REŞİTA

Tarih 29 Haziran 2009

REŞİTA, Romanya’da (Banat bölgesi) şe­hir, Retezat kütlesinin kıyısında;
46 000 nüf.

Romanya’nın, 1768′de kurulan, başlıca sa­nayi merkezlerinden biridir; yakınındaki maden kömürü yataklarından iyi cins kö­mürler, maden ocaklarından da demir ve manganez çıkarılır.
Şehir bugün önemli biı metalürji ve makine yapımı merkezidir (lo­komotifler, tarım âletleri v.b.). [L]

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞİTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REŞETNİKOV (Fyodor Mihayloviç)

Tarih 29 Haziran 2009

REŞETNİKOV (Fyodor Mihayloviç), rus yazarı (Yekaterinburg [bugün Sverdlovsk] 1841 – Petersburg 1871).

Romanlarında, katı bir gerçekçilikle rus maden ocağı işçilerinin ve köylülerinin hayatını (Podlipovtsıy [Podlipnaya Halkı], 1864) anlattı ve kadın hak­ları üstünde durdu (Gde Luçşe? [En Ra­hat Yer Nerede?], 1868).
Diğer eserleri: Gornoraboçiye (Maden İşçileri) [1866], Glumovıy (Glumov’lar), Svoy Hleb (öz Ek­meğimiz) [1870]. (M)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞETNİKOV (Fyodor Mihayloviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RESAL (Henri)

Tarih 29 Haziran 2009

RESAL (Henri), fransız mühendisi ve ma­tematikçisi (Plombieres 1828 – Annemasse 1896).

Daha Ecole Polytechnique’te öğren­ciyken, konik dişlilerde ve sonsuz vida­daki sürtünmenin incelenmesinde integral hesabın uygulanması üstüne ilk inceleme ya­zısını kaleme aldı. Besançon Maden kuru­munda mühendis oldu, jeolojik harita üs­tünde çalıştı. 1855′te bu şehrin fen fakültesinde ve daha sonra Ecole Polytechnique’te mekanik okuttu (1872); Maden oku­lunda inşaat dersleri verdi. Mekaniğin bü­tün dalları üstünde çalıştı.

Theorie sur la Rotation des Corps (Cisimlerin Dönmesi Üstüne Teori) adlı eserinde, dönel katı cisimlerin hareketiyle ilgili temel problem­leri, özel bir hareketli eksenler sistemin­den yararlanarak hemen hiç hesaba baş­vurmadan çözümledi. Mekaniğe, bir katı cismin bağıl hareket denklemlerini kur­mak imkânı veren bileşik açısal ivme kav­ramını kazandırdı. Aylıca yuvarlanma ha­reketi, yuvarlanma yüzeyleri ve eğrileriyle ilgili bir teori ileri sürdü. (L)

RESALET i. Bk. RİSALET.

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESAL (Henri) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REOSTA

Tarih 29 Haziran 2009

REOSTA i. (fr. rheostat). Elektr. Bir devre­de, bağlantıları sökmeden direnç ayarı yapa­bilmek için değişken direnç olarak kullanı­lan âlet.

|| Ayar reostası, elektrikle ilgili bir büyüklüğü (şiddet, direnç v.b.) belli bir süre için belli sınırlar arasında ayarlamağas yarayan reosta. Asenkron motor hız ayar reostası, bir asenkron motorun hızını ayar­layan reosta. Asenkron motor yol verme reostası, rotoru sargılı asenkron bir motorun rotor sargılarına bağlanan reosta. || Geri­lim ayar reostası, bağlantıları sökmeden, bir devredeki gerilimin değerini değiştirebilen direnç. || Hız ayar reostası, bir makinenin hızını veya motor çiftini sürekli şekilde ayar­layan reosta. \\ ikaz reostası, bir makinenin uyarma akımını ayarlayan reosta. || Yol verme reostası, ilk hareket sırasında bir ma­kinenin yuttuğu akımı sınıflayan ve makine çalışma rejimine ulaştığında dirençleri dev­reden çıkarılan reosta. (İlk hareket reostası da denir.) || Yükleme veya şarj reostası, üreteçlerin yükleme denemesinde elektrik enerjisini soğurmağa yarayan reosta.

— ANSİKL. Reostalar elle veya otomatik olarak kumanda edilebilir. Otomatik kuman­dalı reostalarda, dirençlerin devreden çıka­rılması kontaktörlerle sağlanır; bu kontaktörler de kronometrik rölelerle harekete ge­çirilir.

Dirençler madenî (mayşor, çelik, özel dökme demir) veya sıvı (elekrolitik re­osta) olabilir. Yol verme reostaları, ilk ha­reket anında veya makineye her yol verişte, gelen aşırı akımı sınırlayacak şekilde hesap­lanmalıdır, îlk harekette akım şiddeti ola­rak, nominal akım şiddetinin 1,5 katı kabul edilir. Kaldırma makinelerinin motorları için, genellikle nominal akım şiddetinin 2,5 katı­na eşit ilk hareket şiddeti hesaplanır; bu­nun sebebi iyi bir ilk hareket çifti elde et­mektir. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REOSTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENYUM

Tarih 29 Haziran 2009

RENYUM i. (Ren nehrinin adından fr. rhenium). Atom numarası 75, atom ağırlığı Re = 186, 31 olan kimyasal element; 1925′te, alman W. ve i. Noddack tarafından, X ışınlarıyle tayfölçümü sayesinde platin ve niyobyum cevherlerinde bulundu.

— ANSîKL. Renyum, 3 150°C’a doğru eri­yen parlak beyaz bir madendir. Yoğunluğu 21′dir; dövülebilir ve haddeden geçirilebilir, özdirenci yüksek olduğu gibi elektron yay­ma gücü de çok fazladır. Kimyasal bakım­dan manganeze benzer. 250°C’ta oksitlenir, halojenlerle birleşir, nitrik ve sülfürik asitler­den etkilenir. Oksitlen arasında en önemli­leri, renik anhidrit ReOs ile perrenik anhidrit’tir Re2O7; bunlara da renat ve perrenat adı verilen tuzlar tekabül eder.

Potasyum permanganata benzeyen potasyum perrenat KReU4 suda az eriyen renksz bir tuzdur. Renyum üretimi ve uygulamaları son yıllar­da büyük bir artış göstermiştir. Ergime noktası çok yüksek mekanik ve elektrik özellik­leri çok ilgi çekici olduğundan, ateşe daya­nıklı alaşımların yapımında çok kullanılır. Tungstenli alaşımı, yüksek sıcaklıklarda kul­lanılabilen termoelektrik pillerin yapımın­da işe yarar; saf tungstenden daha kolay telleşebilen bu alaşım, darbelere dayanıklı lamba filamanı (akkor ve elektronik lamba­lar) olarak kullanılır. Katalizör olarak da çoğu zaman platine tercih edilir. Renyum genellikle, bakır metalürjisinin alt ürünü olan molibdenit’ten elde edilir. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENO

Tarih 27 Haziran 2009

RENO, A.B.D.’de (Nevada) şehir, Truckee ırmağı kıyısında, Truckee Pass’ın eteğinde, eyaletin batısında; 51 500 nüf.

1920′de nüfusu ancak 18 500 kişi olan şehir, Central Pacific demiryolu üzerinde bulunması ve madenci­lik bölgelerinin yakınlığı sayesinde büyüdü. Reno, Nevada ile yakınındaki Kaliforniya bölgelerinin ticaret merkezidir. Şehre eya­letin çabuk boşanmağa imkân veren yasala­rından yararlanmak isteyen pek çok insan gelir; fakat başlıca gelir kaynağı kumarha­nelerdir. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REN kütlesi (şistli)

Tarih 27 Haziran 2009

REN kütlesi (şistli), Batı Almanya’­da yaşlı kütle, Ren’in her iki kıyısında, Ardenne’in uzantısında.

Şistli Ren kütlesi iyice kıvrılmış birinci za­man tabakalarından meydana gelir; özel­likle şistlerden ve birkaç kuvars tabaka­sından (taunus kuvarsı) oluşan katları yer yer binişir. Tebeşir çağında ve üçüncü zamanda birçok aşındırma yüzeyiyle kütleşen dağ, özellikle Oligosenden beri yükselmeğe başlamıştır; bu çok yavaş yüksel­menin izlerine, tektonik hareketlere rağ­men çığırlarını muhafaza eden Ren ve Moselle’in taraçalarının da gösterdiği gibi bu­gün de rastlanır: bu iki akarsunun vadile­rinin gömülmesi ve küçük kollarının sertli­ği bu şekilde açıklanır. Eifel’de de çok yakın bir tarihe kadar volkanik olaylar de­vam etmiştir.

Yaylaların yükseltisi azdır (400-700 m). En yüksek doruklar, Hunsrück ve Taunus’ta olduğu gibi yükselmiş, sıralar halinde ku­vars damarlarından meydana gelir. İklim sert, yağışlı, sisli, karlı ve rüzgârlıdır. Ta­rım şekilleri ilkeldir: fundalıklarda hayvan­cılık ve ormanı yakarak tarla açma. Köy­ler ıssızlaşmaktadır. Buna karşılık mahfuz ve güneşli vadiler (büyük ulaşım yolları) zengindir. Moselle ve Ren vadilerinde gü­zel bağlarla örtülü, çok turist çeken kasa­balar vardır. Lahn vadisinde maden yatak­ları da işletilir.

Vadilerin birbirinden ay­rıldığı noktada yer alan Koblenz, kütlenin bir kısmının iktisadî merkezidir. Ama ya­kındaki sanayi bölgelerinin (özellikle Ruhr, Frankfurt ve Aachen) çekiciliği, göç hareketlerine yol açar: her sanayi bölgesindeki işçilerin büyük kısmını yoksul dağ köylü­leri meydana getirir. (L)

RENKYUVAR blş. i. Astron. Bk. kro­mosfer.

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REN kütlesi (şistli) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENAZZİT

Tarih 27 Haziran 2009

RENAZZİT i. (yer adı Renazzo’dan [italya] fr. renazzite).

Miner. Bileşiminde görünür taneler halinde madenî demir bulunan bir göktaşına Stanislas Meunier tarafından ve­rilen ad. (Böyle bir göktaşı 1824 yılında Renazzo [İtalya] civarına düştü.) [L]

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENAZZİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REJİM

Tarih 27 Haziran 2009

REJİM i. (lat. regimen, yönetmek eylemi’nden fr. reğime). Yönetme, düzenleme tar­zı, düzen.

— Coğ. Akarsu debisinin geçirdiği deği­şikliklerin tümü. Bk. ANSİKL.
— Diyetetik. Rejim veya yemek rejimi, sağ­lığı korumak veya düzeltmek amacıyle uygulanan beslenme düzeni. (Bk. ANSiKL.) || Rejim yapmak, zayıflamak veya sağlık du­rumunu düzeltmek amacıyle yalnız dokto­run belirlediği yiyecekleri yemek.

— Fiz. Bir akışkanın, düzenleyici şartları göz önünde tutarak ifade edilen debisi.
— Huk. Belli bir konuya ilişkin kanunlar topluluğu. // Ceza infaz rejimi, hürriyeti önleyici veya kısıtlayıcı cezaların uygulan­masını düzenlemek amacıyle konmuş ku­rallar topluluğu. (Amacı, her şeyden önce mahkûmun ıslahıdır.) || idarî rejim, idarî işlem ve eylemlerin özel hukukun uygulanma alanı dışında tutulması ve bu faaliyet­leri denetleyecek makamların adlî merci­lerden tamamen ayrılması. (Bk. ANSiKL.) || Mal rejimi, karı kocanın mallarının hu­kukî statüsünü belirleyen kurallar toplu­luğu. (Bk. MAL rejimleri.)

— Meteorol. Yağış rejimi. Bk. YAĞMUR. || Sinoptik rejim, havanın, bütün bir dola­şım tipi süresince devam eden özellikleri­nin tümü. (İki çeşit sinoptik rejim vardır: antisiklon rejimi ve siklon rejimi. Tedirgin­lik akımlarının kaynağına göre, batı reji­mi, kuzeybatı rejimi, güney rejimi v.b. de­nir.)

— Ormanc. Orman rejimi, orman idaresin­ce ormanlara uygulanan kuralların tümü.
— Petr. Bir rafinaj tesisinin sürekli çalış­ma düzeni: Otomatik ayarlamalar sayesin­de tesis ünitelerinin çoğu, uzun süre gece ve gündüz rejimde kalabilir.
— Sağ. Sağlık rejimi, yabancı ülkelerde hüküm süren hastalıkların bir ülke veya bölgeye yayılmasını önlemek için alman tedbirlerin tümü.
— Siyasî kuruluşlar. Hükümet yapısı veya şekli: Cumhuriyet rejimi. Monarşi rejimi. Parlamenter rejim. Başkanlık rejimi.
— Sosyal mevzuat. Toprak rejimi, genel rejim, özel rejimler. Bk. Sosyal GÜVEN­LİK.

— Teknol. Bir makinenin normal durum­da çalışma şekli. || Bir motorun dönme hızı. || Maksimum rejim, bir motorun et­kin gücünü ortaya koyan rejim. (Sürtünen parçaların aşırı derecede ısınacağını göz önünde tutarak, ancak olağanüstü durum­larda kullanılmalıdır.) || Yüksek verim re­jimi, bir makinenin, bir motorun v.b., az bir tüketim ve önemsiz bir aşınma ile yük­sek bir verim sağlayabildiği rejim.

— Vergi huk. Gümrük rejimi, millî güm­rük sistemini karakterize eden tedbirlerin tümü. (İthal veya ihraç edilen malların tabi olacağı çeşitli hukukî ve idarî durum­ları tespit etmek üzere konulan hükümle­rin tümü. gümrük rejimidir. Belli muame­lelere veya belli bölgelere uygulanan özel gümrük rejimleri, umumî gümrük rejimi’nin karşıtıdır.)

— ANSİKL. Coğ. Irmak rejimleri mevsim­lere göre değişmelerinden, yani suyun bol­luğu veya azlığından çok, yıllık ortalama beslenmesindeki eşitsizliklerle nitelenir. Yıl­lık ortalama beslenme için bk. POTAMOLOJİ.

*Basit rejimler. Basit rejimlerin aylık or­talamalarında tek bir kabarma mevsimi ve tek bir alçalma mevsimi görülür; bu du­rum çoğunlukla akarsuyun yüksekliğinin tespiti için tek bir etkenin büyük ölçüde ağır basmasını ihtiva eder. Böylece, hav­zasının altıda biri veya daha fazlası buzlarla örtülü yüzeylerden meydana gelen ırmaklar, buzul rejimi’ne uyar; suyun kar halinde (daha sonra buz halinde) depo­lanması sonucunda en soğuk altı veya ye­di ay boyunca düşük debiler gözlemlenir; sıcak mevsim ortasında kar ve buz erime­si, temmuz ve ağustosta gözlemlenen top­lam azamî ortalamaya yol açar («ultra bu­zul» tipi); bu ortalama şubat, hattâ mart toplam minimum ortalamasının on beş -yüz katıdır.

Chamonix’te Arve, Yukarı Aar ve kolları, Alp Rhöne’u ve kolları bu tip ırmaklardır. Dağ kar rejimi’nde de (Yu­karı isere, Arc, Alp Ren’i v.b.) süreç ay­nıdır, ama yükseltinin daha az olması sayesinde suların alçalma dönemi biraz da­ha az uzun sürer ve beslenme daha faz­ladır; azamî ortalama haziranda başlar. Ova kar rejim’nde, S.S.C.B. ve Kanada’-da (Volga, Dnieper, Obi, Saint-Laurent’in kolları v.b.) yükseltilerin nispî tekdüzeli­ği erimenin daha erken ve çok daha hız­lı olmasına yol açar. Aylık en yüksek kat­sayı (enleme ve doymaya göre nisan veya mayısta) modüllerde ve kış alçak sularında alp rejimlerinden daha ağır basar, ikinci bir minimumun sebebi buharlaşmadır.

Okyanus yağmur rejimi’nde başlıca özellik (Sen, Orne, Meuse, Vienne, Aşağı Loire, Thames v.b.), tarihlerdeki ve en yüksek suların bolluğundaki düzensizliktir. Bunun­la beraber buharlaşma eşitsizliği yağış eşit­sizliğinden daha büyük rol oynar ve olduk­ça uzun yılları kapsayan gözlemler, toplam azamî ortalamanın ocak veya şubat ayla­rında olduğunu ortaya koyar. Musonlu ve­ya musonsuz saf tropikal yağmur rejimi’nin (Yukarı Nijer, Senegal, Mavi Nil, hin
distan ve birmanya akarsuları, Kızılnehir, Parana ve Güney Amerika’daki öbür ır­maklar) ise başlıca özelliği tersine yaz mevsimindeki kabarık suların düzenliliği­dir; bu düzenlilik kış mevsiminde yağış ol­mamasının veya çok az olmasının yol aç­tığı etiyajlarla çelişir.

• Karmaşık rejimler. Birçok mevsimlik rejim en az iki etkenin birbirini izleyen ve az çok karışık etkilerini taşır; bu et­kenlerin her biri sırasıyle bolluk ve az­lıktan sorumludur. Yükseltinin 2 000 – 2 500 m’yi bulduğu Kuzey Fransız ön Alpleri’nde (Fiers, Guiers, Bournes) karların eri­mesi ve yağmurların meydana getirdiği de­reler, kaynaklara doğru toplam önceliğin nisan veya mayıs ortalamasında olmasına yol açar; kar birikmesi kış ortasındaki top­lam ortalamaları net bir şekilde düşürür.

Düzensiz sonbahar yağışları kasım veya aralık ayında ikinci bir ortalama maksi­muma sebep olur; buharlaşma ağustos ve­ya eylülde ikinci bir minimuma yol açar (aşağı çığırlarda): bu rejime kar – yağmur rejimi denir. Güney Alpler’de yaz etiyajı kuvvetlenmeğe başlar; akdeniz iklimi ya­ğışlarının sonucu olan sonbahardaki ikinci kabarma, nisan-mayıs arasında yarı – kar maksimumuna yaklaşır. Kar geçiş rejimi’nde karmaşıklık biraz da­ha azdır: mayıs veya haziranda maksimum, kış ortasında kar birikmesinin sebep oldu­ğu bir minimum, sonbaharda hafif bir ikin­ci kabarma veya mevsim eşiği. Breda, Goffre, Arly (2 800 – 3 200 m arasındaki alp özelliğinde dağlar) ve Pireneler’de veya çı­kışlarında Yukarı Garonne, Yukarı Adour, Ariege bu rejime uyar. Akdeniz Alp bölgelerinde de Fanaro, Torino’da Po ve yukarı kolları, Ticino, Adda, Tagliamento v.b. kar geçiş rejimli ırmaklardır.

Bu rejimin karşıtı olan ve Jüralar’da (Ain, Yukarı Doubs, Orbe, Birse), Vosges dağlarında (Yukarı Moselle), Massif Central’da (Dordogne, Loire, Allier, Tarn, Yukarı Lot) rastlanan kar-yağmur rejimi özellikle yağmurların ve mevsimlik buharlaşma eşit­sizliklerinin etkisindedir. Bununla birlikte kar birikmesi, ocak ve şubat debilerini bi­raz azaltır; erime, nisan (kaynaklara doğ­ru) veya mart ortalamalarını biraz yüksel­tir. Akdeniz kesimlerinde (Ardeche, Herault, Gardons), düzensiz büyük kabarma­ların sonucu olan kasım ayı ortalama de­bileri mart-nisan aylarındaki ortalama debiden yüksektir.
Havzaları çeşitli bölgele­re yayılan ırmakların başlıca özelliği re­jimlerinin çok daha karmaşık olmasıdır; çünkü kollar veya kol grupları gerek yü­zey şekillerinin gerek iklimin etkisiyle ana ırmağa, çeşitli mevsimlik rejimlere bağlı sular getirir; bunun sonucu olarak ana ır­mağın rejimi de yukarı kesimden aşağı ke­sime büyük ölçüde değişebilir. Meselâ Rhone ve Ren ırmaklarının rejimleri kaynak­larında çok basittir: Rhöne buzul rejimine, Ren dağ kar rejimine bağlıdır. Alp kolları da benzer özellikler taşır. Ama Ren, Alpler’den çıkınca Basel’de kar-buzul özel­liklerini muhafaza etmekle beraber (Büyük Asalp göllerini geçişin önemli ölçüde azalt­tığı mevsim orlalamalaıı değişmeleri), he­men hemen yaz aylarındaki kadar yüksek soğuk mevsim kabarmalarının etkisinde kal­mağa başlar ve sonra ancak yağmur veya okyanus-yağmur rejiminde kollar alır.

Mo­selle ile birleşmesinden sonra aralık-mart debileri, daha az düzenli mayıs-haziran ka­barık sularına eşit olur ve Ruhr ile Lippe’-in aşağı kesiminde net bir şekilde bu de­bileri aşar. Rhöne ise temmuz ayı maksi­mum ortalamasıyle buzul özelliğini muha­faza eder, ama debiler kış mevsiminde nis­peten daha yüksek hale gelir. Sonra Saone kış debilerinin daha yüksek hale gel­mesine imkân verir.

Kar geçiş rejimine uyan isere’de ortalama üstünlük mayıs ve haziran aylarındaki erime debilerindedir; daha aşağı kesimde ilkbahar ortalamaları üstünlüğünü muhafaza eder, ama mayıs ve hazirandakine oranla nisan debisi gelişir; sonbahar kabarması yavaş yavaş olur. Nil’in rejiminin görünüşü çok basittir; Hartum’dan itibaren (Mavi Nil ile kavşak) tropi­kal yağmur tipindedir. Gerçekte ise, Ha­beşistan’daki yaz kabarık suları ve kış al­çak suları öyle şiddetlidir ki, yukarı hav­zadaki büyük göllerinde dengelediği ekva­tor tipinde hidrolojiyi tamamıyle maskeler.

— Diyetetik. Sağlıklı bir insanda rejim yi­yecek ihtiyacıyle orantılı olmalıdır; yiye­cek ihtiyacı ise yaşa, fizyolojik duruma, yaşama tarzına, bedenî etkinliğe göre de­ğişir. Meselâ bebekler, çocuklar, gençler, çalışmayan yetişkinler, ağır işçiler, ihti­yarlar, gebe kadınlar v.b. için ayrı re­jim uygulanabilir. Yemek rejiminde gün­lük tayin besin dengesi ve vitamin ihtiya­cından başka yemeklerin sayısı, bileşimi ve günde kaç öğün verileceği de önemlidir. Çeşitli ülkelerde uygulanan yemek rejim­lerinin çok değişik oluşu tarım kaynak­ları, mevsimler, etnik grupların dini ve gelenekleriyle ilgilidir; bu çeşitlilik insan­ların çok değişik yemek rejimleriyle ya­şayabileceğini gösterir, ama yemek reji­minin insanların davranışını ve ruhî duru­munu etkilediği, buna karşılık onların da yemek rejiminden etkilendiği bir gerçektir.

• Hastalıklara gelince, rejim, büyük öl­çüde koruyucu ve tedavi edici rol oynar. Her patolojik durum, hattâ her hasta için, özel bir rejim tespit etmek doğru olur; ye­mek rejimi verilecek yiyeceklerin cins ve miktarını gösterir; buna göre rejimler çe­şitlere ayrılır:
1. toplam kaloriyi sınırlandıran rejimler (pletora, şişmanlık, selülit kalp hastalık­ları);
2. bazı yiyecekleri sınırlandıran veya kal­dıran rejimler; meselâ madeni tuzlar (tuz­suz, potasyumsuz v.b. rejimler) [nefritler­de]; glüsitler (diyabetlilerde); lipitler (hiper kolesterolemi, arterioskleroz, hiperlipemi, karaciğer hastalıkları, asetonemi v.b. protitler (kanda azotun çoğaldığı durumlar [üremi] ve özellikle böbrek hastalıkları [bit­ki veya süt-bitki rejimleri]) duruma göre sınırlandırılır veya tamamen kaldırılır. Bir yiyecek grubunun yasaklanması toplam ka­loride bir sınırlandırmayı gerektirmiyoısa, izin verilen besinler artırılarak yasaklanan besinlerin eksikliği giderilir.
Bununla be­raber birkaç grubun birden yasaklandığı durumlar da sık görülür; bu gibi durum­larda çok karışık problemlerle karşılaşı­lır; meselâ, glüsitlerin azaltıldığı diyabet­lilerde eğer protein birikimi de varsa, protitlerin de azaltılması gerekir;

3. bazı yiyecek gruplarının artırılmasını ge­rektiren rejimler; meselâ madde kaybı hal­lerinde, bazı yaraların iyileştirilmesinde, karaciğer hastalıklarında protitleri artır­mak, çocuklarda görülen asetonemilerde glüsitleri artırmak gerekir;
4. aşırı beslenme rejimleri’nde ise hastaya normal ihtiyacının üstünde yiyecek verilir. Bu suretle dokuları onarmak, zayıflığı gi­dermek, su kaybını önlemek mümkün olur. (Sindirim bozukluğuna, çeşitli metaboliz­malarda ağır aksaklığa sebep olmamak için bütün bu rejimler çok iyi düzenlenmek ister.)

— Huk. idarî rejim. Devletin idarî faa­liyetlerini, bu faaliyetlere ilişkin işlem ve eylemleri iki türlü düzenlemek mümkün­dür. Bunlar, ya kişiler gibi ancak adlî mer­ciler aracılığıyle denetlenip, uygulanabile­cek ve özel hukuka tabi tutulacak, ya da kamu hukukuna tabi olacak ve alınacak kararların hüküm doğurması için, karşı ta­rafın rızası veya adlî mercilerin araya gir­mesi gerekmeyecektir. Türkiye, Fransa gi­bi idarî rejim veya icraî idare adı verilen ikinci şekli kabul etmiştir. İdarî rejim, devlet içinde idarî hizmet ve faaliyetle­rin bir bütün olarak İdare adını alan bir teşkilâta verilmesine dayanır.

Nitekim Türk anayasası, idarenin kuruluş ve görevleriyle bir bütün olduğu ilkesini koymuştur. Bu bütünün, yürütme görevi içinde özel bir fonksiyonu, zabıta kuvvetlerinin merkezî­leşmesinden doğan ve devletin hizmetle­rinin çoğalmasıyle yaygınlaşarak kullanılan bir kamu kudreti vardır. Böylece idarî re­jimin uygulandığı ülkelerde, idare makam­ları, adlî merciler karşısında bir hareket serbestliğine sahip olur. İdare, gerekli ic­raî ve kesin kararları alarak, belli kural­lar çerçevesinde kendi araç ve personeliyle bunları gerçekleştirir.

Kamu hizmetlerinin aksamadan görülebilmesi, genel ihtiyaçla­rın karşılanması ancak bu suretle etkili bir şekilde karşılanabilmektedir. Bir kişi, bir alacağını ancak mahkeme yoluyle ve icra aracılığıyle tahsil etme imkânına sahipken, idare, kamu alacağı niteliğindeki alacak­larını doğrudan doğruya tahsil edebilir. Türk pozitif hukukunda idarî rejimin yer alması 1868 yılında Şûrayı Devlet’in kurulmasıyle mümkün olmuştur. Bunun se­bebi de Tanzimat döneminde birçok hu­kukî müessesenin Fransa’dan alınmasıdır. Bk. DANIŞTAY. (LM)

REJİSÖR i. (fr. râgisseur). Sine. ve Tiyat. Bk. YÖNETMEN.

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REJİM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENK veya RENG

Tarih 27 Haziran 2009

RENK veya RENG i. (fars. reng). Işığın, kendi öz yapısına veya cisimler tarafından yayılma şekline bağlı olarak göz üzerinde yaptığı etki: Hakikatte annecikler altın sa­rısı ve gök mavisinden başka renklerde de olabilirdi (R.N. Güntekin).

Sonra dizler­den aşağıya çizmelerin üstüne dökülen, açık gümüş renginde bir çerkes mantosu yap­tırdım (Ş.S. Aydemir). Bak! Dünya renk­ler içinde! // Bu güzel dünya içinde (O. V. Kanık). // Mec. Görünüş, tarz, şekil: «Hüsn-ü Aşk» devrin edebi hayatına yeni bir renk, yeni bir çeşni getirmiştir (N. A-raz). Pek rengine aldanma felek eski felek­tir; // Zira feleğin meşreb-i nâsazı dönektir (Ziya Paşa). // Esk. Hile, oyun, düzen: Bülbül-i surideve güller acep renk ettiler (Ba­ki).

— ÇEŞ. DEY. Renk almak, yeni bir renk kazanmak: Mavimsi bir renk aldı. // Renk cümbüşü, değişik renklerin oluşturduğu ka­rışım: Yalnız renk cümbüşünü değil, siyah beyazı öyle hünerle kaynaştırır ki (Y. Z. Ortaç). || Renk vermek (veya katmak), ne­şeli ve canlı bir özellik kazandırmak: Onun gelişi bu toplantılara bir başka renk verdi. // Renk vermemek (veya rengini belli et­memek), duygu veya düşüncesini saklamak, açığa vurmamak: Çok korkmasına rağmen renk vermedi. || Rengi atmak (kaçmak ve­ya uçmak), solmak: Elbisenin rengi attı. Korku, heyecan v.b. durumlarda benzi sa­rarmak: Hatçe’nin rengi attı (Yaşar Ke­mal).

|| Rengi çalık, solmuş, solgun. || Ren­gi çalmak, renk bakımından benzemek: Ren­gi sarıya çalıyor. || Rengi değişmek, eski durumunu yitirip yeni bir nitelik ve an­lam kazanmak: Sizi uzun, ince vücudunuz­la, menekşe gözlerinizle karşımda görünce her şeyin vengi değişti
(R. N. Güntekin). || Rengi tutmak (veya uymak), renk ton­ları birbirine benzemek: Bu iki kumaşın rengi birbirini tutuyor. \\ Renkten renge girmek, çek utanarak kızarıp bozarmak, sıkılmak: Nuri efendi renkten renge gi­rerek: — Ne oldu anne, çabuk söyle (H. R. Gürpınar).

— Esk. Reng-âmiz, renk renk, çeşitli renk­lerde: Ekseri rengâmiz şal ve harirden serbendler sarınıp… (Naima). || Reng-âver, hileci, düzenci, dalavereci.
— Bot. Bitkilerin renkleri. Bk. ANSiKL.

— Boyacılık. Çevre renkleri, belirli bir yerin değişik yüzeylerine görüş rahatlığını sağlamak amacıyle vurulan, genellikle bo­yalar aracılığıyle elde edilen renk. || Görevsel renkler, belirli bir çalışma yerinin değişik yüzeylerine, çalışanların görüş ra­hatlığını arttırmak, yorgunluklarının azalmasına katkıda bulunmak ve üretimlerinin verimini çoğaltmak amacıyle vurulan ve genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. // İşaret veya güvenlik renkleri, ça­lışma yerlerinde, değişik yüzeylere, çalı­şanların dikkatini belirli tehlikelere çek­mek, gidiş-geliş yollarını göstermek ve özellikle güvenlik aracılığıyle elde edilen renk. Bk. ANSiKL.

— Ed. ve G. santl. Yerel renk, bir mille­tin, bir dönemin medeniyetini, orijinal ni­teliklerini hatırlatmağa yarayan kavramlar bütünü. Bk. ANSiKL.

— Kim. Renk giderici, bazı maddelerin rengini kaybetme özelliği taşıyan kimyasal madde. (Bu renk giderme, ya boyarmad-denin soğurulmasından [hayvanî kömür] ya da bir redoks tepkimesinden [renk gi­derici klorürler] ileri gelir.)
— Metalürji. Meneviş ve tav renkleri, ısıt­ma sırasında çelik parçaların aldığı deği­şik renk tonları. Bk. ANSiKL.
— Mus. Rengi dil, türk musikisinde bir makam. Bk. ANSiKL.
— Opt. Bk. ANSİKL.

— Oyun. İskambil kâğıtları üzerindeki dört değişik işaret; genel olarak iki renkten mey­dana gelir: kırmızı ve siyah (sinek, karo, kör, pik). i| Renge oynamak, rulette, kır­mızı veya siyaha para basmak.
Petr. Bk. ANSiKL.
— Res. Renklerin bir tablo içindeki dağı­lımı, renk uyumu: Rubens’in, Tiziano’nun, Claude Lorraine’in rengi. Bk. ANSiKL.
— Sanay. Renk giderme, işlenmiş ürünü istenen renge getirebilmek için, bir ürün­deki tabiî pigmentlerin veya renkli ayrış­ma maddelerinin yok edilmesi. Bk. AN­SiKL.
— Teknol. Ana renk, boyacılıkta, diğer renklerin tür ediği renkler.

— Tekst. Renk sağlamlığı, bir kumaş bo­yasının çeşitli etkinlere dayanma niteliği. (Tekstil boyalarının renk sağlamlıkları çe­şitli usullerle denenmiş ve her boyanın ışı­ğa, suya, asitlere, deterjanlara, dinklemeye deniz suyuna v.b.lerine karşı direnci ayrı rakamlarla belirtilmiştir.) || Sağlam renk, zamanla solmayan renk. || Zayıf renk, ku­maş üzerinde iyi tutunmayan ve kullanıldıkça veya yıkandıkça solan renk.

— ANSiKL. Bot. Bitkilerin renkleri. Bitki­lerde klorofilden ileri gelen yeşil renkten başka, en çok renkli olan kısımlar üreme or­ganlarıdır (çiçek ve meyve).
Bununla beraber, yaprak ve sap gibi di­ğer organlarda ve asalaklı kısımlarda deği­şik renklere rastlanabilir (begonia rex, co-leus, firfiri kayın ve bazı mazılar).
Yaprak tamamen düşmeden önce klorofil kaybolur, sarı ve kırmızı gibi diğer boya­lar ortaya çıkar ve ormanlara sonbahar rengini verir.

Suyosunlarının rengi doğrudan doğruya bunların su altında yaşadığı derinlikle il­gilidir ve sınıflandırılmalarına esas teşkil eder. Mantar sporlarının rengi çok önem­li bir özelliktir. Sporlar beyaz, pembe, es­mer ve siyah olur.

— Boyacılık, ön planda oynadığı estetik rol dolayısıyle, bir boya tabakasının ren­gi, kullanan için temel bir nitelik taşır. Buradan bir boya fabrikasında çalışan renk uzmanının yaptığı işin önemi anla­şılabilir. Bu kişinin görevi, firmanın imal ettiği temel renklerinden meydana ge­len paleti ortaya çıkarmak ve sözü geçen renklere karşıt renkler bularak, bunları, mümkün olduğu kadar mükemmel bir ya­pım düzgünlüğü içinde, çeşitli hammadde­leri kesin sınırlarla tanımlanan oranlarda kullanarak, istek üzerine imal etmektir.

Bir kuru tabakanın rengi (az veya çok parıltılı), katı maddelerin (doku boyası ve yüküm maddeleri) ezilme inceliğine, katı maddelerin kendilerine has niteliklerine (boyama, kaplama), asıltı ortamının renk ve tabiatına bağlıdır. Renklerin nispî öl­çüleri, laboratuvarlarda değişik modeller­deki renkölçerler yardımıyle yapılmaktadır.

— Ed. Resim terimlerinden olan yerel renk deyimi, ancak romantik devirde tiyatro üs­tüne, yapılan tartışmalar sırasında edebî bir anlam kazandı (1809′dan sonra B. Cons-tant’da: Reflexions Sur la Tragedie de Wallstein [Wallstein Trajedisi üstüne Dü­şünceler]). Saint-Evremond veya Racine’de (Bafazet’nin önsözü), daha sonra Volltaire’-de trajedilerin sahneye konuşu sırasında eski töreleri doğru olarak yansıtma kay­gısı varsa da Chateaubriand’ın (Les Martyrs [Din Şehitleri]), W. Scott’un yazdığı romanların ve tarihçilerin yaptığı (A. Thierry, Michelet) çalışmaların etkileriyle me­deniyetler veya tarih devirleri arasındaki farkların modern anlamda kesinlikle belir­lenmesi için XIX. yy.ı beklemek gerekir. Romantik dramın tutkularından biri, geç­mişin gerçeğe uygun bir tablosunu çizmek­ti; kişilerin psikolojisinde olduğu kadar töre veya dekorun çizilmesinde de (Cromwell’in önsözü) yerel renge uymak gerekir­di.

Bu tarihten sonra dramatik gerçeğin en eski şartlarından biri haline gelen ye­rel renk, aynı zamanda tarihî veya egzo­tik romanın ve tasvirî veya epik şiirin (Leconte de Lisle’in Poemes Antiques [Es­kiçağ Şiirleri], V. Hugo’nun La Leğende des Siecles [Yüzyılların Efsanesi] adlı e-serleri) başlıca çekici yanı oldu. Günü­müzde bir kavram, üstünde uzun süredir tartışılmasına rağmen edebiyat sanatının temel unsurlarından biri olarak ortaya çı­kar; bu unsurlar, yazarlara göre, bazen insanın farklı yanlarını, bazen de tersine bütün insanlıkta ortak olan bazı özellik­lerin, görüntülerin dışında süreliliğin de­ğerini ortaya koyar.

— Metalürji. Bir fırında veya bir demirci ocağında, hava temasında tedricî olarak ısıtılan bir çelik veya demir lama, sıcak­lık yükseldikçe, meneviş renkleri denilen aşağıdaki renk tonlarını alır: 260°C’ta açık saman sarısı; 280°C’ta saman sarısı; 300°C’ta kehribar rengi; 305°C’ta kahverengi; 310°C’ta güvercin boynu; 320°C’ta mavi; 336°C’ta gri-mavi; 350°C’ta yeşil;
360°C’ta gümüşî gri; 400°C’ta kurşunî. Bu meneviş renkleri donuktur.

Isıtmaya devam edilirse, bir süre sonra, tav renkleri denilen aşağıdaki renk tonları elde edilir: 570°C’ta koyu kırmızı; 635°C’ta koyu ki­raz kırmızısı; 746°C’ta kiraz kırmızısı; 843°C’ta açık kiraz kırmızısı; 900°C’ta tu­runcu; 940°C’ta açık turuncu; 996°C’ta sa­rı; 1080°C’ta açık sarı; 1200°C’ta beyaz. Demirciler eskiden, çeliklerin sıcaklık de­recesini anlamak için bu renk değişimlerinden yararlanırlardı. Bugün sanayide, yüksek sıcaklıklarn ölçülmesine yarayan çok hassas âletler vardır.

— Mus. Rengi dil, neveser birleşik maka­mının acemaşiran – fa perdesindeki şeddidir. Güçlüsü, beşinci derece olan çargâh -do perde sidir. Donanıma si ve mi koma ( d ), la ve re bakiye ( b ) bemolleri konulur. Seyri, inici çıkıcıdır. Dizisinde nisebi şe­rife sayısı 6 olduğu için gizli mütenafirdir. Orta sekizlideki sesleri peşten tize doğ­ru, acemaşiran, rast, zengüle, segah, çargâh, hicaz, dikhisar ve acem tertibindedir. Bu makama örnek olarak Halis Beyin Yü­rük Semai’si, Sadettin Arel’in iki Saz Semai’si, iki Durak’ı ve iki Gazel’i gösteri­lebilir.

— Opt. Bazı eskiçağ düşünürlerinin san­dıkları gibi renk, cisimlerin özgül ve mad­desel özelliklerinden biri değildir. Cisim­lerin kendilerini aydınlatan ışığa göre renk değiştirdiğini Epikuros daha o zamanlar fark etmiş ve buradan, cisimlerin kendilik­lerinden renkli olmadıkları sonucuna var­mıştı. Descartes ve Böyle da bu görüşe katılmışlar, fakat renk teorisi ilk defa Newton tarafından, Optik inceleme (Opticus) adlı kitabında açıklanmıştır. Güneş ışığı karmaşıktır; dalga boyları ve kırılma indisleri farklı sonsuz sayıda ışınımdan meydana gelir; bu durum, güneş ışığını bir prizmadan geçirerek elde edilen güneş tayfı’nın analizinde kolayca görülebilir. Newton güneş tayfında yedi renk ayırt etti: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı. Gerçekte, bir renkten öbürüne ge­çiş, ara ışınımlar sayesinde fark edilmez bile.

