış devreye doğru hareket etmesini sağlayan madenî elektrot, redoks dengesinn de şu veya bu doğrultuya göre yer değiştirmesini sağlar. Bir elektrot, hangi tipten oluısa olsun, belirli şartlarda, madenî elektrot ile içine dal-dınldığı çözelti arasındaki belli bir potansiyel farkıyla nitelenir: «mutlak elektrot gerilimi» denen E=Vmaden — V çözelti. Termodinamik görünüşü doğrulayan ve Nernst’in bulduğu formülü genelleştiren bir formül E bağıntısını verir: çözeltideki redoks dengesinin, m1A1 + m2A2 +…> < n1B1 + n2B2 + ….+ ne-
şeklindeki kimyasal bir denklemle (burada
A1, A2, … B1, B2, ….. çözeltideki redoks dengesinde rol oynayan iyon veya molekül türleridir) ifade edildiği genel durumda
![]()
olur. Bu formülde R, tükel gazların mole bağlı olan sabiti; T, Kelvin derecesi; F, fara day (96 500 coulomb); Log bir Neper logaritmasıdır. Sayısal değerlere ve ondalık logaritmaya (log) geçilince, 25°C’ta

olur. Meselâ, IA1|, A1 türünün çözelti içindeki etkinliğidir; çok seyreltik çözeltilerde bu büyüklük molariteyle karışır ve derişiklik ne kadar fazla olursa molariteden o kadar uzaklaşır. Eo, ayrı ayrı ele alınan her elektrot için, teoriyle belirlenemeyen bir sabittir (verilen T ve p değeri için); Eo (normal elektrot geriiimi»dir: bu, bütün etkinlikler birime eşit olduğu zaman, E’nin aldığı değerdir. E ve Eo deneysel olarak ölçülemez; çünkü bir potansiyel faikı ancak iki elektrot arasında ölçülebilir, yani çözeltiler arasında bir elektrik teması sağlayacak şekilde (normal olarak bir KCI çözeltisiyle) iki yarım pili birleştirmek gerekir, böyle yapmakla da bir pil elde edilmiş olur.
Bu potansiyel farkının ölçümü için, sırasıyle her yarım pile, karşılaştırma elektrodu olarak seçilmiş bir yarım pil bağlanır ve Eo yaklaşık bir sabitle ölçülür; bu sabit bilinmemekle beraber bütün elektrotlar için aynıdır. Eo’ın bu şekilde ölçülen değeri, karşılaştırma elektroduna göre sıfırdır. Uzlaşma yoluyle seçilmiş karşılaştırma elektrodu, yukarıda tarif edildiği gibi normal bir hidrojenli elektrottur. Deneylerde, bu ölçmeleri, hidrojenli elektrottan daha kullanışlı olan ve hidrojenli elektroda oranla gerilimi kesin olarak bilinen ikinci bir karşılaştırma elektrodu tercih edilir; bu ikinci karşılaştırma elektrodu genellikle kalomelli elektrottur; 25°C’ta ve kalomelle temas eden KC1 çözeltisi doymuş ise, normal hidrojenli elektroda göre bu elektrodun normal gerilimi,
Eo = + 0,245 volttur. Böylece, herhangi bir yarım pilin volt cinsinden Eo değeri
E0(H2) = Eo(Hg) + 0,245
olacaktır. Her yarım pil için Eo’ın ölçülmesi (ki çoğu zaman güçtür) aşağıdaki tabloda kısmen gösterilen ve normal gerilimler ölçeği (veya normal elektrot ya da redoks potansiyelleri) denen bir listenin hazırlanmasını sağlar. Bu ölçek özellikle, her biri tuzlarından birinin çözeltisiyle temas eden çeşitli madenlerin normal elektrot gerilimlerini verir; bu şekilde elde edilen sınıflandırma, pek tabiîdir ki bir madenin iyon haline geçme eğilimiyle, yani az veya çok elektropozitif olma özelliğiyle veya indirgenliğiyle sıkı bir ilişki halindedir.
Meselâ, redoks çifti madenlerin redoks çiftine benzeyen hidrojen, bir maden olmadığı halde bu listede yer alabilmektedir; listede hidrojenin üstünde bulunan madenler, hidrojenden daha elektropozitiftir. Madenlerin elektrot gerilimlerinin bilinmesi, kullanılan çeşitli pillerin elektromotor küvetlerini yaklaşık olarak hesaplamak imkânı verir:
meselâ. Daniell pili Zn/ZnS04; Cu S04/ Cu için elektromotor kuvvet, açık devredeki potansiyel farkına eşittir; bu da
(VCu – Vcus04) + (VcuS04 — VZnSO4) + (VznS04 — VZn)
cebirsel toplamına eşit olur; gözenekli kap i-çinde birbirine değen çözeltiler arasındaki
Vcuso4 — VznSo4, potansiyel farkı bilinmez; fakat çok zayıf olduğunu düşünmemiz için çeşitli sebepler vardır; bu potansiyel farkı ihmal edilirse, pilin elektromotor kuvveti
e — (Vcu — VcuS04) — (Vzn — VzS04)
olur; yani, bakır ve çinkonun elektrot gerilimleri farkına (cebirsel fark) eşit olur; normal gerilimler yardımıyîe yaklaşık sonuç elde edilir: e := 0,34 — (—0,76) = 1,10 volt; sonucun pozitif olması, bu pilde bakırın pozitif kutup olduğunu gösterir. Bu liste ayrıca, «bir madenin başka bir madenle yer değiştirme» tepkimeleri denen kimyasal redoks tepkimelerinin yönünü önceden bilmek imkânı da verir. Meselâ, bir bakır II tuzu çözeltisine daldırılan demir lama hemen bakırla kaplanır; aynı anda demir, Fe2 + iyonları halinde çözeltiye karışır.
Kimyasal tepkime Fe + Cu2+ -> Fe2+ + Cu şeklinde yazılır; bu, bakırdan daha indirgen olan demirin, bakır II iyonlarını indirgeyerek onları madenî bakır haline getirdiği ve çözeltide bu bakır iyonlarının yerini aldığı bir redoks tepkimesidir. Demek ki prensip olarak, bu çeşit tepkimeler yukarıdaki listeye göre önceden anlaşılabilir: bir maden, listede kendisinin altında sıralanan bütün ö-bür madenleri açığa çıkarır; bu durum, kendisinin üstünde yer alan madenler tarafından açığa çıkarılabilen (sudan veya asit çözeltilerden) hidrojen için de geçerlidir.
Ayrıca, bir madenin elektrot geriliminin, diğer etkenlerin yanı sıra, çözeltideki maden iyonlarının derişikliğine de bağlı olduğunu kesinlikle belirtmek gerekir. Yukarıda verilen genel formülün bir katyon elektroduna uygulanması,
![]()
formülünü verir; burada / Mn+ /, çözeltideki maden iyonlarının etkinliğidir; formül Nerst (1890) tarafından hazırlanmıştır. Buradan özellikle şu sonuca varılır: iyonlarıyle temas halinde bulunan ve sadece maden iyonlarının derişikliği ve dolayısıyle etkinliği bakımından birbirinden farklı olan, aynı madenden yapılmış iki yarım pilin birleştirilmesiyle bir tek pil yapılabilir:

ve (a2) iki yarım pildeki maden iyonlarının etkinliğidir. Bu şekilde elde edilen ve «derişmeli (veya yoğunlaşmalı) piller» denilen pillerin elektromotor kuvveti genellikle çok düşüktür (birkaç santivolt kadar). Bu derişmeli pillerin özel bir şekli de, pH’1
(pH= —log /H+/ ) farklı çözeltilerin kullanıldığı hidıojenli elektrotlardan meydana gelen yarım pillerdir. Bunlardan biri normal hidrojenli elektrot ise, öbürü pH’1 bilinmeyen bir çözeltidir; pilin elektromotor kuvveti, 25°C’ta, e =0,059 pH formülüyle verilir ve bunun ölçülmesi, çözeltinin pH’ını hesaplamak imkânı sağlar; bu, pH’ların elektrometrik ölçü ilkesidir; bu usul, laboratuvarlarda ve sanayide çok kullanılır. Pratik yapımı için, derişmeli bir pilin, elektromotor kuvvetinde büyük bir değişiklik yapılmadıkça yeterli akım üretmeyeceğini bilmek gerekir: bu elektromotor kuvvetin, ya karşılaştırma metoduyle (kesin ve ideal olan bu metodun tek sakıncası çok vakit almasıdır) ya da bir voltmetreyle ölçülmesi gerekir. Yalnız voltmetrenin hassasiyeti yapılacak ölçmelere göre ayarlanmalıdır: bunun için genellikle bir milivoltmetre kullanılır; bu âletin iç direnci çok büyük olmalıdır (en az 1010Q). Yükseltici elektronik voltmetre bütün bu aranan şartlara cevap verir; doğrudan okumalı pH-metre’lerde genellikle bu âlet kullanılır; bu tip pH-metre’ler ise, çok hassas ve kullanışlı olduğundan pratikte çok tercih edilir ve yapımları sırasında volt cinsinden değil de pH birimleri cinsinden derecelenir.
Kutuplarındaki potansiyel farkının ölçüldüğü pil, içinde birkaç santimetre küp kadar pH’1 bilinmeyen çözeltinin bulunduğu küçük bir kaptan meydana gelir; bu çözeltiye şunlar daldırılır:
Karşılaştırma elektrodu (dış), kolaylık açısından gerekli olan ikinci bir karşılaştırma elektrodudur ve doymuş KC1 çözeltisiyle temas eden kalomelli elektrottan meydana gelir;
gösterici elektrot; birçok çeşidi vardır, fakat en çok kullanılanı cam elektrottur, alt tarafına küçük bir ampul yerleştirilmiş, yalnız H+ iyonlarını geçiren yumuşak camdan yapılmış, çok ince çeperli bir tüpten meydana gelir; bu ampulün içinde, tüpe yerleştirilmiş kalomelli elektroda değen ve bir karşılaştırma elektrodu (iç) meydana getiren bir HC1 N/10 çözeltisi vardır; uçları elektronik voltmetreye bağlanan bu sistem, şöyle bir şema ile gösterilebilir:

Bir cam elektrot kullanmakla, aşağı yukarı 12 pH’a kadar, 0,01 pH birimlik hassasiyetle ölçme yapılabilir; bu pH’ın daha üstünde yani daha bazik çözeltilerde alkali iyonları (Na+ veya Li+) bulunduğu için hata oranı artar.
Daha genel bir şekilde, yukarıda verilen redoks potansiyeleri listesi, redoks çiftlerinin kesin olarak sınıflandırılmasını ve redoks tepkimelerinin önceden bilinmesini sağlar;
msl., Sn2+ > < Sn4+ + 2e- ve Hg2/2+ > < 2 Hg2+ + 2e gibi iki redoks çifti olsun; Pt/Sn2+, Sn*4+ : Hg2/2+, Hg2+ /Pt pili, dışarıdaki bir devreye, Sn2+ iyonlarının yükseltgeneceği ve Hg2+ iyonlarının indirgeneceği bir yönde kendiliğinden akım verirse, Sn2+ + 2Hg2+ -> Sn4+ + Hg2/2+ tepkimesi gerçekleşebilir, yani kalay II iyonu civa II iyonunu indirger; kalay iyonlarından kopan elektronların civa iyonlarına geçmesi için, pil dışındaki akımın civalı yarım pilden kalaylı yarım pile doğru yol alması, yani, civalı yarım pil -> kalaylı yarım pil doğrultusunda hesaplanan elektromotor kuvvetin pozitif olması gerekir;
böylece e = + 0,91 — (+0,15) = + 0,76 volt elde edilir. Zaten, deneyde de görülebileceği gibi, civa II iyonunun kalay II iyonu tarafından indirgenmesinin bir civa I tuzunun oluşumunu engellemediği, fakat tepkimenin element halinde civa meydana gelene kadar sürdüğü önceden kolayca anlaşılabilir.
Bu arada, daha kesin bir şekilde söylemek gerekirse, elektrot gerilimleri çeşitli etkenlere ve özellikle indirgenmiş şekil ile yük-seltgenmiş şeklin derişikliğine bağlıdır: bu iurum, sadece elektrotların normal gerilimlerinden çıkarılan şematik sonuçlan (özellikle ele alınan redoks çiftlerinde bu gerilimler birbirinden çok az farklı olduğu zaman) değiştirebilecek niteliktedir; bu durumda tepkime tam olmayacağı için kimyasal denge kurulabilir.
Nihayet bazı redoks çiftlerinde, elektrot geriliminin, çözeltideki H+ iyonlarının derişikliğine, yani pH’ına, az veya çok asitli olmasına bağlı olduğu görülür: Mn2+ +4H2O > < MnO4 + 8H+ +5e- denkleminin tekabül ettiği redoks çiftinde durum böyledir ve bazı şartlarda, permanganat iyonunun yükseltgen özelliğini ifade eder. Bu yükseltgenliği niteleyen elektrot gerilimi


yazılabilir; bu da, pH’ın, permanganat iyonunun yükseltgen özelliği üzerindeki etkisini açıklar.
— Biyol. Redoks olayları, bitki ve hayvan metabolizmasında önemli bir rol oynar; meselâ hücre Solunumunda pek çok redoks tepkimesi işe karışır. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDOKS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REDİNGTONİT
Tarih 25 Haziran 2009
REDİNGTONİT i. (Redington madeninin [Kaliforniya] adından fr. redingtonite). Miner. Hidratlı tabiî alüminyum, demir ve krom sülfat. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDİNGTONİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REÇİNE
Tarih 25 Haziran 2009
REÇİNE i. (ital. resina’dan). Katı veya yarı akışkan, saydam, kolay ergiyen, suda çözünmeyen, billûrlaşmağa elverişsiz veya az elverişli organik madde.
(Bk. ANSiKL. Kim. bölümü.)
\\ Reçine sakızı, tabiî veya sunî terlemeyle elde edilen tabiî reçine ve zamk karışımı.
(KEDİ BALI da denir.) [Reçine sakızları, genellikle sıcak bölge bitkilerinden, özellikle de maydanozgiller veya sakızağacıgillerden üretilir.] || Petrol reçinesi, petrolde bulunan koyu renkli, yarı katı maddeler grubu; karmaşık yapıları, iki ağır hidrokarbon molekülünün oksijen alarak yoğunlaşmasından meydana gelir.
Sunî veya sentetik reçine, kimyasal yolla elde edilen reçine; sonsuz polimerleş-me veya polikondansasyonla meydana gelen makromoleküllü bir maddedir. || Tabii reçine, bitki veya fosilden elde edilen reçine.
Bot. Reçine keseleri, bir kısım açıkto-humlu bitkilerle benzerlerinde bulunan ve reçineli maddelerin birikmesine yarayan küçük keseler.
— Eczc. Kokulu reçine, bazı bitkilerde bir esans ile bu esansın oksitlenmesinden oluşan reçinenin tabiî karışımı; damıtma ile, sıvı yağ ve katı reçine halinde iki kısma ayrılır: Terementi, bir kokulu reçinedir. Bk. ANSiKL.
— Foto. Işığa duyarlı reçineler. Bk. ANSİKL.
— Miner. Fosil reçine, oksijenli tabiî hidrokarbon; başlıca türleri şunlardır: kopalın, ösmit, tasmanit, süksin veya kehribar, hartit, ambrit, piropisit, retinasfalt, valkovit v.b.
— Ormanc. Reçine alma, çamın gövdesine çentikler açarak reçine akmasını sağlamak. || Reçine kabı, çam ağaçlarından akan reçineyi toplamak için kullanılan kap. || Reçine toplanması. Bk. ÇENTİKLEME.
— Plast. mad. Fenoksi reçinesi, epiklor-hidrin ile bisfenol A’nın, epoksitli grupların oluşmasını önleyecek şartlarda yoğunlaştırılmasından elde edilen reçine. Bk. ANSiKL.
— Ted. Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Eczc. Kokulu reçine’ler bitkiden ya tabiî olarak veya açılan çentiklerden sızar. Bu sızıntının örnek tipi terementidir. Kokulu reçine, reçine ile terpenik bir uçucu yağın karışımıdır. Az çok yumuşak bir kıvamdadır, fakat zamanla, içinde bulunduğu kabın şeklini alır. Polarize ışığa etkilidir. Kokulu reçine çeşitli bitki familyalarından elde edilir: kozalaklılar (terementi), sakızağacıgiller (sakız, mekke terementisi), baklagiller (kopahu) v.b.
— Foto. Işığa duyarlı reçineler. «Foto-polimer» denen plastik maddeler, maden, cam, seramik, mine v.b.nin yüzeylerini ışığa duyarlı hale getirmeyi sağlar. Pnömatik bir şasi içinde sımsıkı temas halinde tutulan bir fotoğraf klişesi üzerine morötesi ışınlar gönderdikten sonra, çok basit işlemlerle, asitle kimyasal oyma veya fırında emaylama yapılabilir. Görüntüler sabit olduğu gibi asitlere ve yüksek sıcaklıklara da dayanıklıdır.
— Kim. Reçinelerin, esansların oksitlenmesiyle meydana geldiği sanılır; birleşiminde, suda erimeyen ve alkolde eriyen terpen türevleri, yağlar ve organik eriticiler vardır. Reçine tabiî olarak kozalaklılardan ve terebinthaceae familyası bitkilerinden elde edilir. Tedavide merhemlerin sanayide birçok boya ve verniğin birleşimine girer. Sanayide kullanılan bellibaşlı iki reçine tipi, kolofan ve kopaldır; kolofan çam ağacının sakızıdır, terebentinin bileşiminde dörtte üç oranda bulunur; kopal, sıcak ülkelerde yetişen çeşitli bitkilerin sakızıdır ve sert kopal (zengibar, madagaskar kopalı), yarı sert kopal (kongo, manilla kopalı, kauri), yumuşak kopal (dammar, elemi, takamak, sandarak, akroit, gomalak) olmak üzere üçe ayrılır. Bunlar Alkol esterleri ve molekül ağırlığı yüksek reçine asitlerinin karışımından ve terpenik seriye ait hidrojen karbürlerinden oluşur; değerleri renklerine göre değişir.
Sunî reçinelerin sayısı çoğalmıştır, başlıca iki tip ayırdedilir: termoplastik reçineler, ısı ile sertleşen reçineler; Termoplastik reçineler ısı ile yumuşar, kolay şekil alır ve yapışır; ısı ile sertleşen reçinelerin hepsi polikondansasyonla elde edilir; bu kondansasyonun sonuna kadar istenilen biçime sokulabilir ve ancak bir süre piştikten sonra sertleşir. Termoplastik reçineler, nitroselüloz reçinelerini, selüloz asetatını, selüloz esterlerini, polivinilik ve poliakrilik reçineleri (polistiren, alkol, polivinilik asetal, polivinil klorür ve asetal), kumaron ve inden reçinelerini, klorlu kauçuk reçinelerini, izomerleştirilmiş kauçuk reçinelerini v.b. kapsar.
Isı ile sertleşen reçineler, formik ve fenolik reçineleri, alkidleri (gliseroftalik reçineler), aminoplast reçineleri (üreformol reçineler), silikon reçineleri v.b. kapsar. Reçineler doğrudan doğruya veya bazı yağlarla değişikliğe uğratılarak sanayide yapılan vernik ve boyaların başlıca yağlayıcı maddesini meydana getirir; reçineler sayesinde dış etkenlere çok iyi dayanan kaplama maddeleri yapılmıştır. Polyester, poliamit ve poliüretan reçinelerin ve epoksit reçinelerin bulunma-sıyle inşaatta ve sanayide kullanılan boya ve verniklerin fiziksel ve kimyasal nitelikleri düzelmiştir.
Petrol reçineleri, tabiî olarak bulunduğu yağlı hammaddelerden sülfürik asitle işlenerek, propanla çözeltilerek veya renk giderici toprağa emdirilerek elde edilir. Petrokimyada tabiî reçineler (rinilik veya akrilik reçineler) ayarında plastik maddeler elde edilir (msl. kaplama ve vernik yapımında kullanılan epikot).
— Plast. mad. Fenoksi reçineleri, epoksit reçinelerinden farklıdır. Bunlar kendilerine termoplastik özellikler kazandıran çizgisel molekül yapılarıyle de epoksit reçinelerinden ayırt edilebilir. Bu yüzden, sonradan pişirmeksizin kullanmak mümkündür. Bununla birlikte, izosiyanatlar, anhidritler, triazinler ve melaminlerle işlenirlerse, zincirler arasında işlenmiş ürüne ısı etkisiyle sertleşme özelliği kazandıran enine bağlar meydana getirerek değişebilirler. İlâç şişeleri dökümüne elverişli olan bu reçineler çok saydam ve dayanıklıdır; havayı ve nemi geçirmez.
— Ted. Sentetik reçineler tedavide kullanılmadan önce, sanayide suların temizlenmesinde ve madenlerden arınmasında kullanılmıştır. Bu reçineler iki gruba ayrılır:
1. anyon değiştirici reçineler, çok aminli reçinelerdir; tetraetilenpentamin, formol ve asetonun yoğunlaşmasından elde edilir. Suda erimez, zehirli değildir, serbest asitleri tespit eder; anyon değiştirici reçinelerin etki yaptığı ortamda bulunan serbest asitler hızla ve hemen tamamen bu ortamdan kaybolur. Reçine + asit karışımı erimez halde kalır; tespit edilen anyonlar, bağırsak alkaliliğinin etkisiyle nötür tuzlar haline geçer ve bu tuzlar emilir. Organizma, madenî element bakımından hiç bir kayba uğramaz. Mide hiperasiditesinde ve özellikle mide ülserinde, anyon değiştirici reçineler hiperkloridriyi yok eder;
2. katyon değiştirici reçineler, bir yoğunlaşma etkeni olan formol’ün kurduğu köprülerle (—CH2—) birleştirilmiş uzun aro-matik karbür zincirlerinden meydana gelir; bu köprüler, katyonların değişmesinde etkili olan asit fonksiyonlarını yüklenir (karboksilikler, sülfonlar). Asit fonksiyonları serbest durumda veya katyonlarla doyurulmuş olarak bulunur (amonyum, potasyum) ve bu katyonları başka katyonlarla değiştirebilir.
Başlıca uygulaması, sodyumu tespit ederek ödemli hastaları katyondan kurtarma yeteneğine dayanır. Ağızdan alındığında, besinlerde ve sindirim salgılarında bulunan sodyumu tespit eder ve sodyumun bağırsaklarda emilmesine engel olur, sodyumla birlikte dışkı ile dışarı atılır. (Katyon değiştirici reçineler, sebep olabileceği elektrolitik bozukluklar ve tansiyon düşüklükleri sebebiyle C tablosunda kayıtlıdır.) [L]
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REÇİNE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REAUMUR (Rene’ Antoine ferhault de)
Tarih 25 Haziran 2009
REAUMUR (Rene’ Antoine ferhault de), fransız fizikçisi ve tabiat bilgini
(La Rochelle 1683 – Saint-Julien du-Terroux 1757).
Daha yirmi yaşındayken birçok geometri incelemesi yayımladı. Çok geçmeden Bilimler akademisi tarafından Deseription des Divers Arts et Metlers (Çeşitli Sanatların ve Mesleklerin Tasviri) adlı yayımı yönetmekle görevlendirildi.
1730′a doğru yaptığı ve 0-80 dereceye bölünmüş alkollü termometreyle adını duyurdu. Demir alaşımlarıyle ilgili araştırmaları daha önemlidir: dökme demiri, maden veya oksit halinde demir katarak, çelik haline dönüştürmeyi başardı; L’Art de Convertir le Fer Forge en Acier et l’Art d’Adoucir le Fer Fondu (Dövme Demiri Çeliğe Dönüştürme ve Ergimiş Demiri Sertleştirme Sanatı) [1722] adlı eserinde çeliğin semantasyonunu ve tavlanmasını İnceledi.
Madenlerin tel haline gelebilme özellikleri, kablo tellerinin direnci ve demirin mıknatıslanması üstünde çalıştı. 1722′de, madenlerin bileşimini incelemek için mikroskoptan yararlanmayı öne sürdü ve böylece metalografinin temelini attı. «Reaumur porseleni» adiyle bilinen buzlu camı keşfetti. Tabiat bilimleriyle de ilgilendi ve ilk olarak omurgasızların yaşama şartlarını inceledi. Memoi-res Pour Servir a l’Histoire des tnsectes (Böcekler Tarihi İçin Yardımcı İncelemeler) [1734-1742] adlı eseri büyük bir önem taşır.
Bu çalışmaları dolayısıyle ona XVIII. YÜZYIL PLiNiUS’U adı verildi.
Başlıca eserleri: Examen de la Soie des Araignees (örümcek Ağlarının İncelenmesi) [1710], Sur l’Art de Faire Eclore et d’Alever en Toute Saison des Oiseaux Domestiques (Her Mevsimde Evcil Kuşları Üretme ve Bakım Sanatı Üstüne) [1749]. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAUMUR (Rene’ Antoine ferhault de) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REANİMASYON
Tarih 25 Haziran 2009
REANİMASYON i. (fr. reanimation). Ted. Had ve ağır hastalık hallerinde, suyuk ve fonksiyonlardaki dengeyi normale döndürmek amacıyle başvurulan fizik, kimyasal ve biyolojik yolların tümü.
— ANSiKL. Cerrahî reanimasyon, ameliyat geçirecek hastaya uygulanır; yani sistemli olarak ameliyattan önce; ameliyat esnasında ve ameliyattan sonra bazı tedbirlerin alınmasını öngörür.
Ameliyattan önce gerekli muayeneler yapılır ve bakım .şartları yerine getirilir. Ameliyat sırasında anesteziye, dolaşım ve solunumun düzgün olmasına sıkı bir şekilde dikkat edilir; ayrıca hastanın perfüzyonla, gereğinde kan nakliyle sürekli olarak biyolojik dengesini sağlamak meselesi ortaya çıkabilir.
Birkaç dakikadan fazla sürecek her ameliyat için sistemli olarak damar içi bir perfüzyon takılır; damla damla verilen serumun içine, ihtiyaca göre anestezikler, kürarlayıcılar, gangliyoplejikler ve analeptikler katılır. Kan nakilleri, ancak hastanın kan kaybı belirli bir hacmi aştığı, ameliyat bölgesinin veya doğrudan doğruya ameliyat şeklinin gerektirdiği hallerde yapılır. Ameliyat süresince yapılan bu bakım hastadaki fizyopatolojik değişiklikleri ortaya çıkarır ve anestezi hekiminin alacağı tedbirlere ışık tutar.
Ameliyattan sonraki bakım, gerekli bazı hareketleri ve küçük tedbirleri kapsar; ama bunların zamanında yerine getirilmesi şarttır. Hastanın yatağa yatırılması, odanın ısı derecesinin ayarlanması yelerli oksijen verilmesi, uyanmanın kontrolü yapılacak ilk işlerdir; bundan sonra nabız, ateş ve tansiyon kontrolları gelir ve bu sayede şok, kanama, tromboz, kalp ve akciğer komplikasyonları gibi sakıncaları önleme imkânı doğar.
