REŞİD MEVLÂ BİN ŞERİF
Tarih 29 Haziran 2009
REŞİD MEVLÂ BİN ŞERİF, Ali soyundan gelen Fas sultanı (1630-1672). Şerifler devletinde saltanat süren sülâlenin gerçek kurucusudur.
Güney Fas’ta, Tafilalt’ta doğdu. Ataları olan Sicilmase’deki Hasanî Şurefa burada parlak bir zaviye kurdular ve zamanla önem kazandılar. Etkileri Sadi’ler soyunun çöküşü üzerine daha da arttı. Bunun üzerine Tafilalt şerifleri (Şurefa), kısa sürede, kuzeydeki geniş sahayı ele geçirdiler. Zaviye yöneticisinin büyük oğlu olan Mevlâ Muhammed 1640′ta aynı siyasî amaçlarla hareket eden Tazarvalt’ta İlig zaviyesi murabıtı Ali Ebu Hassun’u yendi, hükümdar oldu. Genellikle Doğu Fas’ta hâkimiyet kurdu. 1653′te babası Mevlâ Şerifin ölümü üzerine Mevlâ Reşid, kardeşine güvenemedi, zaviyesini terk etti. önce, rakip olan Dila zaviyesine, sonra Azru’ya ve Fas’a gitti. Doğu Fas’ta çok sayıda taraftar buldu.
Beni Snassen kabilesinden iyi kabul gördü. Dâr İbni Meşal’da zengin bir yahudiyi öldürerek emlâkine el-koydu. Çevredeki halka kuvvetli etkisi oldu. 1664′te büyük Angad kabilesinin idaresini aldı. Vacda’da gerçek hükümdar olarak yaşamağa başladı. Kardeşi Muhammed Reşid ile yaptığı savaşta kardeşi ölünce, onun kalan kuvvetleri kendi tarafına geçti. Böylece kolayca Taze’yi ele geçirdi. Fas’ı tehdit etti, aile yurdu olan Tafilalt’ı takviye etti. Fransızlar ve İngilizlere ticaret serbestliği veren Rif hâkiminin elinden, bu limanı ele geçirdi.
Reşid, henüz hâkimiyetini tanımayan Kuzey Fas’ın merkezi Fas şehrine karşı da harekete geçti. Kuşatılan şehir 1666 haziranında alındı. Şehrin hâkimi Dureydî kaçtı. Reşid, şehrin ilerigelenlerine karşı şiddetli davrandı. Halk kendisini sultan olarak tanıdı. Sonra hâkimiyetini batı ve güneye doğru genişletmeğe başladı. Kasrül Kebir, Meknes ve Tetuan’ı ele geçirdi. 1668′de Batnül Rumman yakınında, Dila zaviyesi şeyhi Muhammed Hacc’ı yendi. Bölgesini tahrip etti. Aynı yıl Marakeş’i ele geçirdi. 1670′te Sus’a bir sefer yaptı. Tarudant ile llig kaleleri de alındı. Fas’a dönüşünde bütün Fas’ın hâkimi olarak karşılandı. Yeğenlerinden biri taht üstünde hak ileri sürdüğü için 1671′de Marakeş’e gitti. Bu şehirde bir kaza sonucu öldü. Marakeş’te gömüldü, sonra mezarı Fas’a nakledildi.
Yerine kardeşi Mevlâ İsmail geçti. Mevlâ Reşid, kısa süren hükümdarlığı sırasında büyük başarılar kazandı. Yaptırdığı önemli eserleri içinde, Urgancılar medresesi, Resif köprüsü, Fas’ın yakınmda Vadi Sebu üzerindeki 9 kemerli köprü vardır. (M)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞİD MEVLÂ BİN ŞERİF hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REŞİD
Tarih 29 Haziran 2009
REŞİD, esk. Rosette, Mısır’da, Nil’in Reşid kolunun batı kıyısında şehir.
Reşid’de 750′de sonuç vermeyen bir kıptî isyanı oldu. Reşid valisi Ali Paşa şehrin eski ambarlarını ve hanlarını onarttı, yenilerini yaptırdı, limanı çamurdan temizletti. 1517′de Türklerin Mısır’ı fethinden ve iskenderiye’nin Avrupa ile ticaretinin azalmasından sonra Reşid, İstanbul ve Ege denizi kıyılarındaki türk ülkeleriyle yapılan deniz ticaretinin merkezi oldu.
Mehmed Ali Paşa devrinde İskenderiye ile Nil nehri arasında Mahmudiye kanalının açılmasından sonra ticarî bakımdan önemini kaybetti. Buna karşılık bitkisel yağ imalâthaneleri, dokuma fabrikaları açıldı ve bir balıkçılık şehri haline geldi. 1907′de nüfusu 16 660 idi. (M)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞİD hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RESİM veya RESM
Tarih 29 Haziran 2009
RESİM veya RESM i. (ar. resm). örnek olarak alınmış herhangi bir şeyin karakalem veya boya ile kâğıt v.b. bir yüzey üstüne çıkarılmış biçimi: Sonra kiliselerde görülen azizlerin resimlerine benzer bir hal aldı (H. R. Gürpınar).
Duvarlarda kıymetli, açık saçık resimler asılıydı (Ömer Seyfeddin). Yorulduğumuz vakit ben, resim yapmağa başlıyorum (R. N. Güntekin). || Bir nesnenin veya yerin fotoğraf makinesi aracılığıyle bu iş için hazırlanmış bir kâğıda alınmış şekli, fotoğraf: Albümün yaprakları içinden gözlerime bakarak gülümseyen bu resim, Kâmran’ın resmiydi (R. N. Güntekin). Hayır, dedi, ben gençlik resimlerimden hiçbirini saklamam. Her sabah aynada nasılsam, oyum! (F. R. Atay). || Yazma, çizme, boyama sanatı: Resim öğretmeni. Resim dersi, || Tören, alay. merasim: Geçit resmi. || Resim müzesi. Bk. PîNAKOTEK. || Resim sergisi, her türlü resimlerin ve özellikle yağlıboya tabloların sergilendiği yer.
— ÇEŞ. DEY. Resim almak (çekmek veya çıkarmak), fotoğraf makinesiyle bir şeyin şeklini kâğıda geçirmek. || Resim gibi, çok güzel, çok hoş v.b. anlamında kullanılır: Resim gibi kız. \\ (…)nın resmidir, «(…»nın olacağı kesin ve bellidir» anlamında kullanılır: Bir kere sevdaya tutulmaya gör // Ateşlere yandığının resmidir (C. S. Tarancı). Çalışmamakta ısrar edersen, sınıfta kaldığının resmidir.
— Esk. Eser, iz, nişan. || Şekil: Haç resmi, Mührü Süleyman resmi || Âdet, usul, tavır. || Tarz, üslûp. || Plan, taslak. || Devlete ait iş, davranış, söz. || Resmi âli, padişahların cuma namazına gidiş ve gelişinde veya Hırkai Saadeti ziyareti sırasında yapılan tören. || Resmi geçit, geçit töreni. || Resmi kadim, eski usul. || Resmi küşad (veya iftitah), açılış töreni. || Resmi müsennem, profilden alınmış veya yapılmış resim. || Resmi selâm (veya tazim), askerî protokolün gereklerine göre yapılan selâm merasimi.
— Farklar psikol. Dört resim testi, Van Lennep tarafından meydana getirilen ve T. A.T. testine benzeyen yansıtmalı test. Bk. ansikl.
— Folk. Halk resimleri. Bk. ansikl.
— G. santl. Bk. ansikl.
— Huk. Bir işin yapılması sebebiyle idare tarafından kişilerden alman vergi cinsinden bir para: Gümrük resmi. Belediye resmi. Rıhtım resmi. Levha resmi. (Bk. ansikl.) || Resim ve harç muafiyeti, resim veya harca bağlı hizmetlerden yararlananların, özel durumları sebebiyle resim ve harç verme yükümlülüğü dışında bırakılmaları durumu. (Bk. ansikl.) ||
— Esk, Resmi kısmet, terekenin vereselerine dağıtılması karşılığında alınan vergi. (Mirasın paylaştırılmasıyle kassam denilen memurlar uğraşırlardı. Kassam teşkilâtının olmadığı yerlerde bu işi kadı ve naipler yapardı. Resmi kısmet yüzde 0,15 ile yüzde 0,30 arasında değişirdi. Her kadılıkta bir kassam defteri vardı, ölenin terekesi kassam tarafından bu deftere geçirilir ve her birinin değeri altına yazılırdı, ölenin cenaze masraflarıyle kassamın alacağı düşünüldükten sonra kalan, şer’î kanuna göre vârislere verilirdi.) || Resmi Kısmet kanunu, Osmanlı imparatorluğunda ölen kimselerin geride bıraktıkları mal, eşya ve paralarından alınacak olan, resmi kısmetin kimler tarafından tahsil edileceğini düzenleyen kanun. (Bk. ansikl.) // Resmi kitabet, kadılar tarafından alınan vergi. (XVII. yy.da bu vergi kadılar için 20, hademeler için 5 akçeydi.) || Resmi nişan (veya resmi berat), tayini yapılan kadılardan alınan vergi. (Kadı ve mevalî tayinlerinde, kendilerine tayinlerini, kaza ve salâhiyetlerini bildiren ve padişahın tuğrasını taşıyan bir belge verilirdi [tuğra çekme parası olarak da bir resim alınırdı].) // Resmi sicil, kadıların sicil defterlerine kaydettikleri mektuplardan aldıkları vergi. (Kadıların belirli maaşları yoktu; geçimlerini, baktıkları dava veya kendilerine yapılan müracaatlardan aldıkları vergilerle sağlarlardı. Resmi sicilin miktarı 2-7 akçe arasında değişirdi. Buna sicil akçesi de denirdi.)
— İda. Resmi âdi, ulufe gününden başka günlerdeki elçi kabul töreni. || Resmi tahlif, devlet memurlarının işe başlarken yemin töreni. (Başta sadrazam olmak üzere vükelâ ve devlet adamlarının sadakat yemini etmeleri sultan Abdülmecid devrinde başladı [1850]. Taşra memurları da idare meclisi önünde yemin ederdi.)
— Mal. Esk. Resmi ağıl, koyun, keçi v.b. küçükbaş hayvanlar vergisi. (XVI. yy.da üç yüz koyundan beş akçe vergi alınırdı.) || Resmi arus, evlenen erkeklerden alınan düğün vergisi. (Erkeğin evlendiği kızsa altmış akçe, dulsa veya gayri müslim kızsa otuz akçe, gayri müslim dulsa on beş akçe vergi alınırdı. Bunu tımar, zeamet ve has sahipleri alırdı. Tımar sistemiyle birlikte bu vergi de kaldırıldı.) || Resmi âsiyab, değirmen vergisi. (Bir yıl sürekli işleyen değirmenlerden altmış; altı ay işleyenlerden otuz; üç ay işleyenlerden on beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra bu vergi kaldırıldı.) // Resmi badiheva, tımar usulünün yürürlükte olduğu dönemde ekili arazisi olmayan ve ticaretle uğraşan gayri müslimlerden alınan vergi. (Evlilerden yılda iki, bekârlardan altı akçe alınırdı.
Tanzimattan sonra kaldırıldı. Resmi raiyet ve resmi mücerred de denirdi.) || Resmi bennâk, tımar sahiplerinin gayri müslimlerden aldıkları vergi, (iki çeşitti: ekinli bennâk, caba bennâk. Ekinli bennâk, elindeki arazisi yarım çiftten az olanlardan, caba bennâk ise toprağı olmayan ve ticaretle uğraşan gayri müslimlerden alınırdı. Vergi yılda iki akçeydi. Tanzimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi bidat, gümrüğe gelen eşyadan gümrük vergisinden ayrı olarak alınan vergi. (Tanzimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi çift, arazi vergilerinden biri. (iki öküzle işlenebilecek arazi demekti.
Bu vergi, en az yirmi iki, en çok elli yedi akçeydi. Tanzimattan sonra kaldırıldı. Çift akçesi de denirdi.) || Resmi çift bozan, çiftliği bırakarak başka iş yapanlardan alınan vergi, (Vergi, bütün çift, yarım çift ve ondan az arazideki çiftin bozulmasına göre değişirdi. Bütün çift için üç yüz yarım çift için yüz elli, daha az arazi için yetmiş beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi ganem, koyun vergisi. (XVI. yy.da iki koyun veya keçiden bir akçe alınırdı. Tanzimattan sonra, ağnam resmi adını aldı.) || Resmi güvara, turfanda meyve sebze vergisi. (Gügeri memuru adı verilen, bir memur tarafından toplanırdı.) // Resmi hınzır, domuz vergisi. (Hıristiyanların beslediği domuzlardan her biri için yılda dörder para vergi alınırdı.
Gayrimüslimlerin isteğiyle kaldırıldı [1779]. Domuz sahiplerinin bu işten fazla kâr etmeleri üzerine yeniden alınmağa başlandı. Tanzimattan sonra tekrar kaldırıldı.) || Resmi nize, üç voynuktan meydana gelen gönder’in her yıl mart ayında hazineye ödediği vergi. (Resmi nize altı akçeydi. Sefere giden voy-nuklar altı akçe, ötekiler beş akçe öderlerdi.) || Resmi tapu, devlet arazisi üzerinde yapılan bina, koru, harman yeri gibi ziraattan alıkonulan topraklardan alınan vergi. (Verimli araziden elli akçe, daha az verimli yerden de yirmi akçe alınırdı. Tanzimattan sonra bu tür yerlerden bedeli öşür ve mukaatai zemin adı altında vergi almamağa başlandı.)
— Mat. Bk. Görüntü.
— Tasav. Resim hırkası, mevlevîlerin giydiği, bedeni geniş hırka. (Mevlevi, bu hırkayı üç gün sır olduktan sonra tarikat şeyhinin huzuruna çıkınca giyer.)
— Teknol. Çizgisel resim, sanayiyle ilgili nesnelerin veya süslemelerin çizimine yarayan teknik resim. (Bk. ansikl.) || Geometrik resim, bir nesnenin geometrik orantılarını yansıtan resim. || Gölgeli resim, gölgelerle aydınlık kısımların iyice belirtildiği resim. || Grafik resim, bilimsel konularda uygulanan ve kesitleri, düzlemleri v.b. gösteren resim. || iki renk resim, renkli kâğıt üzerine yapılan ve aydınlık bölgeleri beyaz kalemle belirten resim. || Lavili resim, çini mürekkeple gölge vurulan veya suluboya ile renklendirilen resim. || Makine resmi veya sanayi resmi, çizgi veya lavi ile yapılan ve makineleri, makine parçalarını v.b. göstermeğe yarayan resim. || Meslek resmî, teknik resim kurallarının belirli bir meslek dalında (marangozluk, topografya v.b.) uygulanması.
|| Mimarî resim, teknik resim kurallarına göre bir binanın planını, en ve boy kesitini gösteren resim. || Modelli resim, canlı bir modeli veya gerçek bir peyzajı örnek. alarak yapılan resim. || ölçülü resim veya ölçülü kroki, cetvel veya pergel kullanmadan yapılan ve bir nesneyi gerçekte olduğu gibi gösteren, ayrıca da o nesneyi meydana getiren bütün parçaların ölçüsünü veren ve bu parçaların nasıl biraraya getirileceklerini belirten resim. (Bu tür resimde nesnenin biri yatay öbürü düşey iki düzlem üzerindeki izdüşümleri gösterilir; düşey düzlemdeki izdüşümüne boy, yatay düzlemdeki izdüşümüne de en kesit denir; bazen nesnenin başka kesitleri de gösterilir ve bunun için de nesne belirli birtakım düzlemlere göre bölünür.) || Serbest elle resim, cetvelsiz ve pergelsiz olarak büyük bir serbestlikle yapılan bina, makine resmi. || Taklit resim, çeşitli figürlerin, manzaraların ve süslemelerin çizilebilmesi için akademelerde öğretilen resim. || Teknik resim, sanayide, makine veya her çeşit imalât parçasının tam ve hatasız olarak yapılabilmesi için, çizimi yapan mühendis ile imalâtı yapacak işçiler arasında anlaşmayı sağlayan, standart ve normlardan yararlanan resim. || Üç renk resim, XVIII. yy.da kullanılan ve renkli kâğıt üzerine yapılan bir çeşit pastel. (Aydınlık noktalar beyaz kalemle boyanır, ten rengi ise sanginle verilir.)
— Ansikl. Farklar psikol. Dört resim testi, dört tane renkli resimden meydana gelir. Birinci resimde, bir masa çevresinde, biri oturmuş, öteki ayakta duran iki insan görülür; ikinci resimde, sadece, bir odanın ortasında bulunan bir yatak vardır; üçüncü resimde, bir lamba direğine yaslanmış bir adam bulunmaktadır; dördüncü resimde ise, bir tenis sahası görülür; kadınlı erkekli oyuncular oynamakta, bazı kişiler de, oturmuş oyunu seyretmektedir. Teste tabi tutulan denek, bu dört resmi istediği sıraya göre düzenleyebilir, ama resimlerin dördünü de kullanmak zorundadır. Denekten istenen şey, bu resimlere bakarak bir baş kahraman seçmesi, tek bir hikâye meydana getirmesi ve bu hikâyeyi yazılı olarak açıklamasıdır. Yapılacak yorumlama önce hikâyenin konusu ve resimlerin ilişkisi üstünde durur.
Deneklerin büyük bir kısmının ileri sürdükleri temalar, gerçeğe iyi bir intibak gösterildiğine işaret olarak kabul edilir. Hikâyenin biçim bakımından analizi, deneğin anlattığı konuya karşı takındığı tavrı ele alır: denek, bu hikâyeye birtakım ahlâkî düşünceler katıyor mu? Deneğin kullandığı üslûp ve kelime hazinesi seçme midir, yoksa rasgele mi? Denek, hangi resmi hikâyenin başlangıcı, hangisini bitimi olarak kabul etmiştir? Hikâye, aynı zamanda, deneğin sentez yapma kabiliyetini de incelemeyi sağlar. Bu husus, T.A. T.’de ele alınmamaktadır. Dört resim testi, T.A.T.’ye oranla, uygulanması daha kolay ve daha süratli olan bir testtir; ama T.A.T. kadar zengin değildir.
— Folk. önceleri folklorun bir parçası sayılan halk resimleri, bugün sanat tarihinin önemli bir dalı oldu. Halk resmi, okumamış veya az okumuş bir toplumun sanatıdır. Taşbaskısı hikâye resimleri imzasızdır; duvar resimlerinde ise bazen imzaya rastlanır. Bu resimler bugün modern sanata kaynak olmakta ve eskiye oranla daha fazla ilgi görmektedir. Çoğu hayalden yapılmış olan bu resimler, ilkel bir özellik taşır. Perspektif ve oranlar, gerçek dışında kalır. Bazen üç katlı bir köşk insan boyunu geçmez, bazen de gözyaşından denizler ve içinde gemiler görülür.
Halk resimleri halk masallarına uygun, halkın anlayabileceği, sevebileceği resimlerdir.
Bunları sekiz bölüme ayırmak mümkündür:
1. kahvehane resimleri; 2. kitap resimleri (çoğunlukla âşık hikâyelerinde); 3. dinî resimler;
4. tılsım resimleri; 5. yazıyle yapılmış resimler; 6. yazıyle tabiat resimleri (Ah Minelaşk gibi);
7. cam altı resimleri; 8. deri üzerine yapılmış karagöz resimleri.
1. Kahvehane resimleri çeşitli özellikler gösterir. Osmanlılar döneminde memurların gittiği kahvehanelerde zamanın siyasetini yansıtan resimler vardı. Bunlar arasında ikinci Meşrutiyetin ilânıyle (1908) ilgili olarak, Enver ve Niyazi Beylerin timsali hürriyet ve maderi hürriyet’i zincirlerinden çözmesi, Hareket ordusu, saçı sakalı birbirine karışmış Namık Kemal, Fatih’in atını denize sürmesi, Yavuz Sultan Selim’in palabıyıklı resmi, Sultan Reşad, padişah tuğraları, Ahırkapı feneri, Kâğıthane Göksu mesiresi en çok görülen resim konularıydı. Âşık ve esnaf kahvehaneleri Anadolu’dan gelen gariplerle dolardı. Halife Ali’nin resimleri, billûruâzam (yüce billur), Hayber kalesi, Kan kalesi, Veysel Karanî’nin develeri, yarısı insan, yarısı yılan olan ve taht üzerinde oturmuş olarak tasvir edilen Şahmeran’ın resimleri bu kahvehaneleri süslerdi. Kıyı kahvehanelerinin de kendine göre gelenekleri vardı. Bunların hepsinde gesimleri bulunurdu. Nuh’un üç ambarlı gemisi, Mahmudiye (devrin en büyük gemisi), Izzeddin ve Sultaniye vapurları, kıyıda denizkızı, gemiciler, tanınmış kabadayılar, tulumbacılar v.d.
Acem çayhaneleri denilen yerlerde görülen resimler öteki kahvehanelerdekinden çok farklı bir resim sergisini andırırdı. Bunlar istanbul’a yerleşmiş azerbaycanlı türklerin yaptığı mitolojik resimlerle doluydu. Zaloğlu Rüstem’in Dev sefit ile mücadelesi; Behram’ın ejderhayı kovalaması; Hamza pehlivanın Kafdağı’nı devirmesi; korkunç yüzlü, boynuzlu iskender ile Zülkarneyn; arslanları zapteden Danyal, ince elbisesi altından çıplak vücudu görülen Şirin gibi.
2. Kitap resimlerinde başta taşbaskısı hikâyeler olmak üzere tarihî ve dinî konulara yer verilir. Âşık kitaplarında en çok Ferhat ile Şirin, Leylâ ile Mecnun, Elif ile Mahmud, Varaka ile Gülşah, Kerem ile Aslı, Şah ismail ile Arabüzengi, Köroğlu ile Selma, Âşık Garip ile Şah Sanem, Hüsrev ile Gülşah Bânu, Derdiyok ile Zülfüsiyah, Âşık Ömer, Şâpur Çelebi, Seyfülmülûk resimli olarak görünürler.
3. Dinî konulara giren halife Ali kitapları ile dinî – destanî Battal Gazi kitaplarında az sayıda resme rastlanılır. Bu arada Nasreddin Hoca hikâyelerinin de resimli olanları vardır. Dinî resimlerin başında canlı varlıklara yer verilmeyen Mekke, Medine resimleri gelir. Bunlar Kur’an sayfalarında, camilerde ve birçok yerde görülür. Marifetname ve Muhammediye’nin birçok sayfası resimlidir. Başta islâm inançlarını özetleyen Eşkâli Heyeti islâm levhası içinde cennet, havzı kevser, kalemi alâ, levhi mahfuz, tubâ, israfil suru, âraf; yine bu levhanın orta kısmında kürsü, mizan, sırat, bunun altında cehennem, zakkum ağacı gelir. Burada insanlar yuvarlaklar halinde temsil edilir. Beyaz halkalar müslü-manlar, siyahlar kâfirlerdir. Bazı kutsal kişilerin yüzlerinde nikap (örtü) görülür.
4. Tılsım resimleri, bazen islâm dininin yasakladığı tılsım ve sihrin yerine geçer ve halk arasında çok tutulur. Halk resim sanatının en önemli, gelişmeye en uygun tarafı budur. Nazara karşı göz ve el resimleri, büyü için yapılan kargacık burgacık şekiller, bugün de halk arasında ilgi görmektedir. Büyü yapmada, olduğu gibi büyü bozmada da resimlerden yararlanılır. Bayezid II devrinde şöhret kazanmış olan Uzun Firdevsî’nin Davetname’sinde sihire, tılsıma ve resimlere pek çok yer verilmiştir. (Bk. cilt III, DAVETNAME renkli sayfası.) Sevgiliye kavuşmak için yapılan tılsım resimleri, halk sanatının hayalgücüne dayanan en güzel örnekleridir.
5. Yazıyle yapılmış resimler, özellikle dinî konulardadır. Altı, kelimei tevhid, üstü minarelerle meydana gelen yazı-resimler, bazen kesme kâğıtla yapılır. Bu şekilde yazı – resim kuşlar, arslanlar, kandiller, gemiler, «maşallah»lı ibrikler çoktur. Yazıyle yapılmış Ashabı kehfler, aynı zamanda uğur getirici levhalardır. Bunların güvercinli o-lanlarına Nuh’un Gemisi adı verilir.
6. Yazıyle yapılmış tabiat resimlerinin en güzel örneği Ah Minelaşk tabloları, manzarayle birleşmiş yazı – resimlerdir. Aşkı temsil eden bu resimler dükkânlara, gergef ile işlenmişleri evlere asılırdı.
7. Cam altı resimleri, halk resimleri arasında önemli bir yer tutar ve bugün de (bozulmuş bir şekilde) görülür. Konuları camiler, ibrikler, Süleyman peygamberin mührü v.b.dir. Bunlar cam üzerine siyah çizgilerle yapılır, araları renkli yaldızlarla doldurulur. Sır altı çiniler gibi bu cam altı resimler de olağanüstü parlaklıktadır. Resimler doğrudan doğruya cama yapıldığından kırılıp. parçalanma tehlikesi vardır. Bu yüzden halk resimlerinin bu çeşitleri nadirdir. Bu resim tarzı dekoratif ve dinî bir özellik taşır.
8. Karagöz resimleri halk sanatının en zengin bölümünü meydana getirir. Oyuna başlamadan önce süslü, havuzlu köşkler, bahçeler perdeye konur. Buna göstermelik denir. Resimler saydamlaştırılmış deve derisine yapılır. Bunların bir özelliği de önemli bir kıyafet tarihi niteliğinde olmasıdır.
— G. santl. Altamira veya Lascaux mağaralarından da anlaşıldığı gibi, duvar resmi, tarihöncesi çağlara kadar uzanır. Kullanılan en eski boyayıcı maddeler, yağ veya reçine ile ezilmiş çeşitli renkte topraklar, kireçleşmiş kemiklerdi. Bütün eski âkdeniz ve uzakdoğu kavimleri, ince alçı sıvalı duvarlara yaptıkları resimlerde, daha sonra eklenen lâciverttaşı mavisi ve bakır yeşiliyle birlikte bu temel boyayıcı maddeleri kullandılar. Eski Mısır ve Girit’te, koyu bir çizgiyle çevrelenmiş bu tür dekoratif eserlerden pek çok örneğe rastlanır. Yontulmuş kamışların uzun bir süre kullanılmasından sonra, hayvan kılından yâpilmiş firçâlâr ortaya çıktı. Mısır da, tahta veya panoya yapıştırılmış ve ince alçı ile hazırlanmış tuval üzerine portre yapma sanatı doğdu. Aynı devrede renkleri sabitleştiren ve koruyan balmumlu resimlere rastlanır.
Pompei freskleri, mumlu resmin bilgi ve hüner isteyen bir çeşididir; çok ince ve kuru bir sıva üzerine, tutkallı boyalar birbiri üzerine kat kat vurulmuş, parlatılmış, verniklenmiş ve mumlanmıştır; resimler, dayanıklık ve tazeliklerini bu işleme borçludur.
Bu usul, italya’da Giotto ve daha sonra rönesans sanatçıları tarafından parlak bir şekilde temsil edilen gerçek freskten farklıdır. Freskte, yanmış kireç ve ince kumdan meydana gelen taze sıva üzerine yumuşak fırçalar ve sulandırılmış boyalarla resim yapılır. Hazırlanmış harcın yüzeyi, kurumağa başlamadan işlenebilecek genişlikte olmalıdır. Bu bakımdan, büyük bir el çabukluğu ve ustalık isteyen fresk, kurudukça hafifleyen çok ince renk armonileri yaratma imkânını sağlar. Sıvanın derinliğine tespit edilen bir renk, açıkhavaya dayanabilir.
Freskte genellikle şu renkler kullanılır; Saint-Jean beyazı, sarı aşı-boyası, yanmış ve tabiî siena toprağı, Van Dyck kırmızı-kestanesi ve kestanesi, mars moru, kobalt mavisi, zümrüt yeşili, bakır yeşili, yeşil toprak, fildişi siyahı, balık siyahı veya duman siyahı, koyu toprak. Giotto ve Gozzoli hiç bir zaman taslak kullanmazlardı. Sanatçıların freski yapmadan önce, resimlerini kâğıda çekmek, çizgileri iğneyle delmek, sonra da üzerinden kömür tozu geçirerek resmi sıvaya aktarma alışkanlığı daha sonraları ortaya çıkmıştır. Fresk rötuşa imkân vermediğinden, taslak kullanmak, işi büyük ölçüde kolaylaştırmıştır. XVI. yy.da İtalya’da astarın hazırlanmasında yer alan yumurtalı ve tutkallı boya zamanla, yerini inceltici olarak kullanılan çeşitli yağlara bıraktı. Pigmentleri, arap zamkı ve gliserin ile karıştırılan guvaş ve suluboya gibi su ile karıştırılan boyalar genellikle eskislerde çok işe yarar.
Ortaçağda, kola ve ince alçıyle hazırlanmış tahta panolar üzerine de çok resim yapılırdı; ama tahtanın çatlamak gibi bir sakıncası olduğundan, XVII. yy.dan itibaren tuval tercih edilmeğe başlandı. Keten tuval, kenevir tuvalden üstündür; daha kabaca olan hint keneviri, tiyatro dekoruna uygun düşer; çok delikli olan pamuk tuval ise iyi değildir, İsorel, kaim karton, hattâ kâğıt, yağlıboya için elverişlidir.
Bir çerçeveye gerilen veya duvara tespit edilen tuvale kola ile alçı veya tebeşir, karıştırılarak sürülür; bu ilk tabaka emici olduğundan, ponzalandıktan sonra üzerine bir kat beziryağı ile saf veya hafif renkli üstübeç çekmek gerekir. Kuruma süresi en azından altı aydır.
Birçok ressam, tablonun genel tonunu daha çabuk elde edecek şekilde önceden boyanmış bir zemin üzerinde çalışır. El Greco gri fon üzerinde, Velasquez ise kolalanmış tuval üzerinde (sadece, İçki İçenler’i aşıboyası zemin üzerine yapmıştır) çalışırlardı. Carlos IV ve Ailesinin Portresi’nin hazırlıklarında görüldüğü gibi Goya, kavuniçi tonu tercih ederdi. Nicolas Poussin oldukça koyu kırmızı bir aşıboyası kullanırdı; resimlerin zamanla kararmış olması bu yüzdendir.
Açık aşıboyaları, hafif griler veya saf beyaz, daha fazla tercih edilen renklerdir. Günümüzde ressamlar, malzemelerini kendileri hazırlamaktan vaz geçmişlerdir. Piyasada iki katlı olarak hazırlanmış, çok güzel keten tuvaller bulunur. Boyalar, XIX. yy.ın başlarından beri sınaî olarak hazırlanır. Eski atelyelerde çırakların bütün vaktini alan ezme işi de böylece tarihe karışmıştır.
Palet oldukça geniş olmalıdır. Yassı ve yumuşak fırçalar boy boydur, ama ayrıntıları belirtmek için ince bir kalem fırçası da bulundurulmalıdır. Çok sık kullanılan beyaz boya paletin ortasına sıkılır; bir yana sıcak renkler, öteki yana soğuk renkler konur. On kadar renk yeterlidir: beyaz, siyah, sarı, tabiî ve yanmış siena toprağı, karinen kırmızı, vermiyon (zincifre), limon sarısı, prusya mavisi, zümrüt yeşili (emeraude yeşili).
Bunlar bir boya çanağı içinde sadece terebantinle veya ketenyağı veya haşhaş yâğıyle karıştırılarak inceltilebilir. Verniklerin amacı, resmi korumak ve ona bir parlaklık vermektir. Ancak verniklerin zamanla ve ışığın etkisiyle sararmak gibi bir sakıncaları olduğunu unutmamalıdır. Renklerine göre, bir tabloyu, verniklenmeden önce, altı ay veya bir yıl kurumağa bırakmak doğrudur. Bu arada, rötuş verniğine başvurulur. Bu vernik, donuklukları giderir, birkaç dakikada kurur, ama dayanıklı değildir.
• Resim pazarı. Sanat eserlerinin açık arttırmayle satılması usulü M.ö. 146′dan beri vardı. Meselâ L. Mummius’un Eski Yunan’dan getirdiği ganimet böyle satılmıştı. Romalılar da kral Attalos’un satın almak istediği bir tabloyu bu yoldan elde ettiler. Roma’da, değer biçici olarak görev yapan tellâllar vardı. Fransa’da ise, bu işle görevlendirilmiş olan kimselerin yerini XVI. yy.da yeminli muhamminler aldı. Açık arttırmalı büyük satışlar özellikle XVIII. yy.dan itibaren başladı. Bu satışlar için, meraklıları ve bu işin ticaretini yapan kimseleri çekmek amacıyle resimli broşürler bastırılırdı. Tablo alım satımıyle uğraşan kimseler daha sonraki tarihlerde ortaya çıktı. Resim satışında geleneksel usul, ressamın atelyesinden aracısız olarak halka satıştı. Bu arada, daha XVI. yy.dan itibaren Anvers’te, sanat eserlerinin satışı için, Wael’ler, du Jon, de Bruyn, Musson ve özellikle de daha sonraları Avusturya’da şube açacak olan Forchoudt’lar gibi milletlerarası büyük firmalar kuruldu. O devirde belçikalı birçok ressam yalnız ihracat için çalışıyordu.
Bu alışverişlerde aracı olarak çalışanlardan biri de Rubens’ti. Fransa’da XVIII. yy.da en büyük tablo tacirleri, Watteau’nun yakın dostu Gersaint, Mariette ve Lebrun’dü. Paris’te tablo ticaretinin merkezi Notre-Dame köprüsüydü. Ama bu ticaret asıl XIX. yy.ın sonunda bütün dünyaya yayıldı. ilk tablo tacirleri Union Artistique (Sanatçılar birliği), Georges Petit, Durand-Ruel, Sagot, Diot, Tempelae-re, Salvator Meyer, Bernheim’lar ve Paul Rosenberg ile modern resmin gelişmesinde büyük bif rolü olan ve bu işe 1892′ye doğru başlayan Ambroise Vollard’dı. Ayrıca Squlîe – Tanguy’in, Blot’nun, Wildenstein’in, Londra’da Ackerman ile Barnett ve Sotheby’nin, Amerika’da da Duveen, Samuel-son, Brummer ve Seligmann’ın adları özellikle anılmağa değer.
— Huk. Resim, idarenin gözetim ve denetimi altında yapılan bir iş, bir eylem sebebiyle kişilerden alınan park olduğu için vergi cinsinden sayılır ve belli bir iş, hizmet dolayısıyle alınır. Eğlence yerlerinden, buraların denetimi görevini yapan belediyenin aldığı resim gibi. Kanunkoyucu bazı faaliyetler veya bazı kuruluşları resim verme yükümlülüğü dışında tutmuştur. Resimler, idarece görülen hizmetler dolayısıyle alındığından, hizmetler gibi çok çeşitlidir. Türkiye’de alınan resimlerin bellibaşlıları şunlardır: damga resmi, deniz ve kara ulaşım ataçları resimleri, elektrik üretim resmi, hal resmi, hayvan alım satım resmi, ilân resmi, ruhsat resmi, süt köpeği resmi, taşocağı resmi, temizleme ve aydınlatma resmi, işgaliye resmi.
• Resim ve harç muafiyeti. Resim verme yükümlülüğü türk hukuk mevzuatında dağınık bir şekilde düzenlenmiştir. Harçlar kanunu hangi hizmetlerden, kimlerin harç bakımından muaf tutulacaklarını belirtmiştir. Kamu hizmetlerini yürüten bazı kuruluşların da resim ve harçlardan muaf olduğunu belirten özel hükümler vardır. Meselâ posta, telgraf ve telefon hizmetleri dolayısıyle kimlerden resim ve harç alınmayacağı ilgili kanunda gösterilmiştir. Hukuk Usulü Muhakemeleri kanununa göre adlî müzaheretten yararlananlar yargılama harçlarından muaf tutulurlar. Genellikle, kamu yararına hizmet eden Kızılay, Çocuk Esirgeme kurumu gibi kuruluşlar bu muafiyetten yararlanır.
XVI. yy.a ait olan Resmi Kısmet kanunu’na göre;
a. sefere giden sipahiler, emekliye ayrılan sipahiler ve bunlarm nikâhlı karılarının resmi
kısmetleri ile;
b. askerî sınıftan sayılan kadılar, müderrisler, şeyhülislâm dairesinde ve vakıf işlerinde çalışanların resmi kısmetleri kazaskerler tarafından tahsil edilirdi;
c. padişah beratıyle doğancı olanlar herhangi bir kimseye bağlı değillerse askerî sınıftan sayıldıkları için resmi kısmetleri mahallî kadılar tarafından;
ç. çeşitli memuriyetlerde üç veya daha fazla akçe gündelikle çalışanların resmi kısmetleri de kazaskerler tarafından;
d. yörük, cambaz, tatar ve voynuklarm resmi kısmetleri ise kazasker kassamları tarafından tahsil edilirdi.
— Teknol. Çizgisel resim deyince, temel, tasarı ve analitik geometri şekillerinin çizimi, bir, iki veya üç noktalı perspektifler, mimarî ve makine resimleri ve topografya çizimleri anlaşılır. Bu gibi resimlerde düz cetvel, T cetvel, gönyeler, pistole, pergel, dubıdesimetre, iletki, tirlin, kalemucu, karakalem, çini mürekkebi, bazı boyalar, fırça, silgi v.b. kullanılır.
Resme başlamadan önce, bütün uzunluk, yükseklik veya kalınlıkların hesaplanmasını sağlayacak bir ölçek kararlaştırılır, ölçekler, güdülen amaca ve çizilecek nesnelerin boyutlarına göre seçilir. Bu hazırlıklar tamamlanınca resim tüm ve doğru olarak kalemle çizilir, sonra üzerinden mürekkeple geçilir.
Resimler ikiye ayrılır: kimi çizgiyle yapılır ve bunlardan sadece yukarıdaki şartlara uygun olmaları beklenir; görüntü resmi diyebileceğimiz öteki resimlerde, perspektif gibi çok daha karmaşık kurallara uymak gerekir ve çeşitli gölge oyunlarıyle eşyanın kabarıklığı gösterilir. Ayrıca ressamın izdüşümlerini, dolayısıyle de tasarı geometriyi iyi bilmesi lazimdir.
Teknoloji alanında kullanılan resim teknikleri arasında, cetvel ve gönye ile çizilen resimlerden başka bir de hiç bir araç kullanmadan yapılan ve cisimlerin biçim ve çevrelerini serbestçe çizmeğe dayanan bir resim tekniği daha vardır. Bu tür resimlere kroki adı verilir. Mimari resim’in bir biçimi de, kroki tekniğiyle yapılan süsleme resmi’dir. Genellikle fantaziye ve sadece sanat kabiliyetine dayanan bu tür resim, mürekkepli kalemle yapılır ve teknik resimden tamamıyle ayrı bir tekniğe dayanır.
Topografya çizimleri için, plan çıkarma ve düzeçleme konusunda bilgili olmak gerekir. Uzman bir ressam, bu teknikle arazinin genel görünümünü verebilir, düzeç eğrileri veya taramalarla toprağın engebelerini gösterebilir. Böyle bir resmi başarıyle yapabilmek için elin cetvelsiz çalışmaya yatkın olması ve arazideki herhangi bir engebeyi belirtebilecek kadar renk farklarından yararlanmayı bilmek lâzımdır.
Çizgisel resim ayrıca sanatçılar tarafından, bir binayı tam perspektifine oturtmak ve tablolarındaki çeşitli planlar arasında uygun bir orantı kurmak için kullanılır. Bu durumda resim tümüyle grafiktir ve sadece tasarı geometri kurallarına dayanır. Optik mercekler, tam yansıtmalı prizmalar ve düzlem aynalar üstünde yapılan araştırmalar, teknik resim için yararlı birtakım âletlerin icat edilmesine imkân vermiştir: karanlık oda, aydınlık oda v.b. gibi adlar alan bu âletler sayesinde ressama düşen tek şey, resmini çizeceği nesnenin görüntüsü üzerinden kalemle geçmektir; başka birtakım âletler (pantograf v.b.) sayesinde de, orijinal resim mekanik olarak istenilen oranda küçültülür veya büyültülür.
+ Sıf. Esk. Resmî. (ML)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİM veya RESM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REMBRANDT
Tarih 29 Haziran 2009
REMBRANDT (Rembrandt Harmenszoon VAN RİJN, — denir), hollandalı ressam ve gravürcü (Leiden 1606-Amsterdam 1669).
Babası değirmenci, anası bir fırıncı kızıydı. Çok dindar olan ana, oğlunu her gün yüksek sesle incil’den parçalar okuyarak yetiştirdi. Rembrandt Latin okuluna gönderildi, 1620′de Leiden üniversitesine yazıldı; fakat küçük yaştan beri resme büyük bir eğilimi vardı. Zayıf bünyesi yüzünden babasının yerini alamayacağı anlaşılınca, ressam ve gravürcü olarak Leiden’de Jacob Van Swanenburg’un (1620-1623) sonra Amsterdam’da Pieter Lastman’ın (Caravaggio’ya hayrandı) [1623-1624] ve Jacop Pîjnas’ın yanına gönderildi.
1625′te Leiden’e dönerek tek başına çalışmağa başladı. Babasının ölümünden sonra (1630) kesin olarak Amsterdam’a yerleşti.
Rembrandt’ın ününü sağlayan ilk önemli Eseri Doktor Tulp’un Anatomi Dersi’dir (1632). Amsterdam’da, Van Uylenburgh adlı zengin bir tacirin evinde kalıyordu. Bu tacirin Friesland sarayında danışman olan babası Rembrandt’m estamplarından bir kısmını bastırmıştı. Van Uylenburgh’un Saskia adlı bir de kızkardeşi vardı. Yakınlarının karşı koymalarına rağmen Saskia 1634′te Rembrandt ile evlendi. Valinin himayesi altında geçen sekiz yıllık maddî ve manevî başarılar, parlak bir hayat ve mutlu bir evlilik süresince Saskia’nın güzelliği ve zerafeti ressamın başlıca tema’sı oldu (çeşitli desenler, gravürler, yağlıboyalar). Ama araya üzüntüler de girdi: 1636, 1638 ve 1640′ta ilk 3 çocuğunun ölümü; 1640′ta Rembrandt’ın annesinin ölümü, 1642′de Saskia da ölünce Rembrandt 1641′de doğan oğlu Titus ile yalnız kaldı.
O sırada çok para kazanıyordu. Jodenbreestraat’taki evi her çeşit değerli sanat eşyasıyle doluydu (Raffaello, Van Eyck ve Giorgione’den yağlıboya tablolar; antika mermerler; Dürer, Cranach, Callot, Rubens ve Mantegna’dan gravürler; Bruegel’den desenler, iran minyatürleri, Saskia’ya giydirmekten zevk aldığı için ipeklileri; mücevherler ve altın zincirler, porselenler, silâhlar, tabiî veya egzotik ilgi çekici eşya, değerli mobilyalar).
Rembrandt borsa oyunlarına giriyor ve hesapsız para harcıyordu. Saskia’nın Ölümü sırasında bitirdiği Gece Devriyesi adlı tablo ısmarlayanlar tarafından beğenilmedi; bu, portre geleneğinden kopan kolektif bir portreydi: ciddî bir poz alarak hareketsiz şekilde dizilmiş kişiler yerine etkili ve yaşanmış bir sokak sahnesi. Şaşkına dönen halk bile tabloyu beğenmedi. Satışlar seyrekleşti. İşsiz kalan Rembrandt tefecilere başvurmak zorunda kaldı. Hindistan’a deniz nakliyatı yapmayı denediyse de başarı sağlayamadı. Bu malî güçlüklere, Titus’un sütannesinin, aleyhine açtığı rezalet yaratan bir davanın sıkıntısı da eklendi.
1645′te Hendrickje Stoffels adlı yirmi beş yaşındaki bir köylü kızını hizmetçi olarak yanma aldı. Oğlunun geleceğini güvenlik altına almak isteyen Saskia’nın bıraktığı vasiyetin bazı önleyici maddeleri olmasaydı Rembrandt hiç kuşkusuz bu kızla evlenecekti. Zaten Menno Simonnis’in anabatist mezhebine girmesiyle bozulan ünü, bu kızı hayatına sokmasıyle daha da zarar gördü. Hendrickje Stoffels’i çıplak olarak gösteren Batşeba Yıkanırken adlı tablo ahlâksızlıkla suçlandı. Bu arada doğan Corneila adlı kızları 1654′te küçük yaşta öldü. Rembrandt’ın, devrin büyük kişileri yerine, model olarak ihtiyarları, yoksul insanları, komedi sanatçılarını ve hattâ zencileri alması da ayrıca hoş karşılanmıyordu. 1656′da ikinci Anatomi Dersi’ni yaptığında alacaklıları harekete geçti; 1657′de mallarının envanterini çıkarttılar; bu da iflâs ve bütün mallarının açık artırmaya çıkarılmasıyle sonuçlandı. Rembrandt bir han odasına sığındı. Sonra Hendrickje ve Titus ile beraber Amsterdam’da Portekizliler sinagogu yakınında Rozengracht yahudi mahallesine yerleşti.
Basit bir evde oturuyor, küçük çapta gravür, yağlıboya tablo ve enteresan eşya ticareti yapıyorlardı. Bu sırada ingiltere’de Yorkshire bölgesinde Hull’a birkaç aylık bir gezi yapan Rembrandt Amsterdam’a dönerek Kumaşçı Loncaları adlı tablosunu çizdi. Bu arada belediye binası için yaptığı Julius Civilis’e Suikast adlı tablosu reddedildi. 1662′de Hendrickje Stoffels’in ölümüyle kesin bir mutsuzluğa düştü; Hendrickje ressama resim sanatının yarattığı, gerçekten heyecan veren güzel kadın tiplerinden birini ilham etmiş ve ona muhtaç olduğu bağlılık ve iyilikle destek olmuştu. Onun ölümünden sonra yedi yıl daha yaşadı.
Birlikte çalıştığı Titus dışında herkes tarafından terk edilmişti. Ondan bir yıl önce de Titus öldü. Bütün dünya müzelerinde Rembrandt’ın yüzlerce tablosu muhafaza edilmektedir. Louvre’da yirmiden fazla resmi vardır.
Bunlar arasında en ünlüleri: Düşünen Filozof (1633), Kenarsız Bir Şapka ve Altın Bir Zincir Takmış Rembrandt’m Portresi (1634), Melek Rafael Tobiaş’tan Ayrılırken (1637), Kutsal Aile (1640), Emvas Hacıları ve İyi Yürekli Samiriyeli (1648), Hendrickje Stoffels’in Portresi (1652′ye doğr.), Batşeba Yıkanırken (1654), Derisi Yüzülmüş öküz (1655), Yaşlı Adam Portresi (1660), Aziz Matta (1661). Rembrandt’m öbür önemli e-serleri arasında, Amsterdam’da Rijksmuseum’daki (Gece Devriyesi, Kumaşçı Loncaları, Profesör Jean Dayman’ın Anatomi Dersi, Nişanlı Yahudi Kızı), Berlin müzesindeki (Altın Miğferli Adam), Dresden müzesindeki (Ressam, Karısı Saskia ile); La Haye’de Rijksmuseum’daki (Rembrandt’m Annesi, Doktor Tulp’un Anatomi Dersi), Ermitaj müzesindeki (ibrahim’in Oğlunu Kurban Edişi, Haçın İndirilişi, isa ile Samiriyeli Kadın), Londra National gaîlery’deki {ilerlemiş Yaşta Sanatçı) tabloları sayılabilir.
En son gravür katoloğunda (1955) 299′u gerçek, 98′i de şüpheli 397 eser vardır. Bu gravürlerin hemen hepsi Paris’te Bibliotheque Nationale’in Cabinet des Estampes bölümünde toplanmıştır. Rambrandt gelmiş geçmiş ofort’çulann en büyüğü sayılır. Leiden’de yirmi yaşından beri gravür yapıyordu. Resam asıl üslûbunu 1653′ten sonra buldu. Resim ve gravürleri, üslûp gelişmesi ve seçtiği konular . bakımından birbirine paraleldir. Burada, hayatındaki gibi dört dönem göze çarpar: gençlik; Saskia ile mutluluğu, acılarla dolu olgunluk; son.
Tevrat ve İncil’den ilham almadığı zaman (bütün kutsal tarih’i resimlediği söylenir) gerek çevresinden, gerek kendinden (kendi portrelerinden altmış ikisi bilinirse de bunların yüzü aştığı sanılır) yararlanarak insanı tasvir etmiş ve onun sırrını çözmeğe çalışmıştır, önceleri eşya ve canlıları bütün fizik gerçekleri içinde çizdi, daha sonra ışık-gölge oyunları ve eşsiz tekniği (özellikle desenleri şaşırtıcı bir modern anlayış içindedir) ile, iç dünya gerçeğini yansıtan görünüşü duygulu bir yoğunlulukla dile getirmeyi başardı. Rembrandt’ın Jodenbreestraat’taki evi 1906′da müze haline getirildi. (L)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REMBRANDT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENDSBURG
Tarih 27 Haziran 2009
RENDSBURG, Almanya’da (Batı Almanya, Schleswig-Holstein) şehir, Kuzey Denizi’nden Baltık denizine ulaşan kanal kıyısında; 35 300 nüf. XIII. yy.dan kalma kilise; XVI. yy.dan kalma belediye sarayı. Sanayi ve ticaret merkezi: çelik fabrikaları, tersaneler, makine yapımı, dokuma sanayii.
— Tar. Rendsburg daha Ortaçağda kale olarak kullanılırdı. 1848-1851 Arasında Holstein isyancıları geçici hükümetlerini burada kurdular. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENDSBURG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REN nehri
Tarih 27 Haziran 2009
REN nehri, alm. Rhein, hollanda dilinde Rijn, Batı Avrupa’da nehir, Alpler’de doğar ve Kuzey Denizi’ne dökülür; 1 298 km.
• Coğrafya. Ren’in yatağı geç bir tarihte yerleşti: Pliyosen çağın sonunda havzasının Alpler’de bulunan kısmındaki sular hâlâ Sundgau aracılığıyle Saöne ovalarına akıyordu. Dördüncü zamanın başında bu sular Kuzey Denizi’ne yöneldi. Ren’in çok değişik bölgelerden geçmesi, rejimini ve nehirden yararlanma şekillerini etkiler. Ama çok eski çağlardan beri set çekilen ve düzeltilen çığırı, Avrupa’nın başlıca nehir yoludur. Konstanz gölüne kadar uzanan yukarı çığır’ı Alp semtlerinin örnek tipidir; ön Ren (Vorderrhein) ile Arka Ren’in (Hinterrhein) birleşmesiyle meydana gelir: suların yüksek dağlardan inmesi yağmur-kar tipinde bir beslenme sağlar; debinin en yüksek olduğu dönem yaz mevsimidir (hazirandaki debisi Konstanz gölüne girdiği yerde 524 m3/saniye, şubat ayında ise 71,2 m3/saniye).
Vadisi dördüncü zaman Ren buzulunda oyulmuş bir buzyalağıdır; dibi çakılla doludur ve eğimi diktir. Burası Graobonder boğazına giden, Ortaçağda çok kullanılan, bugün de özellikle turistlerin geçtiği büyük bir yoldur. Ayrıca önemi günden güne artan bir elektrik üretimi bölgesidir. Konstanz gölünden sonra Ren, jüra çağı kalkerleriyle oyulmuş oldukça dar bir vadiye girer (Schaffhousen’de Ren çağlayanı). Yağmur-kar tipindeki mahallî beslenmenin ilkbahara ve sonbahara doğru ikinci derecede maksimumlara yol açması ve Konstanz gölünün etkisi, yaz mevsimindeki kesin debiyi değiştirmemekle beraber debileri büyük ölçüde düzenler. Basel’in yakınlığı isviçre ve Almanya tarafından ortaklaşa işletilen bir hidroelektrik santralı kurulmasına yol açmıştır (Birsfalden, Rheinau, Reckingen) Burası isviçre elektro-kimyasının başlıca merkezlerinden biridir.
