RESTOUT veya RETOUT
Tarih 29 Haziran 2009
RESTOUT veya RETOUT, fransız ressam ailesi.
Başlıca üyeleri: eustache (Caen 1655-öl.1743). Ardennes manastırının bir kubbesini resimledi, Mondaye manastırı kilisesinin ve Saint-Jean de Falaise manastırının dekorasyonunu yaptı; — jean II (Rouen 1692-Paris 1768), Jean-Baptiste Jouvenet’nin yeğeni ve öğrencisi.
Resim ,akademisine profesör (1733) ve müdür oldu (1760). Tablolarında daha çok mitolojik ve dinî konuları işledi (İsa’nın İnmeli bir Hastayı İyi Edişi, Anania Ellerini Aziz Paulus’un Basına Koyarken [Paris, Louvre]); — jean BERNAED (Paris 1732-ay.y. 1797), Jean II’nin oğlu. 1758′de Roma Büyük ödülünü kazandı.
Jüpiter ile Mercurius, Philomen ve Baucis’in Sofrasında (Tours Müzesi) adlı tablosu sayesinde 1769′da Akademiye üye seçildi. Devrim sırasında Güzel Sanatlar Genel komisyonu başkanı oldu. Aziz Bruno Çölde Dua Ederken adlı tablosu Louvre müzesindedir. (L)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESTOUT veya RETOUT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RESSAMLIK
Tarih 29 Haziran 2009
RESSAMLIK i. (ressam’dan ressam-lık). Ressam olma hali. || Resim yapma sanatı. (M)
RESSAM SEHPASI. Astron. Bk. ressam.
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESSAMLIK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RESMÎ
Tarih 29 Haziran 2009
RESMÎ sıf. (ar. resm’den resmî). Kaynağını hükümetten veya yetkili yerden alan: Çünkü resmî makam ve sıfatım buna mani oluyordu (Atatürk).
Bundan on beş sene evvel, memleketimizde yanyana iki lisan yaşıyordu. Bunlardan birincisi, resmî bir kıymete malikti (Ziya Gökalp). || Devletin olan, devlete ait: Rica ederim. Hakaret oluyor! Resmî bir dairede… (Kemal Tahir). // Devletin öngördüğü usullere uygun olarak yapılan: Resmî muamele. Resmî müracaat. // Senli benli olmayan, ciddî, teklifli: Kamuran hemen hemen resmî bir tavırla hafifçe eğildi (R.N. Güntekin). Sakindi, nazikti. Fakat tavrı her zamandan ziyade resmiydi (H.E. Adıvar). || Merasimli bir biçimde yapılan: Resmî karşılama. \\ Resmî elbise, üniforma. || Resmî karşılama, usul ve gereklerine uygun olarak, törenle karşılama.
— Esk. Resim, yazı veya çizgiye ait olan. || Gayri resmî, devlete ait olmayan. || Nim resmî, yarı resmî.
— Dil bil. Resmî dil, bir ülkede kanunla kabul edilmiş olan dil: Türkçe, Türkiye’nin resmî dilidir.
— Huk. Resmî bilirkişi. Bk. BİLİRKİŞİ. || Resmî defter tutma, talep üzerine, terekenin aktif pasiflerinin yazıldığı bir defterin resmî bir makam tarafından düzenlenmesi. (Bk. ANSiKL.) // Resmî evrakta sahtekârlık. Bk. SAHTEKÂRLIK. || Resmî senet, kanunun yetkili kıldığı bir resmî makam tarafından düzenlenen senet. (Bk. SENET.) || Resmî sicil. Bk. SiCİL.// Resmî şekil, yetkili resmî organ tarafından gerçekleştirilen şekil. (Bk. ŞEKİL.) || Resmî tasfiye, miras bırakanın terekesinin resmî bir yolla tasfiye edildikten ve bütün borçlar ödendikten sonra geriye kalan aktifin mirasçılara verilmesi. (Bk. ANSiKL.) || Resmî vasiyetname, kanunun yetkili kıldığı bir makam tarafından belirli şekillere uyularak düzenlenen vasiyetname. Bk. VASİYETNAME.
— ANSiKL. Huk. Resmî defter tutma. Karışık durumda olan bir tereke karşısında mirasçı güç duruma düşebilir. Gerçek durumun anlaşılması kolay olmadığı için, mirası kabul edecek olursa, aktiften çok borç altına girmesi; reddetme halinde ise aktif daha çoksa zarara uğraması ihtimali vardır.Böyle durumlar için kanun mirasçıya bir imkân tanımıştır, bu da tereke için resmî defter tutma’dır.
Mirasın resmî defterinin tutulması mirasçıya iki imkân verir:
1. tereke hakkında açık bir fikir sahibi olur;
2, mirası, tutulan deftere göre kabul ederek, tereke borçlarında sorumluluğunu bir dereceye kadar sınırlar.
Resmî defter tutma, mirasçıların isteği üzerine yapılır. Bunun istisnası, devletin mirasçı olması halidir. Devletin mirasçı olması halinde, terekenin defteri bir talep söz konusu olmaksızın, kendiliğinden tutulur. Resmî defter tutma talebinde bulunmanın süresi bir aydır. Ancak ret süresinin geçmemiş olması lâzımdır. (Bk. MiRAS’ın reddi.) Talep, miras bırakanın son ikametgâhı hâkimine, yazılı veya sözlü olarak yapılır. Talep üzerine, terekenin aktif ve pasiflerini gösteren bir müfredat cetveli hazırlanır.” Miras bırakanın, alacak ve borçluları belli bir süre içinde deftere kayıt olmak için davet edilir. Bu süre, ilândan itibaren bir aydır ve bu süre içinde kaydı yaptırmayan alacaklıların kusurları varsa hakları sona erer.
Resmî defter tutma işlemi yapılırken, çok zorunlu olan idarî işlemler dışında kalan işlemler yapılmaz. Aynı şekilde tereke borçları için mirasçılar aleyhine takibat yapılamaz. Acele olanlar dışında kalan davalar da talik edilir. Son olarak, gerek tereke lehine, gerek tereke aleyhine olan zamanaşımı durur. Resmî defter tutma süresi sona erdikten sonra mirasçılardan her biri karar vermeğe çağrılır. Bu karar verme süresi bir aydır. Ancak hâkim, gerekli olan hallerde müddeti uzatabilir. Mirasçı mirası, tutulan defter gereğince kabul edecek olursa, deftere yazılı olan borçlardan kayıtsız şartsız sorumlu olur. Alacaklının kusuruyle deftere geçirilmemiş olan tereke borcu sona erer. Deftere geçmemede alacaklının kusuru yoksa, o zaman mirasçı bu borçlardan ancak terekeden kendisine düşen pay ile sorumlu olur.
• Kural olarak miras bırakanın ölümü halinde, onun malvarlığı mirasçıların, malvarlığına karışır ve mirasçılar bir yandan bu malvarlığını kazanırken diğer yandan da miras bırakanın borçlarından sorumlu olur. Resmî tasfiye bu karışmayı önler. Bu halde tereke, mirasçıların malvarlıklarına karışmadan, ayrı olarak resmî bir yolla tasfiye edilir ve ancak bu tasfiye sonucu terekede bir aktif kalırsa bu, mirasçılara verilir. Bunun sonucu olarak da, mirasçı, miras bırakanın borçlarından kişisel malvarlığıyle sorumlu olmaz. Alacaklılar, alacaklarını ancak terekeden alabilirler.
Resmî tasfiye talebinde bulunabilecek olan kimseler şunlardır: 1. mirasçılar; 2. miras bırakanın alacaklıları. Alacaklıların resmî tasfiye isteğinde bulunabilmeleri için iki şartın gerçekleşmesi gereklidir. Bu şartlardan birincisi, alacaklıların alacaklarını elde edememelerine ilişkin ciddî sebeplere dayanan şüphelerinin bulunmasıdır, ikinci şart ise, alacaklıların mirasçılara başvurmalarına rağmen kendilerine borcun ödenmemiş veya teminat gösterilmemiş olmasıdır.
Mirasçı ve alacaklılar dışında, mirasçının alacaklıları veya vasiyet alacaklılarının resmî tasfiye talebinde bulunmağa hakları yoktur. Resmî tasfiye talebinin, kural olarak ret süresi içinde, yani üç aylık bir zaman içinde yapılması gerekir. Resmî tasfiye talebi, resmî defter tutmadan sonra ileri sürülmekteyse, süresi bir aydır. Ancak, mirasçılardan biri tarafından ileri sürülen resmî tasfiye talebinin geçerli olabilmesi için, diğer mirasçılardan hiç birinin mirası kabul etmemiş olması gereklidir. Resmî tasfiye talebi, alacaklılar tarafından ileri sürülmekteyse yukarıda açıklanan kural işlemez. Mirasçılar mirası kabul etmiş olsalar bile yine alacaklının talebi kabul edilir. Mirasçılar resmî tasfiyeye engel olmak istiyorlarsa, o zaman tek yol, alacaklının alacağını ödemektir.
Resmî tasfiye, sulh hâkimi tarafından yapılır. Ancak hâkim bunu kendi denetimi altında başka bir kimseye de yaptırabilir. Resmî tasfiyeye karar verilince önce durum alacaklı ve borçlulara ilân edilir ve terekenin defteri tutulur. Resmî tasfiye iki yolla yapılabilir: alelade tasfiye veya iflâs hükümlerine göre tasfiye. Normal yol alelade tasfiye yoludur, iflâs yoluyle tasfiyeye, terekenin aktifinin borçlar] karşılamağa yetmemesi halinde başvurulur. Normal tasfiyede, miras bırakanın alacakları tahsil edilir, borçları ödenir ve yapılmış olan vasiyetleri mahkemece yerine getirilir. Tereke mallarının borçların ödenmesi için paraya çevrilmesi gerekiyorsa, menkul ve gayrimenkul mallarda takip edilecek usul farklıdır.
Menkul malların paraya çevrilmesinde açık arttırma usulüne başvurulması esastır. Ancak mirasçılar anlaşarak, pazarlıkla satışa gidebilirler. Gay-rımenkuller yönünden ise, esas olan İcra ve İflâs kanunu hükümlerine uyulmasıdır. Şayet mirasçılar, pazarlıkla satış veya ihtiyarî açık arttırma yoluna başvurulması üstünde anlaşacak olurlarsa, tasfiye memuru durumu hâkime bildirir. Sulh hâkimi, bu türlü satışın sonucunda borçların tamamen karşılanamayacağı ve açık arttırma ile satış halinde daha fazla bir karşılık elde edileceği kanaatinde olursa, mirasçıların aksine olan anlaşmalarına rağmen, açık arttırma yoluna başvurabilir. Resmi tasfiye tamamlandıktan sonra geriye bir aktif kalmaktaysa, bu aktif mirasçılara verilir. Mirasçılar bu mallar üstünde mirasın açıldığı andan itibaren başlamak üzere iştirak halinde malik olurlar.
♦ Resmîlik i. Resmî olma hali.
♦ Resmiye sıf. Esk. Resmî’nin dişili. || Ha-i resmiye, eski yazıda kelime sonunda a,e sesi veren he harfi. || Suret-i resmiyede, resmî olarak. (M)
RESMİ AHMED EFENDİ. Bk. AHMED RESMÎ EFENDİ.
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESMÎ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RESİYEN
Tarih 29 Haziran 2009
RESİYEN sıf. ve i. (fr. rhetien). Jeol. Liyasın alt katına denir. (Resiyen, Triyas ile Hettanjiyen arasında yer alır; Resiyen; Rhaetia Alpleri’nde şistler ve amonitlerle nitelenir; başka yerlerde ise Avicula contorta kapsayan kıyı fasiyeslerindert meydana gelen tabakalar halinde ortaya çıkar.) [L]
RESM i. Bk. resim.
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİYEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Resim ve Heykel sergisi (devlet)
Tarih 29 Haziran 2009
Resim ve Heykel sergisi (devlet), Ankara’da her yıl, resim ve heykel dalındaki eserlerin gösterilmesi için açılan sergi (başlangıcı 1939).
Serginin açılmasındaki amaç sanatı teşvik ve sanatçının gelişmesini sağlayan ortamın hazırlanmasıdır. Bu sergi, maddî imkân olursa İstanbul ve İzmir’de de tekrarlanır, ödüllü sergilerdendir ve I., II. ve III’ye para ödenir. (M)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Resim ve Heykel sergisi (devlet) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Resim ve Heykel müzesi
Tarih 29 Haziran 2009
Resim ve Heykel müzesi, İstanbul’da Dolmabahçe sarayının veliaht dairesinde müze (açılışı 1937).
Devlet Güzel Sanatlar Akademisi müdürlüğüne bağlı bir müdürlükle yönetilir. Sergilenen eserler resim ve heykel konularında iki ayrı bölüme ayrılmış ve sanat akımlarına uygun biçimde, tarih sırasına göre düzenlenmiştir. Müzede primitif sanatçıların (Osman Nuri, Salih Molla Aşkî, Şekûr, Ahmed Bedri, Servili Ahmed Emin, Mustâfa, Fahri Kaptan, Münip, Hüseyin Giritli v.d.); «İkinci kuşak» da denilen klasiklerin (Şeker Ahmed Paşa, Osman Hamdi, Hüseyin Zekâyi Paşa, Ahmet Ziya Akbulut, Süleyman Seyit); izlenimcilerin (İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Ali Rıza, Nazmi Ziya, Ruhi Arel, Ahmed Ali, Namık İsmail, Hüseyin Avni Lifij, Hikmet Onat v.d.);
1919′dan itibaren her yıl ağustos ayında Galatasaray lisesinde eserlerini sergileyen ressamların (Sami Yetik, Şevket Dağ, Meh-med Ali Lâga, Hasan Vecih Bereketoğlu, Ali Samı Boyar, Mihri Müşfik, Ömer Adil, İsmail Hakkı, Tahsin); kübistlerin (Ali Çelebi, Cemal Tollu, Cevat Dereli, Zeki Kocamemi v.d.); gerçekçilerin (Mahmut Cüda, İlhami Demirci, Şeref Akdik, Ayetullah Sümer, Fahri Arkunlar, Ali Karsan, Yvonne Karsan); çağdaş ressamların (Fikret Mu alla, Zeki Faik İzer, Nurullah Berk, Eşref Üren, Elif Naci, Abidin Dino, Zühtü Müridoğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu, Halil Dikmen, Arif Kaptan, Sab-ri Berkel, Hakkı Anlı, Eşref Üren v.d.); özgür ressamların (Ercüment Kalmık, Neşet Günal, Malik Aksel, İsmail Altınok, Fahrünnisa Zeyd, Aliye Berger, Salih Urallı, Nuri İyem, Selim Turan, Avni Arbaş, Ferruh Başağa, Fethi Karakaş, Hasan Kavruk, Nejat Devrim, Şükriye Dikmen, Selim Turan v.d.); genç neslin (Fethi Kayaalp, Mustafa Aslıer, Orhan Peker, Gündüz Gölönü, Cihat Burak, Cemal Bingöl, Fahir Aksoy, Nedim Günsür, Orhan Tamer, Orhan Kılıç, Adnan Çöker, Devrim Erbil) eserleri vardır. Müzede bundan başka başlangıçtan bugüne kadar türk heykelciliğini temsil eden örnekler de sergilenmektedir (Yervant Oskan, Mehmed İhsan, Mahir Tomruk, Ratip Aşir, Kenan Yontuç, Nişat Sirel, Ali Hadi Bara, Zühtü Müridoğlu, Nusret Suman, Hüseyin Acar, Nermin Faruki, Zerrin Bölükbaşı, Tamer Başoğlu, Erdinç Bakla, Mehmet Aksoy, Güdal Duyar, Ali Teoman Germaner, Gezer, Şadi Çalık, İlhan Koman, Kuzgun Sadi öziş, Saim Bugay, Gülten Devres, Alım Karamürsel, Ayla Bulut v.d.). Müzede ayrıca, Halk sanatları ve Seramik bölümleri vardır.
Ayrıca müzenin yabancı sanatçılar bölümünde, Andre Derain, Leopold Levy, Pierre Bonnard, Muguet, Murice Utrillo, Picasso, Henry Matisse, Lurcat, Roul Dufy v.d.nin eserleri yer almaktadır. (M)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Resim ve Heykel müzesi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RESİMLİK
Tarih 29 Haziran 2009
RESİMLİK i. (resim’den resim-lik). İçine resim koymak üzere hazırlanmış çerçeve: Gümüş resimlik. || Albüm. (M)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİMLİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RESİMLEMEK
Tarih 29 Haziran 2009
RESİMLEMEK geçi. f. (resim’den resim-le-mek). Bir yazının konusu ile ilgili resimleri o yazının uygun yerlerine koymak. (M)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİMLEMEK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Resim incelemesi (Tratlato della Pittura)
Tarih 29 Haziran 2009
Resim incelemesi (Tratlato della Pittura), Leonardo’ da. Vinci tarafından yazılmış, estetik, pratik ve bilimsel toplu bakış ve notlar derlemesi.
Bu derlemede bilhassa beyaz rengin, bütün renklerin demetinden meydana geldiğine dair,
o zaman için yeni olan gerçeğe rastlanmaktadır. Eserden alınacak ders sadece tabiata bağlı kalmak gereğidir. Çok temiz bir Toscana stili ile yazılan bu eser Fransızcaya önce 1651′de, sonra 1803 ve 1910′da çevrilmiştir. (L)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Resim incelemesi (Tratlato della Pittura) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RESİMCİ
Tarih 29 Haziran 2009
RESİMCİ i. (resim’den resim-ci). Resim yapan kimse, ressam. (M)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİMCİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RESİM veya RESM
Tarih 29 Haziran 2009
RESİM veya RESM i. (ar. resm). örnek olarak alınmış herhangi bir şeyin karakalem veya boya ile kâğıt v.b. bir yüzey üstüne çıkarılmış biçimi: Sonra kiliselerde görülen azizlerin resimlerine benzer bir hal aldı (H. R. Gürpınar).
Duvarlarda kıymetli, açık saçık resimler asılıydı (Ömer Seyfeddin). Yorulduğumuz vakit ben, resim yapmağa başlıyorum (R. N. Güntekin). || Bir nesnenin veya yerin fotoğraf makinesi aracılığıyle bu iş için hazırlanmış bir kâğıda alınmış şekli, fotoğraf: Albümün yaprakları içinden gözlerime bakarak gülümseyen bu resim, Kâmran’ın resmiydi (R. N. Güntekin). Hayır, dedi, ben gençlik resimlerimden hiçbirini saklamam. Her sabah aynada nasılsam, oyum! (F. R. Atay). || Yazma, çizme, boyama sanatı: Resim öğretmeni. Resim dersi, || Tören, alay. merasim: Geçit resmi. || Resim müzesi. Bk. PîNAKOTEK. || Resim sergisi, her türlü resimlerin ve özellikle yağlıboya tabloların sergilendiği yer.
— ÇEŞ. DEY. Resim almak (çekmek veya çıkarmak), fotoğraf makinesiyle bir şeyin şeklini kâğıda geçirmek. || Resim gibi, çok güzel, çok hoş v.b. anlamında kullanılır: Resim gibi kız. \\ (…)nın resmidir, «(…»nın olacağı kesin ve bellidir» anlamında kullanılır: Bir kere sevdaya tutulmaya gör // Ateşlere yandığının resmidir (C. S. Tarancı). Çalışmamakta ısrar edersen, sınıfta kaldığının resmidir.
— Esk. Eser, iz, nişan. || Şekil: Haç resmi, Mührü Süleyman resmi || Âdet, usul, tavır. || Tarz, üslûp. || Plan, taslak. || Devlete ait iş, davranış, söz. || Resmi âli, padişahların cuma namazına gidiş ve gelişinde veya Hırkai Saadeti ziyareti sırasında yapılan tören. || Resmi geçit, geçit töreni. || Resmi kadim, eski usul. || Resmi küşad (veya iftitah), açılış töreni. || Resmi müsennem, profilden alınmış veya yapılmış resim. || Resmi selâm (veya tazim), askerî protokolün gereklerine göre yapılan selâm merasimi.
— Farklar psikol. Dört resim testi, Van Lennep tarafından meydana getirilen ve T. A.T. testine benzeyen yansıtmalı test. Bk. ansikl.
— Folk. Halk resimleri. Bk. ansikl.
— G. santl. Bk. ansikl.
— Huk. Bir işin yapılması sebebiyle idare tarafından kişilerden alman vergi cinsinden bir para: Gümrük resmi. Belediye resmi. Rıhtım resmi. Levha resmi. (Bk. ansikl.) || Resim ve harç muafiyeti, resim veya harca bağlı hizmetlerden yararlananların, özel durumları sebebiyle resim ve harç verme yükümlülüğü dışında bırakılmaları durumu. (Bk. ansikl.) ||
— Esk, Resmi kısmet, terekenin vereselerine dağıtılması karşılığında alınan vergi. (Mirasın paylaştırılmasıyle kassam denilen memurlar uğraşırlardı. Kassam teşkilâtının olmadığı yerlerde bu işi kadı ve naipler yapardı. Resmi kısmet yüzde 0,15 ile yüzde 0,30 arasında değişirdi. Her kadılıkta bir kassam defteri vardı, ölenin terekesi kassam tarafından bu deftere geçirilir ve her birinin değeri altına yazılırdı, ölenin cenaze masraflarıyle kassamın alacağı düşünüldükten sonra kalan, şer’î kanuna göre vârislere verilirdi.) || Resmi Kısmet kanunu, Osmanlı imparatorluğunda ölen kimselerin geride bıraktıkları mal, eşya ve paralarından alınacak olan, resmi kısmetin kimler tarafından tahsil edileceğini düzenleyen kanun. (Bk. ansikl.) // Resmi kitabet, kadılar tarafından alınan vergi. (XVII. yy.da bu vergi kadılar için 20, hademeler için 5 akçeydi.) || Resmi nişan (veya resmi berat), tayini yapılan kadılardan alınan vergi. (Kadı ve mevalî tayinlerinde, kendilerine tayinlerini, kaza ve salâhiyetlerini bildiren ve padişahın tuğrasını taşıyan bir belge verilirdi [tuğra çekme parası olarak da bir resim alınırdı].) // Resmi sicil, kadıların sicil defterlerine kaydettikleri mektuplardan aldıkları vergi. (Kadıların belirli maaşları yoktu; geçimlerini, baktıkları dava veya kendilerine yapılan müracaatlardan aldıkları vergilerle sağlarlardı. Resmi sicilin miktarı 2-7 akçe arasında değişirdi. Buna sicil akçesi de denirdi.)
— İda. Resmi âdi, ulufe gününden başka günlerdeki elçi kabul töreni. || Resmi tahlif, devlet memurlarının işe başlarken yemin töreni. (Başta sadrazam olmak üzere vükelâ ve devlet adamlarının sadakat yemini etmeleri sultan Abdülmecid devrinde başladı [1850]. Taşra memurları da idare meclisi önünde yemin ederdi.)
— Mal. Esk. Resmi ağıl, koyun, keçi v.b. küçükbaş hayvanlar vergisi. (XVI. yy.da üç yüz koyundan beş akçe vergi alınırdı.) || Resmi arus, evlenen erkeklerden alınan düğün vergisi. (Erkeğin evlendiği kızsa altmış akçe, dulsa veya gayri müslim kızsa otuz akçe, gayri müslim dulsa on beş akçe vergi alınırdı. Bunu tımar, zeamet ve has sahipleri alırdı. Tımar sistemiyle birlikte bu vergi de kaldırıldı.) || Resmi âsiyab, değirmen vergisi. (Bir yıl sürekli işleyen değirmenlerden altmış; altı ay işleyenlerden otuz; üç ay işleyenlerden on beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra bu vergi kaldırıldı.) // Resmi badiheva, tımar usulünün yürürlükte olduğu dönemde ekili arazisi olmayan ve ticaretle uğraşan gayri müslimlerden alınan vergi. (Evlilerden yılda iki, bekârlardan altı akçe alınırdı.
Tanzimattan sonra kaldırıldı. Resmi raiyet ve resmi mücerred de denirdi.) || Resmi bennâk, tımar sahiplerinin gayri müslimlerden aldıkları vergi, (iki çeşitti: ekinli bennâk, caba bennâk. Ekinli bennâk, elindeki arazisi yarım çiftten az olanlardan, caba bennâk ise toprağı olmayan ve ticaretle uğraşan gayri müslimlerden alınırdı. Vergi yılda iki akçeydi. Tanzimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi bidat, gümrüğe gelen eşyadan gümrük vergisinden ayrı olarak alınan vergi. (Tanzimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi çift, arazi vergilerinden biri. (iki öküzle işlenebilecek arazi demekti.
Bu vergi, en az yirmi iki, en çok elli yedi akçeydi. Tanzimattan sonra kaldırıldı. Çift akçesi de denirdi.) || Resmi çift bozan, çiftliği bırakarak başka iş yapanlardan alınan vergi, (Vergi, bütün çift, yarım çift ve ondan az arazideki çiftin bozulmasına göre değişirdi. Bütün çift için üç yüz yarım çift için yüz elli, daha az arazi için yetmiş beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi ganem, koyun vergisi. (XVI. yy.da iki koyun veya keçiden bir akçe alınırdı. Tanzimattan sonra, ağnam resmi adını aldı.) || Resmi güvara, turfanda meyve sebze vergisi. (Gügeri memuru adı verilen, bir memur tarafından toplanırdı.) // Resmi hınzır, domuz vergisi. (Hıristiyanların beslediği domuzlardan her biri için yılda dörder para vergi alınırdı.
Gayrimüslimlerin isteğiyle kaldırıldı [1779]. Domuz sahiplerinin bu işten fazla kâr etmeleri üzerine yeniden alınmağa başlandı. Tanzimattan sonra tekrar kaldırıldı.) || Resmi nize, üç voynuktan meydana gelen gönder’in her yıl mart ayında hazineye ödediği vergi. (Resmi nize altı akçeydi. Sefere giden voy-nuklar altı akçe, ötekiler beş akçe öderlerdi.) || Resmi tapu, devlet arazisi üzerinde yapılan bina, koru, harman yeri gibi ziraattan alıkonulan topraklardan alınan vergi. (Verimli araziden elli akçe, daha az verimli yerden de yirmi akçe alınırdı. Tanzimattan sonra bu tür yerlerden bedeli öşür ve mukaatai zemin adı altında vergi almamağa başlandı.)
— Mat. Bk. Görüntü.
— Tasav. Resim hırkası, mevlevîlerin giydiği, bedeni geniş hırka. (Mevlevi, bu hırkayı üç gün sır olduktan sonra tarikat şeyhinin huzuruna çıkınca giyer.)
— Teknol. Çizgisel resim, sanayiyle ilgili nesnelerin veya süslemelerin çizimine yarayan teknik resim. (Bk. ansikl.) || Geometrik resim, bir nesnenin geometrik orantılarını yansıtan resim. || Gölgeli resim, gölgelerle aydınlık kısımların iyice belirtildiği resim. || Grafik resim, bilimsel konularda uygulanan ve kesitleri, düzlemleri v.b. gösteren resim. || iki renk resim, renkli kâğıt üzerine yapılan ve aydınlık bölgeleri beyaz kalemle belirten resim. || Lavili resim, çini mürekkeple gölge vurulan veya suluboya ile renklendirilen resim. || Makine resmi veya sanayi resmi, çizgi veya lavi ile yapılan ve makineleri, makine parçalarını v.b. göstermeğe yarayan resim. || Meslek resmî, teknik resim kurallarının belirli bir meslek dalında (marangozluk, topografya v.b.) uygulanması.
|| Mimarî resim, teknik resim kurallarına göre bir binanın planını, en ve boy kesitini gösteren resim. || Modelli resim, canlı bir modeli veya gerçek bir peyzajı örnek. alarak yapılan resim. || ölçülü resim veya ölçülü kroki, cetvel veya pergel kullanmadan yapılan ve bir nesneyi gerçekte olduğu gibi gösteren, ayrıca da o nesneyi meydana getiren bütün parçaların ölçüsünü veren ve bu parçaların nasıl biraraya getirileceklerini belirten resim. (Bu tür resimde nesnenin biri yatay öbürü düşey iki düzlem üzerindeki izdüşümleri gösterilir; düşey düzlemdeki izdüşümüne boy, yatay düzlemdeki izdüşümüne de en kesit denir; bazen nesnenin başka kesitleri de gösterilir ve bunun için de nesne belirli birtakım düzlemlere göre bölünür.) || Serbest elle resim, cetvelsiz ve pergelsiz olarak büyük bir serbestlikle yapılan bina, makine resmi. || Taklit resim, çeşitli figürlerin, manzaraların ve süslemelerin çizilebilmesi için akademelerde öğretilen resim. || Teknik resim, sanayide, makine veya her çeşit imalât parçasının tam ve hatasız olarak yapılabilmesi için, çizimi yapan mühendis ile imalâtı yapacak işçiler arasında anlaşmayı sağlayan, standart ve normlardan yararlanan resim. || Üç renk resim, XVIII. yy.da kullanılan ve renkli kâğıt üzerine yapılan bir çeşit pastel. (Aydınlık noktalar beyaz kalemle boyanır, ten rengi ise sanginle verilir.)
— Ansikl. Farklar psikol. Dört resim testi, dört tane renkli resimden meydana gelir. Birinci resimde, bir masa çevresinde, biri oturmuş, öteki ayakta duran iki insan görülür; ikinci resimde, sadece, bir odanın ortasında bulunan bir yatak vardır; üçüncü resimde, bir lamba direğine yaslanmış bir adam bulunmaktadır; dördüncü resimde ise, bir tenis sahası görülür; kadınlı erkekli oyuncular oynamakta, bazı kişiler de, oturmuş oyunu seyretmektedir. Teste tabi tutulan denek, bu dört resmi istediği sıraya göre düzenleyebilir, ama resimlerin dördünü de kullanmak zorundadır. Denekten istenen şey, bu resimlere bakarak bir baş kahraman seçmesi, tek bir hikâye meydana getirmesi ve bu hikâyeyi yazılı olarak açıklamasıdır. Yapılacak yorumlama önce hikâyenin konusu ve resimlerin ilişkisi üstünde durur.
Deneklerin büyük bir kısmının ileri sürdükleri temalar, gerçeğe iyi bir intibak gösterildiğine işaret olarak kabul edilir. Hikâyenin biçim bakımından analizi, deneğin anlattığı konuya karşı takındığı tavrı ele alır: denek, bu hikâyeye birtakım ahlâkî düşünceler katıyor mu? Deneğin kullandığı üslûp ve kelime hazinesi seçme midir, yoksa rasgele mi? Denek, hangi resmi hikâyenin başlangıcı, hangisini bitimi olarak kabul etmiştir? Hikâye, aynı zamanda, deneğin sentez yapma kabiliyetini de incelemeyi sağlar. Bu husus, T.A. T.’de ele alınmamaktadır. Dört resim testi, T.A.T.’ye oranla, uygulanması daha kolay ve daha süratli olan bir testtir; ama T.A.T. kadar zengin değildir.
— Folk. önceleri folklorun bir parçası sayılan halk resimleri, bugün sanat tarihinin önemli bir dalı oldu. Halk resmi, okumamış veya az okumuş bir toplumun sanatıdır. Taşbaskısı hikâye resimleri imzasızdır; duvar resimlerinde ise bazen imzaya rastlanır. Bu resimler bugün modern sanata kaynak olmakta ve eskiye oranla daha fazla ilgi görmektedir. Çoğu hayalden yapılmış olan bu resimler, ilkel bir özellik taşır. Perspektif ve oranlar, gerçek dışında kalır. Bazen üç katlı bir köşk insan boyunu geçmez, bazen de gözyaşından denizler ve içinde gemiler görülür.
Halk resimleri halk masallarına uygun, halkın anlayabileceği, sevebileceği resimlerdir.
Bunları sekiz bölüme ayırmak mümkündür:
1. kahvehane resimleri; 2. kitap resimleri (çoğunlukla âşık hikâyelerinde); 3. dinî resimler;
4. tılsım resimleri; 5. yazıyle yapılmış resimler; 6. yazıyle tabiat resimleri (Ah Minelaşk gibi);
7. cam altı resimleri; 8. deri üzerine yapılmış karagöz resimleri.
1. Kahvehane resimleri çeşitli özellikler gösterir. Osmanlılar döneminde memurların gittiği kahvehanelerde zamanın siyasetini yansıtan resimler vardı. Bunlar arasında ikinci Meşrutiyetin ilânıyle (1908) ilgili olarak, Enver ve Niyazi Beylerin timsali hürriyet ve maderi hürriyet’i zincirlerinden çözmesi, Hareket ordusu, saçı sakalı birbirine karışmış Namık Kemal, Fatih’in atını denize sürmesi, Yavuz Sultan Selim’in palabıyıklı resmi, Sultan Reşad, padişah tuğraları, Ahırkapı feneri, Kâğıthane Göksu mesiresi en çok görülen resim konularıydı. Âşık ve esnaf kahvehaneleri Anadolu’dan gelen gariplerle dolardı. Halife Ali’nin resimleri, billûruâzam (yüce billur), Hayber kalesi, Kan kalesi, Veysel Karanî’nin develeri, yarısı insan, yarısı yılan olan ve taht üzerinde oturmuş olarak tasvir edilen Şahmeran’ın resimleri bu kahvehaneleri süslerdi. Kıyı kahvehanelerinin de kendine göre gelenekleri vardı. Bunların hepsinde gesimleri bulunurdu. Nuh’un üç ambarlı gemisi, Mahmudiye (devrin en büyük gemisi), Izzeddin ve Sultaniye vapurları, kıyıda denizkızı, gemiciler, tanınmış kabadayılar, tulumbacılar v.d.
Acem çayhaneleri denilen yerlerde görülen resimler öteki kahvehanelerdekinden çok farklı bir resim sergisini andırırdı. Bunlar istanbul’a yerleşmiş azerbaycanlı türklerin yaptığı mitolojik resimlerle doluydu. Zaloğlu Rüstem’in Dev sefit ile mücadelesi; Behram’ın ejderhayı kovalaması; Hamza pehlivanın Kafdağı’nı devirmesi; korkunç yüzlü, boynuzlu iskender ile Zülkarneyn; arslanları zapteden Danyal, ince elbisesi altından çıplak vücudu görülen Şirin gibi.
2. Kitap resimlerinde başta taşbaskısı hikâyeler olmak üzere tarihî ve dinî konulara yer verilir. Âşık kitaplarında en çok Ferhat ile Şirin, Leylâ ile Mecnun, Elif ile Mahmud, Varaka ile Gülşah, Kerem ile Aslı, Şah ismail ile Arabüzengi, Köroğlu ile Selma, Âşık Garip ile Şah Sanem, Hüsrev ile Gülşah Bânu, Derdiyok ile Zülfüsiyah, Âşık Ömer, Şâpur Çelebi, Seyfülmülûk resimli olarak görünürler.
3. Dinî konulara giren halife Ali kitapları ile dinî – destanî Battal Gazi kitaplarında az sayıda resme rastlanılır. Bu arada Nasreddin Hoca hikâyelerinin de resimli olanları vardır. Dinî resimlerin başında canlı varlıklara yer verilmeyen Mekke, Medine resimleri gelir. Bunlar Kur’an sayfalarında, camilerde ve birçok yerde görülür. Marifetname ve Muhammediye’nin birçok sayfası resimlidir. Başta islâm inançlarını özetleyen Eşkâli Heyeti islâm levhası içinde cennet, havzı kevser, kalemi alâ, levhi mahfuz, tubâ, israfil suru, âraf; yine bu levhanın orta kısmında kürsü, mizan, sırat, bunun altında cehennem, zakkum ağacı gelir. Burada insanlar yuvarlaklar halinde temsil edilir. Beyaz halkalar müslü-manlar, siyahlar kâfirlerdir. Bazı kutsal kişilerin yüzlerinde nikap (örtü) görülür.
4. Tılsım resimleri, bazen islâm dininin yasakladığı tılsım ve sihrin yerine geçer ve halk arasında çok tutulur. Halk resim sanatının en önemli, gelişmeye en uygun tarafı budur. Nazara karşı göz ve el resimleri, büyü için yapılan kargacık burgacık şekiller, bugün de halk arasında ilgi görmektedir. Büyü yapmada, olduğu gibi büyü bozmada da resimlerden yararlanılır. Bayezid II devrinde şöhret kazanmış olan Uzun Firdevsî’nin Davetname’sinde sihire, tılsıma ve resimlere pek çok yer verilmiştir. (Bk. cilt III, DAVETNAME renkli sayfası.) Sevgiliye kavuşmak için yapılan tılsım resimleri, halk sanatının hayalgücüne dayanan en güzel örnekleridir.
5. Yazıyle yapılmış resimler, özellikle dinî konulardadır. Altı, kelimei tevhid, üstü minarelerle meydana gelen yazı-resimler, bazen kesme kâğıtla yapılır. Bu şekilde yazı – resim kuşlar, arslanlar, kandiller, gemiler, «maşallah»lı ibrikler çoktur. Yazıyle yapılmış Ashabı kehfler, aynı zamanda uğur getirici levhalardır. Bunların güvercinli o-lanlarına Nuh’un Gemisi adı verilir.
6. Yazıyle yapılmış tabiat resimlerinin en güzel örneği Ah Minelaşk tabloları, manzarayle birleşmiş yazı – resimlerdir. Aşkı temsil eden bu resimler dükkânlara, gergef ile işlenmişleri evlere asılırdı.
7. Cam altı resimleri, halk resimleri arasında önemli bir yer tutar ve bugün de (bozulmuş bir şekilde) görülür. Konuları camiler, ibrikler, Süleyman peygamberin mührü v.b.dir. Bunlar cam üzerine siyah çizgilerle yapılır, araları renkli yaldızlarla doldurulur. Sır altı çiniler gibi bu cam altı resimler de olağanüstü parlaklıktadır. Resimler doğrudan doğruya cama yapıldığından kırılıp. parçalanma tehlikesi vardır. Bu yüzden halk resimlerinin bu çeşitleri nadirdir. Bu resim tarzı dekoratif ve dinî bir özellik taşır.
8. Karagöz resimleri halk sanatının en zengin bölümünü meydana getirir. Oyuna başlamadan önce süslü, havuzlu köşkler, bahçeler perdeye konur. Buna göstermelik denir. Resimler saydamlaştırılmış deve derisine yapılır. Bunların bir özelliği de önemli bir kıyafet tarihi niteliğinde olmasıdır.
— G. santl. Altamira veya Lascaux mağaralarından da anlaşıldığı gibi, duvar resmi, tarihöncesi çağlara kadar uzanır. Kullanılan en eski boyayıcı maddeler, yağ veya reçine ile ezilmiş çeşitli renkte topraklar, kireçleşmiş kemiklerdi. Bütün eski âkdeniz ve uzakdoğu kavimleri, ince alçı sıvalı duvarlara yaptıkları resimlerde, daha sonra eklenen lâciverttaşı mavisi ve bakır yeşiliyle birlikte bu temel boyayıcı maddeleri kullandılar. Eski Mısır ve Girit’te, koyu bir çizgiyle çevrelenmiş bu tür dekoratif eserlerden pek çok örneğe rastlanır. Yontulmuş kamışların uzun bir süre kullanılmasından sonra, hayvan kılından yâpilmiş firçâlâr ortaya çıktı. Mısır da, tahta veya panoya yapıştırılmış ve ince alçı ile hazırlanmış tuval üzerine portre yapma sanatı doğdu. Aynı devrede renkleri sabitleştiren ve koruyan balmumlu resimlere rastlanır.
Pompei freskleri, mumlu resmin bilgi ve hüner isteyen bir çeşididir; çok ince ve kuru bir sıva üzerine, tutkallı boyalar birbiri üzerine kat kat vurulmuş, parlatılmış, verniklenmiş ve mumlanmıştır; resimler, dayanıklık ve tazeliklerini bu işleme borçludur.
Bu usul, italya’da Giotto ve daha sonra rönesans sanatçıları tarafından parlak bir şekilde temsil edilen gerçek freskten farklıdır. Freskte, yanmış kireç ve ince kumdan meydana gelen taze sıva üzerine yumuşak fırçalar ve sulandırılmış boyalarla resim yapılır. Hazırlanmış harcın yüzeyi, kurumağa başlamadan işlenebilecek genişlikte olmalıdır. Bu bakımdan, büyük bir el çabukluğu ve ustalık isteyen fresk, kurudukça hafifleyen çok ince renk armonileri yaratma imkânını sağlar. Sıvanın derinliğine tespit edilen bir renk, açıkhavaya dayanabilir.
Freskte genellikle şu renkler kullanılır; Saint-Jean beyazı, sarı aşı-boyası, yanmış ve tabiî siena toprağı, Van Dyck kırmızı-kestanesi ve kestanesi, mars moru, kobalt mavisi, zümrüt yeşili, bakır yeşili, yeşil toprak, fildişi siyahı, balık siyahı veya duman siyahı, koyu toprak. Giotto ve Gozzoli hiç bir zaman taslak kullanmazlardı. Sanatçıların freski yapmadan önce, resimlerini kâğıda çekmek, çizgileri iğneyle delmek, sonra da üzerinden kömür tozu geçirerek resmi sıvaya aktarma alışkanlığı daha sonraları ortaya çıkmıştır. Fresk rötuşa imkân vermediğinden, taslak kullanmak, işi büyük ölçüde kolaylaştırmıştır. XVI. yy.da İtalya’da astarın hazırlanmasında yer alan yumurtalı ve tutkallı boya zamanla, yerini inceltici olarak kullanılan çeşitli yağlara bıraktı. Pigmentleri, arap zamkı ve gliserin ile karıştırılan guvaş ve suluboya gibi su ile karıştırılan boyalar genellikle eskislerde çok işe yarar.
Ortaçağda, kola ve ince alçıyle hazırlanmış tahta panolar üzerine de çok resim yapılırdı; ama tahtanın çatlamak gibi bir sakıncası olduğundan, XVII. yy.dan itibaren tuval tercih edilmeğe başlandı. Keten tuval, kenevir tuvalden üstündür; daha kabaca olan hint keneviri, tiyatro dekoruna uygun düşer; çok delikli olan pamuk tuval ise iyi değildir, İsorel, kaim karton, hattâ kâğıt, yağlıboya için elverişlidir.
Bir çerçeveye gerilen veya duvara tespit edilen tuvale kola ile alçı veya tebeşir, karıştırılarak sürülür; bu ilk tabaka emici olduğundan, ponzalandıktan sonra üzerine bir kat beziryağı ile saf veya hafif renkli üstübeç çekmek gerekir. Kuruma süresi en azından altı aydır.
Birçok ressam, tablonun genel tonunu daha çabuk elde edecek şekilde önceden boyanmış bir zemin üzerinde çalışır. El Greco gri fon üzerinde, Velasquez ise kolalanmış tuval üzerinde (sadece, İçki İçenler’i aşıboyası zemin üzerine yapmıştır) çalışırlardı. Carlos IV ve Ailesinin Portresi’nin hazırlıklarında görüldüğü gibi Goya, kavuniçi tonu tercih ederdi. Nicolas Poussin oldukça koyu kırmızı bir aşıboyası kullanırdı; resimlerin zamanla kararmış olması bu yüzdendir.
Açık aşıboyaları, hafif griler veya saf beyaz, daha fazla tercih edilen renklerdir. Günümüzde ressamlar, malzemelerini kendileri hazırlamaktan vaz geçmişlerdir. Piyasada iki katlı olarak hazırlanmış, çok güzel keten tuvaller bulunur. Boyalar, XIX. yy.ın başlarından beri sınaî olarak hazırlanır. Eski atelyelerde çırakların bütün vaktini alan ezme işi de böylece tarihe karışmıştır.
Palet oldukça geniş olmalıdır. Yassı ve yumuşak fırçalar boy boydur, ama ayrıntıları belirtmek için ince bir kalem fırçası da bulundurulmalıdır. Çok sık kullanılan beyaz boya paletin ortasına sıkılır; bir yana sıcak renkler, öteki yana soğuk renkler konur. On kadar renk yeterlidir: beyaz, siyah, sarı, tabiî ve yanmış siena toprağı, karinen kırmızı, vermiyon (zincifre), limon sarısı, prusya mavisi, zümrüt yeşili (emeraude yeşili).
Bunlar bir boya çanağı içinde sadece terebantinle veya ketenyağı veya haşhaş yâğıyle karıştırılarak inceltilebilir. Verniklerin amacı, resmi korumak ve ona bir parlaklık vermektir. Ancak verniklerin zamanla ve ışığın etkisiyle sararmak gibi bir sakıncaları olduğunu unutmamalıdır. Renklerine göre, bir tabloyu, verniklenmeden önce, altı ay veya bir yıl kurumağa bırakmak doğrudur. Bu arada, rötuş verniğine başvurulur. Bu vernik, donuklukları giderir, birkaç dakikada kurur, ama dayanıklı değildir.
• Resim pazarı. Sanat eserlerinin açık arttırmayle satılması usulü M.ö. 146′dan beri vardı. Meselâ L. Mummius’un Eski Yunan’dan getirdiği ganimet böyle satılmıştı. Romalılar da kral Attalos’un satın almak istediği bir tabloyu bu yoldan elde ettiler. Roma’da, değer biçici olarak görev yapan tellâllar vardı. Fransa’da ise, bu işle görevlendirilmiş olan kimselerin yerini XVI. yy.da yeminli muhamminler aldı. Açık arttırmalı büyük satışlar özellikle XVIII. yy.dan itibaren başladı. Bu satışlar için, meraklıları ve bu işin ticaretini yapan kimseleri çekmek amacıyle resimli broşürler bastırılırdı. Tablo alım satımıyle uğraşan kimseler daha sonraki tarihlerde ortaya çıktı. Resim satışında geleneksel usul, ressamın atelyesinden aracısız olarak halka satıştı. Bu arada, daha XVI. yy.dan itibaren Anvers’te, sanat eserlerinin satışı için, Wael’ler, du Jon, de Bruyn, Musson ve özellikle de daha sonraları Avusturya’da şube açacak olan Forchoudt’lar gibi milletlerarası büyük firmalar kuruldu. O devirde belçikalı birçok ressam yalnız ihracat için çalışıyordu.
Bu alışverişlerde aracı olarak çalışanlardan biri de Rubens’ti. Fransa’da XVIII. yy.da en büyük tablo tacirleri, Watteau’nun yakın dostu Gersaint, Mariette ve Lebrun’dü. Paris’te tablo ticaretinin merkezi Notre-Dame köprüsüydü. Ama bu ticaret asıl XIX. yy.ın sonunda bütün dünyaya yayıldı. ilk tablo tacirleri Union Artistique (Sanatçılar birliği), Georges Petit, Durand-Ruel, Sagot, Diot, Tempelae-re, Salvator Meyer, Bernheim’lar ve Paul Rosenberg ile modern resmin gelişmesinde büyük bif rolü olan ve bu işe 1892′ye doğru başlayan Ambroise Vollard’dı. Ayrıca Squlîe – Tanguy’in, Blot’nun, Wildenstein’in, Londra’da Ackerman ile Barnett ve Sotheby’nin, Amerika’da da Duveen, Samuel-son, Brummer ve Seligmann’ın adları özellikle anılmağa değer.
— Huk. Resim, idarenin gözetim ve denetimi altında yapılan bir iş, bir eylem sebebiyle kişilerden alınan park olduğu için vergi cinsinden sayılır ve belli bir iş, hizmet dolayısıyle alınır. Eğlence yerlerinden, buraların denetimi görevini yapan belediyenin aldığı resim gibi. Kanunkoyucu bazı faaliyetler veya bazı kuruluşları resim verme yükümlülüğü dışında tutmuştur. Resimler, idarece görülen hizmetler dolayısıyle alındığından, hizmetler gibi çok çeşitlidir. Türkiye’de alınan resimlerin bellibaşlıları şunlardır: damga resmi, deniz ve kara ulaşım ataçları resimleri, elektrik üretim resmi, hal resmi, hayvan alım satım resmi, ilân resmi, ruhsat resmi, süt köpeği resmi, taşocağı resmi, temizleme ve aydınlatma resmi, işgaliye resmi.
