RENK veya RENG
Tarih 27 Haziran 2009
RENK veya RENG i. (fars. reng). Işığın, kendi öz yapısına veya cisimler tarafından yayılma şekline bağlı olarak göz üzerinde yaptığı etki: Hakikatte annecikler altın sarısı ve gök mavisinden başka renklerde de olabilirdi (R.N. Güntekin).
Sonra dizlerden aşağıya çizmelerin üstüne dökülen, açık gümüş renginde bir çerkes mantosu yaptırdım (Ş.S. Aydemir). Bak! Dünya renkler içinde! // Bu güzel dünya içinde (O. V. Kanık). // Mec. Görünüş, tarz, şekil: «Hüsn-ü Aşk» devrin edebi hayatına yeni bir renk, yeni bir çeşni getirmiştir (N. A-raz). Pek rengine aldanma felek eski felektir; // Zira feleğin meşreb-i nâsazı dönektir (Ziya Paşa). // Esk. Hile, oyun, düzen: Bülbül-i surideve güller acep renk ettiler (Baki).
— ÇEŞ. DEY. Renk almak, yeni bir renk kazanmak: Mavimsi bir renk aldı. // Renk cümbüşü, değişik renklerin oluşturduğu karışım: Yalnız renk cümbüşünü değil, siyah beyazı öyle hünerle kaynaştırır ki (Y. Z. Ortaç). || Renk vermek (veya katmak), neşeli ve canlı bir özellik kazandırmak: Onun gelişi bu toplantılara bir başka renk verdi. // Renk vermemek (veya rengini belli etmemek), duygu veya düşüncesini saklamak, açığa vurmamak: Çok korkmasına rağmen renk vermedi. || Rengi atmak (kaçmak veya uçmak), solmak: Elbisenin rengi attı. Korku, heyecan v.b. durumlarda benzi sararmak: Hatçe’nin rengi attı (Yaşar Kemal).
|| Rengi çalık, solmuş, solgun. || Rengi çalmak, renk bakımından benzemek: Rengi sarıya çalıyor. || Rengi değişmek, eski durumunu yitirip yeni bir nitelik ve anlam kazanmak: Sizi uzun, ince vücudunuzla, menekşe gözlerinizle karşımda görünce her şeyin vengi değişti
(R. N. Güntekin). || Rengi tutmak (veya uymak), renk tonları birbirine benzemek: Bu iki kumaşın rengi birbirini tutuyor. \\ Renkten renge girmek, çek utanarak kızarıp bozarmak, sıkılmak: Nuri efendi renkten renge girerek: — Ne oldu anne, çabuk söyle (H. R. Gürpınar).
— Esk. Reng-âmiz, renk renk, çeşitli renklerde: Ekseri rengâmiz şal ve harirden serbendler sarınıp… (Naima). || Reng-âver, hileci, düzenci, dalavereci.
— Bot. Bitkilerin renkleri. Bk. ANSiKL.
— Boyacılık. Çevre renkleri, belirli bir yerin değişik yüzeylerine görüş rahatlığını sağlamak amacıyle vurulan, genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. || Görevsel renkler, belirli bir çalışma yerinin değişik yüzeylerine, çalışanların görüş rahatlığını arttırmak, yorgunluklarının azalmasına katkıda bulunmak ve üretimlerinin verimini çoğaltmak amacıyle vurulan ve genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. // İşaret veya güvenlik renkleri, çalışma yerlerinde, değişik yüzeylere, çalışanların dikkatini belirli tehlikelere çekmek, gidiş-geliş yollarını göstermek ve özellikle güvenlik aracılığıyle elde edilen renk. Bk. ANSiKL.
— Ed. ve G. santl. Yerel renk, bir milletin, bir dönemin medeniyetini, orijinal niteliklerini hatırlatmağa yarayan kavramlar bütünü. Bk. ANSiKL.
— Kim. Renk giderici, bazı maddelerin rengini kaybetme özelliği taşıyan kimyasal madde. (Bu renk giderme, ya boyarmad-denin soğurulmasından [hayvanî kömür] ya da bir redoks tepkimesinden [renk giderici klorürler] ileri gelir.)
— Metalürji. Meneviş ve tav renkleri, ısıtma sırasında çelik parçaların aldığı değişik renk tonları. Bk. ANSiKL.
— Mus. Rengi dil, türk musikisinde bir makam. Bk. ANSiKL.
— Opt. Bk. ANSİKL.
— Oyun. İskambil kâğıtları üzerindeki dört değişik işaret; genel olarak iki renkten meydana gelir: kırmızı ve siyah (sinek, karo, kör, pik). i| Renge oynamak, rulette, kırmızı veya siyaha para basmak.
Petr. Bk. ANSiKL.
— Res. Renklerin bir tablo içindeki dağılımı, renk uyumu: Rubens’in, Tiziano’nun, Claude Lorraine’in rengi. Bk. ANSiKL.
— Sanay. Renk giderme, işlenmiş ürünü istenen renge getirebilmek için, bir üründeki tabiî pigmentlerin veya renkli ayrışma maddelerinin yok edilmesi. Bk. ANSiKL.
— Teknol. Ana renk, boyacılıkta, diğer renklerin tür ediği renkler.
— Tekst. Renk sağlamlığı, bir kumaş boyasının çeşitli etkinlere dayanma niteliği. (Tekstil boyalarının renk sağlamlıkları çeşitli usullerle denenmiş ve her boyanın ışığa, suya, asitlere, deterjanlara, dinklemeye deniz suyuna v.b.lerine karşı direnci ayrı rakamlarla belirtilmiştir.) || Sağlam renk, zamanla solmayan renk. || Zayıf renk, kumaş üzerinde iyi tutunmayan ve kullanıldıkça veya yıkandıkça solan renk.
— ANSiKL. Bot. Bitkilerin renkleri. Bitkilerde klorofilden ileri gelen yeşil renkten başka, en çok renkli olan kısımlar üreme organlarıdır (çiçek ve meyve).
Bununla beraber, yaprak ve sap gibi diğer organlarda ve asalaklı kısımlarda değişik renklere rastlanabilir (begonia rex, co-leus, firfiri kayın ve bazı mazılar).
Yaprak tamamen düşmeden önce klorofil kaybolur, sarı ve kırmızı gibi diğer boyalar ortaya çıkar ve ormanlara sonbahar rengini verir.
Suyosunlarının rengi doğrudan doğruya bunların su altında yaşadığı derinlikle ilgilidir ve sınıflandırılmalarına esas teşkil eder. Mantar sporlarının rengi çok önemli bir özelliktir. Sporlar beyaz, pembe, esmer ve siyah olur.
— Boyacılık, ön planda oynadığı estetik rol dolayısıyle, bir boya tabakasının rengi, kullanan için temel bir nitelik taşır. Buradan bir boya fabrikasında çalışan renk uzmanının yaptığı işin önemi anlaşılabilir. Bu kişinin görevi, firmanın imal ettiği temel renklerinden meydana gelen paleti ortaya çıkarmak ve sözü geçen renklere karşıt renkler bularak, bunları, mümkün olduğu kadar mükemmel bir yapım düzgünlüğü içinde, çeşitli hammaddeleri kesin sınırlarla tanımlanan oranlarda kullanarak, istek üzerine imal etmektir.
Bir kuru tabakanın rengi (az veya çok parıltılı), katı maddelerin (doku boyası ve yüküm maddeleri) ezilme inceliğine, katı maddelerin kendilerine has niteliklerine (boyama, kaplama), asıltı ortamının renk ve tabiatına bağlıdır. Renklerin nispî ölçüleri, laboratuvarlarda değişik modellerdeki renkölçerler yardımıyle yapılmaktadır.
