RETEZAT

Tarih 29 Haziran 2009

RETEZAT, Romanya’da kütle, Erdel Alpleri’nde; Peleaga’da. 2 509 m. Güney Karpatlar’ın yüksek kütlelerinin en batıda ola­nıdır; kuzeyde Demir Kapılar ile son bulur. Bitki ve hayvan bakımından zengin olan küt­lenin bir kısmı millî park haline getirilmiş­tir. (L) -

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RETEZAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REMAGEN

Tarih 29 Haziran 2009

REMAGEN, Almanya’da (Batı Almanya, Rheinland Pfalz) şehir, Ren kıyısında; 7 100 nüf.
Bağcılık merkezi. Roman ve gotik üslû­bunda kilise.

— Ask. tar. 7 Mart 1945′te müttefiklerin Remagen köprüsünü, Almanlar tahrip ede­meden işgal etmeleri, Ren’in sağ kıyısında­ki bölgede ilk köprübaşlarını kurmalarına imkân verdi.
Bk. REN SAVAŞI. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REMAGEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REŞİTA

Tarih 29 Haziran 2009

REŞİTA, Romanya’da (Banat bölgesi) şe­hir, Retezat kütlesinin kıyısında;
46 000 nüf.

Romanya’nın, 1768′de kurulan, başlıca sa­nayi merkezlerinden biridir; yakınındaki maden kömürü yataklarından iyi cins kö­mürler, maden ocaklarından da demir ve manganez çıkarılır.
Şehir bugün önemli biı metalürji ve makine yapımı merkezidir (lo­komotifler, tarım âletleri v.b.). [L]

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞİTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RESÜLAYN

Tarih 29 Haziran 2009

RESÜLAYN, Suriye’nin Türkiye sınırı üze­rinde, Habur çayı kıyısında küçük bir şe­hir.

Şehrin, türk topraklarında kalan kesimi­ne de önceleri bu ad veriliyordu. Sonra Ceylanpınar denildi; şehrin «pınar başı» an­lamına gelen adı Asurlular devrinden kal­mıştır (Riş Ayna). Bu ad Süryanîceye de Reş Ayna şeklinde geçti, Roma-Bizans hâ­kimiyeti sırasında da Resaina şeklini aldı. Burada Habur çayının önemli kaynakları vardır ve bu çay, aşağılara doğru, yazın kurumayan bir akarsu halini alır. XVI. yy. başlarında osmanlı hâkimiyetine geçen Re­sülayn, Zor sancağına bağlı bir ilçenin mer­keziydi.

Birinci Dünya savaşından sonra şehrin, demiryolunun 7,5 m güneyinde ka­lan kesimi Suriye’ye geçti. Resülayn’ın gü­neybatısında Tel Halef harabelerine rastla­nır. M.V. Oppenheim burada kazılar yapa­rak Kapara sarayını meydana çıkardı. (M)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESÜLAYN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RESTOUT veya RETOUT

Tarih 29 Haziran 2009

RESTOUT veya RETOUT, fransız ressam ailesi.

Başlıca üyeleri: eustache (Caen 1655-öl.1743). Ardennes manastırının bir kubbesini resimledi, Mondaye manastırı ki­lisesinin ve Saint-Jean de Falaise manastı­rının dekorasyonunu yaptı; — jean II (Rouen 1692-Paris 1768), Jean-Baptiste Jouvenet’nin yeğeni ve öğrencisi.
Resim ,akade­misine profesör (1733) ve müdür oldu (1760). Tablolarında daha çok mitolojik ve dinî konuları işledi (İsa’nın İnmeli bir Hastayı İyi Edişi, Anania Ellerini Aziz Paulus’un Basına Koyarken [Paris, Louvre]); — jean BERNAED (Paris 1732-ay.y. 1797), Jean II’nin oğlu. 1758′de Roma Büyük ödülünü ka­zandı.
Jüpiter ile Mercurius, Philomen ve Baucis’in Sofrasında (Tours Müzesi) adlı tablosu sayesinde 1769′da Akademiye üye seçildi. Devrim sırasında Güzel Sanatlar Ge­nel komisyonu başkanı oldu. Aziz Bruno Çölde Dua Ederken adlı tablosu Louvre müzesindedir. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESTOUT veya RETOUT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Restorasyon üslûbu

Tarih 29 Haziran 2009

Restorasyon üslûbu, Ampir üslûbu ile Louis-Philippe üslûbu arasındaki geçiş dö­neminde ortaya çıkan üslûp.

Asıl Charles X’un hükümranlığı (1824-1830) sırasında ge­liştiği için Charles X üslûbu da denilen bu üslûp, mobilya ve süslemelerde yeni klasik biçimleri ve çizgileri değerlendirdi. 1822′ye doğru, Romantizm’in etkisiyle, gotik ve rönesans motiflerinden de yararlandı. (M)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Restorasyon üslûbu hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RESTİF (veya RETİF) DE LA BRETONNE

Tarih 29 Haziran 2009

RESTİF (veya RETİF) DE LA BRETONNE (Nicolas restif, — denir), fransız yazarı (Auxerrois 1734-Paris 1806).

Bourgogne’lu bir çiftçinin oğluydu. Paris’te matbaa işçisi ve sahibi oldu. 1767′den itibaren taşra hayatını ve Paris şehrine karşı tutkusunu dile getiren romanlar yazmağa başladı.

Başlıca eserleri şunlardır: Lucile ou les Progres de la Vertu (Lucile veya Erdemin Gelişmesi) [1768], Le Paysan Perverti ou les Dangers de la Ville (Baştan Çıkan Köylü veya Şehir Hayatının Tehlikeleri) [1775], şaheseri sayılan Babamın Hayatı (La Vie de Mon Pere) [1779], kendi hayatını anlattığı Monsieur Nicolas ou le Coeur Humain Devoile (Bay Nicolas veya Sırrını Açığa Vu­ran Gönül) [1794-1797], Le Pornographe (Açık Saçık Şeyler Yazan) [1769], Le Glos-sographe (Sözlükçü) [1773], L’Andrographe (Hünsaların Hayatını Anlatan Yazar) [1782]. Restif de La Bretonne daha sonra îdees Singulieres (Acayip Düşünceler) adı altın­da toplanan bu son üç eserde atılgan bir ıslahatçı, insanları seven bir kimse olarak dikkati çeker. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESTİF (veya RETİF) DE LA BRETONNE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RESSAM

Tarih 29 Haziran 2009

RESSAM i. (ar. resm’den ressam). İşi re­sim yapmak olan kimse: Onlar romancının, ressamın uydurmaları… (R. N. Güntekin). Osman onu ileride bir çocuk resmi için hazırlanan, etrafını tetkik eden bir ressama benzetiyordu. (H. E. Adıvar).

Ressam değneği, ressamların fırça tutan ellerini da­yamak için kullandıkları, ucu deri veya ku­maş kaplı bir topuzla biten, hafif ağaçtan yapılmış değnek. Kitap ressamı, kitaplardaki resimleri çizen sanatçı.
Bk. ANSîKL.

— ANSİKL. Türkiye’de ressam’lar genellik­le, sanat faaliyetlerinin yoğunlaştığı üç bü­yük ilde (Ankara, İstanbul, İzmir) toplan­mıştır. Bu illerde çeşitli yerli ve yabancı sergiler düzenlenir. Ankara ve İstanbul’da, bir yıl içinde açılan resim sergilerin sayısı 100′ü aşar. Son yıllarda ikinci derecedeki bazı bü­yük illerde de galeriler açıldı. Ressamlar meslek formasyonlarını, sanat eğitimi yapan yüksekokullardan aldıkları gibi, yetenekle­rini geliştiren çalışmalarla da kazanmakta­dır.

Türkiye’de sanat eğitimi veren kuruluşlar, Devlet Güzel Sanatlar akademisi, eğitim enstitülerinin resim bölümleri, daha çok uy­gulamalı sanat kollarında faaliyet gösteren Tatbikî Güzel Sanatlar yüksekokuludur. Ressamların bir bölümü de, bu eğitim kuru­luşlarında öğretim görevlisi olarak çalışır­lar. Ortaöğretim okullarında resim öğretme­ni olarak görev yapan ressamlar da önemli bir grup meydana getirirler. Asıl mesleği olan ressamlığın dışında başka işlerden ge­çimini sağlayanların sayısı oldukça kabarık­tır. Türkiye’de hareketli bir resim piyasası bulunmadığı için ressamların tablolarını sa­tarak geçinmesi zordur. Yağlıboya resmin Türkiye’de ressamlarca benimsendiği ilk yıl­lardan itibaren, resmî ve yarı resmî kuruluş­lar ressamlara, eserlerini satın alarak mad­dî destek oldu.

1939′dan itibaren her yıl açılan «devlet resim ve heykel sergileri», res­samların eserlerinin ödüllerle değerlendiril­mesine ve satılmasına imkân verdi. Türki­ye’de ressamlar, 1908′den itibaren çeşitli ku­ruluşlarda biraraya geldiler. Bunların ilki 1908′de kurulan «Osmanlı Ressamlar cemiyetedir. Sonradan «Güzel Sanatlar birliği» olarak adını değiştiren bu kuruluşun, bir de yayın organı bulunuyordu. 1919′da kurulan «Türkiye Ressamlar cemiyeti», Galatasaray lisesi salonunda düzenlediği sergilerle ün kazandı. Bu cemiyet 1926′da dağıldı, önce­leri Etnografya müzesi ve Türkocağı salon­larında düzenlenmiş olan Güzel Sanatlar birliği sergileri geniş ilgiyle karşılanıyor ve resim satışları da sağlıyordu. 1928′de Avrupa’daki eğitimlerini tamamlayarak yurda dö­nen genç sanatçılar grubunun oluşturduğu Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar birli­ği ile 1933′te beş ressam ve bir heykeltıraş tarafından kurulan «D» grubu, 1940 yılında ilk sergilerini açan Yeniler veya Liman Ressamları grubu ilk ressam kuruşları ara­sındadır.

• Kitap ressamı. En eski resimli elyazması örneklerinden biri, Codex Vaticanus adı ve­rilen V. yy.dan kalma bir Vergilius’tur. Doğu’da olduğu kadar Batı’da da minyatürün kazandığı olağanüstü atılım bilinmektedir. XV. yy.da tahta kalıplarla basılan kitap re­simleri arasında Mirouer de la Redemption de l’umain lignaige (Lyon, 1478), Breydenbach’ın Seyahati (Mayence, 1486) sayıla­bilir. Daha sonra, 1488′de Paris Dua Kitap­larında bakır üzerine işlemeler ortaya çık­tı. O sıralarda adı en çok duyulmuş kitap ressamlarından biri parisli Pierre Le Rouge’du (La Mer des Histoires, 1488).

Ayrıca Fransa’da, Geoffroy Tory, Denis Janot, Mercure Jollat, Bernaıd Salomon (Küçük Bernard da denir), Jean Duvet, Pierre Woeiriot, Rene Boyvin, Rabel, Thomas de Leu sayılabilir. Aynı dönemde alman ve italyan basımevlerinde (özellikle Venedik’te) çok güzel resimli kitaplar yayımlanıyordu.
XVII. yy.da Fransa’da şu adlar önemlidir: çelik kalem alanında Leonard Gaultier, Crispin de Passe (Le Maneige royal, 1625), Valdo, Lasne; ofortta, Perelle’ler, Israel Sylvestre, Stefano della Bella, Abraham Bosse, Chauveau (Vergilius, 1649), Seb. Leelerc (Cl. Perrault’un Vitruve’ü, 1673), Le Pautre (Les Divertissements de Versailles [Versailles Eğlenceleri], 1676); XVIII. yy.da: Cocchin, Eisen, Larmessin, Tardieu, Gravelot (Decamerone, 1757), Moreau le Jeune (Benjamin de La Borde’un Chanson’u [Şarkı]), Marillier (Berquin’in Les İdylles’i [İdiller], 1775), Le Barbier, Monsiau; XIX.yy.da: Desenne, Duplessis-Berteaux, Tony Johannot (Notre-Dame de Paris), Gigoux, Celestin Nanteuil, Gavarni, Grandville (Un Autre Monde [Başka Bir Dünya], 1844), Gustave Dor6 (Dante’nin İnferno’su [Cehennem], 1861). XVIII. yy.da ortaya çıkan renkli gravürlerden son­ra XIX.yy.da taşbaskı tekniği doğdu ve özellikle ilk fotoğraf çoğaltma metotlarının bulunması (1847-1882) kitap resmi tek­niğini yavaş yavaş geliştirdi.

Günümüze kadar yetişen fransız gravürcüleri arasın­da şunlar sayılabilir: Daniel Vierge (L’Assommoir [Meyhane], 1878). Auguste Lepere, Rops, Steinlen, Louis Legrand, Chas -Laborde, Dignimont, Vertes, Boussingault, Sylvain Sauvage, Mariette Lydis, Daragnes, Laboureur, Gus Bofa, Pierre Falke, Luc-Albert Moreau, Dunoyer de Segonzac, Georg, Touchagues, Demeurisse, Clairin, Heuze, Brayer, Buffet. Kitap resmi yapan ressamların sayısı çoktur: Holbein (Les Simulacres de la Morı [ölümün Görüntüleri]), Dürer (Maximilien’in Le Livre de Prieres’i [Dualar Kita­bı]). Poussin (bir Vergilius, bir Horatius ve bir Kutsal Kitap kapağı süsü), Oudry (Les Fables [Masallar], 1755-1759), De Troy ve Lemoine (La Henriade, 1728), Boucher; XIX. yy.da Deveria, Delacroix (Faust, 1828), Lami, Manet (Ch. Cros’un Le Fleuve’ü [Irmak], 1874), Maurice De­niş (Les Fioretti, 1913).
Bonnard’ın hazır­ladığı Parallelement (Paralel Olarak) [1900] ve Daphnis et Chloe (Daphnis ve Chloe) [1902], Desvallieres’in Rolla’sı (1906), Picasso’nun Başkalaşımlar’ı, Gromaire’in, Beaudelaire’in Nesir Şiirler’i, Salvador Dali’nin Les Chants de Maldoror’u, Mattisse’in, Mallarme’nin Şiirler’i, Dufy’nin Tarascon’lu Tartarin’i (Tartarin de Tarascon), Derain’in Heroides’i (Heroides’ler); Rouault’nun, Suares’nin La Passion’u (Çile), Dunoyer de Segonzac’ın Les Croix de Bois’sı (Tahta Haçlar) ve Louise Hervieu, Vlaminck, Chagall, Van Dongen, Othon Friesz ile Derain’in eserleri gibi birçok «Ressam Kitabı»nın hazırlanmasında Ambroise Vollard’ın ve kitapseverler dernekle­rinin rolü büyük oldu. Bu arada, «heykel­tıraş kitapları» ile Rodin (Le Jardin des Supplices [işkenceler Bahçesi]), Maillol (Les Eglogues [Egloglar]), Bourdelle (Mo­zart Enfant [Çocuk Mozart]) ve Belmondo’yu da (Lucien de Samosate’ın Les Amours’u [Aşklar]) unutmamak gerekir. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESSAM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RESPİGHİ (Ottorino)

Tarih 29 Haziran 2009

RESPİGHİ (Ottorino), italyan bestecisi (Bologna 1879-Roma 1936). Bologna’da Martucci’den, Petersburg’da Rimskiy-Korsakov’dan, Berlin’de Max Bruch’tan ders gördü.

Roma konservatuvarında beste öğretmenliği (1923) ve müdürlük (1923-1925) yaptı, daha sonra Santa Cecilia akademisinin Yüksek Bestecilik kursunun başına geçirildi. Ro­ma manzaralarından veya sanat eserlerinden ilham alarak yazdığı senfonik şiirlerinde, fransız izlenimcilerinin, rus bestecilerinin ve Strauss’un etkisinde kaldı. Arkaik mü­ziğe düşkündü, plenşan’ı örnek alarak yaz­dığı da oldu. Çok sayıdaki eserleri arasın­da ses müziği olarak, şarkı ve piyano için elli kadar melodi (Nebbie, Nevicata, Stornellatrice [1906]; Liriche, 4 Rispetti Toscani, [1914]; Deita Silvane), şarkı ve or­kestra için melodiler, korolu eserler (La Primavera [İlkbahar], 1923; 4 Canzoni Scozzesi, 1926; Landa per la Nativita del Signore [İsa'nın Doğuşu İçin Şükran], 1931) var­dır.

Oda müziği türünde re majör bir dört­lü (1907) ve Quartetto Dorico, piyano ve ke­man için si minör bir sonat (1916-1917), 3 Preludi Sopra Melodie Gregoirane per Piano (Gregoryen Melodileri İçin Üç Piyano Prelüdü) [1921] yazdı. Senfonik eserleri: Le Fontane di Roma (Roma Çeşmeleri) [1916] adlı senfonik şiir, Antiche Danze e Arie per Liuto adlı üç seri (1918, 1923, 1932), keman ve orkestra için Gregoryen Konçertosu (1921), i Pini di Roma (Roma’nın Çamları) adlı senfonik şiir, piyano ve orkestra için Concerto in Modo Misolidio (1925), Vetrate di Chiesa (senfonik şiir, 1926 -1927), Trittico Botticelliano (1927), Gli Uc-celli (Kuşlar) [süit, 1928], Feste Romane (Roma Şenlikleri) [senfonik şiir, 1928], piya­no ve orkestra için Toccata, impressioni Brasiliane (Brezilya’dan İzlenimler) [1931] adlı senfonik şiir, Metamorphoseon XII Modi (tema ve çeşitlemeler, 1931), son ola­rak piyano ve oda orkestrası için bir Con­certo a Cinque (1934),

Respighi ayrıca dra­matik eserler de besteledi: Re Enzo (Kral Enzo) [operakomik, 1905], Semirama (lirik trajedi, 1910), La Boutique Fantasque (Rossini’nin temaları üstüne bale, 1917-1918), Belfagor (müzikli komedi, 1923), La Campana Sommersa (opera, 1927), Belkıs (koreografik eylem, 1932), Maria Egiziaca (dinî tiyatro 1932), La Fiamma (Alev) [1934] ve Lucrezia (1937) operaları. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESPİGHİ (Ottorino) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RESMO

Tarih 29 Haziran 2009

RESMO, yun. Rethymnon, Girit adasının kuzeybatısında sancak merkezi şehir.

İlk çağlarda mykenai medeniyetinin bir şehriydi. Roma, Bizans, Araplar, tekrar Bizans ve Venediklilerin eline geçti (1204). Barbaros tarafından tahrip edildi (1538), 1646′da Deli Hüseyin Paşa tarafından Venediklilerden alındı ve bir sancak merkezi oldu. 1913′te kesin olarak türk yönetiminden çıktı ve Yu­nanistan’a bağlandı. (M)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESMO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RESİM veya RESM

Tarih 29 Haziran 2009

RESİM veya RESM i. (ar. resm). örnek olarak alınmış herhangi bir şeyin karakalem veya boya ile kâğıt v.b. bir yüzey üstüne çıkarılmış biçimi: Sonra kiliselerde görü­len azizlerin resimlerine benzer bir hal al­dı (H. R. Gürpınar).

Duvarlarda kıymetli, açık saçık resimler asılıydı (Ömer Seyfeddin). Yorulduğumuz vakit ben, resim yap­mağa başlıyorum (R. N. Güntekin). || Bir nesnenin veya yerin fotoğraf makinesi aracılığıyle bu iş için hazırlanmış bir kâğıda alınmış şekli, fotoğraf: Albümün yaprakları içinden gözlerime bakarak gülümseyen bu resim, Kâmran’ın resmiydi (R. N. Günte­kin). Hayır, dedi, ben gençlik resimlerimden hiçbirini saklamam. Her sabah aynada nasılsam, oyum! (F. R. Atay). || Yazma, çiz­me, boyama sanatı: Resim öğretmeni. Re­sim dersi, || Tören, alay. merasim: Geçit resmi. || Resim müzesi. Bk. PîNAKOTEK. || Resim sergisi, her türlü resimlerin ve özellikle yağlıboya tabloların sergilendiği yer.

— ÇEŞ. DEY. Resim almak (çekmek veya çıkarmak), fotoğraf makinesiyle bir şeyin şeklini kâğıda geçirmek. || Resim gibi, çok güzel, çok hoş v.b. anlamında kullanı­lır: Resim gibi kız. \\ (…)nın resmidir, «(…»nın olacağı kesin ve bellidir» anla­mında kullanılır: Bir kere sevdaya tutul­maya gör // Ateşlere yandığının resmidir (C. S. Tarancı). Çalışmamakta ısrar eder­sen, sınıfta kaldığının resmidir.
— Esk. Eser, iz, nişan. || Şekil: Haç resmi, Mührü Süleyman resmi || Âdet, usul, tavır. || Tarz, üslûp. || Plan, taslak. || Devlete ait iş, davranış, söz. || Resmi âli, padişahların cuma namazına gidiş ve gelişinde veya Hırkai Saadeti ziyareti sırasında yapılan tören. || Resmi geçit, geçit töreni. || Resmi kadim, eski usul. || Resmi küşad (veya iftitah), açılış töreni. || Resmi müsennem, profilden alınmış veya yapılmış resim. || Resmi selâm (veya tazim), askerî protokolün gereklerine göre yapılan selâm merasimi.

— Farklar psikol. Dört resim testi, Van Lennep tarafından meydana getirilen ve T. A.T. testine benzeyen yansıtmalı test. Bk. ansikl.
— Folk. Halk resimleri. Bk. ansikl.
— G. santl. Bk. ansikl.

— Huk. Bir işin yapılması sebebiyle idare tarafından kişilerden alman vergi cinsin­den bir para: Gümrük resmi. Belediye res­mi. Rıhtım resmi. Levha resmi. (Bk. an­sikl.) || Resim ve harç muafiyeti, resim veya harca bağlı hizmetlerden yararlanan­ların, özel durumları sebebiyle resim ve harç verme yükümlülüğü dışında bırakıl­maları durumu. (Bk. ansikl.) ||

— Esk, Resmi kısmet, terekenin vereselerine dağıtıl­ması karşılığında alınan vergi. (Mirasın paylaştırılmasıyle kassam denilen memur­lar uğraşırlardı. Kassam teşkilâtının olma­dığı yerlerde bu işi kadı ve naipler yapar­dı. Resmi kısmet yüzde 0,15 ile yüzde 0,30 arasında değişirdi. Her kadılıkta bir kas­sam defteri vardı, ölenin terekesi kas­sam tarafından bu deftere geçirilir ve her birinin değeri altına yazılırdı, öle­nin cenaze masraflarıyle kassamın alaca­ğı düşünüldükten sonra kalan, şer’î kanuna göre vârislere verilirdi.) || Resmi Kısmet kanunu, Osmanlı imparatorluğunda ölen kimselerin geride bıraktıkları mal, eşya ve paralarından alınacak olan, resmi kısme­tin kimler tarafından tahsil edileceğini dü­zenleyen kanun. (Bk. ansikl.) // Resmi kitabet, kadılar tarafından alınan vergi. (XVII. yy.da bu vergi kadılar için 20, ha­demeler için 5 akçeydi.) || Resmi nişan (veya resmi berat), tayini yapılan kadılar­dan alınan vergi. (Kadı ve mevalî tayin­lerinde, kendilerine tayinlerini, kaza ve sa­lâhiyetlerini bildiren ve padişahın tuğrası­nı taşıyan bir belge verilirdi [tuğra çekme parası olarak da bir resim alınırdı].) // Res­mi sicil, kadıların sicil defterlerine kaydet­tikleri mektuplardan aldıkları vergi. (Ka­dıların belirli maaşları yoktu; geçimlerini, baktıkları dava veya kendilerine yapılan müracaatlardan aldıkları vergilerle sağlar­lardı. Resmi sicilin miktarı 2-7 akçe ara­sında değişirdi. Buna sicil akçesi de de­nirdi.)

— İda. Resmi âdi, ulufe gününden başka günlerdeki elçi kabul töreni. || Resmi tah­lif, devlet memurlarının işe başlarken ye­min töreni. (Başta sadrazam olmak üzere vükelâ ve devlet adamlarının sadakat ye­mini etmeleri sultan Abdülmecid devrinde başladı [1850]. Taşra memurları da idare meclisi önünde yemin ederdi.)

— Mal. Esk. Resmi ağıl, koyun, keçi v.b. küçükbaş hayvanlar vergisi. (XVI. yy.da üç yüz koyundan beş akçe vergi alınırdı.) || Resmi arus, evlenen erkeklerden alınan düğün vergisi. (Erkeğin evlendiği kızsa alt­mış akçe, dulsa veya gayri müslim kızsa otuz akçe, gayri müslim dulsa on beş akçe vergi alınırdı. Bunu tımar, zeamet ve has sahipleri alırdı. Tımar sistemiyle birlikte bu vergi de kaldırıldı.) || Resmi âsiyab, değir­men vergisi. (Bir yıl sürekli işleyen değirmenlerden altmış; altı ay işleyenlerden otuz; üç ay işleyenlerden on beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra bu vergi kaldırıldı.) // Resmi badiheva, tımar usulünün yürür­lükte olduğu dönemde ekili arazisi ol­mayan ve ticaretle uğraşan gayri müs­limlerden alınan vergi. (Evlilerden yılda iki, bekârlardan altı akçe alınırdı.

Tanzimattan sonra kaldırıldı. Resmi raiyet ve resmi mücerred de denirdi.) || Resmi bennâk, tımar sahiplerinin gayri müslimlerden aldıkları vergi, (iki çeşitti: ekinli bennâk, caba ben­nâk. Ekinli bennâk, elindeki arazisi yarım çiftten az olanlardan, caba bennâk ise toprağı olmayan ve ticaretle uğraşan gayri müslimlerden alınırdı. Vergi yılda iki ak­çeydi. Tanzimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi bidat, gümrüğe gelen eşyadan gümrük vergisinden ayrı olarak alınan vergi. (Tan­zimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi çift, arazi vergilerinden biri. (iki öküzle işle­nebilecek arazi demekti.

Bu vergi, en az yirmi iki, en çok elli yedi akçeydi. Tan­zimattan sonra kaldırıldı. Çift akçesi de denirdi.) || Resmi çift bozan, çiftliği bı­rakarak başka iş yapanlardan alınan ver­gi, (Vergi, bütün çift, yarım çift ve on­dan az arazideki çiftin bozulmasına göre değişirdi. Bütün çift için üç yüz yarım çift için yüz elli, daha az arazi için yetmiş beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra kaldırıl­dı.) || Resmi ganem, koyun vergisi. (XVI. yy.da iki koyun veya keçiden bir akçe alı­nırdı. Tanzimattan sonra, ağnam resmi adı­nı aldı.) || Resmi güvara, turfanda mey­ve sebze vergisi. (Gügeri memuru adı ve­rilen, bir memur tarafından toplanırdı.) // Resmi hınzır, domuz vergisi. (Hıristiyanların beslediği domuzlardan her biri için yılda dörder para vergi alınırdı.

Gayrimüs­limlerin isteğiyle kaldırıldı [1779]. Domuz sahiplerinin bu işten fazla kâr etmeleri üzerine yeniden alınmağa başlandı. Tanzi­mattan sonra tekrar kaldırıldı.) || Resmi nize, üç voynuktan meydana gelen gönder’in her yıl mart ayında hazineye ödediği vergi. (Resmi nize altı akçeydi. Sefere giden voy-nuklar altı akçe, ötekiler beş akçe öderler­di.) || Resmi tapu, devlet arazisi üzerinde yapılan bina, koru, harman yeri gibi ziraat­tan alıkonulan topraklardan alınan vergi. (Verimli araziden elli akçe, daha az ve­rimli yerden de yirmi akçe alınırdı. Tan­zimattan sonra bu tür yerlerden bedeli öşür ve mukaatai zemin adı altında vergi alm­amağa başlandı.)

— Mat. Bk. Görüntü.
— Tasav. Resim hırkası, mevlevîlerin giy­diği, bedeni geniş hırka. (Mevlevi, bu hır­kayı üç gün sır olduktan sonra tarikat şey­hinin huzuruna çıkınca giyer.)

— Teknol. Çizgisel resim, sanayiyle ilgili nesnelerin veya süslemelerin çizimine yara­yan teknik resim. (Bk. ansikl.) || Geo­metrik resim, bir nesnenin geometrik oran­tılarını yansıtan resim. || Gölgeli resim, gölgelerle aydınlık kısımların iyice belir­tildiği resim. || Grafik resim, bilimsel konularda uygulanan ve kesitleri, düzlemleri v.b. gösteren resim. || iki renk resim, renkli kâğıt üzerine yapılan ve aydınlık bölgeleri beyaz kalemle belirten resim. || Lavili resim, çini mürekkeple gölge vu­rulan veya suluboya ile renklendirilen re­sim. || Makine resmi veya sanayi resmi, çizgi veya lavi ile yapılan ve makineleri, makine parçalarını v.b. göstermeğe yara­yan resim. || Meslek resmî, teknik resim kurallarının belirli bir meslek dalında (ma­rangozluk, topografya v.b.) uygulanması.

|| Mimarî resim, teknik resim kurallarına göre bir binanın planını, en ve boy kesitini gösteren resim. || Modelli resim, canlı bir modeli veya gerçek bir peyzajı örnek. ala­rak yapılan resim. || ölçülü resim veya ölçülü kroki, cetvel veya pergel kullanma­dan yapılan ve bir nesneyi gerçekte oldu­ğu gibi gösteren, ayrıca da o nesneyi mey­dana getiren bütün parçaların ölçüsünü ve­ren ve bu parçaların nasıl biraraya ge­tirileceklerini belirten resim. (Bu tür re­simde nesnenin biri yatay öbürü düşey iki düzlem üzerindeki izdüşümleri gösteri­lir; düşey düzlemdeki izdüşümüne boy, ya­tay düzlemdeki izdüşümüne de en kesit de­nir; bazen nesnenin başka kesitleri de gösterilir ve bunun için de nesne belirli bir­takım düzlemlere göre bölünür.) || Serbest elle resim, cetvelsiz ve pergelsiz olarak büyük bir serbestlikle yapılan bina, maki­ne resmi. || Taklit resim, çeşitli figürlerin, manzaraların ve süslemelerin çizilebilmesi için akademelerde öğretilen resim. || Tek­nik resim, sanayide, makine veya her çe­şit imalât parçasının tam ve hatasız ola­rak yapılabilmesi için, çizimi yapan mü­hendis ile imalâtı yapacak işçiler arasında anlaşmayı sağlayan, standart ve normlar­dan yararlanan resim. || Üç renk resim, XVIII. yy.da kullanılan ve renkli kâğıt üzerine yapılan bir çeşit pastel. (Aydınlık noktalar beyaz kalemle boyanır, ten rengi ise sanginle verilir.)