• Resim ve harç muafiyeti. Resim verme yükümlülüğü türk hukuk mevzuatında dağınık bir şekilde düzenlenmiştir. Harçlar kanunu hangi hizmetlerden, kimlerin harç bakımından muaf tutulacaklarını belirtmiştir. Kamu hizmetlerini yürüten bazı kuruluşların da resim ve harçlardan muaf olduğunu belirten özel hükümler vardır. Meselâ posta, telgraf ve telefon hizmetleri dolayısıyle kimlerden resim ve harç alınmayacağı ilgili kanunda gösterilmiştir. Hukuk Usulü Muhakemeleri kanununa göre adlî müzaheretten yararlananlar yargılama harçlarından muaf tutulurlar. Genellikle, kamu yararına hizmet eden Kızılay, Çocuk Esirgeme kurumu gibi kuruluşlar bu muafiyetten yararlanır.
XVI. yy.a ait olan Resmi Kısmet kanunu’na göre;
a. sefere giden sipahiler, emekliye ayrılan sipahiler ve bunlarm nikâhlı karılarının resmi
kısmetleri ile;
b. askerî sınıftan sayılan kadılar, müderrisler, şeyhülislâm dairesinde ve vakıf işlerinde çalışanların resmi kısmetleri kazaskerler tarafından tahsil edilirdi;
c. padişah beratıyle doğancı olanlar herhangi bir kimseye bağlı değillerse askerî sınıftan sayıldıkları için resmi kısmetleri mahallî kadılar tarafından;
ç. çeşitli memuriyetlerde üç veya daha fazla akçe gündelikle çalışanların resmi kısmetleri de kazaskerler tarafından;
d. yörük, cambaz, tatar ve voynuklarm resmi kısmetleri ise kazasker kassamları tarafından tahsil edilirdi.
— Teknol. Çizgisel resim deyince, temel, tasarı ve analitik geometri şekillerinin çizimi, bir, iki veya üç noktalı perspektifler, mimarî ve makine resimleri ve topografya çizimleri anlaşılır. Bu gibi resimlerde düz cetvel, T cetvel, gönyeler, pistole, pergel, dubıdesimetre, iletki, tirlin, kalemucu, karakalem, çini mürekkebi, bazı boyalar, fırça, silgi v.b. kullanılır.
Resme başlamadan önce, bütün uzunluk, yükseklik veya kalınlıkların hesaplanmasını sağlayacak bir ölçek kararlaştırılır, ölçekler, güdülen amaca ve çizilecek nesnelerin boyutlarına göre seçilir. Bu hazırlıklar tamamlanınca resim tüm ve doğru olarak kalemle çizilir, sonra üzerinden mürekkeple geçilir.
Resimler ikiye ayrılır: kimi çizgiyle yapılır ve bunlardan sadece yukarıdaki şartlara uygun olmaları beklenir; görüntü resmi diyebileceğimiz öteki resimlerde, perspektif gibi çok daha karmaşık kurallara uymak gerekir ve çeşitli gölge oyunlarıyle eşyanın kabarıklığı gösterilir. Ayrıca ressamın izdüşümlerini, dolayısıyle de tasarı geometriyi iyi bilmesi lazimdir.
Teknoloji alanında kullanılan resim teknikleri arasında, cetvel ve gönye ile çizilen resimlerden başka bir de hiç bir araç kullanmadan yapılan ve cisimlerin biçim ve çevrelerini serbestçe çizmeğe dayanan bir resim tekniği daha vardır. Bu tür resimlere kroki adı verilir. Mimari resim’in bir biçimi de, kroki tekniğiyle yapılan süsleme resmi’dir. Genellikle fantaziye ve sadece sanat kabiliyetine dayanan bu tür resim, mürekkepli kalemle yapılır ve teknik resimden tamamıyle ayrı bir tekniğe dayanır.
Topografya çizimleri için, plan çıkarma ve düzeçleme konusunda bilgili olmak gerekir. Uzman bir ressam, bu teknikle arazinin genel görünümünü verebilir, düzeç eğrileri veya taramalarla toprağın engebelerini gösterebilir. Böyle bir resmi başarıyle yapabilmek için elin cetvelsiz çalışmaya yatkın olması ve arazideki herhangi bir engebeyi belirtebilecek kadar renk farklarından yararlanmayı bilmek lâzımdır.
Çizgisel resim ayrıca sanatçılar tarafından, bir binayı tam perspektifine oturtmak ve tablolarındaki çeşitli planlar arasında uygun bir orantı kurmak için kullanılır. Bu durumda resim tümüyle grafiktir ve sadece tasarı geometri kurallarına dayanır. Optik mercekler, tam yansıtmalı prizmalar ve düzlem aynalar üstünde yapılan araştırmalar, teknik resim için yararlı birtakım âletlerin icat edilmesine imkân vermiştir: karanlık oda, aydınlık oda v.b. gibi adlar alan bu âletler sayesinde ressama düşen tek şey, resmini çizeceği nesnenin görüntüsü üzerinden kalemle geçmektir; başka birtakım âletler (pantograf v.b.) sayesinde de, orijinal resim mekanik olarak istenilen oranda küçültülür veya büyültülür.
+ Sıf. Esk. Resmî. (ML)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİM veya RESM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENOİR (Auguste)
Tarih 27 Haziran 2009
RENOİR (Auguste), fransız ressamı (Limoges 1841-Cagnes-sur-Mer 1919). 1844′te Paris’e yerleşmiş bir terzinin oğlu.
Daha çocukluğunda Louvre’a gidiyor ve özellikle heykel salonlarını geziyordu. On üç yaşında, Temple sokağında bir porselen süslemecisinin yanına çırak olarak girdi; sonra yelpazeleri resimleyen bir atelyede çalıştı; büyük bir ustalıkla, XVIII. yy. taklidi resimler yaptı. Ressam olmağa karar verince, kazancından artırdığı paralarla Güzel Sanatlar okuluna yazıldı (1862). Gleyre’in atelyesinde Monet, Sisley ve Bazille ile tanıştı, Cezanne, Pissarro ve Guillaumin ile dost oldu. 1863′te Esmiralda adlı eseri Salon’a kabul edildi (Renoir sonradan bu tablosunu parçalamıştır). Aynı yıl, Reddedilmişler Salonunda sergilenen Manet’nin resimleri karşısında büyük bir hayranlık duydu.
Renoir ve arkadaşları, Corot’nun, Courbet’nin, Millet’nin resimlerini de beğeniyorlardı; izlenimci anlayışa uygun olarak açık havada resim yapmak üzere Fontainebleau ormanına gittiler. Renoir burada, Chailly-en-Biere’de Diaz’ın öğütlerinden yararlandı. 1864 Salonuna kabul edilmemesine karşılık tabloları 1865 Salonunda sergilendi; sonra 1866′da yine geri çevrildi. Renoir, Manet’nin çevresinde biraraya gelen ve akademiye karşı olan gençlerin buluştuğu Guerbois kahvesindeki akşam toplantılarına devam ediyordu.
İlk desteği, Manet le birlikte kendisini de atelyesinde barındıran Bazille’den gördü. 1867′de Frederic Bazille’in Portresi’ni (Lo-uvre) ve Courbet’nin Sen Kıyısında Genç Kadınlar adlı tablosunun etkisiyle Avcı Di-ana’yı yaptı ve bu eseri de Salon’a alınmadı. Buna karşılık Şemsiyeli Lise’i 1868′de kabul edildi. Bu resim, Duranty ile Castagnary’-nin ilgisini çekti. Zola, Renoir’ın konularını içinde yaşadığı çağdan almasını ve Sen kıyısındaki Grenouilere’âe kayıkçıları ve suya girenleri açık havada gösteren aydınlık figürler yapmasını beğenerek Renoir’a «aktüaliteci» adını verdi. 1870′te Salon’a kabul edilen Pınarda Yıkanan Kadın ve Cezayirli Kadın adlı tablolarında Renoir’in Delacroix’ya artan hayranlığının izleri görülür.
Salon tarafından bir daha reddedilince, 1874′te, Ressam, Heykeltıraş, Mimar, Gravürcü ve Desenciler Anonim ortaklığının birinci sergisine katıldı. Bu dernek üyeleri kısa zamanda «izlenimci grup» adını aldı. Renoir’ın sergiye verdiği resimlerden, özellikle La Loge (Courtauld koleksiyonu, Tate gallery) adlı tablosu anılmağa değer. Renoir bu grupta, manzara resminden çok figürle ilgilenenler arasında yer alıyor ve fırçayı lekeler meydana getirecek biçimde sürmekten çok, boyayı ince ve saydam tabakalar halinde üst üste koyarak çalışıyordu.
1875′te Drouot konağında eserlerini satışa çıkarttı ama pek alıcı bulamadı. Bu başarısızlığına karşılık Victor Choquet ile Georges Charpentier’den destek gördü. Bir yayınevi sahibi olan Charpentier’nin Grenelle sokağındaki salonu o devirde, Paris’in seçkin kişilerinin, Zola, Daudet ve Goncourt’ların çevresinde biraraya geldikleri yerdi. Marguerite Charpentier’nin koruduğu Renoir 1876′dan sonra düzenli olarak Salon’a kabul edildi. Burada 1878′de Bayan Charpentier ve Çocuklarının Portresi (Metropolitan Museum, New York) tablosunu sergiledi.
Gortot sokağında kiraladığı bahçede La Galette Değirmeni adlı tablosunu (Louvre) bu dönemde yaptı. 1876′da on beş tablosuyle izlenimci grubun ikinci sergisine, sonra 1877 sergisine, son olarak da aralarında Kayıkçıların Öğle Yemeği de (Philips Memorial gallery, Washington) bulunan yirmi dört tablo ile 1882 sergisine katıldı. 1879′da Cezayire gitti; Paris’te doktor Gachet ile tanıştı; Chatou’da, Croissy’de, Sen kıyılarında resimler yaptı. 1881′de Aline Charigot ile evlendi.
Bir süre Guernesey’de oturdu. Sonra italya’ya gitti (1882) ve bu gezisi sanatında yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Napoli müzesinde Pompei resimlerini inceledi.
Palermo’da Richard Wagher’in Portresi’ni (Opera kütüphanesi, Paris) yaptı. Piero Della Francesca, Benozzo Gozzoli ve Raffaello’nun e-serleri karşısında bir öğrenci hayranlığına kapılarak «İzlenimciliğin sonuna kadar gitmiştim; ama ne yağlıboya’yı, ne de desen yapmayı bilmediğimi anlıyorum» dedi. Cennini’nin Trattato della Pittura (Resim Üstüne İnceleme) adlı kitabını elinden düşürmüyordu. Bu kitabın 1911′deki fransızcasına yazdığı önsöz Renoir’ın tek teorik yazısıdır. Bundan sonra, aktüaliteci»liği bırakarak klasik bir ressam olmak istedi.
O zamana kadar eserlerinde yer almayan çıplak kadın artık başlıca tema’sı oldu; paletindeki renkleri azaltarak toprak boyalarını ve kobalt mavisini kullanmağa başladı, insan ve eşyanın çevre çizgilerini daha belirgin hale getirdi, daima açık havada resim yapmayı bıraktı. Kısa süren bu dönemdeki şaheseri Suda Yıkanan Kadınlardır (1883-1885, Carroll S. Tyson koleksyonu, Philadelpiha).
Üslûbunun kesin biçimini alması için gerekli olan bu çetin ve azimli arayış döneminden sonra, mizacına da uygun gelen çekici konulara el attı; «tatlı ve hafif» resimler yapmağa başladı. 1884′te La Rochelle’de, La Roche-Guyon’da, Varengeville’de, Essoyes da çalıştı; 1885′te İspanya’ya gitti; orada Velazquez’in tablolarını gördükten sonra bu ressamı Greco’dan da, Tiziano’dan da üstün buldu. Burant-Ruel sayesinde, Brüksel’de, Londra’da, New-York’ta ilk büyük başarılarını elde etti.
1888′de Martigues’e giderek Cezanne ile buluştu. Montmartre’a (Château des Brouillards) yerleştiği 1890 yılında «sedefli» denilen dönemi başlar; bu dönemde yaptığı resimlerde, şekillere belli belirsiz bir kabarıklık vermek için, uzun fırça darbeleriyle renkleri hafifçe birbirine karıştırıyordu. 1891′den itibaren her yıl Güney Fransa’ya (Tamaris-sur-Mer, Cassis, Marsilya, Miramar, Nimes, Rhöne vadisi) gitmeğe başladı. Cagnes’da ağır bir romatizmaya tutuldu (1899). Burada satın aldığı (1901) malikânesinden ancak her yaz Esso-yes’ya gitmek için ayrılıyordu. Essoyes, karısının çocukluk arkadaşı Gabrielle Renard’ın memleketiydi. Bu kadın çocuklarına dadılık ettiği gibi evin idaresini de eline aldı; aynı zamanda, güzel ve dolgun vücuduyle Renoir’ın son yıllarındaki tablolarına (kırmızı ve yaldızlı renklerin gittikçe hâkim olduğu dönem) modellik etti. Ambroise Vollard 1894′te Renoir’a maddî yönden destek oldu; ama sanatçı rahat bir hayata ancak 1907′de kavuşabildi.
1910′dan sonra Renoir ancak koltuk değneğiyle yürüyebiliyordu; 1912′de fırçasını başparmağı ile işaret parmağı arasına bağlamak zorunda kaldı. 1914′te, eserleri daha o hayattayken Louvre müzesine alındı (isaacs de Camondo koleksiyonu). Ayrıca 1918′de Mme Georges Charpentier’nin küçük portresi de aynı müze için devlet tarafından satın alındı. Auguste Guenot, Renoir’ın ölümsüzleştirdiği kadın tiplerine uygun düşen birkaç heykel yaptı. Bu eserlerini Renoir’ın desenlerini örnek alarak ve sanatçının nezaretinde çalışarak gerçekleştirdi. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENOİR (Auguste) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENK veya RENG
Tarih 27 Haziran 2009
RENK veya RENG i. (fars. reng). Işığın, kendi öz yapısına veya cisimler tarafından yayılma şekline bağlı olarak göz üzerinde yaptığı etki: Hakikatte annecikler altın sarısı ve gök mavisinden başka renklerde de olabilirdi (R.N. Güntekin).
Sonra dizlerden aşağıya çizmelerin üstüne dökülen, açık gümüş renginde bir çerkes mantosu yaptırdım (Ş.S. Aydemir). Bak! Dünya renkler içinde! // Bu güzel dünya içinde (O. V. Kanık). // Mec. Görünüş, tarz, şekil: «Hüsn-ü Aşk» devrin edebi hayatına yeni bir renk, yeni bir çeşni getirmiştir (N. A-raz). Pek rengine aldanma felek eski felektir; // Zira feleğin meşreb-i nâsazı dönektir (Ziya Paşa). // Esk. Hile, oyun, düzen: Bülbül-i surideve güller acep renk ettiler (Baki).
— ÇEŞ. DEY. Renk almak, yeni bir renk kazanmak: Mavimsi bir renk aldı. // Renk cümbüşü, değişik renklerin oluşturduğu karışım: Yalnız renk cümbüşünü değil, siyah beyazı öyle hünerle kaynaştırır ki (Y. Z. Ortaç). || Renk vermek (veya katmak), neşeli ve canlı bir özellik kazandırmak: Onun gelişi bu toplantılara bir başka renk verdi. // Renk vermemek (veya rengini belli etmemek), duygu veya düşüncesini saklamak, açığa vurmamak: Çok korkmasına rağmen renk vermedi. || Rengi atmak (kaçmak veya uçmak), solmak: Elbisenin rengi attı. Korku, heyecan v.b. durumlarda benzi sararmak: Hatçe’nin rengi attı (Yaşar Kemal).
|| Rengi çalık, solmuş, solgun. || Rengi çalmak, renk bakımından benzemek: Rengi sarıya çalıyor. || Rengi değişmek, eski durumunu yitirip yeni bir nitelik ve anlam kazanmak: Sizi uzun, ince vücudunuzla, menekşe gözlerinizle karşımda görünce her şeyin vengi değişti
(R. N. Güntekin). || Rengi tutmak (veya uymak), renk tonları birbirine benzemek: Bu iki kumaşın rengi birbirini tutuyor. \\ Renkten renge girmek, çek utanarak kızarıp bozarmak, sıkılmak: Nuri efendi renkten renge girerek: — Ne oldu anne, çabuk söyle (H. R. Gürpınar).
— Esk. Reng-âmiz, renk renk, çeşitli renklerde: Ekseri rengâmiz şal ve harirden serbendler sarınıp… (Naima). || Reng-âver, hileci, düzenci, dalavereci.
— Bot. Bitkilerin renkleri. Bk. ANSiKL.
— Boyacılık. Çevre renkleri, belirli bir yerin değişik yüzeylerine görüş rahatlığını sağlamak amacıyle vurulan, genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. || Görevsel renkler, belirli bir çalışma yerinin değişik yüzeylerine, çalışanların görüş rahatlığını arttırmak, yorgunluklarının azalmasına katkıda bulunmak ve üretimlerinin verimini çoğaltmak amacıyle vurulan ve genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. // İşaret veya güvenlik renkleri, çalışma yerlerinde, değişik yüzeylere, çalışanların dikkatini belirli tehlikelere çekmek, gidiş-geliş yollarını göstermek ve özellikle güvenlik aracılığıyle elde edilen renk. Bk. ANSiKL.
— Ed. ve G. santl. Yerel renk, bir milletin, bir dönemin medeniyetini, orijinal niteliklerini hatırlatmağa yarayan kavramlar bütünü. Bk. ANSiKL.
— Kim. Renk giderici, bazı maddelerin rengini kaybetme özelliği taşıyan kimyasal madde. (Bu renk giderme, ya boyarmad-denin soğurulmasından [hayvanî kömür] ya da bir redoks tepkimesinden [renk giderici klorürler] ileri gelir.)
— Metalürji. Meneviş ve tav renkleri, ısıtma sırasında çelik parçaların aldığı değişik renk tonları. Bk. ANSiKL.
— Mus. Rengi dil, türk musikisinde bir makam. Bk. ANSiKL.
— Opt. Bk. ANSİKL.
— Oyun. İskambil kâğıtları üzerindeki dört değişik işaret; genel olarak iki renkten meydana gelir: kırmızı ve siyah (sinek, karo, kör, pik). i| Renge oynamak, rulette, kırmızı veya siyaha para basmak.
Petr. Bk. ANSiKL.
— Res. Renklerin bir tablo içindeki dağılımı, renk uyumu: Rubens’in, Tiziano’nun, Claude Lorraine’in rengi. Bk. ANSiKL.
— Sanay. Renk giderme, işlenmiş ürünü istenen renge getirebilmek için, bir üründeki tabiî pigmentlerin veya renkli ayrışma maddelerinin yok edilmesi. Bk. ANSiKL.
— Teknol. Ana renk, boyacılıkta, diğer renklerin tür ediği renkler.
— Tekst. Renk sağlamlığı, bir kumaş boyasının çeşitli etkinlere dayanma niteliği. (Tekstil boyalarının renk sağlamlıkları çeşitli usullerle denenmiş ve her boyanın ışığa, suya, asitlere, deterjanlara, dinklemeye deniz suyuna v.b.lerine karşı direnci ayrı rakamlarla belirtilmiştir.) || Sağlam renk, zamanla solmayan renk. || Zayıf renk, kumaş üzerinde iyi tutunmayan ve kullanıldıkça veya yıkandıkça solan renk.
— ANSiKL. Bot. Bitkilerin renkleri. Bitkilerde klorofilden ileri gelen yeşil renkten başka, en çok renkli olan kısımlar üreme organlarıdır (çiçek ve meyve).
Bununla beraber, yaprak ve sap gibi diğer organlarda ve asalaklı kısımlarda değişik renklere rastlanabilir (begonia rex, co-leus, firfiri kayın ve bazı mazılar).
Yaprak tamamen düşmeden önce klorofil kaybolur, sarı ve kırmızı gibi diğer boyalar ortaya çıkar ve ormanlara sonbahar rengini verir.
Suyosunlarının rengi doğrudan doğruya bunların su altında yaşadığı derinlikle ilgilidir ve sınıflandırılmalarına esas teşkil eder. Mantar sporlarının rengi çok önemli bir özelliktir. Sporlar beyaz, pembe, esmer ve siyah olur.
— Boyacılık, ön planda oynadığı estetik rol dolayısıyle, bir boya tabakasının rengi, kullanan için temel bir nitelik taşır. Buradan bir boya fabrikasında çalışan renk uzmanının yaptığı işin önemi anlaşılabilir. Bu kişinin görevi, firmanın imal ettiği temel renklerinden meydana gelen paleti ortaya çıkarmak ve sözü geçen renklere karşıt renkler bularak, bunları, mümkün olduğu kadar mükemmel bir yapım düzgünlüğü içinde, çeşitli hammaddeleri kesin sınırlarla tanımlanan oranlarda kullanarak, istek üzerine imal etmektir.
Bir kuru tabakanın rengi (az veya çok parıltılı), katı maddelerin (doku boyası ve yüküm maddeleri) ezilme inceliğine, katı maddelerin kendilerine has niteliklerine (boyama, kaplama), asıltı ortamının renk ve tabiatına bağlıdır. Renklerin nispî ölçüleri, laboratuvarlarda değişik modellerdeki renkölçerler yardımıyle yapılmaktadır.
— Ed. Resim terimlerinden olan yerel renk deyimi, ancak romantik devirde tiyatro üstüne, yapılan tartışmalar sırasında edebî bir anlam kazandı (1809′dan sonra B. Cons-tant’da: Reflexions Sur la Tragedie de Wallstein [Wallstein Trajedisi üstüne Düşünceler]). Saint-Evremond veya Racine’de (Bafazet’nin önsözü), daha sonra Volltaire’-de trajedilerin sahneye konuşu sırasında eski töreleri doğru olarak yansıtma kaygısı varsa da Chateaubriand’ın (Les Martyrs [Din Şehitleri]), W. Scott’un yazdığı romanların ve tarihçilerin yaptığı (A. Thierry, Michelet) çalışmaların etkileriyle medeniyetler veya tarih devirleri arasındaki farkların modern anlamda kesinlikle belirlenmesi için XIX. yy.ı beklemek gerekir. Romantik dramın tutkularından biri, geçmişin gerçeğe uygun bir tablosunu çizmekti; kişilerin psikolojisinde olduğu kadar töre veya dekorun çizilmesinde de (Cromwell’in önsözü) yerel renge uymak gerekirdi.
Bu tarihten sonra dramatik gerçeğin en eski şartlarından biri haline gelen yerel renk, aynı zamanda tarihî veya egzotik romanın ve tasvirî veya epik şiirin (Leconte de Lisle’in Poemes Antiques [Eskiçağ Şiirleri], V. Hugo’nun La Leğende des Siecles [Yüzyılların Efsanesi] adlı e-serleri) başlıca çekici yanı oldu. Günümüzde bir kavram, üstünde uzun süredir tartışılmasına rağmen edebiyat sanatının temel unsurlarından biri olarak ortaya çıkar; bu unsurlar, yazarlara göre, bazen insanın farklı yanlarını, bazen de tersine bütün insanlıkta ortak olan bazı özelliklerin, görüntülerin dışında süreliliğin değerini ortaya koyar.
— Metalürji. Bir fırında veya bir demirci ocağında, hava temasında tedricî olarak ısıtılan bir çelik veya demir lama, sıcaklık yükseldikçe, meneviş renkleri denilen aşağıdaki renk tonlarını alır: 260°C’ta açık saman sarısı; 280°C’ta saman sarısı; 300°C’ta kehribar rengi; 305°C’ta kahverengi; 310°C’ta güvercin boynu; 320°C’ta mavi; 336°C’ta gri-mavi; 350°C’ta yeşil;
360°C’ta gümüşî gri; 400°C’ta kurşunî. Bu meneviş renkleri donuktur.
Isıtmaya devam edilirse, bir süre sonra, tav renkleri denilen aşağıdaki renk tonları elde edilir: 570°C’ta koyu kırmızı; 635°C’ta koyu kiraz kırmızısı; 746°C’ta kiraz kırmızısı; 843°C’ta açık kiraz kırmızısı; 900°C’ta turuncu; 940°C’ta açık turuncu; 996°C’ta sarı; 1080°C’ta açık sarı; 1200°C’ta beyaz. Demirciler eskiden, çeliklerin sıcaklık derecesini anlamak için bu renk değişimlerinden yararlanırlardı. Bugün sanayide, yüksek sıcaklıklarn ölçülmesine yarayan çok hassas âletler vardır.
— Mus. Rengi dil, neveser birleşik makamının acemaşiran – fa perdesindeki şeddidir. Güçlüsü, beşinci derece olan çargâh -do perde sidir. Donanıma si ve mi koma ( d ), la ve re bakiye ( b ) bemolleri konulur. Seyri, inici çıkıcıdır. Dizisinde nisebi şerife sayısı 6 olduğu için gizli mütenafirdir. Orta sekizlideki sesleri peşten tize doğru, acemaşiran, rast, zengüle, segah, çargâh, hicaz, dikhisar ve acem tertibindedir. Bu makama örnek olarak Halis Beyin Yürük Semai’si, Sadettin Arel’in iki Saz Semai’si, iki Durak’ı ve iki Gazel’i gösterilebilir.
— Opt. Bazı eskiçağ düşünürlerinin sandıkları gibi renk, cisimlerin özgül ve maddesel özelliklerinden biri değildir. Cisimlerin kendilerini aydınlatan ışığa göre renk değiştirdiğini Epikuros daha o zamanlar fark etmiş ve buradan, cisimlerin kendiliklerinden renkli olmadıkları sonucuna varmıştı. Descartes ve Böyle da bu görüşe katılmışlar, fakat renk teorisi ilk defa Newton tarafından, Optik inceleme (Opticus) adlı kitabında açıklanmıştır. Güneş ışığı karmaşıktır; dalga boyları ve kırılma indisleri farklı sonsuz sayıda ışınımdan meydana gelir; bu durum, güneş ışığını bir prizmadan geçirerek elde edilen güneş tayfı’nın analizinde kolayca görülebilir. Newton güneş tayfında yedi renk ayırt etti: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı. Gerçekte, bir renkten öbürüne geçiş, ara ışınımlar sayesinde fark edilmez bile.
Demek ki, bu ışınımların tümünü alan bir yüzey hepsini olduğu gibi yansıtırsa, söz konusu yüzey beyaz’dır denir; fakat bir kısmını yutup, yalnız geri kalanları yansıtırsa, yansıyan ışınımların birleşmesinden doğan bir renklenme ortaya çıkar. Siyah cisimler ise, gelen ışığın hepsini yutar. Kırmızı bir cismin rengi kırmızılar hariç bütün ışınımları yutarak alıkoymasından veya hiç değilse, öbür ışınımları kırmızılardan daha büyük oranda yutmasından ileri gelir.
Eğer bütün ışınımlar eşit oranlarda yutu-lursa, cisim gri gözükür. Şu halde renk, maddenin ışık üzerine etkime tarzından başka bir şey değildir veya Tyndall’ın ifadesine göre ışığın uğradığı işlem’in sonucudur. Çeşitli ışık kaynakları farklı ışınımlar yaydığına göre bir cismin rengi kendisini aydınlatan ışık kayna-ğıyle değişir. Meselâ nesnelerin gün ışığında ve elektrik ışığında değişik renkte görünmesi bundan ileri gelir. Mavi bir nesne karanlık bir odada bir mum ışığıyle aydınlatılırsa, mavi olarak değil de solgun beyaz bir renkte gözükür. Sarı sodyum ışığı tutulan insan çehreleri, ölü yüzü gibi kirli-sarı bir renk alır. Saydam cisimlerin, sadece bazı ışınımları geçiren filtre rolü oynaması da. bu yüzdendir ve yayılan ışığın rengi, cisimden geçen ışınımlara bağlıdır.
Basit, bileşik, tamamlayıcı renkler. Basit renkler, her biri ayrı bir frekans veya ayrı bir dalga boyu ile belirlenen tayf ışınımlarıdır; bu ışınımların dalga boyu 0,4 mikron (mor) ile 0,8 mikron (kırmızı) arasında değişir. Basit renkler ikinci bir prizmadan geçerken yeniden ayrışmazlar. Birbirleriyle birleşerek, bileşik renkler denilen çeşitli renkleri verirler. Karıştıkları zaman beyaz hissini uyandıran renklere de tamamlayıcı renkler denir. Helmholtz, farklı ışınımlar aynı yerde kesişecek şekilde birçok tayfı üst üste getirerek, birçok rengin karışmasından elde edilen rengi incelemişti. Newton ise özel bir âlet kullanıyordu (renk çemberi), ikişer ikişer gruplaşmış tamamlayıcı basit renkler şunlardır: mor, yeşilimsi sarı; lâcivert, sarı; mavi, turuncu; yeşilimsi mavi, kırmızı.
Renk kontrastları. Yan yana gelmiş iki renk karşılıklı olarak birbirini etkiler. Chevreul, iki renkli bandı yan yana koyarak yaptığı deneylerden şu sonuçlara vardı:
1. renklerden her birinin tonu, öbürünün tamamlayıcı rengiyle karışarak değişir;
2. yan yana konan renkler tamamlayıcı renklerse, her biri daha canlı ve saf görünür;
3. bir renk beyazın veya siyahın yanına getirilirse, tamamlayıcı renginde bir haleyle çevriliymiş hissini verir ve daha canlı görünür;
4. iki renk arasında belli bir mesafe bulunsa bile, yine aynı etkiler az da olsa meydana gelir. Gölgelerin rengi bu yoldan açıklanabilir: bir mumun (alevi kırmızı-turuncudur) verdiği gölge maviye çalar.
Ressamların iyi bildiği bu özellikler, yeni-izlenimcilik a-kımına temel olmuştur. Kuvvetli bir ışıkla aydınlatılmış renkli bir nesneye dikkatle baktıktan sonra, bütün öbür nesnelerin belli bir süre, ilk nesnenin tamamlayıcı rengiyle değişikliğe uğramış renkte görülmesi olayına art arda kontrastlar denir. Renk gamı. Renklerin de tıpkı sesler gibi bir gamı, yani tabiatın verdiği bir bağıntı düzeni vardır. Bu gamda prizmanın yedi rengi yer alır: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı. Bu yedi renk arasında ana renk kabul edilebilecek üç renk vardır; bunlar sarı, kırmızı ve mavidir. Resim dilinde her renk bir ton olarak adlandırılır. Kendi temel tonunun çevresinde toplanmış tonların hepsine birden ton yelpazesi denir. Gam, müzikte neyse resimde de odur; yani yedi tonun kendilerine has bir sıra ve bağıntı içinde biraraya gelmesidir. Bu gam, kendi bileşim yönünden değilse bile, tonların açıklık-koyuluk dereceleri veya tonların yan yana getirilmesiyle elde edilebilen renk bileşimleri yönünden sonsuza kadar değişebilir. Girişim renkleri. Bk. GİRİŞİM.
— Petr. Renk, rafine edilmiş petrol ürünlerinin en önemli niteliklerinden biridir; ürünün içindeki yabancı maddelerin varlığı en kolay şekilde renginden anlaşılır. Nitekim özel benzinler, tıpta kullanılan yağlar ve bazı kerozenler «su beyazı» yani su gibi duru olmalıdır; dizel yağı uçuk sarı, yağlama yağları biraz daha koyu sarı renkte olursa kalitelidir. Buna karşılık, hidrokarbonlu yakıtların çoğu, kolayca tanmabilmesi için sunî olarak boyanır. Petrol ürünlerinin rengi, bir renkölçerle tespit edilir.
— Res. Renklerden yararlanabilmek için değişik renklere özgü ışıldama yeteneğini göz önünde bulundurmak gerekir. Bu renklerden bazıları, bitişik tonlara bulaşacak bir ışın saçımı gücüne sahiptir. Mavi, diğer renklerden daha çok, komşu renklerle aynı titreşime girerek onların rengini bozar; kırmızının yanında ise bu rengi morlaştırır; sarının yanında ise yeşilleştirir; beyazın yanında renklenmesini sağlar. Gözümüz en fazla mavi karşısında hassastır. Göz, mavi ton serisi içinde 1/205′ten 1/288′e kadar varan bir ışık şiddeti farkını algılayabilir, oysa kırmızı için bu ışık şiddeti farkı, 1/16′dan 1/70′e kadardır. Bu durumda kırmızının derecelenmeleri, mavininkine oranla daha az görülebilir niteliktedir. Gerçekten de, aydınlığın artmasıyle meydana gelen göz kamaşması mavide, kırmızıdan daha çoktur. Şüphesiz bu renk özellikleri, bir hareketten edindiğimiz duyuma benzettiğimiz duyumların kaynağını meydana getirir. Renkler, bizde bir mekanizma etkisi yaratır; ilerler veya geriler. Soğuk renkler (maviden mora kadar olan seri) ilerler; sıcak renkler (kırmızıdan yeşile kadar olan seri) geriler. Pilinius, «neşeli» renkleri, «ağır başlı» renk gruplardan ayırıyordu. Goethe, renk gruplarını «olumlu» ve «olumsuz» olarak, Fechner «etken» ve «kabul eden» olarak sınıflamıştı. Renklerin bu mekanizması, gözde bir üçüncü boyut etkisi yaratacak kadar tesirlidir ve renkli bölümlerinin değiştirilmesiyle bir kompozisyonu değişikliğe uğratmak mümkündür.
Tonlar, aynı çarpma gücüne sahip değildir; etkilen niceliklerine bağlıdır. Eşdengede bir duyum yaratabilmek için, sarı bir yüzeyin, dengelemek istediği kırmızı yüzeyden üçte bir oranında daha fazla alan kaplaması gerekir. Charles Henry, sarının asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 27 katının duyumuna eşit bir duyum yaratmak için, mavinin asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 100 katının gerektiğini hesaplamıştır, öyleyse verici kaynağın boyutları, doygunluğun temel unsurudur. Başka bir deyimle, geniş bir mavi yüzey, aynı maviye sahip daha küçük bir yüzeyden daha mavidir. Aynı şekilde hava perspektifi meselesi de doygunluk meselesine bağlıdır.
Alacalı bir nesneden meselâ renkli bir örnek kartından yavaş yavaş uzaklaşılırsa, kartın üzerindeki lekeler, kimliklerini kaybedinceye kadar gittikçe ufalan görüntüler sunarak yavaş yavaş daralır ve birbirleri üstüne taşar. Oysa böyle bir örnek kartında, birçok unsurun tamamlayıcı renklere sahip olmaması imkânsızdır; öyleyse bunlar birbirini ortadan kaldıracaktır; başlangıçtaki alacalılık, tamamlayıcı renklere sahip olduğu oranda çeşitliliğinden kaybedecek ve lekeler ne kadar dara bu kayıp o kadar tam ve çabuk olacaktır. Buradan, dekoratörlerin sanatı bakımından önemli bir sonuç çıkarılabilir. Bu sonuç uzaktan kimliklerini ve tonlarını koruyan yüzeylerin, sadece tek renkli yüzeyler olduğudur. Ayrıca titreşimleri yayan yüzeyin düz ve parlak olması gerekir. Aksi halde ışık, maden, kil veya kumaş gibi çoktaneli bir yüzeye çarparsa, renkli ışımalar, düzensiz bir şekilde dizilmiş pek çok küçük yüzeyden önemli miktarda saptırılacak; istenilen tarafa değil, bu sayısız yansıtıcı tarafından her yöne gönderilecek ve yansıyan ışınlar, değerlerini düşüren küçük gölgeler yüzünden zayıflayacaktır. Gerçekte de, rengin değeri saf renge karıştırılmış beyaz ve siyah renk vasıtasıyle tedricen belirlenen sapmadır. Beyazın etkisi altında buna, «yıkanmış» veya «kopmuş», siyahın etkisi altında ise «indirilmiş» denir. Değer, bir renk karışımını ifade eden «nüans»tan farklıdır. Ancak, bu tanımlamalar renklerin temel fenomenolojilerine değil, kullanılmalarına aittir.
Bununla birlikte, bir cisim tarafından yansıtılan belli bir tayf parçası ve enerjinin geçici bir durumu olan ve insan gözleri gibi değişken organizmalar tarafından algılanan renk, hiç olmazsa yaklaşık olarak tanımlanabilir. Fizik analiz bile, fizikçiler ve kimyacılar tarafından olduğu kadar, ressamlar, boyamacılar ve boyacılar tarafından da kabul edilen (1671 Colbert yönetmeliği ve eski korporatif tüzükleri) genel terimlere dayanmaktadır. Bu genel kabullerin, bir temel renk üçlemesini (mavi, kırmızı ve sarı) varsaymaları dikkat çekicidir.
Bu renklerin iki, üç v.b. yanlı bileşimleri çok geniş bir ton türemesini sağlar. Renklerin kullanılmasını düzenleyen sistemler de aynı şekilde bir üçleme üzerine kurulmuşlardır. Delacroix kendine, her biri üç temel renkle ayrılmış, 120 derecelik üç kısma bölünen çember şeklinde bir kadran yapmıştı. Çemberin bu üç parçasından her biri iki yanlı bir tonla ikiye ayrılıyor ve böylece meydana gelen bölümler de bileşik tonlarla bölünüyordu, üstat bu yolla, tam karşıtlığı yani, tamamlayıcı renkleri bulmasını sağlayan güvenilir kılavuzlar elde etmiş oluyordu. Chevreul’ün Gobbelins halı yapım evleri için yaptığı renk çemberinde de aynı ilke uygulanıyordu; üç parçadan her biri, kavuniçi, erguvan ve yeşille ve üçüncü bileşimlerle 720 bölüme ayrılıyordu. Diğer yandan çember, siyahın on değeriyle art arda indirilmiş on eşmerkezli bölgeye ayrılıyordu. Bilgin bu yolla, 14 400 ton elde ediyordu. Ama bu rakamın sınırlı olmasından başka, Chevreul’ün sisteminde bazı renklere hiç yer de verilmemişti. Chevreul, bunları nitens diye adlandırmıştır. Charles Henry ise, bir tondan diğerine geçiş bölümlerinden meydana gelen bir renk çemberi üstünde kullanılabilir bir «estetik iletici» yaptı. Fakat bütün bu kullanma metotları boyayıcı maddeler’e uygulanmıştır ve renkli ışıklar fenomenolojisi ile ilgili değildir.
Gerçekte, ressamın üç temel rengi, fizikçinin temel renkleri değildir. Göz siniri, kırmızı, yeşil ve morun yani görüntünün temel bölümlerinin uyandırdığı duyumu iletir. Gerçekte, Young’ı ve sonra Helmholtz’u bu sonuca götüren analizler, daha sonra, morun yerine maviyi koyan Maxwell tarafından kabul edilmemiştir. Hering, kırmızı, yeşil, sarı ve maviden meydana gelen dört temel renk kabul etmekte ve böylelikle Leonarda da Vinci’nin optiğine katılmaktadır. Renk etkileri, insan ağtabakasının dört konisi tarafından alındığına göre, organın bazen bir alanı, bazen diğer bir alanı dış uyartıdan etkilenmektedir.
Işık şiddetinin en çok olduğu kadar en az bulunduğu sırada da gözün, bazı önemli farkları algılayamaması yaptığı değerlendirmelerin kesin olmayışını yeterince açıklamaktadır. Çok aydınlık olduğu zaman nesneler bize çok açık, buna karşılık, loş ışıkta nesneler en koyu olanlar kadar koyu gözükmektedir. Gözümüzde, doygunluk ışıklılığa bağlanmaktadır. Rengin bu gücü duyarlığımız üzerinde büyük etki yapmaktadır: renk canlı varlıkların fizyolojisini bile şartlandırır, insan, renklerin psiko-fizyolojik etkilerini duymaktadır: mavi bir ortam yatıştırıcı, kırmızı bir ortam dürtücüdür. Bazı çizgisel üstünlüklere sahip oldukları zaman renkler, yasaklayıcı veya güç arttırıcıdır. Charles Henry renklerin «zevk veya engelleme duygusu» uyandırdığını söylemektedir. Konuşma dili, renklerin bu özelliğini «kaçıcı» tonlar ve «çekici» tonlar ayırımını yaparak belirtir.
Bu deneysel görüşler üstüne bir doktrin kurmak mümkündür.
Goethe kendiliğinden, morla sevinç fikrini, kırmızıyle güç fikrini, koyu mavi ile sükûn ve soğukluk fikrini birleştirirken ve yeşile çekicilik fikrini, canlı sarıya gülünç fikrini, açık sarıya soyluluk fikrini bağladığı zaman gerçeği ortaya koyuyordu. Aynı şey çağlar boyunca ve yerlere göre, değişik renklere atfedilen ve genellikle çelişen anlamlar için de geçerlidir. Ortaçağda sarı lânetlilerin, yeşil âşıkların rengi değil midir? Rimbaud’nun sonesinde renklere bağlanmış seslilerin sembolizmi sadece edebî bir buluştur. Buna karşılık, tedavi ve koruma alanında gerçek bir renk kullanma tekniği uygulanmıştır. Daha 1913′te, bir fransız hekimleri meclisi, hastahane salonları duvarlarının, bölümlerine uygun olarak boyanmasını öğütlemekteydi: «coşkunlar için mor, umutsuzlar için kırmızı, ağır kanlılar için sarı»; aynı zamanda okulların yeşile, kışlaların kavuniçiye boyanmasını da tavsiye etmekteydi.
Sanayi bugün renklerin özelliklerinden, gerek işçilerin dikkatlerini kolaylaştırıp yorgunluklarını azaltmak, gerekse her türlü tehlikeyi işaret ederek kazaları önleyebilmek amacıyle yararlanmaktadır. Ford fabrikalarında önlerinden ateşler fırlayan madenî parçalar, yanan gazin mavisinin karşıtlık yapabilmesi için kavuniçiye boyanmıştır. Bazı renkler, bugün, işaret olarak evrensel bir uygulama görmektedir: sarı şeritler mekanik bir tehlikeyi, kavuniçi şeritler termik bir tehlikeyi belirtmekte; yeşil haç yardım istasyonunu, canlı kırmızı bir fon yangın malzemesini işaret etmekte, mavi şekiller dikkat çekmek için kullanılmaktadır. Renk kullanılmasının kurallara bağlanmasından bu yana, iş kazalarında hafif bir azalış ve verimde büyük bir artış kaydedilmiştir. Diğer yandan mimarî, kendi yönünden, renkleri sadece zevklerin tatmini için değil fakat aynı zamanda, psiko-teknik amaçla da kullanılmaktadır.
— Sanay. Yağlı maddelerin bileşiminde, üretim sırasında hammaddeye uygulanan aşırı ısıtmanın etkisiyle meydana gelen renkli maddeler bulunur. Renk giderme, ya renk açıcı topraklar veya etkinleştirilmiş kömür üzerine soğurma ya da kimyasal etki (karbonlaştırma, yükseltgeme veya
indirgeme) yoluyle uygulanır. Yemeklik yağlar için özellikle yüze soğurma metotlarından yararlanılır; katı ve sıvı sanayi yağları, özellikle donyağlar için sodyum klorit kullanılması hızla yayılmaktadır. Tekstil sanayiinde, gerek kumaşları beyazlatmak, gerek kendisi renksiz olduğu halde yabancı maddelerle kirlenmiş organik eriyikleri arıtmak için renk giderme etkenlerine başvurulur. Bk. BEYAZLATMA, RAFİNERİ.
Basmacılıkta, bazı desenler renk gidermeyle elde edilir; top halinde tek renk boyanmış bir kumaşa, buharlaşma sırasında elyafa zarar vermeden boyarmaddeyi yok eden renk sökücü bir karışımla desen verilir. Böylece renkli fon üzerinde beyaz bir desen elde edilir.
Renk sökücü olarak ya yükseltgen (potasyum veya sodyum klorat, hipokloritler, nitratlar v.b.) ya da indirgen maddeler (çinko klorür, glikoz, sodyum hidrosülfit) kullanılır. Işık da renk giderici olarak etki eder; özellikle anilin türünden boyarmaddelerle elde edilmiş renkler üstünde etkilidir. Sülfüröz asit de çok etkili bir renk gidericidir.
Petrol ürünlerinin rengini gidermekte, ya sülfürik asit, ya da genellikle emici topraklar (tabiî veya etkinleştirilmiş) kullanılır. Perkolasyon metodu, yağı bir kuleden geçirdikten sonra, tekrar kullanmak üzere emici toprağı silindir biçiminde bir döner fırında kavurmağa dayanır. Daha yeni o-lan temas metodunda ise, toprak ve yağ sıcakta karıştırılır, sonra döner bir tambur veya özel bir filtreyle süzülür.
♦ Renk renk sıf. Her renkten olan, çok renkli, çeşitli renklerde görünen (şey): Karalı ve denizli ve renk renk memleketli, i Mektep hatırası bir haritam vardı benim
(C.S. Tarancı). Renk renk çiçekler. (LM)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENK veya RENG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Persian
Tarih 27 Haziran 2009
Persiankiwi: Twitter devrimcisi İranlı.
Persian Farsça Ad:
Kökeni İran olan kimse.
Farsça:
[1] İran’ın resmi dili.
[2] Hint-Avrupa dil ailesinin, Hint-İran dil grubuna ait İran Dilleri alt grubunda yer alan dil.
Persian (İran Kedisi)
Temel Özellikleri
Tartışmasız ilk tercih edilen ev kedisi olan Persian, aileye ve dostluğa olan tüm düşkünlüğü ve zekası ile tanınır. Ancak bakımı oldukça dikkat gerektirir.
Görünüş ve Vücut Yapısı
Yüzünün etkileyici geniş ve yuvarlak kafasının kemik yapısı tamamen yuvarlaktır. Belirgin bir girintisi olan basık burnu kısa ve kalkıktır. Gözler iri, yuvarlak ve kabarıktır.
Uçları yuvarlak hafifçe öne eğik kulakları ufaktır ve alt tarafları fazla geniş değildir. Kulaklarının alçak oturuşu kafasının yuvarlaklığını bozmaz.
Bedeni alçak ve güçlü, asla kaba sayılmayacak bir tıknazlıktadır. Kemikleri ve kütlesi ona bir armağan gibidir. Kasları neredeyse abartıya kaçacak bir biçimde yapılıdır.
Dört ayağı da kısa ve kalındır, ön ayakları düz iner. Sırtı muntazamdır, iri patileri yuvarlak ve sıkıdır. Parmakları birbirine yakındır. Kuyruk uzun olmamakla beraber gövdenin uzunluğuna uygundur. Uzun, sık ve canlı tüyleri gövdeden aşağıya akıyormuş gibi kabarık durur. Omuzlar dahil tüm beden boyunda yelelenen ve oradan aşağı göğsü ve ön ayakları kaplayan uzun kürk gibi tüylerle kaplıdır. Pati altlarında ve kulak içlerinde dolgun fırçaya benzeyen tüyler vardır.
Tüy Bakımı
Her gün muntazaman fırçalanması şarttır. çok fazla sindirilmemiş tüyler bağırsak problemlerine yol açabilir. Yumuşak bir fırçayla ve yumuşak hareketlerle fırçalanmalıdır. Eğer şartlar başka türlüsünü gerektirmiyorsa mümkün olduğunca kuru şampuan kullanılması gerekir.
Kökeni
İran kedilerinin uzun tüylü Türk Ankara kedilerinden geldiği sanılmaktadır. Her iki cins de doğulu kediler olarak tanınır. Eski İran kedilerinin Ankara kedileriyle daha yoğun ve yünsü tüylü olmalarının dışında çok az farklılıkları vardı.
İran kedileri Avrupalılar tarafından tüylerinden ötürü beğenilerek yetiştirildiler ve tüm uzun tüylü kedi yarışmalarının vazgeçilmez galipleri oldular. İran kedisinin süregelen ısrarlı yetiştirilmesi sonucunda sarsılmaz yerleri olan İngiliz ve Amerikan Shorthair’ler bile kendi ana vatanlarında tahtlarını kaybettiler.
