Reader’s Digest

Tarih 25 Haziran 2009

Reader’s Digest, 1922′de New York yakı­nındaki Pleasantville’de De Witte-Lila Bell Wallace çifti tarafından kurulmuş amerikan yayım ortaklığı.

Dünya basınında çıkan ma­kalelerin özetlenmiş derlemelerini yayımla­yan, Reader’s Digest adında aylık bir der­gisi vardır. 1929′da bu derginin tirajı 109 000′di ve yalnız Amerika’da satılıyordu. 1939′da ingiltere’de, 1940′ta ise İspanya ve Por­tekiz’de de satılmağa başlandı. 1945′ten son­ra, A.B.D.’de 11 milyon basılan Reader’s Digest’ın yabancı ülkelerdeki çeşitli baskı­larının sayısı otuz bire çıktı ve bu baskı­ların toplam tirajı 7 500 000′e yükseldi. Bun­ların arasında en önemlisi, 1947′den beri çı­kan fransızca Selection’dur. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Reader’s Digest hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAZ

Tarih 24 Haziran 2009

RAZ i. (fars. râz). Esk. Sır, gizli tutulan şey: Rükûd-ı sayede açtıkça raz-ı çeşmi-i kamer // Havuzlarında açar deste deste nilü­fer (Ahmed Hâşim).

Kalsın o dîdelerdeki raz-ı emel nihan // Gönlüm diler ki ruh-ı leydi anlaşılmasın (Tevfik Fikret), // Raz-âmiz, esrarlı. || Raz-aşina, bir sırrı bilen. || Raz-ban, sırdaş. || Raz-dan, sırra ortak, dost: Ey şair-i raz-dan-ı mülhem // Ben ra­zına olmasam da mahrem (M. Â. Ersoy).
Raz-dar sır tutan. || Raz-puş, sır gizleyen. || Raz-ı derun, içteki sır. || Raz-ı nihan, saklanmış sır. || ifşa-yı raz, sırrı açığa vur­ma. | Keşf-i raz, sırrı anlama. | Ketm-i raz, sırrı saklama.

— Tasav. Gönülde gizli tutulan düşünce.
— ANSİKL. Tasav. Tasavvuf inançlarına göre Tanrı, insan gönlünde nur (ışık) olarak ortaya çıkar. Kendini Tanrı’ya adayan, onun dışında bir varlık tanımayan kimse bu nur ile görür, başkaları için raz (gizli) olan ne varsa onda açıklık ve seçiklik kazanır. Tanrı sırrına eren, onun nuruyle dolan bir gönül için gizlilik görünüştedir. İçinde bulu­nulan evren, gönül gözüyle göremeyen, yal­nız görünüşle yetinen için raz ülkesidir.

Tan­rı nuruyle bakan kimse için böyle bir du­rum yoktur. Bazı mutasavvıflar, razın, âlemi kaplayan bir perde olduğunu ileri su­retler. Onlara göre veliler (ermişler) bu perdeyi (razı) kaldıranlardır. Âlem, raz (giz­lilik) ile doludur. «İrfan» denen gönül bil­gisini kazananlar bu razîarı derece derece kavrar, sonra, insan için büyük sır (raz) olan Tanrı’ya ulaşırlar. Bazı mutasavvıflar da Kur’an’ın raz perdeleriyle örtülü oldu­ğunu, ondaki kelimelerin birer sembol ni­teliği taşıdığını, hakikatin gizli kaldığını söylerler.

Bunlara göre razın kavranması, insanın bir bütünlük içinde kendisini Tan­rı’ya vermesine, madde dünyasından, duyu­lur varlıklardan yüz çevirmesine bağlıdır. İslâm edebiyatında razla ilgili birçok eser yazıldı, yorumlar yapıldı. Bunlar arasında en önemlisi Mahmud Selüsterî’nin Gülşen-i Raz (Sırrın Gül Bahçesi) adlı eseridir. (M)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAWLİNSON OF TRENT

Tarih 24 Haziran 2009

RAWLİNSON OF TRENT (Henry SEY-MOUR, — baronu), ingiliz generali (Knoyle 1864-Delhi 1925).

Birmanya (1886), Mısır (1898) ve Boer (1899) savaşlarına katıldı. 1910′dan 1914′e kadar Kurmay okulunu yönetti. 1916-1918 arasında IV. İngiliz ordu­sunun kumandanlığını yaptı. Bu arada Plumer’den sonra kısa bir süre (1917′de) II. Ordunun başına geçti. Müttefik Yüksek Harp konseyi ingiliz temsilciliğine getirildi.
Ağustos 1918′de Foch’un yaptığı karşı sal­dırılar sırasında önemli bir rol oynadı. Arhangelsk ve Murmansk’a görevle gittikten sonra, Hindistan ordusu başkumandanlığı­na getirildi (1920-1925). [L]

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAWLİNSON OF TRENT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAVALPİNDİ

Tarih 24 Haziran 2009

RAVALPİNDİ Batı Pakistan’da (Pencap) şehir, Himalaya dağeteğinde İndus’un doğusunda; 404 300 nüf.

Pakistan ordu­sunun genel karargâh merkezi olan Raval-pindi, İndus ovasını Himalaya’ya bağlayan karayollarını ve kervan yollarını kontrol altında tutan çok önemli bir askerî şehir­dir. Sanayi büyük ölçüde gelişmektedir: demir-çelik fabrikası, makine yapımı, elektrik malzemesi, dokuma sanayii. Attok ile Cihlam bölgesini Ravalpindi’ye bağlayan pet­rol boruları, kimya sanayiinin kalkınmasını destekleyen bir petrol rafinerisini besler. Şehrin Keşmir ile ticareti canlıdır. Hava­alanı yakınında eski Taksila’nın yıkıntı­ları.

— Tar. Sikhî birlikleri, 1849′da Gucerat sa­vaşından sonra burada teslim oldu. Afga­nistan’ın bağımsızlık antlaşmasını İngiliz­ler 1919′da burada imzaladılar. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVALPİNDİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAUMA

Tarih 24 Haziran 2009

RAUMA, Finlandiya’da (Turku-Pori ili) li­man şehri, Botten körfezi kıyısında, Turku’nun kuzeybatısında; 21 200 nüf.

Orta­çağdan beri önemli bir kereste ticareti mer­kezi olan şehir, eski sokaklarını birkaç anıtı ve dantelcilik geleneklerini muhafaza eder. Metalürji. Kereste, kâğıt ve deri sa­nayii. Plastik madde fabrikası. Cephane fabrikası. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAUMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RATİB

Tarih 24 Haziran 2009

RATİB sıf. (ar. rutübet’ten rattb). Esk. Islak, nemli: Yolun likayi ratıbinde, muhteriz dolaşır (Tevfik Fikret). || Taze, yeşil. (M)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATİB hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RATIP veya RATİP veya RATIB

Tarih 24 Haziran 2009

RATIP veya RATİP veya RATIB sıf. (ar. rutübet’ten râtıb).
Esk. Rutubetli, nemli: Açık pencereden süzülen gecenin ratip ha­vasını duymak için başını duvara dayadı (H. Z. Uşaklıgil).

— Dil bil. Kelime Osmanlıca’da yapılmıştır. (M)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATIP veya RATİP veya RATIB hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RATEAU (Aguste)

Tarih 24 Haziran 2009

RATEAU (Aguste), fransız mühendisi (Royan 1863-Neuilly-sur-Seine 1930). Akışkanla­rın (hava, su, buhar) motris gücü ve bu akışkanların itme gücünden yararlanan, «turbo-makine» adını verdiği makinelerle ilgi­lendi.

Çalışmalarının tümünü Traite des Turbomachines (Turbo – makineler Üstüne inceleme) [1898-1900] adlı eserinde topladı. 1900′den itibaren buhar türbinlerinin çalış­masını inceleyerek, buharın tam genleşme­sini sağlayacak bir boru profili ortaya attı. 1901′de, kendi adını taşıyan çok hücreli etki türbinini keşfetti.
Ayrıca, kademeli çarklı bir çeşit türbokompresör, yüksek debili sant­rifüj tulumbalar, maden ocaklarının hava­landırılması için özel vantilatörler yaptı. Türbinlerin küçük basınç düşmeleriyle çalışabilmesi özelliğine dayanarak, bir fabrika­daki bütün makinelerin egzos dumanlarını bir akümülatörde toplamayı ve bu artık enerjiyle «karmaşık türbin» denen düşük ba­sınç türbinlerini çalıştırmayı düşündü; böy­lece özellikle maden işletmelerinde büyük bir tasarruf sağladı.

Sayısız buluşları ara­sında özellikle bir türbokompresör çok önemlidir; uçak motorunun egzos gazlarıyle çalışan cihaz motora basınçlı hava basar ve böylece yükseltide hava basıncının azalması sonucu motor gücünün düşmesini ön­ler. Bu yeni teknik ilk defa Birinci Dünya savaşında uygulandı; sonra, özellikle deniz­cilikte itme ve demiryollarında çekme gü­cü veren içten yanmalı motorlarda kulla­nıldı. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATEAU (Aguste) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RASTLAŞMA veya RASLAŞMA

Tarih 23 Haziran 2009

RASTLAŞMA veya RASLAŞMA i. (rast­laşmak veya raslaşmak’tan rastlaş-ma ve­ya raslaş-ma).

Rastlaşmak eylemi. || Birbi­rine tesadüf etme. || Aynı yerde karşlaşma, üst üste gelme: Gerçek hürriyetçilikle, top­tan insan öldürmenin ilintisi olabilir mi hiç? Raslaşma dediğimiz maskaralığın sefil oyunlarından biri değil de nedir bu? (Ke­mal Tahir).

— Leng. Aynı cümle veya kuruluşta yer a-lan iki farklı dil unsuru arasındaki bağıntı.
(Bu unsurlar, tek tek morfemler veya mor­fem sınıfları [kategoriler] veya morfem dizi­leri olabilir. Çocuk topa vurdu cümlesinde çocuk, top, vur v.b. morfemler arasında rastlaşma vardır;
bu cümlenin bir örneği ol­duğu geçişli cümlelerde i [isim], fg [geçişli fiil] ve i [isim] arasında rastlaşma söz ko­nusudur.)

— Ansikl. Rastlaşma kavramının tasvirî dilbilimde önemli bir yeri vardır. Unsurlar arasındaki rastlaşmaların düzenliliği bir di­lin yapısını tasvir etmeğe ve özellikle dil unsurları arasındaki çeşitli bağıntı tiplerini tanımlamağa yarar. Meselâ birbirine uyma­ma bağıntısı (paradigma bağıntısı kavramına çek yakındır) hiç bir zaman rastlaşmayacak unsurlar arasındaki bağıntı olarak tanımlanacaktır.

Unsurların kategorileri veya sınıfları arasındaki rastlaşma bağıntıları farklı cümle veya yapıları tanımlamağa ya­rarsa, tek tek rastlaşmalar, çok önemlidir ve Harris bu rastlaşmalar sayesinde dönü­şüm kavramını tanımlar. Bir cümle tipini ele alalım (meselâ İi Fg İz cümlesi); bu tip cümlede herhangi bir fiil morfemiyle rastlaşan herhangi bir isim morfemi bulunmaz: meselâ, çocuk topa vuruyor veya Ahmet kitabı seviyor gramer kurallarına uygun, kitap Ahmet’i seviyor ise uygun değildir; şu halde, tek tek rastlaşmaların (çocuk, top, vur; Ahmet, kitap, sev-) «yapısal bir formülün (İi Fg İz) geçerliliğini sağla­yan değerler» (Harris) olduğu söylenebilir.

Formülleri, tek tek morfemlerin benzer rast­laşmaları tarafından sağlanan iki cümle arasında bir rastlaşma bağıntısı varsa, bu iki cümle tipine «birbirine dönüşebilen cümle­ler» denir; meselâ etken ve edilgen fiilli cüm­leler: kitap Ahmet tarafından seviliyor; topa çocuk tarafından vuruldu (fiili etken cüm­lenin formülünü sağlayan morfemler edilgen fiilli cümlenin de formülünü sağlar). Rast­laşma kavramı Z. S. Harris tarafından ol­duğu kadar j. A. Fodor ve J. J. Katz tara­fından da incelenmiştir. (LM)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASTLAŞMA veya RASLAŞMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RASKOLNİK

Tarih 23 Haziran 2009

RASKOLNİK i. (raskol, din sapkını’ndan rusça k.). Tar. Ortodoks kilisesinde 1654′te patrik Nikon tarafından gerçekleştirilen re­formları (yanlışlar veya ihmaller sonucu anlamı bozulmuş Kutsal Kitap metinlerinin düzeltilmesi ve dinî törenlerde usul ve sıra konularında reform) dinin aslına aykırı bu­lan ve muhalefet eden ruslar.

— Ansıkl. Raskolnik’ler Nikon’un reform­larını millî inançlar için bir tehdit ve batı etkisinin bir belirtisi saydılar. Bu konuda Nikon’un başlıca hasımlarından biri papaz Avvakum’du (öl. 1681). Avvakum’un taraf­tarları dinî törenlerde eski usul ve sırayı savundular ve iki parmakla haç çıkarmayı reddetmek (yeni usul üç parmakla haç çı­karmaktı) veya buna benzer usul değişikliklerine boyun eğmektense işkenceyi tercih ettiler.
Raskolnik’ler, genellikle, medeni­yetçi yeniliklere karşı millî geleneklerin savunucusuydular. Birçoğu Sibirya’da kolon haline geldi. Raskolnik’ler, çeşitli tarikat­lara bölündü. Bu tarikatların arasında en önemlisi, 1860′ta resmen tanınmış olan popovets’lerdir (papazalar). [L]

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASKOLNİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RASATHANE veya RASADHANE

Tarih 23 Haziran 2009

RASATHANE veya RASADHANE blş. i. (ar. raşad, gözleme ve fars. hane, ev’den raşâd-hâne).

Esk. Astronomi veya meteororoloji gözlemlerine uygun şekilde tasarlan­mış ve donatılmış yapı: Rasathaneler nasıl gökleri ve yıldızları temaşa için havaya uzanmış bir fen gözü ise…
(H.R. Gürpınar). Rasathaneler de her gün haber veriyorlar (B. Felek).
Eşanl. GÖZLEMEVİ.

— ANSiKL. Astron. Gök olaylarını incele­mek için ayrılan rasathane’lerin eski çağlar­da kurulduğu sanılır: Babil’deki Belus kule­si, Mısır’daki Osimandias mezarı. Eratosthenes’in kurduğu İskenderiye rasathanesi V. yy.a kadar çalışıyordu. Araplar, Hintliler ve Çinliler de erken çağlarda bu tür binalar yapmışlardı.
Avrupa’da, bir prens tarafından kurulan ilk rasathane Kassel’de Hessen landgrafı Wilhelm IV tarafından yaptırıldı (1561) ve 1593′te kapatıldı. 1576′da, Tycho-Brahe, Elseneur ile Kopenhag arasındaki Hven adasında Uranienborg rasathanesini kurdu. Bu tarihten itibaren de Avrupa’nın bütün bellibaşlı şe­hirlerinde rasathaneler yapılmağa başladı. Astronomi incelemeleri Almanya, İngiltere, Rusya, İtalya’da ve özellikle de özel bağış­lar sayesinde A.B.D.’de büyük bir önem kazandı.
Bütün büyük devletlerin resmî rasat­haneleri vardır. Ayrıca çok sayıda özel ra­sathane de bulunur. Çağımızda gök incele­meleri fotoğrafçılık ve tayf ölçümünün bü­yük çapta uygulanması yüzünden rasathane kurulacak yerlerde atmosfer şartlarının ve hava berraklığının çok iyi olmasına dikkat edilir. En gelişmiş ve güçlü donatım A.B.D. rasathanelerindedir. Kaliforniya’daki Mont-Wilson rasathanesinde teleskop ayna­sının çapı 2,50 m’dir; Chicago’da Yerkes rasathanesindeki dürbünün objektifi 1 metre çapındadır.

Rasathane çalışmaları. Yıldızların gök koor­dinatlarının kesin olarak belirlenmesi, bü­yük rasathanelerin günlük işlerindendir. Bu gözlemler için özellikle meridyen âletleri de­nen, bir tek dönme eksenli ve mümkün ol­duğu kadar dengeli âletlerden yararlanılır; meridyen âletleri, dürbünün dereceli bir da­ireyi harekete geçirmesiyle iki koordinatı aynı zamanda verir. Bu tür gözlemler, çoğu zaman «meridyen servisi» denen bir servis tarafından yapılır. Bundan başka, her büyük rasathanede, astronomi saatleri ve radyo­telgraf alıcı cihazlarıyle donatılmış bir saat servisi, gökyüzünün fotoğraf haritasını ha­zırlamak üzere bir fotoğraf servisi (1880′de yapılmağa başlanan bu harita milletlerarası bir teşebbüstür ve sık sık gözden geçirilerek düzeltilir) ve nihayet önemi son otuz yılda gitgide daha çok artan bir astrofizik ser­visi vardır. Bazı rasathaneler, Güneş göz­lemlerinde veya. gezegen ve kuyrukluyıldız gözlemlerinde uzmanlaşmıştır. Meteroloji gözlemleri astronomi servislerin­den bağımsız rasathanelerde yapılır.

• İslâm dünyasında kısa süreli bazı özel çalışmalar için geçici rasat (gözlem) yer­leri kuruldu; ayrıca, zamanı belirtmeğe ya­rayan muvakkıthaneler de vardı. Bu bakım­dan ilk yüzyıllarda rasathane ile geçici rasat yerleri arasında kesin bir ayırım yapmak güçtür. Her rasathanenin, bilimsel ve yöne­tim işlerine bakan görevlileri, gözlem araç­ları ve kütüphanesi vardı. Bu bakımdan rasathaneler, akademik niteliği olan birer öğretim kurumu sayılırdı, islâm rasathane­leri hükümdarların veya devlet adamlarının desteğiyle kurulan devlet kurumlarıdır.
Her rasathanenin çalışma programı otuz yıllık bir süre içindi; âletlerin saklanması ve ba­kımları için sınırlamalar ve hükümdarla­rın her zaman rasathaneye karşı ilgi duy­mamaları islâm rasathanelerinin gelişmesi­ni kısıtlardı, özel rasathaneler daha uzun ömürlü ve verimli oldu.

İslâm rasat­hanelerinin kuruluşunda, hükümdarların ast­rolojiye karşı ilgisinin ve günlük ve gelecekle ilgili tedbirlerin alınmasında yıldız­ların güvenilir birer kılavuz sayılmalarının da önemi vardı, islâm rasathaneleri gerçekte birer astrolojik çalışma kurumu de­ğil, bilimsel niteliği olan kuruluşlardı. Bu bilim dalının adı heyet’ti ve heyet (ast­ronomi) yardımıyle birtakım matematik hesaplara dayanan gök cetvelleri (zîc’ler) düzenlenir ve takvimler hazırlanır­dı. Çağma göre gelişmiş bir nitelik taşı­yan rasat araçlarıyle yapılan ilk gözlemler, IX. yy.ın başlangıç yıllarında Cündişapur’da (Güneybatı tran) yapıldı. Ahmed Niha­vendi, Zîc el-Muştemil (Gezegenlerin Hareketini Kapsayan Zayiçe) adlı eserini düzen­lerken bu rasatlardan yararlandı, islâm astronomisinin en parlak dönemi abbasî hali­fesi Memun (813-833) devridir.

Bağdat’ta Eş Şemmasiye mahallesinde bulunan rasathane­de halifenin astronomları, Yahya bin Ebi Mansur’un (öl. 830) emrinde, gökcisimleri­nin hareketlerini sürekli olarak gözetlerler­di. Bunlar, El Macisti’de belirtilen eğim, gece-gündüz eşitliği, şemsî yılın güneş sü­resi gibi konuları da incelediler. Şam’ın 3-4 km kuzeyinde Kasiyan dağı üzerinde, aynı halifenin başka bir rasathanesinde yapılan gözlemlerden de yararlanarak Zîc el-Mumtahan (Denenmiş Zayiçe) düzenlediler. 850′den 870′e kadar Musa bin Şakir’in oğulla­rından Muhammed ve Ahmed, Bağdat’ın Dicle üzerinde Babüttak’ta bulunan evlerin­de kurdukları rasathanede düzenli gözlemler yaptılar.
Ebu Hanife Ahmed Dinaverî (öl. 895), 850′de heyet rasatları yapmak için İsfahan’da oturdu; gözlemlerini Kitab-ür-Rasad adındaki eserinde topladı. Battâni 887-918 yıllarında Fırat üzerindeki Rakka’da çok önemli rasat çalışmaları yaptı. Sabit bin Kurra, Güneşin hareketlerini yeniden incelemek için eskilerin rasatlarından yarar­landı. Amâcûr ailesinden üç veya dört kişi­nin 885-933 yılları arasında rasat yaptıkları biliniyor. Büveyhîlerden Rüknüddevle adına Rey şehrinde Vezir Ebul Fazl bin el-Amid tarafından 950′de, tutulma yüzeyinin eğimi ölçtürüldü.

Ebul Fazl Herereî, Ebu Cafer Habini gibi astronomlar güneş tutulmasıyle ilgili gözlemler yaptılar. Yine Büveyhîler­den Adududevle için, Abdurrahman Sûfî ve başka astronomlar tarafından Şiraz’da rasatlar yapıldı. Ebul Vefa Buzcani, Bağdat’ta bir süre önemli rasatlar yaptı (975). ibnülalâm’ın 982′de yaptığı rasatlar Adududdevle tarafından desteklendi. Bağdat’ta büveyhî hükümdarı Şerefüddevle (982-989) adına bir rasathane kuruldu. Ebu Muhammed Hucendî 994′te Büveyhîlerden Fahrüddevle için Rey şehrinde süds-i fahri (sekstant) adlı bir âletin yardımıyle tutulma düzlemi eği­mini tayin etti. X. yy.ın sonunda büveyhî melikleri kendi saraylarında birer rasathane kurarak Abdurrahman Sûfî, ibnülalâm, Ebul Vefa gibi astronomları orada topladılar. İbni Sina, Alaüddevle adına Hemedan’da başka bir rasathane kurdu (1025).

Mısır’da astronomi gözlemleri fatımî halife­lerinden Aziz (öl. 996) devrinde başladı. Onun Kahire’de kurduğu rasathaneye halife Hakim de yardımda bulundu. İbni Yunus (öl. 1009) Zîc el-Hakimî (Hakimî’nin Zayiçesi) adlı eserme kaynak olan rasatlarını 977′den 1008′e kadar orada yaptı. Memun dev­ri rasathanelerinde, rasat âletleri, özel ça­lışma yeri ve bir bilimsel kurul vardı, islâm ülkelerinde, ramazan ayının başlangıç ve bi­timinin hesaplanmasında ilk hilâli gözleme­ye dayanan çalışmalar buralarda yapılırdı. Dinî günlerin ve namaz vakitlerinin tayinin­de, kıble yönünün tespitinde yararları dolayısıyle, astronomiye ayrı bir önem verildi.
Memun devrinde kurulan ilk rasathanelerin çalışma programları yalnız güneş ve ay ra­satlarını kapsıyordu. Şemmasiye’deki göz­lemlerden alınan olumlu sonuçlara dayanı­larak Kalsiyum rasathanesi kuruldu. Şe­refüddevle rasathanesinde bütün gezegen­lerin rasadını kapsayan geniş bir çalış­ma programı vardı. Burada çalışan ast­ronomlar arasında Ebu Sehl Kûhî, Ebül Vefa Buzcânî bulunuyordu. Hemedan’da İbni Sina tarafından kurulan rasathane­de ölçü duyarlığını sağlamak için mik­rometreye benzer bir aracın kullanıldığı biliniyor. 1075′te İsfahan’da kurulan Melikşah rasathanesinde çalışma programının 30 yıl sürmesi gerektiğini’ gösteren belge­ler vardır. Bütün gezegen gözlemlerinin rasathane çalışma programına alınması, ra­sathanenin çalışma süresini uzatmak bakı­mından bir aşamadır. Melikşah adına dü­zenlenen celâli takvimi’nin de bu rasat­hanede yapıldığı sanılıyor. Bu kurumda Ömer Hayyam, Ebu Muzaffer İsfizarî, Mey­imin bin Necile, Vasıtî gibi bilginler ça­lıştı.

1118′den sonra astronom Hazinî, Sul­tan Sencer namına Zîc-es-Sencerî’yi (Sencer’in Zayiçesi) hazırladı. Bundan sonra Efdal ve Memun Bataihi adlı iki fatımî vezi­ri tarafından 1120-1125 yılları arasında Ka­hire’de bir rasathane kuruldu. Ebul Kasım Usturlabî 1130′da Bağdat’taki selçuklu sara­yında gözlemler yaptı. XI. yy.da Tuley-tule’de (Toledo) Ebu İbrahim Zerkal ile ar­kadaşlarının önemli rasatlar yaptıkları bili­niyor; bu rasatlar Seyid Endülusî’nin yaptığı rasatların bir devamı niteliğindedir. İbni Bacce de (öl, 1139) kendi evinin damında bazı rasatlar yaptı. 1325′te Yezd şehrinde Rükneddin Ahmed bin Nizamel-Huseynî adında biri tarafından Rasad-ı Vaktü’l-Hüseynî adı verilen rasathane kuruldu. XIV. yy.da İbnî Şatır’ın (öl. 1879) Şam’daki özel rasathanesi de önemlidir.
1272′de Kırşehir’de kurulan Cacabey medre­sesinde ve Kütahya’nın Vacidiye medrese­sinde özellikle XIV. yy.ın ilk yarısında göz­lemler yapıldığı veya astronomi dersleri ve­rildiği biliniyor. 1300′de Gazan Han, Teb­riz’de, 1420′de Uluğ Bey Semerkand’da birer rasathane kurdular: Uzakdoğu’da geliştiri­len astronomi çalışmaları Selçuklular tarafından islâm dünyasına aktarıldı. Uzakdoğu etkisi, selçuklu sanat eserlerinde görülen tu­tulma düzlemi burçlarının resimlerinde göze çarpar. Astronomi alanında en önemli aşa­ma İlhanlılar devrindedir. 1259′da kurulan Maraga rasathanesi islâm rasathanelerinin gelişmesinde etkili oldu. İlhanlı hükümdarı Hulâgu’nun yanında bulunan ünlü astronom Nasirüddin Tusî, yeni gözlemler yapılması gerektiğini hükümdara bildirdi. O zamanlar, bazı çevrelerde yıldızları gözleyerek gelecek­teki olayları önceden görme inancına dayanan astroloji (ilmi nücum) ile astronomi arasında benzerlikler bulunduğuna inanılıyordu. ilhanlı hükümdarı Hulâgu Han da astro­nomiyle astroloji arasında bir yakınlık bulunduğu kanısındaydı. Bu amaçla Nasırüddin Tusî’nin rasathanesi âletlerle donatıldı.

Burada, gözlem âletleri ve astronomiye ait her türlü araç, zayiçe, takvim, usturlap, yük­seklik ölçme âletleri, yıldızların ve burçların durumlarını gösteren âletler ve mücessem küre vardı. Bu kurum, gerek âletlerinin zen­ginliği, gerek içinde çalışan bilim adamları­nın sayısı ve seçkinliği bakımından, büyük önem taşırdı, ismaililerden kalan çok zen­gin bir kütüphanesi olan bu kurumun 45 yıl çalıştığı biliniyor. Nasrüddin bu ra­sathanede hükümdar adına Zîc-i Hâniyi (veya Zîc-i İlhanı) [ilhanlı Zayiçesi] dü­zenledi. Bu eserde Kûşiyâr, Fahir, Âlâî, Şâhî, Battânî zîclerinde bulunmayan bir­takım cetveller vardır. Ayrıca onların yan­lışlarını da düzeltmektedir. Hulâgu ölün­ce Zîc-i ilhanı, onun yerine geçen Abaka’ya adandı. Müeyyedüddin Urzî, Fahreddin Meragî, Fahreddin Ahlatı, Necmeddin Kazvinî gibi çağın tanımış matematik ve ast­ronomi bilginleri de rasat işlerinde Nasirüddin’e yardım ettiler. Onun ölümünden sonra yerine oğlu Asılüddin rasathane müdürlüğü­ne getirildi.
Bu rasathanede çalışan biri Çin­li olmak üzere 15 bilim adamı hakkında bil­giler vardır. Gazan Han tarafından Tebriz’­de Ebvabül-Birr (Güzellik Kapıları) adlı bir yerde ikinci bir rasathane kuruldu; fakat bu rasathanedeki çalışmalar hakkında fazla bilgi yoktur. Yalnız Ebvabül Birr’in vakfiye­sinde belirtildiğine göre, bu rasathanenin de vakıf gelirlerinden yararlandığı, bir rasat­haneden çok astronomiyle ilgili öğretim ya­pan bir kurum olduğu sanılıyor. Meraga ve Gazan Harı rasathaneleri aracılığıyle islâm dünyası ve Uzakdoğu arasında astronomi alanında yakınlaşmalar oldu.
XV. yy.da kurulan Semerkand rasathanesi de önemli bir kurumdur. Bu rasathane, özellikle, meridyen âletinin büyüklüğü, 30 yıl kadar süren çalış­maları ve Uluğ Beyin yönetimi altında bulunuşuyle tanınır.
Uluğ Bey, eski zayiçeleri düzeltmekle kalmadı; yıldızları doğrudan doğruya gözledi, önsözünü kendi yazdığı yeni bir zayiçe (Fihrist-i Kevakib [Yıldızlar Fihristi]) hazırlattı (1449). Bu rasathanede, Uluğ Beyden başka, Gıyaseddin Kâşî, Kadızade Rumî ve Ali Kuşçu gibi o çağın ünlü astronomları çalıştı. Baburname’de, bu rasathane binasının üç katlı olduğu belirtilir. Yıldızların hareketlerini gözlemek için kul­lanılan başlıca gözlem âletlerinin saklandıkları bölüm, yer altında bulunuyordu.
1575′te Murad III, Tophane tepesinde İstanbul rasathanesini yaptırdı. Başında astronom Takiyüddin Mehmed’in bulunduğu bu rasathanede 15 bilim adamı çalışıyordu.
Takiyüddin’in gözlemler yaparak, zayiçeier düzenlediği bu rasathane 1580 sonunda şeyhülislâmın işe karışmasıyle yıktırıldı. Şey­hülislâm Kadızade, Murad III’e bir mektup göndererek <

İslâm geleneğinin devamı olarak Mihrace Cay Sing tarafından 1728 – 1734 yılları ara­sında Caybur, Delhi, Benares, Ocayın ve Mathura şehirlerinde Muhammed Şah adına rasathaneler kuruldu. Bunların kuruluşun­da eski hint ve avrupa etkisi açıkça görülür. Türkiye’de modern rasathane Fatin Hoca (Gökmen) tarafından kuruldu (1911). Kandilli’de olan bu rasathane bugün de Tür­kiye’nin tam teşekküllü rasathanesidir (bk.KANDİLLİ RASATHANESİ.)
Cumhuriyet’in ilânından sonra üniversitelerin açılmasıyle İstanbul, Ankara ve izmir’de fen fakültelerine bağlı rasathaneler kuruldu. Erzu­rum üniversitesinde de fen fakültesine bağ­lı bir rasathanenin açılması için çalışmalar yapılmaktadır. (ML)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASATHANE veya RASADHANE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAŞİTİZM

Tarih 23 Haziran 2009

RAŞİTİZM i. (fr. rachitisme’den). Patol. Fosfor ve kalsiyum metabolizmasındaki bir bozukluktan ileri gelen ve çocuklarda, omurga, kol ve bacak kemiklerinde şekil bo­zukluğuna sebep olan kemik hastalığı.