— Ansikl. Farklar psikol. Dört resim tes­ti, dört tane renkli resimden meydana ge­lir. Birinci resimde, bir masa çevresinde, biri oturmuş, öteki ayakta duran iki in­san görülür; ikinci resimde, sadece, bir odanın ortasında bulunan bir yatak vardır; üçüncü resimde, bir lamba direğine yaslanmış bir adam bulunmaktadır; dördün­cü resimde ise, bir tenis sahası görülür; kadınlı erkekli oyuncular oynamakta, ba­zı kişiler de, oturmuş oyunu seyretmekte­dir. Teste tabi tutulan denek, bu dört res­mi istediği sıraya göre düzenleyebilir, ama resimlerin dördünü de kullanmak zorunda­dır. Denekten istenen şey, bu resimlere ba­karak bir baş kahraman seçmesi, tek bir hikâye meydana getirmesi ve bu hikâyeyi yazılı olarak açıklamasıdır. Yapılacak yorumlama önce hikâyenin ko­nusu ve resimlerin ilişkisi üstünde durur.

Deneklerin büyük bir kısmının ileri sürdükleri temalar, gerçeğe iyi bir intibak gösterildiğine işaret olarak kabul edilir. Hikâyenin biçim bakımından analizi, de­neğin anlattığı konuya karşı takındığı tav­rı ele alır: denek, bu hikâyeye birtakım ahlâkî düşünceler katıyor mu? Deneğin kullandığı üslûp ve kelime hazinesi seçme midir, yoksa rasgele mi? Denek, hangi resmi hikâyenin başlangıcı, hangisini biti­mi olarak kabul etmiştir? Hikâye, aynı zamanda, deneğin sentez yapma kabiliye­tini de incelemeyi sağlar. Bu husus, T.A. T.’de ele alınmamaktadır. Dört resim testi, T.A.T.’ye oranla, uygulanması daha kolay ve daha süratli olan bir testtir; ama T.A.T. kadar zengin değildir.

— Folk. önceleri folklorun bir parçası sa­yılan halk resimleri, bugün sanat tarihinin önemli bir dalı oldu. Halk resmi, okuma­mış veya az okumuş bir toplumun sanatı­dır. Taşbaskısı hikâye resimleri imzasızdır; duvar resimlerinde ise bazen imzaya rast­lanır. Bu resimler bugün modern sanata kaynak olmakta ve eskiye oranla daha faz­la ilgi görmektedir. Çoğu hayalden yapıl­mış olan bu resimler, ilkel bir özellik ta­şır. Perspektif ve oranlar, gerçek dışın­da kalır. Bazen üç katlı bir köşk insan boyunu geçmez, bazen de gözyaşından de­nizler ve içinde gemiler görülür.

Halk re­simleri halk masallarına uygun, halkın an­layabileceği, sevebileceği resimlerdir.
Bun­ları sekiz bölüme ayırmak mümkündür:
1. kahvehane resimleri; 2. kitap resimleri (ço­ğunlukla âşık hikâyelerinde); 3. dinî resim­ler;
4. tılsım resimleri; 5. yazıyle yapılmış resimler; 6. yazıyle tabiat resimleri (Ah Minelaşk gibi);
7. cam altı resimleri; 8. deri üzerine yapılmış karagöz resimleri.

1. Kahvehane resimleri çeşitli özellikler gös­terir. Osmanlılar döneminde memurların git­tiği kahvehanelerde zamanın siyasetini yan­sıtan resimler vardı. Bunlar arasında ikinci Meşrutiyetin ilânıyle (1908) ilgili olarak, En­ver ve Niyazi Beylerin timsali hürriyet ve maderi hürriyet’i zincirlerinden çözmesi, Hareket ordusu, saçı sakalı birbirine ka­rışmış Namık Kemal, Fatih’in atını deni­ze sürmesi, Yavuz Sultan Selim’in pala­bıyıklı resmi, Sultan Reşad, padişah tuğ­raları, Ahırkapı feneri, Kâğıthane Göksu mesiresi en çok görülen resim konularıy­dı. Âşık ve esnaf kahvehaneleri Anadolu’­dan gelen gariplerle dolardı. Halife Ali’nin resimleri, billûruâzam (yüce billur), Hayber kalesi, Kan kalesi, Veysel Karanî’nin de­veleri, yarısı insan, yarısı yılan olan ve taht üzerinde oturmuş olarak tasvir edilen Şahmeran’ın resimleri bu kahvehaneleri süs­lerdi. Kıyı kahvehanelerinin de kendine gö­re gelenekleri vardı. Bunların hepsinde gesimleri bulunurdu. Nuh’un üç ambarlı ge­misi, Mahmudiye (devrin en büyük gemisi), Izzeddin ve Sultaniye vapurları, kıyıda de­nizkızı, gemiciler, tanınmış kabadayılar, tu­lumbacılar v.d.

Acem çayhaneleri denilen yerlerde görülen resimler öteki kahvehanelerdekinden çok farklı bir resim sergisini andırırdı. Bunlar istanbul’a yerleşmiş azerbaycanlı türklerin yaptığı mitolojik resimlerle doluydu. Zaloğlu Rüstem’in Dev sefit ile mücadelesi; Behram’ın ejderhayı kovalaması; Hamza pehlivanın Kafdağı’nı devirmesi; korkunç yüzlü, boynuzlu iskender ile Zülkarneyn; arslanları zapteden Danyal, ince elbisesi altından çıplak vücudu görülen Şirin gibi.

2. Kitap resimlerinde başta taşbaskısı hi­kâyeler olmak üzere tarihî ve dinî ko­nulara yer verilir. Âşık kitaplarında en çok Ferhat ile Şirin, Leylâ ile Mecnun, Elif ile Mahmud, Varaka ile Gülşah, Kerem ile Aslı, Şah ismail ile Arabüzengi, Köroğlu ile Selma, Âşık Garip ile Şah Sanem, Hüsrev ile Gülşah Bânu, Derdiyok ile Zülfüsiyah, Âşık Ömer, Şâpur Çelebi, Seyfülmülûk resimli olarak görünürler.

3. Dinî konulara giren halife Ali kitapları ile dinî – destanî Battal Gazi kitaplarında az sayıda resme rastlanılır. Bu arada Nasreddin Hoca hikâyelerinin de resimli olanları vardır. Dinî resimlerin başında canlı var­lıklara yer verilmeyen Mekke, Medine re­simleri gelir. Bunlar Kur’an sayfalarında, camilerde ve birçok yerde görülür. Marifetname ve Muhammediye’nin birçok say­fası resimlidir. Başta islâm inançlarını özet­leyen Eşkâli Heyeti islâm levhası içinde cennet, havzı kevser, kalemi alâ, levhi mahfuz, tubâ, israfil suru, âraf; yine bu levhanın orta kısmında kürsü, mizan, sı­rat, bunun altında cehennem, zakkum ağa­cı gelir. Burada insanlar yuvarlaklar ha­linde temsil edilir. Beyaz halkalar müslü-manlar, siyahlar kâfirlerdir. Bazı kutsal kişilerin yüzlerinde nikap (örtü) görülür.

4. Tılsım resimleri, bazen islâm dininin yasak­ladığı tılsım ve sihrin yerine geçer ve halk arasında çok tutulur. Halk resim sanatı­nın en önemli, gelişmeye en uygun tarafı budur. Nazara karşı göz ve el resimleri, büyü için yapılan kargacık burgacık şe­killer, bugün de halk arasında ilgi görmektedir. Büyü yapmada, olduğu gibi bü­yü bozmada da resimlerden yararlanılır. Bayezid II devrinde şöhret kazanmış olan Uzun Firdevsî’nin Davetname’sinde sihire, tılsıma ve resimlere pek çok yer verilmiş­tir. (Bk. cilt III, DAVETNAME renkli say­fası.) Sevgiliye kavuşmak için yapılan tıl­sım resimleri, halk sanatının hayalgücüne dayanan en güzel örnekleridir.

5. Yazıyle yapılmış resimler, özellikle dinî konular­dadır. Altı, kelimei tevhid, üstü minare­lerle meydana gelen yazı-resimler, bazen kesme kâğıtla yapılır. Bu şekilde yazı – resim kuşlar, arslanlar, kandiller, gemiler, «maşallah»lı ibrikler çoktur. Yazıyle yapıl­mış Ashabı kehfler, aynı zamanda uğur getirici levhalardır. Bunların güvercinli o-lanlarına Nuh’un Gemisi adı verilir.

6. Ya­zıyle yapılmış tabiat resimlerinin en güzel örneği Ah Minelaşk tabloları, manzarayle birleşmiş yazı – resimlerdir. Aşkı temsil eden bu resimler dükkânlara, gergef ile işlenmişleri evlere asılırdı.

7. Cam altı re­simleri, halk resimleri arasında önemli bir yer tutar ve bugün de (bozulmuş bir şekilde) görülür. Konuları camiler, ibrikler, Süleyman peygamberin mührü v.b.dir. Bun­lar cam üzerine siyah çizgilerle yapılır, ara­ları renkli yaldızlarla doldurulur. Sır altı çiniler gibi bu cam altı resimler de ola­ğanüstü parlaklıktadır. Resimler doğrudan doğruya cama yapıldığından kırılıp. parça­lanma tehlikesi vardır. Bu yüzden halk re­simlerinin bu çeşitleri nadirdir. Bu resim tarzı dekoratif ve dinî bir özellik taşır.

8. Karagöz resimleri halk sanatının en zen­gin bölümünü meydana getirir. Oyuna baş­lamadan önce süslü, havuzlu köşkler, bah­çeler perdeye konur. Buna göstermelik de­nir. Resimler saydamlaştırılmış deve deri­sine yapılır. Bunların bir özelliği de önemli bir kıyafet tarihi niteliğinde olmasıdır.

— G. santl. Altamira veya Lascaux mağa­ralarından da anlaşıldığı gibi, duvar resmi, tarihöncesi çağlara kadar uzanır. Kullanı­lan en eski boyayıcı maddeler, yağ veya reçine ile ezilmiş çeşitli renkte topraklar, kireçleşmiş kemiklerdi. Bütün eski âkdeniz ve uzakdoğu kavimleri, ince alçı sıvalı duvarlara yaptıkları resim­lerde, daha sonra eklenen lâciverttaşı ma­visi ve bakır yeşiliyle birlikte bu temel bo­yayıcı maddeleri kullandılar. Eski Mısır ve Girit’te, koyu bir çizgiyle çevrelenmiş bu tür dekoratif eserlerden pek çok örneğe rastlanır. Yontulmuş kamışların uzun bir süre kullanılmasından sonra, hayvan kılın­dan yâpilmiş firçâlâr ortaya çıktı. Mısır da, tahta veya panoya yapıştırılmış ve in­ce alçı ile hazırlanmış tuval üzerine portre yapma sanatı doğdu. Aynı devrede renkleri sabitleştiren ve koruyan balmumlu resim­lere rastlanır.

Pompei freskleri, mumlu resmin bilgi ve hüner isteyen bir çeşididir; çok ince ve kuru bir sıva üzerine, tutkallı boyalar bir­biri üzerine kat kat vurulmuş, parlatılmış, verniklenmiş ve mumlanmıştır; resimler, dayanıklık ve tazeliklerini bu işleme borç­ludur.
Bu usul, italya’da Giotto ve daha sonra rönesans sanatçıları tarafından parlak bir şekilde temsil edilen gerçek freskten fark­lıdır. Freskte, yanmış kireç ve ince kum­dan meydana gelen taze sıva üzerine yu­muşak fırçalar ve sulandırılmış boyalarla resim yapılır. Hazırlanmış harcın yüzeyi, kurumağa başlamadan işlenebilecek geniş­likte olmalıdır. Bu bakımdan, büyük bir el çabukluğu ve ustalık isteyen fresk, ku­rudukça hafifleyen çok ince renk armoni­leri yaratma imkânını sağlar. Sıvanın de­rinliğine tespit edilen bir renk, açıkhavaya dayanabilir.

Freskte genellikle şu renk­ler kullanılır; Saint-Jean beyazı, sarı aşı-boyası, yanmış ve tabiî siena toprağı, Van Dyck kırmızı-kestanesi ve kestanesi, mars moru, kobalt mavisi, zümrüt yeşili, bakır yeşili, yeşil toprak, fildişi siyahı, balık si­yahı veya duman siyahı, koyu toprak. Giotto ve Gozzoli hiç bir zaman taslak kul­lanmazlardı. Sanatçıların freski yapmadan önce, resimlerini kâğıda çekmek, çizgileri iğneyle delmek, sonra da üzerinden kömür tozu geçirerek resmi sıvaya aktarma alış­kanlığı daha sonraları ortaya çıkmıştır. Fresk rötuşa imkân vermediğinden, taslak kullanmak, işi büyük ölçüde kolaylaştırmış­tır. XVI. yy.da İtalya’da astarın hazır­lanmasında yer alan yumurtalı ve tutkallı boya zamanla, yerini inceltici olarak kul­lanılan çeşitli yağlara bıraktı. Pigmentleri, arap zamkı ve gliserin ile karıştırılan guvaş ve suluboya gibi su ile karıştırılan bo­yalar genellikle eskislerde çok işe yarar.

Ortaçağda, kola ve ince alçıyle hazırlanmış tahta panolar üzerine de çok resim ya­pılırdı; ama tahtanın çatlamak gibi bir sa­kıncası olduğundan, XVII. yy.dan itibaren tuval tercih edilmeğe başlandı. Keten tu­val, kenevir tuvalden üstündür; daha ka­baca olan hint keneviri, tiyatro dekoruna uygun düşer; çok delikli olan pamuk tuval ise iyi değildir, İsorel, kaim karton, hattâ kâğıt, yağlıboya için elverişlidir.

Bir çerçeveye gerilen veya duvara tespit edilen tuvale kola ile alçı veya tebeşir, ka­rıştırılarak sürülür; bu ilk tabaka emici olduğundan, ponzalandıktan sonra üzerine bir kat beziryağı ile saf veya hafif renkli üstübeç çekmek gerekir. Kuruma süresi en azından altı aydır.

Birçok ressam, tablonun genel tonunu da­ha çabuk elde edecek şekilde önceden bo­yanmış bir zemin üzerinde çalışır. El Greco gri fon üzerinde, Velasquez ise kola­lanmış tuval üzerinde (sadece, İçki İçenler’i aşıboyası zemin üzerine yapmıştır) çalı­şırlardı. Carlos IV ve Ailesinin Portresi’nin hazırlıklarında görüldüğü gibi Goya, kavuniçi tonu tercih ederdi. Nicolas Poussin oldukça koyu kırmızı bir aşıboyası kul­lanırdı; resimlerin zamanla kararmış ol­ması bu yüzdendir.

Açık aşıboyaları, hafif griler veya saf beyaz, daha fazla tercih edilen renklerdir. Günümüzde ressamlar, malzemelerini kendileri hazırlamaktan vaz geçmişlerdir. Piyasada iki katlı olarak hazırlanmış, çok güzel keten tuvaller bulu­nur. Boyalar, XIX. yy.ın başlarından beri sınaî olarak hazırlanır. Eski atelyelerde çı­rakların bütün vaktini alan ezme işi de böylece tarihe karışmıştır.
Palet oldukça geniş olmalıdır. Yassı ve yu­muşak fırçalar boy boydur, ama ayrıntı­ları belirtmek için ince bir kalem fırçası da bulundurulmalıdır. Çok sık kullanılan beyaz boya paletin ortasına sıkılır; bir ya­na sıcak renkler, öteki yana soğuk renkler konur. On kadar renk yeterlidir: beyaz, siyah, sarı, tabiî ve yanmış siena toprağı, karinen kırmızı, vermiyon (zincifre), limon sarısı, prusya mavisi, zümrüt yeşili (emeraude yeşili).

Bunlar bir boya çanağı için­de sadece terebantinle veya ketenyağı veya haşhaş yâğıyle karıştırılarak inceltilebilir. Verniklerin amacı, resmi korumak ve ona bir parlaklık vermektir. Ancak verniklerin zamanla ve ışığın etkisiyle sararmak gibi bir sakıncaları olduğunu unutmamalıdır. Renklerine göre, bir tabloyu, verniklenme­den önce, altı ay veya bir yıl kurumağa bırakmak doğrudur. Bu arada, rötuş ver­niğine başvurulur. Bu vernik, donuklukla­rı giderir, birkaç dakikada kurur, ama da­yanıklı değildir.

• Resim pazarı. Sanat eserlerinin açık arttırmayle satılması usulü M.ö. 146′dan beri vardı. Meselâ L. Mummius’un Eski Yunan’dan getirdiği ganimet böyle satılmış­tı. Romalılar da kral Attalos’un satın al­mak istediği bir tabloyu bu yoldan el­de ettiler. Roma’da, değer biçici olarak görev yapan tellâllar vardı. Fransa’da ise, bu işle görevlendirilmiş olan kimselerin yerini XVI. yy.da yeminli muhamminler al­dı. Açık arttırmalı büyük satışlar özellikle XVIII. yy.dan itibaren başladı. Bu satışlar için, meraklıları ve bu işin ticaretini yapan kimseleri çekmek amacıyle resimli broşürler bastırılırdı. Tablo alım satımıyle uğraşan kimseler daha sonraki tarihlerde ortaya çıktı. Resim satışında geleneksel usul, ressamın atelyesinden aracısız olarak hal­ka satıştı. Bu arada, daha XVI. yy.dan itibaren Anvers’te, sanat eserlerinin satı­şı için, Wael’ler, du Jon, de Bruyn, Musson ve özellikle de daha sonraları Avus­turya’da şube açacak olan Forchoudt’lar gibi milletlerarası büyük firmalar ku­ruldu. O devirde belçikalı birçok res­sam yalnız ihracat için çalışıyordu.

Bu alışverişlerde aracı olarak çalışanlardan biri de Rubens’ti. Fransa’da XVIII. yy.da en büyük tablo tacirleri, Watteau’nun yakın dostu Gersaint, Mariette ve Lebrun’dü. Paris’te tablo ticaretinin mer­kezi Notre-Dame köprüsüydü. Ama bu ti­caret asıl XIX. yy.ın sonunda bütün dünyaya yayıldı. ilk tablo tacirleri Union Artistique (Sanatçılar birliği), Georges Petit, Durand-Ruel, Sagot, Diot, Tempelae-re, Salvator Meyer, Bernheim’lar ve Paul Rosenberg ile modern resmin gelişmesinde büyük bif rolü olan ve bu işe 1892′ye doğ­ru başlayan Ambroise Vollard’dı. Ayrıca Squlîe – Tanguy’in, Blot’nun, Wildenstein’in, Londra’da Ackerman ile Barnett ve Sotheby’nin, Amerika’da da Duveen, Samuel-son, Brummer ve Seligmann’ın adları özel­likle anılmağa değer.

— Huk. Resim, idarenin gözetim ve de­netimi altında yapılan bir iş, bir eylem sebebiyle kişilerden alınan park olduğu için vergi cinsinden sayılır ve belli bir iş, hiz­met dolayısıyle alınır. Eğlence yerlerin­den, buraların denetimi görevini yapan belediyenin aldığı resim gibi. Kanunkoyucu bazı faaliyetler veya bazı kuruluş­ları resim verme yükümlülüğü dışında tutmuştur. Resimler, idarece görülen hiz­metler dolayısıyle alındığından, hizmet­ler gibi çok çeşitlidir. Türkiye’de alı­nan resimlerin bellibaşlıları şunlardır: dam­ga resmi, deniz ve kara ulaşım ataçları resimleri, elektrik üretim resmi, hal res­mi, hayvan alım satım resmi, ilân res­mi, ruhsat resmi, süt köpeği resmi, taşocağı resmi, temizleme ve aydınlatma res­mi, işgaliye resmi.

• Resim ve harç muafiyeti. Resim verme yükümlülüğü türk hukuk mevzuatında da­ğınık bir şekilde düzenlenmiştir. Harçlar kanunu hangi hizmetlerden, kimlerin harç bakımından muaf tutulacaklarını belirtmiş­tir. Kamu hizmetlerini yürüten bazı kuru­luşların da resim ve harçlardan muaf ol­duğunu belirten özel hükümler vardır. Me­selâ posta, telgraf ve telefon hizmetleri dolayısıyle kimlerden resim ve harç alın­mayacağı ilgili kanunda gösterilmiştir. Hu­kuk Usulü Muhakemeleri kanununa göre adlî müzaheretten yararlananlar yargılama harçlarından muaf tutulurlar. Genellikle, kamu yararına hizmet eden Kızılay, Ço­cuk Esirgeme kurumu gibi kuruluşlar bu muafiyetten yararlanır.

XVI. yy.a ait olan Resmi Kısmet kanunu’na göre;
a. sefere giden sipahiler, emek­liye ayrılan sipahiler ve bunlarm nikâhlı karılarının resmi
kısmetleri ile;
b. askerî sınıftan sayılan kadılar, müderrisler, şeyhü­lislâm dairesinde ve vakıf işlerinde çalışan­ların resmi kısmetleri kazaskerler tarafından tahsil edilirdi;
c. padişah beratıyle doğancı olanlar herhangi bir kimseye bağ­lı değillerse askerî sınıftan sayıldıkları için resmi kısmetleri mahallî kadılar tarafın­dan;
ç. çeşitli memuriyetlerde üç veya da­ha fazla akçe gündelikle çalışanların res­mi kısmetleri de kazaskerler tarafından;
d. yörük, cambaz, tatar ve voynuklarm res­mi kısmetleri ise kazasker kassamları tara­fından tahsil edilirdi.

— Teknol. Çizgisel resim deyince, temel, tasarı ve analitik geometri şekillerinin çi­zimi, bir, iki veya üç noktalı perspektifler, mimarî ve makine resimleri ve topografya çizimleri anlaşılır. Bu gibi resimlerde düz cetvel, T cetvel, gönyeler, pistole, pergel, dubıdesimetre, iletki, tirlin, kalemucu, ka­rakalem, çini mürekkebi, bazı boyalar, fır­ça, silgi v.b. kullanılır.

Resme başlamadan önce, bütün uzunluk, yükseklik veya kalınlıkların hesaplanması­nı sağlayacak bir ölçek kararlaştırılır, öl­çekler, güdülen amaca ve çizilecek nesne­lerin boyutlarına göre seçilir. Bu hazırlık­lar tamamlanınca resim tüm ve doğru ola­rak kalemle çizilir, sonra üzerinden mürekkeple geçilir.
Resimler ikiye ayrılır: ki­mi çizgiyle yapılır ve bunlardan sadece yukarıdaki şartlara uygun olmaları beklenir; görüntü resmi diyebileceğimiz öteki resim­lerde, perspektif gibi çok daha karmaşık kurallara uymak gerekir ve çeşitli gölge oyunlarıyle eşyanın kabarıklığı gösterilir. Ay­rıca ressamın izdüşümlerini, dolayısıyle de tasarı geometriyi iyi bilmesi lazimdir.

Teknoloji alanında kullanılan resim tek­nikleri arasında, cetvel ve gönye ile çizi­len resimlerden başka bir de hiç bir araç kullanmadan yapılan ve cisimlerin biçim ve çevrelerini serbestçe çizmeğe dayanan bir resim tekniği daha vardır. Bu tür re­simlere kroki adı verilir. Mimari resim’in bir biçimi de, kroki tek­niğiyle yapılan süsleme resmi’dir. Genel­likle fantaziye ve sadece sanat kabiliyetine dayanan bu tür resim, mürekkepli kalemle yapılır ve teknik resimden tamamıyle ayrı bir tekniğe dayanır.
Topografya çizimleri için, plan çıkarma ve düzeçleme konusunda bilgili olmak gere­kir. Uzman bir ressam, bu teknikle arazi­nin genel görünümünü verebilir, düzeç eğ­rileri veya taramalarla toprağın engebeleri­ni gösterebilir. Böyle bir resmi başarıyle yapabilmek için elin cetvelsiz çalışmaya yatkın olması ve arazideki herhangi bir engebeyi belirtebilecek kadar renk farkla­rından yararlanmayı bilmek lâzımdır.
Çizgisel resim ayrıca sanatçılar tarafından, bir binayı tam perspektifine oturtmak ve tablolarındaki çeşitli planlar arasında uy­gun bir orantı kurmak için kullanılır. Bu durumda resim tümüyle grafiktir ve sade­ce tasarı geometri kurallarına dayanır. Optik mercekler, tam yansıtmalı prizmalar ve düzlem aynalar üstünde yapılan araştır­malar, teknik resim için yararlı birtakım âletlerin icat edilmesine imkân vermiştir: karanlık oda, aydınlık oda v.b. gibi adlar alan bu âletler sayesinde ressama düşen tek şey, resmini çizeceği nesnenin görüntü­sü üzerinden kalemle geçmektir; başka bir­takım âletler (pantograf v.b.) sayesinde de, orijinal resim mekanik olarak istenilen oranda küçültülür veya büyültülür.

+ Sıf. Esk. Resmî. (ML)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİM veya RESM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RESCRİPTUM

Tarih 29 Haziran 2009

RESCRİPTUM i. (rescribere, yazmak’tan lat. k.). Bir Roma imparatorunun, hukuk meseleleri konusunda kendisine danışan yük­sek memur veya eyalet valilerine verdiği cevap.

— ANSİKL. Rom. huk. Rescriptum’lar, Ro­ma imparatorlarının, sonra da papaların çı­kardığı emirnamelerin ve kararnamelerin bir çeşidiydi. İmparator Hadrianus’a kadar, bunun pek az örneğine rastlanmıştır. Bir özel kişiye hitap eden rescriptumlar, so­runun altına, subscriptio şeklinde yazılır­dı: bir magistratus için ise ayrı bir mek­tup şeklinde (epistola) kaleme alınırdı.
Baş­langıçta ancak belirli bir olay için geçerli olan rescriptumlar, II. yy.da hukukî bir değer kazandı. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESCRİPTUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REQUESENS (Luis de ZUNiGA Y)

Tarih 29 Haziran 2009

REQUESENS (Luis de ZUNiGA Y), ispan­yol valisi ve siyaset adamı (Barcelona 1528-Brüksel 1576).

Roma’da büyükelçi iken (1563) Pius V’i, Türklere karşı bir bir­lik kurmağa teşvik etti. Don Juan d’Autrich’in tuğamirali olarak ona giriştiği Tu­nus seferinde ve inebahtı (Lepanto) de­niz savaşında yardım etti (1571). Ertesi yıl Milano valisi, sonra Hollanda’da Alba dü­künün yerini aldı (1573), genel af ilân et­ti; Alba dükünün kurmuş olduğu olağan­üstü mahkemeyi lağvetti ve Sessiz Willem I ile görüşme ortamı hazırladı.

Anvers gar­nizonunun ayaklanması, Leiden’ı ele ge­çirmesine (ekim 1574) engel oldu. Fakat Nimegue yakınında Nassau kardeşlere kar­şı Mook zaferini kazandı. Zeeland’ı fethet­mek üzere iken hummadan öldü. Correspondencia Politica’sı (Siyasî Mektuplar) I892′de yayımlandı. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REQUESENS (Luis de ZUNiGA Y) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Rethondes mütarekeleri

Tarih 29 Haziran 2009

Rethondes mütarekeleri, Rethondes ga­rının yakınında, Compiegne ormanında, bir demiryolu vagonunun içinde iki önemli mü­tareke imzalanmıştır.

Müttefikler ile Al­manlar arasında 1 ekim 1918′de imzalanan birinci mütareke ile Birinci Dünya savaşı fiilen sona ermiş oldu. Müttefiklerin yüce savaş konseyi tarafından 4 ekim günü Versailles’da kararlaştırılan mütareke şartları 8 ekimde Almanlara bildirildi. Mütareke Versailles antlaşmasının imzalanmasına (28 ha­ziran 1919) kadar yenilendi.

— 22 Hazi­ran 1940′ta imzalanan ikinci mütareke kısa bir savaştan sonra yenik düşen Fransa’­nın Almanya’ya başvurması üzerine yapıl­dı. Mareşal Petain 17 haziranda mütareke istemeğe karar vermişti. General Kuntziger’in başkanlığındaki fransız heyeti, 1918 mütarekesinin imzalandığı yerde bir tren vagonunda 21 haziran günü Hitler tarafından kabul edildi. Ateşkesme tarihi’ olarak da 25 haziran günü seçildi; bu geciktirmeye sebep daha önce Roma’nın yakınındaki İncisa ali Olgiata’da İtalya ile mütarekenin imzalanmasına imkân vermekti. (M)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Rethondes mütarekeleri hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REN nehri

Tarih 27 Haziran 2009

REN nehri, alm. Rhein, hollanda dilinde Rijn, Batı Avrupa’da nehir, Alpler’de do­ğar ve Kuzey Denizi’ne dökülür; 1 298 km.

• Coğrafya. Ren’in yatağı geç bir tarihte yerleşti: Pliyosen çağın sonunda havzasının Alpler’de bulunan kısmındaki sular hâlâ Sundgau aracılığıyle Saöne ovalarına akı­yordu. Dördüncü zamanın başında bu sular Kuzey Denizi’ne yöneldi. Ren’in çok değişik bölgelerden geçmesi, rejimini ve nehirden yararlanma şekillerini etkiler. Ama çok es­ki çağlardan beri set çekilen ve düzeltilen çığırı, Avrupa’nın başlıca nehir yoludur. Konstanz gölüne kadar uzanan yukarı çığır’ı Alp semtlerinin örnek tipidir; ön Ren (Vorderrhein) ile Arka Ren’in (Hinterrhein) bir­leşmesiyle meydana gelir: suların yüksek dağlardan inmesi yağmur-kar tipinde bir beslenme sağlar; debinin en yüksek olduğu dönem yaz mevsimidir (hazirandaki debisi Konstanz gölüne girdiği yerde 524 m3/saniye, şubat ayında ise 71,2 m3/saniye).

