RENK veya RENG
Tarih 27 Haziran 2009
RENK veya RENG i. (fars. reng). Işığın, kendi öz yapısına veya cisimler tarafından yayılma şekline bağlı olarak göz üzerinde yaptığı etki: Hakikatte annecikler altın sarısı ve gök mavisinden başka renklerde de olabilirdi (R.N. Güntekin).
Sonra dizlerden aşağıya çizmelerin üstüne dökülen, açık gümüş renginde bir çerkes mantosu yaptırdım (Ş.S. Aydemir). Bak! Dünya renkler içinde! // Bu güzel dünya içinde (O. V. Kanık). // Mec. Görünüş, tarz, şekil: «Hüsn-ü Aşk» devrin edebi hayatına yeni bir renk, yeni bir çeşni getirmiştir (N. A-raz). Pek rengine aldanma felek eski felektir; // Zira feleğin meşreb-i nâsazı dönektir (Ziya Paşa). // Esk. Hile, oyun, düzen: Bülbül-i surideve güller acep renk ettiler (Baki).
— ÇEŞ. DEY. Renk almak, yeni bir renk kazanmak: Mavimsi bir renk aldı. // Renk cümbüşü, değişik renklerin oluşturduğu karışım: Yalnız renk cümbüşünü değil, siyah beyazı öyle hünerle kaynaştırır ki (Y. Z. Ortaç). || Renk vermek (veya katmak), neşeli ve canlı bir özellik kazandırmak: Onun gelişi bu toplantılara bir başka renk verdi. // Renk vermemek (veya rengini belli etmemek), duygu veya düşüncesini saklamak, açığa vurmamak: Çok korkmasına rağmen renk vermedi. || Rengi atmak (kaçmak veya uçmak), solmak: Elbisenin rengi attı. Korku, heyecan v.b. durumlarda benzi sararmak: Hatçe’nin rengi attı (Yaşar Kemal).
|| Rengi çalık, solmuş, solgun. || Rengi çalmak, renk bakımından benzemek: Rengi sarıya çalıyor. || Rengi değişmek, eski durumunu yitirip yeni bir nitelik ve anlam kazanmak: Sizi uzun, ince vücudunuzla, menekşe gözlerinizle karşımda görünce her şeyin vengi değişti
(R. N. Güntekin). || Rengi tutmak (veya uymak), renk tonları birbirine benzemek: Bu iki kumaşın rengi birbirini tutuyor. \\ Renkten renge girmek, çek utanarak kızarıp bozarmak, sıkılmak: Nuri efendi renkten renge girerek: — Ne oldu anne, çabuk söyle (H. R. Gürpınar).
— Esk. Reng-âmiz, renk renk, çeşitli renklerde: Ekseri rengâmiz şal ve harirden serbendler sarınıp… (Naima). || Reng-âver, hileci, düzenci, dalavereci.
— Bot. Bitkilerin renkleri. Bk. ANSiKL.
— Boyacılık. Çevre renkleri, belirli bir yerin değişik yüzeylerine görüş rahatlığını sağlamak amacıyle vurulan, genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. || Görevsel renkler, belirli bir çalışma yerinin değişik yüzeylerine, çalışanların görüş rahatlığını arttırmak, yorgunluklarının azalmasına katkıda bulunmak ve üretimlerinin verimini çoğaltmak amacıyle vurulan ve genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. // İşaret veya güvenlik renkleri, çalışma yerlerinde, değişik yüzeylere, çalışanların dikkatini belirli tehlikelere çekmek, gidiş-geliş yollarını göstermek ve özellikle güvenlik aracılığıyle elde edilen renk. Bk. ANSiKL.
— Ed. ve G. santl. Yerel renk, bir milletin, bir dönemin medeniyetini, orijinal niteliklerini hatırlatmağa yarayan kavramlar bütünü. Bk. ANSiKL.
— Kim. Renk giderici, bazı maddelerin rengini kaybetme özelliği taşıyan kimyasal madde. (Bu renk giderme, ya boyarmad-denin soğurulmasından [hayvanî kömür] ya da bir redoks tepkimesinden [renk giderici klorürler] ileri gelir.)
— Metalürji. Meneviş ve tav renkleri, ısıtma sırasında çelik parçaların aldığı değişik renk tonları. Bk. ANSiKL.
— Mus. Rengi dil, türk musikisinde bir makam. Bk. ANSiKL.
— Opt. Bk. ANSİKL.
— Oyun. İskambil kâğıtları üzerindeki dört değişik işaret; genel olarak iki renkten meydana gelir: kırmızı ve siyah (sinek, karo, kör, pik). i| Renge oynamak, rulette, kırmızı veya siyaha para basmak.
Petr. Bk. ANSiKL.
— Res. Renklerin bir tablo içindeki dağılımı, renk uyumu: Rubens’in, Tiziano’nun, Claude Lorraine’in rengi. Bk. ANSiKL.
— Sanay. Renk giderme, işlenmiş ürünü istenen renge getirebilmek için, bir üründeki tabiî pigmentlerin veya renkli ayrışma maddelerinin yok edilmesi. Bk. ANSiKL.
— Teknol. Ana renk, boyacılıkta, diğer renklerin tür ediği renkler.
— Tekst. Renk sağlamlığı, bir kumaş boyasının çeşitli etkinlere dayanma niteliği. (Tekstil boyalarının renk sağlamlıkları çeşitli usullerle denenmiş ve her boyanın ışığa, suya, asitlere, deterjanlara, dinklemeye deniz suyuna v.b.lerine karşı direnci ayrı rakamlarla belirtilmiştir.) || Sağlam renk, zamanla solmayan renk. || Zayıf renk, kumaş üzerinde iyi tutunmayan ve kullanıldıkça veya yıkandıkça solan renk.
— ANSiKL. Bot. Bitkilerin renkleri. Bitkilerde klorofilden ileri gelen yeşil renkten başka, en çok renkli olan kısımlar üreme organlarıdır (çiçek ve meyve).
Bununla beraber, yaprak ve sap gibi diğer organlarda ve asalaklı kısımlarda değişik renklere rastlanabilir (begonia rex, co-leus, firfiri kayın ve bazı mazılar).
Yaprak tamamen düşmeden önce klorofil kaybolur, sarı ve kırmızı gibi diğer boyalar ortaya çıkar ve ormanlara sonbahar rengini verir.
Suyosunlarının rengi doğrudan doğruya bunların su altında yaşadığı derinlikle ilgilidir ve sınıflandırılmalarına esas teşkil eder. Mantar sporlarının rengi çok önemli bir özelliktir. Sporlar beyaz, pembe, esmer ve siyah olur.
— Boyacılık, ön planda oynadığı estetik rol dolayısıyle, bir boya tabakasının rengi, kullanan için temel bir nitelik taşır. Buradan bir boya fabrikasında çalışan renk uzmanının yaptığı işin önemi anlaşılabilir. Bu kişinin görevi, firmanın imal ettiği temel renklerinden meydana gelen paleti ortaya çıkarmak ve sözü geçen renklere karşıt renkler bularak, bunları, mümkün olduğu kadar mükemmel bir yapım düzgünlüğü içinde, çeşitli hammaddeleri kesin sınırlarla tanımlanan oranlarda kullanarak, istek üzerine imal etmektir.
Bir kuru tabakanın rengi (az veya çok parıltılı), katı maddelerin (doku boyası ve yüküm maddeleri) ezilme inceliğine, katı maddelerin kendilerine has niteliklerine (boyama, kaplama), asıltı ortamının renk ve tabiatına bağlıdır. Renklerin nispî ölçüleri, laboratuvarlarda değişik modellerdeki renkölçerler yardımıyle yapılmaktadır.
— Ed. Resim terimlerinden olan yerel renk deyimi, ancak romantik devirde tiyatro üstüne, yapılan tartışmalar sırasında edebî bir anlam kazandı (1809′dan sonra B. Cons-tant’da: Reflexions Sur la Tragedie de Wallstein [Wallstein Trajedisi üstüne Düşünceler]). Saint-Evremond veya Racine’de (Bafazet’nin önsözü), daha sonra Volltaire’-de trajedilerin sahneye konuşu sırasında eski töreleri doğru olarak yansıtma kaygısı varsa da Chateaubriand’ın (Les Martyrs [Din Şehitleri]), W. Scott’un yazdığı romanların ve tarihçilerin yaptığı (A. Thierry, Michelet) çalışmaların etkileriyle medeniyetler veya tarih devirleri arasındaki farkların modern anlamda kesinlikle belirlenmesi için XIX. yy.ı beklemek gerekir. Romantik dramın tutkularından biri, geçmişin gerçeğe uygun bir tablosunu çizmekti; kişilerin psikolojisinde olduğu kadar töre veya dekorun çizilmesinde de (Cromwell’in önsözü) yerel renge uymak gerekirdi.
Bu tarihten sonra dramatik gerçeğin en eski şartlarından biri haline gelen yerel renk, aynı zamanda tarihî veya egzotik romanın ve tasvirî veya epik şiirin (Leconte de Lisle’in Poemes Antiques [Eskiçağ Şiirleri], V. Hugo’nun La Leğende des Siecles [Yüzyılların Efsanesi] adlı e-serleri) başlıca çekici yanı oldu. Günümüzde bir kavram, üstünde uzun süredir tartışılmasına rağmen edebiyat sanatının temel unsurlarından biri olarak ortaya çıkar; bu unsurlar, yazarlara göre, bazen insanın farklı yanlarını, bazen de tersine bütün insanlıkta ortak olan bazı özelliklerin, görüntülerin dışında süreliliğin değerini ortaya koyar.
— Metalürji. Bir fırında veya bir demirci ocağında, hava temasında tedricî olarak ısıtılan bir çelik veya demir lama, sıcaklık yükseldikçe, meneviş renkleri denilen aşağıdaki renk tonlarını alır: 260°C’ta açık saman sarısı; 280°C’ta saman sarısı; 300°C’ta kehribar rengi; 305°C’ta kahverengi; 310°C’ta güvercin boynu; 320°C’ta mavi; 336°C’ta gri-mavi; 350°C’ta yeşil;
360°C’ta gümüşî gri; 400°C’ta kurşunî. Bu meneviş renkleri donuktur.
Isıtmaya devam edilirse, bir süre sonra, tav renkleri denilen aşağıdaki renk tonları elde edilir: 570°C’ta koyu kırmızı; 635°C’ta koyu kiraz kırmızısı; 746°C’ta kiraz kırmızısı; 843°C’ta açık kiraz kırmızısı; 900°C’ta turuncu; 940°C’ta açık turuncu; 996°C’ta sarı; 1080°C’ta açık sarı; 1200°C’ta beyaz. Demirciler eskiden, çeliklerin sıcaklık derecesini anlamak için bu renk değişimlerinden yararlanırlardı. Bugün sanayide, yüksek sıcaklıklarn ölçülmesine yarayan çok hassas âletler vardır.
— Mus. Rengi dil, neveser birleşik makamının acemaşiran – fa perdesindeki şeddidir. Güçlüsü, beşinci derece olan çargâh -do perde sidir. Donanıma si ve mi koma ( d ), la ve re bakiye ( b ) bemolleri konulur. Seyri, inici çıkıcıdır. Dizisinde nisebi şerife sayısı 6 olduğu için gizli mütenafirdir. Orta sekizlideki sesleri peşten tize doğru, acemaşiran, rast, zengüle, segah, çargâh, hicaz, dikhisar ve acem tertibindedir. Bu makama örnek olarak Halis Beyin Yürük Semai’si, Sadettin Arel’in iki Saz Semai’si, iki Durak’ı ve iki Gazel’i gösterilebilir.
— Opt. Bazı eskiçağ düşünürlerinin sandıkları gibi renk, cisimlerin özgül ve maddesel özelliklerinden biri değildir. Cisimlerin kendilerini aydınlatan ışığa göre renk değiştirdiğini Epikuros daha o zamanlar fark etmiş ve buradan, cisimlerin kendiliklerinden renkli olmadıkları sonucuna varmıştı. Descartes ve Böyle da bu görüşe katılmışlar, fakat renk teorisi ilk defa Newton tarafından, Optik inceleme (Opticus) adlı kitabında açıklanmıştır. Güneş ışığı karmaşıktır; dalga boyları ve kırılma indisleri farklı sonsuz sayıda ışınımdan meydana gelir; bu durum, güneş ışığını bir prizmadan geçirerek elde edilen güneş tayfı’nın analizinde kolayca görülebilir. Newton güneş tayfında yedi renk ayırt etti: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı. Gerçekte, bir renkten öbürüne geçiş, ara ışınımlar sayesinde fark edilmez bile.
Demek ki, bu ışınımların tümünü alan bir yüzey hepsini olduğu gibi yansıtırsa, söz konusu yüzey beyaz’dır denir; fakat bir kısmını yutup, yalnız geri kalanları yansıtırsa, yansıyan ışınımların birleşmesinden doğan bir renklenme ortaya çıkar. Siyah cisimler ise, gelen ışığın hepsini yutar. Kırmızı bir cismin rengi kırmızılar hariç bütün ışınımları yutarak alıkoymasından veya hiç değilse, öbür ışınımları kırmızılardan daha büyük oranda yutmasından ileri gelir.
Eğer bütün ışınımlar eşit oranlarda yutu-lursa, cisim gri gözükür. Şu halde renk, maddenin ışık üzerine etkime tarzından başka bir şey değildir veya Tyndall’ın ifadesine göre ışığın uğradığı işlem’in sonucudur. Çeşitli ışık kaynakları farklı ışınımlar yaydığına göre bir cismin rengi kendisini aydınlatan ışık kayna-ğıyle değişir. Meselâ nesnelerin gün ışığında ve elektrik ışığında değişik renkte görünmesi bundan ileri gelir. Mavi bir nesne karanlık bir odada bir mum ışığıyle aydınlatılırsa, mavi olarak değil de solgun beyaz bir renkte gözükür. Sarı sodyum ışığı tutulan insan çehreleri, ölü yüzü gibi kirli-sarı bir renk alır. Saydam cisimlerin, sadece bazı ışınımları geçiren filtre rolü oynaması da. bu yüzdendir ve yayılan ışığın rengi, cisimden geçen ışınımlara bağlıdır.
Basit, bileşik, tamamlayıcı renkler. Basit renkler, her biri ayrı bir frekans veya ayrı bir dalga boyu ile belirlenen tayf ışınımlarıdır; bu ışınımların dalga boyu 0,4 mikron (mor) ile 0,8 mikron (kırmızı) arasında değişir. Basit renkler ikinci bir prizmadan geçerken yeniden ayrışmazlar. Birbirleriyle birleşerek, bileşik renkler denilen çeşitli renkleri verirler. Karıştıkları zaman beyaz hissini uyandıran renklere de tamamlayıcı renkler denir. Helmholtz, farklı ışınımlar aynı yerde kesişecek şekilde birçok tayfı üst üste getirerek, birçok rengin karışmasından elde edilen rengi incelemişti. Newton ise özel bir âlet kullanıyordu (renk çemberi), ikişer ikişer gruplaşmış tamamlayıcı basit renkler şunlardır: mor, yeşilimsi sarı; lâcivert, sarı; mavi, turuncu; yeşilimsi mavi, kırmızı.
Renk kontrastları. Yan yana gelmiş iki renk karşılıklı olarak birbirini etkiler. Chevreul, iki renkli bandı yan yana koyarak yaptığı deneylerden şu sonuçlara vardı:
1. renklerden her birinin tonu, öbürünün tamamlayıcı rengiyle karışarak değişir;
2. yan yana konan renkler tamamlayıcı renklerse, her biri daha canlı ve saf görünür;
3. bir renk beyazın veya siyahın yanına getirilirse, tamamlayıcı renginde bir haleyle çevriliymiş hissini verir ve daha canlı görünür;
4. iki renk arasında belli bir mesafe bulunsa bile, yine aynı etkiler az da olsa meydana gelir. Gölgelerin rengi bu yoldan açıklanabilir: bir mumun (alevi kırmızı-turuncudur) verdiği gölge maviye çalar.
Ressamların iyi bildiği bu özellikler, yeni-izlenimcilik a-kımına temel olmuştur. Kuvvetli bir ışıkla aydınlatılmış renkli bir nesneye dikkatle baktıktan sonra, bütün öbür nesnelerin belli bir süre, ilk nesnenin tamamlayıcı rengiyle değişikliğe uğramış renkte görülmesi olayına art arda kontrastlar denir. Renk gamı. Renklerin de tıpkı sesler gibi bir gamı, yani tabiatın verdiği bir bağıntı düzeni vardır. Bu gamda prizmanın yedi rengi yer alır: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı. Bu yedi renk arasında ana renk kabul edilebilecek üç renk vardır; bunlar sarı, kırmızı ve mavidir. Resim dilinde her renk bir ton olarak adlandırılır. Kendi temel tonunun çevresinde toplanmış tonların hepsine birden ton yelpazesi denir. Gam, müzikte neyse resimde de odur; yani yedi tonun kendilerine has bir sıra ve bağıntı içinde biraraya gelmesidir. Bu gam, kendi bileşim yönünden değilse bile, tonların açıklık-koyuluk dereceleri veya tonların yan yana getirilmesiyle elde edilebilen renk bileşimleri yönünden sonsuza kadar değişebilir. Girişim renkleri. Bk. GİRİŞİM.
— Petr. Renk, rafine edilmiş petrol ürünlerinin en önemli niteliklerinden biridir; ürünün içindeki yabancı maddelerin varlığı en kolay şekilde renginden anlaşılır. Nitekim özel benzinler, tıpta kullanılan yağlar ve bazı kerozenler «su beyazı» yani su gibi duru olmalıdır; dizel yağı uçuk sarı, yağlama yağları biraz daha koyu sarı renkte olursa kalitelidir. Buna karşılık, hidrokarbonlu yakıtların çoğu, kolayca tanmabilmesi için sunî olarak boyanır. Petrol ürünlerinin rengi, bir renkölçerle tespit edilir.
— Res. Renklerden yararlanabilmek için değişik renklere özgü ışıldama yeteneğini göz önünde bulundurmak gerekir. Bu renklerden bazıları, bitişik tonlara bulaşacak bir ışın saçımı gücüne sahiptir. Mavi, diğer renklerden daha çok, komşu renklerle aynı titreşime girerek onların rengini bozar; kırmızının yanında ise bu rengi morlaştırır; sarının yanında ise yeşilleştirir; beyazın yanında renklenmesini sağlar. Gözümüz en fazla mavi karşısında hassastır. Göz, mavi ton serisi içinde 1/205′ten 1/288′e kadar varan bir ışık şiddeti farkını algılayabilir, oysa kırmızı için bu ışık şiddeti farkı, 1/16′dan 1/70′e kadardır. Bu durumda kırmızının derecelenmeleri, mavininkine oranla daha az görülebilir niteliktedir. Gerçekten de, aydınlığın artmasıyle meydana gelen göz kamaşması mavide, kırmızıdan daha çoktur. Şüphesiz bu renk özellikleri, bir hareketten edindiğimiz duyuma benzettiğimiz duyumların kaynağını meydana getirir. Renkler, bizde bir mekanizma etkisi yaratır; ilerler veya geriler. Soğuk renkler (maviden mora kadar olan seri) ilerler; sıcak renkler (kırmızıdan yeşile kadar olan seri) geriler. Pilinius, «neşeli» renkleri, «ağır başlı» renk gruplardan ayırıyordu. Goethe, renk gruplarını «olumlu» ve «olumsuz» olarak, Fechner «etken» ve «kabul eden» olarak sınıflamıştı. Renklerin bu mekanizması, gözde bir üçüncü boyut etkisi yaratacak kadar tesirlidir ve renkli bölümlerinin değiştirilmesiyle bir kompozisyonu değişikliğe uğratmak mümkündür.
Tonlar, aynı çarpma gücüne sahip değildir; etkilen niceliklerine bağlıdır. Eşdengede bir duyum yaratabilmek için, sarı bir yüzeyin, dengelemek istediği kırmızı yüzeyden üçte bir oranında daha fazla alan kaplaması gerekir. Charles Henry, sarının asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 27 katının duyumuna eşit bir duyum yaratmak için, mavinin asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 100 katının gerektiğini hesaplamıştır, öyleyse verici kaynağın boyutları, doygunluğun temel unsurudur. Başka bir deyimle, geniş bir mavi yüzey, aynı maviye sahip daha küçük bir yüzeyden daha mavidir. Aynı şekilde hava perspektifi meselesi de doygunluk meselesine bağlıdır.
Alacalı bir nesneden meselâ renkli bir örnek kartından yavaş yavaş uzaklaşılırsa, kartın üzerindeki lekeler, kimliklerini kaybedinceye kadar gittikçe ufalan görüntüler sunarak yavaş yavaş daralır ve birbirleri üstüne taşar. Oysa böyle bir örnek kartında, birçok unsurun tamamlayıcı renklere sahip olmaması imkânsızdır; öyleyse bunlar birbirini ortadan kaldıracaktır; başlangıçtaki alacalılık, tamamlayıcı renklere sahip olduğu oranda çeşitliliğinden kaybedecek ve lekeler ne kadar dara bu kayıp o kadar tam ve çabuk olacaktır. Buradan, dekoratörlerin sanatı bakımından önemli bir sonuç çıkarılabilir. Bu sonuç uzaktan kimliklerini ve tonlarını koruyan yüzeylerin, sadece tek renkli yüzeyler olduğudur. Ayrıca titreşimleri yayan yüzeyin düz ve parlak olması gerekir. Aksi halde ışık, maden, kil veya kumaş gibi çoktaneli bir yüzeye çarparsa, renkli ışımalar, düzensiz bir şekilde dizilmiş pek çok küçük yüzeyden önemli miktarda saptırılacak; istenilen tarafa değil, bu sayısız yansıtıcı tarafından her yöne gönderilecek ve yansıyan ışınlar, değerlerini düşüren küçük gölgeler yüzünden zayıflayacaktır. Gerçekte de, rengin değeri saf renge karıştırılmış beyaz ve siyah renk vasıtasıyle tedricen belirlenen sapmadır. Beyazın etkisi altında buna, «yıkanmış» veya «kopmuş», siyahın etkisi altında ise «indirilmiş» denir. Değer, bir renk karışımını ifade eden «nüans»tan farklıdır. Ancak, bu tanımlamalar renklerin temel fenomenolojilerine değil, kullanılmalarına aittir.
Bununla birlikte, bir cisim tarafından yansıtılan belli bir tayf parçası ve enerjinin geçici bir durumu olan ve insan gözleri gibi değişken organizmalar tarafından algılanan renk, hiç olmazsa yaklaşık olarak tanımlanabilir. Fizik analiz bile, fizikçiler ve kimyacılar tarafından olduğu kadar, ressamlar, boyamacılar ve boyacılar tarafından da kabul edilen (1671 Colbert yönetmeliği ve eski korporatif tüzükleri) genel terimlere dayanmaktadır. Bu genel kabullerin, bir temel renk üçlemesini (mavi, kırmızı ve sarı) varsaymaları dikkat çekicidir.
Bu renklerin iki, üç v.b. yanlı bileşimleri çok geniş bir ton türemesini sağlar. Renklerin kullanılmasını düzenleyen sistemler de aynı şekilde bir üçleme üzerine kurulmuşlardır. Delacroix kendine, her biri üç temel renkle ayrılmış, 120 derecelik üç kısma bölünen çember şeklinde bir kadran yapmıştı. Çemberin bu üç parçasından her biri iki yanlı bir tonla ikiye ayrılıyor ve böylece meydana gelen bölümler de bileşik tonlarla bölünüyordu, üstat bu yolla, tam karşıtlığı yani, tamamlayıcı renkleri bulmasını sağlayan güvenilir kılavuzlar elde etmiş oluyordu. Chevreul’ün Gobbelins halı yapım evleri için yaptığı renk çemberinde de aynı ilke uygulanıyordu; üç parçadan her biri, kavuniçi, erguvan ve yeşille ve üçüncü bileşimlerle 720 bölüme ayrılıyordu. Diğer yandan çember, siyahın on değeriyle art arda indirilmiş on eşmerkezli bölgeye ayrılıyordu. Bilgin bu yolla, 14 400 ton elde ediyordu. Ama bu rakamın sınırlı olmasından başka, Chevreul’ün sisteminde bazı renklere hiç yer de verilmemişti. Chevreul, bunları nitens diye adlandırmıştır. Charles Henry ise, bir tondan diğerine geçiş bölümlerinden meydana gelen bir renk çemberi üstünde kullanılabilir bir «estetik iletici» yaptı. Fakat bütün bu kullanma metotları boyayıcı maddeler’e uygulanmıştır ve renkli ışıklar fenomenolojisi ile ilgili değildir.
Gerçekte, ressamın üç temel rengi, fizikçinin temel renkleri değildir. Göz siniri, kırmızı, yeşil ve morun yani görüntünün temel bölümlerinin uyandırdığı duyumu iletir. Gerçekte, Young’ı ve sonra Helmholtz’u bu sonuca götüren analizler, daha sonra, morun yerine maviyi koyan Maxwell tarafından kabul edilmemiştir. Hering, kırmızı, yeşil, sarı ve maviden meydana gelen dört temel renk kabul etmekte ve böylelikle Leonarda da Vinci’nin optiğine katılmaktadır. Renk etkileri, insan ağtabakasının dört konisi tarafından alındığına göre, organın bazen bir alanı, bazen diğer bir alanı dış uyartıdan etkilenmektedir.
Işık şiddetinin en çok olduğu kadar en az bulunduğu sırada da gözün, bazı önemli farkları algılayamaması yaptığı değerlendirmelerin kesin olmayışını yeterince açıklamaktadır. Çok aydınlık olduğu zaman nesneler bize çok açık, buna karşılık, loş ışıkta nesneler en koyu olanlar kadar koyu gözükmektedir. Gözümüzde, doygunluk ışıklılığa bağlanmaktadır. Rengin bu gücü duyarlığımız üzerinde büyük etki yapmaktadır: renk canlı varlıkların fizyolojisini bile şartlandırır, insan, renklerin psiko-fizyolojik etkilerini duymaktadır: mavi bir ortam yatıştırıcı, kırmızı bir ortam dürtücüdür. Bazı çizgisel üstünlüklere sahip oldukları zaman renkler, yasaklayıcı veya güç arttırıcıdır. Charles Henry renklerin «zevk veya engelleme duygusu» uyandırdığını söylemektedir. Konuşma dili, renklerin bu özelliğini «kaçıcı» tonlar ve «çekici» tonlar ayırımını yaparak belirtir.
Bu deneysel görüşler üstüne bir doktrin kurmak mümkündür.
