PUGLİA veya PULYA

Tarih 13 Haziran 2009

PUGLİA veya PULYA, İtalya yarımadasın­da bölge, Apennin dağıyle Adriya denizi arasında, Fortore’den Salento yarımadasının ucuna kadar uzanır; 19 300 km2, 3 409 700 nüf. Beş ili içine alır: Bari, Brindisi, Foggia, Lecce ve Tarento. Bölgede birçok ke­sim ayırt edilir. Gargano, karst olayları ba­kımından zengin bir kalkerli burundur; kuzeyde iki büyük denizkulağı (Lesina ve Varano) kıyısında uzanır; büyük kısmı or­man ve makilerle kaplıdır. Gargano’nun arkasında, Fortore ile Ofanto arasındaki Tavoliere, Murge’ler ve Bari toprağı, kıyı­ya paraleldir; Murge dağları, yükseltisi 400 – 700 m arasında değişen kalkerli kayalar­dan meydana gelir; aşağıda, çok verimli pliyosen kumları ve killerinden meydana ge­len Bari toprağı uzanır. Salerno yarımada­sında kalkerli engebeler, killi çöküntüler ve kıyı bataklıkları birbirini takip eder.

Başlıcaları Fortore ve Ofanto olan Puglia ırmakları, yazın kuruyan sel sularıdır. Tavo­liere dışında (kara iklimi) bölgenin geri ka­lan her yerinde akdeniz iklimi hüküm sü­rer; yazın üç ay çok kurak geçer. Tabiî şartlar her yerde tarım hayatına el­verişli değildir ve bölge sık sık tırtıl, çekir-

ge veya köstebek akını gibi felâketlere uğ­rar. Yazın çoğu kavurucu olan rüzgârların yaladığı Puglia’nın nüfusu son derece ka­labalıktır. Bununla beraber çaba ve çalış­ma sayesinde topraktan oldukça yüksek verim elde edilir ve Puglia üzüm, şarap, zeytin, yağ, tütün, badem ve incir üretiminde İtalya bölgelerinin başında gelir. Su bakımından fakir olan bölge, Abruzzi’lerden geçerek Liri’den su getiren bir su kemeri inşasıyle değerlendirilmiştir. Tavoliere’nin başlıca ürünü olan buğday, kuru tarım sistemiyle geliştirilmiş ve bu sayede İtalya’da tek tip tarımın ender örneklerinden biri haline gelmiştir. Bari toprağı, Puglia’­nın en verimli ve en zengin kısmıdır; üzümü meşhurdur; alkol derecesi çok yüksek olan şarabı öbür italyan şaraplarına katılmak için kullanılır; badem hâlâ eskiden kalma usullerle yetiştirilir; ayrıca toprakların bü­yük kısmı zeytin ağaçlanyle örtülüdür. Salento’nun tarım ekonomisinde bağcılık ve zeytinlikler öteden beri ağır basar; ay­rıca meyveleri büyük bir ihracatı besleyen incir ağaçları ve Lecce eyaletinin temel ta­rımı olan tütün yetiştirilir; yemlik bitki fa­rımı Tarento dolaylarında gelişmektedir. Mülkiyet rejiminde de bir değişme başla­mıştır; Puglia eskiden bir latifundia’lar a-lanıydı. Bugün büyük mülkler toprak re­formunun uygulanmasından beri azalmak­tadır; fakat büyük mülkiyet meselesi hâlâ çözülememiştir ve köy nüfusunun artması önemli ölçüde işsizliğe yol açar. Yerleşme­de, tamamıyle köylülerden meydana gelen ve bazılarının nüfusu 60 000 kişiyi bulan merkezler ağır basar. Balıkçılık çok yaygın­dır, çok sayıda küçük liman vardır ve ba­lıkçı sayısı oldukça yüksektir. Tarento is­tiridye ve midye tarlalanyle meşhurdur. Puglia topraklarında italyan üretiminin yüz­de 80′ini sağlayan önemli boksit yatakları bulunur (San Giovanni Rotondo); fakat ge­ri kalan kısımda, sanayinin Bari toprağın­da toplanması, önemli bir ticaret merkezi Bari’nin genişlemesine sebep olmuştur. Sa­nayi, tarıma bağlıdır (yağ fabrikaları, un fabrikaları, makarna fabrikaları, şarap mahzenleri, tütün fabrikaları [Lecce'de]). Makine sanayii (Brindisi’de ve Tarento’da) ve petrol rafinerileri (Bari’de) gelişmiştir. Çeşitli işletmeler ve ihraç edilen tarım ü-rünlerinin çeşitliliği Bari’nin liman faali­yetini büyük ölçüde geliştirdi.
• — Tar. Batıya doğru, Eskiçağ Apulia’sından daha dar olan bölge, uzun süre Normanların işgali altında kaldı. 1057′de Robertoil Guiscardo, Puglia dükü olarak tanındı. Siyasî muhtariyetlerini kaybeden şehirler, yavaş yavaş gerilemeğe başladı. Bununla beraber, Bari, Trani ve Brindisi limanlan haçlı seferleri döneminde, insan nakli ve ticaret sayesinde çok canlıydı. Sicilya kral­lığının bir ili haline getirilen bölge 1861′de İtalya krallığına bağlandı. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUGLİA veya PULYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUGET SOUND

Tarih 13 Haziran 2009

PUGET SOUND, A.B.D.’nin doğu kıyısın­da fiyord, Washington eyaletinde. Juan de Fuca boğazının ucunda başlar ve Olympia yakınında dar deniz kolları ve adalar labirentiyle son bulur. Dördüncü zaman bu­zullarının meydana getirdiği bu çöküntüyü sonradan denizin basması liman yerlerini çoğalttı. Balıkçılığın önemi ve özellikle ti­caretin büyük ölçüde gelişmesi (Tacoma, Seattle) hem kıyı nüfusunun artmasına, hem de önemli sanayi tesislerinin kurulmasına yol açtı. (L)
PUGİLATUS i. (lat. k.). Esk. çağ. Bk. YUMRUK DÖVÜŞÜ.

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUGET SOUND hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUERTOLLANO

Tarih 13 Haziran 2009

PUERTOLLANO, İspanya’da şehir, Castilla la Nueva’da (Ciudad Real ili), sierra Morena’nın kuzey sırtında; 53 700 nüf. önemli maden kömürü havzası. Petrol ra­finerisi. Petrokimya. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUERTOLLANO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUECH (Henri Charles)

Tarih 13 Haziran 2009

PUECH (Henri Charles), fransız tarihçisi ve şarkiyatçısı (Montpellier 1902). College de France’ta profesör (1952) oldu; dinler tarihi konusunda (Mani’cilik, Katar’cılık, gnostisizm, Yahudilik v.b.) önemli çalışma­larda bulundu. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUECH (Henri Charles) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUCELLE (Jean)

Tarih 13 Haziran 2009

PUCELLE (Jean), XIV. yy .da yaşamış fransız minyatürcüsü. Paris’te önemli bir minyatür atelyesinin şefiydi; fransız min­yatürüne, kıvrık dal çizgilerinden ve küçük boy insan figürlerinden meydana gelen bir süsleme biçimi getirdi. Bu süsleme biçimi, Breviaire de Belleville’de (Belleville Dua Kitabı) [1343'ten önce bitirildi], Robert Billyng’in incili’nde (1327) ve Livre d’Heures du Duc de Berry’de (Berry Dükünün Dua Kitabı) görülür. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUCELLE (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUBLİLİUS PHİLO (Quintus)

Tarih 13 Haziran 2009

PUBLİLİUS PHİLO (Quintus), romalı si­yaset adamı (öl. M.ö. 315′ten sonra). M.ö. 339′da konsül seçildi; Latinleri yendi, dik­tatör tayin edildi, pleblere önemli yararlar sağlayan leges publiliae’yi çıkarttı. 337′de praetor, 332′de censor, 327′de konsül oldu (o sırada Napoli’yi kuşattı), 320 ve 315′te yine konsül seçildi, (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUBLİLİUS PHİLO (Quintus) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTOLEMAİOS (Klaudios)

Tarih 13 Haziran 2009

PTOLEMAİOS (Klaudios), yunan astrono­mu, matematikçisi ve coğrafyacısı (Pelusion [Aşağı Mısır] M.S. 108 -Kariobos [Mısır] 168′e doğr.). ömrünü iskenderiye’de geçirdiği sanılır. Dev eseri astronomiyi, matematiğin bir bölümünü, kronoloji, op­tik, güneş saatçiliği, coğrafya, müzik v.b.yi kapsar. En önemli eseri Mathematike Syntaksis’tiı (Matematik Bileşim). Buna Büyük Bileşim de denir, fakat daha çok Almagest ve arapların çevirdiği adla Kitabal-Macisti diye bilinir; bu eserde «Ptolemaios siste­mi» denen dünya sistemi, düzlem ve küre­sel trigonometri üstüne bir inceleme, gün­lük hareketle ilgili bütün olguların açıklanışı ve hesabı yer alır. XVI. yy.da birçok defa basılan, keşitler tarihi bakımından de­ğerli bilgiler veren, içinde o tarihte çizilmiş haritalar bulunan Geographike Hiphegesis de (Coğrafya Kılavuzluğu) önemlidir, öbür eserleri: Tetrabiblon adlı astroloji incele­mesi, yunan müziğinde kullanılan seslerin matematik teorisini açıklayan Harmonika Biblia (Armoni Üstüne Kitaplar) ve Kanon Basileor (Kronolojik Tablo veya Hüküm­darlar Yasası). Ptolemaios, astronomiyle il­gili çeşitli âletler yaptı: gök küreleri ve kendi adını taşıyan astrolap (usturlap). [L]

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTOLEMAİOS (Klaudios) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTOLEMAİOS VI Philometor

Tarih 13 Haziran 2009

PTOLEMAİOS VI Philometor («Annesini . seven») [M ö. 186-Suriye 145], Ptolemaios V Epiphanes’in oğlu, Mısır kralı (M.ö. 181-145). Uzun süre annesi Kleopatra’nın naip­liği altında hüküm sürdü, kızkardeşi Kleo­patra II ile evlendi (173). Mısır’ı istilâ eden Antiokhos IV tarafından hapsedildi (169). iskenderiyeliler, onun yerine Ptolemaios VII’yi kral ilân ettiler. Antiokhos, Roma­lıların müdahalesi üzerine çekilince (169-168) iktidarı iki kardeş paylaştı, sonra ara­ları açıldı; Ptolemaios VI sürülünce (164), Roma senatosuna başvurdu ve Kıbrıs’ta oturdu; bir süre sonra o da kardeşini Kyrenaika’ya sürdü (163). Yumuşak tabiatına uygun bir uzlaşma ve şefaat siyaseti uygu­ladı. Birçok anıtı onarttı (Edfu, Kom, Ombo). Hükümdarlığı sırasında hadımağaların etkisi önemli ölçüde arttı. Suriye’de taht kavgalarına karıştı ve orada AleksandroS I Balas’a karsı yapılan bir çarpışmada öldü. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTOLEMAİOS VI Philometor hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Forex ve Döviz Piyasaları

Tarih 13 Haziran 2009

Döviz piyasaları
forexYatırım, hedging, spekülasyon amacıyla yapılan hareketlerin gerçekleştiği döviz piyasaları 24 saat açıktır. Açılış Sidney ve Tokyo’da olur, Hong Kong ve Singapur, Bahreyn ile sürer Avrupa piyasalarına geçer. Frankfurt, Zürih, Londra’dan New York, Chicago piyasalarına ve Los Angeles ve San Fransisco’ya devam eder. İşlem hacmi, dünya ticaret hacminin 50 katından fazladır. İşlemlerde ağırlık Amerikan doları ve Alman markı, Amerikan doları ve yen üzerindedir. Günlük işlem hacmi, milyar dolar temelinde en fazla İngiltere, ABD, Japonya, Singapur’dadır.

İşlemlerin çekirdeğinde aracı ticari bankalardır. Merkez bankaları kur ve faiz istikrarı sağlar. Bankalar doğrudan, Interbank ile, aracılar ve brokerlar ile, merkez bankaları ile, Hazine ile çalışırlar. Bankaların döviz piyasasındaki riskleri politik, transfer riskleri olarak sistematik olabilir. Riskler finansal da olabilir ve kur ve faiz riskleri şu pozisyonları içermektedir: spot, forward, swap, opsiyon. Ayrıca çalışanların riskleri de işlemleri etkiler: performans, zayıflık, hırs, eğitimsizlik, stres, yanlış anlamalar, dil sorunu, yazım hataları, takım uyumsuzluğu, headhunters, iletişim sistemleri.

Döviz piyasaları bir ülke parasının başka bir ülke parasıyla değişimi işlemleridir. Yabancı para ve mevduat hesaplarının değişimi olarak aktifler spot ve forward biçimlerinde para fonlarında dönüşür. Kullanılan ortam elektroniktir. Kur, bir para biriminin diğer para birimi karşısındaki fiyatıdır. Kotasyonları çift taraflıdır: alış-satış. Alış ve satış arasındaki farka spread denir. Bir para, baz döviz alınır ki, bu ABD dolarıdır. Kurlar, direkt veya dolaylı olarak gösterilir. Yurtiçi piyasalarda, yerli para içermeyen gösterimler çapraz kur, uluslararası piyasalarda ABD dolarını içermeyen kurlar çapraz kur olarak tanımlanır.

Türkiye’de para piyasaları [değiştir]

Türkiye’de modern para ve döviz piyasaları 24 Ocak 1980 Kararları ile harekete geçmiştir. Bu tarihten önce ithal ikameci, korumacı sistem vardı. Devletçe belirlenen sabit kur sistemi, karaborsa ve yastıkaltı sektörlerine yol açıyordu. 24 Ocak Kararlarıyla ABD doları 47.70′ten 70.00 liraya yükseltilerek devalüasyon yapıldı. Esnek ve günlük kur sistemine geçildi, fiyatlar serbestçe piyasada belirmeye başladı. TPKKK 29 aralık 1983′te kaldırıldı, kredi ve mevduat faizleri serbest bırakıldı. 30 temmuz 1981′de SPK kabul edildi. Döviz girişi her tür yoldan serbestleştirildi. 1989′da altın piyasası kuruldu.

Türkiye’de döviz işlemleri Serbest piyasada, TCMB denetimindeki döviz ve efektif piyasasında, bankalararası piyasasında olmak üzere üç piyasada gerçekleştirilmektedir. Serbest piyasada işlemler efektiftir. Merkez bankası piyasasında ise, Merkez Bankası, bankalararası döviz hareketlerini yönetiyor, kaynakları etkin olarak kullandırıyor, Türk lirasının yabancı paralar karşısındaki değerini ayarlıyor. Döviz işlemleri en yoğun olarak bankalararası piyasada gerçekleşmektedir.

Para piyasaları

Finansal piyasalar, işlem gören ürünlerin vadesine göre para piyasaları ve sermaye piyasaları olarak ikiye ayrılmaktadır. Para piyasalarında işlem 1 yıldan kısa, sermaye piyasalarında bir yıldan uzundur. Para piyasalarında kısa vadeli likidite açığı olanla fazlası olan karşılaşır. Likidite fazlası olan faiz talep eder, açığı olan faiz öder. Mekana göre yurtiçi ve yurtdışı olarak ikiye ayrılan para piyasalarında işlemler ulusal parayla sınırlıysa yurtiçi (Interbank), uluslararası paralarla yapılanı yurtdışı piyasadır (Euromarket).

Örgütlü, kurumsal, profesyonel, kredibilitesi yüksek, ürün standardı olan bir piyasadır. Para piyasalarında müşteriler, bankalar aracılığıyla karşı karşıya gelirler. Döviz piyasalarına, alım satım, fonlar, repolar, mevduatlara bankalar aracılık eder. Bankalar müşterilerle, diğer bankalarla, finansal aracılar ve brokerlarla, merkez bankalarıyla ve Hazine ile çalışırlarken kar amacı ve kendi pozisyonlarını hedef alma gayesiyle hareket ederler.

Bankalar para piyasası risklerine karşı hedging (koruma) yöntemi uygular. Bunun için forward, futures, opsiyon yöntemleri kullanırlar. Para piyasası fon transferleri ile piyasanın likidite sorununu çözer. En önemli aktörü olan bankalar topladıkları mevduat fonlarını işletmelere kredi olarak verir, hükümetlere Hazine Bonosu adıyla kısa vadeli borçlanma araçları satın alarak fon aktarırlar. Fonların fiyatı olan faiz oranı, vade, para birimi, kredibilite, enflasyon, arz ve talep tarafından belirlenir.Faiz oranları dalgalanmaları, bankaların açık ve kapalı pozisyonlarını, fiyat riskini belirler. Piyasalarda her gün belirli bir zamanda bir Interbank Oranı belirlenir. Mesela Londra’da LIBOR olan bu oran piyasadaki referans bankaların her gün saat 11′de diğer bankalara 1 ile 12 ay arasındaki sürelerde borç vermeye razı oldukları oranı gösterir. Faiz oranları yanında faiz periyotları belirlenmektedir.İşlem süreleri, günlerin fiili sayılarıyla veya bütün ayları 30 gün kabul etmekle yapılır. Takvim yılının hesaplanması da ya yılın 365 gün olarak kabul edilmesi (sterlin, belçika frangı, singapur doları) yahut yılın 360 gün olarak kabulüyle (diğer paralar) olur.

Para piyasası işlem türleri unsecuritised ve securitised olarak iki türdür. Unsecuritised işleme over teh counter denir ve doğrudandır. Securitised’de ise ikincil piyasa olabilir. Banka kredileri sabit veya fixed term loans ve periyodik veya roll over credits olarak ikiye ayrılır. Tasarrufçuların banka işlemleri de call money, day to day money, fixed term deposits, fiduciary deposits diye farklı türlere ayrılmaktadır. İkincil para piyasası enstrümanları hazine bonoları, mevduat sertifikaları, banka kabulleri, finansman bonoları, euro commercial paper, repo’dur.

Türkiye para piyasaları Türk lirası ve sermaye piyasası işlemlerini gerçekleştirir. Para piyasası da organize ve organize olmayan olarak ikiye ayrılır. Organize piyasalar Interbank, devlet iç borçlanma senetleri piyasası, TCMB repo ve tersrepo işlemleri piyasası, İMKB tahvil ve bono piyasası, borsa para piyasası’dır. Organize olmayan piyasalar Bankalararası Serbest para piyasası, bankalararası repo piyasası, bankalararası tahvil ve bono piyasası’dır.

Bankalararası Döviz Piyasası

1990′dan beri çalışan piyasada bankalar, kurumlar ve özel finans kurumları işlem yapar. Bankalar, birbirleriyle ve sadece line’ı olan bankalarla sadece line limitleriyle iş yapar. Bu iş için teminat talep etmezler. Reuters’de, bir Amerikan Doları için alış satış kotasyonları ilan edilir. Bu kotasyonlar ancak 1.000.000 ABD Doları için geçerlidir. Fiyat, pazarlıklıdır.

Merkez Bankası bu piyasaya müdahale edebilmektedir. Piyasanın 10′da açılmasını takiben kotasyonları izler, eğer kotasyonlar tolere edilebilen seviyeyi aşarsa müdahaleye başlar. Merkez Bankası Döviz ve Efektif Piyasaları Müdürlüğü,en yüksek dolar alış kuru veren bankalardan başlayarak telefonla, minimum işlem limiti olan 1.000.000 dolarlık satışlar yapar ve satışlar hedeflenen fiyata kadar devam eder. Bankalar, aldıkları dolar karşılığı TL’yi EFT sistemi kapanıncaya kadar Merkez Bankası’na yatırır. Bankalar, TL yükümlülüğünü karşılayamazsa cezai işlem yapılır. Döviz Interbankında Londra kaynaklı işlemlerde büyük bankalarla Türk bankaları brokerlar aracılığıyla işlem yapmaktadırlar.

Döviz
Döviz, dar anlamda (çek, poliçe gibi) yabancı parayı temsil eden belgeler. Türkçede yabancı ülkelerin paralarına döviz denmektedir. Herhangi bir ülkenin parasının, başka bir ülkenin (veya ülkelerin) parasına dönüştürülmesiyle ilgili işlemlere de döviz işlemi veya kambiyo işlemi denir. Döviz kelimesi dilimize Fransızca’daki deviseden geçmiştir. Genel olarak döviz dendiğinde milletlerarası ödemelerde kullanılan ödeme araçlarının tamamı ifade edilir.

Ekonomik açıdan bakıldığında döviz, iktisadi anlamda bir mal niteliğindedir. Döviz borsaları bazı özel nitelikleri olan piyasalardır. Kısaca belirtmek gerekirse, New York, Londra, Tokyo, Frankfurt, Zürich ve Paris en büyük döviz borsaları arasında bulunmaktadır. Ancak, döviz piyasalarını belirli bir yer veya mekanla sınırlı piyasalar olarak düşünmek doğru değildir.

Döviz borsaları, muayyen coğrafi bölgelerde faaliyet gösterseler de, çeşitli elektronik haberleşme araçlarıyla birbirleriyle sürekli olarak ilişki içinde bulunurlar. Denilebilir ki, günün her saatinde dünyadaki döviz piyasalarından herhangi birisi açık bulunur. Mesela ABD’in batısında yer alan San Fransisco’da borsalar kapandığında Uzak Doğuda Tokyo, Hong Kong ve Singapur borsaları, ayrıca bu borsalardaki çok uluslu Amerikan ve Avrupa bankalarının şubeleri yeni açılmışlardır. Uzak Doğu borsaları kapandığında ise Orta Doğunun mali piyasaları ve merkezleri iki saatten beri çalışmakta olup Avrupa borsaları mesaiye yeni başlamaktadır. Avrupa ile ortak çalışma saatleri sırasında New York borsasında faaliyet hacmi yoğunlaşmaktadır. Londra bankaları coğrafi konumları dolayısıyla, günlük çalışma süresi içinde öteki Avrupa piyasaları ve Kuzey Amerika dahil olmak üzere, Uzak Doğu ve Orta Doğu piyasalarıyla işlem yapabilmektedirler.

Milletlerarası döviz borsaları 24 saat sürekli olarak çalıştıkları için döviz fiyatları (kurları) sürekli olarak değişirler. Döviz bir iktisadi mal gibi işleme tabi tutulduğundan, dövizin bir arz ve talebi ve dolayısıyla da bir fiyatı vardır. Döviz fiyatlarına döviz kuru (exchange rate) denmektedir.

Döviz kurları genellikle bir birim döviz başına (veya bununla değiştirilebilen) milli para miktarı olarak tanımlanır. Döviz kurları 1 birim milli paranın karşılığı olan döviz miktarı olarak da tanımlanabilir. Bu şekilde düşünüldüğünde kurlar 1 USD = 1,35 TL veya 1 TL = 0,74 USD olarak ifade edilebilir. Bu iki sistem birbirinin tersidir. Birincisinde dövizin, milli para cinsinden değeri ifade ediliyor; buna direkt-kotasyon sistemi deniyor. İkincisinde ise milli paranın dış değeri, yani döviz cinsinden fiyatı gösteriliyor; buna da indirekt kotasyon sistemi deniyor.

Milletlerarası borsalarda döviz kurları ABD dolarıyla milli paralar arasındaki değişim oranı şeklinde ifade edilince, ABD doları dışında iki para arasındaki değişim oranı bunların dolar cinsinden fiyatlarına göre dolaylı olarak hesaplanabilir. Mesela, 1 USD = 1,35 TL ve 1 USD = 0,83 EUR ise; 1 EUR = 1,63 TL olur. Bu şekilde dolar dışındaki paralar arasında hesaplanan kurlara çapraz kur (cross-rate) denilmektedir. Yani iki para arasındaki dolaylı değişim oranına çapraz kur adı verilir.

Yabancı paraların çapraz kurları arasında da bir uyum vardır. Çapraz kurlar arasındaki uyum bozulur, yani dövizin ucuz olduğu yerden satın alınıp pahalı olduğu yerde satılması işleri ortaya çıkabilir. Bu farklardan yararlanarak kazanç sağlanması işlemine arbitraj denir. Geniş anlamda döviz ticareti; döviz bazında mevduat bulundurmayı, döviz piyasaları arasındaki kur farkından kar elde etmeyi (döviz arbitrajı), zaman içindeki kur değişmelerinden kar elde etmeyi (döviz spekülasyonu) de kapsamına almaktadır.

Döviz piyasaları vadeli piyasa (forward market) ve vadesiz piyasa (spot market) olmak üzere ikiye ayrılırlar. Vadesiz piyasalarda döviz işlemleri herhangi bir işgününde o günün döviz kuru üzerinden yapılmaktadır. Vadeli piyasalarda ise tarafların sözleşme ile tesbit ettikleri gelecekteki bir gün ve döviz kuru üzerinden (vadeli döviz kuru) döviz alım ve satımının taahhüt edilmesi şeklinde yapılmaktadır.

Vaktiyle altın para sisteminin yürürlükte olduğu yıllarda ülke paraları, bulundurdukları veya temsil ettikleri altın miktarına göre birbirleriyle mübadele edilirlerdi. Mesela Türk lirası 2 gr altını, dolar 6 gram altını temsil ediyorsa, 1 dolar = 3 TL olarak belirlenirdi. Böylece belirlenmiş olan kurların değişmeleri de mümkün olmazdı. Altın para sisteminin çok önemli bir üstünlüğü olarak nitelenen bu husus, daha sonra kâğıt para sistemine geçirilmesiyle birlikte geçerliliğini kaybetti. Döviz kurları sabit veya esnek olarak belirlenebilmesinin fayda ve mahzurlarını esas alan tartışmalar iktisat literatüründeki canlılığını hala korumaktadır.

II. Dünya Savaşı sonlarından 1973 başlarına kadar dünyada geçerli olan ve Bretton Woods Sistemi diye bilinen para sistemi bir sabit kur sistemiydi. 1973 başlarından itibaren Batılı ülkeler esnek veya değişken kur sistemini benimsemişlerdir. Ne var ki, Avrupa Topluluğu ülkeleri gibi bazı sanayileşmiş ülkeler paralarını sabit kurlardan birbirine bağlayarak bir para sahası oluşturmuşlardır. Belirtmek gerekir ki, günümüzde tam bir esnek kur sistemi hemen hemen hiçbir ülkede uygulanmamaktadır. Hemen hemen her ülke döviz kurlarının nisbi de olsa istikrarlı oluşunu özlemektedir. İstikrar arayışları ise döviz piyasalarına müdahaleyi zorunlu kılmaktadır.

Türkiye’de 1929 yılına kadar Lozan Antlaşmasında yer alan hükümler dolayısıyla döviz piyasalarına fazla bir müdahalede bulunulamamıştır.

Lozan Antlaşmasının koyduğu sınırlamaların sona ermesiyle birlikte, 20 Şubat 1930 tarihinde çıkartılan 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu ile döviz işlemlerini düzenleme yetkisi Maliye Bakanlığına verilmiş ve yoğun bir şekilde döviz kontrolu uygulanmaya başlanmıştır.

Özellikle 1983′ten sonra Türk Lirasına konvertibilite sağlamak yönünde getirilen bazı düzenlemelerle 1567 sayılı kanunun uygulamaları yerine geniş ölçüde bir serbesti ortamı getirilmiştir. Sabit döviz kuru sistemi fiilen terk edilmiş ve kurların önce kısa aralıklarla, sonraları Merkez Bankasınca her gün belirlenmesi yoluna gidilmiştir. Hükümet 1989′da aldığı bir kararla banka ve yetkili kurumlara 3000 dolar veya eşdeğer döviz satabilme hakkı verildi. Mart 1990′da 32 sayılı karar olarak bilinen Türk Parasını Koruma Hakkındaki Karar’da yapılan değişiklikle, Türkiye’de yerleşik kişilere sınırsız döviz bulundurma ve transfer etme gibi haklar tanındı (1993).

Para piyasalarında spot işlemler:
Para ve döviz piyasaları, dünya coğrafyasının zaman dilimine göre yapıldığından işlemlerde işlem tarihiyle teslim tarihi (valör) farklıdır. Döviz ticareti fiziki değil, muhabir hesaplar üzerinden olur. Teslimatlar işlem gününden iki gün sonradır. Örneğin, Amerika’dan getirteceğim bir mal için x dolara ihtiyacım var. Bankamı arar, kuru sorarım. Banka, alış ve satış rakamı verir. Bu fiyatlar bankanın yabancı parayı alış ve satış rakamlarıdır. Banka, iki işgünü sonra x doları kredi eder, yani çekme izni verir, hesabımdan satış rakamı olan YTL’yi düşer.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası
Merkez Bankası, banknot ihraç eden, hükümetin para ve kredi politikasını yürüten, veznedarlık görevini üstlenmis ve devletin iktisadi ve mali danışmanlığını yapan bağımsız bir ekonomik kurumdur. Kağıt para (banknot) basma tekelini elinde bulundurur ve bu yetkiye istinaden bağımız olarak para politikasını belirler. Ayrıca Hazine Müsteşarlığı’na bağlı olan Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü’nce basılan madeni paraların tedavülü de Merkez Bankası’nca sağlanmaktadır. Merkez Bankası Elektronik Fon Transferi EFT, Elektronik Menkul Kıymet Transferi EMKT sistemlerinin Türkiye’deki sahibi olup[2], Tüm Dünya Bankalararası Mali İletişim Topluluğu’in (Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication – SWIFT) Türkiye ayağını yürütmektedir[3]. Banka büyük Elektronik Veri Dağıtım Sistemi (EVDS) olarak adlandırılan büyük bir veri tabanına sahiptir. Bu veri tabanındaki bilgiler İngilizce ve Türkçe olarak kullanıcıların hizmetine açılmıştır.
Vikipedi, özgür ansiklopedi

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Forex ve Döviz Piyasaları hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKROMETRE

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKROMETRE i. (yun. psykhros, soğuk ve metron, ölçme > fr. psychrometre’den). Meteorol. Kuru ve ıslak termometrelerin ve­rilerini karşılaştırarak havanın nem durumu­nu belirlemeğe yarayan âlet.
— ANSiKL. Psikrometre, normal bir civalı termometre (kuru termometre) ile civa haz­nesinin etrafına emdirilmiş bir muslin sarı­lan bir «ıslak» termometreden meydana ge­lir. Muslin hep nemli kalır. 1 gram suyun buharlaşması için 600 kalorilik bir ısı gerek­tiğine göre, ıslak termometrenin haznesine bu ısı verilir. Bu durumda ıslak termometre, kuru termometrenin sıcaklığından daha dü­şük bir t’ sıcaklığını gösterir; buharlaşma şiddeti havanın kuruluğuna bağlı olduğu için t—t’ farkı hava ne kadar kuruysa o ka­dar büyük olacaktır. Hava neme doymuşsa muslinin suyu buharlaşmayacak ve t — t’ olacaktır. Demek ki t — t farkı veya psikrometri farkı bağıl neme göre değişir. Regnault tarafından hazırlanan cetveller, iki termometre üzerinde okunan bütün t ve t’ sıcaklıkları için su buharı gerilimini ve bağıl nemi verir. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKROMETRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKOTERAPİ

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKOTERAPİ (fr. psychotherapie). Tıp, ve Psikiyatr. Hekimin hastayı etkilemek için kullandığı psikolojik araçların tümü.
— Ansikl. Zihnî veya psikosomatik bo­zuklukları tedavi etmeğe yarayan psikoterapi teknikleri psikanalizin bütün keşiflerin­den az veya çok faydalanır. Bu metotların kullanılışı bozukluğun cinsine, hastanın zi­hin seviyesine (içebakış, sözlü anlatım se­viyesi v.b.) ve maddî imkânlarına bağlı­dır.
• Kişisel psikoterapiler. En önemlisi psi­kanalizdir. Psikanalizden ilham alan psiko­terapiler, aynı zamanda, transfer ile karşı transferin analizine dayanır, fakat pratik düşüncelerle veya hastanın ruhsal yapısı göz önüne alınarak, bu tedavide psikanalizin kesin kurallarına uyulmaz (seanslar daha az sayıda olur, hasta ile yüz yüze bulunan tedavi hekimi daha yumuşak davranır). Bu tedaviler, transferleri kütlevî, dayanık­sız ve çiftdeğerli olan psikozlular için, ben­liklerinin sağlamlaştırılması gereken psikoz öncesi hastalar için ve yorumların aktüel malzeme üstüne yürütüldüğü (destek psiko­terapisi) psikosomatik bozukluk hallerinde tavsiye edilir. Başka kişisel psikoterapiler de vardır: Jung psikoterapisinde esas mal­zemeyi rüya ile hayal gücü ürünleri meyda­na getirir; arkeotip’lerin analizini bunlar sağlar (tedavi, şahsiyeti başkalaştırma amacını taşır). Freud’un libido nazariyesini reddeden, hastayı kendi gerçek noksanları­nın ve imkânlarının bilincine vardırmak amacını güden Adler psikoterapisi; yönergesizlik (Bk. YÖNERGESİZ); varlıksal ana­liz (bk. VARLIKSAL); katarsise yol açan ve analizci için önemli bir malzeme sağlayan farmakolojik psikoterapiler; bedeni etkile­mek suretiyle heyecan yatıştırmayı sağlayan gevşeme metotları. Bunların en önemlile­rinden biri otogen training’dir. (Bk. TRAiNiNG.) Bu metotlar özellikle, psikosomatik veya psikomotor bozukluklarda kullanılır.

- Kolektif psikoterapiler. Bu tedavi me­totları, uygulanılacak gruplara (kendiliğin­den teşekkül etmiş veya tedavi maksadıyle meydana getirilmiş) göre değişir. Grup psikoterapileri son zamanlarda gelişmiştir. Esas tedavi etkeni grubun kendisidir. Bir­likte bulunma hali hastaların güvenini art­tırmağa, dirençlerini azaltmağa, özdeşleme­leri kolaylaştırmağa yardım eder; grubun çeşitli üyeleri arasında transfer ilişkileri kurulur. Kolektif psikoterapi çok sayıda hastayı (4-10 kişilik gruplar) aynı zamanda tedavi edebilme imkânı sağlar. Sözlü ifa­de, dramatik ifade olmak üzere iki metot kullanır.
a) Sözlü ifade teknikleri, grup psikanalizi (hastalar, bir psikanalizci huzurunda, ken­di aralarında serbestçe tartışır; psikanalizci kolektif uyarmalara ve grubun o anda kendisiyle olan ilişkilerine göre yorumlar yapar) ve grup psikoterapileri olmak üzere ikiye ayrılır; grup psikoterapileri grup psi­kanalizine yakındır, ama özellikle aktüel bir çatışma içinde bulunan hastalara uy­gulanır. Bu amaçla son zamanlarda kolektif uyku kürlerine başvurulmuştur: hastalar arasındaki alışverişler ortaklaşa paylaşılan tecrübe yoluyle kolaylaştırılmıştır.
b) Dramatik ifadeye dayanan metotlar, özellikle, Moreno psikodramını esas alır; ancak buradaki teknik değiştirilebilir: has­talarla tedaviciler karşılıklı roller oynar, bunları değiştokuş ederler (analitik psikodram).
Kurumlarda yapılan kolektif tedaviler tabiî gruplara, meselâ bir psikiyatri servisinde bulunan hastalara uygulanır: hastanın ye­niden sosyalleşmesine, gerçek’e intibak et­mesine yardım eder; hastaya, sosyal değeri olan çalışmalar teklif edilir. Bu çalışmalar kurumun çerçevesi içinde yer alan bir iş (işle tedavi) olabilir; ayrıca tartışmalar, dergiler, kulüpler, toplantılar, boş zaman­ların kolektif düzenlenmesi v.b. de bu ça­lışmaların kapsamına girer. Psikiyatri ser­visi, artık gitgide, devamlı bir sosyoterapi haline gelmektedir. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOTERAPİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKOLOJİ

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKOLOJİ i. (yun. psykhe, ruh ve logos, bilim’den fr. psychologie). Ruhsal olgular bilimi. || Karakter: Bir roman kahramanının psikolojisi.
— Sosyol. Kolektif psikoloji, bir sosyal gru­bun «kolektif bilinç»iyle ilgili psikoloji. (Her şeyi bireyler arası ilişkiye indirgeyen kişilerarası psikoloji’den farklıdır.)
— Ansikl. Psikoloji terimi, XVI. yy.da or­taya çıktı (Melanchthon). XVIII. yy.da Wolf, antropolojiyi, somatoloji ve psikoloji olmak üzere ikiye ayırdı. Psikolojiyi de iki bölümde ele aldı: ampirik psikoloji ve ras­yonel psikoloji. İnsanları tanımak bakımın­dan pratik bir değer taşıyan ve halk arasın­da yaygın olan ampirik psikoloji insanlık kadar eskidir. Bu pratik psiokloji edebiya­tın tasviri psikolojisiyle gelişmiş ve bugün kullandığımız terimlerin çoğu bu kaynaktan çıkmıştır, öte yandan, zihin ve bilinç prob­lemlerine yönelen felsefe, psikolojiyi, ken­dine bağlı bir dal gibi ele aldı. özellikle Bergson’un eserlerinde bu durum açıkça görülür. Ama psikoloji, XIX. yy .dan sonra ayrı bir bilim dalı haline gelerek kendili­ğinden veya deneylerle yaratılabilen bilinç olgularının içebakışla incelenmesi üstünde temellendi, daha sonra da davranışların ve tavırların bilimi olmağa yöneldi. Watson’un bu anlayış içinde savunduğu teorik görüş, A.B.D.’de, «davranışçılık» adı altında, psi­kolojiyi bir karikatür haline getirir gibi ol­du. Çünkü davranışçılık, bilinç olgularına ve iç fizyolojik süreçlere yönelmeyi kesinlikle reddediyor; sadece dış belirtilere dayanarak gözlemler yapmayı kabul ediyordu. Bugün alman «Tiefenpsychologie»si veya sezgiye önem veren ve kavrama amacını güden «de­rinlikler psikolojisi» de felsefe dayanmak­tadır. Oysa, karşılaştırmalı psikoloji tabiat bilimlerine bağlanır: hayvan psikolojisi (zoo­lojik psikoloji), çocuk psikolojisi pedolojik psikoloji), ilkel insan psikolojisi (etno­lojik psikoloji), akıl hastaları psikolojisi (patolojik psikoloji), insan tipleri psikolojisi (farklar psikolojisi), kalıtım psikolojisi (ge­netik psikoloji) ve «etoloji» (karakterlerin farklılık açısından incelenişi) gibi. Deneysel psikoloji ve psikometri araştırmaları, Fechner’in psikofizik’i ile (1860) başladı ve fizik olgularla bilinç olguları (uyartı ve duyum) arasındaki ilişkilerin incelenmesine yöneldi (Wundt’un ilk laboratuvarı 1879′da Leipzig’de, ilk fransız laboratuvarı olan Beaunis ve Binet’nin Sorbonne’daki laboratuvarı ise 1889′da açıldı). Bu araştırmalar, uygulama­lara yol açan kanunların ve olguların bulun­masını sağladı. Bununla ilgili olarak deney­lerin uygulanması (testler) için duyu-hareket işlevlerini ve zihnî işlemleri ölçmeğe yarayan bir metodoloji temellendirildi. Da­ha çok eğitim alanında kullanılan bu psikoteknik, bağlaşıklık indisleri ve faktör analizleri sayesinde deneylerin taşıdığı değe­rin (uygunluk, geçerlilik) istatistik bakımın­dan denetlenmesiyle tamamlandı, insanın, gelişimi sırasında kendisini sosyalleştiren kolektiviteye bağlı bir organizma oluşu, dav­ranışların nazarî ve uygulamalı incelemesin­de iki ayrı alanın ortaya çıkmasına yol açtı: biyolojik alan (psikofizyoloji) ve sos­yal alan (psikososyoloji). Sovyet psikoloji­si, bilince büyük önem vermekle birlikte, yüksek sinir faaliyetini esas olarak ele alır; bu faaliyetin temeli Pavlov’un şartlandır­ma sürecidir; dil de, «ikinci bir işaret sis­temi» olarak sosyal şartlanmanın sonucu­dur. Bilimsel psikoloji’nin birçok uygula­ma alanı vardır:
1. eğitimde, pedagoji me­totlarının etkinlik bakımından incelenmesi, zekâ düzeyinin ve gelişiminin belirlenmesi, karakter bozukluklarının analizi, dil bozuk­luklarının düzeltilmesi;
2. sanayide, meslek seçme ve iş teşkilâtlandırılması;
3. askerlik­te, acemi erlerin belli yerlerde görevlendi­rilmesi ve kadroların düzenlenmesi;
4. ada­lette, suçları önleme, mahkûmların eğitimi;
5. nöropsikiyatride, teşhise ve psikoterapiye yardım; çeşitli ilâçların ve tedavi metotla­rının, özellikle ruhî cerrahlık müdahalele­rinin doğurduğu etkilerin belirlenmesi. Uy­gulamalı psikolojiyle uğraşanlar, bir de on­toloji kanunu kurma endişesiyle dernekler ve sendikalar halinde toplanmışlardır.
Böyle­ce, eğitim psikologları, danışmanlar, sanayi psikologları ve kliniklerde çalışanlar grup­lar halinde teşkilâtlandı. A.B.D.’deki Psikoloji derneğinin 1955′te 13 000 üyesi (pro­fesyonel, öğretici ve araştırıcı) vardı.
Bu­gün psikoloji biliminin başlıca alanları şun­lardır: hayvan davranışları (hayvan psiko­lojisi)] fizyolojik ve nörolojik incelemeler (psikofizyoloji); çocuktaki gelişmenin incelenmesi (psikogenetik [GENETİK PSİKOLO­Jİ]); çocuğun okul ve meslek bakımından yönlendirilmesi (psikopedagoji); çeşitli dav­ranışların, sinir sistemiyle ve özellikle dil ile ilişkilerinin ele alınması (psikolengüistik); acı duyma, yorgunluk v.b. hallerde gösteri­len çeşitli tepkilerin, kişisel performans’lar (icralar) arasındaki farkların (farklar psi­kolojisi) ve grup halindeki davranışların in­celenmesi (sosyal psikoloji). Psikolojinin ele aldığı bu yeni alanların kavlaklarında çeşitli bilimler ortaya çıkmıştır. Bu yeni bilimler arasında en önemlilerden biri, in­sanın makineye, makinenin de insana uyma­sını inceleyen bilimdir (ergonomi). Psiko­lojiye bağlı araştırmaların başka bir kolu da, şartlanmanın incelenmesine ve çocuğun tanınmasına yönelmiştir. Bu alanda, bilgi-işlem bakımından, elektronik tekniklerin or­taya çıkmasından faydalanılmaktadır. Nite­kim programlı öğretim, bu alana girer. Pskolojik bilimlerin her biri, bir yandan, insan davranışlarında, en genel kanuna uy­gun olanı, öte yandan da, bu genel kanun­dan ayrılarak tıbbın marazî diye nitelendir­diği davranışlara dayanan özellikleri kendi inceleme hedefleri olarak ele alır. özellikle farklar psikolojisi, zihnî yetersizlikleri (oligofreniler), nicelik bakımından farklı kılan yönü tespit eder. Bundan başka, sosyal psi­kiyatri de sosyal psikolojiye bağlanabilir. Nihayet, algılama, hafıza, zekâ v.b. fonksi­yonların ve öğrenme, alışkanlık v.b. davra­nışların eskiden beri yapılan deneysel ince­lenmesine, bunlarla ilgili bozuklukların in­celenmesi de eklenmiştir. Meselâ hafıza bozukluklarının incelenmesi, hafızanın bazı temel mekanizmalarını ortaya çıkarmıştır. Ayrıca, bu vesileyle, yeni bir bilim dalı da doğmuştur. Bu bilim dalının amacı, bazı maddelerin davranış üstündeki etkisini sı­nıflamak ve ölçmektir. Bu yeni dal, psikofarmakoloji’dir. (->Bibliyo.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOLOJİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKANALİZ

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKANALİZ i. (fr. psychanalyse). Nev­roz durumlarının tedavisine yönelen ve her şeyden önce yapıcı yorumlara dayanan psi­koterapi metodu. || Psikanalize tabi tutmak, psikanalizle tedavi etmek. || Denetlemeli psikanaliz, psikanalizcinin yetişmesinde, di­daktik psikanalizden sonra gelen analiz dönemi. Yetişen psikanalizci bu dönemde, tecrübeli analizciye, bir hasta üstüne yap­mış olduğu analizin hesabını verir. || Didaktik psikanaliz, psikanalizcilik mesleğine, aday olan kişiye uygulanan psikanaliz. || Kaba psikanaliz, analitik ilişkiyi hesaba kat­mayan, malzemenin ancak Sınırlı bir yanı­nı ele alan, karşı koymaları ve aktarmaları ihmal eden yersiz yorum. (Fantasmalar üs­tünde yapılan bu doğrudan doğruya yorum, hem güçlü olma arzusu gibi kişisel sebeplere, hem de psikanaliz nazariyesinin «şeyleşmesi» gibi genel sebeplere dayanır.)
— ANSiKL. Psikanaliz’i bugünkü gelişim­lerine kadar, tüm olarak Sigmund Freud’a borçluyuz. Freud’un klinik ve teorik çalış­maları (metapsikoloji) üç dönemde incele­nir:
1. «libido» (veya çocuktaki cinsel itki­lerin [içgüdüsel eğilimler] bütünü), gerçek­likle çatışır. Çocuklukta yaşanan travma­larla ciddileşen itilmeler, nevrozluları sem­bolik olarak belirtilerin diliyle konuşmağa; zorlar;
2. cinsel travmaların genelliği ve gerçekliği, düşlerin açıklanmasıyla ilgilen­diği sıralarda Freud tarafından şüpheyle karşılandı. Freud «yaşanan geçmiş»e bağlan­ması gereken fantasmalar (rüyalar) üstünde özellikle duruyor ve bu yaşanan geçmişi gerçekliğin işlenişi olarak görüyordu;
3. beşerî çatışmaların «tekrarlanma otomatikliği»ni gözönünde tutan Freud, cinsel içgü­dülerin karşısına, hareketsizliğe götüren güçleri veya ölüm içgüdülerini koyuyor ve psişik organın üçlü kuruluşunu açıklıyordu: «Es» (bilinçsiz itkilerin bulunduğu yer); «ben» (dış gerçeklik ve bu gerçekliğin kıs­men bilinçsiz olan iç anlatımı ile itkiler arasındaki dengenin sağlandığı yer) ve «benüstü» (çocuğun ana babasıyle özdeşleşme­sinden türeyen ve sansürün kaynağı olan ahlâkî ve bilinçsiz kademe).
Kişiler arası çatışmalar, çocuğun çatışmalarını tekrarlar ve bunun patojen etkisi kompleksleri mey­dana getirir (Jung’un görüşü). Oidipus ça­tışması çocuğu aynı cinsten ana baba ile ça­tışma haline sokar; çocuk bu sırada karşıt cinse bağlanma yolundadır. Bu isteğe bağlı olan saldırganlık, suçluluk duygusuyle kat-merleşir. Hem hayranlık hem nefret duyan çocuğun iki yanlı davranışı, suçluluk duy­gusunu açıklar, özdeşleşmeyle çözülen bu durum, cinsel itkilerin «prejenital» düzeylerde, özellikler de «oral» ve «anal» düzey­lerde dile geldiği uzun bir gelişimden sonra gerçekleşir. Freud’cu çalışmalar, bazı yakın dostlar tarafından tutku ile desteklenmiş ama öte yandan pek çok kişiyi öfkelendir­mişti. Psikanaliz bütünüyle Freud’un dehasının eseridir.
Aynı zamanda, bazı öğrenci­lerinden ayrılmasına yol açan bilimsel ta­viz vermezliğinin de eseridir. Bu öğrenciler arasında özellikle C.C. Jung, A. Adler ve O. Rank, apayrı görüşler ortaya attılar. Bunların tekniği ve teorileri, Freud’a da­yanmak isteyen psikanalizden farklıdır. Freud’un psikanaliz adı altında geliştirdiği doktrinin şu özellikleri vardır:
1. psikana­liz, başka bir metotla ulaşılması imkânsız zihin süreçlerinin araştırılması usulüdür;
2. bu araştırmaya dayanan psikanaliz, nev­rozların bir tedavi metodudur;
3. psikana­liz, yukarıdaki usullere göre elde edilmiş bulunan bir psikolojik bilgiler tümüdür. Bunlar, hem yeni bir ilmî disiplin, hem ge­nel bir psikoloji, hem de bir psikapatoloji meydana getirir. Freud’un doktrini, kendi­sinin bu noktayı açıkça belirtmemesine rağ­men, bir antropolojinin de temellerini atar. Bu antropoloji, insanlar arasındaki ilişkileri ele alır.
Freud’cu psikanaliz, gözlem ko­nusu olan iki olguyu açıklamak için har­canan bir çabadır. Bu iki olgu, aktarma ve karşı koymadır. İki olgunun dayandığı temel kavramlar ise, itilme, çocuk cinselliğinin kabul edilmesi ve ayrıca, rüyaların yorumlanması ve kullanılmasıdır. Ruh ha­yatını farklı kategorilerle açıklayan daha başka psikanaliz okulları da vaıdır. Mese­lâ Jung’un analitik psikolojisi özellikle, ko­lektif bilinçdışına ve Oidipus kompleksinin sembolik yorumuna önem verir. Bundan başka, Adler’in ferdî psikolojisi de, cinsel­liğin rolünü azaltarak saldırganlığın önemi üstünde durur. Psikanalizin şimdiki eğilim ve yönlerine gelince, bu açıdan, şu okulla­rı ayırt etmek mümkündür:
— İngiliz okulunun temsilcileri Kari Abraham ve Melanie Klein’dır. Bu okul, çok daha uzak bir geçmişten gelen daha derin bir bilinçdışına ulaşmağa çalışır;
— temsilcisi Karen Horney olan görüş. Bu akım, kişi ile içinde yaşadığı çevre arasın­daki gerçek çatışmalar üstünde durulması gerektiğine inanır;
— Anna Freud’un görüşü, «ben»in, gerek dış âlem gerek içgüdüsel itkilerin iç ale­miyle olan bütünleyici fonksiyonuna önem verir. Anna Freud’a göre, «ben»in, iç uyar­tılara tepki olarak kullandığı savunma mekanizmaları, dış âleme tepki olarak kullan­dığı mekanizmaların aynıdır.

