RESİM veya RESM

Tarih 29 Haziran 2009

RESİM veya RESM i. (ar. resm). örnek olarak alınmış herhangi bir şeyin karakalem veya boya ile kâğıt v.b. bir yüzey üstüne çıkarılmış biçimi: Sonra kiliselerde görü­len azizlerin resimlerine benzer bir hal al­dı (H. R. Gürpınar).

Duvarlarda kıymetli, açık saçık resimler asılıydı (Ömer Seyfeddin). Yorulduğumuz vakit ben, resim yap­mağa başlıyorum (R. N. Güntekin). || Bir nesnenin veya yerin fotoğraf makinesi aracılığıyle bu iş için hazırlanmış bir kâğıda alınmış şekli, fotoğraf: Albümün yaprakları içinden gözlerime bakarak gülümseyen bu resim, Kâmran’ın resmiydi (R. N. Günte­kin). Hayır, dedi, ben gençlik resimlerimden hiçbirini saklamam. Her sabah aynada nasılsam, oyum! (F. R. Atay). || Yazma, çiz­me, boyama sanatı: Resim öğretmeni. Re­sim dersi, || Tören, alay. merasim: Geçit resmi. || Resim müzesi. Bk. PîNAKOTEK. || Resim sergisi, her türlü resimlerin ve özellikle yağlıboya tabloların sergilendiği yer.

— ÇEŞ. DEY. Resim almak (çekmek veya çıkarmak), fotoğraf makinesiyle bir şeyin şeklini kâğıda geçirmek. || Resim gibi, çok güzel, çok hoş v.b. anlamında kullanı­lır: Resim gibi kız. \\ (…)nın resmidir, «(…»nın olacağı kesin ve bellidir» anla­mında kullanılır: Bir kere sevdaya tutul­maya gör // Ateşlere yandığının resmidir (C. S. Tarancı). Çalışmamakta ısrar eder­sen, sınıfta kaldığının resmidir.
— Esk. Eser, iz, nişan. || Şekil: Haç resmi, Mührü Süleyman resmi || Âdet, usul, tavır. || Tarz, üslûp. || Plan, taslak. || Devlete ait iş, davranış, söz. || Resmi âli, padişahların cuma namazına gidiş ve gelişinde veya Hırkai Saadeti ziyareti sırasında yapılan tören. || Resmi geçit, geçit töreni. || Resmi kadim, eski usul. || Resmi küşad (veya iftitah), açılış töreni. || Resmi müsennem, profilden alınmış veya yapılmış resim. || Resmi selâm (veya tazim), askerî protokolün gereklerine göre yapılan selâm merasimi.

— Farklar psikol. Dört resim testi, Van Lennep tarafından meydana getirilen ve T. A.T. testine benzeyen yansıtmalı test. Bk. ansikl.
— Folk. Halk resimleri. Bk. ansikl.
— G. santl. Bk. ansikl.

— Huk. Bir işin yapılması sebebiyle idare tarafından kişilerden alman vergi cinsin­den bir para: Gümrük resmi. Belediye res­mi. Rıhtım resmi. Levha resmi. (Bk. an­sikl.) || Resim ve harç muafiyeti, resim veya harca bağlı hizmetlerden yararlanan­ların, özel durumları sebebiyle resim ve harç verme yükümlülüğü dışında bırakıl­maları durumu. (Bk. ansikl.) ||

— Esk, Resmi kısmet, terekenin vereselerine dağıtıl­ması karşılığında alınan vergi. (Mirasın paylaştırılmasıyle kassam denilen memur­lar uğraşırlardı. Kassam teşkilâtının olma­dığı yerlerde bu işi kadı ve naipler yapar­dı. Resmi kısmet yüzde 0,15 ile yüzde 0,30 arasında değişirdi. Her kadılıkta bir kas­sam defteri vardı, ölenin terekesi kas­sam tarafından bu deftere geçirilir ve her birinin değeri altına yazılırdı, öle­nin cenaze masraflarıyle kassamın alaca­ğı düşünüldükten sonra kalan, şer’î kanuna göre vârislere verilirdi.) || Resmi Kısmet kanunu, Osmanlı imparatorluğunda ölen kimselerin geride bıraktıkları mal, eşya ve paralarından alınacak olan, resmi kısme­tin kimler tarafından tahsil edileceğini dü­zenleyen kanun. (Bk. ansikl.) // Resmi kitabet, kadılar tarafından alınan vergi. (XVII. yy.da bu vergi kadılar için 20, ha­demeler için 5 akçeydi.) || Resmi nişan (veya resmi berat), tayini yapılan kadılar­dan alınan vergi. (Kadı ve mevalî tayin­lerinde, kendilerine tayinlerini, kaza ve sa­lâhiyetlerini bildiren ve padişahın tuğrası­nı taşıyan bir belge verilirdi [tuğra çekme parası olarak da bir resim alınırdı].) // Res­mi sicil, kadıların sicil defterlerine kaydet­tikleri mektuplardan aldıkları vergi. (Ka­dıların belirli maaşları yoktu; geçimlerini, baktıkları dava veya kendilerine yapılan müracaatlardan aldıkları vergilerle sağlar­lardı. Resmi sicilin miktarı 2-7 akçe ara­sında değişirdi. Buna sicil akçesi de de­nirdi.)

— İda. Resmi âdi, ulufe gününden başka günlerdeki elçi kabul töreni. || Resmi tah­lif, devlet memurlarının işe başlarken ye­min töreni. (Başta sadrazam olmak üzere vükelâ ve devlet adamlarının sadakat ye­mini etmeleri sultan Abdülmecid devrinde başladı [1850]. Taşra memurları da idare meclisi önünde yemin ederdi.)

— Mal. Esk. Resmi ağıl, koyun, keçi v.b. küçükbaş hayvanlar vergisi. (XVI. yy.da üç yüz koyundan beş akçe vergi alınırdı.) || Resmi arus, evlenen erkeklerden alınan düğün vergisi. (Erkeğin evlendiği kızsa alt­mış akçe, dulsa veya gayri müslim kızsa otuz akçe, gayri müslim dulsa on beş akçe vergi alınırdı. Bunu tımar, zeamet ve has sahipleri alırdı. Tımar sistemiyle birlikte bu vergi de kaldırıldı.) || Resmi âsiyab, değir­men vergisi. (Bir yıl sürekli işleyen değirmenlerden altmış; altı ay işleyenlerden otuz; üç ay işleyenlerden on beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra bu vergi kaldırıldı.) // Resmi badiheva, tımar usulünün yürür­lükte olduğu dönemde ekili arazisi ol­mayan ve ticaretle uğraşan gayri müs­limlerden alınan vergi. (Evlilerden yılda iki, bekârlardan altı akçe alınırdı.

Tanzimattan sonra kaldırıldı. Resmi raiyet ve resmi mücerred de denirdi.) || Resmi bennâk, tımar sahiplerinin gayri müslimlerden aldıkları vergi, (iki çeşitti: ekinli bennâk, caba ben­nâk. Ekinli bennâk, elindeki arazisi yarım çiftten az olanlardan, caba bennâk ise toprağı olmayan ve ticaretle uğraşan gayri müslimlerden alınırdı. Vergi yılda iki ak­çeydi. Tanzimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi bidat, gümrüğe gelen eşyadan gümrük vergisinden ayrı olarak alınan vergi. (Tan­zimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi çift, arazi vergilerinden biri. (iki öküzle işle­nebilecek arazi demekti.

Bu vergi, en az yirmi iki, en çok elli yedi akçeydi. Tan­zimattan sonra kaldırıldı. Çift akçesi de denirdi.) || Resmi çift bozan, çiftliği bı­rakarak başka iş yapanlardan alınan ver­gi, (Vergi, bütün çift, yarım çift ve on­dan az arazideki çiftin bozulmasına göre değişirdi. Bütün çift için üç yüz yarım çift için yüz elli, daha az arazi için yetmiş beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra kaldırıl­dı.) || Resmi ganem, koyun vergisi. (XVI. yy.da iki koyun veya keçiden bir akçe alı­nırdı. Tanzimattan sonra, ağnam resmi adı­nı aldı.) || Resmi güvara, turfanda mey­ve sebze vergisi. (Gügeri memuru adı ve­rilen, bir memur tarafından toplanırdı.) // Resmi hınzır, domuz vergisi. (Hıristiyanların beslediği domuzlardan her biri için yılda dörder para vergi alınırdı.

Gayrimüs­limlerin isteğiyle kaldırıldı [1779]. Domuz sahiplerinin bu işten fazla kâr etmeleri üzerine yeniden alınmağa başlandı. Tanzi­mattan sonra tekrar kaldırıldı.) || Resmi nize, üç voynuktan meydana gelen gönder’in her yıl mart ayında hazineye ödediği vergi. (Resmi nize altı akçeydi. Sefere giden voy-nuklar altı akçe, ötekiler beş akçe öderler­di.) || Resmi tapu, devlet arazisi üzerinde yapılan bina, koru, harman yeri gibi ziraat­tan alıkonulan topraklardan alınan vergi. (Verimli araziden elli akçe, daha az ve­rimli yerden de yirmi akçe alınırdı. Tan­zimattan sonra bu tür yerlerden bedeli öşür ve mukaatai zemin adı altında vergi alm­amağa başlandı.)

— Mat. Bk. Görüntü.
— Tasav. Resim hırkası, mevlevîlerin giy­diği, bedeni geniş hırka. (Mevlevi, bu hır­kayı üç gün sır olduktan sonra tarikat şey­hinin huzuruna çıkınca giyer.)

— Teknol. Çizgisel resim, sanayiyle ilgili nesnelerin veya süslemelerin çizimine yara­yan teknik resim. (Bk. ansikl.) || Geo­metrik resim, bir nesnenin geometrik oran­tılarını yansıtan resim. || Gölgeli resim, gölgelerle aydınlık kısımların iyice belir­tildiği resim. || Grafik resim, bilimsel konularda uygulanan ve kesitleri, düzlemleri v.b. gösteren resim. || iki renk resim, renkli kâğıt üzerine yapılan ve aydınlık bölgeleri beyaz kalemle belirten resim. || Lavili resim, çini mürekkeple gölge vu­rulan veya suluboya ile renklendirilen re­sim. || Makine resmi veya sanayi resmi, çizgi veya lavi ile yapılan ve makineleri, makine parçalarını v.b. göstermeğe yara­yan resim. || Meslek resmî, teknik resim kurallarının belirli bir meslek dalında (ma­rangozluk, topografya v.b.) uygulanması.

|| Mimarî resim, teknik resim kurallarına göre bir binanın planını, en ve boy kesitini gösteren resim. || Modelli resim, canlı bir modeli veya gerçek bir peyzajı örnek. ala­rak yapılan resim. || ölçülü resim veya ölçülü kroki, cetvel veya pergel kullanma­dan yapılan ve bir nesneyi gerçekte oldu­ğu gibi gösteren, ayrıca da o nesneyi mey­dana getiren bütün parçaların ölçüsünü ve­ren ve bu parçaların nasıl biraraya ge­tirileceklerini belirten resim. (Bu tür re­simde nesnenin biri yatay öbürü düşey iki düzlem üzerindeki izdüşümleri gösteri­lir; düşey düzlemdeki izdüşümüne boy, ya­tay düzlemdeki izdüşümüne de en kesit de­nir; bazen nesnenin başka kesitleri de gösterilir ve bunun için de nesne belirli bir­takım düzlemlere göre bölünür.) || Serbest elle resim, cetvelsiz ve pergelsiz olarak büyük bir serbestlikle yapılan bina, maki­ne resmi. || Taklit resim, çeşitli figürlerin, manzaraların ve süslemelerin çizilebilmesi için akademelerde öğretilen resim. || Tek­nik resim, sanayide, makine veya her çe­şit imalât parçasının tam ve hatasız ola­rak yapılabilmesi için, çizimi yapan mü­hendis ile imalâtı yapacak işçiler arasında anlaşmayı sağlayan, standart ve normlar­dan yararlanan resim. || Üç renk resim, XVIII. yy.da kullanılan ve renkli kâğıt üzerine yapılan bir çeşit pastel. (Aydınlık noktalar beyaz kalemle boyanır, ten rengi ise sanginle verilir.)

— Ansikl. Farklar psikol. Dört resim tes­ti, dört tane renkli resimden meydana ge­lir. Birinci resimde, bir masa çevresinde, biri oturmuş, öteki ayakta duran iki in­san görülür; ikinci resimde, sadece, bir odanın ortasında bulunan bir yatak vardır; üçüncü resimde, bir lamba direğine yaslanmış bir adam bulunmaktadır; dördün­cü resimde ise, bir tenis sahası görülür; kadınlı erkekli oyuncular oynamakta, ba­zı kişiler de, oturmuş oyunu seyretmekte­dir. Teste tabi tutulan denek, bu dört res­mi istediği sıraya göre düzenleyebilir, ama resimlerin dördünü de kullanmak zorunda­dır. Denekten istenen şey, bu resimlere ba­karak bir baş kahraman seçmesi, tek bir hikâye meydana getirmesi ve bu hikâyeyi yazılı olarak açıklamasıdır. Yapılacak yorumlama önce hikâyenin ko­nusu ve resimlerin ilişkisi üstünde durur.

Deneklerin büyük bir kısmının ileri sürdükleri temalar, gerçeğe iyi bir intibak gösterildiğine işaret olarak kabul edilir. Hikâyenin biçim bakımından analizi, de­neğin anlattığı konuya karşı takındığı tav­rı ele alır: denek, bu hikâyeye birtakım ahlâkî düşünceler katıyor mu? Deneğin kullandığı üslûp ve kelime hazinesi seçme midir, yoksa rasgele mi? Denek, hangi resmi hikâyenin başlangıcı, hangisini biti­mi olarak kabul etmiştir? Hikâye, aynı zamanda, deneğin sentez yapma kabiliye­tini de incelemeyi sağlar. Bu husus, T.A. T.’de ele alınmamaktadır. Dört resim testi, T.A.T.’ye oranla, uygulanması daha kolay ve daha süratli olan bir testtir; ama T.A.T. kadar zengin değildir.

— Folk. önceleri folklorun bir parçası sa­yılan halk resimleri, bugün sanat tarihinin önemli bir dalı oldu. Halk resmi, okuma­mış veya az okumuş bir toplumun sanatı­dır. Taşbaskısı hikâye resimleri imzasızdır; duvar resimlerinde ise bazen imzaya rast­lanır. Bu resimler bugün modern sanata kaynak olmakta ve eskiye oranla daha faz­la ilgi görmektedir. Çoğu hayalden yapıl­mış olan bu resimler, ilkel bir özellik ta­şır. Perspektif ve oranlar, gerçek dışın­da kalır. Bazen üç katlı bir köşk insan boyunu geçmez, bazen de gözyaşından de­nizler ve içinde gemiler görülür.

Halk re­simleri halk masallarına uygun, halkın an­layabileceği, sevebileceği resimlerdir.
Bun­ları sekiz bölüme ayırmak mümkündür:
1. kahvehane resimleri; 2. kitap resimleri (ço­ğunlukla âşık hikâyelerinde); 3. dinî resim­ler;
4. tılsım resimleri; 5. yazıyle yapılmış resimler; 6. yazıyle tabiat resimleri (Ah Minelaşk gibi);
7. cam altı resimleri; 8. deri üzerine yapılmış karagöz resimleri.

1. Kahvehane resimleri çeşitli özellikler gös­terir. Osmanlılar döneminde memurların git­tiği kahvehanelerde zamanın siyasetini yan­sıtan resimler vardı. Bunlar arasında ikinci Meşrutiyetin ilânıyle (1908) ilgili olarak, En­ver ve Niyazi Beylerin timsali hürriyet ve maderi hürriyet’i zincirlerinden çözmesi, Hareket ordusu, saçı sakalı birbirine ka­rışmış Namık Kemal, Fatih’in atını deni­ze sürmesi, Yavuz Sultan Selim’in pala­bıyıklı resmi, Sultan Reşad, padişah tuğ­raları, Ahırkapı feneri, Kâğıthane Göksu mesiresi en çok görülen resim konularıy­dı. Âşık ve esnaf kahvehaneleri Anadolu’­dan gelen gariplerle dolardı. Halife Ali’nin resimleri, billûruâzam (yüce billur), Hayber kalesi, Kan kalesi, Veysel Karanî’nin de­veleri, yarısı insan, yarısı yılan olan ve taht üzerinde oturmuş olarak tasvir edilen Şahmeran’ın resimleri bu kahvehaneleri süs­lerdi. Kıyı kahvehanelerinin de kendine gö­re gelenekleri vardı. Bunların hepsinde gesimleri bulunurdu. Nuh’un üç ambarlı ge­misi, Mahmudiye (devrin en büyük gemisi), Izzeddin ve Sultaniye vapurları, kıyıda de­nizkızı, gemiciler, tanınmış kabadayılar, tu­lumbacılar v.d.

Acem çayhaneleri denilen yerlerde görülen resimler öteki kahvehanelerdekinden çok farklı bir resim sergisini andırırdı. Bunlar istanbul’a yerleşmiş azerbaycanlı türklerin yaptığı mitolojik resimlerle doluydu. Zaloğlu Rüstem’in Dev sefit ile mücadelesi; Behram’ın ejderhayı kovalaması; Hamza pehlivanın Kafdağı’nı devirmesi; korkunç yüzlü, boynuzlu iskender ile Zülkarneyn; arslanları zapteden Danyal, ince elbisesi altından çıplak vücudu görülen Şirin gibi.

2. Kitap resimlerinde başta taşbaskısı hi­kâyeler olmak üzere tarihî ve dinî ko­nulara yer verilir. Âşık kitaplarında en çok Ferhat ile Şirin, Leylâ ile Mecnun, Elif ile Mahmud, Varaka ile Gülşah, Kerem ile Aslı, Şah ismail ile Arabüzengi, Köroğlu ile Selma, Âşık Garip ile Şah Sanem, Hüsrev ile Gülşah Bânu, Derdiyok ile Zülfüsiyah, Âşık Ömer, Şâpur Çelebi, Seyfülmülûk resimli olarak görünürler.

3. Dinî konulara giren halife Ali kitapları ile dinî – destanî Battal Gazi kitaplarında az sayıda resme rastlanılır. Bu arada Nasreddin Hoca hikâyelerinin de resimli olanları vardır. Dinî resimlerin başında canlı var­lıklara yer verilmeyen Mekke, Medine re­simleri gelir. Bunlar Kur’an sayfalarında, camilerde ve birçok yerde görülür. Marifetname ve Muhammediye’nin birçok say­fası resimlidir. Başta islâm inançlarını özet­leyen Eşkâli Heyeti islâm levhası içinde cennet, havzı kevser, kalemi alâ, levhi mahfuz, tubâ, israfil suru, âraf; yine bu levhanın orta kısmında kürsü, mizan, sı­rat, bunun altında cehennem, zakkum ağa­cı gelir. Burada insanlar yuvarlaklar ha­linde temsil edilir. Beyaz halkalar müslü-manlar, siyahlar kâfirlerdir. Bazı kutsal kişilerin yüzlerinde nikap (örtü) görülür.

4. Tılsım resimleri, bazen islâm dininin yasak­ladığı tılsım ve sihrin yerine geçer ve halk arasında çok tutulur. Halk resim sanatı­nın en önemli, gelişmeye en uygun tarafı budur. Nazara karşı göz ve el resimleri, büyü için yapılan kargacık burgacık şe­killer, bugün de halk arasında ilgi görmektedir. Büyü yapmada, olduğu gibi bü­yü bozmada da resimlerden yararlanılır. Bayezid II devrinde şöhret kazanmış olan Uzun Firdevsî’nin Davetname’sinde sihire, tılsıma ve resimlere pek çok yer verilmiş­tir. (Bk. cilt III, DAVETNAME renkli say­fası.) Sevgiliye kavuşmak için yapılan tıl­sım resimleri, halk sanatının hayalgücüne dayanan en güzel örnekleridir.

5. Yazıyle yapılmış resimler, özellikle dinî konular­dadır. Altı, kelimei tevhid, üstü minare­lerle meydana gelen yazı-resimler, bazen kesme kâğıtla yapılır. Bu şekilde yazı – resim kuşlar, arslanlar, kandiller, gemiler, «maşallah»lı ibrikler çoktur. Yazıyle yapıl­mış Ashabı kehfler, aynı zamanda uğur getirici levhalardır. Bunların güvercinli o-lanlarına Nuh’un Gemisi adı verilir.

6. Ya­zıyle yapılmış tabiat resimlerinin en güzel örneği Ah Minelaşk tabloları, manzarayle birleşmiş yazı – resimlerdir. Aşkı temsil eden bu resimler dükkânlara, gergef ile işlenmişleri evlere asılırdı.

7. Cam altı re­simleri, halk resimleri arasında önemli bir yer tutar ve bugün de (bozulmuş bir şekilde) görülür. Konuları camiler, ibrikler, Süleyman peygamberin mührü v.b.dir. Bun­lar cam üzerine siyah çizgilerle yapılır, ara­ları renkli yaldızlarla doldurulur. Sır altı çiniler gibi bu cam altı resimler de ola­ğanüstü parlaklıktadır. Resimler doğrudan doğruya cama yapıldığından kırılıp. parça­lanma tehlikesi vardır. Bu yüzden halk re­simlerinin bu çeşitleri nadirdir. Bu resim tarzı dekoratif ve dinî bir özellik taşır.

8. Karagöz resimleri halk sanatının en zen­gin bölümünü meydana getirir. Oyuna baş­lamadan önce süslü, havuzlu köşkler, bah­çeler perdeye konur. Buna göstermelik de­nir. Resimler saydamlaştırılmış deve deri­sine yapılır. Bunların bir özelliği de önemli bir kıyafet tarihi niteliğinde olmasıdır.

— G. santl. Altamira veya Lascaux mağa­ralarından da anlaşıldığı gibi, duvar resmi, tarihöncesi çağlara kadar uzanır. Kullanı­lan en eski boyayıcı maddeler, yağ veya reçine ile ezilmiş çeşitli renkte topraklar, kireçleşmiş kemiklerdi. Bütün eski âkdeniz ve uzakdoğu kavimleri, ince alçı sıvalı duvarlara yaptıkları resim­lerde, daha sonra eklenen lâciverttaşı ma­visi ve bakır yeşiliyle birlikte bu temel bo­yayıcı maddeleri kullandılar. Eski Mısır ve Girit’te, koyu bir çizgiyle çevrelenmiş bu tür dekoratif eserlerden pek çok örneğe rastlanır. Yontulmuş kamışların uzun bir süre kullanılmasından sonra, hayvan kılın­dan yâpilmiş firçâlâr ortaya çıktı. Mısır da, tahta veya panoya yapıştırılmış ve in­ce alçı ile hazırlanmış tuval üzerine portre yapma sanatı doğdu. Aynı devrede renkleri sabitleştiren ve koruyan balmumlu resim­lere rastlanır.

Pompei freskleri, mumlu resmin bilgi ve hüner isteyen bir çeşididir; çok ince ve kuru bir sıva üzerine, tutkallı boyalar bir­biri üzerine kat kat vurulmuş, parlatılmış, verniklenmiş ve mumlanmıştır; resimler, dayanıklık ve tazeliklerini bu işleme borç­ludur.
Bu usul, italya’da Giotto ve daha sonra rönesans sanatçıları tarafından parlak bir şekilde temsil edilen gerçek freskten fark­lıdır. Freskte, yanmış kireç ve ince kum­dan meydana gelen taze sıva üzerine yu­muşak fırçalar ve sulandırılmış boyalarla resim yapılır. Hazırlanmış harcın yüzeyi, kurumağa başlamadan işlenebilecek geniş­likte olmalıdır. Bu bakımdan, büyük bir el çabukluğu ve ustalık isteyen fresk, ku­rudukça hafifleyen çok ince renk armoni­leri yaratma imkânını sağlar. Sıvanın de­rinliğine tespit edilen bir renk, açıkhavaya dayanabilir.

Freskte genellikle şu renk­ler kullanılır; Saint-Jean beyazı, sarı aşı-boyası, yanmış ve tabiî siena toprağı, Van Dyck kırmızı-kestanesi ve kestanesi, mars moru, kobalt mavisi, zümrüt yeşili, bakır yeşili, yeşil toprak, fildişi siyahı, balık si­yahı veya duman siyahı, koyu toprak. Giotto ve Gozzoli hiç bir zaman taslak kul­lanmazlardı. Sanatçıların freski yapmadan önce, resimlerini kâğıda çekmek, çizgileri iğneyle delmek, sonra da üzerinden kömür tozu geçirerek resmi sıvaya aktarma alış­kanlığı daha sonraları ortaya çıkmıştır. Fresk rötuşa imkân vermediğinden, taslak kullanmak, işi büyük ölçüde kolaylaştırmış­tır. XVI. yy.da İtalya’da astarın hazır­lanmasında yer alan yumurtalı ve tutkallı boya zamanla, yerini inceltici olarak kul­lanılan çeşitli yağlara bıraktı. Pigmentleri, arap zamkı ve gliserin ile karıştırılan guvaş ve suluboya gibi su ile karıştırılan bo­yalar genellikle eskislerde çok işe yarar.

Ortaçağda, kola ve ince alçıyle hazırlanmış tahta panolar üzerine de çok resim ya­pılırdı; ama tahtanın çatlamak gibi bir sa­kıncası olduğundan, XVII. yy.dan itibaren tuval tercih edilmeğe başlandı. Keten tu­val, kenevir tuvalden üstündür; daha ka­baca olan hint keneviri, tiyatro dekoruna uygun düşer; çok delikli olan pamuk tuval ise iyi değildir, İsorel, kaim karton, hattâ kâğıt, yağlıboya için elverişlidir.

Bir çerçeveye gerilen veya duvara tespit edilen tuvale kola ile alçı veya tebeşir, ka­rıştırılarak sürülür; bu ilk tabaka emici olduğundan, ponzalandıktan sonra üzerine bir kat beziryağı ile saf veya hafif renkli üstübeç çekmek gerekir. Kuruma süresi en azından altı aydır.

Birçok ressam, tablonun genel tonunu da­ha çabuk elde edecek şekilde önceden bo­yanmış bir zemin üzerinde çalışır. El Greco gri fon üzerinde, Velasquez ise kola­lanmış tuval üzerinde (sadece, İçki İçenler’i aşıboyası zemin üzerine yapmıştır) çalı­şırlardı. Carlos IV ve Ailesinin Portresi’nin hazırlıklarında görüldüğü gibi Goya, kavuniçi tonu tercih ederdi. Nicolas Poussin oldukça koyu kırmızı bir aşıboyası kul­lanırdı; resimlerin zamanla kararmış ol­ması bu yüzdendir.

Açık aşıboyaları, hafif griler veya saf beyaz, daha fazla tercih edilen renklerdir. Günümüzde ressamlar, malzemelerini kendileri hazırlamaktan vaz geçmişlerdir. Piyasada iki katlı olarak hazırlanmış, çok güzel keten tuvaller bulu­nur. Boyalar, XIX. yy.ın başlarından beri sınaî olarak hazırlanır. Eski atelyelerde çı­rakların bütün vaktini alan ezme işi de böylece tarihe karışmıştır.
Palet oldukça geniş olmalıdır. Yassı ve yu­muşak fırçalar boy boydur, ama ayrıntı­ları belirtmek için ince bir kalem fırçası da bulundurulmalıdır. Çok sık kullanılan beyaz boya paletin ortasına sıkılır; bir ya­na sıcak renkler, öteki yana soğuk renkler konur. On kadar renk yeterlidir: beyaz, siyah, sarı, tabiî ve yanmış siena toprağı, karinen kırmızı, vermiyon (zincifre), limon sarısı, prusya mavisi, zümrüt yeşili (emeraude yeşili).

Bunlar bir boya çanağı için­de sadece terebantinle veya ketenyağı veya haşhaş yâğıyle karıştırılarak inceltilebilir. Verniklerin amacı, resmi korumak ve ona bir parlaklık vermektir. Ancak verniklerin zamanla ve ışığın etkisiyle sararmak gibi bir sakıncaları olduğunu unutmamalıdır. Renklerine göre, bir tabloyu, verniklenme­den önce, altı ay veya bir yıl kurumağa bırakmak doğrudur. Bu arada, rötuş ver­niğine başvurulur. Bu vernik, donuklukla­rı giderir, birkaç dakikada kurur, ama da­yanıklı değildir.

• Resim pazarı. Sanat eserlerinin açık arttırmayle satılması usulü M.ö. 146′dan beri vardı. Meselâ L. Mummius’un Eski Yunan’dan getirdiği ganimet böyle satılmış­tı. Romalılar da kral Attalos’un satın al­mak istediği bir tabloyu bu yoldan el­de ettiler. Roma’da, değer biçici olarak görev yapan tellâllar vardı. Fransa’da ise, bu işle görevlendirilmiş olan kimselerin yerini XVI. yy.da yeminli muhamminler al­dı. Açık arttırmalı büyük satışlar özellikle XVIII. yy.dan itibaren başladı. Bu satışlar için, meraklıları ve bu işin ticaretini yapan kimseleri çekmek amacıyle resimli broşürler bastırılırdı. Tablo alım satımıyle uğraşan kimseler daha sonraki tarihlerde ortaya çıktı. Resim satışında geleneksel usul, ressamın atelyesinden aracısız olarak hal­ka satıştı. Bu arada, daha XVI. yy.dan itibaren Anvers’te, sanat eserlerinin satı­şı için, Wael’ler, du Jon, de Bruyn, Musson ve özellikle de daha sonraları Avus­turya’da şube açacak olan Forchoudt’lar gibi milletlerarası büyük firmalar ku­ruldu. O devirde belçikalı birçok res­sam yalnız ihracat için çalışıyordu.

Bu alışverişlerde aracı olarak çalışanlardan biri de Rubens’ti. Fransa’da XVIII. yy.da en büyük tablo tacirleri, Watteau’nun yakın dostu Gersaint, Mariette ve Lebrun’dü. Paris’te tablo ticaretinin mer­kezi Notre-Dame köprüsüydü. Ama bu ti­caret asıl XIX. yy.ın sonunda bütün dünyaya yayıldı. ilk tablo tacirleri Union Artistique (Sanatçılar birliği), Georges Petit, Durand-Ruel, Sagot, Diot, Tempelae-re, Salvator Meyer, Bernheim’lar ve Paul Rosenberg ile modern resmin gelişmesinde büyük bif rolü olan ve bu işe 1892′ye doğ­ru başlayan Ambroise Vollard’dı. Ayrıca Squlîe – Tanguy’in, Blot’nun, Wildenstein’in, Londra’da Ackerman ile Barnett ve Sotheby’nin, Amerika’da da Duveen, Samuel-son, Brummer ve Seligmann’ın adları özel­likle anılmağa değer.

— Huk. Resim, idarenin gözetim ve de­netimi altında yapılan bir iş, bir eylem sebebiyle kişilerden alınan park olduğu için vergi cinsinden sayılır ve belli bir iş, hiz­met dolayısıyle alınır. Eğlence yerlerin­den, buraların denetimi görevini yapan belediyenin aldığı resim gibi. Kanunkoyucu bazı faaliyetler veya bazı kuruluş­ları resim verme yükümlülüğü dışında tutmuştur. Resimler, idarece görülen hiz­metler dolayısıyle alındığından, hizmet­ler gibi çok çeşitlidir. Türkiye’de alı­nan resimlerin bellibaşlıları şunlardır: dam­ga resmi, deniz ve kara ulaşım ataçları resimleri, elektrik üretim resmi, hal res­mi, hayvan alım satım resmi, ilân res­mi, ruhsat resmi, süt köpeği resmi, taşocağı resmi, temizleme ve aydınlatma res­mi, işgaliye resmi.

• Resim ve harç muafiyeti. Resim verme yükümlülüğü türk hukuk mevzuatında da­ğınık bir şekilde düzenlenmiştir. Harçlar kanunu hangi hizmetlerden, kimlerin harç bakımından muaf tutulacaklarını belirtmiş­tir. Kamu hizmetlerini yürüten bazı kuru­luşların da resim ve harçlardan muaf ol­duğunu belirten özel hükümler vardır. Me­selâ posta, telgraf ve telefon hizmetleri dolayısıyle kimlerden resim ve harç alın­mayacağı ilgili kanunda gösterilmiştir. Hu­kuk Usulü Muhakemeleri kanununa göre adlî müzaheretten yararlananlar yargılama harçlarından muaf tutulurlar. Genellikle, kamu yararına hizmet eden Kızılay, Ço­cuk Esirgeme kurumu gibi kuruluşlar bu muafiyetten yararlanır.

XVI. yy.a ait olan Resmi Kısmet kanunu’na göre;
a. sefere giden sipahiler, emek­liye ayrılan sipahiler ve bunlarm nikâhlı karılarının resmi
kısmetleri ile;
b. askerî sınıftan sayılan kadılar, müderrisler, şeyhü­lislâm dairesinde ve vakıf işlerinde çalışan­ların resmi kısmetleri kazaskerler tarafından tahsil edilirdi;
c. padişah beratıyle doğancı olanlar herhangi bir kimseye bağ­lı değillerse askerî sınıftan sayıldıkları için resmi kısmetleri mahallî kadılar tarafın­dan;
ç. çeşitli memuriyetlerde üç veya da­ha fazla akçe gündelikle çalışanların res­mi kısmetleri de kazaskerler tarafından;
d. yörük, cambaz, tatar ve voynuklarm res­mi kısmetleri ise kazasker kassamları tara­fından tahsil edilirdi.

— Teknol. Çizgisel resim deyince, temel, tasarı ve analitik geometri şekillerinin çi­zimi, bir, iki veya üç noktalı perspektifler, mimarî ve makine resimleri ve topografya çizimleri anlaşılır. Bu gibi resimlerde düz cetvel, T cetvel, gönyeler, pistole, pergel, dubıdesimetre, iletki, tirlin, kalemucu, ka­rakalem, çini mürekkebi, bazı boyalar, fır­ça, silgi v.b. kullanılır.

Resme başlamadan önce, bütün uzunluk, yükseklik veya kalınlıkların hesaplanması­nı sağlayacak bir ölçek kararlaştırılır, öl­çekler, güdülen amaca ve çizilecek nesne­lerin boyutlarına göre seçilir. Bu hazırlık­lar tamamlanınca resim tüm ve doğru ola­rak kalemle çizilir, sonra üzerinden mürekkeple geçilir.
Resimler ikiye ayrılır: ki­mi çizgiyle yapılır ve bunlardan sadece yukarıdaki şartlara uygun olmaları beklenir; görüntü resmi diyebileceğimiz öteki resim­lerde, perspektif gibi çok daha karmaşık kurallara uymak gerekir ve çeşitli gölge oyunlarıyle eşyanın kabarıklığı gösterilir. Ay­rıca ressamın izdüşümlerini, dolayısıyle de tasarı geometriyi iyi bilmesi lazimdir.

Teknoloji alanında kullanılan resim tek­nikleri arasında, cetvel ve gönye ile çizi­len resimlerden başka bir de hiç bir araç kullanmadan yapılan ve cisimlerin biçim ve çevrelerini serbestçe çizmeğe dayanan bir resim tekniği daha vardır. Bu tür re­simlere kroki adı verilir. Mimari resim’in bir biçimi de, kroki tek­niğiyle yapılan süsleme resmi’dir. Genel­likle fantaziye ve sadece sanat kabiliyetine dayanan bu tür resim, mürekkepli kalemle yapılır ve teknik resimden tamamıyle ayrı bir tekniğe dayanır.
Topografya çizimleri için, plan çıkarma ve düzeçleme konusunda bilgili olmak gere­kir. Uzman bir ressam, bu teknikle arazi­nin genel görünümünü verebilir, düzeç eğ­rileri veya taramalarla toprağın engebeleri­ni gösterebilir. Böyle bir resmi başarıyle yapabilmek için elin cetvelsiz çalışmaya yatkın olması ve arazideki herhangi bir engebeyi belirtebilecek kadar renk farkla­rından yararlanmayı bilmek lâzımdır.
Çizgisel resim ayrıca sanatçılar tarafından, bir binayı tam perspektifine oturtmak ve tablolarındaki çeşitli planlar arasında uy­gun bir orantı kurmak için kullanılır. Bu durumda resim tümüyle grafiktir ve sade­ce tasarı geometri kurallarına dayanır. Optik mercekler, tam yansıtmalı prizmalar ve düzlem aynalar üstünde yapılan araştır­malar, teknik resim için yararlı birtakım âletlerin icat edilmesine imkân vermiştir: karanlık oda, aydınlık oda v.b. gibi adlar alan bu âletler sayesinde ressama düşen tek şey, resmini çizeceği nesnenin görüntü­sü üzerinden kalemle geçmektir; başka bir­takım âletler (pantograf v.b.) sayesinde de, orijinal resim mekanik olarak istenilen oranda küçültülür veya büyültülür.

+ Sıf. Esk. Resmî. (ML)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİM veya RESM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REKLAM

Tarih 27 Haziran 2009

REKLAM i. (fr. reclame). Ticarî, sınaî v.b. bir kuruluşu tanıtmak veya herhangi bir malın satışını artırmak amacıyle kul­lanılan çeşitli yolların genel adı: Bu yazı­lar «Akbaba» için ayrı bir reklam olur, inan bana! (Y. Z. Ortaç).

Böylece tarihî bir hakikati reklam için tahrif etmiştik (A. H. Tanpınar). || Bu amaç için kulla­nılan yazı, resim, filim v.b.: Işıklı reklam. Gazeteye reklam göndermek. \\ Reklam bildirisi, reklamlar aracılığıyle herhangi bir şirketin bir ürün veya bir hizmetle ilgili olarak yaydığı haber. || Dolaysız reklam, seçilmiş adreslere reklam mesajları ulaştır­mak. (Bk. ansikl.) // Kolektif reklam, bir­çok kuruluş tarafından ortaklaşa gerçekleş­tirilen reklam faaliyeti. (Bk. ANSiKL.) // Satış yerinde reklam, satış yerinde, mağa­zada başvurulan reklam yollarının tümü. (Satış yerinde reklam, imalâtçı tarafından perakendecilere sağlanır; ücretsiz veya fa­turalı olabilir. Bunlar, küçük ilânlar, ban-dırollar, el ilânları [prospektüs, katalog], çıkartmalar, sabit veya hareketli takdim malzemesi, göstericiler v.b. şeklinde ola­bilir.

Satış yerinde işlenen konular ima­lâtçının genel reklam kampanyasında üs­tünde durduğu konuları yeniden ele alır. Bu reklam şekli, aynı zamanda, kendi şu­belerinde kendi adlarına faaliyet gösteren dağıtım zinciri firmalarının eseri de ola­bilir.)

— Ansikl. Reklam’cılıgın iktisadî görevi, ilgi uyandırarak ve istek yaratarak talebi teşvik etmektir. Demek ki reklamcılığın amacı satışları artırmaktır; bu sebeple de bir fikri yaymağa çalışan «propaganda»-dan ayrılır. Reklam kütle psikolojisine pa­ralel olarak gelişmiştir; bazı kuruluşlarda satış tekniklerinin yanı sıra reklamcılık da öğretilir. Modern reklamcılık, benzer ürün­ler (bu ürünlerin sadece bazıları, diğerleri arasındaki rekabeti bozarak piyasaları da­ha kusurlu hale getirir. Ürün talebini de­ğişikliğe uğratır ve böylece, üretimin doğ­rultusunda da değişikliğe yol açar. Ay­rıca işletmelerin toplaşmasını kolaylaştırır. İşletmeler, ortalama olarak, iş hacimleri­nin yüzde 5′i oranında bir reklam bütçesi­ne sahiptir. Ama bu yüzde, temel sanayi­ler (metalürji, kimya ve yakıtta yüzde 1′den, binde 1′e kadar) ile lüks eşya sana­yileri (lavantacılık, yüzde 25′ten yüzde 30′a kadar) arasında büyük farklar gösterir.

Reklam usullerinin her biri, aşırı bir uz­manlaşmanın konusu olan geliştirilmiş tek­niklerin uygulanmasını gerekli kılar. Bu teknikler büyük bir hızla gelişmektedir. Tekniklerin değerini ölçmek ve uygulanı­şını yönetmek amacıyle, karmaşık metot ve sistemler (pazar incelemeleri, sondaj yo­luyle anket, güdülenme anketleri, verimlilik testleri) gittikçe daha sık kullanılmaktadır. En fazla kullanılan reklam şekillerinde, bir ferdin veya fertler topluluğunun ha­rekete geçirilmesi söz konusu olduğu za­man reklam, fertlerin gösterdiği faaliyetin çeşitli dönemlerine dayanan bir dizi dav­ranış doğuracak şekilde hazırlanır ve ger­çekleştirilir. Ferdin bir davranışta bulu­nabilmesi için önce izleyeceği amaca dik­kat etmesi, bu amaca ulaştıracak araçla­rı bilmesi, ayrıca düşünmesi, karar vermesi ve nihayet harekete geçmesi gerekir.

Fert, amacı ve araçları hafıza gücünü kullanarak ele alır; ölçüp biçtikten sonra, edinmiş olduğu inanca dayanarak karar verir; ni­hayet, en az gayretle en fazla tatmini el­de edecek şekilde hareket eder ve harekete geçme zorunluğu ne kadar güçlüyse o öl­çüde hızla ve sağlam bir biçimde davra­nır. Bir reklam, kanıtlarını, yöneldiği kit­lelerin görüşü bakımından taşıdığı önem sırasına göre seçtiği ve az sayıda kanıt kullandığı; bu kanıtları zaman ve mekân­da bileştirilen araçlar yardımıyle değerlen­dirdiği ve tipik fertlerin meydana getirdi­ği büyük kütleler üstünde etki yapacak biçimde hazırladığı ve gerçekleştirdiği öl­çüde etkili olur.

Ürünlerin tüketimini veya hizmetlerin kul­lanımını genişletmeğe yarayan reklam, fi­yatların düşmesine, stok tedavülünün hız­lanmasına ve sermaye veriminin artmasına da yol açabilir. Sanayi bakımından geliş­miş toplumlarda reklamın rolü önemlidir. Reklam için yapılan masraflar millî geli­rin önemli bir bölümünü meydana getirir.

ülke 1964′te millî gelirin yüzdesi

A.B.D. 2,86
Federal Almanya 2,35
Büyük Britanya 2,13
İsveç 1,86
İsviçre 1,68
Hollanda 1,67
Belçika 0,98
Fransa 0,83
Türkiye 0,20

Reklam masraflarının çokluğu, genellikle tüketici için çalışan sanayilerin toplaşma derecesiyle orantılıdır. Ama reklamın top­laşma olayını desteklediği de düşünülebi­lir; çünkü ancak çok büyük çapta firma­ların etkili bir reklam bütçesi vardır. Reklam masraflarının tüketim maddeleri üstündeki yansımasının nispeten az olduğu söylenebilir: otomobil için yüzde 1 ilâ 2, besin maddelerinde yüzde 2 ilâ 4, elektrikli ev araçlarında yüzde 3 ilâ 5. Bununla bir­likte reklam giderleri, deterjanlar fiyatı­nın yüzde 10′una ve temizlik maddeleri ile parfümeri maddeleri fiyatlarının da yüzde 15′ine yakın bir bölümünü meydana ge­tirir.

• Reklamcılık işletmeleri. Bir reklamcılık işletmesi faaliyetini dört şekilde gerçekleş­tirebilir: kurumun danışmanlar kurulu, müşteriler için tamamen veya kısmen ince­lenmiş reklam kampanyalarının tasarlan­ması, işlenmesi ve gerçekleştirilmesi konu­sunda kısmî veya genel talimat verir; rek­lam görevlisi, müşterilerin adına ve hesa­bına, tamamen veya kısmen, her çeşit rek­lamın tasarlanmasını, gerçekleştirilmesini ve yaygınlaştırılmasını sağlar; dağıtımcı, müşteriler hesabına ve adına, reklam sipa­rişlerini ilgililere ulaştırır; serbest teknisyen, reklam tekniğinin belli bir alanında bir reklam kampanyasının gerçekleştiril­mesine yardım eder. «Profesyonel reklamcılar» denilen bu gruba, işletme içi rek­lam servisini yöneten reklam şeflerini de sokmak gerekir.

• Dolaysız reklam, kütle haberleşme araç­larını (basın, radyo, sinema) kullanan ge­nel reklamcılıktan farklıdır. Çünkü, do­laysız reklam, dikkatlerini belli bir ürün veya hizmete yönelten reklam açıklamaları sayesinde seçilen fertleri (özel kişiler veya sanayi tüketicileri) etkilemek amacını gü­der. Pullar, kuponlar, yarışma haberleri veya kataloglar dağıtmak yoluyle özel ki­şilere yönelmesine veya teşvik etmek, ko­lektif bir reklam kampanyasına katılmala­rını sağlamak ve yeni ürünlerin lanse edil­diğini bildirmek için dağıtımcılara veya donanım malları satmak için özel müşteri­lere hitap etmesine göre, dolaysız reklamın amaçları farklılık gösterir.

Mütecanis bir müşteri topluluğuna yöneltilen reklam açıklamaları, hitap ettikleri kimselere uy­gun bir üslûpla yazılır ve yine uygun kanıt­larla desteklenir. Bu açıklamalar, çeşitli biçimler içinde ve önceden incelenmiş a-ralıklarla tekrarlanabilir. Böylece, bu açık­lamaları yapan işletme ile dikkatini çek­mek istediği müşteriler arasında bir bağ kurulabilir. Dolaysız reklam, güç ve nazik bir iştir. Bu reklamı yürütmek için, işlet­menin özel listelerine, meslekî yıllıklara, resmî veya özel müesseselerin listelerine dayanılarak, adresleri titizlikle hazırlamak gerekir. Gönderilecek açıklamaların sayısını da tespit etmek zorunludur. Ayrıca, gön­derilen açıklamalarda değişiklikler ve çe­şitlemeler yapmak için hayal gücüne sa­hip olmak, ama aynı zamanda ihtiyatlı davranmak da şarttır. Çünkü, açıklamanın iyice anlaşılması ve kabul edilmesi gere­kir: açıklama ilgi çekici olabilir ama şa­şırtıcı olmamalıdır.

Dolaysız reklam, bütün işletmeler tarafın­dan kullanılabilir. Bununla birlikte, bu rek­lam çeşidi, çoğunlukla, iyice belirlenmiş tüketicilerle iş yapan ve sanayi ürünlerini veya özel kişileri ilgilendiren ürünleri sa­tan küçük veya orta işletmeler tarafından kullanılmaktadır. Dolaysız reklam bütün ülkelerde büyük bir gelişme göstermiştir ve bütün reklam harcamalarının aşağı yu­karı yüzde 10′unu meydana getirir.

• Kolektif reklam, bir üretim dalı veya bir mesleğin tümü tarafından gerçekleşti­rilir. Bu reklamın amacı, gerek bir ürünü başka bir ürüne (deriyi krepe, tereyağını margarine) karşı savunmak; gerek toplu gösteriler (otomobil salonu, yün derneği faaliyetleri v.b.) düzenleyerek veya öğretici nitelik taşıyan kampanyalar (banka ve sigorta servislerinin kullanılması v.b.) aracılığıyle bir ürünün tanınmasını ve yaygın­laşmasını sağlamaktır. Bu tür reklam, bir işletme ve müşterilerinden bazıları tarafın­dan kolektif olarak gerçekleştirilebilir. Bu durumda işletme, talepte bulunan müşte­riye, reklam amacıyle yapılmış klişelerini, filimlerini ve afişlerini verir. Bu araçlar müşterinin çalıştığı bölgede kullanılır ve hem üreticinin markasını hem de satıcının adını taşır.

• Türkiye’de basın reklâmları ilk defa (res­mî veya yarı resmî ilânlar sayılmazsa) 1860′tan sonra ortaya çıktı. Tercüman-ı Ah­valde, Ceride-i Havadis’te ve Tarik’ie çe­şitli malların (ilâç, elbise, züccaciye, çe­şitli âlet ve edavat) ilânları çıkardı. Bu dö­nemde, henüz bir reklam ajansı yoktu. Ab-dülharnid II devrinde, basına konan san­sür, gazete ilân ve reklamlarında da ken­dini gösterdi. Bu konuda ikinci Meşruti­yetten sonra, Türkiye’de kurulan (1909) ilk firma İlâncılık şirketi’ydi. Bu kuruluş uzun yıllar, ilânların gazetelere dağıtılması işini yürüttü. Batılı anlamda, reklam ajans­larının kuruluşu, İkinci Dünya savaşının sonlarına rastlar. Türkiye’de mallarını’ pazariayan yabancı şirketlerin reklama ver­dikleri önemi gören bazı yerli firmalar, reklamın satıştaki etkisini anlayarak bu alanda harcamalara başladı. 1943′te yarım milyon liıaya yakın ticarî reklam harca­ması yapılırken, 1950 başlarında bu mik­tar 3 milyon liraya yaklaştı, özellikle bankacılığın gelişmesiyle reklamlarda da bü­yük bir artış oldu.

Günlük tüketim sana­yiinin kurulması, yerli ve yabancı mallar arasında rekabetin kendini gösterdiği bir piyasanın meydana gelişiyle reklam har­camaları ve bu alanda artan ihtiyaca ce­vap verecek reklam ajanslarının sayılan art­tı. 1950 Yılma kadar, türk reklamcılığı ba­sın yoluyle gelişti. 1951 Yılında çıkan bir kararnameyle devlet radyoları da reklam al­mağa başladı. Radyo reklamcılığı çok kısa bir süre içinde gelişerek reklam harcama­larının büyük bir kısmını çekti. Filim relamcılığının başlaması da aynı tarihlere rastlar. Türkiye’de devlet televizyonunun sürekli yayınlara geçmesinden kısa bir za­man sonra (nisan 1972′den itibaren) tele­vizyon reklamları da başladı. Türkiye’de bugün, çeşitli konularda faaliyet gösteren 50 kadar reklam ajansı vardır. (LM)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REKLAM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Reform

Tarih 26 Haziran 2009

Reform, XVI. y.da Avrupa’nın büyük bir bölümünü papaların hâkimiyetinden çıka­ran ve protestan kiliselerinin kurulmasına yol açan dinî hareket.

XV. yy.ın sonunda, hıristiyan kiliselerince istenen dinî ve ahlâkî reform, birtakım vaizler tarafından başla­tılmıştı. Ne var ki Roma, dünyevî nüfuz siyasetinden caymadığı gibi yüksek kilise makamlarına tayin yapma sistemini de dü­zeltmeğe yanaşmıyordu. Halk derin bir hu­zursuzluk içindeydi ve bütün aydınlar bu duruma bir çözüm yolu bulunmasını istiyor­lardı. Erasmus’un eserleriyle, Kutsal Kitap üstünde filoloji incelemeleri başlamış, dinî inanç ve kurumların tenkidine girişilmişti.

10 Kasım 1483′te Saksonya’nın Eisleben şehrinde doğan Augustinus rahibi Martin Luther, uzun süren bir vicdan bunalımın­dan sonra, Aziz Paulus’un «Romalılara Mektup»unda, insanın manevî kurtuluşunu doğrudan doğruya iman’a bağlayan bir me­tin buldu. Bu metin bütün protestan kilise­leri için bir ilahiyat, bir ahlâk ve bir mis­tisizm kaynağı olacaktı. Johannes Tetzel’in yönetimindeki Dominiken rahipleri Sakson­ya’da gürültülü bir kampanya ile, papa Leo X’un San Pietro kilisesinin yeniden yapıl­ması için gereken maddî imkânları sağla­mak amacıyle satışa çıkardığı endüljans’lara müşteri toplamağa çalışırlarken, Luther, Wittenberg üniversitesinde kendi iman dok­trinini okutmağa başlamıştı bile. 31 Ekim 1517′de, endüljans’ların dayandığı ülkeye ve fiilî uygulamaya karşı doksan beş tez ilân etti.

Ama henüz papaya başkaldırmış değildi. Bu tutumundan doğacak devrimci so­nuçları, iki yıl içinde, yavaş yavaş geliştire­cekti. Sonunda, haziran 1519′da, Leipzig’de ilâhiyatçı Johann Eck’e karşı, Kutsal Ki­tap araştırmalarında tek otoritenin, serbest­çe kullanılan kişisel yargı olduğunu açıkla­dı.
Luther’in protestosu katolik dünyasında büyük bir yankı uyandırmıştı. İbranî dili uzmanı Johann Reuchlin’in yeğeni Melan-chthon gibi birçok genç ilâhiyatçı Luther’i destekliyordu; Ulrich von Hutten ona Rheinland ve Schwaben şövalyelerinin desteğini vaat etti. Erasmus da, Saksonya seçicisinin himayesini sağlamıştı. Bunun üzerine Luther 1520 haziranıyle eylülü arasında yayımladığı üç başlıca eserinde doktrinini açıkladı.

Dok­trinin anahatları şunlardı: evrensel ruhanîlik ilkesi, kutsal sırların üçe indirilmesi, kişi vicdanının hürriyete kavuşması ve aynı za­manda din bütünlüğü, kilise ve siyasî disip­lin zorunluğu. Luther, aralık 1520′de, ken­disini afaroz eden Leo X’un kararnamesini Wittenberg’de alenen yaktı. Ocak 1521′de imparator tarafından Worms diyetine çağrıl­dı ve fikirlerini cesaretle savundu. Sakson­ya seçicisi kendisine Wartburg’da inzivaya çekilebileceği bir yer sağladı. Luther orada «Reform»un eline bir silâh vermek için Kut­sal Kitap’ı Almancaya çevirmeğe koyuldu.

Luther’in Wittenberg’deki en ateşli taraftarı olan Andreas Karlstadt, bunun üzerine ra­hiplerin yemin mecburiyetini kaldırdı, din adamlarının da evlenebileceğini ilân etti ve kutsal resimlere tapınmaya son verdi. Missa âyini bir «kurban» olmaktan çıktı ve bir anma töreni haline geldi. Wartburg’dan dönen Luther bu oldubittileri onayladı. Da­ha o zamandan, doktrinlere sansür koyma fikrini benimsemeğe başlamıştı; nitekim faz­la radikal bulduğu Karlstadt’ı Saksonya’dan çıkarttı; eyalet içinde, tapınma âyinleri ve papazları olmayan dinî topluluklar kurmağa kalkışan Thomas Münzer Mülhausen’e sı­ğınmak zorunda kaldı.

1524′ten beri, Güney Almanya’da, Münzer tarafından kışkırtılan bir köylü ihtilâli gelişiyordu. Luther, prens­leri bu ihtilâli bastırmağa teşvik etti; o sı­ralarda bir «Devlet kilisesi» fikrini benimsemeğe başlamıştı. İmparator ve katoliklerle mücadelesinde prenslerin yardımına muhtaçtı. 1528′den beri devlet adına kilise­leri denetleyen «ziyaretçiler» de çok geç­meden bir çeşit yeni piskoposluk kurdular. Karlstadt’ın görüşü, İsviçre’de ve Ren hav­zasında kabul edilmeğe başlanmıştı. Antik hümanizme bağlı olan ve isviçre’den paralı asker alınmasına karşı gelmesiyle tanınan Uhich Zwingli, Luther’in çağrısına uydu ve tasarladığı reformlar gereğince 1525′te Zürich’te, 1528′de Bern’de Kutsal sırları reddetti ve litürjiyi çok sadeleştirdi. 1529′da Basel’de Oecoîampade, katoliklere ve hattâ Roma’ya sadık kalan Erasmus’a karşı Zvvingli mezhebini yaydı.

Bu mezhebi, Strassburg’ta da, 1524′te Martin Bucer kabul ettirmişti.
Kilise mülkünün el değiştirmesinde çıkar gö­ren alman prensleri Luther reformunu des­tekliyordu. 1525′te katolikler Dessau’da bir savunma birliği kurunca, Saksonya seçicisi ile Hessen İandgrafı Philipp, buna karşılık, Gotha’da bir «İncil birliği»nin başına geçti­ler (1526). Güney almanya şehirlerindeki Zvvingli taraftarları ise bu birliğin dışında bırakıldı. Avrupa siyasetinin papadan uzak­laştırdığı imparator, 1526′da devletlere ken­di sınırları içinde din meselesini istedikleri gibi çözümlemek yetkisini vermişti; ama papayı yendikten sonra bu tavizlerini in­kâr etti (1529).

Reform taraftarları bu tu­tumu «protesto» ettikleri için, bağlı olduk­ları kiliselere «protestan» adı verildi. 1529′da Marburg’da Luther ile Zvvingli arasında yapılan uzlaşma teşebbüsü sonuç vermedi. Ama imparator, fransız ve türk tehlikesi karşısında, 21 haziran 1530′da topladığı Augsburg diyetinde, Reform taraftarlarıyle Roma taraftarlarını birleştirmeğe çalıştı. Melalanchthon çok önemli tavizler verdi; ama ne zwingli’ciler ne de katolikler anlaş­maya hazır değildi. Sonunda Luther’in sab­rı taştı ve gürültülü tartışmaların ardından ilişkiler kesildi.

Mart 1531′de, Luther’in re­formunu kabul eden prensler ve şehirler Smalkalde birliğini kurdu. Zwingli’nin ölü­münden sonra (11 ekim 1531), taraftarları 25 mayıs 1536′da Luther ile Witenberg uzlaş­masını yaptılar. 1532′de Smalkalde birliğinin Fransa ile yaptığı ittifak karşısında impara­tor daha ılımlı bir siyaset benimsemek zo­runda kaldı. 1525 Köylü ihtilâlinin bir de­vamı olan ayaklanma, yani Strassburg’tan Amsterdam ve Münster’e kadar papazsız ve prenssiz bir toplum kurmak ve yetiş­kinlerin vaftiz edilmesini’ öngören bir ki­lise meydana getirmek amacında birleşen anabatistlerin ayaklanması karşısında, re­formcularla katolikler bir an için birleş­tiler.

Bir prenslik ordusu Münster’e girerek korkunç misilleme hareketlerinde bulundu. Ancak imparatorun Luther ve Zwingli ta­raftarlarını Roma ile uzlaştırmak için har­cadığı bütün çabalar (Hagenau ve Worms görüşmeleri ve 1541 Regensburg diyeti) ilâ­hiyatçıların inatçı tutumu yüzünden sonuç vermedi.

• Reform imparatorluk sınırlarını aşmağa başlıyordu. Anvers’te, Luther’in ilk yazılan 1518′den itibaren okunmağa başlanmıştı. Brüksel’de Marguerite d’Autriche’in hükü­meti danışma için Erasmus’u ve bazı erasmus’çulan çağırdı. Ama 1520 ile 1531 ara­sında imparator emirnameleri, Kiliseden ayrılanların ölüm cezasına çarptırılacağını ilân ederek hiç olmazsa görünüşte başarı sağladı. Ne var ki, yine de anabatist pro­pagandasının önü alınamamıştı. O sırada İsveç’te kral Gustaf I Vasa, İsveç’i Dani­marka boyunduruğundan kurtarıyor (1523), itibarını kaybetmiş bir papaz sınıfının mülk­lerini kamulaştırıyor ve 1529′dan itibaren de millî monarşiye sıkıca bağımılı resmî bir luther’ci kilise kurmağa çalışıyordu.