Goethe kendiliğinden, morla sevinç fikrini, kırmızıyle güç fikrini, koyu mavi ile sükûn ve soğukluk fikrini birleştirirken ve yeşile çekicilik fikrini, canlı sarıya gülünç fikrini, açık sarıya soyluluk fikrini bağladığı zaman gerçeği ortaya koyuyordu. Aynı şey çağlar boyunca ve yerlere göre, değişik renklere atfedilen ve genellikle çelişen anlamlar için de geçerlidir. Ortaçağda sarı lânetlilerin, yeşil âşıkların rengi değil midir? Rimbaud’nun sonesinde renklere bağlanmış seslilerin sembolizmi sadece edebî bir buluştur. Buna karşılık, tedavi ve koruma alanında gerçek bir renk kullanma tekniği uygulanmıştır. Daha 1913′te, bir fransız hekimleri meclisi, hastahane salonları duvarlarının, bölümlerine uygun olarak boyanmasını öğütlemekteydi: «coşkunlar için mor, umutsuzlar için kırmızı, ağır kanlılar için sarı»; aynı zamanda okulların yeşile, kışlaların kavuniçiye boyanmasını da tavsiye etmekteydi.
Sanayi bugün renklerin özelliklerinden, gerek işçilerin dikkatlerini kolaylaştırıp yorgunluklarını azaltmak, gerekse her türlü tehlikeyi işaret ederek kazaları önleyebilmek amacıyle yararlanmaktadır. Ford fabrikalarında önlerinden ateşler fırlayan madenî parçalar, yanan gazin mavisinin karşıtlık yapabilmesi için kavuniçiye boyanmıştır. Bazı renkler, bugün, işaret olarak evrensel bir uygulama görmektedir: sarı şeritler mekanik bir tehlikeyi, kavuniçi şeritler termik bir tehlikeyi belirtmekte; yeşil haç yardım istasyonunu, canlı kırmızı bir fon yangın malzemesini işaret etmekte, mavi şekiller dikkat çekmek için kullanılmaktadır. Renk kullanılmasının kurallara bağlanmasından bu yana, iş kazalarında hafif bir azalış ve verimde büyük bir artış kaydedilmiştir. Diğer yandan mimarî, kendi yönünden, renkleri sadece zevklerin tatmini için değil fakat aynı zamanda, psiko-teknik amaçla da kullanılmaktadır.
— Sanay. Yağlı maddelerin bileşiminde, üretim sırasında hammaddeye uygulanan aşırı ısıtmanın etkisiyle meydana gelen renkli maddeler bulunur. Renk giderme, ya renk açıcı topraklar veya etkinleştirilmiş kömür üzerine soğurma ya da kimyasal etki (karbonlaştırma, yükseltgeme veya
indirgeme) yoluyle uygulanır. Yemeklik yağlar için özellikle yüze soğurma metotlarından yararlanılır; katı ve sıvı sanayi yağları, özellikle donyağlar için sodyum klorit kullanılması hızla yayılmaktadır. Tekstil sanayiinde, gerek kumaşları beyazlatmak, gerek kendisi renksiz olduğu halde yabancı maddelerle kirlenmiş organik eriyikleri arıtmak için renk giderme etkenlerine başvurulur. Bk. BEYAZLATMA, RAFİNERİ.
Basmacılıkta, bazı desenler renk gidermeyle elde edilir; top halinde tek renk boyanmış bir kumaşa, buharlaşma sırasında elyafa zarar vermeden boyarmaddeyi yok eden renk sökücü bir karışımla desen verilir. Böylece renkli fon üzerinde beyaz bir desen elde edilir.
Renk sökücü olarak ya yükseltgen (potasyum veya sodyum klorat, hipokloritler, nitratlar v.b.) ya da indirgen maddeler (çinko klorür, glikoz, sodyum hidrosülfit) kullanılır. Işık da renk giderici olarak etki eder; özellikle anilin türünden boyarmaddelerle elde edilmiş renkler üstünde etkilidir. Sülfüröz asit de çok etkili bir renk gidericidir.
Petrol ürünlerinin rengini gidermekte, ya sülfürik asit, ya da genellikle emici topraklar (tabiî veya etkinleştirilmiş) kullanılır. Perkolasyon metodu, yağı bir kuleden geçirdikten sonra, tekrar kullanmak üzere emici toprağı silindir biçiminde bir döner fırında kavurmağa dayanır. Daha yeni o-lan temas metodunda ise, toprak ve yağ sıcakta karıştırılır, sonra döner bir tambur veya özel bir filtreyle süzülür.
♦ Renk renk sıf. Her renkten olan, çok renkli, çeşitli renklerde görünen (şey): Karalı ve denizli ve renk renk memleketli, i Mektep hatırası bir haritam vardı benim
(C.S. Tarancı). Renk renk çiçekler. (LM)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENK veya RENG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REFLEKTÖR
Tarih 26 Haziran 2009
REFLEKTÖR i. /(lat. reflectere, yansıtmaktan fr. reflecteuf). Opt. Aldığı ışınımları geri gönderen cihaz. Bk. ANSiKL.
— Nükl. Nötron reflektörü, bir atom pilini veya bombasını çevreleyen ve içeriden kaçmağa çalışan nötronların bir kısmını geri yansıtan grafit veya berilyum tabakası.
— Telekom. Anten reflektörü, yayınlanan dalgaları dar bir demet halinde toplamak için bir antenin arkasına konan, paraboloit reya parabolik silindir biçiminde bir kafesten meydana gelen madenî ayna.
— ANSiKL. Opt. Bir reflektör biçimi ve yansıtma katsayısıyle nitelenir. Gelen ışınlan, ya parlak maden yüzeyleri veya aynalar gibi doğrudan doğruya, ya da kâğıt reya kumaş gibi dağıtarak yansıtır. Aslında gelen ışınımların dalga boyuna göre değişen yansıma, daima bir dolaysız yansıtma (yansıma açısı, yansıyan ışının gelme açısına eşittir) ile bir dağınık yansıtmanın birleşimidir ve her birinin oranları değişiktir.
Reflektörün biçimi, bir kaynaktan gelen ışığı çok farklı sınırlar için-de kontrol etmek ve dağıtmak imkânı verir: siddetlendirici (dar demetli), yayıcı (geniş demetli), parabolik (paralel demetli), toplayıcı (bir noktada) reflektörler vardır. Morötesi ışınlar, kızılaltı ışınlar ve ses dalgaları ışıklı aynı kanunlara göre yansısıdıgından, bütün bu dalga ve ışınımlar için de reflektörler yapmak mümkündür. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFLEKTÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REBAP veya REBAB
Tarih 25 Haziran 2009
REBAP veya REBAB i. (fars. ve ar. rebâb). Esk. Gövdesi hindistancevizi kabuğundan yapılmış, uzun saplı saz: Mevlânâ, rebap dinlemeyi seviyor ve bid’at addetmiyor ya [...] mesele orada (N. Araz). || Rebab-zen, rebap çalan kimse.
— ANSiKL. Mus. Rebap adı ilk olarak Câhiz’in (öl. 869) Mecmuatür-Resail adlı eserinde geçer. Bir endülüs efsanesine göre rebap, İberik yarımadasında yapıldı. Araplar rebabı İranlılardan aldıklarını söylerler. İran’da mızrap veya elle çalınan rebap, Araplara geçince yayla çalınmağa başlandı. Yedi türlü rebap vardır:
1. müstatil rebap, dikdörtgene yakın «Y» biçiminde ağaç bir çerçevedir, üst ve alt yüzlerine ince bir deri gerilir. Ağaçtan ve silindir biçimli, boynu demirden ayağı vardır. Bir veya iki teli bulunur; 2. yuvarlak rebap, yuvarlak ağaç bir kasnaktır, üst yüzü, bazen de alt yüzü ince bir deriyle kaplıdır. Ayağı yoktur. Bir tellidir;
3. kayık biçimi rebap, kayık biçiminde oyulan bir ağaç parçasıdır ve yalnız Magrıp’ta kullanılır. Oyuk bölümün üstü ince bir deriyle kaplıdır. Genellikle iki tellidir;
4. armut biçimi rebap hakkında yeterli bilgi yoktur. Üç telliydi;
5. yarım küre rebap, gövdesi yarım küre biçimindedir. Ağaçtan, hindis-tancevizinden veya kantar kapağından yapılır. Açık bölümün üzerine ince bir deri gerilir. Demirden bir ayağı olduğu gibi, ayaksız da olabilir. Boynu silindir biçiminde bir ağaçtandır. İki tellidir. Kemençe veya şişak adları da verilir;
6. tambur rebabı, tambur biçimindedir. Beş tellidir, ayrıca birkaç ahenk teli vardır. Bazılarının gövdesinin altında bir tavus resmi bulunur. Genellikle Hindistan’da kullanılır;
7. açık gövdeli rebap, Ortadoğu’da genellikle halkın kullandığı bir türdür. Türkmenistan’da kullanılan kopuza benzer. İki teli vardır, gövde yüzünün üstü açıktır.
♦ Rebabî sıf. Esk. Rebapla ilgili. \\ Lirik, // Rebap çalan veya yapan kimse. (M)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REBAP veya REBAB hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REAKTÖR
Tarih 25 Haziran 2009
REAKTÖR i. (fr. reacteur). Havc. Yakıt olarak çevre havayı kullanan ve pervanelerin yardımı olmaksızın doğrudan doğruya tepki ile çalışan, iki ucu açık boru biçiminde itici.
Bk. TEPKİLİ, PÜLSOREAKTÖR, STATOREAKTÖR, TÜRBOREAKTÖR.
— Nükl. içinde, fisyona uğrayarak (bk. ATOM), enerji üreten zincirleme bir tepkime verebilecek bir madde bulunan cihaz. (Eşanl. Atom PİL’i.) [Bk. ANSiKL.]
|| Havuzlu reaktör, içinde, fisyona uğrayacak maddenin daldırıldığı, hem soğutucu akışkan, hem de biyolojik koruyucu görevi yapan sıvı bir yavaşlatıcı (su veya ağır su) bulunan nükleer reaktör.
— Petr. Cracking, reforming, alkiliasyon v.b. tepkimelerinin yapıldığı cihaz; içinde bir katalizör bulunan ve basınç altında tutulan silindir biçiminde bir hazneden meydana gelir.
— ANSiKL. Nükl. • ilke ve çalışma. Bir reaktör’ün vtya atom pilinin temel elemanları şunlardır:
1. yakıt; bileşiminde, kozmik kaynaklı nötronların reaktörde ilk tepkimeleri doğurabilmesi için, kolayca fisyona uğrayan bir madde bulunmalıdır. Kolayca fisyona uğradığı bilinen elementler şunlardıı: uranyum 235 ( 235/92 U), tabiî uranyumda çok az miktarda (140 gr’da 1 gr) bulunan bu izotop, kütle spektrografıyle izotop ayırma sırasında veya uranyum flüorür gazların yayınmasıyle elde edilebilir; uranyum 233, bir pilde toryum 232′yi nötronlarla bombardımana tutarak elde edilir; plütonyum 239 ( 239/94 Pu) tabiî uranyumun temel bileşeni olan bu izotop, pillerde uranyum 238′in (238/92 U) nötronlarla bombardımana tutulmasından elde edilir.
Demek ki reaktör yakıtlar, tabii uranyum (tabiî uranyumlu bir pil veya primer pil, hem enerji, hem de fisyona uğrayabilen bir yakıt 239/94 Pu üretir), 235 / U izotopu halinde zenginleştirilmiş uranyum ve plütonyumudur;
2. yavaşlatıcı (veya moderatör); nötronları atom çekirdeklerine çarptırarak, hızları ortamın sıcaklığına tekabül eden termik çalkalanma hızına eşit oluncaya kadar yavaşlatmağa ve böylece fisyonu meydana getirebilecek ısıl nötronlar haline dönüştürmeğe yarar. Yavaşlatıcı, hafif çekirdekli elementlerden meydana gelmelidir; çünkü ağır bir çekirdeğe çarpan bir nötronun hızı değişmez.
Ayrıca, çarpmalar nötronların soğurulmasına yol açmamalıdır. Meselâ su, nötronları soğursaydı iyi bir yavaşlatıcı olurdu: bu bakımdan, ancak zenginleştirilmiş uranyumla çalışan reaktörlerde kullanılabilir. Ağır su ise, tabiî uranyumla çalışan reaktörler için çok uygundur. Ağır sudan daha az etkili olan grafitin tek üstünlüğü bol miktarda üretile-bilmesidir. Glüsin ve difenil de iyi birer yavaşlatıcı olabilir;
3. soğutucu akışkan; ısının işe dönüşümünde yüksek bir verim sağlayabilmek için, yüksek sıcaklıklarda meydana gelen kalorileri mümkün olduğu kadar atmağa yarar. Su, ısı alışverişinde çek iyi bir etken olmakla beraber soğurucudur; ağır su, tabiî uranyumla çalışan reaktörlerde basınç altında kullanılır.
Soğutucu, akışkan bir gaz, meselâ karbon dioksit olabilir; bu gaz, ısı alışverişinde pek iyi bir etken değildir, fakat nötronları soğurmaz; soğutucu olarak, yüksek basınç altında helyum da kullanılabilir, ama pahalıdır. Nihayet, ısı alışverişinde çok güçlü etkenler olan sodyum, potasyum gibi ergimiş madenlerden de yararlanılabilir, fakat bunlar da dolaşım borularını aşındırır.
• Tabiî uranyumla çalışan bir reaktörün şeması. İçinde ağır su bulunan alüminyumdan bir küvet içine, düşey olarak asılmış uranyum çubukları yerleştirilmiştir; bu çubukların her biri birçok eşmerkezli alüminyum boru ile çevrilidir; borularda, açığa çıkan kalorileri sıcaklık değiştiricisine ileten sıkıştırılmış gaz dolaşır. Alüminyum küvet, reflektör rolü oynayan bir grafit tabakasıyle çevrilmiştir; bu tabaka, tepkime ortamından kaçmağa çalışan nötronları yeniden içeriye doğru fırlatır; böylece, fisyona uğrayan maddenin kütlesindeki azalmanın önüne geçilir. Pilin içine az veya çok daldırılan kadmiyum çubuklar nötronları soğurur ve tepkimenin gidişini, dolayısıyle pilin gücünü ayarlar.
Reflektör, grafitte meydana gelen ısıyı boşaltan dökme demirden bir gömlekle ve zararlı ışımaları soğuran bir beton blokuyle çevrilidir. Şiddetli ışımalara tutulacak maddeler, yan taraftaki bir kanaldan pilin içine sokulur.
• Reaktörlerin kullanılması. Reaktörler, fisyona uğrayabilen maddeler (plütonyum, uranyum), bol miktarda radyoaktif izotop ve ısı enerjisi üretmekte kullanılır; bu ısı enerjisi, bir buhar (gemilerin itilmesi) veya gaz (uçakların itilmesi) türbiniyle mekanik enerjiye dönüştürülebildiği gibi, sırasında elektrik enerjisine de dönüştürülebilir.
• Geleceğin pilleri. Bugün, termonükleer reaktör’ler’in yapımı tasarı halindedir; bu reaktör, iki döteryum çekirdeğinin senteziyle bir helyum çekirdeği üretecek ve böylece kütleyi binde 1 oranında küçülterek çok yüksek enerji açığa çıkarabilecektir. Böyle bir tepkime, ancak bir noktadaki sıcaklık çok yüksek olduğu zaman sağlanabilir; sonra bu sıcaklık yakıt kütlesinin içinde yayılır.
Ayrıca, sıvı hidrojenden bir u- mezonlar demeti geçirerek mezon hidrojen’nin elde edilebileceği de düşünülmektedir; bu mezon hidrojeni bir netron gibi davranacak ve bir döteryum atomunun bombardımanıyla 5 MeV’luk bir enerji açığa çıkararak bir helyum 3 atomu verebilecektir. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAKTÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAYBALAMAK
Tarih 24 Haziran 2009
RAYBALAMAK geçi. f. (rayba’dan ray-ba-la-mak). Mekan. Aşınmadan ileri gelen ovallığı gidermek için, bir silindirin çapını büyütmek. (RAYBA SALMAK da denir.) [L]
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAYBALAMAK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAYBA
Tarih 24 Haziran 2009
RAYBA i. (ing. toream, bir deliği genişletmekken reamer > rayma > rayba). Mekan. Çevresindeki kesici ağızlar yardımıyle bir deliği genişletmeğe yarayan, konik silindir biçiminde âlet. || Ayarlı rayba, mafsallı bir sistemle fener miline bağlanan silindir biçiminde bir gövdeye takılmış bir bıçaktan meydana gelen rayba; fener mili ile işlenecek parçanın eksenleri çakışmasa bile, mafsallı sistem bıçağın raybalanacak parça içine girmesini sağlar.
— ANSİKL. Mekan. Rayba, genel olarak elle kullanılan bir âlettir. Bir deliğin çapını genişletmek için, art arda iki rayba kullanılır. Hafifçe konik olan ilki, yani kaba paso raybası, büyük miktarda talaş kaldırarak deliğin taşkın kısımlarını ve pürüzlerini düzeltir. İkincisi veya ince paso raybası, tam bir silindir biçiminde, perdahlı ve istenen çapta bir delik yüzeyi meydana getirecek şekilde çok az talaş kaldırır.
Çap kontrolü yapabilmek için, raybanın düz veya helis biçimindeki kesici ağızları daima çift sayıdadır. Büyük çaplı bazı raybalar takma bacaklıdır ve ayarlanabilir.
Rayba, önce 800°C’a kadar tavlanmış, sonra 220°C’ta menevişlenmiş çelikten yapılır.
Tavlanmadan sonra meydan gelebilecek çarpılmaları düzeltmek için raybanın taşlanması gerekir. Rayba bir kesme takımıdır ve taban yüzünün sürtmesini önlemek için, dişlerine belli bir taban açısı verilmelidir. Bileme sırasında çapının değişmemesi için kesici ağzın arka tarafında küçük bir kısım silindir biçiminde bırakılır ve yalnız dişlerin kesme yüzü (ön yüzü) biley taşına tutulur. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAYBA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAY
Tarih 24 Haziran 2009
RAY i. (ing. rail, çubuk, parmaklık). Dy. Demiryolu taşıtlarının çeneli tekerlekleri için yuvarlanma ve yönelme yolu meydana getiren, haddelenmiş profile çelik.
(Bk. ANSiKL.)
Ray aktarması, tekerlek çenelerinin sürtmesiyle aşınan ray mantarı yanağının dışa bakan kısmını yolun iç tarafına getirmek için, karşılıklı iki rayın yerlerini değiştirme. (Bu işlem rayları döndürmeden yapılabileceği gibi, bir tek rayı döndürüp, uçlarını ters yönde çevirmekle de yapılabilir.)
Ray mantarı. Bk. MANTAR.
Karşı (veya iç) ray, makaslarda, hemzemin geçitlerde v.b. tekerlek çenelerine yön vermek veya iç yanı taşla, mıcırla kaplı bir hatta oluk genişliğini korumak üzere demiryolunun iç kısmına yerleştirilen ray.
Oluklu ray, yuvarlanma yolu boyunca, tekerlek çenelerinin geçmesine elverişli bir oluğu bulunan ray.
Yaslanma rayı, üzerine makas lamasının dayandığı ray.
— ÇEŞ. DEY. Raya (veya rayına) girmek, bir işin, girişimin düzene sokulduğunu, iyi bir duruma getirildiğini belirtmek için kullanılır.
Raya (veya rayına) oturtmak (veya sokmak), [bir işi, girişimi] iyi ve düzenli bir şekilde yürüyecek duruma getirmek.
Raydan (veya rayından) çıkmak, düzeni bozulmak, alt üst olmak.
— Teknol. Bir öteleme hareketine kılavuzluk eden madenî profile çubuk.
— ANSiKL. Dy. Ray profili, ya kolları simetrik bir çift T şeklindedir (çift mantarlı ray), ya da alt tarafı bir taban, üst tarafı bir tek mantar şeklinde yapılmıştır (Vignole rayı). Tirfon, krampon veya yataklar yardımıyle ahşap traversler üzerine sıkıca bağlanan ray çubuklarının uzunluğu gittikçe arttırılarak normal döşemede 6 m’den 12 m’ye, sonra 18 m’ye ve nihayet 24 m’ye ulaşmıştır; böylece sıcaklığa bağlı uzunluk değişimlerini karşılayabilmek için öteden beri zorunlu kabul edilen contaların, yani ek yerlerinin sayısını azaltmak’ yoluna gidilmiştir.
Bununla birlikte ray çeliklerinin yüksek kaliteli olması ve sık döşenmiş traverslerden meydana gelen sağlam yol armatürü ile balastlar sayesinde bugün kaynakla birleştirilmiş çok uzun rayların (800 m’ye kadar) döşenmesi mümkün olabilmiştir. Ancak, çok yüksek ve çok düşük sıcaklık derecelerinde ray mutlaka zorlama ve gerilme kuvvetlerinin etkisinde kalır. Bütün raylarda, üzerinde tekerleklerin yuvarlanacağı mantar yüzeyi, tekerlek bandajına mümkün olduğu kadar iyi oturacak şekilde hesaplanmalıdır.
Düz bir hat şeklinde uzanan yollarda, tekerlek bandajının konikliğine uyabilmesi için mantarın üst yüzüne 1/20 oranında bir eğim verilir. Dönemeçlerde, yolun bütün yatay doğrultuya göre belli bir eğimle döşenif (dever’ler). Raylar, yan mamul çelik çubukların bir hadde dizisinin silindirleri arasında geçirilmesiyle yapılır. Ray tipleri çok çeşitli olmakla birlikte, hepsi bellibaşlı iki klasik grupta toplanabilir: çift mantarlı ray ve Vignole rayı. Karayoluna taşmaması gereken tramvay raylarında ise bir oluk bulunur (Broca rayı).
İlk demiryollarının döşenmesi sırasında önce köşebent, sonra mantarlı çubuklar şeklinde hazırlanan raylar âdi demirden yapılıyordu; o zaman için demir, ray yapımında gerekli olan yumuşaklık ve aşınmaya karşı direnç bakımından bütün malzemelerden daha üstündü. önceleri, İngiltere’de olduğu gibi taş destekler, sonra traversler üzerine oturtulan raylar, dayanma sürelerini uzatmak için çelikten yapılmağa başladı.
Modern demiryollarında raylar kauçuk seletler üzerine döşenir. Bugün kullanılan yalnız Vignole tipi raydır. Traversler ise çelikten veya betondan yapılır. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAVENNA
Tarih 24 Haziran 2009
RAVENNA, İtalya’da şehir, Emilia’da, il idare merkezi, Adriya denizi yakınında; 115 500 nüf.
Eskiden zengin bir deniz ticaret merkezi olan Ravenna, denize uzaklığı yüzünden önemini kaybetti. Şeker rafinerileri. Dokumacılık (jüt). Petrol rafinerileri; kimya sanayii (gübre). Tabiî gaz işletmesi. Corsini kanal-limanı oldukça canlıdır.
— Yakınında, deniz kıyısında Marina di Ravenna şehrin sayfiye merkezidir; buraya Dante ve Byron’ın şiirlerinde dile getirdikleri San Vitale çam ormanından geçerek ulaşılır.
—Ravenna ili, 329 600 nüf. Lamone ırmağı boyunca, Apennin dağlarının kenarında ve Adriya denizi kıyısındaki alçak ovalarda uzanır. Gelir kaynakları tarıma dayanır: ovada tahıl ve kenevir; dağlık bölgede üzüm ve mısır. Sanayi faaliyeti tarıma bağlıdır (şeker rafinerileri, gübre fabrikaları). Tuzlu bataklıklar.
• Tarih. Umbria’lıların kurduğu Ravenna, III. yy.da Roma ile ittifak yaptı; Romalılar Ariminum yolu üzerindeki şehrin stratejik konumundan yararlandılar. Rubico ırmağının aşılmasından önce Sezar’ın genel karargâhı (M.ö. 53-50) olan şehrin bir ön limanı vardı: Roma imparatorluğunun iki büyük donanmasından birinin demirli olduğu Classis (Fossa Augıtsta).
Şehir M.S. II. yy.da Flaminia’nın, IV. yy.da da Emilia’nın başkenti oldu. 402′de imparator Honorius, Ravenna’yı bataklıklarla çevrili olması ve Doğu ile deniz bağlantılarının kolaylığı sebebiyle Batı Roma imparatorluğunun merkezi haline getirdi; Stilicho’yu bu şehirde idam ettirdi (408). Çok uzun bir kuşatmadan sonra Odoaker şehri Ostrogot kralı Theodorich’e teslim etti (şubat 493) ve bir ziyafet sırasında burada onun tarafından öldürtüldü (mart 493). Ostrogotlar devrinde hükümdarın ikamet merkezi olan şehir Belisarius’un bizans orduları tarafından işgal edildi (mayıs 540) ve İtalya eyaletinin başkenti haline getirildi.
İmparatorluk başkenti olduğu için papanın otoritesinden kurtulduğunu iddia eden ve «Trescapitali» kavgasına katılan Ravenna, Lombardia’nın tehdidi karşısında Roma’nın hâkimiyetini kabul etmek zorunda kaldı (568), fakat, 595′e kadar pallium’dan geniş ölçüde yararlanmak istedi; Bizans imparatoru Mauricius şehrin savunmasını 584′ten sonra devamlı olarak şehirde oturan bir eksark’a (patricius et exarchus) verdi. Eksarklığı içten ve dıştan kemiren karışıklıklardan yararlanan Ravenna piskoposu, imparator Konstantos’tan hürriyet fermanı aldı (663); ama fermanı Konstantinos’un yerine geçen Konstantinos IV iptal etti (681).
Şehir sonradan İstanbul patriğinin eşitlik iddialarına karşı papa Sergius I’i desteklediği için (şehir milislerinin ayaklanması; VII. yy. sonu), özelikle de bir gasıpı tanıdığı (695-705) için lustinianos’un emriyle Sicilya kumandanı tarafından yağmalandı (709 veya 710); bunun üzerine yeni eksark loannes Rizokopos, 710) öldürüldü ve şehir bağımsız bir devlet halinde teşkilâtlandı; imparator Philippikos Vartan’a boyun eğdikten sonra (712) bile milis kuvvetini muhafaza etti. Classis’in Liutprando tarafından geçici olarak işgaliyle bir başına kalan Ravenna’yı bu Lombard kralı üç yıl süreyle kuşattı ve halefi Aistolf aldı (751).
Bunun üzerine Kısa Pepin, şehri papaya vermeyi kararlaştırarak (754 ve 756) Aistolf’u şehri ve eksarklığı terk etmek zorunda bıraktı. Bologna’nın gelişmesinden önce roma hukuku eğitim merkezi olan Ravenna, İtalya krallığına geçti (889). Uzun süre, şehirde Germania krallarına sadık kaldıktan sonra aristokratik bir şehir haline geldi (XII. yy.) ve imparatorluklara karşı Romagna ve Marche şehirleri birliğini kurdu (1198). Friedrich II tarafından işgal edildikten (1240) sonra Polenta’ların derebeylik yönetimine boyun eğdi (1275-1441). Kanalların kumla dolması limanının gerilemesine yol açtı.