— ANSİKL. Patol. Raşitizm, genellikle ço­cuk dünyaya geldikten sonra birinci yaşta baş gösterir. İştah azalır, çocuk zayıflar, etlef gevşektir, biraz canlı hareketler güç­lükle yapılır; sonra, hastalığın esasını mey­dana getiren kemik bozuklukları ortaya çı­kar; kaburgalar tespih görünüşü alır, göğüs yandan yassılaşır (tavuk göğsti), ke­mik uçları şişer ve kemikler eğrilir (özel­likle bacaklarda), dişlerin ve kafatasının kemikleşmesi gecikir, kafatası irileşir ve ço­ğu zaman karın büyür.

Eskiden raşitizm kötü beslenmekten (sin­diremeyecek kadar çok yemek veya sindiri­mi güç besinler almak) ileri gelen bir bes­lenme hastalığı sayılırdı. Şimdi bu hasta­lığın, kalsiyumun kemik dokusuna iyice bağlanmasını engelleyen, fosforkalsiyum metabolizmasındaki bir bozukluktan ileri geldiği bilinmektedir. Bozukluk iki etmen­den ileri gelir: organizmada D vitamini oluşumunu engelleyen güneşsizlik ve beslen­mede madenî madde dengesizliği (dengesiz rejim veya sindirim bozuklukları). Demek ki raşitizm D vitamini eksikliğinden ileri gelir fakat burada söz konusu olan vitamin eksikliği vitaminsizliğin tamamen özel bir asididir.

Raşitizm ikinci çocukluk çağında kendiliğinden durur, fakat kemiklerde önemli şekil bozuklukları bırakabilir. Tedavi, çocuğa düzgün ve dengeli bir bes­lenme, elden geldiği kadar iyi sağlık şart­ları, özellikle açıkhava ve güneş sağla­makla olur. Raşitizm devam ederken, mo­rötesi ışınlara ve D vitaminine baş vurmak gerekir.

— Vet. Raşitizm hayvan yavrularında, özel­likle köpekte sık görülür. Besinlerdeki fosfor-kalsiyum dengesizliği, vitamin eksikliği, raşitizme yol açan sebeplerdir. Bu hasta­lık kemiklerin genel veya kısmî bozukluğuyle belirir. Raşitizme özgü düğüm şek­lindeki şişkinler özellikle ön bacaklarda görülür.
Raşitizm sadece bu şişkinliklerden ibaret kalabilir, uygun bir rejim ve tedaviyle kay­bolabilir. Ama bu şişkinliklere bir de ke­miklerin kasılması eklenirse köpek kısa bacaklı kalır. (Base denilen köpek ırkı bu şekilde ortaya çıkmıştır.) Buldok ırkında görülen kalın çene de ra­şitizmin bir çeşididir. Raşitizm, fosfor-kalsiyum tuzları A ve D vitaminleri verilerek, içinde bol miktarda madenî madde bulunan besinler yedirilerek tedavi edilebilir; fakat kemiklerdeki şekil bozukluğu öylece çoğu zaman kalır. (L)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAŞİTİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Raşitefendi kütüphanesi

Tarih 23 Haziran 2009

Raşitefendi kütüphanesi, Kayseri’de Re­isülküttap Raşid Efendi tarafından kurulan (1796) kütüphane.

Ulucami’nin batı du­varına bitişik küçük bir yapıdır. Üç basa­makla çıkılan giriş kapısı, üzeri beşik tonozla örtülü uzunca bir koridora açılır. Okuma salonu kubbeyle örtülüdür. Giriş koridorunun sonuna doğru yer alan sağda­ki kapı camiye, soldaki kapı okuma salo­nuna açılır. Pencere aralarında tahtadan gömme dolaplar yer alır. Bunların ve pen­cerelerin üzerine gelen kısımlar renkli du­var nakışlarıyle süslüdür. Dış cephe kes­me taştandır. Osmanlı imparatorluğu dev­rinde Anadolu’da açılan kütüphanelerin en büyük ve en önemlilerinden biridir. (M)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Raşitefendi kütüphanesi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAPİSARDİ

Tarih 23 Haziran 2009

RAPİSARDİ (Mario), italyan şairi (Catania 1844-ay.y. 1912). Eserleri arasında toplum­sal ve felsefî konulu şiirler önemli bir yer tutar. Rapisardi, Carducci’nin rakibiydi, onunla yankılar yapan tartışmalara girişti. Eserleri arasında, Palingenesi (1868), Ricordanze (Hatıralar) [1872], Lucifero (1877), Giobbe (Eyyub) [1884], Poesie Religiose (Di­nî Şiirler) [1887], Epigrammi (Epigramlar) [1888], Poemetii (Küçük Şiirler) [1885-1907], Atlantide (1894) vardır. (L)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAPİSARDİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAŞİANESTEZİ veya RAŞİANALJEZİ

Tarih 23 Haziran 2009

RAŞİANESTEZİ veya RAŞİANALJEZİ i. (fr. rachianesıhesie veya rachianalgesie).

Omurga kanalına, doğrudan doğruya omur­iliği ve omurilik sinir köklerini etkileyen ve hemen alttaki kısımlarda anestezi sağlayan bir madde şırınga edilmesini öngören kıs­mî aneztezi metodu.

—- ANSİKL. Raşianestezi’yi 1894′te Corning (A.B.D.) buldu; bu metotla verilen anestezi maddesi, doğrudan doğruya sinir köklerinin sertzar içindeki kısmını (bk. BEYİN omuriilik zarı) etkiler. Anestezi, fizyolojik ola­rak duyum ve hareket sinirlerini uyuştur­duğu gibi, yaşatkan sinir sistemini de uyuş­turur.
Parasempatik sinirlere etkisi önem­sizdir (sadece leğen parasempatiğinin kuy­ruk sokumu kısmını etkiler), sempatik sinir sistemini ise şiddetli bir şekilde etkiler (böb­reküstü bezlerini kontrol eden bütün splanknik sinirleri ilgilendirir). Raşianestezi için çeşitli teknikler ortaya atılmıştır; fakat hepsinde bir ön hazırlığa ihtiyaç vardır, ancak ondan sonra bel ponksiyonu yapılarak uyuş­turucu madde (prokain, tetrakain, linyokain) omurga kanalına şırınga edilir.
Uyuşturucu maddenin omuriliğin çeşitli tabaklarına da­ğılması, kullanılan eriyik yoğunluğunun beyin omurilik sıvısı yoğunluğuna olan oran­tısına bağlıdır.
Meselâ alt kökler etki yap­mak için özgül ağırlığı büyük, üst kökler için özgül ağırlığı küçük olan eriyikler kul­lanılır. Raşianestezi’nin kullanıldığı önemli durumlara had veya müzmin akciğer hastalıklarının (astma, skleroz, amfizem) gerek­tirdiği ameliyatlar; kusma tehlikesi yaratan ameliyatlar (delinmiş mide ülseri meliyatı); leğen içi organlarda veya bağırsaklar üstün de yapılacak ameliyatlar (kadın hastalıkla­rı, üroloji) ve nihayet genel anestezi yapıl­masında sakınca bulunan kimseler meselâ çok şişmanlara, şeker hastalarına, kalp has­talarına yapılacak ameliyatlar. Bunlarda özellikle kan basıncının düşmesi dikkatle kontrol edilmelidir. (L)

RAŞİD sıf. Bk. RAŞIT.

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAŞİANESTEZİ veya RAŞİANALJEZİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAPALLO

Tarih 22 Haziran 2009

RAPALLO, İtalya’da şehir, Ligaria’da (Cenova ili), Rapallo körfezi kıyısında, Riviera di Levante’de; 20 600 nüf. önemli sayfiye yeri. Dantel sanayii, özel çelikler.

— Tar. Cenovalılar burada Pietro Loredano kumandasındaki Venedik kuvvetlerine yenildiler (1431). Louis d’Orleans, Napolileri burada yendi (1494). Şehir Preveze zaferinden sonra devam eden deniz savaş­ları sırasında Turgut Reis tarafından yağ­malandı (1539). [L]

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAPALLO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANZOLİ (Cesare)

Tarih 22 Haziran 2009

RANZOLİ (Cesare), italyan filozofu (Mantova 1876-Cenova 1926). Messina (1918-1922) ve Cenova (1922-1926) üniversitelerin­de ders verdi.
En önemli eseri: Dizionario di Scienze Filosofiche’dk (Felsefe Bilim­leri Lügati) [1905]. ölümünden sonra ya­yımlanan // Realismo Puro (Saf Gerçek­çilik) [1932] ise yazarın gerçekçilik anla­yışını en eksiksiz yansıtan kitabıdır. (M)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANZOLİ (Cesare) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANGOON

Tarih 22 Haziran 2009

RANGOON, Birmanya’nın başkenti ve Pegu idare bölümünün merkezi, Rangoon ır­mağı kıyısında, Martaban körfezine 34 km uzaklıkta; 737 000 nüf. Ülkenin en büyük şehri ve başlıca limanı olan Rangoon, Bir­manya demiryolu ağının merkezidir. Tersa­neler; bıçkıhaneler; çeltik fabrikaları.
• Tarih. Modern şehrin gerisinde pirinç tar­laları ve mangrov bataklıklarıyle örtülü ge­niş deltanın tek tepesi yükselir. Daha Tarih öncesinde yerleşilen şehirde M.S. ilk yüzyıllarda önemli bir buddha tapınağı (bugün Şve Dagon pagodası) kuruldu, O ta­rihte çok küçük olan şehrin adı Asitnagora Paukkaravati idi; Ortaçağda, Aşağı Birmanya’ya hâkim oîan Mon kralları zama­nında Okkala adını aldı. Şehrin geçmişiyle ilgili ük tarihî kayıt 1372′de Hanthavaddi kralı Binya U’nun ziyaretini anlatır.
Yavaş yavaş güneye doğru inen birmanyalı fatih Alompra (Alaungpaya) Mon ha­nedanınım yendi ve 1755′te ele geçirdiği Okkala’ya (Dagon) «savaşın sonu» anlamı­na gelen «Yangon» adını verdi. Eski pagoda’nın yanında gelişen şehir, kral Bagyidav zamanında (1819-1837) kıyıya doğru kaydı, çevresi tahkim edildi. 1824′te İngilizler ta­rafından işgal edilen şehir iki yıl sonra Birmanyalılara geçti. Fakat İngilizler 1852′de burayı yeniden ele geçirdiler ve 90 yıl sü­reyle hâkimiyetleri altında tuttular.
Rangoon’daki bütün eski evler bambudandı; İn­gilizler Asya’da hiç rastlanmayan, düzgün planlı, sokakları birbirini dik açılarla kesen modern bir şehir kurdular; büyük blok apartmanlar inşa ettiler; anacaddeleri Şu­le Pagoda’sına bağladılar. Ticarî bir antrepo ve ingiliz idaresinin merkezi haline gelen yeni şehir hızla gelişti: 1871′de Birmanya kralı Mandalay’dan Şve Dgon Pagoda’sına altın bir hti (şemsiye-taç) yolladı. 1882′den sonra Belediye meclisinin üçte ikisi seçimle işbaşına gelmeğe başladı. 1922′de çıkan Be­lediye kanunu ile Ragoon muhtar bir şehir haline geldi.
XIX. yy.in sonuna doğru Rangoon’un et­nik yapısında büyük bir değişiklik oldu.

Hint sermayelerinin ve işçilerinin şehre akın etmesiyle yerli halk ancak varoşlarda tutunabildi. Zenginlik ve bereket yılları olan 1920′lerde hintli akını en yüksek nok­tasına ulaştı. 1931 Sayımına göre 400 415 kişi olan toplam nüfusun (şehir sınırları içinde) 212 929′u hintliydi. Bu arada şehirde çeşitli kurumlar gelişti. 1920′de ku­rulan Rangoon üniversitesine inya yakının­daki kırlık bölgede 1 600 km2′lik bir alan eklendi, önce üniversite koleji ile Judson koleji sonra mühendislik, tıp ve öğretmen okulları inşa edildi.
Gelişme dönemini bir durgunluk ve sana­yide huzursuzluk dönemi izledi. 1931′de hint aleyhtarı birçok kanlı ayaklanma patlak verdi. 1942 Martında Rangoon Japonların eline geçince hintlilerin çoğu kaçtı ve ge­ri dönmedi, ikinci Dünya savaşında müt­tefikler tarafından bombalanan şehrin deniz cephesinde büyük yıkıntılar oldu. 3 Ma­yıs 1945′te geri dönen ingiliz-hint birlikleri harap bir şehirle karşılaştılar: yıkılan dok­ları eski haline getirmek için büyük çaba sarfedildi. 1947′de savaş öncesinde yüklenen mal oranının ancak yüzde 40′ına ulaşıla­bildi.
• Bağımsızlık sonrası. 1948′de Birmanya’­nın bağımsızlığa kavuşmasından sonra ülke­de birçok ayaklanma oldu; hattâ Rangoon bir süre için hükümet denetimindeki tek şehirdi. 1950′ye kadar gerilemeğe devam eden ticaret o tarihten sonra kalkındıysa da şehir eski ticarî önemini kazanamadı. Bu­nun sebeplerinden biri kıyı sularının taraklanmaması ve ırmakların bakımsızlığıdır. Nitekim büyük gemiler Rangoon ırmağına giremez.

Hükümet sosyalist ilkelere uygun millî bir kalkınma siyaseti uygulamakta­dır; bu kalkınma programı başkent çevre­sinde yoğunlaşmıştır. Devlet yatırımıyle kurulan iki dokuma, bir çelik, bir de ecza fabrikası henüz masrafını çıkarmamıştır. Bu arada yakılıp yıkılan bölgeden göçenler, şe­hir nüfusunu büyük ölçüde artırdı. 1958 Eylül-ekiminde yapılan hükümet darbesiyle Birmanya’da ordu yönetime elkoydu. Avnı yılın aralığında şehir muhtariyetine son verildi ve albay Tun Şeyn şehir yönetici­liğine tayin edildi. Tun Şeyn’in başkanlı­ğında şehri temizlemek ve göçmenleri şehir sınırları dışındaki yeni yerleşme bölgeleri­ne aktarmak için büyük çabalar harcandı. 1962′de ordu yeniden yönetime elkoyunca, tek protesto üniversite öğrencilerinden gel­di, öğrenci gösterileri, aynı yılın temmuz ayında 17 öğrencinin vurulması ve öğrenci­ler Birliği binasının yıkılmasıyle bastırıl­dı. Şehirde 1967 haziranında çin aleyhtarı kanlı gösteriler yapıldı; birçok çinli öldü­rüldü. Çin elçiliğine ve çinlilere ait evler ve dükkânlara saldırılar oldu. (M)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANGOON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANGONİ (Cristoforo)

Tarih 22 Haziran 2009

RANGONİ (Cristoforo), italyan mimarı (Piacenza XVII. yy.). Piacenza Belediye sarayının tiyatrosunu yaptı (1646). Tiyat­ronun binlerce seyirci alan salonu, süsle­melerinin zenginliğiyle dikkati çeker (ya­lancı mermerden dor sütunları, yaldızlı kornişler). Bu tiyatronun, bükülmez bir perdesi ve önemli sahne tertibatı vardı. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANGONİ (Cristoforo) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANDA (Antonin)

Tarih 22 Haziran 2009

RANDA (Antonin), çek hukukçusu (Bystrice na Uhlave, Klatovy 1834-Dobrichovice, Prag 1914). Prag üniversitesinde profe­sörlük yaptı (1862-1904).

Siyasî hayata atıl­dı, özellikle karşılaştırmalı hukuk konu­sunda önemli çalışmalar yaptı. Almanca olarak yazdığı eserler: Der Besitz Nach österreichische Rechte (Avusturya Huku­kunda Milliyet) [1864]; Die Schadenersatz-pflicht Nach österrichsche Rechte mit Bedachtnahme Auf Auslandischen Gesetzgebungen (Yabancı Ülke Kanunları ve Avus­turya Hukukunda Tazminat Yükümlülüğü) (1907). (M)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANDA (Antonin) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMPAL (Jean-Pierre)

Tarih 22 Haziran 2009

RAMPAL (Jean-Pierre), fransız flütçüsü (Marsilya 1922). Müzik öğrenimine babası Joseph Ramp al ile başladı, sonra Paris konservatuvarıı bitirerek bir birincilik ödülü­nü aldı. 1945′ten sonra dünyaca tanındı. Rampal, günümüzün en büyük flütçüleri arasında yer alır. XVII. ve XVIII. yy. kla­sik repertuvarınm önemli bir bölümü onun sayesinde yeniden değerlendirilmiştir. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMPAL (Jean-Pierre) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMONDİA veya RAMONDA

Tarih 22 Haziran 2009

RAMONDİA veya RAMONDA i. (Ramond de Carbonnieres’in adından). Büyük bir sap ucunda 3-4 sm büyüklükte mor çiçekleri olan otsu bitki. (Gesneriaceae fa­milyasından.)

—ANSiKL. Ramondia’lar, rozet şeklinde dizili, kalın, tüysü yapraklı otsu bitkiler­dir; taç kısmı çan biçiminde olan çiçekleri 5-6 sm uzunluğunda bir sapın ucunda toplu bulunur. Hepsi de serin ve nemli bah­çelerde yetiştirilen pek çok türü vardır. Ramondia natalia’nın çiçekleri mavimsi,
R. Pyreensis’inki parlak mor renktedir. (L)

RAMON Y CAJAL (Santiago). Bk. CAJAL (Santiago RAMON Y).

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMONDİA veya RAMONDA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMEAU (Jean-Philippe)

Tarih 22 Haziran 2009

RAMEAU (Jean-Philippe), fransız bestecisi (Dijon 1683-Paris 1764). İlk müzik derslerini babasından aldı. Dijon Notre-Dame kilisesi­nin orgcusu oldu: Milano’ya yaptığı kısa bir yolculuktan (1701) sonra 1702′de Clermont-Ferrand’da, 1705′te de Paris kiliselerinde orgculuk yaptı. 1706′da Birinci Klavsen Par­çaları Kitabım yayımladı. Sırasıyle Dijon’da (1708), Lyon’da (1713) ve yeniden Clermont-Ferrand’da (1713) orgculuk yaptı ve 1722′ye kadar orada kaldı. Aynı yıl Traite d’Harmonie (Armoni incelemesi) adlı kita­bını yayımladı.

1723′te Paris’e döndü, ikin­ci Klavsen Parçalarım (1724) yayımladı ve birkaç vodville tiyatro çalışmalarına başladı. 1732′de Sainte – Croix-de-la-Bretonnerie’de. 1736′da da Cizvit kolejinde orgculuk yaptı. Vergi kesenekçilerinden La Poupliniere’in müzik işlerini yönetti, bu sayede Kraliyet Müzik akademisine girebildi. 1733′te lirik trajedisi Hippolyte et Aricie Paris operasın­da temsil edildi ama tam bir başarı kaza­namadı. Buna karşılık Les indes Galantes 1735), Castor et Pollux (1737) ve özellikle Dardanus (1739) büyük ilgi gördü. Generation Harmonique (Armoni üretmeleri) adlı kitabının yayımlanması ve bir bestecilik oku­lu açması Rameau’nun şöhretini bir kat da­ha artırdı, 1745′te saray müzikçiliğine getiril­di. Artık fransız müziğinin en büyük temsil­cisi olarak kabul edilen Rameau, Bouffon’lar çatışmasının başlamasıyle italyan müziği taraftarlarının saldırısına uğradı (1752-1754). Observations sur Nötre instinct Pour la Musique (Müzik İçgüdümüz Üstüne Düşünce­ler) [1754] adlı yazısını yayımlayarak ken­disi için ileri sürülen iddiaları çürüttü. 1754′ten sonra ancak saray için bazı küçük par­çalar besteledi. Sondan bir önceki operası Paladins ancak birkaç kere temsil edildi. Buna karşılık ilk operalarının yeni temsilleri gerçek birer zafer oldu. Abaris ou les Boreades adlı son operası sahneye konul­madan az önce öldü.
Rameau’nun çok sayıdaki eserlerinin en önemli ve en ilgi çekici kısmı otuz üç tiyatro eseridir (lirik trajediler, opera-bale’ler, komedi-bale’ler v.b.); bu eserlerde müzikçinin dramatik dehası ve yenilikçi yetenekleri açıkça görülür. Yaptığı en önemli yenilikler, recitativo’laıın ve aryaların biçimini metnin gereklerine bağımlı kılmak ve gereksiz süsle­melerin bir yana bırakılarak danslarla divertimento’lara da anlatımcı bir değer, bir güç kazandırmaktır. Çalgı alanında Rameau orkestrada anarmoniyi ve yaylı çalgılarda çift tel ile pizzicato’yu kullanan ilk bestecidir. Klavsen alanında (dört büyük derleme) ge­tirdiği yenilikler hem anlatım hem de teknik yönden orijinaldir. Füg biçimini kullanan motetieri ses yönünden çok zengindir. Din dışı kantatları çağının geleneklerine daha uygundur. Nazarî eserleri, özellikle akortla­rın oluşması (üçlülerin temel bir bas üstün­de üst üste gelmesiyle) ve çevirme ilkesiyle ilgili görüşleri ayrı bir önem taşır. Bunlar uyum teorisine yeni bir yön kazandırmıştır. (ML)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMEAU (Jean-Philippe) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMAZAN bayramı

Tarih 20 Haziran 2009

RAMAZAN bayramı, müslümanlarm oruç ayı olan ramazanın bitiminde 3 gün kutla­nan bayram.
Ramazan bayramı, Hicretin ikinci yılın­dan sonra kutlanmağa başlandı. Bu bay­ramda yapılması gereken bütün törenler ve ibadetler (bayram namazı) Hz. Muhammed tarafından düzenlendi. İlk Rama­zan bayramiyle ilgili işlemler de onun ta­rafından yapıldı. Bayram, ramazan ayının son günü olan arefeden sonra başlar ve üç gün sürer. Bu süre içinde bütün resmî ku­rumlar tatile girer. Sabah ezanınından sonra bayram namazı kılınır. Bayram namazını yalnız erkekler kılar. Namazın bitmesiyle bayrama girilir.
Ramazan bayramının üç ay­rı özelliği vardır:
1. müslümanlar zekât gö­revini bu bayramda yerine getirir;
2. müslü­manlar arasında karşılıklı görüşme, barışma ve birbirini ziyaret etme ve hediyeleşme adettir;
3. müslümanlar bu bayramda, özel­likle bayram namazından sonra yakınlarının kabirlerini ziyaret ederler.
Ramazan bayra­mı oruç süresinin bitmesi dolayisiyle yapı­lan bir tören niteliğindedir. Bu bayramda, ziyaretçilere şeker sunmak töresi yerleşmiş bir gelenek olduğu için bayrama, Şeker bay­ramı da denir. Ramazan ayında olduğu gibi, Ramazan bayramında das yoksullara yardım etmek; hastaları, kimsesizleri, çocukları se­vindirmek; sadaka ve zekât vermek gerekli­dir. Bayramın önemli özelliklerinden biri de büyüklerin küçüklere hediyeler vermesi, hiç değilse bir mendil armağan ederek gönül al­masıdır. Yaş bakımından küçük olanların, büyükleri ziyaret etmeleri gereklidir. Rama­zan ayında geceleri aydınlatılan ibadet yer­leri, bayram süresince de aydınlatılır. Ra­mazanın son haftasında bayrama hazırlık olarak evler temizlenir, bayramlık elbiseler dikilir.
Anadolu köylerinde, Ramazan bayra­mında şenlikler düzenlenir; davul, zurna, ke­mence gibi yerli çalgılar çalınır, halk oyun­ları oynanır. Bazı yerlerde bayramda yoksul­lara yemek yedirilir. Şehirlerde, özellikle askerî birliklerin bulunduğu bölgelerde bay­ramın gelişi topla bildirilir; bayram günleri­nin belli saatlerinde (genellikle namaz va­kitleri) top atılır. Bayram yerlerinde ço­cuklar için salıncaklar, atlıkarıncalar v.b. eğlenceleriyle lunaparklar kurulur. Bazı Anadolu kasabalarında, halk tarafından ge­ce eğlenceleri, küçük fener alayları dü­zenlenir. Osmanlı imparatorluğunda, dev­let düzeni, islâm dini kurallarına dayan­dığı için Ramazan bayramı da resmî bir bayram olarak kutlanırdı. Geceleri fener alayları, şenlikler düzenlenir, geçit tören­leri yapılırdı. Devlet büyükleri rütbe sı­rasına göre padişahın huzuruna çıkar ve bayram tebriklerini bildirirlerdi. Cumhu­riyetin ilânından sonra (1923) Ramazan bayramı resmî bayramlar arasına sokulma­dı, ama bayram günleri resmî tatil olarak kabul edildi. Bir dinî bayram olarak kaldı. Bugün, şeriata göre yönetilen bazı islâm ül­kelerinde Ramazan bayramı devletin resmî bayramı olarak kutlanır. (M)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMAZAN bayramı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMAPİTHECUS

Tarih 20 Haziran 2009

RAMAPİTHECUS i. Hindistan’da bulunan ve miyosen sonlarına ait olması muhtemel prehominiyen insan fosili. (Fosilin üstünde yapılan incelemeler insan-maymun ayırımı­nın en az 14 milyon yıl önce başladığını göstermektedir. Bu fosilin Pleyistosen dev­rinde yaşamış insangillerin atası sayılması paleoantropolojinin yakın zamandaki en ö-nemli buluşlarından biridir.) [L]

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMAPİTHECUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAKKA

Tarih 20 Haziran 2009

RAKKA, Esk. Kallinikon, Suriye’de (Hasek ili) şehir, Fırat yakınında ırmağın Ba­lık ile kavuştuğu yerin yukarısında; 7 100 nüf. önemli yıkıntılar (IX. yy.dan kalma saray). Yakınında petrol yatakları.
• Tarih. Rakka Selefkilerden Kallinikos II tarafından kuruldu, imparator Julianus za­manında önemli bir ticaret merkeziydi. Justinianus 529′da İranlılar ile ticaretin Nisibis Kallinikon Rakka ve Artaksata (Erivan ya­kınında) sınır şehirlerinden yapılmasını ka­rarlaştırdı. Hüsrev I, Suriye’ye yaptığı üçüncü seferinde şehri aldı ve onardı. Rak­ka, 640′ta Sad bin ebi Vakkas’ın El-Cezire’nin fethiyle görevlendirdiği iyaz bin Ganm tarafından barış yoluyle alındı. Ali, Büyük Sıffın savaşına Rakka’dan hareket etti. Hali­fe Mansur 772′de Rakka’nın yanında yeni bir şehir yaptırdı ve buraya Horasanlıları yerleştirdi. Şehrin onarım işini veliaht Mehdî’ye verdi. Mehdî, şehri bir at nalı biçiminde yaptırdı; su getirmek için iki bü­yük kanal açtırdı ve Refika adını ver­di. Ancak yavaş yavaş terk edilen eski Rakka’nın adı buraya da verildi. Refika nın zamanla genişlemesi iki komşu şehri bir şehir haline getirdi ve her ikisine Rakkatan dendi. Memun zamanında her iki şehrin arasına sur yapıldı (816). Bir ara ha­life Harun-ür-Reşid’in başkenti oldu. Abbasîlerin zayıflama devrinde Suriye’de kurulan devletlerin eline geçti.
Moğol istilâsına uğ­radı. Büyük Selçukluların, sonra Suriye Selçukluları ve Memlûkluların eline geçti. Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlılar tarafından alındı (1517). Osmanlılar Rakka ve çevresini bir eyalet haline getirdiler. Rak­ka bu eyaletin merkez sancağı oldu. Tımar, zeamet ve has sistemi kuruldu. Zeamet ve tımar sahipleri 1 100 kılıçtı; sefer zama­nında cebel’leriyle 2 500 kişilik bir kuvvet meydana getiriyorlardı. Sonra şehre Mısır valisi Mehmed Ali Paşanın oğlu İbrahim Paşa hâkim oldu. Mısır kuvvetleri Suriye’yi terk edince Osmanlı devletine geçti. Tanzi­mat devrinde yapılan idarî düzenlemede Ha­lep eyaletine bağlı bir sancak oldu. (M)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKKA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAKİÇ (Milan)

Tarih 20 Haziran 2009

RAKİÇ (Milan), sırp şairi (Belgrad 1876 -Zagreb 1938). Çeşitli Avrupa ülkelerinde elçi olarak bulundu, fransız şiirinin (Verlaine, Baudelaire) etkisinde kaldı. Az sa­yıdaki eserleri sırp şiirinin gelişmesinde önemli bir dönüm noktasıdır. Çağının karamsariığmdan ilham alan şiiri, tam bir olgunluk ve duru ifade örneğidir. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKİÇ (Milan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAKABE

Tarih 20 Haziran 2009

RAKABE i. (ar. rakabe). Esk. Boyun, gerdan. || Köle, cariye. || Mec. Bir şeye malik olabilme hakkı. || Fekk-i rakabe (ve­ya itak-ı rakabe), köle veya cariyeyi azat etme.
— Huk. Esk. Temlik ve temellükü müm­kün olan malların aynı ve zatı.
— ANSiKL. Rakabe, bugün kuru mülki­yet veya çıplak mülkiyet olarak anlatılan kavramı belirleyen bir terimdir. Rakabe, özellikle arazi bakımından önemlidir. Ara­zi üstünde mülkü aynî yani rakabe veya çıplak mülkiyete sahip bulunan kimse, arazisini dilediği gibi kullanabilir, gereğin­de yakabilir, yıkabilir. Arazi kanununa gö­re rakabesi devletin olan topraklar üstün­de devletin hakkı, bir mülkiyet hakkı değildir. Devlet bunlar üstünde, dilediği gi­bi tasarruf edemez. (M)

RAKABET i. Bk. REKABET.