Ren ve büyük kolu Aare’yi bu kesimde sefere elverişli hale getirmek için bir proje hazırlanmıştır. Ren, Basel’de havzasının Alp kısmından (havzasının yüzölçümünün yüzde 22,5′i olmasına karşılık bu kısım suların yüzde 43′ünü [1 000 m3/saniyeden çok] sağlar) çıkarak hersinyen bölgeye girer ve Dördüncü zamanda Alp ırmak-buzul çakıllarıyle örttüğü Alsace ve Baden çöküntü hendeğini takip eder; Würmiyen çağından kalma tortullar verimsizdir ve tarım çok az gelişmiştir. Tabiî haliyle Ren. çökmekte olan bu bölgede eskiden birçok menderes çizerdi. XIX yy.ın ikinci yarısında Baden’li mühendis Tulla’nın planlarına göre sunî bir yatak açıldı (nehir bugün bentler arasına sıkışmıştır).
Sellerin yol açtığı zararların büyük kısmı önlendi; ama nehrin kısaltılması, aşındırıcı gücünü artırdığından, alüvyonların örttüğü kalker damarlarının açığa çıkmasına yol açtı (İstem); çalışmaların başka bir sonucu olarak yeraltı örtüsünün göçmesi, tarım için çok tehlikeli bir olaydır. Almanlar direkler dikerek nehri Mannheim’a kadar sefere elverişli hale getirdiler. 1918′den sonra Fransa, Ren üzerinde seferi önce Strasbourg’a, sonra da Aşağı İstein’ı kuşatan Kambs kanalının açılmasıyle Basel’e kadar ilerletti. Düzenlenmekte olan Büyük Alsace kanalı, Reims’e modern bir suyolu eklemekte ve büyük ölçüde elektrik sağlamaktadır.
Bu kesimde Ren’in rejimi özellikle güney almanya sularını getiren Neckar ve Main ile kavuştuğu yerlerin aşağısında önemli ölçüde değişir. Bu nehirlerin kesinlikle yağmur-kar tipinde olan rejimi. Ren’in kış minimumlarını azaltır. Mannheim’dan sonraki düzenleme, daha kolay olduğundan, XIX. yy. sonundan itibaren gerçekleştirilmiştir. Bingen’in ötesinde Ren, çöküntü hendeğinden çıkar ve «Kahramanlık gediği» yoluyle şistli Ren kütlesini aşmağa başlar: Dördüncü zamanda da devam eden yükselme hareketinden daha eski olan bu gedik, kenarları çok dik vadidir, özellikle Loch’taki kuvarsit damarları, seferi uzun süre engelledi ve ancak XIX. yy. sonunda yapılan çalışmalarla yarıldı. Alman romantik yazarlarını büyük ölçüde etkileyen bu güzel vâdi, bugün büyük bir turizm bölgesidir. Ren’in Koblenz’te aldığı kolu Moselle, Main ve Neckar gibi, nehrin rejiminin alp özelliğini hafifletir. Köln’de, şistli Ren kütlesinden çıktığı yerde, su kabarmaları daha yağındır. Kış mevsimindeki su azalmalarının yerini daha az ölçüde sonbahar azalmaları alır. Şartlar sefere son derece elverişlidir: debi, suların alçaklığı dönemde 1 120 m3/saniye, orta dönemde 1 750 M3/saniye, kabardığı dönemde 10 000 m3/saniye.
Irmak, Köln havzası çöküntü hendeğinde biçimsiz taraçaların ve linyitli üçüncü zaman topraklarının ortasında büyük menderesler çizer. Hollanda sınırının biraz aşağısında, delta başlar: nehrin çığırı kollara ayrılır; kolların çizdiği yollar bentler yapılmasından önce çok değişmiştir: ijsel, Kampen yakınında eski Zuiderzee’ye ulaşır; Eski Ren, Utrecht ve Leyde’den geçer, hattâ bir.kolu Amsterdam’a varır; başlıca kolu Waal, Mouse’a kavuşmadan Biesboch’ta bir delta meydana getirir; Lek Rotterdam’a yönelir. Bütün bu bölgede X. yy.da başlanan bent yapımı sayesinde, sulanabilen ovaların balçıkları üzerinde güzel polderler meydana getirilmiş ve nehir kollarının yatak değiştirmesi engellenerek tabiî şartlar tamamıyle değiştirilmişti. Köln’ün aşağısında havzanın yüzde 15′ini temsil eden bir kısım, Ren’e sularının ancak yüzde 8′ini sağlar, bu yüzden rejim hiç değişmez. Eğimin yumuşaklığı kabarmaları azaltarak rejimi düzenler.
• iktisadî rolü. Ren, Basel’den denize doğru giden ilgi çekici bir ulaşım yoludur ve Ortaçağdan beri kıyılarındaki şehirlerin zenginleşmesine yol açmıştır. Nehrin yakınlığı, üzüm yetiştirmeyi ve şehirlere gönderilen ekmeklik buğday tarımını geliştirerek köylerin iktisadî gelişmesini bile etkiledi. Nehrin iktisadî rolü, modern sanayinin gelişmesiyle daha da arttı. Ren üzerinde sefer kolaylığı Ruhr’un canlanmasında büyük rol oynadı ve bölgede kıyı şehirlerinin yararlandığı elverişli şartları sağladı. Ren aynı zamanda da Ruhr kömür ve çeliğinin Güney Almanya’ya ve İsviçre’ye doğru sevk edilmesine imkân verir ve kıyılarıyla kollarının kıyılarında yerleşen imalât sanayii merkezlerine ikmal yapar. Basel, nehir sayesinde, 5 milyon ton yük trafiğiyle İsviçre’nin başlıca pazarı haline gelmiştir. Strasbourg, 6 milyon tonla önemli bir limandır. Köln’ün aşağısında, Aşağı Ren 40 milyon ton trafikle dünyanın en işler nehirlerinden biridir. Ren üzerinde sefer, Versailles antlaşmasından beri milletlerarası bir rejime bağlıdır.
Başlıca önemli filolar, alman, hollanda, sonra da fransız, isviçre, ingiliz ve belçika filolarıdır. ikinci Dünya savaşı ertesinde yeniden düzenlenen Fransız parkı, tek bir konsorsiyumda toplandı. Nehrin düzenlenmesi, ren ticaret filosuna kendine has özellikler sağladı: 2 000 beygir kuvvetinde römorkörler ve yüklü ağırlığı 2 000 tonu geçen mavnalar suların kabarık olduğu zamanlarda Strasbourg’a kadar çıkabilir. Moselle’in kanallaştırılmasıyle, nehrin 1 000 tonluk mavnaların girmesine elverişli hale getirilmesi, bu sanayi bölgesinin denizden uzak olma sakıncasını azaltacaktır. 1966′da Emmerich’te alman-hollanda sınırında 88 Mt trafik kaydedilmiştir.
• Seyrüsefer talimatnamesi. Viyana kongresi (1815), Ren üzerinde güvenliği sağlamakla görevli bir Ren Seyrüseferi Merkez kurulu meydana getirdi (merkezi Mainz’teydi); açık denize kadar sefer serbestliğini Hollanda’nın kabul etmemesi üzerine, bu kurul işlemez hale geldi. 1831′de Mainz antlaşmasında ve 1868′de Mannheim antlaşmasında Hollanda’nın hak iddialarının tanınmamasına karşılık Ren kıyısındaki devletlere tanındı. Versailles antlaşmasıyle (1919), Ren ile kıyısı olmayan devletler de Merkez kuruluna alındı ve kurula Mannheim kurulunda değişiklik yapma hakkı tanındı. Almanya 14 kasımdan sonra Versailles antlaşmasının nehirle ilgili maddelerini tanımadığı için, Yeni Ren statüsü daha yaratılmadan işe yaramaz hale geldi (4 mayıs 1936). 1945′te Merkez kurulu, Köln’den Strasbourg’a taşındı; Almanya, kurula 1950′de girdi. Nehir üstündeki idare ve gümrük kontrolünü hafifletmek için çeşitli tedbirler alındı. 1951′de Almanlarla Hollandalılar arasındaki anlaşma Ren’in aşağı kolunda milletlerarası trafiği daha da kolaylaştırdı. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REN nehri hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENDA (Mustafa Abdülhalik)
Tarih 27 Haziran 2009
RENDA (Mustafa Abdülhalik), türk devlet adamı (Yanya 1881-İstanbul 1948). Rendazade Aslan Efendinin oğlu.
İlköğrenimini ve ortaöğreniminin bir kısmını Yanya’da yaptı. İstanbul’da Mülkiye idadisini ve Mülkiye mektebini bitirdi (1903). Rodos idadisinde matematik ve fransızca öğretmenliği, Cezairi Bahri Sefid ve Yanya vilâyetleri maiyet memurlukları, Tepedelen, Meçova, Payan, Delvine kaymakamlığı, Siirt mutasarrıflığı, Bitlis, Kastamonu ve Halep valiliği yaptı. Dahiliye müsteşarlığına tayin edildi.
Bursa valiliğine getirildi; fakat oraya gitmeden azledildi. Birinci Dünya savaşı sonunda Malta’ya gönderildi. Buradan dönüsünde önce iktisat, sonra dahiliye müsteşarlığına tayin edildi. Dahiliye müsteşarlığına ek olarak Konya valiliğine gönderildi, izmir valisi oldu. İzmir’de bulunduğu sırada milletvekili seçildi. Maliye (1924); millî müdafaa vekili oldu (1927).
Ticaret, nafıa, bahriye, sıhhiye, iktisat vekilliklerine vekâlet etti. 1934′te C.H.P. Meclis grubu reis vekili ve ertesi yıl Büyük Millet meclis başkanlığına seçildi. Reisicumhur vekilliği yaptı (1939). 1946′da B.M.M. başkanlığından ayrıldı. Aynı yıl Hasan Saka kabinesine devlet bakanı olarak girdi. 1948′de istifa etti. (M)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENDA (Mustafa Abdülhalik) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REMBANG
Tarih 27 Haziran 2009
REMBANG, İndonezya’da şehir, Cava’nın kuzey kıyısında, Gheneng ırmağının ağzında; 13 800 nüf.
Kauçuk, tek ağacı kerestesi ve petrol ürünleri ihraç edilen ticaret ve balıkçı limanı. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REMBANG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RELİZÂN
Tarih 27 Haziran 2009
RELİZÂN, Cezayir’de (Mostaganem idare bölgesi) idare çevresi merkezi, Mina ovasında; 35 380 nüf.
Ticaret (tahıl, zeytin, turunçgiller) merkezi. Ovanın bir kısmı, Bahadda barajı sayesinde sulanır;
Yad el-Taht üzerinde inşa edilen baraj tamamlanınca sulama imkânları artacaktır. Petrol yatağı.
—Relizan idare çevresi, 137 719 nüf.
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RELİZÂN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REKABET veya RAKABET
Tarih 27 Haziran 2009
REKABET veya RAKABET i. (ar. rakb’dan rekabet). Aynı amacı güden kimseler arasındaki çekişme: Kendi güzelliğine, zekâ ve tecrübesine güvendiği için, etrafına topladığı kızların ve kadınların rekabetinden korkmuyordu (Vâ-Nû).
Aralarında rekabet, haset, çekememezlîk gibi ihtiraslar bulunduğu için bizzat münevverler de birbirlerini sevemezlerdi (Ziya Gökalp). || Kıskançlık: Rekabet hissiyle ikisinden birinin veya ikisinin Melâhat’ı kışkırtmaya kalkışmalarından korkuyordu (H.R. Gürpınar). || Esk. Gözleme, gözetleme. || Rekabet etmek, birbiriyle yarışmak: Samsun’da Hindi-Çini pirinci, Merzifon pirincine rekabet ederdi (Ş. S. Aydemir). Hava mehtapla rekabet eden bir füsun gibiydi
(A.Ş. Hisar).
— Biyol. ve Fizyol. Yaşama rekabeti, yaşamak için mücadele, tabiî ayıklanma. Bk.ANSİKL.
— Huk. Aynı mesleği yapanların, faaliyet gösterdikleri iş alanında, birbirlerinden daha fazla müşteri elde etmek için kanun sınırları içinde gösterdikleri çaba. [| Gayri kanunî rekabet, aldatıcı hareket veya iyi niyet kurallarına aykırı başka şekillerle iktisadî rekabetin kötüye kullanılması
(Bk. HAKSIZ rekabet.) || Kanunî rekabet yasağı, kanunun belirli durumlarda, belirli kimselerin birbirleriyle rekabet etmelerini yasaklaması. (Bk. ANSİKL.) || Rekabet yasağı sözleşmesi, işçiyle işveren arasında yapılan ve işçinin, iş sözleşmesinin sona ermesinden sonra işverenle rekabette bulunmayacağına ilişkin sözleşme. Bk. ANSİKL.
— ikt. özellikle daha iyi fiyat, nitelik ve görünüş gibi yollardan yararlanarak daha çok satış yapmak isteyen ticaret adamları ve kurumları arasındaki çıkar çekişmesi. (Bk. ANSİKL.) || Serbest rekabet rejimi, ö-zel işletmeler kurmanın serbest olduğu ve resmî makamların ancak iktisat kanunlarının serbest uygulanışını teminat altında tutmak için müdahalede bulundukları rejim.
— ANSİKL. Kanunî rekabet yasağı ile kanun, belirli kişilerin birbirleriyle rekabet etmelerini, aralarındaki ilişkiye aykırı görerek yasaklamıştır: gezici tüccar memurlarının ticarî işletmeyle rekabette bulunması, adî şirkette ortakların birbirleriyle rekabete girişmeleri gibi. Belirli durumlarda da, aynı konudaki işle ortaklardan birinin uğraşması, bazı hakları kaybetmesine sebep olur. Meselâ, bir komandit şirket ortağı, ortaklık konusu işle meşgul olursa, ortaklığın defterlerini inceleme hakkını kaybeder. Kanunî rekabet yasağı, kişiler arasındaki ilişki devam ettikçe vardır, ilişki sona erince rekabet yasağı da sona erer. Ancak, tarafların bir sözleşmeyle bu yasağı devam ettirmeleri mümkündür.
• Rekabet yasağı sözleşmesi, kanunî rekabet yasağının aksine, kişiler arasındaki ilişki bittikten sonra, rekabet yapılmamasını gerektirir. Bu sözleşme, bağımsız bir şekilde yapılabileceği gibi, başka bir sözleşmeye konulan bir hükümle de gerçekleştirilebilir. Rekabet yasağı sözleşmesi, Borçlar kanununda sadece işçi ve işveren yönünden düzenlenmiştir. Bu sözleşmenin geçerli olması için, yazılı şekilde yapılması gerekir. Sözleşmeyle sadece işçi, rekabet yapmama borcu altına giriyorsa, onun imzası yeterlidir. Buna karşılık işveren de bir karşılık ödüyorsa, her ikisinin imzası aranır.
Rekabet yasağı yapan işçinin reşit olması gerekir; kanunî mümessili bile, onun adına rekabet yasağı sözleşmesi yapamaz. Ancak, reşit mahcur bir kişiyse onun adına, kanunî mümessili, rekabet yasağı anlaşması yapabilir. İşverenin, sözleşme yapılırken önemli bir çıkarı yoksa, sözleşme hükümsüz olur; işverenin başlangıçtaki çıkarı sona erdiği zaman, yasak da ortadan kalkar.
Borçlar kn. md. 348'e göre bu önemli çıkarlar şunlardır:
1. işçinin işinin niteliği sonucu işverenin müşterilerini tanıması, iş sırlarını öğrenmesi;
2. işçinin bu bilgilerden yararlanarak rekabette bulunması halinde işverenin açıkça görülecek derecede zarara uğrayabilmesi. Ayrıca, rekabet yasağı sözleşmesi, yer ve zaman yönünden işçi amacına uygun olmalıdır; yani, işçinin, iktisadî gelişmesini tehlikeye sokmamalıdır.
Rekabet yasağının kararlaştırılması halinde işçi, kendi adına, iş sahibiyle rekabet sayılacak bir işi yapamayacağı gibi, rakip bir işletmeye de herhangi bir sıfatla giremez, işçi bu şarta aykırı harekette bulunursa, işveren bu sebsple uğradığı zararın tazminini ister.
Rekabet yasağı şu durumlarda sona erer:
1. sürenin dolması. Rekabet yasağı bir süreyle sınırlıysa, bu sürenin dolmasıyle sona erer;
2. işverenin, rekabet yasağının devamında bir çıkarının kalmaması;
3. taraflardan birinin kusuru sonucu öteki tarafın sözleşmeyi feshetmesi. Bu durumda kusursuz olan taraf sözleşmeyi fesh etmekle tazminat ödemek zorunda kalmaz.
— Biyol. ve Fizyol. Yaşama rekabeti. Tabiatta canlılar sayılarını hızla artırmağa çalışır. Yaşama alanının ve besin miktarının sınırlı oluşu yüzünden bir miktar yumurtanın, genç veya yetişkin canlının yok olması gerekir. Yok olma sebepleri ise değişiktir. Bir bahçede yetiştirilen bitkiler yaşamak için mücadele hakkında basit bilgi verebilir. Yaşama için rekabet bitkiler arasında bir döllenme rekabetine yol açar. Aynı çevrede yetişen ve aynı ihtiyaçları duyan iki bitkiden döllenmeğe en elverişli olan, elverişli olmayanın yerini otomatikman alacaktır.
—■ İkt. «Mükemmel» bir rekabet rejimi üstüne oturtulmuş bir iktisadî hayat modeli kurmayı amaç edinen klasik okulun yaptığı analizlerden sonra, bu konuyu işleyenler, rekabet kavramının sınırlarını kesinlikle belirtmeğe gayret ettiler. Bu yazarlar gerçeğe, mükemmel rekabetin teorik ve soyut şemasından çok daha yakın olan çeşitli rekabet durumlarını ele aldılar. Ama bu durumda, devletin veya özel üretici gruplarının iktisadî hayata müdahale etmeyişlerinden doğan bir rejim veya özel ve resmî nizamnamelerin yokluğu olarak düşünülen rekabetten hayli uzaklaşılmış oluyordu. «Mükemmel» rekabet'in uygulanabilmesi için, başlıca üç özellik gereklidir: atomik olma, akışkanlık ve piyasanın tamamen berrak olması veya reklam; yani, piyasanın tüm unsurlarının alıcı ve satıcı tarafından ayrıntılı olarak bilinmesi.
Böyle bir rekabet modeli, gerçeğe hiç bir zaman uymamıştır. Sade «atomik olma» şartı yerine getirildiğinde, bazı yazarlar, bu tip rekabete, katıksız rekabet adı verirler ve bu rekabetin mükemmel rekabete karşıt olduğunu söylerler. Fakat bu iki tipin ikisi de, çeşitli satıcıların piyasaya arzettikleri mallarda tam bir eşitlik ve benzeyişin bulunması şartına dayanır. Klasik yazarlar, mükemmel rekabete birçok: üstünlük atfederler ve bu rekabet şeklinin, arz ve talebin serbestçe hareketi ve fiyatlar aracılığıyle, üretim ve tüketimi dengede tutabileceğini ileri sürerler. Ayrıca, teknik ilerlemeye önayak olacağını ve üretim maliyetleri düşmesini zorunlu olarak izleyen satış fiyatları düşmesi yoluyle tüketiciye de fayda sallayacağını söylerler. XIX. ve XX. yy.lardaki buhranlar, yükselme istidadındaki fiyatları dondurma eğilimi gibi gerçekler, yukarıdaki iyimser görüşü doğrula yacak mahiyette değildir.
XIX.yy. sonlarından beri ekonomilerin yapısını etkileyen derin değişiklikler, özellikle toplaşma ve bütünleşme olgularının da yardımıyle, çok sayıdaki işletmeler arasındaki klasik rekabet yerine, atomik olma, akıcı olma ve reklam şartlarının artık hiç bir anlam taşımadığı bir «az sayıdakiler arasında rekabet» (W. Fellner) durumu yarattı. Ayrıca, satışa arz edilen ürünler arasındaki farklılaşma da iyice belirginleşti. Böylece J. Robinson (The Economics of İmperfect Competition [Mükemmel Olmayan Rekabet Ekonomisi], 1933) ve E. Chamberlin’in (La Theorie de la Concurrence Monopolistique [Tekelci Rekabet Teorisi], 1933) çalışmalarıyle gün ışığına kavuşturulan «mükemmel olmayan» rekabet ve tekelci rekabet kavramları ortaya çıktı.
Piyasanın kusursuz olmayışı, giderek normal bir durum gibi görülmeğe başlandı ve somut piyasaların ifadesi olan oligopol ilişkilerin incelenmesi, iktisadî analizi, katıksız veya mükemmel rekabetin soyut ilişkileri konusunda yapılan analizlerin yerini aldı.
• Mükemmel olmayan rekabet, alıcıların tamamen rekabet davranışı içinde bulunmadığı bir piyasanın durumudur. Bu rekabet tekelci rekabetle sık sık karıştırılır. Gerçekte, iki tip arasında esaslı bir teorik fark vardır: mükemmel olmayan rekabet atomik olma, akıcı olma ve reklam şartlarını tam olarak yerine getirmez, ama içinde tekelci unsur da bulunmaz; daha çok alıcıların rekabet davranışı göstermemesinin sonucudur. Burada önemli unsur talep ve alıcı olduğu halde, tekelci rekabet, satıcıların malları farklılaştırmaları sonucu o-larak arzda ortaya çıkan tekel unsurlarına dayanır.
Tekelci rekabet, hem rekabet, hem de tekel unsurlarını kapsayan bir piyasanın durumudur.
Bu durumda, piyasa rekabetçi olduğu ve çok sayıda satıcıyı kapsadığı halde, bu satıcıların farklı mallar arz edebilmesinden dolayı tekelci unsurlar ortaya çıkabilir. Gerçekten de, satıcılar aynı türden, ama tamamıyle birbirinin benzeri olmayan malları alıcılara arz ederlerse, bu durumda her satıcı kendi sattığı mal üstünde bir çeşit tekel kurmuş demektir. «Herhangi bir derecede bir farklılaşma varsa, her satıcının kendi malı üstünde mutlak bir tekeli vardır. Ama her satıcı, şu veya bu ölçüde mükemmel olmayan ikame mallarının rekabeti ile de karşı karşıyadır»
(E. Chamberlin). [LM]
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REKABET veya RAKABET hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Reichsrat
Tarih 26 Haziran 2009
Reichsrat, İmparatorluk meclisine (1840 -1861), sonra Avusturya parlamentosuna verilen almanca ad (1861-1918). Kaunitz’in teşebbüsüyle Avusturya imparaloriçesi Maria Theresia, 1760′ta bir Devlet şûrası (Staatsrat) kurdu.
Devlet bakam unvanı olan üç senyör ile altı devlet müşavirinden meydana gelen bu heyet, devletin çeşitli hizmetleri a-rasındaki uyuşmazlıkları giderirdi. Staatsrat, genel idarenin önemli işlerinde hükümdara tavsiyelerde bulunmak ve devletin çeşitli hizmetleri arasında koordinasyonu sağlamakla görevliydi. 1801′de bu kuruluş yerini Devlet ve «Konferans» bakanlığına bıraktı. Ama 1808′de tekrar kurulan ve 1814′te bir konferans meclisiyle takviye edilen devlet şûrası görevine devam etti. 1848 Devriminde, devlet şûrasının yerini Reichsrat’a Fransız devlet şûrasına benzer yönetim ve yasama yetkisi veriyordu; fakat 20 nisan 1851 emirnamesi şûranın bütün önemli görevlerini elinden aldı.
Solferino bozgunu ve Bach sisteminin başarısızlığı üzerine (1859) şûra, 1860′ta imparatorun hayat kaydıyle seçtiği 47 olağanüstü üye ile takviye edildi. Avusturya kurumlarını denetlemekle görevlendirilince, merkezciler ve federalistler diye ikiye ayrıldı; Macarlar, toplantılara katılmayı ancak şûraya yasama yetkisinin verilmemesi şartıyle kabul etmişti. 20 Ekim 1860′ta yapılan tek toplantı, federalistlerce verilen bir önergenin oylanmasıyle sonuçlandı. Bu karara uygun olarak imparatorun 20 ekim 1860 tarihli fermanıyle, bir eşraf reichstrat’ı kuruldu; taşra diyetlerinden 100 delegenin katıldığı bu federal kurulun eyaletlerin ortak meselelerini ele almak ve çözümlemek yetkisine sahipti. Fakat, fermana açıklık kazandırmak bahanesiyle 26 şubat 1861 tarihli bir ek fermanla merkeziyetçi ve parlamento sisteminde iki meclisli yeni bir Reichsrat kuruldu.
Bu meclislerden biri üyeleri ya tayinle işbaşına gelen veya doğrudan doğruya imparator tarafından tayin edilen senyörier meclisiydi (Herrenhaus). öteki ise eyalet diyetleri tarafından seçilen 343 üyelik temsilciler meclisiydi (Abgeordnetenhaus). Fakat alman azınlığına sunî bir çoğunluk sağlayan seçim sistemi karşısında Venezia, Macaristan, Hırvatistan ve Transilvanya Reichsrat’a temsilci yollamaktan vaz geçtiler; Bohemya da çekildi. Avusturya-Macaristan anlaşmasına uygun olarak 21 aralık 1867 Anayasasıyle Reichs-rat bir Cisleithania parlamentosu haline geldi. Senyörier meclisi (aşağı yukarı 180 üyeli) bir aristokratlar kuruluşu olarak kaldı. Temsilciler meclisindeki 203 milletvekili (1873′te 353, 1896′da 425) diyet meclisleri tarafından altı yıl için seçilirdi.
Sonraları (1873) seçim dört seçici kurul tarafından yapılmağa başladı. Bunların ilk üçü için (büyük emlâk sahipleri 85 milletvekili; şehirler 97, ticaret odaları 40), tek dereceli seçim yapılırdı. Köy komünleri için (130 milletvekili) iki dereceli seçim yapılırdı. Her yıl toplanan Reichsrat’ın kararları yalnız Cisleithania için geçerliydi. Fakat aralarından seçtikleri 60 üyeden meydana gelen bir heyet (20’si senyörier meclisinden, 40′ı temsilcilerden) imparatorluğun işlerini Macaristan Diyeti heyetiyle birlikte görüşürdü. 1918 Devriminde Reichstrat ortadan kalktı.
• Almanya’da, «Reichsrat» adı aynı şekilde, Bundesrat’ın yerine Weimar Anayasasıyle (1919) kurulan yasama organına da verilir. Alman eyaletlerinin kendi hükümetlerinin talimatına bağlı
66 üyesinden meydana gelen federal meclisin, yasama yetkisi konusunda, ancak erteleyici bir veto hakkı vardı, bu da Reichstag’ın ikinci bir vetosu ile geri çevrilebilirdi. Reichsrat, nasyonal sosyalistlerin 14 şubat 1934 kararnamesiyle ortadan kalktı. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Reichsrat hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REGİNA
Tarih 26 Haziran 2009
REGİNA, Kanada’da şehir, Saskatchewan’ın merkezi; 90 000 nüf.
Demiryolu, ticaret (buğday) ve sanayi (tarım makineleri, un fabrikaları, petrol rafinerisi) merkezi. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGİNA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REGENSBURG
Tarih 26 Haziran 2009
REGENSBURG, Almanya’da (Batı Almanya, Bavyera) şehir, Yukarı Pfalz’ın merkezi, Tuna’nın sağ kıyısında, ırmağın Regen ile kavuştuğu yerin karşısında; 123 500 nüf.
Eski bir kelt sömürgesi olan ve Romalılar zamanında Almanlarla yapılan ticaretin merkezi haline gelen şehir, Ortaçağda ve Yeniçağda önemli rol oynadı. Ticaret, vatansever bir burjuvazinin gelişmesine ve büyük anıtlar yapılmasına imkân verdi: kiliseler (XIII.-XVI. yy. Sankt-Peter katedrali, Sankt-Emmeram manastırının XVIII. yy .da yenilenen roman üslûbunda kilisesi, gotik üslûbunda belediye saray] [XI. yy.]), saraylar, Tuna’nın iki kıyısını bağlayan meşhur taş köprü (1135), eski evler ve sokaklar. Bir üniversite şehri olan Regensburg’da birçok müze ve kütüphane vardır.
Şehir aynı zamanda bir sanayi merkezidir: mavna ve makine yapımı, kimya, besin ve elektrik sanayii, deri işçiliği. — Yakınındaki Walhalla, dor uslubunda bir tapınaktır; 1830-1842 arası Lee von Klenze tarafından Parthenon örnek alınarak yapıldı ve kral Ludwig I tarafından Almanya’nın en büyük adamlarına adandı.
• Tarih. Germenlerin Radasbona, Tornalıların Castra Regina adını verdikleri şehir, limes’in destek noktası ve Markoman’lara karşı seferinde Marcus Aurelius’un genel karargâhıydı. Aziz Emmeram, VIII. yy.başında şehirde Hıristiyanlığı yaydı. Bavyera dükünün eline geçen Regensburg’a bir burggraf tayin edildi (IX. yy.); bu görev sonradan düklere geçti (1205). 1207′de bir «şart» tanınan Regensburg, imparatorluk serbest şehri haline geldi (1245) ve ırmak ticareti gelişti.
Reform sırasında katoliklerle Protestanları yaklaştırmak amacıyla burada toplanan Diyet, Melanchton ve Bucher’in uzlaşmaya yanaşmamaları yüzünden başarısızlıkla sonuçlandı
(şubat – haziran 1541). Şehir Reform’u benimsedi (1542). Maximilian II, protestan prenslerle, Rudolf’u Romalılar kralı seçtirmek için «seçim kapitülasyonu»nu ve 1555 Augsburg barışı şartlarının muhafazasını burada görüştü (1575). P. Joseph burada Ferdinand ile barış imzaladı
(ekim 1630).
Saksonya Weimar’lı Bernard’ın eline geçen, imparatorluk kuvvetleri tarafından geri alınan (1634) şehir, 1663′ten sonra Kutsal İmparatorluk diyetinin merkezi oldu. Yirmi yıl için imzalanan Regensburg mütarekesi (15 ağustos 1684), Regensburg’u ve ağustos 1681′den önce birleştirmiş olduğu şehirleri, Strasbourg’lu Ludwig XIV’e bıraktı. Doğrudan doğruya imparatorluğa bağlanan Regensburg, Mainz başpiskoposu Dalberg’e verildi, 1810′da da Bavyera’ya katıldı. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGENSBURG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REHİN
Tarih 26 Haziran 2009
REHİN i. (ar. rehn’den rehin). Para, mal v.b. bir şeye karşılık tutulmuş teminat: Ama şimdi üzerinizde başka para yoksa, bana bir şey rehin bırakınız (Ömer Seyfeddin). || Rehin etmek, rehin olarak vermek: En son ellerinde kalan bir hanı da Emniyet sandığına rehin etmişler, diye duyduk (B. Felek).
— DEY. Rehine koymak, alınan paraya karşılık bir şeyi rehin olarak vermek: Daha dün [...] altın tabakasını rehine koymuştu (Y. Z. Ortaç).
— ANSiKL. Huk. Alacaklı, alacak hakkını teminat altına almak için iki yoldan birine başvurabilir: ya alacak hakkı için bir kefalet sözleşmesi yapar veya rehin hakkı kurar. Birincisi şahsi teminat’tır ikincisi ise ayni teminat’tır. Buna göre, rehin hakkı bir alacağın temin edilebilmesi için bir menkul veya bir gayrimenkul yahut bir hak üstünde kurulan, sınırlı bir aynî haktır. Bunun yanında, rehin hakkı bir alacağın var olmasına bağlı olduğu için, aynı zamanda bir feri ayni hak’tır. Bu sebeple, alacak hakkı geçerli olarak kurulmamış veya herhangi bir sebeple sona ermişse, rehin hakkı da yoktur veya sona ermiştir.
• Rehin karşılığında borç veren müesseseler, bankalar dışında, hükümetin izniyle, menkul veya kıymetli evrakın rehin olarak verilmesi karşılığı ödünç para verir. Bu müesseseler lehine rehin, teslim şartlı rehin şeklinde kurulur. Ancak müessese ayrıca, rehin verene makbuz vermek zorundadır. Müessese, borcun ödenmemesi halinde rehin edilen şeyi paraya çevirerek alacağını elde eder; ayrıca faiz isteme hakkı da vardır. Müessese kendisine verilen rehini iyi muhafaza etmek ve sigorta ettirmek borcu altındadır. Borcun ödenmesi halindeyse rehin edilen şeyi geri verir.
* Alacak ve haklar üstünde rehin hakkı. Rehin hakkı, sadece paraya çevrilebilen eşya üstünde değil alacak ve haklar üstünde de kurulabilir. Bunlar üstünde rehin hakkının kurulması, kural olarak «teslim şartlı rehin hakkı» hükümlerine göre olur. Üstünde rehin hakkı kurulabilecek hak, sadece alacak hakkı değildir. Para ile değerlendirilebilen her türlü hak, rehin hakkının konusu olabilir:
msl. telif hakkı, ihtira hakkı v.b.nin maddî bir değeri bulunduğu için bunlar üstüne rehin hakkı kurulabilir. İntifa hakkıysa kuraî olarak rehin edilmemekle birlikte, bu hakkın kullanılmasının rehin edilmesi mümkündür. Hakkın, paraya çevrilebilir olmasının yarımda ayrıca devredilebilir olması da gereklidir. Âdi alacaklar üstünde rehin hakkının kurulabilmesi için rehin sözleşmesinin âdi yazılı şekilde yapılması ve belirli hallerde zilyetliğin devri gerekir. Rehin hakkının kurulabilmesi için borçluya durumun ihbar edilmesi gerekli değildir. Ancak bu ihbarın yapılması, rehin hakkj sahibinin yararınadır.
Böylece, rehin hakkından haberi olmayan borçlunun alacaklıya borcunu ifa ederek borcundan kurtulması ve bunun sonucu olarak rehin hakkı sahibinin kötü bir duruma düşmesi engellenmiş olur. Zilyetliğin devri konusunda da senede bağlı olmayan alacaklarda sadece rehin sözleşmesinin yapılması yeterlidir. Ayrıca zilyetliğin devri aranmaz, zaten bu mümkün de değildir. Buna karşılık alacak hakkı bir senede bağlanmışsa, tarafların yapmış oldukları rehin sözleşmesi sadece bir borçlandırıcı işlemdir. Rehin hakkının kurulabilmesi için ayrıca senedin rehin hakkı sahibine devredilmesi gerekir.
Alacak kıymetli evraka bağlanmışsa, genel olarak yazılı bir rehin sözleşmesi ve senedin teslimi gerekir. Ancak hamile yazılı senetlerde rehin hakkının kurulabilmesi için rehin sözleşmesinin bulunması gerekmez. Sadece hamile yazılı kıymetli evrakın rehin etme niyetiyle teslim edilmesi yeterlidir. Emre yazılı senetlerdeyse, kıymetli evrakın teslim edilmesinden başka, yazılı bir kaydın da bulunması gerekir. Bu, genellikle «rehin cirosu» şeklinde bir kayıttır.
Nama yazılı senetlerin rehni için, rehin edilen senedin devrinden başka, bir yazılı temlik beyanı da gereklidir. Bu beyanda alacağın, rehin hakkı kurmak için temlik edildiği belirtilir. Alacaktan başka haklar üstünde rehin işe, yazılı bir rehin sözleşmesi ve hakkın, devredilmesi için gerekli olan kurallara uyularak rehin hakkı sahibine devredilmesi yoluyle kurulur. Bir rehin üstünde sonradan bir rehin hakkı daha kuruluyorsa, yazılı rehin sözleşmesinin yanında, durumun ilk rehin hakkı sahibine de bildirilmesi gerekir. Alacak ve öteki haklar üstünde kurulan rehin hakkı, sahibine mutlak bir hak verir. Bu hak, bir aynî hak değildir. Çünkü maddî bir mal üstünde kurulmuş bir hak söz konusu olmaz. Bundan dolayı, herkese karşı ileri sürülebilen mutlak bir hak olmaktan ileri gitmez. Hakkın rehin edilmiş olmasıyle, hak, rehin hakkı sahibine devredilmiş olmaz.
Hakkın sahibi yine rehin eden kimsedir. Ancak, hakkın satılarak bedelinden alacağın elde edilmesi yetkisi, rehin hakkı sahibine devredilmiş olur. Bu sebeple, rehin hakkı sahibinin sadece hakkı sattırma yetkisi vardır ve aksi kararlastırılmamışsa, hakkı devredemez ve kullanamaz. Rehin edilen şey, rehin eden kimsenin malvarlığında kalmağa devam eder. Alacak hakkı, faiz veya başka gelirler getiriyorsa, bunlardan, rehin hakkının kurulmasından sonra vadeleri dolanlar, rehin hakkının kapsamına girer. Ancak bunlar, kupon, bağımsız bonolar gibi ayrı senetlere bağlanmışsa, rehin hakkının kapsamına girmez.
* Gayrimenkul rehni. Medenî kanun, üç tür gayrimenkul rehninden söz eder: ipotek, ipotekli borç senedi (bk. İPOTEK) ve irat senedi (bk. iRAT senedi). İpotek, bir gayrimenkulun, bir alacak için metinat olmak üzere rehin edilmesidir. Borcun ödenmemesi halinde, alacaklı sadece, rehin edilen mala değil borçlunun bütün malvarlığına başvurabilir. İrat senedindeyse, alacaklı yalnız rehin konusu gayrimenkul üstünden alacağını elde edebilir. Buna karşılık irat senedi, tedavülü mümkün bir kıymetli evraktır. İpotekli, borç senediyse, hem ipoteğin hem de irat senedinin yararlarını kapsar. Alacaklı, alacağını elde edemezse, ipotekte olduğu gibi, borçlunun malvarlığına da başvurabilir. Bunun yanında, ipotekli borç senedi, tıpkı irat senedi gibi tedavül eden bir kıymetli evraktır.
Bütün gayrimenkul türlerinde, rehnin konusu olan gayrimenkul, malikin mülkiyetinden çıkmaksızın alacağı teminat altında tutar. Gayrimenkul rehninin bağlı olduğu genel ilkeler, şunlardır: 1. aleniyet ilkesi; 2, belirlilik (muayyeniyet) ilkesi; 3. teminat ilkesi; 4. sabit derece ilkesi. Bk. İPOTEK.
Gayrimenkul rehni ya bir sözleşmeyle kurulur veya kanun gereği doğar. Sözleşmeyle kurulabilmesi için, bütün aynî hakların kurulmasında olduğu gibi resmî senet ve tapuya tescil aranır. Kanundan doğan gayrimenkul rehinleriyse, ya tescil olmadan doğar veya kanundaki hüküm rehnin tescilini isteme hakkını verir. Bu ikinci durumda, birincisinden farklı olarak, rehin hakkı yine tescille doğar; ancak, kanunun göstermiş olduğu durumlarda, resmî senedin yapılması gerekmez. (Bk. İPOTEK.)
Gayrimenkul rehninin sona erme sebepleri şunlardır: 1. terkin; 2. gayrimenkulun tamamının yok olması; 3. kamulaştırma.
• Menkul rehni. Menkul rehni bir menkul mal üstünde kurulur ve alacaklıya söz konusu şeyi satarak alacağını elde etme imkânını sağlar. Bundan da anlaşılacağı gibi, rehin hakkının iki niteliği vardır:
1. rehin, kıymete ilişkin bir haktır;
2. menkul rehni ferî bir haktır. Menkul rehninin kıymete ilişkin bir hak olmasının anlamı, alacaklının, rehin edilen şeyi sattırarak semeninden alacağını temin etmesidir.
Rehnin ferî bir hak olması ise şöyle açıklanabilir: menkul rehninin amacı, sadece teminattır; bu sebeple menkul rehni alacağın var olmasına sıkı surette bağlıdır ve rehin hakkı ancak alacak devam ediyorsa varlığını korur. Alacak hakkı sona erince rehin hakkı da sona erer. Rehin hakkının alacak hakkının bir ferî olmasının başka bir sonucu da şudur: alacak hakkı üçüncü kişiye devredilince, rehin hakkı da bu üçüncü kişiye geçer ve önceki alacaklı, şeyin zilyetliğini yine söz konusu üçüncü kişiye devretmek zorundadır.
• Teslim şartlı (teslimi meşrut) menkul rehni, menkuller üstünde kurulan rehin hakkının normal şeklidir. Bununla belirtilmek istenen şey, bir menkul mal üstündeki zilyetliğin rehin hakkı kurmak amacıyle alacaklıya veya bir üçüncü kişiye devredilmesidir. Ne olursa olsun rehnedilen mal üstünde rehin verenin tek başına tasarruf edebilecek durumda olmaması gerekir. Bu rehin hakkının doğabilmesi için iki unsurun gerçekleşmesi gereklidir:
rehin sözleşmesi ve zilyetliğin devri.
1. Rehin sözleşmesi, bir kişisel hak doğurur. Bu sözleşmeyle, rehin hakkı sahibi, o şeyin zilyetliğinin kendisine devredilmesini isteme hakkı kazanırken, borçlu da, söz konusu şeyin zilyetliğini devretme borcu altına girer. Rehin hakkı sahibi daima alacaklıdır. Buna karşılık rehin borçlusu, temel alacağın borçlusu olabileceği gibi,, onun için malını rehin eden bir üçüncü kişi de olabilir. Teslim şartlı rehin sözleşmesi hiç bir sıhhat şekline bağlı değildir;
2. zilyetliğin devri. Rehin sözleşmesinin kurulmasıyle birlikte rehin hakkı doğmaz. Rehin hakkının doğabilmesi için, rehin edilen şeyin zilyetliğinin devredilmesi gerekir. Bu zilyetliğin devriyle rehin hakkının açıklığa kavuşması (alenîleşmesi) sağlanmış olur. Rehin hakkının kurulabilmesi için, zilyetliğin herhangi bir devir yolundan yararlanılabilir. (Bk. ZİLYETLİK.)
Yalnız hükmen teslim yolundan yararlanılarak rehin hakkı kurulamaz. Menkul rehninin kıymete ilişkin bir hak olduğu göz önünde tutulursa, para ile değerlendirilemeyen şeyler üstünde rehin hakkının kurulamayacağı kendiliğinden anlaşılır; çünkü alacaklı, para ile değerlendirilemeyen bir şeyden rehni paraya çevirterek alacağını elde edemez. Rehin hakkı, hak sahibi için şu hak ve borçları doğurur:
A. haklar,
a) Rehin hakkı bir aynî hak olduğu için, bunu ihlâl eden herkese karşı ileri sürülebilir. Üçüncü kişilerin iyi niyetinin korunduğu durumlar bunun dışındadır,
b) Rehin hakkı sahibi ferî zilyet olduğu için, zilyetliğe ilişkin koruyucu hükümlerden yararlanır
(bk. ZİLYETLİK),
c) Rehin edilen şeye zarar verilmesi halinde, rehin hakkı sahibi zarar verenden tazminat isteyebilir. Aynı şekilde rehinli şeyin korunması için birtakım masraflar yapmak zorunda kalan rehin hakkı sahibi bu masrafların tazmin edilmesini de isteyebilir,
ç) A-lacağın kendisine ödenmemesi halinde, rehin hakkı sahibi rehin edilen şeyi paraya çevirterek alacağını elde eder. Rehnin paraya çevrilmesi İcra İflâs kanunu hükümlerine göre olur
(bk. PARA’ya çevirme);
B. borçlar,
a) Rehini hakkı sahibi, elinde bulunan rehinli şeyi korumak zorundadır. Onu kullanamaz ve rehin hakkına aykırı düşen bir şekilde ondan yararlanamaz. O sadece rehin edilen şeyin zilyetidir. Koruma borcunun yerine getirilmemesi sözleşmeden doğan sorumluluk hükümlerinin uygulanmasına yol açar. Bu sebeple rehin hakkı sahibinin kusurlu olduğu karine olarak kabul edilir. Bunun aksini ispat ederek sorumluluktan kurtulur.
b) Rehin hakkı sahibi, rehin edilen şeyi kendiliğinden ve istediği gibi satamaz. O ancak borcun ödenmemesi halinde İcra İflâs kanunundaki hükümlere uyarak rehin edilen şeyi satabilir,
c) Rehin hakkı sahibi, rehin verenin rızası olmadıkça, rehin edilen şeyi yeniden rehnedemez. Aksine hareket, rehin verenin uğrayacağı zararın tazmini borcunu doğurur. Rehin alan rehin verenin rızasıyle şeyi yeniden rehin edecek olursa, onunla rehin sözleşmesi yapması ve şeyin de zilyetliğini ona devretmesi gerekir,
ç) Rehin hakkı sahibinin rehin edilen şey üstünde hakkı, alacak hakkı devam ettikçe vardır.
Alacak, ifa veya başka herhangi bir sebeple sona erecek olursa, rehin edilen şeyi, rehin edene geri vermek zorundadır.
Rehin alan kimsenin geri verme borcu, sözleşmeden doğar. Rehin edilen şeyi geri vermez veya zarara uğramış olarak geri verirse, sözleşmenin ihlâli hükümlerine göre sorumlu olur. Ancak rehin hakkı sahibinin bu geri verme borcunun doğabilmesi için borcun tamamının yerine getirilmiş olması gerekir. Kısmî ifa halinde, rehin hakkı sahibi, borcun tamamı yerine getirilinceye kadar geri vermekten kaçınabilir. Kural olarak semereler «mütemmim cüz» olarak rehin edilen şeyin kapsamına girer. Ancak bunlar rehin hakkı devam ederken, mütemmim cüz olma niteliklerini kaybedecek olursa, rehin hakkı sahibi, bunları rehin eden kimseye geri vermek zorundadır.
Teslimi şart rehin hakkı şu durumlarda sona erer:
1. zilyetliğin ve zilyetliğin geri verilmesini isteme hakkının kaybedilmesi. Rehin hakkı sahibi, rehin edilen şey üstünde zilyetliğini kaybedecek olursa kural olarak rehin hakkı sona ermez. Zilyetliğin kaybı sonucu rehin hakkının sona erebilmesi için aynı zamanda bu kaybedilen zilyetliğin geri alınması hakkının da sona ermesi gerekir. Buna göre, zilyetliğin kaybının rehin hakkını sona erdirmesi için hem zilyetliğin kaybedilmiş, hem de bu kayıp sonucu, geri isteme hakkının ortadan kalkmış olması gerekir. Bu kuralın bir istisnası vardır. Rehin edilen şey, rehin hakkı sahibinin rızasıyle rehin verene geri verilecek olursa, rehin hakkı sona ermez ve bu süre içinde askıda kalır;
2. elde edilen alacağın sona ermesi. Rehin hakkı, alacak devam ettikçe vardır. Bu sebeple, alacak, ifa veya başka bir sebeple sona erecek olursa, rehin hakkı da ortadan kalkar. Ancak borç bir üçüncü kişi tarafından yerine getirilecek olursa, rehin hakkı sona ermez, halefiyet kurallarına göre borcu ifa eden üçüncü kişiye geçer. Bu kuralın uygulanabilmesi için borcu yerine getiren kimsenin rehin edilen şey üstünde herhangi bir aynî hakkının bulunması gerekir. Böyle bir hakkı yoksa üçüncü kişinin ifasına rağmen rehin hakkı sona erer;
3. rehin hakkı, feragat ve tarafların anlaşmasıyle sona erer.
• Teslimsiz menkul rehni, «menkul ipoteği» de denilen bu durumda, rehin hakkının kurulması için rehin edilen şey üstündeki zilyetliğin rehin hakkı sahibine devredilmesi gerekmez. Kanunda belirtilen durumlarda bir menkul üstündeki rehin hakkı, zilyetliğin devredilmesi gerekmeden doğar. Teslimsiz menkul rehninin hangi durumlarda söz konusu olabileceği kanunlarda açık olarak gösterilmiştir. Bunlar dışında kalan durumlarda teslimsiz menkul rehni kurulamaz.
Başlıca teslimsiz menkul rehni durumları şunlardır:
1. hayvan rehni; teslimsiz hayvan rehni, bütün hayvanlar üstünde kurulamaz. Ancak çiftlik hayvanları üstünde teslimsiz menkul rehni kurulabilir. Bunun dışında kalan hayvanlar üstünde rehin hakkı kurulmak isteniyorsa, bunun genel rehin hakkı şeklinde (hayvanların zilyetliğinin devredilmesi suretiyle) kurulması gerekir. Bunun dışında kanun kimler lehine hayvan rehninin kurulacağını da belirtmiştir; yani hak sahibi yönünden de bir sınırlama vardır. Buna göre, ancak mahallin mülkî âmirinden bu işleri yapmak için izin almış kredi müesseseleriyle kooperatifler, teslimsiz hayvan rehninden yararlanabilir.
Söz konusu müesseseler bulundukları yerin ticaret siciline kaydedilir. Rehin sözleşmesinin kurulması hiç bir şekle bağlı değildir. Ancak bu sözleşmeye dayanılarak rehin hakkının kurulabilmesi için bunun hayvan rehni siciline kaydedilmesi gerekir. Yoksa, rehin hakkı kurulmuş olmaz. Hayvan rehni sicilleri icra daireleri tarafından tutulur. Bir asliye mahkemesinin görev sahasında birden fazla icra dairesi varsa, hayvan rehni sicilini tutma görevi 1 numaralı icra dairesine aittir. Çıkarı bulunan herkes, sicildeki kayıtların bir kopyasını isteyebilir.
Hayvan rehni, alacaklı veya borçlunun ikametgâhının bulunduğu yer siciline değil, hayvan neredeyse onun bulunduğu yer siciline kaydedilir. Sicilin aleniyet fonksiyonu yoktur. Bu sebeple hayvan üstünde bir rehin hakkı bulunduğunu bilmeden bunlar üstünde mülkiyeti kazanan üçüncü kişilere karşı rehin hakkı ileri sürülmez;
2. maden cevherlerinin rehni, Maden kn. md. 108′e göre, maden cevherleri, bunları çıkaran veya arama ve işletme hakkına sahip olan kimseler tarafından alacaklıya teslim edilmeksizin rehin edilebilir. Bu durum Enerji ve Tabiî Kaynaklar bakanlığında tutulan bir sicile kaydedilir;
3. Ziraî Donatım kurumunun rehin hakkı;
4. Ziraat bankasının teslimsiz rehin hakkı;
5. tarım kredi kooperatiflerinin teslimsiz rehin hakkı;
6. Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkındaki kanuna göre, belirli müesseselerin işletilmesinden doğan vergi borçları için devletin teslimsiz rehin hakkı;
7. Ticarî İşletme Rehni kanununa göre, ticarî işletmenin veya esnaf işletmesinin rehni.
— Esk. huk. Rehin, râhin (rehin eden) ile mürtehin (rehin alan) arasında yapılan bir anlaşma sonucu merhun’un (rehnedilen şey) kabzıyle (elde tutulması) gerçekleşir. Malikî mezhebine göre mürtehin, akit yapıldıktan sonra râhini, merhunu kendisine teslime zorlayabilir. Hanefî mezhebine göreyse teslim, yani kabz olmadıkça rehin bir bağış gibidir ve bu yüzden geçerliliği, taraflar arasındaki anlaşmaya, kabzın eklenmesine bağlıdır. Bu mezhebin görüşünde rehin bir aynî akittir. İslâm hukukunda, kabzı mümkün olmayan şeylerin rehni söz konusu değildir; alacak hakkı rehnedilemez.
+ Sıf. Esk. Bir şeye karşılık garanti olarak bırakılmış olan: Dam çökük, arsa rehin, bahçeyi icra ister;// Bir kalem borca bedel faizi defter defter! (M. Â. Ersoy). || Yakın, yakınlaşmış. (-> Bibliyo.) [M]
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REHİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REÇEL
Tarih 25 Haziran 2009
REÇEL i. (fars. riçal’den). Mutf. Meyveleri şekerle kaynatarak hazırlanan tatlı: Bu hal biraz daha devam ederse mutfaktan peynir, reçel ve saire gelmesinden de korkmağa başlamıştım
(R. N. Güntekin). Vişne reçeli.