XIII. yy.da Venediklilerin iktisadî kontrolü altına giren şehir, 1449-1509 arası Venedikliler tarafından işgal edildi, sonra Papalığa geri verildi. 1512 Savaşı sırasında yağmalanan şehir, sıtma salgını sonucunda ıssızlaştı. Fransızların 1797′de papadan aldıkları Ravenna, Csalpina cumhuriyetine (1792), İtalya cumhuriyetine (1802) ve İtalya krallığına (1805) katıldı, 1815′te papaya geri verildi. 1859 Haziranında ayaklandı ve bir referandum sonucunda Piemonte’ye katıldı (mart 1860).
• Güzel sanatlar. Ravenna’da bir amfiteatr, surlar ve bir porta Aurea (Claudius zamanından) ve Trajanus zamanından kalma bir su kemeri vardır. Müzede birçok roma kabartması bulunur. Şehirde ayrıca Bizanslılardan kalma birçok anıt vardır: 424′te Gala Placidia tarafından yaptırılan ve XI., XIII. ve XIV. yy.da (Giotto’nun duvar resimleri) onarılan San Giovanni Evangelista kilisesi, Sant’Agorta Maggiore kilisesi (V. yy.), eski bir roma hamamı o-lan ve V. yy.da yenilenen San Giovanni in Fonte vaftiz yeri (X. yy.dan kalma silindir biçimi kule), VI. yy.dan kalma kabartma çinilerle kaplı sekizgen planlı bir yapı olan San Vitale bazilikası, Dello Spirito Santo kilisesi ve Ari’ler vaftiz yeri, IX. yy.dan kalma San Francesco çan kulesi ve eğik «torre del Publico».
Şehrin dışında da anıtlar vardır: Theodorich’in inşa ettirdiğ Sant’-Opollinare Nuovo (V. yy.dan kalma çiniler). «Palazzo teodorico» sarayı; yekpare taştan kubbesi olan «Rotonda» veya Theodorich’in mezarı (520), XI. yy.dan kalma Santa Maria in Porto Fuori (Giotto okulunun freskleri), 594′te inşa edilen, XII. yy. dan kalma birçok çini kapsayan üç sahınlı Sant’Apollinare in Classe kilisesi, Palazzo Comunale (XV. yy.), 1483′te Pietro Soîari’-nin tamamladığı Dante’nin mezarı, XVIII. yy.dan kalma katedral, Eski Eserler müzesi (Galla Placidia’nın mezarı). Güzel Sanatlar akademisi (Madonna’lar), Classense kütüphanesi. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVENNA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Raschig halkaları
Tarih 23 Haziran 2009
Raschig halkaları, bir damıtma veya soğurma sütununa takılan ve çıkan gaz akımı ile inen sıvı akımı arasında büyük bir temas yüzeyi sağlamağa yarayan madenden veya kumtaşından yapılmış küçük silindirler. Sülfürik asit fabrikalarındaki Glover ve Gay -Lussac kuleleri bu halklarla donatılmıştır. (L)
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Raschig halkaları hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RASYONEL
Tarih 23 Haziran 2009
RASYONEL sıf. (fr. rationnel). Sırf akla dayanan, ussal, ölçülü, hesaplı:
Rasyonel ve tam verimli bir çalışma, yalnız iktisadî, ticarî ve sınaî memleketlere mahsus bir zaruret değildir (F. R. Atay). || Ampirik hiç bir yanı bulunmayan, çıkarsama ürünü olan. || Akla veya iyi bir metoda uygun olan.
— Elekti. Rasyonel sitem, M.K.S.A. Giorgi biıim sisteminde kullanılan elektrostatik ve elektromagnetizma formüllerinin tümü.
— Mat. Rasyonel sayı. Bk. ORANSAL sayı.
— ANSîKL. Elektr. Coulomb kanunu boşlukta f = 1 / 4n€o qq / r2 formülüyle ifade ediliyorsa, elektrostatik formülleri rasyonel sistemdendir denir. Boşluktaki Laplace kuvvetini veren formül df = wo / 4n Bidl şeklinde yazılıyorsa, elektromagnetizma formülleri de rasyonel sisteme girer. Bu sistemin, yukarıdaki ifadelerden çıkarılan temel formüllerinde, 4n çarpanı kaldırılarak sadeleştirme yapılmıştı, Üstelik n sayısı, yalnız bir silindir veya küre simetrisi gösteren olaylarda kullanılır. (LM)
23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASYONEL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAKLET veya RAKLE
Tarih 20 Haziran 2009
RAKLET veya RAKLE i. (fr. radette).
Camc. Cam dökümünde, cam yüzeyini temizlemeğe yarayan çok sert tahtadan yapılmış mala. || Camı fırında yaymağa yarayan, sert odundan yapılmış küp. || Camı kesmeğe yarayan elmasın çelik sapı.
— Matbaac. Helyo baskı formalarının üzerindeki mürekkebi silen ve sadece oyulmuş kısımları mürekkepli bırakan ince çelik lama.
— Tekst. Oyma desenli baskı silindirlerinde, silindire bütün genişliğince dayanarak, desen oyuklarına doldurulan hamur halindeki boyanın silindir yüzeyine taşmasını önleyen ve yalnız çukur kısımlarda boya kalmasını sağlayan, yassı madenî çubuk. (L)
RAKOCZİ veya RAKOCZY. Bk. RAKOÇî.
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKLET veya RAKLE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAKOR
Tarih 20 Haziran 2009
RAKOR i. (fr. raccord). Teknol. İki boruyu, iki birleştirme parçasını veya bir boru ile bir birleştirme parçasını kaçak yapmayacak şekilde birleştirmeğe yarayan dökme demir, çelik veya seramik parça,
|| Teşm. yol İki borunun veya bir besleme şebekesi ile içinde akışkan dolaşan herhangi bir organın bağlantısını sağlayan, herhangi bir maddeden (kauçuk, bakır v.b.) yapılmış kısa boru. || Rakor çıkıntısı, uçlarına diş çekilmiş iki boruyu birleştirmeğe yarayan, silindir biçiminde ters hatveli somun. || Redüksiyon rakoru, farklı çaplarda iki elemanı birleştirmeğe yarayan, aynı bir gövde üzerine takılmış farklı boyutta iki yarım rakordan meydana gelen parça. || «Union» rakor, her ikisi de dişi, her ikisi de erkek veya biri dişi biri erkek iki boru rakordan meydana gelen ve birinin üzerine vidalanıp diğerini bir dayanma kertiğiyîe çeken halka somunla birleştirilmiş, kolayca çıkarılabilir parça. (L)
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKOR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAKOR
Tarih 20 Haziran 2009
RAKOR i. (fr. raccord). Teknol. İki boruyu, iki birleştirme parçasını veya bir boru ile bir birleştirme parçasını kaçak yapmayacak şekilde birleştirmeğe yarayan dökme demir, çelik veya seramik parça,
|| Teşm. yol İki borunun veya bir besleme şebekesi ile içinde akışkan dolaşan herhangi bir organın bağlantısını sağlayan, herhangi bir maddeden (kauçuk, bakır v.b.) yapılmış kısa boru. || Rakor çıkıntısı, uçlarına diş çekilmiş iki boruyu birleştirmeğe yarayan, silindir biçiminde ters hatveli somun. || Redüksiyon rakoru, farklı çaplarda iki elemanı birleştirmeğe yarayan, aynı bir gövde üzerine takılmış farklı boyutta iki yarım rakordan meydana gelen parça. || «Union» rakor, her ikisi de dişi, her ikisi de erkek veya biri dişi biri erkek iki boru rakordan meydana gelen ve birinin üzerine vidalanıp diğerini bir dayanma kertiğiyîe çeken halka somunla birleştirilmiş, kolayca çıkarılabilir parça. (L)
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKOR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RACER
Tarih 17 Haziran 2009
RACER [rey sır] i. (ing. to race, hızlı koşmak’tan). Yarışlar için özel olarak yapılmış, silindir hacmi küçük araba. || Motorlu hızlı sandal. || Teşm. yol. Yarışlar için hazırlanmış yelkenli veya motorlu yat. // Okyanus raceri, uzun mesafe yarış yatı. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADYAL
Tarih 17 Haziran 2009
RADYAL sıf. (fr. radial). Fiz. Yarıçap doğrultusuna yönelen: Radyal hız. \\ Radyal alan, doğrusal kuvvet çizgileri, eşmerkezli kürelere veya eşeksenli dönel silindirlere dik olan vektör alanı. (L)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYAL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PYRSONYMPHİNA
Tarih 16 Haziran 2009
PYRSONYMPHİNA çoğl. i. Silindirimsi uzun, yassı veya iğ biçiminde birhücreli, kamçılı hayvanlar takımı; her birinde gövdeye yapışık veya serbest 4-8 kamçı bulunur; göden boşluğunda veya gödenbağırsağı çeperinde tutunarak diviklerle ortak yaşar. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYRSONYMPHİNA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PYROSOMA
Tarih 16 Haziran 2009
PYROSOMA i. Yüzer koloni durumunda gömlekli hayvan. (Koloni, bir ucu delik, öteki ucu kapalı içi oyuk silindir biçimindedir; içinde pek çok sayıda gömlekli hayvan bulunur; bunların her biri değişik renkte ışık çıkardığından koloninin tümü alev gibi görünür; pyrosoma’lar sıcak denizlerde ve Akdeniz’de yaşar. Salpalar sınıfının pyrosomidea altsınıfının örnek tipi.) [L]
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYROSOMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PÜSKÜRTME
Tarih 15 Haziran 2009
PÜSKÜRTME i. (püskürtmek’ten püskürtme). Püskürtmek işi.
— Elektr. Katodik püskürtme, seyreltilmiş bir gazdan elektrik akımı geçirmeğe dayanan maden kaplama metodu. Eşanl. İYONOPLASTİ. Bk. ansikl.
— Metalürji. Püskürtme döküm, ergimiş madenî kalıp içine püskürterek yapılan döküm. || Tabanca ile püskürtme, bir parça yüzeyinin, tabancayle ergimiş maden veya alaşım (çinko, alüminyum v.b.) püskürtülerek korunması tekniği.
— Oto. Bir motorun yanma odasına, yanmağa elverişli bir karışım meydana getirebilmek için belli oranda hava ile karıştırılmış yakıtın basınç altında gönderilmesi. (Eşanl. enjeksiyon.)
[Bk. ANSİKL] || Direk püskürtme, yakıtı doğrudan doğruya motorun yanma odasına püskürtme. (iç püskürtme de denir.) [Bk. ANSiKL] || Endirek püskürtme, yakıtın, motorun emme borularına püskürtülmesi. (Diş püskürtme de denir.) Bk. ANSiKL.
— Zır. Püskürtme makinesi, bitkiler üzerine böcek ve mantar öldürücü toz püskürtmeğe yarayan makine. || İlâç püskürtme, hastalıklara karşı veya zararlı böcekleri yok etmek için bitkilere toz ilâç saçma işlemi (msl. kükürt).
— Ansikl. Elektr. Fransa’da Houllevigue tarafından incelenen katodik püskürtme, kuru yoldan yapılan bir çeşit galvanoplasti-dir. içindeki gaz basıncı yüzde birkaç milimetre civa basıncına kadar düşürülmüş bir cam tüpün iki elektrodu vardır, indükleme bobini yardımıyle, bu iki elektrot arasında yüksek bir gerilim meydana getirilir. Tüpün içinde, katot ışınları halinde elektrik akımı meydana geldiği anda, tüpün katot karşısına düşen iç çeperinin yavaş yavaş bir maden tabakasıyle kaplandığı görülür. Püskürtülen bu katot ışınlarının önüne bir cisim yerleştirilirse, bunun üzerinde oldukça ince ve düz bir maden tabakası birikir. Bu usuller, girişimölçerlerde kullanılan yarı sırlı cam levhalar, fotoseller için tabakalar, çok yüksek değerli dirençler, koloidal maden eriyikleri hazırlanır.
— Oto. Emme zamanında silindire gelecek yakıt karışımını hazırlamakla görevli olan karbüratör, sayısız gelişimler geçirdiği halde birçok yönden hâlâ eksiklikleri vardır. Buharlaşma ile çalıştığı için, motor rejim sıcaklığına ulaşmadıkça verimi düşük olmaktadır. Emme borusunun soğuk havalarda ısıtılmasına rağmen, karışım genellikle homogen değildir. Çalışması, pistonun inişiyle silindir içinde meydana gelen basınç düşmesinin değerine bağlıdır. Bu basınç düşmesi motorun dönme hızına göre değiştiğinden, hiç bir düzenek, rejim ne olursa olsun hava ve yakıt oranı tam bir karışım sağlamağa yeterli değildir. Buharlaşma ile karbürasyon yerine, ya motorun yanma odasına, ya da emme supabı yakınında emme borusuna yakıt püskürtme yoluna gidilir. Böylece benzin taneciklerinin hava içinde asıltı halinde bulunduğu bir aerosol elde edilir; yoğunlaşma elektrik olaylarıyle önlendiği için bu karışım uzun süre kararlı kalır. Soğuk karbürasyon yerine sıcak karbürasyon uygulanırsa yakıt karışımı daha yoğun olur; bu da hem özgül gücün arttırılmasını, hem de, vuruntu tehlikesi yaratmadan sıkıştırma oranının yükseltilmesini sağlar.
Silindirler de daha iyi dolar; çünkü karbüratör memesi ortadan kalkmıştır. Püskürtülen yakıt miktarı yakıt pompasının ayarına bağlıdır; yakıt karışımı rejim ne olursa olsun sabittir.
• Direk püskürtme, dizel motorlarında uygulanan sistemden farklıdır. Püskürtme, sıkıştırma zamanında meydana gelir; pompanın basıncı daha düşüktür (50 bar seviyesinde); fakat belli bir sürede verilen benzin miktarı çok daha azdır; bundan dolayı, pompa ve enjektör parçalarının yapımında aranan hassasiyet maliyet fiyatının artmasına yol açar. üstelik, pompa ve enjektör bir kurutucu etkisi yapan yakıtla süpürüldüğü için bu organların yağlanması da önemli bir meseledir.
* Endirek püskürtme için direk püskürtmeden daha basit bir sistem yeterlidir; ayrıca, direk püskürtmenin avantajlarından başka, yanma odasına girmeden önce gazların çalkalanması gibi bir üstünlük taşır, bu da yakıt karışımının homogenliğini arttırır. Karışımın oranı, motorun rejimine ve yüküne bağlıdır. Kalkış sırasında yakıt karışımını zenginleştirmek ve bazen yükseltiye göre oranı ayarlamak iyi sonuç verir. Yakıt beslenecek silindirlerin sayısı kadar enjektörle ve yalnız birkaç barlık bir basınçla basılır. Bu enjektörlerden her biri bir emme supabının yanına yerleştirilir; gaz karışımı, emme sırasmda, homogenliğini arttıran bir ön karışmaya uğrar.
♦ Sıf, Püskürtme yoluyle yapılmış: Püskürtme boya.
— İnş. Püskürtme hava ile ısıtma, bir termik santraldan elde edilen sıcak havayı bir körük sistemiyle binaların içine göndererek ısıtma tekniği. (Borular içinden geçen sıcak hava, özel ağızlardan binanın bütün odalarına püskürtülür.) [LM]
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜSKÜRTME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUSULA veya PUSLA
Tarih 15 Haziran 2009
PUSULA veya PUSLA i. (ital. bussola, küçük kutu’dan). Magnetik. Mıknatıslanmayan bir maddeden yapılmış, ortasında, uçları daima Yer’in magnetik kutuplarına yönelerek kuzey doğrultusunu gösteren mıknatıslanmış bir ibre bulunan kutu; ibre, bir eksen üzerinde serbestçe döner veya hükümsüz bir ipliğin ucuna asılmıştır: Pusula, uzun deniz seferlerinin yapılabilmesine imkân verdi.
(Bk. ANSİKL.) || Eğitim pusulası, yatay bir eksen üzerine yerleştirilen ve magnetik eğilimi, yani bulunulan bölgedeki Yer magnetik alanının doğrultusuyle ufuk arasındaki açıyı ölçmeğe yarayan mıknatıslanmış ibre. || Magnetik değişim pusulası, bütün bir gün boyunca mıknatıslı ibrenin küçük oynamalarını gösteren âlet. (İbrenin oynamaları, magnetik çalkalanma günlerinde çok daha büyük olabilir.) || Sapma pusulası, herhangi bir yerdeki sapmayı, yani magnetik meridyenin coğrafî meridyenle yaptığı değişken açıyı ölçen klasik pusula.
— DEY. Pusulayı şaşırmak, güç bir durum karşısında ne yapacağını bilememek: —Peygamberimiz kimdir? deyince, onlar da pusulayı şaşırdılar (Ş. S. Aydemir).
— Denize, ve Havc. Bütün doğrultuları magnetik kuzey doğrultusuna göre değerlendirmeğe yarayan âlet. (Magnetik kuzey ile gerçek kuzey veya coğrafî kuzey arasında, sapma açısı denilen bir açı bulunur; harita üzerinde işaretlenen bu açı yardımıyle pilot veya kaptan, uçağının veya gemisinin gidiş yönünü tayin edebilir.)
[Bk. ANSİKL.] || Pusula dolabı veya sehpası, içine pusula, mıknatıs çubuklar ve pusulayı aydınlatan lambaların konulduğu silindir biçiminde dolap, (üzerinde pusulayı su, toz v.b.den korumağa yarayan meşin bir kılıf vardır.) || Pusula feneri, eski pusulalarda, pusula dolabının içindeki fener. || Pusula kartı, pusula kadranına yapıştırılan, yüzeyi otuz iki bölüme ayrılmış yuvarlak kart. (Pusula gülü de denir.) || Açıklık pusulası, magnetik güney açısını (açıklık) belirlemek için Güneş’in veya herhangi bir gökcisminin yerini tayin eden pusula.
(KERTERİZ PUSULASI da denir.) || Cayro pusula veya cayroskopik pusula. Bk. CAYROPUSULA. || Elektronik pusula, magnetik pusula ile otomatik pilot arasında röle görevi yapan elektronik donatım. || El pusulası, deniz gezintilerinde, amatör denizcilerin kerteriz yapmak için kullandığı kenarına bir sap takılmış pusula. || Sivili pusula, pusula kartının salınımlarını önlemek için, kabında su ve alkol karışımı bulunan pusula. Bk. ANSİKL.
— İda. Esk. Pusula odası, Şeyhülislâm dairesine bağlı Fetvahanedeki üç kalemden biri. (Burada fetva, isteyenlerin istekleri yazılırdı; müracaat edenler, bu yazıyle modaya giderek fetvayı yazılı veya ağızdan dinlerlerdi.)
— Ansikl. Magnetik. Pusula, Yer magnetik alanının doğrultusunu gösterecek şekilde yerleştirilmiş mıknatıslı bir ibreden başka bir şey değildir. Hareketli bir mıknatısla yapılmış elektromagnetik ölçü âletleri de bu adla anılır. Mıknatısın kutuplanma özelliğini ve Yer’in mıknatıs üstündeki yönlendirici etkisini ilk fark eden Çinliler oldu: M. ö. 120 yıllarına doğru yazılmış Cung Vey lügatinde bu olayların ifadesine rastlanır; cinli denizciler VII.-VIII. yy.larda mıknatıslı iğneyi kullandılar. Pusulanın kullanılışını Çinlilerden öğrenen Araplar da Avrupa’ya yaydılar. 1180 Yılına doğru yazılmış bir şiirde, «denizcilerin yoldaşı» çirkin kara bir taştan söz edilir. Yine o devirde yaşamış bir yazarın açıkladığına göre, bu «denizcilerin yoldaşı», yarısına kadar su dolu bir cam kap çine konmuş mıknatıslı bir iğnedir: iki saman çöpü üzerinde yüzen bu iğneye kalamit adı verilmiştir,
Gerçek pusulanın hikâyesi kesinlikle bilinmiyor; bununla birlikte 1294′te Saint-Nicolas gemisinin demirbaş defterinde calamita cum apparitibus suis ve bir bussula de ligno kaydına rastlanmıştır; bu da, pusula kelimesinin sicilya dilinden geldiğini gösterir. Rüzgârgülüyle birlikte, eksiksiz ilk pusulanın 1483′te portekizli Ferranda tarafından yapıldığı sanılır.
Eğilim pusulası. Mıknatıslanmış bir iğne, ağırlık merkezi çevresinde ve magnetik meridyen düzlemi içinde serbestçe hareket ederse, ufukla, eğilim açısı denilen bir açı yapacak şekilde bir doğrultu alır; bu açıyı ölçmeğe yarayan bütün âletlere eğilim pusulası denir. Eğilim açısını ilk gözleyen ingiliz fizikçisi Robert Norman’dır (XVI. yy.). Eğilim pusulasında mıknatıslanmış iğnenin ağırlık merkezinden bir eksen geçer; bu eksen, ayrıtları aynı yatay düzlem içinde olan iki prizma üzerine oturtulmuştur. Eğilim iğnesi magnetik meridyen düzleminin doğrultusunu verir; eğilim açısını hemen okuyabilmek için eğilim iğnesinin ekseni bu düzleme dik konuma getirilir. Fakat âlet kendi kendine yeterlidir: gerçekten, herhangi bir magnetik açıklıkta gözlemi yapılan görünür eğilim açısı i, yukarıkine dik magnetik açıklıkta okunan eğilim açısı i” ve gerçek eğilim açısı i ile gösterilirse,
cotg2 i = cotg2 + cotg2 i” bağıntısı elde edilir.
Sapma pusulası. Yatay bir düzlem içinde hareket eden mıknatıslanmış bir iğnenin kuzey-güney
doğrultusunu tam almadığını ilk defa sezen, belki de, Kristof Kolomb olmuştur. Bugünkü sapma pusulaları magnetik teodolit veya pusulalı teodolitler türüne girer. Bk. magnetometre. Topografya pusulası. Uçları taksimatlı bir çember üzerinde hareket eden mıknatıslanmış yatay iğne, dikdörtgen bir kutuya yerleştirilmiştir. Kutunun yan tarafında, taksimatlı çemberin bir çapma paralel bir dürbün veya iki düşey çizgi vardır; bu çaptan başlanarak taksimat okunur. Bu cihaz arazide köşesi ulaşılmayan bir noktada olduğu zaman bir BAC açısını ölçmeğe yarar.
Yandaki şekil, gözlemi yapılacak ve ölçülecek FO’G ile DOE açılarını göstermektedir: BAC açısı bunların farkına eşittir. Ha-ritacılıkta çok yararlı taşınabilir aletler yapılmıştır.
Elektromagnetik ölçü âletleri. Bazı elektromagnetik ölçü âletleri de pusula adı altında anılır. Bu âletlerde, akımın mıknatıslar üstündeki etkisi esas alınmıştır ve bu âletler özellikle akım şiddetini ölçer. Akım geçen yassı bir bobin halinde, düşey bir çerçeve düşünelim; merkezinde mıknatıslanmış yatay bir iğne bulunsun; bu çerçevenin düzlemi magnetik meridyen düzlemiyle çakışırsa, iğne denge halinde olur; fakat akım geçtiğinde, Yer’in magnetik alanına dik bir alan doğurur; birbirine dik bu iki alanın bileşke alanı etkisinde kalan iğne bir a açısı kadar sapar; a açısı ile i akım şiddeti arasında
Gi = Bo tga
bağıntısı vardır; Bo Yer magnetik alanının yatay bileşeninin değerini, G âletin bir sabitini gösterir. Çerçeve a yarıçapında, çember biçiminde, sarım sayısı n olan bir bobinse ve iğne bunun merkezine yerleştirilmişse, hesaplar bağıntısının bulunduğunu gösterir; bu bağıntıdan
i = _1o7 Boa_ tga
2x
çıkarılır.
i’nin değerini bulmak için a’nın ölçülmesi yeterlidir.
Tanjantlar pusulası, Pouillet tarafından bulunmuş ve Gaugain tarafından geliştirilmiştir. Bu âletle yukarıdaki formül doğrudan doğruya uygulanabilir. Hareketli mıknatıslı galvanometre, çok gelişmiş, bir tanjantlar pusulasıdır.
— Denize, ve Havc. Pusula, ahşap bir ayak içindeki kadrana asılı, üzeri camla kapatılmış bir kaptan meydana gelir. Bu kabın ortasında, düşey olarak yerleştirilmiş, sivri uçlu bir mil bulunur; bu milin üzerine de bir sapan oturtulmuştur. Sapan, alüminyumdan yapılmış hareketli bir halkayı taşır; halkanın üzerine bir pusula kartı yapıştırılmıştır; karta da, ipek ipliklerle, birbirine paralel birçok mıknatıslı iğneden meydana gelen magnetik bir düzenek asılır. Geminin yalpalaması ve baş vurması, pusula kartının sönümlenmesi uzun süren salmımlara sebep olur.
Sivili pusula, sözü edilen bu sakıncayı önler. Bu pusulanın magnetik düzeni, pusula kartının yapışık olduğu alüminyum bir diske bağlı iki büyük mıknatıstan meydana gelir. Şamandıralarla donatılan bu disk, normal pusuladaki gibi bir sapanla pusula kabının ortasındaki düşey mil üzerine yerleştirilmiştir; kabın içi, pusula kartının salı-nımlarını kısa sürede sönümleyen bir su ve alkol karışımıyle doldurulur. Şamandıraların görevi, mil üzerindeki sapanın mile sürtünmesini bir dereceye kadar önlemek için pusulanın ağırlığını hafifletmektir. Ahşap bir gemide bu tür pusulalar magnetik kuzeyi gösterir. Çelik gemiler Yer’in magnetik alanının şiddetini ve yönünü büyük ölçüde değiştirir; bu yüzden geminin bazı konumlarında pusulayı kullanılmaz hale getiren önemli sapmalar doğar. Onun için geminin demir kısımlarının etkisini, pusulanın çevresine uygun şekilde yerleştirilen kompansatörlerle giderme yolları aranır. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUSULA veya PUSLA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PURO
Tarih 15 Haziran 2009
PURO i. («saf, halis, temiz» anlamında ital. k.den [?]). üzerine tütün yaprağı sarılarak yapılmış, içi yaprak tütün parçaları dolu, kaim ve uzun sigara. (Bk. ANSİKL.)
— Ted. Tıbbî puro. Bk. ANSİKL.
— ANSİKL. Puro, üç ayrı parçadan meydana gelir:
1. uzunlamasına kesilerek puronun boyunca konmuş yaprak tütün parçaları, picadura adı verilen tütün kıymıkları veya oldukça büyük parçalar halinde kıyılmış tütünden meydana gelen iç veya dolguluk;
2. içi saran ve damarları çıkarılmış yarım bir tütün yaprağından yapılmış iç sargı veya birinci sargı;
3. birinci sargının çevresine sarmal biçimde dolanmış dış sargı veya yaldızlık admdaki ince, esnek ve özel bir biçimde kesilmiş yaprak.