Dani­marka’da kral Christian II bir ihtilâlle dev­rilmiş, Friedrich I, Luther’ciliği resmî din haline getirmişti. Kısa bir süre sonra, Fri­edrich Iin tahtta hak iddia eden bir katoliği yenmesi Norveç’in protestan olmasına yol açtı (1537). İngiltere’de, kral Henry VIII, nazır Thomas Wolsey’in yardımıyle, aslında Luther’ciliğe kesinlikle karşı çıkan bir disiplin reformuna girişmişti. Ama Henry VIII, Kari V’in teyzesi olan karısı Catherine of Aragon ile evliliğinin bozulmasını isti­yordu. Papa ise, imparatorun etkisi dolayısıyle, bu evliliği bozmadı. Bunun üzerine, kralın danışmanı Cromwell, 11 şubat 1531′de, kiliseyi tahta bağımlı kılan bir tasarıyı parlamentodan geçirdi. Oysa nazır Thomas Mora sapkınlığı ezmeğe devam ediyor­du.

Cambridge’li bir ilâhiyatçı olan Thomas Cranmer, kralı papaya rağmen boşan­mağa teşvik etti. Sonunda, Henry VIII, 11 temmuz 1533′te Anne Boleyn ile evlenince papa tarafından afaroz edildi. Ocak 1534′te de anglikan sapkınlığının yerleşmesine yol açan eylemler başladı. Katolik birliğini sa­vunanlar, en ünlüleri Thomas More olan birçok kurban verdi. 1537′de ilân edilen Book of Ârticles, içinde yine de birçok katoliklik unsuru bulunan bir Protestanlık or­taya koyuyordu. İskandinavya’da olduğu gibi, İngiliz Protestanlığında da, kilise yö­neticilerinin kademeleşmesi muhafaza edil­di. Kilise mülkleri satışa çıkarıldı ve 1539′da ilân edilen 6 maddelik kararnameyle, sapkınlıkların kovuşturulması için engizis­yon usullerinin uygulanması öngörüldü.
Bu arada, Fransa kilisesinde de derin deği­şiklikler başlıyordu. Jacques Lefevre d’Etaples, 1521′de, Meaux piskoposu Guillaume tarafından bölgesindeki reform çalışmaları­na katılmağa çağrıldı ve ilk iş olarak da Yeni Ahit’i Fransızcaya çevirmeğe başladı. Bu arada tapınma usullerinde de sadeleşme­ye gidiliyordu.

Lyon ve Meaux’da, reform propagandası sosyal bir nitelik kazanmağa başlamıştı. 1525 Pavia yenilgisinde kralın esir düşmesinden sonra naip Luisa di Savoia bir süre sapkınlığı bastırma siyaseti güttü. Lefevre d’Etaples, Strassburg’a sığınmak zo­runda kaldı. Dört yıl sonra, Louis de Berquin’in ölüme mahkûm edilmesi Luther ve Zwingli propagandasını durdurdu. Kral François I, siyaset gereği papa. Clemens VII’ye yaklaşmıştı. 1534′te reform taraftar­ları propaganda afişleri asmağa başlayınca, Fransa hükümeti kıyıma geçti.

• Lefevre’in öğrencisi olan ve İsviçre’ye sığınan Guillaume Farel, Neuchâteld’e bir zwingli kilisesi ve faal bir propaganda mer­kezi kurmayı başarmıştı. 1535′te ise, Savoia dükünün ve piskoposunun boyunduruğundan kurtulan Cenevre’ye reform hareketini ge­tirdi. Bu arada,
1 kasım 1533′te fakültelerin açılışı dolayısıyle rektör Nicolas Cop’u reformcu bir konuşma yapmağa teşvik eden Jean Calvin Basel’e sığınarak orada Oecolampade’ın doktrinini benimsedikten sonra 1536 martında İnstitution de la Religion Chretienne (Hıristiyan Dinî Kurumu) adlı kitabını yayımladı.

Calvin’in otoritesi, 1536 sonundan beri Farel’in ısrarı üzerine kaldığı Cenevre’de yayılıyordu. Calvin, Saint-Pierre vaizi olarak, institution Chretienne’i fransızca bir ilmihal biçiminde özetle­di. 10 Kasım 1536′da Farel, her yurttaş için zorunlu olan iman düsturunu açıkladı. Ama bu çeşit bir kısıtlamayı ne liberal burjuva sınıfı, ne cumhuriyet topraklarına sığınmış anabatistler, ne de Kutsal Kitap’ın serbest yorumu sonucunda Arianus’çuluğa ve tabiî dine varan rasyonalist ilâhiyatçılar kabul ediyordu. Güçlü bir muhalefet, 23 nisan 1537′de alınan ve 26 mayıs 1538′de onaylanan bir kararla Farel ile.

Calvin’in sürgün edil­melerine yol açtı. Calvin, Strassburg’da Fransız Mültecileri kilisesini yeniden kurdu ve Hagenau’da, Worrns’ta, Regensburg’ta, iuther’cilerin Roma ile uzlaşmaması için mücadele etti. 1540 Seçimlerinde Protestan­ların kazanması Calvin’in 13 eylül 1541′de muzaffer olarak dönmesini sağladı. 20 Ka­sım 1541′de yayımlanan Orâonnances Ecclesiatiqueslerle hıristiyan reformu kesin­leşti. Bu reforma uygun olarak kilise, kişilerin ve devlet memurlarının tutumu­nu denetleyen bir kurul tarafından yöne­tiliyordu. Muhalefet liderleri sürüldü ve­ya ölümle cezalandırıldı. Aragon’lu bir doktor olan ve Teslis’i inkâr ederek bü­tün hıristiyan kiliselerini öfkelendiren Miguel Servet (Christianismi Restitutio, 1553) Calvin tarafından katolik engizisyonuna ihbar edildi.

Hapisten kaçarak Cenevre’­ye sığman Servet tutuklandı ve 28 ekim 1553′te yakıldı. Bu gaddarlığın uyandırdığı kızgınlık uzun süre yatışmadı. Ama Calvin konseylerde, fransız mültecilerinden de des­tek gören sağlam bir çoğunluğa dayanıyor­du. 1559′da Cenevre’de kurulan ve Theodore Beze’in yönetiminde bulunan Cenevre akademisi, Avrupa’nın en yüksek protestan okulu oldu. Wittenberg’in yapamadığını şimdi Cenevre başarıyordu. Yani şehir, mi­litan Protestanlığın merkezi olmuştu. Kari V’in baskı siyaseti sonucunda Hollanda ve özellikle de Anvers’te gerileyen Protestan­lığı Calvin’cilik yeniden canlandırdı.

İngil­tere’de ise Henry VIII’in 28 ocak 1547′de ölmesinden sonra Calvin’cilik ikinci bir re­formun ilham kaynağı oldu. Edward VI’nın henüz bir çocuk olmasından istifade eden Somerset ve daha sonra da Warwick, Cranmer’in yardımıyle, papazların evlenmemesi­ni öngören hükmü ve kilise sunaklarını kal­dırdılar ve sadece dinî görevlerde bir kademeleşmeyi kabul ettiler. Prayer Book’un (Dua Kitabı) 1549 ve 1552′de yayımlanan iki ayrı metni dua ve tapınmada birlik kurul­masını sağladı. Kral François I’in saltanatı­nın son yıllarındaki kovuşturmalara ve sert kararnamelere rağmen Calvin’cilik krallığın hemen hemen bütün eyaletlerinde protestan kiliseleri kuruyordu. Ayrıca, Calvin’in üç delegesinin huzurunda mayıs 1559′da Pa­ris’te ilk Sinod toplandı.

Bu arada, daha sonraları Karşı Reform adıyle anılacak olan hareket de teşkilâtlanı­yordu. Bu hareket, gücünü, bazı küçük sap­kın topluluklarının kolayca yok edildiği İs­panya’dan ve İtalya’dan alıyordu. Ama Ro­ma başlangıçta bazı hayal kırıklıklarına uğ­radı. 1545-1548 Arasında, Trento konsilinin ilk toplantıları Papalık kurumunda derin de­ğişiklikler yapılması konusunu pek önemsememişti. Ayrıca, ne imparator ne de Fran­sa kralı, konsilin kararlarını kabul etme­mişti. Protestan kiliseleri temsilcilerinin is­temeyerek ve çok geç çağrıldıkları yeni görüşmelerse 1551′de başladı ve 28 nisan 1552′de savaşın taşlamasıyle yarıda kaldı.

18 Şubat 1546′da Luther öldüğü zaman. Karşı Reform, Lutherci’liğin yok olacağı umuduna kapıldı. Saksonya dükü Moritz’in yenilgisinden sonra Mühiberg’de galip gelen Kari V, 19 mayıs 1547′de Wittenberg’e gir­mişti. Ama imparator, Roma’nın beklediği tavizleri vermek istemedi. Augsburg’da ya­pılan bir antlaşma Protestanların temel hür­riyetlerini ortadan kaldırmakla birlikte Trento konsilinin kararlarını da uygulatma­dı. 1552′de Saksonyalı Moritz imparatorluk davasını terk etti ve savaş yeniden başladı. 3 Ekim 1555′te imzalanan Augsburg antlaşmasıyle de imparatorluğun sınırları içinde protestan kilise ve devletlerin varlığı res­men kabul ediliyor ve her yurttaşın kendi devletinin dinini kabul etmek zorunda ol­duğu belirtiliyordu. O sırada Protestanlık Almanya’nın üçte ikisine hâkim olmuş, Bo­hemya’yı ele geçirmiş ve etkisini kısmen Avusturya, Macaristan ve Polonya’ya da yaymıştı.

Reformun henüz iyice yaygın bir duruma gelmediği ingiltere’de katolikler, 3 ağustos 1553′te Henry VlII’in büyük kızı Mary Tudor’un tahta çıkışını sevinç gösterileriyle karşıladılar. Mary Tudor, kardinal Pole ile anlaşarak, İngiltere krallığını Papalık ile uzlaştırmak için çaba göstermeğe başladı. Oğlu Philipp’i kraliçeyle evlendirmiş olan imparatorun aracılığıyle, papa Julius III, ki­lisenin kamulaştırılmış malları üstünde hak iddiasından vaz geçti ve parlamento 30 ka­sım 1554′te ingiltere’nin yeniden katolik ki­lisesine döndüğünü ilân etti. Bundan sonra girişilen kıyımda, Anglikan kilisesi, başta Cramer olmak üzere 277 kurban verdi. Ama 17 kasım 1558′de Mary Tudor ve kardinal Pole öldüler.

Henry VIII ile Anne Boleyn’in kızı Elizabeth, ingiltere kraliçesi oldu. Katoliklikten nefret eden Elizabeth için din bir hükümet aracından başka şey değildi. Babasının reformunu Edward VI’nın refor­muna tercih ediyor ve Calvin’ciliğin getirdiği cumhuriyetçi kurumlardan da hoşlanmıyor­du. Üç karanameyle, tahtın kilise üstündeki hâkimiyetini yeniden kurdu. 1552 Tarihli Prayer Book (Dua Kitabı) bazı değişiklik­lerle yeniden yürürlüğe girdi, ingiltere’de «Tanrı çocuklarının katkısız serbestliğini» arayan küçük topluluklar belirmeğe başla­mıştı.

Roma, Elizabeth’e karşı İskoçya’nın yardımına güvenebilirdi. Ama John Knox’un ateşli dinî konuşmaları, kişizadelerin düş­manlığı ve halkın hoşnutsuzluğu çok geç­meden kuzeyde de tamamıyle cumhuriyetçi ve piskopossuz bir kilisenin gelişmesine yol açtı.

Fransız Protestanları arasında, krala bağlı subaylar, İtalya ve Fransa’da savaşmış kim­seler ve en yüksek ailelerden bazı kişiler yer almağa başlamıştı. O zamana kadar sa­dece dinî nitelik taşıyan bu topluluk askerî bir kimlik kazanıyordu. Mayıs 1558′de, Preaux-Clercs’de 4 000 kişi, silâhlı kimselerin refakatinde, ilâhiler okuyarak Sen nehri boyunca yürüyüşe geçti. Kral Henri II durumdan kuşkulandı. Guise düklerinin kardeşi olan Lorraine kardinali 1550′den beri Cizvitleri Paris’e kabul etmişti. 1555 Ara­lık ayında Roma’da papa Paulus IV ile yap­tığı görüşmeler sırasında Calvin’cilikle der­hal mücadeleye girişmeğe söz vermiş, Roma engizisyonunun Fransa’ya yerleşmesini de memnuniyetle kabul etmişti. 3 Nisan 1559′da imzalanan Cateau-Cambresis antlaşmasiyle, altmış beş yıldan beri süregelen İtalya savaşları ispanya lehine sonuca bağlandı ve iki krallık din sapkınlarına karşı uzlaşma­ya vardı.

Henri II Cenevre veya ingiltere’ye karşı bir haçlı seferi düzenlemek istiyordu. 2 Haziran 1559′da Ecouen’da imzalanan ye­ni bir kararname, Protestanlara kaçmak veya ayaklanmaktan başka bir çare bırak­madı. Paris parlamentosundan dört danış­man Bastille’e hapsedilmişti. 10 Temmuzda kralın bir kaza sonucu ölümü, Fransa’da din savaşlarının başlamasını ancak üç yıl geciktirebildi. Bk. PROTESTANLIK. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Reform hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RALLİS (Theodoros)

Tarih 20 Haziran 2009

RALLİS (Theodoros), yunan ressamı (İs­tanbul 1852 – Paris 1909). Paris’te çalıştı. Konusunu yunan toplumundan ve en çok dinî sahnelerden alan resimleri: Uyuyan Çoban Kızı, Selâm, Meryem, Megaralı Ka­dın Kilisede, Bagia Yortusu, Tutuklu, Ha­mamda. Salonlarda büyük başarı kazandı. Eserleri Atina Resim müzesindedir. (LM)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RALLİS (Theodoros) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADHAKRİŞNAN (Sarvepalli)

Tarih 17 Haziran 2009

RADHAKRİŞNAN (Sarvepalli), hintli siya­set adamı (Tiruttani, Madras 1888). Madras’ta felsefe profesörlüğü yaptı.
Oxford’da, Karşılaştırmalı Din Tarihi kürsüsüne geti­rildi (1926). Hindistan’a dönüşünde Kalküta’da öğretime devam etti (1930). Sonra yine Oxford’a (1936) gitti, Doğu Dilleri kürsüsü profesörlüğüne tayin edildi. Benares üniversitesi rektörü (1939) oldu, Unesco’da Hint delegasyonunu yönetti (1946-1952). Sovyet Rusya elçiliği yaptı (1949-1951), 1952′de Hindistan cumhurbaşkanı yar­dımcısı, 1962′de cumhurbaşkanı oldu.
Tagor ve Gandhi’nin düşüncelerine yakın olan gö­rüşlerini The Hindu View of Life (Hinduların Hayat Görüşü) [1927], Religion and Society (Din ve Toplum) [1947], East and West (Doğu ve Batı) [1956] adlı eserlerin­de dile getirdi. 1967′ye kadar cumhurbaş­kanlığı görevinde bulundu. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADHAKRİŞNAN (Sarvepalli) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADCLİFFE-BROYWN (Alfred Reginald)

Tarih 17 Haziran 2009

RADCLİFFE-BROYWN (Alfred Reginald), ingiliz etnologu (Birmingham 1881-Londra 1955). önce Andaman adalarına (1906), son­ra Batı Avustralya’ya (1910) bir inceleme gezisi yaptı.
1916′da Tonga’da eğitim işle­riyle görevlendirildi. 1921′de Kap üniversitesinde bir sosyal antropoloji kürsüsünü, 1925′te de Sidney üniversitesinde bir etno­loji kürsüsüsünü yönetti. 1931-1937 Arasın­da Chicago üniversitesinde etnoloji kürsü­sünde, 1937-1946 arasında ise Oxford’ta sos­yal antropoloji kürsüsünde çalıştı. Arkaik toplumlardaki akrabalık incelemelerine yap­tığı çok önemli katkı, akrabalık ilişkileri­nin sistematik özelliğini gün ışığına çıkar­mada yardımcı oldu. Bu ilişkileri tanımlamakla yetinmedi, aynı zamanda bunları tas­nif ve tahlil etti; ayrıca bunların toplum düzeniyle sıkı bağıntısını da belirtti ve böy­lelikle o zamana kadar hüküm süren to­temizm görüşü de alt üst oldu.
Başlıca eserleri: The Andaman islanders (Andaman Adasında Yaşayanlar) [1922]; Social Organisation of Australian Tribes (Avustralya Kabilelerinde Toplum Düzeni) [1931]; Structure and Function in Primitive Society (İl­kel Toplumların Yapısı ve İşleyişi) [1957]; Method in Social Anthropology (Sosyal Antropolojide Metot) [1958]; son iki eser yazarın ölümünden sonra yayımlandı. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADCLİFFE-BROYWN (Alfred Reginald) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RABELAİS (François)

Tarih 17 Haziran 2009

RABELAİS (François), fransız yazarı (La Deviniere, Chinon yakını 1494′e doğr. – Pa­ris 1553). Babası Chinon krallık mahkeme­sinde avukattı.
Rabelais, 1520′de Fontenayle-Comte’daki Puy-Saint-Martin manastırın­da kaldı. Burada Pierre Amy ile Yunanca çalışıyor, o arada da Guillaume Bude ile mektuplaşıyordu. Papa Clemens VII’nin iz­niyle, 1524-1525′te benedikten tarikatına gir­di. Burada fikir çalışmaları için elverişli bir sığınak bulacağını umuyordu. Manastırın başrahibiyle Poitou ve Perigord’u, sonra da Liguge’yi ziyaret etti.
1527 Başlarında papazlıktan ayrıldı, en ünlü üniversite şehirlerini dolaştı ve 17 eylül 1530′da Montpellier Tıp fakültesine yazıldı, burada büyük bir ün kazandı. Para sıkıntı­sı yüzünden, Lyon’a giderek, henüz doktor unvanını almamış olduğu halde Pont-du-Rhöne hastahanesinde hekimliğe başladı. Bir fikir ve yayın merkezi olan bu şehirde 1532′de Hippokrates’in AphorismoVsini (öz­lü Sözler), sonra da büyük eserinin ilk kita­bı olan Horribles et Epouvantables Faits et Prouesses du tres Renomme Pantagruel’i (Çok ünlü Pantagruel’in Korkunç ve ürkütücü Marifetleri ve Kahramanlıkları), ya­yımladı. Yeni koruyucusu Paris piskoposu ve diplomat Jean du Bellay, Roma’ya görev­li giderken Rabelais’yi de hekim olarak ya­nında götürdü.
Rabelais, Lyon’a dönüşün­de, Pantagruel’in gördüğü ilgiden cesaret alarak, ekim 1534′te Vie tnestimable du Grand Gargantua, Pere de Pantagruel’i (Pantagruel’in Babası Koca Gargantua’nın Paha Biçilmez Hayatî) çıkardı. 1535′te Lyon’dan ayrılarak Jean du Bellây ile yeniden İtal­ya’ya gitti fakat bu arada Lyon’daki görevi­ne son verilmişti; kardinal Saint-Maur- les -Foses Piskoposluk meclisinde ona bir üye­lik maaşı bağladı.

Bundan sonraki on yılını (1536-1546) Rabe­lais hekimlik yaparak ve maceralı bir hayat sürerek geçirdi. 1597′de Montpellier’de dok­tor unvanını aldı, sonra kralın çevresine ka­bul edildi ve resmî bir şahsiyet oldu. Kar­dinalin kardeşi Guillaume du Bellay, Piemonte’ye gittiği sırada (1540), Rabelais he­kim olarak onun yanında bulundu. Langey senyörünün ölümünden sonra, Krallık divanına danışman tayin edildi ve Poitou’ya yer­leşti. 1546 Başlarında Tiers Livre des Faicts et Dicte Heroigues du Noble Pantagruel’i (Asil PantagrueJ’in Kahramanca İşleri ve Sözlerinin üçüncü Kitabı) Navarra kraliçe­si Marguerite’e armağan etti. Sorbonne, bu kitabın «çeşitli sapık görüşlerle dolu» oldu­ğunu öne sürdü ve önceki eserleri gibi bu eserini de suçladı. Rabelais, Metz’e kaçarak, yeni bir görevle Roma’ya gönderilen Jean du Bellay’ye katıldı. Lyon’dan geçerken Quart Livre de Pantagruel’i (Pantagruel’in Dördüncü Kitabı) yayımlattı (1548).

Bu ese­rin devamı ancak 1552′de çıktı. Rabelais, ha­yatının son iki yılında, Du Bellay’nin koruyuculuğu sayesinde Meudon’da papazlık yaptı. Bu neşeli papaz, vaktinin çoğunu Pa­ris’te geçiriyor ve sık sık «sağlık cenneti» adını verdiği Saint-Maur-les-Fosses’ye gidi­yordu, ölümünden dokuz yıl sonra, Cinguieme Livre de Pantagruel’in (Pantagruel’in Beşinci Kitabı) ilk bölümleri Ulsle Sonantc adiyle yayımlandı. Bu eserin tamamı 1564′te Lyon’da çıkmıştı. Yazarın ölümünden sonra yayımlanan bu kitabın gerçekliği üstünde şüpheler belirdi. Ancak eser, Rabelais’ye maledilebilecek bir çaptadır. Ronsard, Ra­belais’yi kendini içkiye vermiş ayyaş olarak tanıtır. Hakkında söylenenler, onun gerçek kişiliğini uzun süre gölgelemiştir. Rabelais XVII. ve XVIII. yy.da da okunmuştur. Oy­sa, o sıralarda rönesans eserleri gerektiği gibi değerlendirilmiyordu. Bundan ötürü bu çağlarda Rabelais’nin sadece açık saçık an­latımına önem verildi. Onu «fransız edebi­yatının yaratıcısı» sayarak gerçek yerine oturtan Chateaubriand’dır.

Rabelais’de, XVI. yy.ın ilk yarısındaki hümanistlere özgü, doy­mak bilmeyen bir öğrenme isteği vardı. Gar­gantua’sı ve Pantagruel’i zamanın bütün bü­yük meselelerini alaycı bir biçimde dile getirmek için kullandığı birer araçtır. Rabe­lais, okurundan, eserindeki «özlü ilik»i çı­karmasını ve fanteziler ardındaki derin dü­şünceye varmasını bekler. Bu düşüncenin te­mel özelliği, ortaçağ zihniyetine karşı bir tepki olmasıdır: Rabelais, Hıristiyanlığın inr san bedenini hor görmesinden ve bâtıl inançlardan nefret eder, eserinin her satırın­da insan yaratılışına ve insanlığı ileri götü­recek olan bilime inancını belirtir. Kiliseye, skolastiğe, geleneksel eğitim metotlarına say­gısızlığı reformların bir an önce uygulan­masını istemesindendir; ustası saydığı Erasmus gibi, Rabelais’yi de hiç biı kilise tut­mamış, katoliklerce protestan dostu, protestanlarca da dinsiz sayılmıştı.

Gerçekte Rabelais, hiç bir kapıya kul olamayacak kadar düşünce hürriyetine bağlıdır: insanoğlunun türlü çılgınlıklarını hoş görmek ve derin bir iç huzura kavuşmak için başvuru­lacak tek kaynak onca akıldı. Kahkaha, onun elinde, hayal kırıklığının tek ilâcı ol­muş, Theleme manastırının alınlığına yazdığı vecizeyle de, sağduyuya beslediği güveni belirtmişti.
Hikayeci olarak Rabelais, her şeyden önce eşsiztir usta, eşine az rastlanır bir kelime cambazıdır; ele aldığı her tipi canlandırma yı gözümüzün önünden gitmeyecek ayrıntı­ları bulup yerine oturtmayıbilir. Güldürme sanatının bütün inceliklerinden, bütün imkanlarından yararlanmakta ustadır: hele ön­sözlerinde ve halk hikâyelerindeki kelime cümbüşü insanı âdeta sarhoş eder.

Çağının toplumunu, bıyık altından gülerek gözümü­zün önüne seriverir ve ölümsüz tipler yara­tır (Panurge, Picrochole, Bridoie v.b.). Hic­vinde kin değil, candan bir kahkaha, ince bir mizah ve coşkun bir neşe vardır. Bunca zamandıı bunca insanı büyüleyebilmesinin sırrını, gerçek ile hayali, kaba saba şakalar ile en ince mizahı bağdaştırmasında arama­lıdır, öyle ki, onun deyimiyle «ayak takımı» da, «en seçkin aydınları» da bu eserde ara­dıklarını bulabilirler. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABELAİS (François) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUAKER

Tarih 16 Haziran 2009

QUAKER (titreyen anlamında ing. k.). «Dostlar derneği» denen protestan mezhe­bi üyesi.
— ANSiKL. George Fox’un hâkim Bennet’i «Tanrı’ya saygı göstermeye ve Kelâmı önünde titremeye» (ingilizce to guake) davet eden sözlerinden kinaye ile «Dostlar der­neği» üyelerine takılan alaylı lakap. Bu la­kap, 1654′ten sonra kullanılmağa başlandı, XVII. yy. sonunda yerleşti. 1638′de Ame­rika’da Rhode İsland sömürgesini kuran ve insan vicdanının kutsal olduğunu ileri süren püriten Roger Williams, tarikatın öncülerindendir. Derneğin kurucusu, doktrinini ilk defa 1647′de vazeden kunduracı George Fox, kanunkoyucu William Penn ve tek ilâhi­yatçısı da Robert Barclay’dir. «Dostlar»ın iman düsturları: hıristiyana, hayatının bü­tün hallerinde yol gösteren üstün otorite, kalbine hitap eden kutsal ruhtur (buna göre Kutsal Kitap dogma kıstası olmaktan çıkmaktadır); bütün kutsal sırlar ortadan kaldırılmıştır (communio manevî bir işlem­dir); andîçme yasaklanmıştır; nefis müda­faası hakkı yoktur; teşkilâtlanmış bir papaz sınıfı gerekmez; evrensel papazlık kadınlara da açıktır; kült ihtiyarîdir, hiç bir dogma yoktur, insan tabiatının günah sonucu le­kelendiği teorisini reddeden quaker’ler, Calvin’in takdiri ilâhi ile ilgili fikirlerini, lütuf nazariyesini, îman sayesinde bağışlanma na­zariyelerine de karşı çıkıp, sadece ibadet âdetlerini muhafaza etmişlerdir. Quaker’ler birbirlerine «sen» diye hitap eder, üstlerine şapka çıkararak selâm vermeyi ve giyecekle­rinde düğme taşımayı reddederlerdi.

Quaker’ler XVII. yy.da, özellikle 1650′den itibaren büyük gelişmeler gösterdiler, iskoçya’ya yayılarak Fox’un şahsında presbiteryen kilisesine karşı geldiler. 1654-1656 Ara­sında ilk misyonerlerini Amerika’ya gönde­rerek kısa zamanda Rhode İsland, 1676′da Batı New Jersey, 1682′de Doğu New Jersey yönetimini ele geçirdiler. Pennsyîvania top­rağı 1681 şartı ile W. Penn’in mülkiyetine verildi ve quakerlerin üssü haline geldi. Başlangıçta hem İngiltere’de, hem Ameri­ka’da zulüm gördüler. İngiltere’de Restorasyon’dan sonra Charles II’nin Clarendon yasası ile kırbaç ve hapis cezasına çarptı­rıldılar. Kuzey Amerika’da boston püritenleri birçok quaker’i ölüme mahkûm etti­ler (1660-1661 Boston infazları). Ancak bu zulüm çok geçmeden yatıştı. Birçok dinî okul açmalarına elverişli kültürleri, liberal anlayışları ve çalışma şevkleri sayesinde quaker’ler XVIII. yy.da refaha kavuştular, fakat barışçı olduklarından Yediyıl sava­şında Fransa’ya karşı savaşmak için asker toplamayı reddettikleri gibi, Pennsylvania meclisinden de çekildiler ve böylece, bu sö­mürgedeki siyasî etkilerini kaybettiler. Aynı şekilde savaş aleyhtarı olduklarından 1776 Amerikan ayaklanmasında yurtseverlere ka­tılmadılar. XVIII. yy.dan itibaren «Dostlar derneği» gerilemeğe başladı ve bu gerileme XIX. yy.’da devam etti. Quaker’ler kabuklarına çekilerek, dünyada saflıklarını sa­vunmaya koyuldular. «Sekinci» denen bu dönem, aynı zamanda bir tasavvuf dönemi­dir.
Quaker’ler o zamanlar büyük toplum içinde küçük bir toplum halinde yaşamak­taydılar, giydikleri ve biraz da gülünç bir çeşit üniformayı terkettiler. XIX. yy.da quaker mezhebinde iki büyük skhisma mey­dana geldi: katıksız bir deizmi savunan Elis Hicks skhisması (1827-1828) ve muhafa­zakâr olan John Wilbur skhisması (1845-1854). Sonunda, mezhep dört gruba ayrıl­dı: Ortodoks Dostlar derneği (bunlar ger­çek quaker’lerdir); Hicks’ci Dostlar derne­ği; Wilbur’cu Ortodoks Muhafazakâr Dost­lar ve bunlardan ayrılan Philadelphia Dost­ları Dinî derneği. Bununla birlikte, XIX. yy. başından beri, quaker’lerin esirlikle sa­vaşta, halk eğitiminde, hapishanelerin reformunda önemli payları oldu. Aslında anglosakson olan dernek, Birinci Dünya sa­vaşından beri hemen hemen bütün dünyaya yayıldı ve «Milletlerarası Quaker Yardımı» teşkilâtını kurdu. 1947′de ingiliz ve amerikan quaker komiteleri Nobel Barış ödülünü kazandı.

Dünyada, gününmüzde bir dünya komitesi halinde teşkilâtlanmış bulunan 250 000′e ya­kın quaker vardır. Bunların büyük kısmı anglosakson ülkelerinde yaşamakla beraber, Avrupa, Asya ve Afrika’ya da yayılmışlar­dır. Fransa’da birkaç quaker grubu vardır. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUAKER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUETELET (Adolphe)

Tarih 16 Haziran 2009

QUETELET (Adolphe), belçikalı astronom, matematikçi ve istatistikçi (Gand 1796 -Brüksel 1874). önce Gand’da, sonra Brük­sel’de matematik dersleri verdi; koniklerin düzlem kesitleri konusunda çalışmalar yaptı.
Sonra Brüksel rasathanesinin yapımını yö­netti ve bu kurumun ilk müdürü oldu (1828). özellikle, olasılıklar teorisini ahlâk ve siya­set bilimlerine, ayrıca antropometriye uygulamasıyle tanınır.

Başlıca eserleri: Sur l’Homme et le Developpement de ses Facultes, ou Essai de Physique Sociale (İn­san ve Yetilerinin Gelişmesi Üstüne veya Toplumsal Fizik Denemesi) [1835], L’Anthropometrie, ou Mesure des Differentes Facultes de l’Homme (Antropometri veya İnsanın Çeşitli Yetilerinin ölçülmesi) [1871]. Bu eserlerinde, insanın maddî ve manevî gelişim ve «ortalama insan» üstüne çalışma­larını açıkladı. İnsanı toplum üyesi olarak ele alan incelemelerin ilkelerini ilk ortaya koyanlardandır. Quetelet, istatistik aracılığıyle, doğum oranı, maddî ve manevî geli­şim, zihnî davranış ve ölüm oranıyle ilgili kanunları incelemek istiyordu. (L)

Quetelet poligonu. Biyol. Bk. Frekans POLİGON’.

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUETELET (Adolphe) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÜRİTEN

Tarih 15 Haziran 2009

PÜRİTEN i. (ing. puritan > fr. puritain). Kutsal kitapları yeniden ve değişik bir anlayışla okumaya büyük önem veren ve pek çoğu Amerika’ya göç eden katı bir presbiteryen tarikatının üyesi.
— ANSîKL. • ingiltere’de James I Stuart’ın Presbiteryenliğe katılmakla birlikte piskoposluğu kaldırmayı reddetmesi ve hü­kümdarın püritenler için hoşgörü isteyen Binler dilekçesini kabul etmemesi (Hampton Court konferansı, ocak 1604), 1610′a doğru, siyasî bir Püritenliğin doğmasına yol açtı. Bu Püritenlik, kralların tanrısal hakkına karşılık, milletin krala üstün ol­duğunu savunuyordu. Siyasî Püritenliğin ilahiyat alanındaki Püritenlikle birleşmesi ingiliz devrimini belirleyen en önemli un­surlardan biridir. 1638′den itibaren püritenler, krallığın bütün kiliselerine din ko­nusundaki her çeşit yeniliği reddetme an­dı olan National Covenant!ı habul ettir­diler.

Büyük bir çoğunluğu Cromwell gibi doğu kontluklarından gelen ve Charles I’e karşı parlamento ile birlikte mücadele’ eden püritenler, kralın bozguna uğramasında ve 1649′da idamında büyük rol oynadılar. Ay­rıca, İngiltere kilisesini Iskoçya kilisesi ör­neğine göre yeniden düzenlemeyi de tasar­ladılar (Covenant, 1643). Cromwell’in ik­tidara gelişinden sonra hükümeti fiilen kontrollan altına aldılar (Barebone’s Parliament, 1653). Ama tecrübesiz oldukları için devleti yeniden teşkilâtlandırmayı ba­şaramadılar; bölündüler ve 1660′ta Char­les II’nin tahta geçmesiyle tekrar kurulan krallık yönetiminin baskısıyle siyaset ala­nından çekildiler. Ama yine de püritenlerin siyasî (parlamenter demokrasinin ku­rulması), toplumsal ve ahlâkî (azamî ka­zanç peşinde koşan kapitalist bir burjuva­zinin yerleşmesi) bakımlardan İngiltere’de derin etkisi görüldü.

• Kuzey Amerika’da, Püritenlerin siyasî rolleri Kuzey Amerika’da çok daha uzun sürdü. Gerçekten, Anglikan kilisesinde ye­nilik yapmanın imkânsız olduğu kanısına varan bazı püritenler yurtlarından göç ede­rek yeni bir denizaşırı din topluluğu kur­mayı tercih ettiler. Teorilerini uygulamak amacıyle Massachusetts kolonisini kuran bu kimselerin otuz beşi ayrı bir kilise olan Leiden kilisesindendi (Hollanda), altmış ye­disi maceracıydı (Pilgrim Fathers). Okya­nusu Mayflower gemisiyle geçtiler (6 ey­lül – 21 aralık 1520). Sonra da üstünde ileride Plymouth sömürgesinin kurulacağı bölgeye yerleşerek buradaki yerli halkla azizler azınlığı arasında kesin bir ayırım gözetmeğe çalışan bir topluluk kurdular. Bir vali, yedi yardımcısı ve bir meclisle kendi kendilerini yöneterek oy hakkını yal­nız bir tarikatın üyelerine verdiler (Mas­sachusetts halkının yüzde yirmi beşi). Bu hak da yalnız âyinde bulunanlara tanın­mıştı.
Ayrıca, 1635 tarihli bir kanunla âyin­de bulunmak da zorunlu kılındı. Ama ge­lenlerin sayısının gitgide artması (1630 -1640 arasında 20 000 kişi) ve bu püriten­lerin daha önce yerleşmiş olan kolonilere zarar verecek biçimde batıya ve güneye doğru yayılmaları, din sapkını oldukların­dan kuşkulandıkları kimselere veya başka mezheplerden olanlara karşı hoşgörüyle davranmamaları, gitgide artan kazanç hır­sı, aziz çocuklarını vaftizden muaf tutmak istememeleri, Charles II tarafından Mas­sachusetts «şart»ının yürürlükten kaldırıl­ması (1684) New-England’ın püriten rejimini sarstı. Bununla beraber, 1689′da çı­kan Hoşgörü fermanına rağmen, püriten­ler dinî sapmaların peşini bırakmadıkları gibi katı ahlâk anlayışını da muhafaza et­tiler. Bundan dolayı da biçimciliğe düştü­ler. Sonunda püritenlerin ve tarikatçıların, vaftiz edilmiş olanların hiç birini âyine kabul etmemeleri üzerine XVII. yy.ın so­nunda New-England’ın dinî birliği bozul­du. Gelenekçiler, varlıklarını sürdürebilmek için, devletin belirli bir ölçüde laikleşme­sini kabul etmek zorunda kaldılar.
Bu laik­leşme, rahiplerin elinden siyasî otoritele­rinin bir kısmını alıyordu. Nihayet, 1691′de püriten kolonisi de dağıldı. Ama or­tak yasaya boyun eğen püritenler uzun sü­re dinî özelliklerini korumayı başardılar. Ne var ki bu durum onların ilahiyat ala­nında daha az dogmacı, bireysel bakımdan da daha beşerî bir anlayışa yönelmelerini önleyemedi. Fakat gene de, kongregasyonalist bir Kilise ve Devletin kongre an­layışına bağlı kaldılar ve 1750′den itiba­ren, Anglikan piskoposluğu ile İngiliz hü­kümetine karşı çıkmağa başladılar. Bu ba­kımdan da, Amerika’daki ingiliz sömürgelerini bağımsızlığa yönelten 1776 dev­riminin hazırlanmasında büyük bir rol oy­nadılar. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÜRİTEN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Punch (THE) veya The London Charivari

Tarih 13 Haziran 2009

Punch (THE) veya The London Charivari
Pulcinella veya Londra Maskarası), Mayhew ile Mark Lemon’un 1841′de kurduk­ları haftalık ingiliz mizah dergisi. Re­sim ve karikatüre de yer veren bu dergi, toplumsal düzensizliklere ve imtiyazlı durumlara karşı çıkmak amacını güdüyordu. Sonraları muhafazakâr bir eğilime yöneldi. Kadrosundaki başlıca kişiler arasında, sir John Tenniel, Richard Doyle, John Leech, Charles Keene ve Thackeray vardı. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Punch (THE) veya The London Charivari hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUEBLO’LAR

Tarih 13 Haziran 2009

PUEBLO’LAR, A.B.D.’nin güneybatısında (New-Mexico, Colorado ve Arizona) kızılderili halk; bağımsız köyler halinde bö­lünen başlıca kabileleri (Hopi’ler, Zuni’ler) iki bin yıla yakın süredir birbirinin üze­rinde çekik katlar halinde yükselen taş ev­ler yaparlar. Mısır yetiştirme bölgesinde yaşayan tarımcı topluluklardır; el tezgâh­larında pamuk dokur ve kıvrımlı elbiseler giyerler. Geometrik desenli çömlekleri ilgi çekicidir. Seçimle işbaşına gelen başkanlar tarafından rahip sınıfının yardımıyle yöne­tilen her köy, siyasî ve dinî bir birimdir. Pueblo toplumunda totemci klanlarla dinî tarikatlar birarada yaşar. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUEBLO’LAR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKİYATRİ

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKİYATRİ i. (fr. psychiatrie). Akıl hastalıklarını inceleyen ve tedavi eden hekim­lik dalı.
— ANSiKL. Uzun zaman akıl hastalarının tabiatüstü bir kuvvetin etkisi altında ol­duğu zannedildi ve bu hastalar zaman ,zaman korku veya hayranlık uyandırdı. Or­taçağda bu halleri sihirbazlık, büyücülük veya şeytanla ilgili sayarlardı. Bununla be­raber akıl hastalarına insanlık duygusuyle ilk yardım eli bu çağda uzatıldı. XVII. -XVIII. yy.larda özel kurumların sayısı art­tı; amaç toplum içinde yaşayamayan akıl hastalarını barındırmaktı, ama bu insan­ların gerçekten hasta olduğu henüz kabul edilmiyordu. Ancak 1793′te Phillippe Pinel (1745-1826) bu hastaları doktorlara teslim etti ve Salpetriere bakımevindeki hastaları, ellerindeki, ayaklarındaki iplerden, zincir­lerden kurtardı. Bu tarih psikiyatri’nin baş­langıcıdır. Bundan sonra psikiyatride bü­yük ilerlemeler oldu.

Günümüzde, beden hastalıklarıyle akıl hastalıklarını birbirin­den ayıran, akıl hastalıklarını Hippokrates hekimliğinin dışında tutan ikili descartes’çı görüş kabul edilmemekte, tersine be­den ile ruhun ayrılmaz ve canlı bir bütün teşkil ettiği kabul edilmektedir. Psikiyatri «nevrozlar» ve «psikozlar» diye iki büyük grup hastalık kabul ederse de bunların ara­sında çok sayıda ara hal vardır. Hekim­liğin bu kolu çeşitli psikolojik, zihnî (ka­biliyet testleri, bilgi ve kişilik testleri, nakroanaliz, psikanaliz), biyolojik (lomber ponksiyon, elektroansefalografi, gazlı ansefalografi), cerrahî (vantrikülografi) araştır­ma yollarına başvurur; fizik tedavi (elek­troşok), ilâçla tedavi (psikotrop maddeler), psikanalizle tedavi gibi her gün biraz da­ha geliştirilen tedavi yollarından faydala­nır. Cerrahî de (psikoşirürji) akıl hastalık­larının tedavisinde yeni ümitler doğurmuş­tur.

• Sosyal psikiyatri, psikiyatrinin belirli iki alana uygulanmasıdır:
1. akıl hastalıklarına yakalanmış insanların toplum içindeki marazî davranışlarının incelenmesi (bu anlam­da sosyal psikiyatri, psikiyatri semiyolojisinin alanı içine girer);
2. akıl hastalıkları sosyolojisi, yani akıl hastalıklarıyle toplum olayları arasındaki ortak ilişkilerin ince­lenmesi. Akıl hastalıkları sosyolojisinin amacı, sosyal şartlar içinde, akıl hastalık­larının daha sık görüldüğü durumlarda en kötü hastalık etmenlerinin ortadan kaldi; rılması, toplulukların akıl sağlığını koru­yacak şehircilik programlarının uygulanma­sıdır. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKİYATRİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROUST (Marcel)

Tarih 11 Haziran 2009

PROUST (Marcel), fransız yazarı (Paris 1871-ay-y. 1922), profesör Adrien Proust ile Jeanne WeiFin oğlu. Sağlığının bozuk olmasına ve astma nöbetlerine rağmen, Marcel Proust, Condorcet lisesinde parlak bir öğrenim yaptı. Dört-beş yıl, görünüşte boş bir hayat sürdü: ama gerçekte, yazaca­ğı eserler için malzeme topluyordu.

1896′da, taslak ve denemelerinden meydana getirdiği bir derleme yayımladı: Les Plaisirs et les Jours (Zevkler ve Günler). İlerde ya­zacağı büyük romanın başlıca temalarını taşıyan bu eserden sonra uzun bir otobiyog­rafik roman tasarladı: Jean Santeuil; bu eser ancak, ölümünden sonra, 1952′de ya­yımlandı. Ruskin’den yaptığı tercümeler (La Bible d’Amiens [Amiens İncili], 1904; Sesame et les Lys [Susam ve Zambaklar], 1906) kendi üslûbunu bulmasına yardımcı oldu. Gerçeği istiarelerle süslemeyi ve en önemli yeri estetik unsurlara vermeyi Rus­kin’den öğrenmişti.
Geçmiş Zaman Peşinde’yi (A la Recherche du Temps Perdu) 1905-1910 arasında yazma­ğa başladı. 1906′dan sonra toplumdan uzak kaldı, vaktini çoğunlukla yatakta, nefes dar­lığını giderici buğular arasında belirsiz bir hayalet gibi çalışarak geçirdi. 1911′e doğru kitabına bir yayımcı bulmağa kalktı. Zen­gin bir amatör yazar olarak tanındığı için bir cildin (Swann’ların Semtinden [Du Gö­te de Chez Swann], 1913) yayım masrafını ödemek zorunda kaldı. Bu sırada Birinci Dünya savaşının patlak vermesiyle kitabın yayımı ertelendi. Nouvelle Revue Française’in yayımcıları 1918′de ikinci cildi çıkar­dılar: A l’Ombre des Jeunes Filles en Fleurs (Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde); eser 1919′da Goncourt ödülünü kazandı.

Proust, birden bütün dünyada tanındı, fakat yakında öleceğini hissediyordu, bu yüzden eserlerini bitilmek için bütün gücüyle çalış­tı, ilhamın ve derin düşüncenin ancak yal­nızlıkla mümkün olduğuna inanarak, son ilişkilerini de kesti; böylece Le Cöte de Guermantes (Guermantes’ların Semtinden) [1920] ve Sodome et Gomorrhe (1922) adlı romanlarını yayımladı, öldüğünde eseri ta­mamlanmıştı ve son ciltleri de yayımlanabil­di: La Prisonniere (Mahpus Kadın) [1923]; Albertine Disparue (Kayıp Albertine) [1925]; Le Temps Retrouve (Kavuşulan Zaman) [1927]. Ayrıca, Pastiches et Melanges (Na­zireler ve Derlemeler) [1919], Chronigues (Kronikler) [1927], Contre Sainte Beuve (Sainte-Beuve’e Karşı) [1954] adlı uzun bir deneme ve mektupları yayımlandı. XIX. yy.ın romanı için Balzac neyse, XX. yy.ın romanı için de Proust odur. Romanın yalnız tekniğini değil, özünü de yenilemiştir. Balzac’ın bütün ilgisi, dikkati dış dünyaya dönüktü. Proust ise, gözlemlenen olaylar­dan çok, olaylara bakış tarzı üstünde dur­du. Bu bakımdan da, tersine bir «koper-nik devrimi» yapmış sayılır. Bu devrim, insan zihnini tekrar dünyanın merkezine yer­leştiren, romanı da, insan zihninde yansı­yan, dolayısıyle de biçim değiştiren bir ev­reni anlatmakla görevlendiren bir devrim­dir. Bir hasır iskemleden, çirkin bir kadın­dan şaheser yaratan ressam gibi Proust da yaşlı bir aşçı kadını, sıradan insanları, bir taşra evini alır ve bu basit biçimlerin öte­sinde, iyice bakıldığı zaman, dünyanın sır­rını bulabileceğimizi söyler. Nedir bu sır? Kendi akışı içinde hayat kaybolmuş bir zamandır; zamana gerçekten kavuşmamız, za­manı bu akıştan kurtarmamız, onu ancak sonsuzlaştırmakla olabilir; sanat, insanoğlu­na her şeyden önce bu sonsuzluğu sağlar. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROUST (Marcel) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROUDHON (Pierre Joseph)

Tarih 11 Haziran 2009

PROUDHON (Pierre Joseph), fransız sosya­listi (Besançon 1809-Paris 1865). Orta halli bir ailenin çocuğuydu, öğrenimini yarıda bı­rakarak, bir basımevinde musahhih olarak çalışmağa başladı. 1831-1832′de Fransa’yı dolaştı. Basımcı olarak Besançon’a yerleşti;

Fourier taraftarlarıyle tanıştı (1846). Sonra Paris’te yerleşti (1838) ve gazeteciliğe başladı. Geniş, fakat karmakarışık bir kül­tür edindi. Sosyalist çevrelerle tanıştı ve bu arada Kari Marx ile dost oldu. Fakat az sonra Marx’a cephe aldı. İlk eseri olan Mülkiyet Nedir? (Qu’est que la Propriete?) [1840] ile tanındı, fakat bu eserde geçen «Mülkiyet hırsızlıktır» cümlesi düşüncesini özetlemekten uzaktı. Daha sonra yayımla­dığı Theorie de la Propriete (Mülkiyet Te­orisi) [1865] adlı eserinde «ortak düzenin kendiliğinden ürünü» olan modern mülkiye­tin «görünüşte hukuk mantığına ve sağduyu­ya aykırı olarak ortaya çıktığını, fakat bu­nun hürriyetin zaferi, iktidara karşı çıkabi­lecek en büyük devrimci güç diye alınabi­leceğini» ileri sürdü. Daha önce Le Peuple (Halk) gazetesinde «Biz herkes için mülkiyet istiyoruz» diye yazmıştı. Gerçekte Proudhon anarşiye yatkın bir bireyciydi. «Anarşi bugünkü toplumların, hiyerarşik ilkel top­lumların varoluş şartıdır». Toplumsal ada­letsizlikten derinden derine etkilenen yazar, çözümü kapitalist çıkarların («yabancı hu­kuku») «Mübadale bankası»nın karşılıksız kredisi sayesinde ortadan kaldırılmasında görüyordu. Ona göre bu sistem, iskontoyu, yani sermaye faizini ortadan kaldıracaktı.

Haziran 1848′de Proudhon, Kurucu meclise milletvekili seçildi; 1849′da Halk bankasını kurdu. Bu banka, ona göre, karşılıksız kre­dinin mümkün olduğunu ispat edecekti. Na­zarî sisteme aykırı düşmekle beraber (Halk bankasının sermayesi vardı, Mübadele ban­kasının ise sermayesi olmayacaktı; yüzde 2 faiz alıyor ve bu faizi yüzde 0,25′e düşürme­yi tasarlıyordu; oysa Mübadele bankası karşılıksız kredi verecekti), bu kurum çalışa­madı: ödenmiş sermayesi hiç bir zaman 18 000 frangı geçmedi. Geleceğin Napoleon III’üne karşı yayımladığı iki makaleden ötürü üç yıl hapse mahkûm oluşu, Proudhon’un, uğradığı başarısızlığın iyice bilincine varma­sını sağladı. Genç bir işçi kızla evlendi, iktisadî meseleleri geçici olarak bir yana bırakarak, sosyal ve siyasî meseleleri ince­lemeye yöneldi. Çeşitli kişisel (hastalık) ve ailevî (kızlarının ölümü) engellerden sonra, De la Justice dans la Revolution et dans l’Eglise (Devrimde ve Kilisede Adalet) [1858] adlı eserini yayımladı, yeniden üç yıl hapse mahkûm oldu; Brüksel’e sığındı.

Paris’e dönünce (1862), merkeziyetçiliğe karşı koyan Du Principe Federatif (Federasyon İlkesi üstüne) [1863] adlı eserini yayımladı. Çalışmaktan çökmüş olarak üç yıl sonra öldü. Saint-Simon’cuların, Fourier’nin («ça­ğımızın en büyük yutturmacısı»), Louis Blanc’ın («zırva formüllerle işçileri zehirle­di»), Kari Marx’ın («sosyalizmin tenyası») ve komünizmin («Nuh’tan kalma saçmalık») şiddetli tenkitçisi olan Proudhon, işçi ve ay­dın çevrelerinde büyük bir etki yarattı. Bu­na karşılık, Marx, Systeme des Contradic-tions £conomiques ou la Philosophie de la Misere’e (iktisadî Çelişkiler Sistemi veya Sefaletin Felsefesi) [1846] cevap olarak yaz­dığı Felsefenin Sejaleti’nde (Misere de la Philosophie) Proudhon’u şiddetle tenkit etti ve onu bir «küçük burjuva» olarak gösterdi. Proudhon’un sistemi, iktisadî ve sosyal plan­da iştirakçi, siyasî alanda federalistti. Bu sonuca ulaşmanın yolu, otorite ilkesinin ye­rine, sözleşme kavramını getirmektir; ona göre sözleşme, «eşit ve hür varlıkların be­nimseyebileceği tek ahlâkî ilişkidir». Büyük sınaî üretim üniteleri, işçilerin kendi arala­rında kuracakları üretim kooperatifi veya millî atelye niteliğinde olmayan ortaklıklar haline gelecektir; üreticiler kendi araların­da maliyet fiyatı üzerinden serbestçe mal ve hizmet mübadele edeceklerdir: faizin (kredi bedava olacağı için) ve kârın ortadan kaldırılması, sınıfları birbiriyle kaynaştıra­caktır («burjuva sınıfıyle proletaryayı orta sınıfta, geliriyle geçinen sınıfla, ücretiyle ge­çinen sınıfı da tam anlamıyle ne geliri, ne ücreti olan, fakat icat ve teşebbüs eden, değerlendiren, üreten, mübadele eden sınıf içinde eritmek»), öbür eserleri: Organisati-on du Credit et de la Circulatîon (Kredi­nin ve Para Tedavülünün Düzenlenmesi) [1848], Solution du Probleme Social (Sosyal Problemin Çözümü) [1848], Les Confessions d’un Revolutionaire (Bir Devrimcinin itiraf­ları) [1849], L’İdee Generale de la Revolution au XlXe Siecle (XIX. yy.da Genel Devrim Fikri) [1851], La Guerre et la Paix (Savaş ve Barış) [1861], De la Capacite Politique des Classes Ouvrieres (İşçi Sınıfının Siyasî Yeteneği) [1865]. Yazışmaları (Correspondance) Sainte-Beuve tarafından ya­yımlandı. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROUDHON (Pierre Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Prospero ile Caliban

Tarih 11 Haziran 2009

Prospero ile Caliban, Nurullah Ataç’ın deneme kitabı (1961). Batı medeniyetinin benimsenmesi, halkın eğitilmesi, aydınların topluma karşı görevleri v.b. konulan işler. Eserde Shakespeare’in Fırtına (The Tempest) adlı oyunundaki iki kahraman (Pros­pero ile Caliban), kültür ve medeniyet geliş­mesinde iki aşamayı gösterir: Prospero ay­dınları, Caliban eğitilmemiş halkı temsil eder. Prospero, çoğunluğun yargılarına bo­yun eğmeyen kişidir; Caliban inançlara, ka­nılara, kurallara bağlıdır. Prospero dünün baskısından bugünü kurtarmakla görevlidir. Prospero’nun can düşmanı doğu düşüncesi, dogmatik inançlardır.
Eserde halkın eğitilmesi için önce çok iyi yetişmiş bir aydınlar topluluğu (intelligentsia) meydana getirilmesi düşüncesi savunu­lur. (M)
PROSPHORİANOS. Esk. coğ. Bk. BOSPORİON.

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prospero ile Caliban hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİESTLEY (John Boynton)

Tarih 09 Haziran 2009

PRİESTLEY (John Boynton), ingiliz yazarı (Bradford, Yorkshire 1894). Kronikçi ve edebiyat tenkitçisiydi, önce denemeleriyle ta­nındı, sonra romanlar yazdı: Adam in Moonshine (Ay Işığında Âdem) [19281; The Good Companions (iyi Dostlar) [1929]; Angel Pavement (Melek Kaldırımı) [1930]; The Doomsday Men (Kıyamet Günü insanları) [1938]; Jenny Villiers (1947); The Magicians (Sihirbazlar) [1954]; The Thirt-first of June (Otuz Bir Haziran) [1961]. Ayrıca birçok ti­yatro eseri yayımladı: J Have Been Here Be-fore (Daha önce Burada Bulundum) [1938]; Bir Komiser Geldi (An İnspector Câlis) [1947]; The tinden Tree (Ihlamur Ağacı) [1946]; Summerday’s Dream (Yaz Günü Rü­yası) [1949]; Satürn över the Water (Satürn’ün Suda Yansısı) [1961]; The Shapes of Sleep (Uyku Biçimleri) [1962]; Sir Michael and Sir George (1964); Salt is Leaving (Salt Gidiyor) [1966]; İt’s an Old Country (Eski Bir Ülke Bu) [1967]. Bütün eserlerinde XX. yy. toplumunu oldukça sert ve alaylı yoldan tenkit eder. Ayrıca Charles Dickens (1961) adlı bir biyografi ile deneme ve hatıralar da yayımladı: Literatüre and Western Man (Edebiyat ve Batı insanı) [1960]; Lost Empires (Kayıp imparatorluklar) [1965]. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİESTLEY (John Boynton) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRENS SABAHADDİN

Tarih 09 Haziran 2009

PRENS SABAHADDİN, türk sosyologu ve siyasetçisi (İstanbul 1877 – İsviçre, Neuchâtel 1948). Damat Mahmud Celâleddin Pa­şanın oğlu. Annesi, Sultan Abdülmecid’in kızı Seniha Sultan’dır. Saray geleneğince özel öğrenim gördü. Sonra babası ve kar­deşiyle Paris’e gitti (1899). Paris’te jön türkler içinde bir grubun başına geçti. İkin­ci Meşrutiyetin ilânı (1908) üzerine Türkiye’­ye döndü. Avrupa’da bulunduğu sürede La Revue dergisindeki yazılarıyle ilgi çekti. 1906-1908 Yılları arasında Terakki adlı aylık bir dergi çıkardı. Sosyal ve siyasî düşünce­lerini Birinci İzah, İkinci İzah ve Üçüncü izah (İttihat ve Terakki ile kendi arasındaki görüş ayrılıklarını açıklar) adlan altında ya­yımladı. 31 Mart olayından bir süre sonra tutuklandı (1909); Mahmud Şevket ve Hurşid Paşaların araya girmeleri üzerine serbest bırakıldı. «Teşebbüsü şahsî ve ademi mer­keziyet» (özel teşebbüs ve merkeze bağlı olmadan yönetim) diye adlandırdığı görüş­leri yayılmağa başlayınca «Nesli Cedid kulü­bü adı verilen bir ocak kuruldu. Prens Sa­bahaddin’in düşüncesini benimseyen gençler bu ocağın çevresinde toplandılar. Zaman­la ocağın faaliyetleri siyasî bir nitelik ka­zanmağa başladı, bunun üzerine ocak ka­natıldı (1911). Prens Sabahaddin, ademi merkeziyetçi bir görüşü savunuyor, İttihat ve Terakki’ye karşı çıkıyordu. Bu tutum ve düşüncelerine rağmen Türkiye’de liberal görüşü benimseyenlerle açıkça birleşmedi, onları üstü kapalı bir şekilde tutar görün­dü. İttihat ve Terakki ile bağdaşmayan dü­şüncelerini yazılarıyle açığa vurunca gergin­lik daha da arttı. Bir ara padişaha hitaben Tembellik ve merkeziyetçilik bizi mahvedi-or diye bir yazı yazdı. Balkan savaşının çaktığı yıllarda yazdığı bu yazı ittihatçıları büsbütün öfkelendirdi. Mahmud Şevket Pa­sa suikastine adı karıştı; mahkûm edildi. Bunun üzerine Paris’e kaçtı. Birinci Dünya savaşının çıkması üzerine padişaha barış yapılmasını ileri süren mektuplar yazdı. Savaş bitince Türkiye’ye döndü (1919). Türkiye’de bulunduğu sürece sosyal ve siyasî virüslerini açıklayan yazılar yayımladı. Bir süre sonra tekrar Avrupa’ya gitti (1920). Cumhuriyetin ilânından sonra Osmanlı hanedanın Türkiye’den çıkarılması üzerine bir daha yurda dönemedi, İsviçre’de yerleşti. Prens Sabahaddin, Türkiye’de Durkheim sosyolojisine karşı, kaynağını Le Play ve Edmond Demoulins’de bulan ferdiyetçi (bireyci) sosyoloji anlayışının kurucusu ve tanıtıcısı sayılır. Ona göre bir toplumun, bir devletin temelini fertler teşkil eder. Toklumu kuran, ona varlık bütünlüğü, ya­şama gücü kazandıran fert olduğu için, sosyolojinin işe fertleri ele alarak başlaması gerekir. Ferdin varlık kurallarını, toplum içindeki yerini, görevlerini, fertler arasındaki karşılıklı davranışları, fert­lerin birbirleri karşısındaki tutumlarını, sorumluluklarını araştırmak, açıklamak sosyolojinin görevleridir. Fert, toplum için de­ğil, toplum fert içindir. Devlet, fertlerin or­tak bir başarısı olduğu için, ferde yönelme­li ye onun varlık ilkelerine göre düzenlenmelidir. . Devletin görevi ferdin mutlu­sunu sağlamaktır. Toplum ve devlet ancak fertlerle açıklanabilir; devletten ferde değil, fertten devlete varılır. Fert, devletin temel taşıdır. Devlet fertleri sağlam, yetenekli, yetişkin ve başarılı oldukları ölçüde bütün­lük ve süreklilik kazanır. Başta devlet ol­mak üzere, bütün sosyal kurumlardan önce vardır, öğretim ve eğitimin amacı ferdin yetişmesi, devletin görevi ferdin güvenliğidir. Prens Sabahaddin Durkheim’in görüşlerini benimseyen, içlerinde Ziya Gökalp’in de bulunduğu ittihatçılarla anlaşamıyordu. özellikle Paris’te bulunduğu yıllarda yazmıs olduğu mektuplarda bu görüşleri savun­du. Türkiye’nin kalkınmasını özel teşebbüsün geliştirilmesinde buluyordu. Ona göre üretimin düzenlenmesi, üretici güçlerin geliştirlmesi, bir tarım üfkesi olan Türkiye’de ırana geniş ölçüde önem verilmesi gerek­lidir. Bunların gerçekleştirilmesi de özel te­şebbüsün gelişmesine, tekelci, belli ve tek bir merkeze bağlanmama anlamına gelen ademi merkeziyetçilik anlayışının yerleştirilmesine bağlıdır.