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKABE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAJNA (Pio)

Tarih 20 Haziran 2009

RAJNA (Pio), italyan tenkitçisi ve profe­sörü (Sondrio 1847-Floransa 1930). Floran­sa üniversitesinde ders verdi ve «şövalye şiiri»nin menşeleri üstüne önemli eserler yazdı: Ricerche intorno ai «Reali di Francia» (Fransız Kralları üstüne Araştırmalar) [1876], Le Fonti deli «Orlando Furioso» («Çılgın Orlando»nun Kaynakları) [1876], Le Origini dell’Epopea Frencese (Fransız Destanının Menşeleri) [1884]. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAJNA (Pio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİNİLAİARİVONY

Tarih 20 Haziran 2009

RAİNİLAİARİVONY, madagaskarlı siyaset adamı (1828 – Cezayir 1896), 1865′te kardeşi Raharo’nun yerine geçti ve birbiri ardı sıra evlendiği Rasoherina, Ranavalona II ve Ranavalona III adlarındaki kraliçelerin de­virlerinde, Madagaskar devletini yönetti, önemli reformlar yaptı (1868 ve 1881 ka­nunları); Fransa ile ingiltere’yi birbirine düşürerek ülkesinin bağımsızlığını sağlama­ğa çalıştı, ingiliz misyonerlerine yaklaştı, Protestanlığı devletin resmî dini olarak ka­bul etti. Fransa’nın 1883-1885 seferi sonunda kabul ettirdiği himaye rejimine karşı koyma­ğa çalıştı, fakat 1894-1895 seferinde Mada­gaskar fransız birliklerinin istilâsına uğra­yınca Cezayir’e sürüldü. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİNİLAİARİVONY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİMUND

Tarih 19 Haziran 2009

RAİMUND (Ferdinand RAİMANN, — de­nir), avusturyalı oyun yazarı (Viyana 1790 – Pottenstein, Bavyera 1836). Viyana’da ti­yatro oyuncusu ve yöneticisi oldu, çoğun­lukla Grillparzer’den ilham alan birçok o-yun yazdı. Pottenstein’daki malikânesinde intihar etti.
Başlıca eserleri: Der Alpenkönig und der Menschenfeind (Alpler Kralı ve İnsan Düşmanı) [1828]; Der Verschwender (Savurgan) [1833]; bu kötümser eserlerde fars’ın güldürücü yanıyla şiirdeki inceliği bağdaştırdı. Das Mâdchen aus der Feenwelt oder der Bauer ah Millionâr (Periler Dünyasının Kızı veya Milyoner Köylü) [1826] adlı eseri de önemlidir. (L)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMUND hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİMOND BERENGER IV veya V

Tarih 19 Haziran 2009

RAİMOND BERENGER IV veya V (1198 – 1245), Provence kontu (1209-1245). Alp-honse I’in (1196-1209) oğlu ve halefi. Vasi­si, amcası Aragon kralı Pedro II idi. Çev­resine, danışman olarak önemli kişiler top­ladı. Bunların en ünlüsü Katalonyalı Ro­meo de Villauneva idi. Reşit olmadan ön­ceki yıllarında (1198-1219) karışıklık çıkaran senyörlerin nüfuzunu ortadan kaldırdı ve şehir isyanlarını önledi. Marsilya’yı hâki­miyeti altına aldı (1243). Topraklarında sağ­lam bir idarî yapı kurdu. Kontluk otorite­sini, tutarlı ve sağlam bir teşkilâta dayan­dırdı. Kızlarının (Marguerite, Eleonore, Sanche ve Beatrice) Batı’daki büyük hü­kümdarlarla evlenmesi siyasî başarısının delilidir. Sarayı, özellikle trubadurların ba­rındığı bir sanat merkeziydi. (L)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMOND BERENGER IV veya V hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAHLE

Tarih 19 Haziran 2009

RAHLE i. (ar. rahle), üzerinde kitap oku­nan veya yazı yazılan, bazıları açılır kapa­nır, alçak, küçük masa: Bu sırada Ali, odanın öbür ucunda yere diz çökmüş, önün­de küçük bir rahle, beş numara bir lam­banın ışığı altında, veresiye defterlerini te­mize çekiyordu (Sabahattin Ali). Sanduka­nın etrafındaki rahleler üstünde açık du­ran birkaç Kur’anr. Kerim’i o mübarek ru­hun açılmış kanatları sandı (A. H. Müftü-oğlu). || Esk. Rahle-i tedris, ders masası.
— DEY. (Birinin) Rahlei tedrisinde, yetişme ve düşünce bakımından «o kimsenin etki­sinde» anlamında kullanılır.
— ANSÎKL. Zantl. Yanındaki ayakları oy­malı, kenar pervazları ve üzeri düz tahta sehpa veya sıra biçiminde olan rahle, türk el sanatlarının önemli ürünlerinden biridir.

Selçuklular zamanında tahtadan ve oymalı olarak yapılırdı. Müslümanlığı kabul eden ülkeler arasında rahle yapımını en çok geliştiren Osmanlılardır. Osmanlılar zama­nında malzeme olarak değerli ağaçlar (ce­viz, maun) kullanılır, rahlelerin üzeri se­def, kemik kakmalarla süslenirdi, ödağacından yapılanları, üzerlerinde ayetler, ha­disler yazılı olanları, tuğra işlemelileri var­dı. Medreselerde, mekteplerde, cami, mes­cit gibi yerlerde çok kullanılırdı. Sabit ve­ya X harfi şeklinde, katlanabilen iki türü vardır. Rahle, bugün de camilerde kulla­nılır. (M)
RAHMİ. Bk. rahim.

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAHLE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAHİM veya RAHM

Tarih 19 Haziran 2009

RAHİM veya RAHM i. (ar. rahm). Dölyatağı: Geleli dünyaya rahm-i maderden I Gönül şad olmadı gamdan kederden (Dert­li). || Esk. Anne tarafından “akrabalık, yakınlık. || Sılayı rahim, memleketine dön­me, akrabalarına kavuşma.
— DEY. Ana rahmine (veya karnına) düş­mek. Bk. ANA.
— Anat. Rahim atardamarı, aîtkarın atar­damarının bir dalı. (Kıstak hizasında rah­me ulaşır; birçok kol vererek rahmin yan yüzünde ilerler sonra içeriden dışarıya doğ­ru yönelerek yumurtalığın alt ucuna ulaşır; geniş bağın dibinde sidik borusuyle çaprazlâşır [ameliyat bakımından önemli bir nokta].) || Rahim damar ağı, rahmin yan taraflarında bulunan toplardamar ağı.
|| Ra­him sinir ağı, altkarın sinir ağına bağlı si­nir topluluğu.
— Kadın-doğum. Rahim küçüklüğü, rah­min şekil bakımından normal, fakat hacim bakımından küçük olması. Bk. ANSîKL.
— Tip. Bk. DÖLYATAĞI.
— ANSîKL. Rahim küçüklüğü doğuştan ge­len bir anormalliktir. Küçük rahmin ço­cuk rahminden farkı, sadece morfolojik ba­kımdan yetişkin rahim özelliği taşımasıdır. Rahim küçüklüğü klinik muayene, histerometri ve histerografiyle anlaşılır. Genç kız­larda aybaşı yokluğu, aybaşı gecikmesi ve dölyatağı kanaması gibi bozukluklara, ge­belerde düşüklere sebep olur. Düşükler gittikçe gebeliğin sonlarına doğru başlar. Her gebelik dölyatağı kaslarının gelişmesini bi­raz daha kolaylaştırdığından peş peşe bir­kaç defa düşük olduktan sonra kadın ço­cuğunu normal doğurabilir. Rahim küçük­lüğünün üst üste gebelikle iyileşmesi göz önüne alınarak, rahmi küçük kadınlara, se­kiz-on iki hafta süre ile ve aralıksız ola­rak sentetik progestatifler verilir. Bu te­davi rahmin hacmini bir kat artırarak nor­mal gebeliğe imkân verir.
♦ Rahimî sıf. Anat. Esk. Rahimle ilgili. (LM)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAHİM veya RAHM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAHBE

Tarih 19 Haziran 2009

RAHBE, bugün El-Meyadin, Suriye’de Fı­rat’ın sağ kıyısında şehir. Halife Memun za­manında (813-833) Malik bin Tavk bin Attabül Taglibî tarafından kuruldu. Onun ölümün­den sonra (874), İbni Ebül Sac şehre hâkim oldu (833). 928′de şehir Karmatilerden Ebu Tahir tarafından alındı, halk öldürüldü.
Sonraki yıllarda meydana gelen savaşlar ahbasî kumandanlarından Âdil’in Bağdat’tan gelerek şehri ele geçirmesiyle sona erdi. Hamdanîlerden Nâsırüddevle zamanında Taglibîlerden Ceman, Rahbe’de isyan etti. Karışıklıklara son vermek için Ceman Rah­be’den çıkarıldı ve öldürüldü. Nâsırüddevle’nin ölümünden sonra (968) şehir oğ­lu Ebu Talib’e kaldı. 978′de Büveyhoğullarından Adududdevle’nin eline geçti. 1009′da Hafaci tarafından alındı.

Hafaci’nin Mısır fatımîlerinden Hakim’in ordu­suna yenilmesi üzerine şehir Mısırlıların eli­ne geçti. Daha sonra da Selçuklular şehre hâkim oldular. Melikşah, şehri, yakınında­ki Harran, Saruc, Rakka ve Habur şehir­leriyle birlikte ıkta (dirlik) olarak Muhammed bin Şerefüddevle’ye verdi (1086). 1096′da Hilla hâkimi Kürboğa, şehri ele geçir­di ve yağmaladı. Kürboğa’nın ölümü üze­rine Rahbe, Alparslan’ın kumandanlarından Kaymaz’ın yönetimine geçti (1103). Sonra Şam sultanı, Rahbe’yi aldı ve şehre Muham-med bin Sebbakül Şeybanî’yi vali tayin et­ti. 1107′de İmadeddin Zengi’nin kumandanı Çavlı, sonra da Zengi’nin oğlu Kutbeddin şehri işgal etti (1150). 1157′de meydana ge­len büyük bir depremden zarar gören Rah­be, Nureddin Zengi tarafından Selâhaddin Eyyubî’nin amcası Şirkuh’a verildi (1164). Hemen hemen boşalmış olan şehrin yöneti­mini Yusuf bin Mellah’a bırakan Şirkuh, Fırat’a 5 km uzaklıkta bir yerde bir hisarla Rahbeül Cedide şehrini kurdu. Bu yeni Rah­be şehri, Suriye ile Irak arasında önemli bir kervan konak yeri durumundaydı. Şe­hir, uzun süre Şirkuh ailesinin elinde kaldı.

Sultan Baybars 1264′te buraya bir mısırlı vali tayin etti. Moğollar Olcaytu zamanında Rahbe’yi kuşattılar (1313), fakat alamadı­lar. 1320′de tahrip edilen şehir 1331′de Fı­rat’ın taşan suları altında kaldı. (M)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAHBE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAGUSA

Tarih 19 Haziran 2009

RAGUSA, Dalmaçya kıyısında eski cum­huriyet.
• Tarih. Ragusa, yunan şehri Epidauros’un Adriya denizinde, Dalmaçya kıyısı ya­kınında kurduğu koloniden doğdu. Roma dünyasına katılan ve uzun süre Batı Ro­ma imparatorluğuna bağlı olarak yaşayan Ragusa, on iki yüzyıl boyunca Doğu dün­yasının kenarında kurulmuş, deniz ticare­tiyle uğraşan bir latin şehri olarak kaldı. Bizans imparatorluğunun gücünün devam ettiği ve Güney İtalya’ya hâkim olduğu sü­re boyunca Ragusa da Venedik gibi ona bağlıydı. Şehir 1000′de Bizans imparator­luğu sınırları içinde kalmağa devam etmek­le beraber Venedik dukasının idarî hâkimiyetini kabul etmek zorunda kaldı. Son­ra, Venedik 1204′te Bizans imparatorluğu­nun deniz parçasını ele geçirince, sırp teh­likesine karşı yunan desteğinden yoksun kalan Ragusa kendiliğinden Venedik’e tes­lim oldu (1205).

Venedik Ragusa’ya duka­yı temsil eden bir kont yerleştirdi ve şe­hirde kurumlan kendisininkini örnek alan aristokratik bir komün meclisi kurdu. Ama macarların baskısı Ragusa’yı macar kralı­nın otoritesini kabul etmek zorunda bırak­tı (1358). 1403′te patriciierinin akıllıca ve ustaca siyaseti, Ragusa’nın Venedik bo­yunduruğu altına düşmeksizin bağımsızlı­ğını kazanmasına yol açtı. Balkanlar’ın de­niz kapılarından biri olan Ragusa, Osman­lıların Akdeniz doğusunu ve Balkanlar’ı fethettikleri sırada kazanılan bu bağımsız­lık sayesinde Floransa ve Barcelona’nın ti­caret acentaları kurdukları bir yer haline geldi. Şehir zaten uzun süreden beri Balkanlar’da köle ticaretini ve tuz ticaretini kontrol altında tutan büyük bir ticaret yeriydi. Daha XIV. yy. sonunda gümüş üretimiyle ilgilenen Ragusa tüccarları, ma­den ülkelerinde (Bosna ve Sııbistan) ko­loniler kurmuşlar ve Batı Avrupa’ya gü­müş sevkıyatı tekelini ele geçirmişlerdi; sonradan bakır, kurşun ve XV. yy.da bu­lunan (1420′ye doğru) yeni maden filizle­rinin (özellikle 1430′dan sonra işletilen zencefre) ticaretini de ele geçirdiler.

Şehir bu sayede XV. yy.da büyük ölçüde zen­ginleşti, edebiyat ve sanat gelişti. Osmanlıların Macarîara karşı Mohaç zafe­rinden (1526) sonra, Ragusa osmanlı pa­dişahının otoritesini kabul etmek ve her yıl vergi ödemek akıllığını gösterdi. Böy­lece, XIII. yy.a kadar Venedik’in Bizans imparatorluğu sınırında yaşadığı gibi, Os­manlı imparatorluğunun sınırında yaşama­ğa başlayan Ragusa, Akdeniz kıyısındaki hıristiyan ve müslüman ülkelerin aracısı haline geldi. Avrupa’nın en büyük filola­rından birini kurdu ve gemilerini gerek Atlas okyanusunda gerek Akdeniz’de çalıştırılmak üzere her isteyene kiraladı. Böy­lece XVI. ve XVIII. yy.da, yeni bir bur­juvazinin gelişmesine rağmen aristokratların hâkim olduğu bir rejim altında en par­lak dönemini yaşadı.

Ama şehri hemen tamamıyle yıkan ve hal­kın yarısından çoğunun ölmesine yol açan 6 nisan 1667 depremi kesin bir darbe ol­du. O tarihten sonra şehirde islav unsur­ların nüfuzu günden güne arttı ve Ragu­sa fiilî bağımsızlığını muhafaza etmesine rağmen bir şehir cumhuriyeti olarak büyük kara devletleri dünyasında çağ dışı bir hal aldı. 1806′da Fransızlarla Ruslar arasında kalınca Napolyon’un Fransız – italyanlarına teslim oldu; Ragusa dükü mareşal Mar­nı on 1808′de şehrin hükümetini ve senato­sunu dağıttı, şehri önce Fransa’nın işgal ettiği Venedik’in Dalmaçya topraklarına bağladı, sonra da İllyria eyaletlerine kattı (1809). Viyana antlaşmasında (1815) şehri alan Avusturya 1918′e kadar muhafaza etti. Ragusa o tarihte islavca Dubrovnik adiyle, yeni kurulan Yugoslavya’ya katıldı.

• Edebiyat ve bilimler. Komşu İtalya’da parlak bir şekilde gelişen hümanizm, dal­maçya şehirlerinde de yayıldı ve bu şehir­lerde, Şişgoriç (Georgius Sisgoreus) [1440-1509] ve Crijeviç (Cerva) [1460'a doğr, -1520] gibi meşhur hümanistler yetişti; is­lavca edebiyat ise özellikle Ragusa’da bü­yük ölçüde gelişti. İtalyan edebiyatı etkisi kalmış olan ragusa edebiyatında devrin bü­tün önemli tarzlarına rastlanır. XV. yy.da Sisko Mençetiç (1457-1527) ve Dzore Drziç (1451-1501) trubadur üslûbunda aşk şiirleri yazdılar. XVI. yy.da Ragusa, Güney İslavlarının gerçek fikir merkezi haline gel­di. Trajedi ve felsefî şiirin temsilcisi ve­rimli yazar Mavro Vetranoviç’tir (1482-1576). Komediyi Marin Drziç (1507-1567) doruğuna ulaştırdı: gerçek bir rönesans ada­mı olan Drziç eserlerinde zengin bir dille ve yer yer halk ağzıyla coşkun bir ya­şama sevincini dile getirdi. XVI. yy. so­nunda aşk şiirinde Petrarca ve Bembo tar­zında yeni bir gelişme oldu: bu tarzın en orijinal temsilcisi Dominko Zlatariç’tir (1550′ye doğr. – 1609).

Karşı Reform Ra­gusa’da çok değişik bir atmosfer yarattı: aşk şiirinin ve komedinin yerini, dinî veya yurtsever edebiyat aldı. Bu yeni akımın XVII. yy. başında en etkili temsilcisi ivan Gunduliç’ti (1589-1638). Yeni denizyolları­nın keşfi Venedik gibi Ragusa’ya da öldürücü bir darbe indirdi.
O tarihten son­ra yavaş yavaş sönen ragusa edebiyatı, cum­huriyetin 1805′te yıkılmasından sonra hırvat edebiyatıyle karıştı. Hırvat edebiyatının baş­lıca ragusalı yazarları Medo Puçiç (1821-1882) ve İvo Vojnoviç’tir (1857-1929). Ra­gusa başlıca edebiyat merkeziyse de, öbür dalmaçya şehirlerinde de değerli yazarlar yetişti: meşhur hümanist Maruliç (1460-1524) Split’li, ilk kır romanı (Dağ) yazarı Petar Zoraniç, Zadar’lı, ilk dindışı dram (Köle) yazarı Hanibal Luciç (1485-1533) ve Petar Hektoroviç (1486-1572) Hvar adasındandı.
Ragusa cumhuriyetinde birçok bilgin de ye­tişti: XV. yy.da latince ilk ticaret naza­riyesini yayımlayan ragusalı Georgi, cebiri geometriye ilk; olarak uygulayan Getaldiç, «mizaç»lara, aşırı önem verilmesine ilk karşı çıkan hekim Baglivi (1688-1707), büyük ma­tematikçi Boşkoviç
(öl. 1787), İmperium Orientale’nin yazarı Banduri (1670 – Paris 1743). [L]

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGUSA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAGUET (Condy)

Tarih 19 Haziran 2009

RAGUET (Condy), amerikalı iktisatçı (Philadelphia, Pennsylvania 1784-ay.y. 1842). Pennsylvania üniversitesinde hukuk okuduk­tan sonra ticaret hayatına atıldı.
Kısa za­manda büyük servete kavuştu ve günün ti­carî olaylarında önemli bir rol oynadı. 1815′te Yasama meclisine üye seçildi. 1822′de Rio de Janeiro’da, A.B.D. konsoloslu­ğuna getirildi. 1825′te Brezilya’da maslahat­güzar oldu ve 1827′ye kadar bu görevde kaldı. A.B.D.’ye döndükten sonra, serbest ticaret doktrinlerini yayan birçok gazete yayımladı:
The Free Trade Advocate (1829); Examiner (1834-1835); The Financial Regis-ter (Malî Kayıtlar) [1837-1839] v.b. Ayrıca, Santo Domino ile ilgili iki küçük kitap ve Principles of Free Trade (Serbest Ticare­tin ilkeleri) [1835]; On Currency and Ban­king (Tedavüldeki Paralar ve Bankacılık üstüne) [1839] v.b. eserler de yayımladı. (M)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGUET (Condy) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİMOND IV

Tarih 19 Haziran 2009

RAİMOND IV, Raimond de Saint-Gilles denir
(Toulouse 1042-Trablus 1105), Toulou­se kontu (1093-1105). Daha Saint-Gilles kon­tu olduğu sıralarda ona, kuzini Berthe’ten Rouergue, Nîmes ve Narbonne kontluklarıyle Gothiya markiliği (1065) miras kaldı; topraklarına Gevaudan, Agde, Beziers’i ve U-zes ülkesini de kattı; kendi kızını Raimond’un lehine mirastan yoksun bırakan erkek kardeşi Guillaume IV ölünce Toulouse kon­tu oldu.
Toulouse devleti böylece kesin top­rak bütünlüğünü kazandı. Fakat, ispanya’da müslümanlığa karşı yapılan bir sefere (Tudela önünde başarısızlığa uğradı, 1087) ka­tıldıktan sonra, Urbanus II’nin çağırışına (Clermon konsili 1095) ilk cevap veren o ol­du. Bir daha Batı’ya dönmemeğe ant içtiği için Toulouse kontluğunu oğlu Berttrand’a bıraktı. Güney Fransızları ordusunun ku­mandanı olan Raimond IV, Pr övence’tan ayrıldı (ekim 1096) ve papalık orta elçisi Ademar de Monteil ile birlikte Kuzey italya, Dalmaçya kıyısı ve Makedonya üzerinden istanbul’a geldi (nisan sonu, 1097). Haçlılar içinde yalnız Raimond, Aleksios I Komne­nos’a vasallık yemininde bulunmayı reddet­ti. İznik (Nikaia) [haziran 1097], Eskişehir (Doryleion) [temmuz 1097] ve Antakya (An-tiokheia) [haziran 1098] kuşatmalarında ve çatışmalarında önemli payı oldu.
Antakya’­da, Musul Atabeki tarafından öbür haçlılar­la birlikte kuşatılan Raimond de Saint-Gil­les, şehrin kurtuluşunda kesin bir rol oyna­mak ve şehri elde etmek için (1098), Provence’li bir köylü olan Pierre Barthelemy’nin «kutsal mızrak»! bulmasından yararlandı. Fakat, çetin bir tartışmadan sonra, Sicilyalı Bohemond bunu ele geçirdi. Buna kızan Ra­imond, Bizans imparatoruna yanaştı ve Ku­düs’e yürümek isteyen haçlılar kitlesinin ba­şına geçmeden önce, Trablus emirliğine kar­şı birçok sefere girişti (1098 sonu-1099 ni­sanı). Şehrin alınmasında yardımı dokundu (temmuz 1099), fakat Godefroi de Bouillon’un lehine, isa Peygamber’in mezar eminliğinden uzaklaştırıldı.

Raimond de Saint-Gil­les, Askalon önünde G. de Bouillon’a yardım ettikten sonra, İstanbul’a gitti ve Lombard’-îardan kurulu yardımcı kuvvetlerin basma geçti, fakat Ankara (Ankyra) ile Amasya arasında yenildi (temmuz-ağustos 1101). Tancrede’in esiri oldu (1102), kaçtı ve Cenova filolarının desteğiyle Tarsus’u (nisan 1102) ve Gibelet’yi (1104) aldı, fakat Trablus ku­şatmasında (1105) öldü. Ama ölmeden önce, evlilik dışı oğlu Bertrand’ın gelecekte ke­sinlikle kuracağı (1109-1112) Trablus kont­luğunun temellerini atmış bulunuyordu. (L)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMOND IV hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAFFAELLO

Tarih 18 Haziran 2009

RAFFAELLO (SANTİ veya SANZİO, — de­nir), italyan ressamı ve mimarı (Urbino 1483 – Roma 1520). İlk resim derslerini ba­bası Giovanni Santi’den aldı.
Babası ölün­ce (1494), o sıralar Fr. Francia ile birlikte çalışan Timoteo Viti’nin atelyesine gir­di. Daha sonra, 1499′a kadar Perugia’da il Perugino’nun atelyesinde çalıştı. İl Perugino’nun hocalığı Raffaello’nun gelişme­sinde başlıca etken oldu. Genç yaşına rağ­men Raffaello, çıraktan çok bîr usta ola­rak kabul ediliyor, önemli iş teklifleri alı­yordu; 1500′de Evangelista di Pian di Meleto ile birlikte Cittâ di Castello’da Sant’Agostinc kilisesinin mihrap arkalığını yap­tı Bu eserin, aynı şehrin pinakotek’indeki bir kopyasıyla, ikisi Napoli’deki Capodimonte müzesinde, biri de Brescia’da Tosio Martinengo pinakotek’inde olmak üze­re üç parçası günümüze kalmıştır.
Raffa­ello’nun ilk dönemi hakkında en iyi fikir verebilecek eserleri Şövalyenin Rüyası (Na­tional gallery, Londra) ile Üç Güzeller’dir (Conde” müzesi, Chantilly). Her ikisinde de sarı tonlar, sade, dengeli bir düzenleme ve geniş manzaralar hâkimdiı. Louvre müze­sindeki, Aziz Mikael ve Aziz Georgius çift kanatlı tablosunda olduğu gibi, bu tab­lolarında da, Raffaello’nun sanatında git­gide daha belirgin bir hal alan mekânla kompozisyon arasındaki uyum göze çar­par. Raffaello Vatikan müzesindeki Taç Giyme tablosunda (basit geometrik figür­lerde kolayca görüleceği gibi) kompozisyon üstünde titizlikle çalışarak renklere ışıklı bir yoğunluk ve ustasında olmayan bir can­lılık getirerek İl Perugino’nun tekniğini aşar. Ayrıca Çarmıha Geriliş (National gallery, Londra); Meryem ve Azizler (Ber­lin) ve Kurtarıcı isa’da da (Brescia) İl Pe­rugino’nun etkisi sezilirse de Raffaello’nun yeni belirmeğe başlayan kişiliğini gölgele­mez.
Kutsal Bakire’nin Evlenmesi’nde (Brera, 1504) ise mekânın, kompozisyon ritmi .ve renk parlaklığıyle birleşmesi,İl Perugino’da rastlanılmayan bir özelliktir. Raf­faello bu ünlü ve büyük tablosunu bitir­diğinde yirmi yaşındaydı. Hemen sonra Floransa’ya gitti (1504-1508). Bir yandan sanatını olgunlaştırıyor, öte yandan da flo­ransa resim sanatının getirdiği yenilik ve heyecan dolu havayı tadıyor, Leonardo da Vinci’nin renk tekniğini inceliyordu. Leo­nardo’dan canlı varlıkları kendi düzenleri içinde duymağa ve bir kompozisyonda yal­nız figürleri değil, aynı zamanda çevresin­de havanın dolaştığı canlı varlıkların ara­larındaki ilişkileri de incelemeyi öğrendi. Michelangelo da, dramatik üslûbu, yapıcı kuvveti, anlatım ve hareket yeteneği, eski­çağı canlandırma gücüyle Raffaello’yu bü­yüledi. Bu etkiler, özellikle Çarmıhtan İndiriliş’te
(Galleria Borghese, Roma, 1507) açıkça görülür. Floransa’da Raffaello’nun en yakın dostu sanatçı rahip Bartolomeo idi. Daha yaşlı olan Bartolomeo da, sanatta hızlı ve kesin değişikliklerin oluş­tuğu bu dönemde, klasik denge ülküsünün peşindeydi. Colonna mihrap arkalığı
(Met­ropolitan museum, New York), Ansidei mihrap arkalığı (National gallery, Londra), Madonna Northbrook (Londra) ve Aziz Georgius (Ermitaj) gitgide Floransa resim okuluna yaklaşan eserlerdir. Meselâ, Leonardo’nun etkisi, ilk Floransa dönemine ait bir dizi portrede (Urbino Dukalık sa­rayı) ve ünlü Madonna del Granduca’da (Galleria Fitti) daha gözle görülür bir hal alır; rahip Barlolomeo’nun üslûbuna ya­kın, piramit biçiminde düzenlenmiş eser­lerin en gelişmiş örnekleri arasında Ma­donna del Belvedere (Kunsthistcrisches mu­seum, Viyana), Madonna del Cardellîno (Uffizi), Güzel Bahçıvan (Louvre) v.b. sa­yılabilir. Açık havada resmettiği Meryemleriyle, Raffaello eski dinî temanın en ti­pik örneklerinden birini vererek yüzyıllar boyunca, gerek sanat gerek din yönünden kendini ideal olarak kabul ettirdi; figür gruplarının işlenişinde Michelangelo ile or­tak noktaların bulunmasına ve kişilerin bir­birleriyle bağlantılarında kısmen Leonardo’nun etkisi görülmesine rağmen, bu tablo­lar kişisel özellikten yoksun değildir: hep­sinde de sakin, düşünceli bir hal, ilgi çe­kici ayrıntılar, yuvarlak biçimlerin huzuru hâkimdir. Raffaello’nun aynı dönemde yap-’ tığı öbür eserler şunlardır: Doni Çifti ve Hamile Kadın (Pitti), Orleans Bakiresi (Chantilly), Kutsal Aile (Bridgeater. Lon­dra). Azize Caterina (National gallery, Lon­dra), Madonna Esterhazy (Budapeşte), Ma­donna Canigiani (Münih), Meryem Tahtta (Pitti. Floransa) v.b. Tamamlanamayan bu sonuncu eserde Meryem ve Çocuk İsa, tabloda hareket halinde görülen diğer kişi­ler tarafından, azizlerle çevrili yüksek bir tahta çıkarılmıştır.
Azizlerin her biri kişi­liği belirecek şekilde resmedilmiştir; tahtı taşıyan melekler heykelsi bir gölünüm için­dedirler; sahneyi tamamlayan giriş kapısı­nın yarım daire şeklindeki, kısmı da son derece gösterişlidir.
Raffaello, papa Julius II tarafından çağı­rılarak 1511′de Roma’ya gitti, papanın Va­tikan’daki yeni dairelerine fresk yapmakla görevlendirildi. Böylelikle, Andrea Mantegna ile Piero della Francesca’nın eserlerinin bulunduğu (bugün kaybolmuştur) daha es­ki bölümler yıkılıyordu. Raffaello, 1511′de tamamladığı imza odasının (Stanza Della Segnatura) süslemeleriyle işe başladı: Kut­sal Tartışma, Parnassos, Atina Okulu, Üç Erdem ve tavandaki bilim ve sanatları ko­nu alan alegorik figürler. Geniş kompozisyonlu bu fresklerde Michelangelo’nun hu­zursuz ve acı çeken insanlarına karşıt, sa­kin ve rahat figürler yaptı. 1510′da Agostino Chigi tarafından, Farnesina sarayına Galatea efsanesini canlandıran freskler yap­makla görevlendirildi. Burada B. Peruzzi, Sodoma ve Sebastiano del Piombo ile ta­nıştı. Raffaello’nun, Galatea konusunda B. Castiglione’ye yazdığı mektup onun este­tik idealleri üstüne önemli bir belgedir.
Sanatçı bu mektupta, gerçek bir modeli izlemediğini ve Praksiteles’in yaptığı gibi, çeşitli modellerden de ayrıntılar almadı­ğını öne sürer ve önceden var olan bir güzellik idealine ulaşmak istediğini belir­tir. Raffaello’nun renk ve ışık karşıtlığıyle iman gücü yönünden etkileyici olan Madonna di Foligno (Vatikan pinakotek’i) ve Madonna di Casa d’Alba (National gallery, Washington) adlı eserleri aşağı yu­karı aynı döneme rastlar. İkinci Stanza’nın fresklerinde (Eliodoro’nun Kovulması, Bolsena Âyini, Aziz Petrus’un Kurtuluşu, Büyük Leo’nun Attilâ ile Karşılaşması) [1511-1514], Sebastiano del Piombo’nun et­kisiyle Raffaello rengi ön plana aldı, mimarî tarzındaki süslemelerde ışık ve göl­gelere geniş yer verdi (özellikle Aziz Petrus’un Kurtuluşu sahnesinde, ışığın üç kaynaktan gelmesi).
Çağdaşlarının portreleri de (Peçeli Kadın, Pitti; Baldassare Castiglione, Louvre) Raffaello’nun bir renk sanatçısı olduğunu ortaya koyar; Floransa dönemine kıyasla, portrelerin ağırlık noktası artık genel atmosfere değil, modelin derinleşti­rilmesine bağlıdır. Rafafello bu arada, Michelangelo’nun Sistina şapelindeki peygam­berlerinden ilham alarak, Sant’Agostino ki­lisesindeki işaya freskini yaptı. Meryem Sandalyede, Hezekiyel’e Kutsal Hayalin Gö­rünmesi (Floransa, Pitti) ve Julius II de (Uffizi) aynı döneme rastlar. Raffaello, Leo X’un papalığı sırasında yorulmak bilmeden çalıştı. 1514-1517 Ara­sında, Stanza’nın Borgo Yangını süsleme­sini yaptı.