Purolar ya elde veya düzgün olmalarını sağlamak amacıyle ağaç kalıplar kullanılarak yapılır. Günümüzde bu iş genellikle makineyle yapılır. Başlangıçta yalnız dolgu kısmını yapmak için kullanılan makineler vardı. Daha sonraları bütün puro, makinelerde yapılmağa başlandı. Bugün makineler, eski puro işçilerinin yaptığı kadar düzgün purolar imal etmektedir. En yaygın ve geleneksel puro, baş tarafı öbür ucundan daha dar ve dış sargılı olandır. Baş tarafı silindir biçimli purolar da yapılır. Puro, piyasaya çoğunlukla üzerine desenli veya yaldızlı kâğıt bilezik geçirilmiş olarak sürülür; ayrıca, dış etkenlerden zarar görmesini önlemek için selef on kâğıdıyle sarılır.
• Türkiye’de silindir ve kesiti dört köşe olan purolar imal edilir. Bunların, genellikle önü kalın, arka kısmı incedir. Puronun iç ve dış sargılarında kullanılan tütünler yalnız Pazar (Rize) bölgesinde yetişir, İç kısma konulan kıyılmış tütün de, çeşitli bölgelerde yetişen tütünlerin harmanlarıdır.
— Ted. Tıbbî puro’lar solunum hastalıklarının tedavisinde kullanılır ve bazı şifalı bitkilerden yapılır. Ayrıca bu bitkilere toz veya eriyik durumundaki hm ilâçlar dâ eklenir. Hastalar tarafından içilen bu puroların içindeki yararlı maddeler, ısı etkisiyle gaz haline geçerek iyileştirici etkiler yapar. (LM)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PURO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROTOELAM
Tarih 11 Haziran 2009
PROTOELAM sıf. İran medeniyetinin, aşağı yukarı M. ö. III. binyılm başına uzanan arkaik devri için kullanılır. (Piktografik veya yarım piktografik yazılı levhalar, çok renkli boyalı kaplar, hayvan biçiminde beyaz mermer vazolar, zift ve taştan yapılmış levhalar, üzerlerinde özellikle hayvanları konu alan silindir mühürler, bu devrin özellikleridir. Bazı sahnelerde hayvanlara insan şekli verilmiştir.) [L]
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTOELAM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROJEKTÖR
Tarih 10 Haziran 2009
PROJEKTÖR i. (lat. projicere, ileriye fır-latmak’tan projectum > fr. projecteur). Bir kaynağın ışığını, çok şiddetli bir veya birkaç demet halinde uzağa iletmeğe yarayan âlet. Eşanl. IŞILDAK. Bk. ansikl.
— Oto. Bk. far. || Projktör karşılaşma huzmesi, iki taşıtın karşılaşması halinde, projektör ışığını, projektörün eksenine dik düşey bir ekranla kesip 15° sağa saptırarak elde edilen huzme.
— Ansikl. Uçakların gelişini izlemek, gemileri korumak, düşman kuvvetlerini aydınlatmak v.b. zorunluğu, şiddetli bir kaynaktan çıkan ışık demetini her yöne çevirebilen projektör’lerin kullanılmasına yol açtı. Projektörde, arka tarafı parabolik bir reflektör (gümüş kaplanmış cam, altın kaplanmış maden) vazifesi gören bir silindir vardır; bu reflektörün odağında, odak noktasının sabit kalmasını sağlamak için yatay kömürlü bir elektrik arkının ışık krateri veya çok güçlü bir akkor lamba bulunur. Âletin ön tarafı, ışığı dağıtan yollu bir camla veya farlardaki gibi büyütücü bir optik sistemle kapatılmıştır. Arklı tipten çok kuvvetli projektörlerde, bir kaş veya diyafram yardımıyle ışık geçici olarak ve tamamıyle örtülebilir. Gerektiğinde uzağa yerleştirilen bir yöneltme düzeneği, reflektörün alt kısmında bulunan iki motoru çalışarak, projektörü istenilen doğrultuya çevirebilir ve hareketli bir hedefi takip edecek şekilde döndürebilir.
Projektörler sabittir veya ayrıca bir elektrojen grubu taşıyan otomobillerin üzerine yerleştirilir. Bu iki tipten başka, askerlikte, belli aralıklarla yakıp söndürerek işaret vermek için, pille çalışan küçük el projektörleri kullanılır.
Ticaret filosunda da, şantiyeleri ve ayırma garlarını aydınlatmak için yine projektörlerden yararlanılır. Tiyatro Sahnelerinin aydınlatılmasında, genellikle arklı veya akkor lambalı projektörler kullanılır. Bunların optik sistemlerinin önüne, renki filtrelerle donatılmış döner bir pano yerleştirilir. Sinemada, renkli film çekimi için, özel kömür çubukları olan arklı projektörler kullanılır; fakat 3 200° K’lik (Kelvin) özel lambalarla donatılmış projektörler gittikçe gelişmektedir, çünkü bunlar arklı projektörlerden daha kullanışlıdır: çok fazla ısı yayarak sanatçıları rahatsız etmediği gibi, verdiği ışığın renk kararlılığı da daha fazladır. Aydınlatmada, «Ses ve ışık» gösterilerinde, şantiyelerde, büyük barajlarda, Spor sahalarında 500 ilâ 1 000 W’lık projektörler kullanılır. Aydınlatılacak yer, bol ışığa ihtiyaç gösterecek kadar büyükse, üstelik ışığı tam randımanla kullanmak gerekiyorsa özel bir tekniğe dayanan infranor projektörlere başvurulur. Bu güçlü ve etkili âlette, 3 kW’lık bir lamba gümüş kaplı parabolik bir reflektörle donatılmıştır. Lambanın akısı kontrol edilerek projektörün dibine gönderilir; burada bulunan ayarlanabilir lameller, akıyı, istenen açıklıkta dikdörtgen kesitli bir demet haline getirir. Bu demet, aydınlatılacak yüzeyi tamamıyle kaplayabileceği için, infranor projektörlerin kullanılması çok kolay ve sağlanan verim çok yüksektir.
Taşıtlarda kullanılan projektörler, otomobillerin, bisikletlerin, lokomotiflerin önüne veya yanlarına takılan küçük farlardır. Otomobillerde kullanılan bazı projektörler istenilen yöne çevrilebilir. (L)
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROJEKTÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROFİL
Tarih 10 Haziran 2009
PROFİL i. (fr. k.). Yandan görünüş. || İnsan yüzünün yandan görünüşü: Nevin dönüp kocasının pof iline baktı: Burnu dudaklarına sarkmıştı (S. F. Abasıyanık).
— Dy. Bir demiryolu hattının, bütün güzergâhı boyunca karşılaşılan iniş ve çıkışlarına bağlı karakteristiği.
— Elektroakust. Bir plağın iz profili, kayıt yapılmamış bir plakta, izin dik kesidinin geometrik şekli. (Bu dik kesit bir ikizkenar üçgen şeklindedir ve eşit kenarlara ait tepe ile izin dip tarafı hafifçe yuvarlaktır, izin başlıca elemanları, açıklık açısı, dip tarafın eğrilik yarıçapı, izin iki kenarı arasındaki genişlik veya derinliktir.)
— G. santl. Eksik profil veya kaçma profili, yüzden çok başın ön kısmını gösteren profil.
— Havc. Bir uçak kanadının boyuna kesiti. (Bir profilin bağıl kalınlığı, maksimum kalınlığının uzunluğuna oranıdır. Bu oran yüzde 12 veya daha fazlaysa, profil, dolayısıyle kanat kalındır. Yüzde 12 ile 9 arasında profil orta kalınlıkta, yüzde 9′dan küçükse incedir.) || Profil kaplaması, bir hava taşıtında, üzerinde hava akımı meydana gelen ve aerodinamik kuvvetlerin etkisinde kalan dış yapı kısmı.(Profil kaplaması vernikli bezden veya tahtadan olabileceği gibi, yapının genel direncine katılan cinsten de olabilir. Çok hızlı bazı uçaklarda kapla ma ve yapı bir bütün meydana getirdiği için, çok ince olan kanatlar yekpare bir madenden yapılır.)
— Hidrol. Irmak profili, bir akarsuyun yatağını niteleyen, topografya kesiti. Bk. ANSiKL.
— Jeofiz. Bir arazi kesiti meydana getirmek için, uzunluğunca bir seri deprem ölçmesi yapılan, hemen hemen doğrusal Çizgi.
— Jeomorfol. Boyuna profil, vâdi tabanı veya talveg boyunca uzanan profil. || Enine profil, vâdi eksenine veya ırmağın akış yönüne dikey uzanan profil.
— Marang. Profil açmak, bir rende yardımıyle ağaç parça üzerine kiniş açmak. (Bu işlem mekanik olarak tepsi freze tezgâhında yapılabilir.) || Ters profil vermek, bir parçayı, başka bir parçanın içine geçecek şekilde, ikincisine ters yönde yarmak.
— Mat. Profil doğrusu, bir profil düzleminde bulunan doğru. (yanay doğrusu da denir.) || Profil düzlemi, iki izdüşüm düzlemine, dolayısıyle yer çizgisine dik olan düzlem. Esanl. yanay düzlemi.
— Metalürji. Profil demir, çekme tezgâhında çekerek veya silindirli sıvama makinesinde şekil vererek elde edilen, özel profilli sabit bir kesiti olan uzun demir çubuk. (Bu terim genellikle, yüksekliği 80 ile 600 mm olan normal kirişler, yüksekliği 80 ile 400 mm arasında değişen U demirler, her boyuttan palplanşlar ve gerek doğrudan doğruya haddeden geçirerek gerek 100 mm’den büyük boyutlu I demirleri uzunlamasına yararak elde edilen T demirler için kullanılır. Anglosaksonlar, büyük köşebentleri de bu gruptan sayarlar.) [PROFİLE de denir.]
— Mim. Bir silme üzerinden alınan ve silmenin çeşitli kısımlarının birbirine göre girinti, çıkıntı ve eğikliğini gösteren enine kesit.
— Oto. İlerlemeye karşı en az direnç gösterecek şekilde düzenlenmiş özel karoseri şekli.
— Pedoloji. Toprak profili, toprağın bir kesitin cephesinde görünüşü: Toprak profili, toprağın tanımlanmasını ve sınıflanmasını sağlayan temel unsurdur. (Toprak suluklar» denen bazı «stratlar»dan oluşur; bunların profilde birbirini izleyişi ve fizyonomik görünüşü toprağı tanımlamayı sağlar. Toprağı tanımlamak için profilin tamamını bulmak gereklidir.)
— Teknol. Bir cismin, bir yapının veya bir zeminin düşey kesiti.
— Topogr. Profil çıkarma, bir arazinin profilini elde etmek için yapılan işlemler. II Bir arazinin düşey kesiti. || Boyuna profil veya boy kent, bir karayolu veya demiryolunun, bir kanalın ekseni boyunca alınan kollanmış kesiti. || Enine profil veya enkesit, bir karayolu veya demiryolunun, bir kanalın eksenine dik doğrultuda alınan kotlu kesiti.
— ANSiKL. Hidrol. Enine profil, bir ırmağın yatak kesitini gösterir. Kol sayısı, her kolun eni ve derinliği, bakışımsızlıkları, dip ve eşik tümsekleriyle nitelenir. Bu kesit alüvyon ovasına genişletilince, bir genel veya küçük yatak ile bir büyük yatak ayırt etmeğe imkân verir. Yatağın gömülmesine ve akarsuyun hızına göre, aşındırma veya alüvyon bırakma gücü değişir. Uzunlamasına profil, düşey düzlemde bir akarsuyun kaynak ve ağız arasındaki yolunu temsil eden eğriyi gösterir. Daha sert kayaçların yol açtığı çıkıntılar gösterebilir. Denge profili, debisi aşağı kesime doğru azalmayan ırmaklar için ideal bir uzunlamasına profildir. Kaynaktan temel seviyeye kadar devamlı olarak alçalan eğintiler, yani içbükeyliği yukarı kısma dönük parabol biçiminde bir yol çizer. Yukarı kesimdeki yükselme, düşük bir eğinti ve kaba gereçler hacmiyle orantılıdır; bu kaba gereçlerin boşaltılması için daha yüksek bir eğinti gereklidir; az bir eğinti, ince gereçlerin boşaltılmasına yettiği için aşağı kesimde debi yükten çok artar. Bu profil, ırmak yatağının en iyi şartlar altında ve en az güç sarfederek havzasının yüzeyine düşen suları akıtmasını ve aşındırmanın yarattığı gereçleri boşaltmasını sağlayacak eğintiyi gösterir.
Bir ırmağın kaynağa doğru debisi ne kadar yüksek olursa, aşındırma işine kayaçların yapısı ve cinsi o kadar çok yardım eder; talveg’i ağzından ne kadar uzakta ve derin kazılırsa ve eğinti aşağı kesime doğru ne kadar alçalırsa, denge profili o kadar iç bükey olur. Belirli şartlar (temel seviye, tektonik bozukluklar, iklim şartları) altında ırmağın oyması denge profilinden öteye geçmez. Bu kavram aslında dönencelerde yağışlı bölgelerdeki ırmaklara uyar. Dönencelerarası ırmaklar, katı yükler yataklarındaki dirençli kayaları yarmağa yetmediğinden bu kayaları çağlayanlarla aşar. Üstelik öbür bölgelerde iklim değişiklikleri ve deniz seviyesinin yeni glasyoöstatik değişmeleri denge profili kavramına tamamıyle teorik bir anlam verir. (LM) PROFİLAKSİ i. (fr. prophylaxe). Fizyol. ve Sağ. bil. Bk. KORUNMA.
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROFİL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRES
Tarih 09 Haziran 2009
PRES i. (fr. presser, sıkıştırmak, bastır-mak’tan presse). Mekanik veya hidrolik bir kumanda ile birbirlerine yaklaşan ve aralarına konulmuş şeyleri sıkıştırmağa yarayan iki tabladan yapılmış makine. Bk. CENDERE.
— Ciltc. Kitabın iyice sıkıştırılmasını gerektiren ciltleme işlemleri (msl. sırt geçirme) sırasında, arasına kitabın yerleştirildiği cihaz veya âletlerin tümü. || Kenar kesme presi, bir veya iki vida ile kumandalı ikiz iki parçadan meydana gelen ve aralarına ciltler yerleştirildikten sonra, bir kundağa bağlı bıçakla kenarları tıraş etmeğe yarayan pres. || Renkli veya siyah baskı presi, kâğıt veya bez cilt kapaklarını süslemek için siyah veya renkli tipo mürekkebiyle baskı yapan pres. || Sıkıştırma presi, kâğıtlara forsa baskı yapmağa, bağlanmış ciltlerin kırışıklık ve forsalarını düzeltmeğe, kaplama ve kapak geçirme süresince ciltleri sıkıştırmağa yarayan, tablaları vida ve volanla kumandalı ahşap veya dökme demirden pres. (Sanayide bu preslerin yerine hidrolik veya pnömatik presler kullanılır.) ||Yaldız presi, cilt kapaklarına baskı yapmak ve yaldız vurmak için kullanılan pres. (Bazı yaldız preslerinde, yaldızlama demirlerini yeterli derecede ısıtmak için bir ısıtma düzeneği ve altın yaldız, bronz veya renkli mürekkep merdanelerinin otomatik olarak ilerlemesini sağlayan bir sistem bulunur.)
— Foto. Bk. ANSiKL.
— Kâğıtç. Basınç etkisiyle veya hem basınç, hem vakum etkisiyle kâğıdın suyunu almağa yarayan karton veya kâğıt makinesi elemanı. || Emici pres, biri yekpare, öbürü üstü kauçuk kaplı madenî bir kovan halindeki iki silindirden meydana gelen pres; içi boş silindirin bütün yüzeyini kaplayan delikler dışarının havasını emer: Emici pres, hem basınç hem de vakum etkisiyle suyu alır. || Keçeli pres, kâğıdın suyunu yalnız basınç yoluyle alan içi dolu iki silindirden yapılmış pres. || Ofset presi, kurutma tesisinin başlangıcına yerleştirilen ve kâğıdın yüzeyini yumuşatmağa yarayan iki silindirden yapılmış pres. || Platinli pres, kutu yapımında, karton veya kâğıdı yaprak yaprak kesmeğe yarayan pres. || Tutkal presi, kurutma tesisinin ortasına konan ve kâğıt veya kartona özel nitelikler vermek için yüzeylerini tutkallamağa yarayan iki silindirden yapılmış pres.
— Malzeme. Beton kalıbına basınçla (hidrolik pres), darbe veya titreşimle yığılan betonu tokmaklarla sıkıştırmağa yarayan makine.
— Marang. Kontrplak, kaplama veya formika gibi tabakaları iş yüzeyine tutkallamakta kullanılan baskı âleti. Bk. ansikl.
— Plast. mad. Plastik malzemeyle döküm yapan makine. || Bloklu pres, haddelenmiş bir levhadan kare şeklinde kesilen ve haddelemeden doğan anizotropiyi azaltmak için 90° çapraz olarak üst üste yerleştirilen plastik malzemeyi isiyle yapıştırmağa yarayan pres. || Çift pistonlu pres, sırasıyle püskürtme, aktarma ve sıkma kuvveti uygulayacak aynı türden (hidrolik veya mekanik) veya farklı türden iki ayrı sistemle donatılmış pres. || Püskürtme presi, püskürtme yoluyle döküm yapan pres. || Sıkıştırma presi, kalıbın alt matrisine yerleştirilen kalıplanacak madde üzerine gerekli basıncı kalıbın üst matrisinin uyguladığı basit düşey pres. || Yukarı basınçlı pres, ana pistonu hareketli alt tablanın altında bulunan ve bu tablanın çıkış hareketiyle basınç uygulayan hidrolik pres.
— Şekercilik. Pancar presi, pancar küspelerinde kalan bir miktar suyu basınçla gideren âlet.
— Teknol. Kumaşları, elbise veya astarlan apreleyerek güzel bir görünüş kazandırmak için, sıcakta basınç altında tutmağa yarayan ısıtıcı tablalı makine. || Çekme presi, madenleri art arda darbelerle veya kademeli basınçla çekmeğe yarayan pres.
— Tekst. Keten elyafının taranmasında, elyaf demetini sıkıştıran madenî plakalar. || Bazı tip trikotaj tezgâhlarında, tığ gagalarını, aşağıya inmeden önce kapatmağa yarayan mekanizma.
— Zır. sanay. Üzüm, elma, zeytin ve daha pek çok meyveyi sıkarak suyunu çıkarmağa yarayan cihaz. (Bk. ASNiKL.). || Ot presi. Bk. ansıkl. // Peynir presi, peynircilikte, kalıba konan pıhtılaşmış sütün baskı altında süzülmesini çabuklaştırmak için kullanılan peynir cenderesi.
— ansikl. Foto. Fotoğrafları sert bir süpor üzerine yapıştırmağa yarayan yapıştırma presi’nde, sıcakta eriyen yapıştırıcıları (gomalak) kullanabilmek için bir ısıtma tertibatı bulunur.
— Marang. Marangozlukta, geniş tabakaları sıcak veya soğuk olarak tutkallamak için çeşitli tip ve büyüklükte sıkıştırma âletleri kullanılır. Genel olarak bunlara kaplama pres’i denir. Presler üçe ayrılır: 1. ağaç presler; 2. demir presler; 3. hidrolik presler. Ağaç presler, gövde kısmı kalın ağaçtan yapılmış, çerçeve şeklinde basit tip preslerdir. Üstte bulunan sıkma vidaları bir anahtarla ve el kuvvetiyle sıkılır. Sıkma tablaları parçalı kalaslardan meydana gelir. Sıkma vidalarının altına dört köşe ve pres genişliğinde takozlar konur. Işin durumuna göre çerçeve araları açılarak, pres uzatılabilir. Demir presler’in gövde kısmı kalın putrel demirden, tablaları ağaçtandır. Yan yana tabla sayısı üçlü veya dörtlü olur. üst tablalar vida ile aşağı yukarı hareket eder. Sıkma işi bir vida düzeniyle ve elle yapılır. Hidrolik presler’in sıkıştırma tablaları fazladır; sıkma işi hidrolik tertibatlarla sağlanır. Tablaları buhar veya elektrik yardımıyle 150°C’a kadar ısıtılabilir.
— Zır. sanay. Ağır bir taştan yapılmış ilk pres’e kadar inmeksizin, bugünkü preslerin ilk örneklerini saymakla yetineceğiz, önceleri, sıkma işlemi, bir veya iki büyük kalastan meydana gelen preslerle yapılırdı; bu kalaslar bir uçtan sıkıca bağlanır, öteki ucunda dikey olarak çekilen bir ip veya kalasın kalınlığınca uzanan bir ağaç vida bulunurdu; ip veya vida kalasın aşağıya inmesini sağlardı. Sonraları, yatay sıkmalı ve düşey sıkmalı yeni presler yapıldı; bu ikinci tipte, elle çevrilen bir çark veya bir bucurgatla ip gerilir ve sıkma gerçekleşirdi. Günümüzdeki preslerin çalışması için büyük kuvvetlere ihtiyaç yoktur. Bunlar sürekli ve aralıklı çalışan presler olarak ikiye ayrılır. Aralıklı çalışanlar da vidalı presler, hidrolik presler ve pnömatik presler olmak üzere üç çeşittir. Küçük tesislerde çok kullanılan düşey vidalı presler, sıkılacak meyvelerin konduğu «tekne» denen bir gövde, düşey bir kalbur, meyveleri ezen bir tabla ve basıncı ileten bir koldan meydana gelir. Bunların meydana getirdiği bütünün üzerinde bulunan bir somun, motris gücü basınç haline dönüştürür.
Yatay vidalı preslerde iki dip tablası bulunur, ikisi de bir vidanın etrafında hareket eder ve birbirine zincirlerle bağlıdır. Tabanlardan biri tekne, ikincisi ise basınç tablası görevini yapar; bu parçalardan meydana gelen bütün, yatay bir kafes ile çevrilmiştir; küspeler buna boşaltılır. Tablalar gevşetilince, posayı dağıtan zincirler yardımıyle posa otomatik olarak bu kafesin içine dökülür. Hidrolik presem teknesi hareketli (en yaygın tip) veya sabit olabilir; sabit olanı daha az kullanışlıdır, çünkü işin sürekliliğini sağlamak için birçok (genellikle üç) tekneye ihtiyaç gösterir. Pnömatik pres’te geniş çaplı, dayanıklı bir lastik boru bulunur; bu boru basınçlı (santimetre kare başına 7 kg) hava ile şişirilir; böylece etrafındaki ürünü, ağır ağır paslanmaz çelikten kafesin iç çeperine doğru iter ve sıkıştırır.
Yatay tekneli preslerde, tekneler iki türlüdür: üzüm sıkmak için yuvarlak ahşap tekne kullanılır; elma veya zeytin preslerinde ise küspe, ahşap kalburlarla ayrılmış bez veya kıl torbalar içerisine konulur.
Aralıklı çalışan preslerde, sıkma işlemini ağır ağır yapmak ve birçok defa tekrarlamak şartıyle, bulanık olmayan, kaliteli meyve suları çıkarılır. Sürekli presler ise daha az insan gücü gerektirir ve daha verimlidir, fakat elde edilen meyve suyunun kalitesi düşük olur. Bu preslerin çoğunda, sonsuz bir vida veya delikli bir madenî gömlek içinde uç uca yerleştirilmiş ve ters yönlerde dönen iki vida bulunur. Bir huniyle boşaltılan meyveler bir uca gelir ve döner kanatların yardımıyle, ağır bir kapı veya ayarlanabilen koni biçiminde bir kapakla kısmen kapatılmış öbür uca doğru itilir.
• Ot presi, depo edilmesi veya nakledilmesi gereken kuru otların hacmini asgarîye indirmeğe, onlara düzgün bir geometrik şekil vermeğe yarar; sıkıştırılmış ot tabiî özelliğini daha iyi korur, nemi azalır, daha zor ateş alır hale gelir. Presler sabit olarak (harman makinesinin arkasına takılmak suretiyle) veya tarlalarda (toplama makinesiyle) kullanılır. Saman veya kuru ot gelişigüzel demetler halinde presin sıkıştırma kanalının ağzına yığılır. Dönen veya gidip gelen bir piston bu maddeleri sıkıştırma kanalında balya haline getirir ve otomatik bir bağlama sistemini harekete geçirerek balyanın iple veya demir telle bağlanmasını sağlar, üç tip pres vardır: düşük veya orta yoğunlukta balya yapan presler balyayı bir veya iki yerinden bağlar (ip veya demir tel); yüksek yoğunlukta balya yapan presler balyayı iki yerinden bağlar (demir tel veya özel ip). Bu üç tip makineye göre balyaların yoğunluğu şöyledir: düşük yoğunlukta balya 50-75 kg/m3, orta yoğunlukta balya: 75-150 kg/m3, yüksek yoğunlukta balya 150 – 250 kg/m3. (LM)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POYRA
Tarih 08 Haziran 2009
POYRA i. Tekerleğin ortasındaki, parmakların ve dingilin geçirildiği yuvarlak kısım, göbek. // Poyra deliği, bir tekerleğin poyrasının ortasında bulunan delik.
— ANSİKL. Bir taşıt tekerleğinin poyra’sı bu tekerleği ve fren diskini taşır ve galeli (silindir veya koni biçiminde) veya bilyalı rulmanlar yardımıyle gövde çevresinde döner. Tekerlekler çıkarılamayacağından poyra kolayca sökülebilmelidir. Bu iki parçadan meydana gelir; biri gövde üzerine yerleştirilmiştir ve gerçek poyra budur, öbürü ise tekerlekle bağlantılıdır ve buna yalancı poyra denir. Poyra, tekerleği hareket ettirmeğe yarayan silindir biçiminde kanallı bir parça ile tekerleğin bir merkez çevresinde dönmesini sağlayan konik bir parçadan meydana gelir. Bu sonuncusu poyra üzerine özel bir cıvata ile tutturulur.
Motosiklet ve bisiklet poyraları aynı türdendir. Bunların, bir yandan ispitleri tutan takozu, öte yandan fren kasnaklarını taşıyan silindir biçiminde bir gövdeleri vardır, iki ucunda tekerlek ekseni taşıyan rulmanlar yerleştirilmiştir. Takıp çıkarmayı kolaylaştırmak için poyra, kendisini geçen ve bir ucundan vidalanıp öteki ucunda bir kelebek bulunan bir mile bağlıdır. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POYRA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POTA
Tarih 06 Haziran 2009
POTA i. (fars. püte, mahzen’den). İçinde maden ergitilen kap.
— Camcılık. Pota altlığı, cam fabrikalarında cam potası konan ahşap halka.
— Metalürji. El potası, az miktarda dökme demirin dökümüne yarayan pota. (Çatal bir sapa takılan pota doğrudan doğruya döküm haznesi olarak kullanılabilir.)
— Plast. mad. Isıtma potası, elektrik direnciyle veya ısıtıcı bir sıvının dolaştığı gömlekle ısıtılan madenî silindir. (ML)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POSQQUERİA
Tarih 06 Haziran 2009
POSQQUERİA i. Silindirimsi dallı tüysüz ağaççık; beyaz çiçekleri dalların ucunda kömeç halinde bulunur; Güney Amerika’da on kadar türü yetişir. (Kökboyasıgillerden.) [L]
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSQQUERİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİPET
Tarih 05 Haziran 2009
PİPET i. (fr. pipette). Kim. Herhangi bir sıvıdan bir miktar örnek almağa yarayan, genellikle dereceli cihaz. Bk. ANSiKL.