Türkiye’nin sosyal kurulu­şu, eski geleneklere, ferde önem vermeyen bir anlayışa dayandığından çağdaş gelişime ayak uydurulamamaktadır. Bu yüzden, bü­tün toplum kurumlarında ferdiyetçi bir gö­rüşe bağlanılmalı, yönetim düzeninde «idarî merkeziyetsizlik» ilkesi uygulanmalıdır. Osmanlı devleti Sınırları içinde bulunan bölge­ler de İstanbul’a bağlanmaktan kurtarılma­lıdır. Devletin yönetim biçimini değiştir­mekle yenileşme ve reform olmaz. Reform, ancak fert hayatının gelişimini durduran, özel teşebbüsü önleyen kurumların değiştiril­mesi, yenilerinin kurulmasıyle olur. Türki­ye’de yapılması gereken en önemli yenilik eğitim ve öğretim düzeninde olmalı, öğretim kurumları, tüketici memur Sınıfı yetiştirmek­ten kurtarılarak üretici eleman yetiştirebile­cek bir nitelikte düzenlenmelidir, öğretim ve eğitim, uygulamalı (pratik) bir nitelik kaza­nırsa, bilim hayata, üretici kurumlara yardım­cı olur. Prens Sabahaddin bu görüşleriyle, Türkiye’de bilimin hayata uygulanmasını, eğitim ve öğretim kurumlarının üretici ele­man yetiştirici nitelikte düzenlenmesini sa­vunan ilk aydın oldu. Bilimde deneye, olay­ların açıklanışında sebep-sonuç ilkesine inanıyordu. Ona göre olayları birbirine bağ­layan temel oluşumlar anlaşılırsa hem geç­miş, hem de onun bir süreci olan gelecek daha kolay kavranır.
Prens Sabahaddin’in çeşitli dergilerde çıkan yazıları biraraya toplanmadı. Basılan tek eseri: Türkiye Nasıl Kurtarılabilir’dir (1911). [-> Bibliyo.] (M)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRENS SABAHADDİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Preciosite

Tarih 09 Haziran 2009

Preciosite, XVII. yy .ın ilk yarısında Fran­sa’da bazı kibar çevrelerde, duyguların di­le getirilişinde ve edebî anlatımda kendini gösteren aşırı incelik hevesi.
Kelimenin tam anlamıyle preciosite, Fran­sa’da 1650′den sonra, edebî bir akım ol­maktan çok, feminist hareketin bir özlemi olarak ortaya çıktı. Evlilik hayatında kadı­nın baskı altında tutulmasına karşı çıkan preciosite, toplumsal kısıtlamalardan ba­ğımsız, son derece güçlü ve ideal bir aşk anlayışını geliştirdi. Bu anlayış aşırı bir duygu inceliğinin ve kibarlar âleminde ka­dının hâkimiyetinin onaylanışı olarak kabul ediliyordu. Aynı incelik çabası, çeşitli sa­lonlarda, nezaket kuralları ve konuşma tar­zında da kendini gösterdi. Kişisel orijinal­lik, kelimeleri bu anlayışa uygun anlamlar vererek kullanmak, ince istiareler yapmak gibi önceleri hiç de gülünç olmayan bir tarz haline geldi. Zaten precieuses kelime­si de, ilk olarak 1653′te, kibar edebi­yatına, romanesk tarza ve aşk şiirlerine karşı çıkan kimseler tarafından, evlerinde edebiyatçıların katıldığı toplantılar düzen­leyen kadınlar ve Özellikle de Mile de Scudery için kullanılmıştır.
Urfe” ile Rambouillet konağı şairleri Voituıe, Maileville, Godeau’nun eserlerinden kaynak alan preciosite’ edebiyatı, bu kimselerin eserlerinde, italyan concetti’lerindeki sıkıcılığın, ispan­yol Gongora’cılığının ve ingiliz eupheus’çuluğunun izlerini taşıyordu. Başlıca temsilci­leri de, Benserade, Segrais, Sarasin, Pellisson, Menage, Gomberville, La Calprenede ve özellikle de Mile de Scudery’ydi (Le Grand Cyrus, 1650; Clelie, 1654-1660). Pre­ciosite edebiyatı çok zaman, aşırı incelik, yapmacıklı bir biçimde derinleştirilmiş bir havaîlik ve anlaşılmazlığa kadar varan bir anlatım özentisine düştü. Bütün bu özellik­lerine rağmen, âşıkane duyguların açıklanmasındaki özenli ve ayrıntılı açıklamalarıyle başarılı da oldu. «Precieux»lerden ve «preciosite»den 1660′a kadar söz edilmiştir. Bundan sonraki tarihlerde terim çok daha az kullanıldı. Ama preciosite’ye has dav­ranışlar ortadan kalkmadı, öyle ki, yüzyıl sonundaki kibar çevreleri, 1655-1660 sıra­sının kibar çevrelerinden pek de farklı ol­madı. Preciosite denince her şeyden önce bu aşırı incelik ve yapmacık dolu üslûp akla geldiği için, bazı modern yazarların (E. Rostand, J. Giraudoux) preciositesinden de söz edilebilir. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Preciosite hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Principe [İL] (Prens)

Tarih 09 Haziran 2009

Principe [İL] (Prens), Machiavelli’nin San Casciano’da sürgündeyken yazdığı (1513) ve ölümünden sonra yayımlanan (1531) siyasî incelemesi. Piero de Medici’nin oğlu Urbino dükü Lorenzo’ya ithaf edilen (Lorenzo’-nun belki de hiç okumadığı) bu eserde, her ikisinin de başında birer hükümdar bulu­nan Fransa ile ingiltere’nin toprak bütün­lüklerini ve manevî birliklerini sağlamala­rına karşılık, italyan cumhuriyetlerinin İtalya yarımadasının birliğini sağlamakta güçsüz kaldıkları belirtilir. Machiavelli, kendini cumhuriyetçi bir hükümete yönel­ten kişisel çıkarlarını göz önünde bulun­durmaz, devlet anlayışına dayanan, kanun ile ahlâkın bu anlayışa bağımlı olacağı ve bu belirli bir sonuca ulaşmak için her aracı geçerli sayan pozitif bir siyaset ta­sarlar. Böyle bir programı, ancak ihtiyat, bilgelik ve cesareti biraraya getirmeyi başarabilen bir «prens» (yani hükümdar) ger­çekleştirebilir. Enerjik, kuvvetli ve halkı ezenlere karşı merhametsiz ve kaygısız ol­ması gereken bu prens, toplum yararı uğ­runa gerekirse şiddete ve yalana başvur­maktan kaçınmamalıdır. Böylece millî bir ordudan destek alarak italyan topraklarını savunabilecek tek güç olan halk tabakala­rını kurtaracaktır. Bu açıdan bakıldığı zaman her halde en uygun «prens» tipi, sıfır­dan başlayarak küçük bir modern devlet kurmayı başaran Cesare Borgia’dır. Machiavelli, bu küçük modern devletin, bir­leşik İtalya’nın çekirdeğini meydana getire­ceğini ummuştu. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Principe [İL] (Prens) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Prag Dilbilim derneği

Tarih 08 Haziran 2009

Prag Dilbilim derneği, özellikle 1929-1939 arasında Çekoslovakya’da faaliyet gösteren dernek, 1926′da iki dilbilimci grubunun karşılaşmasıyle doğdu; bu gruplardan birini çekler (Vilem Mathesius, Bohumil Trnka, Bohuslav Havranek, Jana Mukarovsky), öbürünü ruslar (N. Trubestkoy, R. Jakobson, S. Karcevski) meydana getiriyordu. İki gru­bun da aynı konularla ilgilenmesi, Birinci Milletlerarası Islavcılar kongresine (1929) tezler halinde sunulan ortak bir programın hazırlanmasına yol açtı. Daha sonra dernek milletlerarası bir dergi
(Prag Dilbilim Oku­lu Çalışmaları) ve 1935′ten sonra da çekçe bir dergi (Slovo a Şlovesnost) yayımladı. Prag dilbilim derneğinin başlıca özelliği, ya­pısalcı ilkeyi ön plana geçirmesi ve görev kavramına ağırlık vermesidir. Görev kavra­mı ise incelenen her unsuru teleoîojik ba­kımdan ele alır. Prag derneği dilbilimcileri, fonoloji alanında çok başarılı sonuçlara ulaştı; ama sözdizimi, morfoloji v.b. alanında da değerli araştırmalar yaptı; aynı zamanda dilbilim ilkelerini temel alan uygulamalar üstünde çalıştı. Bu ana faaliyetin yanı sıra, aynı metotlardan yararlanarak sanat, ede­biyat, toplum, âdetler, âyinler v.b. konular da ele alındı. Böylece Prag Dilbilim derne­ğinin çalışmaları semiyotiğin çeşitli dalların­da büyük bir gelişme sağladı. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prag Dilbilim derneği hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POZİTİVİZM

Tarih 08 Haziran 2009

POZİTİVİZM i. (fr. positivisme). Auguste Comte’un ve izleyicilerinin felsefî öğretisi, // Tesm. yol. Metafiziği gereksiz sayan, olayları gözlemlemek ve bu olayları yöneten kanunları belirlemekle yetinmeyi ileıi sü­renlerin görüşü.// Mantıkî pozitivizm.
Bk. YENİ-POZİTİVİZM.
— ANSİKL. Auguste Comte’un ileri sürdü­ğü şekliyle pozitivizm, bir yandan, Cours de Philosophie Positive’it (Pozitif Felsefe Dersleri) açıklanan bir bilimler felsefesi; öte yandan, Cours de Politique Positive’de (Positif Siyaset Dersleri) belirtilen bir siya­set ve dindir. Auguste Comte’un, bilimler felsefesini, siyasete bir giriş olarak düşün­düğü besbellidir.
Gerçekten de, bütün bilimler, sosyal-statik (ferdin, ailenin, toplumun incelenmesi) ve sosyal-dinamik’e (toplumların gelişme ka­nunu) ayrılan sosyolojiye varır. Bu kanun, Uç hal (çağ) kanunudur. Comte’a göre top­lumlar, başlangıçta, dinî inançlar üstüne kurulmuştu. Metafizik çağla birlikte eleşti­rici düşünce bütün kademeleşmeleri yıktı. Böylece, toplumları pozitif olarak yeniden düzenlemek gerekli hale geldi. Bunu ger­çekleştirmek için siyasî güçten ve aktif sı­nıftan (tacirler, sanayiciler, tarımcılar) farklı olan ve bilginlerden, filozoflardan, sanatçılardan meydana gelen manevî bir güç, düşünceye dayanan bir sınıf yaratmak gerekir.
«Pozitif din» herhangi bir aşkın Varlığa dayanmaz; tapınacağı tek şey insanlık’tır. insanlık Yüce Varlık, yeryüzü Büyük Fetiş ve mekân Büyük Ortam’dır. Pozitif dinde, ahlâk ön planda yer alır ve şu cümleyle özetlenir: «Başkası için yaşamak».
Pozitif kültün üç yanı vardır:
1. kişisel kült veya kadına (zevce, anne veya kız çocuğu) ta­pınma;
2. dokuz kutsamayı (sunma; alış­tırma [14 yaşında]; kabul [21 yaşında]; yö­neltme [28 yaşında]; evlenme; olgunluk [42 yaşında]; emeklilik [63 yaşında]; dönüşüm [ölüm]; yüce varlığa katılma [ölümden ye­di yıl sonra]) kapsayan ev kültü;
3. Yüce Varlığı konu olarak alan kamusal kült. Comte, tapınağı, takvimi, tapınma kuralla­rını açıklamış ve din adamlığına kabul edil­menin şartlarım, rahiplerin ve yardımcıla­rının ücretlerini v.b. belirlemişti. Littre’ ve Stuart Mill’in pozitif dini kabul etmemelerine karşılık, Comte’un Ortodoks çömezleri, resmî organ olarak Revue occidentale’i çıkardılar ve Auguste Comte’un Paris’teki evinde Pierre Lafitte’in yöneti­minde toplanmağa devam ettiler.
İngiltere’­de, Comte’un dinî fikirleri Richard Congreve tarafından benimsendi. Ama Congreve’in titiz Ortodoksluğu, pozitivistlerden ço­ğunun Harrison çevresinde toplanmasına yol açtı. Brezilya’da, dinî ve Ortodoks pozitivizm olağanüstü bir ilgi gördü; Brezilya cumhuriyetinde bakan olan Benjamin Constant, eğitimi Comte’un ilkelerine göre dü­zenlemeğe çalıştı; Miguel Lemos, ayrıntılı ve karmaşık tapınma kurallarını olduğu gi­bi uygulayarak İnsanlık kültünü kurdu. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZİTİVİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POZİTİVİST

Tarih 08 Haziran 2009

POZİTİVİST sıf. (fr. positiviste). Poziti­vizmle ilgili: Pozitivist felsefe.
— Huk. Pozitivist okul, Ceza hukuku alanında kişileri suç işlemeğe iten sebepleri toplum açısından inceleyen okul. Bk. ANSİKL.
— ANSiKL. Pozitivist okul, XIX. yy.da gelişen genel pozitivist akımın etkisiyle meydana geldi. Okulun kurucusu Lombroso’dur. Sonraları Garofalo ve özellikle Ferri tarafından geliştirildi. Pozitivist görüşe göre, her olay gibi toplum olaylarının da bir sebebi vardır. Toplumdaki kötülüklerin son bulması isteniyorsa, bunlara sebep olan toplum olaylarına son vermek gerekir. Yoksa, belli sebepler, belli sonuçlar doğu­racak; başka bir deyişle sebep devam et­tikçe suç da olacaktır. Bu yüzden ceza hu­kuku alanında irade hürriyetinden söz edi­lemez, çünkü bir kimseyi suça iten onun iradesi değil, toplumda bulunan ve kötülü­ğe temel olan sebeplerdir (kültürsüzlük, kötü muhit, akıl hastalığı gibi). Bu görü­şün vardığı sonuç şudur: sorumluluğun te­meli kişinin irade hürriyeti değildir. Kişi, iradesi hür olmadan belli sebeplerin etkisi altında suç işlediğinden, toplum için teh­likeli bir kişi durumundadır ve bu sebeple cezalandırılması gerekir. Akıl hastası olan bir kimseye bile ceza müeyyidesi uygulan­malıdır. Pozitivist okul görüşüne göre, suç işleyenlerin büyük bir kısmı normal olma­yan kimselerdir. Ancak cezalandırılmada dış etkenler nazara alınır.
♦ İ. Pozitivizmden yana olan kimse. (M)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZİTİVİST hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POST (Albert Hermann),

Tarih 06 Haziran 2009

POST (Albert Hermann), alman karşılaş­tırmalı hukuk ve hukuk sosyolojisi bilgini (Bremen 1839 – ay.y. 1895). Geçen yüzyılın son 20-30 yılında ortaya çıkan pozitivizmi benimsedi, hukuk evriminin genel kanunla­rını araştırdı. İlkel toplumlardaki çeşitli ilişkileri «etnolojik hukuk» adını verdiği bir sistem içinde ortaya koymayı denedi. Pek sağlam olmayan felsefe bilgisine ve ikinci elden kaynaklarla yetinmesine rağmen eser­leri karşılaştırmalı hukuk alanında önemli araştırmalara yol açtı
. Başlıca eserleri: Grundlagen des Rechts und Grundzüge Seiner Entwicklungsgeschichte (Hukukun İl­keleri ve Hukuk Tarihinin Anahatları) [1884]; Entwurf Eines Gemeinen Deutschen und Hansestadtbremischen Privatrechts auf Grundlage der Modernen Volksvvirtschaft (Çağdaş Ekonomi İlkelerine Dayanılarak Hazırlanan Basit Bir Alman ve Hansastadt Bremen özel Hukuku) [3 cilt, 1866-1871]; Grundriss der Ethnologischen Jurispudenz (Etnolojik Hukuk Biliminin tikeleri) [2 cilt, 1894-1895]. (M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POST (Albert Hermann), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POSOFLU ZÜLALİ

Tarih 06 Haziran 2009

POSOFLU ZÜLALİ (Yusuf, — denir), türk halk şairi (Posof [Kars] 1876 – ?). Saz şairi olarak Kars, Erzurum, Batum, Baku, Bursa ve Manisa ile köylerinde dolaştı. Köy­lerde imamlık, Batum Türk ilkokulunda öğ­retmenlik yaptı. Batum’da türkçülük hareke­tinin gelişmesi yolunda çalıştı. 1911′de Tür­kiye’ye dönerek Afyonkarahisar’a yerleşti. Şiirlerinde, doğup büyüdüğü yerlere duyduğu özlemi, insanların kötülüklerini, toplumun bozukluklarını anlattı. (M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSOFLU ZÜLALİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTRE

Tarih 06 Haziran 2009

PORTRE i. (fr. portrait). Bir kimsenin re­sim, fotoğraf v.b. ile yapılan tasviri: Du­vara dayalı yağlı boya ile kadın portresine dalgın dalgın baktı (Kemal Tahir).
— Ed. İnsanların görünüşlerini ve kişilikle­rini tanıtan yazı türü.
— ANSiKL. G. santl. Mısırlı heykeltıraşlar Eski İmparatorluk’tan itibaren portre ala­nında hayranlık uyandıran bir ustalığa erişmişlerdi (Ankhaf’ın büstü, Boston). Fi­ravun Amenofis IV’ün portreleri özellikle nesnelliğiyle dikkati çeker. Sümer sanatında da aynı özellikler görülür (Gudea’nın baş resimleri). Yunanistan’da ise, tersine, ki­şi portreleri çok yavaş ortaya çıktı ve baş­langıçta yalnız mezar heykelciliğinde gö­rüldü. Kişiye tapma eğiliminin ağır bastı­ğı İskender devrinde, kişisel portreler bü­yük önem kazandı. Bu devirden ve Iskender’in yerine geçen diadokhos’lardan kalan para resimlerinde (Makedonya, Bergama, Bithynia, Pontos, Suriye ve Mısır kralları­nın portreleri; Baktriana kralı Eukratides’in madalyonundaki portresi) kahramanlık havası ağır basar. Portreler Roma’da Etrüsklerin etkisiyle özellikle Etruria’da elve­rişli bir ortam buldu ve roma gerçekçiliği­nin temel taşlarından biri oldu. Bu gerçek­çilik, Cumhuriyet ve daha sonra İmpara­torluk devirlerinde yüksek mevki sahibi ve­ya halktan kişilerin sayısız heykellerinde, büstlerde ve paralarda kendini gösterdi (Cato, Caecilius Jucundus, Sezar, Pompeius, Augustus ve diğer imparatorlarla bun­ların aileleri). İmparatorluğun uzak eya­letlerinde portre özellikle Palmyra’da (me­zarlarda) ve Mısır’da (Fayyum’daki geniş anlatım gücüne sahip renkli portrelerde) görüldü.
Konstantinos devrinde, resmî port­reler tek kişinin resmi olma özelliğini kay­betti. Bizans sanatı bu tasvirlerden, hüküm­darlarla çevrelerinin şatafatını gösteren, incelik dolu çeşitlemeler meydana getirdi. Portre Batı’da uzun süre ortaya çıkmadı, mezar heykelciliğiyle eski çağlarda da bi­linen balmumu kalıp çıkarma usulü, port­renin Batı’da da zamanla yaygınlaşmasına yol açtı. Saint – Denis’de Philippe II’nin mezar heykeli ve Maineville’de kral Saint Louis’nin heykeli, kişisel özellik taşıyan ilk eserler sayılır. XIV. yy.da eserle modeli arasında yüz benzerliği sağlandı: Jean II’nin (Louvre) portresi ve Charles V’in tas­virleri (Louvre’daki baş heykeli, Saint-Denis’deki yatık mezar heykeli, yine Louvre müzesindeki Narbonne mihrap örtüsü) bu­nu açıkça gösterir. Ayrıca, Charles V’in ço­cuklarının (Berry dükü, Anjou dükü, Phi­lippe II, Bourgogne dükü) tasvirlerinde de aynı özellik göze çarpar. İtalya’da (Siena) Simone Martini (1328′e doğr.), kumandan Guıdorıccio da Fogliano’nun atlı heykeli­ni, 1407′de de İacopo Della Quercia, İllria del Carretto’nun (Lucca) güzelliğiyle ünlü yatık mezar heykelini yaptı. Verona’daki Scaligero’ların mezarları Gattamelata’ya ve Bartolomeo Colleoni’nin heykel­lerine örnek oldu. XV. yy.da batı sana­tında portrenin yaygınlaştığı ve büyük önem kazandığı görülür. Van Eyck (Niccolo Albergati, Viyana; Piskopos Van der Paele, Brugge), Van der Weyden (Meltadusa d’Este, New York), Memling (Marta Moreel, Brugge) veya Van Wassenhove (Juste de Gand) gibi flaman sanatçıları eserle­rinde şaşmaz bir gerçekçiliğe ve anatomik bir kesinliğe ulaştılar. Fransız portre sa­natı Jean Fouquet (Charles VII ve Juvenal’ des Ursins’in portreleri) ve Moulins Ustası (Bourbon’ların portreleri) gibi ün­lü sanatçılar yetiştirdi.

İtalya’da, mezar hey­kelciliği daha derin bir gerçekçiliğe yöne­lirken, Antonella da, Messina, Piero della Francesca, Botticelli, Giovanni Bellini ve madalya üzerine ilk olarak profil yapan (Konstantinos Palaiologos madalyası) Pisanello gibi sanatçlar, derin bir psikolojik kavrayışı dile getiren şaheserler yarattılar. Bunların arasında Portekizli Nuno Goncalves de sayılabilir.
XVI. yy.da portre batı sanatının en çok ilgi gören kollarından bi­ri oldu. Raffaello, Vinci, Tiziano, Lotto, Brenzino, Veronese, Tintoretto İtalya’da, DUrer, Cranach ve Holbein Almanya’da,
El Greco İspanya’da, resimlerini yaktıkla­rı modelleri ölümsüz bir üne kavuşturdu­lar. Fransa’da Clouet’lerin ve onların et­kisinde kalanların yaptığı «kara kalem» portreler özel bir ilgi gördü. XVII. yy.ın portre sanatçıları kibarların inceliğini (Beaubrun’ler, Mignard) veya toplumsal ayrıntıları canlandırmağa (Rigaud) yönelme­dikleri zaman, psikolojik gerçeğe önem verdiler (Philippe de Champaigne, François De Troy, Claude Lefebvre, Nanteuil, Le Brun). Van Dyck, Terborch ve Rubens, Rembrandt ve Frans Hals, Velasquez, gravürcülerden Mellau, Ausran veya Edelinck, büst ve mezar heykeli yapanlardan Sarazin, Girardon, Coysevox ve Anguier’ler mo­dellerinin kişisel özelliklerine büyük önem verdiler. Bunu izleyen dönemde yeni bir teknik olarak ortaya çıkan pastel, insan yüzündeki geçici ifadeleri canlandırmayı sağladı. Vivien, Latour, Perroneau, Rosal-ba Carriera ve daha sonra Ducreux ve Boze bu alanda Un kazandılar, öte yandan Fransızlardan Largilliere, Aved, Tocque, Natier, Greuze, Drouais, Mme Vigee-Lebrun, italyan Galgario, ingiliz Hogarth, Reynolds, Gainsborough, Romney, Lawrence, Raeburn gibi sanatçılar portre sa­natında yağlıboya kullandılar. Heykelcilik­te ise Lemoyne, Pigalle, Pajou, Falconet ve Houdon’un büstleri sayılabilir. Modellerine kimi zaman hain bir gözle, kimi zaman da derin bir sevgiyle bakma­yı bilen Goya, çağdaş portre sanatına ön­cülük etti. XIX. yy.da fransız portre sa­natı fizik ve manevî gerçekleri canlandı­ran şaheserler yarattı: David, Prud’hon, Gerard, Gros, Delacroix, Ingres, Chasseriau; Courbet. İzlenimciler ışığın yanardönerliğini cildin yüzeyine aktarmağa çalı­şarak portreyi manzara resmine yaklaştır­mayı denediler (Renoir). Degas, kendisin­den sonra Cezanne’ın da yaptığı gibi, ki­şiyi daha yalın anlatım imkânlarıyle canlandırmağa çalıştı. Van Gogh, sıcak renk­lerle dolu birkaç portre bıraktı. Kübistler art arda gelen düzeylerle insan yüzünü canlandırmağa çalıştılar (Picasso, Juan Gris, Gleizes). Bu sırada Helleu ve Boldini gibi kibar çevre ressamları aşırı özentili bir anlatımı benimsemişlerdi. Hey­kel dalında Dalou, Carpeaux, Rodin. Bourdelle Despiau, Wlerck, Gimond ve Belmondo’yu saymak gerekir.

— Ed. Eski türk edebiyatında ayrıntılı portrelere pek az rastlanır. Oğuz Kağan Destam’ında, Dede Korkut Kitabı’nda v.b., tabiat varlıklarına benzetmeler yapılarak çok kısa portrelere yer verilmiştir. Di­nî edebiyatın en tanınmış türlerinden olan hilye ve siyer gibi eserler Hz. Muhammed’in özellikle dış görünüşünü geniş öl­çüde tasvir eder. Kerbelâ olayını anlatan maktel’lerde, din ulularının biyografilerini toplayan tezkirelerde, mekanıbnamelerde çeşitli portreler yer alır. Yusuf ve Züleyha, Hüsrev ü Şirin, Leylâ ve Mecnun, Hüsn ü Aşk v.b. gibi mesnevilerde kahramanların portreleri çeşitli mazmunlar, benzetmeler kullanılarak gerçek dışı çizgilerle tanıtılır. Selâtinname, vakayiname gibi tarihlerde padişah ve devlet büyüklerinin genellikle dış görünüşlerini canlandıran portreler vardır. Divan nesrinde kahramanlar canlandırılırken kişiliklere de değinen işaretler ancak Naima ve Evliya Çelebi’nin eserlerinde görülür.

Tanzimat edebiyatından roman türünün ge­lişmesiyle birlikte dış görünüşler yanında kişilikleri de canlandıran portre yazıları gitgide ustalık kazandı. Namık Kemal, ro­manları dışında Evrak-ı Perişan adlı ese­rinde tarihî kişilerin portrelerini de başarıyle canlandırdı. Abdülhak Hâmid, bazı sanatçı ve bilim adamlarıyle tarihî kişile­rin manzum portrelerini yazdı. Edebiyatı cedide romanında Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmed Rauf edebî portrelerin­de ustalık gösterdi. Tevfik Fikret Aveng-i Tesavir’de bazı şairlerin manzum portre­lerini canlandırdı.

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halide Edib Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Re­fik Halid Karay, Reşat Nuri Güntekin, Abdülhak Şinasi Hisar, Sait Faik Abasıyanık, Yaşar Kemal, Kemal Tahir v.b. eserlerinde şehir ve köy insanlarına ait çe­şitli ve ayrıntılı portrelere yer verdi. Yah­ya Kemal Beyatlı (Siyasî ve Edebi Port­reler), Halit Fahri Ozansoy (Edebiyatçılar Geçiyor), Samet Ağaoğlu (Babamın Arka­daşları), Oktay Akbal (Şair Dostlarım) v.d., sanat ve siyaset adamlarının portrelerini dış görünüşlerle birlikte kişiliklere de eği­lerek canlandırdılar.

— Nümism. Sikkeler üzerindeki en eski portre, pers satrabı Pisaternes’e aittir (M. ö. 412). Helenistik devirde, sikkelere kral portreleri konulması yaygınlaştı. Bu port­reler arkaik devirde olduğu gibi kralın kudretini gösteren birer sembol değildi. He­lenistik devir sikkelerindeki portreler kra­lın gerçek çehresini gösteriyordu. Roma’­da ilk defa Sezar’a Roma sınırları içinde para bastırmak ve sikkesi üzerine portre­sini koydurmak hakkı verildi. Roma’da cumhuriyet devrinde kumandanların olan bu hakkı, imparatorluk devrinde impara­torlar aldı. Böylece, imparatorun, senato­nun ve müttefik şehirlerin ayrı ayrı sikke­leri basıldı. İmparator ve senato sikkeleri imparatorun portresini taşıyordu. Şehirler, sikkelerin üzerine imparatorun portresini
koymak zorunda değillerdi; ancak, impa­ratora saygı için koyarlardı. İmparatorluk devrinde hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun portresi, arka yüzünde de onun yapmış olduğu işler; kalkındırdığı ül­keleri, gezmiş olduğu yerleri anlatan tas­virler bulunur. Bazı sikkelerde de saray mensubu veya ilerigelenlerin portreleri var­dı. Bizanslılarda hemen her sikkenin ön yüzünde imparatorun veya ailesinin port­resi, arka yüzde ise çoğunluk dinî tasvir veya yazılar vardı. Sasanî sikkelerinde de portreler görülür. Ortaçağda madenî para­larda portre kullanılmadı.

XV. yy.dan iti­baren italyan paraları örnek tutularak gü­müş paralarda portreye yeniden yer verildi. Madalyalar üzerine portre yapılmasına 1439′da Pisanella önayak oldu. İslâm sikke­lerinde din yasağı yüzünden portre kulla­nılmadı. Türkiye cumhuriyetinde paraların üzerinde Atatürk’ün portrelerine yer ve­rildi.

— Pulculuk. Üzerinde portre bulunan ilk türk pulu, 1914′te basılmış olan, Birinci Londra serisinden 200 kuruşluk puldur. Bu pulda Mehmed V’in portresi vardı. Cumhu­riyet devrinde, ilk olarak 1924′te bastırı­lan Sulh Hatıra serisinde, Atatürk’ün port­resine yer verildi. Atatürk’ün çeşitli port­releri daha sonra birçok pul serisinde yer aldı. Ayrıca Namık Kemal, Barbaros Hayreddin Paşa, Farabi, Midhat Paşa, Abdül­hak Hâmid Tarhan, Ziya Gökalp, Zübeyde Hanım, Mehmed Akif Ersoy, Mimar Sinan, Fuzuli, Mevlânâ, Kâtip Çelebi, Şi­nasi, Agâh Efendi, Fatin Gökmen, Alp­arslan, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Şevket Dağ, Recaizade Mahmud Ekrem, Ahmed Rasim, Mustafa Reşid Paşa, Reşat Nuri Güntekin, Tevfik Fikret, Tamburi Cemil, Ahmed Vefik Paşa, Ömer Seyfeddin, Kemalettin Mimaroğlu, Halid Zıya Uşaklıgil, Yahya Kemal Beyatlı, Halide Edib Adı­var, Abdurrahman Şeref, Naima, Kanunî Sultan Süleyman, Ahmed Midhat Efendi, Turgut Reis, Sokullu Mehmed Paşa, Ne­dim, Osman Hamdi Bey, Selim Sırrı Tar-can, Ahmed Cevat Paşanın portrelerini ta­şıyan pullar çıkarıldı. Yabancı devlet baş­kanlarından İran şehinşahı Ali Rıza, Fe­deral Almanya cumhurbaşkanı Theodor Heuss, Afganistan kralı Muhammed Zahir Şah, Suudî Arabistan kralı Faysal, Fransa cumhurbaşkanı general de Gaulle gibi dev­let başkanlarının portreleriyle pullar çıka­rıldı.
• Türklerde. Turfan, Hotan, Haço gibi Uy­gur şehirlerinde yapılan kazılarda bulunan fresklerde Buddha’nın ve hükümdarların portrelerine rastlanır. Hoça’da bulunan uygur yazmalarında da portreler vardır. Sel­çuklularda Nakkaşı Rum diye anılan Aynüddevle, Mevlânâ’nın portrelerini yaptı. Osmanlılarda Mehmed II’nin İtalya’dan ge­tirttiği Gentile Bellini, Mate di Pasti, Constanza da Ferrara, hükümdarın çeşitli port­relerini yaptılar. Bu dönemde italya’da Mastori Pavli’nin yanında çalışan Nakkaş Si­nan Bey, Mehmed II’yi gül koklarken gös­teren portreyi yaptı. Süleyman I devrinde Nigârî, bir portresinde Barbaros’un yaşlı­lık dönemini canlandırdı. Nakkaş Hasan’ın Eğri Fetthnamesi’nde Mehmed III’ün za­ferden sonra düşman kumandanının kabul edişini gösteren minyatürü, portre niteliği taşır. Bu eserde Nakkaş Hasan’ın kendi­sini ve eserin yazarıyle hattatım gösteren minyatürler de portre niteliğindedir. XVIII. yy.da Levnî, Ahmed III’ü Damat İbrahim Paşa ile birlikte gösteren portreyi yaptı. XVIII. yy.dan itibaren osmanlı sultanlarının portrelerini toplu olarak gösteren al­bümler hazırlandı. XIX. yy.da batı resmi­nin izlerini taşıyan portreler yapıldı. Bun­lardan birinde Selim III, Koca Yusuf Paşa ile birlikte gösterilir. Batı etkisindeki türk resminde portreler önemli bir yer tu­tar. Bu eserler arasında Şeker Ahmed Pa­şanın yaptığı Abdülaziz portresi, Osman Hamdi Beyin Osmanlı devletindeki mahallî yaşayışı ve türk-islâm dünyasını yansıtan portreleri, Şehit Hasan Rıza’nın Tül Şap­kalı Kadın portresi dikkati çeker. İbra­him Çallı, Feyhaman Duran, Avni Lifij gibi sanatçılar portre ressamı olarak ta­nındı. Cumhuriyet devrinde Ali Avni Çe­lebi, Zeki Kocamemi, Refik Epikman, Cevat Dereli, Hamit Görele, Turgut Zaim, Ercüment Kalmık, Nurullah Berk, Zeki Faik İzer, Abidin Dino, Cemal Tollu, Bed­ri Rahmi Eyüboğlu, Halil Dikmen, Eşref Üren, Sabri Berkel, Nuri İyem, Avni Arbaş, Ferruh Başağa v.d. portre türünde eserler verdiler. (ML)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTRE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POULAHAE (Henry)

Tarih 06 Haziran 2009

POULAHAE (Henry), fransız yazarı (Pa­ris 1896), proleter edebiyatı nazariyecisi. Ya­yınladığı dergilerde ve «Nouvel âge» (Yeni­çağ) dizisinde, aynı eğilimli yazarları topladı (1931) ve aynı amaca yönelmiş yaban­cı yazarlarla ilişkiler kurdu. Yüzyılın ilk yirmi yılındaki toplum ve sendika eylemleri üstüne zengin bilgiler veren dört romanda işçi hayatını dile getirdi: Le Pain Quotidien (Gündelik Ekmek) [1930], Les Damnes de la Terre (Yeryüzünün Lânetlileri) [1935], Pain de Soldat (Er Tayını) [1937], Les Res-capes (Kurtulanlar) [1938]. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POULAHAE (Henry) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTOCKİ (Waclaw)

Tarih 06 Haziran 2009

POTOCKİ (Waclaw), polonyalı şair (Wola Luzenska 1625′e doğr.-öl. 1696′ya doğr.). Eserleri, XVII. yy. toplumu ve mezhep ça­tışmaları üstüne önemli bir belge niteliğin­dedir. Büyük bölümü ölümünden sonra ya­yımlanan çok sayıdaki şiirlerinin (300 000 mısra) gerçek değeri, ancak XIX. yy.da anlaşılabildi. 1621 Polonya-Osmanlı savaşı üs­tüne yazdığı destanı Wojna Chocimska (Hotin Savaşı) [1850], Polonya’da klasik eserler arasında yer alır. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTOCKİ (Waclaw) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEKİZ EDEBİYAT

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEKİZ EDEBİYAT
• Başlangıçtan XV. yy.a kadar. Portekiz edebiyatı başlangıcından beri bağımsız ol­muştur. Bunu, ülkenin dil bakımından muh­tar bir durumda oluşunun yanı sıra ta­rihiyle de kolayca açıklamak mümkündür. Hattâ daha da ileri giderek XV. yy.ın ba­sına kadar iberik yarımadasında Galicia ve Portekiz cancioneiro’lanmhkinĞen baş­ka şiir dili olmadığını da belirtmeden geç­memek gerekir. Fransız edebiyatının etki­sine rağmen bu cancioneiro’ların yapı ve biçim bakımından vardığı orijinallik, At­las okyanusu kıyılarının havasını yansıtan ve yer yer iç burkucu bir üslûba bürünen catiga’larda olanca gücüyle görülür.

Daha sonraki tarihlere rastlayan ve daha kararsız olan nesrin ortaya çıkışı ise özel­likle manastırların ve üniversitelerin geliş­mesine ve Saray hümanizmine bağlıdır. Bu mensur edebiyatın başlıca örnekleri, «soy kütüğü defterleri», «soydan kişiler defter­leri», breton çevrimini sürdüren romanlar ve Aviz hanedanı prenslerinin didaktik nesirleridir. Bu didaktik eserlerin arasında da kral Duarte’nin Leal Conselheiro’su (Dürüst Danışman) ile Coimbra dükü Pedrc’nun Tratado de Virtuosa Bemfeitoria’sı (Er­demli iyilikseverlik Kitabı) özellikle anıl­mağa değer.
• ön klasik devir, ön klasik edebiyatın Aljubarrota muharebesi (1385) ile Manuel I arası dönem boyunca bütün XV. yy.ı kapsayan gelişmesi portekiz emperyalizmi­nin başlangıcıyle atbaşı gider. Dolayısıyle de «milliyetçi burjuva» niteliğindeki bu ye­ni bilincin kendini en yetkin biçimde ta­rihçilerde ve özellikle de bunların en de­ğerlisi olan Fernao Lopes’te (1380-1459) gös­termiş olmasına şaşmamak gerekir. Lopes, halefleri Gomes Eanes de Zurara (1410-1474) ve Rui de Pina (1440′a doğr. – 1520′ye doğr.) ile, malzeme (tarihî kronikler ve keşifler), metot ve kesinlik bakımından ortak yanlara sahip olmakla beraber usta­lık ve kavrayış bakımından onlardan çok üstündür.

Lirik olmak özelliğini hiç bir zaman yitir­meyen şiir, Garcia de Resende’nin (1470′e doğr. – 1536) iki yüz elliyi aşkın şairin eserlerini kapsayan Canciortneiro Geral’i (1516) sayesinde bilinir. Halktan çok sara­ya bağlı olan bu şiir yapmacıklı dili ve alegorilere geniş yer vermesi bakımından günlük olayların büsbütün dışındadır; fa­kat dinî bir Stoa’cılığa bağlılığı, belgesel değeri ve biçim ustalığı bakımından sağlam bir geleneğe dayandığı ve klasik edebiya­tın öncüsü olduğu inkâr edilemez. Avrupa Rönesansının Portekiz’e yerleşme­ğe başladığı bu dönem bir yandan Ortaça­ğın etkisini taşıyan bir iberya geleneğine bir yandan da fetih isteğinin ağır bastığı bir hümanizme dayanır. Yüzyılın başında iberya geleneği daha çok roman ve tiyatroda görülür. Joao de Barros (1496-1570), Diego Mendes de Vasconcelos; (1523-1599) ve özellikle de Palmeirim de inglaterra adlı eseriyle Francisco de Morais (1500-1572), Amadis’in etkisinde ka­larak belirli bir tarzın yerleşmesini ve tu­tunmasını sağladılar. Fakat asıl hizmetle­ri bir Bernardim Ribeiro’nun (1500-1552) Ortaçağ ile romantizmi birbirine bağlayan bir Cristovao de Sousa Falcao’nun (1518-1557′ye doğr.) lirik nesirlerine götüren yo­lu açmak oldu. Tiyatro alanında da Jorge Ferreira de Vasconcelos (1515-1585′ten ön­ce) oldukça ılımlı bir pikaro geleneğini takip ederek hümanist komedinin sunî çer­çevesini kırarken, Gil Vicente de (1470′e doğr. – 1536′ya doğr.) gerçek bir yaratıcı olduğunu gösterdi. Vicente’nin çok çeşitli eseri lirizmi ve halka dayanması bakımın­dan kendisiyle boy ölçüşebilecek taklitçi­lerin çıkmasına imkân veremezdi. Fakat auto türünü en olgun şekline vardırarak klasik İspanya’nın comedia’sını hazırlamış oldu. Klasisizmin ikinci unsuru olan hü­manizm ile ülkeyi rönesans Avrupası’na bağladı, Damiao de Gois (1502-1574), Gouviea’lar (Andre, 1497 – 1548; Antonio 1505-1566) gibi Gerasmuscular, prenses Dona Maria’nın (1521-1577) çevresi bu evrensel­liğin başlıca tanıkları olduğu kadar da ge­rek şiir alanındaki devrimin gerek lirizmde italy anlaşmanın belirtileridir. Bu devrin gözde şairleri Francisco Sa de Miranda (1485′e doğr. – 1558), Antonio de Ferreira (1528-1569), Pedro de Andrade Caminha (1540-1594) ve Diogo Bernardes’tir (1530′a doğr. – 1605).
Avrupa’nın etkisinde kalmakla beraber Por­tekiz hümanizminin Avrupa’da yepyeni bir bilime yol açtığı ve bilimsel devrimi ger­çekleştirdiği de inkâr edilemez. Bu akı­mın öncüleri arasında Pedro Nunez (1492-1577′ye doğr.) gibi kozmografyacıların, Gar­cia de Orta (1490′a doğr – 1570) gibi bo­tanikçilerin yabancı ülkelerin tanınmasın­da büyük bir rol oynayan Mendes Pinto’yu (1509-1583), imparatorluğun haşmetini gözler önüne seren ve Portekiz’in Titus Livus’u sayabileceğimiz Joao de Barros’un (1496-1570) çevresinde toplanan Diego de Couto (1542-1616), Fernao Lopes de Castanheda (öl. 1559), Gaspar Correia (öl. 1560) gibi tarihçileri sayabiliriz. Bütün bu kişilerin arasında sanatçı kişili­ği en üstün olan Luiz de Camoes’ti (1524-1580). Asker, saray adamı, seyyah ve şair Camoes 1572′de imparatorluğun ve mille­tin son döneminde çıkan Os Lusiades adlı eserinde gelenekçi, hümanist ve fetihçi yüz­yılın büyük bir sentezini yaptı.

• Portekiz baroku (1580-1706). ispanya ile siyasî birleşme, ülkenin 1640′ta yeniden ba­ğımsız oluşundan sonra bile dil ve ideo­loji bakımından zaman zaman tehlikeli ola­bilen bir kaynaşmaya yol açtı. Bundan dolayı da, portekiz edebiyatının en sağlam değerleri, hemen hemen her alanda bu kay­naşma akımına karşı cephe alarak başa­rıya ulaştı. Jeronimo Corte Real (1535-1588), Gâbriel Pereira de Castro (1571-1632), Bras Garcia de Mascarenhas (1595-1656) ve Francisco Sa de Meneses (1600′e doğr. – 1664) ile destan türü olduğu yerde sayarken Fenix Renascida (Dirilen Phoenix) şairlerinin ispanya etkisini taşıyan yap­macıklı fakat çok büyük bir ustalığa da­yanan eserleri, Violante do Ceu (1601-1693) ve Madalena da Gloria (1672-1759) gibi rahibelerin derin duygulu ve mistik şiir­lerine yol açtı. Bu devirdeki diğer büyük şairler arasında renkli ve canlı bir üslûbu olan brezilyalı Gregorio de Matos (1623 veya 1633-1696) ve ahlâkçı şiirler yazan Francisco Rodriguez Lobo’yu (1580-1625′e doğr.) anmak gerekir.
Nesir ise vakayiname türünde, değerleri tartışmalı olmakla birlikte, Bernardo de Brito (1569-1617) ve Antonio Brandao (1584-1637) gibi kimselerle altın çağını yaşıyor­du. Ahlâkçı edebiyatta başta P. Manuel Bernades (1664-1710) olmak üzere Joao Lucena (1550-1600), Luis de Sousa (1555-1632) ve Jacinto Freire de Andrade (1597-1657) dikkati çeker.

Bu devri gereğince yansıtabilecek en önem­li iki yazardan biri, coşkun vaızcı ve yol gösterici mektuplarıyle dikkati çeken An­tonio Vieira (1608-1697) ile şair ve tarihçi, siyasetçi ve ahlâkçı hem ispanyol hem de Portekizli olan, İberya yarımadasının bütün çelişmelerini eserlerinde yansıtan Francis­co Manuel de Melo’dur (1611-1667).

• Aydınlanma çağı (1706-1816). Portekiz dehası, Ispanya’daki taht kavgaları dola­yısıyle daha da kesin bir nitelik kazanan bağımsızlıktan yararlanarak, zamanın ihtiyaçlarını karşılamak ve bu iş için de ilk olarak fransız etkisine açılmak imkânını buldu. Gelenekçilerin ve pombal’cilerin kar­şıt yönlere çekmeğe çalıştıkları edebiyat dünyası her şeyden önce pombal’cilerin sa­vunduğu ansiklopedi zihniyetinin etkisinde kaldı (Tarih akademisi, 1720; Üniversite’nin reformu, 1772). Aynı etki Luis Anto­nio Verney’in (1713-1792) pedagojik eserlerinde, Oliveira şövalyesinin (1702 – 1783) veya Antonio Nunes Ribeiro Sanches’in (1699-1782) çeşitli çalışmalarında görülür. Pombalin siyasetinin de desteklediği akılcı, laikleştirici ve yenilikçi eğilim 1756′dan iti­baren şiirde de ağır basmağa başladı: Do­mingo dos Reis Quita’nın (1728-1770) pas­toral lirizmi, Pedro Antonio Correia Garçao (1724-1772) ile Manuel de Figueiredo’nun (1725-1801) «yeni tiyatro»su, Antonio Diniş da Cruz e Silva’nın (1731-1799) hiciv­leri; yerli kaynaklardan beslenen Minas o-kuluna bağlı Jose de Santa Rita Durao (1717′ye doğr. – 1784), Claudio Manuel da Costa (1729-1789), Jose Basilio da Gama (1740-1795), Tomas Antonio Gonzaga (1744-1810); eski edebiyata karşı cephe alan ve hürriyet özlemini çeken Francisco Manu­el do Nascİmento (1734-1819) ve Manuel Maria Barbosa (1765-1805); romantizmin öncüsü sayabileceğimiz Alorna markizi v.b.

• XIX. yy. (1816-1910). Iberik yarımada­sındaki savaşlar ve krallık yönetiminin uzun süren can çekişmesi: portekiz roman­tizminin doğmasına yol açtı. öbür ülkelerdekinden çok daha geç bir tarihe rast­layan ve gerek aşırı milliyetçiliğiyle gerek hürriyetçi yanıyle dikkati çeken bu akım aynı zamanda bir orta yol hareketiydi. Temsilcileri üç kişidir: dokunaklı ve zarif lirizmiyle, gerek ele aldığı konular gerek kazandığı başarı bakımından oyunları ger­çekten milli olan ve eserleri savunduğu siyasî görüşün izlerini taşıyan Almeida Garrett (1799-1854); tarihî konulan işlemek konusundaki başarısı kadar da bu konu­larda bilgili olan Alexandre Herculano (1810-1877) ve romantizmin katılaşmasını ve kalıplaşmasını temsil eden şair Antonio Feliciano de Castilho (1800-1875). Roman­tizmin hemen ardından da, bağımsızlar adıyle ve romantizmin gerçekçiliğe bağlan­masını sağlayan yazarlar geldi. Bunlar ro­manda Luis Augusto Rebelo da Silva (1822 -1871) ile Julio Diniş (1839-1871), şiir ve tiyatro alanında da Joao de Lemos (1819-1889), Antonio Augusto Soares de Passos (1826-1860), Jose da Silva Mendes Leal (1818-1886), Tomas Ribeiro (1831-1901) ve Raimundo Antonio de Bulhao Pato’dur (1829-1912). Bu tablonun içinde, ayrı ola­rak belirtilmesi gereken iki ad vardır: eserleri son derece duru ve duygulu olan şair Joao de Deus Ramos (1830-1896) ve Sue’den hareket ederek Balzac’a kadar va­ran Castelo Branco (1825-1890). Ama yi­ne de, bunların hepsinden önemli olan akım, Coimbra okuludur. 1860 Yıllarında çıkmış olan ve pek çok yanıyle de yerini aldığı romantizm akımını andıran bu hare­ketin başlangıcı 1848′e dayanır. Bundan dolayı da, yüzyılın sonunun habercisi sa­yılabilecek olan bu anlayış Hugo, Proudhon, Quinet, Comte ve Hegel’e dayanarak edebiyatı aşan bir meseleyi ele alır: bu mesele, bir burjuva devriminin başarısızlığı karşısında uyanan millî bilinç meselesidir. Böylece de, toplumcu anlayışa yakın, gerçekçi ve kozmopolit bir yeni-romantizmin ortaya çıkmasına yol açarak, gerçek siya­sî etkinliği ne olursa olsun, devrin Por­tekiz’inde büyük eserler yazılmasına yol açtı: öncü ve tenkitçi Teofilo Braga’nın (1843-1924) anıtsal ve tartışmalı eseri; bu­nalımları ve aydınlık zekâsıyle büyük şair olduğunu ispat eden Antero Tarquinio de Quental’ın (1842-1891) şiirleri; gerçekçi ro­manın büyük ustası olan Jose Maria Eça de Queiros’un (1845-1900) romanları; eşsiz üslûpçu ve polemikçi Jose Duarte Ramalho Ortigao’nun (1836-1915) denemeleri; yepyeni fikirler getiren dâhi tarihçi Joaquim Pedro de Oliveira Martins’in (1845-1894) incelemeleri.

Mücadeleci şiirleriyle, Abilio Guerra Jun-queiro (1850-1923) ve Antonio Duarte Gomes Leal (1849-1921) ile büyük hikayeci Jose Valentim Fialho de Almeida (1857-1911) ise doğrudan doğruya bugünün me­selelerini ele alan yazarlardır.

• XX. yy. Son elli yıl içinde edebiyat ala­nında görülen gelişme cumhuriyetin kurul­ması (1910), ülkenin Birinci Dünya sava­şına katılması ve Salazar diktatörlüğünün yol açtığı kargaşalıklara bağlıdır. Bu ede­biyatın özelliği Portekiz’in diğer avrupa ülkelerinden kopmasına karşı cephe alma­sıdır: parnas’çı Antonio Candido Gonçalves Crespo (1846-1883) ve Jose Joaquim Cesario Verde (1855-1886) ile sembolizmin büyük ustası olan Eugenio de Castro (1869-1944). Bu devrin öteki yazarları arasında Antonio Nobre (1867-1900), Teixeira de Pascoasis (1878-1952), Antonio Sardinha (1888-1925), Camillo Pessanha (1867-1926), Jose Regio (doğ. 1901), Miguel Torga (doğ. 1907), Adolfo Casais Monteiro (doğ. 1908) ve özellikle de bir Fernando Antonio de Seabra Pessoa (1888-1935) sayılabilir. Bu arada, Antonio Patricio (1878-1930) ile Ju-lio Dantas’ın (doğ. 1876) pek değişik seviyelerdeki eserlerle çağdaş tiyatroyu tem­sil etmelerinin yanı sıra, roman ve dene­me alanlarında da, uzun bir natüralist dönemden sonra, çeşitli yazarlar kendini gös­terdi: Aquilino Ribeiro (doğ. 1885), Jose Maria Ferreira de Castro (doğ. 1898), Fer­nando Gonçalves Namora (doğ. 1919). Tenkit alanında Jose Leite de Vasconcelos (1858-1941), Reinaldo dos Santos (doğ. 1880), Jaime Zuzarte Cortesao (doğ. 1884), Fidelino de Figueiredo (doğ. 1889) ve An­tonio Jose Saraiva (doğ. 1917) üstünde du­rulabilir.

• Şiir. Cadernos de Poesia dergisinin çev­resinde toplanan sairlerin (Jorge de Sena [doğ. 1919], Natercia Freire [doğ. 1920], Eugenio de Andrade [doğ. 1923]) insansı tepkisinden ve gerçeküstücülüğün (Antonio Pedro [1906-1966], Alvaro de Campos, Mario Cesariny de Vasconcelos, Alexandre O’-Neill [doğ. 1924], Antonio Ramos Rosa [doğ. 1924], Jose Terra [doğ. 1928]) ortaya çıkmasından sonra şiir, Tavola Redonda (1950-1954) grubuyle Ortaçağın «cancioneiros» kaynaklarına ve geleneksel lirizme dön­dü: Antonio Couto Viana (doğ. 1923), Sebastiao da Gama (1924-1952), Luis Macedo (doğ. 1925), Fernanda Botelho (doğ.k1926), Alberto Lacerda (doğ. 1928). Bu yenilik Lusitania Brezilya ilhamını meydana çıkaran Carlos Lemonde de Macedo (doğ. 1921) ile metafizk ve din meseleleriyle uğra­şan Joao Maia (doğ. 1923), Vitor Matos e Sa (doğ. 1926), Ruy Bello’nun (doğ. 1933) eserlerinde devam etti. Reinaldo Ferreira (1922-1959) ile Cristovam de Pavia (doğ. 1933), «psişik araştırmalar» kaygısı gözetir­ken yeni şiir, Antonio Gedeao (doğ. 1906), Herberto Helder (doğ. 1930), Maria Alberta Meneres (doğ. 1930), Luiza Nete Jorge (doğ. 1939) ve Ernesto Melo e Castro ile «deneysel» olmağa yöneldi.
• Nesir. Portekiz nesrinde, İkinci Dünya savaşından sonra belirmeğe başlayan özel­likler son on yıl içinde arttı. Eça de Queiros gerçekçiliğinin mirası olan, toplumun tenkitli çözümü Jose Rodrigues Mugieis (doğ. 1902) ve Joaquim Paço de Arcos’un (doğ. 1908) eserine konu olmakla beraber, Proust tarzındaki iç özlem Jose Osorio de Oliveira (1900-1964), Domingos Monteiro (doğ. 1903), Pereira Gomes (1909-1949), Alves Redol (değ. 1911), Luis Forjaz Trigueiros (doğ. 1915) üstünde kendini duyurur. Bununla birlikte bölgesel gelenek Tomas de Figueiredo (doğ. 1901) ve Vitorino Nemesio (doğ. 1901) ile devam eder. Fakat yeni ro­mancılar okulu, fransız varoluşçuluğundan özelikle Albert Camus’nün fikir ve estetiğin­den etkilenir: Vergilio Ferreira (doğ. 1914) ve Urbano Tavares Rodrigues (doğ. 1926). Tenkit bugün Joao Gaspar Simoes (doğ. 1903), Delfim Santos (1908-1966), Oscar Lopes (doğ. 1918), Alvaro Ribeiro, Jose Marinho ve Joao Ameal ile özel bir canlılık kazanır.

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ EDEBİYAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POPÜLİZM

Tarih 05 Haziran 2009

POPÜLİZM i. (fr. populisme’den). Ed. Fransa’da, halkın duyuş ve davranış tarzı­nı dile getirmeyi amaç edinmiş yazarlarca (halkçı’lar), 1929-1930 yıllarında kurulan edebî okul.
— ANSiKL. Popülizm’in kurucuları Leon Lemonnier ile Andre” Therive’dir. 29 Ağus­tos 1929 tarihli l’(Euvre dergisinde yayım­lanan bildiriye göre, ilkin yalnız roman içİn düşünülen popülizm, burjuva ve salon psikolojisine, işsiz bir topluma mensup aydınların özentili tutumuna karşı çıkmak ve bilinçli bir şekilde, halktan insanlar sa­fında yer almak iddiasındaydı.
Akım, hor görülen işlerle meşgul sosyal sı­nıfları bütün özellikleriyle yansıtmağa ça­lışırken, natüralizmin dile getirmekten hoş­landığı kabalık ve bayağılıklardan sakınma­ğa da itina etti. Gerçeği değiştirecek bir yüceleştirme gayretine kapılmadıysa da, halkta en iyi ne varsa onu bulup ortaya çıkarmak için gayret harcadı. Ahlâkî, sosyal, siyasi alanlarda herhangi bir angajmana girmekten ayrıca sakındı. Tabiî ve sade bir dil ve üslûbu benimseyen popülizm’in, Antonine Coullet-Tessier tarafından kurulan roman ve şiir ödülleri, buna eklenen resim («Salon Annuel») ve sinema ödülleri vardı. Bu ödülleri kazananlar arasında Eugene Dabit, Jean-Paul Sartre, Armand Lanoux, Roger Michael sayılabilir. Popülizm oku­lunun karşısında, halkla daha yakın ilgi kurmak iddiasında olan Henri Poulaille’ın «proleter» okulu yer alır. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPÜLİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POPPER (Kari)

Tarih 05 Haziran 2009

POPPER (Kari), avusturyalı filozof (doğ. Viyana 1902). Nazi işgalinden sonra Lon­dra’ya gitti ve Londra üniversitesinde fel­sefe profesörü oldu (1945). Popper «Viya­na okulu»nun tutumunu benimsemekle be­raber bu okulun bilimsel doğrulamalarını kendi ampirik gerçekleri içinde gösteren anlam kıstasını kabul etmez.
Başlıca eser­leri: Logik der Forschung (Araştırmanın Mantığı) [1935]; What is Dialectic? (Diya­lektik Nedir?) [1940]; The Poverty of Historicism (Historisizm’in Güçsüzlüğü) [1944-1945]; Açık Toplum ve Düşmanları (The Open Society and its Enemies) [2 cilt, 1945]. (M)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPPER (Kari) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLYBİOS

Tarih 03 Haziran 2009

POLYBİOS, yunan tarihçisi (Megalopolis M. ö. 200′e doğr. – öl. M. ö. 125 – 120′yedoğr.). Akhaia birliği strategos’u, Lykortas’ın oğlu; Philopoimen’in dostuydu; Poly-bios’un kendi de bu birliğin verdiği çeşitli görevlerde bulundu. 181′de Mısır’a gönde­rilen elçilik heyetine katıldı. 169 – 168′de «hipparkhos» oldu. Lykortas ve Philopoimen gibi, o da aşırı yurtsever Devrimci De­mokratlar partisiyle Roma’yı tutan Oligarkhes’ler partisi arasında bir denge siyaseti kurmağa çalışan ılımlı yurtseverler partisindendi. Roma taraflısı şeflerden Kellikrates tarafından ele verilen Polybios, Perseus’un Pydna’da yenilgiye uğramasından (168) sonra, birliğin, Roma devletine vereceği bin rehinesi arasına katıldı. Roma’da yaşa­yan Polybios, stoa’cı akımın etkili olduğu, Scipio Emilianus’un çevresine sokuldu.