Bu süslemede yardımcılarının ge­niş ölçüdeki müdahalelerini de belirtmek gerekir. Raffaello yoğun bir dramatik etki yaratma çabasmdaydı: Michelangelo ile re­kabet edercesine heykelsi figürler üstünde çalışması, perspektifleri karmaşıklığa gö­türmesi, bugün manierismo dediğimiz tar­zın bilincinde olduğunu gösterir. 1515′te Bologna’daki San Giovanni in Monte’ye Azize Cecilia mihrap arkalığını (bugün pinakotek) yaptı. Aynı yıl, Roma’daki Santa Maria del Popolo kilisesinin Chigi şape­line gezegenleri tasvir eden mozaikler yap­tı. Raffaello burada resimlerinde olduğu kadar önemli yapılarında da göze çarpan düzenli ritmiyle dikkati çeker. Stanza’da Yangın’ı bitirdikten sonra, Farnesina sara­yının bir salonunda Psykhe efsanesini can­landırdı (1517).

1518, Raffaello sanatının son dönemidir: öğrencileriyle birlikte Va­tikan lojmanlarının süslemesine başladı. 1519′da tamamladığı bu süslemelerde «grotesk»lerin arkeolojik motiflerini yeniden yaşattı. 1518′de Leo X’u Ludovico de «Rossi ve Giulio de» Medici arasında gösteren portresi belki de son çağının en iyi ese­ridir. Villa Madama’nın yapımını üstüne aldı, ayrıca 1518′de başladığı, fakat tamamlayamadan öldüğü ölümünden Sonra İsa’nın Üç Havarisine Görünmesi adlı son eserini öğrencisi Giulio Romano bitirdi. Son devrinde, ritimlerindeki zariflik kaybol­du.

Figür kitleleri yoğunlaştı, ışık – gölge oyunları ağırlaştı ve hareketler donuklaştı. Çağının bütün büyük sanatçıları gibi çok yönlü olan Raffaello önemli mimarî eser­ler de verdi. Bramante’nin ölümü üzerine 1514′te San Pietro’nun mimarlığına getiril­di, Loggia galerisini tamamladı, Esquilino mağaralarında bulunan figürler ve Tekvin’i anlatan küçük panolarla burayı süsledi (bu seriye «Raffaello’nun Kutsal Kitabı» denir). 1509′da, merkezî planlı Sant’Eligio degli Orefici kilisesinin projesini hazırlamıştı. Santa Maria del Popolo’daki Chigi kilisesi­ni de yunan haçı biçiminde tasarladı. XVII. yy.da yıkılan Branconio dell’Aquila sara­yının balkon ve nişlerle süslü cephesi de başlı başına bir şaheserdir (bu saray hak­kındaki bilgimizi Parmesan’ın bir deseni­ne borçluyuz [Louvre]). Raffaello’nun öte­ki mimarî çalışmaları arasında, G. F. Da Sangallo tarafından gerçekleştirilen, Flo­ransa’daki Pandolfini sarayının projesi ve Eskiçağın «domus aurea» mimarîsine dayanan Roma’daki Villa Madama sayılabilir. Raffaello’nun sanatı, hümanist Bibbiena, şair Tebaldeo ve Ariosto, sanat koruyucusu Agostino Chigi gibi çağının aydın amatör­leri arasında büyük bir hayranlık uyan­dırdı, ölçülü bir zarafete ve sağlam bir dengeye dayanan dehası, bütün sanat dal­larını yüzyıllardan beri etkilemektedir. (ML)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAFFAELLO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAEREN

Tarih 18 Haziran 2009

RAEREN, Belçika’da (Liege ili, Verviers idare çevresi) komün, Ardennes’de, Alman­ya sınırında, Verviers’nin kuzeydoğusunda; 3 300 nüf. Orman, işletmesi. Hayvancılık.
— Arkeol. Raeren XVI. ve XVII. yy.da çok önemli bir seramik merkeziydi. Sera­mikleri kahverengi, gri-mavi veya manga­nez moru renginde kumtaşındandır, çoğun­lukla kalaya monte edilmiştir, üzerlerinde, portreler, yazılar, armalar ve Kutsal Kitap’tan sahneler vardır. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAEREN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYOSTRONSİYUM

Tarih 18 Haziran 2009

RADYOSTRONSİYUM i. (fr. radiostrontium). Nükl. Stronsiyum’un radyoaktif izotopu. (Stronsiyum’un, stronsiyum 89 ve stronsiyum 90 olmak üzere iki radyoaktif atomu vardır, ikisi de radyoaktif beta’lardır; fakat birincisinin periyodu 51 gün, kincisinin periyodu ise
28 yıl sürer. Bu so­nuncusu, nükler reaktörlerde ve atom bombalarındaki fisyon olayı sırasında önemli miktarlarda meydana gelir. Bitkiler tara­fından kolaylıkla tutulan bu atom, kemik dokuları içinde birikebilir ve büyük tehlike yaratır.) Bk. STRONSİYUM. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOSTRONSİYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYOSONDA

Tarih 18 Haziran 2009

RADYOSONDA i. (fr. radiosonde’dan). Meteorol. Bir balonla taşınan ve
0 ile 30 km yükseltideki havanın nemlilik, basınç ve sıcaklık değerlerini yerdeki bir istasyona radyo dalgalarıyle ileten otomatik cihaz.
— ANSiKL. Radyosonda, 1927 yılında fran­sız R. Bureau tarafından icat edildi. Ciha­zın başlıca elemanları, çift madenî şeritli bir termometre, bir barometre kapsülü ve saçlı bir higrometredir. Bu üç âlet, çok kısa dal­ga üzerinden sürekli yayın yapan bir veri­cinin işaretlerini keser. Gerçekten de her âlet bir ibreyi hareket ettirir; bu üç ibre aynı düzlem üzerindedir ve herbiri sabit bir işaretle birbirinden ayrılmıştır. Her ibre ve her işaret, saat ibrelerinin yönünde dönen hareketli bir kolun kendilerine dokunmasıy-le elektrik kontağını keser. Böylece verici­nin yayını düzenli (işaretler tarafından) ve düzensiz olarak (ibreler tarafından) kesilir ve bu kesilmeler yerdeki kayıt şeridi üze­rinde belirir.Daha önceden yapılmış bir ölçeğe göre bu kayıtlar çözümlenebilir. Ba­lon, yörüngesinin en üst noktasında patladı­ğı zaman, radyosonda, br paraşüt yardımıy­le yere iner. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOSONDA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYOPELVİMETRİ

Tarih 18 Haziran 2009

RADYOPELVİMETRİ i. (fr. radiopelvimetrie). özel bir teknikle çekilen röntgen filimleri yardımıyle leğen çaplarının ölçül­mesi (doğum hekimliği için önemlidir). [L]

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOPELVİMETRİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYOGONYOMETRİ

Tarih 18 Haziran 2009

RADYOGONYOMETRİ i. (fr. radiogonio-metrie). Verici bir telsiz istasyonunun yeri­ni ve doğrultusunu bulma. || Radyogonyo­metre kullanarak seyretme usulü.
— ANSİKL. 1901 Yılında Andre Blondel, çerçeve antenin yönlendirilmiş yayın yapma veya alma özelliğinden yararlanmayı dü­şündü; bu uygulamanın teorisini yaptıktan sonra, general Ferri ile birlikte, çerçeve an­tenin yöneltici özelliklerini ve normal an­tenden daha zayıf olan alıcı niteliğini deneylerle doğruladı.
Marconi’nin deneyleri (1903) sonunda «yö­neltilmiş antenli» radyogonyometreler yapıl­dı: bu antenler, merkezî bir toprak hattının çevresinde, birbirinden eşit uzaklıktaki ya­rıçaplar doğrultusunda yerleştirilmiştir; dö­ner bir komütatör her anteni sıra ile bağ­lar; alıcıya en kuvvetli şekilde veren anten belirlenerek, verici isyasyonun doğrultusu yaklaşık olarak bulunur.
Alıcı niteliği yüksek çerçeve antenle ilk radyogonyometri deneyleri, 1907′de E. Bel­lini tarafından, marttan mayısa kadar, Dieppe, Le Havre ve Barfleur arasında yapıl­dı. Fakat radyogonyometrinin aktif bir dö­neme girmesi, özellikle Birinci Dünya sa­vaşı yıllarına rastlar. Bir vericinin yerini ve doğrultusunu radyogonyometreyle tespit etmek için, kulaklıktaki ses şiddeti sıfır veya minimum oluncaya kadar çerçeveyi döndürmek yeterlidir: bu konumda, çerçeve düzlemine indirilen dikme aranan doğrultu­yu verir. Bununla birlikte, vericinin doğrul­tusunda yine de 180°’lik bir belirsizlik söz konusudur. Şüpheyi kaldırmak için, aynı an­da hem çerçeve anteni, hem de yöneltmesiz bir anteni dalga kolektörü olarak kul­lanarak bir ölçme daha yapılır. Çerçeve ve antenin birleşik diyagramı bakışımsızdır ve bu diyagramdan yararlanarak, birbirine zıt iki doğrultu arasında kesin bir seçime varı­labilir. Radyogonyometri tesisleri, gemi ve­ya uçakta olduğu gibi, karada sabit istas­yonlar halinde de kurulabilir. Ayrıca, gizli verici istasyonların tespiti için otomobillere yerleştirilmiş radyogonyometri tesisleri de vardır. Hava ve deniz trafiğinde, özellikle kapalı havalarda (sis, gece v.b.) önemli ya­rarlar sağlayan radyogonyometri, radar’ın bulunmasından sonra ikinci plana düşmüş­tür. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOGONYOMETRİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYOASTRONOMİ

Tarih 18 Haziran 2009

RADYOASTRONOMİ i. (fr. radio-astronomie). Evrenin, birkaç milimetreden aşağı yu­karı 20 m’ye kadar uzanan dalga boyları bölgesinde, yani görülebilir ışımaların çok daha ötesinde gözlemlenmesini konu alan bilim.

— ANSİKL. Büyük dalga boyları üzerinden yapılan radyoastronomi gözlemleri, yer atmosferindeki bulutlar tarafından pek az en­gellendiği, yıldızlararası maddelerden yayı­lan bulutsular tarafından hiç engellenmediği için, hem gündüz, hem gece çok elverişli şartlar altında gerçekleştirilebilir. Yıldızlar­arası bulutsular, yoğunluklarının çok az (san­timetre küpte 1 ilâ 3 atom; bu atomların büyük bir kısmı da, klasik tayfölçümü metotlarıyle anlaşılmayan nötür hidrojen atom­larıdır) olmasına rağmen, yıldızlar üstünde yapılan kadir ve tayf gözlemlerini bozar. «Astronominin 1 numaralı düşmanı» diye adlandırılmaları da bu yüzdendir. Oysa, Hertz cinsinden dalgalar bu bulutsuların arasından geçmekle kalmaz, ayrıca bulutsu­ların varlığını da haber verir; bulutsuları meydana getiren nötür hidrojen atomları, 21,105 sm’lik dalga boyuna tekabül eden çok ender, çok kısa sürede ve çok çabuk kaybo­lan, ancak modern radyoteleskop’larla mey­dana çıkarıJabilen çok belirsiz bir iç geçişe konu olur. Hattâ bu geçişlerin gözlemlendiği dalga boyları büyük bir kesinlikle gözlem­lenebilir: gözlem değeri ile teorik değer arasındaki fark, gözlemlenen bulutun radyal hızını verir; buradan da bulutun uzaydaki konumu bulunur (Gökada’nın dönme şart­ları bugün çok iyi bilinmektedir).
Böylece, Gökada’mızın bu bulutsuları taşıyan kolla­rının ilk haritası çizilebildi. Radycastronomide kullanılabilecek dalga boyları, bir yan­dan 6 ilâ 8 mm genişliğinde su buharı ve ok­sijen soğurma şeritlerinin bulunması, öte yandan yer atmosferinin çok yüksek kısım­larında iyonosferi meydana getiren birçok iyonlaşmış tabakanın bulunmasıyle sınır­lanmıştır. Elektromagnetik dalgaların iyonlaşmış bir atmosferde kırılma şartları, Ecdes tarafından incelendi, bu astronom, gelen dalgaların bir sınır frekansı olduğunu ve bu frekansın altında tam yansıma’nın meydana geldiğini ispatladı. Bu sınır frekans, geçilen ortamın elektron yağunluğuyle (birim ha­cimdeki elektron sayısı) orantılıdır. Böylece, iyonosfer için 15 MHz’lik (dalga boyu 20 m) bir sınır frekans elde edildi. Bu değerin ötesinde iyonosfer soğurucu olur.
Bu özellik, bütün iyonlaşmış atmosfer ve özellikle Güneş’i çevreleyen çeşitli tabakalar (ışıkküre, alçak ve yüksek atmosfer, Gü­neş tacının iç ve dış kısmı) için geçerlidir. Bunlardan her birinin ayrı bir sınır frekansı vardır. Kirchhoff ilkesine göre bir gaz ta­bakası ancak soğurabileceği ışınımları ya­yabilir. Demek ki bu tabakalardan her biri­nin azalan elektron yoğunluğuna, artan kritik dalga boyları tekabül eder. Böylece radyoastronomi, Güneş’i çevreleyen çeşitli tabakaların «derinliğine keşfi» için çok ya­rarlı bir çare bulmuş olur: santimetre cin­sinden dalgalar ışıkküreye tekabül ettiğine göre, dekametre cinsinden dalgalar da Gü­neş’in dış tacına tekabül eder. Bu iki sınır arasında, çeşitli yeryüzü olaylarına (radyotelegraf dalgalarının yayılması, magnetik fırtınalar, kutup ışıkları v.b.) çok büyük et­ki yapan ve çok çeşitli tipleri bulunan farklı Güneş püskürtü’leri (Doppler-Fizeau ola­yıyle hızları ölçülerek) izlenebilir.
Buna karşılık, alıcı âletlerin ayırma gücü, alınan ışınımların dalga uzunluğuyle ters orantılı olduğu için, büyük dalga boylarının kullanılması önemli sakıncalar doğurur. De­mek ki, optik dalga boyları ile Hertz dalga boylan arasında, bir milyon basamağından bir katsayı vardır. Bu duruma uygun âletler yapılamayacağına göre, gözlem için, bir ki­lometreden daha fazla aralıklarla dizilmiş
birçok aliciyle uygulanan girişim metoduna başvurulur. Böyle bir sitemin ayırma gücü (gözlenen dalga boylarına göre değişir) çapı, iki uç alıcı arasındaki uzaklık kadar olan bir tek alıcı âletin ayırma gücüne eşittir. Fakat normal olarak böyle bir sistemin ya­rarlı alıcı yüzeyi, hiç bir zaman basit âlet­lerin yüzeyleri toplamına eşit değildir. Bk.RADYOTELESKOP.

Evrenden gelen Hertz dalgaları için birçok yayın mekanizması vardır. Çoğu zaman ve­rici cismin yüzeyindeki taneciklerin çalkan­tısından ve bu taneciklerin birbirine çarpma­sından meydana gelen «ısı dalgaları» söz ko­nusudur. Rayleigh’ın bulduğu klasik bir fi­zik formülü, bu durumda verici yüzeyin sı­caklığını, yayının alındığı dalga boyuna bağlı olarak ve alma şiddetini gözönünde bulundurarak hesaplama imkânı verir: bu da radyo astronomi gözlemlerinin optik göz­lemlere bir üstünlüğüdür.
Isı dalgalarına dayanmayan yayın şekilleri arasında şunlar sayılabilir:
1. daha yukarıda sözünü ettiğimiz nötür hidrojen atomlarının yaydığı şeritlerin ve 21,105 sm’ye eşit dalga boylarının gözlenmesi;
2. oldukça şiddetli bir magnetik alandan geçen ve bu alanın kuvvet çizgileri etrafında helis şeklinde do­lanan elektron fışkırmalarının yarattığı «cayromagnetik» yayın;
3. hızı, ışık hızının belli bir kesrine kadar varan elektronlar ta­rafından, benzer durumlarda «senkrotron et­kisiyle» yaratılan yayınlar v.b. Günlük hareket sonucu bir radyokaynak batıdan doğuya doğru kayarken, sabit bir girişimölçerden alman işaretler, bütün alıcı âletlerde karşılaşılan fon gürültüsüyle aynı cinstendir. Büyük girişimölçerlerin ve bazı hassas alıcıların kullanılması, bu işaretlerin çok büyütülmesini ve fon gürültüsünden ay­rılmasını sağlar. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOASTRONOMİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYOAKTİF

Tarih 18 Haziran 2009

RADYOAKTİF sıf. (fr. radio-actif). Nükl. Radyoaktifliği olan. || Radyoaktif artıklar. Bk. ARTIK. || Radyoaktif denge. Bk. DEN­GE. || Radyoaktif element, radyoktiflik özel­liği taşıyan kimyasal element. (Eşani. RADYOELEMENT.) [Bk. ANSİKL.] Radyoaktif seri.
Bk. RADYOAKTİFLİK.
— Miner. Radyoaktif cevherler. Bk. ANSİKL.
— Teknel. Radyoaktif belirtici, bir cisme çok az miktarda katıldığında, bu cismin dö­nüşümlerini veya yer değişimlerini izlemeğe imkân veren radyoaktif izotop. Bk. ANSiKL.
— Tıbbî fiz. Radyoaktif işaretleme, incele­nen bir molekülün akıbetini görebilmek amacıyle o molekülün bir atomunu izotopuyle değiştirme işlemi.
— ANSiKL. Nükl. Radyoaktif elementler, kendiliğinden hızla veya yavaş yavaş parça­lanarak yapı değiştiren kararsız atomlardan meydana gelir. Çekirdekleri, duruma göre, negatif veya pozitif elektronlar (beta rad­yoaktiflik), ya da helyum çekirdekleri (al­fa radyoaktiflik) yayar. Birinci durumda element, periyodik sınıflandırmanın bir ha­nesinden hemen bitişik hanesine geçer; ikinci durumda iki hane atlar. Radyoaktif elementler çoğu zaman gamma ışınları da yayarlar.

Bazı radyoaktif elementlere tabiatta rastla­nır; bunlar, kendiliğinden başkalaşıma uğ­rayarak birbirinden türeyen dört basit cisim grubu meydana getirir: her üçü de kurşuna dönüşerek kararlı hale geçen uranyum, tor­yum ve aktinyum grupları ile bizmuta dönü­şerek kararlı olan neptünyum grubu F. ve i. Joliot-Curie’ler, 1934′te, kararlı atomları cisimcik bombardımanına tutarak, bilinen elementlerin kararsız izotopları olan sunî rad­yoaktif elementleri elde etmeyi başardılar. Bugün tedavi uygulamalarında radyumun ye­rini alabilen ve radyoaktif gösterge olarak kullanılan yüzlerce sunî radyoaktif element
vardır. Bk. RADYOAKTİFLİK.
— Miner. Radyoaktif cevher’ler iki grup­ta toplanır: uranyum ve toryum grup­ları. Uranyum grubuna giren başlıca cevher­ler şunlardır: pekblend, uraninit ve davidit; daha ender rastlanan cevherler ise, karnotit, tüyamanit, torbernit, otünit, uranofan ve şrökingerit’tir. Uranyum cevherleri, fosfat­lar ve altın cevherleriyle birleşmiş halde de bulunabilir. Pekblend aynı zamanda bir rad­yum cevheridir. Toryum’un en önemli cevhe­ri ise monazit’tir.
— Teknol. Radyoaktif belirtici’lerin kulla­nılması, bir yayılma olayı sırasında bir ma­denin başka bir maden içindeki dağılımını kolaylıkla inceleme imkânı verir. Bu incele­me, bir maden örneğinin bir yüzüne, ışıma­ya tutularak radyoaktif hale getirilmiş başka bir maden tabakası yaymağa dayanır; bu izotopun, zamana ve sıcaklığa bağlı olarak öteki madene içleme miktarı, bu madenden ince tabakalar alıp radyoaktifliğini bir sa­yaçla tespit ederek ölçülür. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOAKTİF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYO

Tarih 18 Haziran 2009

RADYO i. (fr. radio). Radyo yayınlarını alıcı cihaz. (Bk. alici.) || Düzenli bir şekilde radyo yayınları yapan radyoelektrik istasyonu.
— Radyotek. Otomobil radyosu, otomobil­de kullanılmak üzere yapılmış radyo alı­cısı. Bk. ANSİKL.

— Telekom. Radyo gazetesi, radyo verici­leri tarafından yayımlanan çeşitli haber, yorum ve makalelerin tümü. || Radyo muhabiri, radyo haber ve röportajları­nı hazırlayan gazeteci, Radyo rekla­mı, radyolar aracılığıyle söz ve müzik­ten faydalanılarak yapılan reklam. (Tür­kiye radyoları 1951′den itibaren reklam ya­yımlamağa başladı. İlk reklamlar, radyo­nun kendi spikerleri tarafından sözlü ola­rak yapılırken daha sonra reklam saatleri ayrıldı; reklam şirketleri sözlü, müzikli rek­lam yayımına başladı.
Bugün radyo reklam­larının ilgi çekmesi için söz ve müziğin ya­nı sıra yarışmalara, eğlence programlarına, skeçlere v.b. yer verilmektedir.) || Radyo röportajı, radyo ile yayımlanan röportaj. Radyo yayını, radyo alıcısı bulunanlar için, Hertz dalgalarıyle haber, konferans, konser, sanat, edebiyat, bilim v.b. prog­ramların nakli. (Bk. ANSiKL.) || İl radyosu, ancak yayımın yapıldığı ilde dinlenebile­cek güçteki radyo istasyonu; bu istasyo­nun yayımı. (Türkiye’de büyük şehirlerde il radyoları asıl radyo istasyonlarının yanı sıra yayın yapar ve programlarında yal­nız batı müziğine yer verir. Bu yayınlar «ikinci program» adiyle anılmaktadır. An­talya, Kars, Van, Gaziantep, Trabzon, Di­yarbakır il radyolarının programlarında her türlü söz ve müzik programı yer almak­tadır.)
— ANSiKL. Radyotek. Başlangıçta elek­tron lambalı olan otomobil radyosu, anot­ların beslenmesi için gerekli yüksek geri­limi sağlayacak bir vibrörlü konvertisörün kullanılmasını gerektiriyordu. Transistorlu olan modern alıcılar doğrudan doğruya arabanın bataryasıyle beslenir. Taşıtın elektrik donatımı parazite karşı korunmuş ol­malı, yani kıvılcım üreten organların (di­namo, bujiler, akım kesiciler) yaydığı pa­razitleri yok etmeğe veya hiç olmazsa önemli bir şekilde azaltmağa yarayan ele­manlar (kondansatörler ve dirençler) kul­lanılmalıdır. Otomobil radyolarının hemen hepsinde, bir tuşa basmakla istenen yayı­nı seçme imkânı veren bir kumanda klav­yesi vardır.

— Telekom. Radyo yayını yapan istasyon­ların sayısı radyoelektriğin temel ilkeleri ortaya konduktan sonra hızla arttı. Bugün 400′den fazlası Avrupa’da ve 4 000 civa­rında (özel istasyon) A.B.D.’de olmak üze­re binlerce istasyon vardır. Fakat Ameri­ka’dakilerin 800′ü dört büyük program ve reklâm dağıtıcı şebekesinden (networks) bi­rine bağlıdır. Türkiye’de, 10 tane devlet ve­rici radyo istasyonu (istanbul, Ankara, iz­mir, Çukurova, Erzurum, Kars, Diyarba­kır, Gaziantep, Trabzon, Antalya) vardır. Dünyadaki radyo dinleyicisi sayısı 1959′da yaklaşık olarak 365 milyondu, bu sayı yer­yüzü ölçüsünde her 1 000 kişide 127 kişi gibi bir ortalama verir. Kuzey Amerika 183 milyonla birinci sırayı alır (binde 707); Avrupa’da 133 milyon (binde 211); Asya’­da 28 milyon (binde 17); Güney Amerika’­da 13 milyon (binde 95); Afrika’da 4,5 mil­yon (binde 19) ve Okyanusya’da 3,7 milyon (binde 23) dinleyici vardır.
• Milletlerarası yönetmelik. Bir yayında taşıyıcı dalganın modülasyonu yan bantlar meydana getirir. Çok yakın frekanslı bir yayın yüzünden parazit olmaması için fre­kans tayfında her yayma bir kanal ayırmak gerekir, öbür yandan Hertz dalgalarını kul­lanan yalnız radyo yayınları değildir. Baş­lıca kamu hizmetleri (havacılık, denizcilik) alanında telsiz telgraf ve telsiz telefon için de frekans tayfında bantlar ayırmak ge­rekir. Bu amaçla 1947′de Atlantic City’de imzalanan Milletlerarası Telekomünikas­yon antlaşmasıyle bazı kurallar tespit edil­miştir.

Radyo yayını için ayrılan frekans bantları, uzun dalga için 150-285 kHz (1 050 – 2 000 m arası), orta dalga için de 525 – 1 605 kHz’tir (187-560 m arası). Kısa dalgada ise, 2 300 kHz’lik frekans bandıyle eski bant­lardan yüzde 33 oranında fazla olmasına rağmen ancak 180 kanala yer verilebilmek­tedir. Bütün dünyadaki kısa dalga yayın-larıyle ilgili kanalları çeşitli milletler ara­sında dağıtmakla görevli Meksiko konfe­ransı çok karışık teorik bir plan karar­laştırarak 10 nisan 1949′dan sona ermiş­tir. Yayın alanı sınırlı olan uzun ve orta dalgaların çeşitli ülkeler arasında dağılımı için, dünya bağımsız bölgelere bölündü. Avrupa bölgesi, Greenwicb’in batısında 10., doğusunda 40. meridyen ve güneyde 30. kuzey paraleliyie sınııiandı. Bu bölge için Kopenhag’da 1948′de 25 hazirandan 16 ey­lüle kadar toplanan Avrupa Radyo Ya­yını konferansı 15 mart 1950′de yürürlüğe giren frekans (veya dalga boyu) dağılım planını tespit etti. Uzun dalgada, 18 ka­nala 21 istasyon yerleştirildi. Buna karşı­lık ortak dalgaların kullanılması (millî ve­ya milletlerarası) ve senkron çalışan millî şebekelerde ortak dalgalardan yararlanıl­ması sayesinde, 121 orta dalga kanalına 300′den fazla istasyon yerleştirilebildi. Bu planın birçok üstünlüğü vardır. Bir yan­dan istasyonların birbirine karışmasını bü­yük ölçüde önler, öte yandan aralarında yeterince frekans farkı bulunan bölge rad­yo vericilerinin aynı binada çalışmasını sağ­layarak kuruluş ve işletme giderlerini azal­tır.
• Programlar. Radyo yayın programların­da, her tür müzik, konuşmalar, haberler, röportajlar, eğlenceler, tiyatro oyunları (bunların bazıları özel olarak radyo için hazırlnamıştır), eğitim ve büyük bir gelir kaynağı olan reklamlar yer alır. Eskiden genellikle canlı yayın yapılırken bugün hemen hemen bütün programlar plak ve banda kaydedildikten sonra yayımlanır. Radyo ile müzik yayını. Doğrudan doğru­ya veya, plak ve banda alınarak yaprlan müzik yayınları, ülkelere göre bütün ya­yınların yüzde 50 ilâ 75′ini tutar. İstanbul radyosunun on iki devamlı hafif batı müzi­ği orkestrası vardır; ayrıca Şehir orkestra­sı ve Küçük orkestranın klasik batı müzi­ği yayınlarına yer verilir. Radyo arşivinde ise, çeşitli plak ve bantlardan başka, türk halk musikisinden derlenmiş bir koleksi­yon bulunur. (LM)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYATÖR

Tarih 18 Haziran 2009

RADYATÖR i. (lat. radius, ışın’dan fr. radiateur). Oto. Motorun soğutma organı; motordan gelen sıcak su, içinden geçen ha­vaya ısısını aktararak soğur. (Bk. ansikl.) || Radyatör kılıfı, bir otomobil radyatörü­nü soğuktan koruyan örtü.
—- Termik. Bir akaryakıtın yanmasından ve­ya sıcak bir akışkandan aldığı ısının önemli bir kısmını ışıma yolüyle ileten ısıtma ciha­zı. || Radyatör peteği, radyatörün merkez kısmını meydana getiren boru ve kanatçık­ların tümü. (Eşanl. radyatör bloku.) || Elektrikli radyatör, elektrik akımıyle ısıtılan bir direnci ısı kaynağı olarak kullanan ısıt­ma cihazı. Bk. Ansikl.
— Ansikl. Oto. Radyatör «arı peteği» bi­çiminde birbirine dik boru şebekesinden meydana gelir ve soğutma yüzeyini artırmak için kanatçıklarla donatılır. Bu borular bir boşaltma musluğu ve bîr taşma ağzı bulunan iki hazneye kaynakla bağlanır. Su, borular­dan geçerken bir vantilatörün de yardımıy­İe ısısını çabucak kaybeder. Radyatör oto­mobile esnek olarak monte edilir ve bir ka­fesle korunur.
— Termik Radyatörler dökme demir, çelik veya alüminyumdan yapılır. Dökme demir radyatörler genellikle «nipel» denilen bağ­lantı parçalanyle uçlarından birleştirilmiş, sökülebilir elemanlardan meydana gelir. Bu radyatörler ya kendi ayaklan üzerinde du­rur ya da duvara tutturulmuş mesnetler üzertne oturtulur. Gazlı radyatör’lerin daima bir boşaltma memesi ve ateşleme memesiyle donatılması gerekir; dökme demir veya saçtan yapılabibilir.