Örnekler:
tırmık, 3 yaşında, erkek, İran Kedisi (Persian).
shagy, 4 yaşında, erkek, İran Kedisi (Persian)
lokum, 4 aylık, dişi, İran Kedisi (Persian)
süleyman 2 yaşında, erkek, İran Kedisi (Persian)
İran Kedisi (Persian)
Tartışmasız ilk tercih edilen ev kedisi olan Persian, aileye ve dostluğa olan tüm düşkünlüğü ve zekası ile tanınır. Ancak bakımı oldukça dikkat gerektirir..
… kedi almaya niyetlenenlerin ilk baktığı, ancak bedava bulmanın imkansıza yakın olduğu bir kedi türüdür. yavru olanlar pethoplarda 250 $- 400 $ arası fiyatlara alıcı bulur. saf bir ırk değildir, ankara kedisi ve himayala kedisinin çiftleşmesi ile ortaya çıkmıştır. dediğim gibi şirinlikleri ile kedi almaya niyet edenleri hemen cezbeder ancak bir tane edinmeden önce defalarca düşünülmelidir. zira iran kedileri bakımı en zor kedilerdendir. gözleri ve kulaklarında sorunlar yaşamakla birlikte, yoğun tüy bakımı isterler ve pek çoğunun mama seçtiği görünmüştür. ayrıca uzun tüylerinden dolayı kendini temizlemesi zordur ve tüylerine yapışan kakalar önemli bir problem olur. sağırlık tıpkı kökenleri olan ankara kedileri gibi yaygın olmayan bir hastalıktır. bilindiği gibi sağırlık daha çok çift göz renkli van kedilerinde görünür. nispeten sorunsuz bir türü olan chinchilla, nadir ve aşırı güzel bir kedidir. ..
…Total ve Shell petrol firmalarının LNG Persian ve Pars projelerinden çekildikleri takdirde İran Gaz Sıvılaştırma Firması`nın söz konusu projelerin uygulamasında yer alabileceğini ve bununla ilgili olarak tüm hazırlıkları tamamladığını ilan etti……
Persian Gulf(İran Körfezi)
….Geçen hafta kutlanan Persian Gulf (İran Körfezi) gününde konuşan İran lideri Ayetullah Ali Hamaney`in danışmanı Ali Akbar Velayeti, `Doğru duruşumuzda ısrar etmeliyiz. Bu oyunların iptal edilmesine yol açsa bile duruşumuzu değiştirmeyeceğiz.` dedi……
…İsim değişikliği talebinin bölge istikrarına zarar verdiğini söyleyen İran meclis başkanı Ali Laricani, `Araplar bu büyük Körfez`in adını değiştirerek kendileri için faydasız girişimlerde bulunuyorlar.` dedi…..
Persiankiwi
Twitter devrimcisi İranlı, Tüm dünya İran’daki Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra olanları canlı yayın gibi aktaran Twitter müptelası, kim ve ne olduğu bilinmeyen bilgisayar tutkunu.
İlgili Haberler:
Ben şu anda öldürülüyorum!
23.06.2009 / 13:43:35
Tüm dünya İran’da olanları an be an Twitter’dan öğreniyor. Peki Twitter ne biliyor musunuz?
İran´da seçimlerden sonra ülke karıştı. Hergün protesto gösterileri oluyor, onlarca kişi hayatını kaybediyor. Reforcular ayakta… Ancak İran hala eski İran; ülkede gazeteciler hala yoğun baskı altında. Yabancı gazetecilere boykot var. Seçimler biter bitmez İran´dan çıkarıldılar. Ülkede kalmayı
başaranlar da kelle koltukta, fısıltıyla haber yapabiliyorlar. Ama tüm dünya orada yaşananları anında öğreniyor. Peki bu nasıl oluyor?
Cevap Fransız Liberation Gazetesi´nin manşetinde gizli: İran´da; Twitter devrimi mi? Belki de dünyada ilk kez bir internet sitesi belki de bir ülkenin kaderini değiştirecek.
Peki nedir bu Twitter?
www.twitter.com aynı facebook gibi bir sosyal iletişim ağı. Ancak bu sayfada tek bir soruya cevap veriyorsunuz. “What are you doing? – Şu anda ne yapıyorsun?” Ve bu soruya sadece 140 karakterle cevap verme şansınız var.
İlk anda bu uygulama insana saçma geliyor. “Kim benim ne yapmak istediğimle ilgilenir ki? Ya da banane hiç tanımadığım birinin yaptıklarından?” diyebilirsiniz. Bunu dedirtecek mesajlar da az değil. Çünkü twitter başlarda “Şu anda yatıyorum, duruyorum, tuvalete gidiyorum gibi mesajlarla” doluydu.
ÜNLÜLER DE TWİTTER´DA
Ancak gün geçtikçe bu ilginç ağın kullanıcıları da değişti. Birçok şirket, web sitesi ve ünlüler burada o anda ne yaptıklarını milyonlara duyurdu. “A şirketi şu anda x ürününü piyasaya sundu” gibi iletilerde gözle görülür bir artış oldu. Beğendiğiniz müzisyenler yeni albümlerini, konserlerini ya da sahne programlarını ilk kez twitter´la duyurdular. Hatta Martha Stewart köpeğinin bir propan patlamasında öldüğünü yine Twitter´dan duyurdu.
Asthon Kutcher karısı Demi Moore´un bikinili fotoğraflarını yine Twitter´da yayınladı. Amerika´nın en ünlü talk showcusu Oprah Winfrey de ilk ´twit´ini canlı yayında yazdı. Türkiye´den de Sertap Erener ve Demir Demirkan twitter üyesi…
İRAN´DAN GELEN SON MESAJDA ÖLÜM VAR
Cep telefonuyla internete girmek yaygınlaştıkça Twitter´ın kullanımı da boyut değiştirdi. Moldova´da protestocular Twitter sayesinde bir araya gelip ülkeyi salladılar. Çin´deki depremi de ilk duyuran yine bir Twitter kullanıcısı oldu. Gazze savaşından Hollanda´daki THY uçağının düşüşüne kadar birçok olay ilk olarak Twitter´da yer aldı. Hem de resimleriyle… Yani twitter üyesi herkes bir nevi gönüllü muhabir diyebiliriz.
AHMEDİNEJAD TWİTTER´I ENGELLEMEYE ÇALIŞIYOR
Şimdi de aynı şey İran için geçerli. Musavi yanlıları seçimin başından beri Twitter sayesinde bir araya gelip örgütleniyorlar. Seçimden sonra da aynı örgütlülüğü böyle sürdürüyorlar. Tabii tüm dünya da bu şekilde İran´da olup bitenlerden anında haberdar oluyor. Öyle ki 16 Haziran´daki server bakımı İran´daki genel seçimle aynı güne denk gelince ABD dışişleri bakanlığının ricasıyla şirket bakımı erteledi.
Ahmedinejad yönetimi protestocuları meydanlarda durdurmaya çalışırken, bir yandan da Twitter´ı ´susturmak´ için internet bağlantılarını engellemeye çalışıyor.
İran´dan gelen mesajlarda özellikle tek bir kullanıcı dikkat çekiyor. Persiankiwi ülkedeki son durumu anında dünyaya geçen gönüllü bir muhabir gibi çalışıyor. Haberi hazırlarken bile onun girdiği mesajlara yetişemedik. Persiankiwi´nin mesajlarını http://twitter.com/persiankiwi adresinden okuyabilirsiniz. Veya buraya tıalayınız >Persiankiwi Twitter
İşte Persiankiwi ‘nin son mesajları: Haber: http://www.habercinim.com
Dışişleri bakanlığına giden bütün yollar ve ara sokaklar güvenlik güçlerince kapatıldı.
Tahran´daki durum bugün çok karışık. Yolların çoğu kapatılmış durumda.
(Etemad Melli gazetesine saldırıldı.)
(Hapishalerdeki birçok özgürlükçü liderin açlık grevine başladığı söyleniyor. )
(Hamaney bu cuma yeniden vaaz verecek)
(Nobel ödüllü avukat Şirin Ebadi ´protestocuları öldürenlerin hepsini dava edeceğim)
(Allahu Ekber ve Rahmetullah- Barış size bağlı, bize destek veren herkese teşekkürler. )
(Eğer sokaklara çıkıp protesto etmekten korkuyorsanız, kan verin! Bu bile çok büyük yardım olacak.)
(Eğer milislerden birini görürseniz onları öldürmeyin, onlara kardeşiniz gibi davranın. )
DSL bağlantısını şu anda kesmek zorundayız. Çünkü bilgisayarın sahipleri gelmek üzere. Ama her zaman bağlantı kuracak bir yol bulacağız.
İran halkı gün bugündür. Bu yeni bir başlangıçtır. Umut ediyoruz ve hazırlanıyoruz.
Hükümet güçleri protestolara cevap olarak elektriği kestiler. Şu anda yemek pişirmek için bile evlere gaz girişi yapılamıyor.
Yiyecek kıtlığı başlayacak. Nakliye durduruldu. Bankalarda para sıkıntısı var.
Twitter devrimcisi İranlı’ya ne oldu
Emre KIZILKAYA 26 Haziran 2009
Twitter devrimcisi İranlı’ya ne oldu
Hürriyet:
Hürriyet’in, basına sıkı bir sansür uygulanan Tahran’daki haber kaynaklarından biri de, “Persiankiwi” takma adıyla internetten “canlı yayın” yapan cesur bir İranlı’ydı. Dünya basınının da yakından takip ettiği Twitter devrimcisi, önceki akşam “Bir arkadaşımı aldılar, işkence yapacaklar” dediği son mesajlarından sonra kayboldu.
DÜNYANIN dört bir yanında, aralarında dev basın kuruluşlarının da bulunduğu 37 bin abonesi olan tek kişilik bir medya ordusu…
“Mikro-mesajlaşma” temalı sosyal internet sitesi Twitter’ın İranlı kullanıcısı “Persiankiwi” (İranlı Kivi), işte böyle biri. Persiankiwi, Tahran’daki sokak olaylarının 12 gün önce başlamasından, önceki gün hükümetin artan baskılarıyla büyük ölçüde bastırılmasına dek, siteye tam 823 kısa mesaj gönderdi.
Esrarengiz Musevici
Persiankiwi’nin olay yerinden attığı bu mesajlar, aralarında Hürriyet’in de bulunduğu abonelerine, SMS ve eposta yoluyla anında iletiliyordu. Dehşeti birinci ağzından anlatan mesajlardaki bilgiler, geç de olsa hep doğrulanıyordu. Ajanslar, Persiankiwi’nin aktardığı bilgileri saatler sonra, bazen aynen haberleştiriyorlardı. Oysa Persiankiwi’nin erkek mi, kadın mı olduğu bile bilinmiyor.
Öldü mü, saklanıyor mu
Protestoların göbeğindeki bu “yurttaş gazeteci”, önceki akşam sustu. Twitter’da endişeli bir bekleyiş var. “Tammnesia” adlı kullanıcı “Hayatından endişe ediyorum” diyor.
Son mesajları, tutuklanmış veya öldürülmüş olabileceği şüphesini doğursa da, “Şu anda Baharistan civarında saklanıyor ve internet bağlantısı yok” iddiası da mevcut.
Son mesajları:
’Şehitleri hatırlayın Allahüekber’
PERSIANKIWI’nin önceki gün yazdığı son mesajlar şöyle:
Saat 16.15: Az önce Baharistan Meydanı’ndaydım. Bugün durum felaket. İnsanları hayvan gibi dövüyorlar. Kolu bacağı kırılmış, kafası yarılmış çok kişi gördüm. Savaş gibi.
Saat 17.34: Bütün dükkanlar kapalı. Kaçacak yer yok. İnsanları her yerde helikopterle takip ediyorlar.
Saat 18.12: Telefon hatlarını kullanıp internet kullanıcılarını buldukları söyleniyor. Şimdi buradan gitmem lazım.
Saat 18.22: Lalezar Meydanı da Baharistan gibi. İnanılmaz. Her yerde ölüler var.
Saat 18:42: Şimdi gitmeliyiz. İnternete ne zaman ulaşırım bilmiyorum. Birimizi aldılar, işkence yapacaklar, isim söyletmeye çalışacaklar. Hızlı hareket etmemiz şart.
Saat 18:52: Allahım, sen herşeyin yaratıcısısın ve herşey sana dönecek. Allahüekber.
’En önemli’ gazeteciden Obama’ya soru
LOS Angeles Times’dan El Cezire’ye, AFP’den Sky News’e, Daily Telegraph’dan MSNBC’ye kadar sayısız medya kuruluşu, Persiankiwi’nin Tahran’dan verdiği haberlerden yararlandı. Amerikalı gazeteci Spencer Ackerman, “Persiankiwi şu anda dünyanın en önemli gazetecisi” diye yazdı.
İhanet olmaz mı
Meçhul Twitter’cı, dolaylı yoldan bile olsa ABD Başkanı Barack Obama’ya kadar ulaştı. Persiankiwi, Amerikalı blog yazarı aracılığıyla Obama’ya basın toplantısında “Ahmedinejad’ın zaferini tanımanız, İranlı protestoculara ihanet olmaz mı” diye sordu./_np/7263/8277263.jpg
Seçim bitti geçim mesajı
Seçim sonuçlarına ilişkin tartışmalar sürerken, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, dün Tahran’ın güneyinde petrokimya tesisi açtı.
İran’ın ÖSS’si
Türbanlarını gevşetme mücadelesi veren birçok genç kız, protestolara ara verip, haremlik-selamlık salonlarda üniversite giriş sınavına katıldı.
Tahran’dan son gelişmeler
Prof’lara büyük gözaltı
AKADEMİK GÖZDAĞI:
Seçimi kaybeden aday Mir Hüseyin Musevi ile önceki gece bir araya gelen 70 üniversite profesörünün birkaç saatliğine gözaltına alındığı iddia edildi. Hükümet iddiayı yalanladı. 100 milletvekili, son gelişmeler nedeniyle Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın zafer kutlamasına katılmayacaklarını açıkladı.
WSJ’DEN ANKARA’YA:
Wall Street Journal Gazetesi, “Mahmud’ un Arkadaşları” başlıklı makalede, Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ı eleştirdi. “Kanaat” bölümündeki yazıda, Ankara hükümetinin İran’daki seçimin hemen ardından Ahmedinejad’ı kutlamasının büyük bir hata olduğu iddia edildi.
—–
Persiankiwi neden sustu
Dünya basınının yakından takip ettiği Twitter devrimcisi İranlı ortadan kayboldu.
İlgili Kelimeler: RAPAKİVİ i. (fr. rapakiwi)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Persian hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REİCHENBACH (Heinrich Ludwig)
Tarih 26 Haziran 2009
REİCHENBACH (Heinrich Ludwig), alman tabiat bilgini (Leipzig 1793-Dresden 1879). Dresden Botanik bahçesini kurdu.
Başlıca eseri İcones Florae Germanicae et Helveticae’dır (Resimli Almanya ve İsviçre Florası)
[25 cilt, 1834-1911]. —Oğlu GUSTAV (Dresden 1824-Hamburg 1889), Leipzig üniversitesinde profesör oldu. Flora Germanica’da (Almanya Florası) çalıştı ve birçok eser yayımladi. (L)
REİCHENBERG Coğ. Bk. LiBEREC.
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİCHENBACH (Heinrich Ludwig) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REF
Tarih 26 Haziran 2009
REF i. (ar. ref). Esk. Yükseğe, yukarıya kaldırma. || Ortadan kaldırma, lağvetme: Ankara’dan vukubulan ihtar üzerine, bilâhire, tahkikatın icrasını, Yunan idaresinin re’fine talik teklifinde bulundu (Atatürk). || Ref-i cidal (veya niza), kavganın son bulması. || Ref-i rık’a, yüksek rütbeli birine durumu bildiren bir yazı sunma.
— Gram. Esk. Arapça bir kelimenin sonunu ötre ile okuma.
— Huk. ipoteğin ref’i. Bk. ipoTEK’in sona ermesi. || İtirazın refi. Bk. İCRA’da itirazın kaldırılması.
— Mal. Esk. Refi menzil bedeli, menziller kaldırıldıktan sonra, köylülerin sefer zamanlarında ordunun ihtiyacı için menzillere satmak zorunda kaldıkları erzak yerine konulan vergi. (Bu vergi önceleri menzil yeri olan kazalara göre değil, durum ve geleneğine göre hemen her kazadan alınırdı. Bu bedel, yılda iki defa eşit taksitle toplanırdı. Tanzimattan sonra birçok vergi ve resimle birlikte refi menzil bedeli de kaldırıldı.)
— Teşk. tar. Refi vezaret, bir vezirin rütbesinin kaldırılması. (Bu işlem ceza niteliğinde olduğu gibi. makamından azledilen ve haslarından yoksun kalan bir vezirin, vezaretin gerektirdiği masraflardan korunması için de yapılırdı. Bu durum, Tanzimata [1839] kadar sürdü. Bu tarihten sonra cezaî nitelikteki refi vezaret ancak mahkeme hükmüyle yapılmağa başlandı; veziri korumak için uygulanan ref işlemi de tamamen ortadan kalktı. Bir defa vezir olan kimse makamından azledilse bile vezirlik rütbesini taşımağa devam etti.)
— Tıp. Esk. Refi zevaid, yaranın çürümüş etlerini temizleme, kesip atma. (M)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REAU (Louis)
Tarih 25 Haziran 2009
REAU (Louis), fransız sanat tarihçisi (Poitiers 1881 – Paris 1961).
Nancy (1908-1911) ve Paris (1938-1951) fakültelerinde sanat tarihi okuttu.
Başlıca eserleri: Histoire de l’Expansion de l’Art Français (Fransız Sanatının Yayılış Tarihi) [1924-1933], Histoire de la Peinture Française au XVIII. s. (XVIII. yy.da Fransız Resim Tarihi) [1925] , L’ Europe Française au Siecle des Lumieres (Aydınlık Çağında Fransız Avrupası) [1938], L’Art Russe (Rus Sanatı) [1946], L’Art Roumain (Rumen Sanatı) [1946],
La Rayonnement de Paris au XVIII6 Siecle et I’Histoire de la Peinture au Moyen Age: Miniature (XVIII. yy.da Kültür Merkezi Paris ve Ortaçağda Resim Tarihi: Minyatür) [1946], Encyclopâdie de l’Art (Sanat Ansiklopedisi) [1951], İconographie de l’Art Chretien (Hıristiyan Sanatının İkonografyası) [1955]. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAU (Louis) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAUF BEY
Tarih 24 Haziran 2009
RAUF BEY (Mehmed, — denir), türk yazarı (öl. İstanbul 1919).
Mülkiye mektebini bitirdi. İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra çeşitli dergilerde ve özellikle başyazarlığını yaptığı aylık Resimli Kitap dergisinde makale, şiir ve oyunları yayımlandı. Aynı zamanda Darülfünunda batı edebiyatı hocalığı yaptı. Eserleri gazete ve dergilerde tef rika edildi.
Eserleri: Nikâhta Keramet (Oyun); Pervane (oyun); Ateşle Barut Arasında (oyun); Tiraje (oyun, Raif Necdet Kes-telli ile birlikte); Yunanı Kadim Tarih-i Edebiyatı (Eski Yunan Edebiyat Tarihi); Musavver Tarih-i islâm (Resimli İslâm Tarihi) [İngilizceden tercüme]. (M)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAUF BEY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
READ (Thomas Buchanan)
Tarih 24 Haziran 2009
READ (Thomas Buchanan), amerikalı şair ve ressam (Chaster idare bölümü, Pennsyl-vania 1822-New York 1872). Babası çiftçiydi.
Okula çok az devam edebildi ve gençliğinin büyük bir kısmını Philadelphia, Cincinnati, New York ve Boston’da geçirdi. Zaman buldukça, portreler çizdi, şiirler yazdı. Bunun yanı sıra geçinmek için tabelâ ressamlığı, puro yapımı, oyunculuk gibi işlerde çalıştı. İlk şiirleri 1843-1844 arasında, Boston Courier’de yer aldı.
Daha sonra Paul Reading adlı devrimci hikâye (1845) ve Poems’i (Şiirler) [1846], Philadelphia’da The Female Poets of America’yı (Amerika’nın Kadın Şairleri) [1848] ve Lays and Ballads’ı (Şiirler ve Baladlar) [1849] yayımladı.
1850′de Avrupa’ya gitti ve Roma’da yaşayan amerikalı sanatçıların çevresine girdi. Bu şehirde resim konusunda ciddî bir şekilde çalışma fırsatını elde etti ve Amerika’ya yaptığı bazı gezilerin dışında, ömrünün sonuna kadar burada kaldı. Beyaz Hayalet, Kaybolmuş Pleiad, Beytüllahm Yıldızı, Sheridan ve Atı gibi tabloları çok beğenildi. Mr. Browning’in, eski Napoli kraliçesinin, Henry W. Long-fellow’un ve Longfellow’un çocuklarının portrelerini yaptı.
George Peabody’nin portresi Baltimore enstitüsündedir. General Sheridan’ın büstünü hayatının son yıllarında yaptı. Şair olarak, özellikle hatip ve oyuncu James E. Murdock için yazdığı dokunaklı Sheridans’s Ride (Sheridan’ın Ata Binişi) ve son derece ahenkli lirik şiiri Drifting (Sürükleniş) ile dikkati çeker.
Şiir kitapları: The New Pastoral (Yeni Pastoral) [1855]; Sylvia or the Last Shepherd (Sylvia veya Son Çoban) [1857]; The Vagoner of the Alleghanies (Alleghanie’lerin Arabacısı). Toplu şiirleri 1882′de yayımlandı. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa READ (Thomas Buchanan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RASARACA
Tarih 23 Haziran 2009
RASARACA i. (sanskrit dilinde k.). Şiir teması; Racputların resim albümlerinde de görülür. (L)
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASARACA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Ramesseum veya Ramesseion,
Tarih 22 Haziran 2009
Ramesseum veya Ramesseion, Mısır’da Ramses II’nin tapınak mezarı
(XIX. Sülâle). Teb’de Nil’in sol kıyısındadır. Kalıntılarından, üç sahınlı hipostil salonunun ne kadar büyük ve gösterişli olduğu anlaşılmaktadır. Kapıkulenin günümüzde ayakta kalan iç duvarında, kralın Hititlerle yaptığı Kadeş muharebesini canlandıran büyük boyda bir resim yer alır.
Tapınağın arkasında, sur duvarının içinde, tuğladan yapılmış tonozlu ambarlar, yeraltı mezarlığının yapımında çalışan işçilere ücret olarak verilen tahılın buralara konduğunu düşündürmektedir. (L)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Ramesseum veya Ramesseion, hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAFFAELLO
Tarih 18 Haziran 2009
RAFFAELLO (SANTİ veya SANZİO, — denir), italyan ressamı ve mimarı (Urbino 1483 – Roma 1520). İlk resim derslerini babası Giovanni Santi’den aldı.
Babası ölünce (1494), o sıralar Fr. Francia ile birlikte çalışan Timoteo Viti’nin atelyesine girdi. Daha sonra, 1499′a kadar Perugia’da il Perugino’nun atelyesinde çalıştı. İl Perugino’nun hocalığı Raffaello’nun gelişmesinde başlıca etken oldu. Genç yaşına rağmen Raffaello, çıraktan çok bîr usta olarak kabul ediliyor, önemli iş teklifleri alıyordu; 1500′de Evangelista di Pian di Meleto ile birlikte Cittâ di Castello’da Sant’Agostinc kilisesinin mihrap arkalığını yaptı Bu eserin, aynı şehrin pinakotek’indeki bir kopyasıyla, ikisi Napoli’deki Capodimonte müzesinde, biri de Brescia’da Tosio Martinengo pinakotek’inde olmak üzere üç parçası günümüze kalmıştır.
Raffaello’nun ilk dönemi hakkında en iyi fikir verebilecek eserleri Şövalyenin Rüyası (National gallery, Londra) ile Üç Güzeller’dir (Conde” müzesi, Chantilly). Her ikisinde de sarı tonlar, sade, dengeli bir düzenleme ve geniş manzaralar hâkimdiı. Louvre müzesindeki, Aziz Mikael ve Aziz Georgius çift kanatlı tablosunda olduğu gibi, bu tablolarında da, Raffaello’nun sanatında gitgide daha belirgin bir hal alan mekânla kompozisyon arasındaki uyum göze çarpar. Raffaello Vatikan müzesindeki Taç Giyme tablosunda (basit geometrik figürlerde kolayca görüleceği gibi) kompozisyon üstünde titizlikle çalışarak renklere ışıklı bir yoğunluk ve ustasında olmayan bir canlılık getirerek İl Perugino’nun tekniğini aşar. Ayrıca Çarmıha Geriliş (National gallery, Londra); Meryem ve Azizler (Berlin) ve Kurtarıcı isa’da da (Brescia) İl Perugino’nun etkisi sezilirse de Raffaello’nun yeni belirmeğe başlayan kişiliğini gölgelemez.
Kutsal Bakire’nin Evlenmesi’nde (Brera, 1504) ise mekânın, kompozisyon ritmi .ve renk parlaklığıyle birleşmesi,İl Perugino’da rastlanılmayan bir özelliktir. Raffaello bu ünlü ve büyük tablosunu bitirdiğinde yirmi yaşındaydı. Hemen sonra Floransa’ya gitti (1504-1508). Bir yandan sanatını olgunlaştırıyor, öte yandan da floransa resim sanatının getirdiği yenilik ve heyecan dolu havayı tadıyor, Leonardo da Vinci’nin renk tekniğini inceliyordu. Leonardo’dan canlı varlıkları kendi düzenleri içinde duymağa ve bir kompozisyonda yalnız figürleri değil, aynı zamanda çevresinde havanın dolaştığı canlı varlıkların aralarındaki ilişkileri de incelemeyi öğrendi. Michelangelo da, dramatik üslûbu, yapıcı kuvveti, anlatım ve hareket yeteneği, eskiçağı canlandırma gücüyle Raffaello’yu büyüledi. Bu etkiler, özellikle Çarmıhtan İndiriliş’te
(Galleria Borghese, Roma, 1507) açıkça görülür. Floransa’da Raffaello’nun en yakın dostu sanatçı rahip Bartolomeo idi. Daha yaşlı olan Bartolomeo da, sanatta hızlı ve kesin değişikliklerin oluştuğu bu dönemde, klasik denge ülküsünün peşindeydi. Colonna mihrap arkalığı
(Metropolitan museum, New York), Ansidei mihrap arkalığı (National gallery, Londra), Madonna Northbrook (Londra) ve Aziz Georgius (Ermitaj) gitgide Floransa resim okuluna yaklaşan eserlerdir. Meselâ, Leonardo’nun etkisi, ilk Floransa dönemine ait bir dizi portrede (Urbino Dukalık sarayı) ve ünlü Madonna del Granduca’da (Galleria Fitti) daha gözle görülür bir hal alır; rahip Barlolomeo’nun üslûbuna yakın, piramit biçiminde düzenlenmiş eserlerin en gelişmiş örnekleri arasında Madonna del Belvedere (Kunsthistcrisches museum, Viyana), Madonna del Cardellîno (Uffizi), Güzel Bahçıvan (Louvre) v.b. sayılabilir. Açık havada resmettiği Meryemleriyle, Raffaello eski dinî temanın en tipik örneklerinden birini vererek yüzyıllar boyunca, gerek sanat gerek din yönünden kendini ideal olarak kabul ettirdi; figür gruplarının işlenişinde Michelangelo ile ortak noktaların bulunmasına ve kişilerin birbirleriyle bağlantılarında kısmen Leonardo’nun etkisi görülmesine rağmen, bu tablolar kişisel özellikten yoksun değildir: hepsinde de sakin, düşünceli bir hal, ilgi çekici ayrıntılar, yuvarlak biçimlerin huzuru hâkimdir. Raffaello’nun aynı dönemde yap-’ tığı öbür eserler şunlardır: Doni Çifti ve Hamile Kadın (Pitti), Orleans Bakiresi (Chantilly), Kutsal Aile (Bridgeater. Londra). Azize Caterina (National gallery, Londra), Madonna Esterhazy (Budapeşte), Madonna Canigiani (Münih), Meryem Tahtta (Pitti. Floransa) v.b. Tamamlanamayan bu sonuncu eserde Meryem ve Çocuk İsa, tabloda hareket halinde görülen diğer kişiler tarafından, azizlerle çevrili yüksek bir tahta çıkarılmıştır.
Azizlerin her biri kişiliği belirecek şekilde resmedilmiştir; tahtı taşıyan melekler heykelsi bir gölünüm içindedirler; sahneyi tamamlayan giriş kapısının yarım daire şeklindeki, kısmı da son derece gösterişlidir.
Raffaello, papa Julius II tarafından çağırılarak 1511′de Roma’ya gitti, papanın Vatikan’daki yeni dairelerine fresk yapmakla görevlendirildi. Böylelikle, Andrea Mantegna ile Piero della Francesca’nın eserlerinin bulunduğu (bugün kaybolmuştur) daha eski bölümler yıkılıyordu. Raffaello, 1511′de tamamladığı imza odasının (Stanza Della Segnatura) süslemeleriyle işe başladı: Kutsal Tartışma, Parnassos, Atina Okulu, Üç Erdem ve tavandaki bilim ve sanatları konu alan alegorik figürler. Geniş kompozisyonlu bu fresklerde Michelangelo’nun huzursuz ve acı çeken insanlarına karşıt, sakin ve rahat figürler yaptı. 1510′da Agostino Chigi tarafından, Farnesina sarayına Galatea efsanesini canlandıran freskler yapmakla görevlendirildi. Burada B. Peruzzi, Sodoma ve Sebastiano del Piombo ile tanıştı. Raffaello’nun, Galatea konusunda B. Castiglione’ye yazdığı mektup onun estetik idealleri üstüne önemli bir belgedir.
Sanatçı bu mektupta, gerçek bir modeli izlemediğini ve Praksiteles’in yaptığı gibi, çeşitli modellerden de ayrıntılar almadığını öne sürer ve önceden var olan bir güzellik idealine ulaşmak istediğini belirtir. Raffaello’nun renk ve ışık karşıtlığıyle iman gücü yönünden etkileyici olan Madonna di Foligno (Vatikan pinakotek’i) ve Madonna di Casa d’Alba (National gallery, Washington) adlı eserleri aşağı yukarı aynı döneme rastlar. İkinci Stanza’nın fresklerinde (Eliodoro’nun Kovulması, Bolsena Âyini, Aziz Petrus’un Kurtuluşu, Büyük Leo’nun Attilâ ile Karşılaşması) [1511-1514], Sebastiano del Piombo’nun etkisiyle Raffaello rengi ön plana aldı, mimarî tarzındaki süslemelerde ışık ve gölgelere geniş yer verdi (özellikle Aziz Petrus’un Kurtuluşu sahnesinde, ışığın üç kaynaktan gelmesi).
Çağdaşlarının portreleri de (Peçeli Kadın, Pitti; Baldassare Castiglione, Louvre) Raffaello’nun bir renk sanatçısı olduğunu ortaya koyar; Floransa dönemine kıyasla, portrelerin ağırlık noktası artık genel atmosfere değil, modelin derinleştirilmesine bağlıdır. Rafafello bu arada, Michelangelo’nun Sistina şapelindeki peygamberlerinden ilham alarak, Sant’Agostino kilisesindeki işaya freskini yaptı. Meryem Sandalyede, Hezekiyel’e Kutsal Hayalin Görünmesi (Floransa, Pitti) ve Julius II de (Uffizi) aynı döneme rastlar. Raffaello, Leo X’un papalığı sırasında yorulmak bilmeden çalıştı. 1514-1517 Arasında, Stanza’nın Borgo Yangını süslemesini yaptı.
Bu süslemede yardımcılarının geniş ölçüdeki müdahalelerini de belirtmek gerekir. Raffaello yoğun bir dramatik etki yaratma çabasmdaydı: Michelangelo ile rekabet edercesine heykelsi figürler üstünde çalışması, perspektifleri karmaşıklığa götürmesi, bugün manierismo dediğimiz tarzın bilincinde olduğunu gösterir. 1515′te Bologna’daki San Giovanni in Monte’ye Azize Cecilia mihrap arkalığını (bugün pinakotek) yaptı. Aynı yıl, Roma’daki Santa Maria del Popolo kilisesinin Chigi şapeline gezegenleri tasvir eden mozaikler yaptı. Raffaello burada resimlerinde olduğu kadar önemli yapılarında da göze çarpan düzenli ritmiyle dikkati çeker. Stanza’da Yangın’ı bitirdikten sonra, Farnesina sarayının bir salonunda Psykhe efsanesini canlandırdı (1517).
1518, Raffaello sanatının son dönemidir: öğrencileriyle birlikte Vatikan lojmanlarının süslemesine başladı. 1519′da tamamladığı bu süslemelerde «grotesk»lerin arkeolojik motiflerini yeniden yaşattı. 1518′de Leo X’u Ludovico de «Rossi ve Giulio de» Medici arasında gösteren portresi belki de son çağının en iyi eseridir. Villa Madama’nın yapımını üstüne aldı, ayrıca 1518′de başladığı, fakat tamamlayamadan öldüğü ölümünden Sonra İsa’nın Üç Havarisine Görünmesi adlı son eserini öğrencisi Giulio Romano bitirdi. Son devrinde, ritimlerindeki zariflik kayboldu.
Figür kitleleri yoğunlaştı, ışık – gölge oyunları ağırlaştı ve hareketler donuklaştı. Çağının bütün büyük sanatçıları gibi çok yönlü olan Raffaello önemli mimarî eserler de verdi. Bramante’nin ölümü üzerine 1514′te San Pietro’nun mimarlığına getirildi, Loggia galerisini tamamladı, Esquilino mağaralarında bulunan figürler ve Tekvin’i anlatan küçük panolarla burayı süsledi (bu seriye «Raffaello’nun Kutsal Kitabı» denir). 1509′da, merkezî planlı Sant’Eligio degli Orefici kilisesinin projesini hazırlamıştı. Santa Maria del Popolo’daki Chigi kilisesini de yunan haçı biçiminde tasarladı. XVII. yy.da yıkılan Branconio dell’Aquila sarayının balkon ve nişlerle süslü cephesi de başlı başına bir şaheserdir (bu saray hakkındaki bilgimizi Parmesan’ın bir desenine borçluyuz [Louvre]). Raffaello’nun öteki mimarî çalışmaları arasında, G. F. Da Sangallo tarafından gerçekleştirilen, Floransa’daki Pandolfini sarayının projesi ve Eskiçağın «domus aurea» mimarîsine dayanan Roma’daki Villa Madama sayılabilir. Raffaello’nun sanatı, hümanist Bibbiena, şair Tebaldeo ve Ariosto, sanat koruyucusu Agostino Chigi gibi çağının aydın amatörleri arasında büyük bir hayranlık uyandırdı, ölçülü bir zarafete ve sağlam bir dengeye dayanan dehası, bütün sanat dallarını yüzyıllardan beri etkilemektedir. (ML)
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAFFAELLO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAGINI
Tarih 18 Haziran 2009
RAGINI i. (sanskritçe k.). Hem bir melodi tarzına (raga), hem de bir şiir temasına (râsaraca) uygun düşen resim teması. (Bu resimleme tarzı özellikle racput resmi ve
pahari grubu [dağlar grubu] okulları tarafından benimsendi.) [L]
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGINI hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADİESTEZİ
Tarih 17 Haziran 2009
RADİESTEZİ i. (lal. radius, ışın ve yun. aisthesis, duyu’dan fr. radîesthesie). Çeşitli cisimlerden yayılan ışımayı alabilme yeteneği; bazı kimselerde görülen bu yeteneğin ne olduğu henüz kesinlikle anlaşılamamıştır.
— ANSİKL. Eskiden bir fındık dalı veya bir sarkaç yardimıyle sadece yeraltı sularını bulmak için kullanılan radiestezi, şimdi çeşitli nesneleri aramak için başvurulan bir yoldur. Bu usulü meslek edinenler sarkacı vücudun çeşitli kısımlarına yaklaştırıp dolaştırarak hastalıkların yerini ve türünü ortaya çıkarabileceklerini iddia eder; hattâ bazıları, sarkacı hastaya ait bir nesnenin (resim, saç tutamı v.b.) yakınma koyarak da aynı sonuca ulaştıklarını söylerler. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİESTEZİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RABEL (Jean)
Tarih 17 Haziran 2009
RABEL (Jean), fransız ressamı ve gravürcüsü (Beauvais 1545′e doğr. – Paris 1603). François I, Henri III, Henri IV, Üç Coligfıy Kardeşler, Jean d’Albret, Mary Stuart, Catherine de Medicis ve İngiltere kraliçesi Elizabeth’in gravürlerini yaptı.
Gilles Corrozet’nin Antiquites de Paris (Paris’in Eski Eserleri) adlı eserini resimledi (1588).
— Oğlu DANîEL (Paris 1578′e doğr. -ay.y. 1637), Marie Medicis tarafından ispanya’ya giderek Anne d’Autriche’in portresini yapmakla görevlendirildi. Çiçekleri (Bitki Bahçesi kütüphanesi, Paris), modayı veya bale figürlerini (Le Ballet de la Douairiere du Billebahaut (Billebahaut Kibar Dulunun Balesi], Louvre ve Bibliotheque Nationale, 1626) canlandıran desenler veya suluboyalar ona mal edilir. Honore d’Urfe’nin Astree’sini de o resimledi (1633). [L]
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABEL (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADO (Şevket)
Tarih 17 Haziran 2009
RADO (Şevket), türk yazarı (Radovişte [Yugoslavya] 1913). İlk ve ortaöğrenimini İstanbul’da yaptı. Ankara Hukuk fakültesini bitirdi (1936). Son Posta (1933) ve Akşam (1934) gazetelerinin Ankara muhabirliği, fıkra yazarlığı (1937), İstanbul’da bazı liselerde sosyoloji öğretmenliği yaptı. Resimli Hayat dergisini yönetti. 1956′dan bu yana Hayat yayınlarını yönetti. Uzun süre İstanbul radyosunda sohbet konuşmaları yaptı.
Eserleri: Eşref Saat (1956); Ümit Dünyası (1957); Hayat Böyledir (1962); Aile Sohbetleri (1962); 50. Yılında Sovyet Rusya (Gezi notları, 1968); Kördüğüm ve Ötekiler (şiirler, 1970). [M]
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADO (Şevket) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Queen’s ware
Tarih 16 Haziran 2009
Queen’s ware, 1762′de J. Wedgewood’un imal ettiği basma süslemeli ince bir fayansa XVIII. yy.da Fransa ve ingiltere’de verilen ad. Bu fayanslar aynı adla Leed’de de imal edildi, ama kabartma bir resimle süslendi. (L)
QUEİPO DE LLANO RUİZ DE SARAVİA (Jose Maria). Bk. toreno kontu
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Queen’s ware hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUVİS DE CHAVANNES (Pierre)
Tarih 15 Haziran 2009
PUVİS DE CHAVANNES (Pierre), fransız ressamı (Lyon 1824-Paris 1898). Yakalandığı bir hastalık yüzünden mühendislik öğrenimini yarıda bırakarak İtalya’ya gitti; orada Rönesans ustalarının fresklerini görünce resme karşı bir ilgi duydu.
Paris’e dönünce Delacroix’dan, Thomas Couture’den ders aldı. Pieta’sı 1850 Salon’una kabul edildi. Puvis de Chavannes, herkesten uzak yaşıyor, resimlerini çok seyrek olarak sergiliyordu. Bununla birlikte, 1859′da, Salon’a gönderdiği Av Dönüşü (Marsilya) adlı panosu dikkat çekti. Üslûbu yavaş yavaş olgunlaştı. 1861′de devletçe satın alınan Savaş, Çalışma ve Dinlenme (1863) adlı kompozisyonları gelişmesinin aşamalarını gösterir. Sanatçı, ilk büyük siparişi, Amiens müzesini yapan mimar Diet’nin aracılığıyle 1865′te aldı. önce, ünlü Ave Picardia Nutrix’i yaptı. 1882′de en orijinal eserlerinden biri olan iudus pro Patria’yı bitirdi. Bu resimde sadeleştirilmiş bir manzara içinde, sağda ve solda duran kadın ve erkek seyircilerin önünde mızrak atma denemeleri yapan gençler canlandırılmıştır. Sanatçı gerçeğin bu tarzda idealleştirilmesine ömrü boyunca bağlı kaldı. Fresk yapmadığı halde, yağlıboya kompozisyonlar, üzerinde yer alacakları duvarlarla tam bir uyum ve ayrılmazlık halindedir. Buna örnek olarak şu eserleri sayılabilir: Lyon müzesi için Eskiçağ Hayali ve Hıristiyan ilhamı; Marsilya müzesi için Yunan Kolonisi Marsilya ve Doğunun Kapısı Marsilya; Poitiers belediye sarayı için Arapları Yenen Charles Martel; Rouen için İnter artes et Naturam. Paris’te, Sorbonne’un büyük amfiteatrıyle, Belediye sarayını süsledi ve Pantheon için de Aziz Genevieve’in hikâyesini canlandıran bir kompozisyon hazırladı.
En ünlü eseri Aziz Genevieve Paris Şehrini Korurken’i de (1874) bu şehirde yaptı. Boston kütüphanesi için Dehayı Alkışlayan ilham Perileri’ni çizdi. Bu arada portreler de yaptı: Kendi Portresi (Floransa), Maria Cantacuzino’nun Portresi (1883, Lyon), Yoksul Balıkçı (Louvre). 1896′da prenses Cantacuzino ile evlendi; karısının ölümü yüzünden hayatının son ayları üzüntü içinde geçti. Puvis de Chavannes, zamanının resmini etkileyen bütün hareketlerin dışında kaldı. Sayıştay binasındaki fresklerine hayran olduğu Chasseriau’nun aracılığıyle İngres geleneğini benimseyen sanatçı, yine de akademik ressamlar arasında yer almaz. Resmî salonla ilişkisini keserek Cociste Nationale des Beaux-Arts’ın (Millî Güzel Sanatlar derneği) kurucularına katıldı. Buna karşılık izlenimci akımı hiç bir zaman benimsemedi. Nitekim manzara resimleri Monet’den çok Corot’yu hatırlatır. Ressamın özellikle Gauguin ve Maurice Denis üstünde büyük bir etkisi olmuştur. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUVİS DE CHAVANNES (Pierre) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUTTO
Tarih 15 Haziran 2009
PUTTO i. (ital. k.). Resimde veya heykeltıraşlıkta çıplak çocuk biçiminde temsil edilen aşk meleklerine verilen ad. (çoğl. PUTTİ). [L]
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUTTO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUT
Tarih 15 Haziran 2009
PUT i. (fars. büt’ten). Bir ilâhı temsil eden ve bazı insanların taptıkları resim veya heykel: Bu ümmet, mukaddema taştan ve ağaçtan yapma putlara tapardı (Cevdet Paşa), insanlar putlarını kendileri yaparlar (Ş.S. Aydemir). || Haç.
— ÇEŞ. DEY. Put gibi, hiç kımıldamadan ve bir şey söylemeden: Delikanlı, cevap vermeden bu sözleri put gibi dinledi (H.R. Gürpınar). || Put kesilmek, sessiz ve hareketsiz bir durum almak: «Şunu kurşuna dizin!» dedi. Donduk put kesildik! (Kemal Tahir).
— Ansikl. Arkeol. Mezopotamya’da puflara M.ö. 3000′e doğru rastlanır. Bunlar pişmiş topraktan veya taştan yapılmış küçük kaba heykellerdir. Çoğunlukla kadın heykelcikleri olan bu putların üzeri çeşitli şekillerle süslüydü. Susa’da ve İndus vadisine kadar uzanan bölgelerde birçok put bulunmuştur. Irak’ta (Yukarı Suriye) ele geçirilen gizli putlar da aynı döneme aittir. Birkaç santimetre boyunda siyah ve beyaz kaymak taşından yapılan bu heykellerin gövdeleri az çok dikdörtgen biçimindedir; bir veya iki çift gözü vardır; Kültepe’de (Kappadokia) bulunan ve üçgen biçimli bir, iki veya üç başlı taş putların bu tipten ilham alınarak yapıldığı sanılır (M.ö. 2200′e doğr.). Eski Ahit’te de putlardan söz edilir (Hâkimler, XVII, 3-4) ama biçimlerinin nasıl olduğu açıklanmamıştır. Bk. TANRI.
— Mant. Bacon, bu terimi, gerçek bilime zarar verebilecek bazı yanlış fikirleri belirtmek için kullanır ve şu putları ayırt eder: kabile putları (idola tribus) veya sosyal önyargılar; mağara putları (idola specus) veya eğitimden ve karakterden gelen ön yargılar; alan putları (idola fori) veya dilin yetersizliklerinden doğan yanlışlar; tiyatro putları (idola theatri) veya yanlış ve yanıltıcı sistemleştirmelerin yol açtığı hatalı düşünceler. (LM)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUL
Tarih 13 Haziran 2009
PUL i. Eskiden kullanılan akçeden küçük madenî para: Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul (N. F. Kısakürek). Gerçi ne parası, ne pulu, ne malı, ne mülkü var
(N. Araz).
— ÇEŞ.DEY. Bir pul etmemek, değersiz olmak. || Bir pula satmak, hiç önem vermemek, (birine karşı) sadakatsiz davranmak: Ben senin âşıkınım / Bir pula satma beni (Halk türküsü). || Para pul. Bk. PARA.
— Bot. üzerinde bulunduğu organa sımsıkı yapışık, şekil ve yapıca çok basit yaprakların her biri. Bk. ANSiKL.
— Böcekbil. Çiftkanatlı böceklerde kaşıkçık. || Diviklerde düşen kanatın yerinde kalan çotuk. || Kelebeklerde ufacık bir sivri nokta ile kanatların derisine tutunan çok küçük plak. (Kelebeklerin kanadında sürekli olarak «toz» görünüşünde yer alan ve onlara gerek yansıma yoluyle [kimyasal renkler], gerek ışığın enterferans oyunlarıyle [fizik renkler] çeşitli renkler veren ve renklere parlaklık kazandıran kısımlar, bu pullardır.)
— Huk. Pul sahtekârlığı, devlet tarafından çıkartılan kıymetli evrakın bir türü olan pulun, yetkili olmayan kişilerce basılması. (Resmî evrakta sahtekârlık suçu sayılır. [Bk. sahtekârlık.])
— înş. Çatı kaplama işlerinde madenî örtü elemanıyle çivi başı arasına konan küçük boyutlu çinko veya bakır parçası.
— Mim. üst üste konmuş, düz veya hafif kabarık dairesel küçük plakalardan meydana gelen süsleme.
— Oyun. Tavla oyununda kullanılan yuvarlak küçük levha.
— Pulc. PTT idaresi tarafından, postanın alacağı ücretleri göstermek üzere çıkarılan basılı kâğıt. (POSTA pulu da denir.) [Bk. ANSiKL.] || Damga pulu. Bk. DAMGA.
— Saatçilik. Bir mihvere desteklik etmesi için, bir kol veya duvar saatinin platinine perçinlenmiş pirinç parça.
— Sürüngenler bilimi. Bazı deniz kaplumbağalarının bağasını kaplayan ve çeşitli eşya yapımında kullanılan madde.
— Süs. santl. Ortası delik maden levhacık. (Bk. ANSIKL.) || Pul iğnesi, pulun deliğinden geçecek kadar küçük ve ince iğne.
— Teknol. Vida, cıvata v.b. şeylerin boynuna geçirilen ortası delik madenî levha.
— Terz. Bir kumaşın üzerine süs olarak dikilen küçük, yuvarlak, ince ve delikli, maden, jelatin, sedef v.b. parçası. (Bk. ANSiKL.) || Pul işlemek, bir kadın elbisesinin üzerine pullar işleyerek süslemek.
— Zool. Balıkların, sürüngenlerin ve bir kısım kuşlarla memelilerin vücudunu kaplayan boynuzsu, sert levha. Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Bot. Pul’lara köksaplarda, bazı asalak bitkilerin (canavarotu) yer üstü saplarında, soğanlarda, bileşikgillerin bürümlerinde rastlanır. Bunlar ya tomurcuklarda olduğu gibi koruyucu veya soğanlarda olduğu gibi besleyici bir görev yapabilir. Kozalaklıların meyve yapraklarına da pul denir.