Bununla beraber ameliyatların çoğu, anestezi ve reanimasyon hekiminin son derece dikkatli olmasını gerektirir; bu sayede ameliyat sonrası bakımı kolaylaştırır. Bazı büyük ve ağır ameliyatlarda ise reanimasyo-nun bütün imkânları ortaya konur ve bazen hasta tam anlamıyle yeniden diriltilir. Suda veya havasızlıktan boğulmuş, zehirlenmiş, siniısel ve intanı sebeplerle komaya girmiş hastaların tıbbî reanimasyonunda cerrahî animasyonun metotlarına benzer metotlar kullanılır; sunî solunum, perfüzyon, kan değiştirme v.b. usuller uygulanır; bu arada hastalığın sebeplerini ortadan kaldırıcı ilâçlar (antibiyotikler, zehir gidericiler) verilir.
Reanimasyonun asıl amacı had solunum yetersizliği, kalp ritmindeki ve kan hacmindeki bozuklukları tedavi etmektir.
Had solunum yetersizlikleri şu sebeplerden ileri gelebilir:
— mekanik lezyonlar (kaburga kırıkları, soluk borusu ve bronşlardaki yabancı cisimler, plevra ve akciğerlerdeki yaralar, plevrada sıvı veya gaz toplanması);
— bazı hastalıklar (tetanoz, çocuk felci) ve bazı zehirlenmeler sırasında görülen solunum kasları felçleri;
— solunum merkezlerinin zedelenmesi (elektrik çarpması, zehirlenme). Solunum yetersizliğinin sebebi ne olursa olsun reanimasyon iki esas harekete dayanır: üst solunum yollarını tıkanıklıktan kurtarmak için trakeotomi veya trakea entübasyonu uygulamak ve hastaya sunî solunum yaptırmak. Trakeotomi lokal veya genel anestezi altında yapılır.
Bu ameliyat soluk borusunun ilk iki kıkırdağının ön çeperini kesmeğe, açılan delikten soluk borusu içine kauçuktan (Sjöberg kanülü) veya madenden (Krishaber kanülü) bir kanül sokmağa dayanır.
Trakea entübasyonu da lokal veya genel anestezi altında uygulanır, önce bir larengoskop’un ucu ile gırtlak kapağı yukarıya kaldırılır ve gırtlak dili deliğinden içeriye kauçuk bir tüp sokulur. Bu tüpün orta yerinde bir balon bulunabilir. Ağız sert bir kamille açık tutulur. Trakeotomi ile entübasyon arasında yapılacak tercih solunum yetersizliğinin tahminî süresine bağlıdır. Trakea entübasyonuna çoğu zaman yirmi dört saatten fazla dayanılmaz. Bugün bütün reanimasyon merkezlerinde sunî solunum aygıtları vardır. Bunlar, trakeotomi veya entübasyon gerektiren iç solunum aygıtlarıdır. Kalp ritmi bozuklukları, bilinen veya farkına varılmamış bir kalp hastalığına, damar kolapsına veya solunum darlığına bağlıdır;
— paroksistik bradikardiler, kulakçıkla karıncık arasındaki sinir akımının tıkanmasından ileri gelir. Kulakçıktan çıkan uyartılar karıncığa ulaşamaz; karıncık kendine has bir ritim (dakikada 20-40 vuruş) çarpmağa başlar. Vuruş 30′dan aşağı düşerse kalp tamamen durabilir.
Bu bozuklukların tedavisinde damar içine izoprenalin klorhidratı şırınga edilir; kalp dıştan uyarılmağa çalışılır. Daha sonra bu gibi hastalar kendilerine bir kalp içi uyarıcı (pacemaker) takılmak üzere cerraha gönderilebilir;
— paroksistik taşikardiler, tedricî bir şekilde başlar ve ağır bir kalp bozukluğu bulunduğunu gösterir. Bu taşikardilerin en iyi tedavisi elektrik şokudur; şok, hastanın durumuna, vakanın âcil olmasına göre genel anestezi altında veya anestezi yapılmadan uygulanır. Yuvarlak iki elektrot göğüs üzerine yerleştirilir. Elektrik akımı, bir kondansatör deşarjından veya 50 frekanslı bir alternatif akımdan alınır. Şok süresinde hasta elektronik bir cihazla kontrol altında tutulur. Bu cihaz elektrokardiyogramın değişikliklerini takip ederek bir kalp durması veya fibrilasyon halinde kalbi yeniden harekete geçirir. Elektrik şokundan daha iyi sonuç almak için bazen damar içine prokainamid veya ajmalin şırıngaları tavsiye edilir;
— kalp durması, büyük atardamarlarda nabzın kaybolması ve dinlemede kalp seslerinin duyulmayışı şeklinde tarif edilir. Görünüşte hasta ölü gibidir, ama kalp çok yavaş ve etkisiz olarak atmağa devam eder. Bu durum çok âcildir, çünkü kalp durması dört dakikayı aşarsa beyinde tamiri imkânsız lezyonlar meydana gelir. Hemen kalbe dıştan masaj yapılmağa ve aynı zamanda akciğerlere hava verilmeğe başlanır. Reanimasyon merkezlerinde kalp, dıştan masaj yerine, dıştan veya sondalama ile içten verilen bir elektrik akımıyle canlandırılmağa çalışılır.
• Kan hacmi bozuklukları. Burada sadece had bir kanama veya bir şoktan ileri gelen kansızlıklar söz konusudur. Had bir kanama karşısında yapılacak cerrahî müdahalelerle (penslerle, bağlama veya bastırmakla kanı durdurma) beraber, kaybedilen kanın âcil olarak hastaya dışarıdan verilmesi düşünülmelidir. Re animasyonu yapan hekimin ilk hareketi acele olarak kan verilebilecek çapta bir toplardamar bulmak, buraya iğneyle veya trokarla girmektir. Hastanın kan grubu tespit edildikten sonra aynı grup ve Rh’tan kan nakli yapılmalıdır; birinci şişe kan genel vericinin
(0 Rh—) kanından olabilir.
Kan bulunmadığı zaman ve özellikle şok hallerinde hastaya plazma vermek gerektir, çünkü şok damar çeperlerinden dışarıya plazma sızmasına, yani plazma’nın eksilmesine sebep olmuştur. Plazma yerine geçen maddeler reanimasyonda büyük faydalar sağlar; bu maddeler, böbreklerden atılması yavaş olan büyük moleküllü protein eriyikleridir. Plazma ve onun yerine geçen maddelerin içinde kanın şekilli elemanları yoktur, fakat bu maddeler damar sistemi içinde kalan hemoglobinin taşınmasına yardım eder. Çeşitli eriyikler ve bunların arasında özellikle yüzde 10-15′lik hipertonik glikoz serumları kısa bir zaman için kan kitlesinin eksiğini tamamlar, fakat böbrekten çabuk olarak dışarıya atılır.
Bir yandan kan hacmi yerine getirilirken, bir yandan da kalp-damar kolapsı önlenmeğe çalışılmalıdır. Bu amaçla kamfre yağı, kafein, neosinefrin gibi kalp-damar analeptikleri sık sık kullanılır. Son zamanlarda metaraminol bitar-tarat, izoprenalin gibi kuvvetli ilâçlar bulunmuştur. Bu ilâçlar kullanılırken atardamar basıncı, toplardamar basıncı ve elektrokardiyogram devamlı olarak kontrol edilir. Böyle bir kontrol ise ancak reanimasyon merkezlerinde mümkündür. En kuvvetli analeptik ilâçlardan biri böbreküstü hormonudur.
Hidrokortizon tuzlarıyle bunların damar içine şırınga edilebilen türevlerinin etkileri de kuvvetlidir. Bazı vakalarda fenotiyazin veya kloropromazin türevleri kullanılarak bir nöropleji meydana getirmek faydalı olabilir. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REANİMASYON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
READİNG
Tarih 25 Haziran 2009
READİNG, Büyük Britanya’da şehir, Berkshire’in merkezi, Chiltern Hills’in güneyinde, Kennet ırmağı kıyısında; 119 870 nüf.
Üniversite. 1121′de kurulan bir benediktin manastırının yıkıntıları. Besin sanayii (bira ve bisküvi fabrikaları). Madenî kutular. Makine yapımı. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa READİNG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAZLIK
Tarih 24 Haziran 2009
RAZLIK, bulgarca Razlog, Batı Bulgaristan’da kasaba, Rila ve Pirin dağları arasında. Madencilik, tahta işleri. (M)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAZLIK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAY
Tarih 24 Haziran 2009
RAY i. (ing. rail, çubuk, parmaklık). Dy. Demiryolu taşıtlarının çeneli tekerlekleri için yuvarlanma ve yönelme yolu meydana getiren, haddelenmiş profile çelik.
(Bk. ANSiKL.)
Ray aktarması, tekerlek çenelerinin sürtmesiyle aşınan ray mantarı yanağının dışa bakan kısmını yolun iç tarafına getirmek için, karşılıklı iki rayın yerlerini değiştirme. (Bu işlem rayları döndürmeden yapılabileceği gibi, bir tek rayı döndürüp, uçlarını ters yönde çevirmekle de yapılabilir.)
Ray mantarı. Bk. MANTAR.
Karşı (veya iç) ray, makaslarda, hemzemin geçitlerde v.b. tekerlek çenelerine yön vermek veya iç yanı taşla, mıcırla kaplı bir hatta oluk genişliğini korumak üzere demiryolunun iç kısmına yerleştirilen ray.
Oluklu ray, yuvarlanma yolu boyunca, tekerlek çenelerinin geçmesine elverişli bir oluğu bulunan ray.
Yaslanma rayı, üzerine makas lamasının dayandığı ray.
— ÇEŞ. DEY. Raya (veya rayına) girmek, bir işin, girişimin düzene sokulduğunu, iyi bir duruma getirildiğini belirtmek için kullanılır.
Raya (veya rayına) oturtmak (veya sokmak), [bir işi, girişimi] iyi ve düzenli bir şekilde yürüyecek duruma getirmek.
Raydan (veya rayından) çıkmak, düzeni bozulmak, alt üst olmak.
— Teknol. Bir öteleme hareketine kılavuzluk eden madenî profile çubuk.
— ANSiKL. Dy. Ray profili, ya kolları simetrik bir çift T şeklindedir (çift mantarlı ray), ya da alt tarafı bir taban, üst tarafı bir tek mantar şeklinde yapılmıştır (Vignole rayı). Tirfon, krampon veya yataklar yardımıyle ahşap traversler üzerine sıkıca bağlanan ray çubuklarının uzunluğu gittikçe arttırılarak normal döşemede 6 m’den 12 m’ye, sonra 18 m’ye ve nihayet 24 m’ye ulaşmıştır; böylece sıcaklığa bağlı uzunluk değişimlerini karşılayabilmek için öteden beri zorunlu kabul edilen contaların, yani ek yerlerinin sayısını azaltmak’ yoluna gidilmiştir.
Bununla birlikte ray çeliklerinin yüksek kaliteli olması ve sık döşenmiş traverslerden meydana gelen sağlam yol armatürü ile balastlar sayesinde bugün kaynakla birleştirilmiş çok uzun rayların (800 m’ye kadar) döşenmesi mümkün olabilmiştir. Ancak, çok yüksek ve çok düşük sıcaklık derecelerinde ray mutlaka zorlama ve gerilme kuvvetlerinin etkisinde kalır. Bütün raylarda, üzerinde tekerleklerin yuvarlanacağı mantar yüzeyi, tekerlek bandajına mümkün olduğu kadar iyi oturacak şekilde hesaplanmalıdır.
Düz bir hat şeklinde uzanan yollarda, tekerlek bandajının konikliğine uyabilmesi için mantarın üst yüzüne 1/20 oranında bir eğim verilir. Dönemeçlerde, yolun bütün yatay doğrultuya göre belli bir eğimle döşenif (dever’ler). Raylar, yan mamul çelik çubukların bir hadde dizisinin silindirleri arasında geçirilmesiyle yapılır. Ray tipleri çok çeşitli olmakla birlikte, hepsi bellibaşlı iki klasik grupta toplanabilir: çift mantarlı ray ve Vignole rayı. Karayoluna taşmaması gereken tramvay raylarında ise bir oluk bulunur (Broca rayı).
İlk demiryollarının döşenmesi sırasında önce köşebent, sonra mantarlı çubuklar şeklinde hazırlanan raylar âdi demirden yapılıyordu; o zaman için demir, ray yapımında gerekli olan yumuşaklık ve aşınmaya karşı direnç bakımından bütün malzemelerden daha üstündü. önceleri, İngiltere’de olduğu gibi taş destekler, sonra traversler üzerine oturtulan raylar, dayanma sürelerini uzatmak için çelikten yapılmağa başladı.
Modern demiryollarında raylar kauçuk seletler üzerine döşenir. Bugün kullanılan yalnız Vignole tipi raydır. Traversler ise çelikten veya betondan yapılır. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RATH (Gerhard von)
Tarih 24 Haziran 2009
RATH (Gerhard von), alman mineraloji bilgini ve jeologu (Duisburg 1830 – Koblenz 1888).
Bonn üniversitesi maden müzesi müdürü oldu ve mineraloji okuttu (1872′den sonra), inceleme amacıyle birçok gezi yaptı ve bu geziler üzerine çok ilgi çekici yazılar kaleme aldı. İtalya ile ilgili yazılarını Fragment aus italien (İtalya’dan Parçalar) adlı kitapta topladı.
Maden ve özellikle billurun yapısı üstüne birçok inceleme yaptı ve çeşitli madenler keşfetti .«Rathit» madeni, ismini bu bilginin adından alır. (M)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATH (Gerhard von) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RATEAU (Aguste)
Tarih 24 Haziran 2009
RATEAU (Aguste), fransız mühendisi (Royan 1863-Neuilly-sur-Seine 1930). Akışkanların (hava, su, buhar) motris gücü ve bu akışkanların itme gücünden yararlanan, «turbo-makine» adını verdiği makinelerle ilgilendi.
Çalışmalarının tümünü Traite des Turbomachines (Turbo – makineler Üstüne inceleme) [1898-1900] adlı eserinde topladı. 1900′den itibaren buhar türbinlerinin çalışmasını inceleyerek, buharın tam genleşmesini sağlayacak bir boru profili ortaya attı. 1901′de, kendi adını taşıyan çok hücreli etki türbinini keşfetti.
Ayrıca, kademeli çarklı bir çeşit türbokompresör, yüksek debili santrifüj tulumbalar, maden ocaklarının havalandırılması için özel vantilatörler yaptı. Türbinlerin küçük basınç düşmeleriyle çalışabilmesi özelliğine dayanarak, bir fabrikadaki bütün makinelerin egzos dumanlarını bir akümülatörde toplamayı ve bu artık enerjiyle «karmaşık türbin» denen düşük basınç türbinlerini çalıştırmayı düşündü; böylece özellikle maden işletmelerinde büyük bir tasarruf sağladı.
Sayısız buluşları arasında özellikle bir türbokompresör çok önemlidir; uçak motorunun egzos gazlarıyle çalışan cihaz motora basınçlı hava basar ve böylece yükseltide hava basıncının azalması sonucu motor gücünün düşmesini önler. Bu yeni teknik ilk defa Birinci Dünya savaşında uygulandı; sonra, özellikle denizcilikte itme ve demiryollarında çekme gücü veren içten yanmalı motorlarda kullanıldı. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATEAU (Aguste) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAŞA
Tarih 23 Haziran 2009
RAŞA, Yugoslavya’da (Hırvatistan) liman şehri, Doğu İstria’da. Maden kömürü çıkarma merkezi. Termik santral. (L)
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAŞA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RASPA
Tarih 23 Haziran 2009
RASPA i. (ital. k.). Demir veya tahta bir zeminin üstündeki boyaları çıkarmakta, bir saç levhanın paslarını kazımakta kullanılan el âleti. || Raspa etmek, bu âletle boyalan veya pasları kazımak.
— Denize. Güverte, karina gibi yerlerin üzerini kazımakta kullanılan, bir sapa takılmış, üçgen biçiminde, kenarları keskin madenî levha. || Raspa taşı, gemilerin güvertelerini temizlemekte kullanılan sünger görünüşünde yumuşak taş.
— Kunduracılık. «Ağaç çivili» ayakkabı yapımında, tabana çakılan ağaç çivileri tıraşlamağa yarayan kunduracı âleti.
— Mekan, işlenmiş bir yüzeyin pürüzlerini gidermeğe yarayan, su verilmiş ekstra-sert kromlu çelikten yapılmış ve kenarları hafifçe yuvarlatılmış yassı el âleti: Raspa, çok ince bir biley taşında bilenir. | Boru raspası, bir kazanın borularında birikmiş kurumları (duman borularında) veya kireç tortularını (su borularında) temizlemek için, boruların içini kazımağa yarayan âlet. | Çapak raspası, madenlerin çapaklarını temizlemekte kullanılan âlet. (Dikdörtgen biçiminde, kılağısız bir çeşit raspadır.) [LM]
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASPA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Raschig halkaları
Tarih 23 Haziran 2009
Raschig halkaları, bir damıtma veya soğurma sütununa takılan ve çıkan gaz akımı ile inen sıvı akımı arasında büyük bir temas yüzeyi sağlamağa yarayan madenden veya kumtaşından yapılmış küçük silindirler. Sülfürik asit fabrikalarındaki Glover ve Gay -Lussac kuleleri bu halklarla donatılmıştır. (L)
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Raschig halkaları hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAŞİTİZM
Tarih 23 Haziran 2009
RAŞİTİZM i. (fr. rachitisme’den). Patol. Fosfor ve kalsiyum metabolizmasındaki bir bozukluktan ileri gelen ve çocuklarda, omurga, kol ve bacak kemiklerinde şekil bozukluğuna sebep olan kemik hastalığı.
— ANSİKL. Patol. Raşitizm, genellikle çocuk dünyaya geldikten sonra birinci yaşta baş gösterir. İştah azalır, çocuk zayıflar, etlef gevşektir, biraz canlı hareketler güçlükle yapılır; sonra, hastalığın esasını meydana getiren kemik bozuklukları ortaya çıkar; kaburgalar tespih görünüşü alır, göğüs yandan yassılaşır (tavuk göğsti), kemik uçları şişer ve kemikler eğrilir (özellikle bacaklarda), dişlerin ve kafatasının kemikleşmesi gecikir, kafatası irileşir ve çoğu zaman karın büyür.
Eskiden raşitizm kötü beslenmekten (sindiremeyecek kadar çok yemek veya sindirimi güç besinler almak) ileri gelen bir beslenme hastalığı sayılırdı. Şimdi bu hastalığın, kalsiyumun kemik dokusuna iyice bağlanmasını engelleyen, fosforkalsiyum metabolizmasındaki bir bozukluktan ileri geldiği bilinmektedir. Bozukluk iki etmenden ileri gelir: organizmada D vitamini oluşumunu engelleyen güneşsizlik ve beslenmede madenî madde dengesizliği (dengesiz rejim veya sindirim bozuklukları). Demek ki raşitizm D vitamini eksikliğinden ileri gelir fakat burada söz konusu olan vitamin eksikliği vitaminsizliğin tamamen özel bir asididir.
Raşitizm ikinci çocukluk çağında kendiliğinden durur, fakat kemiklerde önemli şekil bozuklukları bırakabilir. Tedavi, çocuğa düzgün ve dengeli bir beslenme, elden geldiği kadar iyi sağlık şartları, özellikle açıkhava ve güneş sağlamakla olur. Raşitizm devam ederken, morötesi ışınlara ve D vitaminine baş vurmak gerekir.
— Vet. Raşitizm hayvan yavrularında, özellikle köpekte sık görülür. Besinlerdeki fosfor-kalsiyum dengesizliği, vitamin eksikliği, raşitizme yol açan sebeplerdir. Bu hastalık kemiklerin genel veya kısmî bozukluğuyle belirir. Raşitizme özgü düğüm şeklindeki şişkinler özellikle ön bacaklarda görülür.
Raşitizm sadece bu şişkinliklerden ibaret kalabilir, uygun bir rejim ve tedaviyle kaybolabilir. Ama bu şişkinliklere bir de kemiklerin kasılması eklenirse köpek kısa bacaklı kalır. (Base denilen köpek ırkı bu şekilde ortaya çıkmıştır.) Buldok ırkında görülen kalın çene de raşitizmin bir çeşididir. Raşitizm, fosfor-kalsiyum tuzları A ve D vitaminleri verilerek, içinde bol miktarda madenî madde bulunan besinler yedirilerek tedavi edilebilir; fakat kemiklerdeki şekil bozukluğu öylece çoğu zaman kalır. (L)
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAŞİTİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAOUSSET-BOULBON
Tarih 22 Haziran 2009
RAOUSSET-BOULBON (Gastin raoux,— kontu), fransız serüvencisi
(Avignon 1817-Guaymas, Meksika 1854). De la Colonisation en Algerie (Cezayir’de Sömürgeleştirme Hareketi Üstüne) [1847] adlı bir eser yayımladı. San Francisco’ya gitti. La Sonora’daki madenleri işletmek için bir ortaklık kurdu. Meksika hükümeti bu madenin imtiyazını rakip bir ortaklığa verince, Meksika’ya cephe aldı. General Blanco’ya bir süre meydan okudu, sonunda yakalanarak kurşuna dizildi. (L)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAOUSSET-BOULBON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RANİGANC
Tarih 22 Haziran 2009
RANİGANC, Hindistan’da (Batı Bengal), şehir, Damodar vadisinde, Asansol’un güneydoğusunda; 30 100 nüf. 1774′ten beri kömür çıkarılan Raniganc’ın, Damodar’ın kalkınmasında büyük payı oldu. Demir filizinde demir yüzdesinin çok düşük olmasına rağmen kömür ve demir madenlerinin yan yana olması ağır sanayinin gelişmesine yol açtı. Şehirde başka sanayi kolları da gelişmiştir (kimyasal ürünler, cam fabrikaları, kâğıt fabrikaları, çimento fabrikaları). [L]
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANİGANC hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAND
Tarih 22 Haziran 2009
RAND, Güney Afrika cumhuriyetinde Transvaal) madencilik markezi
WİTWATERSRAND’ın kısaltılmış adı. (L)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAND hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAMSDEN (Jesse)
Tarih 22 Haziran 2009
RAMSDEN (Jesse), ingiliz mekanikçisi (Salterhebble, Yorkshire 1735-Brighton 1800). önce gravür üstünde çalıştı, daha sonra fizik ve optik âletlerin yapımıyle ilgilendi. 1768′de, cam tablalı bir elektrostatik makine tasarısı hazırladı; dürbünler, mikrometreler, dereceli daireler yaptı. Teodoliti ve dürbünlerin büyütme gücünü ölçmek için dinametreyi icat etti. Geodezi cetvellerini hazırlamak amacıyle madenlerin genleşmesi üstünde incelemeler yaptı. (L)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMSDEN (Jesse) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAMPA
Tarih 22 Haziran 2009
RAMPA i. (ital k.). Bayınd. Bir arazinin, bir karayolunun, bir demiryolu hattının v.b., yatay doğrultuya göre eğimli olan kısmı. (Bk. ANSiKL.) || Çekme rampası, su altına doğru hafif bir eğimle inen dolgu toprak. // Giriş rampası, bir inşaata, bir rıhtıma v.b.ye giden eğimli yol.
— ÇEŞ. DEY. Rampa etmek. Argo. Davet edilmediği halde, birinin içki masasına oturmak.
— Dy. Bir vagonu raya sokmak veya raydan çıkarmak için kullanılan âlet. // Ayırma rampası, bir garın dışında, hatların çeşitli yönlere ayrıldığı yol ağının başlangıcında bulunan ve bağlantı takımları daha önceden çözülmüş trenlerin itilerek ayrılmasına yarayan iki tarafı eğimli yol.
(Ağır ağır itilen vagonlar, ayırma rampasından aşağıya doğru inerken, birbirlerinden uzaklaşmak ve makasların yardımıyle değişik hatlara girmek için gerekli hızı kazanmış olur.) | Yanaşma rampası, vagonların, yüklenecek eşyaya kolayca yanaşabilmesi için iki ambar hattının arasına yapılan yüksek set. || Yükleme rampası, arabaları vagonlara kolaylıkla yüklemek için, demiryolundan daha yüksek yapılmış platform.
— Denize. Esk. Kızaklara yerleştirilen takozları birbirine kenetlemeyi sağlayan uçları eğri ve çiviye benzeyen sivri demir. || Bir teknenin yanaşmasına elverişli olmayan kıyı ile teknenin bağlantısını sağlayan iskele, duba veya sal. || Rampa alma, yelkenli bir savaş gemisinin, savaşmak için başka bir tekneyle borda bordaya gelmesi. || Rampa baltası, rampacıların kullandıkları iki yüzlü, kısa saplı bir çeşit balta. (Bu silâhlar rampacıların bellerindeki palaskalara asılı dururdu.) | Rampa etme, bir teknenin başka bir tekneye veya rıhtıma yanaşması. || Rampa harbesi, yelkenli savaş gemilerinde borda bordaya yapılan savaşlarda, bumbarları gözetlemekle görevli deniz erlerinin kullandığı silâh, (üç köşeli, çelik namlulu ve ağaç saplı bir süngü biçimindeydi.)
— Havc. Bir pisti aydınlatmak için yerleştirilmiş projektörler dizisi.
— Mad. oc. Hava dönüş kuyusunu ana vantilatöre bağlayan eğik galeri.
— Mekan. Üzerine mekanik bir düzenek veya bir gale takılan eğik kısım.
— Petr. Yükleme rampası, tankerlerin ve sarnıç vagonların esnek borularla bağlanarak akaryakıt yüklendiği doldurma kolektörü.
— Sil. Fırlatma rampası, bazı özitmeli mermilerin veya özel silâhların fırlatılmasını sağlayan ve eğik düzlem halinde bir gövdeden meydana gelen düzenek: Füze rampası. Bk. ANSiKL.
— Teknol. Bağlantı elemanı olarak kullanılan, ucu eğik madenî parça.
— ANSiKL. Bayınd. Rampa’ların yarattığı büyük dirençleri pratikte mümkün olduğu kadar azaltma yoluna gidildi. Bunun için, rampanın uzandığı alan genişletilerek, eğim hafifletildi. Dağlık ülkelerde, yollara spiral veya salyangoz şeklinde kıvrımlar verildi. Demiryollarında, rampaların eğimi en çok 8 ile 15 mm/m arasında değişir; fakat dağlar üzerinden geçen hatlarda 50 ve özel durumlarda 90 mm/m’ye kadar ulaşır. «Kremayerli» denen ve merkezî bir ray üzerinde çalışan özel lokomotifler, genellikle 70 mm/m’yi aşan rampalarda kullanılır.
— Sil. Kalkış sırasında tepki kuvvetlerinin doğmaması, özitmeli mermilerin temel özelliğidir; bu yüzden, bu mermilerin fırlatılması için ateşli silâhlar gerekmez, yalnız basit bir destek mermileri hedefe doğru yöneltir. Bununla birlikte, yeri terketmezden önce büyük bir hız verilmesi gereken V1′ler, fırlatma rampası denilen beton pistler üzerinden hareketli şaryolarla fırlatılırdı. Bugün de özel silâhların, füzelerin çoğu rampalar yardımıyle fırlatılır. (LM)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMPA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAKLET veya RAKLE
Tarih 20 Haziran 2009
RAKLET veya RAKLE i. (fr. radette).
