PRİBRAM,

Tarih 09 Haziran 2009

PRİBRAM, Çekoslovakya’da (Orta Bohem­ya bölgesi) şehir, önemli bir maden böl­gesinde; 15 000 nüf. Pribram çok eski bir gümüşlü kurşun çıkarma merkezidir. Or­taçağdan kalma anıtlar. Hafif sanayi. — Yakınında Svata Hora hac merkezi (barok üslûbunda tapınak). [L]

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİBRAM, hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİJEDOR veya PRİYEDOR

Tarih 09 Haziran 2009

PRİJEDOR veya PRİYEDOR, Yugoslav­ya’da (Bosna) şehir, Sava’nın kolu olan Sana ırmağı kıyısında; 10 500 nüf. Yakının­da demir madeni. Selüloz fabrikaları. Mey­ve konserveciliği. Seramik. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİJEDOR veya PRİYEDOR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREŞOV

Tarih 09 Haziran 2009

PREŞOV, Çekoslovakya’da (Doğu Slovakya bölgesi) şehir, Torysa ırmağı kıyısında; 32 600 nüf. Şehir XII. yy.da ormancılık ve madencilik işletmesi merkezi olarak kurul­du; sanayi ve şehircilik çalışmaları hızla gelişti. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREŞOV hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRE- SAİNT – GERVAİS (LE)

Tarih 09 Haziran 2009

PRE- SAİNT – GERVAİS (LE), Fransa’da Seine – Saint – Denis idare bölgesinde kan­ton merkezi, Paris’in doğu banliyösünde; 15 507 nüf. Sanayi merkezi: dökümhane, mutfak eşyası ve madenî mobilya yapımı, konfeksiyon, karton yapımı, besin sanayii. Ressam Caillard, Loutreuil ve Dabit’nin kurdukları topluluğa Pre-Saint-Gervais okulu adı verilir. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRE- SAİNT – GERVAİS (LE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRES

Tarih 09 Haziran 2009

PRES i. (fr. presser, sıkıştırmak, bastır-mak’tan presse). Mekanik veya hidrolik bir kumanda ile birbirlerine yaklaşan ve ara­larına konulmuş şeyleri sıkıştırmağa yara­yan iki tabladan yapılmış makine. Bk. CEN­DERE.
— Ciltc. Kitabın iyice sıkıştırılmasını gerek­tiren ciltleme işlemleri (msl. sırt geçirme) sırasında, arasına kitabın yerleştirildiği ci­haz veya âletlerin tümü. || Kenar kesme presi, bir veya iki vida ile kumandalı ikiz iki parçadan meydana gelen ve aralarına ciltler yerleştirildikten sonra, bir kundağa bağlı bıçakla kenarları tıraş etmeğe yara­yan pres. || Renkli veya siyah baskı presi, kâğıt veya bez cilt kapaklarını süslemek için siyah veya renkli tipo mürekkebiyle baskı yapan pres. || Sıkıştırma presi, kâğıt­lara forsa baskı yapmağa, bağlanmış ciltle­rin kırışıklık ve forsalarını düzeltmeğe, kaplama ve kapak geçirme süresince ciltleri sıkıştırmağa yarayan, tablaları vida ve vo­lanla kumandalı ahşap veya dökme de­mirden pres. (Sanayide bu preslerin yerine hidrolik veya pnömatik presler kullanılır.) ||Yaldız presi, cilt kapaklarına baskı yap­mak ve yaldız vurmak için kullanılan pres. (Bazı yaldız preslerinde, yaldızlama demir­lerini yeterli derecede ısıtmak için bir ısıt­ma düzeneği ve altın yaldız, bronz veya renkli mürekkep merdanelerinin otomatik olarak ilerlemesini sağlayan bir sistem bu­lunur.)
— Foto. Bk. ANSiKL.
— Kâğıtç. Basınç etkisiyle veya hem ba­sınç, hem vakum etkisiyle kâğıdın suyunu almağa yarayan karton veya kâğıt makine­si elemanı. || Emici pres, biri yekpare, öbürü üstü kauçuk kaplı madenî bir kovan halindeki iki silindirden meydana gelen pres; içi boş silindirin bütün yüzeyini kaplayan delikler dışarının havasını emer: Emici pres, hem basınç hem de vakum etkisiyle suyu alır. || Keçeli pres, kâğıdın suyunu yalnız basınç yoluyle alan içi dolu iki si­lindirden yapılmış pres. || Ofset presi, ku­rutma tesisinin başlangıcına yerleştirilen ve kâğıdın yüzeyini yumuşatmağa yarayan iki silindirden yapılmış pres. || Platinli pres, kutu yapımında, karton veya kâğıdı yaprak yaprak kesmeğe yarayan pres. || Tutkal presi, kurutma tesisinin ortasına konan ve kâğıt veya kartona özel nitelikler vermek için yüzeylerini tutkallamağa yarayan iki silindirden yapılmış pres.
— Malzeme. Beton kalıbına basınçla (hidro­lik pres), darbe veya titreşimle yığılan be­tonu tokmaklarla sıkıştırmağa yarayan ma­kine.
— Marang. Kontrplak, kaplama veya for­mika gibi tabakaları iş yüzeyine tutkalla­makta kullanılan baskı âleti. Bk. ansikl.
— Plast. mad. Plastik malzemeyle döküm yapan makine. || Bloklu pres, haddelenmiş bir levhadan kare şeklinde kesilen ve had­delemeden doğan anizotropiyi azaltmak için 90° çapraz olarak üst üste yerleştirilen plas­tik malzemeyi isiyle yapıştırmağa yarayan pres. || Çift pistonlu pres, sırasıyle püs­kürtme, aktarma ve sıkma kuvveti uygula­yacak aynı türden (hidrolik veya mekanik) veya farklı türden iki ayrı sistemle donatıl­mış pres. || Püskürtme presi, püskürtme yoluyle döküm yapan pres. || Sıkıştırma pre­si, kalıbın alt matrisine yerleştirilen kalıpla­nacak madde üzerine gerekli basıncı kalı­bın üst matrisinin uyguladığı basit düşey pres. || Yukarı basınçlı pres, ana pistonu hareketli alt tablanın altında bulunan ve bu tablanın çıkış hareketiyle basınç uygu­layan hidrolik pres.
— Şekercilik. Pancar presi, pancar küspe­lerinde kalan bir miktar suyu basınçla gi­deren âlet.
— Teknol. Kumaşları, elbise veya astarlan apreleyerek güzel bir görünüş kazandırmak için, sıcakta basınç altında tutmağa yara­yan ısıtıcı tablalı makine. || Çekme presi, madenleri art arda darbelerle veya kade­meli basınçla çekmeğe yarayan pres.
— Tekst. Keten elyafının taranmasında, elyaf demetini sıkıştıran madenî plakalar. || Bazı tip trikotaj tezgâhlarında, tığ gaga­larını, aşağıya inmeden önce kapatmağa ya­rayan mekanizma.
— Zır. sanay. Üzüm, elma, zeytin ve daha pek çok meyveyi sıkarak suyunu çıkarma­ğa yarayan cihaz. (Bk. ASNiKL.). || Ot pre­si. Bk. ansıkl. // Peynir presi, peynircilik­te, kalıba konan pıhtılaşmış sütün baskı altında süzülmesini çabuklaştırmak için kul­lanılan peynir cenderesi.

— ansikl. Foto. Fotoğrafları sert bir süpor üzerine yapıştırmağa yarayan yapış­tırma presi’nde, sıcakta eriyen yapıştırıcı­ları (gomalak) kullanabilmek için bir ısıt­ma tertibatı bulunur.
— Marang. Marangozlukta, geniş tabakala­rı sıcak veya soğuk olarak tutkallamak için çeşitli tip ve büyüklükte sıkıştırma âletleri kullanılır. Genel olarak bunlara kap­lama pres’i denir. Presler üçe ayrılır: 1. ağaç presler; 2. demir presler; 3. hidrolik presler. Ağaç presler, gövde kısmı kalın ağaçtan yapılmış, çerçeve şeklinde basit tip preslerdir. Üstte bulunan sıkma vidala­rı bir anahtarla ve el kuvvetiyle sıkılır. Sıkma tablaları parçalı kalaslardan meyda­na gelir. Sıkma vidalarının altına dört kö­şe ve pres genişliğinde takozlar konur. Işin durumuna göre çerçeve araları açıla­rak, pres uzatılabilir. Demir presler’in göv­de kısmı kalın putrel demirden, tablaları ağaçtandır. Yan yana tabla sayısı üçlü veya dörtlü olur. üst tablalar vida ile aşa­ğı yukarı hareket eder. Sıkma işi bir vida düzeniyle ve elle yapılır. Hidrolik presler’­in sıkıştırma tablaları fazladır; sıkma işi hidrolik tertibatlarla sağlanır. Tablaları buhar veya elektrik yardımıyle 150°C’a ka­dar ısıtılabilir.
— Zır. sanay. Ağır bir taştan yapılmış ilk pres’e kadar inmeksizin, bugünkü preslerin ilk örneklerini saymakla yetineceğiz, önceleri, sıkma işlemi, bir veya iki büyük kalastan meydana gelen preslerle yapılırdı; bu kalaslar bir uçtan sıkıca bağlanır, öteki ucunda dikey olarak çekilen bir ip veya kalasın kalınlığınca uzanan bir ağaç vida bulunurdu; ip veya vida kalasın aşağıya inmesini sağlardı. Sonraları, yatay sıkmalı ve düşey sıkmalı yeni presler yapıldı; bu ikinci tipte, elle çevrilen bir çark veya bir bucurgatla ip gerilir ve sıkma gerçekleşirdi. Günümüzdeki preslerin çalışması için büyük kuvvetlere ihtiyaç yoktur. Bunlar sürekli ve aralıklı çalışan presler olarak ikiye ay­rılır. Aralıklı çalışanlar da vidalı presler, hidrolik presler ve pnömatik presler olmak üzere üç çeşittir. Küçük tesislerde çok kul­lanılan düşey vidalı presler, sıkılacak mey­velerin konduğu «tekne» denen bir gövde, düşey bir kalbur, meyveleri ezen bir tabla ve basıncı ileten bir koldan meydana gelir. Bunların meydana getirdiği bütünün üzerin­de bulunan bir somun, motris gücü basınç haline dönüştürür.
Yatay vidalı preslerde iki dip tablası bulu­nur, ikisi de bir vidanın etrafında hareket eder ve birbirine zincirlerle bağlıdır. Ta­banlardan biri tekne, ikincisi ise basınç tablası görevini yapar; bu parçalardan mey­dana gelen bütün, yatay bir kafes ile çev­rilmiştir; küspeler buna boşaltılır. Tabla­lar gevşetilince, posayı dağıtan zincirler yardımıyle posa otomatik olarak bu kafesin içine dökülür. Hidrolik presem teknesi ha­reketli (en yaygın tip) veya sabit olabilir; sabit olanı daha az kullanışlıdır, çünkü işin sürekliliğini sağlamak için birçok (ge­nellikle üç) tekneye ihtiyaç gösterir. Pnömatik pres’te geniş çaplı, dayanıklı bir lastik boru bulunur; bu boru basınçlı (san­timetre kare başına 7 kg) hava ile şişirilir; böylece etrafındaki ürünü, ağır ağır pas­lanmaz çelikten kafesin iç çeperine doğru iter ve sıkıştırır.

Yatay tekneli preslerde, tekneler iki türlü­dür: üzüm sıkmak için yuvarlak ahşap tek­ne kullanılır; elma veya zeytin preslerinde ise küspe, ahşap kalburlarla ayrılmış bez veya kıl torbalar içerisine konulur.
Aralıklı çalışan preslerde, sıkma işlemini ağır ağır yapmak ve birçok defa tekrarla­mak şartıyle, bulanık olmayan, kaliteli meyve suları çıkarılır. Sürekli presler ise daha az insan gücü gerektirir ve daha ve­rimlidir, fakat elde edilen meyve suyunun kalitesi düşük olur. Bu preslerin çoğunda, sonsuz bir vida veya delikli bir madenî gömlek içinde uç uca yerleştirilmiş ve ters yönlerde dönen iki vida bulunur. Bir huniy­le boşaltılan meyveler bir uca gelir ve dö­ner kanatların yardımıyle, ağır bir kapı ve­ya ayarlanabilen koni biçiminde bir ka­pakla kısmen kapatılmış öbür uca doğru iti­lir.
• Ot presi, depo edilmesi veya nakledilme­si gereken kuru otların hacmini asgarîye indirmeğe, onlara düzgün bir geometrik şekil vermeğe yarar; sıkıştırılmış ot tabiî özelliğini daha iyi korur, nemi azalır, daha zor ateş alır hale gelir. Presler sabit olarak (harman makinesinin arkasına takılmak suretiyle) veya tarlalar­da (toplama makinesiyle) kullanılır. Saman veya kuru ot gelişigüzel demetler halinde presin sıkıştırma kanalının ağzına yığılır. Dönen veya gidip gelen bir piston bu mad­deleri sıkıştırma kanalında balya haline ge­tirir ve otomatik bir bağlama sistemini ha­rekete geçirerek balyanın iple veya demir telle bağlanmasını sağlar, üç tip pres vardır: düşük veya orta yoğun­lukta balya yapan presler balyayı bir veya iki yerinden bağlar (ip veya demir tel); yüksek yoğunlukta balya yapan presler bal­yayı iki yerinden bağlar (demir tel veya özel ip). Bu üç tip makineye göre balya­ların yoğunluğu şöyledir: düşük yoğunlukta balya 50-75 kg/m3, orta yoğunlukta balya: 75-150 kg/m3, yüksek yoğunlukta balya 150 – 250 kg/m3. (LM)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRASEODİM

Tarih 08 Haziran 2009

PRASEODİM i. (yun. prasinos, pırasa ye­şili ve fr. didyme, didim fr. praseodyme’den). Kim. Nadir topraklar (lantanitler) grubundan maden.
— ANSiKL. Praseodim, atom numarası 59, atom ağırlığı Pr=140, 92 olan kimyasal elementtir. 1885′te, basit bir cisim sanılan didim’in bir praseodim ile neodim karışımı olduğunu ispatlayan Auer von Welsbach tarafından, neodim ile aynı zamanda keşfe­dildi. Muthmann tarafından element halin­de elde edilen praseodim, soluk sarı renkte bir katıdır, 940°C’ta ergir; tuzlan, çözelti halindeyken yeşil renktedir, adını da bura­dan almıştır. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRASEODİM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POZA

Tarih 08 Haziran 2009

POZA i. (ital. posa). Matbaac. Baskı ma­kinesine verilecek kâğıdın sağa-sola kay­mamasını, kenarında düzgün bir boşluk bı­rakılmasını sağlayan küçük madenî uçların tümü. || Bu sivri uçların kâğıt üzerinde bıraktığı delik izlerinden her biri. || Poza ayarı, ayrı kâğıtlara çizilmiş desenlerin tam karşı karşıya gelmesini sağlamak için, desenlerin birleşmesi gereken yeri işaretleme. Basılacak kâğıdın ikinci yüzündeki sayfaların birinci yüzdeki sayfalarla tam karşı karşıya gelmesini, aynı yüzde arka arkaya yapılmış çeşitli baskıların aynı hiza­da bulunmasını, çok renkli baskıda, her rengin taşkınlık yapmadan daha önce ba­sılmış renk üzerine gelmesini sağlamak için yapılan işlemlerin tümü. || Poza bırakmak, basılacak kâğıdın kenarına poza işareti koymak. // Poza işareti, kâğıdın kenar boş­luğunu, hizasını veya katlanışını kontrol etmeğe yarayan basılı işaret. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POYKİLORG

Tarih 08 Haziran 2009

POYKİLORG i. (fr. poikilorgue). Armon­yum cinsinden, klavyeli çalgı. (1834′te Cavaillé-Coll tarafından icat edilen borusuz bir orgdur. Titreşimli maden şeritleri flüt veya obua sesi verir ve piyanoya uygulanabilir.) (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POYKİLORG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTiER (Alfred)

Tarih 06 Haziran 2009

POTiER (Alfred), fransız mühendisi ve fi­zikçisi (Paris 1840-ay.y. 1905). 1881′de £cole Polytechnique fizik profesörlüğüne getirildi. 1893′te Maden okulunda sanayi elektriği üstüne önemli çalışmalarda bulundu. Eterin titreşiminde Fresnel nazariyesini yo­rumladı. Polarize ışığın kırılmasını, eliptik sapmayı, magnetik döver gücü açıkladı. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTiER (Alfred) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTi,

Tarih 06 Haziran 2009

POTi, Gürcistan topraklarında (S.S.C.B), Karadeniz kıyısında önemli liman şehri. Çiaturi manganez madenleri buradan gemi­lere yüklenir. Osmanlı devrinden kalan kalesi ilk olarak 1808′de Ruslar tarafından ele geçirildi. Poti, Edirne antlaşmasıyle (1829) Rusya’ya bırakıldı. (M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTi, hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTASYUM

Tarih 06 Haziran 2009

POTASYUM i. (fr. potassium). Kim. Po­tasyum hidroksit içinde keşfedilen alkali maden.
— Toksikoloji. Potasyum zehirlenmesi, faz­la miktarda potasyum tuzu alınması so­nucunda meydana gelen zehirlenme olay­larının tümü (mide ve bağırsak bozukluk­ları, kalp atışının yavaşlaması, alkaloz olayları).
— ANSİKL. Kim. Potasyum, atom numa­rası 19, atom ağırlığı K = 39,1 (kalyum) olan kimyasal elementtir. 1807′de Davy ta­rafından, potasyum hidroksidin elektroliziyle keşfedildi. Yumuşak ve dövülgen bir madendir; yeni kesilmiş yüzeyleri gümüş parlaklığındadır, fakat daha sonra havada oksitlenerek kararır. Yoğunluğu 0,86′dır, 63°C’ta erir, 757°C’ta kaynar. Havanın et­kisinden korumak için vazelin yağı veya gazyağı içinde saklanır.

Çok kolay oksitlenen potasyum, ametalle­rin çoğuyle, özellikle halojenlerle, oksijen ve kükürtle birleşir. Güçlü bir indirgen özelliği taşıdığından, soğukta suyu ayrış­tırarak, açığa çıkan hidrojeni tutuşturur; ayrıca birçok oksijenli veya halojenli bi­leşiğin de ayrışmasına yol açar; öbür madenlerden çoğunu bileşiklerinden açığa çı­karır. Tabiatta çok yaygın olan potasyum, deniz suyunda klorür şeklinde ve birçok maden yatağında (Stassfurt’ta karnalit, Alsace’ta silvinit) çift klorür şeklinde bulu­nur. Ayrıca bitkisel küllerde de karbonat şeklinde rastlanır.
Erimiş potasyum hidroksidin elektrolizi ve­ya potasyum karbonatın kömürle indirgen­mesinden az miktarda potasyum elde edi­lir. Potasyum bazen indirgen olarak kul­lanılır; fakat, tepkimeleri daha az şiddetli ve maliyeti daha ucuz olduğu için genel­likle sodyum tercih edilir.

• Potasyum bileşikleri. Potasyum oksi­jenle brleşerek birçok oksit verir. Potas­yum oksit K2O suda çözününce, potasyum hidroksit KOH, potas kostik meydana gelir. Potasyum hidroksit veya potas kostik KOH, 360° C’ta ergiyen, akkor derecede uçucu olan, beyaz bir katıdır; suda ısı açığa çıka­rarak çözünür ve nem kaparak bozunur. Renkli baz ayıraçlarına, asitlere, tuzlara ve esterlere etki eden güçlü bir bazdır. Çok yakıcıdır, deriyi tahriş eder ve eti parçalar. Genellikle, suda erimiş potasyum klorürün elektroliziyle elde edilir; ancak anotta açı­ğa çıkan klorla birleşerek yeniden klorür haline dönüşmesini önlemek gerekir. Ayrı­ca, kaynar haldeki sulu potasyum karbo­nat çözeltisine kireç etki ettirilebilir; böy­lece elde edilen kireçli potasyum hidrok­sit saf değildir; alkolde çözündürülerek saflaştınlabilir (alkollü potasyum hidroksit). Potasyum hidroksit laboratuvarlarda, çö­zünmeyen hidroksitleri çökeltmek ve karbon dioksidi soğurmak için kullanılır; ayrıca, arap sabunu üretiminde ve boyaların te­mizlenmesinde işe yarar; eskiden eczacılık­ta dağlağı olarak kullanılırdı.
Potasyum klorür KC1, susuz haldeyken, 768° C’ta ergiyen renksiz küpler şeklinde billurlaşır. Tuzlu bataklıkların billûrlaşma sularından, varek küllerinden, Stassfurt ma­den yataklarındaki karnalit’ten KC1, Mg-CI2, 6H2O veya Mulhouse madenlerindeki silvinit’ten KC1, NaCl çıkarılır. Karnalit ve silvinitteki potasyum tuzu, ayrımsal çözündürmeyle açığa çıkarılır. Bu klorür, öbür potasyum bileşiklerinden çoğunun hazırlan­masında kullanılır.

Potasyum bromür KBr ile potasyum iyodür Kİ, çok çözünen, renksiz kübik billurlar halinde bulunur. Her ikisi de, potasyum karbonatın demir tuzlarına etkimesiyle el­de edilir, potasyum iyodür ayrıca vareklerden çıkarılır. Bu tuzlar tıpta vc fotoğrafçı­lıkta kullanılır.
Potasyum hipoklorit KCIO ve potasyum klorat KClO3. Bk. KLOR.

Potasyum sülfür K2S ve potasyum hidrojen sülfür KHS, kükürtlü hidrojenin potas­yum hidrokside etkimesiyle meydana gelir. Potasyum sülfür, susuz olduğu zaman ha­vada tutuşur (Gay-Lussac piroforu). Çözeltleri, havada yükseltgenerek sararır ve polisülfürler meydana getirir. Normal sül­fürlere kükürt katarak da elde edilebilen bu bileşikler arasında, potasyum pentasülfür K2S5, sunî kükürtlü banyoların hazır­lanmasında kullanılır.

Potasyum sülfat K2SO4, varek küllerinden ve pancar melaslarının yakılmasıyle elde edilen ham potasyum karbonattan çıkarılır; potasyum klorür üstüne sülfürik asidin et­kimesiyle de elde edilebilir. Susuz haldey­ken, ortorombik prizmalar şeklinde billur­laşır. Alüminyum sülfatla birleşerek şap meydana getirir. Ziraatta gübre olarak kul­lanılır. Potasyumun ayrıca bir hidrojen sül­fatı veya bisülfatı KHSO4 vardır; bu mad­de ısıtılınca potasyum pirosülfat K2S2O7 ha­line dönüşür.
Potasyum nitrat KNO3 Bk. GüHERÇiLE.
Potasyum karbonat K2CO3 ve potasyum bi­karbonat KHCO3. Potasyumun iki çeşit kar­bonatı vardır: potasyum karbonat K2CO3, akkor derecede ayrışmadan ergiyen, suda ve alkali çözeltilerde çözünen, susuz beyaz bir katıdır; potasyum bioksalatın kavrulmasıyle saf olarak elde edilir; asit karbonat da denen potasyum bikarbonat KHCO3, karbon dioksidin potasyum karbonata etkimesiyle elde edilen renksiz billûrsu bir katıdır. Piyasada satılan potasyum karbonatlar veya potaslar saf değildir ve çeşitli kaynaklardan çıkarılır: odun küllerinin yı­kanması ve meydana gelen derişik çözelti­nin buharlaştırılmasıyle elde edilen tortu­nun kavrulmasından; pancar melaslarının yakılmasıyle elde edilen ham ürünün ve imbik kalıntısının işlenmesinden v.b. Po­tasyum karbonat ayrıca, sodyum karbonat gibi, Leblanc usulüyle de elde edilebilir: potasyum sülfatın kömür ve kireç taşıyle birlikte kavrulmasından. Potasyum karbo­nat, potasyum nitrat ile potasyum hidrok­sitin üretiminde, kristal ve optik camların yapımında, kloratların, demir II siyanür ve silikatların üretiminde kulanılır.

Potasyum siyanür KCN. Bk. HİDROSİYA­NİK.
Potasyum demir II siyanür K4 Fe (C N)6 ve potasyum demir III siyanür K3 Fe (CN)6.
Bk. DEMİR bileşikleri.
Potasyum sülfosiyanat veya tiyosiyanat KCNS, potasyum karbonat ile kükürtün demir II siyanüre etkimesiyle elde edilir; demir III tuzlarının ayıracıdır ve bu tuzları kırmızıya boyar.

Silis ve potasyum hidroksit karışımlarının ısıtılmasıyle, potasyum metasilikat K2SİO3 gibi çeşitli potasyum silikatlar elde edilir. Bunların sulu çözeltileri, inşaatta kullanılan yumuşak kireçtaşlarını sertleştirmeğe yarar. Potasyum kromat K2CrO4 ve bikromat K2 Cr207 . Bk. KROM.

Potasyum permanganat KMnO4. Bk. MAN­GANEZ.

*Potasyum tuzlarının özellikleri. Derişik çözeltiler halinde çökelen sarı renkli potas­yum kloroplatinat K2PtCl6, potasyum flüorosilikat K2Sif6, potasyum perklorat ve pikrat dışında, bütün potasyum tuzları suda çözünür. Bir Bunsen bekinin alevine potas­yum tuzları tutulunca, alevin rengi mora döner.

— Coğ. Potasyum bileşikleri’nin üretimi, İkinci Dünya savaşından önce, başlıca Al­manya ve Fransa tarafından sağlanıyordu. Almanya, Stassfurt’taki zengin yatakların­dan ortalama
2 milyon ton çıkarırdı; Fran­sa, Alsace’ın güneyinde 0,5 milyon ton üretiyordu. Böylece bu iki ülke, dünya üre­timinin onda dokuzunu sağlıyordu. Savaş­tan sonra durum tamamıyle değişti. New Mexico ve Texas’taki yatakları işleten A.B. D., 2 milyon tonu aşan üretimiyle birin­ci sırayı aldı; üretim gücü azalan Batı Al­manya ise A.B.D.’yi yakından takip etmeğe başladı; Doğu Almanya da 600 000 tonu aşan üretimiyle Fransa’nın üretimine yak­laştı. Dünya pazarlarında Polonya ve is­panya’nın adı duyulmağa başlandı. S.S.C.B. ise belki de dünyanın en zengin yatağı olan Kama yataklarını işletir. 1960 ile 1965 yıl­ları arasında dünya üretimi 9 Mt’dan 14 Mt’a yükseldi. Üretim özellikle A.B.D. ve Batı Almanya (herbiri 3 Mt’a yakın), S.S.C. B. ve Fransa (her biri 2 Mt’dan fazla), Kanada (1965′te 1,3 Mt) tarafından sağlanır. Esterhazy yataklarının işletilmesiyle Kanada’nın üretimi hızla artmaktadır.

— Eczc. Potasyum bromür, iyodür, klorat, nitrat, tartarat gibi çok sayıda potasyum tuzu tedavide kullanılır. Potasyum iyonu idrar söktürücUdür. Ayrıca, tuzsuz perhizle birlikte uygulanan bazı idrar söktürme ve hormon tedavilerinde potasyum, klorür şek­linde kullanılır. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTASYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTA

Tarih 06 Haziran 2009

POTA i. (fars. püte, mahzen’den). İçinde maden ergitilen kap.
— Camcılık. Pota altlığı, cam fabrikala­rında cam potası konan ahşap halka.
— Metalürji. El potası, az miktarda dök­me demirin dökümüne yarayan pota. (Ça­tal bir sapa takılan pota doğrudan doğru­ya döküm haznesi olarak kullanılabilir.)
— Plast. mad. Isıtma potası, elektrik di­renciyle veya ısıtıcı bir sıvının dolaştığı gömlekle ısıtılan madenî silindir. (ML)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POŞEPNY (Frantişek)

Tarih 06 Haziran 2009

POŞEPNY (Frantişek), bohemyalı jeolog (Jilemnice 1836 – Viyana 1895). önce Vi­yana Jeoloji bürosunda çalıştı, sonra Pribram Maden yüksekokulunda analitik kim­ya ve maden yatakları jeolojisi profesörü oldu. Poşepny, Avusturya ve Macaristan’­daki maden yataklanyle ilgili incelemele­riyle (Über die Genesis der Erzlagerstatten [Maden Yataklarının Oluşumu Üstüne], 1895 v.b.) büyük Un kazandı. (M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POŞEPNY (Frantişek) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORUBA

Tarih 06 Haziran 2009

PORUBA, Çekoslovakya’da şehir, Ostrava maden kömürü havzası yakınında. 1954′ten sonra bir mesken şehri olarak gelişen Poruba’nın nüfusu bugün 70 000 kişiyi bulmuştur. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORUBA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTSMOUTH

Tarih 06 Haziran 2009

PORTSMOUTH, A.B.D.’de (Virginia) li­man şehri, Norfolk’un güneybatısında, Elizabeth River’ın ağzında; 144 800 nüf. Besinsanayii. Pamuk işleme. Sabun fabrikası. Maden kömürü ihracatı. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTSMOUTH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTRE

Tarih 06 Haziran 2009

PORTRE i. (fr. portrait). Bir kimsenin re­sim, fotoğraf v.b. ile yapılan tasviri: Du­vara dayalı yağlı boya ile kadın portresine dalgın dalgın baktı (Kemal Tahir).
— Ed. İnsanların görünüşlerini ve kişilikle­rini tanıtan yazı türü.
— ANSiKL. G. santl. Mısırlı heykeltıraşlar Eski İmparatorluk’tan itibaren portre ala­nında hayranlık uyandıran bir ustalığa erişmişlerdi (Ankhaf’ın büstü, Boston). Fi­ravun Amenofis IV’ün portreleri özellikle nesnelliğiyle dikkati çeker. Sümer sanatında da aynı özellikler görülür (Gudea’nın baş resimleri). Yunanistan’da ise, tersine, ki­şi portreleri çok yavaş ortaya çıktı ve baş­langıçta yalnız mezar heykelciliğinde gö­rüldü. Kişiye tapma eğiliminin ağır bastı­ğı İskender devrinde, kişisel portreler bü­yük önem kazandı. Bu devirden ve Iskender’in yerine geçen diadokhos’lardan kalan para resimlerinde (Makedonya, Bergama, Bithynia, Pontos, Suriye ve Mısır kralları­nın portreleri; Baktriana kralı Eukratides’in madalyonundaki portresi) kahramanlık havası ağır basar. Portreler Roma’da Etrüsklerin etkisiyle özellikle Etruria’da elve­rişli bir ortam buldu ve roma gerçekçiliği­nin temel taşlarından biri oldu. Bu gerçek­çilik, Cumhuriyet ve daha sonra İmpara­torluk devirlerinde yüksek mevki sahibi ve­ya halktan kişilerin sayısız heykellerinde, büstlerde ve paralarda kendini gösterdi (Cato, Caecilius Jucundus, Sezar, Pompeius, Augustus ve diğer imparatorlarla bun­ların aileleri). İmparatorluğun uzak eya­letlerinde portre özellikle Palmyra’da (me­zarlarda) ve Mısır’da (Fayyum’daki geniş anlatım gücüne sahip renkli portrelerde) görüldü.
Konstantinos devrinde, resmî port­reler tek kişinin resmi olma özelliğini kay­betti. Bizans sanatı bu tasvirlerden, hüküm­darlarla çevrelerinin şatafatını gösteren, incelik dolu çeşitlemeler meydana getirdi. Portre Batı’da uzun süre ortaya çıkmadı, mezar heykelciliğiyle eski çağlarda da bi­linen balmumu kalıp çıkarma usulü, port­renin Batı’da da zamanla yaygınlaşmasına yol açtı. Saint – Denis’de Philippe II’nin mezar heykeli ve Maineville’de kral Saint Louis’nin heykeli, kişisel özellik taşıyan ilk eserler sayılır. XIV. yy.da eserle modeli arasında yüz benzerliği sağlandı: Jean II’nin (Louvre) portresi ve Charles V’in tas­virleri (Louvre’daki baş heykeli, Saint-Denis’deki yatık mezar heykeli, yine Louvre müzesindeki Narbonne mihrap örtüsü) bu­nu açıkça gösterir. Ayrıca, Charles V’in ço­cuklarının (Berry dükü, Anjou dükü, Phi­lippe II, Bourgogne dükü) tasvirlerinde de aynı özellik göze çarpar. İtalya’da (Siena) Simone Martini (1328′e doğr.), kumandan Guıdorıccio da Fogliano’nun atlı heykeli­ni, 1407′de de İacopo Della Quercia, İllria del Carretto’nun (Lucca) güzelliğiyle ünlü yatık mezar heykelini yaptı. Verona’daki Scaligero’ların mezarları Gattamelata’ya ve Bartolomeo Colleoni’nin heykel­lerine örnek oldu. XV. yy.da batı sana­tında portrenin yaygınlaştığı ve büyük önem kazandığı görülür. Van Eyck (Niccolo Albergati, Viyana; Piskopos Van der Paele, Brugge), Van der Weyden (Meltadusa d’Este, New York), Memling (Marta Moreel, Brugge) veya Van Wassenhove (Juste de Gand) gibi flaman sanatçıları eserle­rinde şaşmaz bir gerçekçiliğe ve anatomik bir kesinliğe ulaştılar. Fransız portre sa­natı Jean Fouquet (Charles VII ve Juvenal’ des Ursins’in portreleri) ve Moulins Ustası (Bourbon’ların portreleri) gibi ün­lü sanatçılar yetiştirdi.

İtalya’da, mezar hey­kelciliği daha derin bir gerçekçiliğe yöne­lirken, Antonella da, Messina, Piero della Francesca, Botticelli, Giovanni Bellini ve madalya üzerine ilk olarak profil yapan (Konstantinos Palaiologos madalyası) Pisanello gibi sanatçlar, derin bir psikolojik kavrayışı dile getiren şaheserler yarattılar. Bunların arasında Portekizli Nuno Goncalves de sayılabilir.
XVI. yy.da portre batı sanatının en çok ilgi gören kollarından bi­ri oldu. Raffaello, Vinci, Tiziano, Lotto, Brenzino, Veronese, Tintoretto İtalya’da, DUrer, Cranach ve Holbein Almanya’da,
El Greco İspanya’da, resimlerini yaktıkla­rı modelleri ölümsüz bir üne kavuşturdu­lar. Fransa’da Clouet’lerin ve onların et­kisinde kalanların yaptığı «kara kalem» portreler özel bir ilgi gördü. XVII. yy.ın portre sanatçıları kibarların inceliğini (Beaubrun’ler, Mignard) veya toplumsal ayrıntıları canlandırmağa (Rigaud) yönelme­dikleri zaman, psikolojik gerçeğe önem verdiler (Philippe de Champaigne, François De Troy, Claude Lefebvre, Nanteuil, Le Brun). Van Dyck, Terborch ve Rubens, Rembrandt ve Frans Hals, Velasquez, gravürcülerden Mellau, Ausran veya Edelinck, büst ve mezar heykeli yapanlardan Sarazin, Girardon, Coysevox ve Anguier’ler mo­dellerinin kişisel özelliklerine büyük önem verdiler. Bunu izleyen dönemde yeni bir teknik olarak ortaya çıkan pastel, insan yüzündeki geçici ifadeleri canlandırmayı sağladı. Vivien, Latour, Perroneau, Rosal-ba Carriera ve daha sonra Ducreux ve Boze bu alanda Un kazandılar, öte yandan Fransızlardan Largilliere, Aved, Tocque, Natier, Greuze, Drouais, Mme Vigee-Lebrun, italyan Galgario, ingiliz Hogarth, Reynolds, Gainsborough, Romney, Lawrence, Raeburn gibi sanatçılar portre sa­natında yağlıboya kullandılar. Heykelcilik­te ise Lemoyne, Pigalle, Pajou, Falconet ve Houdon’un büstleri sayılabilir. Modellerine kimi zaman hain bir gözle, kimi zaman da derin bir sevgiyle bakma­yı bilen Goya, çağdaş portre sanatına ön­cülük etti. XIX. yy.da fransız portre sa­natı fizik ve manevî gerçekleri canlandı­ran şaheserler yarattı: David, Prud’hon, Gerard, Gros, Delacroix, Ingres, Chasseriau; Courbet. İzlenimciler ışığın yanardönerliğini cildin yüzeyine aktarmağa çalı­şarak portreyi manzara resmine yaklaştır­mayı denediler (Renoir). Degas, kendisin­den sonra Cezanne’ın da yaptığı gibi, ki­şiyi daha yalın anlatım imkânlarıyle canlandırmağa çalıştı. Van Gogh, sıcak renk­lerle dolu birkaç portre bıraktı. Kübistler art arda gelen düzeylerle insan yüzünü canlandırmağa çalıştılar (Picasso, Juan Gris, Gleizes). Bu sırada Helleu ve Boldini gibi kibar çevre ressamları aşırı özentili bir anlatımı benimsemişlerdi. Hey­kel dalında Dalou, Carpeaux, Rodin. Bourdelle Despiau, Wlerck, Gimond ve Belmondo’yu saymak gerekir.

— Ed. Eski türk edebiyatında ayrıntılı portrelere pek az rastlanır. Oğuz Kağan Destam’ında, Dede Korkut Kitabı’nda v.b., tabiat varlıklarına benzetmeler yapılarak çok kısa portrelere yer verilmiştir. Di­nî edebiyatın en tanınmış türlerinden olan hilye ve siyer gibi eserler Hz. Muhammed’in özellikle dış görünüşünü geniş öl­çüde tasvir eder. Kerbelâ olayını anlatan maktel’lerde, din ulularının biyografilerini toplayan tezkirelerde, mekanıbnamelerde çeşitli portreler yer alır. Yusuf ve Züleyha, Hüsrev ü Şirin, Leylâ ve Mecnun, Hüsn ü Aşk v.b. gibi mesnevilerde kahramanların portreleri çeşitli mazmunlar, benzetmeler kullanılarak gerçek dışı çizgilerle tanıtılır. Selâtinname, vakayiname gibi tarihlerde padişah ve devlet büyüklerinin genellikle dış görünüşlerini canlandıran portreler vardır. Divan nesrinde kahramanlar canlandırılırken kişiliklere de değinen işaretler ancak Naima ve Evliya Çelebi’nin eserlerinde görülür.

Tanzimat edebiyatından roman türünün ge­lişmesiyle birlikte dış görünüşler yanında kişilikleri de canlandıran portre yazıları gitgide ustalık kazandı. Namık Kemal, ro­manları dışında Evrak-ı Perişan adlı ese­rinde tarihî kişilerin portrelerini de başarıyle canlandırdı. Abdülhak Hâmid, bazı sanatçı ve bilim adamlarıyle tarihî kişile­rin manzum portrelerini yazdı. Edebiyatı cedide romanında Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmed Rauf edebî portrelerin­de ustalık gösterdi. Tevfik Fikret Aveng-i Tesavir’de bazı şairlerin manzum portre­lerini canlandırdı.

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halide Edib Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Re­fik Halid Karay, Reşat Nuri Güntekin, Abdülhak Şinasi Hisar, Sait Faik Abasıyanık, Yaşar Kemal, Kemal Tahir v.b. eserlerinde şehir ve köy insanlarına ait çe­şitli ve ayrıntılı portrelere yer verdi. Yah­ya Kemal Beyatlı (Siyasî ve Edebi Port­reler), Halit Fahri Ozansoy (Edebiyatçılar Geçiyor), Samet Ağaoğlu (Babamın Arka­daşları), Oktay Akbal (Şair Dostlarım) v.d., sanat ve siyaset adamlarının portrelerini dış görünüşlerle birlikte kişiliklere de eği­lerek canlandırdılar.

— Nümism. Sikkeler üzerindeki en eski portre, pers satrabı Pisaternes’e aittir (M. ö. 412). Helenistik devirde, sikkelere kral portreleri konulması yaygınlaştı. Bu port­reler arkaik devirde olduğu gibi kralın kudretini gösteren birer sembol değildi. He­lenistik devir sikkelerindeki portreler kra­lın gerçek çehresini gösteriyordu. Roma’­da ilk defa Sezar’a Roma sınırları içinde para bastırmak ve sikkesi üzerine portre­sini koydurmak hakkı verildi. Roma’da cumhuriyet devrinde kumandanların olan bu hakkı, imparatorluk devrinde impara­torlar aldı. Böylece, imparatorun, senato­nun ve müttefik şehirlerin ayrı ayrı sikke­leri basıldı. İmparator ve senato sikkeleri imparatorun portresini taşıyordu. Şehirler, sikkelerin üzerine imparatorun portresini
koymak zorunda değillerdi; ancak, impa­ratora saygı için koyarlardı. İmparatorluk devrinde hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun portresi, arka yüzünde de onun yapmış olduğu işler; kalkındırdığı ül­keleri, gezmiş olduğu yerleri anlatan tas­virler bulunur. Bazı sikkelerde de saray mensubu veya ilerigelenlerin portreleri var­dı. Bizanslılarda hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun veya ailesinin port­resi, arka yüzde ise çoğunluk dinî tasvir veya yazılar vardı. Sasanî sikkelerinde de portreler görülür. Ortaçağda madenî para­larda portre kullanılmadı.

XV. yy.dan iti­baren italyan paraları örnek tutularak gü­müş paralarda portreye yeniden yer verildi. Madalyalar üzerine portre yapılmasına 1439′da Pisanella önayak oldu. İslâm sikke­lerinde din yasağı yüzünden portre kulla­nılmadı. Türkiye cumhuriyetinde paraların üzerinde Atatürk’ün portrelerine yer ve­rildi.

— Pulculuk. Üzerinde portre bulunan ilk türk pulu, 1914′te basılmış olan, Birinci Londra serisinden 200 kuruşluk puldur. Bu pulda Mehmed V’in portresi vardı. Cumhu­riyet devrinde, ilk olarak 1924′te bastırı­lan Sulh Hatıra serisinde, Atatürk’ün port­resine yer verildi. Atatürk’ün çeşitli port­releri daha sonra birçok pul serisinde yer aldı. Ayrıca Namık Kemal, Barbaros Hayreddin Paşa, Farabi, Midhat Paşa, Abdül­hak Hâmid Tarhan, Ziya Gökalp, Zübeyde Hanım, Mehmed Akif Ersoy, Mimar Sinan, Fuzuli, Mevlânâ, Kâtip Çelebi, Şi­nasi, Agâh Efendi, Fatin Gökmen, Alp­arslan, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Şevket Dağ, Recaizade Mahmud Ekrem, Ahmed Rasim, Mustafa Reşid Paşa, Reşat Nuri Güntekin, Tevfik Fikret, Tamburi Cemil, Ahmed Vefik Paşa, Ömer Seyfeddin, Kemalettin Mimaroğlu, Halid Zıya Uşaklıgil, Yahya Kemal Beyatlı, Halide Edib Adı­var, Abdurrahman Şeref, Naima, Kanunî Sultan Süleyman, Ahmed Midhat Efendi, Turgut Reis, Sokullu Mehmed Paşa, Ne­dim, Osman Hamdi Bey, Selim Sırrı Tar-can, Ahmed Cevat Paşanın portrelerini ta­şıyan pullar çıkarıldı. Yabancı devlet baş­kanlarından İran şehinşahı Ali Rıza, Fe­deral Almanya cumhurbaşkanı Theodor Heuss, Afganistan kralı Muhammed Zahir Şah, Suudî Arabistan kralı Faysal, Fransa cumhurbaşkanı general de Gaulle gibi dev­let başkanlarının portreleriyle pullar çıka­rıldı.
• Türklerde. Turfan, Hotan, Haço gibi Uy­gur şehirlerinde yapılan kazılarda bulunan fresklerde Buddha’nın ve hükümdarların portrelerine rastlanır. Hoça’da bulunan uygur yazmalarında da portreler vardır. Sel­çuklularda Nakkaşı Rum diye anılan Aynüddevle, Mevlânâ’nın portrelerini yaptı. Osmanlılarda Mehmed II’nin İtalya’dan ge­tirttiği Gentile Bellini, Mate di Pasti, Constanza da Ferrara, hükümdarın çeşitli port­relerini yaptılar. Bu dönemde italya’da Mastori Pavli’nin yanında çalışan Nakkaş Si­nan Bey, Mehmed II’yi gül koklarken gös­teren portreyi yaptı. Süleyman I devrinde Nigârî, bir portresinde Barbaros’un yaşlı­lık dönemini canlandırdı. Nakkaş Hasan’ın Eğri Fetthnamesi’nde Mehmed III’ün za­ferden sonra düşman kumandanının kabul edişini gösteren minyatürü, portre niteliği taşır. Bu eserde Nakkaş Hasan’ın kendi­sini ve eserin yazarıyle hattatım gösteren minyatürler de portre niteliğindedir. XVIII. yy.da Levnî, Ahmed III’ü Damat İbrahim Paşa ile birlikte gösteren portreyi yaptı. XVIII. yy.dan itibaren osmanlı sultanlarının portrelerini toplu olarak gösteren al­bümler hazırlandı. XIX. yy.da batı resmi­nin izlerini taşıyan portreler yapıldı. Bun­lardan birinde Selim III, Koca Yusuf Paşa ile birlikte gösterilir. Batı etkisindeki türk resminde portreler önemli bir yer tu­tar. Bu eserler arasında Şeker Ahmed Pa­şanın yaptığı Abdülaziz portresi, Osman Hamdi Beyin Osmanlı devletindeki mahallî yaşayışı ve türk-islâm dünyasını yansıtan portreleri, Şehit Hasan Rıza’nın Tül Şap­kalı Kadın portresi dikkati çeker. İbra­him Çallı, Feyhaman Duran, Avni Lifij gibi sanatçılar portre ressamı olarak ta­nındı. Cumhuriyet devrinde Ali Avni Çe­lebi, Zeki Kocamemi, Refik Epikman, Cevat Dereli, Hamit Görele, Turgut Zaim, Ercüment Kalmık, Nurullah Berk, Zeki Faik İzer, Abidin Dino, Cemal Tollu, Bed­ri Rahmi Eyüboğlu, Halil Dikmen, Eşref Üren, Sabri Berkel, Nuri İyem, Avni Arbaş, Ferruh Başağa v.d. portre türünde eserler verdiler. (ML)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORT RADİUM

Tarih 06 Haziran 2009

PORT RADİUM, Kanada’da (Kuzeybatı toprakları) madencilik merkezi, Büyük Ayı gölü kıyısında; 300 nüf. Fransız asıllı kanadalı Gilbert Labine tarafından bulunan önemli pekblend-gümüş (radyum-uranyum) yatağı (Eldorado ocağı). [L]

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORT RADİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORT PİRİE

Tarih 06 Haziran 2009

PORT PİRİE, Güney Avustralya’da liman şehri, Spencer körfezi kıyısında;
12 000 nüf. Broken Hill yatakları (kurşun, çinko, uran­yum) yakınında maden ve tarım ürünleri ihracat limanı. Kurşun dökümevi ve rafi­nerisi. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORT PİRİE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTO TORRES

Tarih 06 Haziran 2009

PORTO TORRES, İtalya’da komün, Sardinya’da (Sassar ili), Asinara körfezi kıyısında; 11 100 nüf. Sassari’nin limanıdır. Buğday ve maden ürünleri ihracı. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTO TORRES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORT HARCOURT

Tarih 06 Haziran 2009

PORT HARCOURT, Nijerya’da (Doğu böl­gesi) liman şehri, Bonny ırmağı kıyısında, Nijer deltasının kolu; 72 000 nüf. Demir­yolu hattının başlangıç noktası olan lima­nından palmiye yağı, Enugu bölgesinde çı­karılan maden kömürü ve Bauçi yaylasında çıkarılan kasiterit ihraç edilir. Petrol ra­finerisi. Alüminyum haddehanesi. Otomo­bil lastikleri. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORT HARCOURT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POULENC (Camille)

Tarih 06 Haziran 2009

POULENC (Camille), fransız eczacısı ve kimyageri (Paris 1864-Espalion 1942). Sanayi kimyasıyle ilgilendi. Saf ve tam arıtılmış madensel tuzların imali için bir araştırma laboratuvarı kurdu. Pierre ve Marie Curie ile işbirliği yaptı, sonra tedavide kullanılan organik maddeler üstünde çalışmağa yönel­di. Deneysel farmakodinami alanındaki sen­tetik kimya çalışmalarıyle fransız ecza sa­nayiinin kurulmasını sağladı. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POULENC (Camille) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POUCHET (Anne Gabriel)

Tarih 06 Haziran 2009

POUCHET (Anne Gabriel), fransız hekimi ve kimyacısı (Paris 1851-ay.y. 1938). Zehir­lenmeler, metabolizma, iyot maden suları v.b. üstünde çalıştı. Leçons de Pharmacody-namie et Matiere Medicale (Farmakodina­mi ve Tıp Dersleri) adlı bir kitap yazdı. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POUCHET (Anne Gabriel) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTOSİ

Tarih 06 Haziran 2009

POTOSİ, Bolivya’da şehir, idare bölgesi merkezi, 3 960 m yüksl. 53 500 nüf. Potosi, eski sömürge şehri havasını muhafaza eder. Ulaşım güçlüklerine rağmen küçük çapta madencilik devam etmektedir.
—Potosi idare bölgesi, Bolivya’nın güneybatı­sında uzanır; 609 200 nüf.
— Tar. Daha takalar zamanında bilinen Cerro Rico gümüş madenini 1545′te işlet­meğe başlayan İspanyolların burada kur­dukları şehre Kari V, Villa lmperial (1547) adını verdi. Avrupa ekonomisini alt üst eden ve beşte biri (quinto) krala verilen binlerce ton gümüş Potosi ocağından çı­karıldı; ocağın işletilmesi için takalar ör­nek alınarak uygulanan angarya sistemiyle (mita) kütle halinde kızılderili toplandı, bunların çoğu ocakta çalışırken öldü. Şeh­rin nüfusu çağ için olağanüstü ölçüde art­tı: 1572′de 120 000, 1650′de 160 000 nüf. Cıva ile alaşım usulünün geliştirdiği (1585) gümüş üretimi, yukarı yaylalarda köle ola­rak çalıştırılan halkın ücretli işçilerin ça­lıştırıldığı kıyı ovalarına kaçması yüzün­den, XVII. y.ın ortalarında azalmağa baş­ladı; bu yüzden maden işçlerine de ücret verilmeğe başlandı. Ama hiç bir teknik ilerleme olmadığından, üretim XVIII. yy.da yerini kalay üretimine bıraktı. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTOSİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEKİZ COĞRAFYA

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEKİZ COĞRAFYA

Fizikî coğrafya

Yüzey şekilleri. Portekiz’in yüzey şekil­leri Iber mesetası tabanının kenarından meydana gelir; bu taban Tajo’nun iki kıyı­sında çok farklıdır. Irmağın güneyindeki tekdüze Alentojo ovalarının yükseltisi 400 m’yi hiç geçmez. Bu ovalar ispanyol Est-remadurası peneplenini batıya doğru devam ettirir ve ağır ağır, Atlas okyanusu kena­rındaki alçak kıyılar yönünde, üçüncü za­man toprak dalgasının altına süzülür. Bu bölgeler ancak çok yüksek olmayan fay sarplıkları (Vigueira ve Ossa serraları) ve kenarlarında yükselen bazı kalıntı şekille­riyle (güneybatıda Grandola ve Carcal ser­raları, kuzeydoğuda serra de Sao Mamede) engebelidir. Güneye doğru, batı-doğu yönünde uzanan Algarve, şistli Malhao serralanndan ve siyenitli serra de Monchique çıkıntısından meydana gelir. Kalkerli bir tepeler şeriti alçak ve kumlu güney kıyı bölgesine geçişi sağlar.
Tajo’nun kuzeyinde eski taban çok daha yüksektir ve büyük kırıklarla doludur. En yüksek engebeler Vuga le Tajo arasında uzanan ve kuzeydoğu-güneydoğu yönünü takip eden horst’lardır. Bu horst’lar Mer­kezî Iber cordillerasının ucudur (serra de Estrala, 1 981 m; Serra de Gardunha 1 224 m). Kuzeye doğru, Mondego hendeğinin ötesinde yükseltiler 1 500 m’yi aşmaz; ama yüzey şekillerinin parçalanmışlığı devam eder. Duero’nun kuzeyinde horst’lar Marao (1 419 m), Padrela ve Barnes serralarını meydana getirir. Kuzey-kuzeybatı,
güney-güneydoğu yönünde uzanan büyük bir en­gebe, Atlas okyanusuna doğru bu dağlık bütünü keser, Duero halicinin kuzeyinde kıyı şeritini meydana getirir, sonra güney­batıda kıyı ovaları yanında yükselir.
Estremadura’da küçük kalkerli veya püskü­rük kütleler ortaya çıkar: Aire, Montejunto, Sintra ve Arrabida dağları. Portekiz toprakları altındaki büyük par­çalanmalar bugün hâlâ devam eder. özellikle Aşağı Tajo bölgesi ve Algarve kı­yısı henüz yerleşmemiştir; bu bölgeler bir­çok depremden (özellikle 1755′te) zarar gör­müştür.

• iklim. Portekiz’de akdeniz iklimi hü­küm sürer: yazlar kuraktır. Ama denizin yakınlığı bu kuraklığın uzun sürmesini ön­ler ve özellikle kışın düşen toplam yağış miktarını çoğaltır. Yağmurlar kuzeyden gü­neye ve batıdan doğuya doğru azalır. Ku­zeyde Minho ve Beira Alta engebeleri 2 500 mm’ye yakın yağış alır. Daha koruntulu olan iç bölgede yağışlar daha azdır (Alto Duero’da 600 mm). Güney ovalarında ku­raklık artar. Kıyı bölgesinde okyanus et­kisi sıcaklığı düzenler. Trasos-Montes’de kışlar uzun ve serttir; Iç Alentejo yazın sağanak halinde yağışlar alır.
• Bitki örtüsü. İlkel bitki örtüsü hemen tamamıyle ortadan kalkmıştır. Kuzeybatı­daki yağışlı bölgede yapraklarını döken me­şelerle, yapraklarını dökmeyen akdeniz meşeleri (mantar meşesi ve lusitaina meşesi) birarada görülür; bunlar 700 metreden da­ha yükseklerde görülmez. Tepeler funda­lıklarla örtülüdür, ülkenin geri kalan kıs­mı, genellikle «garrigue» veya maki halini almış tipik akdeniz ormanıyle örtülüdür. Mantar meşesi daha çok kıyıda, yeşil me­şe iç bölgede yetişir. Kumsallar, gözün ala­bildiğine uzanan çam ormanlarıyle kaplı­dır.
• Hidrografya. Iber yarımadasındaki bir­çok büyük ırmağın aşağı çığırları Porte­kiz’dedir. Kuzeyde Minho, güneyde Gua-diana ırmakları sınır sayılmıştır, ülkenin kuzeyindeki yüksek engebeleri dar boğaz­larla aşan Duero’nun beslenmesi oldukça düzensizdir. Tajo’nun eğintileri çok daha yumuşaktır; ama aşırı etiyajların etkisi al­tındadır. Duero’nun Portekiz’deki kolları, Mondego şebekesi ve Tajo’nun kuzey kı­yıdan aldığı kollar önemli hidroelektrik te­sislerinin kurulmasına elverişlidir.

iktisadî ve beşerî coğrafya

* Nüfus. Portekiz’de nüfus yoğunluğu km2′ye 99 kişidir. Sanayii bu kadar az gelişmiş bir ülke için yüksek sayılabilecek bus ra­kam, son zamanlardaki nüfus artışının sonucudur. 1527′de yapılan ilk sayımda nü­fus Roma çağındakini aşmıyordu. XVI. yy.da denizaşırı macera hevesi, birçok kişi­nin ülkeden göçmesine ve gerçek bir nü­fus seyrelmesine yol açtı. Yüz yıldır nü­fusun büyük ölçüde çoğalmasının yanı sıra birçok kişi ülkeden göçtü (1910′da 80 000 kişi); bu hareket bugün yavaşlamaktadır. Göçmenler özellikle Brezilya’ya, Venezuela’ya ve Afrika’daki illere (özellikle An­gola) gider.

Şehirler gelişmelerine rağmen, nüfusun an­cak dörtte birini barındırır. Minhao ve Mondego arasında aşırı ölçüde yoğun olan (bazı conselho’laıda km2′yeı 200 kişi) kır nüfusu, Estremadura’da kalabalıktır (km2′ye 60-150 kişi); doğu kısımda ve Algarve’de seyrekleşir. Ama en ıssız alanlar Alen­tejo ve Ribatejo’dadır (km2′ye 25 kişi). Nü­fus dağılımının bu eşitsizliği, toprağa yer­leşme evreleri, tarım sistemleri ve mülki­yet rejimiyle bağıntılıdır.

• Tarım ve köy hayatı. Minho portekiz köy hayatının en orijinal beşiğidir. Toprak çok küçük parseliere ayrılmış, evler geniş bir alana yayılmıştır; çeşitli ince tarım yapan nüfus çok yoğundur: mısır, patates, tırmanıcı asma ve meyve ağaçları birarada yetiştirilir. Kalabalık sığır sürüleri, sulak çayırlarda otlatılır. Nüfusun artmasıyle bu kır ekonomisi
Trasos-Montes havzalarına doğru uzanmış, güneye ise, daha «yeniden fetih» zamanında Beira ve Estre-madura yoluyle girmiş ve o kalabalık böl­gelere yerleşmişti. Buna karşılık, yetiştiri­ciliğin ağıt baslığı yüksek doğu bölgeleri­ne pek yayılmadı. Hemen hemen ıssız de­nilebilecek bölgelerde «yeniden fetih» ha­reketinden sonra geniş ölçüde işletilen bü­yük mülklerkuruldu.
«Latifundia»lar, işçi­lerini büyük tarım işçisi köylerinden toplar. Bu bölgelerde kaba tahıl tarımı yapılır, zeytin ağaçları ve koyun yetiştirilir. Şehir burjuvazisinin sermaye yatırımı bu büyük mülklerin kuzeye doğru Güney Estremadura ve Beira’da genişlemesine imkân verdi. Daha yoğun bir nüfusun çok küçük top­raklarda tahıl, meyve ve sebze yetiştirdiği Algarve’yi ayrı incelemek gerekir. Ama bu­rada da yarıcılık yaygındır. Tarım üretimi, hızlı gelişmesine rağmen, her zaman halkın ihtiyacına karşılık ver­mez. Buğday ithalâtı, azalmakla beraber, büsbütün kesilmemiştir. Ülkenin güneyinde başlıca besin mısırdır. Vuga, Moncıego, Tajo ve Sado vadilerinde çeltik tarlaları günden güne yayılır. Zeytinlikler yüz yılda üç kat artmış ve zeytinyağı üretimi ihtiya­cı karşılamağa başlamıştır. Şarapçılık önemli bir yer tutar: hafif şaraplar (kuzeybatıda vinho verde), Estremadura’da kır­mızı şaraplar, Porto ve Madera’da kalite şaraplar. Bu üretimin pazarlanması eko­nominin bugünkü en büyük meselelerinden biridir.