— Pulc. Ortaçağdan beri, yolların güvensizliği yüzünden, ağırlık ve mesafeye göre hesaplanan gönderme ücretini mektubu alan kimsenin ödemesi âdet olmuştu. Ama bu ödeme şekli dağıtım işini güçleştiriyordu. Kendisine bir şey gönderilen kimseye kabul etmemek hakkının tanınması da mektuplaşanların birtakım hilelere başvurmalarına yol açıyordu (adres üzerinde belirli değişiklikler yaparak veya zarfın üzerine önceden kararlaştırılmış bazı işaretler koyarak parasız haberleşmeyi sağlamak gibi). Ayrıca, ücret tarifesinin yüksekliği dolayısıyle gizli yapılan mektup ulaştırma işleri de büyükçe bir para kaybına sebep oluyordu. Buna karşı ilk defa, 8 ağustos 1653′te Paris’te petite poste’un kuruluşu sırasında, Paris parlamentosu danışmanı Renouard de Villayer bir çare bularak taşıma ücretinin önceden ödenmesi usulünü getirdi. Bu usule göre, gönderilmek istenen mektubun gönderme ücreti mektubun varışında alıcıdan değil de, mektup gönderildiği zaman mektubu gönderen kimse tarafından ödeniyor ve bu durum da bugünkü posta pullarının yerini tutan bir belgeyle mektubun üzerinde belirtiliyordu. Ancak, mektup gönderen kimsenin bu önceden ödeme işini postahanede yapması zorunluluğu bu usulün yaygınlaşmasını önledi. Bu durumu önlemenin tek yolu, ücret tarifesini hafifletmek ve sadeleştirmek (ücret değişikliklerini mektubun ağırlığına göre değil de gideceği yere göre uygulamak), ayrıca ödeme muamelesini elden geldiğince basitleştirmekti. İsveç’te De Treffenberg (1823), İngiltere’de Charles Knight (1834) ve Charles Whiting (1837-1838), Fransa’da da Piron (1838) ile Grasset (1839) bunun için, basılı veya üzeri damgalı kâğıt veya zarflar kullanmayı tasarladılar. 1819-1836 Arasında, bu sistem özellikle, gönderme işlerini tekelinde bulunduran Sardunya krallığı tarafından bile kullanıldı. Bu ülkedeki posta idaresi, yazışmaların ulaşımını tekelinde bulundurarak, özel ulaklarla gönderdiği mektuplar için bir çeşit mektup kâğıdı satıyordu. İngiliz James Chalmers’ın denemeleri pula son biçimini verdi (1834-1838). Chalmers’ın bu buluşu, birçok tartışmadan sonra, Rowland Hill’in teklifi üzerine 1840′tan itibaren İngiltere’de kullanılmağa başlandı (10 ocakta bütün İngiltere toprakları üzerinde tek ücret uygulaması başladı; 6 mayısta da ilk posta pulu olan 1 penny’lik siyah pul çıkarıldı), ücretin peşin ödendiğini gösteren bir belge olduğu için de, 28 ağustos 1848′den itibaren, Posta idaresi genel müdürü Etienne Arago’nun isteği üzerine, posta pulu usulünü Fransa da kabul etti. Oysa Fransa’da bu yenilik, daha önceleri, ücret indirimleri dolayısıyle hazinenin zorunlu olarak kayba uğrayacağı gerekçesiye birkaç kere reddedilmişti. 1 Ocak 1849′da Fransa’da posta ücretleri yeniden düzenlendi.
Üzerlerinde çeşitli sayıda şekiller bulunan posta pulları, ülkeye ve çıkış tarihine göre değişen tabakalar halinde basılır. Bu pulların birbirinden kolayca ayrılmasını sağlamak için de iki pul arası dantel biçiminde delikli olur. Otomatik dağıtıcılar için tek pul dizisi veya birkaç pulluk tabakalar halinde satışa sunulan pullar da vardır. Genellikle dikdörtgen biçiminde olan posta pulu bazen kare, hattâ üçgen veya herhangi bir geometrik şekilde de yapılmış olabilir. Yüzeyi genellikle 4 ilâ 20 sm2 arasında değişir. Çok zaman, pulun değeriyle birlikte yüzeyi de büyür. Ayrıca bu yüzey, seçilen konuya göre de değişir. Bazı olağanüstü durumlarda, piyasaya gerekli sayıda pul çıkarmak konusundaki güçlükler dolayısıyle veya belirli bir yerde gerekli sayıda pul bulunmaması sebebiyle pulların ikiye bölünerek değerinin yarısı hesabiyle kullanıldığı da olmuştur. 1915′te Rusyada kalın kağıt üzerine basılan bazı zamksız pullar para yerine piyasaya sürülmüştü.Büyük parçalar halinde gönderilen matbu evrak önceden iptal edilmiş pullarla postaya verilir ve böylece de idarenin postaya verme işlemi sırasında pul iptal etme zorunluluğu önlenmiş olur. Bu konuda 1893′te yapılan denemeler kesin bir sonuç vermedi. Ama bu usul 1920′den beri yine kullanılmaktadır. Pulların kullanım süresi genellikle sınırlı değildir.
Kullanım bakımından kolaylıkları dolayısıyle posta idareleri çok zaman, telekomünikasyon idareleriyle işbirliği yaparak, mektupların üzerindeki pulların tarifenin gerektirdiğinden eksik olması halinde ödenecek fark ücretleri konusunda, taahhütlü, özel ulak mektuplar, posta paketleri, telgraf, telefon v.b. ücretleri için de pul kullanılması yoluna gitmiştir.
• Türkiye’de ilk posta pulu ince kâğıtlara basılmıştı ve üzerinde tuğra ile «Devleti Âliyyei Osmaniye» yazısı vardı. 1865′te pulun biçimi değiştirildi; tuğra çıkarıldı ve dikine bir oval zenmin üzerine ayyıldız yerleştirildi; ayrıca pulun üzerine «Postai Devleti Osmaniye» yazısı kondu. 1876′da yapılan değişiklikle de bu yazı, ayın ortasına yerleştirildi ve yıldız kaldırıldı. 1892′de pulun çevresi türk motifleriyle süslendi, ortaya osmanlı arması basıldı. 1898′de Osmanlı-Yunan savaşının başarıyle sonuçlanışını kutlamak üzere altı köşeli bir pul çıkarıldı. Bu pulun” üzerinde «Bilâdı Meftuha’dan Tisalya Kıt’ası Postasına Mahsustur» kaydı kondu ve tuğraya da yer verildi.
İkinci Meşrutiyetin ilânı (1908) üzerine çıkarılan pulda «Hatırai Meşrutiyet» yazısı yer aldı. Bundan sonraki dönemde Sultan Reşad’ın bazı vilâyetlere yaptığı ziyaretler de pullarda sürşarjla belirtildi. 1913′e kadar çıkarılan türk pullarında resim kullanılmadı. İlk resimli posta pulu Edirne’nin düşman işgalinden kurtarılışının hatırasına ve Edirne’deki Selimiye camii’nin resmiyle süslenerek Londra’da bastırıldı. Birinci Dünya savaşı sırasında eski pullar sürşarjlı olarak kullanıldı; savaşın sonuna doğru (1917) tedavüle çıkarılan pullar Viyana’da bastırıldı. 1920′de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından daha önce Avrupa’da bastırılan pullar ikiye bölünerek kullanıldı; bu da ihtiyacı karşılamayınca mahakim ve devairi adliye, mahakimi şer’iye, kâtibi âdil, amele pasaportu, defteri hakanî, tiyatro, müze, Hicaz demiryolu, donanma ve maliye pullarından bir kısmı önce elle, daha sonra makineyle sürşarj edilerek posta pulu yerine kullanıldı; ihtiyaç bu yolla da karşılanamayınca İtalya’da, üzerinde «Kelimei Tevhid» yazısı bulunan pullar bastırıldı (1922). Kurtuluş savaşının kazanılmasından sonra 1 ocak’ 1924′te Lozan antlaşmasının hatırasına bastırılan ve satışa çıkarılan pullarda Atatürk’ün resmi ve «Hatırai Sulh» yazısı yer aldı. Dünyada ilk kabartma posta pulu Türkiye’de basıldı (1968). PTT idaresince, Ankara’daki Ajans Türk kurumuna bastırılan ve anma grubundan olan bu pullarda türk çinileri desen olarak kullanıldı.
Bu pullar üç türlüdür: 1. Yeşiltürbe kubbe tavan motifi;
2. İstanbul’daki Hürremsultan türbesinde bulunan kabartma bahar çiçeği motifi;
3. iznik çinisi.
Aynı kurum daha sonra İstiklâl mâdalyasıyle madalya ve beratını birarada veren iki kabartma pul daha bastı (1968). Gene Ajans Türk’e, 1971′-de Hava kuvvetlerinin 60. kuruluş yıldönümünü anma dolayısıyle pul bastırıldı.
• Pullar genel olarak üçe ayrılır: hazine pulları; posta pulları; yardım pulları.
Hazine pulları”nın hangi belgelere ne ölçüde yapıştırılacağı, ilgili kanunlarla belirtilir ve bedeli hazineye kalır. Türkiye’de hazine pullarının kullanılmasına Düyunu Umumiye tarafından ve damga resminin toplanması amacıyle 1880′de başlandı. Meşrutiyet döneminde Hicaz demiryolunun yapımına yardım için hazine pulu çıkarıldı, bunlar postada kullanılmadı. Postada kullanılan ve geliri hazineye kalan pullar: 1. evlâdı şüheda pulları (1915); 2. tayyare müdafaa pulları (1937); 3. millî müdafaa pullarıdır (1941).
Posta pulları. Türkiye’de posta pulu bastırma ve piyasaya sürme yetkisi 5584 Sayılı kn. md. 7 ile PTT Genel müdürlüğüne verildi. Genel müdürlük Postada Kullanılan Değerli Kâğıtlar yönetmeliğinde posta pullarıyle ilgili yıllık emisyon programlarının nasıl hazırlanacağını, pullara basılacak resimlerin nasıl sağlanacağını, pulların basımlarıyle ilgili kuralları, pulların teşkilâta dağıtımını, piyasaya çıkarılış zamanını satışta kalma ve geçerlik sürelerini belirtti. Aynı genel müdürlük 5584 Sayılı kn. md. 20′ye göre resmî daire ve kuruluşlarda, anma törenlerinde, bir yardım ve hizmet karşılığı görülen işlerde kullanılmak üzere üç ayrı türden pul çıkarmakla görevlendirildi. Bu pulların baskı sayısı, abonelerin ihtiyacı, serbest satış durumu, satısta kalma süreleri hesaplanarak 300 000 -600 000 arasında tespit edildi. PTT idaresinin üyesi bulunduğu Dünya Posta birliğinin (UPU) Dünya Posta sözleşmesinde ve tüzüğünün 7., 105., 173. ve 174. maddelerinde de posta pullarıyle ilgili hükümler vardır.
Yardım pulları, postada kullanılan fakat geliri ilgili derneklere giden, çeşitli tarihlerde çıkarılan pullardır.
Başlıcaları: muhacirun ianesi pulları (1890); Müdafaai Milliye cemiyeti pulları (1915); Osmanlı Donanma cemiyeti pulları (1918); Kızılay şefkat pullan (1910); Türk Hava kurumu pulları (1926); Çocuk Esirgeme kurumu şefkat pulları (1928).
— Süs. santl. Zanaatçıların en çok beğendiği pul, karet kaplumbağalarının kabuklarından elde edilir. Bu kabuklar, siyah renkli ve sarı veya açık kahverengi beneklidir. Pul elde etmek için kabuk ilkin kaynar suda yumuşatılır; ardından da bakır kalıplara dökülür. Pul yapımında, XIX. yy.ın ortasından beri, yüksek basınçta birbirine eklenen yumuşatılmış parçalar da kullanılmaktadır.
Eskiler hayvan kabuklarını ve kabuklardan elde edilen pulları çeşitli işlerde kullanırlardı. Meselâ lir’lerin. gövdesi içi boş bir kabuktu, Vergilius, Ovidius ve Juvânal üzeri hayvan kabuğu pullarıyle süslenmiş döşeme eşyasından söz ederler. Bu usulün Uzakdoğu’da da bilindiği Avrupa’da XV. yy.dan itibaren portekiz denizcilerinin tanıklıkları dolayısıyle öğrenildi. Bundan sonra da Rönesans döneminin ince marangozluğu artık tümüyle bu usulü benimsedi ve . tahtadan yapılmış döşeme eşyası, 1670′e doğru, pul veya (kalay ve bakır gibi) yumuşak bir madenden yapılmış gömme süslerle donatılmağa başlandı. Bu süsleme tarzı XVIII, yysın sonuna kadar (Jacob, Montigny, Levvaseur gibi) en ünlü ince marangozlar tarafından kullanıldı. Fransa’da İkinci imparatorluk döneminde aynı süsleme tarzı yeniden geçerli kılınmak istendi ama pulları meydana getiren ana maddelerin zamanla pulun biçiminin değişmesine yol açması ahşap üzerine yapılan süslemelerde artık bu maddenin kullanılmaması sonucunu doğurmuştu. Bundan dolayı da, Madagaskar’dan, Seychelles adalarından veya Venezüella’dan gelen kabukların kullanım alanı daraldı ve bu kabuklar yalnız küçük yüzeyler halinde, tütün takımı, fırça sapı, pudra kutusu kapağı, tarak ve yelpaze,yapımında kullanılmağa başlandı.
— Terz. Pullar, yuvarlak, dört köşe, uzun, sivri uçlu, düz, üzeri hafifçe kabarık, tek renkli veya ortası göz göz delik olabilir ve tek sıra halinde, bir desen meydana getirecek biçimde veya bir boncuğun çevresine işlenir.
— Zool. Zooloji bilginleri derideki yassı uzantıların her çeşidine pul adını verirler. Pullar çok değişik yapıda olduğu için daima homolog organlar olmayabilir. Balıkların pulları altderiden oluşan küçücük plaklardır; bunların oluşumunda üst derinin payı genellikle pek önemsizdir. Pulların yapısı türlere göre çok değişiktir. Köpekbalıklarında pullar plakoid şeklinde, yani diş yapısında ve biçimindedir. Mersin balıklarında pullar ganoyittir; yani üzerleri parlak bir mine ile kaplıdır. Kemikli balıklarda pullar ince ve esnek, kenarları ya dişli (taraksı pullar) veya değirmidir (değirmi pullar). Ayrıca balıkların pulları birbirinden bağımsız ve kiremit düzeninde dizilidir; bunların tedricî büyümelerine bakılarak balıkların yaşı tahmin edilebilir. Sürüngenlerde pullar balıklarınkinden çok farklıdır. Bunlarda pullar üstderiden oluşur ve kiremit düzeninde değildir; derinin üzerinde yüzeysel bir tabaka halinde yer alır ve zamanla birbirine bitişip kaynaşarak bir bütün olur.
Bunların hepsi birden bir çeşit kılıf meydana getirir. Hayvan büyüyebilmek için bu kılıfı zaman zaman atmak zorundadır (deri değiştirme). Kertenkelelerle yılanlarda pullar çok basittir. Timsahlarla kaplumbağalarda pulların altında ayrıca altderiden oluşan kemik plakalar bulunur. Böylece tam bir dış iskelet halini alan pullar kamlumbağalarda esas iskeletle birleşerek bağayı meydana getirir. Sürüngenlerinkine tıpatıp benzeyen pullara kuşların bacaklarında rastlanır ve bu iki sınıfın ortak bir soydan geldiğini gösterir. Bazı memelilerde (pangolin, tatu) görülen bağalar da tıpkı timsahlarınkini andırır. Kelebeklere verilen pulkanatlılar adı, kanatlarını ince bir toz tabakası gibi örten mikroskopik pullardan dolayı verilmiştir. Bir kısım kelebeklerin madenî ebrulu, kadifemsi, yanardöner güzelim renkleri kanat pulları üzerine düşen ışığın yansıma ve enterferasyonlarından ileri gelir.
♦ Sıf. Pula benzeyen, pulu andıran. | İnce bir tabaka halinde olan. || Pul şişe, yeşil camdan yapılan çok ince çeperli şişe.
— Jeol. Pul kaya, yaprak yaprak ayrılan taşların genel adı. Eşanl. ŞiST.
♦ Pul pul blş. sıf. Pullar, küçük parçalar halinde. (LM)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUGET (Pierre)
Tarih 13 Haziran 2009
PUGET (Pierre), fransız heykeltıraşı (Marsilya 1620-ay.y. 1694). On yedi yaşında İtalya’ya gitti, orada Pietro da Cortona’nm öğrencisi oldu; Fransa’ya döndükten sonra Toulon’a yerleşti; bu şehrin belediye sarayı için ünlü Atlente’lzıini yonttu. Vaudreuil parkına dikilmek üzere bir Herkül heykeli (Rouen müzesi) siparişi aldı; Fouquet de kendisine Vaux parkı için heykeller sipariş etti. Puget, mermer blokları aramak üzere Cenova’da bulunduğu sırada, Fouquet görevinden uzaklaştırıldı; bu yüzden, Galya Herkülü, Colbert’in malikânesindeki Sceaux parkına kondu. Heykeltıraş yedi yıl Cenova’da kaldı, sarayları ve kiliseleri heykelleriyle süsledi. Santa Maria di Carignano kilisesindeki Aziz Sebastianus heykelini, dehasının tabiî bir ifadesi olan barok üslûbunda yaptı. Toulon’a dönünce krallık gemilerinin süslemeleriyle uğraştı. Son dönem eserlerinden olan Crotona’lı Milo ve Perseus’un Andromede’yi Kurtarışı (yapımı 1684′te sona erdi) adlı iki ünlü mermer heykel grubu Versailles parkına kondu (bugün Louvre’da). Marsilya’da Louis XIV’ün at üzerinde bir heykelini yapma tasarısı suya düşünce, Puget bütün gücüyle iki alçak kabartma üstünde çalışmağa başladı. Bunlardan biri Versailles şatosunu süsleyecek olan İskender ve Diogenes (Louvre), öteki de Aziz Carlo Borıomeo Milano’daki Veba Salgınının Sona Ermesi için Dua Ederken’dir (1694, Marsilya müzesi). Puget, XVII. yüzyıl fransız sanatına aykırı düşer; dehasının şiddeti ve barokçuluğu onu çağdaşlarından ayırarak daha çok Claus Sluter’e ve Rodin’e yaklaştırır. Puget’nin resim ve mimarî (Charite kilisesinin planları) alanlarında da çalışmaları vardı. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUGET (Pierre) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSYKHE
Tarih 12 Haziran 2009
PSYKHE. Yun. mit. Ruh’un kişileşmiş şekli. Eros’un sevgilisidir; özellikle, insan ruhunun insanî aşk ve tanrısal aşk sorunları karşısındaki durumunu sembolleştirir. Psykhe’nin halk masallarına konu olan alegorili hikâyesi Apuleius tarafından Değişimler’de (Metamorphoseon) anlatıldı ve bu masalı öbür dünyada sonsuz bir mutluluğun insanları beklediği şeklinde yorumlayan eflatuncular ve yeni eflatuncular tarafından büyük bir ilgi gördü. Apuleius’a göre, Psykhe bir kralın kızıdır. Eros, Psykhe’yi büyülü bir saraya götürür, her gece koynuna girer ve âşığının yüzünü görmeğe çalışmazsa mutluluğunun sürekli olacağını söyler. Kız-kardeşleri, Psykhe’ye, âşığının bir canavar olabileceğini ima ederler. Psykhe de bir gece, kandil ışığında Eros’u seyreder. Ama Eros, üzerine bir yağ damlası düşünce uyanır, kaçar, saray da yok olur. Bunun üzerine Psykhe, güzelliğini kıskanan Afrodit’in eline düşer, bulgur ayıklamağa zorlanır, Cehenneme atılır v.b. Eros, büyülü bir uykuya dalan Psykhe’yi kurtarır ve onunla sonsuzlukta birleşir.
— İkonogr. Psykhe masalı yunan sanatçılarına ilham kaynağı oldu. Bu konuda en çok işlenen tema, M.ö. IV. yy.’da cenaze hydrialarında pişmiş topraktan bir Tanagra heykelinde, bronzlarda, paralarda ve özellikle Capitolium müzesinin ünlü bir heykel grubunda (Kadıköy’lü [Khalkedon] Boethos’a atfedilir) rastlanan Eros ile Psykhe grubudur. Psykhe XVI. yy.dan sonra yeniden önem kazandı (Farnesine’de Raffaello’nun, ayrıca Van Dyck, Simon Vouet, Guido, Ant. Coypel, Boucher, Büyük Lagrenee ve Natoire’m resimleri). [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSYKHE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRUD’HON (Pierre Paul)
Tarih 11 Haziran 2009
PRUD’HON (Pierre Paul), fransız ressamı (Cluny 1758-Paris 1823). Bir taş yontucusunun onuncu oğlu, Dijon’da okudu, Paris’te sanatını geliştirmek imkânını elde etti. 1784′te Bourgogne eyaletleri Roma ödülünü kazandı. 1785′te Roma’y»i yerleşti. İtalya’da, özellikle Raffaello, Vinci ve Correggio’nun eserlerini inceledi. 1789′da Fransa’ya döndü, gravür ve süslemeler yaptı; özellikle Josephine de Beauharnais’nin konağında, Saint-Cloud sarayının bir tavanında (Gerçeğin Yeryüzüne İnişi), Lcuvre’da (Çalışmanın Yol Gösterdiği Deha) çalıştı. Çok sayıda portre, alegorik ve mitolojik konulu tablolar (Psykhe’nin Kaçırılışı, Diana’nın Jüpiter’e Yakarışı, Suçu Kovalayan Adalet ve İntikam) yaptı, 1817 Salonu’nda, Astyanaks’ın Kaderine Ağlayan Anâromakhe adlı tablosunu sergiledi. Prud’hon’un maviye çalan kâğıt üzerine füzen ve tebeşirle yaptığı desenler, yağlıboya resimlerinden daha çok dayanmıştır. Constance Mayer’in portresi (Louvre’daki desen bölümü) şaheserlerindendir; çıplak’larının çoğundaki şehvetli güzellik, Ingres’i ve Chasseriau’yu haber verir. Prud’hon, romantizmin öncülerinden sayılır. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUD’HON (Pierre Paul) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROSERPİNA
Tarih 11 Haziran 2009
PROSERPİNA. Mit. Roma tarım tanrıçası ve cehennemler kraliçesi, Pluto’nun karısı. Yunan tanrıçası Persephones’in karşılığıydı. Proserpina kültü Roma’ya M. ö. 249′da girdi. Pluto tarafından kaçırılması, latin şairi Claudianus’a üç şarkılık bir epik şiir ilham etti. Eski bir italyan tanrıçası olan Libera ile bir tutuldu.
— İkonogr. Roma Prosperina’sı özellikle kaçırılma sahnesinde tasvir edilmiştir: taş mezarlar, paralar, vazolar, Ostia’daki resim, Farnese sandığının kapağı (Napoli), daha sonra Roma’da San Pietro’nun kapılarındaki Filarete’nin kabartması, Nicolo dell’Abate, Albane, Gentileschi, Luca Giordano, Rubens, Rembrandt, Bon Boullogne; Bernini’nin Roma’daki ve Girardon’un Versailles’deki heykel grupları. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROSERPİNA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROMETHEUS
Tarih 11 Haziran 2009
PROMETHEUS. Yun. mit. Titan, İapetos ile Klymene’nin oğlu, Atlas, Athos, Epimetheus’un kardeşi. Hesiodos, Aiskhylos ve öteki yazarlar tanrıların, özellikle Zeus’un öfkesini üstüne çekerek insanlığa nasıl hizmet ettiğini anlatırlar. Tanrılar ateşten yararlanmayı kendilerine sakladıkları için Prometheus ateşi çaldı ve içi oyuk bir bastona saklayarak insanlara getirdi. Bunun üzerine tanrılar Pandora’yı insanlara gönderdi ve Prometheus Kafkas dağının tepesinde zincire vuruldu: bir kartal sürekli olarak, onun geceleri yeniden oluşan karaciğerini kemiriyordu. Herakles kartalı öldürerek işkenceye son verdi. Bu efsane birçok değişik yoruma konu oldu. Prometheus ayrıca, insanlara medeniyeti getirecek bütün bilgileri de öğretmişti: ev yapma, hayvanları evcilleştirme, madenleri işleme, yazı, tıp, kâhinlik v.b. Hattâ, kili yoğurarak insanı yarattığı ve bir parça kutsal ateşle canlandırdığı da söyleniyordu. Küçük zanaatçıların koruyucusu olan Prometheus’un Attike’de ünü çok yaygındı.
— İkonogr. Prometheus efsanesi antik sanatta çok işlenmiştir: resimli vazolar, oymalı taşlar, kabartmalar; heykeltıraşlıkta Capitolino müzesinin bir taş mezarı, Napoli’deki başka bir taş mezar, helenistik bir heykel (Terme müzesi) Vatikan’da bir alçak kabartma sayılabilir.
— Ed. tar. Prometheus masalının görüldüğü en eski eserler, Hesiodos’un şiirleri olan Theogonia ve Ezga Kai Hemerai’du. (tşler ve Günler). Prometheus burada hile yoluyle, Zeus’a kafa tutacak gücü kazanır ve insanlığa iyilik eder, fakat Zeus sonunda onu cezalandırır. Aiskhylos’un Zincire Vurulmuş Prometheus’u (Prometheus Desmotes) tanrılar tanrısı Zeus’un nankörlüğüne kurban olur ve uğradığı haksızlığı protesto eder. Tanrıya isyan eden bu Prometheus sembolü daha sonra romantik edebiyatta işlendi: A. W. Schlegel’in Prometheus şiiri (1797) Prometheus’u «insan»a büyük bir inançla bağlı bir kahraman haline sokar; aynı anlayış Byron’un Prometheus’unda. (1816) ve Shelley’in Kurtulmuş Prometheus’unda de görülür. Andre Gide, Zincire Kötü Vurulmuş Prometheus’ta, kahramanına başka bir sembolik anlam verir: Prometheus’un karaciğerini kemiren kartal ihtirasların, insanın zararına beslenen isteklerin ve duyguların sembolüdür. Prometheus, kartalını yiyerek dengeyi yeniden bulacaktır. (L)
Prometheus Desmotes. Bk. zincire vurulmuş prometheus.
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROMETHEUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROJEKSİYON
Tarih 10 Haziran 2009
PROJEKSİYON i. (fr. projection). Görüntüleri bir ekran üzerine yansıtma işlemi.
— Geod. ve Mat. Bk. izdüşüm.
— Opt. Bir perde üzerinde meydana gelen aydınlatılmış görüntü. Bk. ansikl.
— ansikl. Opt. Projeksiyon makineleri, Sihirli fenerden türemiştir. Bu makineler, madenî bir kutu (fener), bir kondansör ve bir objektiften meydana gelir. Madenî kutu, içinde bir ışık kaynağı bulunan bir çeşit karanlık odadır. Birleştirilmiş merceklerden meydana gelen ve projeksiyonla yansıtılacak görüntünün bütün yüzeyine ışığı düzgün olarak dağıtan kondansörün önünde, filim kasetinin gidip geldiği bir kızak bulunur. Makinenin önüne yerleştirilmiş objektif, düzgün bir yüzey üzerine (duvar veya perde), görüntüyü az veya çok büyüterek düşürür. Fotoğrafçılık tekniği, projeksiyon makinelerinin gelişmesine büyük katkıda bulundu; çünkü eskiden Sadece, üzerine elle resimler çizilip boyanmış camlar kullanılırken, bugün kasetin içine yerleştirilmiş siyah-beyaz veya renkli fotoğraf diyapozitifleri kullanılmaktadır. (L)
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROJEKSİYON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Progressive Matrices
Tarih 10 Haziran 2009
Progressive Matrices (ing. dey.). Farklar psikol. Raven’in 1938′de hazırladığı muhakeme testi. Amacı, zihin seviyesini belirlemektir. Genel faktör bakımından en katıksız testlerin sözsüz testler olduğu ilkesine dayanır. (Bu testte, on ikişer problemlik beş seri şekil vardır. Denekten, ilk resimleri verilmiş bir resim Serisini tamamlayacak cevabı birkaç resim arasından seçmesi istenir. Bu testin üstünlüğü çok basit bir talimata dayanması ve denekten istenen ödevlerin basitten güce doğru düzenlenmiş olmasıdır. Bu sayede, yedi yaşındaki çocuktan en gelişmiş yetişkine kadar çeşitli denekler üstünde inceleme yapılabilir. Test, deneğin örnekler arasında” kıyaslama yapma ve benzetme yoluyle sonuç çıkarmayı Sağlayan bir mantık metodu kurma kabiliyeti hakkında fikir verir.) [L]
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Progressive Matrices hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRİAPOS
Tarih 09 Haziran 2009
PRİAPOS. Mit. Yunanlılarda bahçeler ve bağlar tanrısı, Lapseki (Lampsakos) şehrinin hâkimi. Dionysos ile Afrodit’in oğlu olduğu söylenirdi. Kültü, adalar ile bütün Yunanistan’a ve Güney İtalya’ya yayıldı. Priapos başlangıçta toprak bereketini temsil ediyordu. Aynı zamanda sürüleri, arıları ve balıkçıları koruyan bir kır ve deniz tanrısıydı. Malikânelerin giriş yerlerine onun bir ithyphallos resmi konurdu. Bu resim kötülükleri uzaklaştırır, huzuru sağlardı. Priapos Roma devrinde özellikle erkekliği ve fizikî aşkı canlandırıyordu. Tanrının tasvirlerindeki laubali karakter ve müstehcen şiirler bundan gelir. İmparatorluk devrinde Priapos bir halk tiyatrosu kahramanı oldu. Alâmeti erkeklik organıydı. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİAPOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRİVERT (Jacques)
Tarih 09 Haziran 2009
PRİVERT (Jacques), fransız şairi (Neuilly-sur-Seine 1900). Gerçeküstücülüğün şaşırtıcı, beklenmedik benzetmelerini halk edebiyatının alaycı zekâsıyle kaynaştırdı, ilk eseri Bifur dergisinde yayımlandı: Souvenirs de Famille ou l’Ange Gardien
(Aile Hatıraları ve Koruyucu Melek) [1930]. Birçok gazete ve dergide çıkan şiirlerini Paroles (Sözler) [1948] adlı kitapta topladı. Daha sonra Spectacle (Gösteri) [1951], La Pluie et le Beau Temps (Havadan Sudan) adlı eserleri çıktı. Ayrıca genellikle Marcel Carne’nin yönettiği filimlerin diyaloglarını hazırladı: Drdle de Drame (Tuhaf Oyun) [1937], Sisler Rıhtımı (Quai des Brumes) [1938], Son Ümit (Le Jour se Leve) [1939], Les Visiteurs du Soir (Akşam Ziyaretçileri) [1942], Les Enfants du Paradis (Paradideki Çocuklar) ve Jericho (1945), Les Portes de la Nuit (Gecenin Kapıları) [1946]. Şiirlerinden birçoğu Joseph Koşma tarafından bestelendi. Son olarak kendi yaptığı yapıştırma resimlerle süslediği Fatras (Karmakarışık) [1966] adında bir şiir kitabı yayımladı. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİVERT (Jacques) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRELL (Hermann)
Tarih 09 Haziran 2009
PRELL (Hermann), alman ressamı ve heykeltıraşı (Leipzig 1854 – Dresden, Loschwitz 1922). Dresden akademisinde (1872-1875) Theodor Gross’un, Berlin akademisinde (1876-1877) Kari Gussow’un öğrencisi oldu. İtalya’ya gitti, orada fresk tekniğini geliştirdi. Daha sonra Berlin akademisinde tarihî resim üstüne ders verdi (1892-1917). Berlin’deki Mimarlık evi için, mimarlığın gelişimini sembolleştiren bir dizi fresk yaptı (1881-1882). Hildesheim Belediye binasında, şehrin tarihini tasvir eden freskleri (1888-1892), Eskiçağ ve Hıristiyanlık adlı iki duvar resmi (Breslau müzesi) [1893-1894], en ünlü eserleri arasındadır. Prell, ayrıca Almanya’da birçok resmî bina için mozaikler yaptı. (M)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRELL (Hermann) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRATT (Anne)
Tarih 09 Haziran 2009
PRATT (Anne), ingiliz kadın botanikçi (Strood, Kent 1806-Londra 1893). Britanya bitki örtüsü üstüne yazdığı kitapları kendi resimledi. Halkın anlayabileceği bir dille yazılan, bilim açısından da sağlam olan bu kitaplar birçok kişiyi botanik çalışmalarına yöneltti. Başlıca eseri: The Flowering Plants and Ferns of Great Britain (Buyuk Britanya’da Çiçek Açan Bitkiler ve Egreltiotları) [beş cilt, 1855]. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRATT (Anne) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRASSİNOS (Marios)
Tarih 08 Haziran 2009
PRASSİNOS (Marios), yunan asıllı fransız ressamı (İstanbul 1916). Clement Serveau’nun atelyesine devam etti. önce gerçeküstücülükten, sonra anlatımcılıktan etkilendi (1932-1949). Siyah rengin ağır bastığı bir çeşit noktalamaya dayanan üslûbu, gözlemden çok hayal gücüne ve hatıraya yer verir.
Başlıca eserleri: Provence Manzaraları (1952); Demetler (1959-1960); Büyükbabanın Portresi (1964-1966). Ayrıca halı desenleri, kostüm ve dekorlar çizdi. Art Moderne müzesinde, Atina Resim müzesinde, Avusturya ve Amerika’nın başlıca koleksiyonlarında tabloları vardır. (L)
PRAŞAVYA i. Bk. PRADAKŞİNA.
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRASSİNOS (Marios) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRADOS (Emilio)
Tarih 08 Haziran 2009
PRADOS (Emilio), ispanyol şairi (Malağa 1899 – Mexico 1962). Freiburg üniversitesinde okudu (1921), sonra bazen Madrid öğrenci yurdunda, bazen de Malaga’da kaldı. Burada Sur matbaasını kurdu, M. Altolaguirre ile birlikte yönettiği Litoral dergisini yayımladı (1926-1929). 27′ler grubuna bağlı olduğunu gösteren ilk eserleri şunlardır: Tiempo (Zaman) [1925]; Canciones del Farero (1926); Vuelta (Dönüş) [1927]. Siyasî şiir denemeleri de yazdı. Resim ve plastik sanat kollarında da «kolaj»larıyle (yapıştırma) tanındı, ispanyol savaşından ilham alarak Llanto Subterraneo (Yeraltından Akan Gözyaşı Pınarı) [1936]; Llanto de Sangre (Kanlı Gözyaşı Pınarı) [1937] adlı eserleri yayımladı. Bu yıllarda, Hora de Espana adlı cumhuriyetçi dergiye katıldı. Romancero General de la Guerra de Espana (İspanya Savaşı Genel Şiir Antolojisi) [1937] adlı kitabın hazırlanmasında Rodriguez Monino ile birlikte çalıştı. 1939′dan sonra gittiği Mexico’da birçok eser daha yayımladı: Memoria del Olvido (Unutmanın Hatırası) [1940]; Minima Muerte (Minik Ölüm) [1942]; Jar-din Cerrado (Kapalı Bahçe) [1946]; Dormido en la Yerba (Otlar Arasında Uyurken) [1953]; Circuncision Del Sueno (Bölünen Uyku) [1957]; Rio Natural (Tabiî Irmak) [1957]; La Piedra Escrita (Yazılı Taş) [1961]; La Sombra Abierta (Açık Gölge) [1961]; Signos del Ser (Susuzluk Belirtileri) [1962] ve Transparençia (Saydamlık) [1962]. Eserinin büyük bir bölümü henüz yayımlanmamıştır. Yalnız 1923′ten 1954′e kadar yazmış olduğu şiirleri Antologia adlı bir eserde toplandı. (M)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRADOS (Emilio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRADİLLA (Francisco)
Tarih 08 Haziran 2009
PRADİLLA (Francisco), ispanyol ressamı (Villanueva de Gallego 1846-Madrid 1921). Zaragoza’da okyanus bilgini Mariano Pescador’un yanında çalıştı. Sonra Madrid’deki San Fernando Güzel Sanatlar okulunda okudu. 1874′te Roma’da yeni kurulan ispanyol Akademisi Resim bölümüne girebilmek için burs aldı ve on yıl orada kaldı. En tanınmış tablolarından bazılarını Roma’da yaptı: Çılgın Juana, Güzel Felipe’nin Cenazesi Başında
(Madrid, Arte Moderno müzesi; eskizi Lerida müzesindedir). Bu tablo 1878′de Madrid Millî sergisinde şeref madalyasını kazandı. Paris’te açılan Milletlerarası sergide de madalyalar aldı. 1882′de Viyana’da ödül kazandı. Senato, konferans salonu için ona bir tablo ısmarladı:
Granada’nın Teslimi (Günümüzde Siyasal Bilgiler enstitüsündedir). Roma’daki ispanyol akademisi müdürlüğüne getirildi. 1883′te bu görevden istifa ederek İspanya’ya döndü. Magrıplının İç Çekişi (özel koleksiyon) gibi birkaç tarihî tablosu dışında, günlük hayattan sahneler, portreler, XVIII. yy. olaylarını konu alan tablolar yaptı. (M)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRADİLLA (Francisco) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POZZO (Andrea)
Tarih 08 Haziran 2009
POZZO (Andrea), italyan din adamı ve ressam (Trento 1642 – Viyana 1709). Cizvit tarikatına girdi ve kendini daha çok bu tarikata bağlı kiliselerin süslemesine verdi. Lombardia’da yetişti ve 1681′de Roma’ya gitti. Göz aldatmacalı dekorlar çizdi. Bu gerçekdışı ve ustalıklı eserlerin en mükemmeli Aziz ignatius’un Ululuğu’dur (1685; Roma’da Sant’İgnazio kilisesi). Badia D’Arezzo’nun kubbesini de (1703) süsledi. Modena, Torino, Mondovi ve Napoli’de çalıştı. Kuzey barokunun temsilcilerini çok etkileyen Prospectiva Pictorum et Architectorum’u (Resim ve Heykelde Perspektif) [1693] yazdı. Lichtenstein sarayını süslemek üzere Viyana’ya gitti ve orada üniversite kilisesini kurdu. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZZO (Andrea) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POZİTİF
Tarih 08 Haziran 2009
POZİTİF sıf. (fr. positif). Deneye dayanan, deney ürünü olan: Pozitif bilimler.
— Fiz. Pozitif elektrik. Bk. ELEKTRİK. // Pozitif elektron. Bk. POZİTON.
— Foto. Pozitif resim (kısaca pozitif), temas veya agrandisman yoluyle bir negatiften çekilen ve konunun tam görüntüsünü veren resim. (Oynatılan sinema filimleri pozitif görüntülerdir.)
— Huk. Pozitif hukuk, bir ülkede yürürlükte olan yazılı hukuk kurallarının tümü. Bk. ANSİKL.
— Mant. Salt teori kavramlarını bir yana bırakarak, deneyle edinilmiş bilgiler topluluğuna dayanan açıklama sistemi: Pozitif bilim. // Pozitif çağ, Auguste Comte’a göre insan bilgisinin gelişmesinde ortaya çıkan son dönem. (Bu dönemin özelliği, olayların, bu olaylar arasındaki ilişkilere, fenomenlerin ölçülmesine, nedenlerin değil kanunların, «niçin»in değil, «nasıl»ın araştırılmasına dayanmasıdır [oysa, teolojik ve metafizik çağlarda durum bunun karşıtıdır].) [Bk. POZİTİVİZM.] // Pozitif zihniyet, Auguste Comte’a göre, pozitif çağı belirleyen düşünce biçimi.
— Mat. Pozitif büyüklük, aynı türdeki sıfır büyüklükten başlayarak artan büyüklük. // Pozitif sayı, + işareti taşıyan sayı. (Eşanl. ARTI. Zt. NEGATİF.)
— ANSİKL. Huk. Pozitif hukuk, yasama yetkisine sahip organla bu organın vermiş olduğu vekâlete dayanarak, öteki devlet organları tarafından meydana getirilen yazılı hukuk kurallarını kapsar. Bir ülkede yürürlükte olan kanun, yönetmelik ve tüzüklerin bütünü pozitif hukuku meydana getirir. Ancak, pozitif hukuk bir ülkede yürürlükte olan hukuk kaynaklarının tümü değildir. Pozitif kurallar yanında, yazılı olmayan kurallar da vardır. Meselâ örf ve âdet hukuku, pozitif hukuka girmemekle birlikte bir hukuk kaynağıdır.
♦ İ. Müz. Küçük org; tribünlere yerleştirilen org kadar yer tutmaz ve döşemeye konur.
(Org locasında fakat yine yere konmuş olarak da görülür. Benzetme yoluyle, ikincil klavyenin bütün borularını içinde bulunduran küçük büfe’ye de aynı ad verilmiştir; bunlara pozitif klavyesi veya sırt klavyesi denir [Rückpositif].)
— ANSİKL. XIX. yy.da, zaman zaman pozitif klavyesi takım borularının dolap içinde kurulduğu ve resi boruları gibi ekspresif hale getirildiği olmuştur. Roma orgunun bir pozitif olduğu ileri sürülebilir; Ortaçağda, kolaylıkla taşınabilen, önceleri seholae ve koro topluluğunun, daha sonraları, XVII.-XVIII. yy.da çalgıcı, korocu ve solocuların etrafında toplandıkları orga da aynı ad verilebilir. 3′ten 8′e kadar takım borusundan meydana gelen pozitifler Fransız devrimine kadar yapıldı. Kimi sanatçıların, bu arada Couperin’in özel pozitifi vardı. (LM)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZİTİF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POUSSİN (Nicolas)
Tarih 08 Haziran 2009
POUSSİN (Nicolas), fransız ressamı (Villers, Andelys yakınları 1594-Roma 1665). Yoksul bir ailedendi. Küçük yaşta Quintin Varin’in derslerini izledi, on sekiz yaşında Paris’e gitti, orada flaman Ferdinand Elle’in, sonra Lallemand’ın atelyesine girdi. Philippe de Champaigne ile birlikte Luxem-bourg sarayının dekorasyonunda çalıştı, 1624′te Roma’ya gitti. Orada, oldukça sıkıntılı yıllar geçirdikten sonra ancak 1628′de biraz rahata kavuştu ve giderek ün kazanmağa başladı. 1629′da Jacques Dughet ile tanıştı ve onun kızıyle evlendi. Bunu takip eden on yıl en çok eser verdiği dönemdir. Konularını genellikle Kutsal Kitap’tan aldı: Âşdod’da Veba Salgını (Louvre), Masumların öldürülmesi (Chantilly), Altın Buzağının Etrafında Dans (Londra), Kudüs’ün Zaptı (Louvre). Tarihten ve mitolojiden de yararlandı: Sabinli Kadınların Kaçırılması (New York), kardinal Barberini için, Germanicus’un ölümü, Camilla ve Falerii Okulu Ustası (Louvre). Ayrıca alegorik tabloları da vardır: Şairin ilham Alması (Louvre). Cassino de Pozzo için yaptığı Yedi Dini Tören’m birinci dizisi de büyük başarı kazandı.
Richelieu ve kral Louis XIII’ün takdirini kazanan Poussin 1640 yılında Paris’e döndü ve kralın baş ressamı oldu. Fakat kendisinden beklenileni tam anlamıyle veremeyince hoşnutsuzluğa sebep oldu ve 1642 yılında da bir daha geri dönmemek üzere Roma’ya gitti. Roma’da, kendini o devrin sanatseverlerine kabul ettirdi ve yeni eserlerini vermeğe başladı: ikinci Dinî Törenler dizisi, Musa’nın Nehirden Çıkarılışı (Louvre), Arkadia Çobanları (Louvre) ve özellikle İncil’den ve tarihten alınmış sahneleri canlandırdığı manzara resimleri: Diogenes Çanağını Atarken (Louvre), Poliphemos ve Manzara (Leningrad), Herkül ve Cacus’lu Manzara (Moskova). 1660-1664 Arasında Richelieu hesabına yaptığı Dört Mevsim (Louvre) Poussin’in sanatının doruğuna ulaştığını gösterir.
Simetriye, tablodaki grupların dengelenmesine, kompozisyona son derece önem veren Poussin, klasik bir ressam tipidir. Serbest bir üslûp ve belirli gölgeler taşıyan gençlik desenlerinde Fontainebleau okulu maniyerizminin izleri görülür. Fakat Poussin kısa zamanda gayet açık olarak belirlenmiş planlar ortaya koydu ve gölge ile ışık kitlelerini ahenkleştirdi. Hayatının sonlarında şekilleri sadeleştirdiği gibi, çizgileri de yalınlaştırdı. En önemli desenleri Louvre müzesindeki Desen salonunda (Musa ve Yetro-nun Kızları, Son Vazife, Venüs ve Mercurius, Bacchus Eğlencesi, Manzaralar, Kutsal Aile), Chantilly müzesinde (Germanicus’un ölümü, Sabinli Kadınların Kaçırılışı, Manzaralar, ilkçağ Eserleri Üstünde İnceleme), Lille müzesinde (Kutsal Masumların öldürülmesi), Stockholm müzesinde (Angelica ve Medor), British museum’da ve Windsor Krallık koleksiyonunda (Flora İmparatorluğu, Meryem’in ölümü, İsa Zeytin Bahçesinde, Adonis’in Doğuşu) yer alır. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POUSSİN (Nicolas) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POŞAD
Tarih 06 Haziran 2009
POŞAD i. (fr. pochade). G. santl. Birkaç fırça vuruşuyle çabucak yapılan resim. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POŞAD hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POSEİDON
Tarih 06 Haziran 2009
POSEİDON. Yun. mit. Denizler tanrısı, Kronos ile Rea’nın oğlu. Titanların yenilmesinden sonra Zeus ve Hades ile dünyayı bölüşürken, payına Sular imparatorluğu düştü. Amphitrite’nin kocası ve kalabalık bir ailenin başıydı. At şekline girmiş bir Kuzey tanrısı ile, elinde ton balığı avcılarının üç dişli zıpkını bulunan bir Güney tanrısının gücünü kendinde topluyordu. Denizin dibinde bir sarayı Yardı, denizcilerle balıkçılar onu yardıma çağırırdı. öte yandan, Poseidon’u biniciliğin atası sayanlar, ona at kurban ederlerdi. Apollon ile birlikte Truva surlarını yapmıştı. Poseidon ayrıca deprem tanrısıydı. Atina’nın koruyucu tanrısı olmak istemiş fakat Athena ile başa çıkamamıştı. Erekhtheion’da bir kayanın üstünde, Poseidon’un üç dişli zıpkınıyle açtığı bir yarık gösterilirdi. Poseidon kültü yunan dünyasında Tesalya’da, sonra Onkhestos’ta, Delphoi’de, Atina’da, Korinthos’ta, Kalauria’da, Tenos’ta, Delos’ta, burunlarda (Atina yakınında Sunion burnu, Tenaros burnu ve Triopion burnu) ve nihayet bütün yunan denizleri kıyılarında yayılmıştı.
— İkonogr. M. ö. VI. yy.dan kalma Atina Poseidon’u bilinen en büyük eski bronz Poseidon heykellerindendir. Daha sonra tanrı Parthenon’da görülür. Lysippos’un yaptığı bronz Poseidon’un Eleusis’te, Dresden’de ve Roma’da (Laterano, Villa Albani) kopyaları vardır.
M. ö. III. veya II. yy.dan kalma Milo Poseidon’u yarı yarıya parçalanmıştır (Atina). Madrid, Louvre ve Vatikan’da da Poseidon heykelleri vardır. Ayrıca Metz’de bulunan küçük bir bronz heykel (Louvre), paralar, resimli vazolar ve Napoli müzesindeki yontma sedef sayılabilir.
Bk. neptün. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSEİDON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTRE
Tarih 06 Haziran 2009
PORTRE i. (fr. portrait). Bir kimsenin resim, fotoğraf v.b. ile yapılan tasviri: Duvara dayalı yağlı boya ile kadın portresine dalgın dalgın baktı (Kemal Tahir).