Vadisi dördüncü zaman Ren buzulunda oyulmuş bir buzyalağıdır; dibi çakılla doludur ve eğimi diktir. Burası Graobonder boğazına giden, Ortaçağda çok kullanılan, bugün de özellikle turistlerin geçtiği büyük bir yoldur. Ayrıca önemi günden güne artan bir elekt­rik üretimi bölgesidir. Konstanz gölünden sonra Ren, jüra çağı kalkerleriyle oyulmuş oldukça dar bir vadiye girer (Schaffhousen’de Ren çağlayanı). Yağmur-kar tipindeki mahallî beslenmenin ilkbahara ve sonba­hara doğru ikinci derecede maksimumlara yol açması ve Konstanz gölünün etkisi, yaz mevsimindeki kesin debiyi değiştirmemekle beraber debileri büyük ölçüde düzenler. Basel’in yakınlığı isviçre ve Almanya tarafın­dan ortaklaşa işletilen bir hidroelektrik santralı kurulmasına yol açmıştır (Birsfalden, Rheinau, Reckingen) Burası isviçre elektro-kimyasının başlıca merkezlerinden bi­ridir.

Ren ve büyük kolu Aare’yi bu kesim­de sefere elverişli hale getirmek için bir proje hazırlanmıştır. Ren, Basel’de havzası­nın Alp kısmından (havzasının yüzölçümü­nün yüzde 22,5′i olmasına karşılık bu kısım suların yüzde 43′ünü [1 000 m3/saniyeden çok] sağlar) çıkarak hersinyen bölgeye gi­rer ve Dördüncü zamanda Alp ırmak-buzul çakıllarıyle örttüğü Alsace ve Baden çöküntü hendeğini takip eder; Würmiyen ça­ğından kalma tortullar verimsizdir ve ta­rım çok az gelişmiştir. Tabiî haliyle Ren. çökmekte olan bu bölgede eskiden birçok menderes çizerdi. XIX yy.ın ikinci yarısında Baden’li mühendis Tulla’nın planlarına gö­re sunî bir yatak açıldı (nehir bugün bent­ler arasına sıkışmıştır).

Sellerin yol açtığı zararların büyük kısmı önlendi; ama neh­rin kısaltılması, aşındırıcı gücünü artırdığından, alüvyonların örttüğü kalker damar­larının açığa çıkmasına yol açtı (İstem); çalışmaların başka bir sonucu olarak yeraltı örtüsünün göçmesi, tarım için çok tehlikeli bir olaydır. Almanlar direkler dikerek nehri Mannheim’a kadar sefere elverişli hale getirdiler. 1918′den sonra Fransa, Ren üze­rinde seferi önce Strasbourg’a, sonra da Aşağı İstein’ı kuşatan Kambs kanalının açılmasıyle Basel’e kadar ilerletti. Düzenlen­mekte olan Büyük Alsace kanalı, Reims’e modern bir suyolu eklemekte ve büyük ölçüde elektrik sağlamaktadır.

Bu kesimde Ren’in rejimi özellikle güney almanya su­larını getiren Neckar ve Main ile kavuş­tuğu yerlerin aşağısında önemli ölçüde de­ğişir. Bu nehirlerin kesinlikle yağmur-kar tipinde olan rejimi. Ren’in kış minimum­larını azaltır. Mannheim’dan sonraki dü­zenleme, daha kolay olduğundan, XIX. yy. sonundan itibaren gerçekleştirilmiştir. Bingen’in ötesinde Ren, çöküntü hendeğin­den çıkar ve «Kahramanlık gediği» yoluyle şistli Ren kütlesini aşmağa başlar: Dördün­cü zamanda da devam eden yükselme hare­ketinden daha eski olan bu gedik, kenarları çok dik vadidir, özellikle Loch’taki kuvarsit damarları, seferi uzun süre engelledi ve an­cak XIX. yy. sonunda yapılan çalışmalarla yarıldı. Alman romantik yazarlarını büyük ölçüde etkileyen bu güzel vâdi, bugün büyük bir turizm bölgesidir. Ren’in Koblenz’te al­dığı kolu Moselle, Main ve Neckar gibi, nehrin rejiminin alp özelliğini hafifletir. Köln’de, şistli Ren kütlesinden çıktığı yer­de, su kabarmaları daha yağındır. Kış mev­simindeki su azalmalarının yerini daha az ölçüde sonbahar azalmaları alır. Şartlar se­fere son derece elverişlidir: debi, suların al­çaklığı dönemde 1 120 m3/saniye, orta dönemde 1 750 M3/saniye, kabardığı dönemde 10 000 m3/saniye.

Irmak, Köln havzası çö­küntü hendeğinde biçimsiz taraçaların ve linyitli üçüncü zaman topraklarının ortasın­da büyük menderesler çizer. Hollanda sınırının biraz aşağısında, delta başlar: nehrin çığırı kollara ayrılır; kolla­rın çizdiği yollar bentler yapılmasından ön­ce çok değişmiştir: ijsel, Kampen yakınında eski Zuiderzee’ye ulaşır; Eski Ren, Utrecht ve Leyde’den geçer, hattâ bir.kolu Amsterdam’a varır; başlıca kolu Waal, Mouse’a kavuşmadan Biesboch’ta bir delta meydana getirir; Lek Rotterdam’a yönelir. Bütün bu bölgede X. yy.da başlanan bent yapımı sa­yesinde, sulanabilen ovaların balçıkları üze­rinde güzel polderler meydana getirilmiş ve nehir kollarının yatak değiştirmesi engel­lenerek tabiî şartlar tamamıyle değiştirilmiş­ti. Köln’ün aşağısında havzanın yüzde 15′ini temsil eden bir kısım, Ren’e sularının ancak yüzde 8′ini sağlar, bu yüzden rejim hiç de­ğişmez. Eğimin yumuşaklığı kabarmaları azaltarak rejimi düzenler.

• iktisadî rolü. Ren, Basel’den denize doğ­ru giden ilgi çekici bir ulaşım yoludur ve Ortaçağdan beri kıyılarındaki şehirlerin zenginleşmesine yol açmıştır. Nehrin ya­kınlığı, üzüm yetiştirmeyi ve şehirlere gön­derilen ekmeklik buğday tarımını geliştire­rek köylerin iktisadî gelişmesini bile etki­ledi. Nehrin iktisadî rolü, modern sanayi­nin gelişmesiyle daha da arttı. Ren üze­rinde sefer kolaylığı Ruhr’un canlanma­sında büyük rol oynadı ve bölgede kıyı şe­hirlerinin yararlandığı elverişli şartları sağ­ladı. Ren aynı zamanda da Ruhr kömür ve çeliğinin Güney Almanya’ya ve İsviçre’­ye doğru sevk edilmesine imkân verir ve kıyılarıyla kollarının kıyılarında yerleşen ima­lât sanayii merkezlerine ikmal yapar. Basel, nehir sayesinde, 5 milyon ton yük tra­fiğiyle İsviçre’nin başlıca pazarı haline gel­miştir. Strasbourg, 6 milyon tonla önemli bir limandır. Köln’ün aşağısında, Aşağı Ren 40 milyon ton trafikle dünyanın en işler nehirlerinden biridir. Ren üzerinde sefer, Versailles antlaşmasından beri mil­letlerarası bir rejime bağlıdır.

Başlıca önemli filolar, alman, hollanda, sonra da fransız, isviçre, ingiliz ve belçika filolarıdır. ikinci Dünya savaşı ertesinde yeniden düzenlenen Fransız parkı, tek bir konsor­siyumda toplandı. Nehrin düzenlenmesi, ren ticaret filosuna kendine has özellikler sağladı: 2 000 beygir kuvvetinde römorkör­ler ve yüklü ağırlığı 2 000 tonu geçen mav­nalar suların kabarık olduğu zamanlarda Strasbourg’a kadar çıkabilir. Moselle’in kanallaştırılmasıyle, nehrin 1 000 tonluk mavnaların girmesine elverişli hale getiril­mesi, bu sanayi bölgesinin denizden uzak olma sakıncasını azaltacaktır. 1966′da Emmerich’te alman-hollanda sınırında 88 Mt trafik kaydedilmiştir.

• Seyrüsefer talimatnamesi. Viyana kong­resi (1815), Ren üzerinde güvenliği sağla­makla görevli bir Ren Seyrüseferi Merkez kurulu meydana getirdi (merkezi Mainz’teydi); açık denize kadar sefer serbestliği­ni Hollanda’nın kabul etmemesi üzerine, bu kurul işlemez hale geldi. 1831′de Mainz ant­laşmasında ve 1868′de Mannheim antlaşma­sında Hollanda’nın hak iddialarının tanınmamasına karşılık Ren kıyısındaki devletlere tanındı. Versailles antlaşmasıyle (1919), Ren ile kıyısı olmayan devletler de Merkez ku­ruluna alındı ve kurula Mannheim kuru­lunda değişiklik yapma hakkı tanındı. Al­manya 14 kasımdan sonra Versailles ant­laşmasının nehirle ilgili maddelerini tanı­madığı için, Yeni Ren statüsü daha yaratıl­madan işe yaramaz hale geldi (4 mayıs 1936). 1945′te Merkez kurulu, Köln’den Strasbourg’a taşındı; Almanya, kurula 1950′de girdi. Nehir üstündeki idare ve gümrük kontrolünü hafifletmek için çeşitli tedbirler alındı. 1951′de Almanlarla Hol­landalılar arasındaki anlaşma Ren’in aşa­ğı kolunda milletlerarası trafiği daha da kolaylaştırdı. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REN nehri hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENN

Tarih 27 Haziran 2009

RENN (Arnold vieth von golssenau, Ludwig — denir), alman yazarı (Dresden 1889).

Birinci Dünya savaşında subaylık yaptıktan sonra, barışçı ve devrimci fikirle­rin etkisinde kalarak Krieg (Savaş) [1928] ve Nachkrieg (Savaş Sonrası) [1930] adlı romanları yazdı. Hitler’in iktidara gelişi sı­rasında göç etti. 1947′de Dresden’e döndü ve üniversitede antropoloji profesörü oldu (1947-1951). Sonra Berlin’e yerleşti. Son hi­kâyelerinde, kişisel yaşantılarından ahlâkî ve siyasî sonuçlar çıkardı (Auf den Trümmern des Kaiserreichs [İmparatorluğun Yı­kıntıları Üstünde] 1961) veya yabancı halk­ların manevî zenginliği ve maddî ya da sos­yal güçlükleri üstüne vatandaşlarının dikka­tini çekti: Trinî, Lie Geschichte Eines İndianerjungen (Trini, Bir Kızılderili Çocuğun Başından Geçenler) [1954]; Der Neger Nobi (Zenci Nobi) [1955]. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENKTEŞLİK

Tarih 27 Haziran 2009

RENKTEŞLİK i. (renk’ten renkteş > denkteşlik). Biyol. Bir hayvanla yaşadığı ortam arasında renk benzerliği sağlayarak hayvanın görülmesini, hiç değilse insan gö­züyle görülmesini zorlaştıran renk (ve da­ha geniş anlamda görünüş) özdeşliği. Eş­anl homokromi.

— Ansikl. Aktif renkteşlik veya renk uyu­mu, hayvanın derisinde kromatoforların et­kisiyle renk, hattâ şekil değişikliklerine yol açarak onun, bulunduğu çeşitli ortamlara göre çabucak renk almasını sağlayan bir de­ğişikliktir (bukalemun, kalkanbalığı, ağaç-kurbağası). Resiflerde yaşayan bazı balık­ların dağınık renkliliği de renkteşliğe ya­kındır; bunların üzerindeki koyu çizgiler hayvanın görülmesine imkân verir, fakat vücudun şekli ve duruşu hakkında insanı yanıltır.

Buna karşılık mimetizmde hayvan görülür, fakat başka bir hayvan veya bir bitki ile karıştırılır.
İster dağınık, ister benzeşik olsun renkteş bir görünüş, araştırıcıyı yanıltan aldatıcı bir görünüştür. Pasif renkteşlik, hayvanı yaşadığı ortamla karıştıran bir şekil ve renk özdeşliğidir (msl. yüksek otlar arasında ya­şayan zebra, karda yaşayan beyaz tavşan). [L]

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENKTEŞLİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENKSEMEZ

Tarih 27 Haziran 2009

RENKSEMEZ sıf. (renk > renksemek’ten renkse-mez). Opt. Nesnelerin görüntüleri­ni renkli saçaklarla çevrili olmaksızın ve­ren bir optik sistem için kullanılır: Renk­semez dürbünler. (Eşanl akromatik.) [L]

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENKSEMEZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENKSEÇMEZLİK

Tarih 27 Haziran 2009

RENKSEÇMEZLİK i. (renk ve seçmek > seçmez’den renkseçmez-lik). Oftalmoloji. Renkleri yanlış görme veya bazı renkleri birbiriyle karıştırma hastalığı. Eşanl. akromatopsi. (M)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENKSEÇMEZLİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Renaudot-Theophraste ödülü

Tarih 27 Haziran 2009

Renaudot-Theophraste ödülü, 1925′te bir edebiyat tenkitçileri (Gaston Picard, Georges Charensol ve P. Demartres) grubu tarafından kurulan ödül.

Fransız gazetecili­ğinin kurucusu sayılan Renaudot’nun adını alan bu ödül 1926′dan beri her yıl Goncourt armağanı ile aynı zamanda, bir roman, bir anlatı, bir masal veya hikâye derleme­si yazarına verilir. Her ne kadar, hiç bir para bağışı tapılmazsa da çok tutulan; de­ğerli yazarlara verilen bir ödüldür. (L>)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Renaudot-Theophraste ödülü hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENARD (Jules)

Tarih 27 Haziran 2009

RENARD (Jules), fransız yazarı (Châlons, Mayenne 1864 – Paris 1910). Mercure de France’ın kurucularından biridir (1890).

Başlıca hikâye ve romanları şunlardır: l’Ecornifleur (Otlakçı) [1892]; Le Vigneron dans sa Vigne (Bağcı Bağında) [1894]; Poil de Carotte (Horoz ibiği) [1894]; Histoires Naturelles (Tabiat Bilgisi) [1896]: Bucoliques (Çoban Şiirleri) [1898]. Tiyatro için küçük piyesler yazdı: Le Plaisir de Rompre (Kesip Atma Zevki) [1897]; Le Pain de Menage (Evin Ekmeği) [1898]. Renard, kendini, «görüntü avcısı» diye tanım­lardı.

Gerçekten de hayatın çeşitli görü­nüşlerini, mizahî ve izlenimci bir üslûpla, kuru ve sert çizgilerle canlandırdı. 1887-1910 Arasında tuttuğu Günlük’ü, 1925-1927 yılları arasında yayımlandı. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENARD (Jules) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENAİX

Tarih 27 Haziran 2009

RENAİX, flamanca Ronse, Belçika’da (Do­ğu Flandre idare çevresi) şehir, Flandre dağlarının doğu ucu eteğinde; 25 100 nüf.

Roman üslûbunda (XII. yy.) kilise (yeraltı mezarlığı). Metalürji. Dokuma sanayii (pa­muklu ve yünlü dokumalar, iplik bükümü, sunî ipek, konfeksiyon). Boyama ve apre­leme atelyeleri. Bira fabrikası. (L)

REN i. (iskandinavca’dan alm. Remi). Zool. Bk. RENGEĞİYİ. (M)
REN. Coğ. Bk. REN NEHRİ.

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENAİX hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REMUS

Tarih 27 Haziran 2009

REMUS, Romulus’un ikiz kardeşi ve onun­la birlikte Roma’nın kurucusu. Saban çığırıyle çizilen Roma şehrinin sınırını aşarak, kardeşinin buyruğuna karşı geldiği için onun tarafından öldürüldü. (M)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REMUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REMİZOV (Aleksey Mihayloviç)

Tarih 27 Haziran 2009

REMİZOV (Aleksey Mihayloviç), rus yaza­rı (Moskova 1877-Paris 1957). Gençliğinde çok seyahat etti, tutuklandı ve sürgüne gön­derildi; birçok bilim dalıyle ilgilendi. Gerçekçi romana sembolizm anlayışını uygula­dı, halk geleneğini modernleştirerek stilize etti ve ahenkli nesriyle epik ve lirik bir edebiyat türü yarattı.

Zamyatin veya Pilnyak gibi rus yazarlarını büyük ölçüde etkile­di. Çasıy (Saatler) adlı hikâye kitabiyle tanındı. Ama asıl ününü Prud (Gölcük) [1905], Krestovıye Sestrıy (Haçlı Rahibeler) [1911], Zga (Karanlık) adlı üçlemeyle sağ­ladı. Ayrıca alaylı ve nükte dolu bir an­latı derlemesi yayımladı: Posolon (1906). 1907′de şaheseri sayılan Limonar (Limon­cu) çıktı. 1921′de göç etti, Paris’e yerleşti. Paris’te mistik düşünceler, nükte ve buluş­larla dolu birçok eser yazdı: Vzvihrennaya Rossiya (Burgaçtaki Rusya) [1927]; Podst-rijyonnıymi Glazami (Kırpılmış Gözler) [1951]; Ogon Vesçey (Nesnelerin Ateşi) [1954]. (L)

REML i. Bk. REMİL.

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REMİZOV (Aleksey Mihayloviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REMARQUE

Tarih 27 Haziran 2009

REMARQUE (Erich Maria KRAMER, Erich Maria — denir), alman yazarı (Osnabrück 1898-Luzern, isviçre 1970).

Birinci Dünya savaşını Almanya açısından anlatan Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (İm Westen Nichts Neues) [1929] adlı romanı yazdı. Savaşa karşı acı bir suçlama olan bu roman bütün dünyada geniş yankılar uyan­dırdı,

öbür eserleri: çarpışma bittikten son­ra bile, savaş yıllarının zihniyetini sürdür­meğe çalışan bir zümrenin romanı Dönüş Yolu (Def Weg Zurück) [1931], İnsanları Seveceksin (Liebe Deinen Nachsten), Üç Arkadaş (Drei Kameraden) [1938]; Paris’­teki göçmen çevrelerini konu alan Zafer Âbidesi (Arc de Triomphe) [1941]; alman toplama kamplarını anlatan Tedirgin Ha­yat (Der Funke Leben) [1952]; Der Sch-warze Obelisk (Kara Obelisk) [1958]; Der Himmel Kennt Keine Günstlinge (Tanrının Gözdeleri Yoktur) [1961]; Die Nacht in Lizbon (Lizbon Gecesi) [1963]. Remarque, Hitler’in iktidara gelişinden sonra yurdunu terk ederek Amerika’ya gitti. 1947′de ame­rikan uyruğuna girdi. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REMARQUE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REMACHA (Fernando)

Tarih 27 Haziran 2009

REMACHA (Fernando), ispanyol bestecisi (Tudela 1898), Conrado del Campo’nun öğ­rencisi. 1932′de Roma’da İspanyol Birinci ödülünü aldı.

G. Fr. Malipiero’dan geniş öl­çüde ilham aldı. Grup o de los Ocho’nun (Sekizler grubu) üyesiydi. Pamplona konservatuvarı müdürü oldu (1958).
Eserleri: iki yaylı sazlar dörtlüsü (1925, 1931); Cartel de Fiestas (Atlı Karınca) [1945]; koro ve or­kestra için Visperas de San Fermin (San Fermin Arefesi) [1954]; Concierto para Guitarra (Gitar Konçertosu) [1955], Rapsodia de Esîrella (Yıldız Rapsodisi) [1958], Jesucristo en la Cruz (Çarmıha Gerilmiş İsa) [1963]. (M)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REMACHA (Fernando) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REITZENSTEİN (Richard)

Tarih 27 Haziran 2009

REITZENSTEİN (Richard), alman filologu ve din tarihçisi (Breslau 1861 – Göttingen 1931).

Rostock (1889-1892), Giessen (1892-1893), Strassburg (1893-1911), Freiburg-im-Breisgau (1911-1914) ve Göttingen (1914′ten sonra) üniversitelerinde ders verdi, özel­likle Helenistik devirden kalma dinî me­tinleri inceledi, roma-yunan ve doğu dün­yasının dinî inançlarıyle Hıristiyanlık ara­sında ilişkiler kurarak, Hıristiyanlığın men­şei meselesini çözmeğe çalıştı.

Başlıca eser­leri: Die Hellennistische Mysterienreligionen (Gizemci Helenistik Dinleri) [1910], Das Iranische Erlösungsmystrium (Iran Di­ninde Kurtuluşun Sırrı) [1921], Die Vorgeschichte der Christliche Taufe (Hıristi­yanlıkta Vaftizin Tarihi) [1929]. (M)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REITZENSTEİN (Richard) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİSS – ANDERSEN (Gunnar)

Tarih 27 Haziran 2009

REİSS – ANDERSEN (Gunnar), norveçli şair (Larvik 1896). önceleri resme merak sardı. 1917-1920 Arasında Kopenhag ve Pa­ris’te Güzel Sanatlar okuluna devam etti.

1921′de şiir yazmağa başladı ve birçok şiir kitabını yayımladı: İndivielsen Aar (Çırak­lık Yılları) [1921], Himmelskrift (Gökyü­zünün Yazısı) [1928], Spanske Farver (İs­panyol Renkleri) [1933], Horisont (Ufuk) [1934], Diki Fra Krigstiden (Savaş Çağı­nın Şiirleri) [1946], Samlede Dikt (Şiirler) [1946]. Ayrıca Nyt Liv (Yeni Hayat)’ [1925] adlı bir roman yazdı.

Denemelerini Güleryüzlü Ağırbaşlılık (1954), son şiirlerini Görünmeyen Yelkenli (1956) ve Seçme Şiir­ler (1964) adı altında topladı, önceleri Wildenvey ve Olaf Bull’un, sonra NordahJ Grieg’in etkisinde kalan Reiss-Andersen za­manla kişiliğini buldu. Şiirlerinde derin bir hürriyet aşkını dile getirdi. Bu tema özel­likle alman işgali altında gizlice yayımla­nıp düşmana karşı direnişi destekleyen şiir­lerinde yer alır. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİSS – ANDERSEN (Gunnar) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENK veya RENG

Tarih 27 Haziran 2009

RENK veya RENG i. (fars. reng). Işığın, kendi öz yapısına veya cisimler tarafından yayılma şekline bağlı olarak göz üzerinde yaptığı etki: Hakikatte annecikler altın sa­rısı ve gök mavisinden başka renklerde de olabilirdi (R.N. Güntekin).

Sonra dizler­den aşağıya çizmelerin üstüne dökülen, açık gümüş renginde bir çerkes mantosu yap­tırdım (Ş.S. Aydemir). Bak! Dünya renk­ler içinde! // Bu güzel dünya içinde (O. V. Kanık). // Mec. Görünüş, tarz, şekil: «Hüsn-ü Aşk» devrin edebi hayatına yeni bir renk, yeni bir çeşni getirmiştir (N. A-raz). Pek rengine aldanma felek eski felek­tir; // Zira feleğin meşreb-i nâsazı dönektir (Ziya Paşa). // Esk. Hile, oyun, düzen: Bülbül-i surideve güller acep renk ettiler (Ba­ki).

— ÇEŞ. DEY. Renk almak, yeni bir renk kazanmak: Mavimsi bir renk aldı. // Renk cümbüşü, değişik renklerin oluşturduğu ka­rışım: Yalnız renk cümbüşünü değil, siyah beyazı öyle hünerle kaynaştırır ki (Y. Z. Ortaç). || Renk vermek (veya katmak), ne­şeli ve canlı bir özellik kazandırmak: Onun gelişi bu toplantılara bir başka renk verdi. // Renk vermemek (veya rengini belli et­memek), duygu veya düşüncesini saklamak, açığa vurmamak: Çok korkmasına rağmen renk vermedi. || Rengi atmak (kaçmak ve­ya uçmak), solmak: Elbisenin rengi attı. Korku, heyecan v.b. durumlarda benzi sa­rarmak: Hatçe’nin rengi attı (Yaşar Ke­mal).

|| Rengi çalık, solmuş, solgun. || Ren­gi çalmak, renk bakımından benzemek: Ren­gi sarıya çalıyor. || Rengi değişmek, eski durumunu yitirip yeni bir nitelik ve an­lam kazanmak: Sizi uzun, ince vücudunuz­la, menekşe gözlerinizle karşımda görünce her şeyin vengi değişti
(R. N. Güntekin). || Rengi tutmak (veya uymak), renk ton­ları birbirine benzemek: Bu iki kumaşın rengi birbirini tutuyor. \\ Renkten renge girmek, çek utanarak kızarıp bozarmak, sıkılmak: Nuri efendi renkten renge gi­rerek: — Ne oldu anne, çabuk söyle (H. R. Gürpınar).

— Esk. Reng-âmiz, renk renk, çeşitli renk­lerde: Ekseri rengâmiz şal ve harirden serbendler sarınıp… (Naima). || Reng-âver, hileci, düzenci, dalavereci.
— Bot. Bitkilerin renkleri. Bk. ANSiKL.

— Boyacılık. Çevre renkleri, belirli bir yerin değişik yüzeylerine görüş rahatlığını sağlamak amacıyle vurulan, genellikle bo­yalar aracılığıyle elde edilen renk. || Görevsel renkler, belirli bir çalışma yerinin değişik yüzeylerine, çalışanların görüş ra­hatlığını arttırmak, yorgunluklarının azalmasına katkıda bulunmak ve üretimlerinin verimini çoğaltmak amacıyle vurulan ve genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. // İşaret veya güvenlik renkleri, ça­lışma yerlerinde, değişik yüzeylere, çalı­şanların dikkatini belirli tehlikelere çek­mek, gidiş-geliş yollarını göstermek ve özellikle güvenlik aracılığıyle elde edilen renk. Bk. ANSiKL.

— Ed. ve G. santl. Yerel renk, bir mille­tin, bir dönemin medeniyetini, orijinal ni­teliklerini hatırlatmağa yarayan kavramlar bütünü. Bk. ANSiKL.

— Kim. Renk giderici, bazı maddelerin rengini kaybetme özelliği taşıyan kimyasal madde. (Bu renk giderme, ya boyarmad-denin soğurulmasından [hayvanî kömür] ya da bir redoks tepkimesinden [renk gi­derici klorürler] ileri gelir.)
— Metalürji. Meneviş ve tav renkleri, ısıt­ma sırasında çelik parçaların aldığı deği­şik renk tonları. Bk. ANSiKL.
— Mus. Rengi dil, türk musikisinde bir makam. Bk. ANSiKL.
— Opt. Bk. ANSİKL.

— Oyun. İskambil kâğıtları üzerindeki dört değişik işaret; genel olarak iki renkten mey­dana gelir: kırmızı ve siyah (sinek, karo, kör, pik). i| Renge oynamak, rulette, kır­mızı veya siyaha para basmak.
Petr. Bk. ANSiKL.
— Res. Renklerin bir tablo içindeki dağı­lımı, renk uyumu: Rubens’in, Tiziano’nun, Claude Lorraine’in rengi. Bk. ANSiKL.
— Sanay. Renk giderme, işlenmiş ürünü istenen renge getirebilmek için, bir ürün­deki tabiî pigmentlerin veya renkli ayrış­ma maddelerinin yok edilmesi. Bk. AN­SiKL.
— Teknol. Ana renk, boyacılıkta, diğer renklerin tür ediği renkler.

— Tekst. Renk sağlamlığı, bir kumaş bo­yasının çeşitli etkinlere dayanma niteliği. (Tekstil boyalarının renk sağlamlıkları çe­şitli usullerle denenmiş ve her boyanın ışı­ğa, suya, asitlere, deterjanlara, dinklemeye deniz suyuna v.b.lerine karşı direnci ayrı rakamlarla belirtilmiştir.) || Sağlam renk, zamanla solmayan renk. || Zayıf renk, ku­maş üzerinde iyi tutunmayan ve kullanıldıkça veya yıkandıkça solan renk.

— ANSiKL. Bot. Bitkilerin renkleri. Bitki­lerde klorofilden ileri gelen yeşil renkten başka, en çok renkli olan kısımlar üreme or­ganlarıdır (çiçek ve meyve).
Bununla beraber, yaprak ve sap gibi di­ğer organlarda ve asalaklı kısımlarda deği­şik renklere rastlanabilir (begonia rex, co-leus, firfiri kayın ve bazı mazılar).
Yaprak tamamen düşmeden önce klorofil kaybolur, sarı ve kırmızı gibi diğer boya­lar ortaya çıkar ve ormanlara sonbahar rengini verir.

Suyosunlarının rengi doğrudan doğruya bunların su altında yaşadığı derinlikle il­gilidir ve sınıflandırılmalarına esas teşkil eder. Mantar sporlarının rengi çok önem­li bir özelliktir. Sporlar beyaz, pembe, es­mer ve siyah olur.

— Boyacılık, ön planda oynadığı estetik rol dolayısıyle, bir boya tabakasının ren­gi, kullanan için temel bir nitelik taşır. Buradan bir boya fabrikasında çalışan renk uzmanının yaptığı işin önemi anla­şılabilir. Bu kişinin görevi, firmanın imal ettiği temel renklerinden meydana ge­len paleti ortaya çıkarmak ve sözü geçen renklere karşıt renkler bularak, bunları, mümkün olduğu kadar mükemmel bir ya­pım düzgünlüğü içinde, çeşitli hammadde­leri kesin sınırlarla tanımlanan oranlarda kullanarak, istek üzerine imal etmektir.

Bir kuru tabakanın rengi (az veya çok parıltılı), katı maddelerin (doku boyası ve yüküm maddeleri) ezilme inceliğine, katı maddelerin kendilerine has niteliklerine (boyama, kaplama), asıltı ortamının renk ve tabiatına bağlıdır. Renklerin nispî öl­çüleri, laboratuvarlarda değişik modeller­deki renkölçerler yardımıyle yapılmaktadır.

— Ed. Resim terimlerinden olan yerel renk deyimi, ancak romantik devirde tiyatro üs­tüne, yapılan tartışmalar sırasında edebî bir anlam kazandı (1809′dan sonra B. Cons-tant’da: Reflexions Sur la Tragedie de Wallstein [Wallstein Trajedisi üstüne Dü­şünceler]). Saint-Evremond veya Racine’de (Bafazet’nin önsözü), daha sonra Volltaire’-de trajedilerin sahneye konuşu sırasında eski töreleri doğru olarak yansıtma kay­gısı varsa da Chateaubriand’ın (Les Martyrs [Din Şehitleri]), W. Scott’un yazdığı romanların ve tarihçilerin yaptığı (A. Thierry, Michelet) çalışmaların etkileriyle me­deniyetler veya tarih devirleri arasındaki farkların modern anlamda kesinlikle belir­lenmesi için XIX. yy.ı beklemek gerekir. Romantik dramın tutkularından biri, geç­mişin gerçeğe uygun bir tablosunu çizmek­ti; kişilerin psikolojisinde olduğu kadar töre veya dekorun çizilmesinde de (Cromwell’in önsözü) yerel renge uymak gerekir­di.