Saatte 1 400 mth’lik etkin güçten yukarısı i-çin, bir debi regülatörüne ihtiyaç gösterir. Işımalı radyatör çoğu zaman gaz brülörleriyle akkor hale getirilmiş ısıya dayanıklı bir maddeden yapılar bir yayıcı taşır. Işıyan enerji, hemen hemen daima parlak ma­denî bir reflektörle toparlanır. Konveksiyonlu radyatör’] er, çeperlerine değecek ha­vayı ısıtacak şekilde tasarlanmıştır. Işımalı ve konveksiyonlu radyatörler ise, ısıyı hem ışıma, hem de konveksiyonla iletecek şekil­de yapılmıştır. Işıyan ısı yüzdesinin en az 20 oranında olması gerekir.

• Elektrikli radyatörler genellikle çok ça­buk ısı verir; fakat ısıyı iyi muhafaza ede­medikleri için, akım kesilir kesilmez ısı yayı­mı durur. Isı birikimli radyatörler kendi hacimlerinde kalori depo eder ve sonradan bu kaloriyi, cihazın içinden geçen havaya sürekli olarak aktarır. Işımalı radyatör’lerde yayılan ısı genellikle ışıma yoluyle iletilir. Çoğu zaman parlak bir madenden yapılan reflektör, ısı akısını istenilen yöne .çevirme imkânı verir. Konveksiyonlu radyatör’lerde koruyucu bir gömlek içine yer­leştirilen ısıtıcı elemanlar, tam çalışma sı­rasında görünür şekilde akkorlaşmazlar. Vantilatörlü radyatör’ler ise arkadan em­diği havayı ısıtıcı elemanlar üzerine gönderen bir vantilatörle donatılmıştır. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYATÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAGGHİANTİ (Carlo Ludovico)

Tarih 18 Haziran 2009

RAGGHİANTİ (Carlo Ludovico), italyan sanat tarihçisi ve tenkitçisi (doğ. Lucca 1910). Pisa üniversitesinde ortaçağ sanatı ve modern sanat dersleri vermektedir.

Yönet­tiği dergilerle (Critica d’Arte ve Selearte) tarihî araştırmaların yayılmasına katkıda bulundu. Vasari’nin Vite (Hayatlar) [4 cilt, 1942-1944] adlı eserinin önsöz ve notlarla birlikte bir baskısını yayımladı. Tarih, ten­kit ve estetik üstüne birçok inceleme ve makale yazdı, önemli eserleri: impressionismo (izlenimcilik) [1944]; Commenti di Critica d’Arte (Sanat Tenkidi Açıklamaları) [1946]; L’Arte e la Critica (Sanat ve Tenkit) [1950]; Cinema, Art e Figurativa (Figüratif Sanat Olarak Sinema) [1952]; Fütura del Dugento a Firenze (XIII. yy. Floransa Resmi) [1954]. (M)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGGHİANTİ (Carlo Ludovico) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAFİNAJ

Tarih 18 Haziran 2009

RAFİNAJ i. (fr. raffinage, arıtma). Kâ-ğıtç. Kâğıt hamuruna uygulanan son işlem. || Hamura, kâğıt haline gelebilmesi için ge­rekli fiziksel özellikleri kazandırma işlemi.

Rafinaj çok karmaşık bir işlemdir. Kâğıt tabakalarının yapımı sırasında, liflerin bir­birine iyice geçmesi için lif yüzeyinin du­rum ve yapısı değiştirilir. Bu işlem değişik cihazlarda yapılır.)
— Petr. Petrol ürünlerini (yakıt, yağlayıcı v.b.) üretme usullerinin tümü. || Bu usuller­den herhangi biri. Esanl. TASFİYE. Bk. AN­SİKL.
— Şekercilik. Şekere, yeniden eritme, berraklaştırma ve renk giderme işlemlerinin uy­gulanması.
— ANSiKL. Petr. Dönüşüm sanayilerinin en önemlilerinden biri haline gelen petrol rafinaj’ı, herhangi bir ham petrolün bile­şimindeki bütün ürünlerin elde edilmesini sağlar.
Ayrımsal damıtma işlemi üstüne kurulan ilk usuller serisinde, karmaşık hidrokarbon ka­rışımı temel ürünlerine ayrılır. Daha sonra ikinci bir üretim usulüyle, bu ürünlerin ni­telikleri ıslah edilerek saflaştırilir. Nihayet. sentez yoluyle yeni maddeler veya tabiî hal­de ender olarak bulunan, maddeler elde edilir.

• Beyaz ürünlerin rafinajı. Rafineriye tan­ker veya pipeline ile getirilen ham petrol­de tuzlu su vardır; bu tuzlu su, stok hazne­lerinde durultularak veya kimyasal ya da elektrostatik bir işlemle giderilir. Rafinajın temel işlemlerinden ilki ham pet­rolün damıtılmasıdır (topping). İşlem, tab­lalı sütunlarda yapılır, ham petrol kısmen buharlaşarak ayrılır ve sırasıyle gaz, kaba benzin, nafta veya ağır benzin, gazyağı, iki ayrı kalitede gazoil ve fuel-oil denilen bir artık ürün verir.

Kaba benzinde, propan ve bütan gibi hafif hidrokarbonlar vardır ve bu hidrckaıbonlar dengeleme denen yeni bir damıtma işlemiyle ayrılır. Damıtma ve cracking benzinlerinde, kokuları ve aşındırıcı etkileri sebebiyle is­tenmeyen kükürtlü bileşikler (merkaptanlar gibi) bulunur. Bu maddeler bir ayıraçla (sodyum plombit, bakır klorür v.b.) nötürleştirilir veya solutizer kalıtılmış sodyum hidroksitle ortamdan çıkarılır: bu, benzinleri yumuşatma işlemidir.

Nafta’nın ve hattâ bazı ham petrollerden el­de edilen kaba benzinin oktan indisi, mo­dern motorlarda yakıt clarak kullanılmaya­cak kadar düşüktür ve bunlar reforming işlemiyle ıslah edilir. Bu usulde, izopaıafin ve olefin oranını arttırarak bazı molekülle­ri farklı bir şekilde ayrıştırmak ve birleştir­mek için sıcaklık ve basınç etkisinden fay­dalanılır, işlem platin eşliğinde yapılırsa, oktan indisi çok yüksek olan benzen gibi aromatikler elde edilir. Bu katalitik refor­ming, kükürtsüz bir benzin ve hidrojen ba­kımından zengin bir gaz meydana getirir. Gazyağının ana maddesi olan kerozen’de ge­nellikle kötü kokan kükürtlü ürünler ve gazyağını isli yapan aromatikler bulunur; bu aromatikler, kükürt dioksit gibi bir eritici yardımıyle giderilir (Edeleanu usulü). Kükürt oranı çok yüksek ham petrollerden damıtılarak elde edilen gazoil’in dizel mo­torlarında yakıt olarak kullanılmadan önce işlenmesi gerekir. Rafinerilerde, katalitik re-forming’den elde edilen hidrojen kullanıldı­ğı zaman, bu işleme hidrojenle kükürt gi­derme denir.

Cracking, sıvı yakıt oranını azaltarak ben­zin oranını piyasanın ihtiyacına göre arttır­mak imkânı veren mükemmel bir usuldür; 500°C’tan itibaren, ağır hidrokarbonlar ba­sınç veya katalizör etkisiyle ayrılır.
• Gazların işlenmesi. Bu amaçla yapılan ilk işlemde, gazlar sıvılaştırma ve sogurma ile ayrılır ve fırınların ısıtılmasında kullanılan en hafif gazlar tasfiye edilir. Daha sonra, polimerleşme ünitelerinde, propilen ve bu­tilen gibi gaz halindeki olefin sınıfı hidro­karbonlar uygun bir katalizör etkisiyle yeni­den birleştirilerek yüksek kaliteli bir benzin elde edilir. Alkilasyonla (izcoktan sentezi) elde edilen izocktan, nazarî olarak, oktan indisi 100 olan bir benzindir. Bir asidi kata­lizör gibi kullanarak, özellikle cracking gaz­larında bulunan izobütilen, daha çok damıt­ma gazlarında bulunan izobütanla birleştiri­lir. Bu tepkimelere katılmayan hidrokarbon­lar sıvılaştırılmış gazlar halinde toplanır ve basınç altında tüplere konularak, bütan ve propan gazı halinde piyasaya sürülür.
• Benzinlerin hazırlanması. İstenilen oktan indisini ve uçuculuğu elde etmek için temel benzinler (kaba benzin, cracking ve refor­ming benzini, polimerler, alkilat) belli oran­larda karıştırılarak ve kurşun tetraetil (ok­tan indisini arttırmak için), tortu ve renk önleyici maddeler katılarak değişik kaliteli yakıtlar elde edilir.
• Yağların rafinajı. Petrol yağları genellik­le özel ham petrollerden üretilir. Bu amaç­la birinci damıtma tortusu fırınlarda ısıtılır ve güçlü bir vakum altındaki bir veya birkaç tablalı sütunda ayrımsal damıtma işleminden geçirilir. Yağların, üç veya dört kere çekile­rek elde edilen hammaddesine «damıtma ü­rünleri» denir ve viskoziteleri en hafiflerin­den en ağırlarına kadar gittikçe artar. Bu in­dirgeme veya vakum altında damıtma sonun­da, normal bir sıcaklıkta sertleşen bir tortu elde edilir. Damıtma ürünlerinde giderilmesi gereken çeşitli maddeler vardır: parafin (dü­şük sıcaklıklarda yağın akışkan olarak kal­ması isteniyorsa, tasfiye edilmesi gerekir), arematikler, yağın viskozite indisini düşü­ren, yani sıcaklık etkisiyle çok farklı visko­zite değişikliklerine yol açan kararsız bile­şikler. Demek ki her damıtma ürünü, fürfürol veya fenol gibi bir eriticinin etkisine bı­rakılır ve bu etkiyle iki faza ayrılır: birincisi işlenmiş yağ, öbürü de, fuel-oillere katılan veya petrokimyada kullanılan aromatik ve ağır bir alt üründür. Daha sonra, metiletilketon veya propan gibi bir eritici yardımıyle parafini giderilir ve billurlar, işlenmiş yağ
— 10° C veya — 20° C’a doğru soğutulunca ayrılır.
Vakum altındaki döner tamburlarda, sürekli süzme işleminden sonra, parafini gi­derilmiş bir yağ ile yumuşak yağımsı bir pa­rafin veya «gaç» elde edilir. Son işlem, ağır reçinelerin özel topraklarla yüze soğuruldu­ğu renk giderme işlemidir: uygun bir sıcak­lığa kadar ısıtılan yağ hemen toprakla ka­rıştırılır ve «precoat» tipi bir tamburdan sü­zülür. Son zamanlarda, bazı yağlayıcılar için toprakla işleme yerine katalitik hidrojenleme işlemi uygulanır.

Vakum altında damıtma ile bitümlü bir artık ürün elde edilir ve asfaltı tasfiye edile­rek bu üründen yararlanılır: propan gibi bir eritici etkisiyle asfalt çökelir ve geriye as­faltı giderilmiş bir yağ kalır. Bu yağın crac­king işleminden veya damıtma ürünleri­ne uygulanan rafinaj işlemlerinden geçirilmesiyle ağır yağlama yağı veya «bright stock» elde edilir. Nihayet damıtma ürünle­riyle bright stock karıştırılır ve istenilen viskozitede ince yağlar elde edilir; bunlara, kullanılacakları yere göre bazı katkı madde­leri eklenir.

*özel imalâtlar. Büyük fabrikalarda birbi­rinden farklı yüzlerce ürün imal edilir. Ay­rımsal damıtma ve kimyasal temizleme te­sisleri özel benzinlerin ikinci defa damıtıl­ması için gereklidir. Petrokimya her ne ka­dar rafinaja bağlıysa da gene de başlıbaşına bir sanayidir.
Rafinaj sanayii ve petrokimya, yakıt ve kim­yasal madde ihtiyaçlarının her on yılda iki misline çıkması sebebiyle günümüzde çok hızlı bir gelişme temposu göstermektedir.

Kömür azalmakta, nükleer enerji ise şimdi­lik bu ihtiyaçların çok az bir kısmını karşı­lamakta olduğuna göre, bunlar ancak petrol ve tabiî gazlar tarafından karşılanabilir; bu yüzden, bu maddelerin yüzyılın sonuna ka­dar yüzde 15 oranında bir artış göstermesi gerekir. Halen Avrupa’da inşa edilen rafine­riler şu işlemleri yapabilmek üzere tasarlan­mıştır: ham petrolün atmosfer basıncında damıtılması, benzinlerin hidrojenle işlenme­si, yanıcı gazlardan kükürdün çıkarılması, benzinlerin katalitik reformingi, gazoillerdeki ve kerozendeki kükürtün hidrojenle giderilmesi atmosfer basıncında biriken tortu­ların bitüm üretmek için vakum altında da­mıtılması. Bazı büyük rafineriler ayrıca pa­rafinler, yağlama yağları, balmumu ve özel eriticiler üretir.

Bu basitleştirilmiş şema genellikle her türlü ham petrolün işlenmesi­ne yeterlidir. Bununla birlikte, bazen benzin randımanını artırmak için bazı ek usullere başvurmak gerekir. Uygulanan başlıca usul­ler şunlardır: alkilasyon (çok pahalı olan bu metot A.B.D. dışında uygulanmaz ve da­mıtma ile cracking ürünü oıan sıvı gazlar­dan oktan indisi yüksek yakıtlar elde etme­ğe yarar); benzinlerin, gazoillerden veya di­ğer ağır damıtma ürünlerinden itibaren elde edildiği katalitik cracking; ağır fuellerin daha az ağdalı fuellere dönüştürüldüğü vis-breaking*; ortamda hidrojen bulunması sebebiyle, daha ağır herhangi bir petrol ürü­nünün benzin haline dönüştürüldüğü, çok yeni bir usul olan hidrocracking; düz mo­leküllü bir hidrokarbonun, dallı zincirli bir hidrokarbon haline dönüştürüldüğü ve böy­lece yakıtların oktan indisinin büyük ölçü­de ıslah edildiği izomerleşme; artık ürün­lerin kullanıldığı ve cracking ilşeminden ge­çirilen ağır gazoil tipi damıtma ürünlerinin elde edildiği vakum altında damıtma; vakum altında damıtma artıklarının işlendiği ve yağlama yağlarının veya cracking işleminden geçirilen yağların hammaddelerinin elde edildiği propanla asfalt giderme işlemi. Kata­litik reforming, benzinlerin oktan indisini iktisadî bir şekilde yükselterek ve rafinajcılara, uzun bir süreden beri ihtiyaç duy­dukları hidrojeni düşük bir fiyatla sağlaya­rak, rafinaj tekniklerinde gerçek bir devrim yaptı. Katalizör olarak kullanılan platinin alüminyum oksitten bir destek üzerine çö-keltildiği reforming işleminde, bazı naften sınıfı hidrokarbonlar, aşağıdaki örneğe göre
C6H12-> C6H6 + 3H2 sikloheksan benzen hidrojen
hidrojen açığa çıkararak aromatik hidrokar­bonlara dönüşür. Böylece elde edilen önemli miktardaki hidrojen (orta büyüklükteki bir rafineride, günde 10 ton), on yıldan beri uy­gulanan birçok yeni hidrojenleme usulünün geliştirilmesini sağladı: kükürt giderme ve cracking usulleri. İşlenecek üründeki kü­kürtlü bileşiklerin kükürdü, kükürtlü hidro­jen şeklinde ayrılır ve Claus yükseltgeme metoduyle dönüştürülür: H2S + 1/2 O2 ->S + H2O.

Toplanan kükürt ısıtılmış bir de­poda stok edilir ve genellikle sıvı halde, kamyonlarla tüketiciye gönderilir, Kükürtün giderilmesi, sağlık bakımından çok önemli­dir. (Baca ve egzos dumanları v.b.) [L]

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAFİNAJ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADLKOFER (Ludwig Jacob Timotheus)

Tarih 17 Haziran 2009

RADLKOFER (Ludwig Jacob Timotheus), alman botanikçisi (Münih 1829 – ay.y. 1927), 1859′dan sonra Münih üniversitesinde bo­tanik okutmağa başladı. 1908′de Münih Botanik müzesine müdür oldu.
Embriyoloji ve sistematik problemleri, fundalık siste­matiğinin anatomik özellikleri üstünde ça­lıştı. En önemli eseri: Der Befruchtungsvorgang im Pflanzehreich
(Bitkiler Dünyasında Döllenme Olayı). [1857]. (M)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADLKOFER (Ludwig Jacob Timotheus) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADL (Emanuel)

Tarih 17 Haziran 2009

RADL (Emanuel), Çekoslovakyalı tabiat bilgini ve filozofu (doğ. Pyşely 1873-Öl. 1952). Prag’da Karel üniversitesinde tabiat felsefesi okuttu (1919′dan sonra).
Omur­galıların ve omurgasızların duyu organları üstüne fizyolojik ve anatomik araştırmalar yaptı ve sinir sistemiyle ilgili bir nazariye ortaya attı. Ayrıca tarihî, felsefî çalışma­lar da yaptı ve vitalistler, arasında önemli bir yer tuttu.
Eserleri: Zur Geschichte der Biologie Von Linne bis Darwin (Linnaeus’tan Darwin’e Kadar Biyoloji Tarihi üstüne) [1915], O Nasi Nyneişi Filosofii (Çağdaş Felsefe Üstüne) [1922], O Smyslu Naşich Dejin (Tarihimizin Anlamı Üstüne) [1925], Narodnost Jako Problem Vedicky (Bilimsel Mesele Olarak Milliyet) [1929]. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADL (Emanuel) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADİX

Tarih 17 Haziran 2009

RADİX i. Limneidae familyasından, akci­ğerli, karındanbacaklı önemli bir yumuşak­ça alt cinsi; çok değişik şekillerde bulunan türlerine dünyanın ılıman ve astropikal bölgelerinde tatlı sularda rastlanır. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİX hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADİOLA

Tarih 17 Haziran 2009

RADİOLA i. (lat, radius, ışın’ın küçülmüş şekli). İplik gibi ince saplı
(en çok 10 sm uzun!.), tüysüz küçük bitki; nemli kumsal­larda yetişir. (Linaceae familyasından.) [L]

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİOLA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADİKALİZM

Tarih 17 Haziran 2009

RADİKALİZM i. (ing. radicalism’den). Si­yaset. Büyük Britanya’da ve bazı ülkelerde, geçmişteki kurumlardan tamamıyle kurtul­mak amacını güdenlerin düşünce tarzını ve öğretisini belirten terim. Bk. ansikl.
— Fels. Bilgi alanındaki çağrışımcılıkla ik­tisat ve siyaset alanındaki liberalizmi kay­naştıran felsefî, siyasî ve iktisadî öğretile­rin genel adı. (özellikle, Beutham, James ve J. Stuart Mili tarafından temsil edilir.)
— ansikl. Siyaset. • Büyük Britanya’da, «radikal» sıfatı whig’ler, sonra da onların yerini alan liberaller arasında en kararlı reformcuları belirtmek için kullanıldı. Te­rim, aralarında, kurulu düzene ve özellikle monarşi ile kiliseye karşı belirli bir düş­manlıktan başka hiç bir ortak yan bulunmayan çeşitli eğilimleri karşılar. İlk radi­kalizm, George III devrinde onun otoriter siyasetine tepki olarak Wilkes meselesi sı­rasında ortaya çıktı. Amerika savaşı pat­lak verince, ayaklanan kolonları tutan ra­dikaller Cartwright’ın çevresinde toplana­rak, bir parlamento reformunun gerekliliği üstünde ısrarla durmağa başladılar. Fran­sız devrimi, Paine’in yazılarıyle destekle­nen ve Fox tarafından hoşgörüyle izlenen yeni bir hareketin doğmasına yol açtı. Ar­tık sosyal kaygıları da yansıtan siyasî ta­lepler daha şiddetlendi ve hükümetin sert tepkilerine yol açtı (1795).

1815′ten sonra, Birleşik krallığın yeni şartlara ayak uyduramayışı yüzünden içine düştüğü buhran, ra­dikalizmi yeniden canlandırdı. Bentham’ın çırakları olan faydacı filozofların etkisi al­tında radikalizm yepyeni bir şekil aldı. Li­beral burjuvazinin ön saflarında bulunan radikaller, seçim reformu için canlabaşla çalıştılar ve sonunda istediklerini elde etti­ler (1832). Ama 1834 tarihli Yoksullar Hak­kındaki kanunun hazırlanmasına katılma­ları ve çartizme karşı çekimser davranışları onları halkın gözünden düşürdü. Radi­kalizm, 1867 seçim reformu sırasında, tek­rar ortaya çıktı ve bu tarihten itibaren halka gitgide daha çok dönük bir nitelik kazandı. Bundan dolayı, 1874 ile 1892′de Avam kamarasına seçilen tradeunions (sen­dika) üyeleri, kendilerini «radikal» olarak adlandırdılar.
Victoria çağı sonundaki bu radikalizmin sözcülüğünü J. Chamberlain yaptı ve emperyalist «mesihçilik» manisiy­le modası geçmiş sayılan iktisadî libera­lizme karşı duyduğu küçümsemeyi bu akı­ma aşıladı. Bir yandan siyasî reformların tamamlanması, öte yandan bir sosyalist partinin kurulması, XX. yy. başlarında radikalizmin ortadan kalkmasına yol açtı.

• Birleşik Amerika’da, radikalizm terimi, çeşitli siyasî aşırılıkları belirtmek için kul­lanıldı: böylece köleleri hürriyete kavuş­turma işinde Lincoln’u pek ılımlı bularak köklü tedbirler yoluyle «Güneyin yeniden kurulması» amacını güden ve köleliğin kal­dırılmasından yana olan Blaine, Stevens, Sumner gibi kimselere (bunlar kuzeydoğu sanayicilerinin temsilcileriydi) ve kuzeydo­ğu kapitalizmine karşı çıkan tarımsal ve sosyal reform taraftarlarının hepsine «ra­dikal» dendi.

• isviçre’de, katolik kilisesinin siyaset ala­nında ağır basmak istemesine karşı çıkan Radikal parti, 1830′dan sonra gelişti; mer­keziyetçiliğe yönelen 1848 ve 1874 Anaya­sa reformlarının hazırlanmasına yardımcı cldu ve Millî mecliste çok uzun bir süre mutlak çoğunluğu elinde tuttu.

• Fransa’da, «radikal» sözü Louis Philippe zamanında ortaya çıktı ve Ledru-Rollin’in çevresinde toplanan cumhuriyetçileri (1834) belirtmek için kullanıldı. Radikal hareketin başlıca hedefi, Fransız devrimi mirasını tam anlamıyle geliştirmek, laikliği ve kişi haklarını garantileyen bir demokratik cum­huriyet kurmak ve sosyalist tipte bir plan­lamayı gerçekleştirmekti. Sivrilmiş kişiler (Gambetta, Clemenceau, Pelletan), bu akım çevresinde toplanarak, parlamento grupları meydana getirdiler.

ilk tutarlı radikal kabine ancak birkaç ay (1895-1896) dayanabildi. Dreyfus olayının yarattığı kargaşalık ve çeşitli cumhuriyetçi ve radikal kişilerin yeniden gruplaşması, Radikal Cumhuriyetçi ve Radikal Sosyalist partinin kurulmasına yol açtı. Bu teşkilât daha çok, Radikal parti olarak tanındı (1901). Bu tarihten Birinci Dünya savaşına kadar Radikal parti ülkenin en önemli partisiydi. 1902 ile 1914 arasında çeşitli hü­kümetlerin yönetimini üstüne aldı.

Sosyalist parti yüzünden işçi sınıfının des­teğini kaybeden Radikal parti, gitgide «orta»ya kaydı. Partinin getirdiği başlıca ye­nilikler laik bir öğretimin gerçekleştirilme­si ve devletle kilisenin birbirinden ayrılması olmuştu (1905). Birinci Dünya savaşından sonra sola doğru bir dönüş yapan Radi­kal parti, çeşitli koalisyonların vaz geçil­mez bir unsuru haline geldi.
Sol kanatları yönetememesi üzerine (1924-1926), 1932′den sonra yeniden teşkilâtlan­dırılan ve Halk cephesinin sağ kanadını meydana getiren parti (1936-1938) ılımlı­larla birlikte hükümette tekrar görev al­mayı başardı (1938-1940). Vichy rejimi sı­rasında bölünen radikaller, III. Cumhuriyetin kurumlarına bağlı olduklarını açıkla­dılar; ama kamuoyu 1940 bozgununun sorumluluğunu III. Cumhuriyete yüklediği için 1945 seçimlerinde büyük kayıplara uğradı­lar. Ortanın solundaki partilerle bağlarını yeniden kuran radikal parti, 1948′den iti­baren «üçüncü kuvvet» haline geldi ve ki­liseye karşı takındığı sert tavırdan vaz geçmek zorunda kaldı. Partiyi ılımlı bir yönetim altında (E. Faure) ya da solcu bir doğrultuda (Mendes – France) gençleştirme hareketi başarısızlıkla sonuçlandı. General de Gaulle’ün başa geçmesiyle bir kere da­ha bölünen parti, F. Gaillard ve M. Faure gibi radikalizmin liberal yanma daha çok bağlı olan kişilerin eline geçti.
• ispanya’da, liberalizmin belirmesiyle, ra­dikalizme benzeyen görüşler de ortaya çık­mıştı. Ama «radikal» teriminin tam anla­mıyle belli gruplara verilmesi ancak 1868 ile 1874 arası dönemde gerçekleşti. XIX. yy.ın ortalarından itibaren, Demokrat par­tinin ortaya çıkmasıyle, radikalizmin hedefleri (demokratik kurumlara bağlılık, kişisel hürriyetlerin garanti altına alınma­sı, genel seçim, cumhuriyetçi formüllerin ortaya konması, sosyalist tipte bir plan­lamanın gerçekleştirilmesi) bizzat bu parti ve ilericilerin sol kanatları tarafından sa­vunuldu.
1868 Devrimiyle bu terim, ispanyol siyasî hayatına yerleşti ve Prim tarafından, kraliyetçi demokratları tanımlamak için kul­lanıldı. Ama bir radikal parti ancak Amadeo I’in krallığı sırasında kurulabildi. 1872 Seçimlerinden önce, Ruiz Zorrilla, Radikal (veya Demokrat Radikal) partiyi, kendi taraftarlarını ve eski demokratları biraraya getirerek kurdu. Eski demokratlar arasın­da Marcos ve Rivero gibi gişiler vardı. Bun­lar cumhuriyetçi görüşleri savunuyorlardı. Ağustos 1872 seçimleri sonucunda radikal­ler ezici bir çoğunluk sağladılar ve Martos’un liderliğinde, parlamento mücadelele­rine etkili bir biçimde katıldılar. Daha son­ra cumhuriyetçi rejimden yavaş yavaş ayrılarak muhafazakâr güçlerle aynı paralele geldiler. Ama XIX. yy. sonlarından itiba­ren, yeniden toparlanmağa çalıştılar.
L”erroux’nun kişiliğine sıkı sıkıya bağlı bir radikal partinin kurulması ancak 1908′de mümkün oldu. Onun yönetimi altında, Ra­dikal parti, küçük burjuvalarla bir kısım proletarya tarafından desteklendi. Daha sonra, halk kütlelerinin gözünden düştü ve radikaller, işçi sınıfını etkileri altı­na, alma niyetinden vaz geçerek kütlele­ri etkilemeyen fesatçı ve tertipçi bir si­yaset güttüler. Siyasetlerini, kişi hürriyet­lerinin savunulması, devletin kiliseden ay­rılması, laik eğitim sisteminin gerçekleş­tirilmesi, küçük toprak sahiplerinin ve şehirde yaşayan orta sınıfı savunacak ted­birlerin alınması gibi ilkelere dayandır­mışlardı. Diktatörlük sırasında, parti çe­şitli başkaldırma teşebbüslerine katıldı ve San Sebastian antlaşmasının imzalanma­sında önemli bir rol oynadı. 1929′da, Ra­dikal Sosyalist partinin kurulmasıyle, Ra­dikal parti içinde bir bölünme oldu. Ra­dikaller haziran 1931 seçimlerinde büyük başarı elde ettiler ve sosyalistlerden sonra ikinci önemli parti durumuna geçtiler.
Sosyalistlerle solcu cumhuriyetçiler birleşe­rek Sol bloku meydana getirdikleri zaman Lerroux ve partisi sağa doğru keskin bir dönüş yaptı. 1933 Seçimlerinde Radikal parti çoğunluğu sağladı ve 1933 ile 1935 arasında hükümetin başına geçti. Lerroux ile radikaller, gittikçe daha gerici bir tutumu benimsediler (toprak karşı reformu, kilise siyaseti, seçim sistemini yeni baştan düzenlemeğe teşebbüs) ve bundan ötürü partinin prestijini kaybetmesine sebep ol­dular. Parti de bu yüzden yıkıldı. Bu yıkılış, karaborsa ve Nombela skandallarının ortaya çıkmasıyle kesinleşti. Çün­kü bunlara karışmış kimselerin çoğun­luğu, Radikal partinin ilerigelenleriydi. Martinez Barrio yönetiminde partiden ay­rılan bir grup bu kargaşalıktan sıyrılabilmiş, şubat 1936 seçimlerinde, «Union Republicana» (Cumhuriyetçi birlik) adı altın­da 39 milletvekili çıkarmıştı. Bu olaylar sonunda Radikal parti fiilen ortadan kalk­mış oldu.
• Latin Amerika’da radikalizm taraftarı siyasî toplulukların teşkilâtlandırılması, XX.yy.ın sonuna rastlar ve liberalizmin muhafazakâr eğilimlerine tepki olarak ken­dini gösterir.
Şili Radikal partisi, 1888′de bu ad altında teşkilâtlandırıldı. Bu parti, 1857′de muhafa­zakârlarla birleşmeye karşı olan liberal bir grubun bölünmesinden doğmuş ve art arda gelen liberal koalisyonların bir unsuru ol­muştu. Alessandri’nin sağcı siyaseti (1920-1924) ve daha da solda yer alarak orta sı­nıfın desteğini kazanan teşkilâtların (De­mokrat parti) ortaya çıkması, radikallerin siyasetlerinde bir dönüş yapmalarına yol açtı. Böylece radikaller, işçi partilerinin halk cephesi çizgisine yaklaşmışlardı. Bu siyaset, Aguirre Cerda’yı cumhurbaşkanlı­ğına getirdi. Fakat partinin yeni siyaseti sağ kanat tarafından hiç bir şekilde kabul edilmemişti. Bu durum 1941′de, iktidarın sağ kanat adayı Juan Antonio Rios’a geç­mesine yol açtı. Rios’un cumhurbaşkanlığın­dan itibaren ve özellikle halefi Gonzales Videla (o da radikal bir sağcıydı) devrinde (1946-1951) halk cephesi rejimi yozlaşarak yeni muhafazakâr bir tutum benimsedi ve Amerika’nın desteklediği soğuk harp siya­setinden yana çıktı. Ama sonunda halk cephesi parçalandı ve cepheyi meydana ge­tiren partiler kanun dışı ilân edildi. Şili radikalizmi bundan sonra kendini bir merkez gruplaşması olarak tanıtmak istedi. Ama başarılı olamadı. Halk üstündeki et­kisini yavaş yavaş kaybederek sonunda fır­satçı bir siyaset takip etti. Bundan ötürü, 1964′te Frei’nin Hıristiyan-Demokrat partisi­ni, 1970′te de Allende’nin Sosyalist partisini destekledi. Arjantin’deki Medenî Radikal birlik, 1891′de kuruldu ve 1916′da Yrigoyen’in seçilmesiyle iktidarı ele geçirdi.

