CNC (Computer Numerical Control) Makina

Tarih 03 Temmuz 2009

CNC

CNC (Computer Numerical Control), CNC ‘bilgisayar sayımlı idare’ anlamına gelir. NC tezgahlar, üzerine özel bir standarda göre delikler delinmiş bantlar ile “otomatik” olarak işleme yaparlar. CNC makineler, üzerine monteli bir bilgisayar aracılığı ile programlanarak “otomatik” olarak işleme yapan makinelerdir.

Bazı örnekler;

* CNC Torna Tezgahı
* CNC İşleme Merkezi
* CNC Freze
* CNC Ahşap İşleme Makinesi
* Punch Tezgahı
* Abkant

CNC makineleri kullanmak (programlamak) için G (hazırlık) kodları, M (yardımcı) kodları kullanılır. CNC makinelerin programlanmasında iki çeşit standart sözkonusu olmaktadır.

* 1-ISO (Uluslararası Standardizasyon Organizasyonu) standardı
* 2-DIN (Alman Normları Enstitüsü) standardı

Makine üreten firmalar bu standartlar çerçevesinde bu kod sistemlerini daha da geliştirmiş ve daha çeşitli hale getirmişlerdir.

Günümüzde CNC makinelerin daha verimli, daha hızlı ve hatasız programlanabilmesi için CAD (bilgisayar destekli dizayn) ve CAM (bilgisayar destekli üretim) programları kullanılmaktadır.

Bilgisayarlarda oluşturulan tasarımlarda yine bilgisayarlarla CNC makinalar için işleme aşamalarına karar verilip bunlar simulasyonla kontrol edilir ve işleme için G kodları oluşturulur.

CAD, CAM, CNC: En basit ifadeyle, mekanik işleme gerektiren bir çalışmayı (delme, kazıma, boyama vs.), bilgisayardan gelen komutlara göre otomatik olarak yapan makinelere CAD CAM CNC makineleri denir.

CAD, CAM ve CNC ile örneğin dikdörtgen şeklindeki bir tahta parçasını evdeki el aletlerini kullanarak daire şekline getirmek istersek, tahta üzerine pergelle istediğimiz çapta daire çizer, ardından testere ile daire dışında kalan fazlalıkları keseriz. Güzel bir daire olması için dairenin çevresi üzerinde bu kez törpü ve zımpara ile daha titiz çalışır ve nihayetinde tahtadan dairemizi yapmış oluruz. Eğer dekupaj testereniz varsa bu işi çok daha çabuk yapabilirsiniz. Ancak tam daire olması için yine törpü ve zımpara ile temiz çalışma gerekecektir.
computer numeric control

Mekatronik
Mekatronik biliminin diğer mühendislik bilimlerle ilişkisi.

Mekatronik; İngilizce mechanics ve electronics kelimelerinin uygun bir şekilde birleştirilmesinden oluşmuştur ve ilk kez Japonya’da kullanılmıştır. Mekatronik, makine, elektronik, yazılım ve kontrol sistemleri teknolojilerine dayanan yeni bir bilim dalıdır. Bu konuda çalışanlar, mekatronik mühendisi olarak adlandırılır.

Mekanik ve elektronik bileşenlerden oluşan, verileri algılayıcıları (sensörler) yardımıyla çevre ortamdan algılayan, toplamış olduğu bu verileri kontrol donanımları (mikroişlemciler v.s.) ve hafızasındaki yazılımlar marifetiyle yorumlayan ve gerekli kararları alabilen, tahrik elemanları (aktüatörler) ile de gerekli tepkileri veren tüm makineler, cihazlar ve sistemler birer mekatronik sistemlerdir.

Algılayabilen, ölçebilen, karar verebilen ve bu karar yönünde hareket edebilen otomatik makineler (yani mekatronik sistemler) savunma sanayiinde, güvenlik sistemlerinde, makine sanayinde, endüstriyel otomasyon sistemlerinde, tıpta, tarımda, bankacılıkta, madencilikte ve birçok alanda kullanılmakta ve her geçen gün kullanım alanı artmaktadır.

Günümüzde yaygın olarak kullanılan gece görüş sistemleri, mayın tarama robotları, otomatik stoklama sistemleri, fotoğraf makinaları, videolar, çamaşır-bulaşık makinaları, bankamatikler gibi sistemler ve ürünler birer mekatronik sistemlerdir.

DMU | CNC universal freze makineleri
Verimliliğe yelken açın – DMG, 5 eksenli frezelemeyi dünyaya tanıtacak bir performans sergiliyor. DMU 50 / 70 modelleri, high tech ekipmanları ve performans artırıcı opsiyonları ile özellikle geleceği düşünen başlangıç aşaması kullanıcıları ve kalıp imalatı operatörleri için yenilikçi universal frezeleme sektörüne giriş aşamasında ideal temel oluşturmaktadır. Ayrıca karmaşık parçaların işlenmesine de uygundurlar. Başlı başına bir sınıf: DMU monoBLOCK® serisi 5 eksenli simultane frezeleme kapasitesi ve döner eksenlerde %200 daha fazla dinamizm ile sunulmaktadır. Sınırsız ve ek fiyata tabi olmayan performans ve esneklik: DMU monoBLOCK® makineleri modüler olarak 3 ya da 5 eksene dönüştürülebilir ve çeşitli işmili opsiyonları ile donatılabilir. Böylece high-speed sınıfında verimli universal işleme gerçekleştirilir.

DMC V | Dik işleme merkezleri
Bu dik işleme merkezleri, küçük ve orta ölçekli seri imalat için başlangıç aşaması makinesinden takım ve kalıp imalatı için hightech makineye kadar tüm işleme ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde dizayn edilmiştir. DECKEL MAHO’nun yeni kompakt dik işleme merkezleri olan DMC 635 / 835 / 1035 modelleri, 8.000 dev/dak’lık işmili, çift yakalayıcılı 20x takım magazini, yüksek seri hareket hızı ve 3D yazılım ile sunulan high tech kontrol üniteleri ile müşterilerimize rakipsiz bir fiyat-performans oranı ile çeşitli avantajlar sunmaktadır. Tüm eksenlerde lineer tahrik, en gelişmiş kontrol ünitesi teknolojisi ve uzun süreli hassasiyet için stabil dizayn öne çıkan özelliklerdir. DMC 75 / 105 V linear modelleri özellikle ileri takım ve kalıp imalatı sektörlerinde yeni standartlar ortaya koymaktadır.

HSC | High-speed cutting hassasiyet merkezleri
Takım ve kalıp imalatındaki gelişmiş uygulamalar hala HSC hassasiyet merkezi HSC 20 linear ve DMC 55 / 75 / 105 V linear modellerinin uzmanlık alanına girmekte olup, tüm eksenlerde lineer tahrik, 42.000 dev/dak’a varan işmili devri, son kontrol ünitesi teknolojisi ve uzun süreli hassasiyet sağlayan sağlam dizayn gibi özellikler dönüm noktası oluşturmaktadır. Bu modeller, konvansiyonel makinelere oranla 5 ile 10 kat daha yüksek kesme hızına sahiptir, kesme kuvveti ve düşük salgılı vibrasyonu azaltarak Ra 0.2 ?m hassasiyetinde daha iyi yüzey kalitesi elde etmenizi sağlar. 5 eksenli DMC 55 / 75 / 105 V linear modelleri işmili kafasında direct drive ve NC döner tabla ile 5 eksenli simultane işlemede maksimum performans sunar.

DMF | Hareketli kolonlu makineler
DMF linear serisi, değişik ebattaki makineleri ve modüler ek opsiyonları ile hareketli kolonlu makine pazarında rakibi olmayan ölçüde esneklik sunmaktadır. Uzun X ekseninde lineer tahrik ile DMF linear serisi, 0.5 g’ye varan ivmelenme ve 100 m/dak’a varan seri hareket ile işleme yapar. Masif, döküm makine gövdesi kaynakla birleştirilen dizaynlara kıyasla titreşimi azaltarak ve alçak ağırlık merkezi sayesinde müthiş bir sağlamlığa sahip olarak güçlü, titreşimsiz ve hassas işleme için gerekli şartları sağlar. Çeşitli işmili opsiyonları ve değişken işleme için çalışma alanı bölümü ile sunulan yeni DMF linear nesli hem modüler hem de esnek high tech üretim için uygundur.

DMU eVolution / DMU P | 5 yüzeyde / 5 eksenli işleme için CNC universal freze makineleri

Tek setupta komple işleme – DMU eVolution / DMU P serilerinin high tech universal freze makineleri 5 yüzeyde işleme, 5 eksenli pozisyonlama ya da 5 eksenli simultane kontür işlemede yeni ufuklar açar. DECKEL MAHO duoBLOCK® tasarımı hareketli kolonlu makine ile gantry dizaynın avantajlarını birleştirir. Termo simetrik yapı sayesinde maksimum hassasiyet, sağlamlık ve dinamizm sunulurken her türlü 5 eksenli iş için doğru çözüm olarak ortaya çıkar: havacılık, otomotiv, kalıp imalatı, komponent üretimi ve tıbbi gereç teknolojisi vs. DMU 50 eVo linear / DMU 70 eVo linear makineleri gelişmiş bir universal freze makinesinin esnekliği ile gelişmiş bir dik işleme merkezinin performans potansiyelini tek makinede toplar – 5 eksenli işlemeye yönelik en yüksek beklentileri bile karşılayabilmek için.

DMC U | 5 yüzeyde / 5 eksenli işleme için palet değiştiricili CNC universal freze makineleri

Kendini kanıtlamış duoBLOCK® dizayn ile – havacılık, otomotiv, kalıp imalatı, komponent üretimi ve tıbbi gereç teknolojisi sektörlerinde rakipsiz esneklik için. Her türlü 5 eksenli iş için doğru çözüm: kolay 5 yüzeyde işleme için dikey pozisyondan yatay pozisyona otomatik olarak geçen universal frezeleme kafası ile NC döner tabla. DMC U serisi, A ya da B ekseni olarak NC frezeleme kafası ile NC döner tabla, yüksek talaş kaldırma hacmi için 5X torqueMASTER® (B-ekseni) ile NC döner tabla, ya da opsiyonel bir 5 eksen çözümü olarak yatay frezeleme kafası ile NC döner tabla gibi 5 eksenli simultane işlemeye yönelik çeşitli opsiyonlar ile sunulmaktadır. duoBLOCK® serisi hızlı bir döner palet değiştirici ile donatılmıştır. Gantry serisi RS2’den (4 palet) RS10’a (sistemde 12 palet) uzanan ve makine tipine göre değişen lineer palet değiştirici ve döner magazin ile sunulmaktadır. Ayrıca 5 eksenli komple işlemeye yönelik Mega Frezeleme Merkezi 16 metreküp çalışma alanına ve maksimum 16 t parça ağırlığı kapasitesine sahiptir.

DMC H | Yatay işleme merkezleri

Karmaşık beklentileri olan kullanıcılar için yeni yatay makine serisi – DMC H serisi artık duoBLOCK® dizayn ile sunulmaktadır. DECKEL MAHO’nun bu yatay makine serisi, lineer tahrik ile performans frezelemeden yüksek hacimli işleme için maksimum ilerleme gücüne kadar müşteriye özel makine konfigürasyonuna imkan tanımaktadır.

DMC 635 V | Yeni kompakt dik işleme merkezi
Yeni dik işleme merkezimiz DMC 635 V, 10.000 dev/dak ile çalışan işmili, 20 takım kapasiteli magazini, yüksek seri hareket hızı ve son teknoloji ürünü kontrol ünitesi sayesinde müşterilerimizin her türlü ihtiyacını karşılamaktadır. Geniş hareket mesafesine rağmen az yer kaplayan boyutlar ve en düşük maliyetle en yüksek performans. 30 m/dak seri hareket ve çift yakalayıcıya sahip hızlı takım değiştirici mükemmel performansı yakalamanızı garanti eder. CNC kontrol ünitesi seçenekleri olarak sunulan Siemens, Heidenhain ve Fanuc kontrollerin tamamı kullanıcı dostu özelliklere sahiptir.
http://www.gildemeister.com

03 Temmuz 2009 tarihinden eklenen bu sayfa CNC (Computer Numerical Control) Makina hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RESİM veya RESM

Tarih 29 Haziran 2009

RESİM veya RESM i. (ar. resm). örnek olarak alınmış herhangi bir şeyin karakalem veya boya ile kâğıt v.b. bir yüzey üstüne çıkarılmış biçimi: Sonra kiliselerde görü­len azizlerin resimlerine benzer bir hal al­dı (H. R. Gürpınar).

Duvarlarda kıymetli, açık saçık resimler asılıydı (Ömer Seyfeddin). Yorulduğumuz vakit ben, resim yap­mağa başlıyorum (R. N. Güntekin). || Bir nesnenin veya yerin fotoğraf makinesi aracılığıyle bu iş için hazırlanmış bir kâğıda alınmış şekli, fotoğraf: Albümün yaprakları içinden gözlerime bakarak gülümseyen bu resim, Kâmran’ın resmiydi (R. N. Günte­kin). Hayır, dedi, ben gençlik resimlerimden hiçbirini saklamam. Her sabah aynada nasılsam, oyum! (F. R. Atay). || Yazma, çiz­me, boyama sanatı: Resim öğretmeni. Re­sim dersi, || Tören, alay. merasim: Geçit resmi. || Resim müzesi. Bk. PîNAKOTEK. || Resim sergisi, her türlü resimlerin ve özellikle yağlıboya tabloların sergilendiği yer.

— ÇEŞ. DEY. Resim almak (çekmek veya çıkarmak), fotoğraf makinesiyle bir şeyin şeklini kâğıda geçirmek. || Resim gibi, çok güzel, çok hoş v.b. anlamında kullanı­lır: Resim gibi kız. \\ (…)nın resmidir, «(…»nın olacağı kesin ve bellidir» anla­mında kullanılır: Bir kere sevdaya tutul­maya gör // Ateşlere yandığının resmidir (C. S. Tarancı). Çalışmamakta ısrar eder­sen, sınıfta kaldığının resmidir.
— Esk. Eser, iz, nişan. || Şekil: Haç resmi, Mührü Süleyman resmi || Âdet, usul, tavır. || Tarz, üslûp. || Plan, taslak. || Devlete ait iş, davranış, söz. || Resmi âli, padişahların cuma namazına gidiş ve gelişinde veya Hırkai Saadeti ziyareti sırasında yapılan tören. || Resmi geçit, geçit töreni. || Resmi kadim, eski usul. || Resmi küşad (veya iftitah), açılış töreni. || Resmi müsennem, profilden alınmış veya yapılmış resim. || Resmi selâm (veya tazim), askerî protokolün gereklerine göre yapılan selâm merasimi.

— Farklar psikol. Dört resim testi, Van Lennep tarafından meydana getirilen ve T. A.T. testine benzeyen yansıtmalı test. Bk. ansikl.
— Folk. Halk resimleri. Bk. ansikl.
— G. santl. Bk. ansikl.

— Huk. Bir işin yapılması sebebiyle idare tarafından kişilerden alman vergi cinsin­den bir para: Gümrük resmi. Belediye res­mi. Rıhtım resmi. Levha resmi. (Bk. an­sikl.) || Resim ve harç muafiyeti, resim veya harca bağlı hizmetlerden yararlanan­ların, özel durumları sebebiyle resim ve harç verme yükümlülüğü dışında bırakıl­maları durumu. (Bk. ansikl.) ||

— Esk, Resmi kısmet, terekenin vereselerine dağıtıl­ması karşılığında alınan vergi. (Mirasın paylaştırılmasıyle kassam denilen memur­lar uğraşırlardı. Kassam teşkilâtının olma­dığı yerlerde bu işi kadı ve naipler yapar­dı. Resmi kısmet yüzde 0,15 ile yüzde 0,30 arasında değişirdi. Her kadılıkta bir kas­sam defteri vardı, ölenin terekesi kas­sam tarafından bu deftere geçirilir ve her birinin değeri altına yazılırdı, öle­nin cenaze masraflarıyle kassamın alaca­ğı düşünüldükten sonra kalan, şer’î kanuna göre vârislere verilirdi.) || Resmi Kısmet kanunu, Osmanlı imparatorluğunda ölen kimselerin geride bıraktıkları mal, eşya ve paralarından alınacak olan, resmi kısme­tin kimler tarafından tahsil edileceğini dü­zenleyen kanun. (Bk. ansikl.) // Resmi kitabet, kadılar tarafından alınan vergi. (XVII. yy.da bu vergi kadılar için 20, ha­demeler için 5 akçeydi.) || Resmi nişan (veya resmi berat), tayini yapılan kadılar­dan alınan vergi. (Kadı ve mevalî tayin­lerinde, kendilerine tayinlerini, kaza ve sa­lâhiyetlerini bildiren ve padişahın tuğrası­nı taşıyan bir belge verilirdi [tuğra çekme parası olarak da bir resim alınırdı].) // Res­mi sicil, kadıların sicil defterlerine kaydet­tikleri mektuplardan aldıkları vergi. (Ka­dıların belirli maaşları yoktu; geçimlerini, baktıkları dava veya kendilerine yapılan müracaatlardan aldıkları vergilerle sağlar­lardı. Resmi sicilin miktarı 2-7 akçe ara­sında değişirdi. Buna sicil akçesi de de­nirdi.)

— İda. Resmi âdi, ulufe gününden başka günlerdeki elçi kabul töreni. || Resmi tah­lif, devlet memurlarının işe başlarken ye­min töreni. (Başta sadrazam olmak üzere vükelâ ve devlet adamlarının sadakat ye­mini etmeleri sultan Abdülmecid devrinde başladı [1850]. Taşra memurları da idare meclisi önünde yemin ederdi.)

— Mal. Esk. Resmi ağıl, koyun, keçi v.b. küçükbaş hayvanlar vergisi. (XVI. yy.da üç yüz koyundan beş akçe vergi alınırdı.) || Resmi arus, evlenen erkeklerden alınan düğün vergisi. (Erkeğin evlendiği kızsa alt­mış akçe, dulsa veya gayri müslim kızsa otuz akçe, gayri müslim dulsa on beş akçe vergi alınırdı. Bunu tımar, zeamet ve has sahipleri alırdı. Tımar sistemiyle birlikte bu vergi de kaldırıldı.) || Resmi âsiyab, değir­men vergisi. (Bir yıl sürekli işleyen değirmenlerden altmış; altı ay işleyenlerden otuz; üç ay işleyenlerden on beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra bu vergi kaldırıldı.) // Resmi badiheva, tımar usulünün yürür­lükte olduğu dönemde ekili arazisi ol­mayan ve ticaretle uğraşan gayri müs­limlerden alınan vergi. (Evlilerden yılda iki, bekârlardan altı akçe alınırdı.

Tanzimattan sonra kaldırıldı. Resmi raiyet ve resmi mücerred de denirdi.) || Resmi bennâk, tımar sahiplerinin gayri müslimlerden aldıkları vergi, (iki çeşitti: ekinli bennâk, caba ben­nâk. Ekinli bennâk, elindeki arazisi yarım çiftten az olanlardan, caba bennâk ise toprağı olmayan ve ticaretle uğraşan gayri müslimlerden alınırdı. Vergi yılda iki ak­çeydi. Tanzimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi bidat, gümrüğe gelen eşyadan gümrük vergisinden ayrı olarak alınan vergi. (Tan­zimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi çift, arazi vergilerinden biri. (iki öküzle işle­nebilecek arazi demekti.

Bu vergi, en az yirmi iki, en çok elli yedi akçeydi. Tan­zimattan sonra kaldırıldı. Çift akçesi de denirdi.) || Resmi çift bozan, çiftliği bı­rakarak başka iş yapanlardan alınan ver­gi, (Vergi, bütün çift, yarım çift ve on­dan az arazideki çiftin bozulmasına göre değişirdi. Bütün çift için üç yüz yarım çift için yüz elli, daha az arazi için yetmiş beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra kaldırıl­dı.) || Resmi ganem, koyun vergisi. (XVI. yy.da iki koyun veya keçiden bir akçe alı­nırdı. Tanzimattan sonra, ağnam resmi adı­nı aldı.) || Resmi güvara, turfanda mey­ve sebze vergisi. (Gügeri memuru adı ve­rilen, bir memur tarafından toplanırdı.) // Resmi hınzır, domuz vergisi. (Hıristiyanların beslediği domuzlardan her biri için yılda dörder para vergi alınırdı.

Gayrimüs­limlerin isteğiyle kaldırıldı [1779]. Domuz sahiplerinin bu işten fazla kâr etmeleri üzerine yeniden alınmağa başlandı. Tanzi­mattan sonra tekrar kaldırıldı.) || Resmi nize, üç voynuktan meydana gelen gönder’in her yıl mart ayında hazineye ödediği vergi. (Resmi nize altı akçeydi. Sefere giden voy-nuklar altı akçe, ötekiler beş akçe öderler­di.) || Resmi tapu, devlet arazisi üzerinde yapılan bina, koru, harman yeri gibi ziraat­tan alıkonulan topraklardan alınan vergi. (Verimli araziden elli akçe, daha az ve­rimli yerden de yirmi akçe alınırdı. Tan­zimattan sonra bu tür yerlerden bedeli öşür ve mukaatai zemin adı altında vergi alm­amağa başlandı.)

— Mat. Bk. Görüntü.
— Tasav. Resim hırkası, mevlevîlerin giy­diği, bedeni geniş hırka. (Mevlevi, bu hır­kayı üç gün sır olduktan sonra tarikat şey­hinin huzuruna çıkınca giyer.)

— Teknol. Çizgisel resim, sanayiyle ilgili nesnelerin veya süslemelerin çizimine yara­yan teknik resim. (Bk. ansikl.) || Geo­metrik resim, bir nesnenin geometrik oran­tılarını yansıtan resim. || Gölgeli resim, gölgelerle aydınlık kısımların iyice belir­tildiği resim. || Grafik resim, bilimsel konularda uygulanan ve kesitleri, düzlemleri v.b. gösteren resim. || iki renk resim, renkli kâğıt üzerine yapılan ve aydınlık bölgeleri beyaz kalemle belirten resim. || Lavili resim, çini mürekkeple gölge vu­rulan veya suluboya ile renklendirilen re­sim. || Makine resmi veya sanayi resmi, çizgi veya lavi ile yapılan ve makineleri, makine parçalarını v.b. göstermeğe yara­yan resim. || Meslek resmî, teknik resim kurallarının belirli bir meslek dalında (ma­rangozluk, topografya v.b.) uygulanması.

|| Mimarî resim, teknik resim kurallarına göre bir binanın planını, en ve boy kesitini gösteren resim. || Modelli resim, canlı bir modeli veya gerçek bir peyzajı örnek. ala­rak yapılan resim. || ölçülü resim veya ölçülü kroki, cetvel veya pergel kullanma­dan yapılan ve bir nesneyi gerçekte oldu­ğu gibi gösteren, ayrıca da o nesneyi mey­dana getiren bütün parçaların ölçüsünü ve­ren ve bu parçaların nasıl biraraya ge­tirileceklerini belirten resim. (Bu tür re­simde nesnenin biri yatay öbürü düşey iki düzlem üzerindeki izdüşümleri gösteri­lir; düşey düzlemdeki izdüşümüne boy, ya­tay düzlemdeki izdüşümüne de en kesit de­nir; bazen nesnenin başka kesitleri de gösterilir ve bunun için de nesne belirli bir­takım düzlemlere göre bölünür.) || Serbest elle resim, cetvelsiz ve pergelsiz olarak büyük bir serbestlikle yapılan bina, maki­ne resmi. || Taklit resim, çeşitli figürlerin, manzaraların ve süslemelerin çizilebilmesi için akademelerde öğretilen resim. || Tek­nik resim, sanayide, makine veya her çe­şit imalât parçasının tam ve hatasız ola­rak yapılabilmesi için, çizimi yapan mü­hendis ile imalâtı yapacak işçiler arasında anlaşmayı sağlayan, standart ve normlar­dan yararlanan resim. || Üç renk resim, XVIII. yy.da kullanılan ve renkli kâğıt üzerine yapılan bir çeşit pastel. (Aydınlık noktalar beyaz kalemle boyanır, ten rengi ise sanginle verilir.)

— Ansikl. Farklar psikol. Dört resim tes­ti, dört tane renkli resimden meydana ge­lir. Birinci resimde, bir masa çevresinde, biri oturmuş, öteki ayakta duran iki in­san görülür; ikinci resimde, sadece, bir odanın ortasında bulunan bir yatak vardır; üçüncü resimde, bir lamba direğine yaslanmış bir adam bulunmaktadır; dördün­cü resimde ise, bir tenis sahası görülür; kadınlı erkekli oyuncular oynamakta, ba­zı kişiler de, oturmuş oyunu seyretmekte­dir. Teste tabi tutulan denek, bu dört res­mi istediği sıraya göre düzenleyebilir, ama resimlerin dördünü de kullanmak zorunda­dır. Denekten istenen şey, bu resimlere ba­karak bir baş kahraman seçmesi, tek bir hikâye meydana getirmesi ve bu hikâyeyi yazılı olarak açıklamasıdır. Yapılacak yorumlama önce hikâyenin ko­nusu ve resimlerin ilişkisi üstünde durur.

Deneklerin büyük bir kısmının ileri sürdükleri temalar, gerçeğe iyi bir intibak gösterildiğine işaret olarak kabul edilir. Hikâyenin biçim bakımından analizi, de­neğin anlattığı konuya karşı takındığı tav­rı ele alır: denek, bu hikâyeye birtakım ahlâkî düşünceler katıyor mu? Deneğin kullandığı üslûp ve kelime hazinesi seçme midir, yoksa rasgele mi? Denek, hangi resmi hikâyenin başlangıcı, hangisini biti­mi olarak kabul etmiştir? Hikâye, aynı zamanda, deneğin sentez yapma kabiliye­tini de incelemeyi sağlar. Bu husus, T.A. T.’de ele alınmamaktadır. Dört resim testi, T.A.T.’ye oranla, uygulanması daha kolay ve daha süratli olan bir testtir; ama T.A.T. kadar zengin değildir.

— Folk. önceleri folklorun bir parçası sa­yılan halk resimleri, bugün sanat tarihinin önemli bir dalı oldu. Halk resmi, okuma­mış veya az okumuş bir toplumun sanatı­dır. Taşbaskısı hikâye resimleri imzasızdır; duvar resimlerinde ise bazen imzaya rast­lanır. Bu resimler bugün modern sanata kaynak olmakta ve eskiye oranla daha faz­la ilgi görmektedir. Çoğu hayalden yapıl­mış olan bu resimler, ilkel bir özellik ta­şır. Perspektif ve oranlar, gerçek dışın­da kalır. Bazen üç katlı bir köşk insan boyunu geçmez, bazen de gözyaşından de­nizler ve içinde gemiler görülür.

Halk re­simleri halk masallarına uygun, halkın an­layabileceği, sevebileceği resimlerdir.
Bun­ları sekiz bölüme ayırmak mümkündür:
1. kahvehane resimleri; 2. kitap resimleri (ço­ğunlukla âşık hikâyelerinde); 3. dinî resim­ler;
4. tılsım resimleri; 5. yazıyle yapılmış resimler; 6. yazıyle tabiat resimleri (Ah Minelaşk gibi);
7. cam altı resimleri; 8. deri üzerine yapılmış karagöz resimleri.

1. Kahvehane resimleri çeşitli özellikler gös­terir. Osmanlılar döneminde memurların git­tiği kahvehanelerde zamanın siyasetini yan­sıtan resimler vardı. Bunlar arasında ikinci Meşrutiyetin ilânıyle (1908) ilgili olarak, En­ver ve Niyazi Beylerin timsali hürriyet ve maderi hürriyet’i zincirlerinden çözmesi, Hareket ordusu, saçı sakalı birbirine ka­rışmış Namık Kemal, Fatih’in atını deni­ze sürmesi, Yavuz Sultan Selim’in pala­bıyıklı resmi, Sultan Reşad, padişah tuğ­raları, Ahırkapı feneri, Kâğıthane Göksu mesiresi en çok görülen resim konularıy­dı. Âşık ve esnaf kahvehaneleri Anadolu’­dan gelen gariplerle dolardı. Halife Ali’nin resimleri, billûruâzam (yüce billur), Hayber kalesi, Kan kalesi, Veysel Karanî’nin de­veleri, yarısı insan, yarısı yılan olan ve taht üzerinde oturmuş olarak tasvir edilen Şahmeran’ın resimleri bu kahvehaneleri süs­lerdi. Kıyı kahvehanelerinin de kendine gö­re gelenekleri vardı. Bunların hepsinde gesimleri bulunurdu. Nuh’un üç ambarlı ge­misi, Mahmudiye (devrin en büyük gemisi), Izzeddin ve Sultaniye vapurları, kıyıda de­nizkızı, gemiciler, tanınmış kabadayılar, tu­lumbacılar v.d.

Acem çayhaneleri denilen yerlerde görülen resimler öteki kahvehanelerdekinden çok farklı bir resim sergisini andırırdı. Bunlar istanbul’a yerleşmiş azerbaycanlı türklerin yaptığı mitolojik resimlerle doluydu. Zaloğlu Rüstem’in Dev sefit ile mücadelesi; Behram’ın ejderhayı kovalaması; Hamza pehlivanın Kafdağı’nı devirmesi; korkunç yüzlü, boynuzlu iskender ile Zülkarneyn; arslanları zapteden Danyal, ince elbisesi altından çıplak vücudu görülen Şirin gibi.

2. Kitap resimlerinde başta taşbaskısı hi­kâyeler olmak üzere tarihî ve dinî ko­nulara yer verilir. Âşık kitaplarında en çok Ferhat ile Şirin, Leylâ ile Mecnun, Elif ile Mahmud, Varaka ile Gülşah, Kerem ile Aslı, Şah ismail ile Arabüzengi, Köroğlu ile Selma, Âşık Garip ile Şah Sanem, Hüsrev ile Gülşah Bânu, Derdiyok ile Zülfüsiyah, Âşık Ömer, Şâpur Çelebi, Seyfülmülûk resimli olarak görünürler.

3. Dinî konulara giren halife Ali kitapları ile dinî – destanî Battal Gazi kitaplarında az sayıda resme rastlanılır. Bu arada Nasreddin Hoca hikâyelerinin de resimli olanları vardır. Dinî resimlerin başında canlı var­lıklara yer verilmeyen Mekke, Medine re­simleri gelir. Bunlar Kur’an sayfalarında, camilerde ve birçok yerde görülür. Marifetname ve Muhammediye’nin birçok say­fası resimlidir. Başta islâm inançlarını özet­leyen Eşkâli Heyeti islâm levhası içinde cennet, havzı kevser, kalemi alâ, levhi mahfuz, tubâ, israfil suru, âraf; yine bu levhanın orta kısmında kürsü, mizan, sı­rat, bunun altında cehennem, zakkum ağa­cı gelir. Burada insanlar yuvarlaklar ha­linde temsil edilir. Beyaz halkalar müslü-manlar, siyahlar kâfirlerdir. Bazı kutsal kişilerin yüzlerinde nikap (örtü) görülür.

4. Tılsım resimleri, bazen islâm dininin yasak­ladığı tılsım ve sihrin yerine geçer ve halk arasında çok tutulur. Halk resim sanatı­nın en önemli, gelişmeye en uygun tarafı budur. Nazara karşı göz ve el resimleri, büyü için yapılan kargacık burgacık şe­killer, bugün de halk arasında ilgi görmektedir. Büyü yapmada, olduğu gibi bü­yü bozmada da resimlerden yararlanılır. Bayezid II devrinde şöhret kazanmış olan Uzun Firdevsî’nin Davetname’sinde sihire, tılsıma ve resimlere pek çok yer verilmiş­tir. (Bk. cilt III, DAVETNAME renkli say­fası.) Sevgiliye kavuşmak için yapılan tıl­sım resimleri, halk sanatının hayalgücüne dayanan en güzel örnekleridir.

5. Yazıyle yapılmış resimler, özellikle dinî konular­dadır. Altı, kelimei tevhid, üstü minare­lerle meydana gelen yazı-resimler, bazen kesme kâğıtla yapılır. Bu şekilde yazı – resim kuşlar, arslanlar, kandiller, gemiler, «maşallah»lı ibrikler çoktur. Yazıyle yapıl­mış Ashabı kehfler, aynı zamanda uğur getirici levhalardır. Bunların güvercinli o-lanlarına Nuh’un Gemisi adı verilir.

6. Ya­zıyle yapılmış tabiat resimlerinin en güzel örneği Ah Minelaşk tabloları, manzarayle birleşmiş yazı – resimlerdir. Aşkı temsil eden bu resimler dükkânlara, gergef ile işlenmişleri evlere asılırdı.

7. Cam altı re­simleri, halk resimleri arasında önemli bir yer tutar ve bugün de (bozulmuş bir şekilde) görülür. Konuları camiler, ibrikler, Süleyman peygamberin mührü v.b.dir. Bun­lar cam üzerine siyah çizgilerle yapılır, ara­ları renkli yaldızlarla doldurulur. Sır altı çiniler gibi bu cam altı resimler de ola­ğanüstü parlaklıktadır. Resimler doğrudan doğruya cama yapıldığından kırılıp. parça­lanma tehlikesi vardır. Bu yüzden halk re­simlerinin bu çeşitleri nadirdir. Bu resim tarzı dekoratif ve dinî bir özellik taşır.

8. Karagöz resimleri halk sanatının en zen­gin bölümünü meydana getirir. Oyuna baş­lamadan önce süslü, havuzlu köşkler, bah­çeler perdeye konur. Buna göstermelik de­nir. Resimler saydamlaştırılmış deve deri­sine yapılır. Bunların bir özelliği de önemli bir kıyafet tarihi niteliğinde olmasıdır.

— G. santl. Altamira veya Lascaux mağa­ralarından da anlaşıldığı gibi, duvar resmi, tarihöncesi çağlara kadar uzanır. Kullanı­lan en eski boyayıcı maddeler, yağ veya reçine ile ezilmiş çeşitli renkte topraklar, kireçleşmiş kemiklerdi. Bütün eski âkdeniz ve uzakdoğu kavimleri, ince alçı sıvalı duvarlara yaptıkları resim­lerde, daha sonra eklenen lâciverttaşı ma­visi ve bakır yeşiliyle birlikte bu temel bo­yayıcı maddeleri kullandılar. Eski Mısır ve Girit’te, koyu bir çizgiyle çevrelenmiş bu tür dekoratif eserlerden pek çok örneğe rastlanır. Yontulmuş kamışların uzun bir süre kullanılmasından sonra, hayvan kılın­dan yâpilmiş firçâlâr ortaya çıktı. Mısır da, tahta veya panoya yapıştırılmış ve in­ce alçı ile hazırlanmış tuval üzerine portre yapma sanatı doğdu. Aynı devrede renkleri sabitleştiren ve koruyan balmumlu resim­lere rastlanır.

Pompei freskleri, mumlu resmin bilgi ve hüner isteyen bir çeşididir; çok ince ve kuru bir sıva üzerine, tutkallı boyalar bir­biri üzerine kat kat vurulmuş, parlatılmış, verniklenmiş ve mumlanmıştır; resimler, dayanıklık ve tazeliklerini bu işleme borç­ludur.
Bu usul, italya’da Giotto ve daha sonra rönesans sanatçıları tarafından parlak bir şekilde temsil edilen gerçek freskten fark­lıdır. Freskte, yanmış kireç ve ince kum­dan meydana gelen taze sıva üzerine yu­muşak fırçalar ve sulandırılmış boyalarla resim yapılır. Hazırlanmış harcın yüzeyi, kurumağa başlamadan işlenebilecek geniş­likte olmalıdır. Bu bakımdan, büyük bir el çabukluğu ve ustalık isteyen fresk, ku­rudukça hafifleyen çok ince renk armoni­leri yaratma imkânını sağlar. Sıvanın de­rinliğine tespit edilen bir renk, açıkhavaya dayanabilir.

Freskte genellikle şu renk­ler kullanılır; Saint-Jean beyazı, sarı aşı-boyası, yanmış ve tabiî siena toprağı, Van Dyck kırmızı-kestanesi ve kestanesi, mars moru, kobalt mavisi, zümrüt yeşili, bakır yeşili, yeşil toprak, fildişi siyahı, balık si­yahı veya duman siyahı, koyu toprak. Giotto ve Gozzoli hiç bir zaman taslak kul­lanmazlardı. Sanatçıların freski yapmadan önce, resimlerini kâğıda çekmek, çizgileri iğneyle delmek, sonra da üzerinden kömür tozu geçirerek resmi sıvaya aktarma alış­kanlığı daha sonraları ortaya çıkmıştır. Fresk rötuşa imkân vermediğinden, taslak kullanmak, işi büyük ölçüde kolaylaştırmış­tır. XVI. yy.da İtalya’da astarın hazır­lanmasında yer alan yumurtalı ve tutkallı boya zamanla, yerini inceltici olarak kul­lanılan çeşitli yağlara bıraktı. Pigmentleri, arap zamkı ve gliserin ile karıştırılan guvaş ve suluboya gibi su ile karıştırılan bo­yalar genellikle eskislerde çok işe yarar.