— ANSiKL. Mutf. Reçel üç şekilde yapılır:
1. meyveler, koyuca bir şurup içine atılarak pişirilir: kayısı, elma, armut, ayva,incir, mandalina, portakal, üzüm, karpuz kabuğu, patlıcan ve kabak reçeli gibi;
2. meyvelerin arasına tabakalar halinde şeker konulur ve bir gece bekletildikten sonra pişirlir: çilek, vişne, erik, şeftali, ahududu, böğürtlen, gül reçeli gibi;
3. usulde reçel, meyveye şekeri ve suyu konduktan sonra güneşte bekletilerek yapılır.
Reçel yapımında çay şekeri (sakkaroz) kullanılır.
Ticarette glikoz şekeriyle de reçel yapılır. 1 kg glikoz, 750 gr toz şeker yerine geçer; glikozdan yapılan reçel daha ucuz olur. Reçel şurubunun ileride kristalleşerek şekerlenmemesi için, her kilo şeker için 1 gr limon tuzu vey limon suyu katılması gerekir. Bu işleme kestirme denir.
Reçel pişerken üzerinde biriken köpük atılır. Tam kıvamında pişirilen reçeldeki şeker ölçüsü yüzde 68 olmalıdır. Bundan fazla olursa reçellerde şekerlenme görülür. Şeker ölçüsü refraktometreyle anlaşılır. Reçelin pişme kıvamı da 104°-105°C olmalıdır. Reçel ateşten alınmadan 1-2 dakika önce limonu sıkılmalıdır. Reçel yaparken şeker ölçüsü meyveye göre ayaklanır. Genellikle 1 şeker 1/2 litre su ile kaynatılır. Sert meyveler önce haşlanır.
Sonra şuruba atılır ve meyvenin suyu şurubu sulandıracağı için, tencerenin ağzı açık olarak kaynatılır.
Reçeller âdi kavanoz, sırlı çömlek ve teneke kutulara konularak saklanır. Reçellerin üst kısmına, hava ile teması kesmek için, alkole batırılmış parşömen kâğıdı, eritilmiş parafin veya balmumu konur; kaplar, kuru, serince ve havadar yerlerde saklanır. (M)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REÇEL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RECİFE
Tarih 25 Haziran 2009
RECİFE, esk. Pernambuco (fr. Perrıambouc) veya Fernambuco, Brezilya’nın kuzeydoğusunda şehir, Pernambuco eyaletinin merkezi; 788 600 nüf.
Şehir 1548′de Atlas okyanusu kıyısında, Capibaribe ve Beberi-be ırmaklarının denize döküldüğü alüvyonlu ovada, az çok kurutulmuş, yer yer ırmak kollarıyle yarılı, günlük gelgitlerin örttüğü topraklarda kuruldu. En büyük üç adada şehrin başlıca üç semti yer alır: şehre adını veren Recife adası limanın kurulduğu adadır; merkez semti, Santo Antonio adası’ndadır; Boa Vista adası ise üçüncü semti kapsar. Recife, güzel Boa Viagem kumsalıyle güneye, Apipucos semtiyle de iç kısma doğru uzanır; kuzeyde ise eyaletin eski başkenti Olinda’ya ulaşmıştır.
• Tarih. Başlangıçtaki küçük portekiz tesisini XVII. yy.da, limandan yararlanmak isteyen Hollandalılar tahkim ettiler. Şehirde o dönemden kalma birkaç katlı ve görünüşte portekiz evlerinden çok flaman evlerini andıran evler vardır. Hollandalıların şehir yakınındaki Guararapes tepesinde yenilmesinden sonra (1645), Portekizliler Recife limanını denizden ulaşılması daha güç olan Olinda’ya tercih ettiler. XVII. yy.da ve XVIII. yy.ın büyük kısmında Recife, Brezilya’nın doğu ucunda ve verimli şekerkamışı tarlalarının yakınında bulunmanın sağladığı üstünlüklerden yararlandı, kısa zamanda büyük bir çiftçi ve tacir şehri haline geldi.
Ama XVIII. yy.da şeker ihracatının azalmasıyle gerilemeğe başladı; o dönemden sömürge üslûbunda eski evler ve birkaç güzel kilise (barok üslûbunda) kalmıştır. Bugünkü zenci azınlığın ataları şekerkamışı zamanında getirilen zenci kölelerdir. Recife demir ve karayolları ile kabotajı sayesinde bugün de bir ticaret merkezidir. Ayrıca birkaç sanayi tesisi de kurulmuştur. Kuzeydoğu bölgesinin başkenti olan şehre, kuraklıktan kaçan iç ülke halkı akın eder ve derme çatma kulübelere (mocambolar) yerleşir.
Şehir nüfus yoğunluğu bakımından batı medeniyetinin ekvator enlemlerindeki en büyük şehridir. Limanından tropikal ürünler (şeker, tütün, ananas, kakao, pamuk) ihraç edilir, makine ve mamul maddeler alınır. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECİFE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RECHBERG UND ROTHENLÖWEN (Johann Bernhard, kont)
Tarih 25 Haziran 2009
RECHBERG UND ROTHENLÖWEN (Johann Bernhard, kont), avusturyalı diplomat (Regensburg 1806-Kettenhof, Viyana yakınları 1899).
Metternich tarafından Stockholm (1841) ve Rio de Janeiro’ya (1843) gönderildi. İstanbul’da geçici elçi (1851), Milano’da Radetzky’nin yardımcısı (1853), Frankfurt diyetinde delege (1855) oldu ve Bismarck ile anlaşmazlığa düştü.
Buol-Schauenstein’ın yerine mayıs 1859′da dışişleri bakanı oldu, bu görevi 1859-1860 arasında fiilen yürüttü, imparatoru Fransa ile barışa teşvik etti, Bach’ın yerine Goluchowski’yi getirdi ve şubat 1861′de Macarlarla müzakerelere girişti. Düklükler savaşı sırasında Prusya ile anlaşmayı kabul etti. Fakat Bismarck ile bir ticaret antlaşması yapamadığı için yerine Mensdorff getirildi (ekim 1864). [L]
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECHBERG UND ROTHENLÖWEN (Johann Bernhard, kont) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REAYA
Tarih 25 Haziran 2009
REAYA i. (ar. ra’yye’den re<âyâ, otlatılan hayvan sürüsü).
Esk. Bir hükümdarın yönetimi altında bulunan halk: Gadrede reayasına vali-i eyalet // Dünyada ve ukbada ne zillet, ne rezalet! (Ziya Paşa). Padişah Allah'ın vekili olarak bu toprakları reayasına kiracı gibi vermiştir (Kemal Tahir). // Osmanlı imparatorluğunda müslüman olmayan tebaa: Hıristiyanlar Osmanlı devrinde gerçi reaya muamelesi görmekten şikâyetçidirler (F.R. Atay). // Teşm. yol. Hıristiyan (Zt. BERAYA.) || Terfih-i reaya, tebaanın refahını sağlama.
— ANSİKL. Teşk. tar. Başlangıçta, Osmanlı devletinin yönetimi altında bulunan müslüman ve hıristiyan, bütün halk topluluklarına, yönetilen, hükümete bağlı olan topluluk anlamında reaya deniyordu. Sonraları halk, müslim ve gayrı müslim diye ayrılınca, gayri müslim adı altında toplanan bütün tebaaya reaya adı verildi, islâm dininin doğuşundan bir süre sonra, cizye denen özel bir vergi vermekle görevli olan ve islâm dininden başka bir dine bağlı bulunanlara ehli zimmet veya zimmi denmeğe başlandı.'
Gayri müslim olan bu topluluğun verdiği vergiye karşılık bütün haklarının, can, mal ve mesken güvenliğinin sağlanması devlete bırakılıyordu. Devlet ödedikleri vergiden dolayı, yönetimi altında bulunan bütün gayri müslimlerin hayatını korumakla görevliydi, islâm devletinin yönetimi altında bulunan gayri müslimlerle cizye karşılığı ilk anlaşmayı Hz. Muhammed yaptı. Bu anlaşma gereğince devlet, reayanın (gayri müslimlerin) bütün haklarını koruyacak; onların can, mal, ırz ve mesken güvenliğini sağlayacak; inançlarında, ibadetlerinde onları serbest bırakacak; buna karşılık onlar da devlete cizye vereceklerdi. Hz. Muhammed'in ölümünden sonra, Dört Halife ve daha sonra Halid bin Velid devrinde, gayri müslimlerle (reaya) yeni anlaşmalar yapıldı.
Hz. Muhammed'in koyduğu anlaşma hükümleri yürürlükte kaldı ve duruma göre bunlara bazı yeni maddeler eklendi. Yeni alınan ülkelerdeki gayri müs-limlere ve onların rahiplerine iyi davranıldı; inançlarına, geleneklerine, ibadetlerine, sanat, ticaret yapmalarına engel olunmadı; yalnız, verecekleri cizyenin zamanı, miktarı belirtildi, bununla ilgili anlaşmalar yapıldı. Savaşla girilen bir gayri müslim ülkesindeki halk barış isterse onlarla anlaşma yapılır, alınacak vergi (cizye) bir hükme bağlandıktan sonra gayri müslimler devletin yönetimi altına girerdi.
Vergiler, reayanın sayısına ve malî durumuna göre düzenlenirdi. Vergiyle ilgili anlaşmalarda gayri müslimlerin devlet tarafından her türlü saldırı ve haksızlığa karşı korunma gerekçesi özel bir madde olarak yer alırdı. Cizyeyi vermeyen gayri müslimler, islâm devleti tarafından korunmaz, hayat ve malları güven altına alınmazdı. Hz. Muhammed'in kurduğu bir gelenek gereğince yeni ele geçirilen bir gayri müslim ülkesinde halka, önce anlaşma yapmak için üç şart gösterilirdi.
Bunlar: Müslümanlığı, savaşı veya cizyeyi kabul etmekti. Müslümanlığı kabul edenler cizye vermezlerdi. Savaşı kabul edenler savaş kurallarına göre işlem görürdü. Cizye denen özel vergi ödemeyi kabullenenler de devletin yönetimi altına girer, reaya sayılırdı. Cizye vermeyen gayri müslimlerin hayatları, mal ve mesken güvenliği devlet tarafından sağlanmazdı. Buna karşılık, müslümanlar yapılan anlaşmaların gereğini yerine getirmezlerse reaya da vergi vermezdi. Halife Ömer devrinde, reayadan alınan vergi belli bir düzene konuldu, bazı kurallara bağlandı.
Buna göre, zenginler her yıl 48, orta durumda olanlar 24, yoksullar ise 12 dirhem gümüş cizye vermekle yükümlüydü. Ancak, bu miktarlar da dondurulmadı; devrin şartlarına göre, karşılıklı anlaşmalarla değiştirildi. Halifelik Emevilere geçtikten sonra, devletle reaya arasındaki ilişkiler eskisi gibi sürdürüldü. Ancak, devlet giderlerinin çokluğu ileri sürülerek, bazen cizyenin artırıldığı, ağırlaştırıldığı oldu. Bunun üzerine, reaya ile devlet yöneticileri ve hâkim sınıflar arasında bazı geçimsizlikler ortaya çıktı. Reaya, emevî halifelerinin aşırı masraflarından, gereksiz giderlerinden yakınmağa, Hz» Muhammed ve Dört Halifenin yolundan gidilmediğini ileri sürmeğe başladı. Bütün bunlara karşılık, önemli ve devlet düzenini sarsıcı bir olay çıkarmadıkları sürece reayaya fazla baskı yapılmadı.
Emevîler, reayadan yalnız cizye almakla yetinmediler; onlara devlet işlerinde resmî görevler de verdiler. Hesap ve yazı işleri bilen gayri müslimler Divanda görev alırlardı. Bu durum, devletle reaya, özellikle müslümaniarla gayri müslimler arasında bir yakınlaşmanın, devlet düzeninde eşit işlem görmenin açık bir belirtisi sayılıyordu. Bu yüzden, devlet dairelerinde görev almak için, reaya çocukları arasında hesap, yazı ve tercüme işlerini görebilecek nitelikte bir eğitim ve öğretim düzeni uygulanıyordu. Bunun sonucu, Emevîler devrinde birçok gayri müslim yazar, bilgin, hekim yetişti. Abbasîler devrinde de reaya ve müslümanlar arasındaki ilişkiler eskisi gibi sürdürüldü, Hz. Muhammed ve Dört Halife devrinde kurulan geleneğe uyuldu, Cizye, onların düzenlediği şartlar altında toplandı.
Bazen, devletin giderlerindeki durum gereğince, cizyenin miktarında değişiklikler yapıldı. Abbasîler devrinde ve onlardan sonra gelişen müslüman fetihleri sonucu reayanın sayısı çoğaldı. Alınan uzak ülkelerde reaya ile, müslümanlar, özellikle devlet yöneticileri arasında yeni yeni cizye anlaşmaları yapıldı, iran, Mısır, Kuzey Afrika, ispanya gibi ülkelerde kurulan islâm devletleri bu vergi usulünü sürdürdü; reaya ve müslüman halk ilişkilerini devrin ihtiyaçlarına göre düzenledi.
Anadolu, Selçuklular tarafından alındıktan sonra islâm devletlerinde uygulanan vergi usulü aşağı yukarı olduğu gibi benimsendi. Reaya, vergisini ödediği sürece, bütün din ve dünya işlerinde bağımsız bırakıldı. Onların özel yaşayışlarına, öğretim ve eğitimlerine, ibadetlerine, gelenek ve göreneklerine dokunulmadı.
Osmanlı devletinde de, cizye usulü olduğu gibi bırakıldı. Yeni alman ülkelerde islâm dinini kabul etmeyenler vergiye bağlanarak yerlerinde bırakıldı. Bunların mal, can ve mesken dokunulmazlıkları, inanç ve ibadet bağımsızlıkları devlet tarafından güven altına alındı. Osmanlı devletinin tebaası durumunda olan reaya askere alınmıyordu. Reaya ile müslümanlar arasında, hukuk yönünden ayrılık yoktu. Bütün ayrılık, reayadan alınan cizye idi. Osmanlı devletinde, zaman zaman, reayadan avarız akçesi denen özel bir vergi daha alınırdı, öşür, değirmen vergisi, ağnam v.b. vergiler konusunda müslümanîarla reaya sınıfı eşit işlem görürdü. Reayadan alınan cizye, Halife Ömer devrinde olduğu gibi, edna (düşük), evsat (orta), ala (yüksek), diye üçe ayrılırdı.
Edna, yoksullardan, evsat, malî durumu orta derecede olanlardan, ala ise zenginlerden alınırdı. Osmanlı devletinde, bazı padişahlar, zaman zaman bazı yeni vergiler koydular. Savaş sırasında, savaş giderlerinin, ordu masraflarının çoğalması üzerine Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman avarız akçesi toplamayı belli bir kurala bağladılar, önceleri geçici nitelikte olan bu vergi sonraları emlâk vergilerine eklenerek sabit bir vergi durumuna getirildi. Reayadan, yapım işlerinde çalıştırmak yoluyle yararlanıldığı gibi, Yeniçeri ocağına asker yetiştirmek amacıyle özel bir eğitim ve öğretimden geçirilmek üzere çocuklar da alınırdı. Ayrıca, bunlar arasından isteyerek sipahi olanlar, köprü yapımında çalıştırılanlar, ordunun ulaştırma işlerinde görev alanlar davardı.
Yeniçeri ocağına alman reaya çocukları islâm dini kurallarına göre eğitim ve Öğretim görür; içlerinden yetenekli olanlar devlet ve ordu görevlerinde en yüksek basamaklara kadar çıkarlardı. Ayrıca kürekçilik, yol onarımı gibi işlerde çalışanlar vergi ödemekten kurtulur, gündelik de alırlardı. Divanda saklanan reaya defterleri otuz yılda bir «tahrir» yapılarak tutulur, sonra hükümet merkezine gönderilirdi. Bir süre, Yavuz Sultan Selim, reayadan «peksimet bahası» olarak avarız akçesi topladı. Bunu toplarken de, vergi ö-demekle görevli kimselerin malî durumlarının göz önünde tutulmasını, ödeyemeyecekleri bir miktarın toplanması yoluna gidilmemesini buyurdu.
Osmanlı devletinde, reayadan hizmeti görülenlere tımar verilir, bu tımarı kazanmak isteyenler sipahi yazılır, böylece vergiden kurtulurlardı. Yalnız, reayadan olan herkes, istediği zaman sipahi olamaz, tımar alamazdı. Bu konuda uygulanan bazı kurallar vardı. Atadan, babadan devlete hizmeti geçmiş olanlar seçilirdi. Bu usul, vergi vermekten kurtulmak için, herkesin sipahi yazılması sonucu devlet hazinesinin gelir kaynaklarından yoksun kalmasını önlemek içindi. Kanunî Sultan Süleyman, özel bir kanunla reayadan alınması gereken vergileri sınıflandırdı. Sonra Ahmed I tarafından yeniden düzenlenen ve uygulanan Reaya kanunu uzun zaman yürürlükte kaldı.
Osmanlı devletinin iç kurumlarında, yönetim düzeninde görülen sarsıntılar sonucu, reaya ile olan ilişkilerde de bazı aksaklıklar ortaya çıktı. Reayadan vergi toplamakla görevli kimseler, bazen aşırı davranışlarda bulundular; reayadan fazla vergi alma yoluna giderek, devletle reaya arasındaki bağların gevşemesine, birtakım geçimsizliklerin doğmasına yol açtılar, özellikle Murad III devrinde içkilerden vergi alınma yoluna gidilince reaya, durumundan yakınmağa başladı. Çünkü Osmanlı devletinde, içkiyi yapan ve satanlar, daha çok reayadan olan gayri müslimlerdi.
Reaya, Murad III'ün içkiden ayrı bir vergi alınmamasını ve bunun cizyeye eklenmesini istedi. Bunun üzerine yeni bir kanunla reayaya uygulanan vergi, zenginden 45, orta durumda olanlardan 30, yoksullardan 15 akçe olarak düzenlendi. Bu yeni vergi, bölgelerin durumuna göre de değişiyordu. Reayadan alınan bu cizye, sonraları bedeli askerî adını aldı. Tanzimat döneminde de reaya, eski durumunu korudu. Müslümanlarla reaya arasındaki ayrılıklar devletin koyduğu bazı kanunlarla sürdürüldü. Ancak, İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra, reayadan da asker alınmağa başlandı.
Bunun sonucu olarak bedeli askerî adı verilen cizye de kaldırıldı. Reaya ile müslüman halk arasında ayrılık zaman zaman yumuşadı; bütün devlet dairelerinde, okullarda, askerlikte reayadan olanlarla müslümanlara eşit işlem yapılma gereği konuldu.
Fatih Sultan Mehmed tarafından, Osmanlı devleti sınırları içinde reayaya tanınan bütün haklar İkinci Meşrutiyete kadar sürdü. Bu uzun dönem içinde reaya, din, eğitim, öğretim, ibadet ve geleneklerinde serbest bırakıldı. Osmanlı bilim kurumlarının yanı sıra, reayanın da geliştirdiği özel öğretim ve eğitim kuruluşları vardı. Buralarda da deneysel bilimler alanında, özellikle tıp, kimya ve matematikten birçok bilgin araştırıcı yetişti.
Sanatlarda, özellikle mimarîde başarılı sanatçılar yetişti. Tanzimat'tan sonra açılan osmanlı öğretim kurumlarının çoğunda reaya çocukları, daha çok yabancı dil ve deneysel bilimlerle ilgili derslerde öğretmenlik görevlerine getirildi. Bunlara elçiliklerde, saraylarda tercümanlık, yabancı devletler nezdinde elçilik görevleri verildi. Askerlik alanında yapılan yeniliklerde reayadan yetişen uzmanlardan da faydalanıldı. Reaya, başlangıçtan beri kendisine tanınan haklara dayanarak, Osmanlı devleti sınırları içinde özel din okulları, öğretim kurumları, ibadethaneler açtı.
Tanzimat'tan sonra azınlıklar kendi dillerinde öğretim ve eğitim yapan, ilkokuldan liseye kadar, özel okullar açtılar. Bunlar arasında fransızca, ingilizce, almanca, italyanca, rumca, ibranîce, ermenice öğretim yapan özel okullar vardır. Reaya, devletle olan ilişkilerinde, kamu düzeninde genel yasalara, din ve inançlarıyle ilgili konularda ise bağlı bulundukları din kurumlarının koyduğu özel kanunlara uymak zorundaydı. Tanzimat'tan sonra reayaya tanınan yeni haklar, İkinci Meşrutiyette genişletildi ve bu haklara yenileri eklendi. Bu yeni haklar, 1912'de reaya tarafından kötüye kullanıldı.
Osmanlı devletinin paylaşılmasını öngören bazı avrupa devletleri ve onların Türkiye'deki temsilcileri, reayanın haksızlıklara uğradığını, haklarının avrupa devletlerince korunması gereğini ileri sürdüler. Bu sebeple Osmanlı devletinin iç işlerine karışmağa başladılar. Birinci Dünya savaşında reaya, Osmanlı devleti içinde daha geniş ölçüde bölücü çalışmalara girişti; devletin genel düzenini sarsıcı, bölücü birtakım haklar istedi.
Savaş yılları süresince de Osmanlılar aleyhinde çalıştı. İzmir ve istanbul illerinde, Karadeniz kıyılarında devletin bütünlüğünü yıkıcı eylemlere girişti. Reaya arasında bağımsızlık isteyenler, Osmanlı devleti toprakları üstünde, özellikle Anadolu'da ayrı birer devlet kurmak için gizli gizli çalışanlar oldu. Birinci Dünya savaşından sonra Türkiye cumhuriyeti kurulunca (1923) Türkiye toprakları üzerinde bulunan bütün insanlar, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kabul edildi.
Osmanlı imparatorluğunun baştan beri, kendi toprakları üstünde ayrı bir topluluk olarak koruduğu reaya ile müslümanlar arasındaki ayrılık ortadan kaldırıldı. Türkiye cumhuriyeti uyrukluğunda olan bütün yurttaşlar kanun karşısında, vergi düzeninde, öğretim, eğitim ve din kurumlarında, askerlik alanında, adliye işlerinde eşitliğe kavuşturuldu; özel imtiyazlar ortadan kaldırıldı. (-> Bibliyo.) [M]
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REASÜRANS
Tarih 25 Haziran 2009
REASÜRANS i. (fr. reassurance). Sigortacılık. Sigortacının, yaptığı sigorta sözleşmelerinin tehlikelerini kısmen veya tamamen bir başka sigortacıya devredebilmesi için kurulan ikinci (mükerrer) sigorta.
— Ansikl. Huk. Reasürans bir çeşit mesuliyet sigortası niteliğindedir. Çoğunlukla sigortacıyle reasürans şirketi arasında bir anlaşma (traitg) yapılarak sigortacının bütün sigorta işlemlerinden doğan tehlikelerin yeniden sigorta ettirilmesi yolu seçilir. Bununla beraber münferit reasürans yolu da kapanmış değildir.
Türkiye’de Bakanlar kurulu faaliyette bulunan sigorta şirketlerini, kurdukları sigorta sözleşmelerinin kapsadığı miktarlar üstünden reasüransa tabi tutmağa yetkilidir. Bakanlar kurulunun bu yetkisi 7397 sayılı Sigorta Şirketlerinin Murakabesi Hakkında kn. md. 59′dan doğar. Daha önce de 1160 sayılı Mükerrer Sigorta İnhisarı Hakkında kanun çıkarılmıştı. Bu kanun çerçevesinde 1929 yılında Bakanlar kurulu kararıyle Maliye bakanlığı ve İş Bankası Anonim şirketi arasında bir reasürans şirketi kurulması ve reasürans tekelinin bu şirkete tanınması konusunda anlaşma yapıldı. Millî Reasürans Türk Anonim şirketi bu anlaşmaya dayanarak kuruldu.
O tarihten itibaren Bakanlar kurulu kararıyle on beş veya on yıllık sürelerle reasürans tekeli süresi uzatılmaktadır. Reasürans hadleri Ticaret bakanlığı tarafından hazırlanan cetvellerde gösterilir. Türkiye’deki sigorta şirketleri gerek Mükerrer Sigorta İnhisarı Hakkında kanun ve gerek Sigorta Şirketlerinin Murakabesi Hakkında kanuna göre Millî Reasürans T.A.Ş.’nin inhisarına girmeyen sigortalarını daha çok yabancı reasürans şirketlerine sigorta ettirmektedir. Bu tür yabancı reasürans şirketlerinin anonim şirket halinde kurulmuş olması, en az bir milyon lira ödenmiş sermayeleri bulunması ve sigorta şirketlerinde aranan nitelikleri taşıması gerekir.
Türkiye’de reasürans şirketleri hem prim ve riske aynı ölçüde katılma usulünü, hem de sadece riskin bir bölümünü paylaşma usulünü uygular. (M)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REASÜRANS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RE adası
Tarih 25 Haziran 2009
RE adası, Fransa’da ada, Atlas okyanusu (Charente-Maritime) kıyısında, Breton boğazı ile Antioche boğazı arasında; 9 682 nüf. 28 km uzunluğunda olan ve Aunis kıyısından La Pallice ile Sablanceaux burnu arasında 2,5 km’lik bir boğazla ayrılan bu alçak ada, mendireklerin koruduğu dar bir kıstakla birbirine bağlanan farklı büyüklükte iki kısımdan meydana gelir.
Adanın, güneybatısında «vahşî» denen düz, barınmağa elverişsiz, kumlar arasında yer yer küçük yalıyarların yükseldiği bir sahil uzanır. Kuzeydoğu kıyısı ise tersine çok girintili çıkıntılıdır. Dolayısıyle adanın genişliği yer yer çok değişir: genellikle 3-5 km arasında olan bu genişlik, meselâ Martray kıstağında 70 m’ye iner. Adada tarım önemli rol oynar (tahıl, turfandacılık, kuşkonmaz, bağcılık).
Balıkçılık ikinci derecede önemlidir; fakat adanın kuzeybatısındaki geniş körfezde büyük istiridye parkları vardır. Aynı kesimde büyük tuzlalar da işletilir. Kuzeydoğuda tuz ve şarap ticareti yapılan birkaç liman yer alır; La Fiotte, Ars ve özellikle, başlıca ticaret merkezi olan Saint-Martin limanları. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RE adası hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAZİLLY (İsaac DE)
Tarih 24 Haziran 2009
RAZİLLY (İsaac DE), fransız sömürgecisi (Chinon yakınları 1587-La Heve, Acadie, 1635).
Hıristiyan esirlerin serbest bırakılmasını Sale korsanlarıyle görüşmekle görevlendirildi, hapse atıldı (1624), sonra tahliye edildi. Richelieu’ye, Fas’ta ticaret ve din serbestisinin tanınmasını sağlayan bir sefer teklif etti (1629-1630). 1626 Tarihli bir muhtırada kardinale «bütün okyanuslar için bir ticaret kumpanyası» kurulmasını telkin etti, Saint-Germain (1632) antlaşmasıyle geri verilen Acadie’yi tekrar işgale gönderildi ve oraya vali tayin edildi; çiftçi göndermek için Compagnie de la Nouvelle France’ı kurdu.
Nicolas Denys’nin, Menou d’Aulnay’in ve bazı rahiplerin yardımlarıyle, sömürgeleştirme işini, memleketi derebeyliklere, derebeylikleri de otuzar hektarlık çiftliklere bölerek, Saint-Laurent sahillerine kadar geliştirdi. Port-Royal’in yerine La Heve limanını kurdu. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAZİLLY (İsaac DE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAYNAL (Guillaume)
Tarih 24 Haziran 2009
RAYNAL (Guillaume), fransız tarihçisi ve filozofu (Saint-Geniez d’Olt 1713 – Paris 1796). Rahip oldu, sonra felsefe ve tarihe merak sarınca rahiplikten ayrıldı. Helvetius, d’Holbach ve Mme Geoffrin’in salonlarına devam etti.
Histoire du Stathou-derat (Stathouder’liğin Tarihi) [1748], Histoire du Parlement d’Angleterre (İngiltere Paılamentosunun Tarihi) [1748] adlı eserleri yayımladı. Büyük eseri Histoire Philosophique et Politique des Etablissement et du Commerce des Europeens dans les deux indes (İki Hindistan’da Avrupalıların Kurum ve Ticaretinin Felsefî ve Siyasî Tarihçesi) [1770'te gizlice yayımlandı] ömürgeci devletlerin siyasetine, rahipler sınıfına, Engizisyona karşı çıktı.
Bir yandan eseri yasaklanırken, bir yandan da hakkında parlamento tarafından tutuklama kararı alınan rahip Raynal, önce Friedrich II’nin, sonra Katerina II’nin yanına kaçtı. 1787′de Fransa’ya dönme izni aldı ve Toulon’a, Malouet’nin yanma yerleşti, fitats generaux’ya seçildi, fakat yaşı çok ileri olduğu için, Malouet lehine milletvekilliğinden çekildi. 31 Mayıs 1791′de Meclis’e bir mektup yazarak devrimci şiddet hareketlerini kınadı. Terör günlerinde saklandı, 1795′te Enstitü üyesi oldu, fakat göreve baş-layamadan öldü. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAYNAL (Guillaume) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAVALPİNDİ
Tarih 24 Haziran 2009
RAVALPİNDİ Batı Pakistan’da (Pencap) şehir, Himalaya dağeteğinde İndus’un doğusunda; 404 300 nüf.
Pakistan ordusunun genel karargâh merkezi olan Raval-pindi, İndus ovasını Himalaya’ya bağlayan karayollarını ve kervan yollarını kontrol altında tutan çok önemli bir askerî şehirdir. Sanayi büyük ölçüde gelişmektedir: demir-çelik fabrikası, makine yapımı, elektrik malzemesi, dokuma sanayii. Attok ile Cihlam bölgesini Ravalpindi’ye bağlayan petrol boruları, kimya sanayiinin kalkınmasını destekleyen bir petrol rafinerisini besler. Şehrin Keşmir ile ticareti canlıdır. Havaalanı yakınında eski Taksila’nın yıkıntıları.
— Tar. Sikhî birlikleri, 1849′da Gucerat savaşından sonra burada teslim oldu. Afganistan’ın bağımsızlık antlaşmasını İngilizler 1919′da burada imzaladılar. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVALPİNDİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAUMA
Tarih 24 Haziran 2009
RAUMA, Finlandiya’da (Turku-Pori ili) liman şehri, Botten körfezi kıyısında, Turku’nun kuzeybatısında; 21 200 nüf.
Ortaçağdan beri önemli bir kereste ticareti merkezi olan şehir, eski sokaklarını birkaç anıtı ve dantelcilik geleneklerini muhafaza eder. Metalürji. Kereste, kâğıt ve deri sanayii. Plastik madde fabrikası. Cephane fabrikası. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAUMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RATZENHOFER (Gustav)
Tarih 24 Haziran 2009
RATZENHOFER (Gustav), avusturyalı sosyolog (Viyana 1842-Amerika dönüşü, gemide 1904). Hayatı orduda geçti.
General rütbesine kadar yükseldi. Birçok taktik eseri yayımladı, fakat daha çok sosyal felsefe konusundaki eserleriyle tanınır: Wesen und Zweck der Politik (Siyasetin özü ve Amacı) [1893], Soziologie (Sosyoloji) [1898], Pozitif Monizm (1899), Positive Ethik (Pozitif Etik) [1901],
Zekânın Tenkidi (1902). Sosyoloji teorisi, «insan çıkarları»na bağlanabilecek temel sosyal güçlere dayanır. Bu «çıkarlar»ın temelinde bireysel varolma ve türün korunması istekleri yer alır. Savaş, sanayi ve ticaret bu istekleri tatmin etme araçlarıdır ve «çıkarların uyumlu bir şekilde tatmini» sosyal gelişmenin amacıdır. Sosyal kanunlar, tabiî kanunların «değişik şekillerinden» başka bir şey değildir. (L)
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATZENHOFER (Gustav) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RANJİNA (Dinko)
Tarih 22 Haziran 2009
RANJİNA (Dinko), hırvat şairi (Ragusa, Dalmaçya 1536-ay,y. 1607). Uzun yıllar Messina ve Floransa’da yaşadı, ticaret ve edebiyatla uğraştı. Petrarca’yı örnekseyerek İtalyanca ve Hırvatça lirik şiirler yazdı: Pjesni Razlike (Çeşitli Şiirler) [1563], Diversi Eccellenti Autori (Çeşitli Mükemmel yazarlar), Rime Scelte (Seçme Mısralar.) [M]
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANJİNA (Dinko) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RANGOON
Tarih 22 Haziran 2009
RANGOON, Birmanya’nın başkenti ve Pegu idare bölümünün merkezi, Rangoon ırmağı kıyısında, Martaban körfezine 34 km uzaklıkta; 737 000 nüf. Ülkenin en büyük şehri ve başlıca limanı olan Rangoon, Birmanya demiryolu ağının merkezidir. Tersaneler; bıçkıhaneler; çeltik fabrikaları.
• Tarih. Modern şehrin gerisinde pirinç tarlaları ve mangrov bataklıklarıyle örtülü geniş deltanın tek tepesi yükselir. Daha Tarih öncesinde yerleşilen şehirde M.S. ilk yüzyıllarda önemli bir buddha tapınağı (bugün Şve Dagon pagodası) kuruldu, O tarihte çok küçük olan şehrin adı Asitnagora Paukkaravati idi; Ortaçağda, Aşağı Birmanya’ya hâkim oîan Mon kralları zamanında Okkala adını aldı. Şehrin geçmişiyle ilgili ük tarihî kayıt 1372′de Hanthavaddi kralı Binya U’nun ziyaretini anlatır.
Yavaş yavaş güneye doğru inen birmanyalı fatih Alompra (Alaungpaya) Mon hanedanınım yendi ve 1755′te ele geçirdiği Okkala’ya (Dagon) «savaşın sonu» anlamına gelen «Yangon» adını verdi. Eski pagoda’nın yanında gelişen şehir, kral Bagyidav zamanında (1819-1837) kıyıya doğru kaydı, çevresi tahkim edildi. 1824′te İngilizler tarafından işgal edilen şehir iki yıl sonra Birmanyalılara geçti. Fakat İngilizler 1852′de burayı yeniden ele geçirdiler ve 90 yıl süreyle hâkimiyetleri altında tuttular.
Rangoon’daki bütün eski evler bambudandı; İngilizler Asya’da hiç rastlanmayan, düzgün planlı, sokakları birbirini dik açılarla kesen modern bir şehir kurdular; büyük blok apartmanlar inşa ettiler; anacaddeleri Şule Pagoda’sına bağladılar. Ticarî bir antrepo ve ingiliz idaresinin merkezi haline gelen yeni şehir hızla gelişti: 1871′de Birmanya kralı Mandalay’dan Şve Dgon Pagoda’sına altın bir hti (şemsiye-taç) yolladı. 1882′den sonra Belediye meclisinin üçte ikisi seçimle işbaşına gelmeğe başladı. 1922′de çıkan Belediye kanunu ile Ragoon muhtar bir şehir haline geldi.
XIX. yy.in sonuna doğru Rangoon’un etnik yapısında büyük bir değişiklik oldu.
Hint sermayelerinin ve işçilerinin şehre akın etmesiyle yerli halk ancak varoşlarda tutunabildi. Zenginlik ve bereket yılları olan 1920′lerde hintli akını en yüksek noktasına ulaştı. 1931 Sayımına göre 400 415 kişi olan toplam nüfusun (şehir sınırları içinde) 212 929′u hintliydi. Bu arada şehirde çeşitli kurumlar gelişti. 1920′de kurulan Rangoon üniversitesine inya yakınındaki kırlık bölgede 1 600 km2′lik bir alan eklendi, önce üniversite koleji ile Judson koleji sonra mühendislik, tıp ve öğretmen okulları inşa edildi.
Gelişme dönemini bir durgunluk ve sanayide huzursuzluk dönemi izledi. 1931′de hint aleyhtarı birçok kanlı ayaklanma patlak verdi. 1942 Martında Rangoon Japonların eline geçince hintlilerin çoğu kaçtı ve geri dönmedi, ikinci Dünya savaşında müttefikler tarafından bombalanan şehrin deniz cephesinde büyük yıkıntılar oldu. 3 Mayıs 1945′te geri dönen ingiliz-hint birlikleri harap bir şehirle karşılaştılar: yıkılan dokları eski haline getirmek için büyük çaba sarfedildi. 1947′de savaş öncesinde yüklenen mal oranının ancak yüzde 40′ına ulaşılabildi.
• Bağımsızlık sonrası. 1948′de Birmanya’nın bağımsızlığa kavuşmasından sonra ülkede birçok ayaklanma oldu; hattâ Rangoon bir süre için hükümet denetimindeki tek şehirdi. 1950′ye kadar gerilemeğe devam eden ticaret o tarihten sonra kalkındıysa da şehir eski ticarî önemini kazanamadı. Bunun sebeplerinden biri kıyı sularının taraklanmaması ve ırmakların bakımsızlığıdır. Nitekim büyük gemiler Rangoon ırmağına giremez.
Hükümet sosyalist ilkelere uygun millî bir kalkınma siyaseti uygulamaktadır; bu kalkınma programı başkent çevresinde yoğunlaşmıştır. Devlet yatırımıyle kurulan iki dokuma, bir çelik, bir de ecza fabrikası henüz masrafını çıkarmamıştır. Bu arada yakılıp yıkılan bölgeden göçenler, şehir nüfusunu büyük ölçüde artırdı. 1958 Eylül-ekiminde yapılan hükümet darbesiyle Birmanya’da ordu yönetime elkoydu. Avnı yılın aralığında şehir muhtariyetine son verildi ve albay Tun Şeyn şehir yöneticiliğine tayin edildi. Tun Şeyn’in başkanlığında şehri temizlemek ve göçmenleri şehir sınırları dışındaki yeni yerleşme bölgelerine aktarmak için büyük çabalar harcandı. 1962′de ordu yeniden yönetime elkoyunca, tek protesto üniversite öğrencilerinden geldi, öğrenci gösterileri, aynı yılın temmuz ayında 17 öğrencinin vurulması ve öğrenciler Birliği binasının yıkılmasıyle bastırıldı. Şehirde 1967 haziranında çin aleyhtarı kanlı gösteriler yapıldı; birçok çinli öldürüldü. Çin elçiliğine ve çinlilere ait evler ve dükkânlara saldırılar oldu. (M)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANGOON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RANDSTAD HOLLAND
Tarih 22 Haziran 2009
RANDSTAD HOLLAND, Hollanda’da.Amsterdam, Utrecht, Rotterdam ve La Haye şehirleriyle sınırlı bölgeye verilen ad; ülkenin yönetim, ticaret ve sanayi faliyetlerinin büyük kısmı burada toplanır, 2 000 km2′den az olan Randstad Holland’ın nüfusu 4 milyonu aşar. (L)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANDSTAD HOLLAND hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RANAVALONA II
Tarih 22 Haziran 2009
RANAVALONA II (öl. 1883), Madagaskar kraliçesi (1868-1883). Radama II’nin ikinci karısı. Rasoherina’nın yerine geçti (1868), başbakan Rainilaiarivony ile evlendi ve onunla birlikte Protestanlığı kabul etti (1869).
Hükümdarlığı sırasındaki başlıca olaylar şunlardır: İngiltere ve Fransa’ya ticaret serbestliği tanınması karşılığında kraliçeye Batı Sakalav’ların dışında bütün adaya hâkim olma hakkını sağlayan antlaşmaların imzalanması; liberal reformlar (birden fazla kadınla evlenmenin ve içkinin yasaklanması, hafta tatili); merkezîleştirme siyaseti, öğretimin ve ordunun teşkilâtlandırılması. Laborde’un (öl. 1878) vârislerine düşen mirasın verilmemesi ve yabancıların toprak sahibi olmalarını yasak eden mart 1881 tarihli kanunun çıkarılması üzerine, Fransa, adayı ablukaya aldı. 1883 Mayısında amiral Pierre, Majunga’yı ve sonra da Tamatave’ı işgal etti; kraliçe temmuz ayında öldü. (L)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANAVALONA II hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAMON BERENGUER III
Tarih 22 Haziran 2009
RAMON BERENGUER III (1082ye doğr.- 1131), Barcelona Kontu (1096-1131) ve Provence kontu (Raimond Berenger I) [1112 /1113-1131] oldu.
Amcası Berenguer Ramon II’nin vârisiydi (1096), Murabıtları uzaklaştırmayı (1114′te Barcelona kapılarında durdurulan saldırı) ve Torragona din merkezini kurarak babasının fethettiği yerleri, yeniden iskân etmeyi başardı. Kuzey İspanya’da huzuru ve Akdeniz’deki ticaretin güvenliğini sağlamak için islâm denizcilerinin üssü olan İbiza (1114) ve Mallorca (1115-1116) adalarını işgal etti. Ayrıca İtalyan devletlerini müslüman aleyhtarı bir koalisyona sürüklemeğe de teşebbüs etti (Cenova ile Pisa’yı ziyaret, papaya büyükelçi gönderme [11171). Puglia dükü Puggero II ve Cenova ile ittifak antlaşmaları (1127) yaptı.
Besalu (1111), Cerdana (1117), Ampurdan (1123), Provence, Gevaudan, Rou-ergue ve Millau kontluklarını ilhak ederek devletinin sınırlarını Pireneler’in iki yanma yaydı. Bu son fetihlerini, Provence ve Gevaudan kontesi Gerberge’in kızı Douce ile evlendikten sonra gerçekleştirdi (1112). 1125′te Provence-Barcelona (Batı’da Rhone, Kuzey’de Durance ile sınırlı) ve Provence-Toulouse kontluklarına ait toprakların bölünmesini kabul eden ye Avignon ile çevresine dokunmayan bir antlaşma imzaladı. Böylece birinci Katalân imparatorluğunun temellerini atmış oldu. (L)
22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMON BERENGUER III hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RALEİGH (sir Walter)
Tarih 20 Haziran 2009
RALEİGH (sir Walter), ingiliz saray adamı, denizcisi ve yazarı (Hayes, Devon 1552′ye doğr. – Londra 1618).
Fransız carvin’cileriyle birlikte savaştı (1569), sonra üvey kardeşi Gilbert ile deniz serüvenlerine atıldı. 1580′de Leicester’in hizmetine girdi ve İrlanda’da çarpıştı. Sarayda, sevimliliği ve çekiciliğiyle kraliçenin gözüne girdi. Kraliçe, Raleigh’in büyük bir siyasî etki kazanmasına fırsat vermedi, ama ona birçok armağan bağışladı (kârlı ticaret tekelleri, İngiltere ve İrlanda’da geniş topraklar). Raleigh usta bir yönetici olduğunu ortaya koydu. 1584′te kuzey Amerika kıyılarını keşfetmek amacını güden bir deniz seferini malî bakımdan destekledi; 1585′te bir başka seferi yönetti ve Roanoke adasında bir ticaret kolonisi kurarak buraya «Virginia» adını verdi.
Koloni kurma denemesi başarıya ulaşmadı ama İngiltere’nin Kuzey Amerika’daki hâkimiyetinin başlangıcı oldu. Ayrıca Raleigh, bu adalardan yeni bitkiler (patates, tütün) getirdi.
1587′den itibaren rakibi Essex. yüzünden etkisini kaybeder gibi oldu ve saraydaki durumu sarsıldı. 1595′te denizcilik faaliyetlerine yeniden girişti; Guyano bölgesini inceledi (buranın Eldorado olduğunu sanıyordu) ve 1596′da Cadiz seferine katıldı. 1603′te İngiltere tahtına
James I’in çıkması, Raleigh’in gözden düşmesine yol açtı. Haksız yere krala karşı entrikalara girişmekle suçlandı; ölüm cezasına çarptırıldı, cezası müebbed hapse çevrildi ve 1616′ya kadar Londra kulesinde tutuklu kaldı. Bu tarihte, İspanya ile hiç bir çatışmaya yol açmamak şartıyle, Orinoco’ya yapılacak bir seferi yönetmesi için serbest bırakıldı. Ama sefer başarısızlıkla sonuçlandı; Raleigh elde edileceği umulan altını bulamadı ve ispanyol kolonlarıyle çatıştı. Bu yüzden İngiltere’ye dönünce tutuklandı, ispanyol elçisi Gondomar’ın ısrarı üzerine ve 1603 kararnamesi gereğince boynu vuruldu.
Kral ile İspanyolların bu düşmanlığı, o güne kadar küstahlığı ve zalimliği yüzünden sevilmeyen Raleigh’in halk tarafından tutulmasına yol açtı. Serüven düşkünü bir soylu, büyük bir senyör, değerli ve zeki bir yazar (seyahat notları History of the World [Dünya Tarihi], şiirler) olan bu garip, coşkun ve şüpheci şahsiyet, Elizabeth devri Rönesan-sının kusursuz bir örneğidir. (L)
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RALEİGH (sir Walter) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAKKA
Tarih 20 Haziran 2009
RAKKA, Esk. Kallinikon, Suriye’de (Hasek ili) şehir, Fırat yakınında ırmağın Balık ile kavuştuğu yerin yukarısında; 7 100 nüf. önemli yıkıntılar (IX. yy.dan kalma saray). Yakınında petrol yatakları.
• Tarih. Rakka Selefkilerden Kallinikos II tarafından kuruldu, imparator Julianus zamanında önemli bir ticaret merkeziydi. Justinianus 529′da İranlılar ile ticaretin Nisibis Kallinikon Rakka ve Artaksata (Erivan yakınında) sınır şehirlerinden yapılmasını kararlaştırdı. Hüsrev I, Suriye’ye yaptığı üçüncü seferinde şehri aldı ve onardı. Rakka, 640′ta Sad bin ebi Vakkas’ın El-Cezire’nin fethiyle görevlendirdiği iyaz bin Ganm tarafından barış yoluyle alındı. Ali, Büyük Sıffın savaşına Rakka’dan hareket etti. Halife Mansur 772′de Rakka’nın yanında yeni bir şehir yaptırdı ve buraya Horasanlıları yerleştirdi. Şehrin onarım işini veliaht Mehdî’ye verdi. Mehdî, şehri bir at nalı biçiminde yaptırdı; su getirmek için iki büyük kanal açtırdı ve Refika adını verdi. Ancak yavaş yavaş terk edilen eski Rakka’nın adı buraya da verildi. Refika nın zamanla genişlemesi iki komşu şehri bir şehir haline getirdi ve her ikisine Rakkatan dendi. Memun zamanında her iki şehrin arasına sur yapıldı (816). Bir ara halife Harun-ür-Reşid’in başkenti oldu. Abbasîlerin zayıflama devrinde Suriye’de kurulan devletlerin eline geçti.
Moğol istilâsına uğradı. Büyük Selçukluların, sonra Suriye Selçukluları ve Memlûkluların eline geçti. Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlılar tarafından alındı (1517). Osmanlılar Rakka ve çevresini bir eyalet haline getirdiler. Rakka bu eyaletin merkez sancağı oldu. Tımar, zeamet ve has sistemi kuruldu. Zeamet ve tımar sahipleri 1 100 kılıçtı; sefer zamanında cebel’leriyle 2 500 kişilik bir kuvvet meydana getiriyorlardı. Sonra şehre Mısır valisi Mehmed Ali Paşanın oğlu İbrahim Paşa hâkim oldu. Mısır kuvvetleri Suriye’yi terk edince Osmanlı devletine geçti. Tanzimat devrinde yapılan idarî düzenlemede Halep eyaletine bağlı bir sancak oldu. (M)
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKKA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAİPUR veya RACPUR
Tarih 20 Haziran 2009
RAİPUR veya RACPUR, Hindistan (Madhya Pradeş) şehir, Nagpur’un 260 km doğusunda; 146 700 nüf. Çhattisgarh’ın başlıca şehri elan Raipur, pirinç ve kereste ticareti merkezidir. Bıçkıhaneler. Makine yapımı. Şehir, bölgeyi Vişakhapatnam’a bağlayan demiryolunun döşenmesiyle (1932) gelişti. (L)
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİPUR veya RACPUR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAKOSİ (Matyas)
Tarih 20 Haziran 2009
RAKOSİ (Matyas), macar siyaset adam,(Ada 1892-Moskova 1963). Sosyal-demokrat parti üyesiydi (1919); Macaristan Sovyet Cumhuriyeti Ticaret bakanlığı halk komiseri yardımcısı oldu (1919); Avusturya’ya, oradan Moskovaya göç etti.
Kominter de sekreterlik görevi aldı (1921-1924); gizli komünist partisi teşkilâtını yönetmek üzere Macaristana döndü (aralık 1924). önce 1925′te, sonra da 1919′daki faaliyetlerinden ötürü 1933′te tutuklandı ve mahkûm edildi. 1940′ta serbest bırakılınca Sovyetler birliğine gitti ve 1945 ocak ayında sovyet birliklerinin macaristana girmesi üzerine tekrar yurduna döndü. Macar Komünist partisinin genel sekreteri, Konsey ikinci başkanı (1945) ve Macar İşçi partisinin genel sekreteri oldu (1948). Halk demokrasisi rejimi ve halk cephesi kurucularından biridir. 1952 Ağustosundan 1953 temmuzuna kadar başbakanlık yaptı ve 1953′ten itibaren Macar İşçi partisinin birinci sekreterliğinde bulundu. 1956 Temmuzunda birinci sekreterlik görevinden alındı ve Sovyetler birliğine gitti. 1962′de Macar Sosyalist İşçi partisinden çıkarıldı. (L)
20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKOSİ (Matyas) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAGUSA
Tarih 19 Haziran 2009
RAGUSA, Dalmaçya kıyısında eski cumhuriyet.
• Tarih. Ragusa, yunan şehri Epidauros’un Adriya denizinde, Dalmaçya kıyısı yakınında kurduğu koloniden doğdu. Roma dünyasına katılan ve uzun süre Batı Roma imparatorluğuna bağlı olarak yaşayan Ragusa, on iki yüzyıl boyunca Doğu dünyasının kenarında kurulmuş, deniz ticaretiyle uğraşan bir latin şehri olarak kaldı. Bizans imparatorluğunun gücünün devam ettiği ve Güney İtalya’ya hâkim olduğu süre boyunca Ragusa da Venedik gibi ona bağlıydı. Şehir 1000′de Bizans imparatorluğu sınırları içinde kalmağa devam etmekle beraber Venedik dukasının idarî hâkimiyetini kabul etmek zorunda kaldı. Sonra, Venedik 1204′te Bizans imparatorluğunun deniz parçasını ele geçirince, sırp tehlikesine karşı yunan desteğinden yoksun kalan Ragusa kendiliğinden Venedik’e teslim oldu (1205).
Venedik Ragusa’ya dukayı temsil eden bir kont yerleştirdi ve şehirde kurumlan kendisininkini örnek alan aristokratik bir komün meclisi kurdu. Ama macarların baskısı Ragusa’yı macar kralının otoritesini kabul etmek zorunda bıraktı (1358). 1403′te patriciierinin akıllıca ve ustaca siyaseti, Ragusa’nın Venedik boyunduruğu altına düşmeksizin bağımsızlığını kazanmasına yol açtı. Balkanlar’ın deniz kapılarından biri olan Ragusa, Osmanlıların Akdeniz doğusunu ve Balkanlar’ı fethettikleri sırada kazanılan bu bağımsızlık sayesinde Floransa ve Barcelona’nın ticaret acentaları kurdukları bir yer haline geldi. Şehir zaten uzun süreden beri Balkanlar’da köle ticaretini ve tuz ticaretini kontrol altında tutan büyük bir ticaret yeriydi. Daha XIV. yy. sonunda gümüş üretimiyle ilgilenen Ragusa tüccarları, maden ülkelerinde (Bosna ve Sııbistan) koloniler kurmuşlar ve Batı Avrupa’ya gümüş sevkıyatı tekelini ele geçirmişlerdi; sonradan bakır, kurşun ve XV. yy.da bulunan (1420′ye doğru) yeni maden filizlerinin (özellikle 1430′dan sonra işletilen zencefre) ticaretini de ele geçirdiler.