İleri sürdüğü siyasî reform programı saye­sinde halk kitlelerinin desteğini kazandı. Partinin tutarlı olmayan yapısı, yani bir yandan Buenos Aires orta sınıfının etkisi, öte yandan oligarşik grup liderlerinin ha­kimiyetindeki bir kadro tarafından yönetil­mesi, Yrigoyen’in arjantin siyasî bünyesinde gerçek bir değişiklik yapabilmesini en­gelledi. Buna karşılık, radikalizmin muha­fazakâr tabanı, 1919′daki «kanlı hafta» ve patagonyalı rençberlerin 1921′deki grevi gi­bi olaylar dolayısıyle kendini açığa vur­muş ve ağır bastırma tedbirlerinin alınma­sına yol açmıştı. Alvear’ın cumhurbaşkan­lığı sırasında, kişileri putlaştırmağa karşı olanlar, oligarşiye daha yakın kanatları biraraya topladı. Bundan kuvvet alan grup, Yrigoyen’den ayrıldı ve onu aşırı demago­jiyle suçladı. Bu ayrılmadan en fazla Yrigoyen faydalandı; 1928 seçimlerinde kendini tam bir halk taraftarı olarak ileri sürdü ve adaylığını koydu.
Ancak, 1930′daki askerî darbe Yrigoyen ta­raftarlarının bu sola dönüşlerini boşa çı­kardı. Bir süre taraf tutmayan yrigoyen’ciler (1930-1934 arası) parlamento muhale­fet grubu olarak yeni rejime katılma ka­rarı aldılar. Peron devrinde, radikalizm et­kisini daha da kaybetti. Yeni bölünmeler ortaya çıktı. Halkçı radikallerle görünürde daha solda olan uzlaşmaz radikaller birbi­rinden ayrıldı.
Bunlardan ikinci grup Frondizi vasıtasıyle peron’cu kütleleri kendine çekmeğe çalış­tı. Bu arada sanayi burjuvazisiyle A.B.D. kapitalizminin desteğini kazanmayı da amaç edindi. Frondizi, 1963′te, uzlaşmaz radikalizmi terk ederek Movimiento de ingegracion y Desarrollo’yu (Birleşme ve Ge­lişme Hareketi) kurdu. (ML)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİKALİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADFORD (Arthur)

Tarih 17 Haziran 2009

RADFORD (Arthur), amerikalı amiral (Chi­cago 1898). On altı yaşında Annapolis De­niz Harp okuluna girdi, daha 1920′de uçak gemilerinde ihtisas yaptı.
Bu tip gemilerin en kuvvetli savunucularmdan biri oldu. 1943′te Pasifik’te bir uçak gemileri filosu kumandanlığı yaptı ve japon filosunun yok edilmesinde büyük payı oldu. Savaştan son­ra, deniz ve hava kuvvetlerinin yönetimiyle ilgili mücadeleye bütün gücüyle katıldı. 1949′da Pasifik donanması kumandanı ola­rak Kore savaşında önemli bir rol oynadı. Bradley’den sonra, Amerikan Genelkurmay Başkanları komitesinin başına getirildi (1953 -1957). [L]

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADFORD (Arthur) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADCLİFFE-BROYWN (Alfred Reginald)

Tarih 17 Haziran 2009

RADCLİFFE-BROYWN (Alfred Reginald), ingiliz etnologu (Birmingham 1881-Londra 1955). önce Andaman adalarına (1906), son­ra Batı Avustralya’ya (1910) bir inceleme gezisi yaptı.
1916′da Tonga’da eğitim işle­riyle görevlendirildi. 1921′de Kap üniversitesinde bir sosyal antropoloji kürsüsünü, 1925′te de Sidney üniversitesinde bir etno­loji kürsüsüsünü yönetti. 1931-1937 Arasın­da Chicago üniversitesinde etnoloji kürsü­sünde, 1937-1946 arasında ise Oxford’ta sos­yal antropoloji kürsüsünde çalıştı. Arkaik toplumlardaki akrabalık incelemelerine yap­tığı çok önemli katkı, akrabalık ilişkileri­nin sistematik özelliğini gün ışığına çıkar­mada yardımcı oldu. Bu ilişkileri tanımlamakla yetinmedi, aynı zamanda bunları tas­nif ve tahlil etti; ayrıca bunların toplum düzeniyle sıkı bağıntısını da belirtti ve böy­lelikle o zamana kadar hüküm süren to­temizm görüşü de alt üst oldu.
Başlıca eserleri: The Andaman islanders (Andaman Adasında Yaşayanlar) [1922]; Social Organisation of Australian Tribes (Avustralya Kabilelerinde Toplum Düzeni) [1931]; Structure and Function in Primitive Society (İl­kel Toplumların Yapısı ve İşleyişi) [1957]; Method in Social Anthropology (Sosyal Antropolojide Metot) [1958]; son iki eser yazarın ölümünden sonra yayımlandı. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADCLİFFE-BROYWN (Alfred Reginald) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RACASTHAN

Tarih 17 Haziran 2009

RACASTHAN («prensler ülkesi» anlamın­da sanskritçe k.). Hindistan’da eyalet; ba­tıda Tar çölü, doğuda Dekkan yaylaları üzerinde uzanır; 343 000 km2; 20 146 000 nüf. Merkezi, Caypur.
Racasthan 1949′dan beri racput prensliklerinin çoğunu (Racasthan birliği adının da belirttiği gibi; 19 devlet) ve eski Acmer devletinin topraklarını içine alır. Bu şehirlerin çoğu savunmaya elverişli yerlerde kurulmuştur; surlarla çevrili olma­ları veya kalelerin eteğinde bulunmaları, çöllerin, Ganj ovasının ve Dekkan’ın sı­nırlarında önemli bir stratejik yeri elde tu­tan racput prenslerinin askerî rolünü ha­tırlatır. Bu kurak bölgelerde buğday, darı ve pamuk tarımı verimlidir. Bozkırlarda göçebeler büyük deve, koyun ve keçi sürü­leri otlatır. Yün iplikçiliği ve dokumacı­lığı başlıca sanayi faaliyetidir.
— G. santl. Racasthan’da birçok minyatür okulu (bu arada Caypur ve Bundela okul­ları) gelişmiştir. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACASTHAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RACAN

Tarih 17 Haziran 2009

RACAN (Honorat.de BUEİL, — senyörü), fransız şairi (Champmarin şatosu, Aubigne 1589 – Paris 1670). Soylu bir ailedendi. 1605′te Malherbe ile tanıştı. Malherbe onun hem dostu, hem de öğretmeni oldu. Subay olarak birkaç sefere katıldıktan sonra genç yaşta Touraine’deki şatosuna çekildi. Bu­radan sadece Paris’teki dostlarını görmek ve üyesi olduğu (1634) Fransız akademisi­nin toplantılarında bulunmak için çıkardı. Racan’nın şiirleri ince ve duyguludur. 1618′e doğru yazdığı Stances sur la Retraite (Yal­nızlık üstüne Dörtlükler) en önemli ese­ridir. Bergeries (Kır Şiirleri) adlı pastoralindeki diyalog, sevimli alaycılığı ile dik­kati çeker. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RABL (Cari)

Tarih 17 Haziran 2009

RABL (Cari), avusturyalı anatomi uzma­nı (Wels, Yukarı Avusturya 1853 – Leipzfg 1917). Viyana (1885-1886), Prag (1886-1904) ve Leipzig üniversitelerinde profesörlük yap­tı. Anatomi ve embriyoloji üstüne önemli araştırmaları vardır. (M)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABL (Cari) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RABEL (Ernst)

Tarih 17 Haziran 2009

RABEL (Ernst), avusturyalı hukukçu (Vi­yana 1874 – Zürich 1955). Leipzig (1904-1960), Basel (1906-1910), Kiel (1910-1911), Göttingen (1911-1916), Münih (1916-1926), Berlin (1926′dan sonra) üniversitelerinde profesörlük yaptı; Milletlerarası Karşılaştırmalı Hukuk derneğine başkanlık etti (1925). Berlin’de Kaiser Wilhelm Gesellac-haft Milletlerarası ve Yabancı özel Hukuk enstitüsüne müdür oldu. Eski hukuk, özel devletler hukuku ve karşılaştırmalı hukuk konularında önemli incelemeleri vardır.

Baş­lıca eserleri: Unmöglichkeit der Leistung (Randımanın imkânsızlığı) [1904 - 1909]; Grundzüge des Römischen Privatrechts (Ro­ma özel Hukukunun İlkeleri) [1914]; Die Papyrusurkunden der öffentlichen Bibliothek zu Basel (Basel Kütüphanesindeki Pa­pirüs Belgeleri) [1917]; Rechtsverglechung und Internationale Rechtsprechung (Karşı­laştırmalı Hukuk ve Milletlerarası Hukuk Dili) [1927]; Die Erbrechtsheorie Bonfantes (1930); Katagraphe (1934); Erbengemein-sehaft und Gewahrleistung: Rechtsvergleichende Bemerkungen zu den Neuen Gaius Fragm. (1935); Das Recht des Warenkaufs (Ticaret Hukuku) [1936] v.b. E. Levy ile birlikte lndex interpolationum Quae in İustiniani Digestis İnesse Dicuntur’u hazırla­dı. (M)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABEL (Ernst) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RABANUS MAURUS (veya HRABANUS MAURUS),

Tarih 17 Haziran 2009

RABANUS MAURUS (veya HRABANUS MAURUS), alman yazarı (Mainz 780′e doğr. -Winkel, Rheinland 856). Fulda manastırın­da yetişti. Alcuin’in yönetiminde öğrenim yapmak üzere Tours’a gönderildi (802).
Rahip (814), Fulda piskoposluk müfettişi (815), başpapaz (822) oldu; 842′de istifa et­ti, fakat Leo IV kendisine Mainz başpis­koposluğunu kabul ettirdi (847). Almanlar onu ülkelerinde ilahiyatın kurucusu (praeceptor Germaniae) sayarlar. Rabanus Maurus, önemli bir fikir adamı olduğu kadar değerli bir siyaset adamıydı da. Dindar Louis’nin, sonra Lothar’ın, daha sonra Germen Ludwig’in danışmanı oldu. Onun zamanında Fulda manastırı Almanya’da misyonerlerin faaliyet merkezi haline gel­di. Rabanus Maurus’un, Kutsal Kitap üs­tüne yorumları, incelemeleri (De institutione Clericorum [Kilise Kurumları], 1819), din sohbetleri, bir ansiklopedisi (De Rerum Naturis [Tabiat Bilgisi], 842-847), bir Martyrologia’sı (Din Şehitleri Kitabı), töv­be duaları, şiirleri ve ilgi çekici mektup­ları vardır. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABANUS MAURUS (veya HRABANUS MAURUS), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RABA

Tarih 17 Haziran 2009

RABA, alm. Raab, Avusturya ve Macaris­tan’da ırmak, çığırının büyük kısmı Maca­ristan’dadır; 398 km. Raba, Steiermark Alpleri’nden iner;, az beslenir, fakat rejimi oldukça düzenlidir. Kış mevsimi, suların alçalma dönemidir; ilkbaharda eriyen kar­larla beslenen akışı, yazın da kara iklimi rejimindeki yağmurlar tarafından oldukça desteklenir. Bununla beraber buharlaşmanın yol açtığı akış azalması Tisza’daki ka­dar değilse de oldukça önemlidir. Raba. Tuna’ya ulaştığı yerde Györ (alm. Raab) şehrinden geçer. Havzası çok zengin bir tarım bölgesidir (Kis Alföld). [L]

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAALFE (Albert van)

Tarih 17 Haziran 2009

RAALFE (Albert van), hollandalı orkest­ra şefi (doğ. Amsterdam 1890). Köln konservatuvarını bitirdi (1909). Birçok avrupa şehrinde orkestra şefliği yaptı. Alman iş­gali sırasında toplama kampına atıldı. 1945′te Hilversum radyosu orkestra yöneti­ciliğine tayin edildi ve bu orkestrayı Hol­landa’nın en önemli orkestralarından biri haline getirdi. (M)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAALFE (Albert van) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUEİPO DE LLANO Y SİERRA (Gonzalo)

Tarih 16 Haziran 2009

QUEİPO DE LLANO Y SİERRA (Gonzalo), ispanyol generali (Tordesillas 1875 -Gambada, Sevilla yakınları 1951). ispanyol-Amerikan savaşma katıldı ve Fas’ta hizmet gördü.

Cumhuriyetçi görüşleri benimsediği için Primo de Rivera’nın diktatörlüğüne karşı çıktı. Görevinden alındı; 1928′de bir ayaklanmaya kalkıştı. Paris’e sığındı ve ispanya’ya ancak 1931′de cumhuriyet kurulduğu zaman döndü; cumhurbaşkanı Alcala Zamora’nın askerî kabine şefi oldu. 1936′daki milliyetçi ayaklanmada önemli bir rol oynadı, atak bîr saldırıyle Sevilla’yı ve sonra Malaga’yı zaptetti (1937). Radyo yaymlarıyle düşman üstünde psikolojik etki yaratmağa çalıştı ve bu sebeple general RADİO lakabını aldı. Daha sonra, Madrid’­de kalmış olan milliyetçi elemanlarla ba­ğıntı kurdu. İç savaştan sonra İtalya’daki ispanyol Askerî heyetini yönetti (1939-1942). [L]

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEİPO DE LLANO Y SİERRA (Gonzalo) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUEDİUS

Tarih 16 Haziran 2009

QUEDİUS i. Nemli ve karanlık yerlerde barınan böcek; pek çok türü vardır ve dün­yanın her tarafında bulunur. (Kınkanatlıla­rın staphylinidae familyasından.)
— Ansıkl. Quedius’lar genellikle orman­larda, bitki kırıntılarının veya yosunların arasında yaşar. Bazıları karınca yuvaların­da, bazıları memeli hayvanların inlerinde barınır. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEDİUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUEBEC eyaleti

Tarih 16 Haziran 2009

QUEBEC eyaleti, Kanada’nın doğusunda eyalet; 1 539 843 km2; 5 744 000 nüf. Merke­zi, Quebec; başlıca şehri, Montreal.
• Coğrafya. Quebec eyaletinin toprakları Kanada’daki üç büyük coğrafî bütün üze­rinde uzanır: Kanada «kalkanı», Laurenti­des bölgesi, Apalaş bölgesi. Güney (Laurentides) ve doğu (Nouveau Quebec) kısmını içine aldığı Kanada «kal­kanı» geniş ormanlarla kaplı ve birçok göl, çukur ve tepeciklerden meydana gelen bir labirent görünüşündedir. Laurentides böl­gesi ırmağın her iki kıyısında (Saint – Laurent ülkesi, Montreal ovası) uzanan bir alçak topraklar bölgesidir. Apalaş bölgesi ise tepe çizgilerinin hâkim olduğu’bir yay­lalar (Gaspesie, halicin güney yaylaları, do­ğu kantonları) kesimidir, iklim kışın sert (Quebec’te ocak ortalaması: —12,4°C), ya­zın sıcaktır (Ouebec’te ağustos ortalaması: 18,7°C); bol yağmur yağar (Quebec’te 1 070 mm); kar Quebec’te beş altı ay kalkmaz.

Eyalet, ülkenin büyük tarım bölgelerinden bi­ridir. Bununla birlikte toprağın ancak onda biri (Montreal ovası, Doğu kantonları, Saint-Jean gölü bölgesi, Abitibi-Temiseamingue çukuru) tarıma elverişlidir. Eyalet, zen­ginliğini toprakların çok eski tarihlerden beri yoğun bir şekilde değerlendirilmesine borçludur. Tarla açma işine Saint-Laurent’dan ormana doğru birbirini takip eden «rang»lar halinde başlandı. XIX. yy. ortala­rında ırmağın kıyılarından çok öteye yerle­şildi (Saint-Jean gölü bölgesi, Abitibi-Temis-camingue). Tarım sisteminde çeşitli tarım, küçük ve orta mülkiyet ağır basar. Fransız asıllı kanada köylüsü toprağına bağlıdır ve kendi işlediği tarlasında tahıl, yemlik bitki, sebze yetiştirir; her çiftliğin kendi bostanı ve meyve bahçesi, çoğunlukla da akça ağaç diktiği ormanı ve içinde sütçül inek, koyun ve domuz beslediği ağılambarı vardır.

Bununla birlikte Quebec sütçülüğe yönelmiş olduğu için tarımda yemlik bitkiler ağır basar. İdare bölümlerinde tek tip tarım yapılır. Joliette’te tütün, Orleans adasında meyve, Montreal’e doğru sebze, Napierville’de patates v.b. Balıkçılık (Gaspesie), kürk hayvanı yetiştiriciliği (gümüşü tilki, vizon), birçok bıçkıhaneye ve büyük kâğıt hamuru ve kâğıt fabrikalarına hammadde sağlayan ormanlar, ek gelir kaynaklarıdır. Quebec, Ontario’dan sonra ülkenin en bü­yük sanayi bölgesidir. Yeraltı altın ve bakır (Noranda-Rouyn, Malartic, .Vald’Or), am­yant (Asbestos, Thetford Mines v.b.), de­mir (Lac-Allard) bakımından zengindir; ay­rıca ormanlar önemli bir gelir kaynağıdır, üstelik Saint-Laurent suyolu ve beyaz kö­mür de eyaletin zenginliğini artırır. Saguenay (lle-Maligne, Chutea-Caron, Ship-shaw), Saint Laurent (Beauharnois, Les Cedres), Saint-Maurice (Shawinigan, Grand, Mere, La Tuque), Gatineau, Ottawa v.b. ırmakları üzerinde büyük hidroelektrik santralları kurulmuştur. Bu santralların üret­tiği elektriğin üçte birini kâğıt hamuru ve özellikle alüminyum (Arvida, Shawinigan Falls, Beauharnois) sanayileri tüketir. Çok çeşitli olan imalât sanayii, Montreal, Doğu kantonları, Saint-Maurice, Quebec, Saguenay ve Ottawa bölgelerinde toplanmıştır. Turizm de (Laurentides, Gaspesie) önemli bir gelir kaynağıdır.

• iktisat.. Eyaletin nüfusu 1961′den beri 500 000 kişi kadar arttı; bu artışın başlıca sebebi doğumların ölümlerden fazla olma­sıdır. Toplam artışın yarısını eyalet nüfu­sunun yüzde 40′ından fazlasının yaşadığı Montreal çekmiştir.1964′te Quebec değer bakımından kanada maden üretiminin yüzde 19,8′ini sağladı. Bu oldukça yüksek orana, demir filizi çı­karımı (Jeannine ve Wabush göllerindeki yataklarla Knob Lake [Schefferville] yatak­ları) ile altın, çinko (Mattagami gölü çev­resinde) ve amyant üretimi (dünya üreti­minin yarısından çoğu) sayesinde ulaşıldı. 1965 Başında Quebec, hidroelektrik alanında Kanada’nın toplam üretiminin üçte birin­den fazlasını (büyük kısmı Hydro-Quebec’in kontrolü altında olan 10 000 MW) üretiyordu. 1964′te Carillon santralının tamam­lanmasından sonra Manicouagane ve Outardes ırmakları üzerinde girişilen çalışma­larla Quebec’in ülkedeki üstünlüğünün art­ması beklenmektedir. Ayrıca termik enerji de önemlidir: Sorel yakınında Tracy’de 600 MW’lık bir santral kurulmuştur. Eyaletin kanada imalât üretimindeki payı 1964′te yüzde 29,7 iken Ontario’nunki yüz­de 50 idi. Kişi başına üretim Ontario’dakinden çok azdır.
Quebec’te daha çok ek değeri az olan sanayiler yerleşmiştir. Dokumacılık, kereste sanayii. Sanayinin bu yapısı hayat seviyesinin millî ortalamadan epeyce, komşu eyaletinkinden ise çok düşük olmasını açıklar. 1964′te kişi başına ma­lî gelir Quebec’te 1 567 dolar, Ontario’da 2 113 dolardı (bütün Kanada için 1 812 do­lar). Enerji elde edebilme imkânlarına (hiç olmazsa elektrik alanında, maden üretimi­nin önemine, Saint-Laurent denizyoluna ve ülkenin en, büyük merkezinin burada ol­masına rağmen giderilemeyen bu eşitsizliğin sebebinin iç yatırımların yönelimiyle ilgili olduğu ve kısa vadede değiştirilemeyeceği sanılır.

• Tarih. Tarihi Kanada’nınkiyle eşit olan bu büyük eyaletin sınırları 1763′te çizildi. 1791 Antlaşmasından sonra Aşağı Kanada adını aldı ve 3867′de Kanada konfederasyonunun ilk dört eyaletinden biri haline geldi. İkinci Dünya savaşından beri Quebec siyasetinin başlıca özelliği, muhafazakâr başbakan Maurice Duplessis’in uzun süre (1944-1960) iktidarda kalmasıdır. Duplessis’i rakipleri geçmişe dönük siyaseti ve seçim geleneklerini yozlaştırması bakımından tenkit ettiler.
1960 Seçimlerinde büyük bir zafer kazanan liberaller, Millî Birlik’in çı­kardığı 44 milletvekiline karşılık 50 millet­vekili çıkardılar. Jean Lesage yönetiminde kurulan yeni hükümetin başlattığı reform­lar, «sessiz devrim»i meydana getirdi: ik­tisadî alanda reformlardan bir kısmının he­defi Amerikalıların veya ingiliz asıllı Ka­nadalıların işletmelerinin ve sermayelerinin etkisini azaltmak (elektrik üretiminin dev­letleştirilmesi gibi) ve sanayileşmeyi geliş­tirmekti; sosyal alanda eski sosyal yapılara el atıldı ve meselâ ‘Katolik kilisesinin eği­timdeki fiilî tekeli, bir Kamu Eğitimi bakanlığının kurulmasıyle yumuşatıldı. Ama kamuoyunun, Kanada federasyonu yapısı­nın değiştirilmesini isteyen unsurları, bu re­formları çok yetersiz buldular. Bunlardan bir kısmı bağımsız ama Kanada’nın öbür eyaletleriyle ilişkili bir Quebec devleti kurul­masını istediler. Bazılarıyse çeşitli kuruluş­lar çerçevesinde tam bağımsızlık için savaş­maktadırlar: başlıca «bağımsızlıkçı» teşki­lât Millî Bağımsızlık birliğidir. Top­lulukların bazısı ise millî kurtuluş mücadelelerine «sömürgecilik aleyhtarı» bir savaş gözüyle bakıyordu. Bu görüş açısından hareket eden bazı militanlar şiddet hareketle­rine başvurulmasını öğütlediler. 1963′te Montreal’de patlayan bombalar birçok kişi­nin ölümüne sebep oldu. «İki dillilik» üs­tüne yapılan bir soruşturmanın (1965) açığa vurduğu gibi, Kanada’da kamuoyunun bü­tün kesimleri Fransızca konuşanların aşa­ğılanmasına karşıdır.
Soruşturma bu eşit­sizliğin Kanada’nın bütünlüğünü tehlikeye düşürdüğünü açığa vurdu. Quebec ile Ka­nada’nın geri kalan kısmı arasındaki buh­ranı, 1966 seçimlerini Daniel Johnson’un yönettiği Millî Birlik partisinin kazanması (51 liberale karşılık, 55 milletvekili) daha da artırdı. Muhafazakârlar Fransızca konu­şulan eyaletle Ottawa arasındaki ilişkilere, milliyetçi bir eğilim vermeğe kalkıştılar. General de Gaulle’ün Montreal Dünya ser­gisini ziyareti (temmuz 1967), olayların hız­lanmasına yol açtı. Quebec halkının coş­kunlukla karşıladığı De Gaulle, nutukların­da kaderlerine hâkim olmaları gereken «Kanadalı Fransızlar»ın hürleştirilmeleri zorunluğunu kesinlikle ortaya koydu; Mont­real’de verdiği kısa nutku «Yaşasın hür Quebec» diye bağırarak bitirmesi, federal hükümetin şiddetli tepkisiyle karşılaştı; bu­nun üzerine De Gaulle, Ottawa’ya yapa­cağı ziyareti iptal etti. O tarihten sonra Quebec ile Fransa arasında Ottawa’yı işe karıştırmadan önemli iktisadî ve kültürel anlaşmalar imzalandı.

1970 Nisanındaki eyalet seçimlerinde Millî Birlik hükümeti yenilgiye uğradı ve seçimi Liberal parti kazandı. Partinin lideri Jean Roberc Bourrassa’nın 12 mayısta göreve başlayan hükümeti, ilk adımda kargaşalık­larla uğraşmak zorunda kaldı. Montreal’­deki ingiliz ticaret ataşesi Cross (5 ekim) ve Quebec çalışma bakanı Pierre Laporte (10 ekim), Quebec Bağımsızlık hareketi mensuplarınca kaçırıldılar. Olağanüstü tedbirlere rağmen Laporte öldürüldü (17 ekim). İngi­liz ataşesi Cross ise, onu kaçıranlarla mü­badele edilmek suretiyle kurtarılabildi. Ça­lışma bakanını öldürmekle suçlanan iki kişi ise müebbet hapse mahkûm edildi. (LM)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEBEC eyaleti hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUEBEC

Tarih 16 Haziran 2009

QUEBEC,fr. Kanada’da şehir,Quebec eyaletinin merkezi,Saint-Charles ile Saint-Laurent’ın kavşağında; 171 000 nüf.(banliyölerile birlikte 310 000 nüf,).
Laval üniversitesi Şehir, bu kesimde Diamant burnu ile (100 m yüksl.) Levis tepeleri arasında akan Saint-Laurent halicinin ağzında kuruldu. Hisarı ırmağa hâkimdir; kuzeyde Saint -Charles ırmağının kıvrımlar çizerek aktığı geniş bir çöküntü uzanır. Askerî ve idarî bir şehir olan Quebec, XVIII. yy. sonunda, limanı sayesinde bir ticaret merkezi haline geldi; ama XIX. yy.ın ikinci yarısında Mont­real’in rekabetinden oldukça zarar gördü. Sanayi de aynı dönemde gelişti (dericilik, ayakkabı yapımı, konfeksiyon, kürk, makine yapımı, kâğıt fabrikaları). Limanı hâlâ canlı ve buğday trafiği önemlidir. Ama Quebec her şeyden önce bir idare, din ve fikir merkezidir. Her yıl birçok turist çe­ken şehir, Fransızlardan kalma anılarla do­ludur.

— Tar. Champlain’in, yerli köyü Stadacona’nın yerinde kurduğu yerleşme merkezi bugünkü Quebec’in çekirdeğidir. Kirke ku­mandasındaki İngilizlerin eline geçen Quebec (1629), 1632 antlaşmasıyle, Fransa’ya ge­ri verildi. Bir cizvit okulu (1635) ve büyük bir papaz okulu inşa edildi (1663). 1674′te bir piskoposluk kurularak başına piskopos Laval getirildi. Quebec garnizonu’na hü­cum eden ingilizler (Phipps) püskürtüldüler (1690). 1759 Eylül’ünde Abraham ovaların­da Montcalm’ın ölümünden sonra, garnizon­daki 600 kişi (Ramezay’ın emrinde) teslim oldu.

Paris antlaşmasıyle (1763) İngiltere’ye bırakılan şehri, James Murray (1763-1766) ve Guy Carleton gibi valiler sertliğe kaç­madan yöneterek Londra’yı ingiliz huku­kunu zorla uygulamak isteğinden vaz geçir­diler. 1791′de çıkarılan bir kanunla Aşağı Kanada, Yukarı Kanada’dan ayrıldı; Quebec, Yukarı Kanada’nın merkezi olarak kal­dı. Papineau’nun ayaklanmasından sonra (1837) iki eyalet Birlik kanunuyle (temmuz 1840) yeniden birleştirildi ve Kingston mer­kez oldu. 1864′te Quebec’te Londra konfe­ransının kararlarını hazırlayan (aralık 1866) bir konferans toplandı; Londra kon­feransında şartları tespit edilen Kanada fe­derasyonu, 1867 Kuzey Amerika anlaşmasıyle kuruldu. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEBEC hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Quartier Latin

Tarih 16 Haziran 2009

Quartier Latin, Paris’te, Sen nehrinin sol kıyısında, üniversite faaliyetinin merkezi olan kesime verilen ad. Saint- Michel bulva­rının sağında ve solunda yer alan mahalle­lerden meydana gelir. Edebiyat, insan bi­limleri, fen, hukuk, tıp ve eczacılık fakül­teleri, enstitüler, birçok lise ve Paris’in en önemli kitabevleri bu bölgededir. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Quartier Latin hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUAKER

Tarih 16 Haziran 2009

QUAKER (titreyen anlamında ing. k.). «Dostlar derneği» denen protestan mezhe­bi üyesi.
— ANSiKL. George Fox’un hâkim Bennet’i «Tanrı’ya saygı göstermeye ve Kelâmı önünde titremeye» (ingilizce to guake) davet eden sözlerinden kinaye ile «Dostlar der­neği» üyelerine takılan alaylı lakap. Bu la­kap, 1654′ten sonra kullanılmağa başlandı, XVII. yy. sonunda yerleşti. 1638′de Ame­rika’da Rhode İsland sömürgesini kuran ve insan vicdanının kutsal olduğunu ileri süren püriten Roger Williams, tarikatın öncülerindendir. Derneğin kurucusu, doktrinini ilk defa 1647′de vazeden kunduracı George Fox, kanunkoyucu William Penn ve tek ilâhi­yatçısı da Robert Barclay’dir. «Dostlar»ın iman düsturları: hıristiyana, hayatının bü­tün hallerinde yol gösteren üstün otorite, kalbine hitap eden kutsal ruhtur (buna göre Kutsal Kitap dogma kıstası olmaktan çıkmaktadır); bütün kutsal sırlar ortadan kaldırılmıştır (communio manevî bir işlem­dir); andîçme yasaklanmıştır; nefis müda­faası hakkı yoktur; teşkilâtlanmış bir papaz sınıfı gerekmez; evrensel papazlık kadınlara da açıktır; kült ihtiyarîdir, hiç bir dogma yoktur, insan tabiatının günah sonucu le­kelendiği teorisini reddeden quaker’ler, Calvin’in takdiri ilâhi ile ilgili fikirlerini, lütuf nazariyesini, îman sayesinde bağışlanma na­zariyelerine de karşı çıkıp, sadece ibadet âdetlerini muhafaza etmişlerdir. Quaker’ler birbirlerine «sen» diye hitap eder, üstlerine şapka çıkararak selâm vermeyi ve giyecekle­rinde düğme taşımayı reddederlerdi.