Tarihî eserini yazmağa o sıralarda başladı. Seferlerinde yanında bulunduğu Scipio Emilianus ile İspanya’ya, Galya’ya, Afrika’­ya gitti; özellikle Kartaca (146) ve Numantia (Numancia) [133] kuşatmalarında bu­lundu. Korinthos’un yıkılmasından (146) sonra, Romalılar arasında sağladığı büyük güven onun gelecekteki Akhaia eyaletinin temellerini atmak konusunda yetkili kılın­masına yol açtı. Polybios bu görevi eski yurttaşlarını küçük düşürtmeden yerine ge­tirdi.

Eserlerinin önemli bir kısmı günümüze kaldı. Bunlar yazarın tanık olduğu olayla­rı kavramaktaki yüksek zekâsını yansıtır: Akdeniz dünyasının Roma imparatorluğu hâkimiyeti altında birleşmesi «yeryüzünün hemen bütününün, nasıl ve hangi siyasî rejimin etkisiyle bir tek imparatorluğun, Roma imparatorluğunun yönetimine girdi­ğini» açıklamağa çalıştı. Sağlam bir meto­du vardır: her çeşit bilgi kaynağına başvu­rur; ülkeyi, araziyi bile inceler. Olayların sebeplerini açıklarken tanrısal güçleri dışta tutmak isteyen ilk yazarlardan biri odur: Polybios’un başlıca kaygısı olay­ların akışı içinde, maddî sebeplerle bunla­rın sonuçlan arasındaki yakın ilişkiyi bu­lup çıkarmaktır. Nihayet Polybios, toplum­ların gelişmesinin anlamını kavradı, bu anlayış da onu, Stoa’cılığın etkisi altında, siyasî şekilleri bir «çevrim» teorisiyle (anakyklosis) açıklamağa kadar sürükledi; monarşi, aristokrasi, demokrasinin art ar­da gelmesi kaçınılmaz bir şeydir, çünkü bu rejimlerin hepsi zamanla bozulur. (L)

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLYBİOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Polonyalı ve Türk Dilbilimcileri ve Çevirmenleri I. Kongresi

Tarih 03 Haziran 2009

Polonyalı ve Türk Dilbilimcileri ve Çevirmenleri I. Kongresi

Her iki kültürün birbirlerine daha da yakınlaşmasını temin edecek edebiyat çevirisi alanında bugüne kadar hiç de küçümsenmeyecek çalışmalar yapılmış olmakla birlikte, bunlar çoğu zaman kişilerin kendi çabaları ya da Büyükelçiliğin ve Türk aydınlarının maddi ve manevi desteğiyle yayınlanmaktadırlar. Bu yüzden, Nisan ayında Türkiye’deki resmi ziyaretleri sırasında P.C. Dışişleri Bakanı, Polonya’nın takdir duygularının ifadesi olarak iki Türk çevirmenini “Şükran Mektubu” ile ödüllendirdi. Yine Mayıs ayında P.C. Bilim ve Yüksek Eğitim Bakanı’nın ziyareti sırasında A.Ü. D.T.C.F. Leh Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Başkanı’na Liyakat Nişanı da törenle verildi.

11-12 Aralık 2006 tarihleri arasında, Ankara’da, Polonya Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği ile – T.C. Dışişleri Bakanlığı tarafından verilmiş tavsiyede – Ankara Üniversitesi tarafından ortaklaşa olarak “I. Leh ve Türk Tercümanları ve Edebiyatbilimcileri Kongresi” gerçekleştirilmiştir.

Aralık aynda gerçekleştirilen kongrenin temel amacı da, bu tür çalışmaları yürütenlere hem destek olabilecek hem de sorumluluk yükleyebilecek bir çeşit kurumsal yapı oluşturabilmektir. Buna takiben gelecek yıllarda sürekliliği ve somut etkileri olacak bir işbirliği zemini kurabilmektir. Bu amaçla, Türk Lehkologlar ile bazı Polonyalı Türkologlara (Polonya heyeti 9 kişiden ibarettir) kongreye katılım davetiyesi yapılmıştır.

Kongrenin Büyükelçilik salonlarında gerçekleştirilen ilk gün oturumlarına, çeşitli üniversitelerden Türk edebiyat bilimcilerinin de davet edilmesi ve böylece Türk edebiyatının, ancak bir Türk okuyucu tarafından derinlemesine hissedilebilecek bazı boyutlarının Polonya heyetine doyurucu ve çok yönlü bir biçimde tanıtılması öngörülmektedi.

İkinci gün ise T.C. Dışişleri Bakanlığı’ndan, T.C. Kültür Bakanlığı’ndan ve diğer ilgili kurumlardan yetkililerin katılmasının öngörüldüğü ve özellikle projelerin finanse edilme programları (mesela TOBB, Yapı Kredi Bankası, Vakıf Bank, basın-yayın organları temsilcileri gibi) ve kongrenin devamlılığının sağlanması gibi teknik konuların konuşulduğu bir toplantının, Ankara Üniversitesi himayesinde yapılması üstlenmiştir.

Ankara, 11-12 Aralık 2006

Polonyalı ve Türk Dilbilimcileri ve Çevirmenleri I. Kongresi KATILIMCILARI’ nın SONUÇ BİLDİRİSİ

Polonya Cumhuriyeti’nin Ankara Büyükelçiliği ile Ankara Üniversitesi tarafından ortaklaşa düzenlenen ”Polonyalı ve Türk Dilbilimcileri ve Çevirmenleri I. Kongresi”, Leh ve Türk edebiyatlarının çevirisi alanında her iki ülkede bugüne değin süregelen durumda, mevcut entellektüel potansiyelin gerektiği şekilde kullanılması ve her iki ülke okuyucusuna da Leh ve Türk edebiyatı yapıtlarının daha yakından tanıtılması yoluyla bir değişim gerçekleştirilmesi ödevini üstlenmiştir.
Kongre katılımcıları, bu insiyatif geliştiği ölçüde aslen bütünleşme, kültürler arası diyalog ve anlaşma süreçlerine katkı sağlayacağına samimi olarak inanmakta olduklarını beyan ederler.

I. Kongre sırasında aşağıda sıralanan tespitlerde bulunulmuştur:
- Edebiyat yapıtlarının çevirisi alanında belirleyici olmaları gereken unsurlar aşağıdaki gibidir:

a) Yapıtın sanatsal düzeyi,

b)Bilgilendirici ve evrensel değerler,

c)Mali kaynakların temin edilmesi,

d)Yayıncıların bu insiyatife kazanılması.

- Başlıkları aşağıda verilen Leh ve Türk edebiyatları yapıtlarının çevrilmelerine karar verilmiştir:

Türkçe Yapıtlar:

Kemal Tahir „Devlet Ana”,

Halide Edip”Sinekli Bakkal”,

Ferid Edgü „O”,

Oğuz Atay „Tutunamayanlar”,

Cengiz Dağcı „Korkunç Yıllar”,

Dede Korkut;

Türk Şiir Antolojisi; Tekke Şiiri Antolojisi; Türk Halk Şiir Antolojisi; Türk Masalları (Seçme), Türk Çağdaş Oyunu Antolojisi, Türk Öyküleri Seçkisi; “Türk Çağdaş Oyunu Antolojisi”, Çocuk Edebiyatı,

Cengiz Dağcı „Korkunç Yıllar”, „Yurdunu Kaybeden Adam”;

Hıfzı Topuz tarihsel romanlar ms. „Meyyale”;

Y. Çetiner „Haremde Bir Venedikli”, „Nurbanu Sultan”,

Ayşe Kulin „Köprü” (öyküler),

Elif Şafak „Kem Gözlerle Anadolu”(öyküler), „Baba ve Piç”, ”Bit Palas”, „Şehrin Aynaları”, “Pinhan”;

Aziz Nesin ”Öyküler”; “Zübük”;

Ahmet Umit „Kavim”, „Nihatta’nin Bileziği”;

“Mesnevi”;

Adalet Ağaoğlu “Fikrimin İnce Gülü”, “Bir Düğün Gecesi Ölmeye Yatmak”;

Sevgi Soysal “Yürümek”, “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti”;

Buket Uzuner “Gelibolu”,”İki Yeşil Su Samuru”;

Füruzan “47′liler”, “Benim Sinemalarım”,

Ahmet Altan “Gece Yarısı Şarkıları”,

Mehmet Eroğlu “Issızlığın Ortasında”;

İnci Aral “Ölü Erkek Kuşlar”;

Duygu Asena “Kadının Adı Yok”;

Murathan Mungan “Yüksek Topuklar”;

Erendiz Atasü “Dağın Öteki Yüzü”;

Latife Tekin “Sevgili Arsız Ölüm”;

Çetin Altan “Bir Avuç Gökyüzü”;

Vedat Türkali “Bir Gün Tek Başına”;

Orhan Pamuk ”Kara Kıtap”,

Barış Müstecaplıoğlu “Per efsaneleri”,

İpek Çalışlar ”Latife Hanım”.

Lehçe Yapıtlar:

W. Gombrowicz „Günlük”;

90 kuşağı edebiyatı; Polonya Öyküleri Seçkisi; çocuk edebiyatı

S. I. Witkiewicz (Witkacy)- dram „Küçük Köşkte” ve diğer drama yaptları;

G. Herling-Grudziński „İki Kule ve Diğer Öyküler”;

Andrzej Sapkowski – Bilimkurgu edebiyat serisi;

Z. Herbert „Bahçedeki Barbar”;

O. Tokarczuk „Çağ Öncesi ve Diğer Zamanlar”;

P. Huelle „Weiser Dawidek”;

T. Trzyna „Bayan Hiçkimse”;

J. Brzechwa „Masallar”,

Hanna Krall „Tanrıdan Önce Yetişmek”,

Halina Poswiatowska ”Şiir seçkisi”, ”Biografik roman”,

Maria Pawlikowska-Jasnorzewska ”Şiir seçkisi”,

Marek Hłasko ”Öyküler”, J. Pılsudskı’nın biografisi,

Deyimler Sözlüğü.

Ayrıca Nazlı Eray, Pınar Kür, Sait Faik Abasıyanık, Gülten Dayıoğlu,­ Tezer Özlü, Bilge Karasu, Melih Cevdet Anday, Haydar Ergüles’in yapıtlarının çevirilmesi önerildi.

- Yukarıda belirtilen projelere destek verebileceklerini umut ettiğimiz ve Kongremize katılan Polonya ve Türk yayınevleri aşağıdaki gibidir:

-Polonya’nın ZNAK Yayınevi; W.A.B. Yayınevi, Warsaw University Press, Edebiyat Yayınevi (Wydawnictwo Literackie) (iyi niyet metupları ektedir),

-Türkiye’den Yapı Kredi ve Kültür Sanat Yayınları; Dost Yayınevi; Arkadaş Yayınları, İMGE Yayınevi, Atatürk Araştırma Merkezi.

Katılımcılar, aşağıdaki faaliyet biçimlerini belirlemişlerdir:

3a. Türk edebiyatı yapıtlarının Lehçe’ye çevrilmesine, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın TEDA projesi çerçevesinde maddi destek sağlanması imkanı (projenin destek alınabilmesi için belirli belgelerin sağlanması şartıyla).

3c. Lehçe’ye yapılacak çevirilerin Kitap Enstitüsü tarafından mali destek sağlanması.

3d. Edebiyat yapıtlarının çevirisi her iki ülkede de Polonya ve Türkiye’deki çağdaş yaşam, toplumsal sorunlar ve gelenekler üzerine bilgilenme düzeyinin artması yol açacağından, yapılan bu işbirliği, Avrupa Birliği tarafından Türkiye nezdinde başlatılan „toplumsal diyalog” programı ve aynı zamanda kültürel değişim programı kapsamına girebilir.

Varşova ve Jagiellon üniversiteleri ile Ankara Üniversitesi arasında (diğer bir ifadeyle AB üyesi bir ülkenin kurumlarıyla ve bir aday ülkenin kurumları arasında) Polonya ve Türk toplumları arasındaki diyalogu güçlendirecek edebiyat çevirisi alanındaki işbirliğinin kurumsallaşması için AB fonlarından yararlanabilme imkanları, ileride yapılacak konsültasyonların konusunu oluşturmaktadır.

Kongre kapsamında sunulan projelerin gerçekleştirilebilmeleri açısından, bu tür toplantıların devamlılığının sağlanması ve bundan sonraki II. Kongrenin 2007 yılında Varşova’da Türkiye Cumhuriyeti’nin Varşova Büyükelçiliği ile Varşova ve Jagiellon Üniversiteleri Türkoloji kürsüleri himayelerinde gerçekleştirilebilmesi hayati bir önem arz etmektedir. Kongrede belirlenen projelerin gerçekleştirilebilmeleri için, her iki ülkenin de Dışişleri Bakanlarıklarının, Kültür Bakanlıklarının, diğer kamu kurumları ve sivil toplum kuruluşlarının desteğinin alınması şarttır.

Ankara 12 Aralık 2006.

POLONYA’DA YABANCILAR İÇİN EĞİTİM

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Polonya Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Bilim, Eğitim ve Kültür Alanlarındaki Anlaşma temelinde, yüksek öğrenim görmüş ve yüksek lisans derecesi almış her Türk vatandaşı, P. C. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bilim araştırmaları bursu için başvuruda bulunabilir. Bu tür bir bursun süresi, azami 8 aydır.

Polonya’da bilimsel staj görmek isteyenlere uygulanan sınavın hangi dönemlerde yapıldığı, T.C. Milli Eğitim Bakanlığı Dış Ilişkiler Genel Müdürlüğü’nden öğrenilebilir. Adayın Türk Tarafı’nca kabul edilen belgeleri, P.C. Milli Eğitim Bakanlığı’na gönderilir ve ilgili kişiye burs verilmesi konusundaki son karar bu bakanlık tarafından alınır. Temel şartlardan bir tanesi, adayın herhangi bir yabancı dili – ki İngilizce tercih edilmektedir – iyi derecede bilmesidir (bunun dışında söz konusu burslarda adayın Lehçe biliyor oluşu da tercih nedeni olabilir, ancak şart değildir).

Leh Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencileri ve bu bölümün bilim adamı kadrosu da, Polonya’da yaz aylarında, tatil döneminde düzenlenen bir ya da iki aylık dil kursları için burs başvurusunda bulunabilirler. Buradaki prosedür, yukarıda bilim araştırma bursları için verilenin aynısıdır. Polonya’da yüksek lisans ya da doktora eğitimi ise tümüyle ayrı bir konudur.

Bazı Polonya üniversiteleri, yabancılar için özel (İngilizce ya da Almanca) programlar uygulamaktadırlar. Ancak çoğu üniversitede, yabancıların üniversiteye kabulü için Lehçe bilme şartı aranmaktadır. Polonya’da yüksek öğrenim öncesi dil hazırlığı için dokuz aylık yoğunlaştırılmış dil kursu, örneğin Sopot Lehçe Okulu (Sopocka Szkola Jezyka Polskiego) tarafından verilmektedir (burada eğitim ücreti, haftalık ders saatine göre 3200-3500 Amerikan Doları tutmaktadır) .

Ayrıca Polonya üniversitelerinin birçoğu, yabancılar için değişik eğitim sürelerinde Lehçe kursu düzenlemektedirler. En önemli Polonya okullarının adreslerine, Polonya Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği’nin internet sayfasında ulaşılabilir. Ancak, yabancı dilde (Lehçe dışındaki yabancı dillerde) eğitim veren okullarla ilgili güncel bilgilere (İngilizce olarak) ulaşmak isteyenlere, P.C. Milli Eğitim Bakanlığı Uluslararası Değişim ve Denklik Bürosu’nun (Biuro Uznawalnosci Wyksztalcenia i Wymiany Miedzynarodowej Ministerstwa Edukacji Narodowej RP) resmi internet sayfasını özellikle tavsiye ederiz.

Üniversiteye ve eğitimin türüne göre (yüksek lisans ya da doktora) bir akademik yıl 2500-7000 Amerikan Doları tutmaktadır. Maddi sıkıntı çeken öğrenciler, P.C. Hükümeti parasız eğitim bursuna başvurabilirler. Böyle bir durumda, söz konusu öğrenci, eğitim görmek istediği üniversitenin şart koştuğu belgelerin tümünü bir dosya halinde Polonya Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği’ne vermek durumundadır. Büyükelçilik, söz konusu belgeleri inceleyip bir görüş yazısıyla P.C. Milli Eğitim Bakanlığı’na gönderir.
Ancak şunu da dikkate almak gerekir ki; bazı yüksek okullar (örneğin Lodz Film, Televizyon ve Tiyatro Devlet Yüksek Okulu ya da sanat ve tıp eğitimi veren bazı okullar) eğitim maliyetinin yüksek oluşundan ötürü burslu öğrenci kabul etmemektedirler.

Türkiye’de Lehçe öğrenmek isteyenlere de Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde Leh Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı’na başvurmalarını öneririz.

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Polonyalı ve Türk Dilbilimcileri ve Çevirmenleri I. Kongresi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLONYA EDEBİYAT

Tarih 03 Haziran 2009

POLONYA EDEBİYAT

• Ortaçağ ve XVI. yy. Edebiyatını XII. yy.dan XV. yy.a kadar özellikle Gallus Anonymus, Kadlubek (1160-1223) ve J. Dlugosz’un (1415-1480) latin kronikleri temsil eder; bununla ‘beraber XII. yy.dan itiba­ren halk diliyle yazılmış bazı değerli dinî şiirlerle karşılaşıyoruz. En eski polonya şii­ri Bogurodzica (Meryem) adlı dinî şarkı (XII. yy.) ve en eski nesir Kazanla Swietokrzyskie (Kutsal Haç Masalları) [XIV. yy. başı] adlı vaaz derlemesidir. Hümanizm, re­form ve rönesans ile fikrî faaliyet canlandı. 1364′te Büyük Kazimierz tarafından kurulan, Sonra 1400′de kraliçe Hedwige’in bağışları sayesinde yeniden teşkilâtlandırılan Krakow üniversitesi, iki yüzyıl boyunca Avrupa’nın ünlü bir bilim merkezi olarak kaldı.

Kopernik bu üniversitede okudu. Konstanz ve Basel konsillerinden gelen polonyalı hu­kukçular ve kilise hukukçuları, polonya’nm italyan üniversitelerine yolladığı öğrenciler, piskoposlarla aydın soyluların himaye et­tiği italyan veya alman asıllı bilginler, eski­çağ bilimini yaydılar, önce bir latin hüma­nist şair nesli ortaya çıktı: Sanok’lu Grzegorz (1406′ya doğr.-1477), Jan Ostrorog (1436-1501), Andrzej Krzycki (1482′y% döğr.-1537), J. Dantyszek (1485-1548) ve K. Janicki (1516-1543). Ama, tarihçi ve yayımcıların uzun süre kullandığı Latince, Protestanlı­ğın yayılmasıyle edebiyattaki üstünlüğünü kaybetti: Protestanlık elli yıl içinde yöne­tici sınıf arasında yayıldı, öte yandan, soy­lu demokrasisinin siyasî hayatında halk dili kendini kabul ettiriyordu. Doğu eyaletleri halkı latin geleneklerine yabancıydı.

1513′te, ilk lehçe (veya polca) kitap yayım­landı: Lublin’li Biernat’nm Raj Duszy (Ruh­lar Cenneti). 1543′te Mikolaj Rej (1505 -1569) millî bir edebiyatın temelini attı. Ta­biat güzelliklerine tutkun bir taşra soylusu, ateşli calvin’ci, mizaçça kavgacı ve alaycı olan Mikolaj, dinî, öğretici ve ahlâkî konu­larda birçok manzum ve mensur yazı yazdı. Eserlerinde Ortaçağ etkisi ağır basmakla beraber Rönesans’ın etkisi de kendini gös­termektedir. Mikolaj Rej’den az sonra, Jan Kochanowski (1530-1584), lirik ve içli şiir­lerinde estetik güzellikle Hıristiyanlığı bağ­daştırdı. Bu dönemde bolluk içinde ve güç­lü olan Polonya, tehlikeli komşularına da söz geçirerek «altınçağ»ını yaşamaktaydı. 1614′te Szymon Szymonowic (1558-1629), idillerinde helenizmin bütün güzelliklerinden yararlandığı günlerde, altın çağ henüz sona ermemişti. Nesir, Lukasz Gornicki (1527-1603) ile vaiz P. Skarga’nın (1536-1612) di­linde mükemmelliğe ulaştı. Tarih ve coğraf­ya alanındaki bilgiler yayılmağa başladı. Marcin Bielski (1495-1575), dünyadaki yeni buluşlara da yer veren bir dünya tarihi de­nemesine girişti; S. Klonowic (1545-1602) burjuva ve halk sınıfının törelerini dile ge­tirdi. Doktrin tartışmaları sayesinde, düşün­ce hayatı olgunlaştı. Batı mutlakıyetçiliği ve Moskova despotluğu ilkelerinin Polonya’da ağır basmak üzere olduğu bir sırada, hu­kukçu ve ilâhiyatçılar (Modrzewski-Frycz [1503-1572], S. Orzechowski [1513-1566] si­yasî hürriyeti ve milletlerarasında barışı öv­mekteydiler.

• XVII. ve XVIII. yy. XVII. yy .da Polon­ya devleti, «birçok el tarafından sarsılan ve birçok darbe yiyen bu ağaç», çökmeğe başladı. Ama art arda gelen istilâlar sıra­sında kahramanlık duygusu kamçılandı. Bü­yük ataman’ların savaşçı Polonya’sı bir ef­sane havası içinde yaşamağa başladı. 1618′de P. Kochanowski (1566-1620), Tasso’nun Gerusalemme Liberatta’&mm (Kurtarılmış Kudüs) eşsiz bir tercümesini polonya şairle­rine model olarak sundu. Türklerle yapılan savaşlar, doğu dünyasını ve medeniyetini Polonyalılara tanıttı. Mitoloji motifleri bu dekorla kaynaşarak bazen çekici, bazen tu­haf bir süsleme halini aldı. Bu barok Sa­nat, düzensiz bir şekilde alabildiğine geliş­ti. Hiç bir edebiyat okulunun kurulmasına yol açmadı ve büyük sayıda yazarı bilinme­yen metinlerin (özellikle gezgin sanatçıların yazdığı komediler) ortaya çıkmasına imkân verdi. Bundan sonra italyan edebiyatı, po­lonya edebiyatını fransız edebiyatına oranla daha fazla etkilemeğe başladı. Bununla bir­likte iki fransız kraliçe elli yıl boyunca Polonya tahtını paylaştı.

Gonzaga’lı Luisa -Maria’nın yalnız bir tek saray şairi vardı: Andrzej Morsztyn (1613-1693). Maria-Kazimierza’nın kocası J. Sobieski (1624-1696), Astree’yz duyduğu hayranlık dolayısıyle sa­rayına «francuski (fransız) havası» verdi. (Jan Sobieski, aynı zamanda ülkesinin mek­tup tarzını kullanan en büyük yazarlarından biridir.) Mistik hayal ürünü olan birçok messias dışında, barok eserler, gerçekçilik ve mahallî renkleriyle ağır basar. Polon­ya romantizmi bunları benimseyecektir. Gü­nümüzde, J. C. Pasek’in (1636′ya doğr.-1701) Pamietnikİ’si (Hatıralar) çok okunmakta­dır. Coşkun, ama saf ve kahraman ruhlu bir şair olan W. Potocki, epik ve dinî şiir alanında ön safta yer alır. Wespazjan Kochowski de (1633′e doğr. – 1700) dinî eserler verir.
S. Twardowski’nin (1600′e doğr.-1661) usta tasvirleri, Zimorowic kardeşlerin (Jozef [1597-1677] ve Szymon’un [1608-1629]) bükolik yumuşaklığı, L. Opalinski’nin (1612-1662) sert yergileri bugün hâlâ okunur. Bu arada cizvit Maciej Kazimierz Sarbievski’nin (1595-1640) eserini de saymak gerekir. Sakson kralı devrindeki düşünce durgunlu­ğunu, XVIII. yy .m ikinci yarısında tarihin en güzel rönesanslarından biri takip etti. Jean Fabre, «yirmi yıllık kültür, Polonya’ya, yüzyıllık bilgiççe çabaların Almanya’ya ver­diğinden çok daha fazla eser kazandırdı» der. Bu mucize, devlet idaresinde o kadar ba­şarılı olamayan bir hükümdarın zekâsı ve diplomasisi sayesinde gerçekleşti: Stanislaw August Poniatowski (1732-1798) eğitimini yeniden teşkilâtlandırmakla başladı ve bu alanda ilk reformu yapan pedagog S. Konarski’nin eserini tamamladı; 1773′te, bir eğitim komisyonu, Avrupa’da ilk defa olarak bir millî eğitim bakanlığı projesi hazırladı. Ansiklopedi ile fizyokratların nazariyeleri, Condillac’ın felsefesi ve yüzyılın bütün bil­gileri, polonya düşünce dünyasının verimini arttırdı, insancı düşüncelere tutkun olmakla beraber, millî kalkınmaya büyük önem veren akılcı bir neslin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu neslin edebiyatı her şeyden önce öğretici ve millî bir edebiyattır. Bu zihni­yet, yalnız siyasî yazarlarda (H. Kollataj [1750-1812], S. Staszic [1755-1826], J. U. Niemcewicz [1757-1841]) değil, bütün öteki ya­zar ve şairlerde açıkça görülür. Başta, ese­rinin niteliği, kapsamı ve değeriyle ismi yüz­yıllar boyunca unutulmayan Warmie pisko­posu ve çağdaş edebiyatm prensi I. Krasicki (1735-1801) gelir. Onun yanında A. Naruszevvicz (1738-1796), S. Trembecki (1739-1812), Tomasz Kajetan Wegierski (1755-1787) gibi isimler yer alır. XVIII. yy.ın sonlarında, F. Karpinski (1741-1825) ve F.D. Kniaznin’in (1750-1807) temsil ettikleri duygusalcılığın etkisi kendini göstermeğe başladı. Stanislaw devrinin en iyi eserleri (masal, yergi, manzum mektup), klasik bir mükem­melliğe varmıştır. Körü körüne taklide kaçmaksızın, fransız edebiyatının iki yüzyılını örnek alan bu edebiyat, inceliği, sevimliliği, alaycılığıyle dikkati çeker. Fransız eserle­ri örnek alınarak (F. Bohommolec [1720 -1784], F. Zablocki [1754-1821]) yazılan tö­re komedileri yanı sıra, vatan temalarını işleyen tiyatro eserlerinin (J. U. Niemcewicz, W. Boguslawski’nin [1754-1821] eser­leri) oynadığı önemli rolü de unutmamak gerekir.

• XIX. ve XX. yy. 1795-1822 Arasında, sı­ra ile Pulawy’deki Czartoryski’lerin prens­lik saraymca tutulan ağlamaklı bir önromantizm, yankılar yapan bir mücadeleden sonra yerini romantizme bırakan sahte bir varşova klasisizmi (K. Kozmian [1771-1856] ve A. Felinski [1771-1820]) hüküm sürdü. Polonya şiiri bu devirde en üstün seviye­sine ulaştı. Ama, artık yalnız anılar ve umutlarla yaşama zorunda olan bu boyunduruk altındaki ülkede birbirini takip eden ta­rihî olaylar romantik akıma olağanüstü bir nitelik kazandırdı. Coşkun bireycilik, Polon­ya’ca yurtseverlik ateşine ve fedakârlık tut­kusuna dönüştü. Mutlu bir çağın geleceğine olan inanç, Polonya’yı dünyada kahraman­lığın örneğini sunan bir millet haline ge­tirdi. Şairler, tutsak millete manevî ön­derlik ve kılavuzluk yaptılar. A. Mickiewicz (1798-1855) bu konuda akla gelen en büyük isim, ülkesi için efsanenin, de öte­sinde bir semboldür. Modern çağın tek des­tanı olan Pan Tadeusz, onun ününü bütün Avrupa’ya yaydı. Yetenekleri ve inancı ile, 1848 Jiberal Fransa’sını, Risorgimento İtal­ya’sını, islav milletlerini ve doğu ülkelerini etkiledi. A. Mickiewicz’in yanı sıra, ancak öldükten sonra üne kavuşan J. Slowacki (1809-1849), büyüleyici hayalgücü, büyük ustalığı, şiirleri ve dramlarıyle polonya dü­şünce hazinesine paha biçilmez eserler kat­tı. Z. Krasinski’ye (1812-1859), gelince onun düşünürlük yönü sanatçı ve şair yönünden üstündür.

Romantizmin öbür üç temsilcisi olan Malczewski (1793-1826), S. Goszczynski (1801-1876) ve J. B. Zaleski (1802-1886) ukrayna tarihî ve manzaralarından ilham al­dılar. Sembolizmin öncüsü C. Norvvid (1821-1883) İlk şiirlerini 1840′ta yayımladı. Bu dönemin başlıca eserleri göç sırasında ya­zıldı. Aynı döneme doğru Polonya’da A. Fredro (1793-1876) komediyi avrupaî bir se­viyeye çıkardı; J.İ. Kraszevvski de (1812-1887) roman türünü geliştirdi. Bu büyük ismlerin yanı sıra, romantizmin en iyi tem­silcileri arasında şu şairler sayılabilir: Wincenty Pol (1802-1872), Teofil Lenartowicz (1822-1893) ve Wladyslaw Syrokomla (1823-1862). 1863′ten ve başarısızlığa uğrayan ikin­ci ayaklanmadan sonra «pozitivizm» adı ve­rilen yeni bir çağ açıldı. Yayımcıların ve sosyoloji bilginlerinin (özellikle A. Swietochovvski [1849-1938]) desteğiyle romantiz­min ülke siyasetine yapmış olduğu etkiye karşı bir tepki başladı. Gerçekçi eğilimler ve toplumsal değişiklikler birçok romancı­nın yetişmesine yol açtı. Bunların en ünlüsü tarih (Ogniem i Mieczem [Meçle ve Ateşle], Krzyzrary [Toton Şövalyeleri], Quo Vadis) ve töre romanları (Bez Dogmatu [Dogmasız], Rodzina Polanieckich [Polaniecki Ai­lesi]) yazan H. Sienkievvicz’tir (1846-1916) [1905 Nobel edebiyat ödülü]. Ayrıca Eliza Orzeszkovva (1841-1910) ile halka (Bebek) ve Faraon (Firavun) adlı eserlerin yazarı Boleslaw Prus (1847 – 1912) çok ünlüdür. XIX. yy. sonunda gerçekçi nesir fransız natüralizminin ve özellikle Zola’nın etkisin­de kaldı (Adolf Dygasinski [1839-1902 ve tiyatro eserleriyle de ün kazanan Gabriela Zapolska [1860-1921]). A. Asnyk (1838-1897), Maria Konopnicka (1840-1910) lirik şiirin temsilcileridir.
1890′dan 1910′a kadar, S. Przybyszewski (1868-1927), J. Kasprowicz (1860-1926) ve Miriam (1861-1944), K. Tetmajer (1865-1940), L. Staff (1878-1957) tarafından başlatılan es­tetik «Genç Polonya» hareketi ince bir sana­tın doğmasına yol açtı. Patetik gücü eşsiz S. Zeromski (1864-1925), Nobel ödülünü alarak ününü dünyaya yayan W.S. Reymont ve Wladyslaw Orkan (1875-1930), biçim anlayışlarındaki modemizmle bu akıma girer­ler. Ama işledikleri temalar, zamanlarının sorunlarına bağlı kalmıştır, öte yandan bü­yük dramaturg S. Wyspianski (1869-1907) milliyetçilik meseleleri üstünde büyük bir titizlikle durdu. İki savaş arasında şiir, L. Staff (1878-1957), B. Lesmian (1879-1937) ve Skamander dergisi çevresinde toplanan genç şairler grubu tarafından temsil edil­mekte idi: J. Tuwim (1894-1953), K. Wierzynski (doğ. 1894), A. Slonimski (doğ. 1895), J. Lechon (1899-1956). öncü şiirin temsilci­leri: J. Przybos (doğ. 1901), J.Czechowicz (1903-1939) ve A. Wazyk’dir (doğ. 1905). W. Broniewski (1897-1962), devrimci Marks’çılığın şairidir ve ancak 1945′ten sonra ünü gitgide artmıştır. Romancılardan F. Sieros-zewski (1858-1945), J. Weyssenhoff (1860-1932), A. Strug (1871-1937), W. Berent (1873-1941), J. Kaden-Bandrowski (1885-1944), Zofia Nalkowska (1885-1954), Maria Dabrowska (doğ. 1889), J. İwaszkiewicz (doğ. 1894); denemeci J. Parandowski (doğ. 1895); tenkit­çilerden T. Boy-Zelenski (1874-1941) ve K. İrzykowski (1873-1944); dramaturglardan K. H. Rostworowski (1877-1938) ve J. Szaniawski (doğ. 1887) o sıralarda ünlerinin zirvesindeydi. S.İ. Witkiewicz (1885-1939), B. Schulz (1892-1942), W. Gombrowicz (doğ. 1905) öncü yazarların en ilgi çekenleridir. İkinci Dünya savaşından sonra, polonya edebiyatının gelişiminde üç ayrı evreye rast­lanır. Birinci evre 1945-1956 yıllarını kap­sar.

Bu dönemde, isteyerek benimsenen ve­ya zorla kabul ettirilen bir gerçekçilik, ba­zen kabaya kaçan öğreticilik ağır basmak­ta ve genellikle sosyalizmin kuruluşu mese­lesiyle ilgili günlük olaylardan alman te­malar işlenmektedir. İkinci evre, Stalin dö­neminin düşüncelerine sınırlı da olsa, baş­kaldırma dönemidir. Yazarlar, bireyle top­lum, hayatın amaçîarıyle sanatın gerekleri arasındaki çelişmeyi ortaya koymakta, edebiyata yüklenen öğretici görevleri alaya almakta ve sanatta yeni ifadeler getirmeğe çalışılmaktadır. 1960 veya 1961 yıllarında başlayan üçüncü evre, ilk iki evrede görü­len eğilimlerin uzlaşma dönemidir. Açıkça itiraf edilmemesine rağmen bu evrede ede­biyat bir ölçüde, eğitme, ahlâkî düşünce ve değerleri yayma aracı oldu. Bu üç evreden hiç birinde, sembol haline gelen bir yazara rastlanmaz. Roman türü, özellikle Z. Kossak-Szczucka (doğ. 1890), T. Breza (doğ. 1905), J. Stryjkowski (doğ. 1905), T. Parnicki (doğ. 1908), J. Andrzejemski (doğ. 1909), J. Putrament (doğ. 1910), A. Malewska (doğ. 1911), A. Rudnicki (doğ. 1912), S. Dygat (doğ. 1914), K. Brandys (doğ. 1916), W. Mach (1917-1966) tarafından işlendi. Bu­nunla birlikte, Z. Nowakowski (1891-1963), J. Wittlin (doğ. 1896), C. Straszewicz (1904-1963), W. Gombrowicz (doğ. 1905), G. Herling-Grudzinski (doğ. 1919), M. Hlasko (doğ. 1923) gibi, yabancı ülkelerde yaşayan romancıların eserleri, Polonya’da ki çalkan­tıların dışında kaldı.

Bir ölçüde romanın evrimine benzeyen bir evrim geçiren şiirde üç ayrı akım görülür. T. Rozevvicz (doğ. 1921), A. Miedzyrzecki (doğ. 1922), Z. Herbert (doğ. 1924) ve W. Woroszylski’nin (doğ. 1927) temsil ettiği birinci ve en başarılı akım, şairanelikten arınmış şiiri, kesinliği, süssüz ve yapmacık­sız eserleri benimseyen şairleri biraraya ge­tirdi.

Daha savaş öncesinde isimlerini duyuran K. İllakowicz (doğ. 1892), K. Wierzynski (doğ. 1894), A. Slonimski (doğ. 1895), A. Stern (doğ. 1899) K.î. Galczynski (1905-1953), C. Milosz (doğ. 1911) gibi şairleri kapsayan ikinci grup, genellikle «yeni-klasik» grup diye anılır, öncü adı verilen üçüncü grup ise, T. Peiper (doğ. 1891), J. Kürek (doğ. 1904), P. Piechal (doğ. 1905) ile eski fütürizmi andırır. Eserlerinde zarif bir anlatım çabası ve derin bir metafizik bunalım görülen M. Jastrun, edebiyatta ayrı bîr yer tutar. Dram yazarları arasında, L. Kruczkowski (1900-1962), T. Zawieyski (doğ. 1902), özellikle de, yergili ve parodili piyesleri birçok ülkede büyük başarı kazanan S. Mrozek (doğ. 1929) anılmağa değer.

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA EDEBİYAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLONYA TARİH

Tarih 02 Haziran 2009

POLONYA TARİH
Piast’lar döneminde Polonya

• İlk Polonya devletinin toprak bütünlü­ğünün kurulması (V.-X11. yy.). V. veya VI. yy. başından sonra geniş Odra havzasına ve Vistül havzasının bir kısmına batıdan ge­len birkaç islav kabilesi yerleşti. Polonya milletinin meydana gelmesinde bu kabile­lerin (Polanlar, Vislanlar, Pomeranyalılar v.b.) katkısı oldu. Bu topluluklar, yavaş yavaş ilk şehir çekirdekleri olan ve kısa süre sonra yanlarında zanaatçı varoşları ku­rulan tahkimli castra veya grody’lerin (Poz­nan, Kruszwica, Kalisz) etrafında toplandılar.

IX. yy.ın ortasından sonra Gniezno ve Poznan dolaylarında kurulan ilk Polonya devleti çevresinde yavaş yavaş Büyük Po­lonya, Küçük Polonya, Mazovya, Silezya ve Pomeranya biraraya geldiler. Piastlar hanedanının bilinen ilk atası Mieszko I (960′a doğru-992) bu devleti Polonya dev­leti haline getirdi: ırk birliği ekonomileri­nin benzerliği, Büyük Polonya, Litvanya, Mazovya ve Podlakya ovalarının geniş bir orman kuşağıyle çevrili olması, batıda Ger­men imparatorluğu (963′te ilk askerî temas­lar), güneyde Bohemya devletleri, doğuda Kiev (945′ten sonra), kuzeyde Veletlerin Polonya topraklarını çepeçevre kuşatmaları Polonya milliyetçiliğinin doğmasını kolay­laştırdı; Mieszko, bazı derebeyleri ve ki­lisenin yardımıyle (966′da Hıristiyanlığı kabul etti ve Poznan’da ilk piskoposluk ku­ruldu) geniş bir bölgede hâkimiyetini kura­bilmek için bu milliyetçilik duygusundan yararlandı.

Mieszko I’in oğlu ve vârisi Boleslaw I (992-1025) kilisenin desteğiyle Otto III’ten Polonya kilisesinin imparatorluk kilisesinden ayrılmasına imkân veren Gniezno başpiskoposluğunu ve Krakow, Wroclaw ve Kolobrzeg piskoposluklarını kurdu; öte yandan geçici olarak batıda Odra’nın ağızlarını ve Lâusitz’i, güneyde Moravya’yı, Çekler ve Slovaklar ülkesini ilhak etti ve doğuda Kiev’e ulaştı. Başarıları Bautzen barışlanyle (1018) ve ilk Polonya kralı olarak taç giymesiyle onaylandı. Ama oğlu Mieszko II (1025-1034), doğudan rus prens­lerinin, kuzeyden Danimarkalıların (Pomeranya’da), güneyden Çeklerin, batıda Po­lonyalıları Odra’nın doğusuna çekilmeğe zorlayan (1031-1032) imparator Franken’li Konrad II’nin hücumları karşısında topraklarının bütünlüğünü koruyamadı; iç kar­gaşalıklar ve kardeşlerinin taht üstünde hak iddia etmeleri yüzünden sınırları daralan devletini ancak imparatora bağımlılık ye­mini ederek kurtarabildi.
Başlıca olayları iç düzenin kısa süre içinde bozulması (halk ayaklanması ve Mazovya’nın ayrılma dene­mesi) ve Bohemya. Bratislava dükünün anî istilâsı (1036) olan bir döneminden sonra Yenilikçi Kazimierz I (1040′a doğru-1058) Kilisenin ve Devletin bütünlüğünü yeniden sağladı, başkenti Krakow’a nakletti. Ama kendisini tahta çıkaran aristokrasinin gün­den güne artan denetimini kabul etmek ve yardımı sayesinde Silezya’yı Çeklerden, Mazovya’yı da kontrolü ele geçirmiş olan Maslaw’dan kurtaran imparator Heinrich III’ün metbuluğunu kabul etmek zorunda kaldı. Oğlu Atak Boleslaw II (1058-1079) bu iki vesayetten de kurtulmayı başardı: önce aristokrasinin denetiminden kurtuldu; son­ra rus prenslikleri arasındaki anarşiden ya­rarlanarak Kiev’de harekete geçti (1069) ve Çekleri Silezya üstündeki hak iddiaların­dan vaz geçmeğe zorladı; Heinrich IV’e karşı ayaklanan Saksonların tarafını tuta­rak Berat kavgasından yararlandı ve papa Gregorius VII’den krallık tacını giymeyi başardı; böylece Polonya’nın imparatora hiç bir bağımlılığı kalmıyordu.
Ama impara­torun yardım ettiği muhalifleri destekleyen Krakow piskoposu Stanislaw’ın (Aziz Stanislas) idamı (veya öldürülmesi) derebeylerin ayaklanmasına yol açtı; derebeyler tahta kralın kardeşi Wladyslaw (veya Ladislas) Herman’ı çıkardılar. Boleslaw kral unvanını kaybetti (1079), kaçtı ve ülke Bohemya’ya yıllık bir haraç ödemek zorunda kaldı.

Polonya’nın soyluların temsilcisi voy­voda SieciechT tarafından yönetilmesini ka­bul etmek zorunda kalan Wladislaw I Herman’dan (1079-1102) sonra Polonya, Boleslaw III zamanında toprak bütünlüğüne ye­niden kavuştu. Kardeşi Zbignievv ile bö­lüştüğü Polonya topraklarını kendi çıkarına birleştirmeyi başaran Boleslaw III, germen himayesinden kurtuldu ve Baltık kıyısında geniş bir bölgeyi ele geçirdi (Pomeranya’nın Vistül ve Odra ırmakları arasındaki kısmının fethi); Macarlar ve Rutenyahlar ile ittifak yaparak imparatorun 1109 da gi­riştiği harekâtı durdurdu; sonra feth ettiği topraklardaki halkı hıristiyanlaştırdı, fakat ülkesini dört oğlu arasında bölmekle, elde ettiği parlak sonuçları tehlikeye düşürmüş oldu.

• Millî düklükler ve Polonya’da anarşi (1139-1305). En büyük oğlu dük Wladislaw II’nin (1139-1146) kardeşlerinin metbuu ilân edilmesi, onların siyaset alanında ba­ğımsız davranmalarını ve ülkelerini kendi oğulları arasında bölüştürmelerini engelle­yemedi; böylece 1250′den sonra her birinde bölgeciliğin ağır bastığı yirmi dört kadar düklük ortaya çıktı. Bunların hiç biri üs­tünlüğünü kabul ettirecek güçte olmadı­ğından her birinin, özellikle de en büyü­ğün, bu yoldaki her denemesi bir iç savaş halini alıyordu; bunu fırsat bilen polonya aristokrasisi hükümdarı kendi tayin ede­rek monarşiyi kendi hâkimiyeti altına sok­tu. Meselâ Yaşlı Mieszko III’ün (1173-1177) tahttan indirilmesi ve yerine daha yumuşak başlı görünen genç kardeşi Âdil Kazimierz’in (1177-1194) geçirilmesi, Polonya’da seçi­me dayanan bir monarşinin kurulmasına yol açtı. İş başına getirilen kral, seçilmesi­nin karşılığında devletin yüksek otoritesini zedeleyen birtakım siyasî ve malî tavizler­de bulunmak zorunda kalıyordu (Leczyca meclisi, 1180).

Bu anarşi döneminde Hı­ristiyanlığı geniş halk tabakalarına yayan (XII.-XIII. yy.) Kilise, Polonya birliğinin hanedandan daha sağlam bir temsilcisiydi. Yüksek rahip sınıfı, üyeleri büyük toprak sahibi soylu ailelerden geldiği halde, za­man zaman yetkisini köylü sınıfını ezen soylulara karşı kullanıyordu (Papalık fer­manı, 1233). Bu anarşi ortamında soylular sınıfı da ikiye ayrılmıştı:

prensliklerin yö­netiminde görev alan ama krallık gücünün artmasına şiddetle karşı koyan magnat’lar (eski derebey aileleri); üyeleri prensler ta­rafından şövalye unvanıyle topraklara dağıtılan küçük soylular veya szlachta. Bu siya­sî ve sosyal çözülmeden yararlanan Alman­lar, Nordmark’tan başlayarak kuzeyden ve doğudan ilerlediler; Nordmark (geleceğin Brandenburg’u) 1134′te Ayı Albrecht’in pa­yına düştü. 1138-1181 Arasında Baltık’ın Elbe ve Odra arasındaki kıyısı Ayı Albrecht ile Saksonya dükü Aslan Heinrich tarafın­dan işgal edildi; Polonya Odra’nın batısın­daki bütün toprakları, hattâ Aşağı Warta’yı kaybetti; Almanlar Aşağı Warta’da Yeni Uçilin’i (Neuemark) kurdular (1272); ayrıca Prusyalıların kuzeyden yaptığı tehlikeli baskıya tek başına karşı koya­mayan Mazovya dükleri toton şövalyelerine başvurdular; ne var ki 1283′te Prusyalıları Neman’ın ötesine püskürten Tötonların püskürttükleri düşmandan daha belâlı ol­dukları çok geçmeden anlaşıldı.

Baltık ile ilişkisi kesilen, Litvanya devletinin kurulmasıyle (XIII. yy.ın ikinci yarısı) doğudan ve kuzeydoğudan tehdit edilen, üstelik de Silezya dükü Dindar Henryk’in 1241′de Legnica’da boş yere durdurmağa çalıştığı moğol istilâsıyle harebeye dönen Polonya artık Almanlar için kolaylıkla ele geçirilebilecek bir avdı. Almanların memlekete girmeleri birçok bakımdan olumlu oldu: XII. ve XIII. yy.da Avrupa’da genel nüfus artışına pa­ralel olarak polonyalı kolonların orman­larda tarla açma işi hızlandı; yeni kır top­lulukları kuruldu; şehirlerde ticaret gelişti ve batıyı örnek alan Polonya prensleri, Özellikle Wroclaw (1242), Poznan (1253), Krakow’a (1257) tanınan Magdeburg yasasını benimseyerek şehirlere hürriyet «şartları» verdiler.

Buna karşılık, almanlar ticarî faa­liyeti ele geçirerek imparatorluk ve Bo­hemya ile çeşitli alışverişe girdiler ve ser­vetlerine dayanarak onlar sayesinde yeni bir aristokrasinin kurulmağa başladığı şe­hirlere hâkim oldular. Burjuvazi özellikle Silezya’da alman dilini ve geleneklerini yaydı.
İktisadî güçlerinden ve fikir üstün­lüklerinden gurur duyan alman mülteciler, Polonya’ya istedikleri kralları kabul ettir­diler: önce gerçek bir Piast olan Silezya dükü Namuslu Henryk II (1288-1290); son­ra Polonya kralı ilân edilen (1300) ve Piast’ların anarşi dolu kavgalarına karşı bir ga­ranti gibi görünen Bohemya kralı (1291) Venceslav (Vaclav). Ama bir yabancının tahta çıkması, Piast ailesinden Wladislaw I Lokietek’e millî hoşnutsuzluğu istismar et­me fırsatını verdi. Polonya’nın bir kısmını ayaklandıran Wladislaw I, Venceslav’ın ölümünde ülkeye hâkim olmayı başardı (1305) ve Krakovv’un alman belediye reisi Albrecht’in yönettiği şehir burjuvalarının
isyanını ezdikten sonra, 1320′de Polonya kralı olarak taç giydi: monarşiyle birlikte ülkenin bütünlüğü de yeniden sağlanmıştı. Bununla birlikte Wladislaw I’in devleti, çeklerin derece derece kendilerine bağladık­ları Silezya’yı da, Pomeranya’yı da içine al­mıyordu.

• Polonya devletinin yeniden kurulması ve Piast’ların sonu (1305-1370). iyi hesap­lanmış evliliklerle yararlı ittifaklar kuran Polonya kralı, Brandenburg’ların toprak ge­nişlemesini durdurdu ve Pomeranya konu­sunda uzun ve boş bir çekişmeden sonra Tötonları Plowce’ta yenmeyi başardı (1331); fakat Kujawy’yi Tötonlara kaptırdı. Oğlu Büyük Kazimierz III (1333-1370), onun eserini tamamladı. Bohemya’nın Polonya tahtındaki hak iddialarını bertaraf ettikten sonra Pomeranya’yı belli bir süre için Tö­tonlara bırakarak (1343) onları yatıştırdı; Anjou’lu Luigi’yi vâris tanıyarak (1339), bu­na karşılık da Kızıl Rutenya’nın kesinlikle kendisine bırakılmasını sağlayarak macar tehlikesini ortadan kaldırdı.

Böylece batı dışında her yerde Polonya toprak bütün­lüğüne yeniden kavuştu: Kazimierz III, gelenekleri kanun halinde toplayarak yasama ve adalet birliği ilkesini gerçekleştirdi (Wislica yasası, 1347); köylülerin yükümlerini azalttı; kolonlar için yeni köyler kurdu; ti­carî gelişmeyi destekledi (ambar, yol ve şe­hirler çevresinde müstahkem surlar inşası; yabancı ülkelerden kovulan yahudilere im­tiyazlar tanınması); Polonya’nın Almanya ve Bohemya’ya karşı fikrî muhtariyetini sağlayan Krakow üniversitesini kurdu. Ma­zovya düküne metbuluğunu kabul ettirdi, küçük soyluların muhalefetini kırdı.

• Piast’lardan Jagellon’lara: Geçiş döne­mi (1370-1384-1386). Piast’lar sülâlesi Kazimierz III ile sona erdi: çünkü Kazimierz tahtını uzak akrabalarından biri yerine, yeğeni Anjou sülâlesinden Macaristan kralı Lajos’a (1370-1382) bırakmayı tercih etmiş­ti; Lajos’a, kalkınmış ama hiç deniz kıyısı olmayan ve dışta hep toton tarikatıyle gücü gittikçe artan Litvanya’nın tehdidi altında yaşayan, içte ise hep büyük soyluların ba­ğımsızlığının tehdit ettiği bir Polonya’yı miras bıraktı. Vârisini tayin etmek için bü­yük soyluların fikrini almak zorunda kalması, Polonya kurumlarının seçimle iş ba­şına gelecek bir monarşi kurulmasına doğ­ru geliştiğini ortaya koydu.
Bu olay polonya tarihinde kesin bir dönemeçti; çün­kü soylularla yapılan pazarlık sonucunda (soylulara ağır gelen bütün vergilerin kal­dırılması: Koszyce imtiyazı, 1374) tahta ya­bancı bir sülâle çıkıyordu ve Macaristanlı Lajos’un saltanatı aslında Jagellon’lar dev­rine doğru bir geçiş dönemiydi.

Jagellon’lar Polonyası (1386-1572)
• Doğu Avrupa’da Polonya’nın gücünün artması (1386-1505). Yabancı bir prens olan ve hemen hep yurt dışında yaşayan Lajos’­un ölümü, Polonya’da iç savaşı başlattı: Macaristan ile birlik bozuldu, laik ve dinî büyük soylular devletin önemli mevkilerini paylaştılar. Bu durumun yarattığı huzur­suzluğu gidermek için Polonyalılar tekrar monarşiyi kurdular: Lajos Fin kızı Hedwige, Polonya kraliçesi oldu (1384-1399) ve Litvanya büyük dükü Jagellon ile evlenme­ce zorlandı; Wladislaw adiyle vaftiz olan ve şahsî topraklarını krallığa katmağa söz veren Jagellon ortak Polonya kralı seçildi (1386-1434). Bu seçimle Polonya aristokra­sisi ülkeye anarşiye son verebilecek bir sü­lâle kazandırıyor, doğu ile yakınlık kuru­yor ve ülkeyi toton şövalyelerinin tehlikeli baskısından kurtarıyordu; gerçekten Polonya-Litvanya koalisyonu birlikleri, Tötonları Grunwald’de ezdi (15 temmuz 1410).

Wladislaw II Jagellon Moldavya (1387), Eflak (1389) ve Besaıabya (1396) hüküm­darlarının kendisine saygı yemini etmesini de sağladığından Polonya artık Baltık de­nizinden Karadeniz’e kadar uzanan ve ba­zı çatışmalara, özellikle Litvanya büyük dükü Witold’un sebep olduğu çatışmalara rağmen, iki ülkenin soyluları arasında im­zalanan Horodlo birliğiyle bütünlüğü sağlanmış görünen bir devlet haline geldi: da­ha eski medeniyeti, toprak bütünlüğünün daha sağlam ve nüfusunun daha kalaba­lık olması dolayısıyle, kral olarak Litvan­ya’nın soydan geçen büyük düklerini seç­mek (her ikisi de Wladislaw II’nin oğul­ları olan Wladislaw III [1439-1444] ve Ka­zimierz IV [1445-1491]) kurnazlığını göste­ren Polonya, yavaş yavaş bu iki başlı dev­letin siyasî merkezi haline geldi: Macaris­tan tahtına Wladislaw (Laszlo) III’ün se­çilmesiyle (1440), Krakow çok büyük bir katolik devletin coğrafî merkezi oldu; bu devlet germenciliği önlemekle ve kilisenin baskısıyle (kralın vasisi ve Krakovv pisko­posu Olesnicki’nin büyük rolü) Ortodoks­luğun ve Müslümanlığın yayılmasını, püs­kürtmeğe değilse bile durdurmağa (Wladislaw III’ün 1444′te Varna’da Osmanlılara yenilmesine rağmen) yönelmişti. Wladislaw III’ün vârisi Kazimierz IV ise Polonya-Litvanya devletinin güneydoğuya doğru ge­nişletilmesi işini bir yana bırakarak kendi­ni önce Polonya’da monarşinin kuvvetlen­mesine adadı: bu iş için Nieszewa imtiyaz­larını (1454) verdiği şövalyelerle, artık do­ğu topraklarının işletilmesine yönelen magnat’lar arasındaki geleneksel çelişkiden ya­rarlandı.

Toton tarikatının rakipleriyle itti­fak yaptı ve Onüç yıl savaşlarından sonra (1454-1466), toton tarikatına metbuluğunu kabul ettirerek Pomeranya ve Gdansk’ın kendisine bırakılmasını sağladı; böylece Po­lonya, buğdaylarının sevk edileceği bir deniz kapısı sağlıyordu (Torun barışı, 1466). Ayrıca Albrecht II’nin kızı Habsburg’lu Elisabeth ile evlenerek (1454), Bohemya tacı ve Macaristan üstünde haklar elde etti (bu haktan oğlu Wladislaw 1471′de Bohemya tacında, 1490′da Macaristan’da yararlandı). Polonya germenciliğe hücuma geçmişti; bu­na karşı koyabilmek için imparator Friedrich III, Litvanya’nın tabiî rakibi İvan III Vasiliyeviç ile ittifak yaptı; alman tehli­kesi azalırken bu sefer de rus tehlikesi baş­lıyordu.

• Monarşi gücünün azalması ve szlachta’nın zaferi. XV, yy. sonunda, krallığın si­yasî, iktisadî ve sosyal yapısı da değişti. Rahip ve magnat sınıfının hırslarını önle­mek için szlachta’ya dayanan Jagellon’lar, szlachta üyelerinin her türlü yargıya karşı dokunulmazlıklarını kabul etmekle (Krakovv imtiyazı, 1433) kalmayarak, askerî ve malî yükümler yüklemeden önce mahallî szlachta meclislerinin fikrini almayı da ka­bul etti; ayrıca 1493′te Piotrkow’da genel bir diyet toplandı; bu, monarşi gücünün küçük soylular lehine azalmasının mantıkî bir sonucuydu. Her ikisi de Kazimierz IV’ün oğulları olan Jan I Adalbert (1492-1501) ve Alexsander I’in (1501-1506) saltanatları­nın çok kısa sürmesi, Jan I’in Moldavya’­nın bağımsızlığını engelleyememesi ve Bukovina’da ağır bir bozguna uğraması (1497) karşısında cüreti artan szlachta Aleksander I’e, milletin üç sınıfından oluşan genel di­yeti kabul ettirerek, meşrutî bir krallık ku­rulmasını sağladı.

Kral, senatörler ve mil­letvekillerinden meydana gelen bu genel di­yetin onayı, kanunların kabul edilmesi, ver­gilerin alınması ve seferberliğin ilân edil­mesi için şarttı (Nihil Novi anayasası, 1505). Böylece çok kötü sonuçlar veren oybirliği sistemi ortaya çıkmış oldu ve XVII. yy.ın liberum veto’suna yol açtı. Szlachta, Baltık’a açılmanın kendisine sağlayacağı büyük ka­zancı anladı: Polonya’nın iktisadî (hattâ siyasî) ağırlık merkezi kuzeye doğru kaydı (kısa süre sonra Varşova’nın başkent olması) ve batıda daha elverişli bir yerde bulunan Poznan, Almanya ile Baltık denizi arasın­daki mübadelelerin kontrolünü ele geçirdi, iktisadî değişiklikler ve özellikle tarım ürün­leri fiyatlarının artması, szlachta’ya ait çift­liklerin yüzölçümünü ve önemini arttırdı.

Szlachta, hükümdara şehir halkının toprak sahibi olmasını yasaklayan, köylülerin yal­nız derebeylik mahkemelerinde yargılanma­sını ve aile başına bir erkek evlât dışında toprağa bağlanmalarını öngören bir kanu­nu kabul ettirdi (Piotrkow diyeti, 1496); 1520′de köylülere angarya yüklendi; genel-leşen bu sistem, XV. ve XVIII. yy.da da­ha da arttı.

• Son Jagellon’lar (1506-1572). Kazimierz IV’ün üçüncü oğlu ve üçüncü mirasçısı Zygmunt I (15044548), oğlu Zygmunt II August’u Litvanya büyük dükü olarak ta­nıtmayı ve Polonya kralı seçtirerek taç giy­dirmeyi (1530) başardı. Soydan geçen mo­narşinin kurulmuş gibi göründüğü bu dö­nemde Polonya, Jagellon’lar sülâlesinin Ma­caristan’ın kontrolünü kaybetmesine Lajoş II’nin Mohaç’ta ölümü [1526], Habsburg’lu Ferdinand I’in tahta çıkışı) ve Mosko­valıların Smolensk’i ele geçirmelerine (1514) rağmen, en güçlü devresini yaşadı. Toton tarikatı başrahibi Brandenburglu Albrecht, tarikatı laikleştirince (1525) Zygmunt I, soydan geçen Prusya düklüğünün metbuluğunu kabul ettirdi; ayrıca Varşova düklüğünü kendine bağladı (1526); litvanya soylularına, polonya soylularının yararlan­makta olduğu imtiyazları tanımak (1556′da ilk Litvanya meclisinin toplanması) kurnaz­lığını gösteren Zygmunt II August, Litvanya’ya, «Lublin daimî birleşmesi»ni kabul et­tirmeyi başardı; buna göre krallık ve büyük düklük artık tek bir meclis ve ortaklaşa se­çilecek tek bir kral tarafından idare edile­cekti (1569). Soylularla anlaşarak, içeride bir soylu «res publica»sı kurulmasıyle so­nuçlanan reformlar yaptı.