— Ed. Resim terimlerinden olan yerel renk deyimi, ancak romantik devirde tiyatro üstüne, yapılan tartışmalar sırasında edebî bir anlam kazandı (1809′dan sonra B. Cons-tant’da: Reflexions Sur la Tragedie de Wallstein [Wallstein Trajedisi üstüne Düşünceler]). Saint-Evremond veya Racine’de (Bafazet’nin önsözü), daha sonra Volltaire’-de trajedilerin sahneye konuşu sırasında eski töreleri doğru olarak yansıtma kaygısı varsa da Chateaubriand’ın (Les Martyrs [Din Şehitleri]), W. Scott’un yazdığı romanların ve tarihçilerin yaptığı (A. Thierry, Michelet) çalışmaların etkileriyle medeniyetler veya tarih devirleri arasındaki farkların modern anlamda kesinlikle belirlenmesi için XIX. yy.ı beklemek gerekir. Romantik dramın tutkularından biri, geçmişin gerçeğe uygun bir tablosunu çizmekti; kişilerin psikolojisinde olduğu kadar töre veya dekorun çizilmesinde de (Cromwell’in önsözü) yerel renge uymak gerekirdi.
Bu tarihten sonra dramatik gerçeğin en eski şartlarından biri haline gelen yerel renk, aynı zamanda tarihî veya egzotik romanın ve tasvirî veya epik şiirin (Leconte de Lisle’in Poemes Antiques [Eskiçağ Şiirleri], V. Hugo’nun La Leğende des Siecles [Yüzyılların Efsanesi] adlı e-serleri) başlıca çekici yanı oldu. Günümüzde bir kavram, üstünde uzun süredir tartışılmasına rağmen edebiyat sanatının temel unsurlarından biri olarak ortaya çıkar; bu unsurlar, yazarlara göre, bazen insanın farklı yanlarını, bazen de tersine bütün insanlıkta ortak olan bazı özelliklerin, görüntülerin dışında süreliliğin değerini ortaya koyar.
— Metalürji. Bir fırında veya bir demirci ocağında, hava temasında tedricî olarak ısıtılan bir çelik veya demir lama, sıcaklık yükseldikçe, meneviş renkleri denilen aşağıdaki renk tonlarını alır: 260°C’ta açık saman sarısı; 280°C’ta saman sarısı; 300°C’ta kehribar rengi; 305°C’ta kahverengi; 310°C’ta güvercin boynu; 320°C’ta mavi; 336°C’ta gri-mavi; 350°C’ta yeşil;
360°C’ta gümüşî gri; 400°C’ta kurşunî. Bu meneviş renkleri donuktur.
Isıtmaya devam edilirse, bir süre sonra, tav renkleri denilen aşağıdaki renk tonları elde edilir: 570°C’ta koyu kırmızı; 635°C’ta koyu kiraz kırmızısı; 746°C’ta kiraz kırmızısı; 843°C’ta açık kiraz kırmızısı; 900°C’ta turuncu; 940°C’ta açık turuncu; 996°C’ta sarı; 1080°C’ta açık sarı; 1200°C’ta beyaz. Demirciler eskiden, çeliklerin sıcaklık derecesini anlamak için bu renk değişimlerinden yararlanırlardı. Bugün sanayide, yüksek sıcaklıklarn ölçülmesine yarayan çok hassas âletler vardır.
— Mus. Rengi dil, neveser birleşik makamının acemaşiran – fa perdesindeki şeddidir. Güçlüsü, beşinci derece olan çargâh -do perde sidir. Donanıma si ve mi koma ( d ), la ve re bakiye ( b ) bemolleri konulur. Seyri, inici çıkıcıdır. Dizisinde nisebi şerife sayısı 6 olduğu için gizli mütenafirdir. Orta sekizlideki sesleri peşten tize doğru, acemaşiran, rast, zengüle, segah, çargâh, hicaz, dikhisar ve acem tertibindedir. Bu makama örnek olarak Halis Beyin Yürük Semai’si, Sadettin Arel’in iki Saz Semai’si, iki Durak’ı ve iki Gazel’i gösterilebilir.
— Opt. Bazı eskiçağ düşünürlerinin sandıkları gibi renk, cisimlerin özgül ve maddesel özelliklerinden biri değildir. Cisimlerin kendilerini aydınlatan ışığa göre renk değiştirdiğini Epikuros daha o zamanlar fark etmiş ve buradan, cisimlerin kendiliklerinden renkli olmadıkları sonucuna varmıştı. Descartes ve Böyle da bu görüşe katılmışlar, fakat renk teorisi ilk defa Newton tarafından, Optik inceleme (Opticus) adlı kitabında açıklanmıştır. Güneş ışığı karmaşıktır; dalga boyları ve kırılma indisleri farklı sonsuz sayıda ışınımdan meydana gelir; bu durum, güneş ışığını bir prizmadan geçirerek elde edilen güneş tayfı’nın analizinde kolayca görülebilir. Newton güneş tayfında yedi renk ayırt etti: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı. Gerçekte, bir renkten öbürüne geçiş, ara ışınımlar sayesinde fark edilmez bile.
Demek ki, bu ışınımların tümünü alan bir yüzey hepsini olduğu gibi yansıtırsa, söz konusu yüzey beyaz’dır denir; fakat bir kısmını yutup, yalnız geri kalanları yansıtırsa, yansıyan ışınımların birleşmesinden doğan bir renklenme ortaya çıkar. Siyah cisimler ise, gelen ışığın hepsini yutar. Kırmızı bir cismin rengi kırmızılar hariç bütün ışınımları yutarak alıkoymasından veya hiç değilse, öbür ışınımları kırmızılardan daha büyük oranda yutmasından ileri gelir.
Eğer bütün ışınımlar eşit oranlarda yutu-lursa, cisim gri gözükür. Şu halde renk, maddenin ışık üzerine etkime tarzından başka bir şey değildir veya Tyndall’ın ifadesine göre ışığın uğradığı işlem’in sonucudur. Çeşitli ışık kaynakları farklı ışınımlar yaydığına göre bir cismin rengi kendisini aydınlatan ışık kayna-ğıyle değişir. Meselâ nesnelerin gün ışığında ve elektrik ışığında değişik renkte görünmesi bundan ileri gelir. Mavi bir nesne karanlık bir odada bir mum ışığıyle aydınlatılırsa, mavi olarak değil de solgun beyaz bir renkte gözükür. Sarı sodyum ışığı tutulan insan çehreleri, ölü yüzü gibi kirli-sarı bir renk alır. Saydam cisimlerin, sadece bazı ışınımları geçiren filtre rolü oynaması da. bu yüzdendir ve yayılan ışığın rengi, cisimden geçen ışınımlara bağlıdır.
Basit, bileşik, tamamlayıcı renkler. Basit renkler, her biri ayrı bir frekans veya ayrı bir dalga boyu ile belirlenen tayf ışınımlarıdır; bu ışınımların dalga boyu 0,4 mikron (mor) ile 0,8 mikron (kırmızı) arasında değişir. Basit renkler ikinci bir prizmadan geçerken yeniden ayrışmazlar. Birbirleriyle birleşerek, bileşik renkler denilen çeşitli renkleri verirler. Karıştıkları zaman beyaz hissini uyandıran renklere de tamamlayıcı renkler denir. Helmholtz, farklı ışınımlar aynı yerde kesişecek şekilde birçok tayfı üst üste getirerek, birçok rengin karışmasından elde edilen rengi incelemişti. Newton ise özel bir âlet kullanıyordu (renk çemberi), ikişer ikişer gruplaşmış tamamlayıcı basit renkler şunlardır: mor, yeşilimsi sarı; lâcivert, sarı; mavi, turuncu; yeşilimsi mavi, kırmızı.
Renk kontrastları. Yan yana gelmiş iki renk karşılıklı olarak birbirini etkiler. Chevreul, iki renkli bandı yan yana koyarak yaptığı deneylerden şu sonuçlara vardı:
1. renklerden her birinin tonu, öbürünün tamamlayıcı rengiyle karışarak değişir;
2. yan yana konan renkler tamamlayıcı renklerse, her biri daha canlı ve saf görünür;
3. bir renk beyazın veya siyahın yanına getirilirse, tamamlayıcı renginde bir haleyle çevriliymiş hissini verir ve daha canlı görünür;
4. iki renk arasında belli bir mesafe bulunsa bile, yine aynı etkiler az da olsa meydana gelir. Gölgelerin rengi bu yoldan açıklanabilir: bir mumun (alevi kırmızı-turuncudur) verdiği gölge maviye çalar.