Bu tarihten sonra dramatik gerçeğin en eski şartlarından biri haline gelen ye­rel renk, aynı zamanda tarihî veya egzo­tik romanın ve tasvirî veya epik şiirin (Leconte de Lisle’in Poemes Antiques [Es­kiçağ Şiirleri], V. Hugo’nun La Leğende des Siecles [Yüzyılların Efsanesi] adlı e-serleri) başlıca çekici yanı oldu. Günü­müzde bir kavram, üstünde uzun süredir tartışılmasına rağmen edebiyat sanatının temel unsurlarından biri olarak ortaya çı­kar; bu unsurlar, yazarlara göre, bazen insanın farklı yanlarını, bazen de tersine bütün insanlıkta ortak olan bazı özellik­lerin, görüntülerin dışında süreliliğin de­ğerini ortaya koyar.

— Metalürji. Bir fırında veya bir demirci ocağında, hava temasında tedricî olarak ısıtılan bir çelik veya demir lama, sıcak­lık yükseldikçe, meneviş renkleri denilen aşağıdaki renk tonlarını alır: 260°C’ta açık saman sarısı; 280°C’ta saman sarısı; 300°C’ta kehribar rengi; 305°C’ta kahverengi; 310°C’ta güvercin boynu; 320°C’ta mavi; 336°C’ta gri-mavi; 350°C’ta yeşil;
360°C’ta gümüşî gri; 400°C’ta kurşunî. Bu meneviş renkleri donuktur.

Isıtmaya devam edilirse, bir süre sonra, tav renkleri denilen aşağıdaki renk tonları elde edilir: 570°C’ta koyu kırmızı; 635°C’ta koyu ki­raz kırmızısı; 746°C’ta kiraz kırmızısı; 843°C’ta açık kiraz kırmızısı; 900°C’ta tu­runcu; 940°C’ta açık turuncu; 996°C’ta sa­rı; 1080°C’ta açık sarı; 1200°C’ta beyaz. Demirciler eskiden, çeliklerin sıcaklık de­recesini anlamak için bu renk değişimlerinden yararlanırlardı. Bugün sanayide, yüksek sıcaklıklarn ölçülmesine yarayan çok hassas âletler vardır.

— Mus. Rengi dil, neveser birleşik maka­mının acemaşiran – fa perdesindeki şeddidir. Güçlüsü, beşinci derece olan çargâh -do perde sidir. Donanıma si ve mi koma ( d ), la ve re bakiye ( b ) bemolleri konulur. Seyri, inici çıkıcıdır. Dizisinde nisebi şe­rife sayısı 6 olduğu için gizli mütenafirdir. Orta sekizlideki sesleri peşten tize doğ­ru, acemaşiran, rast, zengüle, segah, çargâh, hicaz, dikhisar ve acem tertibindedir. Bu makama örnek olarak Halis Beyin Yü­rük Semai’si, Sadettin Arel’in iki Saz Semai’si, iki Durak’ı ve iki Gazel’i gösteri­lebilir.

— Opt. Bazı eskiçağ düşünürlerinin san­dıkları gibi renk, cisimlerin özgül ve mad­desel özelliklerinden biri değildir. Cisim­lerin kendilerini aydınlatan ışığa göre renk değiştirdiğini Epikuros daha o zamanlar fark etmiş ve buradan, cisimlerin kendilik­lerinden renkli olmadıkları sonucuna var­mıştı. Descartes ve Böyle da bu görüşe katılmışlar, fakat renk teorisi ilk defa Newton tarafından, Optik inceleme (Opticus) adlı kitabında açıklanmıştır. Güneş ışığı karmaşıktır; dalga boyları ve kırılma indisleri farklı sonsuz sayıda ışınımdan meydana gelir; bu durum, güneş ışığını bir prizmadan geçirerek elde edilen güneş tayfı’nın analizinde kolayca görülebilir. Newton güneş tayfında yedi renk ayırt etti: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı. Gerçekte, bir renkten öbürüne ge­çiş, ara ışınımlar sayesinde fark edilmez bile.

Demek ki, bu ışınımların tümünü alan bir yüzey hepsini olduğu gibi yansıtırsa, söz konusu yüzey beyaz’dır denir; fakat bir kısmını yutup, yalnız geri kalanları yansı­tırsa, yansıyan ışınımların birleşmesinden doğan bir renklenme ortaya çıkar. Siyah cisimler ise, gelen ışığın hepsini yutar. Kır­mızı bir cismin rengi kırmızılar hariç bü­tün ışınımları yutarak alıkoymasından ve­ya hiç değilse, öbür ışınımları kırmızılar­dan daha büyük oranda yutmasından ileri gelir.

Eğer bütün ışınımlar eşit oranlarda yutu-lursa, cisim gri gözükür. Şu halde renk, maddenin ışık üzerine et­kime tarzından başka bir şey değildir ve­ya Tyndall’ın ifadesine göre ışığın uğradı­ğı işlem’in sonucudur. Çeşitli ışık kaynak­ları farklı ışınımlar yaydığına göre bir cis­min rengi kendisini aydınlatan ışık kayna-ğıyle değişir. Meselâ nesnelerin gün ışı­ğında ve elektrik ışığında değişik renkte görünmesi bundan ileri gelir. Mavi bir nesne karanlık bir odada bir mum ışığıyle aydınlatılırsa, mavi olarak değil de sol­gun beyaz bir renkte gözükür. Sarı sod­yum ışığı tutulan insan çehreleri, ölü yü­zü gibi kirli-sarı bir renk alır. Saydam cisimlerin, sadece bazı ışınımları geçiren filtre rolü oynaması da. bu yüzden­dir ve yayılan ışığın rengi, cisimden geçen ışınımlara bağlıdır.

Basit, bileşik, tamamlayıcı renkler. Basit renkler, her biri ayrı bir frekans veya ay­rı bir dalga boyu ile belirlenen tayf ışı­nımlarıdır; bu ışınımların dalga boyu 0,4 mikron (mor) ile 0,8 mikron (kırmızı) ara­sında değişir. Basit renkler ikinci bir priz­madan geçerken yeniden ayrışmazlar. Bir­birleriyle birleşerek, bileşik renkler deni­len çeşitli renkleri verirler. Karıştıkları za­man beyaz hissini uyandıran renklere de tamamlayıcı renkler denir. Helmholtz, fark­lı ışınımlar aynı yerde kesişecek şekilde birçok tayfı üst üste getirerek, birçok ren­gin karışmasından elde edilen rengi ince­lemişti. Newton ise özel bir âlet kullanı­yordu (renk çemberi), ikişer ikişer grup­laşmış tamamlayıcı basit renkler şunlardır: mor, yeşilimsi sarı; lâcivert, sarı; mavi, tu­runcu; yeşilimsi mavi, kırmızı.

Renk kontrastları. Yan yana gelmiş iki renk karşılıklı olarak birbirini etkiler. Chevreul, iki renkli bandı yan yana koya­rak yaptığı deneylerden şu sonuçlara var­dı:
1. renklerden her birinin tonu, öbürü­nün tamamlayıcı rengiyle karışarak deği­şir;
2. yan yana konan renkler tamamla­yıcı renklerse, her biri daha canlı ve saf görünür;
3. bir renk beyazın veya siyahın yanına getirilirse, tamamlayıcı renginde bir haleyle çevriliymiş hissini verir ve daha canlı görünür;
4. iki renk arasında belli bir mesafe bulunsa bile, yine aynı etkiler az da olsa meydana gelir. Gölgelerin rengi bu yoldan açıklanabilir: bir mumun (alevi kırmızı-turuncudur) ver­diği gölge maviye çalar.
Ressamların iyi bildiği bu özellikler, yeni-izlenimcilik a-kımına temel olmuştur. Kuvvetli bir ışıkla aydınlatılmış renkli bir nesneye dikkatle baktıktan sonra, bütün öbür nesnelerin bel­li bir süre, ilk nesnenin tamamlayıcı ren­giyle değişikliğe uğramış renkte görülme­si olayına art arda kontrastlar denir. Renk gamı. Renklerin de tıpkı sesler gibi bir gamı, yani tabiatın verdiği bir bağıntı dü­zeni vardır. Bu gamda prizmanın yedi ren­gi yer alır: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sa­rı, turuncu ve kırmızı. Bu yedi renk ara­sında ana renk kabul edilebilecek üç renk vardır; bunlar sarı, kırmızı ve mavidir. Resim dilinde her renk bir ton olarak ad­landırılır. Kendi temel tonunun çevresin­de toplanmış tonların hepsine birden ton yelpazesi denir. Gam, müzikte neyse re­simde de odur; yani yedi tonun kendilerine has bir sıra ve bağıntı içinde biraraya gel­mesidir. Bu gam, kendi bileşim yönünden değilse bile, tonların açıklık-koyuluk dere­celeri veya tonların yan yana getirilmesiy­le elde edilebilen renk bileşimleri yönün­den sonsuza kadar değişebilir. Girişim renkleri. Bk. GİRİŞİM.

— Petr. Renk, rafine edilmiş petrol ürün­lerinin en önemli niteliklerinden biridir; ürünün içindeki yabancı maddelerin varlığı en kolay şekilde renginden anlaşılır. Nitekim özel benzinler, tıpta kullanılan yağlar ve ba­zı kerozenler «su beyazı» yani su gibi duru olmalıdır; dizel yağı uçuk sarı, yağlama yağ­ları biraz daha koyu sarı renkte olursa kalitelidir. Buna karşılık, hidrokarbonlu ya­kıtların çoğu, kolayca tanmabilmesi için sunî olarak boyanır. Petrol ürünlerinin ren­gi, bir renkölçerle tespit edilir.

— Res. Renklerden yararlanabilmek için değişik renklere özgü ışıldama yeteneği­ni göz önünde bulundurmak gerekir. Bu renklerden bazıları, bitişik tonlara bula­şacak bir ışın saçımı gücüne sahiptir. Mavi, diğer renklerden daha çok, komşu renklerle aynı titreşime girerek onların rengini bozar; kırmızının yanında ise bu rengi morlaştırır; sarının yanında ise yeşilleştirir; beyazın yanında renklenmesini sağlar. Gözümüz en fazla mavi karşısın­da hassastır. Göz, mavi ton serisi içinde 1/205′ten 1/288′e kadar varan bir ışık şid­deti farkını algılayabilir, oysa kırmızı için bu ışık şiddeti farkı, 1/16′dan 1/70′e kadar­dır. Bu durumda kırmızının derecelenme­leri, mavininkine oranla daha az görülebi­lir niteliktedir. Gerçekten de, aydınlığın artmasıyle meydana gelen göz kamaşması mavide, kırmızıdan daha çoktur. Şüphesiz bu renk özellikleri, bir hareketten edindiğimiz duyuma benzettiğimiz duyumların kaynağını meydana getirir. Renkler, bizde bir mekanizma etkisi yaratır; ilerler veya geriler. Soğuk renkler (maviden mora kadar olan seri) ilerler; sıcak renkler (kır­mızıdan yeşile kadar olan seri) geriler. Pilinius, «neşeli» renkleri, «ağır başlı» renk gruplardan ayırıyordu. Goethe, renk grup­larını «olumlu» ve «olumsuz» olarak, Fechner «etken» ve «kabul eden» olarak sınıflamıştı. Renklerin bu mekanizması, göz­de bir üçüncü boyut etkisi yaratacak kadar tesirlidir ve renkli bölümlerinin değiştiril­mesiyle bir kompozisyonu değişikliğe uğrat­mak mümkündür.

Tonlar, aynı çarpma gücüne sahip değil­dir; etkilen niceliklerine bağlıdır. Eşdengede bir duyum yaratabilmek için, sa­rı bir yüzeyin, dengelemek istediği kırmı­zı yüzeyden üçte bir oranında daha fazla alan kaplaması gerekir. Charles Henry, sa­rının asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 27 katının duyumuna eşit bir duyum ya­ratmak için, mavinin asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 100 katının gerektiğini hesaplamıştır, öyleyse verici kaynağın bo­yutları, doygunluğun temel unsurudur. Baş­ka bir deyimle, geniş bir mavi yüzey, ay­nı maviye sahip daha küçük bir yüzeyden daha mavidir. Aynı şekilde hava perspek­tifi meselesi de doygunluk meselesine bağ­lıdır.

Alacalı bir nesneden meselâ renkli bir örnek kartından yavaş yavaş uzaklaşılırsa, kartın üzerindeki lekeler, kimlik­lerini kaybedinceye kadar gittikçe ufalan görüntüler sunarak yavaş yavaş daralır ve birbirleri üstüne taşar. Oysa böyle bir ör­nek kartında, birçok unsurun tamamlayıcı renklere sahip olmaması imkânsızdır; öy­leyse bunlar birbirini ortadan kaldıracak­tır; başlangıçtaki alacalılık, tamamlayıcı renklere sahip olduğu oranda çeşitliliğin­den kaybedecek ve lekeler ne kadar dara bu kayıp o kadar tam ve çabuk ola­caktır. Buradan, dekoratörlerin sanatı ba­kımından önemli bir sonuç çıkarılabilir. Bu sonuç uzaktan kimliklerini ve tonlarını koruyan yüzeylerin, sadece tek renkli yü­zeyler olduğudur. Ayrıca titreşimleri ya­yan yüzeyin düz ve parlak olması gerekir. Aksi halde ışık, maden, kil veya kumaş gibi çoktaneli bir yüzeye çarparsa, renkli ışımalar, düzensiz bir şekilde dizilmiş pek çok küçük yüzeyden önemli miktarda sap­tırılacak; istenilen tarafa değil, bu sayı­sız yansıtıcı tarafından her yöne gönderi­lecek ve yansıyan ışınlar, değerlerini dü­şüren küçük gölgeler yüzünden zayıflaya­caktır. Gerçekte de, rengin değeri saf renge karıştırılmış beyaz ve siyah renk vasıtasıyle tedricen belirlenen sapmadır. Be­yazın etkisi altında buna, «yıkanmış» ve­ya «kopmuş», siyahın etkisi altında ise «indirilmiş» denir. Değer, bir renk karışı­mını ifade eden «nüans»tan farklıdır. An­cak, bu tanımlamalar renklerin temel fenomenolojilerine değil, kullanılmalarına ait­tir.

Bununla birlikte, bir cisim tarafından yan­sıtılan belli bir tayf parçası ve enerjinin geçici bir durumu olan ve insan gözleri gibi değişken organizmalar tarafından al­gılanan renk, hiç olmazsa yaklaşık olarak tanımlanabilir. Fizik analiz bile, fizikçiler ve kimyacılar tarafından olduğu kadar, ressamlar, boyamacılar ve boyacılar tara­fından da kabul edilen (1671 Colbert yö­netmeliği ve eski korporatif tüzükleri) ge­nel terimlere dayanmaktadır. Bu genel ka­bullerin, bir temel renk üçlemesini (mavi, kırmızı ve sarı) varsaymaları dikkat çeki­cidir.

Bu renklerin iki, üç v.b. yanlı bile­şimleri çok geniş bir ton türemesini sağ­lar. Renklerin kullanılmasını düzenleyen sistemler de aynı şekilde bir üçleme üze­rine kurulmuşlardır. Delacroix kendine, her biri üç temel renkle ayrılmış, 120 dere­celik üç kısma bölünen çember şeklinde bir kadran yapmıştı. Çemberin bu üç par­çasından her biri iki yanlı bir tonla ikiye ayrılıyor ve böylece meydana gelen bö­lümler de bileşik tonlarla bölünüyordu, üstat bu yolla, tam karşıtlığı yani, tamamlayıcı renkleri bulmasını sağlayan gü­venilir kılavuzlar elde etmiş oluyordu. Chevreul’ün Gobbelins halı yapım evleri için yaptığı renk çemberinde de aynı ilke uygu­lanıyordu; üç parçadan her biri, kavuniçi, erguvan ve yeşille ve üçüncü bileşimlerle 720 bölüme ayrılıyordu. Diğer yandan çember, siyahın on değeriyle art arda in­dirilmiş on eşmerkezli bölgeye ayrılıyor­du. Bilgin bu yolla, 14 400 ton elde ediyor­du. Ama bu rakamın sınırlı olmasından başka, Chevreul’ün sisteminde bazı renk­lere hiç yer de verilmemişti. Chevreul, bunları nitens diye adlandırmıştır. Charles Henry ise, bir tondan diğerine geçiş bö­lümlerinden meydana gelen bir renk çem­beri üstünde kullanılabilir bir «estetik ileti­ci» yaptı. Fakat bütün bu kullanma metot­ları boyayıcı maddeler’e uygulanmıştır ve renkli ışıklar fenomenolojisi ile ilgili de­ğildir.

Gerçekte, ressamın üç temel rengi, fizik­çinin temel renkleri değildir. Göz siniri, kırmızı, yeşil ve morun yani görüntünün temel bölümlerinin uyandırdığı duyumu iletir. Gerçekte, Young’ı ve sonra Helmholtz’u bu sonuca götüren analizler, daha sonra, morun yerine maviyi koyan Maxwell tarafından kabul edilmemiştir. Hering, kırmızı, yeşil, sarı ve maviden mey­dana gelen dört temel renk kabul etmekte ve böylelikle Leonarda da Vinci’nin opti­ğine katılmaktadır. Renk etkileri, insan ağtabakasının dört konisi tarafından alın­dığına göre, organın bazen bir alanı, ba­zen diğer bir alanı dış uyartıdan etkilen­mektedir.

Işık şiddetinin en çok olduğu kadar en az bulunduğu sırada da gözün, ba­zı önemli farkları algılayamaması yaptığı değerlendirmelerin kesin olmayışını yeterin­ce açıklamaktadır. Çok aydınlık olduğu zaman nesneler bize çok açık, buna karşı­lık, loş ışıkta nesneler en koyu olanlar ka­dar koyu gözükmektedir. Gözümüzde, doy­gunluk ışıklılığa bağlanmaktadır. Rengin bu gücü duyarlığımız üzerinde bü­yük etki yapmaktadır: renk canlı varlıkla­rın fizyolojisini bile şartlandırır, insan, renklerin psiko-fizyolojik etkilerini duy­maktadır: mavi bir ortam yatıştırıcı, kır­mızı bir ortam dürtücüdür. Bazı çizgisel üstünlüklere sahip oldukları zaman renk­ler, yasaklayıcı veya güç arttırıcıdır. Charles Henry renklerin «zevk veya engel­leme duygusu» uyandırdığını söylemekte­dir. Konuşma dili, renklerin bu özelliğini «kaçıcı» tonlar ve «çekici» tonlar ayırımını yaparak belirtir.
Bu deneysel görüşler üstüne bir doktrin kurmak mümkündür.

Goethe kendiliğinden, morla sevinç fikrini, kırmızıyle güç fikri­ni, koyu mavi ile sükûn ve soğukluk fik­rini birleştirirken ve yeşile çekicilik fik­rini, canlı sarıya gülünç fikrini, açık sa­rıya soyluluk fikrini bağladığı zaman ger­çeği ortaya koyuyordu. Aynı şey çağlar boyunca ve yerlere göre, değişik renkle­re atfedilen ve genellikle çelişen anlamlar için de geçerlidir. Ortaçağda sarı lânet­lilerin, yeşil âşıkların rengi değil midir? Rimbaud’nun sonesinde renklere bağlanmış seslilerin sembolizmi sadece edebî bir bu­luştur. Buna karşılık, tedavi ve koruma alanında gerçek bir renk kullanma tekniği uygulanmıştır. Daha 1913′te, bir fransız he­kimleri meclisi, hastahane salonları duvarlarının, bölümlerine uygun olarak boyanma­sını öğütlemekteydi: «coşkunlar için mor, umutsuzlar için kırmızı, ağır kanlılar için sarı»; aynı zamanda okulların yeşile, kış­laların kavuniçiye boyanmasını da tavsiye etmekteydi.

Sanayi bugün renklerin özel­liklerinden, gerek işçilerin dikkatlerini ko­laylaştırıp yorgunluklarını azaltmak, ge­rekse her türlü tehlikeyi işaret ederek ka­zaları önleyebilmek amacıyle yararlanmaktadır. Ford fabrikalarında önlerinden ateşler fırlayan madenî parçalar, yanan gazin mavisinin karşıtlık yapabilmesi için kavuniçiye boyanmıştır. Bazı renkler, bu­gün, işaret olarak evrensel bir uygulama görmektedir: sarı şeritler mekanik bir teh­likeyi, kavuniçi şeritler termik bir tehlikeyi belirtmekte; yeşil haç yardım istasyonunu, canlı kırmızı bir fon yangın malzemesini işaret etmekte, mavi şekiller dikkat çek­mek için kullanılmaktadır. Renk kullanıl­masının kurallara bağlanmasından bu ya­na, iş kazalarında hafif bir azalış ve ve­rimde büyük bir artış kaydedilmiştir. Di­ğer yandan mimarî, kendi yönünden, renk­leri sadece zevklerin tatmini için değil fakat aynı zamanda, psiko-teknik amaçla da kullanılmaktadır.

— Sanay. Yağlı maddelerin bileşiminde, üretim sırasında hammaddeye uygulanan aşırı ısıtmanın etkisiyle meydana gelen renkli maddeler bulunur. Renk giderme, ya renk açıcı topraklar veya etkinleştirilmiş kömür üzerine soğurma ya da kimya­sal etki (karbonlaştırma, yükseltgeme veya
indirgeme) yoluyle uygulanır. Yemeklik yağlar için özellikle yüze soğurma metot­larından yararlanılır; katı ve sıvı sanayi yağları, özellikle donyağlar için sodyum klorit kullanılması hızla yayılmaktadır. Tekstil sanayiinde, gerek kumaşları beyaz­latmak, gerek kendisi renksiz olduğu halde yabancı maddelerle kirlenmiş organik eri­yikleri arıtmak için renk giderme etkenle­rine başvurulur. Bk. BEYAZLATMA, RAFİNERİ.

Basmacılıkta, bazı desenler renk gidermey­le elde edilir; top halinde tek renk boyan­mış bir kumaşa, buharlaşma sırasında el­yafa zarar vermeden boyarmaddeyi yok eden renk sökücü bir karışımla desen ve­rilir. Böylece renkli fon üzerinde beyaz bir desen elde edilir.
Renk sökücü olarak ya yükseltgen (potas­yum veya sodyum klorat, hipokloritler, nit­ratlar v.b.) ya da indirgen maddeler (çin­ko klorür, glikoz, sodyum hidrosülfit) kul­lanılır. Işık da renk giderici olarak etki eder; özellikle anilin türünden boyarmaddelerle elde edilmiş renkler üstünde etki­lidir. Sülfüröz asit de çok etkili bir renk gidericidir.

Petrol ürünlerinin rengini gidermekte, ya sülfürik asit, ya da genellikle emici toprak­lar (tabiî veya etkinleştirilmiş) kullanılır. Perkolasyon metodu, yağı bir kuleden ge­çirdikten sonra, tekrar kullanmak üzere emici toprağı silindir biçiminde bir döner fırında kavurmağa dayanır. Daha yeni o-lan temas metodunda ise, toprak ve yağ sıcakta karıştırılır, sonra döner bir tam­bur veya özel bir filtreyle süzülür.

♦ Renk renk sıf. Her renkten olan, çok renkli, çeşitli renklerde görünen (şey): Ka­ralı ve denizli ve renk renk memleketli, i Mektep hatırası bir haritam vardı benim
(C.S. Tarancı). Renk renk çiçekler. (LM)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENK veya RENG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİNHOLD (Heinrich)

Tarih 27 Haziran 2009

REİNHOLD (Heinrich), alman ressamı (Gera 1788 veya 1790 – öl. Roma 1825). İtal­ya’da yaşadı, nazaren resim okuluna ka­tıldı.

Daha çok manzara ressamı ve oyma­cı olarak tanındı (D. Vivant de Denon’un, Napolyon seferi üstüne yaptığı oymaya yar­dım etti). Eserleri Berlin, Nürnberg v.b. müzelerindedir. (M)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİNHOLD (Heinrich) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİNHARDT

Tarih 27 Haziran 2009

REİNHARDT (MAX GOLDMANN, Max — denir), avusturyalı tiyatro yönetmeni (Ba­den, Viyana yakını 1873 – New York 1943).

Viyana ve Salzburg konservatuvarlarında okudu. 1894′te Berlin’e gitti, öncü bir ti­yatro olan Kleines Theater’e katıldı (1901). 1905′te Deutsches Theater’i kurdu. Alman­ya ve Avusturya’da sayısız tiyatro yönet­ti. 1928′de Berliner Theater’e yönetmen ol­du. Hitler’in 1933′te iktidarı ele geçirmesi üzerine A.B.D.’ye göç etti. Birinci Dünya savaşından önce birkaç filim yönetmişti.

Sahneye koyucu olarak Sophokles’in Kral Oidipus, Aristophanes’in Lysistrata, Shakespeare’in Jul Sezar, Romain Rolland’ım Dari­ton v.b. oyunlarını değişik bir anlayışla sundu. 1920′den itibaren «Faust Şehri»ni kurduğu ve Döme katedrali önünde Jeder-mann’ı oynattığı Salzburg yıllık festivali gibi çalışmalarıyle dünya ölçüsünde ün ka­zandı. Kalabalık sahnelerin yönetimi, ışıklandırmanın kullanılışı, döner sahnelerin mükemmel hale getirilmesi bakımından ti­yatro tekniğinde büyük yenilikler yaptı. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİNHARDT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİNACH (Salomon)

Tarih 27 Haziran 2009

REİNACH (Salomon), fransız arkeoloji ve filoloji uzmanı (Saint-Germain-en-Laye, Pa­ris yakınları 1858 – Boulogne 1932), Joseph Reinach’ın kardeşi.

Yunanistan, Afrika ve Anadolu’da çeşitli arkeoloji heyetlerine ka­tıldı; Fransa’da birçok idarî görevde bu­lundu. Büyük bir eski klasik çağ uzmanı olan Reinach, Fransa’da bu tür çalışmala­ra bilginlerin dikkatini çekti, eski yunan ve doğu dinlerini karşılaştırmalı olarak in­celeme metodunu ortaya koydu.

İlgi çe­kici eserleri arasında, eskiçağ sanatının iko­nografi dökümlerinden başka, şunlar sa­yılabilir: Voyage Archeologique en Grece et en Asie Mineure (Yunanistan ve Ana­dolu’da Arkeolojik Gezi) [1888], Atlas Arc-heologiçue de la Tunisie (Tunus’un Arke­oloji Atlası) [1892], Apollo: Histoire Ge­nerale des Arts Plastiques (Apollo: Plas­tik Sanatlar Genel Tarihi) [1904], Repertoire des Peintures Grecgues et Romaines (Yunan ve Roma Resimleri Dökümü) [1922] v.b. (M)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİNACH (Salomon) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİMS

Tarih 27 Haziran 2009

REİMS, Fransa’da Marne idare bölgesin­de idare çevresi merkezi, Champagne’ın ku­zeyinde, İlede-France yamacı yakınların­da; 160 000 (banliyölerle birlikte
175 000′e yakın) nüf.

Üniversite. Dokumacılık (yün işçiliği) merkezi, Champagne şarapları ya­pımı, demircilik, elektrik malzemesi, maki­ne sanayii, camcılık v.b. önemli bir tica­ret merkezi.

• Tarih. Galyalı Remi’lerin başkenti olan eski Durocortorum şehri (bugün Reims), roma hâkimiyeti sırasında Gallia Belgica’nın merkezi oldu ve Belçika yolu üzerin­de önemli bir konak yeri haline geldi. 290′da bir piskoposluk merkeziydi. Aziz Remi’nin piskoposluğu sırasında Clovis, Hıristiyanlığı burada kabul etti; Fransa kral­ları, bu olaydan sonra bu şehirde taç giy­meğe başladılar; 1548′de bir üniversite ku­ruldu. Birinci ve İkinci Dünya savaşların­da şehir, bombardımanlardan büyük zarar gördü.

• Askerî tarih. Belçika ile Bourgogne ve Paris ile Lorraine arasındaki ulaşım yol­larının kavşak noktasında olan Reims he­men her devirde askerî açıdan önemli rol oynamıştır. 1 Eylül 1914′te Almanlar ta­rafından işgal edilen şehir, 13 eylülde Fran­sızlar tarafından geri alındı ve o tarihten itibaren Fransa sınırları içinde kalmakla beraber çeşitli savaşlara sahne oldu. Ge­neral Eisenhower ve müttefik genelkurmay başkanları, 7 mayıs 1945′te alman generali Jodl’un teslim olma teklifini burada ka­bul ettiler.

• Güzel sanatlar. Şehirde Roma devrin­den kalma birçok kalıntı vardır. Bunlar arasında «Mars kapısı» adı verilen bir za­fer takı ile bir amfiteatr sayılabilir. Reims’te Ortaçağdan kalma en eski kilise Saint-Remi’dir. Ayrıca, büyük bir kısmı XIII. yy.da yapılmış, ama birçok değişikliğe uğ­ramış ve Birinci Dünya savaşında çok za­rar görmüş olan Saint-Jacques kilisesini de anmak gerekir Şehrin katedrali ise, Ortaçağdan kalma en ilgi çekici binadır.

1211′de eski bir karolenj tapınağının ka­lıntıları üzerine inşa edilen bu katedralin yapımı ancak XIII. yy. sonuna doğru ta­mamlanabildi. Yapımında çalışan ustala­rın adları katedralin içindeki bir labirent­te yazılıdır: Jean d’Orbais, Bernard de Soissons ve ana cepheyi yapan Robert de Coucy. Çeşitli atelyelerde yapılmış olan ve katedralin dış kısmını süsleyen heykel grupları (Tebşir, Meryem’in Ziyareti, Mer­yem’in Kiliseye Takdim Yortusu; Gülüm­seyen Melek, Havva, «Philippe Auguste» adlı kral) gotik fransız sanatının en güzel örneklerindendir. Koro yerinin vitrayları XIII. yy.dan kalmadır. Reims, müzelerinin zenginliği bakımından da önemli bir şehir­dir. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİMS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENİ

Tarih 27 Haziran 2009

RENİ, Sovyetler birliğinin Moldavya cum­huriyetinde (Besarabya), Tuna nehri ke­narında, Prut çayının bu nehre karıştığı yerin biraz aşağısında yer alan kasaba. İkinci Dünya savaşından sonra Romanya petrol havzasından buraya bir boru hattı döşendi. (M)

RENİ (Guido). Bk. GUiDO (il).