Şehir bu sayede XV. yy.da büyük ölçüde zenginleşti, edebiyat ve sanat gelişti. Osmanlıların Macarîara karşı Mohaç zaferinden (1526) sonra, Ragusa osmanlı padişahının otoritesini kabul etmek ve her yıl vergi ödemek akıllığını gösterdi. Böylece, XIII. yy.a kadar Venedik’in Bizans imparatorluğu sınırında yaşadığı gibi, Osmanlı imparatorluğunun sınırında yaşamağa başlayan Ragusa, Akdeniz kıyısındaki hıristiyan ve müslüman ülkelerin aracısı haline geldi. Avrupa’nın en büyük filolarından birini kurdu ve gemilerini gerek Atlas okyanusunda gerek Akdeniz’de çalıştırılmak üzere her isteyene kiraladı. Böylece XVI. ve XVIII. yy.da, yeni bir burjuvazinin gelişmesine rağmen aristokratların hâkim olduğu bir rejim altında en parlak dönemini yaşadı.
Ama şehri hemen tamamıyle yıkan ve halkın yarısından çoğunun ölmesine yol açan 6 nisan 1667 depremi kesin bir darbe oldu. O tarihten sonra şehirde islav unsurların nüfuzu günden güne arttı ve Ragusa fiilî bağımsızlığını muhafaza etmesine rağmen bir şehir cumhuriyeti olarak büyük kara devletleri dünyasında çağ dışı bir hal aldı. 1806′da Fransızlarla Ruslar arasında kalınca Napolyon’un Fransız – italyanlarına teslim oldu; Ragusa dükü mareşal Marnı on 1808′de şehrin hükümetini ve senatosunu dağıttı, şehri önce Fransa’nın işgal ettiği Venedik’in Dalmaçya topraklarına bağladı, sonra da İllyria eyaletlerine kattı (1809). Viyana antlaşmasında (1815) şehri alan Avusturya 1918′e kadar muhafaza etti. Ragusa o tarihte islavca Dubrovnik adiyle, yeni kurulan Yugoslavya’ya katıldı.
• Edebiyat ve bilimler. Komşu İtalya’da parlak bir şekilde gelişen hümanizm, dalmaçya şehirlerinde de yayıldı ve bu şehirlerde, Şişgoriç (Georgius Sisgoreus) [1440-1509] ve Crijeviç (Cerva) [1460'a doğr, -1520] gibi meşhur hümanistler yetişti; islavca edebiyat ise özellikle Ragusa’da büyük ölçüde gelişti. İtalyan edebiyatı etkisi kalmış olan ragusa edebiyatında devrin bütün önemli tarzlarına rastlanır. XV. yy.da Sisko Mençetiç (1457-1527) ve Dzore Drziç (1451-1501) trubadur üslûbunda aşk şiirleri yazdılar. XVI. yy.da Ragusa, Güney İslavlarının gerçek fikir merkezi haline geldi. Trajedi ve felsefî şiirin temsilcisi verimli yazar Mavro Vetranoviç’tir (1482-1576). Komediyi Marin Drziç (1507-1567) doruğuna ulaştırdı: gerçek bir rönesans adamı olan Drziç eserlerinde zengin bir dille ve yer yer halk ağzıyla coşkun bir yaşama sevincini dile getirdi. XVI. yy. sonunda aşk şiirinde Petrarca ve Bembo tarzında yeni bir gelişme oldu: bu tarzın en orijinal temsilcisi Dominko Zlatariç’tir (1550′ye doğr. – 1609).
Karşı Reform Ragusa’da çok değişik bir atmosfer yarattı: aşk şiirinin ve komedinin yerini, dinî veya yurtsever edebiyat aldı. Bu yeni akımın XVII. yy. başında en etkili temsilcisi ivan Gunduliç’ti (1589-1638). Yeni denizyollarının keşfi Venedik gibi Ragusa’ya da öldürücü bir darbe indirdi.
O tarihten sonra yavaş yavaş sönen ragusa edebiyatı, cumhuriyetin 1805′te yıkılmasından sonra hırvat edebiyatıyle karıştı. Hırvat edebiyatının başlıca ragusalı yazarları Medo Puçiç (1821-1882) ve İvo Vojnoviç’tir (1857-1929). Ragusa başlıca edebiyat merkeziyse de, öbür dalmaçya şehirlerinde de değerli yazarlar yetişti: meşhur hümanist Maruliç (1460-1524) Split’li, ilk kır romanı (Dağ) yazarı Petar Zoraniç, Zadar’lı, ilk dindışı dram (Köle) yazarı Hanibal Luciç (1485-1533) ve Petar Hektoroviç (1486-1572) Hvar adasındandı.
Ragusa cumhuriyetinde birçok bilgin de yetişti: XV. yy.da latince ilk ticaret nazariyesini yayımlayan ragusalı Georgi, cebiri geometriye ilk; olarak uygulayan Getaldiç, «mizaç»lara, aşırı önem verilmesine ilk karşı çıkan hekim Baglivi (1688-1707), büyük matematikçi Boşkoviç
(öl. 1787), İmperium Orientale’nin yazarı Banduri (1670 – Paris 1743). [L]
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGUSA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAGUET (Condy)
Tarih 19 Haziran 2009
RAGUET (Condy), amerikalı iktisatçı (Philadelphia, Pennsylvania 1784-ay.y. 1842). Pennsylvania üniversitesinde hukuk okuduktan sonra ticaret hayatına atıldı.
Kısa zamanda büyük servete kavuştu ve günün ticarî olaylarında önemli bir rol oynadı. 1815′te Yasama meclisine üye seçildi. 1822′de Rio de Janeiro’da, A.B.D. konsolosluğuna getirildi. 1825′te Brezilya’da maslahatgüzar oldu ve 1827′ye kadar bu görevde kaldı. A.B.D.’ye döndükten sonra, serbest ticaret doktrinlerini yayan birçok gazete yayımladı:
The Free Trade Advocate (1829); Examiner (1834-1835); The Financial Regis-ter (Malî Kayıtlar) [1837-1839] v.b. Ayrıca, Santo Domino ile ilgili iki küçük kitap ve Principles of Free Trade (Serbest Ticaretin ilkeleri) [1835]; On Currency and Banking (Tedavüldeki Paralar ve Bankacılık üstüne) [1839] v.b. eserler de yayımladı. (M)
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGUET (Condy) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAİF PASA Köse
Tarih 19 Haziran 2009
RAİF PASA Köse (Mehmed,— denir), türk devlet adamı (Girit 1836-Istanbul 1911). Girit meclis reisi İbrahim Edhem Efendinin oğlu.
Küçük yaşta İstanbul’a gelerek ilk öğrenimini Mektebi İrfan’da yaptı. Seraskerlik dairesine kâtip oldu. Midhat Paşa Tuna valiliğine giderken onu evrak müdürü olarak götürdü. Midhat Paşa Bağdat valiliğine getirilince Raif Efendi de vali muavini oldu. Midhat Paşanın sadrazamlığında Babıâli evrak müdürlüğüne getirildi. Rodos, Kıbrıs ve Beyrut mutasarrıflıklarında bulundu. Midhat Paşa, Abdülhamid II tarafından istanbul’dan uzaklaştırıldığı zaman Raif Efendi başkentte bırakıldı; padişah tarafından kendisine rütbe ve nişanlar verildi. Ticaret, ziraat ve nafıa nazırlığı
(1881) yaptı. Vezir rütbesiyle paşa oldu(1882) .
Adana, Musul ve Beyrut valiliklerinde bulundu. Rüsumat eminliğine (1888), ikinci defa ticaret ve ziraat nazırlığına getirildi (1889). ikinci defa rüsumat emini oldu (1892). Halep valiliğine gönderilerek beş yıl bu görevde kaldı. Azledildi ve Halep’te sürgün kalması saray tarafından karar altına alındı; fakat bazı aracılarla bunu önledi, İstanbul’a döndü. Bir süre sonra teçhizatı askeriye nazırlığı, Şûrayı Devlet reisliği ve üçüncü defa rüsumat eminliği yaptı. Ayan üyesi seçildi; Şûrayı Devlet reisi oldu. (M)
19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİF PASA Köse hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAGIB PAŞA Sarıca
Tarih 18 Haziran 2009
RAGIB PAŞA Sarıca, Eğribozlu, türk devlet adamı (1857-1920). Küçük yaşta istanbul’a geldi, Galatasaray Sultanîsi ve Mülkiye mektebini bitirdi. Saraya mabeyinci oldu. Kısa zamanda padişahın güvenini kazandı, İkinci Meşrutiyete kadar (1908) bu görevde kaldı, vezirliğe yükseldi. Sarayda büyük nüfuzu vardı. Halil Rıfat Paşanın sadrazamlığa, Tevfik Paşanın hariciye nazırlığına getirilişinde etkili oldu. Devlet işlerinin yanı sıra ticaret ve madencilikle uğraştı; büyük servet sahibi oldu. Umurca Rakı fabrikasını kurdu, istanbul’da Afrika, Rumeli ve Anadolu hanlarını, Anadolu yakasındaki Ragıppaşa köşkünü yaptırdı. Meşrutiyetten sonra rütbeleri alınarak Midilli’ye sürüldü. (M)
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGIB PAŞA Sarıca hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAGIB PAŞA Koca
Tarih 18 Haziran 2009
RAGIB PAŞA Koca, türk devlet adamı ve şairi (istanbul 1699-ay.y. 1763). Defterhane kâtiplerinden Şevki Mustafa Efendinin oğlu. Medrese öğrenimi gördü, Defterhane kalemine devam etti.
İran savaşları sırasında alınan toprakların deftere kaydı işi için Revan valisi Ârifî Paşanın mektupçusu oldu (1724). Tebriz seraskeri Köprülüzade Abdullah Paşa ile Hekimoğlu Ali Paşanın hizmetinde bulundu. Bir yıl Revan defterdarlığı yaptıktan sonra, istanbul’a döndü (1729). Riyaset vekâleti payesiyle, Hemedan eyaletinin tımar ve zeametini yeniden düzenlemeğe gitti. 1730′da defterdarlık göreviyle Bağdat’a gönderildi. İran savaşı sırasında Nadir Şah ile yapılan görüşmelere delege olarak katıldı. 1733′te Nadir Şah’ın Bağdat’ı kuşatmasından sonra, istanbul’a çağırılarak, maliye tezkireciliğine getirildi. Erzurum seraskeri Ahmed Paşanın yanına ordu defterdarı ve rei-sülküttap vekili olarak verildi (1736). Nadir Şah tarafından İstanbul’a gönderilen elçilerle yapılacak görüşmelere katılmak üzere, İstanbul’a çağırıldı.
Cizye muhasebeciliğiyle görevlendirildi. Sadrazam mektupçuluğu makamına yükseltilerek, Avusturya ve Rusya delegeleriyle yapılacak görüşmeler için roisülküttap Mustafa Efendinin başkanlığındaki heyetle Nemirove’ye (Nemirov) gönderildi. Belgrad seferi ve antlaşması (1739) sıralarında büyük yararlığı görülen Ragıb Efendi, 1741 şubatında reisülküttaplığa yükseltildi. 1744′te, vezirlik payesiyîe Mısır valiligine gönderildi. 5 Yıl kadar süren bu görevi sırasında, kölemen beylerini ortadan kaldırarak, ülkede bir süre güvenliği sağladı. 1748′de, kubbe vezirliği ve nişancılıkla İstanbul’a çağrıldı, daha yoldayken, kendisine aydın muhassılîığı, malikâne olarak verildi. Sayda, Rıkka ve Halep valiliklerinde bulundu. Şam valiliğine tayin edilmesinden birkaç gün sonra, istanbul’a gelerek sadrazam oldu; kendisi için tehlikeli olabilecek kişileri İstanbul’dan uzaklaştırdı. Hayatının sonuna kadar sadrazamlıkta kaldı. Ragıb Paşa, yabancı devletlere karşı başarılı bir barış siyaseti güttü.
Avusturya, Fransa ve Rusya’nın saldırılarına uğrayan Prusya kralı Friedrich II, Osmanlı devletinin askerî yardımını kazanmağa çalıştı. Fakat Ragıb Paşa, askerî anlaşma yerine bir ticaret antlaşması imzalamakla yetindi (29 mart 1761). Bir yandan da, Avusturya’yı baskı altında tuttu. Ragıb Paşanın divan edebiyatı geleneğini sürdüren şiirleri, mensur yazıları, bilimsel makaleleri vardır. Çoğu gazel türünde olan şiirleri tasavvuf ve felsefe konularını işler. Dili bazen ağır ve ağdalı, bazen kolay anlaşılır niteliktedir. Gazellerinde halk deyimleri, atasözleri, özdeyişleri geniş yer tutar. Bazı beyit ve mısraları atasözleri arasına girdi. Şiirde, bazen divan edebiyatı geleneği dışına çıkarak, tasvir ve anlatımdan çok, anlama ve mantık kurallarına göre düşünmeye önem verir. Bilim konularını işleyen mensur yazılarının çoğu çağının anlayışına uygun olarak Arapçadır. Bazı yazıları devlet işleriyle ilgilidir.
Eserleri: Telhisat (özetlemeler); Fethiye-i Belgrad (Belgrad’ın Alınışı); Münşeat (Mektuplar); Sefinetül-Ragıb (Ragıb’ın Gemisi); Dîvan. (-> Bibliyo.) [M]
18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGIB PAŞA Koca hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RADİŞÇEV (Aleksandr Nikolayeviç)
Tarih 17 Haziran 2009
RADİŞÇEV (Aleksandr Nikolayeviç), rus yazarı (Moskova yakınları 1749-Petersburg 1802).
Gümrük memuruydu (1771-1790). Volnost (Hürriyet) [1783] ve Puteşestviye iz Petersburga v Moskvu (Petersburg’dan Moskova’ya Seyahat) [1790] adlı eserleriyle tanındı. Şekil bakımından Sterne’i örnek alan bu eserinde, fransız felsefî düşüncesine hayranlığını belirtiyor ve rus mutlakıyetçiliğini tenkit ediyordu. Bu kitap, Katerina II’nin emriyle yaktırıldı, yazar Sibirya’ya sürüldü, 1796′da Pavel I tarafından geri çağırıldı ve Aleksandr I tarafından 1801′de Yasama komisyonu üyeliğine getirildi. Ertesi yıl bilinmeyen sebeplerden kendini zehirledi,
öbür eserleri: Pismo o Kitayskom Torge (Çin Ticareti Üstüne Mektup) ve
O Çeloveke, o ego Smertnosti i Bessmertnosti (İnsan, ölüm ve ölümsüzlük Üstüne Düşünceler . [L]
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİŞÇEV (Aleksandr Nikolayeviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RACŞAHİ
Tarih 17 Haziran 2009
RACŞAHİ, Doğu Pakistan’da şehir, Ganj’ın sol kıyısında; 56 900 nüf. Ticaret merkezi. Üniversite.
—Racşahi ili, 14 064 000 nüf. (nüfus yoğunluğu burada kilometre kareye 247 kişiyi bulur). [L]
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACŞAHİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RABİH veya RABIH
Tarih 17 Haziran 2009
RABİH veya RABIH sıf. (ar. ribh’ten râbih veya râbih). Esk. Kazanç sağlayan. || (Ticarette) Kazanan.
♦ Rabiha veya rabıha sıf. Rabih’in dişili. | İ. Esk. Kazançlı iş, kârlı ticaret. (M)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABİH veya RABIH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RABEL (Ernst)
Tarih 17 Haziran 2009
RABEL (Ernst), avusturyalı hukukçu (Viyana 1874 – Zürich 1955). Leipzig (1904-1960), Basel (1906-1910), Kiel (1910-1911), Göttingen (1911-1916), Münih (1916-1926), Berlin (1926′dan sonra) üniversitelerinde profesörlük yaptı; Milletlerarası Karşılaştırmalı Hukuk derneğine başkanlık etti (1925). Berlin’de Kaiser Wilhelm Gesellac-haft Milletlerarası ve Yabancı özel Hukuk enstitüsüne müdür oldu. Eski hukuk, özel devletler hukuku ve karşılaştırmalı hukuk konularında önemli incelemeleri vardır.
Başlıca eserleri: Unmöglichkeit der Leistung (Randımanın imkânsızlığı) [1904 - 1909]; Grundzüge des Römischen Privatrechts (Roma özel Hukukunun İlkeleri) [1914]; Die Papyrusurkunden der öffentlichen Bibliothek zu Basel (Basel Kütüphanesindeki Papirüs Belgeleri) [1917]; Rechtsverglechung und Internationale Rechtsprechung (Karşılaştırmalı Hukuk ve Milletlerarası Hukuk Dili) [1927]; Die Erbrechtsheorie Bonfantes (1930); Katagraphe (1934); Erbengemein-sehaft und Gewahrleistung: Rechtsvergleichende Bemerkungen zu den Neuen Gaius Fragm. (1935); Das Recht des Warenkaufs (Ticaret Hukuku) [1936] v.b. E. Levy ile birlikte lndex interpolationum Quae in İustiniani Digestis İnesse Dicuntur’u hazırladı. (M)
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABEL (Ernst) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RABAH
Tarih 17 Haziran 2009
RABAH, afrikalı hükümdar, Kara Sultan denir (1846′ya doğr.- Kusseri 1900), Bahral-Gazel paşası Zübeyir’in çocuğu, Süleyman’ın sütannesinin oğlu. Bağımsızlığını elde etti ve Çad’a kadar, başlangıçta göçebe olan bir imparatorluk kurdu, ülkesine Bagirmi (1892) ile Bornu’yu (1893) kattı.
1894′te Dikoa’yı başkent yaptı, esir ticaretiyle uğraştı. Fransızların ilerlemesine karşı koydu, fransız himayesini kabul eden Bagirmi sultanı Gaurang II’yi kovdu. Togbao’da, bu prensin yardımına gelen Bretonnet’yi öldürdü (1899) ve Behagle’i idam ettirdi. Gentil kuvvetleri Rabah’ı Kuno’da yendiler (ekim 1899), ama ülkesini boşalttılar. Rabah ancak Foureau-Lamy. Gentil ve Joalland-Meynier kuvvetlerinin birleşmesi sonunda yenilgiye uğratıldı. Bu birlikler Kusseri’de zafer kazandı, Kara Sultan öldürüldü (22 nisan 1900). Oğlu Fadl Allah da ele geçirilerek Gujba’da öldürüldü (13 ağustos 1901). [L]
17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABAH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUEBEC eyaleti
Tarih 16 Haziran 2009
QUEBEC eyaleti, Kanada’nın doğusunda eyalet; 1 539 843 km2; 5 744 000 nüf. Merkezi, Quebec; başlıca şehri, Montreal.
• Coğrafya. Quebec eyaletinin toprakları Kanada’daki üç büyük coğrafî bütün üzerinde uzanır: Kanada «kalkanı», Laurentides bölgesi, Apalaş bölgesi. Güney (Laurentides) ve doğu (Nouveau Quebec) kısmını içine aldığı Kanada «kalkanı» geniş ormanlarla kaplı ve birçok göl, çukur ve tepeciklerden meydana gelen bir labirent görünüşündedir. Laurentides bölgesi ırmağın her iki kıyısında (Saint – Laurent ülkesi, Montreal ovası) uzanan bir alçak topraklar bölgesidir. Apalaş bölgesi ise tepe çizgilerinin hâkim olduğu’bir yaylalar (Gaspesie, halicin güney yaylaları, doğu kantonları) kesimidir, iklim kışın sert (Quebec’te ocak ortalaması: —12,4°C), yazın sıcaktır (Ouebec’te ağustos ortalaması: 18,7°C); bol yağmur yağar (Quebec’te 1 070 mm); kar Quebec’te beş altı ay kalkmaz.
Eyalet, ülkenin büyük tarım bölgelerinden biridir. Bununla birlikte toprağın ancak onda biri (Montreal ovası, Doğu kantonları, Saint-Jean gölü bölgesi, Abitibi-Temiseamingue çukuru) tarıma elverişlidir. Eyalet, zenginliğini toprakların çok eski tarihlerden beri yoğun bir şekilde değerlendirilmesine borçludur. Tarla açma işine Saint-Laurent’dan ormana doğru birbirini takip eden «rang»lar halinde başlandı. XIX. yy. ortalarında ırmağın kıyılarından çok öteye yerleşildi (Saint-Jean gölü bölgesi, Abitibi-Temis-camingue). Tarım sisteminde çeşitli tarım, küçük ve orta mülkiyet ağır basar. Fransız asıllı kanada köylüsü toprağına bağlıdır ve kendi işlediği tarlasında tahıl, yemlik bitki, sebze yetiştirir; her çiftliğin kendi bostanı ve meyve bahçesi, çoğunlukla da akça ağaç diktiği ormanı ve içinde sütçül inek, koyun ve domuz beslediği ağılambarı vardır.
Bununla birlikte Quebec sütçülüğe yönelmiş olduğu için tarımda yemlik bitkiler ağır basar. İdare bölümlerinde tek tip tarım yapılır. Joliette’te tütün, Orleans adasında meyve, Montreal’e doğru sebze, Napierville’de patates v.b. Balıkçılık (Gaspesie), kürk hayvanı yetiştiriciliği (gümüşü tilki, vizon), birçok bıçkıhaneye ve büyük kâğıt hamuru ve kâğıt fabrikalarına hammadde sağlayan ormanlar, ek gelir kaynaklarıdır. Quebec, Ontario’dan sonra ülkenin en büyük sanayi bölgesidir. Yeraltı altın ve bakır (Noranda-Rouyn, Malartic, .Vald’Or), amyant (Asbestos, Thetford Mines v.b.), demir (Lac-Allard) bakımından zengindir; ayrıca ormanlar önemli bir gelir kaynağıdır, üstelik Saint-Laurent suyolu ve beyaz kömür de eyaletin zenginliğini artırır. Saguenay (lle-Maligne, Chutea-Caron, Ship-shaw), Saint Laurent (Beauharnois, Les Cedres), Saint-Maurice (Shawinigan, Grand, Mere, La Tuque), Gatineau, Ottawa v.b. ırmakları üzerinde büyük hidroelektrik santralları kurulmuştur. Bu santralların ürettiği elektriğin üçte birini kâğıt hamuru ve özellikle alüminyum (Arvida, Shawinigan Falls, Beauharnois) sanayileri tüketir. Çok çeşitli olan imalât sanayii, Montreal, Doğu kantonları, Saint-Maurice, Quebec, Saguenay ve Ottawa bölgelerinde toplanmıştır. Turizm de (Laurentides, Gaspesie) önemli bir gelir kaynağıdır.
• iktisat.. Eyaletin nüfusu 1961′den beri 500 000 kişi kadar arttı; bu artışın başlıca sebebi doğumların ölümlerden fazla olmasıdır. Toplam artışın yarısını eyalet nüfusunun yüzde 40′ından fazlasının yaşadığı Montreal çekmiştir.1964′te Quebec değer bakımından kanada maden üretiminin yüzde 19,8′ini sağladı. Bu oldukça yüksek orana, demir filizi çıkarımı (Jeannine ve Wabush göllerindeki yataklarla Knob Lake [Schefferville] yatakları) ile altın, çinko (Mattagami gölü çevresinde) ve amyant üretimi (dünya üretiminin yarısından çoğu) sayesinde ulaşıldı. 1965 Başında Quebec, hidroelektrik alanında Kanada’nın toplam üretiminin üçte birinden fazlasını (büyük kısmı Hydro-Quebec’in kontrolü altında olan 10 000 MW) üretiyordu. 1964′te Carillon santralının tamamlanmasından sonra Manicouagane ve Outardes ırmakları üzerinde girişilen çalışmalarla Quebec’in ülkedeki üstünlüğünün artması beklenmektedir. Ayrıca termik enerji de önemlidir: Sorel yakınında Tracy’de 600 MW’lık bir santral kurulmuştur. Eyaletin kanada imalât üretimindeki payı 1964′te yüzde 29,7 iken Ontario’nunki yüzde 50 idi. Kişi başına üretim Ontario’dakinden çok azdır.
Quebec’te daha çok ek değeri az olan sanayiler yerleşmiştir. Dokumacılık, kereste sanayii. Sanayinin bu yapısı hayat seviyesinin millî ortalamadan epeyce, komşu eyaletinkinden ise çok düşük olmasını açıklar. 1964′te kişi başına malî gelir Quebec’te 1 567 dolar, Ontario’da 2 113 dolardı (bütün Kanada için 1 812 dolar). Enerji elde edebilme imkânlarına (hiç olmazsa elektrik alanında, maden üretiminin önemine, Saint-Laurent denizyoluna ve ülkenin en, büyük merkezinin burada olmasına rağmen giderilemeyen bu eşitsizliğin sebebinin iç yatırımların yönelimiyle ilgili olduğu ve kısa vadede değiştirilemeyeceği sanılır.
• Tarih. Tarihi Kanada’nınkiyle eşit olan bu büyük eyaletin sınırları 1763′te çizildi. 1791 Antlaşmasından sonra Aşağı Kanada adını aldı ve 3867′de Kanada konfederasyonunun ilk dört eyaletinden biri haline geldi. İkinci Dünya savaşından beri Quebec siyasetinin başlıca özelliği, muhafazakâr başbakan Maurice Duplessis’in uzun süre (1944-1960) iktidarda kalmasıdır. Duplessis’i rakipleri geçmişe dönük siyaseti ve seçim geleneklerini yozlaştırması bakımından tenkit ettiler.
1960 Seçimlerinde büyük bir zafer kazanan liberaller, Millî Birlik’in çıkardığı 44 milletvekiline karşılık 50 milletvekili çıkardılar. Jean Lesage yönetiminde kurulan yeni hükümetin başlattığı reformlar, «sessiz devrim»i meydana getirdi: iktisadî alanda reformlardan bir kısmının hedefi Amerikalıların veya ingiliz asıllı Kanadalıların işletmelerinin ve sermayelerinin etkisini azaltmak (elektrik üretiminin devletleştirilmesi gibi) ve sanayileşmeyi geliştirmekti; sosyal alanda eski sosyal yapılara el atıldı ve meselâ ‘Katolik kilisesinin eğitimdeki fiilî tekeli, bir Kamu Eğitimi bakanlığının kurulmasıyle yumuşatıldı. Ama kamuoyunun, Kanada federasyonu yapısının değiştirilmesini isteyen unsurları, bu reformları çok yetersiz buldular. Bunlardan bir kısmı bağımsız ama Kanada’nın öbür eyaletleriyle ilişkili bir Quebec devleti kurulmasını istediler. Bazılarıyse çeşitli kuruluşlar çerçevesinde tam bağımsızlık için savaşmaktadırlar: başlıca «bağımsızlıkçı» teşkilât Millî Bağımsızlık birliğidir. Toplulukların bazısı ise millî kurtuluş mücadelelerine «sömürgecilik aleyhtarı» bir savaş gözüyle bakıyordu. Bu görüş açısından hareket eden bazı militanlar şiddet hareketlerine başvurulmasını öğütlediler. 1963′te Montreal’de patlayan bombalar birçok kişinin ölümüne sebep oldu. «İki dillilik» üstüne yapılan bir soruşturmanın (1965) açığa vurduğu gibi, Kanada’da kamuoyunun bütün kesimleri Fransızca konuşanların aşağılanmasına karşıdır.
Soruşturma bu eşitsizliğin Kanada’nın bütünlüğünü tehlikeye düşürdüğünü açığa vurdu. Quebec ile Kanada’nın geri kalan kısmı arasındaki buhranı, 1966 seçimlerini Daniel Johnson’un yönettiği Millî Birlik partisinin kazanması (51 liberale karşılık, 55 milletvekili) daha da artırdı. Muhafazakârlar Fransızca konuşulan eyaletle Ottawa arasındaki ilişkilere, milliyetçi bir eğilim vermeğe kalkıştılar. General de Gaulle’ün Montreal Dünya sergisini ziyareti (temmuz 1967), olayların hızlanmasına yol açtı. Quebec halkının coşkunlukla karşıladığı De Gaulle, nutuklarında kaderlerine hâkim olmaları gereken «Kanadalı Fransızlar»ın hürleştirilmeleri zorunluğunu kesinlikle ortaya koydu; Montreal’de verdiği kısa nutku «Yaşasın hür Quebec» diye bağırarak bitirmesi, federal hükümetin şiddetli tepkisiyle karşılaştı; bunun üzerine De Gaulle, Ottawa’ya yapacağı ziyareti iptal etti. O tarihten sonra Quebec ile Fransa arasında Ottawa’yı işe karıştırmadan önemli iktisadî ve kültürel anlaşmalar imzalandı.
1970 Nisanındaki eyalet seçimlerinde Millî Birlik hükümeti yenilgiye uğradı ve seçimi Liberal parti kazandı. Partinin lideri Jean Roberc Bourrassa’nın 12 mayısta göreve başlayan hükümeti, ilk adımda kargaşalıklarla uğraşmak zorunda kaldı. Montreal’deki ingiliz ticaret ataşesi Cross (5 ekim) ve Quebec çalışma bakanı Pierre Laporte (10 ekim), Quebec Bağımsızlık hareketi mensuplarınca kaçırıldılar. Olağanüstü tedbirlere rağmen Laporte öldürüldü (17 ekim). İngiliz ataşesi Cross ise, onu kaçıranlarla mübadele edilmek suretiyle kurtarılabildi. Çalışma bakanını öldürmekle suçlanan iki kişi ise müebbet hapse mahkûm edildi. (LM)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEBEC eyaleti hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUEBEC
Tarih 16 Haziran 2009
QUEBEC,fr. Kanada’da şehir,Quebec eyaletinin merkezi,Saint-Charles ile Saint-Laurent’ın kavşağında; 171 000 nüf.(banliyölerile birlikte 310 000 nüf,).
Laval üniversitesi Şehir, bu kesimde Diamant burnu ile (100 m yüksl.) Levis tepeleri arasında akan Saint-Laurent halicinin ağzında kuruldu. Hisarı ırmağa hâkimdir; kuzeyde Saint -Charles ırmağının kıvrımlar çizerek aktığı geniş bir çöküntü uzanır. Askerî ve idarî bir şehir olan Quebec, XVIII. yy. sonunda, limanı sayesinde bir ticaret merkezi haline geldi; ama XIX. yy.ın ikinci yarısında Montreal’in rekabetinden oldukça zarar gördü. Sanayi de aynı dönemde gelişti (dericilik, ayakkabı yapımı, konfeksiyon, kürk, makine yapımı, kâğıt fabrikaları). Limanı hâlâ canlı ve buğday trafiği önemlidir. Ama Quebec her şeyden önce bir idare, din ve fikir merkezidir. Her yıl birçok turist çeken şehir, Fransızlardan kalma anılarla doludur.
— Tar. Champlain’in, yerli köyü Stadacona’nın yerinde kurduğu yerleşme merkezi bugünkü Quebec’in çekirdeğidir. Kirke kumandasındaki İngilizlerin eline geçen Quebec (1629), 1632 antlaşmasıyle, Fransa’ya geri verildi. Bir cizvit okulu (1635) ve büyük bir papaz okulu inşa edildi (1663). 1674′te bir piskoposluk kurularak başına piskopos Laval getirildi. Quebec garnizonu’na hücum eden ingilizler (Phipps) püskürtüldüler (1690). 1759 Eylül’ünde Abraham ovalarında Montcalm’ın ölümünden sonra, garnizondaki 600 kişi (Ramezay’ın emrinde) teslim oldu.
Paris antlaşmasıyle (1763) İngiltere’ye bırakılan şehri, James Murray (1763-1766) ve Guy Carleton gibi valiler sertliğe kaçmadan yöneterek Londra’yı ingiliz hukukunu zorla uygulamak isteğinden vaz geçirdiler. 1791′de çıkarılan bir kanunla Aşağı Kanada, Yukarı Kanada’dan ayrıldı; Quebec, Yukarı Kanada’nın merkezi olarak kaldı. Papineau’nun ayaklanmasından sonra (1837) iki eyalet Birlik kanunuyle (temmuz 1840) yeniden birleştirildi ve Kingston merkez oldu. 1864′te Quebec’te Londra konferansının kararlarını hazırlayan (aralık 1866) bir konferans toplandı; Londra konferansında şartları tespit edilen Kanada federasyonu, 1867 Kuzey Amerika anlaşmasıyle kuruldu. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEBEC hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUEZALTENANGO
Tarih 16 Haziran 2009
QUEZALTENANGO, Guatemala’da şehir, idare bölümü merkezi, yüksek volkanik yaylaların batı kısmında; 36 200 nüf. Ticaret ve sanayi merkezi (dokuma ve besin sanayii). Şehir 1902′de bir yanardağ püskürmesinden çok büyük zarar gördü. — Quezaltenango idare bölümü, 260 900 nüf. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEZALTENANGO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUESNAY (François)
Tarih 16 Haziran 2009
QUESNAY (François), fransız hekimi ve iktisatçısı (Mere, İle-de-France 1694-Versailles 1774). Orta halli bir ailenin çocuğuydu.
Paris’te başarılı bir tıp öğrenimi yaptı; Mantes’da Hötel-Dieu’nün başcerrahı oldu, cerrah ve doğum uzmanı olarak büyük bir ün kazandı, Observations sur les Effets de la Saignee’yi (Kan Almanın Sonuçları üstüne Gözlemler) [1730] yazarak o güne kadar bu konuda ileri sürülmüş tezleri çürüttü. 1736′da Essai Physique sur l’Economie Animal’i (Hayvansal iktisat üstüne Fizik Deneme) yayımladı. Eczacılık akademisinin daimî sekreterliğine getirildi (1737). Mme de Pompadour’un (1749), sonra kralın (1752) hekimi oldu. Versailles şatosundaki dairesinde, iktisadî meselelerle ilgilenen Diderot, Turgot, Mirabeau markisi, Dupcnt de Nemours gibi saray adamları toplanırdı.
Encyclopedie için, daha çok kişisel deneylerine dayanan «çiftçi» (1756) ve «tahıl» (1757) maddelerini yazdı. Altmış dört yaşında, başlıca eseri sayılan Le Tableau Economique’i (iktisadî Tablo) [1758] yayımladı. Bu eserde ortaya koyduğu görüşleri Maximes Generales du Gouvernement Economique d’un Royaume Agricole’de (Bir Tarım ülkesinin İktisadî Yönetimi üstüne Genel ilkeler) geliştirdi. Nispeten az yazmış olmasına rağmen çağdaşları ve özellikle de fizyokratlar adiyle tanınan topluluk üstünde büyük etkisi oldu. Quesnay’e göre, iktisadî düzende, kanunkoyucunun uymak zorunda olduğu tabiî yasalar vardır. Devletin üretime ve mübadeleye müdahalesi yanlıştır ve kötü sonuçlar doğurur.
Toprak, zenginliğin başlıca kaynağıdır; sanayinin, zenginliklerin artmasına, insanları topraktan koparmadiği ölçüde katkısı vardır. Ticaret herhangi bir gerçek zenginlik değil, sadece bireysel, yani ortak olmayan bir kazanç sağlar (bir kimsenin kazancı, başka birinin kaybıdır). Zenginliğin ilk kaynağı toprak olduğu için, vergi yükünü yalnız toprağın taşıması gerekir. Çağdaş iktisatçılar, Quesnay’in Tableau Economique adındaki eserine hiç değilse tarih açısından büyük önem verirler. Quesnay bu eserinde, Harvey’in kandolaşımı konusundaki keşfini zenginliklerin dolaşımına uyguluyordu. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUESNAY (François) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUELVEE (François)
Tarih 16 Haziran 2009
QUELVEE (François), fransız ressamı (Evreux 1884-Saint-Germain-en-Laye 1967). Dekoratif Sanatlar yüksekokulunda profesör oldu (1936-1954). Evreux Ticaret odası (1935) ve Sarah-Bernhardt tiyatrosunda (1943) duvar dekorasyonları yaptı. Art Moderne Millî müzesi, Paris Güzel Sanatlar müzesi, Evreux, Grenoble, Boston müzelerinde eserleri vardır. Ayrıca, Comedie -Française ve Opera için dekor ve kostümler yaptı. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUELVEE (François) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
QUELİMANE
Tarih 16 Haziran 2009
QUELİMANE, Mozambik’te liman, Zambezia idare bölümünün merkezi; 10 000 nüf. Mocuba demiryolunun son istasyonu. Pamuk, sisal ve hindistancevizi ihraç edilen eski köle ticareti limanı. (L)
16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUELİMANE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUŞKAŞ (Ferenc)
Tarih 15 Haziran 2009
PUŞKAŞ (Ferenc), macar asıllı ispanyol futbolcusu (Budapeşte 1927). Macar millî takımı kaptanlığı yaptı. Bu takım 1954 yılında Dünya kupası final maçını kaybetti. Puşkaş 1957′de Real Madrid’e geçti ve Di Stefano ile birlikte takımına Avrupa Kupa Galipleri şampiyonası maçlarında başarı kazandırdı ve bu takımda futbolu bıraktı (1960). Sol ayağını çok iyi kullanan Puşkaş, sol iç mevkiinde bir oyun kurucu ve golcü idi. Oyunculuğu bıraktıktan sonra antrenörlük yaptı ve ticaretle uğraştı. Bugün Yunanistan’ın Panathinaikos takımında antrenörlük yapan Puşkaş, takımını Avrupa Şampiyon Kulüpler şampiyonasında i-kinci yaptı. (LM)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUŞKAŞ (Ferenc) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PURSAT
Tarih 15 Haziran 2009
PURSAT, Kamboç’ta kasaba, il idare merkezi, Tenle Sap’ın güney kolu olan Slung Pursal ırmağı kıyısında; 2 000 nüf. Pirinç ve kakule ticareti. Damıtma yeri. El sanatları (mermerden, küçük Buddha heykelleri). — Pursat ili, 126 700 nüf.: doğuda Tonle sap, batıda Siyam körfezi ve Tayland sınırı arasında uzanır. İlin ortasındaki Kardamam dağlarının nüfusu azdır ve Sık ormanlarla kaplıdır. Kıyı ovasıyle Tonle Sap’ın kenarındaki ovada pirinç, özellikle akarsuların kenar yamaçlarında da mısır üretilir. Tutulan balıkların yarısı Kompong Şınang iline ihraç edilir. Mermer ocakları. (L)
15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PURSAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUNTA ARENAS
Tarih 13 Haziran 2009
PUNTA ARENAS, Şili’de liman şehri, Macellan ilinin idare merkezi, Macellan boğazının kuzeybatı kıyısında; 46 900 nüf. Balıkçı limanı ve ticaret merkezi. Konserve (et) fabrikaları. Punta Arenas, Ushuaia (Ateş Ülkesi) köyü sayılmazsa, yerkürenin en güney şehridir. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUNTA ARENAS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUNAKHA
Tarih 13 Haziran 2009
PUNAKHA, Bhutan’da şehir, ülkenin batı kısmında. Ticaret merkezi. Bhutan’ın kışlık başkenti. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUNAKHA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PULA
Tarih 13 Haziran 2009
PULA, ital. Pola, Yugoslavya’da (Hırvatistan) şehir, İstria’nın batı kıyısında; 36 800 nüf. ikinci Dünya savaşından önce 57 000 kişi olan şehir nüfusu, italyan halkın göçmesiyle azaldı. Pula bir savaş ve ticaret limanıdır (gemi yapımı). Romalılardan kalma güzel anıtlar (arena, Herakles kapısı, Aurea kapısı, tiyatro, Roma ve Aügustus tapınağı); XV. yy.dan kalma katedral; XVII. yy.dan kalma zengin eski eserler müzesi.
— Tar. Daha M.Ö. II. yy.da Romalıların eline geçen ve Augustus sömürgesi (Pietas Julia) haline getirilen, VI. yy.da piskoposluk, 1334′ten sonra da Venedik sömürgesi olan şehir, 1379′da Cenevizliler tarafından yıkıldı ve hemen yeniden inşa edildi. XVII. yy.da sıtma salgını yüzünden boşaltılan Pula, önce Avusturya-Macaristan’ın askerî limanı, italya’ya bağlanmasından sonra da (Rapallo antlaşması, 1920) bir sanayi merkezi .haline geldi. 1947′de Yugoslavya’ya geçti. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUGLİA veya PULYA
Tarih 13 Haziran 2009
PUGLİA veya PULYA, İtalya yarımadasında bölge, Apennin dağıyle Adriya denizi arasında, Fortore’den Salento yarımadasının ucuna kadar uzanır; 19 300 km2, 3 409 700 nüf. Beş ili içine alır: Bari, Brindisi, Foggia, Lecce ve Tarento. Bölgede birçok kesim ayırt edilir. Gargano, karst olayları bakımından zengin bir kalkerli burundur; kuzeyde iki büyük denizkulağı (Lesina ve Varano) kıyısında uzanır; büyük kısmı orman ve makilerle kaplıdır. Gargano’nun arkasında, Fortore ile Ofanto arasındaki Tavoliere, Murge’ler ve Bari toprağı, kıyıya paraleldir; Murge dağları, yükseltisi 400 – 700 m arasında değişen kalkerli kayalardan meydana gelir; aşağıda, çok verimli pliyosen kumları ve killerinden meydana gelen Bari toprağı uzanır. Salerno yarımadasında kalkerli engebeler, killi çöküntüler ve kıyı bataklıkları birbirini takip eder.
Başlıcaları Fortore ve Ofanto olan Puglia ırmakları, yazın kuruyan sel sularıdır. Tavoliere dışında (kara iklimi) bölgenin geri kalan her yerinde akdeniz iklimi hüküm sürer; yazın üç ay çok kurak geçer. Tabiî şartlar her yerde tarım hayatına elverişli değildir ve bölge sık sık tırtıl, çekir-
ge veya köstebek akını gibi felâketlere uğrar. Yazın çoğu kavurucu olan rüzgârların yaladığı Puglia’nın nüfusu son derece kalabalıktır. Bununla beraber çaba ve çalışma sayesinde topraktan oldukça yüksek verim elde edilir ve Puglia üzüm, şarap, zeytin, yağ, tütün, badem ve incir üretiminde İtalya bölgelerinin başında gelir. Su bakımından fakir olan bölge, Abruzzi’lerden geçerek Liri’den su getiren bir su kemeri inşasıyle değerlendirilmiştir. Tavoliere’nin başlıca ürünü olan buğday, kuru tarım sistemiyle geliştirilmiş ve bu sayede İtalya’da tek tip tarımın ender örneklerinden biri haline gelmiştir. Bari toprağı, Puglia’nın en verimli ve en zengin kısmıdır; üzümü meşhurdur; alkol derecesi çok yüksek olan şarabı öbür italyan şaraplarına katılmak için kullanılır; badem hâlâ eskiden kalma usullerle yetiştirilir; ayrıca toprakların büyük kısmı zeytin ağaçlanyle örtülüdür. Salento’nun tarım ekonomisinde bağcılık ve zeytinlikler öteden beri ağır basar; ayrıca meyveleri büyük bir ihracatı besleyen incir ağaçları ve Lecce eyaletinin temel tarımı olan tütün yetiştirilir; yemlik bitki farımı Tarento dolaylarında gelişmektedir. Mülkiyet rejiminde de bir değişme başlamıştır; Puglia eskiden bir latifundia’lar a-lanıydı. Bugün büyük mülkler toprak reformunun uygulanmasından beri azalmaktadır; fakat büyük mülkiyet meselesi hâlâ çözülememiştir ve köy nüfusunun artması önemli ölçüde işsizliğe yol açar. Yerleşmede, tamamıyle köylülerden meydana gelen ve bazılarının nüfusu 60 000 kişiyi bulan merkezler ağır basar. Balıkçılık çok yaygındır, çok sayıda küçük liman vardır ve balıkçı sayısı oldukça yüksektir. Tarento istiridye ve midye tarlalanyle meşhurdur. Puglia topraklarında italyan üretiminin yüzde 80′ini sağlayan önemli boksit yatakları bulunur (San Giovanni Rotondo); fakat geri kalan kısımda, sanayinin Bari toprağında toplanması, önemli bir ticaret merkezi Bari’nin genişlemesine sebep olmuştur. Sanayi, tarıma bağlıdır (yağ fabrikaları, un fabrikaları, makarna fabrikaları, şarap mahzenleri, tütün fabrikaları [Lecce'de]). Makine sanayii (Brindisi’de ve Tarento’da) ve petrol rafinerileri (Bari’de) gelişmiştir. Çeşitli işletmeler ve ihraç edilen tarım ü-rünlerinin çeşitliliği Bari’nin liman faaliyetini büyük ölçüde geliştirdi.
• — Tar. Batıya doğru, Eskiçağ Apulia’sından daha dar olan bölge, uzun süre Normanların işgali altında kaldı. 1057′de Robertoil Guiscardo, Puglia dükü olarak tanındı. Siyasî muhtariyetlerini kaybeden şehirler, yavaş yavaş gerilemeğe başladı. Bununla beraber, Bari, Trani ve Brindisi limanlan haçlı seferleri döneminde, insan nakli ve ticaret sayesinde çok canlıydı. Sicilya krallığının bir ili haline getirilen bölge 1861′de İtalya krallığına bağlandı. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUGLİA veya PULYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PUEBLA veya PUEBLA DE ZARAGOZA
Tarih 13 Haziran 2009
PUEBLA veya PUEBLA DE ZARAGOZA, esk. Puebla de Los Angeles, Meksika’da şehir, eyalet merkezi, Atoyac vadisinde, Popocatepetl’in doğusunda; 309 100 nüf. üniversite. Puebla’da sömürge döneminden kalma azulejos’larla süslü birçok barok üslûbunda kilise vardır; XVI. ve XVII. yy.dan kalma katedrali de çok süslüdür. Ticaret ve dokuma sanayii merkezi. Otomobil yapımı.
— Pueblâ eyaleti, Anahuac yaylasının doğu ve güney ucunda uzanır, güneyde rio de las Balsas’ın yukarı havzasına taşar; 1 902 000 nüf. Nüfus yoğunluğu yüksek olan eyalet toprakları, zengin bölgeleri içine alır (ılıman ve astropikal iklim ürünleri: buğday, mısır, şekerkamışı).
— Tar. Puebla, 1531-1532 arası San Domingo başpiskoposu tarafından kuruldu. Tlaxcala piskoposluğu 1550′de buraya taşındı. 1862′de Fransızlar şehri kuşattılar ama ancak 1863′teki kuşatmadan sonra alabildiler. Bk. MEKSİKA SAVAŞI. (L)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUEBLA veya PUEBLA DE ZARAGOZA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PTT
Tarih 13 Haziran 2009
PTT (Posta, Telgraf ve Telefon işletmesi’nin kısaltılmış adı), posta, telgraf ve telefon hizmetlerini yürütmek amacıyle, özel kanuna göre kurulmuş (1953), idarî muhtariyeti olan, Ulaştırma bakanlığına bağlı iktisadî devlet teşekkülü. Görevleri: açık ve kapalı mektup ve haberleşme kartlarını taşımak, dağıtmak; telli ve telsiz telefon ve telgraf hizmetlerini yapmak; her türlü basılı kâğıtları, ticaret eşyası örneklerini, küçük paketleri, fonopost maddelerini, iş kâğıtlarını, posta kolilerini, tebliğ evrakını yerine ulaştırmak; posta bonolarını, ödemeli posta maddelerini, posta ve telgraf havalelerini alıp vermek; posta çekleri, posta seyahat çekleri, posta biriktirme sandığıyle ilgili işlemleri yapmak; telsiz telefon alıcıları için ruhsatname ve milletlerarası telsizci şahadetnamesi vermek. Kuruluşun merkez teşkilâtı, genel müdürün başkanlığında iki teşkilât üyesiyle Maliye ve Ulaştırma bakanlıkları temsilcilerinden meydana gelir. Genel müdürün iki yardımcısı vardır.
Danışma birimleri: Araştırma ve Geliştirme Kurulu başkanlığı; Tetkik Kurulu başkanlığı; Hukuk müşavirliği; Teftiş Kurulu başkanlığı; Savunma sekreterliği. Esas birimler: posta hizmetlerinin yürütülmesi, posta cihazlarının dağılımı, yeni merkezler açılması, posta pullarının basımı, posta hatlarının tespit işlerinden sorumlu Posta Dairesi başkanlığı; telekomünikasyon işlerine bakan, telefon rehberlerinin hazırlanmasını Sağlayan Telgraf ve Telefon Dairesi başkanlığı; telekomünikasyon işlerinin proje, ihale, bakım yönleriyle ilgilenen Teknik İşler Dairesi başkanlığı; Yapı İşleri Dairesi başkanlığı; NATO altyapı kurumlarıyle uğraşan NATO Dairesi başkanlığı. Yardımcı birimler: Genel sekreterlik, Personel Dairesi başkanlığı, Muhasebe ve Maliye Dairesi başkanlığı, Malzeme Dairesi başkanlığı, Sağlık Yardım Sandığı müdürlüğü.
Teşkilâtın 16 bölge müdürlüğü (Adana, Afyon, Ankara, Balıkesir, Çankırı, Diyarbakır, Edirne, Erzurum, Eskişehir, istanbul, İzmir, Konya, Samsun, Sivas, Trabzon, Van), 883 merkezi, 1 133 şubesi, 1 039 acenteli, 3 140 pul satıcılığı, 3 telefon başmüdürlüğü (Ankara, İstanbul, izmir);
2 depo müdürlüğü (Ankara, istanbul), 1 atelye müdürlüğü (Ankara), 1 araştırma laboratuvarı (istanbul) vardır. (M)
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Forex ve Döviz Piyasaları
Tarih 13 Haziran 2009
Döviz piyasaları
Yatırım, hedging, spekülasyon amacıyla yapılan hareketlerin gerçekleştiği döviz piyasaları 24 saat açıktır. Açılış Sidney ve Tokyo’da olur, Hong Kong ve Singapur, Bahreyn ile sürer Avrupa piyasalarına geçer. Frankfurt, Zürih, Londra’dan New York, Chicago piyasalarına ve Los Angeles ve San Fransisco’ya devam eder. İşlem hacmi, dünya ticaret hacminin 50 katından fazladır. İşlemlerde ağırlık Amerikan doları ve Alman markı, Amerikan doları ve yen üzerindedir. Günlük işlem hacmi, milyar dolar temelinde en fazla İngiltere, ABD, Japonya, Singapur’dadır.
İşlemlerin çekirdeğinde aracı ticari bankalardır. Merkez bankaları kur ve faiz istikrarı sağlar. Bankalar doğrudan, Interbank ile, aracılar ve brokerlar ile, merkez bankaları ile, Hazine ile çalışırlar. Bankaların döviz piyasasındaki riskleri politik, transfer riskleri olarak sistematik olabilir. Riskler finansal da olabilir ve kur ve faiz riskleri şu pozisyonları içermektedir: spot, forward, swap, opsiyon. Ayrıca çalışanların riskleri de işlemleri etkiler: performans, zayıflık, hırs, eğitimsizlik, stres, yanlış anlamalar, dil sorunu, yazım hataları, takım uyumsuzluğu, headhunters, iletişim sistemleri.
Döviz piyasaları bir ülke parasının başka bir ülke parasıyla değişimi işlemleridir. Yabancı para ve mevduat hesaplarının değişimi olarak aktifler spot ve forward biçimlerinde para fonlarında dönüşür. Kullanılan ortam elektroniktir. Kur, bir para biriminin diğer para birimi karşısındaki fiyatıdır. Kotasyonları çift taraflıdır: alış-satış. Alış ve satış arasındaki farka spread denir. Bir para, baz döviz alınır ki, bu ABD dolarıdır. Kurlar, direkt veya dolaylı olarak gösterilir. Yurtiçi piyasalarda, yerli para içermeyen gösterimler çapraz kur, uluslararası piyasalarda ABD dolarını içermeyen kurlar çapraz kur olarak tanımlanır.