Camc. Cam dökümünde, cam yüzeyini temizlemeğe yarayan çok sert tahtadan yapılmış mala. || Camı fırında yaymağa yarayan, sert odundan yapılmış küp. || Camı kesmeğe yarayan elmasın çelik sapı.
— Matbaac. Helyo baskı formalarının üzerindeki mürekkebi silen ve sadece oyulmuş kısımları mürekkepli bırakan ince çelik lama.
— Tekst. Oyma desenli baskı silindirlerinde, silindire bütün genişliğince dayanarak, desen oyuklarına doldurulan hamur halindeki boyanın silindir yüzeyine taşmasını önleyen ve yalnız çukur kısımlarda boya kalmasını sağlayan, yassı madenî çubuk. (L)
RAKOCZİ veya RAKOCZY. Bk. RAKOÇî.
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKLET veya RAKLE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAM
Tarih 20 Haziran 2009
RAM i. («koç» anlamında ing. k.). Ayrılık savaşında Merrimac gibi bazı amerikan gemilerine takılan madenî mahmuz. || Teşm. yol. O devrin mahmuzlu savaş gemisi. (L)
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAİSMES
Tarih 20 Haziran 2009
RAİSMES, Fransa’da Nord idare bölgesinde (Valenciennes idare çevresi) komün, kömür havzasında (Valenciennes grubu), Valenciennes’in kuzeybatısında; 18 737 nüf. Maden kömürü. Metalürji sanayii. Demiryolu ve madencilik malzemesi. Dökümhaneler. Kazancılık. Makine yapımı. Zincir fabrikaları. (L)
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİSMES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAGUSA
Tarih 19 Haziran 2009
RAGUSA, Dalmaçya kıyısında eski cumhuriyet.
• Tarih. Ragusa, yunan şehri Epidauros’un Adriya denizinde, Dalmaçya kıyısı yakınında kurduğu koloniden doğdu. Roma dünyasına katılan ve uzun süre Batı Roma imparatorluğuna bağlı olarak yaşayan Ragusa, on iki yüzyıl boyunca Doğu dünyasının kenarında kurulmuş, deniz ticaretiyle uğraşan bir latin şehri olarak kaldı. Bizans imparatorluğunun gücünün devam ettiği ve Güney İtalya’ya hâkim olduğu süre boyunca Ragusa da Venedik gibi ona bağlıydı. Şehir 1000′de Bizans imparatorluğu sınırları içinde kalmağa devam etmekle beraber Venedik dukasının idarî hâkimiyetini kabul etmek zorunda kaldı. Sonra, Venedik 1204′te Bizans imparatorluğunun deniz parçasını ele geçirince, sırp tehlikesine karşı yunan desteğinden yoksun kalan Ragusa kendiliğinden Venedik’e teslim oldu (1205).
Venedik Ragusa’ya dukayı temsil eden bir kont yerleştirdi ve şehirde kurumlan kendisininkini örnek alan aristokratik bir komün meclisi kurdu. Ama macarların baskısı Ragusa’yı macar kralının otoritesini kabul etmek zorunda bıraktı (1358). 1403′te patriciierinin akıllıca ve ustaca siyaseti, Ragusa’nın Venedik boyunduruğu altına düşmeksizin bağımsızlığını kazanmasına yol açtı. Balkanlar’ın deniz kapılarından biri olan Ragusa, Osmanlıların Akdeniz doğusunu ve Balkanlar’ı fethettikleri sırada kazanılan bu bağımsızlık sayesinde Floransa ve Barcelona’nın ticaret acentaları kurdukları bir yer haline geldi. Şehir zaten uzun süreden beri Balkanlar’da köle ticaretini ve tuz ticaretini kontrol altında tutan büyük bir ticaret yeriydi. Daha XIV. yy. sonunda gümüş üretimiyle ilgilenen Ragusa tüccarları, maden ülkelerinde (Bosna ve Sııbistan) koloniler kurmuşlar ve Batı Avrupa’ya gümüş sevkıyatı tekelini ele geçirmişlerdi; sonradan bakır, kurşun ve XV. yy.da bulunan (1420′ye doğru) yeni maden filizlerinin (özellikle 1430′dan sonra işletilen zencefre) ticaretini de ele geçirdiler.
Şehir bu sayede XV. yy.da büyük ölçüde zenginleşti, edebiyat ve sanat gelişti. Osmanlıların Macarîara karşı Mohaç zaferinden (1526) sonra, Ragusa osmanlı padişahının otoritesini kabul etmek ve her yıl vergi ödemek akıllığını gösterdi. Böylece, XIII. yy.a kadar Venedik’in Bizans imparatorluğu sınırında yaşadığı gibi, Osmanlı imparatorluğunun sınırında yaşamağa başlayan Ragusa, Akdeniz kıyısındaki hıristiyan ve müslüman ülkelerin aracısı haline geldi. Avrupa’nın en büyük filolarından birini kurdu ve gemilerini gerek Atlas okyanusunda gerek Akdeniz’de çalıştırılmak üzere her isteyene kiraladı. Böylece XVI. ve XVIII. yy.da, yeni bir burjuvazinin gelişmesine rağmen aristokratların hâkim olduğu bir rejim altında en parlak dönemini yaşadı.
Ama şehri hemen tamamıyle yıkan ve halkın yarısından çoğunun ölmesine yol açan 6 nisan 1667 depremi kesin bir darbe oldu. O tarihten sonra şehirde islav unsurların nüfuzu günden güne arttı ve Ragusa fiilî bağımsızlığını muhafaza etmesine rağmen bir şehir cumhuriyeti olarak büyük kara devletleri dünyasında çağ dışı bir hal aldı. 1806′da Fransızlarla Ruslar arasında kalınca Napolyon’un Fransız – italyanlarına teslim oldu; Ragusa dükü mareşal Marnı on 1808′de şehrin hükümetini ve senatosunu dağıttı, şehri önce Fransa’nın işgal ettiği Venedik’in Dalmaçya topraklarına bağladı, sonra da İllyria eyaletlerine kattı (1809). Viyana antlaşmasında (1815) şehri alan Avusturya 1918′e kadar muhafaza etti. Ragusa o tarihte islavca Dubrovnik adiyle, yeni kurulan Yugoslavya’ya katıldı.
• Edebiyat ve bilimler. Komşu İtalya’da parlak bir şekilde gelişen hümanizm, dalmaçya şehirlerinde de yayıldı ve bu şehirlerde, Şişgoriç (Georgius Sisgoreus) [1440-1509] ve Crijeviç (Cerva) [1460'a doğr, -1520] gibi meşhur hümanistler yetişti; islavca edebiyat ise özellikle Ragusa’da büyük ölçüde gelişti. İtalyan edebiyatı etkisi kalmış olan ragusa edebiyatında devrin bütün önemli tarzlarına rastlanır. XV. yy.da Sisko Mençetiç (1457-1527) ve Dzore Drziç (1451-1501) trubadur üslûbunda aşk şiirleri yazdılar. XVI. yy.da Ragusa, Güney İslavlarının gerçek fikir merkezi haline geldi. Trajedi ve felsefî şiirin temsilcisi verimli yazar Mavro Vetranoviç’tir (1482-1576). Komediyi Marin Drziç (1507-1567) doruğuna ulaştırdı: gerçek bir rönesans adamı olan Drziç eserlerinde zengin bir dille ve yer yer halk ağzıyla coşkun bir yaşama sevincini dile getirdi. XVI. yy. sonunda aşk şiirinde Petrarca ve Bembo tarzında yeni bir gelişme oldu: bu tarzın en orijinal temsilcisi Dominko Zlatariç’tir (1550′ye doğr. – 1609).
Karşı Reform Ragusa’da çok değişik bir atmosfer yarattı: aşk şiirinin ve komedinin yerini, dinî veya yurtsever edebiyat aldı. Bu yeni akımın XVII. yy. başında en etkili temsilcisi ivan Gunduliç’ti (1589-1638). Yeni denizyollarının keşfi Venedik gibi Ragusa’ya da öldürücü bir darbe indirdi.
O tarihten sonra yavaş yavaş sönen ragusa edebiyatı, cumhuriyetin 1805′te yıkılmasından sonra hırvat edebiyatıyle karıştı. Hırvat edebiyatının başlıca ragusalı yazarları Medo Puçiç (1821-1882) ve İvo Vojnoviç’tir (1857-1929). Ragusa başlıca edebiyat merkeziyse de, öbür dalmaçya şehirlerinde de değerli yazarlar yetişti: meşhur hümanist Maruliç (1460-1524) Split’li, ilk kır romanı (Dağ) yazarı Petar Zoraniç, Zadar’lı, ilk dindışı dram (Köle) yazarı Hanibal Luciç (1485-1533) ve Petar Hektoroviç (1486-1572) Hvar adasındandı.
Ragusa cumhuriyetinde birçok bilgin de yetişti: XV. yy.da latince ilk ticaret nazariyesini yayımlayan ragusalı Georgi, cebiri geometriye ilk; olarak uygulayan Getaldiç, «mizaç»lara, aşırı önem verilmesine ilk karşı çıkan hekim Baglivi (1688-1707), büyük matematikçi Boşkoviç
(öl. 1787), İmperium Orientale’nin yazarı Banduri (1670 – Paris 1743). [L]
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGUSA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAGUİN (Eugene)
Tarih 19 Haziran 2009
RAGUİN (Eugene), fransız jeologu (Paris 1900). Paris Maden okulunda profesörlük yaptı, Jeoloji Harita dairesi müdürü ve Fransız Jeokimya derneğinin ilk başkanı oldu.
Başlıca eserleri: Geoiogie Âppliguee (Uygulamalı Jeoloji) [1934]; Geoiogie du Granite (Granitin Jeolojisi) 1946]. RAGUSA, İtalya’da şehir, Sicilya’da, il idare merkezi, irminio vadisine hâkim bir tepe üzerinde; 57 300 nüf. Şehir iki ayrı çekirdekten meydana gelir: daha eski olan Ragusa ibla’da XVIII. yy.dan kalma saraylar ve kiliseler vardır; daha aşağıda olan bu eski şehir, çok büyük bir merdivenle düzgün planlı modern şehre (XVIII. yy.-dan kalma katedral) bağlıdır. Ragusa önemli bir tarım pazarıdır; petrol rafinerisi, — Ragusa ili, 247 200 nüf. özellikle tepelerden meydana gelen şehir, Sicilya’nın güneydoğu kısmında, Akdeniz kıyısında uzanır. Kıyı ovası bağlar ve turunçgil bahçeleriyle kaplıdır. İç kısımdaki tepelerde hayvancılık yapılır. Petrol yatakları işletmesi. (L)
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGUİN (Eugene) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAF
Tarih 18 Haziran 2009
RAF i. (fars. ref’ten). Bir dolaba, kitaplığa v.b. bir yere paralel olarak yerleştirilen ve çeşitli katlar meydana getirmeğe yarayan tahta veya madenî levhaların her biri:
Duvarda eski ocaklar kadar geniş bir oyuk İçinde camlı dolap var ya, raflarında ne yok!
(M.Â. Ersoy). | üzerine çeşitli eşya koymak için duvar veya duvar köşesine çakılmış tahta v.b. levha: Salonun köşesindeki rafın üstünde kenarları müzehheb bir çerçeve içinde güzel bir rik’a, merhum Namık Kemal’in Vaveyla’sı yazılmış duruyordu (A. H. Müftüoğlu).
— DEY. (Bir şeyi) Rafa koymak (veya kaldırmak), bir şeyi ihmal etmek, üstünde durmamak, unutmak.
— Mobl. Sürgülü raf, bir mobilyanın yan tarafında uzanan hareketli küçük tabla. (ML)
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADYOTELESKOP
Tarih 18 Haziran 2009
RADYOTELESKOP i. (fr. radiotelescope). Radyoascronomi’de kullanılan ve alman dalgaları madenî kafesli, parabolik bir ayna ile odaklaştıran alıcı cihaz; aynanın odağına, her iki parçası kaydedici bir alıcıya bağlanan «dipol» tipinden basit bir anten yerleştirilmiştir.
— ANSiKL. Hertz cinsinden dalga boyları üstünde gözlem yapan âletlerin ayırma gücü çok zayıf olduğu için, bütün doğrultularda gözlem yapabilen, mümkün olduğu kadar büyük parabolik aynalar yapma yoluna gidildi. Manchester yakınlarındaki Jodrell Bank teleskopunun çapı
76 metredir. Avustralya’daki Parkes teleskopunun boyutları ise bundan biraz daha küçüktür.
Bu tip cihazlar, aynı zamanda yapma uyduların radyo dalgalarıyle gözlemlenmesinde de kullanılabilir. Başka bir metot da, hepsi eşit çizgilerle merkezî bir alıcıya bağlanmış orta boyutlardaki birçok radyoteleskop’u arazi üzerinde, doğu-batı doğrultusunda sıralamağa dayanır. Böyle bir sistemle girişim-ölçümüne dayanan veya bir optik şebekenin gözlemlerine benzeyen gözlemler yapılabilir. Bir radyokaynağın konumunu açılım halinde verebilen bu sistemin, yükselim halinde gözlemler yapılabilmesi, genellikle daha önemsiz ikinci bir sistemle tamamlanması gerekir. Sistemin ayırma gücü, iki uç aynayı ayıran uzaklığa ve alıcının ayar edildiği dalga boyuna bağlıdır. (L)
Radyo Televizyon kurumu (Türkiye). Bk. TRT.
RADYOTELGRAF i. (fr. radiotelegraphie’den). Bk. TELSİZ telgraf.
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOTELESKOP hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADYOSONDA
Tarih 18 Haziran 2009
RADYOSONDA i. (fr. radiosonde’dan). Meteorol. Bir balonla taşınan ve
0 ile 30 km yükseltideki havanın nemlilik, basınç ve sıcaklık değerlerini yerdeki bir istasyona radyo dalgalarıyle ileten otomatik cihaz.
— ANSiKL. Radyosonda, 1927 yılında fransız R. Bureau tarafından icat edildi. Cihazın başlıca elemanları, çift madenî şeritli bir termometre, bir barometre kapsülü ve saçlı bir higrometredir. Bu üç âlet, çok kısa dalga üzerinden sürekli yayın yapan bir vericinin işaretlerini keser. Gerçekten de her âlet bir ibreyi hareket ettirir; bu üç ibre aynı düzlem üzerindedir ve herbiri sabit bir işaretle birbirinden ayrılmıştır. Her ibre ve her işaret, saat ibrelerinin yönünde dönen hareketli bir kolun kendilerine dokunmasıy-le elektrik kontağını keser. Böylece vericinin yayını düzenli (işaretler tarafından) ve düzensiz olarak (ibreler tarafından) kesilir ve bu kesilmeler yerdeki kayıt şeridi üzerinde belirir.Daha önceden yapılmış bir ölçeğe göre bu kayıtlar çözümlenebilir. Balon, yörüngesinin en üst noktasında patladığı zaman, radyosonda, br paraşüt yardımıyle yere iner. (L)
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOSONDA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADYOMETALOGRAFİ
Tarih 18 Haziran 2009
RADYOMETALOGRAFİ i. (fr. radiometal-lographie). Madenî parçaların bileşimini veya yapısını bozmadan incelemeğe yarayan radyografi.
— ANSİKL. Tıbbî radyografi ile aynı fizik ilkeler üstüne kurulan radyometalografi, gerek kimyasal bileşim değişikliklerini, gerek madenin iç yapısındaki kusurları meydana çıkarmak için, madenî bir parçanın çeşitli kısımlarının X ışınlarını farklı şekilde soğurması özelliğinden yararlanır, özellikle
X ışınımlarını daha az soğurarak filim üzerinde normal bölgelerden daha koyu lekeler halinde görülen boşlukların ve az yoğun kısımların belirlenmesini sağlar. Aynı şekilde, parçaya karışmış bulunan ve soğurma katsayısı parçanın yapıldığı madenden farklı olan yabancı maddeler de filim üzerinde daha açık veya daha koyu lekeler halinde görülür. Ayrıca radyometalografi sayesinde, bakır alaşımlarındaki bâzı bileşenlerin veya madenlerin (soğurma gücü yüksek olan kurşun gibi) yapısal ve kimyasal bakımdan homogen olup olmadıklarını denetlemek kolaylaşır.
Sanayide, radyometalografinin uygulama alanı çok geniştir; kaynağın kalitesini, döküm parçalarının sıkılığını kontrol etmek, demir döküm parçalarındaki kusurları ve yabancı maddeleri meydana çıkarmak, montajdan sonra hassas birleştirmeleri denetlemek v.b. için kullanılır.
Bazı uygulamalarda (kalın, ağır, yanma varılamayan parçalar), X ışınlarıyle radyometalografinin yerini gammagrali alır. (L)
RADYOMETRE i. (fr. radiometre’den). FİZ. Bk. IŞINÖLÇER.
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOMETALOGRAFİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADYOGRAFİ
Tarih 18 Haziran 2009
RADYOGRAFİ i. (fr. radiographie). Yalnız X ışınlarını geçiren bir kutudaki hassas bir film üzerinde X ışınlarının iz bırakması ve bu özellikten faydalanılarak resim çekme. (Bu iş için kullanılan kutu alüminyum gibi hafif bir madenden yapılır.)
— Sanay. Bk. radyometalografi.
— ANSiKL. Tıp. Radyografi için kullanılan röntgen filmi, genellikle X ışınlarının etkisiyle fluorışıl hale gelen iki levha arasına yerleştirilir. Bu levhalar X ışınlarının etkisini fazlasıyle artırır ve poz süresinin kısaltılmasını sağlar. Radyografi, akciğer hava peteklerinde bulunan havanın sağladığı kontrast sayesinde, özel bir hazırlığa ihtiyaç göstermeden göğsün ve kalbin görüntülerini verir. Kalsiyumla yüklü olan iskelet radyografide çok iyi belirir; içinde fazlaca kalsiyum tuzu bulunan anormal oluşumlar da (böbrek ve safra taşı, kireçlenmiş lenf düğümü, fibrom v.b.) çok iyi görülür. Organizmaya giren ve bileşiminde ağır bir maden bulunan yabancı cisimler de radyografilerde hemen seçilir.
Sindirim kanalı, böbrek, safra kesesi, dölyatağı, kalp ve damar gibi içorganlarm radyografide görünebilmesi için, sunî olarak, saydam olmayan bir maddeyle doldurulması gerekir. Sindirim kanalı için baryum sülfat, öteki organlar içinse, ağız veya şırınga yoluyle verilen iyotlu maddeler kullanılır. İçinde boşluk bulunan bazı organlar, gaz (azot) şırınga edilerek görünür hale getirilir; gaz, bu organları çevredeki dokulara göre daha saydam hale getirir. Eklem ve beyin radyografileri bu şekilde yapılır. Diş radyografisi 3X4 sm büyüklüğündeki bir filimle yapılır. Filim, muayene edilecek dişin veya bölgenin arkasına yerleştirilir; X ışını kaynağı dıştadır. Buna «ağız içi» metodu denir. Daha geniş veya ulaşılması imkânsız alanları muayene edebilmek için ağız boşluğunun dışına daha büyük boyutlu bir filim konabilir; buna da «ağız dışı» radyografi metodu denir.
— G. santl. Resim alanında kullanılan radyografi, resimdeki eski izleri, resme eklenmiş olan kısımları ortaya çıkarır ve resmin eskiliği veya sahteliği konusunda kesin bir karara varmayı sağlar. (L)
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOGRAFİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADYOAKTİFLİK
Tarih 18 Haziran 2009
RADYOAKTİFLİK i. (radyoaktiften radyoaktiflik). Nükl. Bir atom çekirdeğinin, tanecikler veya elektromagnetik ışımalar yayarak kendiliğinden parçalanması. (RADYOAKTİVİTE de denir.) [Bk. ANSİKL.] || Radyoaktiflik sabiti, radyoaktif bir elementin kütlesinin bir saniyede parçalanabilen kesri.
— ANSiKL. Nükl. Radyoaktiflik olayını ilk defa 1896 yılında, H. Becquerel uranyumda keşfetti. Tabiatta, kendiliğinden radyoaktif olan bazı ağır çekirdekli elementler vardır. Bunlar dört grupta toplanır:
1. radyum ailesi (grubu); bu grup uranyum 238 ile başlar ve art arda parçalanmalarla bu çekirdek, kararlı olan kurşun 206 haline dönüşür;
2. aktinyum serisi; bu seri uranyum 235 ile başlar, kurşun 207′ye dönüşerek biter;
3. toryum serisi, toryum 232 ile başlar, kurşun 208 ile son bulur;
4. neptünyum serisi, neptünyum 237′den başlar bizmut 209′a dönüşerek biter.
Bu serilerde, radyoaktifliğin çeşitli tipleriyle karşılaşılır:
1. alfa (a) radyoaktiflik, iki nötron ve iki protondan meydana gelen bir helyum çekirdeği yaymaktır. (Meselâ: 92u238- 90 Th234 + a.) Bu radyoaktiflikte çekirdeğin yükü, iki birim oranında eksilir;
2. beta (B) radyoaktiflik, bir pozitif ve negatif elektron yayımıdır. (Meselâ: 90Th234 91Pa234 + B .) Bu radyoaktiflikte, elektron eksi yüklü ise çekirdek yükü bir birim artar, artı yüklü ise bir birim azalır;
3. gamma (y) radyoaktiflik, bir çekirdeği uyarılmış bir halden, daha az uyarılmış veya kararlı hale getiren elektromagnetik bir Işınım kuvantumunun yayımıdır. Radyoaktif dönüşümler az veya çok hızlı olur. Göz önüne alınan element çekirdeğinin yarısının parçalanması için gerekli süreye «periyot» denir. Dış etkenlerin hiç birine bağlı değilmiş gibi görünen bu periyot çekirdekten çekirdeğe çok değişir. Bir saniyenin milyarda birinin binde biri (10-12 saniye) kadar süren periyotlar olduğu gibi 1017 yıla ulaşanlar da vardır. Nükleer tepkimelerde, tabiatta bulunmayan radyoaktif çekirdekler elde edilebilir. Joliot tarafından keşfedilen bu olaya sunî radyoaktiflik denir; tıpta ve metalürjide kullanılan bütün radyoaktif izotoplar bu buluştan sonra elde edilebilmiştir.
• Radyoaktifliğin uygulamaları. Radyoaktiflik hemen hemen bütün bilimsel ve teknik alanlarda geniş bir uygulama alanı bulur. Radyoaktif izotopların nükleer tepkimelerinden tekniğin birçok dalında kontrol aracı olarak faydalanılır; bu kontrolda, özellikle radyoaktif bir elementin radyoaktif olmayan bütün izotopiarıyle aynı kimsal özellikler göstermesinden yararlanılır. Bu özellikler belli atom gruplarının etiketlenmesine imkân vermiştir: böylece belli sayıda radyoaktif atom taşıyan moleküllere «etiketlenmiş molekül» adı verilir. Burada radyoaktifliğin değişik bilim dallarındaki birkaç uygulamasından söz edeceğiz.
a) Kimyada uygulamalar. «Işınım kimyası» adı altında yeni bir kimya dalı gelişmiştir. Bu dalın konusu ışıma altında gelişen yeni kimyasal tepkimelerin incelenmesidir. Böylece klasik kimyada bilinmeyen yüksek polimerler elde edilmiştir. Bu işlemlerde kobalt 60 gibi radyoaktiflik derecesi çok yüksek kaynaklar kullanılır.
b) Biyoloji ve tarımdaki uygulamalar. Radyoaktiflik en geniş uygulamasını bu alanda bulur.
Etiketlenmiş moleküllerden metabolizmaların incelenmesinde yararlanılır. Bir bitkiye, içinde düşük oranda karbon 14 radyoaktif izotopu bulunan karbon dioksit. solunumu yaptırıldığında, bitkinin bünyesinde karbon izlenebilir.
Radyoaktif ışınımlar canlı hücreler üstünde çok büyük etkiler yapar; bu hücreleri önce değişikliğe uğratır; sonra da öldürür, insan için çok zararlı olan bu etkiler tarımda yararlı sonuçlar verir. Böylece bu ışınımların etkisiyle değişime uğratılarak çok çabuk olgunlaşan yeni bir domates türü üretilmiştir. Bu yolla, iskandinav ülkelerinde domates ekimi çok geniş ölçüde geliştirilmiştir.
c) Tıbbî uygulamalar. Biyolojideki uygulamasıyle aynı ilkeye dayanır. Işınımla hücrelerin yok edilmesi kanser ve tümör tedavisinde bir metot haline gelmiştir; bu amaçla, uzun süredir X ışınları kullanılıyor. Fakat radyoaktif izotopların kullanılması bu metodun alanını çok genişletti. Hastalığın durumuna göre mevziî bir uygulama (meselâ enjeksiyonla) yapılabileceği gibi bir dış ışınım kaynağı da (kobalt «bombası») kullanılabilir. Kobalt 60, fosfor 32, iyot 131 ve altın 198 tıpta en çok kullanılan izotoplardır. Bk. ALFATERAPİ, BETATERAPİ, RADYUM tedavisi. RADYOBİYOLOJİ, RADYOTERAPİ.
ç) Metalürjideki uygulamalar. Radyoaktif izotoplardan, çeliğin kalıpta katılaşmasını metalürjik tepkimelerin kinetiğini v.b. incelemekte yararlanılır. Radyoaktif izotoplarla metallerin yayılması kolayca incelenir; meselâ bir alaşımda bir metalin dağılımı filme alınabilir. Çok yoğun kobalt 60 kaynakları kullanılarak, büyük madenî parçaların radyografisi yapılıp hatalar bulunabilir.
d) Sanayideki çeşitli uygulamalar. Sıvıların seviyelerini ölçme âletleri, viskozimetreler gibi, ışınımın özelliklerinden yararlanan birçok cihaz yapılmıştır. Bir seviye kontrol âleti saydam olmayan kapalı bir kaptaki sıvının seviyesini belirlemeğe yarar.
Ayrıca bu ışınımlardan, seri halinde yapılan yassı parçaların kalınlıklarını ölçmede yaygın şekilde faydalanılır (bunun için parça ışınım kaynağıyle detektör arasına konur ve kalınlığın fonksiyonu olarak soğurulan ışınım miktarı ölçülür).
e) Öbür uygulamalar. Radyoaktiflik aynı zamanda tarih ve jeolojide de kullanılır. Ahşap eşyanın veya kumaşların yapıldığı tarih, taşıdıkları karbon 14 miktarı tespit edilerek oldukça kesin bir şekilde bulunabilir. Bu usul, eski medeniyetlerin incelenmesinde büyük yararlar sağlar. (L)
RADYOAKTİVİTE i. (fr. radio-activite). Nükl. Bk. RADYOAKTİFLİK.