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENGA

Tarih 27 Haziran 2009

RENGA i. (şiir dizisi anlamında Japonca k.). Japonya’da Eskiçağdan beri geçerli olan şiir türü.

— ANSiKL. Bu türde iki veya daha çok şair bir araya gelir, bunlardan biri irticalen bir diştik söyler (tanka’nın şimo no ku’su [7 + 7 hece]), ona başka bölümler eklemek gerekir: benzer distikler veya haıku. Renga’lar eski antolojilerde ayrı bir tür mey­dana getirir; bu türün kuralları Kamakura döneminden sonra belirlendi; bu tür esas gelişimini Muromaçi döneminden sonra ka­zandı.

Temayı ve. başlangıcı kuran ilk bö­lüm oldukça kesinleşmiştir, yer ve mev­simle belirgindir; öbür bölümler çağrışım­larla birbirine bağlanır, gramer kuralları bu şiir çalışmasını zorlaştırır. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENGA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Rene

Tarih 27 Haziran 2009

Rene, fransız yazarı Chateaubriand’ın ro­manı; önce Genie du Christianisme’in (Hı­ristiyanlığın özü) bir bölümü olarak, son­ra da, 1805′te, kitap halinde basıldı.

Ese­rin kahramanı, dünyadan ve kendinden bı­karak Amerika’ya giden üzüntülü bir de­likanlıdır. Romanın romantik yazarlar üs­tünde büyük bir etkisi oldu. (M)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Rene hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİD (Thomas MAYNE)

Tarih 26 Haziran 2009

REİD (Thomas MAYNE), Yüzbaşı Mayne Reid diye tanınırdı, ingiliz romancısı (Bally-roney, Down 1818-Londra 1883).

Meksika’­da, sonra A.B.D.’de Kızılderililerin bölge­sinde avcılık yaptı. 1840′ta Texas seferine katıldı. 1843′ten 1846′ya kadar Philadelphia’da gazetecilik yaptı. 1845 Meksika savaşına gönüllü birliklerin kumandanı olarak katıl­dı. 1849′da ayaklanan Macarların yanında savaşmak için Avrupa’ya döndü. 1850′den sonra gençler için, Kızılderililerle ilgili se­rüven hikâyeleri yazdı:

The Rifles Rangers (Orman Bekçileri) [1850], The Scaîp Hun-ters (Kafatası Avcıları) [1851], The War Trail (Savaş izi) [1857], The White Chief (Beyaz Şef) [1859], The Headîess Horseman (Başsız Atlı) [1866], (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİD (Thomas MAYNE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİCHSRİTTER

Tarih 26 Haziran 2009

REİCHSRİTTER i. Eski Germen Roma imparatorluğunda şövalye. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİCHSRİTTER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REHABİLİTASYON

Tarih 26 Haziran 2009

REHABİLİTASYON i. (fr. rehabilitation’dan). Sakatları ve iyileşen hastaları işe alıştırmak ve bir meslek sahibi yapmak amacıyle yapılan eğitim.
Esanl. READAP­TASYON.

— ANSiKL. Rehabilitasyon, özellikle sakat­lara ve uzun süre tedaviyi gerektiren bir hastalık (verem, çocuk felci, akıl ve sinir hastalığı v.b.) geçirmiş olanlara topluca uygulanır. Bunun için çeşitli rehabilitas­yon merkezleri veya kurumları vardır. Tür­kiye’de ilk kurulan rehabilitasyon kurumu 1952′de Ankara’da açılan körler okuludur.

Bu okulların sayısı 1972′ye kadar 10′a çık­tı. 1958′de Lepra (cüzam) savaş derneği tarafından Ankara’da bir Lepra hastahanesi ve Rehabilistasyon merkezi kuruldu; 30 yataklı olan bu kurum Ankara Tıp fakül­tesine bağlandı. 1968′de Ankara’daki Nu­mune hastanesi içinde bir rehabilitasyon merkezi kuruldu. Bununla bağlantılı ola­rak yürütülen çalışmalarda Sağlık ve Sos­yal Yardım bakanlığınca istanbul ve iz­mir’de de birer rehabilitasyon merkezi ku­rulması kararlaştırıldı.

Türkiye’de rehabilitasyonu gerektiren in­sanların sayısı 1965 genel nüfus sayımında 53 000 sağır ve dilsiz; 37 000 kör, 27 081 çolak, 142 678 topal (bacak ve kalça arıza­sı), 19 507 yatalak, 5 725 kambur, 5 995 çe­şitli beden sakatlığı ve 200 986 ortopedik sakatlık olarak tespit edildi. Bilim çevrele­rince, sınıflandırma ve beyan bakımından yeterli bulunmayan bu sayı 1972′de aynı çevrelerce, 100 000 eklem ve kemik tüber­külozu hastası, bir milyonu aşkın romatizmalıyle
20 000 kadar cüzamlı da eklenerek 3 600 000 olduğu sanılıyor. (M)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REHABİLİTASYON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Regrets (LES)

Tarih 26 Haziran 2009

Regrets (LES), Joachim du Bellay’in şiir kitabı (1558).

Antiquites de Rome’un (Roma’nın Eski Eserleri) coşkunluğundan son­ra şair bu doksan sone’de melankoli do­lu hüznünü ve Roma’da geçirdiği sıkıntı günlerini dile getirir. «Heureux qui comme Ulysse» (Ne mutlu ona ki Ulysee gibi…) veya «France, Mere des arts» (Sanatların anası Fransa) sonelerinde yurt özlemiyle yanar.

Ama eğitimsi yakarışın ardından, papalık sarayına, saray erkanına ve roma âdetlerine yönetilmiş şiddetli bir hicviye gelir. Şairin dediği gibi, bu hiciv, bir «bal, tuz ve safra karışımı»dır. Du Bellay hicivli soneyi yaratır ama bizi asıl etkileyen ya­nı, şairin ince ıuhunu sezmemizdir, çün­kü şairin «özel günlüğü» gözlerimizin önü­ne serilmiştir. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Regrets (LES) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGNİER (Henri DE)

Tarih 26 Haziran 2009

REGNİER (Henri DE), fransız yazarı (Honfleur 1864-Paris 1936). önceleri Le-conte de Lisle ve Heredia’nın etkisinde kaldı, fakat bir süre sonra kendi kişiliğini buldu.
Yumuşak ve belirsiz duyguları u-yumlu bir biçimde dile getirdi.

Başlıca eserleri: Poemes Anciens et Romanesgues’i Eski ve Romanesk Şiirler) [1890]; Les Je-ux Rustigues et Divins (Tanrısal Kıroyunlar) [1897]; Les Medailles d’Argile (Kil­den Madalyalar) [1900]; La Çite des Eaux Sular Şehri) [1902]; La Sandale Ailee Kanatlı Sandal) [1906]; Vestigia Flammae 1920); Flamme Fenax (1922-1928). [L]

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGNİER (Henri DE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGİONARİUS

Tarih 26 Haziran 2009

REGİONARİUS i. (lat. k.). Esk. Rom. M. S. IV. yy.da yazılmış açıklamalı Roma rehberi. (Bunlardan biri Curiosum, öteki Notitia’dır [M. S. IV. yy.].)

Rehberlerde, bölgelere göre, önemli veya ilgi çekici anıt­lar belirtiliyor ve istatistik bilgiler de yer alıyordu (msl. evlerin ve binaların sayısı). (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGİONARİUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGİOMONTANUS

Tarih 26 Haziran 2009

REGİOMONTANUS (Johnn MULLER, da­ha çok — adiyle tanınır), alman astronomu ve matematikçisi (Königsberg yakınları 1436 – Roma 1476).

On bir yaşında Leipzig üniversitesine kabul edildi, 1450′de öğrenime devam etmek için Viyana’ya git­ti, orada Peuerbach’ın öğrencisi oldu. Yunancasını ilerletmek için kardinal Bessarion’un yanına İtalya’ya giderek uzun yıllar orada kaldı. Macar kralı Matyas Corvinus’un isteği üzerine Ofen kütüphanesin­deki elyazmalarını sıraya koydu. 1471′de, zengin bir burjuva olan Bernhard Walther, onun emrine Nürnberg’de bir rasathane, âlet yapımı için bir atelye ve bir basım­evi verdi.

Çeşitli çalışmalar yapmak ve bilimsel eserler yayımlamak isteyen Re-giomontanus bu şehre yerleşti. 1472′de kuyrukluyıldızı gözlemledi ve bununla il­gili özel bir broşür yazdı. 1475′te, papa Sixtus IV tarafından Roma’ya çağırıldı. Papa kendisini Regensburg piskoposu ta­yin etti ve gerçekleştirmeyi tasarladığı tak­vim reformuyle onu görevlendirdi. Ama Regiomontanus ertesi yıl vebadan öldü. ölümünden çok sonra yayımlanan De Triangulis Omnimodis (Her Çeşit Üçgen üstüne) [1553] adlı düzlem ve küresel tri­gonometri inceleme kitabı, kendinden son­ra gelenleri büyük çapta etkiledi.

Bu ki­tapta tanjantların kullanılmasına öncülük etti ve «sinüs» terimini ortaya attı. Fakat bilim dünyasına en büyük yararı, kuyruk­luyıldızları meteorlar olarak değil de, be­lirli bir hareketi olan ve ardışık konum­ları astronomi yoluyle bulunabilen gökci­simleri olarak kabul etmesidir. (L)

REGİON. Arkeol. Bk. REGİUM. REGİON. Bk.

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGİOMONTANUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGİO

Tarih 26 Haziran 2009

REGİO i. (lat. k.). Esk. Rom. Roma şeh­rinde mahalle (Servius Tullius, şehri dört bölüme ayırmıştı [Suburana, Esquilina, Collina ve Palatina], Augustus ise on dört bölüme ayırdı [Porta-Capena, Caelimontium, İsis ve Serapis, Templum Paris, Esquiliae, Alta Semita, Via-Lata, Forum-Romanum, Circus-Flaminius, Palatium, Circus-Maximus, Piscina-Publica, Aventinus, Transtiberim] ve numaraladı.

Bunlar da iki yüz altmış üç vici’ye ayrılıyordu. Vici’lere, tapınma yerlerini yönetmek için seçilen ve buralara tayin edilen magistri vicorum baş­kanlık ederdi. Hadrianus’tan itibaren, ko­ruyucular, bölgelerin başına getirildiler.)

|| Augustus zamanında İtalya’nın on bir ida­rî bölümünden (Transpadana, Venetia ve İstria, Liguria, Emilia, Etruria, Umbria, Picenum, Samnium, Campania, Bruttium ve Lucania, Apulia ve Calabria) biri. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGİO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGİLLUM

Tarih 26 Haziran 2009

REGİLLUM. Esk. coğ. İtalya yarımada­sında şehir.

Yakınındaki Regillum gölü kıyılarında diktatör Postimius, Tarquinus Superbus’un kışkırtmasıyle ayaklanan Latinleri yendi (M.ö. 496-449 arası). Efsane­ye göre iki süvari (Dioskuros’lar) roma süvari birliğinin başına geçerek, zaferi ka­zandılar ve Roma’ya bildirdiler; Romalı­ların Forum tapınağını onların şerefine yaptıkları sanılır. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGİLLUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGİFUGİUM

Tarih 26 Haziran 2009

REGİFUGİUM i. (rex, regis, kral ve fugere kaçmak’tan lat. k.). Esk. Rom.

Roma’da 24 şubatta kutlanan bayram. («Kur­banlar kralı», kurban töreni bittikten son­ra çarçabuk kaçardı. Eskiler, bu bayra­mın, Tarquinius’la.rın kovuluşunu anmak için kutlandığını söylerlerdi.) [L]

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGİFUGİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Regia

Tarih 26 Haziran 2009

Regia, Roma’da Forum’un doğusunda ya­pı. Eskiden Numa’nın sarayıydı; daha son­ra başrahiplerin resmî ikametgâhı oldu.

Şehrin resmî merkezi olan Vesta tapınağı­nın müştemilâtıydı ve cumhuriyet dönemin­de çeşitli dinî törenler için kullanıldı. Mars’ın silâhları, Saliens’lerin kalkanları, rahiplerin fermanları, konsüllerin yıllıkları, zafer yıllıkları ve öbür belgeler burada saklanırdı. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Regia hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGGİO Dİ CALABRİA

Tarih 26 Haziran 2009

REGGİO Dİ CALABRİA, italya’da şe­hir, il idare merkezi, Calabria’da, Messina boğazı kıyısında; 153 400 nüf. Millî müze (eski eserler).

1908 Depreminden son­ra yeniden kurulan şehrin, birbirini -dik­lemesine kesen caddeleriyle modern bir gö­rünüşü vardır. — Reggio di Calahria ili, 609 100 nüf. İtalya yarımadasının güneybatısında uzanır; dağlık ekseninin kenarında kıyılara doğru tepeler yükselir. Halk geçi­mini tarımdan (özellikle turunçgiller) sağ­lar.

• Tarih. Reggio di Calabria (yun. Rhegion, lat. Regium), M.ö. 720 yıllarında, Eğriboz’daki Khalkis şehrinden gelen bir ko­loni tarafından kurulmuştu. M.ö. 600′de bu koloniye bir grup Messenia’lı da katıl­dı. Ülke, kanunlarını Kharandos’un hazır­ladığı bir oligarşi sistemiyle yönetiliyordu. 494′te, Messenia’lı Anaksilas, iktidara el-koyarak zorbalık rejimini kurdu.

Anaksilas’tan sonra kurulan demokratik hükümet 433′te Atina ile birleşti. 387′de şe­hir Syrakusai’liler tarafından hemen tamamıyle yıkıldı. Yeniden yapıldıktan sonra ancak 351′de hürriyetini kazanabildi. Roma bir garnizon yerleştirdiği (282) şehri Bruttium’lularla, Pyrrhos’a karşı korudu. M.ö. 89′da municipium olan şehir, Augustus’un emekli askerlerini yerleştirerek Regium Julium adını vermesinden sonra uzun süredir kaybettiği canlılığını yeniden kazandı. Hâ­lâ yunanca konuşulan şehir, sonradan bizans (piskoposluk metropolitlik haline ge­tirildi, bizans kültürü yerleşti, nüfus arttı) ve arap (901-909, 918-920, 922-936, 951-956, 975, 1001-1027) hâkimiyetini kabul etti.

1060′da Roberto Guiscardo’nun aldığı şe­hir, XVI. yy. da sık sık Osmanlıların hü­cumuna uğradı (Barbaros Hayreddin Paşa [1545], Mustafa Paşa [1550], Sinan Paşa [1595), 1783′te ve 1908′de depremlerle yı­kıldı. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGGİO Dİ CALABRİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGER (Max)

Tarih 26 Haziran 2009

REGER (Max), alman bestecisi (Brand, Bavyera. 1873 – Leipzig 1916). Wiesbaden konservatuvarında, Münih Müzik akademi­sinde (1905-1906) öğretmenlik, Leipzig üniversitesinde yöneticilik ve aynı şehrin kon­servatuvarmda beste öğretmenliği yaptı.

Meiningen sarayının kapellasında yönetici oldu (1911-1914). Sonra Jena’ya çekildi. Besteci, orkestra yöneticisi, piyanocu, org­cu ve eğitimci olarak son romantiklerle çağdaş müzikçiler arasında bir köprü kur­du. Uzun senfonilerden vaz geçerek Bach’a, protestan koro eserlerine döndü. Brahms’tan beri ilk defa bu türde piyano parçaları besteledi. XIX.yy. sonlarının güçlü eser­lerinden sonra yeni bir üslûp yaratarak yazdığı koral prelüdlerini biçimsel yapı bakımından sıkı bir disiplinle işledi.

Çalgı için: yalnız keman için sonatlar, keman ve piyano için sonatlar, yalnız viyolonsel ve piyano için suitler, org için: Fantasie ein Foste Burg, B-A-C-H üstüne Çeşitle­meler ve Füg,
piyano için: Bach’ın Bir Teması Üstüne Füg ve Çeşitlemeler, Tele­man’ın bir Teması Üstüne Çeşitlemeler ve Füg, Ocak Başında Hayal Kurmalar, Beet­hoven’in Bir Teması Üstüne Çeşitlemeler ve Füg yazdı. Oda müziği alanında 6 yay­lılar dörtlüsü, piyanolu 2 dörtlü, yaylılar için bir altılı, orkestra için Sinfonietta,. Seronat, Johann Adam Hiller’in Neşeli bir Tema’sı Üstüne Çeşitlemeler ve Füg, Bir Komedi İçin Uvertür, Romantik Süit, Arnold Böcklin’ den Dört Senfonik Şiir, Mozart’ın Bir Tema’sı Üstüne Çeşitlemeler ve Füg besteledi.

Ses müziği olarak şarkı ve piyano için birçok lied (Schlichte Weisen), erkek korosu, kadın korosu ve karma ses için eserler, ses ve orkestra eserleri, bu arada An die Hoffnung (Umut’a Sesleniş) kıcılığa başladı. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGER (Max) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Regensburg diyeti kararı

Tarih 26 Haziran 2009

Regensburg diyeti kararı, Kutsal Roma Germen imparatorluğunun parçalanmasına yol açan karar (1803).

Luneville antlaş­ması (1801), Ren’in sol kıyısında malları­nı kaybetmiş alman prenslerine tazminat vermeyi öngörüyordu. Müzakereler Paris’­te Napolyon ile ilgililerce satın alınan Talleyrand tarafından yürütüldü. Fransa’da hazırlanan karar, 24 mart 1803′te Regens­burg diyeti tarafından onaylandı ve 27 ni­sanda imparator Franz II de bunu imza­ladı.

Bu karar katolik prenslerini Protestanla­rın yararına olarak zayıflatıyordu. Alman devletlerinin sayısı iyice azalmıştı. Serbest şehirlerin sayısı 51′den 6′ya (Bremen, Ham­burg, Lübeck, Nürnberg, Augsburg ve Frankfurt) indirildi ve yüz yıllık kilise prenslikleri laikleştirildi. Artık yalnız bir tek kilise seçicisi vardı, o da Regensburg’a nakledilen Mainz seçicisiydi. «İmparator­luk başşansölyesi» ve «Diyet başkanı», un­vanlarını taşıyordu. (Bk. DALBERG.)

Bu karardan en çok yararlanan Paderborn, Hildesheim, Erfurt ve kısmen de Münster piskoposluklarıyle genişleyen Prusya> Jülich, Zweibrücken ve Rheinland – Pfaiz’a karşılık Freising piskoposluğu ile Passau piskoposluğunun bir kısmını alan Bavye­ra; Ren’in sağ kıyısında Basel, Strasburg Speyer piskoposluklarıyle serbest Mannheim ve Heidelberg şehirlerini alan Baden prensliği idi. Toscana dukası Salzburg ve Eichstatt piskoposluklarını, Hanover’li Georg III Osnabrück’ü, Avusturya, Trento, Brixen piskoposluklarını ve Passau pisko­posluğunun bir kısmını aldı.
Baden-Württemberg ve Hessen-Kassel’in protestan prensleri için yeni seçicilikler kuruldu ve bu da Seçiciler meclisinde beş katoliğe kar­şı Protestanların sayısını altıya çıkardı; böylece Prensler meclisinde Protestanların oy sayısı 54′e karşı 70′e çıktı. Böylece, Almanya’da Avusturya etkisi Fransa’nın yararına olarak geriliyordu. Regensburg ka­rarı, fiilen Kutsal imparatorluğun sonunu gösteriyordu. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Regensburg diyeti kararı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Regensburg diyeti

Tarih 26 Haziran 2009

Regensburg diyeti, 1630′da haziran ekim ayları arasında Regensburg’da toplanan im­paratorluk diyeti, fransız temsilcisi rahip Joseph seçici prenslerin Ferdinand II’ye güvenini sarstı, Ferdinand II de oğlunu Roma kralı seçtirmedi.

Fransa, Mantova dukalıklarını Nevers düküne verdirdi. Ra­hip Joseph imparatorla barış imzaladı. Bu diyetle Fransa Avrupa’da üstünlük kurma­ğa başladı. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Regensburg diyeti hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGENSBURG

Tarih 26 Haziran 2009

REGENSBURG, Almanya’da (Batı Alman­ya, Bavyera) şehir, Yukarı Pfalz’ın mer­kezi, Tuna’nın sağ kıyısında, ırmağın Regen ile kavuştuğu yerin karşısında; 123 500 nüf.

Eski bir kelt sömürgesi olan ve Ro­malılar zamanında Almanlarla yapılan ti­caretin merkezi haline gelen şehir, Or­taçağda ve Yeniçağda önemli rol oynadı. Ticaret, vatansever bir burjuvazinin gelişmesine ve büyük anıtlar yapılmasına imkân verdi: kiliseler (XIII.-XVI. yy. Sankt-Peter katedrali, Sankt-Emmeram manastırının XVIII. yy .da yenilenen roman üslû­bunda kilisesi, gotik üslûbunda belediye sa­ray] [XI. yy.]), saraylar, Tuna’nın iki kı­yısını bağlayan meşhur taş köprü (1135), eski evler ve sokaklar. Bir üniversite şehri olan Regensburg’da birçok müze ve kütüphane vardır.

Şehir aynı zamanda bir sanayi merkezidir: mavna ve makine ya­pımı, kimya, besin ve elektrik sanayii, de­ri işçiliği. — Yakınındaki Walhalla, dor uslubunda bir tapınaktır; 1830-1842 arası Lee von Klenze tarafından Parthenon ör­nek alınarak yapıldı ve kral Ludwig I tarafından Almanya’nın en büyük adamlarına adandı.

• Tarih. Germenlerin Radasbona, Torna­lıların Castra Regina adını verdikleri şehir, limes’in destek noktası ve Markoman’lara karşı seferinde Marcus Aurelius’un ge­nel karargâhıydı. Aziz Emmeram, VIII. yy.başında şehirde Hıristiyanlığı yaydı. Bavyera dükünün eline geçen Regensburg’a bir burggraf tayin edildi (IX. yy.); bu görev sonradan düklere geçti (1205). 1207′de bir «şart» tanınan Regensburg, imparatorluk serbest şehri haline geldi (1245) ve ır­mak ticareti gelişti.

Reform sırasında ka­toliklerle Protestanları yaklaştırmak ama­cıyla burada toplanan Diyet, Melanchton ve Bucher’in uzlaşmaya yanaşmamaları yüzün­den başarısızlıkla sonuçlandı
(şubat – haziran 1541). Şehir Reform’u benimsedi (1542). Maximilian II, protestan prenslerle, Rudolf’u Romalılar kralı seçtirmek için «se­çim kapitülasyonu»nu ve 1555 Augsburg barışı şartlarının muhafazasını burada gö­rüştü (1575). P. Joseph burada Ferdinand ile barış imzaladı
(ekim 1630).

Saksonya Weimar’lı Bernard’ın eline geçen, impara­torluk kuvvetleri tarafından geri alınan (1634) şehir, 1663′ten sonra Kutsal İmpa­ratorluk diyetinin merkezi oldu. Yirmi yıl için imzalanan Regensburg mütarekesi (15 ağustos 1684), Regensburg’u ve ağustos 1681′den önce birleştirmiş olduğu şehirleri, Strasbourg’lu Ludwig XIV’e bıraktı. Doğ­rudan doğruya imparatorluğa bağlanan Re­gensburg, Mainz başpiskoposu Dalberg’e verildi, 1810′da da Bavyera’ya katıldı. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGENSBURG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Reform

Tarih 26 Haziran 2009

Reform, XVI. y.da Avrupa’nın büyük bir bölümünü papaların hâkimiyetinden çıka­ran ve protestan kiliselerinin kurulmasına yol açan dinî hareket.

XV. yy.ın sonunda, hıristiyan kiliselerince istenen dinî ve ahlâkî reform, birtakım vaizler tarafından başla­tılmıştı. Ne var ki Roma, dünyevî nüfuz siyasetinden caymadığı gibi yüksek kilise makamlarına tayin yapma sistemini de dü­zeltmeğe yanaşmıyordu. Halk derin bir hu­zursuzluk içindeydi ve bütün aydınlar bu duruma bir çözüm yolu bulunmasını istiyor­lardı. Erasmus’un eserleriyle, Kutsal Kitap üstünde filoloji incelemeleri başlamış, dinî inanç ve kurumların tenkidine girişilmişti.

10 Kasım 1483′te Saksonya’nın Eisleben şehrinde doğan Augustinus rahibi Martin Luther, uzun süren bir vicdan bunalımın­dan sonra, Aziz Paulus’un «Romalılara Mektup»unda, insanın manevî kurtuluşunu doğrudan doğruya iman’a bağlayan bir me­tin buldu. Bu metin bütün protestan kilise­leri için bir ilahiyat, bir ahlâk ve bir mis­tisizm kaynağı olacaktı. Johannes Tetzel’in yönetimindeki Dominiken rahipleri Sakson­ya’da gürültülü bir kampanya ile, papa Leo X’un San Pietro kilisesinin yeniden yapıl­ması için gereken maddî imkânları sağla­mak amacıyle satışa çıkardığı endüljans’lara müşteri toplamağa çalışırlarken, Luther, Wittenberg üniversitesinde kendi iman dok­trinini okutmağa başlamıştı bile. 31 Ekim 1517′de, endüljans’ların dayandığı ülkeye ve fiilî uygulamaya karşı doksan beş tez ilân etti.

Ama henüz papaya başkaldırmış değildi. Bu tutumundan doğacak devrimci so­nuçları, iki yıl içinde, yavaş yavaş geliştire­cekti. Sonunda, haziran 1519′da, Leipzig’de ilâhiyatçı Johann Eck’e karşı, Kutsal Ki­tap araştırmalarında tek otoritenin, serbest­çe kullanılan kişisel yargı olduğunu açıkla­dı.
Luther’in protestosu katolik dünyasında büyük bir yankı uyandırmıştı. İbranî dili uzmanı Johann Reuchlin’in yeğeni Melan-chthon gibi birçok genç ilâhiyatçı Luther’i destekliyordu; Ulrich von Hutten ona Rheinland ve Schwaben şövalyelerinin desteğini vaat etti. Erasmus da, Saksonya seçicisinin himayesini sağlamıştı. Bunun üzerine Luther 1520 haziranıyle eylülü arasında yayımladığı üç başlıca eserinde doktrinini açıkladı.

Dok­trinin anahatları şunlardı: evrensel ruhanîlik ilkesi, kutsal sırların üçe indirilmesi, kişi vicdanının hürriyete kavuşması ve aynı za­manda din bütünlüğü, kilise ve siyasî disip­lin zorunluğu. Luther, aralık 1520′de, ken­disini afaroz eden Leo X’un kararnamesini Wittenberg’de alenen yaktı. Ocak 1521′de imparator tarafından Worms diyetine çağrıl­dı ve fikirlerini cesaretle savundu. Sakson­ya seçicisi kendisine Wartburg’da inzivaya çekilebileceği bir yer sağladı. Luther orada «Reform»un eline bir silâh vermek için Kut­sal Kitap’ı Almancaya çevirmeğe koyuldu.

Luther’in Wittenberg’deki en ateşli taraftarı olan Andreas Karlstadt, bunun üzerine ra­hiplerin yemin mecburiyetini kaldırdı, din adamlarının da evlenebileceğini ilân etti ve kutsal resimlere tapınmaya son verdi. Missa âyini bir «kurban» olmaktan çıktı ve bir anma töreni haline geldi. Wartburg’dan dönen Luther bu oldubittileri onayladı. Da­ha o zamandan, doktrinlere sansür koyma fikrini benimsemeğe başlamıştı; nitekim faz­la radikal bulduğu Karlstadt’ı Saksonya’dan çıkarttı; eyalet içinde, tapınma âyinleri ve papazları olmayan dinî topluluklar kurmağa kalkışan Thomas Münzer Mülhausen’e sı­ğınmak zorunda kaldı.

1524′ten beri, Güney Almanya’da, Münzer tarafından kışkırtılan bir köylü ihtilâli gelişiyordu. Luther, prens­leri bu ihtilâli bastırmağa teşvik etti; o sı­ralarda bir «Devlet kilisesi» fikrini benimsemeğe başlamıştı. İmparator ve katoliklerle mücadelesinde prenslerin yardımına muhtaçtı. 1528′den beri devlet adına kilise­leri denetleyen «ziyaretçiler» de çok geç­meden bir çeşit yeni piskoposluk kurdular. Karlstadt’ın görüşü, İsviçre’de ve Ren hav­zasında kabul edilmeğe başlanmıştı. Antik hümanizme bağlı olan ve isviçre’den paralı asker alınmasına karşı gelmesiyle tanınan Uhich Zwingli, Luther’in çağrısına uydu ve tasarladığı reformlar gereğince 1525′te Zürich’te, 1528′de Bern’de Kutsal sırları reddetti ve litürjiyi çok sadeleştirdi. 1529′da Basel’de Oecoîampade, katoliklere ve hattâ Roma’ya sadık kalan Erasmus’a karşı Zvvingli mezhebini yaydı.

Bu mezhebi, Strassburg’ta da, 1524′te Martin Bucer kabul ettirmişti.
Kilise mülkünün el değiştirmesinde çıkar gö­ren alman prensleri Luther reformunu des­tekliyordu. 1525′te katolikler Dessau’da bir savunma birliği kurunca, Saksonya seçicisi ile Hessen İandgrafı Philipp, buna karşılık, Gotha’da bir «İncil birliği»nin başına geçti­ler (1526). Güney almanya şehirlerindeki Zvvingli taraftarları ise bu birliğin dışında bırakıldı. Avrupa siyasetinin papadan uzak­laştırdığı imparator, 1526′da devletlere ken­di sınırları içinde din meselesini istedikleri gibi çözümlemek yetkisini vermişti; ama papayı yendikten sonra bu tavizlerini in­kâr etti (1529).

Reform taraftarları bu tu­tumu «protesto» ettikleri için, bağlı olduk­ları kiliselere «protestan» adı verildi. 1529′da Marburg’da Luther ile Zvvingli arasında yapılan uzlaşma teşebbüsü sonuç vermedi. Ama imparator, fransız ve türk tehlikesi karşısında, 21 haziran 1530′da topladığı Augsburg diyetinde, Reform taraftarlarıyle Roma taraftarlarını birleştirmeğe çalıştı. Melalanchthon çok önemli tavizler verdi; ama ne zwingli’ciler ne de katolikler anlaş­maya hazır değildi. Sonunda Luther’in sab­rı taştı ve gürültülü tartışmaların ardından ilişkiler kesildi.