Ressamların iyi bildiği bu özellikler, yeni-izlenimcilik a-kımına temel olmuştur. Kuvvetli bir ışıkla aydınlatılmış renkli bir nesneye dikkatle baktıktan sonra, bütün öbür nesnelerin belli bir süre, ilk nesnenin tamamlayıcı rengiyle değişikliğe uğramış renkte görülmesi olayına art arda kontrastlar denir. Renk gamı. Renklerin de tıpkı sesler gibi bir gamı, yani tabiatın verdiği bir bağıntı düzeni vardır. Bu gamda prizmanın yedi rengi yer alır: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı. Bu yedi renk arasında ana renk kabul edilebilecek üç renk vardır; bunlar sarı, kırmızı ve mavidir. Resim dilinde her renk bir ton olarak adlandırılır. Kendi temel tonunun çevresinde toplanmış tonların hepsine birden ton yelpazesi denir. Gam, müzikte neyse resimde de odur; yani yedi tonun kendilerine has bir sıra ve bağıntı içinde biraraya gelmesidir. Bu gam, kendi bileşim yönünden değilse bile, tonların açıklık-koyuluk dereceleri veya tonların yan yana getirilmesiyle elde edilebilen renk bileşimleri yönünden sonsuza kadar değişebilir. Girişim renkleri. Bk. GİRİŞİM.
— Petr. Renk, rafine edilmiş petrol ürünlerinin en önemli niteliklerinden biridir; ürünün içindeki yabancı maddelerin varlığı en kolay şekilde renginden anlaşılır. Nitekim özel benzinler, tıpta kullanılan yağlar ve bazı kerozenler «su beyazı» yani su gibi duru olmalıdır; dizel yağı uçuk sarı, yağlama yağları biraz daha koyu sarı renkte olursa kalitelidir. Buna karşılık, hidrokarbonlu yakıtların çoğu, kolayca tanmabilmesi için sunî olarak boyanır. Petrol ürünlerinin rengi, bir renkölçerle tespit edilir.
— Res. Renklerden yararlanabilmek için değişik renklere özgü ışıldama yeteneğini göz önünde bulundurmak gerekir. Bu renklerden bazıları, bitişik tonlara bulaşacak bir ışın saçımı gücüne sahiptir. Mavi, diğer renklerden daha çok, komşu renklerle aynı titreşime girerek onların rengini bozar; kırmızının yanında ise bu rengi morlaştırır; sarının yanında ise yeşilleştirir; beyazın yanında renklenmesini sağlar. Gözümüz en fazla mavi karşısında hassastır. Göz, mavi ton serisi içinde 1/205′ten 1/288′e kadar varan bir ışık şiddeti farkını algılayabilir, oysa kırmızı için bu ışık şiddeti farkı, 1/16′dan 1/70′e kadardır. Bu durumda kırmızının derecelenmeleri, mavininkine oranla daha az görülebilir niteliktedir. Gerçekten de, aydınlığın artmasıyle meydana gelen göz kamaşması mavide, kırmızıdan daha çoktur. Şüphesiz bu renk özellikleri, bir hareketten edindiğimiz duyuma benzettiğimiz duyumların kaynağını meydana getirir. Renkler, bizde bir mekanizma etkisi yaratır; ilerler veya geriler. Soğuk renkler (maviden mora kadar olan seri) ilerler; sıcak renkler (kırmızıdan yeşile kadar olan seri) geriler. Pilinius, «neşeli» renkleri, «ağır başlı» renk gruplardan ayırıyordu. Goethe, renk gruplarını «olumlu» ve «olumsuz» olarak, Fechner «etken» ve «kabul eden» olarak sınıflamıştı. Renklerin bu mekanizması, gözde bir üçüncü boyut etkisi yaratacak kadar tesirlidir ve renkli bölümlerinin değiştirilmesiyle bir kompozisyonu değişikliğe uğratmak mümkündür.
Tonlar, aynı çarpma gücüne sahip değildir; etkilen niceliklerine bağlıdır. Eşdengede bir duyum yaratabilmek için, sarı bir yüzeyin, dengelemek istediği kırmızı yüzeyden üçte bir oranında daha fazla alan kaplaması gerekir. Charles Henry, sarının asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 27 katının duyumuna eşit bir duyum yaratmak için, mavinin asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 100 katının gerektiğini hesaplamıştır, öyleyse verici kaynağın boyutları, doygunluğun temel unsurudur. Başka bir deyimle, geniş bir mavi yüzey, aynı maviye sahip daha küçük bir yüzeyden daha mavidir. Aynı şekilde hava perspektifi meselesi de doygunluk meselesine bağlıdır.
Alacalı bir nesneden meselâ renkli bir örnek kartından yavaş yavaş uzaklaşılırsa, kartın üzerindeki lekeler, kimliklerini kaybedinceye kadar gittikçe ufalan görüntüler sunarak yavaş yavaş daralır ve birbirleri üstüne taşar. Oysa böyle bir örnek kartında, birçok unsurun tamamlayıcı renklere sahip olmaması imkânsızdır; öyleyse bunlar birbirini ortadan kaldıracaktır; başlangıçtaki alacalılık, tamamlayıcı renklere sahip olduğu oranda çeşitliliğinden kaybedecek ve lekeler ne kadar dara bu kayıp o kadar tam ve çabuk olacaktır. Buradan, dekoratörlerin sanatı bakımından önemli bir sonuç çıkarılabilir. Bu sonuç uzaktan kimliklerini ve tonlarını koruyan yüzeylerin, sadece tek renkli yüzeyler olduğudur. Ayrıca titreşimleri yayan yüzeyin düz ve parlak olması gerekir. Aksi halde ışık, maden, kil veya kumaş gibi çoktaneli bir yüzeye çarparsa, renkli ışımalar, düzensiz bir şekilde dizilmiş pek çok küçük yüzeyden önemli miktarda saptırılacak; istenilen tarafa değil, bu sayısız yansıtıcı tarafından her yöne gönderilecek ve yansıyan ışınlar, değerlerini düşüren küçük gölgeler yüzünden zayıflayacaktır. Gerçekte de, rengin değeri saf renge karıştırılmış beyaz ve siyah renk vasıtasıyle tedricen belirlenen sapmadır. Beyazın etkisi altında buna, «yıkanmış» veya «kopmuş», siyahın etkisi altında ise «indirilmiş» denir. Değer, bir renk karışımını ifade eden «nüans»tan farklıdır. Ancak, bu tanımlamalar renklerin temel fenomenolojilerine değil, kullanılmalarına aittir.
Bununla birlikte, bir cisim tarafından yansıtılan belli bir tayf parçası ve enerjinin geçici bir durumu olan ve insan gözleri gibi değişken organizmalar tarafından algılanan renk, hiç olmazsa yaklaşık olarak tanımlanabilir. Fizik analiz bile, fizikçiler ve kimyacılar tarafından olduğu kadar, ressamlar, boyamacılar ve boyacılar tarafından da kabul edilen (1671 Colbert yönetmeliği ve eski korporatif tüzükleri) genel terimlere dayanmaktadır. Bu genel kabullerin, bir temel renk üçlemesini (mavi, kırmızı ve sarı) varsaymaları dikkat çekicidir.