Fransa’da ise, Hesnard, Lacan, Lagache, Lebovici, Nacht v.b. araştırıcıların çalışmalarını saymak ge­rekir. İçgüdü kavramından çok, nesne iliş­kisi kavramına, kişiler arası ilişkilere, bil­dirişmelere ve özneler arası alana gittikçe daha fazla önem verilmesi, psikanalizin evriminde görülen temel özelliklerdir.
• Psikanalizin gelişimi. İkinci Dünya sava­şında psikanaliz, anglosakson ülkelerinde hızla yayıldı. Latin kültürünün yaygın ol­duğu ülkelerde ise büyük gelişme gösterdi ama S.S.C.B/de ve halk demokrasilerinde burjuva bilim ve kültürünün ürünü olarak kabul edildiği için hoş görülmedi. Psikoterapik teknikler içinde yer alan psikanaliz, ruhsal işlevlerin ve insan davranışının açık­layıcı bilimi niteliğini kazandı. Psikiyatri kliniklerinde, yalnız nevrozlar için değil, aynı zamanda psikoz, cinsel sapıklık ve karakter dengesizliği gibi daha ciddî ruh ve akıl hastalıklarını tedavi için de kullanıldı. Burada psikanalizin sadece en önemli uy­gulamalarından söz edeceğiz. Ama, bütün insan bilimleri, psikanaliz teorisinin bazı varsayımlarını benimsemiştir. Psikanaliz ço­cuklara uygulanarak çocuktaki psikolojik hayatın başlangıcında beliren durumları, doğrudan doğruya gözlemler yardımıyle ve­ya tedavi aracılığıyle ortaya çıkarma ve kavrama imkânını sağladı. «Nesnesel ilişki»nin (öznenin, çevresinde bulunanların iç imajıyle kurduğu ilişki) oluşması, annenin yaptığı katkının önemini ortaya koydu.
öte yandan psikosomatikle uğraşan heki­min, duygu hayatının karışıklıklarını, iş­levsel bozukluklar, hattâ en organik bozuk­luklar içinde tanımağa ve kavramağa ça­lıştığını unutmamak gerekir.

Psikoloji ise, insanlar arası ilişkileri ve çatışmaları göz önüne alan dinamik perspektifler dolayısıyle büyük değişikliğe uğradı. Bu birkaç örnek, sosyoloji ve etnografı alanlarındaki modern anlayışı da etkileyen psikanalizin taşıdığı önemi açıkça göstermektedir.

• Psikanaliz tekniği. Psikanaliz, her şeyden önce bir tedavi metodudur. Bu metot tek ferde veya fert gruplarına uygulanan psiko-terapik usullerin çoğunu etkilemiştir. Psikanalizcilerin, başlangıçta, «didaktik» denen bir psikanalizden geçmeleri gerekir. Bu on­ların hastaları daha iyi anlamalarını sağ­lar ve kendi çatışmalarını tedavi ilişkisine aktarmalarını önler. Psikanaliz tekniği, fi­kirlerin «hür çağrışımı» denen metodu ve özellikle karşı koymaların ve aktarmaların yorumu usulünü kullanır. «Aktarma» teri­mi, hastayı psikanalizciye bağlayan ilişki­ler bütününü belirler. Bu ilişkiler içinde hasta, tekrarlama otomatizmi ilkesi uyarın­ca, çatışmalarına ve fantasmalarına yer değiştirterek bunları, analizciye yansıtır. Analizci, hoşgörü havası içinde aktarmanın gelişmesini sağlar; belirlediği karşı koyma­ları (çünkü hasta bağımlı durumda olmayı arzu eder) ve çağrışımla ilgili muhtevanın anlamını yorumlar. Bunu yaparken, çocuk­lukta yaşanmış geçmişe bağlanabilecek olan muhtevanın sürekliliğini kavratmağa ça­lışır. Ama. yorumlayıcı çalışma yanında, psikanalizci, sabırlı tarafsızlığıyle de etki yapar ve böylece tedavi, «düzeltici bir duy­gusal deney» niteliği kazanır.

Psikanaliz her şeyden önce gençlerde görü­len nevrozları (isteriler, korkular ve musal­lat fikirler) tedavide kullanılır. Hasta çok yaşlı olduğu zaman iyi sonuç alınmaz. Çün­kü bu durumda hastanın duygularını anlat­ma güçlüğü veya fizik bozukluklar söz ko­nusudur. Ama cinsel bozukluk (erkekler­de iktidarsızlık, kadınlarda cinsel soğuk­luk) söz konusu olduğu zaman yaşlı has­taya da psikanaliz tedavisi tavsiye edilir. Sapıklık, suçluluk duygusuyle birarada bu­lunduğu zaman (çoğunlukla durum böyle­dir) psikanaliz, cinsel sapıklara ilgi çekici tarzda uygulanabilir. Psikanaliz son zaman­larda karakter nevrozlarında (rahatsız edici belirtilerden çok, sosyal, duygusal ve cinsel hayatlarını köstekleyen karakter bozuk­lukları gösteren kimseler), psikozlarda ve özellikle erken bunamada, psikosomatik tıpta, suç işleme hastalığında kullanıldı. Psikanaliz tedavisi hasta ve hekim açısın­dan büyük çabaları gerekli kılar. Tedavi­nin ne kadar süreceği önceden kestirilemez; bazen yıllarca sürmesi mümkündür. Genellikle haftada üç ilâ altı seans yapılır. Bu seanslar, hiç değilse 45 dakika sürmelidir. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKANALİZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRZYBYZEWSKİ (Stanislaw)

Tarih 12 Haziran 2009

PRZYBYZEWSKİ (Stanislaw), polonyalı yazar (Lojewo, İnowroclaw 1858-Yaronty, İnowroclaw yakınları 1927). Berlin’de oku­du, yüzyıl sonlarındaki alman avangard gruplarında ön planda bir yer tuttu. Al­manca denemeler, mensur şiirler ve roman­lar yayımlayarak edebiyata atıldı: Totenmesse (Ölüler Âyini)’ [1893]; Vigilien (Uya­nık Geceler)
[1895 ; Homo Sapiens (1895-1896); De Profundis (Derinlerden) [1896]; Satans Kinder (Şeytanın Oğulları) [1897]. Daha sonra bu eserleri polca’ya çevirdi. Polonya’ya dönerek, Krakovv’da, 1898-1901 arasında Zycie (Hayat) adlı edebiyat der­gisinde çalıştı. Bu dergi, Batı’nın yeni ede­biyat akımlarının yayılmasına büyük ölçü­de katkıda bulundu. Przybyzewski daha sonra polca eserler vermeğe başladı. De­kadanlığının tipik örnekleri olan bu eserler arasında özellikle dramlar (Dla Szczescia [Mutluluk için], 1900; Taniec Milosci i Smierci [Aşk ve Hayat Dansı], 1901; Ev Sahipleri, 1901; Snieg [Kar], 1903) ve ro­manlar (Matka [Ana], 1902; Synowie Ziemi [Toprağın Oğulları], 1904) yer alır. Bi­yografik eserleri ve edebiyat tenkitleri de önemlidir: Szlakiem Duszy Polskiej (Po­lonya Ruhunun İzi) [1917], Moi Wspolczesni (Çağdaşlarım) [1925]. (LM)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRZYBYZEWSKİ (Stanislaw) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRYMNESSOS veya PRYMNESİA

Tarih 12 Haziran 2009

PRYMNESSOS veya PRYMNESİA. Esk. coğ. Anadolu’da (Frigya bölgesi) şehir. Af­yon ili yakınlarında Sülün adlı yerdedir. Stephanos Byzantios, Hierokles ve Ptolemaios gibi eski yazarlar eserlerinde şehirden söz ederler. Şehrin varlığı ilk defa Sülün’de bulunan ve roma imparatoru Antoninus Pius’un şerefine düzenlenmiş bir yazıttan anlaşıldı. Şehir, 80 m yükseklikte küçük bir tepe üzerinde kurulmuştur. Tepenin doğu yamacında bulunan tiyatronun cavea’sı ile sahne kısmının 30 m kadar devam eden te­melleri bugün de görülür. Esas şehrin yerleşme alanı olarak Akarçay’ın güneyindeki Afyon düzlüğü kabul edilir. Burada oldukça dik trakit bir tepe üzerinde bulunan kale, Bizans çağında yapılmıştır. Esas iskân ye­rinin tarihöncesi çağlara kadar gittiği tespit edildi. Akarçay’ın yakınında Tarihöncesine ait bir yerleşmeye rastlandı. Şehrin adındaki ss’li sonek de, Prymnessos’un M. ö. 3000′-de var olduğunu gösterir. Kalıntılarından büyük bir kısmının Afyon şehrinin yapımın­da kullanıldığı anlaşıldı. Eski yazarlara göre Prymnessos’lu Nikostratos adlı biri, çocukken kaçırılarak Kilikya bölgesinde yer alan Aigai şehrine satıldı; serbest bırakılın­ca, M. S. 37′de Olympia’daki yarışlara ka­tıldı ve özellikle güreş yarışmalarındaki ba­şarıları üzerine «Kilikyaîı» lakabını aldı. Roma imparatorluk çağında, Antoninus Pius, Commodus, Septimus Severus ve Cara-calla şehre geldiler. Septimus Severus, 195′te şehrin yöneticilerine ve halkına bir mek­tup yazdı, özellikle bu imparator ve Constantinus devrinde şehre giden yollar sürek­li olarak onarıldı veya yenileri yapıldı. Prymnessos, Eskiçağda önemli yolların dü­ğüm noktasında bulunuyordu. Ramsay, bu­radaki bizans kalesinin lustinianos devrin­de yapıldığını ileri sürer. Yerleşmenin tarihi henüz kesinlikle tespit edilemedi; yalnız tiyatronun M. S. II. yy.a ait olduğu sanılıyor. (M)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRYMNESSOS veya PRYMNESİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRUSYA Genel tarih

Tarih 12 Haziran 2009

PRUSYA Genel tarih

• ilk yıllar. Vistül ile Neman arasındaki Prusya topraklarına ilkin bir baltık halkı olan Prusyalılar veya Boruslar yerleşti; bunları Oliva rahipleri (Oliva’lı Christian. 1215′te ilk Prusya piskoposu) ve Polonyalı­lar boş yere hıristiyanlaştırmağa uğraştılar.

Yenilen Mazovyalı Konrad, töton şövalye­lerinden yardım istedi (1225). İmparator ve papanın desteklediği, alman, polonyalı, çek v.d. haçlılardan da yardım gören Tötonlar, Kulm (Chelmno) bölgesinde üslenerek güç bir fethe başladılar (1228); Prusyalıları zor­la hıristiyanlaştırdılar, çoğunu kılıçtan ge­çirdiler ve topraklarına elkoyarak alman kolonlara dağıttılar. 1260′a doğru Mazurya gölleri dışında ülkenin hemen her yerini ele geçiren toton şövalyeleri, 1265-1295 yıllarında Prusyalıların isyanlarını kesinlikle bastırdı­lar.Kolonlar tahıl üretimiyle zenginleştiler; bu tahılı Danzig (Gdansk), Elbing (Elblag), Torun v.b. şehirlerin tacirleri ihraç ediyor­du; şehirlerin hepsi Hansa’ya katılmış ve Magdeburg ile Lübeck yasaları uyarınca kendi kendilerini yönetme hakkını elde et­mişti.

Ama toton tarikatı şövalyeleriyle iliş­kiler kısa süre içinde gerginleşti ve Totonların merkezi Marienburg’a nakledildi (1309). Köylüler, soylular ve özellikle alman tacirler tarikat başkanlarını ülkeyi mutlaka hükümdarlar gibi yönetmek ve sayılarını artırmak için günden güne daha çok yaban­cı asker çağırmakla suçluyorlardı. Zaten to­ton tarikatı Brandenburg’a yaklaşmak ve tehlikeli Polonya-Litvanya birleşmesine (1386) karşı denge unsuru olmak için Pomerelya ve Danzig’i ilhak ederek (Kalisz anlaşması 1343), ve Neumark’ı satın alarak (1402) hâ­kimiyetini yaymıştı. Tötonlar birliği kurmak için Polonya’ya savaş açtılar, fakat 1410′da Grunwald’de (Tannenborg), «Lucertole» bir­liğini kuran soylu ve burjuva tebaaları (sonradan Marienwerder birliğini kurdular [1440]) tarafından savaş Sırasında yüzüstü bı­rakılınca yenildiler.

Tötonların isteğine uy­gun olarak imparator Friedrich, Marien-werder birliğini dağıttı (1453); bunun üzeri­ne soylular ve şehirler, Polonya kralı Kazimierz IV’ün desteğiyle ayaklandı; Kazimierz bu ikinci savaştan sonra Doğu Prus­ya’nın kendisine bırakılmasını sağladı ve ta­rikata Polonya’nın metbuluğunu kabul et­tirdi (Torun anlaşması, 1466). O tarihten sonra köylüler, şehir burjuvazisi ve toprak Sahibi soylular arasındaki dayanışma çözül­düğünden Tötonlar kesinlikle gerilemeğe başladılar. Hansa’nın gücünü kaybetmesin­den (XV. yy.) ve tahıl fiyatlarının yüksel­mesinden (XVI. yy) yararlanan soylular ön­ce XIV. yy.daki salgın ve kıtlıklar ile XV. yy. savaşları sonucunda boş kalan toprak­ları ele geçirdiler; Sonra köylülerin toprak­larına el atarak köylüleri XVI. yy.da toprak kölesi haline getirdiler.

O tarihten sonra be­dava işçi çalıştıran toprak sahibi soylular tahıllarını çok düşük fiyatla, ama dolgun kârlarla Batı Avrupa’ya Sattılar; hattâ üre­tim ve kazancı çoğaltmak için ülkeye yeni­den kolon yerleştirmeğe başladılar.

• Prusya düklüğü. Üçüncü bir savaş (1519-1521) sonunda Toton tarikatı başkanı Bran­denburg’lu Albrecht, Prusya’nın laik ve soydan geçen; bir düklük haline getirilmesini sağladı; düklük doğrudan doğruya Polon­ya tacına bağlı bir fief’ti (Krakow, 1525). Hohenzollern sülâlesinden Brandenburg’lu Albrecht, Prusya dükü oldu (1525-1568), Luther reformunu benimsedi, tarikat başka­nı unvanından vaz geçti ve tarikatın mülk­lerini laikleştirdi.

Albrecht devletini yeniden teşkilâtlandırma­yı denedi; ama illerin yönetiminde Tötonla­rın koyduğu taksimatı değiştirmedi. Ayrıca soylulara ve şehir burjuvazisine Lanstande’de (bu iki sosyal sınıfın denetlediği meclis) vergi miktarını tayin etmek hakkını tanıdı. Ama hükümette yabancılara önemli yerler vermesinden hoşnut olmayan soylu ve bur­juvalar, Polonya kralına başvurdular; kra­lın yaptığı soruşturma sonucunda subayların sayısı sınırlandı. Albrecht Friedrich (1568-1618), Polonya ve Brandenburg seçici prensi Joachim II ile yaptığı görüşmeler Sonucun­da hüküm süren sülâle söndüğü takdirde Prusya düklüğünün Joachim II’ye geçmesini kabul etti (1569). Joachim II (1573), Polonya düklüğünün yönetimini önce Ansbach markgrafı Georg-Friedrich’e (1577-1613), sonra Brandenburg maıkgraflarına verdi.

Böyle­ce seçici prens Johann Sigismund, Prusya dükü oldu (1618-1619). Düklük ve Seçici prenslik kurumları resmen muhafaza edildi ve Polonya’nın desteklediği il hükümetleri, boyun eğmeleri karşılığında, her hükümdar değişmesinde yeni yeni tavizler kopardılar; Hohenzollern’ler illeri Otuzyıl savaşına sürükleyince istekler daha da arttı. Aciz se­çici prens Georg-Wilheln (1619-1640), ül­kesi için isveç Vasa’ları (Gustaf II Adolf, 1611-1632) ve Polonya arasındaki (Zygmunt III, 1587-1632) çekişmelere seyirci kaldıktan sonra, isveç Vasa’larına katılmayı kabul etti. Bununla birlikte oğlu ve vârisi Friedrich-Wilhelm I (1640-1688), Doğu Pomeranya (Kamien piskoposluğu dahil) ile Minden, Halberstadt ve Magdeburg piskoposlukla­rının kendisine bırakılmasını sağladı (Vest-falya anlaşmaları, 1648); sonra Polonya-isveç savaşına (1655-1660) katılmasına karşılık, Prusya’yı Polonya metbuluğundan kurtardı (Wehlau, 1657) ve bu düklük üstünde kendi otoritesini kabul ettirdi (Oliva, 1660). Prus­ya o tarihten sonra Brandenburg devletine katıldı ve bu devlete bağlı eyaletler arasın­da Hohenzollern’lerin rakipsiz bir hâkimi­yet kurdukları tek ülke oldu.

• Prusya devletinin doğması. Bu başarılara rağmen yeni devletin durumu nazikti: Neman-Ren arasında çok dağınık, savaşlarla yakılıp yıkılmış ve ıssızlaşmış topraklar; Prusyalı luther’ciler ile Rheinland bölge­sindeki katolikler ve calvin’ciler arasındaki çekişmeler; özellikle doğudaki Junker’lerle (soylu mülk sahipleri) toprak kölesi köylü­ler arasındaki Sosyal gerilim. İl meclislerinin (Landstande) düzenli vergiler ödemeyi red­dettiği (1662 ve 1667) Prusya’da, imtiyazlar tehlikeli ve güçlüydü.

Büyük seçici prens, siyasetini kabul ettirebilmek için asker gön­dermek (1662) ve il meclislerine ülkenin yö­netiminde görev alacak Brandenburg’lu memurların bulunmasını kabul ettirmek zorun­da kaldı. Bu sonuç ancak Friedrich – Wilhelm’in kurduğu modern ordunun desteğiy­le sağlanabildi; bu ordunun bakımı; için de birçok vergi kondu, idarî reformun, me­murlar kadrosunun, pazarcılığa yönelmiş bir ekonominin, yeni kurulan donanmalın (1688 de 12 gemi), Afrika Brandenburg şirketinin (merkezi Königsberg’de) ve çağrılan yabancı teknisyenlerin (1683′ten sonra fransız Protes­tanları) güçlü bir devlet haline getirdiği Brandenburg-Prusya, bu gücünü İsveçlileri Fehrbellin’de yenip (1675) Riga’ya kadar kovalayarak (1678 sonu) ortaya koydu. Louis XIV’ü büyük seçici prense yaklaşmağa yönelten (1681 gizli antlaşması) bu askerî güç, Friedrich III’te krallığını ilân etme is­teği uyandırdı. Ama bunun için imparatorun ve büyük devletlerin onayı gerekiyordu.

Prusya ordusu Louis XIV’e karşı Avustur­ya imparatorunun emrine verildi (1689 -> 1697) ve imparator, İspanya Veraset Savaşına katılmasını sağlamak için Prusya hüküm­ran düklüğünü krallık haline getirmeğe ka­rar verdi (1700). Friedrich Königsberg’de tö­renlerle taç giyerek (18 ocak 1701) Friedrich I adını aldı (1701-1713) ve Fransa’ya karşı savaşa katıldı; ama İsveç’e karşı savaşta önce tarafsız kaldı (1710).

• Prusya askerî devletinin kurulması (1713-1740). «Çavuş-kral» denen Friedrich-Wilhelm I, isveç’in ön Pomeranya, Stettin (Szczecyn) ve Odra’nın ağızlarını kendisine bırakmasını sağladıktan (Stockholm antlaşma­sı, 21 ocak 1720) sonra, bütün gücünü ordu ve idareye dayandırdı; orduyu devletin te­mel direği haline getirdi, hükümdarlığı bo­yunca bütün çabalarını ordu için harcadı ve ordunun bakımını şahsî gelirleriyle karşı­ladı.

Yoksul toprak Sahibi soyluların aile­lerinden gelen, Kadetler okulunda parasız yetiştirilen (Berlin, 1722) subaylar, devletin en yüksek sınıfı haline geldi. Ordunun yan­sı askerî kantonlardan (1665 kanton Sistemi) toplanıyor, yarısını ise paralı askerler mey­dana getiriyordu. Bu ordu mekanizmasının büyük harcamalar gerektirmesine rağmen sı­kı bir tasarruf siyaseti ve sağlam bir vergi sistemi (imtiyaz ve muafiyetlerin kaldirılması) sayesinde tasarruf yapıldı. Buna pa­ralel olarak kral ülke içi yerleşme harekeketine de hız verdi; 1709-1710 vebasının kı­rıp geçirdiği Prusya düklüğüne 17 000 Salz-burg’lu yerleştirdi (1732). Memurlarına na­musluluk ve mutlak disiplin anlayışı kazan­dıran Friedrich-Wilhelm’in yönetimi kusur­suzdu; ülkeyi maliye, Savaş ve topraklar yü­ce direktuvarının yardım ettiği kabinesi yardımıyle yönetiyordu ve bakanlar ancak birer yürütme görevlisiydi.

• Prusya’nın büyük bir devlet haline gel­mesi (1740-1786). Prusya ordusu Friedrich II’nin elinde eşsiz bir kudret aracı oldu. Avusturya’dan Silezya’nın alınması, Berlin antlaşmasında imzalandı (1742) ve Dresden’de onaylandı (1745). Fransa, Avusturya ve Rusya’ya karşı bir kuvvet denemesi olan Ye­diyi! savaşlarını Prusya büyük güçlüklere ve ağır kayıplara (kısa Süre içinde yeni kolon­lar getirilmesiyle telâfi edildi) rağmen ka­zandı (Rossbach, kasım 1757; Leuthen ara­lık, 1757; Hubertsburg anlaşması, 1763). Fri­edrich, Avusturya ve Rusya’ya kabul ettir­diği Polonya’nın ilk bölüşülmesiyle Batı Prusya veya Polonya Prusyası’nı ele geçire­rek (1772) ve Prusya ile Brandenburg’u top­rak bakımından birleştirerek Junker’lere iktisadî menfaatler sağladı.

O tarihten son­ra devamlı olarak imparatora karşı Alman­ya’nın meselelerine müdahale etti; imparato­run Bavyera’yı ilhak etmesini engelledi (1778-1779) ve birleşmiş alman prensleri­nin (Fürstenbund) yardımıyle Almanya’da Hohenzollern’lerin yerini almağa çalıştı (1765). O tarihte 160 000-200 000 kişilik da­imî bir ordusu, 55 milyonluk hazinesi, 22 milyonluk geliri vardı; üstelik çoğu XIX. yy.da Hıristiyanlığı kabul eden saray yahudilerinden de (bankacı, ordu müteahhidi v.b.) malî yardım görüyordu (bu yardım Prusya’nın 1812′de yahudilere hürriyetler tanımasını kısmen açıklar). Ama köylerde top­rak köleliği rejiminin devam etmesi, şehir­lerdeki katı lonca rejimi ve Soyluların dev­lette önemli rol oynamaması sosyal ge­lişmeyi köstekliyordu. Friedrich II, babası­nın mutlakıyet idaresini daha da sağlam­laştırdı; ama rejiminin dış görünüşünü filo­zofça düşüncelerini uygulayarak yumuşattı: din hürriyeti, adlî reform, Prusya hukuku­nun derlenmesi (1774), idare ve adaletin ay­rılması. Bütün dikkatini iktisadî gelişmeye toplayarak bataklıkların tarla haline getiril­mesini ve iskânını, Emden ve Swinemünde limanlarının düzenlenmesini ve ticarî ge­lişmeyi (A.B.D. ile ticaret anlaşması, 1785) destekledi.

• Prusya devletinin gerilemesi ve yeniden doğması (1786-1815). Friedrich II’nin ese­ri kısa süre içinde yeğeni Friedrich -Wilhelm II’nin (1786-1797) beceriksizliği yüzün­den bozuldu. İdareyi bir gözdeler kabine­sine bırakan Friedrich-Wilhelm II, din ve fikir hürriyetini kaldırdı, devlet hâzinesini saçıp Savurdu, prusya ordularını menfaat sağlamayan serüvenlere sürükledi (Felemenk 1787, Valmy 1792) ve Sonunda orduyu İngil­tere’ye kiraladı. Gelir kaynakları tükenin­ce, Fransa’ya Kuzey Almanya’nın tarafsızlaştırılmasını sağlayan Basel antlaşmasını (1795) imzaladı. O tarihten sonra eyaletlerini Polonya’nın zararına genişletmekle uğraş­tı (1793 ve 1795 bölüşmesi). Prusya’nın o tarihte yüzölçümü 300 000 km2′yi, nüfusu ise 8 700 000 kişiyi bulmuştu; ama ülke borç içindeydi, ordusu zayıflamıştı, idarî teşkilâtı bozulmuştu.

Friedrich-Wilhelm III, gerile­menin önünü almağa çalıştı. Aşırılıkları azaltarak malî durumu düzeltti; ama yaşlı kadrolarını muhafaza ettiği orduda reform yapmadı. Fransa’ya karşı elverişli bir tutum takınması sayesinde Almanya’da birkaç top­rak kazandı (1803); Napolyon, Kleve, Ans­bach ve Neuchâtel’e karşılık Prusya’ya Hannover’i verdi (Schönbrunn, 15 aralık 1805) . Fakat Ren konfederasyonunun kurul­ması Prusya’yı Rusya ile ittifaka sürükledi; Napolyon’a bir ültimatom gönderen Prus­ya’nın ordusu ezildi (Jena, Auerstedt, 14 ekim 1806), Berlin işgal edildi
(27 ekim 1806) , Tilsit antlaşmasıyle (1807) Prusya, topraklarının yarısını kaybetti; savaş tazminatlarını ödeyemeyen krallık işgal edildi ve Fransızların metbuu haline geldi.

Ama ba­rış yapılır yapılmaz, kral reformlara girişti ve Fransız devriminin yaydığı hürriyetleri ta­nıdı: Stein toprak köleliğini kaldırdı (9 ekim 1807) ve köylüler kralın şahsî mülkü olarak işledikleri topraklara sahip oldular. Bu reformlar kamuoyunda önemli gelişme­lere yol açtı ve 1810′da kurulan Berlin üni­versitesi, Fichte’nin etkisiyle alman milli­yetçiliğinin ocağı haline geldi. Scharahorst ve Gneisenau, kadroları tasfiye ederek, ta­limatnameleri yeniden hazırlayarak, ordu re­formuna giriştiler. Ama Stein’ın entrikala­rını haber alan Napolyon, onun görevden alınmasını sağladı (1808) ve ordu mevcudu­nu 42 000 kişi olarak sınırladı. Bununla birlikle 1810′da Hardenberg, Stein’ın eseri­ni yeniden ele aldı; malî imtiyazları kaldır­dı, kilisenin mallarına elkoydu, sanayi hürriyetini ilân etti, gençleri askerî eğitimden geçirerek (krümperler sistemi), orduyu ço­ğaltma yasağını işlemez hale soktu.

Prusya, Almanya’nın ayaklanmasında kesin rol oy­nayacak hale gelmişti. General Yorck’un Tauroggen’de bozguna uğraması (30 aralık 1812) ayaklanmaya işaret oldu. Doğu Prus­ya ayaklandı; kral topyekûn seferberlik i-lân ederek Fransa’ya savaş açtı (17 mart 1813) . 278 000 kişilik ordusuyle Avusturya’­yı koalisyona sürükledi.
Bu çaba ve fedakârlıklar Viyana kongre­siyle mükâfatlandırıldı (1814-1815). Prusya yeniden kurularak Saksonya’nın kuzey ya­rısı, Westfalen ve Rheinland’ı aldı; bir german devleti haline gelmişti ve Almanya’nın en zengin bölgelerini içine alıyordu.

• Almanya’da Prusya hâkimiyeti (1815 -1870). 1814′te girişilen idarî reformla krallık illere bölündü; iller de idare bölümleri ve çevrelerine ayrılıyordu. Yönetim, devlet kançılarının başkanlık ettiği bir meclisteydi. Prusya’nın yönetimi altında Zollvere’in (1834), öbür kuzey alman devletleriyle birleşmeyi hazırladı. Bununla birlikte kralın vaat ettiği anayasa Kutsal İttifak’ın etkisiy­le çıkarılmadı: üniversite derneklerine (Burschenschalten) kötü davranıldı.

Eski prusya ailelerinden meydana gelen soylular, Friedrich II’den beri devleti yönetiyor ve yerlerini yüksaltmekte olan burjuvaziye çok ağır bırakıyorlardı; öyle ki, XX. yy. başında Prusya’nın gücünün iki temel direği olan or­du ve bürokrasinin kilit noktaları hâlâ soy­luların elindeydi. Luther’ci kiliselerin bir­leşmesine ve devlet tarafından yönetilen bir kilise haline getirilmesine muhalefet eden Köln ve Poznan piskoposları tutuklandı. Daha liberal olan Friedrich Wilhelm IV (1840-1861), piskoposları serbest bıraktı ve genel af ilân etti (1844). Kamuoyunun baskı­sı karşısında temsilî meclise benzer bir meclis kurdu: Berlin «Birleşmiş Landtag’ı» (1847).

Berlin’deki 1848 ayaklanmasından bunalınca, bir kurucu meclis topladı ve li­beral bir anayasa çıkardı (1849). Ama Frankfurt parlamentosunda, Avusturya’nın dışta bırakılacağı bir Almanya’yı hâkimi­yeti altına almağa cüret edemedi; Avustur­ya kendi ülkesinde düzeni sağladıktan son­ra Friedrich’i bu yoldaki bütün denemele­rinden vaz geçmek zorunda bıraktı (Olmütz, 1850). Bunun üzerine Muhafazakâr parti ile luther’ci kilisenin Prusya devletini yönet­meğe başlaması, Hıristiyanlığın halkın gö­zünden düşmesine ve alman birliğini ger­çekleştirmeyi hedef alan Real Politik’in ha­zırlanmasına yol açtı. İki meclisten meydana gelen bir parlamento (senyörler meclisi [Herrenhaus] büyük mülk sahiplerini temsil ediyordu; ikinci meclis sınıflar Sistemine göre seçiliyordu) kuran 31 Ocak 1850 Ana­yasasını kabul ettikten sonra Friedrich -Wilhelm IV, Avusturya’nın tutumunun et­kisi altında kalarak yeniden bir tepki siya­setine döndü; fakat bir delilik buhranı ge­çirerek naipliği kardeşine bıraktı; kardeşi Wilhelm I adiyle hüküm sürdü (1861-1888).

Güçlü bir monarşi taraftarı olan yeni hü­kümdar, Roon’un 1860′ta sunduğu askerî reform projesini (üç yıl silâhlı hizmet; ihti­yat hizmeti süresinin artırılması, kadroların ve askerî bütçenin çoğaltılması) destekle­di. Yeni kralın iktidara çağırdığı Bismarck, bütçenin parlamentoda oylanmasına son ver­di ve dış siyaseti muhalefete aldırış etmeden yürüttü. Gücünü Düklükler savaşında de­nedikten sonra Avusturya’yı Sadowa’da ezdi ve 1866 seçimlerinde başarı kazandı. Prusya, Schleswig, Holstein, Hannover, Hessen Seçici prensliği, Hessen-Nassau ve Frank­furt’u ilhak etti. Kuzey Almanya konfede­rasyonuna giren öbür devletleri kontrolü altına aldı ve güney almanya devletlerini askerî ittifaklarla kendine bağladı. 1870 Sa­vaşı Bismarck’a alman birliğini gerçekleştir­mek imkânını verdi: Prusya kralı Versailles’da (1871), Almanya imparatoru ilân edilerek taç giydi.

• Prusya’nın sonu. Prusya’nın son yılları krallığın askeri teşkilâtını aktardığı Alman­ya’nınkiyle karışır. Bismarck aynı zaman­da hem imparatorluk kançıları, hem de Prusya başbakanıydı. Yeteneği ve otoritesi sayesinde, Reichstag (genel oyla Seçiliyor­du ve nispeten soldaydı) ile Landtag’ın (sınıflar seçim sistemi gereğince kendiliğin­den muhafazakârdı) birbirine ters kararlar almasının ortaya koyduğu nazik meseleleri çözebildi.

Prusya’nın, imparatorluk işlerini yöneten prusyalı personele ve kilit böl­geleri Prusya’da olan iktisadî güce daya­nan önceliği, Almanya’yı Birinci Dünya savaşına sürükledi. Bu yüzden bozgun ve 1918 Devrimi en çok Prusya’ya zarar ver­di; Almanya’dan ayrılan toprakların hepsi prusya toprağıydı. Sosyalistlerin etkisiyle de­mokratik bir anayasa çıkarıldı; bu ana­yasaya göre güç, meclis başkanını (sosyal demokrat Braun [1920-1932]) seçen Landtag aracılığıyle halktaydı. 1933-1935 Bir­leşme kanunlarıyle nasyonal sosyalizm, mil­let hükümranlığını yavaş yavaş Reich’a ak­tardı. Prusya o tarihten sonra pratikte or­tadan kalktı ve 1945 çözülmesiyle kesinlik­le yok oldu. Gücünü sağlayan toprakla­rın büyük kısmı, S.S.C.B. veya Polonya’­ya verildi; gerisi Doğu ve Batı Almanya’yı meydana getiren çeşitli Lander’ler ara­sında bölüştürüldü (1947). Milletlerarası kontrol kurulu Prusya devletinin sembolik dağıtılmasını ilân eden bir kanun çıkarın­ca Prusya’nın adı bile haritalardan silindi.

Osmanlı-Prusya ilişkileri

Prusya ile Osmanlı devleti arasında diplo­matik ilişkiler, XVIII. yy. başlarına kadar uzanır. 1718′de sadrazam Tevkiî Mehmed Pa­şa, Osmanlı devletinin Avusturya savaşla rıyle uğraştığı sırada, Prusya kralı Fried­rich Wilhelm I’e bir dostluk mektubu gön­derdi. 1720 Yılında Prusya kralı, Jurgowski adlı memurunu at satın almak için İs­tanbul’a gönderdi. 1739′da Friedrich Wilhelm, Mahmud I’e gönderdiği bir mektubunda Prusya’nın, imparatorun ordusuna asker toplamak mecburiyetinde olduğu hal­de iki yıldan beri bunu yapamadığını bil­diriyor ve Osmanlı devletiyle Prusya ara­sında bir ticaret anlaşması imzalanmasını teklif ediyordu.

Prusya’nın bu teklifinden bir sonuç çıkmamakla birlikte Osmanlı devletiyle Prusya krallığı arasındaki ilişki­ler kesilmedi, özellikle Yediyıl savaşları (1756-1763) başladıktan sonra ilişkiler da­ha da sıklaştı. Prusya kralı Friedrich II, Rusya, Avusturya ve Fransa’nın saldırısına uğrayınca Osmanlı devletiyle askerî bir an­laşma yapmak istedi. Bu amaçla, Adolf von Rexin adındaki elçisini İstanbul’a gön­derdi.
Prusya’nın teklifi sadrazam Ragıb Paşanın başkanlığında toplanan divan ta­rafından incelendi. Rusya ve Avusturya ile harbi gerektirecek bir durum olmadığı için kabul edilmedi; fakat bu ittifak teklifi ke­sin olarak da reddedilmedi. Elçiye verilen cevapta askerî ittifakın daha uygun bir za­mana bırakılması, şimdilik bir ticaret anlaşmasıyle yetinilmesi gerektiği bildirildi. Prusya ile bir ticaret anlaşması imzalandı (1761) Friedrich 1762′de rus çarı olan Pet-ro III ile anlaşarak rus cephesindeki savaşlara son verdi ve Osmanlı devletiyle Avusturya’ya karşı bir anlaşma yapmak istedi. Kesin olarak barış taraftarı olan sadrazam Ragıb Paşa bunu da kabul et­medi. Ahmed Resmî Efendi bu sırada Ber­lin’e gönderildi (1764). Osmanlı – Avustur­ya – Rusya savaşları sırasında (1787-1792), Osmanlı-Prusya ittifakı için yeniden teşeb­büse geçildi.

Rus-Avusturya ittifakı karşı­sında yalnız kaldığını anlayan Prusya, hem bu iki devlete karşı kendi güvenliğini sağ­lamak, hem de Osmanlı devletinin kendi­siyle yapacağı bir ittifakı bu iki devlete karşı bir tehdit vasıtası olarak kullanmak için, Osmanlı devletine Avusturya ve Rus­ya’ya karşı bir ittifak teklif etti. Bu teklif Osmanlı devleti tarafından kabul edildi. 5 Maddelik bir antlaşma meydana getirildi (1 şubat 1790). Bu antlaşma gereğince Avusturya ve Rusya, Tuna’yı geçerek neh­rin güneyindeki osmanlı topraklarına saldırırsa, Prusya bu iki devlete savaş aça­cak, Osmanlı devleti çıkarlarına uygun bir barış yapana kadar savaşa devam edecek­ti. Buna karşılık Osmanlı devleti yapıla­cak barış antlaşmasında Avusturya’nın Le­histan’dan almış olduğu Galiçya’nın tekrar Lehlilere verilmesine çalışacaktı.

Antlaş­manın ikinci maddesinde 1761 yılında im­zalanmış olan ticaret anlaşmasının yürürlükte olduğu tasdik ediliyor; Osmanlı dev­leti, Akdeniz’de gidip gelen prusya ticaret gemilerinin kuzey afrika korsanlarına karşı korunmasını taahhüt ediyordu. Antlaşma­nın üçüncü maddesi gereğince Osmanlı devleti Avusturya ve Rusya ile barış yapmadıkça Prusya da bu iki devletle barış yapmayacaktı. Buna karşılık Prusya, Le­histan ve İsveç; Rusya ve Avusturya ile barış yapmadıkça, Osmanlı devleti de bu iki devletle barış yapamayacaktı. Antlaşma­nın dördüncü maddesinde barış antlaşma­sından sonra Prusya, Osmanlı devletinin toprak bütünlüğüne kefil oluyor, barıştan sonra Rusya ve Avusturya, Osmanlı dev­letine savaş açarsa, bu iki devlete savaş açmayı taahhüt ediyordu. Yine bu mad­dede Fransa ve İngiltere’nin osmanlı top­rakları üstünde sahip olduğu haklara Prusya’nın da sahip olması şart koşuluyor­du. Prusya bu antlaşma gereğince Avus­turya sınırına askerî kuvvetler gönderdi.