Demek ki, bu ışınımların tümünü alan bir yüzey hepsini olduğu gibi yansıtırsa, söz konusu yüzey beyaz’dır denir; fakat bir kısmını yutup, yalnız geri kalanları yansı­tırsa, yansıyan ışınımların birleşmesinden doğan bir renklenme ortaya çıkar. Siyah cisimler ise, gelen ışığın hepsini yutar. Kır­mızı bir cismin rengi kırmızılar hariç bü­tün ışınımları yutarak alıkoymasından ve­ya hiç değilse, öbür ışınımları kırmızılar­dan daha büyük oranda yutmasından ileri gelir.

Eğer bütün ışınımlar eşit oranlarda yutu-lursa, cisim gri gözükür. Şu halde renk, maddenin ışık üzerine et­kime tarzından başka bir şey değildir ve­ya Tyndall’ın ifadesine göre ışığın uğradı­ğı işlem’in sonucudur. Çeşitli ışık kaynak­ları farklı ışınımlar yaydığına göre bir cis­min rengi kendisini aydınlatan ışık kayna-ğıyle değişir. Meselâ nesnelerin gün ışı­ğında ve elektrik ışığında değişik renkte görünmesi bundan ileri gelir. Mavi bir nesne karanlık bir odada bir mum ışığıyle aydınlatılırsa, mavi olarak değil de sol­gun beyaz bir renkte gözükür. Sarı sod­yum ışığı tutulan insan çehreleri, ölü yü­zü gibi kirli-sarı bir renk alır. Saydam cisimlerin, sadece bazı ışınımları geçiren filtre rolü oynaması da. bu yüzden­dir ve yayılan ışığın rengi, cisimden geçen ışınımlara bağlıdır.

Basit, bileşik, tamamlayıcı renkler. Basit renkler, her biri ayrı bir frekans veya ay­rı bir dalga boyu ile belirlenen tayf ışı­nımlarıdır; bu ışınımların dalga boyu 0,4 mikron (mor) ile 0,8 mikron (kırmızı) ara­sında değişir. Basit renkler ikinci bir priz­madan geçerken yeniden ayrışmazlar. Bir­birleriyle birleşerek, bileşik renkler deni­len çeşitli renkleri verirler. Karıştıkları za­man beyaz hissini uyandıran renklere de tamamlayıcı renkler denir. Helmholtz, fark­lı ışınımlar aynı yerde kesişecek şekilde birçok tayfı üst üste getirerek, birçok ren­gin karışmasından elde edilen rengi ince­lemişti. Newton ise özel bir âlet kullanı­yordu (renk çemberi), ikişer ikişer grup­laşmış tamamlayıcı basit renkler şunlardır: mor, yeşilimsi sarı; lâcivert, sarı; mavi, tu­runcu; yeşilimsi mavi, kırmızı.

Renk kontrastları. Yan yana gelmiş iki renk karşılıklı olarak birbirini etkiler. Chevreul, iki renkli bandı yan yana koya­rak yaptığı deneylerden şu sonuçlara var­dı:
1. renklerden her birinin tonu, öbürü­nün tamamlayıcı rengiyle karışarak deği­şir;
2. yan yana konan renkler tamamla­yıcı renklerse, her biri daha canlı ve saf görünür;
3. bir renk beyazın veya siyahın yanına getirilirse, tamamlayıcı renginde bir haleyle çevriliymiş hissini verir ve daha canlı görünür;
4. iki renk arasında belli bir mesafe bulunsa bile, yine aynı etkiler az da olsa meydana gelir. Gölgelerin rengi bu yoldan açıklanabilir: bir mumun (alevi kırmızı-turuncudur) ver­diği gölge maviye çalar.
Ressamların iyi bildiği bu özellikler, yeni-izlenimcilik a-kımına temel olmuştur. Kuvvetli bir ışıkla aydınlatılmış renkli bir nesneye dikkatle baktıktan sonra, bütün öbür nesnelerin bel­li bir süre, ilk nesnenin tamamlayıcı ren­giyle değişikliğe uğramış renkte görülme­si olayına art arda kontrastlar denir. Renk gamı. Renklerin de tıpkı sesler gibi bir gamı, yani tabiatın verdiği bir bağıntı dü­zeni vardır. Bu gamda prizmanın yedi ren­gi yer alır: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sa­rı, turuncu ve kırmızı. Bu yedi renk ara­sında ana renk kabul edilebilecek üç renk vardır; bunlar sarı, kırmızı ve mavidir. Resim dilinde her renk bir ton olarak ad­landırılır. Kendi temel tonunun çevresin­de toplanmış tonların hepsine birden ton yelpazesi denir. Gam, müzikte neyse re­simde de odur; yani yedi tonun kendilerine has bir sıra ve bağıntı içinde biraraya gel­mesidir. Bu gam, kendi bileşim yönünden değilse bile, tonların açıklık-koyuluk dere­celeri veya tonların yan yana getirilmesiy­le elde edilebilen renk bileşimleri yönün­den sonsuza kadar değişebilir. Girişim renkleri. Bk. GİRİŞİM.

— Petr. Renk, rafine edilmiş petrol ürün­lerinin en önemli niteliklerinden biridir; ürünün içindeki yabancı maddelerin varlığı en kolay şekilde renginden anlaşılır. Nitekim özel benzinler, tıpta kullanılan yağlar ve ba­zı kerozenler «su beyazı» yani su gibi duru olmalıdır; dizel yağı uçuk sarı, yağlama yağ­ları biraz daha koyu sarı renkte olursa kalitelidir. Buna karşılık, hidrokarbonlu ya­kıtların çoğu, kolayca tanmabilmesi için sunî olarak boyanır. Petrol ürünlerinin ren­gi, bir renkölçerle tespit edilir.

— Res. Renklerden yararlanabilmek için değişik renklere özgü ışıldama yeteneği­ni göz önünde bulundurmak gerekir. Bu renklerden bazıları, bitişik tonlara bula­şacak bir ışın saçımı gücüne sahiptir. Mavi, diğer renklerden daha çok, komşu renklerle aynı titreşime girerek onların rengini bozar; kırmızının yanında ise bu rengi morlaştırır; sarının yanında ise yeşilleştirir; beyazın yanında renklenmesini sağlar. Gözümüz en fazla mavi karşısın­da hassastır. Göz, mavi ton serisi içinde 1/205′ten 1/288′e kadar varan bir ışık şid­deti farkını algılayabilir, oysa kırmızı için bu ışık şiddeti farkı, 1/16′dan 1/70′e kadar­dır. Bu durumda kırmızının derecelenme­leri, mavininkine oranla daha az görülebi­lir niteliktedir. Gerçekten de, aydınlığın artmasıyle meydana gelen göz kamaşması mavide, kırmızıdan daha çoktur. Şüphesiz bu renk özellikleri, bir hareketten edindiğimiz duyuma benzettiğimiz duyumların kaynağını meydana getirir. Renkler, bizde bir mekanizma etkisi yaratır; ilerler veya geriler. Soğuk renkler (maviden mora kadar olan seri) ilerler; sıcak renkler (kır­mızıdan yeşile kadar olan seri) geriler. Pilinius, «neşeli» renkleri, «ağır başlı» renk gruplardan ayırıyordu. Goethe, renk grup­larını «olumlu» ve «olumsuz» olarak, Fechner «etken» ve «kabul eden» olarak sınıflamıştı. Renklerin bu mekanizması, göz­de bir üçüncü boyut etkisi yaratacak kadar tesirlidir ve renkli bölümlerinin değiştiril­mesiyle bir kompozisyonu değişikliğe uğrat­mak mümkündür.

Tonlar, aynı çarpma gücüne sahip değil­dir; etkilen niceliklerine bağlıdır. Eşdengede bir duyum yaratabilmek için, sa­rı bir yüzeyin, dengelemek istediği kırmı­zı yüzeyden üçte bir oranında daha fazla alan kaplaması gerekir. Charles Henry, sa­rının asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 27 katının duyumuna eşit bir duyum ya­ratmak için, mavinin asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 100 katının gerektiğini hesaplamıştır, öyleyse verici kaynağın bo­yutları, doygunluğun temel unsurudur. Baş­ka bir deyimle, geniş bir mavi yüzey, ay­nı maviye sahip daha küçük bir yüzeyden daha mavidir. Aynı şekilde hava perspek­tifi meselesi de doygunluk meselesine bağ­lıdır.

Alacalı bir nesneden meselâ renkli bir örnek kartından yavaş yavaş uzaklaşılırsa, kartın üzerindeki lekeler, kimlik­lerini kaybedinceye kadar gittikçe ufalan görüntüler sunarak yavaş yavaş daralır ve birbirleri üstüne taşar. Oysa böyle bir ör­nek kartında, birçok unsurun tamamlayıcı renklere sahip olmaması imkânsızdır; öy­leyse bunlar birbirini ortadan kaldıracak­tır; başlangıçtaki alacalılık, tamamlayıcı renklere sahip olduğu oranda çeşitliliğin­den kaybedecek ve lekeler ne kadar dara bu kayıp o kadar tam ve çabuk ola­caktır. Buradan, dekoratörlerin sanatı ba­kımından önemli bir sonuç çıkarılabilir. Bu sonuç uzaktan kimliklerini ve tonlarını koruyan yüzeylerin, sadece tek renkli yü­zeyler olduğudur. Ayrıca titreşimleri ya­yan yüzeyin düz ve parlak olması gerekir. Aksi halde ışık, maden, kil veya kumaş gibi çoktaneli bir yüzeye çarparsa, renkli ışımalar, düzensiz bir şekilde dizilmiş pek çok küçük yüzeyden önemli miktarda sap­tırılacak; istenilen tarafa değil, bu sayı­sız yansıtıcı tarafından her yöne gönderi­lecek ve yansıyan ışınlar, değerlerini dü­şüren küçük gölgeler yüzünden zayıflaya­caktır. Gerçekte de, rengin değeri saf renge karıştırılmış beyaz ve siyah renk vasıtasıyle tedricen belirlenen sapmadır. Be­yazın etkisi altında buna, «yıkanmış» ve­ya «kopmuş», siyahın etkisi altında ise «indirilmiş» denir. Değer, bir renk karışı­mını ifade eden «nüans»tan farklıdır. An­cak, bu tanımlamalar renklerin temel fenomenolojilerine değil, kullanılmalarına ait­tir.

Bununla birlikte, bir cisim tarafından yan­sıtılan belli bir tayf parçası ve enerjinin geçici bir durumu olan ve insan gözleri gibi değişken organizmalar tarafından al­gılanan renk, hiç olmazsa yaklaşık olarak tanımlanabilir. Fizik analiz bile, fizikçiler ve kimyacılar tarafından olduğu kadar, ressamlar, boyamacılar ve boyacılar tara­fından da kabul edilen (1671 Colbert yö­netmeliği ve eski korporatif tüzükleri) ge­nel terimlere dayanmaktadır. Bu genel ka­bullerin, bir temel renk üçlemesini (mavi, kırmızı ve sarı) varsaymaları dikkat çeki­cidir.

Bu renklerin iki, üç v.b. yanlı bile­şimleri çok geniş bir ton türemesini sağ­lar. Renklerin kullanılmasını düzenleyen sistemler de aynı şekilde bir üçleme üze­rine kurulmuşlardır. Delacroix kendine, her biri üç temel renkle ayrılmış, 120 dere­celik üç kısma bölünen çember şeklinde bir kadran yapmıştı. Çemberin bu üç par­çasından her biri iki yanlı bir tonla ikiye ayrılıyor ve böylece meydana gelen bö­lümler de bileşik tonlarla bölünüyordu, üstat bu yolla, tam karşıtlığı yani, tamamlayıcı renkleri bulmasını sağlayan gü­venilir kılavuzlar elde etmiş oluyordu. Chevreul’ün Gobbelins halı yapım evleri için yaptığı renk çemberinde de aynı ilke uygu­lanıyordu; üç parçadan her biri, kavuniçi, erguvan ve yeşille ve üçüncü bileşimlerle 720 bölüme ayrılıyordu. Diğer yandan çember, siyahın on değeriyle art arda in­dirilmiş on eşmerkezli bölgeye ayrılıyor­du. Bilgin bu yolla, 14 400 ton elde ediyor­du. Ama bu rakamın sınırlı olmasından başka, Chevreul’ün sisteminde bazı renk­lere hiç yer de verilmemişti. Chevreul, bunları nitens diye adlandırmıştır. Charles Henry ise, bir tondan diğerine geçiş bö­lümlerinden meydana gelen bir renk çem­beri üstünde kullanılabilir bir «estetik ileti­ci» yaptı. Fakat bütün bu kullanma metot­ları boyayıcı maddeler’e uygulanmıştır ve renkli ışıklar fenomenolojisi ile ilgili de­ğildir.

Gerçekte, ressamın üç temel rengi, fizik­çinin temel renkleri değildir. Göz siniri, kırmızı, yeşil ve morun yani görüntünün temel bölümlerinin uyandırdığı duyumu iletir. Gerçekte, Young’ı ve sonra Helmholtz’u bu sonuca götüren analizler, daha sonra, morun yerine maviyi koyan Maxwell tarafından kabul edilmemiştir. Hering, kırmızı, yeşil, sarı ve maviden mey­dana gelen dört temel renk kabul etmekte ve böylelikle Leonarda da Vinci’nin opti­ğine katılmaktadır. Renk etkileri, insan ağtabakasının dört konisi tarafından alın­dığına göre, organın bazen bir alanı, ba­zen diğer bir alanı dış uyartıdan etkilen­mektedir.

Işık şiddetinin en çok olduğu kadar en az bulunduğu sırada da gözün, ba­zı önemli farkları algılayamaması yaptığı değerlendirmelerin kesin olmayışını yeterin­ce açıklamaktadır. Çok aydınlık olduğu zaman nesneler bize çok açık, buna karşı­lık, loş ışıkta nesneler en koyu olanlar ka­dar koyu gözükmektedir. Gözümüzde, doy­gunluk ışıklılığa bağlanmaktadır. Rengin bu gücü duyarlığımız üzerinde bü­yük etki yapmaktadır: renk canlı varlıkla­rın fizyolojisini bile şartlandırır, insan, renklerin psiko-fizyolojik etkilerini duy­maktadır: mavi bir ortam yatıştırıcı, kır­mızı bir ortam dürtücüdür. Bazı çizgisel üstünlüklere sahip oldukları zaman renk­ler, yasaklayıcı veya güç arttırıcıdır. Charles Henry renklerin «zevk veya engel­leme duygusu» uyandırdığını söylemekte­dir. Konuşma dili, renklerin bu özelliğini «kaçıcı» tonlar ve «çekici» tonlar ayırımını yaparak belirtir.
Bu deneysel görüşler üstüne bir doktrin kurmak mümkündür.

Goethe kendiliğinden, morla sevinç fikrini, kırmızıyle güç fikri­ni, koyu mavi ile sükûn ve soğukluk fik­rini birleştirirken ve yeşile çekicilik fik­rini, canlı sarıya gülünç fikrini, açık sa­rıya soyluluk fikrini bağladığı zaman ger­çeği ortaya koyuyordu. Aynı şey çağlar boyunca ve yerlere göre, değişik renkle­re atfedilen ve genellikle çelişen anlamlar için de geçerlidir. Ortaçağda sarı lânet­lilerin, yeşil âşıkların rengi değil midir? Rimbaud’nun sonesinde renklere bağlanmış seslilerin sembolizmi sadece edebî bir bu­luştur. Buna karşılık, tedavi ve koruma alanında gerçek bir renk kullanma tekniği uygulanmıştır. Daha 1913′te, bir fransız he­kimleri meclisi, hastahane salonları duvarlarının, bölümlerine uygun olarak boyanma­sını öğütlemekteydi: «coşkunlar için mor, umutsuzlar için kırmızı, ağır kanlılar için sarı»; aynı zamanda okulların yeşile, kış­laların kavuniçiye boyanmasını da tavsiye etmekteydi.

Sanayi bugün renklerin özel­liklerinden, gerek işçilerin dikkatlerini ko­laylaştırıp yorgunluklarını azaltmak, ge­rekse her türlü tehlikeyi işaret ederek ka­zaları önleyebilmek amacıyle yararlanmaktadır. Ford fabrikalarında önlerinden ateşler fırlayan madenî parçalar, yanan gazin mavisinin karşıtlık yapabilmesi için kavuniçiye boyanmıştır. Bazı renkler, bu­gün, işaret olarak evrensel bir uygulama görmektedir: sarı şeritler mekanik bir teh­likeyi, kavuniçi şeritler termik bir tehlikeyi belirtmekte; yeşil haç yardım istasyonunu, canlı kırmızı bir fon yangın malzemesini işaret etmekte, mavi şekiller dikkat çek­mek için kullanılmaktadır. Renk kullanıl­masının kurallara bağlanmasından bu ya­na, iş kazalarında hafif bir azalış ve ve­rimde büyük bir artış kaydedilmiştir. Di­ğer yandan mimarî, kendi yönünden, renk­leri sadece zevklerin tatmini için değil fakat aynı zamanda, psiko-teknik amaçla da kullanılmaktadır.

— Sanay. Yağlı maddelerin bileşiminde, üretim sırasında hammaddeye uygulanan aşırı ısıtmanın etkisiyle meydana gelen renkli maddeler bulunur. Renk giderme, ya renk açıcı topraklar veya etkinleştirilmiş kömür üzerine soğurma ya da kimya­sal etki (karbonlaştırma, yükseltgeme veya
indirgeme) yoluyle uygulanır. Yemeklik yağlar için özellikle yüze soğurma metot­larından yararlanılır; katı ve sıvı sanayi yağları, özellikle donyağlar için sodyum klorit kullanılması hızla yayılmaktadır. Tekstil sanayiinde, gerek kumaşları beyaz­latmak, gerek kendisi renksiz olduğu halde yabancı maddelerle kirlenmiş organik eri­yikleri arıtmak için renk giderme etkenle­rine başvurulur. Bk. BEYAZLATMA, RAFİNERİ.

Basmacılıkta, bazı desenler renk gidermey­le elde edilir; top halinde tek renk boyan­mış bir kumaşa, buharlaşma sırasında el­yafa zarar vermeden boyarmaddeyi yok eden renk sökücü bir karışımla desen ve­rilir. Böylece renkli fon üzerinde beyaz bir desen elde edilir.
Renk sökücü olarak ya yükseltgen (potas­yum veya sodyum klorat, hipokloritler, nit­ratlar v.b.) ya da indirgen maddeler (çin­ko klorür, glikoz, sodyum hidrosülfit) kul­lanılır. Işık da renk giderici olarak etki eder; özellikle anilin türünden boyarmaddelerle elde edilmiş renkler üstünde etki­lidir. Sülfüröz asit de çok etkili bir renk gidericidir.

Petrol ürünlerinin rengini gidermekte, ya sülfürik asit, ya da genellikle emici toprak­lar (tabiî veya etkinleştirilmiş) kullanılır. Perkolasyon metodu, yağı bir kuleden ge­çirdikten sonra, tekrar kullanmak üzere emici toprağı silindir biçiminde bir döner fırında kavurmağa dayanır. Daha yeni o-lan temas metodunda ise, toprak ve yağ sıcakta karıştırılır, sonra döner bir tam­bur veya özel bir filtreyle süzülür.

♦ Renk renk sıf. Her renkten olan, çok renkli, çeşitli renklerde görünen (şey): Ka­ralı ve denizli ve renk renk memleketli, i Mektep hatırası bir haritam vardı benim
(C.S. Tarancı). Renk renk çiçekler. (LM)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENK veya RENG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Ren-Herne kanalı

Tarih 27 Haziran 2009

Ren-Herne kanalı, Ruhr’da (Almanya) ka­nal; Duisburg’da Ren nehrinden başlar, Dortmund-Ems kanalıyle devam eder, Bevergern’de Mittellandkanal’a bağlanır.

Tran­sit trafiğindeki önemi dışında, maden kö­mürü ocaklarının ve Ruhr ağır sanayii mer­kezlerinden bir kısmının ulaşımını sağlar. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Ren-Herne kanalı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGNAULT (Victor)

Tarih 26 Haziran 2009

REGNAULT (Victor), fransız fizikçisi ve kimyacısı (Aachen 1810 – Paris 1878). Ecole Polytechnique’te ve Madencilik okulun­da öğrenim gördü.

1840′ta, Gay-Lussac’tan sonra Ecole Polytechnique’te kimya profesörlüğü yaptı. Ertesi yıl, College de France’ın Fizik kürsüsüne geçti. 1847′de maden ocakları başmühendisliğine, 1854′te de Sevres yapımevinin müdürlüğüne geti­rildi.

Eserleri, özellikle, verilen ölçülerin son de­rece kesin olması bakımından önemlidir. Başlıca çalışmaları: akışkanlar statiğinin (sıkıştırılabilme ve genleşme) incelenmesi; doyurucu su buharı basıncının, buharlaşma ısısının, gazların ısınma ısısının, civada mutlak genleşmenin, gaz ve buhar yoğun­luklarının, sesin havada yayılma hızının ölçülmesi. Kimya alanında, alkaloitleri in­celedi ve etilenin klorlu ornatma türevle­rini elde etti. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGNAULT (Victor) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REFLEKTÖR

Tarih 26 Haziran 2009

REFLEKTÖR i. /(lat. reflectere, yansıt­maktan fr. reflecteuf). Opt. Aldığı ışınımları geri gönderen cihaz. Bk. ANSiKL.

— Nükl. Nötron reflektörü, bir atom pilini veya bombasını çevreleyen ve içeriden kaç­mağa çalışan nötronların bir kısmını geri yansıtan grafit veya berilyum tabakası.

— Telekom. Anten reflektörü, yayınlanan dalgaları dar bir demet halinde toplamak için bir antenin arkasına konan, paraboloit reya parabolik silindir biçiminde bir kafesten meydana gelen madenî ayna.

— ANSiKL. Opt. Bir reflektör biçimi ve yansıtma katsayısıyle nitelenir. Gelen ışın­lan, ya parlak maden yüzeyleri veya ay­nalar gibi doğrudan doğruya, ya da kâğıt reya kumaş gibi dağıtarak yansıtır. As­lında gelen ışınımların dalga boyuna göre değişen yansıma, daima bir dolaysız yansıtma (yansıma açısı, yansıyan ışının gelme açısına eşittir) ile bir dağınık yan­sıtmanın birleşimidir ve her birinin oran­ları değişiktir.

Reflektörün biçimi, bir kay­naktan gelen ışığı çok farklı sınırlar için-de kontrol etmek ve dağıtmak imkânı verir: siddetlendirici (dar demetli), yayıcı (geniş demetli), parabolik (paralel demetli), toplayıcı (bir noktada) reflektörler vardır. Morötesi ışınlar, kızılaltı ışınlar ve ses dal­gaları ışıklı aynı kanunlara göre yansı­sıdıgından, bütün bu dalga ve ışınımlar için de reflektörler yapmak mümkündür. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFLEKTÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REFLEKTOMETRE

Tarih 26 Haziran 2009

REFLEKTOMETRE i. (fr. reflectometre’den). Madenlerin yansıtma gücünü ölçme­ğe yarayan âlet. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFLEKTOMETRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REDWAY (Jacques Wardlaw)

Tarih 26 Haziran 2009

REDWAY (Jacques Wardlaw), amerikalı coğrafyacı (Nashville, Tennesse 1849 – öl. 1942).

Kaliforniya üniversitesinde ve Mü­nih’te okudu, Kaliforniya’daki State Nor­mal School’da Fizikî Coğrafya ve Kimya kürsüsünde ders verdi. 1870-1880 Arasında Kaliforniya ve Arizona’da maden arayıcısı oldu, incelemeler yaptı.
Coğrafya araştırma­larını, daha sonra, Güney Amerika, Avru­pa ve Asya’da, sürdürdü.

Eserleri: Manual of Geography (Coğrafya Elkitabı) [1887]; Ma­nual of Physiography (Fizyografya Elkitabı) [1900]; New Basis of Geography (Coğrafya’nın Yeni Temelleri) [1901]. (M)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDWAY (Jacques Wardlaw) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REDRESÖR

Tarih 26 Haziran 2009

REDRESÖR i. (fr. redresseur, doğrultan­dan). Elektr. Alternatif akımı doğru akıma dönüştüren cihaz. (Eşanl. doğrultmaç.)

|| Mekanik redresör, bir devreye yerleştiri­len ve her periyotta alternatif akımın iki al-teınasından birini yok edecek hareketli ma­denî kontakları bulunan cihaz. || Statik red­resör, bir devreye sokulan ve alternatif a-kıma karşı, bir yönde öbür yönden çok da­ha fazla direnç gösteren cihaz. (Bk. ANSiKL.)

— Radyotek. Bk. doğrultmaç.
— Topogr. Düz bir arazinin eğik çekilmiş fotoğrafından, bu arazinin deforme olmamış görüntüsünü elde etmeğe yarayan özel fo­toğraf makinesi.

— ANSîKL. Elektr. • Mekanik redresör’ler kontaklı ve alternatif hareketlidir. Tit­reşim meydana getiren veya tireşimleri sür­düren bir veya iki tane madenî lamları var­dır.

• Statik redresör’ler üç tipe ayrılır:
1. arklı redresör’lcrin en yaygın tipi civa buharlı olanıdır. Tek veya çok anotlu olan bu âletler cam ampullüdür, en çok 600 A şiddetinde doğru akım ve 500 kW’lık bir güç sağlar. Eksitron ve ignitron gibi, ma­deni küvetli, hava akımlı ve vakumlu redresörler, metalürjide ve demiryollarında kul­lanılır; bu redresörlerle 3 000 A’îik bir şid­dete ulaşır;

2. kuru redresör’ler yarı iletkenlerin özel­liklerinden yararlanır. Bakır oksitli, selenyumlu, germanyumlu veya silisyumlu çeşit­leri vardır. Silisyumlu redresörlere, sm2 başı­na 170 A gibi çok yüksek yoğunlukta akım verilebilir. 3 mm3′lük etken bir hacim için ortalama doğrultulmuş güç 20 kW’a ulaşır. Elektrolizde ve elektrometalürjide, silisyum­dan yararlanarak 700 Vur altında 100 000 A’in.çok üstüne çıkılabilir;

3. termoelektronik redresör’ler arasında va­kumlu ve gazlı lambalar sayılabilir. Diyot, vakumlu lambaların en basiti ve en eskisi-dir. Radyo alıcılarında ve amplifikatörlerde redresör olarak kullanılır. Yüksek gerilimli diyotlar veya kenotron’lardan ise, X ışınlı lambalara akım vermekte faydalanılır.

Gazlı lambaların çalışması ise, bir gazın atomlarının elektronların çarpmasıyle pozitif iyonlar haline dönüşmesine dayanır.
En çok kullanılanları fanatron ve tiratron olan bu cihazlar, çok iyi bir verimle yüksek güçlere kumanda eder. Daha büyük güçler için bunların yerini arklı ve silisyumlu redresörler alır.
Redresörlerin yaygın olarak kullanılmağa başlamasıyle, elektronik ve sanayi elektri­ğinde önemli gelişmeler yapılmıştır.

Düşük güçlü kuru redresörler, amplifikatörlerde, ölçü âletlerinde, telekomünikasyon alıcı ve vericilerinde kullanılır. Elektromıknatısların doğru akımla beslenmesi, tam bir güvenlik içinde sessiz bir çalışma imkânı verir. Eksit­ron ve ignitronlar sayesinde sanayide kulla­nılan frekansta tek fazlı akım, demiryolu ta­şıtlarının cer sistemlerinde çok yaygın bir enerji kaynağı olmuştur. Silisyumlu redre­sörler ise, elektrokimya, elektrometalürji ve kaynak yapımında önemli uygulama alanı bulmuştur. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDRESÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REHİN

Tarih 26 Haziran 2009

REHİN i. (ar. rehn’den rehin). Para, mal v.b. bir şeye karşılık tutulmuş teminat: Ama şimdi üzerinizde başka para yoksa, bana bir şey rehin bırakınız (Ömer Seyfeddin). || Rehin etmek, rehin olarak ver­mek: En son ellerinde kalan bir hanı da Emniyet sandığına rehin etmişler, diye duy­duk (B. Felek).

— DEY. Rehine koymak, alınan paraya karşılık bir şeyi rehin olarak vermek: Da­ha dün [...] altın tabakasını rehine koy­muştu (Y. Z. Ortaç).

— ANSiKL. Huk. Alacaklı, alacak hakkını teminat altına almak için iki yoldan birine başvurabilir: ya alacak hakkı için bir ke­falet sözleşmesi yapar veya rehin hakkı kurar. Birincisi şahsi teminat’tır ikincisi ise ayni teminat’tır. Buna göre, rehin hak­kı bir alacağın temin edilebilmesi için bir menkul veya bir gayrimenkul yahut bir hak üstünde kurulan, sınırlı bir aynî haktır. Bunun yanında, rehin hakkı bir alacağın var olmasına bağlı olduğu için, aynı za­manda bir feri ayni hak’tır. Bu sebeple, alacak hakkı geçerli olarak kurulmamış veya herhangi bir sebeple sona ermişse, rehin hakkı da yoktur veya sona ermiştir.

• Rehin karşılığında borç veren müesse­seler, bankalar dışında, hükümetin izniyle, menkul veya kıymetli evrakın rehin olarak verilmesi karşılığı ödünç para verir. Bu müesseseler lehine rehin, teslim şartlı rehin şeklinde kurulur. Ancak müessese ayrıca, rehin verene makbuz vermek zorundadır. Müessese, borcun ödenmemesi halinde re­hin edilen şeyi paraya çevirerek alacağını elde eder; ayrıca faiz isteme hakkı da var­dır. Müessese kendisine verilen rehini iyi muhafaza etmek ve sigorta ettirmek borcu altındadır. Borcun ödenmesi halindeyse rehin edilen şeyi geri verir.

* Alacak ve haklar üstünde rehin hakkı. Rehin hakkı, sadece paraya çevrilebilen eş­ya üstünde değil alacak ve haklar üstünde de kurulabilir. Bunlar üstünde rehin hakkının kurulması, kural olarak «teslim şart­lı rehin hakkı» hükümlerine göre olur. Üs­tünde rehin hakkı kurulabilecek hak, sadece alacak hakkı değildir. Para ile değerlendi­rilebilen her türlü hak, rehin hakkının ko­nusu olabilir:

msl. telif hakkı, ihtira hakkı v.b.nin maddî bir değeri bulunduğu için bun­lar üstüne rehin hakkı kurulabilir. İntifa hakkıysa kuraî olarak rehin edilmemekle birlik­te, bu hakkın kullanılmasının rehin edilmesi mümkündür. Hakkın, paraya çevrilebilir ol­masının yarımda ayrıca devredilebilir ol­ması da gereklidir. Âdi alacaklar üstünde re­hin hakkının kurulabilmesi için rehin sözleş­mesinin âdi yazılı şekilde yapılması ve be­lirli hallerde zilyetliğin devri gerekir. Re­hin hakkının kurulabilmesi için borçluya durumun ihbar edilmesi gerekli değildir. Ancak bu ihbarın yapılması, rehin hakkj sahibinin yararınadır.

Böylece, rehin hak­kından haberi olmayan borçlunun alacak­lıya borcunu ifa ederek borcundan kurtul­ması ve bunun sonucu olarak rehin hakkı sahibinin kötü bir duruma düşmesi engel­lenmiş olur. Zilyetliğin devri konusunda da senede bağlı olmayan alacaklarda sade­ce rehin sözleşmesinin yapılması yeterlidir. Ayrıca zilyetliğin devri aranmaz, zaten bu mümkün de değildir. Buna karşılık alacak hakkı bir senede bağlanmışsa, tarafların yapmış oldukları rehin sözleşmesi sadece bir borçlandırıcı işlemdir. Rehin hakkının kurulabilmesi için ayrıca senedin rehin hakkı sahibine devredilmesi gerekir.

Ala­cak kıymetli evraka bağlanmışsa, genel ola­rak yazılı bir rehin sözleşmesi ve senedin teslimi gerekir. Ancak hamile yazılı senet­lerde rehin hakkının kurulabilmesi için rehin sözleşmesinin bulunması gerekmez. Sadece hamile yazılı kıymetli evrakın re­hin etme niyetiyle teslim edilmesi yeterli­dir. Emre yazılı senetlerdeyse, kıymetli ev­rakın teslim edilmesinden başka, yazılı bir kaydın da bulunması gerekir. Bu, ge­nellikle «rehin cirosu» şeklinde bir kayıttır.

Nama yazılı senetlerin rehni için, rehin edilen senedin devrinden başka, bir yazılı temlik beyanı da gereklidir. Bu beyanda alacağın, rehin hakkı kurmak için temlik edildiği belirtilir. Alacaktan başka haklar üstünde rehin işe, yazılı bir rehin sözleş­mesi ve hakkın, devredilmesi için gerekli olan kurallara uyularak rehin hakkı sahi­bine devredilmesi yoluyle kurulur. Bir re­hin üstünde sonradan bir rehin hakkı daha kuruluyorsa, yazılı rehin sözleşmesinin ya­nında, durumun ilk rehin hakkı sahibine de bildirilmesi gerekir. Alacak ve öteki haklar üstünde kurulan rehin hakkı, sa­hibine mutlak bir hak verir. Bu hak, bir aynî hak değildir. Çünkü maddî bir mal üstünde kurulmuş bir hak söz konusu ol­maz. Bundan dolayı, herkese karşı ileri sürülebilen mutlak bir hak olmaktan ileri gitmez. Hakkın rehin edilmiş olmasıyle, hak, rehin hakkı sahibine devredilmiş ol­maz.

Hakkın sahibi yine rehin eden kimse­dir. Ancak, hakkın satılarak bedelinden alacağın elde edilmesi yetkisi, rehin hakkı sahibine devredilmiş olur. Bu sebeple, rehin hakkı sahibinin sadece hakkı sattır­ma yetkisi vardır ve aksi kararlastırılmamışsa, hakkı devredemez ve kullanamaz. Re­hin edilen şey, rehin eden kimsenin mal­varlığında kalmağa devam eder. Alacak hakkı, faiz veya başka gelirler getiriyorsa, bunlardan, rehin hakkının kurulmasından sonra vadeleri dolanlar, rehin hakkının kapsamına girer. Ancak bunlar, kupon, bağımsız bonolar gibi ayrı senetlere bağlanmışsa, rehin hakkının kapsamına gir­mez.

* Gayrimenkul rehni. Medenî kanun, üç tür gayrimenkul rehninden söz eder: ipotek, ipotekli borç senedi (bk. İPOTEK) ve irat senedi (bk. iRAT senedi). İpotek, bir gayrimenkulun, bir alacak için metinat ol­mak üzere rehin edilmesidir. Borcun öden­memesi halinde, alacaklı sadece, rehin edilen mala değil borçlunun bütün malvar­lığına başvurabilir. İrat senedindeyse, ala­caklı yalnız rehin konusu gayrimenkul üs­tünden alacağını elde edebilir. Buna karşı­lık irat senedi, tedavülü mümkün bir kıy­metli evraktır. İpotekli, borç senediyse, hem ipoteğin hem de irat senedinin yarar­larını kapsar. Alacaklı, alacağını elde ede­mezse, ipotekte olduğu gibi, borçlunun malvarlığına da başvurabilir. Bunun ya­nında, ipotekli borç senedi, tıpkı irat se­nedi gibi tedavül eden bir kıymetli evrak­tır.

Bütün gayrimenkul türlerinde, rehnin konusu olan gayrimenkul, malikin mülki­yetinden çıkmaksızın alacağı teminat altın­da tutar. Gayrimenkul rehninin bağlı oldu­ğu genel ilkeler, şunlardır: 1. aleniyet il­kesi; 2, belirlilik (muayyeniyet) ilkesi; 3. teminat ilkesi; 4. sabit derece ilkesi. Bk. İPOTEK.

Gayrimenkul rehni ya bir sözleşmeyle ku­rulur veya kanun gereği doğar. Sözleşmey­le kurulabilmesi için, bütün aynî hakların kurulmasında olduğu gibi resmî senet ve tapuya tescil aranır. Kanundan doğan gay­rimenkul rehinleriyse, ya tescil olmadan doğar veya kanundaki hüküm rehnin tesci­lini isteme hakkını verir. Bu ikinci du­rumda, birincisinden farklı olarak, rehin hakkı yine tescille doğar; ancak, kanunun göstermiş olduğu durumlarda, resmî sene­din yapılması gerekmez. (Bk. İPOTEK.)

Gayrimenkul rehninin sona erme sebepleri şunlardır: 1. terkin; 2. gayrimenkulun ta­mamının yok olması; 3. kamulaştırma.

• Menkul rehni. Menkul rehni bir men­kul mal üstünde kurulur ve alacaklıya söz konusu şeyi satarak alacağını elde etme im­kânını sağlar. Bundan da anlaşılacağı gibi, rehin hakkının iki niteliği vardır:
1. rehin, kıymete ilişkin bir haktır;
2. menkul reh­ni ferî bir haktır. Menkul rehninin kıyme­te ilişkin bir hak olmasının anlamı, alacaklının, rehin edilen şeyi sattırarak semeninden alacağını temin etmesidir.

Rehnin ferî bir hak olması ise şöyle açıklanabilir: menkul rehninin amacı, sadece teminattır; bu sebeple menkul rehni alacağın var ol­masına sıkı surette bağlıdır ve rehin hak­kı ancak alacak devam ediyorsa varlığını korur. Alacak hakkı sona erince rehin hak­kı da sona erer. Rehin hakkının alacak hakkının bir ferî olmasının başka bir so­nucu da şudur: alacak hakkı üçüncü kişi­ye devredilince, rehin hakkı da bu üçüncü kişiye geçer ve önceki alacaklı, şeyin zil­yetliğini yine söz konusu üçüncü kişiye devretmek zorundadır.

• Teslim şartlı (teslimi meşrut) menkul rehni, menkuller üstünde kurulan rehin hakkının normal şeklidir. Bununla belir­tilmek istenen şey, bir menkul mal üstün­deki zilyetliğin rehin hakkı kurmak amacıyle alacaklıya veya bir üçüncü kişiye devredilmesidir. Ne olursa olsun rehnedilen mal üstünde rehin verenin tek başına tasar­ruf edebilecek durumda olmaması gerekir. Bu rehin hakkının doğabilmesi için iki un­surun gerçekleşmesi gereklidir:
rehin söz­leşmesi ve zilyetliğin devri.

1. Rehin sözleşmesi, bir kişisel hak doğurur. Bu sözleşmeyle, rehin hakkı sahibi, o şeyin zilyetliğinin kendisine devredilmesini isteme hakkı kazanırken, borçlu da, söz konusu şeyin zilyetliğini devretme borcu altına gi­rer. Rehin hakkı sahibi daima alacaklıdır. Buna karşılık rehin borçlusu, temel ala­cağın borçlusu olabileceği gibi,, onun için malını rehin eden bir üçüncü kişi de olabi­lir. Teslim şartlı rehin sözleşmesi hiç bir sıhhat şekline bağlı değildir;

2. zilyetliğin devri. Rehin sözleşmesinin kurulmasıyle birlikte rehin hakkı doğmaz. Re­hin hakkının doğabilmesi için, rehin edilen şeyin zilyetliğinin devredilmesi gerekir. Bu zilyetliğin devriyle rehin hakkının açıklığa kavuşması (alenîleşmesi) sağlanmış olur. Rehin hakkının kurulabilmesi için, zilyetliğin herhangi bir devir yolundan yarar­lanılabilir. (Bk. ZİLYETLİK.)