• Sanayi. Günden güne bir sanayi kolu haline gelmekte olan balıkçılık yavaş yavaş birkaç büyük limanda, önemli konserve fabrikalarını besleyen birkaç armatör şir­ketin elinde toplandı. Kıyı sularında sar-dalya, Algarve açıklarında ten balığı, Newfoundland setlerinde morina avlanır. Bu­nunla birlikte halkın beslenmesinde temel rol oynayan morinanın, tutulan miktar ihtiyacı karşılamağa yetmediğinden, ithal edil­mesi gerekir; işçi ücretlerinin düşüklüğü Portekiz’in konservelerini dış ülkede ko­layca pazarlamasına imkân verir. Sanayi yavaş gelişmektedir. Sermayeler, özellikle yabancı sermayeler yalnız maden yataklarına, özellikle demirsiz madenlere (kurşun, gümüş, tungsten) yatırılır. Ama yalnız Sao Domingos ve Aljustrel bakır yataklarıyle Beira kalay yatakları sürekli bir işletmenin masraflarını karşılayacak güçte­dir. Bragança yakınındaki Moncorvo de­mir madeni kısa süre önce kapatıldı. Çö­zülmesi gereken en önemli meselelerden biri enerji kaynakları meselesidir. Yeter­siz maden kömürü rezervleri (Porto’nun kuzeyinde Sao Pedro da Cova yatakları) henüz az ölçüde işletilir ve ithalât zorunludur, ülkenin kuzeyindeki akarsuların hid­roelektrik donatımına geç bir tarihte başlanmıştır; Duero üzerindeki Picote tesisi 180 000 kW/saat üretir. Hiç bir ağır metalürji tesisinin bulunmaması ve imalât me­talürjisinin azlığı, dış ticaret bilançosundaki açığı günden güne artırır, önemli tek sanayi dokumacılıktır: Estrela dolaylarında yün, Minho ve Lizbon’da pamuk. Serma­ye azlığı, sanayinin gelişmesini frenler.

• Ticaret. Ticaret bilançosu devamlı ola­rak açık verir. Portekiz, maden ürünleri, bazı tarım ürünleri (şarap, mantar) ve ba­lık konserveleri ihraç eder; fakat porto şarabını pazarlamada büyük güçlüklerle karşılaşır. Son zamanlarda tarım kesimine harcanan çaba sonucunda, ithalâtta besin maddelerinin payı azaltılmıştır; fakat ha­sadın dönem dönem azalması bu durumu sık sık tehlikeye düşürür. Ayrıca devlet, yakacak ve metalürji maddelerini de dışarı­dan almak zorundadır. Sanayi makineleri ithali de, geçici olarak, ticaret bilançosu açığını artırmaktadır.

1960-1965 Arası ithalât kuvertürü oranı yüz­de 50-60 arasında değişti. Bu açık, göç­menlerin denizaşırı ülkelerden gönderdikle­ri paralar, denizaşırı toprakların (Angola ve Mozambik) bilanço fazlaları ve özellikle turizmden elde edilen gelirlerle (Algarve’nin değerlendirilmesi) kapatılır. Turizm ge­lirleri (1965′te 1,5 milyon turist) toplam ih­racat tutarının yüzde 15′ine eşittir. 1965′te mamul madde ithalâtın yüzde 60′mı, ihra­catın da hemen hemen eşit miktarını mey­dana getirmekteydi. Sırasıyle İngiltere, Fe­deral Almanya ve A.B.D., Portekiz’in ti­caret yaptığı başlıca ülkelerdir.

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ COĞRAFYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORT DE BOUC

Tarih 05 Haziran 2009

PORT DE BOUC, Fransa’da Bouchesdu-Rhöne idare bölgesinde (Aixen-Provence idare çevresi) komün, Berre kıyı gölüne ulaşan Caronte kanalının son bulduğu yerde;
12 510 nüf. Vauban’ın yaptığı sur. XIII. yy.dan kalma kule. Gemi yapımı. Kimyasal gübre fabrikası. Balık konserveciliği. Ağır yük (maden, çimento, hidrokarbür) transi­tinde uzmanlaşmış liman. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORT DE BOUC hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORT CHESTER

Tarih 05 Haziran 2009

PORT CHESTER, New York’ta (Westchester idare bölümü) şehir, Long İsland Sound kıyısında, New York şehir merkezinin 40 km kuzeydoğusunda; 24 950 nüf. Sanayi ve mes­ken bölgesi. Şekercilik, fırça, elektrik batarsayı ve madenî eşya yapımı. 3 km uzağın­da havaalanı. 1650′ye doğru kurulan şehre bıçkıhanelerden (İng. sawmills) dolayı önce, Sawpits (bıçkı hendeği) adı verildi. Bugün­kü adını 1837′de aldı. 1868′de birliğe katıl­dı. Port Chester bir belediye başkanı ve idare meclisi tarafından yönetilir. (L)
PORT CİNNAH. Bk. ÇALNA.
PORT CLARENCE. Bk. SANTA iSABEL.

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORT CHESTER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORSELEN

Tarih 05 Haziran 2009

PORSELEN i. (ital. porcellana, dişi domu­zun [porca] ferci biçiminde kabuk’tan fr. porcelaine). Seram. Genellikle beyaz, aşın camiaştırılmış, inceltilince yarı saydamlaşan, çoğunlukla renksiz ve saydam sırla kaplı, ince ve sıkı bir hamurdan yapılmış seramik parça. (Bk. ANSiKL.) || Laboratuvar porseleni, yumuşama derecesinin yüksek olması için feldispat oranı düşük tutulan ısı farklarına dayanıklı olan, bu sayede de özel amaçlarla, genellikle laboratuvar malze­mesi yapımında kullanılabilen sert porselen. || Feldispatlı porselen, hamuru genellikle yüz­de 50 kaolin, yüzde 25 ile 30 arasında feldis­pat, yüzde 20 ile 25 arasında kuvars karışı­mından meydana gelen sert porselen. (ÇİN PORSELENİ de denir.) | Fritli porselen, kum, soda, tuz, şap ve alçıtaşı karışımın­dan meydana gelen bir frit sayesinde camlaşan ve yumuşama derecesine kadar pişirilen porselen. (Bugün ancak tarihî bakımdan bir önemi vardır.) || Fosfatlı porselen, eritici olarak, kemik külü halinde ve yüksek oran­larda kalsiyum fosfat karıştırılmış bir ha­murdan yapılan yumuşak porselen. || Sıhhî tesisat porseleni, sıhhî tesisat yapımında kullanılan, sert porselenden daha az camiaş­tırılmış ve daha gözenekli porselen. || Yalıtkan porselen, yüksek veya alçak gerilim için yalıtkan olarak kullanılan, feldispattan yapılmış sert porselen.
— Camc. Reaumur porseleni, çok yavaş so­ğutularak elde edilen, porselen taklidi do­nuk beyaz cam (XVIII. yy.).
— Diş cerr. Porselen, odontostomatolojide protez yapımında kullanılır: inlaylar, köprü üzerine takılan dişler, hareketli protezler, giydirme kuronlar porselenden yapılabilir. (Porselen tabiî bir diş görünüşündedir ve normal bir çiğneme sağlar.)
— Zool. Sıcak denizlerin kıyılarında yaşa­yan, kavkısı porselenli, karındanbacaklı yu­muşakça; kavkısındaki son sarım bütün öteki sarımları örter. (Cypreidae familyasının örnek tipi.)
Bk. ANSİKL.
— ANSİKL. Seram.
• Teknoloji. Porselen, 2-3 mm kalınlığa kadar yan saydamdır; yo­ğunluğu 2,20′nin üstünde, suyu emme özel­liği yüzde 0,5′in altındadır. Hamur, özlü (yağlı) bir madde (kaolin), mümkün olduğu kadar demirsiz bir pekleştirici (kuvars, çak­maktaşı) ile bir eritici’den (feldispat, kalsi­yum fosfat veya sunî bir frit) meydana ge­lir.
Seramikçilik bakımından, pişmesi için ge­rekli ısı derecelerine göre, iki tür porselen vardır: sert porselen 1 400° c’ta, yumuşak porselen 1 250° C’ta pişer. Sert porselen hamuru önce 1 000° C civarında fırınlanır (yarı pişim) ve sırlanmağa elverişli hale ge­tirilir. Parça sırlandıktan sonra, 1 400° C’­ta yeniden pişirilir ve sır üstü boyalarla süs­lemeler yapılırsa, üçüncü kere alçak sıcak­lıkta fırınlanır. Pişmiş hamur ortalama yüz­de 25 müllit billurları ve yüzde 75 camlaşmış bir maddeden meydana gelir. Sırsız, sa­rımsı porselene bisküvi veya tam pişim de­nir. Yumuşak hamur 1 250°C’ta pişirilir ve yarı saydam bir bisküvi elde edilir. Camlaşmış maddesi, demirli yabancı maddeler­den ileri gelebilecek lekeleri hafifleten bir silikofosfat karışımıdır. Sırlanmış parça 1 000°C civarında yeniden fırınlanır.

• Tarihçe. Porseleni, yeşim taşını taklit et­meğe çalışan Çinliler keşfetti. O zamanki fırınlarda elde edilebilecek sıcaklığın yavaş yavaş yükseltilmesiyle porselen tekniği de gittikçe gelişti. Efsaneye göre porselenin bu­lunması M.ö. IV. binyıla rastlar. Bununla birlikte Çin’de kesinlikle bilinen ilk imalât­haneler M.S. VI. yy .dan kalmadır. İlk çöm­lekler alçak derecede pişirilirdi ve yüksek derecede seramikleri (gre ve porselen) veya dzı’lar yapılabildi (tao); M. ö. II binyılda 1 000° C’a varıldı. Gerçek porselen için çok saf kaolin ve sırlanmış halde ikinci pişirme için en az 1 300° C’a ulaşan bir sıcaklık ge­rekir (kömür bu imkânı vermiştir). İlk ger­çek porselenler Toug devrinde (M.S. 618 -907) yapıldı; Sung devri (960-1280) ile Yûen devrinde (1280-1368) porselen en olgun şek­lini buldu. King-dı-cın (Kingsi), çin porseleninin merkezi haline geldi. Yüksek derece renkleri (kobalt mavisi, bakır kır­mızısı) ve alçak derece emayları porselen üzerinde çok değişik süslemeler yapma im­kânı verdi. Koryo hanedanı devrinde (918-1392), kaliteli seramik yapımında Çin ile rekabet eden Kore yoluyle porselen Japon­ya’ya girdi ve koreli çömlekçilerin XVII. yy. başlarında, Arita civarında kaolin ya­takları bulmalarından sonra, Japonya’da da yapılmağa başlandı. Kakiemon ailesi, Ja­ponya’da alçak derece renklerini kullandı.

Hollandalılar, Avrupa’da çok tutulan aşırı süslemeli iri parçalar yaptılar. Günümüzde, Japonya’da en önemli seramik merkezleri Arita ve Seto’dur (Nagoya yakınlarında). Küçük Asya’da yaygın olan çin porselen­lerinin örneklerinin Avrupa’da tanınmasına şüphesiz ki haçlı seferleri sebep olmuştur. Daha sonra, XIII. yy.ın sonunda, Marco Polo sayesinde porselen hamuru hakkında az da olsa bir bilgi edinildi. Çin porseleni­ni taklit etmek isteyenlerin başarısızlığa uğ­ramalarına sebep, porseleni uzun süre cam­sı bir maden sanmalarıydı (meselâ 1470 yılma doğru Venedik’te yapılan ilk denemeler). Ca-millo da Urbino (öl. 1576), 1587′de Pisa’ya taşman büyük bir Floransa imalâthanesinde çalışan Bernardo Buontalenti (1536 – 1608) denemelere devam ettiler; Vicenza’da çıkan beyaz bir toprağı kullandıkları için, ancak yu­muşak hamur
(1 100° C ile 1 150° C arasın­daki ilk pişimden ve barbotin sürüldükten sonra 1 050° C ile
1 100° C civarında ikinci pişimi yapılan kum, kuvars, güherçile, de­niz tuzu, şap ve kaymak taşı tozu karışımı hamur ile sert porselen arası bir porselen elde edebiliyorlardı; dekorlar
(çiçek, hayvan), kobalt veya manganez mavisiyle be­lirtiliyordu. 1553′e doğru Portekiz acentalarının açılması, misyonların çoğalması (özellikle 1580′den sonra), Doğu Hint şirketleri­nin kurulması (1600 yılında ingiliz, 1602 yı­lında hollanda ve 1604′te fransız) porselenin Avrupa’da çok tutulmasının başlıca sebebi oldu; o devirde Avrupa’nın en büyük por­selen ithal merkezi Amsterdam idi.

Bu ara­da Fransa’da yumuşak hamur sanayii, fa­yans sanayiiyle birlikte gelişerek Avrupa’­nın bir kısmına yayıldı: Tournai, Alcora, Marieberg, İtalya v.b. Bu fritli porselen XVII. yy. sonlarında Fransa’da Claude Reverent (1664′de imalât imtiyazını almıştı), Rouen’li Louis Poterat (1693′te imtiyaz aldı) ve Chicaneau ailesi (Saint-Cloud 1702) ta­rafından çok geliştirilmişti.

1725 Yılında Chantilly imalâthanesi kuruldu; burada Ciquaire Cirou, «Kakiemon»u taklit etti; aynı imalâthaneden ayrılan Dubois kardeşler 1738′de Vincennes imalâthanesini açtılar. Mennecy Sceaux, Bourgla-Reine, Crepyen -Valois gibi birçok imalâthane Paris yakın­larına yerleşti; 1756 yılında Sevres’e nakle­dilen Vincennes imalâthanesinde sert por­selen yapılmağa başlandı.

Bu imalâthane başarısını, Boucher ve Fakonet gibi heykel­tıraş ve dekoratörlere borçluydu.
Taşrada Hannong ailesi 1719 yılında Stras-bourg’da bir imalâthane kurdu, fakat Vin­cennes tekeli yüzünden Frankthal’e göç et­ti, 1768′de tekrar yurda döndü. XVIII. yy. da Orleans, Arras, Marsilya ve Limoges’da fabrikalar kuruldu. Avrupa’nın öteki ül­kelerinde sert porselen üstünde çalışan baş­lıca sanatçılar arasında, Milano’m rahip Manfredo Settala (1600 -1680), ingiliz Dwight (1636-1703) ve Francis Place (doğ. York 1650), hollandalı Aelbregt de Keizer sayılabilir. İlk sert porseleni ya­panın Saksonya’lı, Walter Von Tschirnhaus (1651-1708) olduğu sanılmaktadır. Johann Friedrich Böttger adlı simyacının (1682 -1719), 1707′de bir porselen imalâthanesi kur­duran Saksonya seçicisi ve Polonya kralı August II’nin desteğiyle sert porselen yaptı­ğı kesinlikle bilinmektedir. Daha sonra 1710 yılında Meissen imalâthanesi kuruldu.

Bu imalâthanede, Saksonya’lı fabrikacı Schnorr’un 1698′de, San Andıes’de bulduğu ilk kaolin yatağından çıkarılan toprak kulla­nılıyor, dolayısıyle de üretimde bir gelişme olmuyordu, imalât çok gizli tutuluyor, fa­kat porselen hamurunun formülü yavaş ya­vaş bütün Almanya’ya yayılıyordu: 1718′de Viyana’da, 1750′de Höchst, 1753′te Nymp-henburg ve daha birçok şehirde porselen fabrikaları kuruldu. Süsleme tekniği de ay­nı şekilde gizli tutulurdu. Meissen’de en ta­nınmış sanatçılar, emaycı Johann Gregor Höroldt (1696-1775) ve heykeltıraş Kândler (1750′den önce) idi. 1735′e kadar çin por­selenleri taklit ediliyordu, 1740′a doğru çi­çek motifleri hâkim oldu; üretim 1750′ye doğru en yüksek seviyesini buldu ve 1756 yılında da gerileme devrine girdi.

1748′de Meissen’den ayrılan Viyana imalâthanesi, heykelci Niedermayer’in mitolojik heykelcik­leri sayesinde, 1760 sıralarında Avrupa’da büyük üne kavuştu; bu imalâthane 1778′e doğru modelci Anton Grassi’nin, 1784′ten sonra ise Konrad Von Sorgenthal’in eserleriyle ününü korudu. Bu arada, Nymphenburg’da Bustelli’nin 1760 yılına doğru yaptığı Commedia dell’arte figürlerini saymak yerinde olur. XVII. yy.da kurulan imalât­hanelerin hemen hepsi XIX. yy.da kapan­dı. 1830 Yılında Berlin’de, değişik kalın­lıklarda yarı saydam porselen işleyen litofani tekniği bulundu.

Avrupa’nın bellibaşlı porselen merkezleri olarak şunlar sayılabilir: İsveç’te Marie-berg (Stockholm karşısındaki Kunrgsholm adasında, 1758); Danimarka’da Kopenhag (Krallık imalâthanesi, 1775); Hollanda’da Amsterdam yakınındaki Weesp (1757), Oud-Loosdrecht (1774-1782) ve Ouder-Amstel (1782); Belçika’da Tournai (1751), Schaerbeek’teki Monplaisir (1786) ve Etterbeek (1787); İsviçre’de Zürich yakınlarındaki Schoren (1763) ve Nyon (1781); Rusya’da 1745′ten sonra kurulan Moskova Krallık imalât­hanesi; Portekiz’de, 1773′te bir kaolin ya­tağının bulunmasından sonra kurulmuş Vista Alegre (1824); Robert Hancock’un 1755′te «transfert painting» süsleme tekniğini bulduğu ve W. Cookworthy’nin 1768 yılında kaolinli hamurun bileşimini tek başına keşf­ettiği İngiltere’de ise çok sayıda porselen merkezi vardı: Chelsea, Derby, Bow, Lowertoft, Lougton Hail, Bristol, Worcester, Liverpool, Plymouth, Rockingham v.b.;

İtalya’nın başlıca imalâthaneleri ise, Vene­dik (1720), Le Nove (1761), kısa süre çalış­mış olmakla birlikte yumuşak hamj$r bakı­mından önemli olan Treviso, hâlâ” çalışan Doccia (1737), Capodimonte ve Napoli Krallık imalâthaneleri (1740), Portici, Tori-no, Vinovo, Roma imalâthaneleridir. Carlo IIl’ün 1754 yılında Sicilya krallığından vaz geçmesi üzerine, Capodimonte imalâthanesi Madrid’e taşınarak, Buen Retiro krallık imalâthanesi adını aldı ve bütün salonlar porselenle süslenmeğe başlandı. Diğer bir krallık imalâthanesi 1817 yılında Moncloa’da kuruldu; Valencia yakınlarında Alcora’da 1751′den beri frit yapılıyordu; 1851 yılında ise Limoges’dan ayrılan Baignol, Pasajes’te bir imalâthane kurdu.

Çin porseleni avrupa porseleninden pek farklı değildir. Hamurundaki kaolin miktarı çok düşüktür, bir tek pişim yapılır ve bi­leşimdeki kalsiyum yüzünden yeşilimsi renk alır; daldırma yoluyle değil de püskürtme yoluyle sırlanır. Avrupa porseleninde feldispata göre kaolin oranının yüksek olması, bu porselenin yüksek derecelere dayanmasını ve uzun ömürlü olmasını sağlar.

• Türkiye’de porselen sanayii son yıllarda gelişme gösterdi. Bugün şu müesseselerin modern tesislerinde porselen yapılmaktadır: Sümerbank Yıldız Porselen Sanayii müesse­sesi (1962), Sümerbank Yarımca Porselen, Seramik ve Çini Sanayii müessesesi (1968), İstanbul Porselen Sanayii müessesesi (1963).

— Zool. «Porselen»ler bombeli oval kavkılı hayvanlardır; kavkı ağzı, dişli kenarında uzun ve dar bir yarık şeklindedir. Parlak, sağlam ve cilâlı olan kavkısı genellikle deği­şik ve dilim dilim renklidir. Kaplanpostu porselen (Cypraea tigris) kızıl sarı veya pembemsi renkte, esmer harelidir, Hint okyanusunda çok bulunur. (LM)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORSELEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORİNÇİNE

Tarih 05 Haziran 2009

PORİNÇİNE i. (itai. k.). Denize. Makara dilinin ortasına konan ve aşınmayı önleyen madenî oluk. || Porinçine takmak, bir ma­karanın ortasına bakır bir halka takarak buradan makara dilinin eksenini geçirmek. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORİNÇİNE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORFİRİN

Tarih 05 Haziran 2009

PORFİRİN i. (fr. porphyrine). Kim. Porfirindeki sekiz dış hidrojen atomunun sekiz kökle ornatılmasından türeyen heterosiklik bileşiklerin genel adı.
— ANSîKL. Kim. Porfirindi çok kararlı bileşiklerdir; madenî tuzlan (magnezyum, demir, bakır), klorofil, hemoglobin gibi ta­biî pigmentlerin protit olmayan kısımlarını meydana getirir. Karmaşık görünüşlerine rağmen, birçok tabiî porfirin sentetik olarak elde edilmiştir.
— Biyokim. Hemoglobin’in prostetik grubu, demirini kaybederse bir porfirin olur. (Bir porfirinle iki değerli bir demirin birleşme­sinden doğan cisim bir «hem»’dir. Porfirinler solunum olaylarında önemli bir rol oynar. Ayrıca, bu cisimlerin metabolizma­sında bir bozukluk olduğu zaman hasta sidiğinde de porfirin bulunabilir. Bk. PORFIRîA. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORFİRİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEVİN (Albert),

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEVİN (Albert),fransız maden uz­manı (Paris 1880-Abano Terme, İtalya 1962). Çeliğe su verme, hafif alaşımların ısı işlemleri, dökümcülük, kaynakçılık ve maden aşındırma alanlarında araştırmalar yaptı. Paslanmaz çeliklerin kimyasal di­renci konusundaki buluşu özellikle önem­lidir. (L)
PORTFÖY i. (fr. portefeuille). Cüzdan. (M)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEVİN (Albert), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORT-ETİENNE

Tarih 05 Haziran 2009

PORT-ETİENNE, bugün Nuadibu, Mori­tanya müslüman cumhuriyetinde kasaba, Levrier koyu seçim çevresinin merkezi, Blanc burnuyle sona eren yarımadanın do­ğu kıyısında; 1 210 nüf. önemli balıkçı li­manı; balık konserveciliği. Kasaba, İçil Kedia’sında işletilen demir madeninin taşındı­ğı demiryolu hattının ağzındadır; yarımada­nın ucunda Consado denen önemli bir maden limanı kuruldu. 425 m uzunluk­ta bir dalgakıranla korunan rıhtıma 65 000 tonluk gemiler yanaşabilir. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORT-ETİENNE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Portekiz Sömürge imparatorluğu

Tarih 05 Haziran 2009

Portekiz Sömürge imparatorluğu, Porte­kiz’in sömürge leştirdiği ülke ve toprakların hepsine verilen ad. Portekiz’in XV. yy.da başlayan toprak genişlemesinin sebepleri çeşitlidir: bunların en başında din yayma ça­bası gelir. Rahip Joao, Fas’ın güneyinde, bir hıristiyan krallığında hüküm sürüyordu. Aynı kıyılarda, Avrupa’da bulunmayan al­tının (sudan altını) bol olduğu sanılıyordu. Kısa süre sonra altın araştırmalarının yanı sıra baharat araştırmasına da başlandı. Ce­neviz ile Afrika’nın simsarlar aracılığıyle yürütülen iktisadî ilişkileri Türklerin Doğu Akdeniz havzasına hâkim olmalarıyle bozul­du. Portekizliler Türklerin aracılığından kurtulmak için Hindistan’a doğrudan doğru­ya giden denizyolunu açtılar.
Portekizlilerin teknik üstünlüğü ve gemici Henrique’in teşviki, Afrika kıyıları boyun­ca ilerlemeyi geliştirdi. Cabo Ver de’ye (1444), sonra ekvatora (1471) ulaşıldı. Bartolomeu Dias, Ümit burnunu aştı (1487). Tordesillas antlaşmasıyle (1494) Portekizli­ler, Hint okyanusunda fetih tekelini ele ge­çirdiler. Fırtınanın Brezilya kıyılarına attı­ğı Cabral 1500′de ülkeye elkoydu. Covilha ve Vasco da Gama’nın Kaliküt ve Goa’ya (1498) yaptıkları yolculuklarla Portekizli­ler Doğu Hindistan’a yerleştiler. Joao IH’ün ölümünde (1588) Portekiz im­paratorluğu en parlak dönemini yaşıyordu, Fas’ın Atlas okyanusu kıyısındaki müstah­kem mevkiler ve Brezilya (Amazon’dan rio de la Plata’ya kadar uzanan kıyı kesimi) dışında, Doğu Hint yolu üzerinde bir dizi sömürgeyi içine alıyordu: Madera, Asor a-daları, Cabo-Verde, Gine (Fernando Poo, Aseension) ve Afrika’nın batı kıyılarında bugünkü Angola topraklarındaki karakol­lar. Ümit burnunun doğusunda Delagoa, Sofala, Mozambik (bugünkü Portekiz Doğu Afrikası), Madagaskar ve Basra körfezinin ağzında Hürmüz ticaret acentaları, Doğu Hindistan’da Diu’dan (1575) Koçin’e (1500) kadar, Malabar kıyısında Seylan (1505) ve daha doğuda Tegu, Malakka (1511), Makao (1516′da ulaşıldı) gibi birçok sömürgeye sa­hip olan Portekizliler tarafından işgal edil­di. Ama bu büyük imparatorluktan yarar­lanmak için geniş kapsamlı bir siyaset uy­gulanmadı.

Zenci Afrika’da Portekizliler devamlı ola­rak yerleşebilirlerdi. Inter Caetera (1493) fermanı bu bölgeyi hıristiy anlaştırma tekeli­ni Portekizlilere verdi; batıda, Kongo kralı, Joao adiyle vaftiz edildi (1492); başkenti Mbali’ye Sao-Salvador adı verildi; Joao’nun yerine geçen Afonso (Alfonso) [1507-1540], Lizbon ile latince yazışmalar yaptı ve oğlu Henricjue, Sao-Salvador piskoposu oldu; doğuda, komşu yerli devletleriyle (Zambezi ırmağının kıvrımında Monomotapa) anlaş­malar yapılması portekiz yerleşmesini sağ­layacak gibi görünüyordu; kolonlar ülkeye akın etmeğe başladı. Fakat kolonların, özellikle doğu kıyıdaki melez pvmbeiro’lann aç gözlülüğü, köle haline getirilen zencilere karşı çok sert davranılması ve rahiplerin En­gizisyon aracılığıyle Hıristiyanlığı yayabile­ceklerini sanmaları, afrikalıların kabukları­na çekilmelerine yol açtı. Afonso’nun oğlu Diogo tarafından Sao-Salvador’dan kovulan Portekizliler, yalnız kıyıda, özellikle Sao Pa­ulo de Luanda’da tutunabildiler. O tarihe kadar Portekiz’in Afrika’daki sömürgelerin­den köle pazarları ve Hindistan yolu üzerin­de iskele olarak yararlanılıyordu. İskeleler Hindistan imparatorluğunun çökmesiyle kısa süre içinde ortadan kalktı. Köle pazarların­dan yararlanma ise uzun süre Atlas okya­nusu adaları ve Brezilya’nın değerlendiril­mesi çerçevesi içinde kaldı. Ümit burnunun doğusunda 1505′tç yaratılan «Estado da İndia» sömürgesi başlıyordu. Sömürge Diu, Malakka ve başşehri Goa gi­bi, doğrudan doğruya Portekiz’e bağlı şe­hirleri, Portekizlilerin kaleleri bulunan hi­maye bölgelerini (Seylan), yabancı toprak­lardaki ticaret acentalarını (Çittagong, Ma­kao, Bantam, Makassar) içine alıyordu. Vali (bazen kral naibi unvanını taşıyordu) üç yıl için tayin edilir ve görev süresi ender olarak uzatılırdı, şaşaalı bir hayat süren vali­ler Gca’da oturur ve Albuquerque zamanın­dan (1508-15İ5) beri para basarlardı. Her bölgede bir «yüzbaşı» ve onun yardımcısı olan bir «kale yüzbaşısı» bulunurdu. Estado da İndia’nın filosu ve özel ordusu vardı. Albuquerque’nin öne sürdüsü bölgesel yerleştirme tasarısının başarıya ulaşmasından sonra ihtilas ve disiplinsizliğin âdet haline geldiği, Estado idaresine, çok ağır malî yü­kümler yüklendi.

Portekiz yönetiminin yetersizliğinin sebebi, Portekizlilerin kolonlara sağlanan menfaat­lere rağmen Hindistan’a yerleşmemeleridir. Kolonlar gelir, zengin olur ve vatanlarına dönerlerdi. Sömürgede din adamları daha kalabalıktı; fakat sertlikleri ve çoğunlukla yapıcı olmayan yaşayışları Aziz Francisco Javier misyonlarına rağmen devamlı bir hıristiyanlaştırma çalışmasını engelledi. Hint ve Çin denizlerine çıkan Portekizliler, se­fere hâkim olan müslüman arap ve acem tacirlerinin meydana getirdiği bir ticaret ağı buldular; Malakka, Hint ve Çin dünya­sının ilişki noktasında büyük bir depoydu. Ticaretin bazı dallarından müslümanlarm ayağını kaydıran Portekizliler, onların böl­gesel ürünleri toplayan aracılar olma özel­liğine dokunmadılar. Portekizliler, bütün yabancı gemilere, tahrip tehdidiyle el çekti­rerek büyük ticaret tekelini ele geçirdiler. Bu ticaret, yılda bir kere Lizbon’a Mala­bar’dan karabiber (kralın mutlak tekelinde), Surate’tan pamuklu kumaş, Molük adala­rından karanfil, Cava’dan hindistancevizi, Çin’den porselen ve çini mürekkebi taşıyan portekiz «filo»sunun elindeydi. Karabiber yükü Lizbon’a ulaşınca Avrupa’daki yabancı firmalara dağıtımını kendi üstüne alan kral bu sayede büyük kazançlar sağlar. Ama bu kazançlar şatafatlı bir siyaset yüzünden ça­bucak erirdi. Lizbon’un siyaseti başlangıç­tan itibaren mutlak portekiz tekeline ve bu çerçeve içinde bazı maddeler için, kral te­keline dayanıyordu. Aslında mübadeleyi tek başına sağlamada yetersiz kalan portekiz donanması, 1578′den sonra bir kısmını bir Augsburg firmasına bırakmak zorunda kal­dı.
Portekizliler Afrika ve Asya’da yayılmaları yüzünden birçok düşman kazandılar: Afrika altınını elden kaçırmaktan ve Kızıldeniz’in kapanmasından kaygılanan Türkler (Aden’in işgali [1538]; Diu’ya hücum [1546]; Sofala’-ya hücum [1585-1586]); Sofala’ya hücum eden (1602) Ekber Şah. Bununla birlik­te en tehlikeli rakipler Hollandalılar ve İngilizlerdi; Hollandalılar Amboina’yı (1605), Malakka’yı (1641), Kolombo’yu, Koçin’i al­dılar; İngilizler Hürmüz’ü (1622), Maskat’ı (1647) işgal ettiler. Böylece, 1578′de Magrıp ümitlerinin kırılmasıyle
(Sebastiao’nun Alcaçar-Quivir muharebesinde ölümü) başla­yan Portekiz’in tekrar İspanya’ya bağlan­ması döneminde (1580-1640), Portekiz’in Asya’daki sömürgeleri dağıldı. Bragança sülâlesinin tekrar tahta çıkmasından ve Bragança’ın Catarina’nın İngiltere kralı Charles II ile evlenmesinden cihaz olarak Bombay’ı ve Portekiz’in sömürgelerinde ticaret hakkını aldı; sonra, Portekiz’in elinde parlak Hin­distan imparatorluğundan afrika limanları dışında Goa, Diu, Damao, Makao kaldı. İlk işletme yılları dışında Portekiz, işletme tekelini sağlamakta ve güneydoğu asya de­nizlerini öbür avrupa ticaret filolarına ka­pamakta yetersiz kalmıştı. Portekiz XVII. yy. ortasında hâlâ önemli bir sömürge devleti olmasını özellikle çeşit­li kolonilere köklü bir şekilde kolonlar yer­leştirmesine borçludur: bir yanda Brezilya’­ya, öte yanda Madera, Asor adaları, Cabo Verde’ye. Her iki yerde de, kolonlara çok geniş topraklar bırakıldı. Her iki bölgede de zenci işçi çalıştırmak gerekiyordu; bü­tün bu topraklarda Joao III (1548), mahallî güçlerin zararına Corregedore’ler, ve Sao Salvador’a (Bahia) bir genel vali tayin ede­rek iktidarı ele almağa çalıştı. Fakat Atlas Okyanusu adaları Portekiz’in denetimi al­tında gelişirken, Brezilya çok erken bir tarihte ayrıldı.
İlke olarak Portekiz kralı Brezilya’ya da hükmediyordu, ülkeye yabancı tüccarların girmesini yasakladı; bununla birlikte Methuen antlaşmasıyle (1703) İngilizlere karşı yasak kaldırıldı ve o tarihten sonra ingiliz­ler Brezilya ticaretini hemen tamamıyle ele geçirdiler. Kral tuz ve boya çıkarılan or­manların işletme tekelini muhafaza etti; üzüm, zeytin, dut yetiştirilmesini yasakladı; şeker ve tütün işlenmesine engel oldu. Me­murlar tayin etti ve bir genel valilik kur­du (1720).
Uygulamada ise çeşitli olaylar Brezilya’nın nispî muhtariyetini ortaya koydu, ilk yıl­lardan sonra ırk büyük ölçüde karıştı: önce beyazlarla kızılderililer, sonra beyazlarla zenciler. Sömürgelerde doğan avrupa asıl­lıların yanı sıra pek çok melez yaşıyordu (Mameluco’lar); bunlar XVII. yy. sonunda 1525′ten sonra Gine’den getirilen zenci ve kızılderililere hâkim bir sosyal sınıf meyda­na getirdi.

Seçkin sınıf erken bir tarihte gücünü sağ­lamlaştırdı; köylerde kölelik tehdidi altında­ki krzılderilileri kurtarmak isteyen cizvitlerle çatıştı (Sao Paulo eyaletinde XVII. yy. sonuna kadar cizvitlerle «Paulo’lular» ara­sındaki uyuşmazlık); şehirlerde Hollanda­lıları Brezilya’dan çıkaran ayaklanmayı yö­netti (1653-1654) ve Portekiz ile ilişkilerin kesildiği bu dönemde önemli siyasî ve idarî sorumluluklar yüklendi. XVIII. yy. ortalarına doğru Brezilya, ispan­yol sömürgelerinde ingiliz kaçakçılığı ve Minas Gerais genel valiliğinde bulunan (1714) madenler (altın, elmas) sayesinde zen­ginlenince, menfatleri Pompal valisinin kral­lık gücünü artırıcı tedbirler (anavatanla ti­caret tekelini elde tutan şirketler kurulması, altından yüzde 20 kral hakkı alınması, 1751) aldığı sırada (1750-1777) Portekiz’inkilerle çelişti. Tekel rejimi Brezilya’da daha güç katlanılır hale geldi. Napolyon’un Portekiz’i işgal ettiği sırada Joao VI’nın Brezilya’da yaşamasından ve fransız işgalinden sonraki karışıklıkların (1807-1821) Portekiz’in ismî metbuluğunun zayıflığını bir kere daha or­taya koymasından sonra Brezilya, komşu ispanyol sömürgelerindeki karışıklıkların tersine kan dökülmeden bağımsızlığa kavuş­tu. Portekiz son çağa, dünyanın birinci sö­mürge imparatorluğunun kalıntılarıyle girdi. Elinde kalan Sunda adalarından birkaçını (Flores 1859) kaybetti ve Gabon’da ve Ginedeki sömürgelerinin büyük kısmından vaz geçti. Serta Pinto’nun keşiflerinin ortaya çıkardığı, Angola’dan Mozambik’e kadar uzanacak bir Portekiz Orta Afrikası kurma hayali, Berlin kongresinde (1884) yıkıldı; avrupa devletleri Portekiz’e aldırış etmeden Afrika’daki etki bölgelerini paylaştı; ancak Kongo halicinin kuzey kıyısında küçük bir araziyi (Cabinda) muhafaza edebilen Por­tekiz «Chartered» birliklerine yenildikten sonra, arasına ingiliz sömürgeleri sıkıştırı­lan Angola ve Mozambik sınırlarını kabul etmek zorunda kaldı (1891 antlaşması). Böy­lece Portekiz’in Afrika’daki başlıca iki sö­mürgesi birbirinden ayrılarak ingiliz (Mo­zambik) ve alman (Angola) etki böl­gelerine katılmak tehlikesiyle karşı kar­şıya kaldı ve Boer’ler savaşı ile ingiliz-alman ilişkilerinin kesilmesi sayesinde kurtulabildi. Bugün Portekiz’in Afrika’daki sö­mürgeleri (Mozambik, Angola, Gine’de) yak­laşık olarak 15 milyon kişiyi barındırır ve anavatanın bir ili gibi yönetilir. Hindistan ve Çin’deki sömürgeler de (Goa, Damao, Makao) aynı statüye bağlıdır. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Portekiz Sömürge imparatorluğu hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POPAYAN

Tarih 04 Haziran 2009

POPAYAN, Kolombiya’da şehir, Cauca idare bölgesinin merkezi, Cauca’nın yukarı­sında; 57 700 nüf. Şehir 1536′da, Sebastian de Benalcazar tarafından Cauca yüksek vadisinde, 1 700 m yükseltide kuruldu. Sö­mürge devrinde canlı bir site olan şehirde soylu sınıf, Cali ovasında yapılan hayvan­cılığı ve Choco ile Cauca’daki altın maden­lerinin işletilmesini elinde tutuyordu. Şehir­de hâlâ sömürge döneminden kalma evler, güzel çeşmeler ve barok üslûbunda kilise­ler (San Francisco katedrali) vardır. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPAYAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POONA

Tarih 04 Haziran 2009

POONA, Hindistan’da (Maharaştra) şehir, Dekkan yaylasında, Bombay’ın güneydoğu­sunda; 721 000 nüf. XVIII. yy.da Mahrat imparatorluğunun merkezi olan şehirde es­ki geleneksel el sanatları (halıcılık ve de­ğerli madenlerin işlenmesi) hâlâ devam eder ve birçok tapınak ve saray vardır. Poona birinci derecede önemli bir askerî ve ti­carî merkezdir. Ayrıca modern sanayi te­sisleri kurulmuştur: kimyasal ürünler, pa­muk iplikçiliği, cam ve kâğıt fabrikaları, si­nema stüdyoları. 1948′de kurulan üniversite mahrat kültünü devam ettirir. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POONA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONTYPRİDD

Tarih 04 Haziran 2009

PONTYPRİDD, Büyük Britanya’da şehir, Galler ülkesinin güneyinde (Glamorganshire), Taff ırmağı kıyısında, Cardiff’in ku­zeybatısında; 39 900 nüf. Kömür madenleri. Metalürji (deniz çıpaları, kablo). Âlet ya­pımı. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTYPRİDD hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONTYPOOL

Tarih 04 Haziran 2009

PONTYPOOL, İngiltere’de şehir, Galler ül­kesinin güneyinde (Monmouthshire), Newport’un kuzeyinde; 42 700 nüf. Maden kö­mürü ocakları. Metalürji sanayii. Sunî do­kuma yapımı. Patlayıcı maddeler. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTYPOOL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONTOS-EUKSEİNOS

Tarih 04 Haziran 2009

PONTOS-EUKSEİNOS, lat. Pontus Euxinus, Esk. coğ. Karadeniz. (Pontos kral­lığı adını buradan aldı.) Bu sisli ve çoğun­lukla dalgalı denizden (zıt anlamlı Eukseinos «konuksever» adını almadan önce Akseinos «konuksevmez») korkmalarına rağ­men Karia’lılar ve Akhalar daha M.ö. X. yy.da Asya kıyılarındaki altın ve demir ma­denlerini işlettiler (Argonaut’lar efsanesi). Pontos-Euxseinos, ton balığı avcılığı, buğ­dayı, av hayvanları ve madenleriyle Yunan­lıları çekti; fakat ilk ticaret acentaları M. ö. VIII. yy. sonundaki iskit istilâsıyle mahvoldu. Bundan sonra Miletoslular Pontos-Eukseinos kıyılarında çeşitli ticaret acen­taları kurdular. Buralarda esir, post, buğ­day, amber ve değerli madenlerle Rodos, Sisam (Samos) ve Miletos’tan gelen şarap, yağ ve çanak çömlek değiş tokuş edilirdi. M.ö. V. yy.da deniz hâkimiyeti önce Atina’­ya Peloponnesos savaşlarından sonra da Bosporos Kimmeros krallığına geçti. Yu­nan ticaret acentaları M. S. III. yy.a kadar zenginliğini korudu. (Bk. Karadeniz.) [L]

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTOS-EUKSEİNOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONTEFRACT

Tarih 04 Haziran 2009

PONTEFRACT, Büyük Britanya’da (York-hire, West Riding) şehir, Wakefield’in do­ğusunda; 27 114 nüf. Richard II’nin öldüğü şato. Maden kömürü. İnce marangozluk. Şekercilik. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTEFRACT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONFERRADA

Tarih 04 Haziran 2009

PONFERRADA, İspanya’da (Leon ili) şe­hir, Sil ile Boeza’nın kavuştuğu yerde; 23 800 nüf. Maden kömürü. Termik sant­ral. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONFERRADA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POMPA

Tarih 04 Haziran 2009

POMPA i. (ital. k.). Bir akışkanı yükselt­meğe veya basmağa yarayan makine, / Bir kapta boşluk meydana getirmek için, o kaptaki havayı emmeğe yarayan âlet.
Bk. ANSiKL. Mekan, bölümü.
— Denizc. Bk. ANSiKL.
— Fiz. Molekül pompaları, civa buharlı pompalar. Bk. ANSiKL.

— Mekan. Devri daim pompası, bir akış­kanın boru şebekesinde dolaşımını sağla­yan pompa. || Dişli pompa, bir gövde için­de, biri diğeri üzerinde dönen iki dişliden meydana gelen ve dönmeleri sırasında diş­leriyle akışkanı bir basma kanalına iten pompa: Dişli pompalar otomobil motorla­rında yağ pompası olarak çok kullanılır. || Gres pompası, yağ pompasına püskürtülmeden önce, yağlayıcının vida veya levye ta­rafından hareket ettirilen bir pistonla sıkıştırıldığı silindir. || Hava pompası, gaz basıp sıkıştırmağa yarayan pompa. (Bk. kompresör.) || Paletli pompa, silindir bi­çimindeki gövdeye göre dışmerkezli bir poyradan meydana gelen pompa. (Poyra gövdenin iç çeperlerine yaylarla sürekli olarak dayanan hareketli paletler taşır.) || Pistonlu pompa, içinde alternatif doğrusal hareketli bir piston bulunan bir odanın ha­cim değişimi ilkesine dayanarak çalışan pompa.

— Oto. Yakıt pompası. Bk. ANSiKL.
— Soğutma. Isı pompası, düşük sıcaklıkta­ki bir ortamdan aldığı ısıyı yüksek sıcak­lıktaki bir ortama aktarmak için mekanik enerjiden yararlanan tesisat. Bk. ansikl.
— Teknol. Dönel pompa, sürekli dairesel hareket yapan parçalarla bir akışkanın yer değiştirmesini sağlayan pompa. (Bk. an­SiKL. Mekan, bölümü.) || Lastik pompası, özellikle bisiklet ve motosikletlastiklerini şi­şirmekte kullanılan emme basma pompa.

— Termik. Besleme pompası, kazanlarda buharlaşmadan ileri gelen su kaybını gider­meğe yarayan cihaz. || Boşaltma pompası, buharın yoğunlaşmasıyle meydana gelen su­yu kondansörden boşaltmağa yarayan pom­pa. || Dolaşım pompası, bir kondansörde buharı soğutmağa ve yoğunlaştırmağa yara­yan su basma pompası.
— Tic. Yakıtların perakende satış ve da­ğıtımında kullanılan cihaz. Bk. ANSiKL.

— ANSiKL. Denize. 1948 Londra konferan­sı kararlarına göre boyu 91 m’den uzun olan bir yolcu gemisinde su boşaltan en az dört pompa bulunacak, bunlardan üçü ken­di kendine ayrı olarak, birisi de ana ma­kineye bağlı olarak çalışacaktır. Bunların genellikle, saatte bin metre küpe kadar su basacak güçte santrifüj tipi pompalar olma­sı kabul edilmiştir.

— Fiz. Elektrik lambalarının, X ışınlı am­pullerin, fotosellerin, elektron lambaları­nın, ısı izolatörlerinin yapımı, gittikçe daha ileri derecede vakumlar gerektirmektedir. Bu çok düşük basınçları sağlayan cihaz­lar bir «ilk boşluk» veren yardımcı pom­paların kullanılmasını zorunlu kılar. Bu cihazlar molekül pompaları, civa buharlı pompalar olmak üzere ikiye ayrılır. Mole­kül pompaları arasında yüzde bir milimetre civa basıncını birkaç milyonda bir milimet­reye indiren Gaede ve Hohveck pompaları sayılabilir. Meselâ Gaede pompası, ken­dinden çok az büyük bir silindirin içine yerleştirilen ve ekseni etrafında çok hızlı dönen bir silindirden meydana gelir. Silindirler arasında bulunan boşluk, biri boşal­tılacak kaba, öbürü ilk boşaltıcı pompaya giden iki geniş boruya bağlıdır. Hareketli çeper üzerine çarpan gaz molekülleri, bi­rinci kaptan ikinci kaba sürüklenir. Civa buharlı pompalar arasında Gaede’nin ya-yınmalı pompa3sı, Langmuir’in yoğunlaşma-lı pompa’sı sayılabilir. Boşaltılacak kaptaki gaz molekülleri civa buharı akımıyle sürük­lenir ve sonra bu buhar soğutularak yoğun-laştırılır. Nihayet boşaltmanın tam olması için, sıcaklıkta soğurma olayından faydala­nılır; bu işlemde çoğu zaman, sıvı havada soğutulmuş hindistancevizi kömürü kullanı­lır.
— Mekan. Bir pompada mekanik enerji, bir akışkanın (sıvı veya gaz) bir boru şebeke­sinde yer dğiştirmesini sağlamak, genel­likle de bu akışkanı eski seviyesinden daha yüksek bir seviyeye çıkarmak için harca­nır. Çoğu zaman pompa adı, sıvıların yeri­ni değiştirmek için yapılan makinelere ve­rilir; çünkü gazların yerini değiştirmeğe yarayan makineler kompresör, vantilatör emmeç v.b. özel adlar alır. Bununla bir­likte hava basmağa yarayan makinelere hava pompası denir. Pompalar üç büyük kategoriye ayrılır.
0 Alternatif doğrusal hareketli pompalar meskenlerde kuyu ve sarnıçlardan su çek­mek, sanayide kazanları beslemek, günlük su tüketimini karşılamak, sızma sularını kurutmak, hidrolik presleri çalıştırmak için kullanılır. Bugün küçük debi ve yüksek basınç gerekmediği hallerde, bunların yeri­ne santrifüj pompalar tercih edilir.
• Dönel pompalar’ın gövdesi iki kısma ayrılmıştır; her iki kısmın hacmi, emme ve basma elemanlarının hareketiyle değişir ve aralarında doğrudan doğruya ilişki yoktur. Pompada emme ve tutma klapesinden baş­ka klape bulunmaz. Dönme hızı, basma yüksekliğine bağlı değildir ve ancak debi­yi etkiler. En çok kullanılanları paletli ve dişli olan bu tür pompalar sürtünmeyle çabuk aşınır ve verimleri iyi değildir.
• Santrifüj pompalar’ın pistonlu pompa­lara oranla daha az karışık, daha ucuz ol­mak ve sürekli bir debi sağlamak gibi üs­tünlükleri vardır; ayrıca bir elektrik mo­toruna doğrudan doğruya bağlanabilir ve titreşimsiz çalışır; bu bakımdan da tercih edilir. Bir santrifüj pompa, kendisini çevreleyen bir gövde içinde dönen bir çark ile basma borusuna bağlı bir çıkış ağzın­dan meydana gelir. Çark, suya belirli bir hız verir ve çıkış ağzı içinde suyun kine­tik enerjisi potansiyel enerjiye dönüşür. Pompanın hızı değiştiği zaman, debi hıza eşit oranda, çıkış basıncı hızın karesi ka­dar, soğurulan güç hızın küpü kadar de­ğişir. Bu bakımdan pompanın verimi, hız­la doğrudan doğruya ilintilidir. Basma ba­sıncı hız arttırılarak yükseltilebilir, fakat elektrik motoruyla dakikada 2 800 devrin üstüne çıkılamaz. Eğer pompaya bir buhar tür biniyle kumanda edilirse, dakikada 6 000 ile 8 000 devirlik bir rejim sağlanır. Ba­sınç tek çarka göre fazla geliyorsa, pom­pa gövdesi birkaç bölmeye ayrılır ve seri halde yerleştirilmiş birçok çark kullanılır; bu çarkların arasına da hızı basınca dö­nüştüren alıcı kanatlar eklenir. Bir santrifüj pompa, pistonlu veya dönel pompalar gibi kendiliğinden çalışmağa baş­layamaz. Emme boru şebekesi de, kendisi de çalıştırılmadan önce su ile doldurulma­lıdır. Emme yüksekliği artırılırsa çarktaki basınç düşer, bazı noktalarda da su buha­rı gerilimiyle bir olur ve su kaynamağa başlar; bu, çarkın hızla aşınmasına yol açan kavitasyon olayıdır. Genellikle basma borusu üzerine bir tut­ma klapesi takılır; fakat borunun uzunluğu birkaç yüz metreyi aşarsa, meydana gele­bilecek koç darbelerini hesaba katmak ge­rekir. Pompa, bir elektrik motoruyle çalıştırılıyorsa, akım kesildiği zaman cihaz, çok kısa bir süre içinde (birkaç saniyede) anîden durur. O zaman pompanın giriş ağ­zında bir basınç düşmesi meydana gelir ve hiç bir tedbir alınmazsa, genellikle bo­runun bir kısmında kavitasyon meydana gelir. Borunun üst kısmına gelince, bu ba­sınç düşmesi bir basınç fazlalığına dönü­şür. Bu da boruyu tehlikeye düşüreceğin­den bir emniyet sistemi kullanmak şarttır. Santrifüj pompalar, özellikle yükseltme pom­pası olarak su dağıtımında, boşaltma pom­pası olarak maden yataklarında ve püskürtücü pompa olarak da yangınlarda çok kullanılır. Ayrıca, çamurlu sulan da eme­bilecek güçte olduğu için su yataklarının dibini taramakta da kullanılır.

— Oto. Yakıt pompası, termik motorla­rın yakıt besleme sisteminde kullanılır; amacı, ateşlemenin yapılacağı anda enjek­törü beslemek, öbür yandan, çalışma şart­ları ne olursa olsun aynı dozda hava ve yakıt gerektiren, düzgün bir hava-yakıt ka­rışımı vermektir. Havanın emildiği kelebek açıklığı, benzinin emildiği kelebek açıklı­ğına bağlıdır; aynca birçok düzeltici âlet kullanılır: motorun rejim hızı arttığı za­man dodurma oran: azalan doldurma regülatörü, yüksekliğe göre havanın yoğun­luk değişimlerini göz önüne alan yükselti düzenleyicisi, motor soğuduğunda uğradığı sürtünme maksimuma ulaştığı zaman hava ve yakıt debisini arttıran sıcaklık yoklayıcısı.

— Soğutma. 1852′de lord Kelvin’in tasar­ladığı ist pompası, bir yakıtın sağladığı ısı­yı mekanik enerjiye dönüştüren termik mo­torun tam tersidir. Bu cihazda bir buharlaştırıcı, bir kompresör, bir kondansör ve kapalı devre halinde dolaşan bir akışkan bulunur. Kp kompresörü, akışkanı (genel­likle amonyak veya Freon) B buharlaştırıcı-sından gaz halinde» emer ve Kd kondansörüne buhar halinde basar; bu buhar bu­rada sıvı haline gelir. Bu yoğunlaşma, buharların gizli buharlaşma ısısını bırakmasıyle meydana gelir. Buharlaşma gizli ısısı, ister doğrudan doğruya, ister dolaylı ola­rak bir aracı akışkanla ısıtılacak ortama iletilir. Buharların yoğunlaşmasından ile­ri gelen sıvı, basıncı düşüren G genleştirici sinden geçerek buharlaştırıcıya döner. Burada sıvı, çevresindeki ortamdan ısı ala­rak yeniden buharlaşır. Bu sistem, soğut­ma veya ısıtma makinesi olarak çalışabilir. Isı pompası olarak kullanıldığı zaman, so­ğuk kaynağın (buharlaştırıcı) mümkün ol­duğu kadar sıcak olması da yararlıdır; so­ğuk ve sıcak kaynaklar arasında sıcaklık farkı ne kadar az olursa, cihaz o kadar iyi çalışır. Verimin aynı seviyede kalabilmesi için genellikle, sıcaklığı mümkün ol­duğu kadar sabit ve büyük kapasiteli kay­naklar seçilir: yeraltı suları, kullanılmış sanayi suları, yüzey sulan (göller, nehir­ler), deniz suyu, hava, güneş enerjisi v.b. Isı pcmpası binaların veya büyük işyerleri­nin ısıtılmasında, çeşitli sanayi dallarının sıcak su ihtiyacını karşılamakta, eriyikle­rin yoğunlaştırılmasında, yüzme havuzları­nın ısıtılmasında, denizaltılarm ve gemi­lerin havalandırılmasında kullanılır.
— Tic. Modern yakıt pompaları elektrik­le çalışır; doldurma, ayarlı bir tabanca ile basınç altında yapılır; satılan miktar ise «sayaç» yardımıyle ölçülür. Böylece, dağı­tım işlemi çok hızlı ve emniyetli bir şe­kilde yapılır.
Benzin ve mazot pompaları yol kenarların­daki «servis istasyonlarında ve garajlarda bulunur. (Bk. DAĞITICI.) [LM]

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POMPA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POMBAL

Tarih 03 Haziran 2009

POMBAL (Sebastiao Jose DE CARVALHO E MELO,— markisi), portekizli devlet adamı (Lizbon 1699-Pombal, Coimbra yakınları (1745) elçilik yaptı; dışişleri (1750), içişleri ve bahriye bakanı oldu; Jose I’in desteğiy­le başbakanlığa geldi. Çok kültürlü, çalışkan ve hırslı olan Pombal, devleti zayıflatan ge­leneksel kuvvetlere karşı azimle, çok zaman da insafsızca mücadele ederek, Portekiz’de aydın despotluğu siyasetini uyguladı, krallı­ğın nüfuzunu arttırdı: idarede veraseti kal­dırdı ve yararsız memurları işten çıkardı (1761); deniz küvetlerini 19 savaş gemisiyle donatarak geliştirdi; kont Schaumburg-Lippe’yi görevlendirerek orduda prusya metotlarını uyguladı; polis kuvvetlerini güçlen­dirdi. Büyük bayındırlık işlerine girişerek millî ekonomiyi geliştirdi (1755 depremin­den sonra Lizbon’un yeniden inşat, Oeiras kanalının açılması, Alentejo topraklarının tarıma açılması). Douro vadisinde bağcılığı geliştirdi ve sanayiyi yabancı rekabetine karşı korudu (imtiyazlı fabrikalar kurulma­sı; hammadde ve değerli maden ihracının yasaklanması; ithalâtın yüksek gümrük ta­rif esiyle sınırlandırılması; şirketlerin, özel­likle Pernambouc şirketinin, altın ve el­mas madenlerinin veriminin yükseldiği Bre­zilya ile ticareti kolaylaştırmak üzere de Para ve Maranhao şirketlerinin kurulması).