— içki sanayi. Şarap pipeti, şarapla dolu fıçıya daldırılarak, bir miktar örnek almağa yarayan küçük silindir boru. (Pipete dolan sıvının tekrar fıçıya boşalmaması için, üstteki delik parmakla kapatılır.)
— ANSiKL. Kim. En basit ve en çok kullanılan pipet, ince uzun bir cam borudan meydana gelir. Pipet, içinden bir miktar örnek alınacak sıvıya daldırılır ve üst tarafından emilerek, sıvı borunun içine doğru çekilir. Sonra, üst ucu işaret parmağıyle kapatılır ve pipet kaldırıldığı zaman, sıvı, alt uca etki eden atmosfer basıncının etkisiyle pipette kalır; üst ucu kapatan parmak kaldırılarak sıvı akıtılır. (LM)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİPET hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİNYON
Tarih 05 Haziran 2009
PİNYON i. (fr. peigne, tarak’tan pignon). Mekan. Silindirik veya konik bir dişli çiftinde, dişli çarklardan en küçüğü. (Büyüğüne çark denir.)
Hareket iletim pinyonu, bir mekanizmanın uzaktaki bir parçasına hareket iletmeğe yarayan pinyon dişli.
— ansikl. Pinyon’lar genellikle silindiriktir; yalnız, bir hareketi belli bir açı altında iletmek gerektiği zaman, konik dişli çiftinde olduğu gibi, konik biçimli bir pinyon ile uygun biçimli başka bir pinyon dişli kullanılır. Sessiz çalışmasını sağlamak için, pinyonlara helisel diş açılır. Meselâ otomobillerin vites kutularında, sessiz çalışmayı sağlamak için, sekonder mille sürekli bağlantı halinde olan helisel dişli pinyonlara baş vurulur. Sekonder mil ile pinyon arasındaki bağlantı, tırnaklı kavrama ile veya iç dişlilerle sağlanır. (l)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİNYON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POMPA
Tarih 04 Haziran 2009
POMPA i. (ital. k.). Bir akışkanı yükseltmeğe veya basmağa yarayan makine, / Bir kapta boşluk meydana getirmek için, o kaptaki havayı emmeğe yarayan âlet.
Bk. ANSiKL. Mekan, bölümü.
— Denizc. Bk. ANSiKL.
— Fiz. Molekül pompaları, civa buharlı pompalar. Bk. ANSiKL.
— Mekan. Devri daim pompası, bir akışkanın boru şebekesinde dolaşımını sağlayan pompa. || Dişli pompa, bir gövde içinde, biri diğeri üzerinde dönen iki dişliden meydana gelen ve dönmeleri sırasında dişleriyle akışkanı bir basma kanalına iten pompa: Dişli pompalar otomobil motorlarında yağ pompası olarak çok kullanılır. || Gres pompası, yağ pompasına püskürtülmeden önce, yağlayıcının vida veya levye tarafından hareket ettirilen bir pistonla sıkıştırıldığı silindir. || Hava pompası, gaz basıp sıkıştırmağa yarayan pompa. (Bk. kompresör.) || Paletli pompa, silindir biçimindeki gövdeye göre dışmerkezli bir poyradan meydana gelen pompa. (Poyra gövdenin iç çeperlerine yaylarla sürekli olarak dayanan hareketli paletler taşır.) || Pistonlu pompa, içinde alternatif doğrusal hareketli bir piston bulunan bir odanın hacim değişimi ilkesine dayanarak çalışan pompa.
— Oto. Yakıt pompası. Bk. ANSiKL.
— Soğutma. Isı pompası, düşük sıcaklıktaki bir ortamdan aldığı ısıyı yüksek sıcaklıktaki bir ortama aktarmak için mekanik enerjiden yararlanan tesisat. Bk. ansikl.
— Teknol. Dönel pompa, sürekli dairesel hareket yapan parçalarla bir akışkanın yer değiştirmesini sağlayan pompa. (Bk. anSiKL. Mekan, bölümü.) || Lastik pompası, özellikle bisiklet ve motosikletlastiklerini şişirmekte kullanılan emme basma pompa.
— Termik. Besleme pompası, kazanlarda buharlaşmadan ileri gelen su kaybını gidermeğe yarayan cihaz. || Boşaltma pompası, buharın yoğunlaşmasıyle meydana gelen suyu kondansörden boşaltmağa yarayan pompa. || Dolaşım pompası, bir kondansörde buharı soğutmağa ve yoğunlaştırmağa yarayan su basma pompası.
— Tic. Yakıtların perakende satış ve dağıtımında kullanılan cihaz. Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Denize. 1948 Londra konferansı kararlarına göre boyu 91 m’den uzun olan bir yolcu gemisinde su boşaltan en az dört pompa bulunacak, bunlardan üçü kendi kendine ayrı olarak, birisi de ana makineye bağlı olarak çalışacaktır. Bunların genellikle, saatte bin metre küpe kadar su basacak güçte santrifüj tipi pompalar olması kabul edilmiştir.
— Fiz. Elektrik lambalarının, X ışınlı ampullerin, fotosellerin, elektron lambalarının, ısı izolatörlerinin yapımı, gittikçe daha ileri derecede vakumlar gerektirmektedir. Bu çok düşük basınçları sağlayan cihazlar bir «ilk boşluk» veren yardımcı pompaların kullanılmasını zorunlu kılar. Bu cihazlar molekül pompaları, civa buharlı pompalar olmak üzere ikiye ayrılır. Molekül pompaları arasında yüzde bir milimetre civa basıncını birkaç milyonda bir milimetreye indiren Gaede ve Hohveck pompaları sayılabilir. Meselâ Gaede pompası, kendinden çok az büyük bir silindirin içine yerleştirilen ve ekseni etrafında çok hızlı dönen bir silindirden meydana gelir. Silindirler arasında bulunan boşluk, biri boşaltılacak kaba, öbürü ilk boşaltıcı pompaya giden iki geniş boruya bağlıdır. Hareketli çeper üzerine çarpan gaz molekülleri, birinci kaptan ikinci kaba sürüklenir. Civa buharlı pompalar arasında Gaede’nin ya-yınmalı pompa3sı, Langmuir’in yoğunlaşma-lı pompa’sı sayılabilir. Boşaltılacak kaptaki gaz molekülleri civa buharı akımıyle sürüklenir ve sonra bu buhar soğutularak yoğun-laştırılır. Nihayet boşaltmanın tam olması için, sıcaklıkta soğurma olayından faydalanılır; bu işlemde çoğu zaman, sıvı havada soğutulmuş hindistancevizi kömürü kullanılır.
— Mekan. Bir pompada mekanik enerji, bir akışkanın (sıvı veya gaz) bir boru şebekesinde yer dğiştirmesini sağlamak, genellikle de bu akışkanı eski seviyesinden daha yüksek bir seviyeye çıkarmak için harcanır. Çoğu zaman pompa adı, sıvıların yerini değiştirmek için yapılan makinelere verilir; çünkü gazların yerini değiştirmeğe yarayan makineler kompresör, vantilatör emmeç v.b. özel adlar alır. Bununla birlikte hava basmağa yarayan makinelere hava pompası denir. Pompalar üç büyük kategoriye ayrılır.
0 Alternatif doğrusal hareketli pompalar meskenlerde kuyu ve sarnıçlardan su çekmek, sanayide kazanları beslemek, günlük su tüketimini karşılamak, sızma sularını kurutmak, hidrolik presleri çalıştırmak için kullanılır. Bugün küçük debi ve yüksek basınç gerekmediği hallerde, bunların yerine santrifüj pompalar tercih edilir.
• Dönel pompalar’ın gövdesi iki kısma ayrılmıştır; her iki kısmın hacmi, emme ve basma elemanlarının hareketiyle değişir ve aralarında doğrudan doğruya ilişki yoktur. Pompada emme ve tutma klapesinden başka klape bulunmaz. Dönme hızı, basma yüksekliğine bağlı değildir ve ancak debiyi etkiler. En çok kullanılanları paletli ve dişli olan bu tür pompalar sürtünmeyle çabuk aşınır ve verimleri iyi değildir.
• Santrifüj pompalar’ın pistonlu pompalara oranla daha az karışık, daha ucuz olmak ve sürekli bir debi sağlamak gibi üstünlükleri vardır; ayrıca bir elektrik motoruna doğrudan doğruya bağlanabilir ve titreşimsiz çalışır; bu bakımdan da tercih edilir. Bir santrifüj pompa, kendisini çevreleyen bir gövde içinde dönen bir çark ile basma borusuna bağlı bir çıkış ağzından meydana gelir. Çark, suya belirli bir hız verir ve çıkış ağzı içinde suyun kinetik enerjisi potansiyel enerjiye dönüşür. Pompanın hızı değiştiği zaman, debi hıza eşit oranda, çıkış basıncı hızın karesi kadar, soğurulan güç hızın küpü kadar değişir. Bu bakımdan pompanın verimi, hızla doğrudan doğruya ilintilidir. Basma basıncı hız arttırılarak yükseltilebilir, fakat elektrik motoruyla dakikada 2 800 devrin üstüne çıkılamaz. Eğer pompaya bir buhar tür biniyle kumanda edilirse, dakikada 6 000 ile 8 000 devirlik bir rejim sağlanır. Basınç tek çarka göre fazla geliyorsa, pompa gövdesi birkaç bölmeye ayrılır ve seri halde yerleştirilmiş birçok çark kullanılır; bu çarkların arasına da hızı basınca dönüştüren alıcı kanatlar eklenir. Bir santrifüj pompa, pistonlu veya dönel pompalar gibi kendiliğinden çalışmağa başlayamaz. Emme boru şebekesi de, kendisi de çalıştırılmadan önce su ile doldurulmalıdır. Emme yüksekliği artırılırsa çarktaki basınç düşer, bazı noktalarda da su buharı gerilimiyle bir olur ve su kaynamağa başlar; bu, çarkın hızla aşınmasına yol açan kavitasyon olayıdır. Genellikle basma borusu üzerine bir tutma klapesi takılır; fakat borunun uzunluğu birkaç yüz metreyi aşarsa, meydana gelebilecek koç darbelerini hesaba katmak gerekir. Pompa, bir elektrik motoruyle çalıştırılıyorsa, akım kesildiği zaman cihaz, çok kısa bir süre içinde (birkaç saniyede) anîden durur. O zaman pompanın giriş ağzında bir basınç düşmesi meydana gelir ve hiç bir tedbir alınmazsa, genellikle borunun bir kısmında kavitasyon meydana gelir. Borunun üst kısmına gelince, bu basınç düşmesi bir basınç fazlalığına dönüşür. Bu da boruyu tehlikeye düşüreceğinden bir emniyet sistemi kullanmak şarttır. Santrifüj pompalar, özellikle yükseltme pompası olarak su dağıtımında, boşaltma pompası olarak maden yataklarında ve püskürtücü pompa olarak da yangınlarda çok kullanılır. Ayrıca, çamurlu sulan da emebilecek güçte olduğu için su yataklarının dibini taramakta da kullanılır.
— Oto. Yakıt pompası, termik motorların yakıt besleme sisteminde kullanılır; amacı, ateşlemenin yapılacağı anda enjektörü beslemek, öbür yandan, çalışma şartları ne olursa olsun aynı dozda hava ve yakıt gerektiren, düzgün bir hava-yakıt karışımı vermektir. Havanın emildiği kelebek açıklığı, benzinin emildiği kelebek açıklığına bağlıdır; aynca birçok düzeltici âlet kullanılır: motorun rejim hızı arttığı zaman dodurma oran: azalan doldurma regülatörü, yüksekliğe göre havanın yoğunluk değişimlerini göz önüne alan yükselti düzenleyicisi, motor soğuduğunda uğradığı sürtünme maksimuma ulaştığı zaman hava ve yakıt debisini arttıran sıcaklık yoklayıcısı.
— Soğutma. 1852′de lord Kelvin’in tasarladığı ist pompası, bir yakıtın sağladığı ısıyı mekanik enerjiye dönüştüren termik motorun tam tersidir. Bu cihazda bir buharlaştırıcı, bir kompresör, bir kondansör ve kapalı devre halinde dolaşan bir akışkan bulunur. Kp kompresörü, akışkanı (genellikle amonyak veya Freon) B buharlaştırıcı-sından gaz halinde» emer ve Kd kondansörüne buhar halinde basar; bu buhar burada sıvı haline gelir. Bu yoğunlaşma, buharların gizli buharlaşma ısısını bırakmasıyle meydana gelir. Buharlaşma gizli ısısı, ister doğrudan doğruya, ister dolaylı olarak bir aracı akışkanla ısıtılacak ortama iletilir. Buharların yoğunlaşmasından ileri gelen sıvı, basıncı düşüren G genleştirici sinden geçerek buharlaştırıcıya döner. Burada sıvı, çevresindeki ortamdan ısı alarak yeniden buharlaşır. Bu sistem, soğutma veya ısıtma makinesi olarak çalışabilir. Isı pompası olarak kullanıldığı zaman, soğuk kaynağın (buharlaştırıcı) mümkün olduğu kadar sıcak olması da yararlıdır; soğuk ve sıcak kaynaklar arasında sıcaklık farkı ne kadar az olursa, cihaz o kadar iyi çalışır. Verimin aynı seviyede kalabilmesi için genellikle, sıcaklığı mümkün olduğu kadar sabit ve büyük kapasiteli kaynaklar seçilir: yeraltı suları, kullanılmış sanayi suları, yüzey sulan (göller, nehirler), deniz suyu, hava, güneş enerjisi v.b. Isı pcmpası binaların veya büyük işyerlerinin ısıtılmasında, çeşitli sanayi dallarının sıcak su ihtiyacını karşılamakta, eriyiklerin yoğunlaştırılmasında, yüzme havuzlarının ısıtılmasında, denizaltılarm ve gemilerin havalandırılmasında kullanılır.
— Tic. Modern yakıt pompaları elektrikle çalışır; doldurma, ayarlı bir tabanca ile basınç altında yapılır; satılan miktar ise «sayaç» yardımıyle ölçülür. Böylece, dağıtım işlemi çok hızlı ve emniyetli bir şekilde yapılır.
Benzin ve mazot pompaları yol kenarlarındaki «servis istasyonlarında ve garajlarda bulunur. (Bk. DAĞITICI.) [LM]
04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POMPA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLYZONİUM
Tarih 03 Haziran 2009
POLYZONİUM i. Helezon şeklinde kıvrılan yarı silindirimsi gövdeli kırkayak. (L)
03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLYZONİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLONCEAU
Tarih 02 Haziran 2009
POLONCEAU, fransız mühendis ailesi. ANTOİNE REMY (Reims 1778 – Roche, Doubs 1847), karayollarında mühendisti; Simplon (1801), Lautaret (1808) yollarını yaptı. 1811′de Echelles yaya yolunu düzeltti ve Mont-Cenis yolunu bitirdi. Bu çalışmalarda büyük çapta silindir kompresörler kullandı. Daha sonra yurt içi suyollarıyle İlgilendi. —Oğlu BARTHELEMY CAMİLLE (Chambery 1813 – Viry-Châtillon 1859), Paris-Versailles demiryolunu inşa etti. Alsace demiryollarını, 1848′den sonra da Orleans demiryolunu işletti. (L)
02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONCEAU hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLİKARBONAT
Tarih 01 Haziran 2009
POLİKARBONAT i. (fr. polycarbonate). Plast. mad. Aromatik gruplarıyle karbonat grubu —O—CO—O— kapsayan monomerlerden meydana gelen çizgisel polimer.
— ANSiKL. Polikarbonat’lar, 1956′da Bayer laboratuvarlarında keşfedildi; bis-fenol A’nın piridin eşliğinde fosgen ile polikondansasyonundan elde edilir; piridin, tepkime sonucu meydana gelen hidroklorik asidin ortamdan giderilmesi için gereklidir. Polikarbonatlar, üretim usullerinin karmaşık ve pahalı olması yüzünden hâlâ inceleme konusudur. Ticarette, ya işlenmiş olarak silindir şeklinde ya da yan işlenmiş olarak tane veya ince yalıtkan tabakalar halinde satılır, özellikleri polyesterlerin özelliklerine çok benzer: gerçekte bunlar, ergime noktaları yüksek termoplastiklerdir. Polistirol’ünkine benzeyen yüzeysel sertlik, naylon 66′nınkini andıran mekanik dayanıklılık, akrilonitril-bütadien-stiren kopolimerininkine benzeyen az nem çekme özelliği gösterir; darbelere karşı fenol reçineleri kadar dayanıklıdır, termik dayanıklılığı ise diğer termoplastik reçinelerden çok daha yüksektir. Elektronik ve elektroteknikte yalıtkan parçalar ile hesap makineleri parçalarının, havacılıkta uçuş takımlarının yapımında, grafik sanatlarda fotolitografiler ve fotogravürler için süpor olarak, mekanikte dişli takımı ve makine parçaları, tıpta radyoloji cihazlarına ait parçaların laboratuvar filtre kaplarının, otomobil karoserlerinin iç kısımlarının yapımında kullanılır. (M)
01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİKARBONAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLİADENOM
Tarih 01 Haziran 2009
POLİADENOM i. (fr. polyadenome). Patol. Salgı bezlerinde ve silindirimsi hücrelerden oluşan epitelyum örtüsünde görülen tehlikesiz ur; mukoza üzerinde pütürler halinde belirir: Gödenbağırsağı-mide poliadenomu. (Eşanl. POLİP) (L)
01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİADENOM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİM
Tarih 01 Haziran 2009
PİM i. Teknol. İç içe geçen veya başka bir parça üzerine saplanan bazı parçaları tespit etmek için, ucuna geçirilen küçük madenî kama. (Eşanl.)KOPİLYA. MAŞA.) [Bk. ANSİKL.]
Bir menteşenin iki hareketli parçasını birleştirmeğe yarayan küçük madenî mil.
Emniyet pimi, anormal bir zorlanma halinde kırılarak, daha önemli veya daha pahalı başka bir parçanın kırılmasını önleyen, oldukça esnek veya yumuşak madenden yapılmış mil.
Merkezleme pimi, mekanik bir parçanın, başka bir parçaya göre sabit durumda kalmasını sağlayan, çaplanmış silindir biçiminde kama. (Aslında, bir parçanın sabit kalmasını sağlamak için bir merkezleme pimi yeterli değildir; bir ikinci pim daha kullanılır veya erkek ve dişi zıvanalar v.b. gibi başka tespit yollarına başvurulur.)
— Saatçilik. Bir dişli çarkın üzerine dikey olarak tespit edilmiş perçin çivisi.
— ANSiKL. Teknol. Pim’ler, küçük boyutlu iki organı birbirine göre sabit durumda tutmak için mekanik inşaatta kullanılır. En çok kullanılanları, ya koninin zorlanmasıyle ya da çap farkından doğan sıkıştırma kuvvetiyle çakılan konik veya silindirik pim’ler, yukarıya kıvrılmış iki koluyle her türlü hareketi önleyen yarık pim’ler (L)
01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİL
Tarih 29 Mayıs 2009
PİL i. (fr. pile). Elektr. Kimyasal bir tepkime sırasında açığa çıkan enerjiyi, doğrudan doğruya elektrik enerjisine dönüştüren sistem. (Bk. ANSiKL.)
Gazlı pil. Bk. GAZ.
Güneş pili, güneş ışınlarını alarak elektrik akımı üreten, silisyumlu fotodiyot bataryası. (Yapma uydularda enerji kaynağı olarak kullanılır.) [Bk. ANSiKL.]
Kuru pil, elektroliti durgun olan pil.
ölçek pil, elektromotor kuvveti ölçmeğe yarayan pil: Weston ölçek pili.
Termoeelektrik pil, değişik cinsten iki . iletkenin, uçları ikişer ikişer birbirine değecek şekilde birleştirilmesiyle meydana gelen sistem; iletkenlerin değme noktalarında, sıcaklık farkına bağlı olarak bir elektromotor kuvvet meydana gelir.
Volta pili, bir sıvıya veya ayrı ayrı sıvılara batırılmış iki elektrottan meydana gelen ve bir elektromotor kuvvet üreten sistem. (Volta pili, bugünkü elektrik pillerinin kaynağıdır.)
Yakıtlı pil, bir yakıtın yanmasından doğan kimyasal enerjiyi doğrudan doğruya elektrik enerjisine dönüştüren cihaz. Bk. ANSİKL.
— Kim. Hidroelektrik piller teorisi. Bk. REDOKS.
— Nükl. Atom pili veya nükleer reaktör, atom fisyonundan yararlanan enerji kaynağı. (Bk. ANSiKL.)
Yenileyici pil, uranyum 235 (veya plütonyum) tüketiminden doğan açığın, uranyum 238′deki nötronların yakalanma siyle oluşan plütonyumla dengelendiği özel atom pili. (Yenileyici piller, yakıt bakımından büyük bir tasarruf sağladığı için çok ilgi çekicidir. Yakıt yenilenmesinde, toryum yoluyle uranyum 233 oluşumundan da yararlanılır.)

— ANSiKL. Elektr. Bir hidroelektrik pil, aralarında bakışımsız (iki elektrodu ayrı) bir voltametre bulunan bir iletkenler zincirinden meydana gelir. İlk pili Volta yapmıştır (1800); bu pil, hafif asitli su emdirilmiş çuha veya karton rondelalarla birbirinden yalıtılan, yuvarlak bakır ve çinko levhalar dizisinden meydana gelmişti. Son bakır levha son çinko levhaya bağlandığında madenî telden akım geçiyordu. Bu pilin sakıncalarını (asitli suyun sızarak kısa devre yapması) gidermek için Cruikshank, asitli su dolu bir çanak içine yatırılmış bir pilden meydana gelen çanaklı pil’i yaptı. 1826′da Becquerel, akım verildiği zaman bu pillerin elektromotor kuvvetinde meydana gelen azalmayı, dokunma yerlerindeki bir değişikliğe, özellikle pozitif elektrot üzerinde elektroliz sonucu hidrojen kabarcıkları birikmesine bağlayarak açıkladı. Elektrotlardaki bu kutuplaşmayı azaltmak için, hidrojen birikintilerini dağıtacak oksitleyiciler katmak gerekir. Bunun için, sıvı (kromik asit, potasyum bikromat, nitrik asit) ve katı (kurşun dioksit veya manganez dioksit) kutuplaşma önleyici maddeler katılmış piller yapıldı. Poggendorff 1842′de potasyum bikromath pil’i tasarladı; bu pil, sırasıyle Grenct, Ducretet ve Trouve tarafından geliştirildi. Bikromath pilin klasik tipi şöyle yapılmıştı: pozitif kutup vazifesi gören karni kömüründen iki levha, negatif kutup vazifesi gören bir çinko lamanın iki yanına yerleştirilmişti; üçü birden, potasyum bikromatm asit çözeltisi içine daldırılıyordu. Madenî levha çözeltiye daldırılır daldırılmaz, şu tepkimeler sonucu akım meydana geliyordu: bir potasyum ve krom çift sülfatı oluşurken, tepkimede açığa çıkan oksijen hidrojenle birleşerek kutuplaşmayı önler. Elektromotor kuvveti 2 V olan bu pillerin debisi oldukça yüksektir. Bunsen pili’nde (1842), kutuplaşma önleyici olarak nitrik asit kullanılır. Kutuplaşma önleyicisi bir tek katı maddeden meydana gelen piller arasında en kullanışlısı Leclanche pili’dir (1868); amonyum klorür eriyiği içine daldırılan bir çinko çubuk negatif kutup görevi yapar; ortada gözenekli bir kap veya bezden bir torba bulunur; bunun içine karni kömüründen bir çubuk (pozitif kutup) konup etrafına basınçla manganez dioksit doldurulur; elektromotor kuvveti 1,5 V olan bu pil, düşük şiddette akım üretir. Zil, telefon gibi kesik akımlı işlerde kullanılan bu pil Fery tarafından geliştirilmiştir. Fery pili’nde, bir çinko levhadan meydana gelen negatif elektrot kabın dibine yatay olarak konur; pozitif elektrot, katalizör görevi yapan gözenekli kömürden yapılmıştır; elektrolit yine amonyum klorür çözeltisidir; sıvının üst kısmında eriyen havanın oksijeni, kutuplaşma önleyici rolü oynar. Aynı ilkeyle, soğurucu (odun talaşı) veya jelatinli bir maddeyle elektroliti durgun hale getirilen ve cep fenerlerinde kullanılan kuru pirler yapılır. Ayrıca, iki sivili kutuplaşmayan piller gerçekleştirilmiştir; bu pillerde elektrotlar iki ayrı madenden yapılmıştır ve her biri yapıldığı maden tuzunun eriyiği içine daldırılır. Bu tür pillerden ilki 1836′da ortaya çıkan Daniell pili’din çinko sülfat; eriyiği bulunan bir kaba bir çinko çubuğu (negatif kutup) batırılır; bu kap içine konan gözenekli bir başka kapta doymuş bakır sülfat eriyiğine batırılmış bakır bir silindir (pozitif kutup) vardır. Bu pil, 1,08 V’luk bir elektromotor kuvvet verir. Derişmeli (yoğunlaşmalı) piller de kutuplaşmayan pillerdendir; her iki elektrot da aynı madenden yapılır ve her biri bu maden tuzunun farklı derişiklikte eriyiklerine batırılır. Elektromotor kuvvet, eriyiklerin derişiklik derecesine bağlıdır; pil akım verirken daha az derişik eriyikte bulunan elektrot (negatif kutup) erir; pozitif kutbu meydana getiren öbür elektrotun kütlesi, içinde bulunduğu daha derişik eriyik zararına artar; böylece her iki eriyiğin derişiklik derecesi eşit hale gelir. Gazlı piller’de (Grove, Gaugain, Zeuger) [Bk. GAZ, ANSiKL. Teknol bölümü.] elektrotlara gaz emdirilmiş ve bu elektrotlar basınçlı bir gaz içine yerleştirilmiştir. Eriyiklerin pH’ı derişmeli pillerden türeyen pillerle ölçülebilir (bunların elektrotları hidrojen içine konmuş platin levhalardan meydana gelir; iki levha, H+iyonu bakımından farklı derişiklikte iki eriyiğe batırılır). Bir pilin, elektromotor kuvvet, direnç gibi sabitleri geleneksel metotlarla ölçülebilir. Karşı koyma metodunda, Daniell pili, Lamiter Clark pili, JVeston pili gibi kutuplaşmayan ölçek pillere başvurulur; Weston pilinde, sodyum malgaması (negatif kutup), kadmiyum sülfat ve elektromotor kuvveti 2ü°C’ta 1,01830 V olan civa sülfat (pozitif kutup) bulunur.