Mart 1531′de, Luther’in re­formunu kabul eden prensler ve şehirler Smalkalde birliğini kurdu. Zwingli’nin ölü­münden sonra (11 ekim 1531), taraftarları 25 mayıs 1536′da Luther ile Witenberg uzlaş­masını yaptılar. 1532′de Smalkalde birliğinin Fransa ile yaptığı ittifak karşısında impara­tor daha ılımlı bir siyaset benimsemek zo­runda kaldı. 1525 Köylü ihtilâlinin bir de­vamı olan ayaklanma, yani Strassburg’tan Amsterdam ve Münster’e kadar papazsız ve prenssiz bir toplum kurmak ve yetiş­kinlerin vaftiz edilmesini’ öngören bir ki­lise meydana getirmek amacında birleşen anabatistlerin ayaklanması karşısında, re­formcularla katolikler bir an için birleş­tiler.

Bir prenslik ordusu Münster’e girerek korkunç misilleme hareketlerinde bulundu. Ancak imparatorun Luther ve Zwingli ta­raftarlarını Roma ile uzlaştırmak için har­cadığı bütün çabalar (Hagenau ve Worms görüşmeleri ve 1541 Regensburg diyeti) ilâ­hiyatçıların inatçı tutumu yüzünden sonuç vermedi.

• Reform imparatorluk sınırlarını aşmağa başlıyordu. Anvers’te, Luther’in ilk yazılan 1518′den itibaren okunmağa başlanmıştı. Brüksel’de Marguerite d’Autriche’in hükü­meti danışma için Erasmus’u ve bazı erasmus’çulan çağırdı. Ama 1520 ile 1531 ara­sında imparator emirnameleri, Kiliseden ayrılanların ölüm cezasına çarptırılacağını ilân ederek hiç olmazsa görünüşte başarı sağladı. Ne var ki, yine de anabatist pro­pagandasının önü alınamamıştı. O sırada İsveç’te kral Gustaf I Vasa, İsveç’i Dani­marka boyunduruğundan kurtarıyor (1523), itibarını kaybetmiş bir papaz sınıfının mülk­lerini kamulaştırıyor ve 1529′dan itibaren de millî monarşiye sıkıca bağımılı resmî bir luther’ci kilise kurmağa çalışıyordu.

Dani­marka’da kral Christian II bir ihtilâlle dev­rilmiş, Friedrich I, Luther’ciliği resmî din haline getirmişti. Kısa bir süre sonra, Fri­edrich Iin tahtta hak iddia eden bir katoliği yenmesi Norveç’in protestan olmasına yol açtı (1537). İngiltere’de, kral Henry VIII, nazır Thomas Wolsey’in yardımıyle, aslında Luther’ciliğe kesinlikle karşı çıkan bir disiplin reformuna girişmişti. Ama Henry VIII, Kari V’in teyzesi olan karısı Catherine of Aragon ile evliliğinin bozulmasını isti­yordu. Papa ise, imparatorun etkisi dolayısıyle, bu evliliği bozmadı. Bunun üzerine, kralın danışmanı Cromwell, 11 şubat 1531′de, kiliseyi tahta bağımlı kılan bir tasarıyı parlamentodan geçirdi. Oysa nazır Thomas Mora sapkınlığı ezmeğe devam ediyor­du.

Cambridge’li bir ilâhiyatçı olan Thomas Cranmer, kralı papaya rağmen boşan­mağa teşvik etti. Sonunda, Henry VIII, 11 temmuz 1533′te Anne Boleyn ile evlenince papa tarafından afaroz edildi. Ocak 1534′te de anglikan sapkınlığının yerleşmesine yol açan eylemler başladı. Katolik birliğini sa­vunanlar, en ünlüleri Thomas More olan birçok kurban verdi. 1537′de ilân edilen Book of Ârticles, içinde yine de birçok katoliklik unsuru bulunan bir Protestanlık or­taya koyuyordu. İskandinavya’da olduğu gibi, İngiliz Protestanlığında da, kilise yö­neticilerinin kademeleşmesi muhafaza edil­di. Kilise mülkleri satışa çıkarıldı ve 1539′da ilân edilen 6 maddelik kararnameyle, sapkınlıkların kovuşturulması için engizis­yon usullerinin uygulanması öngörüldü.
Bu arada, Fransa kilisesinde de derin deği­şiklikler başlıyordu. Jacques Lefevre d’Etaples, 1521′de, Meaux piskoposu Guillaume tarafından bölgesindeki reform çalışmaları­na katılmağa çağrıldı ve ilk iş olarak da Yeni Ahit’i Fransızcaya çevirmeğe başladı. Bu arada tapınma usullerinde de sadeleşme­ye gidiliyordu.

Lyon ve Meaux’da, reform propagandası sosyal bir nitelik kazanmağa başlamıştı. 1525 Pavia yenilgisinde kralın esir düşmesinden sonra naip Luisa di Savoia bir süre sapkınlığı bastırma siyaseti güttü. Lefevre d’Etaples, Strassburg’a sığınmak zo­runda kaldı. Dört yıl sonra, Louis de Berquin’in ölüme mahkûm edilmesi Luther ve Zwingli propagandasını durdurdu. Kral François I, siyaset gereği papa. Clemens VII’ye yaklaşmıştı. 1534′te reform taraftar­ları propaganda afişleri asmağa başlayınca, Fransa hükümeti kıyıma geçti.

• Lefevre’in öğrencisi olan ve İsviçre’ye sığınan Guillaume Farel, Neuchâteld’e bir zwingli kilisesi ve faal bir propaganda mer­kezi kurmayı başarmıştı. 1535′te ise, Savoia dükünün ve piskoposunun boyunduruğundan kurtulan Cenevre’ye reform hareketini ge­tirdi. Bu arada,
1 kasım 1533′te fakültelerin açılışı dolayısıyle rektör Nicolas Cop’u reformcu bir konuşma yapmağa teşvik eden Jean Calvin Basel’e sığınarak orada Oecolampade’ın doktrinini benimsedikten sonra 1536 martında İnstitution de la Religion Chretienne (Hıristiyan Dinî Kurumu) adlı kitabını yayımladı.

Calvin’in otoritesi, 1536 sonundan beri Farel’in ısrarı üzerine kaldığı Cenevre’de yayılıyordu. Calvin, Saint-Pierre vaizi olarak, institution Chretienne’i fransızca bir ilmihal biçiminde özetle­di. 10 Kasım 1536′da Farel, her yurttaş için zorunlu olan iman düsturunu açıkladı. Ama bu çeşit bir kısıtlamayı ne liberal burjuva sınıfı, ne cumhuriyet topraklarına sığınmış anabatistler, ne de Kutsal Kitap’ın serbest yorumu sonucunda Arianus’çuluğa ve tabiî dine varan rasyonalist ilâhiyatçılar kabul ediyordu. Güçlü bir muhalefet, 23 nisan 1537′de alınan ve 26 mayıs 1538′de onaylanan bir kararla Farel ile.

Calvin’in sürgün edil­melerine yol açtı. Calvin, Strassburg’da Fransız Mültecileri kilisesini yeniden kurdu ve Hagenau’da, Worrns’ta, Regensburg’ta, iuther’cilerin Roma ile uzlaşmaması için mücadele etti. 1540 Seçimlerinde Protestan­ların kazanması Calvin’in 13 eylül 1541′de muzaffer olarak dönmesini sağladı. 20 Ka­sım 1541′de yayımlanan Orâonnances Ecclesiatiqueslerle hıristiyan reformu kesin­leşti. Bu reforma uygun olarak kilise, kişilerin ve devlet memurlarının tutumu­nu denetleyen bir kurul tarafından yöne­tiliyordu. Muhalefet liderleri sürüldü ve­ya ölümle cezalandırıldı. Aragon’lu bir doktor olan ve Teslis’i inkâr ederek bü­tün hıristiyan kiliselerini öfkelendiren Miguel Servet (Christianismi Restitutio, 1553) Calvin tarafından katolik engizisyonuna ihbar edildi.

Hapisten kaçarak Cenevre’­ye sığman Servet tutuklandı ve 28 ekim 1553′te yakıldı. Bu gaddarlığın uyandırdığı kızgınlık uzun süre yatışmadı. Ama Calvin konseylerde, fransız mültecilerinden de des­tek gören sağlam bir çoğunluğa dayanıyor­du. 1559′da Cenevre’de kurulan ve Theodore Beze’in yönetiminde bulunan Cenevre akademisi, Avrupa’nın en yüksek protestan okulu oldu. Wittenberg’in yapamadığını şimdi Cenevre başarıyordu. Yani şehir, mi­litan Protestanlığın merkezi olmuştu. Kari V’in baskı siyaseti sonucunda Hollanda ve özellikle de Anvers’te gerileyen Protestan­lığı Calvin’cilik yeniden canlandırdı.

İngil­tere’de ise Henry VIII’in 28 ocak 1547′de ölmesinden sonra Calvin’cilik ikinci bir re­formun ilham kaynağı oldu. Edward VI’nın henüz bir çocuk olmasından istifade eden Somerset ve daha sonra da Warwick, Cranmer’in yardımıyle, papazların evlenmemesi­ni öngören hükmü ve kilise sunaklarını kal­dırdılar ve sadece dinî görevlerde bir kademeleşmeyi kabul ettiler. Prayer Book’un (Dua Kitabı) 1549 ve 1552′de yayımlanan iki ayrı metni dua ve tapınmada birlik kurul­masını sağladı. Kral François I’in saltanatı­nın son yıllarındaki kovuşturmalara ve sert kararnamelere rağmen Calvin’cilik krallığın hemen hemen bütün eyaletlerinde protestan kiliseleri kuruyordu. Ayrıca, Calvin’in üç delegesinin huzurunda mayıs 1559′da Pa­ris’te ilk Sinod toplandı.

Bu arada, daha sonraları Karşı Reform adıyle anılacak olan hareket de teşkilâtlanı­yordu. Bu hareket, gücünü, bazı küçük sap­kın topluluklarının kolayca yok edildiği İs­panya’dan ve İtalya’dan alıyordu. Ama Ro­ma başlangıçta bazı hayal kırıklıklarına uğ­radı. 1545-1548 Arasında, Trento konsilinin ilk toplantıları Papalık kurumunda derin de­ğişiklikler yapılması konusunu pek önemsememişti. Ayrıca, ne imparator ne de Fran­sa kralı, konsilin kararlarını kabul etme­mişti. Protestan kiliseleri temsilcilerinin is­temeyerek ve çok geç çağrıldıkları yeni görüşmelerse 1551′de başladı ve 28 nisan 1552′de savaşın taşlamasıyle yarıda kaldı.

18 Şubat 1546′da Luther öldüğü zaman. Karşı Reform, Lutherci’liğin yok olacağı umuduna kapıldı. Saksonya dükü Moritz’in yenilgisinden sonra Mühiberg’de galip gelen Kari V, 19 mayıs 1547′de Wittenberg’e gir­mişti. Ama imparator, Roma’nın beklediği tavizleri vermek istemedi. Augsburg’da ya­pılan bir antlaşma Protestanların temel hür­riyetlerini ortadan kaldırmakla birlikte Trento konsilinin kararlarını da uygulatma­dı. 1552′de Saksonyalı Moritz imparatorluk davasını terk etti ve savaş yeniden başladı. 3 Ekim 1555′te imzalanan Augsburg antlaşmasıyle de imparatorluğun sınırları içinde protestan kilise ve devletlerin varlığı res­men kabul ediliyor ve her yurttaşın kendi devletinin dinini kabul etmek zorunda ol­duğu belirtiliyordu. O sırada Protestanlık Almanya’nın üçte ikisine hâkim olmuş, Bo­hemya’yı ele geçirmiş ve etkisini kısmen Avusturya, Macaristan ve Polonya’ya da yaymıştı.

Reformun henüz iyice yaygın bir duruma gelmediği ingiltere’de katolikler, 3 ağustos 1553′te Henry VlII’in büyük kızı Mary Tudor’un tahta çıkışını sevinç gösterileriyle karşıladılar. Mary Tudor, kardinal Pole ile anlaşarak, İngiltere krallığını Papalık ile uzlaştırmak için çaba göstermeğe başladı. Oğlu Philipp’i kraliçeyle evlendirmiş olan imparatorun aracılığıyle, papa Julius III, ki­lisenin kamulaştırılmış malları üstünde hak iddiasından vaz geçti ve parlamento 30 ka­sım 1554′te ingiltere’nin yeniden katolik ki­lisesine döndüğünü ilân etti. Bundan sonra girişilen kıyımda, Anglikan kilisesi, başta Cramer olmak üzere 277 kurban verdi. Ama 17 kasım 1558′de Mary Tudor ve kardinal Pole öldüler.

Henry VIII ile Anne Boleyn’in kızı Elizabeth, ingiltere kraliçesi oldu. Katoliklikten nefret eden Elizabeth için din bir hükümet aracından başka şey değildi. Babasının reformunu Edward VI’nın refor­muna tercih ediyor ve Calvin’ciliğin getirdiği cumhuriyetçi kurumlardan da hoşlanmıyor­du. Üç karanameyle, tahtın kilise üstündeki hâkimiyetini yeniden kurdu. 1552 Tarihli Prayer Book (Dua Kitabı) bazı değişiklik­lerle yeniden yürürlüğe girdi, ingiltere’de «Tanrı çocuklarının katkısız serbestliğini» arayan küçük topluluklar belirmeğe başla­mıştı.

Roma, Elizabeth’e karşı İskoçya’nın yardımına güvenebilirdi. Ama John Knox’un ateşli dinî konuşmaları, kişizadelerin düş­manlığı ve halkın hoşnutsuzluğu çok geç­meden kuzeyde de tamamıyle cumhuriyetçi ve piskopossuz bir kilisenin gelişmesine yol açtı.

Fransız Protestanları arasında, krala bağlı subaylar, İtalya ve Fransa’da savaşmış kim­seler ve en yüksek ailelerden bazı kişiler yer almağa başlamıştı. O zamana kadar sa­dece dinî nitelik taşıyan bu topluluk askerî bir kimlik kazanıyordu. Mayıs 1558′de, Preaux-Clercs’de 4 000 kişi, silâhlı kimselerin refakatinde, ilâhiler okuyarak Sen nehri boyunca yürüyüşe geçti. Kral Henri II durumdan kuşkulandı. Guise düklerinin kardeşi olan Lorraine kardinali 1550′den beri Cizvitleri Paris’e kabul etmişti. 1555 Ara­lık ayında Roma’da papa Paulus IV ile yap­tığı görüşmeler sırasında Calvin’cilikle der­hal mücadeleye girişmeğe söz vermiş, Roma engizisyonunun Fransa’ya yerleşmesini de memnuniyetle kabul etmişti. 3 Nisan 1559′da imzalanan Cateau-Cambresis antlaşmasiyle, altmış beş yıldan beri süregelen İtalya savaşları ispanya lehine sonuca bağlandı ve iki krallık din sapkınlarına karşı uzlaşma­ya vardı.

Henri II Cenevre veya ingiltere’ye karşı bir haçlı seferi düzenlemek istiyordu. 2 Haziran 1559′da Ecouen’da imzalanan ye­ni bir kararname, Protestanlara kaçmak veya ayaklanmaktan başka bir çare bırak­madı. Paris parlamentosundan dört danış­man Bastille’e hapsedilmişti. 10 Temmuzda kralın bir kaza sonucu ölümü, Fransa’da din savaşlarının başlamasını ancak üç yıl geciktirebildi. Bk. PROTESTANLIK. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Reform hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİCH

Tarih 26 Haziran 2009

REİCH i. Eskiden, genel olarak «devlet» anlamına gelen almanca kelime; günümüz­de, Germen imparatorluğunu veya Alman devletinin öbür adlarını belirtmek için kul­lanılır.

— Ansikl. • İlk Reich veya Kutsal Roma-German imparatorluğu (962-1806). Milletler-üstü bir karakteri olan bu imparatorluk Or­taçağda kendini manevî gücüyle kabul ettir­di; fakat millî ve egemen bir devlet olmağa kalkışınca Otuzyıl savaşlarına sürüklendi ve Vestfalya antlaşmasryle bölündü (1648). Pressburg barışı (1805), Ren Konfederasyo­nu anayasası (12 temmuz 1806) ve özellikle hükümdar Franz von Habsburg’un Kutsal İmparatorluk tahtından çekilmesiyle
(6 Ağustos 1806) imparatorluk kesinlikle da­ğıldı.

• ikinci Reich (1871-1918). Bismarck, Prus­ya kontluğu yerine, egemen bir alman im­paratorluğu kurma fikrini yeniden ele aldı ve bunu Versailles’da gerçekleştirdi (1871).
II. Reich, gücünü askerî kuvvet ve iktisadî genişlemeden alan, federatif ve emperyalist bir devlet oldu. 1918 Devrimi imparatorluk rejimine son verdi ama Weimar cumhuri­yeti devrinde Reich’ın yapısı hiç değişmedi.

• Üçüncü Reich (1933-1945). Hitler, birleş­tirilmiş bir Almanya temeli üstüne totaliter
III. Reich’ı kurdu (1933). Hitler’in ırkçı ve ilhakçı siyaseti, Almanya’yı 1945 felâketine sürükledi. (Bk. hitler, nasyonal sosya­lizm.) Frankfurt parlamentosu tarafından 27 mart 1849′da ilân edilen rejime de Reich denildi. Ama Friedrich-Wilhelm IV’ün im­paratorluk tacını almayı reddetmesi üzerine bu rejim başarısızlığa uğradı. Weimar cum­huriyeti tarafından (1919-1933) kurulan rejime de aynı ad verildi. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİCH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REDİCULUS kampı

Tarih 25 Haziran 2009

REDİCULUS kampı, Roma yakınında tepe, Appia yolu üzerinde, Capena kapısı yakınında. Denildiğine göre Hannibal bu­rada kamp kurmuş ve Roma’yı buradan seyretmişti. (Aslında Roma’ya başka bir yönden yaklaşmıştır.) Romalılar burada tan­rı Rediculus («dönüş tanrısı») adına bir ta­pınak yaptılar. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDİCULUS kampı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RECUPERATOR

Tarih 25 Haziran 2009

RECUPERATOR i. (recuperatio, tarafların talebi’nden lat. k.).

Rom. huk. Hakem (Recuperator’lar her dava için, praetor tarafın­dan, ilgililerin ret hakkı mahfuz kalmak üzere, kura ile tek sayıda seçilirlerdi, önce­leri Romalılarla yabancılar arasındaki dava­larda karar vermekle görevlendirilmişlerdi. Bazı davaların [infuria, rapina, hacir al­tına alma davaları] tek hâkim yerine ne­den recuperator’lara verildiği belli değil­dir. Bu terim, eyalet ve belediye hâkimlerini belirtmek için de kullanılmıştır.) [L]

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECUPERATOR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RECORDİNG [rikording]

Tarih 25 Haziran 2009

RECORDİNG [rikording] i. (ing. k.). Sesin elektromagnetik kaydı. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECORDİNG [rikording] hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Recklinghausen hastalığı

Tarih 25 Haziran 2009

Recklinghausen hastalığı. Deri altında çok sayıda fibrom, damar karsinomu ve deride renkli lekeler halinde beliren genelleşmiş nörofibromatoz.

Bazen göğüs ve ka­fatası içinde derin nörinomlar bulunur; bunlar, nadir de olsa, baskı yaparak veya zararlı bir gelişme göstererek tehlikeli ola­bilir. Hastalığın adı, alman hekimi
F. D. Recklinghausen’den (1833-1910) gelir. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Recklinghausen hastalığı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REBELO (Joao Lourenço veya Joao Soares)

Tarih 25 Haziran 2009

REBELO (Joao Lourenço veya Joao Soares), portekizli besteci
(Caminha 1609-Apelaçao, Lizbon yakınları 1661).

Vila Vicosa polifonik okulunda okudu. Sonradan Joao IV adiyle tahta çıkan prens Joao’nun sı­nıf arkadaşıydı. Kral tarafından saray kapeliası yönetciliğine getirildi; hayatı bo­yunca birçok şeref payesi aldı; eserleri prens tarafından Roma’da bastırıldı. Rebelo, portekiz barok döneminin en ilgi çekici polifoniklerindendir. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REBELO (Joao Lourenço veya Joao Soares) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REATTU (Jacques)

Tarih 25 Haziran 2009

REATTU (Jacques), fransız ressamı (Arles 1760 – ay.y. 1833). 1791′de Roma ödü­lünü kazandı.

1793′te Marsilya’ya gitti, bu­rada Grand-Theâtre’ın süslemelerini yap­tı (1818). Beaucaire kilisesini Aziz Paulus’un Hayat Hikâyesi adlı tablolarla süsledi (1828). 1822′de, Arles’da, Saint-Gilles manastırını satın aldı ve bu manastırı, ko­leksiyonları ve eserleriyle birlikte doğduğu şehre bıraktı, 1868′den beri bu manastır «Reattu müzesi» adını taşımaktadır. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REATTU (Jacques) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REANİMASYON

Tarih 25 Haziran 2009

REANİMASYON i. (fr. reanimation). Ted. Had ve ağır hastalık hallerinde, suyuk ve fonksiyonlardaki dengeyi normale döndür­mek amacıyle başvurulan fizik, kimyasal ve biyolojik yolların tümü.

— ANSiKL. Cerrahî reanimasyon, ameliyat geçirecek hastaya uygulanır; yani sistemli olarak ameliyattan önce; ameliyat esnasın­da ve ameliyattan sonra bazı tedbirlerin alınmasını öngörür.
Ameliyattan önce gerekli muayeneler yapı­lır ve bakım .şartları yerine getirilir. Ameliyat sırasında anesteziye, dolaşım ve solunumun düzgün olmasına sıkı bir şekil­de dikkat edilir; ayrıca hastanın perfüzyonla, gereğinde kan nakliyle sürekli olarak biyolojik dengesini sağlamak meselesi ortaya çıkabilir.

Birkaç dakikadan fazla sürecek her ameliyat için sistemli olarak damar içi bir perfüzyon takılır; damla dam­la verilen serumun içine, ihtiyaca göre anestezikler, kürarlayıcılar, gangliyoplejikler ve analeptikler katılır. Kan nakilleri, ancak hastanın kan kaybı belirli bir hacmi aştı­ğı, ameliyat bölgesinin veya doğrudan doğ­ruya ameliyat şeklinin gerektirdiği haller­de yapılır. Ameliyat süresince yapılan bu bakım hastadaki fizyopatolojik değişiklik­leri ortaya çıkarır ve anestezi hekiminin ala­cağı tedbirlere ışık tutar.

Ameliyattan sonraki bakım, gerekli bazı hareketleri ve küçük tedbirleri kapsar; ama bunların zamanında yerine getirilmesi şart­tır. Hastanın yatağa yatırılması, odanın ısı derecesinin ayarlanması yelerli oksijen ve­rilmesi, uyanmanın kontrolü yapılacak ilk işlerdir; bundan sonra nabız, ateş ve tan­siyon kontrolları gelir ve bu sayede şok, kanama, tromboz, kalp ve akciğer komplikasyonları gibi sakıncaları önleme imkânı doğar.

Bununla beraber ameliyatların çoğu, anes­tezi ve reanimasyon hekiminin son derece dikkatli olmasını gerektirir; bu sayede ame­liyat sonrası bakımı kolaylaştırır. Bazı bü­yük ve ağır ameliyatlarda ise reanimasyo-nun bütün imkânları ortaya konur ve ba­zen hasta tam anlamıyle yeniden diriltilir. Suda veya havasızlıktan boğulmuş, zehirlen­miş, siniısel ve intanı sebeplerle komaya girmiş hastaların tıbbî reanimasyonunda cerrahî animasyonun metotlarına benzer metotlar kullanılır; sunî solunum, perfüzyon, kan değiştirme v.b. usuller uygulanır; bu arada hastalığın sebeplerini ortadan kaldı­rıcı ilâçlar (antibiyotikler, zehir gidericiler) verilir.
Reanimasyonun asıl amacı had solunum ye­tersizliği, kalp ritmindeki ve kan hacmin­deki bozuklukları tedavi etmektir.

Had solunum yetersizlikleri şu sebeplerden ileri gelebilir:

— mekanik lezyonlar (kaburga kırıkları, soluk borusu ve bronşlardaki yabancı ci­simler, plevra ve akciğerlerdeki yaralar, plevrada sıvı veya gaz toplanması);
— bazı hastalıklar (tetanoz, çocuk felci) ve bazı zehirlenmeler sırasında görülen solu­num kasları felçleri;
— solunum merkezlerinin zedelenmesi (elek­trik çarpması, zehirlenme). Solunum yeter­sizliğinin sebebi ne olursa olsun reanimas­yon iki esas harekete dayanır: üst solu­num yollarını tıkanıklıktan kurtarmak için trakeotomi veya trakea entübasyonu uygu­lamak ve hastaya sunî solunum yaptırmak. Trakeotomi lokal veya genel anestezi al­tında yapılır.

Bu ameliyat soluk borusu­nun ilk iki kıkırdağının ön çeperini kes­meğe, açılan delikten soluk borusu içine kauçuktan (Sjöberg kanülü) veya maden­den (Krishaber kanülü) bir kanül sokma­ğa dayanır.

Trakea entübasyonu da lokal veya genel anestezi altında uygulanır, önce bir larengoskop’un ucu ile gırtlak kapağı yuka­rıya kaldırılır ve gırtlak dili deliğinden içe­riye kauçuk bir tüp sokulur. Bu tüpün orta yerinde bir balon bulunabilir. Ağız sert bir kamille açık tutulur. Trakeotomi ile entübasyon arasında yapıla­cak tercih solunum yetersizliğinin tahminî süresine bağlıdır. Trakea entübasyonuna ço­ğu zaman yirmi dört saatten fazla daya­nılmaz. Bugün bütün reanimasyon merkez­lerinde sunî solunum aygıtları vardır. Bun­lar, trakeotomi veya entübasyon gerekti­ren iç solunum aygıtlarıdır. Kalp ritmi bo­zuklukları, bilinen veya farkına varılmamış bir kalp hastalığına, damar kolapsına ve­ya solunum darlığına bağlıdır;

— paroksistik bradikardiler, kulakçıkla ka­rıncık arasındaki sinir akımının tıkanma­sından ileri gelir. Kulakçıktan çıkan uyar­tılar karıncığa ulaşamaz; karıncık kendine has bir ritim (dakikada 20-40 vuruş) çarp­mağa başlar. Vuruş 30′dan aşağı düşerse kalp tamamen durabilir.
Bu bozuklukların tedavisinde damar içine izoprenalin klorhidratı şırınga edilir; kalp dıştan uyarılmağa çalışılır. Daha sonra bu gibi hastalar kendilerine bir kalp içi uyarıcı (pacemaker) takılmak üzere cerraha gönderilebilir;

— paroksistik taşikardiler, tedricî bir şe­kilde başlar ve ağır bir kalp bozukluğu bulunduğunu gösterir. Bu taşikardilerin en iyi tedavisi elektrik şokudur; şok, hasta­nın durumuna, vakanın âcil olmasına gö­re genel anestezi altında veya anestezi ya­pılmadan uygulanır. Yuvarlak iki elektrot göğüs üzerine yerleştirilir. Elektrik akımı, bir kondansatör deşarjından veya 50 fre­kanslı bir alternatif akımdan alınır. Şok süresinde hasta elektronik bir cihazla kont­rol altında tutulur. Bu cihaz elektrokardiyogramın değişikliklerini takip ederek bir kalp durması veya fibrilasyon halinde kal­bi yeniden harekete geçirir. Elektrik şo­kundan daha iyi sonuç almak için bazen damar içine prokainamid veya ajmalin şı­rıngaları tavsiye edilir;

— kalp durması, büyük atardamarlarda nabzın kaybolması ve dinlemede kalp ses­lerinin duyulmayışı şeklinde tarif edilir. Görünüşte hasta ölü gibidir, ama kalp çok yavaş ve etkisiz olarak atmağa devam eder. Bu durum çok âcildir, çünkü kalp durma­sı dört dakikayı aşarsa beyinde tamiri im­kânsız lezyonlar meydana gelir. Hemen kal­be dıştan masaj yapılmağa ve aynı zaman­da akciğerlere hava verilmeğe başlanır. Re­animasyon merkezlerinde kalp, dıştan ma­saj yerine, dıştan veya sondalama ile iç­ten verilen bir elektrik akımıyle canlan­dırılmağa çalışılır.

• Kan hacmi bozuklukları. Burada sadece had bir kanama veya bir şoktan ileri ge­len kansızlıklar söz konusudur. Had bir kanama karşısında yapılacak cerrahî mü­dahalelerle (penslerle, bağlama veya bas­tırmakla kanı durdurma) beraber, kaybedi­len kanın âcil olarak hastaya dışarıdan verilmesi düşünülmelidir. Re animasyonu ya­pan hekimin ilk hareketi acele olarak kan verilebilecek çapta bir toplardamar bul­mak, buraya iğneyle veya trokarla girmek­tir. Hastanın kan grubu tespit edildikten sonra aynı grup ve Rh’tan kan nakli ya­pılmalıdır; birinci şişe kan genel vericinin
(0 Rh—) kanından olabilir.

Kan bulun­madığı zaman ve özellikle şok hallerinde hastaya plazma vermek gerektir, çünkü şok damar çeperlerinden dışarıya plazma sız­masına, yani plazma’nın eksilmesine sebep olmuştur. Plazma yerine geçen maddeler reanimasyonda büyük faydalar sağlar; bu maddeler, böbreklerden atılması yavaş olan büyük moleküllü protein eriyikleridir. Plaz­ma ve onun yerine geçen maddelerin içinde kanın şekilli elemanları yoktur, fakat bu maddeler damar sistemi içinde kalan he­moglobinin taşınmasına yardım eder. Çe­şitli eriyikler ve bunların arasında özellikle yüzde 10-15′lik hipertonik glikoz serumla­rı kısa bir zaman için kan kitlesinin ek­siğini tamamlar, fakat böbrekten çabuk olarak dışarıya atılır.

Bir yandan kan hac­mi yerine getirilirken, bir yandan da kalp-damar kolapsı önlenmeğe çalışılmalıdır. Bu amaçla kamfre yağı, kafein, neosinefrin gi­bi kalp-damar analeptikleri sık sık kullanılır. Son zamanlarda metaraminol bitar-tarat, izoprenalin gibi kuvvetli ilâçlar bu­lunmuştur. Bu ilâçlar kullanılırken atarda­mar basıncı, toplardamar basıncı ve elektrokardiyogram devamlı olarak kontrol edi­lir. Böyle bir kontrol ise ancak reanimas­yon merkezlerinde mümkündür. En kuvvetli analeptik ilâçlardan biri böbreküstü hormonudur.