— Ed. İnsanların görünüşlerini ve kişiliklerini tanıtan yazı türü.
— ANSiKL. G. santl. Mısırlı heykeltıraşlar Eski İmparatorluk’tan itibaren portre alanında hayranlık uyandıran bir ustalığa erişmişlerdi (Ankhaf’ın büstü, Boston). Firavun Amenofis IV’ün portreleri özellikle nesnelliğiyle dikkati çeker. Sümer sanatında da aynı özellikler görülür (Gudea’nın baş resimleri). Yunanistan’da ise, tersine, kişi portreleri çok yavaş ortaya çıktı ve başlangıçta yalnız mezar heykelciliğinde görüldü. Kişiye tapma eğiliminin ağır bastığı İskender devrinde, kişisel portreler büyük önem kazandı. Bu devirden ve Iskender’in yerine geçen diadokhos’lardan kalan para resimlerinde (Makedonya, Bergama, Bithynia, Pontos, Suriye ve Mısır krallarının portreleri; Baktriana kralı Eukratides’in madalyonundaki portresi) kahramanlık havası ağır basar. Portreler Roma’da Etrüsklerin etkisiyle özellikle Etruria’da elverişli bir ortam buldu ve roma gerçekçiliğinin temel taşlarından biri oldu. Bu gerçekçilik, Cumhuriyet ve daha sonra İmparatorluk devirlerinde yüksek mevki sahibi veya halktan kişilerin sayısız heykellerinde, büstlerde ve paralarda kendini gösterdi (Cato, Caecilius Jucundus, Sezar, Pompeius, Augustus ve diğer imparatorlarla bunların aileleri). İmparatorluğun uzak eyaletlerinde portre özellikle Palmyra’da (mezarlarda) ve Mısır’da (Fayyum’daki geniş anlatım gücüne sahip renkli portrelerde) görüldü.
Konstantinos devrinde, resmî portreler tek kişinin resmi olma özelliğini kaybetti. Bizans sanatı bu tasvirlerden, hükümdarlarla çevrelerinin şatafatını gösteren, incelik dolu çeşitlemeler meydana getirdi. Portre Batı’da uzun süre ortaya çıkmadı, mezar heykelciliğiyle eski çağlarda da bilinen balmumu kalıp çıkarma usulü, portrenin Batı’da da zamanla yaygınlaşmasına yol açtı. Saint – Denis’de Philippe II’nin mezar heykeli ve Maineville’de kral Saint Louis’nin heykeli, kişisel özellik taşıyan ilk eserler sayılır. XIV. yy.da eserle modeli arasında yüz benzerliği sağlandı: Jean II’nin (Louvre) portresi ve Charles V’in tasvirleri (Louvre’daki baş heykeli, Saint-Denis’deki yatık mezar heykeli, yine Louvre müzesindeki Narbonne mihrap örtüsü) bunu açıkça gösterir. Ayrıca, Charles V’in çocuklarının (Berry dükü, Anjou dükü, Philippe II, Bourgogne dükü) tasvirlerinde de aynı özellik göze çarpar. İtalya’da (Siena) Simone Martini (1328′e doğr.), kumandan Guıdorıccio da Fogliano’nun atlı heykelini, 1407′de de İacopo Della Quercia, İllria del Carretto’nun (Lucca) güzelliğiyle ünlü yatık mezar heykelini yaptı. Verona’daki Scaligero’ların mezarları Gattamelata’ya ve Bartolomeo Colleoni’nin heykellerine örnek oldu. XV. yy.da batı sanatında portrenin yaygınlaştığı ve büyük önem kazandığı görülür. Van Eyck (Niccolo Albergati, Viyana; Piskopos Van der Paele, Brugge), Van der Weyden (Meltadusa d’Este, New York), Memling (Marta Moreel, Brugge) veya Van Wassenhove (Juste de Gand) gibi flaman sanatçıları eserlerinde şaşmaz bir gerçekçiliğe ve anatomik bir kesinliğe ulaştılar. Fransız portre sanatı Jean Fouquet (Charles VII ve Juvenal’ des Ursins’in portreleri) ve Moulins Ustası (Bourbon’ların portreleri) gibi ünlü sanatçılar yetiştirdi.
İtalya’da, mezar heykelciliği daha derin bir gerçekçiliğe yönelirken, Antonella da, Messina, Piero della Francesca, Botticelli, Giovanni Bellini ve madalya üzerine ilk olarak profil yapan (Konstantinos Palaiologos madalyası) Pisanello gibi sanatçlar, derin bir psikolojik kavrayışı dile getiren şaheserler yarattılar. Bunların arasında Portekizli Nuno Goncalves de sayılabilir.
XVI. yy.da portre batı sanatının en çok ilgi gören kollarından biri oldu. Raffaello, Vinci, Tiziano, Lotto, Brenzino, Veronese, Tintoretto İtalya’da, DUrer, Cranach ve Holbein Almanya’da,
El Greco İspanya’da, resimlerini yaktıkları modelleri ölümsüz bir üne kavuşturdular. Fransa’da Clouet’lerin ve onların etkisinde kalanların yaptığı «kara kalem» portreler özel bir ilgi gördü. XVII. yy.ın portre sanatçıları kibarların inceliğini (Beaubrun’ler, Mignard) veya toplumsal ayrıntıları canlandırmağa (Rigaud) yönelmedikleri zaman, psikolojik gerçeğe önem verdiler (Philippe de Champaigne, François De Troy, Claude Lefebvre, Nanteuil, Le Brun). Van Dyck, Terborch ve Rubens, Rembrandt ve Frans Hals, Velasquez, gravürcülerden Mellau, Ausran veya Edelinck, büst ve mezar heykeli yapanlardan Sarazin, Girardon, Coysevox ve Anguier’ler modellerinin kişisel özelliklerine büyük önem verdiler. Bunu izleyen dönemde yeni bir teknik olarak ortaya çıkan pastel, insan yüzündeki geçici ifadeleri canlandırmayı sağladı. Vivien, Latour, Perroneau, Rosal-ba Carriera ve daha sonra Ducreux ve Boze bu alanda Un kazandılar, öte yandan Fransızlardan Largilliere, Aved, Tocque, Natier, Greuze, Drouais, Mme Vigee-Lebrun, italyan Galgario, ingiliz Hogarth, Reynolds, Gainsborough, Romney, Lawrence, Raeburn gibi sanatçılar portre sanatında yağlıboya kullandılar. Heykelcilikte ise Lemoyne, Pigalle, Pajou, Falconet ve Houdon’un büstleri sayılabilir. Modellerine kimi zaman hain bir gözle, kimi zaman da derin bir sevgiyle bakmayı bilen Goya, çağdaş portre sanatına öncülük etti. XIX. yy.da fransız portre sanatı fizik ve manevî gerçekleri canlandıran şaheserler yarattı: David, Prud’hon, Gerard, Gros, Delacroix, Ingres, Chasseriau; Courbet. İzlenimciler ışığın yanardönerliğini cildin yüzeyine aktarmağa çalışarak portreyi manzara resmine yaklaştırmayı denediler (Renoir). Degas, kendisinden sonra Cezanne’ın da yaptığı gibi, kişiyi daha yalın anlatım imkânlarıyle canlandırmağa çalıştı. Van Gogh, sıcak renklerle dolu birkaç portre bıraktı. Kübistler art arda gelen düzeylerle insan yüzünü canlandırmağa çalıştılar (Picasso, Juan Gris, Gleizes). Bu sırada Helleu ve Boldini gibi kibar çevre ressamları aşırı özentili bir anlatımı benimsemişlerdi. Heykel dalında Dalou, Carpeaux, Rodin. Bourdelle Despiau, Wlerck, Gimond ve Belmondo’yu saymak gerekir.
— Ed. Eski türk edebiyatında ayrıntılı portrelere pek az rastlanır. Oğuz Kağan Destam’ında, Dede Korkut Kitabı’nda v.b., tabiat varlıklarına benzetmeler yapılarak çok kısa portrelere yer verilmiştir. Dinî edebiyatın en tanınmış türlerinden olan hilye ve siyer gibi eserler Hz. Muhammed’in özellikle dış görünüşünü geniş ölçüde tasvir eder. Kerbelâ olayını anlatan maktel’lerde, din ulularının biyografilerini toplayan tezkirelerde, mekanıbnamelerde çeşitli portreler yer alır. Yusuf ve Züleyha, Hüsrev ü Şirin, Leylâ ve Mecnun, Hüsn ü Aşk v.b. gibi mesnevilerde kahramanların portreleri çeşitli mazmunlar, benzetmeler kullanılarak gerçek dışı çizgilerle tanıtılır. Selâtinname, vakayiname gibi tarihlerde padişah ve devlet büyüklerinin genellikle dış görünüşlerini canlandıran portreler vardır. Divan nesrinde kahramanlar canlandırılırken kişiliklere de değinen işaretler ancak Naima ve Evliya Çelebi’nin eserlerinde görülür.
Tanzimat edebiyatından roman türünün gelişmesiyle birlikte dış görünüşler yanında kişilikleri de canlandıran portre yazıları gitgide ustalık kazandı. Namık Kemal, romanları dışında Evrak-ı Perişan adlı eserinde tarihî kişilerin portrelerini de başarıyle canlandırdı. Abdülhak Hâmid, bazı sanatçı ve bilim adamlarıyle tarihî kişilerin manzum portrelerini yazdı. Edebiyatı cedide romanında Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmed Rauf edebî portrelerinde ustalık gösterdi. Tevfik Fikret Aveng-i Tesavir’de bazı şairlerin manzum portrelerini canlandırdı.
Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halide Edib Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halid Karay, Reşat Nuri Güntekin, Abdülhak Şinasi Hisar, Sait Faik Abasıyanık, Yaşar Kemal, Kemal Tahir v.b. eserlerinde şehir ve köy insanlarına ait çeşitli ve ayrıntılı portrelere yer verdi. Yahya Kemal Beyatlı (Siyasî ve Edebi Portreler), Halit Fahri Ozansoy (Edebiyatçılar Geçiyor), Samet Ağaoğlu (Babamın Arkadaşları), Oktay Akbal (Şair Dostlarım) v.d., sanat ve siyaset adamlarının portrelerini dış görünüşlerle birlikte kişiliklere de eğilerek canlandırdılar.
— Nümism. Sikkeler üzerindeki en eski portre, pers satrabı Pisaternes’e aittir (M. ö. 412). Helenistik devirde, sikkelere kral portreleri konulması yaygınlaştı. Bu portreler arkaik devirde olduğu gibi kralın kudretini gösteren birer sembol değildi. Helenistik devir sikkelerindeki portreler kralın gerçek çehresini gösteriyordu. Roma’da ilk defa Sezar’a Roma sınırları içinde para bastırmak ve sikkesi üzerine portresini koydurmak hakkı verildi. Roma’da cumhuriyet devrinde kumandanların olan bu hakkı, imparatorluk devrinde imparatorlar aldı. Böylece, imparatorun, senatonun ve müttefik şehirlerin ayrı ayrı sikkeleri basıldı. İmparator ve senato sikkeleri imparatorun portresini taşıyordu. Şehirler, sikkelerin üzerine imparatorun portresini
koymak zorunda değillerdi; ancak, imparatora saygı için koyarlardı. İmparatorluk devrinde hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun portresi, arka yüzünde de onun yapmış olduğu işler; kalkındırdığı ülkeleri, gezmiş olduğu yerleri anlatan tasvirler bulunur. Bazı sikkelerde de saray mensubu veya ilerigelenlerin portreleri vardı. Bizanslılarda hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun veya ailesinin portresi, arka yüzde ise çoğunluk dinî tasvir veya yazılar vardı. Sasanî sikkelerinde de portreler görülür. Ortaçağda madenî paralarda portre kullanılmadı.
XV. yy.dan itibaren italyan paraları örnek tutularak gümüş paralarda portreye yeniden yer verildi. Madalyalar üzerine portre yapılmasına 1439′da Pisanella önayak oldu. İslâm sikkelerinde din yasağı yüzünden portre kullanılmadı. Türkiye cumhuriyetinde paraların üzerinde Atatürk’ün portrelerine yer verildi.
— Pulculuk. Üzerinde portre bulunan ilk türk pulu, 1914′te basılmış olan, Birinci Londra serisinden 200 kuruşluk puldur. Bu pulda Mehmed V’in portresi vardı. Cumhuriyet devrinde, ilk olarak 1924′te bastırılan Sulh Hatıra serisinde, Atatürk’ün portresine yer verildi. Atatürk’ün çeşitli portreleri daha sonra birçok pul serisinde yer aldı. Ayrıca Namık Kemal, Barbaros Hayreddin Paşa, Farabi, Midhat Paşa, Abdülhak Hâmid Tarhan, Ziya Gökalp, Zübeyde Hanım, Mehmed Akif Ersoy, Mimar Sinan, Fuzuli, Mevlânâ, Kâtip Çelebi, Şinasi, Agâh Efendi, Fatin Gökmen, Alparslan, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Şevket Dağ, Recaizade Mahmud Ekrem, Ahmed Rasim, Mustafa Reşid Paşa, Reşat Nuri Güntekin, Tevfik Fikret, Tamburi Cemil, Ahmed Vefik Paşa, Ömer Seyfeddin, Kemalettin Mimaroğlu, Halid Zıya Uşaklıgil, Yahya Kemal Beyatlı, Halide Edib Adıvar, Abdurrahman Şeref, Naima, Kanunî Sultan Süleyman, Ahmed Midhat Efendi, Turgut Reis, Sokullu Mehmed Paşa, Nedim, Osman Hamdi Bey, Selim Sırrı Tar-can, Ahmed Cevat Paşanın portrelerini taşıyan pullar çıkarıldı. Yabancı devlet başkanlarından İran şehinşahı Ali Rıza, Federal Almanya cumhurbaşkanı Theodor Heuss, Afganistan kralı Muhammed Zahir Şah, Suudî Arabistan kralı Faysal, Fransa cumhurbaşkanı general de Gaulle gibi devlet başkanlarının portreleriyle pullar çıkarıldı.
• Türklerde. Turfan, Hotan, Haço gibi Uygur şehirlerinde yapılan kazılarda bulunan fresklerde Buddha’nın ve hükümdarların portrelerine rastlanır. Hoça’da bulunan uygur yazmalarında da portreler vardır. Selçuklularda Nakkaşı Rum diye anılan Aynüddevle, Mevlânâ’nın portrelerini yaptı. Osmanlılarda Mehmed II’nin İtalya’dan getirttiği Gentile Bellini, Mate di Pasti, Constanza da Ferrara, hükümdarın çeşitli portrelerini yaptılar. Bu dönemde italya’da Mastori Pavli’nin yanında çalışan Nakkaş Sinan Bey, Mehmed II’yi gül koklarken gösteren portreyi yaptı. Süleyman I devrinde Nigârî, bir portresinde Barbaros’un yaşlılık dönemini canlandırdı. Nakkaş Hasan’ın Eğri Fetthnamesi’nde Mehmed III’ün zaferden sonra düşman kumandanının kabul edişini gösteren minyatürü, portre niteliği taşır. Bu eserde Nakkaş Hasan’ın kendisini ve eserin yazarıyle hattatım gösteren minyatürler de portre niteliğindedir. XVIII. yy.da Levnî, Ahmed III’ü Damat İbrahim Paşa ile birlikte gösteren portreyi yaptı. XVIII. yy.dan itibaren osmanlı sultanlarının portrelerini toplu olarak gösteren albümler hazırlandı. XIX. yy.da batı resminin izlerini taşıyan portreler yapıldı. Bunlardan birinde Selim III, Koca Yusuf Paşa ile birlikte gösterilir. Batı etkisindeki türk resminde portreler önemli bir yer tutar. Bu eserler arasında Şeker Ahmed Paşanın yaptığı Abdülaziz portresi, Osman Hamdi Beyin Osmanlı devletindeki mahallî yaşayışı ve türk-islâm dünyasını yansıtan portreleri, Şehit Hasan Rıza’nın Tül Şapkalı Kadın portresi dikkati çeker. İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Avni Lifij gibi sanatçılar portre ressamı olarak tanındı. Cumhuriyet devrinde Ali Avni Çelebi, Zeki Kocamemi, Refik Epikman, Cevat Dereli, Hamit Görele, Turgut Zaim, Ercüment Kalmık, Nurullah Berk, Zeki Faik İzer, Abidin Dino, Cemal Tollu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Halil Dikmen, Eşref Üren, Sabri Berkel, Nuri İyem, Avni Arbaş, Ferruh Başağa v.d. portre türünde eserler verdiler. (ML)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTLAND
Tarih 06 Haziran 2009
PORTLAND, A.B.D.’de (Oregon) liman şehri, Willamette ile Columbia’nın kavuştuğu yerin yukarısında; 372 700 nüf. Sanat müzesi (çin sanatı koleksiyonu; resim koleksiyonu [özellikle Eugene Delacroix'nın eserleri]). Limanından kereste ihraç edilir; tropikal tahıllar ve metalürji ürünleri ithal edilir. Tersaneler. Kâğıt fabrikaları. Besin sanayii. Tahta ve yün işçiliği. Uçak yapımı; elektrik malzemesi. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTLAND hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POULSEN (Frederik)
Tarih 06 Haziran 2009
POULSEN (Frederik), danimarkalı arkeolog (Dalsgaard, Jütland 1876-Öl. 1950). Kopenhag’da Ny Carlsberg gliptotek’inde asistan, denetleyici ve müdür (1926-1943) oldu; Atina’daki Diplon’un nekropolü, doğu sanatı ve yunanöncesi sanat, etrüsk resim sanatı, yunan ve roma portreleri ve Delphoi üstüne birçok inceleme yayımladı. (m)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POULSEN (Frederik) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POULBOT (Francisque)
Tarih 06 Haziran 2009
POULBOT (Francisque), fransız desinatörü (Saint-Denis, Seine 1879-Paris 1946). Daha meslek hayatının başında, edepsiz olduğu kadar hassas, saldırgan olduğu kadar yufka yürekli bir afacan çocuk tipini halka sevdirdi. Sayısız desen yanında, ayrıca afişler, yağlıboya ve suluboya resimler yaptı ve kitaplar resimledi. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POULBOT (Francisque) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POUGİN (Arthur)
Tarih 06 Haziran 2009
POUGİN (Arthur), fransız müzikçsi ve yazarı (Châteauroux 1834-Paris 1921). Fetis’in Biographie des Musiciens (Müzikçiler Biyografisi), Clement’in Dictionnaire Lyrique (Lirik Eserler Lügati) adlı eserlerinin ve Larousse UniverseVin (Evrensel Larousse) yayımına katıldı. Ayrıca müzik ve müzikçiler konusunda birçok eser (Musiciens Français du XVIII. Siecle [XVIII. yy. Fransız Müzikçileri], 1863-1866; De la Litterature Musicale en France [Fransada Müzik Edebiyatı], 1867; Dictionnaire Historique et Pittoresque du Theâtre [Tiyatronun Tarihi ve Resimli Lügati], 1880 v.b.) ve biyografiler (Bellini, 1867; Rossini, 1871; Me-hul, 1889) yayımladı. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POUGİN (Arthur) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POUGHKEEPSiE
Tarih 06 Haziran 2009
POUGHKEEPSiE, A.B.D.’de (New York) şehir Hudson ırmağı kıyısında; 38 300 nüf. Tarım pazarı (süt ürünleri). Metalürji. İlâç sanayii. Hassas âletler. Sayfiye merkezi. Vassar College Sanat galerisinde bir italyan resim ve heykel koleksiyonu ile çağdaş fransız ustalarının birkaç tablosu vardır. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POUGHKEEPSiE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POTTER (Beatrix),
Tarih 06 Haziran 2009
POTTER (Beatrix), ingiliz kadın yazar (1866-1943). 20 Kadar çocuk kitabı yazdı ve resimledi. Bunlar arasında The Tale of Peter the Rabbit (Tavşan Peter’in Masalı), The Tailor of Gloucester (Gloucester’lı Terzi), The Fairy Caravan (Perili Kervan) ile Sguirrel Nutkin, Benfamin Bunny, Mrs. Tittlemouse ve Mrs. Jeremy Fisher sayılabilir. En tanınmış eseri Peter Rabbit’tir. (Tavşan Peter). [m]
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTTER (Beatrix), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTEKİZ GÜZEL SANATLAR
Tarih 05 Haziran 2009
PORTEKİZ GÜZEL SANATLAR
Mimarî
Roma devrinin en önemli kalıntıları Evora’da bulunur. Vizigot tarzında Sao Pedro de Balsemao kilisesi, Braga yakınlarında, Bizans etkisindeki Sac Frutuoso kilisesi (VII. yy.ın ikinci yarısı) ve mustarip üslûpta Lourosa kilisesi o zamanın İberik yarımadası medeniyetinin tanıklarıdır.
Çizgilerinin yalınlığı ve fransız etkisindeki süsiemeleriyle belirgin roma anıtları arasında en dikkati çeken eser Coimbra’daki SeVelha veya Eski Katedral’dir. Komşu ispanyol eyaletlerinde bulunan kiliselere benzeyen birçok küçük kilise vardır. Avrupa’nın en iyi korunmuş değirmi yapısı olan Tomar Şövalyeleri kilisesi, bunlar arasında apayrı bir yer tutar.
Portekiz’in ilk gotik anıtı, Alcobaça’daki Citeaux manastırıdır. Batalha manastırı, bundan iki yüzyıl sonra yapılan başka bir şaheserdir. Portekiz’de XV. yy.ın sonuna doğru, büyük deniz keşifleri sırasında çok yüksek bir oiijinallik ve zengin süsleme düzeyine ulaşan Manuel sanatının doğduğu görüldü. Bu sanatın şaheserleri arasında Tomar ve Batalha’da yapılan ilâvelerin dışında, Jeronimos manastırı ile Lizbon yakınındaki Belem kulesi sayılabilir. İtalyan etkisindeki Rönesans ve Karşıreformun klasik sanatından sonra barok sanatı ortaya çıktı. Bu sanat, italyan ve milletlerarası kaynaklı bir baroktan başlayarak açıkça portekiz zevki taşıyan çok belirgin bir barok sanatına dönüştü. 1755′te Lizbon’u yerle bir eden ve bu şehrin çağdaş bir şehircilik planına, göre yeniden düzenlenmesine yol açan deprem önemli bir olaydır. Bu devirde içbükey ve dışbükey kemerlerle çin tarzında kalkık alınlıklar bol bol görülür (Mafra manastırı, Lizbon Topçu müzesi). XIX. yy.da Portekiz’de, özellikle yabancı sanatçılar yeni klasisizm mimarî üslûbunu uyguladılar. XX. yy.ın başında mimar Raul Lino, Lizbon’da hem millî hem de modern eğilimleri temsil etti.
Heykeltıraşlık
Vizigot veya mustarip tarzındaki heykel kalıntıları Portekiz’de çok azdır. Auvergne veya Galiçya etkisi taşıyan roma heykeltıraşlık eserlerinin çoğu dekoratif ve geometriktir. Bu sanatta çok az olan ikona örnekleri kabalıkları ve sağlamlıklarıyle belirlenir.
Portekiz heykeltıraşlığı. Evora ana kapısının yapıldığı gotik devirde Portekiz özellikle mezar sanatında üstünlük kazandı. Bu alandaki şaheserler: Alcobaça’daki kral Pedro I ve İne» de Castro (1360′a doğr.) ile Coimbra’da Santa Clara manastırındaki Azize Isabelle’in mezarları (1614). Manuel devrinden sonra (Belem büyük kapıları), fransız Nicolas Chantereine Coimbra’ya İtalyan Rönesansının inceliğini taşıyan bir sanat getirdi. Houdart ve Jean de Rouen gibi başka Fransızlar da Portekiz’de çalıştılar. Çok renkli tahta üstüne yapılan ispanyol tarzındaki XVII. ve XVIII. yy. barok heykeltıraşlığının yanı sıra, bir yandan dinî heykeltıraşlıkla (Aziz Bernadus’un ölümü; Alcobaça’da, pişmiş boyalı topraktan yapılmış heykel grubu), öte yandan (Portekiz’de önemli örnekleri bulunan çok renkli ve yaldızlı tahta üzerine yapılan) mihrap arkalığı sanatını da ayrıca belirtmek gerekir. Aynı zamanda, daha çok XVIII. yy.da, özellikle bahçelerin ve sarayların süslemeciliğinde kullanılan taş heykeltıraşlığındaki fransız veya italyan etkisinin yanı sıra, mezar heykeltıraşlığı ile Joaquim Machado de Castro’nun (1732 -1822) pişmiş topraktan heykelcikleri de belirtilmelidir.
Resim
Portekiz resmi XV. yy.da Sao Vicente Po-liptiği’nm (Lizbon müzesi) yaratıcısı Nuno Gon Gonçalves ile başladı. Bu dâhi öncüden sonra, portekiz resmi, önce Portekiz’e gelen flaman ustalarının etkisiyle, sonra Lizbon ve Viseu gibi gerçek okulların kurulmasıyle özellik kazandı. Bu okullarda özellikle, Francisca Henriques, Joge Afonso (Presentation au Tertiple, Viseu müzesi), Gregorio Lopes, Cristovao de Figueiredo, Garcia Fernandes ve Cristovao Lopes gibi sanatçılar yetişti. Rönesans ile birlikte dinî resim de italyan etkisi ağır bastı, fakat büyük portekiz geleneği portre sanatında genç kral Sebastiao’nun portresini yapan Cristovao da Morais (1570) ve 1557′de Valladolid’e, 1580′de Felipe II’nin ressamı olarak Madrid’e giden Sanchez Coello ile devam etti. Burada Valesquez’in portekiz etkisinde kaldığını belirtmek gerekir. İtalyan ve fransız etkisindeki XVIII. yy.da, özellikle tavan ressamı ile saray ressamı çok görülür.
Bu yüzyıla iki büyük sanatçı hâkim oldu: Francisco Vieira Portuense (1765-1805) ve özellikle orijinal ışık-gölge etkilerine yer veren portre ressamı Domingos de Sequeira (1768-1837). Romantik devirden itibaren, sanat faaliyetleri büyük avrupa akımlarını (özellikle Fransa) yansıttı.
Bu devrin sanatçıları arasında, Angelc Lupi (1826-1883), Jose Julio de Sousa Pinto (1856-1939) ve Colombano adiyle tanınan portre ressamı Bordalo Pinheiro sayılabilir.
Süsleme sanatları
Portekiz süsleme sanatlannda ancak XVI. yy.ın ikinci yarısından sonra bir gelişme başladı. Arzila’nın Alınışı ve Tanca’nın İşgali’ni canlandıran halılar 1480′e doğru, muhtemelen Tournai’de, Nuno Gonçalves’in karton modellerine göre dokundu. Kuyumculukta, som altından torques’ler (Saint-Ger-main müzesi, Fransa), Coimbra müzesinin Kutsal kâsesi (XII. yy.) ve Lizbon müzesi’nin âyin haçı (XIII. yy. başı) sayılabilir.
XV. yy. sonunda keşişler bütün Avrupa’nın mücevhercilerini, kuyumcularını ve değerli taş yontucularını Lizbon’a çekti. Portekiz,
XVI. yy. başlangıcıyle birlikte kısa bir süre içinde Lizbon’da da taklit edilen çin porselenlerinin büyük ithalâtçısı oldu. Rönesans devrinde parlak bir tezhipçilik okulu Leitura Nova harikalarını, dua kitaplarını (Pier-pont Morgan koleksiyonu ve Mayer Van der Bergh müzesi), atlasları ve deniz haritalarını meydana getirdi. Portekiz sanat tarihinin ilgi çekici başka bir bölümü de, uzakdoğu (Japonya, Çin) ve afrika sanatlarını etkilediği bölümdür.
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ GÜZEL SANATLAR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTAELS (Jan Frans)
Tarih 05 Haziran 2009
PORTAELS (Jan Frans), belçikalı ressam (Vilvorde 1818-Schaerbeek 1895). Brüksel’de F.-J. Navez’in, Paris’te P. Delaroche’un öğrencisiydi. Çoğunlukla tarihî ve dinî resimler ile portreler yaptı. Gand, sonra Brüksel akademilerini yönetti. Geniş ölçüde didaktik çalışmaları vardır. Resim anlayışı temelden akademik ve seçmecidir. (M)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTAELS (Jan Frans) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORESCU – GOPO (ton)
Tarih 05 Haziran 2009
PORESCU – GOPO (ton), rumen filim yönetmeni (Bükreş 1923). Kendini, Avrupa’nın en önemli canlı resim yapımcılarından biri olarak kabul ettirdi. Bir Kısa Hikâye (1957); Yedi Sanat (1958); Homo Sapiens (1960); Alo, Alo (1962); Anatomi (1967), sonra uzun metrajlı filimler çevirdi: Bir Bomba Çalındı (1964); Harap-Alb Olsaydım (1965); Faust XX (1967). [L]
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORESCU – GOPO (ton) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORCELLİS (Jan),
Tarih 05 Haziran 2009
PORCELLİS (Jan), hollandalı ressam ve gravürcü (Gand 1584 -Zoeterwoude, Leiden yakınları 1632). Deniz manzaraları yapan ilk ressamlardandır. Daha çok fırtınalı bir gök altında kabarmış deniz manzaraları çizdi: Denizde Gemiler (Berlin), Liman (Madrid), Denizciler (Emden, Bonn).
— Oğlu julıus da (Rotterdam 1609′a doğr.- Leiden 1645′e doğr.) aynı tarzda resim yaptı: Çalkantılı Deniz (Frankfurt), Meuse’ün Denize Döküldüğü Yer (Rotterdam).
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORCELLİS (Jan), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POPÜLİZM
Tarih 05 Haziran 2009
POPÜLİZM i. (fr. populisme’den). Ed. Fransa’da, halkın duyuş ve davranış tarzını dile getirmeyi amaç edinmiş yazarlarca (halkçı’lar), 1929-1930 yıllarında kurulan edebî okul.
— ANSiKL. Popülizm’in kurucuları Leon Lemonnier ile Andre” Therive’dir. 29 Ağustos 1929 tarihli l’(Euvre dergisinde yayımlanan bildiriye göre, ilkin yalnız roman içİn düşünülen popülizm, burjuva ve salon psikolojisine, işsiz bir topluma mensup aydınların özentili tutumuna karşı çıkmak ve bilinçli bir şekilde, halktan insanlar safında yer almak iddiasındaydı.
Akım, hor görülen işlerle meşgul sosyal sınıfları bütün özellikleriyle yansıtmağa çalışırken, natüralizmin dile getirmekten hoşlandığı kabalık ve bayağılıklardan sakınmağa da itina etti. Gerçeği değiştirecek bir yüceleştirme gayretine kapılmadıysa da, halkta en iyi ne varsa onu bulup ortaya çıkarmak için gayret harcadı. Ahlâkî, sosyal, siyasi alanlarda herhangi bir angajmana girmekten ayrıca sakındı. Tabiî ve sade bir dil ve üslûbu benimseyen popülizm’in, Antonine Coullet-Tessier tarafından kurulan roman ve şiir ödülleri, buna eklenen resim («Salon Annuel») ve sinema ödülleri vardı. Bu ödülleri kazananlar arasında Eugene Dabit, Jean-Paul Sartre, Armand Lanoux, Roger Michael sayılabilir. Popülizm okulunun karşısında, halkla daha yakın ilgi kurmak iddiasında olan Henri Poulaille’ın «proleter» okulu yer alır. (L)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPÜLİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PINTURİCCHİO (Bernardino di BETTO)
Tarih 05 Haziran 2009
PINTURİCCHİO (Bernardino di BETTO, il — denir), italyan ressamı (Perugia 1454 [?] – Siena 1513). Sistina şapelinde Perugino ile birlikte çalıştı (1481-1483). Innocentius VIII, «Belvedere» sarayının bir kısmını, Alessandro VI da Vatikan’daki Borgia dairelerinin altı salonunu ona süsletti (1493-1494). Sant’Angelo şatosunda da çalıştı ve Roma’da Aracoeli Santa Maria kilisesinde, en güzeli Aziz Bernardinus’un ölümü olan birçok fresk yaptı. 1502′de kardinal Piccolomini’den, Siena katedralinin kütüphanesini resimleme görevini aldı. Bu Biccolomini Kütüphanesi resimleri onun son önemli eserleridir. Yağlıboya resimleri: Vatikan’da, Meryem’in Taçlanması, dördü Floransa’da, üçü de Borghese galerisinde bulunan yedi tabloluk Yusuf’un Hikâyesi; Berlin’de, Kâhin Kralların Tapınması ve Tebşir; Louvre’da, Meryem. Bütün bu kompozisyonlardaki çekici renkler, yalın desen, kullandığı mermer harcı ve yaldızların süsleme etkileri, ressamın üstün değerini gösterir. (l)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PINTURİCCHİO (Bernardino di BETTO) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PONTORMO
Tarih 04 Haziran 2009
PONTORMO (lacopo carrucci, il — denir), italyan ressamı (Pontorme, Empoli yakınları 1494-Floransa 1556′ya doğr.). And-rea Del Sarto’nun öğrencisiydi. Onun ve Fra Bartclomeo’nun klasik üslûbundan kısa zamanda uzaklaştı, Michelangelo’nun sanatından ilham alarak, çevre çizgisini belirtmeğe elverişli açık tonlarla yapılan resim tekniğine yöneldi. Annunziata (Floransa) manastırındaki Ziyaret adlı tablodan sonra, Caiano’daki Poggic villasının büyük salonunu süslemekle görevlendirildi. Çalışmaları yönetti ve tonozlardan bir tanesinin üzerine Vertumne ile Pomona tema’sını işledi. Tedirgin mizacı, onu yem deneylere sürükledi: Galuzzo manastırında, bazen Dürer’in estamplarından ilham alan ama çok değişik üslûptaki Çile dizisi, isa’nın Çarmıhtan Indirilmesi’nde (Santa Felicita, 1526) açık ve soğuk tonlara yönelir. Âlessandro de Medici’nin Portresi’nde (Lucca, 1525) uzun, parlak ve birbirini izleyen bir dizi figür göze çarpar. Pontormo, 1545′ten sonra, San Lorenzo’nun koro yerini süslemekle görevlendirildi. Burada, iç içe geçen, şaşırtıcı kompozisyonlar üzerinde on yıl çalıştı, ama bu eserleri başarılı olmadı (Meleklerin Düşüşü, Tufan, Yeniden Diriliş). [L]
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTORMO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Pont-Aven okulu
Tarih 04 Haziran 2009
Pont-Aven okulu, bir ressam topluluğunun adı. Nazariyecisi Emile Bernard’dı; en çok beğenilen ustası da Paul Gauguin’dir. 1886′da Gauguin, ressam Armand Jobbe-Duval’in tavsiyesi üzerine kısa bir süre kalmak üzere Pont-Aven’e ilk geldiği zaman, burası daha önceden birçok fransız manzara ressamını çekmiş olan bir yerdi. Manzarasının vahşî güzelliğine hayran kalan ve burada az para ile yaşamanın mümkün olduğunu anlayan Gauguin, 1888′de kasabaya yeniden gitti ve orada Emile Bernard ile karşılaştı. Gauguin’den yirmi yaş küçük olan Bernard 1855′ten itibaren, resim konusunda incelemeler yapmış ve yeni bir estetik anlayışa varmıştı. Bu anlayış, biçim ve renk aracılığıyle, sadece duyumun gerçekliğini değil (izlenimcilerin amacı buydu), düşüncenin özünü ve şiirini de dile getirecekti.
(Bk. SENTETiZM ve SEMBOLİZM.) Pont-Aven (Marie-Jeanne Gloanec hanı) ve Pouldu’ye (Marie Henry hanı) yerleşmiş olan sanatçıların arasında, Paul Serusier, Maurice Deniş, Henri Moret, Maxime Maufra, Gustave Loiseau, Charles Filiger, Charles Laval, Meyer de Haan, Jan Verkade ve Armand Seguin gibi ressamlarla, heykeltıraş ve ressam Georges Lacombe’un adları özellikle anılmağa değer. (L)
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pont-Aven okulu hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POMPEİ
Tarih 04 Haziran 2009
POMPEİ, lat. Pompeii, Napoli eyaleti Campania’da Vezüv’ün eteklerinde kurulmuş italyan şehri, 19 100 nüf. önemli bir ziyaret yeri. Madonna del Rosario’nun tapınağı.
• Arkeol. M.ö. VI. yy.’da Osk’lar tarafından kurulan şehir Yunanlıların etkisi altına girdi; birkaç yıl da Samnit’lerin işgali altında kaldı (M.ö. 425-420). 290′da Roma’nın mütefiki oldu, Sınıf kavgası sırasında ayaklandı. Sulla tarafından ele geçirilerek (M. ö. 89) sömürge oldu ve M.S. 62′de «Colonia Neroniana» adını aldı. Deniz kenarında (o zamandan beri, volkan küllerinin birikmesi sonucunda kıyı yer değiştirmiştir) verimli toprakların üzerinde ve güzel bir ülkede kurulmuş olan Pompei, çevredeki Yunanlıların etkisiyle helenistik bir şehir görünüşü aldı. M.S. I. yy.da Romalılar buraya akın edince şehri bir zevk ve eğlence yeri haline getirdiler. Bu yüzyılda (59), Pompei, Nucerini’lerle çıkan bir anlaşmazlık yüzünden karıştı ve kan dökülmesine yol açan bu durum imparator tarafından şiddetle kınandı. Daha sonra 62′de bir deprem sonucunda yıkılan şehri kısmen yeniden inşa etmek gerekti. Pompei, yüzyıllar boyunca toprak altında kalmasına yol açan 79 felâketi sırasında, surlarla çevrili, elips şeklinde 30 000 nüfuslu bir şehirdi. Liman çok faaldi, fakat birçok işsiz güçsüz de vardı. Çok yaygın olan latin dilinin yanı sıra yunan kültürü de etkisini sürdürüyordu. Daha o zamanlar bile şehirde birkaç hıristiyan vardı.
Volkanın püskürmesi çok anî oldu. Belediye seçimlerinin yapıldığı bir dönemdi. Tiyatroda Plautus’un Casina adlı eseri oynuyordu. Küller ve yanardağ taşları yağmağa başladığı zaman halkın çoğu başlarında birer yastıkla kırlara kaçtı. Birçok kişi de evlerinde her şeylerini olduğu gibi bırakarak alelacele çıktı, geç kalan ya da değerli eşyalarını almak için geri dönenler ise bunu hayatlarıyle ödediler. Kazı yapanlar, katılaşmış kül yığınları içinde, cesetlerden arta kalan boşlukların alçıdan kalıplarını çıkararak bu kimselerin son andaki durumlarını tespit ettiler. Misena’da bulunan filonun kumandanı Büyük Plinius yanardağın püskürmesini yakından görmek istedi ve boğularak öldü. (Yeğeni Küçük Plinius ise olayları anlatmıştır.) Şehir metrelerce kalınlıkta volkanik artıklarla örtüldü. Bazı kimseler değerli eşyalarını almak için geri döndüler, ama bir süre sonra şehir kendi haline bırakıldı. 1600′e doğru bilgin Fontana buradaki yıkıntılara dikkati çekti. 1748′de bir köylü bazı heykeller buldu; 1860′tan sonra da gittikçe artan bir hızla kazılara başlandı. Kazı tekniği geliştirildi ve çalışmalar aralıksız sürdürüldü. Bugün şehrin deniz tarafında bulunan, toprağın yüzeyine yakın ve açılması en kolay olan üçte biri, XX. yy.da çok dikkatle yapılan kazılar sonunda da, özellikle Strada dell’ Abbondanza (Bereket caddesi) ortaya çıkarılmıştır.
Şehrin kendine bas bir görünüşü vardır. Çok düzensiz bir şekilde döşenmiş ve kenarlarında yüksek yaya kaldırımları bulunan caddelerde yayaların geçmesini kolaylaştırmak amacıyle yer yer çıkıntılar meydana getiren kaldırım taşı yığınları vardı. Çeşmelerin suyu bir kanalizasyon şebekesinden sağlanır. Dükkânlar pek çoktur: jüllonicae (kumaş boyama), thermopolia (kabareler). Bunların yol boyunca birer tezgâhları vardı. Arkada da, hiç bir özelliği olmayan basit birçok evle, yüksek burjuva sınıfının evleri (Casa) yer alır. Bunlardan bazıları freskleri ve heykelleriyle ünlüdür: Casa del Citharista, Casa dei Diadumeni, Casa del Criptoportico, Casa del Larario. Casa dei Menandro, Casa delle Nozze d’Argento, Casa degli Amorini Dorati, Casa del Fauno ve eski sahiplerinin adlarıyle anılan Vettius’ların (Casa dei Vettii), Loreius Tibuatinus’un Casa de Loreia Tiburtino ve bankacı «Jucundus»un (Casa di Jucundo) evleri. Bunlar, bir atrium, arkada ise bir neustil çevresinde kurulan o devrin tipik ev planını çizmeğe imkân vermiştir.
Bahçeler kısmen yeniden düzenlenmiştir, özellikle mitolojik konulu ve balmumu yahut kazeinle yapılmış duvar resimleri, etkisi çok canlı olan bir dekor meydana getirir.
Bununla birlikte konular hep aynıdır ve seri halinde iş çıkaran sanatçılar tarafından birbirinden kopya edilmiştir. Bu resimlerden bazıları oldukları yerde, camların altında muhafaza edilmiş, bazıları da Napoli müzesine konmuştur. Bunlarda dört ayrı üslûp görülür: mermer panoları örnek olan samnit üslûbu (M. ö. 200-70), aldatıcı bir görünüşü olan perspektifleri kapsayan üslûp, Augustus devrinde değişik manzaralarla çeşitli mitoloji sahnelerini işleyen üslûp ve Neron devrinde barok tarzına doğru bir eğilim gösteren üslûp. Süslemeler mozaik ve yalancı mermerle yapılmıştır. Ayrıca, bulunmuş olan çeşitli eşyalar da vardır: mutfak eşyası, ne işe yaradığı pek anlaşılamayan kaplar, borular, tabletler (mumlu tahtadan yapılmış ve iyice kömürleşmiş olan bankacı Jucundus’un tabletlerinde bir dizi sözleşme metni) vardır. Resmî binalar oldukça eskidir. Etrüsk ve Samnit devrinden kalma surlar içinde, M.ö. II.yy.dan kalma üç yanı kemeraltılı ve arabalarla yasaklanmış olan bir forum görülür. Bu forum imparatorların ve ünlü kişilerin heykelleriyle süslüdür. Kuzeyde Jüpiter tapınağı, doğuda da kapalıçarşı vardır. Çok klasik olan bazilika M.ö. II. yy.’dan kalmadır ve batıda bir Apollon tapmağının yanında yer alır.
Ayrıca burada «üç köşeli» adı verilen, etrüsk devrinden kalma ikinci bir forum, hamamlar (Stabiae hamamları), iki tiyatro, bir basamaklı tiyatro (M.Ö. I. yy.), bir Pompei Venüsü tapınağı (Venüs’e halkın özel bir sevgisi vardı), bir gladyatör kışlası v.b. bulunur. Duvarların dışında anayollar boyunca mezarlar, daha ötede de birkaç villa yer alır. Bunlardan, bir tepenin yanında bulunan Diomedes’in villası ve bir tarım işletmesi merkezi olan Villa dei Misteri, muhtemelen Dionysos âyinlerine ait sahnelerin yer aldığı freskleriyle ünlüdür. Şehirde yapılan incelemeler, grafitti’ler sayesinde roma taşra hayatının bütün dekoruyle günlük yaşantısını ortaya çıkardı. Bu duvarlarda zamanın şairlerinin mısraları, küçük haberler, yergi yazıları ve tanrıya yakarışlar görülür. (L)
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POMPEİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLONYA GÜZEL SANATLAR
Tarih 03 Haziran 2009
POLONYA GÜZEL SANATLAR
Başlangıç
İçinde yontulmuş ve oyulmuş taşlar bulunan Okiennik ve Maszyce mağaraları Paleolitik çağdan kalmadır. Neolitik çağla birlikte tarımsal hayat başlar ve Polonya daha o zamandan büyük medeniyet göçlerinin bir çeşit kavşak noktası, haline gelir. İçinde megalitik çağ vazoları (Borkow, Pienazkowa), silâhlar (üç-Haç tepesi), şerit biçimi süslemeli vazolar bulunan höyükler, Asya (Doğu) ve Vikingler (Kuzey) etkilerinin çakıstığını gösterir. Tunç çağında, bu sanat batıya geçer (Hallstatt medeniyeti); amber ticareti ülkeyi zenginleştirdi; süslü silâhlar, altından yapılmış eşya (Kobiernice’nin kılıcı), taçlar, kelt paraları (Oswiecim), tokalar ve mücevherler bu zenginliği belirtir. Çağımızın başlangıcında İskitler ülkeye hayvan biçimli süslemeyi, IV. yy.da da Hunlar ve Sarmatlar bozkır sanatının üslûbunu ve geometrik süslemeleri getirdiler. Bu arada, Podolya’daki tunç bir el, Pomorze’deki taş figürü, Wroclaw’daki işlemeli gümüş vazo da akdeniz etkisini belirtir. Sarmat üslûbu zamanla helen karakterini aldı. 1930′dan beri yapılan kazılar polonya protohistoryası konusunda bilgi edinmeyi sağladı: Pivvonice’de cam kupalar (V. yy.), demir mahmuzlar (VI. yy.), vazolar, tornada çekildiği anlaşılan ve biraz doğu etkisini taşıyan çanaklar. Ahşap yapılar X. yy.dan kalmadır. XI. yy.da, bu yapı kirişlerinin birbirine demir kancalarla bağlandığı görülür. Gniezno’da (800-950) subasmanlar taştandır.
Roman sanatı
Polonya 966′da Hıristiyanlığı kabul etti. Roman sanatı öncesi kapellaları (dairesel planlı, taştan) gitgide daha çok görülmeğe başladı. En ünlü kapelîa Krakovv’da Wawel’deki değirmi yapıdır (X. yy.). Bu yapı tipi, XIV. yy.a kadar sürdü. XII. yy.dan itibaren de tahkimli kiliseler ortaya çıktı. Bu kiliselerin planı, çapraz sahınlar, anakapılarda kare biçimli burçlar ve komşu şato ile bağlantılı balkonlarla zenginleşti. Wawel’deki Sw. Leonard yeraltı mezarı bir istisna’dir. Tahkimli kiliselerin arasında, XII. yüzyıldan, Opatow, Kruszvvica, Krakow’daki Sw. Andrej, İnowroclaw, Tum ve Plock kiliseleri sayılabilir. Ayrıca, yuvarlak kuleli küçük köy kiliseleri de vardır. Cîteaux tarikatının üyeleri üslûplarını Jedrzjov (XII. yy.), Sulejow (XIII. yy.) ve Wachock’a getirdiler. Merkezî bizans planı (Wislica) bazen roman planiyle birleşir (Strzelno, Halicz).
Heykelcilik fransız etkisinde kaldı: CzerwinSk, Tum, Wroclaw’daki Sw. Maria -Magdalena (XII. yy.) kiliselerinin ana kapıları, Stronsk kilisesinin alınlık tablasında canayarlar, Wysocice kilisesinde ise taht üzerinde bir İsa temsil edilmiştir. Heykeller âyin çerçevesinde gösterilir: Goslice (XIII. yy.). Mezar taşları, XIII. yy.’da geometrik süslemeli (Cîteaux tarikatının Wachock’taki kilisesi), XIV. yy.da da oyma şeklindedir. Plock ve Gniezno katedrallerinin dikkate değer tunçtan kapıları vardı (Plock katedralininkiler bugün S.S.C.B.’dedir.).
Resim yalnız minyatürlerle temsil edilir; islav tipi figürlerin batılı unsurlarla birarada işlenmiş olduğu görülür: Tyniec Âyin Duaları Kitabı (XI. yy.), benediktin rahibi Leopard’ın Âyin Duaları Kitabı (XII. yy.) (Plock sarayı), Azize Edwige Efsanesi (XIV. yy.). Ciltçilik sanatında, çok ince oymalı fildişi levhalar görülür (Lwow’daki İsa’nın Çarmıha Gerilişi, XV. yy. başı). Kuyumculuk da (altın, savatlı veya mineli gümüş) önemlidir: bu alanda Kujawy (X. yy.) ile Mazovya’lı Konrad’ın kilise vazosu ve kutsal çanağı sayılabilir. Dinî süslemeler arasında, en çok beğenilen eser aziz Stanislaw’ın mitra’sıdır (XIII. yy.).