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOAKTİFLİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADYOAKTİF
Tarih 18 Haziran 2009
RADYOAKTİF sıf. (fr. radio-actif). Nükl. Radyoaktifliği olan. || Radyoaktif artıklar. Bk. ARTIK. || Radyoaktif denge. Bk. DENGE. || Radyoaktif element, radyoktiflik özelliği taşıyan kimyasal element. (Eşani. RADYOELEMENT.) [Bk. ANSİKL.] Radyoaktif seri.
Bk. RADYOAKTİFLİK.
— Miner. Radyoaktif cevherler. Bk. ANSİKL.
— Teknel. Radyoaktif belirtici, bir cisme çok az miktarda katıldığında, bu cismin dönüşümlerini veya yer değişimlerini izlemeğe imkân veren radyoaktif izotop. Bk. ANSiKL.
— Tıbbî fiz. Radyoaktif işaretleme, incelenen bir molekülün akıbetini görebilmek amacıyle o molekülün bir atomunu izotopuyle değiştirme işlemi.
— ANSiKL. Nükl. Radyoaktif elementler, kendiliğinden hızla veya yavaş yavaş parçalanarak yapı değiştiren kararsız atomlardan meydana gelir. Çekirdekleri, duruma göre, negatif veya pozitif elektronlar (beta radyoaktiflik), ya da helyum çekirdekleri (alfa radyoaktiflik) yayar. Birinci durumda element, periyodik sınıflandırmanın bir hanesinden hemen bitişik hanesine geçer; ikinci durumda iki hane atlar. Radyoaktif elementler çoğu zaman gamma ışınları da yayarlar.
Bazı radyoaktif elementlere tabiatta rastlanır; bunlar, kendiliğinden başkalaşıma uğrayarak birbirinden türeyen dört basit cisim grubu meydana getirir: her üçü de kurşuna dönüşerek kararlı hale geçen uranyum, toryum ve aktinyum grupları ile bizmuta dönüşerek kararlı olan neptünyum grubu F. ve i. Joliot-Curie’ler, 1934′te, kararlı atomları cisimcik bombardımanına tutarak, bilinen elementlerin kararsız izotopları olan sunî radyoaktif elementleri elde etmeyi başardılar. Bugün tedavi uygulamalarında radyumun yerini alabilen ve radyoaktif gösterge olarak kullanılan yüzlerce sunî radyoaktif element
vardır. Bk. RADYOAKTİFLİK.
— Miner. Radyoaktif cevher’ler iki grupta toplanır: uranyum ve toryum grupları. Uranyum grubuna giren başlıca cevherler şunlardır: pekblend, uraninit ve davidit; daha ender rastlanan cevherler ise, karnotit, tüyamanit, torbernit, otünit, uranofan ve şrökingerit’tir. Uranyum cevherleri, fosfatlar ve altın cevherleriyle birleşmiş halde de bulunabilir. Pekblend aynı zamanda bir radyum cevheridir. Toryum’un en önemli cevheri ise monazit’tir.
— Teknol. Radyoaktif belirtici’lerin kullanılması, bir yayılma olayı sırasında bir madenin başka bir maden içindeki dağılımını kolaylıkla inceleme imkânı verir. Bu inceleme, bir maden örneğinin bir yüzüne, ışımaya tutularak radyoaktif hale getirilmiş başka bir maden tabakası yaymağa dayanır; bu izotopun, zamana ve sıcaklığa bağlı olarak öteki madene içleme miktarı, bu madenden ince tabakalar alıp radyoaktifliğini bir sayaçla tespit ederek ölçülür. (L)
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOAKTİF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADYATÖR
Tarih 18 Haziran 2009
RADYATÖR i. (lat. radius, ışın’dan fr. radiateur). Oto. Motorun soğutma organı; motordan gelen sıcak su, içinden geçen havaya ısısını aktararak soğur. (Bk. ansikl.) || Radyatör kılıfı, bir otomobil radyatörünü soğuktan koruyan örtü.
—- Termik. Bir akaryakıtın yanmasından veya sıcak bir akışkandan aldığı ısının önemli bir kısmını ışıma yolüyle ileten ısıtma cihazı. || Radyatör peteği, radyatörün merkez kısmını meydana getiren boru ve kanatçıkların tümü. (Eşanl. radyatör bloku.) || Elektrikli radyatör, elektrik akımıyle ısıtılan bir direnci ısı kaynağı olarak kullanan ısıtma cihazı. Bk. Ansikl.
— Ansikl. Oto. Radyatör «arı peteği» biçiminde birbirine dik boru şebekesinden meydana gelir ve soğutma yüzeyini artırmak için kanatçıklarla donatılır. Bu borular bir boşaltma musluğu ve bîr taşma ağzı bulunan iki hazneye kaynakla bağlanır. Su, borulardan geçerken bir vantilatörün de yardımıyİe ısısını çabucak kaybeder. Radyatör otomobile esnek olarak monte edilir ve bir kafesle korunur.
— Termik Radyatörler dökme demir, çelik veya alüminyumdan yapılır. Dökme demir radyatörler genellikle «nipel» denilen bağlantı parçalanyle uçlarından birleştirilmiş, sökülebilir elemanlardan meydana gelir. Bu radyatörler ya kendi ayaklan üzerinde durur ya da duvara tutturulmuş mesnetler üzertne oturtulur. Gazlı radyatör’lerin daima bir boşaltma memesi ve ateşleme memesiyle donatılması gerekir; dökme demir veya saçtan yapılabibilir.
Saatte 1 400 mth’lik etkin güçten yukarısı i-çin, bir debi regülatörüne ihtiyaç gösterir. Işımalı radyatör çoğu zaman gaz brülörleriyle akkor hale getirilmiş ısıya dayanıklı bir maddeden yapılar bir yayıcı taşır. Işıyan enerji, hemen hemen daima parlak madenî bir reflektörle toparlanır. Konveksiyonlu radyatör’] er, çeperlerine değecek havayı ısıtacak şekilde tasarlanmıştır. Işımalı ve konveksiyonlu radyatörler ise, ısıyı hem ışıma, hem de konveksiyonla iletecek şekilde yapılmıştır. Işıyan ısı yüzdesinin en az 20 oranında olması gerekir.
• Elektrikli radyatörler genellikle çok çabuk ısı verir; fakat ısıyı iyi muhafaza edemedikleri için, akım kesilir kesilmez ısı yayımı durur. Isı birikimli radyatörler kendi hacimlerinde kalori depo eder ve sonradan bu kaloriyi, cihazın içinden geçen havaya sürekli olarak aktarır. Işımalı radyatör’lerde yayılan ısı genellikle ışıma yoluyle iletilir. Çoğu zaman parlak bir madenden yapılan reflektör, ısı akısını istenilen yöne .çevirme imkânı verir. Konveksiyonlu radyatör’lerde koruyucu bir gömlek içine yerleştirilen ısıtıcı elemanlar, tam çalışma sırasında görünür şekilde akkorlaşmazlar. Vantilatörlü radyatör’ler ise arkadan emdiği havayı ısıtıcı elemanlar üzerine gönderen bir vantilatörle donatılmıştır. (L)
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYATÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAGIB PAŞA Sarıca
Tarih 18 Haziran 2009
RAGIB PAŞA Sarıca, Eğribozlu, türk devlet adamı (1857-1920). Küçük yaşta istanbul’a geldi, Galatasaray Sultanîsi ve Mülkiye mektebini bitirdi. Saraya mabeyinci oldu. Kısa zamanda padişahın güvenini kazandı, İkinci Meşrutiyete kadar (1908) bu görevde kaldı, vezirliğe yükseldi. Sarayda büyük nüfuzu vardı. Halil Rıfat Paşanın sadrazamlığa, Tevfik Paşanın hariciye nazırlığına getirilişinde etkili oldu. Devlet işlerinin yanı sıra ticaret ve madencilikle uğraştı; büyük servet sahibi oldu. Umurca Rakı fabrikasını kurdu, istanbul’da Afrika, Rumeli ve Anadolu hanlarını, Anadolu yakasındaki Ragıppaşa köşkünü yaptırdı. Meşrutiyetten sonra rütbeleri alınarak Midilli’ye sürüldü. (M)
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGIB PAŞA Sarıca hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADLOFF veya RADLOV (Friedrich Wilhelm)
Tarih 17 Haziran 2009
RADLOFF veya RADLOV (Friedrich Wilhelm), alman asıllı rus türkoloğu (Berlin 1837-Petrograd 1918).
Berlin üniversitesini bitirdi; Jena üniversitesine sunduğu Über den Einfluss der Religion auf die Völker Asiens (Asya Halklarında Dinin Etkisi Üstüne) [1858]‘ adlı teziyle felsefe doktoru oldu. Sonra Petersburg’a gitti; Batı Sibirya’daki Barnaul şehrinde Yüksek Madencilik mektebinde almanca ve latince dersleri verdi; 1859-1871 arasında kışları öğretmenlik yaptı; yazları dil, tarih ve etnografya malzemesi toplamak üzere Sibirya ve Türkistan’da yaşayan türk boyları arasında geziler düzenledi.
Barnaul’dan Petersburg’a döndü. Halk okulları üstünde araştırma yapmak amacıyle Batı Avrupa’ya gitti. Kazan bölgesinde Tatar, Başkırt ve Kazan mektepleri müfettişliğiyle görevlendirildi, Kazan’da kaldığı (1872-1883) özellikle pedagoji, felsefe ve genel lengüistik üstünde çalışmalar yaptı. Petersburg İlimler akademisinin Tarih ve Eski Eserler bölümüne üye seçildi (1873). Petersburg akademisi tarafından Orhon bölgesindeki arkeolojik buluntuları incelemek üzere kurulan heyetin başına getirildi (1891); daha sonra Turfan’a (1898) ve etnografya müzelerinde inceleme yapmak amacıyle Batı Avrupa’ya gitti (1907). Son yıllarında Orta Asya türk boylarının tarihi, etnografyası, dili, folkloruyle ilgili yoğun çalışmalar yapan
W. Rodloff, aynı zamanda Türkçenin hemen her tarihsel dönemine ait yazma eserler üzerinde de durdu; bu eserleri bilim dünyasına tanıttı.
Başlıca eserleri: Propen der Volksliteratur der Türkischen Stamme (Türk Boylarının Halk Edebiyatı Denemeleri) [X. cilt, 1866-1910]; Vergleichende Grammatik der Nördlichen Türkosprachen, I Phonerik (Kuzey Türk Dilleri Karşılaştırmalı Grameri, I Fonetik) [1882]; Sibirya’dan (Aus Sibirien) [1884]; Das Türkische Sprachmaterial des Codex Comanicus (Codex Cumanicus’taki Türk Dili Malzemesi) [1887]; Das Kudatku Biiik des Jusuf Chass-Hadschib aus Balasagun (Balasagun’lu Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i) [2 bölüm, 1891-1910]; Versuch e ine s Wörterbuches des Türk Dialekte (Türk Ağızları İçin Sözlük Denemesi) [4 cilt, 1893-1911, yeni basımı: 1963]; Drevnetyurkskiye Nadpis v Bongolii (Moğolların Eski Türkçe Yazıtları) [3 cilt, 1894-1899]; Uigurishe Sprachdenkmaler (Uygur Dili ürünleri) [1928]. (M)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADLOFF veya RADLOV (Friedrich Wilhelm) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADİUM HİLL
Tarih 17 Haziran 2009
RADİUM HİLL, Avustralya’da (Güney Avustralya) yer, Adelaide’nin kuzeydoğusunda. Uranyum madeni işletmesi ve arıtılması. (L)
RADİUS i. Anat. Bk. DÖNER kemik.
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİUM HİLL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RABANNE (Paco)
Tarih 17 Haziran 2009
RABANNE (Paco), ispanyol terzisi (Fasajes 1917). Mimardı, moda ile uğraşmağa başlamadan önce süs eşyaları yaptı. Moda alanında o zamana kadar hiç kullanılmamış maddeleri (kâğıt, plastik, maden v.b.) kullandı. Ona göre, günümüzün modası artık medeniyetimize ayak uyduramamaktadır ve gerek malzeme, gerek biçim bakımından geçmişle ilişkilerini kesmek zorundadır. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABANNE (Paco) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUİSCALUS
Tarih 17 Haziran 2009
QUİSCALUS i. Uzunluğu 45 sm’yi bulan oldukça büyük veya orta boylu kuş; tüyleri esmer veya mor, madenî yansımalı parlak siyah, kuyruğu oldukça uzundur. (Quiscalus ve benzerleri Orta Amerika ve Antiller’den Kanarya adalarına kadar yaygındır. Sarıasmagillerden.) [L]
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİSCALUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUiNTO REAL
Tarih 17 Haziran 2009
QUiNTO REAL (isp. dey.), ispanyol nüfuzundaki Orta Amerika’da bulunan özel müteşebbislere tanınmış maden işletme imtiyazlarına karşılık ispanya’ya giren kıymetli madenlerden vaktiyle kraliyet idaresi tarafından alınan yüzde 20 oranındaki resmi belirten deyim. (Quinto real’i ispanya’ya, getirebilmek için bir konvoy sistemi düzenlenmişti.) [L]
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUiNTO REAL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Quinton plazması
Tarih 17 Haziran 2009
Quinton plazması, sterilize edilmiş ve damıtık su ile sulandırılarak insan plazmasının molekül konsantrasyonuna getirilmiş deniz suyu (geçişme basıncı, litrede 8 gr olan sodyum klorür eriyiğinin basıncına eşittir). Quinton plazması, atrepsik veya ishalli meme çocuklarında su ve maden tuzları dengesini yerine getirmek amacıyle kullanılır; deri altına günde
10 – 200 gr şırınga edilince çocuklar kaybettikleri suyu kazanırlar ve iştahları açılır. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Quinton plazması hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUEBEC eyaleti
Tarih 16 Haziran 2009
QUEBEC eyaleti, Kanada’nın doğusunda eyalet; 1 539 843 km2; 5 744 000 nüf. Merkezi, Quebec; başlıca şehri, Montreal.
• Coğrafya. Quebec eyaletinin toprakları Kanada’daki üç büyük coğrafî bütün üzerinde uzanır: Kanada «kalkanı», Laurentides bölgesi, Apalaş bölgesi. Güney (Laurentides) ve doğu (Nouveau Quebec) kısmını içine aldığı Kanada «kalkanı» geniş ormanlarla kaplı ve birçok göl, çukur ve tepeciklerden meydana gelen bir labirent görünüşündedir. Laurentides bölgesi ırmağın her iki kıyısında (Saint – Laurent ülkesi, Montreal ovası) uzanan bir alçak topraklar bölgesidir. Apalaş bölgesi ise tepe çizgilerinin hâkim olduğu’bir yaylalar (Gaspesie, halicin güney yaylaları, doğu kantonları) kesimidir, iklim kışın sert (Quebec’te ocak ortalaması: —12,4°C), yazın sıcaktır (Ouebec’te ağustos ortalaması: 18,7°C); bol yağmur yağar (Quebec’te 1 070 mm); kar Quebec’te beş altı ay kalkmaz.
Eyalet, ülkenin büyük tarım bölgelerinden biridir. Bununla birlikte toprağın ancak onda biri (Montreal ovası, Doğu kantonları, Saint-Jean gölü bölgesi, Abitibi-Temiseamingue çukuru) tarıma elverişlidir. Eyalet, zenginliğini toprakların çok eski tarihlerden beri yoğun bir şekilde değerlendirilmesine borçludur. Tarla açma işine Saint-Laurent’dan ormana doğru birbirini takip eden «rang»lar halinde başlandı. XIX. yy. ortalarında ırmağın kıyılarından çok öteye yerleşildi (Saint-Jean gölü bölgesi, Abitibi-Temis-camingue). Tarım sisteminde çeşitli tarım, küçük ve orta mülkiyet ağır basar. Fransız asıllı kanada köylüsü toprağına bağlıdır ve kendi işlediği tarlasında tahıl, yemlik bitki, sebze yetiştirir; her çiftliğin kendi bostanı ve meyve bahçesi, çoğunlukla da akça ağaç diktiği ormanı ve içinde sütçül inek, koyun ve domuz beslediği ağılambarı vardır.
Bununla birlikte Quebec sütçülüğe yönelmiş olduğu için tarımda yemlik bitkiler ağır basar. İdare bölümlerinde tek tip tarım yapılır. Joliette’te tütün, Orleans adasında meyve, Montreal’e doğru sebze, Napierville’de patates v.b. Balıkçılık (Gaspesie), kürk hayvanı yetiştiriciliği (gümüşü tilki, vizon), birçok bıçkıhaneye ve büyük kâğıt hamuru ve kâğıt fabrikalarına hammadde sağlayan ormanlar, ek gelir kaynaklarıdır. Quebec, Ontario’dan sonra ülkenin en büyük sanayi bölgesidir. Yeraltı altın ve bakır (Noranda-Rouyn, Malartic, .Vald’Or), amyant (Asbestos, Thetford Mines v.b.), demir (Lac-Allard) bakımından zengindir; ayrıca ormanlar önemli bir gelir kaynağıdır, üstelik Saint-Laurent suyolu ve beyaz kömür de eyaletin zenginliğini artırır. Saguenay (lle-Maligne, Chutea-Caron, Ship-shaw), Saint Laurent (Beauharnois, Les Cedres), Saint-Maurice (Shawinigan, Grand, Mere, La Tuque), Gatineau, Ottawa v.b. ırmakları üzerinde büyük hidroelektrik santralları kurulmuştur. Bu santralların ürettiği elektriğin üçte birini kâğıt hamuru ve özellikle alüminyum (Arvida, Shawinigan Falls, Beauharnois) sanayileri tüketir. Çok çeşitli olan imalât sanayii, Montreal, Doğu kantonları, Saint-Maurice, Quebec, Saguenay ve Ottawa bölgelerinde toplanmıştır. Turizm de (Laurentides, Gaspesie) önemli bir gelir kaynağıdır.
• iktisat.. Eyaletin nüfusu 1961′den beri 500 000 kişi kadar arttı; bu artışın başlıca sebebi doğumların ölümlerden fazla olmasıdır. Toplam artışın yarısını eyalet nüfusunun yüzde 40′ından fazlasının yaşadığı Montreal çekmiştir.1964′te Quebec değer bakımından kanada maden üretiminin yüzde 19,8′ini sağladı. Bu oldukça yüksek orana, demir filizi çıkarımı (Jeannine ve Wabush göllerindeki yataklarla Knob Lake [Schefferville] yatakları) ile altın, çinko (Mattagami gölü çevresinde) ve amyant üretimi (dünya üretiminin yarısından çoğu) sayesinde ulaşıldı. 1965 Başında Quebec, hidroelektrik alanında Kanada’nın toplam üretiminin üçte birinden fazlasını (büyük kısmı Hydro-Quebec’in kontrolü altında olan 10 000 MW) üretiyordu. 1964′te Carillon santralının tamamlanmasından sonra Manicouagane ve Outardes ırmakları üzerinde girişilen çalışmalarla Quebec’in ülkedeki üstünlüğünün artması beklenmektedir. Ayrıca termik enerji de önemlidir: Sorel yakınında Tracy’de 600 MW’lık bir santral kurulmuştur. Eyaletin kanada imalât üretimindeki payı 1964′te yüzde 29,7 iken Ontario’nunki yüzde 50 idi. Kişi başına üretim Ontario’dakinden çok azdır.
Quebec’te daha çok ek değeri az olan sanayiler yerleşmiştir. Dokumacılık, kereste sanayii. Sanayinin bu yapısı hayat seviyesinin millî ortalamadan epeyce, komşu eyaletinkinden ise çok düşük olmasını açıklar. 1964′te kişi başına malî gelir Quebec’te 1 567 dolar, Ontario’da 2 113 dolardı (bütün Kanada için 1 812 dolar). Enerji elde edebilme imkânlarına (hiç olmazsa elektrik alanında, maden üretiminin önemine, Saint-Laurent denizyoluna ve ülkenin en, büyük merkezinin burada olmasına rağmen giderilemeyen bu eşitsizliğin sebebinin iç yatırımların yönelimiyle ilgili olduğu ve kısa vadede değiştirilemeyeceği sanılır.
• Tarih. Tarihi Kanada’nınkiyle eşit olan bu büyük eyaletin sınırları 1763′te çizildi. 1791 Antlaşmasından sonra Aşağı Kanada adını aldı ve 3867′de Kanada konfederasyonunun ilk dört eyaletinden biri haline geldi. İkinci Dünya savaşından beri Quebec siyasetinin başlıca özelliği, muhafazakâr başbakan Maurice Duplessis’in uzun süre (1944-1960) iktidarda kalmasıdır. Duplessis’i rakipleri geçmişe dönük siyaseti ve seçim geleneklerini yozlaştırması bakımından tenkit ettiler.
1960 Seçimlerinde büyük bir zafer kazanan liberaller, Millî Birlik’in çıkardığı 44 milletvekiline karşılık 50 milletvekili çıkardılar. Jean Lesage yönetiminde kurulan yeni hükümetin başlattığı reformlar, «sessiz devrim»i meydana getirdi: iktisadî alanda reformlardan bir kısmının hedefi Amerikalıların veya ingiliz asıllı Kanadalıların işletmelerinin ve sermayelerinin etkisini azaltmak (elektrik üretiminin devletleştirilmesi gibi) ve sanayileşmeyi geliştirmekti; sosyal alanda eski sosyal yapılara el atıldı ve meselâ ‘Katolik kilisesinin eğitimdeki fiilî tekeli, bir Kamu Eğitimi bakanlığının kurulmasıyle yumuşatıldı. Ama kamuoyunun, Kanada federasyonu yapısının değiştirilmesini isteyen unsurları, bu reformları çok yetersiz buldular. Bunlardan bir kısmı bağımsız ama Kanada’nın öbür eyaletleriyle ilişkili bir Quebec devleti kurulmasını istediler. Bazılarıyse çeşitli kuruluşlar çerçevesinde tam bağımsızlık için savaşmaktadırlar: başlıca «bağımsızlıkçı» teşkilât Millî Bağımsızlık birliğidir. Toplulukların bazısı ise millî kurtuluş mücadelelerine «sömürgecilik aleyhtarı» bir savaş gözüyle bakıyordu. Bu görüş açısından hareket eden bazı militanlar şiddet hareketlerine başvurulmasını öğütlediler. 1963′te Montreal’de patlayan bombalar birçok kişinin ölümüne sebep oldu. «İki dillilik» üstüne yapılan bir soruşturmanın (1965) açığa vurduğu gibi, Kanada’da kamuoyunun bütün kesimleri Fransızca konuşanların aşağılanmasına karşıdır.
Soruşturma bu eşitsizliğin Kanada’nın bütünlüğünü tehlikeye düşürdüğünü açığa vurdu. Quebec ile Kanada’nın geri kalan kısmı arasındaki buhranı, 1966 seçimlerini Daniel Johnson’un yönettiği Millî Birlik partisinin kazanması (51 liberale karşılık, 55 milletvekili) daha da artırdı. Muhafazakârlar Fransızca konuşulan eyaletle Ottawa arasındaki ilişkilere, milliyetçi bir eğilim vermeğe kalkıştılar. General de Gaulle’ün Montreal Dünya sergisini ziyareti (temmuz 1967), olayların hızlanmasına yol açtı. Quebec halkının coşkunlukla karşıladığı De Gaulle, nutuklarında kaderlerine hâkim olmaları gereken «Kanadalı Fransızlar»ın hürleştirilmeleri zorunluğunu kesinlikle ortaya koydu; Montreal’de verdiği kısa nutku «Yaşasın hür Quebec» diye bağırarak bitirmesi, federal hükümetin şiddetli tepkisiyle karşılaştı; bunun üzerine De Gaulle, Ottawa’ya yapacağı ziyareti iptal etti. O tarihten sonra Quebec ile Fransa arasında Ottawa’yı işe karıştırmadan önemli iktisadî ve kültürel anlaşmalar imzalandı.
1970 Nisanındaki eyalet seçimlerinde Millî Birlik hükümeti yenilgiye uğradı ve seçimi Liberal parti kazandı. Partinin lideri Jean Roberc Bourrassa’nın 12 mayısta göreve başlayan hükümeti, ilk adımda kargaşalıklarla uğraşmak zorunda kaldı. Montreal’deki ingiliz ticaret ataşesi Cross (5 ekim) ve Quebec çalışma bakanı Pierre Laporte (10 ekim), Quebec Bağımsızlık hareketi mensuplarınca kaçırıldılar. Olağanüstü tedbirlere rağmen Laporte öldürüldü (17 ekim). İngiliz ataşesi Cross ise, onu kaçıranlarla mübadele edilmek suretiyle kurtarılabildi. Çalışma bakanını öldürmekle suçlanan iki kişi ise müebbet hapse mahkûm edildi. (LM)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEBEC eyaleti hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUİNCKE (Georg Hermann)
Tarih 16 Haziran 2009
QUİNCKE (Georg Hermann), alman fizikçisi (Frankfurtan-der-Oder 1834 – Heidelberg 1924). Berlin (1865), Würzburg (1872) ve Heidelberg (1875) üniversitelerinde fizik profesörü oldu. Molekül kuvvetlerini ve bu kuvvetlerden doğan kılcallık olaylarını, ayrıca ışığın madenî yüzeylerde yansıması olayını inceledi. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNCKE (Georg Hermann) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUERETERO
Tarih 16 Haziran 2009
QUERETERO Meksika’da şehir, eyalet merkezi, Mexico’nun güneybatısında; 74 000 nüf. XVI. yy.dan kalma katedral, önemli pamuk iplikhaneleri. Otomi’lerin uğraştığı opal zanaatçılığı.
— Queretaro eyaleti, 379 200 nüf. Eyalet, özellikle kuzeyde, dağlık bölgelerde uzanır; ama güneye doğru sıcak ve verimli topraklarda tahıl ve şekerkamışı yetiştirilir. Maden kaynakları boldur; gümüş, bakır, altın, kurşun, antimon, civa v.b. Metalürji.
— Tar. Eski bir aztek şehri olan Queretaro, 1531′de ispanyollar tarafından alındı. 1810′da Hİdalgo, Dominguez ve Allende’nin ayaklanması burada hazırlandı. A. B.D. ile Guadeleoupe Hİdalgo antlaşmasının imzalandığı Meksika kongresi burada toplandı, imparator Maximilian, Miramon ve Mejia tarafından burada kuşatıldı ve ihanete uğraması üzerine teslim olunca kurşuna dizildi (19 haziran 1867). Şehirde Carranza’nın topladığı Konvansiyon meclisi şubat 1917 Anayasasını hazırladı. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUERETERO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUE QUE
Tarih 16 Haziran 2009
QUE QUE, Zambiya’nın ortasında kasaba; 5 100 nüf. Altın ve demir madenleri. Ağır metalürji (dökme ve çelik) ve imalât metalürjisi. (L)
QUERCİA (İacopo DELLA). Bk. İACOPO DELLA QUECİA
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUE QUE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PYONG-YANG veya PİNG-YANG
Tarih 15 Haziran 2009
PYONG-YANG veya PİNG-YANG, Kore’de şehir, Kuzey Kore’nin başkenti, Taedong ırmağı kıyısında; 940 000 nüf. Tahkim edilmiş bir savunma yerinde kurulan Pyong -yang, V. – VII. yy. arası Kokuryo krallığının, 936-1392 arası ise Koryo hanedanının başkenti olan eski bir şehirdir. Kore savaşının sebep olduğu yıkıntılardan önce burada birçok Buddha tapınağı vardı. Şehirde kömür madenlerinin yakınlığı sayesinde sanayi hızla gelişmiştir: makine yapımı, kimyasal ürünler, dokuma sanayii. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYONG-YANG veya PİNG-YANG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PÜTTLİNGEN
Tarih 15 Haziran 2009
PÜTTLİNGEN, Almanya’da (Saarland, Batı Almanya) şehir; 14 200 nüf. Maden kömürü ocakları. Makine yapımı. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜTTLİNGEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PÜSKÜRTME
Tarih 15 Haziran 2009
PÜSKÜRTME i. (püskürtmek’ten püskürtme). Püskürtmek işi.