Kilisenin nüfuzunu sınırlandırdı: 1751′den sonra hükümetin izni dışında adam yakıl­masını yasakladı; sansürü laik yöneticilere bıraktı. Cizvitlerin ispanya tarafından Para­guay’daki yedi kızılderili bölgesinin bu ülkeye bırakılmasına karşı giriştiği muhalefet hareketini zor kullanarak bastırdı (1754 -1755), papa Benedictus XIV’e, cizvitlerin Brezilya’daki ticarî ve dinî işleri hakkında bir «muhtıra» gönderdi. Kardinal Saldanha’-nm yaptığı soruşturmadan sonra, papa ciz­vitlerin ticaretle uğraşmalarını, günah çı­kartmalarını ve vaiz vermelerini önce Bre­zilya’da, sonra da Portekiz’de yasakladı (1758). Krala suikast yapılması (4 eylül 1758) Pombal’e, asilzadeleri ezme (Tavora’lar veya Aveiro dükü gibi büyük senyörlerin hapse atılması veya idamı), mallarına elkoyma fırsatını verdi; sonra da bunların suç orta­ğı olduğunu öne sürdüğü Portekiz’den Bre­zilya ve Doğu Hint adalarından kovulan ciz­vitlerin mülklerine elkoydurdu (1759), top­raklarını da tarıma açtı. Brezilya’daki yer­lilerle Portekizlilerin eşitliğini ilân etti, laik öğretimi kurdu (Lizbon’daki cizvit koleji­nin yerini «Asiller koleji» denilen laik oku­lun alması, 837 ilk ve ortaokulun açılması, Coimbra üniversitesinde tabiat bilimleri öğ­retiminin yapılması). Ama Pombal’in oto­riteye dayanan siyaseti geleneklerle çatışı­yordu. Jose I’in ölümünden sonra, polis zul­münün kurbanları, imtiyazları ellerinden alınanlar, himayeciliğin ve güdümlü ekonominin kurbanı olan tacirler, ana kraliçenin de desteğiyle, Pombal’i görevden ayrılmak ve malikânesine çekilmek zorunda bıraktı­lar. (L)

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POMBAL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLONYUM

Tarih 03 Haziran 2009

POLONYUM i. (Marie Curie’nin doğduğu ülke, Polonya’dan fr. polonium). Kim. Pierre ve Marie Curie tarafından pekblend içinde keşfedilen (1898) ilk radyoaktif ele­ment; pekblend’de radyumla birlikte bu­lunur.
— ANSİKL. Polonyum, atom numarası 84, atom ağırlığı Po = 210 olan kimyasal ele­menttir. Kimyasal bakımdan etkisi bizmut ve tellür’ün etkisine benzer. Yaklaşık ola­rak 140 günlük bir devir içinde alfa tane­cikleri yayarak, kararlı kurşun haline dö­nüşen radyoaktif bir madendir. (L)

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLONYA (Küçük)

Tarih 03 Haziran 2009

POLONYA (Küçük), polca Malopolska, Polonya’da coğrafî bölge, Krakow ile Var­şova arasında, Vistül’ün çizdiği büyük kıv­rımın iç kısmında. Küçük Polonya engebe­li bir bölgedir ve çoğu yeri ormanlarla kaplıdır; Swietokrzyskie («Kutsal haç») kütlesi denen (Lysica doruğunda 611 m) küçük bir hersinyen kütle ile, birbirine bağ­lanan bir yaylalar bütününü içine alır; yay­lalar Swietokrzyskie kütlesiyle Yukarı Silezya’daki hersinyen tümsek arasında tortul bir havza meydana getirir. Bu bölgede önemli maden kaynakları vardır: Swietokrzyskie kütlesi kenarında ve Czestochowa bölgesinde demir madeni; Yukarı Silezya’nın kömürlü topraklarına hâkim olan Krakow Jürası’nda çinko ve kurşun maden­leri. Yaylalardaki verimli topraklarda buğ­day, çavdar ve patates yetiştirilir. Hayvan­cılık gelişmiştir. Polonya’nın iç kısmında pek büyük şehirler yoktur: kalabalık şe­hirler kenar kesimlerde Lodz ve Krakow’dadır. (L)

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA (Küçük) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLONYA TARİH

Tarih 02 Haziran 2009

POLONYA TARİH
Piast’lar döneminde Polonya

• İlk Polonya devletinin toprak bütünlü­ğünün kurulması (V.-X11. yy.). V. veya VI. yy. başından sonra geniş Odra havzasına ve Vistül havzasının bir kısmına batıdan ge­len birkaç islav kabilesi yerleşti. Polonya milletinin meydana gelmesinde bu kabile­lerin (Polanlar, Vislanlar, Pomeranyalılar v.b.) katkısı oldu. Bu topluluklar, yavaş yavaş ilk şehir çekirdekleri olan ve kısa süre sonra yanlarında zanaatçı varoşları ku­rulan tahkimli castra veya grody’lerin (Poz­nan, Kruszwica, Kalisz) etrafında toplandılar.

IX. yy.ın ortasından sonra Gniezno ve Poznan dolaylarında kurulan ilk Polonya devleti çevresinde yavaş yavaş Büyük Po­lonya, Küçük Polonya, Mazovya, Silezya ve Pomeranya biraraya geldiler. Piastlar hanedanının bilinen ilk atası Mieszko I (960′a doğru-992) bu devleti Polonya dev­leti haline getirdi: ırk birliği ekonomileri­nin benzerliği, Büyük Polonya, Litvanya, Mazovya ve Podlakya ovalarının geniş bir orman kuşağıyle çevrili olması, batıda Ger­men imparatorluğu (963′te ilk askerî temas­lar), güneyde Bohemya devletleri, doğuda Kiev (945′ten sonra), kuzeyde Veletlerin Polonya topraklarını çepeçevre kuşatmaları Polonya milliyetçiliğinin doğmasını kolay­laştırdı; Mieszko, bazı derebeyleri ve ki­lisenin yardımıyle (966′da Hıristiyanlığı kabul etti ve Poznan’da ilk piskoposluk ku­ruldu) geniş bir bölgede hâkimiyetini kura­bilmek için bu milliyetçilik duygusundan yararlandı.

Mieszko I’in oğlu ve vârisi Boleslaw I (992-1025) kilisenin desteğiyle Otto III’ten Polonya kilisesinin imparatorluk kilisesinden ayrılmasına imkân veren Gniezno başpiskoposluğunu ve Krakow, Wroclaw ve Kolobrzeg piskoposluklarını kurdu; öte yandan geçici olarak batıda Odra’nın ağızlarını ve Lâusitz’i, güneyde Moravya’yı, Çekler ve Slovaklar ülkesini ilhak etti ve doğuda Kiev’e ulaştı. Başarıları Bautzen barışlanyle (1018) ve ilk Polonya kralı olarak taç giymesiyle onaylandı. Ama oğlu Mieszko II (1025-1034), doğudan rus prens­lerinin, kuzeyden Danimarkalıların (Pomeranya’da), güneyden Çeklerin, batıda Po­lonyalıları Odra’nın doğusuna çekilmeğe zorlayan (1031-1032) imparator Franken’li Konrad II’nin hücumları karşısında topraklarının bütünlüğünü koruyamadı; iç kar­gaşalıklar ve kardeşlerinin taht üstünde hak iddia etmeleri yüzünden sınırları daralan devletini ancak imparatora bağımlılık ye­mini ederek kurtarabildi.
Başlıca olayları iç düzenin kısa süre içinde bozulması (halk ayaklanması ve Mazovya’nın ayrılma dene­mesi) ve Bohemya. Bratislava dükünün anî istilâsı (1036) olan bir döneminden sonra Yenilikçi Kazimierz I (1040′a doğru-1058) Kilisenin ve Devletin bütünlüğünü yeniden sağladı, başkenti Krakow’a nakletti. Ama kendisini tahta çıkaran aristokrasinin gün­den güne artan denetimini kabul etmek ve yardımı sayesinde Silezya’yı Çeklerden, Mazovya’yı da kontrolü ele geçirmiş olan Maslaw’dan kurtaran imparator Heinrich III’ün metbuluğunu kabul etmek zorunda kaldı. Oğlu Atak Boleslaw II (1058-1079) bu iki vesayetten de kurtulmayı başardı: önce aristokrasinin denetiminden kurtuldu; son­ra rus prenslikleri arasındaki anarşiden ya­rarlanarak Kiev’de harekete geçti (1069) ve Çekleri Silezya üstündeki hak iddiaların­dan vaz geçmeğe zorladı; Heinrich IV’e karşı ayaklanan Saksonların tarafını tuta­rak Berat kavgasından yararlandı ve papa Gregorius VII’den krallık tacını giymeyi başardı; böylece Polonya’nın imparatora hiç bir bağımlılığı kalmıyordu.
Ama impara­torun yardım ettiği muhalifleri destekleyen Krakow piskoposu Stanislaw’ın (Aziz Stanislas) idamı (veya öldürülmesi) derebeylerin ayaklanmasına yol açtı; derebeyler tahta kralın kardeşi Wladyslaw (veya Ladislas) Herman’ı çıkardılar. Boleslaw kral unvanını kaybetti (1079), kaçtı ve ülke Bohemya’ya yıllık bir haraç ödemek zorunda kaldı.

Polonya’nın soyluların temsilcisi voy­voda SieciechT tarafından yönetilmesini ka­bul etmek zorunda kalan Wladislaw I Herman’dan (1079-1102) sonra Polonya, Boleslaw III zamanında toprak bütünlüğüne ye­niden kavuştu. Kardeşi Zbignievv ile bö­lüştüğü Polonya topraklarını kendi çıkarına birleştirmeyi başaran Boleslaw III, germen himayesinden kurtuldu ve Baltık kıyısında geniş bir bölgeyi ele geçirdi (Pomeranya’nın Vistül ve Odra ırmakları arasındaki kısmının fethi); Macarlar ve Rutenyahlar ile ittifak yaparak imparatorun 1109 da gi­riştiği harekâtı durdurdu; sonra feth ettiği topraklardaki halkı hıristiyanlaştırdı, fakat ülkesini dört oğlu arasında bölmekle, elde ettiği parlak sonuçları tehlikeye düşürmüş oldu.

• Millî düklükler ve Polonya’da anarşi (1139-1305). En büyük oğlu dük Wladislaw II’nin (1139-1146) kardeşlerinin metbuu ilân edilmesi, onların siyaset alanında ba­ğımsız davranmalarını ve ülkelerini kendi oğulları arasında bölüştürmelerini engelle­yemedi; böylece 1250′den sonra her birinde bölgeciliğin ağır bastığı yirmi dört kadar düklük ortaya çıktı. Bunların hiç biri üs­tünlüğünü kabul ettirecek güçte olmadı­ğından her birinin, özellikle de en büyü­ğün, bu yoldaki her denemesi bir iç savaş halini alıyordu; bunu fırsat bilen polonya aristokrasisi hükümdarı kendi tayin ede­rek monarşiyi kendi hâkimiyeti altına sok­tu. Meselâ Yaşlı Mieszko III’ün (1173-1177) tahttan indirilmesi ve yerine daha yumuşak başlı görünen genç kardeşi Âdil Kazimierz’in (1177-1194) geçirilmesi, Polonya’da seçi­me dayanan bir monarşinin kurulmasına yol açtı. İş başına getirilen kral, seçilmesi­nin karşılığında devletin yüksek otoritesini zedeleyen birtakım siyasî ve malî tavizler­de bulunmak zorunda kalıyordu (Leczyca meclisi, 1180).

Bu anarşi döneminde Hı­ristiyanlığı geniş halk tabakalarına yayan (XII.-XIII. yy.) Kilise, Polonya birliğinin hanedandan daha sağlam bir temsilcisiydi. Yüksek rahip sınıfı, üyeleri büyük toprak sahibi soylu ailelerden geldiği halde, za­man zaman yetkisini köylü sınıfını ezen soylulara karşı kullanıyordu (Papalık fer­manı, 1233). Bu anarşi ortamında soylular sınıfı da ikiye ayrılmıştı:

prensliklerin yö­netiminde görev alan ama krallık gücünün artmasına şiddetle karşı koyan magnat’lar (eski derebey aileleri); üyeleri prensler ta­rafından şövalye unvanıyle topraklara dağıtılan küçük soylular veya szlachta. Bu siya­sî ve sosyal çözülmeden yararlanan Alman­lar, Nordmark’tan başlayarak kuzeyden ve doğudan ilerlediler; Nordmark (geleceğin Brandenburg’u) 1134′te Ayı Albrecht’in pa­yına düştü. 1138-1181 Arasında Baltık’ın Elbe ve Odra arasındaki kıyısı Ayı Albrecht ile Saksonya dükü Aslan Heinrich tarafın­dan işgal edildi; Polonya Odra’nın batısın­daki bütün toprakları, hattâ Aşağı Warta’yı kaybetti; Almanlar Aşağı Warta’da Yeni Uçilin’i (Neuemark) kurdular (1272); ayrıca Prusyalıların kuzeyden yaptığı tehlikeli baskıya tek başına karşı koya­mayan Mazovya dükleri toton şövalyelerine başvurdular; ne var ki 1283′te Prusyalıları Neman’ın ötesine püskürten Tötonların püskürttükleri düşmandan daha belâlı ol­dukları çok geçmeden anlaşıldı.

Baltık ile ilişkisi kesilen, Litvanya devletinin kurulmasıyle (XIII. yy.ın ikinci yarısı) doğudan ve kuzeydoğudan tehdit edilen, üstelik de Silezya dükü Dindar Henryk’in 1241′de Legnica’da boş yere durdurmağa çalıştığı moğol istilâsıyle harebeye dönen Polonya artık Almanlar için kolaylıkla ele geçirilebilecek bir avdı. Almanların memlekete girmeleri birçok bakımdan olumlu oldu: XII. ve XIII. yy.da Avrupa’da genel nüfus artışına pa­ralel olarak polonyalı kolonların orman­larda tarla açma işi hızlandı; yeni kır top­lulukları kuruldu; şehirlerde ticaret gelişti ve batıyı örnek alan Polonya prensleri, Özellikle Wroclaw (1242), Poznan (1253), Krakow’a (1257) tanınan Magdeburg yasasını benimseyerek şehirlere hürriyet «şartları» verdiler.

Buna karşılık, almanlar ticarî faa­liyeti ele geçirerek imparatorluk ve Bo­hemya ile çeşitli alışverişe girdiler ve ser­vetlerine dayanarak onlar sayesinde yeni bir aristokrasinin kurulmağa başladığı şe­hirlere hâkim oldular. Burjuvazi özellikle Silezya’da alman dilini ve geleneklerini yaydı.
İktisadî güçlerinden ve fikir üstün­lüklerinden gurur duyan alman mülteciler, Polonya’ya istedikleri kralları kabul ettir­diler: önce gerçek bir Piast olan Silezya dükü Namuslu Henryk II (1288-1290); son­ra Polonya kralı ilân edilen (1300) ve Piast’ların anarşi dolu kavgalarına karşı bir ga­ranti gibi görünen Bohemya kralı (1291) Venceslav (Vaclav). Ama bir yabancının tahta çıkması, Piast ailesinden Wladislaw I Lokietek’e millî hoşnutsuzluğu istismar et­me fırsatını verdi. Polonya’nın bir kısmını ayaklandıran Wladislaw I, Venceslav’ın ölümünde ülkeye hâkim olmayı başardı (1305) ve Krakovv’un alman belediye reisi Albrecht’in yönettiği şehir burjuvalarının
isyanını ezdikten sonra, 1320′de Polonya kralı olarak taç giydi: monarşiyle birlikte ülkenin bütünlüğü de yeniden sağlanmıştı. Bununla birlikte Wladislaw I’in devleti, çeklerin derece derece kendilerine bağladık­ları Silezya’yı da, Pomeranya’yı da içine al­mıyordu.

• Polonya devletinin yeniden kurulması ve Piast’ların sonu (1305-1370). iyi hesap­lanmış evliliklerle yararlı ittifaklar kuran Polonya kralı, Brandenburg’ların toprak ge­nişlemesini durdurdu ve Pomeranya konu­sunda uzun ve boş bir çekişmeden sonra Tötonları Plowce’ta yenmeyi başardı (1331); fakat Kujawy’yi Tötonlara kaptırdı. Oğlu Büyük Kazimierz III (1333-1370), onun eserini tamamladı. Bohemya’nın Polonya tahtındaki hak iddialarını bertaraf ettikten sonra Pomeranya’yı belli bir süre için Tö­tonlara bırakarak (1343) onları yatıştırdı; Anjou’lu Luigi’yi vâris tanıyarak (1339), bu­na karşılık da Kızıl Rutenya’nın kesinlikle kendisine bırakılmasını sağlayarak macar tehlikesini ortadan kaldırdı.

Böylece batı dışında her yerde Polonya toprak bütün­lüğüne yeniden kavuştu: Kazimierz III, gelenekleri kanun halinde toplayarak yasama ve adalet birliği ilkesini gerçekleştirdi (Wislica yasası, 1347); köylülerin yükümlerini azalttı; kolonlar için yeni köyler kurdu; ti­carî gelişmeyi destekledi (ambar, yol ve şe­hirler çevresinde müstahkem surlar inşası; yabancı ülkelerden kovulan yahudilere im­tiyazlar tanınması); Polonya’nın Almanya ve Bohemya’ya karşı fikrî muhtariyetini sağlayan Krakow üniversitesini kurdu. Ma­zovya düküne metbuluğunu kabul ettirdi, küçük soyluların muhalefetini kırdı.

• Piast’lardan Jagellon’lara: Geçiş döne­mi (1370-1384-1386). Piast’lar sülâlesi Kazimierz III ile sona erdi: çünkü Kazimierz tahtını uzak akrabalarından biri yerine, yeğeni Anjou sülâlesinden Macaristan kralı Lajos’a (1370-1382) bırakmayı tercih etmiş­ti; Lajos’a, kalkınmış ama hiç deniz kıyısı olmayan ve dışta hep toton tarikatıyle gücü gittikçe artan Litvanya’nın tehdidi altında yaşayan, içte ise hep büyük soyluların ba­ğımsızlığının tehdit ettiği bir Polonya’yı miras bıraktı. Vârisini tayin etmek için bü­yük soyluların fikrini almak zorunda kalması, Polonya kurumlarının seçimle iş ba­şına gelecek bir monarşi kurulmasına doğ­ru geliştiğini ortaya koydu.
Bu olay polonya tarihinde kesin bir dönemeçti; çün­kü soylularla yapılan pazarlık sonucunda (soylulara ağır gelen bütün vergilerin kal­dırılması: Koszyce imtiyazı, 1374) tahta ya­bancı bir sülâle çıkıyordu ve Macaristanlı Lajos’un saltanatı aslında Jagellon’lar dev­rine doğru bir geçiş dönemiydi.

Jagellon’lar Polonyası (1386-1572)
• Doğu Avrupa’da Polonya’nın gücünün artması (1386-1505). Yabancı bir prens olan ve hemen hep yurt dışında yaşayan Lajos’­un ölümü, Polonya’da iç savaşı başlattı: Macaristan ile birlik bozuldu, laik ve dinî büyük soylular devletin önemli mevkilerini paylaştılar. Bu durumun yarattığı huzur­suzluğu gidermek için Polonyalılar tekrar monarşiyi kurdular: Lajos Fin kızı Hedwige, Polonya kraliçesi oldu (1384-1399) ve Litvanya büyük dükü Jagellon ile evlenme­ce zorlandı; Wladislaw adiyle vaftiz olan ve şahsî topraklarını krallığa katmağa söz veren Jagellon ortak Polonya kralı seçildi (1386-1434). Bu seçimle Polonya aristokra­sisi ülkeye anarşiye son verebilecek bir sü­lâle kazandırıyor, doğu ile yakınlık kuru­yor ve ülkeyi toton şövalyelerinin tehlikeli baskısından kurtarıyordu; gerçekten Polonya-Litvanya koalisyonu birlikleri, Tötonları Grunwald’de ezdi (15 temmuz 1410).

Wladislaw II Jagellon Moldavya (1387), Eflak (1389) ve Besaıabya (1396) hüküm­darlarının kendisine saygı yemini etmesini de sağladığından Polonya artık Baltık de­nizinden Karadeniz’e kadar uzanan ve ba­zı çatışmalara, özellikle Litvanya büyük dükü Witold’un sebep olduğu çatışmalara rağmen, iki ülkenin soyluları arasında im­zalanan Horodlo birliğiyle bütünlüğü sağlanmış görünen bir devlet haline geldi: da­ha eski medeniyeti, toprak bütünlüğünün daha sağlam ve nüfusunun daha kalaba­lık olması dolayısıyle, kral olarak Litvan­ya’nın soydan geçen büyük düklerini seç­mek (her ikisi de Wladislaw II’nin oğul­ları olan Wladislaw III [1439-1444] ve Ka­zimierz IV [1445-1491]) kurnazlığını göste­ren Polonya, yavaş yavaş bu iki başlı dev­letin siyasî merkezi haline geldi: Macaris­tan tahtına Wladislaw (Laszlo) III’ün se­çilmesiyle (1440), Krakow çok büyük bir katolik devletin coğrafî merkezi oldu; bu devlet germenciliği önlemekle ve kilisenin baskısıyle (kralın vasisi ve Krakovv pisko­posu Olesnicki’nin büyük rolü) Ortodoks­luğun ve Müslümanlığın yayılmasını, püs­kürtmeğe değilse bile durdurmağa (Wladislaw III’ün 1444′te Varna’da Osmanlılara yenilmesine rağmen) yönelmişti. Wladislaw III’ün vârisi Kazimierz IV ise Polonya-Litvanya devletinin güneydoğuya doğru ge­nişletilmesi işini bir yana bırakarak kendi­ni önce Polonya’da monarşinin kuvvetlen­mesine adadı: bu iş için Nieszewa imtiyaz­larını (1454) verdiği şövalyelerle, artık do­ğu topraklarının işletilmesine yönelen magnat’lar arasındaki geleneksel çelişkiden ya­rarlandı.

Toton tarikatının rakipleriyle itti­fak yaptı ve Onüç yıl savaşlarından sonra (1454-1466), toton tarikatına metbuluğunu kabul ettirerek Pomeranya ve Gdansk’ın kendisine bırakılmasını sağladı; böylece Po­lonya, buğdaylarının sevk edileceği bir deniz kapısı sağlıyordu (Torun barışı, 1466). Ayrıca Albrecht II’nin kızı Habsburg’lu Elisabeth ile evlenerek (1454), Bohemya tacı ve Macaristan üstünde haklar elde etti (bu haktan oğlu Wladislaw 1471′de Bohemya tacında, 1490′da Macaristan’da yararlandı). Polonya germenciliğe hücuma geçmişti; bu­na karşı koyabilmek için imparator Friedrich III, Litvanya’nın tabiî rakibi İvan III Vasiliyeviç ile ittifak yaptı; alman tehli­kesi azalırken bu sefer de rus tehlikesi baş­lıyordu.

• Monarşi gücünün azalması ve szlachta’nın zaferi. XV, yy. sonunda, krallığın si­yasî, iktisadî ve sosyal yapısı da değişti. Rahip ve magnat sınıfının hırslarını önle­mek için szlachta’ya dayanan Jagellon’lar, szlachta üyelerinin her türlü yargıya karşı dokunulmazlıklarını kabul etmekle (Krakovv imtiyazı, 1433) kalmayarak, askerî ve malî yükümler yüklemeden önce mahallî szlachta meclislerinin fikrini almayı da ka­bul etti; ayrıca 1493′te Piotrkow’da genel bir diyet toplandı; bu, monarşi gücünün küçük soylular lehine azalmasının mantıkî bir sonucuydu. Her ikisi de Kazimierz IV’ün oğulları olan Jan I Adalbert (1492-1501) ve Alexsander I’in (1501-1506) saltanatları­nın çok kısa sürmesi, Jan I’in Moldavya’­nın bağımsızlığını engelleyememesi ve Bukovina’da ağır bir bozguna uğraması (1497) karşısında cüreti artan szlachta Aleksander I’e, milletin üç sınıfından oluşan genel di­yeti kabul ettirerek, meşrutî bir krallık ku­rulmasını sağladı.

Kral, senatörler ve mil­letvekillerinden meydana gelen bu genel di­yetin onayı, kanunların kabul edilmesi, ver­gilerin alınması ve seferberliğin ilân edil­mesi için şarttı (Nihil Novi anayasası, 1505). Böylece çok kötü sonuçlar veren oybirliği sistemi ortaya çıkmış oldu ve XVII. yy.ın liberum veto’suna yol açtı. Szlachta, Baltık’a açılmanın kendisine sağlayacağı büyük ka­zancı anladı: Polonya’nın iktisadî (hattâ siyasî) ağırlık merkezi kuzeye doğru kaydı (kısa süre sonra Varşova’nın başkent olması) ve batıda daha elverişli bir yerde bulunan Poznan, Almanya ile Baltık denizi arasın­daki mübadelelerin kontrolünü ele geçirdi, iktisadî değişiklikler ve özellikle tarım ürün­leri fiyatlarının artması, szlachta’ya ait çift­liklerin yüzölçümünü ve önemini arttırdı.

Szlachta, hükümdara şehir halkının toprak sahibi olmasını yasaklayan, köylülerin yal­nız derebeylik mahkemelerinde yargılanma­sını ve aile başına bir erkek evlât dışında toprağa bağlanmalarını öngören bir kanu­nu kabul ettirdi (Piotrkow diyeti, 1496); 1520′de köylülere angarya yüklendi; genel-leşen bu sistem, XV. ve XVIII. yy.da da­ha da arttı.

• Son Jagellon’lar (1506-1572). Kazimierz IV’ün üçüncü oğlu ve üçüncü mirasçısı Zygmunt I (15044548), oğlu Zygmunt II August’u Litvanya büyük dükü olarak ta­nıtmayı ve Polonya kralı seçtirerek taç giy­dirmeyi (1530) başardı. Soydan geçen mo­narşinin kurulmuş gibi göründüğü bu dö­nemde Polonya, Jagellon’lar sülâlesinin Ma­caristan’ın kontrolünü kaybetmesine Lajoş II’nin Mohaç’ta ölümü [1526], Habsburg’lu Ferdinand I’in tahta çıkışı) ve Mosko­valıların Smolensk’i ele geçirmelerine (1514) rağmen, en güçlü devresini yaşadı. Toton tarikatı başrahibi Brandenburglu Albrecht, tarikatı laikleştirince (1525) Zygmunt I, soydan geçen Prusya düklüğünün metbuluğunu kabul ettirdi; ayrıca Varşova düklüğünü kendine bağladı (1526); litvanya soylularına, polonya soylularının yararlan­makta olduğu imtiyazları tanımak (1556′da ilk Litvanya meclisinin toplanması) kurnaz­lığını gösteren Zygmunt II August, Litvanya’ya, «Lublin daimî birleşmesi»ni kabul et­tirmeyi başardı; buna göre krallık ve büyük düklük artık tek bir meclis ve ortaklaşa se­çilecek tek bir kral tarafından idare edile­cekti (1569). Soylularla anlaşarak, içeride bir soylu «res publica»sı kurulmasıyle so­nuçlanan reformlar yaptı.

Bir deniz siyaseti hazırladı ve donanmanın inşaını başlattı; Schwerttıâger tarikatı şövalyelerinin çözül­mesinden yararlanarak Güney Livonya’yı ele geçirdi: Polonya, Krakow üniversitesi sayesinde XV. ve XVI. yy.da Avrupa’nın geri kalan kısmındaki kültür yenilenme­sine katıldı; Krakow’lu dinbilimci Pawel Wlodkowic, toton tarikatının bağımsızlık isteklerine Konstanz konsilinde karşı çıktı; aynı üniversiteden başka dinbilimciler, soy­lular ve burjuvalar arasında taraftar bul­masına rağmen hus’çu sapkınlığı yendiler; ama aynı zamanda konsillerin papadan üstün olduğunu iddia ettiler. Polonya, bil­ginleri yeni düşüncelerle büyük ölçüde il­gilenen (De Revolutionibus Orbium Caelestium, Kopernik) canlı bir bilim ve ede­biyat merkezi haline geldi; hattâ Reformu kabul etmeğe bile hazır görünüyordu.

Kral­lar Protestanlığın Prusya, Kurzeme ve Livonya’da yerleşmesini kabul ettiler. Katolik veya ortodoks magnatlar ve soylular kısa süre içinde Protestanlığı kabul ettiler, Soy­lular meclisinde çoğunluğu ele geçirdiler ve Zygmunt II’den Büyük Polonya’da luther’ci bir kilise, Küçük Polonya ve Litvanya’da da calvin’ci iki kilise kurma iznini aldılar (1552). 1573′te bu fiilî hoşgörü, Var­şova konfederasyonunca da onaylandı. Ay­nı zamanda, hümanizm, italya ile ilişkiler, basımevlerinin gelişmesi ve din tartışmaları millî edebiyatın gelişmesine katkıda bulun­du.

ilk gerilemeler ve Altın çağın sonu (1572-1648)

• Monarşide istikrarsızlık ve Karşı Refor­mun başarıları (1572-1587). 1572′de Zyg­munt II August, vâris bırakmadan ölünce, artık hepsi yeni kralın seçimine katılan (Varşova diyetinin kararı, 1573) soylular, valois’lı Henri’yi kral seçmeğe karar ver­diler (1573); ama aynı zamanda da krallık gücünü sınırlayan birçok şartı kabul et­tirdiler (pacha conventa); Henri’nin Fran­sa’ya kaçmasından sonra Osmanlı devleti­nin de yardımıyle Erdel prensi Istvan Bathory’yi kral seçtiler (1576-1586); Bathoky, Gdansk isyanını ezdi ve savaşı başarıyle devam ettirerek Moskovalılardan Livonya’­yı geri aldı, ataman Jan Zamoyski’nin des­teğini sağlayarak onu kançılarlığa getirdi. Kiliseye Reformla mücadele imkânlarını sağladı (kardinal Hosius’un [Hozjusz] yazı­larının yayılması; Wilna’da [Vilnius] Isa tarikatının bir üniversite kurması, 1578).

Bunun üzerine Calvin’cilik hızla geriledi ve Luther’cilik ancak krallık Prusya’sı top­raklarında tutunabildi.
Annesi Jagellon sü­lâlesinden olan Zygmunt III Vasa’nın (1507-1632) tahta çıkmasından sonra, katolik tep­ki daha güçlü bir hal aldı ve Brzeşç bir­liği (Roma ile Kiev) metropoliti ve hemen bütün ortodoks piskoposlar tarafından ka­bul edildi; bununla birlikte her yerden ko­vulan teslis aleyhtarları 1638′e kadar Rakow’da bir okul ve bir basımevini yaşat­tılar, «polonyalı rahipler» veya «socini’ciler» adiyle Avrupa’nın her tarafına yayıldılar.

• Kazakların isyanına kadar Vasa (Wasa) sülâlesi (1587-1648). Tahta Vasa (Wasa) sülâlesinden bir kralın çıkması ve eyaletle­rini elinden almayı düşündüğü akrabası İs­veç krallarıyle çatışması, Polonya’nın siya­setini Baltık’a yönelttiğini ortaya koydu: bu yönde Moskova ile ve özellikle İsveç ile çatışan Polonya, ülkenin üç defa bölüşülmesine yol açan bir döneme girmiş oldu. Bazı başarılar kazanılmasına (Smolensk’in Deulino antlaşmasında geri alınması, 1618) karşılık, krallık Livonya kıyılarını ve tazmi­nat olarak Gustaf-Adolf’a bıraktığı Gdansk gümrüklerini kaybetti (Altmark mütarekesi, 1629). Zygmunt III Vasa’nın Habsburg’lara yardım etmesi, ancak güçlükle karşı ko­nulabilen türk istilâlarına (1620-1621) yol açtı. Bununla birlikte Wladislaw IV (1632-1648), Otuzyıl savaşları sırasında, Fransa ve Habsburg’ların müdahale etmesini istemelerine rağmen tarafsız kaldı, Moskova ile savaşı başarılı bir şekilde bitirdi (Polanowa barışı, 1634) ve İsveç ile son çatış­maları halletti (Sztumska Wies mütareke­si, 1635), ama krallık gücünü artıramadı. Kazimierz IV (Jan II Kazimierz) [1648-1688], Litvanya birliğinden sonra Litvanya’nın Ukrayna’daki topraklarının (Kiev’in gü­neyinde) kötü işletilmesi tehlikeli iç mese­lelere yol açtı.

Tatar istilâlarına açık ol­masına rağmen Ukrayna hem Kazakları, hem de onlardan sonra hürriyete ve ko­layca işlenebilecek topraklara hasret kolon­ları çekmişti. Ama İstvan Bathory ve Zygmunt III, bu geniş ülkeyi büyük latifundialar haline getirip birkaç büyük mag­ri at ailesine vererek kolonları düşman et­tiler; bunun üzerine başlayan Kazak savaş­larında, Kazakların başına 1648′de isyan etmiş bir köylü olan Bogdan Hamelnitskiy geçti.

Polonya’nın gerilemesi (1648-1795)

• Vasa’ların sonu (1648-1688). 1370′ten teri yabancı prenslerin idaresinde’bulunan, soyluların özel çıkarını devletinkinden üstün tutan bir sistemle yönetilen Polonya’yı, Ka­zakların isyanı temelden sarstı; bu isyanı bahane ederek ülkeye müdahale eden Rus­lar, Smolensk ve Vilnius’u (1654) ele geçir­di; isveçliler ise bir an için bütün ülkeyi işgal ettiler ama sonunda püskürtüldüler. Bununla birlikte hükümdar Jan II Kazimicrz. Prusya düklüğü üstündeki metbuluğunu kaldırmak (1657), Iç Livonya’yı isveç’e Oliva antlaşması, 1660), Dnieper’in doğusunda kalan Ukrayna topraklarını da Rusya’ ya bırakmak (Andrusova barışı, 1667) zorunda kaldı. Polonya bu buhrandan iflâs etmiş olarak çıktı: ürünler tahrip edilmiş, ticaret durmuş, nüfus azalmıştı. Hüküm­dar (Lubomirski’nin isyanı, 1665), liberumveto’nun (ilk olarak 1652′de kullanıldı) kal­dırılmasını, daimî vergiler konmasını ve hükümdarlara vârislerini kendileri seçme hakkının tanınmasını kabul ettirmeğe uğraştı.

• Millî tepki (1669-1696). Olumlu bir so­nuç elde edemeyince umutları kırılan çocuğu olmayan Jan II Kazimierz, tahta bir fransız prensini seçtirebilmek için tahttan feragati denedi (1668); fakat millî bir tepkiyle karşılaştığı için başarı sağlayama­dı ve sonunda Polonyalı olmaktan başka bir özelliği bulunmayan Michal Korybut
Wisniowiecki (1699-1673) kral seçildi, Wisniovviecki’nin ölümü (1673) ertesinde Sobieski Jan III adiyle (1674-1696) Polonya kralı oldu.

• Gerileme ve Polonya’nın bölünmesi 1697-1795). Podalya’nın ve Ukrayna’nın bü­yük kısmının Karlofça barışıyle (1699) geri alınmasına rağmen, Polonya kralın başarılarının kurbanı oldu. İflâs eden ve nüfusu azalan ülke gerilemeğe başladı. Iç işlerine yabancı devletlerin müdahalesi günden güne arttı ve özellikle kral seçimi sırasın­ız Fransa, Avusturya ve Rusya tahta kendi adaylarını çıkarmağa çalıştılar. Sonunda
Avusrurya ve Rusya, Polonya’ya kral ola­rak, Wettin sülâlesinden prensleri, Sak­sonya seçici prenslerini (August II [1697-1788] ve August III [1733-1763]) kabul et­tirdiler. Polonya yabancı devletlerin reka­bet alanı haline gelmişti. Yeni tebaalarının hürriyetçi geleneklerinden habersiz olan August II, çar Büyük Petro ve Danimarka kralıyle ittifak yaptı; isveç’in Baltık kıyısında ele geçirdiği (1648 Westfalen antlaş­maları ve 1660 Oliva antlaşması) mevzilere hücum etti.

Ama Karl XII’nin askerî dehası karşısında şaşkına dönen ve birlikleri bozguna uğrayan hükümdar, isveçlilere ye­nildi; İsveçliler Varşova’ya başka bir kra­lın seçilmesini kabul ettirdiler: Stanislaw I Leszczynski (1704). August II, Varşova’ya tocak Rusların Poltava zaferinden sonra 1709), Büyük Petro’nun yardımıyle döne­bildi. Bu ikinci Kuzey savaşı Polonya için büyük felâketlerle sonuçlandı: 1710-1720 arası nüfus azalması en yüksek dereceye ulaştı. üstelik o tarihten sonra ülke Sandomierz konfederasyonunu kuran (1702) August II taraftarlarıyle, sakson mutlakıyetçiliğine karşı olan ve Tarnogrod kon­federasyonunu kuran (1715) Stanislaw I ta­raftarları arasında ikiye bölündü. Bu iki reşkilât çarın müdahalesiyle dağıtıldı ve ma elçisi yeni bir anayasa hazırlanmasına yardım etti; bu anayasa ile yeni vergiler kondu, ordu 24 000 kişiye indirildi ve sak­son birlikleri seçici prensliğe çekildi (1717 Dilsiz diyeti). Her türlü merkezî otoriteden yoksun olan, askerî ve malî sıkıntılar çe­ken Polonya, güçlü komşularının körükle­diği bir anarşi içinde yaşıyordu.

Komşuları tacını önce oğluna (sonradan August III). sonra Rusların muhalefeti karşısında Stanislaw I Leszczynski’ye geçirmek isteyen (karşılığında Fransa’nın oğlunun Avustur­ya tacına adaylığını destekleyeceğini san­dığından) August II’nin siyasetine karşı çıktılar. Avusturya durumdan kaygılanınca Prusya ve Rusya, Berlin antlaşmasını imzaladılar; antlaşma Polonya’yı anarşiden kur­tarabilecek bir prens seçilmesini önlemek için bu üç devletin ortak çalışmasını öngö­rüyordu (1732).

Stanislaw I Leszczynski’nin Fransa ve Potocki’lerin desteğiyle kral seçilmesi bu an­laşma yüzünden Polonya Veraset savaşına ve Rusya’nın August III lehine duruma mü­dahale etmesine yol açtı. August III kur­nazlık ederek Kurzeme düklüğünü çariçenin gözdesi Biron’a bıraktı; bu sırada Viyana barışıyle (1735 ön görüşmeleri, 1736 uzlaş­ması, 1738 barışı) Stanislaw I, Polonya’nın ismen kralı, Lorraine ve Bar dükü oldu. Ordusu 20 000 kişiye indirilen, liberum ve­to ile meclislerinin eli kolu bağlanan (1736′dan sonra hiç bir meclis normal süresini dolduramadı)

Polonya, Friedrich II’nin Silezya’yı işgal etmekle büyük bir çıkar sağ­layacağını bildiği halde Avusturya Veraset savaşında tarafsız kalmayı tercih etti. Yok­sullaşan krallık geçirdiği buhrandan ağır ağır kurtulabildi. Toprakların yeniden işlen­mesine özellikle Ukrayna’da başlandı, şe­hirler kendiliğinden kalabalıklaştı (Gdansk’ın nüfusu 50 000 kişiye, Varşova ‘nınki 40 000 kişiye ulaştı). Ama vatandaşlık duy­gusunun henüz gelişmemiş olması kalkın­mayı frenledi. Bu büyük eksikliğe karşı sa­vaşan Stanislaw Konarski, öğretimde re­form yaptı, soylular kolejindeki (1740′ta Varşova’da kuruldu) genç magnatlar gibi öğrencilerine siyasî (liberum veto’nun kaldırılması), iktisadî (sanayi tesisleri kurulması) ve sosyal (angarya sisteminin bırakıl­ması ve makûl bir kira karşılığı köylülere toprak verilmesi) reformlar yapılması ge­rektiğini öğretti.

Reformcu fikirler Czartoryski prens sülâlesi gibi bazı magnatlar arasında bile yayıldı. Czartoryski’ler, yeğen­leri Stanislaw August Poniatowski’yi kral seçtirebilmek (1764-1795) için Rusya’ya baş­vurdular. Diyet’in kabul ettiği (1764) bir­takım reformları kral daha da geliştirdi. Polonya ve Litvanya’da birer ordu ve hazine komisyonu kuruldu: orduya vatansever kad­rolar sağlamak için bir kadet (subay) oku­lu açıldı; Taç Giydirme meclisi, konfe­derasyonun süresini uzattığından liberum veto geçici olarak kaldırıldı.

Durumdan hoşnut olmayan Friedrich II ve özellikle Katerina II müdahale ettiler; liberum ve­to’yu yeniden uygulatmayı başardılar (1766 diyeti), güçlü bir merkeziyetçi idareye kar­şı olanlardan meydana gelen Radom konfederasyonunu kurdular; Repnin diyeti de­nen olağanüstü bir diyeti, Polonya’yı güç­süz kalmağa mahkûm eden «temel yasa­lar»! (hükümdarın seçimle iş başına gelmesi; liberum veto; soyluluk imtiyazları) çıkar­mağa zorladılar. Bu karara karşı olanlar Bar konfederasyonunu kurarak rus birlik­leriyle çarpışmağa başladı (1768-1772).
Durumdan yararlanan Friedrich II ve Ka­terina II, görüşlerini Maria-Theresia’ya da benimseterek Polonya’yı ilk olarak paylaşmağa karar verdiler; Friedrich II, Gdansk ve Torun dışında krallık Prusya’sını, Ka­terina II, Duna’nın kuzeyindeki ve Yukarı Dnieper’in doğusundaki litvanya toprakla­rını, Maria-Theresia ise, Lwow (Lvov) ile birlikte Galiçya’yı ilhak etti. Polonya’yı ger­çek bir himaye ülkesi haline getiren Rus­ya, ülkede daimî bir meclisi öngören yeni bir anayasa kabul ettirdi (1775). Bu hima­yeye rağmen Stanislaw II Poniatowski ül­kede yapıcı bir idare uyguladı; İsa tarika­tının kaldırılması sırasında bir millî eği­tim kurumu kurdu; bu kurum özellikle vergi sisteminde reform yapma (topraklar­dan vergi alma) üstünde durarak Konarski’nin eserini devam ettirdi; Krakow (Kollataj’ın rolü) ve Wilno üniversiteleri ise ay­dın kadrolar yetiştirmeğe girişti. Rusya’nın hareket kabiliyetini ortadan kaldıran Türk-Rus savaşından yararlanan (1788-1792) Bü­yük meclis ordu mevcudunu artırdı (100 000 kişi) ve fransız devrimcilerini örnek alarak 3 Mayıs 1791 anayasasını oyladı:

Saksonya sülâlesine soydan geçecek monarşi, bakan­ların sorumluluğu, burjuvaziye bazı siyasî haklar tanınması. Durumdan hoşnut olma­yan Rusya, ülkeye ordularını soktu; köy­lülere verilen bazı imtiyazlara kızan bir­kaç magnat’ın yardımıyle Targowica kon­federasyonunu kurdu (mayıs 1792) ve re­formları durdurdu. Grodno diyeti ikinci bir bölünmeyi imzalamak zorunda kaldı (1793); buna göre Rusya, Minsk, Volhinya ve Podolya’yı, Prusya ise Gdansk, To­run ve Büyük Polonya’yı alıyordu. Bu ağır şartlar, millî bir devrim hareketine yol açtı; devrimin siyasî yönetimini İgnacy Potocki ve Kollataj aldılar; ordunun başı­na geçen Kosciuszko ise Krakow’a gire­rek milleti Rusya ve Prusya’ya karşı sa­vaşa çağırdı; Varşova (17 nisan) ve Wilno’dan (13 nisan) Ruslar kovuldu. Ama Krakow’u alan (15 haziran) Prusyalılar, Varşova’yı kuşattılar (haziran-eylül 1794). Kosciuszko sonunda yenildi ve Maciejowice’de Ruslara esir düştü (10 ekim); Ruslar Praga varoşunu yıktıktan (4 ekim) sonra Varşova’yı teslim aldılar. Galipler Polonya’dan artakalan kısmı paylaştı; Prusya, Varşova’yı ve Neman ile Bug’a ka­dar olan toprakları aldı; Rusya bu hattın doğusundaki toprakları, Avusturya ise Krkow’u, Sandomierz’i, Lublin’i ve Mazovya’nın bir kısmını ele geçirdi (24 ekim 1795 antlaşmaları). Ayrıca Stanislaw II Au-gust, tahttan çekilmek zorunda kaldı (27 kasım 1795) ve Polonya krallığı adının «ebediyen kullanılmamasına karar verildi.

• Yabancı işgali (1795-1807). üç devlet hemen ülkeyi sömürgeleştirmeğe giriştiler. Avusturya ve özellikle Prusya fethettikleri kısımları almanlaştırmağa başladı; Avus­turya, soyluları köylülere karşı çıkarmayı denedi; Prusya rahip ve soylu sınıflarının mallarına el koydu ve bu mülkleri bölgeyi yönetmekle görevli bir Oberprasident aracılığıyle alman kolonlara dağıttı. Rusya ise, bir tek piskoposluk dışında bütün katolik piskoposlukları kaldırdı ve halkı Ortodoks­luğu kabule zorladı. ‘ Milliyetçiliklerinden vaz geçmeyen burjuvazi ile soylular iki ay­rı yönde destek aradılar: büyük kısmı Fransa’ya sığınan göçmenler Napolyon’a bağlandılar; Nâpolyon’un lejyonlar halinde teşkilâtlandırdığı bu göçmenler (Tuna Lej­yonu, 1800), Luneville, barışından (1801) sonra dağıtılınca, çar Pavel I’in daha ön­ce Kosciuszko ve birçok başka tutukluyu serbest bıraktığı Rusya’ya yöneldiler. Pavel’in yerine geçen Aleksandr I, Rusya’nın dışişleri bakanlığına getirdiği (1804) dostu prens Adam Czartoryski’nin öğütleri üze­rine Polonya’yı kendi lehine birleştirmeyi tasarladı. Çar, mahallî işlerin yönetimini soylulara bırakarak muhafazakârları ka­zandı. Ama Polonyalılar onu Prusyalıları desteklemekle suçladılar ve Jena’dan sonra prens Czartoryskî istifa etti (1806).

• Varşova Büyük düklüğü (1807-1814). Bu­nun üzerine Napolyon, yenilen Prusya’dan aldığı illerle (Tilsit, 7 temmuz 1807) Var­şova Büyük düklüğü adı altında bir Po­lonya devletinin kurulmasını kabul ettirdi. Fransız anayasasını örnek alan bir ana­yasa hazırlandı; ama angarya sistemi de­vam ettiği ve köylüler sık sık çatıştıkları soylulara bağımlı olduğu için köleliğin kaldırılmasının toplum yapısında bir değişik­lik yapmadığı yeni devletin hükümdar­lığına Saksonyalı Friedrich-August getiril­di. Jozef Poniatowski, Leipzig’de ölümüne kadar (1813), durup dinlenmeden savaşan ve sağ kalanları 1814′te çarı takip eden bir ordu kurdu. Avusturya’ya karşı kaza­nılan zafer Büyük düklüğün eline Krakow ve Lublin ile birlikte Galiçya’nın büyük kısmını geçirdi; ama düklük iki impara­torun rekabet mücadelesine hedef oldu.

• 1815-1830 Arası Polonya. Napolyon ye­nilince, Aleksandr I Viyana kongresinde isteğini gerçekleştirdi (1815). Avusturya’­nın kendine düşen kısımla bir Galiçya ve Lodomiria krallığı kurmasına göz yumarak Poznanya’yı bir Posen Büyük düklüğü mey­dana getiren Prusya’ya bıraktı ve Krakow’u hür şehir ilân etti (Krakow cumhuri­yeti); ayrıca Polonya’nın geri kalan kısmın­da kesinlikle Rusya ile birleştirilen bir Po­lonya krallığı kurdu. Anayasa hazırlandı, hükümet, idarî teşkilât ve millî bir ordu kuruldu; ama en yüksek görevler Rusların elindeydi: çarın kardeşi ve gelecekteki vâ­risi Konstantin önce ordunun başkuman­danıydı, sonra krallığın yönetimini ve dı­şişlerini de ele aldı; Novosiltsov, Bakan­lar kurulunca imparatorluk komiseri tayin edildi (1822).

Polonyalılar birleşmeyi ümit ediyorlardı; ama Aleksandr I, Litvanya ve Rutenya eyaletlerinin birleşmesini kabul et­mekle birlikte Viyana anlaşmasına uymağa devam etti. Avantajlı gümrük uzlaşmaların­dan yararlanan krallığın ekonomisi hızla ge­lişiyordu (Gdansk’tan tarım ürünleri ihracatı, dokuma sanayii, Prusya rekabetinden korunan Varşova’da metalürji sanayii, Po­lonya bankasının kurulması), Galiçya’da eyalet meclisleri (yalnız soylular katılıyordu) Metternich tarafından yeniden kuruldu (1817). Poznanya’da toprak reformu, Po­lonya milletini yabancılara karşı ikiye bö­len köylülerle mülk sahipleri arasındaki ça­tışmaya son verdi. Fikir hayatı Krakow, Varşova (1866′da Stanislaw Potocki kurdu), Wilno (Adam Czartoryski vasisiydi) üniversitelerinde yoğunlaştı.

Liberalizmin yuvası sayılan üniversiteler, mutlakıyetçilik taraftarlarının kurbanı oldu: Krakow (1820); mason Potocki’nin görevinden alın­dığı Varşova (1821); gizli teşkilâtların üye­si olan öğrencilerin 3 Mayıs 1791 anaya­sasının yıldönümünü kutladıkları için Rus­ya’ya gönderildikleri Wilno; bu arada Novosiltsov’un yerine Czartoryski getirildi.

• Ayaklanma yoluyle direnmeler ve ba­şarısızlıkları: 1830, 1846, 1848, 1863. 29 Ka­sım 1830′da teğmen Wysocki’nin öğretmen okulunda kurduğu bir gizli dernek Konstantın’i öldürmeyi, rus birliklerini kovmayı ve Polonya alaylarıyle halkı ayaklandırma­yı denedi. Büyük dük suikastten kurtuldu; ama savaşı önlemek için yayılan isyanı bas­tırmayı reddetti; general Chlopicki kendini diktatör ilân etti (5 aralık); Diyet, millî bir hükümet kurdu. Poznanya, Galiçya ve Krakow’dan gelen gönüllüler, Chlopicki’nin ordusuna katıldılar; Chlopicki, Avusturya ve Prusya sınırlarının kapatılmasına ve Louis Philippe’in yardım etmeyi reddet­mesine rağmen, Rusları Varşova yakınında Grochovv’da yendi (25 şubat 1831); ama Ostroleka bozgunundan sonra Paskyeviç kumandasında Ruslar harekete geçtiler ve Varşova teslim oldu (8 eylül).

İsyanın bastırılmasından sonra çar Nikolay I eski anayasayı kaldırıp lağvedilmiş sayarak kral­lığa yeni bir anayasa hazırladı (26 şubat 1832); ordu ve Diyet dağıtıldı; Ruslara bı­rakılan idare, imparatorluk senatosuna bağlandı, üniversiteler (Varşova) kapatıldı; yabancı ülkelerde öğrenim yapma yasaklandı, ama Rusya’daki üniversitelere gide­ceklere burslar dağıtıldı; bütün Ortodoks olmayanlara baskı yapıldı, ülkeden göçen­ler Polonya’yı kurtarmak için direnmeye geçtiler (1833′te bastırılan ayaklanma de­nemesi). Paris’e kaçan Czartoryski bir avrupa savaşma, Demokratlar derneği ise bir iç köylü isyanına bel bağlamıştı. Krasinski, Slowacki, Adam Mickiewicz gibi şair­ler milliyetçilik duygusunu coşturdular. 1846′da bir ayaklanma patlak verdi; ama kısa süre içinde bastırıldı ve Krakow cum­huriyetini Avusturya’nın ilhak etmesine ba­hane oldu. 1848′de Berlin isyancıları 1846 ayaklanmasının önderlerinden Mieroslawski’yi serbest bıraktılar.

Friedrich-Wilhelm IV, Poznan Büyük düklüğüne muhtariyet vaat etti ye rus müdahalesinden çekindiği için bir ordu kurarak başına Mieroslawski’yi getirdi; ama rus tehlikesi savuşturu­lunca poznanlılar görevden alındı ve yeni Anayasa hiç bir muhtariyet getirmedi. Galiçya’daki Polonyalılar muhtariyet ve tem­silî bir rejim istiyorlardı. Angarya kaldı­rıldı. Ama Polonyalıların macar isyancıları­na yardım etmesi ve Viyanalıların onlar lehine ayaklanması (ekim 1848), başkentin düşmesinden sonra Galiçya’da sıkıyönetimin ilân edilmesiyle sonuçlandı.

Krallıkta sana­yi Dabrowa maden kömürü ocakları sa­yesinde gelişti ve toprak sahipleriyle işadamlarını ve aydınları toplayan bir tarım derneği kuruldu; tarım derneği üyeleri ik­tisadî ve sosyal gelişme yolunda çalıştılar (angaryanın kaldırılması), italya birliği için savaş (1861) sonucunda Varşova’da çalkantı yeniden başladı. Vali Gorçakov’un yardım istediği Polonyalı Wielopolski bir idare (seçimle iş başına gelen meclisler) ve eğitim (ilkokul ve orta­okulların çoğalması) reformu yapmakla görevlendirildi: rus memurların yerine Po­lonyalı memurlar getirildi; Varşova üniver­sitesi yeniden açıldı, ama Tarım derneği kapatıldı (1861). Polonyalılar 17 ağustos 1861 gösterisi (Lublin birliğinin yıldönümü) sırasında ülkenin birleştirilmesini istediler. Varşova’da sıkıyönetim ilân edildi; hükü­met birçok kişiyi tutuklattı: yetkilerini ar­tırdı; ama beyazlar (ılımlı soylular) ve kızılların (devrimciler) mukavemetiyle kar­şılaştı.

Kızıllar rus nihilistlerinden ilham alarak gizli dernekler kurdular. Varşova üniversitesinden başlayarak işçiler ve zanaat­çılar arasında bütün krallığa yayılan bir propaganda ağı kurdular, vatanseverlik gösterileri düzenlediler ve tedhişçiliği destek­lediler (liberal düşüncelere epeyce yatkın olan ve Wielopolski’nin isteğiyle tayin edilen Konstantin’e karşı başarısızlıkla so­nuçlanan suikastler [8 haziran 1862]). Konstantin şüpheli gençlerin çoğunu zorla as­kere alarak kızıllardan kurtulmak istedi; çoğu kaçmayı başaran kızıllar rus karakol­larına hücum ettiler ama alamadılar (22 ocak). Bağımsızlık ve köylü hürriyeti parolalarıyle devrim patlak verdi. İlke olarak devrime karşı olmalarına rağmen beyazlar da harekete yardım ettiler: soylulardan ve rahiplerden partizanlara katılanlar oldu. Wielopolski istifa etti; ama köylülerin ka­tılmaması hareketin başarısızlığa uğraması­na yol açtı. Ukrayna ve Podolya’ya katıl­mış olan illerde de ayaklanma durdu; ama ormanlarda gerilla savaşı devam etti. Güç­ler bölünmüştü: Bismarck çara yardım teklif ederken Paris, Londra ve Viyana, Vi­yana antlaşmasını imzalayan devletlerin bir konferansta toplanmasını ileri sürdüler (ha­ziran). Çar bu isteği reddetti ve Muravyov’u Litvanya’ya gönderdi: isyancıların diktatör ilân ettiği Traugutt, Litvanya’da yakalanın­caya kadar (nisan 1864) Muravyov’a di­rendi. Traugutt’un Varşova’da asılması çar­pışmalara son verdi.

• Meşru direnme ve başarıları (1864-1914). Ülkeyi paylaşan devletlerin ortak bir siya­seti yoktu; Ruslar ve Prusyalılar, halka kendi kültürlerini benimsetmeğe çalışıyor­lardı; Avusturyalılar muhtariyeti genişletti­ler. Rus Polonyası’nda çar, köleliğin kal­dırılması sırasında halkı bölmeyi denedi (1861); litvanya ve rutenya köylülerine öbür impratorluk eyaletlerindekinden daha düşük fiyatla ve daha geniş topraklar verdi; kral­lıkta kır komünlerine muhtariyet tanınırken, şehirlere tanınmadı ve seçimle iş başına ge­len kurumlar kaldırıldı (jüri ve sulh hâhimleri dışında). 1832 yasasından beri ka­zanılan haklar yavaş yavaş kaldırıldı. Kato­lik kilisesiyle mücadele hızlandı (manas­tırların kapatılması, rahiplerin mallarına elkonması, 1864; dinî derneklerin kapatılması; Vatikan ile ilişkilerin yasaklanması, 1870). Varşova üniversitesi ve ikinci de­recede kamu tesisleri ruslaştırıldı ve özel kolejlerde lehçe yasaklandı. Bununla bir­likte ruslaştırma yüzeyde kaldı. Poznanya’da halk Bismarck’ın germenleştirme si­yasetine başarıyle direndi; Bismarck okul­larda ve idarî işlerde almancayı mecburî dil haline getirdi; Katolik kilisesiyle (başpiskopos Ledochowski tutuklandı) ve Po­lonya’da mülkiyetle mücadeleyi başlattı:

Polonyalıların topraklarını satın almak is­teyen almanlara yardım etmekle görevli bir sömürgeleştirme komisyonu kurdu (1886). Ama iyi teşkilâtlanan Polonyalılar benzer şirketler kurdular; Poznan Malî bankasını yarattılar (1888) ve Almanlarla kendi usul­leriyle mücadele ederek sonunda sattıkla­rından daha fazla toprak satın aldılar. Caprivi’nin iyimser yönetimi (1890-1894), Bülow’un iktidara gelmesinden önce Polon­yalıların bu sonuçları sağlamlaştırmalarına imkân verdi. Buna karşılık Avusturya Galiçyası’nda Polonya ayrıcalığına saygı gös­teren 1861 Anayasası iyi karşılandı; Almancanın yerini Lehçe aldı; memurlar Galiçyalılardan seçildi (1869). Ülke mareşalinin başkanlık ettiği Daimî Diyet meclisi ve Di­yet, muhtariyeti sağladı. Eyalet, İmparator­luk meclisine göndereceği temsilcileri seçti ve o tarihten sonra başkanı zaman zaman bir polonyalı olan Avusturya kabinesinde hep galiçyalı temsilciler yer aldı. Diyet, büt­çeyi çok zayıf olan iktisadî gelişmeye ve kamu eğitimine ayırdı.

Okula gitme oranı öyle yüksekti ki, Galiçya Polonya’nın yeni kadrolarını sağladı. 1870′ten beri polonyalılaştırılan üniversitesi ve 1873′te kurulan bi­lim ve edebiyat fakültüleriyle Krakow ve Lwow, prusya ve rusyalı öğrenci ve bilgin­lerin akın ettikleri birer fikir merkezi haline geldi. O tarihten sonra ayaklanmanın yerini meşru direnme aldı. Direnmeyi Varşova’da Mîllî Birlik dergisini (1886), sonra da Lwow’da Polonya Birliği dergisini (1895) çıkaran Jan Poplawski yönetti. Dmowski, amacı pangermanizm ve panislavizmle dü­zenli bir şekilde savaşmak ve ülke bütünlüğünü sağlamak olan Milliyetçi Demokrat partiyi kurdu (1897). Aynı zamanda işçi hareketi büyüdü (grevler, gizli dernekler ku­rulması).