Yalnız hük­men teslim yolundan yararlanılarak rehin hakkı kurulamaz. Menkul rehninin kıymete ilişkin bir hak olduğu göz önünde tutulur­sa, para ile değerlendirilemeyen şeyler üs­tünde rehin hakkının kurulamayacağı ken­diliğinden anlaşılır; çünkü alacaklı, para ile değerlendirilemeyen bir şeyden rehni paraya çevirterek alacağını elde edemez. Rehin hakkı, hak sahibi için şu hak ve borçları doğurur:

A. haklar,
a) Rehin hakkı bir aynî hak ol­duğu için, bunu ihlâl eden herkese karşı ileri sürülebilir. Üçüncü kişilerin iyi niye­tinin korunduğu durumlar bunun dışında­dır,
b) Rehin hakkı sahibi ferî zilyet oldu­ğu için, zilyetliğe ilişkin koruyucu hüküm­lerden yararlanır
(bk. ZİLYETLİK),
c) Rehin edilen şeye zarar verilmesi halinde, rehin hakkı sahibi zarar verenden tazminat isteyebilir. Aynı şekilde rehinli şeyin korun­ması için birtakım masraflar yapmak zo­runda kalan rehin hakkı sahibi bu masraf­ların tazmin edilmesini de isteyebilir,
ç) A-lacağın kendisine ödenmemesi halinde, re­hin hakkı sahibi rehin edilen şeyi paraya çevirterek alacağını elde eder. Rehnin pa­raya çevrilmesi İcra İflâs kanunu hüküm­lerine göre olur
(bk. PARA’ya çevirme);

B. borçlar,
a) Rehini hakkı sahibi, elinde bulunan rehinli şeyi korumak zorundadır. Onu kullanamaz ve rehin hakkına aykırı düşen bir şekilde ondan yararlanamaz. O sadece rehin edilen şeyin zilyetidir. Koruma borcunun yerine getirilmemesi sözleş­meden doğan sorumluluk hükümlerinin uygulanmasına yol açar. Bu sebeple rehin hakkı sahibinin kusurlu olduğu karine ola­rak kabul edilir. Bunun aksini ispat ederek sorumluluktan kurtulur.

b) Rehin hakkı sahibi, rehin edilen şeyi kendiliğinden ve istediği gibi satamaz. O ancak borcun ödenmemesi halinde İcra İflâs kanunundaki hükümlere uyarak rehin edilen şeyi sata­bilir,
c) Rehin hakkı sahibi, rehin verenin rızası olmadıkça, rehin edilen şeyi yeniden rehnedemez. Aksine hareket, rehin verenin uğrayacağı zararın tazmini borcunu doğu­rur. Rehin alan rehin verenin rızasıyle şe­yi yeniden rehin edecek olursa, onunla re­hin sözleşmesi yapması ve şeyin de zil­yetliğini ona devretmesi gerekir,
ç) Rehin hakkı sahibinin rehin edilen şey üstünde hakkı, alacak hakkı devam ettikçe vardır.
Alacak, ifa veya başka herhangi bir sebep­le sona erecek olursa, rehin edilen şeyi, rehin edene geri vermek zorundadır.

Re­hin alan kimsenin geri verme borcu, söz­leşmeden doğar. Rehin edilen şeyi geri vermez veya zarara uğramış olarak geri verirse, sözleşmenin ihlâli hükümlerine gö­re sorumlu olur. Ancak rehin hakkı sa­hibinin bu geri verme borcunun doğabilme­si için borcun tamamının yerine getirilmiş olması gerekir. Kısmî ifa halinde, rehin hakkı sahibi, borcun tamamı yerine geti­rilinceye kadar geri vermekten kaçınabi­lir. Kural olarak semereler «mütemmim cüz» olarak rehin edilen şeyin kapsamına girer. Ancak bunlar rehin hakkı devam ederken, mütemmim cüz olma niteliklerini kaybedecek olursa, rehin hakkı sahibi, bunları rehin eden kimseye geri vermek zorundadır.

Teslimi şart rehin hakkı şu du­rumlarda sona erer:
1. zilyetliğin ve zilyet­liğin geri verilmesini isteme hakkının kay­bedilmesi. Rehin hakkı sahibi, rehin edilen şey üstünde zilyetliğini kaybedecek olursa kural olarak rehin hakkı sona ermez. Zil­yetliğin kaybı sonucu rehin hakkının sona erebilmesi için aynı zamanda bu kaybedi­len zilyetliğin geri alınması hakkının da sona ermesi gerekir. Buna göre, zilyetliğin kaybının rehin hakkını sona erdirmesi için hem zilyetliğin kaybedilmiş, hem de bu ka­yıp sonucu, geri isteme hakkının ortadan kalkmış olması gerekir. Bu kuralın bir is­tisnası vardır. Rehin edilen şey, rehin hak­kı sahibinin rızasıyle rehin verene geri ve­rilecek olursa, rehin hakkı sona ermez ve bu süre içinde askıda kalır;
2. elde edilen alacağın sona ermesi. Rehin hakkı, alacak devam ettikçe vardır. Bu sebeple, alacak, ifa veya başka bir sebeple sona erecek olursa, rehin hakkı da ortadan kalkar. An­cak borç bir üçüncü kişi tarafından yerine getirilecek olursa, rehin hakkı sona ermez, halefiyet kurallarına göre borcu ifa eden üçüncü kişiye geçer. Bu kuralın uygulana­bilmesi için borcu yerine getiren kimsenin rehin edilen şey üstünde herhangi bir ay­nî hakkının bulunması gerekir. Böyle bir hakkı yoksa üçüncü kişinin ifasına rağmen rehin hakkı sona erer;
3. rehin hakkı, fe­ragat ve tarafların anlaşmasıyle sona erer.

• Teslimsiz menkul rehni, «menkul ipo­teği» de denilen bu durumda, rehin hak­kının kurulması için rehin edilen şey üs­tündeki zilyetliğin rehin hakkı sahibine devredilmesi gerekmez. Kanunda belirtilen durumlarda bir menkul üstündeki rehin hakkı, zilyetliğin devredilmesi gerekmeden doğar. Teslimsiz menkul rehninin hangi du­rumlarda söz konusu olabileceği kanunlar­da açık olarak gösterilmiştir. Bunlar dışın­da kalan durumlarda teslimsiz menkul rehni kurulamaz.

Başlıca teslimsiz menkul rehni durumları şunlardır:
1. hayvan reh­ni; teslimsiz hayvan rehni, bütün hayvan­lar üstünde kurulamaz. Ancak çiftlik hayvanları üstünde teslimsiz menkul rehni ku­rulabilir. Bunun dışında kalan hayvanlar üstünde rehin hakkı kurulmak isteniyorsa, bunun genel rehin hakkı şeklinde (hayvan­ların zilyetliğinin devredilmesi suretiyle) kurulması gerekir. Bunun dışında kanun kimler lehine hayvan rehninin kurulacağını da belirtmiştir; yani hak sahibi yönünden de bir sınırlama vardır. Buna göre, ancak mahallin mülkî âmirinden bu işleri yapmak için izin almış kredi müesseseleriyle koo­peratifler, teslimsiz hayvan rehninden ya­rarlanabilir.
Söz konusu müesseseler bulun­dukları yerin ticaret siciline kaydedilir. Re­hin sözleşmesinin kurulması hiç bir şekle bağlı değildir. Ancak bu sözleşmeye dayanı­larak rehin hakkının kurulabilmesi için bu­nun hayvan rehni siciline kaydedilmesi ge­rekir. Yoksa, rehin hakkı kurulmuş olmaz. Hayvan rehni sicilleri icra daireleri tara­fından tutulur. Bir asliye mahkemesinin görev sahasında birden fazla icra dairesi varsa, hayvan rehni sicilini tutma görevi 1 numaralı icra dairesine aittir. Çıkarı bu­lunan herkes, sicildeki kayıtların bir kop­yasını isteyebilir.

Hayvan rehni, alacaklı veya borçlunun ikametgâhının bulunduğu yer siciline değil, hayvan neredeyse onun bulunduğu yer siciline kaydedilir. Sicilin aleniyet fonksiyonu yoktur. Bu sebeple hayvan üstünde bir rehin hakkı bulundu­ğunu bilmeden bunlar üstünde mülkiyeti kazanan üçüncü kişilere karşı rehin hakkı ileri sürülmez;

2. maden cevherlerinin reh­ni, Maden kn. md. 108′e göre, maden cevherleri, bunları çıkaran veya arama ve iş­letme hakkına sahip olan kimseler tarafın­dan alacaklıya teslim edilmeksizin rehin edilebilir. Bu durum Enerji ve Tabiî Kay­naklar bakanlığında tutulan bir sicile kay­dedilir;
3. Ziraî Donatım kurumunun re­hin hakkı;
4. Ziraat bankasının teslimsiz rehin hakkı;
5. tarım kredi kooperatifleri­nin teslimsiz rehin hakkı;
6. Amme Ala­caklarının Tahsili Usulü Hakkındaki ka­nuna göre, belirli müesseselerin işletilme­sinden doğan vergi borçları için devletin teslimsiz rehin hakkı;
7. Ticarî İşletme Rehni kanununa göre, ticarî işletmenin veya esnaf işletmesinin rehni.

— Esk. huk. Rehin, râhin (rehin eden) ile mürtehin (rehin alan) arasında yapılan bir anlaşma sonucu merhun’un (rehnedilen şey) kabzıyle (elde tutulması) gerçekleşir. Malikî mezhebine göre mürtehin, akit ya­pıldıktan sonra râhini, merhunu kendisi­ne teslime zorlayabilir. Hanefî mezhebine göreyse teslim, yani kabz olmadıkça rehin bir bağış gibidir ve bu yüzden geçerliliği, taraflar arasındaki anlaşmaya, kabzın ek­lenmesine bağlıdır. Bu mezhebin görüşünde rehin bir aynî akittir. İslâm hukukunda, kabzı mümkün olmayan şeylerin rehni söz konusu değildir; alacak hakkı rehnedilemez.

+ Sıf. Esk. Bir şeye karşılık garanti ola­rak bırakılmış olan: Dam çökük, arsa re­hin, bahçeyi icra ister;// Bir kalem borca bedel faizi defter defter! (M. Â. Ersoy). || Yakın, yakınlaşmış. (-> Bibliyo.) [M]

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REHİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REDOKS

Tarih 25 Haziran 2009

REDOKS i. (ing. red’ uction], indirgeme ve ox[idation], yükseltgeme ‘den, redox).

Kim. Yükseltgen bir maddenin indirgen bir madde üzerine yaptığı kimyasal etki; bu etki, hem indirgenin yükseltgenmesi, hem de yükseltgenin indirgenmesi şeklinde or­taya çıkar. || Redoks çifti, nötür bir atom ile iyonlaşmış aynı atomdan veya aynı atomu kapsayan biri indirgen öbürü yük­seltgen iki iyondan meydana gelen atom veya iyon çifti; bu atomlar veya iyonlar, elektron alışverişiyle tersinir olarak birbir­lerine dönüşürler. || Redoks potansiyeli. Bk. rH

— ANSiKL. Kim. Yükseltgenlerin ve indir­genlerin gücü. Belli bir yükseltgen, genel olarak bütün indirgenleri yükseltgeyemez: çözelti halindeki brom, bir iyodürü iyot halinde yükseltger, fakat bir klorürü klor halinde yükseltgeme gücü yoktur; tam ter­sine burada klor bromürlerden brom açığa çıkarır; klor, iyottan ve bromdan daha güçlü bir yükseltgendir; buna karşılık me­selâ I iyonu, CI – iyonundan daha güçlü bir indirgendir. Tepkimelerin sonuçlarını önceden bilmek için, yükseltgenleri ve in­dirgenleri güçlerine göre sınıflandırmak ge­rekir, bunun için de redoks çiftleri’ni ele almak faydalıdır: böylece, elektronların işe karıştığı yarı-tepkimelerle gösterilen sis­temleri belirtmek ve bunlar arasındaki re­doks tepkimelerini ayırt etmek mümkün olur; meselâ, çözelti halindeki

2 Fe3+ + Sn2 + -> 2 Fe2 + + Sn4 +
tepkimesi,
2 Fe3+ + 2 e -> 2 Fe2 +
ile
Sn2+ -> Sn4+ + 2e-

tepkimelerinin sonucu olarak düşünülebi­lir ve bu redoks sistemlerini genellikle den­geli kabul ederek, tepkimeye tekabül eden redoks çiftleri

Fe2+ > < Fe3+ + e- ‘ve Sn2+ > < Sn4 + + 2e- şeklinde, yani, indirgeme > < yükseltgeme + n e – şeklinde yazılabilir; çünkü, demir III iyonu kalay II iyonuyle indirgenirse, demir II iyonu da, meselâ, klor (CI > < CI + e-) ile yükseltgenebilir. Yükseltgenleri ve indirgenleri güçlerine gö­re sınıflandırmakla redoks çiftlerinin dü­zenli bir listesi en basit şekilde hazırlan­mış olur. Bu liste, tamamıyle kimyasal verilere göre düzenlenebilir, fakat aslında elektrot potansiyeli kavramına dayanarak redoks çiftlerinin nicel bir sınıflandırmasını veren piller teorisine başvurmak çok daha uygun olur. Elektrokimyasal piller, redoks tepkimele­riyle çalışan akım üreteçleridir. Meselâ, Daniell pilini ele alalım: Zn / ZnSO4 // CuSO4/Cu; pil akım üretmeğe başladığı zaman elektron­lar, pilin dışında, çinkodan bakıra doğru yol alır; öyleyse elektronların pilin içinde de bakırdan çinkoya doğru akmaları gerekir; bu eletkron akışı, iyonlarla ve elektrotların uçlarındaki alışverişle sağlanır: pozitif elekt­rot (Cu), bir Cu2+ iyonuna iki elektron ve­rerek bu iyonu Cu atomuna dönüştürür; bu bakır atomu da elektrot üzerine çökelir: Cu2 + + 2e- -> Cu; aynı anda negatif elekt­rot (Zn), bir Zn atomunun Zn2+ iyonuna dönüşmesinden arta kalan iki elektronu alır ve çinko atomu çözelti haline geçer:
Zn -> Zn2+ +2e-

Burada incelediğimiz piller, özellikle Dani­ell pili tersinirdir; yani, pilin devresi dışına yerleştirilmiş bir üreteçle akım yönünün bir miktar değiştirilmesi, elektrotlardaki kimya­sal olayların ters yönde gelişmesine yol açar: böylece bakır çözünür, çinko ise elekt­rotta birikir. Dış üretecin elektromotor kuv­veti hiç akım dolaşmayacak değerde ise, her elektrodun çevresinde denge meydana gelir:
Cu > < Cu2+ +2e- ve Zn > < Zn2+ +2e- ; bu den­ge durumları, yukarıda sözü edilen redoks çiftleriyle gösterilir. Bir pil, genellikle redoks dengelerinin kurul­duğu iki bölümden (iki yarım pilden) veya iki elektrottan meydana gelir. Bu dengele­rin türü çok çeşitlidir ve farklı elektrot tiple­rine tekabül eder; elektrotlar şu şekilde sı­nıflandırılabilir: 1. Katyon elektrodu. Tuz­larından birinin çözeltisine daldırılmış bir madenden meydana gelir; meselâ: Zn / Zn SO4; redoks dengesi M > < Mn+ + ne- şeklinde yazılır; indirgenmiş kimyasal mad­de, doğrudan doğruya madenin kendisidir; 2. Gazlı elektrot. En önemlisi hidrojenli elektrottur; parçalı, gözenekli, siyah platinle kaplanmış bir platin lamadan (platinle kap­lanmış platin lama) meydana gelen elektrot, bir asit çözeltisine (HC1) yarıya kadar dal­dırılır ve 1 atmosferlik hidrojenle temas et­tirilir; Jekabül eden redoks çifti 1/2 H2 > < H+ +e- ‘dir; hidrojenin basıncı 1 atmosfer ve H+I = 1 yani pH=0 olursa, elektrot’a «normal» denir; 3. Anyon elektrodu. En önemlilerinden biri kalomelli elektrottur; çok az çözünür bir tuz olan kalomel (civa-I klorür Hg2Cl») ile temas halindeki civadan meydan gelir; kalo­mel de bir KCI çözeltisine temas eder. Bu elektroda tekabül eden redoks çifti 2Hg +2 Cl > < Hg2Cl2 + 2e- ‘dir; diğer bir ör­nek de gümüş klorürlü elektrottur; 4. Asıl redeks elektrodu. Belli bir redoks dengesi olan bir çözeltiye daldırılmış etki­lenmeyen bir madenden (platin) meydana gelir; ör. demir II ve demir III tuzu, Fe2 + > < Fe 3+ + e-; asit permanganat ve man­ganez II tuzu. Mn04- + 8H+ > < Mn2 + +4H20+5 e- Elektronların çözeltiye veya dış devreye doğru hareket etmesini sağlayan madenî elektrot, redoks dengesinn de şu veya bu doğ­rultuya göre yer değiştirmesini sağlar. Bir elektrot, hangi tipten oluısa olsun, be­lirli şartlarda, madenî elektrot ile içine dal-dınldığı çözelti arasındaki belli bir potan­siyel farkıyla nitelenir: «mutlak elektrot gerilimi» denen E=Vmaden — V çözelti. Termodinamik görünüşü doğrulayan ve Nernst’in bulduğu formülü genelleştiren bir formül E bağıntısını verir: çözeltideki re­doks dengesinin, m1A1 + m2A2 +…> < n1B1 + n2B2 + ….+ ne-

şeklindeki kimyasal bir denklemle (burada
A1, A2, … B1, B2, ….. çözeltideki redoks dengesinde rol oynayan iyon veya molekül türleridir) ifade edildiği genel durumda

ML-P-494-2

olur. Bu formülde R, tükel gazların mole bağlı olan sabiti; T, Kelvin derecesi; F, fa­ra day (96 500 coulomb); Log bir Neper logaritmasıdır. Sayısal değerlere ve ondalık logaritmaya (log) geçilince, 25°C’ta

ML-P-495-1

olur. Meselâ, IA1|, A1 türünün çözelti içindeki etkinliğidir; çok seyreltik çözeltiler­de bu büyüklük molariteyle karışır ve deri­şiklik ne kadar fazla olursa molariteden o kadar uzaklaşır. Eo, ayrı ayrı ele alınan her elektrot için, teoriyle belirlenemeyen bir sa­bittir (verilen T ve p değeri için); Eo (nor­mal elektrot geriiimi»dir: bu, bütün etkinlik­ler birime eşit olduğu zaman, E’nin aldığı değerdir. E ve Eo deneysel olarak ölçüle­mez; çünkü bir potansiyel faikı ancak iki elektrot arasında ölçülebilir, yani çözeltiler arasında bir elektrik teması sağlayacak şe­kilde (normal olarak bir KCI çözeltisiyle) iki yarım pili birleştirmek gerekir, böyle yapmakla da bir pil elde edilmiş olur.

Bu potansiyel farkının ölçümü için, sırasıyle her yarım pile, karşılaştırma elektrodu olarak seçilmiş bir yarım pil bağlanır ve Eo yakla­şık bir sabitle ölçülür; bu sabit bilinmemek­le beraber bütün elektrotlar için aynıdır. Eo’ın bu şekilde ölçülen değeri, karşılaştır­ma elektroduna göre sıfırdır. Uzlaşma yoluyle seçilmiş karşılaştırma elektrodu, yuka­rıda tarif edildiği gibi normal bir hidrojen­li elektrottur. Deneylerde, bu ölçmeleri, hid­rojenli elektrottan daha kullanışlı olan ve hidrojenli elektroda oranla gerilimi kesin olarak bilinen ikinci bir karşılaştırma elekt­rodu tercih edilir; bu ikinci karşılaştırma elektrodu genellikle kalomelli elektrottur; 25°C’ta ve kalomelle temas eden KC1 çö­zeltisi doymuş ise, normal hidrojenli elekt­roda göre bu elektrodun normal gerilimi,
Eo = + 0,245 volttur. Böylece, herhangi bir yarım pilin volt cinsinden Eo değeri

E0(H2) = Eo(Hg) + 0,245

olacaktır. Her yarım pil için Eo’ın ölçül­mesi (ki çoğu zaman güçtür) aşağıdaki tabloda kısmen gösterilen ve normal ge­rilimler ölçeği (veya normal elektrot ya da redoks potansiyelleri) denen bir liste­nin hazırlanmasını sağlar. Bu ölçek özellikle, her biri tuzlarından biri­nin çözeltisiyle temas eden çeşitli madenle­rin normal elektrot gerilimlerini verir; bu şekilde elde edilen sınıflandırma, pek tabiî­dir ki bir madenin iyon haline geçme eğili­miyle, yani az veya çok elektropozitif olma özelliğiyle veya indirgenliğiyle sıkı bir ilişki halindedir.

Meselâ, redoks çifti madenlerin redoks çiftine benzeyen hidrojen, bir maden olmadığı halde bu listede yer alabilmekte­dir; listede hidrojenin üstünde bulunan ma­denler, hidrojenden daha elektropozitiftir. Madenlerin elektrot gerilimlerinin bilinme­si, kullanılan çeşitli pillerin elektromotor küvetlerini yaklaşık olarak hesaplamak im­kânı verir:

meselâ. Daniell pili Zn/ZnS04; Cu S04/ Cu için elektromotor kuvvet, açık devredeki potansiyel farkına eşittir; bu da
(VCu – Vcus04) + (VcuS04 — VZnSO4) + (VznS04 — VZn)

cebirsel toplamına eşit olur; gözenekli kap i-çinde birbirine değen çözeltiler arasındaki
Vcuso4 — VznSo4, potansiyel farkı bilin­mez; fakat çok zayıf olduğunu düşünmemiz için çeşitli sebepler vardır; bu potansiyel farkı ihmal edilirse, pilin elektromotor kuv­veti
e — (Vcu — VcuS04) — (Vzn — VzS04)

olur; yani, bakır ve çinkonun elektrot geri­limleri farkına (cebirsel fark) eşit olur; nor­mal gerilimler yardımıyîe yaklaşık sonuç el­de edilir: e := 0,34 — (—0,76) = 1,10 volt; sonucun pozitif olması, bu pilde bakırın po­zitif kutup olduğunu gösterir. Bu liste ayrıca, «bir madenin başka bir ma­denle yer değiştirme» tepkimeleri denen kimyasal redoks tepkimelerinin yönünü ön­ceden bilmek imkânı da verir. Meselâ, bir bakır II tuzu çözeltisine daldırılan demir la­ma hemen bakırla kaplanır; aynı anda de­mir, Fe2 + iyonları halinde çözeltiye karışır.

Kimyasal tepkime Fe + Cu2+ -> Fe2+ + Cu şeklinde yazılır; bu, bakırdan daha indirgen olan demirin, bakır II iyonlarını indirgeye­rek onları madenî bakır haline getirdiği ve çözeltide bu bakır iyonlarının yerini aldığı bir redoks tepkimesidir. Demek ki prensip olarak, bu çeşit tepkimeler yukarıdaki lis­teye göre önceden anlaşılabilir: bir maden, listede kendisinin altında sıralanan bütün ö-bür madenleri açığa çıkarır; bu durum, ken­disinin üstünde yer alan madenler tarafın­dan açığa çıkarılabilen (sudan veya asit çözeltilerden) hidrojen için de geçerlidir.

Ayrıca, bir madenin elektrot geriliminin, di­ğer etkenlerin yanı sıra, çözeltideki maden iyonlarının derişikliğine de bağlı olduğunu kesinlikle belirtmek gerekir. Yukarıda veri­len genel formülün bir katyon elektroduna uygulanması,

ML-P-495-5

formülünü verir; burada / Mn+ /, çözeltide­ki maden iyonlarının etkinliğidir; formül Nerst (1890) tarafından hazırlanmıştır. Bu­radan özellikle şu sonuca varılır: iyonlarıyle temas halinde bulunan ve sadece ma­den iyonlarının derişikliği ve dolayısıyle et­kinliği bakımından birbirinden farklı olan, aynı madenden yapılmış iki yarım pilin bir­leştirilmesiyle bir tek pil yapılabilir:

ML-P-495-7

ve (a2) iki yarım pildeki maden iyonları­nın etkinliğidir. Bu şekilde elde edilen ve «derişmeli (veya yoğunlaşmalı) piller» de­nilen pillerin elektromotor kuvveti genel­likle çok düşüktür (birkaç santivolt kadar). Bu derişmeli pillerin özel bir şekli de, pH’1
(pH= —log /H+/ ) farklı çözeltilerin kulla­nıldığı hidıojenli elektrotlardan meydana gelen yarım pillerdir. Bunlardan biri normal hidrojenli elektrot ise, öbürü pH’1 bilinme­yen bir çözeltidir; pilin elektromotor kuv­veti, 25°C’ta, e =0,059 pH formülüyle verilir ve bunun ölçülmesi, çözeltinin pH’ını he­saplamak imkânı sağlar; bu, pH’ların elektrometrik ölçü ilkesidir; bu usul, laboratuvarlarda ve sanayide çok kullanılır. Pratik yapımı için, derişmeli bir pilin, elekt­romotor kuvvetinde büyük bir değişiklik ya­pılmadıkça yeterli akım üretmeyeceğini bil­mek gerekir: bu elektromotor kuvvetin, ya karşılaştırma metoduyle (kesin ve ideal olan bu metodun tek sakıncası çok vakit alması­dır) ya da bir voltmetreyle ölçülmesi gere­kir. Yalnız voltmetrenin hassasiyeti yapıla­cak ölçmelere göre ayarlanmalıdır: bunun için genellikle bir milivoltmetre kullanılır; bu âletin iç direnci çok büyük olmalıdır (en az 1010Q). Yükseltici elektronik voltmetre bütün bu aranan şartlara cevap verir; doğ­rudan okumalı pH-metre’lerde genellikle bu âlet kullanılır; bu tip pH-metre’ler ise, çok hassas ve kullanışlı olduğundan pratikte çok tercih edilir ve yapımları sırasında volt cinsinden değil de pH birimleri cinsinden derecelenir.

Kutuplarındaki potansiyel farkının ölçüldü­ğü pil, içinde birkaç santimetre küp kadar pH’1 bilinmeyen çözeltinin bulunduğu kü­çük bir kaptan meydana gelir; bu çözeltiye şunlar daldırılır:
Karşılaştırma elektrodu (dış), kolaylık açı­sından gerekli olan ikinci bir karşılaştırma elektrodudur ve doymuş KC1 çözeltisiyle temas eden kalomelli elektrottan meydana gelir;
gösterici elektrot; birçok çeşidi vardır, fakat en çok kullanılanı cam elektrottur, alt ta­rafına küçük bir ampul yerleştirilmiş, yal­nız H+ iyonlarını geçiren yumuşak camdan yapılmış, çok ince çeperli bir tüpten mey­dana gelir; bu ampulün içinde, tüpe yerleş­tirilmiş kalomelli elektroda değen ve bir karşılaştırma elektrodu (iç) meydana geti­ren bir HC1 N/10 çözeltisi vardır; uçları elektronik voltmetreye bağlanan bu sistem, şöyle bir şema ile gösterilebilir:

ML-P-495-6

Bir cam elektrot kullanmakla, aşağı yukarı 12 pH’a kadar, 0,01 pH birimlik hassasiyet­le ölçme yapılabilir; bu pH’ın daha üstünde yani daha bazik çözeltilerde alkali iyonları (Na+ veya Li+) bulunduğu için hata oranı artar.
Daha genel bir şekilde, yukarıda verilen re­doks potansiyeleri listesi, redoks çiftlerinin kesin olarak sınıflandırılmasını ve redoks tepkimelerinin önceden bilinmesini sağlar;
msl., Sn2+ > < Sn4+ + 2e- ve Hg2/2+ > < 2 Hg2+ + 2e gibi iki redoks çifti olsun; Pt/Sn2+, Sn*4+ : Hg2/2+, Hg2+ /Pt pili, dışarıdaki bir devreye, Sn2+ iyon­larının yükseltgeneceği ve Hg2+ iyonla­rının indirgeneceği bir yönde kendiliğin­den akım verirse, Sn2+ + 2Hg2+ -> Sn4+ + Hg2/2+ tepkimesi gerçekleşebilir, yani kalay II iyonu civa II iyonunu indirger; kalay iyonlarından kopan elektronların civa iyonlarına geçmesi için, pil dışındaki akımın civalı yarım pilden kalaylı yarım pile doğru yol alması, yani, civalı yarım pil -> kalaylı yarım pil doğrultusunda hesaplanan elektro­motor kuvvetin pozitif olması gerekir;

böy­lece e = + 0,91 — (+0,15) = + 0,76 volt elde edilir. Zaten, deneyde de görülebilece­ği gibi, civa II iyonunun kalay II iyonu tarafından indirgenmesinin bir civa I tu­zunun oluşumunu engellemediği, fakat tepkimenin element halinde civa meydana ge­lene kadar sürdüğü önceden kolayca an­laşılabilir.

Bu arada, daha kesin bir şekilde söylemek gerekirse, elektrot gerilimleri çeşitli etken­lere ve özellikle indirgenmiş şekil ile yük-seltgenmiş şeklin derişikliğine bağlıdır: bu iurum, sadece elektrotların normal gerilimlerinden çıkarılan şematik sonuçlan (özel­likle ele alınan redoks çiftlerinde bu geri­limler birbirinden çok az farklı olduğu za­man) değiştirebilecek niteliktedir; bu du­rumda tepkime tam olmayacağı için kimya­sal denge kurulabilir.

Nihayet bazı redoks çiftlerinde, elektrot ge­riliminin, çözeltideki H+ iyonlarının derişik­liğine, yani pH’ına, az veya çok asitli ol­masına bağlı olduğu görülür: Mn2+ +4H2O > < MnO4 + 8H+ +5e- denkleminin tekabül ettiği redoks çiftinde durum böyledir ve bazı şartlarda, permanganat iyonunun yükseltgen özelliğini ifade eder. Bu yükseltgenliği niteleyen elektrot gerilimi

ML-P-496-2

ML-P-496-4

yazılabilir; bu da, pH’ın, permanganat iyo­nunun yükseltgen özelliği üzerindeki etkisini açıklar.
— Biyol. Redoks olayları, bitki ve hayvan metabolizmasında önemli bir rol oynar; me­selâ hücre Solunumunda pek çok redoks tepkimesi işe karışır. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDOKS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REDİNGTONİT

Tarih 25 Haziran 2009

REDİNGTONİT i. (Redington madeninin [Kaliforniya] adından fr. redingtonite). Miner. Hidratlı tabiî alüminyum, demir ve krom sülfat. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDİNGTONİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REÇİNE

Tarih 25 Haziran 2009

REÇİNE i. (ital. resina’dan). Katı veya yarı akışkan, saydam, kolay ergiyen, suda çözünmeyen, billûrlaşmağa elverişsiz veya az elverişli organik madde.
(Bk. ANSiKL. Kim. bölümü.)

\\ Reçine sakızı, tabiî veya sunî terlemeyle elde edilen tabiî reçine ve zamk karışımı.
(KEDİ BALI da denir.) [Re­çine sakızları, genellikle sıcak bölge bitki­lerinden, özellikle de maydanozgiller veya sakızağacıgillerden üretilir.] || Petrol reçi­nesi, petrolde bulunan koyu renkli, yarı katı maddeler grubu; karmaşık yapıları, iki ağır hidrokarbon molekülünün oksijen alarak yoğunlaşmasından meydana gelir.

Sunî veya sentetik reçine, kimyasal yol­la elde edilen reçine; sonsuz polimerleş-me veya polikondansasyonla meydana ge­len makromoleküllü bir maddedir. || Ta­bii reçine, bitki veya fosilden elde edilen reçine.

Bot. Reçine keseleri, bir kısım açıkto-humlu bitkilerle benzerlerinde bulunan ve reçineli maddelerin birikmesine yarayan kü­çük keseler.
— Eczc. Kokulu reçine, bazı bitkilerde bir esans ile bu esansın oksitlenmesinden olu­şan reçinenin tabiî karışımı; damıtma ile, sıvı yağ ve katı reçine halinde iki kısma ayrılır: Terementi, bir kokulu reçinedir. Bk. ANSiKL.
— Foto. Işığa duyarlı reçineler. Bk. AN­SİKL.

— Miner. Fosil reçine, oksijenli tabiî hid­rokarbon; başlıca türleri şunlardır: kopa­lın, ösmit, tasmanit, süksin veya kehribar, hartit, ambrit, piropisit, retinasfalt, valkovit v.b.

— Ormanc. Reçine alma, çamın gövdesine çentikler açarak reçine akmasını sağlamak. || Reçine kabı, çam ağaçlarından akan re­çineyi toplamak için kullanılan kap. || Re­çine toplanması. Bk. ÇENTİKLEME.
— Plast. mad. Fenoksi reçinesi, epiklor-hidrin ile bisfenol A’nın, epoksitli grupla­rın oluşmasını önleyecek şartlarda yoğunlaştırılmasından elde edilen reçine. Bk. AN­SiKL.

— Ted. Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Eczc. Kokulu reçine’ler bitki­den ya tabiî olarak veya açılan çentikler­den sızar. Bu sızıntının örnek tipi teremen­tidir. Kokulu reçine, reçine ile terpenik bir uçucu yağın karışımıdır. Az çok yu­muşak bir kıvamdadır, fakat zamanla, için­de bulunduğu kabın şeklini alır. Polarize ışığa etkilidir. Kokulu reçine çeşitli bitki familyalarından elde edilir: kozalaklılar (terementi), sakızağacıgiller (sakız, mekke terementisi), baklagiller (kopahu) v.b.

— Foto. Işığa duyarlı reçineler. «Foto-polimer» denen plastik maddeler, maden, cam, seramik, mine v.b.nin yüzeylerini ışığa du­yarlı hale getirmeyi sağlar. Pnömatik bir şasi içinde sımsıkı temas halinde tutulan bir fotoğraf klişesi üzerine morötesi ışın­lar gönderdikten sonra, çok basit işlem­lerle, asitle kimyasal oyma veya fırında emaylama yapılabilir. Görüntüler sabit ol­duğu gibi asitlere ve yüksek sıcaklıklara da dayanıklıdır.

— Kim. Reçinelerin, esansların oksitlenmesiyle meydana geldiği sanılır; birleşimin­de, suda erimeyen ve alkolde eriyen terpen türevleri, yağlar ve organik eriticiler vardır. Reçine tabiî olarak kozalaklılardan ve terebinthaceae familyası bitkilerinden el­de edilir. Tedavide merhemlerin sanayide birçok boya ve verniğin birleşimine girer. Sanayide kullanılan bellibaşlı iki reçine ti­pi, kolofan ve kopaldır; kolofan çam ağa­cının sakızıdır, terebentinin bileşiminde dörtte üç oranda bulunur; kopal, sıcak ül­kelerde yetişen çeşitli bitkilerin sakızıdır ve sert kopal (zengibar, madagaskar kopalı), yarı sert kopal (kongo, manilla kopalı, kauri), yumuşak kopal (dammar, elemi, takamak, sandarak, akroit, gomalak) ol­mak üzere üçe ayrılır. Bunlar Alkol ester­leri ve molekül ağırlığı yüksek reçine asit­lerinin karışımından ve terpenik seriye ait hidrojen karbürlerinden oluşur; değerleri renklerine göre değişir.

Sunî reçinelerin sayısı çoğalmıştır, başlıca iki tip ayırdedilir: termoplastik reçineler, ısı ile sertleşen reçineler; Termoplastik re­çineler ısı ile yumuşar, kolay şekil alır ve yapışır; ısı ile sertleşen reçinelerin hepsi polikondansasyonla elde edilir; bu kondansasyonun sonuna kadar istenilen biçime sokulabilir ve ancak bir süre piştik­ten sonra sertleşir. Termoplastik reçine­ler, nitroselüloz reçinelerini, selüloz ase­tatını, selüloz esterlerini, polivinilik ve poliakrilik reçineleri (polistiren, alkol, polivi­nilik asetal, polivinil klorür ve asetal), kumaron ve inden reçinelerini, klorlu kau­çuk reçinelerini, izomerleştirilmiş kauçuk reçinelerini v.b. kapsar.

Isı ile sertleşen reçineler, formik ve fenolik reçineleri, alkidleri (gliseroftalik reçineler), aminoplast reçineleri (üreformol reçineler), silikon re­çineleri v.b. kapsar. Reçineler doğrudan doğruya veya bazı yağlarla değişikliğe uğratılarak sanayide yapılan vernik ve bo­yaların başlıca yağlayıcı maddesini meyda­na getirir; reçineler sayesinde dış etkenlere çok iyi dayanan kaplama maddeleri yapıl­mıştır. Polyester, poliamit ve poliüretan reçinelerin ve epoksit reçinelerin bulunma-sıyle inşaatta ve sanayide kullanılan boya ve verniklerin fiziksel ve kimyasal nitelik­leri düzelmiştir.
Petrol reçineleri, tabiî olarak bulunduğu yağlı hammaddelerden sülfürik asitle işle­nerek, propanla çözeltilerek veya renk gi­derici toprağa emdirilerek elde edilir. Petrokimyada tabiî reçineler (rinilik veya akrilik reçineler) ayarında plastik madde­ler elde edilir (msl. kaplama ve vernik yapımında kullanılan epikot).

— Plast. mad. Fenoksi reçineleri, epoksit reçinelerinden farklıdır. Bunlar kendilerine termoplastik özellikler kazandıran çizgisel molekül yapılarıyle de epoksit reçinelerin­den ayırt edilebilir. Bu yüzden, sonradan pişirmeksizin kullanmak mümkündür. Bu­nunla birlikte, izosiyanatlar, anhidritler, triazinler ve melaminlerle işlenirlerse, zin­cirler arasında işlenmiş ürüne ısı etkisiyle sertleşme özelliği kazandıran enine bağlar meydana getirerek değişebilirler. İlâç şişe­leri dökümüne elverişli olan bu reçineler çok saydam ve dayanıklıdır; havayı ve ne­mi geçirmez.

— Ted. Sentetik reçineler tedavide kulla­nılmadan önce, sanayide suların temizlen­mesinde ve madenlerden arınmasında kul­lanılmıştır. Bu reçineler iki gruba ayrılır:
1. anyon değiştirici reçineler, çok aminli reçinelerdir; tetraetilenpentamin, formol ve asetonun yoğunlaşmasından elde edilir. Su­da erimez, zehirli değildir, serbest asitleri tespit eder; anyon değiştirici reçinelerin etki yaptığı ortamda bulunan serbest asit­ler hızla ve hemen tamamen bu ortamdan kaybolur. Reçine + asit karışımı erimez halde kalır; tespit edilen anyonlar, bağırsak alkaliliğinin etkisiyle nötür tuzlar haline geçer ve bu tuzlar emilir. Organizma, ma­denî element bakımından hiç bir kayba uğramaz. Mide hiperasiditesinde ve özel­likle mide ülserinde, anyon değiştirici re­çineler hiperkloridriyi yok eder;

2. katyon değiştirici reçineler, bir yoğun­laşma etkeni olan formol’ün kurduğu köp­rülerle (—CH2—) birleştirilmiş uzun aro-matik karbür zincirlerinden meydana gelir; bu köprüler, katyonların değişmesinde et­kili olan asit fonksiyonlarını yüklenir (karboksilikler, sülfonlar). Asit fonksiyonları serbest durumda veya katyonlarla doyurul­muş olarak bulunur (amonyum, potasyum) ve bu katyonları başka katyonlarla değiş­tirebilir.