Türkiye’de para piyasaları [değiştir]
Türkiye’de modern para ve döviz piyasaları 24 Ocak 1980 Kararları ile harekete geçmiştir. Bu tarihten önce ithal ikameci, korumacı sistem vardı. Devletçe belirlenen sabit kur sistemi, karaborsa ve yastıkaltı sektörlerine yol açıyordu. 24 Ocak Kararlarıyla ABD doları 47.70′ten 70.00 liraya yükseltilerek devalüasyon yapıldı. Esnek ve günlük kur sistemine geçildi, fiyatlar serbestçe piyasada belirmeye başladı. TPKKK 29 aralık 1983′te kaldırıldı, kredi ve mevduat faizleri serbest bırakıldı. 30 temmuz 1981′de SPK kabul edildi. Döviz girişi her tür yoldan serbestleştirildi. 1989′da altın piyasası kuruldu.
Türkiye’de döviz işlemleri Serbest piyasada, TCMB denetimindeki döviz ve efektif piyasasında, bankalararası piyasasında olmak üzere üç piyasada gerçekleştirilmektedir. Serbest piyasada işlemler efektiftir. Merkez bankası piyasasında ise, Merkez Bankası, bankalararası döviz hareketlerini yönetiyor, kaynakları etkin olarak kullandırıyor, Türk lirasının yabancı paralar karşısındaki değerini ayarlıyor. Döviz işlemleri en yoğun olarak bankalararası piyasada gerçekleşmektedir.
Para piyasaları
Finansal piyasalar, işlem gören ürünlerin vadesine göre para piyasaları ve sermaye piyasaları olarak ikiye ayrılmaktadır. Para piyasalarında işlem 1 yıldan kısa, sermaye piyasalarında bir yıldan uzundur. Para piyasalarında kısa vadeli likidite açığı olanla fazlası olan karşılaşır. Likidite fazlası olan faiz talep eder, açığı olan faiz öder. Mekana göre yurtiçi ve yurtdışı olarak ikiye ayrılan para piyasalarında işlemler ulusal parayla sınırlıysa yurtiçi (Interbank), uluslararası paralarla yapılanı yurtdışı piyasadır (Euromarket).
Örgütlü, kurumsal, profesyonel, kredibilitesi yüksek, ürün standardı olan bir piyasadır. Para piyasalarında müşteriler, bankalar aracılığıyla karşı karşıya gelirler. Döviz piyasalarına, alım satım, fonlar, repolar, mevduatlara bankalar aracılık eder. Bankalar müşterilerle, diğer bankalarla, finansal aracılar ve brokerlarla, merkez bankalarıyla ve Hazine ile çalışırlarken kar amacı ve kendi pozisyonlarını hedef alma gayesiyle hareket ederler.
Bankalar para piyasası risklerine karşı hedging (koruma) yöntemi uygular. Bunun için forward, futures, opsiyon yöntemleri kullanırlar. Para piyasası fon transferleri ile piyasanın likidite sorununu çözer. En önemli aktörü olan bankalar topladıkları mevduat fonlarını işletmelere kredi olarak verir, hükümetlere Hazine Bonosu adıyla kısa vadeli borçlanma araçları satın alarak fon aktarırlar. Fonların fiyatı olan faiz oranı, vade, para birimi, kredibilite, enflasyon, arz ve talep tarafından belirlenir.Faiz oranları dalgalanmaları, bankaların açık ve kapalı pozisyonlarını, fiyat riskini belirler. Piyasalarda her gün belirli bir zamanda bir Interbank Oranı belirlenir. Mesela Londra’da LIBOR olan bu oran piyasadaki referans bankaların her gün saat 11′de diğer bankalara 1 ile 12 ay arasındaki sürelerde borç vermeye razı oldukları oranı gösterir. Faiz oranları yanında faiz periyotları belirlenmektedir.İşlem süreleri, günlerin fiili sayılarıyla veya bütün ayları 30 gün kabul etmekle yapılır. Takvim yılının hesaplanması da ya yılın 365 gün olarak kabul edilmesi (sterlin, belçika frangı, singapur doları) yahut yılın 360 gün olarak kabulüyle (diğer paralar) olur.
Para piyasası işlem türleri unsecuritised ve securitised olarak iki türdür. Unsecuritised işleme over teh counter denir ve doğrudandır. Securitised’de ise ikincil piyasa olabilir. Banka kredileri sabit veya fixed term loans ve periyodik veya roll over credits olarak ikiye ayrılır. Tasarrufçuların banka işlemleri de call money, day to day money, fixed term deposits, fiduciary deposits diye farklı türlere ayrılmaktadır. İkincil para piyasası enstrümanları hazine bonoları, mevduat sertifikaları, banka kabulleri, finansman bonoları, euro commercial paper, repo’dur.
Türkiye para piyasaları Türk lirası ve sermaye piyasası işlemlerini gerçekleştirir. Para piyasası da organize ve organize olmayan olarak ikiye ayrılır. Organize piyasalar Interbank, devlet iç borçlanma senetleri piyasası, TCMB repo ve tersrepo işlemleri piyasası, İMKB tahvil ve bono piyasası, borsa para piyasası’dır. Organize olmayan piyasalar Bankalararası Serbest para piyasası, bankalararası repo piyasası, bankalararası tahvil ve bono piyasası’dır.
Bankalararası Döviz Piyasası
1990′dan beri çalışan piyasada bankalar, kurumlar ve özel finans kurumları işlem yapar. Bankalar, birbirleriyle ve sadece line’ı olan bankalarla sadece line limitleriyle iş yapar. Bu iş için teminat talep etmezler. Reuters’de, bir Amerikan Doları için alış satış kotasyonları ilan edilir. Bu kotasyonlar ancak 1.000.000 ABD Doları için geçerlidir. Fiyat, pazarlıklıdır.
Merkez Bankası bu piyasaya müdahale edebilmektedir. Piyasanın 10′da açılmasını takiben kotasyonları izler, eğer kotasyonlar tolere edilebilen seviyeyi aşarsa müdahaleye başlar. Merkez Bankası Döviz ve Efektif Piyasaları Müdürlüğü,en yüksek dolar alış kuru veren bankalardan başlayarak telefonla, minimum işlem limiti olan 1.000.000 dolarlık satışlar yapar ve satışlar hedeflenen fiyata kadar devam eder. Bankalar, aldıkları dolar karşılığı TL’yi EFT sistemi kapanıncaya kadar Merkez Bankası’na yatırır. Bankalar, TL yükümlülüğünü karşılayamazsa cezai işlem yapılır. Döviz Interbankında Londra kaynaklı işlemlerde büyük bankalarla Türk bankaları brokerlar aracılığıyla işlem yapmaktadırlar.
Döviz
Döviz, dar anlamda (çek, poliçe gibi) yabancı parayı temsil eden belgeler. Türkçede yabancı ülkelerin paralarına döviz denmektedir. Herhangi bir ülkenin parasının, başka bir ülkenin (veya ülkelerin) parasına dönüştürülmesiyle ilgili işlemlere de döviz işlemi veya kambiyo işlemi denir. Döviz kelimesi dilimize Fransızca’daki deviseden geçmiştir. Genel olarak döviz dendiğinde milletlerarası ödemelerde kullanılan ödeme araçlarının tamamı ifade edilir.
Ekonomik açıdan bakıldığında döviz, iktisadi anlamda bir mal niteliğindedir. Döviz borsaları bazı özel nitelikleri olan piyasalardır. Kısaca belirtmek gerekirse, New York, Londra, Tokyo, Frankfurt, Zürich ve Paris en büyük döviz borsaları arasında bulunmaktadır. Ancak, döviz piyasalarını belirli bir yer veya mekanla sınırlı piyasalar olarak düşünmek doğru değildir.
Döviz borsaları, muayyen coğrafi bölgelerde faaliyet gösterseler de, çeşitli elektronik haberleşme araçlarıyla birbirleriyle sürekli olarak ilişki içinde bulunurlar. Denilebilir ki, günün her saatinde dünyadaki döviz piyasalarından herhangi birisi açık bulunur. Mesela ABD’in batısında yer alan San Fransisco’da borsalar kapandığında Uzak Doğuda Tokyo, Hong Kong ve Singapur borsaları, ayrıca bu borsalardaki çok uluslu Amerikan ve Avrupa bankalarının şubeleri yeni açılmışlardır. Uzak Doğu borsaları kapandığında ise Orta Doğunun mali piyasaları ve merkezleri iki saatten beri çalışmakta olup Avrupa borsaları mesaiye yeni başlamaktadır. Avrupa ile ortak çalışma saatleri sırasında New York borsasında faaliyet hacmi yoğunlaşmaktadır. Londra bankaları coğrafi konumları dolayısıyla, günlük çalışma süresi içinde öteki Avrupa piyasaları ve Kuzey Amerika dahil olmak üzere, Uzak Doğu ve Orta Doğu piyasalarıyla işlem yapabilmektedirler.
Milletlerarası döviz borsaları 24 saat sürekli olarak çalıştıkları için döviz fiyatları (kurları) sürekli olarak değişirler. Döviz bir iktisadi mal gibi işleme tabi tutulduğundan, dövizin bir arz ve talebi ve dolayısıyla da bir fiyatı vardır. Döviz fiyatlarına döviz kuru (exchange rate) denmektedir.
Döviz kurları genellikle bir birim döviz başına (veya bununla değiştirilebilen) milli para miktarı olarak tanımlanır. Döviz kurları 1 birim milli paranın karşılığı olan döviz miktarı olarak da tanımlanabilir. Bu şekilde düşünüldüğünde kurlar 1 USD = 1,35 TL veya 1 TL = 0,74 USD olarak ifade edilebilir. Bu iki sistem birbirinin tersidir. Birincisinde dövizin, milli para cinsinden değeri ifade ediliyor; buna direkt-kotasyon sistemi deniyor. İkincisinde ise milli paranın dış değeri, yani döviz cinsinden fiyatı gösteriliyor; buna da indirekt kotasyon sistemi deniyor.
Milletlerarası borsalarda döviz kurları ABD dolarıyla milli paralar arasındaki değişim oranı şeklinde ifade edilince, ABD doları dışında iki para arasındaki değişim oranı bunların dolar cinsinden fiyatlarına göre dolaylı olarak hesaplanabilir. Mesela, 1 USD = 1,35 TL ve 1 USD = 0,83 EUR ise; 1 EUR = 1,63 TL olur. Bu şekilde dolar dışındaki paralar arasında hesaplanan kurlara çapraz kur (cross-rate) denilmektedir. Yani iki para arasındaki dolaylı değişim oranına çapraz kur adı verilir.
Yabancı paraların çapraz kurları arasında da bir uyum vardır. Çapraz kurlar arasındaki uyum bozulur, yani dövizin ucuz olduğu yerden satın alınıp pahalı olduğu yerde satılması işleri ortaya çıkabilir. Bu farklardan yararlanarak kazanç sağlanması işlemine arbitraj denir. Geniş anlamda döviz ticareti; döviz bazında mevduat bulundurmayı, döviz piyasaları arasındaki kur farkından kar elde etmeyi (döviz arbitrajı), zaman içindeki kur değişmelerinden kar elde etmeyi (döviz spekülasyonu) de kapsamına almaktadır.
Döviz piyasaları vadeli piyasa (forward market) ve vadesiz piyasa (spot market) olmak üzere ikiye ayrılırlar. Vadesiz piyasalarda döviz işlemleri herhangi bir işgününde o günün döviz kuru üzerinden yapılmaktadır. Vadeli piyasalarda ise tarafların sözleşme ile tesbit ettikleri gelecekteki bir gün ve döviz kuru üzerinden (vadeli döviz kuru) döviz alım ve satımının taahhüt edilmesi şeklinde yapılmaktadır.
Vaktiyle altın para sisteminin yürürlükte olduğu yıllarda ülke paraları, bulundurdukları veya temsil ettikleri altın miktarına göre birbirleriyle mübadele edilirlerdi. Mesela Türk lirası 2 gr altını, dolar 6 gram altını temsil ediyorsa, 1 dolar = 3 TL olarak belirlenirdi. Böylece belirlenmiş olan kurların değişmeleri de mümkün olmazdı. Altın para sisteminin çok önemli bir üstünlüğü olarak nitelenen bu husus, daha sonra kâğıt para sistemine geçirilmesiyle birlikte geçerliliğini kaybetti. Döviz kurları sabit veya esnek olarak belirlenebilmesinin fayda ve mahzurlarını esas alan tartışmalar iktisat literatüründeki canlılığını hala korumaktadır.
II. Dünya Savaşı sonlarından 1973 başlarına kadar dünyada geçerli olan ve Bretton Woods Sistemi diye bilinen para sistemi bir sabit kur sistemiydi. 1973 başlarından itibaren Batılı ülkeler esnek veya değişken kur sistemini benimsemişlerdir. Ne var ki, Avrupa Topluluğu ülkeleri gibi bazı sanayileşmiş ülkeler paralarını sabit kurlardan birbirine bağlayarak bir para sahası oluşturmuşlardır. Belirtmek gerekir ki, günümüzde tam bir esnek kur sistemi hemen hemen hiçbir ülkede uygulanmamaktadır. Hemen hemen her ülke döviz kurlarının nisbi de olsa istikrarlı oluşunu özlemektedir. İstikrar arayışları ise döviz piyasalarına müdahaleyi zorunlu kılmaktadır.
Türkiye’de 1929 yılına kadar Lozan Antlaşmasında yer alan hükümler dolayısıyla döviz piyasalarına fazla bir müdahalede bulunulamamıştır.
Lozan Antlaşmasının koyduğu sınırlamaların sona ermesiyle birlikte, 20 Şubat 1930 tarihinde çıkartılan 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu ile döviz işlemlerini düzenleme yetkisi Maliye Bakanlığına verilmiş ve yoğun bir şekilde döviz kontrolu uygulanmaya başlanmıştır.
Özellikle 1983′ten sonra Türk Lirasına konvertibilite sağlamak yönünde getirilen bazı düzenlemelerle 1567 sayılı kanunun uygulamaları yerine geniş ölçüde bir serbesti ortamı getirilmiştir. Sabit döviz kuru sistemi fiilen terk edilmiş ve kurların önce kısa aralıklarla, sonraları Merkez Bankasınca her gün belirlenmesi yoluna gidilmiştir. Hükümet 1989′da aldığı bir kararla banka ve yetkili kurumlara 3000 dolar veya eşdeğer döviz satabilme hakkı verildi. Mart 1990′da 32 sayılı karar olarak bilinen Türk Parasını Koruma Hakkındaki Karar’da yapılan değişiklikle, Türkiye’de yerleşik kişilere sınırsız döviz bulundurma ve transfer etme gibi haklar tanındı (1993).
Para piyasalarında spot işlemler:
Para ve döviz piyasaları, dünya coğrafyasının zaman dilimine göre yapıldığından işlemlerde işlem tarihiyle teslim tarihi (valör) farklıdır. Döviz ticareti fiziki değil, muhabir hesaplar üzerinden olur. Teslimatlar işlem gününden iki gün sonradır. Örneğin, Amerika’dan getirteceğim bir mal için x dolara ihtiyacım var. Bankamı arar, kuru sorarım. Banka, alış ve satış rakamı verir. Bu fiyatlar bankanın yabancı parayı alış ve satış rakamlarıdır. Banka, iki işgünü sonra x doları kredi eder, yani çekme izni verir, hesabımdan satış rakamı olan YTL’yi düşer.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası
Merkez Bankası, banknot ihraç eden, hükümetin para ve kredi politikasını yürüten, veznedarlık görevini üstlenmis ve devletin iktisadi ve mali danışmanlığını yapan bağımsız bir ekonomik kurumdur. Kağıt para (banknot) basma tekelini elinde bulundurur ve bu yetkiye istinaden bağımız olarak para politikasını belirler. Ayrıca Hazine Müsteşarlığı’na bağlı olan Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü’nce basılan madeni paraların tedavülü de Merkez Bankası’nca sağlanmaktadır. Merkez Bankası Elektronik Fon Transferi EFT, Elektronik Menkul Kıymet Transferi EMKT sistemlerinin Türkiye’deki sahibi olup[2], Tüm Dünya Bankalararası Mali İletişim Topluluğu’in (Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication – SWIFT) Türkiye ayağını yürütmektedir[3]. Banka büyük Elektronik Veri Dağıtım Sistemi (EVDS) olarak adlandırılan büyük bir veri tabanına sahiptir. Bu veri tabanındaki bilgiler İngilizce ve Türkçe olarak kullanıcıların hizmetine açılmıştır.
Vikipedi, özgür ansiklopedi
13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Forex ve Döviz Piyasaları hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRUSYAT
Tarih 12 Haziran 2009
PRUSYAT î. (fr. prussiate). Kim. Eşanl. siyanür. (Ticaretteki sarı ve kırmızı potasyum prusyat, sırasıyle potasyum demir II siyanür ve potasyum demir III siyanür’dür.) [L]
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSYAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Prusya Sefaretnamesi
Tarih 12 Haziran 2009
Prusya Sefaretnamesi, Mustafa III devrinde Prusya’ya geçici sefir olarak gönderilen Ahmed Resmî Efendinin yazdığı sefaretname. Mustafa III, Prusya kralı Büyük Fredrich’in elçisi Rexin’e karşılık Ahmed Resmî Efendiyi Prusya’ya gönderdi. Resmî Efendinin bir görevi de, o sırada meydana gelen Prusya – Rusya yakınlaşmasının Osmanlılar için zararlı olup olmadığını anlamaktı. Ahmed Resmî Efendi, 1763 temmuzunda istanbul’dan yola çıktı. Romanya, Lehistan yoluyle 5 ay sonra Berlin’e vardı; 6 ay Berlin’de kaldı, istanbul’a dönüşünde
(14 temmuz 1764) padişaha sunduğu sefaretnamede elçiliği sırasında gördüklerini, Friedrich ile olan konuşmasını yazdı. Sefaretnamede, yolu üzerindeki Kalas, İbrail ve Yaş şehirlerini ve Hotin’i, lehistan şehirlerini, ticaret limanlarını, Berlin’i anlattı. Prusya’nın genişleme savaşları ve bunların sebepleri üstünde durdu. Başvekil ve kral tarafından kabulünü, kralla Potsdam’da yaptığı özel görüşmeyi, Berlin’de gördüğü tiyatro ve baloları, Prusya’nın askerî durumunu ve kurumlarını, Saksonya’nın durumunu, Friedrich’in yaptığı savaşları dile getirdi. (M)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prusya Sefaretnamesi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRUSYA Genel tarih
Tarih 12 Haziran 2009
PRUSYA Genel tarih
• ilk yıllar. Vistül ile Neman arasındaki Prusya topraklarına ilkin bir baltık halkı olan Prusyalılar veya Boruslar yerleşti; bunları Oliva rahipleri (Oliva’lı Christian. 1215′te ilk Prusya piskoposu) ve Polonyalılar boş yere hıristiyanlaştırmağa uğraştılar.
Yenilen Mazovyalı Konrad, töton şövalyelerinden yardım istedi (1225). İmparator ve papanın desteklediği, alman, polonyalı, çek v.d. haçlılardan da yardım gören Tötonlar, Kulm (Chelmno) bölgesinde üslenerek güç bir fethe başladılar (1228); Prusyalıları zorla hıristiyanlaştırdılar, çoğunu kılıçtan geçirdiler ve topraklarına elkoyarak alman kolonlara dağıttılar. 1260′a doğru Mazurya gölleri dışında ülkenin hemen her yerini ele geçiren toton şövalyeleri, 1265-1295 yıllarında Prusyalıların isyanlarını kesinlikle bastırdılar.Kolonlar tahıl üretimiyle zenginleştiler; bu tahılı Danzig (Gdansk), Elbing (Elblag), Torun v.b. şehirlerin tacirleri ihraç ediyordu; şehirlerin hepsi Hansa’ya katılmış ve Magdeburg ile Lübeck yasaları uyarınca kendi kendilerini yönetme hakkını elde etmişti.
Ama toton tarikatı şövalyeleriyle ilişkiler kısa süre içinde gerginleşti ve Totonların merkezi Marienburg’a nakledildi (1309). Köylüler, soylular ve özellikle alman tacirler tarikat başkanlarını ülkeyi mutlaka hükümdarlar gibi yönetmek ve sayılarını artırmak için günden güne daha çok yabancı asker çağırmakla suçluyorlardı. Zaten toton tarikatı Brandenburg’a yaklaşmak ve tehlikeli Polonya-Litvanya birleşmesine (1386) karşı denge unsuru olmak için Pomerelya ve Danzig’i ilhak ederek (Kalisz anlaşması 1343), ve Neumark’ı satın alarak (1402) hâkimiyetini yaymıştı. Tötonlar birliği kurmak için Polonya’ya savaş açtılar, fakat 1410′da Grunwald’de (Tannenborg), «Lucertole» birliğini kuran soylu ve burjuva tebaaları (sonradan Marienwerder birliğini kurdular [1440]) tarafından savaş Sırasında yüzüstü bırakılınca yenildiler.
Tötonların isteğine uygun olarak imparator Friedrich, Marien-werder birliğini dağıttı (1453); bunun üzerine soylular ve şehirler, Polonya kralı Kazimierz IV’ün desteğiyle ayaklandı; Kazimierz bu ikinci savaştan sonra Doğu Prusya’nın kendisine bırakılmasını sağladı ve tarikata Polonya’nın metbuluğunu kabul ettirdi (Torun anlaşması, 1466). O tarihten sonra köylüler, şehir burjuvazisi ve toprak Sahibi soylular arasındaki dayanışma çözüldüğünden Tötonlar kesinlikle gerilemeğe başladılar. Hansa’nın gücünü kaybetmesinden (XV. yy.) ve tahıl fiyatlarının yükselmesinden (XVI. yy) yararlanan soylular önce XIV. yy.daki salgın ve kıtlıklar ile XV. yy. savaşları sonucunda boş kalan toprakları ele geçirdiler; Sonra köylülerin topraklarına el atarak köylüleri XVI. yy.da toprak kölesi haline getirdiler.
O tarihten sonra bedava işçi çalıştıran toprak sahibi soylular tahıllarını çok düşük fiyatla, ama dolgun kârlarla Batı Avrupa’ya Sattılar; hattâ üretim ve kazancı çoğaltmak için ülkeye yeniden kolon yerleştirmeğe başladılar.
• Prusya düklüğü. Üçüncü bir savaş (1519-1521) sonunda Toton tarikatı başkanı Brandenburg’lu Albrecht, Prusya’nın laik ve soydan geçen; bir düklük haline getirilmesini sağladı; düklük doğrudan doğruya Polonya tacına bağlı bir fief’ti (Krakow, 1525). Hohenzollern sülâlesinden Brandenburg’lu Albrecht, Prusya dükü oldu (1525-1568), Luther reformunu benimsedi, tarikat başkanı unvanından vaz geçti ve tarikatın mülklerini laikleştirdi.
Albrecht devletini yeniden teşkilâtlandırmayı denedi; ama illerin yönetiminde Tötonların koyduğu taksimatı değiştirmedi. Ayrıca soylulara ve şehir burjuvazisine Lanstande’de (bu iki sosyal sınıfın denetlediği meclis) vergi miktarını tayin etmek hakkını tanıdı. Ama hükümette yabancılara önemli yerler vermesinden hoşnut olmayan soylu ve burjuvalar, Polonya kralına başvurdular; kralın yaptığı soruşturma sonucunda subayların sayısı sınırlandı. Albrecht Friedrich (1568-1618), Polonya ve Brandenburg seçici prensi Joachim II ile yaptığı görüşmeler Sonucunda hüküm süren sülâle söndüğü takdirde Prusya düklüğünün Joachim II’ye geçmesini kabul etti (1569). Joachim II (1573), Polonya düklüğünün yönetimini önce Ansbach markgrafı Georg-Friedrich’e (1577-1613), sonra Brandenburg maıkgraflarına verdi.
Böylece seçici prens Johann Sigismund, Prusya dükü oldu (1618-1619). Düklük ve Seçici prenslik kurumları resmen muhafaza edildi ve Polonya’nın desteklediği il hükümetleri, boyun eğmeleri karşılığında, her hükümdar değişmesinde yeni yeni tavizler kopardılar; Hohenzollern’ler illeri Otuzyıl savaşına sürükleyince istekler daha da arttı. Aciz seçici prens Georg-Wilheln (1619-1640), ülkesi için isveç Vasa’ları (Gustaf II Adolf, 1611-1632) ve Polonya arasındaki (Zygmunt III, 1587-1632) çekişmelere seyirci kaldıktan sonra, isveç Vasa’larına katılmayı kabul etti. Bununla birlikte oğlu ve vârisi Friedrich-Wilhelm I (1640-1688), Doğu Pomeranya (Kamien piskoposluğu dahil) ile Minden, Halberstadt ve Magdeburg piskoposluklarının kendisine bırakılmasını sağladı (Vest-falya anlaşmaları, 1648); sonra Polonya-isveç savaşına (1655-1660) katılmasına karşılık, Prusya’yı Polonya metbuluğundan kurtardı (Wehlau, 1657) ve bu düklük üstünde kendi otoritesini kabul ettirdi (Oliva, 1660). Prusya o tarihten sonra Brandenburg devletine katıldı ve bu devlete bağlı eyaletler arasında Hohenzollern’lerin rakipsiz bir hâkimiyet kurdukları tek ülke oldu.
• Prusya devletinin doğması. Bu başarılara rağmen yeni devletin durumu nazikti: Neman-Ren arasında çok dağınık, savaşlarla yakılıp yıkılmış ve ıssızlaşmış topraklar; Prusyalı luther’ciler ile Rheinland bölgesindeki katolikler ve calvin’ciler arasındaki çekişmeler; özellikle doğudaki Junker’lerle (soylu mülk sahipleri) toprak kölesi köylüler arasındaki Sosyal gerilim. İl meclislerinin (Landstande) düzenli vergiler ödemeyi reddettiği (1662 ve 1667) Prusya’da, imtiyazlar tehlikeli ve güçlüydü.
Büyük seçici prens, siyasetini kabul ettirebilmek için asker göndermek (1662) ve il meclislerine ülkenin yönetiminde görev alacak Brandenburg’lu memurların bulunmasını kabul ettirmek zorunda kaldı. Bu sonuç ancak Friedrich – Wilhelm’in kurduğu modern ordunun desteğiyle sağlanabildi; bu ordunun bakımı; için de birçok vergi kondu, idarî reformun, memurlar kadrosunun, pazarcılığa yönelmiş bir ekonominin, yeni kurulan donanmalın (1688 de 12 gemi), Afrika Brandenburg şirketinin (merkezi Königsberg’de) ve çağrılan yabancı teknisyenlerin (1683′ten sonra fransız Protestanları) güçlü bir devlet haline getirdiği Brandenburg-Prusya, bu gücünü İsveçlileri Fehrbellin’de yenip (1675) Riga’ya kadar kovalayarak (1678 sonu) ortaya koydu. Louis XIV’ü büyük seçici prense yaklaşmağa yönelten (1681 gizli antlaşması) bu askerî güç, Friedrich III’te krallığını ilân etme isteği uyandırdı. Ama bunun için imparatorun ve büyük devletlerin onayı gerekiyordu.
Prusya ordusu Louis XIV’e karşı Avusturya imparatorunun emrine verildi (1689 -> 1697) ve imparator, İspanya Veraset Savaşına katılmasını sağlamak için Prusya hükümran düklüğünü krallık haline getirmeğe karar verdi (1700). Friedrich Königsberg’de törenlerle taç giyerek (18 ocak 1701) Friedrich I adını aldı (1701-1713) ve Fransa’ya karşı savaşa katıldı; ama İsveç’e karşı savaşta önce tarafsız kaldı (1710).
• Prusya askerî devletinin kurulması (1713-1740). «Çavuş-kral» denen Friedrich-Wilhelm I, isveç’in ön Pomeranya, Stettin (Szczecyn) ve Odra’nın ağızlarını kendisine bırakmasını sağladıktan (Stockholm antlaşması, 21 ocak 1720) sonra, bütün gücünü ordu ve idareye dayandırdı; orduyu devletin temel direği haline getirdi, hükümdarlığı boyunca bütün çabalarını ordu için harcadı ve ordunun bakımını şahsî gelirleriyle karşıladı.
Yoksul toprak Sahibi soyluların ailelerinden gelen, Kadetler okulunda parasız yetiştirilen (Berlin, 1722) subaylar, devletin en yüksek sınıfı haline geldi. Ordunun yansı askerî kantonlardan (1665 kanton Sistemi) toplanıyor, yarısını ise paralı askerler meydana getiriyordu. Bu ordu mekanizmasının büyük harcamalar gerektirmesine rağmen sıkı bir tasarruf siyaseti ve sağlam bir vergi sistemi (imtiyaz ve muafiyetlerin kaldirılması) sayesinde tasarruf yapıldı. Buna paralel olarak kral ülke içi yerleşme harekeketine de hız verdi; 1709-1710 vebasının kırıp geçirdiği Prusya düklüğüne 17 000 Salz-burg’lu yerleştirdi (1732). Memurlarına namusluluk ve mutlak disiplin anlayışı kazandıran Friedrich-Wilhelm’in yönetimi kusursuzdu; ülkeyi maliye, Savaş ve topraklar yüce direktuvarının yardım ettiği kabinesi yardımıyle yönetiyordu ve bakanlar ancak birer yürütme görevlisiydi.
• Prusya’nın büyük bir devlet haline gelmesi (1740-1786). Prusya ordusu Friedrich II’nin elinde eşsiz bir kudret aracı oldu. Avusturya’dan Silezya’nın alınması, Berlin antlaşmasında imzalandı (1742) ve Dresden’de onaylandı (1745). Fransa, Avusturya ve Rusya’ya karşı bir kuvvet denemesi olan Yediyi! savaşlarını Prusya büyük güçlüklere ve ağır kayıplara (kısa Süre içinde yeni kolonlar getirilmesiyle telâfi edildi) rağmen kazandı (Rossbach, kasım 1757; Leuthen aralık, 1757; Hubertsburg anlaşması, 1763). Friedrich, Avusturya ve Rusya’ya kabul ettirdiği Polonya’nın ilk bölüşülmesiyle Batı Prusya veya Polonya Prusyası’nı ele geçirerek (1772) ve Prusya ile Brandenburg’u toprak bakımından birleştirerek Junker’lere iktisadî menfaatler sağladı.
O tarihten sonra devamlı olarak imparatora karşı Almanya’nın meselelerine müdahale etti; imparatorun Bavyera’yı ilhak etmesini engelledi (1778-1779) ve birleşmiş alman prenslerinin (Fürstenbund) yardımıyle Almanya’da Hohenzollern’lerin yerini almağa çalıştı (1765). O tarihte 160 000-200 000 kişilik daimî bir ordusu, 55 milyonluk hazinesi, 22 milyonluk geliri vardı; üstelik çoğu XIX. yy.da Hıristiyanlığı kabul eden saray yahudilerinden de (bankacı, ordu müteahhidi v.b.) malî yardım görüyordu (bu yardım Prusya’nın 1812′de yahudilere hürriyetler tanımasını kısmen açıklar). Ama köylerde toprak köleliği rejiminin devam etmesi, şehirlerdeki katı lonca rejimi ve Soyluların devlette önemli rol oynamaması sosyal gelişmeyi köstekliyordu. Friedrich II, babasının mutlakıyet idaresini daha da sağlamlaştırdı; ama rejiminin dış görünüşünü filozofça düşüncelerini uygulayarak yumuşattı: din hürriyeti, adlî reform, Prusya hukukunun derlenmesi (1774), idare ve adaletin ayrılması. Bütün dikkatini iktisadî gelişmeye toplayarak bataklıkların tarla haline getirilmesini ve iskânını, Emden ve Swinemünde limanlarının düzenlenmesini ve ticarî gelişmeyi (A.B.D. ile ticaret anlaşması, 1785) destekledi.
• Prusya devletinin gerilemesi ve yeniden doğması (1786-1815). Friedrich II’nin eseri kısa süre içinde yeğeni Friedrich -Wilhelm II’nin (1786-1797) beceriksizliği yüzünden bozuldu. İdareyi bir gözdeler kabinesine bırakan Friedrich-Wilhelm II, din ve fikir hürriyetini kaldırdı, devlet hâzinesini saçıp Savurdu, prusya ordularını menfaat sağlamayan serüvenlere sürükledi (Felemenk 1787, Valmy 1792) ve Sonunda orduyu İngiltere’ye kiraladı. Gelir kaynakları tükenince, Fransa’ya Kuzey Almanya’nın tarafsızlaştırılmasını sağlayan Basel antlaşmasını (1795) imzaladı. O tarihten sonra eyaletlerini Polonya’nın zararına genişletmekle uğraştı (1793 ve 1795 bölüşmesi). Prusya’nın o tarihte yüzölçümü 300 000 km2′yi, nüfusu ise 8 700 000 kişiyi bulmuştu; ama ülke borç içindeydi, ordusu zayıflamıştı, idarî teşkilâtı bozulmuştu.
Friedrich-Wilhelm III, gerilemenin önünü almağa çalıştı. Aşırılıkları azaltarak malî durumu düzeltti; ama yaşlı kadrolarını muhafaza ettiği orduda reform yapmadı. Fransa’ya karşı elverişli bir tutum takınması sayesinde Almanya’da birkaç toprak kazandı (1803); Napolyon, Kleve, Ansbach ve Neuchâtel’e karşılık Prusya’ya Hannover’i verdi (Schönbrunn, 15 aralık 1805) . Fakat Ren konfederasyonunun kurulması Prusya’yı Rusya ile ittifaka sürükledi; Napolyon’a bir ültimatom gönderen Prusya’nın ordusu ezildi (Jena, Auerstedt, 14 ekim 1806), Berlin işgal edildi
(27 ekim 1806) , Tilsit antlaşmasıyle (1807) Prusya, topraklarının yarısını kaybetti; savaş tazminatlarını ödeyemeyen krallık işgal edildi ve Fransızların metbuu haline geldi.
Ama barış yapılır yapılmaz, kral reformlara girişti ve Fransız devriminin yaydığı hürriyetleri tanıdı: Stein toprak köleliğini kaldırdı (9 ekim 1807) ve köylüler kralın şahsî mülkü olarak işledikleri topraklara sahip oldular. Bu reformlar kamuoyunda önemli gelişmelere yol açtı ve 1810′da kurulan Berlin üniversitesi, Fichte’nin etkisiyle alman milliyetçiliğinin ocağı haline geldi. Scharahorst ve Gneisenau, kadroları tasfiye ederek, talimatnameleri yeniden hazırlayarak, ordu reformuna giriştiler. Ama Stein’ın entrikalarını haber alan Napolyon, onun görevden alınmasını sağladı (1808) ve ordu mevcudunu 42 000 kişi olarak sınırladı. Bununla birlikle 1810′da Hardenberg, Stein’ın eserini yeniden ele aldı; malî imtiyazları kaldırdı, kilisenin mallarına elkoydu, sanayi hürriyetini ilân etti, gençleri askerî eğitimden geçirerek (krümperler sistemi), orduyu çoğaltma yasağını işlemez hale soktu.
Prusya, Almanya’nın ayaklanmasında kesin rol oynayacak hale gelmişti. General Yorck’un Tauroggen’de bozguna uğraması (30 aralık 1812) ayaklanmaya işaret oldu. Doğu Prusya ayaklandı; kral topyekûn seferberlik i-lân ederek Fransa’ya savaş açtı (17 mart 1813) . 278 000 kişilik ordusuyle Avusturya’yı koalisyona sürükledi.
Bu çaba ve fedakârlıklar Viyana kongresiyle mükâfatlandırıldı (1814-1815). Prusya yeniden kurularak Saksonya’nın kuzey yarısı, Westfalen ve Rheinland’ı aldı; bir german devleti haline gelmişti ve Almanya’nın en zengin bölgelerini içine alıyordu.
• Almanya’da Prusya hâkimiyeti (1815 -1870). 1814′te girişilen idarî reformla krallık illere bölündü; iller de idare bölümleri ve çevrelerine ayrılıyordu. Yönetim, devlet kançılarının başkanlık ettiği bir meclisteydi. Prusya’nın yönetimi altında Zollvere’in (1834), öbür kuzey alman devletleriyle birleşmeyi hazırladı. Bununla birlikte kralın vaat ettiği anayasa Kutsal İttifak’ın etkisiyle çıkarılmadı: üniversite derneklerine (Burschenschalten) kötü davranıldı.
Eski prusya ailelerinden meydana gelen soylular, Friedrich II’den beri devleti yönetiyor ve yerlerini yüksaltmekte olan burjuvaziye çok ağır bırakıyorlardı; öyle ki, XX. yy. başında Prusya’nın gücünün iki temel direği olan ordu ve bürokrasinin kilit noktaları hâlâ soyluların elindeydi. Luther’ci kiliselerin birleşmesine ve devlet tarafından yönetilen bir kilise haline getirilmesine muhalefet eden Köln ve Poznan piskoposları tutuklandı. Daha liberal olan Friedrich Wilhelm IV (1840-1861), piskoposları serbest bıraktı ve genel af ilân etti (1844). Kamuoyunun baskısı karşısında temsilî meclise benzer bir meclis kurdu: Berlin «Birleşmiş Landtag’ı» (1847).
Berlin’deki 1848 ayaklanmasından bunalınca, bir kurucu meclis topladı ve liberal bir anayasa çıkardı (1849). Ama Frankfurt parlamentosunda, Avusturya’nın dışta bırakılacağı bir Almanya’yı hâkimiyeti altına almağa cüret edemedi; Avusturya kendi ülkesinde düzeni sağladıktan sonra Friedrich’i bu yoldaki bütün denemelerinden vaz geçmek zorunda bıraktı (Olmütz, 1850). Bunun üzerine Muhafazakâr parti ile luther’ci kilisenin Prusya devletini yönetmeğe başlaması, Hıristiyanlığın halkın gözünden düşmesine ve alman birliğini gerçekleştirmeyi hedef alan Real Politik’in hazırlanmasına yol açtı. İki meclisten meydana gelen bir parlamento (senyörler meclisi [Herrenhaus] büyük mülk sahiplerini temsil ediyordu; ikinci meclis sınıflar Sistemine göre seçiliyordu) kuran 31 Ocak 1850 Anayasasını kabul ettikten sonra Friedrich -Wilhelm IV, Avusturya’nın tutumunun etkisi altında kalarak yeniden bir tepki siyasetine döndü; fakat bir delilik buhranı geçirerek naipliği kardeşine bıraktı; kardeşi Wilhelm I adiyle hüküm sürdü (1861-1888).
Güçlü bir monarşi taraftarı olan yeni hükümdar, Roon’un 1860′ta sunduğu askerî reform projesini (üç yıl silâhlı hizmet; ihtiyat hizmeti süresinin artırılması, kadroların ve askerî bütçenin çoğaltılması) destekledi. Yeni kralın iktidara çağırdığı Bismarck, bütçenin parlamentoda oylanmasına son verdi ve dış siyaseti muhalefete aldırış etmeden yürüttü. Gücünü Düklükler savaşında denedikten sonra Avusturya’yı Sadowa’da ezdi ve 1866 seçimlerinde başarı kazandı. Prusya, Schleswig, Holstein, Hannover, Hessen Seçici prensliği, Hessen-Nassau ve Frankfurt’u ilhak etti. Kuzey Almanya konfederasyonuna giren öbür devletleri kontrolü altına aldı ve güney almanya devletlerini askerî ittifaklarla kendine bağladı. 1870 Savaşı Bismarck’a alman birliğini gerçekleştirmek imkânını verdi: Prusya kralı Versailles’da (1871), Almanya imparatoru ilân edilerek taç giydi.
• Prusya’nın sonu. Prusya’nın son yılları krallığın askeri teşkilâtını aktardığı Almanya’nınkiyle karışır. Bismarck aynı zamanda hem imparatorluk kançıları, hem de Prusya başbakanıydı. Yeteneği ve otoritesi sayesinde, Reichstag (genel oyla Seçiliyordu ve nispeten soldaydı) ile Landtag’ın (sınıflar seçim sistemi gereğince kendiliğinden muhafazakârdı) birbirine ters kararlar almasının ortaya koyduğu nazik meseleleri çözebildi.
Prusya’nın, imparatorluk işlerini yöneten prusyalı personele ve kilit bölgeleri Prusya’da olan iktisadî güce dayanan önceliği, Almanya’yı Birinci Dünya savaşına sürükledi. Bu yüzden bozgun ve 1918 Devrimi en çok Prusya’ya zarar verdi; Almanya’dan ayrılan toprakların hepsi prusya toprağıydı. Sosyalistlerin etkisiyle demokratik bir anayasa çıkarıldı; bu anayasaya göre güç, meclis başkanını (sosyal demokrat Braun [1920-1932]) seçen Landtag aracılığıyle halktaydı. 1933-1935 Birleşme kanunlarıyle nasyonal sosyalizm, millet hükümranlığını yavaş yavaş Reich’a aktardı. Prusya o tarihten sonra pratikte ortadan kalktı ve 1945 çözülmesiyle kesinlikle yok oldu. Gücünü sağlayan toprakların büyük kısmı, S.S.C.B. veya Polonya’ya verildi; gerisi Doğu ve Batı Almanya’yı meydana getiren çeşitli Lander’ler arasında bölüştürüldü (1947). Milletlerarası kontrol kurulu Prusya devletinin sembolik dağıtılmasını ilân eden bir kanun çıkarınca Prusya’nın adı bile haritalardan silindi.
Osmanlı-Prusya ilişkileri
Prusya ile Osmanlı devleti arasında diplomatik ilişkiler, XVIII. yy. başlarına kadar uzanır. 1718′de sadrazam Tevkiî Mehmed Paşa, Osmanlı devletinin Avusturya savaşla rıyle uğraştığı sırada, Prusya kralı Friedrich Wilhelm I’e bir dostluk mektubu gönderdi. 1720 Yılında Prusya kralı, Jurgowski adlı memurunu at satın almak için İstanbul’a gönderdi. 1739′da Friedrich Wilhelm, Mahmud I’e gönderdiği bir mektubunda Prusya’nın, imparatorun ordusuna asker toplamak mecburiyetinde olduğu halde iki yıldan beri bunu yapamadığını bildiriyor ve Osmanlı devletiyle Prusya arasında bir ticaret anlaşması imzalanmasını teklif ediyordu.
Prusya’nın bu teklifinden bir sonuç çıkmamakla birlikte Osmanlı devletiyle Prusya krallığı arasındaki ilişkiler kesilmedi, özellikle Yediyıl savaşları (1756-1763) başladıktan sonra ilişkiler daha da sıklaştı. Prusya kralı Friedrich II, Rusya, Avusturya ve Fransa’nın saldırısına uğrayınca Osmanlı devletiyle askerî bir anlaşma yapmak istedi. Bu amaçla, Adolf von Rexin adındaki elçisini İstanbul’a gönderdi.
Prusya’nın teklifi sadrazam Ragıb Paşanın başkanlığında toplanan divan tarafından incelendi. Rusya ve Avusturya ile harbi gerektirecek bir durum olmadığı için kabul edilmedi; fakat bu ittifak teklifi kesin olarak da reddedilmedi. Elçiye verilen cevapta askerî ittifakın daha uygun bir zamana bırakılması, şimdilik bir ticaret anlaşmasıyle yetinilmesi gerektiği bildirildi. Prusya ile bir ticaret anlaşması imzalandı (1761) Friedrich 1762′de rus çarı olan Pet-ro III ile anlaşarak rus cephesindeki savaşlara son verdi ve Osmanlı devletiyle Avusturya’ya karşı bir anlaşma yapmak istedi. Kesin olarak barış taraftarı olan sadrazam Ragıb Paşa bunu da kabul etmedi. Ahmed Resmî Efendi bu sırada Berlin’e gönderildi (1764). Osmanlı – Avusturya – Rusya savaşları sırasında (1787-1792), Osmanlı-Prusya ittifakı için yeniden teşebbüse geçildi.
Rus-Avusturya ittifakı karşısında yalnız kaldığını anlayan Prusya, hem bu iki devlete karşı kendi güvenliğini sağlamak, hem de Osmanlı devletinin kendisiyle yapacağı bir ittifakı bu iki devlete karşı bir tehdit vasıtası olarak kullanmak için, Osmanlı devletine Avusturya ve Rusya’ya karşı bir ittifak teklif etti. Bu teklif Osmanlı devleti tarafından kabul edildi. 5 Maddelik bir antlaşma meydana getirildi (1 şubat 1790). Bu antlaşma gereğince Avusturya ve Rusya, Tuna’yı geçerek nehrin güneyindeki osmanlı topraklarına saldırırsa, Prusya bu iki devlete savaş açacak, Osmanlı devleti çıkarlarına uygun bir barış yapana kadar savaşa devam edecekti. Buna karşılık Osmanlı devleti yapılacak barış antlaşmasında Avusturya’nın Lehistan’dan almış olduğu Galiçya’nın tekrar Lehlilere verilmesine çalışacaktı.
Antlaşmanın ikinci maddesinde 1761 yılında imzalanmış olan ticaret anlaşmasının yürürlükte olduğu tasdik ediliyor; Osmanlı devleti, Akdeniz’de gidip gelen prusya ticaret gemilerinin kuzey afrika korsanlarına karşı korunmasını taahhüt ediyordu. Antlaşmanın üçüncü maddesi gereğince Osmanlı devleti Avusturya ve Rusya ile barış yapmadıkça Prusya da bu iki devletle barış yapmayacaktı. Buna karşılık Prusya, Lehistan ve İsveç; Rusya ve Avusturya ile barış yapmadıkça, Osmanlı devleti de bu iki devletle barış yapamayacaktı. Antlaşmanın dördüncü maddesinde barış antlaşmasından sonra Prusya, Osmanlı devletinin toprak bütünlüğüne kefil oluyor, barıştan sonra Rusya ve Avusturya, Osmanlı devletine savaş açarsa, bu iki devlete savaş açmayı taahhüt ediyordu. Yine bu maddede Fransa ve İngiltere’nin osmanlı toprakları üstünde sahip olduğu haklara Prusya’nın da sahip olması şart koşuluyordu. Prusya bu antlaşma gereğince Avusturya sınırına askerî kuvvetler gönderdi.
Osmanlı devleti de Prusya’nın isteği üzerine kendisi için tehlikeli olan rus cephesine küçük birlikler göndererek asıl büyük ordusunu Avusturya sınırına şevketti. Antlaşmanın imzasından sonra Avusturya ve Prusya kralları Reichenbach’da buluşarak Avusturya ve Osmanlı devleti arasında savaştan önceki sınır üstünden barış yapılmasına karar verdiler (1790). Prusya, Osmanlı devletinin bu isteğine rağmen Rusya’ya savaş açmaktan çekindi. Selim III’ün Prusya’nın Rusya’ya savaş açmasını sağlamak amacıyle Berlin’e gönderdiği Ahmed Azmi Efendinin çalışmaları bir sonuç vermedi. Prusya, Osmanlı devletiyle olan antlaşmasını bir tehdit aracı olarak kullandı. 1793′te Avusturya ile Rusya’nın Lehistan’ı taksiminden kendisi için pay çıkardı. Baltık kıyısındaki Danzig ve Thorn limanları ile çevresindeki toprakları aldı. Selim III zamanında Osmanlı devleti Berlin’de devamlı elçilik kurdu (1793). Mahmud II yeniçeri ocağını kaldırdıktan sonra Prusya’dan başta Moltke olmak üzere pek çok uzman subayı yeni osmanlı ordusunun yetiştirilmesi için getirtti.
Askeri tarih
Prusya ordusunu, XVII. ve XVIII. yy.da devletlerini kurmanın tek şartı olarak gören Hohenzollern’ler meydana getirdiler. Ordunun yaratıcısı, oğluna 30 000 kişilik daimî bir ordu (alman devletleri arasında en kuvvetli ordu) miras bırakan Friedrich-Wilhelm idi (1640-1688). Ama bu orduya sonradan modern alman ordusunun benimsediği temel özellikleri, «çavuş-kral» Friedrich Wilhelm I (1713-1740) ve Friedrich II (1740-1786) kazandırdı. Friedrich I, 1733′te mecburî askerlik hizmeti (her alay belirli bir «kanton»dan toplanıyordu) koyarak ve birlikleri sert bir disiplin ve talime (drill) tabi tutarak ordunun temelini kurdu; bu arada da iktisat ve etkililik ilkeleri altında yönetimi kontrol eden sıkı bir idare (Heeresverwaltung) kuruldu. Ordu 1713′te 40 000 kişiyken, 1740′ta 83 000′e yükseldi.
Bu yüksek nitelikli araca Friedrich II, aynı zamanda hem bir devlet doktrini hem bir savaş doktrini hazırlayarak bir düşünce kazandırdı; siyaset ve stratejiyi sıkıca birbirine bağlayan bu doktrinler, daha sonra haleflerini (Bismarck, Moltke, Schlieffen, Seeckt, Hitler) aynı zekâ yapısı ve tek bir eylem isteğinde birleştirdi. 200 000 Kişiyi bulan Friedrich II’nin ordusu, zaferleri ve metotlarının yaygınlaşması (eğik düzen; prusya tarzı eğitim) sayesinde Avrupa’nın başlıca askerî gücü haline geldi. Friedrich II’nin ölümünden sonra şaşkınlığa düşen ordu, gerileyerek Jena’da çöktü (1806) ve Tilsit barışıyle mevcudu 42 000 kişiye indirildi.
Fakat bu felâket büyük bir gelişmenin başlangıcı oldu; 1807′de Ordu Reformu komisyonunun başına getirilen Scharnhorst’un hırslı yönetimi altında, bir vatansever subaylar grubu Napolyon’a karşı savaşı yeniden başlatmayı sağlayacak imkânları yaratmağa çalıştı. 1808′de Savaş bakanlığı ve Genelkurmay kuruldu; aktif birlikler altı bölgesel tümende toplanıyordu ve yedeklerin hızla silâh altına çağrılması (krümperler sistemi) sayesinde kolayca savaşa hazır hale geliyordu. Boyen’in (savaş bakanı, 1848) ve Gneisenau’nun yönetimi altında, prusya ordusu 1813-1814 kurtuluş savaşında büyük rol oynadı. 1815′ten sonra bu çabaya ara verilmeden devam edildi: eski tümenlerin yerini 8 bölgesel kolordu aldı; yalnız muhafız alayı askerleri bütün krallıktan toplanıyordu. Otuz yıla çıkarılan askerî hizmet dönemi, muvazzaf alaylar ve kolordulara tugaylar halinde dağıtılmış Landwehr ile orduyu kurmağa imkân verdi.
Ama başlıca reform subayların ve kumanda heyetinin yetiştirilmesinde yapıldı. Ordu, devlet ve halk arasındaki birliği sağlam temellere dayandırmak isteyen Scharnhorst’un dileği uyarınca subaylar artık soylular arasından olduğu kadar, burjuvalardan da seçiliyordu. Okulların ve birliklerin verdiği bilgilerde Friedrich geleneği, çağın yeni değerleriyle birleştirildi ve Napolyon’un seferleri Fransa’da değil de Prusya’da inceden inceye öğrenildi. Yaratıcı düşüncenin bu yenilenmesinde başlıca ad Clausewitz’dir; Clausewitz, Vom Kriege (Savaş üstüne) [1832] adlı meşhur kitabiyle bütün çağdaş askerlik düşüncesini etkiledi. Ders verdiği Harp okulu ve Grol-man’ın «ordunun üst kademesinin yetiştirildiği okul» diye nitelediği Genelkurmay bu alanda kesin rol oynadı. Grolman’ın görevden ayrılmasından sonra sırasıyle Müffling (1820-1828), Grauseneck (1829-1848), Reyher (1848-1857) ve Moltke (1857-1888) tarafından yönetilen Genelkurmay ordunun fikrî hazırlanmasıyle ilgili her şeyi üstüne aldı; ordunun yönetimi Genelkurmaya (Generalstab) verildi. Doğrudan doğruya Genelkurmay başkanlığına bağlı olan üyeleri orduya tevazu (sloganları «Mehr sein als scheinen», «Göründüğünden fazla olmak» kaldı), teşebbüs ve sorumluluk anlayışından oluşan bir düşünce birliği kazandırdı; bu düşünce bütün savaşlarda kesinlikle ortaya kondu.