• Piller teorisi. Helmholtz tersinir piller için termodinamik bir teori tasarladı; bu teori, pil içinde meydana gelen enerji alışverişine dayanır. Pillerin elektromotor kuvvetinin, her elektrodun içinde bulunduğu eriyikle dokunma yüzeyinde, elektrottan eriyiğe ve eriyikten elektroda iyonların geçmesine dayandığı kabul edilerek, iyon teorileri kurmak (Nernst) mümkün olmuştur. Elektromotor kuvvetleri düşük (1 V seviyesinde) ve dirençleri fazla (1 ohm seviyesinde) olduğu için, piller zayıf güçte üreteçlerdir; pilleri seri veya paralel bağlayarak bataryalar yapılabilir. Verdikleri enerji çok pahalıdır (bir dinamonun enerjisinden en az yirmi kat daha pahalı). En büyük avantajları taşınabilir olmalarıdır. Piller, telefonda, telgrafta, zillerde ve cep lambalarında kullanılır; bunların yerine çoğu zaman akümülatörler tercih edilir. Ayrıca, elektroliz olayları meydana gelmeyen bazı üreteçlere de «pil» denir: termoelektrik piller, fotoelektrik piller gibi. Yakıtlı p/Z’lerde, elektroliz olayındaki dönüşümün tersi meydana gelir. Bu piller, hareketli parçaları olmayan, verimi yüksek, sessiz ve bir bütün halinde üreteçlerdir. Çoğunda yakıt olarak hidrojen kullanılır; fakat hidrokarbonlarla, metanol, amonyak ve metollerle çalışan çeşitli örnekler de vardır. Ancak bu pillerin yapımında daima güçlüklerle karşılaşılır.
— Güneş pillerinin çalışma ilkesi, transistörlerin ilkesine benzer. Bu piller, yarı iletken cisimlerin monokristallerinden meydana gelir. Meselâ, iki bölgeye ayrılmış bir silisyum levha kullanılabilir: bu bölgelerden biri ışık alır ve yabancı madde olarak bor taşır, yani P tipindendir; N tipinden olan ikinci bölgede ise yabancı madde olarak fosfor atomları vardır; P bölgesine gelen fotonlar silisyum atomlarına çarparak elektronları koparır; bu elektronlar, bütün yerleri tutulmuş olan N bölgesine giremez ve P tabakasında kalarak boşlukları doldurur. Bu olayın sonucu olarak, iki bölge arasında 0,56 V’luk bir potansiyel farkı şeklinde ortaya çıkan bir elektron dengesizliği meydana gelir. N bölgesine madenî bir levha, P bölgesine bir halka yapıştırılarak bu potansiyel farkı toplanır. Bu şekilde düzenlenen güneş pillerinin verimi, yüzde 15 gibi yüksek bir seviyeye ulaşır, fakat maliyet fiyatlarının yüksekliği yüzünden henüz kullanmağa elverişli değildir.
— Nükleer. Atom pili. Bir uranyum veya plütonyum çekirdeğinin fisyonu sırasında büyük miktarda enerji açığa çıkar. Ayrıca yeni fisyonlara yol açabilecek birçok nötron yayılır. Böylece zincirleme bir tepkime doğar. Bu tepkime kontrol edilebilecek kadar ağır gelişirse bir atom pili elde edilir. eneda serbest kalan enerji ısı şeklinde açığa çıkar ve bir akışkanın (gaz, sıvı veya ergimiş maden) dolaşımıyle ısı pilden alınır. Pillerin çok değişik tipleri vardır. Meselâ bazı pillerde nötronlar, yavaşlatıldıktan sonra (ağır su veya grafitle), bazılarında da hızını kaybetmeden kullanılır. Fisyona uğrayan madde, tabiî uranyum, plütonyum veya tabiî uranyumdan daha iyi özellikleri olan uranyum 233 ve uranyum 235 gibi izotoplar olabilir. Meselâ bir uranyum 235 çekirdeğinin fisyonu sırasında ortalama 2,5 nötron yayılır. Bunlar hızlı nötronlardır ve bir kısmı yeni fisyonlara yol açar. Fakat genellikle bunların sayısı (büyük tedbirlerle saf uranyum 235′-in kullanılması dışında) çok düşüktür. Bu yüzden, uranyumun fisyonunun etkin süresini uzatmak için, nötronları yavaşlatma yollan aranır; bu amaçla uranyum, hafif çekirdekli bir ortam (su, ağır su, berilyum, grafit) içinde yayılır. Yavaşlatma sırasında nötronlar, pil malzemesinde, özellikle uranyum 238 içinde yakalanarak kaybolur. Nötronların bir kısmı da pilin dışına çıkar. Bu yüzden, zincirleme tepkimeyi meydana getirmek için bir nötronu korumak güçleşir. Bu koruma için şu şartlar gereklidir:
1. nötronların pil dışına kaçışını azaltan ve «kritik hacim» denilen minimum bir hacim;
2. fazla miktarda nötron soğuran bazı elementlerden (bor, hafniyum v.b.) temizlenmiş ve «nükleer saflık» denilen çok yüksek saflık derecesine getirilmiş malzemeler;
3. uranyum ve yavaşlatıcının en uygun şekilde yerleştirilmesi;
4. pili saran ve kaçacak nötronların bir kısmının çarparak geri dönmesini sağlayan, genellikle grafitten yapılmış bir reflektör. Bu şartlar, tabiî uranyum yerine 235 izotopu veya plütonyumla zenginleştirilmiş uranyum kullanılırsa daha basitleşir; çünkü bu durumda nötron fazlalığı ve reaktiflik daha büyüktür. Pil, içine konan ve nötronları soğuran bir maddeyle kontrol edilir. Bu alanda en çok kullanılan madde kadmiyumdur. Bu kontrol, fisyonda nötronların bir kısmının belli bir gecikmeyle (gecikmeli nötronlar) yayılmasına bağlıdır. Geciken nötronların sayısı, bütün fisyon nötronlarının yüzde birinden azdır; fakat reaktiflik yeterince zayıfsa, nötronların 1 dakikaya ulaşan gecikmelerinin kadmiyum kontrol çubuğunun yer değiştirmesiyle küçük reaktiflik değişimini dengeleyebilmesi için bu sayı yeterlidir.
• Atom pillerinin kullanılması. İlk atom pilleri, plütonyum üretmek için yapılmıştı. Plütonyum, uranyum 238′den bir nötron alarak meydana gelir. Bu madde ile atom bombası yapılabilir ve zaten ilk defa bu alanda kullanılmıştır. Plütonyum ayrıca, büyük bir reaktiflik taşıyan ve ikincil pil denilen yeni pillerin yapımında kullanılabilir; fakat kısa bir süre sonra pillerin kullanma alanları genişlemiştir. Radyoaktif izotopların hazırlanması. Tıpta, biyolojide v.b. kullanılan bu maddeler, genellikle kararlı bir elementi pil içinde belli bir süre ışımaya tutarak elde edilir. Meselâ kobalt 60, kütle numarası 59 olan klasik madenî kobaltı ışımaya tutarak üretilir. Işımadan faydalanma. Pil, özellikle nötron bakımından çok yoğun bir ışıma kaynağıdır; bunlardan, fizik, teknoloji, biyoloji deneylerinde yararlanılır. Meselâ fizikte yavaşlatılmış nötron*lar, katıların magnetik yapısını incelemekte kullanılır, öbür deneyler, yoğun ışımaya tutulan malzemenin tepkisini incelemek amacını güder. Gerçekten birçok madde bu ışımanın etkisiyle önemli dönüşümlere uğrayan fiziksel ve mekanik özellikler taşır. Bu olayın incelenmesi, daha güçlü pillerin yapımı bakımından önemlidir. Biyolojide, ışımaların yol açabileceği değşinimler incelenir; fakat pillerin temel uygulama alanı enerji üretimidir. 1939′da birkaç fizikçinin dikkatini çeken bu üretim şekli, ancak 1954′ten sonra gerçekleşmiştir. Bu enerji, gerek bir atom motorunun, gerek elektrik üreten sabit bir tesisin çalıştırılmasında kullanılır. Bir atom santralının çalışma ilkesi basittir: bir akışkan (gaz, sıvı, ergimiş maden) fisyonla yüksek bir sıcaklığa ulaşmış uranyum içinde dolaştırılır. Bu şekilde ısınan akışkan, ısı değiştiricilerinden geçer ve orada birkaç yüz derece sıcaklıkta su buharı üretir. Bu buhar, kömürle çalışan termik santraldaki gibi kullanılır. Bu teknik en kolay olanıdır, fakat dünyanın her yanında, verimi daha yüksek başka tip santralların kurulmasına çalışılmaktadır. Meselâ Amerika’da yavaşlatıcı olarak sudan faydalanan bir pilin kullanılması düşünülmektedir. Bu su, pilin çalışması sırasında kaynamağa başlar ve elde edilen buhar doğrudan doğruya bir türbini çalıştırmak için kullanılır. Çeşitli ülkelerde başka ilkeler de incelenmektedir (meselâ asıltı halinde dolaştırılan uranyumla yapılmış pil)-. 1 gr uranyum fisyonunun 3 ton kömürün yanmasıyle elde edilen enerjiyi verdiği bilinirse, atom enerjisinin olağanüstü imkânları kolayca anlaşılır.
Teknisyenlerin amaçlarından biri, uranyumun mümkün olduğu kadar fazla kısmının fisyona uğrayabileceği piller yapmaktır, atom pili Tabiî uranyumdan faydalanan bir pilde uranyumun yalnız çok küçük bir kısmı kullanılabilmektedir. Gerçekten yalnız uranyum 235 (yüzkırkta bir kısmı) doğrudan doğruya zincirleme tepkimeye girer. Uygun miktarda kullanılınca zincirleme tepkime durur. Pilin ömrü, uranyum 238 içinde nötron yakalanması sonucunda meydana gelen plütonyumla uzatılır; fakat nötronları soğuran bazı fisyon ürünlerinin etkisiyle doğan pil zehirlenmesi, uranyumdan faydalanma oranını düşürür. Bununla birlikte gerçekten uranyumun büyük kısmını kullanacak pillerin yapılması mümkün görülmektedir. Bunun için yenileyici piller denilen ikincil pillerde, uranyum 235 veya daha elverişli olan uranyum 233 veya plütonyumla (primer pil denilen pil de toryumdan elde edilir) zenginleştirilmiş uranyum kullanılır. Bugün bir atom santralıyle sağlanan elektriğin fiyatı küçük çapta geleneksel tesislerden sağlanan elektriğe göre daha yüksektir. Fakat yeryüzü, geleneksel yakıtlardan çok daha büyük rezervleri olan yeni bir enerji kaynağına kavuşmuştur. Gerçekten fisyonla elde edilecek enerji rezervlerinin kömürden ve diğer fosil yakıtlardan çıkarılan enerji kaynaklarından yirmi beş defa fazla olduğu tahmin edilmektedir. Bir atom motoru aynı ilkelere göre çalışır. Personeli ışımaya karşı korumak için atom pilini çok büyük bir İcap içine yerleştirmek gerektiğinden, atom motoru ancak büyük boyutlu taşıtlarda kullanılabilir; bu yüzden otomobillerde kullanılması mümkün görülmemektedir. A.B.D.’de atom denizaltıları (Nautilus) ve Rusya’da bir buzkıran yapılmıştır. Atom motorunun ilgi çekici yönlerinden biri, taşıtın çok uzun süre yakıt ikmali yapmadan gidebilmesini sağlaması ve denizaltılarda yakıt artığı bırakmamasıdır.
• Tarihçe. Fisyon, 1938′de alman Hahn ve Strassman tarafından keşfedildi. Bu yeni olay, Fransa’da Halban, Joliot-Curie, Kowarski, F. Perrin ekibi, ingiltere’de Frisch, Amerika’da Feımi tarafından incelendi. Daha 1939′da fransız ekibi, nötronların fisyon sırasında yayıldığını ve sayılarının bir zincirleme tepkime doğurmağa yeterli olduğunu ispatladı. Bir ağır su ve uranyum bütünü içinde zincirleme bir tepkime meydana getirmek için planlar yapıldı. Bu çalışmalar 1940 haziranında kesildi. Amerika’da Fermi, 2 aralık 1942′de Chicago’da ilk atom pilini yaptı. Bu pil 50 ton uranyum ve 500 ton grafit yığını halindeydi. Bu deneyin başarıya ulaşması Amerika hükümetini askerî amaçlarla nükleer araştırmalara çok büyük ölçüde maddî imkân sağlamağa yöneltti. Plütonyum üretmek için düşünülen piller Hanford’da yapıldı. Bu ilk plütonyum, atom bombası yapımında kullanıldı, ikinci Dünya savaşından sonra, büyük ülkeler (Amerika, Rusya, İngiltere ve Fransa) atom enerjisini geliştirme programları hazırladı. Birkaç kW gücündeki deney pilini daha güçlü yeni deney pilleri izledi. 1955′te Amerika’da bir atom denizaltısının ve Rusya’da küçük bir elektrik santralının (5 000 kW) çalışmağa başlamasıyle enerji üretimine geçildi; sonra ingiltere’de 1956′da yaklaşık olarak 500 000 kW gücünde bir santral kuruldu. 1940′tan sonra çeşitli ülkelerde çalışmalara devam edildi. 1955′te toplanan Cenevre konferansında, bütün ülkelerin bilim adamları aldıkları sonuçları tartıştılar. Bu konferans, barışçı amaçlarla kullanılacak atom enerjisi devrini açtı. 19567da Birleşmiş Milletler bünyesinde bir Milletlerarası Atom ajansı kuruldu.
+ Pilli sıf. Pili olan, pille çalışan: Ben önde, Nezir arkada, çamurlu yoldan, yağmur yiye yiye elimdeki pilli fenerin ışığında yürüyoruz (R.H. Karay). Pilli radyo. (LM)
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİKE
Tarih 29 Mayıs 2009
PİKE i. (fr. pique). Tekstil. Birbiri üzerine uygulanan ve kabartma desenler yapacak şekilde noktalarla birleştirilen iki dokumadan meydana gelmiş pamuklu kumaş. Ii «İğne ardı» denilen el işine benzer desenlerle süslü, kalın pamuklu kumaş.
Bu kumaştan yapılmış yatak örtüsü. ♦ Sıf. Bu kumaştan yapılan: Üzerine pike bir örtü örtüldü ve kâğıtlar ortaya çıktı (Sabahattin Ali).
Pike silindir, pelüş ve kadife gibi uzun tüylü bazı kumaşların yapımında kullanılan, üstü çok ince iğnelerle donatılmış silindir.
Pike tafta, dantel taklidi bir çeşit ipekli kumaş, (ajurlu tafta da denir.) [lm]
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİKE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PITRAK
Tarih 29 Mayıs 2009
PITRAK i. (pot, kıvrım’dan pot-rak > pıtrak). İnsanların üzerine veya hayvanların tüylerine takılan dikenli bitki tohumu.
— DEY. Pıtrak gibi, ağaç veya dal üzerinde çok sayıda meyve bulunduğunu belirtmek için kullanılır.
— Bot. San çiçekli, dikenli iri meyveli, bir yıllık otsu bitki; yıkıntılarda ve yol kenarlarında yetişir. (Bileşikgillerden.)
— Tekst. Pıtrak temizleme, taranmış yün iplikçiliğinde, yün içindeki yabancı maddeleri mekanik olarak temizleme işlemi. Bk.
ANSİKL.
— ansikl. Tekst. Çoğu ülkelerde, özellikle Güney Amerika’da, koyunların otladığı bölgeler, yaprakları veya meyveleri dikenli çeşitli bitkilerle doludur. «Pıtrak» denen bu bitkiler, koyunların sırtındaki posta takılır. Eğer iplik veya kumaş haline getirilirken yün, bu parçacıklardan iyice ayıklanıp temizlenmezse, boyamada önemli kusurlar meydana gelir. Eskiden pıtrak temizleme elle yapılırdı. Temizlenecek yün fazlaysa, pıtrak temizleyici takımları olan tarak makineleri kullanılır. Bu takımlar, çok hızlı dönen ve üzerinde kıvrık ince uçlar bulunan silindirler yardımıyle pıtrakları tutar. Bu uçlara çarpan pıtraklar takılır ve âletin altındaki saç elekte toplanır. Yüne daha çok yapışan diğer dikenli bitkileri ayıklamak için başka tip takımlar kullanılır. Bu takımlarda yün, oluklu ve çok sıkı madenî silindirler arasından geçirilir ve içindeki yassı pıtraklar ezilerek tarama sırasında kolayca temizlenir. (LM)
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PITRAK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHOXİNUS
Tarih 28 Mayıs 2009
PHOXİNUS i. Kuzey yarımkürede tatlı sularda yaygın küçük balık. (Sazangillerden.)
— ANSiKL. Phoxinus’lâr silindirimsi uzun gövdeli; çok küçük pullu, iri başlı balıklardır. Phoxinus phoxinus’un boyu en çok 10 sm’yi bulur; sırtı yeşilimsi veya mavi, karnı parlak pembe veya kırmızı renklidir; böğründe koyu çizgiler bulunur. Derelerde çok yaygındır. Eti pek makbul değildir. Phoxinuslar ucuna solucan takılmış küçük bir iğne (18-20 no) bağlı 10/100′lük naylon olta kullanılarak kolayca avlanır. (L)
28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHOXİNUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİEZOMETRE
Tarih 27 Mayıs 2009
PİEZOMETRE i. (fr. piezometre’âen)* Fiz. Sıvıların sıkışabilirliğini ölçmek için Oersted tarafından tasarlanan âlet.
— ANSiKL. Fiz. Despretz ve Saigny tarafından Oersted’in düşüncesine göre yapılan piezometre, kalın bir kristal borudan ibarettir. Bu borunun, bir tahta üzerine oturtulan alt kısmı kapalıdır; üst kısmı ise silindir biçiminde pirinçten bir parçaya takılır; bu parçanın üzerine boruya su doldurmağa yarayan musluklu bir R hunisi ve P vidasının etkisiyle hareket eden sızdırmaz bir pistonla donatılı bir tüpü bulunan bir tıkaç vidalanır. Âletin içinde, sıkıştırılacak sıvının doldurulduğu bir A kabı bulunur. Bu kap, üst kısmı kıvrık olan ve bir civa banyosu içine batırılan ince bir boru ile biter. Bu boru da, hacmi A borusunun hacminin bilinen bir kesri olan n eşit parçaya bölünmüştür. Nihayet silindirin içinde bir sıkıştırılmış havalı B manometresi vardır. Bir sıvının sıkışabilirliğini tayin etmek için, önce A borusu incelenecek sıvı ile doldurulur; sonra R hunisi yardımıyle silindir suyla doldurulur. Huni kapatılarak piston hareket ettirilir. P vidasının basıncıyle inen piston, su üzerine civaya iletilecek bir basınç uygular. Civa da A kabının ince borusunda ve manometrede yükselir; böylece sıvının sıkışması ve buna tekabül eden basınç her an bilinir. (L)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİEZOMETRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PFLÜGER (Eduard),Pflüger kordonları
Tarih 27 Mayıs 2009
PFLÜGER (Eduard), alman fizyologu (Hanau 1829 – Bonn 1910). Omuriliğin duyu fonksiyonları v.b. üstüne önemli çalışmaları vardır. (L)
Pflüger kordonları. Embriyoloji. Jerminatif epitelyumda bulunan ve hemen alttaki orta deriye gömülen silindir biçiminde tomurcuklar. Kordonun içinde yer yer yumurta taslakları bulunur; kadın cinsel salgı bezleri bunların gelişmesine, erkek cinsel salgı bezleri ise bunların atrofiye uğramasına sebep olur. Pflüger kordonları kadınlarda yumurta kesesinin, erkeklerde seminipar tüplerinin oluşmasını sağlar. (L)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PFLÜGER (Eduard),Pflüger kordonları hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEYOTL,PEYPUS gölü
Tarih 27 Mayıs 2009
PEYOTL i. (aztekçe k.). Meksika’nın dağlık bölgelerinde dar bir alanda yetişen dikensiz kaktüs türü (Echinocactus Williamsii).
— ANSiKL. Peyotl 15, 20 sm uzunluğunda silindirimsi gövdeli, üzeri ince tüylerle kaplı küçük bir bitkidir; uç kısmı yuvarlak, çiçekleri pembe ve tek tektir. Peyotl kutsal bir bitkidir; toplanırken uzun bir tören ve büyük eğlenceler yapılır. Peyotl ya taze olarak ya da yuvarlak dilimler halinde kesilip güneşte kurutularak kullanılır; bunun verdiği sarhoşluk agav rakısının sarhoşluğuna benzer. Peyotl’un içinde pek çok alkaloit bulunur (meskalin, anhalonidin, anhalonin,lofoforin. peyotlin, anhalamin); bunlardan bir kısmı omuriliği uyarır, bir kısmı yürek atışını ve solunumu yavaşlatır, sonuncular da beyin merkezlerinde değişikliklere sebep olur. 0,50 – 0,70 gr meskalini sindirim yoluyle almakla sağlanan sarhoşluk zehir etkisi bakımından esrar sarhoşluğuna, ruhsal bakımdansa şizofreniye benzer. Fakat bunun sağladığı en ilgi çekici ruh hali renkli sanrılardır. Onun için yerliler peyotl’a «gözleri büyüleyen bitki» adını vermişlerdir. Meksika ve A.B.D.’de bu bitkinin kullanılması yasaktır. (L) PEYPUS gölü. Bk. cudsk GöLü.
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEYOTL,PEYPUS gölü hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEUGEOT
Tarih 27 Mayıs 2009
PEUGEOT, Montbeliard’lı fransız sanayici ve mühendis ailesi, jean-pierre I (Herimoncourt 1734 – öl. 1814), 1804′te tekstil alanında çalışmağa başladı. İki büyük oğlu jean-PİERRE I (Henmoncourt 1768-01. 1852) ve jean-PİERRE II (Henmoncourt 1778-01. 1822), bugünkü Peugeot sanayiinin ilk kurucularıdır. Çeliği soğukta haddeleyerek testere şeritleri imaline başladılar; sonra 1843′te Valentigney’de bir hırdavat fabrikası satın aldılar. Jean-Pierre II’nin oğullarından ikisi, jules (Herimoncourt 1811-01. 1889) ve emile (Henmoncourt 1815 -Valentigney 1874) fabrikayı yenilediler, bu kuruluş 1891′de Valentigney’e taşındı ve Les Fils de Peugeot Freres adını aldı. Jules’ün oğlu eugene (Herimoncourt 1844-öl. 1907) ve Emile’in oğlu armand (Valentigney 1849 Neuilly-sur-Seine 1915), Fransa’da bisiklet ve otomobil imalinin öncüleridir. 1885′te bisiklet yapımı için ilk atelye kuruldu: bu imalâthane hızla gelişti. Şirket öbür geleneksel imalâtlarını da sürdürüyordu. Eugene ile Armand, Serpolîet ile buharlı, motorlu ve üç tekerlekli bir araba yapıp 1889 Sergisi’nde gösterdiler; daha sonra bunun yerini Daimler motoruyle işleyen dört tekerlekli bir araba aldı. Peugeot 1890′da bu çift silindirli motorun lisansını elde etti ve benzinle işleyen ilk otomobillerden birini meydana getirdi. Artık Daimler motoruyle değil, Peugeot motoru ile çalışan arabalarının büyük başarısı karşısında kendini daha çok yeni buluşlara vermek isteyen Armand, kuzenlerinden ayrılıp (1897) Audincourt (Doubs) ve Fives-Lille’-de birer fabrika ile, 1910′da Societe Anonyme des Automobiles et Cycles Peugeot adını alan, Societe des Automobiles Peugeot’yu kurdu. On yıl boyunca, iki şirket birbirine rakip oldu: Armand’ın teşebbüsünü çok cüretli sayan Les Fils de Peugeot Freres, piyasaya çeşitli tipte motosiklet ve «Lion Peugeot» adı verilen, önce bir, sonra iki silindirli hafif bir araba sürdüler. Birinci Dünya savaşı ertesinde çeşitli Peugeot firmaları gelişmeye devam etti. Peugeot et Cie (1842′de kuruldu ve Les fils de Peugeot Freres ile birleşti) avadanlık ve özel çelik yapımına girişti, 1926′da ayrı bir şirket haline gelen Peugeot Cycles, faaliyetini bisiklet yapımıyle sürdürdü; Peugeot Automobiles ise, otomobil yapımında art arda hamleler yaptı. 1940-1944 Arası Peugeot fabrikaları bombardıman ve büyük yağmalardan hasar oldu. Savaş yıkıntıları büyük çabalar sayesinde onarıldı. Peugeot Automobiles başarılı bir şekilde otomobil yapımını sürdürdü; Peugeot Cycles imalâtını ve pazarlarını genişletti; Pegueot et Cie özel çelik levhalar, elektronik avadanlıklar ve mutfak eşyası imalâtını geliştirdi. Peugeot Automobiles 1964′te Renault ile bir işbirliği anlaşması imzaladı, bu arada malî bağımsızlığını da korudu. (LM)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEUGEOT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Petrol sanayii
Tarih 26 Mayıs 2009
Petrol sanayii
Yuda bitümü gibi petrol aflörmanları, Eskiçağdan beri, eczacılıkta veya kaba yağlamada kullanılmak için işletilmiştir. Daha XVIII. yy.da Rusya ve Alsace’ta petrol damıtıldığı halde, gerçek petrol sanayii 1859′da TitusvilleMe (Pennsylvania), Drake tarafından açılan ilk petrol kuyusuyle başladı. Teknik gelişmenin bunu izleyen büyük aşamaları şöyle sıralanabilir: 1860-1885, gazyağı devri; diğer damıtma ürünleri henüz uygulama alanına girmemiştir;
1885-1900, petrol yağlarının, sanayide ve evlerde yağlama yağı olarak kullanılan bitkisel yağların yerini alması;
1900-1914, benzin devri; otomobilin yaygınlaşması yeni petrol bölgelerinin bulunmasını ve işletilmesini gerektirdi; 1914-1930, sürekli damıtma, ısıl cracking işlemlerinin ortaya çıktığı, fuel’lerin kullanıldığı devir;
1930-1940, ısıl reforming ve eriticiyle işleme usullerinin uygulandığı devir; bu usuller ürünlerin kalitesini arttırmıştır.
1940′tan günümüze kadar, katalizörler yardımıyle rafinaj işleminin ve petrokimyanın doğması.
Petrol sanayiinin yüzyıllık tarihi, petrolden elde edilen işlenmiş ürün sayısının, kalite ve miktarı olarak sürekli bir artış gösterdiğini ortaya koyar; Batı Avrupa’da kişi başına yılda 500 kg petrol ürünü tüketildiği halde, A.B.D.’de bu miktar 2 500 kg’ı bulur.