Gotik sanat
Tarikatların yayılmasıyle ülkeye sivri tonoz girdi (Sulejov/, 1232; Tyniec, 1250) ve gotik tarzın yayılması barok çağına kadar sürdü. Tuğla ve moloz taşının kullanılması da Krakow üslûbunu ortaya çıkardı: dayanma kemerlerinin yerini içteki gömme ayakları destekleyen ve çatıda çıkıntı yapan dayanma ayakları aldı (Krakow’daki Bogurodzica, XIV. yy.). Ayrıca kiliselerde de çok zaman üç, bazen iki şahın (Wislica), kare biçimli bir koro yeri ve iki mihraplı bir çapraz şahın vardır. XIV. yy., Wilno’daki (Vilnius) Azize Anna kilisesiyle alevli gotik tarzının tipik bir örneğini ortaya koyar. Kuzeyde, Malbork ve Torun’da toton şövalyelerinin etkisi görülür.
Merkezi ayaklı kiliselere Krakow’da (Swietokrzyski kilisesi, XIV. yy.) rastlanır. Galiçya’da ahşap, melez ağacından) yapılar çoktur (Drohobycz, Osiek, Rabka, XV. yy.). Bu yapıların bazıları fresklerle süslüdür (Debno, Libusza). Ahşap meskenlerin her birinde bir peristilyum vardır. Krakow’lu Piotr ve Czypser’ler gibi bazı ustaların adları günümüze kadar gelmiştir, «inşaatçı kral» denen kral Büyük Kazimierz de birçok yapı ve tahkimat yaptırmıştı. XIII. yy. heykeltıraşlığında, çiçek ve geometrik desen biçiminde roman üslûbu süslemeler muhafaza edildi. XIV. yy.da, Avignon ve Prag aracılığıyle italya etkisini duyurmağa başladı. Mezarlar gerçek birer anıt haline geldi (Gniezno ve Krakow’daki kral mezarları). Ayrıca Krakow’da birçok atelye açıldı ve sanatçılar Bakire Meryem’i tasvir etmeğe başladılar (Wislica, XIII. yy.; Kruzlowa, XIV. yy.); boyalı kabartmalı geleneksel ahşap oymacılığı yeni bir gelişme gösterdi (Wawel’deki üç kanatlı Kutsal Teslis tablosu, XV. yy.). Wit Stwosz’un (1445′e doğr.-1533) Krakow Bogurodzica’sı (Meryem) bu sanatın bir doruğudur ve daha sonraki yüzyıllarda büyük etkisi olmuştur. Resimde Krakow okulu (XIV. yy.da Krakow’lu Mikolaj tarafından kurulmuş olan lonca) hâkimdir. Ardından, Wroclaw, Poznan ve daha sonra Lwow’da, gerçekçilikle ruhanîlik karışımı tipik bir polonya sanatı gelişti.
XV. yy.a kadar, 8 ince çizgilerle yapılan ve hafifçe boyanan minyatür ön plandaki yerini muhafaza etti. Duvar resimciliği ise italyan etkisindeydi (Krakow katedrali, Gniezno’lu Sw. Jan, Czchow). Bu resim tarzının yanı şıra gerçekçi bir resim anlayışı da gelişti ve tarihî resmin ortaya çıkmasına yol açtı. Ayrıca, Rutenya yoluyle gelen bir bizans etkisi de vardı (Czesto-chowa Meryemi, Sandomierz katedralinin freskleri, Lublin’deki Kutsal Teslis kiliseciğinin freskleri). XV. yy.da italyan etkisi arttı (Krakow fraasiskenlerinin freskleri). XIV. yy.dan itibaren pano üzerine yapılan resimler (Modzentyn ve Olkusz’taki üç kanatlı tablolar), zemini önceleri yaldızlı (Tuchow, Tum Meryem’leri), sonra manzaralı olan zengin süslemeli gerçekçi figürlerle Krakovv üslûbunu olgunlaştırdı. Ülkede ayrıca tahta veya bakır üstüne gravür, vitray sanatı, telkari altın işlemeciliği, minecilik ve kilise nakışçılığı alanında başarılı eserler verildi.
Rönesans
Rönesans Macaristan yoluyle Polonya’ya ulaştı; 1518′de, Zygmunt I, italyan Bona Sforza ile evlendi. Ortaçağdan kalma Wawel şatosu (Krakow) Francesco da Firenze tarafından İtalyan tarzında yeniden inşa edildi; sonra, Bartolomeo Berecci, katedrale, Rönesans’ın en değerli eserlerinden biri olan ve içinde Zygmunt’ların mezarları bulunan kapellayı ekledi; bu üslûp başka şatolarda da (Baranow, Krasiczyn, Pieskowa, Skala ve Brzeg) taklit edilai. Berecci 1530′da Krakow katedralinde merkezî bir plan üstüne, kubbeli ve ışık bacali Zygmunt kapellasını inşa etti. Senyörler XVII. yy.a kadar bu kapellayı taklit ettirdiler. Eski yapılar modernleştirildi ve çatılarına dam katları eklendi. Polonya rönesansınm özelliği olan bu değişiklik (Poznan, Zamosc, Tarnovv ve Sandomierz’in sıra kemerli belediye binaları, Krakow, Lwow, Jaroslaw, Kazimierznad-Wisla ve Gdansk’taki evler) Volhinya ve Litvanya’yı, Slovakya’yı, Macaristan’ı, hattâ isveç’i etkiledi. Bu arada Mazovya ve Podlahya da gotik tarza bağlı kaldılar. Dinî mimarî bizans üslûbuyle kaynaşan bu üsluptan yalnız özellikle süslemeyle ilgili bazı unsurlar aldı.
Meselâ yunan-roma âyin usulünü uygulayan kiliselerde italyan etkisi doğu tarzı kubbelerle birarada görülür. Heykelcilik ülkede geçici bir süre için bulunan italyan sanatçılarının etkisindeydi. Rönesans motifleri, Waweldeki kral mezarlarına işlendi (yüzyılın sonunda bu motiflerde yapmacık hâkim olacaktır). Bu arada ülkeye bir flaman etkisi girdi. Millî özellik, ancak, gotik gelenekle Wit Stwosz etkisinin birleştiği şehir mezarlarında ve ağaç heykelciliğinde kaldı.
Resim ihtiyacını lirizmle yergili natüralizmin (B. Behem’in Codex’i ve E. Ciolek’in Papalık Âyin Kitabı) birleştiği Krakow minyatürleri karşılaşıyordu. Duvar resimlerinde (Mogila’da Stanislaw Samostrzelnik’in eserleri) ve bazen zemini yine yaldızlı olan mihrap panolarında da aynı anlayış hâkimdi. Bu panoları, Zygmunt I, Albrecht’in erkek kardeşi Hans Dürer’e yaptırmıştı. Bundan sonra da millî nitelik kaybolmağa yüz tuttu. Portre sanatı, ağaç üzerine gravür veya oyma resim, Marcin Marciniec (kutsal kalıntılar mahfazası, 1504) ya da Blanc kardeşlerin kuyumculuk alanındaki bazı çalışmaları da bu devirde görülür. Heykeltıraşlar arasında, Urzedow’lu Jan Michalowicz, Santi Gucci ve J.M. Padovân sayılabilir. Poznan’lı Erazm Kamyn, Pierre Remy’nin Limoges’dan getirdiği mineyi arabesk desenlerle doldurarak süslemeler yaptı. Dökümcülük sanatının tenkitçileri Baldner ve Bochwicz’dır. Ayrıca birçok atelyede seramik (Slawkow) ve cam (Urzec) işleriyle gömme veya kakma süslemeli ev eşyaları yapıldı.
Barok ve rokoko
Barok üslûbu Polonya’nın imarında XVIII. yy .m yarısına kadar kendini kabul ettirdi. Bu dönemde, Hansa birliğine bağlı şehirlerin germen sanatını benimseyen kuzey bölgesinin dışında, bütün ülkede italyan etkisi hâkim oldu. Bundan dolayı da, bu dönem boyunca, latin haçı biçiminde ve kubbesi bu haçın iki kolunun kesiştiği noktada yükselen kiliseler yapıldı (Krakow’da Sw. Piotri-Pawel). İsveç istilasından sonra Bernin’in ve Borromini’nin üslûpları ağır bastı. Taşrada üslûp sadeleşti; planları çokgen (Klimontow), elips veya daire biçimli, çift kuleli (Witt’li Jan’m yaptığı Lwow dominikenleri kilisesi ile Moszynski’nin eseri olan Tarnopol kilisesi) kiliseler yapıldı. Bu arada bazı saraylar ve şatolar da inşa edildi (Wilanow sarayı ve Varşova’da Kra-sinski’lerin sarayı). Sonunda da fransız etkisinin izlerini taşıyan rokoko tarzı belirdi (1745′te Lwow’da yapılmış olan ortodoks kilisesi Sw. Jerzy, Varşova’da Bielinski’lerin Pod Blacha sarayı, Kielce piskoposluk sarayı).
italyan sanatçıları bu yapıları heykeller ve yalancı mermer süslemelerle doldurdular. Bu arada Georges Diberthoi adında bir fransız 1600′e doğru, eserleriyle dikkati çekti. Bu dönemin en ünlü sanatçıları Kielce’de A. Fraczkiewicz (XVI. yy. sonu), Lwow’da Polejowski, Krakow’da P. Kornecki ve Varşova’da da Brühl sarayının bazı figürlerini yapmış olan Seibel’dir. XVII. Yüzyıl resminde iki akım görüldü: flaman etkisi Gdansk yoluyle girdi; italyan etkisi de (italyan Donebella polonyalı sanatçılar yetiştirdi) kendini kabul ettirdi. En iyi polonya okulu Boguszewski’nin temsil ettiği poznan resim okuluydu. Bazı polonyalı ressamlar da ülkelerinden ayrılarak çeşitli yerlere gittiler. Meselâ Martin Teofil Tirol’e, Lubienieccy kardeşler Hollanda’ya, gravürcü Ziarnko Paris’te yerleşti. Yüzyılın sonuna doğru Paris ve Hollanda’da kaldıktan sonra yurduna dönen Aleksander Tretko (veya Trzycki) sarayın ressamı oldu.
Gravürcülük de, flaman tarzını (Hondfus) bırakarak millî ve tarihî bir üslûba yöneldi (Gdansk’lı Falck).
Polonya krallarının fransız kadınlarıyle evlenmesi fransız etkisini artırdı ve bu etki Dresden’de oturan sakson hanedanıyle kendini kabul ettirdi. Louis de Sylvestre Lwow’da ve doğu bölgelerinde çalışıyordu; Louis Marteau da tutulan bir portreciydi. Bu arada Szymon Czechovvicz (1689-1775) ve onun Smuglevvicz ve Golembiovvski gibi öğrencileri tarafından bir polonya okulu kuruldu. Tadeusz Konicz (1733-1793) din konularını işleyen bir ressamdı ve Mengs’in çömeziydi. Marie-Antoinette’in resmini yapan Kucharski (1741-1820) ile Chodovviecki (1726-1801) adlı ressamlar meslek hayatlarını Nürnberg, Paris ve Berlin’de sürdürürken, saraya italyan ressamları çağrıldı: Canaletto Polonya saraylarını süsledi. Mobilyacılık XVII. yy.da Gdansk’ta, XVIII. yy.-da Kielce ve Kolbuszovva’da; çinicilik Telechow ve Lubartow’da; porselencilik Korzec, Baranovv ve Belwedere krallık akademisinde gelişti.
XIX. yüzyıl
Polonya’nın paylaşılmasından önce, kral, Stanislaw-August sanatçıların koruyucusu olarak tanınmıştı. Adı da XVIII. yy. sonu mimarî üslubuna verildi. Kral, krallık sarayının planlarını fransız Victor Louis’ye yaptırdı ve sarayın yapımında Fontana’yı, Merlini’yi, Kamsetzer’i çalıştırdı. XV. yy. polonya ahşap mimarîsinde kullanılan peristilyum’a da yer verilerek Polonya’ya uyarlanmış bir fransız klasikçiliğine dönüşen bu tarz, ülkede bir süre tutundu (Varşova’da Lazienski, Behvedere ve Krolikarnia sarayları). XVIII. yy.m sonuyle XIX. yy.ın başında Polonya’da klasik okulun başlıca temsilcileri S.B. Zug (1733-1807), S. Zawadzki (1743-1806), W. Gucevvicz (1753-1798), J. Ku-bicki (1759-1833) ve A. Corazzi’dir (1792-1877). Ayrıca, yeni gotik bir seçmeciliğin yanı sıra rönesans tarzından da ilham alınıyordu. Yüzyılın sonunda, «Zakopane üslûbu» millî gelenekten yararlanmağa yöneldi. Yeni kral sarayını süslemek için heykeltıraş Andre Lebrun ile Regulski’ye, daha sonra da italyanlara baş vuruldu, ülkeye 1820′de gelen danimarkalı Thorvaldsen de klasikçiliği kabul ettirdi ve öğrenciler yetiştirdi: Tatarkiewicz (1798-1854), Sosnowski. Brodzki (1825-1904). Ülkede fransız (Guyski [1841-1893], Wladyslaw Oleszczynski [180S-1866], Pıoszynski [1860-1906]) ve italyan (Ceptowski [1801-1841]) etkileriyle millî gerçekçilik (Gadomski [1834-1911], Rygter [1841 -1919], Welonski [1849-1931]), Nazaren okulu ve yeni Rönesans hareketi (Madeyski [1862-1939], Godebski [1835-1900] aynı zamanda yazıyor ve birbirlerini etkiliyordu. Ayaklanmalardan sonra da, Polonya dışında yeni bir millî sanat uyandı.
XVIII. yy .ın sonunda prens Adam Czartoryski, fransız Norblin de La Gourdaine’i getirtti. Polonya’da otuz iki yıl kalan La Gourdaine Polonya resim okulunu kurdu. Bu okulun başlıca temsilcileri, Orlowski (1777-1834), Plonski (1783-1812), Brodovvski (1784-1832), Marcin Zaleski (1796-1877), Glovvacki ve Lowowlu gravürcü Piwarski (1795-1859) ve Piotr Michalovvski’dir (1801-1855) Bu arada, klasik, yeni-klasik ve nazaren akımları da ortaya çıktı. Paris’te çalışan polonyalı resamlar arasında, Wankowicz, Horace Vernet’nin öğrencisi Suchodolski (1795 -1875), Rodakowski (1829-1894) ve gravürcü Antoni Oleszczynski (1794-1879) sayılabilir. Germen etkisini reddederek milliyetçiliğe güç veren dönem XIX. yy.ın ikinci yarısı oldu. Bu dönemde başlıca iki okul vardır: en önemli sanatçıları Jan Matejko (1838-M893) ile Jacek Malczewski (1855-1929) ve ressam, desenci, süslemeci, cam ressamı, gravürcü ve şair Stanislavv Wyspianski’nin (1869-1907) temsil ettikleri Krakow okulu ile önceleri izlenimci olan Aleksander Gierymski (1850-1901), J. Chelmonski (1849-1914), Juliusz Kossak (1824-1899), S. Wit-kievvicz (1851-1915) ve J. Szermentowski’nin (1833-1876) temsil etikleri Varşova gerçekçi okulu.
XX. yüzyıl
Mimarî, Czeslaw Przybylski (1880-1936) ile yalın ve özentisiz bir üslûba kavuştu (Varşova tiyatrosu [1913]); sonra Maczenski (1878-1961), Szyszko-Bohusz (1883 – 1948), Tobvinski (1888-1951) ile yine klasikçiliğe döndü. «Genç Polonya» topluluğu yabancı üslûplardan ilham aldı: Czajkovvski (1925 Paris Süsleme Sanatları sergisindeki Polonya pavyonu), Lagowski ve Golinski (Poznan, 1929), O. Sosnovvski (1880-1939), B. Pniewski (doğ. 1897), J. Ryniewiecki (doğ. 1908) ve M. Nowicki (1910-1950). Aynı eğilimler İkinci Dünya savaşından sonra da görüldü. Ama bir süre, S.S.C.B.’den gelen sosyalist gerçekçilik kendini kabul ettirdi. Sonra da bireycilik ve dışarıdan gelen etkiler yeniden ağır bastı. 1956′da Varşova’da toplanan polonyalı mimarlar, hafif dolgu maddeleriyle yapılmış büyük mamul malzeme kullanmağa dayanan yeni bir inşaat usulünü benimsediler. Polonya devletinin bininci yıldönümünde bu metotla bin okul, hastahaneler, idare ve sanayi binaları inşa edildi, özellikle Szczecin, Gdynia, Gdansk,
Elblag, Nowa Huta, Lublin, Katowice,Wroclaw şehirlerinde aynı tarz meskenler yapıldı, acenteler kuruldu. Bu dönemin seçkin mimarları arasında B. Lisowski («Yüz balkonlu ev», Krakow’da), Z. Karpinski, S. Bienkunski (Büyük Varşova oteli), O. Hansen, K. L. Tomaszewski sayılabilir.
Heykelcilikte Dunikowski (doğ. 1875) devrinin en başta gelen sanatçısıdır. Wittig (1879-1941) klasik geleneği temsil eder. Zamoyski (doğ. 1893) kübizmden ilham aldı. Szczepkowski (doğ. 1878) köylü sanatına ve ağaç heykeltıraşlığına dönüşün temsilcisidir. Sembolizmin başlıca temsilcisi Biegas, soyut sanatmki de Alina Slesinska’dır. Heykelciler, A. Slesinska (doğ. 1926) anlatımcılık ve gerçeküstücülük geleneklerini bağdaştırır; A. Szapocznikow (doğ. 1926), kimi zaman Rodin’in, kimi zaman da dadacılığın etkisindedir; T. 0lszewski (doğ. 1918), S. Lisowski (doğ. 1918) ve T. Lodzian (doğ. 1920) soyut çalışırlar.
Resimde, 1897′de orijinal bir izlenimcilik, Falat (1853-1929), Wyczolkowski (1852-1936), Mehoffer (1869-1946), Tetmajer (1862-1923) ve Pankiewicz’in (1867-1940) katıldıkları «Sztuka» (Sanat) grubunun kurulmasına yol açtı. Cezanne’ın, daha sonra da Renoir’ın yolunu izleyen bu topluluk Kisling, Mondza’in, Rubczak, Zawadowski gibi ressamları Paris’e çekti ve 1925′te Paris’te «Polonya Villa Medicis’i»nin kurulmasına yol açtı. Gottlieb, Makowski ve Marcoussis de bu topluluğa katıldılar, 1917′de «Sztuka» topluluğuna tepki olarak «Şekilciler», ardından da, 1922′ye doğru, halk temalarına bağlı olan «Rytm» derneği kuruldu. Bu derneğin üyeleri arasında ressam Eugeniusz Zak (1884 -1926), gravürcü Wladyslaw Skoczylas (1883-1934) ve heykeltıraş Henryk Kuna (1879 -1945) vardı. 1924′e doğru da kübistler ve aşırı eğilimlerin taraftarları «Blok» derneğinde biraraya geldi.
İkinci Dünya savaşından sonra resmî sanat sosyalist gerçekçi eğilimlerin hâkimiyeti altına girdi. 1955′ten beri, Wladyslaw Strzeminski’nin (1893-1952) öncüsü olduğu soyut sanat, Kantor, Jarema Gierowski, Stazewski, Nowosielski gibi birçok sanatçının ilgisini çekti. Ama Majewski, Aryka Madeyska, Tchorzewski, Kurka gibi başkaları gerçekle ilişkilerini muhafaza ettiler. Ressamlar, soyut sanattan gerçeküstücülüğe kadar çeşitli akımlardan yararlandılar. Bunlar arasında T. Kantor (doğ. 1915), T. Brzozowski (doğ. 1918), J. Lebenstein (doğ. 1930), K. Mikulski (doğ. 1918), S. Gierowski (doğ. 1925) gibi değişik eğilimli ressamlar vardır.
Küçük sanatlarda, folklor özelliğindeki «Zakopane» üslûbu bütün teknikleri etkiledi. Bazı okullar, süsleme sanatları ve bölgesel sanat müzeleri çoğaldı ve buralarda geleneksel geometrik unsurlar, giyecekler, döşeme eşyaları, çanak ve çömlekler veya cam eşyalar çoğaltılarak halkın ilham kaynakları biraraya getirildi.
03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA GÜZEL SANATLAR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİNAKOTEK
Tarih 01 Haziran 2009
PİNAKOTEK i. (yun. pinakotheke > fr. pinacotheque). Atina Akropolis’inde, eskiden bir tablo koleksiyonunun bulunduğu Propylai salonu.
Almanya ve İtalya’da bazı resim müzelerine verilen ad (Vatikan pinakotek’i, eski ve yeni Münih pinakotekleri). [L]
01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİNAKOTEK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLENOV (Vasiliy Dmitriyeviç)
Tarih 01 Haziran 2009
POLENOV (Vasiliy Dmitriyeviç), rus ressamı ve gravürcüsü (Petersburg 1844-Tula hükümeti 1927). Petersburg’ta okudu. Münih, Paris ve Venedik’te sanatını geliştirdi. 1879′dan itibaren Peredvijnik’lerin (gezici ressamlar) sergilerine katıldı. Sonra Moskova Sanat okulunda profesörlük yaptı (1882-1895). Manzaralarında, rus resim tarihinde ilk defa olarak, tabiatın içten ve lirik bir yorumu göze çarpar.
— Kızkardeşi YELENA DMİTRİYEVNA POLENOVA da (1850 – Moskova 1898) ressamdı. Konularını günlük hayattan alan tablolar yaptı ve rus masallarını resimledi. Eserlerini Peredvijnik’lerle birlikte sergiledi. (m)
01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLENOV (Vasiliy Dmitriyeviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİMONENKO (Nikolay Kornilyeviç)
Tarih 01 Haziran 2009
PİMONENKO (Nikolay Kornilyeviç), Ukraynalı ressam (Kiev 1862-ay.y. 1912). 1899′-dan sonra «Gezginler» derneğine üye oldu. Ukrayna manzaralarını, bölge halkının hayatını ve çalışmasını konu alan resimler yaptı. Ukrayna sanatında ilk defa, manzara resimlerinin şiirselliğiyle günlük hayatın gerçekliğini kaynaştırmayı başardı. Yakın arkadaşı Y.E. Repin’in etkisinde kaldı. Birçok öğretici eser verdi. Başlıca tabloları Kiev’deki Ukrayna Sanat müzesinde ve öbür Ukrayna müzelerindedir. (M)
01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİMONENKO (Nikolay Kornilyeviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİLS (İsidore)
Tarih 31 Mayıs 2009
PİLS (İsidore), fransız ressamı (Paris 1813-Douarnenez 1875). 1838′de Roma ödülünü âldı. Tarihî konularda resimler yaptı. Daha sonra fransız ordusuyle Kırım’a gitti. Başlıca eserleri: Rouget de Vtsle, Dietrîch’in Evinde İlk Defa «Marseillaise»i Söylerken (1849 Louvre); Paris Manzaraları (Carnavalet müzesi). Birçok taşra müzesinde eserleri vardır. (l)
PİLSEN. Bk. PLZEN.
31 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİLS (İsidore) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİLOTY (Ferdinand)
Tarih 31 Mayıs 2009
PİLOTY (Ferdinand), alman ressamı (Münih 1828-ay.y. 1895). Münih akademisinde okuduktan sonra, kardeşi Kari von Piloty ile birlikte resim çalışmalarına devam etti. Kardeşinin, özellikle teknik ve renk bakımından etkisinde kaldı. Tarihî fresklerinin bir kısmı Münih’teki Nationalmuseum tarafından sipariş edilmişti. Münih’teki Maximilianeum için yağlıboya bir tablo yaptı, öbür ünlü eserleri arasında Sir Thomas More Cezaevinde, Raffaello Hasta Yatağında, Württemberg Kontu Eberhardt Oğlunun Cesedi Yanında, Süleyman’ın Adaleti sayılabilir. Ayrıca Schiller’in Glocke’si (Çan) ve Shakespeare gallery için desenler çizdi. (M)
31 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİLOTY (Ferdinand) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİLES (Roger DE)
Tarih 31 Mayıs 2009
PİLES (Roger DE), fransız ressamı, yazarı ve diplomatı (Clamecy 1635-Paris 1709). Yazdığı birçok denemede fikirlerini ve görüşlerini geliştirdi: Conversations sur la Connaissance de la Peinture (Resim Bilgisi Üstüne Konuşmalar) [1677], Une Dissestation sur les Öuvrages des Plus Fameux Peintres (En ünlü Ressamların Eserleri Üstüne incelemeler) [1681], Cour de Peinture par Principes (İlkelerle Resim Dersi) [1708]. (L)
31 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİLES (Roger DE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
P.N. testi
Tarih 30 Mayıs 2009
P.N. testi, doktor Corman tarafından çocuklara uygulanmak üzere hazırlanmış projeksiyonlu test; «Kara Pençe» adındaki bir domuz yavrusunu sahneye koyan on altı resimden ibarettir. Testin birinci bölümünde, çocuktan her resim hakkında serbestçe konuşması, sonra resimleri tercih sırasına göre dizmesi ve hikâyeden hangi kahramanın yerinde olmak istediğini söylemesi istenir.
Bu test psikanaliz kavramlarını kullanır; amacı, ailevî çatışmaları araştırmaktır. Testin 16 resmi çocukluk hayatının başlıca eğilimlerini ele alır. Resimlerin tercih sırasına göre dizilişi, çocuğun «ben»inin kendi içtepileri karşısındaki tutumunu ortaya koyacaktır; çocuk, kendini hikâyedeki kişilerden birinin yerine koyunca «ben»in savunma mekanizması harekete geçer. (L)
30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa P.N. testi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİKTOGRAM
Tarih 29 Mayıs 2009
PİKTOGRAM i. (lat. pictus, boyalı ve yun. gramma, harften fr. pictogramme). Kavramları resimli veya sembolik işaretler aracılığıyle gösteren bir piktografi yazısı unsuru. (L)
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİKTOGRAM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİKTOGRAFİ
Tarih 29 Mayıs 2009
PİKTOGRAFİ i. (lat. pictus, boyalı ve yun. graphe, yazı’dan fr. pictographie). Düşünceleri resim veya semboller aracılığıyle anlatan ilkel yazı sistemi. (L)
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİKTOGRAFİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİCASSO (Pablo RUiZ),
Tarih 29 Mayıs 2009
PİCASSO (Pablo RUiZ), ispanyol ressamı (Malağa 1881). XX. yy. resim sanatının en büyük temsilcisidir. Malagalı Jose Ruiz Blasco ve Maria de la Paz Picasso Echevarria’nın üç çocuğundan en büyüğü ve tek oğulları.
Mütevazı çiçek ve lokanta tabloları yapar fakat aynı zamanda, resim öğretmeni ve Malağa müzesi müdürü olan babası, Picasso’yu genç yaşta eğitti. Ayrıca aile dost. ressam Antonio Munoz Degrain de kendisiyle ilgilendi.
Babasının 1891′de La Coruna’da «Da Guarda» enstitüsüne resim öğretmeni tayin edilmesi üzerine Picasso ailesi oraya yerleşti. Picasso La Coruna’da öğrenimini sürdürmekle beraber, daha çok, babasının eğitici öğütleri altında resim yapmağa ve desen çizmeğe devam etti.
Picasso’nun La Coruna’da yaptığı tablolar arasında, bir şemsiyeci dükkânında sergilediği Yaşlı Çift (Malağa müzesi), Takkeli Adam ve Çıplak Ayaklı Kız (ikisi de sanatçının özel koleksiyonunda) sayılmağa değer. 1895 Eylülü sonunda, babası, şehrin Güzel Sanatlar akademisinde desen profesörlüğüne tayin edilince Picasso da ailesiyle birlikte Barcelona’ya taşındı.
1896′da, ilk Şaraplı Ekmek Âyini adlı tablosuyle (Barcelona, Picasso müzesi) Barcelona Güzel Sanatlar sergisine katıldı. Bir yıl sonra, Bilim ve İyilikseverlik adlı tablosuyle (Barcelona, Picasso müzesi) Madrid Millî sergisinde şeref mansiyonu aldı. Ertesi yıl aynı sergide, Aragon Gelenekleri adlı tablosuyle, aynı ödülü yeniden kazandı. 1897′de, ailesi tarafından öğrenimine devam etmesi için, Madrid’deki Güzel Sanatlar okuluna gönderilen Picasso, dersleri takip etmek yerine, Prado müzesinde dolaşıyordu. Haziran 1898′de kızıla tutuldu; Barcelona’ya döndü, oradan Horta de San Juan’a (Tarragona) geçerek nekahet devresini meslektaşı ve katalonyalı arkadaşı Ma-nuel Pallares’in evinde geçirdi. Orada yaptığı eserlerde de görüldüğü gibi, bu dönemde, titizlikle bağlı olduğu akademik ilkelerden sıyrıldı. Uzun süre Horta’da kaldı, nisan 1899′da Barcelona’ya döndü, gece hayatına karıştı. «Els quatre gats» birahanesinin modernist çevresine katıldı. 1900′de b« birahanede ressam, şair, yazar ve sanatçı arkadaşlarının karakalem, suluboya veya pastelle yapılmış portrelerinden meydana gelen bir sergi açtı. Aynı yılın ekim ayında, Casagemas ve Pallares ile birlikte ilk defa Paris’e giderek Montmartre’da, İsidro Nonell’in kendisine verdiği stüdyoya yerleşti.
Picasso Paris’te kaldığı ilk üç ay süresince birçok resim yaptı: La Gallette Değirmen ve Peçeli Kadın (ikisi de New York’ta, özel koleksiyon), Mavi Balerin (Fransa, özel koleksiyon), Kucaklaşma (Moskova, Puşkir müzesi). Casagemas ile birlikte 1900 sonunda Barcelona’ya dönerek Malaga’ya gitti îer ve ocak ortalarında ayrıldılar. Casagemas Paris’e dönüşünden sonra intihar etti Picasso ise Madrid’e gitti.
Orada, katalonyalı yazar Francisco de A. Soler ile birlikte, genç sanatçılar için günlük Arte Joven dergisini kurdu. Mayıs’ta Bar celona’ya dönerek, pastellerden meydana gelen eserlerini Pares salonunda sergiledi Sergiden sonra, ikinci Paris gezisini yaptı basklı ressam Francisco İturrino ile birlikte, Vollard galerisinde bir sergi açtı. Bu arada Lautrec’in etkisindeki en önemli eserlerini yaptı. Yeniden Barcelona’ya uğradı, ekim 1902′de Sebastian Junyer ile birlikle Paris’e döndü. Şair Max Jacob ile tanıştı.
İki sanatçı birlikte son derece fakir bir hayat sürdüler, öyle ki Picasso, ısınmak için. birçok desenini yakmak zorunda kalıyordu. Picasso’nun «mavi dönem»i bu sıralarda başlar ve Barcelona’da devam eder 11903-1904); Bira Bardağı, Jaima Sabartes’in portresi (Puşkin müzesi), Deniz Kıyısında Yoksul İnsanlar (Washington Millî galerisi), İhtiyar Gitarcı (Chicago Sanat, enstitüsü). Hayat (Cleveland müzesi) bu döneme ait eserlerdir. Picasso nisan 1904′te temelli olarak Fransa’ya yerleşti. Kuyumcu ve seramikçi Paco Durrio aracılığıyle çeşitli ülkelerden gelme sanatçıların birleştiği «Le bateau-lavoir» topluluğuna katıldı. Bu topluluk Paris okulu denen sanat anlayışının başlangıcını ve çekirdeğini meydana getirir. Picasso, kasım 1904′te içlerinde Kaoul Dufy ve Francis Picabia’nın da bulunduğu altı ressamla birlikte Berthe Weill galerisinde eserlerini sergiledi. 1905 Yazında Hollanda’ya yaptığı kısa bir geziden sonra üslûbunu değiştirerek, «pembe dönem»ine başladı. Bu dönemde çoğunlukla sirk dünyasının kişilerini işledi: Top Oynayan Akrobatlar (Puşkin müzesi); Cambaz Ailesi (Washington Millî galerisi). Paris’te yaşayan iki amerikalı (Gertrud ve Leo Stein) ve. rus Sçukin, Picasso’nun eserlerini toplayan ilk koleksiyonculardır.
Ressam, 1906 yazını, Gosol’da (Pireneler) ilk sevgilisi Fernande Olivier ile birlikte geçirdi. Bu kadın daha sonra Picasso y sus Amigos (Picasso ve Dostları) [1933] adlı eserinde o yılları büyük bir gerçeklikle canlandırmıştır. Picasso Gosol’da yaptığı Ekmekçi Kadın’da (Philadelphia müzesi) biçim ve hacimleri geometrik çizgilerle vermeğe başladı. Avignon’lu Genç Kızlar (New York Modern Sanat müzesi) ise «kübizm öncesi dönem»e ulaşır. Bu dönemde sanatçı, Cezanne’dan, eski ispanyol sanatından ve zenci maskelerinden etkilenir. Avignonlu Genç Kızlar tablosundaki değişik anlayış ve teknik, çağdaş resmin bir dönüm noktasıdır.
Bu değişiklik Malraux’nun da belirttiği gibi «sanat tarihini değiştirecek nitelikte» idi. Picasso ve Braque tarafından tamamıyle geliştirilen kübizm 1909 yazında, Picasso’nun Fernande ve Pallares ile Horta’ya gitmesi sırasında başladı. Orada Horta’da Fabrika ve Fernande (New York Modern Sanat müzesi) adlı eserlerini yaptı. Bundan sonra Picasso’nun «analitik kübizm» dönemi başlar. Şekiller karışık bir sistemle geometrik olarak açılır, parçalanır ve boşlukla birleşir. Bu üslûbu en iyi belirten eserler 1910′da yaptığı Ambroise Vollard’ın (Puşkin müzesi, Moskova), Wilhelm Uhde’nin (Penrose koleksiyonu, Londra) ve Kahnweiler’in (Chicago Sanat enstitüsü) portreleridir. Aynı yıl Derain ile gittiği Cadaques’te ve 1911 yazında, Manolo, Hugue Braque ve Juan Gris ile birlikte bulunduğu Ceret’de yaptığı bazı peyzajlar da bu türe aittir.
Picasso bir yıl sonra, Avignon ve Sorgues’da sevgilisi Marcelle Humbert (Eva) ile kaldığı sırada, sentetik kübizme başladı, yapıştırma kâğıtlardan meydana gelen ilk eserlerini burada yaptı. Biçimlerin analizi konusundaki buluşları da gene bu devreye rastlar: sanatçı, renklerini zenginleştirmiş ve konuya daha fazla önem vermeğe başlamıştır. 1920-1930 Arasında Picasso’nun kübizm anlayışı yeni ve değişik üslûplara da yol açtı: 1914′te «rokoko kübizm», 1923′te «yuvarlak kübizm». 1915-1925 Arasında «klasik dönem» başlar. Bu dönemde, bir yanda şekillerin anıtsal bir anlayışla işlenişi ve abartıcı bir üslûp {Çeşmebaşında Üç Kadın [New York Modern Sanat müzesi]), öte yanda, kişilerin daha sevimli ve daha sakin bir yorumu göze çarpar, ana ve çocuk resimleri, palyaçolar, âşıklar belirir (Palyaço, Picasso müzesi, Barcelona). Babasının öldüğü 1913 yazını Picasso, kübizmin merkezi haline gelen Ceret’de geçirdi. O dönemin en ünlü eseri olan Tarladaki Kadın adlı tablosunu orada yaptı. 1914′te savaş patlak verdiği sırada Braque, Derain ve Marcelle Humbert ile birlikte Avignon’daydı. Şubat 1917′de Jean Cocteau ile birlikte Roma’ya giderek Parade balesinin dekor ve kostümlerini hazırladı. Bu gezi sırasında, Napoli ve Pompei’yi ziyaret ederek, Diaghilev topluluğunda balerin olan Olga Koklova ile tanıştı. Barcelona ve Madrid’e yaptığı bir geziden sonra, 1918 ortalarında bu balerinle evlendi.
Yedi yıl boyunca Diaghilev ile işbirliği yaptı. De Falla’nın Üç Köşeli Şapka’sı, Stravinskiy’in Pulcinella’sı, Milhaud’nun Mavi T ren’i için dekor ve kostümler hazırladı. Bu ikinci eserin perdesi için, Kumsalda Koşan iki Kadın (özel koleksiyonu) adlı eserinin büyük boyda bir reprodüksiyonunu yaptı. Fontainebleau’da kaldığı sırada, üç Müzikçi adlı iki tuvaline çalıştı. İlki Philadelphia müzesinde, diğeri New York Modern Sanat müzesinde oîna bu eserler, kübizmin son safhalarını yansıtır. Picasso’nun bundan sonraki eserleri yeni-klasik anlayışta, yani «Pompei dönemine» aittir: Oturan Kadın [Tate gallery, Londra); Yunanlı Kadın (Paris, özel koleksiyon); Pan'ın Flütü; oğlunu model olarak aldığı Pablo ve Palyaço Pablo (ikisi de özel koleksiyonunda). 1924'ten itibaren Picasso gerçeküstücü akıma katılır ve sanatında yeni bir geçiş dönemi belirir.
Londra'da Tate gallery'deki Dans ve sanatçının özel koleksiyonunda bulunan Gitar, gerçeküstücü çabalarının ürünü olarak kabul edilebilir. Gitar tablosuyle çağdaş resme çuval ile çivi de girmeğe başlar. Picasso bu eserlerle, 1925'te ilk grup sergisine katıldı. 1927'de Balzac'ın Le Chef d'Oeuvre inconnu (Meçhul Şaheser), 1931'de Ovidius'un Metamorphosis, 1937'de Buffon'un Scienses Naturelles (Tabiî Bilimler) ve 1958'de Pepe-Hillo'nun La Tauromaquid (Boğa Güreşi) kitapları için ofortlar hazırladı. Bunu takip eden yıllarda, daha önce 1901'de Barcelona'da Oturmuş Kadın adlı eseriyle başladığı heykelciliğe döndü: Kadın Başı (1908); Julio Gonzâlez ile birlikte yaptığı demir heykeller (1929); Boisgeloup'taki büyük heykeller (1930). Aynı yıl Olga'nın Portresi (1918) ile Carnegie ödülünü kazandı. Koyunlu Adam (1950, Vallauris) ve Keçi (1951) adlı eserleri de önemli heykellerindendir. 1934'te ispanya'ya son seyahatini yaptı (San Sebastian, Madrid, Toledo, El Escorial, Barcelona). Bu arada karısından ayrılması yüzünden, bir kriz geçirerek "resimden uzaklaştı. Şiirler (1935) ve çeşitli yazılar yazdı.
Bunlardan en ünlüsü Le Desir Attrape par la Queu (Ucundan Yakalanan Arzu) [1944] adlı oyunudur. Bu eser Paris’te özel olarak temsil edildi. Albert Camus ve J.P. Sartre gibi kişiler de irticalen oyunculuk yaptılar. Picasso, 1936 yılının baharında, yeniden resme döndü. Bu arada birlikte yaşadığı Marie ThSrese Walter’den Maya adlı bir kızı oldu. İspanyol İç savaşı patlak verince Cumhuriyet hükümeti tarafından Prado Müzesi müdürlüğüne getirildi. Alman hava kuvvetlerinin Guernica’yı yıkmasını konu alan büyük bir kompozisyon yaptı (New York Modern Sanat müzesi). 1937′de Milletlerarası Paris sergisinde İspanyol pavyonunda sergilenen bu eser, Picasso’nun sanatının doruğu olarak kabul edilir. Guernica ile birlikte, yoğun ve tüyler ürpertici bir dramatizmde eserler yapmağa başladı. Bunlar özellikle «Dora Maar» dizisini meydana getiren ve hayatına karışan diğer kadınların adlarını taşıyan eserleridir. 1939′da sanatçının annesi öldü. Picasso, savaş başlangıcında Antil adalarındadır. Bir yıl sonra Paris’e geçti, işgal boyunca orada kaldı. Bu arada vermiş olduğu eserlerden çoğu ve özellikle Kuş Yiyen Kedi (New York, özel koleksiyon), öküz Başlı Natürmort (1924, Kunstsamm-lung, Düsseldorf) ve Şafak (Paris Art Moderne müzesi) o yılların gerilimlerini ve kaygılarını yansıtır.
Savaş sonunda, 1944′te Komünist partiye yazıldı ve ilk defa, resmî bir fransız sergisine katıldı. O yıl açılan «Kurtuluş sergisine yetmiş beş tablo ve beş heykel gönderdi. 1945′te Litografiye merak sardı ve altı ay içinde iki yüz kadar eser verdi. 1946′da, Françoise Gilot ile yaşamağa başladı. Dört ay süreyle, Grimaldi’lerin Antibes’deki saraylarında resim yaptı. Oraya emanet bıraktığı eserlerle, ilk Picasso müzesi meydana geldi. 1947′de, Vallauris’teki Madoura fabrikasında seramikle ilgilendi. Bu arada eski bir şapel için Savaş ve Barış adlı iki büyük kompozisyon hazırladı. Bundan sonraki iki yıl içinde çeşitli ülkelere (Polonya, İtalya, İngiltere) geziler yaparak dünya barış kongrelerine katıldı. Barış kongrelerinin manifestolarında Picasso’nun ünlü «Güvercin»i yayımlandı. 1953′te Cİaude (1947) ve Paloma (1949) adlı çocuklarının anası Françoise Gilot’dan ayrıldı. Jacqueline Roque ile evlendi (1958). Aynı yıl, Paris’teki Unesco binası için ikaros’un Düşüşü konulu duvar resmini yaptı. 1961′de, Güney Fransa’da çeşitli yerlerde yaşadıktan sonra, Mougins’e yerleşti ve orada yorulmak bilmeden çalıştı. Son yıllarda eski ressamlara ait konularla uğraktı ve bunlar üzerinde çeşitlemeler yaptı: 1950′de Courbet’den Sen Kıyısında Genç Kızlar, 1954′te Delacroix’dan Cezayirli Kadınlar, 1961′de Manet’den Kırda Öğle Yemeği. Bu arada 1957′de, Velazquez’in Las Meninas adlı tablosundan 44 tuval hazırlayarak bu eserleri Barcelona’daki Picasso müzesine bıraktı. 1963′te açılan bu müzeye, ayrıca, 1970′te, bini aşkın eser verdi. Bunların arasında, 1917′de rus baleleriyle birlikte Barcelona’da bulunduğu devirden kalma resimler, çeşitli tablalar, desenler, gravürler v.b. vardır. Picasso’nun eserleri dünyanın dört bir yanında sergilenir, özellikle 1939′da New York Modern Sanat müzesinin açtığı sergi, onun A.B.D.’de de kabul edildiğini gösterdi. Bundan sonra, Roma, Milano, Sao Paulo, Köln, Tokyo v.b.de de sergileri açıldı. Bu sergilerin en büyüğü ve en muhteşemi, 1966′da Paris’te seksen beşinci doğum yıldönümünü kutlamak için açılan sergi oldu. 1971 Yılı sonunda da Louvre’da eserleri sergilendi. Picasso, sanatçı olarak çağdaşları için, XX. yy. resim dehasını temsil eder. (M)
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCASSO (Pablo RUiZ), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PICART LE DOUX (Jean)
Tarih 29 Mayıs 2009
PICART LE DOUX (Jean), fransız dekoratörü (Paris 1902). 1940′ta Jean Lurçat’dan halıcılık sanatını öğrendi. Caen Edebiyat fakültesi için İnsan ve Düşünce ve Caen teknik okulu için Dört Mevsim adlı büyük duvar halılarını yaptı. Gobelins imalâthanesi için üç yüzü aşkın halı deseni hazırladı. Ayrıca çeşitli yapılarda duvar panoları vardır. Oyun kâğıtları ve afişler üstünde çalıştı, kitaplar resimledi. Eserleri Paris’te ve dünyanın başka şehirlerindeki müzelerde sergilenmektedir. (L)
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PICART LE DOUX (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİKET
Tarih 29 Mayıs 2009
PİKET i. (fr. piquet’ten). İki kişi arasında otuz iki kâğıtla oynanan bir iskambil oyunu: Oynanması hesaba, teamüle, zihne muhtaç bulunan ve vist ve piket ve briç gibi oyunlar (Ahmed Mithad).
Piket kâğıt, piket oynamağa yarayan otuz iki iskambil kâğıdı.
Yazılı piket, sayı indirme şeklinde ‘normal piketten değişik bir şekilde oynanan piket.
Normandiya piketi, üç kişi arasında oynanan piket.
Rulikon piketi, dört el kâğıt oynayarak bunlardan ilk ve son hamlelerde kâğıtları çiftleyerek oynanan piket.
—ANSİKL. Piket, normal olarak iki kişi arasında ve otuz iki kâğıtla oynanır. Oyunun en büyük kâğıdı as, en küçük kâğıt ise yedilidir. As on bir puan, resimli kâğıtlar on puan, ötekileri de üzerlerindeki noktalar kadar puan sayılır. Oyun kozsuz olarak, küçük kâğıtlardan başlayarak oynanır. Normal oyun yüz veya yüz elli puan üstünden oynanır, kontrada ise iki yüz bir puan kazanan taraf oyunu bitirmiş olur. Kâğıt dağıtan ikişer ve üçer kâğıt olmak üzere her oyuncuya on iki kâğıt verir. Yerde kalan sekiz kâğıt ise oyuncuların ellerinden yere çıkaracakları değersiz kâğıtların yerine alınır. İlk oyuncu yerdeki kâğıtlardan beşini, kâğıt dağıtan da üçünü alır. Oyun şu şekilde oynanır: as ve resimli kâğıtların dışında elde bulunan kâğıtlardan ikisi yere atıldıktan sonra eldeki on kâğıt içinde resimli kâğıt bulunmayan on puan kazanır. Elinde aynı renkten kâğıdı bulunanlar sıra durumuna göre puan kazanır; aynı renkten üç, dört, on beş, on altı, on yedi, on sekiz kâğıdın sıralı şekilde bulunması üç, dört, on beş, on altı, on yedi veya on sekiz puan kazandırır. Üç, aynı tür üç kâğıdın bir arada bulunması, dört (kare) ise aynı tür dört kâğıdın (7,8 ve 9 dışında) birarada bulunması üç veya on dört puan, her el bir puan ve son eli alan da iki puan kazanır. Her puan sıralı üç veya dört (kare) rakibin üç sıralı veya dört (kare) kâğıttan kazandığı puanları değersizleştirir. Bu şekilde alman sayılar birbirini götürdüğü için sayılmaz. Rakip oyuncu hiç sayı almadan otuz veya altmış sayı alan oyuncu, altmış yapmış olur. Doksan ise oyuncunun daha oyun başlamadan rakibinin hiç sayı almamış olmasına karşılık eldeki kâğıtlardan otuz sayı kazanması halinde olur. Kaput, hiç el alamayan oyuncu için söz konusudur. Kaput giden oyuncu kırk puan kazanır. (LM)
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİKET hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİCABİA (Francis)
Tarih 29 Mayıs 2009
PİCABİA (Francis), fransız ressamı (Paris 1879 – ay.y. 1953). Güzel Sanatlar yüksekokulunda Cormon’dan ders gördü (1879). Sisley’in etkisi altında yaptığı manzara resimlerini 1903′te Bağımsız Sanatçılar salonunda sergiledi. 1911′de kübizm akımını benimsedi, iection d’Or sergilerine katıldı. Birinci Dünya savaşında dadacılığın öncülerinden biri oldu, yalnız makine parçalarını temsil eden elemanlardan kurulu kompozisyonlar yaptı. Gerçekçilik akımına döndü, sonra soyut sanatın öncülerinden biri oldu. Rene Clair ile birlikte bir filim çevirdi; İsveç Bale topluluğunun sahneye koyduğu Relâche balesi için dekor ve kostümler hazırladı; özellikle Poemes de la Fille Sans Mere (öksüz Kızın Şiiri) ve Pensees sans Langage (Dilsiz Düşünceler) adlı kitapları yayımlandı; resimleri Paris Art Moderne müzesindedir (Udnie, Amerikalı genç Kız veya Dans, Edtaonisl, 1913).(L)
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCABİA (Francis) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHYLAKOPE
Tarih 28 Mayıs 2009
PHYLAKOPE, Milo adasında (Yunanistan, Kyklades adaları) yer. İngilizlerin yaptığı kazılarda Tarihöncesinden kalma üç site (sırasıyle M. ö. 2500 – 2000, 1800-1500, 1500-1100 yıllarından kalma) ortaya çıkarıldı; dev surlar, birbirini dik açılarla kesen yollar, freskle süslü evler, XVI. yy.dan kalma bir mykenai sarayı, çeşitli üslûplarda resimli vazolar.(L)
28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHYLAKOPE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLADELPHİA,Philadelphia konvansiyonu,Philadelphia müzeleri,
Tarih 28 Mayıs 2009
PHİLADELPHİA, A.B.D.’de (Pennsylvania) şehir, 2 002 500 nüf. Philadelphia, Schuylkill ile Delavvare’in kavuşmasıyle oluşan yarımada üzerinde kuruldu; ırmak derinliğinin fazla olması, denizden uzaklığına rağmen (160 km) büyük bir liman kurulmasına yol açtı. 41 Milyon tonajla Houston ve New York’tan sonra A.B.D.’nin üçüncü limanı olan bu limandan maden filizi, petrol, şeker, yün, yağ bitkileri ithal edilir, kömür, tahıl, sanayi ürünleri (rafine şeker, makine eşyaları) satılır. Ağır sanayi yakın bir tarihte büyük ölçüde gelişti; petrol tasfiyesi, demir sanayii, kimyasal ürünler. En önemli sanayiler imalât sanayileri ve tüketim sanayiidir: dokumacılık, konfeksiyon, makine (otomobil, vagon, lokomotif) sanayii, gemi yapımı, ecza malzemeleri. Bu iktisadî gücü sayesinde şehir A.B.D.’nin üçüncü malî merkezi haline geldi. Planlarını Penn’in çizdiği eski şehir çekirdeği bugün de iş merkezidir. Doğuda, Delaware boyunca, liman yakınında ve batıda Schuylkill boyunca sanayi ve işçi semtleri uzanır. İlk hücreyi meydana getiren yarımadanın ötesinde de sanayi ve konut semtleri vardır: bunlar Delaware boyunca (West Philadelphia, Manayunk, German-town) ve ırmağın doğusunda (Camden) uzanan şehre bağlı eski köylerdir.