Bismarck iktidara geldiğinde Friedrich II’nin siyasetini yeniden ele alınca, Moltke ona ender bulunur bir yardımcı oldu. Ordu yeniden geliştirildi; bu gelişmeyi bakan olan Roon, şansölye ile parlamento arasında ciddî bir mücadeleden sonra gerçekleştirdi (1882). 1830-1848 Arası beklenileni vermemiş olan Landwehr’in birlikleri yerine orduyu mütecanis ve iyi talimli dokuz kolordu haline getiren yeni birlikler kurdu; bu arada Dreyse tüfekleri ve namlu dibinden doldurulan yivli Krupp topları sayesinde donatım da modernleştirilmişti. Bismarck bu 350 000 kişilik ordu ile isteklerini Sadowa’da (1866) Avusturya’ya kabul ettirdi.
Bundan sonraki ilhaklar sonunda Prusya, kuvvetlerine üç kolordu daha ekledi ve Bismarck ile Moltke’nin kurnazlığı sayesinde 1867′de gizli askerî antlaşmalarla bir yıl önce yendiği alman devletlerinin hemen hepsini kendine bağladı. Alman devletleri 1870′te Prusya’nın emrine üç kolordu (bir Saksonya, iki Bavyera’dan) ve üç tümen (bir Hessen, bir Württemberg, bir Baden’den) verdiler. Gerek askerî bakımdan (Moltke’nin Fransa’ya karşı 500 000′den çok askerli bir ordusu vardı), gerek Prusya kumandasının önceliğini onayladığı için siyasî bakımdan, bu yardım kesin sonuç verdi. Sefer başa-rıyle sonuçlanınca Prusya ve Moltke’nin hâkimiyeti altında ama müttefiklerin hâlâ canlı askerî geleneklerine de saygı gösterilerek II. Reich ordusu kuruldu. 1871′de kurulan bu ordu «alman ordusu» adlı ilk ordudur. Bk. ALMANYA Askeri tarih bölümü. (LM)
12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSYA Genel tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROVO
Tarih 11 Haziran 2009
PROVO, A.B.D. de (Utah) şehir, Utah gölünün doğu kıyısında, Salt Lake City’nin güney-güneydoğusunda; 36 000 nüf. Bir maden bölgesinin (gümüş, kurşun, bakır ve altın) ticaret merkezi. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROVİNS
Tarih 11 Haziran 2009
PROVİNS, Fransa’da Seine-et-Marne idare bölgesinde idare çevresi merkezi, Brie’de, Nogent-sur-Seine’in kuzeybatısında; 10 587 nüf. Durteint’e hâkim yüksek bir burunda kurulan yukarı şehirde, ilgi çekici surlar (XII. – XIV. yy.) vardır. Turizm ve ticaret merkezi.
—idare çevresi, 80 508 nüf. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVİNS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROVENCE Tarih
Tarih 11 Haziran 2009
PROVENCE Tarih
Phokaia’lılar M. ö. VI. yy.da Massaliaryı (Marsilya) kurdukları sırada Ligürler de Rhöne’un doğusunda Akdeniz kıyısına yerleştiler; Massalia gerek doğrudan doğruya, gerek ticaret acenteleri aracılığıyle yerliler arasında yunan asıllı bir tarım (bağcılık, zeytinlikler) ve sanayiyi (çanak çömlek yapımı) yaydı. Keltler, Ligürlerle karıştılar (M.ö. IV.-III. yy.). Galya’da bir koalisyon kurulması (125-121), Romalıları ülkeyi işgal etmeğe teşvik etti (salyen kalesi Entromont’un yıkılması; Aix’in kurulması 122); bu işgalin hedefi, İspanya’ya geçişi kolaylaştırmaktı (via Domitia’nın inşası). İlk Alp ötesi eyalet (Provincia Romana) meydana geldi ve bölgeye adını verdi:
Provence. Sonradan Narbonnensis (Narbonne’un kurulması, 118) adını alan bu eyalete Tötonların yenilmesinden (Aix, 102) ve barışın sağlanmasından (90-83) sonra tüccarlar ve şövalyeler akın etti. Marsilya’ya boyun eğdirilmesinden sonra (49) Sezar emekli askerlerini Arles, Bezieıs ve Frejus’e yerleştirdi; Augustus da, Orange, Vienne, Avignon v.b. kolonilerini kurarak eyaletin yasasını tespit etti. Alp kesimi (Alp e s-M arıt ime s) imparatorun yetkisi altına verildi; bölgenin geri kalan kısmı senato eyaleti haline getirildi ve bir vali ile bir meclis (her ikisi de Narbonne’da [Narbonnensis]) tarafından yönetilmeğe başlandı. İlk barbar akınlarından sonra (M.S. 250′ye doğr.) Narbonnensis ikiye bölündü; Rhöne’un doğusundaki kısım (Alpes Maritimes buraya bağlıydı) Viennoise adını aldı (293-305). Yeni barbar akınları önce Viennoise’ın doğusunda ikinci bir Narbonnensis kurulmasını (381), sonra Galyalar valisinin Treves’den Arles’e çekilmesini gerektirdi. Arles, Batı imparatorluğunun devamı boyunca (395-476), Vizigotlara direndi. Batı Roma imparatorluğu yıkılınca bölgenin güneyini Vizigotlar, kuzeyini ise Burgondlar işgal ettiler. Vizigotların Vouills’de bozguna uğramasından (507) sonra yerlerini Ostrogotlar aldı; sonra Franklar Provence’ı krallıklarına kattılar (536). Bourgogne krallığına bağlanan Provence, muhtariyetini bir ölçüde korudu; ama Araplar Septimania bölgesini işgal edince (VIII. yy.) Charles Mart el Arapların tarafını tutan Provence’lılara boyun eğdirdi (736-739). Martel’in birliklerinin yakıp yıktığı Provence, Karolenjler zamanında büyük ölçüde geriledi. Verdun antlaşmasıyle (843) Lothar’a geçen eyalette, oğlu Kari ilk Provence krallığını (855-363) kurdu. Mirasçılar arasındaki on beş yıl süren mücadeleden sonra Kel Charles’ın kayınbiraderi Boson, Bourgogne ve Provence kralı seçildi (879); Boson’un ölümünden sonra birçok defa el değiştiren eyalette, 947′de Bourgogne-Provence krallığı kuruldu. Buranın hükümdarı Konrad, Arles, Apt ve Avignon’da üç kontluk kurarak yönetimi elinde topladı. Bu sayede Boson’un oğlu Guillaume, derebeylere hâkimiyetini kabul ettirerek, kıyıya yerleşmiş olan Arapları ülkeden çıkardı; şehirlerde ticaretin yeniden başlaması sayesinde burjuvazi gelişmeğe başladı. Bourgogne Provence krallığı imparatora geçene kadar (1032) Guillaume’un sülâlesi iktidarı elinde tuttu. Toprakların kadın vârisler elinde bölünmesini önlemek için 1112′de Gevaudan’lı Beauce ile evlenen Barcelona kontu Ramon Berenguer III ve Toulouse kontu Alphonse Jourdain 1125′te Provence’ı bölüştüler. Berenguer III, Rhöne, Durance, Alpler ve deniz arasında kalan toprakları (kontluk), Alphonse Jourdain ise Rhöne’un batısındaki kısmı (markilik) aldı. Baux derebeyleri (Baux savaşları, 1142-1162), Forcalquier kontları ve Toulouse kontlarıyle çatışan katalonyalı Provence kontları, din adamlarının desteğini sağladılar; savaşı kazanınca evlilik yoluyle Forcalquier kontluğunu ele geçirdiler (1196). Kontların Toulon’da ve Balear adalarında müslümanlarla savaştıkları sırada, doğu ticaretiyle zenginleşen burjuvalar birçok hürriyet elde ettiler. Tutumları kont Ramon Berenguer IV’ü (1209-1245) kontluğu yeniden teşkilâtlandırmağa şevketti. Berenguer IV, Provence’ı «baillie»liklere (adalet görevlisi) böldü; kendinden öncekilerin siyasetinden vaz geçti ve Fransa ile ilişki kurdu (1235′e doğr). ölümü üzerine yerine damadı Anjou’lu Charles geçti (1246-1285); sık sık yurt dışına çıkmak zorunda kalan Charles, Provence’ta katalan asıllı bir senechal tarafından yönetilen gerçek bir merkezî hükümet kurdu; senechal’e bir kurul yardım ediyordu; Charles iki yeni «baillie» kurdu ve Baux derebeylerinin desteklediği bir komün isyanından yararlanarak konsüllüklerin yerine «viguerie»leri (hâkim) getirdi (1251-1262). Ramon Berenguer IV-ün ustaca maliye siyasetiyle biriken bütçe fazlası, Charles I’in İtalya’da, özellikle Napoli’de (1266) bir ittifak ve fetih siyasetine girişmesine imkân verdi. Ama Sicilya katliamı (1282) ertesinde, Napoli Deniz savaşında Charles I’in bozguna uğramasından sonra, oğlu Charles II’nin (1285-1309) fidyesini ödemek için ilk Provence meclisleri toplandı (1286) ve vergi işleri düzenlendi. Provence’ın zenginliği, Sicilya’nın ve Akka’-yı müslümanların almasından (1291) sonra doğu ticaretinin kaybedilmesinden, Ara-gon’a karşı savaştan ve korsanlardan büyük zarar gördü. ülke o tarihte halkının üçte ikiye yakınını kaybetti. Kraliçe Jeanne I, Anjou’lunun (1343 – 1382) siyaseti, şirketlerin (1357-1358), Aragon çetelerinin (1361) ve fransız çetelerinin (1365-1369) akınları durumu daha da ağırlaştırdı. Jeanne I’in evlat edindiği (1380) Anjou’lu Louis I’in (1383-1384) ölümünden sonra dul karısı, Nice, Puget-Theniers, Lantosque vadisi ve Barcelonette’i Savoia’ya bıraktı. Vârisleri Louis II (1384-1417) ve Louis III (1417-1434), Napoli’yi yeniden ele geçirmek için giriştikleri seferler yüzünden hazineyi boşalttılar. Rene (1434-1450) Napoli’yi kesinlikle kaybetti ve barış yeniden sağlanınca Provence’ın iktisadî kalkınmasına katkıda bulundu. Yerine geçen yeğeni Maine’li Charles (öl. 1480) ölürken Provence’ı Fransa kralı Louis XI’e miras bıraktı. Fransa kralı bir barış ve birliği sağlama siyaseti güttü. Fransız-lspanyol savaşları sırasında François I’in isviçreli ve alman birlikleri, Provence’a («Valdo’culuğu» ve Luther’ciliği soktular (1545). Aix parlamentosu sapkınlığa savaş açtı ve «valdo’cular» ezildi (1545). Din savaşı sırasında katolikler «Ligue» (birlik) adı altında birleşirken Protestanlar krala ve «siyasetçilere» yanaştılar (1584). Ligue başkanı Cassaubc (1591-1596), Marsilya’da zorbalığını sürdürürken vali, Provence’ın ortasına ve güneyine hâkimdi. Aix parlamentosu, Henri IV’ün mezhep değiştirmesinden sonra tanıdı (1594). Her üç yılda bir toplanan meclisler vergi kanunları çıkarmada çekimser davrandığından, 1639′dan sonra toplanmağa çağrılmadılar; yerlerini kralın iktidarını destekleyen bir komünler genel meclisi aldı; bu mecliste Aix konsülleri, Provence’ın savunucusuydu. Bir dilekçe meclisi kurulması ve üyelerine parlamento başkanı ve danışmanı olma imkânı tanınması (1647) soyluların isyanına yol açtı; isyanı Mazarin’in Provence valiliğine tayin ettiği Merceur dükü bastırdı (1652-1653). Marsilya’ya boyun eğdirilme-sinden sonra (mart 1660), Provence’ı kraliyet idaresi yönetti.
XVIII. yy.da kral birliklerinin avusturyalı istilâcıları püskürttükleri (1707-1746) ve vebanın Provence’ı kırıp geçirdiği (1720) sırada, Provence’lı korsanlar bir yağma hareketine giriştiler. Paris parlamentosu gibi Aix parlamentosu da Jansenius’çuluk lehine mücadele etti ve civzitlerin suçlanarak sürgün edilmesinde önemli rol oynadı (1764). Maupeou tarafından kaldırılan (1771) Aix parlamentosu yeniden toplandıktan sonra (1775) siyasetle ancak ikinci derecede rol oynadı, imtiyazlılar 1770′ten itibaren Provence meclislerinin toplanmasını istediler; ama komünlerin genel meclislerine çoğunluk vermeyi ve vergilerde yeni bir dağılım yapmayı kabul etmediler. Bunun üzerine halk imtiyazlılara karşı şiddet hareketlerine girişince, imtiyazlılar muafiyetlerinden hemen vazgeçtiler. 1789 Etats generaux seçimlerinde seçilen iki Provence’lı-nın devrimin yönetiminde kesin etkisi oldu. Aix ve Marsilya’da Mirabeau; Paris’te, Sieyes. Provence üç idare bölgesine bölündü (26 şubat-4 mart 1790): Bouches-du-Rhöne, Var ve Basses-Alpes idare bölgeleri: bu bölünmeyle Provence’ın son siyasî imtiyazları da ortadan kalktı.
— Leng. Provence dili teriminin dilbilimde iki kullanımı vardır: geniş anlamıyle oc dili lehçeleri bütününü ve özellikle eski provence dilini veya trubadurların dilini, dar anlamıyle de bugün Eski Provence, Nice kontluğu, Venaissin kontluğu, Dauphine’nin güneyi ve Nîmes ile Uzes idare çevrelerini kapsayan topraklar üzerinde konuşulan dili belirtir. Şüphesiz bu iki anlamlılık biraz rahatsız edicidir; bazı dilbilimciler, provence dili teriminin geniş anlamını belirtmek için Oc’tan türeyen Oksitan kelimesini kullandılar; ama bu kelime de iki anlamlıdır, çünkü günümüzde oc dili lehçelerinin tümü için ortak bir dil kurmak isteyen ve trubadurların imlâsını kullanan bir grup modern yazar (özellikle languedoc lehçesiyle yazanlar) tarafından Özel bir anlamda ele alınır.
Dar anlamıyle provence dilinin en azından dört değişik biçimi vardır: Rhöne’un her iki kıyısında konuşulan rhâne lehçesi; Martigues ve Marsilya’dan Cannes’a ve Apt’tan Draguignan’a kadar uzanan kıyı lehçesi; nice lehçesi ve Forcalquer ile Castellane ve Sisteron ile Allos arasında oknuşulan gap lehçesi; buna Yukarı Alpler’de konuşulan alp provence lehçesi de eklenebilir; bir geçiş lehçesi sayılan bu lehçe, fransız-provence lehçesi özellikleri kapsayan gap lehçesinin değişik bir biçimidir. Bü lehçelerin her birinin değişik biçimleri vardır: lehçesel parçalanma çok yaygındır ama farklar yalnız fonetikte görülür; lehçelerin kelime hazinesi, morfolojisi ve sözdizimi ortaktır; yalnız, nice lehçesinin bu konuda ayrıcalık gösterdiği söylenebilir; çünkü 3388′de Provence’ın geri kalan bölümüyle bağlarını koparan ve bu yüzden özel bir evrim geçirerek birçok eski biçimi muhafaza eden bu lehçe, kendine has bir görünüm kazanmıştır. Bu lehçelerden rhâne lehçesi, Mistral ve çömezleri (Felibrige okulundan şairler) sayesinde edebiyat dili oldu ve çok zengin bir edebiyatın ifade aracı haline geldi. Mistral, Aubanel, Roumanille,
J. d’Arbaud, V. Bernard’ın eserleri milletlerarası bir üne ulaştı. Provence dili, Mistral’den önce de sürekli ve çoğunlukla başarılı olarak yazılmıştı; XVI. yy.da Bellaud de la Bellaudiere, XVII. ve XVIII. yy.da Brueys, Zerbin, T. Gros, J.de Cabanes, XIX. yy.da marsilyalı şarkı yazarı Victor Gelu tarafından işlendi. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVENCE Tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROUVOST (Jean)
Tarih 11 Haziran 2009
PROUVOST (Jean), fransız işadamı (Roubaix 1885). Roubaix’de yün ticaretiyle uğraşan nüfuzlu bir ailenin çocuğuydu. Paris -Midi ve Paris-Soir gazetelerini satın aldı; 1932-1938 arasında bu iki gazetenin genel yöneticiliğini yaptı. Paris Soir’ın tirajını 1936′da iki milyona yükseltti. Haftalık Match ve kadın dergisi Marie-Claire’i de satın aldı. 1940′ta istihbarat bakanlığında bulundu. İkinci Dünya savaşı sonunda, günlük Figaro’nun Yayım Derneği Yönetim kurulu üyesi, Prouvost İplik fabrikası ve Roubaix Yün mağazası yöneticisi oldu. Haftalık Paris-Match’ı, sonra Tele 7 Jours adlı dergileri kurdu. (L)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROUVOST (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROST (Henri)
Tarih 11 Haziran 2009
PROST (Henri), fransız şehircilik uzmanı ve mimarı (Paris 1874-1959). 1910′da Anvers şehrinin yeniden düzenlenmesini öngören bir plan yaptı. Milletlerarası bir yarışmada birincilik alan bu plan, modern şehircilik tarihinin en önemli eseri sayılır. Prost, 1913-1923 arasında Fas’a gitti ve orada Meknes, Casablanca, Rabat, Fas, Marakeş şehirlerini kurdu. 1928′den sonra Paris’e yerleşti ve bu şehir için yeni biı plan hazırladı. Metz ve Cezayir şehirlerinin nâzım planı üstünde çalıştı. Prost, 1935′te karısı ile birlikte İstanbul’a geldi. Kaldığı 16 yıllık süre içinde İstanbul’un trafik ve ulaşımı, yiyecek maddeleri temini, kapalıçarşı ve pazarları, zanaatçılığı, sanayi ve ticareti, mülkiyetin dağılımı, çeşitli mahallelerinin gelişimi, arkeolojik zenginlikleri üstüne uzun araştırmalar düzenledi. Bu hazırlık çalışmaları iki yıl (1936-1937) sürdü ve bir programın genel hatlarının ortaya çıkmasına yol açtı (İstanbul’un nâzım planı, referans planı, arkeolojik parklar, bölge planları, Ayasofya’nın genel planı). Prost, 1951′de ayrılırken, İstanbul’un ana projesinden başka, birçok desen, 8 cilt tutan 500 kadar rapor ve not birikti. 1957′de Şehircilik komisyonuna başkanlık etmek üzere tekrar istanbul’a çağrıldı. Avrıca Bursa camilerinin rölövesini yaptı, (ML)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROST (Henri) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİRİNÇ
Tarih 11 Haziran 2009
PİRİNÇ i. (fars. birine’den). Eski Dünya’-nın sıcak bölgelerinde yetişen taneli bitki (ilmî adı Oryza sativa. Buğdaygillerden): Babasından kalan topraklara pirinç ekmeğe başlamıştı (R.N. Güntekin). || Aynı bitkinin tanesi: Kızım hastaydı, Yusuf Ağamız pirinçle yağ aldı, hatır sormaya geldi (Sabahattin Ali). Bir asker pirinç ayıklamakla meşguldü (Ş. S. Aydemir).
— ÇEŞ. DEY. Pirinci su kaldırmamak, şakadan anlamamak; alıngan, çabuk darılır olmak.
Ayıkla pirincin taşını. Bk. AYIKLAMAK.
Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak. Bk. DİMYAT.
— Astron. Pirinç taneleri, Güneş’in ışık küresinin Yer’den görünen yüzeyindeki tanecikler.
— Bitki hastalıkları. Pirinç yanığı, piricularia oryzae mantarının çeltikte yaptığı hastalık.
— Eczc. Pirinç suyu, pirincin kaynatılmasıyle elde edilen su. (İshal kesici olarak tanınır.)
Pirinç unu, pirincin öğütülmesiyle elde edilen bir tür un. (Süt çocuklarını sütten kesme zamanında besin olarak kullanılır.)
— El işleri. Pirinç örgü, elde ve iki şişle; birinci sırada, bir ters, bir yüz olarak, ikinci sırada, tersin üstüne yüz, yüzün üstüne ters ilmek atarak düzenlenen yün örgüsü.
— Kozmetoloji. Pirinç pudrası. Bk. PUDRA.
— Mutf. Bk. ANSiKL.
Pirinç lokması, sütle haşlanmış pirinçten yapılan bir çeşit tatlı. (Sütün içinde haşlanarak hamur haline getirilen pirinç, lokmalar halinde yuvarlandıktan sonra önce yumurtaya, sonra galeta ununa bulanır, yağda kızartılır ve soğuk şuruba atılır.)
Pirinç çorbası, pirinci, et suyu, tavuk suyu veya sade suda domates ve maydanozla haşlayarak yapılan çorba. (Terbiyelisi de olur. Genellikle kırık pirinçten yapılır, perhiz yemeği olarak geçerli bir çorbadır.)
— Şapkacılık. Pirinç sapı, şapka konfeksiyonunda kullanılır.
— Tasav. Pirinç meydanı, mevlevîlerin mutfakta hep birlikte pirinç ayıklamalarına verilen ad. (Lokma hazırlanırken matbah canları pirinç ayıklamağa yetişemezse dergâhta bulunanların hepsi toplanarak pirinç meydanı yaparlardı.)
— Zootekn. Hayvanların beslenmesinde pirincin değeri arpanınkine yakındır; çeltik fabrikalarında, elde edilen pirinç kepeğinin ve kaba pirinç ununun besin değeri ise çok değişiktir.
— ANSiKL. Bot. ve Coğ. Beş altı türü bulunan pirinç’m her başakçığında bir çiçek ve her çiçekte altı erkek organ bulunur. İyice gelişen iki iç kavuzcuk kenarlarından birbirine bitişerek ileride meyveyi tamamen sarar. Bu durumdaki pirince «çeltik» denir. Pirinç ekimi için en elverişli yer nemli topraktır. Samanı dayanıklı olmadığı için pirinç sapı ancak tazeyken hayvan yemi olarak kullanılır veya gübre olur. Pirinç doğu asya halklarının temel yiyeceğidir. Pirinç tarımı iki yüzyıldan beri Afrika ve Kuzey Amerika’da da yaygınlaştı. İspanya, İtalya, Mısır ve Türkiye’de de pirinç yetiştirilir. Pirinç çeşitleri pek çoktur ve hemen hepsi Oryza sativa türündendir. Tarım pirinçleri başlıca dört tipe ayrılır: Oryza sativa var. dura; O. sativa var. montana; O. sativa var. glutinosa; O. sativa var. fluitans. Afrika’da ayrı bir pirinç türü daha yetiştirilir (O. glaberrime).
Ova pirinçleri sulanmak ve kötü otlardan ayıklanmak ister. Tohum, yani çeltik tanesi yirmi dört saat suda bırakıldıktan sonra, iyi bir toprak kesimine serpme usulüyle ekilir; üç dört gün içinde çimlenir; bitkinin boyu 15-20 sm’yi bulunca oradan sökülerek tarlaya dikilir. Filizler dikildikten sonra tarlaya yavaş yavaş su verilir. Pirinç çiçek açıncaya kadar su verilmeğe devam edilir. Çiçekten sonra başakların olgunlaşması için sulama azaltılır. Bölgelere göre, ekimden dört beş ay sonra hasat yapılır; eğer ülkenin iklimi elverişliyse, aynı yere yeni ekim yapılarak yılda iki ürün alınabilir.
• Dünya üretimi. Dünyadaki pirinç üretimi yılda çeltik olarak 250 milyon tonu aşar. Bunun yüzde 90′dan fazlası Asya’nın musonlar bölgesinde üretilir; buralarda halkın temel yiyeceği pirinçtir; arazi her yıl yeniden hazırlanır, düzeltilir, su yolları onarılır, yeni arklar yapılır ve pirinç fideleri çoğu zaman su içinde dikilir. Sıcak bölgelerde, Asya’nın güneydoğu ülkelerindeki alüvyonlu alçak ovalarda yılda bazen iki üç defa hasat yapılır.
Yoğun bir çalışma sayesinde, bu ovaların kenarındaki yamaçlarda teraslar yapıp sulamak suretiyle de pirinç yetiştirilir. Nüfusu az olan ve düzenli bir şekilde bol yağmur alan bölgelerde ormandan açılan yerlerde «ray» veya «ladang» sistemiyle dağ pirinci yetiştirilir. Çok su ve sıcaklık isteyen pirinç, bilinen pek çok çeşidine rağmen, ancak sıcak bölgelerde yetişir. Ilıman iklim kuşağında, meselâ Akdeniz bölgesinde ve Japonya’da pirinç, yazları yeteri kadar uzun ve sıcak olan yerlerde bir yaz ürünü olarak kesilir, öte yandan pirinç çok bakım istediğinden uzun süre yalnız el emeğinin bol olduğu ülkelerde üretilebilirdi. Şimdi mekanik âletlerin kullanıldığı ülkelerde el emeği eksikliği giderildi. İkinci Dünya savaşından sonra pirinç üretimi, bütün dünyada, özellikle Asya dışında büyük bir gelişme gösterdi. Afrika ve Amerika’nın tropikal bölgelerinde yiyecek maddesi üretiminin azlığı, A.B.D., Avustralya ve Güney Amerika’nın bazı kesimlerinde (Brezilya, Arjantin, Şili) tarımının iyice makineleşmiş olması dolayısıyle pirinç üretimi hızlandı. Türkiye’de de bu devrede pirinç üretiminde büyük hamleler görüldü. Ekim tarzının çok değişik olması sebebiyle ortalama verim rakamları, bölgelere göre çok büyük değişiklik gösterir. Güneydoğu Asya’daki ince tarım yapılan ülkelerde, fide dikim usulüne ve çift ürün alınmasına rağmen verim çok düşüktür (Hindistan’da hektar başına 10-12 kental, Çin’de 30 kental). Japonya ve Mısır’da gübre kullanılması ve pirinç tohumunun ıslahı ile ortalama verim 48-50 kentale ulaşır. Yalnız İspanya ve İtalya’da verim 50 kentalin üstüne çıkar. Kaba tarım yapılan, yani fide dikimine gitmeden makineyle ekim yapılan ülkelerde, Avustralya hariç, verim daha da düşüktür. Bütün bu farklara rağmen 100 milyon ton üretimle Çin ve 45 milyon tonla Hindistan başta gelir; bunları hayli geriden Japonya ve Pakistan takip eder. Fakat bu ülkelerde pirinç halkın temel yiyeceği olduğundan ve nüfus çok kalabalık bulunduğundan tüketim çok fazla, ihraç edilen pirinç çok azdır. Ayrıca iklimdeki düzensizlikler de her yıl alınan ürün miktarının önemli derecede farklı olmasına sebep olur. Bu sebeplerle pirinç ticareti dünya pirinç üretiminin çok az bir kısmını kapsar (yaklaşık olarak yüzde 5). Pirinç ticareti İkinci Dünya savaşı öncesinden başlayarak büyük bir değişikliğe uğradı.
Birmanya ve Tayland, Uzakdoğu’da tüketim fazlası en çok olan pirinç satıcı ülkelerdir; fakat bunlar pirinci batı ülkelerine satacağına şimdi asya ülkelerine satmaktadırlar (yaklaşık olarak 1 milyon ton). Çünkü batı ülkeleri şimdi amerikan ve akdeniz bölgesi pirinçlerini ithal etmektedirler. Nüfus artışından dolayı en çok pirinç satın alan ülkeler ise Hindistan, indonezya, Seylan, Japonya, Malezya ve Pakistan’dır. Dünyada birinci üretici ve tüketici olan Çin öteden beri pirinç ithal ederken, şimdi yılma göre bazen 1 milyon tona yakın pirinç ihraç etmektedir. Her zaman pirinç ihracatı yapan diğer bellibaşlı ülkeler A.B.D., Formoza ve italya’dır. Mısır, Vietnam, Kamboç, Pakistan ve Madagaskar gibi bir kısım ülkeler de zaman zaman pirinç ihraç etmektedir.
• Türkiye’ye Uzakdoğu’dan getirilen pirinç, Adana, Adıyaman, Ankara, Artvin, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Çorum, Diyarbakır, Edirne, Elazığ, Eskişehir, Gaziantep, Hatay, içel, Kars, Kastamonu, Kırklareli, Malatya, Maraş, Mardin, Rize, Sakarya, Samsun, Siirt, Sinop, Tekirdağ, Urfa illerinde üretilir. Çeltik tarımının gerektirdiği bol sulama, sıtmaya yol açtığından üretim işi kanunla düzenlenir. Osmanlı imparatorluğunda bu düzenleme 1908′e kadar nizamnamelerle yapıldı, ilk kanun 1910′da yayınlandı. Cumhuriyet döneminde 1936 tarihli 3039 sayılı kanunla çeltikçilik çalışmaları yeniden düzenlendi. Kanunda, çeltik ekimine izin verilmesi yetkisi illerde ve ilçelerde kurulacak çeltik kurullarına bırakıldı.
Türkiye’de üretilen pirinç çeşitleri çeltik özelliklerine göre şu adları alır: 1. kılçıksız; 2. sarı çeltik; 3. ak çeltik; 4. amberotu; 5. mısbak (ak çeltik); 6. kara kılçık; 7. kırmızı çeltik; 8. kasım beyazı; 9. japon pirinci; 10. viyolona siyahı; 11. pangina pirinci; 12. onsen pirinci.
Türkiye’de tüketim ihtiyacından daha fazla pirinç üretme gücü vardır. Ancak sınırlamada uygulanan siyaset yüzünden her zaman dışarıdan satın alınır. Çeltik kanununun yürürlüğe girdiği yıl (1936) çeltik ekilen arazi 40 000 hektar, elde edilen ürün de 74 000 tondu. 1940′ta ekim alanı 20 000 hektara, ürün ise 63 000 tona indi. 1945′te 18 000 hektardan 32 000 t pirinç alındı. Ziraat alanında ortaya çıkan gelişmelerin yardımıyle birim alanda verim yükseltilerek 1955′te 29 000 hektardan 61 000 t pirinç elde edildi. 1966′da ekilen alan 65 000 hektar, üretim de 150 000 t oldu. 1970′te 60 000 hektar araziden 160 000 t pirinç alındı.
— Mutf. Pirinç, nişasta bakımından çok zengin, kolay sindirilen bir besindir; kabızlık yaptığına inanılırsa da doğru değildir. Uzakdoğu halklarının çoğunun temel besinidir. Ülkemizde, pirinçten yapılan yemeklerin en yaygını pilav ve lapadır; dolmalara, bazı etli yemeklere, özellikle kıymaya katılır (sulu köfte); pirinç bazı tatlıların hazırlanmasında da kullanılır (sütlaç, zerde). Pirincin çeşitleri vardır ve her çeşidi ayrı bir yemek için kullanılır (pilavlık, lapalık pirinç v.b.); fakat her halde pişirmeden önce pirinci iyice yıkamak gerekir, ta ki süzülen su bulanık olmasın; böylece, pişirilen pirinç tane tane olur.
Pirinci pişirmenin başlıca üç usulü vardır: birincisinde, bol kaynar suda pişirildikten sonra pirinç soğuk sudan geçirilir; bu usulle pişen taneler hafif sert olur ve tek tek dişe gelir; doğu usulü pilavda pirinç hafifçe yağda kavrulur, sonra su veya et suyu katılıp pişirilir; üçüncüsü ise, sütle pişirme usulüdür, soğuk sudan geçirilmesi olumlu sonuç vermez; bu bakımdan, pirinç iki dakika süreyle kaynar suda tutulur, süzülür, sonra sütle pişirilir.
Batı usulü pirinç pişirmede, pirinç tanelerinin zarını yumuşatmak için önce kısa süre yarı kaynatılır yahut susuz tencerede hafifçe pembeleştirilir, bu işlem pilava ayrı bir koku verir. (ML)
11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİNÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PROJEKTÖR
Tarih 10 Haziran 2009
PROJEKTÖR i. (lat. projicere, ileriye fır-latmak’tan projectum > fr. projecteur). Bir kaynağın ışığını, çok şiddetli bir veya birkaç demet halinde uzağa iletmeğe yarayan âlet. Eşanl. IŞILDAK. Bk. ansikl.
— Oto. Bk. far. || Projktör karşılaşma huzmesi, iki taşıtın karşılaşması halinde, projektör ışığını, projektörün eksenine dik düşey bir ekranla kesip 15° sağa saptırarak elde edilen huzme.
— Ansikl. Uçakların gelişini izlemek, gemileri korumak, düşman kuvvetlerini aydınlatmak v.b. zorunluğu, şiddetli bir kaynaktan çıkan ışık demetini her yöne çevirebilen projektör’lerin kullanılmasına yol açtı. Projektörde, arka tarafı parabolik bir reflektör (gümüş kaplanmış cam, altın kaplanmış maden) vazifesi gören bir silindir vardır; bu reflektörün odağında, odak noktasının sabit kalmasını sağlamak için yatay kömürlü bir elektrik arkının ışık krateri veya çok güçlü bir akkor lamba bulunur. Âletin ön tarafı, ışığı dağıtan yollu bir camla veya farlardaki gibi büyütücü bir optik sistemle kapatılmıştır. Arklı tipten çok kuvvetli projektörlerde, bir kaş veya diyafram yardımıyle ışık geçici olarak ve tamamıyle örtülebilir. Gerektiğinde uzağa yerleştirilen bir yöneltme düzeneği, reflektörün alt kısmında bulunan iki motoru çalışarak, projektörü istenilen doğrultuya çevirebilir ve hareketli bir hedefi takip edecek şekilde döndürebilir.
Projektörler sabittir veya ayrıca bir elektrojen grubu taşıyan otomobillerin üzerine yerleştirilir. Bu iki tipten başka, askerlikte, belli aralıklarla yakıp söndürerek işaret vermek için, pille çalışan küçük el projektörleri kullanılır.
Ticaret filosunda da, şantiyeleri ve ayırma garlarını aydınlatmak için yine projektörlerden yararlanılır. Tiyatro Sahnelerinin aydınlatılmasında, genellikle arklı veya akkor lambalı projektörler kullanılır. Bunların optik sistemlerinin önüne, renki filtrelerle donatılmış döner bir pano yerleştirilir. Sinemada, renkli film çekimi için, özel kömür çubukları olan arklı projektörler kullanılır; fakat 3 200° K’lik (Kelvin) özel lambalarla donatılmış projektörler gittikçe gelişmektedir, çünkü bunlar arklı projektörlerden daha kullanışlıdır: çok fazla ısı yayarak sanatçıları rahatsız etmediği gibi, verdiği ışığın renk kararlılığı da daha fazladır. Aydınlatmada, «Ses ve ışık» gösterilerinde, şantiyelerde, büyük barajlarda, Spor sahalarında 500 ilâ 1 000 W’lık projektörler kullanılır. Aydınlatılacak yer, bol ışığa ihtiyaç gösterecek kadar büyükse, üstelik ışığı tam randımanla kullanmak gerekiyorsa özel bir tekniğe dayanan infranor projektörlere başvurulur. Bu güçlü ve etkili âlette, 3 kW’lık bir lamba gümüş kaplı parabolik bir reflektörle donatılmıştır. Lambanın akısı kontrol edilerek projektörün dibine gönderilir; burada bulunan ayarlanabilir lameller, akıyı, istenen açıklıkta dikdörtgen kesitli bir demet haline getirir. Bu demet, aydınlatılacak yüzeyi tamamıyle kaplayabileceği için, infranor projektörlerin kullanılması çok kolay ve sağlanan verim çok yüksektir.
Taşıtlarda kullanılan projektörler, otomobillerin, bisikletlerin, lokomotiflerin önüne veya yanlarına takılan küçük farlardır. Otomobillerde kullanılan bazı projektörler istenilen yöne çevrilebilir. (L)
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROJEKTÖR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Prodüktivite merkezi (Milli)
Tarih 10 Haziran 2009
Prodüktivite merkezi (Millî), ülkedeki iş verimini artıracak tedbirleri araştırmak, bu konudaki çalışmaları teşvik etmek, ilgili kurumlar için danışma ve uygulama faaliyetlerinde bulunmak ve gerekli bilgileri yaymak amacıyle kurulmuş (24 haziran 1953), tüzel kişiliği olan kamu kurumu, özel kuruluş kanununun tarihi 8 nisan 1965, numarası 580′dir. Kurum, Başbakanlık Yüksek Denetleme kurulu tarafından denetlenir. Merkezi Ankara’dadır. Başlıca görevleri: resmî ve özel sektör işyerlerinde verimi artıracak metotları tespit etmek, bunların uygulanma imkânlarını araştırmak ve tavsiye etmek, prodüktivite ile ilgili teknik yardım sağlamaktır. Millî Prodüktivite merkezi, aynı zamanda devlet daireleri, resmî ve özel sektör işyerleri, işçi ve işveren meslek kuruluşları, eğitim ve öğretim kurumları, üniversiteler, öteki bütün kurumlar ve yabancı ükelerde aynı amaçla kurulmuş olan kurumlarla temas ve işbirliği sağlar; millî prodüktiviteyi ölçer ve prodüktivite ile ilgili demekler kurulmasını teşvik ederek bunlarla işbirliği yapar. Merkez teşkilâtı en üst yetki organı olan Genel kurul, Yönetim kurulu, Denetleme kurulu, Genel sekreterlik ve danışma kurullarından meydana gelir.
Gelirleri, Maliye bakanlığı bütçesine konan ödenekten, Türkiye Ticaret Odaları, Sanayi Odaları ve Ticaret Borsaları birliği ve bu birliğe bağlı bazı oda ve borsalar, işveren, işçi sendikaları birlikleri, Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Teşkilâtı konfederasyonundan alman nispî aidatlardan, iktisadî devlet teşebbüsleri, katma bütçeli daimler ve bazı ortaklık, kurum, birlik ve ofislerin aidatlarından, hizmet karşılığı ücretlerden, yayın gelirleri, diğer gelirler ve bağışlardan sağlanır (M)
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prodüktivite merkezi (Milli) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRİNGSHEİM (Fritz)
Tarih 10 Haziran 2009
PRİNGSHEİM (Fritz), alman hukukçusu (doğ. Hunern, Breslau 1882). Freiburg im Breisgau, Göttingen (1923), Freiburg (1929) üniversitelerinde ders verdi. 1938′de ırk ayırımı yüzünden kürsüden uzaklaştırılınca İngiltere’ye sığındı ve Oxford’da ders vermeğe başladı. 1946′da Freiburg’a döndü. L. Mitteis’in en seçkin öğrencilerinden biri olan Pringsheim, roma hukukundaki (lustinianos yasaları) uyarlama ve yenilikleri yunan ve hıristiyan medeniyetine bağlar. Başlıca eserleri: Der Kauf mit Fremden Geld (Yabancı Para İle Satın Alma) [1916], The Greek Law of Sale (Yunan Ticaret Kanunu) [1950], Ausbreitung und Einfluss des Griechischen Rechtes (Yunan Hukukunun Yayılması ve Etkileri) [1952]. (M)
10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİNGSHEİM (Fritz) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRİCE (Bonamy)
Tarih 09 Haziran 2009
PRİCE (Bonamy), ingiliz iktisatçısı (St. Peter’s Port, Guernsey 1807 – Londra 1888). Oxford’ta Worcester kolejinde okudu. 1830-1850 Arasında Rugby’de yardımcı müdür olarak çalıştı. Daha sonra Londra’da ticaret ve edebiyatla uğraştı. 1868′de Oxford’da iktisat profesörü oldu. Serbest ticareti savundu.
Başlıca eserleri: The Principîes of Currency (Tedavüldeki Paranın İlkeleri) [1869]; Curency and Banking (Tedavüldeki Para ve Bankacılık) [1876] ve Chapters on Practical Political Economy (Pratik İktisat üstüne Görüşler) [1878]. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİCE (Bonamy) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PREGADO
Tarih 09 Haziran 2009
PREGADO i. (ital. pregare, rica etmek fiilinin Venedik lehçesindeki isim-fiil biçimi). Tar. Venedik senatosunun üyesi, (önceleri gerektiğinde toplanan pregado’lar kurulu, 1229′da sürekli bir kurul olarak «senato» adını aldı. Büyük kurul tarafından seçilirdi; 60 pregado’su, 60 yardımcı üyesi vardı. Ayrıca toplantılarında bazı görevliler de bulunurdu. Görevleri, ticaret ve deniz ulaşımını yönetmek, savaş ve barış konularında görüşmeler yapmak, kamu gelirleriyle ilgili meseleler üstünde durmak gibi işlerdi. Oturumları gizli yapılırdı.) [L]
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREGADO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PREBİSCH (Raul)
Tarih 09 Haziran 2009
PREBİSCH (Raul), arjantinli iktisatçı (doğ. 1901). Buenos Aires üniversitesinde iktisat okuttu (1925). Maliye bakanlığı sekreter yardımcısı, sonra Merkez bankası başkanı (1935-1943) oldu. Latin Amerika İktisat komisyonu genel sekreterliğine getirildi (1948-1962), UNCTAD’ın genel sekreterliğini yaptı
(1964-1969). İleri ülkelerle geri kalmış ülkeler arasındaki açığın önlenmesi için, hammaddelerin dünya piyasasında milletlerarası seviyede teşkilâtlandırılmasını tavsiye etti.
Başlıca eserleri: introduccion a Keynes (Keynes’e Giriş) [1960]; Hacia una Dinamica del Desarrollo Latinoamericano (Latin Amerika’nın Gelişmesinde Dinamizme Doğru) [1963]; Nueva Politica Comercial Para el Desarrollo (Gelişme İçin Yeni Ticaret Siyaseti) [1969]; Los Obstaculos del Mercado Comun Latinoamericano (Latin Amerika Ortak Pazarının Karşılaştığı Engeller) [1967]. (M)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREBİSCH (Raul) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRATO
Tarih 09 Haziran 2009
PRATO, İtalya’da şehir, Toscana’da (Floransa ili), Arno’nun kolu olan Bisenzio ırmağı kıyısında; 111 300 nüf. Yün sanayii. Şehirde Eskiçağdan kalma güzel anıtlar vardır; İmparatorluk şatosu, XIII. ve XIV. yy.dan kalma Pretorio sarayı, A. Della Robbia, Donatello ve Michelozzo, F. Lippi’nin süslediği roman-gotik üslûbunda katedral, F.M. Datini tarafından kurulan hastahane, Santa Maria della Carceri kilisesi.
— Tar. Bir centurio’nun izleri burada eskiden bir roma kolonisi bulunduğunu ortaya koyar. Şehir Ortaçağda Alberti kontlarının kalesiydi, sonra bir cumhuriyet haline geldi (1142′den önce komün) ve ticaretiyle yün işlemeciliği sayesinde zenginleşti. 1351′de Floransa’nın eline geçmesi iktisadî bakımdan zayıflamasına yol açtı. Prato, 1512′de Cordoba’lı Raimondo kumandasındaki İspanyollar tarafından yakılıp yıkıldı. (L)
09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRATO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Pirelli
Tarih 08 Haziran 2009
Pirelli, ilk italyan elektrik kablo ve kauçuk fabrikasından (Milano 1872) doğan italyan sanayi grubu. Kurucusu Giovanni Battista Pirelli’nin (Varenna 1848-Milano 1932) yerine oğulları PiERO (Milano 1881-ay.y. 1956) ve ALBERTO (Milano 1882) geçti. XX. yy. başlarında otomobil, ziraat araçları, motosiklet ve bisiklet lastiği sanayiine el atan kuruluş, kısa zamanda büyüdü ve genişledi, faaliyeti yurt dışına taştı; 1937′de, Basel’de isviçreli malî grupların yardımlarıyle, Milletlerarası Pirelli şirketi kuruldu, 13 firmayı, 16 fabrikayı ve ticaret şebekesini kontrolü altına aldı. Milano’da 1921′de kurulan Pirelli ve ortakları İtalya’da, ana şirket Pirelli S.P.A.’dan bağımsız 11 şirketi denetliyordu. Pirelli, italya’nın en eski ve iş hacmi bakımından Fiat ve Montecatini’den sonra üçüncü gelen firmasıdır.
Türkiye’de Pirelli kuruluşu (1960) yüzde 51′i yabancı, yüzde 49′u millî olan 120 milyon sermayeli bir anonim şirkettir. İzmit’teki fabrikası (açılışı 1962) yılda 750 000 iç ve dış lastik imal edecek kapasitededir. (LM)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Pirelli hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PİRE
Tarih 08 Haziran 2009
PİRE, yun. Peiraieus veya Pireas, Yunanistan’da (Attike ili) şehir, Atina’nın limanı, başkentin merkezine 10 km kadar uzaklıkta; yaklaşık 500 000 nüf. Şehir, kısa süre içinde, yolları birbirini dik açılarla kesen bir plana göre gelişti: 1870′te nüfusu ancak 11 000 kişiydi. Pire Yunanistan’ın başlıca ticaret limanı ve büyük bir sanayi merkezidir: tersaneler, kimya, makine ve dokuma sanayii.
— Tar. Pire, Med savaşları sırasında Phaleron limanı donanmaya küçük gelince Atina’nın limanı oldu. Pire yarımadasında Kephisos’un ağzında kurulmuştu; Kimon, Perikles ve Themistokles’in yaptırdığı «uzun surlar» ile Atina’ya bağlıydı. Askerî bir liman olan Kantharos’u, komşu ticaret limanı Zea’yı (tahıl limanı) ve güneyde Munikhia’ yı içine alıyordu. Gece başlıca giriş kanalı zincirlerle kapanırdı. Düzgün bir plana göre kurulan Pire, ticaretle uğraşılan kozmopolit bir şehirdi. M. ö. 404′te Lysandros tarafından yıkıldı, Konon tarafından yeniden inşa ettirildi (394); M. ö. 86′da Sulla tarafından tekrar yıkıldı. Basit bir kasaba haline gelen Pire, adını bile kaybetti ve 1835′e kadar Porto Leone diye anıldı. O tarihten sonra şehir ve liman eski önemini yeniden kazandı. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PRACADHİPOK veya RAMA VII
Tarih 08 Haziran 2009
PRACADHİPOK veya RAMA VII (1893-İngiltere 1941), Siyam kralı (1925-1935), kral Şulalongkorn’un oğlu, Vaciravudh’un kardeşi ve halefi. Fransız Harp akademisinde okudu, Siyam ile Fransa arasındaki ilişkileri geliştirmeğe çalıştı (1926′da Fransa ile Siyam arasında imzalanan ticaret ve dostluk antlaşması). Çevresindeki prenslerin gerici siyasetleri, haziran 1932 hükümet darbesi için bir bahane oldu. Bu hareket bir grup subay ve aydın tarafından düzenlenmişti. Pracadhipok, geçici bir anayasa kabul etmek zorunda kaldı. Bu anayasanın yerini sonradan 10 ocakta kabul edilen ve bugün de yürürlükte olan anayasa (1951′de değişikliğe uğradı) aldı. Kral Pracadhipok 1935′te tahtından ayrıldı. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRACADHİPOK veya RAMA VII hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POZZUOLi
Tarih 08 Haziran 2009
POZZUOLi, İtalya’da şehir, Campania’da (Napoli ili), Napoli körfezi kıyısında, Misena burnu ile Nisida adası arasında; 51 300 nüf. Eskiçağda Samos’un (Sisam) kolonisi (M. ö. 520) olan Puteoli (önce Dikaiarkheia), Cumae’nin limanıydı; İkinci Kartaca savaşında önemli rol oynadı ve M. ö. 194′te bir roma kolonisi oldu. Tepelerin koruduğu büyük bir koy kıyısındaki limanı çok elverişliydi. Daha M. ö. II. yy.da güney rüzgârlarına karşı bir dalgakıran (eni 16 m, boyu 372 m, fakat kesintili) ile birbirine bağlı birçok havuz yapıldı; havuzlar deniz tarafından bir çifte kemer sistemiyle korunuyordu; kemerlerin kenarında revaklar ve dükkânlar vardı. Pozzuoli doğulu tüccarların yaşadığı (dinlerini yaydılar) önemli bir ticaret ve yolcu limanıydı. Trafik bugün de işlektir. «Serapis tapınağı» denen eski bir yiyecek pazarı, Vespasianus zamanında inşa edilen amfiteatr, Augustus tapınağı ve eski köşkler (bu arada Cicero’nunki) bugüne kalmıştır. Kükürtlü topraklar çok yüksek sıcaklıkta (162°5C) buhar püskürtür. Şehirde demir sanayii yerleşmiştir. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZZUOLi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POWER
Tarih 08 Haziran 2009
POWER (Edna le POER, Eileen — denir), ingiliz kadın iktisatçı
(Altrincham, Cheshire 1889-Londra 1940). 1921′de Londra İktisat fakültesine girdi. 193l’de aynı fakültenin iktisat tarihi profesörlüğüne tayin edildi. Bir ingiliz kumaşçı ailesi üstüne yazdığı The Paycockes of Coggeshall’den (1919) sonra ortaçağlardaki iktisadî ve soyal hayat üstüne birçok önemli çalışma yayımladı: Some Medieval People (Bazı Ortaçağ İnsanları) [1924]; The Wool Trade in English Medieval History (İngiliz Ortaçağ Tarihinde Yün Ticareti) [bu eser, ölümünden sonra 1941'de basılan, 1938-1939 arası Oxford'da verdiği konferansların derlemesidir] v.b. Kitapları yalnız içindeki mükemmel ve orijinal bilgiden dolayı değil, aynı zamanda son derece ilgi çekici bir biçimde sunuluşları yönünden de dikkate değer. Ayrıca John H. Clapham ile Dirlikte, The Cambridge Economic History of Europe’utı (Avrupa’nın Ekonomi Tarihi) [2 cilt; 1941-1952] ilk cildini ve Studies in English Trade in the Fifteenth Century’yi
(XV. yy.daki İngiliz Ticareti Üstüne İncelemeler) [1933] yayımladı. (M)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POWER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POVİNDA’LAR
Tarih 08 Haziran 2009
POVİNDA’LAR, Afganistan’ın doğu bölgesinde yaşayan büyük göçebe kabile. Büyük deve kervanlarının sürücüleri olan erkekleri Buhara ile Hindistan arasında ticaret yaparlardı. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POVİNDA’LAR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POURTALES (DE)
Tarih 08 Haziran 2009
POURTALES (DE), Nantes fermanının kaldırılmasından (1685) sonra, Neuchâtel prensligine göç eden protestan fransız ailesi. — JEREMiE’ye Prusya kralı tarafından asalet verildi (1750). —Oğlu JACQUES LOUiS (Neuchâtel 1722-ay.y. 1814), ticarette zenginleşti ve servetini hayır işlerinde kullandı. Üç oğlu oldu; Friedrich Wilhelm III, onlara Prusya kontları unvanını verdi (aralık 1815). — LOUİS (Neuchâtel 1773-ay.y. 1848), Neuchâtel Devlet şûrası başkanı oldu. —AL-BERT ALEXANDRE (Neuchâtel 1812-Paris 1861), Louis’nin yeğeni. Prusya kralının mabeyincisi, İstanbul (1850) ve Paris (1859) büyükelçisi oldu. (L)
08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POURTALES (DE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POTENZA
Tarih 06 Haziran 2009
POTENZA, İtalya’da şehir, il idare merkezi, Basilicata’da. Basento’ya hâkim bir tepede; 43 500 nüf. XII. ve XIII. yy.dan kalma Saint-Michel kilisesi. Bugün bir idare ve ticaret merkezi olan Potenza M.ö. 267′de kurulan Potentia şehridir.