• Araştırma ve arazinin incelenmesi. Petrol araştırmalarına yön veren tek kesin bilgi, petrolün yalnız tortul havzalarda bulunmasıdır. Petrol yatakları bakımından o güne kadar incelenmemiş bir arazide petrol aranacağı zaman, havzanın tortul yapısını belirleyebilmek için yüzeyin jeolojik durumunu dikkatle incelemek ve sızıntı olup olmadığını araştırmak gerekir; daha sonra yüzeyde ve toprak yüzeyine yakm yerlerde ya yerçekiminin veya tabiî magnetizmanın, ya da sunî olarak yaratılan esnek dalgaların ölçülmesini hedef tutan jeofizik araştırmalara başvurulur; çünkü bu büyüklükler toprak altındaki tabakaların yapısına göre değiştiğinden arazi hakkında bilgi verir. Magnetik metot ile kayaların mıknatıslanma özelliklerinde ve kalıcı mıknatıslanma değerlerinde meydana gelen değişikliklere bağlı olan yer magnetik alanının distorsiyonları kaydedilir. Tortul araziler genellikle magnetik olmadığı için, bu araştırma özellikle tabanın, eski yanardağ kayalarının incelenmesini sağlar. Uçakla yapılan magnetik alan ölçümleri, çok geniş bölgelerin rölövesinin çıkarılmasını ve önemli yapı aykırılıklarının tespit edilmesini sağlar. Bu araştırmalarda kullanılan uçağın altında, Yer’in magnetik alanının vektörüne göre otomatik olarak yönelen ve Yer magnetik alanının toplam şiddetini ölçen bir cihaz bulunur.
Yerçekimi metodu’yla, değişik yoğunluktaki tortul kayaların etkisiyle Yer’in çekim alanında meydana gelen değişimler ölçülür. Pratikte, yerçekimi ivmesinin g değerlerini birbiriyle karşılaştırmak yeterlidir; bu karşılaştırma «gravimetre» denen küçük bir burulma terazisiyle yapılır.
Sismik metot’ta, patlayıcı maddelerle yaratılan sunî dalga alanı meydana getirilir; bu alanın yayılması, toprak altındaki tabakaların esnekliğine bağlıdır. Toprak yüzeyine yerleştirilen detektörler, kırılarak (kayalar tarafından kırılan ve incelenen kayaların derinliğinden çok daha büyük mesafeleri aşarak geri dönen dalgalar) veya yansıyarak (sismograflar empülsiyon yayma bölgesine daha fazla yaklaştırıldığında, çeşitli tabakalar tarafından peş peşe yansıtılan dalgalar) geri dönen empülsiyonları kaydeder. Diğer bütün usuller arasında, yapı aykırılıklarının muhtemel konumu üzerine en fazla bilgi veren bu usuldür, fakat, araştırmanın en emin yolu yine de kuyu açmadır. Yalnız, maliyetinin çok yüksek olması (en ucuz kuyularda 50 000 ile 100 000 dolar, «wild-cat» tipi kuyular için 1 milyon dolar) jeofizik metotların daha çok kullanılmasına yol açar.
• Kuyu açma, kontrol ve üretime başlama. Petrol kuyuları, «matkap ucu» denilen bir âletin döndürülmesiyle «rotary» metoduna göre açılır; bu usul, darbeli sonda veya darbeli kuyu açma usulünün yerini tamamen almıştır. Matkap ucu, iç içe geçerek vidalanan sondaj çubuklarına bağlıdır; sonda çubuğu bir Dizel motoruyle veya ender olarak bir buhar makinesiye çalıştırılır. Bununla beraber, kuyu dibine indirilen döner bir cihaz da (elektrik motoru veya hidrolik türbin) matkabı döndürebilir. Türbinle kuyu açma denemeleri çok başarılı sonuçlar vermiş ve bu yeni usul S.S.C.B.’de oldukça yaygınlaşmıştır. Kullanılan metot ne olursa olsun, tahkimat borularının ve delgi çubuklarının kuyuya yerleştirilmesi için «derrick» denen bir kule gerekir. Yumuşak bir arazide âletin dönme hızı dakikada 500 devire çıkabilir ve saatte birkaç metre ilerler; fakat sert bir kayaya rastlandığı zaman hız dakikada 30 devire, ilerleme ise 15 sm’ye düşer ve matkap ucu birkaç saat içinde tamamen aşınabilir. Bu durumda, bütün boru dizisini, bocurgat ve makaralı palanga yardımıyle yukarıya çekerek matkap ucunu değiştirmek gerekir. Bu fırsattan yararlanarak, kuyunun içine, hem delme sırasında, hem de petrol fışkırdığı zaman kuyu çeperlerini destekleyecek bir boru sistemi döşenir ve çimentoyla sağlamlaştırılır. Bu boruların çapı kuyu dibine doğru küçülür ve kuyu açma işlemi gitgide daha küçük bir matkap ucuyle yürütülür; böylece kuyu, 200 m’ye kadar 38 sm, 1 200 m’ye kadar 28 sm, 2 000 m’ye kadar 20 sm, daha sonra da 15 sm çapında kademeli bir görünüş kazanır. Kuyu açma tekniğinde kaydedilen çok önemli bir gelişme de, kuyu dibine akıtılan sondaj çamurlarının en iyi şekilde değerlendirilmesi olmuştur; bu çamurlar, kuyu içindeki kaya parçalarını dışarı atmağa ve petrol bulunduğu zaman, yatak basıncını dengeleyerek fışkırma tehlikesini azaltmağa yarar. Yoğunluğu ve başka özellikleri dikkatli bir şekilde incelenen çamur, pompalar yardimiyle, kuyu açma borularının içinden kuyu dibine gönderilir ve kuyu çeperiyle boru arasındaki halka şeklinde boşluktan yeryüzüne çıkar; burada toplanarak süzülür ve yeniden kuyuya gönderilir. Çamur içinden toplanan artıkların analizi, jeologa, kuyu açılan arazi hakkında fikir verir; fakat gerektiğinde incelemek için, özel bir matkap ucuyle araziden silindir şeklinde bir eşantiyon, «karot» kesilerek çıkarılabilir. Petrol arazileri okyanusların altında da uzanır ve denizde kuyu açma usulleri, son on yılda büyük bir hızla gelişmiştir; derrick ve bütün kuyu açma malzemesi bir sal üzerine veya su derin değilse, bir platform üzerine yerleştirilir. «Off shore» denen bu kuyu açma usulü tabiî ki karada yapılanları daha pahalıya mal olur; fakat petrol yataklarının, özellikle A.B.D.’dekilerin gitgide kuruması, petrolü karalardan çok açık denizlerde arama zorunluğunu doğurmuş pek yakında binlerce metre derinlikteki okyanuslarda kuyu açarak petrole rastlanacağı ümit edilmektedir.
• Petrol yataklarının en verimli şekilde işletilmesi ve üretim. Açılan kuyu bir petrol yatağına ulaştığı zaman, hidrokarbonların varlığı, çamur ve artıklarda rastlanan petrol veya gazla belli olur ve kuyunun işletilmesine karar verilir; o zaman, bir üretim sütunu petrol yatağına kadar indirilir ve kuyunun başına, değişik boyutlu vanalarla kuyunun üretim debisini ayarlarlamağa yarayan rakorlar yerleştirilir; bu bütüne Verimi arttırmak için, ikinci üretim metotları kullanılarak (kuyudan çıkan gazın yeniden kuyuya gönderilmesi, petrolün bulunduğu oluşumun altına basınç altında supüskürtmesi) basıncı aynı seviyede tutmak gerekir.Böylece, hidrokarbonların yaklaşık olarak yarısı çıkarılabilir; verimli usullerle çıkarılamayan diğer yarısı da yatak içinde kalır.
*Petrolün ve tabii gazın nakli. Petrol alanları,çogu zaman kullanma yerlerinden çok uzakta bulunur; bu yüzden petrolü rafinerilere iletmek için, kuyudan en yakın yükleme limanlarına kadar uzanan pipeline’lar günden güne daha büyükleri yapılan tankerler kullanmak gerekir; günümüzde 150 000 t’luk akaryakıt gemileri servise konmuştur. Hava şartlarının bozuk olması veya bazı imkânsızlıklar yüzünden seyrüseferde doğacak aksaklıkları karşılamak için gereken stoklar, yükleme ve boşaltma limanlarındaki depolarda yapılır. Kuveyt’teki dünyanın en büyük deposu, yakaşık olarak 100 000 m3 kapasitededir. Tabiî gaz uzun zaman yalnız pipeline’larla iletildi; fakat «metan gemisi» denen ve düşük sıcaklıkta sıvılaştırılmış gaz taşıyan özel gemilerin servise konması, nakliyatın ucuza mal olmasını ve gazın daha rahat nakledilmesini sağladı.
• Rafinaj. Hem belirli nitelikte ürünler elde etmek, hem de elde edilen değişik damıtma ürünlerini en verimli şekilde kullanmak için, hammadde, «rafinaj» adı altında toplanan bazı işlemlerden ve dönüşümlerden geçirilir.
Bir laboratuvar analizi, önce ham petrolden elde edilebilecek işlenmiş ürünlerin miktarı ve kalitesi hakkında bilgi verir; buhar basıncının yüksek olması petrolde gazların bulunduğunu, viskozite ve yoğunluğun fazla olması da, benzin oranının düşük veya parafin ile bitüm oranının yüksek olduğunu gösterir. Daha sonra yapılan damıtma denemeleri, ayrımsal damıtma ürünlerinin toplanmasını ve analizini sağlar; ürünler, bütün rafinaj işlemlerinin küçük ölçeklerde yapıldığı «pilot tesisler»de tam olarak incelenir; bu rafinaj işlemleri üç grupta toplanır: karmaşık hidrokarbon karışımlarının ayrılması istenmeyen elementlerin ayrılması; yeni maddelerin sentezi. Gerçekten de petrolün kimyasal yapısı çok değişkendir: sadece her yatağa göre değişen dört temel hidrokarbonun (parafinler, olefinler, naftenik ve aromatik hidrokarbonlar) oranına değil, kısmen veya tamamen giderilmesi gereken çeşitli maddelerin (gaz, kükürt [kükürtlü hidrojen ve merkaptan gibi bileşikleriyle oranı yüzde 3'e kadar çıkabilir], az veya çok tuzlu su, oksijenli ve azotlu bileşikler, eser halinde madenler v.b.) oranına da bağlıdır. İşleme usulleri, katalizörler, sıcaklıklar, basınçlar, karışım oranlan ve diğer işlem şartları, ticarî ve iktisadî incelemelerle elde edilen verilere (işlenecek ham petrolün ve elde edilecek işlenmiş ürünlerin niceliği ve niteliği) göre seçildiği için, başlıca iki tip rafineri usulü ayırt edilir: en çok kullanılan ürünlerin (yakıtlar) üretildiği rafineri usulleri ve bunlardan başka yağlama yağlan, parafinler, bitümler gibi ikinci dereceden maddelerin üretildiği rafineri usulleri. Rafinajın temel işlemi, sürekli ayrımsal damıtmadır, önceden 360°C’a kadar ısıtılan ham petrol, hafif ürünlerin ayrıldığı bir veya birkaç tablalı sütuna gönderilir; hafif ürünler damıtma kulelerinin baş kısımlarında damıtılarak yoğunla ştırılır; ara ürünler yan kısımlardan, artıklar ise kulelerin dibinden alınır. Bu ilk damıtmadan elde edilen ham ürünlerin, satışa çıkarılmadan önce mutlaka arıtılması ve işlenmesi gerekir. Ham petrolden damıtılan hafif benzinlerin kararlı hale getirilmesi, yani bileşimindeki bütan ve pıo-panın giderilmesi, daha sonra da aşındırıcı ve kötü kokulu kükürtlü bileşikleri yok eden bir katalizör veya ayıraç yardımıyle temizlenmesi gerekir.
Ağır benzinler, patlamalı motorlarda kullanılmak üzere reforming işleminden geçirilmelidir. Bu işlem, 500° C’ta ve 35 kg/sm2′lik bir basınç altında, bir platin katalizör eşliğinde yapıiır; hidrojen açığa çıkan tipik bir tepkime sırasında, düşük kaliteli naftenler aromatik hidrokarbonlara dönüşür. Bu tepkimeye, diğer tepkimeler, özellikle kükürt giderme tepkimeleri eşlik eder ve sıkıştırma oranı yüksek motorlarda kullanılan, oktan indisi yüksek süperyakıt elde edilir.
Uçak benzinleri, gaz halindeki hidrokarbonlardan sentez yoluyle elde edilir. «Alkilasyon» adı verilen bu işlemde, katalizör olarak sülfürik asit veya hidroflüorik asit kullanılır ve sadece, çok büyük bazı rafinerilerde uygulanır. Yakıtların kalitesi,en son kurşun tetraetil ve diğer bazı katılma ürünleri ilâve ederek arttırılır.
Gazyağı, ham petrolün damıtılmasıyle elde edilen ürünler içinde, uzun süre, en çok kullanılanı oldu; elektrikle aydınlanmanın genelleşmesinden önce fitilli lambalarda yakıt olarak kullanılıyor ve petrolden elde edildiği için bu lambalara kısaca «petrol lambası» deniyordu. Gazyağı, lambalardan başka soba yakıtı olarak da çok kullanılır. Çabuk tutuşmasına yol açan benzinin gazyağına karışmasını bir dereceye kadar önlemek için, gazyağının parlama noktası 40° C’ı geçmemelidir. İşlenmemiş gazyağlarında, gazyağını isli yapan aromatik hidrokarbonlar bulunur ve bunların, sülfürik asitli, kükürt dioksitîi özel rafinaj işlemlerinden veya diğer aromatik hidrokarbonları giderme işleminden geçirilmesi gerekir. Gazyağının günümüzdeki en önemli uygulama alanlarından biri de, reaktör yakıtı veya tepkili uçaklarda özel yakıt olarak kullanılmasıdır. Hızlı Dizel motorlarının yakıtı olan gazoil, katalitik hidrojenleme işlemiyle kükürtten temizlenmelidir. Ham petrolde benzinden daha fazla kükürt varsa, 500° C’ta, kobalt – molibden’li bir katalizör eşliğinde cracking işleminden geçirilebilir; böylece elde edilen benzin yüksek kalitelidir. Cracking ve damıtma işlemlerinin ağır artıkları, sanayide ve evlerde ısıtma için kullanılan “fuel-oilleri veya ağır mazotları meydana getirir.
Ağır ürünler (yağlar, parafinler ve bitümler), ilk ayrımsal damıtma artığının vakum altında damıtılmasıyle ve bu artığın vakum altında asfalt giderme işleminden geçirilmesiyle elde edilir.
Bileşimlerindeki kararsız ve aromatik bileşiklerin çıkarılması için bu maddelerin bir eritici (fenol veya fürfürol) yardımıyle işlenmesi, sonra da döner tamburlar üzerinde, —20°C’ta filtre edilerek parafin giderme işleminden geçirilmesi gerekir. Parafin’in ve parafindeki petrol mumlarının ayrılması, propan veya keton gibi bir eriticiyle kolay-laştırılır; ayırma işleminden sonra, 200°C’ta, soğurucu killer yardımıyle yağın rengi açılır. Bazı rafinerilerde, yağlama yağlarının elde edilmesi veya renginin açılması yerine, katalitik hidrojenleme işlemi uygulanır. Çatı ve yol kaplamalarında kullanılan bitüm’ler, eritici vazifesi gören propanla çökeltiîen değişik miktardaki asfaltın katılmasından sonra, vakum altında yapılan damıtmanın artığı olarak elde edilir. Bazı rafinerilerde, ağır ürünlerin ayrılması, kauçuk, mürekkep ve elektrot üretiminde kullanılan petrol koku’na. kadar sürdürülür.
• işlenmiş ürünlerin dağıtımı. Rafinerilerden çıkar perol ürünleri, sadece diğer sanayi kollarını beslemekle (gaz, fuel-oil, termik santrallar da, demir-çelik sanayiinde ve şebekelerde kullanılan diğer yakıtlar, kimyasal maddelerin üretiminde hammadde olarak kullanılan gaz ve benzin) kalmaz, ülkedeki sınaî ve özel kuruluşların ihtiyacını da karşılar. «Dağıtım» adı altında toplanan stoklama, kalite kontrolü, satış ve alıcıya teslim işlemleri, evlerde büyük ölçüde kullanılan bütan, çeşitli benzinler, yakıtlar fuel-oil, motor yağları gibi ürünler ağır bastığı için, çok güçlü bir ticarî ve teknik teşkilâtlanma gerektirir. Dağıtım şekli, rafinerilerin bulunduğu yere de bağlıdır. Başlangıçta, rafinerilerin üretim yerlerinde kurulması (Pensylvania, Kafkasya, Romanya, İran) ve işlenmiş ürünlerin denizyoluyle kıyılardaki depolara nakledilmesi daha ucuza mal oluyordu. Fransa, büyük limanlarında (Dunkerque, Le Havre, Rouen, Bordeaux, Sete ve Berre gölü) petrol rafinerisi kuran ülkelerin ilkidir. Pipe-line tekniğinde ki ilerlemeler, bu çeşit petrol nakliyatı ile denizyollanyle yapılan nakliyat arasında rekabete yol açtı ve bunun sonucu, büyük tüketim merkezlerinde rafineriler kurulmağa taşlandı; nitekim, kıta Avrupa’sının petrol ihtiyacı, AVilhelms-haven, Rotterdam, Lavera ve Genes’den gelen pipeline’larla beslenen, Renanie, Alsace, Bavyera ve İsviçre’deki yeni rafinerilerle karşılanmaktadır.
Rafinerilerden çıkan ürünlerin kamyon veya vagonlarla nakledilmesi ve bu ürünlerden bazılarının nakledilebilir hale getirilmesi için, biçok ara stoklama deposu kullanılır; nitekim propan ve bütan büyük alıcılara konteynerlerle, küçük tüketicilere ise tüplerle teslim edilir; yağlama yağları fıçılarda veya bidonlarda, bitümler fıçılarda veya çantalarda, parafinler karton kutularda, özel benzinler bidonlarda veya bazen cerikan’larda satılır. Buna karşılık fuel-oil gibi yakıtlar alıcıya tankerlerle teslim edilir; benzin ve mazotun büyük bir kısmı kara yollarındaki servis istasyonlarında satılır; uçak yakıtları ve reaktör yakıtları havaalanlarındaki depolara teslim edilir, buradan da tankerlerle uçaklara doldurulur; bazı büyük havaalanları, ucunda bir dağıtım ağzı bulunan yeraltı şebekeleriyle donatılmıştır. Gemilerin mazot yakıt ikmali, limanlarda fuel-oil ve mazot depolarından yapılır. Kıyılardaki depolar tankerlerle, diğer depolar da kamyonlarla, demiryolu veya pipe-line’larla rafineriler tarafından beslenir.
• Petrolle ilgili sanayiler. Petrol sanayii, bir kısmı petrol şirketleri tarafından denetlenen, deniz ve nehir donanımı, pipe-line’la nakliyat, tabiî gaz sanayii, petrokimya* gibi çeşitli yan kuruluşlarla tamamlanır.
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Petrol sanayii hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Petri kutusu
Tarih 26 Mayıs 2009
Petri kutusu. Bakteriyol. Bakteriyolojide katı ortamlarda hava ile yaşar mikrop kültürleri elde etmek için kullanılan, silindir biçiminde cam veya plastik kutu. Kutunun adı, alman bakteriyologu Julius Richard Petri’den (Barmen 1852 – Zietz 1921) gelir. (L)
26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Petri kutusu hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PETRA
Tarih 25 Mayıs 2009
PETRA, ar. El Betra. Esk. coğ. Arabistan’da şehir, Kızıldeniz ile Lût gölü arasında, M.ö. VI. – II. yy. arası Nebatîlerin başkentiydi. Şehir Arabistan’dan ve Akabe körfezi kıyısındaki Elat limanından Filistin, Fenike ve Suriye’ye giden kervan yolları üzerinde bulunduğu için zenginleşti. Trajanus devrinde Romalılar tarafından ilhak edildi ve eyalet haline getirildi (M.ö. 106). Bu tarihten sonra şehre uğramadan geçen bir karayolu yapılınca Petra ticaret merkezi olmaktan çıkarak gerilemeğe başladı. XIX. yy.da kazılar yapıldı, şehrin yerinde sadece kayaya oyulmuş, cephesi sütunlar, yuvalar, heykellerle süslü zengin mezarlar ortaya çıkarıldı. Bunlardan biri olan «Hazne», cephesi iki katlı ve çift alınlıklı bir mezar anıtıdır, üst kısmı silindir biçimli bir kubbeyle kesilmiştir; bu kubbe içinde eskiden Jbir heykel bulunduğu sanılır. Büyük bir orta oda ve iki yan odayı kapsayan bu anıtın önünde korinthos başlıklı 6 sütun vardır. Şehirde ayrıca büyük bir roma tiyatrosu, bir yüksek yer ve bir açıkhava tapınağı; Kenan etkisindeki tapınakta tanrılara kurban edilen insanların kesildiği bir taş, sunak masaları ve girişin iki yanında dikili taşlar vardı. (L)
25 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERVAN, PERVANE
Tarih 22 Mayıs 2009
PERVAN. Coğ. Bk. fer VAN.
PERVANE i. (fars. pervane). Geceleri ışık etrafında dönen küçük kelebek: Açık pencerelerden içeri dolan, lambaların etrafında dönen pervaneler, gece böcekleri… (R.N. Güntekin). Şem-i ruhsarına aşk ateşine I Yanmakta seyretsin pervane beni (Dertli).
Pervane olmak (veya kesilmek), bir kimsenin veya bir şeyin yanından hiç ayrılmamak, hep etrafında bulunmak: Beni bırakın, bizimki âdeta pervanesi oldu. Ne isterse alır pişirir (Ahmed Rasim). Düştükçe vurulmuş gibi yer yer / Kızgın kokusundan kelebekler / Ruhum ona pervane kesildi (Ahmed Hâşim).
— dey. Pervane gibi, devamlı dönen şeyleri nitelendirmek için kullanılır. Bir kimsenin yanından hiç ayrılmamayı ifade eder: Kibarı Ashabı Kiramdan birazı dahi pervane gibi Resuli Ekrem’in etrafında dolaşır oldukları cihetle derhal onun başı ucuna toplanıverdiler (Cevdet Paşa).
— Esk. Pervane-vâr, pervane gibi.
— Denize. Pervane evi, kıç bodoslamanın ön ve arka bölümüyle omurga arasında bulunan, içinde pervanenin döndüğü boşluk.
— Havc. ve Denize. Gemilere, torpillere, uçaklara takılan ve bir motorla çalıştırılan itme, çekme veya dengeleme cihazı. (Gemi pervanesine uskur da denir.) [Bk. ANSiKL.]
Pervane başlığı, pervane göbeğini korumak ve bu parçaya aerodinamik biçim verebilmek için ön kısmına yerleştirilen bir çeşit koni.
Pervane redüktörü, pervane ile itici arasına yerleştirilen ve motris milin dönme hızını, pervanenin en iyi çalışabileceği hıza dönüştüren dişli sisteminin tümü: Dönme hızı çok yüksek olan türbinli iticilerde pervane redüktörü fazla yer tutar ve çok daha karmaşıktır.
Pervane regülatörü, bir pervanenin dönme rejimini kontrol e-den, uzaktan kumandalı âlet.
Değişken hatveli pervaneler, direnç çiftini değiştirecek şekilde hatvesi ayarlanabilen pervane. || İkiz pervaneler, geminin kıç bodoslamasının iki yanına birer tane olmak üzere çift takılmış pervaneler.
Tersinir pervane, makine hep aynı yönde döndüğü halde, palaları ileri hareket, durma ve geri hareket konumuna girebilen pervane.
— Teknol. Döndüğü zaman bir mekanizmayı işleten, bir eksene dikey olarak bağlanmış iki veya daha çok kanattan meydana gelen cihaz.
— Teşk. tar. Büyük Selçuklularda, Anadolu Selçuklularında ve İlhanlılarda, dirliklerle (has, zeamet, tımar) ilgili fermana verilen ad.
— ANSiKL. Havc. ve Denize. Pervane, sürekli dönme hareketi yapan bir mekanizmadır; akışkan içinde, tıpkı vidanın somuna yerleşmesi gibi dönerek yol alır ve takılı olduğu taşıtı sürükler. Pervane belli sayıda kanat veya pala’dûn (çift palalı, üç palalı, dört palalı pervaneler) meydana gelir; palaların çalışan yüzeyleri geometrideki çeşitli helislere benzer; bu palalar, motris mil üzerine takılan bir göbeğe monte edilmiştir. Pervanenin başlıca elemanları şunlardır:
1. hatve, kullanılan geometrik helisin bir dönüşü veya pervanenin akışkanda ilerlemesiyle taşıtın alacağı yoldur; ancak, vida ve somun örnegindekinin aksine, pervanenin akışkan içindeki hareketinde gerileme denilen hafif bir kayma olur ve taşıtın bir hatvede alacağı yol kısalır;
2. çap, pervaneyi içine alan ve eksenleri aynı olan silindirin çapıdır;
3. hatve kesri, pervane palalarının faydalı yüzeyi ile helisi oluşturan tam bir spirin yüzeyi arasındaki orandır. Uygulamada, pervane için zaten geometrik helis kullanılmaz ve pervane hatvesi her zaman aynı değildir.
• Uçaklarda, pervane taşıtın önüne yerleştirilmişse çekici, kanatların arkasına yerleştirilmişse itici’diı. Bununla birlikte, ikinci şekil daha az kullanılır. Pervaneler, bir motris mile veya ara mile bağlı bir göbek üzerinde birleştirilmiş helisel yüzeyli palalardan meydana gelir. Palaların profilleri bir kanat profiline benzer ve genişlikleri pervanenin çapıyle orantılıdır. Pervane, çekişi veya itişi sağladığı gibi, yerçekimini dengeleyerek, havadan daha ağır bir taşıtın havada dengeli durmasında da rol oynayabilir. Dengeleme pervanesi denilen bu tür pervanelerin yüzeyi büyük, dönme hızı ise oldukça küçüktür. Çeşitli şartlarda (kalkış, saatte ortalama hızla uçuş, azamî hızla ve çeşitli yükseltilerde uçuş) motor gücünün tümünden yararlanabilmek için, değişken hatveli pervaneler yapıldı. Bunlar otomatik olarak ayarlanabildiği gibi pilot tarafından da kumanda edilebilir. Değişken hatveli pervanelerin bugünkü modeli tersinir pervaneler” dir; yani bunların hatvesi ters yöne çevrilebilir. Böylece iniş sırasında, yine moioıla çalıştırılan pervaneler, pistte ilerleyen uçağı frenler. Uçuşta motor arıza yaparsa, pilot, pervane palasının çalışan yüzeyini pervane mili eksenine paralel konuma getirir, yani ilerlemeye en az direnç gösterecek hatveyi verir. Birçok ülkede, özellikle Fransa’da ters dönüşlü ve eşeksenli pervaneler, yani eşmerkezli iki eksen üzerine monte edilen ve ters yönlerde dönen pervane çiftleri üstüne sayısız deney yapıldı. Ayrıca pervanenin kullanılma sınınnı daraltmak ve ses hızının ötesinde, almasa bile, hiç değilse buna çok yakın hızarda pervanenin çalışmasını sağlama yolları arandı.