Bir deniz siyaseti hazırladı ve donanmanın inşaını başlattı; Schwerttıâger tarikatı şövalyelerinin çözül­mesinden yararlanarak Güney Livonya’yı ele geçirdi: Polonya, Krakow üniversitesi sayesinde XV. ve XVI. yy.da Avrupa’nın geri kalan kısmındaki kültür yenilenme­sine katıldı; Krakow’lu dinbilimci Pawel Wlodkowic, toton tarikatının bağımsızlık isteklerine Konstanz konsilinde karşı çıktı; aynı üniversiteden başka dinbilimciler, soy­lular ve burjuvalar arasında taraftar bul­masına rağmen hus’çu sapkınlığı yendiler; ama aynı zamanda konsillerin papadan üstün olduğunu iddia ettiler. Polonya, bil­ginleri yeni düşüncelerle büyük ölçüde il­gilenen (De Revolutionibus Orbium Caelestium, Kopernik) canlı bir bilim ve ede­biyat merkezi haline geldi; hattâ Reformu kabul etmeğe bile hazır görünüyordu.

Kral­lar Protestanlığın Prusya, Kurzeme ve Livonya’da yerleşmesini kabul ettiler. Katolik veya ortodoks magnatlar ve soylular kısa süre içinde Protestanlığı kabul ettiler, Soy­lular meclisinde çoğunluğu ele geçirdiler ve Zygmunt II’den Büyük Polonya’da luther’ci bir kilise, Küçük Polonya ve Litvanya’da da calvin’ci iki kilise kurma iznini aldılar (1552). 1573′te bu fiilî hoşgörü, Var­şova konfederasyonunca da onaylandı. Ay­nı zamanda, hümanizm, italya ile ilişkiler, basımevlerinin gelişmesi ve din tartışmaları millî edebiyatın gelişmesine katkıda bulun­du.

ilk gerilemeler ve Altın çağın sonu (1572-1648)

• Monarşide istikrarsızlık ve Karşı Refor­mun başarıları (1572-1587). 1572′de Zyg­munt II August, vâris bırakmadan ölünce, artık hepsi yeni kralın seçimine katılan (Varşova diyetinin kararı, 1573) soylular, valois’lı Henri’yi kral seçmeğe karar ver­diler (1573); ama aynı zamanda da krallık gücünü sınırlayan birçok şartı kabul et­tirdiler (pacha conventa); Henri’nin Fran­sa’ya kaçmasından sonra Osmanlı devleti­nin de yardımıyle Erdel prensi Istvan Bathory’yi kral seçtiler (1576-1586); Bathoky, Gdansk isyanını ezdi ve savaşı başarıyle devam ettirerek Moskovalılardan Livonya’­yı geri aldı, ataman Jan Zamoyski’nin des­teğini sağlayarak onu kançılarlığa getirdi. Kiliseye Reformla mücadele imkânlarını sağladı (kardinal Hosius’un [Hozjusz] yazı­larının yayılması; Wilna’da [Vilnius] Isa tarikatının bir üniversite kurması, 1578).

Bunun üzerine Calvin’cilik hızla geriledi ve Luther’cilik ancak krallık Prusya’sı top­raklarında tutunabildi.
Annesi Jagellon sü­lâlesinden olan Zygmunt III Vasa’nın (1507-1632) tahta çıkmasından sonra, katolik tep­ki daha güçlü bir hal aldı ve Brzeşç bir­liği (Roma ile Kiev) metropoliti ve hemen bütün ortodoks piskoposlar tarafından ka­bul edildi; bununla birlikte her yerden ko­vulan teslis aleyhtarları 1638′e kadar Rakow’da bir okul ve bir basımevini yaşat­tılar, «polonyalı rahipler» veya «socini’ciler» adiyle Avrupa’nın her tarafına yayıldılar.

• Kazakların isyanına kadar Vasa (Wasa) sülâlesi (1587-1648). Tahta Vasa (Wasa) sülâlesinden bir kralın çıkması ve eyaletle­rini elinden almayı düşündüğü akrabası İs­veç krallarıyle çatışması, Polonya’nın siya­setini Baltık’a yönelttiğini ortaya koydu: bu yönde Moskova ile ve özellikle İsveç ile çatışan Polonya, ülkenin üç defa bölüşülmesine yol açan bir döneme girmiş oldu. Bazı başarılar kazanılmasına (Smolensk’in Deulino antlaşmasında geri alınması, 1618) karşılık, krallık Livonya kıyılarını ve tazmi­nat olarak Gustaf-Adolf’a bıraktığı Gdansk gümrüklerini kaybetti (Altmark mütarekesi, 1629). Zygmunt III Vasa’nın Habsburg’lara yardım etmesi, ancak güçlükle karşı ko­nulabilen türk istilâlarına (1620-1621) yol açtı. Bununla birlikte Wladislaw IV (1632-1648), Otuzyıl savaşları sırasında, Fransa ve Habsburg’ların müdahale etmesini istemelerine rağmen tarafsız kaldı, Moskova ile savaşı başarılı bir şekilde bitirdi (Polanowa barışı, 1634) ve İsveç ile son çatış­maları halletti (Sztumska Wies mütareke­si, 1635), ama krallık gücünü artıramadı. Kazimierz IV (Jan II Kazimierz) [1648-1688], Litvanya birliğinden sonra Litvanya’nın Ukrayna’daki topraklarının (Kiev’in gü­neyinde) kötü işletilmesi tehlikeli iç mese­lelere yol açtı.

Tatar istilâlarına açık ol­masına rağmen Ukrayna hem Kazakları, hem de onlardan sonra hürriyete ve ko­layca işlenebilecek topraklara hasret kolon­ları çekmişti. Ama İstvan Bathory ve Zygmunt III, bu geniş ülkeyi büyük latifundialar haline getirip birkaç büyük mag­ri at ailesine vererek kolonları düşman et­tiler; bunun üzerine başlayan Kazak savaş­larında, Kazakların başına 1648′de isyan etmiş bir köylü olan Bogdan Hamelnitskiy geçti.

Polonya’nın gerilemesi (1648-1795)

• Vasa’ların sonu (1648-1688). 1370′ten teri yabancı prenslerin idaresinde’bulunan, soyluların özel çıkarını devletinkinden üstün tutan bir sistemle yönetilen Polonya’yı, Ka­zakların isyanı temelden sarstı; bu isyanı bahane ederek ülkeye müdahale eden Rus­lar, Smolensk ve Vilnius’u (1654) ele geçir­di; isveçliler ise bir an için bütün ülkeyi işgal ettiler ama sonunda püskürtüldüler. Bununla birlikte hükümdar Jan II Kazimicrz. Prusya düklüğü üstündeki metbuluğunu kaldırmak (1657), Iç Livonya’yı isveç’e Oliva antlaşması, 1660), Dnieper’in doğusunda kalan Ukrayna topraklarını da Rusya’ ya bırakmak (Andrusova barışı, 1667) zorunda kaldı. Polonya bu buhrandan iflâs etmiş olarak çıktı: ürünler tahrip edilmiş, ticaret durmuş, nüfus azalmıştı. Hüküm­dar (Lubomirski’nin isyanı, 1665), liberumveto’nun (ilk olarak 1652′de kullanıldı) kal­dırılmasını, daimî vergiler konmasını ve hükümdarlara vârislerini kendileri seçme hakkının tanınmasını kabul ettirmeğe uğraştı.

• Millî tepki (1669-1696). Olumlu bir so­nuç elde edemeyince umutları kırılan çocuğu olmayan Jan II Kazimierz, tahta bir fransız prensini seçtirebilmek için tahttan feragati denedi (1668); fakat millî bir tepkiyle karşılaştığı için başarı sağlayama­dı ve sonunda Polonyalı olmaktan başka bir özelliği bulunmayan Michal Korybut
Wisniowiecki (1699-1673) kral seçildi, Wisniovviecki’nin ölümü (1673) ertesinde Sobieski Jan III adiyle (1674-1696) Polonya kralı oldu.

• Gerileme ve Polonya’nın bölünmesi 1697-1795). Podalya’nın ve Ukrayna’nın bü­yük kısmının Karlofça barışıyle (1699) geri alınmasına rağmen, Polonya kralın başarılarının kurbanı oldu. İflâs eden ve nüfusu azalan ülke gerilemeğe başladı. Iç işlerine yabancı devletlerin müdahalesi günden güne arttı ve özellikle kral seçimi sırasın­ız Fransa, Avusturya ve Rusya tahta kendi adaylarını çıkarmağa çalıştılar. Sonunda
Avusrurya ve Rusya, Polonya’ya kral ola­rak, Wettin sülâlesinden prensleri, Sak­sonya seçici prenslerini (August II [1697-1788] ve August III [1733-1763]) kabul et­tirdiler. Polonya yabancı devletlerin reka­bet alanı haline gelmişti. Yeni tebaalarının hürriyetçi geleneklerinden habersiz olan August II, çar Büyük Petro ve Danimarka kralıyle ittifak yaptı; isveç’in Baltık kıyısında ele geçirdiği (1648 Westfalen antlaş­maları ve 1660 Oliva antlaşması) mevzilere hücum etti.

Ama Karl XII’nin askerî dehası karşısında şaşkına dönen ve birlikleri bozguna uğrayan hükümdar, isveçlilere ye­nildi; İsveçliler Varşova’ya başka bir kra­lın seçilmesini kabul ettirdiler: Stanislaw I Leszczynski (1704). August II, Varşova’ya tocak Rusların Poltava zaferinden sonra 1709), Büyük Petro’nun yardımıyle döne­bildi. Bu ikinci Kuzey savaşı Polonya için büyük felâketlerle sonuçlandı: 1710-1720 arası nüfus azalması en yüksek dereceye ulaştı. üstelik o tarihten sonra ülke Sandomierz konfederasyonunu kuran (1702) August II taraftarlarıyle, sakson mutlakıyetçiliğine karşı olan ve Tarnogrod kon­federasyonunu kuran (1715) Stanislaw I ta­raftarları arasında ikiye bölündü. Bu iki reşkilât çarın müdahalesiyle dağıtıldı ve ma elçisi yeni bir anayasa hazırlanmasına yardım etti; bu anayasa ile yeni vergiler kondu, ordu 24 000 kişiye indirildi ve sak­son birlikleri seçici prensliğe çekildi (1717 Dilsiz diyeti). Her türlü merkezî otoriteden yoksun olan, askerî ve malî sıkıntılar çe­ken Polonya, güçlü komşularının körükle­diği bir anarşi içinde yaşıyordu.

Komşuları tacını önce oğluna (sonradan August III). sonra Rusların muhalefeti karşısında Stanislaw I Leszczynski’ye geçirmek isteyen (karşılığında Fransa’nın oğlunun Avustur­ya tacına adaylığını destekleyeceğini san­dığından) August II’nin siyasetine karşı çıktılar. Avusturya durumdan kaygılanınca Prusya ve Rusya, Berlin antlaşmasını imzaladılar; antlaşma Polonya’yı anarşiden kur­tarabilecek bir prens seçilmesini önlemek için bu üç devletin ortak çalışmasını öngö­rüyordu (1732).

Stanislaw I Leszczynski’nin Fransa ve Potocki’lerin desteğiyle kral seçilmesi bu an­laşma yüzünden Polonya Veraset savaşına ve Rusya’nın August III lehine duruma mü­dahale etmesine yol açtı. August III kur­nazlık ederek Kurzeme düklüğünü çariçenin gözdesi Biron’a bıraktı; bu sırada Viyana barışıyle (1735 ön görüşmeleri, 1736 uzlaş­ması, 1738 barışı) Stanislaw I, Polonya’nın ismen kralı, Lorraine ve Bar dükü oldu. Ordusu 20 000 kişiye indirilen, liberum ve­to ile meclislerinin eli kolu bağlanan (1736′dan sonra hiç bir meclis normal süresini dolduramadı)

Polonya, Friedrich II’nin Silezya’yı işgal etmekle büyük bir çıkar sağ­layacağını bildiği halde Avusturya Veraset savaşında tarafsız kalmayı tercih etti. Yok­sullaşan krallık geçirdiği buhrandan ağır ağır kurtulabildi. Toprakların yeniden işlen­mesine özellikle Ukrayna’da başlandı, şe­hirler kendiliğinden kalabalıklaştı (Gdansk’ın nüfusu 50 000 kişiye, Varşova ‘nınki 40 000 kişiye ulaştı). Ama vatandaşlık duy­gusunun henüz gelişmemiş olması kalkın­mayı frenledi. Bu büyük eksikliğe karşı sa­vaşan Stanislaw Konarski, öğretimde re­form yaptı, soylular kolejindeki (1740′ta Varşova’da kuruldu) genç magnatlar gibi öğrencilerine siyasî (liberum veto’nun kaldırılması), iktisadî (sanayi tesisleri kurulması) ve sosyal (angarya sisteminin bırakıl­ması ve makûl bir kira karşılığı köylülere toprak verilmesi) reformlar yapılması ge­rektiğini öğretti.

Reformcu fikirler Czartoryski prens sülâlesi gibi bazı magnatlar arasında bile yayıldı. Czartoryski’ler, yeğen­leri Stanislaw August Poniatowski’yi kral seçtirebilmek (1764-1795) için Rusya’ya baş­vurdular. Diyet’in kabul ettiği (1764) bir­takım reformları kral daha da geliştirdi. Polonya ve Litvanya’da birer ordu ve hazine komisyonu kuruldu: orduya vatansever kad­rolar sağlamak için bir kadet (subay) oku­lu açıldı; Taç Giydirme meclisi, konfe­derasyonun süresini uzattığından liberum veto geçici olarak kaldırıldı.

Durumdan hoşnut olmayan Friedrich II ve özellikle Katerina II müdahale ettiler; liberum ve­to’yu yeniden uygulatmayı başardılar (1766 diyeti), güçlü bir merkeziyetçi idareye kar­şı olanlardan meydana gelen Radom konfederasyonunu kurdular; Repnin diyeti de­nen olağanüstü bir diyeti, Polonya’yı güç­süz kalmağa mahkûm eden «temel yasa­lar»! (hükümdarın seçimle iş başına gelmesi; liberum veto; soyluluk imtiyazları) çıkar­mağa zorladılar. Bu karara karşı olanlar Bar konfederasyonunu kurarak rus birlik­leriyle çarpışmağa başladı (1768-1772).
Durumdan yararlanan Friedrich II ve Ka­terina II, görüşlerini Maria-Theresia’ya da benimseterek Polonya’yı ilk olarak paylaşmağa karar verdiler; Friedrich II, Gdansk ve Torun dışında krallık Prusya’sını, Ka­terina II, Duna’nın kuzeyindeki ve Yukarı Dnieper’in doğusundaki litvanya toprakla­rını, Maria-Theresia ise, Lwow (Lvov) ile birlikte Galiçya’yı ilhak etti. Polonya’yı ger­çek bir himaye ülkesi haline getiren Rus­ya, ülkede daimî bir meclisi öngören yeni bir anayasa kabul ettirdi (1775). Bu hima­yeye rağmen Stanislaw II Poniatowski ül­kede yapıcı bir idare uyguladı; İsa tarika­tının kaldırılması sırasında bir millî eği­tim kurumu kurdu; bu kurum özellikle vergi sisteminde reform yapma (topraklar­dan vergi alma) üstünde durarak Konarski’nin eserini devam ettirdi; Krakow (Kollataj’ın rolü) ve Wilno üniversiteleri ise ay­dın kadrolar yetiştirmeğe girişti. Rusya’nın hareket kabiliyetini ortadan kaldıran Türk-Rus savaşından yararlanan (1788-1792) Bü­yük meclis ordu mevcudunu artırdı (100 000 kişi) ve fransız devrimcilerini örnek alarak 3 Mayıs 1791 anayasasını oyladı:

Saksonya sülâlesine soydan geçecek monarşi, bakan­ların sorumluluğu, burjuvaziye bazı siyasî haklar tanınması. Durumdan hoşnut olma­yan Rusya, ülkeye ordularını soktu; köy­lülere verilen bazı imtiyazlara kızan bir­kaç magnat’ın yardımıyle Targowica kon­federasyonunu kurdu (mayıs 1792) ve re­formları durdurdu. Grodno diyeti ikinci bir bölünmeyi imzalamak zorunda kaldı (1793); buna göre Rusya, Minsk, Volhinya ve Podolya’yı, Prusya ise Gdansk, To­run ve Büyük Polonya’yı alıyordu. Bu ağır şartlar, millî bir devrim hareketine yol açtı; devrimin siyasî yönetimini İgnacy Potocki ve Kollataj aldılar; ordunun başı­na geçen Kosciuszko ise Krakow’a gire­rek milleti Rusya ve Prusya’ya karşı sa­vaşa çağırdı; Varşova (17 nisan) ve Wilno’dan (13 nisan) Ruslar kovuldu. Ama Krakow’u alan (15 haziran) Prusyalılar, Varşova’yı kuşattılar (haziran-eylül 1794). Kosciuszko sonunda yenildi ve Maciejowice’de Ruslara esir düştü (10 ekim); Ruslar Praga varoşunu yıktıktan (4 ekim) sonra Varşova’yı teslim aldılar. Galipler Polonya’dan artakalan kısmı paylaştı; Prusya, Varşova’yı ve Neman ile Bug’a ka­dar olan toprakları aldı; Rusya bu hattın doğusundaki toprakları, Avusturya ise Krkow’u, Sandomierz’i, Lublin’i ve Mazovya’nın bir kısmını ele geçirdi (24 ekim 1795 antlaşmaları). Ayrıca Stanislaw II Au-gust, tahttan çekilmek zorunda kaldı (27 kasım 1795) ve Polonya krallığı adının «ebediyen kullanılmamasına karar verildi.

• Yabancı işgali (1795-1807). üç devlet hemen ülkeyi sömürgeleştirmeğe giriştiler. Avusturya ve özellikle Prusya fethettikleri kısımları almanlaştırmağa başladı; Avus­turya, soyluları köylülere karşı çıkarmayı denedi; Prusya rahip ve soylu sınıflarının mallarına el koydu ve bu mülkleri bölgeyi yönetmekle görevli bir Oberprasident aracılığıyle alman kolonlara dağıttı. Rusya ise, bir tek piskoposluk dışında bütün katolik piskoposlukları kaldırdı ve halkı Ortodoks­luğu kabule zorladı. ‘ Milliyetçiliklerinden vaz geçmeyen burjuvazi ile soylular iki ay­rı yönde destek aradılar: büyük kısmı Fransa’ya sığınan göçmenler Napolyon’a bağlandılar; Nâpolyon’un lejyonlar halinde teşkilâtlandırdığı bu göçmenler (Tuna Lej­yonu, 1800), Luneville, barışından (1801) sonra dağıtılınca, çar Pavel I’in daha ön­ce Kosciuszko ve birçok başka tutukluyu serbest bıraktığı Rusya’ya yöneldiler. Pavel’in yerine geçen Aleksandr I, Rusya’nın dışişleri bakanlığına getirdiği (1804) dostu prens Adam Czartoryski’nin öğütleri üze­rine Polonya’yı kendi lehine birleştirmeyi tasarladı. Çar, mahallî işlerin yönetimini soylulara bırakarak muhafazakârları ka­zandı. Ama Polonyalılar onu Prusyalıları desteklemekle suçladılar ve Jena’dan sonra prens Czartoryskî istifa etti (1806).

• Varşova Büyük düklüğü (1807-1814). Bu­nun üzerine Napolyon, yenilen Prusya’dan aldığı illerle (Tilsit, 7 temmuz 1807) Var­şova Büyük düklüğü adı altında bir Po­lonya devletinin kurulmasını kabul ettirdi. Fransız anayasasını örnek alan bir ana­yasa hazırlandı; ama angarya sistemi de­vam ettiği ve köylüler sık sık çatıştıkları soylulara bağımlı olduğu için köleliğin kaldırılmasının toplum yapısında bir değişik­lik yapmadığı yeni devletin hükümdar­lığına Saksonyalı Friedrich-August getiril­di. Jozef Poniatowski, Leipzig’de ölümüne kadar (1813), durup dinlenmeden savaşan ve sağ kalanları 1814′te çarı takip eden bir ordu kurdu. Avusturya’ya karşı kaza­nılan zafer Büyük düklüğün eline Krakow ve Lublin ile birlikte Galiçya’nın büyük kısmını geçirdi; ama düklük iki impara­torun rekabet mücadelesine hedef oldu.

• 1815-1830 Arası Polonya. Napolyon ye­nilince, Aleksandr I Viyana kongresinde isteğini gerçekleştirdi (1815). Avusturya’­nın kendine düşen kısımla bir Galiçya ve Lodomiria krallığı kurmasına göz yumarak Poznanya’yı bir Posen Büyük düklüğü mey­dana getiren Prusya’ya bıraktı ve Krakow’u hür şehir ilân etti (Krakow cumhuri­yeti); ayrıca Polonya’nın geri kalan kısmın­da kesinlikle Rusya ile birleştirilen bir Po­lonya krallığı kurdu. Anayasa hazırlandı, hükümet, idarî teşkilât ve millî bir ordu kuruldu; ama en yüksek görevler Rusların elindeydi: çarın kardeşi ve gelecekteki vâ­risi Konstantin önce ordunun başkuman­danıydı, sonra krallığın yönetimini ve dı­şişlerini de ele aldı; Novosiltsov, Bakan­lar kurulunca imparatorluk komiseri tayin edildi (1822).

Polonyalılar birleşmeyi ümit ediyorlardı; ama Aleksandr I, Litvanya ve Rutenya eyaletlerinin birleşmesini kabul et­mekle birlikte Viyana anlaşmasına uymağa devam etti. Avantajlı gümrük uzlaşmaların­dan yararlanan krallığın ekonomisi hızla ge­lişiyordu (Gdansk’tan tarım ürünleri ihracatı, dokuma sanayii, Prusya rekabetinden korunan Varşova’da metalürji sanayii, Po­lonya bankasının kurulması), Galiçya’da eyalet meclisleri (yalnız soylular katılıyordu) Metternich tarafından yeniden kuruldu (1817). Poznanya’da toprak reformu, Po­lonya milletini yabancılara karşı ikiye bö­len köylülerle mülk sahipleri arasındaki ça­tışmaya son verdi. Fikir hayatı Krakow, Varşova (1866′da Stanislaw Potocki kurdu), Wilno (Adam Czartoryski vasisiydi) üniversitelerinde yoğunlaştı.

Liberalizmin yuvası sayılan üniversiteler, mutlakıyetçilik taraftarlarının kurbanı oldu: Krakow (1820); mason Potocki’nin görevinden alın­dığı Varşova (1821); gizli teşkilâtların üye­si olan öğrencilerin 3 Mayıs 1791 anaya­sasının yıldönümünü kutladıkları için Rus­ya’ya gönderildikleri Wilno; bu arada Novosiltsov’un yerine Czartoryski getirildi.

• Ayaklanma yoluyle direnmeler ve ba­şarısızlıkları: 1830, 1846, 1848, 1863. 29 Ka­sım 1830′da teğmen Wysocki’nin öğretmen okulunda kurduğu bir gizli dernek Konstantın’i öldürmeyi, rus birliklerini kovmayı ve Polonya alaylarıyle halkı ayaklandırma­yı denedi. Büyük dük suikastten kurtuldu; ama savaşı önlemek için yayılan isyanı bas­tırmayı reddetti; general Chlopicki kendini diktatör ilân etti (5 aralık); Diyet, millî bir hükümet kurdu. Poznanya, Galiçya ve Krakow’dan gelen gönüllüler, Chlopicki’nin ordusuna katıldılar; Chlopicki, Avusturya ve Prusya sınırlarının kapatılmasına ve Louis Philippe’in yardım etmeyi reddet­mesine rağmen, Rusları Varşova yakınında Grochovv’da yendi (25 şubat 1831); ama Ostroleka bozgunundan sonra Paskyeviç kumandasında Ruslar harekete geçtiler ve Varşova teslim oldu (8 eylül).

İsyanın bastırılmasından sonra çar Nikolay I eski anayasayı kaldırıp lağvedilmiş sayarak kral­lığa yeni bir anayasa hazırladı (26 şubat 1832); ordu ve Diyet dağıtıldı; Ruslara bı­rakılan idare, imparatorluk senatosuna bağlandı, üniversiteler (Varşova) kapatıldı; yabancı ülkelerde öğrenim yapma yasaklandı, ama Rusya’daki üniversitelere gide­ceklere burslar dağıtıldı; bütün Ortodoks olmayanlara baskı yapıldı, ülkeden göçen­ler Polonya’yı kurtarmak için direnmeye geçtiler (1833′te bastırılan ayaklanma de­nemesi). Paris’e kaçan Czartoryski bir avrupa savaşma, Demokratlar derneği ise bir iç köylü isyanına bel bağlamıştı. Krasinski, Slowacki, Adam Mickiewicz gibi şair­ler milliyetçilik duygusunu coşturdular. 1846′da bir ayaklanma patlak verdi; ama kısa süre içinde bastırıldı ve Krakow cum­huriyetini Avusturya’nın ilhak etmesine ba­hane oldu. 1848′de Berlin isyancıları 1846 ayaklanmasının önderlerinden Mieroslawski’yi serbest bıraktılar.

Friedrich-Wilhelm IV, Poznan Büyük düklüğüne muhtariyet vaat etti ye rus müdahalesinden çekindiği için bir ordu kurarak başına Mieroslawski’yi getirdi; ama rus tehlikesi savuşturu­lunca poznanlılar görevden alındı ve yeni Anayasa hiç bir muhtariyet getirmedi. Galiçya’daki Polonyalılar muhtariyet ve tem­silî bir rejim istiyorlardı. Angarya kaldı­rıldı. Ama Polonyalıların macar isyancıları­na yardım etmesi ve Viyanalıların onlar lehine ayaklanması (ekim 1848), başkentin düşmesinden sonra Galiçya’da sıkıyönetimin ilân edilmesiyle sonuçlandı.

Krallıkta sana­yi Dabrowa maden kömürü ocakları sa­yesinde gelişti ve toprak sahipleriyle işadamlarını ve aydınları toplayan bir tarım derneği kuruldu; tarım derneği üyeleri ik­tisadî ve sosyal gelişme yolunda çalıştılar (angaryanın kaldırılması), italya birliği için savaş (1861) sonucunda Varşova’da çalkantı yeniden başladı. Vali Gorçakov’un yardım istediği Polonyalı Wielopolski bir idare (seçimle iş başına gelen meclisler) ve eğitim (ilkokul ve orta­okulların çoğalması) reformu yapmakla görevlendirildi: rus memurların yerine Po­lonyalı memurlar getirildi; Varşova üniver­sitesi yeniden açıldı, ama Tarım derneği kapatıldı (1861). Polonyalılar 17 ağustos 1861 gösterisi (Lublin birliğinin yıldönümü) sırasında ülkenin birleştirilmesini istediler. Varşova’da sıkıyönetim ilân edildi; hükü­met birçok kişiyi tutuklattı: yetkilerini ar­tırdı; ama beyazlar (ılımlı soylular) ve kızılların (devrimciler) mukavemetiyle kar­şılaştı.

Kızıllar rus nihilistlerinden ilham alarak gizli dernekler kurdular. Varşova üniversitesinden başlayarak işçiler ve zanaat­çılar arasında bütün krallığa yayılan bir propaganda ağı kurdular, vatanseverlik gösterileri düzenlediler ve tedhişçiliği destek­lediler (liberal düşüncelere epeyce yatkın olan ve Wielopolski’nin isteğiyle tayin edilen Konstantin’e karşı başarısızlıkla so­nuçlanan suikastler [8 haziran 1862]). Konstantin şüpheli gençlerin çoğunu zorla as­kere alarak kızıllardan kurtulmak istedi; çoğu kaçmayı başaran kızıllar rus karakol­larına hücum ettiler ama alamadılar (22 ocak). Bağımsızlık ve köylü hürriyeti parolalarıyle devrim patlak verdi. İlke olarak devrime karşı olmalarına rağmen beyazlar da harekete yardım ettiler: soylulardan ve rahiplerden partizanlara katılanlar oldu. Wielopolski istifa etti; ama köylülerin ka­tılmaması hareketin başarısızlığa uğraması­na yol açtı. Ukrayna ve Podolya’ya katıl­mış olan illerde de ayaklanma durdu; ama ormanlarda gerilla savaşı devam etti. Güç­ler bölünmüştü: Bismarck çara yardım teklif ederken Paris, Londra ve Viyana, Vi­yana antlaşmasını imzalayan devletlerin bir konferansta toplanmasını ileri sürdüler (ha­ziran). Çar bu isteği reddetti ve Muravyov’u Litvanya’ya gönderdi: isyancıların diktatör ilân ettiği Traugutt, Litvanya’da yakalanın­caya kadar (nisan 1864) Muravyov’a di­rendi. Traugutt’un Varşova’da asılması çar­pışmalara son verdi.

• Meşru direnme ve başarıları (1864-1914). Ülkeyi paylaşan devletlerin ortak bir siya­seti yoktu; Ruslar ve Prusyalılar, halka kendi kültürlerini benimsetmeğe çalışıyor­lardı; Avusturyalılar muhtariyeti genişletti­ler. Rus Polonyası’nda çar, köleliğin kal­dırılması sırasında halkı bölmeyi denedi (1861); litvanya ve rutenya köylülerine öbür impratorluk eyaletlerindekinden daha düşük fiyatla ve daha geniş topraklar verdi; kral­lıkta kır komünlerine muhtariyet tanınırken, şehirlere tanınmadı ve seçimle iş başına ge­len kurumlar kaldırıldı (jüri ve sulh hâhimleri dışında). 1832 yasasından beri ka­zanılan haklar yavaş yavaş kaldırıldı. Kato­lik kilisesiyle mücadele hızlandı (manas­tırların kapatılması, rahiplerin mallarına elkonması, 1864; dinî derneklerin kapatılması; Vatikan ile ilişkilerin yasaklanması, 1870). Varşova üniversitesi ve ikinci de­recede kamu tesisleri ruslaştırıldı ve özel kolejlerde lehçe yasaklandı. Bununla bir­likte ruslaştırma yüzeyde kaldı. Poznanya’da halk Bismarck’ın germenleştirme si­yasetine başarıyle direndi; Bismarck okul­larda ve idarî işlerde almancayı mecburî dil haline getirdi; Katolik kilisesiyle (başpiskopos Ledochowski tutuklandı) ve Po­lonya’da mülkiyetle mücadeleyi başlattı:

Polonyalıların topraklarını satın almak is­teyen almanlara yardım etmekle görevli bir sömürgeleştirme komisyonu kurdu (1886). Ama iyi teşkilâtlanan Polonyalılar benzer şirketler kurdular; Poznan Malî bankasını yarattılar (1888) ve Almanlarla kendi usul­leriyle mücadele ederek sonunda sattıkla­rından daha fazla toprak satın aldılar. Caprivi’nin iyimser yönetimi (1890-1894), Bülow’un iktidara gelmesinden önce Polon­yalıların bu sonuçları sağlamlaştırmalarına imkân verdi. Buna karşılık Avusturya Galiçyası’nda Polonya ayrıcalığına saygı gös­teren 1861 Anayasası iyi karşılandı; Almancanın yerini Lehçe aldı; memurlar Galiçyalılardan seçildi (1869). Ülke mareşalinin başkanlık ettiği Daimî Diyet meclisi ve Di­yet, muhtariyeti sağladı. Eyalet, İmparator­luk meclisine göndereceği temsilcileri seçti ve o tarihten sonra başkanı zaman zaman bir polonyalı olan Avusturya kabinesinde hep galiçyalı temsilciler yer aldı. Diyet, büt­çeyi çok zayıf olan iktisadî gelişmeye ve kamu eğitimine ayırdı.

Okula gitme oranı öyle yüksekti ki, Galiçya Polonya’nın yeni kadrolarını sağladı. 1870′ten beri polonyalılaştırılan üniversitesi ve 1873′te kurulan bi­lim ve edebiyat fakültüleriyle Krakow ve Lwow, prusya ve rusyalı öğrenci ve bilgin­lerin akın ettikleri birer fikir merkezi haline geldi. O tarihten sonra ayaklanmanın yerini meşru direnme aldı. Direnmeyi Varşova’da Mîllî Birlik dergisini (1886), sonra da Lwow’da Polonya Birliği dergisini (1895) çıkaran Jan Poplawski yönetti. Dmowski, amacı pangermanizm ve panislavizmle dü­zenli bir şekilde savaşmak ve ülke bütünlüğünü sağlamak olan Milliyetçi Demokrat partiyi kurdu (1897). Aynı zamanda işçi hareketi büyüdü (grevler, gizli dernekler ku­rulması).

Avusturya parlamentosundaki temsilcilerin artması (1897) milliyetçi de­mokratların Galiçya diyetinde de aynı hakkı istemelerine yol açtı (1902). Kı­zıllar Marks’çılığı ve Rosa Luxemburg’un yönettiği Polonya ve Litvanya Kral­lığı Sosyal Demokrat partisinin etkisiy­le milletlerarası sosyalizmi benimserken, Limanowski Paris’te vatansever eğilimli Po­lonya Sosyalist partisini kurdu (1892). Bu partinin merkez komitesi üyesi Pilsudski önce Lodz’a yerleşerek gizli bir gazete (Ro-botnik [İşçi]) çıkardı; 1900′de tutuklanıp kaçmasından sonra da Galiçya’da yerleşti. Rus-Japon savaşı sırasında bir ayaklanma denemesi yaptı (13 kasım 1904), sonra sa­vaş birlikleriyle karışıklıklar çıkarttı; bu sı­rada milliyetçi demokratlar düzeni sağla­mak için kendi birliklerini teşkilâtlandırı­yorlardı. Köylü birliği köylerde gizli olarak çalışıyor; Duma’nın en kuvvetli partisi olan Milliyetçi Demokrat parti, polonya kamuoyunu temsil ediyordu. Litvanyahlar, beyaz ruslar, Ukraynalılar ve yahudiler de milli­yetçilik hareketine başladı ve ülkeyi pay­laşan devletler bu azınlıkların Polonyalı­larla anlaşmazlıklarından yararlandı. 1910′dan sonra «atış grupları» (avusturya yetki­lilerinin desteklediği sosyalist topluluklar) bir geçici Bağımsızlık Partileri komisyonu kurarak başkanlığına Pilsudski’yi getirdiler; bu partiler Ruslara karşı savaşa girişilme­si halinde iktidarı teşkilâtlandırmak için birleşmişti (1912). Ama muhafazakârların Habsburg’ları tutmasına karşılık milliyetçi demokratlar Rusya’ya bel bağlamışlardı.

• Polonya ve Birinci Dünya savaşı. Krakow’da toplanan «Avcılar»ın başına geçen Pilsudski, rus sınırını aştı; orada toplanan Yüce Millî meclis (N.K.N.) Polonya lej­yonlarını kurdu (6 ağustos 1914); bu lej­yonları Pilsudski’nin yanı sıra Wladislaw Sikorski gibi nizamî ordu subayları yönetiyordu. Ama genelkurmayın bu millî or­duyu desteklemesine karşılık Avusturya hükümeti siyasî alanda herhangi bir vaadde bulunmadı.

Nikolay II’nin muhtariyet vaat ettiği krallık Polonyalıları, Millî mec­lise katılmadı: Lublin’i lejyonların alma­sından sonra Avusturyalılar, Varşova (ağustos 1915) ve Wilno’nun alınmasından sonra da Almanlar, krallığı iki bölgeye ayır­dılar (Lublin çevresinde Avusturya bölge­si, Varşova’yı da içine alan Alman bölgesi); sonra bu iki bölgeyi meşrutî, bağımsız ve soydan geçen bir Polonya krallığı halino getirmeyi vaat ederek birleştirdiler (5 kasım 1916). [Bk. polonya seferleri.] Aslında söz konusu olan şey Verdun’deki kayıpları dolduracak bir polonya ordusu kurmaktı. Bu ordunun en seçme birlikleri olması gereken lejyonlar, avusturya ordusuna katıl­dı.

Bir almanın başkumandanlığa getirilme­sine karşı çıkan Pilsudski, Magdeburg’a sü­rüldü (27 temmuz 1917). Kısa süre sonra geçici Devlet konseyi istifa etti. Merkez imparatorluklarının 12 eylül 1917′deki karar-larıyle bir naiplik konseyi, bir bakanlık kabinesi, bir devlet konseyi kuruldu; ama Brest-Litovsk anlaşmasından önce imparatorluklar Naiplik meclisine danışmadan Chelm bölgesini Yeni Ukrayna’ya verdiler (9 şubat 1918). Albay Haller’in lejyonerleri firar ettiyse de çoğu yakalandı (şu­bat). Rusya’da Dowbor Musnickfnin ku­manda ettiği polonya birlikleri, bolşevikleri tanımadılar ve Polonya’ya dönmeğe çalıştılar; ama çoğu alman kuvvetleri tara­fından silâhsızlandırıldı (mart).

Bununla birlikte 15 ağustos 1917′de Lo­zan’da kurulan ve Paris’e yerleşen Millî komiteyi batılılar «resmî Polonya teşkilâtı» olarak tanımışlardı; başkanlığını Dmowski’nin, başkan yardımcılığını Paderewski’nin yaptığı bu komite, bir gönüllüler ordu­su toplayarak başkumandanlığına Haller’i getirdi ( 4 ekim). Wilson’un «deniz sınırı olan bağımsız ve birleşmiş bir Polonya dev­leti kurulması»yle ilgili on üçüncü madde­sini (Paderewski’nin telkiniyle hazırlanmış­tı), barış isteyen (5 ekim 1918) merkez im­paratorlukları kabul etti.

Bağımsız Polonya (1918-1939)
• Polonya demokrasisinin kuruluşu. Avusturya-Macaristan ‘imparatorluğunun parçalanması ve Alman devrimi, Naiplik mec­lisinin Polonya devletinin kurulduğunu ilân etmesine (8 ekim 1918) ve Pilsudski’nin Varşova’ya geri dönmesine imkân verdi; Naiplik meclisinin başkumandan tayin et­tiği Pilsudski, alman birliklerinin Alman­ya’ya dönmesini müzakereye koyuldu; sonra lublin sosyalistleri (11 kasım) ve naipler tarafından hükümeti kurmakla görevlendiril­di. Ama milliyetçi demokrat Paris komitesi ve sosyalist Varşova hükümeti, başkanlığını Paderewski’nin yaptığı bir birlik kabinesi kurmak için anlaştılar (16 ocak 1919).

Dmowski Barış konferansına delege gönderildi, genel oy sistemiyle yapılan ocak 1919 seçimlerinde Kongre krallığında ve Batı Galiçya’da seçilen Kurucu meclisin üçte bi­ri milliyetçi demokratlar, onda biri sosya­listlerden meydana geliyordu; merkezdeki halkçılar ikiye bölündü, bir kısmı nasyonal demokratları, bir kısmı da sosyalistleri des­tekledi. Meclis Pilsudski’yi devlet başkan­lığına seçti. Pilsudski, bakanlar gibi mec­lise karşı sorumluydu (20 şubat 1919 ana­yasası); ama aynı zamanda dâ başkuman­dan olduğundan bu sıfatla denetimsiz hare­ket ediyordu. Versailles antlaşmasıyle batı sınırı hemen hemen 1772 paylaşmasından önceki şekline sokuldu. Ama Danzig (Gdansk) hür şehir ilân edildi. Doğu Prus­ya’da (temmuz 1920) ve Yukarı Silezya’da (mart 1921) yapılan plebisitlerde halk Al­manya’yı tuttu; Teschen (Cieszyn) Silezyası Çekoslovakya’ya verildi: böylece 400 000 Polonyalı’dan olan Polonya’ya, buna kar­şılık olarak 230 000 almanın bulunduğu Katowice bölgesi düştü.

Doğuda Ukraynalılar Lwow’dan çıkarıldı (kasım 1918); Pilsudski Kızılorduyu kuzeye doğru püskürttü ve Wilno’ya girdi (nisan 1919); Haller, Romanya sınırına dayandı. Ama Müttefiklerarası Yü­ce meclis Polonya- S.S.C.B. sınırı olaralc Bug’u kararlaştırması (Curzon hattı, aralık 1919) zaten iç meseleler arasında bunalan Padrewski’nin istifasına yol açtı.
Beyaz ve kızıl Rusların tehdidi altındaki Ukrayna cumhurbaşkanı Petlyura Polonya’ya kısa sü­re önce Ukrayna ile birleştirilen Doğu Galiçya’yı geri verdi ve Volhinya’nın yarısını bıraktı; mareşalliğe yükseltilen Pilsudski ile ittifak yaptı (22 nisan 1920) ve onunla birlikte Kiev’e girdi
(7 mayıs). [Bk. polonya-sovyet savaşi.] Tuhaçevskiy’in karşı hücumuyle polonya birlikleri Varşo­va, Torun ve Lwow’a kadar püskürtüldü (ağustos).

Milliyetçi tepki ve general Weygand’ın yardımı, Pilsudski’ye Kızılorduyu Varşova önünde durdurmak (14 ağustos) Sikorski’ye de bu orduyu Aşağı Vistül’e püskürtmek imkânını verdi. Ruslar önce Riga mütarekesini (12 ekim 1920), sonra barışı (18 mart 1921) imzaladılar: Polonya Curzon hattının 200 km ötesine kadar uza­nan bir toprak şeridini geri aldı. İçte, Ku­rucu meclis bir ordu topladıktan ve top­rakların yönetimini birleştirdikten sonra, bir toprak reformuna girişti. 1919′da kurulan ve 15 temmuz 1920 toprak kanunuyle büyük arazileri kamulaştırma yetkisini alan Toprak ofisi 1920-1925 arasında 936 000 hektar toprağı köylülere dağıttı. 17 Mart 1921 anayasasıyle genel oy sistemiyle seçi­len iki meclis kuruldu: diyet ve senato.

Cumhurbaşkanı bu meclisler tarafından se­çiliyor ve senatörlerin dörtte üç müspet oyu ile diyeti dağıtabiliyordu. Sağ kanat çoğun­lukta olduğu bu meclisler yardımıyle Pilsudski’nin güçlü kişiliğini dengeleyebildi. Seçimlerde çoğunluk değişmedi (5 kasım 1922), fakat ortak liste çıkaran millî azınlık­ların önemi ortaya çıktı. Pilsudski cumhurbaşkanlığını kabul etmeyince, sosyalistlerin yardımıyle Narutowicz seçildi (9 aralık 1922); Narutowicz’in öldürülmesinden (16 aralık) sonra da soyalist Wojciechowski cum­hurbaşkanı oldu.

Sağ kanat polonya mar­kının devalüasyonu ve Krakow’daki sosyal karışıklıklar (mayıs – aralık 1923) sonucu devrilen Witos kabinesini ve parayı yeni­den değerlendiren (zloty’nin tedavüle çıka­rılması) Grabski kabinesini destekledi. Cum­hurbaşkanlığı dönemi sonunda genelkurmay başkanlığına getirilen Pilsudski, YVitos ka­binesi kurulunca istifa etmişti.

• Pilsudski’nin diktatörlüğü (1926-1935). Pilsudski ile milliyetçi demokratlar arasın­daki uzlaşma denemelerinin başarısızlığın­dan sonra, bir rakibinin savaş bakanlığı­na getirilmesi (11 mayıs 1926) üzerine Pil­sudski bir hükümet darbesi yaptı (12-14 mayıs 1926): başkanlığa Bartel’in, savaş bakanlığına Pilsudski’nin getirildiği yeni bir hükümet kuruldu; Pilsudski dostu Moscicki lehine cumhurbaşkanlığını kabul et­medi ve yürütme gücünü kuvvetlendirdi. Tam yetki alarak idare ve orduda temizlik yap­tı ve kendisini her desteklemeyişinde diye­tin toplantılarını erteledi. Kömür ihracatı ve amerikan yardımı sayesinde malî durum düzeldi. İkinci diyette (7 mart 1928′de se­çildi), sağ ezildi ve parlamenter rejim taraftarlarıyle diktatörlük taraftarlarının çatış­tığı hükümet bloku ağır bastı.

Pilsudski parlamenter rejim taraftarı Bartel’e işten el çektirdi ve albay Slawek askerlerin çoğun­lukta olduğu bir kabine kurdu. Ama ikti­sadî buhran siyasî durumda büyük bir de­ğişiklik yarattı; muhalifler artık sağda de­ğil, merkezde ve soldaydı. Krakow kongresinde Pilsudski’nin diktatörlüğü aleyhine gösteri yapan ve istifa etmesini isteyen (29 haziran 1930) sol muhalifler, hükümet blokunun seçimleri kazanmasından sonra (16 kasım) tutuklandılar veya yurt dışına kaç­tılar.

• Albaylar diktatörlüğü ve savaşa gidiş (1935-1939). Diktatörün ölümünden sonra (12 mayıs 1935), yardımcıları yeni anayasa (23 nisan) ve seçim reformu sayesinde iktidarı muhafaza ettiler; o tarihten sonra muhale­fet seçimlere katılmama şeklinde işledi. Yetkileri artırılan cumhurbaşkanı Moscicki, askerlerle anlaşmazlık halindeydi; komü­nistlere maledilen karışıklıklardan (mart-nisan 1936) sonra askerler, mücadeleyi ka­zandılar; general Skladkowski-Slawoj kabi­neyi kurdu; önce genel ordu müfettişliğine, sonra mareşalliğe tayin edilen Rydz-Smigly hükümette çok önemli rol oynadı ve bir sertlik siyaseti uyguladı (köylü grevlerinin bastırılması, ağustos 1937).

Çekoslovakya’­nın sınırlarını Almanya lehine değiştiren Münih konferansı (30 eylül 1938) üzerine dışişleri bakanı (1932-1939) ve S.S.C.B. (1932) ve Almanya ile (26 ocak 1934) saldır­mazlık paktlarının imzalayıcısı albay Beck, Teschen’i (Cieszyn) [2 ekim] işgal etti. Danzig’i ve Polonya koridorunda bir geçit isteyen Hitler’in baskısı karşısında, Chamberlain bağımsızlığı tehdit edildiği takdirde, İngiltere’nin Polonya’yı destekleyeceğini açıkladı (31 mart 1939). Bunun üzerine Al­manya ve S.S.C.B. Polonya’ya karşı ittifak yaparak (2 ağustos) bir saldırmazlık antlaş­ması imzaladılar (23 ağustos).

Polonya’nın istilâsı ve işgal dönemi (1939-1945)

Alman birlikleri savaş ilân etmeksizin Po­lonya’yı istilâ ettiler (1 eylül). [Bk. polon­ya seferleri.] Sovyetler’in doğu illerine girdiği sırada sivil ve askerî yetkililer Ro­manya’ya geçtiler (17 eylül). Çarpışmalar Varşova’nın teslim olmasıyle (27 eylül) so­na erdi. Ruslar ve Almanlar Polonya’yı paylaştılar: S.S.C.B. Batı Ukrayna’yı ve Bug hattına kadar Beyaz Rusya’yı işgal etti:

Almanya Varşova’ya kadar Batı Po­lonya’yı Reich’a kattı ve toprakların geri kalan kısmını bir genel valilik haline ge­tirdi; her iki devlet ülke halkını çeşitli bölgelere sürmeğe başladı. Polonyalılar Fransa’da general Sikorski başkanlığında bir hükümet kurdular. Yeni kurulan bir ordu Fransa harekâtı sırasında (mayıs-haziran 1940) ve mütarekeden sonra Büyük Britanya saflarında çarpıştı. Hitler’in S.S. C.B.’ye hücumundan sonra, Sikorski, Rus­ya’da general Anders’in kumanda ettiği (1942 yazı) bir ordu kurulmasıyle sonuçla­nan askerî bir antlaşma imzaladı; bu or­du kısa süre sonra Uzakdoğu yoluyle Ku­zey Afrika’daki müttefik cephesine katıldı. Sikorski’nin ölümünden sonra, Polonya gizli Antant komitesinin onayıyle yerine geçen Mikolajczyk, direnmeyi teşkilâtlandırdı; ve Londra’dan verdiği direktiflerle bir yurt içi millî ordu kurdu (şubat 1942); bu arada Moskova «Tadeusz Kosciuszko» tümenini meydana getirerek (mayıs 1943); bir millî halk meclisi kurulmasını destek­ledi (31 aralık 1943); başkanı Osobka-Morawski olan bu meclis Polonya Millî Kur­tuluş komitesini meydana getirdi ve Kosci­uszko tümeninin Curzon hattını aşmasın­dan sonra Lublin’e yerleşti.

Bu arada al­man işgal kuvvetleri toplama kampları kurmuş (Auschwitz [Oswiecim], Maydanek v.b.), milliyetçilere karşı misilleme hare­ketlerine girişmiş, sürgün ve idamlarını artırmış, polonya milletini yok etmek için var gücüyle çalışmağa koyulmuştu. 1943 Nisan-mayısında Varşova gettosunun isyanı burada toplanan yahudilerin hepsinin öl­dürülmesiyle sonuçlandı. Direnmeciler Al­manlara karşı mücadeleye devam ettiler: sabotajlar, suikastler (msl. general Kutschera’ya karşı), partizan çarpışmaları birbirini takibediyordu. İç ordunun başkuman­danı general Bor-Komorowski yönetiminde ayaklanan Varşova (1 ağustos 1944), kah­ramanca bir direnişten sonra Vistül’ün sağ kıyısındaki rus birliklerinin müdahale et­memesi üzerine teslim olmak «zorunda kal­dı; şehir yıkıldı, halkı sürgün edildi. Var­şova’nın sovyet ve Polonya birlikleri tarafından kurtarılmasından (17 ocak 1945) sonra, Lublin hükümeti «Geçici hükümet» adiyle şehre yerleşti. (Bk. polonya se­ferleri.)

Polonya Halk cumhuriyeti
Yalta konferansında (11 şubat 1945), Po­lonya’nın sınırları doğuda Curzon hattı, ba­tıda Oder-Neisse (Odra-Nysa) olarak tes­pit edildi ve hükümetin daha geniş bir de­mokrasi temeline dayandırılması ileri sü­rüldü. İlk millî birlik hükümeti başbakan Osobka-Morawski Gomulka (Polonya İşçi partisinin komünist genel sekreteri) ve Mi­kolajczyk (Polonya Köylü partisi başkanı) tarafından kuruldu. Komünist Bierut cum­hurbaşkanlığına getirildi. Sınır düzenleme­leri ve azınlıklar meselesi nüfus aktarmalarıyle çözüldü: bir buçuk milyon polonyalı S.S.C.B.’den memleketin doğusuna getirildi, buna karşılık 400 000 Ukraynalı Chelim bölgesinden ayrıldı; batıdaki halk Odra’nın ötesine nakledildi veya Polonya uyrukluğuna alındı (1 milyon kişi).

Hüküme­tin görevi serbest seçimleri hazırlamaktı. Bakanlıkların çoğunu elde tutan Hükümet bloku (Polonya İşçi partisi, Polonya Sos­yalist partisi, Köylü partisi, Demokrat parti), tek bir liste hazırladı; buna karşı çıkan Mikolajczyk ise ayrı bir liste hazır­lamıştı. Blok, oyların yüzde 90′ını aldı (ocak 1947). Seçimler ertesinde Millî Birlik hükümeti parçalandı ve Mikolajczyk gizli­ce yurt dışına kaçtı (ekim 1947); Cyrankiewicz’in başkanlık ettiği hükümet koalisyonu 19 Şubat 1947 anayasasını oylattı. İşçi par­tisi bir iç buhranı çözdükten sonra (Gomulka’nın partiden çıkarılması, 1949) bir­leşik bir işçi partisi kurdu (sosyalistlerle komünistlerin birleşmesi) ve bu partinin ge­nel sekreterliğe getirilen Bierut (22 aralık 1948), partinin bütün kilit noktaların ele geçirdi. Varşova doğumlu rus mareşali Rokosovskiy savaş bakanı ve ordu genel müfettişi oldu (kasım 1949). 22 Temmuz 1952′de çıkarılan yeni bir anayasa ile cum­hurbaşkanının yerini bir devlet konseyi al­dı.
30 Hektardan büyük topraklara elkonması ve bu toprakların parsellenmesi, elli kişiden çok işçi çalışan işletmelerin dev­letleştirilmesi ve ekonominin planlanması (üç, sonra altı yıllık planlar), varlıklı sı­nıfları sarsarken, ne köylüleri hoşnut ede­bildi (kolektif işletmeler lehine baskı), ne de işçileri (üretimi artırmak için büyük çabalar istenmesi).

Bilimler akademisinin fikir hareketini marks’çı çizgiye yöneltme­sine karşılık, hükümet, etkisi hâlâ büyük olan kiliseyle uğraşmak zorunda kaldı; ki­lise devletle bir modus vivendi (1950) kur­mayı başardıysa da kardinal Wyszynski’nin görevinden alınmasıyle (eylül 1953) uzlaş­ma imkânı ortadan kalktı.
Bununla birlik­te kilise gücünü katbetmedi (Varşova Kato­lik İlahiyat kademisinin kurulması 1954); işçi ve köylü çevrelerinin iktidardakilerin temsil ettiği komünizme ve sovyet etkisine karşı muhalefetleri günden güne arttı. Poznan’da ayaklanmalar patlak verdi (28 haziran 1956). Natolin grubu bu sıkıntıları emniyet teşkilâtını kuvvetlendirerek çözme­yi önerirken; merkez komitesindeki muha­lif kanat bu teşkilâtın hükümetin denetimi altında olmasını, adlî sisteme bağımsızlık tanınmasını, kolektifleştirme ve planlama­nın yumuşatılmasını, bürokratik merkeziyetçiliğin azaltılmasını ve işletmelere ve müdürlerine daha fazla sorumluluk tanın­masını istiyordu. Bu eğilim sonunda başarı kazandı; programı hazırlamış olan Gomul­ka, Ochab ve Cyrankiewicz’in (1954′ten be­ri hükümet başkanı) desteğiyle partiye geri alındı.

21 Ekimde iktidara geldi ve mareşal Rokosovskiy politbürodan atıldı. Bunun üzerine Gomulka arkadaşlarıyle birlikte ha­zırladığı siyasî programı uygulamağa baş­ladı. S.S.C.B. ile ilişkiler yeniden gözden geçirildi, devlet kiliseye karşı daha yumu­şak bir tutum benimsedi: kardinal Wyszynski’ye görevi iade edildi (ekim 1956), yeni bir modus vivendi hazırlandı (aralık 1956) ve Wyszynski, devlet ve kilisenin barış içinde işbirliği lehinde bir bildiri yayımladı. 1956 «Polonya ekim»inden beri Polonya Birleşmiş işçi partisinin genel sekreteri olan Wladislaw Gomulka, 1959 parti kong­relerinde tekrar seçildi. Resmî tatil sayılan, bununla birlikte doğum kontrolü (ocak-mart 1960) ve dinî bayramları kaldıran (ka­sım 1960) kanunlar çatışmalara yol açtı.

1961′deki Millet meclisi (Sejm) seçimleri sonucunda Millî Cephe içinde 17 yeni mil­letvekili kazanan (1957′deki 236′ya oranla 255 milletvekili) Polonya Birleşik İşçi par­tisinin durumu daha da sağlamlaştı; Birle­şik Köylü partisi, 1 milletvekili fazla çıkar­dı (116 yerine 117); Demokrat partinin 39 milletvekili yeniden seçildi, öbür partiler ise (bu arada Polonya Katolik partisi) 20 milletvekilliği kaybettiler. 1964′te Gomulka, tekrar parti genel sekreteri seçildi; Ochab meclis başkanı oldu. 30 Mayıs 1965 seçimlerinde millet meclisinde durum de­ğişmedi. Bu dönem boyunca hükümet ay­nı kaldı. 1954′ten beri başbakan olan Jozef Cyrankiewicz 1961 ve 1965 seçimlerinden sonra da görevine devam etti. 1952′den beri devlet başkanı olan (Devlet konseyi baş­kanı) Aleksander Zawadzki, 1961′de tekrar seçildi ve 7 ağustos 1964′te ölümü üzerine meclis, Komünist partisinin siyasî büro üyesi Edward Ochab’ı seçti (24 haziran 1965); Ochab 24 temmuz 1965′te tekrar se­çildi. Fakat 1968′de istifa etti. Birleşik İşçi partisinin (1 ocak 1959′da 1 072 000 üye) üçüncü kongresinde (mart 1959) «dogmacılar» (stalin’ciler) tasfiye edildi.

Partinin 1 640 000 üyesini temsil eden 1 630 delege ile toplanan dördüncü kong­rede (15-20 haziran 1964) 1961-1965 planı­na oranla, yatırımları yüzde 38 artırmayı öngören yeni bir beş yıllık plan (1966-1970) kabul edildi. Polonya İşçi partisi, bütün ça­basını iktisadî durumu düzeltmeğe verdi; bütçenin yarısından çoğu millî ekonomiye ayrıldı. Rejim, bu çabasından dolayı halkı hoşnut etmesine rağmen aydınların ve ki­lisenin muhalefetiyle karşılaşmaktadır. Par­ti ile aydınlar arasında bir anlaşmazlık vardır. Bu anlaşmazlık özellikle «revizyo­nist» aydınlar grubunun önderi olan, Var­şova üniversitesi felsefe profesörü Leszek Kolakowski’nin partiden ihraç edilmesiyle (ekim 1966) su yüzüne çıktı; ayrıca batılı Marx uzmanlarına benzer oportünist teori­lerinden dolayı suçlanan filozof Adam Schaff ile hükümet arasındaki ilişkiler de gergindir. Halkın büyük kısmının bağlı ol­duğu katolik kilisesiyle muhalefet de öte­den beri devam etmektedir; ancak devlet ile kilise (Polonya başpiskoposu kardinal Wyszynski temsil eder) arasındaki ilişkiler karşılıklı olarak birbirlerinin gücünü kabul etmeğe ve ciddî bir mücadelenin gereksiz­liğine dayanır. Polonya’nın dış siyasetinin temeli Sovyet Rusya ile dostluk ve ittifaka ve Oder-Neisse sınırının dokunulmazlığına dayanmağa devam eder.