Bu renklerin iki, üç v.b. yanlı bileşimleri çok geniş bir ton türemesini sağlar. Renklerin kullanılmasını düzenleyen sistemler de aynı şekilde bir üçleme üzerine kurulmuşlardır. Delacroix kendine, her biri üç temel renkle ayrılmış, 120 derecelik üç kısma bölünen çember şeklinde bir kadran yapmıştı. Çemberin bu üç parçasından her biri iki yanlı bir tonla ikiye ayrılıyor ve böylece meydana gelen bölümler de bileşik tonlarla bölünüyordu, üstat bu yolla, tam karşıtlığı yani, tamamlayıcı renkleri bulmasını sağlayan güvenilir kılavuzlar elde etmiş oluyordu. Chevreul’ün Gobbelins halı yapım evleri için yaptığı renk çemberinde de aynı ilke uygulanıyordu; üç parçadan her biri, kavuniçi, erguvan ve yeşille ve üçüncü bileşimlerle 720 bölüme ayrılıyordu. Diğer yandan çember, siyahın on değeriyle art arda indirilmiş on eşmerkezli bölgeye ayrılıyordu. Bilgin bu yolla, 14 400 ton elde ediyordu. Ama bu rakamın sınırlı olmasından başka, Chevreul’ün sisteminde bazı renklere hiç yer de verilmemişti. Chevreul, bunları nitens diye adlandırmıştır. Charles Henry ise, bir tondan diğerine geçiş bölümlerinden meydana gelen bir renk çemberi üstünde kullanılabilir bir «estetik iletici» yaptı. Fakat bütün bu kullanma metotları boyayıcı maddeler’e uygulanmıştır ve renkli ışıklar fenomenolojisi ile ilgili değildir.
Gerçekte, ressamın üç temel rengi, fizikçinin temel renkleri değildir. Göz siniri, kırmızı, yeşil ve morun yani görüntünün temel bölümlerinin uyandırdığı duyumu iletir. Gerçekte, Young’ı ve sonra Helmholtz’u bu sonuca götüren analizler, daha sonra, morun yerine maviyi koyan Maxwell tarafından kabul edilmemiştir. Hering, kırmızı, yeşil, sarı ve maviden meydana gelen dört temel renk kabul etmekte ve böylelikle Leonarda da Vinci’nin optiğine katılmaktadır. Renk etkileri, insan ağtabakasının dört konisi tarafından alındığına göre, organın bazen bir alanı, bazen diğer bir alanı dış uyartıdan etkilenmektedir.
Işık şiddetinin en çok olduğu kadar en az bulunduğu sırada da gözün, bazı önemli farkları algılayamaması yaptığı değerlendirmelerin kesin olmayışını yeterince açıklamaktadır. Çok aydınlık olduğu zaman nesneler bize çok açık, buna karşılık, loş ışıkta nesneler en koyu olanlar kadar koyu gözükmektedir. Gözümüzde, doygunluk ışıklılığa bağlanmaktadır. Rengin bu gücü duyarlığımız üzerinde büyük etki yapmaktadır: renk canlı varlıkların fizyolojisini bile şartlandırır, insan, renklerin psiko-fizyolojik etkilerini duymaktadır: mavi bir ortam yatıştırıcı, kırmızı bir ortam dürtücüdür. Bazı çizgisel üstünlüklere sahip oldukları zaman renkler, yasaklayıcı veya güç arttırıcıdır. Charles Henry renklerin «zevk veya engelleme duygusu» uyandırdığını söylemektedir. Konuşma dili, renklerin bu özelliğini «kaçıcı» tonlar ve «çekici» tonlar ayırımını yaparak belirtir.
Bu deneysel görüşler üstüne bir doktrin kurmak mümkündür.
Goethe kendiliğinden, morla sevinç fikrini, kırmızıyle güç fikrini, koyu mavi ile sükûn ve soğukluk fikrini birleştirirken ve yeşile çekicilik fikrini, canlı sarıya gülünç fikrini, açık sarıya soyluluk fikrini bağladığı zaman gerçeği ortaya koyuyordu. Aynı şey çağlar boyunca ve yerlere göre, değişik renklere atfedilen ve genellikle çelişen anlamlar için de geçerlidir. Ortaçağda sarı lânetlilerin, yeşil âşıkların rengi değil midir? Rimbaud’nun sonesinde renklere bağlanmış seslilerin sembolizmi sadece edebî bir buluştur. Buna karşılık, tedavi ve koruma alanında gerçek bir renk kullanma tekniği uygulanmıştır. Daha 1913′te, bir fransız hekimleri meclisi, hastahane salonları duvarlarının, bölümlerine uygun olarak boyanmasını öğütlemekteydi: «coşkunlar için mor, umutsuzlar için kırmızı, ağır kanlılar için sarı»; aynı zamanda okulların yeşile, kışlaların kavuniçiye boyanmasını da tavsiye etmekteydi.
Sanayi bugün renklerin özelliklerinden, gerek işçilerin dikkatlerini kolaylaştırıp yorgunluklarını azaltmak, gerekse her türlü tehlikeyi işaret ederek kazaları önleyebilmek amacıyle yararlanmaktadır. Ford fabrikalarında önlerinden ateşler fırlayan madenî parçalar, yanan gazin mavisinin karşıtlık yapabilmesi için kavuniçiye boyanmıştır. Bazı renkler, bugün, işaret olarak evrensel bir uygulama görmektedir: sarı şeritler mekanik bir tehlikeyi, kavuniçi şeritler termik bir tehlikeyi belirtmekte; yeşil haç yardım istasyonunu, canlı kırmızı bir fon yangın malzemesini işaret etmekte, mavi şekiller dikkat çekmek için kullanılmaktadır. Renk kullanılmasının kurallara bağlanmasından bu yana, iş kazalarında hafif bir azalış ve verimde büyük bir artış kaydedilmiştir. Diğer yandan mimarî, kendi yönünden, renkleri sadece zevklerin tatmini için değil fakat aynı zamanda, psiko-teknik amaçla da kullanılmaktadır.
— Sanay. Yağlı maddelerin bileşiminde, üretim sırasında hammaddeye uygulanan aşırı ısıtmanın etkisiyle meydana gelen renkli maddeler bulunur. Renk giderme, ya renk açıcı topraklar veya etkinleştirilmiş kömür üzerine soğurma ya da kimyasal etki (karbonlaştırma, yükseltgeme veya
indirgeme) yoluyle uygulanır. Yemeklik yağlar için özellikle yüze soğurma metotlarından yararlanılır; katı ve sıvı sanayi yağları, özellikle donyağlar için sodyum klorit kullanılması hızla yayılmaktadır. Tekstil sanayiinde, gerek kumaşları beyazlatmak, gerek kendisi renksiz olduğu halde yabancı maddelerle kirlenmiş organik eriyikleri arıtmak için renk giderme etkenlerine başvurulur. Bk. BEYAZLATMA, RAFİNERİ.
Basmacılıkta, bazı desenler renk gidermeyle elde edilir; top halinde tek renk boyanmış bir kumaşa, buharlaşma sırasında elyafa zarar vermeden boyarmaddeyi yok eden renk sökücü bir karışımla desen verilir. Böylece renkli fon üzerinde beyaz bir desen elde edilir.
Renk sökücü olarak ya yükseltgen (potasyum veya sodyum klorat, hipokloritler, nitratlar v.b.) ya da indirgen maddeler (çinko klorür, glikoz, sodyum hidrosülfit) kullanılır. Işık da renk giderici olarak etki eder; özellikle anilin türünden boyarmaddelerle elde edilmiş renkler üstünde etkilidir. Sülfüröz asit de çok etkili bir renk gidericidir.
Petrol ürünlerinin rengini gidermekte, ya sülfürik asit, ya da genellikle emici topraklar (tabiî veya etkinleştirilmiş) kullanılır. Perkolasyon metodu, yağı bir kuleden geçirdikten sonra, tekrar kullanmak üzere emici toprağı silindir biçiminde bir döner fırında kavurmağa dayanır. Daha yeni o-lan temas metodunda ise, toprak ve yağ sıcakta karıştırılır, sonra döner bir tambur veya özel bir filtreyle süzülür.
♦ Renk renk sıf. Her renkten olan, çok renkli, çeşitli renklerde görünen (şey): Karalı ve denizli ve renk renk memleketli, i Mektep hatırası bir haritam vardı benim
(C.S. Tarancı). Renk renk çiçekler. (LM)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENK veya RENG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REDİ (Francesco)
Tarih 25 Haziran 2009
REDİ (Francesco), italyan bilim adamı ve yazarı (Arezzo 1626-Pisa 1698). Tıp ve felsefe doktorası yaptı (1647).