—Potenza ili, 444 200 nüf. Ofanto’dan Pollino dağına kadar uzanır ve Maratea’da Tiren denizine ulaşır. Genellikle dağlık olan eyalet toprakları pek verimli değildir: küçük arazilerde üzüm ve zeytin yetiştirilir. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTENZA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POTAS
Tarih 06 Haziran 2009
POTAS i. (alm. pott, pota ve Asche, küller’den pottasche, pota külleri > fr. potasse). Potasyumlu birçok türeve verilen ad: potasyum hidroksit (potas kostik) ve karbonatlar. (Bk. POTASYUM.) || Ticarette, saf olmayan bütün potasyum karbonat türlerine verilen ad. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTAS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POSTA
Tarih 06 Haziran 2009
POSTA i. (ital. k.). Bir yerden gönderilen veya bir yere gelen para, mektup v.b. emanetlerin tümü: Sabah postası geldi, fakat akşam postası henüz gelmedi. (Bk. ANSİKL. Ulaştırma bölümü.) || Bu emanetleri toplayıp dağıtan teşkilât ve bu teşkilâtın bulunduğu yer:
— Benim seni postaya yolladığımı kimseye söyleme; adresi postahanenin içinde yırt at
(H.E. Adıvar). || Belirli zamanlarda sefer yapan ve genellikle posta ulaştırılmasında kullanılan taşıt: Dün de bizim vapur Bandırma postaları gibi ağzına, hattâ burnuna kadar dolu idi
(B. Felek). Posta vapuru. Posta treni. || Takım, kol, sıra: // Gidip gelme, sefer: Araba şu kadar eşyayı üç postada taşıdı. || Posta arabası, posta ile gönderilen nesneleri taşıyan araba: İki gün evvel buradan geçen bir posta arabası benim için dört mektup bırakmış (R. N. Güntejcin). // Posta havalesi, posta ile gönderilen havale, para. || Posta kutusu. Bk. KUTU. || Posta polisi, nöbet tutan veya nöbette olan polis. // Posta pulu, para karşılığında posta ile gönderilen şeylerin üzerine yapıştırılan pul.
— CEŞ. DEY. (Birini) Posta etmek, bir kimseyi karakola götürmek. // (Birine) Posta koymak (veya atmak), birini korkutmak, tehdit etmek. || (Bir yere) Posta yapmak, bir yere sefer yapmak, gidip gelmek. || Postayı kesmek, bir kimseyle ilgisini kesmek veya bir şeyi yapmaktan vaz geçmek.
— Ask. Hedef postası, hedefli atış talimi sırasında hedefleri gözetleyen ve atışlardaki isabet derecesiyle ilgili işlemlerin ve kayıtların tutulmasına yardım eden personel.
— Avc. Avlanacak hayvanı beklemek için yerleşilen yer.
— Dy. Posta treni, posta ve yolcu vagonlarından meydana gelen süratli tren. || Posta vagonu, yalnız posta hizmetine ayrılan vagon. || Cer postası, buhar lokomotifinin sevk ve idaresini sağlayan, bir makinistle bir ateşçiden meydana gelen, çoğu kere sürekli birlikte görev yapan ekip. (Başka tip lokomotiflerde çalışan makinist ve yardımcısının meydana getirdiği posta, özel bir ekip değildir.)
— Denize. Gemi teknesinin enlemesine olan tutucu parçalarından her biri, bunların tümü gemi gövdesini (iskeletini) meydana getirir. (Bk. ANSİKL.) || Posta yolcu vapuru, posta seferi yapan ticaret gemisi. || Dobil bltum postası, dip su sarnıçlarına (Water-ballast) giriş çıkışı sağlayan delikler bulunan posta. || Döşekbaşı postası, ağaç gemi inşaatında döşek postalarını dikey postalara bağlayan dışarıya kıvrık posta. || Karkas döşek postası, L veya U biçiminde köşebentlerden yapılmış, dikey ve düzey, uçları parçalarla pekleştirilmiş döşek postası. // Kepçe döşekbaşı postası, çelikten yapılan savaş gemilerinde teknenin sağlam bir parçası. (Bu posta, bodoslamanın hemen hemen düzey olarak uzatılmasıdır. Kıç tarafta [kepçe] su hattının ve zırh güvertenin altındaki bütün çıkıntıları birbirine bağlar ve onlara dayaklık, yataklık eder.) // Sintine döşek postası, bir postanın (kuburga, eğri, iskarmoz) alt kısmını meydana getiren iki kenarlı parça. || Yukarı (üst) posta, diğer döşek postalarından daha yukarıda bulunan, geminin baş ve kıç taraflarına yakın postalar; tekneyi takviye etmeğe yarar.
— Huk. Posta çekleri. Bk. ANSiKL. || Posta gizliliği. Bk. ANSİKL. || Posta idaresi, tüzel kişiliği olan T. C. Posta Telgraf ve Telefon işletmesine verilen ad. (Bk. P.T.T.) || Posta kolileri.
Bk. ANSİKL. || Posta masrafı. Bk. ANSİKL.
— Sanay. 24 Saatlik çalışma gününün çalışma bölümlerinden her biri: Gece postası.
(Eşanl. VARDİYA.) || Bir sanayi veya ticaret işletmesinde aynı zamanda çalışan işçilerin tümü.// Çalışma postası, bir çalışmada bir bölümün yapıldığı yer; açıkça belirli bir iş yapımına gerekli her şeyi (makine, âletler, malzeme v.b.) kapsayan çalışma merkezi: Çalışma postasının düzeni ve donatımı, çalışanın verimi ve yorgunluğu üstünde büyük etki yapar.
— Teşk. tar. Posta tatarı. Bk. TATAR.
— Zool. Posta güvercini, özel surette yetiştirilen, küçük kâğıtlara yazılmış haberleri bir yerden bir yere iletmek için kullanılan güvercin.
— ANSİKL. Ulaştırma. Eskiden mektup ve yolcu ulaşımı için belli yerlere atlar «yerleştirilir», bunlar hazır beklerdi. Oysa posta bugünkü medeniyetin en önemli kurumlarından biri haline gelmiştir. Jül Sezar zamanında Roma imparatorluğu sınırları içinde kuryeler son derece düzenli işliyordu. Sezar’ın İngiltere’den Roma’daki Cicero’ya yolladığı iki mektup, biri 26, biri 28 günde, yani iki gün ara ile Roma’ya ulaşmıştı. Mektup yollamak İsteyen özel kişiler ise mektuplarını ya köleleriyle göndermek, ya da aynı yönde giden ve mektubu götürmeyi kabul eden birine vermek zorundaydılar. Özel kişiler için çalışan bir posta sistemini ilk kuran imparator Diocletianus oldu (III. yy. sonu). Daha sonraki tarihlerde Büyük Theodorius, Charlemagne gibi kralların ülkesinin her yeriyle haberleşmelerini sağlayan düzenli posta servisleri vardı.
• Resmî Posta Servisinin başlangıcı. En eski posta sistemi Fransa’da Paris üniversitesi tarafından kuruldu. XIII. yy.ın sonunda bu kuruma bağlı kuryeler belli dönemlerde yola çıkarlar ve Paris’te toplu bulunan öğrenciler için Avrupa’nın çeşitli bölgelerinden para ve mektup toplarlardı. XI. Louis kendisi için atlı haberciler kullandığı gibi, 19 haziran 1464′teki fermanıyla Fransa’nın bellibaşiı yollarında posta istasyonları kurdu. Bu sistem daha sonraki krallar zamanında da devam etti; sonunda özel kişiler de kendi mektupları için krallığa bağlı kuryeleri kullanmağa başladılar. XIII. Louis zamanında genel bir posta denetimi merkezinin kurulmasıyle fransız postası daha düzenli bir hal aldı.
• Almanya’da ilk posta Tirol’de XV. yy.ın ikinci yarısında Thurn, Taxis ve Valsassina kontu Roger I tarafından kuruldu. Roger I’in oğlu imparator Maximilian I’in isteği üzerine 1516′da Viyana’dan Brüksel’e uzanan bir posta servisi sağladı. 1522′de Viyana ile Nürnberg arasında bir posta servisi açıldı; çok geniş topraklara sahip olan Kari V, ülkenin her köşesinden çabuk haber almak istediği için Taxis ve Thurn prensi Leonhard’a Hollanda’dan İtalya’ya bir posta servisi kurdurdu. Bu servis Liege, Trier, Speyer, Rheinhausen, Württemberg, Augsburg ve Tirol’den geçiyordu. İtalya’da ilk posta Piemonte’de başladı. 1561′e kadar mektupların ulaşımı şirketlerin ve özel kişilerin elindeydi. Devlet bunlara hizmetleri karşılığında değişik şartlara uygun olarak belli bir miktarda para almak hakkını tanımıştı. 1561′de Savoia dükü Emanuele Philiberto bütün postaları bir posta genel müdürüne bağladı. Bu durum 1697′ye kadar sürdü. 1697′de dük Vittorio II Amadeo postanın gelirlerini devlet gelirleri arasına kattı ve posta genel müdürüne aylık bağladı. 1710′dan sonra posta doğrudan doğruya devlet tarafından yönetilmeğe başlandı.
• ingiliz postası. İngiltere’de Edward III zamanında özel postalar kurulmuştu. 1635′te Londra ile Edinburgh arasında resmî bir posta servisi kuruldu. 1644′te o sırada Avam kamarası üyesi olan Edmund Prideaux posta genel müdürlüğüne tayin edildi. Prideaux ilk iş olarak haftada bir, ülkenin her tarafına posta kuryeleri yollamağa başladı. 1683′te başkentte bir «penny» postası kuruldu. William III zamanında parlamentodan İskoçya’daki posta sistemini düzenlemek üzere birçok kanun çıktı. Kraliçe Anne’in çıkardığı dokuzuncu fermanla ingiltere’deki posta sistemi o zaman için modern bir şekilde teşkilâtlandırıldı. Londra’da Britanya ülkeleri için genel bir posta merkezi açıldı.
Bu merkezin Edinburgh, Dublin ve diğer bazı şehirlerde şubeleri vardı. Bütün sistemin başında bir genel müdür bulunuyordu. Bu genel müdürün başlıca şubelerin müdürlerini tayin etme yetkisi vardı. Bu sırada 15 millik bir yere gidecek bir mektubun ücreti 8 sentti, 300 mil içinse 25 sent ödeniyordu. 1837′de sir Rowland Hilî Posta servisinde reform yapılması için harekete geçti. 1839′da «penny» usulü kabul edildi. 6 Mayıs 1840′ta W. Mulready tarafından çizilen ilk posta pulu kullanıldı. Aynı yıl kayıt ve posta ile para yollama usulleri kabul edildi. 1855′te posta kutuları ortaya çıktı. Londra, şehir içi mektup dağıtımında kolaylık sağlanması için 10 bölgeye ayrıldı, ingiltere postahane sistemi hızla gelişti, paket postası, para değiştirme ve telgrafçılık yerleşti, ingiliz Posta servisinin başında posta genel müdürü bulunur. Yardımcısı Londra postahanesinin genel sekreteridir. Büyük şehirlerde de genel müdürler vardır. Posta genel müdürü danıştay üyeleri arasından seçilir: ayrıca kabine üyesi de olabilir.
• Neale’in amerikan postası. Amerika’da posta 17 şubat 1691′de posta patentinin Thomas Neale’e verilmesiyle başlar. 4 Nisanda Neale ve krallık posta genel müdürü Andrew, Hamilton’u amerikan posta genel müdürlüğüne seçtiler. Hamilton koloniler arasında bir posta servisi kurmak gibi zor bir işe girişti. Bütün kolonileri dolaştı ve herkesi yeteneğine ve bu işin başarılacağına inandırdı. Virginia dışında bütün koloniler işbirliği yapmayı kabul etti, 1 mayıs 1693′te servisler başladı. Posta, Portmouth – New Haven, Boston, Saybrook, New York, Philadelphia ve Maryland ile Virginia’daki bazı noktalar arasında işliyordu. Haftada bir posta vardı, beş atlı bu istasyonlardan haftada iki kere geçmiş oluyordu. Kışın servis 15 günde bir yapılıyordu.
A.B.D. postası. 26 Temmuz 1775′te Phila-delphia’da toplanan kongre bir postahane sistemi kurdu ve başına yılda 1 000 dolar ücretle Benjamin Franklin’i getirdi. 1782′de Kongre, posta genel müdürüne New Hampshire ve Georgia arasında ve Kong-re’nin uygun göreceği diğer yerlerde posta yolu ve servisleri açma yetkisini verdi. İ799′da posta kanunları yeniden düzenlendi, posta soyguncularına ölüm cezası getirildi. Daha sonra ölüm cezası kaldırıldı. 1813′te posta ilk defa buharlı gemiyle bir şehirden bir şehire götürüldü. 1845′te 30 milden uzağa gitmeyecek bir sayfalık mektuptan 6 sent, 80 mile kadar 10 sent, 150 mile kadar 12,5 sent, 400 mile kadar 18,75 sent, daha uzak mesafeler için 25 sent alınıyordu.
İngiltere’de pul sisteminin başarıya ulaşmasından sonra, pul A.B.D.’de de kullanılmağa başlandı. 1847′de 5 ve 10 sentlik, 1851′de 1 ve 3 sentlik pullar çıktı, tik damgalı zarflar 1853′te kullanıldı. Başkan Lincoln zamanında mektuplar bedava teslim edilmeğe başlandı. Daha sonra mektubu alandan 2 sent alındı. 1863′te bu 2 sentten yeniden vaz geçildi. İlk posta kartı da 1873′te ortaya çıktı.
• Türkiye’de. Osmanlı devletinde posta hizmetleri Mahmud II zamanına kadar yalnız devlet haberleşmeleri için yapılıyordu. Koso-va (1389) ve Çaldıran (1514) seferleri sırasında halkın da resmî postadan yararlanması sağlandı. Fakat bu, bugünkü anlamda postacılığın başlangıcı niteliğinde değildi. Mahmud II, halka ait mektupların İstanbul ile öteki vilâyetler arasında taşınmasını, bu işlerden gelir sağlanmasını, mektuplara fesat karıştırılmamasını ve mektup dağıtımında islâm, reaya ve yabancı ahaliye eşit muamele yapılmasını bir fermanla emretti (1838). Tanzimat fermanıyle posta hizmetleri kamu hizmetleri arasına alındı (1839). Konuyle ilgili hazırlıkları yapmakla görevlendirilen komisyonun kararına uyularak ilk Posta nezareti kuruldu (1840). Aynı yıl ilk postahane istanbul’da, Yenicami avlusunda, Postahanei Amire adiyle açıldı. Bunu, Bağdat, Sivas, Musul ve Diyarbakır’da açılan postahaneler takip etti (1843). Posta idaresine paralel, fakat ayrı bir kuruluş olarak çalışan Telgraf idaresi de nezaret durumuna getirildi (1855). Posta nazırı gazeteci Agâh Efendinin teklifiyle posta ücretinin pul olarak alınmasına başlandı (1863). Posta ve Telgraf nezaretleri tek bir nazırlık altında birleştirildi (1871). Sonra bu nazırlık kaldırıldı ve son nazır vekili Mustafa Fuad Bey zamanında teşkilât, umum müdürlük seviyesine indirildi (1909); iki yıl sonra tekrar nazırlık oldu (1911). 1919′ra ise umum müdürlük kademesine dönülerek umum müdürlüğe de Refik>Halid Bey (Karay) tayin edildi. Bu arada Ankara’da T. B. M. M. Hükümeti Posta müdürlüğü kuruldu (1920); başına da önce Sırrı Bey (Bellioğlu), sonra da Refet Bey (Bele) getirildi. Ankara hükümetinin Posta müdürlüğü aynı yıl içinde genel müdürlük oldu. İlk genel müdür olarak Sabri Bey (Toprak) görevlendirildi (1920). İstanbul’daki umum müdürlük de 1922′ye kadar çalıştı.
— Denize. Genel bir anlamda kullanılan posta terimiyle üç elemanın hepsi anlaşılır; asıl posta, sintine postası, döşek postası. Asıl postalar üç tiptir: kompozayt posta (posta ve kontra) iki köşebendi birbirine perçinlemekle yapılır, L biçimindedir; yekpare posta tek bir profilden yapılmış, L biçiminde, çıkık kenarlı L veya U posta biçimindedir. Son olarak bir ana bedenle onu bordaya bağlayan çift kenarlı posta çok yer tuttuğundan şileplerde kullanılmaz. Fakat tankerlerde, özellikle boylam yapım usulüyle yapılan tankerlerde her zaman kullanılır.
— Huk. Posta çekleri. Posta idaresi, adına bir çek hesabının açılmasını isteyen kimselere, bu hesabın açılabilmesi için gerekli ön paranın verilmesi şartıyle posta çekleri verebilir. Posta çekleri düzenlendiği günle birlikte iki ay için geçerlidir. Bu süre bitince, kabulleri keşidecinin onamasına bağlıdır. P.T.T. idaresi, belli paraları gösteren yolculuk posta çekleri de çıkarabilir.
• Posta gizliliği. P.T.T.’de görevli memurların posta gizliliğine uymaları zorunludur. Posta kanununa göre, kendilerine posta servisinde bir iş verilmiş olanların, belli kişilerin posta ilişkilerini açığa vurmaları, kapalı mektupları açmaları, içlerinde ne olduğunu araştırmaları veya haberleşme kağıtlarındaki yazılar hakkında üçüncü kişilere bilgi vermeleri yahut herhangi birinin bunlan yapmasına meydan bırakmaları yasaktır.
• Posta kolileri, ayrıca ücret ödendiği takdirde, alıcının konutunda teslim edilebilir. Bunun dışında, posta kolileri Posta idaresinden alınır. Ancak, idarenin göstereceği süre içinde kolilerini almayanlardan tarifesine göre ücret alınır.
• Posta masrafı. Davacı, dilekçesinin, davalıya tebliğ edilmesi için gerekli olan posta masrafını peşin olarak mahkeme kalemine ödemekle yükümlüdür. Bunu yapmaması halinde, mahkeme, kendisine bir mehil verir. Bu mehil içinde davacı, posta masrafını ödemezse, tebligat yapılmasından vaz geçmiş olduğu kabul edilir. Aynı durum, mahkemenin vermiş olduğu kararın temyiz edilmesi halinde de söz konusudur. Temyiz eden, posta ücretini baştan ödemezse, kendisine ödemesi için bir süre verilir. Bu süre içinde de posta masrafını ödemeyecek olursa, temyiz isteminden vaz geçmiş sayılır. Temyiz isteminden posta ücretinin ödenmemesi sebebiyle vaz geçilmiş sayıldığına karar verecek merci, mahallî mahkemedir. (LM)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
POSADOWSKY – WEHNER
Tarih 06 Haziran 2009
POSADOWSKY – WEHNER (Arthur von,— kontu), alman siyaset adamı (Glogau 1845 – Naumburg 1932). Prusya’nın Landtag’ına muhafazakâr-liberal milletvekili seçildi (1882-1885). Hazine bakanı (1893), içişleri bakanı oldu (1897), çoğu zaman, ihtiyar başbakan Von Hohenlohe’ye vekâlet etti. Devlet sosyalizmini önerdi, tarımı destekleyenlere karşı sanayii savundu, 1904-1905 ticaret antlaşmalarını sağladı. Bülow ile anlaşmazlığa düştü, 1907′de çekildi; Prusyalı Soylular meclisi ile Weimar meclisinde (1919) üyeydi. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSADOWSKY – WEHNER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTO SEGURO
Tarih 06 Haziran 2009
PORTO SEGURO, Togo kıyısında göl, Lome’nin doğusunda. Eskiden (köle ticareti zamanında) önemli bir limandı. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTO SEGURO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTO NOVO
Tarih 06 Haziran 2009
PORTO NOVO, Dahomey’in başkenti ve Güneydoğu idare bölgesinin merkezi, Gine körfezinden kum kancalarıyle ayrılan denizkulağında; 30 500 nüf. Ticaret ve idare merkezi. Yağ fabrikaları. Hurma bahçeleriyle çevrili olan şehir, çok kalabalık bir bölgenin ortasındadır. Porto Novo, Fransızların Dahomey’e giriş üssü olmuştu.
— Porto Novo idare çevresi, 315 000 nüf. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTO NOVO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTO NOVO
Tarih 06 Haziran 2009
PORTO NOVO, Hindistan’da (Madras) şehir, Koromandel kıyısında, Kudalor’un güneydoğusunda. Burası pamuklu almağa gelen avrupalıların çok erken bir tarihte uğradıkları bir karakoldu. İngilizler 1683′ten sonra şehri önemli bir ticaret merkezi haline getirdiler, sir Eyre Coote 1781 de Haydar Ali’nin büyük ordusunu burada yenerek Madras’ı ele geçirdi. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTO NOVO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTOGRUARO
Tarih 06 Haziran 2009
PORTOGRUARO, italya’da komün, Veneto’da (Venedik ili), Adriya denizkulaklarının kuzeyinde; 20 850 nüf. Islah edilen bir bölgenin (Valle Zignago) ticaret merkezi. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTOGRUARO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTO ALEGRE
Tarih 06 Haziran 2009
PORTO ALEGRE, Güney Brezilya’da şehir, Rio Grande do Sul eyaletinin merkezi, Guaiba kıyısında, gölün (lagoa dos Patos) ve deniz seferinin son noktasında; 401 000 nüf. Şehir 1742′de kuruldu. 1850′den sonra alman göçmenler sayesinde ticaret gelişti. Halkın iç kısımlara sızması ve demiryolu şebekesinin genişletilmesiyle Porto Alegre’nin faaliyet alanı genişledi ve şehir Güney Brezilya’nın büyük ticaret yerlerinden biri haline geldi, iki dünya savaşı sanayileşmeyi geliştirdi: besin ve dokuma (yün) sanayii, çeşitli metalürji, mobilya, deri, sigara imalâtı. Şehrin yerini Guaiba kıyılarının granitli tepeleri sınırlar; 50-150 m yüksekliğinde olan bu tepeler Policia ve Teresopolis gibi çevre semtlerinde 275 m’yi bulur. Tepeler arasında küçük derelerin aktığı vadilerden anayollar geçer. Limanın gerisinde, büyük ticaret, kısmen alüvyonlardan kazanılan alçak şehirde toplanmıştır; merkezdeki caddeler dardır; kenarlarında modern yapılar yükselir, Borges de Medeiros caddesi merkez caddelerini limana ve şehrin geri kalan kısmına bağlar, Guaiba ve kollarının kıyısında fabrikalar ve mesken semtleri uzanır. Varlıklı sınıfın oturduğu semtler tepelerde veya akarsular kıyısındaki kumsallardadır. (L)
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTO ALEGRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTO
Tarih 06 Haziran 2009
PORTO, Portekiz’de şehir, idare bölümü merkezi, Duero’nun kuzey kıyısında, ırmağın ağzı yakınında; 310 500 nüf. Porto, ülkenin ikinci büyük şehri ve kuzey bölgelerinin gerçek başkentidir. Irmağa doğru inen dik yamaçlar üzerine kurulan eski şehrin özelliği, birbiriyle kesişen küçük ve dar sokaklarıdır. Daha düzenli bir plana göre kurulan modern şehir yaylada uzanır. Varoşlar Matasinhos’a doğru batı yönünde gelişmektedir. Duero’nun kumla dolarak limanı yer yer tıkaması, Leixoes sunî limanının yapılmasına yol açtı. Porto, Alto Duero’dan gelen ve ırmağın güney kıyısındaki Vila Nova da Gaia antrepolarında depolanan meşhur şarapların ticaret merkezidir. Sanayi hızla gelişmektedir; pamuk sanayii, dökümevi, konserve ve imalât sanayii. Şehirde eski anıtlar da vardır: XVII. ve XVIII. yy.da yeniden elden geçirilen XII.-XIII. yy.dan kalma katedral, roman üslûbunda Cedofeita kilisesi, XVII.-XVIII. yy. dan kalma birçok kilise (bu arada Nicola Nazoni’nin yaptığı barok üslûbundaki güzel kulesiyle dos Clerigos kilisesi [1748-1763]).
— Porto idare bölümü, 1 053 500 nüf.
— Tar. Eski çağdaki Portus Cale olan Porto’yu Araplar aldılar, ama uzun süre elde tutamadılar; Bourgogne sülâlesi prenslerine geçen şehirde çoğu malî sebeplere dayanan birçok halk ayaklanması oldu (başlıcası, 1756′da). 1807′de Fransızların eline geçen Porto, 1809′da Wellington tarafından alındı ve Brezilya’dan dönen dom Pedro’nun silâh deposu haline geldi.(1832-1833).
PORTO (Luigi DA). Bk. DA PORTO.
06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTEKİZ TARİH
Tarih 05 Haziran 2009
PORTEKİZ TARİH
Portekiz milletinden önce
Ülkeye tarihin başlangıcında Kartacalılarla yakınlığı olan kabileler yerleşti (M.ö. III. yy.); bu kabilelerin başlıcası, II. yy. boyunca ve I. yy.ın ortasına kadar Romalılarla savaşan Lusitania’lılardır. Augustus’un kurduğu Lusitania eyaletinin sınırları Portekiz’in bugünkü sınırlarından oldukça farklıydı. Eyalet V. yy.da Alanlar ve Süevler, daha sonra da Vizigotlar tarafından işgal edildi. 711′de başlayan müslüman hâkimiyetini, Porto bölgesini işgal eden Asturia kralı Alfonso III (869-910) ve Duero ile Mondego arasındaki toprakları alan (1064) Castilla kralı Fernando I sarstılar.
ortekiz krallığının kuruluşu, Bourgogne hanedanı
Tajo’ya sefere çıkan Leon kralı Alfonso VI, Portekiz kontluğu’nu (Porto bölgesi) evlilik dışı kızı Teresa’nın kocası Bourgogne’lu Henri’ye verdi; böylece bu arazi aynı lehçenin konuşulduğu Galicia’dan ve yarımadanın geri kalan kısmından sunî olarak ayrıldı (1097); Henri, Braga’yı piskoposluk haline getirerek (1104), Portekiz’i dinî alanda Castilla’nın hâkimiyetinden kurtardı; ama müslümanların Lizbon ve Santarem’i işgal etmelerini engelleyemedi, ölümünde (1114) karısı Teresa iktidarı ele geçirdi ve üvey kızkardeşi Castilla kraliçesi Urraca ile savaştı. Castilla’da Urraca zamanındaki karışıklıklar, kontluğun Castilla’ya bağımlılık ilişkilerini gevşetti. Kraliçenin Galicia’lı kont Fernando Peres de Trava ile sevişmesine ve metbu olarak Castilla’lı Alfonso VII’ye başvurmasına kızan soylu sınıf, Henri’nin oğlu Alfonso I Henriques (1128-1185) yönetiminde ayaklandı. Alfonso I, Castilla’lıları Guimaraes yakınında, Sao Mamede’de ezdi (1128), Portekiz’i fiilî bağımsızlığa kavuşturdu, «Portekizliler kralı» unvanını aldı (1139) ve birkaç ay sonra müslümanları Ourique’de yendi (1139); 1143′te önce papanın, sonra imparator Alfonso VII’nin (Castilla kralı) metbuluğunu kabul ederek kendini Portekiz kralı olarak ilân ettirdi.
Portekiz, müslümanları çekilmeğe zorlayarak güneye doğru genişlemeğe devam etti. Coimbra’yı başkenti haline getiren, Mondego ve Tajo arasına templier ve hospitalier tarikatı şövalyelerini yerleştiren Alfonso I Henriques, 1147′de Sintra, Santa-rem ve Lizbon’u aldı, 1158-1166 arası Alentejo’yu işgal etti. Kısa süre içinde portekizlileşen ispanyol santiago ve calatrava tarikatlarına dayanan ve müslümanları güneyden uzaklaştırmak için Kudüs’e giden haçlıları yolundan saptıran halefleri, fetih seferlerine devam ettiler. Aslında, Alfonso II’nin (1211-1223) portekizli birliklerinin katıldığı Muvahhidîlerin Los Navas de Tolosa bozgunundan (1212) sonra hızlanan fetih, Alfonso III zamanında (1248-1279), Algarve’nin almmasıyle tamamlandı (1249). Müslümanların ve yahudilerin 1497′ye kadar yaşamağa devam ettiği fethedilen topraklar, yalnız kuzeyden gelen ve porto lehçesini yayan kolonlar tarafından değil, gerek laik, gerek din adamı yabancılar tarafından da değerlendirilmeğe başlandı, özellikle Sancho I zamanında (1185-1211) gelen birçok göçmen daha önceki derebeyliklere bağımlı olmayan merkezlerde toplandı ve hükümdardan imtiyaz fermanları elde etti.
Portekiz’in XII. yy. ortasında toprak bütünlüğünün tamamlanması anayasal kurumların tamamlanmasıyle aynı tarihte gerçekleşti; XI. yy.dan beri soydan geçen monarşi, iktidarın fiilî hâkimiydi; ama kralın Vizigotlar zamanındaki seçimle işbaşına gelme dönemini hatırlatan halkın onayı usulünün uygulanması, corteslerin kurulmasıyle sonuçlandı; bilinen ilk cortes’ler henüz sadece rahip ve soylu sınıfının temsil edildiği (1212) ve portekiz kanunlarının ilk unsurlarını hazırlayan Coimbra cortes’leridir. O tarihe kadar krallık otoritesi ancak çok zengin rahip sınıfının imtiyazlarıyle ve topraklarında yargılama yetkisini ve vergi toplama hakkını elde eden soylu sınıfın birkaç imtiyazıyle sınırlıydı; kralın yetkisi, en güçlü unsurları yıllık belirli bir askerlik hizmetiyle yükümlü olan ve savaş zamanında önceden tespit edilmiş miktarda asker vermek zorunda olan etkili bir derebeylik sisteminin kadroları arasına sızmıştı. Ama derebeyliğin ve rahip sınıfının gelişmesi Alfonso II’yi kaygılandırdı; Alfonso, babasının kançıları Juliao’nun yardımıyle bütün mülkiyet unvanlarını kontrol ettirerek (inquiroçoes) ve amortizaçao ile rahip sınıfının gayrimenkul sabihi olmasını yasaklayarak derebeyliğe ilk darbeyi vurdu. Fakat Sancho II’nin (1223-1248) yeteneksizliği ve bunun yol açtığı anarşi, rahiplerin ilerigelenlerinin papaya başvurarak Sancho’nun tahttan indirilmesini ve yerine kardeşi Alfonso III’ün getirilmesini istemelerine sebep oldu; Boulogne kontesiyle evli olan Alfonso III tahta çıkmasına karşılık kilisenin haklarına saygı göstermeğe söz verecekti (Paris antlaşması, 1245). ülkenin kuzeyine çekilen Sancho, Castilla’nın desteğine rağmen sonunda Toledo’ya sığınmak zorunda kaldı (1298).
Bunun üzerine Alfonso III Portekiz kralı ilân edildi; ama Paris antlaşmasının maddelerini uygulamayı reddetti ve rahip sınıfının haklarını daha da kısmakla kalmayarak Leiria cortes’inde (1254) ilk olarak şehirlerin temsil edilmesine izin verme yoluyle derebeylerin XIII. yy. başında kazandıkları imtiyazları kaldırmak için burjuvalara dayandı. Bu yeni sosyal sınıfın
«kraliyet curie’sine» (görevleri ayrılmağa başlamıştı ve en iyi öğrenim görmüş üyeleri
[kanun adamları] kralın imtiyazlılara karşı hazırlanan ordenoçoes’leri uygulamasına yardım ediyorlardı) girmesine imkân verdi. Coimbra üniversitesini kuran (1290-1308) ve porto lehçesini millî dil haline getiren Deniş zamanında (1279-1325), krallık yetkilerini artırma siyaseti burjuvazi tarafından desteklendi; buna karşılık burjuvazinin iktisadî faaliyetleri teşvik edildi. XII. yy.dan sonra portekizli tüccarlar, Brugge ve Londra’ya giderek, balık, tuz, şeker, yağ, deri sattılar. Denis’in vârisleri eserini devam ettirdiler. Alfonso IV (1325-1357) ve Pedro I, özellikle soylu sınıfın imtiyazlarını kısarak ve papalık kararnamelerinin kralın onaylaması olmadan yayımlanmasını yasaklayarak adaleti yeniden teşkilâtlandırdılar.
Ayrıca ülkenin denizaşırı genişleme siyaseti Fernando I (1367-1383) zamanında güçlendi; hükümdar XIV. yy.da, Avrupa’nın öbür ülkeleri gibi Portekiz’de de patlak veren iktisadî buhranı atlatmak için, armatörlere kraliyet ormanlarının kerestelerini bedelsiz vermeğe, ama sigorta sistemini beslemek için gemilerin yüklerinden vergi almağa karar verdi; ayrıca, işletilmeyen topraklara elkoyma kararını alarak mülk sahiplerini tarlalarını ekmeğe zorladı (1875) ve aylakları zorla çalıştırdı.
Aviz sülâlesi ve deniz hâkimiyeti
Fernando’nun ölümünde tek kızı Beatriz’-in Fransa’nın müttefiki Castilla’lı Juan I ile nişanlı olması, tehlikeli bir veraset buhranına yol açtı; bu buhran sırasında Castilla hanedanının tahta çıkmasına taraftar olan soylularla, millî bir prensin yetkisi altında Portekiz’in bağımsızlığını korumağa kararlı olan burjuvazi açıkça çatıştı (1383-1385). Yüzyıl savaşları Iberik yarımadasını da etkileyince, ingiltere, Portekiz tahtına Pedro I’in evlilik dışı oğlu ve Fernando’nun üvey kardeşi olan aviz tarikatı başkanı Juan’m geçmesini destekledi; Coimbra cortes’leri bu adaylığı onayladı (1385). Juan I ve başkumandanı Nuno Alvares Pereira, Castilla’lıları Aljubarrota’da ingiliz paralı askerlerinin yardımıyle yenerek (1385) Portekiz’in bağımsızlığını sağlamlaştırdılar; bağımsızlık 1411′de Castilla ile imzalanan barışla ve İngiltere ile yapılan ittifakla onaylandı;
Juan I’in 1387′de Lancaster’li Philippa ile evlenmesi İngiltere ile yapılan ittifakı daha da pekiştirdi.
Buhran yeni kralın, cortes’lerde ağır basmağa başlayan burjuvalara dayanarak soyluların isteklerini sınırlamasına imkân verdi. Cortes’in yetkileri XV. yy.da Alfonso V’in saltanatı başında naip Coimbra dükü Pedro’nun teklifi üzerine çıkarılan «Alfonso kararnameleri» ile belirlendi.
Portekizliler yeni topraklar keşfine ve işletilmesine Joao I zamanında (1385-1433) başladılar; ama bu işletmelerin tarihini milliyetçi efsaneler gölgelemiştir. Bütün bir milletin çabasını yansıtan XV. yy.daki tehlikeli yolculuklar uzun bir bilimsel araştırma (Alfonso X ile İber Yahudilerinin astronomi cetvelleri) dönemi ve gemi yapımının gelişmesi (kıç dümeni; 1439-1440′ta ilk kadırganın yapılması) sayesinde gerçekleştirildi. Bu çalışmalar, önemi çağlara göre değişen birçok sebeple açıklanır: Portekiz’in nispî kalabalıklığı; kıtada güçlü Castilla’nın zararına bir genişleme siyaseti gütmenin imkânsızlığı; buğday, balık, deri ve boya maddesi sıkıntısının artması; şekerkamışı tarımına uygun yeni ülkelerin araştırılması; Algarve’de kurulan şeker değirmenleri için zenci köle ihtiyacı; batı ile mübadeleleri güçleştiren altın sıkıntısı.
Yönetici sınıflar çok değişik teşebbüslere girişmelerine rağmen başlangıçta anlaşmış gibi görünüyorlardı. İktisadî buhranın iflâs ettirdiği şövalyeler Fas’ta Septe limanını işgal ettiler (1415); burjuvalar Madera takımadalarının (1418′den sonra) ve Asor adalarının (1432′den sonra) sömürgeleştirilmesini ve altın ülkesine ulaşmak amacıyle Afrika kıyılarının keşfini teşkilâtlandırdılar; Bojador burnu aşıldı (1434)) ve Rio de Oro’ya ulaşıldı (1436). Kral Edoardo’nun güçsüzlüğünden (1433-1438) yararlanan soylular, Fas’a savaş açılmasını kabul ettirdiler. Tanca önündeki bozgun (1437) ve kral Alfonso V’in (1438-1481) henüz ergen olmaması Coimbra dükü Pedro’yu ön plana geçirdi; cortes, naipliği yengesi kraliçe Aragon’lu Eleonora yerine (1440) Pedro’ya verdi. Pedro, burjuvaların çok işine yarayan barış içinde genişleme siyasetini yönetti; Madera ve Asor adaları önce buğday tarlaları, sonra şekerkamışı işletmeleriyle örtüldü; gezginler Sahra kıyısını aştılar ve daha elverişli ticaret ilişkileri kurdukları zenciler ülkesine ulaştılar; 1447′de ilk portekiz altın lirası cruzado basıldı. Ama derebeylerin kışkırttığı genç kralın tutumu yüzünden naip isyan etti ve Alfarrobeira’-da öldürüldü (1449);
o tarihten sonra, o güne kadar yapılan işler, bu kavgaya karışmamak ihtiyatlılığını gösteren kardeşi Henrique’ye (Gemici denir) mal edildi. Fas’a karşı tekrar savaş açılarak Alcazarseguer (1438), Tanca ve Arzila (1471), Safi (1508), Azemmuz, Mazagan alındı; buna karşılık Castilla’lılar bu sefer Magrıp’a doğru değil doğuya doğru (Oran ve Tlemsen bölgesi) yayılmağa başladılar. Ama güneyle ticaret öyle kazançlıydı ki (altın, köle, fildişi, zamk), yalnız özel teşebbüsün bile sürdürülmesine yetiyordu. 1469′da bu ticaret Fernao Gomes’te yılda 200 000 reis ödenmesi ve her yıl kıyıda Sierra Leone’nin ötesinde 400 km’nin işletilmesi şartıyle sağlamlaştırıldı. 1474′te bu imtiyaz, tacın vârisi prens Joao’ya geçti. Krallığın artık iki hedefi vardı: Batı’daki toprakları ve adaları taramak; Afrika’nın güneyinden Hindistan’a bir denizyolu bulmak. Batı’da 1456′ya doğru bulunan Cabo Verde adaları ve Asor adaları Portekizlilerin Newfoundland ve Brezilya kıyılarına (bu yolculuklardan yararlanan Kolomb’dan önce) yaptıkları yolculukların hareket üssü oldu. Afrikada 1471′de yapılan yolculukla Sao Tome ve Annobon (Ano Bom) bulundu ve ekvator aşıldı.
Kendinden önceki krallar gibi, Castilla’nın güçlenmesinden çekinen kral Alfonso V, son yıllarında Henrique IV’ün (öl. 1474) gelecekteki vârisi Castilla’lı Juana ile evlenerek (1455) bu krallıkta söz sahibi olmağa çalıştı. Oğlu Joao II (1481-1495) soyluları sindirmeğe karar vererek Braganza (1483) ve Viseu (1484) düklerini idam ettirdi, keşif seferlerini ve bulunan toprakların işletilmesini teşkilâtlandırdı. Diego de Azembuja Gine’de (bugün Gana) sonraki seferlerin iskelesi haline gelen Sao Jorge de Mina kalesini kurdu (1482). 1482′den sonra Diego Cam, Zaire’ye (Kongo) ve Angola’da Santa Maria burnuna portekizli padroes’ler (topraklara elkonulduğunu gösteren kolonlar) yerleştirdi. Pero da Covilha, Hindistan’a çıktı ve Habeşistan’a gitti, Bartolemau Dias, Fırtınalar burnunu (bugün ümit burnu), Hint okyanusunu buldu (1487). Ama Portekiz kralının gemi vermeyi reddettiği Kolomb, Castilla kralı hesabına yaptığı ilk yolculuktan (1492-1493) dönerek Hindistan’a batı yolundan ulaştığını bildirdi. Joao II, doğu yolunun üstünlüğüne inanmağa devam ettiyse de papa Alexander 1493′te bir fermanla Portekiz’in denizlerde sefer hakkını Cabo Verde adalarının 400 km doğusundan geçen bir hatla sınırladı; ama esrarlı Batı adaları hayalinden vaz geçmeyen Portekiz, sınırı Cabo Verde adasının 1 480 km batısına naklettirdi (Tordesillas antlaşması, 1494). Talihli Manuel I zamanında (1495-1521), Vasco da Gama o tarihe kadar uzakdoğu ticaretini elinde tutan müslüman tacirlerin engellemelerine rağmen Hindistan’a ilk olarak denizden gitmeyi başardı.
Gemi ve toplarının üstünlüğünden yararlanan Portekizliler müslümanların ticaretini iflâs ettirdiler ve birkaç yıl içinde boğazlardaki kaleleri ele geçirerek Hint okyanusuna hâkim oldular: Vasco da Gama Kalküta’yı topa tuttu (1502); Koçin, Cannanore ve Quiloa genel valiliğine tayin edilen Francisco de Almeida, Afrika kıyısında kaleler inşa ettirdi, mısır donanmasını Diu’da batırdı (1508); Albuquerque 1507 -1515 arasında Socatora, Maskat, Goa, Malakka ve Hürmüz’ü ele geçirdi. 1509′da Malakka’ya varan Portekizliler baharatın daha doğudaki Molük adalarından geldiğini öğrenerek 1512′ye doğru orada bir ticaret acentası (Amboina) kurdular. Macellan’ın bütün çabalarına rağmen (1521), takımadaları Zaragoza antlaşmasından sonra Portekiz ele geçirdi (1529). Portekizliler Asya imparatorlukları ve pazarlarının keşfini Siyam, Kamboç, Day Viet ve Çin’e (1514 veya 1517) ayak basarak tamamladılar (Makao’nun Portekiz’e bırakılması 1557) ve Japonya’ya ulaştılar (1557). O tarihten sonra «kıta ve kıtaötesi Portekiz kralı, Afrika’da, Gine senyörü, Habeşistan, İran, Arabistan ticaretinin, fethinin ve seferinin hâkimi» unvanını taşıyan ve Goa’da bir genel valiyle temsil edilen hükümdar bu keşiflerin kârını kendine ayırmayı düşünüyordu; uzak deniz ticaretinin kontrolünü bir rejiye bıraktı: Casa da Guinea; reji 1452-1483 arası Casa da Guinea e Mina adını aldıktan sonra 1499′da Casa da İndia e da Guinea şirketine katıldı. Filolar halinde birleşen gemiler Lizbon’dan Paskalya yortusunda yola çıkıyor ve muson sayesinde eylül ayında Kaliküt, Koçin veya Goa’ya ulaşıyordu; bu limanlardan kalkan başka gemiler, Malakka ve Ternate’ye gidip baharat yüklüyor, sonra da başka gemiler bu baharatı Japonya, Çin ve iran’a götürüyor, o arada da avrupa tekniğinin son buluşlarını (saat, arkebüz, top), Lizbon’da kurulan metalürji sanayiinin ürünlerini o ülkelere taşıyorlardı. Filo geri dönüşte Portekiz kralına asya baharatını, adaların şekerini ve zenci köleler getiriyordu.
Portekiz’in denizler ötesinde kalelerden başka toprakları yoktu. Ama Portekizlilerin faaliyeti sadece ticarî değildi; cizvitlerin misyon faaliyeti ve yerlilerin zorla hıristiyanlaştırılması Uzakdoğu’da birçok hıristiyan topluluğunun kurulmasıyle sonuçlandı ve Çin ile Japonya’nın hıristiyanlaştırılmasını hazırladı; avrupa medeniyeti Portekizliler aracılığıyle Kongo krallığından Japon imparatorluğuna kadar, değişik çevrelere sızdı.
Yolculukların uzunluğu, deniz kazaları, donanmaların yarıya yakınını yok eden türklerin hücumları, asker ve tayfalara ödenen ücretler, gelen ürünlerin Avrupa’da yeniden dağıtımını yapan Anvers’lilerin ve hansalıların istekleri, Portekiz kralının kârını çok azaltıyordu. XVI. yy. başındaki ilk coşkunluk geçtikten sonra Lizbon sarayı Uzakdoğu ile ilgisini gevşetti, Fas’taki topraklarını bırakmağa (Tanca, Septe, Azemmur ve Mazagan dışında) başladı ve daha yakındaki Atlas okyanusuna döndü. Hemen hemen bir portekiz tekeli haline gelen şekerkamışını yetiştirmek için adalar (Madera, Asor, Cabo Verde, Sao Tome adaları) kâfi gelmiyordu; buna karşılık Pedro Alvares Cabral’in 1500′de Portekiz toprağı ilân ettiği «Brezilya ormanı» şekerkamışı tarımı için çok büyük imkânlar sağlayabilecekti. Brezilya’yı fransız korsanlarına kaptırmak istemeyen Joao III’ün emri üzerine Martim Afonso de Sousa, Sao Vicente’den başlayarak ülkeyi sömürgeleştirmeğe koyuldu (1532). Brezilya’daki plantasyonlar Gine’deki, sonra XVI. yy.ın ikinci yarısında Angola’daki köle ticaret acentalarına yeni imkânlar sağladı; köle ticareti yapan tek ülke olan Portekiz, kolonilerini ve İspanyol Amerikası’nı köleyle doldurarak uzakdoğu ticareti için gerekli parayı sağladı. Ekonominin yanı sıra hamle yapan fikir ve sanat hayatı Joao III (1521-1557) zamanında en parlak dönemini yaşadı; papadan, cizvitlerin Portekiz’e yerleşmesi (Evora’da üniversitelerini kurdular) iznini alan kral, Lizbon üniversitesini de Coimbra’ya nakletti (1537). Ressam Nuno Gonçalves’in koruyucusu hümanist Alfonso V (1438-1481) sayesinde kültür, afrika ve asya medeniyetinin etkisiyle gelişti (Manuel üslûbu). Camoes’in Os Lusiadas’ı Vasco da Gama’nın başarılarını dile getirir. Reform’un hemen hemen hiç etkisinde kalmayan fakat büyük bir papaz sıkıntısı çeken din, Cizvitler ve yahudilerle Hıristiyanlığı benimsemek istemeyen müslümanları yakmak isteyen Engizisyon ile hâkimiyetini sürdürüyordu.
ispanya ile birleşme (1580-1640)
öteden beri Castilla’nın genişlemesinden çekinen Portekiz kralları evlenmeler yoluyle iki sülâlenin kendi lehlerine birleşmesini hazırlamışlardı. Ama önce Aviz sülâlesi söndü: hâlâ haçlı seferlerine çıkmayı hayal eden kral Sebastiao (1557-1578), Alkaçar-Quivir’de Faslılar karşısında bozguna uğradıktan sonra ortadan kayboldu. Ailenin son temsilcisi olan halefi kardinal Henrique 1580 ocağında öldü. Crato başpiskoposu dom Antonio’nun hak iddiasına rağmen, portekizli prenseslerin oğlu ve torunu olan ispanya kralı Felipe II’nin ordusu Portekiz’i ele geçirdi ve Felipe II Santarem’de kral ilân edildi. Aslında iki taç sadece tek kralın şahsında birleştiğinden ilhak tam değildi ve Felipe II Portekiz’in hürriyetlerine saygı göstermeğe söz vermişti.
Daha sonra, ispanya’ya kin duyan Portekizliler bu 1580 yılını mutsuzluklarının başlangıcı ve ülkenin gerilemesinin onaylanması saydılar. Gerçekteyse, küçük krallıkta hayat eskisi gibi devam ediyordu; hattâ Portekiz halkı bu birleşme sayesinde ispanyol sömürgelerine sızıyor ve bu sömürgeleri kendi lehine işletebiliyordu. Ne var ki bir süre sonra şartlar değişti: Abbas zamanında İran’ın kalkınması, Hindistan’da moğol imparatorluğunun kurulması ve Japonya’da çoğunluğun yerleşmesi, Portekizlilerin bu ülkelere eskisi gibi söz geçirmelerine imkân bırakmadı. Felipe II, Lizbon baharat pazarını ayaklanan Hollandalılara, düşmanı İngilizlere kapatınca, uzakdoğu yolculuğuna çıkan kuzeyli gemiciler Portekizlilerin yanıbaşına yerleşerek baharat ticareti tekelini Portekizlilere bırakmadılar. Asyalı hükümdarlar, İngilizler ve özellikle Hollandalılar yavaş yavaş uzun bir hat boyunca birbirini takip eden Portekiz acentalarına bir bir elkoymağa başladılar; bununla beraber Portekizlilerin kaybı ancak 1640′tan sonra ispanyol donanmasının himayesi ortadan kalkınca çok büyük oldu. Birleşme döneminde Portekiz’in zararı sadece Doğu’da ancak Molük adalarındaki tekelinin bölüşülmesi, Amboina (1605) ile Hürmüz’ün (1622) kaybı ve Japonya pazarlarının kapatılmasıydı. 1642′ye kadar Makao-Manila-Acapulco-Veracruz-Sevilla yolu sayesinde Uzakdoğu ile ilişkilerini muhafaza edebildi.
Brezilya’nın sömürülmesi ve Portekiz
Hollandalılar Brezilya’ya (1630), Afrika köle acentalıklarına (Sao Tome, Sao Paolo de Luanda) [1641] yerleşince, Portekizliler bu durumun sorumluluğunu İspanya’ya yüklediler. Sonra da Katalonya’da patlak veren isyanı fırsat bilerek ve Fransa başbakanı Richelieu’nün dolaylı desteğinden yararlanarak 1640′ta ayaklandılar, bazı hükümet üyelerini (bu arada Vasconcelos) öldürdüler ve Braganza dükünü Joao IV adiyle (1640-1656) kral ilân ettiler. Hollandalıları önce Afrika’daki ticaret merkezlerinden (1643-1648), sonra Lizbon sarayı lehine ayaklanan Brezilya’dan (1657) çıkarmayı başardılar, buna karşılık Asya’daki birçok mevkii kaybettiler (Malakka [1641], Maskat [1650'ye doğr.]; Tidore [1657]; Koçin [1663]; Seylan [1638-1658].
Portekiz monarşisi Tanca, Azemmur ve Bombay’ı kendisini Hollandalılara karşı koruyan ingilizlere bıraktı. Uzun ve masraflı bir savaştan sonra portekiz soylularının önemli bir kesiminin desteğine rağmen ispanya, yeniden fethetmeyi başaramadığı, hattâ bazen ordularının istilâsı altında kaldığı komşu devletin bağımsızlığını Septe’nin kendine bırakılması karşılığında (Lizbon antlaşması, 1668′-de imzalandı) kabul etmek zorunda kaldı. Portekiz o tarihten sonra ispanyol kültüründen uzaklaştı: castilla-portekiz dillerinin birarada kullanılması ortadan kalktı; önce fransız edebiyatının, sonra fransız felsefesinin etkisi arttı. Tehlikeli bir monarşi buhranı (1667′de Alfonso VI’nın [1656-1683] Asor dağlarına sürülmesi; Pedro II’nin önce naiplik [1667-1683], sonra krallık dönemi [1683-1706]) ve bir Colbert’cilik denemesinden sonra Portekiz, iktisadî bakımdan ingiltere’ye bağlandı: İspanyol veraset savaşı dolayısıyle (Pedro II önce Anjou’lu Philippe, sonra arşidük Kari lehine savaşa müdahale etti ve Madrid’i bir süre işgal altında tuttu [1705]) imzalanan lord Methuen antlaşmasıyle (1703), madera ve porto şarapları ingiliz pazarına ayrıldı; buna karşılık ingiltere, artık sadece tek tip üzüm tarımıyle uğraşacak olan Portekiz’de, yünlü kumaş ve buğdaylarını serbestçe satabilecek ve Brezilya ticaretine iştirak edecekti.