• Tarih. Philadelphia, William Penn tarafından (1682) kuruldu ve düzenlendi. Quaker’lerin yerleştiği modern bir şehir oldu. Şehre Alman ve İskoçlar da yerleştiler. XVIII. yy.da büyük ölçüde genişleyen ve sömürgenin fikir merkezi haline gelen şehirde ilk dergi 1741′de, ilk gazete de 1784′te yayımlandı. Phiiadelphia’da o zamandan kalma birçok anıt ve güzel konak vardır. Şehir başkaldırma hareketinde önemli rol oynadı ve 1774 ile 1775′teki ilk kongreler burada toplandı; Bağımsızlık bildirisi (4 temmuz 1776) burada imzalandı. 1790-1800 Arası A.B.D.’nin başkenti olan Philadelphia, XIX. yy.da köleciliğe karşı, puritan ve muhafazakâr bir şehir haline geldi. (L)
Philadelphia konvansiyonu, on üç A.B.D. eyaletinin meclislerini temsil eden ve 65 temsilciden meydana gelen kurucu meclis; oturumlara 55 temsilci katıldı. Başkanı George Washington, sekreteri Jackson olan ve üyeleri arasında Franklin, Madison ve Robert Morris bulunan konvansiyon, 27 eylül 1787′de A.B.D. anayasasını hazırladı; ancak 41 temsilcinin onayladığı bu anayasa 4 mart 1789′da New York kongresinde imzalandı. Uzak görüşlü olan meclis, küçük eyaletlerin çıkarlarına saygı gösteren (her birinin iki senatörü olacaktı) uzlaştırıcı bir anayasa hazırlamayı başardı. Ayrıca kuzey ve güney eyaletlerine denge sağlayıcı bazı üstünlükler tanındı: güney eyaletleri mecliste zencilerin sayısının üçte ikisi göz önünde tutularak temsil edilecekti, iktisadî alanda da buna benzer bir dengeleme uygulandı: kuzey eyaletleri köleliğin kaldırılmasını, güney eyaletleri ise ticaret ve sanayiyi talimata bağlayan seyrüsefer kanunlarının kaldırılmasını istemekten vaz geçecekti. (L)
Philadelphia müzeleri, PENNSYLVANiA GÜZEL SANATLAR AKADEMİSl’nde yüz yılı aşkın bir zamandır beîîibaşîı amerikalı ressamların eserleri sergilenir. Oldukça zengin Olan PHİLADELPHİA SANAT MÜZESİ’nde sayısız roman ve gotik eser (Fransa, İtalya), seramik koleksiyonlar, demir eşya, ince marangozluk işleri, ısfahan fayansları ve halıları, çin yeşim taşları bulunmaktadır. Resim galerilerinde ilk italyan ressamlarının eserlerinden XIX. yy. ressamlarının eserlerine kadar çeşitli tablolar sergilenir (Giot-lo. Botticelli, Bosch, Van Eyck, Van der Weyden, Rubens, Rembrandt, Poussin, Delacroix, Corot, Daumier, Courbet, Cezanne). PENNSYLVANİA ÜNİVERSİTESİ MÜZESİ, Mısır, Filistin, Yunanistan, Roma, Afrika ve Meksika heykel ve eşyalarıyle Sarat müzesini tamamlar. (L)
28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLADELPHİA,Philadelphia konvansiyonu,Philadelphia müzeleri, hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHEİDİAS
Tarih 28 Mayıs 2009
PHEİDİAS, yunan heykeltıraşı (M.ö. 490′a doğr.-öl. 431), Atinalı Kharmides’in oğlu. önceleri resimle uğraştı, 470′ten önce de Myron ve Polykleitos ile Hegias’ın öğrencisi oldu. Plateia (veya Plataia) tapmağı için çok büyük bir Athena heykeli, Delphoi’de ise Miltiades onuruna bir anıt, Akropolis üzerinde bir Limni’li Athena heykeli ve Perikles tarafından ısmarlanan bronzdan anıtsal Promakhos Athena heykeli yaptı. Eldeki kesin metinlere göre Olympia’daki Zeus heykeli Pheidias’ın üne ulaşmasını sağladı; tanrı çok süslü bir taht üzerinde görülüyordu; tamamı 10 metre yüksekliğe varan bu eser altın ve fildişinden yapılmıştı. Sanatçının bir başka krizelefantin eseri de Parthenon’un içini süslemek için yapılan ve 438′e doğru tamamlanan Athena Parthanos heykeliydi. Bu heykelin üzerinde uzun bir tunik, sol elinde bir mızrak, sağ elinde bir zafer sembolü vardı. Heykelin, «Barbarakeion Athenası» denen Atina Millî müzesindeki II. yy.dan kalma bir kopyası, boyunun kısalığına rağmen, kocaman heykelin görünüşünü andırır. Perikles, Pheidias’ı Parthenon’un süslenmesi ve eserin genel yapımını kontrol etmekle görevlendirmişti. Tapınağın metopları, frizleri ve alınlıkları Pheidias ve çevresindeki sanatçılar tarafından yapıldı. Athena Parthenos heykeline ayrılan fildişinin bir kısmını kendisi için alıkoymakla suçlandırılan Pheidias, Perikles taraftarlarına gösterilen hoşnutsuzluktan kurtulamadı ve şehirden uzaklaştı. Pheidias dehası ile heykel sanatına o zamana kadar bilinmeyen bir esneklik ve bir hareket getirmişti, insan yüzüne soylu ve huzur dolu bir güzellik vermesini bildi. (L)
28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHEİDİAS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİETA
Tarih 27 Mayıs 2009
PİETA i. («merhamet» anlamında ital. k.). Meryem’i üzüntülü, kimi zaman yalnız, kimi zaman Aziz Yuhanna ile birlikte ve dizinde çarmıha gerilmiş oğlunun cesediyle temsil eden kompozisyon.
*— ANSiKL. Pieta heykellerinden ilki Naumburg katedralindeki heykeldir (1320′ye doğr.). XVI. yy.a kadar Almanya’da pek çok pieta vardı. Pieta aynı zamanda da avrupa halk sanatının en sık rastlanan, en dokunaklı ve en başarılı biçimde işlenen temalarından biridir. Michelangelo’nun dört pietası vardır: biri 1496′da bir Fransa kardinali tarafından Roma’daki San Pietro kilisesi için ısmarlanan Pieta, diğer Floransa katedrali için yapılan Pieta (1550-1555), Palestrina Pieta’sı (Floransa akademisi) ve sanatçının ölümüyle yarım kalan Pieta Ren-danini (Milano, Castello Sforaesso). Resim alanında, ilk başta, XV. yy. fransız ilkellerinin eserlerini saymak gerekir: Küçük Yuvarlak Pieta (Louvre), Jean Malouel’e mal edilen Yuvarlak Pieta (Louvre), Pieta (Troyes), Jean Fouquet okulunun eseri olan Nouansles-Fontaines Pieta’sı, Louis Brea’-nın Cimiez mihrap arkalığı pietası, Saint -Germain-des-Pres Pieta’sı (Louvre) ve özellikîe Bruno tarikatı manastırından gelen ve bugün Louvre’da yer alan Villeneuve-les-Avignon Pietası. Fransız sanatının 1,62/ 2,18 m boyutlarındaki bu şaheseri Meryem’in Zaferi (XV. yy.) tablosunu yapan Enguerrand Charonton’a maledilir. italyan ressamlarından, özellikle Fra Angelico, Cario Crivelli, Cosimo Tura, Giovanni Bellini, il Perugino, Corregio, Sebastiona del Piombo, Tintoretto, Bassano, Bronzino, Annibale Carraccie ve Rosso bu temayı ele almışlardır. Aynı tema Van der Weyden, Dierick, Bouts, Dürer, Van Dyck, Tournier ve Delacroix tarafından da işlenmiştir. (l)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİETA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PETRUS Aziz
Tarih 27 Mayıs 2009
PETRUS Aziz (Caramca Kepha’nın yun. transkripsiyonu Kephas’dan taş anlamında lat. k.). [Latince tercüme Petrus buradan gelmiştir], isa’nın havarisi (Beytsayda, Celile-öl. Roma M.S. 64). İsa tarafından havarilerin başı olarak seçildi. Babası Yuhanna, gerçek adı da Simun’dur. Petrus, takma adı, Simun’un Hıristiyanlıkta oynayacağı sağlam temel rolü belirtmek için isa tarafından özellikle seçilmiştir. «Sen Petrus’sun (taş’sın) ve ben kilisemi bu taş üzerine kuracağım» (Matta, XVI, 18). Simun’un Andreas adında bir kardeşi vardı. Herhalde evliydi, çünkü İncil kaynanasından söz eder. Kefernahum’da yaşar ve balıkçılıkla geçinirdi. Hıristiyanların inancına göre, İsa’nın başlıca mucizelerine görgü tanığı olmuştu. Çile’den az önce Isa tarafından, dindaşlarının imanını güçlendirmekle görevlendirildi. Tam bir bağlılık sözü vermesine rağmen, isa, Gethsemani’de tutuklanacağı sırada Petrus onu terk etti ve üç defa inkâr etti. Hıristiyanlar İsa’nın dirilip Petrus’a göründüğüne ve ona kiliseyi emanet ettiğine inanırlar. Petrus o zamanlardan beri ilk papa sayılır. Hamsin günü Petrus, İsa’nın dirildiğini yahudilere açıkça bildirdi ve İsa dinini ilkkabul edenleri vaftiz etti. Yahudi ihtiyarlar meclisinin emri üzerine önce Yuhanna ile, sonra bütün öteki havarilerle birlikte tutuklandı. Her iki defasında da serbest bırakıldı. Daha sonra Samiriye’de ve Akdeniz kıyısında kurulan ilk hıristiyan cemaatlerini ziyaret etti. Bu vesileyle yüzbaşı Cornelius’un şahsında, ilk paganları Kiliseye kabul etmeğe başladı. Herodes Ag-rippa’nın giriştiği hıristiyan kıyımı sırasında Kudüs’ten ayrılarak Antakya’ya gitti, orada Paulus ile karşılaştı ve «Galatialılara Mektup»ta yer alan anlaşmazlık ortaya çıktı. Petrus daha sonra Roma’ya giderek bir süre orada kaldı. Kudüs «konsil»inde (48) Yakub ile birlikte Hıristiyanlığı kabul eden paganların Musa töresinden kurtulmalarını sağlamıştı. Eski bir geleneğe göre Neron çağında Mamertinus kalesine hapsedildi ve her halde bu imparatorun bahçelerinde 64′te öldürüldü. Son kazılardan anlaşıldığına göre Vatikan tepesinde bir yere gömüldü. İlk Vatikan kilisesi Constantinus tarafından bu tepede inşa ettirilmişti. Bu kilisenin yerini bugün Roma’da Vatikan’daki San Pietro kilisesi aldı.
— İkonogr. Aziz Petrus, Batı’da genellikle dazlak kafalı ve kısa kıvırcık sakallı olarak gösterilir, üzerinde ya havarilerin «toga»sı ya papaların «pallium» ve «tiara»ı, elinde de İsa’nın kendisine verdiği yetkinin sembolü olarak anahtarlar vardır. Heykel alanında başlıca şu eserler sayılabilir: Vatikan kilisesindeki bronz heykel (V. yy.a ait bir mer mer heykelden reprodüksiyon); Moissact ve Arles kabartmaları; Aziz Lazarus’un mezarından kalan bir baş (Louvre); Chartres, Petersborough, Bamberg, Evora, Begensburg, Halberstadt katedralleriyle Nürnberg’te Sebalduskirche ve Solesmes’de Saint-Pierre kilisesinin heykelleri; G. Sagreras (Palma de Mallorca), Della Porta (Roma’da Trajanus sütunu üstündeki heykel), Peter Vischer (Nürnbergte Aziz Sebaldus’un kabri), Duquesnoy (Brüksel) ve Puget’nin (Avignon katedrali) yontmaları. Aziz Petrus ayrıca, Laterano’da Triclinium mozaiğinde (800), Maztre de Moulins’in tablolarında (Moulins triptik kanadı), Grao Vasco (Viseu), A. Dürer (Döri Havari, Münih), Jacopo Bassano (Aziz Petrus ve Aziz Paulus, Modena), Herrera (Dresden), Ribera (Madrid), Lanfranco (Louvre), Jouvenet (Rouen), El Graco’nun Toledo Katedrali, Escorial) tablolarında temsil edildi. El Greco, Aziz Petrus’u Aziz Paulus ile birlikte de göstermiştir (Leningrad, Stockholm).
Azizin hayatından alınmış sahneler Ripoll, Nantes, Paris (Saint-Pierre de Chaillot, heykeltıraş H. Bouchard) kabartmalarında, Montreale mozaiklerinde, Cimabue (Assisi), Masolino, Masaccio, Filippo Lippi’nin (Floransa’da Carmine kilisesi) fresklerinde, Vatikan’da Lanfranco’nun resimlerinde, Konrad Witz (Cenevre) ve Zurbaran’ın (Sevilla) sunak duvarlarında, Bourges, Lyon, Tours, Ferrieresen Gatinais’deki vitraylarda, XV. yy.da yapılmış veya Sistina şapeli için Raffaello tarafından hazırlanan krokilerinden ilham alan duvar halılarında yer alır.
İsa’nın hayatından sahneleri canlandıran birçok resimde de Aziz Petrus temsil edilmiştir. (L)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRUS Aziz hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİZ
Tarih 26 Mayıs 2009
PHİZ (Hablot Knight bkowne, daha çok diye tanınır), ingiliz desinatör ve karikatürcüsü (Londra 1815-Brighton 1882). Dickens’ın kitaplarını (özellikle Mister Pickwick’in Maceraları [The Posthumous Papers of the Pickwick Club]) ve Walter Scott’un eserlerini resimledi. (L)
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHİLOSTRATOS Limnili (Lemnos)
Tarih 26 Mayıs 2009
PHİLOSTRATOS Limnili (Lemnos), yunan sofisti (M.S. III. yy.), Atinalı Philostratos’un çömezi ve yeğeni. Heroikos (Yiğitler) adlı eseri Truva savaşının kahramanları üstüne bir diyalogdur. Eioknes (Resimler) Napoli’deki bir revakta görülen sahnelerle ilgili altmış dört tasviri kapsayan bir derlemedir. (L)
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHİLOSTRATOS Limnili (Lemnos) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERU
Tarih 22 Mayıs 2009
PERU i. Bk. pero.
PERU, Güney Amerika’da devlet, Büyük Büyük Okyanus kıyısında; 1 285 215 km2; 12 012 000 nüf. Başkenti, Lima (1 716 000 nüf.). Başlıca şehirleri: Calloa (161 300 nüf.); Arequipa (156 700 nüf.); Trujillo (100 100 nüf.), Chiclayo (86 900 nüf.); Cuzco (78 300 nüf.); İquitos (58 200 nüf.).
COĞRAFYA Fizikî coğrafya
• Yüzey şekilleri. Peru’nun yüzey şekilleri üç büyük bölgeye ayrılır: Andîar, Amazon bölgesi, kıyı bölgesi.
1. Merkezde Andlar, arazinin üçte birini içine alır. Hemen her yerinde başlıca üç unsura rastlanır: 4 000 m yükseltiye doğru puna veya pampa denen yüksek alanlar, 5 000 m’den yukarıda çoğu 6 000 m’yi aşan ve eskiden sanıldığı gibi düğümler değil, basamaklar meydana getirerek kuzeybatıdan güneydoğuya uzanan kalıntı engebeleri, Amazon şebekesine bağlı akarsular (Urubamba, Apurimac, Mantaro, Huallaga, Maranon) tarafından aşıldığı halde başları çoğunlukla Büyük Okyanus’a yakın olan dar ve derin vadiler.
And dağlarının en geniş kısmı Güney Peru’dadır. Bu bölgede üç kısım ayırt edilir:
Huancayo Andları’nı, Abancay’ı Cuzco ve Carabaya’yı kapsayan doğu cordillera; Titicaca gölüne doğru çoğunlukla bazaltlar ve volkan külleriyle örtülü olan (Bolivya sınırı dışında) ve büyük ölçüde yarılan punalar; Chachani (6 035 m), Misti (5 842 m), Tutucapa (5 780 m) gibi yanardağların bulunduğu batı cordillerası. Orta ve Kuzey Peru’da, Andlar kıyı bölgesinden uzaklaşır; kütle özelliği taşıyan dağlar kalıntı engebeleridir: Huayhuash cordilleralan; Huascaran dağında yükseltisi 6 768 m’yi bulan ve güzel buzulların yer aldığı cordillera filanca, Serra Negra (5 000 m). Ekvador sınırına yaklaştıkça Cajamarca Andları’nda genel yükselti azalır ve boğazların yüksekliği 2 500 m’yi aşmaz. Puna alanlarının yerini Mantaro’nun doğduğu Junin pampası ve Rio Santo’nun başladığı Conocacha pampası gibi yüksek bataklık ovalar alır.
2. Andların doğusunda Peru Amazon bölgesi (Amazonas) uzanır; Rio dağeteğiyle bir alüvyon ovasından meydana gelen bu geniş bölgedeki ırmakların başlıcaları (Ucayali, Maranon ve Rio Napo) önandlar’dan çıktıkları boğazlar ve çağlayanlardan sonra (Maranon kıyısında, 150 m yükseltide Pongo de Manseriche) genişler. Peru Amazon bölgesi, ülke topraklarının yarısını içine alır. Bk. AMAZON.
3. Kıyı bölgesi, bir dolma ovasında veya Chincha ile Canete arasında yükseltisi 170 m’yi bulan konglomera yarlarından meydana gelir, Batı Andlar ile temas bölgesi, ancak Pisco ile Narca arasında yüksektir.
• Peru İklim ve bitki örtüsü. Başlıca iklim olayı kıyı ile Amazon bölgesi arasındaki bakışımsızlıktır. Dünyanın en kurak bölgelerinden biri olan kıyıda sıcaklık farkları çok düşüktür: Lima’da on dokuz yılda yıllık yağış ortalaması 37 mm’dir. Bu çok az yağışlar gökyüzünü kışın örten buharların (garva) yoğunlaşmasının sonucu olan ince yağmurlar halinde düşer; bununla birlikte yükseltisi 500 m’yi geçen tepelerde (paranalar) seyrek otların yetişmesine imkân verir. Kıyı bölgesi, Batı Andlar’dan inen sel sularının ağzındaki vahalarla yer yer kesilen bir taş ve kum çölüdür. Buna karşılık Peru Amazon bölgesi bol yağış alır (ovada 3 m’den çok): bu yağışlar ve ekvator bölgesinin aşırı sıcaklığı montana denen ve yapraklarını dökmeyen sık bir ormanın yetişmesine imkân vermiştir. Montana adı, teşmil yoluyle bütün bölgeyi de ifade eder. Doğu Andlar’ın yamaçlarında orman seyrekleşir: burası otlu bozkırlar ve çalılarla örtülü ceja da montana bölgesidir. Doğu sierralarda yükselti sıcaklığın düşmesine yol açar. Cuzco’da yıllık sıcaklık ortalaması 20°C, en yüksek sıcaklık 26°C ve en düşük sıcaklık —5°C’tır. Mayıs Kasım aylarında yağış düşmez ve yağışlar aralık-nisan ayları arasında toplanır. Yağışlar yükseltiyle birlikte azalır: kuzeyde yıllık yağış ortalaması 900 mm, güneyde ise 300 mm’dir; ancak sert ve ender bir otun yetiştiği punalar çöllerle örtülüdür. Ağaçlar yalnız vadilerde ortaya çıkar (salkım söğüde benzeyen molle ahlat ağacı). Dikenli ağaçsılar ve cereus katlarıyle (3 800 – 1 500 m yükselti arasında) Batı And punalarından kıyı çöllerine geçilir. Buzullar ve daimî karlar yüksek kalıntı engebelerinde toplanmıştır ve 4 500 m’nin altına pek ender iner. Cordillera Blanca’nın adını buzullardan almasına karşılık, Misti’-de, yükseltisine rağmen, daimî karlar yoktur.
PERU Beşeri coğrafya
Peru, eski kızılderili medeniyetlerinin ülkesidir. Halkın çoğu hâlâ quechua ve aymara dillerini konuşur. Nüfusta kızılderililerin oranı yüksektir: bütün ülkede yüzde 47, Sierra’da yüzde 80. Melezlerin sayısı da hemen hemen aynıdır ve şehirlerde özellikle Lima’da yaşayan safkan beyazların sayısı ancak 600 000′dir. ülkede hâlâ 40 000 asyalı (özellikle cinli) ve 30 000′den az zenci yaşar. Hızla çoğalan nüfus son kırk yılda iki kat kadar artmıştır. Doğum oranının binde 30′dan çok, ölüm oranının ise binde 8,2′den az olduğu sanılır. Ortalama nüfus yoğunluğu km2′de 8,1 kişidir. Ama, Sierra’-daki yoğun nüfuslu vadilerle Puna’nın ve Amazon ormanmdaki birbirine uzak toplulukların nüfusu çok farklıdır. Peru’nun öteden beri bir köylü ülkesi olmasına karşılık şehir nüfusu zaman zaman tehlikeli bir ritimle artar. Bunun sebebi, Kızılderililerin yoksulluk yüzünden dağlardan kaçmasıdır: 1925′te 250 000 kişi olan Lima’nın nüfusu bugün Calles limanıyle birlikte bir milyonu aşar. öbür Peru şehirleri çoğunlukla sanayinin az ölçüde geliştiği büyük tarım pazarlarıdır: şekerkamışı ve pirinç tarlalarıyle Trujillo ve Chiclayo, vahasıyle Arequipa, pamuk tarlalarıyle Ica ve Piura, güzel tarlalarıyle Cuzco. Bununla birlikte yeraltı kaynaklarının işletilmesi Andlar’da, Cerro de Pasco ve La Oroya, Tacna (bakır), Chimbote (çelik fabrikası) gibi şehir çekirdeklerinin kurulmasına yol açmıştır. Büyük Okyanus kıyısında Bolivya’nın limanı olan Mollendo, Peru’nun Amazon kıyısındaki limanı tquitos ve Titicaca gölünün limanı Puno’da ulaşım sayesinde sanayi gelişmiştir.
Peru iktisadî coğrafya
• Tarım ve balıkçılık. Tabiî bölgelerin çeşitliliği üretimin ve kır faaliyetlerinin büyük ölçüde çeşitlenmesine imkân verdi: Amazon bölgesinde kerestecilik, tropikal ürünler tarımı (pirinç, mısır, manyoka, yerfıstığı, şekerkamışı, pamuk, kahve, kakao, çay), akdeniz ve ılıman iklim bitkileri (buğday, arpa, asma, zeytin, mercimek, bakla, fasulye), patatesin ağır bastığı And bitkileri tarımı. Ama çoraklık sulamayı gerektirir ve tarımı devamlı olarak kuraklık tehdit eder. Amazon ırmaklarının sularını kıyıya ulaştırmak için büyük çalışmalar tasarlanmıştır. Sömürgecilerden kalma büyük mülkler veya tersine bazı sulak bölgelerde toprakların aşırı derecede parçalanmış olması genellikle çok yoksul olan kızılderili köylülerin hayat seviyesinin yükselmesini engeller. Dağlardaki geniş alanların teknik bakımdan çoğunlukla geri olmasına karşılık, kıyılardaki daha modern büyük çiftliklerde şekerkamışı ve pamuk yetiştirilir; kimyevî gübre ile tohum seçimi Mısır elyafına benzer bir pamuk üretilmesine imkân vermiştir. İhracat bitkileri tarımının gelişmesi, besin tarımıyle atbaşı yürümez: oysa beslenecek insan sayısı günden güne artmaktadır. Et üretimi ülke ihtiyacını karşılamağa yetmez. Bununla birlikte And sürüleri (koyun, lama, vicuro, alpaka) yün ihracatına imkân verir. Peru doğudaki sıcak ve yağışlı bölgelerin değerlendirilmesini (Tingo Mario yerleşme merkezi) desteklemektedir. Ayrıca Büyük Okyanus’un soğuk sularında büyük ölçüde balıkçılık yapılır. Ton balığı avcılığının teşkilâtlandırılması, hamsi setlerinin yakın bir tarihten beri büyük ölçüde işletilmesi ve büyük tesisler inşa edilmesi Peru’nun birkaç yıl içinde yabancı sermaye ve teknisyenler yardımıyle dünyada balıkçılığının en gelişmiş olduğu devletlerden biri haline gelmesine imkân verdi. 1960-1965 Arası gayrısafi millî hasıla, yılda yüzde 6 oranında arttı; ama hızlı nüfus artışı bu oranı yaklaşık olarak yüzde 3,5′e düşürdü. Bu ilerlemenin başlıca sebebi, Jbalık unu sanayiinin gelişmesidir. 1960-1964 Arasında, tutulan balık miktarı 3,6′dan 9,1 Mt’a çıktı ve Peru dünyada birinci sıraya yükseldi (1966′da 8,8 Mt). Bir toprak reformu başlatılarak 60 000′den çok köylüye toprak verildi.
• Madenler. Yeraltı kaynaklarının işletilmesi Peru ekonomisinin sağlam olmayan dengesini sağlar. Sömürge dönemindeki altın ve gümüş, özellikle XIX. yy .da işletilen guano, bugün ikinci plana düşmesine rağmen hâlâ önemlidir. Peru dünyanın dördüncü gümüş üreticisidir; guano hâlâ kıyıdaki çorak adalarda elde edilir. Demirsiz madenler üretimi önemlidir: kurşun, bakır (La Oroya’da işlenir), Cerro de Pasco bölgesinde çinko daha az ölçüde çıkarılır ama ticarî önemi büyük olan vanadyum, bizmut, antimon, tungster, molibden, kadmiyum, uranyum, manganez. Demir filizi üretimi hızla gelişmektedir: 1953′ten beri işletilen Marcona yatağı; Lima’nın güneyinde Acari madenleri; zengin filizlerin bulunduğu ve Japonların ilgilendiği güneydeki Chala limanı yakınında yataklar. Peru Maden bankası yeraltı kaynaklarının değerlendirilmesini destekler ve yabancı şirketlere (başlıcaları amerikan şirketleri) arama ve işletme imtiyazları verir. Madenlerin dağlarda, çoğunlukla 3 500 m’den yüksekte olması, bunların işletilmesini güçleştirir ve masrafları artırır.
• Enerji kaynakları. Peru enerji” sıkıntısı çeker: Ancak idare bölgesinde, Santa vadisinde ve Arequipa ile Tuna arasında, maden kömürü üretimi 160 000 tonu pek az geçer; hidroelektrik üretimi çorak iklim, akarsuların sel rejimi ve Andlar’ın yüksek eğimi yüzünden sınırlıdır; bununla birlikte petrolün katkısı önemlidir: en verimli yataklar kıyı bölgesinin kuzeyindedir: Lobitos ve Negritos (bir ingiliz şirketi tarafından işletilir), Talara (Standart Oil’un kolu olan bir şirket), Zorritos (devlet şirketi) petrol merkezleri. Amazon yamacında Amerikan-Peru şirketinin üretimi artmaktadır. Aynı zamanda And dağeteğinde araştırmalar yoğunlaşmakta ve Manaus’ta (Brezilya) inşa edilecek rafineriye ham petrol sevkıyatı tasarlanmaktadır.
PERU için Machupiccu’da harabeleri önem arzetmektedir. Andların en yüksek zirvelerinden Salcantay ‘dır.
• Sanayi. Peru’da sanayi son yıllarda gelişti. Geleneksel besin ve dokuma sanayii (Lima, Cuzco, Arequipa) dökümcülük, çinko, bakır ve kurşun tasfiyesinin yanı sıra modern sanayiye ve temel donatıma yönelmiştir (Chimbote Çelik fabrikası). Gelişen kimya sanayii, gübre, patlayıcı madde, ecza ve antikriptogam malzemesi, sunî dokuma üretir. Ayrıca seramik, sıcağa dayanıklı maddeler oto lastiği fabrikaları kurulmuştur.
Peru’da sanayide en büyük gelişme, üretimi üçte iki artan demir çıkarımında oldu (1966′da 5,3 Mt); petrol üretimi daha ağır gelişmesine rağmen 1966′da 3 Mt’u geçti. Bakır, kurşun, çinko, değerli madenler, 1960′-tan sonra en yüksek seviyesine ulaştı; kurşun, özellikle de çinko üretiminin bir kısmı yerinde değerlendirilmeğe başladı.
• Ulaşım. Hükümetin sürekli çabalarına rağmen ulaşım yolları ağı henüz yetersizdir. 4 000 km’yi aşan demiryollarının çoğu özel şirketlerindir (başlıcası bir kanada şirketi); hatların çoğu 1951′den sonra And şehirleriyle maden merkezlerini kıyı limanlarına bağlamak için inşa edildi ve inşaat sırasında dünyanın en yüksek seviye farklarıyle karşılaşıldı. Başlıca hatlar Lima’yı Cerro de Pasco ve Huancayo’ya bağlar; Çuzco, Puna, Arequipa ye Mollendo’ya bağlanmıştır. En iyi karayolu, Büyük Okyanus kıyısını takip eden Panamerika karayoludur. Devam eden inşaatlarla karayolları And yamacına doğru uzatılmaktadır; And yamacında ırmak ulaşımı da düzenlenmektedir (tquitos limanı). Ayrıca hava ulaşımı hem milletlerarası (Lima havalimanının donatılması), hem de mahallî rol oynar. Başlıca limanlar Talara (petrol ihracatı), Paita ve Pisco (pamuk), San Juan (Marcona’nm demiri), Bolivya dış ticaretine katkıda bulunan Chimbote, Mollendo ve Matarani, donatımı çok modern olan ve çeşitli malların mübadelesi yapılan Callao’dur.
• Dış ticaret. Peru’nun dış ticareti, hâlâ hammadde ihracatıyle sanayi ürünleri ithalâtına dayanır. Maden filizi, maden ve tropikal ürünlere (pamuk, şekerkamışı) yönelen ihracat oldukça çeşitlidir. Besin ürünleri ve yeni sanayiler için gerekli donatım mallarını ithal etme zorunluğu ticaret ?çığını artırmış, peru parasını zayıflatmıştır. Latin Amerika’da Peru’nun özelliği serbest mübadeleci siyaseti ve dış yatırımları geniş ölçüde kabul etmesidir.
Genellikle tek tip üretime dayanan nispî refahın sağlam temellere oturtulmadığı 1965′te balık unu ihracatındaki gerilemeyle ortaya kondu; pamuk ve şeker fiyatlarının düşmesi durumu daha da ciddîleştirdi. Balıkçılığın gelişmesi 1960′tan sonra, eskiden beri hep açık veren ticaret bilançosunu dengelemeğe imkân vermişti. Bu sanayinin gerilemesi ihracatta duraklamaya yol açtı; oysa ithalat artmağa devam ediyordu. Ticarî bilanço 1965′te yeniden açık verdi, aynı yıl altın ve döviz rezervlerinin yarısı eridi. Durum güç çözülür bir hal aldı; çünkü ihracatta beklenen yeni gelişme 1959-1964 dönemindeki kadar hızlı olmadı (o dönemdeki olağanüstü artış henüz dizginlenemeyen bir enflasyona yol açmıştı). Latin Amerika serbest mübadele bölgesinin kurulması (1960-1961) 1960-1964 arası öteki tiye devletlerle ticareti iki kat. artırchysa da, 1966′da A.B.D. hâlâ Peru’nun ticaret yaptığı başlıca ülkeydi (ithalâtın yüzde 37’si, ihracatın yüzde 35′i).
TARİH
ilk medeniyetler
En eski medeniyetin kuzey kıyıdaki Huaca Prieta medeniyeti olduğu (M.ö. 1500′e doğru) sanılır: M.ö. 1000′e doğru ortaya çıkan mısır ve seramik, kıyıda Viru ve Chavin (yaklaşık olarak M.S. 300′den 600′e), Mochicas (Moche anıtları) ve Nozca (M.S. 500′e doğru) kültürlerinin gelişmesine yardım etti. Sonra büyük siteler çağı başladı: yaylada Aymaraların Tiahuanaco sitesi, kıyıda Chimaların başkenti Chanchan (M.S. 1200′e doğru). Bütün bu medeniyetlerin ortak özelliği mısır ve patates tarımı, lama yetiştiriciliği, bakır, tunç ve altın metalürjisidir: ayrıca hepsi yazıları olmadığından hatıra bırakmak için quipu kullanırlardı. 1200′e doğru tnkalar Güneş sülâlesi Cuzco vadisi Quechua’larında hüküm sürmeğe başladı: XV. yy.da Viracocha İnka, Pachacutec, Tunas, Yupanqui ve Huayna Capac zamanında 5° kuzey enlemi ile 37° güney enlemi arasındaki And yayları ve kıyı halklarının hepsine hâkimiyetini kabul ettirdi, özellikle mimarîsi (bk. cuzco, machupicchu) ve idarî kurumlarıyle ilgi çeken inka medeniyeti boyun eğdirdiği bütün halklara silinmez damgasını vurdu.
ispanyol fethi ve hâkimiyeti
Devletini iki oğlu Atahualpa (Quito) ve Huascar (Cazco) arasında bölüştüren Huayna Capac’ın ölümünde (1525′e doğru), iç savaş İnka imparatorluğuna büyük zarar verdi. Panama İspanyolları, Balboa’dan beri, daha güneyde altın bakımından zengin bir ülke bulunduğunu biliyorlardı ve bazıları kıyı bölgesini keşfe gitmişlerdi. Bu serüvencilerden Francisco Pizarro, Kari V tarafından henüz fethedilmemiş olan Yeni Castilla’nın genel valiliği ve başkumandanlığına tayin edildi (1529). Atahualpa’nın kardeşini öldürttüğü (1532) sırada inka topraklarına ayak basmıştı (1531). Pizarro birkaç asker ile İnka’yı tutukladı ve boğdurdu (1533 ağustosu); İspanyollar Cuzco’yu ve hazinelerini ele geçirirken ülkeyi Pizarro’dan sonra onun tayin ettiği kukla valiler yönetti. İnka Manco Capac II ayaklandı, genel valinin kardeşini büyük şehirde kuşattı (1533-1536) sonra ormanlara çekildi. İnka imparatorluğunun candamarını Cajamarca ortadan kaldırdı ve yenilenler ya kendilerini öldürerek veya İspanyolları çekmiş olan hazineleri tahrip ederek direndiler. Birbirlerine düşman olan Pizarro ve arkadaşları (bk. almagro) 1538-1542 arası ortadan kalktılar.
1542′de Kari V «Yeni yasalara çıkarttı ve bunların uygulanması için Peru Kral naipliğini kurdu; sınırsız bir arazi olan bu naiplik Güney Amerika’da devam eden fethin hareket üssü olarak yararlanıldı: ilk genel vali Blasco Nunez Vela, 1543′te, kıyı yakınında Pizarro tarafından kurulan (1535) ve 1542′de bfr audiencia merkezi olan Lima’ya yerleşti. Genel valiye bir meclis (Real acuerdo) ve yerlerini 1582′de sekiz mültezimin aldığı il valileri (corregidoreler) yardım ediyordu. Canete markisi genel vali (1556-1561) Andres Hurtado de Mendora’nın hazırladığı sömürge sistemini Francisco de Toledo (1563-1581) inka örneğini kopya ederek teşkilâtlandırdı: bu sistem tarım toplulukları halinde biraraya toplanmış olan kızılderililerin sömürülmesine dayanıyordu: toplulukların bazıları kendilerini sömüren bir ispanyol yöneticinin vesayeti altındaydı (encomienda’laı); öbürleri kabilenin kamu yetkisine ve mita’ya (Inkaların kurduğu angarya sistemi) karşı borçluydular (çoğu bu yüzden Lima’ya ve kıyı bölgelerine kaçtı). Kızılderilileri paganlıktan kurtararak hıristiyan kültürüne bağlamak (Juli cizvit misyonu) ve orijinalliklerini muhafaza etmek için (Kari II’nin Recopilacion de las Ley es do indias’ı çıkarması [1680]) rahipler büyük çaba harcadılar, inka kralı Tupac Amaru I’in (öl. 1571) ve 1780′de Tupac Amaru II’nin (öl. 1781) isyanlarının da gösterdiği gibi inka klanı toplum yapısında ağırlığını uzun Süre muhafaza etti. İspanyol kolonları And yaylalarında zeytin, buğday ve üzüm yetiştirmeğe başladılar; kıyıda kurdukları şekerkamışı işletmelerinde çalıştırmak için zenci köleler getirdiler: boyalar, mobilyalar, dinî süslemeler, meksika dokumaları v.b. satın aldılar. Ama Peru’nun başlıca zenginliği yeraltı kaynaklarıydı. Huancavelica civa madeni sayesinde Meksika’da (1567), sonra Peru’da (1572′de veya en geç (1585′te) gümüş malgamasına başlandı. 1545′te bulunan Potosi gümüş madeni XVIII.yy.a kadar dünya üretimine hâkim oldu ve Callao de Lima’dan Panama (başlıca yol) ve Tehuantepec kıstaklarına (Huatulca, XVI.yy.dan sonra da Novidad limanlan) doğru giden ticarî akınların büyük kısmını besledi. İspanya’nın ve bütün Avrupa’nın ekonomisini bozan bu para, sömürge toplumunu zenginleştirdi: Peru’da şehirler, barok üslûbunda kiliseler ve bir üniversite (1551′de Lima’da San Marcos üniversitesi) inşa edildi; ayrıca ülkenin lüks eşya ithalâtı günden güne artıyordu.
Ama bu refah dönemi uzun sürmedi; Potosi’nin gümüş üretimi, 1610-1630 arası en yüksek seviyesine eriştikten sonra, işletmenin teknik yetersizliği ve kızılderili halkın mita’nın uygulanmadığı kıyıya, tarım işletmeler ine ve şehirlere (özellikle Lima) kaçması yüzünden çöktü: ücretli işçi sınıfının doğması bu süreci engellemedi; zaten nüfus da XVII. yy., sonuna kadar büyük ölçüde azaldı. XVIII. yy.da nüfus yeniden artmağa başladı, ama Potosi tekrar kalkmamadır bunda, ispanya ile Büyük Okyanus ve Panama kıstağı aracılığıyle kurulan ilişkilerin kesilmesi ve ispanya ile tek bağlantının uzun ve tehlikeli Buenos Aires yolundan başka bir bağlantının bulunmaması büyük bir rol oynadı. Avrupa ile bağlantıları kesilen, birbirinden iyice uzak ve her birinde ayrı bir hayat tarzı gelişen coğrafî birimlerden kurulur ve aslında bütün Güney Amerika’yı içine alan yedi audencia’ya (Panama, Santa Fe de Bogota, Quita, Lima, Charcas, Şili ve Buenos Aires) bölünmüş büyük Peru Genel valiliği yavaş yavaş bugünkü sınırlarına yerleşti. Tierra Firma veya Yeni Granada (1718) Genel valiliği 1739′da kesinlikle teşkilâtlanarak Peru’dan bugünkü Venezuela, Kolombiya ve Ekvador’u aldı; 1776′da La Plata Genel valiliğin (Arjantin, Uruguay, Paraguay) kurulmasıyle Peru Charcas audienca’sım (Yukarı Peru, bugünkü Bolivya) bile kaybetti. Ayrıca 1778′de kurulan Şili Genel valiliği Lima’ya karşı oldukça muhtardı ve ticaret serbestisinin ilânı (1778) ispanyol sınırlarını tehlikeye düşürerek bağımsızlığı hazırladı.
Peru’ nun Kurtuluşu ve Siyasî bağımsızlık
Kral naibi J.F. Abascal (1804-1816), Kreollere ispanyol hâkimiyetini kolaylıkla kabul ettirdi ve isyan eden arjantin ordusunu püskürttü. Ama Cadiz ayaklanmasından (1820) sonra, San Martin, Arjantinli ve Şilililerin başında hücuma geçti, ayaklanan Lima’ya girdi, Peru’nun bağımsızlığını ilân ederek «Koruyucu» unvanını aldı (28 temmuz 1821); ama Bolivar ile Guayakuil’de görüştükten (temmuz 1822) sonra 1822 eylülünde bu unvandan vaz geçti. Kurtarıcı adı verilen Bolivar ordusu (eylül 1823) ispanyol ordusunu kesinlikle yok etti (Junin ve Ayacucho 1824): son ispanyol garnizonu (Callao garnizonu) 1826 ocağında teslim oldu. Ama topluma hâlâ beyaz azınlık, büyük mülk sahipleri ve kilise hâkimdi. Daha o tarih: e siyasî kargaşa başladı; Bolivar’m ülke; kaderine terk etmesinden (eylül 1826) erce iki yıl içinde iki cumhurbaşkanı değişi: Peru’da birçok pronunciamento ve Anayasa değişikliği olurken XIX. yy. Avrupa siyasî belâgatinin altında CaudillolariK şahsî rekabetleri gizleniyordu.
Aşağı ve Yukarı Peru arasındaki geleneksel bağlar, mareşal Santa Cruz’un bir Peru-Bolivya konfederasyonu kurmasına (1836 imkân verdi: bu birliği şili ordusu dağıttı (1839). iki defa cumhurbaşkanı seçilen Ramon Castilla (1845-1851 ve 1855-1862), diktatörlüğünü kabul ettirdi, kızılderililerder. vergi alınmasını ve zencilerin köleliğini kaldırdı, millî ekonomiyi geliştirdi: avrupa sermayelerinin guano ve güherçile işletmeleriyle ilgilenmesi, ülkeye çok kötü şartlar altında yaşayan cinli işçiler getirilmesin: başlattı (1849′dan sonra). Bir borç meselesi ispanyol donanmasının guano bakımından zengin olan Chinehar adalarını işgal etmesine (1864), sonra Callao’yu topa tutmasına yol açtı (1866); sonunda ispanya sömürgeyi yeniden fethetme hevesinden vaz geçmek zorunda kaldı. Tarapuca güherçilelerinin yol açtığı Pasifik savaşında, Şili, Bolivya (1879-1881) ve Peru’yu (1879-1883) yendi. Peru, Tarapaca ilini Şili’ye bıraktı. Şili Tacna ve Arica’nın öbür illerini de işgal ederek, plebisit yapılıncaya kadar on yn elinde tuttu. Aslında mesele ancak 1929′ d a Şili’nin Tacna’yı iade etmesi ve Arica’y: muhafaza etmesiyle çözüldü. Brezilya (1909 ve Kolombiya ile daha az önemli sınır çatışmaları çözüldü (Leticia trapeze’nin bırakılması, 1934); buna karşılık, Ekvador ile anlaşmazlık (Maranon’un kuzeyindeki bölge) Peru’nun anlaşmazlık konusu amazon arazilerinin büyük kısmında hâkimiyetin: onaylayan Rio de Janeiro antlaşmasına (1942) rağmen henüz gerçekten çözümlenememiştir.
Pasifik savaşı ve Şili işgali yüzünden iflâs eden Peru, devletin yönetimini askerlere (general Iglesias, sonra Caceres [1886-1890 ve 1894-1895]), maliye ve ekonominin yönetimini ise bir avrupa konsorsiyumuna (Peruvian Corporation) bıraktı. Maden işletmesi (altın, gümüş, bakır, çinko, petrol), XX. yy. başında yeniden gelişti. 1908-1912, sonra 1919-1930 arası cumhurbaşkanı seçilen A.B. Leguia, Birinci Dünya savaşından sonra şiddet yerine rüşveti tercih eden ve büyük iktisadî buhran sırasında ortadan kalkan bir diktatörlük kurdu. V.R. Haya de la Torre tarafından 1924′te Paris’te kurulan ve 1933′te kanun dışı ilân edilen marksist eğilimli ve A.B.D. düşmanı A.P.R.A. (Alienza Popular Revolucionaria Americana [Amerikan Devrimci Halk birliği]) ülkede yeni bir siyasî kuvvet oldu. Manuel Prado Ugarteche’nin (1939-1945) başkanlığı sırasında temel hürriyetler yeniden ortaya çıktı. L. Bustamente y Rivero’nun cumhurbaşkanlığı sırasında (1945-1948) A. P.R.A.’nm siyasete katılmasını ve bir hükümet darbesi denemesini (1948), iktidarı general M.A. Odria’ya veren bir Pronun-ciamiento takip etti; M.A. Odria, A.P.R. A.’yı ve Komünist partisini kanun dışı ilân etti (1948) ve cumhurbaşkanı seçildi (1950-1956). 1956 Seçimlerinin serbestçe yapılması «apriste»lerin ve liberallerin M. Prado Ugartache’yi yeniden cumhurbaşkanı seçmelerine (şubat 1960) imkân verdi. Haziran 1962′de, başkanlık seçimleri sonuçları, A. P.R.A. Kurucusu Haya de la Torre lehine gibi göründü. Günden güne basit bir «reformizm»e yönelen Torre’nin durumunun devamlı olarak gerilemesine rağmen, ordu vadenin yaklaşmasından kaygılandı ve darbeye baş vurdu: general Ricardo Perez Godoy seçimleri iptal etti ve geçici bir askeri hükümet kurdu. Haziran 1963′te, yeni seçimler sonucunda Halk Hareketi partisinin adayı olan ve hıristiyan demokratlara dayanan liberal Belaunde Terry başkan seçildi. Fakat sosyal reformlar sınırlı kaldı. Yönetici çevrelerin dağlı köylülerle pek ilgilenmemesi, Castro’yu örnek tutarak silâhlı mücadeleyi genişletmeğe çabalayan ger iller o hareketlerinin gelişmesine yol açtı, özellikle, M.I.R. (Movimiento de la îzquierda Revolucionaria [Devrimci Sol hareketi]), 1965′ten sonra birçok çete kurdu: hareketin kurucularından avukat Luis de la Puente Uceda, aynı yıl savaşırken öldü ve hükümet çevreleri âsilerin yok edildiğini açıkladı.