Osmanlı devleti de Prusya’nın isteği üzerine kendisi için tehlikeli olan rus cep­hesine küçük birlikler göndererek asıl bü­yük ordusunu Avusturya sınırına şevketti. Antlaşmanın imzasından sonra Avusturya ve Prusya kralları Reichenbach’da buluşa­rak Avusturya ve Osmanlı devleti arasında savaştan önceki sınır üstünden barış ya­pılmasına karar verdiler (1790). Prusya, Os­manlı devletinin bu isteğine rağmen Rusya’­ya savaş açmaktan çekindi. Selim III’ün Prusya’nın Rusya’ya savaş açmasını sağlamak amacıyle Berlin’e gönderdiği Ahmed Azmi Efendinin çalışmaları bir sonuç ver­medi. Prusya, Osmanlı devletiyle olan ant­laşmasını bir tehdit aracı olarak kullandı. 1793′te Avusturya ile Rusya’nın Lehistan’ı taksiminden kendisi için pay çıkardı. Baltık kıyısındaki Danzig ve Thorn limanları ile çevresindeki toprakları aldı. Selim III zamanında Osmanlı devleti Berlin’de de­vamlı elçilik kurdu (1793). Mahmud II ye­niçeri ocağını kaldırdıktan sonra Prusya’­dan başta Moltke olmak üzere pek çok uzman subayı yeni osmanlı ordusunun yetiştirilmesi için getirtti.

Askeri tarih

Prusya ordusunu, XVII. ve XVIII. yy.da devletlerini kurmanın tek şartı olarak gö­ren Hohenzollern’ler meydana getirdiler. Ordunun yaratıcısı, oğluna 30 000 kişilik daimî bir ordu (alman devletleri arasında en kuvvetli ordu) miras bırakan Friedrich-Wilhelm idi (1640-1688). Ama bu orduya sonradan modern alman ordusunun benim­sediği temel özellikleri, «çavuş-kral» Friedrich Wilhelm I (1713-1740) ve Friedrich II (1740-1786) kazandırdı. Friedrich I, 1733′te mecburî askerlik hizmeti (her alay be­lirli bir «kanton»dan toplanıyordu) koya­rak ve birlikleri sert bir disiplin ve talime (drill) tabi tutarak ordunun temelini kur­du; bu arada da iktisat ve etkililik ilkeleri altında yönetimi kontrol eden sıkı bir ida­re (Heeresverwaltung) kuruldu. Ordu 1713′te 40 000 kişiyken, 1740′ta 83 000′e yüksel­di.

Bu yüksek nitelikli araca Friedrich II, ay­nı zamanda hem bir devlet doktrini hem bir savaş doktrini hazırlayarak bir düşün­ce kazandırdı; siyaset ve stratejiyi sıkıca birbirine bağlayan bu doktrinler, daha son­ra haleflerini (Bismarck, Moltke, Schlieffen, Seeckt, Hitler) aynı zekâ yapısı ve tek bir eylem isteğinde birleştirdi. 200 000 Ki­şiyi bulan Friedrich II’nin ordusu, zafer­leri ve metotlarının yaygınlaşması (eğik düzen; prusya tarzı eğitim) sayesinde Av­rupa’nın başlıca askerî gücü haline geldi. Friedrich II’nin ölümünden sonra şaşkın­lığa düşen ordu, gerileyerek Jena’da çök­tü (1806) ve Tilsit barışıyle mevcudu 42 000 kişiye indirildi.

Fakat bu felâket büyük bir gelişmenin başlangıcı oldu; 1807′de Or­du Reformu komisyonunun başına getiri­len Scharnhorst’un hırslı yönetimi altında, bir vatansever subaylar grubu Napolyon’a karşı savaşı yeniden başlatmayı sağlayacak imkânları yaratmağa çalıştı. 1808′de Savaş bakanlığı ve Genelkurmay kuruldu; aktif birlikler altı bölgesel tümende toplanıyor­du ve yedeklerin hızla silâh altına çağrıl­ması (krümperler sistemi) sayesinde kolay­ca savaşa hazır hale geliyordu. Boyen’in (savaş bakanı, 1848) ve Gneisenau’nun yö­netimi altında, prusya ordusu 1813-1814 kurtuluş savaşında büyük rol oynadı. 1815′ten sonra bu çabaya ara verilmeden devam edildi: eski tümenlerin yerini 8 bölgesel ko­lordu aldı; yalnız muhafız alayı askerleri bütün krallıktan toplanıyordu. Otuz yıla çıkarılan askerî hizmet dönemi, muvazzaf alaylar ve kolordulara tugaylar halinde dağıtılmış Landwehr ile orduyu kurmağa im­kân verdi.

Ama başlıca reform subayla­rın ve kumanda heyetinin yetiştirilmesinde yapıldı. Ordu, devlet ve halk arasındaki birliği sağlam temellere dayandırmak iste­yen Scharnhorst’un dileği uyarınca subay­lar artık soylular arasından olduğu kadar, burjuvalardan da seçiliyordu. Okulların ve birliklerin verdiği bilgilerde Friedrich geleneği, çağın yeni değerleriyle birleştirildi ve Napolyon’un seferleri Fransa’da değil de Prusya’da inceden inceye öğrenildi. Yara­tıcı düşüncenin bu yenilenmesinde başlıca ad Clausewitz’dir; Clausewitz, Vom Kriege (Savaş üstüne) [1832] adlı meşhur kitabiy­le bütün çağdaş askerlik düşüncesini et­kiledi. Ders verdiği Harp okulu ve Grol-man’ın «ordunun üst kademesinin yetiştirildiği okul» diye nitelediği Genelkurmay bu alanda kesin rol oynadı. Grolman’ın görevden ayrılmasından sonra sırasıyle Müffling (1820-1828), Grauseneck (1829-1848), Reyher (1848-1857) ve Moltke (1857-1888) tarafından yönetilen Genelkurmay ordunun fikrî hazırlanmasıyle ilgili her şeyi üstüne aldı; ordunun yönetimi Genelkurmaya (Generalstab) verildi. Doğrudan doğruya Ge­nelkurmay başkanlığına bağlı olan üyele­ri orduya tevazu (sloganları «Mehr sein als scheinen», «Göründüğünden fazla olmak» kaldı), teşebbüs ve sorumluluk anlayışından oluşan bir düşünce birliği kazandırdı; bu düşünce bütün savaşlarda kesinlikle orta­ya kondu.

Bismarck iktidara geldiğinde Friedrich II’­nin siyasetini yeniden ele alınca, Moltke ona ender bulunur bir yardımcı oldu. Or­du yeniden geliştirildi; bu gelişmeyi ba­kan olan Roon, şansölye ile parlamento arasında ciddî bir mücadeleden sonra ger­çekleştirdi (1882). 1830-1848 Arası beklenileni vermemiş olan Landwehr’in birlik­leri yerine orduyu mütecanis ve iyi talim­li dokuz kolordu haline getiren yeni bir­likler kurdu; bu arada Dreyse tüfekleri ve namlu dibinden doldurulan yivli Krupp topları sayesinde donatım da modernleş­tirilmişti. Bismarck bu 350 000 kişilik or­du ile isteklerini Sadowa’da (1866) Avus­turya’ya kabul ettirdi.

Bundan sonraki il­haklar sonunda Prusya, kuvvetlerine üç kolordu daha ekledi ve Bismarck ile Moltke’nin kurnazlığı sayesinde 1867′de gizli askerî antlaşmalarla bir yıl önce yendiği alman devletlerinin hemen hepsini kendine bağladı. Alman devletleri 1870′te Prusya’­nın emrine üç kolordu (bir Saksonya, iki Bavyera’dan) ve üç tümen (bir Hessen, bir Württemberg, bir Baden’den) verdiler. Gerek askerî bakımdan (Moltke’nin Fran­sa’ya karşı 500 000′den çok askerli bir or­dusu vardı), gerek Prusya kumandasının önceliğini onayladığı için siyasî bakımdan, bu yardım kesin sonuç verdi. Sefer başa-rıyle sonuçlanınca Prusya ve Moltke’nin hâkimiyeti altında ama müttefiklerin hâlâ canlı askerî geleneklerine de saygı göste­rilerek II. Reich ordusu kuruldu. 1871′de kurulan bu ordu «alman ordusu» adlı ilk ordudur. Bk. ALMANYA Askeri tarih bölü­mü. (LM)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSYA Genel tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRUSİAS

Tarih 12 Haziran 2009

PRUSİAS, üç Bithynia kralının ortak adı.
— Prusias I Aksak (hük. M.ö. 230-182). Kral Zielas’ın oğlu. Babasının ölümün­den sonra tahta çıktı (M.ö. 230).Krallığı­nın ilk yıllarında kime karşı kazanıldığı bi­linmeyen bir zafer gününü bayram ilân etti (M.ö. 220). Bu yıllarda Byzantion şehriyle iyi ilişkiler kurdu. Polybios’a göre, Byzantion’lular Prusias I’in kendilerine yaptığı büyük hizmetler sebebiyle birçok yere onun heykellerini dikmeyi kararlaştırdılar. Fakat bu gerçekleşmedi. Prusias I bu ola­ya gücendi. Byzantion’luiar onun düşmanlarıyle de iyi ilişkiler kurunca Rodoslularla birleşerek Byzantion’a savaş açtı. Rodoslular denizde, Prusias I karada savaşmayı ka­bul etti. Uzun süre devam eden savaş, Prusias I’in kiraladığı traklı askerlerle şehri kuşatıncaya kadar devam etti (M.ö. 220 veya 219). Sonra Prusias I, Byzantion ile bir dostluk ve saldırmazlık paktı imzaladı. Ay­rıca fethettiği bölgeleri karşılıksız geri ver­meyi kabul etti. Birinci Makedonya savaşı sırasında Asya’da Philippos V’i destekle­yerek Attalos I (Bergama kralı) ile savaş­tı. Prusias I ile Attalos I arasındaki sa­vaş, onun Bergama krallığına hücumu ile başladı. Bu anî hücum karşısında şaşıran Attalos I, çareyi geri çekilmekte buldu. Savaşın sonucu hakkında herhangi bir bil­gi yoktur. M. ö. 202′de Philippos V, Pru­sias I’in iyi niyetlerine karşılık Kios şeh­rini hediye etti. Strabon’a göre şehrin adı bu tarihten sonra «deniz kenarındaki Pru­sias» olarak değiştirildi.

Bergama kralı Eume­nes II’nin tahta geçtiği yıllarda Bergamalılara ait olan Phrygia Epiktetos bölgesini işgal etti, bu yüzden de Eumenes II ile savaş­mak zorunda kaldı. Eski yazar Mnemon’a göre, Romalıların Küçük Asya’ya sızma­larından az evvel Prusias I, Pontos kıyı­sındaki Herakleia şehrine savaş açtı. ilk adımda Heraklia’lılara ait olan Kieros ve Tieion şehirlerini ele geçirdi. Bundan sonra, Herakleia şehrine hücum etti. Fakat bekle­mediği bir savunma ile karşılaştı ve baca­ğından ağır şekilde yaralandı. Bu yara yü­zünden kuşatmaya son verdi. Bundan son­ra da «Aksak» lakabını aldı. M.ö. 190′da Antiokhos III’ün müttefiki oldu. Savaş sü­resince tarafsızlığını kısmen koruduysa da, bu savaşın sonunda imzalanan Apameia antlaşmasında, kendisinden Attalos I ve Eumenes II’den aldığı toprakları geri ver­mesi istendi. Prusias I bunu reddedince Bithynia krallığıyle Bergama krallığı arasında savaş başladı (M.ö. 188). Karada ve denizde devam eden savaşlarda Prusias I’­in orduları yalnız denizde başarı sağladı. Savaş, Prusias I’in anlaşmaya zorlanmasıyle sona erdi. Strabon’a göre Prusias I eli­ne geçirdiği Phrygia Epiktetos bölgesini Bergama’ya geri vermeğe mecbur kaldı. İki krallık arasındaki bu savaşın hayli önemli olduğu, Hannibal gibi bir kişinin Bithynia kralı Prusias I’in safında savaş­mış olmasından ve kral Eumenes H’nin zafer kutlama törenlerinin intizamından anlaşılır. Bu zafer, Eumenes II’nin Galatia bölgesini de eline geçirmesini sağladı. Prusias I ken­di sülâlesinin en kuvvetli idarecilerinden biriydi, öldükten sonra yerine oğlu Pru­sias II geçti.
— Prusias II Avcı (hük. 182-149). Prusias I ile onun Makedonya kral soyundan gelen karısının oğlu. Doğum ta­rihi bilinmiyor. Polybius’un bildirdiğine gö­re, ilk evliliğini Philippos V’in kızı ve Perseus’un kızkardeşi olan Apame ile yaptı. Bu evlilikten, daha sonra kral olan Nikomedes II Epiphanes doğdu. Prusias II’nin ikinci bir kadınla daha evlendiği, bu evlilikten çocukları olduğu eski yazarlar tarafından belirtiliyorsa da bu husus çelişkilidir. Pru­sias II, M.ö. 182 yılında Bergama kralı Eumenes II ile Pharnakes I arasındaki sa­vaşta Bergama kralının yanında yer aldı.

Savaş sonunda imzalanan anlaşma gereğin­ce (M. ö. 179), Pharnakes diğer şehirlerin yanı sıra Tieion şehrini de Eumenes II’ye geri verdi. Eumenes II de bu şehri Pru­sias II’ye hediye etti. Daha sonra Üçüncü Makedonya savaşı sırasında Eumenes II ile arası bozuldu ve Eumenes II’yi şikâyet etmek için Roma’ya devamlı elçiler yolla­dı. Böylece Bithynia ile Bergama krallıkla­rının arası açıldı. M.ö. 156′da Prusias II Bergama topraklarına saldırdı. Bu savaş sı­rasında Bergama kralı elçisi Andranikos’u Prusias II’yi şikâyet etmesi için Roma’ya gönderdi. Bunun hemen ardından yapılan savaşta Attalos yenildi ve Bergama’ya çe­kildi. Prusias II Bergama’yı uzun süre kuşattıysa da bir sonuç alamayarak geri dön­dü. Bu sırada Anadolu’ya gelen elçiler, Ro­ma’ya döndüklerinde, senatoya Prusias II’­nin Roma senatosunun emirlerine karşı gel­diğini ve kendilerini Bergama şehrinde hapsettiğini bildirdiler. Bunun üzerine se­nato ikinci bir heyet yollayarak Prusias II’­yi Bergama krallığına savaş tazminatı ödemeğe mahkûm etti. Prusias II bunu red­dedince elçiler Roma’nın bundan böyle Prusias II’yi desteklemeyeceğini ileri sü­rerek Bergama’ya gittiler. Senato bundan sonra üçüncü bir heyet daha yolladı. Pru­sias II bu defa 20 gemiyle 500 talent tu­tarındaki cezayı Bergama krallığına öde­meyi kabul etti. M.ö. 149 yılında Prusias II öz oğlu Nikomedes ile yaptığı savaşta öldü.
— Prusias III, Prusias II’nin ikinci oğlu. Prusias II’nin birinci evliliğinden olan oğlu Nikomedes adını taşıdığı için, Pru­sias III’ün Prusias II’nin ikinci evliliğin­den olan erkek çocuklarından biri olması kuvvetle muhtemeldir. Bu kral hakkında hemen hiç bir bilgi yoktur. (M)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSİAS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRUS

Tarih 12 Haziran 2009

PRUS (Aleksander GLOYVACKI, Boleslavv — denir), polonyalı romancı (Hrubieszow 1847-Varşova 1912). Varşova Taslakları (1872) ve yirmi yıl boyunca Varşova Postası’nda ya­yımlanan kronikleriyle romantizmin aşırı­lıklarına karşı gelen ve geleneğe bağlı bir mizah ustası olarak tanmdı. 1881′de bir dizi hikâye yayımladı, sonra romanlarıyle büyük başarı kazandı.
Başlıca eserleri: Placowka (ön Karakol) [İ886], halka (Bebek) [1890], Emancypantki (Haklarını Elde Eden Ka­dınlar) [1891], Faraon (Firavun) [1895]. Prus ve Sienkiewicz adı, XIX. yy .ın son çeyreğin­de polonya romancılığının iki önemli adı­dır. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRUNUS

Tarih 12 Haziran 2009

PRUNUS i. Erik ağacının ilmî adı. (Ba­dem, kiraz ve şeftali ağaçları da bu cinstendir; bu anlamda, Kuzey yarımkürenin bü­tün ılıman bölgelerinde yetişen ve meyve­cilikte önemli bir yer tutan yüzden fazla türü vardır.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUNUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROVENCE Tarih

Tarih 11 Haziran 2009

PROVENCE Tarih

Phokaia’lılar M. ö. VI. yy.da Massaliaryı (Marsilya) kurdukları sırada Ligürler de Rhöne’un doğusunda Akdeniz kıyısına yer­leştiler; Massalia gerek doğrudan doğruya, gerek ticaret acenteleri aracılığıyle yerli­ler arasında yunan asıllı bir tarım (bağcılık, zeytinlikler) ve sanayiyi (çanak çömlek ya­pımı) yaydı. Keltler, Ligürlerle karıştılar (M.ö. IV.-III. yy.). Galya’da bir koalisyon kurulması (125-121), Romalıları ülkeyi işgal etmeğe teşvik etti (salyen kalesi Entromont’un yıkılması; Aix’in kurulması 122); bu iş­galin hedefi, İspanya’ya geçişi kolaylaştırmaktı (via Domitia’nın inşası). İlk Alp ötesi eyalet (Provincia Romana) meydana geldi ve bölgeye adını verdi:
Provence. Son­radan Narbonnensis (Narbonne’un kurul­ması, 118) adını alan bu eyalete Tötonların yenilmesinden (Aix, 102) ve barışın sağlan­masından (90-83) sonra tüccarlar ve şöval­yeler akın etti. Marsilya’ya boyun eğdirilmesinden sonra (49) Sezar emekli askerlerini Arles, Bezieıs ve Frejus’e yerleştirdi; Augustus da, Orange, Vienne, Avignon v.b. kolonilerini kurarak eyaletin yasasını tespit etti. Alp kesimi (Alp e s-M arıt ime s) impara­torun yetkisi altına verildi; bölgenin geri kalan kısmı senato eyaleti haline getirildi ve bir vali ile bir meclis (her ikisi de Narbonne’da [Narbonnensis]) tarafından yöne­tilmeğe başlandı. İlk barbar akınlarından sonra (M.S. 250′ye doğr.) Narbonnensis iki­ye bölündü; Rhöne’un doğusundaki kısım (Alpes Maritimes buraya bağlıydı) Viennoise adını aldı (293-305). Yeni barbar akınları ön­ce Viennoise’ın doğusunda ikinci bir Nar­bonnensis kurulmasını (381), sonra Galyalar valisinin Treves’den Arles’e çekilmesini ge­rektirdi. Arles, Batı imparatorluğunun de­vamı boyunca (395-476), Vizigotlara direndi. Batı Roma imparatorluğu yıkılınca bölgenin güneyini Vizigotlar, kuzeyini ise Burgondlar işgal ettiler. Vizigotların Vouills’de bozguna uğramasından (507) sonra yerlerini Ostrogotlar aldı; sonra Franklar Provence’ı krallık­larına kattılar (536). Bourgogne krallığına bağlanan Provence, muhtariyetini bir ölçü­de korudu; ama Araplar Septimania bölge­sini işgal edince (VIII. yy.) Charles Mart el Arapların tarafını tutan Provence’lılara bo­yun eğdirdi (736-739). Martel’in birliklerinin yakıp yıktığı Provence, Karolenjler zamanın­da büyük ölçüde geriledi. Verdun antlaşmasıyle (843) Lothar’a geçen eyalette, oğlu Kari ilk Provence krallığını (855-363) kur­du. Mirasçılar arasındaki on beş yıl süren mücadeleden sonra Kel Charles’ın kayınbi­raderi Boson, Bourgogne ve Provence kralı seçildi (879); Boson’un ölümünden sonra birçok defa el değiştiren eyalette, 947′de Bourgogne-Provence krallığı kuruldu. Bura­nın hükümdarı Konrad, Arles, Apt ve Avignon’da üç kontluk kurarak yönetimi elinde topladı. Bu sayede Boson’un oğlu Guillaume, derebeylere hâkimiyetini kabul ettire­rek, kıyıya yerleşmiş olan Arapları ülkeden çıkardı; şehirlerde ticaretin yeniden başla­ması sayesinde burjuvazi gelişmeğe başladı. Bourgogne Provence krallığı imparatora ge­çene kadar (1032) Guillaume’un sülâlesi iktidarı elinde tuttu. Toprakların kadın vâris­ler elinde bölünmesini önlemek için 1112′de Gevaudan’lı Beauce ile evlenen Barcelona kontu Ramon Berenguer III ve Toulouse kontu Alphonse Jourdain 1125′te Provence’ı bölüştüler. Berenguer III, Rhöne, Durance, Alpler ve deniz arasında kalan toprakları (kontluk), Alphonse Jourdain ise Rhöne’un batısındaki kısmı (markilik) aldı. Baux de­rebeyleri (Baux savaşları, 1142-1162), Forcalquier kontları ve Toulouse kontlarıyle çatışan katalonyalı Provence kontları, din adamlarının desteğini sağladılar; savaşı kazanınca evlilik yoluyle Forcalquier kontlu­ğunu ele geçirdiler (1196). Kontların Toulon’da ve Balear adalarında müslümanlarla savaştıkları sırada, doğu ticaretiyle zengin­leşen burjuvalar birçok hürriyet elde ettiler. Tutumları kont Ramon Berenguer IV’ü (1209-1245) kontluğu yeniden teşkilâtlandır­mağa şevketti. Berenguer IV, Provence’ı «baillie»liklere (adalet görevlisi) böldü; ken­dinden öncekilerin siyasetinden vaz geçti ve Fransa ile ilişki kurdu (1235′e doğr). ölümü üzerine yerine damadı Anjou’lu Charles geçti (1246-1285); sık sık yurt dışına çıkmak zorunda kalan Charles, Provence’ta katalan asıllı bir senechal tarafından yönetilen ger­çek bir merkezî hükümet kurdu; senechal’e bir kurul yardım ediyordu; Charles iki yeni «baillie» kurdu ve Baux derebeylerinin des­teklediği bir komün isyanından yararlanarak konsüllüklerin yerine «viguerie»leri (hâkim) getirdi (1251-1262). Ramon Berenguer IV-ün ustaca maliye siyasetiyle biriken bütçe fazlası, Charles I’in İtalya’da, özellikle Na­poli’de (1266) bir ittifak ve fetih siyasetine girişmesine imkân verdi. Ama Sicilya kat­liamı (1282) ertesinde, Napoli Deniz savaşında Charles I’in bozguna uğramasından sonra, oğlu Charles II’nin (1285-1309) fid­yesini ödemek için ilk Provence meclisleri toplandı (1286) ve vergi işleri düzenlendi. Provence’ın zenginliği, Sicilya’nın ve Akka’-yı müslümanların almasından (1291) sonra doğu ticaretinin kaybedilmesinden, Ara-gon’a karşı savaştan ve korsanlardan büyük zarar gördü. ülke o tarihte halkının üçte ikiye yakınını kaybetti. Kra­liçe Jeanne I, Anjou’lunun (1343 – 1382) siyaseti, şirketlerin (1357-1358), Aragon çe­telerinin (1361) ve fransız çetelerinin (1365-1369) akınları durumu daha da ağırlaştır­dı. Jeanne I’in evlat edindiği (1380) Anjou’­lu Louis I’in (1383-1384) ölümünden sonra dul karısı, Nice, Puget-Theniers, Lantosque vadisi ve Barcelonette’i Savoia’ya bıraktı. Vârisleri Louis II (1384-1417) ve Louis III (1417-1434), Napoli’yi yeniden ele geçirmek için giriştikleri seferler yüzünden hazineyi boşalttılar. Rene (1434-1450) Napoli’yi kesinlikle kaybetti ve barış yeniden sağlanın­ca Provence’ın iktisadî kalkınmasına katkı­da bulundu. Yerine geçen yeğeni Maine’li Charles (öl. 1480) ölürken Provence’ı Fran­sa kralı Louis XI’e miras bıraktı. Fransa kralı bir barış ve birliği sağlama siyaseti güttü. Fransız-lspanyol savaşları sırasında François I’in isviçreli ve alman birlikleri, Provence’a («Valdo’culuğu» ve Luther’ciliği soktular (1545). Aix parlamentosu sapkınlı­ğa savaş açtı ve «valdo’cular» ezildi (1545). Din savaşı sırasında katolikler «Ligue» (birlik) adı altında birleşirken Protestanlar krala ve «siyasetçilere» yanaştılar (1584). Ligue başkanı Cassaubc (1591-1596), Marsil­ya’da zorbalığını sürdürürken vali, Proven­ce’ın ortasına ve güneyine hâkimdi. Aix parlamentosu, Henri IV’ün mezhep de­ğiştirmesinden sonra tanıdı (1594). Her üç yılda bir toplanan meclisler vergi kanunları çıkarmada çekimser davrandığından, 1639′dan sonra toplanmağa çağrılmadılar; yerleri­ni kralın iktidarını destekleyen bir komün­ler genel meclisi aldı; bu mecliste Aix konsülleri, Provence’ın savunucusuydu. Bir dilekçe meclisi kurulması ve üye­lerine parlamento başkanı ve danışmanı olma imkânı tanınması (1647) soyluların is­yanına yol açtı; isyanı Mazarin’in Provence valiliğine tayin ettiği Merceur dükü bastır­dı (1652-1653). Marsilya’ya boyun eğdirilme-sinden sonra (mart 1660), Provence’ı krali­yet idaresi yönetti.

XVIII. yy.da kral birliklerinin avusturyalı istilâcıları püskürttükleri (1707-1746) ve ve­banın Provence’ı kırıp geçirdiği (1720) sı­rada, Provence’lı korsanlar bir yağma hare­ketine giriştiler. Paris parlamentosu gibi Aix parlamentosu da Jansenius’çuluk lehine mücadele etti ve civzitlerin suçla­narak sürgün edilmesinde önemli rol oynadı (1764). Maupeou tarafından kaldırı­lan (1771) Aix parlamentosu yeniden toplan­dıktan sonra (1775) siyasetle ancak ikinci derecede rol oynadı, imtiyazlılar 1770′ten itibaren Provence meclislerinin toplanma­sını istediler; ama komünlerin genel meclis­lerine çoğunluk vermeyi ve vergilerde yeni bir dağılım yapmayı kabul etmediler. Bunun üzerine halk imtiyazlılara karşı şiddet hareketlerine girişince, imtiyazlılar muafi­yetlerinden hemen vazgeçtiler. 1789 Etats generaux seçimlerinde seçilen iki Provence’lı-nın devrimin yönetiminde kesin etkisi oldu. Aix ve Marsilya’da Mirabeau; Paris’te, Sieyes. Provence üç idare bölgesine bölündü (26 şubat-4 mart 1790): Bouches-du-Rhöne, Var ve Basses-Alpes idare bölgeleri: bu bö­lünmeyle Provence’ın son siyasî imtiyazları da ortadan kalktı.

— Leng. Provence dili teriminin dilbilimde iki kullanımı vardır: geniş anlamıyle oc dili lehçeleri bütününü ve özellikle eski proven­ce dilini veya trubadurların dilini, dar anla­mıyle de bugün Eski Provence, Nice kont­luğu, Venaissin kontluğu, Dauphine’nin gü­neyi ve Nîmes ile Uzes idare çevrelerini kap­sayan topraklar üzerinde konuşulan dili belirtir. Şüphesiz bu iki anlamlılık biraz rahatsız edicidir; bazı dilbilimciler, provence dili teriminin geniş anlamını belirtmek için Oc’tan türeyen Oksitan kelimesini kullan­dılar; ama bu kelime de iki anlamlıdır, çün­kü günümüzde oc dili lehçelerinin tümü için ortak bir dil kurmak isteyen ve trubadur­ların imlâsını kullanan bir grup modern ya­zar (özellikle languedoc lehçesiyle yazanlar) tarafından Özel bir anlamda ele alınır.

Dar anlamıyle provence dilinin en azından dört değişik biçimi vardır: Rhöne’un her iki kı­yısında konuşulan rhâne lehçesi; Martigues ve Marsilya’dan Cannes’a ve Apt’tan Draguignan’a kadar uzanan kıyı lehçesi; nice lehçesi ve Forcalquer ile Castellane ve Sisteron ile Allos arasında oknuşulan gap leh­çesi; buna Yukarı Alpler’de konuşulan alp provence lehçesi de eklenebilir; bir geçiş lehçesi sayılan bu lehçe, fransız-provence lehçesi özellikleri kapsayan gap lehçesinin değişik bir biçimidir. Bü lehçelerin her biri­nin değişik biçimleri vardır: lehçesel parça­lanma çok yaygındır ama farklar yalnız fo­netikte görülür; lehçelerin kelime hazinesi, morfolojisi ve sözdizimi ortaktır; yalnız, nice lehçesinin bu konuda ayrıcalık gösterdiği söylenebilir; çünkü 3388′de Provence’ın geri kalan bölümüyle bağlarını koparan ve bu yüzden özel bir evrim geçirerek birçok eski biçimi muhafaza eden bu lehçe, kendine has bir görünüm kazanmıştır. Bu lehçelerden rhâne lehçesi, Mistral ve çö­mezleri (Felibrige okulundan şairler) saye­sinde edebiyat dili oldu ve çok zengin bir edebiyatın ifade aracı haline geldi. Mistral, Aubanel, Roumanille,
J. d’Arbaud, V. Bernard’ın eserleri milletlerarası bir üne ulaştı. Provence dili, Mistral’den önce de sürekli ve çoğunlukla başarılı olarak yazılmıştı; XVI. yy.da Bellaud de la Bellaudiere, XVII. ve XVIII. yy.da Brueys, Zerbin, T. Gros, J.de Cabanes, XIX. yy.da marsilyalı şarkı yazarı Victor Gelu tarafından işlendi. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVENCE Tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROVADİA

Tarih 11 Haziran 2009

PROVADİA, Bulgaristan’da şehir; 8 730 nüf. (1946′da). Stalin idare bölümünde, aynı adı taşıyan nehrin kıyısında. Tarım merkezi (şarap ve keten üretimi). Türk hâkimiyeti altında, oldukça önemli bir ticarî rol oynadı. (M)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVADİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROUST (Marcel)

Tarih 11 Haziran 2009

PROUST (Marcel), fransız yazarı (Paris 1871-ay-y. 1922), profesör Adrien Proust ile Jeanne WeiFin oğlu. Sağlığının bozuk olmasına ve astma nöbetlerine rağmen, Marcel Proust, Condorcet lisesinde parlak bir öğrenim yaptı. Dört-beş yıl, görünüşte boş bir hayat sürdü: ama gerçekte, yazaca­ğı eserler için malzeme topluyordu.

1896′da, taslak ve denemelerinden meydana getirdiği bir derleme yayımladı: Les Plaisirs et les Jours (Zevkler ve Günler). İlerde ya­zacağı büyük romanın başlıca temalarını taşıyan bu eserden sonra uzun bir otobiyog­rafik roman tasarladı: Jean Santeuil; bu eser ancak, ölümünden sonra, 1952′de ya­yımlandı. Ruskin’den yaptığı tercümeler (La Bible d’Amiens [Amiens İncili], 1904; Sesame et les Lys [Susam ve Zambaklar], 1906) kendi üslûbunu bulmasına yardımcı oldu. Gerçeği istiarelerle süslemeyi ve en önemli yeri estetik unsurlara vermeyi Rus­kin’den öğrenmişti.
Geçmiş Zaman Peşinde’yi (A la Recherche du Temps Perdu) 1905-1910 arasında yazma­ğa başladı. 1906′dan sonra toplumdan uzak kaldı, vaktini çoğunlukla yatakta, nefes dar­lığını giderici buğular arasında belirsiz bir hayalet gibi çalışarak geçirdi. 1911′e doğru kitabına bir yayımcı bulmağa kalktı. Zen­gin bir amatör yazar olarak tanındığı için bir cildin (Swann’ların Semtinden [Du Gö­te de Chez Swann], 1913) yayım masrafını ödemek zorunda kaldı. Bu sırada Birinci Dünya savaşının patlak vermesiyle kitabın yayımı ertelendi. Nouvelle Revue Française’in yayımcıları 1918′de ikinci cildi çıkar­dılar: A l’Ombre des Jeunes Filles en Fleurs (Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde); eser 1919′da Goncourt ödülünü kazandı.

Proust, birden bütün dünyada tanındı, fakat yakında öleceğini hissediyordu, bu yüzden eserlerini bitilmek için bütün gücüyle çalış­tı, ilhamın ve derin düşüncenin ancak yal­nızlıkla mümkün olduğuna inanarak, son ilişkilerini de kesti; böylece Le Cöte de Guermantes (Guermantes’ların Semtinden) [1920] ve Sodome et Gomorrhe (1922) adlı romanlarını yayımladı, öldüğünde eseri ta­mamlanmıştı ve son ciltleri de yayımlanabil­di: La Prisonniere (Mahpus Kadın) [1923]; Albertine Disparue (Kayıp Albertine) [1925]; Le Temps Retrouve (Kavuşulan Zaman) [1927]. Ayrıca, Pastiches et Melanges (Na­zireler ve Derlemeler) [1919], Chronigues (Kronikler) [1927], Contre Sainte Beuve (Sainte-Beuve’e Karşı) [1954] adlı uzun bir deneme ve mektupları yayımlandı. XIX. yy.ın romanı için Balzac neyse, XX. yy.ın romanı için de Proust odur. Romanın yalnız tekniğini değil, özünü de yenilemiştir. Balzac’ın bütün ilgisi, dikkati dış dünyaya dönüktü. Proust ise, gözlemlenen olaylar­dan çok, olaylara bakış tarzı üstünde dur­du. Bu bakımdan da, tersine bir «koper-nik devrimi» yapmış sayılır. Bu devrim, insan zihnini tekrar dünyanın merkezine yer­leştiren, romanı da, insan zihninde yansı­yan, dolayısıyle de biçim değiştiren bir ev­reni anlatmakla görevlendiren bir devrim­dir. Bir hasır iskemleden, çirkin bir kadın­dan şaheser yaratan ressam gibi Proust da yaşlı bir aşçı kadını, sıradan insanları, bir taşra evini alır ve bu basit biçimlerin öte­sinde, iyice bakıldığı zaman, dünyanın sır­rını bulabileceğimizi söyler. Nedir bu sır? Kendi akışı içinde hayat kaybolmuş bir zamandır; zamana gerçekten kavuşmamız, za­manı bu akıştan kurtarmamız, onu ancak sonsuzlaştırmakla olabilir; sanat, insanoğlu­na her şeyden önce bu sonsuzluğu sağlar. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROUST (Marcel) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROUST (Joseph Louis)

Tarih 11 Haziran 2009

PROUST (Joseph Louis), fransız kimyageri (Angers 1754-1826). Bir eczacının oğluydu. Rouele’in öğrencisi oldu. Paris’te Salpetriere hastahanesi başeczacılığına getirildi. İd­rar, fosforik asit ve şap üstüne incelemeler yaptı, balonlarda seyreltik havanın yerine hidrojenin kullanılması üstünde çalıştı, ay­rıca Pilâtre de Rozier ile işbirliği yaparak bir balonla uçmayı başardı (1874). İspanya’­ya gitti, Segovia Topçu okulunda kimya öğ­retmeni oldu, Madrid’de kral Carlos IV’ün laboratuvarını yönetti; bu sırada üzümden şeker elde etti. 1806′da Fransa’ya döndü. Kıta ablukası sırasında Napolyon ona bir şeker fabrikası kurması için önemli bir pa­ra teklif etti, fakat Proust bu teklifi kabul etmedi. Kimyasal analizin kurucularından olan Proust, kaynağı ne olursa olsun, suyun bileşiminin değişmediğini ispat ederek, 1806′da, kendi adını taşıyan belli oranlar kanunu’nu ortaya koydu. Berthollet ile bu konu­da giriştiği uzun bir tartışmada (1801-1808), kimyasal türlerin bileşiminin mutlak şekilde değişmez olduğu ilkesini savundu ve sonun­da düşüncesini kabul ettirdi. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROUST (Joseph Louis) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTOKSİT

Tarih 11 Haziran 2009

PROTOKSİT i. (fr. protoxyde). Kim. Bir elementin çeşitli oksitleri arsında, en az ok­sijen kapsayanına verilen eski ad: Azot protoksit N2O (diazot monoksit).
— ANSiKL. Anestezi. Azot protoksit (bk. AZOT) anestezide ilk defa 1844′te Wells ta­rafından kullanılmıştır.
Azot protoksit organizmanın hiç bir doku­su için zehirli değildir; soğanilik merkezle­ri, hücre protoplazması, enzim faaliyetleri üstüne ne irkiltici, ne de güç düşürücü bir etki yapar. Bu durum karşısında, azot protoksidin gerçekten anestezik bir etkisi olup olmadığı şüphesi uyanmış, bu etkinin ilâç verilince meydana gelen hafif veya ağır anoksiye (sık Sık rastlanır) bağlı olup olma­dığı sorusu ortaya atılmıştır. Bu madde ak­ciğer yoluyle hemen soğurulur ve ilk üç da­kika içinde dışarıya atılır; beş altı dakika sonra kanda izine rastlanmaz. Hafif dozlar­da koklandığı zaman meydana çıkan ruhsal değişiklikler yüzünden bu gaz Birinci Dün­ya savaşı sırasında savaş gazı olarak kulla­nılmıştır (güldürücü gaz). Anestezide tek ba­şına kullanıldığı zaman uyanma devresinde buna benzer olaylara (gülme veya ağlama) tanık olunmaktadır.
Azot protoksit, yarı kapalı veya yarı açık devreler içinde oksijenle karışık olarak ve­rilir. Kasların gevşemesine ihtiyaç olmadı­ğı kısa Süreli anesteziler için uygundur. Daha önemli anestezilerde anestezi öncesi bir ilâçla ve başka anesteziklerle (barbitü-rikler v.b.) beraber kullanılır. Barbitürikler-den başka kurar ve petidinle de kullanılabibilir.
Kullanılmasına engel olabilen durumlar, kalp hastalıkları, solunum yetersizlikleri, kan­sızlıklar veya kanamalar, şok, şeker hastalı­ğı, asidoz gibi aslında anoksi yapan hasta­lıklardır. Bu hallerde anoksi’nin ağırlaşma ihtimali vardır. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTOKSİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTEİN

Tarih 11 Haziran 2009

PROTEİN i. (fr. proteine). Biyokimya. Kolo­idal yapıda azotlu tabiî madde; pek çok sa­yıda aminoasidin anhidrite dönüşmesinden oluşan bu madde holoproteit grupunu mey­dana getirir. Bk. PROTEiT ve PROTiT. Eski eşanlamlısı. ALBÜMiN.

— Petrokimya. Bk. ANSiKL.
— Ted. Protein tedavisi, önleyici veya iyi­leştirici olarak bir organizmaya heterojen protein maddesi verilmesi.
— ANSiKL. Petrokimya. Hidrokarbürler üzerinde yetiştirilen biramayalanndan besle­yici protein’ler üretilmesi, petrol sanayiinin son buluşlarından biridir. Her ne kadar deney devresi aşılmışsa da, üretim usulünün tam işlemesi uzun zaman alacaktır. Bununla be­raber, elde edilen sonuçlar, beslenme me­selelerine belki de dünya çapında bir çözüm getirebilecektir. Sıvı petrol veya tabiî gaz şeklindeki hidrokarbürlerin birçoğu, canlı mikroorganizmaların gelişmesi için destek görevi yapabilir, özellikle «candida» gru­bundan bazı biramayalan gazyağında bulu­nan parafinle beslenme niteliği taşır. B.P.’nin araştırma laboratuvalarmda keşfedilen usul­le, denetli sıcaklık altında, üretim ortamı­na konan biramayalan çok çabuk çoğalır. Gazyağı, canlı hücrenin temel elementlerin­den biri olan karbonu sağlar; öteki element ise havadaki oksijendir. Mikroorganizma’ların yaşaması için gerekli tamamlayıcı elementleri sağlamak için de madenî tuzlar katılır. Emülsiyon halindeki sıvı devamlı olarak alınır, santrfüjleme yoluyle protein kısmı ayrılır, parafini alınan gazyağı rafi­neriye geri gönderilir: parafin çok kolay donan bir madde olduğundan, soğuğa da­yanma bakımından daha iyi kalitede bir ürün elde edilmiş olur. Koyulandırılmış pro­teinli madde daha sonra bir dizi arınma iş­leminden geçirilir: yıkama, santrfüjleme, hidrokarbür kalıntılarının ayıklanması ve kurutma. En sonunda, hayvan yemlerine katılabilecek cinsten, protein ve vitamince zengin bir toz elde edilir. Bu tozun özellikleri ve maliyeti balık tozununkine yakın­dır.
— Ted. Protein tedavisinin iki önemli şekli vardır:
1. özgül protein tedavisi, antikor meydana getirmek için kullanılır; çünkü her protein maddesi antijendir ve bunun or ganizmaya sokulması bir antikorun oluşu­muna yol açar. Belirli bir patolojik durum meydana getiren protein maddesinin önle­yici olarak şırınga edilmesi, aşıların ve anatoksinlerin kullanılmasına başlangıç ol­muştur;
2. özgül olmayan protein tedavisi, bazı alerji belirtilerini ve bazı diskrazi hal­lerini tedavi etmede kullanılır. Otohemoterapi, otoseroterapi protein teda­visinin özel şekilleridir. Süt şırınga edilme­si de protein tedavisinin bir başka şeklidir. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTEİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTAKTİNYUM

Tarih 11 Haziran 2009

PROTAKTİNYUM i. (fr. protactinium).Kim. Atom numarası 91 olan radyoaktif element (sembolü: Pa).
— ANSiKL. Protaktinyum, 1918′de, peş pe­şe, İngiltere’de Soddy ve Cranston, Alman­ya’da Hahn ve Lise Meitner tarafından keş­fedildi ve 1927′de amerikalı Grosse tarafın­dan elde edildi. En önemli hammaddesi, radyum’un elde edilmesi sırasında ortaya çıkan çözünmez tortulardır. 231 İzotopu, 34 000 yıllık yarılanma süresiyle, bir alfa ta­neciği ve aktinyum vererek kendi kendine parçalanır. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTAKTİNYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROST (Henri)

Tarih 11 Haziran 2009

PROST (Henri), fransız şehircilik uzmanı ve mimarı (Paris 1874-1959). 1910′da Anvers şehrinin yeniden düzenlenmesini öngören bir plan yaptı. Milletlerarası bir yarışmada bi­rincilik alan bu plan, modern şehircilik ta­rihinin en önemli eseri sayılır. Prost, 1913-1923 arasında Fas’a gitti ve orada Meknes, Casablanca, Rabat, Fas, Marakeş şehirleri­ni kurdu. 1928′den sonra Paris’e yerleşti ve bu şehir için yeni biı plan hazırladı. Metz ve Cezayir şehirlerinin nâzım planı üstünde ça­lıştı. Prost, 1935′te karısı ile birlikte İstan­bul’a geldi. Kaldığı 16 yıllık süre içinde İstanbul’un trafik ve ulaşımı, yiyecek mad­deleri temini, kapalıçarşı ve pazarları, za­naatçılığı, sanayi ve ticareti, mülkiyetin da­ğılımı, çeşitli mahallelerinin gelişimi, arkeolojik zenginlikleri üstüne uzun araştırma­lar düzenledi. Bu hazırlık çalışmaları iki yıl (1936-1937) sürdü ve bir programın genel hatlarının ortaya çıkmasına yol açtı (İstan­bul’un nâzım planı, referans planı, arkeolo­jik parklar, bölge planları, Ayasofya’nın ge­nel planı). Prost, 1951′de ayrılırken, İstan­bul’un ana projesinden başka, birçok de­sen, 8 cilt tutan 500 kadar rapor ve not bi­rikti. 1957′de Şehircilik komisyonuna baş­kanlık etmek üzere tekrar istanbul’a çağrıldı. Avrıca Bursa camilerinin rölövesini yaptı, (ML)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROST (Henri) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROPİLEN

Tarih 11 Haziran 2009

PROPİLEN i. (fr. propylene). Kim. Etilen’in yüksek homologu olan çift bağlı hid­rokarbon. Eşanl. PROPEN.
— ANSİKL. Probilen CH3—CH —CH2, propilik veya izopropilik alkolün su kaybet­mesiyle meydana gelir. —48° C’ta kaynayan, suda az, alkolde daha çok çözünen renk­siz bir gazdır. Sülfürik asit etkisiyle sulan­dırılınca izopropilik alkol haline dönüşür. Alüminyum klorür eşliğinde benzene katılarak kümen verir. Petrol ürünlerinin crac­king veya reforming’iyle veya propan’nın hidrojen kaybetmesiyle elde edilen propilen petrokimyanın en önemli hammaddelerim biridir; asetonun sanayideki en önemli ham­maddesi zopropanol ile gliserinin hammad­desi propilen oksit, propilenden elde edi­lir. Katalitik polimerleşmeyle elde edilen polipropilen, deterjan sanayiini ve son za­manlarda, plastik sanayiini besler. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROPİLEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROPERDİN

Tarih 11 Haziran 2009

PROPERDİN i. (fr. properdine). Normal kan plazmasında bulunan protein. (Properdin çok kuvvetli bir bakteri öldürücü­dür ve tabiî bağışıklıkta önemli bir rol oy­nar. Kandaki normal oranı litrede 20 mgr’dır.) [L]

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROPERDİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROPENİL

Tarih 11 Haziran 2009

PROPENİL i. (fr. propenyle).Kim. AliFin izomeri olan CH3 — CH = CH — formü­lündeki tek değerli doymamış kök. || Propenil türevleri. Bk. ANSİKL.