Polonyalıların Al­manlara karşı duydukları güvensizlik ve kin ise hiç azalmamıştır. 8 Nisan 1965′te yirmi yıllık bir Polonya-Rusya yardımlaşma anlaşması imzalandı. 11 Haziran 1966′da Polonya ile Rusya arasındaki bilimsel ve teknik işbirliği anlaşması yenilendi. Büyük komşusunun çizgisinden ayrılmayan Polon­ya, öteden beri çin idarecilerinin «bölücü siyasetçine karşı çıkmaktadır. Bununla bera­ber, şubat 1966′da Arnavutluk ile siyasî i-lişkilerini tekrar kurdu ve bu tarihte Ti­ran’daki Polonya maslahatgüzarı elçiliğe yükseltildi. Polonya ile Doğu Almanya ara­sında 15 mart 1967′de, Polonya ile Bulga­ristan arasında da 6 nisanda birer ittifak ve yardımlaşma anlaşması imzalandı. Bütün sosyalist cumhuriyetler gibi, Polon­ya da, teknik ve kültürel alanda büyük ba­tı devletleriyle işbirliği anlaşmaları yaptı.
Bunların başlıcaları, 25 mart 1965 İtalya-Polonya anlaşması ve 20 mayıs 1966 Fran­sız-Polonya anlaşmasıdır.
1968′de Polonya’da büyük karışıklıklar ol­du. İlk önemli huzursuzluk, üniversite öğ­rencilerinin ayaklanmalarıyle ortaya çıktı. 8 Mart günü Varşova üniversitesi öğrencileri, Polonya Kültür bakanlığının bir piyesi ya­saklamasını protesto eden iki arkadaşları­nın üniversiteden atılması üzerine gösterile­re başladı; yüzlerce polis ve milis, üniver­site içinde 3 000-4 000 kadar öğrenciyle çar­pıştı. 11 Martta öğrenciler Kültür bakanlı­ğına ait bir binayı tahrip etti; öğrenci olmayan kalabalık gruplar tarafından da des­teklenen ayaklanmalar bir hafta içinde bü­yük sokak çarpışmaları halini aldı. Polon­ya Birleşik İşçi partisi (Komünist parti) organı Tryhuna Ludu gazetesinin, öğrenci­lerin siyonistlerce kışkırtıldıklarını öne sür­mesi yahudi aleyhtarı bir kampanyanın başlamasına yol açtı. Varşova’da patlak veren ayaklanmalar, Krakow, Lublin, Poznan, Gdansk (eski Danzig) şehirlerine de yayıldı.

19 Martta bir parti toplantısında konuşan Gomulka öğrencilerin «sosyalizme ^ düşman kuvvetler tarafından aldatıldıklarını» öne sürerek, öğrenci önderlerini «pis provokaskon metotlarına baş vurmakla» suçla­dı. Gomulka, ayaklanan öğrencilerin «kah­rolsun komünizm», «kahrolsun Rusya» gibi sloganlar kullandıklarını da sözlerine ekle­di. 8-15 Mart arasında 1 208 kişinin tevkif edildiğini belirten Gomulka, sözlerini olay­larda en faal rol oynayanların yahudiler ol­duğunu öne sürerek bitirdi. Gomulka’nın demeci üstünden henüz 24 saat bile geçme­mişken Varşova Politeknik öğrencileri otur­ma grevine başladı. Olaylar gelişirken Po­lonya Katolik kilisesinin başı kardinal Wyszinski, bir mesaj yayımlayarak dolaylı yol­dan hükümeti kınadı. 25 Martta aralarında Prof. Leszek Kolakowski gibi ünlü bir fi­lozofun da bulunduğu 6 üniversite öğretim üyesinin «revizyonist» oldukları gerekçesiy­le işlerine son verildi.

30 Martta hükümet üniversitenin birçok bölümünü kapattı. 8 Nisan 1968′de Devlet konseyi başkanı (cumhurbaşkanı) Edward Ochab istifa etti; Polonya parlamentosu (Sejm) bir gün son­ra toplanarak Komünist partisi adayı ma­reşal Marian Spychaîski’yi Devlet konseyi başkanlığına getirdi.

Yahudilerin parti ve devlet teşkilâtlarından «temizlenmesi» kam­panyası daha da şiddetlendi: Varşova’da yayımlanan Zycie Warszawi gazetesi Komü­nist partisinden 6 951 kişinin ihraç edildiği­ni açıkladı.

Polonya’daki karışıklıklar Komünist partisi içinde önemli bir bunalıma yol açtı. «Par­tizanlar» adiyle bilinen aşırı milliyetçi ko­münistlerin önderi içişleri bakanı general Mieczislaw Moczar’ın parti yönetimine hâ­kim duruma gelmesi, yahudilere karşı uy­gulanan baskıların artmasına sebep oldu; bu yüzden binlerce yahudi Polonya’dan göç etmek zorunda kaldı. Çekoslovakya olayları, Polonya’daki buna­lımı daha da yoğunlaştırdı. 11 Kasım 1968′de toplanan Komünist Partisi kongre­sinde Gomulka, Sovyetler’in Çekoslovakya’yı işgalini savundu.

Bununla birlikte 1969 sınır direklerini başından sonra durumda bir yumuşama görüldü.Gomulka yahudi aleyhtarı kampanyaya son verilmesini istedi; İçişleri bakanlığına bağlı olarak kurulmuş olan Yahudi dairesi Gomulka’nın emriyle feshedildi. İç Siyaset alanındaki bu yumuşamanın etkileri, Polonya’nın dış ilişkilerinde de yansıdı.
Mayıs ortalarında Gomulka, Oder-Ne­isse hattının iki ülke arasında kesin ve de­ğişmez bir sınır olarak kabul edilmesi ha­linde Federal Alman hükümetiyle bir an­laşma yapmağa hazır olduklarını söyledi. Gomulka böylece, o yıl Federal Almanya şansölyeliğine seçilmiş olan Willy Brandt’ın iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşti­rilmesi konusundaki teşebbüslerini olumlu karşılamış oluyordu. Bununla birlikte, iç siyaset alanındaki nispî huzur ve yumuşa­ma uzun sürmedi. 1969 Yazının özellikle kurak geçmesi ve kötü hasat şartları, kü­çük tarım işletmelerine dayanan polonya tarımını alt üst etti. İktisadî durumun kö­tüleşmeğe yüztutması üzerine, hükümet 1970 yılı sonlarında yiyecek (özellikle et, süt, peynir v.b.), kömür ve akaryakıt fi­yatlarını büyük ölçüde yükseltmek zorun­da kaldı. Bu artış, özellikle, işçi sınıfını etkiledi; bunun üzerine önce Baltık kıyılarındaki Gdansk, Gdynia, ve Szczecin’de (esk. Stettin) liman ve dok işçileri genel greve başladı; bu grev kısa zamanda bü­yük gösteriler halini aldı. Gdansk’ta dok iş­çileri limandaki bir sovyet ticaret gemisini ateşe verdi; Szczecin’de de işçiler Komü­nist partisi binasını tahrip etti; hükümet ayaklanan işçilerin üstüne tanklar ve askerî birlikler sevk etti.

20 Aralık 1970′te Gomulka, Polonya Komünist partisi birinci sekreterliği görevinden istifa etti. Parti Merkez komitesi toplana­rak bu göreve Edward Gierek’i getirdi, ön­derler kademesindeki değişiklik bununla kalmadı: 23 aralıkta Polonya parlamento­sunun olağanüstü toplantısında Devlet kon­seyi başkanı mareşal Spychalski ile başba­kan Cyrankiewicz de istifa ettiklerini açıkladılar. Partinin yeni sekreteri Gierek’in teklifi üzerine Cyrankiewicz Devlet konse­yi başkan Jaroszewicz de başbakan seçildi.

Polonya – Osmanlı ilişkileri

Türkler Vilâyet-i Leh ve Lehistan adını ver­dikleri Polonya ile, Jagellon’lar zamanında ilişki kurdular. Wladislaw (Vladislav) [1386-1434], Osmanlıların zaferiyle sonuçlanan Niğbolu savaşına kuvvet göndererek macar kralı Zsigmond’u destekledi; 1441′de Ma-carlara karşı Murad II’nin ileri sürdüğü birleşmeyi kabul etmedi. Torunu Wladislaw III, 1444′te Segedin antlaşmasını bo­zan Macarlarla anlaştı, fakat Varna sa­yasında Türklere yenildi. Kazimierz IV Jagellon ve Albrecht II, Eflak’a yapılan Os­manlı saldırıları sırasında Vlad III Drakul’u destekledi.

Bayezid II, 1485′te Kili ve Akkerman’ı alarak Lehistan’a karşı gi­rişeceği seferler için üs yaptı. Boğdan be­yi Büyük Ştefan IV bu iki şehri geri al­mak için Lehistan kralı Kazimierz IV’ten yardım istedi (1485); fakat kral bu isteği cevapsız bıraktı; Lehistan kralı Jan I Adalbert, Türkler üzerine yürümek bahanesiyle Boğdan’ı istilâ ve tahrip etti. Bayezid II ile Polonya kralı Kazimierz IV Jagellon arasında ilk antlaşma 1490′da yapıldı. Bu ilk antlaşma Boğdan meselesinin çözümlenmesi bakımından önemlidir. 1495′te, bir haç­lı seferi düzenlemek isteyen Fransa kralı Charles VIII’e Polonyalılar yardım edecek­lerine söz verdiler; ayrıca Almanya impara­toru Maximilian’ın Osmanlı imparatorluğu­na karşı yapılmasını düşündüğü haçlı sefe­ri projesine de katıldılar. Papa Alexander VI Borgia da Polonya’nın Türklerle barış anlaşmaları yapmasını önlemeğe ça­lıştı. Bunun üzerine Polonya kralr Jan I Adalbert 1497′de antlaşmayı bozarak Boğdan’a saldırdı, fakat yenilerek geri çekildi; Polon­yalıların 1490 antlaşmasını bozmaları üzerine, 1498′de Silistre sancak beyi Malkoçoğlu Bali Bey, Bayezid II’nin emriyle 40 000 ki­şilik bir kuvvetle Polonya’ya akın yaptı; Dniester ırmağını geçerek Polonya’ya girdi ve Czarnkow, Gologory ve Glemiany kale­lerini aldı; Lwow (Leopol) ve Sandomierz (Sandomir) şehirlerini yağma, Brzeziny ve Varşova şehirlerini tahrip ederek Polon­yalıların Vistül ırmağı çevresindeki tahki­matını yardı, Polonya kuvvetlerini yendi; 10 000 esir ve birçok ganimetle Akkerman’a döndü. Bali Bey aynı yıl bir se­fer daha düzenleyerek Halicz, Zydaczew, Samber ve Droholiyez şehirlerini yağma etti; kış bastırınca geri dönmek zorunda kaldı.

Bu durum üzerine Jan I Adalbert, macar kralı Wladislaw (Ladislas) ve Litvanya bü­yük dukası Alexandjce ile Türklere karşı bir antlaşma yaptı; Boğdan voyvodası Ştefan da müttefikler tarafını tuttu. Bu sırada ya­pılan Türkiye-Polonya antlaşması savaşı önledi. Polonyalılar Mohaç savaşına yar­dımcı kuvvetler göndererek macar kralı Lajos II’yi desteklediler, fakat Macar krallığının yıkılması üzerine Polonya kralı Zygmunt I, 1532′de Piotr Opalinski’yi elçi olarak İstanbul’a gönderdi ve 1499′da yapı­lan antlaşmayı genişleterek yeniledi. Bu yeni antlaşma esaslarına göre Osmanlı dev­leti Kırım hanlığı ile Boğdan voyvodalığı tarafından Polonya sınırlarına saldırmamayı, savaş halinde Polonya’ya yardım et­meyi kabul ediyor, buna karşılık Polonya krallığı da Türkiye’nin düşmanlarıyle bir-leşmeyeceğine ve onlara yardım etmeyece­ğine söz veriyordu. Polonya kralı Zygmunt I’in kızı, macar kralı Zapolya Janos’un karısı ve Zsigmond Janos’un da annesiydi.

Sonradan Erdel ban’ı olan Zsigmond Janos Polonya – Türkiye ilişkilerinde önem­li rol oynadı, Osmanlılar Selim II ve Murad III devirlerinde Lehistan’in iç iş­leriyle yakından ilgilendiler. Sokullu Mehmed Paşa, İvan III ve Habsburgları tehdit ederek, Polonya krallarını bu devletin nü­fuzunda olmayan Polonya asilzadelerinden seçilmelerini istedi; Fransa ile işbirliği yaparak 1 mayıs 1573′te Polonya kral­lığına seçilen Charles IX’un kardeşi Henri de Valois’yı tuttu; fakat bu prensin Henri III adiyle Fransa’ya dönme­si üzerine (1574), kendi adamı olan Erdel voyvodası İstvan Bathory’yi Polonya kral­lığına seçtirdi (1575).

Bathory, Osmanlılar­la 24 maddelik bir antlaşma imzalayarak Kırım hanlığıyle Polonya arasındaki ilişki­leri düzeltti. Türklere olan bağlılığını kuv­vetlendirdi. Kazak, Kırım ve Boğdan mese­lelerinden dolayı bozulan Osmanlı-Polonya ilişkileri 1617′de yapılan yeni bir antlaş­ma ile düzenlendi. Polonya başkumandanı Stanislaw Zolkiewski’nin ordusuyle savaş­mak için Dniester ırmağı boylarına giden Bosna valisi iskender Paşa, antlaşmadan sonra geri döndü. 1620′de aynı meseleler yü­zünden İskender Paşa, Stanislaw Zolkiewski’yi Yaş yakınında yendi; Polonyalılar ağır kayıplar verdiler; Dniester (Turla) ırmağını geçmeğe çalışanlar yok edildi (1621). Bu­nun üzerine Osman II, Seferi Hotin (Chocim) diye anılan Polonya seferine çıktı (bk. osman II).

Osmanlılar, Polonyalıların istek­lerine uyarak antlaşma yaptılar (6 ekim 1621). Ancak Ukrayna Kazakları hatmant Doroşenko’yu Polonya kralına karşı koru­mak zorunda kalan Mehmed IV, 1672′de Polonya seferine çıktı;

Podolya eyaletinin merkezi olan Kamaniçe’yi kuşattı. 27 Ağus­tos 1672′de Kamaniçe teslim oldu, 18 es­kimde Bucaş antlaşması yapıldı; fakat ant­laşmanın Polonya Diyet meclisi tarafın­dan reddi ve başkumandan Jan Sobieski’nin de türk ordusu çekildikten sonra Lwow (Leopol) ve Lublin kalelerini ge­ri alması üzerine 1673′te Mehmed IV, İkin­ci Lehistan seferine çıktı; Osmanlı or­dusu Hotin önünde yenildi; bunun üze­rine Mehmed IV, Kazakları desteklemek ve Ruslara da bir darbe vurmak amacıyle Uk­rayna üstüne yürüdü. Bu sırada Polonya kralı Michal Korybut Wisnowiecki ölmüş, yerine başkumandan Jan Sobieski geçmişti. Yeni kralın barış isteği reddedildi; 1677′de osmanlı orduları başkumandanı İbrahim Pa­şa ordusunu Zurawno’da toplayan Polonya kralı Jan Sobieski’yi sıkıştırdı; kral barış istemek zorunda kaldı.

Antlaşma uyarın­ca Podolya ile Ukrayna Osmanlı devletine bırakıldı. Ancak, Polonya kralı Jan Sobi­eski 1683′te Viyana’yı kuşatan osmanlı or­dusuna saldırarak barışı bozdu. 1683 – 1699 Arasında yapılan Osmanlı – Polonya savaş­larında Osmanlılar üstün gelmekle bera­ber Karlofça antlaşması uyarınca Kama­niçe kalesiyle Ukrayna ve Podolya eyalet­leri Polonya’ya geri verildi. Katerine II Polonya kralı Friedrich-Augusta III ölünce (1763) Polonya’ya asker göndererek, Prusya kralı büyük Friedrich ile anlaştı, 1764′te kont Stanislaw-August Poniatowski’yi Po­lonya Diyet meclisine baskı yaparak kral seçtirdi. 1768′de polonyalı milliyetçiler rus saldırılarına karşı ayaklandılar; Bar şehrinde toplanarak osmanlı hükümdarı Mus­tafa III’ten yardım istediler; Osmanlılar Ruslara savaş açtılar, fakat yenilerek top­rak kaybettiler. Osmanlı – Rus savaşları devam ederken Polonya, Rusya, Avusturya ve Prusya arasında paylaşıldı (1772). 1848 Mülteciler meselesinde Osmanlılar Polonya­lıları tuttu. (Bk. mülteciler meselesi.)

Askerî tarih

Polonya ordularının tarihi, hudutları ikide bir değişen bu devletin kuvvetli komşularıyle (Türkler, Almanlar, isveçliler ve Ruslar) yaptıkları savaşlarla karışır. Bu tarihin en meşhur dönemlerinden biri WIadislaw Ja­gellon emrindeki birliklerin Tannenberg’de (Grünwald) toton şövalyelerine karşı kazan­dığı zaferdir (1410). XVI.-XVIII. yy. arası polonya kuvvetleri, gerçekte biri krallıkta, öteki Litvanya büyük düklüğünde iki ordu­dan meydana geliyordu; bunların her birine, kaydı hayat şartıyle tayin edilen ve yalnız meclise karşı sorumlu olan bir ataman ku­manda ederdi. Soylu sınıf yalnız süvari kuvvetlerinde hizmet etmeyi kabul ettiğin­den, piyade kuvvetleri ancak birkaç bin kişiydi; topçu kuvveti ise yok denecek kadar azdı. İstilâ halinde Polonya, toptan sefer­berlik (pospoiita) usulüne göre askere alınan soylu sınıfa güvenirdi.

Kosciuszko ku­mandasındaki âsilerin rusya, avusturya ve prusya kuvvetleri karşısında kahramanca direnerek (1794) Fransız devrimi ordularının zaferine yardım etmesine rağmen, Polonya devletinin parçalanması sırasında (1772-1795) ortadan kalkan bu ordu, Dabrowski’nin po­lonya lejyonlarıyle İtalya’da (1797) ve Napolyon ordusundaki polonya alaylarıyle Fransa’da yaşamağa devam etti. 1807′de Varşova büyük düklüğü harbiye nazırı prens Jozef Poniatowski’nin kurduğu 3 tümenlik polonya ordusu 1809′dan sonra Napolyon’un bütün savaşlarında yararlık gösterdi. Polonya millî kuvvetleri yeniden ancak Bi­rinci Dünya savaşında Pilsudski kumanda­sındaki polonya; lejyonları (Avusturya-Macâristan’da) ve Haller’in ordusuyle (Fran­sa’da) kurulabildi. 1918′den sonra bir fran­gız askerî heyeti yeni polonya ordusunu teş­kilâtlandırdı; bu ordu 1920′de Sovyet isti­lâsını başarıyle püskürttü. (Bk. polonya-sovyet savaşi.)

Batı orduları örnek alına­rak (mecburî askerlik hizmeti) kurulan ve on askerî bölgeye ayrılan polonya kuvvet­leri, 1939′da 39 piyade tümenini, 11 süvari tugayını ve 2 motorize tugayı kapsıyordu ve barıştaki mevcudu 270 000 kişiydi.

Eylül 1939 seferi sırasında alman ordusu­nun yok ettiği polonya ordusu, önce Fran­sa’da yeniden kuruldu; bu ordunun üç tü­meni ve birçok havacısı Fransa’da mayıs -haziran 1940 harekâtına katıldı. Polonyalı­ların Büyük Britanya’ya, Lübnan’a ve S.S. C.B.’ye dağılmaları, sığındıkları ülkenin or­dularını örnek alan, hür Polonya Silâhlı kuvvetlerinin kurulmasına yol açtı. Kuzey Afrika’nın, italya’nın, Fransa’nın ve Po­lonya’nın kurtarılmasına katılan bu birlik­lerin mevcudu 1945′te Batı Avrupa’da 215 000 kişi (general Anders ordusu) ve Alman-Sovyet cephesinde 400 000 kişiyi (iki ordu meydana getiren 10 tümen) bulmuştu. 1944-1945′te bu çeşitli unsurlara ve direnme topluluklarına dayanılarak yeniden kurulan polonya ordusu, 1949-1956 arası sovyet ma­reşali Rokosovskiy’in emrine verildi.

S.S.C. B.’nin bu sıkı kontrolü (silâhları, teşkilâtı ve yüksek rütbelileri S.S.C.B.’den) ekim 1956 buhranından sonra gevşedi; bu buhran Rokosovskiy’in istifası ve sovyet subayları­nın ülkeden ayrılmasıyle ordunun yeniden polonyalılaştırılmasına yol açtı; kumanda heyeti, iç hizmetler ve üniformalar değişti­rildi. Askerî birliklere benzer dernekler (Gençlik, Polonya Askerinin Dostları bir­liği), Gomulka’nm yeni halk rejimi anlayışı­na uygun düşen askerî ve millî bir propa­gandanın yayılmasına yardım etti.

Bununla birlikte sovyet kuvvetleri, Varşova paktı antlaşmaları gereğince polonya toprakla­rında kalmağa devam eder. 1963′te yeniden düzenlenen askerlik hizmeti, sınıflara göre iki-üç yıldır. Polonya’da üç askerî bölge vardır: Varşova, Silezya, Pomeranya. Su­baylarının yüzde 70′i Komünist partisi üye­si olan kara ordusu, 1%5′te sovyet malze­mesiyle donatıldı ve tamamıyle makineleştirilmiş 14 tümeni kapsıyordu.

• Hava ordusu. 1919′da kurulan ve 1939′da yok edilen hava ordusu, 1942′de yeniden ku­ruldu; 8′i av filosu olmak üzere 13 filoyu kapsayan bu kuvvetler ingiltere’de üslene­rek 1944-1945′te ingiliz Hava kuvvetleri sa­fında başarıyle çarpıştı. S.S.C.B.’nin kont­rolü altında yeniden teşkilâtlandırılan Po­lonya Hava kuvvetleri 1966′da yaklaşık ola­rak 50 000 kişiyi ve bin kadar sovyet yapı­sı (Av: 17, 19 ve 21 Mig: bombardıman: ilyuşin v.b.) veya sovyet lisansı altında Polonya’da yapılmış uçak ve helikopteri kap­sıyordu. Ayrıca kara – hava füzeleriyle do­natılmış uçaksavar birlikleri önemlidir. Po­lonya’da yüz kadar havaalanı vardır, önemli üslerin çoğunu 1939-1945′te Alman Hava kuvvetleri kurmuştur.

• Polonya Deniz kuvvetleri, 1919′da fransız donanması örnek alınarak kuruldu. 1940′ta ingiltere (on birlik), sonra 1945′te birçok ge­mi veren S.S.C.B. tarafından genişletilen de­niz kuvvetleri 1966′da 3 refakat gemisini, 9 denizaîtıyı ve otuz kadar küçük birliği (20 000 kişi) ve 40 mayın tarama ve sahil mu­hafaza birliğini kapsıyordu; 40 kadar da avcı uçağına sahipti. Başlıca üssü Gdynia’dır. Bu silâhlı kuvvetler (yaklaşık olarak 500 000 kişi) dışında Polonya’da, bütün halk de­mokrasilerinde olduğu gibi, içişleri bakanlı­ğına bağlı önemli birlikler de vardır: güven­lik birlikleri, sınır muhafızları, polis. Millî savunma bütçesi millî bütçenin yaklaşık ola­rak yüzde 10′unu teşkil eder.
öbür halk demokrasilerinin orduları gibi, polonya orduları da Varşova paktı sistemi içinde kalmağa devam eder; ama 1962′den Sonra alman yeni kararlarla birtakım geliş­meler sağlandı.
1963′te askere müracat edenlerin ihtiyaçtan çok fazla olması, askerlik hizmetinde deği­şiklikler yapılmasına yol açtı.

Askerlik hizmeti genel ve mecburî olmağa devam etti ama üç şekilde yapılma imkânı tanındı: sınıfına göre 2 veya 3 senelik nor­mal hizmet; üç yıla dağıtılmış devrelerde yapılmak üzere toplam olarak 18 aylık ça­lışma hizmeti; kadro fazlalarına kara birlik­leri emrinde ve günlük mesai satleri dı­şında askerî eğitim yaptırılması, içişleri ba­kanlığı emrindeki Iç Emniyet teşkilâtı (yaklş. 35 000 kişi) ve sınır muhafızları (yaklş. 10 000 kişi) 1965′te silâhlı kuvvet­lere bağlandı.
Ayrıca, Rusya’nın yardımları sayesinde, Po­lonya’nın Silâh sanayii günden güne kendi kuvvetlerinin ihtiyacını sovyet modeli si­lâh ve donatımla karşılayacak hale geldi. Böylece kara küvetleri tamamıyle moto­rize kıtalar haline getirildi.

1966′da kara kuvvetleri (emniyet kuvvetleri ve sınır muhafızları dışında yaklş. 190 000 kişi) 5 zırhlı tümen, 8 motorize piyade tü­meni, 1 havadan indirme tümeni, 1 sahil mu­hafaza tümenini kapsıyordu. Tankların hepsi hem karada, hem suda gider ve atom etkisi­ne karşı korunmuştur. Ordunun karadan karaya füze ihtiyaçlarını Ruslar karşılar.

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA TARİH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Politika

Tarih 02 Haziran 2009

Politika, Aristoteles’in eseri. Filozof, mut­luluğa en yetkin toplum olan sitede erişi­lebileceğine inandığı için, aileden başlaya­rak art arda bütün insan topluluklarını in­celer. Sonra çeşitli anayasaları gözden ge­çirir ve yıkılacağını önceden haber verdiği Kartaca’nın anayasasını yerer. Aristoteles, hepsi de akla dayanan üç hükümet şekli belirtir: krallık, aristokrasi ve demokrasi. Ancak bu meşru şekiller bozularak istibda­da, oligarşiye ve demagojiye dönüşür. Aristoteles, eserinin sonunda eğitimin gereklili­ği üstünde durur. (-> Bibliyo.) [L]

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Politika hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİNDEMONTE

Tarih 02 Haziran 2009

PİNDEMONTE (ippolito), italyan şairi (Verona 1753-ay.y. 1828). Birçok yer gez­di; çeşitli akım ve görüşlerle yakından il­gilendi. Gençlik çağının bazı çalışmaların­dan sonra 1788′de Poesie Campestri’yi (Kır Şiirleri) yayımladı.

1788-1791 Yılları arasın­da Paris, Londra, Berlin ve Viyana’da oturdu; bu seyahatlerden sonra yan alaylı yarı; otobiyografik bir roman yazdı: Abaritte (1790). 1789′da La Francia (Fransa) adlı uzun şiirinde Fransız devrimini övdü; fakat çok geçmeden fikir değiştirdi ve bir kenara çekilerek, o sıralarda dünyayı de­ğiştiren toplumsal ve siyasî olayları uzak­tan takip etti. Klasiklerle romantikler arasın­daki tartışmalara karışmadan ve biçim yö­nünden romantizmin etkisinde kalmadan klasik şiir anlayışını sürdürdü. 1805′te Odysseia’nm doğru ama sanat yönünden biraz zayıf bir tercümesini yaptı (eserin tü­mü 1822′de yayımlandı). Gene 1805′te Epistole in Versi’yi (Manzum Mektuplar) yaz­dı. Foscolo, / Sepolcri (Mezarlar) adlı şii­rini Pindemonte’nin / Cimiteri (Mezarlık­lar) adlı uzun şiirine adadı; ama Pindemonte 1 CimiterVyi yarım bırakarak t Se­polcri (Mezarlar) adlı manzum bir mektup yazdı (1807). öbür eserleri: Novelle (Hi­kâyeler) [1792], Sermoni (Nutuklar) [1819]; küçük şiiri // Colpo di Martello del Campanile di San Marco (San Marco Çan Kulesinin Tokmak Darbesi) [1820] ve Shakespeare, Alfieri ve Ossian etkisinde yazdığı Arminio [1804] adlı trajedi. (M)

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİNDEMONTE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİSANTRİZM

Tarih 01 Haziran 2009

POLİSANTRİZM i. (fr. polycentrisme). Komünist partilerinin, iktisadî, siyasî ve toplumsal gelişme durumuna göre, birçok merkezden yönetilmesini öngören siyasî doktrin. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİSANTRİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİS,Polislik

Tarih 01 Haziran 2009

POLİS i. (yun. politeia > lat. politia’dan fr. poliçe). Şehirde kamu düzeni, huzur ve güvenliğini sağlayan teşkilât, kolluk: Mese­leyi polise aksettirdiğime üzülüyorum (R.H. Karay). || Bu teşkilâtın görevli memuru, kollukçu: Genç bir polis isimlerimizi yaz­dı (F. R. Atay). Karşısında duran polise de: — Hanımları yerlerine götür… (Ahmed Rasim). || Polis hafiyesi, suç sayılan işi ve­ya bu işi yapan kimseyi araştırıp meydana çıkarmakla görevlendirilmiş kimse, detektif.
— Ask. Askerî polis, ordu mallarını koru­mak, suçları önlemek, düzen ve asayişi sağ­lamak, suçluları tutuklamakla görevli as­kerlere verilen ad. (Askerî polis, daha çok, başta A.B.D. olmak üzere, bazı yabancı or­dularda bulunur. Türk Silâhlı kuvvetlerinde bu görevi Askeri inzibat teşkilâtı görür.)
— Denize. Gemi polisi, gemi mürettebatının disiplinini sağlamakla görevli polis âmiri. (Türk Deniz kuvvetlerinde bu görevden ge­mi ikinci kumandanı sorumludur; subay, assubay ve erlerden bu göreve ayrılanlarla bu işi yürütür.)
— Ed. Polis romanı (veya oyunu), bir suçlu­yu bulmak veya tespit etmek amacıyle yapı­lan soruçturmayı konu alan roman, oyun. Bk. ANSiKL.
— İda. huk. Bir ülkenin sükûn, güvenlik, sağlık ve düzenini sağlamak ve korumak amacıyle idare tarafından alman ve yürütü­lüp gerçekleştirilmesi birtakım müeyyide­lerle sağlanan genel ve kişisel tedbirlerin ve bu amaçla yerine getirilen hizmetlerin tümünü ifade eden terim.

(Bk. ANSiKL.) || Genel zabıta memuru. Bk. ANSiKL. || Polis âmiri. Bk. EMNİYET âmiri. \\ Polis komi­seri.
Bk. KOMiSER. || Polis nezareti altına alma. Bk. EMNİYET {Emniyeti Umumiye Nezareti).

— Tar. Bk. ANSîKL.
— ANSiKL. Ed. Tarihçiler, geçmişte birçok polis romanı örneği bulurlar: bedevî evsanelerinde ve birçok ülkenin folklorunda, bir suçluyu bulmak için ustaca ve kurnazca yol­lara baş vurulduğu görülür. Sophokles’in Kral Oidipus’u bir cinayetin soruşturması­dır. Gerçekte polis romanı, ancak roman, modern batı edebî türü olarak kendini ka­bul ettirdiği ve toplumun karmaşıklığı en az onun kadar karmaşık bir güvenlik teşkilâ­tının kurulmasını gerektirdiği zaman orta­ya çıktı.

Gerçek «polis romanı» Edgar A. Poe ile baş­ladı, işitilmedik Hikâyelerim (The Tale of Grotesque) birçoğunda bu türün bazı kural­ları görülür: The Mystery of Marie Roget (Marie Röget’nin Esrarı); Morg Sokağı Ci­nayeti (The Murders in the Rue Morgue). Polis romanı önceleri klasik bir soruşturma romanıydı: bir cinayet işlenmiştir, bir polis hafiyesi oıtaya çıkar ve ipuçlarını yorumlayarak, cinayetin nasıl işlendiğini tasarlaya­rak suçluyu bulur. Edgar A. Poe’dan hemen sonra akla gelen ilk isim Sherlcck Hclmes’in yaratıcısı Conan Doyle’dur. Ayrıca, çe­şitli ülkelerden, Van Dine, Ellery Queen, Carter Dickson (John Dickson Carr da de­nir), Helen Mac Cloy; Agatha Christie ve Gaston Leroux gibi yazarlar sayılabilir. Şunu da belirtelim ki polis romanı hiç bir zaman basit bir soruşturma olarak kalma­mış, başka unsurlara da yer vermiştir: me­selâ Conan Doyle’un Kızıl Leke’smde (A Stody in Scarlet), kitabın hemen hemen ya­rısı Holmes ortaya çıkıncaya kadar sadece basit bir macera romanıdır.

Maurice Leblanc (Arşene Lupin’in yaratıcı­sı), Marcel Allain ile Pierre Souvestıe (Fan-tomas), Edgar Wallace, Leslie Charteris (le Saint), E.S. Gardner adiyle de bilinen A.A. Fair (detektif avukat Perry Mason tipinin yaratıcısı), Jacques Decrest, Boileau ile Narcejac ve Q. Patrick’in eserleri ve sayısız kahramanlara yer veren (Fu-Mançu, Charlie Chan, Misler Moto) bölümlü anglosakson romanları, klasik macera romanlarına da­ha yakın eserlerdir. Bu eserlerde gene de soruşturmaya yer verilmiştir, fakat asıl bü­yük yeri macera ve yabancı ülkelerin tas­viri tutar; bazen de roman her şeyden önce psikolojiye dayanır. Bu roman türünün ma­cera romanına yakın bir başka çeşidi de casusluk romanıdır (Eric Ambler, Peter Gheyney, Pierre Nord, Jean Bruce, A.L. Dominique). Polis romanının gelişmesi, aynı örnek üstüne kurulmuş entikaların anlatımı­na büyük bir kuruluk getirdi ve polis roma­nı yenileşmek için sağduyunun kolay kolay kabul edemeyeceği durumları ele almağa başladı. Mahut «kapalı yer meselesi»ni (sım­sıkı kapalı bir odada öldürülen bir adam) çözümleme yolları belirli ve sınırlıdır ve bir yazarın yeni çözüm yolları araştırayım derken saçmalığa düşmesi işten bile değil­dir. Bu konuda yapılan en verimli yenilik, dehşet ve olağanüstü olayların polis roma­nına katılmasıdır: bu alanda Maurice Renard’ı, Frederic Brown’u, Richard Matheson’ı, Carter Dickson’ı ve Helen Mac Cloy u sayabiliriz. Leo Malet, Mickey Spilîane, William İrish, Raymon Marshall da (James Hadley Chase de denir) bu kategoriye sokulabilir.
Yavaş yavaş polis romanı iyi yürekli hafiye ve kötü ruhlu cani kalıbından sıyrıldı. Ci­nayeti ve polis soruşturmasını günlük ger­çek çerçevesine alarak olağanüstülükten kurtardı ve soyal tasviri ön plana aldı. Bu­nun ahlâka aykırı bir yanı olduğunu söy­lemek doğru değildir: hafiyeler artık birer melek olmasalar bile (o sıralar amerikan romanının genel tutumu olan tarafsız tasvir), yazarın toplum karşısındaki ahlâkçı tutu­munu ortaya koyar. Bu türde en güçlü eser­leri verenler Dashieli Hammett, Raymond Chardler, R. Burnett, James Cain, Horace Mac Coy, Chester Himes gibi amerikalı ya­zarlardır.
öte yandan, polis romanı türünün bir baş­ka çeşidi de, hafif ve mizahî polis romanı­dır. Ama bu alanda başarılı eserler (P. G. Woodhouse, Carter Brown, Linda Grier-son, bazı eserlerinde Craig Rise, hattâ ba­zen de Carter Dickson) çok azdır.
Çok satılan polis romanlarının sosyolojik önemi tartışma götürmez. Fakat bu roman­ların edebî değeri de küçümsenemez: «res­mî» tenkit bu tür kitaplarla ilgilenmediği için, yayımlanan bir sürü eser arasında en kalitelilerini bulup çıkarmak okuyucuya dü­şer. Böylelikle okuyucu Peter Cheyney’in büyük başarı kazanan çok sayıdaki eseri arasında bazı ince, fantastik ve nükteli hikâyelere rastlamak mümkündür.

Polis romanının, gelişmesi sırasında, «edebî» denilen bazı unsurlarla zenginleşmesi­ne karşılık bazı büyük yazarların da polis romanları yazdıklarını unutmamak gere­kir. Gerçi bazı amerikalı yazarlar (Vera Caspary, O. Henry, Ben Hecht ya da James Cain v.b.) için bu çok olağan bir şeydir, ama Dostoyevski (Suç ve Ceza), G. K. Chesterton (Father Brown [Brown Baba]), G. Bernanos (Bir Cinayet [Un Crime]), A. Arnoux (Reveries d’un Policier Amateur [Amatör Bir Polisin Hayalleri]), Graham Greene (Brighton Rock [Brighton Kayası]), W. Faulkner (Kutsal Sığmak [Sanctuary]), J.L. Borges (La Muerle y la Brujuala [ölüm ve Pusula]), A. Robbe Grillet’nin de (Les Göm­me s) polis romanı yazdıkları söylenebilir. Bu tür edebiyatta gerek polis romanlarından uyarlama, gerek orijinal konulara dayanan tiyatro eserleri de vardır (J. B. Priestley’in Bir Komiser Geldi’si [An tnspecıor Calls]). Birçok polis romanı sinemaya da aktarıldı. Hattâ yazılan orijnal senaryolara dayanan filimler de vardır. Bu konuda, gerilim usta­sı A.Hitchcock’un filimleriyle H. G. Clouzot’nun bazı filimleri sayılabilir.

— İda. huk. Polis, kökü Yunanca olan bir terimdir. Site devletlerin bütün kamu hizmetlerini ifade ederken zaman­la anlamı daralmış ve maddî düzenin sağ­lanmasına indirgenmiştir. Bu anlamıyle po­lis, zabıta ile eşanlamdadır. (Bk. idarî zabıta.) Ancak günümüzde zabıtanın özel şekillerinin de ortaya çıkması, iktisadî ve hattâ estetik konularda da zabıta faaliyet­lerine girişilmesi karşısında polis kavramı­nın tekrar genişlemeğe başladığı söylenebi­lir. Bk. EMNİYET.

• Polis terimi Türkiye’de ve genellikle halk arasında, fonksiyonel değil organik bir anlam taşımaktadır, özellikle genel kol­luk, yani zabıta görevi yapan kişilere po­lis denir. Trafik polisi, sivil polis deyimle­riyle genel zabıta memurları ifade edilir. Polis Vazife ve Selâhiyetleri Hakkındaki kanuna göre, polis şu durumlarda silâh kul­lanır: 1. kendini savunmak için; 2. başka­sına yapılan ve başka türlü önlenmesi müm­kün olmayan tecavüzlerde; 3. yakalanmış olan zanlı veya bir yere şevki polise bırakılmış zanlı yahut mahkûmun kaçması veya polise saldırması halinde; 4. korumağa me­mur edildiği yer veya kişilere yahut kara­kola yapılan ve başka türlü önlenemeyen tecavüzlerde; 5. ağır bir suç için arama ya­pılan yerden çıkıp kaçan ve dur emrine uymayan kimselere karşı; 6. ağır bir suç­tan dolayı aranan zanlının yakalanması için başka imkân yoksa; 7. görevi sırasın­da silâhlı karşı koyma halinde; 8. toplu karşı koyma halinde; 9. devlet faaliyetleri­ne silâhlı karşı koyma halinde.

— Tar. Bir insan topluluğunun varlığı ve bu topluluk için çıkarılan kanunlar, asayişin muhafazasını ve kanunlara saygı gösteril­mesini sağlamakla görevli bir zabıta kuvve­tinin meydana getirilmesini zorunlu kılar. Bu, bütün medeniyetlerde böyle olmuştur. Yine bütün medeniyetlerde de, yürütme, ya­sama ve yargılama gücü başlangıçta aynı yüksek görevlinin kişiliğinde toplanmış ve zabıta, önceleri sadece yargılama gücünün bir alt bölümünü meydana getirmiştir.
Meselâ Firavunlar devrinde Mısır’da da, ülkedeki 42 bölgenin başında hem yöne­tici, hem de hâkim olarak bulunan 42 nomarkhos’un her birinin yanında, güvenlik görevlisi, sorgu hâkimi ve cellât olarak gö­rev yapan bir çeşit polis şefi vardı. Sınırlar­da askerî karakollar jandarma görevi yapar­dı. Aynı devirde, Çin’de büyük şehirlerde her sokak için ayrı bir güvenlik görevlisi vardı. Bu görevli, bölgesinin sınırları için’ de oturanların listesini çıkarmak, bu kim­selere kanunların gereklerini hatırlatmak ve şüpheli kişileri gözetlemekle yükümlüydü, inka imparatorluğunda, on ailelik her toplu­luk bir mayok’un sürekli gözetimi altında bulundurulur ve bu denetim herkesin işini düzgün bir biçimde yapmasından başlayarak bir evdeki doğum olaylarının sıklık derece­sine kadar uzanan geniş bir alanı kapsardı. Bu kimselerin görevlerini iyi yapmaları bazı denetimciler tarafından gözaltında tutulur, ayrıca o denetimciler de, bu uygulama ko­nusundaki düşünceleri, görevlilerin yeterince çaba, gösterip göstermediklerini ve bu ko­nuda verilen hükümleri öğrenmeğe çalışan, gezici ve en beklenmedik zamanlarda an­sızın ortaya çıkan gizli görevliler tarafından denetlenirdi.

Eski Yunanlılar, her ay kura ile ve bir aylık süre için görev yapmak üzere, güvenlik ted­birlerinin uygulanmasını sağlamakla yüküm­lü bir poliarkhos seçerlerdi. Poliarkhosların yardımcıları da, sürekli olarak o gö­revde bulunan, gelenek ve göreneklere uyulmasını, kamu güvenliğinin bozulmama­sını sağlamak, çarşı ve pazarları denetle­mek ve buralarda kullanılan tartıların doğruluğunu araştırmakla görevli nomophylakhos’lardı (kanun koruyucu). Nomophylakhos’ların küçük suçlar işleyenleri falakaya çekmek veya para cezasına çarptırmak için halkan vardı. Ama büyük suç işleyenleri âmirlerine teslim etmek zorundaydılar. Roma’da kral Numa, düzenin sağlanması­nı, trafiğin güvenliğini, yangın söndürme iş­leri ve yolların bakımını aedilislere vermiş­ti. Bu kurum daha sonra Latium’a, oradan da Roma eyalet şehirlerine geçti. Fakat seçimle iş başına getirildikleri için yetkileri­ni rahatlıkla kullanmaktan çekinen bu me­murların yetersizliğine bir çare bulmak için imparator Auguslus bunların sayısını azalttığı gibi yetkilerini de kıstı ve Roma’­da ve 35 fersahlık çevresinde bütün emniyet yetkilerine sahip olan bir şehir emniyet müdürlüğü (praefectus Urbis) kurdu. Bu so­rumlunun yanına da, başkentin 14 mahalle­sinin her biri için bir tane olmak üzere 14 yardımcı (curatores Urbis) verdi. Hâkim cübbesi giyen bu curator’lar yardımcılarıy­la birlikte kendi bölgelerine göz kulak olur, meyhaneleri denetler, suçluları kovuş­turur, dükkânları teftiş eder ve bir felâket sırasında gerekli yardım teşkilâtını düzenler­di.

Sokak güvenliği, gündüz 424 stationarii (her biri bir bina blokundan sorumlu olan polis memurları) tarafından sağlamdı; geceleri ise yedi kola ayrılan 1 000 vigilia çeşitli saatler­de devriye gezer, yangınları haber verir ve gereğinde, düzeni bozmağa kalkışanları yola getirirdi, imparatorluğun başlıca şehirlerin­de kurulan bu teşkilât (Lutetia’da daha 270′te bir emniyet müdürü vardı), bu düzeni uygulamak şöyle dursun anlamaktan bile âciz olan barbarların doluşmasıyle işleyemez hale geldi. Dolayısıyle anarşi alabildiğine arttı, devlet otoritesi dağıldı ve eski usule uyularak idare, yargılama ve yürütme güç­leri tekrar bir tek kişide toplandı.

• Osmanlılarda ilk zabıta teşkilâtı yeniçeri teşkilâtıyle birlikte kuruldu (1360). Bu teş­kilât, yeniçeri ağasının ermindeydi ve baş­lıca görevi de hükümet merkezinin güven­liğini ve asayişini sağlamaktı. Teşkilâtın, salma çuhadarı, salma neferleri (sivil me­murlar), subaşı, kolbaşı, vezir baştebdili> kullukçu zabiti, kullukçu çavuşu gibi bö­lümleri ve kademeleri vardı. Bu kuruluş Yeniçeri teşkilâtıyle birlikte ortadan kal­dırıldı (1826). Yerine İstanbul’da Asakiri Muntazamai Mansure ve Asakiri Muntazamai Hassa teşkilâtı görevlendirildi (1826).Hizmet, Ihtisap nezaretince yürütü­lüyor, eyaletlerde de sipahiler aynı görevi yapıyordu. Anadolu ve Rumeli eyaletlerin­de güvenliğin sağlanması işi bir süre Asa­kiri Redife’ye verildi (1834). İlk defa ay­rıntılı bir nizamname hazırlanarak Zaptiye teşkilâtı meydana, getirildi (1845). Ertesi yıl bu kuruluş Zaptiye müşiriyeti seviyesine çı­karıldı (1846). Aynı yıl güvenlik işleri ye­niden düzenlendi ve polis teşkilâtı yeni ku­rulan Zaptiye nezaretine bağlandı. Zaptiye müşiriyeti emrindeki Asakiri Zaptiye kuv­vetleri de jandarma görevi yapmak üzere seraskerliğin bir bölümü durumuna getiril­di. 1907′de 167 maddelik bir polis nizam­namesi çıkarıldı. 1913′te yürürlüğe konu­lan ikinci bir nizamnameyle polisin görev, yetki ve teşkilâtında ıslahat yapıldı. 22. VII. 1909′da uygulanmağa başlanan istanbul Vilâyeti ve Emniyeti Umumiye Teşkilâtına Da­ir kanun ileı Zaptiye nezaretinin görevleri bu yeni umum müdürlüğe verildi. istanbul Emniyeti Umumiye müdürlüğü 1923′e kadar işbaşında kaldı.
Kurtuluş savaşından son­ra istanbul’daki bu umum müdürlük kaldı­rılarak, Ankara’da Emniyet Umum müdür­lüğüne bağlı vilâyet polis müdürlükleri ku­ruldu (24. III. 1923). Teşkilâta ve mesleğe yeni bir düzen verilmesi düşüncesiyle 2049 Sayılı kanun çıkarıldı (30. VI. 1932). Bu kanunla polis, üniformalı ve üniformasız olarak ikiye ayrıldı, üniformalı polis atlı ve piyade bölümlerinde toplandı. Görev ve yetkilerin yeniden düzenlenmesi amacıyle 2559 Sayılı kanun çıkarıldı (4. VI. 1934). Teş­kilât 3201 Sayılı ve 1937 tarihli Emniyet Teşkilâtı kanunuyle yeniden düzenlendi ve Emniyet Genel müdürlüğü kuruldu.
Bk. Emniyet Genel Müdürlüğü.

♦ Polislik i. Polisin görevi. || Polis gibi davranan. (LM)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİS,Polislik hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİNEZYALI

Tarih 01 Haziran 2009

POLİNEZYALI i. (Polinezya’dan polinez-ya-lı). Polinezya halkından veya bu halkın soyundan olan kimse.

— ANSiKL. Antropol. ve Etnol. Ada ve takımadalarının çokluğuna rağmen, Polinezya’da polinezya ırkı denen ve hayli homogen bir insan soyu yaşar. Bu yerliler, esmer tenli, uzun boylu, vücut ölçüleri avrupalılarınkini andıran, brakisefal, ince yüz­lü, düz veya kıvırcık saçlı insanlardır, Ba­zı antropologlar onları sarı ırktan, bazıları da beyaz ırktan ve özellikle beyaz ırkın Akdeniz’de yaşayan grubundan sayarlar. Menşeleri meselesi de, ortaya atılan bir­çok teoriye rağmen belirsizdir. Bazı kim­seler Malezyalılarla yakınlıkları olduğunu ve Mikronezya veya Melanezya yoluyle Gü­neydoğu Asya’dan geldiklerini öne sürerler. Kimine göre de Hindistan’dan, Eski İran dünyasından veya Japonya’dan gelmişler­dir. Thor Heyerdahl, balsa tahtasından yapılmış Kon-Tiki adındaki bir salın üzerinde Peru ile Tuamotu kıyıları arasında yaptığı bir gezinin sonuçlarına dayanarak amerika asıllı oldukları sonucuna varmıştır. Çok iyi denizci olan Polinezyalılar, iki uçlu tek kürekle çekilen oyma kayıklarla kabi­leler halinde yer değiştirirlerdi.

Eskiden, kademeli ve karmaşık bir toplum teşkilât­ları, tabiatın gücü mana’ya. dayanan bir dinleri vardı. Tanrıları için marae deni­len, dev boyutlu tapmaklar kurmuşlardı. Balıkçılık yapar, patates, hindistancevizi v.b. yetiştirirlerdi. Barınakları, özellikle bitkisel maddelerden yapılmış ve ancak belirli işler için kullanılan dikdörtgen veya yuvarlak bölmelerden meydana gelirdi. Av­rupalılarla temasa başladıktan sonra Polinezyalıların çoğu Hıristiyanlığı kabul etti. Beyazların törelerini, yaşayış tarzlarını be­nimseyerek, kabile teşkilâtlarını ve gele­neksel yiyecek iktisatlarını terkettiler. Bu arada yok olma tehlikesiyle karşı karşıya geldiler; savaşlar, çocuk katliamı ve kıt­lıklar nüfusun azalmasına yol açtı. XIX. yy.daki sömürgeleşmeyle bu azalma daha da belirli bir hal aldı. XX. yy. başlarında misyonerlerin ve idarecilerin çabalarıyle du­rum düzeldi, üstelik nüfus yeniden artmağa başladı. Bk. POLİNEZYA. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİNEZYALI hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLEMİK

Tarih 01 Haziran 2009

POLEMİK i. (yun. polemikos’tan fr. polemi­que). Oldukça sert nitelikte kalem tartışma­sı: Kavgalarım, edebiyat polemiğinin en canlı örnekleriydi o zaman (Y. Z. Ortaç). «Yoksa açtıkları polemikte kendilerine yar­dımım dokunurdu» (Y. K. Karaosmanoğlu).

— ANSiKL. Ed. Türk edebiyatında polemik türündeki yazılar ancak Tanzimat’tan son­ra görüldü. Namık Kemal ve Ziya Paşanın divan edebiyatının temalarını, mazmunları­nı, dilini yeren makaleleri, batı edebiyatı ko­nusunda Ahmed Midhat, İsmail Hakkı, Beşir Fuad, Nabizade Nâzım’ın tartışma ya­zıları, Muallim Naci ile Recaizade Ekrem’­in şiir dili ve nazım tekniği konusunda birbirlerine karşı yazdıkları tenkitler ilk polemikler arasındadır. Edebiyatı cedide döneminde yeni edebiyat anlayışını savu­nan Hüseyin Cahit (Yalçın) ve Cenab Şahabeddin ile eski edebiyat anlayışına bağlı Ahmed Rasim, Ali Kemal gibi yazarlar kar­şılıklı polemik yazıları kaleme aldı. Hüse­yin Rahmi’nin (Gürpınar) Cadı romanıyla ilgili tartışmalar geniş ölçüde polemik ni­teliği gösterdi. Fecriâti edebiyatında Şahabeddin Süleyman, Yakup Kadri (Karaos­manoğlu), polemikleriyle tanındı. Bu dö­nemde Fuad Köprülü’nün Hüseyin Daniş ile giriştiği polemik uzun süre devam etti. Millî edebiyat döneminde Ömer Seyfeddin ve Ali Canip (Yöntem) polemik yazıları kaleme aldı. Cumhuriyet döneminde Nâzım Hikmet Ran ile Peyami Safa arasındaki polemik karşılıklı cevaplarla uzun süre de­vam etti.

Nurullah Ataç’ın sanat ve toplum ilişkileri, yazarın görevi gibi konularda Suut Kemal Yetkin, Fethi Naci, Vedat Günyol, Adnan Benk v.d. yazarlarla giriştiği polemikler yan­kı yarattı. (M)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLEMİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PO KİU-YÎ

Tarih 30 Mayıs 2009

PO KİU-YÎ, çinli şair (Hsin-tcheng 772-Lo-yang 846). Sanatını metotlu olarak top­lumsal amaçlar için kullandı. Şiirlerinin en ünlüleri konuşma diliyle yazılmıştır ve he­yecanlı bir şekilde çağdaş toplumu tenkit eder. Po Kiu-yi ölmeden önce büyük ün kazanmıştı. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PO KİU-YÎ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PODLİPSKA (Zofja)

Tarih 30 Mayıs 2009

PODLİPSKA (Zofja), çek kadın romancı (Prag 1833-ay.y. 1897), Karolina Svetla’nın kızkardeşi. Duygusal romanlar yazdı: Do­ğum Yeri (1872); Sevme Hakkı (1890) v.b. En güzel eserleri, Ana Babalar (1878), İn­sansı Arılar (1889), Kıyı (1891) gibi toplum­sal romanlardır. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PODLİPSKA (Zofja) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİCARD (Edmond)

Tarih 29 Mayıs 2009

PİCARD (Edmond), belçikalı avukat ve ya­zar (Brüksel 1836 – Dave, Namur 1924). Brüksel’de avukatlık yaptı, Hukuk fakülte­sinde ders verdi, aşırı solu tutarak siyasî toplantılarda dikkati çekti ve 1895-1905 ara­sında senatoya seçildi. La Jeune Belgique dergisinin yanı sıra toplumsal sanat dava­sını savunduğu Art Moderne dergisini kur­du. Yazıları çok canlı, etkileyici ve para­dokslarla doludur. Eserleri: şiirlerini kap­sayan Les Reveries d’un Stagiaire (Bir Stajyerin Hülyaları) [1879]; adliye hayatını canlandıran La Forge Roussel (Roussel Dökümevi) [1881]; Amiral (1883); La Veillee deVHuissier (Odacının Sabahlaması) [1885]; Le Jure (Yeminli) [1886].[L]

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİCARD (Edmond) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİKARO

Tarih 29 Mayıs 2009

PİKARO i. (isp. picarö). İspanyol roman­larında, düzenbaz, dalavereci, fakat bece­rikliliği ve kurnazlığı sayesinde cana yakın görülen kişi.

ansiklopedi. İspanyol edebiyatının en ori­jinal türlerinden biri olan pikaro romanı, dilenciler, her çeşit namussuzlar, toplum dışı yaşayanlar, sabıkalılar, yani pikaro’ların törelerini anlatır. Papaz Hita, Libro de Buen Amorn ve Celestina (1499) ile bu türün yayılmasını sağlamıştı; ama türün ilk örnek eseri Lazarillo de Tormes’ür (1554). XVII. yy.ın ilk yarısında pikaro ro­manları çok yaygındı: 1599′da Mateo Aleman’ın Guzman de Alfarache’si; 1605′te Lopez de übeda’ya mal edilen La Picara Justina; 1613′te Cervantes’in Novelas E-jemplares’i; 1618′de Cicente Espinel’in Marcoos de Obregon’u; 1626′da Quevedo’nun El Buscon’u; 1641′de Velez de Guevara’nın El Diablo Cojuello’su (Topal Şey­tan). XVII. yy.ın ortasına doğru A. del Castillo Solorzano ve A. J. Salaş Barbadillo ile pikaro romanı geriledi. Bütün bu tür romanlarda kahraman, art arda gelişen bir sürü dağdağalı serüven içinde, toplu­mun çeşitli katlarından geçer, ispanya’ya has olan bu tür, dış ülkelerde, özellikle Fransa’da (Lesage) ve 1910 Meksika ihti­lâlinin etkisiyle Latin Amerika’da büyük yankılar uyandırdı. (l)

29 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİKARO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİERRE Blois

Tarih 27 Mayıs 2009

PİERRE Blois’h. fransız kilise yazarı (Blois 1135′e doğr.-1204′e doğr.). Paris’te John of Salisbury’nin Öğrencisi oldu; sonra Bologna’da tıp okudu. Sicilya kralı Guglieîmo II’nin eğitmeniydi (1167-1169). Bir süre Pa­ris’te ders verdi, sonra ingiltere’ye gitti. Canterbury piskoposunun mühürdarı, Henry Il’den dul kalan Alienor’un (1191-1195) sekreteri ve Londra başdiyakozu oldu. İnziva­ya çekildikten sonra öldü. Mektupları (234 tane), zamanındaki toplumun ilgi çekici bir tablosunu çizer. (l)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİERRE Blois hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PFLEGER-MORAVSKY (Gustav)

Tarih 27 Mayıs 2009

PFLEGER-MORAVSKY (Gustav), çek ya­zarı (Karasejn 1833-Prag 1875). Yazarlığa lirik şiirlerle ve manzum bir romanla baş­ladı. Eserlerinde yabancı romantiklerin et­kisi ağır basar. Romanları: 1844′teki boya işçileri ayaklanmasından ilham alan ve ilk toplumsal çek romanı olarak kabul edilen Z Maleho Sveta (Halk Sınıfı) [1864] ile Pani Fabrikantova (Fabrikacı Madam) [1867]. (L)

27 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PFLEGER-MORAVSKY (Gustav) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETRONE

Tarih 26 Mayıs 2009

PETRONE (İgino), italyan filozofu ve hukukçusu (Limosano, Molise 1870 – S. Giorgio, Cremano 1913). 1897-1900 Arasında Modena üniversitesinde hukuk felsefesi 1900′den ölümüne kadar da Napoli ünivers tesinde ahlâk felsefesi dersleri verdi, ilk çalışmalarında hukuk felsefesini, poziti­vizm, sosyolojizm ve historizmin etkisin­den kurtararak, bu felsefeye metafizik ilke­ler getirmeğe çalıştı; fakat sonraları biçim­sel hukuk felsefesi üstünde durunca, yen: oluşan idealizmin etkisinde kaldı ve vic­danda hukuk sezgisinin toplumsal değerim ortaya koydu. Ahlâk felsefesi alanında ise. Aristoteles nesnelciliğiyle Kant’ın biçimsel öznelciliğini bağdaştırmağa çalışırken, A. Rosmini felsefesinden fransız determinizmi­ne kadar birçok akımın etkisinde kaldı. Baş­lıca eserleri: La Fase Recentissima della Filosofia del Diritto in Germania (Alman­ya’da Hukuk Felsefesinin ilk Evreleri i [1895]; LoStato Mercantile di Fichte e la Premessa Teorica del Socialismo (Fichte’nin Ticaret Devleti ve Sosyalizmin Nazari Öncüleri) [1904]; İl Diritto nel Mondo dello Spirito (Zihin Dünyasında Hukuk) [1910]: i Limiti del Determinismo Scientifico (Bi­limsel Determinizmin Sınırları) [1910]; Etica (Ahlâk) [ölümünden sonra yayımlandı. 1917] ve çeşitli inceleme ve makalelerini biraraya toplayan Problemi del Mondo Mo­rale Meditati da un idealista (Bir idealistin Kafasındaki Ahlâk Dünyası Meseleleri» [1905]. (M)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRONE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETRO I

Tarih 26 Mayıs 2009

PETRO I (Pyotr Velikiy ALEKSEYEViÇ, Büyük — denir), rusça Pyotr Velikiy (Moskova 1672 – Saint – Petersburg 1725), Rusya imparatoru (1682 – 1725). Çar Aleksey’in, ikinci karısı Nataliya Narıyşkina’dan olan oğlu. Petro, babası ölünce, çarın ilk karısı Mariya Miloslavskaya’nın oğulla­rı tarafından Kremlin’den uzaklaştırıldı (1676).