— Elektr. Katodik püskürtme, seyreltilmiş bir gazdan elektrik akımı geçirmeğe dayanan maden kaplama metodu. Eşanl. İYONOPLASTİ. Bk. ansikl.
— Metalürji. Püskürtme döküm, ergimiş madenî kalıp içine püskürterek yapılan döküm. || Tabanca ile püskürtme, bir parça yüzeyinin, tabancayle ergimiş maden veya alaşım (çinko, alüminyum v.b.) püskürtülerek korunması tekniği.
— Oto. Bir motorun yanma odasına, yanmağa elverişli bir karışım meydana getirebilmek için belli oranda hava ile karıştırılmış yakıtın basınç altında gönderilmesi. (Eşanl. enjeksiyon.)
[Bk. ANSİKL] || Direk püskürtme, yakıtı doğrudan doğruya motorun yanma odasına püskürtme. (iç püskürtme de denir.) [Bk. ANSiKL] || Endirek püskürtme, yakıtın, motorun emme borularına püskürtülmesi. (Diş püskürtme de denir.) Bk. ANSiKL.
— Zır. Püskürtme makinesi, bitkiler üzerine böcek ve mantar öldürücü toz püskürtmeğe yarayan makine. || İlâç püskürtme, hastalıklara karşı veya zararlı böcekleri yok etmek için bitkilere toz ilâç saçma işlemi (msl. kükürt).
— Ansikl. Elektr. Fransa’da Houllevigue tarafından incelenen katodik püskürtme, kuru yoldan yapılan bir çeşit galvanoplasti-dir. içindeki gaz basıncı yüzde birkaç milimetre civa basıncına kadar düşürülmüş bir cam tüpün iki elektrodu vardır, indükleme bobini yardımıyle, bu iki elektrot arasında yüksek bir gerilim meydana getirilir. Tüpün içinde, katot ışınları halinde elektrik akımı meydana geldiği anda, tüpün katot karşısına düşen iç çeperinin yavaş yavaş bir maden tabakasıyle kaplandığı görülür. Püskürtülen bu katot ışınlarının önüne bir cisim yerleştirilirse, bunun üzerinde oldukça ince ve düz bir maden tabakası birikir. Bu usuller, girişimölçerlerde kullanılan yarı sırlı cam levhalar, fotoseller için tabakalar, çok yüksek değerli dirençler, koloidal maden eriyikleri hazırlanır.
— Oto. Emme zamanında silindire gelecek yakıt karışımını hazırlamakla görevli olan karbüratör, sayısız gelişimler geçirdiği halde birçok yönden hâlâ eksiklikleri vardır. Buharlaşma ile çalıştığı için, motor rejim sıcaklığına ulaşmadıkça verimi düşük olmaktadır. Emme borusunun soğuk havalarda ısıtılmasına rağmen, karışım genellikle homogen değildir. Çalışması, pistonun inişiyle silindir içinde meydana gelen basınç düşmesinin değerine bağlıdır. Bu basınç düşmesi motorun dönme hızına göre değiştiğinden, hiç bir düzenek, rejim ne olursa olsun hava ve yakıt oranı tam bir karışım sağlamağa yeterli değildir. Buharlaşma ile karbürasyon yerine, ya motorun yanma odasına, ya da emme supabı yakınında emme borusuna yakıt püskürtme yoluna gidilir. Böylece benzin taneciklerinin hava içinde asıltı halinde bulunduğu bir aerosol elde edilir; yoğunlaşma elektrik olaylarıyle önlendiği için bu karışım uzun süre kararlı kalır. Soğuk karbürasyon yerine sıcak karbürasyon uygulanırsa yakıt karışımı daha yoğun olur; bu da hem özgül gücün arttırılmasını, hem de, vuruntu tehlikesi yaratmadan sıkıştırma oranının yükseltilmesini sağlar.
Silindirler de daha iyi dolar; çünkü karbüratör memesi ortadan kalkmıştır. Püskürtülen yakıt miktarı yakıt pompasının ayarına bağlıdır; yakıt karışımı rejim ne olursa olsun sabittir.
• Direk püskürtme, dizel motorlarında uygulanan sistemden farklıdır. Püskürtme, sıkıştırma zamanında meydana gelir; pompanın basıncı daha düşüktür (50 bar seviyesinde); fakat belli bir sürede verilen benzin miktarı çok daha azdır; bundan dolayı, pompa ve enjektör parçalarının yapımında aranan hassasiyet maliyet fiyatının artmasına yol açar. üstelik, pompa ve enjektör bir kurutucu etkisi yapan yakıtla süpürüldüğü için bu organların yağlanması da önemli bir meseledir.
* Endirek püskürtme için direk püskürtmeden daha basit bir sistem yeterlidir; ayrıca, direk püskürtmenin avantajlarından başka, yanma odasına girmeden önce gazların çalkalanması gibi bir üstünlük taşır, bu da yakıt karışımının homogenliğini arttırır. Karışımın oranı, motorun rejimine ve yüküne bağlıdır. Kalkış sırasında yakıt karışımını zenginleştirmek ve bazen yükseltiye göre oranı ayarlamak iyi sonuç verir. Yakıt beslenecek silindirlerin sayısı kadar enjektörle ve yalnız birkaç barlık bir basınçla basılır. Bu enjektörlerden her biri bir emme supabının yanına yerleştirilir; gaz karışımı, emme sırasmda, homogenliğini arttıran bir ön karışmaya uğrar.
♦ Sıf, Püskürtme yoluyle yapılmış: Püskürtme boya.
— İnş. Püskürtme hava ile ısıtma, bir termik santraldan elde edilen sıcak havayı bir körük sistemiyle binaların içine göndererek ısıtma tekniği. (Borular içinden geçen sıcak hava, özel ağızlardan binanın bütün odalarına püskürtülür.) [LM]
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜSKÜRTME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PÜSKÜL
Tarih 15 Haziran 2009
PÜSKÜL i. Bir ucundan bazı şeylere süs olarak takılan saçak biçimindeki iplik demeti: Çiçekli uzun çoraplarının konçlarından renkli bağlar, püsküller dökülürdü
(Ş. S. Aydemir). || Fes püskülü (veya ibiği). Bk. FES. // ibrişim püskül, ibrişimle yapılan püskül. || Kendinden püskül, kumaşın ucuna, atkıyı veya çözgüyü sökerek yapılan püskül. || Perde püskülü, perdeyi a-çık tutmağa yarayan bağların ucuna takılan, kordonetten yapılmış püskül. || Sırma (veya tel) püskül, üzeri sırma ile sarılmış iplikten yapılan püskül. || Tespih püskülü, tespihin ucuna takılan ibrişim püskül. || Top püskül, eski kumaş perdelerin kenarına dikilen küçük ponponlardan yapılmış püskül.
— DEY. Mısır püskülü gibi. Bk. MISIR.
— Bot. Bazı tohumların ucunda bulunan tüy demeti.
— Kıyf. Bk. ANSİKL.
— ANSİKL. Kıyf. Püskül, ipekten, iplikten, sırma telden yapılır ve kemer, bere, fes, perde gibi yerlere ve tespihlerin ucuna takılır; üst yanı düğümlü, toplu, aşağısı dağınıktır.
Fese püskül takılması, bu başlığın Osmanlılar tarafından giyilmesiyle başladı (1832). Püskül, son biçimini alıncaya kadar birçok değişikliğe uğradı, önceleri bükülmemiş ipekten yapılır ve böyle püsküllerin düzgün durması için taranması gerekirdi. Bu iş için bugünkü ayakkabı boyacıları gibi dolaşan ve çoğu yahudi çocukları olan, püskül tarayıcıları vardı. Daha sonraları zabit ve memur sınıfı, bükülmüş ipekten püskül kullanmağa başladı. Askerler ayrıca feslerinin tepesine ferah denilen madenî bir düğme takıyor, püskül buraya bağlanıyordu. Püsküllerin, biçimlerine göre değişik adları vardı; omuz döğen, baygın, orta, mülki, askeri, Fes püskülleri’nin renkleri genellikle mavi ve seyrek olarak da siyahtı (Rumeli yöresinde). Sadrazam Reşid Paşanın kullandığı püskül baygın püsküldü.
Tunus feslerine omuz döğen püskül takılır; bazılarının ağırlığı yarım okkayı bulurdu. Bu tür fesleri kabadayılar veya kabadayı geçinenler takardı. Püskülün yana veya öne sarkmasına ayrı ayrı anlamlar verilirdi. Kabadayılar, hovardalar, çapkınlar, külhanbeyler feslerini kaşları üstüne eğer, püskülü öne doğru sarkıtırlardı. İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra bazı gençlerin feslerine püskül takmamaları toplum tarafından yadırgandı. (M)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜSKÜL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PÜLSOMETRE
Tarih 15 Haziran 2009
PÜLSOMETRE i. (fr. pulsometre’den). Teknol. Su buharı basıncıyle çalışan ve yağlı veya ağdalı her çeşit sıvıyı emmek ve basmak için kullanılan cihaz.
— ANSiKL. İlk defa ısı enerjisini mekanik enerjiye dönüştüren pülsometre, buhar makinelerinin ilk örneğidir. Worcester markisi 1650′ye doğru Londra’da bir buhar çeşmesi yaptı; bir süre sonra Savery bu makineyi geliştirdi ve Cornouailles maden ocaklarında biriken suları boşaltmak için kullandı. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜLSOMETRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUPİN
Tarih 15 Haziran 2009
PUPİN (Michael İdvorsky), sırp asıllı amerikalı fizikçi (İdvor, Banat 1858 – New York 1935). Panchevo ve Prag’da öğrenim gördükten sonra, Amerika’ya gitmek üzere Hamburg’dan gemiye binmek için kitaplarını, saatini ve elbiselerini sattı (1874). Başlangıçta büyük güçlüklerle karşılaştıktan sonra çiftçi ailelerinin yanına yerleşti; ingilizce. Yunanca, Latince öğrendi ve Columbia üniversitesine girdi. A.B.D. vatandaşlığına geçti; okumak için Cambridge ve Berlin’e gitti; sonra yeniden Columbia üniversitesine denerek Madencilik okulunda Elektrik Mühendisliği bölümünü yönetti (1901). Seyreltik gazlardaki elektrik olaylarını ve elektrik rezonatörlerini tanımladıktan sonra, telefon haberleşmelerinin iletilmesinde özindüklemenin etkisini inceledi ve 1899′da, kendi adını taşıyan hat kurma usulünü icat etti. Bk. pupinleme. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUPİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Pulur veya Sakyol
Tarih 13 Haziran 2009
Pulur veya Sakyol. Arkeol. Tunceli’nin Çemişkezek ilçesine bağlı Pulur köyünün kuzeybatısında höyük. H.Z. Koşay başkanlığındaki heyet tarafından ilk araştırmalara 1968′de başlandı. Yüksekliği 11 m’dir; tabii bir tepeyle birlikte 16 m’ye varır. Höyükte tepeden itibaren 11 mimarî kat tespit edildi. I.-IV. Katlar çok harap olmuştur. V. Katta 14 odalı bir yapı ile bir silo (ekin kuyusu) çıkarıldı; VI – VII. katlarda da silolar bulundu. VIII. Yapı katında sağlam yapılarla birlikte mezara rastlandı. Yangın geçirmiş olan IX. katta idoller, X. katta bir ocak ve çevresinde öğütme taşları, hamur yaymağa yarayan leğenler v.b. eşya bulundu. Burası maden çağlarının ilk devirlerinde rastlanan bir çeşit mutfaktır. XI. Yapı katında araları bir kerpiç duvarla ayrılmış iki odada iki tapmak meydana çıkarıldı ve heykel olarak da keman biçiminde bereket tanrıçasını ve eşini temsil eden küçük idoller ele geçirildi. Bunların benzerlerine İğdır’ın kuzeyinde rastlandı. Tapınağın benzerine Beycesultan’da XIV., XV. ve XVI. katlarda rastlanıldığı için bu yapılar Eski Bronz II devrine (M.Ö. 3700-2900) ait olabilir. Pulur’da iki çeşit seramik görülür. I.-VIII. Katlarda beyaz hamurlu, üzeri koyu kahverengi, kırmızı geometrik çizgilerle süslenmiş, çift renkli çanak çömlek bulundu. Siyah astarlı, Karaz tipi çanak çömlekse bütün yapı katlarında vardır. Malatya Gelinciktepe’de benzerleri bulunan ve M.ö. 3000′e ait olan bej renkli seramiğin Keban’”a has yerli Hurri-Subartuların atalarına ait olup olmadığı kesin olarak bilinmez. 1969 ve 1970 yılları çalışmalarında höyüğün bütün yüzeyi ana kayaya kadar kazıdı. 1971 Çalışmalarında yine höyük alanında yer yer sondajlar yapıldı ve eski bronz çağ mezarlığı arandı. (M)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pulur veya Sakyol hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PULLUK
Tarih 13 Haziran 2009
PULLUK i. (alm. pflug’dan), Zır. Toprağı sürmek için kullanılan tarım aracı. || Derin sürme pulluğu, toprağı derin sürerek ufalamak için kullanılan özel pulluk.
— ANSİKL. Pulluk, VI. yy.dan beri Orta Avrupa’da kullanılan bir araçtır. Ağır bir araç olduğundan işlenmesi güç toprakları sürmek için kullanılır; direnç ekseni çekiç ekseniyle aynı değildir, yani araç bakışımsız çalışır, bu yüzden karasabana göre daha kuvvetli bir çekim gücü gerektirir. Koşum akımında sağlanan ilerlemeler (atlara hamut takılması) pulluğun daha yaygın hale gelmesini kolaylaştırdı. Karasabandan farklı olarak pulluk toprağı daha derin işler ve yalnız bir tarafa devirir; bu araçla hem düz sürme (döner kulaklı pulluk), hem tahtamsı sürme (nemli topraklarda) yapılabilir (sabit kulaklı pulluk). Âdi pulluk, çatı ve işlek parçalar diye başlıca iki kısma ayrılır: çatı kısmında kol, sap, payanda ve demirselik (pulluğun taban ve ökçesini taşıyan parça) bulunur. Kol, J veya V şeklinde çelikten uzun bir parçadır; arka tarafında pulluğu yöneltmeğe yarayan sap (tutamak) bulunur; payanda ve demirselik, kolu pulluk demirine bağlayan parçalardır; pulluğun toprağa dayanıp kaymasını sağlayan ökçe ve taban bu payanda ve demirseliğe bağlıdır. Pulluktaki işlek parçalar uç demiri, bıçak, kulak, ökçe, demirselik payandası ve keskidir; uç demiri toprağı yatay olarak, bıçak ise dikey olarak kesmeğe yarar; kulak, kesilen toprak şeridini devirir; demirselik payandası kesilen toprağın koptuğu yan çepere sürtünen ve demirseliğin aşınmasını önleyen bir plakadır; ökçe pulluğun izinde dibe dayanan kısımdır; keski, kulağın önünde giderek toprağın yüzey kısmını kesip esas toprak şeridinden önce deviren eğri madenî bir parçadır.
İyi ayarlanmış tekerlekli bir pulluk, sürekli olarak sapla düzeltilmeğe ihtiyaç göstermez. Atla çekilen pulluklar bir veya iki kulaklı ve çoğunlukla saplı olur. Motorlu pulluklarda ise sap bulunmaz; bunlar bir veya çok kulaklı ve tekerleklidir; genellikle bir traktörle çekilir. Pulluklar çeşitli tiptedir: döner kulaklı pulluk her iki yönde gittiği zaman toprağı hep aynı tarafa devirme imkânı verir; aynı amaçla terazili pulluklar icat edilmiştir; bunlar ortasında değişik çapta iki tekerlek bulunan V şeklindeki bir çatının iki ucuna bağlı iki pulluk halindedir, gidiş yönüne göre sıra ile çalışır.
Traktörle çekilen bağcı pulluklarında çekim eksenine göre bakışık veya ters bakışık olarak iş gören iki pulluk yer alır; bu sayede asma diplerini doldurur veya açar. Alt pulluğunun (köstebek pulluk) kolu çok kuvvetlidir; bunlar toprağı devirmeden keser, ucunda pençeli bir bıçak bulunan pulluk demiri toprağı derinden işler, akaçlanacak suların akmasını kolaylaştırır. Diskli pulluklar, âdi pulluktan farklı olarak kulak yerinde disk bulunan pulluklardır; değirmi saç biçimindeki diskler bir mil üzerinde dönerken toprağı bıçak gibi keser ve devirir.
• Derin sürme pulluğu, bazen âdi pulluğa benzer, ama demiri mızrak ucu gibi sivridir; bazen de genel görünüşüyle daha çok «toprak kabartma makinesi» veya «kültivatör» denen âleti andırır; bu takdirde mızrak ucu şeklindeki üç, beş veya yedi pulluk, iki tekerlekle çekilen bir şaseye monte edilir. Aynı zamanda toprağı hem bölen, hem altüst eden derin sürme pullukları da vardır. (LM)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULLUK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PULLANMA
Tarih 13 Haziran 2009
PULLANMA i. (pullanmak’tan pullan-ma). Pullanmak işi.
— G. santl. Bir tablonun üzerindeki boya tabakasının pul pul veya incecik şeritler halinde kalkması. (Pullanmaya verniğin iyi olmaması veya kötü bir astarlama ya da tablonun tuvalinin ikiye katlanması yol açabilir.)
— Graf. santl. Kâğıt veya başka bir zemin üstüne mine ya da herhangi bir kıymetli taş görünüşünü veren cam veya plastik parçacıkları yapıştırmak işlemi.
— Jeomorfol. Sağlam kayanın hemen hemen eşmerkezli kabuklar halinde ufalanması. (Pullanma, daha çok kristalli tıkız kayalarda [özellikle granit] sık görülür; pullanmanın bir soğuyup bir ısınan yüzey ile, çok daha az genişleyen ve büzülen daha derindeki tabakalar arasındaki ısı farkları sonucu oluşan gerilimler sebebiyle meydana geldiği sanılır. Pullanma özellikle yarı kurak iklimlerde görülür.)
— Patol. Bir kemiğin, bir kirişin v.b. ölü kısımlarının küçük pullar halinde dökülmesi. || Dış derinin boynuzsu küçük pullar veya büyük geniş parçalar halinde dökülmesi olayı. Bk. ANSİKL.
— Seram. Pişmiş toprak veya madenî eşya üzerindeki sırın yaprak yaprak kalkması.
— ANSİKL. Patol. Pullanma deri için normal, önemsiz bir olaydır. Patolojik olarak pitiryasiz ve sedef hastalığı gibi bazı deri hastalıklarından başka kızıl, kızamık gibi genel, bulaşıcı ve döküntülü hastalıklarda da görülür. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULLANMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PULAU LAUT
Tarih 13 Haziran 2009
PULAU LAUT, İndonezya’da ada, Borneo’nun güneydoğu kıyısı yakınında;
20 700 nüf. Kömür madenleri. Kauçuk ağacı ve biber ağacı çiftlikleri. Başlıca şehri, Kotabaru. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULAU LAUT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PULACAYO
Tarih 13 Haziran 2009
PULACAYO, Bolivya’da (Potosi idare bölgesi) şehir, Chichas cordillera’sının batı yamacında; 8 200 nüf. Gümüş madenleri. (L)
PULAD i. Bk. PULAT.
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULACAYO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUL
Tarih 13 Haziran 2009
PUL i. Eskiden kullanılan akçeden küçük madenî para: Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul (N. F. Kısakürek). Gerçi ne parası, ne pulu, ne malı, ne mülkü var
(N. Araz).
— ÇEŞ.DEY. Bir pul etmemek, değersiz olmak. || Bir pula satmak, hiç önem vermemek, (birine karşı) sadakatsiz davranmak: Ben senin âşıkınım / Bir pula satma beni (Halk türküsü). || Para pul. Bk. PARA.
— Bot. üzerinde bulunduğu organa sımsıkı yapışık, şekil ve yapıca çok basit yaprakların her biri. Bk. ANSiKL.
— Böcekbil. Çiftkanatlı böceklerde kaşıkçık. || Diviklerde düşen kanatın yerinde kalan çotuk. || Kelebeklerde ufacık bir sivri nokta ile kanatların derisine tutunan çok küçük plak. (Kelebeklerin kanadında sürekli olarak «toz» görünüşünde yer alan ve onlara gerek yansıma yoluyle [kimyasal renkler], gerek ışığın enterferans oyunlarıyle [fizik renkler] çeşitli renkler veren ve renklere parlaklık kazandıran kısımlar, bu pullardır.)
— Huk. Pul sahtekârlığı, devlet tarafından çıkartılan kıymetli evrakın bir türü olan pulun, yetkili olmayan kişilerce basılması. (Resmî evrakta sahtekârlık suçu sayılır. [Bk. sahtekârlık.])
— înş. Çatı kaplama işlerinde madenî örtü elemanıyle çivi başı arasına konan küçük boyutlu çinko veya bakır parçası.
— Mim. üst üste konmuş, düz veya hafif kabarık dairesel küçük plakalardan meydana gelen süsleme.
— Oyun. Tavla oyununda kullanılan yuvarlak küçük levha.
— Pulc. PTT idaresi tarafından, postanın alacağı ücretleri göstermek üzere çıkarılan basılı kâğıt. (POSTA pulu da denir.) [Bk. ANSiKL.] || Damga pulu. Bk. DAMGA.
— Saatçilik. Bir mihvere desteklik etmesi için, bir kol veya duvar saatinin platinine perçinlenmiş pirinç parça.
— Sürüngenler bilimi. Bazı deniz kaplumbağalarının bağasını kaplayan ve çeşitli eşya yapımında kullanılan madde.
— Süs. santl. Ortası delik maden levhacık. (Bk. ANSIKL.) || Pul iğnesi, pulun deliğinden geçecek kadar küçük ve ince iğne.
— Teknol. Vida, cıvata v.b. şeylerin boynuna geçirilen ortası delik madenî levha.
— Terz. Bir kumaşın üzerine süs olarak dikilen küçük, yuvarlak, ince ve delikli, maden, jelatin, sedef v.b. parçası. (Bk. ANSiKL.) || Pul işlemek, bir kadın elbisesinin üzerine pullar işleyerek süslemek.
— Zool. Balıkların, sürüngenlerin ve bir kısım kuşlarla memelilerin vücudunu kaplayan boynuzsu, sert levha. Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Bot. Pul’lara köksaplarda, bazı asalak bitkilerin (canavarotu) yer üstü saplarında, soğanlarda, bileşikgillerin bürümlerinde rastlanır. Bunlar ya tomurcuklarda olduğu gibi koruyucu veya soğanlarda olduğu gibi besleyici bir görev yapabilir. Kozalaklıların meyve yapraklarına da pul denir.
— Pulc. Ortaçağdan beri, yolların güvensizliği yüzünden, ağırlık ve mesafeye göre hesaplanan gönderme ücretini mektubu alan kimsenin ödemesi âdet olmuştu. Ama bu ödeme şekli dağıtım işini güçleştiriyordu. Kendisine bir şey gönderilen kimseye kabul etmemek hakkının tanınması da mektuplaşanların birtakım hilelere başvurmalarına yol açıyordu (adres üzerinde belirli değişiklikler yaparak veya zarfın üzerine önceden kararlaştırılmış bazı işaretler koyarak parasız haberleşmeyi sağlamak gibi). Ayrıca, ücret tarifesinin yüksekliği dolayısıyle gizli yapılan mektup ulaştırma işleri de büyükçe bir para kaybına sebep oluyordu. Buna karşı ilk defa, 8 ağustos 1653′te Paris’te petite poste’un kuruluşu sırasında, Paris parlamentosu danışmanı Renouard de Villayer bir çare bularak taşıma ücretinin önceden ödenmesi usulünü getirdi. Bu usule göre, gönderilmek istenen mektubun gönderme ücreti mektubun varışında alıcıdan değil de, mektup gönderildiği zaman mektubu gönderen kimse tarafından ödeniyor ve bu durum da bugünkü posta pullarının yerini tutan bir belgeyle mektubun üzerinde belirtiliyordu. Ancak, mektup gönderen kimsenin bu önceden ödeme işini postahanede yapması zorunluluğu bu usulün yaygınlaşmasını önledi. Bu durumu önlemenin tek yolu, ücret tarifesini hafifletmek ve sadeleştirmek (ücret değişikliklerini mektubun ağırlığına göre değil de gideceği yere göre uygulamak), ayrıca ödeme muamelesini elden geldiğince basitleştirmekti. İsveç’te De Treffenberg (1823), İngiltere’de Charles Knight (1834) ve Charles Whiting (1837-1838), Fransa’da da Piron (1838) ile Grasset (1839) bunun için, basılı veya üzeri damgalı kâğıt veya zarflar kullanmayı tasarladılar. 1819-1836 Arasında, bu sistem özellikle, gönderme işlerini tekelinde bulunduran Sardunya krallığı tarafından bile kullanıldı. Bu ülkedeki posta idaresi, yazışmaların ulaşımını tekelinde bulundurarak, özel ulaklarla gönderdiği mektuplar için bir çeşit mektup kâğıdı satıyordu. İngiliz James Chalmers’ın denemeleri pula son biçimini verdi (1834-1838). Chalmers’ın bu buluşu, birçok tartışmadan sonra, Rowland Hill’in teklifi üzerine 1840′tan itibaren İngiltere’de kullanılmağa başlandı (10 ocakta bütün İngiltere toprakları üzerinde tek ücret uygulaması başladı; 6 mayısta da ilk posta pulu olan 1 penny’lik siyah pul çıkarıldı), ücretin peşin ödendiğini gösteren bir belge olduğu için de, 28 ağustos 1848′den itibaren, Posta idaresi genel müdürü Etienne Arago’nun isteği üzerine, posta pulu usulünü Fransa da kabul etti. Oysa Fransa’da bu yenilik, daha önceleri, ücret indirimleri dolayısıyle hazinenin zorunlu olarak kayba uğrayacağı gerekçesiye birkaç kere reddedilmişti. 1 Ocak 1849′da Fransa’da posta ücretleri yeniden düzenlendi.