— ANSiKL. Aromatik seride, fenollerin, polifenollerin, fenollü sterlerin propenil tü­revleri önemli bir yer tutar. Bazılarına (anetol) tabiatta rastlanır. İzoögenol, izosafrol v.b. diğerleri, kendilerine tekabül eden alil bileşiklerinin izomerleşmesinden (alil— propenil yer değiştirmesi) elde edilir. Pro-penilli fenollerin yükseltgenmesiyle aldehitfenoller, sonra asitfenoller meydana gelir. Aldehitfenoller parfümcülükte çok kullanı­lır. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROPENİL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROPAGANDA

Tarih 11 Haziran 2009

PROPAGANDA i. (lat. k.). Bir öğreti, dü­şünce, inanç v.b.ni başkalarına tanıtmak, benimsetmek amacını güden ve söz, yazı v.b. araçlarla gerçekleştirilen eylem: Kahvelerde okunan bu kaside, halk arasında fesi tutanları çoğaltmakta iyi bir propaganda olmuştu (Cahit öztelli). Papanın vekili müte­madiyen herif aleyhinde propaganda yapar, Selim Paşayı taciz ederdi (H. E. Adıvar). Seçim propagandaları.

— Huk. Bk. ANSİKL. || Seçim propagan­dası, seçimlere katılan kişilerin veya siyasî partilerin görüş veya programlarını kabul ettirebilmek ve vatandaş oylarını alabilmek için yürüttükleri çalışmalar. Bk. ANSİKL.

— ANSİKL. Huk. Siyasî propaganda, siya­sî rekabetin doğuşundan beri fiilen vardır: Demosthenes’in Philippos’a, sonra da Cicero ve Catilina’ya karşı giriştiği kampanya, bir çeşit propaganda kampanyasıydı. Ama modern siyasî propaganda, fransız devrimi sırasında ortaya çıktı. Halk yığınlarının or­taya çıkması ve düşünceyi yaymak için bulu­nan yeni teknikler, siyasî propagandanın et­kisini geniş ölçüde yaymıştır. Eski yaşayış tarzlarının değişmesi, şehirlere yerleşme, ha­berleşmenin ilerlemesi, fertlerin birbirine bağlı kitleler halinde toplanmasını daha da kolaylaştırmış, gazete, afiş, el ilânları, mik­rofon, radyo, fotoğraf, sinema, televizyon, yığınları etkileme imkânlarını sağlamıştır. Lenin, rus ordusundaki milyonlarca köylü askerin iki temel isteğini bir formülde top­layarak modern siyasî propagandanın ön­cülüğünü yapmıştır: «Toprak ve barış». S.S.C.B.’de ve sovyet rejimine uyan ülke­lerde, halkı Komünist partisine bağlayan propaganda, devletin ve vatandaşların tüm faaliyetlerini etkiler.

Bu propagandanın baş­vurduğu başlıca usuller, dış görünüşlerden, sınıf mücadelesi düzeyinde bulunan gerçe­ğe çıkmağa kalkışarak her olayı açıklayan «siyasî açıklama» ve ihtilâl taktiğinin bir safhasını dile getiren «slogan»dır. Hitler ile Goebbeîs de siyasî propagandadan geniş öl­çüde yararlanmışlardı. Nazi propagandası bir yandan kan saflığını ve cinayet ile yakıp yıkmaya karşı duyulan ilkel ilgiyi yücelte­rek köklerini bilinçaltının en karanlık böl­gelerine daldırmış, öte yandan da kalabalık­ları o anki imkânlar içinde etkilemek amacıyle birbiri ardından çeşitli, hattâ çelişik temaları öne sürmüştür. Çok yönlü ve çok partili demokrasilerde ise propaganda, ik­tidarın olduğu kadar, siyasî partilerin ve çe­şitli gerçek veya tüzel kişilerin de başvur­dukları bir araçtır.

Türk Anayasası, bir yandan, düşünce ve ifade hürriyetiyle düşün­ce ve kanaatlerin çeşitli yollarla yayılabile­ceğini kabul etmiş; bir yandan da, propapandanın asıl önem kazandığı ve uygulandı­ğı alan olan seçimlerde, siyasî partilerin ve adayların propaganda faaliyetini bazı temel ilkeleriyle sınırlayarak, düzenlenmesini ka­nuna bırakmıştır. Anayasanın, düşünce ve kanaatlerin yayılması, toplantı ve gösterile­rin önceden izin alınmadan yapılabilmesi konularındaki hükümleri, vatandaşların propaganda yapabileceklerini gösterir. Kişile­rin veya siyasî olmayan toplulukların da özel bir sınırlama olmadıkça, siyasî nitelikte propaganda faaliyetinde bile bulunmaları mümkündür. Anayasa, toplantı ve gösteri hürriyetini siyasî iktidarın muhtemel baskı­larından kurtarmak için bir izne bağlı tut­mamıştır. Siyasî iktidar ise, asıl tepkiyi si­yasî nitelikte propagandaya karşı gösterir.

• Seçim propagandası. Türkiye’de, dünya­nın birçok ülkesinde olduğu gibi, propagan­da teriminin önemli anlamı seçim konusun­dadır. Nitekim toplantı ve gösteri hür­riyetini düzenleyen kanun, seçim zamanla­rında yapılacak propaganda toplantılarını saklı (mahfuz) tutmuş, meseleyi seçim mev­zuatına bırakmıştır. Seçimlerin Temel Hü­kümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında ka­nun, seçim propagandasını da ayrıntılarıyle düzenlemiştir. Türkiye’de, propaganda faaliyetini sınırlayan genel ve özel hüküm­ler vardır.

Bu genel hükümler, Anayasanın, bütün hak ve hürriyetlerin kullanılmasına ilişkin 11. maddesiyle, siyasî partilerin faaliyetlerini sınırlayan 57. maddesinde yer alır. Hiç bir hak ve hürriyet, insan hak ve hürriyetlerini, Türk devletinin bütünlüğü­nü, cumhuriyeti ortadan kaldırmak, dil, din, ırk, sınıf ve mezhep ayırımları yaratmak amacıyle kullanılamaz ve böyle bir propagan­da da yapılamaz. Siyasî partiler için de ay­nı yasak söz konusudur; ayrıca laikliğe ay­kırı siyasî parti propagandası da bir kapat­ma sebebidir. Anayasada yer alan özel bir sınırlama da ormanlar konusundadır. Ormanların tahribine yol açacak hiç bir siyasî propaganda yapılamaz (Anayasa md. 131).

Seçim propagandasına ilişkin öteki dü­zenleme ve yasaklar seçimlerle ilgili kanun­da yer almıştır. Bu kanuna göre, seçim propagandası, açık ve kapalı yerlerde, rad­yolarda yapılabilir. Ayrıca, hoparlörle, du­var ve el ilânlarıyle, basılı şeylerin dağıtı-mıyle propaganda yapılması da mümkündür. Propaganda, oy verme gününden 21 gün önce sabah başlar ve oy verme gününden önceki gün saat 18′de sona erer. Açık yerler­de, güneş battıktan doğuncaya kadar top­lu olarak sözlü propaganda yapılamaz.

Ge­nel yollar üzerinde, mabetlerde, kamu hiz­meti görülen bina ve tesislerde, seçim kurul­larınca gösterilecek meydanların dışında da propaganda yasaktır. Kapalı yerlerde, yet­kililere haber vermek şartıyle propagan­da toplantısı yapılabilir. Ancak yine belli binalarda ve askerî yerlerde böyle toplantı yapılamaz. Seçimlere katılan siyasî partiler, oy verme gününden 15 gün önce başlamak ve 4 gün önce saat 2i’de sona ermek üzere, radyolarla propaganda yapabilir. Kanun, televizyonda propaganda henüz öngörülme­diği gibi, öteki propaganda araçlarından farklı olarak bağımsız adaylara radyoda propaganda imkânı tanınmamıştır. Radyo konuşmalarının birincisi 20 dakikayı, bundan sonrakiler ise günde 10 dakikayı aşamaz. Radyo propagandalarının yayın zamanlarını Yüksek Seçim kurulu tespit eder.

Tespit iş­lemi ad çekmeyle olur. Kanun öteki propaganda araçları hakkında da çeşitli sınır­layıcı hükümler koymuştur. Propaganda ya­sağının bir hükmü de, seçimin başlangıç tari­hinden seçim sonuçları ilân edilinceye kadar bazı törenlerin yapılmamasıdır; başbakan, bakanlar, milletvekilleri ve Cumhuriyet se­natosu üyelerinin makam arabasıyle veya resmî hizmete ayrılmış araçlarla gezi yap­maları, protokol gereği karşılama ve uğur­lamalar, törenler yapılması ve resmî ziya­fet verilmesi yasaklanmıştır. (ML)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROPAGANDA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROME

Tarih 11 Haziran 2009

PROME, Birmanya’da şehir, İravadi’nin sol kıyısında; 40.000 nüf. Birmanya’nın başlıca el sanatları merkezi (ipekçilik, lake, kuyumculuk), ilgi çekici pagodalar. Eskiçağdaki Srikşetra şehri olan Prome, Pyu krallığının başkentiydi. Arkeoloji bakımın­dan önemli olan bu yerde, birçok yapı ka­lıntısı ve yaklaşık olarak VII. yy.dan kal­ma Buddha dini metinleri bulundu. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROKSENOS

Tarih 11 Haziran 2009

PROKSENOS i. (önek pro, için ve ksenos, yabancı’dan yun. proksenos). Esk. Yun. Bir sitenin resmî konuğu. || Sitesine başka bir siteden gelme yabancıları koruyan ve on­lara yardım eden yurttaş. || Siteye gelen önemli konukları, site adına ağırlamakla görevli yurttaş. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROKSENOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRİNÇ

Tarih 11 Haziran 2009

PİRİNÇ i. (fars. piring’den). Bakır ve çinko alaşımı; sınaî bir alaşımda çinko oranı en fazla yüzde 46′dır.
Pirinç kaplama, bir parçanın yüzeyine, elektroliz yoluyle ince bir pirinç tabakası çökeltmeğe dayanan işlem.
• Bu işlemin sonucu.

— ANSiKL. Pirinç, en çok kullanılan bakır alaşımıdır. Tarihi M.ö. Vl.yy.’a kadar uzanır. Hattâ, daha çinkonun bile bilinme­diği devirlerde bu alaşım, «sementasyon» denen usulle hazırlanıyordu: bakır kırıntı­ları, çinko oksit (çinko karbonat cevheri, kalamin) ve kömürle birlikte potada ısıtı­lıyor, oksidin indirgenmesiyle meydana ge­len çinko bakır içine dağılıyor ve genellikle yüzde 20 çinkolu ergimiş alaşım elde edili­yordu. Pirinçlerin başlıca üstünlükleri şun­lardır: çok çeşitli şekillerde işlenmesini sağ­layan levha ve tel haline gelme özelliği; mekanik direnç; atmosferin aşındırıcı etki­sine karşı dayanıklılık; ergime ve döküm kolaylığı ve özellikle, ucuz bir maden olan çinkonun katılması sebebiyle maliyet fiyatının düşük olması. Ayrıca bazı pirinç­lerin parlaklığı ve rengi, bunların mücev­hercilikte de kullanılmasını sağlar: çinko­nun katılmasıyle pirincin rengi kırmızıdan pembeye, çinko oranı yüzde 30 ile 40′a çı­kınca da sarıya döner.
Pirinç dökümcülüğünün en büyük özelliği, çinkonun çok kolay oksitlenerek beyaz çin­ko oksit dumanları yay maşıdır; bu yüzden, banyo yüzeyini titizlikle korumak gerekir. Bileşimine göre pirinçler soğukta veya sı­cakta işlenir: çinko yüzdesi 10′dan düşük (a fazı) ve 38′den fazla olan pirinçler ge­nellikle sıcakta işlenir; yüzde 10 ile 38 ara­sında çinko katılmış pirinçler ise soğukta şekil değiştirir (p* fazı).
• Âdi pirinçler. Bileşiminde yüzde 20′ye kadar çinko bulunan âdi pirinçler, mücev­hercilik ve kuyumculukta, küçük dekoratif parçaların yapımında kullanılır (Paris bron­zu, altın taklidi, tombak, krizokal). Çinko yüzdesi 28 ile 36 arasında olanlar dövülgen alaşımlardır; bunlardan en önemlisi, fişek kovanlarının veya lamba duylarının yapı­mında kullanılan çekme pirinci’dir (67-33). Çinko oranı yüzde 40 veya daha fazla olan­lar talaş kaldırma pirinçleri3dir (60-40). O-tomatik takım tezgâhlarında kolayca işleye­bilmek için bunlara genellikle yüzde 1 kur­şun katılır.
• özel pirinçler. Mekanik direnci ve aşın­maya karşı, özellikle deniz aşındırmasına karşı dayanıklılığı arttırmak için pirinçle­re, yüzde 1 ile 5 oranında kalay, alümin­yum, demir, nikel, manganez gibi element­ler katılır. Bu alaşımlar, «yüksek mukave­metli pirinçler»i meydana getirir ve bazen yanlışlıkla «yüksek mukavemetli bronzlar» diye de adlandırılır. Bu pirinçlerde, kırılma yükü 50 kg/mm2′ye, uzama ise yüzde 30′a ulaşır; halbuki âdı pirinçlerde aynı nitelik­ler 40 kg/mm2 ile yüzde 30′dur. Bunlar, özellikle işlenmiş parçalar şeklinde (kondan­satör ve ısı değiştirici boruları) veya yüksek bir mekanik dirençle birlikte büyük bir sız-dırmazlık isteyen döküm parçaları şeklinde (vanalar, musluklar, basınçlı gaz ve sıvılar için karterler) kullanılır. Sınaî pirinçler üzerinde yapılabilen tek ısıl işlem tavlamadır.
♦ Sıf. Pirinç’ten yapılmış: Pirinç mangal. Pirinç kapı tokmağı. (İM)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİNÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRİNÇ

Tarih 11 Haziran 2009

PİRİNÇ i. (fars. birine’den). Eski Dünya’-nın sıcak bölgelerinde yetişen taneli bitki (ilmî adı Oryza sativa. Buğdaygillerden): Babasından kalan topraklara pirinç ekmeğe başlamıştı (R.N. Güntekin). || Aynı bitkinin tanesi: Kızım hastaydı, Yusuf Ağamız pi­rinçle yağ aldı, hatır sormaya geldi (Sa­bahattin Ali). Bir asker pirinç ayıklamakla meşguldü (Ş. S. Aydemir).

— ÇEŞ. DEY. Pirinci su kaldırmamak, şaka­dan anlamamak; alıngan, çabuk darılır ol­mak.
Ayıkla pirincin taşını. Bk. AYIKLA­MAK.
Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak. Bk. DİMYAT.

— Astron. Pirinç taneleri, Güneş’in ışık küresinin Yer’den görünen yüzeyindeki ta­necikler.
— Bitki hastalıkları. Pirinç yanığı, piricularia oryzae mantarının çeltikte yaptığı has­talık.
— Eczc. Pirinç suyu, pirincin kaynatılmasıyle elde edilen su. (İshal kesici olarak ta­nınır.)
Pirinç unu, pirincin öğütülmesiyle elde edilen bir tür un. (Süt çocuklarını süt­ten kesme zamanında besin olarak kulla­nılır.)
— El işleri. Pirinç örgü, elde ve iki şişle; birinci sırada, bir ters, bir yüz olarak, ikinci sırada, tersin üstüne yüz, yüzün üstü­ne ters ilmek atarak düzenlenen yün ör­güsü.
— Kozmetoloji. Pirinç pudrası. Bk. PUDRA.
— Mutf. Bk. ANSiKL.
Pirinç lokması, süt­le haşlanmış pirinçten yapılan bir çeşit tatlı. (Sütün içinde haşlanarak hamur haline ge­tirilen pirinç, lokmalar halinde yuvarlan­dıktan sonra önce yumurtaya, sonra ga­leta ununa bulanır, yağda kızartılır ve so­ğuk şuruba atılır.)
Pirinç çorbası, pirin­ci, et suyu, tavuk suyu veya sade suda domates ve maydanozla haşlayarak yapılan çorba. (Terbiyelisi de olur. Genellikle kırık pirinçten yapılır, perhiz yemeği olarak ge­çerli bir çorbadır.)
— Şapkacılık. Pirinç sapı, şapka konfeksi­yonunda kullanılır.
— Tasav. Pirinç meydanı, mevlevîlerin mut­fakta hep birlikte pirinç ayıklamalarına ve­rilen ad. (Lokma hazırlanırken matbah canları pirinç ayıklamağa yetişemezse dergâh­ta bulunanların hepsi toplanarak pirinç meydanı yaparlardı.)
— Zootekn. Hayvanların beslenmesinde pi­rincin değeri arpanınkine yakındır; çeltik fabrikalarında, elde edilen pirinç kepeğinin ve kaba pirinç ununun besin değeri ise çok değişiktir.
— ANSiKL. Bot. ve Coğ. Beş altı türü bulunan pirinç’m her başakçığında bir çi­çek ve her çiçekte altı erkek organ bu­lunur. İyice gelişen iki iç kavuzcuk ke­narlarından birbirine bitişerek ileride mey­veyi tamamen sarar. Bu durumdaki pi­rince «çeltik» denir. Pirinç ekimi için en elverişli yer nemli topraktır. Samanı da­yanıklı olmadığı için pirinç sapı ancak ta­zeyken hayvan yemi olarak kullanılır ve­ya gübre olur. Pirinç doğu asya halkla­rının temel yiyeceğidir. Pirinç tarımı iki yüzyıldan beri Afrika ve Kuzey Amerika’­da da yaygınlaştı. İspanya, İtalya, Mısır ve Türkiye’de de pirinç yetiştirilir. Pirinç çe­şitleri pek çoktur ve hemen hepsi Oryza sativa türündendir. Tarım pirinçleri başlıca dört tipe ayrılır: Oryza sativa var. dura; O. sativa var. montana; O. sativa var. glutinosa; O. sativa var. fluitans. Afrika’da ay­rı bir pirinç türü daha yetiştirilir (O. glaberrime).
Ova pirinçleri sulanmak ve kötü otlardan ayıklanmak ister. Tohum, yani çeltik tanesi yirmi dört saat suda bırakıldıktan sonra, iyi bir toprak kesimine serpme usulüyle eki­lir; üç dört gün içinde çimlenir; bitkinin boyu 15-20 sm’yi bulunca oradan sökülerek tarlaya dikilir. Filizler dikildikten sonra tarlaya yavaş yavaş su verilir. Pirinç çiçek açıncaya kadar su verilmeğe devam edilir. Çiçekten sonra başakların olgunlaşması için sulama azaltılır. Bölgelere göre, ekimden dört beş ay sonra hasat yapılır; eğer ülke­nin iklimi elverişliyse, aynı yere yeni ekim yapılarak yılda iki ürün alınabilir.
• Dünya üretimi. Dünyadaki pirinç üreti­mi yılda çeltik olarak 250 milyon tonu aşar. Bunun yüzde 90′dan fazlası Asya’nın musonlar bölgesinde üretilir; buralarda hal­kın temel yiyeceği pirinçtir; arazi her yıl yeniden hazırlanır, düzeltilir, su yolları onarılır, yeni arklar yapılır ve pirinç fideleri çoğu zaman su içinde dikilir. Sıcak bölge­lerde, Asya’nın güneydoğu ülkelerindeki alüvyonlu alçak ovalarda yılda bazen iki üç defa hasat yapılır.
Yoğun bir çalışma sayesinde, bu ovaların kenarındaki yamaçlarda teraslar yapıp su­lamak suretiyle de pirinç yetiştirilir. Nü­fusu az olan ve düzenli bir şekilde bol yağ­mur alan bölgelerde ormandan açılan yer­lerde «ray» veya «ladang» sistemiyle dağ pi­rinci yetiştirilir. Çok su ve sıcaklık isteyen pirinç, bilinen pek çok çeşidine rağmen, ancak sıcak bölgelerde yetişir. Ilıman ik­lim kuşağında, meselâ Akdeniz bölgesinde ve Japonya’da pirinç, yazları yeteri kadar uzun ve sıcak olan yerlerde bir yaz ürünü olarak kesilir, öte yandan pirinç çok bakım istediğinden uzun süre yalnız el emeğinin bol olduğu ülkelerde üretilebilirdi. Şimdi mekanik âletlerin kullanıldığı ülkelerde el emeği eksikliği giderildi. İkinci Dünya sa­vaşından sonra pirinç üretimi, bütün dün­yada, özellikle Asya dışında büyük bir ge­lişme gösterdi. Afrika ve Amerika’nın tro­pikal bölgelerinde yiyecek maddesi üreti­minin azlığı, A.B.D., Avustralya ve Gü­ney Amerika’nın bazı kesimlerinde (Brezil­ya, Arjantin, Şili) tarımının iyice makine­leşmiş olması dolayısıyle pirinç üretimi hız­landı. Türkiye’de de bu devrede pirinç üretiminde büyük hamleler görüldü. Ekim tarzının çok değişik olması sebebiy­le ortalama verim rakamları, bölgelere göre çok büyük değişiklik gösterir. Güney­doğu Asya’daki ince tarım yapılan ülkeler­de, fide dikim usulüne ve çift ürün alın­masına rağmen verim çok düşüktür (Hin­distan’da hektar başına 10-12 kental, Çin’de 30 kental). Japonya ve Mısır’da gübre kul­lanılması ve pirinç tohumunun ıslahı ile orta­lama verim 48-50 kentale ulaşır. Yalnız İs­panya ve İtalya’da verim 50 kentalin üstü­ne çıkar. Kaba tarım yapılan, yani fide di­kimine gitmeden makineyle ekim yapılan ülkelerde, Avustralya hariç, verim daha da düşüktür. Bütün bu farklara rağmen 100 milyon ton üretimle Çin ve 45 milyon tonla Hindistan başta gelir; bunları hayli geri­den Japonya ve Pakistan takip eder. Fakat bu ülkelerde pirinç halkın temel yiyeceği ol­duğundan ve nüfus çok kalabalık bulundu­ğundan tüketim çok fazla, ihraç edilen pi­rinç çok azdır. Ayrıca iklimdeki düzensiz­likler de her yıl alınan ürün miktarının önemli derecede farklı olmasına sebep olur. Bu sebeplerle pirinç ticareti dünya pirinç üretiminin çok az bir kısmını kapsar (yak­laşık olarak yüzde 5). Pirinç ticareti İkinci Dünya savaşı öncesinden başlayarak büyük bir değişikliğe uğradı.
Birmanya ve Tayland, Uzakdoğu’da tüketim fazlası en çok olan pirinç satıcı ülkelerdir; fakat bunlar pirinci batı ülkelerine satacağı­na şimdi asya ülkelerine satmaktadırlar (yaklaşık olarak 1 milyon ton). Çünkü ba­tı ülkeleri şimdi amerikan ve akdeniz böl­gesi pirinçlerini ithal etmektedirler. Nüfus artışından dolayı en çok pirinç satın alan ülkeler ise Hindistan, indonezya, Seylan, Japonya, Malezya ve Pakistan’dır. Dünyada birinci üretici ve tüketici olan Çin öteden beri pirinç ithal ederken, şimdi yılma göre bazen 1 milyon tona yakın pirinç ihraç et­mektedir. Her zaman pirinç ihracatı yapan diğer bellibaşlı ülkeler A.B.D., Formoza ve italya’dır. Mısır, Vietnam, Kamboç, Pa­kistan ve Madagaskar gibi bir kısım ülke­ler de zaman zaman pirinç ihraç etmekte­dir.
• Türkiye’ye Uzakdoğu’dan getirilen pirinç, Adana, Adıyaman, Ankara, Artvin, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Çorum, Diyarbakır, Edirne, Elazığ, Eskişehir, Gaziantep, Hatay, içel, Kars, Kastamonu, Kırklareli, Malat­ya, Maraş, Mardin, Rize, Sakarya, Sam­sun, Siirt, Sinop, Tekirdağ, Urfa illerinde üretilir. Çeltik tarımının gerektirdiği bol sulama, sıtmaya yol açtığından üretim işi kanunla düzenlenir. Osmanlı imparatorlu­ğunda bu düzenleme 1908′e kadar nizamna­melerle yapıldı, ilk kanun 1910′da yayınlan­dı. Cumhuriyet döneminde 1936 tarihli 3039 sayılı kanunla çeltikçilik çalışmaları yeni­den düzenlendi. Kanunda, çeltik ekimine izin verilmesi yetkisi illerde ve ilçelerde ku­rulacak çeltik kurullarına bırakıldı.
Türkiye’de üretilen pirinç çeşitleri çeltik özelliklerine göre şu adları alır: 1. kılçıksız; 2. sarı çeltik; 3. ak çeltik; 4. amberotu; 5. mısbak (ak çeltik); 6. kara kılçık; 7. kırmızı çeltik; 8. kasım beyazı; 9. japon pirinci; 10. viyolona siyahı; 11. pangina pirinci; 12. onsen pirinci.
Türkiye’de tüketim ihtiyacından daha fazla pirinç üretme gücü vardır. Ancak sınırla­mada uygulanan siyaset yüzünden her za­man dışarıdan satın alınır. Çeltik kanunu­nun yürürlüğe girdiği yıl (1936) çeltik eki­len arazi 40 000 hektar, elde edilen ürün de 74 000 tondu. 1940′ta ekim alanı 20 000 hek­tara, ürün ise 63 000 tona indi. 1945′te 18 000 hektardan 32 000 t pirinç alındı. Ziraat alanında ortaya çıkan gelişmelerin yardı­mıyle birim alanda verim yükseltilerek 1955′te 29 000 hektardan 61 000 t pirinç elde edildi. 1966′da ekilen alan 65 000 hektar, üretim de 150 000 t oldu. 1970′te 60 000 hektar araziden 160 000 t pirinç alındı.
— Mutf. Pirinç, nişasta bakımından çok zengin, kolay sindirilen bir besindir; kabız­lık yaptığına inanılırsa da doğru değildir. Uzakdoğu halklarının çoğunun temel besi­nidir. Ülkemizde, pirinçten yapılan yemek­lerin en yaygını pilav ve lapadır; dolmala­ra, bazı etli yemeklere, özellikle kıymaya katılır (sulu köfte); pirinç bazı tatlıların hazırlanmasında da kullanılır (sütlaç, zer­de). Pirincin çeşitleri vardır ve her çeşidi ayrı bir yemek için kullanılır (pilavlık, lapalık pirinç v.b.); fakat her halde pişirme­den önce pirinci iyice yıkamak gerekir, ta ki süzülen su bulanık olmasın; böylece, pi­şirilen pirinç tane tane olur.
Pirinci pişirmenin başlıca üç usulü vardır: birincisinde, bol kaynar suda pişirildikten sonra pirinç soğuk sudan geçirilir; bu usul­le pişen taneler hafif sert olur ve tek tek dişe gelir; doğu usulü pilavda pirinç hafif­çe yağda kavrulur, sonra su veya et suyu katılıp pişirilir; üçüncüsü ise, sütle pişirme usulüdür, soğuk sudan geçirilmesi olumlu sonuç vermez; bu bakımdan, pirinç iki dakika süreyle kaynar suda tutulur, süzülür, sonra sütle pişirilir.
Batı usulü pirinç pişirmede, pirinç taneleri­nin zarını yumuşatmak için önce kısa süre yarı kaynatılır yahut susuz tencerede hafif­çe pembeleştirilir, bu işlem pilava ayrı bir koku verir. (ML)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİNÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRİDOKSİN

Tarih 11 Haziran 2009

PİRİDOKSİN i. (fr. pyridoxine). Biyokim. ve Eczc. Dihidroksimetil 4-5 hidroksi 3 metil-2 piridinyum klorhidrat’ın, yani B6 vitamininin kısa adı.

—ANSiKL. Piridoksin, şekerlerin, yağların ve proteinlerin metabolizmasında önemli rol oynadığı için, birçok sinir, kas rahat­sızlığında, bazı zehirlenmelerde, gebelik kus­malarında v.b. kullanılır.

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİDOKSİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROKOPİOS

Tarih 10 Haziran 2009

PROKOPİOS, bızanslı tarihçi (Caesarea. Filistin V. yy. sonu-İstanbul 562′ye doğr.). Belisarios’un sekreteriydi. Sonra sarayın önemli kişileri arasına girdi. Justinianus’un baş tarihçisi oldu. İmparatorluğun savaşla­rını anlatan Hîstorikon (Tarihle İlgili) [545-554] adlı eseri gerçeğe uygunluğu, ta­rafsızlığı yönünden ilgi çekicidir. Peri Ktismaton (Yapılar üstüne) [560] ise, tersine yer yer aşırı övgülere kaçmakla beraber bilgi yönünden zengin bir kitaptır. Ger­çeğe uygunluğu şüpheli olan Anekdota (Anekdotlar) veya Mystike Historia (Gizli Ta­rih) ise ilgi çekici bir yergidir. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROKOPİOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROKOFYEV (Sergey Sergeyeviç)

Tarih 10 Haziran 2009

PROKOFYEV (Sergey Sergeyeviç), rus bes­tecisi (Sontsovka, Yekaterinoslav bölgesi 1891 – Moskova 1953). Dâhi çocuklardandı; daha beş yaşındayken bir dans besteledi. İlk müzik öğrenimini çok iyi piyano ça­lan annesinden gördü. R. Gliere’in öğrencisi oldu, daha sonra Petersburg konservatuvarına devam etti ve Rimskiy-Korsakov ile Lyadov’dan beste, Yesipova’dan pi­yano, Nikolay Çerepnin’den orkestra yö­netimi dersleri gördü. Prokofyev üstünde bu sonuncunun etkisi büyük oldu. 1917 Rus devriminden sonra yabancı ülkelere sığın­dı, Fransa’dan Almanya’ya, oradan da Amerika’ya geçti. 1933′te tekrar S.S.C.B.’ye döndü ve eserinin büyük kısmını orada yazdı. Eserinin özelliği, seçtiği temaların sadeliği, genellikle diyatonik olması, köşe­li ve belirli ritimler seçmesi, ton gelişme­lerinin paralelliğine dayanan ve kelimenin tam anlamıyle bir «eksenler kontrapuntosu» meydana getiren ses uyuşmazlıklarıdır. Bir okul yaratmamakla beraber, yeni-klasik bir besteci olan Prokofyev, senfonik mü­zik, oda müziği, opera ve bale müziği ala­nına çok şey getirdi.
Operaları: Kumarbaz (1916-1917), Üç Portakalın Aşkı (1919), Ateş Perisi (1922-1925), Semyan Kotko (1939), Manastırda Nişanlanma Töreni (1940-1941), Savaş ve Barış (1941-1942), Aslına Uygun Bir Adam (1947-1948).
Baleleri: Diaghilev’in zoru ile yazdığı Şut’tan (1915, 1921) başka, Çelik Adım (1925-1927), Müsrif Oğul (1929), Borusthenes (Dnieper) Irmağın­da (1930, 1932), Romeo ve Jülyet (1935, 1938), Kül Kedisi (1941, 1945), Taştan Çi­çek (1949, 1959). Bunların dışında yedi sen­fonisi, beş piyano konçertosu, iki keman konçertosu, iki viyolonsel konçertosu, en tanınmışı iskit Süiti (1941) olan senfonik süitleri, dokuz piyano sonatı ve piyano için çeşitli parçaları, iki keman ve piyano so­natı, tek keman için bir sonatı, viyolon­sel ve piyano için iki sonatı, yaylı çalgı­lar için iki dörtlüsü v.b. vardır. Prokof­yev kantat da yazdı: Aleksandr Nevski (1938, aynı adı taşıyan filimden), Barış Bekçisi (1940); sinema için, Aleksandr Nevski’nin dışında Teğmen Kije (1934), Korkunç İvan (1944-1946) v.b. filimlerin de müziğini yazdı. Ayrıca çocuklar için bes­telediği Pyotr ve Kurt (1936) ile Kış Kütü­ğü gibi süitleri önemlidir. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROKOFYEV (Sergey Sergeyeviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROCTER (Henry Richard)

Tarih 10 Haziran 2009

PROCTER (Henry Richard), ingiliz Sana­yicisi (Lcvvlight 1848-Newlyn, Cornwall 1927). Sepileme, özellikle kromla sepileme üstünde çok çalıştı. Kromlu sepi eriyikleri­nin bazlık kavramını açıklayarak bu eriyik­lerin bazlık derecesini belirlemeğe yarayan metotları kurdu. Sepiciliğe, etkin asitlik kavramını ve pH ölçümünü getirdi; sonra­dan bu iki kavrama dayanarak çok önemli pratik Sonuçlara varıldı, öte yandan zar­ların denge teorisini, jelatinin ve alt deri liflerindeki kolajen’in durumuna uygulaya­rak, sepileme sırasında derinin şişmesini açıklayan geçerli bir çözüm yolu buldu. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROCTER (Henry Richard) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROCHASKA (Georg)

Tarih 10 Haziran 2009

PROCHASKA (Georg), alman anatomi ve fizyoloji bilgini (Blizkovice, Moravya 1749 -Viyana 1820). önce Prag’da anatomi, son­ra Viyana’da fizyoloji ve göz hastalıkları profesörü oldu. Eserleri arasında, İnstitutiones Physiologicae Humanae (İnsan Fizyolojisinin İlkeleri) [1805-1806] en önemlisidir. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROCHASKA (Georg) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROCACCİNİ (Camillo)

Tarih 10 Haziran 2009

PROCACCİNİ (Camillo), italyan ressamı (Bologna 1551′e doğr. – Milano 1629). ERCOLE Büyük’ün (Bologna 1515 – Milano 1595) oğlu. Bologna ile Piacenza’da, Cenova ve özellikle Milano’da birçok eser verdi: şaheseri olan Son Yargı San Prospero de Reggio nell’Emilia kilisesindedir.
— Kardeşi CARLO ANTONİO (Bologna 1555′e doğr. – Milano 1605), manzaralar, çiçek ve portreler yaptı. — GİULiO CESARE (Bologna 1570′e doğr. – Milano 1625), önce­kilerin kardeşi, daha çok Correggio’dan ilham aldı. Milano’daki İsa’nın Üç Hava­risine Görünmesi, Aziz Carlo Borromeo’nun Mucizeleri ve Louvre müzesindeki Meryem, Çocuk İsa, Assisili Aziz Francesco adlı eserleri onun yaptığı söylenir.
— ERCOLE Küçük (Milano 1596 – ay.y. 1676), Carlo Antonio’nun oğlu. özellikle Çarmıha Geriliş (Brera) tablosu önemlidir. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROCACCİNİ (Camillo) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİSCİANUS

Tarih 10 Haziran 2009

PRİSCİANUS, latin gramercisi (CaeSarea, Mauritaria’da M.S. V.-VI. yy.). İstanbul’da latince öğretmenliği yaptı. Çok sayıda eser yazdı: en önemlisi 18 kitaplık İnstitutio de Arte Grammatica’dır (Gramerin İlkeleri). Bu eser, Antik çağdan kalan en önemli, en tam gramer kitabıdır ve çağımızın ilk latin­ce gramerlerine örnek olmuştur. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİSCİANUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİNGSHEİM (Nathanael)

Tarih 10 Haziran 2009

PRİNGSHEİM (Nathanael), alman bota­nikçisi (Wziesko, Silezya 1823-Berlin 1894). Suyosunları üstüne yaptığı pek çok araş­tırmadan başka, klorofil ve görevleri konu­sunda da önemli çalışmalarda bulundu. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİNGSHEİM (Nathanael) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİNGSHEİM (Alfred)

Tarih 10 Haziran 2009

PRİNGSHEİM (Alfred), alman matematik­çisi (Ohlau, Silezya 1850-Zürich 1941). Mü­nih üniversitesinde yirmi yıldan fazla profe­sörlük yaptı; özellikle karmaşık değişkenli bir fonksiyonun teorileri üstüne önemli ana­liz araştırmalarında bulundu. En önemli ça­lışmaları arasında Vivanti teoremi sayılabilir. (M)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİNGSHEİM (Alfred) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Principles of Psychology (Psikolojinin il­keleri)

Tarih 10 Haziran 2009

Principles of Psychology (Psikolojinin il­keleri), W. James’in 1891′de yayımlanan eseri. Yazar bu eserinde çağrışımcı ve mekanist ruhbilimi tenkit eder ve bu anlayışa karşı canlı ve sürekli bir bilinç akımını sa­vunur. Yazara göre, önemli olan, algımızın unsurlarını bazı soyut bağıntılara göre değil de, eylemin ihtiyaçlarında toparlayan veya ayıran deneydir. Bu bağıntılar da deneyden çıkmıştır ve her doğru gibi, her gerçek gibi, bunlar da deneye bağımlıdır (pragmacılık). (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Principles of Psychology (Psikolojinin il­keleri) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİJATEU (İvan)

Tarih 09 Haziran 2009

PRİJATEU (İvan), sloven edebiyatçısı (doğ. Sodrazica, Ribnica 1875). İslav edebi­yatı ve kültürü tarihçisi, Ljubljana’da islav edebiyatı dersleri verdi (1918′den sonra). Napolyon devri islav dünyası ve be yazar­lar (L.N. Tolstoy, A.S. Puşkin, F. Preşeren v.b.) üstüne birçok çalışma yayımladı. Bun­lar arasında, özellikle Reform ve Rönesans devri islav kültürüyle ilgili olanlar çok önemlidir. (M)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİJATEU (İvan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİESTLEY (Joseph)

Tarih 09 Haziran 2009

PRİESTLEY (Joseph), ingiliz kimyacısı, fi­lozofu ve ilâhiyatçısı (Fieldhead, Leeds yakınları 1733 – Northumberland 18G4). Bir çuha imalatçısının oğludur, institutes of Natural and Revealed Religion (Tabiî ve Va­hiyle Gelen Dinin İlkeleri) adlı eserini bir papaz okulunda yazmağa başladı. Needham Market’e (Suffolk) [1755], daha sonra Nantwich’e vaiz tayin edildi ve çocuklara fizik ve kimya öğretti. Kısa bir süre sonra, dil öğretimi için Warrington akademisine çağ­rıldı. Londra’da tanıştığı Franklin, 1766′da Royal socity’e girmesini sağlayan History of Electricity (Elektriğin Tarihi) adlı eserini yayımlaması için Priestley’i teşvik etti. Bir süre sonra Priestley Leeds’te yerleşti ve Lansdovvne markisinin kütüphane memuru oldu. önce calvin’ciydi; daha sonra Arminius’çuluğa yöneldi; ondan sonra Arius’çus luğa döndü ve sonunda üniteryen veya socianus’çu oldu. Ama yine de zulüm gören katoliklerin en etkili sözcüsüydü. 1789 Dev­rimini coşkunlukla karşıladı ve fransız yurt­taşlığına kabul edildi. Millî meclis üyesi ol­du. Hükümetin baskısına maruz kalınca 1794′te Amerika’ya göç etti ve Philadelphia’da büyük saygıyle karşılandı. Son gün­lerini, Jefferson’nın himayesi altında, herkesten uzak, küçük bir çiftlikte geçirdi. Priestley her şeyden önce büyük bir kimya­cıydı. Experiments and Observations on Dif-ferent Kinds Of Air (Havanın Çeşitli Türle­ri üstüne Gözlemler ve Deneyler) adlı eseri­ni 1772′de yayımladı. Gazları civa kabında toplayarak (1773), pek çoğunu, özellikle kü­kürt dioksit, amonyak, karbon dioksit, si­lisyum flüorür gibi suda çözünenlerini ayır­dı. Ayrıca kükürtlü hidrojeni, azot monoksidi ve 1783′te alkolün sıcak kil etkisiyle ay­rışmasından elde edilen etileni buldu. Kar­bon dioksidi («sabit hava») inceledi, bitkilerin solunumunu keşfetti ve farelerin solunumuyle kirlenen havanın, bir süre yeşil bitkilerle temas edince yeniden solunuma elverişli duruma geldiğini gördü. En önemli keşfi, 1774′te bir büyüteç yardımıyla kırmızı civa oksidi veya sülüğeni güneş ışınlarıyle ısıtarak oksijeni elde etmesidir. Henry Cavendish ile birlikte hidrojeni («yanıcı ha­va») yakarak suyun sentezini yaptı ve böyle­ce suyun bir bileşik olduğunu ispatladı. Ne yazık ki Lavoisier gibi, bütün bu gözlemler arasında bir ilişki kurmayı başaramadı.
Elektrostatik alanında, iletkenlerin yüzeysel olarak elektriklendiğini doğruladı (1767) ve bundan, elektrik yükleri arasındaki etki ka­nununun yerçekimi kanunuyle aynı olduğu sonucuna vardı. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİESTLEY (Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİENE

Tarih 09 Haziran 2009

PRİENE, bugün. Güllübahçe. Esk. coğ. Anadolu’da (Karia bölgesi) Samsun (Mykale) dağının güney yamacında şehir. Strabon’a göre öteki adı Kadme’dır. Teleoneia kalesinin bulunduğu dik bir kayalığın altında yer alır. Eski yazarlar Priene den, kara şehri olarak söz ederler. Bugün Eski Menderes tepesi adını taşıyan Akro-polis’in eteğinde akan Büyük Menderes (Maiandros) ırmağının kollarından bin, es­ki devirlerde Naulochos limanına kadar kü­çük kayıklar ve çatanalar için trafiğe elve­rişliydi. Priene adının Yunanöncesı devre kadar indiği ve Praisos Priansos gibi Girit adalarının, Priene ile ilişkili olduğu sanılı­yor. Antik belgelere göre, Priene şehrinin kurucuları lon’lar ile karışmış Thebar’lılerdi ve başlarında Peneleos’un oğlu Phılotas ile Neleus’un oğlu Aipytos vardı. Şehrin ku­ruluşunun M.Ö. 2000′e kadar gittiği sanılır. Arkaik devre ait şehrin, bugünkü yerden daha içerilerde, Miletos’un yakınlarında ku­rulmuş olduğu sanılıyor. M.Ö. 645 yıllarında Lydia krallığının baş­kenti Sardeis’in düşüşünden sonra Priene, Trer’lerin ve Kimmer’lerin lideri Lygdamis tarafından ele geçirildi. Ancak bu sefer, ge­çici bir yağma niteliğinde olduğundan kısa süre sonra şehir, istilâdan kurtuldu; sonra da Lydia kralı Ardys tarafından ele geçirildi. Priene’deki Lydia hâkimiyetinin ne kadar sürdüğü bilinmiyor.