Gerilla faaliyetinin önlenmesi üzerine hükümetçe temmuz 1965′te kaldırılan anayasal haklar iade edildi (1966). 3 Ekim 1968′de başkan Belaımde Terry bir askerî hükümet darbesiyle devrilerek Buenos Aires’e sürüldü. Darbeyi takip eden günlerde birtakım öğrenci hareketleri patlak verdi. Askerî darbe hareketini yöneten genelkurmay başkanı general Juan Velasco Alvarado, başkan, general Ernesto Montagne ise başbakan oldu; askerlerden meydana gelen 12 kişilik bir hükümet kuruldu. Yeni hükümet, önceki anlaşmaları iptal ederek ülke petrolleri ve şeker plantasyonları devletleştirdi. Toprak reformunun gerçekleştirilmesi doğrultusundan köklü tedbirler alındı. Petrol şirketlerinin devletleştirilmesi, dolayısıyle A.B.D.’-nin Peru ile olan anlaşmazlığı devam ederken, Peru hükümetinin ülke karasularını 200 mile çıkarma konusundaki kararını uygulaması iki ülke arasındaki ilişkileri büsbütün gerginleştirdi. Peru askerî hükümeti sanayi kesiminde de köklü reform ve devletleştirme tedbirlerine girişti. Peru’da 31 mayıs 1970′te meydana gelen büyük deprem 50 000 kişinin ölümüyle sonuçlandı; 800 000 kişi açıkta kaldı.
Pizarro ile Atahualpa’nın Cajamarca’da karşılanması (1532) The de Bry’ın gravürü Cabinet des Estampes, Paris.
AN AY AS A
1933 Anayasasında birçok defa değişiklik yapıldı. Okuma yazma bilen erkek ve kadınlar (1956′dan beri) seçmendir (21-60 yaş arası oy kullanma mecburîdir). Cumhurbaşkanı, iki başkan yardımcısıyle birlikte altı yıl için seçilir, yürütme gücünü elinde tutar; meclislere karşı sorumlu olan on iki bakan vardır. Devlet güvenliği gerektirdiğinde cumhurbaşkanı hürriyetlerin tamamını veya bir kısmını kaldırabilir ve sınırı kanunla tespit edilen olağanüstü yetkiler alır. Yasama gücü tek dereceli genel oy sistemiyle altı yıl için seçilen senato (53 üyeli) ve millet meclisindedir (182 üye). Ülke bir vali tarafından idare edilen 24 idare bölgesi ile illere (onlar da idare bölgelerine) bölünmüştür, ilke olarak belediye meclisleri seçimle iş başına gelir. Kızılderili topluluklarına kanunî haklar tanınmıştır.
GÜZEL SANATLAR
Kolomböncesi eski peru sanatı Güney Amerika’nın en önemli sanatıdır ve Inka imparatorluğunun bütünlüğü sağlamasından önce çeşitli bölgelerde gelişen farklı medeniyetlerin sonucudur. (Bk. KOLOMBÖNCESİ.) Fetihten sonra Peru, ispanyol barok sanatının bir eyaleti haline geldi: ama yerli sanatçıların etkisi ve katkısı, bu sanata eski sanatları hatırlatan hayalî süsleme temalarıyle orijinal bir görünüş kazandırdı. Başlıca anıtlar Cuzco katedrali ve Pamata kilise sidir. XVI. ve XVII. yy .da Cuzco’da gelişen bir resim okulundan inka ilerigelenlerinin portreleri, dinî tablolar ve inka sembollerinin hıristiyan temalarına karıştığı eserler kalmıştır. XVII. ve XVIII. yy.da bol altın kullanan şatafatlı süsleme sanatı oymalarla süslü koltuklar, kumaşlar, çerçeveler bıraktı. Halk sanatı, seramiklerde, giyeceklerde ve dinî eşyalarda ispanyol sanatı ile kolomböncesi sanatı kaynaştırır. XIX.yy. ressamlarından Jose Gilde Casho portreler, F. Laso, L. Merino ve F. Fierro halk hayatından sahneler bıraktılar.
EDEBİYAT
Kolomböncesi edebiyat için bk. İNKA İMPARATORLUĞU; sömürge döneminin edebî faaliyeti için bk. İSPANYOLCA.
• Şiir. XVIII. yy.ın mirasçısı olan hiciv şairleri Felipe Pardo y Aliağa (1806-1868) ve Manuel Asensio Segura’dan (1805-1871) sonra, romantik nesli şu şairler temsil eder: Lamartine hayranı Jose Arnaldo Marquez (1830-1904): ağıtlar yazan Carlos Augusto Saloverri (1831-1890); V. Hugo’nun etkisinde kalan Clemente Althaus (1835-1881); daha çek nesirleriyle tanınan Ricardo Palma (1833-1919), millî edebiyatı ispanyol geleneklerinden kur!atmağa çalışan Manuel Gonzalez Prada (1844-1918). Ama Peru’da modernciliğin gerçek önderi, Ruben Dario’ nun çömezinden çok rakibi olan epik ve romantik şair Jose Santos Chocano’dur (1875-1934): has Santas (Kutsal öfkeler), Alma America, Epopeya de los Libertadores (Kurtarıcıların Destanı) güçlü ve coşkun bir lirizmle kaleme alınmıştır. Aynı nesilde ı Jose Maria Eguren (1882-1942) daha ahenkli bir şiirin yaratıcısıdır. Bu iki ustanın açtığı yolu şu şairler takip etti: şehvetli ve umutsuz şair Victor Vallejo (1895-1938); fütürizmden geçtikten sonra yumuşayan ama hâlâ Güney Amerika’da edebî bağımsızlık hareketinin başlıca temsilcilerinden olan Alberto Hidalgo (doğ. 1893). Çağdaş Peru edebiyatının başlıca özelliği halk ruhunu ve modern iktisadî gelişmenin ortaya koyduğu toplum meselelerini anlatma kaygısmdadır.
ispanyol tç savaşının yürekten sarstığı Cesar Valleionun (1892-1938) ölümünden sonra Cesar Mor o (1904-1956), Xavier Abril idce. 1905). Enrique Pena Barrenchea (doğ. 1905), Emilic Adolfo Westphalen (doğ. 1911), Martın Adan (doğ. 1918) sayesinde şairler avrupa edebiyat okul ve araştırmalarını yakından takip ettiler. Ama Julio Garrido Malaver (doğ. 1909), Felipe Arias Larreta (1910-1955) ve Mario Florian’ın (doğ. 1917) sanatı, siyasî amaçlarla dolu militan bir lirizmdir. Jorge Eduardo Eielson (doğ. 1922), Javier Sologuren (doğ. 1922), Sebastian Salazar Bondy (1924-1965), Washington Delgado (doğ. 1926), Leopoldo Chariarse (doğ. 1928), Alberto Escobar (doğ. 1929) ve Pablo Guevara (doğ. 1930) ile, yeni neslin bir kısmı yalnız estetik amaçlara yönelirken, Gustavo Valcarceî (doğ. 1921), Alejandro Romualdo Valle (doğ. 1926), Juan Gonzalo Rose (doğ. 1928) ve Manuel Scorza (doğ. 1929) geleneksel yoldan ayrılmadılar.
• Roman. Romances Historicos del Peru’nun ve Helenc’in Dostları romanının yazarı Fernando Casos’tan (1828-1882) sonra ispanyol-amerika edebiyatının en iyi hikayecilerinden biri olan Ricardo Palma (1833-1919) gelir; Peru Gelenekleri adlı eserinde fıkralar ve efsanelerle ülkesinin bütün geçmişini canlandırır. Paralvillo ve Sisebuto yazarı Guiterrez de Quintarilla (1858-1935) ve iki kadın romancı onu örnek almıştır: çok güzel bir psikolojik roman (Blanco Sol) yaza a Mercedes Cabello de Corbonero (1852-1909) kızılderili meselesini ilk olarak ele alan Yuvasız Kuşlar romanının yazarı Clorinda Mateo de Turner (1854-1909).
• Tugsten adlı romanında ülkesinin sosyal meseleleriyle uğraşan Victor Vallejo ve Abraham Valdelomar (1887-1919) ile peru romanı yeni bir çığıra girdi. Enrique Lopez Albujar’m (doğ. 1872) çok iyi bir hikayeci olmasına rağmen, peru hikâyesi en mükemmel şeklini Ventura Garcia Calderon ile (1887-1959) buldu: Akbabanın İntikamı, ölüm Tehlikesi, Kan Rengi’nde, kızılderililer ve melezler büyük bir ustalık ve trajik bir anlayışla canlandırılmıştır. Aynı zamanda çok zarif şiirler de (Cantilenas) yazan Ventura Garcia Calderon’u, Lois Valcarceî (doğ. 1891), Aurora Caceres (doğ. 1880) ve Tanrısız Halk romanında kızılderili meselesine eğilen Cesar Falcon örnek aldılar. Ama kızıldenülerin en ateşli savunucusu Ciro Alegria’dır (doğ. 1909).
Yerli edebiyat geleneğinde, çağdaş romancı Ciro Alegria (1909-1967) ve Jose Maria Arguedas’ın (doğ. 1911) eserleri hâkimdir. Bu yazarların etkisi, Arturic Demetrio Hernandez (doğ. 1903), Jose Diez Canseco (1904-1949), Francisco Vega Seminario (doğ. 1903) Fernando Romero (doğ. 1908) ve Francisco lzquierdo Rios’un (doğ. 1910), hikâye ve anlatılarında görülür. Eleodero Vaıgas Vicuna (doğ. 1924), Carlos Zavaleta (doğ. 1928), Julio Ramon Riberro (doğ. 1929), Enrique Congrains Martin (doğ. 1932), Mario Vargas Lİosa (doğ. 1936) gibi genç romancılar daha çok gerçekçi konulara yönelmekte ve ingiliz-amerikan anlatım tekniklerinden ilham almaktadır.
• Deneme. Şair Manuel Gonzalez Prada aynı zamanda da bağımsız düşünceli atak bir polemikçidir: Serbest Sayfalar ve Savaş Saatleri adlı denemeleri yüce bir düşünceyi yansıtır. Hikayeci Ventura’nın kardeşi Francisco Garcia Calderon (1833-1953), Latin Amerika Demokrasileri, Kaygılı Avrupa ve Yeni Almanya Anlayışı adlı eserleriyle Latin Amerika’da siyasî düşüncenin temsilcisidir. Luis Alberto Sanchez (doğ. 1900), ispanyol-amerika düşünce hareketinde kitaplarıyle önemli rol oynadı:
Amerika’da Kültür Hayatı ve Tutkusu, Latin Amerika Yaşıyor mu? Bu son eserde bütün kıtanın etnik meselelerini inceler ve bu meselelerin çeşitli ırkların kaynaşmasıyle çözüleceğini söyler.
• Tiyatro. XIX. yy.dâki gelişmeden sonra peru tiyatrosunda sadece Juan Rio s (doğ. 1914) ve Enrique Solari Sfayne’dan (doğ. 1918) söz edilebilir.
Edebî tenkit alanında, E. Nunez (doğ. 1908), Alberto Tauro (doğ. 1914), Augusto Tamayo Vargas (doğ. 1914): Jorge Puccinelîi (doğ. 1920), Manuel Suarez Miravaî (doğ. 1922) ile çok başarılı eserler verilmektedir. (l)
PERU akıntısı. Bk. humboldt akıntısı.
22 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERU hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERSPEKTİF
Tarih 22 Mayıs 2009
PERSPEKTİF i. (fr. perspeetive’den). Eşyanın veya nesnelerin uzaktan görünüşü. — G. santl. Basamaklı perspektif, primitiflerin ve uzakdogu ressamlarının kullandığı perspektif. (Derinlik yüksekliğe aktarılmıştır; dolayısıyle planlar basamaklar halinde yükselir.)
Değişik açılı perspektif, nesneleri, bakan gözün değişik konumlarına göre gösteren perspektif.
Duygusal perspektif veya duygu perspektifi, düz veya belirli biçimde eğri çizgileri pek bulunmayan nesnelerin resmini yaparken, belirli kurallara göre değil de serbestçe yapılan perspektif.
Estetik perspektif, plastik sanatlara uygulanan perspektif.
— Mat. Nesneleri bir yüzey üzerine görüldükleri gibi çizmeğe yarayan teknik. (Bk. ANSiKL.)
Aksonometrik perspektif, çizilecek nesnenin, dik bir karşılaştırma sisteminin üç eksenine göre eğikliği değişen bir düzlem üzerindeki dik izdüşümü.
Eş ölçülü perspektif, gösterme düzlemi, üç karşılaştırma eksenine aynı eğiklikte olan, aksonometrik perspektif.
Eğik perspektif, çizilecek nesnenin bir düzlem üzerindeki eğik izdüşümü. (Bu izdüşüm cismi, belirli bir yönde sonsuza kadar uzaklaşan bir gözün gördüğü şekilde verir, bu durumda uzaydaki paralel çizgiler levhada paralel olarak gösterilir.)
Merkezi perspektif, konu olarak alman nesnenin, gözlemcinin gözünden levhaya çizilen merkezî izdüşümü. (KONİK PERSPEKTİF veya ÇİZGiSEL PERSPEKTİF de denir.)
Stereoskopik perspektif. Bk. STEREOSKOP!.
— Şehirc. Düz bir çizgi halinde uzanan anayol.
— ANSiKLL. Mat. ve G. santl. • Perspektifin ilkeleri. Perspektifte nesnelerin çizildiği yüzey, genellikle düzlem ve düşeydir. Bazen bu düzlem yüzey eğik (bazı mimarî resimler) veya yatay (tavan resimleri) olur; silindir biçiminde (panoramalar) ve küresel de (kubbeler) olabilir. Geometri bakımından perspektif, üç temel elemanı o-lan konik bir izdüşümdür: çizilecek nesne, levha ve seyirci. Düzlem, düşey ve saydam olduğu tasarlanan levha, nesne ile seyirci arasındadır; Seyirci bir düşey doğru ve bir tek göz olarak düşünülür, yer denilen yatay bir düzlem üzerinde durur. Işık ışınları, levhaya aktarılacak noktalardan çıkan doğrular olarak ele alınır. O halde bir noktanın perspektifi, bu noktadan çıkıp Seyircinin gözünden geçen ışık ışınının levha ile kesiştiği nokta olacaktır.
Bir nesnenin perspektifi (şekil 1), nesneye teğet ve tepesi göz olan konik bir yüzeyin levha ile arakesitidir. Nesnenin görünen çevresinin perspektifini veren bu kesitle iç noktaların perspektifini birleştirmek gerekir. Levha, kendisine dik ve gözden geçen biri yatay, öbürü düşey iki düzlemle kesilirse (şekil 2), UU’ ufuk çizgisi ile DD’ ana düşey elde edilir; bu iki doğrunun kesişme noktası N ana nokta’sim verir. Yerin levha ile arakesiti YÇ yer çizgisi’dit. Ana işin G gözünü N noktasıyle birleştiren doğru parçasıdır ve bunun ölçümü ana uzaklık’ı verir. Levhaya paralel bir doğruya «alın doğrusu» denir; bu doğrunun perspektifi kendisine paraleldir. Levhayı kesen bir doğruya «kaçan doğru» denir. (şekil 3). Bu doğrunun levhayı kestiği noktaya doğrunun levhadaki izi denir. Bir doğrunun kaçış noktası bu doğruya gözden çizilen paralelin levhayı kestiği noktayı bularak elde edilir. Bir doğrunun perspektifi, levhadaki izi ile kaçış noktasını birleştirerek gösterilir.
• Bu ilkelerden çıkan sonuçlar. Birbirine paralel olan doğruların kaçış noktası aynıdır. Yatay doğruların kaçış noktası UU’ ufuk çizgisi üzerinde bulunur. Levhaya dik doğruların kaçış noktaları N ana noktasındadır. Levha ile 45°’lik açı yapan yatay doğruların kaçış noktası UZ ve UZ’ uzaklıktaki noktalardadır (bu noktalar, GN ana uzaklığını, N noktasının her iki yanına uzatarak elde edilir). Bir düzlem, levhaya paralel ise buna «alın düzlemi» denir; bu düzlemin konumu, UZ ana uzaklığı ile gözün alını düzleminden UZ
uzaklığı olan A arasındaki •- oranıyle ” A “gösterilir; buna alın düzleminin ölçeği denir. Bir «kaçan düzlem» levhayı kesen düzlemdir; bunun levha ile kesişmesine düzlemin levhadaki izi denir; yer ile arakesiti de düzlemin yer izi’ni verir. Verilen düzleme (kaçış düzlemine) gözden paralel düzlem çizilirse, bu düzlemin levha ile arakesitine düzlemin kaçış çizgisi denir. Bu çizgi, düzlemdeki bütün doğruların kaçış noktalarının geometrik yeridir. Perspektifte bir düzlem, ya yer izinin perspektifi ve levhadaki izinin perspektifi, ya da yer izinin perspektifi ve kaçış çizgisinin perspektifiyle tanımlanır; ikinci usul daha çok kullanılır. Birbirine paralel bütün düzlemlerin kaçış çizgisi aynıdır; yatay düzlemlerin kaçış çizgisini UU’ ufuk çizgisi verir. Levhaya dik düşey düzlemlerin kaçış çizgileri DD’ ana düşeyidir. Levhaya dik bütün düzlemlerin (uç düzlemleri) kaçış çizgileri N noktasından geçer*
• Yerin bir noktasının perspektifi. Burada kullanılan metot, tasarı geometrinin izdüşümlerinden yararlanır. Şu halde, noktanın a, levhanın YÇ, gözün G yatay izdüşümleri verilir; YGÇ optik açısının 37°’yi geçmemesi gerekir; sonra YÇ’ye aa dikmesi inilir, YÇ ile 45°’lik bir açı yapan al ve N ana noktasının yatay izdüşümünü göstermek üzere YÇ’ye dik olan GN çizilir. Uzaklık noktalarının UZ ve UZ’ yatay izdüşümleri, UZN = UZ’ N = NG alınarak elde edilir.
Sonra düşey izdüşümleri gösterilir: a’, N’ ve tasarı geometrinin xy yer çizgisinden belli bir u uzaklığındaki UU’ ufuk çizgisi, öte yandan ilk taslağı çizmek üzere, yatay bir doğru üzerinde YÇ uzunluğu alınarak levhanın hazırlığına girişilir; levhanın yan kenarları, ÇX ve YX’ dikmeleri çıkılarak elde edilir. Sonra u ufuk yüksekliği alınarak UU’ gösterilir ve yatay izdüşümün ÇN doğru parçası taslak üzerinde UN’ye taşınır. UZ ve UZ’ noktaları GN = UZN UZ’N çizilerek elde edilir. Ça ve Çl apsisleri aynı şekilde taslak üzerine geçirilir, aa’ noktasının perspektifini elde etmek için, aa’nın levhadaki a izi N kaçış noktasıyle, 1 izi de la doğrusunun UZ kaçış noktasıyle birleştirilir. Bu iki doğrunun kesişme noktası, aâ noktasının perspektifi a”‘yü verir.
• Yüksekliklerin perspektifi. aa”nün üstüne (bk. Dik İzdüşüm) AV = m yüksekliğini taşımak için, taslak üzerinde ÇM = m alınıp MN ile ÇN birleştirilir. Sıra ile a”n yatay doğrusu, np düşey doğrusu, pA” yatay doğrusu ve A”a” düşey doğrusu çizilir. Aranan yükseklik, perspektifte AV yüksekliği olur, çünkü Pn ve A” a” düşey doğrularının perspektifle kısai-mış olduğu göz önünde tutulmak şartıyle MÇ — m — Nn = A’V'dür.
• Ana uzaklığın indirgenmesi. UZ ve UZ”-nün taslak dışma çıktığı tespit edilir; çizimi taslağın sınırlarına getirmek için NUZ veya NUZ’ ana aza kliği üçte birine indirilir, aynı işlem al doğru parçasına da uygulanır. (NUZ’nin ilk üçte biri solda, al’-in ilk üçte biri de Sağda bulunur.)
a/3 ve D/3 noktalarını birleştirerek a” noktası elde edilir.
• Levhanın büyütülmesi. Elde edilen perspektifler tasarı geometrinin izdüşümlerinden daha küçük olduğundan, levhanın büyütülmesi gerekir. Yandaki örnekte, üç kat büyütme yapılmıştır. Ana uzaklık da üç kat büyütülüp, sonra bunun üçte biri alındığından (çizimleri büyük levha içine düşürmek için) bu uzaklık değişmez; küçük levhanın UZ ve UZ’ noktaları, büyük levhadaki noktaların üçte bire indirgenmiş halini gösterir. Ayrıca desenin merkezini sıkışıklıktan kurtarmak için, 45°’lik doğruların çizimlerini çerçevenin kenarlarına kadar uzatmak gerekir. Bunun için, a” noktasını belirlemek yerine, n’ye tekabül eden nr noktası belirlenir; fakat NUZ küçük levhanın uzaklığına tekabül ettiğinden, al’in üç katı alınacağına C’l” = al = Çl’ alınması gerekir, a’” noktası a’N ile n”deki yatay doğrunun arakesitinde bulunur. Yükseklik Ç’M’ =.. 3ÇM = 3 m’dir. Bu yüksekliği a”"de almak için, n’p’ düşeyini çıkmak ye p”deki yatay doğruyu çizmek yeterlidir: bunun a”" de ki düşeyle arakesiti, A”nün A”"deki perspektifini verir. Bu durumda, uzaydaki AA’ noktasının konumu, üç koordinat eksenine getirilmiş olur ve bunlara ölçekler denir: Ç’Y’ genişlik ölçeği, Ç’N derinlik ölçeği, Ç’M’ yükseklik ölçeği. Uzaydaki bir noktanın perspektifinin çizilmesi bilinirse, herhangi bir düzlem şeklin veya hacmin perspektifini çizmek de kolaylaşır. Düzgün olmayan şekiller geometrik şekillerle çerçevelenir ve bu geometrik şekillerin perspektifi alınarak düzgün olmayan şekillerin perspektifleri kolaylıkla çizilir.
• Estetik perspektif. Sanatçılar, oldum olası geometrik perspektif kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalmamışlardır; bu türden serbestliklere aykırılık denir. Optik aykırılık’laı çok sık görülür. Gerçekten de bir resmin önünde yer değiştirdiğimiz zaman ona değişik açılar altında bakmak zorunda kalırız. Sanatçının şekilleri, Sabit ve bir tek görüş noktasının Seçimine dayanan geometrik perspektif kuralı uyarınca çizmesi, resimde bazı kusurlu şekillerin bulunduğu duygusunu doğurabilir. Bu bakımdan meselâ, Raffaello’nun Atina Okulu adlı tablosunda Zerdüşt’ün tuttuğu küre, seyirci hangi noktadan bakarsa baksın tam bir yuvarlak olarak görülür; aynı şekilde Kana Şöleni’nde sütunların üst kısmını veren çizgiler, kompozisyonun sağında ve solunda bir kaçış noktasına yaklaşır, fakat matematik bakımmdan bu nokta çok yüksekte seçilmiştir. Tasvirî aykırılıklar, sanatçıya, nesnenin gözle görülen biçimine, zihnindeki görüntüleri katma imkânı verir: meselâ mısır sanatında olduğu gibi kısmen önden, kısmen yandan veya kübistlerin, Picasso’nun tablolarında ve ayrıca çocukların içgüdüsel resimlerinde olduğu gibi hem önden, hem yandan gösterilmiş figürler. Estetik aykırılıklar, sanatçıya, şekil bakımından birbirine eş ve uyumlu bir düzen içinde yerleştirilmiş figürlerle, uzay gerçeğini keyfî olarak ifade etme imkânı verir: meselâ, Raffaello’nun Atina Okulu’ndü, biçimde aynı fakat, kompozisyon içinde uzaklaştıkça küçülerek tekrarlanmış kemerle rdeki kurala aykırılık. Sanatçı, tablonun genel kompozisyondaki dengeyi bozabileceği düşüncesiyle, bazı kaçış çizgilerinin yönünü değiştirmiştir. Bazı alın çizgilerinden itibarî ve çok sayıda değişik kaçış noktasını belirtmek için kaçış çizgileri olarak yararlanmıştır.
Aynı aykırılıklar heykeltıraşlık ve mimarîde de görülür; ister yakından, ister uzaktan görülecek şekilde veya bir alınlığı, bir afrizi süslemek için yapılsın, bir heykel veya bir alçak kabartma, biçim, oylum ve hacim düzenlemesi bakımından büyük ayrılıklar gösterecektir; yunan revaklarının çoğunda bütün sütunlar birbirinin tam eşi değildir; özellikle sol veya sağ uçtaki sütunlar, güneşin doğrudan doğruya vurduğu yüzeyi daha dar gösterdiğini hesaplayan mimarlar tarafından bile bile ötekilerden daha kalın yontulmuştur. (L)
22 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERSPEKTİF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERRE AL (Jean)
Tarih 20 Mayıs 2009
PERRE AL (Jean), fransız ressamı (Paris 1455′e doğr.-Paris veya Lyon 1530′a doğr.). Charles VIH’in ve Louis XII’nin saray ressamlığını yaptı, -sonra Marguerite d’Autriche’in danışmanı oldu. Anne de Bretagne’ın ana babası için Nantes’ta yaptıracağı mezarın taslağını çizdi (1500). PerrSal, çağının büyüklerinin resimlerini yapan usta bir sanatçıydı. Eserlerinden hiç birini imzalamadı. Sanat tenkitçileri bu eserlerin ona ait olup olmadığı üstünde kesin bir yargıya varamamaktadırlar. Sonra Moulins* Ustası da bazı figürlerini onun eserleri ile karşılaştıranlar ikisinin aynı kişi olduklarını ileri sürdüler. (L)
20 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERRE AL (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PENÇE
Tarih 11 Mayıs 2009
PENÇE i. (fars. pence’den). Yırtıcı hayvanların ön ayaklarının sivri ve aşağı doğru kıvrık tırnaklı uç kısmı; Sol kolu ile pençeyi çeler ve pençenin tırnakları arasında kçyun postunun yapağısı kalır (F.R. Atay). Paşanın kaplan pençesine benzeyen ince parmaklı elleri.. (H.E. Adıvar). [Bk. ANSİ KL. Zool. bölümü.] || Mec. Aman vermeyen, acımasız, zorlu ve büyük güç, kudret: içlerinden biri benimle alâkadar olmuştu. Artık ne yaparsam yapayım, şimdi onun pençesinde idim. Ondan kurtulamıyordum (A.H. Tanpmar). Azrail’in pençesi. Adaletin pençesi.
— CEŞ. DEY. Pençe atmak, kuvvetine güvenerek bir şeyi elde etmeğe çalışmak: Bilirim atarsın bana pençeni I Nefsine kahretmek istedikçe sen (F.N. Çamîıbel). || Pençe pençeye gelmek, boğaz boğaza, kıyasıya dövüşmek: Zavallı dimağında aşkın şiddeti ile gençliğin hayata olan kuvvetli bağı pençe pençeye gelmiş son şiddetle döğüşüyor-lardı (H.R. Gürpınar). || Çakır pençe. Bk. ÇAKIRPENÇE j| El pençe (divan) durmak. Bk. DİVAN.
— Ayakkabıcılık. Ayakkabının tabanındaki kösele. (Bk. ANS1KL.) || Pençe vurmak, ayakkabıya pençe geçirmek veya eskiyen pençeyi değiştirmek. || Gizli pençe, tamir yapıldığı belli olmayacak şekildeki pençe. || Yarım pençe, ayakkabı tabanının ön yarısı değiştirilerek yapılan pençe.
— Bot. Aslan pençesi. Bk. ASLANPENÇESi. || Ayı pençesi. Bk. AYITABANI. || Kurt pençesi. Bk. KURTPENÇES İ.
— Saraçl. Belli bir gerginlik vererek halıların yerleştirilmesine yarayan âlet. || Elle dikilmeden önce dikiş yerlerini işaretlemek için kullanılan dişli âlet. || Vurmalı pençe, bir tokmakla vurularak dikiş yerlerinin işaretlenmesine yarayan, bir tür çelik tarak. || Mahmuzlu pençe, üzerine basınç uygulayarak kullanılan uzun bir sapa tespit edilmiş dişli rulet.
—Tasav. ve G. santl. Esk. Pençe-i Âl-i Aba, Hz. Muhammed, Ali, Fatma, Hasan ve Hüseyin adlarının el pençesi biçiminde yazıldığı levhalar. (Bu türlü levhaların hakkedilerek yapılanları da vardı. Bektaşîlikte buna mühür de denir. Sağ elin başparmağından başlamak üzere Hz. Muhammed, Ali, Fatma, Hasan, Hüseyin olarak sıralanır. Bununla ilgili oldukça süslü yazı resimler yapılırdı.)
— Teşk. tar. Bir fermanın veya mektubun onaylandığını belli etmeğe yarayan işaret, tuğra. Bk. ANSiKL.
— ANSİKL. Ayakkabıcılık. Bir ayakkabı pençesi, yerle temas eden taban, ara kısım olan dolgu, ayakla temas eden üst pençe, ayak terini emebilen ve gerektiğinde yerinden çıkartılabilen astar v.b. gibi çeşitli kısımlardan meydana gelir.
— Teşk. tar. Osmanlı idaresinde, İstanbul’da sadrazam; eyaletlerde vezir, beylerbeyi ve sancakbeyleri resmî kâğıtlara imza yerine pençe basarlardı. Moğollarda kullanılan al-tamga teriminin pençeyle ilgisi olduğu sanılıyor. Timur da hâkimiyet sembolü olarak al-tamgayı kullandı. Osmanlılarda ilk pençe XV. yy.ın ortalarında görülür. Bir mühür niteliği taşıyan pençe, sağ elin parmak ve ayasına benzediği için bu adı aldı. Kâğıdın üst sol veya sağ köşesinde; ortada veya emirnamenin veya mektubun bitiminde yer alan pençelerin değişik biçimleri vardır. Vezir veya beylerbeyi pençesi tek kavisli tuğralara benzer. Tuğralardaki «daima» kelimesi yerine pençelerde, sadrazam tarafından konan şah, yani doğrudur işareti bulunur. Sadrazamın bu işareti koyması, yazılan şeyi emretmekte olduğunu ve o-

nayladığını göstermek içindi. «Muzaffer» kelimesinin son harfi olan r, yazının başındaki pençenin kenarından başlayarak mektup ve buyrultunun ortasına veya son satırına kadar inerdi. Sadrazamlar, Erdel, Eflak ve Boğdan voyvodalarıyle yabancı devlet kral ve başvekillerine yazdıkları mektuplarda pençelerinin keşidesinin (çekim) ortasına mühürlerini basarlardı. Fakat içişleri hakkında yazdıkları mektuplarla verdikleri e-mirlerin pençeleri mektupların altına çekilir ve keşidesiz olarak tuğra gibi toplu bir durumda bulunurdu. Kavisli ve kuyruksuz pençe örnekleri de vardır. XVII. ve XVIII. yy.larda beylerbeyi pençeleri vezirlerinkine göre daha ince bir kalemle çizilirdi. Sadrazamlar, devlet merkezlerinde bulundukları zaman, kendilerinden başka hiç kimse pençe çekemezdi. Sadrazamların, buyrultularında pençe kullanmaları Keçecizade Mehmet Fuad Paşanın sadrazamlığına kadar sürdü (1816). Bu tarihten sonra sadrazamlar kendilerine sadaret mührü kazdırdılar.
— Zool. Saldırma, savunma, tırmanma, yakalama işlerine yarayan pençelerin en mükemmel şekli, üstün yapılı etçillerde bulunur (kedigiller). Bunlarda tırnaklar içeri çekil-gendir, yani hayvan rahatken tüylerin arasına çekilir, böylece toprağa sür tünerek kö-relmekten kurtulur. Yarasalar ve tembel hayvanlar pençeleriyle bir yere tutunarak baş aşağı asılır. Köstebek, toprağı kazmak için pençesini kullanır. Yırtıcı kuşların pençesi de aynı işleri görür.
♦ Pençe pençe zf. ve şif. [Genellikle yanak için] Kırmızı lekelerle dolmuş, kızarmış: Utançtan yanakları pençe pençe olmak. (ML)
11 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENÇE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Halikarnassos
Tarih 08 Mayıs 2009
Halikarnassos, Bodrum’un antik çağlardaki ismi. Dor Birliği’nin altı üyesinden biri olan Halikarnassos ve yöresinin yerli halkı Lelegler ve Karialılar’dır.
Müsgebi ve Çömlekçi’de ortaya çıkan mezarlar ve buluntuları bölgede Miken kültürü ile çağdaş bir yerleşim olduğunu göstermektedir.
M.Ö. 6. yüzyılın ilk yarısında Lydia egemenliğinde olan şehir daha sonra Perslerin egemenliği altına girmiştir. Persler kendilerine yakın yerli bir aile olan Halikarnassos’lu Lygdamis ailesini kenti yönetmesi için görevlendirmişlerdir. M.Ö. 387’de Karia satraplığının Mylasa’da oturan Hekatomnos’a geçtiği bilinmektedir. Hekatomnos’un oğlu Maussolos M.Ö. 377’de Karia satrapı olmuş ve merkezi Mylasa’dan Halikarnassos’a taşımıştır.
Maussolos öldükten sonra II. Artemisia yönetime gelmiştir. Büyük İskender şehri kuşattığında yönetimde Orontobates vardı. İskender, Alinda Kraliçesi Ada’yı bütün Karia bölgesinin hâkimi yapmıştır. İskender’den sonra II. Ptolemaios’un hâkimiyeti altına giren Halikarnassos Roma döneminde Rodos yönetimine verilmişse de bağımsız kabul edilmiştir. M.Ö. 1. yüzyılda korsanların akınları yüzünden fakirleşen kentin yeniden canlanması Augustus zamanıdır. M.S. 4. yüzyılda Roma eyaletleri düzenlenirken Karia ayrı bir eyalet, Halikarnassos metropolisi Aphrodisias olan bu eyalete bağlı bir şehir olmuştur.
Şehir 11. yüzyılda Türklerin eline geçmiş, toprakları içinde kalmıştır. 1402 yılında Rodos Şövalyeleri tarafından ele geçirilen şehrin, eski Dor akropolünün olduğu yerde kale inşa edilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos’u almasına kadar şövalyelerin elinde kalmıştır.
Halikarnassos’ta 1857 yılında Newton tarafından bulunarak frizleri Londra’daki British Museum’a taşınan Maussoleion, dünyanın yedi harikasından biri olarak tanımlanmaktadır. Maussoleion, Maussolos için karısı II. Artemisia tarafından yaptırılan bir mezar anıtıdır. Bugün sadece temel izleri ile frizlerinden bir parça kalmıştır.
Halikarnassos’taki görülebilen diğer kalıntılar ise; yer yer poligonal ve rektagonal tekniğin kullanıldığı surlar ile Roma Çağı tiyatrosudur.
Halikarnas Balıkçısı (d. 17 Nisan 1890, Girit – ö. 13 Ekim 1973, İzmir), asıl adı Cevat Şakir Kabaağaçlı olan, Bodrum’a olan aşkı ile tanınan ünlü Türk roman ve hikâye yazarı.
Abdülhamit devri sadrazamlarından Cevat Paşa’nın yeğeni, valilik ve ordu kumandanlığı yapan Şakir Paşa’nın oğludur. İlk öğrenimini Büyükada’da, orta ve liseyi 1907′de Robert Kolej’de tamamladı. Denizci olmak istemesine rağmen ailesinin ısrarı ile İngiltere’ye gitti. Londra ve Oxford Üniversitelerinde Çağdaş Tarih öğrenimi gördü. İstanbul’a dönünce gazete ve dergilerde yazıları çıkmaya başladı. Aile içi bir sorundan ötürü babası Mehmet Şakir Paşa’yı öldürdüğü için yargılandı ve kısa bir süre (3 yıl kadar) hapis yattı.
1925′te kurulan İstiklal Mahkemeleri’ni yeren 13 Nisan 1925 tarihli “Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler” başlıklı öyküsünden ötürü İstanbul İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. Mahkeme başkanı Ali Çetinkaya tarafından idama mahkum edilmek istendiyse de, Kılıç Ali Bey’in önerisiyle kalbentlikle Bodrum’a sürüldü. 3 yıl süren cezası 1924′te sona erdi. Cezasının son yarısını İstanbul’da tamamladıktan sonra, çok sevdiği insanları ve doğal güzellikleriyle kaynaştığı Bodrum’dan uzak kalamadı ve Bodrum’a yeniden dönüp yaklaşık 25 yıl kaldı. Bodrum’un antik çağdaki adı olan Halikarnas’ı mahlas olarak benimsedi. Bodrum’da balıkçılık dahil çeşitli işlerde çalıştı. 1947′de taşındığı İzmir’de yazarlık ve turist rehberliği yaptı. 13 Eylül 1973′te İzmir’de vefat etti. Vasiyeti üzerine Bodrum’a gömüldü.
Edebi Hayatı
1926′dan sonra deniz hikâyeleriyle tanındı. Konularını Ege Bölgesi ve Akdeniz Bölgesi kıyı ve açıklarında gelişen, denize bağlı olaylardan çıkardı. İçinde yaşadığı, en küçük ayrıntılarına kadar bildiği hür ve asi denizi, kaderleri denizin elinde olan balıkçıları, dalgıçları, sünger avcılarını ve gemileri zengin bir terim ve mitologya hazinesinden güçlenerek, denize karşı sonsuz bir hayranlıktan gelen şiirli, yer yer aksayan, ama sürükleyip götüren bir anlatımla hikâye ve romana geçirdi.
Yazı ve düşünceleriyle Azra Erhat gibi döneminin önemli aydınlarını etkilemiş bir kişi olarak, çeşitli dillerden yüz kadar da kitap çevirmiş olan ve kendi eserlerinin sonraki baskıları yapılagelen Halikarnas Balıkçısı’na Kültür Bakanlığınca 1971 Devlet Kültür Armağanı verilmiştir.
Geniş bibliyografyası Yeni Yayınlar dergisinin Ekim 1974 sayısındadır. Bütün Eserleri Bilgi Yayınevi’nce toplanıp yayımlanmaktadır.
Cevat Şakir Bodrum’da yaşadığı dönemde arkadaşları ile ilk Mavi Yolculuk fikirini ve uygulamasını gerçekleştirmişlerdir. Bu mavi yolculuklarda yanlarına aldıkları şeyler: Peynir, su, istanköy peksimeti, tütün ve rakı idi. Mavi yolculukta gazete okumaz radyo dinlemezlerdi. Amaç dünyadan kaçmak ve medeniyetten uzak olarak kafayı dinlemektir. Haftalarca denizde kalınır sadece acil ihtiyaçları temin etmek için karaya çıkılırdı. Oysa ki bugün yapılan mavi yolculuklarda her türlü lüks mevcuttur. Bu yolcuklar yazarın edebî eserlerini de büyük oranda etkilemiştir.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Halikarnas Balıkçısı
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Halikarnassos hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PENAY GONİ (Antonio)
Tarih 08 Mayıs 2009
PENAY GONİ (Antonio), ispanyol müzik tenkitçisi (San Sebastian 1846 – Madrid 1896). Wagner’in eserlerini yaydı. Müzikli komediyi Savundu. Çeşitli dergilerde yazılar yazdı: Artey Patriotismo (Sanat ve Vatanseverlik), La Obra Maestra de Verdi, Carlos Gounod (Verdi’nin Şaheseri; Charles Gouncd). 1878′de İmpresiones Musicales (Müzik üstüne İzlenimler) başlığı altında bir tenkit serisi yayımladı. En önemli eseri, La , Opera Espanola y la Musica Dra-matica en Espana en el Siglo XIX (İspanyol Operası ve XIX. yy.da İspanya’da Dramatik Müzik) [1881]. (m)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENAY GONİ (Antonio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PENAUD (Alphonse)
Tarih 08 Mayıs 2009
PENAUD (Alphonse), fransız mucidi (Paris 1950 – ay.y. 1880). Deniz okuluna girdi, fakat birdenbire felç oldu, denizciliği bırakmak zorunda kaldı. Havacılıkla ilgilendi, bu alanın öncülerinden biri oldu. İncelemelerinde kapanan iniş takımlarını, kollu dümeni, ok şeklindeki kanatlan ve Sonradan uçaklarda kullanılan birçok ilkeyi ileri sürdü.
Kauçuktan, küçük motorlar yaptı, hücum açısı ve kuyruğun emniyeti üstünde durarak, uçağın kararlılık şartlarını aydınlattı. 1874′te birkaç metre uçabilen küçük bir mekanik kuş yaptı, uzun ve gövdesi genişleyebilen kablo ile bağlı balon projesini ortaya attı. 1876′da, havalanmayı başaran ilk uçakların özelliklerine benzeyen pervaneli biı âletin patentini aldı. Projelerini gerçekleştirmek için kendisine yardım edecek kimseler bulamadı. Otuz yaşında intihar etti. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENAUD (Alphonse) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PENAS, PENATES
Tarih 08 Mayıs 2009
PENAS körfezi, Şili’de (Aysen eyaleti) körfez, Büyük Okyanus kıyısında, kuzeyde Taitao, güneyde Guayaneco yarımadaları arasında. Çok girintili ve çıkıntılı olan kıyısı, birçok koy ve kanalla yanlıdır. Başlıca adası, Javier adaşıdır. (m)
PENATES çoğl. i. (penus, evin iç kısmından «erzak» anlamında lat. k.). Esk. Romalılar ve Etrüsklerde aile ocağını koruyan tanrılar. || Bu tanrıların heykelleri.
— ANSiKL. Penates’ler başlangıçta, teldo-labın iki tanrısı ve bütün evin koruyucularıydı. Aile ocağını koruyan tanrılardan sayıldıkları için onlar gibi birer ev tanrı-sıydılar. Ağaçtan, kilden, mumdan veya fudisinden yapılan heykelleri atrium’da ö-bür ev tanrılarının bulunduğu yere yerleştirilirdi, önlerine yemekler konur, bazı günler de kurbanlar sunulurdu. — Ayrıca, devletin koruyucusu olan kamu penatesleri de vardı. Bunlara, özel mihraplarının (penum) bulunduğu, Roma’daki Vesta tapmağında tapılırdı. Çoğu zaman, paraların üzerinde, başında bir örtü bulunan ihtiyarlar biçiminde, resimlerine rastlanırdı. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENAS, PENATES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PENARROYA-PUEBLONUEVO
Tarih 08 Mayıs 2009
PENARROYA-PUEBLONUEVO, İspanya’da (Cordoba ili) şehir, Sierra Morena’nın kenarında; 27 200 nüf. önemli kömür yatakları sayesinde şehirde sanayi gelişmiştir; dökümhaneler, kurşun rafinerileri, süper fosfatlar, kâğıt fabrikaları. (L) PENARTH, Büyük Britanya’da liman şehri, Galler ülkesinin güney kıyısında (Glamorganshire), Cardiff’in güneyinde; 20 900 nüf. Sayfiye merkezi. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENARROYA-PUEBLONUEVO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PENANG
Tarih 08 Mayıs 2009
PENANG, esk. Prince of Wales, Malezya’da (Petıang eyaleti) ads, Malakka boğazında; Malezya yarımadasından ve Penang eyaletinin karadaki kısmından Penang boğazı ile ayrılır; 227 km2; 262 700 nüf. Yükseltisi 900 m’yi bulan ve kauçuk ağacı çiftlikleri kurulmuş ormanlarla kaplı olan yüksek tepeler, adanın en canlı kısmı olan kıyı ovalarına hâkimdir; pirinç ve hindistancevizi tarımı, balıkçılık. Karabiber, karanfil ve hindistancevizi başlıca ticaret ürünleridir. Başlıca şehri, George Town. (L)
PENANG, Malezya’da eyalet, Malakka boğazı kıyısında; iki kısımdan meydana gelir. Penang adası ve ona bağlı küçük adalar; kuzeyde, doğuda ve güneyde Kedah eyaletiyle sınırlı olan kara parçası; 1036 km2; 642 200 nüf. Merkezi, George Town. Tepelerdeki büyük tarım işletmelerinde kauçuk üretimi, kıyı ovalarında pirinç ve hindistancevizi yetiştiriciliği başlıca tarım faaliyetidir. Sanayi Butterworth’da ve özellikle George Town’da toplanmıştır.
— Tar. 1786′da Kedah sultanının izniyle İngilizler tarafından işgal edilen Penang, 1800′de bir ingiliz himaye bölgesi haline getirildi; 1826′da Straits Settiements’e girdi. Straits Settlements’ın dağılmasından (1946) sonra Penang Malezya federasyonuna katıldı (1948). [L]
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENANG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELSENEER (Paul)
Tarih 08 Mayıs 2009
PELSENEER (Paul), belçikalı zooloji bilgini (Brüksel 1863-ay.y. 1945). Brüksel’de okudu, Lille’de Giard’ın, Londra’da Lankester’in derslerini takip etti. Belçika yükseköğrenim kurumlarından uzak tutulduğu için, 1929′a kadar Gand öğretmen okulunda kimya okuttu. Yumuşakçalar üstünde incelemeler yaptı ve bu konuda birçok eser yazdı. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELSENEER (Paul) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELOUSE, PELOUZE
Tarih 08 Mayıs 2009
PELOUSE (Leon Germain), fransız ressamı (Pierrelaye, Seine-et-Oise 1838-ay.y. 1891). lle-de-France ve Normandiya manzaralarını canlandıran tablolarıyle tanınır {Orman içi, Louvre). [L]
PELOUZE (Theophile Jules), fransız kimyacısı ve fizikçisi (Valognes 1807-Paris 1867). 1836′da Almanya’ya gitti. Orada Liebig ile çalıştı. Daha sonra College de France’ta Thenard’m yerini aldı. Petrollerin bileşimini inceledi. Bütün organik asitlerin sentezini sağlayan genel bir tepkimeye dayanarak hidrosiyanik asitten formik asit elde etti. 1834′te nitrilleri buldu ve 1836′da gliserinin bir alkol olduğunu ispatladı. 1839′da, Geliş ile birlikte bütirik asit mayalanmasını keşfetti. Fremy ile birlikte Traite de Chimie Analytique (Analitik Kimya İncelemesi) [1847-1850] adlı bir eser yayımladı. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELOUSE, PELOUZE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PELOR, PELORİA, PELORİTANİ, PELORİZM
Tarih 08 Mayıs 2009
PELOR i. İskorpitgillerden kemikli balık; Hint okyanusunda bulunur. (L)
PELORİ i. (yun. peloros, ucube’den fr. pelorie). Bot. Normal yapısı birbakışımlı olan bir çiçek tacının aktinomorf olması. (Yüksükotu, nevruzotu gibi bitkilerde peloriye rastlanır.) [L]
PELORİA çoğl. i. (yun. k.). Esk. Yun. Zeus Pelorios (dev Zeus) onuruna yapılan Tesalya şenlikleri. (Şölen sırasında efendilerle köleler arasında fark gözetilmezdi.) [L]
PELORİTANİ, italya’da kütle. Sicilya’da, adanın kuzeybatısında, Akdeniz kıyısındaki Calava burnu ile Taormina yakınındaki Sant’Andrea burnu arasında. Billûrlu kayalardan meydana gelen ve kenar kısımları ikinci zaman kalkerleriyle örtülü olan kütle çok vahşî görünüşlüdür; geniş ve düz vadiler üzerinde yüzey şekilleri ansızın yükselir; yamaçlar hemen tamamıyle çıplaktır. (L)
PELORİZM i. (yun. peloros, ucube’den fr. pelorisme). Çiçekleri birbakışımlı olan bazı bitkilerde aktinomorf çiçeklerin belirmesi. (L)
08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELOR, PELORİA, PELORİTANİ, PELORİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|