Başlıca uygulaması, sodyumu tes­pit ederek ödemli hastaları katyondan kur­tarma yeteneğine dayanır. Ağızdan alın­dığında, besinlerde ve sindirim salgılarında bulunan sodyumu tespit eder ve sodyumun bağırsaklarda emilmesine engel olur, sod­yumla birlikte dışkı ile dışarı atılır. (Kat­yon değiştirici reçineler, sebep olabileceği elektrolitik bozukluklar ve tansiyon dü­şüklükleri sebebiyle C tablosunda kayıt­lıdır.) [L]

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REÇİNE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REAUMUR (Rene’ Antoine ferhault de)

Tarih 25 Haziran 2009

REAUMUR (Rene’ Antoine ferhault de), fransız fizikçisi ve tabiat bilgini
(La Rochelle 1683 – Saint-Julien du-Terroux 1757).

Daha yirmi yaşındayken birçok geo­metri incelemesi yayımladı. Çok geçme­den Bilimler akademisi tarafından Deseription des Divers Arts et Metlers (Çeşitli Sanatların ve Mesleklerin Tasviri) adlı ya­yımı yönetmekle görevlendirildi.

1730′a doğ­ru yaptığı ve 0-80 dereceye bölünmüş al­kollü termometreyle adını duyurdu. Demir alaşımlarıyle ilgili araştırmaları daha önem­lidir: dökme demiri, maden veya oksit ha­linde demir katarak, çelik haline dönüştür­meyi başardı; L’Art de Convertir le Fer Forge en Acier et l’Art d’Adoucir le Fer Fondu (Dövme Demiri Çeliğe Dönüştür­me ve Ergimiş Demiri Sertleştirme Sanatı) [1722] adlı eserinde çeliğin semantasyonunu ve tavlanmasını İnceledi.

Madenlerin tel haline gelebilme özellikleri, kablo telleri­nin direnci ve demirin mıknatıslanması üstünde çalıştı. 1722′de, madenlerin bileşimi­ni incelemek için mikroskoptan yararlan­mayı öne sürdü ve böylece metalografinin temelini attı. «Reaumur porseleni» adiyle bilinen buzlu camı keşfetti. Tabiat bilim­leriyle de ilgilendi ve ilk olarak omurga­sızların yaşama şartlarını inceledi. Memoi-res Pour Servir a l’Histoire des tnsectes (Böcekler Tarihi İçin Yardımcı İnceleme­ler) [1734-1742] adlı eseri büyük bir önem taşır.

Bu çalışmaları dolayısıyle ona XVIII. YÜZYIL PLiNiUS’U adı verildi.
Başlıca eser­leri: Examen de la Soie des Araignees (örümcek Ağlarının İncelenmesi) [1710], Sur l’Art de Faire Eclore et d’Alever en Toute Saison des Oiseaux Domestiques (Her Mevsimde Evcil Kuşları Üretme ve Bakım Sanatı Üstüne) [1749]. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAUMUR (Rene’ Antoine ferhault de) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REANİMASYON

Tarih 25 Haziran 2009

REANİMASYON i. (fr. reanimation). Ted. Had ve ağır hastalık hallerinde, suyuk ve fonksiyonlardaki dengeyi normale döndür­mek amacıyle başvurulan fizik, kimyasal ve biyolojik yolların tümü.

— ANSiKL. Cerrahî reanimasyon, ameliyat geçirecek hastaya uygulanır; yani sistemli olarak ameliyattan önce; ameliyat esnasın­da ve ameliyattan sonra bazı tedbirlerin alınmasını öngörür.
Ameliyattan önce gerekli muayeneler yapı­lır ve bakım .şartları yerine getirilir. Ameliyat sırasında anesteziye, dolaşım ve solunumun düzgün olmasına sıkı bir şekil­de dikkat edilir; ayrıca hastanın perfüzyonla, gereğinde kan nakliyle sürekli olarak biyolojik dengesini sağlamak meselesi ortaya çıkabilir.

Birkaç dakikadan fazla sürecek her ameliyat için sistemli olarak damar içi bir perfüzyon takılır; damla dam­la verilen serumun içine, ihtiyaca göre anestezikler, kürarlayıcılar, gangliyoplejikler ve analeptikler katılır. Kan nakilleri, ancak hastanın kan kaybı belirli bir hacmi aştı­ğı, ameliyat bölgesinin veya doğrudan doğ­ruya ameliyat şeklinin gerektirdiği haller­de yapılır. Ameliyat süresince yapılan bu bakım hastadaki fizyopatolojik değişiklik­leri ortaya çıkarır ve anestezi hekiminin ala­cağı tedbirlere ışık tutar.

Ameliyattan sonraki bakım, gerekli bazı hareketleri ve küçük tedbirleri kapsar; ama bunların zamanında yerine getirilmesi şart­tır. Hastanın yatağa yatırılması, odanın ısı derecesinin ayarlanması yelerli oksijen ve­rilmesi, uyanmanın kontrolü yapılacak ilk işlerdir; bundan sonra nabız, ateş ve tan­siyon kontrolları gelir ve bu sayede şok, kanama, tromboz, kalp ve akciğer komplikasyonları gibi sakıncaları önleme imkânı doğar.

Bununla beraber ameliyatların çoğu, anes­tezi ve reanimasyon hekiminin son derece dikkatli olmasını gerektirir; bu sayede ame­liyat sonrası bakımı kolaylaştırır. Bazı bü­yük ve ağır ameliyatlarda ise reanimasyo-nun bütün imkânları ortaya konur ve ba­zen hasta tam anlamıyle yeniden diriltilir. Suda veya havasızlıktan boğulmuş, zehirlen­miş, siniısel ve intanı sebeplerle komaya girmiş hastaların tıbbî reanimasyonunda cerrahî animasyonun metotlarına benzer metotlar kullanılır; sunî solunum, perfüzyon, kan değiştirme v.b. usuller uygulanır; bu arada hastalığın sebeplerini ortadan kaldı­rıcı ilâçlar (antibiyotikler, zehir gidericiler) verilir.
Reanimasyonun asıl amacı had solunum ye­tersizliği, kalp ritmindeki ve kan hacmin­deki bozuklukları tedavi etmektir.

Had solunum yetersizlikleri şu sebeplerden ileri gelebilir:

— mekanik lezyonlar (kaburga kırıkları, soluk borusu ve bronşlardaki yabancı ci­simler, plevra ve akciğerlerdeki yaralar, plevrada sıvı veya gaz toplanması);
— bazı hastalıklar (tetanoz, çocuk felci) ve bazı zehirlenmeler sırasında görülen solu­num kasları felçleri;
— solunum merkezlerinin zedelenmesi (elek­trik çarpması, zehirlenme). Solunum yeter­sizliğinin sebebi ne olursa olsun reanimas­yon iki esas harekete dayanır: üst solu­num yollarını tıkanıklıktan kurtarmak için trakeotomi veya trakea entübasyonu uygu­lamak ve hastaya sunî solunum yaptırmak. Trakeotomi lokal veya genel anestezi al­tında yapılır.

Bu ameliyat soluk borusu­nun ilk iki kıkırdağının ön çeperini kes­meğe, açılan delikten soluk borusu içine kauçuktan (Sjöberg kanülü) veya maden­den (Krishaber kanülü) bir kanül sokma­ğa dayanır.

Trakea entübasyonu da lokal veya genel anestezi altında uygulanır, önce bir larengoskop’un ucu ile gırtlak kapağı yuka­rıya kaldırılır ve gırtlak dili deliğinden içe­riye kauçuk bir tüp sokulur. Bu tüpün orta yerinde bir balon bulunabilir. Ağız sert bir kamille açık tutulur. Trakeotomi ile entübasyon arasında yapıla­cak tercih solunum yetersizliğinin tahminî süresine bağlıdır. Trakea entübasyonuna ço­ğu zaman yirmi dört saatten fazla daya­nılmaz. Bugün bütün reanimasyon merkez­lerinde sunî solunum aygıtları vardır. Bun­lar, trakeotomi veya entübasyon gerekti­ren iç solunum aygıtlarıdır. Kalp ritmi bo­zuklukları, bilinen veya farkına varılmamış bir kalp hastalığına, damar kolapsına ve­ya solunum darlığına bağlıdır;

— paroksistik bradikardiler, kulakçıkla ka­rıncık arasındaki sinir akımının tıkanma­sından ileri gelir. Kulakçıktan çıkan uyar­tılar karıncığa ulaşamaz; karıncık kendine has bir ritim (dakikada 20-40 vuruş) çarp­mağa başlar. Vuruş 30′dan aşağı düşerse kalp tamamen durabilir.
Bu bozuklukların tedavisinde damar içine izoprenalin klorhidratı şırınga edilir; kalp dıştan uyarılmağa çalışılır. Daha sonra bu gibi hastalar kendilerine bir kalp içi uyarıcı (pacemaker) takılmak üzere cerraha gönderilebilir;

— paroksistik taşikardiler, tedricî bir şe­kilde başlar ve ağır bir kalp bozukluğu bulunduğunu gösterir. Bu taşikardilerin en iyi tedavisi elektrik şokudur; şok, hasta­nın durumuna, vakanın âcil olmasına gö­re genel anestezi altında veya anestezi ya­pılmadan uygulanır. Yuvarlak iki elektrot göğüs üzerine yerleştirilir. Elektrik akımı, bir kondansatör deşarjından veya 50 fre­kanslı bir alternatif akımdan alınır. Şok süresinde hasta elektronik bir cihazla kont­rol altında tutulur. Bu cihaz elektrokardiyogramın değişikliklerini takip ederek bir kalp durması veya fibrilasyon halinde kal­bi yeniden harekete geçirir. Elektrik şo­kundan daha iyi sonuç almak için bazen damar içine prokainamid veya ajmalin şı­rıngaları tavsiye edilir;

— kalp durması, büyük atardamarlarda nabzın kaybolması ve dinlemede kalp ses­lerinin duyulmayışı şeklinde tarif edilir. Görünüşte hasta ölü gibidir, ama kalp çok yavaş ve etkisiz olarak atmağa devam eder. Bu durum çok âcildir, çünkü kalp durma­sı dört dakikayı aşarsa beyinde tamiri im­kânsız lezyonlar meydana gelir. Hemen kal­be dıştan masaj yapılmağa ve aynı zaman­da akciğerlere hava verilmeğe başlanır. Re­animasyon merkezlerinde kalp, dıştan ma­saj yerine, dıştan veya sondalama ile iç­ten verilen bir elektrik akımıyle canlan­dırılmağa çalışılır.

• Kan hacmi bozuklukları. Burada sadece had bir kanama veya bir şoktan ileri ge­len kansızlıklar söz konusudur. Had bir kanama karşısında yapılacak cerrahî mü­dahalelerle (penslerle, bağlama veya bas­tırmakla kanı durdurma) beraber, kaybedi­len kanın âcil olarak hastaya dışarıdan verilmesi düşünülmelidir. Re animasyonu ya­pan hekimin ilk hareketi acele olarak kan verilebilecek çapta bir toplardamar bul­mak, buraya iğneyle veya trokarla girmek­tir. Hastanın kan grubu tespit edildikten sonra aynı grup ve Rh’tan kan nakli ya­pılmalıdır; birinci şişe kan genel vericinin
(0 Rh—) kanından olabilir.

Kan bulun­madığı zaman ve özellikle şok hallerinde hastaya plazma vermek gerektir, çünkü şok damar çeperlerinden dışarıya plazma sız­masına, yani plazma’nın eksilmesine sebep olmuştur. Plazma yerine geçen maddeler reanimasyonda büyük faydalar sağlar; bu maddeler, böbreklerden atılması yavaş olan büyük moleküllü protein eriyikleridir. Plaz­ma ve onun yerine geçen maddelerin içinde kanın şekilli elemanları yoktur, fakat bu maddeler damar sistemi içinde kalan he­moglobinin taşınmasına yardım eder. Çe­şitli eriyikler ve bunların arasında özellikle yüzde 10-15′lik hipertonik glikoz serumla­rı kısa bir zaman için kan kitlesinin ek­siğini tamamlar, fakat böbrekten çabuk olarak dışarıya atılır.

Bir yandan kan hac­mi yerine getirilirken, bir yandan da kalp-damar kolapsı önlenmeğe çalışılmalıdır. Bu amaçla kamfre yağı, kafein, neosinefrin gi­bi kalp-damar analeptikleri sık sık kullanılır. Son zamanlarda metaraminol bitar-tarat, izoprenalin gibi kuvvetli ilâçlar bu­lunmuştur. Bu ilâçlar kullanılırken atarda­mar basıncı, toplardamar basıncı ve elektrokardiyogram devamlı olarak kontrol edi­lir. Böyle bir kontrol ise ancak reanimas­yon merkezlerinde mümkündür. En kuvvetli analeptik ilâçlardan biri böbreküstü hormonudur.

Hidrokortizon tuzlarıyle bun­ların damar içine şırınga edilebilen türev­lerinin etkileri de kuvvetlidir. Bazı vaka­larda fenotiyazin veya kloropromazin tü­revleri kullanılarak bir nöropleji meydana getirmek faydalı olabilir. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REANİMASYON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

READİNG

Tarih 25 Haziran 2009

READİNG, Büyük Britanya’da şehir, Berkshire’in merkezi, Chiltern Hills’in güneyinde, Kennet ırmağı kıyısında; 119 870 nüf.

Üniversite. 1121′de kurulan bir benediktin manastırının yıkıntıları. Besin sanayii (bi­ra ve bisküvi fabrikaları). Madenî kutu­lar. Makine yapımı. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa READİNG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAZLIK

Tarih 24 Haziran 2009

RAZLIK, bulgarca Razlog, Batı Bulgaris­tan’da kasaba, Rila ve Pirin dağları arasın­da. Madencilik, tahta işleri. (M)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAZLIK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAY

Tarih 24 Haziran 2009

RAY i. (ing. rail, çubuk, parmaklık). Dy. Demiryolu taşıtlarının çeneli tekerlekleri için yuvarlanma ve yönelme yolu meydana getiren, haddelenmiş profile çelik.
(Bk. ANSiKL.)

Ray aktarması, tekerlek çene­lerinin sürtmesiyle aşınan ray mantarı ya­nağının dışa bakan kısmını yolun iç tarafına getirmek için, karşılıklı iki rayın yer­lerini değiştirme. (Bu işlem rayları döndür­meden yapılabileceği gibi, bir tek rayı döndürüp, uçlarını ters yönde çevirmekle de yapılabilir.)

Ray mantarı. Bk. MAN­TAR.
Karşı (veya iç) ray, makaslarda, hemzemin geçitlerde v.b. tekerlek çenele­rine yön vermek veya iç yanı taşla, mı­cırla kaplı bir hatta oluk genişliğini korumak üzere demiryolunun iç kısmına yerleştirilen ray.
Oluklu ray, yuvarlan­ma yolu boyunca, tekerlek çenelerinin geç­mesine elverişli bir oluğu bulunan ray.
Yaslanma rayı, üzerine makas lamasının dayandığı ray.

— ÇEŞ. DEY. Raya (veya rayına) girmek, bir işin, girişimin düzene sokulduğunu, iyi bir duruma getirildiğini belirtmek için kul­lanılır.
Raya (veya rayına) oturtmak (ve­ya sokmak), [bir işi, girişimi] iyi ve dü­zenli bir şekilde yürüyecek duruma getir­mek.
Raydan (veya rayından) çıkmak, düzeni bozulmak, alt üst olmak.

— Teknol. Bir öteleme hareketine kıla­vuzluk eden madenî profile çubuk.
— ANSiKL. Dy. Ray profili, ya kolları simetrik bir çift T şeklindedir (çift man­tarlı ray), ya da alt tarafı bir taban, üst tarafı bir tek mantar şeklinde yapılmıştır (Vignole rayı). Tirfon, krampon veya ya­taklar yardımıyle ahşap traversler üzeri­ne sıkıca bağlanan ray çubuklarının uzun­luğu gittikçe arttırılarak normal döşemede 6 m’den 12 m’ye, sonra 18 m’ye ve niha­yet 24 m’ye ulaşmıştır; böylece sıcaklığa bağlı uzunluk değişimlerini karşılayabilmek için öteden beri zorunlu kabul edilen con­taların, yani ek yerlerinin sayısını azalt­mak’ yoluna gidilmiştir.

Bununla birlikte ray çeliklerinin yüksek kaliteli olması ve sık döşenmiş traverslerden meydana gelen sağlam yol armatürü ile balastlar saye­sinde bugün kaynakla birleştirilmiş çok uzun rayların (800 m’ye kadar) döşenmesi mümkün olabilmiştir. Ancak, çok yüksek ve çok düşük sıcaklık derecelerinde ray mutlaka zorlama ve gerilme kuvvetlerinin etkisinde kalır. Bütün raylarda, üzerinde te­kerleklerin yuvarlanacağı mantar yüzeyi, tekerlek bandajına mümkün olduğu kadar iyi oturacak şekilde hesaplanmalıdır.

Düz bir hat şeklinde uzanan yollarda, teker­lek bandajının konikliğine uyabilmesi için mantarın üst yüzüne 1/20 oranında bir eğim verilir. Dönemeçlerde, yolun bütün yatay doğrultuya göre belli bir eğimle döşenif (dever’ler). Raylar, yan mamul çelik çu­bukların bir hadde dizisinin silindirleri ara­sında geçirilmesiyle yapılır. Ray tipleri çok çeşitli olmakla birlikte, hepsi bellibaşlı iki klasik grupta toplanabilir: çift mantarlı ray ve Vignole rayı. Karayoluna taşmaması gereken tramvay raylarında ise bir oluk bu­lunur (Broca rayı).

İlk demiryollarının döşenmesi sırasında ön­ce köşebent, sonra mantarlı çubuklar şek­linde hazırlanan raylar âdi demirden yapı­lıyordu; o zaman için demir, ray yapımın­da gerekli olan yumuşaklık ve aşınmaya karşı direnç bakımından bütün malzeme­lerden daha üstündü. önceleri, İngiltere’de olduğu gibi taş des­tekler, sonra traversler üzerine oturtulan raylar, dayanma sürelerini uzatmak için çelikten yapılmağa başladı.

Modern demiryollarında raylar kauçuk seletler üzerine döşenir. Bugün kullanılan yalnız Vignole tipi raydır. Traversler ise çelikten veya betondan yapılır. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RATH (Gerhard von)

Tarih 24 Haziran 2009

RATH (Gerhard von), alman mineraloji bilgini ve jeologu (Duisburg 1830 – Koblenz 1888).

Bonn üniversitesi maden müzesi mü­dürü oldu ve mineraloji okuttu (1872′den sonra), inceleme amacıyle birçok gezi yaptı ve bu geziler üzerine çok ilgi çekici yazılar kaleme aldı. İtalya ile ilgili yazılarını Fragment aus italien (İtalya’dan Parçalar) adlı kitapta topladı.

Maden ve özellikle billu­run yapısı üstüne birçok inceleme yaptı ve çeşitli madenler keşfetti .«Rathit» madeni, ismini bu bilginin adından alır. (M)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATH (Gerhard von) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RATEAU (Aguste)

Tarih 24 Haziran 2009

RATEAU (Aguste), fransız mühendisi (Royan 1863-Neuilly-sur-Seine 1930). Akışkanla­rın (hava, su, buhar) motris gücü ve bu akışkanların itme gücünden yararlanan, «turbo-makine» adını verdiği makinelerle ilgi­lendi.

Çalışmalarının tümünü Traite des Turbomachines (Turbo – makineler Üstüne inceleme) [1898-1900] adlı eserinde topladı. 1900′den itibaren buhar türbinlerinin çalış­masını inceleyerek, buharın tam genleşme­sini sağlayacak bir boru profili ortaya attı. 1901′de, kendi adını taşıyan çok hücreli etki türbinini keşfetti.
Ayrıca, kademeli çarklı bir çeşit türbokompresör, yüksek debili sant­rifüj tulumbalar, maden ocaklarının hava­landırılması için özel vantilatörler yaptı. Türbinlerin küçük basınç düşmeleriyle çalışabilmesi özelliğine dayanarak, bir fabrika­daki bütün makinelerin egzos dumanlarını bir akümülatörde toplamayı ve bu artık enerjiyle «karmaşık türbin» denen düşük ba­sınç türbinlerini çalıştırmayı düşündü; böy­lece özellikle maden işletmelerinde büyük bir tasarruf sağladı.

Sayısız buluşları ara­sında özellikle bir türbokompresör çok önemlidir; uçak motorunun egzos gazlarıyle çalışan cihaz motora basınçlı hava basar ve böylece yükseltide hava basıncının azalması sonucu motor gücünün düşmesini ön­ler. Bu yeni teknik ilk defa Birinci Dünya savaşında uygulandı; sonra, özellikle deniz­cilikte itme ve demiryollarında çekme gü­cü veren içten yanmalı motorlarda kulla­nıldı. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATEAU (Aguste) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAŞA

Tarih 23 Haziran 2009

RAŞA, Yugoslavya’da (Hırvatistan) liman şehri, Doğu İstria’da. Maden kömürü çıkar­ma merkezi. Termik santral. (L)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAŞA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RASPA

Tarih 23 Haziran 2009

RASPA i. (ital. k.). Demir veya tahta bir zeminin üstündeki boyaları çıkarmakta, bir saç levhanın paslarını kazımakta kullanılan el âleti. || Raspa etmek, bu âletle boyalan veya pasları kazımak.

— Denize. Güverte, karina gibi yerlerin üze­rini kazımakta kullanılan, bir sapa takılmış, üçgen biçiminde, kenarları keskin madenî levha. || Raspa taşı, gemilerin güvertelerini temizlemekte kullanılan sünger görünüşün­de yumuşak taş.
— Kunduracılık. «Ağaç çivili» ayakkabı yapımında, tabana çakılan ağaç çivileri tıraşlamağa yarayan kunduracı âleti.
— Mekan, işlenmiş bir yüzeyin pürüzlerini gidermeğe yarayan, su verilmiş ekstra-sert kromlu çelikten yapılmış ve kenarları hafif­çe yuvarlatılmış yassı el âleti: Raspa, çok ince bir biley taşında bilenir. | Boru ras­pası, bir kazanın borularında birikmiş ku­rumları (duman borularında) veya kireç tor­tularını (su borularında) temizlemek için, boruların içini kazımağa yarayan âlet. | Çapak raspası, madenlerin çapaklarını te­mizlemekte kullanılan âlet. (Dikdörtgen bi­çiminde, kılağısız bir çeşit raspadır.) [LM]

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASPA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Raschig halkaları

Tarih 23 Haziran 2009

Raschig halkaları, bir damıtma veya so­ğurma sütununa takılan ve çıkan gaz akımı ile inen sıvı akımı arasında büyük bir temas yüzeyi sağlamağa yarayan madenden veya kumtaşından yapılmış küçük silindirler. Sülfürik asit fabrikalarındaki Glover ve Gay -Lussac kuleleri bu halklarla donatılmıştır. (L)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Raschig halkaları hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAŞİTİZM

Tarih 23 Haziran 2009

RAŞİTİZM i. (fr. rachitisme’den). Patol. Fosfor ve kalsiyum metabolizmasındaki bir bozukluktan ileri gelen ve çocuklarda, omurga, kol ve bacak kemiklerinde şekil bo­zukluğuna sebep olan kemik hastalığı.

— ANSİKL. Patol. Raşitizm, genellikle ço­cuk dünyaya geldikten sonra birinci yaşta baş gösterir. İştah azalır, çocuk zayıflar, etlef gevşektir, biraz canlı hareketler güç­lükle yapılır; sonra, hastalığın esasını mey­dana getiren kemik bozuklukları ortaya çı­kar; kaburgalar tespih görünüşü alır, göğüs yandan yassılaşır (tavuk göğsti), ke­mik uçları şişer ve kemikler eğrilir (özel­likle bacaklarda), dişlerin ve kafatasının kemikleşmesi gecikir, kafatası irileşir ve ço­ğu zaman karın büyür.

Eskiden raşitizm kötü beslenmekten (sin­diremeyecek kadar çok yemek veya sindiri­mi güç besinler almak) ileri gelen bir bes­lenme hastalığı sayılırdı. Şimdi bu hasta­lığın, kalsiyumun kemik dokusuna iyice bağlanmasını engelleyen, fosforkalsiyum metabolizmasındaki bir bozukluktan ileri geldiği bilinmektedir. Bozukluk iki etmen­den ileri gelir: organizmada D vitamini oluşumunu engelleyen güneşsizlik ve beslen­mede madenî madde dengesizliği (dengesiz rejim veya sindirim bozuklukları). Demek ki raşitizm D vitamini eksikliğinden ileri gelir fakat burada söz konusu olan vitamin eksikliği vitaminsizliğin tamamen özel bir asididir.

Raşitizm ikinci çocukluk çağında kendiliğinden durur, fakat kemiklerde önemli şekil bozuklukları bırakabilir. Tedavi, çocuğa düzgün ve dengeli bir bes­lenme, elden geldiği kadar iyi sağlık şart­ları, özellikle açıkhava ve güneş sağla­makla olur. Raşitizm devam ederken, mo­rötesi ışınlara ve D vitaminine baş vurmak gerekir.

— Vet. Raşitizm hayvan yavrularında, özel­likle köpekte sık görülür. Besinlerdeki fosfor-kalsiyum dengesizliği, vitamin eksikliği, raşitizme yol açan sebeplerdir. Bu hasta­lık kemiklerin genel veya kısmî bozukluğuyle belirir. Raşitizme özgü düğüm şek­lindeki şişkinler özellikle ön bacaklarda görülür.
Raşitizm sadece bu şişkinliklerden ibaret kalabilir, uygun bir rejim ve tedaviyle kay­bolabilir. Ama bu şişkinliklere bir de ke­miklerin kasılması eklenirse köpek kısa bacaklı kalır. (Base denilen köpek ırkı bu şekilde ortaya çıkmıştır.) Buldok ırkında görülen kalın çene de ra­şitizmin bir çeşididir. Raşitizm, fosfor-kalsiyum tuzları A ve D vitaminleri verilerek, içinde bol miktarda madenî madde bulunan besinler yedirilerek tedavi edilebilir; fakat kemiklerdeki şekil bozukluğu öylece çoğu zaman kalır. (L)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAŞİTİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAOUSSET-BOULBON

Tarih 22 Haziran 2009

RAOUSSET-BOULBON (Gastin raoux,— kontu), fransız serüvencisi
(Avignon 1817-Guaymas, Meksika 1854). De la Colonisation en Algerie (Cezayir’de Sömürgeleştirme Hareketi Üstüne) [1847] adlı bir eser yayımladı. San Francisco’ya gitti. La Sonora’daki madenleri işletmek için bir or­taklık kurdu. Meksika hükümeti bu made­nin imtiyazını rakip bir ortaklığa verince, Meksika’ya cephe aldı. General Blanco’ya bir süre meydan okudu, sonunda yakalana­rak kurşuna dizildi. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAOUSSET-BOULBON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANİGANC

Tarih 22 Haziran 2009

RANİGANC, Hindistan’da (Batı Bengal), şehir, Damodar vadisinde, Asansol’un gü­neydoğusunda; 30 100 nüf. 1774′ten beri kömür çıkarılan Raniganc’ın, Damodar’ın kalkınmasında büyük payı oldu. Demir fi­lizinde demir yüzdesinin çok düşük olma­sına rağmen kömür ve demir madenleri­nin yan yana olması ağır sanayinin geliş­mesine yol açtı. Şehirde başka sanayi kol­ları da gelişmiştir (kimyasal ürünler, cam fabrikaları, kâğıt fabrikaları, çimento fab­rikaları). [L]

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANİGANC hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAND

Tarih 22 Haziran 2009

RAND, Güney Afrika cumhuriyetinde Transvaal) madencilik markezi
WİTWATERSRAND’ın kısaltılmış adı. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAND hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMSDEN (Jesse)

Tarih 22 Haziran 2009

RAMSDEN (Jesse), ingiliz mekanikçisi (Salterhebble, Yorkshire 1735-Brighton 1800). önce gravür üstünde çalıştı, daha son­ra fizik ve optik âletlerin yapımıyle ilgi­lendi. 1768′de, cam tablalı bir elektrostatik makine tasarısı hazırladı; dürbünler, mikro­metreler, dereceli daireler yaptı. Teodoliti ve dürbünlerin büyütme gücünü ölçmek için dinametreyi icat etti. Geodezi cetvellerini hazırlamak amacıyle madenlerin gen­leşmesi üstünde incelemeler yaptı. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMSDEN (Jesse) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMPA

Tarih 22 Haziran 2009

RAMPA i. (ital k.). Bayınd. Bir arazi­nin, bir karayolunun, bir demiryolu hattının v.b., yatay doğrultuya göre eğimli olan kısmı. (Bk. ANSiKL.) || Çekme ram­pası, su altına doğru hafif bir eğimle inen dolgu toprak. // Giriş rampası, bir inşaata, bir rıhtıma v.b.ye giden eğimli yol.
— ÇEŞ. DEY. Rampa etmek. Argo. Davet edilmediği halde, birinin içki masasına oturmak.
— Dy. Bir vagonu raya sokmak veya ray­dan çıkarmak için kullanılan âlet. // Ayırma rampası, bir garın dışında, hatların çeşitli yönlere ayrıldığı yol ağının başlangıcında bulunan ve bağlantı takımları daha önceden çözülmüş trenlerin itilerek ayrılmasına ya­rayan iki tarafı eğimli yol.
(Ağır ağır itilen vagonlar, ayırma rampasından aşağıya doğru inerken, birbirlerinden uzaklaşmak ve ma­kasların yardımıyle değişik hatlara girmek için gerekli hızı kazanmış olur.) | Yanaş­ma rampası, vagonların, yüklenecek eşya­ya kolayca yanaşabilmesi için iki ambar hattının arasına yapılan yüksek set. || Yük­leme rampası, arabaları vagonlara kolay­lıkla yüklemek için, demiryolundan daha yüksek yapılmış platform.

— Denize. Esk. Kızaklara yerleştirilen ta­kozları birbirine kenetlemeyi sağlayan uçla­rı eğri ve çiviye benzeyen sivri demir. || Bir teknenin yanaşmasına elverişli olma­yan kıyı ile teknenin bağlantısını sağlayan iskele, duba veya sal. || Rampa alma, yel­kenli bir savaş gemisinin, savaşmak için başka bir tekneyle borda bordaya gelmesi. || Rampa baltası, rampacıların kullandıkla­rı iki yüzlü, kısa saplı bir çeşit balta. (Bu silâhlar rampacıların bellerindeki palaska­lara asılı dururdu.) | Rampa etme, bir tek­nenin başka bir tekneye veya rıhtıma ya­naşması. || Rampa harbesi, yelkenli savaş gemilerinde borda bordaya yapılan savaş­larda, bumbarları gözetlemekle görevli de­niz erlerinin kullandığı silâh, (üç köşeli, çelik namlulu ve ağaç saplı bir süngü bi­çimindeydi.)
— Havc. Bir pisti aydınlatmak için yerleş­tirilmiş projektörler dizisi.
— Mad. oc. Hava dönüş kuyusunu ana vantilatöre bağlayan eğik galeri.
— Mekan. Üzerine mekanik bir düzenek veya bir gale takılan eğik kısım.
— Petr. Yükleme rampası, tankerlerin ve sarnıç vagonların esnek borularla bağlana­rak akaryakıt yüklendiği doldurma kolektörü.
— Sil. Fırlatma rampası, bazı özitmeli mermilerin veya özel silâhların fırlatılma­sını sağlayan ve eğik düzlem halinde bir gövdeden meydana gelen düzenek: Füze rampası. Bk. ANSiKL.
— Teknol. Bağlantı elemanı olarak kulla­nılan, ucu eğik madenî parça.
— ANSiKL. Bayınd. Rampa’ların yarattığı büyük dirençleri pratikte mümkün olduğu kadar azaltma yoluna gidildi. Bunun için, rampanın uzandığı alan genişletilerek, eğim hafifletildi. Dağlık ülkelerde, yollara spi­ral veya salyangoz şeklinde kıvrımlar veril­di. Demiryollarında, rampaların eğimi en çok 8 ile 15 mm/m arasında değişir; fakat dağlar üzerinden geçen hatlarda 50 ve özel durumlarda 90 mm/m’ye kadar ulaşır. «Kre­mayerli» denen ve merkezî bir ray üzerin­de çalışan özel lokomotifler, genellikle 70 mm/m’yi aşan rampalarda kullanılır.
— Sil. Kalkış sırasında tepki kuvvetlerinin doğmaması, özitmeli mermilerin temel özelliğidir; bu yüzden, bu mermilerin fırla­tılması için ateşli silâhlar gerekmez, yalnız basit bir destek mermileri hedefe doğru yöneltir. Bununla birlikte, yeri terketmezden önce büyük bir hız verilmesi gereken V1′ler, fırlatma rampası denilen beton pistler üzerinden hareketli şaryolarla fır­latılırdı. Bugün de özel silâhların, füzele­rin çoğu rampalar yardımıyle fırlatılır. (LM)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMPA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAKLET veya RAKLE

Tarih 20 Haziran 2009

RAKLET veya RAKLE i. (fr. radette).
Camc. Cam dökümünde, cam yüzeyini te­mizlemeğe yarayan çok sert tahtadan ya­pılmış mala. || Camı fırında yaymağa ya­rayan, sert odundan yapılmış küp. || Camı kesmeğe yarayan elmasın çelik sapı.
— Matbaac. Helyo baskı formalarının üze­rindeki mürekkebi silen ve sadece oyulmuş kısımları mürekkepli bırakan ince çelik la­ma.
— Tekst. Oyma desenli baskı silindirle­rinde, silindire bütün genişliğince dayana­rak, desen oyuklarına doldurulan hamur halindeki boyanın silindir yüzeyine taşma­sını önleyen ve yalnız çukur kısımlarda boya kalmasını sağlayan, yassı madenî çu­buk. (L)

RAKOCZİ veya RAKOCZY. Bk. RAKOÇî.

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKLET veya RAKLE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAM

Tarih 20 Haziran 2009

RAM i. («koç» anlamında ing. k.). Ayrı­lık savaşında Merrimac gibi bazı amerikan gemilerine takılan madenî mahmuz. || Teşm. yol. O devrin mahmuzlu savaş ge­misi. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİSMES

Tarih 20 Haziran 2009

RAİSMES, Fransa’da Nord idare bölge­sinde (Valenciennes idare çevresi) komün, kömür havzasında (Valenciennes grubu), Valenciennes’in kuzeybatısında; 18 737 nüf. Maden kömürü. Metalürji sanayii. Demir­yolu ve madencilik malzemesi. Dökümha­neler. Kazancılık. Makine yapımı. Zincir fabrikaları. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİSMES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAGUSA

Tarih 19 Haziran 2009

RAGUSA, Dalmaçya kıyısında eski cum­huriyet.
• Tarih. Ragusa, yunan şehri Epidauros’un Adriya denizinde, Dalmaçya kıyısı ya­kınında kurduğu koloniden doğdu. Roma dünyasına katılan ve uzun süre Batı Ro­ma imparatorluğuna bağlı olarak yaşayan Ragusa, on iki yüzyıl boyunca Doğu dün­yasının kenarında kurulmuş, deniz ticare­tiyle uğraşan bir latin şehri olarak kaldı. Bizans imparatorluğunun gücünün devam ettiği ve Güney İtalya’ya hâkim olduğu sü­re boyunca Ragusa da Venedik gibi ona bağlıydı. Şehir 1000′de Bizans imparator­luğu sınırları içinde kalmağa devam etmek­le beraber Venedik dukasının idarî hâkimiyetini kabul etmek zorunda kaldı. Son­ra, Venedik 1204′te Bizans imparatorluğu­nun deniz parçasını ele geçirince, sırp teh­likesine karşı yunan desteğinden yoksun kalan Ragusa kendiliğinden Venedik’e tes­lim oldu (1205).

Venedik Ragusa’ya duka­yı temsil eden bir kont yerleştirdi ve şe­hirde kurumlan kendisininkini örnek alan aristokratik bir komün meclisi kurdu. Ama macarların baskısı Ragusa’yı macar kralı­nın otoritesini kabul etmek zorunda bırak­tı (1358). 1403′te patriciierinin akıllıca ve ustaca siyaseti, Ragusa’nın Venedik bo­yunduruğu altına düşmeksizin bağımsızlı­ğını kazanmasına yol açtı. Balkanlar’ın de­niz kapılarından biri olan Ragusa, Osman­lıların Akdeniz doğusunu ve Balkanlar’ı fethettikleri sırada kazanılan bu bağımsız­lık sayesinde Floransa ve Barcelona’nın ti­caret acentaları kurdukları bir yer haline geldi. Şehir zaten uzun süreden beri Balkanlar’da köle ticaretini ve tuz ticaretini kontrol altında tutan büyük bir ticaret yeriydi. Daha XIV. yy. sonunda gümüş üretimiyle ilgilenen Ragusa tüccarları, ma­den ülkelerinde (Bosna ve Sııbistan) ko­loniler kurmuşlar ve Batı Avrupa’ya gü­müş sevkıyatı tekelini ele geçirmişlerdi; sonradan bakır, kurşun ve XV. yy.da bu­lunan (1420′ye doğru) yeni maden filizle­rinin (özellikle 1430′dan sonra işletilen zencefre) ticaretini de ele geçirdiler.

Şehir bu sayede XV. yy.da büyük ölçüde zen­ginleşti, edebiyat ve sanat gelişti. Osmanlıların Macarîara karşı Mohaç zafe­rinden (1526) sonra, Ragusa osmanlı pa­dişahının otoritesini kabul etmek ve her yıl vergi ödemek akıllığını gösterdi. Böy­lece, XIII. yy.a kadar Venedik’in Bizans imparatorluğu sınırında yaşadığı gibi, Os­manlı imparatorluğunun sınırında yaşama­ğa başlayan Ragusa, Akdeniz kıyısındaki hıristiyan ve müslüman ülkelerin aracısı haline geldi. Avrupa’nın en büyük filola­rından birini kurdu ve gemilerini gerek Atlas okyanusunda gerek Akdeniz’de çalıştırılmak üzere her isteyene kiraladı. Böy­lece XVI. ve XVIII. yy.da, yeni bir bur­juvazinin gelişmesine rağmen aristokratların hâkim olduğu bir rejim altında en par­lak dönemini yaşadı.

Ama şehri hemen tamamıyle yıkan ve hal­kın yarısından çoğunun ölmesine yol açan 6 nisan 1667 depremi kesin bir darbe ol­du. O tarihten sonra şehirde islav unsur­ların nüfuzu günden güne arttı ve Ragu­sa fiilî bağımsızlığını muhafaza etmesine rağmen bir şehir cumhuriyeti olarak büyük kara devletleri dünyasında çağ dışı bir hal aldı. 1806′da Fransızlarla Ruslar arasında kalınca Napolyon’un Fransız – italyanlarına teslim oldu; Ragusa dükü mareşal Mar­nı on 1808′de şehrin hükümetini ve senato­sunu dağıttı, şehri önce Fransa’nın işgal ettiği Venedik’in Dalmaçya topraklarına bağladı, sonra da İllyria eyaletlerine kattı (1809). Viyana antlaşmasında (1815) şehri alan Avusturya 1918′e kadar muhafaza etti. Ragusa o tarihte islavca Dubrovnik adiyle, yeni kurulan Yugoslavya’ya katıldı.