Üzerlerinde çeşitli sayıda şekiller bulunan posta pulları, ülkeye ve çıkış tarihine göre değişen tabakalar halinde basılır. Bu pulların birbirinden kolayca ayrılmasını sağlamak için de iki pul arası dantel biçiminde delikli olur. Otomatik dağıtıcılar için tek pul dizisi veya birkaç pulluk tabakalar halinde satışa sunulan pullar da vardır. Genellikle dikdörtgen biçiminde olan posta pulu bazen kare, hattâ üçgen veya herhangi bir geometrik şekilde de yapılmış olabilir. Yüzeyi genellikle 4 ilâ 20 sm2 arasında değişir. Çok zaman, pulun değeriyle birlikte yüzeyi de büyür. Ayrıca bu yüzey, seçilen konuya göre de değişir. Bazı olağanüstü durumlarda, piyasaya gerekli sayıda pul çıkarmak konusundaki güçlükler dolayısıyle veya belirli bir yerde gerekli sayıda pul bulunmaması sebebiyle pulların ikiye bölünerek değerinin yarısı hesabiyle kullanıldığı da olmuştur. 1915′te Rusyada kalın kağıt üzerine basılan bazı zamksız pullar para yerine piyasaya sürülmüştü.Büyük parçalar halinde gönderilen matbu evrak önceden iptal edilmiş pullarla postaya verilir ve böylece de idarenin postaya verme işlemi sırasında pul iptal etme zorunluluğu önlenmiş olur. Bu konuda 1893′te yapılan denemeler kesin bir sonuç vermedi. Ama bu usul 1920′den beri yine kullanılmaktadır. Pulların kullanım süresi genellikle sınırlı değildir.
Kullanım bakımından kolaylıkları dolayısıyle posta idareleri çok zaman, telekomünikasyon idareleriyle işbirliği yaparak, mektupların üzerindeki pulların tarifenin gerektirdiğinden eksik olması halinde ödenecek fark ücretleri konusunda, taahhütlü, özel ulak mektuplar, posta paketleri, telgraf, telefon v.b. ücretleri için de pul kullanılması yoluna gitmiştir.
• Türkiye’de ilk posta pulu ince kâğıtlara basılmıştı ve üzerinde tuğra ile «Devleti Âliyyei Osmaniye» yazısı vardı. 1865′te pulun biçimi değiştirildi; tuğra çıkarıldı ve dikine bir oval zenmin üzerine ayyıldız yerleştirildi; ayrıca pulun üzerine «Postai Devleti Osmaniye» yazısı kondu. 1876′da yapılan değişiklikle de bu yazı, ayın ortasına yerleştirildi ve yıldız kaldırıldı. 1892′de pulun çevresi türk motifleriyle süslendi, ortaya osmanlı arması basıldı. 1898′de Osmanlı-Yunan savaşının başarıyle sonuçlanışını kutlamak üzere altı köşeli bir pul çıkarıldı. Bu pulun” üzerinde «Bilâdı Meftuha’dan Tisalya Kıt’ası Postasına Mahsustur» kaydı kondu ve tuğraya da yer verildi.
İkinci Meşrutiyetin ilânı (1908) üzerine çıkarılan pulda «Hatırai Meşrutiyet» yazısı yer aldı. Bundan sonraki dönemde Sultan Reşad’ın bazı vilâyetlere yaptığı ziyaretler de pullarda sürşarjla belirtildi. 1913′e kadar çıkarılan türk pullarında resim kullanılmadı. İlk resimli posta pulu Edirne’nin düşman işgalinden kurtarılışının hatırasına ve Edirne’deki Selimiye camii’nin resmiyle süslenerek Londra’da bastırıldı. Birinci Dünya savaşı sırasında eski pullar sürşarjlı olarak kullanıldı; savaşın sonuna doğru (1917) tedavüle çıkarılan pullar Viyana’da bastırıldı. 1920′de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından daha önce Avrupa’da bastırılan pullar ikiye bölünerek kullanıldı; bu da ihtiyacı karşılamayınca mahakim ve devairi adliye, mahakimi şer’iye, kâtibi âdil, amele pasaportu, defteri hakanî, tiyatro, müze, Hicaz demiryolu, donanma ve maliye pullarından bir kısmı önce elle, daha sonra makineyle sürşarj edilerek posta pulu yerine kullanıldı; ihtiyaç bu yolla da karşılanamayınca İtalya’da, üzerinde «Kelimei Tevhid» yazısı bulunan pullar bastırıldı (1922). Kurtuluş savaşının kazanılmasından sonra 1 ocak’ 1924′te Lozan antlaşmasının hatırasına bastırılan ve satışa çıkarılan pullarda Atatürk’ün resmi ve «Hatırai Sulh» yazısı yer aldı. Dünyada ilk kabartma posta pulu Türkiye’de basıldı (1968). PTT idaresince, Ankara’daki Ajans Türk kurumuna bastırılan ve anma grubundan olan bu pullarda türk çinileri desen olarak kullanıldı.
Bu pullar üç türlüdür: 1. Yeşiltürbe kubbe tavan motifi;
2. İstanbul’daki Hürremsultan türbesinde bulunan kabartma bahar çiçeği motifi;
3. iznik çinisi.
Aynı kurum daha sonra İstiklâl mâdalyasıyle madalya ve beratını birarada veren iki kabartma pul daha bastı (1968). Gene Ajans Türk’e, 1971′-de Hava kuvvetlerinin 60. kuruluş yıldönümünü anma dolayısıyle pul bastırıldı.
• Pullar genel olarak üçe ayrılır: hazine pulları; posta pulları; yardım pulları.
Hazine pulları”nın hangi belgelere ne ölçüde yapıştırılacağı, ilgili kanunlarla belirtilir ve bedeli hazineye kalır. Türkiye’de hazine pullarının kullanılmasına Düyunu Umumiye tarafından ve damga resminin toplanması amacıyle 1880′de başlandı. Meşrutiyet döneminde Hicaz demiryolunun yapımına yardım için hazine pulu çıkarıldı, bunlar postada kullanılmadı. Postada kullanılan ve geliri hazineye kalan pullar: 1. evlâdı şüheda pulları (1915); 2. tayyare müdafaa pulları (1937); 3. millî müdafaa pullarıdır (1941).
Posta pulları. Türkiye’de posta pulu bastırma ve piyasaya sürme yetkisi 5584 Sayılı kn. md. 7 ile PTT Genel müdürlüğüne verildi. Genel müdürlük Postada Kullanılan Değerli Kâğıtlar yönetmeliğinde posta pullarıyle ilgili yıllık emisyon programlarının nasıl hazırlanacağını, pullara basılacak resimlerin nasıl sağlanacağını, pulların basımlarıyle ilgili kuralları, pulların teşkilâta dağıtımını, piyasaya çıkarılış zamanını satışta kalma ve geçerlik sürelerini belirtti. Aynı genel müdürlük 5584 Sayılı kn. md. 20′ye göre resmî daire ve kuruluşlarda, anma törenlerinde, bir yardım ve hizmet karşılığı görülen işlerde kullanılmak üzere üç ayrı türden pul çıkarmakla görevlendirildi. Bu pulların baskı sayısı, abonelerin ihtiyacı, serbest satış durumu, satısta kalma süreleri hesaplanarak 300 000 -600 000 arasında tespit edildi. PTT idaresinin üyesi bulunduğu Dünya Posta birliğinin (UPU) Dünya Posta sözleşmesinde ve tüzüğünün 7., 105., 173. ve 174. maddelerinde de posta pullarıyle ilgili hükümler vardır.
Yardım pulları, postada kullanılan fakat geliri ilgili derneklere giden, çeşitli tarihlerde çıkarılan pullardır.
Başlıcaları: muhacirun ianesi pulları (1890); Müdafaai Milliye cemiyeti pulları (1915); Osmanlı Donanma cemiyeti pulları (1918); Kızılay şefkat pullan (1910); Türk Hava kurumu pulları (1926); Çocuk Esirgeme kurumu şefkat pulları (1928).
— Süs. santl. Zanaatçıların en çok beğendiği pul, karet kaplumbağalarının kabuklarından elde edilir. Bu kabuklar, siyah renkli ve sarı veya açık kahverengi beneklidir. Pul elde etmek için kabuk ilkin kaynar suda yumuşatılır; ardından da bakır kalıplara dökülür. Pul yapımında, XIX. yy.ın ortasından beri, yüksek basınçta birbirine eklenen yumuşatılmış parçalar da kullanılmaktadır.
Eskiler hayvan kabuklarını ve kabuklardan elde edilen pulları çeşitli işlerde kullanırlardı. Meselâ lir’lerin. gövdesi içi boş bir kabuktu, Vergilius, Ovidius ve Juvânal üzeri hayvan kabuğu pullarıyle süslenmiş döşeme eşyasından söz ederler. Bu usulün Uzakdoğu’da da bilindiği Avrupa’da XV. yy.dan itibaren portekiz denizcilerinin tanıklıkları dolayısıyle öğrenildi. Bundan sonra da Rönesans döneminin ince marangozluğu artık tümüyle bu usulü benimsedi ve . tahtadan yapılmış döşeme eşyası, 1670′e doğru, pul veya (kalay ve bakır gibi) yumuşak bir madenden yapılmış gömme süslerle donatılmağa başlandı. Bu süsleme tarzı XVIII, yysın sonuna kadar (Jacob, Montigny, Levvaseur gibi) en ünlü ince marangozlar tarafından kullanıldı. Fransa’da İkinci imparatorluk döneminde aynı süsleme tarzı yeniden geçerli kılınmak istendi ama pulları meydana getiren ana maddelerin zamanla pulun biçiminin değişmesine yol açması ahşap üzerine yapılan süslemelerde artık bu maddenin kullanılmaması sonucunu doğurmuştu. Bundan dolayı da, Madagaskar’dan, Seychelles adalarından veya Venezüella’dan gelen kabukların kullanım alanı daraldı ve bu kabuklar yalnız küçük yüzeyler halinde, tütün takımı, fırça sapı, pudra kutusu kapağı, tarak ve yelpaze,yapımında kullanılmağa başlandı.
— Terz. Pullar, yuvarlak, dört köşe, uzun, sivri uçlu, düz, üzeri hafifçe kabarık, tek renkli veya ortası göz göz delik olabilir ve tek sıra halinde, bir desen meydana getirecek biçimde veya bir boncuğun çevresine işlenir.
— Zool. Zooloji bilginleri derideki yassı uzantıların her çeşidine pul adını verirler. Pullar çok değişik yapıda olduğu için daima homolog organlar olmayabilir. Balıkların pulları altderiden oluşan küçücük plaklardır; bunların oluşumunda üst derinin payı genellikle pek önemsizdir. Pulların yapısı türlere göre çok değişiktir. Köpekbalıklarında pullar plakoid şeklinde, yani diş yapısında ve biçimindedir. Mersin balıklarında pullar ganoyittir; yani üzerleri parlak bir mine ile kaplıdır. Kemikli balıklarda pullar ince ve esnek, kenarları ya dişli (taraksı pullar) veya değirmidir (değirmi pullar). Ayrıca balıkların pulları birbirinden bağımsız ve kiremit düzeninde dizilidir; bunların tedricî büyümelerine bakılarak balıkların yaşı tahmin edilebilir. Sürüngenlerde pullar balıklarınkinden çok farklıdır. Bunlarda pullar üstderiden oluşur ve kiremit düzeninde değildir; derinin üzerinde yüzeysel bir tabaka halinde yer alır ve zamanla birbirine bitişip kaynaşarak bir bütün olur.
Bunların hepsi birden bir çeşit kılıf meydana getirir. Hayvan büyüyebilmek için bu kılıfı zaman zaman atmak zorundadır (deri değiştirme). Kertenkelelerle yılanlarda pullar çok basittir. Timsahlarla kaplumbağalarda pulların altında ayrıca altderiden oluşan kemik plakalar bulunur. Böylece tam bir dış iskelet halini alan pullar kamlumbağalarda esas iskeletle birleşerek bağayı meydana getirir. Sürüngenlerinkine tıpatıp benzeyen pullara kuşların bacaklarında rastlanır ve bu iki sınıfın ortak bir soydan geldiğini gösterir. Bazı memelilerde (pangolin, tatu) görülen bağalar da tıpkı timsahlarınkini andırır. Kelebeklere verilen pulkanatlılar adı, kanatlarını ince bir toz tabakası gibi örten mikroskopik pullardan dolayı verilmiştir. Bir kısım kelebeklerin madenî ebrulu, kadifemsi, yanardöner güzelim renkleri kanat pulları üzerine düşen ışığın yansıma ve enterferasyonlarından ileri gelir.
♦ Sıf. Pula benzeyen, pulu andıran. | İnce bir tabaka halinde olan. || Pul şişe, yeşil camdan yapılan çok ince çeperli şişe.
— Jeol. Pul kaya, yaprak yaprak ayrılan taşların genel adı. Eşanl. ŞiST.
♦ Pul pul blş. sıf. Pullar, küçük parçalar halinde. (LM)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUKA veya PUKE
Tarih 13 Haziran 2009
PUKA veya PUKE, Kuzey Arnavutluk’ta yer, İşkodra’nın dağlık art ülkesinde;
1 780 nüf. Bakır madenleri. (Osmanlı devrinde İşkodra vilâyeti merkez sancağında bir kaza merkeziydi.) [LM]
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUKA veya PUKE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUERTOLLANO
Tarih 13 Haziran 2009
PUERTOLLANO, İspanya’da şehir, Castilla la Nueva’da (Ciudad Real ili), sierra Morena’nın kuzey sırtında; 53 700 nüf. önemli maden kömürü havzası. Petrol rafinerisi. Petrokimya. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUERTOLLANO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUEBLO
Tarih 13 Haziran 2009
PUEBLO, A.B.D.’de (Colorado) şehir, Yukarı Arkansas ırmağı kıyısında, Kayalık Dağlar’ın doğu kenarında; 91 200 nüf. Şehir bir demiryolu kavşağı (kıtaaşırı yol ile Denver’den gelen ve Kayalık Dağlar’ın kenarı boyunca uzanan kuzey-güney hattı) olması ve kömür madenlerine yakınlığı sayesinde gelişti. Dökümhaneler; demir ve demirsiz madenler (bakır, çinko, kurşun) metalürjisi. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUEBLO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTİLORHİS
Tarih 13 Haziran 2009
PTİLORHİS i. Kadifemsi siyah tüylü, oldukça büyük boylu ötücü kuş. (Koyu yeşil veya mavi madenî parıltılı pulsu tüylerden bir göğüslüğü vardır; gagası oldukça uzundur, Yeni Gine’de ve Avustralya’nın kuzeyinde yaşar.) [L]
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTİLORHİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Forex ve Döviz Piyasaları
Tarih 13 Haziran 2009
Döviz piyasaları
Yatırım, hedging, spekülasyon amacıyla yapılan hareketlerin gerçekleştiği döviz piyasaları 24 saat açıktır. Açılış Sidney ve Tokyo’da olur, Hong Kong ve Singapur, Bahreyn ile sürer Avrupa piyasalarına geçer. Frankfurt, Zürih, Londra’dan New York, Chicago piyasalarına ve Los Angeles ve San Fransisco’ya devam eder. İşlem hacmi, dünya ticaret hacminin 50 katından fazladır. İşlemlerde ağırlık Amerikan doları ve Alman markı, Amerikan doları ve yen üzerindedir. Günlük işlem hacmi, milyar dolar temelinde en fazla İngiltere, ABD, Japonya, Singapur’dadır.
İşlemlerin çekirdeğinde aracı ticari bankalardır. Merkez bankaları kur ve faiz istikrarı sağlar. Bankalar doğrudan, Interbank ile, aracılar ve brokerlar ile, merkez bankaları ile, Hazine ile çalışırlar. Bankaların döviz piyasasındaki riskleri politik, transfer riskleri olarak sistematik olabilir. Riskler finansal da olabilir ve kur ve faiz riskleri şu pozisyonları içermektedir: spot, forward, swap, opsiyon. Ayrıca çalışanların riskleri de işlemleri etkiler: performans, zayıflık, hırs, eğitimsizlik, stres, yanlış anlamalar, dil sorunu, yazım hataları, takım uyumsuzluğu, headhunters, iletişim sistemleri.
Döviz piyasaları bir ülke parasının başka bir ülke parasıyla değişimi işlemleridir. Yabancı para ve mevduat hesaplarının değişimi olarak aktifler spot ve forward biçimlerinde para fonlarında dönüşür. Kullanılan ortam elektroniktir. Kur, bir para biriminin diğer para birimi karşısındaki fiyatıdır. Kotasyonları çift taraflıdır: alış-satış. Alış ve satış arasındaki farka spread denir. Bir para, baz döviz alınır ki, bu ABD dolarıdır. Kurlar, direkt veya dolaylı olarak gösterilir. Yurtiçi piyasalarda, yerli para içermeyen gösterimler çapraz kur, uluslararası piyasalarda ABD dolarını içermeyen kurlar çapraz kur olarak tanımlanır.
Türkiye’de para piyasaları [değiştir]
Türkiye’de modern para ve döviz piyasaları 24 Ocak 1980 Kararları ile harekete geçmiştir. Bu tarihten önce ithal ikameci, korumacı sistem vardı. Devletçe belirlenen sabit kur sistemi, karaborsa ve yastıkaltı sektörlerine yol açıyordu. 24 Ocak Kararlarıyla ABD doları 47.70′ten 70.00 liraya yükseltilerek devalüasyon yapıldı. Esnek ve günlük kur sistemine geçildi, fiyatlar serbestçe piyasada belirmeye başladı. TPKKK 29 aralık 1983′te kaldırıldı, kredi ve mevduat faizleri serbest bırakıldı. 30 temmuz 1981′de SPK kabul edildi. Döviz girişi her tür yoldan serbestleştirildi. 1989′da altın piyasası kuruldu.
Türkiye’de döviz işlemleri Serbest piyasada, TCMB denetimindeki döviz ve efektif piyasasında, bankalararası piyasasında olmak üzere üç piyasada gerçekleştirilmektedir. Serbest piyasada işlemler efektiftir. Merkez bankası piyasasında ise, Merkez Bankası, bankalararası döviz hareketlerini yönetiyor, kaynakları etkin olarak kullandırıyor, Türk lirasının yabancı paralar karşısındaki değerini ayarlıyor. Döviz işlemleri en yoğun olarak bankalararası piyasada gerçekleşmektedir.
Para piyasaları
Finansal piyasalar, işlem gören ürünlerin vadesine göre para piyasaları ve sermaye piyasaları olarak ikiye ayrılmaktadır. Para piyasalarında işlem 1 yıldan kısa, sermaye piyasalarında bir yıldan uzundur. Para piyasalarında kısa vadeli likidite açığı olanla fazlası olan karşılaşır. Likidite fazlası olan faiz talep eder, açığı olan faiz öder. Mekana göre yurtiçi ve yurtdışı olarak ikiye ayrılan para piyasalarında işlemler ulusal parayla sınırlıysa yurtiçi (Interbank), uluslararası paralarla yapılanı yurtdışı piyasadır (Euromarket).
Örgütlü, kurumsal, profesyonel, kredibilitesi yüksek, ürün standardı olan bir piyasadır. Para piyasalarında müşteriler, bankalar aracılığıyla karşı karşıya gelirler. Döviz piyasalarına, alım satım, fonlar, repolar, mevduatlara bankalar aracılık eder. Bankalar müşterilerle, diğer bankalarla, finansal aracılar ve brokerlarla, merkez bankalarıyla ve Hazine ile çalışırlarken kar amacı ve kendi pozisyonlarını hedef alma gayesiyle hareket ederler.
Bankalar para piyasası risklerine karşı hedging (koruma) yöntemi uygular. Bunun için forward, futures, opsiyon yöntemleri kullanırlar. Para piyasası fon transferleri ile piyasanın likidite sorununu çözer. En önemli aktörü olan bankalar topladıkları mevduat fonlarını işletmelere kredi olarak verir, hükümetlere Hazine Bonosu adıyla kısa vadeli borçlanma araçları satın alarak fon aktarırlar. Fonların fiyatı olan faiz oranı, vade, para birimi, kredibilite, enflasyon, arz ve talep tarafından belirlenir.Faiz oranları dalgalanmaları, bankaların açık ve kapalı pozisyonlarını, fiyat riskini belirler. Piyasalarda her gün belirli bir zamanda bir Interbank Oranı belirlenir. Mesela Londra’da LIBOR olan bu oran piyasadaki referans bankaların her gün saat 11′de diğer bankalara 1 ile 12 ay arasındaki sürelerde borç vermeye razı oldukları oranı gösterir. Faiz oranları yanında faiz periyotları belirlenmektedir.İşlem süreleri, günlerin fiili sayılarıyla veya bütün ayları 30 gün kabul etmekle yapılır. Takvim yılının hesaplanması da ya yılın 365 gün olarak kabul edilmesi (sterlin, belçika frangı, singapur doları) yahut yılın 360 gün olarak kabulüyle (diğer paralar) olur.
Para piyasası işlem türleri unsecuritised ve securitised olarak iki türdür. Unsecuritised işleme over teh counter denir ve doğrudandır. Securitised’de ise ikincil piyasa olabilir. Banka kredileri sabit veya fixed term loans ve periyodik veya roll over credits olarak ikiye ayrılır. Tasarrufçuların banka işlemleri de call money, day to day money, fixed term deposits, fiduciary deposits diye farklı türlere ayrılmaktadır. İkincil para piyasası enstrümanları hazine bonoları, mevduat sertifikaları, banka kabulleri, finansman bonoları, euro commercial paper, repo’dur.
Türkiye para piyasaları Türk lirası ve sermaye piyasası işlemlerini gerçekleştirir. Para piyasası da organize ve organize olmayan olarak ikiye ayrılır. Organize piyasalar Interbank, devlet iç borçlanma senetleri piyasası, TCMB repo ve tersrepo işlemleri piyasası, İMKB tahvil ve bono piyasası, borsa para piyasası’dır. Organize olmayan piyasalar Bankalararası Serbest para piyasası, bankalararası repo piyasası, bankalararası tahvil ve bono piyasası’dır.
Bankalararası Döviz Piyasası
1990′dan beri çalışan piyasada bankalar, kurumlar ve özel finans kurumları işlem yapar. Bankalar, birbirleriyle ve sadece line’ı olan bankalarla sadece line limitleriyle iş yapar. Bu iş için teminat talep etmezler. Reuters’de, bir Amerikan Doları için alış satış kotasyonları ilan edilir. Bu kotasyonlar ancak 1.000.000 ABD Doları için geçerlidir. Fiyat, pazarlıklıdır.
Merkez Bankası bu piyasaya müdahale edebilmektedir. Piyasanın 10′da açılmasını takiben kotasyonları izler, eğer kotasyonlar tolere edilebilen seviyeyi aşarsa müdahaleye başlar. Merkez Bankası Döviz ve Efektif Piyasaları Müdürlüğü,en yüksek dolar alış kuru veren bankalardan başlayarak telefonla, minimum işlem limiti olan 1.000.000 dolarlık satışlar yapar ve satışlar hedeflenen fiyata kadar devam eder. Bankalar, aldıkları dolar karşılığı TL’yi EFT sistemi kapanıncaya kadar Merkez Bankası’na yatırır. Bankalar, TL yükümlülüğünü karşılayamazsa cezai işlem yapılır. Döviz Interbankında Londra kaynaklı işlemlerde büyük bankalarla Türk bankaları brokerlar aracılığıyla işlem yapmaktadırlar.
Döviz
Döviz, dar anlamda (çek, poliçe gibi) yabancı parayı temsil eden belgeler. Türkçede yabancı ülkelerin paralarına döviz denmektedir. Herhangi bir ülkenin parasının, başka bir ülkenin (veya ülkelerin) parasına dönüştürülmesiyle ilgili işlemlere de döviz işlemi veya kambiyo işlemi denir. Döviz kelimesi dilimize Fransızca’daki deviseden geçmiştir. Genel olarak döviz dendiğinde milletlerarası ödemelerde kullanılan ödeme araçlarının tamamı ifade edilir.
Ekonomik açıdan bakıldığında döviz, iktisadi anlamda bir mal niteliğindedir. Döviz borsaları bazı özel nitelikleri olan piyasalardır. Kısaca belirtmek gerekirse, New York, Londra, Tokyo, Frankfurt, Zürich ve Paris en büyük döviz borsaları arasında bulunmaktadır. Ancak, döviz piyasalarını belirli bir yer veya mekanla sınırlı piyasalar olarak düşünmek doğru değildir.
Döviz borsaları, muayyen coğrafi bölgelerde faaliyet gösterseler de, çeşitli elektronik haberleşme araçlarıyla birbirleriyle sürekli olarak ilişki içinde bulunurlar. Denilebilir ki, günün her saatinde dünyadaki döviz piyasalarından herhangi birisi açık bulunur. Mesela ABD’in batısında yer alan San Fransisco’da borsalar kapandığında Uzak Doğuda Tokyo, Hong Kong ve Singapur borsaları, ayrıca bu borsalardaki çok uluslu Amerikan ve Avrupa bankalarının şubeleri yeni açılmışlardır. Uzak Doğu borsaları kapandığında ise Orta Doğunun mali piyasaları ve merkezleri iki saatten beri çalışmakta olup Avrupa borsaları mesaiye yeni başlamaktadır. Avrupa ile ortak çalışma saatleri sırasında New York borsasında faaliyet hacmi yoğunlaşmaktadır. Londra bankaları coğrafi konumları dolayısıyla, günlük çalışma süresi içinde öteki Avrupa piyasaları ve Kuzey Amerika dahil olmak üzere, Uzak Doğu ve Orta Doğu piyasalarıyla işlem yapabilmektedirler.
Milletlerarası döviz borsaları 24 saat sürekli olarak çalıştıkları için döviz fiyatları (kurları) sürekli olarak değişirler. Döviz bir iktisadi mal gibi işleme tabi tutulduğundan, dövizin bir arz ve talebi ve dolayısıyla da bir fiyatı vardır. Döviz fiyatlarına döviz kuru (exchange rate) denmektedir.
Döviz kurları genellikle bir birim döviz başına (veya bununla değiştirilebilen) milli para miktarı olarak tanımlanır. Döviz kurları 1 birim milli paranın karşılığı olan döviz miktarı olarak da tanımlanabilir. Bu şekilde düşünüldüğünde kurlar 1 USD = 1,35 TL veya 1 TL = 0,74 USD olarak ifade edilebilir. Bu iki sistem birbirinin tersidir. Birincisinde dövizin, milli para cinsinden değeri ifade ediliyor; buna direkt-kotasyon sistemi deniyor. İkincisinde ise milli paranın dış değeri, yani döviz cinsinden fiyatı gösteriliyor; buna da indirekt kotasyon sistemi deniyor.
Milletlerarası borsalarda döviz kurları ABD dolarıyla milli paralar arasındaki değişim oranı şeklinde ifade edilince, ABD doları dışında iki para arasındaki değişim oranı bunların dolar cinsinden fiyatlarına göre dolaylı olarak hesaplanabilir. Mesela, 1 USD = 1,35 TL ve 1 USD = 0,83 EUR ise; 1 EUR = 1,63 TL olur. Bu şekilde dolar dışındaki paralar arasında hesaplanan kurlara çapraz kur (cross-rate) denilmektedir. Yani iki para arasındaki dolaylı değişim oranına çapraz kur adı verilir.