Şehrin, Kroisos devrin­de de Lydia krallığının hâkimiyetinde oldu­ğu kesindir. Herodotos ve Pausanias’a gö­re, Keyhüsrev’in kumandanı Media’lı Mazares M.Ö. 545 veya 544 yıllarında şehri tah­rip etti ve halkını köle yaptı, lonia şehirlerinin M.Ö. 499′da Perslere isyan etme­siyle başlayan lonia ihtilâline ve M.ö. 494′te lonia ihtilâline son veren Lade savaşına Priene de 12 gemiyle katıldı. Bu savaştan sonra Miletos, Priene ve birçok ion şehri, tapınaklar ve kutsal yerlerle birlikte yakı­lıp yıkıldı. M. ö. 353′te Karia satrapı Mausolos’un ölümünden sonra Priene’nin yeniden inşa edildiği M.ö. 334′te de Büyük İskender’in şehre geldiği sanılıyor. M.ö. 283 veya 282 yılında Sisam (Samos) ile Pri­ene arasında bir sınır olayı sonucunda çı­kan anlaşmazlıkta Lysimakhos araya gire­rek iki tarafı uzlaştırdı ve Dryussa’yı Priene’lilere, Batinetis’i ise Samos’lulara ver­di. M.ö. 246′da Selefkilere ait olan şehir Laodikeia savaşı sonucunda Ptolemaios’ların eline geçtiyse de M.ö. 196′da tekrar selefki hâkimiyetine girdi. Kısa bir süre sonra, Priene ile Samos arasında yeni bir anlaşmazlık başgösterdi. Rodosluların hakemliğiyle Priene, Karion ile Dryussa’yı elinde tuttu. M.ö. 188′de Manlius Volso, Küçük Asya’daki ilişkileri düzenleyince, Pri­ene ve Samos, Romalıların bağımsız mütte­fiki olmayı kabul etti.

M.ö. 155′te Kappa-dokia kralı Ariarathes V ile Bergama kralı Attalos II, Priene’ye karşı savaş açtı. M.ö. 133′te Bergama kralı Attalos II ölünce top­raklarını Roma’ya vasiyet etti ve Priene de roma hâkimiyeti altına girdi. Roma devrin­de şehir sayısız savaş gördü, Augustus za­manında düzenli bir duruma geldi. Bu sıra­larda Büyük Menderes ırmağının taşıdığı alüvyonlarla, deniz devamlı olarak şehirden uzaklaştığı için Priene’nin önemi de gittikçe azalıyordu. Bizans devrinde Priene, Andronikos II Palaiologos’a kadar bir piskopos­luk merkeziydi. Yazılı belgeler ve arkeolojik kalıntılar, şehirde, bizans yönetimi sı­rasında (XIII. yy.a kadar) yerleşme olduğu­nu ve bu tarihten sonra tamamen terk edil­diğini gösterir.

• Arkeolojik kazılar ve araştırmalar. Şehir ilk defa 1673′te İzmir’den gelen ingiliz tüc­carları tarafından tespit edildi. 1894′te Ber­lin Müzeleri Eski Eserler bölümü müdürü R. Kekule” von Stradcnitz ve Kari Human şehri birlikte ziyaret ederek arkeolojik bir araştırma yapmağa karar verdiler. 1895′te K. Human ilk kazıya başladıysa da, anî ölümü sonucunda kazı başkanlığına Theoder Wiegand getirildi. Bu çalışmalar 1899′da so­na erdi.
Şehir, Hippodamos planı veya «ızgara plan» adı verilen bir plana göre yapılmıştır; yol­lar ve caddeler düzgün ve dik bir şekilde birbirlerini keser. Athena tapınağı, agora ve resmî yapılar şehrin merkezinde yer alır. Doğu-batı yönünde uzanan 6 yol, şehri düzgün parçalara böler. Bu yollardan en önemlisi agoranın yanından geçen Batı Kapı yolu (şehrin batı surlarında bir kapıya ulaşır), kayalık bîr arazinin oyuimasıyle ya­pılmıştır. Tiyatro yolunun, doğu ve batıda yer alan iki kapıyı birbirine bağladığı doğu­daki kapının da şehrin ana kapısı olduğu sanılıyor. Bu kapıdan çıkan bir yol da Magnisa’ya (Menderes Magnesia’sı), oradan da ülkenin içlerine kadar uzanıyordu. Ka­pının iç tarafında bulunan ve kenarları yu­varlak duvarlar tarafından kapatılmış olan avlu, kapıyı kırarak giren düşmanı yeniden geri püskürtmek için bir tuzak vazifesini görüyordu. Güneydeki Batı kapısı da ana kapı kadar önemliydi. Doğuda, Kaynaklar kapısı adı verilen önemli bir giriş daha var­dır. Şehrin kuzey-güney yönünde uzanan eksenlerinde çok eğimli yollar yer alır. Bü­yük bir kısmı merdivenlerden meydana ge­len bu yollar şehir ulaşımını büyük ölçüde etkiliyordu. Yatay ve dikey eksenler tara­fından sınırlandırılmış olan ev bloklarının (insulae) boyutları 47,20 X 35,40 m idi; her birinin üzerinde genellikle 4 ev vardı. Şehir akropolisi ve aşağı şehir arasındaki surlar kesintilidir. Yüksekte kurulmuş olan akropolisin yeri savunmaya elverişlidir. Akropolis üzerinde 10 kulenin bulunmasına kar­şılık, çok daha uzun olan şehir surları üze­rinde 16 kule vardır. Güneyde, stadionun yakınlarında testere biçiminde olan surlar, şehrin güneyinden gelen saldırılara karşı ba­şarılı bir şekilde savunulmasını sağlıyordu. Surlarda özellikle Bizans çağında bazı de­ğişiklikler ve onarımlar yapıldı. Şehrin nekropclis’leri hakkında fazla bilgi yoktur. Yal­nız doğudaki nekropolis’in önemli olduğu tespit edilmiştir.

Tapınak (Athena polias tapınağı). Şehrin en hâkim noktasında, kayalık bir teras üze­rindedir. Vitruvius’a göre, ünlü mimarPyt-heus tarafından yapıldı (M.Ö. IV yy.). Şeh­rin en önemli ve aynı zamanda en eski yapı­sıdır. Tapınak doğu-batı yönünde inşa edil­miş olduğundan, şehir planının bu yapının çevresinde geliştirildiği sanılıyor. Her ba­kımdan klasik bir yapı elan Athena tapınağı küçük asya-ion düzeninde ve 6 X 11 sütunlu peripteros planlı bir yapıdır. Uzun ve kısa taraflarındaki sütun sayısının birbiriyle oranı, klasik dor tapmağı etkisini gösterir. Tapınağın yapımı sırasında kullanılan ve esas ölçü olan «ayak» 29,4 sm’lik attike aya­ğıdır. Tapınak, içindeki kült tasviri ve kai­desinde bulunan sikkelere göre, Kappado-kia kralı Orophernes tarafından adanmıştı. Pausanias da bu kült tasvirinden söz eder. Tespit edilen kalıntılara göre, Athena’nın heykelinin mermerden ve Nike’nin kanat­larının altın suyuna batırılmış tunçtan ya­pıldığı ve ünlü heykeltıraş Pheidias’ın Part-henon tapmağı için yaptığı Athena Parthenos heykelinin kopyası olduğu anlaşıldı. Athena tapmağının dışında bir de sunak vardır; Priene’nin yeniden kuruluşu sıra­sında yapıldığı ve büyük Bergama sunağı tipinde olduğu sanılıyor. Athena Polias ta­pmağında ve sunağın baş tabanı üzerinde, roma imparatoru Augustus devrine ait, At­hena ve imparator için yazılmış bir adak yazıtı vardır.

Zeus veya Asklepios kutsal alanı. Agoranın doğusunda, kare planlı, kuzey ve güneyi ga­lerili bir alandır. Tapınak 8,50 X 13,50 m boyutlarındadır. Girişinde ion düzeninde 4 sütun vardır. Bunun dışında tapınak hakkın­da fazla bilgi yoktur; ilk defa M.Ö. 330′da yapımına başlandığı kabul edilir. Demeter kutsal alanı. Demeter tapmağının M.Ö. II.yy.dan önce, doğu ucundaki suna­ğın ise daha geç bir devirde yapıldığı sanı­lır.

Mısır tanrıları kutsal alanı. Tiyatro ve At­hena caddeleri arasında bir teras üzerinde­dir. Burada ele geçirilen III. yy.a ait yazıt­lara göre alan Serapis, Osiris, isis, Anubis ve Harpokrates gibi mısır tanrılarına adanmıştır. Bu alanda uzunluğu 14,60 m, genişliği de bunun yarısı kadar olan büyük bir sunak vardır. Alanın kuzeybatı köşesindeki propylaion ile, batı duvarı kenarındaki galerinin, daha geç devirlerde yapıldığı sanılıyor. M. S. III. yy.di Böyle bir kutsal alanın yapıl­ması, Ptölemaios III Euergetes’in Laodike-ia savaşından sonra mısır hâkimiyetini Ege bölgesine de yaymak istemesi ve bu yüzden Küçük Asya’nın batı kıyılarındaki stratejik mevkilerde yerleşmesiyle açıklanır. Meclis binası ve Prytaneion. Meclis, agora­nın kuzeydoğu köşesindeki kutsal stoanın doğu uzantısında yer alır. 20,25 X 21,06 m boyutiarındadır. Priene’nin en iyi korunmuş yapılarındandır. Binanın içinde üç tarafın­da çatıya doğru gittikçe yükselen oturma sı­raları, tam ortada da mermerden yapılmış ve çevresi kabartmalarla süslü, dört köşe bir sunak bulunur. Bu yapının bir «ekklesia» olması da mümkündür; fakat, Miletos’taki benzeri yapı ile karşılaştırılarak bu yapının bir «bulcuterion» olduğu genellikle kabul edilir. Prytaneion’un varlığı bir ya­zıttan öğrenildi. Bu yapı bir roma yapısının altında kalmıştır.
Agora ve kutsal stoa. Agora, kuzeyden kut­sal stoa ile sınırlandııılmıştır ve şehrin mer­kezinde yer alır. Şehrin planlanmasında, çı­kış noktası olarak agoranın alınmış olması da mümkündür. Pausanias’ın sözünü ettiği agora, tipik bir ion agorasını gösterir. Agorayı kuzeyden sınırlayan «kutsal stoa», agorayı çevreleyen galerilerin içinde en önemlisidir. M. Ö. III. yy .da daha eski bir ya­pının onarımı ve genişletilmesi sonucu mey­dana gelmiş olduğu sanılıyor. Bir teras üzerinde bulunan stoa 116 m uzunluğundadır ve 3 basamakla çıkılır. Mimarî bakımdan burada dor ve ion biçimlerinin birbiriyle karıştırıldığı görülür. Cephedeki 49 sütunun başlıkları dor düzenindedir ve gövdeleri üzerinde 20 adet yiv vardır. İç kısımda 24 adet ion sütunu yer alır. ön kısımdakilere göre daha aralıklı ve yüksek olan bu sütun­ların gövdelerinin alt kısımlarında yiv yok­tur. Arkeologlara göre, sütunların üzerinds ahşap bir semeıdam vardır. «Kutsal stoa» adının ilk defa Mithridates zamanında ve­rildiği sanılıyor.
Tiyatro. En önemli ve ilgi çekici yapıların taşında gelir. M.ö. 332-331 veya 331-330 yıllarına ait ve Apellis adına yazılmış şeref yazıtında, bir tiyatrodan söz edildiği için, Priene tiyatrosunun bu yıllar içinde yapıldığı sanılıyor. Çok düzgün bir şehir planının içine, 5 000 kişilik oturma yeri olan bir tiyatronun yerleştirilmesi vardır; fakat Priene’li mimarlar bu güçlüğü yenerek tiyat­royu agoranın kuzeyine yerleştirmişlerdir. Seyirci kademeleri bir yamacın içine oyula­rak yapılmıştır. Orkestra bölümü sıkıştırıl­mış topraktır.
Gymnasion’lar ve Stadion. Yukarı ve aşağı olmak üzere iki gymnasion vardır. Yukarı gymnasion, tiyatro ile meclis binası arasın­dadır. Buradaki araştırmalar yetersiz oldu­ğundan bu yapılar hakkında fazla bilgi yok­tur. Şehrin güneyindeki Aşağı gymnasion da­ha iyi bilinir. Aşağı gymnasionun sütunlu avlusu, doğu-batı uzantısında 34,35 m, kuzey-güney uzantısında
35,11 m uzunluğun­da Stadion, Priene’deki öteki yapılar gibi yüzyıllar boyunca değişikliklere uğramış­tır; 191 m uzunluğunda olduğu sanılıyor. Evler. Priene’deki tapınak, tiyatro, agora v.b. yapılar çok gelişmiş olduğu halde ev­ler çok az gelişmiştir. Şehirde ancak geç devirlere ait 4 adet peristilli ev ortaya çı­karıldı. Priene’deki evlerde prostaslı oikos (girişi stoalı ev) tipi yaygındır.

Wiegand, bu evlerde megaron tipinin etkileri olduğunu ileri sürer. Mykenai tarihöncesi evleriyle prie­ne evleri arasında ilişkilerin varlığı tespit edilmiştir. Şehirde bugün en iyi durumda bulunan ev, tiyatro caddesinin kenarında, Athena tapı­nağının yanındadır. Bu ev, megarotı tipi bir yapının daha geç tir devirde, peristilli bir ev olaıak değiştirilmesi sonucu ortaya çık­mıştır. Evin, yalnız kadınlara, hemen yakı­nındaki başka bir evin de erkeklere ait ol­duğu sanılıyor. Ortaya çıkarılan başka iki ev de aynı zamanda tapınak olarak kulla­nıldığı için ilgi çekicidir. Bu evlerden biri, ele geçirilen buluntulara göre tanrıça Kybele’ye adanmıştı, ötekinin de «Kutsal ev» adım taşıdığı tespit edidi. Evlerin yapı mal­zemesi ve tekniği çok basittir. Duvarları ge­nellikle çamur harçla tutturulmuş kırma tas­lardan veya kerpiç tuğlalardan yapılmıştır. İç yüzleri alçıyle sıvanmıştır. Pencereler çok az ve belki de çok yüksektedir.

Bizans yapıları,Andronikos ll Palaıologos devrine kadar bir piskoposluk meıkezi olan şehirde, İsaakios I Angelos ile Aleksios III Angelos devirlerinde selçuk ve osmanlı teh­likesine karşı bazı yapılar inşa edildi. Mese­lâ, Zeus tapınağının yanındaki küçük şato­nun bu devirde yapıldığı kabul edilir. Başka bir bızans yapısı da, tiyatronun yakınındaki 600 kişilik piskopos kilisesidir; bunun, VI. yy.da yapıldığı sanılıyor. (-»Bibliyo.) [M]

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİENE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİBRAM,

Tarih 09 Haziran 2009

PRİBRAM, Çekoslovakya’da (Orta Bohem­ya bölgesi) şehir, önemli bir maden böl­gesinde; 15 000 nüf. Pribram çok eski bir gümüşlü kurşun çıkarma merkezidir. Or­taçağdan kalma anıtlar. Hafif sanayi. — Yakınında Svata Hora hac merkezi (barok üslûbunda tapınak). [L]

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİBRAM, hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREVOST (Jean)

Tarih 09 Haziran 2009

PREVOST (Jean), fransız yazarı (Saint-Pierre-les-Nemours 1901 – Sassenage ya­kanları, Vercors 1944). £cole Normale Su­perieure’de okudu, genç yaşta gazeteciliğe ve edebiyat dünyasına atıldı. Les Freres Bouquinquant (Bouquinquant Kardeşler)
1930] ve Sel sur la Plaie (Derin Yara)
[1934] adlı iki roman yayımladı. Felsefe, edebiyat ve tenkit eserleri yazdı: Vie de Uontaigne (Montaigne’in Hayatı) [1926] ve amerikan medeniyeti üstüne bir taslak: Usonie (1939). Eserlerinden üçü ölümünden sonra yayımlandı: Les Caracteres (Karak­terler) [1948];
La Creation chez Stendhal (Stendhal’de Yaratma) [1951] ve Baudelaire (1953). ikinci Dünya savaşında, direnme hareketinde önemli bir rol oynadı,
Amanlar tarafından Vercors’da öldürül­dü. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREVOST (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREUSS (Konrad Theodor)

Tarih 09 Haziran 2009

PREUSS (Konrad Theodor), alman etnolo­gu (Eylau 1869 – Berlin 1938). önce Meksi­ka’da (1905 – 1907), sonra Kolombiya’da (1913 – 1919) etnolojik seferler yönetti. Berlin müzesinin Kuzey ve Orta Amerika bö­lümünün başına getirildi (1920-1954). İlkel din anlayışı üstüne önemli incelemeler yap­tı. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREUSS (Konrad Theodor) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRETORİA

Tarih 09 Haziran 2009

PRETORİA, Transvaal’in başkenti ve Gü­ney Afrika cumhuriyetinin hükümet merke­zi; 422 600 nüf. Üniversite. 1855′te kurulan Pretoria’da önemli sanayi tesisleri vardır: Afrika’nın en büyük ağır metalürji sana­yii karmaşası olan South African Iron and Steel Corporation’ın (Güney Afrika Demir ve Çelik şirketi) çelik fabrikaları, yüksek fırınları, dökümhane ve haddehaneleri; de­miryolu malzemesi ve makine yapımı; çi­mento ve cam fabrikaları; kimya sanayii. Yakınında önemli demir filizi yatağı. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRETORİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRESTWİCH (sir Joseph)

Tarih 09 Haziran 2009

PRESTWİCH (sir Joseph), ingiliz jeologu (Clapham, Surrey 1812 – Shoreham, Kent 1896). Londra’da şarap tüccarıyken jeolo­jiyle ilgilenmeğe başladı, üçüncü zaman kalıntıları üstüne önemli çalışmalarda bu­lundu. Ayrıca tarihöncesi insanlara ait ka­lıntılar ortaya çıkardı (bu konu o zamanlar henüz tam bir açıklığa kavuşmuş değildi). Yeraltı suyundan, şehirlere dağıtılmak üze­re, daha iyi bir su elde etme meselesi üs­tünde de önemle durdu. 1853′te Royal society’ye üye seçildi. 1872′de bu kuruldan çekildikten sonra Oxford üniversitesi Jeo­loji kürsüsünde profesör olmayı kabul etti (1874) ve 1888′e kadar bu görevde kaldı. En önemli eseri Geology, Chemical, Physical and StratigraphicaV dır (Kimyasal, Fiziksel ve Stratigrafik Jeoloji)
[9 cilt, 1886-1888]. ölümünden kısa bir süre önce (1896) «sir» unvanını aldı. (M)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRESTWİCH (sir Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRESTON

Tarih 09 Haziran 2009

PRESTON, Büyük Britanya’da (Lancashire) şehir, Ribble halici kıyısında;
113 200 nüf. Eski evler, önemli dokuma sanayii (pamuk ve sunî ipek iplikhaneleri ve doku­ma fabrikaları) merkezi. Uçak yapımı. Kim­ya sanayii. Kâğıt fabrikaları. Cromwell, kral taraftarı iskoçyalıları burada yendi (18-20 ağustos 1648). Jakobit’ler İngilizlere burada yenildi
(kasım 1715). [L]

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRESTON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRESBİYOFRENİ

Tarih 09 Haziran 2009

PRESBİYOFRENİ i. (yun. presbys, ihti­yar ve phren, phrenos, zihin’den fr. pres-byophrenie). Psikopatol. ve Psikiyatr, özel­likle kadınlarda, çok konuşmak, masal an­latmak şeklinde beliren ihtiyarlık bunama­sı.
— ANSiKL. Presbiyofreni’nin belirtileri şun­lardır:
1. ihtiyarlık bunamasının diğer şe­killerine nispetle daha az belirgin zihin ye­tersizliği (fakat dikkat bozuklukları fazlacadır);
2. duygusallık, ahlâkî davranış, ke­yifli mizaç, iyimserlik;
3. önemli derecede bellek bozuklukları;
4. zaman ve yer tayi­ninde büyük ölçüde yanılma (hasta, başın­dan geçen olayların sırasını şaşırır ve iyi bildiği yerlerde bile yolunu kaybeder). [L]
PRESBYTERİANİSM i. Bk. PRESBİTER­YENLİK.

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRESBİYOFRENİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRENS SABAHADDİN

Tarih 09 Haziran 2009

PRENS SABAHADDİN, türk sosyologu ve siyasetçisi (İstanbul 1877 – İsviçre, Neuchâtel 1948). Damat Mahmud Celâleddin Pa­şanın oğlu. Annesi, Sultan Abdülmecid’in kızı Seniha Sultan’dır. Saray geleneğince özel öğrenim gördü. Sonra babası ve kar­deşiyle Paris’e gitti (1899). Paris’te jön türkler içinde bir grubun başına geçti. İkin­ci Meşrutiyetin ilânı (1908) üzerine Türkiye’­ye döndü. Avrupa’da bulunduğu sürede La Revue dergisindeki yazılarıyle ilgi çekti. 1906-1908 Yılları arasında Terakki adlı aylık bir dergi çıkardı. Sosyal ve siyasî düşünce­lerini Birinci İzah, İkinci İzah ve Üçüncü izah (İttihat ve Terakki ile kendi arasındaki görüş ayrılıklarını açıklar) adlan altında ya­yımladı. 31 Mart olayından bir süre sonra tutuklandı (1909); Mahmud Şevket ve Hurşid Paşaların araya girmeleri üzerine serbest bırakıldı. «Teşebbüsü şahsî ve ademi mer­keziyet» (özel teşebbüs ve merkeze bağlı olmadan yönetim) diye adlandırdığı görüş­leri yayılmağa başlayınca «Nesli Cedid kulü­bü adı verilen bir ocak kuruldu. Prens Sa­bahaddin’in düşüncesini benimseyen gençler bu ocağın çevresinde toplandılar. Zaman­la ocağın faaliyetleri siyasî bir nitelik ka­zanmağa başladı, bunun üzerine ocak ka­natıldı (1911). Prens Sabahaddin, ademi merkeziyetçi bir görüşü savunuyor, İttihat ve Terakki’ye karşı çıkıyordu. Bu tutum ve düşüncelerine rağmen Türkiye’de liberal görüşü benimseyenlerle açıkça birleşmedi, onları üstü kapalı bir şekilde tutar görün­dü. İttihat ve Terakki ile bağdaşmayan dü­şüncelerini yazılarıyle açığa vurunca gergin­lik daha da arttı. Bir ara padişaha hitaben Tembellik ve merkeziyetçilik bizi mahvedi-or diye bir yazı yazdı. Balkan savaşının çaktığı yıllarda yazdığı bu yazı ittihatçıları büsbütün öfkelendirdi. Mahmud Şevket Pa­sa suikastine adı karıştı; mahkûm edildi. Bunun üzerine Paris’e kaçtı. Birinci Dünya savaşının çıkması üzerine padişaha barış yapılmasını ileri süren mektuplar yazdı. Savaş bitince Türkiye’ye döndü (1919). Türkiye’de bulunduğu sürece sosyal ve siyasî virüslerini açıklayan yazılar yayımladı. Bir süre sonra tekrar Avrupa’ya gitti (1920). Cumhuriyetin ilânından sonra Osmanlı hanedanın Türkiye’den çıkarılması üzerine bir daha yurda dönemedi, İsviçre’de yerleşti. Prens Sabahaddin, Türkiye’de Durkheim sosyolojisine karşı, kaynağını Le Play ve Edmond Demoulins’de bulan ferdiyetçi (bireyci) sosyoloji anlayışının kurucusu ve tanıtıcısı sayılır. Ona göre bir toplumun, bir devletin temelini fertler teşkil eder. Toklumu kuran, ona varlık bütünlüğü, ya­şama gücü kazandıran fert olduğu için, sosyolojinin işe fertleri ele alarak başlaması gerekir. Ferdin varlık kurallarını, toplum içindeki yerini, görevlerini, fertler arasındaki karşılıklı davranışları, fert­lerin birbirleri karşısındaki tutumlarını, sorumluluklarını araştırmak, açıklamak sosyolojinin görevleridir. Fert, toplum için de­ğil, toplum fert içindir. Devlet, fertlerin or­tak bir başarısı olduğu için, ferde yönelme­li ye onun varlık ilkelerine göre düzenlenmelidir. . Devletin görevi ferdin mutlu­sunu sağlamaktır. Toplum ve devlet ancak fertlerle açıklanabilir; devletten ferde değil, fertten devlete varılır. Fert, devletin temel taşıdır. Devlet fertleri sağlam, yetenekli, yetişkin ve başarılı oldukları ölçüde bütün­lük ve süreklilik kazanır. Başta devlet ol­mak üzere, bütün sosyal kurumlardan önce vardır, öğretim ve eğitimin amacı ferdin yetişmesi, devletin görevi ferdin güvenliğidir. Prens Sabahaddin Durkheim’in görüşlerini benimseyen, içlerinde Ziya Gökalp’in de bulunduğu ittihatçılarla anlaşamıyordu. özellikle Paris’te bulunduğu yıllarda yazmıs olduğu mektuplarda bu görüşleri savun­du. Türkiye’nin kalkınmasını özel teşebbüsün geliştirilmesinde buluyordu. Ona göre üretimin düzenlenmesi, üretici güçlerin geliştirlmesi, bir tarım üfkesi olan Türkiye’de ırana geniş ölçüde önem verilmesi gerek­lidir. Bunların gerçekleştirilmesi de özel te­şebbüsün gelişmesine, tekelci, belli ve tek bir merkeze bağlanmama anlamına gelen ademi merkeziyetçilik anlayışının yerleştirilmesine bağlıdır.

Türkiye’nin sosyal kurulu­şu, eski geleneklere, ferde önem vermeyen bir anlayışa dayandığından çağdaş gelişime ayak uydurulamamaktadır. Bu yüzden, bü­tün toplum kurumlarında ferdiyetçi bir gö­rüşe bağlanılmalı, yönetim düzeninde «idarî merkeziyetsizlik» ilkesi uygulanmalıdır. Osmanlı devleti Sınırları içinde bulunan bölge­ler de İstanbul’a bağlanmaktan kurtarılma­lıdır. Devletin yönetim biçimini değiştir­mekle yenileşme ve reform olmaz. Reform, ancak fert hayatının gelişimini durduran, özel teşebbüsü önleyen kurumların değiştiril­mesi, yenilerinin kurulmasıyle olur. Türki­ye’de yapılması gereken en önemli yenilik eğitim ve öğretim düzeninde olmalı, öğretim kurumları, tüketici memur Sınıfı yetiştirmek­ten kurtarılarak üretici eleman yetiştirebile­cek bir nitelikte düzenlenmelidir, öğretim ve eğitim, uygulamalı (pratik) bir nitelik kaza­nırsa, bilim hayata, üretici kurumlara yardım­cı olur. Prens Sabahaddin bu görüşleriyle, Türkiye’de bilimin hayata uygulanmasını, eğitim ve öğretim kurumlarının üretici ele­man yetiştirici nitelikte düzenlenmesini sa­vunan ilk aydın oldu. Bilimde deneye, olay­ların açıklanışında sebep-sonuç ilkesine inanıyordu. Ona göre olayları birbirine bağ­layan temel oluşumlar anlaşılırsa hem geç­miş, hem de onun bir süreci olan gelecek daha kolay kavranır.
Prens Sabahaddin’in çeşitli dergilerde çıkan yazıları biraraya toplanmadı. Basılan tek eseri: Türkiye Nasıl Kurtarılabilir’dir (1911). [-> Bibliyo.] (M)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRENS SABAHADDİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRENS EDWARD adası

Tarih 09 Haziran 2009

PRENS EDWARD adası, ing. Prince Edward İsland, Kanada’da, Saînt-Laurent körfezinin güney kıyısı yakınında ada ve il, Amerika kıtasından Northumberland boğazıyle ayrılır; 5 656 km2; 107 000 nüf. Mer­kezi, Charlottetown. Kıyı eyaletlerinden bi­ri olan ada, aralarına derin koylar soku­lan ince toprak şeritleriyle birbirine bağlı üç yarımadadan meydana gelir. Geniş bir çöküntünün’ (deniz havzası) bir kısmını ör­ten alçak bir bölgedir. İklim, okyanus ik­limidir. Prens Edward, Kanada eyaletleri­nin en küçüğü fakat en yoğun nüfuslusudur. Tarım, ada üretiminin yüzde 60′ını karşılar. Topraklar tahıl (yulaf), yemlik bitki, pata­tes ve meyve ağaçları yetiştiriciliğine ayrıl­mıştır. Hayvancılığın (sığır, domuz, kümes hayvanı, gümüşü tilki) çok önemli olduğu adada büyük ölçüde süt üretilir. Kıyılarda balıkçılık gelişmiştir. Adanın kuzeyinde bir millî park vardır.
— Tar. Champlain’in Saint-Jean adası adı­nı verdiği adaya, Utrecht antlaşmasından sonra ingiliz hâkimiyetinden kurtulmak is­teyen Acadie’liler yerleşti. Luisbourg’un tes­lim olmasından sonra (1758), İngilizler ta­rafından işgal edilen ada, 1763′te Nova Scotia’ya bağlandı; 1769′da aynlarak özel bir hükümet meydana getirdi ve 1873′te Kana­da konfederasyonuna katıldı. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRENS EDWARD adası hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRENANTHES

Tarih 09 Haziran 2009

PRENANTHES i. Yüksek boylu (0,30-1,50 m) otsu bitki. (Genellikle tırmanıcı olan bu bitkinin çiçekleri menekşe veya firfiri rengindedir. Dağlık bölgelerde, nemli or­manlarda yetişir. Bileşikgillerden.) [L]

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRENANTHES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREECE (sir William Henry)

Tarih 09 Haziran 2009

PREECE (sir William Henry), ingiliz elektrik mühendisi (Bryn Helen, Carnarvon, Galler 1834 – Penrhos, Carnarvon 1913). Royal institution’da Michael Faraday’dan mezun oldu. 1853′te Elektrik ve Milletlera­rası Telgraf şirketinde çalışmağa başladı, telgrafla haberleşme çalışmalarına önemli katkılarda bulundu. 1892′de bir telsiz telg­raf sistemi kurdu. (M)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREECE (sir William Henry) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRATT (Francis Ashbury)

Tarih 09 Haziran 2009

PRATT (Francis Ashbury), amerikalı mucit (Woodstock, Vermont 1827-Hartford, Con­necticut 1902). 1852′de Hartford’ta makinist olarak çalışmağa başladı. On iki yıl sonra Amos Whitney ile birlikte Pratt-Whitney şir­ketini kurarak, âletler, ateşli silâhlar ve top yapımına girişti. Ateşli silâhlarda de­ğişebilir parçalar kullanma fikrini ortaya attı; bu sistemin uygulanması için belli mil­letlerarası normların kullanılmasını sağ­ladı. Hassas dişliler yapımına yarayan dişli kesme âleti (1884) en önemli buluşudur. (M)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRATT (Francis Ashbury) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRENELER

Tarih 09 Haziran 2009

PİRENELER, Fransa ile İspanya arasında sıradağlar, Akdeniz’den Gascogne körfe­zine kadar 130 km boyunca uzanır; Aneto doruğu’nda 3 404 m.

Fizikî coğrafya. Pireneler Alpler’e oranla bir kütle halindedir: hersinyen un­surlardan meydana gelen önemli bir eksen bölgesi, Anie doruğundan Akdeniz’e ka­dar uzanır. Granitti batolitlerin aştığı ve buzulların şekillendirdiği kıvrılma geçirmiş birinci zaman kalkerleri, şistleri ve kumtaşları, orta kesimdeki en yüksek kütleleri (Maladetta, Neouville) meydana getirir. Ariege’in doğusunda Gerdana, Vallespir ve Conflent çöküntü havzaları yer alır. Hersinyen eksen bölgesinin devamlı olarak yük­selmesi, üstündeki (kuzeyinde ve güneyin­de) ikinci ve üçüncü zaman tortullarının kıvrılmasına yol açmıştır. Yalnız az yüksel­miş ve kumtaşlarından (Okyanus kıyısında Rlıune kütlesini meydana getirir) temizlen­memiş olan batı kesim tepeler halinde yı­ğılmış şistlerden meydana gelir. Akitanya’nm üzerinde ansızın yükselen ku­zey yağışlı yamaç ile çok daha uzun olan, Ebro havzasına hâkim kurak güney yamaç arasında büyük bir bakışımsızlık vardır. A-ma bu bakışımsızlık Atlas okyanusu ve Ak­ideniz uçlarında azalır. Güney yamaçta ek­sen bölgesinden başlayarak üç kısım bir­birini izler: buzullarla aşındırılmış (Merbore) sert kalker sarplıklarından oluşan çok yüksek Perdu dağı bölgesi; Aragon ve Arga ırmaklarının uzunlamasına vadi­lerinin flişlere oyulmuş olduğu Aragon senklinali bölgesi; bir dağ eteğiyle Eb­ro ovasına hâkim olan eyosen kalkerle­ri (sierra de Guara, 2 070 m; Montsech, 1 685 m) bölgesi. Kuzey yamaçta ise ikin­ci zaman tabakalarından meydana gelen bir Pirene cephesi (Ariege bölgesi) ile önünde tebeşir çağı ve üçüncü zaman top­raklarından meydana gelen ön Pirene böl­gesi (Küçük Pireneler) ayırt edilir; ön Pi­rene bölgesinin kıvrımları dağeteği dökün­tüleri altında kaybolur. Bu çeşitli birimlerin Tebeşir çağında ve Lütesyende yerleşmesini bir aşınma dönemi izlemiştir; bu dönemin miyosen düzleşmelerini meydana getirdiği sanılır. Ama bugünkü bakışımsızlık ile dağ­lık kütle, yakın bir çağdaki (Pontiyenden sonra) genel yükselmenin (Lannemezan ko­nisinin birikmesinin de gösterdiği gibi) so­nucudur. Dördüncü zamanda yayla buzul­ları, bugün 2 200 gölün yer aldığı buzul ya­laklarını şekillendirmiş ve sürgüler, ombilikler ve buzultaş vallumları (Lourdes, Arudy) bırakarak vadileri genişletmiştir. Ku­zey yamaçta boydan boya uzanan kenar­ları dik vadiler bu yüzden bir duvarla ve­ya çok yüksek bir «liman»la sonuçlanır (Gavarnie buzul yalağı). Buzul etkisinin Alpler’dekinden az olması dağın bulunduğu enlemden ileri gelir; büyük ölçüde kar düşmesine rağmen, 2 800 m’nin yukarısında yer alan bugünkü buzulların önemi azdır ve iklim değişikliklerinden çok etkilenir, iki yamaç arasındaki çelişme bu bakım­dan da büyüktür: Gascogne körfezi basınç düşmelerinin etkisi altında olan Fransız Pireneleri’nde batıdan doğuya doğru yağışlılık azalır ve buna bağlı olarak bitki ör­tüsü katları yükselir (orman 2 000 m’yi hiç aşmaz), ispanya’dan yükselen auton rüz­gârının etkisi altındaki vadiler, doğu hav­zaları gibi çok daha az yağış alır. İspan­ya’da Bask ve Katalonya Pireneleri nispe­ten yağışlıdır, ama Aragon çok kurak bir körfezdir (çam ormanları 2 600 m’ye ula­şır).

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRENELER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAMPOLİNİ (Enrico)

Tarih 08 Haziran 2009

PRAMPOLİNİ (Enrico), italyan ressamı (Modena 1894 – Roma 1955). 1912′de fütürizm hareketine katıldı, bunu takip eden yıl­larda dadacılıkla ilgilendi. Daha sonra, ikinci fütürizm adı verilen akımın (bu akım İkinci Dünya savaşından sonra gelişti) başlı­ca temsilcilerinden biri oldu. 1925-1937 Ara­sında Fransa’da yaşadı, buradaki öncü grup­lara (Cercle et Carre, Abstraction-Crgation) katıldı. İkinci Dünya savaşından sonra so­yut resme yöneldi. Aynı zamanda tiyatro alanında da faaliyet gösteren Prampolini’nin özellikle Fütürist Pandomima tiyatrosu için yaptığı çalışmaları (1927-1928) önemlidir. (LM)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAMPOLİNİ (Enrico) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAİRİE

Tarih 08 Haziran 2009

PRAİRİE, A.B.D.’de ve Kanada’da geniş bölge, Büyük Göller’in batısında ve Batı Büyük Ova’nın bir kısmında uzanır. Batı­da ve Mississippi’nin doğusunda sınırları oldukça belirsizdir; Prairie bölgesi yakla­şık olarak Mississippi’nin orta ve yukarı havzasını içine alır. Orijinal özellikleri, do­ğunun oldukça yağışlı iklimi ve batının bozkır iklimi arasında bir geçiş iklimi olan kara ikliminin sonucudur: yağışlar ağaç yetişmesine yetersiz, ama oldukça yüksek otlar (batının bozkırsı ovalarında yetişen short grass’a. karşılık tall grass) yetişmesine yeterlidir; önemli ölçüde buğdaygilin bozuşmasıyle oluşan toprağın yıkanması az­dır; ne kalkerli ne de asitli olan toprak organik maddeleı bakımından çok zengindir. Praireie’nin iktisadî bütünlüğünü, toprakla­rın zenginliği ve oldukça düşük yağışların desteklediği tek tip tahıl tarımı sağlar. Böl­ge kuzeyden güneye doğru birbirine kaba­ca paralel üç tarım kuşağını kapsar: ilk­bahar buğdayı kuşağı, mısır kuşağı, kış buğdayı kuşağı. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAİRİE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pragmatique Sanction de Bourges

Tarih 08 Haziran 2009

Pragmatique Sanction de Bourges (Bourges Dinî yönetmeliği), Charles VII ta­rafından, 7 temmuz 1438′de çıkartılan yö­netmelik. Bununla, haziran ayında, Bour­ges meclisinde kralın danışmanlarıyle fransız papaz sınıfı temsilcileri tarafından, pa­pa ile çatışma halinde bulunan Basel konsilinin kabul ettiği esasların Fransa’ya so­kulması için verilen karar onaylanıp yü­rürlüğe sokulmuş oluyordu. Papalığın gev­şekliği açığa vurulan bu yönetmeliğin yirmi üç maddesinde, Kilisenin genel disiplini ve Papalık ile ilişkileri tek taraflı olarak düzenleniyordu. Bu maddelerde konsil halin­de biraraya gelmiş olan piskoposların pa­padan üstünlüğü ileri sürülüyor, piskopos­ların ve başpapazların piskoposlar meclisi ve manastırlar tarafından seçilmesi usulü­nü yeniden yürürlüğe koyuyor, papazlara ödenek bağlama hakkını Papalığın elin­den alıyordu (papanın ödenek emirname­sinin kaldırılması). Papalık meclisince verilen imtiyazların yirmi dört dukalıktan faz­la olan gelirinden papanın pay alma hak­kı da alındığı gibi, ara yargı mercilerinin işlemi sona ermeden, bir hükmün Roma nezdinde temyiz edilmesi prensibi de reddolunmaktaydı. Prensler için (kral ve aynı zamanda büyük fief sahipleri) sahiplerin ve piskoposların seçimine müdahale (tav­siye) hakkının kabul edilmesi de, artık, Papalığın nüfuzundan kurtulan Fransa kili­sesini, laik iktidarın nüfuzu altına sokuyor­du
(bu da gallikanizm’in prensiplerinin ilk defa kendini açığa vuruşu oluyordu). Bo­urges Dinî yönetmeliği (pragmatique sanc­tion) tabiî olarak, öteki hükümdarların da bunu taklit etmesinden ve böylece otorite­lerinin zayıflamasından korkan papaların muhalefetiyle karşılandı; fakat Charles VII’ye bunu iptal ettiremediler. Babasının siyasetine tepki olarak dinî yö­netmeliği (pragmetique sanction) iptal eden Louis XI (27 kasım 1461 ve 16 mart 1462) papaların beklediklerinden de fazlasını yap­tı. Gerçekte, fief sahiplerinin elinden pis­koposlarla rahipleri seçme hakkını almış­tı. Fakat üniversitelerle, parlamentonun mu­halefeti ve papaların imtiyaz emirnamesi verme hakkını yeniden elde etmek için gösterdikleri telâş Louis XI’i bu dinî yönetmeliği yeniden hukuken değilse bile fiilen yürürlüğe koymağa zorladı; bunu da 1463′ten 1464′e kadar çıkarttığı gallikan emir-nameleriyle gerçekleştirdi, bunların en önemlisi, papanın imtiyaz için emirname çı­kartması hakkını kaldırarak (10 eylül 1464) 1467′de yeniden iptal edilip 1472′de yeri­ne Tours konkordatosu geçirilen bu di­nî yönetmelik 1484′te devletler tarafından yeniden yürürlüğe konuldu ve fiilen 1516′ya (her ne kadar iptali Bologna konkordatosunca öngörülmekle beraber, Papalı­ğa karşı olan başlıca hükümleri muhafa­za edilmişti) ve ruhu bakımından da 1789′a kadar devam etti. Gerçekte, yönetmelik, kral tarafından her ne kadar, papazla­rı papanın vasiliğinden kurtarmaktan çok, kendi iradesine boyun eğdirmek için kullanılmış ve yine bu sınıfın zararına olarak tayin hakkının kralla papa arasında bölü­şülmesi sonucuna varmışsa da (1516) yine de Fransa papaz sınıfını kendi gücünün ve birliğinin bilincine erdirdi. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pragmatique Sanction de Bourges hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAG çekçe Praha

Tarih 08 Haziran 2009

PRAG çekçe Praha, Çekoslovakya’nınbaşkenti, Bohemya’nın merkez kesiminde, Vltava kıyısında, ırmağın Elbe (Labe) ile kavuştuğu yerin yukarısında; 1 030 330 nüf. Üniversite.
• Coğrafya ve güzel sanatlar. Prag, Vltava vadisindeki küçük bir çanakta, ırmağın Polabi ve asıl Labe’ye ulaşmak için boğaz­lara girmeden önce menderesler çizerek akışının ağırlaştığı yerde kuruldu. Kraliyet şeh­ri olarak, Vltava’nın sol kıyısında, bir çeşit resmî şehir olan ve içinde surla çev­rili büyük bir katedral (XIV. yy.da Aras’lı Mathien ve P. Parler tarafından inşa edildi; Aziz Jan Nepomuklu’nun mezarı), saray ve saraya ait askerî ve idarî yapılar bulunan Hradçany’den itibaren geliş­ti. Aşağıda set set kiliseler ve genellik­le italyan mimarlarının eserleri olan Mala Strana semtinin sarayları sıralanır. Mala Strana, azizlerin heykelleriyle süslü Karel köprüsüyle (XIV. yy.) eski tacirler şeh­rine bağlanır; burada eskiden çeklerin tüc­car mahalleleri, alman semti Havel ve getto yer alırdı. Şehrin ırmağın sağ kı­yısındaki bu kısmı, Stare Mesto («eski şehir») adını taşır. Gerçekten sivil ve di­nî anıtları, dar sokakları ve sık mesken adalarıyle eski bir şehrin bütün özellik­lerine sahiptir. Başlıca anıtları İkinci Dün­ya savaşında kısmen yıkılan Belediye sa­rayı (mekanik saat), Havel kilisesi, Tynsky kilisesi ve eski kervansaraydır. Modern çağ­da dev kapılar açılan surlar eskiden Hrad-çany, Mala Strana ve Stare Mesto’nun meydana getirdiği bütünü çevrelerdi. Şehrin bu eski sınırı bugün kolayca göz önüne ge­tirilebilir: nitekim Na Prikope ve Narodni Trida ana caddelerini takip eder. XVIII. yy.da, Stare Mesto’nın ötesinde, başlangıç­ta bir çeşit geniş panayır yeri olan büyük Vaclavkse namesti’nin (Vaclavkse meydanı) çevresinde yeni semtler kuruldu. Böylece Kari IV’ün XIV. yy.da inşa ettirdiği Nove Mesto («yeni şehir») gelişti. Ama bu geniş­lemelere rağmen Prag’ın nüfusu 1850′de an­cak 150 000 kişiydi. İlk sanayi tesislerinin kurulması ortaya yoksul ve kasvetli semt­lerin çıkmasına yol açtı: özellikle Vlatava’nın büyük menderesinin sağ kıyısında Karlin semtinde kısa süre içinde un fabrikaları, se­pi yerleri, bira ve içki fabrikaları, iplikhane ve dokumahaneler, küçük makine ateîyeleri, mobilya fabrikaları kuruldu. Aynı dönemde şehrin yukarısında, ırmağın sol kıyısında Smichov sanayi semti gelişti. Bu arada, ırmağın sağ kıyısına hâkim olan yumuşak eğimli yamaçta, Çesky Brod ve Brno yol­ları boyunca mesken semtleri kuruluyor­du.
XX. yy. başında ve ilk Çekoslovak cumhu­riyeti döneminde şehir büyük ölçüde gelişti. Gerçekten o tarihte Prag çok büyük bir sa­nayi şehri haline geldi: yeni kurulan fab­rikalar ilk sanayi tesisleriyle oranlanamayacak kadar büyüktü. Eski şehrin aşağı kesi­minde, ırmağın menderesinin içbükey kısmını kapsayan büyük bir batı-doğu çöküntüsündeki serbest alanlara el atıldı: burada
Bubeneç ve Holeşovice semtleri kuruldu; Vlatava’nın küçük bir kolu olan ve büyük ölçüde çamurla dolan Rokytka’nın vadisinde Vysoçany ve Hloubetin semtleri inşa edildi, Bir yan kanalla Vltava ve Labe’ye bağlanan bir ırmak limanı (Bubeneç menderesinin alçak taraçalannın iç kısmında) düzenle­nerek sanayi bögesinin ulaşım imkânları genişletildi. Sanayi bölgesi Karlin semtini genişletip, şehrin Prag çanağını sınırlayan yamaçların eteğindeki kuzey kısmını da içine alarak, büyük bir bütün meydana getirdi. Bu bölgede önemli metalürji tesisleri; vagon ve sanayi makineleri fabrikaları, otomobil ve motor fabrikaları toplandı. Bubeneç’in menderesinde ve Holeşovice’de ise kimya ve besin sanayii tesisleri yer aldı. 1921′de şehrin yeniden bağımsız bir devletin başkenti olması ve sanayinin gelişmesi nüfus artışını hızlandırdı. Nüfus 1913′e doğru yarım mil­yondan azken, 1936′da bir milyona yaklaştı. Bunun üzerine şehrin bütünü için bir plan yapılmaksızın, semtler çevresinde en çeşitli şehircilik ve inşaat denemelerine girişildi. Şehrin doğusu özellikle büyük yapılarla do­lu semtlerden meydana gelir; bu semtler gü­neye doğru, Karel üniversitesinin enstitü ve laboratuvarları çevresindeki Vyşehrad’da da uzanır. Sol kıyıda, Hradçany’nin kuzeyinde XX. yy. başında yeni sanayiciler ve tacirler sınıfının oturduğu özenle yapılmış binalar­dan meydana gelen bir semt kuruldu; ku­zeydoğuya doğru bu semtten, meşhur Prag fuarı çevresindeki orta sınıfların oturduğu semte geçilir.