Avusturya parlamentosundaki temsilcilerin artması (1897) milliyetçi de­mokratların Galiçya diyetinde de aynı hakkı istemelerine yol açtı (1902). Kı­zıllar Marks’çılığı ve Rosa Luxemburg’un yönettiği Polonya ve Litvanya Kral­lığı Sosyal Demokrat partisinin etkisiy­le milletlerarası sosyalizmi benimserken, Limanowski Paris’te vatansever eğilimli Po­lonya Sosyalist partisini kurdu (1892). Bu partinin merkez komitesi üyesi Pilsudski önce Lodz’a yerleşerek gizli bir gazete (Ro-botnik [İşçi]) çıkardı; 1900′de tutuklanıp kaçmasından sonra da Galiçya’da yerleşti. Rus-Japon savaşı sırasında bir ayaklanma denemesi yaptı (13 kasım 1904), sonra sa­vaş birlikleriyle karışıklıklar çıkarttı; bu sı­rada milliyetçi demokratlar düzeni sağla­mak için kendi birliklerini teşkilâtlandırı­yorlardı. Köylü birliği köylerde gizli olarak çalışıyor; Duma’nın en kuvvetli partisi olan Milliyetçi Demokrat parti, polonya kamuoyunu temsil ediyordu. Litvanyahlar, beyaz ruslar, Ukraynalılar ve yahudiler de milli­yetçilik hareketine başladı ve ülkeyi pay­laşan devletler bu azınlıkların Polonyalı­larla anlaşmazlıklarından yararlandı. 1910′dan sonra «atış grupları» (avusturya yetki­lilerinin desteklediği sosyalist topluluklar) bir geçici Bağımsızlık Partileri komisyonu kurarak başkanlığına Pilsudski’yi getirdiler; bu partiler Ruslara karşı savaşa girişilme­si halinde iktidarı teşkilâtlandırmak için birleşmişti (1912). Ama muhafazakârların Habsburg’ları tutmasına karşılık milliyetçi demokratlar Rusya’ya bel bağlamışlardı.

• Polonya ve Birinci Dünya savaşı. Krakow’da toplanan «Avcılar»ın başına geçen Pilsudski, rus sınırını aştı; orada toplanan Yüce Millî meclis (N.K.N.) Polonya lej­yonlarını kurdu (6 ağustos 1914); bu lej­yonları Pilsudski’nin yanı sıra Wladislaw Sikorski gibi nizamî ordu subayları yönetiyordu. Ama genelkurmayın bu millî or­duyu desteklemesine karşılık Avusturya hükümeti siyasî alanda herhangi bir vaadde bulunmadı.

Nikolay II’nin muhtariyet vaat ettiği krallık Polonyalıları, Millî mec­lise katılmadı: Lublin’i lejyonların alma­sından sonra Avusturyalılar, Varşova (ağustos 1915) ve Wilno’nun alınmasından sonra da Almanlar, krallığı iki bölgeye ayır­dılar (Lublin çevresinde Avusturya bölge­si, Varşova’yı da içine alan Alman bölgesi); sonra bu iki bölgeyi meşrutî, bağımsız ve soydan geçen bir Polonya krallığı halino getirmeyi vaat ederek birleştirdiler (5 kasım 1916). [Bk. polonya seferleri.] Aslında söz konusu olan şey Verdun’deki kayıpları dolduracak bir polonya ordusu kurmaktı. Bu ordunun en seçme birlikleri olması gereken lejyonlar, avusturya ordusuna katıl­dı.

Bir almanın başkumandanlığa getirilme­sine karşı çıkan Pilsudski, Magdeburg’a sü­rüldü (27 temmuz 1917). Kısa süre sonra geçici Devlet konseyi istifa etti. Merkez imparatorluklarının 12 eylül 1917′deki karar-larıyle bir naiplik konseyi, bir bakanlık kabinesi, bir devlet konseyi kuruldu; ama Brest-Litovsk anlaşmasından önce imparatorluklar Naiplik meclisine danışmadan Chelm bölgesini Yeni Ukrayna’ya verdiler (9 şubat 1918). Albay Haller’in lejyonerleri firar ettiyse de çoğu yakalandı (şu­bat). Rusya’da Dowbor Musnickfnin ku­manda ettiği polonya birlikleri, bolşevikleri tanımadılar ve Polonya’ya dönmeğe çalıştılar; ama çoğu alman kuvvetleri tara­fından silâhsızlandırıldı (mart).

Bununla birlikte 15 ağustos 1917′de Lo­zan’da kurulan ve Paris’e yerleşen Millî komiteyi batılılar «resmî Polonya teşkilâtı» olarak tanımışlardı; başkanlığını Dmowski’nin, başkan yardımcılığını Paderewski’nin yaptığı bu komite, bir gönüllüler ordu­su toplayarak başkumandanlığına Haller’i getirdi ( 4 ekim). Wilson’un «deniz sınırı olan bağımsız ve birleşmiş bir Polonya dev­leti kurulması»yle ilgili on üçüncü madde­sini (Paderewski’nin telkiniyle hazırlanmış­tı), barış isteyen (5 ekim 1918) merkez im­paratorlukları kabul etti.

Bağımsız Polonya (1918-1939)
• Polonya demokrasisinin kuruluşu. Avusturya-Macaristan ‘imparatorluğunun parçalanması ve Alman devrimi, Naiplik mec­lisinin Polonya devletinin kurulduğunu ilân etmesine (8 ekim 1918) ve Pilsudski’nin Varşova’ya geri dönmesine imkân verdi; Naiplik meclisinin başkumandan tayin et­tiği Pilsudski, alman birliklerinin Alman­ya’ya dönmesini müzakereye koyuldu; sonra lublin sosyalistleri (11 kasım) ve naipler tarafından hükümeti kurmakla görevlendiril­di. Ama milliyetçi demokrat Paris komitesi ve sosyalist Varşova hükümeti, başkanlığını Paderewski’nin yaptığı bir birlik kabinesi kurmak için anlaştılar (16 ocak 1919).

Dmowski Barış konferansına delege gönderildi, genel oy sistemiyle yapılan ocak 1919 seçimlerinde Kongre krallığında ve Batı Galiçya’da seçilen Kurucu meclisin üçte bi­ri milliyetçi demokratlar, onda biri sosya­listlerden meydana geliyordu; merkezdeki halkçılar ikiye bölündü, bir kısmı nasyonal demokratları, bir kısmı da sosyalistleri des­tekledi. Meclis Pilsudski’yi devlet başkan­lığına seçti. Pilsudski, bakanlar gibi mec­lise karşı sorumluydu (20 şubat 1919 ana­yasası); ama aynı zamanda dâ başkuman­dan olduğundan bu sıfatla denetimsiz hare­ket ediyordu. Versailles antlaşmasıyle batı sınırı hemen hemen 1772 paylaşmasından önceki şekline sokuldu. Ama Danzig (Gdansk) hür şehir ilân edildi. Doğu Prus­ya’da (temmuz 1920) ve Yukarı Silezya’da (mart 1921) yapılan plebisitlerde halk Al­manya’yı tuttu; Teschen (Cieszyn) Silezyası Çekoslovakya’ya verildi: böylece 400 000 Polonyalı’dan olan Polonya’ya, buna kar­şılık olarak 230 000 almanın bulunduğu Katowice bölgesi düştü.

Doğuda Ukraynalılar Lwow’dan çıkarıldı (kasım 1918); Pilsudski Kızılorduyu kuzeye doğru püskürttü ve Wilno’ya girdi (nisan 1919); Haller, Romanya sınırına dayandı. Ama Müttefiklerarası Yü­ce meclis Polonya- S.S.C.B. sınırı olaralc Bug’u kararlaştırması (Curzon hattı, aralık 1919) zaten iç meseleler arasında bunalan Padrewski’nin istifasına yol açtı.
Beyaz ve kızıl Rusların tehdidi altındaki Ukrayna cumhurbaşkanı Petlyura Polonya’ya kısa sü­re önce Ukrayna ile birleştirilen Doğu Galiçya’yı geri verdi ve Volhinya’nın yarısını bıraktı; mareşalliğe yükseltilen Pilsudski ile ittifak yaptı (22 nisan 1920) ve onunla birlikte Kiev’e girdi
(7 mayıs). [Bk. polonya-sovyet savaşi.] Tuhaçevskiy’in karşı hücumuyle polonya birlikleri Varşo­va, Torun ve Lwow’a kadar püskürtüldü (ağustos).

Milliyetçi tepki ve general Weygand’ın yardımı, Pilsudski’ye Kızılorduyu Varşova önünde durdurmak (14 ağustos) Sikorski’ye de bu orduyu Aşağı Vistül’e püskürtmek imkânını verdi. Ruslar önce Riga mütarekesini (12 ekim 1920), sonra barışı (18 mart 1921) imzaladılar: Polonya Curzon hattının 200 km ötesine kadar uza­nan bir toprak şeridini geri aldı. İçte, Ku­rucu meclis bir ordu topladıktan ve top­rakların yönetimini birleştirdikten sonra, bir toprak reformuna girişti. 1919′da kurulan ve 15 temmuz 1920 toprak kanunuyle büyük arazileri kamulaştırma yetkisini alan Toprak ofisi 1920-1925 arasında 936 000 hektar toprağı köylülere dağıttı. 17 Mart 1921 anayasasıyle genel oy sistemiyle seçi­len iki meclis kuruldu: diyet ve senato.

Cumhurbaşkanı bu meclisler tarafından se­çiliyor ve senatörlerin dörtte üç müspet oyu ile diyeti dağıtabiliyordu. Sağ kanat çoğun­lukta olduğu bu meclisler yardımıyle Pilsudski’nin güçlü kişiliğini dengeleyebildi. Seçimlerde çoğunluk değişmedi (5 kasım 1922), fakat ortak liste çıkaran millî azınlık­ların önemi ortaya çıktı. Pilsudski cumhurbaşkanlığını kabul etmeyince, sosyalistlerin yardımıyle Narutowicz seçildi (9 aralık 1922); Narutowicz’in öldürülmesinden (16 aralık) sonra da soyalist Wojciechowski cum­hurbaşkanı oldu.

Sağ kanat polonya mar­kının devalüasyonu ve Krakow’daki sosyal karışıklıklar (mayıs – aralık 1923) sonucu devrilen Witos kabinesini ve parayı yeni­den değerlendiren (zloty’nin tedavüle çıka­rılması) Grabski kabinesini destekledi. Cum­hurbaşkanlığı dönemi sonunda genelkurmay başkanlığına getirilen Pilsudski, YVitos ka­binesi kurulunca istifa etmişti.

• Pilsudski’nin diktatörlüğü (1926-1935). Pilsudski ile milliyetçi demokratlar arasın­daki uzlaşma denemelerinin başarısızlığın­dan sonra, bir rakibinin savaş bakanlığı­na getirilmesi (11 mayıs 1926) üzerine Pil­sudski bir hükümet darbesi yaptı (12-14 mayıs 1926): başkanlığa Bartel’in, savaş bakanlığına Pilsudski’nin getirildiği yeni bir hükümet kuruldu; Pilsudski dostu Moscicki lehine cumhurbaşkanlığını kabul et­medi ve yürütme gücünü kuvvetlendirdi. Tam yetki alarak idare ve orduda temizlik yap­tı ve kendisini her desteklemeyişinde diye­tin toplantılarını erteledi. Kömür ihracatı ve amerikan yardımı sayesinde malî durum düzeldi. İkinci diyette (7 mart 1928′de se­çildi), sağ ezildi ve parlamenter rejim taraftarlarıyle diktatörlük taraftarlarının çatış­tığı hükümet bloku ağır bastı.

Pilsudski parlamenter rejim taraftarı Bartel’e işten el çektirdi ve albay Slawek askerlerin çoğun­lukta olduğu bir kabine kurdu. Ama ikti­sadî buhran siyasî durumda büyük bir de­ğişiklik yarattı; muhalifler artık sağda de­ğil, merkezde ve soldaydı. Krakow kongresinde Pilsudski’nin diktatörlüğü aleyhine gösteri yapan ve istifa etmesini isteyen (29 haziran 1930) sol muhalifler, hükümet blokunun seçimleri kazanmasından sonra (16 kasım) tutuklandılar veya yurt dışına kaç­tılar.

• Albaylar diktatörlüğü ve savaşa gidiş (1935-1939). Diktatörün ölümünden sonra (12 mayıs 1935), yardımcıları yeni anayasa (23 nisan) ve seçim reformu sayesinde iktidarı muhafaza ettiler; o tarihten sonra muhale­fet seçimlere katılmama şeklinde işledi. Yetkileri artırılan cumhurbaşkanı Moscicki, askerlerle anlaşmazlık halindeydi; komü­nistlere maledilen karışıklıklardan (mart-nisan 1936) sonra askerler, mücadeleyi ka­zandılar; general Skladkowski-Slawoj kabi­neyi kurdu; önce genel ordu müfettişliğine, sonra mareşalliğe tayin edilen Rydz-Smigly hükümette çok önemli rol oynadı ve bir sertlik siyaseti uyguladı (köylü grevlerinin bastırılması, ağustos 1937).

Çekoslovakya’­nın sınırlarını Almanya lehine değiştiren Münih konferansı (30 eylül 1938) üzerine dışişleri bakanı (1932-1939) ve S.S.C.B. (1932) ve Almanya ile (26 ocak 1934) saldır­mazlık paktlarının imzalayıcısı albay Beck, Teschen’i (Cieszyn) [2 ekim] işgal etti. Danzig’i ve Polonya koridorunda bir geçit isteyen Hitler’in baskısı karşısında, Chamberlain bağımsızlığı tehdit edildiği takdirde, İngiltere’nin Polonya’yı destekleyeceğini açıkladı (31 mart 1939). Bunun üzerine Al­manya ve S.S.C.B. Polonya’ya karşı ittifak yaparak (2 ağustos) bir saldırmazlık antlaş­ması imzaladılar (23 ağustos).

Polonya’nın istilâsı ve işgal dönemi (1939-1945)

Alman birlikleri savaş ilân etmeksizin Po­lonya’yı istilâ ettiler (1 eylül). [Bk. polon­ya seferleri.] Sovyetler’in doğu illerine girdiği sırada sivil ve askerî yetkililer Ro­manya’ya geçtiler (17 eylül). Çarpışmalar Varşova’nın teslim olmasıyle (27 eylül) so­na erdi. Ruslar ve Almanlar Polonya’yı paylaştılar: S.S.C.B. Batı Ukrayna’yı ve Bug hattına kadar Beyaz Rusya’yı işgal etti:

Almanya Varşova’ya kadar Batı Po­lonya’yı Reich’a kattı ve toprakların geri kalan kısmını bir genel valilik haline ge­tirdi; her iki devlet ülke halkını çeşitli bölgelere sürmeğe başladı. Polonyalılar Fransa’da general Sikorski başkanlığında bir hükümet kurdular. Yeni kurulan bir ordu Fransa harekâtı sırasında (mayıs-haziran 1940) ve mütarekeden sonra Büyük Britanya saflarında çarpıştı. Hitler’in S.S. C.B.’ye hücumundan sonra, Sikorski, Rus­ya’da general Anders’in kumanda ettiği (1942 yazı) bir ordu kurulmasıyle sonuçla­nan askerî bir antlaşma imzaladı; bu or­du kısa süre sonra Uzakdoğu yoluyle Ku­zey Afrika’daki müttefik cephesine katıldı. Sikorski’nin ölümünden sonra, Polonya gizli Antant komitesinin onayıyle yerine geçen Mikolajczyk, direnmeyi teşkilâtlandırdı; ve Londra’dan verdiği direktiflerle bir yurt içi millî ordu kurdu (şubat 1942); bu arada Moskova «Tadeusz Kosciuszko» tümenini meydana getirerek (mayıs 1943); bir millî halk meclisi kurulmasını destek­ledi (31 aralık 1943); başkanı Osobka-Morawski olan bu meclis Polonya Millî Kur­tuluş komitesini meydana getirdi ve Kosci­uszko tümeninin Curzon hattını aşmasın­dan sonra Lublin’e yerleşti.

Bu arada al­man işgal kuvvetleri toplama kampları kurmuş (Auschwitz [Oswiecim], Maydanek v.b.), milliyetçilere karşı misilleme hare­ketlerine girişmiş, sürgün ve idamlarını artırmış, polonya milletini yok etmek için var gücüyle çalışmağa koyulmuştu. 1943 Nisan-mayısında Varşova gettosunun isyanı burada toplanan yahudilerin hepsinin öl­dürülmesiyle sonuçlandı. Direnmeciler Al­manlara karşı mücadeleye devam ettiler: sabotajlar, suikastler (msl. general Kutschera’ya karşı), partizan çarpışmaları birbirini takibediyordu. İç ordunun başkuman­danı general Bor-Komorowski yönetiminde ayaklanan Varşova (1 ağustos 1944), kah­ramanca bir direnişten sonra Vistül’ün sağ kıyısındaki rus birliklerinin müdahale et­memesi üzerine teslim olmak «zorunda kal­dı; şehir yıkıldı, halkı sürgün edildi. Var­şova’nın sovyet ve Polonya birlikleri tarafından kurtarılmasından (17 ocak 1945) sonra, Lublin hükümeti «Geçici hükümet» adiyle şehre yerleşti. (Bk. polonya se­ferleri.)

Polonya Halk cumhuriyeti
Yalta konferansında (11 şubat 1945), Po­lonya’nın sınırları doğuda Curzon hattı, ba­tıda Oder-Neisse (Odra-Nysa) olarak tes­pit edildi ve hükümetin daha geniş bir de­mokrasi temeline dayandırılması ileri sü­rüldü. İlk millî birlik hükümeti başbakan Osobka-Morawski Gomulka (Polonya İşçi partisinin komünist genel sekreteri) ve Mi­kolajczyk (Polonya Köylü partisi başkanı) tarafından kuruldu. Komünist Bierut cum­hurbaşkanlığına getirildi. Sınır düzenleme­leri ve azınlıklar meselesi nüfus aktarmalarıyle çözüldü: bir buçuk milyon polonyalı S.S.C.B.’den memleketin doğusuna getirildi, buna karşılık 400 000 Ukraynalı Chelim bölgesinden ayrıldı; batıdaki halk Odra’nın ötesine nakledildi veya Polonya uyrukluğuna alındı (1 milyon kişi).

Hüküme­tin görevi serbest seçimleri hazırlamaktı. Bakanlıkların çoğunu elde tutan Hükümet bloku (Polonya İşçi partisi, Polonya Sos­yalist partisi, Köylü partisi, Demokrat parti), tek bir liste hazırladı; buna karşı çıkan Mikolajczyk ise ayrı bir liste hazır­lamıştı. Blok, oyların yüzde 90′ını aldı (ocak 1947). Seçimler ertesinde Millî Birlik hükümeti parçalandı ve Mikolajczyk gizli­ce yurt dışına kaçtı (ekim 1947); Cyrankiewicz’in başkanlık ettiği hükümet koalisyonu 19 Şubat 1947 anayasasını oylattı. İşçi par­tisi bir iç buhranı çözdükten sonra (Gomulka’nın partiden çıkarılması, 1949) bir­leşik bir işçi partisi kurdu (sosyalistlerle komünistlerin birleşmesi) ve bu partinin ge­nel sekreterliğe getirilen Bierut (22 aralık 1948), partinin bütün kilit noktaların ele geçirdi. Varşova doğumlu rus mareşali Rokosovskiy savaş bakanı ve ordu genel müfettişi oldu (kasım 1949). 22 Temmuz 1952′de çıkarılan yeni bir anayasa ile cum­hurbaşkanının yerini bir devlet konseyi al­dı.
30 Hektardan büyük topraklara elkonması ve bu toprakların parsellenmesi, elli kişiden çok işçi çalışan işletmelerin dev­letleştirilmesi ve ekonominin planlanması (üç, sonra altı yıllık planlar), varlıklı sı­nıfları sarsarken, ne köylüleri hoşnut ede­bildi (kolektif işletmeler lehine baskı), ne de işçileri (üretimi artırmak için büyük çabalar istenmesi).

Bilimler akademisinin fikir hareketini marks’çı çizgiye yöneltme­sine karşılık, hükümet, etkisi hâlâ büyük olan kiliseyle uğraşmak zorunda kaldı; ki­lise devletle bir modus vivendi (1950) kur­mayı başardıysa da kardinal Wyszynski’nin görevinden alınmasıyle (eylül 1953) uzlaş­ma imkânı ortadan kalktı.
Bununla birlik­te kilise gücünü katbetmedi (Varşova Kato­lik İlahiyat kademisinin kurulması 1954); işçi ve köylü çevrelerinin iktidardakilerin temsil ettiği komünizme ve sovyet etkisine karşı muhalefetleri günden güne arttı. Poznan’da ayaklanmalar patlak verdi (28 haziran 1956). Natolin grubu bu sıkıntıları emniyet teşkilâtını kuvvetlendirerek çözme­yi önerirken; merkez komitesindeki muha­lif kanat bu teşkilâtın hükümetin denetimi altında olmasını, adlî sisteme bağımsızlık tanınmasını, kolektifleştirme ve planlama­nın yumuşatılmasını, bürokratik merkeziyetçiliğin azaltılmasını ve işletmelere ve müdürlerine daha fazla sorumluluk tanın­masını istiyordu. Bu eğilim sonunda başarı kazandı; programı hazırlamış olan Gomul­ka, Ochab ve Cyrankiewicz’in (1954′ten be­ri hükümet başkanı) desteğiyle partiye geri alındı.

21 Ekimde iktidara geldi ve mareşal Rokosovskiy politbürodan atıldı. Bunun üzerine Gomulka arkadaşlarıyle birlikte ha­zırladığı siyasî programı uygulamağa baş­ladı. S.S.C.B. ile ilişkiler yeniden gözden geçirildi, devlet kiliseye karşı daha yumu­şak bir tutum benimsedi: kardinal Wyszynski’ye görevi iade edildi (ekim 1956), yeni bir modus vivendi hazırlandı (aralık 1956) ve Wyszynski, devlet ve kilisenin barış içinde işbirliği lehinde bir bildiri yayımladı. 1956 «Polonya ekim»inden beri Polonya Birleşmiş işçi partisinin genel sekreteri olan Wladislaw Gomulka, 1959 parti kong­relerinde tekrar seçildi. Resmî tatil sayılan, bununla birlikte doğum kontrolü (ocak-mart 1960) ve dinî bayramları kaldıran (ka­sım 1960) kanunlar çatışmalara yol açtı.

1961′deki Millet meclisi (Sejm) seçimleri sonucunda Millî Cephe içinde 17 yeni mil­letvekili kazanan (1957′deki 236′ya oranla 255 milletvekili) Polonya Birleşik İşçi par­tisinin durumu daha da sağlamlaştı; Birle­şik Köylü partisi, 1 milletvekili fazla çıkar­dı (116 yerine 117); Demokrat partinin 39 milletvekili yeniden seçildi, öbür partiler ise (bu arada Polonya Katolik partisi) 20 milletvekilliği kaybettiler. 1964′te Gomulka, tekrar parti genel sekreteri seçildi; Ochab meclis başkanı oldu. 30 Mayıs 1965 seçimlerinde millet meclisinde durum de­ğişmedi. Bu dönem boyunca hükümet ay­nı kaldı. 1954′ten beri başbakan olan Jozef Cyrankiewicz 1961 ve 1965 seçimlerinden sonra da görevine devam etti. 1952′den beri devlet başkanı olan (Devlet konseyi baş­kanı) Aleksander Zawadzki, 1961′de tekrar seçildi ve 7 ağustos 1964′te ölümü üzerine meclis, Komünist partisinin siyasî büro üyesi Edward Ochab’ı seçti (24 haziran 1965); Ochab 24 temmuz 1965′te tekrar se­çildi. Fakat 1968′de istifa etti. Birleşik İşçi partisinin (1 ocak 1959′da 1 072 000 üye) üçüncü kongresinde (mart 1959) «dogmacılar» (stalin’ciler) tasfiye edildi.

Partinin 1 640 000 üyesini temsil eden 1 630 delege ile toplanan dördüncü kong­rede (15-20 haziran 1964) 1961-1965 planı­na oranla, yatırımları yüzde 38 artırmayı öngören yeni bir beş yıllık plan (1966-1970) kabul edildi. Polonya İşçi partisi, bütün ça­basını iktisadî durumu düzeltmeğe verdi; bütçenin yarısından çoğu millî ekonomiye ayrıldı. Rejim, bu çabasından dolayı halkı hoşnut etmesine rağmen aydınların ve ki­lisenin muhalefetiyle karşılaşmaktadır. Par­ti ile aydınlar arasında bir anlaşmazlık vardır. Bu anlaşmazlık özellikle «revizyo­nist» aydınlar grubunun önderi olan, Var­şova üniversitesi felsefe profesörü Leszek Kolakowski’nin partiden ihraç edilmesiyle (ekim 1966) su yüzüne çıktı; ayrıca batılı Marx uzmanlarına benzer oportünist teori­lerinden dolayı suçlanan filozof Adam Schaff ile hükümet arasındaki ilişkiler de gergindir. Halkın büyük kısmının bağlı ol­duğu katolik kilisesiyle muhalefet de öte­den beri devam etmektedir; ancak devlet ile kilise (Polonya başpiskoposu kardinal Wyszynski temsil eder) arasındaki ilişkiler karşılıklı olarak birbirlerinin gücünü kabul etmeğe ve ciddî bir mücadelenin gereksiz­liğine dayanır. Polonya’nın dış siyasetinin temeli Sovyet Rusya ile dostluk ve ittifaka ve Oder-Neisse sınırının dokunulmazlığına dayanmağa devam eder.

Polonyalıların Al­manlara karşı duydukları güvensizlik ve kin ise hiç azalmamıştır. 8 Nisan 1965′te yirmi yıllık bir Polonya-Rusya yardımlaşma anlaşması imzalandı. 11 Haziran 1966′da Polonya ile Rusya arasındaki bilimsel ve teknik işbirliği anlaşması yenilendi. Büyük komşusunun çizgisinden ayrılmayan Polon­ya, öteden beri çin idarecilerinin «bölücü siyasetçine karşı çıkmaktadır. Bununla bera­ber, şubat 1966′da Arnavutluk ile siyasî i-lişkilerini tekrar kurdu ve bu tarihte Ti­ran’daki Polonya maslahatgüzarı elçiliğe yükseltildi. Polonya ile Doğu Almanya ara­sında 15 mart 1967′de, Polonya ile Bulga­ristan arasında da 6 nisanda birer ittifak ve yardımlaşma anlaşması imzalandı. Bütün sosyalist cumhuriyetler gibi, Polon­ya da, teknik ve kültürel alanda büyük ba­tı devletleriyle işbirliği anlaşmaları yaptı.
Bunların başlıcaları, 25 mart 1965 İtalya-Polonya anlaşması ve 20 mayıs 1966 Fran­sız-Polonya anlaşmasıdır.
1968′de Polonya’da büyük karışıklıklar ol­du. İlk önemli huzursuzluk, üniversite öğ­rencilerinin ayaklanmalarıyle ortaya çıktı. 8 Mart günü Varşova üniversitesi öğrencileri, Polonya Kültür bakanlığının bir piyesi ya­saklamasını protesto eden iki arkadaşları­nın üniversiteden atılması üzerine gösterile­re başladı; yüzlerce polis ve milis, üniver­site içinde 3 000-4 000 kadar öğrenciyle çar­pıştı. 11 Martta öğrenciler Kültür bakanlı­ğına ait bir binayı tahrip etti; öğrenci olmayan kalabalık gruplar tarafından da des­teklenen ayaklanmalar bir hafta içinde bü­yük sokak çarpışmaları halini aldı. Polon­ya Birleşik İşçi partisi (Komünist parti) organı Tryhuna Ludu gazetesinin, öğrenci­lerin siyonistlerce kışkırtıldıklarını öne sür­mesi yahudi aleyhtarı bir kampanyanın başlamasına yol açtı. Varşova’da patlak veren ayaklanmalar, Krakow, Lublin, Poznan, Gdansk (eski Danzig) şehirlerine de yayıldı.

19 Martta bir parti toplantısında konuşan Gomulka öğrencilerin «sosyalizme ^ düşman kuvvetler tarafından aldatıldıklarını» öne sürerek, öğrenci önderlerini «pis provokaskon metotlarına baş vurmakla» suçla­dı. Gomulka, ayaklanan öğrencilerin «kah­rolsun komünizm», «kahrolsun Rusya» gibi sloganlar kullandıklarını da sözlerine ekle­di. 8-15 Mart arasında 1 208 kişinin tevkif edildiğini belirten Gomulka, sözlerini olay­larda en faal rol oynayanların yahudiler ol­duğunu öne sürerek bitirdi. Gomulka’nın demeci üstünden henüz 24 saat bile geçme­mişken Varşova Politeknik öğrencileri otur­ma grevine başladı. Olaylar gelişirken Po­lonya Katolik kilisesinin başı kardinal Wyszinski, bir mesaj yayımlayarak dolaylı yol­dan hükümeti kınadı. 25 Martta aralarında Prof. Leszek Kolakowski gibi ünlü bir fi­lozofun da bulunduğu 6 üniversite öğretim üyesinin «revizyonist» oldukları gerekçesiy­le işlerine son verildi.

30 Martta hükümet üniversitenin birçok bölümünü kapattı. 8 Nisan 1968′de Devlet konseyi başkanı (cumhurbaşkanı) Edward Ochab istifa etti; Polonya parlamentosu (Sejm) bir gün son­ra toplanarak Komünist partisi adayı ma­reşal Marian Spychaîski’yi Devlet konseyi başkanlığına getirdi.

Yahudilerin parti ve devlet teşkilâtlarından «temizlenmesi» kam­panyası daha da şiddetlendi: Varşova’da yayımlanan Zycie Warszawi gazetesi Komü­nist partisinden 6 951 kişinin ihraç edildiği­ni açıkladı.

Polonya’daki karışıklıklar Komünist partisi içinde önemli bir bunalıma yol açtı. «Par­tizanlar» adiyle bilinen aşırı milliyetçi ko­münistlerin önderi içişleri bakanı general Mieczislaw Moczar’ın parti yönetimine hâ­kim duruma gelmesi, yahudilere karşı uy­gulanan baskıların artmasına sebep oldu; bu yüzden binlerce yahudi Polonya’dan göç etmek zorunda kaldı. Çekoslovakya olayları, Polonya’daki buna­lımı daha da yoğunlaştırdı. 11 Kasım 1968′de toplanan Komünist Partisi kongre­sinde Gomulka, Sovyetler’in Çekoslovakya’yı işgalini savundu.

Bununla birlikte 1969 sınır direklerini başından sonra durumda bir yumuşama görüldü.Gomulka yahudi aleyhtarı kampanyaya son verilmesini istedi; İçişleri bakanlığına bağlı olarak kurulmuş olan Yahudi dairesi Gomulka’nın emriyle feshedildi. İç Siyaset alanındaki bu yumuşamanın etkileri, Polonya’nın dış ilişkilerinde de yansıdı.
Mayıs ortalarında Gomulka, Oder-Ne­isse hattının iki ülke arasında kesin ve de­ğişmez bir sınır olarak kabul edilmesi ha­linde Federal Alman hükümetiyle bir an­laşma yapmağa hazır olduklarını söyledi. Gomulka böylece, o yıl Federal Almanya şansölyeliğine seçilmiş olan Willy Brandt’ın iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşti­rilmesi konusundaki teşebbüslerini olumlu karşılamış oluyordu. Bununla birlikte, iç siyaset alanındaki nispî huzur ve yumuşa­ma uzun sürmedi. 1969 Yazının özellikle kurak geçmesi ve kötü hasat şartları, kü­çük tarım işletmelerine dayanan polonya tarımını alt üst etti. İktisadî durumun kö­tüleşmeğe yüztutması üzerine, hükümet 1970 yılı sonlarında yiyecek (özellikle et, süt, peynir v.b.), kömür ve akaryakıt fi­yatlarını büyük ölçüde yükseltmek zorun­da kaldı. Bu artış, özellikle, işçi sınıfını etkiledi; bunun üzerine önce Baltık kıyılarındaki Gdansk, Gdynia, ve Szczecin’de (esk. Stettin) liman ve dok işçileri genel greve başladı; bu grev kısa zamanda bü­yük gösteriler halini aldı. Gdansk’ta dok iş­çileri limandaki bir sovyet ticaret gemisini ateşe verdi; Szczecin’de de işçiler Komü­nist partisi binasını tahrip etti; hükümet ayaklanan işçilerin üstüne tanklar ve askerî birlikler sevk etti.

20 Aralık 1970′te Gomulka, Polonya Komünist partisi birinci sekreterliği görevinden istifa etti. Parti Merkez komitesi toplana­rak bu göreve Edward Gierek’i getirdi, ön­derler kademesindeki değişiklik bununla kalmadı: 23 aralıkta Polonya parlamento­sunun olağanüstü toplantısında Devlet kon­seyi başkanı mareşal Spychalski ile başba­kan Cyrankiewicz de istifa ettiklerini açıkladılar. Partinin yeni sekreteri Gierek’in teklifi üzerine Cyrankiewicz Devlet konse­yi başkan Jaroszewicz de başbakan seçildi.

Polonya – Osmanlı ilişkileri

Türkler Vilâyet-i Leh ve Lehistan adını ver­dikleri Polonya ile, Jagellon’lar zamanında ilişki kurdular. Wladislaw (Vladislav) [1386-1434], Osmanlıların zaferiyle sonuçlanan Niğbolu savaşına kuvvet göndererek macar kralı Zsigmond’u destekledi; 1441′de Ma-carlara karşı Murad II’nin ileri sürdüğü birleşmeyi kabul etmedi. Torunu Wladislaw III, 1444′te Segedin antlaşmasını bo­zan Macarlarla anlaştı, fakat Varna sa­yasında Türklere yenildi. Kazimierz IV Jagellon ve Albrecht II, Eflak’a yapılan Os­manlı saldırıları sırasında Vlad III Drakul’u destekledi.

Bayezid II, 1485′te Kili ve Akkerman’ı alarak Lehistan’a karşı gi­rişeceği seferler için üs yaptı. Boğdan be­yi Büyük Ştefan IV bu iki şehri geri al­mak için Lehistan kralı Kazimierz IV’ten yardım istedi (1485); fakat kral bu isteği cevapsız bıraktı; Lehistan kralı Jan I Adalbert, Türkler üzerine yürümek bahanesiyle Boğdan’ı istilâ ve tahrip etti. Bayezid II ile Polonya kralı Kazimierz IV Jagellon arasında ilk antlaşma 1490′da yapıldı. Bu ilk antlaşma Boğdan meselesinin çözümlenmesi bakımından önemlidir. 1495′te, bir haç­lı seferi düzenlemek isteyen Fransa kralı Charles VIII’e Polonyalılar yardım edecek­lerine söz verdiler; ayrıca Almanya impara­toru Maximilian’ın Osmanlı imparatorluğu­na karşı yapılmasını düşündüğü haçlı sefe­ri projesine de katıldılar. Papa Alexander VI Borgia da Polonya’nın Türklerle barış anlaşmaları yapmasını önlemeğe ça­lıştı. Bunun üzerine Polonya kralr Jan I Adalbert 1497′de antlaşmayı bozarak Boğdan’a saldırdı, fakat yenilerek geri çekildi; Polon­yalıların 1490 antlaşmasını bozmaları üzerine, 1498′de Silistre sancak beyi Malkoçoğlu Bali Bey, Bayezid II’nin emriyle 40 000 ki­şilik bir kuvvetle Polonya’ya akın yaptı; Dniester ırmağını geçerek Polonya’ya girdi ve Czarnkow, Gologory ve Glemiany kale­lerini aldı; Lwow (Leopol) ve Sandomierz (Sandomir) şehirlerini yağma, Brzeziny ve Varşova şehirlerini tahrip ederek Polon­yalıların Vistül ırmağı çevresindeki tahki­matını yardı, Polonya kuvvetlerini yendi; 10 000 esir ve birçok ganimetle Akkerman’a döndü. Bali Bey aynı yıl bir se­fer daha düzenleyerek Halicz, Zydaczew, Samber ve Droholiyez şehirlerini yağma etti; kış bastırınca geri dönmek zorunda kaldı.

Bu durum üzerine Jan I Adalbert, macar kralı Wladislaw (Ladislas) ve Litvanya bü­yük dukası Alexandjce ile Türklere karşı bir antlaşma yaptı; Boğdan voyvodası Ştefan da müttefikler tarafını tuttu. Bu sırada ya­pılan Türkiye-Polonya antlaşması savaşı önledi. Polonyalılar Mohaç savaşına yar­dımcı kuvvetler göndererek macar kralı Lajos II’yi desteklediler, fakat Macar krallığının yıkılması üzerine Polonya kralı Zygmunt I, 1532′de Piotr Opalinski’yi elçi olarak İstanbul’a gönderdi ve 1499′da yapı­lan antlaşmayı genişleterek yeniledi. Bu yeni antlaşma esaslarına göre Osmanlı dev­leti Kırım hanlığı ile Boğdan voyvodalığı tarafından Polonya sınırlarına saldırmamayı, savaş halinde Polonya’ya yardım et­meyi kabul ediyor, buna karşılık Polonya krallığı da Türkiye’nin düşmanlarıyle bir-leşmeyeceğine ve onlara yardım etmeyece­ğine söz veriyordu. Polonya kralı Zygmunt I’in kızı, macar kralı Zapolya Janos’un karısı ve Zsigmond Janos’un da annesiydi.

Sonradan Erdel ban’ı olan Zsigmond Janos Polonya – Türkiye ilişkilerinde önem­li rol oynadı, Osmanlılar Selim II ve Murad III devirlerinde Lehistan’in iç iş­leriyle yakından ilgilendiler. Sokullu Mehmed Paşa, İvan III ve Habsburgları tehdit ederek, Polonya krallarını bu devletin nü­fuzunda olmayan Polonya asilzadelerinden seçilmelerini istedi; Fransa ile işbirliği yaparak 1 mayıs 1573′te Polonya kral­lığına seçilen Charles IX’un kardeşi Henri de Valois’yı tuttu; fakat bu prensin Henri III adiyle Fransa’ya dönme­si üzerine (1574), kendi adamı olan Erdel voyvodası İstvan Bathory’yi Polonya kral­lığına seçtirdi (1575).

Bathory, Osmanlılar­la 24 maddelik bir antlaşma imzalayarak Kırım hanlığıyle Polonya arasındaki ilişki­leri düzeltti. Türklere olan bağlılığını kuv­vetlendirdi. Kazak, Kırım ve Boğdan mese­lelerinden dolayı bozulan Osmanlı-Polonya ilişkileri 1617′de yapılan yeni bir antlaş­ma ile düzenlendi. Polonya başkumandanı Stanislaw Zolkiewski’nin ordusuyle savaş­mak için Dniester ırmağı boylarına giden Bosna valisi iskender Paşa, antlaşmadan sonra geri döndü. 1620′de aynı meseleler yü­zünden İskender Paşa, Stanislaw Zolkiewski’yi Yaş yakınında yendi; Polonyalılar ağır kayıplar verdiler; Dniester (Turla) ırmağını geçmeğe çalışanlar yok edildi (1621). Bu­nun üzerine Osman II, Seferi Hotin (Chocim) diye anılan Polonya seferine çıktı (bk. osman II).

Osmanlılar, Polonyalıların istek­lerine uyarak antlaşma yaptılar (6 ekim 1621). Ancak Ukrayna Kazakları hatmant Doroşenko’yu Polonya kralına karşı koru­mak zorunda kalan Mehmed IV, 1672′de Polonya seferine çıktı;

Podolya eyaletinin merkezi olan Kamaniçe’yi kuşattı. 27 Ağus­tos 1672′de Kamaniçe teslim oldu, 18 es­kimde Bucaş antlaşması yapıldı; fakat ant­laşmanın Polonya Diyet meclisi tarafın­dan reddi ve başkumandan Jan Sobieski’nin de türk ordusu çekildikten sonra Lwow (Leopol) ve Lublin kalelerini ge­ri alması üzerine 1673′te Mehmed IV, İkin­ci Lehistan seferine çıktı; Osmanlı or­dusu Hotin önünde yenildi; bunun üze­rine Mehmed IV, Kazakları desteklemek ve Ruslara da bir darbe vurmak amacıyle Uk­rayna üstüne yürüdü. Bu sırada Polonya kralı Michal Korybut Wisnowiecki ölmüş, yerine başkumandan Jan Sobieski geçmişti. Yeni kralın barış isteği reddedildi; 1677′de osmanlı orduları başkumandanı İbrahim Pa­şa ordusunu Zurawno’da toplayan Polonya kralı Jan Sobieski’yi sıkıştırdı; kral barış istemek zorunda kaldı.

Antlaşma uyarın­ca Podolya ile Ukrayna Osmanlı devletine bırakıldı. Ancak, Polonya kralı Jan Sobi­eski 1683′te Viyana’yı kuşatan osmanlı or­dusuna saldırarak barışı bozdu. 1683 – 1699 Arasında yapılan Osmanlı – Polonya savaş­larında Osmanlılar üstün gelmekle bera­ber Karlofça antlaşması uyarınca Kama­niçe kalesiyle Ukrayna ve Podolya eyalet­leri Polonya’ya geri verildi. Katerine II Polonya kralı Friedrich-Augusta III ölünce (1763) Polonya’ya asker göndererek, Prusya kralı büyük Friedrich ile anlaştı, 1764′te kont Stanislaw-August Poniatowski’yi Po­lonya Diyet meclisine baskı yaparak kral seçtirdi. 1768′de polonyalı milliyetçiler rus saldırılarına karşı ayaklandılar; Bar şehrinde toplanarak osmanlı hükümdarı Mus­tafa III’ten yardım istediler; Osmanlılar Ruslara savaş açtılar, fakat yenilerek top­rak kaybettiler. Osmanlı – Rus savaşları devam ederken Polonya, Rusya, Avusturya ve Prusya arasında paylaşıldı (1772). 1848 Mülteciler meselesinde Osmanlılar Polonya­lıları tuttu. (Bk. mülteciler meselesi.)

Askerî tarih

Polonya ordularının tarihi, hudutları ikide bir değişen bu devletin kuvvetli komşularıyle (Türkler, Almanlar, isveçliler ve Ruslar) yaptıkları savaşlarla karışır. Bu tarihin en meşhur dönemlerinden biri WIadislaw Ja­gellon emrindeki birliklerin Tannenberg’de (Grünwald) toton şövalyelerine karşı kazan­dığı zaferdir (1410). XVI.-XVIII. yy. arası polonya kuvvetleri, gerçekte biri krallıkta, öteki Litvanya büyük düklüğünde iki ordu­dan meydana geliyordu; bunların her birine, kaydı hayat şartıyle tayin edilen ve yalnız meclise karşı sorumlu olan bir ataman ku­manda ederdi. Soylu sınıf yalnız süvari kuvvetlerinde hizmet etmeyi kabul ettiğin­den, piyade kuvvetleri ancak birkaç bin kişiydi; topçu kuvveti ise yok denecek kadar azdı. İstilâ halinde Polonya, toptan sefer­berlik (pospoiita) usulüne göre askere alınan soylu sınıfa güvenirdi.

Kosciuszko ku­mandasındaki âsilerin rusya, avusturya ve prusya kuvvetleri karşısında kahramanca direnerek (1794) Fransız devrimi ordularının zaferine yardım etmesine rağmen, Polonya devletinin parçalanması sırasında (1772-1795) ortadan kalkan bu ordu, Dabrowski’nin po­lonya lejyonlarıyle İtalya’da (1797) ve Napolyon ordusundaki polonya alaylarıyle Fransa’da yaşamağa devam etti. 1807′de Varşova büyük düklüğü harbiye nazırı prens Jozef Poniatowski’nin kurduğu 3 tümenlik polonya ordusu 1809′dan sonra Napolyon’un bütün savaşlarında yararlık gösterdi. Polonya millî kuvvetleri yeniden ancak Bi­rinci Dünya savaşında Pilsudski kumanda­sındaki polonya; lejyonları (Avusturya-Macâristan’da) ve Haller’in ordusuyle (Fran­sa’da) kurulabildi. 1918′den sonra bir fran­gız askerî heyeti yeni polonya ordusunu teş­kilâtlandırdı; bu ordu 1920′de Sovyet isti­lâsını başarıyle püskürttü. (Bk. polonya-sovyet savaşi.)

Batı orduları örnek alına­rak (mecburî askerlik hizmeti) kurulan ve on askerî bölgeye ayrılan polonya kuvvet­leri, 1939′da 39 piyade tümenini, 11 süvari tugayını ve 2 motorize tugayı kapsıyordu ve barıştaki mevcudu 270 000 kişiydi.

Eylül 1939 seferi sırasında alman ordusu­nun yok ettiği polonya ordusu, önce Fran­sa’da yeniden kuruldu; bu ordunun üç tü­meni ve birçok havacısı Fransa’da mayıs -haziran 1940 harekâtına katıldı. Polonyalı­ların Büyük Britanya’ya, Lübnan’a ve S.S. C.B.’ye dağılmaları, sığındıkları ülkenin or­dularını örnek alan, hür Polonya Silâhlı kuvvetlerinin kurulmasına yol açtı. Kuzey Afrika’nın, italya’nın, Fransa’nın ve Po­lonya’nın kurtarılmasına katılan bu birlik­lerin mevcudu 1945′te Batı Avrupa’da 215 000 kişi (general Anders ordusu) ve Alman-Sovyet cephesinde 400 000 kişiyi (iki ordu meydana getiren 10 tümen) bulmuştu. 1944-1945′te bu çeşitli unsurlara ve direnme topluluklarına dayanılarak yeniden kurulan polonya ordusu, 1949-1956 arası sovyet ma­reşali Rokosovskiy’in emrine verildi.

S.S.C. B.’nin bu sıkı kontrolü (silâhları, teşkilâtı ve yüksek rütbelileri S.S.C.B.’den) ekim 1956 buhranından sonra gevşedi; bu buhran Rokosovskiy’in istifası ve sovyet subayları­nın ülkeden ayrılmasıyle ordunun yeniden polonyalılaştırılmasına yol açtı; kumanda heyeti, iç hizmetler ve üniformalar değişti­rildi. Askerî birliklere benzer dernekler (Gençlik, Polonya Askerinin Dostları bir­liği), Gomulka’nm yeni halk rejimi anlayışı­na uygun düşen askerî ve millî bir propa­gandanın yayılmasına yardım etti.

Bununla birlikte sovyet kuvvetleri, Varşova paktı antlaşmaları gereğince polonya toprakla­rında kalmağa devam eder. 1963′te yeniden düzenlenen askerlik hizmeti, sınıflara göre iki-üç yıldır. Polonya’da üç askerî bölge vardır: Varşova, Silezya, Pomeranya. Su­baylarının yüzde 70′i Komünist partisi üye­si olan kara ordusu, 1%5′te sovyet malze­mesiyle donatıldı ve tamamıyle makineleştirilmiş 14 tümeni kapsıyordu.

• Hava ordusu. 1919′da kurulan ve 1939′da yok edilen hava ordusu, 1942′de yeniden ku­ruldu; 8′i av filosu olmak üzere 13 filoyu kapsayan bu kuvvetler ingiltere’de üslene­rek 1944-1945′te ingiliz Hava kuvvetleri sa­fında başarıyle çarpıştı. S.S.C.B.’nin kont­rolü altında yeniden teşkilâtlandırılan Po­lonya Hava kuvvetleri 1966′da yaklaşık ola­rak 50 000 kişiyi ve bin kadar sovyet yapı­sı (Av: 17, 19 ve 21 Mig: bombardıman: ilyuşin v.b.) veya sovyet lisansı altında Polonya’da yapılmış uçak ve helikopteri kap­sıyordu. Ayrıca kara – hava füzeleriyle do­natılmış uçaksavar birlikleri önemlidir. Po­lonya’da yüz kadar havaalanı vardır, önemli üslerin çoğunu 1939-1945′te Alman Hava kuvvetleri kurmuştur.

• Polonya Deniz kuvvetleri, 1919′da fransız donanması örnek alınarak kuruldu. 1940′ta ingiltere (on birlik), sonra 1945′te birçok ge­mi veren S.S.C.B. tarafından genişletilen de­niz kuvvetleri 1966′da 3 refakat gemisini, 9 denizaîtıyı ve otuz kadar küçük birliği (20 000 kişi) ve 40 mayın tarama ve sahil mu­hafaza birliğini kapsıyordu; 40 kadar da avcı uçağına sahipti. Başlıca üssü Gdynia’dır. Bu silâhlı kuvvetler (yaklaşık olarak 500 000 kişi) dışında Polonya’da, bütün halk de­mokrasilerinde olduğu gibi, içişleri bakanlı­ğına bağlı önemli birlikler de vardır: güven­lik birlikleri, sınır muhafızları, polis. Millî savunma bütçesi millî bütçenin yaklaşık ola­rak yüzde 10′unu teşkil eder.
öbür halk demokrasilerinin orduları gibi, polonya orduları da Varşova paktı sistemi içinde kalmağa devam eder; ama 1962′den Sonra alman yeni kararlarla birtakım geliş­meler sağlandı.
1963′te askere müracat edenlerin ihtiyaçtan çok fazla olması, askerlik hizmetinde deği­şiklikler yapılmasına yol açtı.

Askerlik hizmeti genel ve mecburî olmağa devam etti ama üç şekilde yapılma imkânı tanındı: sınıfına göre 2 veya 3 senelik nor­mal hizmet; üç yıla dağıtılmış devrelerde yapılmak üzere toplam olarak 18 aylık ça­lışma hizmeti; kadro fazlalarına kara birlik­leri emrinde ve günlük mesai satleri dı­şında askerî eğitim yaptırılması, içişleri ba­kanlığı emrindeki Iç Emniyet teşkilâtı (yaklş. 35 000 kişi) ve sınır muhafızları (yaklş. 10 000 kişi) 1965′te silâhlı kuvvet­lere bağlandı.
Ayrıca, Rusya’nın yardımları sayesinde, Po­lonya’nın Silâh sanayii günden güne kendi kuvvetlerinin ihtiyacını sovyet modeli si­lâh ve donatımla karşılayacak hale geldi. Böylece kara küvetleri tamamıyle moto­rize kıtalar haline getirildi.

1966′da kara kuvvetleri (emniyet kuvvetleri ve sınır muhafızları dışında yaklş. 190 000 kişi) 5 zırhlı tümen, 8 motorize piyade tü­meni, 1 havadan indirme tümeni, 1 sahil mu­hafaza tümenini kapsıyordu. Tankların hepsi hem karada, hem suda gider ve atom etkisi­ne karşı korunmuştur. Ordunun karadan karaya füze ihtiyaçlarını Ruslar karşılar.

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA TARİH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME

Tarih 02 Haziran 2009

HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME
Polonya’nın hayat seviyesi, 1950′den beri yükselmesine rağmen, hâlâ düşüktür: A.B.D.’dekinden beş kat, Fransa veya Batı Almanya’nınkinden yaklaşık olarak yarı ya­rıya az. Bunun sebebi Polonya’nın savaş­tan önce azgelişmiş ve çok sanayileşmemiş bir ülke olmasıdır, öte yandan ülke, İkin­ci Dünya savaşının kökünden sarstığı eko­nomisini (ülkenin yüzde 38′inin yıkılması) yeniden kalkındırmak için dev çabalara girişmişti. Üstelik toprak değişiklikleri ye yeni kazanılan batı illerindeki halkın kitle halinde nakli, iktisadî durumu bir süre için karıştırdı. Böylesine güç bir durumu düzeltmek, iktisadî hayatı yeniden canlan­dırmak için Polonya üç yıllık (1947-1949) bir plan hazırladı. Eldeki gelir kaynakları­nın büyük kısmı ekonominin ulaşım, mesken ve madenler gibi hayatî kesimlerinin kalkınmasına harcandı: imalât sanayiinde önce, nispeten önemsiz yatırımlarla çabuk sonuç alınabilecek en az zarar görmüş te­sisler onarıldı.

Savaşı takip eden ilk yıllarda millî gelir kaynakları dış yardımlarla ta­mamlandı: yalnız 1946 yılında, UNRRA’nın yardımı millî gelirin yaklaşık olarak yüzde ll’ini temsil ediyordu. Aynı şekilde, S.S.C.B.’nin Polonya’ya verdiği kredilerin 100 milyon dolarlık kısmı, öncelikle ithali gereken ürünlerin satın alınmasında kulla­nıldı. Bu kalkınma döneminin sonunda, planın başlıca hedeflerine ulaşıldı: tarım üretimi savaştan önce ulaştığı miktarın yak­laşık olarak yüzde 80′ini buldu ve kişi ba­şına üretim 1939 öncesinin hemen hemen eşiti oldu. Fakat millî ekonomi hâlâ den­gesizdi; bu dengesizlik yeni bir sanayi üre­timi yeteneğinin hızla kurulmasını hedef alan altı yıllık (1950-1955) planla da düzen­lenemedi. Planın hedefine çok geçmeden ulaşıldı; fakat, makine sanayiinde, meta­lürjide ve kimya sanayiinde çok büyük ge­lişmelere karşılık inşaat malzemesi, yakıt ve enerji yönünden beslenmenin yetersizliği, ekonominin geri kalan kesimlerini sürekli olarak frenledi; ayrıca, tarım üretimi plan döneminin sonunda, 1949-1950 yılları ortalamasını pek az geçebildi. Ağır sanayiye öncelik tanınması, gerçek hayat seviyesinde alçalmağa yol açtı ve bu alçalma sanayi işçilerini durumlarını düzeltmek için kaçak iş yapmağa yönelterek üretimi önemli öl­çüde baltaladı. Tarım verimi de, hükümetin zora başvurarak uyguladığı tarımsal kolek-tifleşme siyaseti yüzünden zayıflamaktaydı. Halktan istenen fedakârlıklar çok ağırdı; hedeflere ulaşabilmek için hayat seviyesi ihmal edilmişti. Bu yüzden 1956-1960 döne­mi için öngörülen yeni beş yıllık planın, halkın tepkilerini göz önünde tutmak amacıyle çok kısa zamanda yeniden gözden ge­çirilmesi gerekti. Tarım alanında, köyler­deki mecburî kolektifleştirme siyasetinden vaz geçildi; bununla birlikte, bütün modern­leştirme çabalarına (sunî gübre kullanıl­ması, makineleşme, elektriklendirme) rağ­men tarım polonya ekonomisinin zayıf nok­tası olarak kaldı. İktisadî faaliyetin öteki kesimlerinde 1956-1960 beş yıllık planının başlıca özelliği mesken yapımına ve sosyal hizmetlere ayrılan yatırımların artırılmasıdır. Plan aynı zamanda sanayideki denge­sizliği düzeltme kaygısını da yansıtır ve dar boğazların (kömür madenleri; elektrik ve inşaat malzemesi) açılmasına önem verilmiştir. Plan döneminin sonunda, sanayi ve tarım üretimindeki gelişme millî hasılanın yüzde 40 oranında artmasını sağladı. Bu­nunla birlikte, alınan tedbirlerin sanayi üre­timini toplu olarak artırmasına rağmen ekonomi uyumlu bir şekilde gelişmiyordu. Gerçekten de, planın tamamıyle uygulan­ması, hattâ ağır sanayi işletmelerinin ço­ğunda aşılması, ancak tüketim maddeleri alanında tespit edilmiş amaçların ihmaliyle gerçekleşebildi. Polonya ekonomisinin ge­lişmesini sınırlayan temel etken, enerji ke­siminin yetersizliğiydi. 1956-1960 Arası sa­nayi üretiminin yüzde 59,6 oranında art­masına karşılık, kömür üretimi ancak yüz­de 13,8 oranında gelişebilmişti; ayrıca, elektrik tesislerinin gücü, elektrik enerjisi ihtiyacını karşılamağa yetmiyordu. 1961″de Polonya ikinci beş yıllık planı uygulamağa girişti: sanayi üretimi yüzde 52 artırılacak, maden kömürü ve çelik üretimi 9,3 mil­yon tona yükseltilecek, makine sanayii üre­timi yüzde 75 oranında, kimya sanayii de iki kat artacaktı. Tarım üretiminde ise, o günkü seviyesine oranla yüzde 22 yük­selme olacaktı. Gerçek ortalama ücretin ve halk gelirinin yüzde 23 artırılması, şehir­lerde bir milyon sekiz yüz bin, köylerde ise dokuz yüz elli bin mesken yapılması tasarlandı. Bu planı gerçekleştirmek için, üretimin çeşitli dallarında büyük yatırım­lar öngörüldü. İktisadî .gelişme, ticaret bi­lançosunun dengelenmesine, özellikle besin maddelerinin ve tarım ürünlerinin ihracatını artırmaya bağlandı, bu artış ise dışarıdan, özellikle S.S.C.B.’den ithal edilen mallara bağlı temel sanayilerin düzenli bir şekilde çalışabilmesi için tarımın daha geniş ölçü­de geliştirilmesine dayanmaktadır.

• Son durum. Beş yıllık (1961-1965) planın hedeflerine ancak kısmen ulaşılabildi. Bek­lenen yüzde 40 oranına karşılık millî gelir ancak yüzde 33 arttı. Buna sebep, faal nü­fus artışının, planda öngörülen oranı aşmasıdır (7,7 milyon yerine 8,2 milyon işçi); beklenen yüzde 40′a karşılık üretimdeki ar­tış ancak yüzde 28′dir. ücret yükseltilme­si planda yılda yüzde 4,6 olarak öngörül­müşken, ancak yüzde 1,6′ya ulaşabildi. İk­tisadî gelişme hızı da eşit olmadı: 1962 ve 1963′te üretim orta derecede, 1961 ve 1964′te ise yüksekti; 1965 üretimi ise yeterliydi. Kalkınma sanayi kesiminin gelişmesine bağ­lıdır: toplanan sanayi üretimi, dallara gö­re değişen bir artışla beklenen yüzdeyi bi­raz aştı (yüzde 50 yerine yüzde 50,9). Do­natım malları üretimi öngörülen hedefi yüz­de 3,1 aştı; tüketim malları üretimi ise hedefin ancak yüzde 97,5′ine ulaştı. Ta­rım yavaş bir şekilde gelişti ve beklenen yüzde 4,4′e karşılık ancak yüzde 2,8′e ulaş­tı. Ticaret bilançosundaki açık, planın son yıllarında azaltıldı (hattâ 1964′te biraz ka­zanca geçti). 1960′ta yürürlüğe giren pla­nın hedefleri daha mütevazidir. öngörülen millî gelir artış oranı yılda ancak yüzde 3,7′dir. Tüketim mallarının arz ve talebi arasındaki dengesizliğin azaltılması gerekir.

Sayısı günden güne artan birçok eşyanın üretim seviyesi serbest bırakıldı. İşletmeler­de ücretlerin tespiti konusunda daha büyük serbestlik tanınırken verimlilik hesabı bir iyiye gidiş ölçüsü kabul edildi. Bu çeşitli tedbirler ekonominin oldukça liberalle ştiril-diğini ortaya koyar; bu liberalleşme daha önceki ağır sanayii geliştirme dönemine oranla hayat seviyesini daha hızlı yükseltme isteğinin sonucudur.