• Edebiyat ve bilimler. Komşu İtalya’da parlak bir şekilde gelişen hümanizm, dal­maçya şehirlerinde de yayıldı ve bu şehir­lerde, Şişgoriç (Georgius Sisgoreus) [1440-1509] ve Crijeviç (Cerva) [1460'a doğr, -1520] gibi meşhur hümanistler yetişti; is­lavca edebiyat ise özellikle Ragusa’da bü­yük ölçüde gelişti. İtalyan edebiyatı etkisi kalmış olan ragusa edebiyatında devrin bü­tün önemli tarzlarına rastlanır. XV. yy.da Sisko Mençetiç (1457-1527) ve Dzore Drziç (1451-1501) trubadur üslûbunda aşk şiirleri yazdılar. XVI. yy.da Ragusa, Güney İslavlarının gerçek fikir merkezi haline gel­di. Trajedi ve felsefî şiirin temsilcisi ve­rimli yazar Mavro Vetranoviç’tir (1482-1576). Komediyi Marin Drziç (1507-1567) doruğuna ulaştırdı: gerçek bir rönesans ada­mı olan Drziç eserlerinde zengin bir dille ve yer yer halk ağzıyla coşkun bir ya­şama sevincini dile getirdi. XVI. yy. so­nunda aşk şiirinde Petrarca ve Bembo tar­zında yeni bir gelişme oldu: bu tarzın en orijinal temsilcisi Dominko Zlatariç’tir (1550′ye doğr. – 1609).

Karşı Reform Ra­gusa’da çok değişik bir atmosfer yarattı: aşk şiirinin ve komedinin yerini, dinî veya yurtsever edebiyat aldı. Bu yeni akımın XVII. yy. başında en etkili temsilcisi ivan Gunduliç’ti (1589-1638). Yeni denizyolları­nın keşfi Venedik gibi Ragusa’ya da öldürücü bir darbe indirdi.
O tarihten son­ra yavaş yavaş sönen ragusa edebiyatı, cum­huriyetin 1805′te yıkılmasından sonra hırvat edebiyatıyle karıştı. Hırvat edebiyatının baş­lıca ragusalı yazarları Medo Puçiç (1821-1882) ve İvo Vojnoviç’tir (1857-1929). Ra­gusa başlıca edebiyat merkeziyse de, öbür dalmaçya şehirlerinde de değerli yazarlar yetişti: meşhur hümanist Maruliç (1460-1524) Split’li, ilk kır romanı (Dağ) yazarı Petar Zoraniç, Zadar’lı, ilk dindışı dram (Köle) yazarı Hanibal Luciç (1485-1533) ve Petar Hektoroviç (1486-1572) Hvar adasındandı.
Ragusa cumhuriyetinde birçok bilgin de ye­tişti: XV. yy.da latince ilk ticaret naza­riyesini yayımlayan ragusalı Georgi, cebiri geometriye ilk; olarak uygulayan Getaldiç, «mizaç»lara, aşırı önem verilmesine ilk karşı çıkan hekim Baglivi (1688-1707), büyük ma­tematikçi Boşkoviç
(öl. 1787), İmperium Orientale’nin yazarı Banduri (1670 – Paris 1743). [L]

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGUSA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAGUİN (Eugene)

Tarih 19 Haziran 2009

RAGUİN (Eugene), fransız jeologu (Paris 1900). Paris Maden okulunda profesörlük yaptı, Jeoloji Harita dairesi müdürü ve Fransız Jeokimya derneğinin ilk başkanı oldu.

Başlıca eserleri: Geoiogie Âppliguee (Uygulamalı Jeoloji) [1934]; Geoiogie du Granite (Granitin Jeolojisi) 1946]. RAGUSA, İtalya’da şehir, Sicilya’da, il idare merkezi, irminio vadisine hâkim bir tepe üzerinde; 57 300 nüf. Şehir iki ayrı çekirdekten meydana gelir: daha eski olan Ragusa ibla’da XVIII. yy.dan kalma sa­raylar ve kiliseler vardır; daha aşağıda olan bu eski şehir, çok büyük bir merdivenle düzgün planlı modern şehre (XVIII. yy.-dan kalma katedral) bağlıdır. Ragusa önem­li bir tarım pazarıdır; petrol rafinerisi, — Ragusa ili, 247 200 nüf. özellikle tepeler­den meydana gelen şehir, Sicilya’nın gü­neydoğu kısmında, Akdeniz kıyısında uzanır. Kıyı ovası bağlar ve turunçgil bahçe­leriyle kaplıdır. İç kısımdaki tepelerde hayvancılık yapılır. Petrol yatakları işlet­mesi. (L)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGUİN (Eugene) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAF

Tarih 18 Haziran 2009

RAF i. (fars. ref’ten). Bir dolaba, kitap­lığa v.b. bir yere paralel olarak yerleştirilen ve çeşitli katlar meydana getirmeğe yara­yan tahta veya madenî levhaların her biri:

Duvarda eski ocaklar kadar geniş bir oyuk İçinde camlı dolap var ya, raflarında ne yok!
(M.Â. Ersoy). | üzerine çeşitli eşya koymak için duvar veya duvar köşesine ça­kılmış tahta v.b. levha: Salonun köşesindeki rafın üstünde kenarları müzehheb bir çer­çeve içinde güzel bir rik’a, merhum Namık Kemal’in Vaveyla’sı yazılmış duruyordu (A. H. Müftüoğlu).
— DEY. (Bir şeyi) Rafa koymak (veya kaldırmak), bir şeyi ihmal etmek, üstünde durmamak, unutmak.
— Mobl. Sürgülü raf, bir mobilyanın yan tarafında uzanan hareketli küçük tabla. (ML)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYOTELESKOP

Tarih 18 Haziran 2009

RADYOTELESKOP i. (fr. radiotelescope). Radyoascronomi’de kullanılan ve alman dalgaları madenî kafesli, parabolik bir ay­na ile odaklaştıran alıcı cihaz; aynanın odağına, her iki parçası kaydedici bir alıcı­ya bağlanan «dipol» tipinden basit bir an­ten yerleştirilmiştir.

— ANSiKL. Hertz cinsinden dalga boyları üstünde gözlem yapan âletlerin ayırma gü­cü çok zayıf olduğu için, bütün doğrultu­larda gözlem yapabilen, mümkün olduğu kadar büyük parabolik aynalar yapma yo­luna gidildi. Manchester yakınlarındaki Jodrell Bank teleskopunun çapı
76 metredir. Avustralya’daki Parkes teleskopunun bo­yutları ise bundan biraz daha küçüktür.
Bu tip cihazlar, aynı zamanda yapma uyduların radyo dalgalarıyle gözlemlenmesinde de kullanılabilir. Başka bir metot da, hepsi eşit çizgilerle merkezî bir alıcıya bağlanmış or­ta boyutlardaki birçok radyoteleskop’u ara­zi üzerinde, doğu-batı doğrultusunda sıra­lamağa dayanır. Böyle bir sistemle girişim-ölçümüne dayanan veya bir optik şebeke­nin gözlemlerine benzeyen gözlemler yapıla­bilir. Bir radyokaynağın konumunu açılım halinde verebilen bu sistemin, yükselim halinde gözlemler yapılabilmesi, genellikle daha önemsiz ikinci bir sistemle tamamlan­ması gerekir. Sistemin ayırma gücü, iki uç aynayı ayıran uzaklığa ve alıcının ayar edildiği dalga boyuna bağlıdır. (L)
Radyo Televizyon kurumu (Türkiye). Bk. TRT.
RADYOTELGRAF i. (fr. radiotelegraphie’den). Bk. TELSİZ telgraf.

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOTELESKOP hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYOSONDA

Tarih 18 Haziran 2009

RADYOSONDA i. (fr. radiosonde’dan). Meteorol. Bir balonla taşınan ve
0 ile 30 km yükseltideki havanın nemlilik, basınç ve sıcaklık değerlerini yerdeki bir istasyona radyo dalgalarıyle ileten otomatik cihaz.
— ANSiKL. Radyosonda, 1927 yılında fran­sız R. Bureau tarafından icat edildi. Ciha­zın başlıca elemanları, çift madenî şeritli bir termometre, bir barometre kapsülü ve saçlı bir higrometredir. Bu üç âlet, çok kısa dal­ga üzerinden sürekli yayın yapan bir veri­cinin işaretlerini keser. Gerçekten de her âlet bir ibreyi hareket ettirir; bu üç ibre aynı düzlem üzerindedir ve herbiri sabit bir işaretle birbirinden ayrılmıştır. Her ibre ve her işaret, saat ibrelerinin yönünde dönen hareketli bir kolun kendilerine dokunmasıy-le elektrik kontağını keser. Böylece verici­nin yayını düzenli (işaretler tarafından) ve düzensiz olarak (ibreler tarafından) kesilir ve bu kesilmeler yerdeki kayıt şeridi üze­rinde belirir.Daha önceden yapılmış bir ölçeğe göre bu kayıtlar çözümlenebilir. Ba­lon, yörüngesinin en üst noktasında patladı­ğı zaman, radyosonda, br paraşüt yardımıy­le yere iner. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOSONDA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYOMETALOGRAFİ

Tarih 18 Haziran 2009

RADYOMETALOGRAFİ i. (fr. radiometal-lographie). Madenî parçaların bileşimini ve­ya yapısını bozmadan incelemeğe yarayan radyografi.
— ANSİKL. Tıbbî radyografi ile aynı fizik ilkeler üstüne kurulan radyometalografi, ge­rek kimyasal bileşim değişikliklerini, gerek madenin iç yapısındaki kusurları meydana çıkarmak için, madenî bir parçanın çeşitli kısımlarının X ışınlarını farklı şekilde so­ğurması özelliğinden yararlanır, özellikle
X ışınımlarını daha az soğurarak filim üze­rinde normal bölgelerden daha koyu leke­ler halinde görülen boşlukların ve az yo­ğun kısımların belirlenmesini sağlar. Aynı şekilde, parçaya karışmış bulunan ve so­ğurma katsayısı parçanın yapıldığı maden­den farklı olan yabancı maddeler de filim üzerinde daha açık veya daha koyu lekeler halinde görülür. Ayrıca radyometalografi sa­yesinde, bakır alaşımlarındaki bâzı bileşen­lerin veya madenlerin (soğurma gücü yüksek olan kurşun gibi) yapısal ve kimyasal ba­kımdan homogen olup olmadıklarını denet­lemek kolaylaşır.

Sanayide, radyometalografinin uygulama alanı çok geniştir; kaynağın kalitesini, dö­küm parçalarının sıkılığını kontrol etmek, demir döküm parçalarındaki kusurları ve yabancı maddeleri meydana çıkarmak, mon­tajdan sonra hassas birleştirmeleri denetle­mek v.b. için kullanılır.
Bazı uygulamalar­da (kalın, ağır, yanma varılamayan par­çalar), X ışınlarıyle radyometalografinin ye­rini gammagrali alır. (L)
RADYOMETRE i. (fr. radiometre’den). FİZ. Bk. IŞINÖLÇER.

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOMETALOGRAFİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYOGRAFİ

Tarih 18 Haziran 2009

RADYOGRAFİ i. (fr. radiographie). Yal­nız X ışınlarını geçiren bir kutudaki hassas bir film üzerinde X ışınlarının iz bırakması ve bu özellikten faydalanılarak resim çek­me. (Bu iş için kullanılan kutu alüminyum gibi hafif bir madenden yapılır.)
— Sanay. Bk. radyometalografi.
— ANSiKL. Tıp. Radyografi için kullanılan röntgen filmi, genellikle X ışınlarının etki­siyle fluorışıl hale gelen iki levha arasına yerleştirilir. Bu levhalar X ışınlarının etki­sini fazlasıyle artırır ve poz süresinin kı­saltılmasını sağlar. Radyografi, akciğer ha­va peteklerinde bulunan havanın sağladığı kontrast sayesinde, özel bir hazırlığa ihti­yaç göstermeden göğsün ve kalbin görüntü­lerini verir. Kalsiyumla yüklü olan iskelet radyografide çok iyi belirir; içinde fazlaca kalsiyum tuzu bulunan anormal oluşum­lar da (böbrek ve safra taşı, kireçlenmiş lenf düğümü, fibrom v.b.) çok iyi görülür. Organizmaya giren ve bileşiminde ağır bir maden bulunan yabancı cisimler de radyografilerde hemen seçilir.
Sindirim kanalı, böbrek, safra kesesi, dölyatağı, kalp ve da­mar gibi içorganlarm radyografide görünebilmesi için, sunî olarak, saydam olmayan bir maddeyle doldurulması gerekir. Sindi­rim kanalı için baryum sülfat, öteki organ­lar içinse, ağız veya şırınga yoluyle veri­len iyotlu maddeler kullanılır. İçinde boş­luk bulunan bazı organlar, gaz (azot) şı­rınga edilerek görünür hale getirilir; gaz, bu organları çevredeki dokulara göre daha saydam hale getirir. Eklem ve beyin radyografileri bu şekilde yapılır. Diş radyografisi 3X4 sm büyüklüğündeki bir filimle yapılır. Filim, muayene edilecek di­şin veya bölgenin arkasına yerleştirilir; X ışını kaynağı dıştadır. Buna «ağız içi» me­todu denir. Daha geniş veya ulaşılması im­kânsız alanları muayene edebilmek için ağız boşluğunun dışına daha büyük boyutlu bir filim konabilir; buna da «ağız dışı» rad­yografi metodu denir.
— G. santl. Resim alanında kullanılan rad­yografi, resimdeki eski izleri, resme eklen­miş olan kısımları ortaya çıkarır ve resmin eskiliği veya sahteliği konusunda kesin bir karara varmayı sağlar. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOGRAFİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYOAKTİFLİK

Tarih 18 Haziran 2009

RADYOAKTİFLİK i. (radyoaktiften rad­yoaktiflik). Nükl. Bir atom çekirdeğinin, ta­necikler veya elektromagnetik ışımalar ya­yarak kendiliğinden parçalanması. (RADYO­AKTİVİTE de denir.) [Bk. ANSİKL.] || Rad­yoaktiflik sabiti, radyoaktif bir elementin kütlesinin bir saniyede parçalanabilen kesri.
— ANSiKL. Nükl. Radyoaktiflik olayını ilk defa 1896 yılında, H. Becquerel uranyum­da keşfetti. Tabiatta, kendiliğinden radyoak­tif olan bazı ağır çekirdekli elementler var­dır. Bunlar dört grupta toplanır:
1. radyum ailesi (grubu); bu grup uranyum 238 ile başlar ve art arda parçalanmalarla bu çekirdek, kararlı olan kurşun 206 haline dönüşür;
2. aktinyum serisi; bu seri uranyum 235 ile başlar, kurşun 207′ye dönüşerek biter;
3. toryum serisi, toryum 232 ile başlar, kur­şun 208 ile son bulur;
4. neptünyum serisi, neptünyum 237′den başlar bizmut 209′a dönüşerek biter.

Bu serilerde, radyoaktifliğin çeşitli tipleriy­le karşılaşılır:
1. alfa (a) radyoaktiflik, iki nötron ve iki protondan meydana gelen bir helyum çekirdeği yaymaktır. (Meselâ: 92u238- 90 Th234 + a.) Bu radyoaktiflikte çekirdeğin yükü, iki birim oranında eksilir;
2. beta (B) radyoaktiflik, bir pozitif ve nega­tif elektron yayımıdır. (Meselâ: 90Th234 91Pa234 + B .) Bu radyoaktiflikte, elektron eksi yüklü ise çekirdek yükü bir birim ar­tar, artı yüklü ise bir birim azalır;
3. gamma (y) radyoaktiflik, bir çekirdeği uyarılmış bir halden, daha az uyarılmış veya kararlı hale getiren elektromagnetik bir Işınım kuvantumunun yayımıdır. Radyoaktif dönüşümler az veya çok hızlı olur. Göz önü­ne alınan element çekirdeğinin yarısının parçalanması için gerekli süreye «periyot» denir. Dış etkenlerin hiç birine bağlı değil­miş gibi görünen bu periyot çekirdekten çekirdeğe çok değişir. Bir saniyenin milyarda birinin binde biri (10-12 saniye) kadar sü­ren periyotlar olduğu gibi 1017 yıla ulaşanlar da vardır. Nükleer tepkimelerde, tabiatta bulunmayan radyoaktif çekirdekler elde edi­lebilir. Joliot tarafından keşfedilen bu ola­ya sunî radyoaktiflik denir; tıpta ve meta­lürjide kullanılan bütün radyoaktif izotop­lar bu buluştan sonra elde edilebilmiştir.

• Radyoaktifliğin uygulamaları. Radyoak­tiflik hemen hemen bütün bilimsel ve teknik alanlarda geniş bir uygulama alanı bulur. Radyoaktif izotopların nükleer tepkimelerin­den tekniğin birçok dalında kontrol aracı olarak faydalanılır; bu kontrolda, özellikle radyoaktif bir elementin radyoaktif olmayan bütün izotopiarıyle aynı kimsal özellikler göstermesinden yararlanılır. Bu özellikler belli atom gruplarının etiketlenmesine imkân vermiştir: böylece belli sayıda radyo­aktif atom taşıyan moleküllere «etiketlenmiş molekül» adı verilir. Burada radyoaktifliğin değişik bilim dallarındaki birkaç uygulama­sından söz edeceğiz.

a) Kimyada uygulamalar. «Işınım kimya­sı» adı altında yeni bir kimya dalı ge­lişmiştir. Bu dalın konusu ışıma altında gelişen yeni kimyasal tepkimelerin ince­lenmesidir. Böylece klasik kimyada bilin­meyen yüksek polimerler elde edilmiştir. Bu işlemlerde kobalt 60 gibi radyoaktif­lik derecesi çok yüksek kaynaklar kullanılır.
b) Biyoloji ve tarımdaki uygulamalar. Rad­yoaktiflik en geniş uygulamasını bu alanda bulur.
Etiketlenmiş moleküllerden metabolizmala­rın incelenmesinde yararlanılır. Bir bitkiye, içinde düşük oranda karbon 14 radyoaktif izotopu bulunan karbon dioksit. solunumu yaptırıldığında, bitkinin bünyesinde karbon izlenebilir.
Radyoaktif ışınımlar canlı hücreler üstünde çok büyük etkiler yapar; bu hücreleri önce değişikliğe uğratır; sonra da öldürür, insan için çok zararlı olan bu etkiler tarımda ya­rarlı sonuçlar verir. Böylece bu ışınımların etkisiyle değişime uğratılarak çok çabuk ol­gunlaşan yeni bir domates türü üretilmiştir. Bu yolla, iskandinav ülkelerinde domates ekimi çok geniş ölçüde geliştirilmiştir.

c) Tıbbî uygulamalar. Biyolojideki uygulamasıyle aynı ilkeye dayanır. Işınımla hücre­lerin yok edilmesi kanser ve tümör tedavisin­de bir metot haline gelmiştir; bu amaçla, uzun süredir X ışınları kullanılıyor. Fakat radyoaktif izotopların kullanılması bu meto­dun alanını çok genişletti. Hastalığın duru­muna göre mevziî bir uygulama (meselâ enjeksiyonla) yapılabileceği gibi bir dış ışınım kaynağı da (kobalt «bombası») kulla­nılabilir. Kobalt 60, fosfor 32, iyot 131 ve altın 198 tıpta en çok kullanılan izotoplar­dır. Bk. ALFATERAPİ, BETATERAPİ, RAD­YUM tedavisi. RADYOBİYOLOJİ, RADYO­TERAPİ.
ç) Metalürjideki uygulamalar. Radyoaktif izotoplardan, çeliğin kalıpta katılaşmasını metalürjik tepkimelerin kinetiğini v.b. ince­lemekte yararlanılır. Radyoaktif izotoplarla metallerin yayılması kolayca incelenir; me­selâ bir alaşımda bir metalin dağılımı filme alınabilir. Çok yoğun kobalt 60 kaynakları kullanılarak, büyük madenî parçaların rad­yografisi yapılıp hatalar bulunabilir.
d) Sanayideki çeşitli uygulamalar. Sıvıların seviyelerini ölçme âletleri, viskozimetreler gibi, ışınımın özelliklerinden yararlanan bir­çok cihaz yapılmıştır. Bir seviye kontrol âle­ti saydam olmayan kapalı bir kaptaki sıvının seviyesini belirlemeğe yarar.
Ayrıca bu ışınımlardan, seri halinde yapı­lan yassı parçaların kalınlıklarını ölçmede yaygın şekilde faydalanılır (bunun için par­ça ışınım kaynağıyle detektör arasına konur ve kalınlığın fonksiyonu olarak soğurulan ışınım miktarı ölçülür).
e) Öbür uygulamalar. Radyoaktiflik aynı za­manda tarih ve jeolojide de kullanılır. Ah­şap eşyanın veya kumaşların yapıldığı ta­rih, taşıdıkları karbon 14 miktarı tespit edi­lerek oldukça kesin bir şekilde bulunabilir. Bu usul, eski medeniyetlerin incelenmesinde büyük yararlar sağlar. (L)

RADYOAKTİVİTE i. (fr. radio-activite). Nükl. Bk. RADYOAKTİFLİK.

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOAKTİFLİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYOAKTİF

Tarih 18 Haziran 2009

RADYOAKTİF sıf. (fr. radio-actif). Nükl. Radyoaktifliği olan. || Radyoaktif artıklar. Bk. ARTIK. || Radyoaktif denge. Bk. DEN­GE. || Radyoaktif element, radyoktiflik özel­liği taşıyan kimyasal element. (Eşani. RADYOELEMENT.) [Bk. ANSİKL.] Radyoaktif seri.
Bk. RADYOAKTİFLİK.
— Miner. Radyoaktif cevherler. Bk. ANSİKL.
— Teknel. Radyoaktif belirtici, bir cisme çok az miktarda katıldığında, bu cismin dö­nüşümlerini veya yer değişimlerini izlemeğe imkân veren radyoaktif izotop. Bk. ANSiKL.
— Tıbbî fiz. Radyoaktif işaretleme, incele­nen bir molekülün akıbetini görebilmek amacıyle o molekülün bir atomunu izotopuyle değiştirme işlemi.
— ANSiKL. Nükl. Radyoaktif elementler, kendiliğinden hızla veya yavaş yavaş parça­lanarak yapı değiştiren kararsız atomlardan meydana gelir. Çekirdekleri, duruma göre, negatif veya pozitif elektronlar (beta rad­yoaktiflik), ya da helyum çekirdekleri (al­fa radyoaktiflik) yayar. Birinci durumda element, periyodik sınıflandırmanın bir ha­nesinden hemen bitişik hanesine geçer; ikinci durumda iki hane atlar. Radyoaktif elementler çoğu zaman gamma ışınları da yayarlar.

Bazı radyoaktif elementlere tabiatta rastla­nır; bunlar, kendiliğinden başkalaşıma uğ­rayarak birbirinden türeyen dört basit cisim grubu meydana getirir: her üçü de kurşuna dönüşerek kararlı hale geçen uranyum, tor­yum ve aktinyum grupları ile bizmuta dönü­şerek kararlı olan neptünyum grubu F. ve i. Joliot-Curie’ler, 1934′te, kararlı atomları cisimcik bombardımanına tutarak, bilinen elementlerin kararsız izotopları olan sunî rad­yoaktif elementleri elde etmeyi başardılar. Bugün tedavi uygulamalarında radyumun ye­rini alabilen ve radyoaktif gösterge olarak kullanılan yüzlerce sunî radyoaktif element
vardır. Bk. RADYOAKTİFLİK.
— Miner. Radyoaktif cevher’ler iki grup­ta toplanır: uranyum ve toryum grup­ları. Uranyum grubuna giren başlıca cevher­ler şunlardır: pekblend, uraninit ve davidit; daha ender rastlanan cevherler ise, karnotit, tüyamanit, torbernit, otünit, uranofan ve şrökingerit’tir. Uranyum cevherleri, fosfat­lar ve altın cevherleriyle birleşmiş halde de bulunabilir. Pekblend aynı zamanda bir rad­yum cevheridir. Toryum’un en önemli cevhe­ri ise monazit’tir.
— Teknol. Radyoaktif belirtici’lerin kulla­nılması, bir yayılma olayı sırasında bir ma­denin başka bir maden içindeki dağılımını kolaylıkla inceleme imkânı verir. Bu incele­me, bir maden örneğinin bir yüzüne, ışıma­ya tutularak radyoaktif hale getirilmiş başka bir maden tabakası yaymağa dayanır; bu izotopun, zamana ve sıcaklığa bağlı olarak öteki madene içleme miktarı, bu madenden ince tabakalar alıp radyoaktifliğini bir sa­yaçla tespit ederek ölçülür. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOAKTİF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYATÖR

Tarih 18 Haziran 2009

RADYATÖR i. (lat. radius, ışın’dan fr. radiateur). Oto. Motorun soğutma organı; motordan gelen sıcak su, içinden geçen ha­vaya ısısını aktararak soğur. (Bk. ansikl.) || Radyatör kılıfı, bir otomobil radyatörü­nü soğuktan koruyan örtü.
—- Termik. Bir akaryakıtın yanmasından ve­ya sıcak bir akışkandan aldığı ısının önemli bir kısmını ışıma yolüyle ileten ısıtma ciha­zı. || Radyatör peteği, radyatörün merkez kısmını meydana getiren boru ve kanatçık­ların tümü. (Eşanl. radyatör bloku.) || Elektrikli radyatör, elektrik akımıyle ısıtılan bir direnci ısı kaynağı olarak kullanan ısıt­ma cihazı. Bk. Ansikl.
— Ansikl. Oto. Radyatör «arı peteği» bi­çiminde birbirine dik boru şebekesinden meydana gelir ve soğutma yüzeyini artırmak için kanatçıklarla donatılır. Bu borular bir boşaltma musluğu ve bîr taşma ağzı bulunan iki hazneye kaynakla bağlanır. Su, borular­dan geçerken bir vantilatörün de yardımıy­İe ısısını çabucak kaybeder. Radyatör oto­mobile esnek olarak monte edilir ve bir ka­fesle korunur.
— Termik Radyatörler dökme demir, çelik veya alüminyumdan yapılır. Dökme demir radyatörler genellikle «nipel» denilen bağ­lantı parçalanyle uçlarından birleştirilmiş, sökülebilir elemanlardan meydana gelir. Bu radyatörler ya kendi ayaklan üzerinde du­rur ya da duvara tutturulmuş mesnetler üzertne oturtulur. Gazlı radyatör’lerin daima bir boşaltma memesi ve ateşleme memesiyle donatılması gerekir; dökme demir veya saçtan yapılabibilir.

Saatte 1 400 mth’lik etkin güçten yukarısı i-çin, bir debi regülatörüne ihtiyaç gösterir. Işımalı radyatör çoğu zaman gaz brülörleriyle akkor hale getirilmiş ısıya dayanıklı bir maddeden yapılar bir yayıcı taşır. Işıyan enerji, hemen hemen daima parlak ma­denî bir reflektörle toparlanır. Konveksiyonlu radyatör’] er, çeperlerine değecek ha­vayı ısıtacak şekilde tasarlanmıştır. Işımalı ve konveksiyonlu radyatörler ise, ısıyı hem ışıma, hem de konveksiyonla iletecek şekil­de yapılmıştır. Işıyan ısı yüzdesinin en az 20 oranında olması gerekir.

• Elektrikli radyatörler genellikle çok ça­buk ısı verir; fakat ısıyı iyi muhafaza ede­medikleri için, akım kesilir kesilmez ısı yayı­mı durur. Isı birikimli radyatörler kendi hacimlerinde kalori depo eder ve sonradan bu kaloriyi, cihazın içinden geçen havaya sürekli olarak aktarır. Işımalı radyatör’lerde yayılan ısı genellikle ışıma yoluyle iletilir. Çoğu zaman parlak bir madenden yapılan reflektör, ısı akısını istenilen yöne .çevirme imkânı verir. Konveksiyonlu radyatör’lerde koruyucu bir gömlek içine yer­leştirilen ısıtıcı elemanlar, tam çalışma sı­rasında görünür şekilde akkorlaşmazlar. Vantilatörlü radyatör’ler ise arkadan em­diği havayı ısıtıcı elemanlar üzerine gönderen bir vantilatörle donatılmıştır. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYATÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAGIB PAŞA Sarıca

Tarih 18 Haziran 2009

RAGIB PAŞA Sarıca, Eğribozlu, türk dev­let adamı (1857-1920). Küçük yaşta istan­bul’a geldi, Galatasaray Sultanîsi ve Mülki­ye mektebini bitirdi. Saraya mabeyinci oldu. Kısa zamanda padişahın güvenini kazandı, İkinci Meşrutiyete kadar (1908) bu görevde kaldı, vezirliğe yükseldi. Sarayda büyük nü­fuzu vardı. Halil Rıfat Paşanın sadrazam­lığa, Tevfik Paşanın hariciye nazırlığına ge­tirilişinde etkili oldu. Devlet işlerinin yanı sıra ticaret ve madencilikle uğraştı; büyük servet sahibi oldu. Umurca Rakı fabrikası­nı kurdu, istanbul’da Afrika, Rumeli ve Anadolu hanlarını, Anadolu yakasındaki Ragıppaşa köşkünü yaptırdı. Meşrutiyetten son­ra rütbeleri alınarak Midilli’ye sürüldü. (M)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGIB PAŞA Sarıca hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADLOFF veya RADLOV (Friedrich Wilhelm)

Tarih 17 Haziran 2009

RADLOFF veya RADLOV (Friedrich Wilhelm), alman asıllı rus türkoloğu (Berlin 1837-Petrograd 1918).

Berlin üniversitesini bitirdi; Jena üniversitesine sunduğu Über den Einfluss der Religion auf die Völker Asiens (Asya Halklarında Dinin Etkisi Üs­tüne) [1858]‘ adlı teziyle felsefe doktoru oldu. Sonra Petersburg’a gitti; Batı Sibirya’daki Barnaul şehrinde Yüksek Madenci­lik mektebinde almanca ve latince dersleri verdi; 1859-1871 arasında kışları öğretmen­lik yaptı; yazları dil, tarih ve etnografya malzemesi toplamak üzere Sibirya ve Tür­kistan’da yaşayan türk boyları arasında ge­ziler düzenledi.
Barnaul’dan Petersburg’a döndü. Halk okulları üstünde araştırma yapmak amacıyle Batı Avrupa’ya gitti. Ka­zan bölgesinde Tatar, Başkırt ve Kazan mektepleri müfettişliğiyle görevlendirildi, Kazan’da kaldığı (1872-1883) özellikle peda­goji, felsefe ve genel lengüistik üstünde ça­lışmalar yaptı. Petersburg İlimler akademi­sinin Tarih ve Eski Eserler bölümüne üye seçildi (1873). Petersburg akademisi tara­fından Orhon bölgesindeki arkeolojik bulun­tuları incelemek üzere kurulan heyetin ba­şına getirildi (1891); daha sonra Turfan’a (1898) ve etnografya müzelerinde inceleme yapmak amacıyle Batı Avrupa’ya gitti (1907). Son yıllarında Orta Asya türk boy­larının tarihi, etnografyası, dili, folkloruyle ilgili yoğun çalışmalar yapan
W. Rodloff, aynı zamanda Türkçenin hemen her ta­rihsel dönemine ait yazma eserler üzerinde de durdu; bu eserleri bilim dünyasına ta­nıttı.
Başlıca eserleri: Propen der Volksliteratur der Türkischen Stamme (Türk Boy­larının Halk Edebiyatı Denemeleri) [X. cilt, 1866-1910]; Vergleichende Grammatik der Nördlichen Türkosprachen, I Phonerik (Kuzey Türk Dilleri Karşılaştırmalı Gra­meri, I Fonetik) [1882]; Sibirya’dan (Aus Sibirien) [1884]; Das Türkische Sprachmaterial des Codex Comanicus (Codex Cumanicus’taki Türk Dili Malzemesi) [1887]; Das Kudatku Biiik des Jusuf Chass-Hadschib aus Balasagun (Balasagun’lu Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i) [2 bölüm, 1891-1910]; Versuch e ine s Wörterbuches des Türk Dialekte (Türk Ağızları İçin Sözlük Denemesi) [4 cilt, 1893-1911, yeni basımı: 1963]; Drevnetyurkskiye Nadpis v Bongolii (Moğolların Eski Türkçe Yazıtları) [3 cilt, 1894-1899]; Uigurishe Sprachdenkmaler (Uy­gur Dili ürünleri) [1928]. (M)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADLOFF veya RADLOV (Friedrich Wilhelm) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADİUM HİLL

Tarih 17 Haziran 2009

RADİUM HİLL, Avustralya’da (Güney Avustralya) yer, Adelaide’nin kuzeydoğusun­da. Uranyum madeni işletmesi ve arıtıl­ması. (L)
RADİUS i. Anat. Bk. DÖNER kemik.

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİUM HİLL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RABANNE (Paco)

Tarih 17 Haziran 2009

RABANNE (Paco), ispanyol terzisi (Fasajes 1917). Mimardı, moda ile uğraşmağa başlamadan önce süs eşyaları yaptı. Moda alanında o zamana kadar hiç kullanılma­mış maddeleri (kâğıt, plastik, maden v.b.) kullandı. Ona göre, günümüzün modası ar­tık medeniyetimize ayak uyduramamaktadır ve gerek malzeme, gerek biçim bakı­mından geçmişle ilişkilerini kesmek zorun­dadır. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABANNE (Paco) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİSCALUS

Tarih 17 Haziran 2009

QUİSCALUS i. Uzunluğu 45 sm’yi bulan oldukça büyük veya orta boylu kuş; tüyle­ri esmer veya mor, madenî yansımalı par­lak siyah, kuyruğu oldukça uzundur. (Quiscalus ve benzerleri Orta Amerika ve Antiller’den Kanarya adalarına kadar yaygın­dır. Sarıasmagillerden.) [L]

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİSCALUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUiNTO REAL

Tarih 17 Haziran 2009

QUiNTO REAL (isp. dey.), ispanyol nüfuzundaki Orta Amerika’da bulunan özel müteşebbislere tanınmış maden işletme im­tiyazlarına karşılık ispanya’ya giren kıy­metli madenlerden vaktiyle kraliyet idaresi tarafından alınan yüzde 20 oranındaki res­mi belirten deyim. (Quinto real’i ispanya’­ya, getirebilmek için bir konvoy sistemi dü­zenlenmişti.) [L]

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUiNTO REAL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Quinton plazması

Tarih 17 Haziran 2009

Quinton plazması, sterilize edilmiş ve da­mıtık su ile sulandırılarak insan plazmasının molekül konsantrasyonuna getirilmiş deniz suyu (geçişme basıncı, litrede 8 gr olan sodyum klorür eriyiğinin basıncına eşittir). Quinton plazması, atrepsik veya is­halli meme çocuklarında su ve maden tuz­ları dengesini yerine getirmek amacıyle kul­lanılır; deri altına günde
10 – 200 gr şırınga edilince çocuklar kaybettikleri suyu kazanır­lar ve iştahları açılır. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Quinton plazması hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUEBEC eyaleti

Tarih 16 Haziran 2009

QUEBEC eyaleti, Kanada’nın doğusunda eyalet; 1 539 843 km2; 5 744 000 nüf. Merke­zi, Quebec; başlıca şehri, Montreal.
• Coğrafya. Quebec eyaletinin toprakları Kanada’daki üç büyük coğrafî bütün üze­rinde uzanır: Kanada «kalkanı», Laurenti­des bölgesi, Apalaş bölgesi. Güney (Laurentides) ve doğu (Nouveau Quebec) kısmını içine aldığı Kanada «kal­kanı» geniş ormanlarla kaplı ve birçok göl, çukur ve tepeciklerden meydana gelen bir labirent görünüşündedir. Laurentides böl­gesi ırmağın her iki kıyısında (Saint – Laurent ülkesi, Montreal ovası) uzanan bir alçak topraklar bölgesidir. Apalaş bölgesi ise tepe çizgilerinin hâkim olduğu’bir yay­lalar (Gaspesie, halicin güney yaylaları, do­ğu kantonları) kesimidir, iklim kışın sert (Quebec’te ocak ortalaması: —12,4°C), ya­zın sıcaktır (Ouebec’te ağustos ortalaması: 18,7°C); bol yağmur yağar (Quebec’te 1 070 mm); kar Quebec’te beş altı ay kalkmaz.

Eyalet, ülkenin büyük tarım bölgelerinden bi­ridir. Bununla birlikte toprağın ancak onda biri (Montreal ovası, Doğu kantonları, Saint-Jean gölü bölgesi, Abitibi-Temiseamingue çukuru) tarıma elverişlidir. Eyalet, zen­ginliğini toprakların çok eski tarihlerden beri yoğun bir şekilde değerlendirilmesine borçludur. Tarla açma işine Saint-Laurent’dan ormana doğru birbirini takip eden «rang»lar halinde başlandı. XIX. yy. ortala­rında ırmağın kıyılarından çok öteye yerle­şildi (Saint-Jean gölü bölgesi, Abitibi-Temis-camingue). Tarım sisteminde çeşitli tarım, küçük ve orta mülkiyet ağır basar. Fransız asıllı kanada köylüsü toprağına bağlıdır ve kendi işlediği tarlasında tahıl, yemlik bitki, sebze yetiştirir; her çiftliğin kendi bostanı ve meyve bahçesi, çoğunlukla da akça ağaç diktiği ormanı ve içinde sütçül inek, koyun ve domuz beslediği ağılambarı vardır.

Bununla birlikte Quebec sütçülüğe yönelmiş olduğu için tarımda yemlik bitkiler ağır basar. İdare bölümlerinde tek tip tarım yapılır. Joliette’te tütün, Orleans adasında meyve, Montreal’e doğru sebze, Napierville’de patates v.b. Balıkçılık (Gaspesie), kürk hayvanı yetiştiriciliği (gümüşü tilki, vizon), birçok bıçkıhaneye ve büyük kâğıt hamuru ve kâğıt fabrikalarına hammadde sağlayan ormanlar, ek gelir kaynaklarıdır. Quebec, Ontario’dan sonra ülkenin en bü­yük sanayi bölgesidir. Yeraltı altın ve bakır (Noranda-Rouyn, Malartic, .Vald’Or), am­yant (Asbestos, Thetford Mines v.b.), de­mir (Lac-Allard) bakımından zengindir; ay­rıca ormanlar önemli bir gelir kaynağıdır, üstelik Saint-Laurent suyolu ve beyaz kö­mür de eyaletin zenginliğini artırır. Saguenay (lle-Maligne, Chutea-Caron, Ship-shaw), Saint Laurent (Beauharnois, Les Cedres), Saint-Maurice (Shawinigan, Grand, Mere, La Tuque), Gatineau, Ottawa v.b. ırmakları üzerinde büyük hidroelektrik santralları kurulmuştur. Bu santralların üret­tiği elektriğin üçte birini kâğıt hamuru ve özellikle alüminyum (Arvida, Shawinigan Falls, Beauharnois) sanayileri tüketir. Çok çeşitli olan imalât sanayii, Montreal, Doğu kantonları, Saint-Maurice, Quebec, Saguenay ve Ottawa bölgelerinde toplanmıştır. Turizm de (Laurentides, Gaspesie) önemli bir gelir kaynağıdır.