Ortaçağda, kola ve ince alçıyle hazırlanmış tahta panolar üzerine de çok resim ya­pılırdı; ama tahtanın çatlamak gibi bir sa­kıncası olduğundan, XVII. yy.dan itibaren tuval tercih edilmeğe başlandı. Keten tu­val, kenevir tuvalden üstündür; daha ka­baca olan hint keneviri, tiyatro dekoruna uygun düşer; çok delikli olan pamuk tuval ise iyi değildir, İsorel, kaim karton, hattâ kâğıt, yağlıboya için elverişlidir.

Bir çerçeveye gerilen veya duvara tespit edilen tuvale kola ile alçı veya tebeşir, ka­rıştırılarak sürülür; bu ilk tabaka emici olduğundan, ponzalandıktan sonra üzerine bir kat beziryağı ile saf veya hafif renkli üstübeç çekmek gerekir. Kuruma süresi en azından altı aydır.

Birçok ressam, tablonun genel tonunu da­ha çabuk elde edecek şekilde önceden bo­yanmış bir zemin üzerinde çalışır. El Greco gri fon üzerinde, Velasquez ise kola­lanmış tuval üzerinde (sadece, İçki İçenler’i aşıboyası zemin üzerine yapmıştır) çalı­şırlardı. Carlos IV ve Ailesinin Portresi’nin hazırlıklarında görüldüğü gibi Goya, kavuniçi tonu tercih ederdi. Nicolas Poussin oldukça koyu kırmızı bir aşıboyası kul­lanırdı; resimlerin zamanla kararmış ol­ması bu yüzdendir.

Açık aşıboyaları, hafif griler veya saf beyaz, daha fazla tercih edilen renklerdir. Günümüzde ressamlar, malzemelerini kendileri hazırlamaktan vaz geçmişlerdir. Piyasada iki katlı olarak hazırlanmış, çok güzel keten tuvaller bulu­nur. Boyalar, XIX. yy.ın başlarından beri sınaî olarak hazırlanır. Eski atelyelerde çı­rakların bütün vaktini alan ezme işi de böylece tarihe karışmıştır.
Palet oldukça geniş olmalıdır. Yassı ve yu­muşak fırçalar boy boydur, ama ayrıntı­ları belirtmek için ince bir kalem fırçası da bulundurulmalıdır. Çok sık kullanılan beyaz boya paletin ortasına sıkılır; bir ya­na sıcak renkler, öteki yana soğuk renkler konur. On kadar renk yeterlidir: beyaz, siyah, sarı, tabiî ve yanmış siena toprağı, karinen kırmızı, vermiyon (zincifre), limon sarısı, prusya mavisi, zümrüt yeşili (emeraude yeşili).

Bunlar bir boya çanağı için­de sadece terebantinle veya ketenyağı veya haşhaş yâğıyle karıştırılarak inceltilebilir. Verniklerin amacı, resmi korumak ve ona bir parlaklık vermektir. Ancak verniklerin zamanla ve ışığın etkisiyle sararmak gibi bir sakıncaları olduğunu unutmamalıdır. Renklerine göre, bir tabloyu, verniklenme­den önce, altı ay veya bir yıl kurumağa bırakmak doğrudur. Bu arada, rötuş ver­niğine başvurulur. Bu vernik, donuklukla­rı giderir, birkaç dakikada kurur, ama da­yanıklı değildir.

• Resim pazarı. Sanat eserlerinin açık arttırmayle satılması usulü M.ö. 146′dan beri vardı. Meselâ L. Mummius’un Eski Yunan’dan getirdiği ganimet böyle satılmış­tı. Romalılar da kral Attalos’un satın al­mak istediği bir tabloyu bu yoldan el­de ettiler. Roma’da, değer biçici olarak görev yapan tellâllar vardı. Fransa’da ise, bu işle görevlendirilmiş olan kimselerin yerini XVI. yy.da yeminli muhamminler al­dı. Açık arttırmalı büyük satışlar özellikle XVIII. yy.dan itibaren başladı. Bu satışlar için, meraklıları ve bu işin ticaretini yapan kimseleri çekmek amacıyle resimli broşürler bastırılırdı. Tablo alım satımıyle uğraşan kimseler daha sonraki tarihlerde ortaya çıktı. Resim satışında geleneksel usul, ressamın atelyesinden aracısız olarak hal­ka satıştı. Bu arada, daha XVI. yy.dan itibaren Anvers’te, sanat eserlerinin satı­şı için, Wael’ler, du Jon, de Bruyn, Musson ve özellikle de daha sonraları Avus­turya’da şube açacak olan Forchoudt’lar gibi milletlerarası büyük firmalar ku­ruldu. O devirde belçikalı birçok res­sam yalnız ihracat için çalışıyordu.

Bu alışverişlerde aracı olarak çalışanlardan biri de Rubens’ti. Fransa’da XVIII. yy.da en büyük tablo tacirleri, Watteau’nun yakın dostu Gersaint, Mariette ve Lebrun’dü. Paris’te tablo ticaretinin mer­kezi Notre-Dame köprüsüydü. Ama bu ti­caret asıl XIX. yy.ın sonunda bütün dünyaya yayıldı. ilk tablo tacirleri Union Artistique (Sanatçılar birliği), Georges Petit, Durand-Ruel, Sagot, Diot, Tempelae-re, Salvator Meyer, Bernheim’lar ve Paul Rosenberg ile modern resmin gelişmesinde büyük bif rolü olan ve bu işe 1892′ye doğ­ru başlayan Ambroise Vollard’dı. Ayrıca Squlîe – Tanguy’in, Blot’nun, Wildenstein’in, Londra’da Ackerman ile Barnett ve Sotheby’nin, Amerika’da da Duveen, Samuel-son, Brummer ve Seligmann’ın adları özel­likle anılmağa değer.

— Huk. Resim, idarenin gözetim ve de­netimi altında yapılan bir iş, bir eylem sebebiyle kişilerden alınan park olduğu için vergi cinsinden sayılır ve belli bir iş, hiz­met dolayısıyle alınır. Eğlence yerlerin­den, buraların denetimi görevini yapan belediyenin aldığı resim gibi. Kanunkoyucu bazı faaliyetler veya bazı kuruluş­ları resim verme yükümlülüğü dışında tutmuştur. Resimler, idarece görülen hiz­metler dolayısıyle alındığından, hizmet­ler gibi çok çeşitlidir. Türkiye’de alı­nan resimlerin bellibaşlıları şunlardır: dam­ga resmi, deniz ve kara ulaşım ataçları resimleri, elektrik üretim resmi, hal res­mi, hayvan alım satım resmi, ilân res­mi, ruhsat resmi, süt köpeği resmi, taşocağı resmi, temizleme ve aydınlatma res­mi, işgaliye resmi.

• Resim ve harç muafiyeti. Resim verme yükümlülüğü türk hukuk mevzuatında da­ğınık bir şekilde düzenlenmiştir. Harçlar kanunu hangi hizmetlerden, kimlerin harç bakımından muaf tutulacaklarını belirtmiş­tir. Kamu hizmetlerini yürüten bazı kuru­luşların da resim ve harçlardan muaf ol­duğunu belirten özel hükümler vardır. Me­selâ posta, telgraf ve telefon hizmetleri dolayısıyle kimlerden resim ve harç alın­mayacağı ilgili kanunda gösterilmiştir. Hu­kuk Usulü Muhakemeleri kanununa göre adlî müzaheretten yararlananlar yargılama harçlarından muaf tutulurlar. Genellikle, kamu yararına hizmet eden Kızılay, Ço­cuk Esirgeme kurumu gibi kuruluşlar bu muafiyetten yararlanır.

XVI. yy.a ait olan Resmi Kısmet kanunu’na göre;
a. sefere giden sipahiler, emek­liye ayrılan sipahiler ve bunlarm nikâhlı karılarının resmi
kısmetleri ile;
b. askerî sınıftan sayılan kadılar, müderrisler, şeyhü­lislâm dairesinde ve vakıf işlerinde çalışan­ların resmi kısmetleri kazaskerler tarafından tahsil edilirdi;
c. padişah beratıyle doğancı olanlar herhangi bir kimseye bağ­lı değillerse askerî sınıftan sayıldıkları için resmi kısmetleri mahallî kadılar tarafın­dan;
ç. çeşitli memuriyetlerde üç veya da­ha fazla akçe gündelikle çalışanların res­mi kısmetleri de kazaskerler tarafından;
d. yörük, cambaz, tatar ve voynuklarm res­mi kısmetleri ise kazasker kassamları tara­fından tahsil edilirdi.

— Teknol. Çizgisel resim deyince, temel, tasarı ve analitik geometri şekillerinin çi­zimi, bir, iki veya üç noktalı perspektifler, mimarî ve makine resimleri ve topografya çizimleri anlaşılır. Bu gibi resimlerde düz cetvel, T cetvel, gönyeler, pistole, pergel, dubıdesimetre, iletki, tirlin, kalemucu, ka­rakalem, çini mürekkebi, bazı boyalar, fır­ça, silgi v.b. kullanılır.

Resme başlamadan önce, bütün uzunluk, yükseklik veya kalınlıkların hesaplanması­nı sağlayacak bir ölçek kararlaştırılır, öl­çekler, güdülen amaca ve çizilecek nesne­lerin boyutlarına göre seçilir. Bu hazırlık­lar tamamlanınca resim tüm ve doğru ola­rak kalemle çizilir, sonra üzerinden mürekkeple geçilir.
Resimler ikiye ayrılır: ki­mi çizgiyle yapılır ve bunlardan sadece yukarıdaki şartlara uygun olmaları beklenir; görüntü resmi diyebileceğimiz öteki resim­lerde, perspektif gibi çok daha karmaşık kurallara uymak gerekir ve çeşitli gölge oyunlarıyle eşyanın kabarıklığı gösterilir. Ay­rıca ressamın izdüşümlerini, dolayısıyle de tasarı geometriyi iyi bilmesi lazimdir.

Teknoloji alanında kullanılan resim tek­nikleri arasında, cetvel ve gönye ile çizi­len resimlerden başka bir de hiç bir araç kullanmadan yapılan ve cisimlerin biçim ve çevrelerini serbestçe çizmeğe dayanan bir resim tekniği daha vardır. Bu tür re­simlere kroki adı verilir. Mimari resim’in bir biçimi de, kroki tek­niğiyle yapılan süsleme resmi’dir. Genel­likle fantaziye ve sadece sanat kabiliyetine dayanan bu tür resim, mürekkepli kalemle yapılır ve teknik resimden tamamıyle ayrı bir tekniğe dayanır.
Topografya çizimleri için, plan çıkarma ve düzeçleme konusunda bilgili olmak gere­kir. Uzman bir ressam, bu teknikle arazi­nin genel görünümünü verebilir, düzeç eğ­rileri veya taramalarla toprağın engebeleri­ni gösterebilir. Böyle bir resmi başarıyle yapabilmek için elin cetvelsiz çalışmaya yatkın olması ve arazideki herhangi bir engebeyi belirtebilecek kadar renk farkla­rından yararlanmayı bilmek lâzımdır.
Çizgisel resim ayrıca sanatçılar tarafından, bir binayı tam perspektifine oturtmak ve tablolarındaki çeşitli planlar arasında uy­gun bir orantı kurmak için kullanılır. Bu durumda resim tümüyle grafiktir ve sade­ce tasarı geometri kurallarına dayanır. Optik mercekler, tam yansıtmalı prizmalar ve düzlem aynalar üstünde yapılan araştır­malar, teknik resim için yararlı birtakım âletlerin icat edilmesine imkân vermiştir: karanlık oda, aydınlık oda v.b. gibi adlar alan bu âletler sayesinde ressama düşen tek şey, resmini çizeceği nesnenin görüntü­sü üzerinden kalemle geçmektir; başka bir­takım âletler (pantograf v.b.) sayesinde de, orijinal resim mekanik olarak istenilen oranda küçültülür veya büyültülür.

+ Sıf. Esk. Resmî. (ML)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİM veya RESM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RESAL (Henri)

Tarih 29 Haziran 2009

RESAL (Henri), fransız mühendisi ve ma­tematikçisi (Plombieres 1828 – Annemasse 1896).

Daha Ecole Polytechnique’te öğren­ciyken, konik dişlilerde ve sonsuz vida­daki sürtünmenin incelenmesinde integral hesabın uygulanması üstüne ilk inceleme ya­zısını kaleme aldı. Besançon Maden kuru­munda mühendis oldu, jeolojik harita üs­tünde çalıştı. 1855′te bu şehrin fen fakültesinde ve daha sonra Ecole Polytechnique’te mekanik okuttu (1872); Maden oku­lunda inşaat dersleri verdi. Mekaniğin bü­tün dalları üstünde çalıştı.

Theorie sur la Rotation des Corps (Cisimlerin Dönmesi Üstüne Teori) adlı eserinde, dönel katı cisimlerin hareketiyle ilgili temel problem­leri, özel bir hareketli eksenler sistemin­den yararlanarak hemen hiç hesaba baş­vurmadan çözümledi. Mekaniğe, bir katı cismin bağıl hareket denklemlerini kur­mak imkânı veren bileşik açısal ivme kav­ramını kazandırdı. Aylıca yuvarlanma ha­reketi, yuvarlanma yüzeyleri ve eğrileriyle ilgili bir teori ileri sürdü. (L)

RESALET i. Bk. RİSALET.

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESAL (Henri) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENYUM

Tarih 29 Haziran 2009

RENYUM i. (Ren nehrinin adından fr. rhenium). Atom numarası 75, atom ağırlığı Re = 186, 31 olan kimyasal element; 1925′te, alman W. ve i. Noddack tarafından, X ışınlarıyle tayfölçümü sayesinde platin ve niyobyum cevherlerinde bulundu.

— ANSîKL. Renyum, 3 150°C’a doğru eri­yen parlak beyaz bir madendir. Yoğunluğu 21′dir; dövülebilir ve haddeden geçirilebilir, özdirenci yüksek olduğu gibi elektron yay­ma gücü de çok fazladır. Kimyasal bakım­dan manganeze benzer. 250°C’ta oksitlenir, halojenlerle birleşir, nitrik ve sülfürik asitler­den etkilenir. Oksitlen arasında en önemli­leri, renik anhidrit ReOs ile perrenik anhidrit’tir Re2O7; bunlara da renat ve perrenat adı verilen tuzlar tekabül eder.

Potasyum permanganata benzeyen potasyum perrenat KReU4 suda az eriyen renksz bir tuzdur. Renyum üretimi ve uygulamaları son yıllar­da büyük bir artış göstermiştir. Ergime noktası çok yüksek mekanik ve elektrik özellik­leri çok ilgi çekici olduğundan, ateşe daya­nıklı alaşımların yapımında çok kullanılır. Tungstenli alaşımı, yüksek sıcaklıklarda kul­lanılabilen termoelektrik pillerin yapımın­da işe yarar; saf tungstenden daha kolay telleşebilen bu alaşım, darbelere dayanıklı lamba filamanı (akkor ve elektronik lamba­lar) olarak kullanılır. Katalizör olarak da çoğu zaman platine tercih edilir. Renyum genellikle, bakır metalürjisinin alt ürünü olan molibdenit’ten elde edilir. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REKTİMETRE

Tarih 27 Haziran 2009

REKTİMETRE i. (fr. rectimetre’den). Bir mekanik parçanın doğrusallığını kontrol et­meğe yarayan optik âlet. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REKTİMETRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENK veya RENG

Tarih 27 Haziran 2009

RENK veya RENG i. (fars. reng). Işığın, kendi öz yapısına veya cisimler tarafından yayılma şekline bağlı olarak göz üzerinde yaptığı etki: Hakikatte annecikler altın sa­rısı ve gök mavisinden başka renklerde de olabilirdi (R.N. Güntekin).

Sonra dizler­den aşağıya çizmelerin üstüne dökülen, açık gümüş renginde bir çerkes mantosu yap­tırdım (Ş.S. Aydemir). Bak! Dünya renk­ler içinde! // Bu güzel dünya içinde (O. V. Kanık). // Mec. Görünüş, tarz, şekil: «Hüsn-ü Aşk» devrin edebi hayatına yeni bir renk, yeni bir çeşni getirmiştir (N. A-raz). Pek rengine aldanma felek eski felek­tir; // Zira feleğin meşreb-i nâsazı dönektir (Ziya Paşa). // Esk. Hile, oyun, düzen: Bülbül-i surideve güller acep renk ettiler (Ba­ki).

— ÇEŞ. DEY. Renk almak, yeni bir renk kazanmak: Mavimsi bir renk aldı. // Renk cümbüşü, değişik renklerin oluşturduğu ka­rışım: Yalnız renk cümbüşünü değil, siyah beyazı öyle hünerle kaynaştırır ki (Y. Z. Ortaç). || Renk vermek (veya katmak), ne­şeli ve canlı bir özellik kazandırmak: Onun gelişi bu toplantılara bir başka renk verdi. // Renk vermemek (veya rengini belli et­memek), duygu veya düşüncesini saklamak, açığa vurmamak: Çok korkmasına rağmen renk vermedi. || Rengi atmak (kaçmak ve­ya uçmak), solmak: Elbisenin rengi attı. Korku, heyecan v.b. durumlarda benzi sa­rarmak: Hatçe’nin rengi attı (Yaşar Ke­mal).

|| Rengi çalık, solmuş, solgun. || Ren­gi çalmak, renk bakımından benzemek: Ren­gi sarıya çalıyor. || Rengi değişmek, eski durumunu yitirip yeni bir nitelik ve an­lam kazanmak: Sizi uzun, ince vücudunuz­la, menekşe gözlerinizle karşımda görünce her şeyin vengi değişti
(R. N. Güntekin). || Rengi tutmak (veya uymak), renk ton­ları birbirine benzemek: Bu iki kumaşın rengi birbirini tutuyor. \\ Renkten renge girmek, çek utanarak kızarıp bozarmak, sıkılmak: Nuri efendi renkten renge gi­rerek: — Ne oldu anne, çabuk söyle (H. R. Gürpınar).

— Esk. Reng-âmiz, renk renk, çeşitli renk­lerde: Ekseri rengâmiz şal ve harirden serbendler sarınıp… (Naima). || Reng-âver, hileci, düzenci, dalavereci.
— Bot. Bitkilerin renkleri. Bk. ANSiKL.

— Boyacılık. Çevre renkleri, belirli bir yerin değişik yüzeylerine görüş rahatlığını sağlamak amacıyle vurulan, genellikle bo­yalar aracılığıyle elde edilen renk. || Görevsel renkler, belirli bir çalışma yerinin değişik yüzeylerine, çalışanların görüş ra­hatlığını arttırmak, yorgunluklarının azalmasına katkıda bulunmak ve üretimlerinin verimini çoğaltmak amacıyle vurulan ve genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. // İşaret veya güvenlik renkleri, ça­lışma yerlerinde, değişik yüzeylere, çalı­şanların dikkatini belirli tehlikelere çek­mek, gidiş-geliş yollarını göstermek ve özellikle güvenlik aracılığıyle elde edilen renk. Bk. ANSiKL.

— Ed. ve G. santl. Yerel renk, bir mille­tin, bir dönemin medeniyetini, orijinal ni­teliklerini hatırlatmağa yarayan kavramlar bütünü. Bk. ANSiKL.

— Kim. Renk giderici, bazı maddelerin rengini kaybetme özelliği taşıyan kimyasal madde. (Bu renk giderme, ya boyarmad-denin soğurulmasından [hayvanî kömür] ya da bir redoks tepkimesinden [renk gi­derici klorürler] ileri gelir.)
— Metalürji. Meneviş ve tav renkleri, ısıt­ma sırasında çelik parçaların aldığı deği­şik renk tonları. Bk. ANSiKL.
— Mus. Rengi dil, türk musikisinde bir makam. Bk. ANSiKL.
— Opt. Bk. ANSİKL.

— Oyun. İskambil kâğıtları üzerindeki dört değişik işaret; genel olarak iki renkten mey­dana gelir: kırmızı ve siyah (sinek, karo, kör, pik). i| Renge oynamak, rulette, kır­mızı veya siyaha para basmak.
Petr. Bk. ANSiKL.
— Res. Renklerin bir tablo içindeki dağı­lımı, renk uyumu: Rubens’in, Tiziano’nun, Claude Lorraine’in rengi. Bk. ANSiKL.
— Sanay. Renk giderme, işlenmiş ürünü istenen renge getirebilmek için, bir ürün­deki tabiî pigmentlerin veya renkli ayrış­ma maddelerinin yok edilmesi. Bk. AN­SiKL.
— Teknol. Ana renk, boyacılıkta, diğer renklerin tür ediği renkler.

— Tekst. Renk sağlamlığı, bir kumaş bo­yasının çeşitli etkinlere dayanma niteliği. (Tekstil boyalarının renk sağlamlıkları çe­şitli usullerle denenmiş ve her boyanın ışı­ğa, suya, asitlere, deterjanlara, dinklemeye deniz suyuna v.b.lerine karşı direnci ayrı rakamlarla belirtilmiştir.) || Sağlam renk, zamanla solmayan renk. || Zayıf renk, ku­maş üzerinde iyi tutunmayan ve kullanıldıkça veya yıkandıkça solan renk.

— ANSiKL. Bot. Bitkilerin renkleri. Bitki­lerde klorofilden ileri gelen yeşil renkten başka, en çok renkli olan kısımlar üreme or­ganlarıdır (çiçek ve meyve).
Bununla beraber, yaprak ve sap gibi di­ğer organlarda ve asalaklı kısımlarda deği­şik renklere rastlanabilir (begonia rex, co-leus, firfiri kayın ve bazı mazılar).
Yaprak tamamen düşmeden önce klorofil kaybolur, sarı ve kırmızı gibi diğer boya­lar ortaya çıkar ve ormanlara sonbahar rengini verir.

Suyosunlarının rengi doğrudan doğruya bunların su altında yaşadığı derinlikle il­gilidir ve sınıflandırılmalarına esas teşkil eder. Mantar sporlarının rengi çok önem­li bir özelliktir. Sporlar beyaz, pembe, es­mer ve siyah olur.

— Boyacılık, ön planda oynadığı estetik rol dolayısıyle, bir boya tabakasının ren­gi, kullanan için temel bir nitelik taşır. Buradan bir boya fabrikasında çalışan renk uzmanının yaptığı işin önemi anla­şılabilir. Bu kişinin görevi, firmanın imal ettiği temel renklerinden meydana ge­len paleti ortaya çıkarmak ve sözü geçen renklere karşıt renkler bularak, bunları, mümkün olduğu kadar mükemmel bir ya­pım düzgünlüğü içinde, çeşitli hammadde­leri kesin sınırlarla tanımlanan oranlarda kullanarak, istek üzerine imal etmektir.

Bir kuru tabakanın rengi (az veya çok parıltılı), katı maddelerin (doku boyası ve yüküm maddeleri) ezilme inceliğine, katı maddelerin kendilerine has niteliklerine (boyama, kaplama), asıltı ortamının renk ve tabiatına bağlıdır. Renklerin nispî öl­çüleri, laboratuvarlarda değişik modeller­deki renkölçerler yardımıyle yapılmaktadır.

— Ed. Resim terimlerinden olan yerel renk deyimi, ancak romantik devirde tiyatro üs­tüne, yapılan tartışmalar sırasında edebî bir anlam kazandı (1809′dan sonra B. Cons-tant’da: Reflexions Sur la Tragedie de Wallstein [Wallstein Trajedisi üstüne Dü­şünceler]). Saint-Evremond veya Racine’de (Bafazet’nin önsözü), daha sonra Volltaire’-de trajedilerin sahneye konuşu sırasında eski töreleri doğru olarak yansıtma kay­gısı varsa da Chateaubriand’ın (Les Martyrs [Din Şehitleri]), W. Scott’un yazdığı romanların ve tarihçilerin yaptığı (A. Thierry, Michelet) çalışmaların etkileriyle me­deniyetler veya tarih devirleri arasındaki farkların modern anlamda kesinlikle belir­lenmesi için XIX. yy.ı beklemek gerekir. Romantik dramın tutkularından biri, geç­mişin gerçeğe uygun bir tablosunu çizmek­ti; kişilerin psikolojisinde olduğu kadar töre veya dekorun çizilmesinde de (Cromwell’in önsözü) yerel renge uymak gerekir­di.

Bu tarihten sonra dramatik gerçeğin en eski şartlarından biri haline gelen ye­rel renk, aynı zamanda tarihî veya egzo­tik romanın ve tasvirî veya epik şiirin (Leconte de Lisle’in Poemes Antiques [Es­kiçağ Şiirleri], V. Hugo’nun La Leğende des Siecles [Yüzyılların Efsanesi] adlı e-serleri) başlıca çekici yanı oldu. Günü­müzde bir kavram, üstünde uzun süredir tartışılmasına rağmen edebiyat sanatının temel unsurlarından biri olarak ortaya çı­kar; bu unsurlar, yazarlara göre, bazen insanın farklı yanlarını, bazen de tersine bütün insanlıkta ortak olan bazı özellik­lerin, görüntülerin dışında süreliliğin de­ğerini ortaya koyar.

— Metalürji. Bir fırında veya bir demirci ocağında, hava temasında tedricî olarak ısıtılan bir çelik veya demir lama, sıcak­lık yükseldikçe, meneviş renkleri denilen aşağıdaki renk tonlarını alır: 260°C’ta açık saman sarısı; 280°C’ta saman sarısı; 300°C’ta kehribar rengi; 305°C’ta kahverengi; 310°C’ta güvercin boynu; 320°C’ta mavi; 336°C’ta gri-mavi; 350°C’ta yeşil;
360°C’ta gümüşî gri; 400°C’ta kurşunî. Bu meneviş renkleri donuktur.

Isıtmaya devam edilirse, bir süre sonra, tav renkleri denilen aşağıdaki renk tonları elde edilir: 570°C’ta koyu kırmızı; 635°C’ta koyu ki­raz kırmızısı; 746°C’ta kiraz kırmızısı; 843°C’ta açık kiraz kırmızısı; 900°C’ta tu­runcu; 940°C’ta açık turuncu; 996°C’ta sa­rı; 1080°C’ta açık sarı; 1200°C’ta beyaz. Demirciler eskiden, çeliklerin sıcaklık de­recesini anlamak için bu renk değişimlerinden yararlanırlardı. Bugün sanayide, yüksek sıcaklıklarn ölçülmesine yarayan çok hassas âletler vardır.

— Mus. Rengi dil, neveser birleşik maka­mının acemaşiran – fa perdesindeki şeddidir. Güçlüsü, beşinci derece olan çargâh -do perde sidir. Donanıma si ve mi koma ( d ), la ve re bakiye ( b ) bemolleri konulur. Seyri, inici çıkıcıdır. Dizisinde nisebi şe­rife sayısı 6 olduğu için gizli mütenafirdir. Orta sekizlideki sesleri peşten tize doğ­ru, acemaşiran, rast, zengüle, segah, çargâh, hicaz, dikhisar ve acem tertibindedir. Bu makama örnek olarak Halis Beyin Yü­rük Semai’si, Sadettin Arel’in iki Saz Semai’si, iki Durak’ı ve iki Gazel’i gösteri­lebilir.

— Opt. Bazı eskiçağ düşünürlerinin san­dıkları gibi renk, cisimlerin özgül ve mad­desel özelliklerinden biri değildir. Cisim­lerin kendilerini aydınlatan ışığa göre renk değiştirdiğini Epikuros daha o zamanlar fark etmiş ve buradan, cisimlerin kendilik­lerinden renkli olmadıkları sonucuna var­mıştı. Descartes ve Böyle da bu görüşe katılmışlar, fakat renk teorisi ilk defa Newton tarafından, Optik inceleme (Opticus) adlı kitabında açıklanmıştır. Güneş ışığı karmaşıktır; dalga boyları ve kırılma indisleri farklı sonsuz sayıda ışınımdan meydana gelir; bu durum, güneş ışığını bir prizmadan geçirerek elde edilen güneş tayfı’nın analizinde kolayca görülebilir. Newton güneş tayfında yedi renk ayırt etti: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı. Gerçekte, bir renkten öbürüne ge­çiş, ara ışınımlar sayesinde fark edilmez bile.

Demek ki, bu ışınımların tümünü alan bir yüzey hepsini olduğu gibi yansıtırsa, söz konusu yüzey beyaz’dır denir; fakat bir kısmını yutup, yalnız geri kalanları yansı­tırsa, yansıyan ışınımların birleşmesinden doğan bir renklenme ortaya çıkar. Siyah cisimler ise, gelen ışığın hepsini yutar. Kır­mızı bir cismin rengi kırmızılar hariç bü­tün ışınımları yutarak alıkoymasından ve­ya hiç değilse, öbür ışınımları kırmızılar­dan daha büyük oranda yutmasından ileri gelir.

Eğer bütün ışınımlar eşit oranlarda yutu-lursa, cisim gri gözükür. Şu halde renk, maddenin ışık üzerine et­kime tarzından başka bir şey değildir ve­ya Tyndall’ın ifadesine göre ışığın uğradı­ğı işlem’in sonucudur. Çeşitli ışık kaynak­ları farklı ışınımlar yaydığına göre bir cis­min rengi kendisini aydınlatan ışık kayna-ğıyle değişir. Meselâ nesnelerin gün ışı­ğında ve elektrik ışığında değişik renkte görünmesi bundan ileri gelir. Mavi bir nesne karanlık bir odada bir mum ışığıyle aydınlatılırsa, mavi olarak değil de sol­gun beyaz bir renkte gözükür. Sarı sod­yum ışığı tutulan insan çehreleri, ölü yü­zü gibi kirli-sarı bir renk alır. Saydam cisimlerin, sadece bazı ışınımları geçiren filtre rolü oynaması da. bu yüzden­dir ve yayılan ışığın rengi, cisimden geçen ışınımlara bağlıdır.

Basit, bileşik, tamamlayıcı renkler. Basit renkler, her biri ayrı bir frekans veya ay­rı bir dalga boyu ile belirlenen tayf ışı­nımlarıdır; bu ışınımların dalga boyu 0,4 mikron (mor) ile 0,8 mikron (kırmızı) ara­sında değişir. Basit renkler ikinci bir priz­madan geçerken yeniden ayrışmazlar. Bir­birleriyle birleşerek, bileşik renkler deni­len çeşitli renkleri verirler. Karıştıkları za­man beyaz hissini uyandıran renklere de tamamlayıcı renkler denir. Helmholtz, fark­lı ışınımlar aynı yerde kesişecek şekilde birçok tayfı üst üste getirerek, birçok ren­gin karışmasından elde edilen rengi ince­lemişti. Newton ise özel bir âlet kullanı­yordu (renk çemberi), ikişer ikişer grup­laşmış tamamlayıcı basit renkler şunlardır: mor, yeşilimsi sarı; lâcivert, sarı; mavi, tu­runcu; yeşilimsi mavi, kırmızı.

Renk kontrastları. Yan yana gelmiş iki renk karşılıklı olarak birbirini etkiler. Chevreul, iki renkli bandı yan yana koya­rak yaptığı deneylerden şu sonuçlara var­dı:
1. renklerden her birinin tonu, öbürü­nün tamamlayıcı rengiyle karışarak deği­şir;
2. yan yana konan renkler tamamla­yıcı renklerse, her biri daha canlı ve saf görünür;
3. bir renk beyazın veya siyahın yanına getirilirse, tamamlayıcı renginde bir haleyle çevriliymiş hissini verir ve daha canlı görünür;
4. iki renk arasında belli bir mesafe bulunsa bile, yine aynı etkiler az da olsa meydana gelir. Gölgelerin rengi bu yoldan açıklanabilir: bir mumun (alevi kırmızı-turuncudur) ver­diği gölge maviye çalar.
Ressamların iyi bildiği bu özellikler, yeni-izlenimcilik a-kımına temel olmuştur. Kuvvetli bir ışıkla aydınlatılmış renkli bir nesneye dikkatle baktıktan sonra, bütün öbür nesnelerin bel­li bir süre, ilk nesnenin tamamlayıcı ren­giyle değişikliğe uğramış renkte görülme­si olayına art arda kontrastlar denir. Renk gamı. Renklerin de tıpkı sesler gibi bir gamı, yani tabiatın verdiği bir bağıntı dü­zeni vardır. Bu gamda prizmanın yedi ren­gi yer alır: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sa­rı, turuncu ve kırmızı. Bu yedi renk ara­sında ana renk kabul edilebilecek üç renk vardır; bunlar sarı, kırmızı ve mavidir. Resim dilinde her renk bir ton olarak ad­landırılır. Kendi temel tonunun çevresin­de toplanmış tonların hepsine birden ton yelpazesi denir. Gam, müzikte neyse re­simde de odur; yani yedi tonun kendilerine has bir sıra ve bağıntı içinde biraraya gel­mesidir. Bu gam, kendi bileşim yönünden değilse bile, tonların açıklık-koyuluk dere­celeri veya tonların yan yana getirilmesiy­le elde edilebilen renk bileşimleri yönün­den sonsuza kadar değişebilir. Girişim renkleri. Bk. GİRİŞİM.

— Petr. Renk, rafine edilmiş petrol ürün­lerinin en önemli niteliklerinden biridir; ürünün içindeki yabancı maddelerin varlığı en kolay şekilde renginden anlaşılır. Nitekim özel benzinler, tıpta kullanılan yağlar ve ba­zı kerozenler «su beyazı» yani su gibi duru olmalıdır; dizel yağı uçuk sarı, yağlama yağ­ları biraz daha koyu sarı renkte olursa kalitelidir. Buna karşılık, hidrokarbonlu ya­kıtların çoğu, kolayca tanmabilmesi için sunî olarak boyanır. Petrol ürünlerinin ren­gi, bir renkölçerle tespit edilir.

— Res. Renklerden yararlanabilmek için değişik renklere özgü ışıldama yeteneği­ni göz önünde bulundurmak gerekir. Bu renklerden bazıları, bitişik tonlara bula­şacak bir ışın saçımı gücüne sahiptir. Mavi, diğer renklerden daha çok, komşu renklerle aynı titreşime girerek onların rengini bozar; kırmızının yanında ise bu rengi morlaştırır; sarının yanında ise yeşilleştirir; beyazın yanında renklenmesini sağlar. Gözümüz en fazla mavi karşısın­da hassastır. Göz, mavi ton serisi içinde 1/205′ten 1/288′e kadar varan bir ışık şid­deti farkını algılayabilir, oysa kırmızı için bu ışık şiddeti farkı, 1/16′dan 1/70′e kadar­dır. Bu durumda kırmızının derecelenme­leri, mavininkine oranla daha az görülebi­lir niteliktedir. Gerçekten de, aydınlığın artmasıyle meydana gelen göz kamaşması mavide, kırmızıdan daha çoktur. Şüphesiz bu renk özellikleri, bir hareketten edindiğimiz duyuma benzettiğimiz duyumların kaynağını meydana getirir. Renkler, bizde bir mekanizma etkisi yaratır; ilerler veya geriler. Soğuk renkler (maviden mora kadar olan seri) ilerler; sıcak renkler (kır­mızıdan yeşile kadar olan seri) geriler. Pilinius, «neşeli» renkleri, «ağır başlı» renk gruplardan ayırıyordu. Goethe, renk grup­larını «olumlu» ve «olumsuz» olarak, Fechner «etken» ve «kabul eden» olarak sınıflamıştı. Renklerin bu mekanizması, göz­de bir üçüncü boyut etkisi yaratacak kadar tesirlidir ve renkli bölümlerinin değiştiril­mesiyle bir kompozisyonu değişikliğe uğrat­mak mümkündür.

Tonlar, aynı çarpma gücüne sahip değil­dir; etkilen niceliklerine bağlıdır. Eşdengede bir duyum yaratabilmek için, sa­rı bir yüzeyin, dengelemek istediği kırmı­zı yüzeyden üçte bir oranında daha fazla alan kaplaması gerekir. Charles Henry, sa­rının asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 27 katının duyumuna eşit bir duyum ya­ratmak için, mavinin asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 100 katının gerektiğini hesaplamıştır, öyleyse verici kaynağın bo­yutları, doygunluğun temel unsurudur. Baş­ka bir deyimle, geniş bir mavi yüzey, ay­nı maviye sahip daha küçük bir yüzeyden daha mavidir. Aynı şekilde hava perspek­tifi meselesi de doygunluk meselesine bağ­lıdır.