Gençliği, Preobrajenskoye’de ve Moskova yakınlarındaki Semyonovskoye’de geçti. Fyodor III ölünce (nisan 1682) Petro, Moskova patriğinin ve Boyarların desteğiy­le çar ilân edildi; fakat Miloslavskaya ta­raftarları, strelets’lerden (streltsıy) yardım görerek bir darbe yaptılar: Petro’nun yanı sıra Ivan V de çar oldu; naipliği ise üvey kızkardeşleri Sofiya aldı (mayıs 1682). Sofiya Petro’yu köyüne gönderdi. Bu köyde Petro yoksul bir hayat sürdü, çok basit bir öğrenim gördü. Sık sık yabancılar Sloboda’sına gidiyor, zanaatkarların işleriyle il­gileniyor, Hollandalılardan bilimleri (mimar Timmermans) ve gemiciliği (dülger Brandt), yabancı askerlerden askerlik sanatını öğre­niyor, savaş oyunları (kuşatma ve muhare­be tatbikatları) düzenliyordu.
Ayrıca, eğlen­mesi için model bir kale yapıldı. Petro ken­disine oyuncak askerler yaptırdı. Bunları örnek alarak 1687′de Preobrajenskiy ve Selmyonovskiy adlı muhafız alaylarını kur­du. Daha sonra bunlar yeni rus ordusunun çekirdeğini meydana getirecekti. Sloboda’da gelecekteki kılavuzu isviçreli François Lefort, ingiliz Patrick Gordon ve daha son­ra metresi olan Anna Mons ile dostluk kur­du; bütün hayatı boyunca unutamadığı genç­lik zevk ve eğlencelerini burada tattı. So­fiya tarafından öldürülmekle tehdit edilen Petro, önce yakınlarını uzaklaştırdı, sonra da Sofiya’yı bir manastıra kapattırdı (1689). Annesi ölünce (1694), Rusya’nın tek hâki­mi oldu, ordusunu ve inşa ettirdiği donan­masını hem maddî, hem de manevî yönden güçlendirdi.

İkinci Viyana kuşatmasından sonra türklere karşı kurulan ittifaka girdi. Kuvvetlerini Don nehri kıyısında bir türk kalesi olan Azak üstüne sürdü; topçu birlik­lerinin yıkamadığı (1695) kale, 95 gün dayan­dı, fakat sonunda kendiliğinden teslim oldu (1696). Bu olaydan sonra Petro, her şeyi tanımak, öğrenmek maksadıyle Avrupa’yı do­laştı (1697 – 1698). Kimliğini gizleyerek el altından gemi inşaatı uzmanlarıyle anlaştı, bizzat kendi bir işçi gibi Hollanda tersane­lerinde çalıştı. Petro 14 temmuz 1700′de Os­manlılarla Karlofça muahedesini tamamla­yan İstanbul antlaşmasını yaparak Friedrich III ile, daha sonra, isveç’e karşı yapılacak bir ittifakın esaslarını koymak üzere, Da­nimarka ve Polonya krallarıyle görüşmelere girişti. Fakat dönüşte, strelets’lerin (strelt­sıy) ayaklanmasıyle karşılaştı. Şiddetle bastırabildiği bu ayaklanma (1698) ona, Rusya’daki durumunun sarsıntıda olduğunu gösterdi; dışta, Türkiye’nin hâkimiyeti altın­da bulunan Azak denizine çıkabildi. Oysa asıl amacı Karadeniz’e ve Boğazlar’a açıla­bilmekti (istanbul antlaşması, 1700). Po­lonya ve Danimarka krallarıyle ittifaka gi­ren (gizli Preobrajenskoye antlaşması 1699) Petro, İsveç’e saldırdı. Fakat iyi hazırlan­mamış ve donatılmamış birlikleri Kari XII tarafından Narva önünde bozguna uğratıl­dı (19 kasım 1700).
Bu yıkımın etkisiyle Petro, Rusya’daki bütün kaynakları hare­kete geçirdi. Manastırların çanlarını bile eritip, top döktürerek 200 000 kişilik (bun­ların yarısı, özellikle Estonya ve Litvanya üstüne yapılan harekât sırasında ölecektir) bir ordu meydana getirdi; askerî harcama­lar için (bütçenin yüzde 95′i) ağır vergiler koydu, Onega ve Ladoga gölleri bölgesinde maden sanayiini geliştirdi, top ve gemi ya­pımında kullanılacak teknik kadroyu meydana getirmek için yabancı uzmanlar (Saksonlardan) çağırdı. İngriya’yı, Estonya’yı, Livonya’yı ele geçirdi; Neva nehri üstünde Petersburg (Petrograd) şehrini kurdu. Hal­kı çalışmağa zorladı (1703), her soyluya en aşağı iki katlı bir ev yapma mecburiyetini koydu. Baltık denizinde köprü başı olan bu liman, dış ülkelerle yapılan ticaretin merkezi Arhangelsk’in yerini alacaktı; Petro 1706′da bu yeni şehri Moskova’ya ve Ladoga gölüne bağlayacak olan kanalları yaptırttı; bu son çalışmalar general Münnich’in sorumlulu­ğuna verildi. Halktan istenen fedakârlıklar, sık ve bastırılması güç ayaklanmalara (ya­bancılara karşı Astrahan ayaklanması [1705];
Güneydoğu [1707] ve Don Kazakla­rının isyanları [1708]) sebep oldu. Ama bu fedakârlıklar semeresini de verdi: iyi dona­tılmış ve savaşa hazırlıklı bir orduya sahip olan Petro, Kari XII’yi kış ortasında Rus­ya içlerine doğru çekti ve Poltava’da kralın ordusunu ağır yenilgiye uğrattı (1709). Po­lonya’da August II’yi krallığa yerlestirtti ve kendini Polonya hükümdarıyle Diyet meclisi arasında arabulucu olarak kabul ettirdi (1716).

Filvaki Prut’ta Baltacı Mehmed Paşa emrindeki Türk kuvvetlerine yeni­lerek (1711) Azak kalesini kaybettiyse de, Baltık’taki yayılma siyasetini yürüttü: Danimarka’daki boğazları ele geçirmek için is­veç ile yakınlaşmayı (Görtz) bile kabul etti, böylece onun Norveç’i ele geçirmesine göz yumacaktı. Bu siyaseti başarıya ulaştırmak için Fransa’nın ve Birleşik Eyaletlerin des­teğini sağlamağa çalıştı ve bu maksatla ikinci Avrupa gezisine çıktı (1717). Fakat, Büyük Petro’nun çabalarını engellemek için isveç ile çarın eski müttefikleri arasındaki barış antlaşmalarının (1719-1720) sonuçlan­masına yardımcı olan İngiltere yüzünden, başarısızlığa uğradı.

İngiltere’nin amacı bu ülkeleri Petro’ya karşı bir güçbirliği içinde toplamaktı. Böylece rus-isveç görüşmeleri hiç bir sonuç elde edilmeden kesildi (eylül 1719); ama Petro Baltık’taki fetihlerini (Livonya, Estonya, Karelya’nın bir kısmı, ösel adası, Ingriya) Nystad antlaşmasıyle (10 eylül 1721) korudu. Dış tehlikeler uzak­laştırılınca Petro, batılılarda gördüğü yeni­likleri gerçekleştirmeğe koyuldu. İyi düzen­lenmiş bir ordu ve polis teşkilâtı sayesinde, bunları zorla kabul ettirme yolunu tuttu. «Genel yarar» için çalışan, soyut hayaller­den çok, pratik uygulamalara değer veren bu kendi kendini yetiştirmiş devlet adamı­nın kişisel bir doktrini yoktu; siyasetinin un­surlarını yabancı danışmanların (ingiliz, al­man v.b.) raporlarından sağlardı.

Bizans’ın ve Fransa’nın mutlakçı ilkeleri kadar Prus­ya ve isveç’in pratik tecrübelerinden ilham alarak, devlet teşkilâtını temelden değiş­tirdi: imparatorluğu askerî ve malî bakımdan bütünlüğü olan sekiz idare bölgesine, onları da kırk üç vilâyete ve ilçelere böldü; zirvede, kendine yardımcı olacak özel bir şansölyelik kurdu (1700); daha sonra, gide­rek bu ilk kuruluşun yerini alacak, idarî ve malî işleyişi denetleyecek ve yokluğu sıra­sında çarm görevlerini yüklenecek dokuz ki­şilik bir senato meydana getirdi (1711); çe­şitli dinî kademeler için (bunlardan biri olan Svyatoy Sinod [Kutsal Sinod] Moskova patrikliğinin yerini aldı, rahip ve papazları çarın temsilcisi olan Svyatoy Sinod yöneti­cisinin denetimi altına soktu), yönetici ye­tiştiren yüksek din okulları açtı. Petro kişi başına götürü bir vergi koydu. Bu verginin ağırlığı köylülere yükletildi; imparatorluk hazinesine giren verginin toplanması işi de senyörlere verildi. Aynı şekilde hür veya serf, bütün köylülerin topraklarını terk et­meleri yasaklandı.
Rusya’nın baş taciri ola­rak Petro, Nerçinsk antlaşmasından (1689) beri, Moğolistan’da (1698) serbestçe geliş­mekte olan ticareti destekledi, hattâ iran pazarlarından da (ticaret antlaşması [1715]; Derbent’in [1722] ve Baku’nun [1723] ele geçirilmesi; Hazar denizinin doğusundaki [Dağıstan ve Şirvan] ve güneyindeki vilâyet­lerin Rusya’ya bırakılması [Petersburg ant­laşması, 1723]) yararlanmayı tasarladı. Ay­rıca sanayinin doğmasına yardımcı oldu (özellikle Ural bölgesindeki imtiyazlı fabri­kaların kurulması), önce himayeci bir ikti­sat siyaseti güttü; 1714′ten sonra mübade­leyi yavaş yavaş serbest bıraktı. Aynı yıl başkenti, dış ticaretin büyük bir kısmının yürütüldüğü Petersburg’a taşıdı. Avrupa’daki ilk gezisinden beri reformlar yapmak istiyordu; ama bunlar topluma batılı bir görünüş vermek isteyen zorlama ve şekilci reformlardı (1698′de erkeklerin sakal bırak­masının, kadınların peçe, uzun elbise, terem giymesinin yasaklanması; fransız ve macar biçimi elbiselerin giyilmesi, tütün kullanılması ve Jülyen takviminin kabulü). Soylular atalarından kalan topraklarını tek bir mirasçıya bırakacaklardı; böylece, işletmelerin verimliliği düşmeyecek öte yan­dan soyluların öbür çocukları ticaret (asil­lerin bazı mesleklerde çalışması yasağının kaldırılması) ve devlet hizmetleri (asillere üç türlü hizmet imkânı veren çin teşkilâtı; bu hizmetler askerî, sivil hizmetler ve sa­ray hizmetleriydi; bazı kademelerin [1722] dışında, bu hizmetler miras yoluyle geçemi­yordu) için serbest kalacaklardı. Devlet hizmetinde çalışanların yetişmesi için, te­mel öğretimini matematiğe dayandıran ilk ve orta dereceli okullar, yüksekokullar vardı.

Petro bunları mühendislik, topçuluk ve denizcilik okullarıyle tamamladı. Vergi­lendirme sisteminde, şehir halkını iki sınıfa ayırdı. Köylüleri soylu mülk sahiplerinin iradesine terk ederek serfliği destekledi. Ya­bancılardan ve uzmanlardan aldığı eğitime çok bağlı kalan Petro sık sık yanıldı; âdet­leri ve dini hedef alan reformları kadar, se­fahatle geçen hayatı ve yabancılara tanıdığı üstünlük, rus halkının millî ve dinî tepkile­riyle karşılaştı. Petro’nun kabasabalığı yü­zünden bir kat daha artan bu genel düşman­lık duygusunu çareviç Aleksey de paylaşı­yordu; muhalefeti yürüten eski rus aristokrasisi, 1715′ten sonra, umutlarını ona bağla­mıştı. Bir komploya karışmakla suçlanan Aleksey babasının emriyle işkenceye uğradı ve 1718′de öldü. Nystad anlaşmasından (1721) sonra senatonun kendisine verdiği «Rusya imparatoru» payesine ve ikinci yol­culuğunda (1717) büyük itibar görmesine rağmen, Petro, iktidarının son yıllarında eserinin yıkılmasından korkmağa başlamış­tı. Gerçekte ise bu eser yaşamağa devam etti; çünkü çar ustaca davranmış, çin’i ku­rarak, devlet görevlisi soyluların çıkarıylc devletin çıkarını birbirine bağlamıştı. Dev­letin yok olması bu sınıf için de ölüme mah­kumiyet demekti. Zaten Büyük Petro bütün geriye dönüş tehlikelerini yok etmek için, çarın kendi vârisini kendi tayin etmesine (1721 fermanı) karar vermişti; böylece eski Rusya’nın geleneklerine dönmekten yana olan vârisler safdışı kalacaktı.

— Ikonogr. Nikitin, çarın portresini yaptı (Büyük Petro ölüm Döşeğinde, Leningrad). Petersburg’da birini Carlo Rastrelli’nin, öbüriinü Katerina II’nin isteği üzerine Falconet’nin yaptığı’, at üzerinde iki heykeli var­dır. (L)

PETRO BEY. Bk. MAVROMiKHALiS (Petros).

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRO I hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETRİE (sir William Matthew Flinders)

Tarih 26 Mayıs 2009

PETRİE (sir William Matthew Flinders), ingiliz egiptoloğu (Charlton 1853 – Kudüs 1942). Egyptian Research Account’u (sonra­dan İngiliz Arkeoloji okulu) kurdu (1894); Mısır (Tanis, Naukratis, Fayyum) ve Fi­listin’de birçok kazı yaptı; 1893′te Londra’­da profesör oldu. Kazılarıyle ilgili yayım­ların yanı sıra History of Egypt (Mısır Ta­rihi) [1894-1905], Social Life in Ancien Egypt (Eski Mısır’da Toplum Hayatı) [1923], Ancient Gaza (Eski Gaza) [1931-1938] adlı eserleri vardır. (L)

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRİE (sir William Matthew Flinders) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PETRESCU (Cezar)

Tarih 26 Mayıs 2009

PETRESCU (Cezar), rumen yazarı (Cotnari 1892 – öl. 1961). Gîndirea (Düşünce) der­gisini kurdu. Roman ve hikâyelerinde, za­manın toplumunu dile getirdi; kötülük güç­lerinin insan mutluluğuna nasıl engel oldu­ğunu gösterdi. Romanlarında insanların yü­rekler acısı durumunu dile getirirken takın­dığı kötümser tutuma acıma ve isyan duy­guları karışır. Başlıca eserleri: Intunecare (Karartma) [1927]; Comoara Regului Dromichet (Kral Dromichetes’in Hazinesi) [1931]; Baletul Mecanic (Mekanik Bale) [1931]; Aurul Negra (Kara Altın) [1934]; Duminica Orbului (Körün Pazar Günü) [1934]; 1907 (üçleme, 1938-1943); Dünün İn­sanları, Bugünün İnsanları, Yarının İnsan­ları (1955). [L]
PETRİ (Olaus). Bk. OLAUS PETRi.

26 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PETRESCU (Cezar) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PERU

Tarih 22 Mayıs 2009

PERU i. Bk. pero.

PERU, Güney Amerika’da devlet, Büyük Büyük Okyanus kıyısında; 1 285 215 km2; 12 012 000 nüf. Başkenti, Lima (1 716 000 nüf.). Başlıca şehirleri: Calloa (161 300 nüf.); Arequipa (156 700 nüf.); Trujillo (100 100 nüf.), Chiclayo (86 900 nüf.); Cuzco (78 300 nüf.); İquitos (58 200 nüf.).

COĞRAFYA Fizikî coğrafya

• Yüzey şekilleri. Peru’nun yüzey şekilleri üç büyük bölgeye ayrılır: Andîar, Amazon bölgesi, kıyı bölgesi.

1. Merkezde Andlar, arazinin üçte birini içine alır. Hemen her yerinde başlıca üç unsura rastlanır: 4 000 m yükseltiye doğru puna veya pampa denen yüksek alanlar, 5 000 m’den yukarıda çoğu 6 000 m’yi aşan ve eskiden sanıldığı gibi düğümler değil, basamaklar meydana getirerek kuzeybatıdan güneydoğuya uzanan kalıntı engebeleri, Amazon şebekesine bağlı akarsular (Urubamba, Apurimac, Mantaro, Huallaga, Maranon) tarafından aşıldığı halde başları çoğunlukla Büyük Okyanus’a yakın olan dar ve derin vadiler.

And dağlarının en geniş kısmı Güney Peru’dadır. Bu bölgede üç kısım ayırt edilir:

Huancayo Andları’nı, Abancay’ı Cuzco ve Carabaya’yı kapsayan doğu cordillera; Titicaca gölüne doğru çoğunlukla bazaltlar ve volkan külleriyle örtülü olan (Bolivya sınırı dışında) ve büyük ölçüde yarılan punalar; Chachani (6 035 m), Misti (5 842 m), Tutucapa (5 780 m) gibi yanardağların bulunduğu batı cordillerası. Orta ve Kuzey Peru’da, Andlar kıyı bölgesinden uzaklaşır; kütle özelliği taşıyan dağlar kalıntı engebeleridir: Huayhuash cordilleralan; Huascaran dağında yükseltisi 6 768 m’yi bulan ve güzel buzulların yer aldığı cordillera filanca, Serra Negra (5 000 m). Ekvador sınırına yaklaştıkça Cajamarca Andları’nda genel yükselti azalır ve boğazların yüksekliği 2 500 m’yi aşmaz. Puna alanlarının yerini Mantaro’nun doğduğu Junin pampası ve Rio Santo’nun başladığı Conocacha pampası gibi yüksek bataklık ovalar alır.

2. Andların doğusunda Peru Amazon bölgesi (Amazonas) uzanır; Rio dağeteğiyle bir alüvyon ovasından meydana gelen bu geniş bölgedeki ırmakların başlıcaları (Ucayali, Maranon ve Rio Napo) önandlar’dan çıktıkları boğazlar ve çağlayanlardan sonra (Maranon kıyısında, 150 m yükseltide Pongo de Manseriche) genişler. Peru Amazon bölgesi, ülke topraklarının yarısını içine alır. Bk. AMAZON.

3. Kıyı bölgesi, bir dolma ovasında veya Chincha ile Canete arasında yükseltisi 170 m’yi bulan konglomera yarlarından meydana gelir, Batı Andlar ile temas bölgesi, ancak Pisco ile Narca arasında yüksektir.

• Peru İklim ve bitki örtüsü. Başlıca iklim olayı kıyı ile Amazon bölgesi arasındaki bakışımsızlıktır. Dünyanın en kurak bölgelerinden biri olan kıyıda sıcaklık farkları çok düşüktür: Lima’da on dokuz yılda yıllık yağış ortalaması 37 mm’dir. Bu çok az yağışlar gökyüzünü kışın örten buharların (garva) yoğunlaşmasının sonucu olan ince yağmurlar halinde düşer; bununla birlikte yükseltisi 500 m’yi geçen tepelerde (paranalar) seyrek otların yetişmesine imkân verir. Kıyı bölgesi, Batı Andlar’dan inen sel sularının ağzındaki vahalarla yer yer kesilen bir taş ve kum çölüdür. Buna karşılık Peru Amazon bölgesi bol yağış alır (ovada 3 m’den çok): bu yağışlar ve ekvator bölgesinin aşırı sıcaklığı montana denen ve yapraklarını dökmeyen sık bir ormanın yetişmesine imkân vermiştir. Montana adı, teşmil yoluyle bütün bölgeyi de ifade eder. Doğu Andlar’ın yamaçlarında orman seyrekleşir: burası otlu bozkırlar ve çalılarla örtülü ceja da montana bölgesidir. Doğu sierralarda yükselti sıcaklığın düşmesine yol açar. Cuzco’da yıllık sıcaklık ortalaması 20°C, en yüksek sıcaklık 26°C ve en düşük sıcaklık —5°C’tır. Mayıs Kasım aylarında yağış düşmez ve yağışlar aralık-nisan ayları arasında toplanır. Yağışlar yükseltiyle birlikte azalır: kuzeyde yıllık yağış ortalaması 900 mm, güneyde ise 300 mm’dir; ancak sert ve ender bir otun yetiştiği punalar çöllerle örtülüdür. Ağaçlar yalnız vadilerde ortaya çıkar (salkım söğüde benzeyen molle ahlat ağacı). Dikenli ağaçsılar ve cereus katlarıyle (3 800 – 1 500 m yükselti arasında) Batı And punalarından kıyı çöllerine geçilir. Buzullar ve daimî karlar yüksek kalıntı engebelerinde toplanmıştır ve 4 500 m’nin altına pek ender iner. Cordillera Blanca’nın adını buzullardan almasına karşılık, Misti’-de, yükseltisine rağmen, daimî karlar yoktur.

PERU Beşeri coğrafya

Peru, eski kızılderili medeniyetlerinin ülkesidir. Halkın çoğu hâlâ quechua ve aymara dillerini konuşur. Nüfusta kızılderililerin oranı yüksektir: bütün ülkede yüzde 47, Sierra’da yüzde 80. Melezlerin sayısı da hemen hemen aynıdır ve şehirlerde özellikle Lima’da yaşayan safkan beyazların sayısı ancak 600 000′dir. ülkede hâlâ 40 000 asyalı (özellikle cinli) ve 30 000′den az zenci yaşar. Hızla çoğalan nüfus son kırk yılda iki kat kadar artmıştır. Doğum oranının binde 30′dan çok, ölüm oranının ise binde 8,2′den az olduğu sanılır. Ortalama nüfus yoğunluğu km2′de 8,1 kişidir. Ama, Sierra’-daki yoğun nüfuslu vadilerle Puna’nın ve Amazon ormanmdaki birbirine uzak toplulukların nüfusu çok farklıdır. Peru’nun öteden beri bir köylü ülkesi olmasına karşılık şehir nüfusu zaman zaman tehlikeli bir ritimle artar. Bunun sebebi, Kızılderililerin yoksulluk yüzünden dağlardan kaçmasıdır: 1925′te 250 000 kişi olan Lima’nın nüfusu bugün Calles limanıyle birlikte bir milyonu aşar. öbür Peru şehirleri çoğunlukla sanayinin az ölçüde geliştiği büyük tarım pazarlarıdır: şekerkamışı ve pirinç tarlalarıyle Trujillo ve Chiclayo, vahasıyle Arequipa, pamuk tarlalarıyle Ica ve Piura, güzel tarlalarıyle Cuzco. Bununla birlikte yeraltı kaynaklarının işletilmesi Andlar’da, Cerro de Pasco ve La Oroya, Tacna (bakır), Chimbote (çelik fabrikası) gibi şehir çekirdeklerinin kurulmasına yol açmıştır. Büyük Okyanus kıyısında Bolivya’nın limanı olan Mollendo, Peru’nun Amazon kıyısındaki limanı tquitos ve Titicaca gölünün limanı Puno’da ulaşım sayesinde sanayi gelişmiştir.

Peru iktisadî coğrafya

• Tarım ve balıkçılık. Tabiî bölgelerin çeşitliliği üretimin ve kır faaliyetlerinin büyük ölçüde çeşitlenmesine imkân verdi: Amazon bölgesinde kerestecilik, tropikal ürünler tarımı (pirinç, mısır, manyoka, yerfıstığı, şekerkamışı, pamuk, kahve, kakao, çay), akdeniz ve ılıman iklim bitkileri (buğday, arpa, asma, zeytin, mercimek, bakla, fasulye), patatesin ağır bastığı And bitkileri tarımı. Ama çoraklık sulamayı gerektirir ve tarımı devamlı olarak kuraklık tehdit eder. Amazon ırmaklarının sularını kıyıya ulaştırmak için büyük çalışmalar tasarlanmıştır. Sömürgecilerden kalma büyük mülkler veya tersine bazı sulak bölgelerde toprakların aşırı derecede parçalanmış olması genellikle çok yoksul olan kızılderili köylülerin hayat seviyesinin yükselmesini engeller. Dağlardaki geniş alanların teknik bakımdan çoğunlukla geri olmasına karşılık, kıyılardaki daha modern büyük çiftliklerde şekerkamışı ve pamuk yetiştirilir; kimyevî gübre ile tohum seçimi Mısır elyafına benzer bir pamuk üretilmesine imkân vermiştir. İhracat bitkileri tarımının gelişmesi, besin tarımıyle atbaşı yürümez: oysa beslenecek insan sayısı günden güne artmaktadır. Et üretimi ülke ihtiyacını karşılamağa yetmez. Bununla birlikte And sürüleri (koyun, lama, vicuro, alpaka) yün ihracatına imkân verir. Peru doğudaki sıcak ve yağışlı bölgelerin değerlendirilmesini (Tingo Mario yerleşme merkezi) desteklemektedir. Ayrıca Büyük Okyanus’un soğuk sularında büyük ölçüde balıkçılık yapılır. Ton balığı avcılığının teşkilâtlandırılması, hamsi setlerinin yakın bir tarihten beri büyük ölçüde işletilmesi ve büyük tesisler inşa edilmesi Peru’nun birkaç yıl içinde yabancı sermaye ve teknisyenler yardımıyle dünyada balıkçılığının en gelişmiş olduğu devletlerden biri haline gelmesine imkân verdi. 1960-1965 Arası gayrısafi millî hasıla, yılda yüzde 6 oranında arttı; ama hızlı nüfus artışı bu oranı yaklaşık olarak yüzde 3,5′e düşürdü. Bu ilerlemenin başlıca sebebi, Jbalık unu sanayiinin gelişmesidir. 1960-1964 Arasında, tutulan balık miktarı 3,6′dan 9,1 Mt’a çıktı ve Peru dünyada birinci sıraya yükseldi (1966′da 8,8 Mt). Bir toprak reformu başlatılarak 60 000′den çok köylüye toprak verildi.

• Madenler. Yeraltı kaynaklarının işletilmesi Peru ekonomisinin sağlam olmayan dengesini sağlar. Sömürge dönemindeki altın ve gümüş, özellikle XIX. yy .da işletilen guano, bugün ikinci plana düşmesine rağmen hâlâ önemlidir. Peru dünyanın dördüncü gümüş üreticisidir; guano hâlâ kıyıdaki çorak adalarda elde edilir. Demirsiz madenler üretimi önemlidir: kurşun, bakır (La Oroya’da işlenir), Cerro de Pasco bölgesinde çinko daha az ölçüde çıkarılır ama ticarî önemi büyük olan vanadyum, bizmut, antimon, tungster, molibden, kadmiyum, uranyum, manganez. Demir filizi üretimi hızla gelişmektedir: 1953′ten beri işletilen Marcona yatağı; Lima’nın güneyinde Acari madenleri; zengin filizlerin bulunduğu ve Japonların ilgilendiği güneydeki Chala limanı yakınında yataklar. Peru Maden bankası yeraltı kaynaklarının değerlendirilmesini destekler ve yabancı şirketlere (başlıcaları amerikan şirketleri) arama ve işletme imtiyazları verir. Madenlerin dağlarda, çoğunlukla 3 500 m’den yüksekte olması, bunların işletilmesini güçleştirir ve masrafları artırır.

• Enerji kaynakları. Peru enerji” sıkıntısı çeker: Ancak idare bölgesinde, Santa vadisinde ve Arequipa ile Tuna arasında, maden kömürü üretimi 160 000 tonu pek az geçer; hidroelektrik üretimi çorak iklim, akarsuların sel rejimi ve Andlar’ın yüksek eğimi yüzünden sınırlıdır; bununla birlikte petrolün katkısı önemlidir: en verimli yataklar kıyı bölgesinin kuzeyindedir: Lobitos ve Negritos (bir ingiliz şirketi tarafından işletilir), Talara (Standart Oil’un kolu olan bir şirket), Zorritos (devlet şirketi) petrol merkezleri. Amazon yamacında Amerikan-Peru şirketinin üretimi artmaktadır. Aynı zamanda And dağeteğinde araştırmalar yoğunlaşmakta ve Manaus’ta (Brezilya) inşa edilecek rafineriye ham petrol sevkıyatı tasarlanmaktadır.

PERU için Machupiccu’da harabeleri önem arzetmektedir. Andların en yüksek zirvelerinden Salcantay ‘dır.

• Sanayi. Peru’da sanayi son yıllarda gelişti. Geleneksel besin ve dokuma sanayii (Lima, Cuzco, Arequipa) dökümcülük, çinko, bakır ve kurşun tasfiyesinin yanı sıra modern sanayiye ve temel donatıma yönelmiştir (Chimbote Çelik fabrikası). Gelişen kimya sanayii, gübre, patlayıcı madde, ecza ve antikriptogam malzemesi, sunî dokuma üretir. Ayrıca seramik, sıcağa dayanıklı maddeler oto lastiği fabrikaları kurulmuştur.

Peru’da sanayide en büyük gelişme, üretimi üçte iki artan demir çıkarımında oldu (1966′da 5,3 Mt); petrol üretimi daha ağır gelişmesine rağmen 1966′da 3 Mt’u geçti. Bakır, kurşun, çinko, değerli madenler, 1960′-tan sonra en yüksek seviyesine ulaştı; kurşun, özellikle de çinko üretiminin bir kısmı yerinde değerlendirilmeğe başladı.

• Ulaşım. Hükümetin sürekli çabalarına rağmen ulaşım yolları ağı henüz yetersizdir. 4 000 km’yi aşan demiryollarının çoğu özel şirketlerindir (başlıcası bir kanada şirketi); hatların çoğu 1951′den sonra And şehirleriyle maden merkezlerini kıyı limanlarına bağlamak için inşa edildi ve inşaat sırasında dünyanın en yüksek seviye farklarıyle karşılaşıldı. Başlıca hatlar Lima’yı Cerro de Pasco ve Huancayo’ya bağlar; Çuzco, Puna, Arequipa ye Mollendo’ya bağlanmıştır. En iyi karayolu, Büyük Okyanus kıyısını takip eden Panamerika karayoludur. Devam eden inşaatlarla karayolları And yamacına doğru uzatılmaktadır; And yamacında ırmak ulaşımı da düzenlenmektedir (tquitos limanı). Ayrıca hava ulaşımı hem milletlerarası (Lima havalimanının donatılması), hem de mahallî rol oynar. Başlıca limanlar Talara (petrol ihracatı), Paita ve Pisco (pamuk), San Juan (Marcona’nm demiri), Bolivya dış ticaretine katkıda bulunan Chimbote, Mollendo ve Matarani, donatımı çok modern olan ve çeşitli malların mübadelesi yapılan Callao’dur.

• Dış ticaret. Peru’nun dış ticareti, hâlâ hammadde ihracatıyle sanayi ürünleri ithalâtına dayanır. Maden filizi, maden ve tropikal ürünlere (pamuk, şekerkamışı) yönelen ihracat oldukça çeşitlidir. Besin ürünleri ve yeni sanayiler için gerekli donatım mallarını ithal etme zorunluğu ticaret ?çığını artırmış, peru parasını zayıflatmıştır. Latin Amerika’da Peru’nun özelliği serbest mübadeleci siyaseti ve dış yatırımları geniş ölçüde kabul etmesidir.

Genellikle tek tip üretime dayanan nispî refahın sağlam temellere oturtulmadığı 1965′te balık unu ihracatındaki gerilemeyle ortaya kondu; pamuk ve şeker fiyatlarının düşmesi durumu daha da ciddîleştirdi. Balıkçılığın gelişmesi 1960′tan sonra, eskiden beri hep açık veren ticaret bilançosunu dengelemeğe imkân vermişti. Bu sanayinin gerilemesi ihracatta duraklamaya yol açtı; oysa ithalat artmağa devam ediyordu. Ticarî bilanço 1965′te yeniden açık verdi, aynı yıl altın ve döviz rezervlerinin yarısı eridi. Durum güç çözülür bir hal aldı; çünkü ihracatta beklenen yeni gelişme 1959-1964 dönemindeki kadar hızlı olmadı (o dönemdeki olağanüstü artış henüz dizginlenemeyen bir enflasyona yol açmıştı). Latin Amerika serbest mübadele bölgesinin kurulması (1960-1961) 1960-1964 arası öteki tiye devletlerle ticareti iki kat. artırchysa da, 1966′da A.B.D. hâlâ Peru’nun ticaret yaptığı başlıca ülkeydi (ithalâtın yüzde 37’si, ihracatın yüzde 35′i).

TARİH

ilk medeniyetler

En eski medeniyetin kuzey kıyıdaki Huaca Prieta medeniyeti olduğu (M.ö. 1500′e doğru) sanılır: M.ö. 1000′e doğru ortaya çıkan mısır ve seramik, kıyıda Viru ve Chavin (yaklaşık olarak M.S. 300′den 600′e), Mochicas (Moche anıtları) ve Nozca (M.S. 500′e doğru) kültürlerinin gelişmesine yardım etti. Sonra büyük siteler çağı başladı: yaylada Aymaraların Tiahuanaco sitesi, kıyıda Chimaların başkenti Chanchan (M.S. 1200′e doğru). Bütün bu medeniyetlerin ortak özelliği mısır ve patates tarımı, lama yetiştiriciliği, bakır, tunç ve altın metalürjisidir: ayrıca hepsi yazıları olmadığından hatıra bırakmak için quipu kullanırlardı. 1200′e doğru tnkalar Güneş sülâlesi Cuzco vadisi Quechua’larında hüküm sürmeğe başladı: XV. yy.da Viracocha İnka, Pachacutec, Tunas, Yupanqui ve Huayna Capac zamanında 5° kuzey enlemi ile 37° güney enlemi arasındaki And yayları ve kıyı halklarının hepsine hâkimiyetini kabul ettirdi, özellikle mimarîsi (bk. cuzco, machupicchu) ve idarî kurumlarıyle ilgi çeken inka medeniyeti boyun eğdirdiği bütün halklara silinmez damgasını vurdu.

ispanyol fethi ve hâkimiyeti

Devletini iki oğlu Atahualpa (Quito) ve Huascar (Cazco) arasında bölüştüren Huayna Capac’ın ölümünde (1525′e doğru), iç savaş İnka imparatorluğuna büyük zarar verdi. Panama İspanyolları, Balboa’dan beri, daha güneyde altın bakımından zengin bir ülke bulunduğunu biliyorlardı ve bazıları kıyı bölgesini keşfe gitmişlerdi. Bu serüvencilerden Francisco Pizarro, Kari V tarafından henüz fethedilmemiş olan Yeni Castilla’nın genel valiliği ve başkumandanlığına tayin edildi (1529). Atahualpa’nın kardeşini öldürttüğü (1532) sırada inka topraklarına ayak basmıştı (1531). Pizarro birkaç asker ile İnka’yı tutukladı ve boğdurdu (1533 ağustosu); İspanyollar Cuzco’yu ve hazinelerini ele geçirirken ülkeyi Pizarro’dan sonra onun tayin ettiği kukla valiler yönetti. İnka Manco Capac II ayaklandı, genel valinin kardeşini büyük şehirde kuşattı (1533-1536) sonra ormanlara çekildi. İnka imparatorluğunun candamarını Cajamarca ortadan kaldırdı ve yenilenler ya kendilerini öldürerek veya İspanyolları çekmiş olan hazineleri tahrip ederek direndiler. Birbirlerine düşman olan Pizarro ve arkadaşları (bk. almagro) 1538-1542 arası ortadan kalktılar.

1542′de Kari V «Yeni yasalara çıkarttı ve bunların uygulanması için Peru Kral naipliğini kurdu; sınırsız bir arazi olan bu naiplik Güney Amerika’da devam eden fethin hareket üssü olarak yararlanıldı: ilk genel vali Blasco Nunez Vela, 1543′te, kıyı yakınında Pizarro tarafından kurulan (1535) ve 1542′de bfr audiencia merkezi olan Lima’ya yerleşti. Genel valiye bir meclis (Real acuerdo) ve yerlerini 1582′de sekiz mültezimin aldığı il valileri (corregidoreler) yardım ediyordu. Canete markisi genel vali (1556-1561) Andres Hurtado de Mendora’nın hazırladığı sömürge sistemini Francisco de Toledo (1563-1581) inka örneğini kopya ederek teşkilâtlandırdı: bu sistem tarım toplulukları halinde biraraya toplanmış olan kızılderililerin sömürülmesine dayanıyordu: toplulukların bazıları kendilerini sömüren bir ispanyol yöneticinin vesayeti altındaydı (encomienda’laı); öbürleri kabilenin kamu yetkisine ve mita’ya (Inkaların kurduğu angarya sistemi) karşı borçluydular (çoğu bu yüzden Lima’ya ve kıyı bölgelerine kaçtı). Kızılderilileri paganlıktan kurtararak hıristiyan kültürüne bağlamak (Juli cizvit misyonu) ve orijinalliklerini muhafaza etmek için (Kari II’nin Recopilacion de las Ley es do indias’ı çıkarması [1680]) rahipler büyük çaba harcadılar, inka kralı Tupac Amaru I’in (öl. 1571) ve 1780′de Tupac Amaru II’nin (öl. 1781) isyanlarının da gösterdiği gibi inka klanı toplum yapısında ağırlığını uzun Süre muhafaza etti. İspanyol kolonları And yaylalarında zeytin, buğday ve üzüm yetiştirmeğe başladılar; kıyıda kurdukları şekerkamışı işletmelerinde çalıştırmak için zenci köleler getirdiler: boyalar, mobilyalar, dinî süslemeler, meksika dokumaları v.b. satın aldılar. Ama Peru’nun başlıca zenginliği yeraltı kaynaklarıydı. Huancavelica civa madeni sayesinde Meksika’da (1567), sonra Peru’da (1572′de veya en geç (1585′te) gümüş malgamasına başlandı. 1545′te bulunan Potosi gümüş madeni XVIII.yy.a kadar dünya üretimine hâkim oldu ve Callao de Lima’dan Panama (başlıca yol) ve Tehuantepec kıstaklarına (Huatulca, XVI.yy.dan sonra da Novidad limanlan) doğru giden ticarî akınların büyük kısmını besledi. İspanya’nın ve bütün Avrupa’nın ekonomisini bozan bu para, sömürge toplumunu zenginleştirdi: Peru’da şehirler, barok üslûbunda kiliseler ve bir üniversite (1551′de Lima’da San Marcos üniversitesi) inşa edildi; ayrıca ülkenin lüks eşya ithalâtı günden güne ar­tıyordu.
Ama bu refah dönemi uzun sürmedi; Potosi’nin gümüş üretimi, 1610-1630 arası en yüksek seviyesine eriştikten sonra, işletme­nin teknik yetersizliği ve kızılderili halkın mita’nın uygulanmadığı kıyıya, tarım işlet­meler ine ve şehirlere (özellikle Lima) kaç­ması yüzünden çöktü: ücretli işçi sınıfının doğması bu süreci engellemedi; zaten nüfus da XVII. yy., sonuna kadar büyük ölçüde azaldı. XVIII. yy.da nüfus yeniden art­mağa başladı, ama Potosi tekrar kalkma­madır bunda, ispanya ile Büyük Okyanus ve Panama kıstağı aracılığıyle kurulan iliş­kilerin kesilmesi ve ispanya ile tek bağlantının uzun ve tehlikeli Buenos Aires yo­lundan başka bir bağlantının bulunmaması büyük bir rol oynadı. Avrupa ile bağlantı­ları kesilen, birbirinden iyice uzak ve her birinde ayrı bir hayat tarzı gelişen coğrafî birimlerden kurulur ve aslında bütün Gü­ney Amerika’yı içine alan yedi audencia’ya (Panama, Santa Fe de Bogota, Quita, Li­ma, Charcas, Şili ve Buenos Aires) bölün­müş büyük Peru Genel valiliği yavaş yavaş bugünkü sınırlarına yerleşti. Tierra Firma veya Yeni Granada (1718) Genel valiliği 1739′da kesinlikle teşkilâtlanarak Peru’dan bugünkü Venezuela, Kolombiya ve Ekvador’u aldı; 1776′da La Plata Genel valiliğin (Arjantin, Uruguay, Paraguay) kurulmasıyle Peru Charcas audienca’sım (Yukarı Pe­ru, bugünkü Bolivya) bile kaybetti. Ayrıca 1778′de kurulan Şili Genel valiliği Lima’­ya karşı oldukça muhtardı ve ticaret ser­bestisinin ilânı (1778) ispanyol sınırlarını tehlikeye düşürerek bağımsızlığı hazırladı.
Peru’ nun Kurtuluşu ve Siyasî bağımsızlık
Kral naibi J.F. Abascal (1804-1816), Kreollere ispanyol hâkimiyetini kolaylıkla kabul ettirdi ve isyan eden arjantin ordusunu püs­kürttü. Ama Cadiz ayaklanmasından (1820) sonra, San Martin, Arjantinli ve Şilililerin başında hücuma geçti, ayaklanan Lima’ya girdi, Peru’nun bağımsızlığını ilân ederek «Koruyucu» unvanını aldı (28 temmuz 1821); ama Bolivar ile Guayakuil’de görüştükten (temmuz 1822) sonra 1822 eylülünde bu un­vandan vaz geçti. Kurtarıcı adı verilen Bo­livar ordusu (eylül 1823) ispanyol ordusunu kesinlikle yok etti (Junin ve Ayacucho 1824): son ispanyol garnizonu (Callao gar­nizonu) 1826 ocağında teslim oldu. Ama topluma hâlâ beyaz azınlık, büyük mülk sahipleri ve kilise hâkimdi. Daha o tarih: e siyasî kargaşa başladı; Bolivar’m ülke; kaderine terk etmesinden (eylül 1826) er­ce iki yıl içinde iki cumhurbaşkanı değişi: Peru’da birçok pronunciamento ve Anaya­sa değişikliği olurken XIX. yy. Avrupa siyasî belâgatinin altında CaudillolariK şahsî rekabetleri gizleniyordu.
Aşağı ve Yukarı Peru arasındaki gelenek­sel bağlar, mareşal Santa Cruz’un bir Peru-Bolivya konfederasyonu kurmasına (1836 imkân verdi: bu birliği şili ordusu dağıttı (1839). iki defa cumhurbaşkanı seçilen Ramon Castilla (1845-1851 ve 1855-1862), dik­tatörlüğünü kabul ettirdi, kızılderililerder. vergi alınmasını ve zencilerin köleliğini kal­dırdı, millî ekonomiyi geliştirdi: avrupa sermayelerinin guano ve güherçile işletme­leriyle ilgilenmesi, ülkeye çok kötü şartlar altında yaşayan cinli işçiler getirilmesin: başlattı (1849′dan sonra). Bir borç meselesi ispanyol donanmasının guano bakımından zengin olan Chinehar adalarını işgal etme­sine (1864), sonra Callao’yu topa tutmasına yol açtı (1866); sonunda ispanya sömür­geyi yeniden fethetme hevesinden vaz geç­mek zorunda kaldı. Tarapuca güherçilelerinin yol açtığı Pasifik savaşında, Şili, Bo­livya (1879-1881) ve Peru’yu (1879-1883) yen­di. Peru, Tarapaca ilini Şili’ye bıraktı. Şi­li Tacna ve Arica’nın öbür illerini de işgal ederek, plebisit yapılıncaya kadar on yn elinde tuttu. Aslında mesele ancak 1929′ d a Şili’nin Tacna’yı iade etmesi ve Arica’y: muhafaza etmesiyle çözüldü. Brezilya (1909 ve Kolombiya ile daha az önemli sınır ça­tışmaları çözüldü (Leticia trapeze’nin bıra­kılması, 1934); buna karşılık, Ekvador ile anlaşmazlık (Maranon’un kuzeyindeki böl­ge) Peru’nun anlaşmazlık konusu amazon arazilerinin büyük kısmında hâkimiyetin: onaylayan Rio de Janeiro antlaşmasına (1942) rağmen henüz gerçekten çözümlenememiştir.
Pasifik savaşı ve Şili işgali yüzünden iflâs eden Peru, devletin yönetimini askerlere (general Iglesias, sonra Caceres [1886-1890 ve 1894-1895]), maliye ve ekonominin yöne­timini ise bir avrupa konsorsiyumuna (Peruvian Corporation) bıraktı. Maden işletme­si (altın, gümüş, bakır, çinko, petrol), XX. yy. başında yeniden gelişti. 1908-1912, sonra 1919-1930 arası cumhurbaşkanı seçilen A.B. Leguia, Birinci Dünya savaşından sonra şiddet yerine rüşveti tercih eden ve büyük iktisadî buhran sırasında ortadan kalkan bir diktatörlük kurdu. V.R. Haya de la Torre tarafından 1924′te Paris’te kurulan ve 1933′te kanun dışı ilân edilen marksist eğilimli ve A.B.D. düşmanı A.P.R.A. (Alienza Popular Revolucionaria Americana [Amerikan Devrimci Halk birliği]) ülkede yeni bir siyasî kuvvet oldu. Manuel Prado Ugarteche’nin (1939-1945) başkan­lığı sırasında temel hürriyetler yeniden or­taya çıktı. L. Bustamente y Rivero’nun cumhurbaşkanlığı sırasında (1945-1948) A. P.R.A.’nm siyasete katılmasını ve bir hü­kümet darbesi denemesini (1948), iktidarı general M.A. Odria’ya veren bir Pronun-ciamiento takip etti; M.A. Odria, A.P.R. A.’yı ve Komünist partisini kanun dışı ilân etti (1948) ve cumhurbaşkanı seçildi (1950-1956). 1956 Seçimlerinin serbestçe yapılma­sı «apriste»lerin ve liberallerin M. Prado Ugartache’yi yeniden cumhurbaşkanı seç­melerine (şubat 1960) imkân verdi. Haziran 1962′de, başkanlık seçimleri sonuçları, A. P.R.A. Kurucusu Haya de la Torre lehine gibi göründü. Günden güne basit bir «reformizm»e yönelen Torre’nin durumunun de­vamlı olarak gerilemesine rağmen, ordu vadenin yaklaşmasından kaygılandı ve dar­beye baş vurdu: general Ricardo Perez Godoy seçimleri iptal etti ve geçici bir askeri hükümet kurdu. Haziran 1963′te, yeni se­çimler sonucunda Halk Hareketi partisinin adayı olan ve hıristiyan demokratlara da­yanan liberal Belaunde Terry başkan se­çildi. Fakat sosyal reformlar sınırlı kaldı. Yönetici çevrelerin dağlı köylülerle pek il­gilenmemesi, Castro’yu örnek tutarak si­lâhlı mücadeleyi genişletmeğe çabalayan ger iller o hareketlerinin gelişmesine yol aç­tı, özellikle, M.I.R. (Movimiento de la îzquierda Revolucionaria [Devrimci Sol hare­keti]), 1965′ten sonra birçok çete kurdu: hareketin kurucularından avukat Luis de la Puente Uceda, aynı yıl savaşırken öldü ve hükümet çevreleri âsilerin yok edildiğini açıkladı.
Gerilla faaliyetinin önlenmesi üzerine hü­kümetçe temmuz 1965′te kaldırılan anayasal haklar iade edildi (1966). 3 Ekim 1968′de başkan Belaımde Terry bir askerî hükümet darbesiyle devrilerek Buenos Aires’e sürül­dü. Darbeyi takip eden günlerde birtakım öğrenci hareketleri patlak verdi. Askerî dar­be hareketini yöneten genelkurmay başkanı general Juan Velasco Alvarado, başkan, ge­neral Ernesto Montagne ise başbakan oldu; askerlerden meydana gelen 12 kişilik bir hü­kümet kuruldu. Yeni hükümet, önceki an­laşmaları iptal ederek ülke petrolleri ve şe­ker plantasyonları devletleştirdi. Toprak reformunun gerçekleştirilmesi doğrultusun­dan köklü tedbirler alındı. Petrol şirketleri­nin devletleştirilmesi, dolayısıyle A.B.D.’-nin Peru ile olan anlaşmazlığı devam eder­ken, Peru hükümetinin ülke karasularını 200 mile çıkarma konusundaki kararını uy­gulaması iki ülke arasındaki ilişkileri büs­bütün gerginleştirdi. Peru askerî hükümeti sanayi kesiminde de köklü reform ve devlet­leştirme tedbirlerine girişti. Peru’da 31 mayıs 1970′te meydana gelen bü­yük deprem 50 000 kişinin ölümüyle sonuç­landı; 800 000 kişi açıkta kaldı.

Pizarro ile Atahualpa’nın Cajamarca’da karşılanması (1532) The de Bry’ın gravürü Cabinet des Estampes, Paris.

AN AY AS A
1933 Anayasasında birçok defa değişiklik yapıldı. Okuma yazma bilen erkek ve ka­dınlar (1956′dan beri) seçmendir (21-60 yaş arası oy kullanma mecburîdir). Cumhurbaş­kanı, iki başkan yardımcısıyle birlikte altı yıl için seçilir, yürütme gücünü elinde tu­tar; meclislere karşı sorumlu olan on iki bakan vardır. Devlet güvenliği gerektirdi­ğinde cumhurbaşkanı hürriyetlerin tamamı­nı veya bir kısmını kaldırabilir ve sınırı kanunla tespit edilen olağanüstü yetkiler alır. Yasama gücü tek dereceli genel oy sistemiyle altı yıl için seçilen senato (53 üyeli) ve millet meclisindedir (182 üye). Ülke bir vali tarafından idare edilen 24 idare bölgesi ile illere (onlar da idare böl­gelerine) bölünmüştür, ilke olarak belediye meclisleri seçimle iş başına gelir. Kızılderili topluluklarına kanunî haklar tanınmıştır.
GÜZEL SANATLAR
Kolomböncesi eski peru sanatı Güney Ame­rika’nın en önemli sanatıdır ve Inka im­paratorluğunun bütünlüğü sağlamasından önce çeşitli bölgelerde gelişen farklı medeniyetlerin sonucudur. (Bk. KOLOMBÖNCE­Sİ.) Fetihten sonra Peru, ispanyol barok sanatının bir eyaleti haline geldi: ama yerli sanatçıların etkisi ve katkısı, bu sanata eski sanatları hatırlatan hayalî süsleme temalarıyle orijinal bir görünüş kazandırdı. Başlıca anıtlar Cuzco katedrali ve Pamata kilise sidir. XVI. ve XVII. yy .da Cuz­co’da gelişen bir resim okulundan inka ilerigelenlerinin portreleri, dinî tablolar ve inka sembollerinin hıristiyan temalarına ka­rıştığı eserler kalmıştır. XVII. ve XVIII. yy.da bol altın kullanan şatafatlı süsleme sanatı oymalarla süslü koltuklar, kumaş­lar, çerçeveler bıraktı. Halk sanatı, sera­miklerde, giyeceklerde ve dinî eşyalarda ispanyol sanatı ile kolomböncesi sanatı kay­naştırır. XIX.yy. ressamlarından Jose Gilde Casho portreler, F. Laso, L. Merino ve F. Fierro halk hayatından sahneler bıraktı­lar.
EDEBİYAT
Kolomböncesi edebiyat için bk. İNKA İM­PARATORLUĞU; sömürge döneminin edebî faaliyeti için bk. İSPANYOLCA.
• Şiir. XVIII. yy.ın mirasçısı olan hiciv şairleri Felipe Pardo y Aliağa (1806-1868) ve Manuel Asensio Segura’dan (1805-1871) sonra, romantik nesli şu şairler temsil eder: Lamartine hayranı Jose Arnaldo Marquez (1830-1904): ağıtlar yazan Carlos Augusto Saloverri (1831-1890); V. Hugo’nun etki­sinde kalan Clemente Althaus (1835-1881); daha çek nesirleriyle tanınan Ricardo Palma (1833-1919), millî edebiyatı ispanyol ge­leneklerinden kur!atmağa çalışan Manuel Gonzalez Prada (1844-1918). Ama Peru’da modernciliğin gerçek önderi, Ruben Dario’ nun çömezinden çok rakibi olan epik ve romantik şair Jose Santos Chocano’dur (1875-1934): has Santas (Kutsal öfkeler), Alma America, Epopeya de los Libertadores (Kurtarıcıların Destanı) güçlü ve coş­kun bir lirizmle kaleme alınmıştır. Aynı ne­silde ı Jose Maria Eguren (1882-1942) daha ahenkli bir şiirin yaratıcısıdır. Bu iki usta­nın açtığı yolu şu şairler takip etti: şeh­vetli ve umutsuz şair Victor Vallejo (1895-1938); fütürizmden geçtikten sonra yumu­şayan ama hâlâ Güney Amerika’da edebî bağımsızlık hareketinin başlıca temsilcilerin­den olan Alberto Hidalgo (doğ. 1893). Çağdaş Peru edebiyatının başlıca özelliği halk ruhunu ve modern iktisadî gelişmenin ortaya koyduğu toplum meselelerini anlat­ma kaygısmdadır.
ispanyol tç savaşının yürekten sarstığı Cesar Valleionun (1892-1938) ölümünden son­ra Cesar Mor o (1904-1956), Xavier Abril idce. 1905). Enrique Pena Barrenchea (doğ. 1905), Emilic Adolfo Westphalen (doğ. 1911), Martın Adan (doğ. 1918) sayesinde şairler avrupa edebiyat okul ve araştırma­larını yakından takip ettiler. Ama Julio Garrido Malaver (doğ. 1909), Felipe Arias Larreta (1910-1955) ve Mario Florian’ın (doğ. 1917) sanatı, siyasî amaçlarla dolu militan bir lirizmdir. Jorge Eduardo Eielson (doğ. 1922), Javier Sologuren (doğ. 1922), Sebastian Salazar Bondy (1924-1965), Washington Delgado (doğ. 1926), Leopoldo Chariarse (doğ. 1928), Alberto Escobar (doğ. 1929) ve Pablo Guevara (doğ. 1930) ile, yeni neslin bir kısmı yalnız estetik amaçlara yönelirken, Gustavo Valcarceî (doğ. 1921), Alejandro Romualdo Valle (doğ. 1926), Juan Gonzalo Rose (doğ. 1928) ve Manuel Scorza (doğ. 1929) geleneksel yoldan ayrılmadılar.
• Roman. Romances Historicos del Peru’­nun ve Helenc’in Dostları romanının ya­zarı Fernando Casos’tan (1828-1882) sonra ispanyol-amerika edebiyatının en iyi hika­yecilerinden biri olan Ricardo Palma (1833-1919) gelir; Peru Gelenekleri adlı eserinde fıkralar ve efsanelerle ülkesinin bütün geç­mişini canlandırır. Paralvillo ve Sisebuto yazarı Guiterrez de Quintarilla (1858-1935) ve iki kadın romancı onu örnek almıştır: çok güzel bir psikolojik roman (Blanco Sol) yaza a Mercedes Cabello de Corbonero (1852-1909) kızılderili meselesini ilk ola­rak ele alan Yuvasız Kuşlar romanının ya­zarı Clorinda Mateo de Turner (1854-1909).
• Tugsten adlı romanında ülkesinin sosyal meseleleriyle uğraşan Victor Vallejo ve Abraham Valdelomar (1887-1919) ile peru ro­manı yeni bir çığıra girdi. Enrique Lopez Albujar’m (doğ. 1872) çok iyi bir hikayeci olmasına rağmen, peru hikâyesi en mükem­mel şeklini Ventura Garcia Calderon ile (1887-1959) buldu: Akbabanın İntikamı, ölüm Tehlikesi, Kan Rengi’nde, kızılderililer ve melezler büyük bir ustalık ve trajik bir anlayışla canlandırılmıştır. Aynı zaman­da çok zarif şiirler de (Cantilenas) yazan Ventura Garcia Calderon’u, Lois Valcarceî (doğ. 1891), Aurora Caceres (doğ. 1880) ve Tanrısız Halk romanında kızılderili mesele­sine eğilen Cesar Falcon örnek aldılar. Ama kızıldenülerin en ateşli savunucusu Ci­ro Alegria’dır (doğ. 1909).
Yerli edebiyat geleneğinde, çağdaş roman­cı Ciro Alegria (1909-1967) ve Jose Maria Arguedas’ın (doğ. 1911) eserleri hâkimdir. Bu yazarların etkisi, Arturic Demetrio Hernandez (doğ. 1903), Jose Diez Canseco (1904-1949), Francisco Vega Seminario (doğ. 1903) Fernando Romero (doğ. 1908) ve Francisco lzquierdo Rios’un (doğ. 1910), hikâye ve anlatılarında görülür. Eleodero Vaıgas Vicuna (doğ. 1924), Carlos Zavaleta (doğ. 1928), Julio Ramon Riberro (doğ. 1929), Enrique Congrains Martin (doğ. 1932), Mario Vargas Lİosa (doğ. 1936) gibi genç romancılar daha çok gerçekçi konu­lara yönelmekte ve ingiliz-amerikan anla­tım tekniklerinden ilham almaktadır.
• Deneme. Şair Manuel Gonzalez Prada aynı zamanda da bağımsız düşünceli atak bir polemikçidir: Serbest Sayfalar ve Sa­vaş Saatleri adlı denemeleri yüce bir dü­şünceyi yansıtır. Hikayeci Ventura’nın kar­deşi Francisco Garcia Calderon (1833-1953), Latin Amerika Demokrasileri, Kaygılı Av­rupa ve Yeni Almanya Anlayışı adlı eser­leriyle Latin Amerika’da siyasî düşüncenin temsilcisidir. Luis Alberto Sanchez (doğ. 1900), ispanyol-amerika düşünce hareketin­de kitaplarıyle önemli rol oynadı:

Amerika’da Kültür Hayatı ve Tutkusu, La­tin Amerika Yaşıyor mu? Bu son eserde bütün kıtanın etnik meselelerini inceler ve bu meselelerin çeşitli ırkların kaynaşmasıyle çözüleceğini söyler.
• Tiyatro. XIX. yy.dâki gelişmeden sonra peru tiyatrosunda sadece Juan Rio s (doğ. 1914) ve Enrique Solari Sfayne’dan (doğ. 1918) söz edilebilir.
Edebî tenkit alanında, E. Nunez (doğ. 1908), Alberto Tauro (doğ. 1914), Augusto Tamayo Vargas (doğ. 1914): Jorge Puccinelîi (doğ. 1920), Manuel Suarez Miravaî (doğ. 1922) ile çok başarılı eserler veril­mektedir. (l)

PERU akıntısı. Bk. humboldt akıntısı.

22 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PERU hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PEROV (Vasiliy Grigoryeviç)

Tarih 20 Mayıs 2009

PEROV (Vasiliy Grigoryeviç), rus ressamı (Tobolsk 1833-Kuzminsk 1882). Moskova’da okudu, bir süre Paris’te yaşadı (1862-1864). «Gezginler» (Ambulanti) derneğinin kurucularındandır (1870). önceleri toplumsal meselelerden ilham aldı, sonra daha serbest konulara yöneldi ve özellikle günlük hayattan sahneler çizdi. Moskova’daki Tretyakov galerisinde birçok eseri vardır: Bir Valinin Gelişi (1866), Zeytin Dağında Dua (1878), çeşitli portreler v.b. (L)

20 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEROV (Vasiliy Grigoryeviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PEMBE

Tarih 10 Mayıs 2009

PEMBE veya PENBE sıf. (fars. penbe, pamuk’tan [?]). Beyaza biraz kırmızı karıştırılmasıyle elde edilen açık al renk için kullanılır: ince kaşları, muntazam bir burnu, pembe ve taze bir rengi vardı (Ömer Seyfed-din). Ufak yapılı, pembe yanaklı, gözleri pırıl pırıl bir genç (Y. Z. Ortaç). Başında kocaman, pembe bir fiyango. Yanıma geldi, kolunu boynuma doladı (Orhan Kemal). || I. Bu rengin adı. || Çingene pembesi. Bk. ÇİNGENE. || Gülkurusu pembe. Bk. GÜLKURUSU. || Şeker pembesi, çingene pembesini andıran, parlak ve canlı bir renk. || Toz pembe. Bk. TOZPEMBE. —- DEY. Pembe görmek, iyimser ve hoşgörü sahibi olmak.