• iktisat.. Eyaletin nüfusu 1961′den beri 500 000 kişi kadar arttı; bu artışın başlıca sebebi doğumların ölümlerden fazla olma­sıdır. Toplam artışın yarısını eyalet nüfu­sunun yüzde 40′ından fazlasının yaşadığı Montreal çekmiştir.1964′te Quebec değer bakımından kanada maden üretiminin yüzde 19,8′ini sağladı. Bu oldukça yüksek orana, demir filizi çı­karımı (Jeannine ve Wabush göllerindeki yataklarla Knob Lake [Schefferville] yatak­ları) ile altın, çinko (Mattagami gölü çev­resinde) ve amyant üretimi (dünya üreti­minin yarısından çoğu) sayesinde ulaşıldı. 1965 Başında Quebec, hidroelektrik alanında Kanada’nın toplam üretiminin üçte birin­den fazlasını (büyük kısmı Hydro-Quebec’in kontrolü altında olan 10 000 MW) üretiyordu. 1964′te Carillon santralının tamam­lanmasından sonra Manicouagane ve Outardes ırmakları üzerinde girişilen çalışma­larla Quebec’in ülkedeki üstünlüğünün art­ması beklenmektedir. Ayrıca termik enerji de önemlidir: Sorel yakınında Tracy’de 600 MW’lık bir santral kurulmuştur. Eyaletin kanada imalât üretimindeki payı 1964′te yüzde 29,7 iken Ontario’nunki yüz­de 50 idi. Kişi başına üretim Ontario’dakinden çok azdır.
Quebec’te daha çok ek değeri az olan sanayiler yerleşmiştir. Dokumacılık, kereste sanayii. Sanayinin bu yapısı hayat seviyesinin millî ortalamadan epeyce, komşu eyaletinkinden ise çok düşük olmasını açıklar. 1964′te kişi başına ma­lî gelir Quebec’te 1 567 dolar, Ontario’da 2 113 dolardı (bütün Kanada için 1 812 do­lar). Enerji elde edebilme imkânlarına (hiç olmazsa elektrik alanında, maden üretimi­nin önemine, Saint-Laurent denizyoluna ve ülkenin en, büyük merkezinin burada ol­masına rağmen giderilemeyen bu eşitsizliğin sebebinin iç yatırımların yönelimiyle ilgili olduğu ve kısa vadede değiştirilemeyeceği sanılır.

• Tarih. Tarihi Kanada’nınkiyle eşit olan bu büyük eyaletin sınırları 1763′te çizildi. 1791 Antlaşmasından sonra Aşağı Kanada adını aldı ve 3867′de Kanada konfederasyonunun ilk dört eyaletinden biri haline geldi. İkinci Dünya savaşından beri Quebec siyasetinin başlıca özelliği, muhafazakâr başbakan Maurice Duplessis’in uzun süre (1944-1960) iktidarda kalmasıdır. Duplessis’i rakipleri geçmişe dönük siyaseti ve seçim geleneklerini yozlaştırması bakımından tenkit ettiler.
1960 Seçimlerinde büyük bir zafer kazanan liberaller, Millî Birlik’in çı­kardığı 44 milletvekiline karşılık 50 millet­vekili çıkardılar. Jean Lesage yönetiminde kurulan yeni hükümetin başlattığı reform­lar, «sessiz devrim»i meydana getirdi: ik­tisadî alanda reformlardan bir kısmının he­defi Amerikalıların veya ingiliz asıllı Ka­nadalıların işletmelerinin ve sermayelerinin etkisini azaltmak (elektrik üretiminin dev­letleştirilmesi gibi) ve sanayileşmeyi geliş­tirmekti; sosyal alanda eski sosyal yapılara el atıldı ve meselâ ‘Katolik kilisesinin eği­timdeki fiilî tekeli, bir Kamu Eğitimi bakanlığının kurulmasıyle yumuşatıldı. Ama kamuoyunun, Kanada federasyonu yapısı­nın değiştirilmesini isteyen unsurları, bu re­formları çok yetersiz buldular. Bunlardan bir kısmı bağımsız ama Kanada’nın öbür eyaletleriyle ilişkili bir Quebec devleti kurul­masını istediler. Bazılarıyse çeşitli kuruluş­lar çerçevesinde tam bağımsızlık için savaş­maktadırlar: başlıca «bağımsızlıkçı» teşki­lât Millî Bağımsızlık birliğidir. Top­lulukların bazısı ise millî kurtuluş mücadelelerine «sömürgecilik aleyhtarı» bir savaş gözüyle bakıyordu. Bu görüş açısından hareket eden bazı militanlar şiddet hareketle­rine başvurulmasını öğütlediler. 1963′te Montreal’de patlayan bombalar birçok kişi­nin ölümüne sebep oldu. «İki dillilik» üs­tüne yapılan bir soruşturmanın (1965) açığa vurduğu gibi, Kanada’da kamuoyunun bü­tün kesimleri Fransızca konuşanların aşa­ğılanmasına karşıdır.
Soruşturma bu eşit­sizliğin Kanada’nın bütünlüğünü tehlikeye düşürdüğünü açığa vurdu. Quebec ile Ka­nada’nın geri kalan kısmı arasındaki buh­ranı, 1966 seçimlerini Daniel Johnson’un yönettiği Millî Birlik partisinin kazanması (51 liberale karşılık, 55 milletvekili) daha da artırdı. Muhafazakârlar Fransızca konu­şulan eyaletle Ottawa arasındaki ilişkilere, milliyetçi bir eğilim vermeğe kalkıştılar. General de Gaulle’ün Montreal Dünya ser­gisini ziyareti (temmuz 1967), olayların hız­lanmasına yol açtı. Quebec halkının coş­kunlukla karşıladığı De Gaulle, nutukların­da kaderlerine hâkim olmaları gereken «Kanadalı Fransızlar»ın hürleştirilmeleri zorunluğunu kesinlikle ortaya koydu; Mont­real’de verdiği kısa nutku «Yaşasın hür Quebec» diye bağırarak bitirmesi, federal hükümetin şiddetli tepkisiyle karşılaştı; bu­nun üzerine De Gaulle, Ottawa’ya yapa­cağı ziyareti iptal etti. O tarihten sonra Quebec ile Fransa arasında Ottawa’yı işe karıştırmadan önemli iktisadî ve kültürel anlaşmalar imzalandı.

1970 Nisanındaki eyalet seçimlerinde Millî Birlik hükümeti yenilgiye uğradı ve seçimi Liberal parti kazandı. Partinin lideri Jean Roberc Bourrassa’nın 12 mayısta göreve başlayan hükümeti, ilk adımda kargaşalık­larla uğraşmak zorunda kaldı. Montreal’­deki ingiliz ticaret ataşesi Cross (5 ekim) ve Quebec çalışma bakanı Pierre Laporte (10 ekim), Quebec Bağımsızlık hareketi mensuplarınca kaçırıldılar. Olağanüstü tedbirlere rağmen Laporte öldürüldü (17 ekim). İngi­liz ataşesi Cross ise, onu kaçıranlarla mü­badele edilmek suretiyle kurtarılabildi. Ça­lışma bakanını öldürmekle suçlanan iki kişi ise müebbet hapse mahkûm edildi. (LM)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEBEC eyaleti hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİNCKE (Georg Hermann)

Tarih 16 Haziran 2009

QUİNCKE (Georg Hermann), alman fizik­çisi (Frankfurtan-der-Oder 1834 – Heidelberg 1924). Berlin (1865), Würzburg (1872) ve Heidelberg (1875) üniversitelerinde fizik profesörü oldu. Molekül kuvvetlerini ve bu kuvvetlerden doğan kılcallık olaylarını, ay­rıca ışığın madenî yüzeylerde yansıması olayını inceledi. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNCKE (Georg Hermann) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUERETERO

Tarih 16 Haziran 2009

QUERETERO Meksika’da şehir, eyalet merkezi, Mexico’nun güneybatısında; 74 000 nüf. XVI. yy.dan kalma katedral, önemli pamuk iplikhaneleri. Otomi’lerin uğraştığı opal zanaatçılığı.
— Queretaro eyaleti, 379 200 nüf. Eyalet, özellikle kuzeyde, dağ­lık bölgelerde uzanır; ama güneye doğru sıcak ve verimli topraklarda tahıl ve şe­kerkamışı yetiştirilir. Maden kaynakları boldur; gümüş, bakır, altın, kurşun, antimon, civa v.b. Metalürji.
— Tar. Eski bir aztek şehri olan Queretaro, 1531′de ispanyollar tarafından alın­dı. 1810′da Hİdalgo, Dominguez ve Allende’nin ayaklanması burada hazırlandı. A. B.D. ile Guadeleoupe Hİdalgo antlaşması­nın imzalandığı Meksika kongresi burada toplandı, imparator Maximilian, Miramon ve Mejia tarafından burada kuşatıldı ve ihanete uğraması üzerine teslim olunca kur­şuna dizildi (19 haziran 1867). Şehirde Carranza’nın topladığı Konvansiyon meclisi şu­bat 1917 Anayasasını hazırladı. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUERETERO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUE QUE

Tarih 16 Haziran 2009

QUE QUE, Zambiya’nın ortasında kasaba; 5 100 nüf. Altın ve demir madenleri. Ağır metalürji (dökme ve çelik) ve imalât me­talürjisi. (L)
QUERCİA (İacopo DELLA). Bk. İACOPO DELLA QUECİA

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUE QUE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PYONG-YANG veya PİNG-YANG

Tarih 15 Haziran 2009

PYONG-YANG veya PİNG-YANG, Kore’­de şehir, Kuzey Kore’nin başkenti, Taedong ırmağı kıyısında; 940 000 nüf. Tahkim edil­miş bir savunma yerinde kurulan Pyong -yang, V. – VII. yy. arası Kokuryo krallığı­nın, 936-1392 arası ise Koryo hanedanının başkenti olan eski bir şehirdir. Kore sava­şının sebep olduğu yıkıntılardan önce bu­rada birçok Buddha tapınağı vardı. Şehirde kömür madenlerinin yakınlığı sayesinde sa­nayi hızla gelişmiştir: makine yapımı, kim­yasal ürünler, dokuma sanayii. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYONG-YANG veya PİNG-YANG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÜTTLİNGEN

Tarih 15 Haziran 2009

PÜTTLİNGEN, Almanya’da (Saarland, Ba­tı Almanya) şehir; 14 200 nüf. Maden kö­mürü ocakları. Makine yapımı. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜTTLİNGEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÜSKÜRTME

Tarih 15 Haziran 2009

PÜSKÜRTME i. (püskürtmek’ten püskürt­me). Püskürtmek işi.
— Elektr. Katodik püskürtme, seyreltilmiş bir gazdan elektrik akımı geçirmeğe da­yanan maden kaplama metodu. Eşanl. İYONOPLASTİ. Bk. ansikl.
— Metalürji. Püskürtme döküm, ergimiş madenî kalıp içine püskürterek yapılan dö­küm. || Tabanca ile püskürtme, bir parça yüzeyinin, tabancayle ergimiş maden veya alaşım (çinko, alüminyum v.b.) püskürtü­lerek korunması tekniği.
— Oto. Bir motorun yanma odasına, yan­mağa elverişli bir karışım meydana geti­rebilmek için belli oranda hava ile ka­rıştırılmış yakıtın basınç altında gönderil­mesi. (Eşanl. enjeksiyon.)
[Bk. ANSİKL] || Direk püskürtme, yakıtı doğrudan doğruya motorun yanma odasına püskürtme. (iç püskürtme de denir.) [Bk. ANSiKL] || Endirek püskürtme, yakıtın, motorun emme borularına püskürtülmesi. (Diş püskürt­me de denir.) Bk. ANSiKL.
— Zır. Püskürtme makinesi, bitkiler üze­rine böcek ve mantar öldürücü toz püs­kürtmeğe yarayan makine. || İlâç püskürt­me, hastalıklara karşı veya zararlı böcek­leri yok etmek için bitkilere toz ilâç saç­ma işlemi (msl. kükürt).
— Ansikl. Elektr. Fransa’da Houllevigue tarafından incelenen katodik püskürtme, ku­ru yoldan yapılan bir çeşit galvanoplasti-dir. içindeki gaz basıncı yüzde birkaç mi­limetre civa basıncına kadar düşürülmüş bir cam tüpün iki elektrodu vardır, in­dükleme bobini yardımıyle, bu iki elektrot arasında yüksek bir gerilim meydana geti­rilir. Tüpün içinde, katot ışınları halinde elektrik akımı meydana geldiği anda, tü­pün katot karşısına düşen iç çeperinin ya­vaş yavaş bir maden tabakasıyle kaplan­dığı görülür. Püskürtülen bu katot ışın­larının önüne bir cisim yerleştirilirse, bunun üzerinde oldukça ince ve düz bir ma­den tabakası birikir. Bu usuller, girişim­ölçerlerde kullanılan yarı sırlı cam levha­lar, fotoseller için tabakalar, çok yüksek değerli dirençler, koloidal maden eriyik­leri hazırlanır.
— Oto. Emme zamanında silindire gele­cek yakıt karışımını hazırlamakla görevli olan karbüratör, sayısız gelişimler geçir­diği halde birçok yönden hâlâ eksiklikleri vardır. Buharlaşma ile çalıştığı için, mo­tor rejim sıcaklığına ulaşmadıkça verimi düşük olmaktadır. Emme borusunun so­ğuk havalarda ısıtılmasına rağmen, karı­şım genellikle homogen değildir. Çalışması, pistonun inişiyle silindir içinde meydana gelen basınç düşmesinin değerine bağlıdır. Bu basınç düşmesi motorun dönme hızına göre değiştiğinden, hiç bir düzenek, re­jim ne olursa olsun hava ve yakıt oranı tam bir karışım sağlamağa yeterli değil­dir. Buharlaşma ile karbürasyon yerine, ya motorun yanma odasına, ya da emme su­pabı yakınında emme borusuna yakıt püs­kürtme yoluna gidilir. Böylece benzin ta­neciklerinin hava içinde asıltı halinde bu­lunduğu bir aerosol elde edilir; yoğunlaş­ma elektrik olaylarıyle önlendiği için bu karışım uzun süre kararlı kalır. Soğuk kar­bürasyon yerine sıcak karbürasyon uygu­lanırsa yakıt karışımı daha yoğun olur; bu da hem özgül gücün arttırılmasını, hem de, vuruntu tehlikesi yaratmadan sıkıştırma oranının yükseltilmesini sağlar.
Silindirler de daha iyi dolar; çünkü karbüratör memesi ortadan kalkmıştır. Püskürtülen yakıt miktarı yakıt pompasının ayarına bağlıdır; ya­kıt karışımı rejim ne olursa olsun sabit­tir.
• Direk püskürtme, dizel motorlarında uygulanan sistemden farklıdır. Püskürtme, sıkıştırma zamanında meydana gelir; pom­panın basıncı daha düşüktür (50 bar seviyesinde); fakat belli bir sürede verilen benzin miktarı çok daha azdır; bundan dolayı, pompa ve enjektör parçalarının ya­pımında aranan hassasiyet maliyet fiya­tının artmasına yol açar. üstelik, pompa ve enjektör bir kurutucu etkisi yapan ya­kıtla süpürüldüğü için bu organların yağlanması da önemli bir meseledir.
* Endirek püskürtme için direk püskürt­meden daha basit bir sistem yeterlidir; ay­rıca, direk püskürtmenin avantajlarından başka, yanma odasına girmeden önce gazların çalkalanması gibi bir üstünlük taşır, bu da yakıt karışımının homogenliğini arttırır. Karışımın oranı, motorun rejimine ve yüküne bağlıdır. Kalkış sırasında yakıt karışımını zenginleştirmek ve bazen yük­seltiye göre oranı ayarlamak iyi sonuç ve­rir. Yakıt beslenecek silindirlerin sayısı ka­dar enjektörle ve yalnız birkaç barlık bir basınçla basılır. Bu enjektörlerden her biri bir emme supabının yanına yerleştirilir; gaz karışımı, emme sırasmda, homogenliği­ni arttıran bir ön karışmaya uğrar.

♦ Sıf, Püskürtme yoluyle yapılmış: Püs­kürtme boya.
— İnş. Püskürtme hava ile ısıtma, bir ter­mik santraldan elde edilen sıcak havayı bir körük sistemiyle binaların içine gön­dererek ısıtma tekniği. (Borular içinden geçen sıcak hava, özel ağızlardan bina­nın bütün odalarına püskürtülür.) [LM]

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜSKÜRTME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÜSKÜL

Tarih 15 Haziran 2009

PÜSKÜL i. Bir ucundan bazı şeylere süs olarak takılan saçak biçimindeki iplik de­meti: Çiçekli uzun çoraplarının konçların­dan renkli bağlar, püsküller dökülürdü
(Ş. S. Aydemir). || Fes püskülü (veya ibiği). Bk. FES. // ibrişim püskül, ibrişimle ya­pılan püskül. || Kendinden püskül, kuma­şın ucuna, atkıyı veya çözgüyü sökerek ya­pılan püskül. || Perde püskülü, perdeyi a-çık tutmağa yarayan bağların ucuna takı­lan, kordonetten yapılmış püskül. || Sırma (veya tel) püskül, üzeri sırma ile sarılmış iplikten yapılan püskül. || Tespih püskülü, tespihin ucuna takılan ibrişim püskül. || Top püskül, eski kumaş perdelerin kena­rına dikilen küçük ponponlardan yapılmış püskül.
— DEY. Mısır püskülü gibi. Bk. MISIR.
— Bot. Bazı tohumların ucunda bulunan tüy demeti.
— Kıyf. Bk. ANSİKL.
— ANSİKL. Kıyf. Püskül, ipekten, iplikten, sırma telden yapılır ve kemer, bere, fes, perde gibi yerlere ve tespihlerin ucuna ta­kılır; üst yanı düğümlü, toplu, aşağısı da­ğınıktır.

Fese püskül takılması, bu başlığın Osman­lılar tarafından giyilmesiyle başladı (1832). Püskül, son biçimini alıncaya kadar bir­çok değişikliğe uğradı, önceleri bükülme­miş ipekten yapılır ve böyle püsküllerin düzgün durması için taranması gerekirdi. Bu iş için bugünkü ayakkabı boyacıla­rı gibi dolaşan ve çoğu yahudi çocukları olan, püskül tarayıcıları vardı. Daha son­raları zabit ve memur sınıfı, bükülmüş ipekten püskül kullanmağa başladı. Asker­ler ayrıca feslerinin tepesine ferah denilen madenî bir düğme takıyor, püskül bura­ya bağlanıyordu. Püsküllerin, biçimlerine göre değişik adları vardı; omuz döğen, baygın, orta, mülki, askeri, Fes püskülleri’nin renkleri genellikle mavi ve seyrek ola­rak da siyahtı (Rumeli yöresinde). Sadrazam Reşid Paşanın kullandığı püskül baygın püsküldü.
Tunus feslerine omuz döğen püs­kül takılır; bazılarının ağırlığı yarım ok­kayı bulurdu. Bu tür fesleri kabadayılar veya kabadayı geçinenler takardı. Püskülün yana veya öne sarkmasına ayrı ayrı anlam­lar verilirdi. Kabadayılar, hovardalar, çap­kınlar, külhanbeyler feslerini kaşları üstü­ne eğer, püskülü öne doğru sarkıtırlardı. İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra bazı gençlerin feslerine püskül takmamaları top­lum tarafından yadırgandı. (M)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜSKÜL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÜLSOMETRE

Tarih 15 Haziran 2009

PÜLSOMETRE i. (fr. pulsometre’den). Teknol. Su buharı basıncıyle çalışan ve yağ­lı veya ağdalı her çeşit sıvıyı emmek ve basmak için kullanılan cihaz.
— ANSiKL. İlk defa ısı enerjisini mekanik enerjiye dönüştüren pülsometre, buhar ma­kinelerinin ilk örneğidir. Worcester mar­kisi 1650′ye doğru Londra’da bir buhar çeş­mesi yaptı; bir süre sonra Savery bu maki­neyi geliştirdi ve Cornouailles maden ocak­larında biriken suları boşaltmak için kullandı. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜLSOMETRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUPİN

Tarih 15 Haziran 2009

PUPİN (Michael İdvorsky), sırp asıllı amerikalı fizikçi (İdvor, Banat 1858 – New York 1935). Panchevo ve Prag’da öğrenim gör­dükten sonra, Amerika’ya gitmek üzere Hamburg’dan gemiye binmek için kitap­larını, saatini ve elbiselerini sattı (1874). Başlangıçta büyük güçlüklerle karşılaştıktan sonra çiftçi ailelerinin yanına yerleşti; in­gilizce. Yunanca, Latince öğrendi ve Columbia üniversitesine girdi. A.B.D. vatan­daşlığına geçti; okumak için Cambridge ve Berlin’e gitti; sonra yeniden Columbia üni­versitesine denerek Madencilik okulunda Elektrik Mühendisliği bölümünü yönetti (1901). Seyreltik gazlardaki elektrik olayla­rını ve elektrik rezonatörlerini tanımladıktan sonra, telefon haberleşmelerinin iletilme­sinde özindüklemenin etkisini inceledi ve 1899′da, kendi adını taşıyan hat kurma usulünü icat etti. Bk. pupinleme. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUPİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pulur veya Sakyol

Tarih 13 Haziran 2009

Pulur veya Sakyol. Arkeol. Tunceli’nin Çemişkezek ilçesine bağlı Pulur köyünün kuzeybatısında höyük. H.Z. Koşay başkan­lığındaki heyet tarafından ilk araştırmalara 1968′de başlandı. Yüksekliği 11 m’dir; tabii bir tepeyle birlikte 16 m’ye varır. Höyükte tepeden itibaren 11 mimarî kat tespit edil­di. I.-IV. Katlar çok harap olmuştur. V. Katta 14 odalı bir yapı ile bir silo (ekin kuyusu) çıkarıldı; VI – VII. katlarda da silolar bulundu. VIII. Yapı katında sağ­lam yapılarla birlikte mezara rastlandı. Yan­gın geçirmiş olan IX. katta idoller, X. kat­ta bir ocak ve çevresinde öğütme taşları, hamur yaymağa yarayan leğenler v.b. eşya bulundu. Burası maden çağlarının ilk de­virlerinde rastlanan bir çeşit mutfaktır. XI. Yapı katında araları bir kerpiç duvarla ay­rılmış iki odada iki tapmak meydana çıka­rıldı ve heykel olarak da keman biçiminde bereket tanrıçasını ve eşini temsil eden kü­çük idoller ele geçirildi. Bunların benzer­lerine İğdır’ın kuzeyinde rastlandı. Tapı­nağın benzerine Beycesultan’da XIV., XV. ve XVI. katlarda rastlanıldığı için bu yapılar Eski Bronz II devrine (M.Ö. 3700-2900) ait olabilir. Pulur’da iki çeşit seramik görülür. I.-VIII. Katlarda beyaz hamurlu, üzeri koyu kahverengi, kırmızı geometrik çizgilerle süslenmiş, çift renkli çanak çöm­lek bulundu. Siyah astarlı, Karaz tipi çanak çömlekse bütün yapı katlarında vardır. Malatya Gelinciktepe’de benzerleri bulunan ve M.ö. 3000′e ait olan bej renkli sera­miğin Keban’”a has yerli Hurri-Subartuların atalarına ait olup olmadığı kesin olarak bilinmez. 1969 ve 1970 yılları çalışmalarında höyüğün bütün yüzeyi ana kayaya kadar kazıdı. 1971 Çalışmalarında yine höyük ala­nında yer yer sondajlar yapıldı ve eski bronz çağ mezarlığı arandı. (M)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pulur veya Sakyol hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULLUK

Tarih 13 Haziran 2009

PULLUK i. (alm. pflug’dan), Zır. Toprağı sürmek için kullanılan tarım aracı. || De­rin sürme pulluğu, toprağı derin sürerek ufalamak için kullanılan özel pulluk.

— ANSİKL. Pulluk, VI. yy.dan beri Orta Avrupa’da kullanılan bir araçtır. Ağır bir araç olduğundan işlenmesi güç toprakları sürmek için kullanılır; direnç ekseni çekiç ekseniyle aynı değildir, yani araç bakışım­sız çalışır, bu yüzden karasabana göre daha kuvvetli bir çekim gücü gerektirir. Koşum akımında sağlanan ilerlemeler (atlara ha­mut takılması) pulluğun daha yaygın hale gelmesini kolaylaştırdı. Karasabandan fark­lı olarak pulluk toprağı daha derin işler ve yalnız bir tarafa devirir; bu araçla hem düz sürme (döner kulaklı pulluk), hem tahtamsı sürme (nemli topraklarda) yapılabi­lir (sabit kulaklı pulluk). Âdi pulluk, çatı ve işlek parçalar diye başlıca iki kısma ayrılır: çatı kısmında kol, sap, payanda ve demirselik (pulluğun taban ve ökçesini ta­şıyan parça) bulunur. Kol, J veya V şek­linde çelikten uzun bir parçadır; arka ta­rafında pulluğu yöneltmeğe yarayan sap (tu­tamak) bulunur; payanda ve demirselik, ko­lu pulluk demirine bağlayan parçalardır; pulluğun toprağa dayanıp kaymasını sağla­yan ökçe ve taban bu payanda ve demirseliğe bağlıdır. Pulluktaki işlek parçalar uç demiri, bıçak, kulak, ökçe, demirselik payandası ve keskidir; uç demiri toprağı ya­tay olarak, bıçak ise dikey olarak kesmeğe yarar; kulak, kesilen toprak şeridini devi­rir; demirselik payandası kesilen toprağın koptuğu yan çepere sürtünen ve demirseliğin aşınmasını önleyen bir plakadır; ökçe pul­luğun izinde dibe dayanan kısımdır; keski, kulağın önünde giderek toprağın yüzey kıs­mını kesip esas toprak şeridinden önce deviren eğri madenî bir parçadır.
İyi ayarlanmış tekerlekli bir pulluk, sürek­li olarak sapla düzeltilmeğe ihtiyaç göster­mez. Atla çekilen pulluklar bir veya iki kulaklı ve çoğunlukla saplı olur. Motorlu pulluklarda ise sap bulunmaz; bunlar bir veya çok kulaklı ve tekerleklidir; genellik­le bir traktörle çekilir. Pulluklar çeşitli tip­tedir: döner kulaklı pulluk her iki yönde gittiği zaman toprağı hep aynı tarafa de­virme imkânı verir; aynı amaçla terazili pulluklar icat edilmiştir; bunlar ortasında değişik çapta iki tekerlek bulunan V şek­lindeki bir çatının iki ucuna bağlı iki pul­luk halindedir, gidiş yönüne göre sıra ile çalışır.
Traktörle çekilen bağcı pulluklarında çe­kim eksenine göre bakışık veya ters bakı­şık olarak iş gören iki pulluk yer alır; bu sayede asma diplerini doldurur veya açar. Alt pulluğunun (köstebek pulluk) kolu çok kuvvetlidir; bunlar toprağı devirmeden ke­ser, ucunda pençeli bir bıçak bulunan pul­luk demiri toprağı derinden işler, akaçlanacak suların akmasını kolaylaştırır. Diskli pulluklar, âdi pulluktan farklı olarak kulak yerinde disk bulunan pulluklardır; değirmi saç biçimindeki diskler bir mil üzerinde dö­nerken toprağı bıçak gibi keser ve devirir.

• Derin sürme pulluğu, bazen âdi pullu­ğa benzer, ama demiri mızrak ucu gibi siv­ridir; bazen de genel görünüşüyle daha çok «toprak kabartma makinesi» veya «kültivatör» denen âleti andırır; bu takdirde mızrak ucu şeklindeki üç, beş veya yedi pulluk, iki tekerlekle çekilen bir şaseye monte edilir. Aynı zamanda toprağı hem bölen, hem altüst eden derin sürme pullukları da vardır. (LM)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULLUK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULLANMA

Tarih 13 Haziran 2009

PULLANMA i. (pullanmak’tan pullan-ma). Pullanmak işi.
— G. santl. Bir tablonun üzerindeki boya tabakasının pul pul veya incecik şeritler halinde kalkması. (Pullanmaya verniğin iyi olmaması veya kötü bir astarlama ya da tablonun tuvalinin ikiye katlanması yol açabilir.)

— Graf. santl. Kâğıt veya başka bir zemin üstüne mine ya da herhangi bir kıymetli taş görünüşünü veren cam veya plastik parçacıkları yapıştırmak işlemi.
— Jeomorfol. Sağlam kayanın hemen he­men eşmerkezli kabuklar halinde ufalan­ması. (Pullanma, daha çok kristalli tıkız kayalarda [özellikle granit] sık görülür; pullanmanın bir soğuyup bir ısınan yüzey ile, çok daha az genişleyen ve büzülen daha derindeki tabakalar arasındaki ısı farkları sonucu oluşan gerilimler sebebiyle meyda­na geldiği sanılır. Pullanma özellikle yarı kurak iklimlerde görülür.)
— Patol. Bir kemiğin, bir kirişin v.b. ölü kısımlarının küçük pullar halinde dökülme­si. || Dış derinin boynuzsu küçük pullar veya büyük geniş parçalar halinde dökül­mesi olayı. Bk. ANSİKL.
— Seram. Pişmiş toprak veya madenî eşya üzerindeki sırın yaprak yaprak kalkması.
— ANSİKL. Patol. Pullanma deri için nor­mal, önemsiz bir olaydır. Patolojik ola­rak pitiryasiz ve sedef hastalığı gibi bazı deri hastalıklarından başka kızıl, kızamık gibi genel, bulaşıcı ve döküntülü hastalıklarda da görülür. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULLANMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULAU LAUT

Tarih 13 Haziran 2009

PULAU LAUT, İndonezya’da ada, Borneo’nun güneydoğu kıyısı yakınında;
20 700 nüf. Kömür madenleri. Kauçuk ağacı ve bi­ber ağacı çiftlikleri. Başlıca şehri, Kotabaru. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULAU LAUT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULACAYO

Tarih 13 Haziran 2009

PULACAYO, Bolivya’da (Potosi idare böl­gesi) şehir, Chichas cordillera’sının batı ya­macında; 8 200 nüf. Gümüş madenleri. (L)
PULAD i. Bk. PULAT.

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULACAYO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUL

Tarih 13 Haziran 2009

PUL i. Eskiden kullanılan akçeden küçük madenî para: Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul (N. F. Kısakürek). Gerçi ne parası, ne pulu, ne malı, ne mülkü var
(N. Araz).
— ÇEŞ.DEY. Bir pul etmemek, değersiz olmak. || Bir pula satmak, hiç önem ver­memek, (birine karşı) sadakatsiz davran­mak: Ben senin âşıkınım / Bir pula satma beni (Halk türküsü). || Para pul. Bk. PA­RA.
— Bot. üzerinde bulunduğu organa sım­sıkı yapışık, şekil ve yapıca çok basit yap­rakların her biri. Bk. ANSiKL.
— Böcekbil. Çiftkanatlı böceklerde kaşıkçık. || Diviklerde düşen kanatın yerin­de kalan çotuk. || Kelebeklerde ufacık bir sivri nokta ile kanatların derisine tutunan çok küçük plak. (Kelebeklerin kanadında sürekli olarak «toz» görünüşünde yer alan ve onlara gerek yansıma yoluyle [kimyasal renkler], gerek ışığın enterferans oyunlarıyle [fizik renkler] çeşitli renkler veren ve renklere parlaklık kazandıran kısımlar, bu pullardır.)
— Huk. Pul sahtekârlığı, devlet tarafından çıkartılan kıymetli evrakın bir türü olan pulun, yetkili olmayan kişilerce basılması. (Resmî evrakta sahtekârlık suçu sayılır. [Bk. sahtekârlık.])
— înş. Çatı kaplama işlerinde madenî ör­tü elemanıyle çivi başı arasına konan kü­çük boyutlu çinko veya bakır parçası.
— Mim. üst üste konmuş, düz veya hafif kabarık dairesel küçük plakalardan mey­dana gelen süsleme.
— Oyun. Tavla oyununda kullanılan yuvarlak küçük levha.
— Pulc. PTT idaresi tarafından, postanın alacağı ücretleri göstermek üzere çıkarılan basılı kâğıt. (POSTA pulu da denir.) [Bk. ANSiKL.] || Damga pulu. Bk. DAMGA.
— Saatçilik. Bir mihvere desteklik etmesi için, bir kol veya duvar saatinin platinine perçinlenmiş pirinç parça.
— Sürüngenler bilimi. Bazı deniz kaplum­bağalarının bağasını kaplayan ve çeşitli eş­ya yapımında kullanılan madde.
— Süs. santl. Ortası delik maden levhacık. (Bk. ANSIKL.) || Pul iğnesi, pulun deliğin­den geçecek kadar küçük ve ince iğne.
— Teknol. Vida, cıvata v.b. şeylerin boy­nuna geçirilen ortası delik madenî levha.
— Terz. Bir kumaşın üzerine süs olarak dikilen küçük, yuvarlak, ince ve delikli, maden, jelatin, sedef v.b. parçası. (Bk. AN­SiKL.) || Pul işlemek, bir kadın elbisesinin üzerine pullar işleyerek süslemek.
— Zool. Balıkların, sürüngenlerin ve bir kısım kuşlarla memelilerin vücudunu kap­layan boynuzsu, sert levha. Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Bot. Pul’lara köksaplarda, ba­zı asalak bitkilerin (canavarotu) yer üstü saplarında, soğanlarda, bileşikgillerin bürümlerinde rastlanır. Bunlar ya tomurcuk­larda olduğu gibi koruyucu veya soğan­larda olduğu gibi besleyici bir görev yapa­bilir. Kozalaklıların meyve yapraklarına da pul denir.
— Pulc. Ortaçağdan beri, yolların güven­sizliği yüzünden, ağırlık ve mesafeye göre hesaplanan gönderme ücretini mektubu alan kimsenin ödemesi âdet olmuştu. Ama bu ödeme şekli dağıtım işini güçleştiriyordu. Kendisine bir şey gönderilen kimseye ka­bul etmemek hakkının tanınması da mektuplaşanların birtakım hilelere başvurmala­rına yol açıyordu (adres üzerinde belirli değişiklikler yaparak veya zarfın üzerine önceden kararlaştırılmış bazı işaretler ko­yarak parasız haberleşmeyi sağlamak gibi). Ayrıca, ücret tarifesinin yüksekliği dolayısıyle gizli yapılan mektup ulaştırma işleri de büyükçe bir para kaybına sebep olu­yordu. Buna karşı ilk defa, 8 ağustos 1653′te Paris’te petite poste’un kuruluşu sıra­sında, Paris parlamentosu danışmanı Renouard de Villayer bir çare bularak taşı­ma ücretinin önceden ödenmesi usulünü ge­tirdi. Bu usule göre, gönderilmek istenen mektubun gönderme ücreti mektubun varı­şında alıcıdan değil de, mektup gönderil­diği zaman mektubu gönderen kimse tara­fından ödeniyor ve bu durum da bugünkü posta pullarının yerini tutan bir belgeyle mektubun üzerinde belirtiliyordu. Ancak, mektup gönderen kimsenin bu önceden öde­me işini postahanede yapması zorunluluğu bu usulün yaygınlaşmasını önledi. Bu du­rumu önlemenin tek yolu, ücret tarifesini hafifletmek ve sadeleştirmek (ücret deği­şikliklerini mektubun ağırlığına göre değil de gideceği yere göre uygulamak), ayrıca ödeme muamelesini elden geldiğince basit­leştirmekti. İsveç’te De Treffenberg (1823), İngiltere’de Charles Knight (1834) ve Charles Whiting (1837-1838), Fransa’da da Piron (1838) ile Grasset (1839) bunun için, basılı veya üzeri damgalı kâğıt veya zarflar kullanmayı tasarladılar. 1819-1836 Arasın­da, bu sistem özellikle, gönderme işlerini tekelinde bulunduran Sardunya krallığı ta­rafından bile kullanıldı. Bu ülkedeki posta idaresi, yazışmaların ulaşımını tekelinde bu­lundurarak, özel ulaklarla gönderdiği mek­tuplar için bir çeşit mektup kâğıdı satı­yordu. İngiliz James Chalmers’ın denemeleri pula son biçimini verdi (1834-1838). Chalmers’ın bu buluşu, birçok tartışma­dan sonra, Rowland Hill’in teklifi üzerine 1840′tan itibaren İngiltere’de kullanılmağa başlandı (10 ocakta bütün İngiltere toprak­ları üzerinde tek ücret uygulaması başladı; 6 mayısta da ilk posta pulu olan 1 penny’lik siyah pul çıkarıldı), ücretin peşin öden­diğini gösteren bir belge olduğu için de, 28 ağustos 1848′den itibaren, Posta idaresi genel müdürü Etienne Arago’nun isteği üzerine, posta pulu usulünü Fransa da kabul etti. Oysa Fransa’da bu yenilik, daha ön­celeri, ücret indirimleri dolayısıyle hazi­nenin zorunlu olarak kayba uğrayacağı gerekçesiye birkaç kere reddedilmişti. 1 Ocak 1849′da Fransa’da posta ücretleri yeniden düzenlendi.

Üzerlerinde çeşitli sayıda şekiller bulunan posta pulları, ülkeye ve çıkış tarihine gö­re değişen tabakalar halinde basılır. Bu pulların birbirinden kolayca ayrılmasını sağ­lamak için de iki pul arası dantel biçi­minde delikli olur. Otomatik dağıtıcılar için tek pul dizisi veya birkaç pulluk tabaka­lar halinde satışa sunulan pullar da var­dır. Genellikle dikdörtgen biçiminde olan posta pulu bazen kare, hattâ üçgen veya herhangi bir geometrik şekilde de yapıl­mış olabilir. Yüzeyi genellikle 4 ilâ 20 sm2 arasında değişir. Çok zaman, pulun değe­riyle birlikte yüzeyi de büyür. Ayrıca bu yüzey, seçilen konuya göre de değişir. Ba­zı olağanüstü durumlarda, piyasaya gerekli sayıda pul çıkarmak konusundaki güçlük­ler dolayısıyle veya belirli bir yerde ge­rekli sayıda pul bulunmaması sebebiyle pul­ların ikiye bölünerek değerinin yarısı he­sabiyle kullanıldığı da olmuştur. 1915′te Rusyada kalın kağıt üzerine basılan bazı zamksız pullar para yerine piyasaya sürülmüştü.Büyük parçalar halinde gönderilen matbu evrak önceden iptal edilmiş pullarla pos­taya verilir ve böylece de idarenin posta­ya verme işlemi sırasında pul iptal etme zorunluluğu önlenmiş olur. Bu konuda 1893′te yapılan denemeler kesin bir sonuç ver­medi. Ama bu usul 1920′den beri yine kullanılmaktadır. Pulların kullanım süresi ge­nellikle sınırlı değildir.

Kullanım bakımından kolaylıkları dolayısıy­le posta idareleri çok zaman, telekomüni­kasyon idareleriyle işbirliği yaparak, mek­tupların üzerindeki pulların tarifenin gerektirdiğinden eksik olması halinde ödenecek fark ücretleri konusunda, taahhütlü, özel ulak mektuplar, posta paketleri, telgraf, telefon v.b. ücretleri için de pul kullanıl­ması yoluna gitmiştir.

• Türkiye’de ilk posta pulu ince kâğıtlara basılmıştı ve üzerinde tuğra ile «Dev­leti Âliyyei Osmaniye» yazısı vardı. 1865′te pulun biçimi değiştirildi; tuğra çıkarıldı ve dikine bir oval zenmin üzerine ayyıldız yerleştirildi; ayrıca pulun üzerine «Postai Devleti Osmaniye» yazısı kondu. 1876′da yapılan değişiklikle de bu yazı, ayın ortası­na yerleştirildi ve yıldız kaldırıldı. 1892′de pulun çevresi türk motifleriyle süslen­di, ortaya osmanlı arması basıldı. 1898′de Osmanlı-Yunan savaşının başarıyle so­nuçlanışını kutlamak üzere altı köşeli bir pul çıkarıldı. Bu pulun” üzerinde «Bilâdı Meftuha’dan Tisalya Kıt’ası Postasına Mah­sustur» kaydı kondu ve tuğraya da yer verildi.