Şehir büyümeğe devam etmektedir: eski şeh­rin batısındaki Beyaz dağa (Bila Hora) ka­dar tırmanan karayolları boyunca genişle­mektedir. Başkent, Kobylisy’ye doğru Prag çanağının kuzey yamaçlarına da tırmanır; güneyde eski banliyöleri Libus ve Kunratice’ye ulaşır. Bugün başlıca hedefi şehir merkezinin düzenlenmesi olan bir şehir pla­nı uygulanmaktadır.

• Tarih. Ticarî olduğu kadar stratejik ko­numu da önemli olan Prag, Prensmyl’lerin iki şatosu (Hradçany ve Vyşehrad) çevresin­de, ırmağın her iki kıyısında gelişti; ırma­ğın geçit veren yerleri yakınında birçok ta­cir ve zanatçı (yahudi, italyan, fransız, ama özellikle alman) yerleşti. Bunlar daha X. yy.dan itibaren nispî muhtariyetler elde etti­ler; ama Prag’ın şehir derecesine yükseltil­mesini ancak şehre Nürnberg hakkını tanı­yan (1232-1235) Venceslav (Vaclav) I zama­nında sağlayabildiler. Bu eski şehir (Stare Mesto), Venceslav (Vaclav) I’in şansölyesi Eberhard tarafından inşa ettirilen yeni bir merkezle birleşti ve surlarla çevrildi (1253). 1257′de eski şehir halkıyle devam eden çatış­maların önünü alabilmek için Ottokar II yalnız alman kolonlar için yeni bir merkez (Mala Strana veya «küçük şehir») kurdu; kolonlara Magdeburg hakkı tanmdı ve muh­tar bir komün haline gelmeleri onaylandı (1338). XIV. yy.da birçok manastır kurulan ve çok zenginleşen Prag’ı Kari IV (1336-1378) imparatorluğun başkenti haline ge­tirdi (1344) ve çek milliyetçiliğinin mer­kezi olan üniversiteyi kurdu (1348). Vyşeh­rad çevresindeki köylerin birleştirilmesiy­le kurulan, çeklerin yerleştirildiği üçün­cü bir yeni şehir de (Nove Mesto) mil­liyetçiliği destekliyordu. Bir süre için Çek­lerin ülkeye kesinlikle hâkim olmasını sağ­layan Jan Hus taraftarlarının savaşı sı­rasında kızışan milliyet çatışmaları, Jîrji Podebrady zamanında yeniden başladı. Bu­nunla birlikte 1518′de tek bir komün ha­linde birleşen şehir, Habsburg’lar zamanın­da, Ferdinand I’in otoritesine karşı patlak veren isyandan sonra (1547) başkentini Viyana’ya nakletmesiyle önemini kaybetti, öm­rünü Prag’da geçiren Rudolf II’nin (1583-1610) büyük ilgisi sayesinde şehir yeni­den milletlerarası önemini kazandıysa da, yeni bir almanlaştırma denemesi açık bir is­yana yol açtı (23 mayıs 1618). Bila Hora sa­vaşını takip eden sert bastırma hareketiyle Prag, bir il haline getirildi. Dinî baskıdan kaçan iki bin burjuva ailesi göçtü; birçok defa yabancılar tarafından işgal edilen şe­hir (Saksonlar, 1631-1632; İsveçliler 1634, 1639 ve 1648), ancak XVII. yy. sonunda ve XVIII. yy.da
(barok çağ) yeniden canlan­dı. 1558′den beri krallık şehri olan Hrad­çany, öbür üç siteyle eşit haklara sahip olan dördüncü bir site haline getirildi (1756). Ama Josef II, dört siteyi tek bir komün ha­linde birleştirdi (1784). XIX. yy.da çek köy­lülerinin büyük ölçüde şehre göçmesine yol açan sanayileşmenin yanı sıra Bohemya soylularının mahallî fikir hayatına gösterdik­leri büyük ilgi sayesinde milliyetçi hareket yeniden canlandı. Windischgraetz’in 1548′de şiddetli bir şekilde bastırdığı milliyetçi hareketin (islav birliği toplantısından sonra ayaklanmalar) 1861 seçimlerinde, başarı gös­termesi, kısa süre sonra tamamıyle Çekle­rin elinde olan bir idare ve öğretim kurulmasına imkân verdi. Prusyalılar tarafından kuşatılan (1866) ve kendi adını taşıyan ba­rıştan sonra (ağustos 1866) Prag, modern­leşmeğe, sanayileşmeğe ve XX. yy.da çek milliyetçiliğini yönetmeğe devam etti. Çe­koslovakya’nın bağımsızlığı burada ilân edildi (28 ekim 1918) ve 14 kasım 1918′de Habsburg’ların tanınmadığını bildiren ve Tomaş Masaryk’i Çekoslovak cumhuriyeti­nin başkanı ilân eden devrimci millet mec­lisi burada toplandı. Birinci Dünya savaşından sonra kurulan Çekoslovakya’nın başkenti olan, fikir ve sanat merkezi haline gelen şehri, Hitler’in Çekoslovakya’yı par­çalamasından sonra 14 mart 1939′da Wehrmacht işgal etti. İkinci Dünya savaşı so­nunda Patton kumandasındaki A.B.D. bir­likleri hükümetlerinin emri üzerine şehre 90 km uzakta olan Plzen bölgesinde durdu­lar. Konyev kumandasında Dresden’den ve Malinovskiy kumandasında Viyana’dan ge­len sovyet birlikleri 6 mayıs 1945′te Prag’­da birleşti. (Bk. ALMANYA-RUSYA SAVAŞI.) 1948 Şubatında Prag’da yapılan hükümet darbesiyle idareyi bir komünist hükümet ele geçirdi. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAG çekçe Praha hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAETORİUS (Michael)

Tarih 08 Haziran 2009

PRAETORİUS (Michael), alman bestecisi ve müzik nazariyecisi (Creuzburg 1571 -Wolfenbüttel 1621). Bir protestan rahibinin oğluydu. 1585′te Frankfurt üniversitesine de­vam etti. Bu şehirdeki Marienkirehe’nin orgcusu oldu. 1589′dan sonra Braunschweig dükünün kapellasında görev aldı, Wolfenbüttel’deki kilisenin müzik yöneticisi oldu. Beste ve müzik kuralları alanında 1605′ten 1623′e kadar birçok eser yayımladı. Mü­zikte, Luther Ortodoksluğunu temsil eden besteleri, XVII. yy. Almanya’sının en önemli eserleri sayılır ve italyan müziğinin çeşitli akımlarını yansıtır. Praetorius, ilk motet’lerinde Lassus’un, sonra Viadana’nın, G. Gabrieli’nin tekniğini benimsedi. Bütün eserlerinde Liedmotete’ye, yani ruhanî ilâhi­lere ve sağlam bir kontrapunto yazı tarzı­na bağlı kaldı. Tümü yirmi cildi bulan eserlerinin arasında en önemli olanları şun­lardır: Musae Sioniae, Musarum Sioniarum Motectae et Psalmi Latini, Missodia Sionia, Hymnodia Sionia, Eulagodia Sionia, Terpsichore, Concert-Gesang, Polyhymnia Exercitatrix, Puericinium v.b. Dinî beste­lerinin başına koyduğu nazarî giriş (Leiturgodia Sionia Latind), eski müzikle kilise müziği üstüne yazdığı tarihî nitelikteki Syntagma Musicum (1614-1615) adlı inceleme­nin hareket noktasıdır. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAETORİUS (Michael) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRAETOR

Tarih 08 Haziran 2009

PRAETOR i. (lat. k.). Rom. tar. Roma’da hâkimlik yapan veya Roma imparatorluğunda bir ili yöneten yüksek görevli. Bk. ANSİKL.
— Ask. Praetor birlikleri, önce praetor, daha sonra da imparatoru muhafaza et­mekle görevli askerler. Bk. ANSİKL.
— ANSİKL. M.ö. 367′de ihdas edilen ve hukuk davalarına bakan praetor, konsül­lerin bazı görevlerini devralarak yükle­rini hafifletmiş oluyordu. Praetorlar, Halk meclisi (comitiae centuriatae’ler) tarafından seçilir, pleb sınıfından olabilir, Roma’da oturur ve şehir praetoru adiyle anılırdı. M.ö. 243′ten itibaren yanına yardımcı ola­rak, yabancılar arasındaki uyuşmazlıkları yargılamakla görevli bir gezici praetor ve­rildi. Daha sonraları ise, ağır ceza dava­larının hâkim kurullarına başkanlık etmek amacıyle illerde de praetor’luklar ihdas edildi, imparatorluk döneminde toplam olarak on sekiz praetor vardı. Görevleri, aralarında, senato kararlarına uygun ola­rak ve kura ile bölüşürlerdi. Hem hâkim, hem de yasamacı olan praetor, göreve başladığı zaman, uyacağı hukuk kurallarını kapsayan bir yönetmelik (edictum praetoris) ilân ederdi. Praetorluk hukukunun kaynağı bu yönetmeliklerdir. Yargılama ile ilgili bu görevlerinden başka, praetor kon­sülün yokluğunda onun yetkilerini de alır, senatoyu toplantıya çağırır. Halk mecli­sine başkanlık eder, görevinden ayrıldık­tan sonra da propraetor sıfatıyle bir ili yönetirdi. M.S. III. yy.da şehir valileri ve vigilia’lann yetkileri arttı, buna karşı­lık praetor’ların yetkileri azaldı. Bu görev, senato üyeliğine ve taşra illerinin kuman­danlıklarına geçmeyi sağladığı için cursus honorum’da önemli bir dönem noktası ol­muştur.
— Ask. Cumhuriyet döneminde bir gene­ralin, İmparatorluk döneminde de impara­torun muhafız birliği olan praetorianus bir­liklerinin Roma’da Quirinalis tepesinde dai­mî bir ordugâhı vardı (les castra praetoria). O zamanlar bu birliğin nüfuzu pek büyüktü. Birliğin büyük ailelerin çocuklarından meydana gelen mevcudu (9, daha sonraları ise 10 bölük halinde) birkaç bin kişiyi bulurdu. Bu birlik, imparator seçi­minde gitgide daha önemli bir rol oynaya­rak istediği kimseyi imparator ilân etmeğe veya hoşuna gitmeyen imparatoru öldürme­ğe, dolgun bir donativum vermeyi kabul edene imparatorluk vaat etmeğe başladı. Her zaman birtakım istekleri olan ve praetorlukların güçlü başkanlarının kumanda­sında bulunan bu imtiyazlı birlikler sevil­mezdi. Septimus Severus bu birliklerden kurtulmak isteyerek silâhlarını ellerinden aldı ve onları Roma’nın dışına sürdü. Ama daha sonra da aynı birlikleri taşralılarla yeniden kurmak zorunda kaldı. 312 Yı­lında Constantinus, başka bir muhafız bir­liği olan protectores’in yararına praetorianus’ların görevine kesin olarak son verdi. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAETOR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRADiER

Tarih 08 Haziran 2009

PRADiER (Jean Jacques, James — de­nir), fransız heykeltıraşı
(Cenevre 1792 -Bougival 1852). Roma ödülü kazandı (1813). Ecole Nationale Superieure des Beaux-Arts’da profesör oldu (1827). Louis Philippe devrinin en önemli heykeltıraşıydı. Çok sayıda eser bıraktı: Napolyon’un me­zarı için on iki Zafer, Concorde alanında Lüle ve Strasbourg heykelleri v.b. Asıl ki­şiliğini kadın güzelliğini gösteren eserlerde ortaya koydu: Atalante’nin Süslenmesi (1850, Louvre), Pharyne, üç Güzeller v.b. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRADiER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Pön savaşları

Tarih 08 Haziran 2009

Pön savaşları, M. ö. 264 ile 146 arasında Roma ile Kanaca arasındaki savaşlara ve­rilen ad.
• Birinci Pön savaşının M.ö. 264′e kadarki menşeleri. Roma, önce Campania’daki yu­nan siteleri, sonra da Büyük Yunanistan si­teleri üstünde nüfuzunu yaydığı sırada du­rumu sarsılmış olan Kartaca (V. yy.), Ati­na’nın deniz hâkimiyetini kaybetmesi üzerine Doğu Akdeniz’in kendisine yeniden açıl­ması ve Ptolemaios’iar yönetimindeki Mısır ile iktisadî ilişki kurması (IV. yy.) sonucun­da eski dinamizmini yeniden kazanmakta idi. Himera’da uğradıkları bozgundan (480) beri Sicilya’nın batısına çekilmiş olan Kartacalılar, tahıl üretimini denetimleri altında bulundurmak amacıyle bütün adaya hâkim olmayı tasarlıyorlardı. Pyrros’un giriştiği seferin başarısızlıkla sonuçlanmasından son­ra da Osklardan olan Mamortinus’un (osk soyundan ücretli askerler) çağrısı üzerine Messina’ya yerleştiler. Mamortinus’lar şehri kısa bir süre önce ele geçirmişlerdi. Ama burada, Romalıların müttefiki Syrakusai’li Hieron’un tehdidi altındaydılar. Syrakusai’­li Hieron 269′da onları yenilgiye uğratmıştı. Kartacalıların, Messina boğazını kapatmak ve Sicilya’yı tekellerine almak tehdidinde bulunmaları Güney İtalya Yunanlılarının çı­karlarına dokunuyordu; bu durum Roma’yi da, Kartaca ile imzaladığı antlaşmalara (306 ve 279-278) rağmen, konfederasyonun sağ­lamlığını korumak amacıyle adaya müdaha­le etmek zorunda bıraktı ve Kartaca’nın tahakkümünden usanan Mamertinus’lar sa­yesinde Roma, M.ö. 264′te Messina’yr işgal etti.
• Birinci Pön savaşı (264-241). Messina’daki kolonilerini ve boğaz üstündeki kontrol haklarını kabul ettirmekten başka düşünce­leri olmayan Romalılar Syrakusai’li Hieron ile ittifak kurduktan (263) ve Agrigento’yu ele geçirdikten (262) sonra Kartacalıları tec­rit ettiler. Ama denizlere hâkim olan düş­manlarına boyun eğdirtemeyince, bütün ada­yı ele geçirmenin zorunlu olduğunu anladı­lar ve bu iş için müttefiklerine 150 gemilik ilk roma donanmasını yaptırdılar. Bu donan­ma 260′ta corvus’un (karga) sayesinde Mylae’de önemli bir deniz savaşı kazandı. Ar­dından, 256′da, Kartaca’ya Afrika’da saldı­rarak Sicilya’yı bırakmasını sağlamak ama­cıyle ikinci bir denemeye girişildi ve 256 ya­zında Eknomon’da kartaca donanmasına önemlı kayıplar verdirdikten sonra 256-255′te Afrika’ya çıkan Regulus, Clupea’yı ele ge­çirdi, Kartaca’nın nüfuzunu sarstı (Numidia’lıların ayaklanması), ama yenildi ve Xantippus’un para ile tuttuğu yunanlı asker­lere esir düştü, öte yandan, kartaca donan­masını Hermaion burnunda bozguna uğra­tan roma donanması da Camarina açıkların­da battı. Bunun üzerine Roma yeniden Si­cilya’yı ele geçirmeğe çalıştı ve 255-254′te 220 parça gemi yaptıktan sonra Panormus’u aldı. Ama 253 yılında Lucania’da Palinurum burnundaki ikinci bir deniz kazasında bu donanma da battı. Roma bundan sonra, an­cak 250 yılında yeni bir donanma ile Lilybaeum ve Drepanum’u ablukaya aldıysa da kartaca donanmasının kuşatılanlara yiyecek sağlaması ve Drepanum önünde roma gemi­lerinin bir kısmını batırması, bu teşebbüsün de başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açtı.. Romalılar bu abluka sırasında kartaca do­nanmasının batırdığı gemilerden başka za­rarlara da uğramış ve kalan gemilerini de Camarina’da bir fırtınada kaybetmişlerdi (249). Ama Kartaca bu elverişli durumdan yararlanmayı bilemedi ve Hannon’un teşvi­kiyle, Afrika’yı fethe yönelerek Sicilya’da sadece Drepanum ile Lilybaeum’u savun­makla yetindi (Hamilkar Barkas’ın Heirkte ve Eryks dağlarındaki direnme hareketi). Bundan dolayı Roma, 243 yılında büyük bir çaba göstererek 200 parça gemi donatınca, Kartaca gafil avlanmış oldu ve Drepanum ile Lilybaeum’u savunamadığı gibi, donan­masının da Aegates adalarında bozguna uğ­ramasını önleyemedi; sonuç olarak on yılda 3 200 talent ödemek, Sicilya’yı ve Aegates adalarıyle Lipari adalarını terk etmek zorun­da kaldı (241 tarihli barış antlaşması).

*Birinci Pön savaşından İkinci Pön savaşı­na (241-219). Savaşı kazanan Roma, kartaca donanmasını Kartaca’ya bırakıyor, ama Korsika ın Sardinya’yı ele geçirerek (238-237) Batı Akdeniz’deki üstünlüğünü sağla­mış oluyordu. Buysa, 241 tarihli antlaşmaya aykırıydı ve az daha yeni bir çatışmaya yol açacaktı. Çünkü, Kartaca’nın bu konudaki savaşçı tutumu karşısında Roma Kartaca’yı yeni bir savaşla tehdit etmiş ve onu hem bu oldubittiyi kabul etmek, hem de 1 200 talent’lik yeni bir tazminat vermek zorunda bırakmıştı. Roma, böylelikle de Birinci Pön savaşının yol açtığı pek büyük insan ve pa­ra kaybını çarçabuk telâfi etmiş, aynı zamanda da, kazandığı zafer sayesinde, zarar­ları şüphesiz kendi zararlarından çok daha büyük olan müttefiklerin ayaklanma ihtima­lini önlemiş oluyordu. Bitkin düşen ve ikti­sadî çöküntü içinde bulunan Kartaca ise, paralaıım ödeyemediği ücretli askerlerinin başkaldırmasına göğüs germek (241-237) ve yeni gelir kaynakları bulmak zorunda kal­dı. Barkas’larla birlikte, 237′den itibaren, İspanya’da yeni bir imparatorluk kurmağa kalkıştı. Bu imparatorluk, insan ve maddî kaynaklarıyle Gades (Cadiz), Hamilkar Bar­kas’ın kurduğu Alicante (237-229/228) ve Hasdrubal’in kurduğu Carthagen (228-221) gibi önemli üsler sayesinde Akdeniz’de ye­niden hâkim olabilecekti, önceleri, Karta­ca’nın Sicilya’dan uzaklaşarak kendi çıkan bulunmayan İspanya’ya yönelmesinden pek hoşnut olan Roma, zamanla Kartaca’nın yeniden artan gücünden tedirginlik duymağa başladı. Bunun üzerine Kartaca genişleme sınırını Ebro nehri olarak tespit etti (226 antlaşması). Bundan sonra da iki ülke ara­sında savaş artık kaçınılmaz bir duruma gel­di: Saguntum olayı bir savaş vesilesi oldu. Roma’nın müttefiki olan ve Ebro’nun güne­yinde bulunan Saguntum, 219′da Hannibal tarafından zaptedildi. O sırada İllyria’da meşgul olan Roma geç harekete geçti ve görünüşü kurtarmak için, Kartaca’ya ka­bulü imkânsız bir ültimatom gönderdi. Hannibal’in teslimini ve Saguntum’un da geri verilmesini isteyen bu ültimatom üzerine iki taraf arasında savaş çıktı.

• İkinci Pön savaşı (M.ö. 218-201). Savaş ilân edildiği zaman nüfusu muhtemelen Kartaca’nınkine eşit, ordusu daha kalabalık olan ve yedek kuvvetlere sahip bulunan, üs­telik denizlerde de durumu üstün görünen Roma, Aemilii’lerle birlikte saldırıya geçerek, düşmanı en güçlü olduğu İspanya ve Afrika’da vurmayı düşündü. Kartaca’nın gü­cüne güvenen, ama donanması olmayan Hannibal ise Roma’yı İtalya’da yenilgiye uğratarak kazanacağı başarılarla Roma im­paratorluğunun İtalya’daki nüfuzunu orta­dan kaldırmak, böylece de İtalya yarımada­sında yaşayan halkların bağımsızlık ve hür­riyet isteklerini kamçılamak istiyordu. Bu­nun için, 218 ilkbaharında İspanya’nın sa­vunmasını kardeşi Hasdrubal’e bırakarak, Alpler üzerinden İtalya’ya doğru yola çık­tı. Bu yolculuk beş ay sürdü ve sonun­da iberlerle Numidia’lılardan meydana ge­len ve otuz yedi fille takviye edilmiş olan ordusu Kuzey İtalya’ya vardı. Bu­rada kısa bir süre içinde roma konsül­leri P. Cornelius Scipio ile Tiberius Sempronius Longus’a karşı kazandığı zafer­ler (Ticinum, Trebia, 218) sayesinde (Sal­yalıların desteğini kazandı ve Cisalpina’yı denetimi altına aldı. 217 İlkbaharından itibaren de, Galyalılarla takviye edilmiş olan kartaca ordusu, Apenninler’i aşarak konsül Flaminius’un ordusuna bir baskın yaptı ve Trasimenus gölünün kuzey kıyısın­da onu bozguna uğrattı. Bu sırada, Roma’da seferberlik ilân edilmişti. Ama bir kuşat­ma için gerekli araç ve gereçleri olmadığı için Hannibal, Roma’ya yürümedi; buğday ve yem bakımından zengin olan Piccnum ile Apulia bölgelerine geçti. Bu sırada da Ro­ma’nın müttefiklerine hoş görünmeğe çalı­şarak bir yandan karşı tarafta çözülmeler yaratmağa, bir yandan da Makedonyalı Philippos V’in yardımını sağlamağa çalışıyordu. Ama karşı tarafta bir çözülme olmadı. Çün­kü Hannibal’in Galyalılarla ittifakı İtal­yanları korkuya düşürmüştü. Ayrıca, comice centuriate’ler tarafından diktatör seçilmiş olan Fabius Maximus Cunctator da, savaştan kaçınmakla beraber, Kartacalıların ardın­dan ayrılmıyor, böylece de Roma’nın varlı­ğını korumuş oluyordu. Kartacalıların İs­panya ilt bağlan da kesilmiş durumdaydı. Çünkü Publius Cornelius Scipio’nun ku­mandasındaki bir roma ordusu Ebro ile Terragona nehirlerinin ağızlarını denetim al­tında tutuyor ve Hasdrubal’in harekete geç­mesine engel oluyordu. Ama yine de, Ro­ma senatosunun sabırsızlığı ve sanıldığına göre, senatör Paulus Aemilius’un aykırı dü­şüncede olmasına rağmen yeni konsül C, Terentius Varro’nun, Fabius tarafından ileri sürülen ve düşmanı oyalayarak uygun za­manı kollamaya dayanan savaş kurnazlığını doğru bulmaması, Hannibal’in 2 ağustos 216 günü Cannes muharebesinde roma ordusunu ezmesine yol açtı. Bu yenilgi sonunda Roma konfederasyonu parçalanmağa başladı. Böy­lece, bazı Apulia’lılar, Samnit’ler, Lucania’lılar, Bruttium’lular Capua (216 sonbaharı), soma da Tarentum, Metapontum, Thurioi ve Herakleia (213-212) Hannibal ile bir­leştiler. Hannibal de, o sırada Makedon­yalı Philippos V ile görüşerek, Roma’­nın müttefiki Syrakusai’li Hieron’un ölümünden (215 sonu) sonra Sicilya’da da bazı destekler elde etmekteydi. Ama, Ro­ma’nın çevresindeki Etruria, Ombria ve Latium Roma’ya bağlı kaldı. Güneydeki öbür yunan siteleri ise kararsızdı. Aslın­da Hannibal, Güney İtalya’da abluka al­tında ve takviyeden yoksun
(kati kuvvetler İspanya, Sicilya ve Korsika’daki savaş­larda kullanılmaktaydı) haldeydi.

Romalı­lar bir yandan Adriyatik’e hâkim olduk­ları, öte yandan da İlliria’da karşısına bazı engeller çıkardıklan için (Birinci Makedon­ya savaşı), Hannibal, Philippos V’ten de doğrudan doğruya bir yardım göremeyecek durumdaydı. Roma’ya yürüyormuş gibi ya­parak bir şaşırtma hareketine başvurmasına rağmen, 211′de Romalıların Capua’yı geri al­malarını önleyemedi. İtalya’nın dışında, kartaca orduları İspanya’da son ve çok önemli bir başarı kazandıktan (211′de roma ordusunun yok edilmesi ve bu ordunun ku­mandanları Publius ile Cneius Cornelius Scipio’nun ölmesi) kısa bir süre sonra bü­tün cephelerde savunma durumuna geçmek zorunda kaldılar. Sicilya’da, Kartaca’nın yardımından yoksun kalan Syrakusai, Arkhimedes’in sağladığı mancınıklara rağmen M. ö. 211′de konsül M. Claudius Marcellus ta­rafından saldırıyle ele geçirildi. İspanya’da ise, Genç Cornelius Scipio, 209 başında Carthagena’yı ele geçirdi, Ama Hasdrubal’in, Pireneler’in batı geçitlerinden kaçarak İtalya’ya geçmesini önleyemedi. Sonunda da, Hasdrubal M.ö. 207′de, Metaureus kıyı­larında C. Claudius Nero tarafından usta bir manevra ile yenilerek öldürüldü. Altık kesinlikle yalnız kalmış olan Hannibal de, Bruttium’a çekildi, 205′te Lclcroi’yi terk et­ti ve ancak Corotone çevresinde tutunabildi. Bu durumda Romalıların ülkeye yeniden sahip olmalarını kabul etmek ve 206′da İlipa’da kazandıkları zaferden sonra İspanya’­nın da tamamıyle ellerine geçmesine razı ol­mak zorunda kaldı. Barkas imparatorlu­ğunun yok olmasından sonra ve Hanni­bal’in diğer kardeşi Magon’un Liguria’da yeni bir köprübaşı kurmasına rağmen (205-203) Scipio, savaşı Afrika’da sürdür­mek konusunda senatodan yetki aldı. Bu­nun üzerine de 204′te Afrika’ya çıktı ve Massyli’lerin kralı Syphax’a (numidialı bir başka prens) karşı Massyli’lerin kralı nu­midialı prens Masinissa ile birleşti ve Kar­taca’nın müttefiki olan bu prensi esir al­dı. Bunun üzerine, Kartaca 203 sonbaha­rında Magon ile Hannibal’i geri çağırmak zorunda kaldı. Sonunda, 202 sonba­harında Zama’da Hannibal’i yenen Scipio, bir barış antlaşması kabul ettirmeyi başara­bildi. Bu antlaşmaya göre Kartaca, İspan­ya’yı geri veriyor, fillerini ve (on gemisi dı­şındaki) bütün donanmasını teslim ediyor, yıllık taksitler halinde elli taksitte 10 000 talent vergi ödemeyi ve roma halkının rızası olmadan hiç bir savaşa girişmemeyi ta­ahhüt ediyordu. Bu durum, Kartaca’yı top­rakları, Syphax’ın ve Cirta şehrinin de katılmasıyle genişlemiş ve Roma ile ittifak kurmuş olan Masinissa’nın muhtemel saldı­rılarına karşı savunmasız bırakmış oluyor­du (M.ö. 201). Dış siyasetinde Roma’ya ba­ğımlı duruma gelen ve elinde yalnız Afrika’daki topraklar kalmış olan Kartaca, bu durumda artık büyük devlet olmaktan çık­mış ve yerini de İspanya ile Afrika’nın hâ­kimi, Doğu Akdeniz’de egemen Roma’ya bı­rakmış oluyordu. Kuşkusu yine de yatışma­mış oları Roma, Kartaca’dan, ülkesinin top­lumsal yapısını değiştirmeğe çalrşan Hanni­bal’in sürgüne gönderilmesini istedi (195) ve Afrika’da yeni bir tehlike baş gösterir gös­termez bu şehrin yerle bir edilmesini karar­laştırdı.

* Üçüncü Pön savaşı (149-146). 153′e doğ­du, Kartaca’nın Afrika’daki topraklarında sağladığı bolluk karşısında şaşkınlığa düşen Cato korkuya kapıldı ve Kartaca’nın yıkıl­ması gerektiği sonucuna vardı. (Sık sık, Delenda est Carthago [Kartaca'yı yerle bir etmek gerekir] dediği ileri sürülmektedir.) Kartaca ile Masinissa arasında sık sık çıkan çatışmaların Kartaca’yı Massinissa’ya karşı M.ö. 201 tarihli antlaşmaya ay­kırı olarak silâhlanmak zorunda bırak­ması, yeni bir savaş vesilesi oldu. Bu sa­vaş, Kartaca’nın bir afrika devleti tara­fından ele geçirilerek kendi çıkarına uy­gun bir afrika gücü haline getirilmesinden çekinen Roma’nın işine geliyordu. Böylece 149-146 arasında üçüncü Pön savaşı çıkmış oldu. Bu savaş sırasında Romalılar iki yıl boyunca yaptıkları sürekli saldırılardan bir sonuç alamayınca, kuşatmanın yönetimini Scipio Aemilianus’a bıraktılar. O da, ülke­nin ovalık bölümünü elinde tutan kartaca birliklerini bozguna uğrattı ve Kartacalıların kıskaçtan kurtulmak amacıyle gösterdik­leri kahramanca çabalara (donanmanın ab­luka altında bulunduğu limandan çıkmasını sağlamak için kazılan kanal) rağmen şehrin kara ve denizle bağlantısını kesti. Sonun­da, Byrsa tepesi on günlük bir kuşatmadan sonra düştü ve hayatta kalan son Kartacalılar Eşmun tapınağının yıkıntıları altında can verdiler. Bundan sonra, Kartaca yerle bir edildi, toprağı lanetlendi, şehrin yeniden kurulması yasaklandı ve toprakları da sena­tonun karanyle kazıları fossa regia’nın sınırları içine alındı. Böylece, Pön savaşları, birçok defa rakibini yenilgiye uğratabilecek kadar zorlamış olan Kartaca’nın, bütün ça­balarına rağmen, yok edilmesiyle sonuçlan­mış oluyordu. Kartaca’nın bazı önderlerinin yeteneksizliği, Barkas ve Hannon aileleri arasındaki rekabet, paralı askerlerin ordu içindeki aşırı derecede önemli rolü, İkinci Pön savaşı sırasında donanmanın şaşılacak kadar güçsüz oluşu v.b. sebepler, bu devle­tin, kazanması mümkün olabilecek bir savaştan yenik çıkmasına yol açmıştı.

• Pön savaşlarının sonuçları. Pön savaşla­rı, Kartaca’nın yok olması dışında, birçok önemli Sonuç daha doğurdu. Bu sonuçlar kı­saca şöyle özetlenebilir: Roma’nın ve İtalya’nın nüfus yoğunluğunun azalması; işlen­mekte olan bazı toprakların yeniden işlen­meyen toprak haline gelmesi; küçük toprak Sahiplerinin elinde bulunan topraklarına, nobilitas tarafından düşük fiyatlarla satın alınması veya ager publicus topraklarının düşük ücretlerle kiralanması yoluyle geniş latifundia’iar (ağaç ve özellikle yoğun bir biçimde sığır yetiştirilmesi) kurulması ve yi­ne bu kimselerin yabancı illerdeki kazançlı işletmelerle zenginleşmesi; bunun yanı sıra, ordulara donatım Sağlayarak ve vergi top­layarak, şövalyelerin servet yapması; küçük toprak sahiplerinin de katılmasıyle şehir plebleri sayısının artması ve bu sınıfın yok­sullaşması; savaş sırasında yasama görevini halk meclislerine önem vermeyerek çoğu za­man tek başına yürüten Senatonun güçlen­mesi, cursus honorum’a değer verilmemesi ve zafer kazanan generallere aşırı bir say­gınlık sağlanması (meselâ Afrikalı Scipio) sonucunda roma demokrasisinin bozulması; gelenek ve göreneklerin (gösteriş merakı), dinin (Hannibal’in zafer kazanmasını önle­mek amacıyle Roma’ya Cybele kültünün so­kulması) ve siyasetin doğululaşması. Bu doğululaşma, yönetimini ele almayı umdukları yeni iller bulmak amacıyle Senatörlerin ve haraca bağlayacakları yeni iller veya ka­zançlı işler peşinde koşan şövalyelerin Batı Akdeniz’de hâkim durumda olan Roma’yı, doğuda sonu belli olmayan bir yayılmaya sürüklemek istemelerinin sonucuydu. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pön savaşları hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POZZUOLi

Tarih 08 Haziran 2009

POZZUOLi, İtalya’da şehir, Campania’da (Napoli ili), Napoli körfezi kıyısında, Misena burnu ile Nisida adası arasında; 51 300 nüf. Eskiçağda Samos’un (Sisam) kolonisi (M. ö. 520) olan Puteoli (önce Dikaiarkheia), Cumae’nin limanıydı; İkinci Kartaca savaşında önemli rol oynadı ve M. ö. 194′te bir roma kolonisi oldu. Tepelerin ko­ruduğu büyük bir koy kıyısındaki limanı çok elverişliydi. Daha M. ö. II. yy.da gü­ney rüzgârlarına karşı bir dalgakıran (eni 16 m, boyu 372 m, fakat kesintili) ile birbirine bağlı birçok havuz yapıldı; havuzlar deniz tarafından bir çifte kemer siste­miyle korunuyordu; kemerlerin kenarında revaklar ve dükkânlar vardı. Pozzuoli do­ğulu tüccarların yaşadığı (dinlerini yaydı­lar) önemli bir ticaret ve yolcu limanıydı. Trafik bugün de işlektir. «Serapis tapına­ğı» denen eski bir yiyecek pazarı, Vespasianus zamanında inşa edilen amfiteatr, Augustus tapınağı ve eski köşkler (bu ara­da Cicero’nunki) bugüne kalmıştır. Kü­kürtlü topraklar çok yüksek sıcaklıkta (162°5C) buhar püskürtür. Şehirde demir sa­nayii yerleşmiştir. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZZUOLi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POZNAN

Tarih 08 Haziran 2009

POZNAN, Polonya’da şehir, voyvodalık merkezi, Büyük Polonya ovasının ortasın­da, Warta ırmağı kıyısında; 422 700 nüf. Üniversite. Poznan, özellikle siyaset, idare, din ve kültür alanındaki önemi sayesinde büyük bir şehir haline geldi. Ama bugün başlıca gelişme etkeni sanayidir: Poznan bu sayede eski Polonyanın Gniezno gibi öbür tarihî merkezlerini geçti. Çok süslü katedral (XV.-XVIII. yy.); XVI. yy.dan kalma belediye sarayı. Şehirde bütün sana­yi kolları temsil edilir: metalürji (demir­yolu ve tarım malzemesi), kimya, dokuma ve besin sanayii, deri işçiliği v.b.
— Poznan voyvodalığı, 2 065 000 nüf. Poznan, yaklaşık olarak, XVIII. yy.da Polonya bölüşülurken sınırları Prusya lehine çizilen Poznan eyaletini içine alır.Bugün Polonya’nın büyük coğrafî bölgelerinden biridir. Poznan eyaleti Polonya’nın tarihî merkezi­dir: ilk islav halklarının meydana gelmesi ve ilk Polonya devletlerinin ortaya çıkmasıyle ilgili en önemli arkeoloji buluşları bu sınırlar içinde yapıldı. Tarım bakımından Poznan eyaleti, soğuk topraklı, sert iklimli büyük Kuzey Avrupa ovasının özelliklerini taşır: ince bakım isteyen ürünlere elveriş­li olmamasına karşılık, büyük ölçüde çav­dar, patates ve yemlik bitki tarımına imkân verir. Ayrıca keten de yetiştirilir. Buğday tarımı yalnız güney kısımdadır. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZNAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POZANTI

Tarih 08 Haziran 2009

POZANTI, Akdeniz bölgesinde (Doğu ke­sim, Adana ili) ilçe merkezi kasaba; 3 675 nüf. (1970). İç Anadolu’yu Suriye’ye bağla­yan önemli yol üzerinde; yüksl. 860 m. Anadolu-Bağdat demiryolu üzerinde istas­yonu vardır. Pozantı, 1954′ten beri ilçe mer­kezidir. Daha önceleri Karaisalı ilçesinde bir bucak merkeziydi.
— Tar. Bütün tarih devirleri boyunca önemini kaybetmeyen bir yol üzerinde bulu­nan Pozantı, İlkçağda Podandos adını ta­şıdı. VII. yy.da başlayan müslüman akınlarıyle bölgenin askerî önemi daha çok art­tı. Arap kaynaklarında Badandûn olarak ge­çen Pozantı, abbasî halifesi Memun’un öldüğü yerdir (833). Pozantı çayı uzun za­man abbasî-bizans sınırını meydana getirdi. Haçlı seferleri sırasında Bothentrot (Bodendron, Butrentum), XVI. yy.da Poscht-zeschy ve Sultanhanı (Evliya Çelebi’de) ad­larını taşıdı. Pozantı’nın önemi XX. yy.da Bağdat demiryolu inşaatı sırasında yeniden arttı. Milli Mücadele yıllarında, Adana’yı işgal eden Fransızlara karşı girişilen hare­ketlerde rol aynadı. — Pozantı ilçesi, 772 km2; 13 496 nüf. (1970). Merkez ve Kamışlı bucakları; 16 köy. Ormancılık, meyvecilik. (M)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZANTI hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POYNTİNG (John Henry)

Tarih 08 Haziran 2009

POYNTİNG (John Henry), ingliz fizikçisi (Monton, Manchester yakınları 1852-Birmingham 1914). Mason college’ta fizik profe­sörlüğü yaptı, 1905′te Royal society’ye üye seçildi. Elektro magnetik enerji üstüne yap­tığı incelemelerde, bit yalıtkandaki enerji değişmelerini ortaya koydu ve değişken alanlar için bir enerji akımları teorisi orta­ya attı. Güneş ışınlarının kuyrukluyıldızlar üstündeki itici etkisiyle ilgili Arrhenius teo­risini doğrulayan ışıma basıncı üstüne deneyler yaptı. En önemli çalışması Yer’in or­talama yoğunluğunu ölçmesidir (1890). [L]

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POYNTİNG (John Henry) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POWİCKE (sir Frederick Maurice)

Tarih 08 Haziran 2009

POWİCKE (sir Frederick Maurice), ingiliz tarihçisi (Alnwick 1879-Oxford 1963). Orta­çağ tarihi uzmanıydı. Oxford üniversitesinde çağdaş tarih profesörü (1928-1947) ve Royal Historical society’nin başkanı oldu (1933-1937).
En önemli eserleri: The Loss of Normandy (Normandie’nin Kaybedilmesi) [1913], Medieval England (Ortaçağ İngiltere’si) [1931], Medieval Ways of Life and Thought (Ortaçağ Hayat Tarzı ve Düşüncesi) [1950], The Thirteenth Century (On Üçüncü Yüzyıl) [1953]. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POWİCKE (sir Frederick Maurice) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POWER

Tarih 08 Haziran 2009

POWER (Edna le POER, Eileen — denir), ingiliz kadın iktisatçı
(Altrincham, Cheshire 1889-Londra 1940). 1921′de Londra İktisat fakültesine girdi. 193l’de aynı fakültenin ik­tisat tarihi profesörlüğüne tayin edildi. Bir ingiliz kumaşçı ailesi üstüne yazdığı The Paycockes of Coggeshall’den (1919) sonra ortaçağlardaki iktisadî ve soyal hayat üstü­ne birçok önemli çalışma yayımladı: Some Medieval People (Bazı Ortaçağ İnsanları) [1924]; The Wool Trade in English Medieval History (İngiliz Ortaçağ Tarihinde Yün Ti­careti) [bu eser, ölümünden sonra 1941'de basılan, 1938-1939 arası Oxford'da verdiği konferansların derlemesidir] v.b. Kitapları yalnız içindeki mükemmel ve orijinal bilgi­den dolayı değil, aynı zamanda son derece ilgi çekici bir biçimde sunuluşları yönünden de dikkate değer. Ayrıca John H. Clapham ile Dirlikte, The Cambridge Economic His­tory of Europe’utı (Avrupa’nın Ekonomi Tarihi) [2 cilt; 1941-1952] ilk cildini ve Studies in English Trade in the Fifteenth Century’yi
(XV. yy.daki İngiliz Ticareti Üstü­ne İncelemeler) [1933] yayımladı. (M)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POWER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POUSSİN (Nicolas)

Tarih 08 Haziran 2009

POUSSİN (Nicolas), fransız ressamı (Villers, Andelys yakınları 1594-Roma 1665). Yoksul bir ailedendi. Küçük yaşta Quintin Varin’in derslerini izledi, on sekiz yaşın­da Paris’e gitti, orada flaman Ferdinand Elle’in, sonra Lallemand’ın atelyesine girdi. Philippe de Champaigne ile birlikte Luxem-bourg sarayının dekorasyonunda çalıştı, 1624′te Roma’ya gitti. Orada, oldukça sı­kıntılı yıllar geçirdikten sonra ancak 1628′de biraz rahata kavuştu ve giderek ün ka­zanmağa başladı. 1629′da Jacques Dughet ile tanıştı ve onun kızıyle evlendi. Bunu takip eden on yıl en çok eser verdiği dö­nemdir. Konularını genellikle Kutsal Kitap’tan aldı: Âşdod’da Veba Salgını (Louvre), Masumların öldürülmesi (Chantilly), Altın Buzağının Etrafında Dans (Londra), Kudüs’ün Zaptı (Louvre). Tarihten ve mi­tolojiden de yararlandı: Sabinli Kadınların Kaçırılması (New York), kardinal Barberini için, Germanicus’un ölümü, Camilla ve Falerii Okulu Ustası (Louvre). Ayrıca ale­gorik tabloları da vardır: Şairin ilham Al­ması (Louvre). Cassino de Pozzo için yap­tığı Yedi Dini Tören’m birinci dizisi de bü­yük başarı kazandı.