• Üretim. 1965′te tarım, yarısından çoğu sanayi kesimi tarafından sağlanan maddî üretime ancak yüzde 23 oranında (1960′ta yüzde 26) katılıyordu. 1961-1965 Planı sıra­sında henüz faal nüfusun yaklaşık olarak üçte birini (sanayideki gibi) istihdam eden tarımda, buğday ve şeker pancarı üretimiy­le sığır ve domuz yetiştiriciliği gelişirken patates üretimi aynı kaldı, yulaf ve çavdar üretimi geriledi. Balıkçılık günden güne gelişmektedir. Besin maddeleri üretimi mil­lî ihtiyacı karşılamağa henüz yetmez ve Polonya hâlâ yılda 1,5-2,5 Mt buğday ithal etmek zorundadır.
Sanayide imalât metalürjisi, kimya sanayii ve elektrik üretimi en çabuk gelişen dallar­dır. İmalât metalürjisindeki gelişme (özel­likle gemi yapımı) kısmen demir-çelik tesis­lerinin gelişmesine bağlıdır (plan süresi içinde çelik üretimi 6,7′den 9 Mt’a çıktı). Kimya sanayii «Dostluk» boru hattıyle bes­lenen Plock petrol rafinerisinin inşaatıyle desteklendi. Elektrik üretimi 29′dan 44 tW/saate çıktı.1 Maden sanayiinde, üretimi 104′ten 119 Mt’a yükselen Silezya kömür iş­letmeleri hâlâ birinci plandadır.
• Ticaret. Dış ticaret 1961-1965 planı sü­resinde yüzde 60′tan çok arttı. İhracatta sanayi ürünlerinin payı 1965′te yüzde 40′a yükseldi. Ancak bu ürünlerin hemen hemen hepsi başka sosyalist ülkelere sevk edilir ve kapitalist ülkelerle mübadelenin serbest­leştirilmesi, ticaret siyasetinin başlıca amaçlarından biridir.
• Hayat seviyesi. Hayat seviyesi ortala­ması sosyalist Avrupa’nın sınırlı çerçevesi içinde bile henüz oldukça düşüktür. Kişi başına düşen ortafama gelir 1967′de 500 do­lar olarak hesaplandı. 120 Kişiye bir araba, 15 kişiye bir televizyon, 1,5 kişiye bir oda düşer. Sosyal alanda durum daha iyidir (900′den az kişiye bir doktor) ve temel sa­nayi ürünlerini kullanma imkânı Batı Av­rupa’dakine yakındır: kişi başına 400 kg’dan fazla çelik ve 150 kW/saat elektrik. Hayat şartlarının düzelmesi sanayi kesimi­nin çeşitli dallara ayrılmasına ve buna pa­ralel olarak tarım verimliliğinin artırılma­sına (sanayinin ihtiyacı olan önemli ölçüde işçiyi serbest bırakır) bağlıdır.

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLONYA COĞRAFYA

Tarih 02 Haziran 2009

POLONYA COĞRAFYA

Bölgesel coğrafya
Dağlık bir kütle görünüşünde olan Polon­ya, kara iklimi hüküm süren bir ovalar ül­kesidir. Varşova’da sıcaklıklar üç ay 0°C’ın altındadır; yılda 70-100 gün don olur. Kış boyunca kar uzun süre kalkmaz ve ül­kenin büyük kısmındaki ırmak ve göller buz tutar. Uzun ve sert kışa karşılık dört ay süren (15 mayıstan eylül başına kadar) yaz mevsiminde, sıcaklık ortalaması 15°C’tır. Bununla birlikte yıllık sıcaklık fark­ları 23°C’ı geçmez. Büyük tabiî bölgeleri, ülkenin her yerinde hemen hemen aynı olan iklimden çok, tekdüze olmasına rağ­men yüzey şekilleri ve toprakların cinsi birbirinden ayırır: güney bölgeleri, Merkez veya Büyük Polonya, kuzey (Pomorze ve Mazurya).
• Güney Polonya. Güney Polonya en fark­lı bölgedir: güneydoğuda Batı Karpatlar’ın kenarı ve güneybatıda Bohemya kütlesinin kenarı ayırt edilir. Polonya Karpatları ve önülkeleri Dniester’in kaynaklarıyle Moravya kapısı arasında 400 km boyunca uzanır. Sınırı Yukarı Tatralar’ın (1 499 m) doru­ğu takip eder. önde, Tatralar ile Yu­karı Vistül (Wisla) havzası arasında Beskidler’in kumtaşlı dorukları (1 500-1 725 m) uzanır. Karpat dağlarının kuzeyinde Yu­karı Vistül «koridoru», Vistül ile San’ın kavşak bölgesinde geniş bir havza şeklini alır. Daha ötedeki yaylalar ve tepeler böl­gesi, Batı Avrupa hersinyen kütleleri ve havzalarının uzantısıdır. Yüzey şekillerin­de pek çelişme yoktur: yükseltiler, Gory Swietokrzzyskie (veya Lysogory) kütlesi ile Vistül veya Odra vadileri arasında 611 m’den 150 m’ye düşer. Ama jeoloji katları­nın farklılaşmasının yanı sıra, maden kay­nakları çok çeşitlidir. Küçük Polonya yay­lalarında demir filizi (Kielce), kurşun ve çinko vardır. Birinci zamandan kalma Yu­karı Silezya tümseği Avrupa’nın en büyük kömür havzalarından birini (Ruhr’a eşit büyüklükte) kapsar. Polonya’nın güneyba­tısı Orta ve Aşağı Silezya ile Bohemya «dörtgeni»nin doğu kenarına (Südetler, 1 500 m; Karkonosze, 1 603 m) karışır. Billûrlu kütlelerde çeşitli maden filizi yatakları var­dır; Walbrzych bölgesi önemli bir kömür havzasını kapsar. Ovanın verimlilik derecesi yer yer değişir: yüksek verimli en iyi top­raklar Aşağı Silezya topraklarıdır.

• Orta Polonya. Polonya’nın ortasında de­nizden Pomorze {Pomeranya) ve Mazurya yükseklikleri dizisiyle ayrılan ovalar yer alır. Odra yönünde Warta ve kolları tarafın’dan akaçlananlar, Kujawy’leri ve Yukarı Polonya’yı meydana getirir. Vistül’ün orta havzası Mazovya’ya (Mazowzse) tekabül eder. Bütün, kumlu ve toprakları asitli şe­ritlerle batı-doğu yönünde uzanan uzun çöküntüler anlaşmasından meydana gelir; Dördüncü zamandan kalma buzul ön­cesi olukları olan bu çöküntüler (Pradoliny, alm. Vrstrom taler) sonradan kuzeye sapan çeşitli akarsular tarafından akaçlanır: en güneydeki çöküntüyü Bug, Vistül, W ar­ta, Odra ve Obra aşar; en kuzeydekinden ise Vistül’ün orta çığırı, Noteç ve Aşağı Warta geçer. Bu mecralar ağır topraklardan oluşan, akaçlanması güç, çoğunlukla bataklıklar, turba yatakları ve ormanlarla örtülü bölgelerdir.
Tarım bakımından güney ovalarından da­ha az verimli olmasına rağmen Orta Polon­ya gene de bir tahıl tarımı (özellikle çav­dar) ve hayvancılık bölgesidir.

• Kuzey Polonya. Kuzey Polonya sert ik­limli bir bölgedir; buzultaş birikintilerinden oluşan ve yüzey şekilleri çok karmaşık iki tepeler dizisini içine alır; özellikle Aşağı Vistül’ün doğusunda birçok göl uzanır. Od­ra ve Vistül arasında bu tepeler Pomorze’yi oluşturur, Vistül ve S.S.C.B. sınırı arasında ise Mazurya adını taşır. Odra ve Vistül’ün aşağı vadileri bu tepeler bölge­sini kesen yapısal çöküntüleri kapsar; çö­küntülerin herbiri bir koyla sona erer: bir yanda Szczecin ve Pomeranya koyları; öte yanda Gdansk koyu. Bu koylar liman yer­leridir. Barınağı olmayan Pomeranya kıyı­sında yalnız balıkçılık yapılır.

Beşerî coğrafya
Bugünkü toprak sınırları içinde Polonya’­da hemen hiç azınlık yoktur. Doğu sınırı, 1919′da Polonya’ya katılan Litvanyahları, Beyaz Rusları ve Ukraynalıları S.S.C.B.’de bıraktı. S.S.C.B.’ye geri verilen bölgelerdeki Polonyalı azınlıklar, Polonya’ya göçtü. Ba­tı topraklarındaki Almanlar Almanya’ya gönderildi. Cieszyn (Teschen) şehri ve ida­re bölümü Çekoslovakya ile paylaşılmıştır. Polonya iki dünya savaşı arasında ekono­misine oranla çok kalabalık ülkeydi; bu­gün elindeki işçiler, ekonominin modernleştirilmesinin yüklediği görevleri yerine getir­mesine güçlükle yeter, ülke savaştan çok büyük zarar görmüştür. Savaşta 123 000 as­ker ve 521 000 kişi öldü. Çoğu eski Polon­ya’nın yahudi halkını meydana getiren 5 384 000 kişi toplama kamplarında can ver­di. Ayrıca geniş bir sanayileşme çabası kapsayan yeni dinamik ekonomi, büyük işçi kütlelerine ihtiyaç gösterdi. 1938′de 1 mil­yon kişiden az olmasına karşılık sanayi bu­gün 5 milyon işçi istihdam eder. Okul sü­resi uzatılmıştır. Bu yüzden Polonya daha önceki dönemde göçmek zorunda kalan halklarını geri çağırmaktadır; bugün özel­likle Fransa’da birkaç yüz bin polonyalı yaşar. Doğum oranının yüksekliği sayesinde hızla çoğalan nüfus, bölgelere eşit bir şekilde dağılmaz.
Yukarı Silezya’da, Varşo­va bölgesinde ve Wroclaw bölgesinde geli­şen ağır sanayi, en yoğun nüfuslu bölge­lerden gelen kır halkını çeker. En kalaba­lık bölgelerde kurulan yeni sanayi tesisleri (özellikle hafif sanayi), mahallî işçi faz­lasını istihdam eder. Ama hâlâ çok kala­balık olan güney bölgeleriyle, orta ve ku­zeydeki işçi bulmanın çok zor olduğu bazı bölgeler çelişir. Batı illerinde alman halkın yerine Polonyalıların yerleştirilmesi çok ça­buk gerçekleştirildi: iki yıldan kısa süre içinde bu bölgeler ekonominin ihtiyacına uygun bir halka kavuştu.

iktisadî coğrafya
• Enerji kaynakları ve ilk maddeler. Po­lonya maden kaynakları bakımından zen­gindir: maden kömürü bakımından Avru­pa’da İngiltere’den sonra Almanya ile eşit seviyede üçüncüdür, önemi eşit olmayan iki havza işletilmektedir: yıllık üretimi 95 milyon ton olan Yukarı Silezya havzası; yılda 5 milyon ton üreten Walbrzych hav­zası (Aşağı Silezya). Linyit yatakları önem­lidir (Aşağı Silezya’da, Turoszow’da). ül­kenin güneydoğusunda, Rzeszow bölgesinde küçük bir petrol yatağı işletilir. Küçük Po­lonya ovasındaki tortul demir filizi yatak­ları (300 milyon ton) Kielce ve Czestochowa’da işletilir. Silezya’da Karbon çağı topraklarının yüzeyindeki triyas tabakası çinko, kurşun, gümüş filizleri ve piritleri kapsar. Gory Swietokrzyskie kütlesi çevre­sinde ve Aşağı Silezya’da küçük bakır ya­takları dağınıktır.
Polonya tuz bakımından da zengindir. Bü­yük Polonya’da birçok yerde ve güneyde Krakow yakınında çok eski Wieliczka ma­denleri işletilir, Ayrıca Tarnobrzeg’de kü­kürt çıkarılır.

• Sanayi. Yılda 10 milyonlarca ton kömür ihraç edebilen ve bu sayede ekonomisinin gelişmesi için gerekli ürünleri veya üretim araçlarını satın alabilen Polonya, on yıl­dan kısa süre içinde modern bir sanayi ekonomisi kurmayı başardı. Sanayide ve inşaatta istihdam edilen işçilerin oranı yüz­de 53,5′tir. 7 Milyon tona yakın çelik üre­timi; her çeşit sanayi âleti (bu arada has­sas makineler, kamyon ve otomobiller, de­miryolu malzemesi, tarım makineleri v.b.) üreten çok çeşitli metalürjinin temelidir. Yeni sanayi tesisleri kurulması, savaş sıra­sında yıkılan şehir ve yapıların yeniden in­şa edilmesi, inşaat sanayiinin gelişmesine yol açtı. Kimya sanayii de çok çeşitli dal­larda gelişti: karbon ve klor kimyası; ısı­ya karşı tepki gösteren maddeler; sunî el­yaf ve plastik maddeler yapımı; boya mad­deleri ve lake üretimi. Hafif sanayi, do­kumacılık (600 milyon m pamuklu kumaş, 100 milyon m ipekli kumaş; naylon; sunî ipek), çok ihracat yapan kereste ve kâ­ğıt sanayii ve birçok besin sanayii tesisiyle .temsil edilir. Eski sanayi merkezleri Yu­karı Silezya, Varşova, Wroclaw, Gdansk, Szczecin ve Poznan (metalürji sanayii) ile Lodz (pamuk işlenmesi) idi. Ama bugün sanayi faaliyeti günden güne yayılmakta­dır: Krakow, banliyösü Nowa Huta ile yeni bir ağır metalürji merkezi haline gelmek­tedir; Lublin’de otomobil imal edilir; sana­yi Bialystok gibi eski küçük kır şehirlerine taşmaktadır. Bu yüzden büyük bir elektriklendirme çabasına girilmiştir.

• Tarım. Bir sanayi ülkesi haline gelmekle birlikte Polonya hâlâ büyük bir tarım mad­deleri üreticisidir. İklimin sertliği ve orta ile kuzey bölge topraklarının yoksulluğu, özen isteyen tarımların yapılmasına imkân vermez.
Polonya tarımı bir nicelik tarımıdır: 70 milyon kental çavdar; 23 milyon kental buğday; 24 milyon kental yulaf; 378 mil­yon kental patates; 102 milyon kental şe­ker pancarı, keten, kenevir ve kolza. Hay­vancılığa İkinci Dünya savaşından sonra yeniden girişildi: 10 milyon baş kadar sığır, 2 milyon davar, 3 milyon at, 9 700 000 domuz v.b. Kurtuluştan hemen sonra ya­pılan toprak reformu feodal tipte büyük mülkleri ortadan kaldırdı: işlenebilir top­raklarda kişi başına mülkiyet sınırı 50 hektardır; en az yarısı otlak ve orman olan topraklarda ise 100 hektardır.

1955′te ülke­de 9 076 üretim kooperatifi, 66 300 çiftlik veya devlet tarım işletmesi vardı. Ama 1960′ta 1 668 tarım üretim kooperatifi ve 5 734 devlet çiftliği kaldı. Bugün 19 641 000 hektar toprak (toplamın yüzde 63′ü), özel mülk sahiplerince işlenir; kişisel işletme sahiplerinin kurduğu 23 135 tarım çevresinin -hedefi, tarım üretimini artırmak ve iyileş­tirmektir. Ayrıca 500′den çok makine ve traktör merkezi, işletmecilere malzeme ki­ralar ve bakımını yapar.

• Şehirler. Sanayileşmenin hızla gelişmesi ve bunun sonucu olarak işçilerin yoğunlaş­ması, toplam nüfusa oranla şehir nüfusunu artırdı. Başlıca sanayi merkezleri olan bü­yük şehirler büyük önem kazandı. Ağır sa­nayi bölgesi Yukarı Silezya, istatistik bü­yüklüğüne ulaşamamakla birlikte Rheinland’a oranlanabilecek gerçek bir şehir nebulasıdır. On iki kadar merkez, başlıca şehirleri Katowice, Chorzov, Zabrze, Glivvice ve Bytom olan devamlı bir yerleşme mer­kezi meydana getirir. Krakow, yeni banliyö­sü Nowa Huta ile birlikte yarım milyona yaklaşır: bu sayıyı Lodz’daki büyük doku­ma merkezleri aşar. Batıda büyük Wroclaw ve Poznan şehirlerinin nüfusları 400 000 kişiden çoktur, iki büyük liman Gdansk ve Szczecin’in nüfusları 250 000′in üstünde­dir. Ayrıca başkent Varşova’da ilgi çekici bir yeniden inşa denemesi yapılmıştır.

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA COĞRAFYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİNİT

Tarih 02 Haziran 2009

PİNİT i. (fr. pinite). Kim. İnozit’in, (OH)*CeH6(OCHs) formülündeki monometilli ete­ri; 186°C’ta ergir, şeker tadındadır; sina­meki yapraklarında ve madagaskar kauçu­ğunda bulunur.

— Miner. Kordiyerit’in ayrışmasından mey­dana gelen mika; ilk defa, Saksonya’daki Pini madeninde bulunduğu için bu ad ve­rilmiştir. (L)

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİNİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİNEZYA

Tarih 01 Haziran 2009

POLİNEZYA (fransız —Sı), Polinezya’nın çeşitli takımadalarını içine alan denizaşırı fransız toprağı; 4 000 km2; 84 550 nüf. İda­re merkezi, Papeete. Cemiyet adalarını (Ta­hiti ve ona bağlı adalar), Tuamotu adaları ile Gambier, Marquises, Australes adalarını ve Clipperton adacığını içine alır. Bütün, okyanusun ortasında, 7° 51′ ve 27° 40′ güney enlemleriyle 134° ve 155° batı boylamları arasında, 4 milyon kilometre karelik bir alana yayılmıştır.
• Coğrafya. Adalar volkanik (Cemiyet, Marquises, Australes adaları) veya mercan asıllıdır (Tuamotu). İklim tropikaldir, fakat enleme göre çok değişiktir.
Polinezya asıllı ada halkının (Maoriler) he­men hepsi Hıristiyanlığı kabul etmiştir (üçte ikisi protestan); ticaretin büyük kısmı Sayı­sı 7 000′i bulan cinlilerin elindedir. Ayrıca,pek çok da melez vardır. Hastalıklara karşı daha iyi korunan Tahiti’nin nüfusu bugün hızla gelişmektedir. Beş yılda yüzde 16 artan nüfusun yansından çoğu yirmi yaşından aşağı gençlerdir. Başlıca gelir kaynakları yumrular tarımı, balıkçılık ve özellikle hin­distancevizi yetiştiriciliğidir: yılda 25 000 ton üretilen hindistancevizi büyük bir gelir kaynağıdır. Cemiyet adalarında vanilya ye­tiştirilir; Tuamotu adasında sedef toplanır. Makatea’da işletilen fosfat madenleri bugün tükenmiştir, önemli hiç bir sanayi yoktur. Ticarette başlıca alıcı olan Fransa, ithalât­ta yakın ülkelerle (Avustralya, Yeni Zelan­da, A.B.D.) rekabet halindedir. Başkent Pa­peete dünyanın her tarafına deniz ve hava hatlarıyle bağlıdır, yeni havaalanı büyük bir uğrak yeridir, öbür adalarla ticaret goeletlerle yapılır.
• Hayat seviyesi ve iktisadî gelişme. Hin­distancevizi ihracatı ve özellikle tahiti fos­fatlarının işletilmesi, Fransız Polinezyası’nda hayat seviyesini oldukça yükseltti (Afri­ka ülkelerinin çoğundan yüksek). Un, şeker, şarap, konsantre süt, tütün v.b. tüketiminin artması, petrol ve çimentonun daha çok kul­lanılması da bunu gösterir; bununla birlikte tarım veya maden ürünlerinin ihracatına, da­yanan iktisadî durum sağlam değildir; ham maden filizi ve tarım ürünleri Satıcısı bütün ülkeler gibi bu maddelerin dünya pazarında­ki fiyat değişikliklerine bağımlıdır. Bu na­zik durumu düzeltecek çarelerin çok sınırlı olmasına karşılık nüfusun hızla artması me­seleyi daha da ciddîleştirir. Bugünkü başlı­ca gelir kaynaklan artmaktan çok azalma eğilimi göstermektedir. Tarım açısından hindistancevizi ağaçları yaşlanmakta ve ye­ni ağaçlar dikme ritmi yetersiz kalmakta­dır. Yalnız en zengin sanayi tarımlanndaki (kahve, kakao, karabiber, ihraç meyveleri, parfüm elde edilen çiçekler) gelişmesi, hek­tar başına daha yüksek bir üretim ve gelir sağlayarak gerçek bir düzelme yaratabilir. Makatea’daki fosfat yatağı tükendiği için mesele sanayi açısından da çok ciddîdir. Yıl­dan yıla istekleri artan bölgesel bütçenin masraflarını karşılamak için pek çok kim­se turizme bel bağlamıştır; bu alanda Poli­nezya’nın birçok kozu vardır: haklı olarak «Büyük Okyanus’un İncisi» adı verilen Ta­hiti’nin güzelliği, okyanusun güney kısmında çeşitli kıtalara (Amerika, Avustralya, Asya) eşit uzaklıkta bulunması.

• Tarih. Fransız donanması, iskeleler kur­mak veya misyonerlerin telkin ettiği himaye isteklerini cevaplandırmak için XIX. yy.da Fransız Okyanusya tesislerini, 1957′den sonra da Fransız Polinezyası’nı meydana getirdi. Daha 1859-1860′ta ayrılan Yeni Kaledonya’nın dışında bu topluluk, Marquises ve Tuamotu adalarını (1842), 1843′ten sonra Tahiti ve ona bağlı adaları (Moorea, Aust­rales adaları), Gambier adalarını (1844), Clipperton (1858) ve Rüzgâraltı adalarını (1887) kapsar. Yüzyılın sonunda her ada veya takımadada, himayenin yerini doğru­dan doğruya yönetim aldı. Eylül 1940′ta Hür Fransa safına geçen Fransız Okyanusya te­sisleri Büyük Okyanus taburuna büyük öl­çüde asker verdi. 24 Mart 1945′ten sonra fransız vatandaşı olan yerliler, Fransızların yanı sıra Temsilciler meclisinin ve fransız asıllıların Paris’teki temsilcilerinin (1 mil­letvekili, 1 senatör, 1 Fransız birliği danışmanı) seçimine katılır. 1958 Referandumu ve 1959 Fransız anayasasıyle Fransız Po-linezyası bir denizaşırı fransız toprağı hali­ne getirilmiştir.
1967 Meclis seçimlerinde Te Ea Api (Yeni Ses) partisi 10 milletvekili ve koalisyon or­tağı U.N.R. (Tahiti birliği) 7 milletvekili çı­kararak öbür grupları (13 milletvekili) geç­tiler. Bağımsız cumhuriyetçi milletvekili F. Sanford’un yönettiği Te Ea Api partisi, iç muhtariyet taraftarıdır. Tam bağımsızlık ta­raftarları gerilemektedir. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİNEZYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİKSEN

Tarih 01 Haziran 2009

POLİKSEN sıf. (önek poli ve yun. ksenos, misafir’den fr. polyxene). Miner. Poliksen platin, diğer madenlerle (rodyum, ruten­yum, iridyum, osmiyum, paladyum, demir, bakır ve manganez) alaşım halinde birleş­miş ham platin. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİKSEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLHEM (Christopher)

Tarih 01 Haziran 2009

POLHEM (Christopher), isveçli mühendis ve mucit (Visby 1661 – Tingstad 1751). «İs­veç mekaniğinin babası» sayılan Polhem, tarım, taşıma ve madencilikle ilgili makine­ler, ayrıca İngiltere kralı George I için de bir para basma makinesi icat etti; Geor­ge I kendisine «sir» unvanını verdi. (m)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLHEM (Christopher) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİM

Tarih 01 Haziran 2009

PİM i. Teknol. İç içe geçen veya başka bir parça üzerine saplanan bazı parçaları tespit etmek için, ucuna geçirilen küçük madenî kama. (Eşanl.)KOPİLYA. MAŞA.) [Bk. AN­SİKL.]

Bir menteşenin iki hareketli parça­sını birleştirmeğe yarayan küçük madenî mil.

Emniyet pimi, anormal bir zorlanma halinde kırılarak, daha önemli veya daha pa­halı başka bir parçanın kırılmasını önleyen, oldukça esnek veya yumuşak madenden ya­pılmış mil.

Merkezleme pimi, mekanik bir parçanın, başka bir parçaya göre sabit durumda kalmasını sağlayan, çaplanmış si­lindir biçiminde kama. (Aslında, bir par­çanın sabit kalmasını sağlamak için bir mer­kezleme pimi yeterli değildir; bir ikinci pim daha kullanılır veya erkek ve dişi zıvana­lar v.b. gibi başka tespit yollarına başvuru­lur.)
— Saatçilik. Bir dişli çarkın üzerine dikey olarak tespit edilmiş perçin çivisi.

— ANSiKL. Teknol. Pim’ler, küçük boyutlu iki organı birbirine göre sabit durumda tut­mak için mekanik inşaatta kullanılır. En çok kullanılanları, ya koninin zorlanmasıyle ya da çap farkından doğan sıkıştırma kuvvetiy­le çakılan konik veya silindirik pim’ler, yukarıya kıvrılmış iki koluyle her türlü ha­reketi önleyen yarık pim’ler (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİLON

Tarih 31 Mayıs 2009

PİLON i. (yun. pylön, büyük kapı > fr. pylöne). Radyotek. Yalıtkan bir destek üzerine oturulmuş ve yalıtkan tellerle tut­turulmuş, madenî iskeletli düşey bir kuleden meydana gelen verici anten. (Bu tip anten­le, feyding olayı oldukça azaltılabilir.) [L]

31 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİLON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLAROGRAFİ

Tarih 30 Mayıs 2009

POLAROGRAFİ i. (fr. polarographie). Kim. Madenlerin tuzlu çözeltilerde analiz metodu; 1922′de Heyrovski tarafından bu­lunan bu metot, elektroliz içindeki kutup­lanma geriliminin ölçülmesine dayanır.
— ANSiKL. Kim. Bir elektrolizde, bir elek­troda, meselâ katoda bağlı akım yoğunlu­ğu, elektrotlar arasında uygulanan potansi­yel farkına göre değişir; kutuplanma eğrisi bu değişimi gösterir. Bu eğrinin biçimi birçok etkene bağlıdır. Çok küçük boyutlu bir katodun (mikrokatot) kullanıldığı ve elektrolit çalkalanmasının önlendiği özel durumlarda uygulanan potansiyel farkı art­tığı zaman kutuplanma limit im akım yoğunluğuyle (yayınma akımı) belirlenen bir biçim alır. Akım, mikrokatoda, boşalan iyonların bu elektrot yakınındaki derişme değeri hızlı bir elektroliz tarafından he­men hemen sıfıra düşürüldüğü için, bu şe­kilde sınırlanır. Bu andan itibaren, çökelti hızını yani i değerini, çözeltinin geriye ka­lan iyonlarının yayınma hızı verir; bu ya­yınma hızı prensip olarak çözeltinin iyon derişikliğiyle orantılıdır. Burada, elektrot­lar arasında uygulanan potansiyel farkı yü­zünden meydana gelen elektrik alanının et­kisiyle iyonların yer değiştirmesi değil de derişme gradyanının sürüklediği iyon yayı­nımı söz konusudur. Elektrolite, deney şartlarında incelenen elektrolit gibi elektrolize uğramayan, KCI gibi bir destek elektrolit fazla miktarda karıştırılırsa, incelenen iyon­lar için yayınım akımına oranla bu yer de­ğiştirme akımı ihmal edilebilir. Böylece elektrotlar dışında, çözeltinin hemen her noktasında, akım, destek elektrolitle iletilir; bununla birlikte aynı akım, elektrotlarda sadece elektrolize uğramış iyonlar tarafın­dan taşınır.

Polarografide bu ilkeler uygulanır: bir polarograf, içinde elektrolit bulunan A ka­bından meydana gelir; kabın düz ve ge­niş olan alt kısmı anot olarak kullanılan civa ile kaplıdır; mikrokatot, bir B ampu­lünün kılcal alt ucunda meydana gelen bir civa damlasından oluşur; potansiyometrik bir tertibat, bazı sınırlar çerçevesinde elek­trotlar arasındaki potansiyel farkını değiş­tirmeğe imkân verir; fakat ampermetre ve voltmetrenin aynı anda okunmasıyle, nokta halinde kutuplanma eğrisini çizmek mümkündür; uygulamada bu eğriyi çizecek bir kaydedici tertibattan faydalanmak daha elverişlidir.

Akımın hızlı çıkış bölgesi ile onu takip eden bir yatay çizgiden meydana gelen, bel­li bir iyonun kutuplanma eğrisine polarog­rafi dalgası denir. Bu dalganın karakteris­tik değerleri şunlardır: iyon derişmesiyle orantılı limit akım; akımın hızlı çıkış böl­gesine ve aynı zamanda eğrinin eğimine tekabül eden yarım-dalga potansiyeli; bu potansiyelin redoks sisteminin karakteristiği olduğu ispat edilir; redoks sistemindeki yükseltgenme, mikrokatot üzerine boşalan iyon­lardan, indirgenme ise iyon boşalmasından meydana gelir.
Polarografinin çok önemli uygulamaları arasında özellikle şunlar sayılabilir: bir iyo­nun yarım-dalga potansiyeliyle özdeşlenmesi ve bir çözeltinin iyon derişmesinin li­mit akımla ölçülmesi. Nitelik ve nicelik ba­kımından metot tek bir tuz veya çözelti ha­lindeki bir karışıma uygulanabilir. Bu so­nuncu halde kutuplanma eğrisi, birbirini izleyen kat kat dalgalardan meydana gelir. Ayrıca kimyasal kinetikte, organik ve inorganik kimyada da polarografinin birçok uygulaması vardır; polarografi bazı tepkime mekanizmalarının düzenlenmesine ve bazı kimyasal bağ tiplerinin tespit edil­mesine de yardım eder. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLAROGRAFİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLARMA

Tarih 30 Mayıs 2009

POLARMA i. (ing. polar’dan). Opt. Ya­yılma doğrultularının çevresindeki ışık tit­reşimlerinin yönüyle ilgili ışık olaylarını be­lirtmeğe yarayan terim. || Polarma açısı, polarmanın tam olması için gerekli gelme açısı. || Polarma düzlemi, polarılmış ışık­ta ışık titreşimlerinin doğrultusunu belirleyen düzlem. |] Dönmeli magnetik polar­ma, bir magnetik alanın etkisi altında po­larma düzleminin dönmesi. || Optik polar­ma, bazı şartlarda yansımış veya kırılmış olan ve artık yansımayan veya kırılmayan ışığın uğradığı değişim.

— Nükl. Dinamik polarma, çekirdek spinleri üzerinde deneyler yapma imkânı ve­ren metot; bu metotta, çekirdek spinleri elektron spinleriyle etkileştirilerek magne­tik bir alana yöneltilir. Bk.ANSİKL.
— Telekom. Dalgaların polarma düzlemi, Hertz dalgalarının elektrik ve magnetik bi­leşenlerinin bulunduğu düzlem. Bu düzlem genellikle dalgaların yayılma doğrultusuna diktir.)
— ANSiKL. Opt. Doğrudan doğruya bir kaynaktan gelen (meselâ Güneş veya bir alev) ışığa «tabiî ışık» denir. Bu ışık bir ayna üzerinde yansıtılır ve gelme açısı de­ğiştirilmeden ayna döndürülürse, bütün açıklık açılarında ışığın şiddetinde bir de­ğişme olmaz. Fakat yansıma ve kırılma­dan sonra tabiî ışık polarma’ya uğrar ve elde ettiği yeni özelliklere polarma olay­ları denir. Yansımayle polarmayı meydana getirmek için en çok kullanılan cihaz Biot âletidir; bu âlet, madenî bir borunun iki ucuna yerleştirilen isli camdan iki ayna (polarıcı ve analizleyici) şeklindedir. İkin­ci ayna, borunun eksenine göre eğimi sa­bit kalmak şaıtıyle döndürülürse, yansıyan ışının şiddetinin, bir dönme süresi içinde iki maksimum ve iki minimumdan geçerek değiştiği görülür. Tam sönme olması için. gelen ışın, «Brewster gelme açısı» denen bir açı altında birinci ayna üzerine düşmelidir. Polarıcının ve analizleyicinin po­larma düzlemleri arasında bir s açısı bu­lunduğu zaman, çıkan ışının şiddeti l’e cos25 oranında küçülür (Malus kanunu). Polarma açısının tanjantı, maddenin kırıl­ma indisine eşittir (Brewster kanunu).

Basit kırılma, ışığı kısmen polarır. Bir ışm paralelyüzlü bir camlama dizisinden geç­tikten sonra bir analizleyici üstüne (ayna veya çiftkırıcı prizma) düşürülerek büyük ölçüde söndürülebilir. Polarmayı incelemek için fizikçiler çoğunlukla çiftkırılmaya baş­vurur ve özellikle Nicol veya Foucault prizmalarını kullanırlar. Bugün genellikle ince bir tabakaya katılmış (polaroit filim) dikroik maddelerden de (polarılmış iki ışık­tan birini geçirip diğerini soğuran) ya­rarlanılır. Renkser (kromatik) polarma de­nince, bir analizleyenle polarılmış ışıkta gözlenen billûrlu ince lamların aldığı ilgi çekici renkler anlaşılır. Arago bu olayları, bir polarlayan ve çiftkırıcı analizleyen ara­sına, eksenine dik yontulmuş bir kuvarsı koyarak görülen dönel polarma ile birlik­te keşfetti. Biot ise şu kanunları ortaya koydu: «polarma düzleminin dönmesi bil­lurun kalınlığıyle orantılı olarak değişir; dönme bazen sağa, bazen sola doğru olur.» O günden bu güne, kuvars gibi döndürme gücü olan birçok katı, sıvı veya gaz mad­de bulunmuştur; bu maddelerin döndürme gücü, polarimetre ve sakarimetrelerle öl­çülür.
Polarma olaylarına çok sık rastlanır: mavi göğün ışığı, suyun, camın yansıttığı ışık polarılmıştır ve bazı şartlarda polarıcı göz­lükler kullanılarak yansıma azaltılabilir.

• Dairesel polarma. Dairesel olarak po­larılmış bir ışığın özelliği, sabit modüllü fakat yayılma doğrultusu çevresinde düz­gün bir hareketle dönen bir titreşim vek­törüdür (elektrik alanı). Bu ışık, doğrusal bir polarıcı ve bir çeyrek dalga lamıyle meydana getirilebilir (ve söndürülebilir). Tabiî ışığın özelliklerini açıklamak için Fresnel, bu ışıkta, ışık ışınına dik olan titreşimlerin, doğrultusu sürekli olarak de­ğişen bir düzlem içinde meydana geldiğini farzediyordu. Bir polarıcının etkisi, titre­şimleri belirli bir düzlemde yönlendirmek­tir. Kabul edilegelen tanımlamaya göre po­larma düzlemi, ışını polarmış olan billu­run ana kesit düzlemidir. Maxwell teori­sinde bu düzlem, elektromagnetik dalgadaki elektrik titreşimlerinin düzlemine diktir.

• Dönmeli magnetik polarma. Faraday, güçlü bir elektromıknatısın kolları arasına yerleştirilen saydam bir cismin, geçici ola­rak döndürme gücü kazandığını keşfetmiş­ti. Verdet bu olayın kanununu açıkladı: «Polarılmış homogen bir ışık ışınında dön­me, magnetik alanda aşılan kalınlığa, ışık ışınının doğrultusu ile kuvvet çizgilerinin yaptığı açının kosinüsüne ve cismin cinsine bağlı bir katsayıya (Verdet sabiti) göre değişir.»

— Nükl. Bir atom çekirdeğinin spini var­sa magnetik momenti de vardır; fakat bu momentin M değeri her zaman çok küçük­tür. Atom çok zayıf bir H magnetik ala­nında bulunuyorsa, MH çarpımına eşit olan bağıl etkileşme enerjisi çok küçüktür, nor­mal sıcaklıktaki ısısal çalkalanma enerji­sinden de sonsuz derecede küçük olur. Dolayısıyle, Boltzmann kanununa göre mag­netik momentin ve spinin yönelecekleri çe­şitli doğrultular hemen hemen aynı ihti­mal dahilindedir; yani bütün çekirdekle­rin magnetik momentlerinin bileşkesi uygu­lamada sıfırdır ve gene uygulamada nük­leer magnetizma gözlenemez.
Fakat bazı olaylarda bu duruma bir çare bulunabilir; bunun için, ele alman örnek­te, elektron kaynaklı ve incelenen çekir­dek spinleriyle önemli etkileşmeleri olan başka atomların bulunması şarttır. Elek­tron spinlerin durumu elektronik rezonans­la değiştirilir ve mevcut etkileşme sayesinde, çekirdek spinlerinin durumunda da bir değişme meydana gelir.

Isıyle gevşeme daima, elektron ve çekir­dek spinlerini ilk durumlarına getirmek eğilimindedir; fakat elektronik rezonansın etkisi sürekliyse dinamik bir denge kuru­lur; bu dengede çekirdek spinlerinin bü­yük bir kısmı yönlenmiş veya polarılmış­tır.

Dinamik polarma, zayıf bir magnetik alan­da nükleer magnetik rezonansın gözlenme­sine imkân verir ve çift rezonanslı deney­ler dizisinden biridir. Sanayide dinamik polarma, zayıf magnetik alanların (Yer magnetik alanı) hassasiyetle ölçülmesine yarayan magnetometrelerin yapımında kul­lanılır. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLARMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLA DE LAViANA

Tarih 30 Mayıs 2009

POLA DE LAViANA, ispanya’da (Asturia, Oviedo ili) şehir, Nalon ırmağı kıyısında; 12 500 nüf. Maden kömürü ve bakır madenleri. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLA DE LAViANA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PO ırmağı

Tarih 30 Mayıs 2009

PO ırmağı, Kuzey İtalya’da ırmak; Torino, Piacenza ve Cremona’dan geçer. 652 km uzunluğunda olan ırmak, kollarıyle bir­likte 70 742 km2′lik bir hidrografya havza­sını akaçlar.
Po ırmağı Viso dağının eteğinde, 2 022 m yükseltide, Piano del Re’de doğar. Yüksek eğimli ve Alp rejiminde 35 km’lik bir çı­ğırdan sonra ovaya girer ve ansızın bir dir­sek yaparak Torino’ya kadar kuzeye doğru akar; sonra tekrar doğuya yönelir. Eğimi birden azalır (Torino’da binde 1,5; . daha aşağıda binde 0,5-0,3); Ticino ile birleştiği yerden sonra ırmak setlerle tutulur. Ova boyunca çizdiği geniş mendereslerin devam­lı yer değiştirmesi, ırmağın sınır olduğu devirde siyasî tartışmalara yol açmıştır. Ir­mağın rejimi ovada Alp rejimidir: mayısta ve sonbaharda iki maksimum, kışın ve. ya­zın iki minimum; kış minimumu yaz mini­mumundan daha alçaktır. Mincio ile birleş­mesinden sonra çok düşük eğimli ovadaki buharlaşma, yaz minimumunu azaltarak kış minimumundan daha alçalmasına yol açar. Nehrin ağzından 100 km uzaklıkta delta başlar: eğim ancak binde 0,01′dir; alüvyon­ların çokluğu (toplam olarak yılda 17 mil­yon metre küp) yüzünden suların normal yüksekliği deniz seviyesini 8,5 m aşar. Adriya denizinin hafif yükselmesi yüzünden deltanın gelişmesi bugün yavaşlamıştır. Po, Adriya denizine başlıca beş ağızdan dökülür: suların yüzde 60′ını Po della Pila, geri kalanını ise Po della Maestra, Po di Tolle. Po della Gnocca ve Po di Goro akıtır.
Irmağın ortalama debisi, deltanın girişinde. Ferrara yakınında 1 540 m3/sn’dir (en az: 240; 1951′de en çok: 12 000). özellikle son­bahardaki su baskınları, çoğunlukla 1951′de ve 1957′de olduğu gibi âfet halini alır ve daha çok sol kıyıda yayılır. Bu tehlike yü­zünden Po ırmağı bir yerleşme ekseni ola­mamıştır. Irmak Adda ile birleştiği yerden sonra, madenî yağlar taşıyan 600 tonluk mavnaların girmesine elverişlidir. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PO ırmağı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POHL (Robert Wichard)

Tarih 30 Mayıs 2009

POHL (Robert Wichard), alman fizikçisi (Hamburg 1884). Göttingen Üniversitesi Fi­zik enstitüsünde profesörlük yaptı, sonra enstitünün müdürü oldu (1920). Salınım dev­releri, gazışı ve X ışınları üstüne araştır­malar yaptı, özellikle, seçici fotoelektrik olayını ve madenî olmayan saydam billur­larda elektronların yer değiştirmesini ince­ledi. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POHL (Robert Wichard) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POGONA

Tarih 30 Mayıs 2009

POGONA i. Madenî renkli ağılı böcek; ku­zey yarımkürede, su kenarlarında, tuzlu yerlerde yaşar. (Kınkanatlıların carabidae familyasından.) [L]

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POGONA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POGGİALE (Antoine Baudouin)

Tarih 30 Mayıs 2009

POGGİALE (Antoine Baudouin), fransız eczacısı (Valledi-Mezzana, Korsika 1808 -Bellevue, Seineet-Oise 1879). Valde-Grace’ta yirmi iki yıl kimya ve toksikoloji ders­leri verdi. Başlıca eserleri: Trait e sur l’Analyse Chimiaue par Volume (Hacimle Kimyasal Analiz Kitabı) [1858]; gıda kim­yası konusundaki Memoire sur l’Extrait de Viande (Etin özü Üstüne inceleme) [1868] ve hidroloji konusundaki Analyse des Eaux Minerales de Corse, de l’Eau de Seine (Korsika Maden Sularının, Sen Nehri su­yunun Analizi) [1855]; Analyse de l’Eau du Puits Artesien de Passy (Passy Artez­yen Kuyusu Suyunun Analizi) [1862]; Insalubrite des Eaux de la Bievre (Bievre Sularının Sağlığa Uygunsuzluğu) [1876]. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POGGİALE (Antoine Baudouin) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PODMOKLY

Tarih 30 Mayıs 2009

PODMOKLY, Çekoslavakya’da şehir, Ku­zey Bohemya’da, Maden dağlarının doğu eteğinde ve Elbe’nin (Labe) sol kıyısında, Decin’in karşısında, Almanya sınırı yakı­nında; 17 558 nüf. Elektrik malzemeleri. Besin sanayii. (M)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PODMOKLY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİL

Tarih 29 Mayıs 2009

PİL i. (fr. pile). Elektr. Kimyasal bir tep­kime sırasında açığa çıkan enerjiyi, doğ­rudan doğruya elektrik enerjisine dönüş­türen sistem. (Bk. ANSiKL.)

Gazlı pil. Bk. GAZ.
Güneş pili, güneş ışınlarını alarak elektrik akımı üreten, silisyumlu fotodiyot bataryası. (Yapma uydularda ener­ji kaynağı olarak kullanılır.) [Bk. ANSiKL.]
Kuru pil, elektroliti durgun olan pil.
ölçek pil, elektromotor kuvveti ölçmeğe ya­rayan pil: Weston ölçek pili.
Termoeelektrik pil, değişik cinsten iki . iletkenin, uçları ikişer ikişer birbirine değecek şe­kilde birleştirilmesiyle meydana gelen sis­tem; iletkenlerin değme noktalarında, sı­caklık farkına bağlı olarak bir elektromo­tor kuvvet meydana gelir.
Volta pili, bir sıvıya veya ayrı ayrı sıvılara batırılmış iki elektrottan meydana gelen ve bir elektro­motor kuvvet üreten sistem. (Volta pili, bugünkü elektrik pillerinin kaynağıdır.)
Yakıtlı pil, bir yakıtın yanmasından doğan kimyasal enerjiyi doğrudan doğruya elekt­rik enerjisine dönüştüren cihaz. Bk. AN­SİKL.
— Kim. Hidroelektrik piller teorisi. Bk. REDOKS.
— Nükl. Atom pili veya nükleer reaktör, atom fisyonundan yararlanan enerji kay­nağı. (Bk. ANSiKL.)
Yenileyici pil, uran­yum 235 (veya plütonyum) tüketiminden doğan açığın, uranyum 238′deki nötronların yakalanma siyle oluşan plütonyumla denge­lendiği özel atom pili. (Yenileyici piller, yakıt bakımından büyük bir tasarruf sağla­dığı için çok ilgi çekicidir. Yakıt yenilen­mesinde, toryum yoluyle uranyum 233 olu­şumundan da yararlanılır.)
elektrik pilleri
— ANSiKL. Elektr. Bir hidroelektrik pil, aralarında bakışımsız (iki elektrodu ayrı) bir voltametre bulunan bir iletkenler zin­cirinden meydana gelir. İlk pili Volta yap­mıştır (1800); bu pil, hafif asitli su emdi­rilmiş çuha veya karton rondelalarla bir­birinden yalıtılan, yuvarlak bakır ve çinko levhalar dizisinden meydana gelmişti. Son bakır levha son çinko levhaya bağlandığın­da madenî telden akım geçiyordu. Bu pilin sakıncalarını (asitli suyun sızarak kısa dev­re yapması) gidermek için Cruikshank, asitli su dolu bir çanak içine yatırılmış bir pilden meydana gelen çanaklı pil’i yaptı. 1826′da Becquerel, akım verildiği zaman bu pillerin elektromotor kuvvetinde mey­dana gelen azalmayı, dokunma yerlerin­deki bir değişikliğe, özellikle pozitif elekt­rot üzerinde elektroliz sonucu hidrojen ka­barcıkları birikmesine bağlayarak açıkladı. Elektrotlardaki bu kutuplaşmayı azaltmak için, hidrojen birikintilerini dağıtacak ok­sitleyiciler katmak gerekir. Bunun için, sıvı (kromik asit, potasyum bikromat, nitrik asit) ve katı (kurşun dioksit veya manganez dioksit) kutuplaşma önleyici maddeler ka­tılmış piller yapıldı. Poggendorff 1842′de potasyum bikromath pil’i tasarladı; bu pil, sırasıyle Grenct, Ducretet ve Trouve tara­fından geliştirildi. Bikromath pilin klasik tipi şöyle yapılmıştı: pozitif kutup vazifesi gören karni kömüründen iki levha, negatif kutup vazifesi gören bir çinko lamanın iki yanına yerleştirilmişti; üçü birden, potas­yum bikromatm asit çözeltisi içine daldı­rılıyordu. Madenî levha çözeltiye daldırılır daldırılmaz, şu tepkimeler sonucu akım meydana geliyordu: bir potasyum ve krom çift sülfatı oluşurken, tepkimede açığa çı­kan oksijen hidrojenle birleşerek kutuplaş­mayı önler. Elektromotor kuvveti 2 V olan bu pillerin debisi oldukça yüksektir. Bunsen pili’nde (1842), kutuplaşma önleyici olarak nitrik asit kullanılır. Kutuplaşma ön­leyicisi bir tek katı maddeden meydana ge­len piller arasında en kullanışlısı Leclanche pili’dir (1868); amonyum klorür eriyiği içine daldırılan bir çinko çubuk negatif kutup görevi yapar; ortada gözenekli bir kap veya bezden bir torba bulunur; bunun içine karni kömüründen bir çubuk (pozitif kutup) konup etrafına basınçla manganez dioksit doldurulur; elektromotor kuvveti 1,5 V olan bu pil, düşük şiddette akım üre­tir. Zil, telefon gibi kesik akımlı işlerde kullanılan bu pil Fery tarafından geliştiril­miştir. Fery pili’nde, bir çinko levhadan meydana gelen negatif elektrot kabın di­bine yatay olarak konur; pozitif elektrot, katalizör görevi yapan gözenekli kömürden yapılmıştır; elektrolit yine amonyum klorür çözeltisidir; sıvının üst kısmında eriyen ha­vanın oksijeni, kutuplaşma önleyici rolü oynar. Aynı ilkeyle, soğurucu (odun tala­şı) veya jelatinli bir maddeyle elektroliti durgun hale getirilen ve cep fenerlerinde kullanılan kuru pirler yapılır. Ayrıca, iki sivili kutuplaşmayan piller ger­çekleştirilmiştir; bu pillerde elektrotlar iki ayrı madenden yapılmıştır ve her biri ya­pıldığı maden tuzunun eriyiği içine daldı­rılır. Bu tür pillerden ilki 1836′da ortaya çıkan Daniell pili’din çinko sülfat; eriyiği bulunan bir kaba bir çinko çubuğu (nega­tif kutup) batırılır; bu kap içine konan gö­zenekli bir başka kapta doymuş bakır sül­fat eriyiğine batırılmış bakır bir silindir (pozitif kutup) vardır. Bu pil, 1,08 V’luk bir elektromotor kuvvet verir. Derişmeli (yoğunlaşmalı) piller de kutup­laşmayan pillerdendir; her iki elektrot da aynı madenden yapılır ve her biri bu ma­den tuzunun farklı derişiklikte eriyiklerine batırılır. Elektromotor kuvvet, eriyiklerin derişiklik derecesine bağlıdır; pil akım ve­rirken daha az derişik eriyikte bulunan elektrot (negatif kutup) erir; pozitif kutbu meydana getiren öbür elektrotun kütlesi, içinde bulunduğu daha derişik eriyik zara­rına artar; böylece her iki eriyiğin deri­şiklik derecesi eşit hale gelir. Gazlı piller’de (Grove, Gaugain, Zeuger) [Bk. GAZ, ANSiKL. Teknol bölümü.] elekt­rotlara gaz emdirilmiş ve bu elektrotlar ba­sınçlı bir gaz içine yerleştirilmiştir. Eri­yiklerin pH’ı derişmeli pillerden türeyen pillerle ölçülebilir (bunların elektrotları hidrojen içine konmuş platin levhalardan meydana gelir; iki levha, H+iyonu bakı­mından farklı derişiklikte iki eriyiğe batırı­lır). Bir pilin, elektromotor kuvvet, di­renç gibi sabitleri geleneksel metotlarla öl­çülebilir. Karşı koyma metodunda, Daniell pili, Lamiter Clark pili, JVeston pili gibi kutuplaşmayan ölçek pillere başvurulur; Weston pilinde, sodyum malgaması (nega­tif kutup), kadmiyum sülfat ve elektromo­tor kuvveti 2ü°C’ta 1,01830 V olan civa sülfat (pozitif kutup) bulunur.
meteoroloji uydusu Tiros Güneş Pilleri
Piller teorisi. Helmholtz tersinir piller için termodinamik bir teori tasarladı; bu teori, pil içinde meydana gelen enerji alış­verişine dayanır. Pillerin elektromotor kuv­vetinin, her elektrodun içinde bulunduğu eriyikle dokunma yüzeyinde, elektrottan eri­yiğe ve eriyikten elektroda iyonların geçme­sine dayandığı kabul edilerek, iyon teori­leri kurmak (Nernst) mümkün olmuştur. Elektromotor kuvvetleri düşük (1 V sevi­yesinde) ve dirençleri fazla (1 ohm seviye­sinde) olduğu için, piller zayıf güçte üre­teçlerdir; pilleri seri veya paralel bağlaya­rak bataryalar yapılabilir. Verdikleri enerji çok pahalıdır (bir dinamonun enerjisinden en az yirmi kat daha pahalı). En büyük avantajları taşınabilir olmalarıdır. Piller, tele­fonda, telgrafta, zillerde ve cep lambaların­da kullanılır; bunların yerine çoğu zaman akümülatörler tercih edilir. Ayrıca, elekt­roliz olayları meydana gelmeyen bazı üre­teçlere de «pil» denir: termoelektrik piller, fotoelektrik piller gibi. Yakıtlı p/Z’lerde, elektroliz olayındaki dö­nüşümün tersi meydana gelir. Bu piller, ha­reketli parçaları olmayan, verimi yüksek, sessiz ve bir bütün halinde üreteçlerdir. Çoğunda yakıt olarak hidrojen kullanılır; fa­kat hidrokarbonlarla, metanol, amonyak ve metollerle çalışan çeşitli örnekler de var­dır. Ancak bu pillerin yapımında daima güçlüklerle karşılaşılır.
Güneş pillerinin çalışma ilkesi, transistörlerin ilkesine benzer. Bu piller, yarı iletken cisimlerin monokristallerinden mey­dana gelir. Meselâ, iki bölgeye ayrılmış bir silisyum levha kullanılabilir: bu bölgeler­den biri ışık alır ve yabancı madde olarak bor taşır, yani P tipindendir; N tipinden olan ikinci bölgede ise yabancı madde ola­rak fosfor atomları vardır; P bölgesine gelen fotonlar silisyum atomlarına çarparak elektronları koparır; bu elektronlar, bütün yerleri tutulmuş olan N bölgesine giremez ve P tabakasında kalarak boşlukları dol­durur. Bu olayın sonucu olarak, iki bölge arasında 0,56 V’luk bir potansiyel farkı şeklinde ortaya çıkan bir elektron denge­sizliği meydana gelir. N bölgesine madenî bir levha, P bölgesine bir halka yapıştırı­larak bu potansiyel farkı toplanır. Bu şe­kilde düzenlenen güneş pillerinin verimi, yüzde 15 gibi yüksek bir seviyeye ulaşır, fa­kat maliyet fiyatlarının yüksekliği yüzünden henüz kullanmağa elverişli değildir.
— Nükleer. Atom pili. Bir uranyum veya plü­tonyum çekirdeğinin fisyonu sırasında bü­yük miktarda enerji açığa çıkar. Ayrıca yeni fisyonlara yol açabilecek birçok nöt­ron yayılır. Böylece zincirleme bir tepki­me doğar. Bu tepkime kontrol edilebilecek kadar ağır gelişirse bir atom pili elde edi­lir. eneda serbest kalan enerji ısı şek­linde açığa çıkar ve bir akışkanın (gaz, sıvı veya ergimiş maden) dolaşımıyle ısı pil­den alınır. Pillerin çok değişik tipleri var­dır. Meselâ bazı pillerde nötronlar, yavaş­latıldıktan sonra (ağır su veya grafitle), bazılarında da hızını kaybetmeden kullanı­lır. Fisyona uğrayan madde, tabiî uran­yum, plütonyum veya tabiî uranyumdan da­ha iyi özellikleri olan uranyum 233 ve uranyum 235 gibi izotoplar olabilir. Meselâ bir uranyum 235 çekirdeğinin fisyonu sıra­sında ortalama 2,5 nötron yayılır. Bunlar hızlı nötronlardır ve bir kısmı yeni fisyon­lara yol açar. Fakat genellikle bunların sayısı (büyük tedbirlerle saf uranyum 235′-in kullanılması dışında) çok düşüktür. Bu yüzden, uranyumun fisyonunun etkin süre­sini uzatmak için, nötronları yavaşlatma yollan aranır; bu amaçla uranyum, hafif çekirdekli bir ortam (su, ağır su, berilyum, grafit) içinde yayılır. Yavaşlatma sırasında nötronlar, pil malzemesinde, özellikle uran­yum 238 içinde yakalanarak kaybolur. Nöt­ronların bir kısmı da pilin dışına çıkar. Bu yüzden, zincirleme tepkimeyi meydana ge­tirmek için bir nötronu korumak güçleşir. Bu koruma için şu şartlar gereklidir:
1. nötronların pil dışına kaçışını azaltan ve «kritik hacim» denilen minimum bir ha­cim;
2. fazla miktarda nötron soğuran bazı ele­mentlerden (bor, hafniyum v.b.) temizlen­miş ve «nükleer saflık» denilen çok yüksek saflık derecesine getirilmiş malzemeler;
3. uranyum ve yavaşlatıcının en uygun şe­kilde yerleştirilmesi;
4. pili saran ve kaçacak nötronların bir kısmının çarparak geri dönmesini sağlayan, genellikle grafitten yapılmış bir reflektör. Bu şartlar, tabiî uranyum yerine 235 izo­topu veya plütonyumla zenginleştirilmiş uranyum kullanılırsa daha basitleşir; çünkü bu durumda nötron fazlalığı ve reaktiflik daha büyüktür. Pil, içine konan ve nöt­ronları soğuran bir maddeyle kontrol edilir. Bu alanda en çok kullanılan madde kad­miyumdur. Bu kontrol, fisyonda nötronların bir kısmının belli bir gecikmeyle (gecik­meli nötronlar) yayılmasına bağlıdır. Ge­ciken nötronların sayısı, bütün fisyon nöt­ronlarının yüzde birinden azdır; fakat reak­tiflik yeterince zayıfsa, nötronların 1 da­kikaya ulaşan gecikmelerinin kadmiyum kontrol çubuğunun yer değiştirmesiyle kü­çük reaktiflik değişimini dengeleyebilmesi için bu sayı yeterlidir.
• Atom pillerinin kullanılması. İlk atom pilleri, plütonyum üretmek için yapılmıştı. Plütonyum, uranyum 238′den bir nötron alarak meydana gelir. Bu madde ile atom bombası yapılabilir ve zaten ilk defa bu alanda kullanılmıştır. Plütonyum ayrıca, büyük bir reaktiflik taşıyan ve ikincil pil denilen yeni pillerin yapımında kullanıla­bilir; fakat kısa bir süre sonra pillerin kul­lanma alanları genişlemiştir. Radyoaktif izotopların hazırlanması. Tıpta, biyolojide v.b. kullanılan bu maddeler, ge­nellikle kararlı bir elementi pil içinde belli bir süre ışımaya tutarak elde edilir. Mese­lâ kobalt 60, kütle numarası 59 olan klasik madenî kobaltı ışımaya tutarak üretilir. Işımadan faydalanma. Pil, özellikle nötron bakımından çok yoğun bir ışıma kaynağıdır; bunlardan, fizik, teknoloji, biyoloji deney­lerinde yararlanılır. Meselâ fizikte yavaş­latılmış nötron*lar, katıların magnetik ya­pısını incelemekte kullanılır, öbür deney­ler, yoğun ışımaya tutulan malzemenin tepkisini incelemek amacını güder. Gerçek­ten birçok madde bu ışımanın etkisiyle önemli dönüşümlere uğrayan fiziksel ve me­kanik özellikler taşır. Bu olayın incelen­mesi, daha güçlü pillerin yapımı bakımın­dan önemlidir. Biyolojide, ışımaların yol açabileceği değşinimler incelenir; fakat pil­lerin temel uygulama alanı enerji üreti­midir. 1939′da birkaç fizikçinin dikkatini çeken bu üretim şekli, ancak 1954′ten son­ra gerçekleşmiştir. Bu enerji, gerek bir atom motorunun, gerek elektrik üreten sa­bit bir tesisin çalıştırılmasında kullanılır. Bir atom santralının çalışma ilkesi basit­tir: bir akışkan (gaz, sıvı, ergimiş maden) fisyonla yüksek bir sıcaklığa ulaşmış uranyum içinde dolaştırılır. Bu şekilde ısı­nan akışkan, ısı değiştiricilerinden geçer ve orada birkaç yüz derece sıcaklıkta su bu­harı üretir. Bu buhar, kömürle çalışan ter­mik santraldaki gibi kullanılır. Bu teknik en kolay olanıdır, fakat dünyanın her ya­nında, verimi daha yüksek başka tip santralların kurulmasına çalışılmaktadır. Mese­lâ Amerika’da yavaşlatıcı olarak sudan fay­dalanan bir pilin kullanılması düşünülmek­tedir. Bu su, pilin çalışması sırasında kay­namağa başlar ve elde edilen buhar doğru­dan doğruya bir türbini çalıştırmak için kullanılır. Çeşitli ülkelerde başka ilkeler de incelenmektedir (meselâ asıltı halinde dolaştırılan uranyumla yapılmış pil)-. 1 gr uranyum fisyonunun 3 ton kömürün yanmasıyle elde edilen enerjiyi verdiği bilinir­se, atom enerjisinin olağanüstü imkânları kolayca anlaşılır.
Teknisyenlerin amaçlarından biri, uran­yumun mümkün olduğu kadar fazla kısmı­nın fisyona uğrayabileceği piller yapmaktır, atom pili Tabiî uranyumdan faydalanan bir pilde uranyumun yalnız çok küçük bir kısmı kul­lanılabilmektedir. Gerçekten yalnız uranyum 235 (yüzkırkta bir kısmı) doğrudan doğruya zincirleme tepkimeye girer. Uygun miktarda kullanılınca zincirleme tepkime durur. Pi­lin ömrü, uranyum 238 içinde nötron yakalanması sonucunda meydana gelen plütonyumla uzatılır; fakat nötronları soğuran bazı fisyon ürünlerinin etkisiyle doğan pil zehirlenmesi, uranyumdan fay­dalanma oranını düşürür. Bununla birlikte gerçekten uranyumun büyük kısmını kulla­nacak pillerin yapılması mümkün görül­mektedir. Bunun için yenileyici piller de­nilen ikincil pillerde, uranyum 235 veya da­ha elverişli olan uranyum 233 veya plüton­yumla (primer pil denilen pil de toryumdan elde edilir) zenginleştirilmiş uranyum kul­lanılır. Bugün bir atom santralıyle sağlanan elektriğin fiyatı küçük çapta geleneksel te­sislerden sağlanan elektriğe göre daha yük­sektir. Fakat yeryüzü, geleneksel yakıtlar­dan çok daha büyük rezervleri olan yeni bir enerji kaynağına kavuşmuştur. Gerçek­ten fisyonla elde edilecek enerji rezervle­rinin kömürden ve diğer fosil yakıtlardan çıkarılan enerji kaynaklarından yirmi beş defa fazla olduğu tahmin edilmektedir. Bir atom motoru aynı ilkelere göre çalışır. Personeli ışımaya karşı korumak için atom pilini çok büyük bir İcap içine yerleştirmek gerektiğinden, atom motoru ancak büyük boyutlu taşıtlarda kullanılabilir; bu yüzden otomobillerde kullanılması mümkün görül­memektedir. A.B.D.’de atom denizaltıları (Nautilus) ve Rusya’da bir buzkıran ya­pılmıştır. Atom motorunun ilgi çekici yön­lerinden biri, taşıtın çok uzun süre yakıt ikmali yapmadan gidebilmesini sağlaması ve denizaltılarda yakıt artığı bırakmamasıdır.
• Tarihçe. Fisyon, 1938′de alman Hahn ve Strassman tarafından keşfedildi. Bu yeni olay, Fransa’da Halban, Joliot-Curie, Kowarski, F. Perrin ekibi, ingiltere’de Frisch, Amerika’da Feımi tarafından incelendi. Da­ha 1939′da fransız ekibi, nötronların fisyon sırasında yayıldığını ve sayılarının bir zin­cirleme tepkime doğurmağa yeterli oldu­ğunu ispatladı. Bir ağır su ve uranyum bü­tünü içinde zincirleme bir tepkime mey­dana getirmek için planlar yapıldı. Bu ça­lışmalar 1940 haziranında kesildi. Ameri­ka’da Fermi, 2 aralık 1942′de Chicago’da ilk atom pilini yaptı. Bu pil 50 ton uran­yum ve 500 ton grafit yığını halindeydi. Bu deneyin başarıya ulaşması Amerika hükü­metini askerî amaçlarla nükleer araştırma­lara çok büyük ölçüde maddî imkân sağ­lamağa yöneltti. Plütonyum üretmek için düşünülen piller Hanford’da yapıldı. Bu ilk plütonyum, atom bombası yapımında kullanıldı, ikinci Dünya savaşından sonra, büyük ülkeler (Amerika, Rusya, İngiltere ve Fransa) atom enerjisini geliştirme prog­ramları hazırladı. Birkaç kW gücündeki de­ney pilini daha güçlü yeni deney pilleri iz­ledi. 1955′te Amerika’da bir atom denizaltısının ve Rusya’da küçük bir elektrik sant­ralının (5 000 kW) çalışmağa başlamasıyle enerji üretimine geçildi; sonra ingiltere’de 1956′da yaklaşık olarak 500 000 kW gücün­de bir santral kuruldu. 1940′tan sonra çe­şitli ülkelerde çalışmalara devam edildi. 1955′te toplanan Cenevre konferansında, bütün ülkelerin bilim adamları aldıkları so­nuçları tartıştılar. Bu konferans, barışçı amaçlarla kullanılacak atom enerjisi devri­ni açtı. 19567da Birleşmiş Milletler bünye­sinde bir Milletlerarası Atom ajansı kurul­du.