İkinci Meşrutiyetin ilânı (1908) üze­rine çıkarılan pulda «Hatırai Meşrutiyet» yazısı yer aldı. Bundan sonraki dönemde Sultan Reşad’ın bazı vilâyetlere yaptığı zi­yaretler de pullarda sürşarjla belirtildi. 1913′e kadar çıkarılan türk pullarında re­sim kullanılmadı. İlk resimli posta pulu Edirne’nin düşman işgalinden kurtarılışının hatırasına ve Edirne’deki Selimiye camii’nin resmiyle süslenerek Londra’da bastı­rıldı. Birinci Dünya savaşı sırasında eski pullar sürşarjlı olarak kullanıldı; savaşın sonuna doğru (1917) tedavüle çıkarılan pul­lar Viyana’da bastırıldı. 1920′de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından daha önce Avrupa’da bastırılan pullar ikiye bölünerek kullanıldı; bu da ihtiyacı karşılamayınca mahakim ve devairi adliye, mahakimi şer’iye, kâtibi âdil, amele pasaportu, defteri hakanî, tiyatro, müze, Hicaz demiryolu, donanma ve mali­ye pullarından bir kısmı önce elle, daha sonra makineyle sürşarj edilerek posta pu­lu yerine kullanıldı; ihtiyaç bu yolla da karşılanamayınca İtalya’da, üzerinde «Kelimei Tevhid» yazısı bulunan pullar bas­tırıldı (1922). Kurtuluş savaşının kazanılma­sından sonra 1 ocak’ 1924′te Lozan antlaş­masının hatırasına bastırılan ve satışa çı­karılan pullarda Atatürk’ün resmi ve «Ha­tırai Sulh» yazısı yer aldı. Dünyada ilk kabartma posta pulu Türki­ye’de basıldı (1968). PTT idaresince, Ankara’daki Ajans Türk kurumuna bastırı­lan ve anma grubundan olan bu pullarda türk çinileri desen olarak kullanıldı.

Bu pullar üç türlüdür: 1. Yeşiltürbe kubbe ta­van motifi;
2. İstanbul’daki Hürremsultan türbesinde bulunan kabartma bahar çiçeği motifi;
3. iznik çinisi.
Aynı kurum daha sonra İstiklâl mâdalyasıyle madalya ve be­ratını birarada veren iki kabartma pul da­ha bastı (1968). Gene Ajans Türk’e, 1971′-de Hava kuvvetlerinin 60. kuruluş yıldönümünü anma dolayısıyle pul bastırıldı.
• Pullar genel olarak üçe ayrılır: hazine pulları; posta pulları; yardım pulları.
Hazine pulları”nın hangi belgelere ne öl­çüde yapıştırılacağı, ilgili kanunlarla belir­tilir ve bedeli hazineye kalır. Türkiye’de hazine pullarının kullanılmasına Düyunu Umumiye tarafından ve damga resminin toplanması amacıyle 1880′de başlandı. Meş­rutiyet döneminde Hicaz demiryolunun yapımına yardım için hazine pulu çıkarıldı, bunlar postada kullanılmadı. Postada kul­lanılan ve geliri hazineye kalan pullar: 1. evlâdı şüheda pulları (1915); 2. tayyare mü­dafaa pulları (1937); 3. millî müdafaa pul­larıdır (1941).

Posta pulları. Türkiye’de posta pulu bas­tırma ve piyasaya sürme yetkisi 5584 Sa­yılı kn. md. 7 ile PTT Genel müdürlüğüne verildi. Genel müdürlük Postada Kullanı­lan Değerli Kâğıtlar yönetmeliğinde posta pullarıyle ilgili yıllık emisyon programları­nın nasıl hazırlanacağını, pullara basılacak resimlerin nasıl sağlanacağını, pulların basımlarıyle ilgili kuralları, pulların teşkilâ­ta dağıtımını, piyasaya çıkarılış zamanını satışta kalma ve geçerlik sürelerini belirt­ti. Aynı genel müdürlük 5584 Sayılı kn. md. 20′ye göre resmî daire ve kuruluşlar­da, anma törenlerinde, bir yardım ve hiz­met karşılığı görülen işlerde kullanılmak üzere üç ayrı türden pul çıkarmakla gö­revlendirildi. Bu pulların baskı sayısı, abo­nelerin ihtiyacı, serbest satış durumu, satısta kalma süreleri hesaplanarak 300 000 -600 000 arasında tespit edildi. PTT idare­sinin üyesi bulunduğu Dünya Posta birliğinin (UPU) Dünya Posta sözleşmesinde ve tüzüğünün 7., 105., 173. ve 174. madde­lerinde de posta pullarıyle ilgili hükümler vardır.

Yardım pulları, postada kullanılan fakat geliri ilgili derneklere giden, çeşitli tarih­lerde çıkarılan pullardır.
Başlıcaları: muhacirun ianesi pulları (1890); Müdafaai Milliye cemiyeti pulları (1915); Osmanlı Donanma cemiyeti pulları (1918); Kızılay şefkat pullan (1910); Türk Hava kurumu pulları (1926); Çocuk Esirgeme kurumu şef­kat pulları (1928).

— Süs. santl. Zanaatçıların en çok beğen­diği pul, karet kaplumbağalarının kabuk­larından elde edilir. Bu kabuklar, siyah renkli ve sarı veya açık kahverengi be­neklidir. Pul elde etmek için kabuk ilkin kaynar suda yumuşatılır; ardından da bakır kalıplara dökülür. Pul yapımında, XIX. yy.ın ortasından beri, yüksek basınçta bir­birine eklenen yumuşatılmış parçalar da kul­lanılmaktadır.

Eskiler hayvan kabuklarını ve kabuklardan elde edilen pulları çeşitli işlerde kullanır­lardı. Meselâ lir’lerin. gövdesi içi boş bir kabuktu, Vergilius, Ovidius ve Juvânal üze­ri hayvan kabuğu pullarıyle süslenmiş dö­şeme eşyasından söz ederler. Bu usulün Uzakdoğu’da da bilindiği Avrupa’da XV. yy.dan itibaren portekiz denizcilerinin ta­nıklıkları dolayısıyle öğrenildi. Bundan son­ra da Rönesans döneminin ince marangoz­luğu artık tümüyle bu usulü benimsedi ve . tahtadan yapılmış döşeme eşyası, 1670′e doğru, pul veya (kalay ve bakır gibi) yu­muşak bir madenden yapılmış gömme süs­lerle donatılmağa başlandı. Bu süsleme tar­zı XVIII, yysın sonuna kadar (Jacob, Montigny, Levvaseur gibi) en ünlü ince ma­rangozlar tarafından kullanıldı. Fransa’da İkinci imparatorluk döneminde aynı süs­leme tarzı yeniden geçerli kılınmak istendi ama pulları meydana getiren ana maddele­rin zamanla pulun biçiminin değişmesine yol açması ahşap üzerine yapılan süslemelerde artık bu maddenin kullanılmaması sonu­cunu doğurmuştu. Bundan dolayı da, Madagaskar’dan, Seychelles adalarından veya Venezüella’dan gelen kabukların kullanım alanı daraldı ve bu kabuklar yalnız küçük yüzeyler halinde, tütün takımı, fırça sapı, pudra kutusu kapağı, tarak ve yelpaze,ya­pımında kullanılmağa başlandı.
— Terz. Pullar, yuvarlak, dört köşe, uzun, sivri uçlu, düz, üzeri hafifçe kabarık, tek renkli veya ortası göz göz delik olabilir ve tek sıra halinde, bir desen meydana ge­tirecek biçimde veya bir boncuğun çevresi­ne işlenir.
— Zool. Zooloji bilginleri derideki yassı uzantıların her çeşidine pul adını verirler. Pullar çok değişik yapıda olduğu için dai­ma homolog organlar olmayabilir. Balıkların pulları altderiden oluşan küçü­cük plaklardır; bunların oluşumunda üst derinin payı genellikle pek önemsizdir. Pulların yapısı türlere göre çok değişiktir. Köpekbalıklarında pullar plakoid şeklinde, yani diş yapısında ve biçimindedir. Mersin balıklarında pullar ganoyittir; ya­ni üzerleri parlak bir mine ile kaplıdır. Kemikli balıklarda pullar ince ve esnek, kenarları ya dişli (taraksı pullar) veya de­ğirmidir (değirmi pullar). Ayrıca balıkla­rın pulları birbirinden bağımsız ve kiremit düzeninde dizilidir; bunların tedricî büyümelerine bakılarak balıkların yaşı tahmin edilebilir. Sürüngenlerde pullar balıklarınkinden çok farklıdır. Bunlarda pullar üstderiden oluşur ve kiremit düzeninde değil­dir; derinin üzerinde yüzeysel bir tabaka halinde yer alır ve zamanla birbirine biti­şip kaynaşarak bir bütün olur.
Bunların hepsi birden bir çeşit kılıf meydana geti­rir. Hayvan büyüyebilmek için bu kılıfı zaman zaman atmak zorundadır (deri de­ğiştirme). Kertenkelelerle yılanlarda pul­lar çok basittir. Timsahlarla kaplumbağa­larda pulların altında ayrıca altderiden oluşan kemik plakalar bulunur. Böylece tam bir dış iskelet halini alan pullar kamlumbağalarda esas iskeletle birleşerek ba­ğayı meydana getirir. Sürüngenlerinkine tı­patıp benzeyen pullara kuşların bacakların­da rastlanır ve bu iki sınıfın ortak bir soydan geldiğini gösterir. Bazı memeliler­de (pangolin, tatu) görülen bağalar da tıp­kı timsahlarınkini andırır. Kelebeklere ve­rilen pulkanatlılar adı, kanatlarını ince bir toz tabakası gibi örten mikroskopik pul­lardan dolayı verilmiştir. Bir kısım kele­beklerin madenî ebrulu, kadifemsi, yanar­döner güzelim renkleri kanat pulları üze­rine düşen ışığın yansıma ve enterferasyonlarından ileri gelir.
♦ Sıf. Pula benzeyen, pulu andıran. | İnce bir tabaka halinde olan. || Pul şişe, yeşil camdan yapılan çok ince çeperli şi­şe.
— Jeol. Pul kaya, yaprak yaprak ayrılan taşların genel adı. Eşanl. ŞiST.
♦ Pul pul blş. sıf. Pullar, küçük parça­lar halinde. (LM)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUKA veya PUKE

Tarih 13 Haziran 2009

PUKA veya PUKE, Kuzey Arnavutluk’ta yer, İşkodra’nın dağlık art ülkesinde;
1 780 nüf. Bakır madenleri. (Osmanlı devrinde İşkodra vilâyeti merkez sancağında bir ka­za merkeziydi.) [LM]

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUKA veya PUKE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUERTOLLANO

Tarih 13 Haziran 2009

PUERTOLLANO, İspanya’da şehir, Castilla la Nueva’da (Ciudad Real ili), sierra Morena’nın kuzey sırtında; 53 700 nüf. önemli maden kömürü havzası. Petrol ra­finerisi. Petrokimya. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUERTOLLANO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUEBLO

Tarih 13 Haziran 2009

PUEBLO, A.B.D.’de (Colorado) şehir, Yu­karı Arkansas ırmağı kıyısında, Kayalık Dağlar’ın doğu kenarında; 91 200 nüf. Şe­hir bir demiryolu kavşağı (kıtaaşırı yol ile Denver’den gelen ve Kayalık Dağlar’ın ke­narı boyunca uzanan kuzey-güney hattı) olması ve kömür madenlerine yakınlığı sa­yesinde gelişti. Dökümhaneler; demir ve demirsiz madenler (bakır, çinko, kurşun) metalürjisi. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUEBLO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTİLORHİS

Tarih 13 Haziran 2009

PTİLORHİS i. Kadifemsi siyah tüylü, ol­dukça büyük boylu ötücü kuş. (Koyu yeşil veya mavi madenî parıltılı pulsu tüylerden bir göğüslüğü vardır; gagası oldukça uzun­dur, Yeni Gine’de ve Avustralya’nın kuze­yinde yaşar.) [L]

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTİLORHİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Forex ve Döviz Piyasaları

Tarih 13 Haziran 2009

Döviz piyasaları
forexYatırım, hedging, spekülasyon amacıyla yapılan hareketlerin gerçekleştiği döviz piyasaları 24 saat açıktır. Açılış Sidney ve Tokyo’da olur, Hong Kong ve Singapur, Bahreyn ile sürer Avrupa piyasalarına geçer. Frankfurt, Zürih, Londra’dan New York, Chicago piyasalarına ve Los Angeles ve San Fransisco’ya devam eder. İşlem hacmi, dünya ticaret hacminin 50 katından fazladır. İşlemlerde ağırlık Amerikan doları ve Alman markı, Amerikan doları ve yen üzerindedir. Günlük işlem hacmi, milyar dolar temelinde en fazla İngiltere, ABD, Japonya, Singapur’dadır.

İşlemlerin çekirdeğinde aracı ticari bankalardır. Merkez bankaları kur ve faiz istikrarı sağlar. Bankalar doğrudan, Interbank ile, aracılar ve brokerlar ile, merkez bankaları ile, Hazine ile çalışırlar. Bankaların döviz piyasasındaki riskleri politik, transfer riskleri olarak sistematik olabilir. Riskler finansal da olabilir ve kur ve faiz riskleri şu pozisyonları içermektedir: spot, forward, swap, opsiyon. Ayrıca çalışanların riskleri de işlemleri etkiler: performans, zayıflık, hırs, eğitimsizlik, stres, yanlış anlamalar, dil sorunu, yazım hataları, takım uyumsuzluğu, headhunters, iletişim sistemleri.

Döviz piyasaları bir ülke parasının başka bir ülke parasıyla değişimi işlemleridir. Yabancı para ve mevduat hesaplarının değişimi olarak aktifler spot ve forward biçimlerinde para fonlarında dönüşür. Kullanılan ortam elektroniktir. Kur, bir para biriminin diğer para birimi karşısındaki fiyatıdır. Kotasyonları çift taraflıdır: alış-satış. Alış ve satış arasındaki farka spread denir. Bir para, baz döviz alınır ki, bu ABD dolarıdır. Kurlar, direkt veya dolaylı olarak gösterilir. Yurtiçi piyasalarda, yerli para içermeyen gösterimler çapraz kur, uluslararası piyasalarda ABD dolarını içermeyen kurlar çapraz kur olarak tanımlanır.

Türkiye’de para piyasaları [değiştir]

Türkiye’de modern para ve döviz piyasaları 24 Ocak 1980 Kararları ile harekete geçmiştir. Bu tarihten önce ithal ikameci, korumacı sistem vardı. Devletçe belirlenen sabit kur sistemi, karaborsa ve yastıkaltı sektörlerine yol açıyordu. 24 Ocak Kararlarıyla ABD doları 47.70′ten 70.00 liraya yükseltilerek devalüasyon yapıldı. Esnek ve günlük kur sistemine geçildi, fiyatlar serbestçe piyasada belirmeye başladı. TPKKK 29 aralık 1983′te kaldırıldı, kredi ve mevduat faizleri serbest bırakıldı. 30 temmuz 1981′de SPK kabul edildi. Döviz girişi her tür yoldan serbestleştirildi. 1989′da altın piyasası kuruldu.

Türkiye’de döviz işlemleri Serbest piyasada, TCMB denetimindeki döviz ve efektif piyasasında, bankalararası piyasasında olmak üzere üç piyasada gerçekleştirilmektedir. Serbest piyasada işlemler efektiftir. Merkez bankası piyasasında ise, Merkez Bankası, bankalararası döviz hareketlerini yönetiyor, kaynakları etkin olarak kullandırıyor, Türk lirasının yabancı paralar karşısındaki değerini ayarlıyor. Döviz işlemleri en yoğun olarak bankalararası piyasada gerçekleşmektedir.

Para piyasaları

Finansal piyasalar, işlem gören ürünlerin vadesine göre para piyasaları ve sermaye piyasaları olarak ikiye ayrılmaktadır. Para piyasalarında işlem 1 yıldan kısa, sermaye piyasalarında bir yıldan uzundur. Para piyasalarında kısa vadeli likidite açığı olanla fazlası olan karşılaşır. Likidite fazlası olan faiz talep eder, açığı olan faiz öder. Mekana göre yurtiçi ve yurtdışı olarak ikiye ayrılan para piyasalarında işlemler ulusal parayla sınırlıysa yurtiçi (Interbank), uluslararası paralarla yapılanı yurtdışı piyasadır (Euromarket).

Örgütlü, kurumsal, profesyonel, kredibilitesi yüksek, ürün standardı olan bir piyasadır. Para piyasalarında müşteriler, bankalar aracılığıyla karşı karşıya gelirler. Döviz piyasalarına, alım satım, fonlar, repolar, mevduatlara bankalar aracılık eder. Bankalar müşterilerle, diğer bankalarla, finansal aracılar ve brokerlarla, merkez bankalarıyla ve Hazine ile çalışırlarken kar amacı ve kendi pozisyonlarını hedef alma gayesiyle hareket ederler.

Bankalar para piyasası risklerine karşı hedging (koruma) yöntemi uygular. Bunun için forward, futures, opsiyon yöntemleri kullanırlar. Para piyasası fon transferleri ile piyasanın likidite sorununu çözer. En önemli aktörü olan bankalar topladıkları mevduat fonlarını işletmelere kredi olarak verir, hükümetlere Hazine Bonosu adıyla kısa vadeli borçlanma araçları satın alarak fon aktarırlar. Fonların fiyatı olan faiz oranı, vade, para birimi, kredibilite, enflasyon, arz ve talep tarafından belirlenir.Faiz oranları dalgalanmaları, bankaların açık ve kapalı pozisyonlarını, fiyat riskini belirler. Piyasalarda her gün belirli bir zamanda bir Interbank Oranı belirlenir. Mesela Londra’da LIBOR olan bu oran piyasadaki referans bankaların her gün saat 11′de diğer bankalara 1 ile 12 ay arasındaki sürelerde borç vermeye razı oldukları oranı gösterir. Faiz oranları yanında faiz periyotları belirlenmektedir.İşlem süreleri, günlerin fiili sayılarıyla veya bütün ayları 30 gün kabul etmekle yapılır. Takvim yılının hesaplanması da ya yılın 365 gün olarak kabul edilmesi (sterlin, belçika frangı, singapur doları) yahut yılın 360 gün olarak kabulüyle (diğer paralar) olur.

Para piyasası işlem türleri unsecuritised ve securitised olarak iki türdür. Unsecuritised işleme over teh counter denir ve doğrudandır. Securitised’de ise ikincil piyasa olabilir. Banka kredileri sabit veya fixed term loans ve periyodik veya roll over credits olarak ikiye ayrılır. Tasarrufçuların banka işlemleri de call money, day to day money, fixed term deposits, fiduciary deposits diye farklı türlere ayrılmaktadır. İkincil para piyasası enstrümanları hazine bonoları, mevduat sertifikaları, banka kabulleri, finansman bonoları, euro commercial paper, repo’dur.

Türkiye para piyasaları Türk lirası ve sermaye piyasası işlemlerini gerçekleştirir. Para piyasası da organize ve organize olmayan olarak ikiye ayrılır. Organize piyasalar Interbank, devlet iç borçlanma senetleri piyasası, TCMB repo ve tersrepo işlemleri piyasası, İMKB tahvil ve bono piyasası, borsa para piyasası’dır. Organize olmayan piyasalar Bankalararası Serbest para piyasası, bankalararası repo piyasası, bankalararası tahvil ve bono piyasası’dır.

Bankalararası Döviz Piyasası

1990′dan beri çalışan piyasada bankalar, kurumlar ve özel finans kurumları işlem yapar. Bankalar, birbirleriyle ve sadece line’ı olan bankalarla sadece line limitleriyle iş yapar. Bu iş için teminat talep etmezler. Reuters’de, bir Amerikan Doları için alış satış kotasyonları ilan edilir. Bu kotasyonlar ancak 1.000.000 ABD Doları için geçerlidir. Fiyat, pazarlıklıdır.

Merkez Bankası bu piyasaya müdahale edebilmektedir. Piyasanın 10′da açılmasını takiben kotasyonları izler, eğer kotasyonlar tolere edilebilen seviyeyi aşarsa müdahaleye başlar. Merkez Bankası Döviz ve Efektif Piyasaları Müdürlüğü,en yüksek dolar alış kuru veren bankalardan başlayarak telefonla, minimum işlem limiti olan 1.000.000 dolarlık satışlar yapar ve satışlar hedeflenen fiyata kadar devam eder. Bankalar, aldıkları dolar karşılığı TL’yi EFT sistemi kapanıncaya kadar Merkez Bankası’na yatırır. Bankalar, TL yükümlülüğünü karşılayamazsa cezai işlem yapılır. Döviz Interbankında Londra kaynaklı işlemlerde büyük bankalarla Türk bankaları brokerlar aracılığıyla işlem yapmaktadırlar.

Döviz
Döviz, dar anlamda (çek, poliçe gibi) yabancı parayı temsil eden belgeler. Türkçede yabancı ülkelerin paralarına döviz denmektedir. Herhangi bir ülkenin parasının, başka bir ülkenin (veya ülkelerin) parasına dönüştürülmesiyle ilgili işlemlere de döviz işlemi veya kambiyo işlemi denir. Döviz kelimesi dilimize Fransızca’daki deviseden geçmiştir. Genel olarak döviz dendiğinde milletlerarası ödemelerde kullanılan ödeme araçlarının tamamı ifade edilir.

Ekonomik açıdan bakıldığında döviz, iktisadi anlamda bir mal niteliğindedir. Döviz borsaları bazı özel nitelikleri olan piyasalardır. Kısaca belirtmek gerekirse, New York, Londra, Tokyo, Frankfurt, Zürich ve Paris en büyük döviz borsaları arasında bulunmaktadır. Ancak, döviz piyasalarını belirli bir yer veya mekanla sınırlı piyasalar olarak düşünmek doğru değildir.

Döviz borsaları, muayyen coğrafi bölgelerde faaliyet gösterseler de, çeşitli elektronik haberleşme araçlarıyla birbirleriyle sürekli olarak ilişki içinde bulunurlar. Denilebilir ki, günün her saatinde dünyadaki döviz piyasalarından herhangi birisi açık bulunur. Mesela ABD’in batısında yer alan San Fransisco’da borsalar kapandığında Uzak Doğuda Tokyo, Hong Kong ve Singapur borsaları, ayrıca bu borsalardaki çok uluslu Amerikan ve Avrupa bankalarının şubeleri yeni açılmışlardır. Uzak Doğu borsaları kapandığında ise Orta Doğunun mali piyasaları ve merkezleri iki saatten beri çalışmakta olup Avrupa borsaları mesaiye yeni başlamaktadır. Avrupa ile ortak çalışma saatleri sırasında New York borsasında faaliyet hacmi yoğunlaşmaktadır. Londra bankaları coğrafi konumları dolayısıyla, günlük çalışma süresi içinde öteki Avrupa piyasaları ve Kuzey Amerika dahil olmak üzere, Uzak Doğu ve Orta Doğu piyasalarıyla işlem yapabilmektedirler.

Milletlerarası döviz borsaları 24 saat sürekli olarak çalıştıkları için döviz fiyatları (kurları) sürekli olarak değişirler. Döviz bir iktisadi mal gibi işleme tabi tutulduğundan, dövizin bir arz ve talebi ve dolayısıyla da bir fiyatı vardır. Döviz fiyatlarına döviz kuru (exchange rate) denmektedir.

Döviz kurları genellikle bir birim döviz başına (veya bununla değiştirilebilen) milli para miktarı olarak tanımlanır. Döviz kurları 1 birim milli paranın karşılığı olan döviz miktarı olarak da tanımlanabilir. Bu şekilde düşünüldüğünde kurlar 1 USD = 1,35 TL veya 1 TL = 0,74 USD olarak ifade edilebilir. Bu iki sistem birbirinin tersidir. Birincisinde dövizin, milli para cinsinden değeri ifade ediliyor; buna direkt-kotasyon sistemi deniyor. İkincisinde ise milli paranın dış değeri, yani döviz cinsinden fiyatı gösteriliyor; buna da indirekt kotasyon sistemi deniyor.

Milletlerarası borsalarda döviz kurları ABD dolarıyla milli paralar arasındaki değişim oranı şeklinde ifade edilince, ABD doları dışında iki para arasındaki değişim oranı bunların dolar cinsinden fiyatlarına göre dolaylı olarak hesaplanabilir. Mesela, 1 USD = 1,35 TL ve 1 USD = 0,83 EUR ise; 1 EUR = 1,63 TL olur. Bu şekilde dolar dışındaki paralar arasında hesaplanan kurlara çapraz kur (cross-rate) denilmektedir. Yani iki para arasındaki dolaylı değişim oranına çapraz kur adı verilir.

Yabancı paraların çapraz kurları arasında da bir uyum vardır. Çapraz kurlar arasındaki uyum bozulur, yani dövizin ucuz olduğu yerden satın alınıp pahalı olduğu yerde satılması işleri ortaya çıkabilir. Bu farklardan yararlanarak kazanç sağlanması işlemine arbitraj denir. Geniş anlamda döviz ticareti; döviz bazında mevduat bulundurmayı, döviz piyasaları arasındaki kur farkından kar elde etmeyi (döviz arbitrajı), zaman içindeki kur değişmelerinden kar elde etmeyi (döviz spekülasyonu) de kapsamına almaktadır.

Döviz piyasaları vadeli piyasa (forward market) ve vadesiz piyasa (spot market) olmak üzere ikiye ayrılırlar. Vadesiz piyasalarda döviz işlemleri herhangi bir işgününde o günün döviz kuru üzerinden yapılmaktadır. Vadeli piyasalarda ise tarafların sözleşme ile tesbit ettikleri gelecekteki bir gün ve döviz kuru üzerinden (vadeli döviz kuru) döviz alım ve satımının taahhüt edilmesi şeklinde yapılmaktadır.

Vaktiyle altın para sisteminin yürürlükte olduğu yıllarda ülke paraları, bulundurdukları veya temsil ettikleri altın miktarına göre birbirleriyle mübadele edilirlerdi. Mesela Türk lirası 2 gr altını, dolar 6 gram altını temsil ediyorsa, 1 dolar = 3 TL olarak belirlenirdi. Böylece belirlenmiş olan kurların değişmeleri de mümkün olmazdı. Altın para sisteminin çok önemli bir üstünlüğü olarak nitelenen bu husus, daha sonra kâğıt para sistemine geçirilmesiyle birlikte geçerliliğini kaybetti. Döviz kurları sabit veya esnek olarak belirlenebilmesinin fayda ve mahzurlarını esas alan tartışmalar iktisat literatüründeki canlılığını hala korumaktadır.

II. Dünya Savaşı sonlarından 1973 başlarına kadar dünyada geçerli olan ve Bretton Woods Sistemi diye bilinen para sistemi bir sabit kur sistemiydi. 1973 başlarından itibaren Batılı ülkeler esnek veya değişken kur sistemini benimsemişlerdir. Ne var ki, Avrupa Topluluğu ülkeleri gibi bazı sanayileşmiş ülkeler paralarını sabit kurlardan birbirine bağlayarak bir para sahası oluşturmuşlardır. Belirtmek gerekir ki, günümüzde tam bir esnek kur sistemi hemen hemen hiçbir ülkede uygulanmamaktadır. Hemen hemen her ülke döviz kurlarının nisbi de olsa istikrarlı oluşunu özlemektedir. İstikrar arayışları ise döviz piyasalarına müdahaleyi zorunlu kılmaktadır.

Türkiye’de 1929 yılına kadar Lozan Antlaşmasında yer alan hükümler dolayısıyla döviz piyasalarına fazla bir müdahalede bulunulamamıştır.

Lozan Antlaşmasının koyduğu sınırlamaların sona ermesiyle birlikte, 20 Şubat 1930 tarihinde çıkartılan 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu ile döviz işlemlerini düzenleme yetkisi Maliye Bakanlığına verilmiş ve yoğun bir şekilde döviz kontrolu uygulanmaya başlanmıştır.

Özellikle 1983′ten sonra Türk Lirasına konvertibilite sağlamak yönünde getirilen bazı düzenlemelerle 1567 sayılı kanunun uygulamaları yerine geniş ölçüde bir serbesti ortamı getirilmiştir. Sabit döviz kuru sistemi fiilen terk edilmiş ve kurların önce kısa aralıklarla, sonraları Merkez Bankasınca her gün belirlenmesi yoluna gidilmiştir. Hükümet 1989′da aldığı bir kararla banka ve yetkili kurumlara 3000 dolar veya eşdeğer döviz satabilme hakkı verildi. Mart 1990′da 32 sayılı karar olarak bilinen Türk Parasını Koruma Hakkındaki Karar’da yapılan değişiklikle, Türkiye’de yerleşik kişilere sınırsız döviz bulundurma ve transfer etme gibi haklar tanındı (1993).

Para piyasalarında spot işlemler:
Para ve döviz piyasaları, dünya coğrafyasının zaman dilimine göre yapıldığından işlemlerde işlem tarihiyle teslim tarihi (valör) farklıdır. Döviz ticareti fiziki değil, muhabir hesaplar üzerinden olur. Teslimatlar işlem gününden iki gün sonradır. Örneğin, Amerika’dan getirteceğim bir mal için x dolara ihtiyacım var. Bankamı arar, kuru sorarım. Banka, alış ve satış rakamı verir. Bu fiyatlar bankanın yabancı parayı alış ve satış rakamlarıdır. Banka, iki işgünü sonra x doları kredi eder, yani çekme izni verir, hesabımdan satış rakamı olan YTL’yi düşer.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası
Merkez Bankası, banknot ihraç eden, hükümetin para ve kredi politikasını yürüten, veznedarlık görevini üstlenmis ve devletin iktisadi ve mali danışmanlığını yapan bağımsız bir ekonomik kurumdur. Kağıt para (banknot) basma tekelini elinde bulundurur ve bu yetkiye istinaden bağımız olarak para politikasını belirler. Ayrıca Hazine Müsteşarlığı’na bağlı olan Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü’nce basılan madeni paraların tedavülü de Merkez Bankası’nca sağlanmaktadır. Merkez Bankası Elektronik Fon Transferi EFT, Elektronik Menkul Kıymet Transferi EMKT sistemlerinin Türkiye’deki sahibi olup[2], Tüm Dünya Bankalararası Mali İletişim Topluluğu’in (Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication – SWIFT) Türkiye ayağını yürütmektedir[3]. Banka büyük Elektronik Veri Dağıtım Sistemi (EVDS) olarak adlandırılan büyük bir veri tabanına sahiptir. Bu veri tabanındaki bilgiler İngilizce ve Türkçe olarak kullanıcıların hizmetine açılmıştır.
Vikipedi, özgür ansiklopedi

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Forex ve Döviz Piyasaları hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKOTONİK

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKOTONİK i. ve sıf. (fr. psychotoni-que). Ruhsal alanda uyarıcı etki gösteren maddelere denir.
— ANSİKL. Psikotonik maddeler, kimya­sal yapıları bakımından çok değişik grup­lara ayrılır; genellikle faydalı veya zararlı yan tesirleri vardır. Başlıca gruplar şun­lardır: bitkilerden elde edilen kafein, kokain, efedrin, striknin v.b. alkaloitler; uyan­dırıcı aminler serisinden sentetik aminler; izonikotinik asit türevleri; bazı madenî tuzlar (özellikle fosforlu tuzlar). Tedavi için, bu kadar değişik madde içinden her olaya uygun düşen ilâcı bulup seçmek gerekir. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOTONİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRZEMYSL

Tarih 12 Haziran 2009

PRZEMYSL, Polonya’da (Rzeszow voyvo­dalığı) şehir, Polonya-Rusya sınırı yakının­da, San ırmağının yukarı çığırında; 44 000 nüf. Tarihî bir şehir olan Przemysl’de eski anıtlar vardır: katedral, Büyük Kazimierz’in şatosunun yıkıntıları. Geleneksel (Przemysl, «sanayi» demektir) maden (demir ve tunç) işçiliği. Cam fabrikası. Kimya sanayii; sunî elyaf iplikçiliği ve dokumacı­lığı. Besin sanayii.

— Ask. tar. 1893′ten sonra tahkim edilen ve Avusturya’nın Galiçya savunmasına da­yanak olan Przemysl, Birinci Dünya sava­şında sert çarpışmalara sebep oldu. Daha 9 eylül 1914′te Ruslar tarafından kuşatılan garnizon, rus saldırılarına bütün kış karşı koydu. Avusturyalıların kurtulmak için yap­tıkları birçok karşı hücumun başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, 22 mart 1915′te 120 000 esir ve 1 000 topla Ruslara teslim oldu. Temmuz 1915′te tekrar Almanlara ge­çen şehir, 1944 temmuzunda Konyev’in bir­likleri tarafından işgal edildi.
Bk. ALMAN-RUS SAVAŞI. (L)
PRZERWA – TETMAJER (Kazimierz). Bk. TETMAJER.

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRZEMYSL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTERİDOSPERMAE

Tarih 12 Haziran 2009

PTERİDOSPERMAE çoğl. i. Yaprakları eğreltiotu yaprağına benzeyen ve üzerinde yumurtacıklar bulunan fosil bitkiler grubu.
— ANSîKL. Bu bitkilere Birinci zaman ta­bakalarında bol rastlanır. Bazılarının (İyginopteris, heterangium, medullosa) bütün kısımları (yaprak, üreme organları, anato­mi) bilindiği halde, diğer bir kısmının sa­dece anatomisi bilinmektedir. Bir kısmının da (sphenopteris, pecopteris, aletbopteridae ve neuropteridae) üreme organlarına bitişik yaprakları bulunmuştur. Birinci zaman ta­bakalarında ayrıca daha başka türlerinin de pek çok tohumuna rastlanır. Bu bitkiler, maden kömürü yataklarının oluşumunda rol oynamıştır. Hepsi açık tohumlu bitkiler arasında sayılır. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTERİDOSPERMAE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROUVE (Jean)

Tarih 11 Haziran 2009

PROUVE (Jean), fransız mimarı (Nancy 1901), Victor Prouve’nin oğlu. 1923′te kendi hesabına bir atelye açarak iç ve dış parmak­lıklar, mağaza kepenkleri, madenî mobilya ve doğrama işleri yaptı. Le Corbusier ve Mallet-Stevens’in dikkatini çekti; Beaudouin ve Lods ile çalıştı (Clichy halkevi, Buc Hava kulübü, Fransa’da katlanmış çelik saç­tan ilk perde duvar örneği). 1944′te Nancy belediye başkanı, sonra Danışma kurulu üyesi seçildi. Yenilikten yana olan mimar­lara yardım etti: Paris’te İnşaat federasyonu binası (1949), Lille Enternasyonal fuarı bina­sı (1950-1951), Eordeaux İtfaiyeciler kışlası (1951) v.b. özellikle Meudon’da evler yaptı (1950), standartlaştırmaya başvurmak ve hafif alaşımlar kullanmak suretiyle yapı iş­lerinin sanayileştirilmesinde büyük rol oy­nadı. Nancy’deki evi (1954), üslûbunun en belirgin yanını ortaya koyar: ana iskelet, kat­lanmış saçtan yapılmış açık bir kesonlar sis­teminden kurulmuştur; yanları, zemine otu­ran beton döşeme taşlarına gömülü profil­lere uygun şekilde yapılmıştır; katlanmış saçtan bir kiriş, alüminyum kasalardan mey­dana gelen çatıyı taşır, örtü, çelik strüktürlü ahşap panolarla sağlanmıştır. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROUVE (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTOPLAZMA

Tarih 11 Haziran 2009

PROTOPLAZMA i. (yun. protos, birinci ve plasma, oluşum > fr. protoplasma’dan). Biyol. Canlı madde. (Terim 1839′da Pur-kinje tarafından ileri sürüldü.)
— ANSiKL. Protoplazma heterojen karma­şık bir yapı gösterir ve belli bir düzene gö­re yer almış kısımlardan oluşur: her kısmın kendine has bir yapısı ve hepsi arasında da sıkı bir ilişki vardır. Protoplazmanın en ka­rakteristik bileşenleri büyük moleküllerdir; bunların çoğu da polimerdir. Onun için canlı madde büyük moleküllerin nitelikleri­ni taşır. Protoplazma değişebilen yapıda fi­ziksel kimyasal bir Sistemdir. Katı durum­dan Sıvı duruma kolayca geçer. Protoplazmanın başlıca kimyasal bileşenleri protitler (amino asitler, polipeptitler, prote­inler), yağlar (basit ve bileşik), glüsitler, madensel tuzlar ve Sudur. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTOPLAZMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTOPHASMA

Tarih 11 Haziran 2009

PROTOPHASMA i. Blattopterioitler gru­bundan böcek cinsi. (Bugünkü phasma’lara yakın olan bu böceğin fosili Commentry maden kömürü tabakalarında bulunmuştur.)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTOPHASMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTOHİTİT

Tarih 11 Haziran 2009

PROTOHİTİT sıf. Anadolu’da M.ö. III. binyıl sonları ile II. binyıl başlarında yaşayan yerli halk için kullanılır. (Hitit kültür ve dinine büyük etkisi olan Protohititlerin Anadolu’ya geliş, yön ve tarihleri hakkında kesin bir bilgi yoktur. Alacahöyük ve Kültepe’de Protohititlere ait olduğu sanılan seramik ve madenî eserler ele geçirilmiş­tir). [M]

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTOHİTİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTEZ

Tarih 11 Haziran 2009

PROTEZ i. (yun. prothesis, ekleme’den fr. prothöse). Cerr. Eksik bir organın ye­rini tutmak, bir organın sakatlığını gider­mek ve mümkünse görev yapmasını sağlamak amacıyle sunî organ yapmayı öngö­ren cerrahî dalı. (Bk. ANSiKL.) || Bu amaç­la kullanılan cihaz veya parça. || İç pro­tez, kemik, eklem, damar ve kalp cer­rahîsinde eksik kısımları tamamlamağa ve­ya organları yerlerinde tutmağa yarayan parçaların tümü. Bk. ANSiKL.
— Diş cerr. Diş protezi, dişleri tamir et­meğe, eksik dişleri tamamlamağa ve orto­dontide diş kavsi üzerindeki dişleri nor­mal yerlerine kaydırmağa yarayan protez. Bk. ANSİKL.