Alacalı bir nesneden meselâ renkli bir örnek kartından yavaş yavaş uzaklaşılırsa, kartın üzerindeki lekeler, kimlik­lerini kaybedinceye kadar gittikçe ufalan görüntüler sunarak yavaş yavaş daralır ve birbirleri üstüne taşar. Oysa böyle bir ör­nek kartında, birçok unsurun tamamlayıcı renklere sahip olmaması imkânsızdır; öy­leyse bunlar birbirini ortadan kaldıracak­tır; başlangıçtaki alacalılık, tamamlayıcı renklere sahip olduğu oranda çeşitliliğin­den kaybedecek ve lekeler ne kadar dara bu kayıp o kadar tam ve çabuk ola­caktır. Buradan, dekoratörlerin sanatı ba­kımından önemli bir sonuç çıkarılabilir. Bu sonuç uzaktan kimliklerini ve tonlarını koruyan yüzeylerin, sadece tek renkli yü­zeyler olduğudur. Ayrıca titreşimleri ya­yan yüzeyin düz ve parlak olması gerekir. Aksi halde ışık, maden, kil veya kumaş gibi çoktaneli bir yüzeye çarparsa, renkli ışımalar, düzensiz bir şekilde dizilmiş pek çok küçük yüzeyden önemli miktarda sap­tırılacak; istenilen tarafa değil, bu sayı­sız yansıtıcı tarafından her yöne gönderi­lecek ve yansıyan ışınlar, değerlerini dü­şüren küçük gölgeler yüzünden zayıflaya­caktır. Gerçekte de, rengin değeri saf renge karıştırılmış beyaz ve siyah renk vasıtasıyle tedricen belirlenen sapmadır. Be­yazın etkisi altında buna, «yıkanmış» ve­ya «kopmuş», siyahın etkisi altında ise «indirilmiş» denir. Değer, bir renk karışı­mını ifade eden «nüans»tan farklıdır. An­cak, bu tanımlamalar renklerin temel fenomenolojilerine değil, kullanılmalarına ait­tir.

Bununla birlikte, bir cisim tarafından yan­sıtılan belli bir tayf parçası ve enerjinin geçici bir durumu olan ve insan gözleri gibi değişken organizmalar tarafından al­gılanan renk, hiç olmazsa yaklaşık olarak tanımlanabilir. Fizik analiz bile, fizikçiler ve kimyacılar tarafından olduğu kadar, ressamlar, boyamacılar ve boyacılar tara­fından da kabul edilen (1671 Colbert yö­netmeliği ve eski korporatif tüzükleri) ge­nel terimlere dayanmaktadır. Bu genel ka­bullerin, bir temel renk üçlemesini (mavi, kırmızı ve sarı) varsaymaları dikkat çeki­cidir.

Bu renklerin iki, üç v.b. yanlı bile­şimleri çok geniş bir ton türemesini sağ­lar. Renklerin kullanılmasını düzenleyen sistemler de aynı şekilde bir üçleme üze­rine kurulmuşlardır. Delacroix kendine, her biri üç temel renkle ayrılmış, 120 dere­celik üç kısma bölünen çember şeklinde bir kadran yapmıştı. Çemberin bu üç par­çasından her biri iki yanlı bir tonla ikiye ayrılıyor ve böylece meydana gelen bö­lümler de bileşik tonlarla bölünüyordu, üstat bu yolla, tam karşıtlığı yani, tamamlayıcı renkleri bulmasını sağlayan gü­venilir kılavuzlar elde etmiş oluyordu. Chevreul’ün Gobbelins halı yapım evleri için yaptığı renk çemberinde de aynı ilke uygu­lanıyordu; üç parçadan her biri, kavuniçi, erguvan ve yeşille ve üçüncü bileşimlerle 720 bölüme ayrılıyordu. Diğer yandan çember, siyahın on değeriyle art arda in­dirilmiş on eşmerkezli bölgeye ayrılıyor­du. Bilgin bu yolla, 14 400 ton elde ediyor­du. Ama bu rakamın sınırlı olmasından başka, Chevreul’ün sisteminde bazı renk­lere hiç yer de verilmemişti. Chevreul, bunları nitens diye adlandırmıştır. Charles Henry ise, bir tondan diğerine geçiş bö­lümlerinden meydana gelen bir renk çem­beri üstünde kullanılabilir bir «estetik ileti­ci» yaptı. Fakat bütün bu kullanma metot­ları boyayıcı maddeler’e uygulanmıştır ve renkli ışıklar fenomenolojisi ile ilgili de­ğildir.

Gerçekte, ressamın üç temel rengi, fizik­çinin temel renkleri değildir. Göz siniri, kırmızı, yeşil ve morun yani görüntünün temel bölümlerinin uyandırdığı duyumu iletir. Gerçekte, Young’ı ve sonra Helmholtz’u bu sonuca götüren analizler, daha sonra, morun yerine maviyi koyan Maxwell tarafından kabul edilmemiştir. Hering, kırmızı, yeşil, sarı ve maviden mey­dana gelen dört temel renk kabul etmekte ve böylelikle Leonarda da Vinci’nin opti­ğine katılmaktadır. Renk etkileri, insan ağtabakasının dört konisi tarafından alın­dığına göre, organın bazen bir alanı, ba­zen diğer bir alanı dış uyartıdan etkilen­mektedir.

Işık şiddetinin en çok olduğu kadar en az bulunduğu sırada da gözün, ba­zı önemli farkları algılayamaması yaptığı değerlendirmelerin kesin olmayışını yeterin­ce açıklamaktadır. Çok aydınlık olduğu zaman nesneler bize çok açık, buna karşı­lık, loş ışıkta nesneler en koyu olanlar ka­dar koyu gözükmektedir. Gözümüzde, doy­gunluk ışıklılığa bağlanmaktadır. Rengin bu gücü duyarlığımız üzerinde bü­yük etki yapmaktadır: renk canlı varlıkla­rın fizyolojisini bile şartlandırır, insan, renklerin psiko-fizyolojik etkilerini duy­maktadır: mavi bir ortam yatıştırıcı, kır­mızı bir ortam dürtücüdür. Bazı çizgisel üstünlüklere sahip oldukları zaman renk­ler, yasaklayıcı veya güç arttırıcıdır. Charles Henry renklerin «zevk veya engel­leme duygusu» uyandırdığını söylemekte­dir. Konuşma dili, renklerin bu özelliğini «kaçıcı» tonlar ve «çekici» tonlar ayırımını yaparak belirtir.
Bu deneysel görüşler üstüne bir doktrin kurmak mümkündür.

Goethe kendiliğinden, morla sevinç fikrini, kırmızıyle güç fikri­ni, koyu mavi ile sükûn ve soğukluk fik­rini birleştirirken ve yeşile çekicilik fik­rini, canlı sarıya gülünç fikrini, açık sa­rıya soyluluk fikrini bağladığı zaman ger­çeği ortaya koyuyordu. Aynı şey çağlar boyunca ve yerlere göre, değişik renkle­re atfedilen ve genellikle çelişen anlamlar için de geçerlidir. Ortaçağda sarı lânet­lilerin, yeşil âşıkların rengi değil midir? Rimbaud’nun sonesinde renklere bağlanmış seslilerin sembolizmi sadece edebî bir bu­luştur. Buna karşılık, tedavi ve koruma alanında gerçek bir renk kullanma tekniği uygulanmıştır. Daha 1913′te, bir fransız he­kimleri meclisi, hastahane salonları duvarlarının, bölümlerine uygun olarak boyanma­sını öğütlemekteydi: «coşkunlar için mor, umutsuzlar için kırmızı, ağır kanlılar için sarı»; aynı zamanda okulların yeşile, kış­laların kavuniçiye boyanmasını da tavsiye etmekteydi.

Sanayi bugün renklerin özel­liklerinden, gerek işçilerin dikkatlerini ko­laylaştırıp yorgunluklarını azaltmak, ge­rekse her türlü tehlikeyi işaret ederek ka­zaları önleyebilmek amacıyle yararlanmaktadır. Ford fabrikalarında önlerinden ateşler fırlayan madenî parçalar, yanan gazin mavisinin karşıtlık yapabilmesi için kavuniçiye boyanmıştır. Bazı renkler, bu­gün, işaret olarak evrensel bir uygulama görmektedir: sarı şeritler mekanik bir teh­likeyi, kavuniçi şeritler termik bir tehlikeyi belirtmekte; yeşil haç yardım istasyonunu, canlı kırmızı bir fon yangın malzemesini işaret etmekte, mavi şekiller dikkat çek­mek için kullanılmaktadır. Renk kullanıl­masının kurallara bağlanmasından bu ya­na, iş kazalarında hafif bir azalış ve ve­rimde büyük bir artış kaydedilmiştir. Di­ğer yandan mimarî, kendi yönünden, renk­leri sadece zevklerin tatmini için değil fakat aynı zamanda, psiko-teknik amaçla da kullanılmaktadır.

— Sanay. Yağlı maddelerin bileşiminde, üretim sırasında hammaddeye uygulanan aşırı ısıtmanın etkisiyle meydana gelen renkli maddeler bulunur. Renk giderme, ya renk açıcı topraklar veya etkinleştirilmiş kömür üzerine soğurma ya da kimya­sal etki (karbonlaştırma, yükseltgeme veya
indirgeme) yoluyle uygulanır. Yemeklik yağlar için özellikle yüze soğurma metot­larından yararlanılır; katı ve sıvı sanayi yağları, özellikle donyağlar için sodyum klorit kullanılması hızla yayılmaktadır. Tekstil sanayiinde, gerek kumaşları beyaz­latmak, gerek kendisi renksiz olduğu halde yabancı maddelerle kirlenmiş organik eri­yikleri arıtmak için renk giderme etkenle­rine başvurulur. Bk. BEYAZLATMA, RAFİNERİ.

Basmacılıkta, bazı desenler renk gidermey­le elde edilir; top halinde tek renk boyan­mış bir kumaşa, buharlaşma sırasında el­yafa zarar vermeden boyarmaddeyi yok eden renk sökücü bir karışımla desen ve­rilir. Böylece renkli fon üzerinde beyaz bir desen elde edilir.
Renk sökücü olarak ya yükseltgen (potas­yum veya sodyum klorat, hipokloritler, nit­ratlar v.b.) ya da indirgen maddeler (çin­ko klorür, glikoz, sodyum hidrosülfit) kul­lanılır. Işık da renk giderici olarak etki eder; özellikle anilin türünden boyarmaddelerle elde edilmiş renkler üstünde etki­lidir. Sülfüröz asit de çok etkili bir renk gidericidir.

Petrol ürünlerinin rengini gidermekte, ya sülfürik asit, ya da genellikle emici toprak­lar (tabiî veya etkinleştirilmiş) kullanılır. Perkolasyon metodu, yağı bir kuleden ge­çirdikten sonra, tekrar kullanmak üzere emici toprağı silindir biçiminde bir döner fırında kavurmağa dayanır. Daha yeni o-lan temas metodunda ise, toprak ve yağ sıcakta karıştırılır, sonra döner bir tam­bur veya özel bir filtreyle süzülür.

♦ Renk renk sıf. Her renkten olan, çok renkli, çeşitli renklerde görünen (şey): Ka­ralı ve denizli ve renk renk memleketli, i Mektep hatırası bir haritam vardı benim
(C.S. Tarancı). Renk renk çiçekler. (LM)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENK veya RENG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGÜLATÖR

Tarih 26 Haziran 2009

REGÜLATÖR i. (fr. regulateur). Teknol. Akım, gerilim, frekans, hız, güç, basınç, debi v.b. gibi bir çalışma elemanını sabit tutabilen veya belli bir kanuna göre değiştirebilen cihaz. (Bk. ANSİKL. )

|| Ana re­gülatör, bir başka regülatörün ayar nokta­sını belirleyen regülatör. || Direk etkili regülatör, hareket enerjisi ayarlanmış fi­ziksel bir büyüklükle sağlanan regüla­tör. (Bütün öteki hallerde, özellikle bağ­lantı organının röle’leri olduğu zaman, regülatöre endirek etkili denir.) // Otoma­tik regülatör, ayar noktası bir ana regüla­törle otomatik olarak değiştirilen regüla­tör. // Sınır regülatörü, fiziksel bir büyük­lüğü belli sınırlar içinde tutmağa yarayan regülatör.

— Bayınd. Su alma prizlerindeki su sevi­yesini, yatak debisi ne kadar olursa ol­sun sabit tutmak için kanallar üzerinde kurulan yapı.
— Elektr. Bk. ANSiKL.

— Oto. Bir motorun dönme hızını sınır­lamağa yarayan cihaz. (Ya Watt göster­gesine benzer bir dengeleme sistemiyle ey­lemsizlik ilkesine dayanara, ya da karbüratör kelebeğinin açıklığına etki ederek, yani açıklığın değişim genliğini sınırlayarak çalışır.) || Dinamonun verdiği akımın ge­rilim ve şiddetini bataryanın ihtiyaçlarına göre ayarlayan düzenek.

— Radyotek. Feyding regülatörü, bir rad­yo alıcısında, alınan işaretin feyding etki­sinden ileri gelen şiddet değişimlerini azalt­mağa, yavaşlatmağa yarayan düzenek.
— Zır. âletleri. Pulluklarda sapan demirini kaldırmağa veya indirmeğe yarayan dü­zen. Bk. ANSİKL.

— ANSiKL. Teknol. Bir regülatör’de temel olarak bir bulucu eleman, bir yayım orga­nı ve bir servomotor vardır; bulucu ele­man, ayarlanmış büyüklüğün değişimlerini ölçer; yayım organı, ayarlayıcı büyüklüğün değişimlerini, ayarlanmış büyüklük ile bu büyüklüğün sabit tutulacak değeri arasın­daki farka bağlı olarak düzenler; servomo­tor, ayarlayıcı büyüklüğün yayım organı tarafından belirtilen değişimlerini yerine getirmek için gerekli gücü uygular.

Emni­yet elemanları regülatörden tamamıyle ay­rıdır ve genellikle regülatör bozulduğu za­man çalışmağa başlayarak makineyi dur­durur. Bir regülatör, kumanda devresinin tamamıyle kapanması veya tamamıyle açılmasıyle işler ya da bu devrenin yarım açılıp kapanmasıyle çalışır. Regülatör di­rek etkili (bu durumda bulucu organ aynı zamanda taşıyıcıdır) veya röleli olabilir (bu durumda bulucu eleman, taşıyıcı bir sıvı üzerine bir kılavuz aracılığıyle etki eder). Direk etkili regülatörlerin en eski modeli Watt regülatörüdür.

Tamamen mekanik çalışma sistemine dayanan bu regülatör, bir milin dönme hızını merkezkaç kuvvetten yararlanarak ayarlar. Pnömatik regülatör­de, körüklü bir düzenek, bir supabın açılıp kapanmasına, gaz basıncı belli bir değeri geçtiği zaman fazla gazı boşaltacak şekil­de kumanda eder.
Çok değişik elektrik regülatörleri içinde en tanınmışı, hassas cihazlara takılan geri­lim ayarlayıcılarıdır. Elektronik veya her­hangi bir türden olan bu düzenekler, belli bir bölgedeki beslenme gerilimi ne olursa olsun sabit bir gerilim sağlar.

— Elektr. Elektrik regülatörleri’nden ba­zılarının amacı, elektrik enerjisi etkenlerin­den birini sabit tutmak, bazılarının ise elek­trik akımından yararlanarak mekanik veya fizik olaylarını ayarlamaktır. Birinci ka­tegoriye gerilim ve akım regülatörleri, ikin­cisine ise hız, basınç, sıcaklık, elektrik ar­kı v.b. regülatörleri girer.
— Zır. âletleri. Regülatör, pullukların belir­li genişlik ve derinlikte çalışmasını sağlar. Regülatörler birinci ve ikinci olmak üzere ikiye ayrılır. Birincisi veya boyut regüla­törü genellikle vidalıdır ve pulluğun duru­munu toprağa göre ayar eder. İkincisi ve­ya çekme regülatörü ise delikli ve kama­lıdır; pulluğun durumunu çekme vasıtası­na göre ayar eder. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGÜLATÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REDÜKTÖR

Tarih 26 Haziran 2009

REDÜKTÖR i. (fr. reducteur). Elektr. Ters yönlü bir elektromotor kuvvet taşıyan ele­manları (akümülatör elemanları, trans­formatör veya indükleme bobini sarımları v.b.) bir devreye sokup çıkarmak için özel olarak yapılmış komütatör.

— Kim. Bk. İNDİRGEN.

— Mekan. Hız redüktörü, bir dönme ha­reketinin hızını küçültmek için kullanılan mekanizma. (Esanl. HIZ DÜŞÜRÜCÜ, HIZ KUTUSU, DİŞLİ KUTUSU.) [Bk. ANSİKL.]

|| Motorlu hız redüktörü, dengelenmiş pla­net dişlili bir redüktör üzerine tespit edil­miş asenkron bir motordan meydana gelen hız redüktörü. (Fazla yer kaplamayan bu tip bir redüktör, dört dişli serisiyle [basit, çiftli, üçlü veya bileşik], 1 ile 3′ten 1 ile 27 000′e kadar hız düşürme oranları için, saniyede dört devir ile saatte dört devir arasında hızlar ve 2 ile 800 mkg arasında bir kuvvet çifti elde edilmesini sağlar.)

— ANSİKL. Mekan. Enerjinin kullanıldığı çoğu durumlarda, mekanik enerji, dakikada N devir yapan bir transmisyon milinin veya bir motorun dönmesiyle elde edilir. Bu ener­jiyi kullanan organlar, motris organın dev­rinden daha büyük veya daha küçük olmak üzere, dakikada N’, N” devirle değişik hızlarda dönmek zorundadır.

Bu yüzden, başlangıçtaki dairesel dönme hareketini kul­lanma hareketine dönüştürmek gerekir; hız redüktörlerinin görevi de budur. Redüktörler, düşürülecek hızın yüksekliğine ve iletilecek gücün büyüklüğüne göre çok de­ğişik tiplerde yapılır. Hız değiştirme oranı 7/1′i geçmediği ve bu oranın biraz az ve­ya biraz fazla olmasında bir sakınca görülmediği zaman, kayışlar ve kasnaklar kul­lanılır; küçültme oranı 10/1′i geçmediği, fakat bu oranın kesinlikle sağlanması gerek­tiği zaman dişli çarklar ve zincirli transmis­yonlardan yararlanılır; nihayet bu oranı yu­karıdaki sınırların altına düşürmek gerektiği zaman, ya dişli takımları, ya episikloidal dişliler, ya da her çeşit hız küçültmeğe elve­rişli çark ve sonsuz vida mekanizması kulla­nılır.

Çoğu durumlarda (takım tezgâhları, oto­mobil motorları v.b.), enerjiyi kullanan or­ganın, yapılacak işe göre değişik hızlarda dönmesi gerekir. O zaman, hız küçültme oranını iki uç sınır arasında belirli ölçek­lerde değiştirme imkânı veren kademeli kas­nak kayış sistemleri veya hız kutuları kullanılır. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDÜKTÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REDRESÖR

Tarih 26 Haziran 2009

REDRESÖR i. (fr. redresseur, doğrultan­dan). Elektr. Alternatif akımı doğru akıma dönüştüren cihaz. (Eşanl. doğrultmaç.)

|| Mekanik redresör, bir devreye yerleştiri­len ve her periyotta alternatif akımın iki al-teınasından birini yok edecek hareketli ma­denî kontakları bulunan cihaz. || Statik red­resör, bir devreye sokulan ve alternatif a-kıma karşı, bir yönde öbür yönden çok da­ha fazla direnç gösteren cihaz. (Bk. ANSiKL.)

— Radyotek. Bk. doğrultmaç.
— Topogr. Düz bir arazinin eğik çekilmiş fotoğrafından, bu arazinin deforme olmamış görüntüsünü elde etmeğe yarayan özel fo­toğraf makinesi.

— ANSîKL. Elektr. • Mekanik redresör’ler kontaklı ve alternatif hareketlidir. Tit­reşim meydana getiren veya tireşimleri sür­düren bir veya iki tane madenî lamları var­dır.

• Statik redresör’ler üç tipe ayrılır:
1. arklı redresör’lcrin en yaygın tipi civa buharlı olanıdır. Tek veya çok anotlu olan bu âletler cam ampullüdür, en çok 600 A şiddetinde doğru akım ve 500 kW’lık bir güç sağlar. Eksitron ve ignitron gibi, ma­deni küvetli, hava akımlı ve vakumlu redresörler, metalürjide ve demiryollarında kul­lanılır; bu redresörlerle 3 000 A’îik bir şid­dete ulaşır;

2. kuru redresör’ler yarı iletkenlerin özel­liklerinden yararlanır. Bakır oksitli, selenyumlu, germanyumlu veya silisyumlu çeşit­leri vardır. Silisyumlu redresörlere, sm2 başı­na 170 A gibi çok yüksek yoğunlukta akım verilebilir. 3 mm3′lük etken bir hacim için ortalama doğrultulmuş güç 20 kW’a ulaşır. Elektrolizde ve elektrometalürjide, silisyum­dan yararlanarak 700 Vur altında 100 000 A’in.çok üstüne çıkılabilir;

3. termoelektronik redresör’ler arasında va­kumlu ve gazlı lambalar sayılabilir. Diyot, vakumlu lambaların en basiti ve en eskisi-dir. Radyo alıcılarında ve amplifikatörlerde redresör olarak kullanılır. Yüksek gerilimli diyotlar veya kenotron’lardan ise, X ışınlı lambalara akım vermekte faydalanılır.

Gazlı lambaların çalışması ise, bir gazın atomlarının elektronların çarpmasıyle pozitif iyonlar haline dönüşmesine dayanır.
En çok kullanılanları fanatron ve tiratron olan bu cihazlar, çok iyi bir verimle yüksek güçlere kumanda eder. Daha büyük güçler için bunların yerini arklı ve silisyumlu redresörler alır.
Redresörlerin yaygın olarak kullanılmağa başlamasıyle, elektronik ve sanayi elektri­ğinde önemli gelişmeler yapılmıştır.

Düşük güçlü kuru redresörler, amplifikatörlerde, ölçü âletlerinde, telekomünikasyon alıcı ve vericilerinde kullanılır. Elektromıknatısların doğru akımla beslenmesi, tam bir güvenlik içinde sessiz bir çalışma imkânı verir. Eksit­ron ve ignitronlar sayesinde sanayide kulla­nılan frekansta tek fazlı akım, demiryolu ta­şıtlarının cer sistemlerinde çok yaygın bir enerji kaynağı olmuştur. Silisyumlu redre­sörler ise, elektrokimya, elektrometalürji ve kaynak yapımında önemli uygulama alanı bulmuştur. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDRESÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REANİMASYON

Tarih 25 Haziran 2009

REANİMASYON i. (fr. reanimation). Ted. Had ve ağır hastalık hallerinde, suyuk ve fonksiyonlardaki dengeyi normale döndür­mek amacıyle başvurulan fizik, kimyasal ve biyolojik yolların tümü.

— ANSiKL. Cerrahî reanimasyon, ameliyat geçirecek hastaya uygulanır; yani sistemli olarak ameliyattan önce; ameliyat esnasın­da ve ameliyattan sonra bazı tedbirlerin alınmasını öngörür.
Ameliyattan önce gerekli muayeneler yapı­lır ve bakım .şartları yerine getirilir. Ameliyat sırasında anesteziye, dolaşım ve solunumun düzgün olmasına sıkı bir şekil­de dikkat edilir; ayrıca hastanın perfüzyonla, gereğinde kan nakliyle sürekli olarak biyolojik dengesini sağlamak meselesi ortaya çıkabilir.

Birkaç dakikadan fazla sürecek her ameliyat için sistemli olarak damar içi bir perfüzyon takılır; damla dam­la verilen serumun içine, ihtiyaca göre anestezikler, kürarlayıcılar, gangliyoplejikler ve analeptikler katılır. Kan nakilleri, ancak hastanın kan kaybı belirli bir hacmi aştı­ğı, ameliyat bölgesinin veya doğrudan doğ­ruya ameliyat şeklinin gerektirdiği haller­de yapılır. Ameliyat süresince yapılan bu bakım hastadaki fizyopatolojik değişiklik­leri ortaya çıkarır ve anestezi hekiminin ala­cağı tedbirlere ışık tutar.

Ameliyattan sonraki bakım, gerekli bazı hareketleri ve küçük tedbirleri kapsar; ama bunların zamanında yerine getirilmesi şart­tır. Hastanın yatağa yatırılması, odanın ısı derecesinin ayarlanması yelerli oksijen ve­rilmesi, uyanmanın kontrolü yapılacak ilk işlerdir; bundan sonra nabız, ateş ve tan­siyon kontrolları gelir ve bu sayede şok, kanama, tromboz, kalp ve akciğer komplikasyonları gibi sakıncaları önleme imkânı doğar.

Bununla beraber ameliyatların çoğu, anes­tezi ve reanimasyon hekiminin son derece dikkatli olmasını gerektirir; bu sayede ame­liyat sonrası bakımı kolaylaştırır. Bazı bü­yük ve ağır ameliyatlarda ise reanimasyo-nun bütün imkânları ortaya konur ve ba­zen hasta tam anlamıyle yeniden diriltilir. Suda veya havasızlıktan boğulmuş, zehirlen­miş, siniısel ve intanı sebeplerle komaya girmiş hastaların tıbbî reanimasyonunda cerrahî animasyonun metotlarına benzer metotlar kullanılır; sunî solunum, perfüzyon, kan değiştirme v.b. usuller uygulanır; bu arada hastalığın sebeplerini ortadan kaldı­rıcı ilâçlar (antibiyotikler, zehir gidericiler) verilir.
Reanimasyonun asıl amacı had solunum ye­tersizliği, kalp ritmindeki ve kan hacmin­deki bozuklukları tedavi etmektir.

Had solunum yetersizlikleri şu sebeplerden ileri gelebilir:

— mekanik lezyonlar (kaburga kırıkları, soluk borusu ve bronşlardaki yabancı ci­simler, plevra ve akciğerlerdeki yaralar, plevrada sıvı veya gaz toplanması);
— bazı hastalıklar (tetanoz, çocuk felci) ve bazı zehirlenmeler sırasında görülen solu­num kasları felçleri;
— solunum merkezlerinin zedelenmesi (elek­trik çarpması, zehirlenme). Solunum yeter­sizliğinin sebebi ne olursa olsun reanimas­yon iki esas harekete dayanır: üst solu­num yollarını tıkanıklıktan kurtarmak için trakeotomi veya trakea entübasyonu uygu­lamak ve hastaya sunî solunum yaptırmak. Trakeotomi lokal veya genel anestezi al­tında yapılır.

Bu ameliyat soluk borusu­nun ilk iki kıkırdağının ön çeperini kes­meğe, açılan delikten soluk borusu içine kauçuktan (Sjöberg kanülü) veya maden­den (Krishaber kanülü) bir kanül sokma­ğa dayanır.

Trakea entübasyonu da lokal veya genel anestezi altında uygulanır, önce bir larengoskop’un ucu ile gırtlak kapağı yuka­rıya kaldırılır ve gırtlak dili deliğinden içe­riye kauçuk bir tüp sokulur. Bu tüpün orta yerinde bir balon bulunabilir. Ağız sert bir kamille açık tutulur. Trakeotomi ile entübasyon arasında yapıla­cak tercih solunum yetersizliğinin tahminî süresine bağlıdır. Trakea entübasyonuna ço­ğu zaman yirmi dört saatten fazla daya­nılmaz. Bugün bütün reanimasyon merkez­lerinde sunî solunum aygıtları vardır. Bun­lar, trakeotomi veya entübasyon gerekti­ren iç solunum aygıtlarıdır. Kalp ritmi bo­zuklukları, bilinen veya farkına varılmamış bir kalp hastalığına, damar kolapsına ve­ya solunum darlığına bağlıdır;

— paroksistik bradikardiler, kulakçıkla ka­rıncık arasındaki sinir akımının tıkanma­sından ileri gelir. Kulakçıktan çıkan uyar­tılar karıncığa ulaşamaz; karıncık kendine has bir ritim (dakikada 20-40 vuruş) çarp­mağa başlar. Vuruş 30′dan aşağı düşerse kalp tamamen durabilir.
Bu bozuklukların tedavisinde damar içine izoprenalin klorhidratı şırınga edilir; kalp dıştan uyarılmağa çalışılır. Daha sonra bu gibi hastalar kendilerine bir kalp içi uyarıcı (pacemaker) takılmak üzere cerraha gönderilebilir;

— paroksistik taşikardiler, tedricî bir şe­kilde başlar ve ağır bir kalp bozukluğu bulunduğunu gösterir. Bu taşikardilerin en iyi tedavisi elektrik şokudur; şok, hasta­nın durumuna, vakanın âcil olmasına gö­re genel anestezi altında veya anestezi ya­pılmadan uygulanır. Yuvarlak iki elektrot göğüs üzerine yerleştirilir. Elektrik akımı, bir kondansatör deşarjından veya 50 fre­kanslı bir alternatif akımdan alınır. Şok süresinde hasta elektronik bir cihazla kont­rol altında tutulur. Bu cihaz elektrokardiyogramın değişikliklerini takip ederek bir kalp durması veya fibrilasyon halinde kal­bi yeniden harekete geçirir. Elektrik şo­kundan daha iyi sonuç almak için bazen damar içine prokainamid veya ajmalin şı­rıngaları tavsiye edilir;

— kalp durması, büyük atardamarlarda nabzın kaybolması ve dinlemede kalp ses­lerinin duyulmayışı şeklinde tarif edilir. Görünüşte hasta ölü gibidir, ama kalp çok yavaş ve etkisiz olarak atmağa devam eder. Bu durum çok âcildir, çünkü kalp durma­sı dört dakikayı aşarsa beyinde tamiri im­kânsız lezyonlar meydana gelir. Hemen kal­be dıştan masaj yapılmağa ve aynı zaman­da akciğerlere hava verilmeğe başlanır. Re­animasyon merkezlerinde kalp, dıştan ma­saj yerine, dıştan veya sondalama ile iç­ten verilen bir elektrik akımıyle canlan­dırılmağa çalışılır.

• Kan hacmi bozuklukları. Burada sadece had bir kanama veya bir şoktan ileri ge­len kansızlıklar söz konusudur. Had bir kanama karşısında yapılacak cerrahî mü­dahalelerle (penslerle, bağlama veya bas­tırmakla kanı durdurma) beraber, kaybedi­len kanın âcil olarak hastaya dışarıdan verilmesi düşünülmelidir. Re animasyonu ya­pan hekimin ilk hareketi acele olarak kan verilebilecek çapta bir toplardamar bul­mak, buraya iğneyle veya trokarla girmek­tir. Hastanın kan grubu tespit edildikten sonra aynı grup ve Rh’tan kan nakli ya­pılmalıdır; birinci şişe kan genel vericinin
(0 Rh—) kanından olabilir.

Kan bulun­madığı zaman ve özellikle şok hallerinde hastaya plazma vermek gerektir, çünkü şok damar çeperlerinden dışarıya plazma sız­masına, yani plazma’nın eksilmesine sebep olmuştur. Plazma yerine geçen maddeler reanimasyonda büyük faydalar sağlar; bu maddeler, böbreklerden atılması yavaş olan büyük moleküllü protein eriyikleridir. Plaz­ma ve onun yerine geçen maddelerin içinde kanın şekilli elemanları yoktur, fakat bu maddeler damar sistemi içinde kalan he­moglobinin taşınmasına yardım eder. Çe­şitli eriyikler ve bunların arasında özellikle yüzde 10-15′lik hipertonik glikoz serumla­rı kısa bir zaman için kan kitlesinin ek­siğini tamamlar, fakat böbrekten çabuk olarak dışarıya atılır.

Bir yandan kan hac­mi yerine getirilirken, bir yandan da kalp-damar kolapsı önlenmeğe çalışılmalıdır. Bu amaçla kamfre yağı, kafein, neosinefrin gi­bi kalp-damar analeptikleri sık sık kullanılır. Son zamanlarda metaraminol bitar-tarat, izoprenalin gibi kuvvetli ilâçlar bu­lunmuştur. Bu ilâçlar kullanılırken atarda­mar basıncı, toplardamar basıncı ve elektrokardiyogram devamlı olarak kontrol edi­lir. Böyle bir kontrol ise ancak reanimas­yon merkezlerinde mümkündür. En kuvvetli analeptik ilâçlardan biri böbreküstü hormonudur.

Hidrokortizon tuzlarıyle bun­ların damar içine şırınga edilebilen türev­lerinin etkileri de kuvvetlidir. Bazı vaka­larda fenotiyazin veya kloropromazin tü­revleri kullanılarak bir nöropleji meydana getirmek faydalı olabilir. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REANİMASYON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REAKTÖR

Tarih 25 Haziran 2009

REAKTÖR i. (fr. reacteur). Havc. Yakıt olarak çevre havayı kullanan ve pervane­lerin yardımı olmaksızın doğrudan doğruya tepki ile çalışan, iki ucu açık boru biçi­minde itici.
Bk. TEPKİLİ, PÜLSOREAKTÖR, STATOREAKTÖR, TÜRBOREAKTÖR.

— Nükl. içinde, fisyona uğrayarak (bk. ATOM), enerji üreten zincirleme bir tepki­me verebilecek bir madde bulunan cihaz. (Eşanl. Atom PİL’i.) [Bk. ANSiKL.]
|| Ha­vuzlu reaktör, içinde, fisyona uğrayacak maddenin daldırıldığı, hem soğutucu akış­kan, hem de biyolojik koruyucu görevi ya­pan sıvı bir yavaşlatıcı (su veya ağır su) bulunan nükleer reaktör.

— Petr. Cracking, reforming, alkiliasyon v.b. tepkimelerinin yapıldığı cihaz; içinde bir katalizör bulunan ve basınç altında tu­tulan silindir biçiminde bir hazneden mey­dana gelir.

— ANSiKL. Nükl. • ilke ve çalışma. Bir reaktör’ün vtya atom pilinin temel ele­manları şunlardır:
1. yakıt; bileşiminde, kozmik kaynaklı nöt­ronların reaktörde ilk tepkimeleri doğurabilmesi için, kolayca fisyona uğrayan bir madde bulunmalıdır. Kolayca fisyona uğ­radığı bilinen elementler şunlardıı: uran­yum 235 ( 235/92 U), tabiî uranyumda çok az miktarda (140 gr’da 1 gr) bulunan bu izo­top, kütle spektrografıyle izotop ayırma sırasında veya uranyum flüorür gazların yayınmasıyle elde edilebilir; uranyum 233, bir pilde toryum 232′yi nötronlarla bombar­dımana tutarak elde edilir; plütonyum 239 ( 239/94 Pu) tabiî uranyumun temel bileşeni olan bu izotop, pillerde uranyum 238′in (238/92 U) nötronlarla bombardımana tutul­masından elde edilir.

Demek ki reaktör yakıtlar, tabii uranyum (tabiî uranyumlu bir pil veya primer pil, hem enerji, hem de fisyona uğrayabilen bir yakıt 239/94 Pu üretir), 235 / U izotopu halinde zenginleştirilmiş uranyum ve plü­tonyumudur;

2. yavaşlatıcı (veya moderatör); nötronları atom çekirdeklerine çarptırarak, hızları or­tamın sıcaklığına tekabül eden termik çal­kalanma hızına eşit oluncaya kadar ya­vaşlatmağa ve böylece fisyonu meydana ge­tirebilecek ısıl nötronlar haline dönüştür­meğe yarar. Yavaşlatıcı, hafif çekirdekli elementlerden meydana gelmelidir; çünkü ağır bir çekirdeğe çarpan bir nötronun hızı değişmez.
Ayrıca, çarpmalar nötron­ların soğurulmasına yol açmamalıdır. Me­selâ su, nötronları soğursaydı iyi bir ya­vaşlatıcı olurdu: bu bakımdan, ancak zen­ginleştirilmiş uranyumla çalışan reaktörler­de kullanılabilir. Ağır su ise, tabiî uran­yumla çalışan reaktörler için çok uygun­dur. Ağır sudan daha az etkili olan gra­fitin tek üstünlüğü bol miktarda üretile-bilmesidir. Glüsin ve difenil de iyi birer yavaşlatıcı olabilir;
3. soğutucu akışkan; ısının işe dönüşümün­de yüksek bir verim sağlayabilmek için, yüksek sıcaklıklarda meydana gelen kalorileri mümkün olduğu kadar atmağa ya­rar. Su, ısı alışverişinde çek iyi bir etken olmakla beraber soğurucudur; ağır su, ta­biî uranyumla çalışan reaktörlerde basınç altında kullanılır.
Soğutucu, akışkan bir gaz, meselâ karbon dioksit olabilir; bu gaz, ısı alışverişinde pek iyi bir etken de­ğildir, fakat nötronları soğurmaz; soğu­tucu olarak, yüksek basınç altında hel­yum da kullanılabilir, ama pahalıdır. Ni­hayet, ısı alışverişinde çok güçlü etkenler olan sodyum, potasyum gibi ergimiş ma­denlerden de yararlanılabilir, fakat bunlar da dolaşım borularını aşındırır.