Richelieu ve kral Louis XIII’ün takdirini kazanan Poussin 1640 yılında Paris’e döndü ve kralın baş ressamı oldu. Fakat kendisin­den beklenileni tam anlamıyle veremeyince hoşnutsuzluğa sebep oldu ve 1642 yılında da bir daha geri dönmemek üzere Roma’ya gitti. Roma’da, kendini o devrin sanatse­verlerine kabul ettirdi ve yeni eserlerini ver­meğe başladı: ikinci Dinî Törenler dizisi, Musa’nın Nehirden Çıkarılışı (Louvre), Arkadia Çobanları (Louvre) ve özellikle İn­cil’den ve tarihten alınmış sahneleri canlan­dırdığı manzara resimleri: Diogenes Çana­ğını Atarken (Louvre), Poliphemos ve Man­zara (Leningrad), Herkül ve Cacus’lu Man­zara (Moskova). 1660-1664 Arasında Riche­lieu hesabına yaptığı Dört Mevsim (Louvre) Poussin’in sanatının doruğuna ulaştığını gösterir.

Simetriye, tablodaki grupların dengelenme­sine, kompozisyona son derece önem veren Poussin, klasik bir ressam tipidir. Serbest bir üslûp ve belirli gölgeler taşıyan gençlik desenlerinde Fontainebleau okulu maniyerizminin izleri görülür. Fakat Poussin kısa zamanda gayet açık olarak belirlenmiş planlar ortaya koydu ve gölge ile ışık kit­lelerini ahenkleştirdi. Hayatının sonlarında şekilleri sadeleştirdiği gibi, çizgileri de yalınlaştırdı. En önemli desenleri Louvre müzesindeki Desen salonunda (Musa ve Yetro-nun Kızları, Son Vazife, Venüs ve Mercurius, Bacchus Eğlencesi, Manzaralar, Kut­sal Aile), Chantilly müzesinde (Germani­cus’un ölümü, Sabinli Kadınların Kaçırılışı, Manzaralar, ilkçağ Eserleri Üstünde İnce­leme), Lille müzesinde (Kutsal Masumların öldürülmesi), Stockholm müzesinde (Angelica ve Medor), British museum’da ve Windsor Krallık koleksiyonunda (Flora İm­paratorluğu, Meryem’in ölümü, İsa Zeytin Bahçesinde, Adonis’in Doğuşu) yer alır. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POUSSİN (Nicolas) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POURBUS (Pieter)

Tarih 08 Haziran 2009

POURBUS (Pieter), flaman resamı (Gouda 1510′a doğr. – Brugge 1584). Daha 1540′ta Brugge’de tanınmağa başlandı. Lancelot Blondeel’in kızıyle evlendi. Brugge sanat çevresine italyan üslûbunu getirdi. Kıyamet Günü (Brugge Belediye müzesi) ad­lı tablosunda, antik mermer motiflerinden ve italyan maniyerizminden ilham aldı; ama flaman tekniğinden ayrılmadı. Bir Park’ta Hoş Bir Toplantı (Wallace koleksiyonu, Londra) adlı tablosunda il Primatice’nin ka­dın tiplerine benzer tipler yarattı. Pieter Pourbus, önemli bir portre ressamıydı (baş­lıca eserleri Brugge ve Brüksel müzelerindedir). [L]

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POURBUS (Pieter) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POURBUS (Frans)

Tarih 08 Haziran 2009

POURBUS (Frans), Büyük denir, flaman ressamı (Brugge 1545-Anvers 1581), Pieter Pourbus’un oğlu. Anvers’te, Frans Floris’in öğrencisiydi. Kompozisyonlar (Ayta Vergilius’unun Triptiği, Saint-Bavon, Gand) ve en Önemlileri Brüksel, Berlin, Dresden, Rotterdam ve Viyana müzelerinde olan birçok portre yaptı. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POURBUS (Frans) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POUPELET (Jane)

Tarih 08 Haziran 2009

POUPELET (Jane). fransız kadın heykel­tıraş (Saint-Paul-Lizonne, Dordogne 1878-ay.y. 1932). Lucien Schnegg ve Rodin’in öğrencisiydi. Kadın ve özellikle hayvan fi­gürleri yaptı, üniversiteli Kadınlar Millet­lerarası federasyonunun başkanı oldu. Art Moderne’de (Süslenen Kadın, 1906), Ceza­yir, Prag ve A.B.D.’nin birçok önemli şe­hir müzesinde eserleri vardır. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POUPELET (Jane) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POUND (Ezra Loomis)

Tarih 08 Haziran 2009

POUND (Ezra Loomis), amerikalı şair (Hailey, İdaho 1885). Hayatının kırk yılını yurt dışında geçirdi: Londra (1908-1920), Paris (1920-1924) ve Rapallo (İtalyan Rivierası, 1924-1945). İkinci Dünya savaşında faşist doktrinlere kapılarak Mussolini hü­kümetinin propogandasını yaptı. Müttefik­ler tarafından tutuklandı, ihanetle suçladı, fakat yargılanmadı. 1946′da bir psikiyatrlar kurulu tarafından sorumsuz olduğu tespit edildi ve Washington yakınlarında uzun sü­re bir akıl hastahanesinde kaldıktan sonra tek­rar İtalya’ya yerleşti (1959). A Lume Spento adlı ilk şiir kitabının yayımından sonra öncü akımlarda, deneysel dergilerde önemli bir rol oynadı. Pound her şeyden önce, bütün kültürlere ilgi duyan bir şairdir. De­rin bir bilgiye dayanan, bilinçli bir kar­maşıklık içindeki eserleri, fikir eğilimleri­nin çok yönlülüğünü yansıtır: Provença (1910); Sonnets and Ballads of Guido Cavalcanti (Guido Cavalcanti’nin Sone ve Ba­ladları) [1912]; Cathay (1915); Hughg Selwyn Mauberl (1920); Personae (1926); Hommage to Sextus Propertius (Sextus Propertius’a Saygı) [1934]; Trachiniae (1956). Çince, Provence’ça Yunanca, Latince ve İtalyancadan yaptığı tercümeler önemlidir. Bunlar, çok serbest olmakla beraber şiirle­rin özünü aktarması yönünden aslına sadık­tır. Pound’un bütün üstünlükleriyle yetersiz­liklerini en iyi yansıtan eseri Şarkılarıdır (Cantos): bu iddialı şiirin doksan beş bö­lümü 1919-1956 arasında çeşitli eklemelerle yayımlandı. Bu güç ve çok kapalı eser, şai­rin fikir oluşumunu gösteren değerli bir belgedir. Ezra Pound tenkitler de yazdı: The Spirit of Romance (1910 ve 1953); How to Read (Nasıl Okumalı) [1929]; Letters of Ezra Pound (Ezra Pound’un Mektupları) [1941]; Literary Essays (Edebiyat Deneme­leri) [1954]. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POUND (Ezra Loomis) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRE

Tarih 08 Haziran 2009

PİRE i. (esk. türk. bürge’den). İnsanda ve memelilerde asalak yaşayan böcek. (Pireler takımının pulîcidae familyasından.)
Bu­zul piresi, çok yüksek yerlerde buzlar arasında yaşayan isotoma saltans’m adı.
Deniz piresi, kumsallarda sıçrayarak hare­ket ettiği görülen kabuklu küçük hayvan.
Kum piresi, sıcak bölgelerde bulunan pire türü. (İlmî adı termatophylus veya sareopsylla). Bk. ANSiKL.

—■ ÇEŞ. DEY. Pire gibi, çevik, çok hareketli, yerinde duramayan (kimse).
Pire için yor­gan yakmak (veya pireye kızıp yorgan yak­mak), kendisine yapılan önemsiz bir kötü­lüğün öcünü almak uğruna büyük zarara uğramayı göze almak: Ona «bir pire için yorgan yakan» derlerdi (Ömer Seyfeddin). j Pireyi deve yapmak, önemsiz bir şeyi pek fazla büyütmek, aşırı şekilde abartmak: Pi­reyi deve yapan, deveyi ne yapmaz? (F. R. Atay).

Pireyi gözünden vurmak. Halk di­li. Keskin nişancı olmak, bir silâhı çok iyi kullanmak: Pireyi gözünden vurur ki, kafatasını az biraz zedelerse para almaz! (Ke­mal Tahir). Mec. Elinden bir şey kurtulma­mak, pek becerikli olmak.
Pireyi gözün­den, çakalı dizinden vurur. Halk dili. Kes­kin nişancı olan, iyi silâh atan kimseler için kullanılır.
Pireyi nallamak, olmayacak ve fayda sağlamayacak bir işe girişmek.
— Bot. Pire kapan (veya pire otu). Bk. PiREKAPAN.
— ANSiKL. Pire’nin ağzı, üzerinde yaşadığı hayvanın derisini delmek için, hançer gibi keskin ve incedir; gövdesi yassı ve kanat­sız, derisi meşin gibi sert, bacakları sıçra­mağa elverişli, ayakları tutucudur; bütün bu özellikler pirenin asalak yaşamağa mükemmelen uymasını sağlar. Solucanımsı uzun kurtçukları meskûn yerlerde, tozlu kö­şelerde, döşemelerin yarıklarında ipeğimsi bir kundak içinde yaşar (sirke). Dişiler dai­ma erkeklerden daha iridir. Kırmızımsı kah­verenginde olan insan piresinin (Pulex irritans) boyu 4 mm’yi bulur. Kedi ve köpek piresi (P. felis ve canis) daha küçüktür; ve­bayı bulaştırabilir; salgın tifüs mikrobunun taşıyıcılarındandır; diğer pireler tavşan, yediuyuklayan, bahçeuyuklayanı, tarla sıçanı (Nosopyllus fasciatus), kuşlar (Ceratophyllus hirundinis) v.b. üzerinde yaşar. Bu tür­lerin çoğu şimdi özel cinslerin tipleri sayıl­maktadır. Bazı pire türleri, özellikle sıçan piresi (Xenopsylla eheopis) kabarcıklı veba­nın bulaşmasını sağlar.
Tavşan piresinin dişisi, doğurmadan az ön­ce gebe taşvan üzerinde, sonra sekiz gün­lükten küçük yavrular üzerinde yaşamadan cinsî olgunluğa erişemez ve dolayısıyle çiftleşemez. Çiftleşip döllendikten sonra gene süt emziren ana tavşana döner. Dişi tavşan­da ve yavrularında bulunan hipofiz ön lobuna ait hormonları onların kanıyle birlikte alan pirede, bu hormonların pire cinsiyet hormonlarının oluşumuna yol açtığı sanıl­maktadır. Bu durum, hayvanlar âleminde görülen kendine has biricik olaydır.
• Kum piresi’nin dişisi insanların ve hay­vanların derisinin altına girer, orada kan emerek şişer, karın kısmı bezelye iriliğini bulur; oysa serbestken aynı pirenin uzun­luğu hiç bir zaman 1 mm’yi geçmez. Pire özellikle ayak parmaklarına yerleşir. Hiç bir temizlik tedbiri bunu önleyemez, fakat çıkarılması kolaydır, pek sivri olmayan bir iğneyle bile çıkarılabilir. Pire çıkarıldıktan sonra yara yeri antiseptik bir maddeyle yakılır. Esas tedbir bunların çok olmaması­na dikkat etmektir, çünkü aynı parmağa birçok pire girerse meydana gelen iltihap, asalakların tesadüfen ölmesi veya tahribi tetanosa, bazen kangrene yol açar, parma­ğın kesilmesi gerekebilir. Bu böcek gittikçe dünynın her tarafına yayılmaktadır.
♦Pireli sıf. Üzerinde pire bulunan.
Mec. Kuruntulu, kuşkulu, işkilli. (LM)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRAZOLON

Tarih 08 Haziran 2009

PİRAZOLON i. (fr. pyrazolone). Pirazol veya pirazolinden türeyen karboksilli bile­şiklerin genel adı. Eşanl. LAKTAZAM.

— ANSiKL. Pirazolorilava enoller gözüyle de bakılabilir; hidroksipirazollerle aynı özellikleri taşırlar. Bunlar, kararsız tuzlar ve­ren zayıf bazlar ve zayıf asitlerdir, iki çeşit pirazolon vardır: çekirdek yapılan yandaki şekilde gösterilen 3- ve 5- pirazolonlar. İkin­cisi daha önemlidir. Hidrazinlerin (3-keton esterlerine etkimesiyle meydana gelir. Mese­lâ fenilhidrazin asetilasetik estere etkiyerek fenilmetilpirazolon verir; bu madde yeniden metinlendirildiğinde antipirin meydana ge­lir. Tartrazin, flavazin gibi bazı boyar maddeler pirazolon çekirdeği taşır; bu boyar maddeler, parasülfonlu fenilhidrazinin diketosüksinik veya asetilasetik asitlerle yo­ğunlaşmasından elde edilir. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRAZOLON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTLAÇ

Tarih 06 Haziran 2009

POTLAÇ i. Kuzeybatı Amerika’daki kabilerin (Kwakiutl, Tsimshan, Tlingit v.b.) büyük kolektif şenliklerini belirtmek için kullanılan kelime.
— ANSİKL. Potlaç’lav bir kabileye has önemli olayların ardından düzenlenirdi; bir­kaç gün süren bu şenliklerde, danslar, şö­lenler, şarkılar, âyinler yer alırdı, potlaçların özelliği hediyelerin dağıtılması (potlaç adı da buradan gelir) idi, bu dağıtılan hedi­yeler şenliği düzenleyen klanın zenginliğini ortaya koyardı. Çeşitli klanların düzenle­diği potlaçlarda, öbür klanlarınkinden daha çok hediye dağıtarak iktisadî ve sos­yal üstünlüğünü ispatlamak her klan için bir şeref meselesiydi. (M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTLAÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Potkalı Kazakları

Tarih 06 Haziran 2009

Potkalı Kazakları, Potkalı adasında otu­ran Kazaklara verilen ad. Bunlara Barbaş Kazakları ile birlikte Ukrayna Kazakları da denir. Poltova savaşında İsveç kralı Kari XII ile birleşerek savaşta önemli bir rol oy­nadılar. (M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Potkalı Kazakları hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTiER (Alfred)

Tarih 06 Haziran 2009

POTiER (Alfred), fransız mühendisi ve fi­zikçisi (Paris 1840-ay.y. 1905). 1881′de £cole Polytechnique fizik profesörlüğüne getirildi. 1893′te Maden okulunda sanayi elektriği üstüne önemli çalışmalarda bulundu. Eterin titreşiminde Fresnel nazariyesini yo­rumladı. Polarize ışığın kırılmasını, eliptik sapmayı, magnetik döver gücü açıkladı. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTiER (Alfred) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTi,

Tarih 06 Haziran 2009

POTi, Gürcistan topraklarında (S.S.C.B), Karadeniz kıyısında önemli liman şehri. Çiaturi manganez madenleri buradan gemi­lere yüklenir. Osmanlı devrinden kalan kalesi ilk olarak 1808′de Ruslar tarafından ele geçirildi. Poti, Edirne antlaşmasıyle (1829) Rusya’ya bırakıldı. (M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTi, hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTAMOLOJİ

Tarih 06 Haziran 2009

POTAMOLOJİ i. (fr. potamologie). Akarsuları inceleyen bilim.
— ANSİKL. Potamoloji’nın alanı büyük ır­makların incelenmesinden, derelerin ve ge­çici su akıntılarının incelenmesine kadar uzanır. Bu incelemeler iki büyük kısma ay­rılır: ırmakların rejimlerini, debilerini ve bunların değişimlerini inceleyen ırmak hid­rolojisi; ırmak akıntılarını, özelliklerini, çe­kici ve aşındırıcı güçlerini, derelerin ve ır­mak yataklarının katı cisim taşımalarını
(şe­killeri ve değişmeleri akıntıların gücünün başlıca sebebidir) inceleyen ırmak dinamiği.

Irmak hidrolojisinin sayısal temelleri
Su yükseklikleri bir istasyondaki kabarma­lar üstüne mukayese bilgileri verir, fakat rejimlerin temel unsuru debilerdir. Motor gücü imkânları, sulama imkânları, kabar­maların yüksekliği bu niceliklere bağlıdır; nehir hidrolojisinin kanunları, yağış mik­tarları arasındaki ilişkiler ve rejimin çeşitli özellikleri de debiyle ilişkilidir. Debiler öl­çeklerle veya doğrudan doğruya Ölçme yoluyle elde edilir. Bu ölçmelerin en çok kul­lanılanı, her su kesitinin bir noktasıyle baş­ka bir noktası arasında değişebilen akış hız­larını belirlemektir: elden geldiğince çok ortalama mevzii hız Vm, bu akışların geç­tiği kısmî su kesitleri ile çarpılır; bulunan sonuçların toplamı bütün enine profilin Q debisini verir; toplam ortalama hız, S top­lam su kesiti olmak üzere Vm = Q/S’dir. ölçme sonuçlarına bağlı olarak çizilen yükseklik-debi eğrileri üzerinden ölçeğin herhan­gi bir yüksekliğine tekabül eden debi oku­nur. Mahallî akış şartlan (derinlikler, ge­nişlikler, eğintiler) değişmediği sürece eğri geçerlidir.

Irmak rejimleri bazen, yıllık veya aylık de­biler, maksimum ve minimumların ortalama­sı, bilinen veya mümkün olan uç sayılar, bir yıl içinde veya uzun bir süre boyunca değişik frekanslı debiler şeklinde ayırt edilir, ölç­meler ya saniyede metre küp cinsinden brüt debiler olarak veya alıcı alanların kilomet­re karesi başına saniyede litre cinsinden öz­gül debiler olarak yapılır. Meselâ, Kızılır­mak üzerinde Ankara doğusundaki Yahşihan’da ölçülen en yüksek debi 924 m3, en düşük debi ise 12 m3′tür. Fırat ırmağının Birecik’teki ortalama debisi ise 648 m3′tür.

Irmak debilerinin tayini, yıllık gözlemler ne kadar çoksa o kadar değerlidir. Olağanüstü kabarmalar veya etiyajlar için elli veya yüz yılla sınırlı gözlemler büyük ölçüde yanılta­bilir. Fakat eldeki veriler üstüne ihtimal hesapları, akıllıca ve ustaca yapılırsa, de­ğerli bilgiler sağlar.

• İzafî modül veya özgül modül. Bu mo­dül kilometre kare başına litre saniye ola­rak hesaplanır; uzun yıllar için 31,557 ile çarpılan bu değer milimetre cinsinden bütün alıcı yüzeye tekabül eden akıtılan yağış miktarını verir.

• Yıllık yağışlar ve debiler bilançosu. Akış açığı. Akıtılan P yağmurunu düşen P’ yağmuruyle karşılaştıralım. P7P oranı yıl­lık akış katsayısını veya bölümünü göste­rir. Bu sayı dünyada, O’dan yüzde 95′e ve­ya biraz daha fazlasına kadar değişir. Büyük bir bölgede yıllık akış açıkları D veya dü­şen yağmur P ile akan yağmur P’ arasın­daki farklar daha azdır, özel bir yılda top­rak altında, göllerde veya kar şeklinde, ge­lecek yıl lehine birikmeler dolayısıyle D artmış görünür. Çok sayıda yıl, bütünüyle ele alınınca, D önemsiz sayılacak kadar aza­lır ve açık toplamı, başlıca sebebi olan bu­harlaşma ile eşitleşir. Uzun yıllar boyunca toplam akış açığı, dünyada yaklaşık ola­rak 1 400 mm’yi bulur; Sibirya’daki bü­yük ırmaklarda 175-200 mm’yi geçmez. Fransa’daki dört büyük ırmak (Ren dışın­da) için 475-510 mm’dir.

Irmak akışı açığı, fizikî coğrafyada çok önemli bir veridir. Açık önce yıllık yağış miktarıyle artar ve her şeyden önce sıcak­lıkların düzenlediği bölgesel tavanlara ula­şır: Sibirya’nın, Rusya’nın ve Finlandiya’nın kuzeyinde kayıp 100 mm’nin altına düşebi­lir. Eşit olan yıllık yağış ve sıcaklık ortalamalarında yazlar ne kadar sıcak ve yağışlı olursa açık da o kadar çoktur. Dağ havza­larında sıcaklıkların düşük olması açığı azaltır.

Kalkerli topraklarda yağışan hızla de­rinlere sızması, buharlaşarak terlemeleri ve yıllık akış açığını önemli ölçüde düşürür (maksimum için yüzde 20-30 arası). Bataklıklardaki durgunluk, hattâ geçirgen olma­yan arazilerde akışın sadece yavaş yavaş olması, kayıpları artırır. Kayıplar havanın nemliliğiyle ters orantılı olarak değişir: ku­ru rüzgârlar kayıpları çoğaltır. Genellikle bitki örtüsünün zenginliği de kayıpları ar­tırır.

• Dünyada özgül modüller. Yağış ortalama­larının ve akış açıklarının çok büyük ölçü­de değişmesi bölgelere göre ırmakların öz­gül modüllerindeki farklılıkları açıklar: Fransa’da Sen ırmağının ağzındaki debisi kilometre başına saniyede 5,75 litredir; Loire’ınki 7′den çok, Garonne’unki (Dordogne hariç) 11, Rhöne’unki 18,5 litredir. Fakat Alpler’deki ve Pireneler’deki bazı küçük ırmakların debisi saniyede kilometre kare başına 65 litreyi bulur; eşit yüzeyler için Şili’nin güneyinde veya Yeni Zelanda Alpleri’nin kuzeybatısında saniyede kilo­metre kareye 250 litre kaydedilebilir. Buna karşılık toplam olarak az sulanan ve sıcak olan bölgelerde özellikle yazın, özgül modül 1,5 litreyi (Missouri) geçmez: A.B.D.’de büyük ovaların batısındaki bazı ırmaklarda, Kuzey Afrika’daki birçok ırmakta 0,5′i bul­maz. Nil’de 1′den az, Avustralyanın başlıca ırmağı olan Murray’de 1 milyon kilometre kare için yalnız 0,4, Çin’deki Sarınehir ve Kuzey Vietnam’daki Kırmızınehir’de en çok 2′dir. Akış açığının düşüklüğü sayesinde Si­birya’daki iki büyük ırmak yıllık yağış or­talamasının azlığına rağmen (40 mm’den az) nispeten iyi beslenir: Yenisey’de 6,5; Lena’da 6,3.

• Brüt bolluk. Brüt bolluk, alıcı yüzeyle­rin özgül modüllerle çarpımıdır. Bazı değer­lendirmeleri sıralayalım: Amazon için 90 000-110 000 m3, Kongo için 40 000, Yangdzı Kiang için 30 000, Mississippi için 18 000, Yenisey için 17 000, Orinoco ve belki Brahmaputra için 15 000, Ganj için 14 000, Nijer için ancak 6 000, Nil için 300 m3. Avrupa’­da brüt bolluk, Volga için Volgagrad’da an­cak 8 000 m3, Tuna için 6 300, Ren için 2 200, Rhöne için 1 800, Vistül için 1 450, Duero için 630, Odra için 600, Garonne için 630, Sen ve Taio için 450 m3′tür. Küçük ırmak­lar ve ağızlarından uzak ırmaklar incele­nince şu değerlendirmeler elde edilir: Madeira için 16 000-18 000 m3, Rio Negro için 10 000-11 000, Kasai için 18 000, Ohio için 7 000, Missouri için 2 000, Tuna için Viyana’da ve Belgrad’da 1 900, Rhöne için Lyon’­da 375, İşere için 350, Yon ve Marn için 95 m3.

Kabarmalar

• Kabarmaların sebepleri. Debiler çok yük­sek değilse bile, engellerden önceki kısım­larda ırmak sularının birikmesi çok tehli­keli kabarmalara yol açabilir; bu engeller dağlarda toprak kaymalarıdır. Ovalarda, bazı ırmaklarda her kış (Doğu Avrupa, Ka­nada), bazılarında (Tuna, Ren) ise az çok düzenli olarak buzların yüzeydeki kabuğun parçalamasından sonra harekete geçerek dar yerlerde üst üste yığılması su baskınla­rına yol açar (1784 şubat-martında Ren’in Köln ve Koblenz’i basması, 1838′de Tuna’nın Budapeşte’yi basması). Tabiî veya sunî yüksek barajların yıkılması, debileri, akış­larının dayanılmaz şiddeti ve gelişleri bakımından çok daha tehlikeli kabarmalara yol açabilir. 1950 Yılında Porsuk ırmağının taşması sonucunda Eskişehir’in uğradığı sel felâketi buna misal olarak verilebilir. Aşırı su gelişlerinin yol açtığı kabarmalar çok daha sıktır: kalın kar tabakalarının hızla eri­mesi veya aşırı sağnaklar. Yüksek dağlar­dan çıkan akarsularda kış taşkınları veya yaz kabarmalarının başlıca sebebi genellik­le karların erimesine mal edilir: oysa bu görüş çoğunlukla yanlıştır veya tehlikeli bir mübalâğadır. Gerçekten, Rusya ve Kanada ovalarındaki veya Alpler’deki karla ilgili yıllık kabarmalar birçok bölgeyi tehdit eden yağmurlara bağlı kabarmalarla mukayese edilemez; Rusya’da ve Sibirya’da yüz bin­lerce veya milyonlarca kilometre kareyi kaplayan ırmak kabarmalarının eşine dün­yanın başka yerinde rastlanmaz. Aşın olma­yan erime suları taşkın sırasında akış mik­tarını dörtte bir, üçte bir, hattâ yarı yarıya çoğaltabilir; bu çoğalma özel bir tehlike göstermeyen ırmak kabarmalarını felâkete dönüştürmeğe yeter (1930′da New England ırmaklarının taşması).
• Yağmurlar ve kabarmalar. Hemen bü­tün bölgelerde küçük ve orta büyüklükte havzalar için en şiddetli ve yıkıcı kabarma­lar aşırı yağmurların yol açtıklarıdır. Fa­kat bunların, söz konusu bölgelerde ve hav­zalarda yol açabileceği felâketlerin kısaca tanımlanması imkânsızdır. Paris’in yukarı­sında bütün Sen havzasında iki üç günde düşen 72 mm’lik yağmur (ocak 1910) ilgi çe­kicidir; buna karşılık, aynı dönemde Ardeche havzasına (2 230 km2) düşen 250 mm’­lik yağış hiç önemli değildir. Orta Teksas’ta «Thrall» adı verilen korkunç sağnak (9-10 eylül 1921) 18 saatte 25 900 km2′ye 250 mm su bırakmıştı. Fransa’da bazı noktalarda bir günde 720 mm’ye kadar (Ardeche’te ekim 1827′de), Reunion adasındaki bazı is­tasyonlarda ise 1 000 ve 1 500 mm’den çok yağışlar kaydedilmişti; ekim 1951′de Calabria’da bir istasyonun 1 495 mm yağış aldı­ğı bilinir, En yüksek kabarmalar çok şid­detli olmayan fakat uzun süren veya art arda birçok gün (Sen, Rhöne havzası) veya birkaç hafta (Mississippi) tekrarlanan yağış­ların sonucudur. Arızalı bölgelerdeki küçük havzalar için azamî debiler, bazı denklem­lerle birkaç saat içindeki yağışların şidde­tine bağlıdır. Hemen her yerde olayların önemli bir unsuru kabarma katsayısı, yani kabarma süresince akan yağmur suyu ile bu kabarmaya yol açan yağmur veya erime suyu miktarı arasındaki orandır; bu katsayı kışın tamamıyle sıvı haldeki çok büyük yağışlar için yüzde 80′e yükselir veya bu oranı aşar. Yaz ortasında, buharlaşmalar ve yer altına sızmalar büyük su miktarlarının et­kisini yok eder ve kabarma katsayısı ancak olağanüstü sağnaklarda çok yüksek sayılara ulaşır. Çoğunlukla kabarmaların katsayısı yazın (büyük zararlara yol açsa da) yüzde 40-50′yi geçmez: sonbahardaki ilk kabarma­lar çoğunlukla yüksek değildir. Daha önce­ki doymuşluktan başka, yoğunluk sonra da yağışların toplamı ve süresi kesin rol oy­nar: belirli yağmur toplamlarından sonra sızma durur veya çok büyük ölçüde aza­lır ve buharlaşma daha fazla artmaz.
• Kabarmaların yayılması ve çoğalması. Kabarmaların debisi sular taşmadığı zaman akış hızına yakın bir hızla aşağı kesime doğru yayılır, takat geniş su baskınlarında çok azalır. Eğimi yüksek olan ırmakların yayılma hızı saatte 12 veya 15 km’yi, hat­tâ taşma yapmayan büyük su kabarmala­rında saatte 15 ve 20 km’yi bulur. Düşük eğimli ova ırmaklarında, su altında kalma­yan yüksek yamaçlar arasında su 5 km’den az hızla, çok büyük su baskınlarında ise saatte 2 km hızla ilerler. Belirli bir yerde, kabarmaların çeşitli ilerleme tipleri akış hı­zı, su mecrasının uzunluğu ve yağmurun süresine bağlıdır: kabarma bazı sel suların­da fırtınalı havalarda on beş dakikada, Cevennes’lerdeki ırmakların yukarı çığırların­da birkaç saat içinde, Aşağı Ardeche’te sekız-on iki saatte, Grenoble’da, İşere üze­rinde yirmi dört-otuz altı saatta yükselir. Bu yükselme Lyon’da Rhone üzerinde iki veya üç gün, aynı yerde Saöne üzerinde ve Paris’te Sen üzerinde dokuz veya on gün, Aşağı Mississippi ve Yangdzı-Kiang üzerin­de birkaç hafta sürer. Yükselmeyi büyük debili bir kol çok artırabilir. Ayrıca bazı küçük ırmaklarda, şiddetli sağnakların yol açtığı kabarmalar sırasında sular özellikle başlangıçta, yıldırım hızıyle yükselebilir; hattâ buzların parçalanması sonucu meyda­na gelen dalga cephelerini hatırlatan ger­çek «su duvarı» baskınları meydana gelebi­lir.

• Kabarmaların maksimal gücü. Belirli bir kabarma sırasında azamî debiler alıcı yüzey­lerin artmasına bağlı olarak azalır. New Mexico’da 1945 haziranında rio Pecos’un
9 100 km2 için saniyede ve kilometre kare başına 2-25 m3′ten çok; 1915′te arızalı hav­zada Pears River’ın 325 000 km2’si için sa­niyede ve kilometre kareye 200 litre. Brüt maksimum debiler için şu değerler sayılabilir:Po için, Piacenza’da 1951′de 12 800 m3; Ren için
Almanya-Hollanda sınırında 12-500 m3; Volga için 1926′da 61 000 m3. Brüt debi rekorları Yenisey (120 000 m3), Lena (110 000 m3) ve özellikle Amazon’dadır (160 000 m3 kadar).

Kabarmaların yükseklikleri, belirli bir debi için genişliklere, derinliklere ve hızlara gö­re değişir. Yangdzı-Kiang boğazlarında YiÇang’dan önce bazı kabarmalar alçak su­larda 60-70 m’yi bulur. Aralık 1909′da, Aşağı Duero’da etiyaj’ın 24-34 m üstünde yükseklikler kaydedilmiştir. Loire ırmağı yaklaşık olarak 1 500 km2′yi tehdit eder. Rhöne, Fransa’da 1 600′ü Tarascon ve Beaucaire’den sonra olmak üzere 2 400 km2′yi basabilir. Mississippi, Cairo’dan sonra 1882′de 90 000 km2 (Belçika ile Hollanda’nın toplam yüzölçümüne eşit) kadar yeri su altında bırakmıştır. Yangdzı-Kiang da 1931 ve 1954′te buna eşit bir araziyi su altında bıraktı. Bu iki baskınla sular 20 milyondan çok insanın evini yıktı ve 1931′de baskın yüz binlerce insanın ölümüne sebep oldu. Hou-ang-ho’nun baskınları daha büyük felâket­lere yol açar: tabiî yatağı ve dış su bent­leri arasındaki sunî su basma alanı 600 km’­den uzun bir delta üstündedir. Bazı kabar­malarda ırmak yatak değiştirerek Şandung yarımadasının kuzey ve güneyinde önceki ağzından yüzlerce kilometre ötede denize dökülür. 1887′de sular güneye yönelerek Yangdzı-Kiang’ın yatağını geçici olarak de­ğiştirdi ve bir milyon kişiyi çamurlu suları altında bıraktı. 1935′te bir süre için buna benzer bir yatakta aktı. Bu ölçüsüz geniş­liğe ulaşmasa da büyük su baskınları ço­ğunlukla millî âfetlerdir. Temmuz 1951′de Kansas ırmaklarının taşması bir milyar do­larlık zarara yol açtı: Japonya’nın aşırı ka­labalık topraklarında anî ve şiddetli su bas­kınları felâketleri daha da artırır. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTAMOLOJİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Posta birliği

Tarih 06 Haziran 2009

Posta birliği (MİLLERARASI), posta kurumunun ilk ortaya çıktığı günlerden beri milletlerarası bir postanın önemi üstünde duruldu, fakat bu sistemin nasıl işlediği pek iyi bilinmez. XVI. yy.da Londra ile Fransa’daki Calais şehri arasında düzenli bir servisin kurulduğu sanılır. 1670′te yapılan bir anlaşma ile İngiltere ile Fransa arasın­daki posta ilişkileri düzenlendi. Bu anlaş­ma, 1698′deki Rijsvvijk anlaşmasıyle yeni­lendi. Paris-Londra arasında haftada iki posta işliyordu. Dover – Calais postasını İngilizler yönetiyor; Calais’den sonra işi fransız postası yükleniyordu. Yalnız Paris, Rouen veya Lyons’a giden mektupların üc­reti önceden ödenebiliyordu. Daha uzağa giden mektupların posta farkı alıcıdan tah­sil ediliyordu. İngiltere, İtalya’ya gidecek mektuplar için Fransa’ya mektup başına 21 sol ödüyordu. Türkiye’ye gidecek bir mek­tubun göndericisi Marsilya’ya kadar olan yol için 17 sol ödüyordu. 1802′de yapılan bir anlaş­ma, yürürlükte olan bu sisteme pek az de­ğişiklik getirdi. Milletlerarası mektuplar ço­ğaldıkça sistemde karışıklıklar başladı. Ağır­lığa göre alınan ücretler her ülkede değişi­yordu. Mektubun ücreti bazen zorunlu ola­rak gönderici tarafından ödeniyordu. Ancak göndericinin ödediği ücret genellikle belli bir noktaya kadar geçerli oluyor, ötesi alı­cıya kalıyordu. XIX. yy.daki sanayileşmeyle mektuplaşma büyük ölçüde arttı. Mevcut posta sistemi ihtiyaca cevap veremez ol­du. Çeşitli ülkelerde aynı paranın ödenme­si bir dereceye kadar sağlandı, fakat bu ödemeler posta giderlerini karşılamıyordu. Milletlerarası bir posta servisi kurma tekli­fi ilk olarak A.B.D.’den geldi. 1863′te bu amaçla Paris’te bir konferans toplandı. Konferansta 31 ilke kabul edildiyse de, Ame­rika İç savaşı ve Alman-Fransız savaşı bu alandaki çalışmaları durdurdu. Bu arada posta konusunda büyük bir reformcu olan Kuzey Alman Posta konfederasyonu üyesi Heinrich von Stephan, Milletlerarası Posta birliği için bir plan hazırladı. Bu plan Pa­ris konferansında alman kararları göz önünde tutuyor, Almanya’nın deneylerinden de yararlanıyor, Almanya’yı ve bütün al­man ülkelerini içine alan bir posta birliği kuruyordu. Bu birlikte toplam 20 ülke var­dı. Almanya’nın teklifi üzerine 1874′te Bern’­de bir kongre yapıldı. Kongre’ye, A.B.D. ve Mısır ile birlikte bütün avrupa devletle­rinin de bulunduğu 22 ülke katıldı. Konfe­ransın sonunda varılan bir anlaşma ile Mil­letlerarası Posta konvansiyonu kuruldu. Bu konvansiyonda Genel Posta birliğinin adı Milletlerarası Posta birliği olarak değişti­rildi. Kuruluşundan 10 yıl sonra üye sayısı 55′e çıktı. XIX. yy.ın ortalarında hemen he­men bütün dünya ülkeleri, birliğe dahildi. 1960′larda üye sayısı 100′ü aştı. 1875′ten itibaren milletlerarası postanın te­melini meydana getiren konvansiyon beş esas ilke kabul etti. Bunlar bazı değişiklik­lere uğramakla birlikte günümüzde de ge­çerlidir.
Birinci ilkeye göre birliğe dahil olan bütün ülkeler posta servisi konusunda tek bir ül­ke sayılıyordu. Bu ilkenin uygulanması, ula­şım bağımsızlığı doktrinine dayanıyordu. Her ülke başka ülkeden gelen postaya ken­di postasına gösterdiği ilgiyi göstermek zo­rundaydı. Her ülke bütün dünyadaki ulaşım olanaklarını kendi postası için kullanmak hakkına sahipti, ikinci ilkeye göre, belli ağırlıklar için öngörülen ücretler bütün ülkelerde aynı olacaktı. 15 Gramlık bir mek­tup 25 santim (altın) tutuyordu. Şartlara gö­re bu ücret belli bir artış ve azalma gös­terebilirdi, ikinci Dünya savaşı sonunda bu ilke çiğnendi; yalnız ağırlık birliği (ortala­ma ağırlık olarak 15-20 gr kabul edilmesin­den başka) önemli bir değişikliğe uğramadı. üçüncü ilke posta İle iletilecek malzemeyi üç gruba ayırıyordu: mektuplar, kartlar ve diğer evrak (basın, ticarî evrak gibi).
Bu üç grup için belirli şartlar konuldu. Neyin daha ucuz yollanabileceği, neyin mektup muamelesi göreceği tespit edildi. Dördüncü ilke, bir ülkenin, başka bir ülkenin ulaşım araçlarını kullandığı zaman ne ödemesi ge­rektiğini tespit eder. Ancak iki ülke ara­sındaki mektup alışverişinin aşağı yukarı aynı olduğu durumlarda ödeme yapılmaz. Beşinci ilke kayıt ve tazminatlar üstünedir. Ancak milletlerarası tazminat belli bir mik­tarı aşmaz ve kayıtlı paketin tümü, kaybol­duğu zaman ödenir. Meselâ paket, yerine bazı kısımları eksik olarak ulaşırsa ödeme yapılmaz. Daha sonraki yıllardaki bazı değişikliklere göre, «önemli şeyler» için bir sigorta kuruldu. Bu önemli şeylerin kapsa­mına ticarî veya resmî evraklarla, altın, el­mas gibi değerli maddeler de alındı. Paket postası geliştirildi. 1947′de birlik, Birleşmiş Milletlere bağlandı. Birliğin İsviçre’de Bern’de bir genel merkez bürosu vardır. 5 Yılda bir bütün üyelerin katıldığı bir kongre toplanır. Ayrıca 20 üyelik bir Yürüt­me ve İlişkiler komitesi her yıl toplanır. Bir de gene 20 üyelik danışma komisyonu vardır. Bu komisyon iktisadî, teknik mese­leler ve uygulama meseleleri üstünde çalı­şır. (M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Posta birliği hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POSTA

Tarih 06 Haziran 2009

POSTA i. (ital. k.). Bir yerden gönderilen veya bir yere gelen para, mektup v.b. emanetlerin tümü: Sabah postası geldi, fa­kat akşam postası henüz gelmedi. (Bk. ANSİKL. Ulaştırma bölümü.) || Bu emanet­leri toplayıp dağıtan teşkilât ve bu teşkilâ­tın bulunduğu yer:
— Benim seni postaya yolladığımı kimseye söyleme; adresi postahanenin içinde yırt at
(H.E. Adıvar). || Be­lirli zamanlarda sefer yapan ve genellikle posta ulaştırılmasında kullanılan taşıt: Dün de bizim vapur Bandırma postaları gibi ağzına, hattâ burnuna kadar dolu idi
(B. Felek). Pos­ta vapuru. Posta treni. || Takım, kol, sı­ra: // Gidip gelme, sefer: Araba şu kadar eşyayı üç postada taşıdı. || Posta arabası, posta ile gönderilen nesneleri taşıyan ara­ba: İki gün evvel buradan geçen bir posta arabası benim için dört mektup bırakmış (R. N. Güntejcin). // Posta havalesi, posta ile gönderilen havale, para. || Posta kutusu. Bk. KUTU. || Posta polisi, nöbet tutan veya nöbette olan polis. // Posta pulu, para kar­şılığında posta ile gönderilen şeylerin üze­rine yapıştırılan pul.
— CEŞ. DEY. (Birini) Posta etmek, bir kim­seyi karakola götürmek. // (Birine) Posta koymak (veya atmak), birini korkutmak, teh­dit etmek. || (Bir yere) Posta yapmak, bir yere sefer yapmak, gidip gelmek. || Postayı kesmek, bir kimseyle ilgisini kesmek veya bir şeyi yapmaktan vaz geçmek.
— Ask. Hedef postası, hedefli atış talimi sırasında hedefleri gözetleyen ve atışlardaki isabet derecesiyle ilgili işlemlerin ve ka­yıtların tutulmasına yardım eden personel.

— Avc. Avlanacak hayvanı beklemek için yerleşilen yer.
— Dy. Posta treni, posta ve yolcu vagon­larından meydana gelen süratli tren. || Pos­ta vagonu, yalnız posta hizmetine ayrılan vagon. || Cer postası, buhar lokomotifinin sevk ve idaresini sağlayan, bir makinistle bir ateşçiden meydana gelen, çoğu kere sürekli birlikte görev yapan ekip. (Başka tip lokomotiflerde çalışan makinist ve yar­dımcısının meydana getirdiği posta, özel bir ekip değildir.)
— Denize. Gemi teknesinin enlemesine olan tutucu parçalarından her biri, bunla­rın tümü gemi gövdesini (iskeletini) mey­dana getirir. (Bk. ANSİKL.) || Posta yolcu vapuru, posta seferi yapan ticaret gemisi. || Dobil bltum postası, dip su sarnıçlarına (Water-ballast) giriş çıkışı sağlayan delik­ler bulunan posta. || Döşekbaşı postası, ağaç gemi inşaatında döşek postalarını di­key postalara bağlayan dışarıya kıvrık pos­ta. || Karkas döşek postası, L veya U bi­çiminde köşebentlerden yapılmış, dikey ve düzey, uçları parçalarla pekleştirilmiş dö­şek postası. // Kepçe döşekbaşı postası, çe­likten yapılan savaş gemilerinde teknenin sağlam bir parçası. (Bu posta, bodoslama­nın hemen hemen düzey olarak uzatılması­dır. Kıç tarafta [kepçe] su hattının ve zırh güvertenin altındaki bütün çıkıntıları bir­birine bağlar ve onlara dayaklık, yataklık eder.) // Sintine döşek postası, bir postanın (kuburga, eğri, iskarmoz) alt kısmını mey­dana getiren iki kenarlı parça. || Yukarı (üst) posta, diğer döşek postalarından da­ha yukarıda bulunan, geminin baş ve kıç taraflarına yakın postalar; tekneyi takviye etmeğe yarar.