Bütün bilim dallarını inceledi; başta klasik diller olmak üzere birçok dil öğrendi. Günümüzdeki roman dilleri ve lehçebilim çalışmalarının öncüsüdür. Crusca akademisine başkan oldu. Vocabolario’ya büyük katkılarda bulundu (bu arada yabancı metinlerden aktarmalar da yaptı). Bugün Lavenziana’da bulunan değerli bir kütüphane meydana getirdi. Ferdinando II ile Cosimo III’ün «başhekimi»ydi; büyük dukalık sarayında ve Accademia del Cimento’da çeşitli «tabiî deneyler» yaptı.
Titiz bir gözlemci ve başarılı bir deneyci olan Redi, en güç biyoloji meselelerini ele aldı. Böcek nesillerinin kendiliğinden oluştuğunu öne süren eski efsaneyi yıktı; sineklerin, kokmuş etler üstüne başka sineklerin yumurta bırakması sonucunda ortaya çıktığını ispatladı (1668). Ayrıca insan vücudundaki asalak kurtlar ve birçok hayvan üstüne ilk geniş ve metotlu araştırmayı yapan bilgin de Redi’dir; bundan dolayı parazitoloji (1684) biliminin kurucusu sayılır. Redi’nin küçük eserlerinden birçoğunda çok önemli gözlemler vardır (engerek yılanının zehiri [1664], çeşitli bitkilerin külünden elde edilmiş sudan çıkarılan sunî tuzlar v.b.).
Hekim olarak da büyük ün ve servet kazandı. Consulti adlı eserinden gözlem ve deneye dayanan bir metot ortaya koydu. İlmî yazıları, mükemmel bir üslûp ve arı bir dille yazılmıştır. Consulti ve öbür eserleri edebî yönden büyük önem taşır. Bacco in Toscana (Bacchus Toscana’da) adlı ünlü dithy-rambos’u, Bacchus’un tattığı çeşitli şarapların övgüsünü yapar. Kitap, kapsadığı şiirlerin mükemmelliği, dil ve veznin ustalığı sayesinde ün kazandı. Redi, od’lar, küçük şarkılar, bürlesk şiirler ve soneler de yazdı. Ayrıca Lettere Famigliari (Samimî Mektuplar) adlı bir eseri vardır. (M)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REDİ (Francesco) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Rabia
Tarih 17 Haziran 2009
Rabia, Halide Edip Adıvar’ın Sineklibakkal romanının kadın kahramanı.
İstanbul’un yoksul mahallelerinden Sineklibakkal’da yaşayan Rabia, bakkal ve ortaoyunu sanatçısı Tevfik’in kızıdır. Annesiyle babası ayrıldığı için, mahalle imamı büyükbabası tarafından yetiştirilir. Sesi güzel olan Rabia hafız ve mevlitçi olur. Abdülhamid II’nin zaptiye nazırı Selim Paşa ile karısı Sabiha Hanımın himayesini görür; onların konağında alaturka musiki dersi alır. Paşanın oğlu Hilmi ile Tevfik, «genç türkler»in istibdat yönetimine karşı giriştikleri çalışmalardan dolayı Şam’a sürüldükten sonra Rabia babasının dükkânını işletir. Selim Paşanın konağında Hilmi’ye piyano dersi veren, daha sonra da islâm dinine girerek Osman adını alan italyan Peregrini ile evlenir. Meşrutiyet’in ilânı üzerine sürgünden dönen babası, eşi ve yeni doğan çocuğuyle mutluluk içinde yaşar.
Rabia, yerli hayatın ve göreneklerin ayrıntılarıyle canlandirıldığı eserde türk ve islâm dünyasının değerlerini temsil eder. Peregrini ile evlenmesi, Batı’nın akliyle Doğu’nun iç zenginliğinin sentezine işaret sayılır. (M)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Rabia hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUPİPAR
Tarih 15 Haziran 2009
PUPİPAR sıf. (fr. pupipare’dan). Nemf durumunda yavru yapan (böcek): Atsinekleri pupipat sineklerdir. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUPİPAR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUNTAS DE MOSQUİTO
Tarih 13 Haziran 2009
PUNTAS DE MOSQUİTO («sinek işi» anlamında isp. k.ler.), XVII. ve XVIII. yy.’larda, özellikle Latin Amerika’ya ihraç için, Hollanda’da yapılan bir tür dantel. Puntas de mosquito’lar «zeminsiz dantellerdi ve büyük çiçekler halindeki motifleri birbirine örgüyle bağlı değildi. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUNTAS DE MOSQUİTO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSİLOPUS
Tarih 12 Haziran 2009
PSİLOPUS i. Güzel parlak yeşil renkli küçük sinek. (İlmî adı Psilopus platypterus. Kısaduyargalı ortoraf sineklerin dolichopodidae familyasından.) [L]
PSİLOPHYTALES çoğl. i. Bk. PSİLOTALES.
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİLOPUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSİLOPA
Tarih 12 Haziran 2009
PSİLOPA i. Petrol kuyularının çevresindeki petrol birikintilerinde yaşayan sinek. (Petrol bu sinekler için hayatî önem taşır.) [Ephydridae familyasından.]
— ANSİKL. Psilopa’nın kurtçukları petrol birikintileri üzerinde yaşar; kurtçuklar birikintilerden pek uzaklaşamaz, çünkü örtenekleri petrolsüz kalırsa kurtçuk kurur ve ölür. Yetişkin böcekler ise, birikintilerin üzerinde değil, yakınında yaşar, çünkü ayakları sıvıya batarsa sinek kurtulamaz, tamamen batar ve boğulur. Kurtçukların, petrolde bol bulunan bakterileri ve zaman zaman da burada boğulup ölmüş kendi türünden böcekleri yiyerek beslendiği sanılmaktadır. (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİLOPA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PSİLA
Tarih 12 Haziran 2009
PSİLA i. Kurtçukken havuçların kökünü kemirerek büyük zararlara yol açan sinek. (İlmî adı Psila rosae. Sikloraf sineklerden psilidae familyasının örnek tipi.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİLA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTİLİNİUM
Tarih 12 Haziran 2009
PTİLİNİUM i. Sikloraf sineklerin alın kısmında bulunan zarsı kabarcık; kanla dolu olan kabarcık, sineğin kundaktan çıkacağı sırada iyice sivrileşerek puparium’un yırtılmasını Sağlar. (L)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTİLİNİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRONOTUM
Tarih 11 Haziran 2009
PRONOTUM i. Böceklerde göğsün, başla artgöğüs veya karın arasında kalan kısmı. (Kınkanatlılarda, zarkanatlılarda ve düzkanatlılarda pronotum sadece öngöğüsten ibarettir. Sineklerle zarkanatlılarda ve kelebeklerde bütün göğse pronotum denebilir.) [L]
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRONOTUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROCTOTRYPUS
Tarih 10 Haziran 2009
PROCTOTRYPUS i. Dişilerinde karın kısmı eğri burgu şeklinde olan uzun böcek; mantar sineklerinde asalak yaşar. (Zarkanatlılardan proctotrypidae familyasının örnek tipi.) [L]
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROCTOTRYPUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRAFA
Tarih 08 Haziran 2009
PRAFA i. Genellikle üç kişi arasında ve otuz iki kâğıtlık poker destesiyle oynanan iskambil oyunu.