Ayrıca Hindistan’da, Doğu Afrika’da, Zan-zibar’da, Mombasa’da (1698) ticaret acentalarını (1698), Batı Afrika’da bazı adaları (Annabon, Fernando Poo, 1778) terkeden, Fas’ı elden çıkaran (Mazagan, 1769), millî ekonomiyi canlandırmaktan vaz geçen Portekiz monarşisi, Tordesillas antlaşması ile ispanya’ya verilen toprakları terkederek batıya uzanan Amerikan sömürgesini işletmeğe koyuldu. 1696′da Minas Gerais’te bulunan altın (XVIII. yy.da Portekiz’e 983 ton sevkedildi), elmas ticareti (1728′de Diamantina kuruldu) sağlayacağı gelir bakımından, Antiller’in gelişmesiyle Portekiz’in tekelini kaybettiği, ama hâlâ çok sayıda zenci köleye ihtiyaç duyan şeker, tütün ve kakao ticaretinden daha üstündü. Ayrıca Brezilya ispanyol sömürgeleriyle kaçakçılığa dayanan ticaretin sürdürülmesine imkân verdiği için Portekiz rio de la Plata bölgesindeki Sacramento bölgesini elden çıkarmamakta direniyordu. Bu kale sonunda 1778′de, XVIII. yy.da Portekiz’in istemeden sürüklendiği birçok ispanyol-ingiliz savaşından biri sırasında kaybedildi.
Joao V’in (1706-1750) oğlu Jose (1750-1797), 1770′te Pombal markiliğine yükseltilecek olan Carvalho e Melo’yu hükümetin başına getirdi. Sert bir polis rejimini uygulayan ve bir çeşit aydın zorbalık denemesine girişen Pombal, Kilisenin Portekiz üstündeki hâkimiyetini azalttı; derebeylerini sindirdi ve cizvitleri uzaklaştırdı, manastırları kapattı; Lizbon’un 1755 depreminden sonra yeniden kurulmasını sağlayan Brezilya’nın altını, Lizbon ile Brezilya arasında nakliyat yapan imtiyazlı şirketlerin kalkınması, Alto Duero Şarap şirketinin, dokuma sanayiinin v.b. kalkınmasına harcandı. Ama Pombal, Portekiz’i iktisadî bağımsızlığa kavuşturmayı başaramadı. Jose’nin kızı ve vârisi Maria I’in (1777-1816) tahta çıkar çıkmaz bakanı görevinden almasıyle birlikte reform anlayışı ve Fransa’nın edebî etkisi ortadan kalktı; 1792′de bunayan kraliçenin yerine oğlu (sonradan Joao VI adım aldı) geçti. Portekiz 1793′te Devrim Fransası’na savaş açtı.
Fransızların bütün ısrarlarına rağmen, ispanya, ingiliz ticaretinin üssü olduğu için, Portekiz’i işgale yanaşmadı. Bunun üzerine 1807′de fransız generali Junot, Lizbon’a girdi. O arada kral ailesi bir gemiyle Rio de Janeiro’ya kaçmıştı. Portekizliler mayıs-haziran 1808′de fransız işgalcilere karşı ayaklandılar. Portekiz’e ayak basan Wellesley (1 ağustos 1808), Junot’yu Sintra’da teslim aldı (30 ağustos 1808). Kadrosu ingiliz subaylarla takviye edilen portekiz ordusu güçlü Torres Vedras tabyalarının arkasında Fransa’ya karşı savaşa karıştı. Soult (1809) ve Massena’nın (1810-1811) hücumlarının başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, Portekiz Fransızlardan kesinlikle kurtuldu.
Portekiz’in gerilemesi
Bir krallık haline getirilen Brezilya’da kalmayı tercih eden Joao VI (1816-1826), Portekiz hükümetinin yönetimini naibe ve ordu kumandanı general Beresford’a bıraktı, ispanya’yı örnek alan Porto’da bir askerî ayaklanma mutlakıyetçi rejimi devirdi (ağustos 1820). 1821′de toplanan cortes’ler, Engizisyon’a son verdiler ve kralın ülkeye dönmesini istediler. Lizbon’a dönen ve liberal bir anayasa çıkaran (eylül 1822) Joao VI, liberallerin oyuncağı oldu. Cortes’lerin beceriksiz tutumundan yararlanan Joao VI’nın oğlu Pedro kendini Brezilya kralı ilân etti. Joao VI’nın ikinci oğlu Miguel, mutlakıyet idaresinin yeniden kurulmasında babasına yardımcı oldu; ama Joao VI, Canning’in öğüdü üzerine elde ettiği zaferden yararlanmağa kalkışmadı ve 1825′te Brezilya’nın bağımsızlığını kabul etti. Hükümdar ölünce, Brezilya kralı Pedro I (Portekiz kralı Pedro IV), yedi yaşındaki kızı Maria II’yi kraliçe ilân ederek dayısı Miguel’e nişanladı; sonra 1826 Anayasasıyle Portekiz’e iki meclisli bir rejim tanıdı. Canning’in himaye ettiği genç kraliçeyi uzaklaştıran (1828) Miguel, kendini kral ilân etti ve korkunç bir baskı rejimi kurdu, ama 1830 Devriminde taraftarlarının desteğini kaybetti. Pedro I, Brezilya’dan ayrıldı (1831), Miguel’e karşı ayaklanan Asor adalarına gitti, sonra Porto’ya geçti (1832); Lizbon’a dönünce (1833), Dörtlü ittifaka Miguel’in kovulmasını kabul ettirdi; Miguel, Evora Monte’de teslim oldu (1834). 1826 Anayasası yeniden yürürlüğe kondu, dinî tarikatlar kaldırıldı, siyasî hayat iki rakip parti etrafında düzenlendi: bir yanda ılımlı anayasacılar; öte yanda da 1822 Anayasasının uygulanmasını isteyen eylülcüler. Kamuoyu meseleyle ilgilenmeyince her grubun kendi tarafına çekmeğe çalıştığı ordu sık sık ayaklanmağa başladı, birçok hükümet darbesine yol açan siyasî çatışmayı yalnız ingiliz etkisi yumuşatabiliyordu. 1852′de çok az vergi verenlere de seçmenlik hakkı tanıyan tek dereceli bir seçim sisteminin kabul edilmesi Portekiz’de seçmenlerin sayısını yüzde 25′e yükseltti; oysa ülke halkının yüzde 80′i okuma yazma bilmiyordu. Parlamento rejimi bir gösterişten ibaretti: seçimleri, krallığı destekleyen ve yönetici sınıfları (yüksek din adamları, subaylar, büyük mülk sahipleri) hoşnut etmek zorunda olan hükümet hazırlıyordu.
Kamu yatırımlarının kötü yönetilmesi iktisadî gelişmeyi yavaşlattı. Kral Pedro V (1853-1861) ve Luis zamanında (1861-1869), birkaç reform yapıldı: kilise mallarının satışa çıkarılması; sömürgelerde köleliğin kaldırılması; Medenî kanunun kabulü (1867). Kamuoyu bütçeyi büyük ölçüde aksatmasına rağmen sömürgelere bağlı kaldı. Lizbon Coğrafya derneği, hükümeti Afrika’nın bölünmesinde Portekiz’in haklarını savunmağa davet etti. Serpa Pinto gibi değerli subaylar 1877′den sonra Angola ile Mozambik arasındaki bölgeleri keşfe çıktılar. Ama Portekiz, Leopoldo II’nin Kongo’da giriştiği harekâtla karşılaştı ve Berlin kongresinden de (1885) ancak sağ kıyıdaki iki kasabayı koparabildi. Bunun ardından Kap’tan Kahire’ye kadar ingiltere’ye bağlı bir hat kurmak isteyen Cecil Rhodes’un teşebbüsleri başladı ve Nyassa’daki bir isyan dolayısıyle İngiltere’nin verdiği ültimatom karşısında Portekiz, Afrika’daki iki sömürgesini birbirine bağlamaktan vaz geçmek zorunda kaldı (1891). Carlos I zamanında (1889-1908), monarşi bütçe sıkıntılarını artıran ve cumhuriyetçi propagandayı kolaylaştıran israfıyle halkın gözünden düştü. Memleketin geri kalmışlığı soyut ve kişisel siyasî ihtirasları daha da kamçılıyordu. Joao Franco’nun bir diktatörlük kurmasına (1906-1908) ses çıkarmayan kral, büyük oğlu ile birlikte sokak ortasında vuruldu. İkinci oğlu Manuel II (1908 -1910), otoriter rejimden vaz geçti ve bir hükümet darbesiyle devrildi; darbe, cumhuriyetçilerin işine yarayan papaz düşmanlığının patlak vermesine yol açtı; 4 ekim 1910′da ayaklanan cumhuriyetçiler 5 ekimde cumhuriyeti ilân ettiler. Devrimci eğilimli sendikalar ve çoğunluktaki kralcılar arasında sıkışıp kalan ve kamuoyu tarafından pek desteklenmeyen aydın cumhuriyetçiler kısa süre sonra otoriter metotlara başvurmak zorunda kaldılar. Bir kurucu meclis, tarikatları dağıttı, kilise ile devlet arasındaki bağları kopardı, askerlik yoklaması ve laik mecburî eğitim sistemlerini koydu, grev hakkını tanıdı. Tam mâ-nâsıyle demokratik olan 1911 Anayasası işleyemez hale gelmişti; kralcı ayaklanmalar (özellikle Porto’da 1919), askerî şiddet tedbirlerinin yanı sıra hükümet istikrarsızlığı, 1919-1926 arası 20 kadar ayaklanmaya ve 40 kadar hükümet değişikliğine yol açtı. Birinci Dünya savaşı sırasında, 1914 eylülünde portekiz sömürgelerine hücum eden Almanya 9 mart 1916′da Portekiz’e savaş ilân etti. Savaş sırasında, müttefiklerin safında yer alması Portekiz’e küçük Kionga idare bölümünden başka bir şey kazandırmadı.
Birlikçi korporatif cumhuriyet
1926 Mayısında general Gomes da Costa, Braga garnizonunu ayaklandırarak parlamento rejimini devirdi; kısa süre sonra Go-mes’in ayağını kaydıran general Oscar Car-mona, 1928 nisanında cumhurbaşkanı seçildikten sonra, ölümüne kadar (1951′de) yedi yılda bir sürekli olarak tekrar seçildi. 1928′de başkan Carmona’nın maliye bakanlığına getirdiği profesör Salazar 1932′de meclis başkanı oldu.
Salazar, anayasası 1933′te yürürlüğe giren yeni rejimin en kuvvetli adamıydı. Millî İş kanunu (1933) işçileri millî sendikalara yazılmağa zorladı; işverenler gremıVlara (korporasyonlar) bağlandı. 1934′te grev yasaklandı. Para meseleleri uzmanı olan Salazar, bütün gücünü bütçeyi dengeleştirmeğe harcadı ve 1928′de bunu başardı. Portekiz ile Vatikan’ı barıştıran yeni devlet, dış siyasette ölçülü davranmağa dikkat etti. İspanya iç savaşında Franco’dan yana olduğunu belirtti, İkinci Dünya savaşının başında tarafsız kaldı, sonra da Büyük Britanya (1943) ve A.B.D.’nin (1944), Atlas okyanusunu denetlemek için Asor adalarından yararlanmalarına izin verdi. Savaş sonrasında huzursuzluk arttı. 1949′da hükümet serbest seçimlerin yapılacağını ilân etti, ama Carmona’ya karşı çıkarılan kukla bir aday önce büyük bir faaliyet gösterdi, fakat kampanyasının baltalandığını ileri sürerek seçimden önce çekildi. Aynı olay 1951′de, ölen Carmona’nın yerine general Francisco Higino Craveiro Lopes geçince tekrarlandı; resmî aday amiral Americo Tomas’m seçildiği 1958 seçimlerinde muhalefet adayı general Humberto Delgado oyların yüzde 25′ini topladı. Delgado 1959 ocağında Brezilya konsolosluğuna sığındı, sonra yurt dışına kaçtı. Porto piskoposu A. Ferreira Gomes’in Portekiz’e dönmesi yasaklandı (şubat 1960). O tarihte Delgado ile ilişki kuran yüzbaşı Galvao’nun Santa Maria gemisine elkoyması bütün dünyanın dikkatini Portekiz rejimine çekti. 13 Nisan 1961′de Salazar üç bakanın istifa ettiğini ve kurmay başkanı ile iki askerî bölge kumandanının görevlerinden alındığını açıkladı. 1 Ocak 1962′de Beja’da patlak veren bir ayaklanma hemen bastırıldı; 1962 mayısında yeni ayaklanmalar oldu.
Çok geniş sömürgeleri olan Portekiz bu yönde de güçlüklerle karşılaştı. Hindistan, Portekiz sömürgelerinin (Goa, Diu. Damao) kendisine iadesi için görüşme teklifinde bulundu, fakat Portekiz bu teklifi resmen reddetti (1953); 1955′te iki ülke arasında diplomatik ilişkiler kesildi. 17 Aralık 1961′de hint birlikleri Portekiz sömürgelerini işgal ettiler; direnme kısa süre içinde kesildi. 1955′ten beri Birleşmiş Milletler teşkilâtı üyesi olan Portekiz, 1961 şubatında ayaklanmalar olan Angola konusunda milletlerarası kurulun kendisine karşı karar almasını önleyemedi. Bugünkü siyasetin başlıca özelliği denizaşırı bölgelerdeki (Angola ve özellikle Mozambik) bağımsızlık hareketlerine karşı, Portekiz hükümetinin tutumunun sertleşmesidir. Bütçenin yüzde 40′ı, millî savunmaya ayrılır, öte yandan askerlik hizmeti süresi on sekiz aydan dört yıla çıkarılmıştır ve gençlerin yurt dışına göçmesi kontrola bağlıdır. Birleşmiş Milletler teşkilâtının Güvenlik konseyi portekiz sömürgelerinin kendi kaderlerini kendileri tayin etme hakkı üstünde dururken, Lizbon bu sömürgelerin birer «denizaşırı il» olduğu için doğrudan doğruya kendi yargı sistemine bağlı olduğunu savunmaktadır. Bu tutum afrika devletlerinin çoğunu Portekiz aleyhine çevirdi.
içte, Salazar hükümeti korporasyoncu ve^ birlikçidir; özellikle her türlü komünist veya ilerici harekete karşı bir siyaset güder. Başkanlık seçimleri 25 temmuz 1965′te yapıldı. Tek aday bir önceki dönemin başkanı ve Uniao Nacional’in adayı amiral Americo Tomas idi. 13 Karşı oy ve 16 çekimser oya karşı 556 oyla yedi yıl için tekrar seçildi. Portekiz Millî Kurtuluş cephesi başkanı Humberto Delgado’nun öldürülmesi, siyasî atmosferi gerginleştirdi, öte yandan yeni Millet meclisi seçimleri (130 üye) yaklaşıyordu. Hıristiyan demokratların desteksizlik yüzünden seçim mücadelesine katılmaktan vaz geçmesine karşılık, başlıca muhalefet partisi olan Demokratik ve Sosyal Eylem partisi aday göstermeğe karar verdi. Ama hükümete seçim süresi boyunca basın sansürünün kaldırılmasını kabul ettiremeyince adaylarını çekti (18 ekim). 7 Kasımda 130 milletvekili tek listeden (Uniao Nacional adayları) seçildi; halkın yüzde 25′i sandık başına gitmedi. 28 Mayıs 1966′da başkan Salazar, hükümetten ayrılmama kararını açıkladı.
• Sel felâketi. 26 Kasım 1967′de Lizbon dolaylan büyük bir sel felâketine uğradı. 1775 Yılındaki depremden bu yana Portekiz’in uğradığı en büyük tabiî felâket sayılan sellerde 464 kişi öldü, binlerce insan da evsiz kaldı. Şiddetli yağmurların Tajo nehri ve kollarını taşırması sebebiyle meydana gelen sellerden en çok zarar gören bölge Lizbon’un 29 km kuzeyindeki Quintas köyü oldu.
• Salazar’ın hastalanması. 1932 Yılından beri başbakan olan Dr. Salazar, 6 eylül 1968′de beyinde bir kan pıhtılaşması sebebiyle hastahaneye kaldırıldı. O yaz Estoril’deki yazlık evinde koltuktan düşerek başını şiddetle yere çarpmış olan Salazar, bir süreden beri şiddetli baş ağrılarından rahatsızdı. Lizbon’daki Kızılhaç hastahanesinde bir ameliyat geçirdikten sonra sağlık durumu iyileşirken, 16 eylülde bir beyin kanamasıyle komaya girdi.
Salazar’ın komaya girmesi, Portekiz’de bir anayasa krizine sebep oldu. Portekiz anayasası başbakanın ancak ölüm, istifa veya azledilme halinde yenilenebileceği konusunda emredici bir hüküm taşıdığından, Salazar’m işbaşından uzaklaştırılması önemli bir mesele haline gelmişti. 13 Kişilik Devlet konseyi cumhurbaşkanı amiral Tomas’ın başkanlığında toplanarak durumu görüştü. Bu arada hastahaneden, Dr. Salazar’ın yarı felçli durumda bulunduğu ve şuuruna hemen de hiç malik olmadığı açıklandı. Ülkenin daha uzun bir süre başbakansız kalmaması gerekçesiyle amiral Tomas, asker ve sivil liderlerle yaptığı müzakerelerden sonra, anayasal yetkilerini kullanarak Dr. Salazar’ı görevden azletmek zorunda kaldığını açıkladı. Amiral Tomas, başbakanlığa prof. Marcelo Jose Das Neves Caetano’yu tayin ettiğini bildirdi. Prof. Caetano başkanlığında kurulan yeni hükümetin, Dr. Salazar yönetimine göre daha liberal bir siyaset güdeceği intibaını veren ilk kararlarından biri, muhalefet lideri Dr. Mario Soares’in serbest bırakılması oldu. Sosyalist ve demokrat muhalefetin lideri general Delgado’nun esrarengiz şartlar altında öldürülmesinden sonra, onun en yakın arkadaşı ve avukatı olan Dr. Soares, 15 mart 1968′de, kendisine hiç bir suç isnat edilmeden, bizzat Dr. Salazar’ın emriyle tutuklanmış ve Sao Tome adasına sürgüne gönderilmişti.
Yeni hükümet bir yıl sonra, 26 ekim 1969′-da Millet meclisi seçimlerinin yapılmasına da karar verdi. 1968′in yaz aylarında muhalefet, hükümetin izin verdiği ölçüde, faaliyet gösterdi.
16-18 Mayıs 1968′de Avei-ro’da toplanan İkinci Cumhuriyetçi kongre (ilki 1957′de) bir beyanname kabul etti. Sosyalistlerden ilerici katoliklere kadar demokrat muhalefete mensup çeşitli grupları temsil eden İkinci Cumhuriyetçi kongrenin beyannamesinde hükümetten, söz ve düşünce hürriyetinin tanınması, bütün siyasî mahkûmların affedilmesi, siyasî görüşlerinden dolayı işten atılanların görevlerine iadesi, toplanma hürriyetinin tanınması ve milletin temsilcilerini serbestçe seçebilmesini sağlayacak bir seçim kanununun hazırlanması istendi.
Vaat edilen tarihte yapılan Millet meclisi seçimlerini Dr. Caetano’nun iktidar partisi olan Uniao Nacional partisi, meclisteki 130 sandalyenin hepsini almak suretiyle kazandı. 1 Aralık 1969′da toplanan yeni meclisi açış konuşmasında devlet başkanı amiral Tomas, anayasanın değiştirilmesinin söz konusu olmadığını söyledi. Böylece hükümetin, muhalefet tarafından öne sürülen istekleri olumsuz karşıladığı belirtilmiş oluyordu.
• Salazar’ın ölümü ve son gelişmeler. Portekiz eski başbakanı Dr. Antonio De Oliviera Salazar, 16 eylül 1968′den beri komada bulunduğu hastahanede öldü (27 temmuz 1970). Salazar’ın cenazesi Lizbon’da XV. yy.dan kalma Sao Jeronimo manastırında katafalka kondu; 30 temmuzda da doğduğu köy olan Santa Comba Dao’ya gömüldü.
1970 Ağustosunda hükümet muhalefete karşı yeniden sert bir tavır aldı. 1968′de Sao Tome adasındaki sürgünlük cezası kaldırılan Dr. Mario Soares, Avrupa ve A.B.D.’ye yaptığı geziler sırasında hükümeti tenkit ettiği gerekçesiyle, ülkeyi terk etmek veya tevkif edilmek şıklarından birini seçmek zorunda bırakıldı. Buna karşılık bir süre sonra hükümet, anayasayı değiştiren bazı
önemli kanunlar çıkardı. Bunlardan biri, basın hürriyetinin kısıtlanması devam etmekle birlikte sansürün kaldırılmasıyle ilgiliydi, öte yandan 1971 ekiminde hükümet Ekonomik ve Sosyal Kalkınma cemiyeti adiyle kurulan cemiyetin faaliyet göstermesine izin verdi.
Bir muhalefet partisinin çekirdeğini meydana getirecek şekilde kurulmuş olan bu cemiyete izin verilmesi, hükümet siyasetinde yeni bir yumuşama belirtisi olarak yorumlandı.
1971 Sonu Portekiz’de meşru muhalefet imkânlarını araştıran demokrat aydın gruplarının dışında, silâhlı gerilla faaliyeti gösteren gruplar türedi. «Silâhlı Devrimci Eylem» adını taşıyan bu gizli teşkilât, Lizbon Merkez postahanesini bombalama, Lük-semburg’daki Portekiz büyükelçiliğini basarak pasaport ve resmî mühürleri çalma, Angola’ya silâh götüren gemi kargosunu tahrip gibi çeşitli tedhişçi faaliyete girişti. Bu gizli tedhiş teşkilâtı, amacının ülkedeki faşist diktatörlüğü devirmek, Angola ve Portekiz’in denizaşırı topraklarında yürütülen sömürgeci savaşa ve ülkedeki emperyalist hâkimiyete son vermek olduğunu belirtti; hükümet, olağanüstü durum ilân etti.
Osmanlı – Portekiz ilişkileri
XV. yy.ın ikinci yansında Memlûk sultanlığı, Mısır ve Suriye yoluyle Batı’ya gönderilen hint mallarından alınan vergileri ağırlaştırdı, yeni liman vergileri koydu, Portekiz’in ticaret hayatı bu yüzden büyük bir buhranla karşılaştı. Transit vergilerinin ağırlığı Portekizlileri Hindistan’a giden yeni bir deniz yolu arama zorunda bıraktı. Portekiz denizcisi Vasco da Gama, arap denizcisi İbni Macid’in kılavuzluğuyle Hindistan’a giden denizyolunu buldu (1497). Portekizliler, Hindistan kıyılarına yerleştiler. Böylece, Memlûk sultanlığı, en önemli gelir kaynağından yoksun kaldı.
Portekizlilerin yeni hindistan donanması kumandanı Afonso Albuquerque, Maskat ve Horfe-kân’a saldırarak Hürmüz’ü aldı ve Fars körfezini kapattı. Portekiz kralı Manuel, Hindistan’daki müslümanlara baskı yapmağa başladı. Ticaret gemilerine güçlükler çıkardı. Bunun üzerine Kızıldeniz’deki Moha, Cidde, Kuseyr limanlarıyle ticarî ilişkileri olan Gucerat ve Kambay gibi hükümetler, Mısır Memlûk sultanından yardım istemek için Kahire’ye elçiler gönderdiler. Memlûk sultanı Kansu Gavri de, Mekke’nin limanı sayılan Benderi Cidde’yi sur ve burçlarla sağlamlaştırdı; müslümanların koruyucusu olarak deniz kumandanı Emîr Hüseyin ve magrıplı Hoca Nureddin emrinde bulunan bir memlûk donanmasını Portekizliler üstüne gönderdi. Gucerat’taki Diu valisi Melik İyaz’ın kürekli gemilerden kurulu donanmasıyle birleşen memlûk donanması, Albuquerque’in oğlu Lorenzo kumandasındaki portekiz donanmasını 1508′de Hindistan’ın Şaul limanında yendi; fakat hemen harekete geçen genel vali Albuquerque, 1509′da Diu limanında yatan memlûklu donanmasına baskın yaptı; Melik lyas savaştan çekildiği için onları yenilgiye uğrattı. Kuvvetli bir portekiz donanması Benderi Aden’i tehdit etmeğe başladı. Süveyş’te güçlü bir donanma kurmanın gereğine inanan Kansu Gavri, osmanlı padişahı Bayezid II’ye başvurarak ondan anadölu leventlerini Memlûk sultanlığının yardımına göndermesini, kereste, demîr, halat gibi gemi yapımı için gerekli malzeme ile top, barut gibi ateşli silâhlar istedi. Bayezid II yardım kafilesini yola çıkardı. Bu kafile Alaiye (Alanya) yöresinde Rodos (Saint – Jean de Hospitalier) şövalyelerinin baskınına uğradı; fakat anadölu leventleri Süveyş’e gitmeyi başardılar. Memlûklu yazarı ibni iyas, Selman Reis kumandasında Süveyş’e giden 1000 denizci türk ve Portekizlilere karşı girişilen hazırlıklar hakkında bilgi verir. Benderi Cidde beyi Emîr Hüseyin ve türk denizcilerinin çabalarıyle 20 gemilik bir donanma kuran Selman Reis, 1515′te Portekizlilere karşı sefere çıktı. Bu seferde yenilen Selman Reis ile Emîr Hüseyin, ertesi yıl 22 gurâb ve iki kalyondan kurulu bir donanma ile Benderi Aden’i kuşattılar, fakat başarı kazanamadılar ve Benderi Cidde’ye döndüler; gemilerinden bir kısmı Süveyş’e gönderildi. Bu sırada Mısır’ın Yavuz Sultan Selim tarafından alındığını Öğrenen Selman Reis, bu durumdan yararlanarak Benderi Cidde’ye saldıran Lopo Soares de Albergaria kumandasındaki portekiz donanmasını yenilgiye uğrattı. Sonra Kahire’ye giderek, burada bulunan Yavuz’un hizmetine girdi. Yavuz’un ölümünden sonra Benderi Cidde sancakbeyi Hüseyin el -Turkî ile birlikte Yemen’e gitti. Zebid’i ele geçirdikten sonra Kahire’de bulunan Makbul İbrahim Paşanın yanına gitti ve ona Hint seferinin yararlı olacağını bildirerek Hindistan’ın bellibaşlı merkezleriyle portekiz kuvvetlerinin durumunu gösteren bir lâyiha verdi.
Doğu ticaretinin önemiyle Osmanlı devletine sağladığı çıkarları değerlendiren İbrahim Paşa, bu lâyiha üzerine, eski memlûk donanmasının düzenlenmesi görevini Selman Reis’e verdi. Selman Reis denizci Hayreddin Beyle birlikte baharat ticaretinin merkezi olan Yemen’i aldı (1527). Osmanlılar böylece, Portekizlilerin Kızıldeniz’de ticaret merkezleri kurma çabalarını önlediler. 1524 Tarihli Mısır kanunnamesinden anlaşıldığına göre, baharat ticareti Osmanlılar çıkarına gelişiyordu. Ancak Selman Reis’in Hayreddin Bey tarafından öldürülmesi, bu çalışmayı aksattı; yeğeni Bayramoğlu Mustafa, Hayreddin Beyi öldürerek kendisine bağlı türk denizcileriyle birlikte Gucerat hükümetinin (hint kaynaklarına göre Rumî Nasır Han) hizmetine girdi ve Diu kalesinin Portekizlilere karşı savunulmasında başarı sağladı (1531).
• Hint seferi. Gucerat hükümdarı Bahadır Şah, 1535′te Delhi sultanı Hümayun Şah ile yaptığı savaşta yenilerek Diu kalesine sığındı. Hümayun Şaha karşı Goa’daki Portekiz valisiyle anlaştı. Portekizliler de Diu limanına hâkim tepede bir kale yaptırarak limanı denetimleri altına aldılar. Bunun üzerine hatasını anlayan Bahadır Şah, Portekizlileri Diu’dan çıkarmak amacıyle Kanunî Sultan Süleyman’a başvurdu ve bir ihtiyat tedbiri olmak üzere de hazinelerini Mekke’de güven altına aldırdı. Kanunî de Hindistan ile Akdeniz arasındaki güvenliği sağlamak amacıyle, doğu ticaretini ellerinde bulunduran ve Kızıldeniz’de serbestçe dolaşan Portekizlilere karşı harekete karar verdi. Doğu müslümanlarının koruyucusu olarak Mısır valisi Hadım Süleyman Paşaya Süveyş’te cenovalı mühendisler yönetiminde bir donanma yaptırmasını emretti. Bu hazırlık arasında Bahadır Şahın öldürüldüğü öğrenilince Mekke’de bulunan hazinesi İstanbul’a gönderildi. Mısır valisi Hadım Süleyman Paşa, 13 haziran 1538′de 20 000 kişi ve 74 gemiden meydana gelen bir donanma ile Süveyş’ten yola çıktı. Kameran ve Babülmendeb’i geçerek Benderi Aden ö-nüne geldi; Portekizliler ile işbirliği yapan Âmir bin Davud’u astırdıktan sonra 4 eylül 1538′de Gucerat kıyılarına geldi. Gokalat (Benderi Türk) ve Kat adlarındaki iki kaleyi alarak eylül başlarında Diu kalesini kuşattı. 20 Gün süren kuşatma sırasında, Portekizliler bütün güçleriyle karşı koydular; osmanlı ordusunda kıtlık çıktı. Yeni Gucerat hükümdarı Mahmud III’ün Portekizliler tarafını tutarak Osmanlılara yiyecek sağlamaması, sıkıntının artmasına yol açtı. Asker, gemilerine çekildi. Bunun üzerine Hadım Süleyman Paşa kuşatmayı kaldırarak Yemen’e döndü. Ertesi yıl bir portekiz filosu, Kızıldeniz’e girdi ve Süveyş’e kadar ilerledi; fakat Osmanlıların karşı koyması ü-zerineı geri dönmek zorunda kaldı. Bundan sonra, Hindistan hedef tutularak, Portekizlilere karşı girişilen deniz seferleri, Batı’daki önemli olaylar yüzünden başarısızlıkla sonuçlandı. Kitabı Bahriye yazarı ünlü denizci Pirî Reis’in 1552′de bir donanma ile Süveyş’ten hareket ederek önce Benderi Aden’i, sonra da Hürmüz kalesini Portekizlilerden almak üzere giriştiği hazırlık, Basra beylerbeyi Kubad Paşanın olumsuz tutumu yüzünden sonuç vermedi. Pirî Reis, üç gemiyle Süveyş’e kaçmak zorunda kaldı; merkezden gelen emir üzerine Mısır valisi tarafından öldürüldü (1552). Ertesi yıl Pirî Reis’in yerine hint donanması kumandanlığına getirilen Murad Reis de, Hürmüz boğazı yakınlarında Portekizlilerle yaptığı deniz savaşında yenilince Basra’ya çekildi (1553). Hint seferiyle görevlendirilen galatah kâtip Şeydi Ali Reis, 1554′te, 15 kadırgadan kurulu bir donanmayı Süveyş’e getirmek üzere harekete geçti; fakat 9 ağustosta Hcrfekân ve 25 ağustosta Maskat önünde portekiz donanma siyle yaptığı deniz savaşlarında yenildi; savaştan kalan kadırgalarla yoluna devam ederken fırtınaya tutuldu. Gucerat kıyılarına sürüklendi ve Demen limanı önüne geldiği sırada kadırgalarından üç tanesi karaya oturdu; geri kalan 6 kadırgayı Surat limanına götüren Şeydi Ali Reis, tayfalarından isteyenleri Gucerat hükümeti hizmetine girmekte serbest bırakarak, onunla birlikte gelen 50 kişiyle karadan yola çıktı ve dört yıllık bir yolculuktan sonra Türkiye’ye döndü (mayıs 1557). 1559′da Lahsa beylerbeyi Mustafa Paşanın Bahreyn adasına yaptığı bir sefer de, Portekizlilerin işe karışmaları yüzünden, başarısızlığa uğradı.
Osmanlı devleti, asya müslüman devletlerine karşı takip ettiği siyasete uygun olarak Portekizlilere karşı yardım isteyenlerin yanında yer aldı. Kanunî devrinde Osmanlı devletinden yardım isteyen Sumatra’daki Açe hükümdarı Sultan Alâeddin’i desteklemek amacıyle İskenderiye kaptanı Kurdoğlu Hızır Bey kumandasında top ve tüfek gibi ateşli silâhlarla dolu 19 kadırgadan kurulu bir osmanlı donaması 1569′da Sumatra’ya gönderildi. Donanma ile giden türk topçu ustaları, Sumatralılara top dökmesini ve Portekizlilere karşı savaşma kurallarını öğrettiler. Bunların bir kısmı yerlilerle evlenerek Sumatra’da kaldı. Bu arada Portekizlilere karşı girişilen seferlerde uğranılan yenilgilerin sebeplerini araştıran Osmanlı devleti, Kızıldeniz’e uygun gemiler yaptırdı ve Akdeniz donamasının bu denize geçirilmesini sağlamak için Süveyş kanalının açılması görüşü üstünde durdu. Kanal için bir plan hazırlandı; fakat bu plan bir musevî tarafından çalınarak ispanya’ya kaçırıldı.
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ TARİH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTEKİZ HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME
Tarih 05 Haziran 2009
PORTEKİZ HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME
Kişi başına millî gelirin 1952′den beri artmasına karşılık (yıllara göre yüzde 1-6), Portekizlilerin hayat seviyesi kişi başına yılda 300 dolarla (1965) Avrupa’nın en düşüklerinden biridir;
Yunanlılarınkiyle eşit, İspanyollarınkinden biraz yüksek, Fransız-larınkinden 3-4 defa az. Otuz yıldan beri olağanüstü bir para istikrarından yararlanan Portekiz, önemli bir döviz rezervine sahiptir; bunun sonucu olarak kamu hizmetleri seviyesi, özellikle hastahane ve okullar alanında tartışılmaz bir şekilde yükseldi; çeşitli alanlarda (şehircilik, mesken, elektrik ve inşaat, gemi yapımı) gelişmeler oldu. Bununla beraber, bu başarılar iktisadî gelişmenin yavaşlığını gizleyemez. Portekiz ekonomisinin iki temel özelliği, gelirlerdeki büyük eşitsizlik ve ülkenin güney ile kuzeyi arasındaki dengesizliktir. Gerçekten de Portekiz’de orta köylü sınıfı yoktur. Hiç yatırım yapmayan büyük mülk sahiplerinin yanı sıra, yılın bir kısmında iş bulamayan ve hayat şartları çok kötü olan bir tarım proletaryası vardır.
Ama kırlarda işçi sayısının hızla artması ve nüfut fazlalığının büyük kısmını temsil etmesi (yılda yaklş. 100 000 kişi, yani yüzde 1-2), bu fazlalığın yarısından çoğunun göç etmesine rağmen oldukça ciddî bir meseleye yol açmıştır. Tam işsizlik düşüktür, ama tarım işçilerinin eksik istihdamı önemlidir ve iş prodüktivitesinin düşüklüğüne eklenir. Kuzeydeki aşırı kalabalık bölgelerle, güneydeki büyük toprak bölgeleri arasındaki eşitsizliği yumuşatabilecek gibi görünen toprak reformu bugüne kadaı parça parça çözümlenebilen ciddî bir meseledir. Sanayi gelişmesi hammadde ve sermaye eksikliğinin sıkıntısını çeker ve ülkenin iç iktisadî yapısına bağlı bazı engellerle karşılaşır: satın alma gücünün düşüklüğü yüzünden daha da artan iç pazar darlığı; yatırımdan çok tasarruf ve spekülasyon eğilimi fazlalığının ortaya koyduğu iktisadî teşebbüs anlayışının fazla gelişmemiş olması; kısa vadeli krediye ağırlık veren bir bankacılık sisteminin kötü işlemesi; aşırı uzmanlaşmış dış ticaretin nazikliği, öte yandan işçilerin teknik yetişmesini sağlama ihtiyacı ve okuryazar olmamaya karşı savaş da (7 yaşından büyük olanların yüzde 40′ı okuma yazma bilmez) hızla çözülmesi gereken meselelerdir.
• Son durum. İkinci plan (1959-1964) döneminde ve geçici değerlendirme planının (1965-1967) başlangıcında, özellikle 1959-1965 arasında iktisadî durum hızla gelişti
(millî üretim artışının yıllık oranı yüzde 7′ye ulaştı); bununla birlikte 1965′in son aylarında gelişme yavaşladı (1966′da yüzde 5′ten az), iktisadî kalkınma sanayi kesiminin gelişmesine bağlıydı; iç üretim oluşması payı 1960′ta yüzde 40 iken 1965′te yüzde 45′e yükselen toplam sanayi üretimi, 1960-1966 arası yüzde 50 arttı. Temel metalürji ve imalât metalürjisi en hızlı gelişen dallardır. Sanayide 1960′tan beri en büyük kuruluş, 1966′da 300 000 ton kadar çelik üreten Lizbon yakınındaki Seixal demir-çelik tesisidir. Elektrik üretimi 1960-1966 arası 3,2′den 5,6 tW/saate yükseldi. Kalay ve tungsten yetersizliği, kömür, linyit ve demir çıkarımının gelişmemesi, maden sanayiinde gerilemeye yol açtı. Hâlâ faal nüfusun yüzde 35′ini istihdam eden, ama 1965′teki iç üretiminin ancak beşte, birini karşılayabilen tarım kesiminde gelişme yavaştır. Yalnız üzüm üretimi bugüne kadar görülmemiş ölçüde artarak 1962′de 15 Mhl’yi, 1965′te 14,5 Mhl’yi aştı. Alentejo’da sulama işlerine devam edilmektedir.
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTEKİZ COĞRAFYA
Tarih 05 Haziran 2009
PORTEKİZ COĞRAFYA
Fizikî coğrafya
• Yüzey şekilleri. Portekiz’in yüzey şekilleri Iber mesetası tabanının kenarından meydana gelir; bu taban Tajo’nun iki kıyısında çok farklıdır. Irmağın güneyindeki tekdüze Alentojo ovalarının yükseltisi 400 m’yi hiç geçmez. Bu ovalar ispanyol Est-remadurası peneplenini batıya doğru devam ettirir ve ağır ağır, Atlas okyanusu kenarındaki alçak kıyılar yönünde, üçüncü zaman toprak dalgasının altına süzülür. Bu bölgeler ancak çok yüksek olmayan fay sarplıkları (Vigueira ve Ossa serraları) ve kenarlarında yükselen bazı kalıntı şekilleriyle (güneybatıda Grandola ve Carcal serraları, kuzeydoğuda serra de Sao Mamede) engebelidir. Güneye doğru, batı-doğu yönünde uzanan Algarve, şistli Malhao serralanndan ve siyenitli serra de Monchique çıkıntısından meydana gelir. Kalkerli bir tepeler şeriti alçak ve kumlu güney kıyı bölgesine geçişi sağlar.
Tajo’nun kuzeyinde eski taban çok daha yüksektir ve büyük kırıklarla doludur. En yüksek engebeler Vuga le Tajo arasında uzanan ve kuzeydoğu-güneydoğu yönünü takip eden horst’lardır. Bu horst’lar Merkezî Iber cordillerasının ucudur (serra de Estrala, 1 981 m; Serra de Gardunha 1 224 m). Kuzeye doğru, Mondego hendeğinin ötesinde yükseltiler 1 500 m’yi aşmaz; ama yüzey şekillerinin parçalanmışlığı devam eder. Duero’nun kuzeyinde horst’lar Marao (1 419 m), Padrela ve Barnes serralarını meydana getirir. Kuzey-kuzeybatı,
güney-güneydoğu yönünde uzanan büyük bir engebe, Atlas okyanusuna doğru bu dağlık bütünü keser, Duero halicinin kuzeyinde kıyı şeritini meydana getirir, sonra güneybatıda kıyı ovaları yanında yükselir.
Estremadura’da küçük kalkerli veya püskürük kütleler ortaya çıkar: Aire, Montejunto, Sintra ve Arrabida dağları. Portekiz toprakları altındaki büyük parçalanmalar bugün hâlâ devam eder. özellikle Aşağı Tajo bölgesi ve Algarve kıyısı henüz yerleşmemiştir; bu bölgeler birçok depremden (özellikle 1755′te) zarar görmüştür.
• iklim. Portekiz’de akdeniz iklimi hüküm sürer: yazlar kuraktır. Ama denizin yakınlığı bu kuraklığın uzun sürmesini önler ve özellikle kışın düşen toplam yağış miktarını çoğaltır. Yağmurlar kuzeyden güneye ve batıdan doğuya doğru azalır. Kuzeyde Minho ve Beira Alta engebeleri 2 500 mm’ye yakın yağış alır. Daha koruntulu olan iç bölgede yağışlar daha azdır (Alto Duero’da 600 mm). Güney ovalarında kuraklık artar. Kıyı bölgesinde okyanus etkisi sıcaklığı düzenler. Trasos-Montes’de kışlar uzun ve serttir; Iç Alentejo yazın sağanak halinde yağışlar alır.
• Bitki örtüsü. İlkel bitki örtüsü hemen tamamıyle ortadan kalkmıştır. Kuzeybatıdaki yağışlı bölgede yapraklarını döken meşelerle, yapraklarını dökmeyen akdeniz meşeleri (mantar meşesi ve lusitaina meşesi) birarada görülür; bunlar 700 metreden daha yükseklerde görülmez. Tepeler fundalıklarla örtülüdür, ülkenin geri kalan kısmı, genellikle «garrigue» veya maki halini almış tipik akdeniz ormanıyle örtülüdür. Mantar meşesi daha çok kıyıda, yeşil meşe iç bölgede yetişir. Kumsallar, gözün alabildiğine uzanan çam ormanlarıyle kaplıdır.
• Hidrografya. Iber yarımadasındaki birçok büyük ırmağın aşağı çığırları Portekiz’dedir. Kuzeyde Minho, güneyde Gua-diana ırmakları sınır sayılmıştır, ülkenin kuzeyindeki yüksek engebeleri dar boğazlarla aşan Duero’nun beslenmesi oldukça düzensizdir. Tajo’nun eğintileri çok daha yumuşaktır; ama aşırı etiyajların etkisi altındadır. Duero’nun Portekiz’deki kolları, Mondego şebekesi ve Tajo’nun kuzey kıyıdan aldığı kollar önemli hidroelektrik tesislerinin kurulmasına elverişlidir.
iktisadî ve beşerî coğrafya
* Nüfus. Portekiz’de nüfus yoğunluğu km2′ye 99 kişidir. Sanayii bu kadar az gelişmiş bir ülke için yüksek sayılabilecek bus rakam, son zamanlardaki nüfus artışının sonucudur. 1527′de yapılan ilk sayımda nüfus Roma çağındakini aşmıyordu. XVI. yy.da denizaşırı macera hevesi, birçok kişinin ülkeden göçmesine ve gerçek bir nüfus seyrelmesine yol açtı. Yüz yıldır nüfusun büyük ölçüde çoğalmasının yanı sıra birçok kişi ülkeden göçtü (1910′da 80 000 kişi); bu hareket bugün yavaşlamaktadır. Göçmenler özellikle Brezilya’ya, Venezuela’ya ve Afrika’daki illere (özellikle Angola) gider.
Şehirler gelişmelerine rağmen, nüfusun ancak dörtte birini barındırır. Minhao ve Mondego arasında aşırı ölçüde yoğun olan (bazı conselho’laıda km2′yeı 200 kişi) kır nüfusu, Estremadura’da kalabalıktır (km2′ye 60-150 kişi); doğu kısımda ve Algarve’de seyrekleşir. Ama en ıssız alanlar Alentejo ve Ribatejo’dadır (km2′ye 25 kişi). Nüfus dağılımının bu eşitsizliği, toprağa yerleşme evreleri, tarım sistemleri ve mülkiyet rejimiyle bağıntılıdır.
• Tarım ve köy hayatı. Minho portekiz köy hayatının en orijinal beşiğidir. Toprak çok küçük parseliere ayrılmış, evler geniş bir alana yayılmıştır; çeşitli ince tarım yapan nüfus çok yoğundur: mısır, patates, tırmanıcı asma ve meyve ağaçları birarada yetiştirilir. Kalabalık sığır sürüleri, sulak çayırlarda otlatılır. Nüfusun artmasıyle bu kır ekonomisi
Trasos-Montes havzalarına doğru uzanmış, güneye ise, daha «yeniden fetih» zamanında Beira ve Estre-madura yoluyle girmiş ve o kalabalık bölgelere yerleşmişti. Buna karşılık, yetiştiriciliğin ağıt baslığı yüksek doğu bölgelerine pek yayılmadı. Hemen hemen ıssız denilebilecek bölgelerde «yeniden fetih» hareketinden sonra geniş ölçüde işletilen büyük mülklerkuruldu.
«Latifundia»lar, işçilerini büyük tarım işçisi köylerinden toplar. Bu bölgelerde kaba tahıl tarımı yapılır, zeytin ağaçları ve koyun yetiştirilir. Şehir burjuvazisinin sermaye yatırımı bu büyük mülklerin kuzeye doğru Güney Estremadura ve Beira’da genişlemesine imkân verdi. Daha yoğun bir nüfusun çok küçük topraklarda tahıl, meyve ve sebze yetiştirdiği Algarve’yi ayrı incelemek gerekir. Ama burada da yarıcılık yaygındır. Tarım üretimi, hızlı gelişmesine rağmen, her zaman halkın ihtiyacına karşılık vermez. Buğday ithalâtı, azalmakla beraber, büsbütün kesilmemiştir. Ülkenin güneyinde başlıca besin mısırdır. Vuga, Moncıego, Tajo ve Sado vadilerinde çeltik tarlaları günden güne yayılır. Zeytinlikler yüz yılda üç kat artmış ve zeytinyağı üretimi ihtiyacı karşılamağa başlamıştır. Şarapçılık önemli bir yer tutar: hafif şaraplar (kuzeybatıda vinho verde), Estremadura’da kırmızı şaraplar, Porto ve Madera’da kalite şaraplar. Bu üretimin pazarlanması ekonominin bugünkü en büyük meselelerinden biridir.
• Sanayi. Günden güne bir sanayi kolu haline gelmekte olan balıkçılık yavaş yavaş birkaç büyük limanda, önemli konserve fabrikalarını besleyen birkaç armatör şirketin elinde toplandı. Kıyı sularında sar-dalya, Algarve açıklarında ten balığı, Newfoundland setlerinde morina avlanır. Bununla birlikte halkın beslenmesinde temel rol oynayan morinanın, tutulan miktar ihtiyacı karşılamağa yetmediğinden, ithal edilmesi gerekir; işçi ücretlerinin düşüklüğü Portekiz’in konservelerini dış ülkede kolayca pazarlamasına imkân verir. Sanayi yavaş gelişmektedir. Sermayeler, özellikle yabancı sermayeler yalnız maden yataklarına, özellikle demirsiz madenlere (kurşun, gümüş, tungsten) yatırılır. Ama yalnız Sao Domingos ve Aljustrel bakır yataklarıyle Beira kalay yatakları sürekli bir işletmenin masraflarını karşılayacak güçtedir. Bragança yakınındaki Moncorvo demir madeni kısa süre önce kapatıldı. Çözülmesi gereken en önemli meselelerden biri enerji kaynakları meselesidir. Yetersiz maden kömürü rezervleri (Porto’nun kuzeyinde Sao Pedro da Cova yatakları) henüz az ölçüde işletilir ve ithalât zorunludur, ülkenin kuzeyindeki akarsuların hidroelektrik donatımına geç bir tarihte başlanmıştır; Duero üzerindeki Picote tesisi 180 000 kW/saat üretir. Hiç bir ağır metalürji tesisinin bulunmaması ve imalât metalürjisinin azlığı, dış ticaret bilançosundaki açığı günden güne artırır, önemli tek sanayi dokumacılıktır: Estrela dolaylarında yün, Minho ve Lizbon’da pamuk. Sermaye azlığı, sanayinin gelişmesini frenler.
• Ticaret. Ticaret bilançosu devamlı olarak açık verir. Portekiz, maden ürünleri, bazı tarım ürünleri (şarap, mantar) ve balık konserveleri ihraç eder; fakat porto şarabını pazarlamada büyük güçlüklerle karşılaşır. Son zamanlarda tarım kesimine harcanan çaba sonucunda, ithalâtta besin maddelerinin payı azaltılmıştır; fakat hasadın dönem dönem azalması bu durumu sık sık tehlikeye düşürür. Ayrıca devlet, yakacak ve metalürji maddelerini de dışarıdan almak zorundadır. Sanayi makineleri ithali de, geçici olarak, ticaret bilançosu açığını artırmaktadır.
1960-1965 Arası ithalât kuvertürü oranı yüzde 50-60 arasında değişti. Bu açık, göçmenlerin denizaşırı ülkelerden gönderdikleri paralar, denizaşırı toprakların (Angola ve Mozambik) bilanço fazlaları ve özellikle turizmden elde edilen gelirlerle (Algarve’nin değerlendirilmesi) kapatılır. Turizm gelirleri (1965′te 1,5 milyon turist) toplam ihracat tutarının yüzde 15′ine eşittir. 1965′te mamul madde ithalâtın yüzde 60′mı, ihracatın da hemen hemen eşit miktarını meydana getirmekteydi. Sırasıyle İngiltere, Federal Almanya ve A.B.D., Portekiz’in ticaret yaptığı başlıca ülkelerdir.
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ COĞRAFYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORT – BOUET
Tarih 05 Haziran 2009
PORT – BOUET, Fildişi Kıyısı’nda yer. Atlas okyanusu kıyısında, Vridi kanalının doğusunda. Balıkçı limanı. Vridi kanalının açılmasından (1950) önce eski bir ticaret limanıydı. Yağ palmiyesi tarımı deneme istasyonu. Abican’ın ulaşımını sağlayan havaalanı. (L)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORT – BOUET hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORT ARTHUR
Tarih 05 Haziran 2009
PORT ARTHUR, Kanada’da (Ontario) şehir, Thunder Bay (Superior gölü) kıyısında; 38 200 nüf. Büyük Göller’de seferin batıdaki son iskelesi. Ticaret (buğday) ve sanayi merkezi (un fabrikaları, kâğıt hamuru ve kâğıt fabrikası, tersaneler). [L]
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORT ARTHUR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORTAL
Tarih 05 Haziran 2009
PORTAL (Pierre BARTHfiLEMY, —baronu), fransız siyaset adamı (Albaredes, Montauban yakınları 1765-Bordeaux 1845). Bordeaux’da armatörlük yaptı. Bordeaux belediye başkanı, sonra Bahriye bakanlığı sömürgeler müdürü oldu (1815-1818), milletvekili seçildi, bahriye ve sömürgeler bakanlığına getirildi (1818-1821). Savaş filosuna yeni bir düzen verdi. Malouet’nin siyasetini bıraktı: armatörleri korudu ve prim usulünü koydu, özellikle uzakdoğu ticaretiyle ilgilendi, Schmalz’ı Senegal’e gönderdi, Guyana’daki ve Sylvain Roux’nun Madagaskar’daki sömürgeleştirme hareketlerini destekledi. Ayan meclisi üyesi oldu (1821). Louis Philippe’e bağlandı. (L)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTAL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORT ADELAİDE
Tarih 05 Haziran 2009
PORT ADELAİDE, Avustralya’da liman şehri, Saint-Vincent körfezine açılan haliç kıyısında; 33 400 nüf. Adelaide’in varoşu ve ticaret limanı. Metalürji. Kimya sanayii. Çimento. Plastik maddeler yapımı. (L)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORT ADELAİDE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
PORBANDAR
Tarih 05 Haziran 2009
PORBANDAR, Hindistan’da (Gucerat) şehir, Umman körfezi kıyısında; 75 100 nüf. Kathiavar yarımadasının Malabar kıyıları, İran körfezi ve Doğu Afrika ile ticaret yapan işlek limanı. İpekli ve pamuklu kumaşlar yapımı. Gandhi burada doğdu. (L)
05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORBANDAR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|