+ Pilli sıf. Pili olan, pille çalışan: Ben önde, Nezir arkada, çamurlu yoldan, yağ­mur yiye yiye elimdeki pilli fenerin ışığın­da yürüyoruz (R.H. Karay). Pilli radyo. (LM)

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİKNİT

Tarih 29 Mayıs 2009

PİKNİT i. (fr. pycnite). Mineral. Topaz çe­şidi; ince uzun billurlar halinde, kuvars ve mika ile birleşmiş olarak Bohemya ve Saksonya’nın kalay madenlerinde bulunur. (L)

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİKNİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİAZZA ARMERİNA

Tarih 29 Mayıs 2009

PİAZZA ARMERİNA, italya’da şehir, Sicilya’da (Enna ili), Gela ırmağı kıyısın­da; 28 200 nüf. III. yy .dan kalma roma çi­nileri. Bir XVII. yy. katedrali. Ortaçağ şa­tosu. Bugün küçük bir tarım merkezi olan şehirde kükürt madenleri işletilir. (L)

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİAZZA ARMERİNA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİA UAK

Tarih 29 Mayıs 2009

PİA UAK, fr. Pia Ovac, Vietnam’da (Ku­zey Vietnam) kütle, Cao Bang’ın kuzeyinde; yaklş. 1 930 m. Kalay, tungsten ve titanlı demir madenleri. (L)

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİA UAK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİACENZA

Tarih 29 Mayıs 2009

PİACENZA, İtalya’da şehir, Emilia’da, Emilia yolu üzerinde, il idare merkezi, Trebbia ile Po’nun kavuştuğu yer yakının­da; 87 900 nüf. Şehirde ilgi çekici anıtlar vardır: Farnese’lerin at üzerinde iki heyke­linin (XVII. yy.) bulunduğu dei Cavalli meydanında XIII. yy.dan kalma, gotik üs­lûbunda komün sarayı ve San Francesco kilisesi (roman ve gotik üslûbunda kubbe); Vignola’nın planlarına göre yapılan Farnese sarayı (XVI. yy.). Piacenza bir tarım ve sanayi merkezidir (şeker fabrikaları, plastik maddeler imalâtı). Yakınında önemli maden ve petrol yatakları. Piacenza ili, 291 110 nüf. Apennin’lerden Po’ya kadar Trebbia’nın her iki kıyısında uzanan Piacenza’da kır hayatı canlıdır (tahıl, üzüm, tütün, hayvancılık); petrol yatakları italya üretiminin önemli kısmını sağlar.

• Tarih. Romalıların kurduğu bir koloni olan (M. ö. 218) Placentia, Hannibal’e (M. ö. 218), sonra da Hasdrubal’e (207) karşı direndi, ama Keltler ve Ligürler (200) ta­rafından yıkıldı. Bir Roma municipium’u (M.ö. 90) olunca, imparatorluk zamanında tahkim edildi ve güzelleştirildi. Markomanlar Aurelianus’u burada yendiler (M.S. 271) ve şehir Totiia tarafından yıkıldı (546). Bourgogne’lu Rodolfo II, imparator Berengaro I’i burada yendi (923). Urbanus II, Henri IV ile savaşmak için (mart 1095) burada bir din meclisi topladı. Komün olan (XII. yy.), sonra Kızılsakal Friedrich’e boyun eğen (1161) Piacenza, Lombardia birliğine katıldı. Constance barışının ilk tasarılarıburada imzalandı (30 nisan 1183). İkinci Lombardia birliğine katılan (1226) Piacenza’da, İnnocentius IV bir üniversite kurdu (1248). Oberto Pallavicino şehri alarak (1245) Anjou’lu Charles’a bıraktı (1270). Alberto Scotti’nin yönetimine giren (1290) şehir, 1332′den itibaren birçok defa el de­ğiştirdi ve kısa süren bir cumhuriyet dev­rinden sonra (1447-1448) Milano’nun oldu (1448-1511). Louis XII (1499), sonra da Leon X (1512), tarafından alman Piacenza’yı papa Paulus III «Parma ve Piacenza düklü­ğü» haline getirerek oğlu Pier Luigi Farnese’ye verdi (1545). Antonio Farnese’nin ölümünden sonra düklük İspanya kralı Felipe V ile Elisabeth Farnese’nin oğlu Carlo I’e (Viyana antlaşması, 1731) geçti; ama Carlo I iki-Sicilya kralı olunca, 1738 antlaşmasıyle Avusturya’ya bırakıldı.
Aachen barışıyle Piacenza, Carlo I’in kardeşi Filippo’ye verildi (1748). Ferdinand I’in Bonaparte ile anlaşması sonucunda şehir Suvorov tarafından işgal edildi (mayıs 1799), sonra Murat tarafından geri alındı (mayıs 1800). Madrid antlaşmasıyle (1801), Piacen­za Fransa’ya katıldı ve Taro idare bölgesi­ne bağlı bir idare çevresi merkezi oldu; Napolyon, maliye nazırı Lebrun’e Piacenza dükü unvanını verdi (nisan 1808). imparatoriçe Marie-Louise 1815-1847 arası Parma ye Piacenza düşesi oldu. Bourbon’lara verilen düklük, 1848 kargaşalıklarından sonra yeniden kurulduysa da haziran 1859 millî ayaklanmasıyle son dük Robert, unvanın­dan vaz geçmek zorunda kaldı ve Piacenza mart 1860 referandumuyle Piemonte’ye ka­tıldı. (L)

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİACENZA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PIRAZVANA veya PARAZVANA

Tarih 29 Mayıs 2009

PIRAZVANA veya PARAZVANA i. (fars. birazban’dan). Bıçak, kılıç v.b.de kabzanın içinde kalan kısım.
— Denize. Esk. Gemilerin sancak direkle­rine çekilen «Kur’an»ın konduğu ceviz ka­buğu biçimindeki gümüş kutunun kapağına yerleştirilen altın çember.
— G. santl. Esk. Kalemtıraşlarda madenî bölümle sapı birleştiren madenî parça. (M)

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PIRAZVANA veya PARAZVANA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PIHTILAŞMA

Tarih 29 Mayıs 2009

PIHTILAŞMA i. (pıhtılaşmak’tan pıhtı-laş-ma). Pıhtılaşmak eylemi, sıvı halden pıh­tı haline geçme.
— Biyokim. Fiziksel (ısı) veya kimyasal (asit, alkol, madensel tuz) bir etkenin koloi­dal eriyik halindeki bir maddeye etki yapa­rak onun katılaşmasına ve topaklaşmasına yol açması: Sıcaklık, asit ortamda protein­lerin pıhtılaşmasına yol açar.

Fizyol. Kanın pıhtılaşması. Bk. ANSiKL.
— Ted. Pıhtılaşmayı önleyici ilâçlar, kanın pıhtılaşmasını geciktiren veya önleyen mad­deler. Bk. ANSİKL.
— ANSiKL. Biyokim. Koloidal bir madde, içinde bulunduğu sıvıdan pıhtılaşma yoluyle ayrılabilir. Sıcaklık, soğukluk, buharlaşma, yabancı maddeler v.b. bu ayrılmayı sağlaya­bilir. (Pıhtılaşmanın, su kaybetmeden ileri geldiği sanılmaktadır. Pıhtılaşma flokülasyondan farklıdır, çünkü madde bir daha es­ki haline dönemez.)
Liyofil koloidal eriyikler, koloidi şişirmeyecek cinsten bir sıvı eklenmek suretiyle pıhtılaştırılır. Meselâ jelatinin veya arap zam­kının sudaki eriyiği alkol eklenerek pıhtılaştırılır; kauçuğun benzendeki eriyiği ase­ton eklenerek pıhtılaştırılır v.b. Akışkan lifoyob koloit eriyikler az miktar­da madensel tuz ilâvesiyle pıhtılaştırılır; li­yofil kolitler içinse çok daha yüksek mik­tarda tuz eklemek gerekir. Kullanılan ma­densel tuzların verdiği iyonların birleşme de­ğeri ne kadar yüksekse, tuz o kadar fazla etkili olur. Kalsiyumla baryum, sodyum ve­ya potasyumdan, alüminyumla demir kalsiyumdan, altınla platin alüminyumdan çok daha etkilidir v.b.
Pıhtılaşma yavaşsa, meselâ bu işlemi sağla­mak için gerekli elektrolitin dozu azıcık aşılmışsa, genellikle pıhtılaşmadan önce flokülasyon olur.
— Fizyol. Kanın pıhtılaşması. Damarların dışında, bir yara ile veya herhangi bir ya­bancı yüzeyle temasa gelen kan pıhtılaşır. Pıhtılaşma, plazma proteinlerinden biri olan fibrinojenin fibrin haline dönüşmesinden ileri gelir. Pıhtı aşağı yukarı bir saat sonra büzülür, içindeki serumu dışarı atar; serum üste çıkar; pıhtı, alyuvarlarla akyuvarları tutan bir fibrin ağından meydana gelir; serum ise fibrinojensiz kan plazmasıdır. Pıhtılaşma nazariyesi (1905′te Morawitz ta­rafından ortaya atıldı). Kan plazmasında protrombin denilen özel bir protein bulu­nur. Bu protein trombin’in etkisiz bir öncüsüdür. Protrombin iyonlaşmış kalsiyumla ve trombokinaz denilen hücre enzimiyle kar­şılaşınca trombine dönüşür. Trombin’in et­kisi altında fibrinojen, fibrin haline gelir. Morawitz’in nazariyesi hemen herkesçe ka­bul edilir. Anlaşmazlık, trombin’in, özellik­le protrombin’in etki sekiliyle ilgilidir. Fibrinojeri’in fibrine dönüşmesi tahlille anlaşı­lamamaktadır.
Kanın pıhtılaşması için kalsiyum miktarının belirli bir seviyede bulunması şarttır. Kal­siyumun yokluğu veya fazlalığı pıhtılaşmayı önler. Protrombin’in karaciğerde sentezi için K vitamini gereklidir. K vitamininden yoksun olarak beslenen bir pilicin kanında protrombin bulunmadığı ispatlanmıştır. Protrombin miktarı belirli bir oranın altı­na düştüğü zaman kanama meydana gelir. Bazı maddeler kanın pıhtılaşmasını engel­ler veya geciktirir. Bunlara pıhtılaşmayı ön­leyici madde denir; en önemlilerinden biri heparindir. Heparin bütün organlardan, özellikle akciğer ve karaciğerden elde edi­lebilir. Pıhtılaşma zamanı, belirli şartlar al­tında (kap, sıcaklık v.b.) pıhtılaşmaya yete­cek kadar fibrinin meydana gelebilmesi için geçen zamandır. Kanda, akışkanlık ile pıhtılaşma gücü arasındaki dengeyi koru­yan etmenler (antitromboplastin, antitrombin) bulunur. Pıhtılaşma gücünün artması (pıhtılaşma zamanının kısalması) trombozlara sebep olur. Bu durum flebit ve arterit vakalarında görülür. Pıhtılaşabilme yeter­sizliği (pıhtılaşma zamanının uzaması) ya K vitamini yokluğuna veya karaciğer hastalığı­na bağlı bir protrombin yetersizliğinden ve­ya hemofilinin fizyopatolojik temeli olan tromboplastin’in serbest hale geçememesin­den ileri gelir.
— Ted. Pıhtılaşmayı önleyici ilâçlar, hepa­rin ve K antivitaminidir. Bunlar, iyice be­lirli durumlarda verilmelidir ve ağır ihtilâtlarla karşılaşmak tehlikesi bulunduğu için, tim altında bulundurulmalıdır.
—Heparinin in vivo ve in vitro etki gösteren bir maddedir; heparin trombinin ve tromboplastinin etkisi yok edici nitelik taşıdığın­dan kanın pıhtılaşmasını değiştirir. Etkisi çabuk ve kısadır; pıhtılaşma testleri ve trombin zamanının ölçülmesiyle etki şek­li ayarlanabilir. Kanama halinde, en etkili antidot, damar yoluyle şırınga edilen protamin sülfat’tır.
—K antivitaminleri iki çeşittir: kumarinli ilâçlar ve indandion türevleri. Bunlar nor­mal pıhtılaşma için gerekli dört protein’in (faktör II [protrombin], faktör VII [pro­konvertin], faktör IX [antihemofilik B] ve faktör X [Stuartj) sentezine engel olarak dolaylı yoldan in vivo etki yapar. Bu ilâç­ların hepsi K I antivitamini gibi etki gös­terir. İlâcın etki hızı ile süresi, önce ilâcın yapısına, sonra sindirim yoluyle emilme hı­zına ve metabolizmasına, nihayet hastanın durumuna bağlıdır: karaciğer hücresi ye­tersizliği, K I vitamini yokluğu bunların etkisini artırır ve kullanılmamalarını gerek­tirir. Pıhtılaşmayı önleyici ilâcın birikmesi­ne ve tehlikeli hale gelmesine sebep olabi­lecek bir böbrek yetersizliği de bu ilâçlar bakımından sakıncalıdır. Tedavide kullanı­lan başlıca kumarinli ilâçlar şunlardır: bikamasetat defil, asenokumarol, dikumarol, dikumoksan, varfarin v.b. İndandion’un en önemli türevi fenindiondur.
Bu ilâçlara genellikle iyi dayanılır. En kor­kulu durum, ilâcın fazla verilmesinden ve­ya birikmesinden ileri gelen kanamalardır. Bundan ötürü pıhtılaşma ve özellikle protrombin miktarı devamlı kontrol edilmeli­dir.
Âcil durumlarda içinde faktör II, VII, IX, X bulunan derişik pıhtılaştırıcı bir madde (P.P.S.B.) damara şırınga edilerek prot-rombin miktarı normal hale getirilebilir; bu maddeye protrombin, prokonvertin, Stuart faktörü ve antihemofilik B kelimeleri­nin karşılığı olarak «P.P.S.B.» denir. In vivo etki gösteren pıhtılaşmayı önleyici ilâçların (heparin, dikumarol türev­leri) kullanılması trombozlu hastalıkların, özellikle flebitlerin seyrini tamamen değiş­tirmiştir. Eskiden flebit tedavisinde hasta 20 ilâ 40 gün hareketsiz bırakılırdı; doğum ve ameliyatlardan sonra, bazı lokal (varisli ülser) veya genel (tifo) hastalık hallerinde pıhtılaşmayı önleyici ilâçlar verilerek hastanın çabuk hareket ettirilmesi pıhtı oluşu­munu önler. Pıhtılaşmayı önleyici ilâçlar bazı ayak arteritlerinde, hattâ miyokard enfarktüsünde başanyle kullanılır. (L)

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PIHTILAŞMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Phormio

Tarih 28 Mayıs 2009

Phormio, Terentius’un komedisi, M.ö. 151′de temsil edildi; eserin yunanca aslı (Apollodoros Karystoslu’nun Epidikazomenos’u) günümüze ulaşamamıştır. Şunun bunun sır­tından geçinen Phormio, çeşitli aşk entrikalarıyle efendilerinin ikisini de evlendirmeyi başarır. Birincisinin (Phedria) ustaca bir do­lapla âşık olduğu gitarist kızı kurtarmak için gerekli olan, otuz maden ocağını elde eder. Kendini yakın bir akrabası gibi ta­nıttığı ikinci efendisi Antipho’nun da, Attike kanunları esaslarına dayanarak, mah­keme kararıyle, sevdiği yetim ve fakir Phanium’un kocası olmasını sağlar. Antipho’­nun babası Demipho bu evlenmeye karşı koyar, fakat öfkesi uzun sürmez: büyük bir yolculuktan dönen erkek kardeşi Chresnes Phanium’un evlilik dışı kızı olduğunu açıklar. Moliere, Scapin’in Dolaplarında, kanunları yakından tanıyan soytarı bir asalağın yönettiği, birbirine zıt duygular bakımından zengin olan bu komediden ilham almıştır. (-> Bibliyo.)

28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Phormio hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHİLADELPHİA,Philadelphia konvansiyonu,Philadelphia müzeleri,

Tarih 28 Mayıs 2009

PHİLADELPHİA, A.B.D.’de (Pennsylvania) şehir, 2 002 500 nüf. Philadelphia, Schuylkill ile Delavvare’in kavuşmasıyle olu­şan yarımada üzerinde kuruldu; ırmak de­rinliğinin fazla olması, denizden uzaklığına rağmen (160 km) büyük bir liman kurulma­sına yol açtı. 41 Milyon tonajla Houston ve New York’tan sonra A.B.D.’nin üçüncü limanı olan bu limandan maden filizi, pet­rol, şeker, yün, yağ bitkileri ithal edilir, kömür, tahıl, sanayi ürünleri (rafine şeker, makine eşyaları) satılır. Ağır sanayi yakın bir tarihte büyük ölçüde gelişti; petrol tas­fiyesi, demir sanayii, kimyasal ürünler. En önemli sanayiler imalât sanayileri ve tüke­tim sanayiidir: dokumacılık, konfeksiyon, makine (otomobil, vagon, lokomotif) sana­yii, gemi yapımı, ecza malzemeleri. Bu ik­tisadî gücü sayesinde şehir A.B.D.’nin üçün­cü malî merkezi haline geldi. Planlarını Penn’in çizdiği eski şehir çekirdeği bugün de iş merkezidir. Doğuda, Delaware boyunca, liman yakınında ve batıda Schuylkill bo­yunca sanayi ve işçi semtleri uzanır. İlk hücreyi meydana getiren yarımadanın öte­sinde de sanayi ve konut semtleri vardır: bunlar Delaware boyunca (West Philadel­phia, Manayunk, German-town) ve ırmağın doğusunda (Camden) uzanan şehre bağlı es­ki köylerdir.
• Tarih. Philadelphia, William Penn tara­fından (1682) kuruldu ve düzenlendi. Quaker’lerin yerleştiği modern bir şehir oldu. Şehre Alman ve İskoçlar da yerleştiler. XVIII. yy.da büyük ölçüde genişleyen ve sömürgenin fikir merkezi haline gelen şe­hirde ilk dergi 1741′de, ilk gazete de 1784′te yayımlandı. Phiiadelphia’da o zamandan kalma birçok anıt ve güzel konak vardır. Şehir başkaldırma hareketinde önemli rol oynadı ve 1774 ile 1775′teki ilk kongreler burada toplandı; Bağımsızlık bildirisi (4 temmuz 1776) burada imzalandı. 1790-1800 Arası A.B.D.’nin başkenti olan Philadelp­hia, XIX. yy.da köleciliğe karşı, puritan ve muhafazakâr bir şehir haline geldi. (L)
Philadelphia konvansiyonu, on üç A.B.D. eyaletinin meclislerini temsil eden ve 65 temsilciden meydana gelen kurucu meclis; oturumlara 55 temsilci katıldı. Başkanı George Washington, sekreteri Jackson olan ve üyeleri arasında Franklin, Madison ve Robert Morris bulunan konvansiyon, 27 eylül 1787′de A.B.D. anayasasını hazırladı; ancak 41 temsilcinin onayladığı bu anayasa 4 mart 1789′da New York kongresinde im­zalandı. Uzak görüşlü olan meclis, küçük eyaletlerin çıkarlarına saygı gösteren (her birinin iki senatörü olacaktı) uzlaştırıcı bir anayasa hazırlamayı başardı. Ayrıca kuzey ve güney eyaletlerine denge sağlayıcı bazı üstünlükler tanındı: güney eyaletleri mec­liste zencilerin sayısının üçte ikisi göz önün­de tutularak temsil edilecekti, iktisadî alanda da buna benzer bir dengeleme uygu­landı: kuzey eyaletleri köleliğin kaldırılma­sını, güney eyaletleri ise ticaret ve sanayiyi talimata bağlayan seyrüsefer kanunlarının kaldırılmasını istemekten vaz geçecekti. (L)
Philadelphia müzeleri, PENNSYLVANiA GÜZEL SANATLAR AKADEMİSl’nde yüz yılı aşkın bir zamandır beîîibaşîı amerikalı res­samların eserleri sergilenir. Oldukça zengin Olan PHİLADELPHİA SANAT MÜZESİ’nde sayısız roman ve gotik eser (Fransa, İtal­ya), seramik koleksiyonlar, demir eşya, in­ce marangozluk işleri, ısfahan fayansları ve halıları, çin yeşim taşları bulunmaktadır. Resim galerilerinde ilk italyan ressamlarının eserlerinden XIX. yy. ressamlarının eserle­rine kadar çeşitli tablolar sergilenir (Giot-lo. Botticelli, Bosch, Van Eyck, Van der Weyden, Rubens, Rembrandt, Poussin, Delacroix, Corot, Daumier, Courbet, Cezanne). PENNSYLVANİA ÜNİVERSİTESİ MÜZESİ, Mısır, Filistin, Yunanistan, Roma, Af­rika ve Meksika heykel ve eşyalarıyle Sa­rat müzesini tamamlar. (L)

28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLADELPHİA,Philadelphia konvansiyonu,Philadelphia müzeleri, hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHAPS

Tarih 28 Mayıs 2009

PHAPS i. Karışık gri, kahverengi, kırmızı ve beyaz tüylü güvercin; tunç rengindeki ka­natlan çok parlak madenî parıltılıdır; Avustralya’da yaşar. (L)

28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHAPS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİGMENT

Tarih 27 Mayıs 2009

PİGMENT i. (lat. pigmentum, boya maddesi’nden fr. k.). Biyokim. İçinde bulun­duğu dokuları renklendiren ve genellikle protit yapısında olan çeşitli maddelere ve­rilen ad. Bk. ANSiKL.
— Bot. Bitkisel pigmentler. Bk. ANSiKL.
— Res. Kullanılan asıltı ortamlarında eri­meyen veya boyayıcı nitelikleri ya da yük­sek örtme özelliği sebebiyle, korumak ve­ya süslemek amacıyle yapılan boya ve sı­vaları hazırlamakta kullanılan kuru, çoğu zaman ince toz halindeki madde.
Sert­leştirilmiş pigment, içine sertleştirici mad­de katılmış pigment.
Bileşik pigment, içine, sırf teknik sebeplerle bazı sertleştirici veya yardımcı maddeler eklenmiş pigment.
Madenî pigment, genellikle mekanik, çok nadir olarak da kimyasal bir usulle elde edilen ve koruma (aşınmaya, yenmeye karşı) veya süsleme (tunç rengi vermek) boyalarında kullanılan maden veya alaşım kaynaklı pigment.
Pigment macunu, pig­mentlerin bazı ezme sıvılarıyle karıştırıl­masından elde edilen macun.
— ANSİKL. Biyokim. Pigment’ler, bitki ve­ya hayvan dokularında erimiş halde, yahut billûrlaşmış veya şekilsiz tanecikler halin­de bulunur. Pigmentlerin biyolojik rolü ço­ğu zaman bilinmemektedir: meselâ deride ve saçlarda bulunan melanin, bitkilerin renkli kısımlarında bulunan antosiyanin bunlar arasındadır. Buna karşılık, bazı pig­mentlerin ne işe yaradığı bilinmektedir: meselâ bitkilerde yeşil pigment, yani klo­rofil, kandaki kırmızı pigment, yani he­moglobin ve türevleri, öd ve sidik pigment­leri bu arada sayılabilir. Pigmentlerin bir­çoğu solunum içinde, yani oksijen taşımada rol oynar; bu nitelik, moleküllerinde bir metalin bulunmasından ileri gelir: bu me­tal, hemoglobin için demir, klorofil için magnezyum, kabuklardaki hemosiyanini i-çin bakırdır v.b.

— Bot. Bitkisel pigmentler. Bitkilerde, ce ğişik renkler veren pigmentler bulur Bunlar arasında baş yeri klorofil alır; üstü yapılı bitkilerin ve bunlar aracılığıyle ha] vanların beslenmesinde klorofil baş rolü oynar. Gene bitkilerde bulunan ksanto: bazı kuru yapraklara ve karotene sarı re» gi verir. Suyosunlarında klorofilin yanı sı­ra fikoeritrin (kırmızı suyosunlan), fikc • santin (esmer suyosunlan), fikosiyanin (rr vi suyosunlan) gibi pigmentler de bulunur; bu pigmentler, yeşil bitkinin faydalar dığı ışıktan farklı dalga uzunluğu olan di­ğer ışınlarla gelen ışık enerjisini soğurma imkânını verir. Çiçeklerin rengi ise kofa larda genellikle eriyik olarak bulunan pig­mentlerden (antosiyanin) ileri gelir ve ba­ların rengi ortamın asit derecesine göre değişir. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİGMENT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİEZOELEKTRİK

Tarih 27 Mayıs 2009

PİEZOELEKTRİK i. (fr. piezo-electrique). Elektr. Çeşitli cisimlere uygulanan basınç veya şekil değişiklikleri yüzünden meydana gelen elektrik olaylarının tümü
Piezo-elektrik sabiti, belli bir basınç altındaki piezoelektrik bir kristalin yüzeyleri arasın­da meydana gelen potansiyel farkı ile bu basınç arasındaki oran katsayısı.

— ANSiKL. İki çeşit Piezoelektrik olayı vardır: bunlardan biri, üst üste konup sı­kıştırılan iki cismin karşılıklı yüzeyleri üzerinde eşit ve zıt elektrik yüklerinin mey­dana gelmesidir. Hiç bir kutuplanma özel­liği olmayan ve basınç kalktıktan sonra da devam eden bu elektriklenme, temasla elek­triklenme olaylarıyle ilgili gibi gözükür. J. ve P. Curie’nin incelediği ikinci piezoelek­trik olayı ise, aksine gerçek bir kutuplan­madır; bu olaya yalnız eğik yüzlü hemiedr billurlarda, özellikle turmalin ve kuvarsa rastlanır. Birkaç milimetre kalınlığında bir kuvars levhayı kendi optik eksenine paralel ve bir elektrik eksenine dik olarak yontup yüzlerine madenî levhalar yerleştirmekle bir çeşit piezoelektrik kondansatör yapılabilir. Kondansatörün armatürlerine bir basınç veya bir çekme kuvveti uygulanırsa, pozi­tif veya negatif bir elektrik yükü elde edi­lir. Bu tersinir bir olaydır, yani madenî levhaların elektriklenmesi kuvars levhada bir şekil değişikliğine yol açar (Lippmann tarafından keşfedilen ters piezoelektrik o-layı). Eğer, uygulanan akım alternatifse, periyodik hacim değişikliklerine uğrayan kuvars titreşir. Bu titreşimlerin frekansı akımın frekansına eşit olursa, rezonans meydana gelir ve salınımların genliği çok büyür.
Bu salınımların frekansı hiç değişmez. Bu yüzden, kronometrelerin denetlenmesinde ve kararlı radyoelektrik dalgaların üretimin­de kuvarsın piezoelektrik özelliklerinden yararlanılır. Ayrıca, sesötesi dalgaların üretiminde ve bulunmasında, basınç ve dar­belerin ölçülmesinde (bk. PiEZOGRAFi). bir maddenin radyoaktiflik şiddetinin belirlen­mesinde de kuvarsın prezoelektrik özelliği işe yarar.
♦ Sıf. Piezoelektrik özelliği taşıyan: Piezo­elektrik kuvars.
Piezoelektrik ile ilgili olan: Piezoelektrik kronograf, mikrofon. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİEZOELEKTRİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHANEUS,PHANG-NGA

Tarih 27 Mayıs 2009

PHANEUS i. Pislik yiyen iri böcek; göv­desi genellikle madenî renklerle kaplıdır; başı ve göğsünün ilk bölütü üzerinde çe­şitli büyüklükte boynuzcuklar vardır; Gü­ney Amerika’da yaşar. (Kınkanatlıların sca-rabeidae familyasından.) [Ll]
PHANG-NGA. Bk. fang-nga.

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHANEUS,PHANG-NGA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHACOPS,PHAEDON

Tarih 27 Mayıs 2009

PHACOPS i. Büyük petekgözlü trilobit. (Silüryen ve devonyen tabakalarda fosil olarak bulunur. Phacopidae familyasından.)
PHAEDON i. Madenî mavi veya yeşil renk­te oval gövdeli böcek. (Phaedon cochleariae tereliklere çok zarar verir; ayrıca turp, şal­gam, lahana ve hardala da saldırabilir. Kınkanatlıların chrysomelidae familyasından.) [L]

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHACOPS,PHAEDON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Ph

Tarih 27 Mayıs 2009

Ph, fosfor’un eski kimyasal sembolü. (L)
ph, aydınlanma birimi fot’un sembolü. (L)
pH [peaş] i. (p, potansiyel ve H, hidrojen). Kim. Sulu bir elektrolit çözeltisinin asit, nötür veya baz özelliği taşıdığını kolay ve kesin olarak belirtmek için Sörensen tara­fından ortaya atılan işaret.
— ANSîKL. Kim. Saf su, az da olsa, H+ ve OH— iyonlarına ayrılmıştır; meselâ 23 C’ta, H+ iyonları; [H+-] ile OH- iyon­ları: [OH—] şeklinde derişmelerin, suyun «iyon çarpımı» denilen çarpımı, [H+]. [OH-] = 10-14′tür; buradan, [H+] = [OH-] = 10-7 litrede iyongram bulunur. Bu çar­pım, asit veya bazların seyreltik sulu çözeltilerinde de aynı değerdedir; fakat, bir asit çözeltisinde [H+] iyonları [OH-] iyon­larından daha fazla, bir baz çözeltisin­de de bunun tam tersidir; meselâ, hidroklorik asidin bir desinormal (N /10) çözelti­sinde, yaklaşık olarak [H+] = 10-1, sod­yum hidroksidin N/10′luk çözeltisinde ise [OH-] = 10-1, yani [H+] = 10-13′tür. Sörensen, elektrolit çözeltilerini H+ iyon­larının derişikliği açısından nitelemek için, logaritmik bir işaretleme sistemi kullanma­nın daha elverişli olduğunu öne sürdü; ni­tekim pH = colog10 [H+] şeklinde gös­terilir. Bu ifadeye göre, 23° C’ta, saf su­yun pH’1- 7′ye, HC1′ün N/10′luk çözeltisinin pH’1/ 1′e, NaOH’ın N/10′luk çözeltisininki de 13′e eşittir. Daha genel bir şekilde, bir çözelti için [H+] = a. 10-n ise, pH = n
— log10 a olur. Çok basit olan bu işaret­leme büyük faydalar sağlar; meselâ 23° C’ta pH 7, nötürlük pH’ı, yani saf su veya kuvvetli baz ve kuvvetli asit tuzları gibi [H+] = [OH-] olan çözeltilerin pH’ıdır; 7′den küçük bir pH asit çözeltilerini, 7′den büyük olan bir pH da baz çözeltilerini be­lirtir; pH miktarı hem asit veya bazın cin­sine, hem de bunların çözelti içindeki derişikliğine bağlıdır. Böylece, kimyada, bi­yolojide v.b. belli bir dönüşümün gözlene­bildiği alan kesin ve basit bir şekilde be­lirlenebilir.
Demek ki bir sulu çözeltinin pH’ını deneysel olarak belirlemek büyük bir önem taşır. Bu belirlemede başlıca iki metot uygulanır: 1. çabuk, fakat daha az kesin sonuçlar veren renkölçme metoduyle; bu metot, çözeltiye batırılan renkli bir göstergenin renk deği­şimlerini incelemeğe dayanır, rengin dönü­şüm noktası aranılan pH’1 verir; 2. kesin so­nuçlar veren, fakat daha çok malzeme ge­rektiren elektrometri metoduyle; bir elektrometre yardımıyle, iki sivili bir pilin elektromotor kuvveti ölçülür; bu sıvılardan biri incelenecek çözelti, öbürü de pH’1 sıfır olan bir karşılaştırma çözeltisidir; bu çözel­tilerin içine platin kaplı iki elektrot dal­dırılır ve elektrotların çevresinden gaz ha­linde hidrojen dolaştırılır. Nernst’in bul­duğu bir formüle göre pilin elektromotor kuvveti bulunur:

formul1

veya [H+]o = 1 olduğunu göre, e volt = 0,058 2 pH bulunur.
Kalomelli elektrotlara bağlanmış cam elekt­rotlar veya kinhidronlu elektrotlar kullan­mak daha elverişlidir; bu usulde sonucun kesinliği, pH biriminin yaklaşık olarak yüzde veya iki yüzde biri kadardır.
— Bot. Çeşitli bitki türlerinden her biri, pH’1 birbirine oldukça yakın iki değer ara­sında bulunan topraklarda ancak yaşaya­bilir. Bulundukları pH bölgesine göre bit­kileri çok asitsever (4-5: kartal eğreltiotu, funda, rhododendron), orta asitsever (5-6), .az asitsever (6-6,5); nötür (6,5-7,5) ve baz-sever (7,5′in üstünde: filbahar, yer orki­deleri, şimşir, potentilla) diye sınıflandırabiliriz.
— Fiz. ve Biyol, tç ortam olarak düşünü­len normal kanda hafif bir alkali tepkimesi vardır ve pH’ı belirli olarak 7′ye eşittir. Alkalilik artarsa pH büyür, asitlik artarsa pH küçülür; ama pH’ın artma veya eksil­mesi küçüktür, aksi halde organizma ölüm tehlikesiyle karşılaşır. Asit-baz dengesini korumak için asit fazlalığını doyuracak bir alkali yedeklenmesi gereklidir. Bu yedeklenme özellikle sodyum tuzları ve amonyaklı bileşikler şeklindedir. Alkali yedek­lenmesi arttığı zaman tetanide olduğu gibi alkaloz görülür; pH küçülür ve 6,8′in al­tına düşerse şeker hastalığında veya per­hiz komalarında olduğu gibi asidoz görü­lür. Bundan dolayı kandaki pH değişim­leri fizyoloji ve patolojide çok önemlidir; bununla beraber ölçülmesi nazik bir iştir ve genellikle klinikte alkali yedeklenmesinin ölçülmesiyle yerinilir. Oysa sidik, tükürük, dölyolu mukusundaki pH’ın ölçülmesi ko­laydır ve sık sık baş vurulan bir işlemdir.
— Toprak bil. Toprakların pH’ını bilmek, en başta toprağın tipini anlamak ve iş­lenme şeklini tayin etmek imkânmı verir. Bundan toprağın şimdiki asitlik derecesi ve H iyonlarının yoğunluğuna göre emici bi-i e siklerin doyma derecesi anlaşılır. Topra­ğın pH’1 3,5 ile 9,5 arasında değişir; bazı batak topraklarınki birinci rakama yakla­şır, kurak bölgelerdeki alkali topraklarınki ise ikinci rakamı bulur. Fakat ılıman ik­lim bölgelerinde 4,5 pH en düşük derece (çam ormanlarındaki podzollu topraklar), 8,5 pH ise en çok kireçli toprakların de­recesidir. pH bitki örtüsünün, topraktaki madensel bileşiklerin etkisi altında yer yer değiştiği gibi, toprağı arındıran iklim şartlarının durumuna göre bölgesel olarak da değişir. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Ph hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETROVSK – ZABAYKALSKIY

Tarih 27 Mayıs 2009

PETROVSK – ZABAYKALSKIY, S.S.C. B.’de şehir, Orta Sibirya’da, Baykal gölü­nün doğusunda, Transsibirya demiryolu hattı üzerinde; 27 600 nüf. Demir madenleri ve demir çelik fabrikası (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETROVSK – ZABAYKALSKIY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETROŞANİ

Tarih 27 Mayıs 2009

PETROŞANİ, Romanya’da şehir, Erdel’de (Hunedoara bölgesi), Jiu kömür havzasında; 14 100 nüf. Sanayi merkezi. Maden ensti­tüsü. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETROŞANİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİEDRAS NEGRAS

Tarih 26 Mayıs 2009

PİEDRAS NEGRAS, esk. Ciudad Porfirio Diaz, Kuzey Meksika’da şehir. Bravo del Norte ırmağı kıyısında, Eagle Pass (A.B.D.) şehri karşısında; 27 600 nüf. Me­talürji; çinko dökümhanesi. Bölgede kömür ve çinko madenleri. (L)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİEDRAS NEGRAS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİCTOU

Tarih 26 Mayıs 2009

PİCTOU, Kanada’da (New-Scotland) kasaba, Northumberland boğazı kıyısında; 4 500 nüf. Maden kömürü. Tersaneler. (L)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCTOU hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Petrolün coğrafyası

Tarih 26 Mayıs 2009

Petrolün coğrafyası
Bilinen petrol rezervleri, özellikle büyük kömür rezervleriyle karşılaştırılınca çok az­dır. Bununla birlikte, yeni petrol yatakla­rının bulunması, üretimden biraz daha hızlı bir tempoda gelişmektedir. 1939′dan beri, kesin rezervler 6 misli, üretim ise hemen hemen 3 misli artmıştır. Petrol rezervleri,5 000 milyar tonluk kömür rezervlerine kar­şılık, 30 milyar tondur ve yeyüzüne düzen­siz bir şekilde dağılmıştır. A.B.D.’de yüzde 16, S.S.C.B.’de yüzde 5, Venezuela’da yüz­de 6, Uzakdoğu’da yüzde 2, Ortadoğu’da yüzde; 66 oranında petrol rezervi vardır. An­cak bu rezerv dağılımı zamanla değişikliğe uğrar. Bazı bölgelerde, yeraltında petrol yataklarının bulunduğu kanısını uyandıran belirtilere rastlanır. Petrol araştırmalarının başarılı sonuçlar vermesi, Sahra yatakla­rının önemini ortaya koymuştur. Orta As­ya, Amazon çanağı ve diğer bölgeler, bü­yük petrol imkânlarına sahip ülkeler ola­rak kabul edilir. Petrolün aranması ve iş­letilmesi, büyük yatırım imkânlarına, güçlü bir sanayi temeline sahip, bilim seviyesi yüksek kuruluşlar tarafından yapılır. Rafinaj için uygulanan sayısız işlem, teknik bakım­dan, ancak büyük rafinerilerde verimli ola­rak gerçekleştirilebilir. Rafinaj sanayii bü­yük yatırımlar gerektirdiği için, ham pet­rol işletmeleri gibi dağınık değil, belli mer­kezlerde toplanmış haldedir. Petrol üreti­minin gelişmesi henüz çok yenidir; fakat bu gelişme çok hızlı olmuştur. 1870′ten 1890′a kadar, o zamanlar yalnız aydınlat­mada kullanılan petrol üretimi, 0,7 milyon tondan 10 milyon tona ulaştı. Daha bu tarihte, birinci üretici olan A.B.D.’yi (6 milyon ton), Rusya (Baku bölgesi), Indonezya, Meksika takip ediyordu, 1900 Yı­lında dünya üretimi 20 milyon tona yük­seldi ve XIX. yy.ın sonundan itibaren pet­rol üretimi her on yılda iki misli arttı.

XX. yy.ın başında, üretimi, nakliyatı, ra­finajı ve petrol ticaretini kontrol eden bü­yük malî kuruluşlar iyiden iyiye güçlendi. Lamba ile aydınlanmanın yerini elektrikle aydınlanmanın aldığı sanayi ülkelerinde, petrol sanayii için yeni ve önemli pazar­lar doğdu: patlamalı motorların yapımı, uçak ve otomobil sanayiinin gelişmesi, pet­rol ürünlerine duyulan ihtiyacın artmasına yol açtı. Kütle birimi başına enerji gücü kömürünkünden daha büyük olan (benzin için, kilogram başına 12 000 ile 13 000 kilo kalori olmasına karşılık, kömür için 8 000 ile 9 000 kilo kalori) ve daha elverişli bir şekilde kullanılan petrol, sadece gemilerde ve demiryollarında değil, diğer birçok sanayi dalında da kömürün yerini aldı. Pet­rol, sanayinin hemen hemen bütün yağla­yıcı ihtiyacını karşıladı; petrol ve rafinaj alt ürünlerinden çok sayıda madde elde edilebildiği için, kimya sanayii sektörü, petrokimya gelişti. Ayrıca petrol üretimi de büyük ölçüde arttı; 1929′da 205 milyon to­na, 1938′de 282 milyon tona ulaştı. İkinci Dünya savaşından sonra, petrol ürünleri, bugüne kadar görülmedik bir hızla arttı ve günümüzde 1 milyar tonu aştı. 1920′de pet­rol, bütün dünyada kullanılan enerjinin yüz­de 12’sini meydana getiriyordu, fakat bu oran bugün yüzde 37′ye yükselmiştir. Aynı süre içinde, petrol yataklarıyle birleşmiş yataklarda bulunan tabiî gaz üretimi yüzde 3′ten yüzde 15′e yükseldi, üretimdeki bu ar­tış, petrol coğrafyasında bazı değişikliklere yol açtı. 1939′dan önce dünya petrolünün dörtte üçünü üreten ve ilk ihracatçılardan olan A.B.D. bugün ancak yüzde 36 ora­nında petrol üretir ve üreticilerin arasında birinci şifayı işgal etmesine rağmen, günü­müzde en büyük ithalâtçılar arasına girmiş­tir. Kaliforniya’da petrol üretimi 1920 yılın­da ilerlemeğe başladı ve eski Pennsylvania ile İndiana yataklarının yerine geçen en eski yataklardan «Mid Continen»ın üretimi­ne katıldı. 1930-1940 Yıllarından sonra Texas ve Lousiana yatakları bulunarak işle­tilmeğe başlandı; bu yataklar bugün A.B.D. üretminin üçte ikisini karşılar. Orta Kanada’nın son yıllardaki üretimi dünya üre­timinin yüzde 2,5ini buldu. Dünya üretimi­nin yüzde 16’sını karşılayan Venezuela’da petrol üretiminin gelişmesi 1929′da başlar.
Amerika kıtası bütünüyle dünya petrolünün yüzde 58′ini üretir. Rusya oldukça eski Azerbaycan (Baku) yatakları ve yeni bulu­nan Batı Ural petrol yatakları sayesinde ikinci durumdadır. Ortadoğu ülkeleri İkinci Dünya savaşından sonra büyük miktarda petrol üretmiştir. Dünya üretiminin dörtte birini karşılayan bu ortadoğu ülkeleri ara­sında en önemlileri şunlardır: Kuveyt, Suu­dî Arabistan, İran, Irak ve Katar. Batı Avrupa’nın (Almanya, Fransa, Avusturya) ve Uzakdoğu’nun (İndonezya, Borneo v.b.) üretimi (yüzde 2,5) oldukça düşüktür. Araştırmacılar tarafından uzun süre önemsen­meyen Afrika, Cezayir Sahrası’nda (Hassi-Mesud, Ecele) ve Libya’da petrol yatakları­nın bulunmasıyle büyük bir önem kazandı. A.B.D. ile S.S.C.B.’nin dışında, büyük mik­tarda petrol tüketen ülkeler, büyük üretici ülkeler değildir. Bu sebeple ithalâtçı ülke­lerin girişimiyle büyük bir milletlerarası petrol trafiği doğdu ve bu ürün milletler­arası ticarette tonaj bakımından ilk sıravı aldı.
Petrolün karadan nakli genellikle pipeline’larla yapılır. Bu hattın dörtte üçü A.B.D.’dedir. S.S.C.B.’de de bu tür şebekeler hız­la gelişmektedir. Tankerlerle deniz nakli­yatı, uzun mesafeler arasındaki trafiğin bü­yük bir kısmını karşılamaktadır. Petrol ge­mi filosu dünya ticaret tonilatosunun üçte biridir. Büyük ithalâtçılar bu filonun büyük bir kısmını ellerinde tutmaktaysa da, Li­berya ve Panama bandıralı gemiler de vardır. Miletlerarası petrol trafiğinin başlı­ca iki kutbu vardır: A.B.D. ve Büyük Bri­tanya’ya ihracat yapan Venezuela ve özellik­le Batı Avrupa’ya ihracat yapan Ortadoğu Sosyalist ülkelerin dışında, petrol dünyasın yatakları araştıran ve işleten, pipe-line’lan döşeyen, büyük petrol nakliyat şirketlerin düzenleyen, rafineriler işleten (ve bu sebeple kimya sanayiinin büyük bir kısmına etki eden), ulaştırma ve ticaret yollarını elinek tutan büyük firmalar organize eder. Bu şirketler arasında, 1867′de A.B.D.’de Rcc kefeller tarafından kurulan ve 1911′de birçok şubeye ayrılan Standard Oil en eskisidir. Bu, dünyadaki petrol şirketlerinin en büyüğüdür ve A.B.D.’nin dışında, etkisi Venezuela ve Ortadoğu’ya kadar yayılmıştır. Başlıca üretim alanı Ortadoğu olan British Petroleum ile kolları bütün dünyaya yayılmış olan Royal Dutch Shell’de ingiliz serma­yesi ağır basar. Büyük petrol şirketleri arasındaki ilişkiler çok sıkıdır ve yedi büyük şirket (dört amerikan: Standard Oil, Texas Oil company, Gulf Oil, Socony Mobiloil şirketi; iki ingiliz: Shell ve British Petroleum şirketi ve Fransız Petrol şir­keti) bir milletlerarası kartel kurmuştur; bu kartel, maliyet Jiyatı ne olursa olsun ve A.B.D. hariç, satıldığı ülke neresi olursa olsun, petrolün tek bir fiyatla satılmasını, dövizle ödenmesini ayarlar (petrol, malî yönden, üretildiği ülkenin değil de, işleten şirketin bağlı bulunduğu devletin uyrukluğundadır) ve üyeleri için üretim tüzüğüyle kotaları tespit eder.
Petrol, büyük kuruluşların yaşamasında çok önemli bir yer tutar; ortaya konan malî imkânlar çok büyüktür, elde edilmesi as­kerlik açısından çok önemlidir; bu yüzden bu enerji kaynağına bağlı meseleler günü­müzde milletlerarası stratejinin temel unsur­larından biri haline gelmiştir. Günümüzde petrol, üretiminin yaklaşık ola­rak yüzde 40′mı sağladığı bir enerjinin baş­lıca kaynağıdır. 1960-1967 Arası petrol üre­timi yılda 100 Mt civarında artarak 1 054 Mt’dan 1 758 Mt’a yükseldi. Bu yükselme böl­gelere göre büyük farklar gösterir, bu yüz­den üretim coğrafyası oldukça değişmiştir. 1960′ta Kuzey Amerika hâlâ dünya petrol üretiminin üçte birinden fazlasını sağlardı; 1967′de ise üretiminin 480 Mt’a çıkmasına rağmen (A.B.D., 433 Mt) bu oran yüzde 27′ye düştü. 1960′ta dünya petrolünün yüz­de 25′ini sağlayan Ortadoğu bugün, Kuzey Amerika’yı geçmiştir (505 Mt). 1967′de Su­udî Arabistan ve İran (her biri 130 Mt), Kuveyt (115 Mt) ve Irak (60 Mt) bu bölge­nin başlıca petrol üreticileriydi. Aynı yıl, özellikle hızla gelişmekte olan S.S.C.B. üre­timi sayesinde sosyalist dünya, petrol üretiminin yüzde 20’sini sağladı (üretim 1960′ta 148 Mt iken, 1967′de 290 Mt’a yükseldi). 3 aslıca üretici olan Venezuela’nın üretimi çok az artmakta (1967′de 185 Mt), Latin Amerika’nın ve Antiller’in dünya üretimin­deki payı devamlı olarak azalmaktadır (1967′de yüzde 14,4); İndonezya dışında Uzakdoğu’nun petrol üretimi önemsizdir (26 Mt). Petrol üretimindeki en önemli olay Or­tadoğu üretiminin gelişmesi ve Sahra’nın büyük petrol üretim bölgeleri arasına gir­mesidir. 1960-1967 Arası Sahra’nın dünya petrol üretimindeki payı yüzde 1′den 8′e yükseldi. Libya, büyük petrol üreticileri arasına girdi (1961′de 0,7 Mt, 1967′de 80 Mt’dan çok); Cezayir ise 1967′de 38 Mt üretti. Petrol üretimine yeni başlayan Nijerya hız­la gelişmektedir (1967′de 15,5 Mt’dan çok). Sosyalist ülkeler dışında Batı Avrupa’nın petrol üretimi önemsizdir (dünya üretimi­nin yüzde 1,1′i; batı Almanya 8 Mt). Bu­na karşılık ihtiyaçlarının günden güne art­ması dünya üretiminin üçte birini kapsayan petrol ticaretinin önemini açıklar. Batı Av­rupa’nın petrol üretimi 20 Mt’u bulmazken tüketimi 350 Mt’u aşar. Kuzey Amerika’nın büyük ölçüdeki üretimine rağmen ortalama 100 Mt’luk açığı vardır (Japonya’nın bugün yaklaşık olarak kullandığı miktar). 1965′-te 55 Mt kapasitesi olan petrol filosu, dün­ya ticaret filosunun yüzde 35′ini meydana getiriyordu. Gemi boyutlarının gittikçe bü­yümesi (bazıları 200 000 t’u geçer), bu alan­daki gelişmeyi açıklar, üretim ve tüketimin artışına paralel olarak tasfiye kapasitesi de artmıştır. Bu kapasite A.B.D.’de 500 Mt’u aşar, S.S.C.B.’de 200 Mt’dur; ingiltere’de, Batı Almanya’da, Japonya’da, Fransa’da ve İtalya’da 60-100 Mt arasında değişir. Pet­rol üretimi yapılmayan ülkelerdeki rafine petrol üretiminin bir kısmı yeniden ihraç edilir. Bu ülkelerin bazılarında rafineriler artık ithal limanlarında değil de tüketim bölgelerine yakın yerlerde kurulmağa baş­lanmıştır.
• Türkiye’de ilk petrol aramaları 1887′de Ahmed Necati Bey tarafından pek derin ol­mayan sondajlar şeklinde İskenderun çev­resinde yapıldı.
1890′da Abdülhamid II, Musul ve Bağdat vilâyetlerindeki petrol belirtilerini «emlâki şahane» olarak kaydettirdiği zaman, bu böl­gede ancak, tabiî şekilde sızan petrollerden yararlanılıyordu. 1892′de Mürefte’de Gazi-köy yakınlarında petrol belirtileri görülerek bir şirket kuruldu; fakat faaliyete geçmedi. 1897′de Mürefte dolaylan bir fermanla (Av­rupa Petrol şirketi) Halil Rıfat Paşaya ve­rildi. 1899′da «European Petroleum Com­pany, Londra’dan Adyaseviç adlı bir uz­mana burada jeolojik bir etüt yaptırdı. Horadere’de 1900′de açılan 98,5 m’lik bir ku­yuda petrole rastlandı; bir süre, günde 2 tona kadar petrol alındıktan sonra verim azaldı. 1901′de bu verim yeterli görülmedi­ği için kuyu terkedildi. 1913-1914 Yıllarında Halil Rıfat Paşa, imtiyaz hakkını Avustur­yalı Stanislas Mihailiki’ye devretti; fakat Birinci Dünya savaşının başlaması üzerine işlerine son verildi. 1916-1917 Yıllarında rus işgali altında bulunan doğu illerinde rus je­ologları tarafından Kürzot, Hasankale, Tercan ve Katranlı dolaylarında petrol ara­maları yapıldı. Cumhuriyetin ilânından son­ra ülkedeki petrol aramaları devlet tarafın­dan yürütüldü. 1926′da 792 Sayılı Petrol ka­nunu çıkarıldı. Bu kanun hükümlerine göre Türkiye cumhuriyeti sınırları içinde bütün petrol arama ve işletilme hakları hüküme­te verildi. 20 Haziran 1935′te 2804 Sayılı ka­nunla kurulan Maden Tetkik ve Arama ens­titüsü, altın ve kömür idareleriyle birlikte, petrol arama ve işletme idaresi de, bu ku­rumun içinde yer aldı.. M.T.A. enstitüsü tarafından yürütülen bü­tün petrol faaliyetleri, petrol bulunan Raman – Garzan bölgeleri ve Batman’da yapıl­mış olan modern rafineri, mart 1954 tarihli ve 6326 Sayılı Petrol kanunu gereğince Tür­kiye Petrolleri A. O.’na devredildi. M.T.A. tarafından 1939′da Gercüş’te açı­lan bir sondajda petrol izi görüldü ve Maymune boğazında Raman -1 sondajına baş­landı. 20 Nisan 1940′ta 1 048 m’de petrol bu­lundu. Raman – 1 ilk günlerinde 11 ton pet­rol verirken sonraları verim düştü ve 1944′te yüzde 98 oranında su verdiğinden kuyu terkedildi. Raman dağının durumunu tes­pit etmek üzere R-2, R-3 ve R-6 numaralı sondajlar yapıldı. Bu kuyulardan iyi sonuç­lar elde edilemedi. 1945′te R-8 kuyusu açıl­dı, 1 361 m’de petrol bulundu, bu kuyudan günde 28 ton petrol elde edilmesiyle Raman sahasında ilk önemli sonuç elde edildi. Da­ha sonra açılan R-9, R-12 kuyularından alınan sonuçlar Raman sahasında iktisadî değerde petrol olduğunu gösterdi 1951′de Raman sahası işletmeye açıldı. Garzan’da 1945′te bir deneme sondajı yapıldı, bazı iz­lere rastlandı. Aynı bölgede ikinci sondaj 6.II.1951′de yapıldı ve 1 500 m’den pompa ile günde 50 t üstünde petrol elde edildi. Garzan sahasında işletmeye açılmak üzere istihsal sondajları yapıldı ve saha geliştiril­di.
T.P.A.O., Batman rafineri tesislerini işlet­meye açtı ve sondajlara devam etti; bu ça­lışmalar sonucu 6 ayrı petrol sahası bulun­du. Yeni bulunan 8 saha şunlardır: 1. Ger­mik sahası (bulunma tarihi: 1.IV.1958). 1944′te M.T.A. tarafından bulunduğu halde 1956′da işletmeye açılabilen Garzan sahası­nın batıya doğru bir devamı olan Germik sahası, daha küçüktür. Bugüne kadar 9 ku­yu açılmıştır. Garzan petrolüyle aynı özel­likte olan Germik petrolü 23 APİ derece­lidir; 2. Mağrip sahası (bulunma tarihi: 12. V.1961). Garzan sahasından 12 km kadar kuzeydedir. Bugüne kadar 21 kuyu açıldı; bun­lardan çoğunda petrol yoktur; 3. Batı Raman sahası (bulunma tarihi: 18.VII.1961). Bugün için Türkiye’de bilinen rezervlerin en büyüğüdür. Raman dağından 16 km batıda yer alır. Günde 100-300 varil arasında pet­rol veren bu sahadan elde edilen petrol çok ağırdır ve içinde yüzde 5′ten fazla kükürt vardır. APİ derecesi 13,3′tür. Bugüne kadar 66 kuyu açıldı; 4. Kurtalan sahası (bulun­ma tarihi: 22.X.1962). Bugüne kadar 2 son­daj yapıldı; birincisinden bir miktar petrol elde edildi. İkinci sondaj kuru çıktı ve küçük olduğu anlaşılan saha henüz gelişme imkânı bulamadı; 6. Çelikli sahası (bulun­ma tarihi: 24.X.1963). Mağrip sahasının 15 km kadar kuzeyinde bulunan bu sahada Türkiye’nin en hafif, dolayısıyle de kendi­liğinden fışkıran petrolü bulundu. Petrolün APİ derecesi 40′tır; 7. Malehermo sahası, Petropar’dan devir alındı (10.XI.1965). APİ 32; 8. Adıyaman sahası, yeni keşfedildi (1970). American Overseas şirketi 11 eylül İ958′de Adıyaman iline bağlı Kâhta ilçesi yakınında petrol buldu. Kâhta petrol sa­hasını, Ersan Petrol Sanayii A. Ş. 1962′de satın aldı. Buradaki petrolün APİ derecesi 12′dir. Kâhta çevresinde 5 kuyu açıldı; üçünde petrole rastlandı, ikisi kuru çıktı.
Türkiye’de bugün faaliyet gösteren yaban­cı petrol şirketlerinden Mobil’in petrol sa­haları şunlardır: 1. Bulgurdağı (bulunma tarihi: 31.VII.1960). Adana havzasında, Adana’nın 30 km kuzeybatısında bulunan Bulgurdağ sahasının petrol rezervi 20 milyon varil kadardı. APİ 39; 2. Batı Raman-101 (bulunma tarihi: 18.V.1962). Buradaki petrol çok ağır (14°AP1) ve çok kükürtlüdür (yüz­de 6). Bu saha, sonradan T.P.A.O.’na satıl­dı; 3. Silvanka – I (bulunma tarihi: 3.X. 1962). 2 280 m derinlikte bulunan petrol ol­dukça ağır ve kükürtlüdür. (Gravitesi 20° APİ ve kükürt yüzde 0,3). Bu saha da son­radan açık artırma sonucu T.P.A.O.’na sa­tıldı. 4. Şelmo (bulunma tarihi: 9.VI.1964). Rezerv miktarı 12 milyon varil kadar tahmin edildi (APİ derecesi 34,5°, kükürt yüz­de 1,12).
Yabancı şirketlerden Shell 1960′tan itibaren Diyarbakır dolaylarında yoğun arama ve sondaj yaptı ve 7 ayrı sahada iyi kaliteli ve hafif petrol çıkardı.
Kayaköy (1961′de bulundu; APİ derecesi 38,5); Kürkan (1963′te bulundu; APİ dere­cesi 31,4); Beykon (1964′te bulundu; APİ 33,2); Batı Kayaköy (1964′te bulundu; APİ 34,7); Şahaban (1966′da bulundu; APİ 34,0); Güney Kürhan (1967′de bulundu; APİ 34,7): Piyanko (1968′de bulundu; APİ 33,03). Türkiye’de ham petrol üretimi çalışmaların­dan ilk sonuçlar 1955 yılında alındı (T.P.A.O. 178 596 ton). Türkiye Petrolleri A.O. ertesi yıllarda üretimini 300 000 tonun üstüne çı­kardı (1956; 305 616 t; 1957; 298 139 t; 1958: 238 543 t; 1959: 372 889 t; 1960: 362 485 t). 1961 Yılında Shell ve Mobil kuyularının da faaliyete geçmesiyle yıllık ham petrol üre­timi 443 734 tonu buldu (T.P.A.O. 414 271 1; Shell 15 261 t; Mobil 14 202 t). Ertesi yıl üretim 595 464 tonu buldu (1962: T.P.A.O. 510 670 t; Mobil 51 795 t; Shell 32 999 t). 1963 Yılında ERSAN Petrol Sanayii A.O.-nın da katılmasıyle, petrol üreten kuruluş sayısı dörde çıktı ve yıllık üretim 1965′te 1 milyon, 1966′da 2 milyon, 1968′de 3 mil­yon tonu aşacak oranda artmağa devam etti (bk. 1963 – 1971 YILLARI HAM PETROL ÜRETİMİ şeması). Bu üretim şemasına göre, 1955-1970 yılları boyunca Türkiye’de üretilen ham petrol toplamı 24 439 617 tondur (T.P. A. O. 10 763 059 t [17 yıl]; Shell 9 344 127 t [11 yıl]; Mobil 3 949 606 t [11 yıl]; Ersan 382 825 t [8 yıl]).