— Huk. Posta çekleri. Bk. ANSiKL. || Pos­ta gizliliği. Bk. ANSİKL. || Posta idaresi, tüzel kişiliği olan T. C. Posta Telgraf ve Telefon işletmesine verilen ad. (Bk. P.T.T.) || Posta kolileri.
Bk. ANSİKL. || Posta mas­rafı. Bk. ANSİKL.
— Sanay. 24 Saatlik çalışma gününün ça­lışma bölümlerinden her biri: Gece posta­sı.
(Eşanl. VARDİYA.) || Bir sanayi veya ti­caret işletmesinde aynı zamanda çalışan iş­çilerin tümü.// Çalışma postası, bir çalış­mada bir bölümün yapıldığı yer; açıkça be­lirli bir iş yapımına gerekli her şeyi (maki­ne, âletler, malzeme v.b.) kapsayan çalış­ma merkezi: Çalışma postasının düzeni ve donatımı, çalışanın verimi ve yorgunluğu üstünde büyük etki yapar.
— Teşk. tar. Posta tatarı. Bk. TATAR.
— Zool. Posta güvercini, özel surette ye­tiştirilen, küçük kâğıtlara yazılmış haberle­ri bir yerden bir yere iletmek için kullanı­lan güvercin.
— ANSİKL. Ulaştırma. Eskiden mektup ve yolcu ulaşımı için belli yerlere atlar «yerleştirilir», bunlar hazır beklerdi. Oysa posta bugünkü medeniyetin en önemli ku­rumlarından biri haline gelmiştir. Jül Sezar zamanında Roma imparatorluğu sınırları içinde kuryeler son derece düzenli işliyor­du. Sezar’ın İngiltere’den Roma’daki Cicero’ya yolladığı iki mektup, biri 26, biri 28 günde, yani iki gün ara ile Roma’ya ulaş­mıştı. Mektup yollamak İsteyen özel kişiler ise mektuplarını ya köleleriyle göndermek, ya da aynı yönde giden ve mektubu götür­meyi kabul eden birine vermek zorunday­dılar. Özel kişiler için çalışan bir posta sistemini ilk kuran imparator Diocletianus oldu (III. yy. sonu). Daha sonraki tarih­lerde Büyük Theodorius, Charlemagne gibi kralların ülkesinin her yeriyle haberleşme­lerini sağlayan düzenli posta servisleri vardı.

• Resmî Posta Servisinin başlangıcı. En eski posta sistemi Fransa’da Paris üniver­sitesi tarafından kuruldu. XIII. yy.ın so­nunda bu kuruma bağlı kuryeler belli dö­nemlerde yola çıkarlar ve Paris’te toplu bulunan öğrenciler için Avrupa’nın çeşitli bölgelerinden para ve mektup toplarlardı. XI. Louis kendisi için atlı haberciler kul­landığı gibi, 19 haziran 1464′teki fermanıyla Fransa’nın bellibaşiı yollarında posta istasyonları kurdu. Bu sistem daha sonraki krallar zamanında da devam etti; sonunda özel kişiler de kendi mektupları için kral­lığa bağlı kuryeleri kullanmağa başladılar. XIII. Louis zamanında genel bir posta de­netimi merkezinin kurulmasıyle fransız pos­tası daha düzenli bir hal aldı.

• Almanya’da ilk posta Tirol’de XV. yy.­ın ikinci yarısında Thurn, Taxis ve Valsassina kontu Roger I tarafından kuruldu. Roger I’in oğlu imparator Maximilian I’in isteği üzerine 1516′da Viyana’dan Brük­sel’e uzanan bir posta servisi sağladı. 1522′de Viyana ile Nürnberg arasında bir pos­ta servisi açıldı; çok geniş topraklara sa­hip olan Kari V, ülkenin her köşesinden çabuk haber almak istediği için Taxis ve Thurn prensi Leonhard’a Hollanda’dan İtalya’ya bir posta servisi kurdurdu. Bu ser­vis Liege, Trier, Speyer, Rheinhausen, Württemberg, Augsburg ve Tirol’den geçiyordu. İtalya’da ilk posta Piemonte’de başladı. 1561′e kadar mektupların ulaşımı şirketlerin ve özel kişilerin elindeydi. Devlet bunlara hizmetleri karşılığında değişik şartlara uy­gun olarak belli bir miktarda para almak hakkını tanımıştı. 1561′de Savoia dükü Emanuele Philiberto bütün postaları bir pos­ta genel müdürüne bağladı. Bu durum 1697′ye kadar sürdü. 1697′de dük Vittorio II Amadeo postanın gelirlerini devlet gelir­leri arasına kattı ve posta genel müdürü­ne aylık bağladı. 1710′dan sonra posta doğ­rudan doğruya devlet tarafından yönetil­meğe başlandı.

• ingiliz postası. İngiltere’de Edward III zamanında özel postalar kurulmuştu. 1635′te Londra ile Edinburgh arasında resmî bir posta servisi kuruldu. 1644′te o sırada Avam kamarası üyesi olan Edmund Prideaux posta genel müdürlüğüne tayin edildi. Prideaux ilk iş olarak haftada bir, ülkenin her tarafına posta kuryeleri yol­lamağa başladı. 1683′te başkentte bir «penny» postası kuruldu. William III zamanın­da parlamentodan İskoçya’daki posta siste­mini düzenlemek üzere birçok kanun çıktı. Kraliçe Anne’in çıkardığı dokuzuncu fer­manla ingiltere’deki posta sistemi o zaman için modern bir şekilde teşkilâtlandırıldı. Londra’da Britanya ülkeleri için genel bir posta merkezi açıldı.
Bu merkezin Edinburgh, Dublin ve diğer bazı şehirlerde şubeleri vardı. Bütün sis­temin başında bir genel müdür bulunuyor­du. Bu genel müdürün başlıca şubelerin müdürlerini tayin etme yetkisi vardı. Bu sırada 15 millik bir yere gidecek bir mek­tubun ücreti 8 sentti, 300 mil içinse 25 sent ödeniyordu. 1837′de sir Rowland Hilî Posta servisinde reform yapılması için ha­rekete geçti. 1839′da «penny» usulü kabul edildi. 6 Mayıs 1840′ta W. Mulready ta­rafından çizilen ilk posta pulu kullanıldı. Aynı yıl kayıt ve posta ile para yollama usulleri kabul edildi. 1855′te posta kutuları ortaya çıktı. Londra, şehir içi mek­tup dağıtımında kolaylık sağlanması için 10 bölgeye ayrıldı, ingiltere postahane sis­temi hızla gelişti, paket postası, para de­ğiştirme ve telgrafçılık yerleşti, ingiliz Pos­ta servisinin başında posta genel müdürü bulunur. Yardımcısı Londra postahanesinin genel sekreteridir. Büyük şehirlerde de genel müdürler vardır. Posta genel müdürü danıştay üyeleri arasından seçilir: ayrıca ka­bine üyesi de olabilir.

• Neale’in amerikan postası. Amerika’da posta 17 şubat 1691′de posta patentinin Thomas Neale’e verilmesiyle başlar. 4 Ni­sanda Neale ve krallık posta genel mü­dürü Andrew, Hamilton’u amerikan posta genel müdürlüğüne seçtiler. Hamilton ko­loniler arasında bir posta servisi kurmak gibi zor bir işe girişti. Bütün kolonileri dolaştı ve herkesi yeteneğine ve bu işin başarılacağına inandırdı. Virginia dışında bütün koloniler işbirliği yapmayı kabul et­ti, 1 mayıs 1693′te servisler başladı. Posta, Portmouth – New Haven, Boston, Saybrook, New York, Philadelphia ve Maryland ile Virginia’daki bazı noktalar arasında işli­yordu. Haftada bir posta vardı, beş atlı bu istasyonlardan haftada iki kere geçmiş oluyordu. Kışın servis 15 günde bir yapı­lıyordu.

A.B.D. postası. 26 Temmuz 1775′te Phila-delphia’da toplanan kongre bir postahane sistemi kurdu ve başına yılda 1 000 dolar ücretle Benjamin Franklin’i getirdi. 1782′de Kongre, posta genel müdürüne New Hampshire ve Georgia arasında ve Kong-re’nin uygun göreceği diğer yerlerde posta yolu ve servisleri açma yetkisini verdi. İ799′da posta kanunları yeniden düzenlendi, posta soyguncularına ölüm cezası ge­tirildi. Daha sonra ölüm cezası kaldırıldı. 1813′te posta ilk defa buharlı gemiyle bir şehirden bir şehire götürüldü. 1845′te 30 milden uzağa gitmeyecek bir sayfalık mek­tuptan 6 sent, 80 mile kadar 10 sent, 150 mile kadar 12,5 sent, 400 mile kadar 18,75 sent, daha uzak mesafeler için 25 sent alınıyordu.
İngiltere’de pul sisteminin başarıya ulaş­masından sonra, pul A.B.D.’de de kulla­nılmağa başlandı. 1847′de 5 ve 10 sentlik, 1851′de 1 ve 3 sentlik pullar çıktı, tik dam­galı zarflar 1853′te kullanıldı. Başkan Lin­coln zamanında mektuplar bedava teslim edilmeğe başlandı. Daha sonra mektubu alandan 2 sent alındı. 1863′te bu 2 sentten yeniden vaz geçildi. İlk posta kartı da 1873′te ortaya çıktı.

• Türkiye’de. Osmanlı devletinde posta hiz­metleri Mahmud II zamanına kadar yalnız devlet haberleşmeleri için yapılıyordu. Koso-va (1389) ve Çaldıran (1514) seferleri sırasın­da halkın da resmî postadan yararlanması sağlandı. Fakat bu, bugünkü anlamda posta­cılığın başlangıcı niteliğinde değildi. Mah­mud II, halka ait mektupların İstanbul ile öteki vilâyetler arasında taşınmasını, bu işler­den gelir sağlanmasını, mektuplara fesat karıştırılmamasını ve mektup dağıtımında is­lâm, reaya ve yabancı ahaliye eşit muamele yapılmasını bir fermanla emretti (1838). Tan­zimat fermanıyle posta hizmetleri kamu hiz­metleri arasına alındı (1839). Konuyle ilgili hazırlıkları yapmakla görevlendirilen komisyonun kararına uyularak ilk Posta nezareti kuruldu (1840). Aynı yıl ilk pos­tahane istanbul’da, Yenicami avlusunda, Postahanei Amire adiyle açıldı. Bunu, Bağ­dat, Sivas, Musul ve Diyarbakır’da açılan postahaneler takip etti (1843). Posta idaresi­ne paralel, fakat ayrı bir kuruluş olarak ça­lışan Telgraf idaresi de nezaret durumuna getirildi (1855). Posta nazırı gazeteci Agâh Efendinin teklifiyle posta ücretinin pul olarak alınmasına başlandı (1863). Posta ve Telgraf nezaretleri tek bir nazırlık altında birleştirildi (1871). Sonra bu nazırlık kal­dırıldı ve son nazır vekili Mustafa Fuad Bey zamanında teşkilât, umum müdürlük seviyesine indirildi (1909); iki yıl sonra tekrar nazırlık oldu (1911). 1919′ra ise umum müdürlük kademesine dönülerek umum müdürlüğe de Refik>Halid Bey (Karay) tayin edildi. Bu arada Ankara’da T. B. M. M. Hükümeti Posta müdürlüğü kuruldu (1920); başına da önce Sırrı Bey (Bellioğlu), sonra da Refet Bey (Bele) getirildi. Ankara hükümetinin Posta müdürlüğü ay­nı yıl içinde genel müdürlük oldu. İlk ge­nel müdür olarak Sabri Bey (Toprak) görevlendirildi (1920). İstanbul’daki umum müdürlük de 1922′ye kadar çalıştı.

— Denize. Genel bir anlamda kullanılan posta terimiyle üç elemanın hepsi anlaşı­lır; asıl posta, sintine postası, döşek pos­tası. Asıl postalar üç tiptir: kompozayt posta (posta ve kontra) iki köşebendi bir­birine perçinlemekle yapılır, L biçiminde­dir; yekpare posta tek bir profilden yapılmış, L biçiminde, çıkık kenarlı L veya U posta biçimindedir. Son olarak bir ana be­denle onu bordaya bağlayan çift kenarlı posta çok yer tuttuğundan şileplerde kul­lanılmaz. Fakat tankerlerde, özellikle boy­lam yapım usulüyle yapılan tankerlerde her zaman kullanılır.
— Huk. Posta çekleri. Posta idaresi, adına bir çek hesabının açılmasını isteyen kim­selere, bu hesabın açılabilmesi için gerekli ön paranın verilmesi şartıyle posta çekleri verebilir. Posta çekleri düzenlendiği günle birlikte iki ay için geçerlidir. Bu süre bi­tince, kabulleri keşidecinin onamasına bağ­lıdır. P.T.T. idaresi, belli paraları gösteren yolculuk posta çekleri de çıkarabilir.

• Posta gizliliği. P.T.T.’de görevli memur­ların posta gizliliğine uymaları zorunludur. Posta kanununa göre, kendilerine posta servisinde bir iş verilmiş olanların, belli kişilerin posta ilişkilerini açığa vurmaları, kapalı mektupları açmaları, içlerinde ne olduğunu araştırmaları veya haberleşme ka­ğıtlarındaki yazılar hakkında üçüncü kişi­lere bilgi vermeleri yahut herhangi birinin bunlan yapmasına meydan bırakmaları ya­saktır.

• Posta kolileri, ayrıca ücret ödendiği tak­dirde, alıcının konutunda teslim edilebilir. Bunun dışında, posta kolileri Posta ida­resinden alınır. Ancak, idarenin gösterece­ği süre içinde kolilerini almayanlardan ta­rifesine göre ücret alınır.

• Posta masrafı. Davacı, dilekçesinin, da­valıya tebliğ edilmesi için gerekli olan pos­ta masrafını peşin olarak mahkeme kale­mine ödemekle yükümlüdür. Bunu yapma­ması halinde, mahkeme, kendisine bir me­hil verir. Bu mehil içinde davacı, posta masrafını ödemezse, tebligat yapılmasından vaz geçmiş olduğu kabul edilir. Aynı du­rum, mahkemenin vermiş olduğu kararın temyiz edilmesi halinde de söz konusudur. Temyiz eden, posta ücretini baştan ödemezse, kendisine ödemesi için bir süre verilir. Bu süre içinde de posta masrafını ödemeyecek olursa, temyiz isteminden vaz geçmiş sayılır. Temyiz isteminden posta ücretinin ödenmemesi sebebiyle vaz geçil­miş sayıldığına karar verecek merci, ma­hallî mahkemedir. (LM)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POST (Albert Hermann),

Tarih 06 Haziran 2009

POST (Albert Hermann), alman karşılaş­tırmalı hukuk ve hukuk sosyolojisi bilgini (Bremen 1839 – ay.y. 1895). Geçen yüzyılın son 20-30 yılında ortaya çıkan pozitivizmi benimsedi, hukuk evriminin genel kanunla­rını araştırdı. İlkel toplumlardaki çeşitli ilişkileri «etnolojik hukuk» adını verdiği bir sistem içinde ortaya koymayı denedi. Pek sağlam olmayan felsefe bilgisine ve ikinci elden kaynaklarla yetinmesine rağmen eser­leri karşılaştırmalı hukuk alanında önemli araştırmalara yol açtı
. Başlıca eserleri: Grundlagen des Rechts und Grundzüge Seiner Entwicklungsgeschichte (Hukukun İl­keleri ve Hukuk Tarihinin Anahatları) [1884]; Entwurf Eines Gemeinen Deutschen und Hansestadtbremischen Privatrechts auf Grundlage der Modernen Volksvvirtschaft (Çağdaş Ekonomi İlkelerine Dayanılarak Hazırlanan Basit Bir Alman ve Hansastadt Bremen özel Hukuku) [3 cilt, 1866-1871]; Grundriss der Ethnologischen Jurispudenz (Etnolojik Hukuk Biliminin tikeleri) [2 cilt, 1894-1895]. (M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POST (Albert Hermann), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTRE

Tarih 06 Haziran 2009

PORTRE i. (fr. portrait). Bir kimsenin re­sim, fotoğraf v.b. ile yapılan tasviri: Du­vara dayalı yağlı boya ile kadın portresine dalgın dalgın baktı (Kemal Tahir).
— Ed. İnsanların görünüşlerini ve kişilikle­rini tanıtan yazı türü.
— ANSiKL. G. santl. Mısırlı heykeltıraşlar Eski İmparatorluk’tan itibaren portre ala­nında hayranlık uyandıran bir ustalığa erişmişlerdi (Ankhaf’ın büstü, Boston). Fi­ravun Amenofis IV’ün portreleri özellikle nesnelliğiyle dikkati çeker. Sümer sanatında da aynı özellikler görülür (Gudea’nın baş resimleri). Yunanistan’da ise, tersine, ki­şi portreleri çok yavaş ortaya çıktı ve baş­langıçta yalnız mezar heykelciliğinde gö­rüldü. Kişiye tapma eğiliminin ağır bastı­ğı İskender devrinde, kişisel portreler bü­yük önem kazandı. Bu devirden ve Iskender’in yerine geçen diadokhos’lardan kalan para resimlerinde (Makedonya, Bergama, Bithynia, Pontos, Suriye ve Mısır kralları­nın portreleri; Baktriana kralı Eukratides’in madalyonundaki portresi) kahramanlık havası ağır basar. Portreler Roma’da Etrüsklerin etkisiyle özellikle Etruria’da elve­rişli bir ortam buldu ve roma gerçekçiliği­nin temel taşlarından biri oldu. Bu gerçek­çilik, Cumhuriyet ve daha sonra İmpara­torluk devirlerinde yüksek mevki sahibi ve­ya halktan kişilerin sayısız heykellerinde, büstlerde ve paralarda kendini gösterdi (Cato, Caecilius Jucundus, Sezar, Pompeius, Augustus ve diğer imparatorlarla bun­ların aileleri). İmparatorluğun uzak eya­letlerinde portre özellikle Palmyra’da (me­zarlarda) ve Mısır’da (Fayyum’daki geniş anlatım gücüne sahip renkli portrelerde) görüldü.
Konstantinos devrinde, resmî port­reler tek kişinin resmi olma özelliğini kay­betti. Bizans sanatı bu tasvirlerden, hüküm­darlarla çevrelerinin şatafatını gösteren, incelik dolu çeşitlemeler meydana getirdi. Portre Batı’da uzun süre ortaya çıkmadı, mezar heykelciliğiyle eski çağlarda da bi­linen balmumu kalıp çıkarma usulü, port­renin Batı’da da zamanla yaygınlaşmasına yol açtı. Saint – Denis’de Philippe II’nin mezar heykeli ve Maineville’de kral Saint Louis’nin heykeli, kişisel özellik taşıyan ilk eserler sayılır. XIV. yy.da eserle modeli arasında yüz benzerliği sağlandı: Jean II’nin (Louvre) portresi ve Charles V’in tas­virleri (Louvre’daki baş heykeli, Saint-Denis’deki yatık mezar heykeli, yine Louvre müzesindeki Narbonne mihrap örtüsü) bu­nu açıkça gösterir. Ayrıca, Charles V’in ço­cuklarının (Berry dükü, Anjou dükü, Phi­lippe II, Bourgogne dükü) tasvirlerinde de aynı özellik göze çarpar. İtalya’da (Siena) Simone Martini (1328′e doğr.), kumandan Guıdorıccio da Fogliano’nun atlı heykeli­ni, 1407′de de İacopo Della Quercia, İllria del Carretto’nun (Lucca) güzelliğiyle ünlü yatık mezar heykelini yaptı. Verona’daki Scaligero’ların mezarları Gattamelata’ya ve Bartolomeo Colleoni’nin heykel­lerine örnek oldu. XV. yy.da batı sana­tında portrenin yaygınlaştığı ve büyük önem kazandığı görülür. Van Eyck (Niccolo Albergati, Viyana; Piskopos Van der Paele, Brugge), Van der Weyden (Meltadusa d’Este, New York), Memling (Marta Moreel, Brugge) veya Van Wassenhove (Juste de Gand) gibi flaman sanatçıları eserle­rinde şaşmaz bir gerçekçiliğe ve anatomik bir kesinliğe ulaştılar. Fransız portre sa­natı Jean Fouquet (Charles VII ve Juvenal’ des Ursins’in portreleri) ve Moulins Ustası (Bourbon’ların portreleri) gibi ün­lü sanatçılar yetiştirdi.

İtalya’da, mezar hey­kelciliği daha derin bir gerçekçiliğe yöne­lirken, Antonella da, Messina, Piero della Francesca, Botticelli, Giovanni Bellini ve madalya üzerine ilk olarak profil yapan (Konstantinos Palaiologos madalyası) Pisanello gibi sanatçlar, derin bir psikolojik kavrayışı dile getiren şaheserler yarattılar. Bunların arasında Portekizli Nuno Goncalves de sayılabilir.
XVI. yy.da portre batı sanatının en çok ilgi gören kollarından bi­ri oldu. Raffaello, Vinci, Tiziano, Lotto, Brenzino, Veronese, Tintoretto İtalya’da, DUrer, Cranach ve Holbein Almanya’da,
El Greco İspanya’da, resimlerini yaktıkla­rı modelleri ölümsüz bir üne kavuşturdu­lar. Fransa’da Clouet’lerin ve onların et­kisinde kalanların yaptığı «kara kalem» portreler özel bir ilgi gördü. XVII. yy.ın portre sanatçıları kibarların inceliğini (Beaubrun’ler, Mignard) veya toplumsal ayrıntıları canlandırmağa (Rigaud) yönelme­dikleri zaman, psikolojik gerçeğe önem verdiler (Philippe de Champaigne, François De Troy, Claude Lefebvre, Nanteuil, Le Brun). Van Dyck, Terborch ve Rubens, Rembrandt ve Frans Hals, Velasquez, gravürcülerden Mellau, Ausran veya Edelinck, büst ve mezar heykeli yapanlardan Sarazin, Girardon, Coysevox ve Anguier’ler mo­dellerinin kişisel özelliklerine büyük önem verdiler. Bunu izleyen dönemde yeni bir teknik olarak ortaya çıkan pastel, insan yüzündeki geçici ifadeleri canlandırmayı sağladı. Vivien, Latour, Perroneau, Rosal-ba Carriera ve daha sonra Ducreux ve Boze bu alanda Un kazandılar, öte yandan Fransızlardan Largilliere, Aved, Tocque, Natier, Greuze, Drouais, Mme Vigee-Lebrun, italyan Galgario, ingiliz Hogarth, Reynolds, Gainsborough, Romney, Lawrence, Raeburn gibi sanatçılar portre sa­natında yağlıboya kullandılar. Heykelcilik­te ise Lemoyne, Pigalle, Pajou, Falconet ve Houdon’un büstleri sayılabilir. Modellerine kimi zaman hain bir gözle, kimi zaman da derin bir sevgiyle bakma­yı bilen Goya, çağdaş portre sanatına ön­cülük etti. XIX. yy.da fransız portre sa­natı fizik ve manevî gerçekleri canlandı­ran şaheserler yarattı: David, Prud’hon, Gerard, Gros, Delacroix, Ingres, Chasseriau; Courbet. İzlenimciler ışığın yanardönerliğini cildin yüzeyine aktarmağa çalı­şarak portreyi manzara resmine yaklaştır­mayı denediler (Renoir). Degas, kendisin­den sonra Cezanne’ın da yaptığı gibi, ki­şiyi daha yalın anlatım imkânlarıyle canlandırmağa çalıştı. Van Gogh, sıcak renk­lerle dolu birkaç portre bıraktı. Kübistler art arda gelen düzeylerle insan yüzünü canlandırmağa çalıştılar (Picasso, Juan Gris, Gleizes). Bu sırada Helleu ve Boldini gibi kibar çevre ressamları aşırı özentili bir anlatımı benimsemişlerdi. Hey­kel dalında Dalou, Carpeaux, Rodin. Bourdelle Despiau, Wlerck, Gimond ve Belmondo’yu saymak gerekir.

— Ed. Eski türk edebiyatında ayrıntılı portrelere pek az rastlanır. Oğuz Kağan Destam’ında, Dede Korkut Kitabı’nda v.b., tabiat varlıklarına benzetmeler yapılarak çok kısa portrelere yer verilmiştir. Di­nî edebiyatın en tanınmış türlerinden olan hilye ve siyer gibi eserler Hz. Muhammed’in özellikle dış görünüşünü geniş öl­çüde tasvir eder. Kerbelâ olayını anlatan maktel’lerde, din ulularının biyografilerini toplayan tezkirelerde, mekanıbnamelerde çeşitli portreler yer alır. Yusuf ve Züleyha, Hüsrev ü Şirin, Leylâ ve Mecnun, Hüsn ü Aşk v.b. gibi mesnevilerde kahramanların portreleri çeşitli mazmunlar, benzetmeler kullanılarak gerçek dışı çizgilerle tanıtılır. Selâtinname, vakayiname gibi tarihlerde padişah ve devlet büyüklerinin genellikle dış görünüşlerini canlandıran portreler vardır. Divan nesrinde kahramanlar canlandırılırken kişiliklere de değinen işaretler ancak Naima ve Evliya Çelebi’nin eserlerinde görülür.

Tanzimat edebiyatından roman türünün ge­lişmesiyle birlikte dış görünüşler yanında kişilikleri de canlandıran portre yazıları gitgide ustalık kazandı. Namık Kemal, ro­manları dışında Evrak-ı Perişan adlı ese­rinde tarihî kişilerin portrelerini de başarıyle canlandırdı. Abdülhak Hâmid, bazı sanatçı ve bilim adamlarıyle tarihî kişile­rin manzum portrelerini yazdı. Edebiyatı cedide romanında Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmed Rauf edebî portrelerin­de ustalık gösterdi. Tevfik Fikret Aveng-i Tesavir’de bazı şairlerin manzum portre­lerini canlandırdı.

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halide Edib Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Re­fik Halid Karay, Reşat Nuri Güntekin, Abdülhak Şinasi Hisar, Sait Faik Abasıyanık, Yaşar Kemal, Kemal Tahir v.b. eserlerinde şehir ve köy insanlarına ait çe­şitli ve ayrıntılı portrelere yer verdi. Yah­ya Kemal Beyatlı (Siyasî ve Edebi Port­reler), Halit Fahri Ozansoy (Edebiyatçılar Geçiyor), Samet Ağaoğlu (Babamın Arka­daşları), Oktay Akbal (Şair Dostlarım) v.d., sanat ve siyaset adamlarının portrelerini dış görünüşlerle birlikte kişiliklere de eği­lerek canlandırdılar.

— Nümism. Sikkeler üzerindeki en eski portre, pers satrabı Pisaternes’e aittir (M. ö. 412). Helenistik devirde, sikkelere kral portreleri konulması yaygınlaştı. Bu port­reler arkaik devirde olduğu gibi kralın kudretini gösteren birer sembol değildi. He­lenistik devir sikkelerindeki portreler kra­lın gerçek çehresini gösteriyordu. Roma’­da ilk defa Sezar’a Roma sınırları içinde para bastırmak ve sikkesi üzerine portre­sini koydurmak hakkı verildi. Roma’da cumhuriyet devrinde kumandanların olan bu hakkı, imparatorluk devrinde impara­torlar aldı. Böylece, imparatorun, senato­nun ve müttefik şehirlerin ayrı ayrı sikke­leri basıldı. İmparator ve senato sikkeleri imparatorun portresini taşıyordu. Şehirler, sikkelerin üzerine imparatorun portresini
koymak zorunda değillerdi; ancak, impa­ratora saygı için koyarlardı. İmparatorluk devrinde hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun portresi, arka yüzünde de onun yapmış olduğu işler; kalkındırdığı ül­keleri, gezmiş olduğu yerleri anlatan tas­virler bulunur. Bazı sikkelerde de saray mensubu veya ilerigelenlerin portreleri var­dı. Bizanslılarda hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun veya ailesinin port­resi, arka yüzde ise çoğunluk dinî tasvir veya yazılar vardı. Sasanî sikkelerinde de portreler görülür. Ortaçağda madenî para­larda portre kullanılmadı.

XV. yy.dan iti­baren italyan paraları örnek tutularak gü­müş paralarda portreye yeniden yer verildi. Madalyalar üzerine portre yapılmasına 1439′da Pisanella önayak oldu. İslâm sikke­lerinde din yasağı yüzünden portre kulla­nılmadı. Türkiye cumhuriyetinde paraların üzerinde Atatürk’ün portrelerine yer ve­rildi.

— Pulculuk. Üzerinde portre bulunan ilk türk pulu, 1914′te basılmış olan, Birinci Londra serisinden 200 kuruşluk puldur. Bu pulda Mehmed V’in portresi vardı. Cumhu­riyet devrinde, ilk olarak 1924′te bastırı­lan Sulh Hatıra serisinde, Atatürk’ün port­resine yer verildi. Atatürk’ün çeşitli port­releri daha sonra birçok pul serisinde yer aldı. Ayrıca Namık Kemal, Barbaros Hayreddin Paşa, Farabi, Midhat Paşa, Abdül­hak Hâmid Tarhan, Ziya Gökalp, Zübeyde Hanım, Mehmed Akif Ersoy, Mimar Sinan, Fuzuli, Mevlânâ, Kâtip Çelebi, Şi­nasi, Agâh Efendi, Fatin Gökmen, Alp­arslan, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Şevket Dağ, Recaizade Mahmud Ekrem, Ahmed Rasim, Mustafa Reşid Paşa, Reşat Nuri Güntekin, Tevfik Fikret, Tamburi Cemil, Ahmed Vefik Paşa, Ömer Seyfeddin, Kemalettin Mimaroğlu, Halid Zıya Uşaklıgil, Yahya Kemal Beyatlı, Halide Edib Adı­var, Abdurrahman Şeref, Naima, Kanunî Sultan Süleyman, Ahmed Midhat Efendi, Turgut Reis, Sokullu Mehmed Paşa, Ne­dim, Osman Hamdi Bey, Selim Sırrı Tar-can, Ahmed Cevat Paşanın portrelerini ta­şıyan pullar çıkarıldı. Yabancı devlet baş­kanlarından İran şehinşahı Ali Rıza, Fe­deral Almanya cumhurbaşkanı Theodor Heuss, Afganistan kralı Muhammed Zahir Şah, Suudî Arabistan kralı Faysal, Fransa cumhurbaşkanı general de Gaulle gibi dev­let başkanlarının portreleriyle pullar çıka­rıldı.
• Türklerde. Turfan, Hotan, Haço gibi Uy­gur şehirlerinde yapılan kazılarda bulunan fresklerde Buddha’nın ve hükümdarların portrelerine rastlanır. Hoça’da bulunan uygur yazmalarında da portreler vardır. Sel­çuklularda Nakkaşı Rum diye anılan Aynüddevle, Mevlânâ’nın portrelerini yaptı. Osmanlılarda Mehmed II’nin İtalya’dan ge­tirttiği Gentile Bellini, Mate di Pasti, Constanza da Ferrara, hükümdarın çeşitli port­relerini yaptılar. Bu dönemde italya’da Mastori Pavli’nin yanında çalışan Nakkaş Si­nan Bey, Mehmed II’yi gül koklarken gös­teren portreyi yaptı. Süleyman I devrinde Nigârî, bir portresinde Barbaros’un yaşlı­lık dönemini canlandırdı. Nakkaş Hasan’ın Eğri Fetthnamesi’nde Mehmed III’ün za­ferden sonra düşman kumandanının kabul edişini gösteren minyatürü, portre niteliği taşır. Bu eserde Nakkaş Hasan’ın kendi­sini ve eserin yazarıyle hattatım gösteren minyatürler de portre niteliğindedir. XVIII. yy.da Levnî, Ahmed III’ü Damat İbrahim Paşa ile birlikte gösteren portreyi yaptı. XVIII. yy.dan itibaren osmanlı sultanlarının portrelerini toplu olarak gösteren al­bümler hazırlandı. XIX. yy.da batı resmi­nin izlerini taşıyan portreler yapıldı. Bun­lardan birinde Selim III, Koca Yusuf Paşa ile birlikte gösterilir. Batı etkisindeki türk resminde portreler önemli bir yer tu­tar. Bu eserler arasında Şeker Ahmed Pa­şanın yaptığı Abdülaziz portresi, Osman Hamdi Beyin Osmanlı devletindeki mahallî yaşayışı ve türk-islâm dünyasını yansıtan portreleri, Şehit Hasan Rıza’nın Tül Şap­kalı Kadın portresi dikkati çeker. İbra­him Çallı, Feyhaman Duran, Avni Lifij gibi sanatçılar portre ressamı olarak ta­nındı. Cumhuriyet devrinde Ali Avni Çe­lebi, Zeki Kocamemi, Refik Epikman, Cevat Dereli, Hamit Görele, Turgut Zaim, Ercüment Kalmık, Nurullah Berk, Zeki Faik İzer, Abidin Dino, Cemal Tollu, Bed­ri Rahmi Eyüboğlu, Halil Dikmen, Eşref Üren, Sabri Berkel, Nuri İyem, Avni Arbaş, Ferruh Başağa v.d. portre türünde eserler verdiler. (ML)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORT RADİUM

Tarih 06 Haziran 2009

PORT RADİUM, Kanada’da (Kuzeybatı toprakları) madencilik merkezi, Büyük Ayı gölü kıyısında; 300 nüf. Fransız asıllı kanadalı Gilbert Labine tarafından bulunan önemli pekblend-gümüş (radyum-uranyum) yatağı (Eldorado ocağı). [L]

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORT RADİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTO VECCHİO

Tarih 06 Haziran 2009

PORTO VECCHİO, Korsika’da (Sartene idare çevresi) kanton merkezi ve liman, adanın güneydoğu kıyısında, Porto Vecchio körfezinin kenarında, geniş bir mantar meşesi ormanının yakınında; 5 601 nüf. Ce­nevizlilerin hâkimiyeti sırasında önemli bir kale olan şehirde bugün mantar hazırla­yan fabrikaların bulunduğu küçük bir li­man vardır. Tuzlalar. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTO VECCHİO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTO SEGURO

Tarih 06 Haziran 2009

PORTO SEGURO, Togo kıyısında göl, Lome’nin doğusunda. Eskiden (köle ticareti zamanında) önemli bir limandı. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTO SEGURO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Porto Riko Edebiyat

Tarih 06 Haziran 2009

Porto Riko Edebiyat
Ada, ispanyol dil ve medeniyetine bağlı kalmıştır.
• Şiir. Porto Riko’da doğmuş en eski şair Ayerre Santa Maria’dır (1630-1708); bu şair, Mexico’da Tridentin Rahip okulu rektör­lüğünü yaptı. 1843′te adada şair sayısı bir antoloji yayımlanacak kadar çoktu. XIX. yy.ın ikinci yarısında ve XX. yy.da Porto Riko’nun en önemli şairleri şunlardır: ada­sını tutkuyle dile getiren Jose Gautier Benitez
(1851 – 1880), Ruben Dario ve Jose Santos Chocano’nun dostu olan ve Mare Nostrum gibi manzumelerinde gerçekten destansı bir hava yaratan Luis Llorens Torres (1878-1944); Antiller’deki zencilerin acık­lı trajedisini işleyen Luis Pales (doğ. 1897); özellikle kısa şiirleriyle başarı kazanan Ribera Chevremont (doğ. 1896). Nihayet genç şiir nesli ülke şiirinin giderek gelişmesinde önemli rol oynadı; lirizm dolu soyutlama­lar yapan Julia de Burgos bu nesildendir. Modernist devreden sonra porto riko şiiri çeşitli okulların oluşmasıyle yenilendi: Luis Hernandez Aquino (doğ. 1907) ispanyol şii­ri etkisinde kalıyorsa da, Francisco Marique Cabrera
(doğ. 1908) ve Juan Antonio Corretjer (doğ. 1908) daha çok doğdukları ülkeye bağlı kaldılar. Carmelina Vizcarrondo (doğ. 1906) ve Carmen Alicia Cadilla (doğ. 1908) ile entimist olan şiir, Francisco Matos Paoli (doğ. 1915) ile ten ile ruhu yüceltmeğe çalışır ve insan meselelerinin ortaya konuşunu Felix Franco Oppenheimer (doğ. 1912), Francisco Lluch Mora (doğ. 1925) ve Jorge Luis Morales’in (doğ. 1930) biçim kaygılarıyla birleştirmek ister.

• Nesir. Porto Riko’da roman türünü, El Gibaro’nun (1849) yazarı Manuel A. Alonso (1822-1899) ile Alejandro de Tapia (1827-1881) yarattı; bu iki romancı aynı zamanda şairdi. Ama en önemli etkiyi romanı Peregrination de Bayoan, denemeleri ve eylemiyle yurttaşlarının düşüncesini hürriyet ülküsüne yönelten Eugenio Maria de Hostos yaptı. Manuel Zeno Gandia (1855-1930), Vicente Pales MatoS (doğ. 1903), sonra Enrique Laguerre roman türünü geliştirdiler; oysa deneme alanında Antonio S. Pedreira (1898-1939),
Luis Munos Marin ile üç kadın yazar (Concha Melendez, Ana Maria O’Neill ve Margot Arce) göze çarpar. Ma­ria Cadilla de Martinez adlı dördüncü ka­dın yazar ise porto riko folklorunun son belgelerini büyük bir gayretle derlemekte­dir.

Roman türüne Enrique A. Laguerre’in (doğ. 1906) eseri hâkimdir ve genç yazarlar bu­gün daha çok hikâye türünü işlerler; me­selâ: köylü hayatını anlatan Abelardo Diaz Alfaro (doğ. 1920); New York’a göçen por­to rikoluları ele alan Jose Luis Gonzalez (doğ. 1926); Pedro Juan Soto (doğ. 1928). Aynı zamanda yetenekli bir tiyatro yazarı olan Rene Marçmes (doğ. 1919) yazdığı hi­kâyelerde güçlü siyasî uğraşıları anlatır. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Porto Riko Edebiyat hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Porto Riko Tarih

Tarih 06 Haziran 2009

Porto Riko Tarih
Aravak yerlilerinin yaşadığı adayı Kolomb bularak San Juan Bautista adını verdi (1493). Yol arkadaşlarından Ponce de Leon, «Porto Rico» adını verdiği (1508) bir koy kıyısında üç yıl sonra San Juan’ı kurdu (1511). Savaşlar ve aşırı derecede iktisadî sömürü sonucunda hızla azalan yerli işçi­lerin yerine 1518′den sonra altın (kısa sü­re sonra tükendi) çıkarımında, tütün ve şekerkamışı tarımında çalıştırılmak üzere zenci köleler getirildi. Çiftlikleri sık sık Karayipler tarafından yakılıp yıkılan Porto Riko, denizcilikte ileri ülkeleri cezbetti. İngiliz Drake, San Juan’ı yağmaladıktan sonra yenildiyse de (1595), vatandaşı lord Cumberland adayı işgal etti (1598); Hollan­dalılar da San Juan’ı kuşattılar (1625). Bu yüzden Porto Riko XVII. yy.da bir ka­çakçılık merkezi haline geldi. Durumu dü­zeltilen ada (1778 ve 1804 ispanyol reform­ları) kölelerin ihtilâl teşebbüsüne (1819) ve başkaldırmasına (1815) rağmen XIX. yy. başında İspanyol Amerikası’ndaki kurtuluş savaşına katılmadı, ispanya’ya karşı yeni bir isyan, köleliğin kaldırılmasıyle (1873) sonuçlandı ve ispanya – Amerika savaşının arefesinde (1898) Porto Riko’ya muhtariyet tanındı. Yenilen İspanya, Porto Riko’yu A. B.D.’ye bıraktı (Paris antlaşması, 10 ara­lık 1898). önce askerî kontrol altında olan adaya 1900′de A.B.D.’li bir vali ve bir yürütme kurulu gönderildi. Jones Act kanunuyle Porto Rikolulara A.B.D. vatan­daşlığı tanındı ve temsilci rejim kuruldu (1917). İkinci Dünya savaşı sırasında Pa­nama kanalının savunmasını sağlayan önemli bir hava ve deniz üssü olan Porto Riko’ya, kendi valisini seçme hakkı veril­di (1948); porto rikolu devlet adamları ik­tidara gelmeğe başladı (J. T. Pinero, 1946; Luis Munoz Marin, 1948), bu arada ame­rikan aleyhtarı bir hareket kargaşalıklar çı­kardı.

Bunlar, 1952′de tanınan hakları yetersiz bularak geniş hareketlere giriştiler (1954). 1964′te yapılan seçimlerde 16 yıl yöneti­cilik yapmış olan Munoz Marin’in yerine Sanchez Vilella seçildi. Her iki yönetici de iktidar partisi olan Halkçı Demokrat partidendi.
23 Temmuz 1967′de yapılan halk oylama­sında, seçmenlerin yüzde 60′ı, adanın ba­ğımsız bir devlet veya A.B.D.’nin 51. eya­leti olması şıklarını reddederek eski idarî durumunun (A.B.D.’ye bağlı serbest dev­let) korunması yolunda oy verdi.

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Porto Riko Tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTO NOVO

Tarih 06 Haziran 2009

PORTO NOVO, Hindistan’da (Madras) şehir, Koromandel kıyısında, Kudalor’un güneydoğusunda. Burası pamuklu al­mağa gelen avrupalıların çok erken bir ta­rihte uğradıkları bir karakoldu. İngilizler 1683′ten sonra şehri önemli bir ticaret mer­kezi haline getirdiler, sir Eyre Coote 1781 de Haydar Ali’nin büyük ordusunu bura­da yenerek Madras’ı ele geçirdi. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTO NOVO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTOBELO veya PORTO BELLO veya PUERTO BELLO

Tarih 06 Haziran 2009

PORTOBELO veya PORTO BELLO veya PUERTO BELLO, Panama cumhuriyetinde köy, Antil denizi kıyısında; 600 nüf. Sö­mürge devrinde Colon’un kuzeydoğusunda önemli bir limandı. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTOBELO veya PORTO BELLO veya PUERTO BELLO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTİNARİ (Cândido)

Tarih 06 Haziran 2009

PORTİNARİ (Cândido), brezilyalı ressam (Brodosqui, Sâo-Paulo eyaleti 1903-Rio de Janeiro 1962). Bir italyan göçmen ailesinin oğlu. Rio de Janeiro Güzel Sanatlar okulunda okudu, 1928′de bir burs kazandı ve 1930′a kadar Paris’te kaldı. 1936′da Fe­deral Eyalet üniversitesine profesör tayin edildi, önemli duvar resimleri yaptı: Bre­zilya Topraklarının işlenmesi, Çocuk Oyunları, Dört Unsur (Millî Eğitim bakan­lığı, 1936-1945), Zenci Müziği (Radio-Tupi de Rio de Janeiro, 1943), İncil Çevrimi (Radio-Tupi de Sao Paulo, 1944), Göçmen­ler, Hac Yolu (Belo Horizonte katedrali, 1945). Başlangıçta gerçekçi ve yumuşak olan üslûbu, 1940′tan sonra ekspresyonist bir özellik kazandı. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTİNARİ (Cândido) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POULSSON (Magnus)

Tarih 06 Haziran 2009

POULSSON (Magnus), norveçli mimar (Lysaker 1881). Tek başına veya A.R. Arneberg ile birlikte Oslo’da birçok önemli bina yaptı: P.T.T. binası, Birleşik Deniz­cilik binası, Krallık Otomobilciler kulübü v.b. Ayrıca Oslo Belediye sarayının proje­lerini çizdi. (m)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POULSSON (Magnus) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

« Önceki sayfaSonraki sayfa »