Hidrokortizon tuzlarıyle bun­ların damar içine şırınga edilebilen türev­lerinin etkileri de kuvvetlidir. Bazı vaka­larda fenotiyazin veya kloropromazin tü­revleri kullanılarak bir nöropleji meydana getirmek faydalı olabilir. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REANİMASYON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REAKTANS

Tarih 25 Haziran 2009

REAKTANS i. (fr. reactance). Elektr. ve Radyotek. Belirli periyotta bir alternatif akım için bir devrenin empedansını belir­lemek üzere, bu devrenin direncine ekle­nen miktar. (Pülsasyonu olan bir alter­natif akım için magnetik indüklemesi L ve sığası C olan bir devrede, reaktansın değeri Lw – 1 / Cw dir.

Reaktans bobini, alternatif akımla beslenen bir devrenin akım şiddetini ferromagnetik bir çekirdek yar­dımıyle değiştirmek için bu devreye yerleş­tirilen, magnetik indükleme gücü yüksek bobin. (L)

REAKTİF i. (fr. reactif). Kim. Bk. AYI­RAÇ.
# Sıf. Bk. TEPKİN. (M)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAKTANS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

READE (Charles)

Tarih 25 Haziran 2009

READE (Charles), ingiliz yazarı (İpsden, Oxfordshire 1814 – Londra 1884). Avukattı; Tom Taylor ile birlikte oyunlar yazdı, özellikle Masks and Faces (Maskeler ve Yüzler) [1852] ile ilgi çekti.

Bir süre Strand Theatre’ı yönetti, sonra edebiyata yöneldi, romanlar ve hikâyeler yayımladı: cezaların infaz usul­lerini tenkit eden İt’s Never Too Late to Mend (Zararın Neresinden Dönülse Kârdır) [1856], tarihî roman The Cloister and the Hearth (Manastır ve Yürek) [1861], Hard Cash (Peşin Para) [1863], Griffith Gaunt (1866), A Terrible Temptation (1871). Sis­temli bir gerçekçiydi ve Zola gibi belge top­lardı (Zola’nın L’Assommoir’ını 1879′da in­giliz sahnesine uyguladı). Bu çalışmaları için özellikle gazetelerden ve mahkeme ka­yıtlarından yararlandı. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa READE (Charles) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAYNAUD (Ernest)

Tarih 24 Haziran 2009

RAYNAUD (Ernest), fransız şairi (Paris 1864 – ay.y. 1936).

Edebiyat hayatına de­kadanların estetiğine uygun olan Le Signe (İşaret) adlı kitabiyle atıldı (1877). 1891′de roman okulunun kuruluşuna katıldı. 1900′de Sagittaire dergisini yayımladı. En iyi şiirlerini La Couronne des Jours (Günle­rin Tacı) [1905] adlı kitabında topladı. La Melee Symboliste (Sembolist Çatışma) [1918, 1921, 1925] adlı edebî hatıraları kayda de­ğer. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAYNAUD (Ernest) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAYÇEV (Georgi)

Tarih 24 Haziran 2009

RAYÇEV (Georgi), bulgar yazarı (Zemlen, Stara Zagora 1882-öl. 1947).

Roman­lar (Pesen na Gorata [Ormanın Şarkısı], 1928; Gospodina s Momiçeto [Bay ve Genç Kız], 1937), bir tiyatro eseri (Elenovo Tsarstvo [Geyikler Ülkesi], 1937) ve hikâyeler (Veseli Razkazi [Neşeli Hikâyeler], 1918: Tsaritsa Neranza [Kraliçe Neranza], 1920) yazdı. (M)

RAYEGAN sıf. Bk. RAYGÂN.

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAYÇEV (Georgi) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAY (Satyacit)

Tarih 24 Haziran 2009

RAY (Satyacit), hintli filim yönetmeni (Kalküta 1921). Ressam ve yayınevi sahibiydi, sinemaya 1952′de başladı.

Bengali sinemasının geleneğini, çağdaş sanat es­tetiği ve insan sevgisiyle bağdaştırdı. En ünlü filmi, Bibhuti Bhusan Banerjee’nin otobiyografik romanından uyarladığı bir üçlü’dür: Pather Pançhali (Pançali Baba) [1955]; Aparacito (Yenilmez) [1957]; Apu Sansar (Apu’nun Dünyası) [1958]. Ayrıca, Paraş Patar (Sihirli Taş) [1958], Devi (Tan­rıça) [1961], Mahanagar (Büyük Şehir) [1963], Kapurus (Korkak Adam) [1965] ad­lı filimlerin yönetmenliğini yaptı. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAY (Satyacit) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAWLİNGS

Tarih 24 Haziran 2009

RAWLİNGS (Kinnan, Marjorie — denir), amerikalı kadın romancı (Washington 1895-St. Augustine, Florida 1953).

1918′de Wisconsin üniversitesini bitirdi, sonra on yıl gazetecilik yaptı. 1908′de gazeteciliği bı­raktı, kendini çiftçiliğe ve yazarlığa verdi. 1931′de Jacob’s Ladder (Yakub’un Mer­diveni) adlı hikayesiyle Scribner’s Magazine hikâye yarışmasını kazandı. İki yıl sonra Gal Young Un adlı eseriyle O. Henry kısa hikâye ödülünü aldı.
Romanları: South Moon Under (Güney Ay’ı Altında) [1933], Pülitzer ödülünü kazanan The Yearling (Bir Yaşındaki Bebek) [1938], Golden Apples (Altın Elmalar) [1935], The Sojourner (Mi­safir) [1953]. (M)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAWLİNGS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Ravenna eksarklığı

Tarih 24 Haziran 2009

Ravenna eksarklığı. Tar. coğ. Bizans İtalyası’nda eyalet. Lombard istilâsının (Spoleto dukası Faroald, 579′da Cîassis’i işgal etti)

İtalya ve Ravenna’yı tehdit etmesi üzerine, imparator Maurikios askerî kuv­vetlerini ve sivil güçleri, temsilcisi olan ek-sark veya «patricius et exarchus İtaliae»’nin yönetimi altında imparatorluğun eski başkentinde toplamağa karar verdi (584).

Franklardan kısmen gereksiz yardımlar isteyen (584, 585, 588 ve 590 sal­dırıları), Doğu’dan gelen takviyeleri ise da­ha başarılı şekilde kullanan eksarklar (Smaragdos [585-589] ve Romanos [589-593], Classis’i geri alarak (589) ve Roma yolunu (via Flaminia) temizleyerk Ravenna üstündeki tehdidi kaldırdılar; fakat Lombard’ların istria ile kıyı bağlantılarını kesmelerine engel olamadılar. Gerek malî (ücretleri ödenmeyen askerler 615′e doğru eksark İoannes’i öldürdüler), gerek kişisel (619′da ek­sark Eleutherios’un imparatora karşı baş­lattığı ayaklanmayı bizanslı kuvvetler bas­tırdı; manastır sicilleri muhafızı Maurikios’un isyanını 642 yılında eksark İsaakios Roma’da bastırdı) iç karışıklıklar eksarklığı zaten zayıflatmıştı.

Fakat en ciddî meseleler dinî meselelerdi: monotelizm’i suçlayan pa­pa Martinus I’i, imparator tutuklatmak is­tedi, eksark Olympos bu emre karşı geldi, hattâ bağımsızlığını ilân etti (649-651), fakat Sicilya’da Sarazenler tarafından öldürüldü. Yeni eksark Theodoros Kaîliopas 653′te Roma’ya gönderildi ve monotelizm aleyhinde olan Maksimos Homologetes’i, kaçmış bu­lunduğu Roma’dan İstanbul’a getirdi. Lombard tehlikesine karşı papa ile eksarkın iş­birliği yapmalarını engelleyen bu kavgaları Ravenna’nın, kendisine tanınan hakların İstanbul patriğine de tanınmasını kabul et­meyen papa Sergius I’i desteklemesi daha da şiddetlendirdi.

Şehrin bir gasıbı on yıl süreyle (695-705) tanımasına da kızan im­parator İustinianos II misillemeler yaptı (709 veya 710); bunun üzerine eksarklığın isyanı (710-712), imparator Philippikos Bardanes’i şehir milislerinin dağıtılmamasını kabul et­mek zorunda bıraktı, imparatorun ikona­lar aleyhindeki kararnamelerinin yol açtığı ayaklanma sonunda (727), imparator Leon III İsauria’lı, eksarklık sınırlarını Apenninler’in kuzeyindeki bölgeye geriletti (731-732); fakat eksarklık ansızın Liutprand’a teslim olan başkentini ve Lombard kralı Aistolf’un işgaliyle bağımsızlığını kaybetti (751). Duru­mu tehlikeye düşen papa Stephanus II’nin, Kısa Pepin’den yardım istemesi (754, Ponthion görüşmesi), üzerine Pepin, Aistolf’u eksarklığı geri vermek zorunda bıraktı (756) ve imparatorun itirazlarına rağmen yöne­timi papaya verdi; Roma kilisesinin toprak gücünün temeli olan bu bağış, Charlemagne tarafından da onaylandı (774). Fakat Ra­venna eksarklığı papaya resmen ancak 1278′de imparator Habsburg’lu Rodolph tarafından bırakıldı. (ML).

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Ravenna eksarklığı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAVENNA

Tarih 24 Haziran 2009

RAVENNA, İtalya’da şehir, Emilia’da, il idare merkezi, Adriya denizi yakınında; 115 500 nüf.

Eskiden zengin bir deniz tica­ret merkezi olan Ravenna, denize uzaklığı yüzünden önemini kaybetti. Şeker rafineri­leri. Dokumacılık (jüt). Petrol rafinerileri; kimya sanayii (gübre). Tabiî gaz işletmesi. Corsini kanal-limanı oldukça canlıdır.
— Yakınında, deniz kıyısında Marina di Ra­venna şehrin sayfiye merkezidir; buraya Dante ve Byron’ın şiirlerinde dile getir­dikleri San Vitale çam ormanından geçe­rek ulaşılır.
—Ravenna ili, 329 600 nüf. Lamone ırmağı boyunca, Apennin dağla­rının kenarında ve Adriya denizi kıyısın­daki alçak ovalarda uzanır. Gelir kaynak­ları tarıma dayanır: ovada tahıl ve kene­vir; dağlık bölgede üzüm ve mısır. Sanayi faaliyeti tarıma bağlıdır (şeker rafinerile­ri, gübre fabrikaları). Tuzlu bataklıklar.

• Tarih. Umbria’lıların kurduğu Raven­na, III. yy.da Roma ile ittifak yaptı; Ro­malılar Ariminum yolu üzerindeki şehrin stratejik konumundan yararlandılar. Rubico ırmağının aşılmasından önce Sezar’ın genel karargâhı (M.ö. 53-50) olan şehrin bir ön limanı vardı: Roma impara­torluğunun iki büyük donanmasından biri­nin demirli olduğu Classis (Fossa Augıtsta).

Şehir M.S. II. yy.da Flaminia’nın, IV. yy.da da Emilia’nın başkenti oldu. 402′de imparator Honorius, Ravenna’yı bataklık­larla çevrili olması ve Doğu ile deniz bağ­lantılarının kolaylığı sebebiyle Batı Roma imparatorluğunun merkezi haline getirdi; Stilicho’yu bu şehirde idam ettirdi (408). Çok uzun bir kuşatmadan sonra Odoaker şehri Ostrogot kralı Theodorich’e teslim etti (şubat 493) ve bir ziyafet sırasında bu­rada onun tarafından öldürtüldü (mart 493). Ostrogotlar devrinde hükümdarın ikamet merkezi olan şehir Belisarius’un bizans orduları tarafından işgal edildi (ma­yıs 540) ve İtalya eyaletinin başkenti ha­line getirildi.

İmparatorluk başkenti oldu­ğu için papanın otoritesinden kurtulduğu­nu iddia eden ve «Trescapitali» kavgasına katılan Ravenna, Lombardia’nın tehdidi karşısında Roma’nın hâkimiyetini kabul et­mek zorunda kaldı (568), fakat, 595′e ka­dar pallium’dan geniş ölçüde yararlanmak istedi; Bizans imparatoru Mauricius şeh­rin savunmasını 584′ten sonra devamlı olarak şehirde oturan bir eksark’a (patricius et exarchus) verdi. Eksarklığı içten ve dıştan kemiren karışıklıklardan yararlanan Ravenna piskoposu, imparator Konstantos’tan hürriyet fermanı aldı (663); ama fermanı Konstantinos’un yerine geçen Konstantinos IV iptal etti (681).

Şehir son­radan İstanbul patriğinin eşitlik iddiaları­na karşı papa Sergius I’i desteklediği için (şehir milislerinin ayaklanması; VII. yy. sonu), özelikle de bir gasıpı tanıdığı (695-705) için lustinianos’un emriyle Sicilya ku­mandanı tarafından yağmalandı (709 veya 710); bunun üzerine yeni eksark loannes Rizokopos, 710) öldürüldü ve şehir ba­ğımsız bir devlet halinde teşkilâtlandı; im­parator Philippikos Vartan’a boyun eğ­dikten sonra (712) bile milis kuvvetini mu­hafaza etti. Classis’in Liutprando tarafın­dan geçici olarak işgaliyle bir başına ka­lan Ravenna’yı bu Lombard kralı üç yıl süreyle kuşattı ve halefi Aistolf aldı (751).

Bunun üzerine Kısa Pepin, şehri papaya vermeyi kararlaştırarak (754 ve 756) Aistolf’u şehri ve eksarklığı terk etmek zo­runda bıraktı. Bologna’nın gelişmesinden önce roma hukuku eğitim merkezi olan Ravenna, İtalya krallığına geçti (889). Uzun süre, şehirde Germania krallarına sa­dık kaldıktan sonra aristokratik bir şehir haline geldi (XII. yy.) ve imparatorlukla­ra karşı Romagna ve Marche şehirleri birliğini kurdu (1198). Friedrich II tarafın­dan işgal edildikten (1240) sonra Polenta’ların derebeylik yönetimine boyun eğdi (1275-1441). Kanalların kumla dolması limanının gerilemesine yol açtı.

XIII. yy.da Venediklilerin iktisadî kontrolü altına gi­ren şehir, 1449-1509 arası Venedikliler tarafından işgal edildi, sonra Papalığa geri verildi. 1512 Savaşı sırasında yağmalanan şehir, sıtma salgını sonucunda ıssızlaştı. Fransızların 1797′de papadan aldıkları Ra­venna, Csalpina cumhuriyetine (1792), İtalya cumhuriyetine (1802) ve İtalya kral­lığına (1805) katıldı, 1815′te papaya geri verildi. 1859 Haziranında ayaklandı ve bir referandum sonucunda Piemonte’ye katıl­dı (mart 1860).
• Güzel sanatlar. Ravenna’da bir amfi­teatr, surlar ve bir porta Aurea (Claudius zamanından) ve Trajanus zamanından kal­ma bir su kemeri vardır. Müzede birçok roma kabartması bulunur. Şehirde ayrıca Bizanslılardan kalma birçok anıt vardır: 424′te Gala Placidia tarafından yaptırılan ve XI., XIII. ve XIV. yy.da (Giotto’nun duvar resimleri) onarılan San Giovanni Evangelista kilisesi, Sant’Agorta Maggiore kilisesi (V. yy.), eski bir roma hamamı o-lan ve V. yy.da yenilenen San Giovanni in Fonte vaftiz yeri (X. yy.dan kalma silindir biçimi kule), VI. yy.dan kalma kabartma çinilerle kaplı sekizgen planlı bir yapı olan San Vitale bazilikası, Dello Spirito Santo kilisesi ve Ari’ler vaftiz yeri, IX. yy.dan kalma San Francesco çan kulesi ve eğik «torre del Publico».
Şehrin dışında da anıt­lar vardır: Theodorich’in inşa ettirdiğ Sant’-Opollinare Nuovo (V. yy.dan kalma çini­ler). «Palazzo teodorico» sarayı; yekpare taştan kubbesi olan «Rotonda» veya Theodorich’in mezarı (520), XI. yy.dan kalma Santa Maria in Porto Fuori (Giotto oku­lunun freskleri), 594′te inşa edilen, XII. yy. dan kalma birçok çini kapsayan üç sahınlı Sant’Apollinare in Classe kilisesi, Palazzo Comunale (XV. yy.), 1483′te Pietro Soîari’-nin tamamladığı Dante’nin mezarı, XVIII. yy.dan kalma katedral, Eski Eserler müzesi (Galla Placidia’nın mezarı). Güzel Sanatlar akademisi (Madonna’lar), Classense kütüp­hanesi. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVENNA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAVEL (Maurice)

Tarih 24 Haziran 2009

RAVEL (Maurice), fransız bestecisi (Ciboure 1875-Paris 1937).

Paris konservatuvarında Anthiome, Ch.de Beriot, Pessard, Gedalge ve Faure’nin öğrencisiydi. Katıldığı birçok yarışma arasında yalnızca Roma ikincilik ödülünü kazandı. Daha çok Paris’te yaşadı. Birinci Dünya savaşında asker oldu. 1920′de Montford-l’Amaury’de yerleşti, Avrupa ve Amerika’yı dolaştı (1928). 1933′e doğru bir beyin kanaması geçirdi, son çare ola­rak ameliyata başvurulduysa da kurtarıla­madı.

Doğuştan müzikçi olan Ravel benim­sediği her tarzda ustalığını ortaya koydu; bu arada, en orijinal ifadesi çalgı müziği ala­nında belirdi. Ravel, Wagner hayranlığına kapılmadı, Bayreuth’deki çeşitli tartışmalara da hiç katılmadı. Habanera adlı eseriyle da­ha 1895′te gerçek kişiliğini bulduğunu ortaya koydu. Chabrier gibi, melodi çizgisine ve akorların uyuşumlu bir şekilde birbirini izle­mesine dikkat ederek eski fransız klavsencilerinin ve lavtacılarının geleneğini sürdürdü. En katı akademiciliği, en aşırı cüretlerle bir­leştirerek her türlü taklitten uzak kaldı. Ravel Chabrier ve Rus bestecilerinden çok Saint-Saens, hattâ Liszt’e yakındır.

Bütün sa­natına hâkim olan melodi anlayışı onu ma­kam düzenini kullanmağa yöneltti. Müzik dili alanında gösterdiği cüret ve buluşlara, lirik ve senfonik eserlerinden çok önce, piyano eserlerinde rastlanır. Habanera, Noctuelles (Miroirs), Gaspard de la Nuit, Les Valses Nobles et Sentimentales (Soylu ve Duygulu Valsler) bu yolda birer aşamadır. Ravel’in yaratıcı gücü hiç bir zaman teknik düzeniyle bozulmadı.

Ravel’in ses için yaz­dığı eserler, ayrı ayrı yayımlanmış 22 melodi ve derlemelerden meydana gelir: şar­kı ve orkestra için Şehrazat (Tristan Kling-sor, 1903), Histoires Naturelles (J. Renard, 1906), Stephane Mallarme’nin Üç Şiiri (or­kestra ve şarkı için, 1913), Madagaskar Şarkıları (ses ve çalgılar için, Parny, 1925, 1926), Don Kişot Dulcinea’da (P. Mo-rand, 1932). Bunlara üç uyumlu melodi derlemesini (Beş Yunan Halk Melodisi [1907], Dört Halk Şarkısı [1910], İki İbranî Melodisi [1914] ve a cappelîa karışık koro için Üç Şarkı’yı [M. Ravel, 1915]) eklemek gerekir.

Çalgı için bestelediği eserler: piyano için, Habanera (iki piyano için, 1895), Menuet Antiçue (1895), Pavane pour une İnfante Defunte (ölmüş Bir İnfanta İçin Pavan) [1899], Jeux d’Eaux (Fıskiyeler) [1901], Sonatine (1905), Miroirs (1905), Ma Mere l’Oye (dört elle piyano için, 1908), Gaspard de la Nuit (1908), Valses Nobles et Sentimentales (1911), Le Tombeau de Couperin (Coupe-rin’in Mezarı) [1917], iki piyano konçerto­su (1931) [ikincisi yalnız sol içindir].

Oda müziği alanındaki eserleri: yaylı çal­gılar için fa’lı dörtlü (1902-1903), İntroduction et Allegro (flüt, klarinet ve yaylı çal­gılar eşliğinde arp için, 1905-1906), piyano, keman ve viyolonsel için la üçlüsü (1914), iki sonat, keman ve piyano için bir rap­sodi, Çigan (1924); senfonik müziği: İspanyol Rapsodisi (orkestra için, 1907), Vals (1919-1920), Bolero (1928). Tiyatro eserleri, lirik tiyatro (L’Heure Espagnole [Franc-Nohain], 1907; l’Enfant et les Sortileges [Çocuk ve Büyücüler], Gö­lette 1920-1925) ve baleler (Daphnis ve Chloe [1909-1912] ve dört elle piyanonun or­kestra aktarması olan Ma Mere VOye [1912]) olmak üzere iki bölüme ayrılır. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVEL (Maurice) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAURİCA’LAR

Tarih 24 Haziran 2009

RAURİCA’LAR. Esk. coğ. Roma Galya’sında halk, Yukarı Ren bölgesinde yerleşmişti. Merkezi Augusta Rauracorum şeh­riydi. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAURİCA’LAR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RATTİGAN (Terence Mervyn)

Tarih 24 Haziran 2009

RATTİGAN (Terence Mervyn), ingiliz oyun yazarı (Londra 1911). Oxford’da oku­du, sonra Londra’ya gitti, French Without Tears (Gözleri Yaşsız Fransızlar) [1936] ad­lı farsıyle büyük başarı kazandı.

İkinci Dün­ya savaşında yazdığı romantik savaş dramı Flare Path (Işıklı Yol) [1942] ve While the Sun Shines (Güneş Işıldarken) [1943] adlı komedisi Londra’da büyük ilgi gördü, öbür eserleri: Love in tdleness (Aylaklıkta Aşk) [1944], Sonuna Kadar (The Winslow Boy) [1946], The Browning Version (Browning Tercümesi) [1948], Derin Mavi Deniz (The Deep Blue Sea) [1952], Ayrı Masalar (Se-parate Tables) [1954], Uyuyan Prens (The Sleeping Prince) [1954]. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATTİGAN (Terence Mervyn) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RATTAZZİ

Tarih 24 Haziran 2009

RATTAZZİ (Urbano, — kontu), italyan si­yaset adamı (Alessandria 1808-Frosinone 1873).

Avukattı. Hukuk profesörü oldu. Torino parlamentosuna seçildi (1848), burada Merkez solu yönetti. Eğitim ve adalet ba­kanlığı yaptı ve hükümeti Avusturya ile mütarekeyi bozmağa teşvik etti (mart 1849). Meclis başkanı (1852) olarak Cavour’a Connubio koalisyonu içinde Merkez solun des­teğini sağladı.
Adalet bakanı oldu (1853). İç­işleri bakanıyken (1855-1858) Cavour ile bo­zuştu. La Marmora kabinesinde yeniden görev aldı (1859-1860). Başbakan olunca (mart-aralık 1862) Garibaldi’yi Güney İtal­ya’da harekete geçmeğe teşvik etti ve onun Aspromonted’e esir düşmesi üzerine istifa etmek zorunda kaldı.
Ricasoli’nin yerini al­dı (nisan-ekim 1867). Garibaldi’yi tekrar Roma’ya karşı kışkırttı ve Mentana savaşı ari­fesinde çekildi. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATTAZZİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

READ (Thomas Buchanan)

Tarih 24 Haziran 2009

READ (Thomas Buchanan), amerikalı şair ve ressam (Chaster idare bölümü, Pennsyl-vania 1822-New York 1872). Babası çiftçiydi.

Okula çok az devam edebildi ve gençliğinin büyük bir kısmını Philadelphia, Cincinnati, New York ve Boston’da geçirdi. Zaman bul­dukça, portreler çizdi, şiirler yazdı. Bunun yanı sıra geçinmek için tabelâ ressamlığı, puro yapımı, oyunculuk gibi işlerde çalıştı. İlk şiirleri 1843-1844 arasında, Boston Courier’de yer aldı.
Daha sonra Paul Reading ad­lı devrimci hikâye (1845) ve Poems’i (Şiirler) [1846], Philadelphia’da The Female Poets of America’yı (Amerika’nın Kadın Şair­leri) [1848] ve Lays and Ballads’ı (Şiirler ve Baladlar) [1849] yayımladı.

1850′de Avrupa’­ya gitti ve Roma’da yaşayan amerikalı sa­natçıların çevresine girdi. Bu şehirde resim konusunda ciddî bir şekilde çalışma fırsatı­nı elde etti ve Amerika’ya yaptığı bazı ge­zilerin dışında, ömrünün sonuna kadar bu­rada kaldı. Beyaz Hayalet, Kaybolmuş Pleiad, Beytüllahm Yıldızı, Sheridan ve Atı gibi tabloları çok beğenildi. Mr. Browning’in, eski Napoli kraliçesinin, Henry W. Long-fellow’un ve Longfellow’un çocuklarının portrelerini yaptı.

George Peabody’nin port­resi Baltimore enstitüsündedir. General Sheridan’ın büstünü hayatının son yıllarında yaptı. Şair olarak, özellikle hatip ve oyuncu James E. Murdock için yazdığı dokunaklı Sheridans’s Ride (Sheridan’ın Ata Binişi) ve son derece ahenkli lirik şiiri Drifting (Sürükleniş) ile dikkati çeker.

Şiir kitap­ları: The New Pastoral (Yeni Pastoral) [1855]; Sylvia or the Last Shepherd (Sylvia veya Son Çoban) [1857]; The Vagoner of the Alleghanies (Alleghanie’lerin Arabacı­sı). Toplu şiirleri 1882′de yayımlandı. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa READ (Thomas Buchanan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAZUS (Martin)

Tarih 24 Haziran 2009

RAZUS (Martin), slovak yazarı (Vrbica 1888-Brezno 1937).

Şiir derlemeleri yayım­ladı: Z Tichych a Burnych Chvil (Durgun ve Fırtınalı Anlar) [1917]; To Je Vojna (Sa­vaş Bu) [1919]; Hoj Zem Draha (Ey Sev­gili Ülkem) [1919]; Kamen na Medzi (Çizgi Üstünde Taş) [1925]; Stretnutie (Karşılaş­ma) [1937]. özellikle tarihî ve otobiyografik romanlar yazdı: Svety (Dünyalar) [1929]; Julia (1930); Maroşko (1932); Krçmarsky Kral (Kabare Kralı) [1935]; Odkaz Mrtvych (ölülerin Vasiyeti) [1936]. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAZUS (Martin) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RASSE (François)

Tarih 23 Haziran 2009

RASSE (François), belçikalı besteci ve or­kestra yöneticisi
(Helchin, Batı Flandre 1873- Brüksel 1955).

Brüksel konservatuvarını, kendi bestesi Concertstück’ü çalarak birincilikle bitirdi; sırasıyle Monnaie tiyat­rosunda (Brüksel), Toulouse’un Capitole tiyatrosunda, Amsterdam operasında or­kestra şefliği yaptı, Schaerbeek Müzik okulunu ve Liege konservatuvarını yönetti (1925).
Brüksel konservatuvarında ayrıca çalgı notası okuma ve aktarım dersleri ver­di.
Besteleri: Şövalye’nin Efsanesi (kantat), Deidamia (1906), Rahibe Beatrice operala­rı, bir romantik senfoni, bir melodik senroni, keman için bir konçerto. Bir Hayat adlı süit. (L)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASSE (François) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RASMUSSEN (Gustav)

Tarih 23 Haziran 2009

RASMUSSEN (Gustav), danimarkalı siya­set adamı (Odense 1895-Kopenhag 1953).

Danimarka’nın Londra elçiliğinde müşavir (1939), İtalya’da büyükelçi olarak (1945) bulundu. 1945-1950 Arasında dışişleri ba­kanlığı yaptı, 1951′de yeniden Roma büyük­elçiliğine tayin edildi. (M)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASMUSSEN (Gustav) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAKAM

Tarih 23 Haziran 2009

RAKAM i. (ar. rakam). Sayıları göstermeğe yarayan işaretlerin genel adı: Romen rakam­ları. (Bk. ANSiKL. Mat. bölümü.) || Bu işaretlerle yazılan sayı: Bu rakamlar uzayın büyüklüğü hakkında bize bir fikir vermekte­dir. Deprem bölgesinden alınan son rakam­lar. || Miktar, nicelik. // Astronomik rakam, son derece büyük rakam.

— Esk. Yazı yazma. // Hesap bilgisi ve ku­rallarının genel adı. || Rakam dökmek, he­sap etmek, hesaplamak. || Rakam-keş, ra­kam yazan. || Rakam-pezir, rakam haline getirilebilir. || Rakam-zede, yazıya geçiril­miş. || Rakam-zen, yazan.
— Müz. Bk. ANSİKL.
— Psikopatol. Rakam, tanıyamama, aritme­tik işaretlerini ve sayıları tanıyamama has­talığı; bu çeşit hastalar işaret ve sayıları re­sim gibi görür. (Bozukluğun sebebi, artkafa ve yankafa bölgelerindeki lezyonlardır. Çoğu zaman konuşma bozukluklarıyle birlikte gö­rülür.)
— ANSİKL. Mat. Sayıları basit olarak gös­terebilmek: için genellikle kabul edilen sembol niteliğindeki rakam’lara, arap ra­kamları denir; ancak böyle denmesinin se­bebi, bu rakamları bugünkü şekliyle Arap­lardan almış olmamız değil, kullandığımız sayılama sisteminin Araplardan bize geçmiş olmasıdır. Gerçekten de, ilk on rakamın: 1,2,3,4,5,6,7,8,9,0′ın kaynağı bugüne kadar ortaya atılan en akıllıca hipotezlere rağmen hâlâ gizli kalmıştır. X. yy.da papa Sylvestre II (Gerbert d’Aurillac) tarafından Avrupa’­ya tanıtılan bu rakamlar, bütün avrupa ül­kelerince aynı anda benimsenmemiş ve bü­tün yazı biçimlerine uyabilmesi için şekil­leri çoğu zaman değiştirilmiştir.
ibranîlerde sayılar harflerle gösterilir ve yan yana iki harften sağda bulunanı en bü­yük değeri ifade ederdi. Binler, on binler ve yüz binleri göstermek için de, üstüne iki nokta koyarak yine aynı harfler kullanılırdı. (Bu sayılama sisteminin yandaki kısaltılmış tablosuna bakınız.)
Yunanlılar da buna benzer bir sistem kul­lanıyorlardı; fakat fark olarak, bu sistemde büyük rakamlar küçük rakamların soluna getiriliyordu. Yunanlıların kullandığı başlıca semboller şunlardır:

ML-P-448-1

Bununla birlikte, yunan sisteminde tam bir uyuşma yoktu: on binler çok çeşitli şekil­lerde yazılabiliyor, bazen romen sisteminde­ki gibi büyük harfler kullanılıyordu. İç içe yazılmış harfler çarpmayı gösteriyordu; me­selâ:

rakam rak-448

olarak kabul ediyorlardı. Romalıların da, bazı büyük harflerden ya­rarlanan kullanışsız bir sayılama sistemi var­dı. Bu sistemin başlıca harfleri şunlardır:

Bugün bile bazı özel durumlarda kullanılan romen sitemi zamanla bir parça değiştiril­miştir ve iki temel ilkeye dayanır: 1. kendin­den daha yüksek veya eşit değerde bir harfin sağma konan her harfin değeri soldakine ek­lenir; 2. kendisinden daha büyük değerdeki bir harfin soluna konan harfin değeri sağ­daki harfin değerinden çıkarılır. Meselâ: 46 = 50 — 10 + 5 + 1=XLVI.