— Gıda sanay. Petrolden besin üretimi. Petroldeki parafinden yararlanarak çeşitli bakterilerin üretilmesiyle, parafince fakirle­şen petrol ucuza rafine edilir ve daha önemlisi, ölen ve otolize uğrayan bakteriler toplanıp besin maddesi olarak kullanılır; bu madde, proteini bol, yardımcı bir besin­dir, vücut tarafından kolayca kabul edilir ve sindirilir; tatsızdır ama içine bazı mad­deler katılarak çok lezzetli hale getirilebilir

Petrolden besin üretimiyle ilgili araştırma­ları, 1962′de Champagnat yönetiminde British Petroleum başlatmıştır. Shell’in araştır­ma laboratuvarlarında da buna benzer ça­lışmalar yapılmakta ama bakteriler parafin yerine metanla beslenmektedir.
— 1da. huk. Petrolün günümüzde büyük önemi olması, Türkiye’de, genel maden ka­nunu dışında, bir Petrol kanunu çıkarılma­sına yol açmıştır. Anayasa da, tabiî servet­ler ve kaynaklarının devletin hüküm ve ta­sarrufu altında bulunduğunu, kural olarak bunların aranması ve işletilmesi hakkının devlete ait olduğunu belirtir. Ancak, devle­tin özel teşebbüsle birleşmesi veya doğ­rudan doğruya özel teşebbüs eliyle arama ve işletme faaliyetine girişilmesi, kanunun açık izniyle mümkündür. Ko­nuyu düzenleyen Petrol kanunu da, tabiî servetler arasında bulunan petrol kaynakla­rının devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu belirtmiştir. Bununla beraber bu kanunun, 2. maddesiyle belirlenen amacı, Türkiye cumhuriyeti petrol kaynaklarını özel teşebbüs eli ve yatırımlarıyle hızla, ara vermeden ve verimli bir şekilde geliştirilip değerlendirilmesi ve bu amaca uygun olduğu oranda Türkiye içinde yabancı petrolle yapılan petrol ameliyelerinin gelişmesini sağlama, devletin rolünü azalttığı ve Anaya­sanın istisna olarak koyduğu bir imkânı ku­ral kabul ettiği için Anayasa ile zor bağda­şır görülmektedir. Bu sebeple, Türkiye’de uzun tartışmalar yapılmışsa da, Petrol ka­nunu yürürlüktedir ve asıl düzenlemeyi bu kanun yapmaktadır. Petrol kanununun tanımlamalarına göre: yerden çıkarılan veya çıkarılabilen sıvı veya gaz halindeki bütün tabiî hidrokarbonlara, sıvı petrol veya gaz­la birlikte üretime elverişli olan veya bun­ların içinde erimiş bulunan bütün asfalt ve öteki katı hidrokarbonlara ve bu madde­lerden çıkan hidrokarbon ürünlerine petrol denilir.
• Petrol ameliyesi. Petrol kanunu, arama, keşif, gelişim, üretim, tasfiye ve bunlarla ilgili faaliyetlerle, petrolün ve petrol ürün­lerinin bulunması, nakledilmesi, satılması ve bu işler için gerekli enerji ve su tesisleri­nin, bina, kamp ve öteki bütün tesislerin, teçhizatın yapımı, kurulması ve işletilme­siyle ilgili çalışmaları petrol ameliyesi (iş­lemi) olarak niteler. Petrol ameliyeleri ida­rî bir karara dayanılarak yürütülür. Ameli­yeler iki ana gruba ayrılır: 1. arama, pet­rol, devletin hüküm ve tasarrufu altında bu­lunduğu için, petrolün bulunabileceği top­rağın maliki, arama hakkına sahip değildir. İdarenin izniyle arama yapılır ve iktisadî işletmeye elverişli miktarda bir petrol birikintisini ihtiva ettiği tespit edilen yeryüzü parçası, yani petrollü arazi keşfedilir. Ara­ma, kanunun kullandığı teknik terimle je­olojik istikşaf ve petrol bulmak veya pet­rollü arazinin genişliğini tespit etmek amacıyle tecrübe kuyuları açılması demek olan arama sondajlarıyle tamamlanır; 2. işletme, keşiften sonra petrolün üretimi, tasfiyesi, satışı gibi faaliyetleri kapsar, işletme hak­kının ilgili olduğu alana da «işletme saha­sı» denilir. Bütün petrol ameliyeleri idare­nin verdiği izin belgeleriyle yürütülür.

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Petrolün coğrafyası hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Petrol sanayii

Tarih 26 Mayıs 2009

Petrol sanayii
Yuda bitümü gibi petrol aflörmanları, Es­kiçağdan beri, eczacılıkta veya kaba yağla­mada kullanılmak için işletilmiştir. Daha XVIII. yy.da Rusya ve Alsace’ta petrol da­mıtıldığı halde, gerçek petrol sanayii 1859′da TitusvilleMe (Pennsylvania), Drake tarafın­dan açılan ilk petrol kuyusuyle başladı. Teknik gelişmenin bunu izleyen büyük aşamaları şöyle sıralanabilir: 1860-1885, gazyağı devri; diğer damıtma ürünleri henüz uygulama alanına girmemiş­tir;
1885-1900, petrol yağlarının, sanayide ve evlerde yağlama yağı olarak kullanılan bit­kisel yağların yerini alması;
1900-1914, benzin devri; otomobilin yaygın­laşması yeni petrol bölgelerinin bulunması­nı ve işletilmesini gerektirdi; 1914-1930, sürekli damıtma, ısıl cracking iş­lemlerinin ortaya çıktığı, fuel’lerin kulla­nıldığı devir;
1930-1940, ısıl reforming ve eriticiyle işleme usullerinin uygulandığı devir; bu usuller ürünlerin kalitesini arttırmıştır.
1940′tan günümüze kadar, katalizörler yardımıyle rafinaj işleminin ve petrokimyanın doğması.
Petrol sanayiinin yüzyıllık tarihi, petrol­den elde edilen işlenmiş ürün sayısının, kalite ve miktarı olarak sürekli bir artış gösterdiğini ortaya koyar; Batı Avrupa’da kişi başına yılda 500 kg petrol ürünü tü­ketildiği halde, A.B.D.’de bu miktar 2 500 kg’ı bulur.
• Araştırma ve arazinin incelenmesi. Pet­rol araştırmalarına yön veren tek kesin bilgi, petrolün yalnız tortul havzalarda bu­lunmasıdır. Petrol yatakları bakımından o güne kadar incelenmemiş bir arazide pet­rol aranacağı zaman, havzanın tortul yapı­sını belirleyebilmek için yüzeyin jeolojik durumunu dikkatle incelemek ve sızıntı olup olmadığını araştırmak gerekir; daha sonra yüzeyde ve toprak yüzeyine yakm yerlerde ya yerçekiminin veya tabiî magnetizmanın, ya da sunî olarak yaratılan es­nek dalgaların ölçülmesini hedef tutan jeo­fizik araştırmalara başvurulur; çünkü bu büyüklükler toprak altındaki tabakaların yapısına göre değiştiğinden arazi hakkında bilgi verir. Magnetik metot ile kayaların mık­natıslanma özelliklerinde ve kalıcı mıkna­tıslanma değerlerinde meydana gelen de­ğişikliklere bağlı olan yer magnetik alanı­nın distorsiyonları kaydedilir. Tortul ara­ziler genellikle magnetik olmadığı için, bu araştırma özellikle tabanın, eski yanardağ kayalarının incelenmesini sağlar. Uçakla yapılan magnetik alan ölçümleri, çok ge­niş bölgelerin rölövesinin çıkarılmasını ve önemli yapı aykırılıklarının tespit edilmesini sağlar. Bu araştırmalarda kullanılan uçağın altında, Yer’in magnetik alanının vektörüne göre otomatik olarak yönelen ve Yer magnetik alanının toplam şiddetini öl­çen bir cihaz bulunur.
Yerçekimi metodu’yla, değişik yoğunlukta­ki tortul kayaların etkisiyle Yer’in çekim alanında meydana gelen değişimler ölçü­lür. Pratikte, yerçekimi ivmesinin g değer­lerini birbiriyle karşılaştırmak yeterlidir; bu karşılaştırma «gravimetre» denen kü­çük bir burulma terazisiyle yapılır.
Sismik metot’ta, patlayıcı maddelerle yara­tılan sunî dalga alanı meydana getirilir; bu alanın yayılması, toprak altındaki tabakala­rın esnekliğine bağlıdır. Toprak yüzeyine yer­leştirilen detektörler, kırılarak (kayalar ta­rafından kırılan ve incelenen kayaların de­rinliğinden çok daha büyük mesafeleri aşa­rak geri dönen dalgalar) veya yansıyarak (sismograflar empülsiyon yayma bölgesine daha fazla yaklaştırıldığında, çeşitli tabakalar tarafından peş peşe yansıtılan dalga­lar) geri dönen empülsiyonları kaydeder. Diğer bütün usuller arasında, yapı aykırılık­larının muhtemel konumu üzerine en fazla bilgi veren bu usuldür, fakat, araştırmanın en emin yolu yine de kuyu açmadır. Yal­nız, maliyetinin çok yüksek olması (en ucuz kuyularda 50 000 ile 100 000 dolar, «wild-cat» tipi kuyular için 1 milyon dolar) jeofizik metotların daha çok kullanılmasına yol açar.
• Kuyu açma, kontrol ve üretime başla­ma. Petrol kuyuları, «matkap ucu» deni­len bir âletin döndürülmesiyle «rotary» me­toduna göre açılır; bu usul, darbeli sonda veya darbeli kuyu açma usulünün yerini ta­mamen almıştır. Matkap ucu, iç içe geçerek vidalanan sondaj çubuklarına bağlıdır; son­da çubuğu bir Dizel motoruyle veya ender olarak bir buhar makinesiye çalıştırılır. Bununla beraber, kuyu dibine indirilen dö­ner bir cihaz da (elektrik motoru veya hid­rolik türbin) matkabı döndürebilir. Türbin­le kuyu açma denemeleri çok başarılı sonuçlar vermiş ve bu yeni usul S.S.C.B.’de oldukça yaygınlaşmıştır. Kullanılan metot ne olursa olsun, tahkimat borularının ve delgi çubuklarının kuyuya yerleştirilmesi için «derrick» denen bir kule gerekir. Yu­muşak bir arazide âletin dönme hızı da­kikada 500 devire çıkabilir ve saatte bir­kaç metre ilerler; fakat sert bir kayaya rastlandığı zaman hız dakikada 30 devire, ilerleme ise 15 sm’ye düşer ve matkap ucu birkaç saat içinde tamamen aşınabilir. Bu durumda, bütün boru dizisini, bocurgat ve makaralı palanga yardımıyle yukarıya çekerek matkap ucunu değiştirmek gerekir. Bu fırsattan yararlanarak, kuyunun içine, hem delme sırasında, hem de petrol fışkırdığı zaman kuyu çeperlerini destekleye­cek bir boru sistemi döşenir ve çimentoy­la sağlamlaştırılır. Bu boruların çapı kuyu dibine doğru küçülür ve kuyu açma işlemi gitgide daha küçük bir matkap ucuyle yü­rütülür; böylece kuyu, 200 m’ye kadar 38 sm, 1 200 m’ye kadar 28 sm, 2 000 m’ye kadar 20 sm, daha sonra da 15 sm çapında kademeli bir görünüş kazanır. Kuyu açma tekniğinde kaydedilen çok önemli bir geliş­me de, kuyu dibine akıtılan sondaj çamur­larının en iyi şekilde değerlendirilmesi ol­muştur; bu çamurlar, kuyu içindeki kaya parçalarını dışarı atmağa ve petrol bulun­duğu zaman, yatak basıncını dengeleyerek fışkırma tehlikesini azaltmağa yarar. Yo­ğunluğu ve başka özellikleri dikkatli bir şekilde incelenen çamur, pompalar yardimiyle, kuyu açma borularının içinden kuyu dibine gönderilir ve kuyu çeperiyle boru arasındaki halka şeklinde boşluktan yer­yüzüne çıkar; burada toplanarak süzülür ve yeniden kuyuya gönderilir. Çamur için­den toplanan artıkların analizi, jeologa, kuyu açılan arazi hakkında fikir verir; fa­kat gerektiğinde incelemek için, özel bir matkap ucuyle araziden silindir şeklinde bir eşantiyon, «karot» kesilerek çıkarılabi­lir. Petrol arazileri okyanusların altında da uzanır ve denizde kuyu açma usulleri, son on yılda büyük bir hızla gelişmiştir; der­rick ve bütün kuyu açma malzemesi bir sal üzerine veya su derin değilse, bir platform üzerine yerleştirilir. «Off shore» denen bu kuyu açma usulü tabiî ki karada yapılan­ları daha pahalıya mal olur; fakat petrol yataklarının, özellikle A.B.D.’dekilerin git­gide kuruması, petrolü karalardan çok açık denizlerde arama zorunluğunu doğurmuş pek yakında binlerce metre derinlikteki okyanuslarda kuyu açarak petrole rastlanacağı ümit edilmektedir.

• Petrol yataklarının en verimli şekilde işletilmesi ve üretim. Açılan kuyu bir petrol yatağına ulaştığı zaman, hidrokarbonların varlığı, çamur ve artıklarda rastlanan petrol veya gazla belli olur ve kuyunun işletilmesine karar verilir; o zaman, bir üretim sütunu petrol yatağına kadar indirilir ve kuyunun başına, değişik boyutlu vanalarla kuyunun üretim debisini ayarlarlamağa yarayan rakorlar yerleştirilir; bu bütüne Verimi arttırmak için, ikinci üretim metotları kullanılarak (kuyudan çıkan gazın yeniden kuyuya gönderilmesi, petrolün bulunduğu oluşumun altına basınç altında supüskürtmesi) basıncı aynı seviyede tutmak gerekir.Böylece, hidrokarbonların yaklaşık olarak yarısı çıkarılabilir; verimli usullerle çıkarılamayan diğer yarısı da yatak içinde kalır.
*Petrolün ve tabii gazın nakli. Petrol alanları,çogu zaman kullanma yerlerinden çok uzakta bulunur; bu yüzden petrolü ra­finerilere iletmek için, kuyudan en yakın yükleme limanlarına kadar uzanan pipeline’lar günden güne daha büyükleri yapı­lan tankerler kullanmak gerekir; günümüz­de 150 000 t’luk akaryakıt gemileri servise konmuştur. Hava şartlarının bozuk olması veya bazı imkânsızlıklar yüzünden seyrüse­ferde doğacak aksaklıkları karşılamak için gereken stoklar, yükleme ve boşaltma li­manlarındaki depolarda yapılır. Kuveyt’teki dünyanın en büyük deposu, yakaşık olarak 100 000 m3 kapasitededir. Tabiî gaz uzun zaman yalnız pipeline’larla iletildi; fakat «metan gemisi» denen ve düşük sıcaklıkta sıvılaştırılmış gaz taşıyan özel gemilerin ser­vise konması, nakliyatın ucuza mal olmasını ve gazın daha rahat nakledilmesini sağladı.
• Rafinaj. Hem belirli nitelikte ürünler elde etmek, hem de elde edilen değişik da­mıtma ürünlerini en verimli şekilde kullan­mak için, hammadde, «rafinaj» adı altında toplanan bazı işlemlerden ve dönüşümler­den geçirilir.
Bir laboratuvar analizi, önce ham petrol­den elde edilebilecek işlenmiş ürünlerin miktarı ve kalitesi hakkında bilgi verir; bu­har basıncının yüksek olması petrolde gaz­ların bulunduğunu, viskozite ve yoğunlu­ğun fazla olması da, benzin oranının dü­şük veya parafin ile bitüm oranının yük­sek olduğunu gösterir. Daha sonra ya­pılan damıtma denemeleri, ayrımsal damıt­ma ürünlerinin toplanmasını ve analizini sağlar; ürünler, bütün rafinaj işlemlerinin küçük ölçeklerde yapıldığı «pilot tesisler»de tam olarak incelenir; bu rafinaj işlemleri üç grupta toplanır: karmaşık hidrokarbon karışımlarının ayrılması istenmeyen ele­mentlerin ayrılması; yeni maddelerin sen­tezi. Gerçekten de petrolün kimyasal yapı­sı çok değişkendir: sadece her yatağa göre değişen dört temel hidrokarbonun (para­finler, olefinler, naftenik ve aromatik hid­rokarbonlar) oranına değil, kısmen veya tamamen giderilmesi gereken çeşitli mad­delerin (gaz, kükürt [kükürtlü hidrojen ve merkaptan gibi bileşikleriyle oranı yüzde 3'e kadar çıkabilir], az veya çok tuzlu su, oksijenli ve azotlu bileşikler, eser halinde madenler v.b.) oranına da bağlıdır. İşleme usulleri, katalizörler, sıcaklıklar, ba­sınçlar, karışım oranlan ve diğer işlem şart­ları, ticarî ve iktisadî incelemelerle elde edi­len verilere (işlenecek ham petrolün ve elde edilecek işlenmiş ürünlerin niceliği ve niteli­ği) göre seçildiği için, başlıca iki tip rafi­neri usulü ayırt edilir: en çok kullanılan ürünlerin (yakıtlar) üretildiği rafineri usul­leri ve bunlardan başka yağlama yağlan, parafinler, bitümler gibi ikinci dereceden maddelerin üretildiği rafineri usulleri. Rafinajın temel işlemi, sürekli ayrım­sal damıtmadır, önceden 360°C’a kadar ısıtılan ham petrol, hafif ürünlerin ay­rıldığı bir veya birkaç tablalı sütuna gön­derilir; hafif ürünler damıtma kuleleri­nin baş kısımlarında damıtılarak yoğun­la ştırılır; ara ürünler yan kısımlardan, ar­tıklar ise kulelerin dibinden alınır. Bu ilk damıtmadan elde edilen ham ürünlerin, satışa çıkarılmadan önce mutlaka arıtılma­sı ve işlenmesi gerekir. Ham petrolden da­mıtılan hafif benzinlerin kararlı hale geti­rilmesi, yani bileşimindeki bütan ve pıo-panın giderilmesi, daha sonra da aşındırıcı ve kötü kokulu kükürtlü bileşikleri yok eden bir katalizör veya ayıraç yardımıyle temizlenmesi gerekir.
Ağır benzinler, patlamalı motorlarda kulla­nılmak üzere reforming işleminden geçiril­melidir. Bu işlem, 500° C’ta ve 35 kg/sm2′lik bir basınç altında, bir platin katalizör eşliğinde yapıiır; hidrojen açığa çıkan ti­pik bir tepkime sırasında, düşük kaliteli naftenler aromatik hidrokarbonlara dönü­şür. Bu tepkimeye, diğer tepkimeler, özel­likle kükürt giderme tepkimeleri eşlik eder ve sıkıştırma oranı yüksek motorlarda kul­lanılan, oktan indisi yüksek süperyakıt el­de edilir.
Uçak benzinleri, gaz halindeki hidrokar­bonlardan sentez yoluyle elde edilir. «Alkilasyon» adı verilen bu işlemde, katali­zör olarak sülfürik asit veya hidroflüorik asit kullanılır ve sadece, çok büyük bazı rafinerilerde uygulanır. Yakıtların kalitesi,en son kurşun tetraetil ve diğer bazı katıl­ma ürünleri ilâve ederek arttırılır.
Gazyağı, ham petrolün damıtılmasıyle elde edilen ürünler içinde, uzun süre, en çok kul­lanılanı oldu; elektrikle aydınlanmanın ge­nelleşmesinden önce fitilli lambalarda yakıt olarak kullanılıyor ve petrolden elde edildiği için bu lambalara kısaca «petrol lambası» de­niyordu. Gazyağı, lambalardan başka soba yakıtı olarak da çok kullanılır. Çabuk tu­tuşmasına yol açan benzinin gazyağına ka­rışmasını bir dereceye kadar önlemek için, gazyağının parlama noktası 40° C’ı geçme­melidir. İşlenmemiş gazyağlarında, gazyağını isli yapan aromatik hidrokarbonlar bu­lunur ve bunların, sülfürik asitli, kükürt dioksitîi özel rafinaj işlemlerinden veya diğer aromatik hidrokarbonları giderme iş­leminden geçirilmesi gerekir. Gazyağının günümüzdeki en önemli uygulama alanların­dan biri de, reaktör yakıtı veya tepkili uçaklarda özel yakıt olarak kullanılmasıdır. Hızlı Dizel motorlarının yakıtı olan gazoil, katalitik hidrojenleme işlemiyle kükürtten temizlenmelidir. Ham petrolde benzinden daha fazla kükürt varsa, 500° C’ta, ko­balt – molibden’li bir katalizör eşliğinde cracking işleminden geçirilebilir; böylece elde edilen benzin yüksek kalitelidir. Crac­king ve damıtma işlemlerinin ağır artıkları, sanayide ve evlerde ısıtma için kullanılan “fuel-oilleri veya ağır mazotları meydana getirir.
Ağır ürünler (yağlar, parafinler ve bitüm­ler), ilk ayrımsal damıtma artığının vakum altında damıtılmasıyle ve bu artığın vakum altında asfalt giderme işleminden geçiril­mesiyle elde edilir.
Bileşimlerindeki kararsız ve aromatik bile­şiklerin çıkarılması için bu maddelerin bir eritici (fenol veya fürfürol) yardımıyle işlen­mesi, sonra da döner tamburlar üzerinde, —20°C’ta filtre edilerek parafin giderme iş­leminden geçirilmesi gerekir. Parafin’in ve parafindeki petrol mumlarının ayrılması, propan veya keton gibi bir eriticiyle kolay-laştırılır; ayırma işleminden sonra, 200°C’ta, soğurucu killer yardımıyle yağın rengi açılır. Bazı rafinerilerde, yağlama yağlarının elde edilmesi veya renginin açılması yerine, ka­talitik hidrojenleme işlemi uygulanır. Çatı ve yol kaplamalarında kullanılan bitüm’ler, eritici vazifesi gören propanla çökeltiîen değişik miktardaki asfaltın katılmasından sonra, vakum altında yapılan damıtmanın artığı olarak elde edilir. Bazı rafineriler­de, ağır ürünlerin ayrılması, kauçuk, mü­rekkep ve elektrot üretiminde kullanılan petrol koku’na. kadar sürdürülür.
• işlenmiş ürünlerin dağıtımı. Rafineriler­den çıkar perol ürünleri, sadece diğer sa­nayi kollarını beslemekle (gaz, fuel-oil, ter­mik santrallar da, demir-çelik sanayiinde ve şebekelerde kullanılan diğer yakıtlar, kim­yasal maddelerin üretiminde hammadde olarak kullanılan gaz ve benzin) kalmaz, ülkedeki sınaî ve özel kuruluşların ihtiya­cını da karşılar. «Dağıtım» adı altında top­lanan stoklama, kalite kontrolü, satış ve alıcıya teslim işlemleri, evlerde büyük öl­çüde kullanılan bütan, çeşitli benzinler, ya­kıtlar fuel-oil, motor yağları gibi ürünler ağır bastığı için, çok güçlü bir ticarî ve teknik teşkilâtlanma gerektirir. Dağıtım şekli, rafinerilerin bulunduğu yere de bağ­lıdır. Başlangıçta, rafinerilerin üretim yer­lerinde kurulması (Pensylvania, Kafkasya, Romanya, İran) ve işlenmiş ürünlerin denizyoluyle kıyılardaki depolara nakledil­mesi daha ucuza mal oluyordu. Fransa, büyük limanlarında (Dunkerque, Le Havre, Rouen, Bordeaux, Sete ve Berre gölü) petrol rafinerisi kuran ülkelerin ilkidir. Pipe-line tekniğinde ki ilerlemeler, bu çeşit petrol nakliyatı ile denizyollanyle yapılan nakliyat arasında rekabete yol açtı ve bu­nun sonucu, büyük tüketim merkezlerinde rafineriler kurulmağa taşlandı; nitekim, kı­ta Avrupa’sının petrol ihtiyacı, AVilhelms-haven, Rotterdam, Lavera ve Genes’den ge­len pipeline’larla beslenen, Renanie, Alsace, Bavyera ve İsviçre’deki yeni rafineri­lerle karşılanmaktadır.
Rafinerilerden çıkan ürünlerin kamyon veya vagonlarla nakledilmesi ve bu ürünlerden bazılarının nakledilebilir hale getirilmesi için, biçok ara stoklama deposu kullanılır; nitekim propan ve bütan büyük alıcılara konteynerlerle, küçük tüketicilere ise tüp­lerle teslim edilir; yağlama yağları fıçılarda veya bidonlarda, bitümler fıçılarda veya çantalarda, parafinler karton kutularda, özel benzinler bidonlarda veya bazen cerikan’larda satılır. Buna karşılık fuel-oil gibi yakıtlar alıcıya tankerlerle teslim edilir; benzin ve mazotun büyük bir kısmı kara yollarındaki servis istasyonlarında satılır; uçak yakıtları ve reaktör yakıtları havaalan­larındaki depolara teslim edilir, buradan da tankerlerle uçaklara doldurulur; bazı büyük havaalanları, ucunda bir dağıtım ağzı bulunan yeraltı şebekeleriyle donatılmıştır. Gemilerin mazot yakıt ikmali, limanlarda fuel-oil ve mazot depolarından yapılır. Kı­yılardaki depolar tankerlerle, diğer depo­lar da kamyonlarla, demiryolu veya pipe-line’larla rafineriler tarafından beslenir.
• Petrolle ilgili sanayiler. Petrol sanayii, bir kısmı petrol şirketleri tarafından denet­lenen, deniz ve nehir donanımı, pipe-line’la nakliyat, tabiî gaz sanayii, petrokimya* gi­bi çeşitli yan kuruluşlarla tamamlanır.

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Petrol sanayii hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Petrolün kaynağı

Tarih 26 Mayıs 2009

Petrolün kaynağı
Petrolün hammaddesinin, sularda yaşayan, denizlerde, denizkulaklarında veya ırmak ağızlarının kıyıya yakın kısımlarında çoğa­lan hayvansal veya bitkisel canlı organiz­ma (amipler, yosunlar, çok küçük hayvan­cıklar v.b.). artıklarından meydana geldiği sanılır; gerçekten de petrol ancak tortul arazilerde bulunur. Bu organik madde dibe çökeldikçe yavaş yavaş tortu tabakalarıyle kaplanır ve gittikçe daha derine gömülerek zamanla hidrokarbon haline dönüşür. En yeni teorilere göre bu dönüşüm, önceleri hava ile yaşar bakterilerin, sonra da daha uzun bir süre, havasız yaşar bakterilerin etkisiyle meydana gelmiştir. Dönüşüm sı­rasında, kükürt, oksijen ve azot, hidrokar­bonlar ve organik artıklarla karışmış uçu­cu bileşikler hailinde açığa çıkmıştır. Tortu tabaka ile karışan bu ürünler, taba­kanın ağırlığıyle katılaşan ve «ana kaya» denen bir olayla, kumtaşları ve kireçtaşları izleyen jeolojik devirde ise petrol, «göç» denen bir olayla, kumtaşları ve kireştaşları gibi daha gözenekli ve daha geçirgen ka­yalar ile kumlar tarafından emilerek yer değiştirmiş ve «depo kayalar» denilen bu­günkü petrol yataklarını oluşturmuştur (bk. şekil 1). Petrol göçünün sebepleri henüz ye­terince açıklanamamıştır; şistler içinde sı­vı hidrokarbonların bulunmasını, uzun süre, üst üste yığılan tortu tabakalarmın ağırlı­ğına bağlayarak açıklama yoluna gidildi; fakat bu mekanizma, hidrokarbonların bazı elektrolitik koloidal çözeltilerde erimesi ve belki de kil etkisiyle katalizi sonucunda fizikokimyasal bir olayla birlikte gelişebilir. Böylece petrol, erimiş ürünler halinde, yer­altı sularıyle gözenekli kayalara doğıu ile­tilir. Petrolde az miktarda bulunan kü­kürtten, azottan, vanadyumdan ve diğer başka madenlerden türeyen sayısız bileşi­ğin ve hatla asfalt gibi, damıtılamayan ağır petrol ürününün kaynağı hakkında ileri sü­rülen varsayımlar ne olursa olsun bir tah­minden ileri gitmez.

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Petrolün kaynağı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

inorganik petrokimya

Tarih 26 Mayıs 2009

inorganik petrokimya
Yakın zamanda petrokimya bu yeni alana doğru kaymış ve eski usulleri gölgede bı­rakacak kadar ilerlemiştir. Nitekim, kükürt gitgide, yeteri kadar kükürtlü hidrojen kap­sayan rafineri gazından veya tabiî gazdan üretilmektedir. Karbon siyahı tabiî gazdan yılda 1 milyon ton kadar çıkarılır; bunun yüzde 95′i kauçuk yapımında kullanılır. Günümüzde petrol rafinerilerinden katali­tik reforming ile önemli miktarda hidrojen üretilir ve bu hidrojenden çeşitli hidrojenleme işlemlerinde yararlanılır. Hidrojen, ayrıca, tabiî gazdan, su buharı eşliğinde veya doğrudan doğruya termik ayrışma ile elde edilir. Bu değerli element yeni mad­delerin senteziyle gitgide önem kazanmak­tadır: yıllık üretimi sadece A.B.D.’de 5 milyon tonu bulan amonyak, oksijen eşli­ğinden metanla birleşerek hidrojen siyanür verir; hidrojen siyanür, etilen veya aseti­lenle birleşerek akrilonitril üretiminde kullanılır; Fischer-Tropsch senteziyle (çinko oksitli bir katalizör eşliğinde, hidrojen ve karbon monoksit) veya tabiî gazın kısmî yükseltgenmesiyle metanol elde edilir; metanolden, çeşitli uygulamaları olan formal­dehit veya formol üretilir; nihayet «okso» sentezi (kobaltlı bir katalizör eşliğinde hid­rojen, karbon monoksit ve olefin) alkolleri, aldehitleri ve ketonları verir. Böylece petrokimya klasik organik kimya­ya bağlanır; aradaki fark, yeraltından pet­rol veya tabiî gaz şeklinde çıkarılan hidro­karbonun hammadde olarak kullanılması­dır.

— Sanay. Petrokimya, çok çeşitli madde­lerin üretimiyle ilgilenen çok önemli bir sa­nayi dalı olduğu için, büyük sanayi sektör­lerinin şüphesiz hiç birine nasip olmayan hızlı bir gelişme gösterdi, ilk zamanlar kim­ya sanayii, işlenmiş ürünler verebilmek için hayvansal ve bitkisel kaynaklı hammadde­lerden, daha sonra da maden cevherlerinden ve kömürden yararlandı. Sentez usullerinin, özellikle 1913′te amonyak sentezi usulünün Keşfedilmesinden sonra kimya, hidrokar­bonlarla ilgilenmeğe başladı. Bugün petrol, kimya maddeleri üretiminin ağırlık olarak üçte birini, değer olarak da üçte ikisini kar­şılamakta ve bu oranlar günden güne art­maktadır. Bu artışı açıklayabilmek için, bir­çok organik maddenin sentez yoluyle elde edilmesinde maliyet fiyatının, hayvansal ve­ya bitkisel kaynaklara dayanan klasik üre-imdekinden çok daha düşük olduğunu be­lirtmek yeter. Meselâ, birçok ülkede resmî makamlar tarımı korumak eğiliminde olma­saydı, âdi etil alkol veya etanol, artık uzun zamandan beri bitkisel alkollerin (pancar, şarap v.b.) damıtılmasıyle değil de petrol ürünlerinden elde edilecekti. Eğer petrokim­yanın, sülfürik asit sanayii gibi en önemli klasik kimya sanayiini besleyen kükürt üretimiyle birleştiğini, eskiden yalnız kokhanelerde alt ürün olarak elde edilen aromatik hidrokarbonların (benzen, tolüen, ksilen) bugün petrol rafinerilerinde hızlı bir tempo ile üretildiğini, yalnız kimya sanayii­nin petrolden çıkarılan temel ürünleri kul­lanmakla kalmayıp taşkömür sanayiinin de rafinerilerdeki usulleri uyguladığını, gazha­neler ve petrol işletmeleriyle birleşerek or­tak fabrikalar kurduğunu da eklersek, artık «karbon kimyası»nın karşısında olan bir petrokimyadan sözedilemez. Bugün petro­kimya terimi, yalnız yakıt değil kimya sa­nayiinde hammadde olarak kullanılan kim­yasal maddelerin de üretildiği petrol rafi­nerilerinde veya tabiî gaz işleyen fabrika­larda uygulanan kimyasal işlemler ile me­totlar için kullanılır. Petrokimyanın temel üretim maddeleri olefinler (etilen, propilen), aromatik hidrokarbonlar ve amonyak­tır.
• Türkiye’de. Türkiye’de petrokimya sana­yiiyle ilgili çalışmalar PETKîM tarafından yürütülür. Bk. PETKIM. (LM)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa inorganik petrokimya hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETROGRAFİ

Tarih 26 Mayıs 2009

PETROGRAFİ i. (yun. petra, kaya ve graphe, tasvir’den fr. petrographie). Kayaçları, mineraloji, kimyasal bileşimleri ve oluşumları açısından inceleyen jeoloji dalı. Eşanl. LİTOLOJİ.
— ANSIKL. Jeologlar, XIX.yy.da, kayaçların yapısı ve menşeiyle yakından ilgilen­meğe başladılar, önce granit, siyenit, di­yorit gibi iri taneli kayalar incelendi: ama tıkız görünüşlü kayaçların yapısı, ancak 1815′te, bazaltın birçok maden kristalinin birleşmesinden meydana geldiğini tanıtlayan Cordier tarafından belirlenebildi. Cordier, kayacı parçaladıktan . sonra tozunu eğimli bir düzlemde su akıntısının etkisi altında bıraktı. Bu sayede yoğunlukları farklı mi­neraller birbirinden ayrılır. Kayaların mi­neralojik ve yapısal bileşimini en” iyi be­lirlemesi gereken gözlem metodu, ingiliz fizikçisi Sorby’in buluşudur; Sorby, 1858′de mineralleri ve oldukça ince bir plaka halinde kesilmiş kayaları mikroskopla in­celedi. Fouque, Michel-Levy, Rosenbusen minerallerin optik özelliklerinden yararlanarak genel araştırma metotları ortaya at­mışlardır. (L)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETROGRAFİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETRO I

Tarih 26 Mayıs 2009

PETRO I (Pyotr Velikiy ALEKSEYEViÇ, Büyük — denir), rusça Pyotr Velikiy (Moskova 1672 – Saint – Petersburg 1725), Rusya imparatoru (1682 – 1725). Çar Aleksey’in, ikinci karısı Nataliya Narıyşkina’dan olan oğlu. Petro, babası ölünce, çarın ilk karısı Mariya Miloslavskaya’nın oğulla­rı tarafından Kremlin’den uzaklaştırıldı (1676).

Gençliği, Preobrajenskoye’de ve Moskova yakınlarındaki Semyonovskoye’de geçti. Fyodor III ölünce (nisan 1682) Petro, Moskova patriğinin ve Boyarların desteğiy­le çar ilân edildi; fakat Miloslavskaya ta­raftarları, strelets’lerden (streltsıy) yardım görerek bir darbe yaptılar: Petro’nun yanı sıra Ivan V de çar oldu; naipliği ise üvey kızkardeşleri Sofiya aldı (mayıs 1682). Sofiya Petro’yu köyüne gönderdi. Bu köyde Petro yoksul bir hayat sürdü, çok basit bir öğrenim gördü. Sık sık yabancılar Sloboda’sına gidiyor, zanaatkarların işleriyle il­gileniyor, Hollandalılardan bilimleri (mimar Timmermans) ve gemiciliği (dülger Brandt), yabancı askerlerden askerlik sanatını öğre­niyor, savaş oyunları (kuşatma ve muhare­be tatbikatları) düzenliyordu.
Ayrıca, eğlen­mesi için model bir kale yapıldı. Petro ken­disine oyuncak askerler yaptırdı. Bunları örnek alarak 1687′de Preobrajenskiy ve Selmyonovskiy adlı muhafız alaylarını kur­du. Daha sonra bunlar yeni rus ordusunun çekirdeğini meydana getirecekti. Sloboda’da gelecekteki kılavuzu isviçreli François Lefort, ingiliz Patrick Gordon ve daha son­ra metresi olan Anna Mons ile dostluk kur­du; bütün hayatı boyunca unutamadığı genç­lik zevk ve eğlencelerini burada tattı. So­fiya tarafından öldürülmekle tehdit edilen Petro, önce yakınlarını uzaklaştırdı, sonra da Sofiya’yı bir manastıra kapattırdı (1689). Annesi ölünce (1694), Rusya’nın tek hâki­mi oldu, ordusunu ve inşa ettirdiği donan­masını hem maddî, hem de manevî yönden güçlendirdi.

İkinci Viyana kuşatmasından sonra türklere karşı kurulan ittifaka girdi. Kuvvetlerini Don nehri kıyısında bir türk kalesi olan Azak üstüne sürdü; topçu birlik­lerinin yıkamadığı (1695) kale, 95 gün dayan­dı, fakat sonunda kendiliğinden teslim oldu (1696). Bu olaydan sonra Petro, her şeyi tanımak, öğrenmek maksadıyle Avrupa’yı do­laştı (1697 – 1698). Kimliğini gizleyerek el altından gemi inşaatı uzmanlarıyle anlaştı, bizzat kendi bir işçi gibi Hollanda tersane­lerinde çalıştı. Petro 14 temmuz 1700′de Os­manlılarla Karlofça muahedesini tamamla­yan İstanbul antlaşmasını yaparak Friedrich III ile, daha sonra, isveç’e karşı yapılacak bir ittifakın esaslarını koymak üzere, Da­nimarka ve Polonya krallarıyle görüşmelere girişti. Fakat dönüşte, strelets’lerin (strelt­sıy) ayaklanmasıyle karşılaştı. Şiddetle bastırabildiği bu ayaklanma (1698) ona, Rusya’daki durumunun sarsıntıda olduğunu gösterdi; dışta, Türkiye’nin hâkimiyeti altın­da bulunan Azak denizine çıkabildi. Oysa asıl amacı Karadeniz’e ve Boğazlar’a açıla­bilmekti (istanbul antlaşması, 1700). Po­lonya ve Danimarka krallarıyle ittifaka gi­ren (gizli Preobrajenskoye antlaşması 1699) Petro, İsveç’e saldırdı. Fakat iyi hazırlan­mamış ve donatılmamış birlikleri Kari XII tarafından Narva önünde bozguna uğratıl­dı (19 kasım 1700).
Bu yıkımın etkisiyle Petro, Rusya’daki bütün kaynakları hare­kete geçirdi. Manastırların çanlarını bile eritip, top döktürerek 200 000 kişilik (bun­ların yarısı, özellikle Estonya ve Litvanya üstüne yapılan harekât sırasında ölecektir) bir ordu meydana getirdi; askerî harcama­lar için (bütçenin yüzde 95′i) ağır vergiler koydu, Onega ve Ladoga gölleri bölgesinde maden sanayiini geliştirdi, top ve gemi ya­pımında kullanılacak teknik kadroyu meydana getirmek için yabancı uzmanlar (Saksonlardan) çağırdı. İngriya’yı, Estonya’yı, Livonya’yı ele geçirdi; Neva nehri üstünde Petersburg (Petrograd) şehrini kurdu. Hal­kı çalışmağa zorladı (1703), her soyluya en aşağı iki katlı bir ev yapma mecburiyetini koydu. Baltık denizinde köprü başı olan bu liman, dış ülkelerle yapılan ticaretin merkezi Arhangelsk’in yerini alacaktı; Petro 1706′da bu yeni şehri Moskova’ya ve Ladoga gölüne bağlayacak olan kanalları yaptırttı; bu son çalışmalar general Münnich’in sorumlulu­ğuna verildi. Halktan istenen fedakârlıklar, sık ve bastırılması güç ayaklanmalara (ya­bancılara karşı Astrahan ayaklanması [1705];
Güneydoğu [1707] ve Don Kazakla­rının isyanları [1708]) sebep oldu. Ama bu fedakârlıklar semeresini de verdi: iyi dona­tılmış ve savaşa hazırlıklı bir orduya sahip olan Petro, Kari XII’yi kış ortasında Rus­ya içlerine doğru çekti ve Poltava’da kralın ordusunu ağır yenilgiye uğrattı (1709). Po­lonya’da August II’yi krallığa yerlestirtti ve kendini Polonya hükümdarıyle Diyet meclisi arasında arabulucu olarak kabul ettirdi (1716).

Filvaki Prut’ta Baltacı Mehmed Paşa emrindeki Türk kuvvetlerine yeni­lerek (1711) Azak kalesini kaybettiyse de, Baltık’taki yayılma siyasetini yürüttü: Danimarka’daki boğazları ele geçirmek için is­veç ile yakınlaşmayı (Görtz) bile kabul etti, böylece onun Norveç’i ele geçirmesine göz yumacaktı. Bu siyaseti başarıya ulaştırmak için Fransa’nın ve Birleşik Eyaletlerin des­teğini sağlamağa çalıştı ve bu maksatla ikinci Avrupa gezisine çıktı (1717). Fakat, Büyük Petro’nun çabalarını engellemek için isveç ile çarın eski müttefikleri arasındaki barış antlaşmalarının (1719-1720) sonuçlan­masına yardımcı olan İngiltere yüzünden, başarısızlığa uğradı.

İngiltere’nin amacı bu ülkeleri Petro’ya karşı bir güçbirliği içinde toplamaktı. Böylece rus-isveç görüşmeleri hiç bir sonuç elde edilmeden kesildi (eylül 1719); ama Petro Baltık’taki fetihlerini (Livonya, Estonya, Karelya’nın bir kısmı, ösel adası, Ingriya) Nystad antlaşmasıyle (10 eylül 1721) korudu. Dış tehlikeler uzak­laştırılınca Petro, batılılarda gördüğü yeni­likleri gerçekleştirmeğe koyuldu. İyi düzen­lenmiş bir ordu ve polis teşkilâtı sayesinde, bunları zorla kabul ettirme yolunu tuttu. «Genel yarar» için çalışan, soyut hayaller­den çok, pratik uygulamalara değer veren bu kendi kendini yetiştirmiş devlet adamı­nın kişisel bir doktrini yoktu; siyasetinin un­surlarını yabancı danışmanların (ingiliz, al­man v.b.) raporlarından sağlardı.

Bizans’ın ve Fransa’nın mutlakçı ilkeleri kadar Prus­ya ve isveç’in pratik tecrübelerinden ilham alarak, devlet teşkilâtını temelden değiş­tirdi: imparatorluğu askerî ve malî bakımdan bütünlüğü olan sekiz idare bölgesine, onları da kırk üç vilâyete ve ilçelere böldü; zirvede, kendine yardımcı olacak özel bir şansölyelik kurdu (1700); daha sonra, gide­rek bu ilk kuruluşun yerini alacak, idarî ve malî işleyişi denetleyecek ve yokluğu sıra­sında çarm görevlerini yüklenecek dokuz ki­şilik bir senato meydana getirdi (1711); çe­şitli dinî kademeler için (bunlardan biri olan Svyatoy Sinod [Kutsal Sinod] Moskova patrikliğinin yerini aldı, rahip ve papazları çarın temsilcisi olan Svyatoy Sinod yöneti­cisinin denetimi altına soktu), yönetici ye­tiştiren yüksek din okulları açtı. Petro kişi başına götürü bir vergi koydu. Bu verginin ağırlığı köylülere yükletildi; imparatorluk hazinesine giren verginin toplanması işi de senyörlere verildi. Aynı şekilde hür veya serf, bütün köylülerin topraklarını terk et­meleri yasaklandı.
Rusya’nın baş taciri ola­rak Petro, Nerçinsk antlaşmasından (1689) beri, Moğolistan’da (1698) serbestçe geliş­mekte olan ticareti destekledi, hattâ iran pazarlarından da (ticaret antlaşması [1715]; Derbent’in [1722] ve Baku’nun [1723] ele geçirilmesi; Hazar denizinin doğusundaki [Dağıstan ve Şirvan] ve güneyindeki vilâyet­lerin Rusya’ya bırakılması [Petersburg ant­laşması, 1723]) yararlanmayı tasarladı. Ay­rıca sanayinin doğmasına yardımcı oldu (özellikle Ural bölgesindeki imtiyazlı fabri­kaların kurulması), önce himayeci bir ikti­sat siyaseti güttü; 1714′ten sonra mübade­leyi yavaş yavaş serbest bıraktı. Aynı yıl başkenti, dış ticaretin büyük bir kısmının yürütüldüğü Petersburg’a taşıdı. Avrupa’daki ilk gezisinden beri reformlar yapmak istiyordu; ama bunlar topluma batılı bir görünüş vermek isteyen zorlama ve şekilci reformlardı (1698′de erkeklerin sakal bırak­masının, kadınların peçe, uzun elbise, terem giymesinin yasaklanması; fransız ve macar biçimi elbiselerin giyilmesi, tütün kullanılması ve Jülyen takviminin kabulü). Soylular atalarından kalan topraklarını tek bir mirasçıya bırakacaklardı; böylece, işletmelerin verimliliği düşmeyecek öte yan­dan soyluların öbür çocukları ticaret (asil­lerin bazı mesleklerde çalışması yasağının kaldırılması) ve devlet hizmetleri (asillere üç türlü hizmet imkânı veren çin teşkilâtı; bu hizmetler askerî, sivil hizmetler ve sa­ray hizmetleriydi; bazı kademelerin [1722] dışında, bu hizmetler miras yoluyle geçemi­yordu) için serbest kalacaklardı. Devlet hizmetinde çalışanların yetişmesi için, te­mel öğretimini matematiğe dayandıran ilk ve orta dereceli okullar, yüksekokullar vardı.

Petro bunları mühendislik, topçuluk ve denizcilik okullarıyle tamamladı. Vergi­lendirme sisteminde, şehir halkını iki sınıfa ayırdı. Köylüleri soylu mülk sahiplerinin iradesine terk ederek serfliği destekledi. Ya­bancılardan ve uzmanlardan aldığı eğitime çok bağlı kalan Petro sık sık yanıldı; âdet­leri ve dini hedef alan reformları kadar, se­fahatle geçen hayatı ve yabancılara tanıdığı üstünlük, rus halkının millî ve dinî tepkile­riyle karşılaştı. Petro’nun kabasabalığı yü­zünden bir kat daha artan bu genel düşman­lık duygusunu çareviç Aleksey de paylaşı­yordu; muhalefeti yürüten eski rus aristokrasisi, 1715′ten sonra, umutlarını ona bağla­mıştı. Bir komploya karışmakla suçlanan Aleksey babasının emriyle işkenceye uğradı ve 1718′de öldü. Nystad anlaşmasından (1721) sonra senatonun kendisine verdiği «Rusya imparatoru» payesine ve ikinci yol­culuğunda (1717) büyük itibar görmesine rağmen, Petro, iktidarının son yıllarında eserinin yıkılmasından korkmağa başlamış­tı. Gerçekte ise bu eser yaşamağa devam etti; çünkü çar ustaca davranmış, çin’i ku­rarak, devlet görevlisi soyluların çıkarıylc devletin çıkarını birbirine bağlamıştı. Dev­letin yok olması bu sınıf için de ölüme mah­kumiyet demekti. Zaten Büyük Petro bütün geriye dönüş tehlikelerini yok etmek için, çarın kendi vârisini kendi tayin etmesine (1721 fermanı) karar vermişti; böylece eski Rusya’nın geleneklerine dönmekten yana olan vârisler safdışı kalacaktı.

— Ikonogr. Nikitin, çarın portresini yaptı (Büyük Petro ölüm Döşeğinde, Leningrad). Petersburg’da birini Carlo Rastrelli’nin, öbüriinü Katerina II’nin isteği üzerine Falconet’nin yaptığı’, at üzerinde iki heykeli var­dır. (L)

PETRO BEY. Bk. MAVROMiKHALiS (Petros).