• Tabiî uranyumla çalışan bir reaktörün şeması. İçinde ağır su bulunan alüminyum­dan bir küvet içine, düşey olarak asılmış uranyum çubukları yerleştirilmiştir; bu çu­bukların her biri birçok eşmerkezli alü­minyum boru ile çevrilidir; borularda, açı­ğa çıkan kalorileri sıcaklık değiştiricisine ileten sıkıştırılmış gaz dolaşır. Alüminyum küvet, reflektör rolü oynayan bir grafit tabakasıyle çevrilmiştir; bu tabaka, tepkime ortamından kaçmağa çalışan nötronları ye­niden içeriye doğru fırlatır; böylece, fis­yona uğrayan maddenin kütlesindeki azal­manın önüne geçilir. Pilin içine az veya çok daldırılan kadmiyum çubuklar nötron­ları soğurur ve tepkimenin gidişini, dolayısıyle pilin gücünü ayarlar.

Reflektör, grafitte meydana gelen ısıyı bo­şaltan dökme demirden bir gömlekle ve za­rarlı ışımaları soğuran bir beton blokuyle çevrilidir. Şiddetli ışımalara tutulacak mad­deler, yan taraftaki bir kanaldan pilin içi­ne sokulur.

• Reaktörlerin kullanılması. Reaktörler, fisyona uğrayabilen maddeler (plütonyum, uranyum), bol miktarda radyoaktif izotop ve ısı enerjisi üretmekte kullanılır; bu ısı enerjisi, bir buhar (gemilerin itilmesi) veya gaz (uçakların itilmesi) türbiniyle mekanik enerjiye dönüştürülebildiği gibi, sırasında elektrik enerjisine de dönüştürülebilir.

• Geleceğin pilleri. Bugün, termonükleer reaktör’ler’in yapımı tasarı halindedir; bu reaktör, iki döteryum çekirdeğinin sente­ziyle bir helyum çekirdeği üretecek ve böy­lece kütleyi binde 1 oranında küçülterek çok yüksek enerji açığa çıkarabilecektir. Böyle bir tepkime, ancak bir noktadaki sıcaklık çok yüksek olduğu zaman sağla­nabilir; sonra bu sıcaklık yakıt kütlesinin içinde yayılır.
Ayrıca, sıvı hidrojenden bir u- mezonlar demeti geçirerek mezon hidrojen’nin elde edilebileceği de düşünülmektedir; bu mezon hidrojeni bir netron gibi davranacak ve bir döteryum atomunun bombardımanıyla 5 MeV’luk bir enerji açığa çıkararak bir helyum 3 atomu verebilecektir. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAKTÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANKİNE (William John Macquorn)

Tarih 22 Haziran 2009

RANKİNE (William John Macquorn), iskoçyalı mühendis ve fizikçi (Edinburgh 1820-Glasgow 1872). Demiryolları yaptı, 1835′te Glasgow üniversitesinde mekanik profesörü oldu. Termodinamikte «enerji» terimini ileri sürdü, mekanikte potansiyel enerjiyle kinetik enerji arasındaki farkı or­taya koydu ve bu sayede enerjetiği kurdu. Dalgaların hareketi, pervaneler, buhar ma­kinesi, esneklik teorisi, sürtmenlerin etkisi üstünde incelemeler yaptı. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANKİNE (William John Macquorn) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMSDEN (Jesse)

Tarih 22 Haziran 2009

RAMSDEN (Jesse), ingiliz mekanikçisi (Salterhebble, Yorkshire 1735-Brighton 1800). önce gravür üstünde çalıştı, daha son­ra fizik ve optik âletlerin yapımıyle ilgi­lendi. 1768′de, cam tablalı bir elektrostatik makine tasarısı hazırladı; dürbünler, mikro­metreler, dereceli daireler yaptı. Teodoliti ve dürbünlerin büyütme gücünü ölçmek için dinametreyi icat etti. Geodezi cetvellerini hazırlamak amacıyle madenlerin gen­leşmesi üstünde incelemeler yaptı. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMSDEN (Jesse) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMPA

Tarih 22 Haziran 2009

RAMPA i. (ital k.). Bayınd. Bir arazi­nin, bir karayolunun, bir demiryolu hattının v.b., yatay doğrultuya göre eğimli olan kısmı. (Bk. ANSiKL.) || Çekme ram­pası, su altına doğru hafif bir eğimle inen dolgu toprak. // Giriş rampası, bir inşaata, bir rıhtıma v.b.ye giden eğimli yol.
— ÇEŞ. DEY. Rampa etmek. Argo. Davet edilmediği halde, birinin içki masasına oturmak.
— Dy. Bir vagonu raya sokmak veya ray­dan çıkarmak için kullanılan âlet. // Ayırma rampası, bir garın dışında, hatların çeşitli yönlere ayrıldığı yol ağının başlangıcında bulunan ve bağlantı takımları daha önceden çözülmüş trenlerin itilerek ayrılmasına ya­rayan iki tarafı eğimli yol.
(Ağır ağır itilen vagonlar, ayırma rampasından aşağıya doğru inerken, birbirlerinden uzaklaşmak ve ma­kasların yardımıyle değişik hatlara girmek için gerekli hızı kazanmış olur.) | Yanaş­ma rampası, vagonların, yüklenecek eşya­ya kolayca yanaşabilmesi için iki ambar hattının arasına yapılan yüksek set. || Yük­leme rampası, arabaları vagonlara kolay­lıkla yüklemek için, demiryolundan daha yüksek yapılmış platform.

— Denize. Esk. Kızaklara yerleştirilen ta­kozları birbirine kenetlemeyi sağlayan uçla­rı eğri ve çiviye benzeyen sivri demir. || Bir teknenin yanaşmasına elverişli olma­yan kıyı ile teknenin bağlantısını sağlayan iskele, duba veya sal. || Rampa alma, yel­kenli bir savaş gemisinin, savaşmak için başka bir tekneyle borda bordaya gelmesi. || Rampa baltası, rampacıların kullandıkla­rı iki yüzlü, kısa saplı bir çeşit balta. (Bu silâhlar rampacıların bellerindeki palaska­lara asılı dururdu.) | Rampa etme, bir tek­nenin başka bir tekneye veya rıhtıma ya­naşması. || Rampa harbesi, yelkenli savaş gemilerinde borda bordaya yapılan savaş­larda, bumbarları gözetlemekle görevli de­niz erlerinin kullandığı silâh, (üç köşeli, çelik namlulu ve ağaç saplı bir süngü bi­çimindeydi.)
— Havc. Bir pisti aydınlatmak için yerleş­tirilmiş projektörler dizisi.
— Mad. oc. Hava dönüş kuyusunu ana vantilatöre bağlayan eğik galeri.
— Mekan. Üzerine mekanik bir düzenek veya bir gale takılan eğik kısım.
— Petr. Yükleme rampası, tankerlerin ve sarnıç vagonların esnek borularla bağlana­rak akaryakıt yüklendiği doldurma kolektörü.
— Sil. Fırlatma rampası, bazı özitmeli mermilerin veya özel silâhların fırlatılma­sını sağlayan ve eğik düzlem halinde bir gövdeden meydana gelen düzenek: Füze rampası. Bk. ANSiKL.
— Teknol. Bağlantı elemanı olarak kulla­nılan, ucu eğik madenî parça.
— ANSiKL. Bayınd. Rampa’ların yarattığı büyük dirençleri pratikte mümkün olduğu kadar azaltma yoluna gidildi. Bunun için, rampanın uzandığı alan genişletilerek, eğim hafifletildi. Dağlık ülkelerde, yollara spi­ral veya salyangoz şeklinde kıvrımlar veril­di. Demiryollarında, rampaların eğimi en çok 8 ile 15 mm/m arasında değişir; fakat dağlar üzerinden geçen hatlarda 50 ve özel durumlarda 90 mm/m’ye kadar ulaşır. «Kre­mayerli» denen ve merkezî bir ray üzerin­de çalışan özel lokomotifler, genellikle 70 mm/m’yi aşan rampalarda kullanılır.
— Sil. Kalkış sırasında tepki kuvvetlerinin doğmaması, özitmeli mermilerin temel özelliğidir; bu yüzden, bu mermilerin fırla­tılması için ateşli silâhlar gerekmez, yalnız basit bir destek mermileri hedefe doğru yöneltir. Bununla birlikte, yeri terketmezden önce büyük bir hız verilmesi gereken V1′ler, fırlatma rampası denilen beton pistler üzerinden hareketli şaryolarla fır­latılırdı. Bugün de özel silâhların, füzele­rin çoğu rampalar yardımıyle fırlatılır. (LM)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMPA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANKİNE (William John Macquorn)

Tarih 22 Haziran 2009

RANKİNE (William John Macquorn), iskoçyalı mühendis ve fizikçi (Edinburgh 1820-Glasgow 1872). Demiryolları yaptı, 1835′te Glasgow üniversitesinde mekanik profesörü oldu. Termodinamikte «enerji» terimini ileri sürdü, mekanikte potansiyel enerjiyle kinetik enerji arasındaki farkı or­taya koydu ve bu sayede enerjetiği kurdu. Dalgaların hareketi, pervaneler, buhar ma­kinesi, esneklik teorisi, sürtmenlerin etkisi üstünde incelemeler yaptı. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANKİNE (William John Macquorn) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÜLSOMETRE

Tarih 15 Haziran 2009

PÜLSOMETRE i. (fr. pulsometre’den). Teknol. Su buharı basıncıyle çalışan ve yağ­lı veya ağdalı her çeşit sıvıyı emmek ve basmak için kullanılan cihaz.
— ANSiKL. İlk defa ısı enerjisini mekanik enerjiye dönüştüren pülsometre, buhar ma­kinelerinin ilk örneğidir. Worcester mar­kisi 1650′ye doğru Londra’da bir buhar çeş­mesi yaptı; bir süre sonra Savery bu maki­neyi geliştirdi ve Cornouailles maden ocak­larında biriken suları boşaltmak için kullandı. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜLSOMETRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTOTİP

Tarih 11 Haziran 2009

PROTOTİP i. (fr. prototype). İlk tip, ilk veya en yetkin örnek.
— Teknol. Mekanik bir sistemin, bir makine veya cihazın sınaî olarak yapılmış ilk örne­ği. (Prototip sayesinde, mekanik sistemin, makinenin veya cihazın vasıfları denenmiş ve seri imalât gayesiyle performansları be­lirtilmiş olur: Prototip yeni bir modelin per­formans ve emniyetini arttırmak için gerekli değişiklikleri bulmağa yarar.) [LM]
PROTOZOA çoğl. i. Zool. Bk. BiRHüCRELİLER.

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTOTİP hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRİNÇ

Tarih 11 Haziran 2009

PİRİNÇ i. (fars. piring’den). Bakır ve çinko alaşımı; sınaî bir alaşımda çinko oranı en fazla yüzde 46′dır.
Pirinç kaplama, bir parçanın yüzeyine, elektroliz yoluyle ince bir pirinç tabakası çökeltmeğe dayanan işlem.
• Bu işlemin sonucu.

— ANSiKL. Pirinç, en çok kullanılan bakır alaşımıdır. Tarihi M.ö. Vl.yy.’a kadar uzanır. Hattâ, daha çinkonun bile bilinme­diği devirlerde bu alaşım, «sementasyon» denen usulle hazırlanıyordu: bakır kırıntı­ları, çinko oksit (çinko karbonat cevheri, kalamin) ve kömürle birlikte potada ısıtı­lıyor, oksidin indirgenmesiyle meydana ge­len çinko bakır içine dağılıyor ve genellikle yüzde 20 çinkolu ergimiş alaşım elde edili­yordu. Pirinçlerin başlıca üstünlükleri şun­lardır: çok çeşitli şekillerde işlenmesini sağ­layan levha ve tel haline gelme özelliği; mekanik direnç; atmosferin aşındırıcı etki­sine karşı dayanıklılık; ergime ve döküm kolaylığı ve özellikle, ucuz bir maden olan çinkonun katılması sebebiyle maliyet fiyatının düşük olması. Ayrıca bazı pirinç­lerin parlaklığı ve rengi, bunların mücev­hercilikte de kullanılmasını sağlar: çinko­nun katılmasıyle pirincin rengi kırmızıdan pembeye, çinko oranı yüzde 30 ile 40′a çı­kınca da sarıya döner.
Pirinç dökümcülüğünün en büyük özelliği, çinkonun çok kolay oksitlenerek beyaz çin­ko oksit dumanları yay maşıdır; bu yüzden, banyo yüzeyini titizlikle korumak gerekir. Bileşimine göre pirinçler soğukta veya sı­cakta işlenir: çinko yüzdesi 10′dan düşük (a fazı) ve 38′den fazla olan pirinçler ge­nellikle sıcakta işlenir; yüzde 10 ile 38 ara­sında çinko katılmış pirinçler ise soğukta şekil değiştirir (p* fazı).
• Âdi pirinçler. Bileşiminde yüzde 20′ye kadar çinko bulunan âdi pirinçler, mücev­hercilik ve kuyumculukta, küçük dekoratif parçaların yapımında kullanılır (Paris bron­zu, altın taklidi, tombak, krizokal). Çinko yüzdesi 28 ile 36 arasında olanlar dövülgen alaşımlardır; bunlardan en önemlisi, fişek kovanlarının veya lamba duylarının yapı­mında kullanılan çekme pirinci’dir (67-33). Çinko oranı yüzde 40 veya daha fazla olan­lar talaş kaldırma pirinçleri3dir (60-40). O-tomatik takım tezgâhlarında kolayca işleye­bilmek için bunlara genellikle yüzde 1 kur­şun katılır.
• özel pirinçler. Mekanik direnci ve aşın­maya karşı, özellikle deniz aşındırmasına karşı dayanıklılığı arttırmak için pirinçle­re, yüzde 1 ile 5 oranında kalay, alümin­yum, demir, nikel, manganez gibi element­ler katılır. Bu alaşımlar, «yüksek mukave­metli pirinçler»i meydana getirir ve bazen yanlışlıkla «yüksek mukavemetli bronzlar» diye de adlandırılır. Bu pirinçlerde, kırılma yükü 50 kg/mm2′ye, uzama ise yüzde 30′a ulaşır; halbuki âdı pirinçlerde aynı nitelik­ler 40 kg/mm2 ile yüzde 30′dur. Bunlar, özellikle işlenmiş parçalar şeklinde (kondan­satör ve ısı değiştirici boruları) veya yüksek bir mekanik dirençle birlikte büyük bir sız-dırmazlık isteyen döküm parçaları şeklinde (vanalar, musluklar, basınçlı gaz ve sıvılar için karterler) kullanılır. Sınaî pirinçler üzerinde yapılabilen tek ısıl işlem tavlamadır.
♦ Sıf. Pirinç’ten yapılmış: Pirinç mangal. Pirinç kapı tokmağı. (İM)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİNÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRİNÇ

Tarih 11 Haziran 2009

PİRİNÇ i. (fars. birine’den). Eski Dünya’-nın sıcak bölgelerinde yetişen taneli bitki (ilmî adı Oryza sativa. Buğdaygillerden): Babasından kalan topraklara pirinç ekmeğe başlamıştı (R.N. Güntekin). || Aynı bitkinin tanesi: Kızım hastaydı, Yusuf Ağamız pi­rinçle yağ aldı, hatır sormaya geldi (Sa­bahattin Ali). Bir asker pirinç ayıklamakla meşguldü (Ş. S. Aydemir).

— ÇEŞ. DEY. Pirinci su kaldırmamak, şaka­dan anlamamak; alıngan, çabuk darılır ol­mak.
Ayıkla pirincin taşını. Bk. AYIKLA­MAK.
Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak. Bk. DİMYAT.

— Astron. Pirinç taneleri, Güneş’in ışık küresinin Yer’den görünen yüzeyindeki ta­necikler.
— Bitki hastalıkları. Pirinç yanığı, piricularia oryzae mantarının çeltikte yaptığı has­talık.
— Eczc. Pirinç suyu, pirincin kaynatılmasıyle elde edilen su. (İshal kesici olarak ta­nınır.)
Pirinç unu, pirincin öğütülmesiyle elde edilen bir tür un. (Süt çocuklarını süt­ten kesme zamanında besin olarak kulla­nılır.)
— El işleri. Pirinç örgü, elde ve iki şişle; birinci sırada, bir ters, bir yüz olarak, ikinci sırada, tersin üstüne yüz, yüzün üstü­ne ters ilmek atarak düzenlenen yün ör­güsü.
— Kozmetoloji. Pirinç pudrası. Bk. PUDRA.
— Mutf. Bk. ANSiKL.
Pirinç lokması, süt­le haşlanmış pirinçten yapılan bir çeşit tatlı. (Sütün içinde haşlanarak hamur haline ge­tirilen pirinç, lokmalar halinde yuvarlan­dıktan sonra önce yumurtaya, sonra ga­leta ununa bulanır, yağda kızartılır ve so­ğuk şuruba atılır.)
Pirinç çorbası, pirin­ci, et suyu, tavuk suyu veya sade suda domates ve maydanozla haşlayarak yapılan çorba. (Terbiyelisi de olur. Genellikle kırık pirinçten yapılır, perhiz yemeği olarak ge­çerli bir çorbadır.)
— Şapkacılık. Pirinç sapı, şapka konfeksi­yonunda kullanılır.
— Tasav. Pirinç meydanı, mevlevîlerin mut­fakta hep birlikte pirinç ayıklamalarına ve­rilen ad. (Lokma hazırlanırken matbah canları pirinç ayıklamağa yetişemezse dergâh­ta bulunanların hepsi toplanarak pirinç meydanı yaparlardı.)
— Zootekn. Hayvanların beslenmesinde pi­rincin değeri arpanınkine yakındır; çeltik fabrikalarında, elde edilen pirinç kepeğinin ve kaba pirinç ununun besin değeri ise çok değişiktir.
— ANSiKL. Bot. ve Coğ. Beş altı türü bulunan pirinç’m her başakçığında bir çi­çek ve her çiçekte altı erkek organ bu­lunur. İyice gelişen iki iç kavuzcuk ke­narlarından birbirine bitişerek ileride mey­veyi tamamen sarar. Bu durumdaki pi­rince «çeltik» denir. Pirinç ekimi için en elverişli yer nemli topraktır. Samanı da­yanıklı olmadığı için pirinç sapı ancak ta­zeyken hayvan yemi olarak kullanılır ve­ya gübre olur. Pirinç doğu asya halkla­rının temel yiyeceğidir. Pirinç tarımı iki yüzyıldan beri Afrika ve Kuzey Amerika’­da da yaygınlaştı. İspanya, İtalya, Mısır ve Türkiye’de de pirinç yetiştirilir. Pirinç çe­şitleri pek çoktur ve hemen hepsi Oryza sativa türündendir. Tarım pirinçleri başlıca dört tipe ayrılır: Oryza sativa var. dura; O. sativa var. montana; O. sativa var. glutinosa; O. sativa var. fluitans. Afrika’da ay­rı bir pirinç türü daha yetiştirilir (O. glaberrime).
Ova pirinçleri sulanmak ve kötü otlardan ayıklanmak ister. Tohum, yani çeltik tanesi yirmi dört saat suda bırakıldıktan sonra, iyi bir toprak kesimine serpme usulüyle eki­lir; üç dört gün içinde çimlenir; bitkinin boyu 15-20 sm’yi bulunca oradan sökülerek tarlaya dikilir. Filizler dikildikten sonra tarlaya yavaş yavaş su verilir. Pirinç çiçek açıncaya kadar su verilmeğe devam edilir. Çiçekten sonra başakların olgunlaşması için sulama azaltılır. Bölgelere göre, ekimden dört beş ay sonra hasat yapılır; eğer ülke­nin iklimi elverişliyse, aynı yere yeni ekim yapılarak yılda iki ürün alınabilir.
• Dünya üretimi. Dünyadaki pirinç üreti­mi yılda çeltik olarak 250 milyon tonu aşar. Bunun yüzde 90′dan fazlası Asya’nın musonlar bölgesinde üretilir; buralarda hal­kın temel yiyeceği pirinçtir; arazi her yıl yeniden hazırlanır, düzeltilir, su yolları onarılır, yeni arklar yapılır ve pirinç fideleri çoğu zaman su içinde dikilir. Sıcak bölge­lerde, Asya’nın güneydoğu ülkelerindeki alüvyonlu alçak ovalarda yılda bazen iki üç defa hasat yapılır.
Yoğun bir çalışma sayesinde, bu ovaların kenarındaki yamaçlarda teraslar yapıp su­lamak suretiyle de pirinç yetiştirilir. Nü­fusu az olan ve düzenli bir şekilde bol yağ­mur alan bölgelerde ormandan açılan yer­lerde «ray» veya «ladang» sistemiyle dağ pi­rinci yetiştirilir. Çok su ve sıcaklık isteyen pirinç, bilinen pek çok çeşidine rağmen, ancak sıcak bölgelerde yetişir. Ilıman ik­lim kuşağında, meselâ Akdeniz bölgesinde ve Japonya’da pirinç, yazları yeteri kadar uzun ve sıcak olan yerlerde bir yaz ürünü olarak kesilir, öte yandan pirinç çok bakım istediğinden uzun süre yalnız el emeğinin bol olduğu ülkelerde üretilebilirdi. Şimdi mekanik âletlerin kullanıldığı ülkelerde el emeği eksikliği giderildi. İkinci Dünya sa­vaşından sonra pirinç üretimi, bütün dün­yada, özellikle Asya dışında büyük bir ge­lişme gösterdi. Afrika ve Amerika’nın tro­pikal bölgelerinde yiyecek maddesi üreti­minin azlığı, A.B.D., Avustralya ve Gü­ney Amerika’nın bazı kesimlerinde (Brezil­ya, Arjantin, Şili) tarımının iyice makine­leşmiş olması dolayısıyle pirinç üretimi hız­landı. Türkiye’de de bu devrede pirinç üretiminde büyük hamleler görüldü. Ekim tarzının çok değişik olması sebebiy­le ortalama verim rakamları, bölgelere göre çok büyük değişiklik gösterir. Güney­doğu Asya’daki ince tarım yapılan ülkeler­de, fide dikim usulüne ve çift ürün alın­masına rağmen verim çok düşüktür (Hin­distan’da hektar başına 10-12 kental, Çin’de 30 kental). Japonya ve Mısır’da gübre kul­lanılması ve pirinç tohumunun ıslahı ile orta­lama verim 48-50 kentale ulaşır. Yalnız İs­panya ve İtalya’da verim 50 kentalin üstü­ne çıkar. Kaba tarım yapılan, yani fide di­kimine gitmeden makineyle ekim yapılan ülkelerde, Avustralya hariç, verim daha da düşüktür. Bütün bu farklara rağmen 100 milyon ton üretimle Çin ve 45 milyon tonla Hindistan başta gelir; bunları hayli geri­den Japonya ve Pakistan takip eder. Fakat bu ülkelerde pirinç halkın temel yiyeceği ol­duğundan ve nüfus çok kalabalık bulundu­ğundan tüketim çok fazla, ihraç edilen pi­rinç çok azdır. Ayrıca iklimdeki düzensiz­likler de her yıl alınan ürün miktarının önemli derecede farklı olmasına sebep olur. Bu sebeplerle pirinç ticareti dünya pirinç üretiminin çok az bir kısmını kapsar (yak­laşık olarak yüzde 5). Pirinç ticareti İkinci Dünya savaşı öncesinden başlayarak büyük bir değişikliğe uğradı.
Birmanya ve Tayland, Uzakdoğu’da tüketim fazlası en çok olan pirinç satıcı ülkelerdir; fakat bunlar pirinci batı ülkelerine satacağı­na şimdi asya ülkelerine satmaktadırlar (yaklaşık olarak 1 milyon ton). Çünkü ba­tı ülkeleri şimdi amerikan ve akdeniz böl­gesi pirinçlerini ithal etmektedirler. Nüfus artışından dolayı en çok pirinç satın alan ülkeler ise Hindistan, indonezya, Seylan, Japonya, Malezya ve Pakistan’dır. Dünyada birinci üretici ve tüketici olan Çin öteden beri pirinç ithal ederken, şimdi yılma göre bazen 1 milyon tona yakın pirinç ihraç et­mektedir. Her zaman pirinç ihracatı yapan diğer bellibaşlı ülkeler A.B.D., Formoza ve italya’dır. Mısır, Vietnam, Kamboç, Pa­kistan ve Madagaskar gibi bir kısım ülke­ler de zaman zaman pirinç ihraç etmekte­dir.
• Türkiye’ye Uzakdoğu’dan getirilen pirinç, Adana, Adıyaman, Ankara, Artvin, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Çorum, Diyarbakır, Edirne, Elazığ, Eskişehir, Gaziantep, Hatay, içel, Kars, Kastamonu, Kırklareli, Malat­ya, Maraş, Mardin, Rize, Sakarya, Sam­sun, Siirt, Sinop, Tekirdağ, Urfa illerinde üretilir. Çeltik tarımının gerektirdiği bol sulama, sıtmaya yol açtığından üretim işi kanunla düzenlenir. Osmanlı imparatorlu­ğunda bu düzenleme 1908′e kadar nizamna­melerle yapıldı, ilk kanun 1910′da yayınlan­dı. Cumhuriyet döneminde 1936 tarihli 3039 sayılı kanunla çeltikçilik çalışmaları yeni­den düzenlendi. Kanunda, çeltik ekimine izin verilmesi yetkisi illerde ve ilçelerde ku­rulacak çeltik kurullarına bırakıldı.
Türkiye’de üretilen pirinç çeşitleri çeltik özelliklerine göre şu adları alır: 1. kılçıksız; 2. sarı çeltik; 3. ak çeltik; 4. amberotu; 5. mısbak (ak çeltik); 6. kara kılçık; 7. kırmızı çeltik; 8. kasım beyazı; 9. japon pirinci; 10. viyolona siyahı; 11. pangina pirinci; 12. onsen pirinci.
Türkiye’de tüketim ihtiyacından daha fazla pirinç üretme gücü vardır. Ancak sınırla­mada uygulanan siyaset yüzünden her za­man dışarıdan satın alınır. Çeltik kanunu­nun yürürlüğe girdiği yıl (1936) çeltik eki­len arazi 40 000 hektar, elde edilen ürün de 74 000 tondu. 1940′ta ekim alanı 20 000 hek­tara, ürün ise 63 000 tona indi. 1945′te 18 000 hektardan 32 000 t pirinç alındı. Ziraat alanında ortaya çıkan gelişmelerin yardı­mıyle birim alanda verim yükseltilerek 1955′te 29 000 hektardan 61 000 t pirinç elde edildi. 1966′da ekilen alan 65 000 hektar, üretim de 150 000 t oldu. 1970′te 60 000 hektar araziden 160 000 t pirinç alındı.
— Mutf. Pirinç, nişasta bakımından çok zengin, kolay sindirilen bir besindir; kabız­lık yaptığına inanılırsa da doğru değildir. Uzakdoğu halklarının çoğunun temel besi­nidir. Ülkemizde, pirinçten yapılan yemek­lerin en yaygını pilav ve lapadır; dolmala­ra, bazı etli yemeklere, özellikle kıymaya katılır (sulu köfte); pirinç bazı tatlıların hazırlanmasında da kullanılır (sütlaç, zer­de). Pirincin çeşitleri vardır ve her çeşidi ayrı bir yemek için kullanılır (pilavlık, lapalık pirinç v.b.); fakat her halde pişirme­den önce pirinci iyice yıkamak gerekir, ta ki süzülen su bulanık olmasın; böylece, pi­şirilen pirinç tane tane olur.
Pirinci pişirmenin başlıca üç usulü vardır: birincisinde, bol kaynar suda pişirildikten sonra pirinç soğuk sudan geçirilir; bu usul­le pişen taneler hafif sert olur ve tek tek dişe gelir; doğu usulü pilavda pirinç hafif­çe yağda kavrulur, sonra su veya et suyu katılıp pişirilir; üçüncüsü ise, sütle pişirme usulüdür, soğuk sudan geçirilmesi olumlu sonuç vermez; bu bakımdan, pirinç iki dakika süreyle kaynar suda tutulur, süzülür, sonra sütle pişirilir.
Batı usulü pirinç pişirmede, pirinç taneleri­nin zarını yumuşatmak için önce kısa süre yarı kaynatılır yahut susuz tencerede hafif­çe pembeleştirilir, bu işlem pilava ayrı bir koku verir. (ML)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİNÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROFİL

Tarih 10 Haziran 2009

PROFİL i. (fr. k.). Yandan görünüş. || İnsan yüzünün yandan görünüşü: Nevin dönüp kocasının pof iline baktı: Burnu du­daklarına sarkmıştı (S. F. Abasıyanık).

— Dy. Bir demiryolu hattının, bütün gü­zergâhı boyunca karşılaşılan iniş ve çıkış­larına bağlı karakteristiği.

— Elektroakust. Bir plağın iz profili, kayıt yapılmamış bir plakta, izin dik kesidinin geometrik şekli. (Bu dik kesit bir ikiz­kenar üçgen şeklindedir ve eşit kenarlara ait tepe ile izin dip tarafı hafifçe yuvar­laktır, izin başlıca elemanları, açıklık açı­sı, dip tarafın eğrilik yarıçapı, izin iki ke­narı arasındaki genişlik veya derinliktir.)
— G. santl. Eksik profil veya kaçma profili, yüzden çok başın ön kısmını gösteren profil.
— Havc. Bir uçak kanadının boyuna ke­siti. (Bir profilin bağıl kalınlığı, maksimum kalınlığının uzunluğuna oranıdır. Bu oran yüzde 12 veya daha fazlaysa, profil, dola­yısıyle kanat kalındır. Yüzde 12 ile 9 ara­sında profil orta kalınlıkta, yüzde 9′dan küçükse incedir.) || Profil kaplaması, bir ha­va taşıtında, üzerinde hava akımı meydana gelen ve aerodinamik kuvvetlerin etkisinde kalan dış yapı kısmı.(Profil kaplaması vernikli bezden veya tahtadan olabileceği gibi, yapının genel direncine katılan cinsten de olabilir. Çok hızlı bazı uçaklarda kapla ma ve yapı bir bütün meydana getirdiği için, çok ince olan kanatlar yekpare bir madenden yapılır.)

— Hidrol. Irmak profili, bir akarsuyun ya­tağını niteleyen, topografya kesiti. Bk. AN­SiKL.
— Jeofiz. Bir arazi kesiti meydana getir­mek için, uzunluğunca bir seri deprem ölçmesi yapılan, hemen hemen doğrusal Çizgi.
— Jeomorfol. Boyuna profil, vâdi tabanı veya talveg boyunca uzanan profil. || Eni­ne profil, vâdi eksenine veya ırmağın akış yönüne dikey uzanan profil.

— Marang. Profil açmak, bir rende yardımıyle ağaç parça üzerine kiniş açmak. (Bu işlem mekanik olarak tepsi freze tez­gâhında yapılabilir.) || Ters profil vermek, bir parçayı, başka bir parçanın içine ge­çecek şekilde, ikincisine ters yönde yarmak.
— Mat. Profil doğrusu, bir profil düzle­minde bulunan doğru. (yanay doğrusu da denir.) || Profil düzlemi, iki izdüşüm düzlemine, dolayısıyle yer çizgisine dik olan düzlem. Esanl. yanay düzlemi.
— Metalürji. Profil demir, çekme tezgâ­hında çekerek veya silindirli sıvama maki­nesinde şekil vererek elde edilen, özel pro­filli sabit bir kesiti olan uzun demir çubuk. (Bu terim genellikle, yüksekliği 80 ile 600 mm olan normal kirişler, yüksekliği 80 ile 400 mm arasında değişen U demirler, her boyuttan palplanşlar ve gerek doğrudan doğruya haddeden geçirerek gerek 100 mm’den büyük boyutlu I demirleri uzunla­masına yararak elde edilen T demirler için kullanılır. Anglosaksonlar, büyük köşebent­leri de bu gruptan sayarlar.) [PROFİLE de denir.]
— Mim. Bir silme üzerinden alınan ve sil­menin çeşitli kısımlarının birbirine göre girinti, çıkıntı ve eğikliğini gösteren enine kesit.
— Oto. İlerlemeye karşı en az direnç gös­terecek şekilde düzenlenmiş özel karoseri şekli.
— Pedoloji. Toprak profili, toprağın bir kesitin cephesinde görünüşü: Toprak pro­fili, toprağın tanımlanmasını ve sınıflanma­sını sağlayan temel unsurdur. (Toprak su­luklar» denen bazı «stratlar»dan oluşur; bunların profilde birbirini izleyişi ve fizyonomik görünüşü toprağı tanımlamayı sağ­lar. Toprağı tanımlamak için profilin ta­mamını bulmak gereklidir.)
— Teknol. Bir cismin, bir yapının veya bir zeminin düşey kesiti.
— Topogr. Profil çıkarma, bir arazinin profilini elde etmek için yapılan işlemler. II Bir arazinin düşey kesiti. || Boyuna pro­fil veya boy kent, bir karayolu veya demir­yolunun, bir kanalın ekseni boyunca alınan kollanmış kesiti. || Enine profil veya enkesit, bir karayolu veya demiryolunun, bir kanalın eksenine dik doğrultuda alınan kotlu kesiti.

— ANSiKL. Hidrol. Enine profil, bir ırma­ğın yatak kesitini gösterir. Kol sayısı, her kolun eni ve derinliği, bakışımsızlıkları, dip ve eşik tümsekleriyle nitelenir. Bu kesit alüvyon ovasına genişletilince, bir genel ve­ya küçük yatak ile bir büyük yatak ayırt etmeğe imkân verir. Yatağın gömülmesine ve akarsuyun hızına göre, aşındırma veya alüvyon bırakma gücü değişir. Uzunlamasına profil, düşey düzlemde bir akarsuyun kaynak ve ağız arasındaki yolu­nu temsil eden eğriyi gösterir. Daha sert kayaçların yol açtığı çıkıntılar gösterebilir. Denge profili, debisi aşağı kesime doğru azalmayan ırmaklar için ideal bir uzunla­masına profildir. Kaynaktan temel seviye­ye kadar devamlı olarak alçalan eğintiler, yani içbükeyliği yukarı kısma dönük para­bol biçiminde bir yol çizer. Yukarı kesim­deki yükselme, düşük bir eğinti ve kaba ge­reçler hacmiyle orantılıdır; bu kaba ge­reçlerin boşaltılması için daha yüksek bir eğinti gereklidir; az bir eğinti, ince gereç­lerin boşaltılmasına yettiği için aşağı ke­simde debi yükten çok artar. Bu profil, ırmak yatağının en iyi şartlar altında ve en az güç sarfederek havzasının yüzeyine dü­şen suları akıtmasını ve aşındırmanın yarat­tığı gereçleri boşaltmasını sağlayacak eğin­tiyi gösterir.

Bir ırmağın kaynağa doğru debisi ne kadar yüksek olursa, aşındırma işine kayaçların yapısı ve cinsi o kadar çok yardım eder; talveg’i ağzından ne kadar uzakta ve derin kazılırsa ve eğinti aşağı ke­sime doğru ne kadar alçalırsa, denge pro­fili o kadar iç bükey olur. Belirli şartlar (temel seviye, tektonik bozukluklar, iklim şartları) altında ırmağın oyması denge pro­filinden öteye geçmez. Bu kavram aslında dönencelerde yağışlı bölgelerdeki ırmakla­ra uyar. Dönencelerarası ırmaklar, katı yükler yataklarındaki dirençli kayaları yar­mağa yetmediğinden bu kayaları çağlayanlarla aşar. Üstelik öbür bölgelerde iklim de­ğişiklikleri ve deniz seviyesinin yeni glasyoöstatik değişmeleri denge profili kavra­mına tamamıyle teorik bir anlam verir. (LM) PROFİLAKSİ i. (fr. prophylaxe). Fizyol. ve Sağ. bil. Bk. KORUNMA.