— ANSİKL. Kâğıtların tamamı dağıtılırken, iki ıskartalık ayrılır. Elinde karo yedilisi olan oyuncu «coz» der ve kozunu söyler (en değerli koz kupa’dır; sonra karo, sinek, maça gelir). Oyuncular kozu yükseltebilir veya ıskartalardan faydalanarak oyunu normal koza (kupa) çevirebilir. Diğerleri isterse oyuna girerler. Oyunu başlatanın en az altı, oyuna girenin en az iki el alması gerekir; yoksa «batmış» sayılırlar. Coz diyen olmazsa, kâğıt dağıtan ıskartalıkları açar, sağındakinden başlayarak bu kâğıtları alan olursa oyun kupa koz ile devam eder; almayanlara iki kasa ceza yazılır. Oyun başlarken oyuncular adına yirmi kasa yazılmıştır. Bu hesap, bazı kaidelere ve koz değerine göre tutulur. Adına yazılı kasa kalmayan ve diğerlerine borcu olmayan oyuncu kazanmış olur. (M)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRAFA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POLLENİA,POLLENSA, POLLEX,POLLİCiPES
Tarih 02 Haziran 2009
POLLENİA i. Yer solucanında asalak yaşayan sinek. (L)
POLLENSA, Mallorca adasında (Balear takımadaları) şehir; 8 600 nüf. önemli köy pazarı. Turizm merkezi. Eskiçağda, Pollentia. (L)
POLLEX i. (lat. k.). Kuş piresi. (L)
POLLİCiPES çoğl. i. Cirripedia takımından kabuklu hayvan. (Bunların, içinde yumurtalıkların yer aldığı ayak kısmı yenir.) (L)
02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLLENİA,POLLENSA, POLLEX,POLLİCiPES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİMPLA
Tarih 01 Haziran 2009
PİMPLA i. Meşe ağacındaki tırtılları yok eden faydalı sinek. (İlmî adı Pimpla instigator. Zarkanatlıların ichneumonidae familyasından.) [L]
01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİMPLA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POKER
Tarih 30 Mayıs 2009
POKER i. (ing. k.). Amerika’da ortaya çıkan iskambil oyunu. || Poker kâğıdı, dört kişi tarafından oynanan poker’in otuz iki kâğıtlık destesi. || Amerikan pokeri, elli iki kâğıtla ve açık olarak oynanan poker. (Açık poker de denir.)
— ANSİKL. Poker’in iki kişiden yedi kişiye kadar oyuncusu olan türleri vardır. Dört kişiyle oynanan poker destesinde otuz iki kâğıt bulunur: değer sırasına (büyükten küçüğe) göre as, ruva, dam, vale, onlu, dokuzlu, sekizli, yedili. Yalnız kent veya floş ruvayalde as; yediliden küçük sayılır. Kupanın en değerli renk sayıldığı oyunda sırasıyle karo, maça, sinek gelir. Eldeki beş kâğıtla meydana getirilen dizilerin küçükten büyüğe doğru değer sırası şöyledir:
1. per: aynı cins iki kâğıt;
2. döper: ayrı cins iki kâğıttan ikişer tane (iki as ile birlikte iki dam [döper as] gibi);
3. kent: değişik renklerde değer sırasına göre beşli dizi (yedi, sekiz, dokuz, on, vale gibi);
4. üç: aynı cins üç kâğıt (üç as gibi);
5. ful: bir cinsten üç, başka bir cinsten iki kâğıt (üç as ve iki yedili [ful as] gibi);
6. renk: aynı renkte sırasız beş kâğıttan meydana gelen dizi (kupanın yedilisi, sekizlisi, onlusu, damı, ruvası gibi);
7. kare: aynı cins dört kâğıt (dört as [kare as] gibi);
8. floş: aynı renkten, sıralı beş kâğıt (kupanın yedilisi, sekizlisi, dokuzlusu, onlusu, valesi gibi); 9. floş ruvayal: aynı renkten as, ruva, dam, vale ve onludan meydana gelen dizi (poker oyununun en büyük kâğıdıdır).
Bazı ülkelerde oynanan pokerde kare yedi, floş ruvayalden büyük kabul edilir. Oyuna kâğıt çekerek başlanır; oyuncular masada soldan sağa doğru çektikleri kagıdın büyüklük sırasına göre otururlar. Böylece en büyük kâğıdı çekenin sağma, v en küçük kâğıdı çeken düşer. Kâğıt dağıtımına, en büyük kâğıdı çeken oyuncu, soldan sağa doğru kâğıtları birer birer dağıtarak başlar. Her elde, kâğıt dağıtmadan önce, serbest turlar, turlar veya kare turları yapılıyorsa yalnız kâğıt dağıtan; tur bağlanırken merdiven (eskalye) ve gelgelde ise oyuncuların hepsi, ortaya eşit miktarlarda fiş veya para sürer. Her elin başında ortaya konulan bu miktara pot denir. Oyunculara beşer kâğıt dağıtıldıktan sonra konuşma başlar. Kâğıt dağıtanın solundaki oyuncudan başlayarak oyunculardan elinde en az iki ruva, iki as veya değer sırası daha büyük kâğıtlar bulunan, oyunu «uvertür» veya «açık» diyerek açar. Elinde oyunu açabilecek kâğıdı bulunmayan «pas» diyerek, konuşma sırasını solundaki oyuncuya bırakır. Bütün oyuncuların pas geçmesi halinde yerdeki pot kalır: kâğıt bir sonraki oyuncu tarafından dağıtılarak yeni bir ele geçilir. Oyun açılırsa, oyunu açan oyuncu, genellikle yerdeki pot kadar fiş veya parayı ortaya sürer. Oyuna girdiklerini belirten oyuncular da aynı hareketi tekrar ederek ortaya pot miktarını sürerler (sadece oyunu açan oyunda kalırsa yerdeki miktarı alır ve kâğıt tekrar yeni bir el için dağıtılmağa başlanır.)
Kâğıt dağıtan, oyuncuların elden çıkardıkları kâğıtların yerine aynı miktarda kâğıt dağıtır. Oyuncular önce, ıskartalarını atarlar; sonra yeni kâğıtlarını alırlar. Oyunun açılışında, oyuna girişte veya kâğıt aldıktan sonra oyuncular, istedikleri kadar artırma (rölans) yapabilirler. (Artırmanın son haddi her oyuncunun önündeki oyun başında belirli bir miktar [kav] olmakla birlikte, genellikle oyun dışındaki kavının tamamı olan rest’i kadar olabilir; isteyen oyuncu oyun içinde el aralarında, kâğıt dağıtılmadan önce istediği kadar daha kav alabilir. Bazı büyük poker partilerinde, bir oyuncu, öteki oyuncular tarafından kabul edildiği takdirde, her türlü gayrimenkul tapusu ve paraya çevrilebilen her türlü eşya açıktan oyun içine sokulabilir.) Konuşmadan sonra eller açılır ve kâğıdı en büyük olan oyuncu yere sürülmüş para veya fişlerin tamamını alır. Rest çekilmişse restleşenlerden kâğıdı daha küçük olanlar, karşıdaki oyuncunun önündeki miktarı karşılayacak kadar önündeki para veya fişlerden verirler. (Dışarıdan herhangi bir şey oyuna sürülmediyse sadece önündeki kadarını verir), önünde parası azalan ve el başında hepsini yere sürerek «pota katılan» oyuncunun durumuna tapi denir. Tapinin oyun açma hakkı yoktur; kâğıdı, oyuna katılan oyuncular arasında en büyük kâğıtsa sadece yere pot olarak konulan miktarı alır. Oyuna giren oyuncular tarafından sürülen para veya fişleri ise ikinci büyük kâğıdı çıkaran oyuncu kazanır. (Oyuna, öteki oyuncuların sürdüğü kadar para süremeyen oyuncu da bir çeşit tapidir, kâğıdı üstünse Öteki oyuncuların her birinden sürdükleri miktarlardan sadece kendi sürdüğü kadarını alır, geri kalanıyse ikinci büyük kâğıdın sahibi alır.) Bir poker partisi iki şekilde oynanır: birincisi belirli bir süre içinde, bir saat v.b. gibi; ikinci şekil ise oyunun kurallarını (tur, gelgel, merdiven, kare turları) uygulayarak oynanır.
• Açık poker veya amerikan pokeri, dört veya altı kişiyle oynanır. Dört kişiyle oynanıldığında otuz iki kâğıtlık normal poker kâğıdı, daha fazla kişiyle oynanırsa elli iki kâğıtlık normal deste kullanılır. Poker kurallarına göre oynanan oyunda, kâğıt dizi değerleri (küçükten büyüğe) şöyledir: per, döper, üç, kent, floş, ful, kare, floş ruvayal. Oynanış şeklinin pokerden farklılığı şudur: bir kâğıt kapalı, sonrakiler açık olarak dağıtılır, her kâğıt dağıtılışında artırma hakkı vardır. Beş kâğıt dağıtıldıktan sonra kâğıt değiştirilemez ve oyunda kalanların arasında en büyük dizinin sahibi ortadaki para veya fişleri alır. (Bu oyuna duguduk da denir.)