ML-P-448-3

— Müz. Rakamların müzikte birçok görevi vardır. Meselâ ölçüleri, piyano ile telli çalgı­larda da her nota için hangi parmağın kul­lanılması gerektiğini göstermeğe yarar. J. -J. Rousseau’nunki gibi bazı not alama sis­temlerinde de notaların yerine rakam kul­lanılmıştır. Rakam, bundan başka, rakamlı baslarda akort’u, yani armoniyi meydana getiren notaların her birini belirtir.
Parmak işaretlerindeyse, 1 rakamı piyanoda baş parmağı, kemanda da, bu parmak kul­lanılmadığı için, işaret parmağını gösterir. Armonide rakam kullanma daha karmaşık bir iştir ve akort’ları rakamlamağa, yani rakamlı bas kurmağa yaradığı için rakamla-ma adiyle anılır.
♦ Rakamî sıf. Esk. Rakamla ilgili, rakama ait.
♦ Rakamlı sıf. içinde rakam bulunan, ra­kamı olan: Üç rakamlı sayılar. Beş rakamlı sayılar. (LM)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKAM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RASYONEL

Tarih 23 Haziran 2009

RASYONEL sıf. (fr. rationnel). Sırf akla dayanan, ussal, ölçülü, hesaplı:

Rasyonel ve tam verimli bir çalışma, yalnız iktisadî, ticarî ve sınaî memleketlere mahsus bir zaruret değildir (F. R. Atay). || Ampirik hiç bir yanı bulunmayan, çıkarsama ürünü olan. || Akla veya iyi bir metoda uygun olan.
— Elekti. Rasyonel sitem, M.K.S.A. Giorgi biıim sisteminde kullanılan elektrostatik ve elektromagnetizma formüllerinin tümü.
— Mat. Rasyonel sayı. Bk. ORANSAL sayı.

— ANSîKL. Elektr. Coulomb kanunu boşlukta f = 1 / 4n€o qq / r2 formülüyle ifade ediliyorsa, elektrostatik formülleri rasyonel sistemdendir denir. Boşluktaki Laplace kuvvetini veren formül df = wo / 4n Bidl şeklinde yazılıyorsa, elektromagnetizma formül­leri de rasyonel sisteme girer. Bu sistemin, yukarıdaki ifadelerden çıkarılan temel for­müllerinde, 4n çarpanı kaldırılarak sadeleş­tirme yapılmıştı, Üstelik n sayısı, yalnız bir silindir veya küre simetrisi gösteren olaylar­da kullanılır. (LM)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASYONEL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAOUX (Jean)

Tarih 22 Haziran 2009

RAOUX (Jean), fransız ressamı (Montpellier 1677-Paris 1734). Ranc ve Bon Boullongne’un öğrencisiydi. 1704′te İtalya’ya gitti, üç yıl Roma’da, iki yıl da Venedik’de kaldı. 1714′te Paris’e dönüşünde, çeşit­li fanteziler yaptı (kapı alınlıkları, masal kompozisyonları, tarihî portreler). Bir İn­giltere gezisi dönüşünde, rahibe, su peri­si, ilham perisi kılığında tiyatro oyuncularının, Ceres, Venüs, Diana, Pomone kılı­ğında saraylı kadınların resmini yaptı. Eserleri Louvre, Versailles ve eyalet müzelerindedir. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAOUX (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANK (Joseph)

Tarih 22 Haziran 2009

RANK (Joseph), avusturyalı yazar (Friedrichsthal, Bohemya ormanı 1816-Hietzing, Viyana 1896). Sansürle başı derde girince Viyana’yı terk etti. Strasbourg’a, Prag’a, oradan da Dresden’e gitti. 1848′de Frank­furt parlamentosuna seçildi ve ılımlı sol kanatla mücadele etti.
Kır hayatını anla­tan gerçekçi hikayeleriyle tanındı: Aus dem Böhmerwalde (Bohemya Ormanlarından) [1842], Neue Erzahlungen aus dem Böhmerwalâe (Bohemya Ormanlarından Yeni Hikâyeler) [1847]. Romanlarından en ün­lüsü Achtspânnig’dir. (1857). Rank, L. Anzengruber ile birlikte, Die Heimat dergisi­ni yönetti. (M)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANK (Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANİERİ (Antonio)

Tarih 22 Haziran 2009

RANİERİ (Antonio), italyan yazarı (Na­poli 1806-ay.y. 1888). 1831-1837 Arasında, daha çok Leopardi ile olan dostluğu dolayısıyle tanındı. Ama, çok sonraları ya­yımladığı bir hatıra kitabında (Sette Anni di Sodalizio con G. Leopardi [G. Leopar­di ile Yedi Yıl], 1880) bu dostluktaki ro­lünü hoş olmayan bir tarzda övdü. Ginevra o L’Orfanella della Nunziata (Ginevra veya Nunziata’lı öksüz Kız) [1839] adlı romanında, Napoli’deki yoksul çocuk­lar yurdunda yetişen fakir bir kızın hazin hikâyesini anlattı. Yazarın kovuşturulmasına yol açan bu eser, uzaktan uzağa verismo okulunu müjdeler. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANİERİ (Antonio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANDAZZO

Tarih 22 Haziran 2009

RANDAZZO, İtalya’da komün, Sicilya’da Catania ili), Alcantara vadisinde, Etna’nın eteğinde 12 700 nüf. Tamamı siyah lav­lardan inşa edilmiş olan şehir Peloritani ve Etna dağlan arasındaki geçide hâkim olduğu için İkinci Dünya savaşında çok zarar gördü. Fakat hâlâ Ortaçağ havasını muhafaza eder: roman ve gotik üslûbun­da Santa-Maria kilisesi (XIII. yy.) San Martino kilisesinde XIV. yy.dan kalma çan kulesi. Randazzo bir tarım pazarıdır. Be­sin sanayii. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANDAZZO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAN (Nâzım Hikmet)

Tarih 22 Haziran 2009

RAN (Nâzım Hikmet), türk şairi (Selanik 1902-Moskova 1963). Matbuat Umum mü­dürlüğü ve Hamburg konsolosluğu yapmış olan Hikmet Nâzım Beyin oğlu, şair ve mevlevî Nâzım Paşanın torunu. Göztepe’de Taşmektep’te, bir süre Galatasaray lisesinde okudu.

Nişantaşı Numune mektebinden Heybeliada Bahriye mektebine geçti. Beş yıl sonra, hastalanınca okuldan ve asker­likten ayrıldı. Kurtuluş savaşı sırasında Anadolu’ya geçti (1920). Bir süre Bolu’da öğ­retmenlik yaptı. Sonra, İnebolu yoluyle Rusya’ya geçti. Moskova üniversitesinde sosyoloji ve ekonomi öğrenimi yaptı. 1928 Yılında Türkiye’ye döndü. 1931-1936 Yılları arasında çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. 1938 Yılında Harp okulunda komünizm propagandası yapmak suçuyla tutuklandı ve 28 yıl 4 ay hapse mahkûm oldu. 1950 Temmuzunda çıkan af kanunundan ya­rarlandı, hapisten çıktı. Resmî makamlar­dan habersiz olarak Türkiye’yi terk etti. Rusya’ya gitti.

Türkiye aleyhinde faaliyette bulunma gerekçesiyle 15 ağustos 1951 tarihli Resmî Gazete de türk vatandaşlığından çı­karıldığı ilân edildi. Polonya tabiiyetine girdi ve Borzecki soyadını aldı. Lehistan Mektubu adlı şiirinde dedelerinden birinin Polonya’dan geldiğini, onun da kendisi gibi ihtilâlci olduğunu ve bu dedesiyle övündü­ğünü anlatması bu olaya bağlanabilir. Bun­dan sonraki yılları Sofya, Varşova, Mos­kova’da geçti.

İlk şiirleri Alemdar gazetesinde Yarın der­gisinde ve Celâl Sahir Erozan’ın aylık şiir dergilerinde yayımlandı. Moskova’ya ilk gidişinden sonra yazdığı şiirlerde hece vez­nini, ölçülü, kafiyeli şiir tarzını bıraktı. Rusya’da sıkı bir komünist terbiyesi gören şair 19 Yaşım başlıklı şiirinde bu yıllarını anlatır ve «24 saatte 24 saat Lenin / 24 saat Marks, 24 saat Engels» sözleriyle kendisine öğretilen doktrinin niteliğini ve yoğunluğu­nu belirtir. Yine kendi deyimiyle «beyninin kıvrımlarına kadar materyalist» olan Nâzım, bu ilk gençlik yıllarında aldığı fikrî telkini, ömrü boyunca muhafaza etti. 1920′lerin Rusya’sında kendisini tamamıyle Komünist partisinin emrine verdi.

O sırada Rus Ko­münist partisi bütün sanatçıları, işçilere marksist-leninist dünya görüşünü telkin et­mek için seferber etmişti. Komünist şair­ler yazdıkları şiirleri fabrikalarda işçilere okuyorlardı. Nâzım Hikmet de bu yolda şiirler yazdı. İşçinin seviyesine ve zevkine hitap eden bu şiirler, çok hareketli ve gü­rültülü bir hitabet edası taşır. 1909′da orta­ya çıkan ve niteliği bakımından ihtilâlci olan fütürizm, Rusya’da Mayakovskiy tara­fından yüksek bir sanat seviyesine çıkarıl­mış bulunuyordu. Nâzım Hikmet onun ve diğer rus şairlerinin kendi dillerinde yap­tıklarını Türkçeye uyguladı. 1928 Yılında Türkiye’ye dönünce, şiirlerini 1938 yılma kadar Resimli Ay dergisinde yayımladı, birkaç şiir kitabı çıkardı. Nâzım’ın bu yıl­lara ait şiirleri şekil bakımından fütürist, muhteva bakımından ideolojiktir. Şair, fikirlerini ifade ederken bol bol fantastik hayallere de başvurur.
Sosyalizm ile sa­nayileşmeyi bir tutan Nâzım, makineyi yü­celtir ve insanı makineye uydurmağa çalışır. Trrrum trrrum trrrum trak tiki tak/Makinalaşmak istiyorum mısraları bu düşün­ceyi özetler. Nâzım’ın bu yıllarda yazdığı şiir­lerde sanayi sahasından alınma hayaller büyük bir yer tutar. Şiirlerden çoğuna me­kanik sesleri taklit eden bir gürültü hâkim­dir. Geniş türk okuyucusu komünizmi red­detmekle birlikte, şekil bakımından çok ye­ni, sanayileşme ideali ile kendi istek ve hayallerine cevap veren bu şiirleri sevmiş­tir. Nâzım’dan önce Tevfik Fikret, Mehmed Âkif ve Mehmed Emin, çağdaş medeniyeti öven, sosyal muhtevalı şiirler yazmışlardı.

Nâzım, türk edebiyatında esasen var olan bu akıma, fütürist bir şekil, marksist ve leninist bir muhteva verdi. Daha önce Ahmed Hâşim’in aruz ile denediği serbest müstezat tarzını heceye uyguladı. 1938′den başlayarak hapishanede, kalabalıktan uzak kalan ve kendine dönen Nâzım’ın şiirlerin­de ton, muhteva ve üslûp bakımından bü­yük bir değişiklik oldu. Daha önceki şiir­lerine hâkim olan ve makine gürültüsünü hatırlatan çok sesli ve çok hareketli üs­lûbun yerini yumuşak bir ifade tarzı, ideo­lojinin yerini şahsî günlük yaşantılar ve özlemler aldı. Nâzım Hikmet’in bu devreye ait şiirlerinde hapishane hayatının zarurî kıldığı hareketsizlik ve içe dönüş kadar, Orhan Veli ve arkadaşlarının ikinci Dünya savaşı yıllarında vücuda getirdikleri düz, sade, günlük yaşantı şiirlerinin de etkisi vardır. Şiirde ses ve benzetmeyi reddeden Orhan Veli, Nâzım’ın daha önceki şiirle­rinin başlıca özelliğini teşkil eden gürültülü retoriği öldürmüştür, denilebilir. 1950 Yı­lından sonra Nâzım Hikmet, Moskova’da tekrar komünist âlemin gürültülü ve gürül­tücü havasına daldı.

Türkiye’de Bursa ha­pishanesinde kazandığı lirik üslûbu kaybetti. Bu yıllarda A.B.D.’ye karşı dünya çapında ideolojik bir savaşa giren Sovyet Rusya, bü­yük şöhret kazanan Nâzım Hikmet’i dün­yanın çeşitli ülkelerine propagandacı olarak yolladı. Nâzım’ın 1951 yılından sonra yaz­mış olduğu şiirlerden çoğu Parti’nin emriy­le ve onun hoşuna gitmek için yazılmış propaganda şiirlerinden ibaret kaldı. 1960 Yılında Moskova’da yazdığı bir şiirde ken­disinin Rusya’ya ne kadar bağlı olduğunu belirtmek için «Lenin, diyorum da, Vladimir ilic Lenin, diyorum ve 40 yıldır onun peşince parti biletimle gidiyorum» demek ihtiyacını duyar. Nâzım, bu döneme ait faz­la ideolojik şiirleri yanında çeşitli ülkelere yaptığı yolculuk izlenimlerini ve Türkiye’­ye ait hatıralarını anlatan lirik şiirler de yazdı. Annesi bir ressam olan Nâzım’da kuvvetli bir görme ve gördüğünü kaydetme duygusu vardı.
Seyahat intihalarında Nâ­zım’ın bu kabiliyeti açıkça görülür. 1941 Yılında Bursa hapishanesinde yazdığı çok uzun Memleketimden İnsan Manzaraları adlı şiirlerinde hayatına ait hatıra ve inti­baları gerçeküstücü bir metotla anlatan Nâzım, hayatının son yıllarına ait şiirlerin­de de bu metoda başvurur. Bir bütün olarak ele alınacak olursa Nâ­zım Hikmet’in şiirleri, marksizm ideoloji­sinin emrinde olmakla beraber, şekil ve muhteva bakımından çok zengindir. Bu zen­ginlik basit ve basmakalıp olan ideolojik sistemden değil, şairin yaratma gücünden, dünyayı bütün duyu organlarıyle kavrama, hemen hemen her şeyi şiire sokma çaba­sından, gözlem ve tasvir kabiliyetinden ileri gelir. Türk ve dünya şiirinin bütün anlatım araçlarını kullanan Nâzım, bu zengin muh­tevayı ses, kafiye, kelime ve cümle oyunlarıyle çok değişik ve çarpıcı bir şekilde verir.

Nâzım Hikmet’in şiirlerinde mark­sizm ve materyalizm bir tür din haline gel­miştir. Bir şiirinde kendisinden bahsederken «tepeden tırnağa iman» sözlerini kullanır. «Hâfız-ı Kapital» olmak istediğini belirtir. Başka bir şiirinde tıpkı mistikler gibi Tan-rı’nm her yerde «toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve plastikte» tecelli ettiğini söyler. Onu dindar mistiklerden ayıran ta­raf, maddeyi reddedecek yerde ona tapmasıdır.

Şiir kitapları: 835 Satır (1929); Jokond ile Si-Ya-u (1929); Varan 3 (1930); 1+1 = 1 (1930); Sesini Kaybeden Şehir (1931); Benerci Kendini Niçin Öldürdü (1931);
Ge­ce Gelen Telgraf (1932); Taranta Babu’ya Mektuplar (1935); Portreler (1935); Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Des­tanı (1936); Saat 21-22 Şiirleri (1965); Kur­tuluş Savaşı Destanı (1965); Şu 1941 Yılın­da («Memleketimden insan Manzaralarının 3. kitabı) [1965]; Dört Hapishaneden (1966); Rubailer (1966); Yeni Şiirler (1966); Memle­ketimden insan Manzaraları (ilk bölüm) [1966]; Memleketimden İnsan Manzaraları (1966-1967); Kuvayı Milliye (1968).

Oyunla­rı: Kafatası (1932); Bir ölü Evi (veya Mer­humun Hanesi) [1932]; Unutulan Adam (1935); Ferhad ile Şirin (1965); Sabahat (1965); İnek (1965); Ocak Başında Yolcu (iki oyun birarada) [1966]; Yusuf ile Menofis (1967); Romanları: Kan Konuşmaz (1965); Yeşil Elmalar (yedi yazardan derleme) [1965]; Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim
(1967) ;
Fıkraları: İt Ürür, Kervan Yürür (Orhan Selim adiyle gazetelerde yazdığı ya­zılar) [1965]. Masal kitabı: Sevdalı Bulut (1968) . [M]

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAN (Nâzım Hikmet) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMNES veya RAMNENSES

Tarih 22 Haziran 2009

RAMNES veya RAMNENSES. Rom. tar.’ Roma’nın ilk üç boyundan biri. öbür boy­ları Sabinler (Titienses) ve Etrüsklerdir (Luceres).
— Bu boydan toplanmış altı yüz kişi­den meydana gelen ve her biri yüzer kişilik altı birlik için de bu ad kullanılırdı. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMNES veya RAMNENSES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Rameau’nun Yeğeni (Le Neveu de Rame­au)

Tarih 22 Haziran 2009

Rameau’nun Yeğeni (Le Neveu de Rame­au), Diderot’un eseri. Diyalog şeklinde ya­zılmış olan, hem hicive, hem de romana benzeyen bu kitap, 1762′ye doğru kaleme alındı. 1773′te gözden geçirildi ama yayım­lanmadı. 1805′te bir kopyadan yararlanan Goethe tarafından Almancaya çevrildi; Briere 1821′de eseri yeniden Fransızcaya çevir­di.

Eserin orijinal elyazması, Paris’te eski kitapçılarda bulunmuş ve bilgin Monval ta­rafından 1891′de yayımlanmıştır. Satranç oyuncularının buluştuğu «Cafe’de la Regence»ta eserin müzikisi ve aylak kahramanı, hamisi tarafından nasıl kovulduğunu Diderot’ya anlatır. Yazar bu tema üstünde hicivli, pedagojik, felsefî ve edebî çeşitleme­ler yapar. Piron, Cazotte ve Mercier’nin tasvir ettikleri gerçek bir kimse olan bu kahraman aracılığiyla, Diderot kendi tenkit­çi fikirlerini açıklar ve Encyclopedie düş­manlarına şiddetle hücum eder. (-» Bibliyo.) [L]

RAMEE (LA). Bk. RAMUS.

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Rameau’nun Yeğeni (Le Neveu de Rame­au) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMBOUİLLET

Tarih 22 Haziran 2009

RAMBOUİLLET (Catherine DE ViVONNE, —- markizi) [Roma 1588-Paris 1665], Fran­sa’nın Roma büyükelçisi Jean de Vivonne’un ve Giulia Savelli’nin kızı. 1600′de Rambouillet markizi Charles d’Angennes ile ev­lendi. Bu evlilikten yedi çocuğu oldu. Ço­cuklarının altısı kızdı ve aralarında Montausier düşesi Julie (1607-1671) ile doğuş­tan kambur olan ve 1645′te Nördlingen’de öldürülen Leon Pompee (Pisany markisi) adlı oğlu da vardı. Şairlerin «Arthenice» lakabını taktığı Madame de Rambouillet, XVII. yy.ın en ünlü kadınlarından biriydi. Salonunun, Fransa’daki sosyete hayatı üs­tünde büyük etkisi oldu. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMBOUİLLET hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANKOVİÇ (Svetolik)

Tarih 22 Haziran 2009

RANKOVİÇ (Svetolik), sırp yazarı (Moştanica 1863-Belgrad 1899). Gerçekçi bir ya­zardı. Küçük hikâyeler ve üç roman yaz­dı: Gorski Tsar (Dağlar Kralı) [1897], Seoska Uçitelyitsa (Köy öğretmeni) [1898] ve ölümünden sonra yayımlanan Poruşeni
İdeali (Yıkılmış Ülküler) [1900]. Bu roman­larında kötümser bir üslûpla o zamanki Sırbistan’ı anlattı. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANKOVİÇ (Svetolik) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANKE (Leopold von)

Tarih 22 Haziran 2009

RANKE (Leopold von), alman tarihçisi (Wiehe, Thüringen 1795-Berlin 1886). Ber­lin’de profesörlük yaptı (1825-1871), resmî tarih yazarlığına getirildi (1841).

Venedik kütüphanesi belgelerinden yararlanarak Geschichte der Germanischen und Roma-nischen Völker 1494 bis 1535 (1494-1535 Arasında Germen ve Latin Halklarının Ta­rihi) [1824], Die Osmanen und die Spanische Monarchie im 16, und 17. Jahrhundert (XVI. ve XVII. yy.larda Osmanlılar ve İs­panya Krallığı) [1827], Die Römische Pâpste, ihre Kirche und ihr Staat im 16. und. 17. Jahrhundert (Roma Papaları, Kilisele­ri, XVI. ve XVII. yy.larda Papalık Dev­leti) [1834] adlı eserleri yazdı,
öbür eser­leri: Deutsche Geschicte im Zeitaller der Reformation (Reform Çağında Alman Ta­rihi) [1839-1847], Die Serbische Revolution (Sırp İsyanı) [1829], Serbien und die Türkei im 19. Jahrhundert (XIX. yy.da Sırbis­tan ve Türkiye) [1879]. 1875′te başladığı Weltgeschichte
(Dünya Tarihi) adlı ese­rini bitiremedi. Modern tarih anlayışı onun­la olgunluğa ve metot sağlamlığına kavuş­tu denebilir. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANKE (Leopold von) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİS (Karel)

Tarih 20 Haziran 2009

RAİS (Karel), Çekoslovak yazarı (Lazne Belohrad 1859 – Prag 1926). özellikle ger­çekçi roman türünde başarı kazandı. Bu romanlarda, modern hayatın, basit köy ha­yatında yarattığı sarsıntıları dile getirdi: it Üzümü (1892); Rodiçe a Deti (Ana Babalar ve Çocuklar) [1893]; Sıkıntı (1895); Pantata Bezouşek (Efendimiz Bezouşek) [1897]; Biraz Funda (1920). Karel Rais romanlarında çek milliyetçiliğinin adsız kah­ramanlarına da yer verdi: Zapadli Vlasten’ ci (Unutulmuş Yurttaşlar) [1894]; Zapad (Batan Güneş) [1899]; O Ztracenem Şevci (Kayıp Kunduracı) [1920]. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİS (Karel) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Rains Came (THE)

Tarih 20 Haziran 2009

Rains Came (THE) [Yağmurlar Gelince], Louis Bromfield’in romanı (1937). Yazar, bu eseri Hindistan’a yaptığı bir yolculuk sırasında tasarladı. Gerçekçilikle egzotizmi ustaca birleştirdiği bu romanda Rançipur şehrinin insanlarını ve özellikle de hint halkına karışmadan yaşayan ilgi çekici bir ingiliz topluluğunu anlatır. Bir barajın yı­kılması ve bu arada çıkan bir salgın, şehri felâkete sürükler. Bütün bu olaylar basit görünüşlü insanların ne kadar büyük feda­kârlıklara katlanabileceğim ortaya çıkarır. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Rains Came (THE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAKOVSKİ (Kristian Georgiyeviç)

Tarih 20 Haziran 2009

RAKOVSKİ (Kristian Georgiyeviç), bul­gar asıllı sovyet siyaset adamı (Kotel 1873 -S.S.C.B. toplama kampında 1941 veya 1953). ikinci Balkan savaşından (1913) sonra Romanya’ya yerleşti; Fransa’da tıp okudu. Romanya’ya dönünce Sosyalist partiye yeni bir düzen verdi ve 1916′da tutuklandı. Şu­bat devriminden sonra serbest bırakıldı; bolşevik lideri oldu ve Ukrayna Halk Ko­miserleri konseyi başkanlığına getirildi (1919). S.S.C.B.’yi Londra’da (1923-1925) ve Paris’te (1925-1927) temsil etti; daha son­ra partiden çıkarıldı (1927) ve troçki’ci ol­duğu iddiası ile Sovyet Orta Asyası’na sü­rüldü. 1934′te yeniden partiye kabul edildiy­se de, 1938′de tekrar kürek cezasına çarptı­rıldı. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKOVSKİ (Kristian Georgiyeviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAKOVSKİ (Georgi)

Tarih 20 Haziran 2009

RAKOVSKİ (Georgi), bulgar yazarı ve mil­liyetçisi (Kotel 1821-Bükreş yakınları 1867). Siyasî hürriyetleri savundu. Kısmen fransız­ca yayımlanan Le Cygne du Danube adiı gazetesi ve Gorski Pıtnik (Ormandaki Yol­cu) [1858] adlı şiiri ile büyük etki yaptı. Coşkun millî duygularla dolu olan bu ro­mantik şiirde hayduk’ların ülküsünü övdü. ölüme mahkûm edildi, Marsilya’ya göç etti. Sırbistan’da Hür Bulgar birliğini kurdu. Son yıllarını Romanya’da geçirdi, oradaki bulgar göçmenlerin liderliğini yaptı. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKOVSKİ (Georgi) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAKOSİ (Jenö)

Tarih 20 Haziran 2009

RAKOSİ (Jenö), macar gazetecisi ve yazarı. (Acsad 1842-Budapeşte 1929). XIX. yy. son­larında macar tiyatrosunda görülen yeni romantik akımların öncüsü oldu. Muhafa­zakâr bir gazete olan Budapesti Hirlap’ı (1881) kurdu. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKOSİ (Jenö) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAKOSİ (Jenö)

Tarih 20 Haziran 2009

RAKOSİ (Jenö), macar gazetecisi ve yazarı. (Acsad 1842-Budapeşte 1929). XIX. yy. son­larında macar tiyatrosunda görülen yeni romantik akımların öncüsü oldu. Muhafa­zakâr bir gazete olan Budapesti Hirlap’ı (1881) kurdu. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKOSİ (Jenö) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİNALDİ (Girolamo)

Tarih 19 Haziran 2009

RAİNALDİ (Girolamo), italyan mimarı (Roma 1570 – 1655), ressam ve mimar ADRİANO’nun (öl. Roma 1597) oğlu. Montelto’da mimarlık okudu, öğretmeni Domenico Fontana tarafından Sixtus Quintus için bir kilise yapmakla görevlendirildi. Sixtus Quintus da Senato sarayının tamamlanmasını ona bıraktı.
— Oğlu, CARLO (Roma 1611 -1691), Bernini’nin öğrencisi idi. Roma’da ikiz Santa Maria dei Miracoli ve Santa Maria in Montesanto kiliselerini yaptı (1662).
Berrini’nin büyük bir projesinden ilham alarak Santa-Maria-Maggiore’nin mihrabını inşa etti. (L)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİNALDİ (Girolamo) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİMONDİ (Pietro)

Tarih 19 Haziran 2009

RAİMONDİ (Pietro), italyan bestecisi (Ro­ma 1786 – ay.y. 1853). Napoli’de kralın ti­yatrolarında müdürlük yaptı (1824-1832), hayatının son yıllarında Roma’da San Pi­etro kapellasının yöneticisi oldu. Altmıştan çok opera, yirmi bir bale, pek çok din mü­ziği besteledi. (L)
RAİMONDİNO DE LİUCCİ. Bk. MONDİNO DEİ LİUZZİ.

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMONDİ (Pietro) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİMONDİ (Gianni)

Tarih 19 Haziran 2009

RAİMONDİ (Gianni), italyan tenoru (Bologna 1923). İlk olarak 1947′de Bologna’da, 1953′te Londra’da, 1955′te de Scala’ya gire­rek Maria Callas’ın yanında Traviata’da oynadı. Daha sonra, Viyana’da ve New York Metropolitan’ında (1965) özellikle ital­yan romantik operalarındaki rolleriyle başa­rılı oldu. (L)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMONDİ (Gianni) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİMONDİ (Antonio)

Tarih 19 Haziran 2009

RAİMONDİ (Antonio), italyan gezgini ve bilim adamı (Milano 1826 – San Pedro de Facasmayo, Peru 1890). Roma cumhuriyeti aleyhinde gösterdiği faaliyet yüzünden İtal­ya’yı terk etmek zorunda kaldı ve Peru’ya yerleşti. Orada tabiat bilgisi dersleri verdi (1851). Daha sonra, özellikle Kuzey Peru ve Bolivya’da And dağlarının keşfedilmemiş yerlerine geziler yaptı, Peru’nun bir harita­sını hazırladı; ayrıca, topladığı çeşitli bel­gelerle Peru’nun tabiat şartlarını anlatan bir eser
(El Peru [3 cilt, 1874-1879]) yazdı. (M)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMONDİ (Antonio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAHL (Kari)

Tarih 19 Haziran 2009

RAHL (Kari), avusturyalı ressam ve oy­macı (Viyana 1812 – ay.y. 1865). Oymacı Kari Heinrich’in (1779-1843) oğludur. Viya­na akademisinde yetişti; sanatını Münih’te geliştirdi. 1836′dan sonra Roma’ya gitti, daha sonra Viyana’ya yerleşti ve Viyana akademisinde ders verdi (1850). Çevresini büyük ölçüde etkiledi. Viyana’daki kilise ve saraylarda birçok freski, alman müze­lerinde tuval üzerine yaptığı resimleri var­dır. Rahl aynı zamanda bir portre ressa­mıydı. (M)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAHL (Kari) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Sonraki sayfa »