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROFİL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRES

Tarih 09 Haziran 2009

PRES i. (fr. presser, sıkıştırmak, bastır-mak’tan presse). Mekanik veya hidrolik bir kumanda ile birbirlerine yaklaşan ve ara­larına konulmuş şeyleri sıkıştırmağa yara­yan iki tabladan yapılmış makine. Bk. CEN­DERE.
— Ciltc. Kitabın iyice sıkıştırılmasını gerek­tiren ciltleme işlemleri (msl. sırt geçirme) sırasında, arasına kitabın yerleştirildiği ci­haz veya âletlerin tümü. || Kenar kesme presi, bir veya iki vida ile kumandalı ikiz iki parçadan meydana gelen ve aralarına ciltler yerleştirildikten sonra, bir kundağa bağlı bıçakla kenarları tıraş etmeğe yara­yan pres. || Renkli veya siyah baskı presi, kâğıt veya bez cilt kapaklarını süslemek için siyah veya renkli tipo mürekkebiyle baskı yapan pres. || Sıkıştırma presi, kâğıt­lara forsa baskı yapmağa, bağlanmış ciltle­rin kırışıklık ve forsalarını düzeltmeğe, kaplama ve kapak geçirme süresince ciltleri sıkıştırmağa yarayan, tablaları vida ve vo­lanla kumandalı ahşap veya dökme de­mirden pres. (Sanayide bu preslerin yerine hidrolik veya pnömatik presler kullanılır.) ||Yaldız presi, cilt kapaklarına baskı yap­mak ve yaldız vurmak için kullanılan pres. (Bazı yaldız preslerinde, yaldızlama demir­lerini yeterli derecede ısıtmak için bir ısıt­ma düzeneği ve altın yaldız, bronz veya renkli mürekkep merdanelerinin otomatik olarak ilerlemesini sağlayan bir sistem bu­lunur.)
— Foto. Bk. ANSiKL.
— Kâğıtç. Basınç etkisiyle veya hem ba­sınç, hem vakum etkisiyle kâğıdın suyunu almağa yarayan karton veya kâğıt makine­si elemanı. || Emici pres, biri yekpare, öbürü üstü kauçuk kaplı madenî bir kovan halindeki iki silindirden meydana gelen pres; içi boş silindirin bütün yüzeyini kaplayan delikler dışarının havasını emer: Emici pres, hem basınç hem de vakum etkisiyle suyu alır. || Keçeli pres, kâğıdın suyunu yalnız basınç yoluyle alan içi dolu iki si­lindirden yapılmış pres. || Ofset presi, ku­rutma tesisinin başlangıcına yerleştirilen ve kâğıdın yüzeyini yumuşatmağa yarayan iki silindirden yapılmış pres. || Platinli pres, kutu yapımında, karton veya kâğıdı yaprak yaprak kesmeğe yarayan pres. || Tutkal presi, kurutma tesisinin ortasına konan ve kâğıt veya kartona özel nitelikler vermek için yüzeylerini tutkallamağa yarayan iki silindirden yapılmış pres.
— Malzeme. Beton kalıbına basınçla (hidro­lik pres), darbe veya titreşimle yığılan be­tonu tokmaklarla sıkıştırmağa yarayan ma­kine.
— Marang. Kontrplak, kaplama veya for­mika gibi tabakaları iş yüzeyine tutkalla­makta kullanılan baskı âleti. Bk. ansikl.
— Plast. mad. Plastik malzemeyle döküm yapan makine. || Bloklu pres, haddelenmiş bir levhadan kare şeklinde kesilen ve had­delemeden doğan anizotropiyi azaltmak için 90° çapraz olarak üst üste yerleştirilen plas­tik malzemeyi isiyle yapıştırmağa yarayan pres. || Çift pistonlu pres, sırasıyle püs­kürtme, aktarma ve sıkma kuvveti uygula­yacak aynı türden (hidrolik veya mekanik) veya farklı türden iki ayrı sistemle donatıl­mış pres. || Püskürtme presi, püskürtme yoluyle döküm yapan pres. || Sıkıştırma pre­si, kalıbın alt matrisine yerleştirilen kalıpla­nacak madde üzerine gerekli basıncı kalı­bın üst matrisinin uyguladığı basit düşey pres. || Yukarı basınçlı pres, ana pistonu hareketli alt tablanın altında bulunan ve bu tablanın çıkış hareketiyle basınç uygu­layan hidrolik pres.
— Şekercilik. Pancar presi, pancar küspe­lerinde kalan bir miktar suyu basınçla gi­deren âlet.
— Teknol. Kumaşları, elbise veya astarlan apreleyerek güzel bir görünüş kazandırmak için, sıcakta basınç altında tutmağa yara­yan ısıtıcı tablalı makine. || Çekme presi, madenleri art arda darbelerle veya kade­meli basınçla çekmeğe yarayan pres.
— Tekst. Keten elyafının taranmasında, elyaf demetini sıkıştıran madenî plakalar. || Bazı tip trikotaj tezgâhlarında, tığ gaga­larını, aşağıya inmeden önce kapatmağa ya­rayan mekanizma.
— Zır. sanay. Üzüm, elma, zeytin ve daha pek çok meyveyi sıkarak suyunu çıkarma­ğa yarayan cihaz. (Bk. ASNiKL.). || Ot pre­si. Bk. ansıkl. // Peynir presi, peynircilik­te, kalıba konan pıhtılaşmış sütün baskı altında süzülmesini çabuklaştırmak için kul­lanılan peynir cenderesi.

— ansikl. Foto. Fotoğrafları sert bir süpor üzerine yapıştırmağa yarayan yapış­tırma presi’nde, sıcakta eriyen yapıştırıcı­ları (gomalak) kullanabilmek için bir ısıt­ma tertibatı bulunur.
— Marang. Marangozlukta, geniş tabakala­rı sıcak veya soğuk olarak tutkallamak için çeşitli tip ve büyüklükte sıkıştırma âletleri kullanılır. Genel olarak bunlara kap­lama pres’i denir. Presler üçe ayrılır: 1. ağaç presler; 2. demir presler; 3. hidrolik presler. Ağaç presler, gövde kısmı kalın ağaçtan yapılmış, çerçeve şeklinde basit tip preslerdir. Üstte bulunan sıkma vidala­rı bir anahtarla ve el kuvvetiyle sıkılır. Sıkma tablaları parçalı kalaslardan meyda­na gelir. Sıkma vidalarının altına dört kö­şe ve pres genişliğinde takozlar konur. Işin durumuna göre çerçeve araları açıla­rak, pres uzatılabilir. Demir presler’in göv­de kısmı kalın putrel demirden, tablaları ağaçtandır. Yan yana tabla sayısı üçlü veya dörtlü olur. üst tablalar vida ile aşa­ğı yukarı hareket eder. Sıkma işi bir vida düzeniyle ve elle yapılır. Hidrolik presler’­in sıkıştırma tablaları fazladır; sıkma işi hidrolik tertibatlarla sağlanır. Tablaları buhar veya elektrik yardımıyle 150°C’a ka­dar ısıtılabilir.
— Zır. sanay. Ağır bir taştan yapılmış ilk pres’e kadar inmeksizin, bugünkü preslerin ilk örneklerini saymakla yetineceğiz, önceleri, sıkma işlemi, bir veya iki büyük kalastan meydana gelen preslerle yapılırdı; bu kalaslar bir uçtan sıkıca bağlanır, öteki ucunda dikey olarak çekilen bir ip veya kalasın kalınlığınca uzanan bir ağaç vida bulunurdu; ip veya vida kalasın aşağıya inmesini sağlardı. Sonraları, yatay sıkmalı ve düşey sıkmalı yeni presler yapıldı; bu ikinci tipte, elle çevrilen bir çark veya bir bucurgatla ip gerilir ve sıkma gerçekleşirdi. Günümüzdeki preslerin çalışması için büyük kuvvetlere ihtiyaç yoktur. Bunlar sürekli ve aralıklı çalışan presler olarak ikiye ay­rılır. Aralıklı çalışanlar da vidalı presler, hidrolik presler ve pnömatik presler olmak üzere üç çeşittir. Küçük tesislerde çok kul­lanılan düşey vidalı presler, sıkılacak mey­velerin konduğu «tekne» denen bir gövde, düşey bir kalbur, meyveleri ezen bir tabla ve basıncı ileten bir koldan meydana gelir. Bunların meydana getirdiği bütünün üzerin­de bulunan bir somun, motris gücü basınç haline dönüştürür.
Yatay vidalı preslerde iki dip tablası bulu­nur, ikisi de bir vidanın etrafında hareket eder ve birbirine zincirlerle bağlıdır. Ta­banlardan biri tekne, ikincisi ise basınç tablası görevini yapar; bu parçalardan mey­dana gelen bütün, yatay bir kafes ile çev­rilmiştir; küspeler buna boşaltılır. Tabla­lar gevşetilince, posayı dağıtan zincirler yardımıyle posa otomatik olarak bu kafesin içine dökülür. Hidrolik presem teknesi ha­reketli (en yaygın tip) veya sabit olabilir; sabit olanı daha az kullanışlıdır, çünkü işin sürekliliğini sağlamak için birçok (ge­nellikle üç) tekneye ihtiyaç gösterir. Pnömatik pres’te geniş çaplı, dayanıklı bir lastik boru bulunur; bu boru basınçlı (san­timetre kare başına 7 kg) hava ile şişirilir; böylece etrafındaki ürünü, ağır ağır pas­lanmaz çelikten kafesin iç çeperine doğru iter ve sıkıştırır.

Yatay tekneli preslerde, tekneler iki türlü­dür: üzüm sıkmak için yuvarlak ahşap tek­ne kullanılır; elma veya zeytin preslerinde ise küspe, ahşap kalburlarla ayrılmış bez veya kıl torbalar içerisine konulur.
Aralıklı çalışan preslerde, sıkma işlemini ağır ağır yapmak ve birçok defa tekrarla­mak şartıyle, bulanık olmayan, kaliteli meyve suları çıkarılır. Sürekli presler ise daha az insan gücü gerektirir ve daha ve­rimlidir, fakat elde edilen meyve suyunun kalitesi düşük olur. Bu preslerin çoğunda, sonsuz bir vida veya delikli bir madenî gömlek içinde uç uca yerleştirilmiş ve ters yönlerde dönen iki vida bulunur. Bir huniy­le boşaltılan meyveler bir uca gelir ve dö­ner kanatların yardımıyle, ağır bir kapı ve­ya ayarlanabilen koni biçiminde bir ka­pakla kısmen kapatılmış öbür uca doğru iti­lir.
• Ot presi, depo edilmesi veya nakledilme­si gereken kuru otların hacmini asgarîye indirmeğe, onlara düzgün bir geometrik şekil vermeğe yarar; sıkıştırılmış ot tabiî özelliğini daha iyi korur, nemi azalır, daha zor ateş alır hale gelir. Presler sabit olarak (harman makinesinin arkasına takılmak suretiyle) veya tarlalar­da (toplama makinesiyle) kullanılır. Saman veya kuru ot gelişigüzel demetler halinde presin sıkıştırma kanalının ağzına yığılır. Dönen veya gidip gelen bir piston bu mad­deleri sıkıştırma kanalında balya haline ge­tirir ve otomatik bir bağlama sistemini ha­rekete geçirerek balyanın iple veya demir telle bağlanmasını sağlar, üç tip pres vardır: düşük veya orta yoğun­lukta balya yapan presler balyayı bir veya iki yerinden bağlar (ip veya demir tel); yüksek yoğunlukta balya yapan presler bal­yayı iki yerinden bağlar (demir tel veya özel ip). Bu üç tip makineye göre balya­ların yoğunluğu şöyledir: düşük yoğunlukta balya 50-75 kg/m3, orta yoğunlukta balya: 75-150 kg/m3, yüksek yoğunlukta balya 150 – 250 kg/m3. (LM)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRANDTL (Ludwig)

Tarih 08 Haziran 2009

PRANDTL (Ludwig), alman bilgini (Freising, Bavyera 1875 – Göttingen 1953). Mü­nih Teknik yüksekokulunda öğrenciyken aynı şehrin üniversitesinde, katılardaki esneklik problemleriyle ilgili bir doktora te­zi hazırladı (1899). 1901′de Hannover yüksekokulunda mekanik profesörü oldu. Son­radan çalışmalarının büyük bir bölümünü akışkanlar mekaniğine ayırdığı halde ka­tılar mekaniğiyle ilgilenmeğe de devam et­ti. 1904′te Göttingen üniversitesine geçti; Kaiser-Wilhelm Akışkanlar Mekaniği ens­titüsünde çalışırken, Aerodinamik Araştır­malar laboratuvarının kurulmasına katıldı. Kaiser-Wilhelm enstitüsü sonradan Max-Planck enstitüsü adını aldı ve 1947′de Prandtl bu kurumun yöneticisi oldu. Heidelberg Mil­letlerarası Matematik kongresinde (1904), bir akışkanın bir engel çevresindeki akışıyle ilgili olarak «sınır tabaka» kavramını or­taya attı; ayrıca uçakların kalkış mekaniz­masını inceledi ve bazı özel durumlarla ilgili hesaplar yaptı. Bu devreden sonra, gazların akışı üstünde sıkışabilirliğin etkisini incelemeğe başladı (Prandtl-Meyer genleş­mesi, 1907); daha sonraki çalışmalarıyle, düz, duraklı ve burgaçsız sesüstü akışkanla­rın belirlenmesi için bir metot ortaya koydu (Prandtl-Busemann metodu, 1929). Akıntı halindeki akışkanlarda burgaç olayını inceleyerek, daha önce Reynolds’un da be­lirttiği gibi, sürtünme olayları ile ısı nakli arasındaki benzerliğin önemini açıkladı (1910). Sonra, Blasius’un deneysel çalış­malarını derleyerek, burgaçlı sınır tabaka­da hızların dağılımı kanununu ortaya koy­du, öte yandan, tükel bir akışkan içindeki sonsuz açıklıkta bir taşıyıcı kanadın hid­rodinamik teorisini kurdu (1910-1920) ve bu teorinin gelişmiş şekli (1936-1937) sonra­dan sesaltı büyük hızlara uygulandı. Prandtl son yıllarında, özellikle dinamik meteoro­lojiyle ilgilendi. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRANDTL (Ludwig) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAG çekçe Praha

Tarih 08 Haziran 2009

PRAG çekçe Praha, Çekoslovakya’nınbaşkenti, Bohemya’nın merkez kesiminde, Vltava kıyısında, ırmağın Elbe (Labe) ile kavuştuğu yerin yukarısında; 1 030 330 nüf. Üniversite.
• Coğrafya ve güzel sanatlar. Prag, Vltava vadisindeki küçük bir çanakta, ırmağın Polabi ve asıl Labe’ye ulaşmak için boğaz­lara girmeden önce menderesler çizerek akışının ağırlaştığı yerde kuruldu. Kraliyet şeh­ri olarak, Vltava’nın sol kıyısında, bir çeşit resmî şehir olan ve içinde surla çev­rili büyük bir katedral (XIV. yy.da Aras’lı Mathien ve P. Parler tarafından inşa edildi; Aziz Jan Nepomuklu’nun mezarı), saray ve saraya ait askerî ve idarî yapılar bulunan Hradçany’den itibaren geliş­ti. Aşağıda set set kiliseler ve genellik­le italyan mimarlarının eserleri olan Mala Strana semtinin sarayları sıralanır. Mala Strana, azizlerin heykelleriyle süslü Karel köprüsüyle (XIV. yy.) eski tacirler şeh­rine bağlanır; burada eskiden çeklerin tüc­car mahalleleri, alman semti Havel ve getto yer alırdı. Şehrin ırmağın sağ kı­yısındaki bu kısmı, Stare Mesto («eski şehir») adını taşır. Gerçekten sivil ve di­nî anıtları, dar sokakları ve sık mesken adalarıyle eski bir şehrin bütün özellik­lerine sahiptir. Başlıca anıtları İkinci Dün­ya savaşında kısmen yıkılan Belediye sa­rayı (mekanik saat), Havel kilisesi, Tynsky kilisesi ve eski kervansaraydır. Modern çağ­da dev kapılar açılan surlar eskiden Hrad-çany, Mala Strana ve Stare Mesto’nun meydana getirdiği bütünü çevrelerdi. Şehrin bu eski sınırı bugün kolayca göz önüne ge­tirilebilir: nitekim Na Prikope ve Narodni Trida ana caddelerini takip eder. XVIII. yy.da, Stare Mesto’nın ötesinde, başlangıç­ta bir çeşit geniş panayır yeri olan büyük Vaclavkse namesti’nin (Vaclavkse meydanı) çevresinde yeni semtler kuruldu. Böylece Kari IV’ün XIV. yy.da inşa ettirdiği Nove Mesto («yeni şehir») gelişti. Ama bu geniş­lemelere rağmen Prag’ın nüfusu 1850′de an­cak 150 000 kişiydi. İlk sanayi tesislerinin kurulması ortaya yoksul ve kasvetli semt­lerin çıkmasına yol açtı: özellikle Vlatava’nın büyük menderesinin sağ kıyısında Karlin semtinde kısa süre içinde un fabrikaları, se­pi yerleri, bira ve içki fabrikaları, iplikhane ve dokumahaneler, küçük makine ateîyeleri, mobilya fabrikaları kuruldu. Aynı dönemde şehrin yukarısında, ırmağın sol kıyısında Smichov sanayi semti gelişti. Bu arada, ırmağın sağ kıyısına hâkim olan yumuşak eğimli yamaçta, Çesky Brod ve Brno yol­ları boyunca mesken semtleri kuruluyor­du.
XX. yy. başında ve ilk Çekoslovak cumhu­riyeti döneminde şehir büyük ölçüde gelişti. Gerçekten o tarihte Prag çok büyük bir sa­nayi şehri haline geldi: yeni kurulan fab­rikalar ilk sanayi tesisleriyle oranlanamayacak kadar büyüktü. Eski şehrin aşağı kesi­minde, ırmağın menderesinin içbükey kısmını kapsayan büyük bir batı-doğu çöküntüsündeki serbest alanlara el atıldı: burada
Bubeneç ve Holeşovice semtleri kuruldu; Vlatava’nın küçük bir kolu olan ve büyük ölçüde çamurla dolan Rokytka’nın vadisinde Vysoçany ve Hloubetin semtleri inşa edildi, Bir yan kanalla Vltava ve Labe’ye bağlanan bir ırmak limanı (Bubeneç menderesinin alçak taraçalannın iç kısmında) düzenle­nerek sanayi bögesinin ulaşım imkânları genişletildi. Sanayi bölgesi Karlin semtini genişletip, şehrin Prag çanağını sınırlayan yamaçların eteğindeki kuzey kısmını da içine alarak, büyük bir bütün meydana getirdi. Bu bölgede önemli metalürji tesisleri; vagon ve sanayi makineleri fabrikaları, otomobil ve motor fabrikaları toplandı. Bubeneç’in menderesinde ve Holeşovice’de ise kimya ve besin sanayii tesisleri yer aldı. 1921′de şehrin yeniden bağımsız bir devletin başkenti olması ve sanayinin gelişmesi nüfus artışını hızlandırdı. Nüfus 1913′e doğru yarım mil­yondan azken, 1936′da bir milyona yaklaştı. Bunun üzerine şehrin bütünü için bir plan yapılmaksızın, semtler çevresinde en çeşitli şehircilik ve inşaat denemelerine girişildi. Şehrin doğusu özellikle büyük yapılarla do­lu semtlerden meydana gelir; bu semtler gü­neye doğru, Karel üniversitesinin enstitü ve laboratuvarları çevresindeki Vyşehrad’da da uzanır. Sol kıyıda, Hradçany’nin kuzeyinde XX. yy. başında yeni sanayiciler ve tacirler sınıfının oturduğu özenle yapılmış binalar­dan meydana gelen bir semt kuruldu; ku­zeydoğuya doğru bu semtten, meşhur Prag fuarı çevresindeki orta sınıfların oturduğu semte geçilir.

Şehir büyümeğe devam etmektedir: eski şeh­rin batısındaki Beyaz dağa (Bila Hora) ka­dar tırmanan karayolları boyunca genişle­mektedir. Başkent, Kobylisy’ye doğru Prag çanağının kuzey yamaçlarına da tırmanır; güneyde eski banliyöleri Libus ve Kunratice’ye ulaşır. Bugün başlıca hedefi şehir merkezinin düzenlenmesi olan bir şehir pla­nı uygulanmaktadır.

• Tarih. Ticarî olduğu kadar stratejik ko­numu da önemli olan Prag, Prensmyl’lerin iki şatosu (Hradçany ve Vyşehrad) çevresin­de, ırmağın her iki kıyısında gelişti; ırma­ğın geçit veren yerleri yakınında birçok ta­cir ve zanatçı (yahudi, italyan, fransız, ama özellikle alman) yerleşti. Bunlar daha X. yy.dan itibaren nispî muhtariyetler elde etti­ler; ama Prag’ın şehir derecesine yükseltil­mesini ancak şehre Nürnberg hakkını tanı­yan (1232-1235) Venceslav (Vaclav) I zama­nında sağlayabildiler. Bu eski şehir (Stare Mesto), Venceslav (Vaclav) I’in şansölyesi Eberhard tarafından inşa ettirilen yeni bir merkezle birleşti ve surlarla çevrildi (1253). 1257′de eski şehir halkıyle devam eden çatış­maların önünü alabilmek için Ottokar II yalnız alman kolonlar için yeni bir merkez (Mala Strana veya «küçük şehir») kurdu; kolonlara Magdeburg hakkı tanmdı ve muh­tar bir komün haline gelmeleri onaylandı (1338). XIV. yy.da birçok manastır kurulan ve çok zenginleşen Prag’ı Kari IV (1336-1378) imparatorluğun başkenti haline ge­tirdi (1344) ve çek milliyetçiliğinin mer­kezi olan üniversiteyi kurdu (1348). Vyşeh­rad çevresindeki köylerin birleştirilmesiy­le kurulan, çeklerin yerleştirildiği üçün­cü bir yeni şehir de (Nove Mesto) mil­liyetçiliği destekliyordu. Bir süre için Çek­lerin ülkeye kesinlikle hâkim olmasını sağ­layan Jan Hus taraftarlarının savaşı sı­rasında kızışan milliyet çatışmaları, Jîrji Podebrady zamanında yeniden başladı. Bu­nunla birlikte 1518′de tek bir komün ha­linde birleşen şehir, Habsburg’lar zamanın­da, Ferdinand I’in otoritesine karşı patlak veren isyandan sonra (1547) başkentini Viyana’ya nakletmesiyle önemini kaybetti, öm­rünü Prag’da geçiren Rudolf II’nin (1583-1610) büyük ilgisi sayesinde şehir yeni­den milletlerarası önemini kazandıysa da, yeni bir almanlaştırma denemesi açık bir is­yana yol açtı (23 mayıs 1618). Bila Hora sa­vaşını takip eden sert bastırma hareketiyle Prag, bir il haline getirildi. Dinî baskıdan kaçan iki bin burjuva ailesi göçtü; birçok defa yabancılar tarafından işgal edilen şe­hir (Saksonlar, 1631-1632; İsveçliler 1634, 1639 ve 1648), ancak XVII. yy. sonunda ve XVIII. yy.da
(barok çağ) yeniden canlan­dı. 1558′den beri krallık şehri olan Hrad­çany, öbür üç siteyle eşit haklara sahip olan dördüncü bir site haline getirildi (1756). Ama Josef II, dört siteyi tek bir komün ha­linde birleştirdi (1784). XIX. yy.da çek köy­lülerinin büyük ölçüde şehre göçmesine yol açan sanayileşmenin yanı sıra Bohemya soylularının mahallî fikir hayatına gösterdik­leri büyük ilgi sayesinde milliyetçi hareket yeniden canlandı. Windischgraetz’in 1548′de şiddetli bir şekilde bastırdığı milliyetçi hareketin (islav birliği toplantısından sonra ayaklanmalar) 1861 seçimlerinde, başarı gös­termesi, kısa süre sonra tamamıyle Çekle­rin elinde olan bir idare ve öğretim kurulmasına imkân verdi. Prusyalılar tarafından kuşatılan (1866) ve kendi adını taşıyan ba­rıştan sonra (ağustos 1866) Prag, modern­leşmeğe, sanayileşmeğe ve XX. yy.da çek milliyetçiliğini yönetmeğe devam etti. Çe­koslovakya’nın bağımsızlığı burada ilân edildi (28 ekim 1918) ve 14 kasım 1918′de Habsburg’ların tanınmadığını bildiren ve Tomaş Masaryk’i Çekoslovak cumhuriyeti­nin başkanı ilân eden devrimci millet mec­lisi burada toplandı. Birinci Dünya savaşından sonra kurulan Çekoslovakya’nın başkenti olan, fikir ve sanat merkezi haline gelen şehri, Hitler’in Çekoslovakya’yı par­çalamasından sonra 14 mart 1939′da Wehrmacht işgal etti. İkinci Dünya savaşı so­nunda Patton kumandasındaki A.B.D. bir­likleri hükümetlerinin emri üzerine şehre 90 km uzakta olan Plzen bölgesinde durdu­lar. Konyev kumandasında Dresden’den ve Malinovskiy kumandasında Viyana’dan ge­len sovyet birlikleri 6 mayıs 1945′te Prag’­da birleşti. (Bk. ALMANYA-RUSYA SAVAŞI.) 1948 Şubatında Prag’da yapılan hükümet darbesiyle idareyi bir komünist hükümet ele geçirdi. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAG çekçe Praha hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTTER (Humphrey)

Tarih 06 Haziran 2009

POTTER (Humphrey), ingiliz mekanikçisi (XVIII. yy.). Çocukluğunda bir Newcomen buhar makinesinin dağıtım musluklarını ida­re etmekle görevlendirilmişti. Muslukları sicimlerle denge koluna bağlayarak, muslukla­rın hareketine doğrudan doğruya denge koluyle kumanda etmeyi düşündü. Böylece ilk otomatik buharlı makine ortaya çıktı. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTTER (Humphrey) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONCELET (Jean Victor)

Tarih 04 Haziran 2009

PONCELET (Jean Victor), fransız genera­li ve matematikçisi
(Metz 1788 – Paris 1867). Ecole Polytechnique’i bitirdi, istihkâm sı­nıfına ayrıldı, Vitebsk’te teğmen rütbesiyle Büyük Ordu’ya girdi ve Ney’in kumanda­sındaki Rusya seferine katıldı. 1812′de Dnieper’den geçerken esir düştü, Saratov’da göz altına alındı ve elinde bir tek kitap olmadığı halde, buradaki boş zamanlarında matematik çalışmalarına devam etti; böyle­ce, Charles ile birlikte kurucularından sayıl­dığı, izdüşüm geometrisinin temellerini attı. Fransa’ya dönünce, bu çalışmalarını, izdü­şüm geometrisinin doğuşunu müjdeleyen ve merkezî izdüşümün veya perspektifin getirdiği geometrik özellikleri inceleyen, ünlü Traite des Proprietes Profectives des Figures (Şekil­lerin İzdüşümsel özellikleri üstüne İnceleme) [1822] adlı eserinde açıkladı. Poncelet’nin temel metotları, perspektifin ve düzlem ke­sitlerin yaygın olarak kullanılması, çeşitli geometrik dönüşümlerin incelenmesi ve son­suzdaki elemanlarla sanal elemanların sis­temli şekilde uygulanmasıdır. Çevrimsel noktalar, yani bir düzlemin bütün dairele­rinde ve göbek eğrisinde ortak olan son­suzdaki sanal noktalar kavramını da geo­metriye sokan yine Poncelet’dir. Poncelet’­nin tasarladığı karşıt kutup doğrulanyle dönüşüm, sonradan «korelasyon» adı altında genelleştirildi ve bu dönüşümün, keşiflere götüren bir yol olduğu anlaşıldı. Bazı özellikleri daha basit hallere indirgemek için sık sık geometrik dönüşümlere baş vurması, değişik dönüşüm tiplerinin incelenmesini ha­zırladı. Çok önemli bir mekanik kitabı ya­zan Poncelet, Gergonne’un Annales des Mathematiques adlı dergisinde, bir koniğin içine ve dışına çizili çokgenler üstüne bir dizi makale yayımladı, 1848′de Fen fakülte­sinde fiziksel ve deneysel mekanik kürsü­sünü kurmakla görevlendirildi. 1844′te al­bay, 1848′de general oldu. 1848′den 1850′ye kadar Ecole Polytechnique’i yönetti ve ku­rucu mecliste halk temsilcisi olaıak bulun­du. İkinci imparatorluk zamanında çalışma­yı reddetti ve emekliye ayrıldı (1852). [L]

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONCELET (Jean Victor) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POMPALAMA

Tarih 04 Haziran 2009

POMPALAMA i. (pompalamak’tan pom-pala-ma). Pompalamak eylemi: Kanalizas­yon sularını pompalama.
— Atom fiz. Optik pompalama, özellik­lerinin incelenmesini kolaylaştırmak için atomların durumunu değiştirmeğe imkân veren deneyleme metodu; belirli bir ışık ışıması, çeşitli enerji seviyelerindeki, atom yığışmalarını değiştirir ve böylece Hertz rezonanslarının, gözlenmesine imkân verir. (Bu usul 1950 yılında bulunmuş ve bulucu­su fransız fizikçisi Alfred Kastler’e 1966 Nobel Fizik ödülünü kazandırmıştır.) Bk.ansikl.

— Petr. İşletilen petrol tabakasının basın­cı ham petrolün kuyudan fışkırmasına ye­terli olmadığı zaman, petrol kuyularına uy­gulanan bir işletme metodu. (Kuyunun di­bine salınan pompanın pistonu, kuyunun ağzındaki bir terazi koluna asılan çubuk­larla çalıştırılır.)
— Teknol. Bir akışkanı bir veya birçok” pompa ile nakletme işlemi: Bir su haznesi­ni pompalama.

— Ansıkl. Atom fiz. Optik pompalama, atomun yapısı hakkında bilgi veren çeşitli de­ney türleri arasında, elektromagnetik dal­gaların etkisiyle meydana gelen rezonans deneylerine ve özellikle Hertz rezonansı de­neylerine çok önem vermek gerekir. Fakat söz konusu iki enerji seviyesindeki atom sayılarının normal şartlarda hemen hemen eşit olması, Hertz rezonanslarının gözle­minde karşılaşılan başlıca güçlüklerden bi­ridir. Bu gözlemi, kolaylaştırmak, hattâ mümkün kılmak için birçok durumda Boltzman kanununa göre zorunlu olan ısısal den­geyi bozarak her enerji seviyesindeki atom sayısını (bu seviyedeki toplaşmayı) değiş­tirebilecek metotlar kullanılır. Bu amaçla tasarlanmış çeşitli metotlar arasında, optik pompalama en çok kullanılan metotlardan biridir.
Optik pompalamanın ana fikri, elektromag­netik dalgalar ve madde arasındaki alışve­rişte kinetik momentin korunması ilkesin­den faydalanmağa dayanır. Bilindiği gibi, mekanikte tanımlandığı şekliyle kinetik moment vektörü, bir dönme hareketini ni­teler. Dairesel olarak polarılmış bir ışık dalgası, elektrik vektörü yayılma doğrul­tusu etrafında bir dönme hareketi yapan bir dalgadır; bu ışık dalgasına bir kinetik mo­ment bağlıdır. Daha açık bir deyişle her

hv enerjili foton, büyüklüğü h = __h__ , ye
2n
eşit (h Planck sabitidir) ve yayılma doğrul­tusuna paralel olan kinetik moment vektörüyle belirlenir. Elektrik vektörünün şu veya bu yönde (sağ veya sol dairesel po­larma denir) dönmesine göre, moment vek­törü yayılma doğrultusuna veya ters doğ­rultuya yöneltilebilir. Elektrik vektörünün sabit doğrultuda olduğu doğrusal polarıl­mış ışık dalgasında ise biç bir kinetik moment yoktur.
Bir atomun içinde meydana gelen çeşitli dönme hareketlerinin, atoma, aynı zamanda bir kinetik moment ve bu momente bağlı aynı doğrultuda bir magnetik moment ka­zandırdığı bilinir.
(Bk. cayromagnetik.) Bir H magnetik alanı uygulanırsa, moment vektörleri, H’ye göre ancak belirli yönler alabilir; uzay kuvantalaşma kurallarıyle be­lirlenen bu yönlere Zeeman alt seviyeleri denilen çeşitli enerji değerleri tekabül eder. Demek ki, çeşitli Zeeman alt seviyelerine, atom kinetik momentinin H alanı üzerin­deki izdüşümünün çeşitli değerleri tekabül eder (art arda gelen değerler birbirlerini daima h miktarı kadar bir ara ile takip eder).
Normal olarak, temel halin çeşitli Zeeman alt seviyeleri arasında atomlar hemen he­men eşit sayıda dağılır. Fakat, dairesel bir polarmadan geçirilmiş ve kinetik moment vektörleri H alanına doğru yöneltilmiş bir optik rezonans ışığıyle atomları ışınlandı-rırsak durum tamamıyle değişir. Bu ışık dalgasının bir fotonunu yakalayan ve uya­rılmış hale geçen bir atom, aynı zamanda fotonun kinetik momentini de alır; yani atomun H alanı üzerindeki kinetik mo­mentinin izdüşümü artar. Atomlar uyarıl­mış halden temel hale kendiliklerinden dön­düğü zaman (kendiliğinden yayılım), bütün polarmaların fotonlarını yayar ve ortala­ma olarak alman kinetik momenti korur; yani kinetik moment izdüşümünün yüksek değerlerine tekabül eden Zeeman alt seviye­lerinde sayıları artar.
Sonuç olarak görürüz ki, tıpkı bir pom­panın su damlalarını kuyunun dibinden toprağın yüzeyine çekmesi gibi, ışıkla ışınlandırmada, temel halin bir Zeeman alt seviyesindeki atomları başka bir seviyeye geçirir. Bu işlem defalarca tekrarlanabilir, sonunda bütün atomlar kinetik momentin en büyük izdüşümüne tekabül eden alt se­viyede yığılmalıdır, yani bütün atomların kinetik momentleri alanın yönünü alma­lıdır. Gerçekte, bu yöneltme hiç bir zaman tam olamaz, çünkü termik dengeyi sürekli olarak yeniden kurmağa çalışan gevşeme olayı, optik pompalamayı engeller. Pom­palayan ışığın şiddeti zayıf ve gevşeme sü­resi kısa ise, yönlendirilmiş atom miktarı çok düşük olur. Fakat ışık şiddeti yük­sek ve gevşeme zamanı uzunsa, atomların yüzde 90′ından çoğu aynı yönü alabilir. Yukarıda anlatılan optik pompalama sü­recinin daha değişik şekilleri de vardır. Fakat her ne olursa olsun, bu optik pom­palama teknikleri, Hertz rezonansı ve gev­şeme olayları üstünde çok sayıda deney yapılmasına imkân vermiştir. Ayrıca, bu tek­nikler sayesinde atom yapısıyle ilgili çok hassas ölçmeler yapılabilmiş ve atomlarla elektromagnetik dalgalar arasındaki etki­leşme olayları üstüne önemli buluşlara va­rılmıştır (birçok kuvanta rezonansı, bağda­şım olayları, enerji seviyelerinin yer değiştirmesi v.b.). Bunlardan başka, magnetik alanları ölçmek (bk. magnetometre) ve atom saatlerinin yapımında kul­lanılan örnek frekanslar üretmek için de bu tekniklerden yararlanılır. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POMPALAMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POMPA

Tarih 04 Haziran 2009

POMPA i. (ital. k.). Bir akışkanı yükselt­meğe veya basmağa yarayan makine, / Bir kapta boşluk meydana getirmek için, o kaptaki havayı emmeğe yarayan âlet.
Bk. ANSiKL. Mekan, bölümü.
— Denizc. Bk. ANSiKL.
— Fiz. Molekül pompaları, civa buharlı pompalar. Bk. ANSiKL.

— Mekan. Devri daim pompası, bir akış­kanın boru şebekesinde dolaşımını sağla­yan pompa. || Dişli pompa, bir gövde için­de, biri diğeri üzerinde dönen iki dişliden meydana gelen ve dönmeleri sırasında diş­leriyle akışkanı bir basma kanalına iten pompa: Dişli pompalar otomobil motorla­rında yağ pompası olarak çok kullanılır. || Gres pompası, yağ pompasına püskürtülmeden önce, yağlayıcının vida veya levye ta­rafından hareket ettirilen bir pistonla sıkıştırıldığı silindir. || Hava pompası, gaz basıp sıkıştırmağa yarayan pompa. (Bk. kompresör.) || Paletli pompa, silindir bi­çimindeki gövdeye göre dışmerkezli bir poyradan meydana gelen pompa. (Poyra gövdenin iç çeperlerine yaylarla sürekli olarak dayanan hareketli paletler taşır.) || Pistonlu pompa, içinde alternatif doğrusal hareketli bir piston bulunan bir odanın ha­cim değişimi ilkesine dayanarak çalışan pompa.

— Oto. Yakıt pompası. Bk. ANSiKL.
— Soğutma. Isı pompası, düşük sıcaklıkta­ki bir ortamdan aldığı ısıyı yüksek sıcak­lıktaki bir ortama aktarmak için mekanik enerjiden yararlanan tesisat. Bk. ansikl.
— Teknol. Dönel pompa, sürekli dairesel hareket yapan parçalarla bir akışkanın yer değiştirmesini sağlayan pompa. (Bk. an­SiKL. Mekan, bölümü.) || Lastik pompası, özellikle bisiklet ve motosikletlastiklerini şi­şirmekte kullanılan emme basma pompa.