• Gemilerde, fransız Duquet daha 1727′de Ajkhimedes vidasının uygulanmasını ileri sürdü; bu teklif 1768 yılında Paucton tarafından yeniden ele alındı. 1776′da Bushneli’in inşa ettiği yumuıta biçiminde küçük denizaltı Tortue biri itmeğe, öbürü dalmağa yarayan iki pervane ile donatılmıştı; Fulton’un Nautilus’u da (1800) iki paialı bir pervaneyle çalışıyordu. Fakat, gemilerde itici olarak pervanenin kullanılmalında en önemli pay dört kişinindir: 1839′da Arkhimedes’te pervaneyi deneyen ingiliz Smith; 1837′de Francis B. Ogden gemisinde pervaneyi uygulayan isveçli (sonradan amerikan uyruğuna geçti) Ericsson; fransız Fıederic Sauvage ile Augustin Noımand. Yekpare ve tek biı helisten meydana gelen Sauvage pervanesi çok ağırdı ve çok yer tutuyordu. Augustin Normand, bu yekpate helisi birçok kanada böldü. Normand pervanesi büyük bir başarı kazandı ve Corse avizosu, bu pervaneyle 10 millik bir hıza ulaştı. Gemilerde hep itici görevini yapan pervaneler, üç veya dört paialı yekpare bir helis şeklindedir veya palalar sonradan göbeğe takılmıştır, önceleri, gemi gövdesine, bir salmastra ile donatılmış kıç bodoslama kovanıyle giren bir mile takılı tek pervane kullanıldı. Sonra geminin boy eksen düzlemine göre simetrik olarak yerleştirilen ve iki ayn makineyle döndürülen milleıe takılı iki yan pervane (çift uskur) uygulandı: böylece geminin daha emniyetli ve daha rahat yol alması sağlanmış oldu. Nihayet çok büyük gemilerde mil ve pervane sayısı dörde kadar yükseltildi. Bugün, makineler ile pervaneler arasına hız redüktörleri (elektrikli, dişli sistemli v.b.) yetleştirme yoluna gidilmektedir; çünkü dönme hızı fazla olduğu zaman pervanenin verimi düşer.
Peıvanelerin çok büyük bir hızla dönmesini gerektiren çok süratli gemilerde, amerikanlar, yüksek devirlerde bile kavitasyona yol açmayan pervaneler yaptılar. Bu pervanelerde, palaların arka yüzü yarıktır ve profilleri, çok hızlı uçakların kanat profillerine benzer. Böylece, küçük tonajlı gemilerle 100 millik hızın üstüne çıkmak mümkün oldu.
♦ Pervanegân çoğl. i. Esk. Pervaneler.
♦ Pervaneli sıf. Pervanesi olan: Pervaneli çark.
♦ Pervanesiz sıf. Pervanesi olmayan: Pervanesiz uçak. (LM)
22 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERVAN, PERVANE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERSPEKTİF
Tarih 22 Mayıs 2009
PERSPEKTİF i. (fr. perspeetive’den). Eşyanın veya nesnelerin uzaktan görünüşü. — G. santl. Basamaklı perspektif, primitiflerin ve uzakdogu ressamlarının kullandığı perspektif. (Derinlik yüksekliğe aktarılmıştır; dolayısıyle planlar basamaklar halinde yükselir.)
Değişik açılı perspektif, nesneleri, bakan gözün değişik konumlarına göre gösteren perspektif.
Duygusal perspektif veya duygu perspektifi, düz veya belirli biçimde eğri çizgileri pek bulunmayan nesnelerin resmini yaparken, belirli kurallara göre değil de serbestçe yapılan perspektif.
Estetik perspektif, plastik sanatlara uygulanan perspektif.
— Mat. Nesneleri bir yüzey üzerine görüldükleri gibi çizmeğe yarayan teknik. (Bk. ANSiKL.)
Aksonometrik perspektif, çizilecek nesnenin, dik bir karşılaştırma sisteminin üç eksenine göre eğikliği değişen bir düzlem üzerindeki dik izdüşümü.
Eş ölçülü perspektif, gösterme düzlemi, üç karşılaştırma eksenine aynı eğiklikte olan, aksonometrik perspektif.
Eğik perspektif, çizilecek nesnenin bir düzlem üzerindeki eğik izdüşümü. (Bu izdüşüm cismi, belirli bir yönde sonsuza kadar uzaklaşan bir gözün gördüğü şekilde verir, bu durumda uzaydaki paralel çizgiler levhada paralel olarak gösterilir.)
Merkezi perspektif, konu olarak alman nesnenin, gözlemcinin gözünden levhaya çizilen merkezî izdüşümü. (KONİK PERSPEKTİF veya ÇİZGiSEL PERSPEKTİF de denir.)
Stereoskopik perspektif. Bk. STEREOSKOP!.
— Şehirc. Düz bir çizgi halinde uzanan anayol.
— ANSiKLL. Mat. ve G. santl. • Perspektifin ilkeleri. Perspektifte nesnelerin çizildiği yüzey, genellikle düzlem ve düşeydir. Bazen bu düzlem yüzey eğik (bazı mimarî resimler) veya yatay (tavan resimleri) olur; silindir biçiminde (panoramalar) ve küresel de (kubbeler) olabilir. Geometri bakımından perspektif, üç temel elemanı o-lan konik bir izdüşümdür: çizilecek nesne, levha ve seyirci. Düzlem, düşey ve saydam olduğu tasarlanan levha, nesne ile seyirci arasındadır; Seyirci bir düşey doğru ve bir tek göz olarak düşünülür, yer denilen yatay bir düzlem üzerinde durur. Işık ışınları, levhaya aktarılacak noktalardan çıkan doğrular olarak ele alınır. O halde bir noktanın perspektifi, bu noktadan çıkıp Seyircinin gözünden geçen ışık ışınının levha ile kesiştiği nokta olacaktır.
Bir nesnenin perspektifi (şekil 1), nesneye teğet ve tepesi göz olan konik bir yüzeyin levha ile arakesitidir. Nesnenin görünen çevresinin perspektifini veren bu kesitle iç noktaların perspektifini birleştirmek gerekir. Levha, kendisine dik ve gözden geçen biri yatay, öbürü düşey iki düzlemle kesilirse (şekil 2), UU’ ufuk çizgisi ile DD’ ana düşey elde edilir; bu iki doğrunun kesişme noktası N ana nokta’sim verir. Yerin levha ile arakesiti YÇ yer çizgisi’dit. Ana işin G gözünü N noktasıyle birleştiren doğru parçasıdır ve bunun ölçümü ana uzaklık’ı verir. Levhaya paralel bir doğruya «alın doğrusu» denir; bu doğrunun perspektifi kendisine paraleldir. Levhayı kesen bir doğruya «kaçan doğru» denir. (şekil 3). Bu doğrunun levhayı kestiği noktaya doğrunun levhadaki izi denir. Bir doğrunun kaçış noktası bu doğruya gözden çizilen paralelin levhayı kestiği noktayı bularak elde edilir. Bir doğrunun perspektifi, levhadaki izi ile kaçış noktasını birleştirerek gösterilir.
• Bu ilkelerden çıkan sonuçlar. Birbirine paralel olan doğruların kaçış noktası aynıdır. Yatay doğruların kaçış noktası UU’ ufuk çizgisi üzerinde bulunur. Levhaya dik doğruların kaçış noktaları N ana noktasındadır. Levha ile 45°’lik açı yapan yatay doğruların kaçış noktası UZ ve UZ’ uzaklıktaki noktalardadır (bu noktalar, GN ana uzaklığını, N noktasının her iki yanına uzatarak elde edilir). Bir düzlem, levhaya paralel ise buna «alın düzlemi» denir; bu düzlemin konumu, UZ ana uzaklığı ile gözün alını düzleminden UZ
uzaklığı olan A arasındaki •- oranıyle ” A “gösterilir; buna alın düzleminin ölçeği denir. Bir «kaçan düzlem» levhayı kesen düzlemdir; bunun levha ile kesişmesine düzlemin levhadaki izi denir; yer ile arakesiti de düzlemin yer izi’ni verir. Verilen düzleme (kaçış düzlemine) gözden paralel düzlem çizilirse, bu düzlemin levha ile arakesitine düzlemin kaçış çizgisi denir. Bu çizgi, düzlemdeki bütün doğruların kaçış noktalarının geometrik yeridir. Perspektifte bir düzlem, ya yer izinin perspektifi ve levhadaki izinin perspektifi, ya da yer izinin perspektifi ve kaçış çizgisinin perspektifiyle tanımlanır; ikinci usul daha çok kullanılır. Birbirine paralel bütün düzlemlerin kaçış çizgisi aynıdır; yatay düzlemlerin kaçış çizgisini UU’ ufuk çizgisi verir. Levhaya dik düşey düzlemlerin kaçış çizgileri DD’ ana düşeyidir. Levhaya dik bütün düzlemlerin (uç düzlemleri) kaçış çizgileri N noktasından geçer*
• Yerin bir noktasının perspektifi. Burada kullanılan metot, tasarı geometrinin izdüşümlerinden yararlanır. Şu halde, noktanın a, levhanın YÇ, gözün G yatay izdüşümleri verilir; YGÇ optik açısının 37°’yi geçmemesi gerekir; sonra YÇ’ye aa dikmesi inilir, YÇ ile 45°’lik bir açı yapan al ve N ana noktasının yatay izdüşümünü göstermek üzere YÇ’ye dik olan GN çizilir. Uzaklık noktalarının UZ ve UZ’ yatay izdüşümleri, UZN = UZ’ N = NG alınarak elde edilir.
Sonra düşey izdüşümleri gösterilir: a’, N’ ve tasarı geometrinin xy yer çizgisinden belli bir u uzaklığındaki UU’ ufuk çizgisi, öte yandan ilk taslağı çizmek üzere, yatay bir doğru üzerinde YÇ uzunluğu alınarak levhanın hazırlığına girişilir; levhanın yan kenarları, ÇX ve YX’ dikmeleri çıkılarak elde edilir. Sonra u ufuk yüksekliği alınarak UU’ gösterilir ve yatay izdüşümün ÇN doğru parçası taslak üzerinde UN’ye taşınır. UZ ve UZ’ noktaları GN = UZN UZ’N çizilerek elde edilir. Ça ve Çl apsisleri aynı şekilde taslak üzerine geçirilir, aa’ noktasının perspektifini elde etmek için, aa’nın levhadaki a izi N kaçış noktasıyle, 1 izi de la doğrusunun UZ kaçış noktasıyle birleştirilir. Bu iki doğrunun kesişme noktası, aâ noktasının perspektifi a”‘yü verir.
• Yüksekliklerin perspektifi. aa”nün üstüne (bk. Dik İzdüşüm) AV = m yüksekliğini taşımak için, taslak üzerinde ÇM = m alınıp MN ile ÇN birleştirilir. Sıra ile a”n yatay doğrusu, np düşey doğrusu, pA” yatay doğrusu ve A”a” düşey doğrusu çizilir. Aranan yükseklik, perspektifte AV yüksekliği olur, çünkü Pn ve A” a” düşey doğrularının perspektifle kısai-mış olduğu göz önünde tutulmak şartıyle MÇ — m — Nn = A’V'dür.
• Ana uzaklığın indirgenmesi. UZ ve UZ”-nün taslak dışma çıktığı tespit edilir; çizimi taslağın sınırlarına getirmek için NUZ veya NUZ’ ana aza kliği üçte birine indirilir, aynı işlem al doğru parçasına da uygulanır. (NUZ’nin ilk üçte biri solda, al’-in ilk üçte biri de Sağda bulunur.)
a/3 ve D/3 noktalarını birleştirerek a” noktası elde edilir.
• Levhanın büyütülmesi. Elde edilen perspektifler tasarı geometrinin izdüşümlerinden daha küçük olduğundan, levhanın büyütülmesi gerekir. Yandaki örnekte, üç kat büyütme yapılmıştır. Ana uzaklık da üç kat büyütülüp, sonra bunun üçte biri alındığından (çizimleri büyük levha içine düşürmek için) bu uzaklık değişmez; küçük levhanın UZ ve UZ’ noktaları, büyük levhadaki noktaların üçte bire indirgenmiş halini gösterir. Ayrıca desenin merkezini sıkışıklıktan kurtarmak için, 45°’lik doğruların çizimlerini çerçevenin kenarlarına kadar uzatmak gerekir. Bunun için, a” noktasını belirlemek yerine, n’ye tekabül eden nr noktası belirlenir; fakat NUZ küçük levhanın uzaklığına tekabül ettiğinden, al’in üç katı alınacağına C’l” = al = Çl’ alınması gerekir, a’” noktası a’N ile n”deki yatay doğrunun arakesitinde bulunur. Yükseklik Ç’M’ =.. 3ÇM = 3 m’dir. Bu yüksekliği a”"de almak için, n’p’ düşeyini çıkmak ye p”deki yatay doğruyu çizmek yeterlidir: bunun a”" de ki düşeyle arakesiti, A”nün A”"deki perspektifini verir. Bu durumda, uzaydaki AA’ noktasının konumu, üç koordinat eksenine getirilmiş olur ve bunlara ölçekler denir: Ç’Y’ genişlik ölçeği, Ç’N derinlik ölçeği, Ç’M’ yükseklik ölçeği. Uzaydaki bir noktanın perspektifinin çizilmesi bilinirse, herhangi bir düzlem şeklin veya hacmin perspektifini çizmek de kolaylaşır. Düzgün olmayan şekiller geometrik şekillerle çerçevelenir ve bu geometrik şekillerin perspektifi alınarak düzgün olmayan şekillerin perspektifleri kolaylıkla çizilir.
• Estetik perspektif. Sanatçılar, oldum olası geometrik perspektif kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalmamışlardır; bu türden serbestliklere aykırılık denir. Optik aykırılık’laı çok sık görülür. Gerçekten de bir resmin önünde yer değiştirdiğimiz zaman ona değişik açılar altında bakmak zorunda kalırız. Sanatçının şekilleri, Sabit ve bir tek görüş noktasının Seçimine dayanan geometrik perspektif kuralı uyarınca çizmesi, resimde bazı kusurlu şekillerin bulunduğu duygusunu doğurabilir. Bu bakımdan meselâ, Raffaello’nun Atina Okulu adlı tablosunda Zerdüşt’ün tuttuğu küre, seyirci hangi noktadan bakarsa baksın tam bir yuvarlak olarak görülür; aynı şekilde Kana Şöleni’nde sütunların üst kısmını veren çizgiler, kompozisyonun sağında ve solunda bir kaçış noktasına yaklaşır, fakat matematik bakımmdan bu nokta çok yüksekte seçilmiştir. Tasvirî aykırılıklar, sanatçıya, nesnenin gözle görülen biçimine, zihnindeki görüntüleri katma imkânı verir: meselâ mısır sanatında olduğu gibi kısmen önden, kısmen yandan veya kübistlerin, Picasso’nun tablolarında ve ayrıca çocukların içgüdüsel resimlerinde olduğu gibi hem önden, hem yandan gösterilmiş figürler. Estetik aykırılıklar, sanatçıya, şekil bakımından birbirine eş ve uyumlu bir düzen içinde yerleştirilmiş figürlerle, uzay gerçeğini keyfî olarak ifade etme imkânı verir: meselâ, Raffaello’nun Atina Okulu’ndü, biçimde aynı fakat, kompozisyon içinde uzaklaştıkça küçülerek tekrarlanmış kemerle rdeki kurala aykırılık. Sanatçı, tablonun genel kompozisyondaki dengeyi bozabileceği düşüncesiyle, bazı kaçış çizgilerinin yönünü değiştirmiştir. Bazı alın çizgilerinden itibarî ve çok sayıda değişik kaçış noktasını belirtmek için kaçış çizgileri olarak yararlanmıştır.
Aynı aykırılıklar heykeltıraşlık ve mimarîde de görülür; ister yakından, ister uzaktan görülecek şekilde veya bir alınlığı, bir afrizi süslemek için yapılsın, bir heykel veya bir alçak kabartma, biçim, oylum ve hacim düzenlemesi bakımından büyük ayrılıklar gösterecektir; yunan revaklarının çoğunda bütün sütunlar birbirinin tam eşi değildir; özellikle sol veya sağ uçtaki sütunlar, güneşin doğrudan doğruya vurduğu yüzeyi daha dar gösterdiğini hesaplayan mimarlar tarafından bile bile ötekilerden daha kalın yontulmuştur. (L)
22 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERSPEKTİF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERNO
Tarih 19 Mayıs 2009
PERNO i. (ital. k.). Mekan. Mekanik tertibatlarda, eksen etrafında dönme hareketi sağlayan, genellikle silindir biçiminde parça. (M)
19 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERNO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERKOLATÖR
Tarih 18 Mayıs 2009
PERKOLATÖR i. (lat. pereolare, süzmek’-ten fr. percolateur). Su buharıyle kahve yapmağa yarayan âlet.
— ANSiKL. Perkolatör, üst üste konmuş, silindir biçiminde iki kaptan meydana gelir. üstteki kapta bir veya birkaç filtre vardır, bu filtrelerin üzerine toz kahve, alttaki kaba da su doldurulur. Su kaynayınca, buhar basıncı etkisi altında, bir veya birkaç borudan filtrelerin üst bölümüne kadar çıkar. Her kahve tabakasını bir bir ıslatan su, alt silindire kahve halinde akar. (L)
18 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERKOLATÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERÇİN
Tarih 12 Mayıs 2009
PERÇİN i. (fars. perçin) Teknol. Bir ucu, «perçin başı» denilen konik veya yarım küre biçiminde bir şişkinlikte biten silindir şeklinde çubuk; oldukça ince parçaları, sökülmeyecek şekilde birleştirmekte kullanılır.
Perçin çekici, perçin çakmakta kullanılan çekiç.
Perçin keskisi, perçinleri sökmek için kullanılan âlet.
Perçin kesme, başlarını keserek perçinleri sökme.
Çatal perçin, gövdesi altta kıvrılan iki kola ayrılmış perçin.
Gizli perçin, başı konik bir deliğe gömülen perçin.
Kapsül perçin, birbiri içine girerek kenetlenecek şekilde erkek ve dişi iki parçadan meydana gelen içi oyuk perçin.
Patlamalı perçin, oyuk kısmına yerleştirilmiş bir patlayıcı maddenin etkisiyle çakılan perçin.
Vidalı perçindik parçayı, bu parçalar üzerinde açılmış deliklere vidalanarak birleştiren perçin.
Yarık perçin, çakılacağı zaman düzelmesi için gövdesinde bir yarık bulunan bombe başlı perçin.
— ANSiKL. Teknol. Perçin, yumuşak çelik veya demirin dışında, bakır, alüminyum gibi madenlerden ve alaşımlarından, may-şordan ve hattâ değerli madenlerden (altın, gümüş, elektrik kontakları için platin) yapılabilir. Perçinleme sırasında birleştirilecek parçalar üzerindeki delikler üst üste getirilir ve perçin sokulur. Sonra perçin gövdesinin alttan çıkan kısmı bastırılır ve uzunluğu, gövde çapının 1,3 ile 1,7 katı o-lacak ve şişkin bir baş meydana getirecek şekilde çekiçle dövülür. Böylece parçalar birbirine sımsıkı bağlanmış olur. Böyle bir birleştirme, ancak perçin başlarından birini keskiyle kopararak sökülebilir. Çapı 10 mm’ye kadar olan çelik perçinler soğukta vurulur; 10 ile 30 mm’liklerde perçin 800 ile 900° C’ta akkor hale getirilerek sıcakta çalışılır. Perçin başı küçük bir örs üzerine konur ve perçin çıkıntısına mekanik olarak yaklaşan içi oyuk bir kalıp veya perçin çekici, bu çıkıntıyı ezerek bir baş meydana getirir Bu işlem sırasında, birleştirilecek parçalar bir presle iyice sıkılır. Çekme kuvveti uygulanacak parçalarda kullanılan perçin, bu parçaları sabitleştirir ve birbiri üzerinde kaymalarını önler. Perçin gövdesi, birleştirilecek levhaların kalınlığını a-şan kısmı ezildiğinde bir baş meydana getirecek kadar uzun olmalıdır. Hesaplarda, perçinin mm2 başına 6 kg’lık bir zorlamaya dayanması gerektiği kabul edilir. Perçinler, birleştirdiği levha sayısına (iki veya daha ;ok) göre bir veya daha çok kesitli ola-büir. Çelik çatılar, depolar, gemi inşaatı v.b. gibi çeşitli birleştirmeler için, genellikle demirden başka madenlerden yapılan çok çeşitli perçin tipleri vardır. Kaim gövdeli çaplanmış perçin çok kullanılır. Çatal per-özellikle önceden delinmiş olmayan di-renci zayıf parçalar (karton, kumaş, keçe, deri v.b.) için kullanılır. Malzemenin içinden geçtikten sonra, perçinin gövdesini cydana getiren iki kol kıvrılır. Kapsül perçin, basınçla iç içe giren, birbirinin aynı iki parçadan (biri erkek, biri dişi) meydana gelir. bunlarda ezmek ve bir baş meydana getirmek gereksizdir. Patlamalı perçin’de gövdenin uç kısmı oyuktur; buraya, tespit rda patlayacak bir madde doldurulmustur. Bu perçinler çekiç kullanma ihtiıcını ortadan kaldırır, daha çok uçak inşaatlarda. el veya âletin kolayca erişemediği yerde kullanılır.
♦ Percinli sıf. Perçin yapılarak sağlamlamlaştırılmış. (lm)
PERÇİNLEME i. (perçinlemek’ten perçinleme). İki parçayı, birinin ucunu öbürün üstüne veya ucuna yuva içinde ezerek birleştirme işlemi. Çeşitli elemanları perçinlerle birleştirme işlemi. (Perçinleme yerine, genellikle oksijen elektrik kaynağı ve özel uygulamalarda, özellikle uçak yapımında yapıştırma uygulanır.) [l]
PERÇİNLEMEK geçi. f. (perçin den perçinlemek). Bir bağıntıyı perçinle tutturarak. Bir çivinin, bir perçinin v.b. birileşecek parçanın öbür yüzünden çıkan ucunu döverek yassıltmak.
İki veya daha çok elemanı, karşılıklı kısımlarını birbiri üzerinde ezerek birleştirmek.
Mec. Sağlamlaştırmak, bağlamak: Münkesir kalbini im çiçeklerin özleriyle perçinle (A.H. Müftüoğlu).
— Denize. Ahşap teknelerin çeşitli parçalarını perçinlerle birbirine bağlamak. + Perçinlenmek edilg. f. Perçinlemek işi-
ne konu olmak.
# Perçinleşmek geçz. f. Mec. Sıkı sıkıya bağlamak, sağlamlaşmak. (ml)
12 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERÇİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERAN
Tarih 12 Mayıs 2009
PERAN sıf. Bk. PERKAN. PERANEMİDAE çoğl. i. İğ biçiminde veya silindirimsi bir hücreli kamçılı hayvan; iki kamçısı, bir yutağı vardır; kamçılardan arkadaki hareket etmesine yarar. (Başlıca cinsleri: peranema, urceolus.) [L]
PERARSENYAT i. (fr. perarseniate). Arsenyatlardan daha fazla oksijen kapsayan tuzların genel adı. (L)
12 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PENTASTATERON, PENTASÜLFÜR, PENTATİYONAT,
Tarih 11 Mayıs 2009
PENTASTATERON i. (yun. k.). Lagos hanedanı zamanında Mısır’da basılan ve : lios Polydeukes tarafından sözü edilen stater değerinde madenî para. On drahmilik altın para anlamında dekadrak idadiyle de bilinir. (l)
PENTASTIL i. (fr. pentastyle). Mim. Ce: hesinde beş sütunlu bir dizi bulunan yunar tapınağı. (l)
PENTASTOMIDAE çoğl. i. Zool. Yılanlarda, bazı memelilerde ve kuşlarda asabi yaşayan ip gibi ince, silindirimsi gövdd omurgasız hayvanlar grubu. (İki takım 1 ayrılır: cephalobenida ve procephalidz Her iki takımda altmış kadar tür bulur Birçok özelliği bakımından eklembacaklı lara benzeyen bu hayvanların hangi şube bağlanacağı henüz belli değildir.) Efilinguatula. (l)
PENTASÜLFÜR i. (fr. pentasulfure). Kimya, Molekülünde beş kükürt atomu bulur: sülfür. (L) ^x
Pentateukhos i. Eski Ahit’in ilk beş I tabına, onları Yunancaya çevirenlerin verdikleri ad. Bu beş kitap, Tekvin, G:. Levi kabilesi, Kutsal sayılar ve eski mu s: vî fıkhının tekrarı olan Deuteronomion c (L)
PENTATİYONAT i. (fr. pentathionate Kim. Pentatiyonik asidin tuzu. (l)
PENTATIYON1K sıf. (fr. pentathioniqm Kim. Bk. t iyonik.
11 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENTASTATERON, PENTASÜLFÜR, PENTATİYONAT, hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PENNISETUM
Tarih 11 Mayıs 2009
PENNISETUM i. Buğdaygillerden, Arjantin’de yetişen bitki.
— ANSîK. Pennisetum, basit saplı veya dallı, düz yapraklı bir bitkidir; çiçekle: uçlarında dağınık veya salkım halinde çoklu çıkar. Arjantin’de yetişen Penniseruf latifoîium bazen 2 m yüksekliğinde gûzel, demetler meydana getirir. Bütün sıcak bölgelerde yetişen aşağı yukarı kırk türü vardır. Pennisetum americanum (amerikinımsı) biryıllık bir bitkidir; sapı silindirik ve tüylü, boyu 1-3 m arasındadır; yaprakları uzun, geniş ve tüylü, başağı diktir Ana yurdu Afrika’dır. Sıcak ve kuru bölgede yetiştirilir. Lapa gibi pişirilip yenen çok lezzetlidir. Çapraz döllenen bu biti pek çok çeşidi vardır; gayet iyi kardeşleri Mali’de çoğu zaman hint darısı ile nöbetleşe yetiştirilir, bu ekim nöbetine paczi yerfıstığı ve bir kısım sebzeler de katılırlar on beş yıllık ekim sırası düzenlenir.
11 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENNISETUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PENNATULA
Tarih 11 Mayıs 2009
PENNATULA i. Zool. Pennatulidae familyasından mercan; bütün sıcak ve ılık denizlerde yaygındır.
— ANSiKL. Pennatula’lar, polipsiz silindirimsi saplarıyle kuma saplanan, genellikle parlak kırmızı renkli, güzel hayvanlardır. Sapın serbest kısmında, bir teleğin ayasını andırır tarzda etli lamlar halinde dizili büyücek ve saydam polipler bulunur. Pennatula gayet kuvetli ışık çıkarır. Denizlerin çoğunda 200 m’den birkaç bin metre derinliğe kadar bulunur. (L)
PENNATULİDAE çoğl. i. Pennatula’larla benzerlerini kapsayan octocorallia familyası. (L)
11 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENNATULA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|