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRO I hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHOENİX

Tarih 26 Mayıs 2009

PHOENİX, A.B.D.’de şehir, Arizona’nın merkezi, Salt River’in Roosevelt barajından sonra suladığı bir vahada; 439 200 nüf. Gü­ney kıtaaşar karayolu üzerinde olması ve önemli bir maden ve tarım bölgesinin orta­sında bulunması sayesinde ticaret ve sanayi (demirsiz madenler ve dokuma sanayii) hızla gelişmiştir. (L)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHOENİX hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

pH-METRE

Tarih 26 Mayıs 2009

pH-METRE i. (fr. pH-metre’den). Bir çö­zeltinin pH’ını ölçmeğe yarayan âlet.
— ANSiKL. Eskiden pH, hidrojen iyonları­nın derişikliğine göre karakteristik renk değişikliği gösteren maddelerin kullanılma­sına dayanan renkölçme metoduyle belirle­nirdi. Günümüzde ise elektrometri meto­duna başvurulur; bu metot bir maden tuzu çözeltisine batırılan madenî bir elektrodun, maden iyonlarının derişikliğiyle orantılı bir potansiyel kazanması özelliğine dayanır. pH ölçümü, kimya, eczacılık, Jeoloji, galvanoplasti, fizyoloji ve tarım alanlarında, doku­macılıkta, gıda maddeleri, plastik ve patlayı­cı maddeler yapımında önemli bir rol oynar. (L)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa pH-METRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHİLONTUS

Tarih 26 Mayıs 2009

PHİLONTUS i. Kınkanatlı böcek. (Philonthus aeneus, esmer madenî renklidir, ilkba­harda her yerde görülür; Ph. cyanipennis mavi veya yeşil renklidir; ormanlarda ağaç mantarları üzerinde yaşar. Kınkanatlıların staphylinidae familyasından.) [L]

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLONTUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHİLİPPOS V

Tarih 25 Mayıs 2009

PHİLİPPOS V, Makedonya kralı (M. ö. 237′ye doğr. – 179), Demetrios II’nin oğlu. Vasisi Antigonos Doson’dan sonra tahta çıktı. Müttefiki khaialar tarafından Etolya’lılarla çatışmaya zorlandı (Müttefikler savaşı, 219-217). Bu sırada iyi bir general olarak tanındı; Makedonya’da mutlakıyeti yeniden kurdu. Fakat Romalılara karşı, Hannibal ile birleşmeye veya Selefkiler ya da Lagos hanedanı arasında bir tercih yap­maya bir türlü karar veremedi. Bununla beraber, Triphylia’yı ve Phthiotis Thebai’ sini ülkesine kattıktan soma (Naupaktos barışı, 217), illyria sahiline yeıleşmiş olan Romalıları kovmayı düşündü ve 215′te Hannibal ile birleşti. İlk Makedonya sava­şında (216-205) Apollonia’ya yardım ettiği sırada yenilgiye uğradı (214), fakat Roma’ nın kurduğu koalisyona başarıyle karşı koydu. Etclya’lılar ayrı bir barış yaptık­ları sırada (206), İtalya’da devamlı meşgul olan Roma, Fenike’de (Phoinike) ayrı bir barış imzaladı (205) ve ona Atintania’yı VE-piıi^ AûTia îâzermûe \>az* çitoş -nota­larını bırakmak zorunda kaldı. Ptolemaios IV’ün ölümünden sonra (204) Mısır ge­rileyince, Antiokhos III ile anlaşan (203) Philippos V, Ege’de ve Anadolu kıyısı üze­rinde bulunan bazı yunan şehirlerini ele geçirdi. Hainliği ve zalimliği Rodosluları savaşa sürükledi. Sakız’da (Khios) deniz savaşını kazanan Attalos I, Roma’nın des­teğini sağladı (İkinci Makedonya savaşı, 200-196). Philippos V, T. Quinctius Flamininus gelinceye kadar (198) onlara karşı koydu (Abydos’un alınışı, Atina’nın kuşa­tılması), sonra Flamininus tarafından Kynos Kephalai’de yenilgiye uğratıldı (haziran 197). Tempe konferanslarının ardından ge­len 196 barışıyle, Orestis ve Yunanistan’da sahip olduğu bütün topraklar kralın elin­den alındı. Philippos V, beş gemi dışında bütün gemilerini teslim etmek, Karia’yı, Boğazları, kaleleri boşaltmak ve 1 000 talanton ödemek zorunda kaldı. Kendisine yardım etmeyen Antiokhos Hl’e duyduğu kin yüzünden Roma ile anlaştı ve Nabis’e (195), daha sonra Suriye kralına ve Etolya’lılara karşı (191-189) Roma’ya yardım etti. Fakat ona sadece Demetrias (bugün Voloa) ve Magnesia’lıların ülkesini (Tesalya’da) veren senato, daima onun düşmanla­rını destekliyordu. Philippos, savaş hazi­nesini ve ordusunu tekrar kurarak, yeni maden ocakları açarak ve sömürgeleştir­meyi geliştirerek intikam almağa hazırlan­dı. Romalıların tuttuğu küçük oğlu Demetrios’u zehirletti (181-180) ve tahtı büyük oğ­lu Perseus’a bıraktı. (L)

25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPOS V hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHİLİPPOS

Tarih 25 Mayıs 2009

PHİLİPPOS II (M.ö. 382′ye doğr. -Aigai [Makedonya] 336), önce naip (359), sonra Makedonya kralı oldu (356-336), Amyntas III ve Eurydike’nin üçüncü oğludur. Vasisi Aloros’lu Ptolemaios tarafından rehine olarak Thebai’ye gönderildi (368-365). Orada heien kültürünü benimsedi ve Epaminondas’ın etkisinde kaldı. Philippos’u geri çağıran kardeşi Perdikkas III, 359 yılında öldürüldü. Yeğeni Amyntas IV adına naip olan Philippos, tahta göz dikenleri kovarak ve dağlıları buyruğuna alarak düzeni yeniden kurdu. Amphipolis (357) ve Pydna’yı (356) işgal ederek krallığın sahile açılmasını sağladı. Irakların elinden. Pangaion dağı madenlerini aldı (356). Bu da ona meşhur makedonya stater’lerini bastırma imkânını verdi; sonra,yeğenini uzaklaştırarak kendini kral ilân etti. ^eiftı ıçKrje ûüşVCûn o\an Philippos II, barbar bir kimseydi. Fakat ilk başarılan, iyi bir kumandan olduğu kadar ince bir diplomat olduğunu da göstermiş­ti. Makedonya’nın sınırlarını belirlediği ve hattâ genişlettiği gibi, koloniler (Philippci, Filibe, Philippopolis) aracılığıyle bu sınır­ları pekiştirmesini de bildi ve Parmenion’u, orduyu yeniden teşkilâtlandırmakla görev­lendirdi. Ayrıca orduyu birçok savaş ale­tiyle donattı. Çeşitli silâhların etkisini bi­leştirerek ustaca bir taktik yarattı ve bunu «düşmanın olduğu yerde mahvedilmesi» amacını güden etkili bir strateji çerçevesin­de kullandı. Yunan şehirlerinin zayıflığını fırsat bilerek hâkimiyetini kabul ettirmek için bu şehirler arasındaki çekişmelerden yararlandı. Zenginliğinin etkisi ve uyan­dırdığı umutlar sayesinde, kendini bir ha­kem ve vaz geçilemez bir şef olarak gören Makedonya taraftarı bir zümreye destek oldu (bk. (SOKRATES). Temel çıkarları Makedonya kralı tarafından tehdit edilen Atina, Philippos’un en tehlikeli düşmanı olan Demosthenes’in öğütlerini dinlemesini bilmedi. Üçüncü Kutsal savaş (356-346) kra­la, Tesalyalıların emri altına alma (353) ve Amphiktionia konseyine hâkim olma im­kânını verdi (346). Olynthos’u koruyamayan (348) Atina, Philippos ile müzakereye gi­rişmeyi kabul etti (Philokrates barışı, 346). Philippos bundan başka Phokislileri, Amp­hiktionia konseyindeki iki oylarını kendi­sine terk etmeğe zorladı ve Peleponnesos’a kadar her yeri çiğneyip geçmekten de geri kalmadı (344). Trakya’nın zaptından sonra (342-340), Makedonya kralı boş yere Perinthos’u ve daha sonra Byzantion’u kuşattı (340-339) ve Atina’ya giden değerli ürün­ler veya besin maddeleriyle yüklü gemi­leri ele geçirdi. Boğazlara yönelen bu tehdil, Atina ile savaşı gerektiriyordu (340). Tuna barbarlarına karşı güç bir seferden sonra (339 yılının yazı) Amphissa’ya yeni­den saldıran Philippos, Phokislilerin dö­nekliğinden yararlanarak Boiotia kapıların­da Elateia kalesini işgal etti. Bu tehdit Atina ile Thebai’yi birleştirdi. Ama müt­tefikler Khaironeia’da yenildiler (338 ya­zı). Thebai’ye karşı sert davranan (bir makedonya garnizonunun yerleştirilmesi ve di­ğer Boiotia şehirlerine muhtariyet tanınma­sı) fakat Atina’ya dokunmayan Philippos, toprak statükosunun muhafazasını emreden, hakemliğe başvurmayı zorunlu kılan ve İs­parta’yı büsbütün alçaltmak amacıyle Peîopennesos’u, Argos, Megalopolis ve Messenia arasında bölüştüren bir sitelerarası helen kongresini Korinthos’ta topladı. Bu konferans, Philippos’un barışta dostu, sa­vaşta ise baş kumandanı olduğu helen şe­hirlerini sürekli bir birliğe kavuşturdu. 337 Haziran toplantısında, Makedonya kralı, Perslere karşı savaş açma kararını aldırttı ve Parmenion, Küçük Asya’yı istilâ etli. Molossoslar kralının kızı ve İskender’in an­nesi Oiympias ile anlaşamayan Philippos, 337′de Makedonyalı Kleopatra ile evlendi, ama hetairos Pausanias tarafından, iç yüzü pek anlaşılmayan bir şekilde öldürüldü (336 yazı) \e tahtı İskender’e kaldı. (L)

PHİLİPPOPOLİ. Bk. FİLİBE.
PHİLİPPOS I (M.ö. VII. yy. sonları), üçüncü Makedonya kralı, Argaios I’in oğlu ve halefi. (L)
PHİLİPPOS î, PHİLİPPOS îî, Suriye kralı. Bk. selefkiLER.

PERDİKKAS

25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PHİLİPPOİ

Tarih 25 Mayıs 2009

PHİLİPPOİ, lat. Philippi. Esk. coğ. Makedonya’da şehir, Ege denizi yakınında. İlk adı Kreniâes olan, Makedonyalı Philippos tarafından Iraklardan alınan (M.ö. 358) ve yeniden inşa edilen Philippoi Pangaion maden işletmelerinin merkezi haline geldi. Augustus zamanında bir roma sömürgesi olan şehir, Bizans devrine kadar refah içinde yaşadı. Aziz Paulus ikinci yolculuğu sırasında bir süre burada kaldı, hapsedildi ve gardiyanını hıristiyanlaştırarak kurtuldu. M.ö. IV. yy.dan kalma tiyatro kazılan; III. yy. d an kalma hamam. Aşağı imparatorluk döneminden kalma büyük bazilikaların yıkıntıları. (l)

25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLİPPOİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETANGE

Tarih 23 Mayıs 2009

PETANGE, Lüksemburg büyük düklüğün­de (Esch Alzette kantonu) şehir, Esch Alzette’in kuzeybatısında; 11 200 nüf. Demir madenleri. (L)

23 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETANGE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PESER

Tarih 23 Mayıs 2009

PESER i. (lat. pessarium, yun. pessos’tan fr. pessaire). Cerr. Düşen veya yer değiş­tiren döîyatağını tabiî durumunda tutmak için dölyolunun içine konan madenî veya kauçuk halka. (l)

23 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PESER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PESARO

Tarih 23 Mayıs 2009

PESARO, İtalya’da şehir, Marche’de, il idare morkezi, Adriya denizi kıyısında, Foglia’nın ağzında; 65 000 nüf. XV. yy.dan kalma dukalık sarayı. Müze (Venedik ve Bologna okulları). Kükürt rafinerisi, ma­kine sanayii (motosiklet), tersaneler (balık­çı tekneleri), sanat seramikleri. Foglia’dan sapan bir kanal kıyısındaki Pesaro limanı, Marche’nin ikinci limanıdır. Sayfiye yeri. Şehir Eskiçağda Pisaurum diye bilinirdi. Rossini burada doğdu. — Pesaro ve Urbino îli, 314 700 nüf. Apennin dağlarından denize kadar uzanır, Foglia ve Metaura havzalarını içine alır. Kereste, tahıl, bağ­cılık. Linyit ocakları.
— Süs. santl. Pesaro 1462′den sonra endülüs çinilerinin yapıldığı merkez oldu; sa­rı maden görünüşünde eski üslûp sera­mikler de buraya mal edilir. Şehirde ay­rıca italyan seramik sanatında önemli yeri olan portreler ve vecizelerle süslü çiniler de yapılırdı. XVIII. yy. Pesaro çinilerinde çin eserleri örnek alındı. (l)

23 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PESARO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERU

Tarih 22 Mayıs 2009

PERU i. Bk. pero.

PERU, Güney Amerika’da devlet, Büyük Büyük Okyanus kıyısında; 1 285 215 km2; 12 012 000 nüf. Başkenti, Lima (1 716 000 nüf.). Başlıca şehirleri: Calloa (161 300 nüf.); Arequipa (156 700 nüf.); Trujillo (100 100 nüf.), Chiclayo (86 900 nüf.); Cuzco (78 300 nüf.); İquitos (58 200 nüf.).

COĞRAFYA Fizikî coğrafya

• Yüzey şekilleri. Peru’nun yüzey şekilleri üç büyük bölgeye ayrılır: Andîar, Amazon bölgesi, kıyı bölgesi.

1. Merkezde Andlar, arazinin üçte birini içine alır. Hemen her yerinde başlıca üç unsura rastlanır: 4 000 m yükseltiye doğru puna veya pampa denen yüksek alanlar, 5 000 m’den yukarıda çoğu 6 000 m’yi aşan ve eskiden sanıldığı gibi düğümler değil, basamaklar meydana getirerek kuzeybatıdan güneydoğuya uzanan kalıntı engebeleri, Amazon şebekesine bağlı akarsular (Urubamba, Apurimac, Mantaro, Huallaga, Maranon) tarafından aşıldığı halde başları çoğunlukla Büyük Okyanus’a yakın olan dar ve derin vadiler.

And dağlarının en geniş kısmı Güney Peru’dadır. Bu bölgede üç kısım ayırt edilir:

Huancayo Andları’nı, Abancay’ı Cuzco ve Carabaya’yı kapsayan doğu cordillera; Titicaca gölüne doğru çoğunlukla bazaltlar ve volkan külleriyle örtülü olan (Bolivya sınırı dışında) ve büyük ölçüde yarılan punalar; Chachani (6 035 m), Misti (5 842 m), Tutucapa (5 780 m) gibi yanardağların bulunduğu batı cordillerası. Orta ve Kuzey Peru’da, Andlar kıyı bölgesinden uzaklaşır; kütle özelliği taşıyan dağlar kalıntı engebeleridir: Huayhuash cordilleralan; Huascaran dağında yükseltisi 6 768 m’yi bulan ve güzel buzulların yer aldığı cordillera filanca, Serra Negra (5 000 m). Ekvador sınırına yaklaştıkça Cajamarca Andları’nda genel yükselti azalır ve boğazların yüksekliği 2 500 m’yi aşmaz. Puna alanlarının yerini Mantaro’nun doğduğu Junin pampası ve Rio Santo’nun başladığı Conocacha pampası gibi yüksek bataklık ovalar alır.

2. Andların doğusunda Peru Amazon bölgesi (Amazonas) uzanır; Rio dağeteğiyle bir alüvyon ovasından meydana gelen bu geniş bölgedeki ırmakların başlıcaları (Ucayali, Maranon ve Rio Napo) önandlar’dan çıktıkları boğazlar ve çağlayanlardan sonra (Maranon kıyısında, 150 m yükseltide Pongo de Manseriche) genişler. Peru Amazon bölgesi, ülke topraklarının yarısını içine alır. Bk. AMAZON.

3. Kıyı bölgesi, bir dolma ovasında veya Chincha ile Canete arasında yükseltisi 170 m’yi bulan konglomera yarlarından meydana gelir, Batı Andlar ile temas bölgesi, ancak Pisco ile Narca arasında yüksektir.

• Peru İklim ve bitki örtüsü. Başlıca iklim olayı kıyı ile Amazon bölgesi arasındaki bakışımsızlıktır. Dünyanın en kurak bölgelerinden biri olan kıyıda sıcaklık farkları çok düşüktür: Lima’da on dokuz yılda yıllık yağış ortalaması 37 mm’dir. Bu çok az yağışlar gökyüzünü kışın örten buharların (garva) yoğunlaşmasının sonucu olan ince yağmurlar halinde düşer; bununla birlikte yükseltisi 500 m’yi geçen tepelerde (paranalar) seyrek otların yetişmesine imkân verir. Kıyı bölgesi, Batı Andlar’dan inen sel sularının ağzındaki vahalarla yer yer kesilen bir taş ve kum çölüdür. Buna karşılık Peru Amazon bölgesi bol yağış alır (ovada 3 m’den çok): bu yağışlar ve ekvator bölgesinin aşırı sıcaklığı montana denen ve yapraklarını dökmeyen sık bir ormanın yetişmesine imkân vermiştir. Montana adı, teşmil yoluyle bütün bölgeyi de ifade eder. Doğu Andlar’ın yamaçlarında orman seyrekleşir: burası otlu bozkırlar ve çalılarla örtülü ceja da montana bölgesidir. Doğu sierralarda yükselti sıcaklığın düşmesine yol açar. Cuzco’da yıllık sıcaklık ortalaması 20°C, en yüksek sıcaklık 26°C ve en düşük sıcaklık —5°C’tır. Mayıs Kasım aylarında yağış düşmez ve yağışlar aralık-nisan ayları arasında toplanır. Yağışlar yükseltiyle birlikte azalır: kuzeyde yıllık yağış ortalaması 900 mm, güneyde ise 300 mm’dir; ancak sert ve ender bir otun yetiştiği punalar çöllerle örtülüdür. Ağaçlar yalnız vadilerde ortaya çıkar (salkım söğüde benzeyen molle ahlat ağacı). Dikenli ağaçsılar ve cereus katlarıyle (3 800 – 1 500 m yükselti arasında) Batı And punalarından kıyı çöllerine geçilir. Buzullar ve daimî karlar yüksek kalıntı engebelerinde toplanmıştır ve 4 500 m’nin altına pek ender iner. Cordillera Blanca’nın adını buzullardan almasına karşılık, Misti’-de, yükseltisine rağmen, daimî karlar yoktur.

PERU Beşeri coğrafya

Peru, eski kızılderili medeniyetlerinin ülkesidir. Halkın çoğu hâlâ quechua ve aymara dillerini konuşur. Nüfusta kızılderililerin oranı yüksektir: bütün ülkede yüzde 47, Sierra’da yüzde 80. Melezlerin sayısı da hemen hemen aynıdır ve şehirlerde özellikle Lima’da yaşayan safkan beyazların sayısı ancak 600 000′dir. ülkede hâlâ 40 000 asyalı (özellikle cinli) ve 30 000′den az zenci yaşar. Hızla çoğalan nüfus son kırk yılda iki kat kadar artmıştır. Doğum oranının binde 30′dan çok, ölüm oranının ise binde 8,2′den az olduğu sanılır. Ortalama nüfus yoğunluğu km2′de 8,1 kişidir. Ama, Sierra’-daki yoğun nüfuslu vadilerle Puna’nın ve Amazon ormanmdaki birbirine uzak toplulukların nüfusu çok farklıdır. Peru’nun öteden beri bir köylü ülkesi olmasına karşılık şehir nüfusu zaman zaman tehlikeli bir ritimle artar. Bunun sebebi, Kızılderililerin yoksulluk yüzünden dağlardan kaçmasıdır: 1925′te 250 000 kişi olan Lima’nın nüfusu bugün Calles limanıyle birlikte bir milyonu aşar. öbür Peru şehirleri çoğunlukla sanayinin az ölçüde geliştiği büyük tarım pazarlarıdır: şekerkamışı ve pirinç tarlalarıyle Trujillo ve Chiclayo, vahasıyle Arequipa, pamuk tarlalarıyle Ica ve Piura, güzel tarlalarıyle Cuzco. Bununla birlikte yeraltı kaynaklarının işletilmesi Andlar’da, Cerro de Pasco ve La Oroya, Tacna (bakır), Chimbote (çelik fabrikası) gibi şehir çekirdeklerinin kurulmasına yol açmıştır. Büyük Okyanus kıyısında Bolivya’nın limanı olan Mollendo, Peru’nun Amazon kıyısındaki limanı tquitos ve Titicaca gölünün limanı Puno’da ulaşım sayesinde sanayi gelişmiştir.

Peru iktisadî coğrafya

• Tarım ve balıkçılık. Tabiî bölgelerin çeşitliliği üretimin ve kır faaliyetlerinin büyük ölçüde çeşitlenmesine imkân verdi: Amazon bölgesinde kerestecilik, tropikal ürünler tarımı (pirinç, mısır, manyoka, yerfıstığı, şekerkamışı, pamuk, kahve, kakao, çay), akdeniz ve ılıman iklim bitkileri (buğday, arpa, asma, zeytin, mercimek, bakla, fasulye), patatesin ağır bastığı And bitkileri tarımı. Ama çoraklık sulamayı gerektirir ve tarımı devamlı olarak kuraklık tehdit eder. Amazon ırmaklarının sularını kıyıya ulaştırmak için büyük çalışmalar tasarlanmıştır. Sömürgecilerden kalma büyük mülkler veya tersine bazı sulak bölgelerde toprakların aşırı derecede parçalanmış olması genellikle çok yoksul olan kızılderili köylülerin hayat seviyesinin yükselmesini engeller. Dağlardaki geniş alanların teknik bakımdan çoğunlukla geri olmasına karşılık, kıyılardaki daha modern büyük çiftliklerde şekerkamışı ve pamuk yetiştirilir; kimyevî gübre ile tohum seçimi Mısır elyafına benzer bir pamuk üretilmesine imkân vermiştir. İhracat bitkileri tarımının gelişmesi, besin tarımıyle atbaşı yürümez: oysa beslenecek insan sayısı günden güne artmaktadır. Et üretimi ülke ihtiyacını karşılamağa yetmez. Bununla birlikte And sürüleri (koyun, lama, vicuro, alpaka) yün ihracatına imkân verir. Peru doğudaki sıcak ve yağışlı bölgelerin değerlendirilmesini (Tingo Mario yerleşme merkezi) desteklemektedir. Ayrıca Büyük Okyanus’un soğuk sularında büyük ölçüde balıkçılık yapılır. Ton balığı avcılığının teşkilâtlandırılması, hamsi setlerinin yakın bir tarihten beri büyük ölçüde işletilmesi ve büyük tesisler inşa edilmesi Peru’nun birkaç yıl içinde yabancı sermaye ve teknisyenler yardımıyle dünyada balıkçılığının en gelişmiş olduğu devletlerden biri haline gelmesine imkân verdi. 1960-1965 Arası gayrısafi millî hasıla, yılda yüzde 6 oranında arttı; ama hızlı nüfus artışı bu oranı yaklaşık olarak yüzde 3,5′e düşürdü. Bu ilerlemenin başlıca sebebi, Jbalık unu sanayiinin gelişmesidir. 1960-1964 Arasında, tutulan balık miktarı 3,6′dan 9,1 Mt’a çıktı ve Peru dünyada birinci sıraya yükseldi (1966′da 8,8 Mt). Bir toprak reformu başlatılarak 60 000′den çok köylüye toprak verildi.

• Madenler. Yeraltı kaynaklarının işletilmesi Peru ekonomisinin sağlam olmayan dengesini sağlar. Sömürge dönemindeki altın ve gümüş, özellikle XIX. yy .da işletilen guano, bugün ikinci plana düşmesine rağmen hâlâ önemlidir. Peru dünyanın dördüncü gümüş üreticisidir; guano hâlâ kıyıdaki çorak adalarda elde edilir. Demirsiz madenler üretimi önemlidir: kurşun, bakır (La Oroya’da işlenir), Cerro de Pasco bölgesinde çinko daha az ölçüde çıkarılır ama ticarî önemi büyük olan vanadyum, bizmut, antimon, tungster, molibden, kadmiyum, uranyum, manganez. Demir filizi üretimi hızla gelişmektedir: 1953′ten beri işletilen Marcona yatağı; Lima’nın güneyinde Acari madenleri; zengin filizlerin bulunduğu ve Japonların ilgilendiği güneydeki Chala limanı yakınında yataklar. Peru Maden bankası yeraltı kaynaklarının değerlendirilmesini destekler ve yabancı şirketlere (başlıcaları amerikan şirketleri) arama ve işletme imtiyazları verir. Madenlerin dağlarda, çoğunlukla 3 500 m’den yüksekte olması, bunların işletilmesini güçleştirir ve masrafları artırır.

• Enerji kaynakları. Peru enerji” sıkıntısı çeker: Ancak idare bölgesinde, Santa vadisinde ve Arequipa ile Tuna arasında, maden kömürü üretimi 160 000 tonu pek az geçer; hidroelektrik üretimi çorak iklim, akarsuların sel rejimi ve Andlar’ın yüksek eğimi yüzünden sınırlıdır; bununla birlikte petrolün katkısı önemlidir: en verimli yataklar kıyı bölgesinin kuzeyindedir: Lobitos ve Negritos (bir ingiliz şirketi tarafından işletilir), Talara (Standart Oil’un kolu olan bir şirket), Zorritos (devlet şirketi) petrol merkezleri. Amazon yamacında Amerikan-Peru şirketinin üretimi artmaktadır. Aynı zamanda And dağeteğinde araştırmalar yoğunlaşmakta ve Manaus’ta (Brezilya) inşa edilecek rafineriye ham petrol sevkıyatı tasarlanmaktadır.

PERU için Machupiccu’da harabeleri önem arzetmektedir. Andların en yüksek zirvelerinden Salcantay ‘dır.

• Sanayi. Peru’da sanayi son yıllarda gelişti. Geleneksel besin ve dokuma sanayii (Lima, Cuzco, Arequipa) dökümcülük, çinko, bakır ve kurşun tasfiyesinin yanı sıra modern sanayiye ve temel donatıma yönelmiştir (Chimbote Çelik fabrikası). Gelişen kimya sanayii, gübre, patlayıcı madde, ecza ve antikriptogam malzemesi, sunî dokuma üretir. Ayrıca seramik, sıcağa dayanıklı maddeler oto lastiği fabrikaları kurulmuştur.

Peru’da sanayide en büyük gelişme, üretimi üçte iki artan demir çıkarımında oldu (1966′da 5,3 Mt); petrol üretimi daha ağır gelişmesine rağmen 1966′da 3 Mt’u geçti. Bakır, kurşun, çinko, değerli madenler, 1960′-tan sonra en yüksek seviyesine ulaştı; kurşun, özellikle de çinko üretiminin bir kısmı yerinde değerlendirilmeğe başladı.

• Ulaşım. Hükümetin sürekli çabalarına rağmen ulaşım yolları ağı henüz yetersizdir. 4 000 km’yi aşan demiryollarının çoğu özel şirketlerindir (başlıcası bir kanada şirketi); hatların çoğu 1951′den sonra And şehirleriyle maden merkezlerini kıyı limanlarına bağlamak için inşa edildi ve inşaat sırasında dünyanın en yüksek seviye farklarıyle karşılaşıldı. Başlıca hatlar Lima’yı Cerro de Pasco ve Huancayo’ya bağlar; Çuzco, Puna, Arequipa ye Mollendo’ya bağlanmıştır. En iyi karayolu, Büyük Okyanus kıyısını takip eden Panamerika karayoludur. Devam eden inşaatlarla karayolları And yamacına doğru uzatılmaktadır; And yamacında ırmak ulaşımı da düzenlenmektedir (tquitos limanı). Ayrıca hava ulaşımı hem milletlerarası (Lima havalimanının donatılması), hem de mahallî rol oynar. Başlıca limanlar Talara (petrol ihracatı), Paita ve Pisco (pamuk), San Juan (Marcona’nm demiri), Bolivya dış ticaretine katkıda bulunan Chimbote, Mollendo ve Matarani, donatımı çok modern olan ve çeşitli malların mübadelesi yapılan Callao’dur.

• Dış ticaret. Peru’nun dış ticareti, hâlâ hammadde ihracatıyle sanayi ürünleri ithalâtına dayanır. Maden filizi, maden ve tropikal ürünlere (pamuk, şekerkamışı) yönelen ihracat oldukça çeşitlidir. Besin ürünleri ve yeni sanayiler için gerekli donatım mallarını ithal etme zorunluğu ticaret ?çığını artırmış, peru parasını zayıflatmıştır. Latin Amerika’da Peru’nun özelliği serbest mübadeleci siyaseti ve dış yatırımları geniş ölçüde kabul etmesidir.

Genellikle tek tip üretime dayanan nispî refahın sağlam temellere oturtulmadığı 1965′te balık unu ihracatındaki gerilemeyle ortaya kondu; pamuk ve şeker fiyatlarının düşmesi durumu daha da ciddîleştirdi. Balıkçılığın gelişmesi 1960′tan sonra, eskiden beri hep açık veren ticaret bilançosunu dengelemeğe imkân vermişti. Bu sanayinin gerilemesi ihracatta duraklamaya yol açtı; oysa ithalat artmağa devam ediyordu. Ticarî bilanço 1965′te yeniden açık verdi, aynı yıl altın ve döviz rezervlerinin yarısı eridi. Durum güç çözülür bir hal aldı; çünkü ihracatta beklenen yeni gelişme 1959-1964 dönemindeki kadar hızlı olmadı (o dönemdeki olağanüstü artış henüz dizginlenemeyen bir enflasyona yol açmıştı). Latin Amerika serbest mübadele bölgesinin kurulması (1960-1961) 1960-1964 arası öteki tiye devletlerle ticareti iki kat. artırchysa da, 1966′da A.B.D. hâlâ Peru’nun ticaret yaptığı başlıca ülkeydi (ithalâtın yüzde 37’si, ihracatın yüzde 35′i).

TARİH

ilk medeniyetler

En eski medeniyetin kuzey kıyıdaki Huaca Prieta medeniyeti olduğu (M.ö. 1500′e doğru) sanılır: M.ö. 1000′e doğru ortaya çıkan mısır ve seramik, kıyıda Viru ve Chavin (yaklaşık olarak M.S. 300′den 600′e), Mochicas (Moche anıtları) ve Nozca (M.S. 500′e doğru) kültürlerinin gelişmesine yardım etti. Sonra büyük siteler çağı başladı: yaylada Aymaraların Tiahuanaco sitesi, kıyıda Chimaların başkenti Chanchan (M.S. 1200′e doğru). Bütün bu medeniyetlerin ortak özelliği mısır ve patates tarımı, lama yetiştiriciliği, bakır, tunç ve altın metalürjisidir: ayrıca hepsi yazıları olmadığından hatıra bırakmak için quipu kullanırlardı. 1200′e doğru tnkalar Güneş sülâlesi Cuzco vadisi Quechua’larında hüküm sürmeğe başladı: XV. yy.da Viracocha İnka, Pachacutec, Tunas, Yupanqui ve Huayna Capac zamanında 5° kuzey enlemi ile 37° güney enlemi arasındaki And yayları ve kıyı halklarının hepsine hâkimiyetini kabul ettirdi, özellikle mimarîsi (bk. cuzco, machupicchu) ve idarî kurumlarıyle ilgi çeken inka medeniyeti boyun eğdirdiği bütün halklara silinmez damgasını vurdu.

ispanyol fethi ve hâkimiyeti

Devletini iki oğlu Atahualpa (Quito) ve Huascar (Cazco) arasında bölüştüren Huayna Capac’ın ölümünde (1525′e doğru), iç savaş İnka imparatorluğuna büyük zarar verdi. Panama İspanyolları, Balboa’dan beri, daha güneyde altın bakımından zengin bir ülke bulunduğunu biliyorlardı ve bazıları kıyı bölgesini keşfe gitmişlerdi. Bu serüvencilerden Francisco Pizarro, Kari V tarafından henüz fethedilmemiş olan Yeni Castilla’nın genel valiliği ve başkumandanlığına tayin edildi (1529). Atahualpa’nın kardeşini öldürttüğü (1532) sırada inka topraklarına ayak basmıştı (1531). Pizarro birkaç asker ile İnka’yı tutukladı ve boğdurdu (1533 ağustosu); İspanyollar Cuzco’yu ve hazinelerini ele geçirirken ülkeyi Pizarro’dan sonra onun tayin ettiği kukla valiler yönetti. İnka Manco Capac II ayaklandı, genel valinin kardeşini büyük şehirde kuşattı (1533-1536) sonra ormanlara çekildi. İnka imparatorluğunun candamarını Cajamarca ortadan kaldırdı ve yenilenler ya kendilerini öldürerek veya İspanyolları çekmiş olan hazineleri tahrip ederek direndiler. Birbirlerine düşman olan Pizarro ve arkadaşları (bk. almagro) 1538-1542 arası ortadan kalktılar.

1542′de Kari V «Yeni yasalara çıkarttı ve bunların uygulanması için Peru Kral naipliğini kurdu; sınırsız bir arazi olan bu naiplik Güney Amerika’da devam eden fethin hareket üssü olarak yararlanıldı: ilk genel vali Blasco Nunez Vela, 1543′te, kıyı yakınında Pizarro tarafından kurulan (1535) ve 1542′de bfr audiencia merkezi olan Lima’ya yerleşti. Genel valiye bir meclis (Real acuerdo) ve yerlerini 1582′de sekiz mültezimin aldığı il valileri (corregidoreler) yardım ediyordu. Canete markisi genel vali (1556-1561) Andres Hurtado de Mendora’nın hazırladığı sömürge sistemini Francisco de Toledo (1563-1581) inka örneğini kopya ederek teşkilâtlandırdı: bu sistem tarım toplulukları halinde biraraya toplanmış olan kızılderililerin sömürülmesine dayanıyordu: toplulukların bazıları kendilerini sömüren bir ispanyol yöneticinin vesayeti altındaydı (encomienda’laı); öbürleri kabilenin kamu yetkisine ve mita’ya (Inkaların kurduğu angarya sistemi) karşı borçluydular (çoğu bu yüzden Lima’ya ve kıyı bölgelerine kaçtı). Kızılderilileri paganlıktan kurtararak hıristiyan kültürüne bağlamak (Juli cizvit misyonu) ve orijinalliklerini muhafaza etmek için (Kari II’nin Recopilacion de las Ley es do indias’ı çıkarması [1680]) rahipler büyük çaba harcadılar, inka kralı Tupac Amaru I’in (öl. 1571) ve 1780′de Tupac Amaru II’nin (öl. 1781) isyanlarının da gösterdiği gibi inka klanı toplum yapısında ağırlığını uzun Süre muhafaza etti. İspanyol kolonları And yaylalarında zeytin, buğday ve üzüm yetiştirmeğe başladılar; kıyıda kurdukları şekerkamışı işletmelerinde çalıştırmak için zenci köleler getirdiler: boyalar, mobilyalar, dinî süslemeler, meksika dokumaları v.b. satın aldılar. Ama Peru’nun başlıca zenginliği yeraltı kaynaklarıydı. Huancavelica civa madeni sayesinde Meksika’da (1567), sonra Peru’da (1572′de veya en geç (1585′te) gümüş malgamasına başlandı. 1545′te bulunan Potosi gümüş madeni XVIII.yy.a kadar dünya üretimine hâkim oldu ve Callao de Lima’dan Panama (başlıca yol) ve Tehuantepec kıstaklarına (Huatulca, XVI.yy.dan sonra da Novidad limanlan) doğru giden ticarî akınların büyük kısmını besledi. İspanya’nın ve bütün Avrupa’nın ekonomisini bozan bu para, sömürge toplumunu zenginleştirdi: Peru’da şehirler, barok üslûbunda kiliseler ve bir üniversite (1551′de Lima’da San Marcos üniversitesi) inşa edildi; ayrıca ülkenin lüks eşya ithalâtı günden güne ar­tıyordu.
Ama bu refah dönemi uzun sürmedi; Potosi’nin gümüş üretimi, 1610-1630 arası en yüksek seviyesine eriştikten sonra, işletme­nin teknik yetersizliği ve kızılderili halkın mita’nın uygulanmadığı kıyıya, tarım işlet­meler ine ve şehirlere (özellikle Lima) kaç­ması yüzünden çöktü: ücretli işçi sınıfının doğması bu süreci engellemedi; zaten nüfus da XVII. yy., sonuna kadar büyük ölçüde azaldı. XVIII. yy.da nüfus yeniden art­mağa başladı, ama Potosi tekrar kalkma­madır bunda, ispanya ile Büyük Okyanus ve Panama kıstağı aracılığıyle kurulan iliş­kilerin kesilmesi ve ispanya ile tek bağlantının uzun ve tehlikeli Buenos Aires yo­lundan başka bir bağlantının bulunmaması büyük bir rol oynadı. Avrupa ile bağlantı­ları kesilen, birbirinden iyice uzak ve her birinde ayrı bir hayat tarzı gelişen coğrafî birimlerden kurulur ve aslında bütün Gü­ney Amerika’yı içine alan yedi audencia’ya (Panama, Santa Fe de Bogota, Quita, Li­ma, Charcas, Şili ve Buenos Aires) bölün­müş büyük Peru Genel valiliği yavaş yavaş bugünkü sınırlarına yerleşti. Tierra Firma veya Yeni Granada (1718) Genel valiliği 1739′da kesinlikle teşkilâtlanarak Peru’dan bugünkü Venezuela, Kolombiya ve Ekvador’u aldı; 1776′da La Plata Genel valiliğin (Arjantin, Uruguay, Paraguay) kurulmasıyle Peru Charcas audienca’sım (Yukarı Pe­ru, bugünkü Bolivya) bile kaybetti. Ayrıca 1778′de kurulan Şili Genel valiliği Lima’­ya karşı oldukça muhtardı ve ticaret ser­bestisinin ilânı (1778) ispanyol sınırlarını tehlikeye düşürerek bağımsızlığı hazırladı.
Peru’ nun Kurtuluşu ve Siyasî bağımsızlık
Kral naibi J.F. Abascal (1804-1816), Kreollere ispanyol hâkimiyetini kolaylıkla kabul ettirdi ve isyan eden arjantin ordusunu püs­kürttü. Ama Cadiz ayaklanmasından (1820) sonra, San Martin, Arjantinli ve Şilililerin başında hücuma geçti, ayaklanan Lima’ya girdi, Peru’nun bağımsızlığını ilân ederek «Koruyucu» unvanını aldı (28 temmuz 1821); ama Bolivar ile Guayakuil’de görüştükten (temmuz 1822) sonra 1822 eylülünde bu un­vandan vaz geçti. Kurtarıcı adı verilen Bo­livar ordusu (eylül 1823) ispanyol ordusunu kesinlikle yok etti (Junin ve Ayacucho 1824): son ispanyol garnizonu (Callao gar­nizonu) 1826 ocağında teslim oldu. Ama topluma hâlâ beyaz azınlık, büyük mülk sahipleri ve kilise hâkimdi. Daha o tarih: e siyasî kargaşa başladı; Bolivar’m ülke; kaderine terk etmesinden (eylül 1826) er­ce iki yıl içinde iki cumhurbaşkanı değişi: Peru’da birçok pronunciamento ve Anaya­sa değişikliği olurken XIX. yy. Avrupa siyasî belâgatinin altında CaudillolariK şahsî rekabetleri gizleniyordu.
Aşağı ve Yukarı Peru arasındaki gelenek­sel bağlar, mareşal Santa Cruz’un bir Peru-Bolivya konfederasyonu kurmasına (1836 imkân verdi: bu birliği şili ordusu dağıttı (1839). iki defa cumhurbaşkanı seçilen Ramon Castilla (1845-1851 ve 1855-1862), dik­tatörlüğünü kabul ettirdi, kızılderililerder. vergi alınmasını ve zencilerin köleliğini kal­dırdı, millî ekonomiyi geliştirdi: avrupa sermayelerinin guano ve güherçile işletme­leriyle ilgilenmesi, ülkeye çok kötü şartlar altında yaşayan cinli işçiler getirilmesin: başlattı (1849′dan sonra). Bir borç meselesi ispanyol donanmasının guano bakımından zengin olan Chinehar adalarını işgal etme­sine (1864), sonra Callao’yu topa tutmasına yol açtı (1866); sonunda ispanya sömür­geyi yeniden fethetme hevesinden vaz geç­mek zorunda kaldı. Tarapuca güherçilelerinin yol açtığı Pasifik savaşında, Şili, Bo­livya (1879-1881) ve Peru’yu (1879-1883) yen­di. Peru, Tarapaca ilini Şili’ye bıraktı. Şi­li Tacna ve Arica’nın öbür illerini de işgal ederek, plebisit yapılıncaya kadar on yn elinde tuttu. Aslında mesele ancak 1929′ d a Şili’nin Tacna’yı iade etmesi ve Arica’y: muhafaza etmesiyle çözüldü. Brezilya (1909 ve Kolombiya ile daha az önemli sınır ça­tışmaları çözüldü (Leticia trapeze’nin bıra­kılması, 1934); buna karşılık, Ekvador ile anlaşmazlık (Maranon’un kuzeyindeki böl­ge) Peru’nun anlaşmazlık konusu amazon arazilerinin büyük kısmında hâkimiyetin: onaylayan Rio de Janeiro antlaşmasına (1942) rağmen henüz gerçekten çözümlenememiştir.
Pasifik savaşı ve Şili işgali yüzünden iflâs eden Peru, devletin yönetimini askerlere (general Iglesias, sonra Caceres [1886-1890 ve 1894-1895]), maliye ve ekonominin yöne­timini ise bir avrupa konsorsiyumuna (Peruvian Corporation) bıraktı. Maden işletme­si (altın, gümüş, bakır, çinko, petrol), XX. yy. başında yeniden gelişti. 1908-1912, sonra 1919-1930 arası cumhurbaşkanı seçilen A.B. Leguia, Birinci Dünya savaşından sonra şiddet yerine rüşveti tercih eden ve büyük iktisadî buhran sırasında ortadan kalkan bir diktatörlük kurdu. V.R. Haya de la Torre tarafından 1924′te Paris’te kurulan ve 1933′te kanun dışı ilân edilen marksist eğilimli ve A.B.D. düşmanı A.P.R.A. (Alienza Popular Revolucionaria Americana [Amerikan Devrimci Halk birliği]) ülkede yeni bir siyasî kuvvet oldu. Manuel Prado Ugarteche’nin (1939-1945) başkan­lığı sırasında temel hürriyetler yeniden or­taya çıktı. L. Bustamente y Rivero’nun cumhurbaşkanlığı sırasında (1945-1948) A. P.R.A.’nm siyasete katılmasını ve bir hü­kümet darbesi denemesini (1948), iktidarı general M.A. Odria’ya veren bir Pronun-ciamiento takip etti; M.A. Odria, A.P.R. A.’yı ve Komünist partisini kanun dışı ilân etti (1948) ve cumhurbaşkanı seçildi (1950-1956). 1956 Seçimlerinin serbestçe yapılma­sı «apriste»lerin ve liberallerin M. Prado Ugartache’yi yeniden cumhurbaşkanı seç­melerine (şubat 1960) imkân verdi. Haziran 1962′de, başkanlık seçimleri sonuçları, A. P.R.A. Kurucusu Haya de la Torre lehine gibi göründü. Günden güne basit bir «reformizm»e yönelen Torre’nin durumunun de­vamlı olarak gerilemesine rağmen, ordu vadenin yaklaşmasından kaygılandı ve dar­beye baş vurdu: general Ricardo Perez Godoy seçimleri iptal etti ve geçici bir askeri hükümet kurdu. Haziran 1963′te, yeni se­çimler sonucunda Halk Hareketi partisinin adayı olan ve hıristiyan demokratlara da­yanan liberal Belaunde Terry başkan se­çildi. Fakat sosyal reformlar sınırlı kaldı. Yönetici çevrelerin dağlı köylülerle pek il­gilenmemesi, Castro’yu örnek tutarak si­lâhlı mücadeleyi genişletmeğe çabalayan ger iller o hareketlerinin gelişmesine yol aç­tı, özellikle, M.I.R. (Movimiento de la îzquierda Revolucionaria [Devrimci Sol hare­keti]), 1965′ten sonra birçok çete kurdu: hareketin kurucularından avukat Luis de la Puente Uceda, aynı yıl savaşırken öldü ve hükümet çevreleri âsilerin yok edildiğini açıkladı.
Gerilla faaliyetinin önlenmesi üzerine hü­kümetçe temmuz 1965′te kaldırılan anayasal haklar iade edildi (1966). 3 Ekim 1968′de başkan Belaımde Terry bir askerî hükümet darbesiyle devrilerek Buenos Aires’e sürül­dü. Darbeyi takip eden günlerde birtakım öğrenci hareketleri patlak verdi. Askerî dar­be hareketini yöneten genelkurmay başkanı general Juan Velasco Alvarado, başkan, ge­neral Ernesto Montagne ise başbakan oldu; askerlerden meydana gelen 12 kişilik bir hü­kümet kuruldu. Yeni hükümet, önceki an­laşmaları iptal ederek ülke petrolleri ve şe­ker plantasyonları devletleştirdi. Toprak reformunun gerçekleştirilmesi doğrultusun­dan köklü tedbirler alındı. Petrol şirketleri­nin devletleştirilmesi, dolayısıyle A.B.D.’-nin Peru ile olan anlaşmazlığı devam eder­ken, Peru hükümetinin ülke karasularını 200 mile çıkarma konusundaki kararını uy­gulaması iki ülke arasındaki ilişkileri büs­bütün gerginleştirdi. Peru askerî hükümeti sanayi kesiminde de köklü reform ve devlet­leştirme tedbirlerine girişti. Peru’da 31 mayıs 1970′te meydana gelen bü­yük deprem 50 000 kişinin ölümüyle sonuç­landı; 800 000 kişi açıkta kaldı.

Pizarro ile Atahualpa’nın Cajamarca’da karşılanması (1532) The de Bry’ın gravürü Cabinet des Estampes, Paris.

AN AY AS A
1933 Anayasasında birçok defa değişiklik yapıldı. Okuma yazma bilen erkek ve ka­dınlar (1956′dan beri) seçmendir (21-60 yaş arası oy kullanma mecburîdir). Cumhurbaş­kanı, iki başkan yardımcısıyle birlikte altı yıl için seçilir, yürütme gücünü elinde tu­tar; meclislere karşı sorumlu olan on iki bakan vardır. Devlet güvenliği gerektirdi­ğinde cumhurbaşkanı hürriyetlerin tamamı­nı veya bir kısmını kaldırabilir ve sınırı kanunla tespit edilen olağanüstü yetkiler alır. Yasama gücü tek dereceli genel oy sistemiyle altı yıl için seçilen senato (53 üyeli) ve millet meclisindedir (182 üye). Ülke bir vali tarafından idare edilen 24 idare bölgesi ile illere (onlar da idare böl­gelerine) bölünmüştür, ilke olarak belediye meclisleri seçimle iş başına gelir. Kızılderili topluluklarına kanunî haklar tanınmıştır.
GÜZEL SANATLAR
Kolomböncesi eski peru sanatı Güney Ame­rika’nın en önemli sanatıdır ve Inka im­paratorluğunun bütünlüğü sağlamasından önce çeşitli bölgelerde gelişen farklı medeniyetlerin sonucudur. (Bk. KOLOMBÖNCE­Sİ.) Fetihten sonra Peru, ispanyol barok sanatının bir eyaleti haline geldi: ama yerli sanatçıların etkisi ve katkısı, bu sanata eski sanatları hatırlatan hayalî süsleme temalarıyle orijinal bir görünüş kazandırdı. Başlıca anıtlar Cuzco katedrali ve Pamata kilise sidir. XVI. ve XVII. yy .da Cuz­co’da gelişen bir resim okulundan inka ilerigelenlerinin portreleri, dinî tablolar ve inka sembollerinin hıristiyan temalarına ka­rıştığı eserler kalmıştır. XVII. ve XVIII. yy.da bol altın kullanan şatafatlı süsleme sanatı oymalarla süslü koltuklar, kumaş­lar, çerçeveler bıraktı. Halk sanatı, sera­miklerde, giyeceklerde ve dinî eşyalarda ispanyol sanatı ile kolomböncesi sanatı kay­naştırır. XIX.yy. ressamlarından Jose Gilde Casho portreler, F. Laso, L. Merino ve F. Fierro halk hayatından sahneler bıraktı­lar.
EDEBİYAT
Kolomböncesi edebiyat için bk. İNKA İM­PARATORLUĞU; sömürge döneminin edebî faaliyeti için bk. İSPANYOLCA.
• Şiir. XVIII. yy.ın mirasçısı olan hiciv şairleri Felipe Pardo y Aliağa (1806-1868) ve Manuel Asensio Segura’dan (1805-1871) sonra, romantik nesli şu şairler temsil eder: Lamartine hayranı Jose Arnaldo Marquez (1830-1904): ağıtlar yazan Carlos Augusto Saloverri (1831-1890); V. Hugo’nun etki­sinde kalan Clemente Althaus (1835-1881); daha çek nesirleriyle tanınan Ricardo Palma (1833-1919), millî edebiyatı ispanyol ge­leneklerinden kur!atmağa çalışan Manuel Gonzalez Prada (1844-1918). Ama Peru’da modernciliğin gerçek önderi, Ruben Dario’ nun çömezinden çok rakibi olan epik ve romantik şair Jose Santos Chocano’dur (1875-1934): has Santas (Kutsal öfkeler), Alma America, Epopeya de los Libertadores (Kurtarıcıların Destanı) güçlü ve coş­kun bir lirizmle kaleme alınmıştır. Aynı ne­silde ı Jose Maria Eguren (1882-1942) daha ahenkli bir şiirin yaratıcısıdır. Bu iki usta­nın açtığı yolu şu şairler takip etti: şeh­vetli ve umutsuz şair Victor Vallejo (1895-1938); fütürizmden geçtikten sonra yumu­şayan ama hâlâ Güney Amerika’da edebî bağımsızlık hareketinin başlıca temsilcilerin­den olan Alberto Hidalgo (doğ. 1893). Çağdaş Peru edebiyatının başlıca özelliği halk ruhunu ve modern iktisadî gelişmenin ortaya koyduğu toplum meselelerini anlat­ma kaygısmdadır.
ispanyol tç savaşının yürekten sarstığı Cesar Valleionun (1892-1938) ölümünden son­ra Cesar Mor o (1904-1956), Xavier Abril idce. 1905). Enrique Pena Barrenchea (doğ. 1905), Emilic Adolfo Westphalen (doğ. 1911), Martın Adan (doğ. 1918) sayesinde şairler avrupa edebiyat okul ve araştırma­larını yakından takip ettiler. Ama Julio Garrido Malaver (doğ. 1909), Felipe Arias Larreta (1910-1955) ve Mario Florian’ın (doğ. 1917) sanatı, siyasî amaçlarla dolu militan bir lirizmdir. Jorge Eduardo Eielson (doğ. 1922), Javier Sologuren (doğ. 1922), Sebastian Salazar Bondy (1924-1965), Washington Delgado (doğ. 1926), Leopoldo Chariarse (doğ. 1928), Alberto Escobar (doğ. 1929) ve Pablo Guevara (doğ. 1930) ile, yeni neslin bir kısmı yalnız estetik amaçlara yönelirken, Gustavo Valcarceî (doğ. 1921), Alejandro Romualdo Valle (doğ. 1926), Juan Gonzalo Rose (doğ. 1928) ve Manuel Scorza (doğ. 1929) geleneksel yoldan ayrılmadılar.
• Roman. Romances Historicos del Peru’­nun ve Helenc’in Dostları romanının ya­zarı Fernando Casos’tan (1828-1882) sonra ispanyol-amerika edebiyatının en iyi hika­yecilerinden biri olan Ricardo Palma (1833-1919) gelir; Peru Gelenekleri adlı eserinde fıkralar ve efsanelerle ülkesinin bütün geç­mişini canlandırır. Paralvillo ve Sisebuto yazarı Guiterrez de Quintarilla (1858-1935) ve iki kadın romancı onu örnek almıştır: çok güzel bir psikolojik roman (Blanco Sol) yaza a Mercedes Cabello de Corbonero (1852-1909) kızılderili meselesini ilk ola­rak ele alan Yuvasız Kuşlar romanının ya­zarı Clorinda Mateo de Turner (1854-1909).
• Tugsten adlı romanında ülkesinin sosyal meseleleriyle uğraşan Victor Vallejo ve Abraham Valdelomar (1887-1919) ile peru ro­manı yeni bir çığıra girdi. Enrique Lopez Albujar’m (doğ. 1872) çok iyi bir hikayeci olmasına rağmen, peru hikâyesi en mükem­mel şeklini Ventura Garcia Calderon ile (1887-1959) buldu: Akbabanın İntikamı, ölüm Tehlikesi, Kan Rengi’nde, kızılderililer ve melezler büyük bir ustalık ve trajik bir anlayışla canlandırılmıştır. Aynı zaman­da çok zarif şiirler de (Cantilenas) yazan Ventura Garcia Calderon’u, Lois Valcarceî (doğ. 1891), Aurora Caceres (doğ. 1880) ve Tanrısız Halk romanında kızılderili mesele­sine eğilen Cesar Falcon örnek aldılar. Ama kızıldenülerin en ateşli savunucusu Ci­ro Alegria’dır (doğ. 1909).
Yerli edebiyat geleneğinde, çağdaş roman­cı Ciro Alegria (1909-1967) ve Jose Maria Arguedas’ın (doğ. 1911) eserleri hâkimdir. Bu yazarların etkisi, Arturic Demetrio Hernandez (doğ. 1903), Jose Diez Canseco (1904-1949), Francisco Vega Seminario (doğ. 1903) Fernando Romero (doğ. 1908) ve Francisco lzquierdo Rios’un (doğ. 1910), hikâye ve anlatılarında görülür. Eleodero Vaıgas Vicuna (doğ. 1924), Carlos Zavaleta (doğ. 1928), Julio Ramon Riberro (doğ. 1929), Enrique Congrains Martin (doğ. 1932), Mario Vargas Lİosa (doğ. 1936) gibi genç romancılar daha çok gerçekçi konu­lara yönelmekte ve ingiliz-amerikan anla­tım tekniklerinden ilham almaktadır.
• Deneme. Şair Manuel Gonzalez Prada aynı zamanda da bağımsız düşünceli atak bir polemikçidir: Serbest Sayfalar ve Sa­vaş Saatleri adlı denemeleri yüce bir dü­şünceyi yansıtır. Hikayeci Ventura’nın kar­deşi Francisco Garcia Calderon (1833-1953), Latin Amerika Demokrasileri, Kaygılı Av­rupa ve Yeni Almanya Anlayışı adlı eser­leriyle Latin Amerika’da siyasî düşüncenin temsilcisidir. Luis Alberto Sanchez (doğ. 1900), ispanyol-amerika düşünce hareketin­de kitaplarıyle önemli rol oynadı:

Amerika’da Kültür Hayatı ve Tutkusu, La­tin Amerika Yaşıyor mu? Bu son eserde bütün kıtanın etnik meselelerini inceler ve bu meselelerin çeşitli ırkların kaynaşmasıyle çözüleceğini söyler.
• Tiyatro. XIX. yy.dâki gelişmeden sonra peru tiyatrosunda sadece Juan Rio s (doğ. 1914) ve Enrique Solari Sfayne’dan (doğ. 1918) söz edilebilir.
Edebî tenkit alanında, E. Nunez (doğ. 1908), Alberto Tauro (doğ. 1914), Augusto Tamayo Vargas (doğ. 1914): Jorge Puccinelîi (doğ. 1920), Manuel Suarez Miravaî (doğ. 1922) ile çok başarılı eserler veril­mektedir. (l)

PERU akıntısı. Bk. humboldt akıntısı.

22 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERU hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERTITANAT

Tarih 22 Mayıs 2009

PERTITANAT i. (fr. pertitanate). Kim. Genel formülü MsTiO* olan karmaşık tuz; M, tek değerli bir madenin sembolüdür. (L)


22 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERTITANAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERRİN (Rend)

Tarih 21 Mayıs 2009

PERRİN (Rend), fransız sanayicisi ve bilgini (Grenoble 1893-Paris 1966). Maden mühendisiydi (1913). 1920′de Ugine çelikhanesine girdi; 1953′te genel müdür muavini oldu. Yaptığı çalışmalar arasında, metalürji alanında, çelikleri ve özel çelikleri seri olarak üretmek için yeni bir usul (1930), astronomide, Yer’in yapısı üstüne yeni bir teori, jeoloji ve petrografide, katı cisimlerin başkalaşmasını ion yayınımına bağlayan bir açıklama ile volkanik olayların bir yorumu kayda değer. (L)

21 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERRİN (Rend) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERM

Tarih 19 Mayıs 2009

PERM, 1940-1957 arası Molotov, S.S.C.B.’-de şehir, Kama ırmağı kıyısında, Kamges hidroelektrik istasyonunun büyük hazne barajının aşağısında; 628 000 nüf. Şehir XVIII. yy.da bakır işletmesi sayesinde gelişti. Eski tahta ve maden sanayiinin yanı sıra, bugün, ikinci Baku bölgesinde çıkarılan petrolü işleyen rafineriler ve yakında-

ki petrol bölgeleri için gerekli makineleri yapan fabrikalar kurulmuştur, önemli uçak motoru fabrikası.

—- Yakınında demir filizi işletmesi. (L)

19 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERİSKOP

Tarih 17 Mayıs 2009

PERİSKOP i. (yun. peri, çevre ve skopein, incelemek’ten fr. periscope). Denizaltılarda,  siperlerde, tanklarda v.b. kullanılan ve gözlemcinin gözünü çevirmeksizin bütün bir çevreyi araştırmasına imkân veren optik âlet.

Aynalı periskop, prizmalı periskopa benzeyen, yalnız prizmaların yerine iki düzlem ayna yerleştirilen periskop,

Prizmalı periskop, dürbünün a objektifi ile e gözmerceği arasına yerleştirilmiş, tam yansıtmalı iki prizmadan Pı ve P2 meydana gelen periskop. (Çevrenin taranması, âleti elle veya mekanik olarak ekseni etrafında döndürerek yapılır.)

— ANSİKL. Periskop temel olarak, bir optik sistemle donatılmış, genellikle 7,50 ile 11 m boyunda, düşey bir madenî borudan meydana gelir. Denizaltılarda, periskop taret ile birleşmiş haldedir ve dalış derinliği değiştiği zaman, bir kaldırma tertibatıyle periskopu ve dürbün sistemini az veya çok taretin üzerine çıkarmak gerekir. Optik sistem, temel olarak iki teleskoptan meydana gelir; bu iki teleskop, birincinin göz-merceği periskopun objektifi (giriş gözbebeği), ikincinin gözmerceği de sistemin gözmerceği (çıkış gözbebeği) olacak şekilde seri bağlanmıştır; gözlemci, gözünü bu çıkış gözbebeğine yerleştirerek inceleme yapar. Girişte ve çıkışta, görüşü 90° saptırmak için objektife ve göz merceğine yansıtma prizmaları eklenmiştir. Bütün ufku tarayabilmek için, âlet düşey bir eksen etrafında dönebilecek şekilde yapılır. Bir denizaltıda genellikle iki periskop bulunur: kumanda odasının üstünde bulunan ve öbüründen daha uzun olan gözlem periskopu (bu periskop, düşman uçaklarını keşfedebilmek için, genellikle başucu noktasına kadar görüş imkânı sağlar); düşman birliklerine yapılacak hücumları izlemekte kullanılan hücum periskopu. Düşman birliklerince görülmemesi için, bu periskopun üst çapı gözlem periskopundan daha küçüktür. Ayrıca, denizaltının mümkün olduğu kadar derine dalabilmesi ve düşman uçaklarından mümkün olduğu kadar gizlenebilmesi için, hücum periskopu kumanda odasının üstünde bulunur. Gözlemci, en küçük derinlik değişimlerinde bile objektifin su yüzeyinde kalabilmesi için, periskop borusuna tutturulmuş bir desteğin üzerinde, ayakta veya oturarak, periskopla birlikte döner. Periskopun toplam uzunluğu 7,5 ile 11 m arasında değiştiğine göre, bir denizaltı ancak periskop derinliğindeyken, yani yüzeyden hiç değilse 15 m dalmış durumdayken periskopu kullanabilir. Bundan daha derinlerde denizaltı su yüzeyini gözleyemez. Bugünün denizaltılarında, hız fazla olduğu veya denizaltı periskop derinliğinin altında bulunduğu zaman periskopu kullanmak imkânı yoksa radardan yararlanılır. (m)

17 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERİSKOP hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERİGORD

Tarih 15 Mayıs 2009

PERİGORD, Fransa’da eski bölge; Yuka­rı Perigord (başlıca şehri, Perigueux), Aşağı Perigord (başlıca şehri Şarlat) ve Bergerac derebeyliği olarak üçe bölünürdü. Coğrafî açıdan Perigord, Charente bölge­lerinin batıya doğru uzantısıdır.

Kuzey ve kuzeydoğuda Jüra topraklarından, güney ve güneybatıda Üçüncü zaman topraklarının altında uzanan tebeşirli topraklardan mey­dana gelir. Yer yer dalgalı olan bu top­raklar, zengin demir madenlerini kapsayan tabakayı veya kumlu killi tabakayı meyda­na getiren ve Massif Central’den gelen bi­rikintilerle kaplıdır. Toprakaltı genellikle çok geçirgendir ve bölgede birçok tabiî kuyu, uçurum, ırmak kaybolması ve yeniden yüze fışkırması görülür; mağaraların çoğu tarihöncesi devirde insanlara barınak ol­muştur (Les Eyzies, Lascaux v.b.) Peri­gord, ormanlık bir bölgedir (kestane, meşe, bazen de yeşil meşe, çam). Tarım, buğ­day, mısır ve tütün üretimine yönelmiştir. Vadilerde (Dordogne, Vezere, İsle) zengin meyve bahçeleri ve bağlar uzanır. Ayrıca hayvancılık da (koyun, sığır, kümes hay­vanları önemli bir gelir kaynağıdır.
— Leng. Perigord lehçesi, Perigord’da konu­şulan ve Limoge lehçesine benzeyen Oc dili lehçesi. (L)

15 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERİGORD hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

« Önceki sayfaSonraki sayfa »