— Termik. Besleme pompası, kazanlarda buharlaşmadan ileri gelen su kaybını gider­meğe yarayan cihaz. || Boşaltma pompası, buharın yoğunlaşmasıyle meydana gelen su­yu kondansörden boşaltmağa yarayan pom­pa. || Dolaşım pompası, bir kondansörde buharı soğutmağa ve yoğunlaştırmağa yara­yan su basma pompası.
— Tic. Yakıtların perakende satış ve da­ğıtımında kullanılan cihaz. Bk. ANSiKL.

— ANSiKL. Denize. 1948 Londra konferan­sı kararlarına göre boyu 91 m’den uzun olan bir yolcu gemisinde su boşaltan en az dört pompa bulunacak, bunlardan üçü ken­di kendine ayrı olarak, birisi de ana ma­kineye bağlı olarak çalışacaktır. Bunların genellikle, saatte bin metre küpe kadar su basacak güçte santrifüj tipi pompalar olma­sı kabul edilmiştir.

— Fiz. Elektrik lambalarının, X ışınlı am­pullerin, fotosellerin, elektron lambaları­nın, ısı izolatörlerinin yapımı, gittikçe daha ileri derecede vakumlar gerektirmektedir. Bu çok düşük basınçları sağlayan cihaz­lar bir «ilk boşluk» veren yardımcı pom­paların kullanılmasını zorunlu kılar. Bu cihazlar molekül pompaları, civa buharlı pompalar olmak üzere ikiye ayrılır. Mole­kül pompaları arasında yüzde bir milimetre civa basıncını birkaç milyonda bir milimet­reye indiren Gaede ve Hohveck pompaları sayılabilir. Meselâ Gaede pompası, ken­dinden çok az büyük bir silindirin içine yerleştirilen ve ekseni etrafında çok hızlı dönen bir silindirden meydana gelir. Silindirler arasında bulunan boşluk, biri boşal­tılacak kaba, öbürü ilk boşaltıcı pompaya giden iki geniş boruya bağlıdır. Hareketli çeper üzerine çarpan gaz molekülleri, bi­rinci kaptan ikinci kaba sürüklenir. Civa buharlı pompalar arasında Gaede’nin ya-yınmalı pompa3sı, Langmuir’in yoğunlaşma-lı pompa’sı sayılabilir. Boşaltılacak kaptaki gaz molekülleri civa buharı akımıyle sürük­lenir ve sonra bu buhar soğutularak yoğun-laştırılır. Nihayet boşaltmanın tam olması için, sıcaklıkta soğurma olayından faydala­nılır; bu işlemde çoğu zaman, sıvı havada soğutulmuş hindistancevizi kömürü kullanı­lır.
— Mekan. Bir pompada mekanik enerji, bir akışkanın (sıvı veya gaz) bir boru şebeke­sinde yer dğiştirmesini sağlamak, genel­likle de bu akışkanı eski seviyesinden daha yüksek bir seviyeye çıkarmak için harca­nır. Çoğu zaman pompa adı, sıvıların yeri­ni değiştirmek için yapılan makinelere ve­rilir; çünkü gazların yerini değiştirmeğe yarayan makineler kompresör, vantilatör emmeç v.b. özel adlar alır. Bununla bir­likte hava basmağa yarayan makinelere hava pompası denir. Pompalar üç büyük kategoriye ayrılır.
0 Alternatif doğrusal hareketli pompalar meskenlerde kuyu ve sarnıçlardan su çek­mek, sanayide kazanları beslemek, günlük su tüketimini karşılamak, sızma sularını kurutmak, hidrolik presleri çalıştırmak için kullanılır. Bugün küçük debi ve yüksek basınç gerekmediği hallerde, bunların yeri­ne santrifüj pompalar tercih edilir.
• Dönel pompalar’ın gövdesi iki kısma ayrılmıştır; her iki kısmın hacmi, emme ve basma elemanlarının hareketiyle değişir ve aralarında doğrudan doğruya ilişki yoktur. Pompada emme ve tutma klapesinden baş­ka klape bulunmaz. Dönme hızı, basma yüksekliğine bağlı değildir ve ancak debi­yi etkiler. En çok kullanılanları paletli ve dişli olan bu tür pompalar sürtünmeyle çabuk aşınır ve verimleri iyi değildir.
• Santrifüj pompalar’ın pistonlu pompa­lara oranla daha az karışık, daha ucuz ol­mak ve sürekli bir debi sağlamak gibi üs­tünlükleri vardır; ayrıca bir elektrik mo­toruna doğrudan doğruya bağlanabilir ve titreşimsiz çalışır; bu bakımdan da tercih edilir. Bir santrifüj pompa, kendisini çevreleyen bir gövde içinde dönen bir çark ile basma borusuna bağlı bir çıkış ağzın­dan meydana gelir. Çark, suya belirli bir hız verir ve çıkış ağzı içinde suyun kine­tik enerjisi potansiyel enerjiye dönüşür. Pompanın hızı değiştiği zaman, debi hıza eşit oranda, çıkış basıncı hızın karesi ka­dar, soğurulan güç hızın küpü kadar de­ğişir. Bu bakımdan pompanın verimi, hız­la doğrudan doğruya ilintilidir. Basma ba­sıncı hız arttırılarak yükseltilebilir, fakat elektrik motoruyla dakikada 2 800 devrin üstüne çıkılamaz. Eğer pompaya bir buhar tür biniyle kumanda edilirse, dakikada 6 000 ile 8 000 devirlik bir rejim sağlanır. Ba­sınç tek çarka göre fazla geliyorsa, pom­pa gövdesi birkaç bölmeye ayrılır ve seri halde yerleştirilmiş birçok çark kullanılır; bu çarkların arasına da hızı basınca dö­nüştüren alıcı kanatlar eklenir. Bir santrifüj pompa, pistonlu veya dönel pompalar gibi kendiliğinden çalışmağa baş­layamaz. Emme boru şebekesi de, kendisi de çalıştırılmadan önce su ile doldurulma­lıdır. Emme yüksekliği artırılırsa çarktaki basınç düşer, bazı noktalarda da su buha­rı gerilimiyle bir olur ve su kaynamağa başlar; bu, çarkın hızla aşınmasına yol açan kavitasyon olayıdır. Genellikle basma borusu üzerine bir tut­ma klapesi takılır; fakat borunun uzunluğu birkaç yüz metreyi aşarsa, meydana gele­bilecek koç darbelerini hesaba katmak ge­rekir. Pompa, bir elektrik motoruyle çalıştırılıyorsa, akım kesildiği zaman cihaz, çok kısa bir süre içinde (birkaç saniyede) anîden durur. O zaman pompanın giriş ağ­zında bir basınç düşmesi meydana gelir ve hiç bir tedbir alınmazsa, genellikle bo­runun bir kısmında kavitasyon meydana gelir. Borunun üst kısmına gelince, bu ba­sınç düşmesi bir basınç fazlalığına dönü­şür. Bu da boruyu tehlikeye düşüreceğin­den bir emniyet sistemi kullanmak şarttır. Santrifüj pompalar, özellikle yükseltme pom­pası olarak su dağıtımında, boşaltma pom­pası olarak maden yataklarında ve püskürtücü pompa olarak da yangınlarda çok kullanılır. Ayrıca, çamurlu sulan da eme­bilecek güçte olduğu için su yataklarının dibini taramakta da kullanılır.

— Oto. Yakıt pompası, termik motorla­rın yakıt besleme sisteminde kullanılır; amacı, ateşlemenin yapılacağı anda enjek­törü beslemek, öbür yandan, çalışma şart­ları ne olursa olsun aynı dozda hava ve yakıt gerektiren, düzgün bir hava-yakıt ka­rışımı vermektir. Havanın emildiği kelebek açıklığı, benzinin emildiği kelebek açıklı­ğına bağlıdır; aynca birçok düzeltici âlet kullanılır: motorun rejim hızı arttığı za­man dodurma oran: azalan doldurma regülatörü, yüksekliğe göre havanın yoğun­luk değişimlerini göz önüne alan yükselti düzenleyicisi, motor soğuduğunda uğradığı sürtünme maksimuma ulaştığı zaman hava ve yakıt debisini arttıran sıcaklık yoklayıcısı.

— Soğutma. 1852′de lord Kelvin’in tasar­ladığı ist pompası, bir yakıtın sağladığı ısı­yı mekanik enerjiye dönüştüren termik mo­torun tam tersidir. Bu cihazda bir buharlaştırıcı, bir kompresör, bir kondansör ve kapalı devre halinde dolaşan bir akışkan bulunur. Kp kompresörü, akışkanı (genel­likle amonyak veya Freon) B buharlaştırıcı-sından gaz halinde» emer ve Kd kondansörüne buhar halinde basar; bu buhar bu­rada sıvı haline gelir. Bu yoğunlaşma, buharların gizli buharlaşma ısısını bırakmasıyle meydana gelir. Buharlaşma gizli ısısı, ister doğrudan doğruya, ister dolaylı ola­rak bir aracı akışkanla ısıtılacak ortama iletilir. Buharların yoğunlaşmasından ile­ri gelen sıvı, basıncı düşüren G genleştirici sinden geçerek buharlaştırıcıya döner. Burada sıvı, çevresindeki ortamdan ısı ala­rak yeniden buharlaşır. Bu sistem, soğut­ma veya ısıtma makinesi olarak çalışabilir. Isı pompası olarak kullanıldığı zaman, so­ğuk kaynağın (buharlaştırıcı) mümkün ol­duğu kadar sıcak olması da yararlıdır; so­ğuk ve sıcak kaynaklar arasında sıcaklık farkı ne kadar az olursa, cihaz o kadar iyi çalışır. Verimin aynı seviyede kalabilmesi için genellikle, sıcaklığı mümkün ol­duğu kadar sabit ve büyük kapasiteli kay­naklar seçilir: yeraltı suları, kullanılmış sanayi suları, yüzey sulan (göller, nehir­ler), deniz suyu, hava, güneş enerjisi v.b. Isı pcmpası binaların veya büyük işyerleri­nin ısıtılmasında, çeşitli sanayi dallarının sıcak su ihtiyacını karşılamakta, eriyikle­rin yoğunlaştırılmasında, yüzme havuzları­nın ısıtılmasında, denizaltılarm ve gemi­lerin havalandırılmasında kullanılır.
— Tic. Modern yakıt pompaları elektrik­le çalışır; doldurma, ayarlı bir tabanca ile basınç altında yapılır; satılan miktar ise «sayaç» yardımıyle ölçülür. Böylece, dağı­tım işlemi çok hızlı ve emniyetli bir şe­kilde yapılır.
Benzin ve mazot pompaları yol kenarların­daki «servis istasyonlarında ve garajlarda bulunur. (Bk. DAĞITICI.) [LM]

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POMPA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİKARBONAT

Tarih 01 Haziran 2009

POLİKARBONAT i. (fr. polycarbonate). Plast. mad. Aromatik gruplarıyle karbonat grubu —O—CO—O— kapsayan monomerlerden meydana gelen çizgisel polimer.

— ANSiKL. Polikarbonat’lar, 1956′da Bayer laboratuvarlarında keşfedildi; bis-fenol A’nın piridin eşliğinde fosgen ile polikondansasyonundan elde edilir; piridin, tepkime sonucu meydana gelen hidroklorik asidin ortamdan giderilmesi için gereklidir. Polikarbonatlar, üretim usullerinin karmaşık ve pahalı olması yüzünden hâlâ inceleme ko­nusudur. Ticarette, ya işlenmiş olarak silindir şeklinde ya da yan işlenmiş olarak tane veya ince yalıtkan tabakalar halinde satılır, özellikleri polyesterlerin özellikle­rine çok benzer: gerçekte bunlar, ergime noktaları yüksek termoplastiklerdir. Polistirol’ünkine benzeyen yüzeysel sertlik, nay­lon 66′nınkini andıran mekanik dayanıklı­lık, akrilonitril-bütadien-stiren kopolimerininkine benzeyen az nem çekme özelliği gösterir; darbelere karşı fenol reçineleri kadar dayanıklıdır, termik dayanıklılığı ise diğer termoplastik reçinelerden çok daha yüksektir. Elektronik ve elektroteknikte ya­lıtkan parçalar ile hesap makineleri par­çalarının, havacılıkta uçuş takımlarının ya­pımında, grafik sanatlarda fotolitografiler ve fotogravürler için süpor olarak, meka­nikte dişli takımı ve makine parçaları, tıpta radyoloji cihazlarına ait parçaların laboratuvar filtre kaplarının, otomobil karoser­lerinin iç kısımlarının yapımında kullanı­lır. (M)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİKARBONAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİASETAL

Tarih 01 Haziran 2009

POLİASETAL i. (fr. polyacetal). Plast. mad. Formaldehidin polimeri.
— ANSiKL. PoliasetaL’ı hazırlamak için, önce, bir temas kulesinde sikloheksan için­de bir prepolimer meydana getirilir. Bu prepolimer, azot,, arsenik., antimon veya fosfor gibi ön maddeler eşliğinde organik monomer bir çözeltiye katılır. Düşük sı­caklıklar polimerleşmeyi kolaylaştırır. Bir başka teknik de, iyonlaştırıcı ışınlar etki­siyle trioksanın polimerleştirilmesidir; bu usulün üstünlüğü, billûrlaşma gücü yüksek, ısıda çok kararlı bir polimerin elde edilebilmesidir. Poliasetaller mekanik nitelikleri çok yüksek sanayi parçalarının dökümün­de kullanılır. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİASETAL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİM

Tarih 01 Haziran 2009

PİM i. Teknol. İç içe geçen veya başka bir parça üzerine saplanan bazı parçaları tespit etmek için, ucuna geçirilen küçük madenî kama. (Eşanl.)KOPİLYA. MAŞA.) [Bk. AN­SİKL.]

Bir menteşenin iki hareketli parça­sını birleştirmeğe yarayan küçük madenî mil.

Emniyet pimi, anormal bir zorlanma halinde kırılarak, daha önemli veya daha pa­halı başka bir parçanın kırılmasını önleyen, oldukça esnek veya yumuşak madenden ya­pılmış mil.

Merkezleme pimi, mekanik bir parçanın, başka bir parçaya göre sabit durumda kalmasını sağlayan, çaplanmış si­lindir biçiminde kama. (Aslında, bir par­çanın sabit kalmasını sağlamak için bir mer­kezleme pimi yeterli değildir; bir ikinci pim daha kullanılır veya erkek ve dişi zıvana­lar v.b. gibi başka tespit yollarına başvuru­lur.)
— Saatçilik. Bir dişli çarkın üzerine dikey olarak tespit edilmiş perçin çivisi.

— ANSiKL. Teknol. Pim’ler, küçük boyutlu iki organı birbirine göre sabit durumda tut­mak için mekanik inşaatta kullanılır. En çok kullanılanları, ya koninin zorlanmasıyle ya da çap farkından doğan sıkıştırma kuvvetiy­le çakılan konik veya silindirik pim’ler, yukarıya kıvrılmış iki koluyle her türlü ha­reketi önleyen yarık pim’ler (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POİSSON (Jeanne Antoinette)

Tarih 30 Mayıs 2009

POİSSON (Jeanne Antoinette). Bk. POM-PADOUR (marquise DE).
POİSSON (Nicolas Joseph), fransız oratorium rahibi (Paris 1637 – Lyon 1710). Oratorium tarikatına girdi (1660), papaz ol­du (1663). Descartes felsefesine bağlandı ve filozofun Traite de la Mecanique et l’Abrege de Musique (Mekanik Ders Kitabı ve Genel Müzik Kitabı) [1668] adlı eserini bastırdı, yine Descartes’ın metodu üstüne bir açıklama (Commentaire sur la Metho-de) yayımladı (1671). [L]

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POİSSON (Jeanne Antoinette) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POİNSOT (Louis)

Tarih 30 Mayıs 2009

POİNSOT (Louis), fransız matematikçisi (Paris 1777-ay.y. 1859). Edebiyat öğreni­minden sonra bir rastlantı sonucu o zaman­ki adı Bayındırlık Merkez okulu olan, Ecole Polytechnique’in kurulduğunu öğrendi ve bu okula girmek için hazırlıklara baş­ladı. On dokuz yaşında okulu bitirdi, köp­rü ve yol teşkilâtına verildi. Fakat Bonaparte lisesinde matematik dersleri vermek için bu görevi bıraktı. Ecole Polytechnique’te öğretmen oldu. 1813′te üniversite genel müfettişi tayin edildi. 1840′ta Millî Eğitim Yüksek konsey üyeliği yaptı. 1846′da Fransa Yüksek meclis üyesi ve 1852′de senatör oldu. İlk incelemesi, yıldız biçimli düzgün çok­genler konusundaydı. Ama en verimli araştırmaları mekanik üstünedir. Kuvvet çiftlerinin bir teorisi ve özellikle bir katı cismin sabit bir nokta etrafında hareketi üstünde son derece önemli çalışmaları var­dır (1834). Cismin eylemsizlik elipsoidinin sabit bir düzlem üzerinde yuvarlanmasın­dan yararlanarak bu hareketin çok ilgi çe­kici bir geometrik tanımını yapan Poinsot, ağırlık merkezinden asılan «sürekli dönme eksenleri» denilen bazı özel eksenler etra­fında dönen her katı cismin kendisine ve­rilen bu dönme hareketini koruyacağını is­patladı. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POİNSOT (Louis) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POİNCARE (Henri)

Tarih 30 Mayıs 2009

POİNCARE (Henri), fransız matematikçisi (Nancy 1854-Paris 1912). 1873′te Ecole Polytechnique’e birincilikle girdi, 1877′de ma­den mühendisi oldu, ertesi yıl Fen aka­demisine ilk çalışmasını sundu ve 1879′da aynı konuyu matematik doktora tezinde işledi. Bunun üzerine mühendisliği bıraktı ve Bayındırlık bakanlığı tarafından, Caen fen fakültesinde matematiksel analiz ders­leri vermekle görevlendirildi (1879), sonra Sorbonne’a öğretim görevlisi olarak çağrıl­dı (1881). Sırasıyle fiziksel ve deneysel me­kanik (1885), matematik fiziği ve ihtimal­ler hesabı (1886), sonra gök mekaniği kür­sülerine getirildi; bunun yanı sıra 1883′ten. 1897′ye kadar Ecole Polytechnique’te ana­liz dersleri okuttu. 1887′de Fen Akademisi Geometri bölümüne kabul edildi, 1893′te Boylamlar dairesine üye oldu, 1908′de Fransız akademisine seçildi ve 1910′da ma­den ocakları genel müfettişliğine tayin edildi. 1889′da, eskiçağdaki bilim ve sanat koruyucularının yolunu tutarak, o güne ka­dar çözülemez gözüyle bakılan üç cisim problemi’ni bütün dünya matematikçileri arasında yarışma konusu yapan İsveç kralı Oskar II’nin koyduğu ödülü, dostu Paul Appell ile birlikte kazandı. Gelmiş geçmiş bütün çağların en büyük bilim dehaların­dan biri sayılan Henri Poincare, özellikle matematik analizle, analitik mekanikle, gök mekaniğiyle, matematik fiziğiyle ve bi­lim felsefesiyle uğraştı.

Hayatını sayı ve uzay bilimine adamış en yüce insan tipini yaşatan Poincare, her şey­den önce bir matematikçi olduğunu bütün dünyaya ispatladı. Kelimenin tam anlamıyle bir mekanikçi, bir fizikçi ve bir astro­nom olmadığı halde, analizi büyük bir us­talık ve yetkinlikle rasyonel mekaniğe, fi­ziğe ve astronomiye uygulayarak bu bilim dallarına büyük ilerlemeler getirmesini bil­di, ününe ün katan en büyük başarıların­dan biri, eliptik fonksiyonlara benzeyen, fakat cebirsel katsayılı çeşitli lineer dife­ransiyel denklemlerin integralini alma im­kânı veren çok önemli bir analitik fonksiyonlar sınıfını bulmasıdır. Poincare bu fonksiyonlara, çalışmalarıyle kendisine ışık tutan alman matematikçisi Lazarus Fuchs’un adını verdi (Fuchs fonksiyonları). Bun­dan sonra, Klein grupları diye adlandırdığı, lineer ornatmalardan kurulmuş en genel süreksiz grupları inceledi. Abel fonksiyon­ları, Abel integrallerinin indirgenmesi ve ikikat integraller üstüne yazdığı pek çok inceleme, Poincare’nin başarılı eserler dizi­sini tamamlar. Aritmetik üstüne, sayıların formlarla gösterilişi, karmaşık sayılar, sü­rekli kesirler ve ikinci dereceden formlar üstüne notları da sayıca hayli kabarıktır. Cebirde, üçüncü dereceden üçlü ve dörtlü formlar, ayrıca sonlu basamaktan deter­minantlar konusunda ilgi çekici inceleme­ler verdi.

Analitik mekanikte en önemli çalışmalarından biri, dönme hareketi ya­pan bir akışkan kütlesinin dengesiyle ilgili­dir, bu incelemeleri sırasında öne sürdüğü teori, sonradan birçok bulutsuda gözlemle­nen biçimlerle doğrulandı, öte yandan, evrenin yaratılışıyle ilgili bü­tün bilgileri çok inandırıcı bir şekilde özetleyen Leçons Sur les Hypotheses Cosmogoniques (Kozmogoni Hipotezleri Üstüne Dersler) [1911] adlı eseri, gök mekaniğine büyük ilerlemeler kazandırdı. Matematik fiziğinde, bu konuyle ilgili bü­tün kısmî türevli denklemleri genel olarak inceledi. Esneklik, ısının yayılması, termomekanik gazların kinetik teorisi, optik ve elektrik üstüne pek çok inceleme yayımladı. Maxwell ve Lorentz teorilerini geliş­tirdikten sonra, elektrik salınımları, Hertz dalgalarının kırınımı ve telsiz telgraf üs­tüne sayısız eserleriyle, bu çok başarılı inceleme dizisini tamamladı, teorik hesaplarıyle, pratik alanda çalışanlara büyük yar­dımlarda bulundu. Son kitaplarında özellik­le La Science et Hypothese (Bilim ve Hipotez) [1902], la Valeur de la Science (Bilimin Değeri) [1906], Science et Methode (Bilim ve Metot) [1909] adlı eserlerinde bilim felsefesine eğilmiştir.

1 500′den faz­la inceleme yazısı bırakan, kendisinden ön­ceki bilginlerin aklına bile gelmemiş prob­lemleri çözen Henri Poincare, rasyonel bi­limlerin bu gerçek dehası, matematik bi­limlerin gelişme yolu üzerinde bir aşama­nın temsilcisidir. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POİNCARE (Henri) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİCARD (Emile)

Tarih 29 Mayıs 2009

PİCARD (Emile), fransız matematikçisi (Paris 1856 – ay.y. 1941). 18 Yaşında Ecole Normale Superieure ile Eccole Polytecnique’in giriş sınavlarını kazandı, Ecole Normale Superieure’i seçti. Paris Fen fakültesinde (1878), Toulouse Fen fakültesinde fecole Normale Superieur’de ders verdi (1881-1886); Paris Fen fakültesinde yüksek analiz profe­sörü (1886), Ecole Centrale des Arts et Manufactures’de genel mekanik profesörü (1893) oldu. XX. yy.ın ilk yarısının en bü­yük analizcilerinden biridir. Tek değerli analitik fonksiyonlar, periyodik katsayılı özel bir diferansiyel denklemler sınıfı ve cebirsel bir yüzeye eşlik eden cebirsel in-tegraller üstüne çalışmalar yaptı. Diferan­siyel denklemler teorisinde aynı zamanda ardışık yaklaştırmalar metodunu geliştire­rek bu usulü bir hesap metodu haline getir­di. (L)

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCARD (Emile) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PITRAK

Tarih 29 Mayıs 2009

PITRAK i. (pot, kıvrım’dan pot-rak > pıtrak). İnsanların üzerine veya hayvanla­rın tüylerine takılan dikenli bitki tohumu.
— DEY. Pıtrak gibi, ağaç veya dal üzerin­de çok sayıda meyve bulunduğunu belirt­mek için kullanılır.
— Bot. San çiçekli, dikenli iri meyveli, bir yıllık otsu bitki; yıkıntılarda ve yol kenar­larında yetişir. (Bileşikgillerden.)
— Tekst. Pıtrak temizleme, taranmış yün iplikçiliğinde, yün içindeki yabancı madde­leri mekanik olarak temizleme işlemi. Bk.
ANSİKL.
— ansikl. Tekst. Çoğu ülkelerde, özel­likle Güney Amerika’da, koyunların otladığı bölgeler, yaprakları veya meyveleri dikenli çeşitli bitkilerle doludur. «Pıtrak» denen bu bitkiler, koyunların sırtındaki pos­ta takılır. Eğer iplik veya kumaş haline ge­tirilirken yün, bu parçacıklardan iyice ayıklanıp temizlenmezse, boyamada önemli ku­surlar meydana gelir. Eskiden pıtrak te­mizleme elle yapılırdı. Temizlenecek yün fazlaysa, pıtrak temizleyici takımları olan tarak makineleri kullanılır. Bu takımlar, çok hızlı dönen ve üzerinde kıvrık ince uç­lar bulunan silindirler yardımıyle pıtrakları tutar. Bu uçlara çarpan pıtraklar takılır ve âletin altındaki saç elekte toplanır. Yüne daha çok yapışan diğer dikenli bitkileri ayıklamak için başka tip takımlar kullanılır. Bu takımlarda yün, oluklu ve çok sıkı ma­denî silindirler arasından geçirilir ve için­deki yassı pıtraklar ezilerek tarama sıra­sında kolayca temizlenir. (LM)

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PITRAK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİGMENTLENME

Tarih 27 Mayıs 2009

PİGMENTLENME i. (pigment’ten pigment.:-lenmek > pigmentlen-me). Fizyol. ve Patol. Pigment oluşumu.
Organizmanın baz noktalarında normal veya patolojik olarak pigment birikmesi. Bk. BEN.
— ANSiKL. Mekanik pigmentlenme, toka irkiltici bir etkiden (güneş çarpması v.b genel bir etkiden (Addison hastalığı sıra­sında hipofizin aşırı melanotrop faaliyea veya genotipik bir şarttan (ırk pigmentler mesi), ileri gelir. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİGMENTLENME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİGMENT

Tarih 27 Mayıs 2009

PİGMENT i. (lat. pigmentum, boya maddesi’nden fr. k.). Biyokim. İçinde bulun­duğu dokuları renklendiren ve genellikle protit yapısında olan çeşitli maddelere ve­rilen ad. Bk. ANSiKL.
— Bot. Bitkisel pigmentler. Bk. ANSiKL.
— Res. Kullanılan asıltı ortamlarında eri­meyen veya boyayıcı nitelikleri ya da yük­sek örtme özelliği sebebiyle, korumak ve­ya süslemek amacıyle yapılan boya ve sı­vaları hazırlamakta kullanılan kuru, çoğu zaman ince toz halindeki madde.
Sert­leştirilmiş pigment, içine sertleştirici mad­de katılmış pigment.
Bileşik pigment, içine, sırf teknik sebeplerle bazı sertleştirici veya yardımcı maddeler eklenmiş pigment.
Madenî pigment, genellikle mekanik, çok nadir olarak da kimyasal bir usulle elde edilen ve koruma (aşınmaya, yenmeye karşı) veya süsleme (tunç rengi vermek) boyalarında kullanılan maden veya alaşım kaynaklı pigment.
Pigment macunu, pig­mentlerin bazı ezme sıvılarıyle karıştırıl­masından elde edilen macun.
— ANSİKL. Biyokim. Pigment’ler, bitki ve­ya hayvan dokularında erimiş halde, yahut billûrlaşmış veya şekilsiz tanecikler halin­de bulunur. Pigmentlerin biyolojik rolü ço­ğu zaman bilinmemektedir: meselâ deride ve saçlarda bulunan melanin, bitkilerin renkli kısımlarında bulunan antosiyanin bunlar arasındadır. Buna karşılık, bazı pig­mentlerin ne işe yaradığı bilinmektedir: meselâ bitkilerde yeşil pigment, yani klo­rofil, kandaki kırmızı pigment, yani he­moglobin ve türevleri, öd ve sidik pigment­leri bu arada sayılabilir. Pigmentlerin bir­çoğu solunum içinde, yani oksijen taşımada rol oynar; bu nitelik, moleküllerinde bir metalin bulunmasından ileri gelir: bu me­tal, hemoglobin için demir, klorofil için magnezyum, kabuklardaki hemosiyanini i-çin bakırdır v.b.

— Bot. Bitkisel pigmentler. Bitkilerde, ce ğişik renkler veren pigmentler bulur Bunlar arasında baş yeri klorofil alır; üstü yapılı bitkilerin ve bunlar aracılığıyle ha] vanların beslenmesinde klorofil baş rolü oynar. Gene bitkilerde bulunan ksanto: bazı kuru yapraklara ve karotene sarı re» gi verir. Suyosunlarında klorofilin yanı sı­ra fikoeritrin (kırmızı suyosunlan), fikc • santin (esmer suyosunlan), fikosiyanin (rr vi suyosunlan) gibi pigmentler de bulunur; bu pigmentler, yeşil bitkinin faydalar dığı ışıktan farklı dalga uzunluğu olan di­ğer ışınlarla gelen ışık enerjisini soğurma imkânını verir. Çiçeklerin rengi ise kofa larda genellikle eriyik olarak bulunan pig­mentlerden (antosiyanin) ileri gelir ve ba­ların rengi ortamın asit derecesine göre değişir. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİGMENT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİEZOGRAF

Tarih 27 Mayıs 2009

PİEZOGRAF i. (fr. piezographe). Fiz. Pi­ezoelektrik metoduyle basınçları veya titre­şim kuvvetlerini ölçen âlet.
— ANSiKL. Piezografta, ölçülecek basınç veya titreşim kuvvetlerini alan ve onları elektrik titreşimlerine dönüştüren bir piezo­elektrik kristal bulunur. Elektronik lamba­larla yükseltilen bu titreşimleri bir osilograf kaydeder. Böyle bir âletle, periyodu sa­niyenin binde birkaçı ile birkaç saniye ara­sında değişen çok zayıf mekanik titreşimle­rin meydana geldiği bütün olayların analizi yapılabilir. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİEZOGRAF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİDGİN (Charles Felton)

Tarih 26 Mayıs 2009

PİDGİN (Charles Felton), amerikalı ro­mancı (Roxbury, Massachusetts 1844-1923). Bir süre Boston’da ticaretle uğraştı. 1873′te Massachusetts İstatistik bürosunda memur oldu. Mekanik istatistik cetvellerinin yapı­labilmesi için bazı makine yaptı. Bunların arasında elektrikli toplama, çarpma maki­nesi, toplama kaydedicisi ve daktilo maki­nesi cetvelleri yer alıyordu. Başlıca eserle­ri: Practical Statistics (Pratik İstatistik) [1888]; Blennerhassett (1901); Stepken Hol-ton (1902); The Climax (Doruk) [1902]; Liftle Burr (Küçük Burr) [1905]; Theodosia (1907); Labor or the Money God (Emek veya Para Tanrısı) [1908]; Further Adventures of Quincy Adams Sawyer (Quincy Adams Sawyer’in Diğer Serüvenleri) [1909]. Ayrıca bazı müzik parçalan da besteleyen Pidgin’in The Courtin (Kur) [1913] adlı bir operakomiği de vardır. (M)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİDGİN (Charles Felton) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETROKİMYA

Tarih 26 Mayıs 2009

PETROKİMYA blş. i. (petrol ve kimya’dan). Petrolden türeyen kimyasal madde­lerle ilgilenen bilim, teknik ve sanayi dalı.
— ANSIKL. Tanımlamaya göre petrokimya, petrolden veya tabiî gazlardan çıkarılan hammaddelerden elde edilebilecek bütün basit veya karmaşık maddeleri üretir; bun­ların mekanik yoldan tüketim maddeleri ha­line (tekstil maddeleri, plastik maddeler, araba lastiği) dönüştürülmesi ise petrokimyanın çerçevesine girmez. Petrokimyanın do­ğuşu 1920 ile 1925 yılları arasına rastlar; rafinerilerdeki artık cracking gazlarını değerlendirmek için yeni bir pazar arama yo­luna gidilince bu sanayi kesimi kurulmuş oldu.
Gaz halindeki bu olefinlerin alkolle­re, glikollere ve ketonlara dönüştürülmesi, alifatik kimyaya yeni bir çığır açtı. Taşkömürden ve taşkömür katranlarından türeyen organik bileşikler sanayimden çok daha ye­ni olan petrokimya, çok çeşitli ve daha ucuz üretim sağladığı için, kısa bir süre son­ra, Almanya hariç hemen hemen bütün dün­yada bu sanayi dalını geride bıraktı. Gerçekten de kömür, organik sentezde an­cak hidrojen bakımından fakir olan = CH gruplarını, petrol ürünleri ise = CH2 yapı­sındaki kökleri verir. Birinci durumda, kö­ke hidrojen katmak veya karbonu ayırmak gerekir; ikinci durumda ise hidrojenin bir kısmını gidermek veya ornatmak yeterlidir. Petrokimyanın gerçek anlamda gelişmesi, İkinci Dünya savaşında, sentetik kauçuk ve patlayıcı madde ihtiyacının büyük ölçüde artmasıyla oldu.
Bugün A.B.D.’de petrokimya, organik kimyanın yüzde 80′ini, ağırlık olarak da yüzde 25′ini temsil eder; bütün kimya sa­nayiinde ise iktisadî gelirin yarıdan çoğu­nu sağlar, ancak bu oran yıldan yıla art­maktadır, üretimin sürekli artışı, pazarların çoğalmasına bağlıdır: kauçuk üretimi oto­mobil satışlarını yakından takip eder; amonyak tüketimi tarımın gelişmesiyle bir­likte artar; plastik maddeler ise çoktandır karoseri parçaları, borular ve inşaat mal­zemesi gibi yeni uygulama alanları bulmuş­tur.

Petrokimya’da uygulanan usuller, kullanı­lan hammaddenin cinsine göre başlıca üç büyük gruba ayrılır:

1. Alifatikler, yani petrol ürünlerinin veya tabiî gazın yüksek sıcaklıkta cracking’inden elde edilen, bütadien, bütilenler, propilen, propan, asetilen, etilen, etan gibi hammad­deler için uygulanan usuller;
2. Aromatikler, yani nafta’nın katalitik reformingiyle elde edilen naftalin, ksilenler, tolüen, benzen ve diğer doymamış siklik hidrokarbonlar gibi hammaddelere uygula­nan usuller;
3. inorganikler, yani kükürt, hayvanî kö­mür, hidrojen siyanür, amonyak gibi ham­maddeler için uygulanan usuller.

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETROKİMYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETRESCU (Cezar)

Tarih 26 Mayıs 2009

PETRESCU (Cezar), rumen yazarı (Cotnari 1892 – öl. 1961). Gîndirea (Düşünce) der­gisini kurdu. Roman ve hikâyelerinde, za­manın toplumunu dile getirdi; kötülük güç­lerinin insan mutluluğuna nasıl engel oldu­ğunu gösterdi. Romanlarında insanların yü­rekler acısı durumunu dile getirirken takın­dığı kötümser tutuma acıma ve isyan duy­guları karışır. Başlıca eserleri: Intunecare (Karartma) [1927]; Comoara Regului Dromichet (Kral Dromichetes’in Hazinesi) [1931]; Baletul Mecanic (Mekanik Bale) [1931]; Aurul Negra (Kara Altın) [1934]; Duminica Orbului (Körün Pazar Günü) [1934]; 1907 (üçleme, 1938-1943); Dünün İn­sanları, Bugünün İnsanları, Yarının İnsan­ları (1955). [L]
PETRİ (Olaus). Bk. OLAUS PETRi.

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRESCU (Cezar) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PESTİSİT

Tarih 23 Mayıs 2009

PESTİSİT i. (fr. pesticide’den). Tarım bit­kilerinde ve hayvanlarda asalak yaşayan canlıları öldürücü maddelere verilen ad.
— ANSiKL. Pestisit’leı birkaç çeşittir: bö­cek zehirleri böcekleri öldürür; böcekkaçıranlar böcekleri kaçırır; mantar öldüren­ler bitkilerdeki asalak mantarlara karşı sa­vaşta kullanılır.
Böcek zehirleri asalak hayvanların vücudu­na sindirim sistemi yoluyle veya doğrudan doğruya deri yahut solunum sistemi yoluy­le (buğu, gaz veya duman şeklinde) gire­rek etki gösterir; bitkilerde ise bitkinin her tarafına yayılarak besi özsuyuna karışır, de­lici böcekler veya bitkibitleri bitkiyi sokup özsuyunu emince hayvanın vücuduna geçer. Bitki hastalıklarına karşı en etkili savaş yolu pestisit kullanmaktır. Çoğu zaman bu iş önleyici olarak yapılır. Tedavi amacıyle kullanılması enderdir. İlaçlama yakından (püskürtme, badanalama, dumanlama, serp­me) veya uzaktan yapılabilir (el süzgeci yardımıyle veya mekanik süzgeçlerle sula­ma, saçma, dumanlama veya toprağa şı­rınga etme).
• Pestisitlerin tehlikesi. D.D.T. gibi böcek zehirleri zararlı böcekleri olduğu kadar koruyucu böcekleri de öldürür; öyle ki ilâcın uygulanması durdurulduğu anda asa­lak böcekler engelsiz olarak daha çok ço­ğalır (Konko’da kahve biti, Kaliforniya’da limon böceği için böyle olmuştur). D.D.T.’-nin kötü serpilmesi yüzünden A.B.D. ve Kanada’da bazı akarsuların balık favnası mahvoldu. Karaağaçlara D.D.T. saçılması veya karıncalara karşı bu ilâcın kullanıl­ması yüzünden karatavuklar ve diğer kuş­lar yok oldu. Ayrıca böcek miktarındaki aşırı azalma böcekçil kuşları açlığa sürükle­mekte ve bunların ortadan kalkmasına yol açmakta, buna karşılık ölmeyip kalan bazı böcekler birkaç yıl içinde çoğalarak zarar­lı asalak sayısı gene kabarmaktadır.