Quaker’ler XVII. yy.da, özellikle 1650′den itibaren büyük gelişmeler gösterdiler, iskoçya’ya yayılarak Fox’un şahsında presbiteryen kilisesine karşı geldiler. 1654-1656 Ara­sında ilk misyonerlerini Amerika’ya gönde­rerek kısa zamanda Rhode İsland, 1676′da Batı New Jersey, 1682′de Doğu New Jersey yönetimini ele geçirdiler. Pennsyîvania top­rağı 1681 şartı ile W. Penn’in mülkiyetine verildi ve quakerlerin üssü haline geldi. Başlangıçta hem İngiltere’de, hem Ameri­ka’da zulüm gördüler. İngiltere’de Restorasyon’dan sonra Charles II’nin Clarendon yasası ile kırbaç ve hapis cezasına çarptı­rıldılar. Kuzey Amerika’da boston püritenleri birçok quaker’i ölüme mahkûm etti­ler (1660-1661 Boston infazları). Ancak bu zulüm çok geçmeden yatıştı. Birçok dinî okul açmalarına elverişli kültürleri, liberal anlayışları ve çalışma şevkleri sayesinde quaker’ler XVIII. yy.da refaha kavuştular, fakat barışçı olduklarından Yediyıl sava­şında Fransa’ya karşı savaşmak için asker toplamayı reddettikleri gibi, Pennsylvania meclisinden de çekildiler ve böylece, bu sö­mürgedeki siyasî etkilerini kaybettiler. Aynı şekilde savaş aleyhtarı olduklarından 1776 Amerikan ayaklanmasında yurtseverlere ka­tılmadılar. XVIII. yy.dan itibaren «Dostlar derneği» gerilemeğe başladı ve bu gerileme XIX. yy.’da devam etti. Quaker’ler kabuklarına çekilerek, dünyada saflıklarını sa­vunmaya koyuldular. «Sekinci» denen bu dönem, aynı zamanda bir tasavvuf dönemi­dir.
Quaker’ler o zamanlar büyük toplum içinde küçük bir toplum halinde yaşamak­taydılar, giydikleri ve biraz da gülünç bir çeşit üniformayı terkettiler. XIX. yy.da quaker mezhebinde iki büyük skhisma mey­dana geldi: katıksız bir deizmi savunan Elis Hicks skhisması (1827-1828) ve muhafa­zakâr olan John Wilbur skhisması (1845-1854). Sonunda, mezhep dört gruba ayrıl­dı: Ortodoks Dostlar derneği (bunlar ger­çek quaker’lerdir); Hicks’ci Dostlar derne­ği; Wilbur’cu Ortodoks Muhafazakâr Dost­lar ve bunlardan ayrılan Philadelphia Dost­ları Dinî derneği. Bununla birlikte, XIX. yy. başından beri, quaker’lerin esirlikle sa­vaşta, halk eğitiminde, hapishanelerin reformunda önemli payları oldu. Aslında anglosakson olan dernek, Birinci Dünya sa­vaşından beri hemen hemen bütün dünyaya yayıldı ve «Milletlerarası Quaker Yardımı» teşkilâtını kurdu. 1947′de ingiliz ve amerikan quaker komiteleri Nobel Barış ödülünü kazandı.

Dünyada, gününmüzde bir dünya komitesi halinde teşkilâtlanmış bulunan 250 000′e ya­kın quaker vardır. Bunların büyük kısmı anglosakson ülkelerinde yaşamakla beraber, Avrupa, Asya ve Afrika’ya da yayılmışlar­dır. Fransa’da birkaç quaker grubu vardır. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUAKER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUAGLİARELLE (Gastano)

Tarih 16 Haziran 2009

QUAGLİARELLE (Gastano), italyan kim­yacısı (Salerno 1883 – Napoli 1957). F. Bottazzi’nin öğrencisiydi, 1926′da Napoli üni­versitesi biyolojik kimya profesörü ve aynı üniversitenin rektörü oldu. Lincei akade­misi millî üyeliğine ve senatörlüğe (1948-1953) seçildi. Canlı organizmalardaki sıvıla­rın incelenmesi, adale fizyolojisiyle ilgili meselelerde, önemli beslenme problemleri­nin ortaya konulması v.b. konularında kimyasal-fiziksel metotların uygulanması­na katkıda bulundu. (M)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUAGLİARELLE (Gastano) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİNTİLİUS

Tarih 16 Haziran 2009

QUİNTİLİUS, eski romalı bir aile üyeleri­nin taşıdığı ad; bunlardan Varus, en tanın­mış dalı meydana getirdi. Appia yolu üzerindeki villalarından çok önemli kalıntılar kalmıştır. Bu villa Commodus tarafından ailenin elinden zorla alınmıştı. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNTİLİUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİNN (Anthony)

Tarih 16 Haziran 2009

QUİNN (Anthony), amerikalı sinema oyun­cusu (Mexico 1915). Sinemaya 1936′da kü­çük rollerle başladı. Adını ancak 1950′den sonra duyurabildi. önemli filimleri,
E. Kazan’ın, Viva Zapata’sı (1951); F. Fellini’nin, Sonsuz Sokakları (La Strada) [1954]; J.Delannoy’un, Nötre Dame’ın Kamburu (Nötre – Dame de Paris) [1956]; G. Cukor’un, Heller in Pink Tights’ı (1959); R. Nelson’un, Reçuiem for a Heavy Weight’i (1961); M. Kakoyannis’in Zorba’sı (1964); A. Mackendrick’in, Jamaika’da Fırtına’sı (High Wind in Jamaica) [1965]. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNN (Anthony) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUADRIO (Francesco Saverio)

Tarih 16 Haziran 2009

QUADRIO (Francesco Saverio), İtalyan bilgini (Ponte, Valtelina 1695-Milano 1756). Papanın izniyle cizvit tarikatından ayrıldı, özellikle Della Poesia İtaliana (italyan Şiiri Üstüne) [G. M. Andrani takma adiyle, 1734] adlı eseriyle tanınır.
Daha sonra ge­nişletilerek Della Storia e della Ragione d’Ogni Poesia (Her Şiirin Hikâyesi ve Se­bebi Üstüne) [7 cilt, 1739-1752] adını alan bu eser, ilk dünya edebiyatı tarihi dene­mesidir; pek düzenli ve açık seçik olma­makla beraber günümüzde bile yararlanılan önemli belgeleri kapsar. (M)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUADRIO (Francesco Saverio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PYRENEES ORİENTALES idare bölgesi

Tarih 16 Haziran 2009

PYRENEES ORİENTALES idare bölgesi, Fransa’da idare bölgesi; 4 144 kme; 251 200 nüf. Merkezi, Perpignan.
İdare bölgesinin ortasında ve kuzeyinde alüvyonlu Roussillon ovaları uzanır; bu ovaların en yüksek kısımlarını meydana ge­tiren kurak topraklar (aspres) bugün meş­hur şarapların yapıldığı bir bağcılık bölge­sidir. Roussillon’un Tet ve Teche tarafın­dan sulanan en alçak kısımları, meyve (kayısı, şeftali) bahçeleriyle örtülüdür. Ro­ussillon, güneyde Alberes dağlarıyle sınırlı­dır; yükseltisi Neulos’da 1 275 m’yi bulan bu dağların denize bakan yamaçları bağlar­la kaplıdır; kıyıda birkaç balıkçı ve tica­ret limanı (Port-Vendres) yer alır.
Batıda idare bölgesi, Doğu Pireneler üze­rinde uzanır; bu kesimde hayvancılık çok önemlidir; kuzeyde Corbieres dağlarının ucu, bir hayvancılık ve çeşitli tarım bölge­si olan Fenouillet çöküntüsü yanında ansı­zın yükselir. İdare bölgesinin ortasında, Tefin orta vadisi, Conflenfi meydana ge­tirir; Prades havzası meyve bahçeleriyle örtülüdür. Fransa ile ispanya arasında bölüşülmüş olan Cerdagne ovaları, verimli bir tarım bölgesidir. İdare bölgesinin gü­neyinde Canigou kütlesi Conflent’i çeşitli tarım ve hayvancılık yapılan Tech’in yuka­rı vadisinden (Vallespir) ayırır.
İdare bölgesinde sanayi çok gelişmemiştir: Canigou’da demir filizi işletmesi, besin sa­nayii (içki, konserve), ayakkabıcılık, man­tar işlenmesi ve dokuma atelyeleri. Turizm hızla gelişmektedir:
ılıca merkezleri ve yaz sayfiyeleri. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYRENEES ORİENTALES idare bölgesi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PYRENEES idare bölgesi (Hautes —)

Tarih 16 Haziran 2009

PYRENEES idare bölgesi (Hautes —), Fransa’nın güneydoğusunda idare bölgesi;
4 534 km2; 211 400 nüf. (km2′ye 46 kişi). İdare merkezi, Tarbes; 3 idare çevresi (Tarbes, Argeles-Gazost, Bagneres-de-Bigorre) vardır, idare bölgesinin güneyi, Orta Pireneler’in bir kısmını içine alır; Batıda Lav edan, Pau sel suyu ile kollarının (Cauterets ve Arrens sel suları) yukarı vadile­rinde uzanır. Ortada Yukarı Adour vadisi ve kolları pek dağlık olmayan bir bölge meydana getirir. Doğuda Neste’in yukarı havzası daha az nemli bir bölgedir, idare bölgesinin kuzeybatısı geniş Adour ovası’nı kuzeydoğusu fundalıklarla örtülü Lanne-mezan yaylası’nı içine alır. Tarbes’da ma­kine yapımı ile ayakkabı fabrikaları başlıca sanayi faaliyetidir. Lannemezan, Pierrefitte-Nestalas ve Soulom’da Lacq gazı sayesin­de kimya sanayii, Bagneres-de-Bigorre’da dokuma sanayii gelişmiştir. Ayrıca turizm büyük bir gelir kaynağıdır (yaz ve kış say­fiyeleri, ılıca merkezleri). [L]

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYRENEES idare bölgesi (Hautes —) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİNCKE (Friedrich)

Tarih 16 Haziran 2009

QUİNCKE (Friedrich), alman kimyacısı (Berlin 1865 – Hannover 1934), Georg Quincke’nin oğlu. Hannover Politeknik oku­lunda ders verdi. Teknolojik kimya alanın­da (nikelkarbonil, ferropentakarbonil ve litopon’un elde edilmesi) önemli araştırma­lar yaptı. (M)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNCKE (Friedrich) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİN (James)

Tarih 16 Haziran 2009

QUİN (James), ingiliz tiyatro oyuncusu (Londra 1693 – Bath 1766). 1715′lerde Drury Lane’de sahneye çıktı. İnn Fields ve Covent Garden’da önemli rollerde oynadı. Çağdaş­larının gözünde meslektaşı Garrick ile ay­nı değerdeydi. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİN (James) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİLLER-COUCH (sir Arthur Thomas)

Tarih 16 Haziran 2009

QUİLLER-COUCH (sir Arthur Thomas), in­giliz romancısı ve edebiyat tenkitçisi (Fowey, Cornwall 1863 – ay.y. 1944). «Q» adı ile birçok bölgesel roman yazdı: Troy Town (Truva Kenti) [1888], The Splendid Spur (Şahane Mahmuz) [1888]. R. L. Stevenson’ın etkisi altında kaldı ve onun Saint İves (1899) adlı romanını tamamladı. Ayrıca ten­kitler, ingiliz nesir ve nazım sanatı üstüne önemli antolojiler yayımladı. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİLLER-COUCH (sir Arthur Thomas) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUERVAİN (Alfred DE)

Tarih 16 Haziran 2009

QUERVAİN (Alfred DE), isviçreli coğrafya­cı, meteorolog ve kâşif (Zürich 1897 – ay.y. 1927). Fizik, sismoloji ve meteoroloji oku­du. Bir keşif seferi düzenleyerek, 1912′de Grönland’ı bir uçtan bir uca dolaştı. Bu sırada, buz takkesi konusunda önemli göz­lemlerde bulundu. Zürich üniversitesinde dersler verdi. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUERVAİN (Alfred DE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUERİNİ (Marco di Lauro)

Tarih 16 Haziran 2009

QUERİNÎ (Marco di Lauro), Venedikli a-miral (1515-1577). Adriyatik denizinde kor­sanlara karşı yaptığı savaşta sivrildi. Kandiye’de danışman olarak Türklere karşı başarı kazandı. Bu arada Magosa’yı kuşa­tan osmanlı donanmasını yenilgiye uğrattı. Kandiye’nin denizden savunmasını düzenle­di. Lepanto (Inebahtı) birliğine bağlı ge­milerle Messina’da birleşerek Osmanlılara karşı kazanılan zaferde önemli rol oynadı. (M)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUERİNİ (Marco di Lauro) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUERETERO

Tarih 16 Haziran 2009

QUERETERO Meksika’da şehir, eyalet merkezi, Mexico’nun güneybatısında; 74 000 nüf. XVI. yy.dan kalma katedral, önemli pamuk iplikhaneleri. Otomi’lerin uğraştığı opal zanaatçılığı.
— Queretaro eyaleti, 379 200 nüf. Eyalet, özellikle kuzeyde, dağ­lık bölgelerde uzanır; ama güneye doğru sıcak ve verimli topraklarda tahıl ve şe­kerkamışı yetiştirilir. Maden kaynakları boldur; gümüş, bakır, altın, kurşun, antimon, civa v.b. Metalürji.
— Tar. Eski bir aztek şehri olan Queretaro, 1531′de ispanyollar tarafından alın­dı. 1810′da Hİdalgo, Dominguez ve Allende’nin ayaklanması burada hazırlandı. A. B.D. ile Guadeleoupe Hİdalgo antlaşması­nın imzalandığı Meksika kongresi burada toplandı, imparator Maximilian, Miramon ve Mejia tarafından burada kuşatıldı ve ihanete uğraması üzerine teslim olunca kur­şuna dizildi (19 haziran 1867). Şehirde Carranza’nın topladığı Konvansiyon meclisi şu­bat 1917 Anayasasını hazırladı. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUERETERO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUERCY

Tarih 16 Haziran 2009

QUERCY, Fransa’da Akitanya havzasında bölge, Massif Central’ın kenarında. Quercy Causse’lar ve Aşağı Quercy diye ikiye ay­rılır.
Causse’lar, Massif Central kenarın­da uzanan çöküntülerin yukarısında yük­selen çok az nüfuslu, çorak, kalkerli yayla­lardır: Lot’nun kuzeyinde Limargue’a hâ­kim olan Gramat Causse’u, güneyde Villefranche-de-Rouergue çöküntüsü kenarın­da Limogne Causse’u. Cılız otlaklar ve seyrek ormanlarla (meşe) kaplı olan yayla­ların karstlı yüzey şekillerine has çöküntü­lerinde birçok turistik yer vardır (Padirac mağarası Rocamadour v.b.). Güneybatıda, Aveyron ile Tarın’ın alt çığırına doğru Aşağı Quercy, birbirine paralel vadilerle, aşağı kesimine doğru da tepelerle ayrılan dar yaylalardan meydana gelir. Burası çe­şitli tarım (buğday, mısır) ülkesidir; bağcı­lık önemli rol oynar. Hayvancılık da gün­den güne gelişmektedir.
— Tar. Halkının (cadurci) direnmesine rağmen Sezar tarafından fethedilen bölge, 507′de Clovis’in eline geçti. Fransa ve İn­giltere arasında çekişmeye yol açan Quercy, XV. yy.da Fransa tahtına bağlandı. Şehir XVI. yy.da katoliklerle Protestanlar arasındaki savaştan çok zarar gördü.
— Leng. Ouercy lehçesi, Fransa’da Lot, Tarnet-Garonne idare bölgelerinde ve Lot-etGaronne’un bir bölümünde konuşulan oc dili lehçesi. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUERCY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pydna savaşı

Tarih 15 Haziran 2009

Pydna savaşı, romalı konsül Paulus Aemilius’un Makedonya kralı Perseus’a karşı ka­zandığı zafer (M.ö. 168) [22 haziran]. Bu zaferle, üçüncü Makedonya savaşı kesinlik­le sona erdi.
On beş günlük kısa bir harekât sonucun­da, Paulus Aemilius, Perseus’u Pydna kalesinin güneyinde kurulan mevzilere çe­kilmeğe zorladı. 22 Haziran günü akşam­üstü, romalı konsül, arızalı arazide sı­kışık düzeni bir an bozulan Makedonya ala­yının (phalanks) safları arasına, daha ha­reketli olan kendi birliklerini sokmayı ba­şardı. Saflarının arası açılan Makedonya alayı bozguna uğradı ve makedonya süvari­sinin yetişmesine vakit kalmadan kılıçtan geçirildi. Muhafızlarının çoğu ölen Perseus Semendirek’e (Samorthrake) kadar tek ba­şına kaçmak zorunda kaldı. Pydna savaşı­nın önemli sonuçları oldu. Phalanks tarihe karıştı, yerini taktik üstünlüğü artık tartış­masız kabul edilen legio aldı; Antigonos’lar hanedanı ortadan kalktı (Perseus tutsak ola­rak Roma’da öldü); bağımsızlığını kaybe­den Makedonya dört ayrı yönetim bölge­sine ayrıldı: bütün Doğu Roma’ya terkedil­miş oldu. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pydna savaşı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÜSKÜRTME

Tarih 15 Haziran 2009

PÜSKÜRTME i. (püskürtmek’ten püskürt­me). Püskürtmek işi.
— Elektr. Katodik püskürtme, seyreltilmiş bir gazdan elektrik akımı geçirmeğe da­yanan maden kaplama metodu. Eşanl. İYONOPLASTİ. Bk. ansikl.
— Metalürji. Püskürtme döküm, ergimiş madenî kalıp içine püskürterek yapılan dö­küm. || Tabanca ile püskürtme, bir parça yüzeyinin, tabancayle ergimiş maden veya alaşım (çinko, alüminyum v.b.) püskürtü­lerek korunması tekniği.
— Oto. Bir motorun yanma odasına, yan­mağa elverişli bir karışım meydana geti­rebilmek için belli oranda hava ile ka­rıştırılmış yakıtın basınç altında gönderil­mesi. (Eşanl. enjeksiyon.)
[Bk. ANSİKL] || Direk püskürtme, yakıtı doğrudan doğruya motorun yanma odasına püskürtme. (iç püskürtme de denir.) [Bk. ANSiKL] || Endirek püskürtme, yakıtın, motorun emme borularına püskürtülmesi. (Diş püskürt­me de denir.) Bk. ANSiKL.
— Zır. Püskürtme makinesi, bitkiler üze­rine böcek ve mantar öldürücü toz püs­kürtmeğe yarayan makine. || İlâç püskürt­me, hastalıklara karşı veya zararlı böcek­leri yok etmek için bitkilere toz ilâç saç­ma işlemi (msl. kükürt).
— Ansikl. Elektr. Fransa’da Houllevigue tarafından incelenen katodik püskürtme, ku­ru yoldan yapılan bir çeşit galvanoplasti-dir. içindeki gaz basıncı yüzde birkaç mi­limetre civa basıncına kadar düşürülmüş bir cam tüpün iki elektrodu vardır, in­dükleme bobini yardımıyle, bu iki elektrot arasında yüksek bir gerilim meydana geti­rilir. Tüpün içinde, katot ışınları halinde elektrik akımı meydana geldiği anda, tü­pün katot karşısına düşen iç çeperinin ya­vaş yavaş bir maden tabakasıyle kaplan­dığı görülür. Püskürtülen bu katot ışın­larının önüne bir cisim yerleştirilirse, bunun üzerinde oldukça ince ve düz bir ma­den tabakası birikir. Bu usuller, girişim­ölçerlerde kullanılan yarı sırlı cam levha­lar, fotoseller için tabakalar, çok yüksek değerli dirençler, koloidal maden eriyik­leri hazırlanır.
— Oto. Emme zamanında silindire gele­cek yakıt karışımını hazırlamakla görevli olan karbüratör, sayısız gelişimler geçir­diği halde birçok yönden hâlâ eksiklikleri vardır. Buharlaşma ile çalıştığı için, mo­tor rejim sıcaklığına ulaşmadıkça verimi düşük olmaktadır. Emme borusunun so­ğuk havalarda ısıtılmasına rağmen, karı­şım genellikle homogen değildir. Çalışması, pistonun inişiyle silindir içinde meydana gelen basınç düşmesinin değerine bağlıdır. Bu basınç düşmesi motorun dönme hızına göre değiştiğinden, hiç bir düzenek, re­jim ne olursa olsun hava ve yakıt oranı tam bir karışım sağlamağa yeterli değil­dir. Buharlaşma ile karbürasyon yerine, ya motorun yanma odasına, ya da emme su­pabı yakınında emme borusuna yakıt püs­kürtme yoluna gidilir. Böylece benzin ta­neciklerinin hava içinde asıltı halinde bu­lunduğu bir aerosol elde edilir; yoğunlaş­ma elektrik olaylarıyle önlendiği için bu karışım uzun süre kararlı kalır. Soğuk kar­bürasyon yerine sıcak karbürasyon uygu­lanırsa yakıt karışımı daha yoğun olur; bu da hem özgül gücün arttırılmasını, hem de, vuruntu tehlikesi yaratmadan sıkıştırma oranının yükseltilmesini sağlar.
Silindirler de daha iyi dolar; çünkü karbüratör memesi ortadan kalkmıştır. Püskürtülen yakıt miktarı yakıt pompasının ayarına bağlıdır; ya­kıt karışımı rejim ne olursa olsun sabit­tir.
• Direk püskürtme, dizel motorlarında uygulanan sistemden farklıdır. Püskürtme, sıkıştırma zamanında meydana gelir; pom­panın basıncı daha düşüktür (50 bar seviyesinde); fakat belli bir sürede verilen benzin miktarı çok daha azdır; bundan dolayı, pompa ve enjektör parçalarının ya­pımında aranan hassasiyet maliyet fiya­tının artmasına yol açar. üstelik, pompa ve enjektör bir kurutucu etkisi yapan ya­kıtla süpürüldüğü için bu organların yağlanması da önemli bir meseledir.
* Endirek püskürtme için direk püskürt­meden daha basit bir sistem yeterlidir; ay­rıca, direk püskürtmenin avantajlarından başka, yanma odasına girmeden önce gazların çalkalanması gibi bir üstünlük taşır, bu da yakıt karışımının homogenliğini arttırır. Karışımın oranı, motorun rejimine ve yüküne bağlıdır. Kalkış sırasında yakıt karışımını zenginleştirmek ve bazen yük­seltiye göre oranı ayarlamak iyi sonuç ve­rir. Yakıt beslenecek silindirlerin sayısı ka­dar enjektörle ve yalnız birkaç barlık bir basınçla basılır. Bu enjektörlerden her biri bir emme supabının yanına yerleştirilir; gaz karışımı, emme sırasmda, homogenliği­ni arttıran bir ön karışmaya uğrar.

♦ Sıf, Püskürtme yoluyle yapılmış: Püs­kürtme boya.
— İnş. Püskürtme hava ile ısıtma, bir ter­mik santraldan elde edilen sıcak havayı bir körük sistemiyle binaların içine gön­dererek ısıtma tekniği. (Borular içinden geçen sıcak hava, özel ağızlardan bina­nın bütün odalarına püskürtülür.) [LM]

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜSKÜRTME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÜRİTENLİK

Tarih 15 Haziran 2009

PÜRİTENLİK i. (püriten’den püriten-lik; ing. puritanism). Püritenlerin inancı, öğre­tisi. || Mec. Ahlâkî, siyasî konularda taas­sup.

— ANSİKL. Başlangıçta Püritenlik bir öğ­reti değildi, İngiltere’ye has, Kutsal Kitap’a aşırı ölçüde bağlı, alınyazısı kav­ramına saygılı bir inanç ve düşünüş tar­zından ibaretti. XVI. ve XVII. yy.lar İngilteresi’nde halkın gerçekten benimsediği tek metin olan Kutsal Kitap’a bağlılık, onu düşüncelerinin kılavuzu sayan püriten için hayatın temel gerçeğiydi. Püriten’in dünya işlerine, sanata, tiyatroya (1642′de tiyat­roları kapattırdılar) ve genellikle bütün eğ­lence şekillerine karşı duyduğu nefret bu­radan gelir; bu tutumlarının, Kutsal Kitap’ın etkisi yanında, kısmen Stuart’lara ve onların havailiğine karşı besledikleri hınç­la da ilgili olduğu doğrudur. Bu duygu, püritenlerin alınyazısına verdikleri önem sonucu şiddetlendi ve kendilerini, günahkâr halk kütlelerinin üstünde, bir çeşit seçkin­ler zümresi olarak görmelerine kolaylıkla yol açtı.

Püritenlik 1564′e doğru, Anglikan kilisesi­nin piskoposluğu tanımakta devam eden bazı mensuplarının, Prayer Book’ta. hâlâ muhafaza edilen katolik unsurlara baş kaldırmasıyle ortaya çıktı. Calvin ve Zwingli’den etkilenen püritenler, özellikle Cambridge üniversitesindeki mevkilerinden fay­dalanarak, Elizabeth I’in saltanatı boyun­ca büyük rol oynadılar; özellikle katoliklerden kalma âyin kıyafetlerinin kullanılı­şına karşı çıktılar ve böylece «kıyafet» kav­gasını başlatmış oldular. 1583′te kurulan Kilise Yüksek komisyonunun zulmüne uğ­rayınca, büyük topluluklar halinde Hol­landa’ya, sonra A.B.D.’ye göç ettiler (bk. PÜRİTEN); ama bu arada, ingiliz toplu­munun en etkili sınıflarından bazı unsurla­rı kendi saflarına kazandılar. Çoğunlukla presbiteryen çevrelere katıla­rak veya Presbiteryenliği tercih ederek, Ja­mes I’in aşırı piskoposçu anlayışına no bishop, no king («ne piskopos, ne kral») avazeleriyle karşı çıktılar.

Püritenlik, İngiltere devriminde önemli rol oynayacak hale gel­di. Böylece püritenlerin, fertleri, Kilise ile hiç bir bağı bulunmayan serbest topluluk­lar kurmakta serbest bırakma eğiliminde olan bir üçüncü grubu ortaya çıktı. Püritenîik, ağırbaşlılığa değer vererek, zen­ginliği bir seçkinlik belirtisi sayarak, İn­giltere’de kapitalist burjuvazinin oluşması­na ve parlamento rejiminin gelişmesine kat­kıda bulundu, öte yandan, dinî hayatta ferdin rolüne önem vererek, alman piyetizm’i ile ingiliz metodizm’ine kaynaklık et­ti; sonradan, liberal Protestanlığın geliş­mesinde de katkısı oldu; günümüzde Pü­ritenlik Aşağı Kilise (Low Church) içinde varlığını kısmen sürdürmektedir. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜRİTENLİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÜRİTEN

Tarih 15 Haziran 2009

PÜRİTEN i. (ing. puritan > fr. puritain). Kutsal kitapları yeniden ve değişik bir anlayışla okumaya büyük önem veren ve pek çoğu Amerika’ya göç eden katı bir presbiteryen tarikatının üyesi.
— ANSîKL. • ingiltere’de James I Stuart’ın Presbiteryenliğe katılmakla birlikte piskoposluğu kaldırmayı reddetmesi ve hü­kümdarın püritenler için hoşgörü isteyen Binler dilekçesini kabul etmemesi (Hampton Court konferansı, ocak 1604), 1610′a doğru, siyasî bir Püritenliğin doğmasına yol açtı. Bu Püritenlik, kralların tanrısal hakkına karşılık, milletin krala üstün ol­duğunu savunuyordu. Siyasî Püritenliğin ilahiyat alanındaki Püritenlikle birleşmesi ingiliz devrimini belirleyen en önemli un­surlardan biridir. 1638′den itibaren püritenler, krallığın bütün kiliselerine din ko­nusundaki her çeşit yeniliği reddetme an­dı olan National Covenant!ı habul ettir­diler.

Büyük bir çoğunluğu Cromwell gibi doğu kontluklarından gelen ve Charles I’e karşı parlamento ile birlikte mücadele’ eden püritenler, kralın bozguna uğramasında ve 1649′da idamında büyük rol oynadılar. Ay­rıca, İngiltere kilisesini Iskoçya kilisesi ör­neğine göre yeniden düzenlemeyi de tasar­ladılar (Covenant, 1643). Cromwell’in ik­tidara gelişinden sonra hükümeti fiilen kontrollan altına aldılar (Barebone’s Parliament, 1653). Ama tecrübesiz oldukları için devleti yeniden teşkilâtlandırmayı ba­şaramadılar; bölündüler ve 1660′ta Char­les II’nin tahta geçmesiyle tekrar kurulan krallık yönetiminin baskısıyle siyaset ala­nından çekildiler. Ama yine de püritenlerin siyasî (parlamenter demokrasinin ku­rulması), toplumsal ve ahlâkî (azamî ka­zanç peşinde koşan kapitalist bir burjuva­zinin yerleşmesi) bakımlardan İngiltere’de derin etkisi görüldü.