Yabancı paraların çapraz kurları arasında da bir uyum vardır. Çapraz kurlar arasındaki uyum bozulur, yani dövizin ucuz olduğu yerden satın alınıp pahalı olduğu yerde satılması işleri ortaya çıkabilir. Bu farklardan yararlanarak kazanç sağlanması işlemine arbitraj denir. Geniş anlamda döviz ticareti; döviz bazında mevduat bulundurmayı, döviz piyasaları arasındaki kur farkından kar elde etmeyi (döviz arbitrajı), zaman içindeki kur değişmelerinden kar elde etmeyi (döviz spekülasyonu) de kapsamına almaktadır.
Döviz piyasaları vadeli piyasa (forward market) ve vadesiz piyasa (spot market) olmak üzere ikiye ayrılırlar. Vadesiz piyasalarda döviz işlemleri herhangi bir işgününde o günün döviz kuru üzerinden yapılmaktadır. Vadeli piyasalarda ise tarafların sözleşme ile tesbit ettikleri gelecekteki bir gün ve döviz kuru üzerinden (vadeli döviz kuru) döviz alım ve satımının taahhüt edilmesi şeklinde yapılmaktadır.
Vaktiyle altın para sisteminin yürürlükte olduğu yıllarda ülke paraları, bulundurdukları veya temsil ettikleri altın miktarına göre birbirleriyle mübadele edilirlerdi. Mesela Türk lirası 2 gr altını, dolar 6 gram altını temsil ediyorsa, 1 dolar = 3 TL olarak belirlenirdi. Böylece belirlenmiş olan kurların değişmeleri de mümkün olmazdı. Altın para sisteminin çok önemli bir üstünlüğü olarak nitelenen bu husus, daha sonra kâğıt para sistemine geçirilmesiyle birlikte geçerliliğini kaybetti. Döviz kurları sabit veya esnek olarak belirlenebilmesinin fayda ve mahzurlarını esas alan tartışmalar iktisat literatüründeki canlılığını hala korumaktadır.
II. Dünya Savaşı sonlarından 1973 başlarına kadar dünyada geçerli olan ve Bretton Woods Sistemi diye bilinen para sistemi bir sabit kur sistemiydi. 1973 başlarından itibaren Batılı ülkeler esnek veya değişken kur sistemini benimsemişlerdir. Ne var ki, Avrupa Topluluğu ülkeleri gibi bazı sanayileşmiş ülkeler paralarını sabit kurlardan birbirine bağlayarak bir para sahası oluşturmuşlardır. Belirtmek gerekir ki, günümüzde tam bir esnek kur sistemi hemen hemen hiçbir ülkede uygulanmamaktadır. Hemen hemen her ülke döviz kurlarının nisbi de olsa istikrarlı oluşunu özlemektedir. İstikrar arayışları ise döviz piyasalarına müdahaleyi zorunlu kılmaktadır.
Türkiye’de 1929 yılına kadar Lozan Antlaşmasında yer alan hükümler dolayısıyla döviz piyasalarına fazla bir müdahalede bulunulamamıştır.
Lozan Antlaşmasının koyduğu sınırlamaların sona ermesiyle birlikte, 20 Şubat 1930 tarihinde çıkartılan 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu ile döviz işlemlerini düzenleme yetkisi Maliye Bakanlığına verilmiş ve yoğun bir şekilde döviz kontrolu uygulanmaya başlanmıştır.
Özellikle 1983′ten sonra Türk Lirasına konvertibilite sağlamak yönünde getirilen bazı düzenlemelerle 1567 sayılı kanunun uygulamaları yerine geniş ölçüde bir serbesti ortamı getirilmiştir. Sabit döviz kuru sistemi fiilen terk edilmiş ve kurların önce kısa aralıklarla, sonraları Merkez Bankasınca her gün belirlenmesi yoluna gidilmiştir. Hükümet 1989′da aldığı bir kararla banka ve yetkili kurumlara 3000 dolar veya eşdeğer döviz satabilme hakkı verildi. Mart 1990′da 32 sayılı karar olarak bilinen Türk Parasını Koruma Hakkındaki Karar’da yapılan değişiklikle, Türkiye’de yerleşik kişilere sınırsız döviz bulundurma ve transfer etme gibi haklar tanındı (1993).
Para piyasalarında spot işlemler:
Para ve döviz piyasaları, dünya coğrafyasının zaman dilimine göre yapıldığından işlemlerde işlem tarihiyle teslim tarihi (valör) farklıdır. Döviz ticareti fiziki değil, muhabir hesaplar üzerinden olur. Teslimatlar işlem gününden iki gün sonradır. Örneğin, Amerika’dan getirteceğim bir mal için x dolara ihtiyacım var. Bankamı arar, kuru sorarım. Banka, alış ve satış rakamı verir. Bu fiyatlar bankanın yabancı parayı alış ve satış rakamlarıdır. Banka, iki işgünü sonra x doları kredi eder, yani çekme izni verir, hesabımdan satış rakamı olan YTL’yi düşer.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası
Merkez Bankası, banknot ihraç eden, hükümetin para ve kredi politikasını yürüten, veznedarlık görevini üstlenmis ve devletin iktisadi ve mali danışmanlığını yapan bağımsız bir ekonomik kurumdur. Kağıt para (banknot) basma tekelini elinde bulundurur ve bu yetkiye istinaden bağımız olarak para politikasını belirler. Ayrıca Hazine Müsteşarlığı’na bağlı olan Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü’nce basılan madeni paraların tedavülü de Merkez Bankası’nca sağlanmaktadır. Merkez Bankası Elektronik Fon Transferi EFT, Elektronik Menkul Kıymet Transferi EMKT sistemlerinin Türkiye’deki sahibi olup[2], Tüm Dünya Bankalararası Mali İletişim Topluluğu’in (Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication – SWIFT) Türkiye ayağını yürütmektedir[3]. Banka büyük Elektronik Veri Dağıtım Sistemi (EVDS) olarak adlandırılan büyük bir veri tabanına sahiptir. Bu veri tabanındaki bilgiler İngilizce ve Türkçe olarak kullanıcıların hizmetine açılmıştır.
Vikipedi, özgür ansiklopedi
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Forex ve Döviz Piyasaları hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSİKOTONİK
Tarih 12 Haziran 2009
PSİKOTONİK i. ve sıf. (fr. psychotoni-que). Ruhsal alanda uyarıcı etki gösteren maddelere denir.
— ANSİKL. Psikotonik maddeler, kimyasal yapıları bakımından çok değişik gruplara ayrılır; genellikle faydalı veya zararlı yan tesirleri vardır. Başlıca gruplar şunlardır: bitkilerden elde edilen kafein, kokain, efedrin, striknin v.b. alkaloitler; uyandırıcı aminler serisinden sentetik aminler; izonikotinik asit türevleri; bazı madenî tuzlar (özellikle fosforlu tuzlar). Tedavi için, bu kadar değişik madde içinden her olaya uygun düşen ilâcı bulup seçmek gerekir. (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOTONİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRZEMYSL
Tarih 12 Haziran 2009
PRZEMYSL, Polonya’da (Rzeszow voyvodalığı) şehir, Polonya-Rusya sınırı yakınında, San ırmağının yukarı çığırında; 44 000 nüf. Tarihî bir şehir olan Przemysl’de eski anıtlar vardır: katedral, Büyük Kazimierz’in şatosunun yıkıntıları. Geleneksel (Przemysl, «sanayi» demektir) maden (demir ve tunç) işçiliği. Cam fabrikası. Kimya sanayii; sunî elyaf iplikçiliği ve dokumacılığı. Besin sanayii.
— Ask. tar. 1893′ten sonra tahkim edilen ve Avusturya’nın Galiçya savunmasına dayanak olan Przemysl, Birinci Dünya savaşında sert çarpışmalara sebep oldu. Daha 9 eylül 1914′te Ruslar tarafından kuşatılan garnizon, rus saldırılarına bütün kış karşı koydu. Avusturyalıların kurtulmak için yaptıkları birçok karşı hücumun başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, 22 mart 1915′te 120 000 esir ve 1 000 topla Ruslara teslim oldu. Temmuz 1915′te tekrar Almanlara geçen şehir, 1944 temmuzunda Konyev’in birlikleri tarafından işgal edildi.
Bk. ALMAN-RUS SAVAŞI. (L)
PRZERWA – TETMAJER (Kazimierz). Bk. TETMAJER.
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRZEMYSL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTERİDOSPERMAE
Tarih 12 Haziran 2009
PTERİDOSPERMAE çoğl. i. Yaprakları eğreltiotu yaprağına benzeyen ve üzerinde yumurtacıklar bulunan fosil bitkiler grubu.
— ANSîKL. Bu bitkilere Birinci zaman tabakalarında bol rastlanır. Bazılarının (İyginopteris, heterangium, medullosa) bütün kısımları (yaprak, üreme organları, anatomi) bilindiği halde, diğer bir kısmının sadece anatomisi bilinmektedir. Bir kısmının da (sphenopteris, pecopteris, aletbopteridae ve neuropteridae) üreme organlarına bitişik yaprakları bulunmuştur. Birinci zaman tabakalarında ayrıca daha başka türlerinin de pek çok tohumuna rastlanır. Bu bitkiler, maden kömürü yataklarının oluşumunda rol oynamıştır. Hepsi açık tohumlu bitkiler arasında sayılır. (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTERİDOSPERMAE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROUVE (Jean)
Tarih 11 Haziran 2009
PROUVE (Jean), fransız mimarı (Nancy 1901), Victor Prouve’nin oğlu. 1923′te kendi hesabına bir atelye açarak iç ve dış parmaklıklar, mağaza kepenkleri, madenî mobilya ve doğrama işleri yaptı. Le Corbusier ve Mallet-Stevens’in dikkatini çekti; Beaudouin ve Lods ile çalıştı (Clichy halkevi, Buc Hava kulübü, Fransa’da katlanmış çelik saçtan ilk perde duvar örneği). 1944′te Nancy belediye başkanı, sonra Danışma kurulu üyesi seçildi. Yenilikten yana olan mimarlara yardım etti: Paris’te İnşaat federasyonu binası (1949), Lille Enternasyonal fuarı binası (1950-1951), Eordeaux İtfaiyeciler kışlası (1951) v.b. özellikle Meudon’da evler yaptı (1950), standartlaştırmaya başvurmak ve hafif alaşımlar kullanmak suretiyle yapı işlerinin sanayileştirilmesinde büyük rol oynadı. Nancy’deki evi (1954), üslûbunun en belirgin yanını ortaya koyar: ana iskelet, katlanmış saçtan yapılmış açık bir kesonlar sisteminden kurulmuştur; yanları, zemine oturan beton döşeme taşlarına gömülü profillere uygun şekilde yapılmıştır; katlanmış saçtan bir kiriş, alüminyum kasalardan meydana gelen çatıyı taşır, örtü, çelik strüktürlü ahşap panolarla sağlanmıştır. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROUVE (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROTOPLAZMA
Tarih 11 Haziran 2009
PROTOPLAZMA i. (yun. protos, birinci ve plasma, oluşum > fr. protoplasma’dan). Biyol. Canlı madde. (Terim 1839′da Pur-kinje tarafından ileri sürüldü.)
— ANSiKL. Protoplazma heterojen karmaşık bir yapı gösterir ve belli bir düzene göre yer almış kısımlardan oluşur: her kısmın kendine has bir yapısı ve hepsi arasında da sıkı bir ilişki vardır. Protoplazmanın en karakteristik bileşenleri büyük moleküllerdir; bunların çoğu da polimerdir. Onun için canlı madde büyük moleküllerin niteliklerini taşır. Protoplazma değişebilen yapıda fiziksel kimyasal bir Sistemdir. Katı durumdan Sıvı duruma kolayca geçer. Protoplazmanın başlıca kimyasal bileşenleri protitler (amino asitler, polipeptitler, proteinler), yağlar (basit ve bileşik), glüsitler, madensel tuzlar ve Sudur. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTOPLAZMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROTOPHASMA
Tarih 11 Haziran 2009
PROTOPHASMA i. Blattopterioitler grubundan böcek cinsi. (Bugünkü phasma’lara yakın olan bu böceğin fosili Commentry maden kömürü tabakalarında bulunmuştur.)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTOPHASMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROTOHİTİT
Tarih 11 Haziran 2009
PROTOHİTİT sıf. Anadolu’da M.ö. III. binyıl sonları ile II. binyıl başlarında yaşayan yerli halk için kullanılır. (Hitit kültür ve dinine büyük etkisi olan Protohititlerin Anadolu’ya geliş, yön ve tarihleri hakkında kesin bir bilgi yoktur. Alacahöyük ve Kültepe’de Protohititlere ait olduğu sanılan seramik ve madenî eserler ele geçirilmiştir). [M]
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTOHİTİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROTEZ
Tarih 11 Haziran 2009
PROTEZ i. (yun. prothesis, ekleme’den fr. prothöse). Cerr. Eksik bir organın yerini tutmak, bir organın sakatlığını gidermek ve mümkünse görev yapmasını sağlamak amacıyle sunî organ yapmayı öngören cerrahî dalı. (Bk. ANSiKL.) || Bu amaçla kullanılan cihaz veya parça. || İç protez, kemik, eklem, damar ve kalp cerrahîsinde eksik kısımları tamamlamağa veya organları yerlerinde tutmağa yarayan parçaların tümü. Bk. ANSiKL.
— Diş cerr. Diş protezi, dişleri tamir etmeğe, eksik dişleri tamamlamağa ve ortodontide diş kavsi üzerindeki dişleri normal yerlerine kaydırmağa yarayan protez. Bk. ANSİKL.
— ANSiKL. Cerr. Dünya savaşlarından sonra, ameliyatla kesilen kol ve bacakların yerine sunîlerinin takılması ortaya çeşitli protez meseleleri çıkardı; estetik ve görev bakımından aslına oldukça yakın sunî organlar yapmak için çeşitli çarelere başvuruldu. Bacakların yerine eklemli sunî bacaklar yapıldı; kesilme noktası ne kadar aşağıdaysa o kadar başarılı sonuçlar alındı. Kesilen kolların yerine ustaca yapılmış protezler takıldı; bu protezler sakat kimseye geniş hareket imkânı veren çengel, kıskaç, içe ve dışa dönmeyi de becerebilen yakalama-tutma aracı gibi kısımlarla donatıldı.
• İç protezler. Kemik parçalarını birleştirmek ve eksik kısımları tamamlamak için girişilen protezler, komşu dokuların takılan parçaları kabul veya reddetmesiyle ilgili çeşitli meseleler ortaya çıkardı. Kırıklarda öteden beri kullanılan sunî parçalar, kemik sağlamlaştıktan sonra çıkarıl-labildiği ve ağır sakıncalar doğurmadığı halde bir kısım sentetik maddelerle yapılan sunî protezler başlangıçta aynı sonucu vermedi. Fakat sonradan iç protez yapımı için dayanıklı ve organizmaca tahammül edilir maddeler ortaya çıkarıldı. Bunlar plastik maddeler, sentetik dokular ve madenlerdir. En çok kullanılan madenler özel çelikler ve vitalyum’dur (yüzde 65 kobalt, yüzde 25 krom, yüzde 6 molibden).
I. ORTOPEDİK PROTEZLER. Bu çeşit protezlerin en çok kullanılanı uyluk-kalça eklemi protezleridir.
Uyluk protezlerinin hepsi bugün için madenîdir. Plastik maddeler bu iş için yeteri kadar dayanıklı değildir. Bu protezlerin birçok boyda çeşitli modelleri (Moore, Judet v.b.) vardır.
Hokka çukuru protezleri, uyluk kemiği başının eklemlendiği çukurun yerini tutmak üzere hazırlanan protezlerdir; vitalyumdan yapılan ve kadeh şeklinde olan bu protezler, eski hokka çukuru oyulup içine yerleştirilir.
Tam kalça protezleri, hem uyluk kemiği başı, hem hokka çukuru yerine kullanılır; koksartroz tedavisinde ileri bir adım teşkil eder; ama bunların yerlerine konması çok nazik bir işlemdir; büyük asepsi ve kan durdurma tedbirlerine ihtiyaç gösterir.
II. DAMAR PROTEZLERİ, bir atardamarın veya çeperinin yerine kullanılır. Sentetik olan bu parçalar teflon veya dakron’dan yapılır. Parçalar atardamar plastisinin tipine, yerine ve çapma göre çeşitli şekillerde imal edilir (aort kavşağı için Y veya torba şeklinde protezler). Hastaya atardamar protezi takıldıktan sonra sürekli olarak pıhtılaşmayı önleyici ilâçlar verilir. Bu tedavinin herhangi bir sebeple kesilmesi protezin tıkanmasına yol açabilir.
III. KALP PROTEZLERİ, madenî veya maden-plastik karışımı kapaklardır. Çeşitli şekilleri vardır: bazıları, açık (bugün en çok kullanılan Starr kapağı) veya kapalı
(Mac Govern kapağı) bir kafes şeklindedir; kafeslerin içinde maden veya plastikten bir bilya bulunur, öteki modeller şekil ve kan akıtma bakımından yukarıdaki modellerden ayrılır; bunlar yassıdır ve kalp içinde daha küçük bir yer tutar (Alvarez, Servelle kapakları).
Bu kapakların takılması vücut dışı kan dolaşımını ve açık kalp ameliyatını gerektirir; başarı oranı hastanın yaşına ve kalp hastalığının derecesine bağlıdır.
— Diş. cerr. Diş protezi’nin pek çok tekniği vardır. Bu tekniklerde maden, plastik, porselen v.b. çeşitli maddeler kullanılır. Madenler arasında özellikle altın, platin, gümüş gibi kıymetli maden alaşımları, nikel-krom-kobalt ve molibden alaşımları sayılabilir.
Protezler, protez laboratuvarlarında ya bizzat pratisyen tarafından veya genellikle «protezci» denen ve pratisyenin talimatıyle çalışan diş teknisyenleri tarafından yapılır. Laboratuvarlarda madenler için çok çeşitli döküm usulleri, plastik ve seramik maddeleri için çeşitli pişirme, sıkma ve parlatma usulleri kullanılır. Son zamanlarda, porselen hamurunun doğrudan doğruya altın alaşımları üzerinde pişirilmesi ve bir bağlayıcı yardımıyle madenle kaynaştırılması sonucu, estetik, tek parçalı ve sağlam kuronlar, köprüler yapılabilmektedir. Bu türlü protezlere «metal seramik» veya «altın seramik» protez denir.
Protez ayrıca ölçüden kalıp çıkarma, model taslaklarını düzeltme, frezeleme gibi çok ince teknikleri gerektirir. Dişçilikle ilgili bütün kakmalar (inlay, onlay), kuronlar, kamalı dişler, sabit veya hareketli köprüler, emplantasyonlar, ortopedik diş-yüz ve ortodonti aygıtları diş protezleri arasındadır. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTEZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROTEİT
Tarih 11 Haziran 2009
PROTEİT i. (fr. proteide’den). Biyokim. Polipeptitlerden daha karmaşık yapıdaki protitlerin cins adı.
— ANSiKL. Proteit’ler molekül ağırlığı çok yüksek maddelerdir; hidroliz yoluyle yalnız aminoasit veren holoproteitler ile heteroproteitleri kapsar; heteroproteitlerin hidrolizi yalnız aminoasitlerin değil, «prostetik gruplar» denilen protitsiz maddelerin de ortaya çıkmasını sağlar.
Proteitler ortak özellikler taşır. Bunlar, molekül ağırlığı çok yüksek, yani 36 000′den yukarı, hattâ bunun birkaç katı olan moleküllerdir. Bu moleküllerde sürekli o-larak dört element bulunur: karbon, oksijen, hidrojen, azot (yüzde 16); çoğu zaman fosfor ve kükürt de vardır. Proteitler su ile birleşince eriyerek koloidal eriyikler veya jeller verir; erime için en düşük pH derecesi 4 ve 5 arasıdır (izoelektrik nokta). Nötür tuzlar veya ağır metal tuzları proteitleri çökeltebilir. Nötür tuzlarla karıştığı ve pH derecesi izoelektrik noktaya yakın olduğu zaman, sıcağın ve maden asitlerinin etkisiyle de pıhtılaşır. Proteitler ayrıca birtakım tepkimeler gösterebilir: biüre tepkimesi, Millon tepkimesi, nihidrin tepkimesi, nitrik asitle sarıya boyanma, özgül olmayan fakat peptitli bileşenlerin kimyasal görevlerinden ileri gelen tepkimeler. Elektroforeze ve kimyasal veya enzimsel yoldan hidrolize uğradığı zaman polipeptitler ve aminoasitlere parçalanır (heteroproteit durumunda olanlarda ayrıca prostetik bir kalıntı kalır). [L]
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTEİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROTEİN
Tarih 11 Haziran 2009
PROTEİN i. (fr. proteine). Biyokimya. Koloidal yapıda azotlu tabiî madde; pek çok sayıda aminoasidin anhidrite dönüşmesinden oluşan bu madde holoproteit grupunu meydana getirir. Bk. PROTEiT ve PROTiT. Eski eşanlamlısı. ALBÜMiN.
— Petrokimya. Bk. ANSiKL.
— Ted. Protein tedavisi, önleyici veya iyileştirici olarak bir organizmaya heterojen protein maddesi verilmesi.
— ANSiKL. Petrokimya. Hidrokarbürler üzerinde yetiştirilen biramayalanndan besleyici protein’ler üretilmesi, petrol sanayiinin son buluşlarından biridir. Her ne kadar deney devresi aşılmışsa da, üretim usulünün tam işlemesi uzun zaman alacaktır. Bununla beraber, elde edilen sonuçlar, beslenme meselelerine belki de dünya çapında bir çözüm getirebilecektir. Sıvı petrol veya tabiî gaz şeklindeki hidrokarbürlerin birçoğu, canlı mikroorganizmaların gelişmesi için destek görevi yapabilir, özellikle «candida» grubundan bazı biramayalan gazyağında bulunan parafinle beslenme niteliği taşır. B.P.’nin araştırma laboratuvalarmda keşfedilen usulle, denetli sıcaklık altında, üretim ortamına konan biramayalan çok çabuk çoğalır. Gazyağı, canlı hücrenin temel elementlerinden biri olan karbonu sağlar; öteki element ise havadaki oksijendir. Mikroorganizma’ların yaşaması için gerekli tamamlayıcı elementleri sağlamak için de madenî tuzlar katılır. Emülsiyon halindeki sıvı devamlı olarak alınır, santrfüjleme yoluyle protein kısmı ayrılır, parafini alınan gazyağı rafineriye geri gönderilir: parafin çok kolay donan bir madde olduğundan, soğuğa dayanma bakımından daha iyi kalitede bir ürün elde edilmiş olur. Koyulandırılmış proteinli madde daha sonra bir dizi arınma işleminden geçirilir: yıkama, santrfüjleme, hidrokarbür kalıntılarının ayıklanması ve kurutma. En sonunda, hayvan yemlerine katılabilecek cinsten, protein ve vitamince zengin bir toz elde edilir. Bu tozun özellikleri ve maliyeti balık tozununkine yakındır.
— Ted. Protein tedavisinin iki önemli şekli vardır:
1. özgül protein tedavisi, antikor meydana getirmek için kullanılır; çünkü her protein maddesi antijendir ve bunun or ganizmaya sokulması bir antikorun oluşumuna yol açar. Belirli bir patolojik durum meydana getiren protein maddesinin önleyici olarak şırınga edilmesi, aşıların ve anatoksinlerin kullanılmasına başlangıç olmuştur;
2. özgül olmayan protein tedavisi, bazı alerji belirtilerini ve bazı diskrazi hallerini tedavi etmede kullanılır. Otohemoterapi, otoseroterapi protein tedavisinin özel şekilleridir. Süt şırınga edilmesi de protein tedavisinin bir başka şeklidir. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTEİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROTALİZASYON
Tarih 11 Haziran 2009
PROTALİZASYON i. (tes. edil. ad). Alüminyum ve alaşımlarını kimyasal koruma usulü.
— ANSiKL. 1930′da Boulanger tarafından bulunan ve alüminyuma uygulanan protalizasyon, demir için uygulanan parkerleme işlemine benzer. Sıcak, yükseltgen bir banyo yardımıyle, geçirimsiz, yüzeysel oksit tabakaları meydana getirmeğe dayanan bir işlemdir. Kaynar haldeki banyo, iki yükseltgenme değeri alabilen bir maden tuzunun bazik çözeltisidir (fosfokromat, manganat). Bu banyonun alüminyuma etkimesiyle hidrojen açığa çıkar. Hidrojen, tuzun çözünen oksidini çözünmeyen oksit halinde indirger ve bu oksit parçanın üzerine yapışarak onu korur. Bu oksit tabakası boya, vernik ve yağlı maddelere destek vazifesi görür. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTALİZASYON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROPİLBENZEN
Tarih 11 Haziran 2009
PROPİLBENZEN i. (fr. propylbenzene). Kim. Benzenin homologu olan C3H7—C6H5 formülündeki hidrokarbon; kümenin izomeridir; 158° C’ta kaynar ve maden kömürü katranında bulunur. (Propil bromürün, gerek susuz alüminyum klorür eşliğinde benzene, gerek sodyum eşliğinde bromoben-zene etkimesiyle elde edilir.) [L]
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROPİLBENZEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROMETHEUS
Tarih 11 Haziran 2009
PROMETHEUS. Yun. mit. Titan, İapetos ile Klymene’nin oğlu, Atlas, Athos, Epimetheus’un kardeşi. Hesiodos, Aiskhylos ve öteki yazarlar tanrıların, özellikle Zeus’un öfkesini üstüne çekerek insanlığa nasıl hizmet ettiğini anlatırlar. Tanrılar ateşten yararlanmayı kendilerine sakladıkları için Prometheus ateşi çaldı ve içi oyuk bir bastona saklayarak insanlara getirdi. Bunun üzerine tanrılar Pandora’yı insanlara gönderdi ve Prometheus Kafkas dağının tepesinde zincire vuruldu: bir kartal sürekli olarak, onun geceleri yeniden oluşan karaciğerini kemiriyordu. Herakles kartalı öldürerek işkenceye son verdi. Bu efsane birçok değişik yoruma konu oldu. Prometheus ayrıca, insanlara medeniyeti getirecek bütün bilgileri de öğretmişti: ev yapma, hayvanları evcilleştirme, madenleri işleme, yazı, tıp, kâhinlik v.b. Hattâ, kili yoğurarak insanı yarattığı ve bir parça kutsal ateşle canlandırdığı da söyleniyordu. Küçük zanaatçıların koruyucusu olan Prometheus’un Attike’de ünü çok yaygındı.
— İkonogr. Prometheus efsanesi antik sanatta çok işlenmiştir: resimli vazolar, oymalı taşlar, kabartmalar; heykeltıraşlıkta Capitolino müzesinin bir taş mezarı, Napoli’deki başka bir taş mezar, helenistik bir heykel (Terme müzesi) Vatikan’da bir alçak kabartma sayılabilir.