23 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PESTİSİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERTÜRBASYON

Tarih 22 Mayıs 2009

PERTÜRBASYON i. (fr. perturbation, karışıklık, düzensizlik). Mat. Pertürbasyonlar metodu, fizik ve mekanikte kullanılan ve bazı problemleri ardışık yaklaştırmalarla çözmeyi sağlayan metot. (Schrödinger, Stark olayının incelenmesinde bu metottan faydalandı.) [L]

22 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERTÜRBASYON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERNO

Tarih 19 Mayıs 2009

PERNO i. (ital. k.). Mekan. Mekanik tertibatlarda, eksen etrafında dönme hareketi sağlayan, genellikle silindir biçiminde parça. (M)

19 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERNO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERİSKOP

Tarih 17 Mayıs 2009

PERİSKOP i. (yun. peri, çevre ve skopein, incelemek’ten fr. periscope). Denizaltılarda,  siperlerde, tanklarda v.b. kullanılan ve gözlemcinin gözünü çevirmeksizin bütün bir çevreyi araştırmasına imkân veren optik âlet.

Aynalı periskop, prizmalı periskopa benzeyen, yalnız prizmaların yerine iki düzlem ayna yerleştirilen periskop,

Prizmalı periskop, dürbünün a objektifi ile e gözmerceği arasına yerleştirilmiş, tam yansıtmalı iki prizmadan Pı ve P2 meydana gelen periskop. (Çevrenin taranması, âleti elle veya mekanik olarak ekseni etrafında döndürerek yapılır.)

— ANSİKL. Periskop temel olarak, bir optik sistemle donatılmış, genellikle 7,50 ile 11 m boyunda, düşey bir madenî borudan meydana gelir. Denizaltılarda, periskop taret ile birleşmiş haldedir ve dalış derinliği değiştiği zaman, bir kaldırma tertibatıyle periskopu ve dürbün sistemini az veya çok taretin üzerine çıkarmak gerekir. Optik sistem, temel olarak iki teleskoptan meydana gelir; bu iki teleskop, birincinin göz-merceği periskopun objektifi (giriş gözbebeği), ikincinin gözmerceği de sistemin gözmerceği (çıkış gözbebeği) olacak şekilde seri bağlanmıştır; gözlemci, gözünü bu çıkış gözbebeğine yerleştirerek inceleme yapar. Girişte ve çıkışta, görüşü 90° saptırmak için objektife ve göz merceğine yansıtma prizmaları eklenmiştir. Bütün ufku tarayabilmek için, âlet düşey bir eksen etrafında dönebilecek şekilde yapılır. Bir denizaltıda genellikle iki periskop bulunur: kumanda odasının üstünde bulunan ve öbüründen daha uzun olan gözlem periskopu (bu periskop, düşman uçaklarını keşfedebilmek için, genellikle başucu noktasına kadar görüş imkânı sağlar); düşman birliklerine yapılacak hücumları izlemekte kullanılan hücum periskopu. Düşman birliklerince görülmemesi için, bu periskopun üst çapı gözlem periskopundan daha küçüktür. Ayrıca, denizaltının mümkün olduğu kadar derine dalabilmesi ve düşman uçaklarından mümkün olduğu kadar gizlenebilmesi için, hücum periskopu kumanda odasının üstünde bulunur. Gözlemci, en küçük derinlik değişimlerinde bile objektifin su yüzeyinde kalabilmesi için, periskop borusuna tutturulmuş bir desteğin üzerinde, ayakta veya oturarak, periskopla birlikte döner. Periskopun toplam uzunluğu 7,5 ile 11 m arasında değiştiğine göre, bir denizaltı ancak periskop derinliğindeyken, yani yüzeyden hiç değilse 15 m dalmış durumdayken periskopu kullanabilir. Bundan daha derinlerde denizaltı su yüzeyini gözleyemez. Bugünün denizaltılarında, hız fazla olduğu veya denizaltı periskop derinliğinin altında bulunduğu zaman periskopu kullanmak imkânı yoksa radardan yararlanılır. (m)

17 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERİSKOP hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERES (Joseph)

Tarih 14 Mayıs 2009

PeReS (Joseph), fransız matematikçisi (Clermont – Perrand 1890 – Neuilly-sur-Se-ine 1962). Montpellier lisesinde öğretmen (1914), Strasbourg üniversitesinde profesör (1919), sonunda Paris Fen fakültesinde akışkanlar mekaniği profesörü (1932) oldu.

1946′da Bilimsel Araştırmalar Millî merkezi (C.N.R.S.) müdür yardımcılığına tayin edildi, özellikle fonksiyonel analizle uğraştı. Paris Fen fakültesine dekan seçildi. Başlıca eserleri: Cours de Mecaniaue des Fluides (Akışkanlar Mekaniği Dersleri) [1936] ve Mecanique Generale (Genel Mekanik) [1935]. (L)

14 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERES (Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERÇİN

Tarih 12 Mayıs 2009

PERÇİN i. (fars. perçin) Teknol. Bir ucu, «perçin başı» denilen konik veya yarım küre biçiminde bir şişkinlikte biten silindir şeklinde çubuk; oldukça ince parçaları, sökülmeyecek şekilde birleştirmekte kullanılır.

Perçin çekici, perçin çakmakta kullanılan çekiç.

Perçin keskisi, perçinleri sökmek için kullanılan âlet.

Perçin kesme, başlarını keserek perçinleri sökme.

Çatal perçin, gövdesi altta kıvrılan iki kola ayrılmış perçin.

Gizli perçin, başı konik bir deliğe gömülen perçin.

Kapsül perçin, birbiri içine girerek kenetlenecek şekilde erkek ve dişi iki parçadan meydana gelen içi oyuk perçin.

Patlamalı perçin, oyuk kısmına yerleştirilmiş bir patlayıcı maddenin etkisiyle çakılan perçin.

Vidalı perçindik parçayı, bu parçalar üzerinde açılmış deliklere vidalanarak birleştiren perçin.

Yarık perçin, çakılacağı zaman düzelmesi için gövdesinde bir yarık bulunan bombe başlı perçin.

— ANSiKL. Teknol. Perçin, yumuşak çelik veya demirin dışında, bakır, alüminyum gibi madenlerden ve alaşımlarından, may-şordan ve hattâ değerli madenlerden (altın, gümüş, elektrik kontakları için platin) yapılabilir. Perçinleme sırasında birleştirilecek parçalar üzerindeki delikler üst üste getirilir ve perçin sokulur. Sonra perçin gövdesinin alttan çıkan kısmı bastırılır ve uzunluğu, gövde çapının 1,3 ile 1,7 katı o-lacak ve şişkin bir baş meydana getirecek şekilde çekiçle dövülür. Böylece parçalar birbirine sımsıkı bağlanmış olur. Böyle bir birleştirme, ancak perçin başlarından birini keskiyle kopararak sökülebilir. Çapı 10 mm’ye kadar olan çelik perçinler soğukta vurulur; 10 ile 30 mm’liklerde perçin 800 ile 900° C’ta akkor hale getirilerek sıcakta çalışılır. Perçin başı küçük bir örs üzerine konur ve perçin çıkıntısına mekanik olarak yaklaşan içi oyuk bir kalıp veya perçin çekici, bu çıkıntıyı ezerek bir baş meydana getirir Bu işlem sırasında, birleştirilecek parçalar bir presle iyice sıkılır. Çekme kuvveti uygulanacak parçalarda kullanılan perçin, bu parçaları sabitleştirir ve birbiri üzerinde kaymalarını önler. Perçin gövdesi, birleştirilecek levhaların kalınlığını a-şan kısmı ezildiğinde bir baş meydana getirecek kadar uzun olmalıdır. Hesaplarda, perçinin mm2 başına 6 kg’lık bir zorlamaya dayanması gerektiği kabul edilir. Perçinler, birleştirdiği levha sayısına (iki veya daha ;ok) göre bir veya daha çok kesitli ola-büir. Çelik çatılar, depolar, gemi inşaatı v.b. gibi çeşitli birleştirmeler için, genellikle demirden başka madenlerden yapılan çok çeşitli perçin tipleri vardır. Kaim gövdeli çaplanmış perçin çok kullanılır. Çatal per-özellikle önceden delinmiş olmayan di-renci zayıf parçalar (karton, kumaş, keçe, deri v.b.) için kullanılır. Malzemenin içinden geçtikten sonra, perçinin gövdesini cydana getiren iki kol kıvrılır. Kapsül perçin, basınçla iç içe giren, birbirinin aynı iki parçadan (biri erkek, biri dişi) meydana gelir. bunlarda ezmek ve bir baş meydana getirmek gereksizdir. Patlamalı perçin’de gövdenin uç kısmı oyuktur; buraya, tespit rda patlayacak bir madde doldurulmustur. Bu perçinler çekiç kullanma ihtiıcını ortadan kaldırır, daha çok uçak inşaatlarda. el veya âletin kolayca erişemediği yerde kullanılır.

♦ Percinli sıf. Perçin yapılarak sağlamlamlaştırılmış. (lm)

PERÇİNLEME i. (perçinlemek’ten perçinleme). İki parçayı, birinin ucunu öbürün üstüne veya ucuna yuva içinde ezerek birleştirme işlemi. Çeşitli elemanları perçinlerle birleştirme işlemi. (Perçinleme yerine, genellikle oksijen elektrik kaynağı ve özel uygulamalarda, özellikle uçak yapımında yapıştırma uygulanır.) [l]

PERÇİNLEMEK geçi. f. (perçin den perçinlemek). Bir bağıntıyı perçinle tutturarak. Bir çivinin, bir perçinin v.b. birileşecek parçanın öbür yüzünden çıkan ucunu döverek yassıltmak.

İki veya daha çok elemanı, karşılıklı kısımlarını birbiri üzerinde ezerek birleştirmek.

Mec. Sağlamlaştırmak, bağlamak: Münkesir kalbini im çiçeklerin özleriyle perçinle (A.H. Müftüoğlu).

— Denize. Ahşap teknelerin çeşitli parçalarını perçinlerle birbirine bağlamak. + Perçinlenmek edilg. f. Perçinlemek işi-

ne konu olmak.

# Perçinleşmek geçz. f. Mec. Sıkı sıkıya bağlamak, sağlamlaşmak. (ml)

12 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERÇİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Halikarnassos

Tarih 08 Mayıs 2009

Halikarnassos, Bodrum’un antik çağlardaki ismi. Dor Birliği’nin altı üyesinden biri olan Halikarnassos ve yöresinin yerli halkı Lelegler ve Karialılar’dır.

Müsgebi ve Çömlekçi’de ortaya çıkan mezarlar ve buluntuları bölgede Miken kültürü ile çağdaş bir yerleşim olduğunu göstermektedir.

M.Ö. 6. yüzyılın ilk yarısında Lydia egemenliğinde olan şehir daha sonra Perslerin egemenliği altına girmiştir. Persler kendilerine yakın yerli bir aile olan Halikarnassos’lu Lygdamis ailesini kenti yönetmesi için görevlendirmişlerdir. M.Ö. 387’de Karia satraplığının Mylasa’da oturan Hekatomnos’a geçtiği bilinmektedir. Hekatomnos’un oğlu Maussolos M.Ö. 377’de Karia satrapı olmuş ve merkezi Mylasa’dan Halikarnassos’a taşımıştır.

Maussolos öldükten sonra II. Artemisia yönetime gelmiştir. Büyük İskender şehri kuşattığında yönetimde Orontobates vardı. İskender, Alinda Kraliçesi Ada’yı bütün Karia bölgesinin hâkimi yapmıştır. İskender’den sonra II. Ptolemaios’un hâkimiyeti altına giren Halikarnassos Roma döneminde Rodos yönetimine verilmişse de bağımsız kabul edilmiştir. M.Ö. 1. yüzyılda korsanların akınları yüzünden fakirleşen kentin yeniden canlanması Augustus zamanıdır. M.S. 4. yüzyılda Roma eyaletleri düzenlenirken Karia ayrı bir eyalet, Halikarnassos metropolisi Aphrodisias olan bu eyalete bağlı bir şehir olmuştur.

Şehir 11. yüzyılda Türklerin eline geçmiş, toprakları içinde kalmıştır. 1402 yılında Rodos Şövalyeleri tarafından ele geçirilen şehrin, eski Dor akropolünün olduğu yerde kale inşa edilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos’u almasına kadar şövalyelerin elinde kalmıştır.

Halikarnassos’ta 1857 yılında Newton tarafından bulunarak frizleri Londra’daki British Museum’a taşınan Maussoleion, dünyanın yedi harikasından biri olarak tanımlanmaktadır. Maussoleion, Maussolos için karısı II. Artemisia tarafından yaptırılan bir mezar anıtıdır. Bugün sadece temel izleri ile frizlerinden bir parça kalmıştır.

Halikarnassos’taki görülebilen diğer kalıntılar ise; yer yer poligonal ve rektagonal tekniğin kullanıldığı surlar ile Roma Çağı tiyatrosudur.

Halikarnas Balıkçısı (d. 17 Nisan 1890, Girit – ö. 13 Ekim 1973, İzmir), asıl adı Cevat Şakir Kabaağaçlı olan, Bodrum’a olan aşkı ile tanınan ünlü Türk roman ve hikâye yazarı.

Abdülhamit devri sadrazamlarından Cevat Paşa’nın yeğeni, valilik ve ordu kumandanlığı yapan Şakir Paşa’nın oğludur. İlk öğrenimini Büyükada’da, orta ve liseyi 1907′de Robert Kolej’de tamamladı. Denizci olmak istemesine rağmen ailesinin ısrarı ile İngiltere’ye gitti. Londra ve Oxford Üniversitelerinde Çağdaş Tarih öğrenimi gördü. İstanbul’a dönünce gazete ve dergilerde yazıları çıkmaya başladı. Aile içi bir sorundan ötürü babası Mehmet Şakir Paşa’yı öldürdüğü için yargılandı ve kısa bir süre (3 yıl kadar) hapis yattı.

1925′te kurulan İstiklal Mahkemeleri’ni yeren 13 Nisan 1925 tarihli “Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler” başlıklı öyküsünden ötürü İstanbul İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. Mahkeme başkanı Ali Çetinkaya tarafından idama mahkum edilmek istendiyse de, Kılıç Ali Bey’in önerisiyle kalbentlikle Bodrum’a sürüldü. 3 yıl süren cezası 1924′te sona erdi. Cezasının son yarısını İstanbul’da tamamladıktan sonra, çok sevdiği insanları ve doğal güzellikleriyle kaynaştığı Bodrum’dan uzak kalamadı ve Bodrum’a yeniden dönüp yaklaşık 25 yıl kaldı. Bodrum’un antik çağdaki adı olan Halikarnas’ı mahlas olarak benimsedi. Bodrum’da balıkçılık dahil çeşitli işlerde çalıştı. 1947′de taşındığı İzmir’de yazarlık ve turist rehberliği yaptı. 13 Eylül 1973′te İzmir’de vefat etti. Vasiyeti üzerine Bodrum’a gömüldü.

Edebi Hayatı

1926′dan sonra deniz hikâyeleriyle tanındı. Konularını Ege Bölgesi ve Akdeniz Bölgesi kıyı ve açıklarında gelişen, denize bağlı olaylardan çıkardı. İçinde yaşadığı, en küçük ayrıntılarına kadar bildiği hür ve asi denizi, kaderleri denizin elinde olan balıkçıları, dalgıçları, sünger avcılarını ve gemileri zengin bir terim ve mitologya hazinesinden güçlenerek, denize karşı sonsuz bir hayranlıktan gelen şiirli, yer yer aksayan, ama sürükleyip götüren bir anlatımla hikâye ve romana geçirdi.

Yazı ve düşünceleriyle Azra Erhat gibi döneminin önemli aydınlarını etkilemiş bir kişi olarak, çeşitli dillerden yüz kadar da kitap çevirmiş olan ve kendi eserlerinin sonraki baskıları yapılagelen Halikarnas Balıkçısı’na Kültür Bakanlığınca 1971 Devlet Kültür Armağanı verilmiştir.

Geniş bibliyografyası Yeni Yayınlar dergisinin Ekim 1974 sayısındadır. Bütün Eserleri Bilgi Yayınevi’nce toplanıp yayımlanmaktadır.

Cevat Şakir Bodrum’da yaşadığı dönemde arkadaşları ile ilk Mavi Yolculuk fikirini ve uygulamasını gerçekleştirmişlerdir. Bu mavi yolculuklarda yanlarına aldıkları şeyler: Peynir, su, istanköy peksimeti, tütün ve rakı idi. Mavi yolculukta gazete okumaz radyo dinlemezlerdi. Amaç dünyadan kaçmak ve medeniyetten uzak olarak kafayı dinlemektir. Haftalarca denizde kalınır sadece acil ihtiyaçları temin etmek için karaya çıkılırdı. Oysa ki bugün yapılan mavi yolculuklarda her türlü lüks mevcuttur. Bu yolcuklar yazarın edebî eserlerini de büyük oranda etkilemiştir.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Halikarnas Balıkçısı

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Halikarnassos hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PENAY GONİ (Antonio)

Tarih 08 Mayıs 2009

PENAY GONİ (Antonio), ispanyol müzik tenkitçisi (San Sebastian 1846 – Madrid 1896). Wagner’in eserlerini yaydı. Müzikli komediyi Savundu. Çeşitli dergilerde yazılar yazdı: Artey Patriotismo (Sanat ve Vatanseverlik), La Obra Maestra de Verdi, Carlos Gounod (Verdi’nin Şaheseri; Charles Gouncd). 1878′de İmpresiones Musicales (Müzik üstüne İzlenimler) başlığı altında bir tenkit serisi yayımladı. En önemli eseri, La , Opera Espanola y la Musica Dra-matica en Espana en el Siglo XIX (İspanyol Operası ve XIX. yy.da İspanya’da Dramatik Müzik) [1881]. (m)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENAY GONİ (Antonio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PENAUD (Alphonse)

Tarih 08 Mayıs 2009

PENAUD (Alphonse), fransız mucidi (Paris 1950 – ay.y. 1880). Deniz okuluna girdi, fakat birdenbire felç oldu, denizciliği bırakmak zorunda kaldı. Havacılıkla ilgilendi, bu alanın öncülerinden biri oldu. İncelemelerinde kapanan iniş takımlarını, kollu dümeni, ok şeklindeki kanatlan ve Sonradan uçaklarda kullanılan birçok ilkeyi ileri sürdü.
Kauçuktan, küçük motorlar yaptı, hücum açısı ve kuyruğun emniyeti üstünde durarak, uçağın kararlılık şartlarını aydınlattı. 1874′te birkaç metre uçabilen küçük bir mekanik kuş yaptı, uzun ve gövdesi genişleyebilen kablo ile bağlı balon projesini ortaya attı. 1876′da, havalanmayı başaran ilk uçakların özelliklerine benzeyen pervaneli biı âletin patentini aldı. Projelerini gerçekleştirmek için kendisine yardım edecek kimseler bulamadı. Otuz yaşında intihar etti. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENAUD (Alphonse) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PENAS, PENATES

Tarih 08 Mayıs 2009

PENAS körfezi, Şili’de (Aysen eyaleti) körfez, Büyük Okyanus kıyısında, kuzeyde Taitao, güneyde Guayaneco yarımadaları arasında. Çok girintili ve çıkıntılı olan kıyısı, birçok koy ve kanalla yanlıdır. Başlıca adası, Javier adaşıdır. (m)

PENATES çoğl. i. (penus, evin iç kısmından «erzak» anlamında lat. k.). Esk. Romalılar ve Etrüsklerde aile ocağını koruyan tanrılar. || Bu tanrıların heykelleri.

— ANSiKL. Penates’ler başlangıçta, teldo-labın iki tanrısı ve bütün evin koruyucularıydı. Aile ocağını koruyan tanrılardan sayıldıkları için onlar gibi birer ev tanrı-sıydılar. Ağaçtan, kilden, mumdan veya fudisinden yapılan heykelleri atrium’da ö-bür ev tanrılarının bulunduğu yere yerleştirilirdi, önlerine yemekler konur, bazı günler de kurbanlar sunulurdu. — Ayrıca, devletin koruyucusu olan kamu penatesleri de vardı. Bunlara, özel mihraplarının (penum) bulunduğu, Roma’daki Vesta tapmağında tapılırdı. Çoğu zaman, paraların üzerinde, başında bir örtü bulunan ihtiyarlar biçiminde, resimlerine rastlanırdı. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENAS, PENATES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PENARROYA-PUEBLONUEVO

Tarih 08 Mayıs 2009

PENARROYA-PUEBLONUEVO, İspanya’da (Cordoba ili) şehir, Sierra Morena’nın kenarında; 27 200 nüf. önemli kömür yatakları sayesinde şehirde sanayi gelişmiştir; dökümhaneler, kurşun rafinerileri, süper fosfatlar, kâğıt fabrikaları. (L) PENARTH, Büyük Britanya’da liman şehri, Galler ülkesinin güney kıyısında (Glamorganshire), Cardiff’in güneyinde; 20 900 nüf. Sayfiye merkezi. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENARROYA-PUEBLONUEVO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PENANG

Tarih 08 Mayıs 2009

PENANG, esk. Prince of Wales, Malezya’da (Petıang eyaleti) ads, Malakka boğazında; Malezya yarımadasından ve Penang eyaletinin karadaki kısmından Penang boğazı ile ayrılır; 227 km2; 262 700 nüf. Yükseltisi 900 m’yi bulan ve kauçuk ağacı çiftlikleri kurulmuş ormanlarla kaplı olan yüksek tepeler, adanın en canlı kısmı olan kıyı ovalarına hâkimdir; pirinç ve hindistancevizi tarımı, balıkçılık. Karabiber, karanfil ve hindistancevizi başlıca ticaret ürünleridir. Başlıca şehri, George Town. (L)

PENANG, Malezya’da eyalet, Malakka boğazı kıyısında; iki kısımdan meydana gelir. Penang adası ve ona bağlı küçük adalar; kuzeyde, doğuda ve güneyde Kedah eyaletiyle sınırlı olan kara parçası; 1036 km2; 642 200 nüf. Merkezi, George Town. Tepelerdeki büyük tarım işletmelerinde kauçuk üretimi, kıyı ovalarında pirinç ve hindistancevizi yetiştiriciliği başlıca tarım faaliyetidir. Sanayi Butterworth’da ve özellikle George Town’da toplanmıştır.

— Tar. 1786′da Kedah sultanının izniyle İngilizler tarafından işgal edilen Penang, 1800′de bir ingiliz himaye bölgesi haline getirildi; 1826′da Straits Settiements’e girdi. Straits Settlements’ın dağılmasından (1946) sonra Penang Malezya federasyonuna katıldı (1948). [L]

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENANG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELSENEER (Paul)

Tarih 08 Mayıs 2009

PELSENEER (Paul), belçikalı zooloji bilgini (Brüksel 1863-ay.y. 1945). Brüksel’de okudu, Lille’de Giard’ın, Londra’da Lankester’in derslerini takip etti. Belçika yükseköğrenim kurumlarından uzak tutulduğu için, 1929′a kadar Gand öğretmen okulunda kimya okuttu. Yumuşakçalar üstünde incelemeler yaptı ve bu konuda birçok eser yazdı. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELSENEER (Paul) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELOUSE, PELOUZE

Tarih 08 Mayıs 2009

PELOUSE (Leon Germain), fransız ressamı (Pierrelaye, Seine-et-Oise 1838-ay.y. 1891). lle-de-France ve Normandiya manzaralarını canlandıran tablolarıyle tanınır {Orman içi, Louvre). [L]

PELOUZE (Theophile Jules), fransız kimyacısı ve fizikçisi (Valognes 1807-Paris 1867). 1836′da Almanya’ya gitti. Orada Liebig ile çalıştı. Daha sonra College de France’ta Thenard’m yerini aldı. Petrollerin bileşimini inceledi. Bütün organik asitlerin sentezini sağlayan genel bir tepkimeye dayanarak hidrosiyanik asitten formik asit elde etti. 1834′te nitrilleri buldu ve 1836′da gliserinin bir alkol olduğunu ispatladı. 1839′da, Geliş ile birlikte bütirik asit mayalanmasını keşfetti. Fremy ile birlikte Traite de Chimie Analytique (Analitik Kimya İncelemesi) [1847-1850] adlı bir eser yayımladı. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELOUSE, PELOUZE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELOR, PELORİA, PELORİTANİ, PELORİZM

Tarih 08 Mayıs 2009

PELOR i. İskorpitgillerden kemikli balık; Hint okyanusunda bulunur. (L)

PELORİ i. (yun. peloros, ucube’den fr. pelorie). Bot. Normal yapısı birbakışımlı olan bir çiçek tacının aktinomorf olması. (Yüksükotu, nevruzotu gibi bitkilerde peloriye rastlanır.) [L]

PELORİA çoğl. i. (yun. k.). Esk. Yun. Zeus Pelorios (dev Zeus) onuruna yapılan Tesalya şenlikleri. (Şölen sırasında efendilerle köleler arasında fark gözetilmezdi.) [L]

PELORİTANİ, italya’da kütle. Sicilya’da, adanın kuzeybatısında, Akdeniz kıyısındaki Calava burnu ile Taormina yakınındaki Sant’Andrea burnu arasında. Billûrlu kayalardan meydana gelen ve kenar kısımları ikinci zaman kalkerleriyle örtülü olan kütle çok vahşî görünüşlüdür; geniş ve düz vadiler üzerinde yüzey şekilleri ansızın yükselir; yamaçlar hemen tamamıyle çıplaktır. (L)

PELORİZM i. (yun. peloros, ucube’den fr. pelorisme). Çiçekleri birbakışımlı olan bazı bitkilerde aktinomorf çiçeklerin belirmesi. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELOR, PELORİA, PELORİTANİ, PELORİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELOPS

Tarih 08 Mayıs 2009

PELOPS. Yun. mit. Peloponnesos’a adını veren kahraman, Frigya kralı Tantalos’un oğlu. Babası onu parçalara bölerek bir ziyafette tanrılara sundu. Zeus Pelops’u diriltti ve Demeter’in yediği omuzunun yerine fudisinden bir omuz verdi; Pelbps Elis’ten Pisa’ya gitti. Burada, kral Oinomaos, kızı Hippodamea ile evlenmek isteyenleri araba yarışına çağırıyor ve yenerek öldürüyordu. Pelops, Poseidondan aldığı bir kanatlı at veya Oinomaos’un arabacısının yardımıyle yarışı kazandı, Hippodameia’nm babasını öldürerek onunla evlendi ve kral oldu. Manisa (Sipylos) dağının bir çukurunda Pelops’un tahtı, Elis Olympia’sındaki Altis adlı kutsal koruda da mezarının bulunduğu söyleniyordu. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELOPS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLİOT (Paul)

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLİOT (Paul), fransız sinoloğu (Paris 1878-ay.y. 1945). Hanoi’de, Uzakdoğu Fransız okulunda cince profesörlüğü yaptı (1901), Orta Asya’da arkeolojik keşiflerle görevlendirildi (1906-1909); VI. ve XI. yy.-dan kalma cince, tibetçe, türkçe, sogdca ve ibranice metinler buldu. College de France’ta profesör (1911) ve Societe Asiatique başkanı (1936) oldu. Başlıca eserleri: Les Grottes de Tuenhuang (Tuenhuang Mağaraları) [1920-1924], Jades Archaiques de la Chine (Çin’de Eski Yeşim Taşları) [1925], La Mission Pelliot en Asie Centrale (Orta Asya’da Pelliot Misyonu) [1924], Les Mongols et la Papaute (Moğollar ve Papalık) [1922-1923]. (L)

Soğdca:
Soğdca Orta Asya’da Soğdların kullandıkları Hint-Avrupa dil ailesine bağlı, İran kökenli antik bir dil.

9′ncu yüzyıla kadar ipek yolu üzerinde konuşulan en önemli dil olmuş olan Soğdca, Soğdların gitgide daha çok Türklerin arasında kalmaları ve Türkçe konuşmaya başlamaları ile önemini kaybetmiş ve hatta sonunda tamamen kaybolmuştur. Türkçe konuşan Soğdlar Türklere karışıp bunların arasında eriyip gitmişlerdir.

Günümüzde bu dilin en son kalıntıları oldukları düşünülen, Afganistanın bazı dağ köylerinde, çok az insan tarafından konuşulan Soğdcaya benzer bir dil vardır. Afganistan ve Tacikistan’ın yüksek yaylalarında Soğd diline yakın bazı diller halen yaşamaktadır. Ancak 10.yy.’dan itibaren Anadolu’ya Türk ve Moğollar’ın önünden gelerek yerleşen Soğd kabilelerinden bazıları dillerini kısmen sürdürmektedirler. Kars, Ankara(Haymana), Adapazarı(Akyazı) Soğdca’nın yaşadığı bilinen son varislerinin yerleşim yerleridir.

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLİOT (Paul) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLİ, PELLİONELLA, PELLİONİA

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLİ dağı veya PİLLİ dağı, Van gölü gündeyinde Güneydoğu Toroslar’ın yüksek bir doruğu; yüksl. 3 060 m. (M)

PELLİONELLA i. Kurtçuk iken kürkleri ve postları kemiren güve. (ilmî adı Vinea pel-lionella. Güvegillerden.) [L]

PELLİONİA i. Guzelyapraklı sürüngen ot. (Isırgangillerden.)
— ANSiKL. Pellionia’mn çiçekleri iki evcikli, yaprakları kısa bir sapın ucunda çifttir. Asya’nın tropikal bölgelerinde yirmi beş kadar türü yetişir. Çinhindi’nde yetişen iki türü limonluklarda sarmaşık gibi yetiştirilir. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLİ, PELLİONELLA, PELLİONİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLİCO (Silvio)

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLİCO (Silvio), italyan yazarı (Saluzzo 1789-Torino 1854). Oldukça sıkı bir din eğitimi gördü, fakat Lyon’da kaldığı sırada akılcı ve liberal fikirlere yöneldi. Milano’ya dönünce Monti ve Foscolo ile ilişki kurdu. Birkaç başarısız trajedi yazdı. Yurtseverlik duygularını işleyen Francesca da Rimini (1815) adlı eseriyle ün kazandı.
Zengin bir ailenin yanında eğitmen oldu. Madam de Stael, Schlegel, Thorvaldsen ve Francesca da Rimini’yi İngilizceye çeviren Byron ile tanıştı. Milano’da çıkan İl Conciliatore gazetesinde romantizm üstüne birkaç makale yazdı. Carbonaro olabilmek için hangi şartları yerine getirmek gerektiğini soran bir mektubu postaya vermek ihtiyatsızlığında bulundu. Bu yüzden tutuklandı ve ölüm cezasına çarptırıldı (1820). 1822′de cezası on beş yıl ağır hapse çevrildi. Bu cezayı Spielberg’teki Brno hapishanesinde çekti. 1830′da aftan yararlandı, Torino’ya yerleşti. Le Mie PrigionVyi (Hapisteki Hayatım) [1832] yayımladı. Hapiste çektiği acıları dile getiren eserde, gençliğindeki hıristiyan inançlarına döndüğünü açıklar. O zamandan sonra liberal hareketler ve yurtseverlik hareketlerine karışmadı. Hayatının son yıllarında, Torino’da marki Barolo’nun yanında kütüphane memuru olarak çalıştı. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLİCO (Silvio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLİCAN, PELLİCİER

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLİCAN. Bk. KURSCNER (Conrad). PELLİCER (Carlos), meksikalı şair (Mexico 1899). özellikle Villa Hermosa’da Venta parkını kurarak önemli müze faaliyetlerinde bulundu. Gerçeküstücülüğün etkisiyle tropikal dünyaya, kolomböncesi efsanelere yöneldi (Colores en el Mar y Otros Poemas [Denizin üstündeki Renkler ve Başka Hikâyeler], 1921; Practica de Vuelo [Uçmağa Çalışmak], 1956; Con Palabras y Fuego [Kelimeler ve Ateşler], 1963). [L]

PELLİCİER veya PELLİSSİER (Guillau-me), fransız rahip ve diplomatı (Manguio 1490′a doğr. Montferrand, Montpellier 1568). Maguelonne piskoposu (1529) idi. François I tarafından önemli görüşmeleri yürütmekle görevlendirildi: Cambrai antlaşması (1529), geleceğin Henri H’sinin Catherine de M6dicis ile evlendirilmesi (1533). Venedik’te elçilik yaptı (1540-1542). Sonra piskoposluğuna döndü. Geniş kültürü, liberalizmi, dünya hayatına bağlılığı, Rabelais’yi koruması, Protestanlara karşı hoşgörülü davranmasıyla örnek bir hümanist din adamıydı

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLİCAN, PELLİCİER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLİA, PELLİBRANCHİATA

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLİA i. Ağaçların üzerinde çok görülen yapraklı ciğeryosunu. (L)

PELLİBRANCHİATA çoğl. i. Arttansolun gaçlı yumuşakçalar grubu; elysia’lar gibi sahici solungacı ve sırt kabarcığı bulunmayan, solunumunu bütün vücut yüzeyini saran kirpiklerle yapan yumuşakçaları kapsar. (Bu küçük grup böylece hem tectibranchiata, hem de nudibranchiata grubundan ayrılır.) [L]

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLİA, PELLİBRANCHİATA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLEW (Edward)

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLEW (Edward), birinci Exmoueth kontu, ingiliz amirali (Dover 1757-Teign-mouth, Devonshire 1833). önce Amerika savaşında, sonra Devrim ve İmparatorluk Fransa’sı ile yapılan savaşlarda yararlık gösterdi. 1816′da Cezayir’e yapılan bir seferi başarıyle yönetti. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLEW (Edward) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLETİER

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLETİER (Bertrand), fransız kimyacı ve eczacısı (Bayonne 1761 – Paris 1797). 1795′-te £cole Polytechnique’te profesör oldu. Fosfor, metal fosfürleri, sabun yapımı v.b. konularda araştırmalar yaptı. (L)
PELLETİER (Pierre Joseph), fransız eczacısı (Paris 1788 – Clichy-la-Garenne, Seine 1842). Bertrand Pelletier’nin oğlu. Paris Yüksek Eczacılık okulunda tabiat tarihi profesörü (1825). önce reçineleri inceledi, 1817′de ipeka kökünden daha sonra «emetin» adiyle tanınan kusturucu maddeyi elde etti. Kolesterol üstündeki çalışmaları, Caventon ile verimli bir işbirîiğin başlangıcı oldu. Onunla birlikte striknin’i (1818), brusin’i (1819), veratrin’i, sevadik asiti ve kinin’i (1820) keşfetti. «Modern tedavinin en büyük keşfi» diye adlandırılan bü son keşfin ardından kinin sülfat’ın yapım usulünü buldu. 1832′de, J. Pelletier afyondan narsein ve tebain elde etti. (L)

PELLETİER (Wilfred), kanadalı orkestra yöneticisi (Montreal 1896). 1914′te Quebec eyaleti Avrupa ödülünü kazanarak Paris’e gitti. Burada İsidore Philipp, Marcel Ro-usseau, Charles Marie Widor ve Camille Bellaigue’den müzik dersi aldı. 1917′de Ne w York Metropolitan operasında yardımcı orkestra yöneticisi, 1932′de de yönetici oldu. özellikle fransız ve italyan eserleri üstünde uzmanlaştı. Ayrıca Metropolitan operasının Montreal, Chicago ve San Fran-cisco’da verdiği açıkhava konserlerini yönetti. (M)

PELLETİER – VOLMeRANGES (Benoit), fransız oyun yazarı (Orleans 1756-Paris 1824). önce aktörlük yaptı, sonra oyunlar yazdı: Le Devoir et la Nature (ödev ve Tabiat) [1797, dram]; Le Mariage du Capucin (Kapüsen’in Evlenmesi) [1798, komedi]; Clemence et JValdemar (1801, dram); Les Freres â l’Epreuve (Kardeşler Sınavda) [1806, komedi]; La Comtesse de Narbonne ou le Fils Vengeur (Narbonne Kontesi veya öç Alan Oğul) [1816, melodram]. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLETİER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLETAN

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLETAN (Camille), fransız siyaset adamı (Paris 1846 • ay.y. 1915). Eugene Pel-letan’m oğlu. La J us tice gazetesinin başyazarı (1880) ve radikal milletvekili (1881-1912) oldu. J. Ferry’nin sömürge siyasetiyle, Boulanger’cilikle mücadele etti. Combes kabinesinde denizcilik bakanı (haziran 1902) oldu; Kiliseye karşı tutumu, deniz kuvvetlerine demokratik bir sistem getirmek ve görenekleri sarsmak isteği, sağ kanadın şiddetli tenkitlerine ve kabinenin düşmesine (ocak 1905) yol açtı. Sosyalistlerle birleşme ve Kilise ile Devletin ayrılması konusunda etken bir rol oynadı. Senatör oldu (1912). Başlıca eserleri: Associations Ouvrieres dans le Passe (Geçmişte İşçi Birlikleri) [1874]; Le Comite Central et la Commune (Merkez Komitesi ve Komün) [1879]. (L)

PELLETAN (Eugene), fransız siyaset adamı (Saint-Palais-sur-Mer 1813 – Paris 1884). La Presse’de Girardin ile beraber çalıştı (1837). Sürekli gelişme teorisini ortaya attı (La Profession de Foi âu XIXe Siecle [XIX. yy. İnanç Bildirisi], 1852). Milletvekili oldu (1863-1870). İmparatorlukla kıyasıya mücadele etti. Tribüne adlı gazetenin başyazarlığını yaptı (1868). Millî Savunma hükümetinde millî eğitim bakanlığına getirildi; milletvekili (1871), Radikal partiden senatör seçildi (1876); daha sonra daimî senatör oldu (1884). Eserleri: Les Droits de l’Homme (insan Hakları) [1888]; La Femme du XJXC Siecle (XIX. yy. Kadını) [1869]; Dieu est-il Mort? (Tanrı öldü mü?) [1883]. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLETAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLERİN,

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLERİN (Jean), fransız şairi (Pontc-harra, İşere 1895 – Le Châtetard 1921). Lirizmle alayı ustaca kaynaştıran şiirlerinin çoğu ölümünden sonra, Le Bouquet tnutile (Gereksiz Demet) [1933] adiyle yayımlandı. Fantezisi okulun başlıca temsilcilerindendir.