• Kuzey Amerika’da, Püritenlerin siyasî rolleri Kuzey Amerika’da çok daha uzun sürdü. Gerçekten, Anglikan kilisesinde ye­nilik yapmanın imkânsız olduğu kanısına varan bazı püritenler yurtlarından göç ede­rek yeni bir denizaşırı din topluluğu kur­mayı tercih ettiler. Teorilerini uygulamak amacıyle Massachusetts kolonisini kuran bu kimselerin otuz beşi ayrı bir kilise olan Leiden kilisesindendi (Hollanda), altmış ye­disi maceracıydı (Pilgrim Fathers). Okya­nusu Mayflower gemisiyle geçtiler (6 ey­lül – 21 aralık 1520). Sonra da üstünde ileride Plymouth sömürgesinin kurulacağı bölgeye yerleşerek buradaki yerli halkla azizler azınlığı arasında kesin bir ayırım gözetmeğe çalışan bir topluluk kurdular. Bir vali, yedi yardımcısı ve bir meclisle kendi kendilerini yöneterek oy hakkını yal­nız bir tarikatın üyelerine verdiler (Mas­sachusetts halkının yüzde yirmi beşi). Bu hak da yalnız âyinde bulunanlara tanın­mıştı.
Ayrıca, 1635 tarihli bir kanunla âyin­de bulunmak da zorunlu kılındı. Ama ge­lenlerin sayısının gitgide artması (1630 -1640 arasında 20 000 kişi) ve bu püriten­lerin daha önce yerleşmiş olan kolonilere zarar verecek biçimde batıya ve güneye doğru yayılmaları, din sapkını oldukların­dan kuşkulandıkları kimselere veya başka mezheplerden olanlara karşı hoşgörüyle davranmamaları, gitgide artan kazanç hır­sı, aziz çocuklarını vaftizden muaf tutmak istememeleri, Charles II tarafından Mas­sachusetts «şart»ının yürürlükten kaldırıl­ması (1684) New-England’ın püriten rejimini sarstı. Bununla beraber, 1689′da çı­kan Hoşgörü fermanına rağmen, püriten­ler dinî sapmaların peşini bırakmadıkları gibi katı ahlâk anlayışını da muhafaza et­tiler. Bundan dolayı da biçimciliğe düştü­ler. Sonunda püritenlerin ve tarikatçıların, vaftiz edilmiş olanların hiç birini âyine kabul etmemeleri üzerine XVII. yy.ın so­nunda New-England’ın dinî birliği bozul­du. Gelenekçiler, varlıklarını sürdürebilmek için, devletin belirli bir ölçüde laikleşme­sini kabul etmek zorunda kaldılar.
Bu laik­leşme, rahiplerin elinden siyasî otoritele­rinin bir kısmını alıyordu. Nihayet, 1691′de püriten kolonisi de dağıldı. Ama or­tak yasaya boyun eğen püritenler uzun sü­re dinî özelliklerini korumayı başardılar. Ne var ki bu durum onların ilahiyat ala­nında daha az dogmacı, bireysel bakımdan da daha beşerî bir anlayışa yönelmelerini önleyemedi. Fakat gene de, kongregasyonalist bir Kilise ve Devletin kongre an­layışına bağlı kaldılar ve 1750′den itiba­ren, Anglikan piskoposluğu ile İngiliz hü­kümetine karşı çıkmağa başladılar. Bu ba­kımdan da, Amerika’daki ingiliz sömürgelerini bağımsızlığa yönelten 1776 dev­riminin hazırlanmasında büyük bir rol oy­nadılar. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜRİTEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÜLÜMÜR

Tarih 15 Haziran 2009

PÜLÜMÜR, Doğu Anadolu bölgesinde (Yu­karı Fırat bölümü, Tunceli ili) ilçe merkezi; 2 714 nüf. (1970). 11 merkezinin 67 km kuzeyinde, bir vâdi içinde; yüksl. 1 550 m. Elazığ’ı Erzincan’a ve Erzurum’a bağlayan yol Pülümür’den geçer, önceleri Erzincan’a bağlıyken, Tunceli ilinin kurulması üzerine bu sonuncu ilin sınırları içine alındı. 1967′deki depremde önemli hasar gördü.
— Pü­lümür ilçesi 1 505 km2, 20 387 nüf. (1970). Merkez, Balpayam, Dağyolu, Kırmızıköprü ve Üçdam bucakları; 67 köy. Hayvancılık. Ziraat. (M)
PÜLVERİZATÖR i. (fr. pulverisateur). Bk. PÜSKÜRTEÇ.
PÜNCÜŞK i. (fars. bincişk’ten). Zool. Esk. Serçe. (M)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜLÜMÜR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÜF

Tarih 15 Haziran 2009

PÜF i. (onomatope). Bir ateşi söndürmek veya canlandırmak amacıyle dudaklar büzü­lerek dışarıya verilen nefesin meydana ge­tirdiği ses.
— ÇEŞ. DEY. Püf desen Uçacak, çok zayıf kimseler için kullanılır. // Püf noktası, bir işin en önemli ve ince noktası: Pek doğru söylüyorsun, hem de bu işin iç yüzünü tafsilâtıyle bilmediğin halde püf noktasını bu­luyorsun, Davut Ağa (R. H. Karay). [M]

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUY DE DÖME idare bölgesi

Tarih 15 Haziran 2009

PUY DE DÖME idare bölgesi, Fransa’da idare bölgesi, Massif Central’da;
8 016 km2; 530 300 nüf. Merkezi, Clermont-Ferrand. İdare bölgesinin batı kısmı billûrlu Combraille d’Auvedgne tepelerini içine alır; bu ke­simde çeşitli tarımın yanı sıra hayvancılık yapılır.

Dordogne’un güneyinde Artense yay­lasında da aynı ekonomi devam eder. Daha doğuda iki büyük yanardağ sistemi uzanır: kuzeyde Puy de Döme’da 1 465 m’yi bulan Puys sıradağları veya Döme dağları, güney­de Puy de Sancy’de 1886′m’ye ulaşan Mont-Dore kütlesi. Bu dağların hâkim olduğu yay­lalarda sığır yetiştiriciliği peynir imalâtına yol açmıştır. Dağda Allier ırmağının akaçladığı verimli Limagnes ovaları uzanır: ku­zeyde Limagne de Clermont, güneyde Limagne de Brioude; bu kesim verimli bir ta­rım (tahıl, şeker pancarı, meyve ağaçlan) alanıdır, idare bölgesinin doğu ucu yazın büyük sürülerin çıkarıldığı Forez dağları’nın ve Bois Noirs kütlesi’nin batı yamacını içine alır. Bölgede sanayi büyük ölçüde gelişmiş­tir: makine yapımı, dokuma sanayii, bıçakçı­lık (Thiers), Clermont-Ferrand’da kauçuk sanayii (otomobil lastiği yapımı). Ayrıca geleneksel el sanatları da devam etmektedir. Turizm de (ılıca merkezleri) önemli bir ge­lir kaynağıdır. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUY DE DÖME idare bölgesi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUTEAUX

Tarih 15 Haziran 2009

PUTEAUX, Fransa’da Seine idare bölge­sinde (Saint-Denis idare çevresi) kanton merkezi, Paris’in batı banliyösünde, Sen ır­mağı kıyısında (sol kıyı), Asnieres dirse­ğinde;
39 687 nüf. önemli sanayi merkezi: uçak ve otomobil yapımı, metalürji (dökümevleri, kazancılık), makine yapımı, tezgâh­lar, otomobil parçaları, radyo yapımı, pom­palar, ecza malzemesi ve parfüm, amyant, karton v.b. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUTEAUX hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUSULA veya PUSLA

Tarih 15 Haziran 2009

PUSULA veya PUSLA i. (ital. bussola, kü­çük kutu’dan). Magnetik. Mıknatıslanma­yan bir maddeden yapılmış, ortasında, uç­ları daima Yer’in magnetik kutuplarına yönelerek kuzey doğrultusunu gösteren mıkna­tıslanmış bir ibre bulunan kutu; ibre, bir eksen üzerinde serbestçe döner veya hüküm­süz bir ipliğin ucuna asılmıştır: Pusula, uzun deniz seferlerinin yapılabilmesine im­kân verdi.
(Bk. ANSİKL.) || Eğitim pusulası, yatay bir eksen üzerine yerleştirilen ve mag­netik eğilimi, yani bulunulan bölgedeki Yer magnetik alanının doğrultusuyle ufuk ara­sındaki açıyı ölçmeğe yarayan mıknatıslan­mış ibre. || Magnetik değişim pusulası, bü­tün bir gün boyunca mıknatıslı ibrenin küçük oynamalarını gösteren âlet. (İbrenin oynamaları, magnetik çalkalanma günlerin­de çok daha büyük olabilir.) || Sapma pu­sulası, herhangi bir yerdeki sapmayı, yani magnetik meridyenin coğrafî meridyenle yaptığı değişken açıyı ölçen klasik pusula.
— DEY. Pusulayı şaşırmak, güç bir durum karşısında ne yapacağını bilememek: —Pey­gamberimiz kimdir? deyince, onlar da pu­sulayı şaşırdılar (Ş. S. Aydemir).
— Denize, ve Havc. Bütün doğrultuları magnetik kuzey doğrultusuna göre değer­lendirmeğe yarayan âlet. (Magnetik kuzey ile gerçek kuzey veya coğrafî kuzey ara­sında, sapma açısı denilen bir açı bulunur; harita üzerinde işaretlenen bu açı yardımıyle pilot veya kaptan, uçağının veya gemisinin gidiş yönünü tayin edebilir.)
[Bk. ANSİKL.] || Pusula dolabı veya sehpası, içine pusula, mıknatıs çubuklar ve pusulayı aydınlatan lambaların konulduğu silindir biçiminde dolap, (üzerinde pusulayı su, toz v.b.den korumağa yarayan meşin bir kılıf vardır.) || Pusula feneri, eski pusulalarda, pusula dolabının içindeki fener. || Pusula kartı, pusula kadranına yapıştırılan, yüzeyi otuz iki bölüme ayrılmış yuvarlak kart. (Pusula gülü de denir.) || Açıklık pusulası, magnetik güney açısını (açıklık) belirlemek için Güneş’in veya herhangi bir gökcismi­nin yerini tayin eden pusula.
(KERTERİZ PUSULASI da denir.) || Cayro pusula veya cayroskopik pusula. Bk. CAYROPUSULA. || Elektronik pusula, magnetik pusula ile oto­matik pilot arasında röle görevi yapan elektronik donatım. || El pusulası, deniz ge­zintilerinde, amatör denizcilerin kerteriz yapmak için kullandığı kenarına bir sap takılmış pusula. || Sivili pusula, pusula kartının salınımlarını önlemek için, kabında su ve alkol karışımı bulunan pusula. Bk. ANSİKL.
— İda. Esk. Pusula odası, Şeyhülislâm dairesine bağlı Fetvahanedeki üç kalemden bi­ri. (Burada fetva, isteyenlerin istekleri ya­zılırdı; müracaat edenler, bu yazıyle modaya giderek fetvayı yazılı veya ağızdan dinler­lerdi.)
— Ansikl. Magnetik. Pusula, Yer magnetik alanının doğrultusunu gösterecek şekil­de yerleştirilmiş mıknatıslı bir ibreden baş­ka bir şey değildir. Hareketli bir mıknatısla yapılmış elektromagnetik ölçü âletleri de bu adla anılır. Mıknatısın kutuplanma özelliği­ni ve Yer’in mıknatıs üstündeki yönlendirici etkisini ilk fark eden Çinliler oldu: M. ö. 120 yıllarına doğru yazılmış Cung Vey lügatinde bu olayların ifadesine rastlanır; cinli denizciler VII.-VIII. yy.larda mıknatıs­lı iğneyi kullandılar. Pusulanın kullanılışını Çinlilerden öğrenen Araplar da Avrupa’ya yaydılar. 1180 Yılına doğru yazılmış bir şiirde, «denizcilerin yoldaşı» çirkin kara bir taştan söz edilir. Yine o devirde yaşamış bir yazarın açıkladığına göre, bu «denizci­lerin yoldaşı», yarısına kadar su dolu bir cam kap çine konmuş mıknatıslı bir iğne­dir: iki saman çöpü üzerinde yüzen bu iğ­neye kalamit adı verilmiştir,
Gerçek pusulanın hikâyesi kesinlikle bilinmi­yor; bununla birlikte 1294′te Saint-Nicolas gemisinin demirbaş defterinde calamita cum apparitibus suis ve bir bussula de ligno kay­dına rastlanmıştır; bu da, pusula kelimesi­nin sicilya dilinden geldiğini gösterir. Rüzgârgülüyle birlikte, eksiksiz ilk pusulanın 1483′te portekizli Ferranda tarafından ya­pıldığı sanılır.

Eğilim pusulası. Mıknatıslanmış bir iğne, ağırlık merkezi çevresinde ve magnetik meridyen düzlemi içinde serbestçe hare­ket ederse, ufukla, eğilim açısı denilen bir açı yapacak şekilde bir doğrultu alır; bu açıyı ölçmeğe yarayan bütün âlet­lere eğilim pusulası denir. Eğilim açısı­nı ilk gözleyen ingiliz fizikçisi Robert Norman’dır (XVI. yy.). Eğilim pusulasında mıknatıslanmış iğnenin ağırlık merkezinden bir eksen geçer; bu eksen, ayrıtları aynı yatay düzlem içinde olan iki prizma üze­rine oturtulmuştur. Eğilim iğnesi magnetik meridyen düzleminin doğrultusunu verir; eğilim açısını hemen okuyabilmek için eğilim iğnesinin ekseni bu düzleme dik konuma ge­tirilir. Fakat âlet kendi kendine yeterlidir: gerçekten, herhangi bir magnetik açıklıkta gözlemi yapılan görünür eğilim açısı i, yukarıkine dik magnetik açıklıkta okunan eği­lim açısı i” ve gerçek eğilim açısı i ile gösterilirse,

cotg2 i = cotg2 + cotg2 i” bağıntısı elde edilir.

Sapma pusulası. Yatay bir düzlem içinde hareket eden mıknatıslanmış bir iğnenin kuzey-güney
doğrultusunu tam almadığını ilk defa sezen, belki de, Kristof Kolomb olmuştur. Bugünkü sapma pusulaları mag­netik teodolit veya pusulalı teodolitler türü­ne girer. Bk. magnetometre. Topografya pusulası. Uçları taksimatlı bir çember üzerinde hareket eden mıknatıslan­mış yatay iğne, dikdörtgen bir kutuya yer­leştirilmiştir. Kutunun yan tarafında, taksi­matlı çemberin bir çapma paralel bir dür­bün veya iki düşey çizgi vardır; bu çaptan başlanarak taksimat okunur. Bu cihaz ara­zide köşesi ulaşılmayan bir noktada olduğu zaman bir BAC açısını ölçmeğe yarar.

Yandaki şekil, gözlemi yapılacak ve ölçü­lecek FO’G ile DOE açılarını göstermekte­dir: BAC açısı bunların farkına eşittir. Ha-ritacılıkta çok yararlı taşınabilir aletler yapılmıştır.
Elektromagnetik ölçü âletleri. Bazı elekt­romagnetik ölçü âletleri de pusula adı al­tında anılır. Bu âletlerde, akımın mıknatıs­lar üstündeki etkisi esas alınmıştır ve bu âletler özellikle akım şiddetini ölçer. Akım geçen yassı bir bobin halinde, düşey bir çerçeve düşünelim; merkezinde mıknatıslanmış yatay bir iğne bulunsun; bu çerçeve­nin düzlemi magnetik meridyen düzlemiyle çakışırsa, iğne denge halinde olur; fakat akım geçtiğinde, Yer’in magnetik alanına dik bir alan doğurur; birbirine dik bu iki alanın bileşke alanı etkisinde kalan iğne bir a açısı kadar sapar; a açısı ile i akım şiddeti arasında
Gi = Bo tga
bağıntısı vardır; Bo Yer magnetik alanının yatay bileşeninin değerini, G âletin bir sa­bitini gösterir. Çerçeve a yarıçapında, çem­ber biçiminde, sarım sayısı n olan bir bobinse ve iğne bunun merkezine yerleştiril­mişse, hesaplar bağıntısının bulunduğunu gösterir; bu ba­ğıntıdan
i = _1o7 Boa_ tga
2x
çıkarılır.

i’nin değerini bulmak için a’nın ölçülmesi yeterlidir.
Tanjantlar pusulası, Pouillet tarafından bu­lunmuş ve Gaugain tarafından geliştirilmiş­tir. Bu âletle yukarıdaki formül doğrudan doğruya uygulanabilir. Hareketli mıknatıslı galvanometre, çok gelişmiş, bir tanjantlar pusulasıdır.
— Denize, ve Havc. Pusula, ahşap bir ayak içindeki kadrana asılı, üzeri camla kapatıl­mış bir kaptan meydana gelir. Bu kabın or­tasında, düşey olarak yerleştirilmiş, sivri uçlu bir mil bulunur; bu milin üzerine de bir sapan oturtulmuştur. Sapan, alüminyum­dan yapılmış hareketli bir halkayı taşır; halkanın üzerine bir pusula kartı yapıştırıl­mıştır; karta da, ipek ipliklerle, birbirine paralel birçok mıknatıslı iğneden meydana gelen magnetik bir düzenek asılır. Geminin yalpalaması ve baş vurması, pusula kartının sönümlenmesi uzun süren salmımlara sebep olur.

Sivili pusula, sözü edilen bu sakıncayı ön­ler. Bu pusulanın magnetik düzeni, pusula kartının yapışık olduğu alüminyum bir dis­ke bağlı iki büyük mıknatıstan meydana ge­lir. Şamandıralarla donatılan bu disk, nor­mal pusuladaki gibi bir sapanla pusula ka­bının ortasındaki düşey mil üzerine yerleş­tirilmiştir; kabın içi, pusula kartının salı-nımlarını kısa sürede sönümleyen bir su ve alkol karışımıyle doldurulur. Şamandırala­rın görevi, mil üzerindeki sapanın mile sür­tünmesini bir dereceye kadar önlemek için pusulanın ağırlığını hafifletmektir. Ahşap bir gemide bu tür pusulalar magnetik ku­zeyi gösterir. Çelik gemiler Yer’in magne­tik alanının şiddetini ve yönünü büyük öl­çüde değiştirir; bu yüzden geminin bazı ko­numlarında pusulayı kullanılmaz hale geti­ren önemli sapmalar doğar. Onun için ge­minin demir kısımlarının etkisini, pusulanın çevresine uygun şekilde yerleştirilen kompansatörlerle giderme yolları aranır. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUSULA veya PUSLA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PURPURA

Tarih 15 Haziran 2009

PURPURA i. Patol. Deri, mukoza veya özekdoku içindeki kılcal damarların kanaması. (Derideki purpura kırmızı bir leke halindedir ve cam basma ile kaybolmaz.)

— ANSiKL. Furpura’lar iki büyük gruba ayrılır: trombositopenik purpuralar ve trombositopenik olmayan purpuralar. Trombositopenik purpura’ların başlıca özelliği kan sisteminde önemli düzensizlikle­rin belirmesidir: kanda pulcukların sayısı azalır, kanama süresi artar, dirsek kıvrı­mında morartı görülür, kan pıhtısı büzül­mez, normal pıhtılaşma zamanı degişikliğe uğrar. Kanama belirtilerinden(burun,dişeti kanamaları.kan işeme) başka olayların üçte birinde dalak büyümesi görü­lür. Trombositopenik purpuralar kimyasal maddelerin (arsenik, benzol, Sülfamit, biz­mut v.b.) ve X ışınları gibi fizik etkenlerin etkisiyle birincil veya ikincil olarak, yahut kan hastalıklarından (lösemi, aplastik kan­sızlık, Biermer hastalığı v.b.) veya karaci­ğer bozukluklarından sonra ikincil olarak ortaya çıkar. Hastalık ya ikame yoluyle (tam kan veya. trombosit nakli) veya iyileş­tirici usullerle (dalak çıkarma, A.C.T.H. veya kortizon uygulama) tedavi edilir, ço­ğu zaman iki metot birarada kullanılır. Trombositopenik olmayan purpura’larda kan muayenesinin sonuçları normaldir; yal­nız, bazen dirsek kıvrımında morartı görü­lür. Bu purpuralardan «alerjik» denen Henoch purpurasinda romatizma ağrıları, ba­zen mide-bağırsak bozuklukları (ishaller, kusmalar) ve ateş görülür. Mikroplu hasta­lıkların birçoğunda da (tifo, kızıl v.b.) pur­pura görülebilir; bunlarda genellikle trombositopen yoktur. Trombositopenik olma­yan purpuralar C ve P vitaminleriyle ve ih­tiyatlı kullanılmak şartıyle kortizonla teda­vi edilir.
— Vet. Purpura, hayvanlarda, genellikle başka bir hastalıkla beraber, kılcal damar veya kan pulcukları bozukluğuna bağlı olarak birçok kan sızmasıyle kendini belli eder. Köpekte ve süt ineğinde karaciğer bozukluğu hallerinde, ferula veya eğreltiotu yiyen geviş getiren hayvanlarda mey­dana gelen bitki zehirlenmelerinde, etyolo­jisi belirsiz olmakla beraber sığırların bazı patolojik hallerinde de purpura görülür: charollais kan akıntısı, auvergne bağırsak-deri belirtisi, kanamalı ain belirtisi. Atanazarkı, zehirlenmeli ve intanî bir purpuradır. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PURPURA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PURCELL

Tarih 15 Haziran 2009

PURCELL, ingiliz müzikçi ailesi. —henry (öl. Londra 1664), Krallık kilisesine bağlı soylu kişi ve Westminster kilisesinin koro yönetmeni. —Erkek kardeşi THOMAS (öl. Londra 1682) saray orkestrasında klavsen, lavta ve ses müziği bestecisi olarak görev aldı. —HENRY (Londra 1658 veya 1659-ay.y. 1695), ünlü besteci. Henry veya Thomas Purcell’in oğlu. Çok genç yaşta, Cooke. Pelham Humfrey, John Blow ve M. Locke’un yönetimi altındaki Krallık kilisesinin müzikçileri arasına katıldı; 1677′de Locke’un ölümünden sonra, kral orkestrasının besteciliğine, 1679′da da John Blow’dan bo­şalan Westminster kilisesi başorgculuğuna getirildi. 1680′de evlendiği Frances dul kal­dıktan sonra bütün hayatını kocasının eser­lerini değerlendirmeğe adadı. Genç yaşta ölen Purcell, hayatı boyunca kralın hizme­tinde kalarak, saray için sahne eserleri, din ve çalgı müziği besteledi. Bunların ara­sında, opera ve sahne müziği olarak A Fool’s Preferment (Bir Çılgının Yükselişi) [1688], Dido and Aeneas (1689?), Dioclesian (1690), King Arthur (Kral Arthur) [1691], The Fairy Queen (Periler Kraliçesi) [1692], Timon of Athens (Atinalı Timon) [1694], The İndian Queen (Hintli Kraliçe) [1695], The Tempest (Fırtına) [1695], kral Charles II ile James II ve kraliçe Mary’ye ithaf ettiği Swifter isis (1681) adlı od ve kantatlar, Fly, Bold Rebellion (1683), From those Serrene (1684), Why Ar e ali the Muses Mute (Dilsiz Musa’lar) [1685], Sound the Trumpet (Davul Sesi) [1687], Now Does the Glorious Day Appear (Şanlı Gün Göründü) [1689], Arise my Muse (1690), Love’s Goddess (Aşk Tanrıçası) [1692], Celebrate This Festival (Festivali Kutlayalım) [1693], Azize Caecilia yortusu dolayısıyle yazdığı Welcome to ali Pleasures (bü­tün Haylazlara Merhaba) [1685], Hail Bright Cecilia (1692) özellikle anılmağa değer. Ay­rıca, I was Glad, İn The Midst of Life (Hayatın Ortasında Sevinçliydim) [1682], Morning and Evening Service (si bemol) [Sabah ve Akşam Âyini] (1682-1683), My Heart is İnditing (Kalbimin Buyruğu) [1685], They That Go Down to The Sea (Denize Gidenler) [1685], T e Deum ve Jubilate (1694) gibi birçok anthem ve âyin müziği, dinî ve din dışı solo, ikili, üçlü şarkılar, «catches» lar, koro müzikleri, yaylı çalgılar için fantezi’ler, üç sesli on iki sonat, dört sesli on sonat, in Nomina adlı yedi sesli bir parça, bir «ehaconne» ve bir «pavan», klavsen için Musick’s Hand Maid, Choice Collection of Lessons for the Harpischord or Spinet adlarında iki parça ve org için de Voluntaries adlı bir eser besteledi. Kontrapunto tekniği ile yetişen Purcell’in özelliği millî folklara uygun bir melodi anlayışına varması ayrıca da tonal ve modal ıskala­ları birlikte kullanmasıdır. Bazı ses uyu­şum zorluklarını çözmeden askıda bırak­ması sık sık majörden minöre geçmesi eserlerine çağdaş müziğimizi andıran bir ha­va verir. —DANiEL, orgcu ve besteci (Londra 1660-ay.y. 1717), Henıy’nin karde­şi; The indian Queen operasının beşinci perdesi için bir «mask» yazdı ve pek önemli olmayan birçok eser besteledi. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PURCELL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUR

Tarih 15 Haziran 2009

PUR i. Sivas çevresinde çok yaygın olan jips (alçıtaşı) formasyonuna bu çevre halkı­nın verdiği ad. (Kolay eriyen jipsli tabaka­larda, bu erime sonucu meydana gelen ka­palı çukurlara da pur denilir. Purlarda suların birikmesiyle meydana gelen göllere de pur gölleri adı verilir. Bunlardan en önemlisi Sivas’ın doğusunda Hafik ile Zara arasındaki Tödürge [Demiryurt] gölüdür.) [M]

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULLUK

Tarih 13 Haziran 2009

PULLUK i. (alm. pflug’dan), Zır. Toprağı sürmek için kullanılan tarım aracı. || De­rin sürme pulluğu, toprağı derin sürerek ufalamak için kullanılan özel pulluk.

— ANSİKL. Pulluk, VI. yy.dan beri Orta Avrupa’da kullanılan bir araçtır. Ağır bir araç olduğundan işlenmesi güç toprakları sürmek için kullanılır; direnç ekseni çekiç ekseniyle aynı değildir, yani araç bakışım­sız çalışır, bu yüzden karasabana göre daha kuvvetli bir çekim gücü gerektirir. Koşum akımında sağlanan ilerlemeler (atlara ha­mut takılması) pulluğun daha yaygın hale gelmesini kolaylaştırdı. Karasabandan fark­lı olarak pulluk toprağı daha derin işler ve yalnız bir tarafa devirir; bu araçla hem düz sürme (döner kulaklı pulluk), hem tahtamsı sürme (nemli topraklarda) yapılabi­lir (sabit kulaklı pulluk). Âdi pulluk, çatı ve işlek parçalar diye başlıca iki kısma ayrılır: çatı kısmında kol, sap, payanda ve demirselik (pulluğun taban ve ökçesini ta­şıyan parça) bulunur. Kol, J veya V şek­linde çelikten uzun bir parçadır; arka ta­rafında pulluğu yöneltmeğe yarayan sap (tu­tamak) bulunur; payanda ve demirselik, ko­lu pulluk demirine bağlayan parçalardır; pulluğun toprağa dayanıp kaymasını sağla­yan ökçe ve taban bu payanda ve demirseliğe bağlıdır. Pulluktaki işlek parçalar uç demiri, bıçak, kulak, ökçe, demirselik payandası ve keskidir; uç demiri toprağı ya­tay olarak, bıçak ise dikey olarak kesmeğe yarar; kulak, kesilen toprak şeridini devi­rir; demirselik payandası kesilen toprağın koptuğu yan çepere sürtünen ve demirseliğin aşınmasını önleyen bir plakadır; ökçe pul­luğun izinde dibe dayanan kısımdır; keski, kulağın önünde giderek toprağın yüzey kıs­mını kesip esas toprak şeridinden önce deviren eğri madenî bir parçadır.
İyi ayarlanmış tekerlekli bir pulluk, sürek­li olarak sapla düzeltilmeğe ihtiyaç göster­mez. Atla çekilen pulluklar bir veya iki kulaklı ve çoğunlukla saplı olur. Motorlu pulluklarda ise sap bulunmaz; bunlar bir veya çok kulaklı ve tekerleklidir; genellik­le bir traktörle çekilir. Pulluklar çeşitli tip­tedir: döner kulaklı pulluk her iki yönde gittiği zaman toprağı hep aynı tarafa de­virme imkânı verir; aynı amaçla terazili pulluklar icat edilmiştir; bunlar ortasında değişik çapta iki tekerlek bulunan V şek­lindeki bir çatının iki ucuna bağlı iki pul­luk halindedir, gidiş yönüne göre sıra ile çalışır.
Traktörle çekilen bağcı pulluklarında çe­kim eksenine göre bakışık veya ters bakı­şık olarak iş gören iki pulluk yer alır; bu sayede asma diplerini doldurur veya açar. Alt pulluğunun (köstebek pulluk) kolu çok kuvvetlidir; bunlar toprağı devirmeden ke­ser, ucunda pençeli bir bıçak bulunan pul­luk demiri toprağı derinden işler, akaçlanacak suların akmasını kolaylaştırır. Diskli pulluklar, âdi pulluktan farklı olarak kulak yerinde disk bulunan pulluklardır; değirmi saç biçimindeki diskler bir mil üzerinde dö­nerken toprağı bıçak gibi keser ve devirir.

• Derin sürme pulluğu, bazen âdi pullu­ğa benzer, ama demiri mızrak ucu gibi siv­ridir; bazen de genel görünüşüyle daha çok «toprak kabartma makinesi» veya «kültivatör» denen âleti andırır; bu takdirde mızrak ucu şeklindeki üç, beş veya yedi pulluk, iki tekerlekle çekilen bir şaseye monte edilir. Aynı zamanda toprağı hem bölen, hem altüst eden derin sürme pullukları da vardır. (LM)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULLUK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULİTZER (Joseph)

Tarih 13 Haziran 2009

PULİTZER (Joseph), amerikalı gazeteci (Makc, Macaristan 1847-Charleston, Güney Karolina 1911). Göçmen olarak 1864′t e A. B.D.’ye gitti. Bir süre Federal orduda gö­rev aldı, gazetecilik ve siyaset alanlarında kısa zamanda sivrildi. 1878′de Saint-Louis’de iki gazeteyi birleştirerek Post Dispatch’i kurdu. 1883′te The World gazetesini satın aldı ve New York’un en önemli yayın or­ganı haline getirdi. 1903′te Columbia üni­versitesinde gazetecilik okulu kurulması için bir milyon dolarlık bağışta bulundu. Okulun temeli 1912′de alıldı, öldüğü zaman yirmi milyon dolarlık bir servet bıraktı ve Pulitzer ödüllerinin kurulmasını vasiyet et­ti. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULİTZER (Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULİCARİA

Tarih 13 Haziran 2009

PULİCARİA i. Sarı çiçekli, bir veya çokyıllık otsu bitki; nemli yerlerde, hattâ bazen balçıkta bile yetişir. (Bileşikgillerden.) [L]

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULİCARİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUKİREV (Vasiliy Vladimirovic)

Tarih 13 Haziran 2009

PUKİREV (Vasiliy Vladimirovic), rus res­samı (doğ. 1832-Moskova 1890). Konusunu günlük olaylardan alan tablolar yaptı; bu tabloların en önemli yanı, tiplerin büyük bir canlılıkla çizilmesidir. Karakterleri ti­pik hale getirmesiyle Eşitsiz Evlilik (1862) adlı eseri XIX. yy.da yapılmış, konusunu günlük hayattan alan ilk rus tablosudur ve tablo içindeki şekiller tabiî büyüklükte çizilmiştir. Bu eseri, Bir Ressamın Stüdyo­sunda (1864-1865), Çeyizin Listeye Göre Teslimi (1870-1871) izledi. Başlıca tabloları Moskova Tretyakov galerisindedir. (M)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUKİREV (Vasiliy Vladimirovic) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUİGCERDA

Tarih 13 Haziran 2009

PUİGCERDA, İspanya’da kasaba, Katalonya’da, (Gerona ili), Fransa sınırında, Cerdana’nın merkezi; 4 200 nüf. Yazlık yer. 1177′de Aragon kralı tarafından kurulan eski bir müstahkem şehir olan Puigcerda, XVII. ve XVIII. yy. Savaşları sırasında önemli rol oynadı. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUİGCERDA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Sonraki sayfa »