— Tar. Pembe incili Kaftan, Bayezid II tarafından iran’a gönderilen osmanlı elçisinin pembe incilerle süslü kaftanı. (Şah ismail ile konuşması sırasında kendisine yer gösterilmeyen osmanlı elçisi, özel olarak yaptırdığı kaftanını yere sererek üzerine oturdu; sonra da yerde bırakarak Bayezid’in yanına döndü. Marino Sanuto’nun istanbul’daki Venedik seferi ve Balyoslarının raporlarını kapsayan Diarii (Günlükler) adlı eserinde kayıtlı bulunan bu olay, sonradan Ömer Seyfeddin’in aynı adlı hikâyesine konu oldu.)

+ Pembeleşmek dönşl. f. Pembe bir renk almak.

♦ Pembelik i. Pembe olma hali: Beyaz teninden bir pembelik uçtu (R. N. Gün-tekin). Şehrin üzerinde hafif bir pembelik vardı (S. Kocagöz).

♦ Pembemsi sıf. Rengi pembeye yakın olan, pembeye çalan. (M)

Pembe Kadın, Hidayet Sayın’ın iki bölümlük oyunu (1965). Olay, yoksul bir Batı Anadolu köyünde geçer. Otuz yıldır, kendisini terk eden kocasını bekleyen ve yuvasını ayakta tutabilmek için direnen bir köylü kadının hikâyesidir. Kocasının davranışı yüzünden bütün erkeklere düşman olan Pembe Kadın, kızının evlenmesine karşı çıkar; Murat Çavuş ile kaçmak isteyen kızını öldürür. —Atıf Yılmaz Batıbeki’nin yönetiminde çevrilen filmin (1966) konusu da bu oyundan alınmıştır. Filimde tiyatrodaki sanatçılardan Yıldız Kenter, Şükran Güngör, Sema özcan rol aldı. (M)

Kitabın Adı: Pembe Kadın
Yazarı, Haz., Çev., v.b.: Hidayet SAYIN
Türü: Tiyatro Kitabı
Basım: 1. Basım
Basım Yılı: 1998
Sayfa Sayısı: 97 sayfa
Boyutu: 20 cm
Yayın No: 2174
Dizi Adı: Sanat-Tiyatro Dizisi
Dizi No: 197-149
ISBN: 975-17-2087-7
Baskı Sayısı: 3000 adet
Fiyatı: 500.000.-TL

İçeriği

Yazarın; Kent Oyuncuları tarafından oynanan “Pembe Kadın” adlı tiyatro oyunu yurdun çeşitli bölgelerinde de amatör topluluklarca sahnelenmiştir. “Pembe Kadın” ın filmi ve balesi de yapılmıştır. Hidayet Sayın’ın bu tiyatro eseri de “Topuzlu” adlı eseri gibi köy gerçeklerinde, toplumsal sorunlara değinmiş, insanımızın yaşam koşullarına ışık tutmaya çalışmıştır.

“Pembe Kadın” adlı tiyatro oyununda; yoksul bir köyde, kocasının bir çocukla bırakıp gittiği Pembe Kadın, umarsızlığın pençesinde kıvranırken, kocasının uzaklarda varlıklı bir kadınla evlendiğini öğrenince, son umudu da yıkılır. Kocasına olan kini, tüm erkekleredir artık. Bilgisizliğin kıskacındaki yaşlı kadın, hiç yapılmaması gerekeni yapar ve derme çatma dünyasını tümüyle yıkar.
Pembe Kadın
Yayımlar Dairesi Başkanlığı
Kitap Tanıtımları

10 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PEMBE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Halikarnassos

Tarih 08 Mayıs 2009

Halikarnassos, Bodrum’un antik çağlardaki ismi. Dor Birliği’nin altı üyesinden biri olan Halikarnassos ve yöresinin yerli halkı Lelegler ve Karialılar’dır.

Müsgebi ve Çömlekçi’de ortaya çıkan mezarlar ve buluntuları bölgede Miken kültürü ile çağdaş bir yerleşim olduğunu göstermektedir.

M.Ö. 6. yüzyılın ilk yarısında Lydia egemenliğinde olan şehir daha sonra Perslerin egemenliği altına girmiştir. Persler kendilerine yakın yerli bir aile olan Halikarnassos’lu Lygdamis ailesini kenti yönetmesi için görevlendirmişlerdir. M.Ö. 387’de Karia satraplığının Mylasa’da oturan Hekatomnos’a geçtiği bilinmektedir. Hekatomnos’un oğlu Maussolos M.Ö. 377’de Karia satrapı olmuş ve merkezi Mylasa’dan Halikarnassos’a taşımıştır.

Maussolos öldükten sonra II. Artemisia yönetime gelmiştir. Büyük İskender şehri kuşattığında yönetimde Orontobates vardı. İskender, Alinda Kraliçesi Ada’yı bütün Karia bölgesinin hâkimi yapmıştır. İskender’den sonra II. Ptolemaios’un hâkimiyeti altına giren Halikarnassos Roma döneminde Rodos yönetimine verilmişse de bağımsız kabul edilmiştir. M.Ö. 1. yüzyılda korsanların akınları yüzünden fakirleşen kentin yeniden canlanması Augustus zamanıdır. M.S. 4. yüzyılda Roma eyaletleri düzenlenirken Karia ayrı bir eyalet, Halikarnassos metropolisi Aphrodisias olan bu eyalete bağlı bir şehir olmuştur.

Şehir 11. yüzyılda Türklerin eline geçmiş, toprakları içinde kalmıştır. 1402 yılında Rodos Şövalyeleri tarafından ele geçirilen şehrin, eski Dor akropolünün olduğu yerde kale inşa edilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos’u almasına kadar şövalyelerin elinde kalmıştır.

Halikarnassos’ta 1857 yılında Newton tarafından bulunarak frizleri Londra’daki British Museum’a taşınan Maussoleion, dünyanın yedi harikasından biri olarak tanımlanmaktadır. Maussoleion, Maussolos için karısı II. Artemisia tarafından yaptırılan bir mezar anıtıdır. Bugün sadece temel izleri ile frizlerinden bir parça kalmıştır.

Halikarnassos’taki görülebilen diğer kalıntılar ise; yer yer poligonal ve rektagonal tekniğin kullanıldığı surlar ile Roma Çağı tiyatrosudur.

Halikarnas Balıkçısı (d. 17 Nisan 1890, Girit – ö. 13 Ekim 1973, İzmir), asıl adı Cevat Şakir Kabaağaçlı olan, Bodrum’a olan aşkı ile tanınan ünlü Türk roman ve hikâye yazarı.

Abdülhamit devri sadrazamlarından Cevat Paşa’nın yeğeni, valilik ve ordu kumandanlığı yapan Şakir Paşa’nın oğludur. İlk öğrenimini Büyükada’da, orta ve liseyi 1907′de Robert Kolej’de tamamladı. Denizci olmak istemesine rağmen ailesinin ısrarı ile İngiltere’ye gitti. Londra ve Oxford Üniversitelerinde Çağdaş Tarih öğrenimi gördü. İstanbul’a dönünce gazete ve dergilerde yazıları çıkmaya başladı. Aile içi bir sorundan ötürü babası Mehmet Şakir Paşa’yı öldürdüğü için yargılandı ve kısa bir süre (3 yıl kadar) hapis yattı.

1925′te kurulan İstiklal Mahkemeleri’ni yeren 13 Nisan 1925 tarihli “Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler” başlıklı öyküsünden ötürü İstanbul İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. Mahkeme başkanı Ali Çetinkaya tarafından idama mahkum edilmek istendiyse de, Kılıç Ali Bey’in önerisiyle kalbentlikle Bodrum’a sürüldü. 3 yıl süren cezası 1924′te sona erdi. Cezasının son yarısını İstanbul’da tamamladıktan sonra, çok sevdiği insanları ve doğal güzellikleriyle kaynaştığı Bodrum’dan uzak kalamadı ve Bodrum’a yeniden dönüp yaklaşık 25 yıl kaldı. Bodrum’un antik çağdaki adı olan Halikarnas’ı mahlas olarak benimsedi. Bodrum’da balıkçılık dahil çeşitli işlerde çalıştı. 1947′de taşındığı İzmir’de yazarlık ve turist rehberliği yaptı. 13 Eylül 1973′te İzmir’de vefat etti. Vasiyeti üzerine Bodrum’a gömüldü.

Edebi Hayatı

1926′dan sonra deniz hikâyeleriyle tanındı. Konularını Ege Bölgesi ve Akdeniz Bölgesi kıyı ve açıklarında gelişen, denize bağlı olaylardan çıkardı. İçinde yaşadığı, en küçük ayrıntılarına kadar bildiği hür ve asi denizi, kaderleri denizin elinde olan balıkçıları, dalgıçları, sünger avcılarını ve gemileri zengin bir terim ve mitologya hazinesinden güçlenerek, denize karşı sonsuz bir hayranlıktan gelen şiirli, yer yer aksayan, ama sürükleyip götüren bir anlatımla hikâye ve romana geçirdi.

Yazı ve düşünceleriyle Azra Erhat gibi döneminin önemli aydınlarını etkilemiş bir kişi olarak, çeşitli dillerden yüz kadar da kitap çevirmiş olan ve kendi eserlerinin sonraki baskıları yapılagelen Halikarnas Balıkçısı’na Kültür Bakanlığınca 1971 Devlet Kültür Armağanı verilmiştir.

Geniş bibliyografyası Yeni Yayınlar dergisinin Ekim 1974 sayısındadır. Bütün Eserleri Bilgi Yayınevi’nce toplanıp yayımlanmaktadır.

Cevat Şakir Bodrum’da yaşadığı dönemde arkadaşları ile ilk Mavi Yolculuk fikirini ve uygulamasını gerçekleştirmişlerdir. Bu mavi yolculuklarda yanlarına aldıkları şeyler: Peynir, su, istanköy peksimeti, tütün ve rakı idi. Mavi yolculukta gazete okumaz radyo dinlemezlerdi. Amaç dünyadan kaçmak ve medeniyetten uzak olarak kafayı dinlemektir. Haftalarca denizde kalınır sadece acil ihtiyaçları temin etmek için karaya çıkılırdı. Oysa ki bugün yapılan mavi yolculuklarda her türlü lüks mevcuttur. Bu yolcuklar yazarın edebî eserlerini de büyük oranda etkilemiştir.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Halikarnas Balıkçısı

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Halikarnassos hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PENAY GONİ (Antonio)

Tarih 08 Mayıs 2009

PENAY GONİ (Antonio), ispanyol müzik tenkitçisi (San Sebastian 1846 – Madrid 1896). Wagner’in eserlerini yaydı. Müzikli komediyi Savundu. Çeşitli dergilerde yazılar yazdı: Artey Patriotismo (Sanat ve Vatanseverlik), La Obra Maestra de Verdi, Carlos Gounod (Verdi’nin Şaheseri; Charles Gouncd). 1878′de İmpresiones Musicales (Müzik üstüne İzlenimler) başlığı altında bir tenkit serisi yayımladı. En önemli eseri, La , Opera Espanola y la Musica Dra-matica en Espana en el Siglo XIX (İspanyol Operası ve XIX. yy.da İspanya’da Dramatik Müzik) [1881]. (m)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENAY GONİ (Antonio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PENAUD (Alphonse)

Tarih 08 Mayıs 2009

PENAUD (Alphonse), fransız mucidi (Paris 1950 – ay.y. 1880). Deniz okuluna girdi, fakat birdenbire felç oldu, denizciliği bırakmak zorunda kaldı. Havacılıkla ilgilendi, bu alanın öncülerinden biri oldu. İncelemelerinde kapanan iniş takımlarını, kollu dümeni, ok şeklindeki kanatlan ve Sonradan uçaklarda kullanılan birçok ilkeyi ileri sürdü.
Kauçuktan, küçük motorlar yaptı, hücum açısı ve kuyruğun emniyeti üstünde durarak, uçağın kararlılık şartlarını aydınlattı. 1874′te birkaç metre uçabilen küçük bir mekanik kuş yaptı, uzun ve gövdesi genişleyebilen kablo ile bağlı balon projesini ortaya attı. 1876′da, havalanmayı başaran ilk uçakların özelliklerine benzeyen pervaneli biı âletin patentini aldı. Projelerini gerçekleştirmek için kendisine yardım edecek kimseler bulamadı. Otuz yaşında intihar etti. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENAUD (Alphonse) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PENAS, PENATES

Tarih 08 Mayıs 2009

PENAS körfezi, Şili’de (Aysen eyaleti) körfez, Büyük Okyanus kıyısında, kuzeyde Taitao, güneyde Guayaneco yarımadaları arasında. Çok girintili ve çıkıntılı olan kıyısı, birçok koy ve kanalla yanlıdır. Başlıca adası, Javier adaşıdır. (m)

PENATES çoğl. i. (penus, evin iç kısmından «erzak» anlamında lat. k.). Esk. Romalılar ve Etrüsklerde aile ocağını koruyan tanrılar. || Bu tanrıların heykelleri.

— ANSiKL. Penates’ler başlangıçta, teldo-labın iki tanrısı ve bütün evin koruyucularıydı. Aile ocağını koruyan tanrılardan sayıldıkları için onlar gibi birer ev tanrı-sıydılar. Ağaçtan, kilden, mumdan veya fudisinden yapılan heykelleri atrium’da ö-bür ev tanrılarının bulunduğu yere yerleştirilirdi, önlerine yemekler konur, bazı günler de kurbanlar sunulurdu. — Ayrıca, devletin koruyucusu olan kamu penatesleri de vardı. Bunlara, özel mihraplarının (penum) bulunduğu, Roma’daki Vesta tapmağında tapılırdı. Çoğu zaman, paraların üzerinde, başında bir örtü bulunan ihtiyarlar biçiminde, resimlerine rastlanırdı. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENAS, PENATES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PENARROYA-PUEBLONUEVO

Tarih 08 Mayıs 2009

PENARROYA-PUEBLONUEVO, İspanya’da (Cordoba ili) şehir, Sierra Morena’nın kenarında; 27 200 nüf. önemli kömür yatakları sayesinde şehirde sanayi gelişmiştir; dökümhaneler, kurşun rafinerileri, süper fosfatlar, kâğıt fabrikaları. (L) PENARTH, Büyük Britanya’da liman şehri, Galler ülkesinin güney kıyısında (Glamorganshire), Cardiff’in güneyinde; 20 900 nüf. Sayfiye merkezi. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENARROYA-PUEBLONUEVO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PENANG

Tarih 08 Mayıs 2009

PENANG, esk. Prince of Wales, Malezya’da (Petıang eyaleti) ads, Malakka boğazında; Malezya yarımadasından ve Penang eyaletinin karadaki kısmından Penang boğazı ile ayrılır; 227 km2; 262 700 nüf. Yükseltisi 900 m’yi bulan ve kauçuk ağacı çiftlikleri kurulmuş ormanlarla kaplı olan yüksek tepeler, adanın en canlı kısmı olan kıyı ovalarına hâkimdir; pirinç ve hindistancevizi tarımı, balıkçılık. Karabiber, karanfil ve hindistancevizi başlıca ticaret ürünleridir. Başlıca şehri, George Town. (L)

PENANG, Malezya’da eyalet, Malakka boğazı kıyısında; iki kısımdan meydana gelir. Penang adası ve ona bağlı küçük adalar; kuzeyde, doğuda ve güneyde Kedah eyaletiyle sınırlı olan kara parçası; 1036 km2; 642 200 nüf. Merkezi, George Town. Tepelerdeki büyük tarım işletmelerinde kauçuk üretimi, kıyı ovalarında pirinç ve hindistancevizi yetiştiriciliği başlıca tarım faaliyetidir. Sanayi Butterworth’da ve özellikle George Town’da toplanmıştır.

— Tar. 1786′da Kedah sultanının izniyle İngilizler tarafından işgal edilen Penang, 1800′de bir ingiliz himaye bölgesi haline getirildi; 1826′da Straits Settiements’e girdi. Straits Settlements’ın dağılmasından (1946) sonra Penang Malezya federasyonuna katıldı (1948). [L]

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PENANG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELSENEER (Paul)

Tarih 08 Mayıs 2009

PELSENEER (Paul), belçikalı zooloji bilgini (Brüksel 1863-ay.y. 1945). Brüksel’de okudu, Lille’de Giard’ın, Londra’da Lankester’in derslerini takip etti. Belçika yükseköğrenim kurumlarından uzak tutulduğu için, 1929′a kadar Gand öğretmen okulunda kimya okuttu. Yumuşakçalar üstünde incelemeler yaptı ve bu konuda birçok eser yazdı. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELSENEER (Paul) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELOUSE, PELOUZE

Tarih 08 Mayıs 2009

PELOUSE (Leon Germain), fransız ressamı (Pierrelaye, Seine-et-Oise 1838-ay.y. 1891). lle-de-France ve Normandiya manzaralarını canlandıran tablolarıyle tanınır {Orman içi, Louvre). [L]

PELOUZE (Theophile Jules), fransız kimyacısı ve fizikçisi (Valognes 1807-Paris 1867). 1836′da Almanya’ya gitti. Orada Liebig ile çalıştı. Daha sonra College de France’ta Thenard’m yerini aldı. Petrollerin bileşimini inceledi. Bütün organik asitlerin sentezini sağlayan genel bir tepkimeye dayanarak hidrosiyanik asitten formik asit elde etti. 1834′te nitrilleri buldu ve 1836′da gliserinin bir alkol olduğunu ispatladı. 1839′da, Geliş ile birlikte bütirik asit mayalanmasını keşfetti. Fremy ile birlikte Traite de Chimie Analytique (Analitik Kimya İncelemesi) [1847-1850] adlı bir eser yayımladı. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELOUSE, PELOUZE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELOR, PELORİA, PELORİTANİ, PELORİZM

Tarih 08 Mayıs 2009

PELOR i. İskorpitgillerden kemikli balık; Hint okyanusunda bulunur. (L)

PELORİ i. (yun. peloros, ucube’den fr. pelorie). Bot. Normal yapısı birbakışımlı olan bir çiçek tacının aktinomorf olması. (Yüksükotu, nevruzotu gibi bitkilerde peloriye rastlanır.) [L]

PELORİA çoğl. i. (yun. k.). Esk. Yun. Zeus Pelorios (dev Zeus) onuruna yapılan Tesalya şenlikleri. (Şölen sırasında efendilerle köleler arasında fark gözetilmezdi.) [L]

PELORİTANİ, italya’da kütle. Sicilya’da, adanın kuzeybatısında, Akdeniz kıyısındaki Calava burnu ile Taormina yakınındaki Sant’Andrea burnu arasında. Billûrlu kayalardan meydana gelen ve kenar kısımları ikinci zaman kalkerleriyle örtülü olan kütle çok vahşî görünüşlüdür; geniş ve düz vadiler üzerinde yüzey şekilleri ansızın yükselir; yamaçlar hemen tamamıyle çıplaktır. (L)

PELORİZM i. (yun. peloros, ucube’den fr. pelorisme). Çiçekleri birbakışımlı olan bazı bitkilerde aktinomorf çiçeklerin belirmesi. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELOR, PELORİA, PELORİTANİ, PELORİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELOPS

Tarih 08 Mayıs 2009

PELOPS. Yun. mit. Peloponnesos’a adını veren kahraman, Frigya kralı Tantalos’un oğlu. Babası onu parçalara bölerek bir ziyafette tanrılara sundu. Zeus Pelops’u diriltti ve Demeter’in yediği omuzunun yerine fudisinden bir omuz verdi; Pelbps Elis’ten Pisa’ya gitti. Burada, kral Oinomaos, kızı Hippodamea ile evlenmek isteyenleri araba yarışına çağırıyor ve yenerek öldürüyordu. Pelops, Poseidondan aldığı bir kanatlı at veya Oinomaos’un arabacısının yardımıyle yarışı kazandı, Hippodameia’nm babasını öldürerek onunla evlendi ve kral oldu. Manisa (Sipylos) dağının bir çukurunda Pelops’un tahtı, Elis Olympia’sındaki Altis adlı kutsal koruda da mezarının bulunduğu söyleniyordu. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELOPS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLİOT (Paul)

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLİOT (Paul), fransız sinoloğu (Paris 1878-ay.y. 1945). Hanoi’de, Uzakdoğu Fransız okulunda cince profesörlüğü yaptı (1901), Orta Asya’da arkeolojik keşiflerle görevlendirildi (1906-1909); VI. ve XI. yy.-dan kalma cince, tibetçe, türkçe, sogdca ve ibranice metinler buldu. College de France’ta profesör (1911) ve Societe Asiatique başkanı (1936) oldu. Başlıca eserleri: Les Grottes de Tuenhuang (Tuenhuang Mağaraları) [1920-1924], Jades Archaiques de la Chine (Çin’de Eski Yeşim Taşları) [1925], La Mission Pelliot en Asie Centrale (Orta Asya’da Pelliot Misyonu) [1924], Les Mongols et la Papaute (Moğollar ve Papalık) [1922-1923]. (L)

Soğdca:
Soğdca Orta Asya’da Soğdların kullandıkları Hint-Avrupa dil ailesine bağlı, İran kökenli antik bir dil.

9′ncu yüzyıla kadar ipek yolu üzerinde konuşulan en önemli dil olmuş olan Soğdca, Soğdların gitgide daha çok Türklerin arasında kalmaları ve Türkçe konuşmaya başlamaları ile önemini kaybetmiş ve hatta sonunda tamamen kaybolmuştur. Türkçe konuşan Soğdlar Türklere karışıp bunların arasında eriyip gitmişlerdir.

Günümüzde bu dilin en son kalıntıları oldukları düşünülen, Afganistanın bazı dağ köylerinde, çok az insan tarafından konuşulan Soğdcaya benzer bir dil vardır. Afganistan ve Tacikistan’ın yüksek yaylalarında Soğd diline yakın bazı diller halen yaşamaktadır. Ancak 10.yy.’dan itibaren Anadolu’ya Türk ve Moğollar’ın önünden gelerek yerleşen Soğd kabilelerinden bazıları dillerini kısmen sürdürmektedirler. Kars, Ankara(Haymana), Adapazarı(Akyazı) Soğdca’nın yaşadığı bilinen son varislerinin yerleşim yerleridir.

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLİOT (Paul) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLİ, PELLİONELLA, PELLİONİA

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLİ dağı veya PİLLİ dağı, Van gölü gündeyinde Güneydoğu Toroslar’ın yüksek bir doruğu; yüksl. 3 060 m. (M)

PELLİONELLA i. Kurtçuk iken kürkleri ve postları kemiren güve. (ilmî adı Vinea pel-lionella. Güvegillerden.) [L]

PELLİONİA i. Guzelyapraklı sürüngen ot. (Isırgangillerden.)
— ANSiKL. Pellionia’mn çiçekleri iki evcikli, yaprakları kısa bir sapın ucunda çifttir. Asya’nın tropikal bölgelerinde yirmi beş kadar türü yetişir. Çinhindi’nde yetişen iki türü limonluklarda sarmaşık gibi yetiştirilir. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLİ, PELLİONELLA, PELLİONİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLİCO (Silvio)

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLİCO (Silvio), italyan yazarı (Saluzzo 1789-Torino 1854). Oldukça sıkı bir din eğitimi gördü, fakat Lyon’da kaldığı sırada akılcı ve liberal fikirlere yöneldi. Milano’ya dönünce Monti ve Foscolo ile ilişki kurdu. Birkaç başarısız trajedi yazdı. Yurtseverlik duygularını işleyen Francesca da Rimini (1815) adlı eseriyle ün kazandı.
Zengin bir ailenin yanında eğitmen oldu. Madam de Stael, Schlegel, Thorvaldsen ve Francesca da Rimini’yi İngilizceye çeviren Byron ile tanıştı. Milano’da çıkan İl Conciliatore gazetesinde romantizm üstüne birkaç makale yazdı. Carbonaro olabilmek için hangi şartları yerine getirmek gerektiğini soran bir mektubu postaya vermek ihtiyatsızlığında bulundu. Bu yüzden tutuklandı ve ölüm cezasına çarptırıldı (1820). 1822′de cezası on beş yıl ağır hapse çevrildi. Bu cezayı Spielberg’teki Brno hapishanesinde çekti. 1830′da aftan yararlandı, Torino’ya yerleşti. Le Mie PrigionVyi (Hapisteki Hayatım) [1832] yayımladı. Hapiste çektiği acıları dile getiren eserde, gençliğindeki hıristiyan inançlarına döndüğünü açıklar. O zamandan sonra liberal hareketler ve yurtseverlik hareketlerine karışmadı. Hayatının son yıllarında, Torino’da marki Barolo’nun yanında kütüphane memuru olarak çalıştı. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLİCO (Silvio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLİCAN, PELLİCİER

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLİCAN. Bk. KURSCNER (Conrad). PELLİCER (Carlos), meksikalı şair (Mexico 1899). özellikle Villa Hermosa’da Venta parkını kurarak önemli müze faaliyetlerinde bulundu. Gerçeküstücülüğün etkisiyle tropikal dünyaya, kolomböncesi efsanelere yöneldi (Colores en el Mar y Otros Poemas [Denizin üstündeki Renkler ve Başka Hikâyeler], 1921; Practica de Vuelo [Uçmağa Çalışmak], 1956; Con Palabras y Fuego [Kelimeler ve Ateşler], 1963). [L]

PELLİCİER veya PELLİSSİER (Guillau-me), fransız rahip ve diplomatı (Manguio 1490′a doğr. Montferrand, Montpellier 1568). Maguelonne piskoposu (1529) idi. François I tarafından önemli görüşmeleri yürütmekle görevlendirildi: Cambrai antlaşması (1529), geleceğin Henri H’sinin Catherine de M6dicis ile evlendirilmesi (1533). Venedik’te elçilik yaptı (1540-1542). Sonra piskoposluğuna döndü. Geniş kültürü, liberalizmi, dünya hayatına bağlılığı, Rabelais’yi koruması, Protestanlara karşı hoşgörülü davranmasıyla örnek bir hümanist din adamıydı

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLİCAN, PELLİCİER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLİA, PELLİBRANCHİATA

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLİA i. Ağaçların üzerinde çok görülen yapraklı ciğeryosunu. (L)

PELLİBRANCHİATA çoğl. i. Arttansolun gaçlı yumuşakçalar grubu; elysia’lar gibi sahici solungacı ve sırt kabarcığı bulunmayan, solunumunu bütün vücut yüzeyini saran kirpiklerle yapan yumuşakçaları kapsar. (Bu küçük grup böylece hem tectibranchiata, hem de nudibranchiata grubundan ayrılır.) [L]

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLİA, PELLİBRANCHİATA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLEW (Edward)

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLEW (Edward), birinci Exmoueth kontu, ingiliz amirali (Dover 1757-Teign-mouth, Devonshire 1833). önce Amerika savaşında, sonra Devrim ve İmparatorluk Fransa’sı ile yapılan savaşlarda yararlık gösterdi. 1816′da Cezayir’e yapılan bir seferi başarıyle yönetti. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLEW (Edward) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLETİER

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLETİER (Bertrand), fransız kimyacı ve eczacısı (Bayonne 1761 – Paris 1797). 1795′-te £cole Polytechnique’te profesör oldu. Fosfor, metal fosfürleri, sabun yapımı v.b. konularda araştırmalar yaptı. (L)
PELLETİER (Pierre Joseph), fransız eczacısı (Paris 1788 – Clichy-la-Garenne, Seine 1842). Bertrand Pelletier’nin oğlu. Paris Yüksek Eczacılık okulunda tabiat tarihi profesörü (1825). önce reçineleri inceledi, 1817′de ipeka kökünden daha sonra «emetin» adiyle tanınan kusturucu maddeyi elde etti. Kolesterol üstündeki çalışmaları, Caventon ile verimli bir işbirîiğin başlangıcı oldu. Onunla birlikte striknin’i (1818), brusin’i (1819), veratrin’i, sevadik asiti ve kinin’i (1820) keşfetti. «Modern tedavinin en büyük keşfi» diye adlandırılan bü son keşfin ardından kinin sülfat’ın yapım usulünü buldu. 1832′de, J. Pelletier afyondan narsein ve tebain elde etti. (L)

PELLETİER (Wilfred), kanadalı orkestra yöneticisi (Montreal 1896). 1914′te Quebec eyaleti Avrupa ödülünü kazanarak Paris’e gitti. Burada İsidore Philipp, Marcel Ro-usseau, Charles Marie Widor ve Camille Bellaigue’den müzik dersi aldı. 1917′de Ne w York Metropolitan operasında yardımcı orkestra yöneticisi, 1932′de de yönetici oldu. özellikle fransız ve italyan eserleri üstünde uzmanlaştı. Ayrıca Metropolitan operasının Montreal, Chicago ve San Fran-cisco’da verdiği açıkhava konserlerini yönetti. (M)

PELLETİER – VOLMeRANGES (Benoit), fransız oyun yazarı (Orleans 1756-Paris 1824). önce aktörlük yaptı, sonra oyunlar yazdı: Le Devoir et la Nature (ödev ve Tabiat) [1797, dram]; Le Mariage du Capucin (Kapüsen’in Evlenmesi) [1798, komedi]; Clemence et JValdemar (1801, dram); Les Freres â l’Epreuve (Kardeşler Sınavda) [1806, komedi]; La Comtesse de Narbonne ou le Fils Vengeur (Narbonne Kontesi veya öç Alan Oğul) [1816, melodram]. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLETİER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLETAN

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLETAN (Camille), fransız siyaset adamı (Paris 1846 • ay.y. 1915). Eugene Pel-letan’m oğlu. La J us tice gazetesinin başyazarı (1880) ve radikal milletvekili (1881-1912) oldu. J. Ferry’nin sömürge siyasetiyle, Boulanger’cilikle mücadele etti. Combes kabinesinde denizcilik bakanı (haziran 1902) oldu; Kiliseye karşı tutumu, deniz kuvvetlerine demokratik bir sistem getirmek ve görenekleri sarsmak isteği, sağ kanadın şiddetli tenkitlerine ve kabinenin düşmesine (ocak 1905) yol açtı. Sosyalistlerle birleşme ve Kilise ile Devletin ayrılması konusunda etken bir rol oynadı. Senatör oldu (1912). Başlıca eserleri: Associations Ouvrieres dans le Passe (Geçmişte İşçi Birlikleri) [1874]; Le Comite Central et la Commune (Merkez Komitesi ve Komün) [1879]. (L)

PELLETAN (Eugene), fransız siyaset adamı (Saint-Palais-sur-Mer 1813 – Paris 1884). La Presse’de Girardin ile beraber çalıştı (1837). Sürekli gelişme teorisini ortaya attı (La Profession de Foi âu XIXe Siecle [XIX. yy. İnanç Bildirisi], 1852). Milletvekili oldu (1863-1870). İmparatorlukla kıyasıya mücadele etti. Tribüne adlı gazetenin başyazarlığını yaptı (1868). Millî Savunma hükümetinde millî eğitim bakanlığına getirildi; milletvekili (1871), Radikal partiden senatör seçildi (1876); daha sonra daimî senatör oldu (1884). Eserleri: Les Droits de l’Homme (insan Hakları) [1888]; La Femme du XJXC Siecle (XIX. yy. Kadını) [1869]; Dieu est-il Mort? (Tanrı öldü mü?) [1883]. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLETAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLERİN,

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLERİN (Jean), fransız şairi (Pontc-harra, İşere 1895 – Le Châtetard 1921). Lirizmle alayı ustaca kaynaştıran şiirlerinin çoğu ölümünden sonra, Le Bouquet tnutile (Gereksiz Demet) [1933] adiyle yayımlandı. Fantezisi okulun başlıca temsilcilerindendir.

PELLERİN (Jean – Victor), fransız yazarı (Paris 1889). Yazdığı birçok tiyatro eseri Gaston Baty tarafından sahneye kondu: T ete de Rechange (Yedek Kafa) [1926]; Cris des Coeurs (Gönül Çığlıkları) [1928]; Terrain Vague (Boş Arsa) [1931]. Ayrıca şiir kitapları yayımladı: Ailleurs (Başka Bir Yerde) [1959]; Miel et Fiel (Bal ve Zehir) [1962]; Pour et Contre (Lehte ve Aleyhte) [1967]. (L)

PELLERİN (Joseph), fransız nümismatı (Marly-le-Roi 1684 – Paris 1782). Sikkeler üstünde incelemeler yaptı ve 32 500 ender parça topladı. Koleksiyonunu Louis XVI’-ya sattı. Recueil des Medailles des Rois, Peuples et V ille s (Kral, Halk ve Şehir Madalyaları Koleksiyonu) [1762-1778] adiı bir eser yazdı. (l)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLERİN, hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLEGRİNO

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLEGRİNO (MONTE), italya’da doruk, Sicilya’da, kuzeyde Palermo ovasına ve Palermc şehrine hâkimdir; yükseklik 606 m. (L)

PELLEGRİNO de’ Pellegrini. Bk. TİBALDl (Pellegrino ve Domenico).

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLEGRİNO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLEGRİNİ

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLEGRİNİ (Domenico), italyan müzik-çisi (XVII. yy.). Gitar virtüözüydü; bu çalgı için bir müzik kitabı yayımladı (1650); ses ve çalgı için parçalar besteledi. (M)

PELLEGRİNİ (Domenico), italyan ressamı (Galilere Veneta 1759 – Roma 1840). Venedik akademisinde L. Gallina’nın öğrencisiydi. Portrede A. Longhi’nin yolunda yürüdü. A. Canova tarafından himaye edilen Pellegrini, Roma’da D. Corri’nin yanında bilgini arttırdı. Birçok yolculuk yaptı: Paris’e, Londra’ya (1792-1803) gitti. Londra’da Fr. Bartolozzi tarafından himaye edildi ve ingiliz portre ressamlarının üslûbunda birçok portre yaptı. Daha sonra Lizbon, Venedik, Napoli ve 1820′den sonra da Roma’ya gitti. (M)

PELLEGRİNİ (Ferdinando), italyan müzikçisi (Napoli 1715′e doğr. – XVIII. yy. sonları). Klavsenciydi. 1750-1760 Arasında Paris ve Londra’da konserler verdi. Klavsen için, 1754-1768 arasında yayımlanan, birçok parça besteledi. (M)

PELLEGRİNİ (Giovanni Antonio), italyan ressamı (Venedik 1675 – ay.y. 1741). Venedik, Paris, Londra. Dresden ve Viyana’da yaşadı. Londra’da (1708-1712) Akademi Yönetim kuruluna katıldı. Dresden’de seçici prensin hizmetinde bulundu. Alegorik resim ve portreler (Augsburg müzesi) yaptı; öbür eserleri: Hamlet’in Annesi (Cenova); Hebe (Roma, San Luca akademisi). [L]

PELLEGRİNİ (Vincenzc), italyan müzikçisi (Pesaro XVI. yy.ın ikinci yarısı – Milano 1636). Milano katedralinde kapella yöneticiliği yaptı (1611-1631). Selefi Giulio Cesare Gabussi’nin bestelerini derledi, daha sonra buna kendi besteleri ile bazı mi-lanolu müzikçilerin eserlerini ekleyerek 4 kitap halinde yayımladı: Pontificalia Amb-rosianae Ecclesiae ad Vesperas. Ayrıca org için on üç şarkı fatte alla francese (1599), dinî eserler: 4 ve 5 sesli sekiz missa (1603), on Magnificat (1613), motetler ve Litaniae Ambrosianae et Romanae adı altında kilise duaları besteledi. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLEGRİNİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLİZZİ (Camillo)

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLİZZİ (Camillo), italyan edebiyatçısı sosyologu (doğ. Collegno 1896). Londra üniversitesinde 1920-1939 arasında ital-ır.ca profesörüydü, 1939-1943 arasında da Messina ve Floransa üniversitelerinde genel terlet doktrini (bu öğretiye sonradan faşizm gretisî adı verildi) dersleri verdi. 1948′de Frransa Üniversitesi Sosyoloji kürsüsüne çeçti. Ayrıca italyan ve ingiliz edebiyatiyle uğraştı. Başlıca eserleri: Le Lettere 1ta-iume del Nostro Secolo (Çağdaş İtalyan E-ftci /atı) [1929]; İl Teatro İnglese (İngiliz ratrosu) [1933]; Una Rivoluzione Manca-Başansız bir Devrim) [1948]; Simbolo e etâ (Sembol ve Toplum) [1950]; La De-crazia e la Politica di Massa (Demokra-re Kitle Siyaseti) [1952]; Discussion sans _ •; landage (Pazarlıksız Tartışma) [1956]; ::al;an Sociology in Our Century (Çağdaş riyam Sosyolojisi ,[1957]. (M)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLİZZİ (Camillo) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLEGRİNİ (Carlos),

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLEGRİNİ (Carlos), arjantinli siyaset adamı (Buenos Aires 1848 – ay.y. 1906). Bir italyan göçmeninin oğlu. Savaş bakanı (1880-1885). senatör (1881), başkan yardımcısı (1886), sonra cumhurbaşkanı oldu.(1890-1892). Maliyeyi sağlamlaştırdı ve Millî bankayı kurdu (1891).

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLEGRİNİ (Carlos), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLEGRİNİ (Carlo)

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLEGRİNİ (Carlo), ingiliz karikatürcüsü (Capua, İtalya 1839 – Londra 1889). Babasının Capua’da toprakları vardı, annesi Medici’lerdendi. Babasından kalan serveti tükettikten senra Garibaldi’nin ordusuna katıldı. Volturno ve Capua’da savaştı. 1864′te İngiltere’ye gitti ve karikatürcülüğe başladı. 1863 Ocağından ölümüne kadar, başta Disraeli’nin olmak üzere, yüzlerce kişinin karikatürünü Vanity Fair’ât «Singe» (daha sonra «Ape») imzasıyla yayımladı.

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLEGRİNİ (Carlo) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLEGRA

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLEGRA i. (lat. pellis, deri ve yun. agra, yakalama > fr. pellagre’dan). Tıp. Derinin açık kısımlarında eritemli döküntüler, sinir ve mide  bağırsak bozukluklarıyle kendini belli eden ve vitaminsizlikten ileri gelen genel hastalık.

— ANSiK. Pellegra özellikle ilkbaharda ortaya çıkar. Yüzde, boyunda ve ellerde kaşıntılı eritemler görülür; eritemli plakalar su keseleriyle kaplanır, sonra kurur; deri pullanıp dökülür. Deri olaylarıyle beraber sindirim bozuklukları (kırmızı dil, aftlı stama-tit, gastrit belirtileri, ishal) ve akıl bozuklukları ortaya çıkar. Hastalık çok zaman müzmin bir gelişme ile ilkbaharda ve yazın artışlar gösterir (güneşle temasın rolü). Tek belirtili şekillerine çok rastlanır. Pellegra PP vitamini veya nikotinik amit yokluğuna bağlı bir hastalıktır; hayvansal protein azlığından ileri gelir. PP vitamini ile tedavi çok etkili sonuçlar verir. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLEGRA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLE (Maurice Cesar Joseph)

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLE (Maurice Cesar Joseph), fransız generali (Douai 1863-Toulon 1924). Ecoie Polytechnique’in topçu bölümünü bitirdi. Berlin’de askerî ataşelik yaptı (1911). İdarî işler âmiri (1914) ve Joffre’un yanında yardımcı general (1915) oldu. 1917′de 15. kolorduya komuta etti. 1918 Martındaki alman saldırısında düşmana Oise yolunu kapayarak yararlık gösterdi. Savaştan sonra, Çekoslovakya’ya gönderilen fransız askerî kuruluna başkanlık etti (1919) ve İstanbul’da Fransa Yüksek komiserliği yaptı (1920). 23 Nisan 1923′te başlayan Lozan konferansının ikinci devresine fransız delegesi olarak katıldı. (L)

Pelleas et Melisande, beş perde ve on üç tabloluk müzikli dram. Librettosu Maeter-linck’in bir eserinden alınan bu dramı Debussy besteledi. İlk defa Messager yönetiminde Mary Garden, Jean Perier, H. Duf-rane ve F. Vieuille’ün katılmasıyle Opera Comiqu,e’te temsil edildi. Orta yaşlı senyör Golaud, zarif Melisande ile evlenir. Üvey kardeşi Pelleas genç kadına âşık olur. Kuşkulanan Golaud, kıskançlıktan Pelleas’ı öldürürken Melisande’m da ölümüne sebep olur. Olayın üstü kapalı bir biçimde gelişmesi, karşılıklı recitativo biçimindeki dramatik şarkının sürekli olarak duyulması, tek ve toplu söylenen şarkı bulunmayışı, senfonik unsurun silinmesi, orkestrada leitmotiv’in ve beş tonlu gamın kullanılması bu müzikli eserin başlıca özellikleridir. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLE (Maurice Cesar Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELLAN (Alfred)

Tarih 08 Mayıs 2009

PELLAN (Alfred), kanadalı ressam (Quebec 1905). önceleri gerçekçiydi sonra gitgide kübizme ve gerçeküstücülüğe yöneldi. Montreal’e yerleşti, tiyatro dekorları ve döşemecilik maketleri yaptı. Parçalı şekillerin ve parlak renklerin bir fışkırması olatak nitelenen eserleri Quebec Eyalet müzesi, Ottavva Millî galerisi ve Paris Art Moderne müzesi koleksiyonlarında yer alır. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELLAN (Alfred) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELL A, PELLA, PELLAEA

Tarih 08 Mayıs 2009

PELL A i. (isp. k.). Metalürji Yapısında, ağırlığının üçte ikisi kadar civa bulunan gümüş malgaması. (L)

PELLA. Esk. coğ. Filistin’de (Peraia) şehir, M.ö. IV. yy.a doğru Petra yakınında kuruldu. Kudüslü hıristiyanlar M.ö. 70 kuşatmasından kısa süre önce buraya sığındılar. (L)

PELLA. Esk. coğ. Makedonya’da şehir, Emathia’da, M.ö. yaklaşık olarak 400′-den 168′e kadar Makedonya krallığının başkentiydi; senra bir roma kolonisi haline geldi. Birkaç yıkıntı. (L)

PELLA, Yunanistan’da il, Makedonya’da; 133 100 nüf. Merkezi Edessa. (L)

PELLAEA i. Orta ve Güney Amerika’da kuıak bölgelerde yetişen eğreltiotu. Birçok türü (Pellaea falcata, P. viridis, P. rotun-difolia) süs bitkisi olarak bahçelerde yetiştirilir. (Eğreltiotugillerden.) [L]

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELL A, PELLA, PELLAEA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELL (John)

Tarih 08 Mayıs 2009

PELL (John), ingiliz matematikçisi (Southwick, Sussex 1611 – Londra 1685). Cambridge üniversitesine bağlı Trinity kolejinde okudu. 1630′da buradan mezun oldu. 1643-1646 Arasında Amsterdam’da, 1646-1652 arasında da Breda’da matematik öğretmenliği yaptı. 1654-1658 Arasında Oliver Cromwell’in temsilcisi olarak İsviçre’nin Protestan kantonlarında bulundu. Daha sonra İngiliz kilisesinde görev aldı: 1661′de Fobbing’de, Essex bölge papazı, 1663′te de yine Essex’te Laindon papazı oldu. Bu iki görevi de ölümüne kadar sürdürdü.

Pell özellikle İngiltere’de (bölme) işaretini ortaya atmakla ve Pell denklemini (x2 — Dy2 = 1; burada D, kare olmayan herhangi bir integral’dir) kurmakla tanındı. Thomas Branker, Rhonius’un, bu denklemin yer aldığı, Algebra adlı eserini çevirmişti; bu tercümenin düzeltilmiş baskısını PelJ yayımladığı için (1668) denkleme onun adı verildi. Pell ayrıca matematik ve astronomi konularında da birçok eser yayımladı. Matematik alanındaki incelemelerinin elyazması metinleri British museum’dadır.

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELL (John) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELİT

Tarih 08 Mayıs 2009

PELİT i. (yun. pelos, kil’den fr. pelite). Çok küçük taneli (çapı birkaç mikron) kırıntılı tortul kaya. (Organik çamur veya balçıktan meydana gelene tutturulmamış pelit denir; ayrıca tutturulmuş pelit veya asıl pelit de vardır. Bazı pelitler glokonilidir.) [L]

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELISSİER (Aimable Jean Jacques)

Tarih 08 Mayıs 2009

PELISSİER (Aimable Jean Jacques), Malakoff dükü, Fransa mareşali (Maromme 1794 – Cezayir 1864). 1815′te Ren ordusunda ilk defa savaşa katıldıktan sonra Cezayir’de hizmet gördü. Birinci Kabiliye sefer t ne kumanda etti. Bu seferde 1852′de Laghouat’yı zaptetti. Kırım savaşında I. Kolordu kumandanıydı. Mayıs 1855′te Canrobert’in yerine Kırım’daki fransız ordusunun başına geçti ve Malakoff tabyasını ele geçirmek başarısını gösterdi. Bu başarı, mareşalliğe yükselmesini ve dük unvanını almasını sağladı. 1858′de Londra büyükelçisi oldu. 1860′-ta Cezayir valiliğine tayin edildi, ölünceye kadar bu görevde kaldı. —Kardeşi PHiLiPPE (Vouges, Cöte-d’Or 1812-Paris 1887). 1861′de general oldu ve Paris kuşatmasında kuzey bölge topçusuna kumanda etti. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELISSİER (Aimable Jean Jacques) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELİNDABA, PELİON

Tarih 08 Mayıs 2009

PELİNDABA, Güney Afrika’da (Transvaal) yer, Pretoria yakınında, 1965′te hizmete giren nükleer reaktör. (L)

PELİON, yun. Peleion, yaygın şekliyle Pilio, Yunanistan’da kütle, Tesalya’nın güneydoğusunda, Volos körfeziyie Ege denizi arasında; 1 651 m. Doruklarından birinde Eskiçağda Zeus Akraios tapınağı vardı; altındaki mağara mitolojiye göre Kheiron’un inidir. Devler tanrılara karşı giriştikleri savaşta Olympos’a tırmanabilmek için Pelion’un üstüne Ossa’yı yerleştirdiler. Kentauroslar burada oturdu. Thetis ve Peleus burada evlendi ve Argonautlar buradan yola çıktılar. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELİNDABA, PELİON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELİKÜL, PELETİYERİN

Tarih 08 Mayıs 2009

PELETİYERİN i. (fr. pelletierine). Eczc. Tanret tarafından nar ağacının (Punica gra-natum) kök kabuğundan saf olarak elde edilen alkaloit.

— ANSİKL. Eczc. Peletiyerin sülfat, peletiyerin ve izopeletiyerin sülfatlarının karışımı.
anaları tarafından yarı sindirilmiş hazır besinlerle beslenir. (L)

PELİKÜL i. (fr. pellicule). Bk. FİLİM. PELİN i. Çok acı ve keskin kokulu otsu bitki; boş topraklarda, kumsallarda, kayalıklarda tabiî olarak yetişir; ayrıca bahçelerde ve saksılarda yetiştirilir, büyük pelin (Artemisia absinthum) ve küçük pelin (A. pontica) diye iki türü vardır. (Bileşikgillerden.) [M]

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELİKÜL, PELETİYERİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELETIER

Tarih 08 Mayıs 2009

PELETİER (Jacques), fransız bilgini ve yazarı (Le Mans 1517 – Paris 1582). Mans piskoposu, Rene du Bellay’in sekreteriydi. Sonra Bayeux kolejinin yöneticiliğine getirildi, tıp okudu, hekimlik yaptı, öldüğünde Mans kolejinin yöneticisiydi. Dialogue de l’OrtograpHe’ta (İmlâ Diyalogu) fransız imlâsını fonetik imlâ olarak yenileştirmeğe çalıştı. Art Poctigue d’Horace’ı (Horatius’-un Şiir Sanatı) [1545] manzum olarak Fransızcaya çevirdi. Bunu Art Poetiçue Français (Fransız Şiir Sanatı) [1555] adlı eseri takip etti. Kolay anlaşılır bir şairdi, fakat fazla incelik taraf lısıydı. Yayımladığı eserler: Les Oeuvres Poetiçues (Şiirler) [1547] ince bir tabiat duygusuyle ilgi çeker; VAmour des Amours (Sevgilerin Sevgisi) [1555] ve devamı olan UUranie (Petrarca tarzı şiirlerle bilimsel şiirlerin karışımı); La Savoie (1572); Les Louanges (övgüler) [1581] ve matematik kitapları. 1547′de dü Bellay ve Ronsard ile tanıştı. Ronsard, önce G. Des Autels’e ayırdığı yeri J. Peletier’ye vererek, onu Pl&ade topluluğuna aldı (1555). [L]

Jacques Peletier (French poet)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELETIER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELESENK

Tarih 08 Mayıs 2009

PELESENK i. (ar. belesân’dan). Dalbergia*nın Amerika’da yetişen çeşitli türlerinden elde edilen değerli kereste. (Bk. ANSiKL.) |] Türlü bitkilerden çıkarılan kokulu reçine.

— DEY. (Bir şeyi) Diline pelesenk etmek, o şeyi sık sık söylemek.

— ANSiKL. Pelesenk’leı genel olarak brezilya pelesengi ve Honduras pelesengi diye ikiye ayrılır. Birincisi, Dalbergia nigra, D. Cubilquitzensis, D. Spruceana gibi türlerden elde edilir. Değişik renklerde (kahverengi, mor veya esmer, hattâ vişne çürüğü), ağır, sert, kaplamacılıkta çok makbul sayılan, mobilya, fırça, bıçak sapı yapımında ve tornacılıkta kullanılan bir kerestedir. Mobilyacılıkta XVIII. yy.dan itibaren kullanılmağa başlandı ve XIX. yy.ın bronz işlemeli mobilyalarında moda haline geldi. Honduras pelesengi, diğer adiyle rosewood Honduras veya nagaed wood (A.B.D.) D. Stewensonii’ûtn elde edilir. Oldukça kaba, fakat işlenince güzelleşen bir kerestedir; mobilyacılıkta ve lavtacılıkta kullanılır; ama ihracatı öbürüne göre çok düşüktür. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELESENK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELERİN DE MARİCOURT

Tarih 08 Mayıs 2009

PELERİN DE MARİCOURT (Pierre EE), fransız filozofu (XIII. yy.da Maricourt’da doğdu). Paris’te Roger Baccn’un hocasıydı. Mıknatıs konusunda önemli bir mektubu (Epistola de Magnete) vardır. Sigu de Fousancourt adında birine yazdığı ve ilk olarak 1558′de yayımlanan bu mektupta, magnetizmanın ve deneysel metodun temellerini atar. (L)

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELERİN DE MARİCOURT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELERİN

Tarih 08 Mayıs 2009

PELERİN i. (fr. pelerine’ten). Omuzlardan aşağıya doğru inen, geniş, kolsuz ve çoğunlukla kapüşonlu bir çeşit giyecek, üstlük: Ama bana da İSİ ermin’in resmin-deki gibi kukuletalı bir pelerin giydireceksiniz (Kemal Tahir). Çarşaflarının etekleri dar, pelerinleri kısa, inik peçeleri inceydi (H. E. Adıvar).

08 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELERİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Ansiklopedi Başlıklar

Tarih 07 Mayıs 2009

İyibilen Ansiklopedisi iyi bilen yazarları tarafından çeşitli güvenilir kaynaklardan derlenerek hazırlanmaktadır. Özgür, bağımsız, ücretsiz, bir web ansiklopedisidir.  Sürekli büyümekte yeni bilgiler, resim, video ve haritalar eklenmektedir. Lütfen telif hakları ve genel ahlak kurallarına aykırı bir durum gördüğünüzde bizimle irtibata geçiniz.

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Ansiklopedi Başlıklar hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELENG

Tarih 07 Mayıs 2009

PELENG i. (fars. k.). Esk. Kaplan. || Peleng âheng, kaplan gibi.

♦ Pelengâne zf. Esk. Kaplan gibi: Sığmamış sadr-ı pelengânene kalb-i şirin i Yetmemiş kudretine şöhret-i âlem-gırin (Tevfik Fikret).

♦ Pelengî sıf. Esk. Çizgili ve benekli (şey). (M)

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELENG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELEMİR

Tarih 07 Mayıs 2009

PELEMİR i. Tarlalarda yetişen, sarı, beyaz, mavi veya mor çiçekli büyük bitki. (İlmî adı Cephalaria syriaca. Tarakotugillerden.)

— ANSiKL. Pelemir’ler bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilir; dayanıklı bir bitki olduğundan, bahçenin, devamlı bakım istemeyen köşelerine dikilir. (E)

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELEMİR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELEMANS (Willem)

Tarih 07 Mayıs 2009

PELEMANS (Willem), belçikalı besteci (Anvers 1901). Lirik eserler (Le Petit Soldat de Plomb [Küçük Kurşun Asker], 1945; Le Combat de la Vierge et du Diahle [Bakire İle Şeytan'ın Çatışması], 1949; De Mannen van Smeerop, 1963), bir bale, yedi senfoni, iki piyano konçertosu (1945, 1950), bir keman konçertosu (1945), bir oratoryo (1929), oda müziği, on altı piyano sonatı besteledi. (E)

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELEMANS (Willem) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELEİA, PELEİAS, Pelekamon

Tarih 07 Mayıs 2009

PELEİA. Esk. coğ. Anadolu’da (Karia bölgesi) şehir. Eski yazarların verdikleri bilgilere göre, M.ö. 452-451 ve M.ö. 428-427 yılları arasında Attike – Delos Deniz birliği listelerinde adı geçtiğinden, bu birliğe üye olduğu kabul edilir. Paton ve Myres, Bodrum (HalikarnaSsos) şehrinin kuzeybatısında Türkmen dağı üzerinde yer alan küçük bir Lelegler (Leleges) yerleşmesinin yakınındaki Pelen adını taşıyan yeri eski Peleia olarak kabul ederler. (M)

PELEİAS’LAR çoğl. i. (yun. k.). Dodone’de Zeus kehanet yerindeki rahibelere verilen ad. (L)

Pelekamon (Maltepe) savaşı, bizans imparatoru Andronikos III Palaiologos ile Orhan Beyin kuvvetleri arasında yapılan (mayıs 1329) savaş. Andronikos, Orhan Gazi tarafından kuşatılan İznik (Nikaia) şehrini kurtarmak için Pelekamon’a gelerek, Orhan Bey’in kardeşi Pazarlu Bey kumandasındaki türk kuvvetleriyle savaştı; fakat yenilerek İstanbul’a döndü. Bizans ordusu paniğe kapılarak bozuldu; birçok rum soylusu öldü. (M)

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELEİA, PELEİAS, Pelekamon hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELEE dağı

Tarih 07 Mayıs 2009

PELEE dağı, Martinik’te volkanik doruk, adanın kuzey ucunda; 1 397 m. Pelee dağı 1792′de ve 1851-1852 yılları arasında birkaç defa püskürdü, nisan 1902′de yeniden canlandı ve 8 mayısta toprak üzerinde yuvarlanarak giden «kızgın bir bulut» Saint Piere’i yıktı. Hemen hemen katı haldeki lavların birikmesiyle doruk üzerinde meydana gelen sivri çıkıntılı kubbede kısa süre sonra çöktü. 1929-1932 Arası tekrar patlayan yanardağ gene kızgın bulutlar çıkardı ve eski doruktan 100 m kadar yüksek bir kubbe meydana geldi. Saint-Vincent kükürt ocağı ile Orta Amerika’daki bazı yanardağlarda da aynı zamanda püskürmeler kaydedildi.

— Jeolojik. Pelee tipi yanardağ püskürmesi, hemen hemen katı halde bulunan ve hızla katılaşma özelliği gösteren lavın yer kabuğu içine sokulmasıyle nitelenen, lav yığınları ve şiddetli patlamalarla kızgın bulutlar oluşturan yanardağ püskürme tiplerinden biri. (Buharlar saydamsız ve koyu renklidir; volkan aygıtında kratersiz bir lav yığını vardır; bazen, Pelee dağında olduğu gibi, sivri bir lav doruğu da oluşur.) [L]

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELEE dağı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELE

Tarih 07 Mayıs 2009

PELE i. (fars. k.). Esk. Terazi kefesi. || Merdiven basamağı. || Çark dişi. (M)

PELE (Edson AranteS do nasçimento,demir)

PELE A i. Güney afrika antilobu. (Keçi antilop veya kaya antilobu da denen Pelea capreolus [Boer'ler rehbok derler] dağ keçisine benzeyen bir antiloptur; kılları boz ve yün gibi yumuşak, kulakları iridir. Dağlık bölgelerde yaşar.) [L]

PELECANOIDES i. Siyah ve beyaz tüylü, tıknaz gövdeli küçük dalgıç kuşu; güney denizlerinde yaşar. (Pelecanoides’ler kanatlan zayıf olduğu için az uçar, fakat kolayca suya dalabilir. Fırtınakuşları takımının pelecanoididae familyasından.) [L]

PELECiNUS i. Zoolv Tropikal Amerika’da yaşayan çok uzun karınlı ichneumon. (Zarkanatlıların ichneumonidae familyasından.) [E]

PELECYPHORA i. Mamillaria’ya yakın kaktüs cinsi. (Meksika asıllı Pelecyphora aselliphormis limonluklarda süs bitkisi olarak yetiştirilir.) [E]

PELECYPODA çoğl. i. BAŞSIZLAR, IKl-ÇENETLİLER veya YASSISOLUNGAÇLILAR da denen yumuşakçalar sınıfı. (E)

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELCL (Frantişek Martin)

Tarih 07 Mayıs 2009

PELCL (Frantişek Martin), bohemyalı tarihçi ve filolog (Ruchnov 1734 – Prag 1801). 1792′de Prag üniversitesinde çek dili ve edebiyatı profesörüydü. XVIII. yy.ın en önemli bohemyalı tarihçiler indendir. Kurzgefasste Geschichte der Böhmen (özetlenmiş Bohemya Tarihi) [1774] adlı eseri, Pa-lacky’ye kadar bohemya tarihi üstüne en iyi eser olarak kaldı. Karel IV (1783-1784) ve Venceslav (1788-1790) üstüne monografiler de yayımladı. J. Dobrovsky ile birlikte Scriptores Rerum Bohemicarum (Bohemya Krallığı Yazarları) [1783-1784] adlı tarihî kaynaklarla ilgili eserin yayımlanmasında çalıştı. Ayrıca, 1457-1798 arasında çıkan çekçe kitapların bir katalogunu ve Dobrovsky ile birlikte Bohemya Dili GramerVm (1795) hazırladı. (M)

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELCL (Frantişek Martin) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PELAYO

Tarih 07 Mayıs 2009

PELAYO I (öl. Cangas 737), Asturia kralı. Asturia’ya sığınan Vizigotlar tarafından kral Seçildi, Covadonga’da Arapları yendi (718). Bu olay, «Reconquista»nın (yeniden fetih) başlangıcı sayılır. Birçok ispanyol yazarı, özellikle Lope de Vega (El Ultimo Goto [Sonuncu Got]) ve G. M. de Jovel-lanos, Pelayo’nun zaferi üstüne eserler verdiler. (L)

07 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PELAYO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Sonraki sayfa »