PELLERİN (Jean – Victor), fransız yazarı (Paris 1889). Yazdığı birçok tiyatro eseri Gaston Baty tarafından sahneye kondu: T ete de Rechange (Yedek Kafa) [1926]; Cris des Coeurs (Gönül Çığlıkları) [1928]; Terrain Vague (Boş Arsa) [1931]. Ayrıca şiir kitapları yayımladı: Ailleurs (Başka Bir Yerde) [1959]; Miel et Fiel (Bal ve Zehir) [1962]; Pour et Contre (Lehte ve Aleyhte) [1967]. (L)

PELLERİN (Joseph), fransız nümismatı (Marly-le-Roi 1684 – Paris 1782). Sikkeler üstünde incelemeler yaptı ve 32 500 ender parça topladı. Koleksiyonunu Louis XVI’-ya sattı. Recueil des Medailles des Rois, Peuples et V ille s (Kral, Halk ve Şehir Madalyaları Koleksiyonu) [1762-1778] adiı bir eser yazdı. (l)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLERİN, hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLEGRİNO

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLEGRİNO (MONTE), italya’da doruk, Sicilya’da, kuzeyde Palermo ovasına ve Palermc şehrine hâkimdir; yükseklik 606 m. (L)

PELLEGRİNO de’ Pellegrini. Bk. TİBALDl (Pellegrino ve Domenico).

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLEGRİNO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLEGRİNİ

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLEGRİNİ (Domenico), italyan müzik-çisi (XVII. yy.). Gitar virtüözüydü; bu çalgı için bir müzik kitabı yayımladı (1650); ses ve çalgı için parçalar besteledi. (M)

PELLEGRİNİ (Domenico), italyan ressamı (Galilere Veneta 1759 – Roma 1840). Venedik akademisinde L. Gallina’nın öğrencisiydi. Portrede A. Longhi’nin yolunda yürüdü. A. Canova tarafından himaye edilen Pellegrini, Roma’da D. Corri’nin yanında bilgini arttırdı. Birçok yolculuk yaptı: Paris’e, Londra’ya (1792-1803) gitti. Londra’da Fr. Bartolozzi tarafından himaye edildi ve ingiliz portre ressamlarının üslûbunda birçok portre yaptı. Daha sonra Lizbon, Venedik, Napoli ve 1820′den sonra da Roma’ya gitti. (M)

PELLEGRİNİ (Ferdinando), italyan müzikçisi (Napoli 1715′e doğr. – XVIII. yy. sonları). Klavsenciydi. 1750-1760 Arasında Paris ve Londra’da konserler verdi. Klavsen için, 1754-1768 arasında yayımlanan, birçok parça besteledi. (M)

PELLEGRİNİ (Giovanni Antonio), italyan ressamı (Venedik 1675 – ay.y. 1741). Venedik, Paris, Londra. Dresden ve Viyana’da yaşadı. Londra’da (1708-1712) Akademi Yönetim kuruluna katıldı. Dresden’de seçici prensin hizmetinde bulundu. Alegorik resim ve portreler (Augsburg müzesi) yaptı; öbür eserleri: Hamlet’in Annesi (Cenova); Hebe (Roma, San Luca akademisi). [L]

PELLEGRİNİ (Vincenzc), italyan müzikçisi (Pesaro XVI. yy.ın ikinci yarısı – Milano 1636). Milano katedralinde kapella yöneticiliği yaptı (1611-1631). Selefi Giulio Cesare Gabussi’nin bestelerini derledi, daha sonra buna kendi besteleri ile bazı mi-lanolu müzikçilerin eserlerini ekleyerek 4 kitap halinde yayımladı: Pontificalia Amb-rosianae Ecclesiae ad Vesperas. Ayrıca org için on üç şarkı fatte alla francese (1599), dinî eserler: 4 ve 5 sesli sekiz missa (1603), on Magnificat (1613), motetler ve Litaniae Ambrosianae et Romanae adı altında kilise duaları besteledi. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLEGRİNİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLİZZİ (Camillo)

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLİZZİ (Camillo), italyan edebiyatçısı sosyologu (doğ. Collegno 1896). Londra üniversitesinde 1920-1939 arasında ital-ır.ca profesörüydü, 1939-1943 arasında da Messina ve Floransa üniversitelerinde genel terlet doktrini (bu öğretiye sonradan faşizm gretisî adı verildi) dersleri verdi. 1948′de Frransa Üniversitesi Sosyoloji kürsüsüne çeçti. Ayrıca italyan ve ingiliz edebiyatiyle uğraştı. Başlıca eserleri: Le Lettere 1ta-iume del Nostro Secolo (Çağdaş İtalyan E-ftci /atı) [1929]; İl Teatro İnglese (İngiliz ratrosu) [1933]; Una Rivoluzione Manca-Başansız bir Devrim) [1948]; Simbolo e etâ (Sembol ve Toplum) [1950]; La De-crazia e la Politica di Massa (Demokra-re Kitle Siyaseti) [1952]; Discussion sans _ •; landage (Pazarlıksız Tartışma) [1956]; ::al;an Sociology in Our Century (Çağdaş riyam Sosyolojisi ,[1957]. (M)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLİZZİ (Camillo) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLEGRİNİ (Carlos),

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLEGRİNİ (Carlos), arjantinli siyaset adamı (Buenos Aires 1848 – ay.y. 1906). Bir italyan göçmeninin oğlu. Savaş bakanı (1880-1885). senatör (1881), başkan yardımcısı (1886), sonra cumhurbaşkanı oldu.(1890-1892). Maliyeyi sağlamlaştırdı ve Millî bankayı kurdu (1891).

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLEGRİNİ (Carlos), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLEGRİNİ (Carlo)

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLEGRİNİ (Carlo), ingiliz karikatürcüsü (Capua, İtalya 1839 – Londra 1889). Babasının Capua’da toprakları vardı, annesi Medici’lerdendi. Babasından kalan serveti tükettikten senra Garibaldi’nin ordusuna katıldı. Volturno ve Capua’da savaştı. 1864′te İngiltere’ye gitti ve karikatürcülüğe başladı. 1863 Ocağından ölümüne kadar, başta Disraeli’nin olmak üzere, yüzlerce kişinin karikatürünü Vanity Fair’ât «Singe» (daha sonra «Ape») imzasıyla yayımladı.

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLEGRİNİ (Carlo) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLEGRA

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLEGRA i. (lat. pellis, deri ve yun. agra, yakalama > fr. pellagre’dan). Tıp. Derinin açık kısımlarında eritemli döküntüler, sinir ve mide  bağırsak bozukluklarıyle kendini belli eden ve vitaminsizlikten ileri gelen genel hastalık.

— ANSiK. Pellegra özellikle ilkbaharda ortaya çıkar. Yüzde, boyunda ve ellerde kaşıntılı eritemler görülür; eritemli plakalar su keseleriyle kaplanır, sonra kurur; deri pullanıp dökülür. Deri olaylarıyle beraber sindirim bozuklukları (kırmızı dil, aftlı stama-tit, gastrit belirtileri, ishal) ve akıl bozuklukları ortaya çıkar. Hastalık çok zaman müzmin bir gelişme ile ilkbaharda ve yazın artışlar gösterir (güneşle temasın rolü). Tek belirtili şekillerine çok rastlanır. Pellegra PP vitamini veya nikotinik amit yokluğuna bağlı bir hastalıktır; hayvansal protein azlığından ileri gelir. PP vitamini ile tedavi çok etkili sonuçlar verir. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLEGRA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLE (Maurice Cesar Joseph)

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLE (Maurice Cesar Joseph), fransız generali (Douai 1863-Toulon 1924). Ecoie Polytechnique’in topçu bölümünü bitirdi. Berlin’de askerî ataşelik yaptı (1911). İdarî işler âmiri (1914) ve Joffre’un yanında yardımcı general (1915) oldu. 1917′de 15. kolorduya komuta etti. 1918 Martındaki alman saldırısında düşmana Oise yolunu kapayarak yararlık gösterdi. Savaştan sonra, Çekoslovakya’ya gönderilen fransız askerî kuruluna başkanlık etti (1919) ve İstanbul’da Fransa Yüksek komiserliği yaptı (1920). 23 Nisan 1923′te başlayan Lozan konferansının ikinci devresine fransız delegesi olarak katıldı. (L)

Pelleas et Melisande, beş perde ve on üç tabloluk müzikli dram. Librettosu Maeter-linck’in bir eserinden alınan bu dramı Debussy besteledi. İlk defa Messager yönetiminde Mary Garden, Jean Perier, H. Duf-rane ve F. Vieuille’ün katılmasıyle Opera Comiqu,e’te temsil edildi. Orta yaşlı senyör Golaud, zarif Melisande ile evlenir. Üvey kardeşi Pelleas genç kadına âşık olur. Kuşkulanan Golaud, kıskançlıktan Pelleas’ı öldürürken Melisande’m da ölümüne sebep olur. Olayın üstü kapalı bir biçimde gelişmesi, karşılıklı recitativo biçimindeki dramatik şarkının sürekli olarak duyulması, tek ve toplu söylenen şarkı bulunmayışı, senfonik unsurun silinmesi, orkestrada leitmotiv’in ve beş tonlu gamın kullanılması bu müzikli eserin başlıca özellikleridir. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLE (Maurice Cesar Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLAN (Alfred)

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLAN (Alfred), kanadalı ressam (Quebec 1905). önceleri gerçekçiydi sonra gitgide kübizme ve gerçeküstücülüğe yöneldi. Montreal’e yerleşti, tiyatro dekorları ve döşemecilik maketleri yaptı. Parçalı şekillerin ve parlak renklerin bir fışkırması olatak nitelenen eserleri Quebec Eyalet müzesi, Ottavva Millî galerisi ve Paris Art Moderne müzesi koleksiyonlarında yer alır. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLAN (Alfred) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELL A, PELLA, PELLAEA

Tarih 08 Mayıs 2009

PELL A i. (isp. k.). Metalürji Yapısında, ağırlığının üçte ikisi kadar civa bulunan gümüş malgaması. (L)

PELLA. Esk. coğ. Filistin’de (Peraia) şehir, M.ö. IV. yy.a doğru Petra yakınında kuruldu. Kudüslü hıristiyanlar M.ö. 70 kuşatmasından kısa süre önce buraya sığındılar. (L)

PELLA. Esk. coğ. Makedonya’da şehir, Emathia’da, M.ö. yaklaşık olarak 400′-den 168′e kadar Makedonya krallığının başkentiydi; senra bir roma kolonisi haline geldi. Birkaç yıkıntı. (L)

PELLA, Yunanistan’da il, Makedonya’da; 133 100 nüf. Merkezi Edessa. (L)

PELLAEA i. Orta ve Güney Amerika’da kuıak bölgelerde yetişen eğreltiotu. Birçok türü (Pellaea falcata, P. viridis, P. rotun-difolia) süs bitkisi olarak bahçelerde yetiştirilir. (Eğreltiotugillerden.) [L]

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELL A, PELLA, PELLAEA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELL (John)

Tarih 08 Mayıs 2009

PELL (John), ingiliz matematikçisi (Southwick, Sussex 1611 – Londra 1685). Cambridge üniversitesine bağlı Trinity kolejinde okudu. 1630′da buradan mezun oldu. 1643-1646 Arasında Amsterdam’da, 1646-1652 arasında da Breda’da matematik öğretmenliği yaptı. 1654-1658 Arasında Oliver Cromwell’in temsilcisi olarak İsviçre’nin Protestan kantonlarında bulundu. Daha sonra İngiliz kilisesinde görev aldı: 1661′de Fobbing’de, Essex bölge papazı, 1663′te de yine Essex’te Laindon papazı oldu. Bu iki görevi de ölümüne kadar sürdürdü.

Pell özellikle İngiltere’de (bölme) işaretini ortaya atmakla ve Pell denklemini (x2 — Dy2 = 1; burada D, kare olmayan herhangi bir integral’dir) kurmakla tanındı. Thomas Branker, Rhonius’un, bu denklemin yer aldığı, Algebra adlı eserini çevirmişti; bu tercümenin düzeltilmiş baskısını PelJ yayımladığı için (1668) denkleme onun adı verildi. Pell ayrıca matematik ve astronomi konularında da birçok eser yayımladı. Matematik alanındaki incelemelerinin elyazması metinleri British museum’dadır.

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELL (John) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELİT

Tarih 08 Mayıs 2009

PELİT i. (yun. pelos, kil’den fr. pelite). Çok küçük taneli (çapı birkaç mikron) kırıntılı tortul kaya. (Organik çamur veya balçıktan meydana gelene tutturulmamış pelit denir; ayrıca tutturulmuş pelit veya asıl pelit de vardır. Bazı pelitler glokonilidir.) [L]

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELISSİER (Aimable Jean Jacques)

Tarih 08 Mayıs 2009

PELISSİER (Aimable Jean Jacques), Malakoff dükü, Fransa mareşali (Maromme 1794 – Cezayir 1864). 1815′te Ren ordusunda ilk defa savaşa katıldıktan sonra Cezayir’de hizmet gördü. Birinci Kabiliye sefer t ne kumanda etti. Bu seferde 1852′de Laghouat’yı zaptetti. Kırım savaşında I. Kolordu kumandanıydı. Mayıs 1855′te Canrobert’in yerine Kırım’daki fransız ordusunun başına geçti ve Malakoff tabyasını ele geçirmek başarısını gösterdi. Bu başarı, mareşalliğe yükselmesini ve dük unvanını almasını sağladı. 1858′de Londra büyükelçisi oldu. 1860′-ta Cezayir valiliğine tayin edildi, ölünceye kadar bu görevde kaldı. —Kardeşi PHiLiPPE (Vouges, Cöte-d’Or 1812-Paris 1887). 1861′de general oldu ve Paris kuşatmasında kuzey bölge topçusuna kumanda etti. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELISSİER (Aimable Jean Jacques) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELİNDABA, PELİON

Tarih 08 Mayıs 2009

PELİNDABA, Güney Afrika’da (Transvaal) yer, Pretoria yakınında, 1965′te hizmete giren nükleer reaktör. (L)

PELİON, yun. Peleion, yaygın şekliyle Pilio, Yunanistan’da kütle, Tesalya’nın güneydoğusunda, Volos körfeziyie Ege denizi arasında; 1 651 m. Doruklarından birinde Eskiçağda Zeus Akraios tapınağı vardı; altındaki mağara mitolojiye göre Kheiron’un inidir. Devler tanrılara karşı giriştikleri savaşta Olympos’a tırmanabilmek için Pelion’un üstüne Ossa’yı yerleştirdiler. Kentauroslar burada oturdu. Thetis ve Peleus burada evlendi ve Argonautlar buradan yola çıktılar. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELİNDABA, PELİON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELİKÜL, PELETİYERİN

Tarih 08 Mayıs 2009

PELETİYERİN i. (fr. pelletierine). Eczc. Tanret tarafından nar ağacının (Punica gra-natum) kök kabuğundan saf olarak elde edilen alkaloit.

— ANSİKL. Eczc. Peletiyerin sülfat, peletiyerin ve izopeletiyerin sülfatlarının karışımı.
anaları tarafından yarı sindirilmiş hazır besinlerle beslenir. (L)

PELİKÜL i. (fr. pellicule). Bk. FİLİM. PELİN i. Çok acı ve keskin kokulu otsu bitki; boş topraklarda, kumsallarda, kayalıklarda tabiî olarak yetişir; ayrıca bahçelerde ve saksılarda yetiştirilir, büyük pelin (Artemisia absinthum) ve küçük pelin (A. pontica) diye iki türü vardır. (Bileşikgillerden.) [M]

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELİKÜL, PELETİYERİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELETIER

Tarih 08 Mayıs 2009

PELETİER (Jacques), fransız bilgini ve yazarı (Le Mans 1517 – Paris 1582). Mans piskoposu, Rene du Bellay’in sekreteriydi. Sonra Bayeux kolejinin yöneticiliğine getirildi, tıp okudu, hekimlik yaptı, öldüğünde Mans kolejinin yöneticisiydi. Dialogue de l’OrtograpHe’ta (İmlâ Diyalogu) fransız imlâsını fonetik imlâ olarak yenileştirmeğe çalıştı. Art Poctigue d’Horace’ı (Horatius’-un Şiir Sanatı) [1545] manzum olarak Fransızcaya çevirdi. Bunu Art Poetiçue Français (Fransız Şiir Sanatı) [1555] adlı eseri takip etti. Kolay anlaşılır bir şairdi, fakat fazla incelik taraf lısıydı. Yayımladığı eserler: Les Oeuvres Poetiçues (Şiirler) [1547] ince bir tabiat duygusuyle ilgi çeker; VAmour des Amours (Sevgilerin Sevgisi) [1555] ve devamı olan UUranie (Petrarca tarzı şiirlerle bilimsel şiirlerin karışımı); La Savoie (1572); Les Louanges (övgüler) [1581] ve matematik kitapları. 1547′de dü Bellay ve Ronsard ile tanıştı. Ronsard, önce G. Des Autels’e ayırdığı yeri J. Peletier’ye vererek, onu Pl&ade topluluğuna aldı (1555). [L]

Jacques Peletier (French poet)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELETIER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELESENK

Tarih 08 Mayıs 2009

PELESENK i. (ar. belesân’dan). Dalbergia*nın Amerika’da yetişen çeşitli türlerinden elde edilen değerli kereste. (Bk. ANSiKL.) |] Türlü bitkilerden çıkarılan kokulu reçine.

— DEY. (Bir şeyi) Diline pelesenk etmek, o şeyi sık sık söylemek.

— ANSiKL. Pelesenk’leı genel olarak brezilya pelesengi ve Honduras pelesengi diye ikiye ayrılır. Birincisi, Dalbergia nigra, D. Cubilquitzensis, D. Spruceana gibi türlerden elde edilir. Değişik renklerde (kahverengi, mor veya esmer, hattâ vişne çürüğü), ağır, sert, kaplamacılıkta çok makbul sayılan, mobilya, fırça, bıçak sapı yapımında ve tornacılıkta kullanılan bir kerestedir. Mobilyacılıkta XVIII. yy.dan itibaren kullanılmağa başlandı ve XIX. yy.ın bronz işlemeli mobilyalarında moda haline geldi. Honduras pelesengi, diğer adiyle rosewood Honduras veya nagaed wood (A.B.D.) D. Stewensonii’ûtn elde edilir. Oldukça kaba, fakat işlenince güzelleşen bir kerestedir; mobilyacılıkta ve lavtacılıkta kullanılır; ama ihracatı öbürüne göre çok düşüktür. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELESENK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELERİN DE MARİCOURT

Tarih 08 Mayıs 2009

PELERİN DE MARİCOURT (Pierre EE), fransız filozofu (XIII. yy.da Maricourt’da doğdu). Paris’te Roger Baccn’un hocasıydı. Mıknatıs konusunda önemli bir mektubu (Epistola de Magnete) vardır. Sigu de Fousancourt adında birine yazdığı ve ilk olarak 1558′de yayımlanan bu mektupta, magnetizmanın ve deneysel metodun temellerini atar. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELERİN DE MARİCOURT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELERİN

Tarih 08 Mayıs 2009

PELERİN i. (fr. pelerine’ten). Omuzlardan aşağıya doğru inen, geniş, kolsuz ve çoğunlukla kapüşonlu bir çeşit giyecek, üstlük: Ama bana da İSİ ermin’in resmin-deki gibi kukuletalı bir pelerin giydireceksiniz (Kemal Tahir). Çarşaflarının etekleri dar, pelerinleri kısa, inik peçeleri inceydi (H. E. Adıvar).

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELERİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Ansiklopedi Başlıklar

Tarih 07 Mayıs 2009

İyibilen Ansiklopedisi iyi bilen yazarları tarafından çeşitli güvenilir kaynaklardan derlenerek hazırlanmaktadır. Özgür, bağımsız, ücretsiz, bir web ansiklopedisidir.  Sürekli büyümekte yeni bilgiler, resim, video ve haritalar eklenmektedir. Lütfen telif hakları ve genel ahlak kurallarına aykırı bir durum gördüğünüzde bizimle irtibata geçiniz.

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Ansiklopedi Başlıklar hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELENG

Tarih 07 Mayıs 2009

PELENG i. (fars. k.). Esk. Kaplan. || Peleng âheng, kaplan gibi.

♦ Pelengâne zf. Esk. Kaplan gibi: Sığmamış sadr-ı pelengânene kalb-i şirin i Yetmemiş kudretine şöhret-i âlem-gırin (Tevfik Fikret).

♦ Pelengî sıf. Esk. Çizgili ve benekli (şey). (M)

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELENG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELEMİR

Tarih 07 Mayıs 2009

PELEMİR i. Tarlalarda yetişen, sarı, beyaz, mavi veya mor çiçekli büyük bitki. (İlmî adı Cephalaria syriaca. Tarakotugillerden.)

— ANSiKL. Pelemir’ler bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilir; dayanıklı bir bitki olduğundan, bahçenin, devamlı bakım istemeyen köşelerine dikilir. (E)

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELEMİR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELEMANS (Willem)

Tarih 07 Mayıs 2009

PELEMANS (Willem), belçikalı besteci (Anvers 1901). Lirik eserler (Le Petit Soldat de Plomb [Küçük Kurşun Asker], 1945; Le Combat de la Vierge et du Diahle [Bakire İle Şeytan'ın Çatışması], 1949; De Mannen van Smeerop, 1963), bir bale, yedi senfoni, iki piyano konçertosu (1945, 1950), bir keman konçertosu (1945), bir oratoryo (1929), oda müziği, on altı piyano sonatı besteledi. (E)

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELEMANS (Willem) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELEİA, PELEİAS, Pelekamon

Tarih 07 Mayıs 2009

PELEİA. Esk. coğ. Anadolu’da (Karia bölgesi) şehir. Eski yazarların verdikleri bilgilere göre, M.ö. 452-451 ve M.ö. 428-427 yılları arasında Attike – Delos Deniz birliği listelerinde adı geçtiğinden, bu birliğe üye olduğu kabul edilir. Paton ve Myres, Bodrum (HalikarnaSsos) şehrinin kuzeybatısında Türkmen dağı üzerinde yer alan küçük bir Lelegler (Leleges) yerleşmesinin yakınındaki Pelen adını taşıyan yeri eski Peleia olarak kabul ederler. (M)

PELEİAS’LAR çoğl. i. (yun. k.). Dodone’de Zeus kehanet yerindeki rahibelere verilen ad. (L)

Pelekamon (Maltepe) savaşı, bizans imparatoru Andronikos III Palaiologos ile Orhan Beyin kuvvetleri arasında yapılan (mayıs 1329) savaş. Andronikos, Orhan Gazi tarafından kuşatılan İznik (Nikaia) şehrini kurtarmak için Pelekamon’a gelerek, Orhan Bey’in kardeşi Pazarlu Bey kumandasındaki türk kuvvetleriyle savaştı; fakat yenilerek İstanbul’a döndü. Bizans ordusu paniğe kapılarak bozuldu; birçok rum soylusu öldü. (M)

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELEİA, PELEİAS, Pelekamon hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELEE dağı

Tarih 07 Mayıs 2009

PELEE dağı, Martinik’te volkanik doruk, adanın kuzey ucunda; 1 397 m. Pelee dağı 1792′de ve 1851-1852 yılları arasında birkaç defa püskürdü, nisan 1902′de yeniden canlandı ve 8 mayısta toprak üzerinde yuvarlanarak giden «kızgın bir bulut» Saint Piere’i yıktı. Hemen hemen katı haldeki lavların birikmesiyle doruk üzerinde meydana gelen sivri çıkıntılı kubbede kısa süre sonra çöktü. 1929-1932 Arası tekrar patlayan yanardağ gene kızgın bulutlar çıkardı ve eski doruktan 100 m kadar yüksek bir kubbe meydana geldi. Saint-Vincent kükürt ocağı ile Orta Amerika’daki bazı yanardağlarda da aynı zamanda püskürmeler kaydedildi.

— Jeolojik. Pelee tipi yanardağ püskürmesi, hemen hemen katı halde bulunan ve hızla katılaşma özelliği gösteren lavın yer kabuğu içine sokulmasıyle nitelenen, lav yığınları ve şiddetli patlamalarla kızgın bulutlar oluşturan yanardağ püskürme tiplerinden biri. (Buharlar saydamsız ve koyu renklidir; volkan aygıtında kratersiz bir lav yığını vardır; bazen, Pelee dağında olduğu gibi, sivri bir lav doruğu da oluşur.) [L]

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELEE dağı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELE

Tarih 07 Mayıs 2009

PELE i. (fars. k.). Esk. Terazi kefesi. || Merdiven basamağı. || Çark dişi. (M)

PELE (Edson AranteS do nasçimento,demir)

PELE A i. Güney afrika antilobu. (Keçi antilop veya kaya antilobu da denen Pelea capreolus [Boer'ler rehbok derler] dağ keçisine benzeyen bir antiloptur; kılları boz ve yün gibi yumuşak, kulakları iridir. Dağlık bölgelerde yaşar.) [L]

PELECANOIDES i. Siyah ve beyaz tüylü, tıknaz gövdeli küçük dalgıç kuşu; güney denizlerinde yaşar. (Pelecanoides’ler kanatlan zayıf olduğu için az uçar, fakat kolayca suya dalabilir. Fırtınakuşları takımının pelecanoididae familyasından.) [L]

PELECiNUS i. Zoolv Tropikal Amerika’da yaşayan çok uzun karınlı ichneumon. (Zarkanatlıların ichneumonidae familyasından.) [E]

PELECYPHORA i. Mamillaria’ya yakın kaktüs cinsi. (Meksika asıllı Pelecyphora aselliphormis limonluklarda süs bitkisi olarak yetiştirilir.) [E]

PELECYPODA çoğl. i. BAŞSIZLAR, IKl-ÇENETLİLER veya YASSISOLUNGAÇLILAR da denen yumuşakçalar sınıfı. (E)

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELCL (Frantişek Martin)

Tarih 07 Mayıs 2009

PELCL (Frantişek Martin), bohemyalı tarihçi ve filolog (Ruchnov 1734 – Prag 1801). 1792′de Prag üniversitesinde çek dili ve edebiyatı profesörüydü. XVIII. yy.ın en önemli bohemyalı tarihçiler indendir. Kurzgefasste Geschichte der Böhmen (özetlenmiş Bohemya Tarihi) [1774] adlı eseri, Pa-lacky’ye kadar bohemya tarihi üstüne en iyi eser olarak kaldı. Karel IV (1783-1784) ve Venceslav (1788-1790) üstüne monografiler de yayımladı. J. Dobrovsky ile birlikte Scriptores Rerum Bohemicarum (Bohemya Krallığı Yazarları) [1783-1784] adlı tarihî kaynaklarla ilgili eserin yayımlanmasında çalıştı. Ayrıca, 1457-1798 arasında çıkan çekçe kitapların bir katalogunu ve Dobrovsky ile birlikte Bohemya Dili GramerVm (1795) hazırladı. (M)

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELCL (Frantişek Martin) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELAYO

Tarih 07 Mayıs 2009

PELAYO I (öl. Cangas 737), Asturia kralı. Asturia’ya sığınan Vizigotlar tarafından kral Seçildi, Covadonga’da Arapları yendi (718). Bu olay, «Reconquista»nın (yeniden fetih) başlangıcı sayılır. Birçok ispanyol yazarı, özellikle Lope de Vega (El Ultimo Goto [Sonuncu Got]) ve G. M. de Jovel-lanos, Pelayo’nun zaferi üstüne eserler verdiler. (L)

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELAYO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELAT

Tarih 07 Mayıs 2009

PELAT dağı, Fransa’da Güney Alpleri’nde (Basses-Alpes idare bölgesi) doruk, Allos geçiti ile Cayolle geçiti arasında; 3 053 m. (L)

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELAVICINO veya PALLAVICINO

Tarih 07 Mayıs 2009

PELAVICINO veya PALLAVICINO

(Oberto, — markisi), italyan savaş adamı (Piacenza – öl. Gisalecchio, Pontremoli 1269). 1236′da Piacenza’dan sürgün edildi, Lunigiana’ya imparator naibi tayin edildi, kendine bağlı bir ordu meydana getirdi ve Cremona’da başhâkim (1250), sonra Del-la Torre ile birlikte Milano ortak senyörü (1260) oldu. Ele geçirdiği birçok şehri ölümünden önce kaybetti. (L)

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELAVICINO veya PALLAVICINO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELASGİOTİS, PELASGOS

Tarih 07 Mayıs 2009

PELASGİOTİS. Esk. coğ. Tesalya’da bölge, Peneios vadisinin güneyinde. (M) PELASGOS. Yun. mit. PelaSgos’lara adını veren kahraman. Arkadia’lılara göre Zeus ile Niobe’nin, Argos’lulara göre de Triopas ile Soisis’in oğlu. (L)

PELASGOS’LAR yun. Pelasgoi. Esk. coğ. Eskiçağ insanlarına göre, Yunanistan’da ve komşu ülkelerde (Karia, Girit, Sicilya, Güney İtalya, Etruria) Yunanlıların gelmesinden önce yaşayan ilkel halk. Terim uzun süre Yunanlılardan önceki halkları ve Ho-meros’tan önceki Yunan medeniyetini belirtmek için kullanıldı. Aslında Pelasgos’-ların, özellikle Tesalya’nın bir kısmında yaşayan halk olduğu sanılır.

— Leng. Pelasgos dili. Bazı çağdaş dilbilimciler (Georgiev, van VVindekens, Carnoy) tarafından, Ege bölgesinde helen devrinden önce konuşulan bir dile verilen isim. Yunanca’ya alt tabaka dili görevi yapan bu dil, yer isimlerinde ve mitolojideki özel isimlerde birçok iz bıraktı. (Pelasgoi, ön-hint-avrupa dili olarak kabul edilir; bu dil ile kelt ve italik dillerden önce konuşulan diller arasında bağlantı kurulmağa çalışıldı, özellikle özel, isimlerin etmoloji yorumlarına baş vuran bu sistem çok tartışılmıştır.) [L]

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELASGİOTİS, PELASGOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELARGONİK

Tarih 07 Mayıs 2009

PELARGONİK sıf. (fr. pelargonigue). Kim. Pelargonium roseum’un yapraklarında bulunan, CH3 (CH2)7C02H formülündeki bir yağ asidi için kullanılır. Eşanh NORMAL NONîLÎK, NONANOYİK.

— ANSiKL. Pelargonik asit, hint yağının damıtma ürünü olan undesilenik asidin sodyum hidroksitle eritilmesinden veya oleik asidin permanganatla yükseltgenmesinden elde edilir.

Pelargonik asit 254° C’ta kaynar; 12,5° C’ta ergir ve billûrlaşabilir. Etil esteri, iyi cins konyaklara koku vermekte kullanılan ve 227° C’ta kaynayan bir sıvıdır. (L)

PELASGİA. Eski coğrafya. Kıta Yunanistanı’nın, Peloponneso’un ve Midilli adasının ilk adı; bu bölgelerde Pelasgoslar yaşardı. (L)

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELARGONİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PEKKANEN (Toivo)

Tarih 07 Mayıs 2009

PEKKANEN (Toivo), fince yazan finlandiyalı yazar (Kotka 1902-Kopenhag 1957). Metalürji işçisiydi; 1927′de roman yazmağa başladı ve 1932′de yayımladığı sosyal bir romanla ün kazandı: Tehtaan Varjossa (Fabrika Gölgesinde). O zamandan bu yana yazdıkları arasında Chmisten Kevat (Baharda İnsanlar) [1935], bir işçi grevinin romanı o-lan Muşta Hurmio (Finlandiya’nın Kıyılarında) [1938] anılmağa değer. (L)

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEKKANEN (Toivo) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PEKİT, PEKİTME, PEKİTMEK

Tarih 07 Mayıs 2009

PEKİT i. (pekitmek’teri). Heyk. Ayrı bir parçayı gerek sürekli olarak, gerek heykel yerine yerleştirilinceye kadar desteklemek İçin bir eserde bırakılan mermer veya taş çıkıntısı. (M)

PEKİTME i. (pekitmekten pekit-me). Sağlamlaştırma, kuvvetlendirme.

— Mim. Pekitme ayağı, payanda, destek, dayak.(M)

PEKİTMEK geçi. f. (esk. türk. bekitmekten). Sağlamlaştırmak, kuvvetlendirmek, sertleştirmek. Esk. Tekit etmek. (M)

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEKİT, PEKİTME, PEKİTMEK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PEKİŞMEK, PEKİŞTİRME,

Tarih 07 Mayıs 2009

PEKİŞMEK geçz. f. (esk. türk. bekişmek’ten). Sert ve katı hale gelmek, sertleşmek, sağlamlaşmak. |j Sıkışmak, tıkanmak.

Pekiştirmek geçi. f. Katılaştırmak, sertleştirmek. j| Sağlamlaştırmak. Esk. Tahkim etmek. (M)

PEKİŞTİRME i. (pekiştirmek’ten pekiştirme). Sağlamlaştırma, sertleştirme. |J Sıkıştırma, tıkama.

— Bayınd. Bk. ANS1KL.

— Dil bil. Pekiştirme ünlüsü, pekiştirmeli kelimelerde anlamı kuvvetlendirmek için ortaya çıkan ünlü. (Güp-e-gündüz örneğindeki e ünlüsü gibi.)

— ANSıKL. Bayınd. Ağırlık barajlarım, zemine derinlemesine gömülmüş Ön gerilmeli gergilerle pekiştirme tekniği, ilk defa Che-urfas barajında Andre Coyne tarafından uygulandı. Bu gergiler, barajda ve temel kayasında açılmış bir delik içine yerleştirilen, çok dayanıklı paralel çelik tellerden meydana gelmiştir. Gergiler, önce kaya içine enjekte edilen bir şerbetin donmasıyle kayaya bağlanır, sonra barajın tepe tacına dayanan hidrolik krikolarla gerilir. Daha sonra, kablonun başı tutturulur ve kablonun geçtiği delik katılaşan bir şerbetle doldurularak blokaj gerçekleştirilir. Korsika’daki Tol-la barajı gibi, önce çok ince olarak yapılan bazı kemer barajlar, sonradan mansap tarafından inşa edilen kalın bir kemerle pekiştirilmiştir. (ML)

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEKİŞMEK, PEKİŞTİRME, hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Sonraki sayfa »