— ANSiKL. Cerr. Dünya savaşlarından sonra, ameliyatla kesilen kol ve bacakla­rın yerine sunîlerinin takılması ortaya çe­şitli protez meseleleri çıkardı; estetik ve görev bakımından aslına oldukça yakın sunî or­ganlar yapmak için çeşitli çarelere başvu­ruldu. Bacakların yerine eklemli sunî ba­caklar yapıldı; kesilme noktası ne kadar aşağıdaysa o kadar başarılı sonuçlar alın­dı. Kesilen kolların yerine ustaca yapılmış protezler takıldı; bu protezler sakat kim­seye geniş hareket imkânı veren çengel, kıskaç, içe ve dışa dönmeyi de becerebilen yakalama-tutma aracı gibi kısımlarla do­natıldı.
• İç protezler. Kemik parçalarını birleş­tirmek ve eksik kısımları tamamlamak için girişilen protezler, komşu dokuların takı­lan parçaları kabul veya reddetmesiyle il­gili çeşitli meseleler ortaya çıkardı. Kı­rıklarda öteden beri kullanılan sunî par­çalar, kemik sağlamlaştıktan sonra çıkarıl-labildiği ve ağır sakıncalar doğurmadığı hal­de bir kısım sentetik maddelerle yapılan sunî protezler başlangıçta aynı sonucu ver­medi. Fakat sonradan iç protez yapımı için dayanıklı ve organizmaca tahammül edilir maddeler ortaya çıkarıldı. Bunlar plastik maddeler, sentetik dokular ve ma­denlerdir. En çok kullanılan madenler özel çelikler ve vitalyum’dur (yüzde 65 kobalt, yüzde 25 krom, yüzde 6 molibden).
I. ORTOPEDİK PROTEZLER. Bu çeşit pro­tezlerin en çok kullanılanı uyluk-kalça ek­lemi protezleridir.
Uyluk protezlerinin hepsi bugün için ma­denîdir. Plastik maddeler bu iş için yeteri kadar dayanıklı değildir. Bu protezlerin birçok boyda çeşitli modelleri (Moore, Judet v.b.) vardır.
Hokka çukuru protezleri, uyluk kemiği ba­şının eklemlendiği çukurun yerini tutmak üzere hazırlanan protezlerdir; vitalyumdan yapılan ve kadeh şeklinde olan bu pro­tezler, eski hokka çukuru oyulup içine yer­leştirilir.
Tam kalça protezleri, hem uyluk kemiği başı, hem hokka çukuru yerine kullanılır; koksartroz tedavisinde ileri bir adım teş­kil eder; ama bunların yerlerine konması çok nazik bir işlemdir; büyük asepsi ve kan durdurma tedbirlerine ihtiyaç gösterir.
II. DAMAR PROTEZLERİ, bir atardamarın veya çeperinin yerine kullanılır. Sentetik olan bu parçalar teflon veya dakron’dan yapılır. Parçalar atardamar plastisinin ti­pine, yerine ve çapma göre çeşitli şekil­lerde imal edilir (aort kavşağı için Y ve­ya torba şeklinde protezler). Hastaya atar­damar protezi takıldıktan sonra sürekli olarak pıhtılaşmayı önleyici ilâçlar veri­lir. Bu tedavinin herhangi bir sebeple ke­silmesi protezin tıkanmasına yol açabilir.
III. KALP PROTEZLERİ, madenî veya maden-plastik karışımı kapaklardır. Çeşitli şe­killeri vardır: bazıları, açık (bugün en çok kullanılan Starr kapağı) veya kapalı
(Mac Govern kapağı) bir kafes şeklindedir; ka­feslerin içinde maden veya plastikten bir bilya bulunur, öteki modeller şekil ve kan akıtma bakımından yukarıdaki modeller­den ayrılır; bunlar yassıdır ve kalp içinde daha küçük bir yer tutar (Alvarez, Servelle kapakları).

Bu kapakların takılması vücut dışı kan do­laşımını ve açık kalp ameliyatını gerek­tirir; başarı oranı hastanın yaşına ve kalp hastalığının derecesine bağlıdır.
— Diş. cerr. Diş protezi’nin pek çok tek­niği vardır. Bu tekniklerde maden, plastik, porselen v.b. çeşitli maddeler kullanılır. Madenler arasında özellikle altın, platin, gümüş gibi kıymetli maden alaşımları, nikel-krom-kobalt ve molibden alaşımları sa­yılabilir.
Protezler, protez laboratuvarlarında ya biz­zat pratisyen tarafından veya genellikle «protezci» denen ve pratisyenin talimatıyle çalışan diş teknisyenleri tarafından yapılır. Laboratuvarlarda madenler için çok çe­şitli döküm usulleri, plastik ve seramik maddeleri için çeşitli pişirme, sıkma ve parlatma usulleri kullanılır. Son zaman­larda, porselen hamurunun doğrudan doğ­ruya altın alaşımları üzerinde pişirilmesi ve bir bağlayıcı yardımıyle madenle kay­naştırılması sonucu, estetik, tek parçalı ve sağlam kuronlar, köprüler yapılabilmekte­dir. Bu türlü protezlere «metal seramik» veya «altın seramik» protez denir.

Protez ayrıca ölçüden kalıp çıkarma, mo­del taslaklarını düzeltme, frezeleme gibi çok ince teknikleri gerektirir. Dişçilikle ilgili bütün kakmalar (inlay, onlay), ku­ronlar, kamalı dişler, sabit veya hareketli köprüler, emplantasyonlar, ortopedik diş-yüz ve ortodonti aygıtları diş protezleri arasındadır. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTEZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTEİT

Tarih 11 Haziran 2009

PROTEİT i. (fr. proteide’den). Biyokim. Polipeptitlerden daha karmaşık yapıdaki protitlerin cins adı.
— ANSiKL. Proteit’ler molekül ağırlığı çok yüksek maddelerdir; hidroliz yoluyle yalnız aminoasit veren holoproteitler ile heteroproteitleri kapsar; heteroproteitlerin hidrolizi yalnız aminoasitlerin değil, «prostetik gruplar» denilen protitsiz maddelerin de ortaya çıkmasını sağlar.

Proteitler ortak özellikler taşır. Bunlar, molekül ağırlığı çok yüksek, yani 36 000′den yukarı, hattâ bunun birkaç katı olan moleküllerdir. Bu moleküllerde sürekli o-larak dört element bulunur: karbon, ok­sijen, hidrojen, azot (yüzde 16); çoğu zaman fosfor ve kükürt de vardır. Proteitler su ile birleşince eriyerek koloidal eriyikler veya jeller verir; erime için en düşük pH derecesi 4 ve 5 arasıdır (izoelektrik nokta). Nötür tuzlar veya ağır metal tuzları proteitleri çökeltebilir. Nötür tuzlarla karıştığı ve pH derecesi izoelektrik noktaya yakın ol­duğu zaman, sıcağın ve maden asitlerinin etkisiyle de pıhtılaşır. Proteitler ayrıca bir­takım tepkimeler gösterebilir: biüre tepki­mesi, Millon tepkimesi, nihidrin tepkimesi, nitrik asitle sarıya boyanma, özgül olma­yan fakat peptitli bileşenlerin kimyasal gö­revlerinden ileri gelen tepkimeler. Elektroforeze ve kimyasal veya enzimsel yoldan hidrolize uğradığı zaman polipeptitler ve aminoasitlere parçalanır (heteroproteit du­rumunda olanlarda ayrıca prostetik bir ka­lıntı kalır). [L]

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTEİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTEİN

Tarih 11 Haziran 2009

PROTEİN i. (fr. proteine). Biyokimya. Kolo­idal yapıda azotlu tabiî madde; pek çok sa­yıda aminoasidin anhidrite dönüşmesinden oluşan bu madde holoproteit grupunu mey­dana getirir. Bk. PROTEiT ve PROTiT. Eski eşanlamlısı. ALBÜMiN.

— Petrokimya. Bk. ANSiKL.
— Ted. Protein tedavisi, önleyici veya iyi­leştirici olarak bir organizmaya heterojen protein maddesi verilmesi.
— ANSiKL. Petrokimya. Hidrokarbürler üzerinde yetiştirilen biramayalanndan besle­yici protein’ler üretilmesi, petrol sanayiinin son buluşlarından biridir. Her ne kadar deney devresi aşılmışsa da, üretim usulünün tam işlemesi uzun zaman alacaktır. Bununla be­raber, elde edilen sonuçlar, beslenme me­selelerine belki de dünya çapında bir çözüm getirebilecektir. Sıvı petrol veya tabiî gaz şeklindeki hidrokarbürlerin birçoğu, canlı mikroorganizmaların gelişmesi için destek görevi yapabilir, özellikle «candida» gru­bundan bazı biramayalan gazyağında bulu­nan parafinle beslenme niteliği taşır. B.P.’nin araştırma laboratuvalarmda keşfedilen usul­le, denetli sıcaklık altında, üretim ortamı­na konan biramayalan çok çabuk çoğalır. Gazyağı, canlı hücrenin temel elementlerin­den biri olan karbonu sağlar; öteki element ise havadaki oksijendir. Mikroorganizma’ların yaşaması için gerekli tamamlayıcı elementleri sağlamak için de madenî tuzlar katılır. Emülsiyon halindeki sıvı devamlı olarak alınır, santrfüjleme yoluyle protein kısmı ayrılır, parafini alınan gazyağı rafi­neriye geri gönderilir: parafin çok kolay donan bir madde olduğundan, soğuğa da­yanma bakımından daha iyi kalitede bir ürün elde edilmiş olur. Koyulandırılmış pro­teinli madde daha sonra bir dizi arınma iş­leminden geçirilir: yıkama, santrfüjleme, hidrokarbür kalıntılarının ayıklanması ve kurutma. En sonunda, hayvan yemlerine katılabilecek cinsten, protein ve vitamince zengin bir toz elde edilir. Bu tozun özellikleri ve maliyeti balık tozununkine yakın­dır.
— Ted. Protein tedavisinin iki önemli şekli vardır:
1. özgül protein tedavisi, antikor meydana getirmek için kullanılır; çünkü her protein maddesi antijendir ve bunun or ganizmaya sokulması bir antikorun oluşu­muna yol açar. Belirli bir patolojik durum meydana getiren protein maddesinin önle­yici olarak şırınga edilmesi, aşıların ve anatoksinlerin kullanılmasına başlangıç ol­muştur;
2. özgül olmayan protein tedavisi, bazı alerji belirtilerini ve bazı diskrazi hal­lerini tedavi etmede kullanılır. Otohemoterapi, otoseroterapi protein teda­visinin özel şekilleridir. Süt şırınga edilme­si de protein tedavisinin bir başka şeklidir. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTEİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTALİZASYON

Tarih 11 Haziran 2009

PROTALİZASYON i. (tes. edil. ad). Alü­minyum ve alaşımlarını kimyasal koruma usulü.
— ANSiKL. 1930′da Boulanger tarafından bulunan ve alüminyuma uygulanan protalizasyon, demir için uygulanan parkerleme işlemine benzer. Sıcak, yükseltgen bir ban­yo yardımıyle, geçirimsiz, yüzeysel oksit ta­bakaları meydana getirmeğe dayanan bir iş­lemdir. Kaynar haldeki banyo, iki yükseltgenme değeri alabilen bir maden tuzunun bazik çözeltisidir (fosfokromat, manganat). Bu banyonun alüminyuma etkimesiyle hid­rojen açığa çıkar. Hidrojen, tuzun çözünen oksidini çözünmeyen oksit halinde indirger ve bu oksit parçanın üzerine yapışarak onu korur. Bu oksit tabakası boya, vernik ve yağlı maddelere destek vazifesi görür. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTALİZASYON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROPİLBENZEN

Tarih 11 Haziran 2009

PROPİLBENZEN i. (fr. propylbenzene). Kim. Benzenin homologu olan C3H7—C6H5 formülündeki hidrokarbon; kümenin izome­ridir; 158° C’ta kaynar ve maden kömü­rü katranında bulunur. (Propil bromürün, gerek susuz alüminyum klorür eşliğinde benzene, gerek sodyum eşliğinde bromoben-zene etkimesiyle elde edilir.) [L]

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROPİLBENZEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROMETHEUS

Tarih 11 Haziran 2009

PROMETHEUS. Yun. mit. Titan, İapetos ile Klymene’nin oğlu, Atlas, Athos, Epimetheus’un kardeşi. Hesiodos, Aiskhylos ve öteki yazarlar tanrıların, özellikle Zeus’un öfkesini üstüne çekerek insanlığa nasıl hiz­met ettiğini anlatırlar. Tanrılar ateşten ya­rarlanmayı kendilerine sakladıkları için Prometheus ateşi çaldı ve içi oyuk bir bastona saklayarak insanlara getirdi. Bunun üzeri­ne tanrılar Pandora’yı insanlara gönderdi ve Prometheus Kafkas dağının tepesinde zincire vuruldu: bir kartal sürekli olarak, onun geceleri yeniden oluşan karaciğerini kemiriyordu. Herakles kartalı öldürerek iş­kenceye son verdi. Bu efsane birçok deği­şik yoruma konu oldu. Prometheus ayrıca, insanlara medeniyeti getirecek bütün bilgi­leri de öğretmişti: ev yapma, hayvanları ev­cilleştirme, madenleri işleme, yazı, tıp, kâ­hinlik v.b. Hattâ, kili yoğurarak insanı yarattığı ve bir parça kutsal ateşle canlan­dırdığı da söyleniyordu. Küçük zanaatçı­ların koruyucusu olan Prometheus’un Attike’de ünü çok yaygındı.
— İkonogr. Prometheus efsanesi antik sa­natta çok işlenmiştir: resimli vazolar, oy­malı taşlar, kabartmalar; heykeltıraşlıkta Capitolino müzesinin bir taş mezarı, Na­poli’deki başka bir taş mezar, helenistik bir heykel (Terme müzesi) Vatikan’da bir alçak kabartma sayılabilir.
— Ed. tar. Prometheus masalının görüldü­ğü en eski eserler, Hesiodos’un şiirleri olan Theogonia ve Ezga Kai Hemerai’du. (tşler ve Günler). Prometheus burada hile yoluyle, Zeus’a kafa tutacak gücü kaza­nır ve insanlığa iyilik eder, fakat Zeus so­nunda onu cezalandırır. Aiskhylos’un Zincire Vurulmuş Prometheus’u (Prometheus Desmotes) tanrılar tanrısı Zeus’un nankör­lüğüne kurban olur ve uğradığı haksızlığı protesto eder. Tanrıya isyan eden bu Pro­metheus sembolü daha sonra romantik edebiyatta işlendi: A. W. Schlegel’in Pro­metheus şiiri (1797) Prometheus’u «insan»a büyük bir inançla bağlı bir kahraman ha­line sokar; aynı anlayış Byron’un Prometheus’unda. (1816) ve Shelley’in Kurtulmuş Prometheus’unda de görülür. Andre Gide, Zincire Kötü Vurulmuş Prometheus’ta, kah­ramanına başka bir sembolik anlam verir: Prometheus’un karaciğerini kemiren kartal ihtirasların, insanın zararına beslenen istek­lerin ve duyguların sembolüdür. Promet­heus, kartalını yiyerek dengeyi yeniden bu­lacaktır. (L)

Prometheus Desmotes. Bk. zincire vu­rulmuş prometheus.

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROMETHEUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROMETEYUM veya PROMETYUM

Tarih 11 Haziran 2009

PROMETEYUM veya PROMETYUM i. (fr. prometheum’dan). Kim. Atom numarası 61, atom ağırlığı Pm =145 olan kimyasal element; 1926′da amerikalı kimyacı B.S. Hopkins tarafından bulundu. (Nadir topraklar grubundan bir madendir; uranyum’un fisyonundan meydana gelen ürünlere benzetilir.) [prometium da denir.] Eşanl. İLLİNYUM. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROMETEYUM veya PROMETYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROKOPYEVSK

Tarih 11 Haziran 2009

PROKOPYEVSK, S.S.C.B.’de şehir, Sibir­ya’da, Novokuznetsk’in kuzeybatısında; 290 000 nüf. Kuznetsk’in maden kömürü mer­kezi. Dokumacılık. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROKOPYEVSK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRİNÇ

Tarih 11 Haziran 2009

PİRİNÇ i. (fars. piring’den). Bakır ve çinko alaşımı; sınaî bir alaşımda çinko oranı en fazla yüzde 46′dır.
Pirinç kaplama, bir parçanın yüzeyine, elektroliz yoluyle ince bir pirinç tabakası çökeltmeğe dayanan işlem.
• Bu işlemin sonucu.

— ANSiKL. Pirinç, en çok kullanılan bakır alaşımıdır. Tarihi M.ö. Vl.yy.’a kadar uzanır. Hattâ, daha çinkonun bile bilinme­diği devirlerde bu alaşım, «sementasyon» denen usulle hazırlanıyordu: bakır kırıntı­ları, çinko oksit (çinko karbonat cevheri, kalamin) ve kömürle birlikte potada ısıtı­lıyor, oksidin indirgenmesiyle meydana ge­len çinko bakır içine dağılıyor ve genellikle yüzde 20 çinkolu ergimiş alaşım elde edili­yordu. Pirinçlerin başlıca üstünlükleri şun­lardır: çok çeşitli şekillerde işlenmesini sağ­layan levha ve tel haline gelme özelliği; mekanik direnç; atmosferin aşındırıcı etki­sine karşı dayanıklılık; ergime ve döküm kolaylığı ve özellikle, ucuz bir maden olan çinkonun katılması sebebiyle maliyet fiyatının düşük olması. Ayrıca bazı pirinç­lerin parlaklığı ve rengi, bunların mücev­hercilikte de kullanılmasını sağlar: çinko­nun katılmasıyle pirincin rengi kırmızıdan pembeye, çinko oranı yüzde 30 ile 40′a çı­kınca da sarıya döner.
Pirinç dökümcülüğünün en büyük özelliği, çinkonun çok kolay oksitlenerek beyaz çin­ko oksit dumanları yay maşıdır; bu yüzden, banyo yüzeyini titizlikle korumak gerekir. Bileşimine göre pirinçler soğukta veya sı­cakta işlenir: çinko yüzdesi 10′dan düşük (a fazı) ve 38′den fazla olan pirinçler ge­nellikle sıcakta işlenir; yüzde 10 ile 38 ara­sında çinko katılmış pirinçler ise soğukta şekil değiştirir (p* fazı).
• Âdi pirinçler. Bileşiminde yüzde 20′ye kadar çinko bulunan âdi pirinçler, mücev­hercilik ve kuyumculukta, küçük dekoratif parçaların yapımında kullanılır (Paris bron­zu, altın taklidi, tombak, krizokal). Çinko yüzdesi 28 ile 36 arasında olanlar dövülgen alaşımlardır; bunlardan en önemlisi, fişek kovanlarının veya lamba duylarının yapı­mında kullanılan çekme pirinci’dir (67-33). Çinko oranı yüzde 40 veya daha fazla olan­lar talaş kaldırma pirinçleri3dir (60-40). O-tomatik takım tezgâhlarında kolayca işleye­bilmek için bunlara genellikle yüzde 1 kur­şun katılır.
• özel pirinçler. Mekanik direnci ve aşın­maya karşı, özellikle deniz aşındırmasına karşı dayanıklılığı arttırmak için pirinçle­re, yüzde 1 ile 5 oranında kalay, alümin­yum, demir, nikel, manganez gibi element­ler katılır. Bu alaşımlar, «yüksek mukave­metli pirinçler»i meydana getirir ve bazen yanlışlıkla «yüksek mukavemetli bronzlar» diye de adlandırılır. Bu pirinçlerde, kırılma yükü 50 kg/mm2′ye, uzama ise yüzde 30′a ulaşır; halbuki âdı pirinçlerde aynı nitelik­ler 40 kg/mm2 ile yüzde 30′dur. Bunlar, özellikle işlenmiş parçalar şeklinde (kondan­satör ve ısı değiştirici boruları) veya yüksek bir mekanik dirençle birlikte büyük bir sız-dırmazlık isteyen döküm parçaları şeklinde (vanalar, musluklar, basınçlı gaz ve sıvılar için karterler) kullanılır. Sınaî pirinçler üzerinde yapılabilen tek ısıl işlem tavlamadır.
♦ Sıf. Pirinç’ten yapılmış: Pirinç mangal. Pirinç kapı tokmağı. (İM)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİNÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROJEKTÖR

Tarih 10 Haziran 2009

PROJEKTÖR i. (lat. projicere, ileriye fır-latmak’tan projectum > fr. projecteur). Bir kaynağın ışığını, çok şiddetli bir veya bir­kaç demet halinde uzağa iletmeğe yarayan âlet. Eşanl. IŞILDAK. Bk. ansikl.
— Oto. Bk. far. || Projktör karşılaşma huzmesi, iki taşıtın karşılaşması halinde, projektör ışığını, projektörün eksenine dik düşey bir ekranla kesip 15° sağa saptırarak elde edilen huzme.

— Ansikl. Uçakların gelişini izlemek, gemi­leri korumak, düşman kuvvetlerini aydınlat­mak v.b. zorunluğu, şiddetli bir kaynaktan çıkan ışık demetini her yöne çevirebilen projektör’lerin kullanılmasına yol açtı. Pro­jektörde, arka tarafı parabolik bir reflek­tör (gümüş kaplanmış cam, altın kaplanmış maden) vazifesi gören bir silindir vardır; bu reflektörün odağında, odak noktasının sabit kalmasını sağlamak için yatay kömürlü bir elektrik arkının ışık krateri veya çok güçlü bir akkor lamba bulunur. Âletin ön tarafı, ışığı dağıtan yollu bir camla veya farlardaki gibi büyütücü bir optik sistemle ka­patılmıştır. Arklı tipten çok kuvvetli pro­jektörlerde, bir kaş veya diyafram yardımıyle ışık geçici olarak ve tamamıyle ör­tülebilir. Gerektiğinde uzağa yerleştirilen bir yöneltme düzeneği, reflektörün alt kıs­mında bulunan iki motoru çalışarak, pro­jektörü istenilen doğrultuya çevirebilir ve hareketli bir hedefi takip edecek şekilde döndürebilir.

Projektörler sabittir veya ay­rıca bir elektrojen grubu taşıyan otomobil­lerin üzerine yerleştirilir. Bu iki tipten baş­ka, askerlikte, belli aralıklarla yakıp sön­dürerek işaret vermek için, pille çalışan kü­çük el projektörleri kullanılır.
Ticaret filosunda da, şantiyeleri ve ayırma garlarını aydınlatmak için yine projektörler­den yararlanılır. Tiyatro Sahnelerinin aydın­latılmasında, genellikle arklı veya akkor lambalı projektörler kullanılır. Bunların optik sistemlerinin önüne, renki filtrelerle donatılmış döner bir pano yerleştirilir. Sinemada, renkli film çekimi için, özel kö­mür çubukları olan arklı projektörler kul­lanılır; fakat 3 200° K’lik (Kelvin) özel lam­balarla donatılmış projektörler gittikçe gelişmektedir, çünkü bunlar arklı projektör­lerden daha kullanışlıdır: çok fazla ısı ya­yarak sanatçıları rahatsız etmediği gibi, verdiği ışığın renk kararlılığı da daha fazla­dır. Aydınlatmada, «Ses ve ışık» gösterile­rinde, şantiyelerde, büyük barajlarda, Spor sahalarında 500 ilâ 1 000 W’lık projektörler kullanılır. Aydınlatılacak yer, bol ışığa ih­tiyaç gösterecek kadar büyükse, üstelik ışı­ğı tam randımanla kullanmak gerekiyorsa özel bir tekniğe dayanan infranor projektörlere başvurulur. Bu güçlü ve etkili âlet­te, 3 kW’lık bir lamba gümüş kaplı parabo­lik bir reflektörle donatılmıştır. Lambanın akısı kontrol edilerek projektörün dibine gönderilir; burada bulunan ayarlanabilir lameller, akıyı, istenen açıklıkta dikdörtgen kesitli bir demet haline getirir. Bu demet, aydınlatılacak yüzeyi tamamıyle kaplayabi­leceği için, infranor projektörlerin kullanılması çok kolay ve sağlanan verim çok yük­sektir.
Taşıtlarda kullanılan projektörler, otomo­billerin, bisikletlerin, lokomotiflerin önüne veya yanlarına takılan küçük farlardır. Oto­mobillerde kullanılan bazı projektörler is­tenilen yöne çevrilebilir. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROJEKTÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROJEKSİYON

Tarih 10 Haziran 2009

PROJEKSİYON i. (fr. projection). Görün­tüleri bir ekran üzerine yansıtma işlemi.
— Geod. ve Mat. Bk. izdüşüm.
— Opt. Bir perde üzerinde meydana gelen aydınlatılmış görüntü. Bk. ansikl.
— ansikl. Opt. Projeksiyon makineleri, Si­hirli fenerden türemiştir. Bu makineler, ma­denî bir kutu (fener), bir kondansör ve bir ob­jektiften meydana gelir. Madenî kutu, için­de bir ışık kaynağı bulunan bir çeşit karan­lık odadır. Birleştirilmiş merceklerden mey­dana gelen ve projeksiyonla yansıtılacak gö­rüntünün bütün yüzeyine ışığı düzgün ola­rak dağıtan kondansörün önünde, filim ka­setinin gidip geldiği bir kızak bulunur. Ma­kinenin önüne yerleştirilmiş objektif, düz­gün bir yüzey üzerine (duvar veya perde), görüntüyü az veya çok büyüterek düşürür. Fotoğrafçılık tekniği, projeksiyon makinele­rinin gelişmesine büyük katkıda bulundu; çünkü eskiden Sadece, üzerine elle resim­ler çizilip boyanmış camlar kullanılırken, bugün kasetin içine yerleştirilmiş siyah-beyaz veya renkli fotoğraf diyapozitifleri kul­lanılmaktadır. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROJEKSİYON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROFİL

Tarih 10 Haziran 2009

PROFİL i. (fr. k.). Yandan görünüş. || İnsan yüzünün yandan görünüşü: Nevin dönüp kocasının pof iline baktı: Burnu du­daklarına sarkmıştı (S. F. Abasıyanık).

— Dy. Bir demiryolu hattının, bütün gü­zergâhı boyunca karşılaşılan iniş ve çıkış­larına bağlı karakteristiği.

— Elektroakust. Bir plağın iz profili, kayıt yapılmamış bir plakta, izin dik kesidinin geometrik şekli. (Bu dik kesit bir ikiz­kenar üçgen şeklindedir ve eşit kenarlara ait tepe ile izin dip tarafı hafifçe yuvar­laktır, izin başlıca elemanları, açıklık açı­sı, dip tarafın eğrilik yarıçapı, izin iki ke­narı arasındaki genişlik veya derinliktir.)
— G. santl. Eksik profil veya kaçma profili, yüzden çok başın ön kısmını gösteren profil.
— Havc. Bir uçak kanadının boyuna ke­siti. (Bir profilin bağıl kalınlığı, maksimum kalınlığının uzunluğuna oranıdır. Bu oran yüzde 12 veya daha fazlaysa, profil, dola­yısıyle kanat kalındır. Yüzde 12 ile 9 ara­sında profil orta kalınlıkta, yüzde 9′dan küçükse incedir.) || Profil kaplaması, bir ha­va taşıtında, üzerinde hava akımı meydana gelen ve aerodinamik kuvvetlerin etkisinde kalan dış yapı kısmı.(Profil kaplaması vernikli bezden veya tahtadan olabileceği gibi, yapının genel direncine katılan cinsten de olabilir. Çok hızlı bazı uçaklarda kapla ma ve yapı bir bütün meydana getirdiği için, çok ince olan kanatlar yekpare bir madenden yapılır.)

— Hidrol. Irmak profili, bir akarsuyun ya­tağını niteleyen, topografya kesiti. Bk. AN­SiKL.
— Jeofiz. Bir arazi kesiti meydana getir­mek için, uzunluğunca bir seri deprem ölçmesi yapılan, hemen hemen doğrusal Çizgi.
— Jeomorfol. Boyuna profil, vâdi tabanı veya talveg boyunca uzanan profil. || Eni­ne profil, vâdi eksenine veya ırmağın akış yönüne dikey uzanan profil.

— Marang. Profil açmak, bir rende yardımıyle ağaç parça üzerine kiniş açmak. (Bu işlem mekanik olarak tepsi freze tez­gâhında yapılabilir.) || Ters profil vermek, bir parçayı, başka bir parçanın içine ge­çecek şekilde, ikincisine ters yönde yarmak.
— Mat. Profil doğrusu, bir profil düzle­minde bulunan doğru. (yanay doğrusu da denir.) || Profil düzlemi, iki izdüşüm düzlemine, dolayısıyle yer çizgisine dik olan düzlem. Esanl. yanay düzlemi.
— Metalürji. Profil demir, çekme tezgâ­hında çekerek veya silindirli sıvama maki­nesinde şekil vererek elde edilen, özel pro­filli sabit bir kesiti olan uzun demir çubuk. (Bu terim genellikle, yüksekliği 80 ile 600 mm olan normal kirişler, yüksekliği 80 ile 400 mm arasında değişen U demirler, her boyuttan palplanşlar ve gerek doğrudan doğruya haddeden geçirerek gerek 100 mm’den büyük boyutlu I demirleri uzunla­masına yararak elde edilen T demirler için kullanılır. Anglosaksonlar, büyük köşebent­leri de bu gruptan sayarlar.) [PROFİLE de denir.]
— Mim. Bir silme üzerinden alınan ve sil­menin çeşitli kısımlarının birbirine göre girinti, çıkıntı ve eğikliğini gösteren enine kesit.
— Oto. İlerlemeye karşı en az direnç gös­terecek şekilde düzenlenmiş özel karoseri şekli.
— Pedoloji. Toprak profili, toprağın bir kesitin cephesinde görünüşü: Toprak pro­fili, toprağın tanımlanmasını ve sınıflanma­sını sağlayan temel unsurdur. (Toprak su­luklar» denen bazı «stratlar»dan oluşur; bunların profilde birbirini izleyişi ve fizyonomik görünüşü toprağı tanımlamayı sağ­lar. Toprağı tanımlamak için profilin ta­mamını bulmak gereklidir.)
— Teknol. Bir cismin, bir yapının veya bir zeminin düşey kesiti.
— Topogr. Profil çıkarma, bir arazinin profilini elde etmek için yapılan işlemler. II Bir arazinin düşey kesiti. || Boyuna pro­fil veya boy kent, bir karayolu veya demir­yolunun, bir kanalın ekseni boyunca alınan kollanmış kesiti. || Enine profil veya enkesit, bir karayolu veya demiryolunun, bir kanalın eksenine dik doğrultuda alınan kotlu kesiti.

— ANSiKL. Hidrol. Enine profil, bir ırma­ğın yatak kesitini gösterir. Kol sayısı, her kolun eni ve derinliği, bakışımsızlıkları, dip ve eşik tümsekleriyle nitelenir. Bu kesit alüvyon ovasına genişletilince, bir genel ve­ya küçük yatak ile bir büyük yatak ayırt etmeğe imkân verir. Yatağın gömülmesine ve akarsuyun hızına göre, aşındırma veya alüvyon bırakma gücü değişir. Uzunlamasına profil, düşey düzlemde bir akarsuyun kaynak ve ağız arasındaki yolu­nu temsil eden eğriyi gösterir. Daha sert kayaçların yol açtığı çıkıntılar gösterebilir. Denge profili, debisi aşağı kesime doğru azalmayan ırmaklar için ideal bir uzunla­masına profildir. Kaynaktan temel seviye­ye kadar devamlı olarak alçalan eğintiler, yani içbükeyliği yukarı kısma dönük para­bol biçiminde bir yol çizer. Yukarı kesim­deki yükselme, düşük bir eğinti ve kaba ge­reçler hacmiyle orantılıdır; bu kaba ge­reçlerin boşaltılması için daha yüksek bir eğinti gereklidir; az bir eğinti, ince gereç­lerin boşaltılmasına yettiği için aşağı ke­simde debi yükten çok artar. Bu profil, ırmak yatağının en iyi şartlar altında ve en az güç sarfederek havzasının yüzeyine dü­şen suları akıtmasını ve aşındırmanın yarat­tığı gereçleri boşaltmasını sağlayacak eğin­tiyi gösterir.

Bir ırmağın kaynağa doğru debisi ne kadar yüksek olursa, aşındırma işine kayaçların yapısı ve cinsi o kadar çok yardım eder; talveg’i ağzından ne kadar uzakta ve derin kazılırsa ve eğinti aşağı ke­sime doğru ne kadar alçalırsa, denge pro­fili o kadar iç bükey olur. Belirli şartlar (temel seviye, tektonik bozukluklar, iklim şartları) altında ırmağın oyması denge pro­filinden öteye geçmez. Bu kavram aslında dönencelerde yağışlı bölgelerdeki ırmakla­ra uyar. Dönencelerarası ırmaklar, katı yükler yataklarındaki dirençli kayaları yar­mağa yetmediğinden bu kayaları çağlayanlarla aşar. Üstelik öbür bölgelerde iklim de­ğişiklikleri ve deniz seviyesinin yeni glasyoöstatik değişmeleri denge profili kavra­mına tamamıyle teorik bir anlam verir. (LM) PROFİLAKSİ i. (fr. prophylaxe). Fizyol. ve Sağ. bil. Bk. KORUNMA.

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROFİL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROENZİM

Tarih 10 Haziran 2009

PROENZİM i. (fr. proenzyme). Biyokim. Harekete geçirici bir maddenin etkisiyle enzim doğuran madde. (Proenzimleri ha­rekete geçiren madde çoğu zaman madenî bir iyondur [kalsiyum, magnezyum, demir]; kalsiyum iyonu bir proenzim olan protrombini bir enzim olan trombin’e dönüş­türür.) Esanl. PRODİYSATAZ-PROFERMENT. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROENZİM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROCERUS

Tarih 10 Haziran 2009

PROCERUS i. Çok iri, ağılı böcek (uzun­luğu 6 sm’yi bulur); Doğu Avrupa’da ve Küçük Asya’da yaygındır; gövdesi kalın ve pütürlü, genellikle yer yer madenî yan­sımalıdır. (Kınkanatlıların carabidae fa­milyasından.) [L]

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROCERUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİZMA

Tarih 10 Haziran 2009

PRİZMA i. (yun. prizein, biçmek > pris-ma’dan). Mat. «Taban» denilen eşit ve pa­ralel iki çokgen ile bu tabanların karşılıklı kenarları arasında kalan paralelkenar «yüz»lerle sınırlanmış katı cisim. (Bk. ANSîKL.) || Bir prizmanın dik kesiti, prizmanın, yanal ayrıtlarına dik bir düzlemle kesiti. || Dik prizma, yanal ayrıtları taban düzlemlerine dik olan prizma. || Düzgün prizma, ta­banları düzgün çokgenler olan dik prizma. || Eğik prizma, yanal ayrıtları tabanlara dik olmayan prizma. || Kesik prizma, prizmatik bir yüzeyi, birbirine paralel olmayan iki düzlemle keserek elde edilen cisim.
— Opt. Işık ışınlarını saptıran ve ayrıştıran saydam maddeden yapılmış üçgen prizma. Bk. ANSiKL.
— Pirotekni. Prizma barut, ekseni boyunca bir kanal bulunan, altı köşeli, iri taneli kara barut.

—ANSiKL. Mat. Bir prizma’mn ayrıtları iki çeşittir: taban çokgenlerinin kenarları ve­ya «taban ayrıtları» ile «yanal ayrıtlar» de­nilen öbür ayrıtlar. Prizmalar, taban çok­genlerinin kenar sayısıyle adlandırılır: taban bir üçgense prizmaya «üçgen prizma», dörtgense «dörtgen’prizma» denir.v.b.
Bir dik prizma’nın yanal alanı, tabanının çevresiyle prizmanın yüksekliğinin çarpımı­na eşittir.
Bir eğik prizma’nın yanal alanı, dik kesit çevresiyle yanal ayrıt uzunluğunun çarpı­mına eşittir.
Bir prizmanın hacmi, taban alanı ile yüksek­liğini veya dik kesit alanı ile yanal ayrıt uzunluğunu çarparak elde edilir.
Üçgen tabanlı bir kesik prizma’nın hacmi, bu prizmanın tabanlarından birini ortak taban ve öbür tabanın üç köşesini sırasıyle tepe olarak alan üç piramidin hacimleri toplamına eşittir; bu hacim, aynı zamanda, dik kesit alanını üç yanal ayrıtın uzunluk­larının aritmetik ortalamasıyle çarparak da elde edilebilir.
— Opt. Optikte, bir ikidüzlemlinin iki yü­züyle sınırlanmış kırıcı ortama prizma de­nir. İkidüzlemlinin yüzleri, prizmanın yüz­leri, ikidüzlemlinin ayrıtı, kırma ayrıtı ve ikidüzlemlinin açısı da kırma açısı’dır. Asar kesit, ayrıta dik bir düzlemle belirlenen açıdır.

Eğer bir asal kesit içinde bulunan basit bir SI ışık ışını prizma üzerine düşerse, I I’ doğrultusunda kırılır ve I’ R doğrultusunda prizmadan çıkar. A kırma açısı, i ve i, r ve r’ gelme ve kırılma açılarıyle ışık ışınının D sapma aşısı arasındaki dört prizma for­mülü kolayca kurulabilir:

(1) sin i = n sin r. (2) sin i’ = n sin r’. (3) A = r+r’. (4) D = i + i’ — A.

Deney ve hesaplar, aynı maddeden yapılmış prizmalar ve aynı gelme açısı için sapma­nın kırma açısıyle birlikte arttığını, prizma­nın kırma indisi 1′den büyükse sapmanın bu indisle birlikte büyüdüğünü, açısı ve cinsi verilen bir prizmada gelme açısıyle değiş­tiğini, gelme açısı çıkma açısına eşit oldu­ğu zaman en küçük Dm değerini aldığını gösterir. En küçük sapma halinde, yukarıda-

ki denklemler n = sin __A + Dm__ : sin __A__
2 2

bağıntısını verir; bu bağıntı, kırılma indis­lerini ölçmekte kullanılan bir metodun te­melidir. Bir cam prizmanın bir ışık deme­tinin ayrıştırdığını Newton bulmuştur. (Bk. TAYF.)

Bir SI ışını, dik kesiti ikizkenar diküçgen olan bir prizmanın AB yüzü üzerine dik ola­rak düşerse (tam yansıtmalı prizma), ışın sapmadan girer, fakat AC hipotenüsüne 45°’lik bir gelme açısıyle, yani limit açıdan daha büyük bir açıyle vardığı için, IR doğ­rultusunda tam olarak yansır.

• Fresnel çift prizması. Işık ışınlarının gi­rişim olaylarını incelemek için Fresnel, bir yanı düz, öbür yanı ise, aralarında çok ge­niş açı yapan iki düzlemden meydana gelmiş bir cam kullandı. Bu düzenek, tabanla­rından birleştirilmiş eşit iki prizma meydana getirir; «çift prizma» denmesinin sebebi budur.

• Nicol prizması. Polarmayı incelemekte kullanılan bu prizma, yalnız olağanüstü ışı­nın geçebileceği şekilde düzenlenmiş bir spattır; âdi ışın ise, kanada reçinesinden bir tabaka üzerinde tam yansımaya uğrar. Spatın asal kesiti ABCD olsun; gelen SI ışını iki kola ayrılır ve IER, IOR’ ışınları para­lel olarak çıkar. Bundan sonra, billurun, asal kesite dik olarak AC boyunca kesildiği­ni ve iki kesik parçanın, ince bir kanada re­çinesi tabakasıyle yeniden yapıştırıldığını farzedelim: uygun bir IO geliş doğrultusu altında âdi ışın, O’da tam yansıyarak M’ye gelir ve burada madenî çerçeveye çar­parak durur.

• Rochon prizması. Bu âlet, spattan veya daha genel olarak kuvarstan yapılmış ve hi­potenüsleri üst üste gelecek şekilde birleşti­rilmiş iki prizmadan meydana gelir. Birinci­sinde eksen giriş yüzeyine diktir, ikincisin­de ise ayrıtlara paraleldir. Bu yüzden, asal kesitleri birbiriyle kesişir.

• Senarmont prizması. Spatın ekseni, dili­nim yüzleriyle aşağı yukarı 45°’lik bir açı yapar. Senarmont prizması elde etmek için, bir spat billuru, eksenden geçen bir düzlemle asal kesite dik olarak kesilir ve parçalardan biri, öbürüyle bir dik açı ya­parak birleşecek şekilde döndürülür; sonra bu çift prizma, dış yüzeyleri birbirine pa­ralel olacak şekilde biçilir.

• Wollaston prizması. Rochon prizmasın­dan tek farkı, ışığın yayılma doğrultusudur. Prizma açısının aynı değeri için, sapma açısı iki katına çıkar; fakat iki görüntü simetrik olarak yer alır ve hafifçe renklidir. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİZMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİVAS

Tarih 10 Haziran 2009

PRİVAS, Fransa’da Ardeche idare bögesinin merkezi; Paris’e 595 km uzaklıkta, Vivarais’de, Coiron kütlesinin kuzeyinde, Ouveze’in yukarısında; 9 207 nüf. Büyük bir Protestan merkezi olan şehir, 1629′da Louis XIII tarafından yıktırıldı ama yeniden kalkındı. ipek eğirme. Konfeksiyon. Madenî şilteler. Reçel ve kestane şekeri imalâtı. Bira fabrikası.
—İdare çevresi, 95 711 nüf. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİVAS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Sonraki sayfa »