— Ed. tar. Prometheus masalının görüldüğü en eski eserler, Hesiodos’un şiirleri olan Theogonia ve Ezga Kai Hemerai’du. (tşler ve Günler). Prometheus burada hile yoluyle, Zeus’a kafa tutacak gücü kazanır ve insanlığa iyilik eder, fakat Zeus sonunda onu cezalandırır. Aiskhylos’un Zincire Vurulmuş Prometheus’u (Prometheus Desmotes) tanrılar tanrısı Zeus’un nankörlüğüne kurban olur ve uğradığı haksızlığı protesto eder. Tanrıya isyan eden bu Prometheus sembolü daha sonra romantik edebiyatta işlendi: A. W. Schlegel’in Prometheus şiiri (1797) Prometheus’u «insan»a büyük bir inançla bağlı bir kahraman haline sokar; aynı anlayış Byron’un Prometheus’unda. (1816) ve Shelley’in Kurtulmuş Prometheus’unda de görülür. Andre Gide, Zincire Kötü Vurulmuş Prometheus’ta, kahramanına başka bir sembolik anlam verir: Prometheus’un karaciğerini kemiren kartal ihtirasların, insanın zararına beslenen isteklerin ve duyguların sembolüdür. Prometheus, kartalını yiyerek dengeyi yeniden bulacaktır. (L)
Prometheus Desmotes. Bk. zincire vurulmuş prometheus.
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROMETHEUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROMETEYUM veya PROMETYUM
Tarih 11 Haziran 2009
PROMETEYUM veya PROMETYUM i. (fr. prometheum’dan). Kim. Atom numarası 61, atom ağırlığı Pm =145 olan kimyasal element; 1926′da amerikalı kimyacı B.S. Hopkins tarafından bulundu. (Nadir topraklar grubundan bir madendir; uranyum’un fisyonundan meydana gelen ürünlere benzetilir.) [prometium da denir.] Eşanl. İLLİNYUM. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROMETEYUM veya PROMETYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROKOPYEVSK
Tarih 11 Haziran 2009
PROKOPYEVSK, S.S.C.B.’de şehir, Sibirya’da, Novokuznetsk’in kuzeybatısında; 290 000 nüf. Kuznetsk’in maden kömürü merkezi. Dokumacılık. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROKOPYEVSK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİRİNÇ
Tarih 11 Haziran 2009
PİRİNÇ i. (fars. piring’den). Bakır ve çinko alaşımı; sınaî bir alaşımda çinko oranı en fazla yüzde 46′dır.
Pirinç kaplama, bir parçanın yüzeyine, elektroliz yoluyle ince bir pirinç tabakası çökeltmeğe dayanan işlem.
• Bu işlemin sonucu.
— ANSiKL. Pirinç, en çok kullanılan bakır alaşımıdır. Tarihi M.ö. Vl.yy.’a kadar uzanır. Hattâ, daha çinkonun bile bilinmediği devirlerde bu alaşım, «sementasyon» denen usulle hazırlanıyordu: bakır kırıntıları, çinko oksit (çinko karbonat cevheri, kalamin) ve kömürle birlikte potada ısıtılıyor, oksidin indirgenmesiyle meydana gelen çinko bakır içine dağılıyor ve genellikle yüzde 20 çinkolu ergimiş alaşım elde ediliyordu. Pirinçlerin başlıca üstünlükleri şunlardır: çok çeşitli şekillerde işlenmesini sağlayan levha ve tel haline gelme özelliği; mekanik direnç; atmosferin aşındırıcı etkisine karşı dayanıklılık; ergime ve döküm kolaylığı ve özellikle, ucuz bir maden olan çinkonun katılması sebebiyle maliyet fiyatının düşük olması. Ayrıca bazı pirinçlerin parlaklığı ve rengi, bunların mücevhercilikte de kullanılmasını sağlar: çinkonun katılmasıyle pirincin rengi kırmızıdan pembeye, çinko oranı yüzde 30 ile 40′a çıkınca da sarıya döner.
Pirinç dökümcülüğünün en büyük özelliği, çinkonun çok kolay oksitlenerek beyaz çinko oksit dumanları yay maşıdır; bu yüzden, banyo yüzeyini titizlikle korumak gerekir. Bileşimine göre pirinçler soğukta veya sıcakta işlenir: çinko yüzdesi 10′dan düşük (a fazı) ve 38′den fazla olan pirinçler genellikle sıcakta işlenir; yüzde 10 ile 38 arasında çinko katılmış pirinçler ise soğukta şekil değiştirir (p* fazı).
• Âdi pirinçler. Bileşiminde yüzde 20′ye kadar çinko bulunan âdi pirinçler, mücevhercilik ve kuyumculukta, küçük dekoratif parçaların yapımında kullanılır (Paris bronzu, altın taklidi, tombak, krizokal). Çinko yüzdesi 28 ile 36 arasında olanlar dövülgen alaşımlardır; bunlardan en önemlisi, fişek kovanlarının veya lamba duylarının yapımında kullanılan çekme pirinci’dir (67-33). Çinko oranı yüzde 40 veya daha fazla olanlar talaş kaldırma pirinçleri3dir (60-40). O-tomatik takım tezgâhlarında kolayca işleyebilmek için bunlara genellikle yüzde 1 kurşun katılır.
• özel pirinçler. Mekanik direnci ve aşınmaya karşı, özellikle deniz aşındırmasına karşı dayanıklılığı arttırmak için pirinçlere, yüzde 1 ile 5 oranında kalay, alüminyum, demir, nikel, manganez gibi elementler katılır. Bu alaşımlar, «yüksek mukavemetli pirinçler»i meydana getirir ve bazen yanlışlıkla «yüksek mukavemetli bronzlar» diye de adlandırılır. Bu pirinçlerde, kırılma yükü 50 kg/mm2′ye, uzama ise yüzde 30′a ulaşır; halbuki âdı pirinçlerde aynı nitelikler 40 kg/mm2 ile yüzde 30′dur. Bunlar, özellikle işlenmiş parçalar şeklinde (kondansatör ve ısı değiştirici boruları) veya yüksek bir mekanik dirençle birlikte büyük bir sız-dırmazlık isteyen döküm parçaları şeklinde (vanalar, musluklar, basınçlı gaz ve sıvılar için karterler) kullanılır. Sınaî pirinçler üzerinde yapılabilen tek ısıl işlem tavlamadır.
♦ Sıf. Pirinç’ten yapılmış: Pirinç mangal. Pirinç kapı tokmağı. (İM)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİNÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROJEKTÖR
Tarih 10 Haziran 2009
PROJEKTÖR i. (lat. projicere, ileriye fır-latmak’tan projectum > fr. projecteur). Bir kaynağın ışığını, çok şiddetli bir veya birkaç demet halinde uzağa iletmeğe yarayan âlet. Eşanl. IŞILDAK. Bk. ansikl.
— Oto. Bk. far. || Projktör karşılaşma huzmesi, iki taşıtın karşılaşması halinde, projektör ışığını, projektörün eksenine dik düşey bir ekranla kesip 15° sağa saptırarak elde edilen huzme.
— Ansikl. Uçakların gelişini izlemek, gemileri korumak, düşman kuvvetlerini aydınlatmak v.b. zorunluğu, şiddetli bir kaynaktan çıkan ışık demetini her yöne çevirebilen projektör’lerin kullanılmasına yol açtı. Projektörde, arka tarafı parabolik bir reflektör (gümüş kaplanmış cam, altın kaplanmış maden) vazifesi gören bir silindir vardır; bu reflektörün odağında, odak noktasının sabit kalmasını sağlamak için yatay kömürlü bir elektrik arkının ışık krateri veya çok güçlü bir akkor lamba bulunur. Âletin ön tarafı, ışığı dağıtan yollu bir camla veya farlardaki gibi büyütücü bir optik sistemle kapatılmıştır. Arklı tipten çok kuvvetli projektörlerde, bir kaş veya diyafram yardımıyle ışık geçici olarak ve tamamıyle örtülebilir. Gerektiğinde uzağa yerleştirilen bir yöneltme düzeneği, reflektörün alt kısmında bulunan iki motoru çalışarak, projektörü istenilen doğrultuya çevirebilir ve hareketli bir hedefi takip edecek şekilde döndürebilir.
Projektörler sabittir veya ayrıca bir elektrojen grubu taşıyan otomobillerin üzerine yerleştirilir. Bu iki tipten başka, askerlikte, belli aralıklarla yakıp söndürerek işaret vermek için, pille çalışan küçük el projektörleri kullanılır.
Ticaret filosunda da, şantiyeleri ve ayırma garlarını aydınlatmak için yine projektörlerden yararlanılır. Tiyatro Sahnelerinin aydınlatılmasında, genellikle arklı veya akkor lambalı projektörler kullanılır. Bunların optik sistemlerinin önüne, renki filtrelerle donatılmış döner bir pano yerleştirilir. Sinemada, renkli film çekimi için, özel kömür çubukları olan arklı projektörler kullanılır; fakat 3 200° K’lik (Kelvin) özel lambalarla donatılmış projektörler gittikçe gelişmektedir, çünkü bunlar arklı projektörlerden daha kullanışlıdır: çok fazla ısı yayarak sanatçıları rahatsız etmediği gibi, verdiği ışığın renk kararlılığı da daha fazladır. Aydınlatmada, «Ses ve ışık» gösterilerinde, şantiyelerde, büyük barajlarda, Spor sahalarında 500 ilâ 1 000 W’lık projektörler kullanılır. Aydınlatılacak yer, bol ışığa ihtiyaç gösterecek kadar büyükse, üstelik ışığı tam randımanla kullanmak gerekiyorsa özel bir tekniğe dayanan infranor projektörlere başvurulur. Bu güçlü ve etkili âlette, 3 kW’lık bir lamba gümüş kaplı parabolik bir reflektörle donatılmıştır. Lambanın akısı kontrol edilerek projektörün dibine gönderilir; burada bulunan ayarlanabilir lameller, akıyı, istenen açıklıkta dikdörtgen kesitli bir demet haline getirir. Bu demet, aydınlatılacak yüzeyi tamamıyle kaplayabileceği için, infranor projektörlerin kullanılması çok kolay ve sağlanan verim çok yüksektir.
Taşıtlarda kullanılan projektörler, otomobillerin, bisikletlerin, lokomotiflerin önüne veya yanlarına takılan küçük farlardır. Otomobillerde kullanılan bazı projektörler istenilen yöne çevrilebilir. (L)
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROJEKTÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROJEKSİYON
Tarih 10 Haziran 2009
PROJEKSİYON i. (fr. projection). Görüntüleri bir ekran üzerine yansıtma işlemi.
— Geod. ve Mat. Bk. izdüşüm.
— Opt. Bir perde üzerinde meydana gelen aydınlatılmış görüntü. Bk. ansikl.
— ansikl. Opt. Projeksiyon makineleri, Sihirli fenerden türemiştir. Bu makineler, madenî bir kutu (fener), bir kondansör ve bir objektiften meydana gelir. Madenî kutu, içinde bir ışık kaynağı bulunan bir çeşit karanlık odadır. Birleştirilmiş merceklerden meydana gelen ve projeksiyonla yansıtılacak görüntünün bütün yüzeyine ışığı düzgün olarak dağıtan kondansörün önünde, filim kasetinin gidip geldiği bir kızak bulunur. Makinenin önüne yerleştirilmiş objektif, düzgün bir yüzey üzerine (duvar veya perde), görüntüyü az veya çok büyüterek düşürür. Fotoğrafçılık tekniği, projeksiyon makinelerinin gelişmesine büyük katkıda bulundu; çünkü eskiden Sadece, üzerine elle resimler çizilip boyanmış camlar kullanılırken, bugün kasetin içine yerleştirilmiş siyah-beyaz veya renkli fotoğraf diyapozitifleri kullanılmaktadır. (L)
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROJEKSİYON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROFİL
Tarih 10 Haziran 2009
PROFİL i. (fr. k.). Yandan görünüş. || İnsan yüzünün yandan görünüşü: Nevin dönüp kocasının pof iline baktı: Burnu dudaklarına sarkmıştı (S. F. Abasıyanık).
— Dy. Bir demiryolu hattının, bütün güzergâhı boyunca karşılaşılan iniş ve çıkışlarına bağlı karakteristiği.
— Elektroakust. Bir plağın iz profili, kayıt yapılmamış bir plakta, izin dik kesidinin geometrik şekli. (Bu dik kesit bir ikizkenar üçgen şeklindedir ve eşit kenarlara ait tepe ile izin dip tarafı hafifçe yuvarlaktır, izin başlıca elemanları, açıklık açısı, dip tarafın eğrilik yarıçapı, izin iki kenarı arasındaki genişlik veya derinliktir.)
— G. santl. Eksik profil veya kaçma profili, yüzden çok başın ön kısmını gösteren profil.
— Havc. Bir uçak kanadının boyuna kesiti. (Bir profilin bağıl kalınlığı, maksimum kalınlığının uzunluğuna oranıdır. Bu oran yüzde 12 veya daha fazlaysa, profil, dolayısıyle kanat kalındır. Yüzde 12 ile 9 arasında profil orta kalınlıkta, yüzde 9′dan küçükse incedir.) || Profil kaplaması, bir hava taşıtında, üzerinde hava akımı meydana gelen ve aerodinamik kuvvetlerin etkisinde kalan dış yapı kısmı.(Profil kaplaması vernikli bezden veya tahtadan olabileceği gibi, yapının genel direncine katılan cinsten de olabilir. Çok hızlı bazı uçaklarda kapla ma ve yapı bir bütün meydana getirdiği için, çok ince olan kanatlar yekpare bir madenden yapılır.)
— Hidrol. Irmak profili, bir akarsuyun yatağını niteleyen, topografya kesiti. Bk. ANSiKL.
— Jeofiz. Bir arazi kesiti meydana getirmek için, uzunluğunca bir seri deprem ölçmesi yapılan, hemen hemen doğrusal Çizgi.
— Jeomorfol. Boyuna profil, vâdi tabanı veya talveg boyunca uzanan profil. || Enine profil, vâdi eksenine veya ırmağın akış yönüne dikey uzanan profil.
— Marang. Profil açmak, bir rende yardımıyle ağaç parça üzerine kiniş açmak. (Bu işlem mekanik olarak tepsi freze tezgâhında yapılabilir.) || Ters profil vermek, bir parçayı, başka bir parçanın içine geçecek şekilde, ikincisine ters yönde yarmak.
— Mat. Profil doğrusu, bir profil düzleminde bulunan doğru. (yanay doğrusu da denir.) || Profil düzlemi, iki izdüşüm düzlemine, dolayısıyle yer çizgisine dik olan düzlem. Esanl. yanay düzlemi.
— Metalürji. Profil demir, çekme tezgâhında çekerek veya silindirli sıvama makinesinde şekil vererek elde edilen, özel profilli sabit bir kesiti olan uzun demir çubuk. (Bu terim genellikle, yüksekliği 80 ile 600 mm olan normal kirişler, yüksekliği 80 ile 400 mm arasında değişen U demirler, her boyuttan palplanşlar ve gerek doğrudan doğruya haddeden geçirerek gerek 100 mm’den büyük boyutlu I demirleri uzunlamasına yararak elde edilen T demirler için kullanılır. Anglosaksonlar, büyük köşebentleri de bu gruptan sayarlar.) [PROFİLE de denir.]
— Mim. Bir silme üzerinden alınan ve silmenin çeşitli kısımlarının birbirine göre girinti, çıkıntı ve eğikliğini gösteren enine kesit.
— Oto. İlerlemeye karşı en az direnç gösterecek şekilde düzenlenmiş özel karoseri şekli.
— Pedoloji. Toprak profili, toprağın bir kesitin cephesinde görünüşü: Toprak profili, toprağın tanımlanmasını ve sınıflanmasını sağlayan temel unsurdur. (Toprak suluklar» denen bazı «stratlar»dan oluşur; bunların profilde birbirini izleyişi ve fizyonomik görünüşü toprağı tanımlamayı sağlar. Toprağı tanımlamak için profilin tamamını bulmak gereklidir.)
— Teknol. Bir cismin, bir yapının veya bir zeminin düşey kesiti.
— Topogr. Profil çıkarma, bir arazinin profilini elde etmek için yapılan işlemler. II Bir arazinin düşey kesiti. || Boyuna profil veya boy kent, bir karayolu veya demiryolunun, bir kanalın ekseni boyunca alınan kollanmış kesiti. || Enine profil veya enkesit, bir karayolu veya demiryolunun, bir kanalın eksenine dik doğrultuda alınan kotlu kesiti.
— ANSiKL. Hidrol. Enine profil, bir ırmağın yatak kesitini gösterir. Kol sayısı, her kolun eni ve derinliği, bakışımsızlıkları, dip ve eşik tümsekleriyle nitelenir. Bu kesit alüvyon ovasına genişletilince, bir genel veya küçük yatak ile bir büyük yatak ayırt etmeğe imkân verir. Yatağın gömülmesine ve akarsuyun hızına göre, aşındırma veya alüvyon bırakma gücü değişir. Uzunlamasına profil, düşey düzlemde bir akarsuyun kaynak ve ağız arasındaki yolunu temsil eden eğriyi gösterir. Daha sert kayaçların yol açtığı çıkıntılar gösterebilir. Denge profili, debisi aşağı kesime doğru azalmayan ırmaklar için ideal bir uzunlamasına profildir. Kaynaktan temel seviyeye kadar devamlı olarak alçalan eğintiler, yani içbükeyliği yukarı kısma dönük parabol biçiminde bir yol çizer. Yukarı kesimdeki yükselme, düşük bir eğinti ve kaba gereçler hacmiyle orantılıdır; bu kaba gereçlerin boşaltılması için daha yüksek bir eğinti gereklidir; az bir eğinti, ince gereçlerin boşaltılmasına yettiği için aşağı kesimde debi yükten çok artar. Bu profil, ırmak yatağının en iyi şartlar altında ve en az güç sarfederek havzasının yüzeyine düşen suları akıtmasını ve aşındırmanın yarattığı gereçleri boşaltmasını sağlayacak eğintiyi gösterir.
Bir ırmağın kaynağa doğru debisi ne kadar yüksek olursa, aşındırma işine kayaçların yapısı ve cinsi o kadar çok yardım eder; talveg’i ağzından ne kadar uzakta ve derin kazılırsa ve eğinti aşağı kesime doğru ne kadar alçalırsa, denge profili o kadar iç bükey olur. Belirli şartlar (temel seviye, tektonik bozukluklar, iklim şartları) altında ırmağın oyması denge profilinden öteye geçmez. Bu kavram aslında dönencelerde yağışlı bölgelerdeki ırmaklara uyar. Dönencelerarası ırmaklar, katı yükler yataklarındaki dirençli kayaları yarmağa yetmediğinden bu kayaları çağlayanlarla aşar. Üstelik öbür bölgelerde iklim değişiklikleri ve deniz seviyesinin yeni glasyoöstatik değişmeleri denge profili kavramına tamamıyle teorik bir anlam verir. (LM) PROFİLAKSİ i. (fr. prophylaxe). Fizyol. ve Sağ. bil. Bk. KORUNMA.
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROFİL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROENZİM
Tarih 10 Haziran 2009
PROENZİM i. (fr. proenzyme). Biyokim. Harekete geçirici bir maddenin etkisiyle enzim doğuran madde. (Proenzimleri harekete geçiren madde çoğu zaman madenî bir iyondur [kalsiyum, magnezyum, demir]; kalsiyum iyonu bir proenzim olan protrombini bir enzim olan trombin’e dönüştürür.) Esanl. PRODİYSATAZ-PROFERMENT. (L)
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROENZİM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROCERUS
Tarih 10 Haziran 2009
PROCERUS i. Çok iri, ağılı böcek (uzunluğu 6 sm’yi bulur); Doğu Avrupa’da ve Küçük Asya’da yaygındır; gövdesi kalın ve pütürlü, genellikle yer yer madenî yansımalıdır. (Kınkanatlıların carabidae familyasından.) [L]
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROCERUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRİZMA
Tarih 10 Haziran 2009
PRİZMA i. (yun. prizein, biçmek > pris-ma’dan). Mat. «Taban» denilen eşit ve paralel iki çokgen ile bu tabanların karşılıklı kenarları arasında kalan paralelkenar «yüz»lerle sınırlanmış katı cisim. (Bk. ANSîKL.) || Bir prizmanın dik kesiti, prizmanın, yanal ayrıtlarına dik bir düzlemle kesiti. || Dik prizma, yanal ayrıtları taban düzlemlerine dik olan prizma. || Düzgün prizma, tabanları düzgün çokgenler olan dik prizma. || Eğik prizma, yanal ayrıtları tabanlara dik olmayan prizma. || Kesik prizma, prizmatik bir yüzeyi, birbirine paralel olmayan iki düzlemle keserek elde edilen cisim.
— Opt. Işık ışınlarını saptıran ve ayrıştıran saydam maddeden yapılmış üçgen prizma. Bk. ANSiKL.
— Pirotekni. Prizma barut, ekseni boyunca bir kanal bulunan, altı köşeli, iri taneli kara barut.
—ANSiKL. Mat. Bir prizma’mn ayrıtları iki çeşittir: taban çokgenlerinin kenarları veya «taban ayrıtları» ile «yanal ayrıtlar» denilen öbür ayrıtlar. Prizmalar, taban çokgenlerinin kenar sayısıyle adlandırılır: taban bir üçgense prizmaya «üçgen prizma», dörtgense «dörtgen’prizma» denir.v.b.
Bir dik prizma’nın yanal alanı, tabanının çevresiyle prizmanın yüksekliğinin çarpımına eşittir.
Bir eğik prizma’nın yanal alanı, dik kesit çevresiyle yanal ayrıt uzunluğunun çarpımına eşittir.
Bir prizmanın hacmi, taban alanı ile yüksekliğini veya dik kesit alanı ile yanal ayrıt uzunluğunu çarparak elde edilir.
Üçgen tabanlı bir kesik prizma’nın hacmi, bu prizmanın tabanlarından birini ortak taban ve öbür tabanın üç köşesini sırasıyle tepe olarak alan üç piramidin hacimleri toplamına eşittir; bu hacim, aynı zamanda, dik kesit alanını üç yanal ayrıtın uzunluklarının aritmetik ortalamasıyle çarparak da elde edilebilir.
— Opt. Optikte, bir ikidüzlemlinin iki yüzüyle sınırlanmış kırıcı ortama prizma denir. İkidüzlemlinin yüzleri, prizmanın yüzleri, ikidüzlemlinin ayrıtı, kırma ayrıtı ve ikidüzlemlinin açısı da kırma açısı’dır. Asar kesit, ayrıta dik bir düzlemle belirlenen açıdır.
Eğer bir asal kesit içinde bulunan basit bir SI ışık ışını prizma üzerine düşerse, I I’ doğrultusunda kırılır ve I’ R doğrultusunda prizmadan çıkar. A kırma açısı, i ve i, r ve r’ gelme ve kırılma açılarıyle ışık ışınının D sapma aşısı arasındaki dört prizma formülü kolayca kurulabilir:
(1) sin i = n sin r. (2) sin i’ = n sin r’. (3) A = r+r’. (4) D = i + i’ — A.
Deney ve hesaplar, aynı maddeden yapılmış prizmalar ve aynı gelme açısı için sapmanın kırma açısıyle birlikte arttığını, prizmanın kırma indisi 1′den büyükse sapmanın bu indisle birlikte büyüdüğünü, açısı ve cinsi verilen bir prizmada gelme açısıyle değiştiğini, gelme açısı çıkma açısına eşit olduğu zaman en küçük Dm değerini aldığını gösterir. En küçük sapma halinde, yukarıda-
ki denklemler n = sin __A + Dm__ : sin __A__
2 2
bağıntısını verir; bu bağıntı, kırılma indislerini ölçmekte kullanılan bir metodun temelidir. Bir cam prizmanın bir ışık demetinin ayrıştırdığını Newton bulmuştur. (Bk. TAYF.)
Bir SI ışını, dik kesiti ikizkenar diküçgen olan bir prizmanın AB yüzü üzerine dik olarak düşerse (tam yansıtmalı prizma), ışın sapmadan girer, fakat AC hipotenüsüne 45°’lik bir gelme açısıyle, yani limit açıdan daha büyük bir açıyle vardığı için, IR doğrultusunda tam olarak yansır.
• Fresnel çift prizması. Işık ışınlarının girişim olaylarını incelemek için Fresnel, bir yanı düz, öbür yanı ise, aralarında çok geniş açı yapan iki düzlemden meydana gelmiş bir cam kullandı. Bu düzenek, tabanlarından birleştirilmiş eşit iki prizma meydana getirir; «çift prizma» denmesinin sebebi budur.
• Nicol prizması. Polarmayı incelemekte kullanılan bu prizma, yalnız olağanüstü ışının geçebileceği şekilde düzenlenmiş bir spattır; âdi ışın ise, kanada reçinesinden bir tabaka üzerinde tam yansımaya uğrar. Spatın asal kesiti ABCD olsun; gelen SI ışını iki kola ayrılır ve IER, IOR’ ışınları paralel olarak çıkar. Bundan sonra, billurun, asal kesite dik olarak AC boyunca kesildiğini ve iki kesik parçanın, ince bir kanada reçinesi tabakasıyle yeniden yapıştırıldığını farzedelim: uygun bir IO geliş doğrultusu altında âdi ışın, O’da tam yansıyarak M’ye gelir ve burada madenî çerçeveye çarparak durur.
• Rochon prizması. Bu âlet, spattan veya daha genel olarak kuvarstan yapılmış ve hipotenüsleri üst üste gelecek şekilde birleştirilmiş iki prizmadan meydana gelir. Birincisinde eksen giriş yüzeyine diktir, ikincisinde ise ayrıtlara paraleldir. Bu yüzden, asal kesitleri birbiriyle kesişir.
• Senarmont prizması. Spatın ekseni, dilinim yüzleriyle aşağı yukarı 45°’lik bir açı yapar. Senarmont prizması elde etmek için, bir spat billuru, eksenden geçen bir düzlemle asal kesite dik olarak kesilir ve parçalardan biri, öbürüyle bir dik açı yaparak birleşecek şekilde döndürülür; sonra bu çift prizma, dış yüzeyleri birbirine paralel olacak şekilde biçilir.
• Wollaston prizması. Rochon prizmasından tek farkı, ışığın yayılma doğrultusudur. Prizma açısının aynı değeri için, sapma açısı iki katına çıkar; fakat iki görüntü simetrik olarak yer alır ve hafifçe renklidir. (L)
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİZMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRİVAS
Tarih 10 Haziran 2009
PRİVAS, Fransa’da Ardeche idare bögesinin merkezi; Paris’e 595 km uzaklıkta, Vivarais’de, Coiron kütlesinin kuzeyinde, Ouveze’in yukarısında; 9 207 nüf. Büyük bir Protestan merkezi olan şehir, 1629′da Louis XIII tarafından yıktırıldı ama yeniden kalkındı. ipek eğirme. Konfeksiyon. Madenî şilteler. Reçel ve kestane şekeri imalâtı. Bira fabrikası.
—İdare çevresi, 95 711 nüf. (L)
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİVAS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|