♦ Pokerci i. Poker oyuncusu. (M)
30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POKER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİAN
Tarih 29 Mayıs 2009
PİAN i. (fr. k.). Treponema pertenue’nün (spiroket) yaptığı bulaşıcı hastalık.
— ANSiKL. Treponema pertenue’nün aşılanması küçük sineklerin (Hippelates flavipes [çiftkanatlılardan]) ısırmasıyle olur. Hasta, deriye dokunmakla da bulaşmaya sebep olabilir.
Pian, tropiklerarası bölgede görülen bir hastalıktır. Çok yüksek ateş, şiddetli baş ağrısı ve bundan sonra tipik görünüşte kaşıntılı papüllü bir deri tepkimesiyle ortaya çıkar (maman-pian). Belli bir aradan sonra ikinci bir nöbet daha meydana gelir ve deri, ortası sarı pullu yuvarlak plakalarla örtülür. Pian öldürücü değildir, fakat el ayalarında ve tabanlardaki kasılmalar her çeşit faaliyeti önler. Arsenikli ilâçlarla beraber potasyum iyodür tedavisi çok iyi sonuç verir. Hastalıktan korunmak için vücut sağlığına ve temizliğine dikkat etmek ve sineklerle savaşmak gerektir. (L)
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHYTOMYZA
Tarih 29 Mayıs 2009
PHYTOMYZA i. Ilıman bölgelerde bulunan sinek; kurtçuğu çeşitli bitkilerin yapraklarını oyarak yaşar. (Kısa duyargalı sikloraf sineklerin agromyzidae familyasından.) [L]
29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHYTOMYZA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHORA
Tarih 28 Mayıs 2009
PHORA i. İyi uçamayan, siyah ve kızıl sarı renkli küçük böcek. (Phora’lar genellikle ölen böceklerin cesetlerinde gelişir. Phora incrassata’nın kurtçuğu arıların ölülerinde yaşar. Kısaduyargalı ortoraf sineklerin phoridae familyasının örnek tipi.) [L]
28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHORA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHASİA
Tarih 28 Mayıs 2009
PHASİA i. Geniş başlı, yassı karınlı, çok geniş kanatlı sinek; kurtçuğu heteroptera takımından böceklerde asalak yaşar, (ilmî adı Phasia crassipennis. Kısa duyargalı sikloraf sineklerin tachinidae familyasından.) [L]
28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHASİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHARYNGOGNATA,PHARYNGOMYİA
Tarih 28 Mayıs 2009
PHARYNGOGNATA çoğl. i. Papazbalığı ve lapina gibi, alt yutak kemikleri birbirine kaynaşmış balıkları kapsayan kemikli balıklar grubu. (L)
PHARYNGOMYİA i. Kurtçuğu geyiğin yutağına tutunarak yaşayan sinek. (Kısa duyargalı sineklerin calliphoridae familyasından.) [L]
28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHARYNGOGNATA,PHARYNGOMYİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHANOS veya OTHONOİ,PHAN RANG,PHAON,PHAONİA
Tarih 28 Mayıs 2009
PHANOS (veya OTHONOİ), ton denizinde yunan adası, Korfu’nun kuzeybatısında; 750 nüf. (L)
PHAN RANG. Bk. FAN RANG.
PHAN-THİET. Bk. FAN THİET
PHAON. Yun. mit. Midilli’li (Lesbos) ırmak salcısı. Afrodit’in verdiği merhemle güzelleşti ve Sappho’yu kendine âşık etti. (L)
PHAONİA i. Kurtçuğu bozulmuş bitkisel maddelerde gelişen sinek. (Kısaduyargalı sikloraf Sineklerin muscidae familyasından. (M)
28 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHANOS veya OTHONOİ,PHAN RANG,PHAON,PHAONİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PHANİA,PHAN KE BİNH
Tarih 27 Mayıs 2009
PHANİA i. Külrengi ve siyah gövdeli, açık kırmızı karınlı sinek; şemsiye çiçekli bitkileri dolaşır; diğer böceklerde, özellikle yarımkanatlılarda asalak yaşar. (Kısaduyargalı sikloraf sineklerin tachinidae familyasından.) [l]
PHANİAS. Bk. phainias.
PHAN KE BİNH. Bk.FAN KE BİNH
PHAN KHAC SUU. Bk FAN KHAC SUU
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PHANİA,PHAN KE BİNH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEYGAMBERDEVESİ, PEYGAMBERLİK
Tarih 27 Mayıs 2009
PEYGAMBERDEVESİ blş. i. Zool. Avını pusuya yatıp yakalayan etçil böcek, (ilmî adı mautis. Dictyoptera takımından mantidae familyasının örnek tipi.)
— ANSİKL. Peygamberdevesi, yeşil veya sarımtıak uzun gövdeli, çok oynak başlı, iri gözlü bir böcektir; yapraklar arasında bir yaprak gibi durarak avını gözetler, kendini hiç belli etmez. Yakalayıcı bacaklarının üst ve alt bacak kısmiyle sinekleri yakalayarak bulunduğu yerde hiç kıpırdamadan, yavaş yavaş yer. Peygamberdevesi meskûn ve güneşli yerleri sever. Toplu olarak bir yere kapatılırsa, birbirini yer. Serbest halde bile bazen dişisi, çiftleştikten sonra erkeğini yer. (L)
PEYGAMBERLİK i. (peygamber’den peygamber-lik). Peygamber olma hali. (M)
27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEYGAMBERDEVESİ, PEYGAMBERLİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEŞE
Tarih 23 Mayıs 2009
PEŞE veya PEŞŞE i. (fars. peşe ve peşşe). Esk. Sivrisinek.
Peşe-bend (peşşe-bend veya peşe-hane), cibinlik.
Peşe-gir (veya peşşe-gir) [«sivrisinek avlayan»], işsiz güç-» süz (kimse). [M]
23 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEŞE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERTEV
Tarih 22 Mayıs 2009
PERTEV i. (fars. k.). Esk. Parlaklık, ışık. d Erkek adı.
Pertev-bar, ışıklı: Çehresinde parlayan necm-i pertev-bar-ı saniha (H. Z. Uşaklıgil).
Pertev-efşan (veya pertev-feşan). ışık saçan.
Pertev-endaz, ışık veren.(Pertevendaz)
Pertev-endazi, ışık verme.(Pertevendazi)
Pertev-nisar, ışık veren. (Pertevnisar)
Pertev-paş, aydınlatıcı. (Pertevpaş)
Pertev-riz, ışık dökücü. (Pertevriz)
Per-tev-suz, pertavsız.(Pertevsuz)
Pertev-zen, nurlandı-ran, ışıklandıran.(Pertevzen)
Pertev-i mihr, güneş ışığı. (M)
İstanbul Pertevniyal lisesi
Pertevniyal lisesi, İstanbul’da Aksaray semtinde Valde camii yanında lise. Bugün lisenin bulunduğu yerde, Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Sultanın, kocası Mahmud II adına yaptırdığı Mahmudiye mektebi vardı (1872). İki katlı olan bu binanın alt katında sübyan mektebi yer alıyor, üst katta rüştiye öğretimi yapılıyordu. Aksaray yangınında (1911) bina harap oldu; okul Sineklibakkal yakınında bir konakta öğretime devam etti. 1930′da mütevelli Osman Bey tarafından aynı yerde 17 odalı beton bir bina yaptırıldı, önce ilkokul olarak faaliyete geçen okul çevre halkının isteğiyle liseye çevrildi ve adı Vekiller heyeti kararıyle Pertevniyal olarak değiştirildi (1930). Artan öğrenci sayısı yüzünden 1937, 1956, 1969′da yapılan ek binalarla okul bugünkü durumunu aldı. 1963-1964 Ders yılında çift tedrisata başlandı. Pertevniyal lisesinin bugün 63 sınıfı, 4 000′ün üstünde öğrencisi, 120 öğretmeni, 6 memuru, 16 hizmetlisi vardır. (M)
22 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERTEV hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PERDAH
Tarih 13 Mayıs 2009
PERDAH i. (fars. perdâhten’den perdaht > perdah). Parlatma, parlaklık verme. || ■nâain hemen üstüne yapılan ikinci sakal Perdah etmek (veya vurmak), cilalamak patlatmak. Sakalı ikinci defa tıraş etmek: Saçını boyasa da, sinek kaydı traş etse de bel bükük, boyun bükük.
Perdah makinesi, büyük baş hayvan ve özellikle küçük baş hayvan derilerine bir cilâ veya bir parlaklık vermek için kullanılan makine.
— Etnogr. ve Tarihöncesi. Perdah taşı, genellikle sert veya yumuşak, çoğu zaman da yontma taştan yapılmış bir âletin pürüzlü yüzünü düzeltmeğe yarayan taş. (Perdah taşı sert ve pür.tüklü taştan olabilir; yumuşak taştan olursa bunun üzerine perdah taşı işini gören çakıllı kum yapıştırılır. Avrupa’da perdah taşının ortaya çıkması Paleoiitik dönemden Neolitik döneme geçişi gösterir.)
— Kuyumcu. Perdah tornası, elması yuvarlaklaştırmağa yarayan küçük yatay torna.
— Malzeme. Parlak perdah, yontma taş veya mermere, gözle görülebilir çizgileri olmayan ayna gibi parlak bir yüzey verme işlemi, (Parlak perdah, taş veya mermeri, mat perdahtan sonra kalay tozu, su veya çok ince bir aşındırıcı maddeyle ovarak yapılır.)
Mat perdah, yontulmuş bir taşa (sert taş veya mermer), gözle görünür çizgisi olmayan ve ışığı hafifçe yansıtan bir yüzey kazandırma. (Mat perdah, taş veya mermeri, kaba yontmadan sonra zımpara, su veya çok ince bir aşındırıcı ile ovarak yapılır.)
— Metalürji. Perdah takımı, kalıp kumunu perdahlamak için kullanılan kalıpçı â-leti. (Değişik yüzeyleri perdahlayabilmek için perdah takımları çeşitli biçimlerde yapılır.)
— Seramik. Genellikle pişmiş mine üzerine uygulanan, çok ince, parlak ve menevişli tabaka: Oksitleyici bir ateşte pişirilen perdahlar madenî pırıltılara benzeyen pırıltılar saçar. || Burgos perdahı, çok sulandırılmış parlak altın eriyiği.
— Tekst. Perdah makinesi, kumaşın aprelendikten sonra parlatılmasına yarayan makine.
— ANSiKL. Malzeme. Perdah’ı, cilalama, glase, parlatma, düzleme, vernikleme ile karıştırmamak gerekir. Bu işlemler de perdah gibi bir yüzeyi pürüzsüz ve parlak hale getirmek amacı güder, fakat bu amaç dışında perdahla benzerlikleri yoktur. Perdah ancak her yanında homogenîik gösteren ve eskimenin ancak kaba gözenekleri ortaya çıkarabileceği cisimlere meselâ mermer, odun, fildişi, sedef, cam, değerli taş v.b.ye uygulanır. Değerli taş taklitlerinde, ön işlemlerle kaybettikleri saydamlıklarını kazandırmak için kristaller ve emay-lar perdahlanır.
♦ Perdahsız sıf. Perdah yapılmamış, parlatılmamış olan. (lm)
13 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERDAH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEGOMYİA
Tarih 05 Mayıs 2009
PEGOMYİA i. Kurtçuk iken yaprakları oyan sinek. (Pegomyia bicolor kuzukulağına zarar verir; P. Hyoscyaml pancara saldırır. Kısaduyargalı siklorof sineklerin muscidae familyasından.) [L]
05 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEGOMYİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEDNELİSSOS
Tarih 01 Mayıs 2009
PEDNELİSSOS. Esk. coğ. Anadolu’da (Karia – Pisidia sınır bölgesinde) şehir. Şehrin adındaki «ss» soneki, tarihinin M.” ö. 3000′e kadar indiğini gösterir. Polybios, Selge ile Pednelissos şehirleri arasında bir savaştan söz eder ve bu savaşta Pednelissos şehrinin haksız yere Seîge’nin saldırısına uğradığını yazar. Strabon ise, Ped-nelissos’u Pisidia bölgesi şehirleri arasında sayar. Roma imparatorluk çağında imparator Trajanus’tan başlayarak Gallienus a kadar basımına devam edilmiş olan şehir sikkeleri vardır. Bu sikkeler üzerinde Zeus, Apollon, Nemesis, Tykhe, Dioskuros’iar ve Artemis, Pergaia gibi tasvirler bulunur. Kilise listelerinde Pednelissos, Perge başkanlığında Pamphylia bölgesi sınırları içindeki şehirler arasında saydır. Şehrin yeri kesinlikle bilinmiyor. (M) PEDOGENETİK sıf. (fr. pedogenetique-ten). Pedogenezİe üreme tarzına ilişkin. (M PEDOGENEZ veya PEDOGONt i. (yun. pais, paidos, çocuk ve genesis oluşum, üreme > fr. pedogenese, paedogenese veya pedagonie’den). Biyol. özel bir dollenme-siz üreme şekli; yetişkin hayvanda değil, daima kurtçukta, embriyon oluşumu şeklinde yer alır (doğurganlık).
— ANSiKL. Bu erken döllenmesiz üreme tarzını 1861′de Nicolas Wagner keşfetti. Pedogenez özellikle çiftkanatlı böceklerde (cecidomyia, chironomidae) sık görülür. Miastor’un kurtçuğu, kendi içinde döllenmeden gelişen yumurtalar meydana getirir. Üç hafta sonra yumurtalar açılır ve yavru kurtçuklar çıkar. Böylece birçok döl art arda gelir; sonunda pupa devresi geçirdikten sonra sineklerin doğumunu sağlayacak o-lan değişik tipte kurtçuklar oluşur. Bunlardan olan yetişkin sinekler çiftleşir ve birkaç yumurta meydana getirir; bu yumurtalardan gene aynı pedogenez niteliğini taşıyan kurtçuklar oluşur. Ortam şartları yetişkin sineklerin oluşumunu kolaylaştırır veya geciktirir. (L)
01 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEDNELİSSOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PEDICİA, PEDİD, PEDİKÜLOZ, PEDİKÜR, PEDİKÜRCÜ
Tarih 30 Nisan 2009
PEDICİA i. Avrupa’da nemli ormanlarda yaşayan büyük sivrisinek. (tplikduyargalı sineklerin tipulidae familyasından.) [L] PEDİCULİDAE çoğl. i. Bitleri (pediculus) ve benzerlerini kapsayan böcek familyası. (L)
PEDİD veya PEDİDAR sıf. (fars. pedid, pedidar). Bk. BEDîD veya BEDîDÂR. .
PEDİEUS i. (yun. pedion, ova’dan, pedieus, ovada oturan). Esk. Yun. Atina ovası veya Pedion’da oturan. || Solon devrinde, Ati-na’daki muhafazakârlar ve toprak sahipleri partisinin üyesi. (L)
PEDİKÜLOZ i. (fr. pediculose). Bk. BİT hastalıkları.
PEDİKÜR i. (lat. pes, pedis, ayak ve cura, bakım > fr. pedicure, ayak bakımı yapan kimse’den). Deriye batmış tırnakları düzeltmek, nasırları yumuşatmak veya çıkarmak v.b. işleri kapsayan ayak bakımı. (M)
PEDİKÜRCÜ sıf. ve i. (pedikür’den pedi-kür-cü). Pedikür yapan (kimse). [M]
30 Nisan 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEDICİA, PEDİD, PEDİKÜLOZ, PEDİKÜR, PEDİKÜRCÜ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|